Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,269
» Toplam Yorumlar 8,405

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 İngiltere’de trafik neden tersten akar?
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:42 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



İngiltere’de trafik neden tersten akar?

İngiltere’de trafik niçin soldan akar?
Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için de çok geçerli bir sebep vardı.
Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun solundan, duvar dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarını emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.
Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma’ya gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.
18. yüzyılın sonlarında ABD’de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü zorlaştırıyordu.
Çok geçmeden ABD’de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali sırasında, ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye, Parislilerden yolların sağından gitmelerini istedi.


Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki ikmal arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve zaptettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi.
İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler. Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam ettirdiler. Zaten İngilizler’de Amerikalılardan farklı olarak sürücü arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.
Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü olan ABD’de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.
İngiltere’de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar.
Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan, karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal etmeyin.

Kaynak,Temel korugan

Bu konuyu yazdır

Oku-1 1 Ocakda Neler Oldu - Tarihte Yılın İlk Günü Neler Oldu
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:38 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



1 Ocakda Neler Oldu - Tarihte Yılın İlk Günü Neler Oldu


Tarihte Yılın İlk Günü Olan Olaylar


MÖ 45 – Jülyen takvimi ilk kez kullanılmaya başlandı. 16. yüzyıla kadar

kullanıldıktan sonra yerini Gregoryen takvime bırakacaktır.
404 – Telemachus, Kolezyum’daki bir gladyatör dövüşünü ayırmak isteyince

kalabalık tarafından taşlanarak öldürüldü. Honorius onun anısına dövüşleri

yasakladı. Bu dövüş son gladyatör dövüşü olarak tarihe geçti.
1515 – I. François Fransa’da tahta çıktı.
1788 – Londra’nın en eski gazetesi The Times yayımlanmaya başladı.
1801 – Cüce gezegen Ceres Giuseppe Piazzi tarafından keşfedildi.
1808 – Amerika Birleşik Devletleri’ne köle girişi yasaklandı.
1891 – Penaltı, Birleşik Krallık’taki Stoke City-Notts maçındaki tartışmalar

üzerine kural kitabına girdi.
1899 – Küba’da İspanyol egemenliği sona erdi.


1901 – Avustralya’nın kuruluşu. Avustralya Koloni Federasyonu, on yıllık bir

planın ardından, seçme ve seçilme, temsil edilme haklarını elde ettiler. Böylece

Britanya Krallığı’nın yönetiminde, Avustralya Kraliyet Devleti doğmuş oldu. İlk

başbakanı Edmund Barton’dır.
1901 – Nijerya, Birleşik Krallık himayesine girdi.
1901 – Pentakostalizm mezhebi, Topeka, Kansas’da Bethel Bible College’de ilk

ayin sonrası kurulmuş oldu.
1923 – Türkiye’nin ilk futbol federasyonu olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakı

(bugün Türkiye Futbol Federasyonu) kuruldu.
1925 – Amerikan astronom Edwin Hubble, samanyolu dışında başka galaksiler

keşfettiğini açıkladı.
1926 – Gece yarısından itibaren Uluslararası Takvim ve Saat kullanılmaya

başlandı.
1929 – Millet Mektepleri açıldı.
1929 – Anadolu demiryolu hattı ile Haydarpaşa Limanı millileştirildi.
1934 – Alcatraz adası, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir hapisanesi haline

getirildi.
1939 – Sidney, Avustralya’da sıcaklık 45 °C’yi buldu; şehirde bu bir rekor.
1945 – Fransa, Birleşmiş Milletler’e alındı.
1949 – Endonezya’da Hollandalı askerler Cava’yı ele geçirdi.
1956 – Sudan bağımsız bir cumhuriyet olduğunu ilan etti.
1958 – Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu.
1959 – Küba Devriminin zaferi. Diktatör Fulgencio Batista yeni yılın ilk

saatlerinde Havana’dan kaçtı. Camilo Cienfuegos ve Che Guevara önderliğindeki

gerilla kolları Havana’ya girmeye başladı. Bütün Küba’da işçiler ve köylüler

Fidel Castro’nun çağrısına uyarak genel greve başladı.
1960 – Kamerun BM yönetiminden bağımsızlığını kazandı.
1960 – İlk meteorolojik uydu ‘Tiros’ Amerika Birleşik Devletleri tarafından

fırlatıldı.
1965 – Filistin Kurtuluş Örgütü içerisinde yer alan El Fetih, ilk silahlı

eylemini gerçekleştirdi. Ahmet Amr Musa önderliğindeki gerilla birlikleri,

İsrail’in işgal altında tuttuğu Batı Şeria topraklarına sızarak, bir köprüyü

havaya uçurdu.
1967 – Anadol marka ilk Türk otomobili piyasaya çıktı.
1971 – Amerika Birleşik Devletleri’nde televizyonda sigara reklamları

yasaklandı.
1973 – Birleşik Krallık, İrlanda ve Danimarka Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)

üyesi oldu.
1974 – İsrail’de yapılan seçimleri Golda Meir liderliğindeki İsrail İşçi Partisi

kazandı.
1978 – Hindistan havayollarına ait Boeing 747 tipi bir yolcu uçağı, Mumbai

açıklarında havada infilak ederek denize çakıldı; 213 kişi öldü.
1979 – Çin Halk Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında diplomatik

ilişkiler başladı.
1981 – Yunanistan Avrupa Ekonomik Topluluğu üyeliğine kabul edildi.
1984 – Brunei bağımsızlığını kazandı.
1984 – Nijerya’da General Muhammed Buhari kansız bir darbeyle iktidarı ele

geçirdi.
1990 – David Dinkins, New York’un ilk siyah belediye başkanı olarak görevine

başladı.
1990 – Ruanda İç Savaşı başladı.
1992 – Schengen Antlaşması yürürlüğe girdi.
1993 – Çekoslovakya dağıldı. Slovakya ve Çek Cumhuriyeti kuruldu.
1994 – NAFTA (Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması) yürürlüğe girdi.
1994 – Meksika’nın Chiapas eyaletindeki kızılderililer, ulusal kuruluşları için

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu önderliğinde ayaklanarak bölgenin denetimini

ele geçirdiler.
1995 – Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Hamzalı köyüne saldıran PKK mensupları,

yedisi çocuk on dokuz kişiyi öldürdü. Bir PKK’lı öldürüldü.
1995 – Dünya Ticaret Örgütü kuruldu.
1995 – İsveç, Avusturya ve Finlandiya Avrupa Birliği üyeliğine kabul edildi.
1996 – Gümrük Birliği anlaşması Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Anlaşma, Türkiye ile 15 Avrupa ülkesi arasında geçerli oldu.
1997 – Zaire Dünya Ticaret Örgütü üyesi oldu.
1998 – Avrupa Merkez Bankası kuruldu.
1999 – Avrupa para birimi Euro yürürlüğe girdi (Birleşik Krallık, Danimarka,

İsveç ve Yunanistan hariç).
2002 – Hollanda’da ötanaziyi yasallaştıran karar yürürlüğe girdi. Hollanda,

ölümcül durumdaki hastalara hayatlarını sona erdirme hakkı veren ilk ülke oldu.
2002 – Taiwan Chinese Taipei gibi Dünya Ticaret Örgütü üyesi oldu.
2002 – Euro banknot ve bozuk paraları Avrupa Birliği üyesi ülkeler’de

kullanılmaya başlandı.
2005 – Türk Lirası’ndan (TL) 6 sıfır atıldı. Yeni Türk Lirası (YTL) tedavüle

girdi.
2007 – Bulgaristan ve Romanya, resmen AB üyesi oldular. Slovenya Euro bölgesine

dahil oldu.
2007 – Endonezya Adam Air havayollarına ait AA574 sefer sayılı Boeing 737 tipi

bir yolcu uçağı Sulawesi Adası’nın dağlık bir bölgesine düştü. Uçakta 102 kişi

bulunuyordu.
2008 – Malta, Kıbrıs Cumhuriyeti, Agrotur ve Dikelya Avro kullanımına geçti.
2009 – Tayland’ın başkenti Bangkok’ta düzenlenen yeni yıl kutlamalarında çıkan

bir yangında en az 61 (66?) kişi yaşamını yitirdi.
2009 – Avusturya, Japonya, Meksika, Türkiye ve Uganda, Birleşmiş Milletler

Güvenlik Konseyi masasında geçici üye olarak yerlerini aldılar.
2009 – Euro kullanmaya başlayan Slovakya, Avro Bölgesi’nin 16. üyesi oldu.
2010 – Pakistan’ın Lakki Marwat kentinde düzenlenen voleybol turnuvasında

gerçekleşen intihar saldırısında 105 kişi yaşamını yitirdi, 100’den fazla kişi

yaralandı.
2010 – Slovakya Euro bölgesine dahil oldu.
2010 – İspanya Avrupa Birliği Konseyi Başkanlığını İsveç’ten devraldı.
2010 – Hint Okyanusu üzerine güneş tutulması gerçekleşti.
2011 – Mısır’ın İskenderiye şehrindeki Kıptîlerin gerçekleştirdiği yeni yıl

ayini sırasında gerçekleşen patlamada 23 kişi yaşamını yitirdi.
2011 – Estonya Euro bölgesine dahil oldu.
2011 – Estonya’nın Tallinn ve Finlandiya’nın Turku kentleri bir yıllığına Avrupa

Kültür Başkenti oldu.
2011 – Macaristan, AB Dönem Başkanlığını devraldı.
2014 – Letonya bu tarihte Euro kullanmaya başladı ve Euro bölgesine katıldı.
2014 – İsveç Umeå, Letonya Riga Avrupa Kültür Başkenti oldu.
2015 – Litvanya , Euro Bölgesi’nin 19. üyesi oldu.

Doğumlar

0 – Hz. İsa, (ö. 33)
1431 – VI. Alexander, 214. Papa (ö. 1503)
1449 – Lorenzo de’ Medici, De facto Floransa Hükümdarı (ö. 1492)
1467 – I. Zygmunt, Jagiellon Hanedanı üyesi Lehistan kralı; Litvanya Büyük Dükü

(ö. 1548)
1484 – Huldrych Zwingli, İsviçre Protestan Reform’unun lideri (ö. 1531)
1823 – Sándor Petőfi, Macar şair (ö. 1849)
1854 – James George Frazer, İskoç insan bilimci, yazar ve halk bilimci (ö. 1941)
1863 – Pierre de Coubertin, Fransız Olimpiyat Oyunları kurucusu (ö. 1937)
1864 – Alfred Stieglitz, Amerikan fotoğrafçı (ö. 1946)
1879 – Edward Morgan Forster, İngiliz roman, öykü ve deneme yazarı (ö. 1970)
1887 – Wilhelm Canaris, Alman amiral, Nazi Almanyası’nda Abwehr başkanı (ö.

1945)
1895 – John Edgar Hoover, ABD federal polis örgütü FBI’ın kurucusu ve 1924-1972

arasında aralıksız olarak yöneticisi (ö. 1972)
1901 – Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Türk gazeteci ve yazar
1906 – Hacı Ömer Sabancı, Türk iş adamı, Sabancı Holding’in kurucusu (ö. 1966)
1911 – Necdet Kent, Türk diplomat (ö. 2002)
1912 – Kim Philby, Britanyalı istihbarat görevlisi (soğuk savaş döneminin en

önemli çift taraflı casusu) (ö. 1988)
1912 – Nikiforos Vrettakos, Yunan şair ve yazar (ö. 1991)
1915 – İhsan Devrim, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı, İstanbul Şehir

Tiyatrosu’nun oyuncularından, Süper Baba dizisinin Sürmeneli dedesi
1916 – Danyal Topatan, Türk sinema sanatçısı (ö. 1975)
1917 – Fahri Erdinç, Türk edebiyatçı ve şair (ö. 1986)
1917 – Nezahat Tanyeri, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 1986)
1919 – Jerome David Salinger, Amerikan yazar (ö. 2010)
1922 – Rocky Graziano, Amerikan boksör (ö. 1990)
1927 – Abdulbasit Abdussamed, Mısırlı Hâfız ve Kur’an kâri’si (ö. 1988)
1927 – Ahmet Kostarika, Türk sinema oyuncusu (ö. 1994)
1927 – Maurice Béjart, Fransız-İsviçreli dansçı, koreograf ve opera yönetmeni

(ö. 2007)
1929 – Bedih Yoluk, Kazancı Bedih adıyla bilinen gazelhan (ö. 2004)
1929 – Metin Erksan, Türk film yönetmeni (ö. 2012)
1930 – Tahsin Saraç, Türk şair (ö. 1989)
1932 – Leman Çıdamlı, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2012)
1941 – Selçuk Uluergüven, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu (ö. 2014)
1942 – Cevat Yurdakul, Adana Emniyet Müdürü (suikast sonucu) (ö. 1979)
1943 – Baykal Kent, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2012)
1946 – Birsen Ayda, Türk sinema oyuncusu (ö. 2011)
1948 – Devlet Bahçeli, Türk ekonomist ve siyasetçi, MHP Genel Başkanı
1951 – Yalçın Güzelce, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2015)
1952 – Hüseyin Velioğlu, Hizbullah kurucu lideri (ö. 2000)
1952 – İbrahim Tatlıses, Türk Halk Müziği sanatçı
1953 – Özay Fecht, Türk caz şarkıcısı, oyuncu ve eğitimci
1954 – Volkan Saraçoğlu, Türk sinema, dizi ve tiyatro sanatçısı (ö. 2014)
1955 – Cem Gürdap, Türk sinema oyuncusu (ö. 2007)
1959 – Osman Delikkulak, Türk eski Side Belediye Başkanı
1960 – Hakan Karahan, Türk yazar, şair, senarist, oyuncu ve film yapımcısı
1961 – Uğur Polat, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1962 – Korcan Karar, Türk haber spikeri
1962 – Kürşat Alnıaçık, Türk tiyatrocu ve oyuncu
1968 – Davor Suker, Hırvat futbolcu
1970 – Tuba Atav, Türk haber spikeri
1972 – Lilian Thuram, Fransız futbolcu
1976 – Erdem Akakçe, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1976 – Mustafa Doğan, Türk asıllı Alman futbolcu
1986 – Deniz Celiloğlu, Türk oyuncu
1987 – Serdar Özkan, Türk futbolcu
1989 – Hasan Ali Durtuluk, Türk futbolcu
1990 – Koray Avcı, Türk müzisyen
1991 – Tolga Sarıtaş, Türk oyuncu
1992 – Jack Wilshere, İngiliz futbolcu
1992 – Hazar Ergüçlü, Türk oyuncu
1995 – Nuri Fatih Aydın, Türk futbolcu
1997 – Muhammet Beşir, Türk futbolcu

Ölümler

379 – Basileios, Yunan rahip (d. y. 329)
1515 – XII. Louis, Fransa kralı (d. 1462)
1560 – Joachim du Bellay, Fransız Rönesans şairi (d. 1522)
1748 – Johann Bernoulli, İsviçreli matematikçi (d. 1667)
1782 – Johann Christian Bach, Alman besteci (d. 1735)
1891 – Antonio Stoppani, İtalyan jeolog, paleoantolog ve öncü popüler bilim

yazarı (d. 1824)
1894 – Heinrich Hertz, Alman fizikçi (d. 1857)
1921 – Theobald von Bethmann Hollweg, Alman şansölyesi (d. 1856)
1929 – Mustafa Necati, Türk siyasetçi (d. 1894)
1958 – Edward Weston, Amerikan fotoğrafçı (d. 1886)
1963 – Filippo Del Giudice, İtalyan film yapımcısı (d. 1892)
1965 – Mehmet Emin Erişirgil, Türk eğitimci, felsefeci, yazar ve siyasetçi (d.

1891)
1966 – Vincent Auriol, Fransa Devlet Başkanı (d. 1884)
1972 – Maurice Chevalier, Fransız aktör ve şarkıcı (d. 1888)
1994 – Cesar Romero, Küba asıllı Amerikan oyuncu (d. 1907)
1995 – Eugene Wigner, Macar asıllı ABD’li fizikçi ve matematikçi (d. 1902)
2001 – Ray Walston, ABD’li aktör (d. 1914)
2003 – Yusuf Nalkesen, Türk Sanat Müziği bestekarı (d. 1923)
2015 – Mario Cuomo, Amerikan politikacı ve yazar (d. 1932)
2015 – Ömer Karami, Lübnan eski başbakanı (d. 1934)
2015 – Boris Morukov, Rus fizikçi ve kozmonot (d. 1950)
2015 – Donna Douglas, Amerikan oyuncu ve komedyen (d. 1933)

Bayramlar ve Yıldönümleri

Yılbaşı
Küba Ulusal Bayramı
Sudan Bağımsızlık Günü
Ağrı Aşıklar Bayramı

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tarikatler - Örgütler - Cemaatler - Hakkında Ayrıntılı Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:29 AM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok



Tarikatler - Örgütler - Cemaatler - Hakkında Ayrıntılı Bilgiler

Tarikat

Tarikat (  Arapça :  طريقة), veya Tarik kelimesi "yol" anlamına gelir, "Allah’a ulaştıran yol" mânâsında kullanılmaktadır. Tarikatlar Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi’ne özgün düşünce ve

inanç hareketleri olarak değerlendirilmektedir. Birçok tarikatın menşei Hicri 5. / Miladi 11. asırda Abdülkâdir Geylânî’nin yolundan gidenler tarafından oluşturulan Kadiri

Tarikatıdır.[kaynak belirtilmeli] Ebû Sâlih Muhyiddîn Abdülkâdir Geylânî, neseben hem Hasanî ve hem de Hüseynîdir. Abdulkadir Geylânî’nin soyundan gelen evlad ve torunları da

yaşadıkları muhitlerde “Şerîf”, “Şurefâ”, “Seyyid” olarak anılmışlardır.

Tarikat, Allah'a ulaşma ve onu tanıma yollarından her biri.[1] İslamiyet'te, İslamiyet'in kalbi boyutu üzerinde duran ve "kalbin fıkhı" diye nitelenen tasavvuf öğretisinin

uygulandığı düzenli kurumsal yapılar olarak tarif edilir.

Tarîk

Tarîk Arapça'da "yol" demektir. Tarîkat ise bu kelimenin çoğuludur ve "yollar" manasına gelir. Mezhep kelimesi "Zehebe" (  Gitmek) fiilinden türemiş olup anlam olarak

benzemektedir. Tarikat tasavvuf için yol, mezhep ise şeriat için yol demektir. Tarikat keşfe ve ilhama dayanırken, mezhepler ise "nakle" (  Kutsal kitaplar ve peygamberler)

dayanır.

Tarikler (  Tarikat) de "Mürşit" denilen mânevî önderler eşliğinde tasavvuf öğretisini uygulamaya istek duyan kişilere (  talip) yolun esasları hakkında teorik ve pratik bilgi

verilir. Yola giren kimseler (  mürid) ve yolda ilerleyenler (  salik) tasavvuf öğretisinin esaslarını yaptıkları pratiklerle (  zikir, tefekkür, rabıta, murakabe, nafile

ibadetler vs.) kendi derunlarında keşf ederler.

Türkiye'de tarikatlar

Türkiye'de çeşitli halk sınıfları ve tipleri arasında farklı sufi tarikatları gelişmiştir. Örneğin, Bektaşi tarikatı daha çok köylülere ve askerlere hitap ederken, Nakşibendi

tarikatı, ilahiyatçı ve bilim adamlarını; Mevlevi tarikatı, müziği ve şiirleriyle sanatsal eğilime sahip olanları; Halveti tarikatı ise sultanlar, generaller, önemli hükümet

adamları ve yöneticileri içinde barındırmıştır.

Tarîkat silsileleri

Silsileleri Ali bin Ebâ Tâlib'e bağlananlar

Ali bin Ebâ Tâlib ve Ehl-i Beyt’e karşı olan muhâbbet duyguları sebebiyle Mevlevîlik ile Kadirîlik gibi aslen Sünnî kimlik gösteren Bâtınî-Tarîkat, silsilelerini Cüneyd-i

Bağdâdî, Serî-i Sekatî, Ma'ruf-u Kerhî’den sonra sırasıyla ya “Davud-u Taî”, “Habib-i Acemî”, “Hasan-ı Basrî” veyahut ta Câferiyye Şiîliği'nin resmen İmâm olarak kabul ettiği ve

On İki İmâmlar’ın ilk sekizi olarak ta bilinen “İmâm Ali er-Rıza”, “İmâm Mûsâ el-Kâzım”, “İmâm Câʿfer-i Sadık”, “İmâm Muhammed el-Bakır”, “İmâm Ali bin Hüseyin Zeyn el-Âb’ı-

Dîn”, “Hüseyin Seyyîd’ûs-Şuhedâ”, ve “Hasan el-Mûctebâ” aracılığıyla Ali bin Ebâ Tâlib Merkedî ile Muhammed Mustafa’ya bağlamaktadırlar.

Ayrıca, yine Sünnî-Bâtınî Tarikâtı olarak bilinen Halvetiyye ile Bayramiyye de kendi silsilelerini “Cüneyd-i Bağdâdî”, “Serî-i Sekatî”, “Ma'ruf-u Kerhî”, “Davud-u Taî”, “Habib-i

Acemî”, “Hasan-ı Basrî” aracılığıyla; Rufâîlik ise “İmâm Mûsâ el-Kâzım”, “İmâm Câʿfer-i Sâdık”, “İmâm Muhammed Bakır”, “Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn”, “Hüseyin Seyyîd’ûs-Şuhedâ”

aracılığıyla Ali ile Muhammed’e bağlanmaktaydılar. Bunlardan başka Sühreverdiyye ile Üveys’îyye silsileleriyse Ali el-Mûrtezâ ve Ömer ibn Hattab aracılığıyla Muhammed Mustafa’ya

bağlanmaktaydılar.

Silsileleri Ebu Bekir es-Sıddîk'a bağlananlar
Diğer taraftan da Nakşibend’îyye ile onun kolları olan Hakkân’îyye ile Hâlid’îyye gibi yine Sünnî kimlik gösteren Bâtınî-Tarîkat, silsilelerini Ebû’l Hasan Kharakânî, Ebâ

Yezîd-i Bistâmî, İmâm Câʿfer es-Sâdık, Kâsım bin Muhammed, Salmân-ı Fârisî aracılığıyla Ebu Bekri’s-Sıddiyk ile Muhammed Mustafa’ya bağlarlar.

----------------------------------
Tarikatlar Cemaatler ve İstihbarat

Zor ve sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz. Tarih boyunca benzer dönemleri yaşadığımız da çok olmuştur ama Türk milletinin varlığı bugüne kadar devam edegelmiştir.

Zor bir milletiz ve stratejik bir coğrafyayı kendimizi yurt edinmişiz. ABD Başkanı Bill Clinton 1999 yılı Kasım ayında Türkiye’ye geldiğinde yaptığı konuşmada :  “Beyaz Saray’da

her sabah uyandığımda dünya haritasına bakarım. Gözüm sürekli Türkiye’ye ilişir. Ülkeniz dünyanın merkezinde ve en kritik coğrafyasında bulunuyor.” Demişti.

Binlerce kilometre uzakta bir devlet başkanının gözü her sabah Türkiye’nin üzerinde. Bunun gibi pek çok devletin, örgütün, istihbarat kuruluşlarının  gözü hep Türkiye’ye

çevrili. Bu yüzden Türkiye üzerinde her zaman planları olanlar olmuştur, olacaktır da.

Ben temelde savaşa ve mücadelelere Âdem ve Şeytan arasındaki mücadele olarak bakarım. İşin mihenk noktası olarak bu temeli alırım. Tepe nokta olarak burayı aldıktan sonra

diğerlerinin kimin yanında yer aldığına bakarım. Zaman zaman iş o kadar girift hale getiriliyor ki, kim kimin safında belli olmuyor. İşte bu belirsizlik noktasında da insanlar

tuzaklara düşüyorlar.

Türkiye üzerinde emeli olanlar elbette dışarıdan açıkça gelip müdahalede bulunmuyor. Böyle bir müdahalenin adı ise zaten savaştır. Ne yapıyorlar; Türkiye’nin içerisindeki

yapıları kullanıyorlar. Konumuz cemaatler ve tarikatlar olduğu için bu yapı üzerindeki yabancı istihbaratların oyunlarını ele alacağız. Burada toplumuzun dini duygularını ve iyi

niyetini kullanarak bize karşı silah olarak kullanıyorlar.

Kur’an’da :  “…ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın…” (  Lokman, 31/33)

Bu ayet bize bir uyarıda bulunuyor. Bu ayet, insanları, Müslümanları uyarıyor. Demek ki, Şeytan bizi aldatmak için bir yol  daha  bulmuş ve Cenab-ı Allah bizi uyarıyor.

Doğru yolda olduğunu sanan nice insan var ki, Şeytan’ın askeri olduğunun farkında bile değil.

Tasavvufu öğrenmeye çalışan birisiyim. Literatürü de az çok bilirim. Hakiki tarikatların da var olmasından ve yaşamasından yanayım. Ama şunu da biliyoruz ki, gerçek tarikatlar o

kadar azaldı ki. Gerçekten insana edep, erkân öğreten onların seyri sülüğünü tamamlayan çok az tarikat var. Çoğu tarikatın,  içi boşaltılmış. Öyle ki  manevi olarak

yetkilendirilmemiş kişiler posta oturmuşlar.

Bir hadisi şerifte :  “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (  Fırka-ı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka cehenneme gidecektir." Denilmektedir. Ama

hangi

cemaate, tarikata  sorsan kendini  o bir fırka sayıyor. Hiç kimse “acaba o 72 fırkanın içinde biz de olabilir miyiz?” diye düşünmüyor.

Cemaat ve tarikat arasındaki ayrımları bilmemiz gerekir. Burada beraber anmamızın sebebi; yapıların işleyişi arasındaki farklardan dolayı değil,  bu yapıların nasıl

kullanıldığını örneklememiz açısındandır.

İslam birlik olmaya önem verir. Hak olanın yanında yer almak bizim vazifemiz. Bir topluluğun yanında değil, hak olanın, doğru olanın yanında durmamız gerekir. Yanlışa düşmüş

milyonların arkasından; topluluk, cemaat, tarikat diye takılır giderseniz Hak’tan uzaklaşmış olursunuz. Yanlışa düşmüş topluluğun yanında, peşinde olmaktansa tek başına

hakikatin yanında durmak daha önemli ve doğrudur.

Şimdi bu girizgâhtan sonra gelelim asıl anlatmak istediğimiz tarikat ve  cemaat yapılanmalarındaki istihbarat  örgütlerinin etkisine. Aslında bu bir kitap konusu kadar önemli

ama burada ana fikirlerle meramımı anlatmaya çalışacağımı ümit ediyorum. Bu anlattıklarım benim şahsi fikirlerim kimseyi bağlamaz ama düşündüklerimi, gördüklerimi ve

yaşadıklarımı da yazmalıyım.

Hz. Ali (  ra) bir sözü var :  “En tehlikeli düşman, bize benzeyip de bizden olmayandır.”

Ne güzel bir tespit. Bu söz bizim şimdi yaşadığımız sıkıntıları ne de güzel anlatıyor.

Burada -çok az olan hakikilerini tenzih ederek- cemaat ve tarikatların işleyişleri ilgili düşüncelerimi paylaşayım :

Ülkemizde bir tarikat veya cemaat elbette yabancı bir isim  etrafında oluşturulmaz. (  Tarikat silsilerini  kastetmiyorum.) Örgütlenme için bizden biri olması lazım.  Açıktan

bir

İngiliz, Amerikalı, bir Alman gelip; şeyh, lider, efendi vs. olamaz. Bunun için bizden birinin posta oturtulması, lider yapılması lazım.

Bizden biri bulunup; cemaatin, tarikatın başına oturtuldu mu sonra insanları onun etrafında toplarlar. Buradaki şeyh, lider, efendi istihbarat örgütlerinin kontrolündeki

kişidir. Gerçek  islam’dan, tasavvuftan, tarikat işleyişinden söz edilemez. Ama  bu sahte yapı ve onun başındaki kişi, gerçekleri ile  aynı argümanları kullanırlar. Gerçeği ile

sahtesini ayırt etmek zorlaşır. O yüzden yukarıdaki lokman suresindeki ayeti özellikle verdim.

Bizim dinimiz hep aklı ön planda tutmuş, düşünmeyi öğütlemiştir. Kuran’da şu uyarılarla sık karşılaşırız : 

-Siz hiç düşünmüyor musunuz?

-Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti. 

-Allah düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini böyle açıklar.

-Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?

-Düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.



Zaten İslam’da aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur. Aklı olmayanlara da lafımız yok.

Şimdi cemaatin, tarikatın başına yerleştirilen bu sahte  lider, şeyh, efendi  etrafında toplanan kalabalıklar  ‘BİR KİŞİ’ üzerinden kontrol edilir ve yönlendirilir. Böyle bir

yapıyı da  kimse tek başına bırakmaz. İşte burada istihbarat kuruluşları (  elbette yabancı istihbaratları kastediyorum) birbirleri savaşırlar. Böyle bir yapıyı kimse birbirine

kaptırmak istemez. Düşünsenize bir kişi üzerinden milyonlarca kişiyi ve onların bağlantılarını kontrol edebiliyorsunuz. Böyle bir yapı hangi istihbarat örgütünün iştahını

kabartmaz?

İstihbarat kuruluşları bir kişiyi kontrol edince, milyonlarca kişiyi kontrol ettikleri bir yapıyı elbette kolay kolay bırakmak istemezler. Bu istihbarat kuruluşları açısından

bulunmaz bir fırsattır ve maliyeti de çok düşüktür. Dünyada böyle bir sistem yoktur. Bu yüzden cemaat, tarikat üzerinden bir savaş yürütülür. Bunun için dikkat ederseniz

Türkiye’de pek çok cemaat, tarikat yapılarında baştaki pek çok kişi ya öldürülmüş veya şaibeli kazalarda hayatlarını kaybetmişlerdir. (  Hayatını kaybeden kişilerin istihbarat

kuruluşları ile ilgisi var demiyorum, örnek olarak veriyorum.) Ölen kişinin yerine kim oturacağı da tartışma konusu olur, cemaatler ve tarikatlar gelecek kişi üzerinde

anlaşamadıkları için de zaman zaman bölünürler.

O sahte şeyh, lider, efendi  bütün cemaatini, tarikatını bu istihbarat kuruluşlarına satar.

Türkiye’deki bu yapıların üzerinde en çok  BND, CİA ve MI6  faaliyet yürütmektedir. Hatta bu cemaatleri ve tarikatları kendi aralarında  paylaşmışlardır. Falan yapı, falan

istihbarat örgütü ile ilgilidir diyebileceğimiz spesifik örnekler de vardır.

Bakın bunu bir tarikat lideri söylüyor, ne kadar doğru bir tespit :

“Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, "Sen bu adamlarına şöyle yap!" derler. Bana da tabi olmayın, İslâm'a tabi olun! Allah'ın emrine tabi

olun!”

Bunu dikkatinizi çekerim bir tarikat lideri söylüyor. Belli ki bu kişi oyunu görmüş ve feryat ediyor.

Bu ülkenin insanlarını ve imkânlarını kullanarak ülkemize savaş açıyorlar.

Dikkat ederseniz Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki isyanların çoğu dini argümanlarla şeyhler üzerinden çıkarılmıştır.

Bu yapılar Osmanlı’da nasıldı? Nasıl kontrol ediliyordu? Her önüne gelen cemaat-tarikat kurabiliyor muydu veya posta oturabiliyor muydu?  Bunları irdelemek lazım. Osmanlı nasıl

çözüm bulmuştu? Şimdi bizim neler yapmamız lazım?


----------------------------

[Resim: 577eeb826a677.jpg]

TÜRKİYE’DE TARİKATLAR

Bazı tarikatlar ile ilgili basın ve medyada yapılan yorumları okurken, üzülmemek mümkün değildir.
Gavs’ın resmimin altında onlarca yorum var... Bazıları din adına facia..! Ben ilahiyatçı olarak ilk defa indirilen ve
uydurulan din tabirlerini yıllar önce Yaşar Nuri Öztürk’ten duyunca biraz kızmıştım. Ama şimdi bu millet
mutlaka bu uydurulan dinden kurtulmalıdır diyorum ve hatta øslam dünyası...! ønsanlar yorumlarında Gavs’ın
günah çıkardığından ve tevbe kabul ettiğinden bahsediyor. Cennete gitmek için bunlar gerekir diyor. Öncelikle
Allah’a sığınırım bu tür rezil iddialardan..! Tevbe her yerde ve her zaman Allah'a yapılır ve şahsilik esastır. Birinin
huzurunda törenle yapılmaz. Hz. Peygamber(  s a.v)’in böyle bir uygulaması yoktur, ancak uyarısı vardır. Günah
çıkarma olayı, Pavlos’un uydurduğu Hıristiyanlığa aittir. Bütün bunlar şirktir. Allah’ın ipine, yani kuvvet ve
kudretine sarılmayı Kur'an-ı Kerim emreder. Hz. Peygamber (  s a.v) bunu yapmış ve yapmayı Müslümanlardan
istemiştir. Günde kıldığı
40 rekat namazda, okuduğu Fatiha suresinde Allah’in ne dediğini bilmeyen bir
Müslüman, ne cenneti hayal etsin ve ne de gavs dedikleri varlık bir şey yapabilir. Kur'an-ı Kerim ve Resulullah
(  s.a.v)'a dön ve Allah ve Resulüne bağlan..! Kur'an-ı Kerim'in TAĞUT diye tarif ettiği şeylerden uzak dur..!
Çünkü Kur'an-ı Kerim ısrarla gizli şirkten bahseder.
Tarikatlar; eğer barikat değilse ve müritlere sadece tebliğ yapılıyorsa itirazım yok, ama müritler
şeyhlerine bir manevi mertebe yükler ve onu insanüstü görürlerse felaket başlamış demektir. Hz. Peygamber
(  s.a.v) insandı ve erdemli mükemmel insandı, ama insanüstü değildi. Yani üstün insandı ama insanüstü değildi
demek ve görmek lazımdır. Bazı tarikatlarda müritler sonsuz bir bağlılıkla şeyhlerine bağlılar. Bu durum Allah ve
Resulü içindir. Orta yolu bulmak en doğru olanıdır. Bu yolu bize gavs, şeyh belirlemez. Allah ve Resulü
belirlemiş...! El etek öpmekle Müslüman olunmaz. “Müslüman olmak bir guruba dahil olmak değil, bir duruşa
sahip olmaktır." Müslüman’in görevi zengin olmak değil, zengin ise zekat vermektir. Bomba atan øsrail'e taş atmak
değil, Bedir'de yapıldığı gibi vuruşmaktır. Biraz düşün ve bir Kur'an-ı Kerim mealini al ve oku..! ølk gelen ayetin
emrini yerine getir, yoksa Yunus suresi 100. ayette emredilen şeyle karşılaşırsın. Aklini kullan..! Ona buna
tapma..! Allah'tan kork ve “øyyake ne’budu ve iyyake nestain.” “Yalnız ve ancak sana ibadet ederim
ve yalnız ve ancak sen bana yardım edebilirsin.” tevbemi kabul edecek ve beni cennetine koyacak
sensin Allah'im..! Sadece ve ancak Allah'ın rızası için Müslümanlara rehber olan ve tebliğ görevini yapan şahıs ve
tarikatlara imreniyor ve alkışlıyorum. Uyarım asla onlara değil, tamamen uyarıma uyan, adına ne derse desin
onlar içindir. Allah onları ıslah eylesin ve Allah bizleri de yolunda hizmet edenlerden eylesin inşaallah..!
Türkiye’nin her bölgesinde mutlaka bir tarikat ve cemaat vardır. Çoğunlukla kurdukları vakıflar
aracılığıyla hareket ediyorlar. Kimileri de neredeyse holdingleşmiş durumdadır. Postluk bazen babadan oğla ve
bazen de kardeşlere geçiyor. Cemaatlerin bazılarının siyasetle çok yakın bağları var iken, bazıları ise politikayla
ilgilenmiyor. Ancak bütün Türkiye’nin her bölgesinde, günlük hayatı ve insan ilişkilerini etkiliyorlar. Tarikatları,
kurucularını, etkili oldukları bölgeleri ve yaklaşımlarını ortaya koymaya çalışmak gerekirse, aşağıdaki tablo ortaya
çıkmaktadır.
1- Menzilciler :  Nakşibendi tarikatının Menzil kolu adını, Adıyaman’ın Menzil köyünden alıyor.
Cemaatin en ünlü ismi, uğradığı zehirli iğne saldırısından bir süre sonra hayatını kaybeden Raşit Erol’dur. Şeyh
postunda şimdi kardeşi Abdülbaki Erol oturuyor. Şeyhlerine Seyda olarak anarlar. Şeyh adaylarından
Fevzettin Erol ise şimdilik cemaatin Ankara ve Afyon örgütlenmesini yönetiyor. Menzilcilerin Ankara çevresi
“Semerkant Grubu” olarak da adlandırılıyor. Fevzettin Erol, yılın bir bölümünü Afyon’daki merkezde geçiriyor.
Cemaat, ekonomik gücünü özellikle kendilerine derviş adını veren müritlerin kurduğu şirketlerin, belediyelerden
aldığı ihalelerle artırıyor. Raşit Erol’un “ømanı kurtarmanın ve pekiştirmenin kafi olduğu bir devir
yaşıyoruz” anlayışıyla hareket eden cemaatin Adıyaman-Menzil ve Ankara merkezleri özellikle alkol
bağımlılığından kurtulmak isteyen kişilerin ilgi odağıdır. Cemaat, genellikle siyasetin dışında kalmaktadır.

2- Süleymancılar : Cemaatin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’dır. Soyunu Nakşibendi
Şeyhi Selahaddin øbn-i Seracettin’e dayandırıyor. Zamanla bağımsız bir yol izledi. Faaliyetlerini “Kurs ve
okul talebelerine yardım dernekleri” adı altında yürütüyor. Türkiye’nin her ilinde en az bir Kur’an kursuna
sahip olan cemaatin, kurs ve öğrenci yurtlarının toplam sayısının 1500 olduğu söyleniyor. Süleyman Hilmi
Tunahan’ın ölümünün ardından cemaat liderliğine Kemal Kaçar geçti. Onun ölümü sonrasında ise cemaat her
ne kadar reddedilse de iki kardeş Ahmet Denizolgun ile Beyazıt Denizolgun arasında bölündü.
3- Gülen Cemaati ve Nurcular :  Türkiye’nin tarikat ve cemaat haritasında Nurcular ağırlıklı bir
yer işgal ediyor. Tarikatın en ünlü ismi Fethullah Gülen’in etkinlik alanı Türkiye’nin tüm illerini kuşatıp, tarikat
okulları kanalıyla Afrika’dan Uzakdoğu’ya uzanıyor. Akyazılılar ve Türkiye Öğretmen Vakfı gibi
kuruluşlarla başlayan örgütlenmesi bugün büyük bir ekonomik ve siyasi güce dönüşmüş durumdadır. Cemaatin
medyadan eğitime, finansa ve sağlık sektörüne kadar pek çok alanda yatırımı bulunuyor. Gülen’ın, uzun süredir
ABD’de yaşaması, olası vefatı sonrasında bu büyük ekonomik gücün nasıl paylaşılacağı belli değildir.
Nur cemaatinin içinde adı sık geçen diğer gruplar şunlar :  Liderliğini Mehmet Kutlular’ın yaptığı Yeni
Asyacılar, istanbul ilinde yoğunlaşmışlardır. Liderleri øzzet Yıldırım, Hizbullah tarafından kaçırılıp öldürülen
Med-Zehra Vakfı çevresi , Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yoğunlaşmışlardır. Müslüm Gündüz
liderliğindeki Aczmendiler de Elazığ ve østanbul illerinde faaliyet göstermektedirler. Az sayıda Yeni
Nesilciler, Yazıcılar da Türkiye’nin bir çok yerinde varlıklarını sürdürmektedirler.
4- Nurcu Kırkıncı Hoca Grubu :  Bediüzzaman Said Nursi’nin ölümünden sonra Nurcular,
10’dan fazla gruba bölündü. En etkin grup Fethullah Gülen cemaatidir. Ancak Nurcular içinde bir isim var ki, Said
Nursi’nin ölümünden bu yana “Talebeler” içindeki saygın önder konumunu hiç kaybetmiyor. Bu isim, Nurcular
arasında Kırkıncı Hoca olarak tanınan Mehmet Kırkıncı’dır. Said-i Nursi’nın, “Evlerinizi medrese yapın”
çağrısına uyup Erzurum Karanlık Kümbet Medresesi’ni kuran Kırkıncı Hoca, yaşamını burada
sürdürüyor. 12 Eylül darbesinden iki yıl sonra MGK Başkanı Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’e
mektup yazan Kırkıncı Hoca, “Dini güçlendirmek, milleti güçlendirmektir” demiş ve ima yoluyla da olsa
anayasa referandumunda cemaat desteğine karşılık, cemaate destek arzusunu dile getirmişti. Bu tavrı nedeniyle
Nurcular arasında eleştirilse de, müritleri ve Gülen’i Nurcu yapan hocası olduğu için, Gülen Cemaati taraftarları
arasında özel bir otoriteye sahiptir.
5- iskenderpaşa Cemaati : Geçmişi 1800’lü yıllara, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’ye kadar
uzanıyor. Uzun süre, Gümüşhanevi tekkesi cemaate ismini verdi. Mehmet Zahit Kotku şeyhlik postuna
oturduktan sonra, görev yaptığı øskenderpaşa Camii tarikata ismini verdi. Mehmet Zahit Kotku’nun ölümünden
sonra liderliğe geçen damadı Prof. Dr. Esad Coşan da 2001 yılı Şubat ayında Avustralya’da trafik kazasında
öldü. Post, oğlu Nurettin Coşan’a kaldı. Esat Coşan, tarikatı kurduğu vakıflar sayesinde büyüttü. Bunların en
etkin olanı Hakyol Vakfı’dır. Esat Coşan, ølim Kültür ve Sanat Vakfı ile Sağlık Vakfı’nı da kurarak
örgütlenmeyi genişletti. “Hanım Dernekleri”yle kadın örgütlenmesine yöneldi. Şu andaki lider Nurettin Coşan,
dini eğitiminin yanı sıra New York’ta işletme öğrenimi gördü. Babasının isteğiyle 1996 tarihinde aile şirketi
Server Holding’in yöneticiliğini üstlendi. Ticari faaliyetleri ve seyahatleri nedeniyle liderlik görevini yerine
getiremediğini iddia eden bir grubun muhalefet başlattığı ve tarikattan koptuğu söyleniyor. Siyasetin
birçok önemli ismi, cemaatle gönül birliği içindedir. øskenderpaşa Tarikatı’nın bir de “Sağduyu Partisi” adında
siyasi partisi vardır.
6- ismail Ağa Cemaati : Kurucusu Ebu øshak øsmail Efendi’dir. 1723 tarihinde østanbul-
Fatih’te adını taşıyan camiyi inşa ettirdi. Ölümünden sonra cemaati tarikat yoluna girdi. Şeyh Batumlu Ali
Haydar Efendi, 1960 tarihinde ölene kadar liderliği yürüttü. Görevi øsmail Ağa Camii imamı Mahmut

Ustaosmanoğlu devraldı. Cemaat østanbul’un merkezi Fatih’te, Türkiye’nin en dikkat çeken øslami gettosunu
oluşturdu. Sarık, şalvar ve cübbeli giyimleriyle diğer Nakşibendi gruplarından ayrılıyorlar. øsmail Ağa Cemaati,
Mahmut Ustaosmanoğlu’nun kökeni nedeniyle øslami gruplar içinde “Oflular” olarak da tanınıyor
7- Kadiri Muhammediye : Kadiri tarikatı kökenli Muhammediye kolu østanbul, Ankara, Kayseri ve
Düzce’de güçlüdür. Lideri Şeyh Seyyid lakabını kullanan Muhammed Ustaoğlu’dur.
1987 tarihinde
imamlıktan emekliye ayrılan Ustaoğlu, østanbul’da yaşıyor. Cemaatin Kayseri vekili Muammer E., Almanya
vekili Şükrü Oral’dır. Muhammediye, tarikat şeceresini Kadiri tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani’ye
dayandırmakla birlikte kendisini Nakşibendi ve Mevlevi geleneğinin parçası kabul ediyor. Zikir törenlerinde zaman
zaman yaklaşık bin kişiyi buluşturmayı başarıyor.
8- Halveti tarikatının Şabaniye Kolu : Bu Tarikatın şeyhlik postunda Mehmet Dumlu oturuyor.
Türkiye’nin en aktif Halveti tarikatı olarak biliniyor. Düzenli yaptıkları zikir törenlerine kadın ve erkeğin bir arada
katılmasıyla tanınıyorlar. Kütahya merkezli cemaatin zikir törenlerine østanbul’un yanı sıra, Bursa, Uşak,
Eskişehir, Ankara ve Afyon’dan da geniş katılımlar oluyor.
9- Hizb’ut-Tahrir : Bu grup kendisini “ødeolojisi øslam olan parti” olarak tanımlıyor. Adlarını
Hizb’ut- Tahrir Türkiye sözcüsü Yılmaz Çelik’in østanbul Fatih Camii’ndeki basın açıklamasıyla
duyurdular. Ankara ve østanbul’un yanı sıra Şanlıurfa ve Van’da da güçlü oldukları biliniyor. Örgüt çalışmalarını
Ankara merkezli “Köklü Değişim” adlı dergi çevresinde sürdürüyor.
10- Galibiler : Kadiri-Rufai tarikat geleneğinden gelen cemaatler arasında tarikatlığını ilan eden tek
koldur. Şeyhleri Hacı Galip Hasan Kuşçuoğlu’dur. Zikirde şiş çekmeleriyle tanınıyorlar. Yaptıkları zikre
yaklaşık 3 bin kişi katılıyor. Şeyh Kuşçuoğlu kendisini şöyle tanımlıyor :  “Mezhep olarak Hanefi; meşrep
olarak Alevi; yol olarak Kadiri-Rufai Galibiyiz.” Faaliyetlerini, şeyhin adını taşıyan eğitim vakfı
kanalıyla sürdürüyor. Cemaat ,Antalya’da yoğun olarak faaliyettedir.
12- icmalciler :  Kadiri tarikatının icmal Kolu’nun lideri Haydar Baş’tır. Son dönemde
çalışmalarını Bağımsız Türkiye Partisi adıyla sürdürüyor. Parti, 3 Kasım 2002 seçimlerden büyük bir
yenilgiyle çıktı. Ulusal televizyon ve günlük bir gazetenin sahibi olan Haydar Baş’ın Türkiye’nin en zengin cemaat
liderleri arasında olduğu iddia ediliyor. Trabzon ve çevresinde güçlüdürler.
13- Cerrahiler : Halveti tarikatına dayanıyor. Dergahları, østanbul’da Fatih-Karagümrük’teki
Kethüda Canfeda Hatun Camii bitişiğindedir. Zikirlerinde, müzik ve ibadet dışında hiçbir şey konuşulmuyor.
Müritleri arasında çok sayıda tanımış ses sanatçısı bulunuyor. Tarikatın Tophane’deki Kadiriler yokuşundaki
Kadirhane’sinde düzenlenen zikir törenleri neredeyse turistikleşmiş durumdadır. Kadirhane’nın şeyhi Ahmet
Misbah Erkmenkul’dur. Celvetiye tarikatına bağlı øsmail Hakkı Bursevi tarafından kurulan Hakkiye
kolunun müritleri ise en çok Bursa’da yaşıyor. Kurucularının adını taşıyan bir vakıfları vardır.
14- Uşşakiler :  Halveti tarikatının bir kolu Uşşakiler’dir. Merkezi østanbul Kasımpaşa’dadır.
Kurucusu Pir Hüsameddin’in türbesi de bu semtteki aynı isimli camidedir. Tarikatı kamuoyuyla tanıştıran isim
øbrahim øpek’tir. Uzun yıllar sessiz faaliyet gösteren tarikat onunla birlikte ün kazandı ve øpek Yolu adlı yeni
bir cemaat oluştu. øbrahim øpek’in 2000 yılında ölümünün ardından posta 44 yaşındaki eski milli güreşçi Fatih
Nurullah oturdu. Fatih Nurullah, tarikat nüfusunu artırmak için herkese açık kutlamalar, piknikler düzenliyor ve
zikirleri tarikat üyesi olmayanlara da açıyor. Tarikatın Kasımpaşa’daki merkezi her yıl Bolu’da ve Çorum’da
düzenlediği “Devran” adlı zikir törenleriyle tanınıyor. Bolu’daki son devran törenine 2 bin kişi katılmıştı.

15- Tillocular : Kurucuları Sultan Memduh Hazretleri’nin türbesinin bulunduğu Siirt-Tillo
beldesi manevi merkezleridir. Süryanice “Yüksek Ruh” anlamına gelen Tillo geleneği, Kadiri tarikatının en
güçlü kollarındandır. Siyasete uzak durmaları nedeniyle øcmalcilerden, Kadiri-Rufai geleneğinde faaliyet
sürdürmesi nedeniyle de Galibiler’den ayrılıyorlar.
16- Hazneviler :  Türkiye Kürtleri arasında en güçlü Nakşibendi cemaatlerinden biridir. Merkezi
Suriye’dedir. Hatay, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Batman’da örgütlüler. Cemaatin şeyhi Muhammed
Haznevi, yılda en az bir kez Türkiye’ye gelip, zikir törenlerini yönetirdi. 2013 yılında öldüğünde, binlerce Türk
müridinin cenaze töreni için Suriye’ye geçmek istemesi haber bültenlerine konu olmuştu. Şeyhliği Muhammed
Haznevi’nin oğlu Muhammed Muta Haznevi üstlendi.
17- Hakikatçılar : Hemen hemen tüm cemaatlere karşı yürüttüğü mücadele ile tanınan Hakikatçılar’in
şeyhi Ömer Öngüt’tür. Adapazarı’nda yaşayan Ömer Öngüt, Cemalettin Kaplan, Fethullah Gülen, Necmettin
Erbakan, Süleymancılar, øsmailağa Cemaati ve Diyanet’e yönelik ağır eleştiri içeren kitaplarıyla tanınıyor. Sakarya
başta olmak üzere Düzce, Bursa ve Ankara’da önemli sayıda müride sahiptir.
18- Nakşibendi Yahyalı Cemaati : Kayseri’de Gülen Cemaati ile birlikte en güçlü dini gruptur.
Nakşibendi tarikatının Anadolu’daki en önemli kolları arasındadır. Adını Yahyalı Hacı Hasan Efendi’den
alıyor. Şimdi şeyh postunda oturan kişi Ramazan Dinç’tir. Cemaat, Kayseri’deki sanayi gelişimine paralel
olarak hızla büyüdü.
19- Işıkçılar : Seyit Abdülhalim Arvasi’ye bağlı Hüseyin Hilmi Işık’ın kurduğu cemaat,
günümüzde øhlas Holding şemsiyesi altında büyüdü. Cemaatin lideri Enver Ören’in ölümü ile øhlas Finans’a
el konulması cemaatin güç kaybetmesine neden oldu.
20- Melamiler : Melami tarikatının kamuoyu önüne çıkan en önemli ismi Ahmet Arslan’dır. Emekli
Astsubay olan Ahmet Arslan, Şeyh Hasan Özlem’in 1996 tarihinde ölümünün ardından posta oturdu. 66
yaşındaki Ahmet Arslan, Manisa-Salihli ilçesinde yaşıyor. Cemaatin Aydın, Adana, Uşak ve øzmir’de mürit
grupları bulunuyor. Tarikatın diğer önemli ismi Davud Yılmaz, 73 yaşında, øzmir’de yaşıyor ve küçük bir
cemaati kontrol ediyor. østanbul’da da takipçileri vardır. “øbadet gizli, gösterişsiz olmalıdır.” yaklaşımını
savunan Melamiler, genellikle ev toplantılarında bir araya geliyorlar.
21- Erenköy Cemaati : Kökleri Kelami Dergahı’na ve şeyhi Erbilli Mehmet Esat’a
dayanıyor. Mehmet Esat, tekkeler kapatılınca Erbil’deki arazilerini satıp, østanbul’a yerleşti. Erenköy’de bir köşk
aldı ve cemaatin temellerini attı. Menemen ayaklanmasına karıştığı iddiasıyla gözaltındayken, rahatsızlanıp
hayatını kaybetti. Erenköy Cemaati, Mehmet Esat’ın halifesi Mahmud Sami Ramazanoğlu’nca kuruldu.
Nakşibendi geleneği içinde, esnaf ve işadamlarının kolu olarak biliniyor. Ramazanoğlu’nun ardından cemaatin
dini sorumluluğunu Musa Topbaş üstlendi. Onun ölümüyle üç isim ön plana çıktı :  Yeni Şafak’ın eski başyazarı
Ahmet Taşgetiren, Eymen Topbaş ve Konya’da yaşayan Tahir Büyükkörükçü’dür. Şeyh postuna
Büyükkörükçü’nün oturduğu ileri sürülüyor. Konya’da Erenköy Mahallesi’nde yaşayan Büyükkörükçü bir dönem
Milli Selamet Partisi milletvekilliği de yapmıştı. Erenköy Cemaati’nin Ankara örgütlenmesini ise Muradiye Vakfı
yürütüyor.

-------------------------

[Resim: 24527340zh.jpg]

Osmanlıda Tarikatlar

Sofi adını ilk kullanan Küfeli Ebu Haşim (  S.57-58  )
Diğer taraftan tasavvufî faaliyetlere İslâmiyet’in ilk. yıllarında hiç rastlanmazken, yukarıda da sebeplerine işaret edildiği tarzda sofî adını ilk kul­lanan ve ilk zaviyeyi

kuran kişi’nin Kûfeli Ebû Haşim olup, bu zat’ın H. II. yüzyılla (  H. 150’lerde) öldüğü sanılır.

Bundan sonra Süfyan Sevrî gelir ki bu zat da H. 168, Milâdî 784-785’lerde yaşamıştır. (  116)

Yine bu cümleden olmak üzere, eski Hıristiyan keşişlerinin yetiştiği Mısır’da H. 245,-M. 859-860 tarihlerinde yaşamış olan Zünnûn (  1-17), (  Bu zât Zünnûn-u Mısrî adîle de

meşhurdur) H. 261, M. 874-875’lerde yaşamış bulunan Bayezîd’i Bistamî (  118  ), aynı şekilde hakkında türlü fi­kir ve kanaatler ileri sürülmekte olan ve tasavvuf! fikirleri

yüzyıllardır bu-* tün tasavvuf çevrelerinde devamlı şekilde tartışma konusu olan ve nihayet halen daha tartışılan bu fikirlerinden dolayı feci bir şekilde işkencelere ta­bi

tutulduktan sonra öldürülmüş bulunan Hallaç Mansûr, (  H. 309, M. 921 -922) (  119) islâm tasavvuf dünyası’nın ünlü simalarından Cüneyd Bağdâtî, (  120) vb. gibi büyük

mutasavvıflar,

bütün karşı koymalara ve şeriatçılar tarafından gösterilen direnmelere rağmen mesleklerini devam ettirmeye ça­lışmışlar ve muvaffak da olmuşlardır.

Türklerde ilk tasavvuf hareketleri (  S.59)

Türklerin İslâmiyet’le temasları sonunda, birdenbire sosyal temayül­lerine de uygun düşen birtakım yeni sistemler ve özellikle tasavvuf cere­yanları hararetle benimsenmiş,

özellikle islâmiyet’le temaslarından sonra büyük Türk şehirleri tasavvuf faaliyetlerinin belli başlı merkezleri haline gelmeye başlamıştı. Meselâ Horasan, H erat, Nişabur, Meru,

Buhara, Fer-gana gibi Türk şehirleri bunlardan bazılarıdır.

Daha sonraları Buhara ve Semerkant gibi merkezlerse mutasavvıf ve derviş yetiştiren birer tasavvuf ve tarikatlara malzeme imâl eden fabrikalar haline gelmişlerdi ki, (  ileride

görüleceği gibi) işte Anadolu’da faaliyet gös­teren büyük tarikatların bir kısmı, (  hatta dolaylı olarak hemen hemen hepsi de denebilir) çoğu zaman bu merkezlerden birinden

gelme

veya onlardan birine bağlı bulunmakta idi.

Geylani’nin vahye mahzar olduğu yalanı (  S.72)

Ayrıca Gîylânî’ye “Allah’a birtakım sorular sorup Ya Gavs’el, A’zam” diye cevaplar alınmasından ve bunları yazmasından meydana gelmiş -adetâ vahy’e dayanan (  ilahî vahy’e

mazhar

olduğunu iddia eden) bir risale nisbet edilmektedir ki, bu risale dolayısıyle ona daha sonraları birçok kerametler de atfedilmiştir. Nitekim Yafî, O’nun pişmiş ve yenmekte olan

bir tavuğu dirilttiğini, Sa’ranî, Hızır’la görüştüğünü, bir yıl Medam harabele­rinde içmeden, bir yıl da yemek yemeden yaşadığını ve daha birçok ke­rametlerini nakleder.

Tefrîh’ul hatır fî tercemeti Abdü’l – Kadir gibi kitaplarda da daha bir çok kerametlerinden bahsedilir. Meselâ kendisine hizmet eden birisi ölünce Azrail’e o’nun rûhu’nun

verilmesini buyurmuş, Allah emriyle aldığını Söyleyen meleğe de kızınca fırlayıp göğe çıkmış, Azrail’in o gün aldığı ruhları doldurduğu zembili çekip almış, içinde ne kadar ruh

varsa hepsini dağıtmış, onlar da gidip cesetlerine girmişler, o gün ölenlerin hepsi di­rilmiş.

Mürid’in Yeseviye kayıtsız şartsız bağlanışı (  S.76-78  )

İşte Yeseviyye tarikatının âdabından birkaç örnek :  Mürid şeyhine son derece bağlı olmalıdır. Bütün mal, mülk nesi varsa şeyhine teslime, veya şeyhinin emri gereğince o’nu

başkalarına dağıtmağa amade (  hazır) olma­lıdır. Şeyh’in sırlarını hiç bir surette yaymamalıdır. Her haliyle düşünmeden şeyhinin hareketlerini kendisine örnek edinmelidir, aksi

halde bütün emekleri boşa gider.

Bu tarikatta halvet esnasında nefse ait bütün arzu ve istekler yanıp mahvolur ve mürid bunların tesirlerinden kolayca kurtulma imkânı bulur. Böylece de ilâhî kalb gözü açılarak

hakikat âlemini görebilme imkânı ha­sıl olur.

Zikr’i Erre :  Yeseviyye tarikatı’nın bir başka özelliği de zikir esnasın­da müridlerin hançerelerinden çıkan ve «Erre» denen bir sestir. Rivayetle­re göre Yesevî dervişleri ve

şeyhlerinin zikir esnasında boğazlarından dü­dük sesi gibi bir ses çıkar ki, bunun sebebi söyle izah edilmektedir :  Bir gün Hızır Aleyhi’s – selâm Ahmed Yasevî’yi ziyarete

gelir

ve her günkünün aksine Hocayı o gün müteessir ve üzgün bir halde bulur. Sebebini sorar. Bu yüksek makamlara ermişken «nedendir üzüntünüz?» der. Hoca şu ce­vabı verir :  «Rufeka

ve

fukara’nın batınlarını kasvet kabzetmiş» (  arkadaş ve fakirlerin kalblerini telâş almış) izalesini imkânsız gördüğüm için keder ve sıkıntı içinde kaldım. O zaman Hızır

Aleyhi’s-

selâm «Ah, ah!» diye zikrullah’a başlar ve mevcud sıkıntı ortadan kalkar.

Böylece de Yeseviyye tarikatı’nın zikir usûlünü Hızır Aleyhi’s – selâm koymuş olur. Bu bakımdan zikir esnasında her müridle Hızır beraberdir. Zikir esnasında hançereden ses

çıkıncaya kadar çalışmalıdır. En makbul zikir en çok ses çıkarabilen dervişin zikridir.

Kaynak :  Osmanlı Devletini Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Biri :  Tarikatlar – Hasan Küçük, Türdav Yay., İstanbul-1976

Osmanlı Padişahlarının mensup oldukları tarikatlar

1 — Sultan Osman Gazi — Ahi tarikatı

2 — Sultan Orhan Gazi — Ahi tarikatı

3 — Sultan Murad-ı Hüdavendigâr — Ahi tarikatı

4 — Sultan Yıldırım Bayezid — Zeyniyye tarikatı

5 — Çelebi Sultan Mehmet — Zeyniyye tarikatı

6 — Sultan ikinci Murat — Bayramiyye tarikatı

7 — Sultan Fatih Mehmet — Bayramiyye tarikatı

8 — Sultan Bayezid Veli — Cemaliyye tarikatı

9 — Sultan Yavuz Selim — Sünbüliyye tarikatı

10 — Sultan Kanunî Süleyman — Gülşeniyye tarikatı

11 — Sultan Sarı Selim — Halvetiyye tarikatı

12 — Sultan Üçüncü Murat — Uşakiyye tarikatı

13 — Sultan Üçüncü Mehmet — Halvetiyye tarikatı

14 — Sultan Birinci Ahmet — Celvetiyye tarikatı

15 — Sultan Birinci Mustafa — Celvetiyye tarikatı

16 — Sultan Genç Osman — Celvetiyye tarikatı

17 — Sultan Dördüncü Murad — Celvetiyye tarikatı

18 — Sultan Birinci ibrahim — Halvetiyye tarikatı

19 — Sultan Avcı Mehmet — Halvetiyye tarikatı

20 — Sultan ikinci Süleyman — Halvetiyye tarikatı

21 — Sultan ikinci Ahmet — Halvetiyye tarikatı

22 — Sultan ikinci Mustafa — Halvetiyye tarikatı

23 — Sultan Üçüncü Ahmet — Cerahiyye tarikatı

24 — Sultan Birinci Mahmut — Halvetiyye tarikatı

25 — Sultan Üçüncü Osman — Raufiyye tarikatı

26 — Sultan Üçüncü Mustafa — Cerahiyye tarikatı

27 — Sultan Birinci Abdülhamit — Nakşibendiyye tarikatı

28 — Sultan Üçüncü Selim — Mevlevi tarikatı

29 — Sultan.Dördüncü Mustafa — Nakşibendiyye tarikatı

30 — Sultan İkinci Mahmut — Cerahiyye tarikatı

31 — Sultan Abdülmecit — Cerahiyye tarikatı

32 — Sultan Abdülaziz — Bektaşi tarikatı

33 — Sultan Beşinci Murat — Bahaiyye tariki (  Mason)

34 — Sultan İkinci Abdülhamit — Şazeliyye tarikatı

35 — Sultan Mehmet Reşat — Mevlevi tarikatı..

36 — Sultan Mehmet Vahdettin

-----------------
İlluminati Tarikati (  örgütü) Nedir

"Illuminati" buraya yönlendirilmektedir. Diğer kullanımlar için Illuminati (  anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Adam Weishaupt, İlluminati topluluğunun kurucusu.

İlluminati, çoğul bir sözcük olup tekili (  Latince :  illuminatus, Türkçe :  aydınlanmışlar) tarihteki adıyla «Bavyeralı İlluminati», batıl inanca, ön yargıya, dinin sosyal

hayat

üzerindeki etkisine, iktidarın kötüye kullanımına karşı Aydınlanma Çağı döneminde 1 Mayıs 1776'da kurulmuş bir topluluk olup modern illuminati; zihin kontrolü uygulayarak,

hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni'ni sağlamak amacıyla hareket ettiği iddia edilen, monarşileri yıkmayı, dini inançları yok etmeyi, ulus devletleri ve

vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmeyi planladığı öne sürülen; ancak faaliyeti ve varlığı kanıtlanamamış bir yapılanmadır.[1] Bazı komplo teorisyenleri,

İlluminati üyelerini ışığın insanları ya da aydınlanmışlar olarak addetmektedirlerdir.

[Resim: baphomet5saoi.png]

[Resim: baphomet1zja32.jpg]

[Resim: baphomet2sibgh.jpg]

[Resim: baphomet3n1br4.jpg]




Baphomet Nedir veya Kimdir?

Baphomet, günümüz dünyasında henüz çözülememiş bir semboldür. Birçok araştırma yapılmasına rağmen henüz kesin bir sonuca varılamamıştır. Genel olarak ise araştırmacılar, bunu

Tapınakçılar ile alakalı bir anagram olduğu kanısına varmıştır.Bu konuyla ilgili en bilinen yargı ise şudur :  14. yüzyılda Katolik Kilisesi’ nde aforoza uğrayan Tapınakçıların

itaat ettiği, taptığı bir figür olduğudur. Bu figür şeytani olarak anılır.

Baphomet sözcüğünün kökeni hakkında da bir bilinmezlik mevcuttur. Yunancada Sophia kelimesinin Atbash ile şifrelenmesiyle ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Sophia, hikmet

anlamına gelmektedir. İbranice’ ye göre bir birleştirme söz konusudur. Bir diğer görüş de vaftizlik (  Baphe ) ve ustalık (  Metis ) kelimelerinin birleşmesinden oluştuğu

görüşüdür. Bazı görüşlerde de Latince kısaltmaların birleşmesiyle oluştuğu yargısı mevcuttur.

14. yüzyılda aforoza uğrayan her Tapınakçı, yargılandıkları zaman Baphomet’ e inandıklarını söylemiştir. Yani sahte bir tanrı olarak dolayısıyla şeytan betimlemesi olarak dile

getirmişlerdir. Bunun resimleri de gün yüzüne çıkmış ve günümüzde oldukça popüler bir hale gelmiştir. Uzun boynuza sahip bir keçinin resmi görülür bu betimlemede. O dönemde

Tapınak şövalyeleri Baphomet’ e göre hareket ettiklerini söylemişlerdi. Suçsuzluğunu ispatlamaları ise, bu varlığın olduğunu kanıtlamalarına bağlıydı. Oysa olmayan bir sahte

tanrı veya şeytani bir imgenin kanıtlanması mümkün olamazdı. O dönemde şövalyelerle birlikte Baphomet de suçlu görüldü ve konu kapanıp gitti. Ancak araştırmacılar hiçbir dönem

bu şeytani imgenin peşini bırakmadı. Sürekli bir arayış içine girdiler. En belirgin yargı ise bir anagram olduğu ve bu anagramın Tapınakçıların bilinmeyen adının şifrelenmesiyle

oluştuğu görüşüdür.

19. yüzyılda etkinlik gösteren araştırmacı yazar Alphonse Louis Constant (  Levi ), ortaya oldukça ilginç bir deyiş atmıştır. Tamamen araştırmalarına dayalı bir yorum olsa da

çok

kabul görmüştür. Bu deyiş şöyledir :  Templi Omnium Hominum Pacis Abbas (  İnsanlar arasındaki barışın babasının tapınağı ), yani ” Tem. O. H. P. Ab. ” idi. Tersten okunuşuyla

BAPHOMET. Son günlerde Masonlarla Tapınakçılar arasında sıkı bir bağ kurulduğundan dolayı, bu imge aynı zamanda “Mason Tanrısı” olarak da görülmektedir. İlginç bir konu da

“FEMEN” örgütünün yaptıkları işaretin bu imgeye çok benzemesidir. FEMEN, Ukrayna’ da kurulmuş feminist ve aktivist kadınlardan oluşan bir örgüttür. Henüz FEMEN örgütünün yaygın

olarak kullandığı hareketin Baphomet ile bağının olup olmadığı ortaya konulamamıştır.

Tarihi

Hareket 1 Mayıs 1776 yılında Ingolstad'ta (  Yukarı Bavyera), Ingolstadt Üniversitesi kilise hukuku profesörlerinden biri olan filozof Adam Weishaupt tarafından beş kişiyle

kuruldu.[2] Aydınlanma Çağı'nın bir kolu olarak özgür düşünceyi temel edinmiş üyelerden oluşan topluluk masonluğu model aldı.[3] İlluminati üyeleri gizli bir yemin ettiler ve

üstlerine itaat edeceklerine dair ant içtiler. Üyeler her biri farklı derecelere sahip olmak üzere üç ana sınıfa ayrıldı ve pek çok İlluminati grubu var olan Masonik loca

üyeliklerini iptal etti.

Weishaupt başlangıçta topluluğun isminin "Perfectibilists (  Mükemmelleştiriciler)" olmasını planladı.[2] Grup ayrıca «Baveryan İlluminati» diye de adlandırıldı ve ideolojisine

"İlluminizm" dendi. Brunswick dükü Ferdinand ve diplomat Franz Xaver von Zwack gibi pek çok önemli isim, entelektüel ve politikacı kendilerini grup üyesi saydı. Topluluğun pek

çok Avrupa ülkesinde şubesi açıldı ve on yıl içerisinde 2000'e yakın üyesi oldu.[4] Topluluk edebiyat dünyasından da Johann Wolfgang von Goethe, Johann Gottfried Herder ve Gotha

ile Weimar düklerinin de ilgisini çekti.

1777 yılında Karl Theodor Bavyera'nın yöneticisi oldu. Theodor aydınlanmacı mutlakiyet taraftarıydı ve döneminde İlluminati dahil bütün gizli toplulukları yasakladı. Baveryan

hükümeti tarafından 1785'te yayınlanan bildiri grubun dağılmasına neden oldu. Weishaupt kaçtı. Topluluğun yazışmaları, döküman ve belgeleri toplatılıp daha sonra hükümet

tarafından yayınlandı.

Komplo teorileri

«Baveryan İlluminati» Mark Dice, David Icke, Texe Marrs, Ryan Burke, Jüri Lina ve Morgan Gricar gibi yazarlarında belirttiğine göre halen faal olan bir örgüttür. Pek çok teori

dünyadaki birçok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusunu gizli bir örgüt olan İlluminati olarak gösterir. Komplo teorisyenlerine göre birçok ABD Başkanı, bu örgüte

doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmektedir. Ayrıca birçok tanınmış çocuk çizgi filmlerinde bilinçaltı mesajlarıyla beyin yıkama gerçekleştirildiği iddia edilmektedir.[5]

Myron Fagan'a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali, John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir.[6]

1797 ile 1798 yılları arasında yayınlanan Augustin Barruel'in Memoirs Illustrating the History of Jacobinism ve John Robison'un Proofs of a Conspiracy kitaplarında illuminatinin

ayakta kaldığı ve Fransız İhtilali'nin mimarı olduğu gibi uluslararası komplo teorileri ortaya atıldı.

Popüler kültüre yansımaları

Günümüzde İlluminati ile ilişkilendirilen pek çok sembolün Hollywood sinemasında ve Amerikan müzik endüstrisinde kullanıldığı düşünülmektedir. Stanley Kubrick'in Eyes Wide Shut

adlı filmi, bugüne kadar yapılmış en kapsamlı İlluminati deşifresi olarak kabul edilir. Filmde sadece örgütün ritüellerine ve semiyolojisine hakim insanların anlayabileceği pek

çok göndermenin olduğu bilinmektedir.

Popüler müzikte ise Lady Gaga, Rihanna, Katy Perry, Jay Z ve Kanye West gibi şarkıcılar kliplerinde İlluminati sembollerini kullanmıştır. En sık kullanılan semboller piramit,

tek göz, üçgen ve güneştir.

Baphomet

Baphomet veya Bafomet, 14. yüzyıl başlarında Katolik Kilisesi tarafından aforoz edilen Tapınakçıların[2] taptığı iddia edilen şeytanî figür.

Kelime kökeni

Bafomet sözcüğünün kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak dönemler içerisinde çeşitli iddialar ortaya atılmıştır.

    Yunancada hikmet anlamına gelen Sophia sözcüğünün Atbash şifrelemesi olduğu iddia edilmiştir. Bu şifreleme İbrani alfabesinde kullanılan ve harflerin sondan başa doğru

yazılması esasına dayanan bir tekniktir. Bafomet kelimesi İbrani alfabesinde yazılıp üzerinde Atbash uygulandığında Sophia kelimesi türemektedir.[3]
    Yunancadaki Baphe (  vaftiz) ve Metis (  ustalık) kelimelerinin birleşimi olduğu iddia edilmiştir.
    İdris Şah'a göre Bafomet kelimesi Ebu Fihamet (  Anlayışın Babası) kelimesinden türetilmiştir.
    Levi'ye göre bir dizi Latince kısaltmadır. Temp. ohp. Ab - Templi omnium hominum pacis abhas (  İnsanlar arasındaki barışın babası) demektir.
----------------

Masonluk

Masonluk, kökleri her ne kadar 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarına kadar dayanıyor olsa da, 24 Haziran 1717 tarihinde Londra'da bir araya gelen dört locanın girişimiyle

Londra Büyük Locası kurulmuştur.[1] Masonlara göre masonluk akılcılık, bilimsellik ve insanlığın oluşumundan bu yana ortaya çıkarak, insanlığın gelişimine ve bilgi birikimlerine

katkıda bulunmuş bir kültür ve fikir üst yapı kurumudur.[2] Ezoterik ve sadece üyelerine açık olan örgüttür. Dünyanın birçok ülkesinde 5 milyon üyesi ile değişik biçimlerde

mevcuttur. Sadece İngiltere, İskoçya ve İrlanda'da 480.000; Amerika Birleşik Devletleri'nde ise 2 milyonu aşkın üyesi bulunmaktadır.

Tarihi

Masonluğun ilk dönemlerdeki gelişimi biraz tartışmalı bir konudur ve tahminlere dayanmakta. İskoçya'da ilk Mason localarının 16. yüzyıl başlarında var olduğunu söyleyebilmek

için kanıtlar bulunmaktadır.[5] ve İngiltere'de 17. yüzyılın ortalarında var olduklarına dair kesin kaynaklar mevcuttur.[6] Masonik Elyazması isimli şiir yaklaşık 1390 yılına

tarihlenmiştir ve en eski masonik belge olarak bilinmektedir.[7]

İlk Büyük Loca(  İngilizce : Grand Lodge of England), Londra'nın daha önceden faal olan dört locası akşam yemeği için bir araya geldiği 24 Haziran 1717 tarihinde kurulmuştu. Bu

yapı, çoğu İngiliz Localarının katıldığı bir düzenleyici organa dönüştü. Ancak birkaç loca, yeni yapının bazı modernleştirmeleri tasvip etmesi ve Üçüncü Derece'nin oluşturulması

gibi bazı kararlar almasına gücenerek 17 Temmuz 1717 tarihinde "İngiltere'nin Kadim Büyük Locası (  Antient Grand Lodge of England-GLE)" isimli rakip büyük locayı kurdular. İki

rakip Büyük Loca, 25 Kasım 1813 tarihinde "İngiltere'nin Birleşik Büyük Locası (  İngilizce :  United Grand Lodge of England-UGLE)" adı altında birleşinceye kadar "Modernler" ( 

GLE)

ve "Gelenekçiler(  İngilizce : Atiens-Ancients)" diye anılan iki loca üstünlük için birbirlerine hasım oldular.
GLE'yi kuran Londra Locasının Merkezi.

İrlanda ve İskoçya'nın Büyük Locası 1725 ve 1736 yıllarında peş peşe kuruldu. Masonluk 1730'lu yıllarda Gelenekçiler ve Modernler tarafından Kuzey Amerika'daki İngiliz

Kolonilerine ihraç edildi. Ayrıca, İrlanda ve İskoçya Büyük Locaları pek çok bölgesel büyük localar altında organize olan kardeş localar kurdu. Amerikan Devrimi'nden sonra

eyaletlerde bağımsız ABD Büyük Locaları oluştu.

Felsefe

Masonlar arasında ortak bir felsefi tutum ve insanlık ülküsünden söz etmek mümkündür. Masonlara göre masonluk, bütün insanlar için ortak koşulan insanlık ülküsü noktasında

insanlar arasında sevgi, saygı, tolerans, hak eşitliği, evrensel kardeşlik ve bilimsel gelişmenin gerekliliğini kabul eder. Yine masonlara göre masonluk, "Bütün insanlar

arasında, sevgi, hoşgörü ve kardeşliğin kurulmasını hedefleyen ve çalışmalarını hakikatin araştırılması yolunda yoğunlaştırmış bir fikir üst yapı kurumudur."[8] Masonlara göre,

bir masonun amacı her bakımdan gelişmiş, ideal bir insan olmaktır. Bu doğrultuda masonik felsefe, daha iyi bir birey olmaya odaklanmıştır. Öyle ki masonlukta, kötü bir bireyi

iyi bir birey haline getirme uğraşı söz konusu değildir. Nitekim masonlara göre, masonluk bir tekâmül sürecidir. Masonlar kendi aralarında kardeşliklerini ve bağlılıklarını dile

getirmek amaçlı, birbirlerine karşı birader ya da kardeş olarak hitap ederler. Bununla beraber yine kendi aralarında mesaj niteliği taşıyan birtakım mottolar da kullanırlar. Bu

mottolardan biri olan :  "Audi, vide, tace" yani dinle, gör ve ketum ol anlamına gelen Latince motto, masonların genel yaşam biçimlerini şekillendiren tavrı özetlemektedir.

Masonlar arasında; dinlemek, görmek yolunda bir adım olarak kabul edilmekte ve bu eylem neticesinde kişi yaşam üzerine düşünüp gerçeği kendi içinde aramaya başlamasının

gerekliliği vurgulanmaktadır. Masonlar arasında sık kullanılan bir diğer motto olan V.i.t.r.i.o.l. de ise yine aynı şekilde insanın içine bâtın bir yolculuğa çıkıp, kendi ve

evren üzerine derin bir düşünceye sevk edilmesi gerektiği anlatılmaktadır.[9][10] Masonlar benzer bir düşünce sevkini, aralarına yeni katılan adayı bir gün boyunca sadece bir

mumun yandığı ve bir kitap ile kuru kafanın bulunduğu karanlık bir odada ölüm ve yaşam üzerine düşündürmek amacıyla yalnız bıraktıkları mason adayına karşı gerçekleştirirler.

Masonlukta genel olarak tanrıya Evrenin Ulu Mimarı denmesi, evrenin sistematik ve nizami bir şekilde ilerlediğini belirtmeyi amaçlar.[11] Ancak Skoç riti masonlarının aksine

Fransız riti'nden olan Özgür Masonlar bir tanrı arayışını ve dogmatik gördükleri birtakım görüşleri kabul etmez ve sadece bilimselliğin ışığında yaşadıklarını ifade ederler.

Masonlar aralarında sıkça kullandıkları ışık sözcüğü ise farkındalığa vesile olan aydınlığın asıl kaynağı olarak ele alınır.[12][13] Sonuç olarak masonlar, masonluğu

dogmatiklikten uzak, akıl ve bilimin öncülüğünde belli erdem değerleri ile ideal insana giden tekâmül yolu ve de yetkinleşme sanatı olarak tanımlamaktadırlar.[14]


Operatif Masonluk

Masonluk, Ortaçağ'daki ve Rönesans'taki zanaat örgütünün değişik bir biçimde devamı olarak ortaya çıkmaktadır. Operatif masonluk, duvarcılık mesleğini beden çalışmasıyla ve elle

yapılan zanaatkarların kurmuş olduğu meslek birliklerinden ortaya çıkmıştır. Ortaçağ'da katedral ve kiliseleri inşa eden duvarcı ustalarına mason diye hitap edilmiştir. Bu

zanaatkarların mesleki sırları saklamaları için aralarında kullandıkları sembolik anlamlar taşıyan kelimeler ve rumuzlar olmuştur. Aynı zamanda Tanrı'nın evini inşa ettikleri

için halk ve din görevlileri arasında masonlar yani duvarcı işçileri kutsal olarak kabul edilmişlerdir. Operatif masonlar toplandıkları loncalarda çalışmalar yapıyorlardı.

Aralarında Çırak, Kalfa ve Usta olarak belirlenmiş, becerilerine ve bilgi birikimlerine göre şekillenen bir derece sistemi mevcut olmuştur.

Şövalye Kökeni


Masonluğun kökleri ile ilgili bir başka çokça tartışılan ve öne sürülen konu ise, Masonların, şövalye kökenli bir topluluk olması ile alakalıdır. Tapınak Şövalyeleri'ne 1307

yılında Vatikan ve Fransa başta olmak üzere çoğu Avrupa krallığı tarafından açılan açık savaşın ardından 1314 yılında İskoçya'nın İngiltere'ye karşı kazandığı Bannockburn

zaferinde Tapınak Şövalyeleri'nin kendi kıyafet ve kılıçları ile İskoç kralı Robert Bruce'un yanında savaştıkları, tüm tarih kitaplarında yerini almış bir gerçektir. Rosslyn

Şapeli başta olmak üzere Tapınak Şövalyeleri tarafından yapıldığı bugün net olarak bilinen nice kilise ve kale de, bahsekonu şövalyelerin bu dönemlerde Britanya'daki

varlıklarını açıkça göstermektedir.

Yoğunlukla, Avrupa ve ABD'de çalışmalarını sürdüren çok sayıda Masonik rit ise Şövalye Masonluğu denen bir janrı kabul etmişler ve çalışmalarını Masonluğun şövalye kökenleri

üzerine sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Şövalye Masonluğu doğrultusunda çalışmayan ritlerin bile hemen hemen tamamı şövalyeliğe mutlaka bir atıf yaparlar. Örneğin, Türkiye'de de

uygulanan, dünyanın en yaygın riti Skoç Riti'nin yüksek derecelerinin çoğunluğu şövalyelik üzerinedir ve şövalye isimleri taşır. İkinci en yaygın rit olan ve özellikle ABD'de

yoğun olarak izlenen York Riti'nin en yüksek derecesinin adı Tapınak Şövalyesi'dir.

Masonların kullandıkları pek çok sembolün şövalyelerden gelmiş olması bir sır değildir. Örneğin, Masonların bazı törenlerinde kullandıkları kılıçlar, gerek şekilleri gerek

anlamlarıyla bu geleneği yansıtmakta olan şövalye kılıçlarıdır.

Masonluğun köklerini şövalyelere dayandıran görüşlere göre, kimlikleri ortaya çıkan Tapınakçılar, kendilerine -daha önce kıta Avrupasında olduğu gibi- yönelebilecek

saldırılardan korunmak için, duvarcı loncaları kimliğine bürünmüş, sembollerini ve çalışmalarını eski duvarcıların sembolleri ile birleştirmiş ve eski sembollerine bu yönlü

anlamlar da yüklemiş, duvarcı kimliği ile kendilerini tanıtmışlar, fakat çalışmalarını ve esas yüzlerini her zaman, hatta sonradan aralarına kabul edilen ve henüz belli bir

dereceye gelmemiş olan üyelerinden bile gizli tutmuşlardır. Belki bu yüzdendir ki, günümüzde halen izlenilmeye devam edilen Masonik ritlerde de şövalyeliği esas alan dereceler

hep yukarılarda yer alır.

Masonluğun kökenleri ile ilgili konular bugün Masonların dahi kesin olarak görüş birliğine varabildikleri bir konu değildir. Farklı obediyans ve ritler, farklı görüşleri öne

sürerler. Bugünkünden çok daha gizli olan geçmişlerinde herhangi bir yazılı kayıt tutulmamış olması bunun en önemli sebebidir. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın da

dahil olduğu dünya Masonluğu da, Özgür Masonlar Büyük Locası'nın dahil olduğu obediyanslar da, ritüellerinde Masonluğun köklerini Operatif Masonlara dayandırır, ilk 3 derece

ritüellerinde -şövalye yaşam tarzı denebilecek bir anlayışa atıfları saymazsak- şövalyelikten, ismen, bahis açmazlar. Şövalyelik kökleri ile ilgili konular yüksek derecelerde

işlenilir.

İlk Büyük Loca'nın Kuruluşu

24 Haziran 1717'de İngiltere'de 4 Loca bir araya gelerek, ilk Büyük Loca'yı, İngiltere Büyük Locası'nı kurdular. Kısa zaman içinde İngiltere'deki diğer Locaların da katılması

ile genişlemiş ve 1723 yılında Büyük Loca, geleneksel ve kadim yasalarını derleme görevini Protestan bir Rahip olan James Anderson'a vererek ilk yazılı anayasasını oluşturdu ve

Masonluğun, ara vermeden sürdürülecek olan, yazılı tarihi ve ilk yazılı yasaları böylece resmen başlamış oldu. Anderson Anayasası (  veya Anderson Yasaları veya Nizamnamesi) adı

verilen bu kuralların ana hatlarına, bugün halen dünya düzenli Masonluğunca riayet edilmektedir. Her ne kadar Anderson Anayasası kısa süreli bir anlaşmazlığa yol açmış ve York

Locası'nın önderliğinde bir grup İngiltere Büyük Locası'ndan ayrılarak ayrı bir Büyük Loca kurmuş olsa da, ancak 1813 yılında bu iki Büyük Loca tekrar bir araya gelerek, bugün

varlığını halen sürdüren ve düzenli Masonluğun ilk Büyük Locası olarak kabul edilen İngiltere Birleşik Büyük Locası'nı oluşturmuşlardır. Geleneksel olarak, günümüzde de

sürdürüldüğü şekliyle, İngiltere Birleşik Büyük Locası Büyük Üstatları kraliyet ailesi ile soylu dük veya lordlar arasından seçilir.

Şubat 2011}} Dosya : Declaration des droits de l'homme AE-II-3701 original.jpg|thumb|right|250px|En üstünde mason simgesi bulunan İnsan Hakları Beyannamesi]] Geleneksel dünya

düzenli Masonluğu Büyük Locaları, Çırak, Kalfa ve Üstat olmak üzere Masonluğun üç remzi derecesinde çalışırlar. Üstat derecesi, Masonluğun en üst derecesi olarak kabul görür ve

localarda Üstat derecesinin üzerinde herhangi bir derece ne konuşulur ne de bulunur.

Genel olarak 33 dereceli bir sistemin çeşitli tarikat ve cemiyetlere bağlı kimseleri aynı localarda çalıştırmak amacı ile Elias Ashmole'nin düşündüğü kabul edilir. Ashmole, bu

sistem içinde, insan düşüncesinin çeşitli dereceleriyle ilgili bilgileri bir gelişim içinde anlatmak, uygulamak amacını gütmüştür. Fakat 33 dereceli sistemi Ashmole'den önce

Fransız Masonlarının düşündüğü ve Dante'nin, düşüncelerinden yararlanarak hazırladığı da Jean Palou gibi bazı masonluk tarihini inceleyenler tarafından ileri sürülmektedir.

Derecenin bulucusu kim olursa olsun, gerçek olan bugün için 33 derecenin geniş ölçüde kabul edilmiş olması ve belirli görüşleri ve öğretilere işaret etmesidir. Yalnız

Ashmole'nin önerdiği 33 derecenin gruplandırılması ile şimdiki gruplandırma arasında fark vardır. Ashmole, 33 dereceyi dört gruba ayırmıştır. Birinci grup 1-3. dereceleri

içerir. Operatif Masonluğun çırak-kalfa-usta derecelerine gelmektedir, ikinci grup, 15 dereceli olacaktır ve geçmişe ait bütün ananeler parça parça açıklanacaktır. Esası Rose-

Croixlardan alınmıştır. Üçüncü grup 13 derecelidir ve Templier Şövalyelerinin geleneklerini yansıtmaktadır. Sonuncusu dördüncü grup, Simyagerlerden alınmıştır ve bütün

derecelerin sentezini belirtmektedir. Ashmole'nin bu ayrımına karşılık, şimdiki 33 derece 7 kısma ayrılmaktadır.

Türkiye'deki Mason Localarının da kabul ettiği İskoç Ritüeline göre masonluk 33 derece üzerine düzenlenmiş bulunmaktadır. Her derece belirli bir öğretinin temelini

oluşturmaktadır ve kendine özgü sembolleri, kutsal kelimeleri, ritüeli ve ikaf töreni vardır.

Masonlukta 33 derece her zaman kabul edilmiş değildir. Eski Operatif masonlar, yalnız çıraklık ve kalfalık arkadaşlık sınıflarını kabul etmişlerdir. Ustalık ise bir derece

olmayıp, yalnızca bir yöneticiliktir. Bu yöneticilik, likayat ve ehliyet esaslarına dayanmıştır. Masonluğun fikri çalışmalar durumunu almasından, Londra Büyük Mahfilinin

kuruluşundan sonra da, iki derece kabul edilmiştir. Buna karşılık Ramsayın reformcu davranışları ve mükemmel üstatlar mahfili kurmak isteği, dördüncü dereceyi ortaya

çıkartmıştır. Bu arada, masonluğun yalnız Hristiyanlık etkisinde kalmadığını göstermek için, o çağda (  XVII. yy.) var olan bütün dini ve fikri temayülleri masonluk içinde

temsil

ettirme endişesi, birdenbire dereceleri 91'e kadar çıkartmıştır. 1758 yılında, II.Frederick (  1712-1786), 33'lüler Süprem Konseyi kurmayı ve İskoç ritinin muntazam bir

dereceler

sistemine kavuşmasını istedi. Sonunda, 1800 yılında, ilk defa bir 33'ler konseyi Charleston'da kuruldu. Bu konseyden yetki alan masonlar, 1804 yılında Fransa'da, 1805'de

italya'da, 1813 yılında Kuzey Amerika'da, 1817'de Belçika'da, 1824'te de İrlanda'da, 1829'de İskoçya'da ve 1861'de Türkiye'de, 33'ler konseyi kurmuş ve 33 derece hemen hemen

ortak bir derece sistemi olmuştur. Buna rağmen günümüzde, yalnız dört dereceyi uygulayan bazı Alman Ritleri vardır.

Farklı bir dernek hüviyeti altında ve farklı bir yerde toplantılarını gerçekleştiren, 3. derecesinin üzerindeki dereceler için rit adı verilen Masonik yollar ve öğretiler

izlenir. Bu ritlere katılmak veya katılmamak Üstat derecesine sahip Masonların kendi isteklerine kalmış bir seçimdir, zorunlu veya yapılması gereken bir yükümlülük değildir. Bu

derecelerin çalışmaları, Masonluğun ilk üç derecesinde verilen öğretilerin gizlerine ve sırlarına daha vakıf olabilmek için yapılan araştırmaların yanı sıra yüksek felsefi ve

spiritüel çalışmaları da içinde barındırır.
"Ateş Evi" olarak bilinen bir Mason tapınağı. Genellikle Skoç riti düşüncesine sahip Masonlar için hizmet vermektedir.(  Washington, D.C., ABD, 12 Ocak 2009)

Türkiye'de de takip edilen 33 dereceli Skoç Riti dünya üzerinde en fazla üyeye sahip olan ve bu yönüyle en fazla tercih edilen felsefi dereceler ritidir. Onu, özellikle ABD'de

geniş bir kesimce benimsenen York Riti takip etmektedir.

Dünya üzerinde var olan çeşitli ritler içerisinde 99 dereceli Memfis-Misraim Riti gibi yoğun bir çalışma gerçekleştirenleri var olduğu gibi, tek dereceden oluşan bazı ritler de

vardır.

Herhangi bir ritte, dördüncü derece ve yukarısına devam edebilmek için Büyük Loca'ya bağlı olarak çalışan düzenli bir Locada Üstat derecesine sahip olmuş olmanın yanı sıra, bu

ana Loca ile ilişkilerinin herhangi bir dönemde düzensiz olmaması ve yükümlülüklerinin aksatılmadan yerine getirilmesi gerekir. Kendi Locasında düzensiz ilan edilen bir üyenin,

yüksek derecelerdeki üyeliği de otomatik olarak düşer. Ayrıca bu localarda sadece erkekler ve akraba olmayanlar bulunmaktadır.

Masonluktaki dereceler
Santa Cruz de Tenerife Masonik Tapınağı, İspanya'da Franco diktatörlüğü döneminde hayatta kalan birkaç mason tapınağından biriydi.



1. Derece :  Çırak
2. Derece :  Kalfa
3. Derece :  Usta
4. Derece :  Ketum Üstat
5. Derece :  Mükemmel Üstat
6. Derece :  Sır Kâtibi
7. Derece :  Nazır
8. Derece :  Bina Emiri
9. Derece :  Dokuzlar’ın Seçilmiş Üstadı
10. Derece :  Onbeşler’in Seçilmiş Üstadı
11. Derece :  Yüce Seçilmiş Şövalye
12. Derece :  Üstat Mimar
13. Derece :  Solomon Krallığı’nın Şövalyesi
14. Derece :  Yüce Üstat (  Kutsal Kubbe Büyük Seçilmişi)
15. Derece :  Doğu Şövalyesi (  Kılıç Şövalyesi)
16. Derece :  Kudüs Prensi
17. Derece :  Doğu ve Batı Şövalyesi
18. Derece :  Salipverdi Şövalyesi (  Güllü Haç Şövalyesi)
19. Derece :  Büyük Pontif (  Yüce İskoçyalı)
20. Derece :  Düzenli Locaların Büyük Saygıdeğer Üstadı
21. Derece :  Prusya Şövalyesi
22. Derece :  Lübnan Prensi (  Krali Balta Şövalyesi)
23. Derece :  Sır Sandığı Başkanı
24. Derece :  Sır Sandığı Prensi
25. Derece :  Tunç Yılan Baş Şövalyesi
26. Derece :  İskoçyalı Papaz (  İnayet Prensi)
27. Derece :  Kudüs Tapınağı’nın Hakim Amiri
28. Derece :  Güneş Şövalyesi
29. Derece :  Saint Andre Büyük İskoçyalısı
30. Derece :  Seçilmiş Büyük Kadoş Şövalyesi
31. Derece :  Büyük Müfettiş Kumandan
32. Derece :  Kutsal Sır Yüce Prensi
33. Derece :  Büyük Genel Müfettiş


-----------------
KAYNAKLAR  :
Erol Elmas
Mehmet BOZKURT
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
Bazi internet sayfalari

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Vitray Sanatı Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:24 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Vitray Sanatı Hakkında Bilgiler


VİTRAY
Günümüzde çok yaygın olarak, evlerde, otellerde, fabrikalarda, yemek ve oyun salonlarında, camilerde ve bunun gibi birçok mekanda çok amaçlı kullanılan bir sanat tekniği olan vitraya, kısaca cam resmi diyebiliriz. Vitray, insanların bulundukları mekânı süsleme ve onların duygularını ifade etme ihtiyacından doğan çok farklı ve özgün bir sanattır. Işıklı cam resmi sanatı, her şeyden önce renkli ya da renksiz cam parçalarından resim yapmak ve onları ışığın önüne yerleştirmekten ibarettir. Bu yerleştirme mimariye uygun yapılmalıdır. Dolayısıyla ışık düzeni iyi çözümlenmelidir. Vitray, her yönü ile mekân süsleme sanatının vazgeçilmez unsurudur. Vitray sanatı, geçmişten günümüze kadar olan gelişiminde sadece kullanılan teknikler ve malzemelerdeki değişiklikler dışında, uygulandığı alanlarda da değişikliklere uğraşmıştır.

Birçok alanda vitray sanatı uygulanmaktadır. Oteller, özel konutlar, işyerleri, okullar ve alışveriş merkezlerindeki pastane ve sinemalarda vitrayların örneklerini görmek mümkündür. Bu modül sizlere vitray sanatı, vitray sanatının tarihçesi, kullanılan desen ve motifler, cam türleri ve cam üstü işlemleri, kullanılan araç gereçler hakkında bilgi verecektir. Bu bilgiler doğrultusunda özgün çalışmalar tasarlayabilecek, vitray yapabileceksiniz.

Vitray Sanatı
Vitray Fransızca‟da “vitrail”, İngilizce‟de “stained glass” ve Almanca‟da “glasmalerei” diye adlandırılmaktadır. Günümüzde vitrayın, birbirine yakın olan birkaç tanımı yapılmaktadır. Vitray, demir bir armatüre kurşun ya da çimentoyla tutturulmuş, genellikle renkli cam parçalarından oluşan ve bir açıtı kapatmak, hatta aydınlık ve süsleyici geniş bir yüzey elde etmek için kullanılan saydam düzenlemedir. Renklendirilen cam tabakaların daha önceden eskizi yapılan tasarımlar, şekline uygun küçük parçalar halinde kesilir. Bu kesilen parçaların alçı, demir ve kurşundan çerçevelere tutturulmasıyla hazırlanmış kompozisyonlara vitray denir. Bu kompozisyonlar, renkli ya da renksiz camlardan oluşmuştur. Genellikle pencere ve kapılara uygulanmaktadır.

Vitray sanatı, her şeyden önce renkli ya da renksiz cam parçalarından resim yapmak ve onları ışığın önüne yerleştirmekten ibarettir. Bu yerleştirmede mimariye uygunluğa, dolayısıyla ışık düzenine dikkat edilmelidir. Tanımın oluşmasında, çizim aşamasındaki tasarım cam, ara eleman ve ışık büyük faktördür. Onun içindir ki bir vitrayda bu sayılanlardan herhangi birisi eksik ise tanımlamakta birçok zorlukla karşılaşılabilir.

Tarihi Süreçte Vitray Sanatı
Vitrayın doğuşu, ana malzemesi olan camın bulunuşuna kadar gider. şöyle ki insanlar, yapılarda ışık sağlamak amacıyla pencere ve benzeri delikler, boşluklar, aralıklar bırakmışlardır.
Bunlar (pencereler) yapıların cinslerine ve bulundukları yerlerin iklim değişikliklerine göre çeşitli biçim ve boyutlardadır. Bu boşlukların (pencerelerin) günlük veya mevsimlik hava değişimleri sebebiyle kısmen veya tamamen kapatılması yoluna gidilmiştir.

Bu amaçla taş, alçı, ahşap ve madenden parmaklık ve kafesler; yine ahşap, maden, deri, kumaş vb. malzemelerden kapak ve panjur yapılarak kar, yağmur, rüzgâr, toz, sıcak ve soğuk gibi doğal değişimlere karşı konulmuştur. ilk vitray tekniğini Romalılar bulmuştur. Bu tekniği, açmış oldukları küçük delikleri, camlarla kapatarak kullanmışlardır. Daha sonraları delikleri taşıyan kaideler, bronz, bakır, kurşun, alçı ve mermer olmak üzere çeşitlenmiştir. VII. yy.a gelindiğinde Araplar, Bizanslılardan aldıkları tekniği, daha çok tezyini motiflerle işlemişlerdir. X ve XI. yy.da birçok kaynak, bu teknikte ağaç çerçevelerin ana eleman olarak kullanıldığını açıklamaktadır. XI. yy.a ait kaynaklar, bu eserlerden bugüne ait bir iz kalmadığını göstermektedir. 14. yy.da yapılan süslemelerde İran ve Arabistanda çizgi süslemeleri ile üsluplaştırılmış çiçek ve yapraklardan yararlanılmıştır.

İslamiyetin resim yapmayı yasaklaması, sanatkârlara çizgi, yazı ve doğal motifleri işleme zorunluluğu getirmiştir. Vitrayın XV. yy.daki çöküşü Türkler için bir başlangıç olmuştur. Pek çok yazılı kaynak, İslam dünyasının fazlaca cam merkezlerinin ortaya çıkmasına tanık olduğunu gösterir. Bu tarih 9. yy ortalarına denktir. 17 ve 18. yy.da camcılık gelişim açısından da önem gösterir. Türklerde vitray 15. yy.da uygulanmaya başlandı. Türk sanatında daha çok alçılı vitray kullanılmıştır. En güzel alçılı vitray örnekleri, 1557 yılında inşaatı tamamlanan Süleymaniye Camisinin pencerelerinde, Sarhoş İbrahim adıyla anılan ünlü sanatkârın döktüğü renkli camlarda görülür. Osmanlılar, 16. yy.da kendi dini mekânlarına vitrayı ulaştırmışlar. Osmanlıda vitray, Hıristiyanlardaki gibi dini temaları işleyemediği için Osmanlının dini mekanlarında cam, bir süsleme unsuru olarak kullanılmıştır. Vitray birleştirme unsuru da farklıdır. Batı kurşun kullanırken Osmanlı alçı kullanmıştır.

Türkler, vitrayda kendilerine özgü bir teknik geliştirmişlerdir. Eskiden ayna camı, mineli cam, bezemeli cam, buzlu, çiçekli, göbekli, hareli, isli, kaplama renkli, kavratmalı cam çeşitlerini kullanan Türkler, pencerede bulunan camların kayıtlarını ilk önce çamurdan, daha sonra alçıdan yapmışlardır. 1557 yılında inşa ettikleri Süleymaniye Camisinde, Kanuni Türbesinde ve Topkapı Sarayında bu tekniğin en güzel örneklerini sunmuşlardır. Günümüzde de ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarında verilen vitray eğitim programları, ülkemizde ilk olarak 1950„li yıllarda Tatbiki Güzel Sanatlar Okulunda yer almıĢtır. Devler Güzel Sanatlar Akademisinde ise 1970‟li yıllarda Ferruh Başağa tarafından vitray teknikleri uygulatılmaya başlamaıştır.

Uygulama Alanları
Vitrayın dini ve sivil mimarideki kullanım alanlarında önemli bir yer teşkil etmesi, pek eskiye gitmez. şöyle ki camın, mimari kadar eskiye gitmemesinden kaynaklanan boşluk, vitrayı ileriki yıllarda gündeme getirir. Işık, yaşanılan mekân içerisinde gerekli olan aydınlığı önemli kılarken daha ileride estetik bir düzen içerisinde, vitrayın kullanım alanlarının da gerekliliğini ortaya konar. Günümüze gelinceye kadar vitray daha çok pencere süslemelerinde kullanılırdı. Sanayileşme insanların, çalışma alanlarıyla evleri arasındaki sıkı bağı, kesin bir şekilde ortadan kaldırmıştır. Bu durum, vitrayın geleneksel mekânı kilise, saray ve bazı burjuva evlerinde kullanılmasında da büyük değişikliklere yol açmıştır. Sanayileşmeyle birlikte vitray, bu sanatı yapan kişilerin evlerini de süslemeye başlar. işi ile evi arasında geçen zamandan dolayı vitray sanatçıları evlerine daha özen göstermeye başlar. Böylece vitray geleneksel mekân kullanımının dışına çıkar ve kendisine yeni bir mekân bulur.

İster alçı olsun, ister kurşun, ister boyama, isterse de geniş yüzeyleri örtecek beton vitray olsun, hep yapının dışarıyla bağlantısını kesecek yüzeylerde uygulanmıĢtır. Cam, parçalar haline getirilerek ara eleman olarak da macun ve benzeri karışım ile tavan ve döşemelere yapıştırılarak kullanılır. Alüminyum, kurşun, beton, alçı, bakır, ahşap ve çelik konstrüksiyon kullanılarak kapı, pencere kaplamada iç mekândaki bölmelerde (paravan ve diğer ayrım teşkil eden bölmelerde) ve dekoratif bağlamda, süs eşyası unsuru olarak iç ve dış duvar, tavan ve zeminlerde ayrıca iç mekânlarda aydınlatma aracı olarak kullanılır.

Vitray Desenlerinin Genel Nitelikleri
Bilindiği gibi süsleme sanatları, milletlerin kültür ve sanat anlayışını gösteren unsurların başında yer almaktadır. Bu nedenle de süslemenin ana unsuru olan motifler, büyük bir önem taşımakta ve bezeme sanatının temelini teşkil etmektedir. Türk el sanatlarında uyguladığımız kompozisyonların desenlerini motifler oluşturur. Motif kompozisyonun esasını teşkil eden bir unsurdur.

El sanatlarının ve güzel sanatların her kolunda kompozisyonun esasını teşkil eden en ufak unsura motif denir. Tezyinatta süsü meydana getiren, ayrı ayrı biçimlere de motif denir. Türk motifleri, tahminlerin üstünde olağanüstü geniĢ bir konudur. Türk bezeme ögelerine konu olan kaynaklar genelde dört grupta toplanır.
Ø Bitkisel motifler
Ø Hayvansal motifler
Ø Geometrik ve sembolik motifler
Ø Doğadan stilize edilen motifler

Bitkisel motifler bitkilerin gövde, dal, yaprak, çiçek ve meyvelerinin sonsuz biçim ve renk zenginliği, bezeme tasarımı hazırlayanlar için bulunmaz bir kaynaktır. Orta Asya‟dan Anadolu‟ya uzanan atalarımızın yaptığı bezeme çalışmalarında bitkisel konular sürekli işlenmiştir. Bu konuyla ilgili bezeme çalıĢmaları Osmanlı imparatorluğu döneminde doruk noktasına ulaşmıştır.

Geometrik ögelerle yapılan bezemelerin temelinde simetrik düzenlemeler egemendir. Simetrik düzenleme insan üzerinde monoton bir etki yaptığı için rahatlatıcı bir yönü vardır. Hangi malzeme ile işlenirse işlensin güzel görünümlü, geometrik bir bezemeye sürekli bakıldığı zaman insana huzur verir. Duvar, ahşap, deri, kâğıt, çini, cam gibi düz yüzeylere değişik araçlarla istenilen teknikte geometrik bezeme çalışmaları yapılabilir.

Hayvansal motiflerde ise hayvan üslubunun doğuşunda insanların tabiatüstü kuvvetlere karşı olan eğilimleri kadar (korku, saygı, büyü, sihir) bozkır hayatının gerektirdiği konargöçerlik ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan hayvan besleyiciliği (çobanlık) ile bu hayat tarzının gerekli kıldığı ekonomik faaliyetler rol oynamıştır. Bozkırların yüzyıllarca efendisi olan Türk boyları neticede hayvan üslubu etrafında bir inançlar sistemi oluşturmuş ve bu inançlar sistemi içerisinde maddi ve manevi her alanda hayvan üslubunu içeren orijinal bir kültür yaratmışlardır.

Türk bezeme sanatında bitkisel ve hayvansal görünümlerin arasında doğadan esinlenerek stilize edilen biçimlere de rastlanır. Yuvarlak, kıvrık, dalgalı biçimler içeren bu ögeler güneş, ay, bulut, alev, su dalgaları gibi konulardan alınmıĢtır. Orta Asya‟dan itibaren Türk süsleme sanatında kullanılan bu tür ögeler, kullanılacak bezemenin anlam taşıyan yerlerinde ya da gerektiğinde sembol olarak kullanılmıştır.

Günümüzde Vitray Sanatı ve Uygulama Alanları
Dekoratif eklentilerden arınmış, insanları zorlayıp ona bakmalarını sağlayan bir boşluk mimarisi artık mimarları da etkilemiş ve son zamanlarda gerçekten çağdaş işler çıkmıştır. Mimarların camı kullanmada yaşadıkları estetik problem, aslında onu hangi boşlukta kullanmaları gerektiğinden doğar. Günümüzde ise vitray tekniklerinin bazılarının, iç mekânda göze hoş gelmeyen, rahatsız edici bazı bölümlerde değerlendirildiği görülür. Hem mekân içindeki bazı kullanım alanlarını ayırmada, hem de aynı mekân içinde aydınlatma aracı olarak da kendini gösterir.

Mimariye biçim vermekten öte, dış ve iç mekânın etkili ve görkemli kılınmasını sağlar. Uygulama mekân olarak vitray genelde ışığı iyi alan yerlere uygulanır fakat ışık almayan bölümlere de ( kapı, pencere, tavan vb.) uygulanabilir. Işığa göre vitrayın nereye ve hangi teknikle uygulanacağı bilinmelidir. Vitray uygulanmadan önce, uygulanacak alanın dışarı ile bağlantısı hatta iç dekorasyonla bağlantısı gözden geçirilerek işe başlanması daha mantıklı olur. Rengi, çizgisi, hareketi ile dört dörtlük çıkarılan bir vitrayın, mekâna uyum sağlayamadıktan sonra bir anlam ifade etmeyeceğini bilmek gerekir.
Cam üzerinde ahenkli bir Şekilde oynayan ışığın, her an değişen görünümünü, izleyiciye adeta bir tablo gibi sunan ve kalıcılığını sağlayan mekândaki doğru seçimi ve uygulamadaki titizliği gösteren sanatçılarımız, piyasada sadece ticari amaç doğrultusunda işin sanatsal yanını dahi bilmeyen kişilerle savaş vermek durumunda kalmaktadır.

Temel Vitray Çeşitler
Vitray kullanılan malzeme ve materyale göre çeşitlere ayrılır.
Kurşunlu Vitray Tekniği
Kurşunlu vitray, cam parçalarının işleniş bakımından çok elverişli bir maden olan kurşunla, birbirine bağlanmasıyla meydana getirilen tekniktir. Diğer tekniklere göre kurşunlu vitray tekniğinde ekleme ve çıkarmalar daha kolay olur. İlk vitraylar, kurşun çubukların rende ile oyulup bu oyuklara cam parçaları yerleştirilmesiyle yapılıyordu. Bu teknik gelişmiş, vitray sanatının bir numaralı metodu haline gelmiĢtir. Kurşunlu vitray tekniği XX. yüzyıla kadar alçılı vitray dışında tek teknik olarak görülmektedir. Günümüzde de bu teknik hala önemini yitirmemiştir ve cam parçaları bu teknikle bağlanmaktadır.

Kurşun tipleri: Kenar kurşunları tek kanal U tipidir. Aralarda kullanılacak raylar çift kanaldır. Kurşun, yumuşak olduğu için elle şekil alabilir.
Kurşun çeşitleri
Kurşunlu vitray tekniğinde işe başlamadan önce bu vitray tekniğinin uygulanacağı alanın tespitinin önemli olduğunu unutmamak gerekir. Tespitten sonra sıra, vitrayın oluşumu için gerekli olan aşamalara gelir. Bu teknik; kapı, pencere, paravan ve dolap kapaklarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Uygulama aşaması: Kurşunlu vitrayda camları kesmek için en pratik ve doğru çözüm kullanılacak camları kesmek için kartondan kalıp hazırlamaktır. Çalışmaya, hazırlanan eskizin 1/1 oranında büyültülmesi ile başlanır. Vitrayın uygulanacağı alanın çizim dışı (sınırları) kalın ve siyah bir kalemle belirtilir.

Sonra bu alanın içine çizim yapılır. Eskiz 1/1 oranında büyültülürken kurşun çubukların 3-12 mm arasında değişen kalınlıkta ve çelik çubukların 1.5 cm olmasına dikkat edilir. İkinci iş, bölmeleri meydana getiren kayıtların çizimidir. Bu çizim esnasında, pencere mimarisinde kayıtları birçok sanatçı ya kullanmaz ya da unutur. Boş bir düzeneğe yapılan eskizin uygulama safhasında kendilerine monte edilirken çıkaracağı zorluklardan haberdar olmazlar. Bu kayıtların (her bir bölümün) 1metre kareden fazla olmaması gerekir. Aksi takdirde, yapılan vitrayda, kısa sürede problem çıkabilir. Eskiz öyle olmalıdır ki kayıtla bütünleşip göze hoş gözükmelidir. Kayıtla kendini sıyıran bir eskizde, kopukluklar meydana gelebilir.

Buna dikkat etmek gerekir. Yapılacak eskizde, konuya ve mimariye uyumluluk iki önemli unsurdur. Tasarımı (eskizi) yaparken mimari plana, ışık düzenine dikkat edilmelidir. Mimari yapının dış görünüşü ve buna bağlı olarak konulacak mekânı iyi çözümleyip eskizi bu doğrultuda yapmak daha doğrudur. Eskiz yapımı, birçok sanatçıya göre değişir. Kimi sanatçılar, ana hatları ile yaptığı işi büyütme aşamasında irdeler. Kimisi de çizimi yapıp renklendirdikten sonra vitrayı örme aşamasında, kurşun kalınlıklarına kendi kafasından ekleme ve sıralama yapar. Doğru olanı ölçekli çizimdir. Çıkan şablonlar yağlı kâğıdın birisine hafifçe monte edilir. Kesilen şablonlar eğer büyütülmüş olan eskizde numaralandırılmış yerlere konursa daha sonra yerlerine monte edilmesi hem vitrayı hızlandırır hem de işte değiştirilmesi gereken bir bölüm olursa sağlanan düzen içerisinde çabuk görülür.

Kesilen şablonlar camın düz kısmına konur. Elmasla çevresi takip edilerek çizilir. Cam üzerinde kesilecek yeri elmasla çizmeden, elmasın mutlaka gaz dolu bir kaba batırılması gerekir (Bu yöntemle hem camın kesimi kolaylaşır hem de elmasın ömrü uzamış olur.). Camın çiziminden sonra kırılması, ters tarafına bastırılmasıyla gerçekleşir. Cam kesme işlemi sırasında istenmeyen pürüzler, cam penseleri ya da taşlama motoru yardımıyla düzeltilir. Tam yuvarlak parçalar için cam pergeli denen aletle cam çizilir ve kesim yapılır. Oval parçalara gelince, önce iç eğriler varsa onlar çizilip çıkartılır sonra diğer tarafın çizilip çıkarılması gerekir. Düz şerit camların kesiminde bant düzenekler geliştirilerek aynı genişlikteki camlar düzgün olarak çıkarılır. Kurşun eritme potasına konulan kurşunlar, kurşunu eritebilecek güçte bir ısı kaynağı ile eritilir.

Erimiş kurşun, bir kelepçe ile kalıplara dökülür. Kısa bir aradan sonra kalıptaki kurşun çıkartılır. Kalıp haline giren kurşun çubuklar, isteğe göre (ince veya kalın) kurşun çekme makinesinin dişli ve lokmaları takıldıktan sonra önce kalın, sonra ince dişlerden geçirilerek çekilir. Düzgün çıkması için makinenin diğer ucundan çıkan kurşunu çekecek ikinci bir kişinin pense ile yardımı gerekir. Günümüzde teknik imkânların zorlanması piyasaya preslenmiş kurşunu da sokmayı başarmıştır. Kurşunlama işleminden önce yapılan camların örülme aşaması, masa üzerinde oluşturulan köşeden başlanarak yapılır. Örme esnasında camların oynamasını engellemek için geçici olarak çivi çakılır.

Kurşunla camların birbirlerine kenetlenmesi (örülmesi) sonrasında sıra lehimleme işlemine gelir. Kurşun çubukların değme noktalarından elektrikli bir havya aracılığı ile lehimleme işlemi yapılır. Kurşun çubukları lehimlemeden önce birleşim noktalarının üstünden sert bir cisimle bastırılır (boşlukların kapanması için). Lehimlerin nokta halinde ve yassı olması en iyi olanıdır ( Havyanın lehim çubuğuna fazla bastırılmasıyla oluşan büyük ve görünümü pek hoş olmayan lehim yığıntısı vitrayı estetik güzellikten uzaklaştırır.). Lehimleme işlemi bittikten sonra arka yüzü için de aynı işlem uygulanır. Lehim işi bitiminde ingiliz beziri ile kaba üstübeç karıştırılıp boza kıvamına getirilir. Karışım, vitrayın üzerine sert bir fırça yardımı ile sürülür.

Bunun yapılmasının nedeni camlardaki yükseklik farkından doğan, cam arasındaki boşlukları doldurup daha kuvvetli hale getirmektir. Son olarak vitray, kurşunlara çakılmış olan çivilerden kurtarılıp kaldırılır ve monte aşamasına geçilir. Hazırlanan vitray, dik taşınarak ahĢap veya madeni çerçevelerden herhangi birine monte edilmelidir. Büyük yüzeylere yapılmış olan vitray için kesinlikle bir desteğe (Metal olabilir.) ihtiyaç duyulur. Dış cephe için yapılmış kurşunlu vitrayın dışarıdan gelebilecek herhangi bir etki karşı, vitrayın ön cephesine tel ya da destek camın yerleştirilmesinde yarar vardır.

Tiffany Vitray Tekniği

Tiffany tekniği adını Amerikalı sanatçı Louis Confort Tiffany‟den alır. Amerikalı dekoratör ve cam sanatçısı, Charles Lewis Tiffany‟in oğludur. Önceleri ressamlık yaptı. 1878‟de süslem ve cam sanatları anlamında etkinlik gösteren bir firma kurdu. Yaklaşık 1890‟dan başlayarak Bing ile birlikte vitrayları, vitraylı abajurları, sedef etkisi yaratan birkaç katmandan oluşan, üfleme yöntemi ile yapılmış bitkisel esinli, filigranlı, cam vazolarıyla Avrupadaki Art Nouveau üzerinde etkili olmuştur. Bu ürünler sanayi üretimine de elverişliydi. Sanatçı Tiffany bu tekniği küresel abajur yapımı için geliştirmiştir.

Temel olarak Tiffany tekniği, cam parçalarının birbirine bağlanması işleminden dolayı kurşunlu vitray tekniğine benzer ama kurşunlu vitray tekniğinde çok küçük detayların oluşturulması imkânsızdır. Onun içindir ki kurşunlu vitray tekniği daha çok dış mimari alanlarda tercih edilir. Tiffany tekniğinde ise en küçük parçaların bile birleştirilmesi mümkündür. Çünkü kurşunlu vitrayda kullanılan bağlayıcı malzeme kurşun çubuğun yerine bu teknikte bakır folyolar cam parçalarının etrafına sarılır ve yine lehim ile birbirine bağlanır. Kurşun çubukların çok küçük cam parçalarının etrafına sarılmasının teknik imkânsızlığı Tiffany‟de söz konusu değildir. Tiffany‟de en küçük detaylar bile uygulanabilir.

Tiffany vitray
Tiffany tekniği, vitray tekniğine kıyasla daha ince ve dikkatli bir işçilik gerektirir. Tiffany tekniğinde, yapılacak iş için seçilmiş eskiz büyütülür. Sonra diğer vitray tekniklerindeki aşamalar uygulanır. Cam kesimi bittikten sonra diğer tekniklerden farklı olarak camlar yan yana getirilir. Ara eleman olarak da çok ince bakır bant kullanılır. Her bir parça bantla iki yüzüne gelecek şekilde kaplanır, bu parçalar daha sonra eskizdeki durumu göre yan yana getirilir ve üzerinde çok ince ve düzgün olması şartıyla lehim gezdirilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, camlar arasında lehim ile yapılacak kısımdır.Bu kısmın çok dikkatlilik ve titizlik içerisinde olması gerekir.

Uygulama aşaması:

Vitray yapılacak alanın ölçüsü alınır ve bu ölçü doğrultusunda vitrayın tasarımına geçilir. ilk tasarım kartona çizilir. Kartondan parşömen kâğıdına geçirilir. Parşömen kâğıdına geçirilen model tasarımın parçaları numaralandırılır. Numaraların bir birine yakın yapılması uygulamanın ileriki aşamalarında kolaylık sağlayacaktır. Tasarımı yapılan ve numaralandırılan vitray kalıpları kartondan kesilir. Bu kesme işlemini vitray makası ile yapmak gerekir, aksi takdirde vitray örülürken birleşmez ya da parçalar yerlerine sığmaz. Kesilen parçalar, camın üzerine konulur ve elmas bıçağıyla kesme teknikleri kullanılarak kesilir.

Kesme işlemi camın üzerinde bir çizik gibi görünür, yani kesilen parça hemen düşmez. Kesilen parçanın düzgün kırılabilmesi için elmas bıçağıyla çizilen kısmın üzerinden hafif bir şekilde vurulur. Bu işlem koparılmak istenen parçanın daha rahat kırılması içindir. Cam kırılırken camın üstünden aşağıya doğru baskı yapılır. Kırılırken atabilecek çapaklar yanlışlıkla bir kazaya sebep olmaz. Kesilip çapakları temizlenen cam parçasının kenarları bakır folyo ile kaplanır. Camın her iki yüzünden bakır folyoların görünmesi gerekir. Her cama uygulanacak bakır folyoların kalınlığı farklıdır. Folyo Ģeridin muhakkak her iki yüzde görünmesi gerekir. Sarma işlemi bittikten sonra folyo sarılan kenarlar ezilerek dümdüz hale getirilir. Vitray parçalarının örme işlemi başlamadan önce tasarımın yapıldığı karton masaya serilir. Vitray örülürken kayma olmaması için vitray masasının kenarlarına ince çıtalar çakılır.

Parçalar tasarımın üzerinde olmaları gereken yerlere konur bu şekilde vitray örülmeye başlanmıştır. Örülen vitrayın üzerine bezir yağı sürülür. Bu yağ lehimleme işleminde çok yardımcı bir kimyasaldır. Yağlama bittikten sonra lehim çubukları, lehim makinesinin ucu ile eritilir ve camların uç noktalarından ilk önce birer lehim damlatılır. Bu işlem örülen parçaların lehim sırasında kaymamasını önler. Bu işlem bitikten sonra parçaların her yeri lehimlenir. Lehimleme işlemi bittikten sonra vitray sabunlu su ve süngerle iyice temizlenir. Montaj işlemi yapılır.

Alçılı Vitray Tekniği
Alçılı vitray tekniği, camların birbiriyle bağlantısının alçı ile sağlandığı, iş bittikten sonra tekrar bir müdahalenin zor olacağı, genelde cami süslemesinde yer alan ve Türklere özgü bir tekniktir. Alçılı vitray tekniği ilk zamanlar, kesinlikle bir destek camı gerektirirdi ve o narin alçılı düzenek yıllar boyu güzelliğini, diriliğini korurdu. Vitray tekniğinin 15.yy.daki çöküşünü iyi değerlendiren Türkler, kendilerine özgü teknik ve motiflerle alçılı vitray tekniğini geliştirmiş ve ağırlıkla Süleymaniye (1557),Yeni Camii Hünkâr Kasrı, Topkapı Sarayı gibi dini yapılarda olmak üzere, az da olsa sivil mimariye de yerleştirmişlerdir.
Uygulama aşaması: ilk önce mekâna uyum sağlayacak bir tasarım seçilir. Sonra 1/1 ölçekteki tasarım, 3 ayrı kâğıda büyütülür. Uygulamanın yapılacağı alan olarak mermer bir altlık kullanılır. Büyütülen karton üzerinde cam yerleri tespit edilip çıkartılır. ġablonlar büyütülen diğer kâğıdın üzerine monte edilir. şablonun biri cam büyüklüğünde, diğeri cam boşluğu büyüklüğünde olmalıdır. Kartondan çıkartılan cam boşluklarını meydana getiren karton parçaları, 5 cm‟lik strafor üzerine konur ve elektrik akımı geçiren rezistans yardımı ile parçalara ayrılır.

Diğer taraftan büyütülmüş olan 1/1 ölçekli çizimin üzerine kesilen strafor parçaları tutturulur. Kâğıdın üzerinde alçı iskeleti oluşturacak çizgiler, yüzeyde oluĢturularak aralıklar ayarlanır. Uygulanacak alana ne kadar alçı kullanılacağının hesabı iyi yapılmalıdır. Alçı, geniş bir kapta boza kıvamına gelene kadar karıştırılarak hazırlanır. Dizim işlemi bitmiş straforların arasındaki kanallar, alçı ile doldurulur. işin etrafı ahşap çerçeve ile kapanır (Alçının donmasını yavaşlatmak için içine sirke ve tutkal konulabilir.). Alçı donduktan sonra ağırlığı kaldırabilecek bir tezgah üzerine (masa, metal sehpa…) dik olarak konur. Kasnaktaki cam boşlukları eğer çamur ile yapılacak olursa alçının şekillendirilmesi için temizlenmesi gerekir. Bu temizleme işi, strafor kullanıldığında hem daha temiz, hem de çabuk ve daha kolay olacaktır. Straforları alçı iskeletten ayırmak için sert bir cisim kullanılır (tokmak, bıçak sapı gibi). Alçıya verilecek eğimler görüş mesafesine göre değişir.

Göz seviyesine göre alçıya, ucu sivriltilmiş bir bıçak yardımıyla eğim verilir. Eğim işinden sonra boşluklardan biraz daha büyük kesilen camların monte edilmesine sıra gelir. Camlar yerleştirildikten sonra arka taraftan üzerine hazırlanan alçı karışım dökülür. Bu aşamadaki alçı karışım şerbet kıvamında olursa iyi olur. Kanallar iyice donduktan sonra cam üzerinde oluşan alçılı yüzey, bir sünger yardımı ile temizlenir. Eğer tek taraflı değil de iki düzen arasında yer alacaksa ilk kat strafordan sonra biraz büyük kesilmiş olan camların üzerine kıstırıp diğer bir tabaka için yine üstüne strafor döşenir. Daha sonra kanalları yine alçılayıp aynı işlem uygulanır. Dış etkilerden çok rahat zarar görebilecek nitelikte olan alçı vitrayı, dış cepheden korumak içiçin koruyucu pencere kullanmak gerekir. Nitekim Osmanlılardaki cam sistemi de böyledir.

Betonlu Vitray Tekniği
XX. yüzyıla kadar uygulanan alçı ve kurşunlu vitray tekniklerinin birçok örneklerinin yanı sıra renkli ve kalın camlı, yapımında çimentonun bulunduğu yeni bir teknik ile karşılaşılır. Beton vitray tekniği diye adlandırdığımız bu tekniğin kendine mimari yapıda çok çabuk yer bulduğu gözlenir. iki boyutlu ve dekoratif özelliği fazla olan betonlu vitray, ışık almayan mekânlar için ideal bir tekniktir. Uygulama aşaması: Beton vitray tekniğinin uygulama aşaması çok önemlidir. Taşıyıcı birime göre parçalamalar yapmak gerekir. Küçük alanlarda parçaların hacmini küçültmek ve bunun gibi yerlerde bu tekniği uygulamak pek tekniği göstermez ve yetersizdir. Uygulamadan önce yapılan taslakta organik hareketlerin aksine düşey, yatay, dik çizgilere, bölünmelere yer vermek tekniğin uygulanırlığını daha rahatlatır. Buradan amaç parçaları daha rahat monte edebilmektir.

Bazı sanatçılar, kuvvetlendirici demir tel ve çubuklar kullanırlar. Fakat bu pek gerekli değildir. Nitekim ingiliz çimento imalciler derneği bu usulün geçerli olmadığını bildirmiştir. Bakır pirinç veya galvanizli tel veya çubuk kullanılabilir. Bunlarında çimento ile sağlanmaları demir kadar olmamakla birlikte amaca biraz olsun götürür. Yüzeye çok yakın olan metal oksitlenir (Bilhassa demirde oksitlenme diğerlerine nazaran daha hızlı olur.). Tel kullanmakta bir başka sakınca, camlar arasına dökülen çimentonun, özellikle dar bölmelere dökülürken çimentonun karıştırabilmesidir. Eğer yine de tel kullanılmak istenirse bu desene ve telin alacağı yola göre çizilen ana hatlara bakılmalıdır. Büyütülen eskiz ince bir kâğıda geçirilip numaralandırılır ve renklendirilir. işin etrafı ahşap veya demir bir kasayla sarılır. Cam ya elmas ya çelik bir kesiciyle kesilir. Küçük parçalar elmas, büyük parçalar çelik keskiyle kesilir.

Kesilen camları yerlerine tutturmada kil veya macundan faydalanılır. Karışım esnasında, kimi sanatçılar normal çimentoya boya katıp değişik renk elde etmeye çalışır fakat normalde vitrayın taşıyıcı elemanı, zaten gölgede kalacağından bu kısmı siyaha yakın görünecektir. Bu olayın sadece iç ve dış ışığın eşit olduğu durumlarda uygulanabileceği görülür. Dökme işleminden sonra 2–3 gün beklenir. Iş kurduktan sonra sıra camın temizlenmesine gelir. Temizleme işlemi yapılırken iş dik tutulur. Vitrayın kuruması 2-3 haftayı bulacaktır.
Yapıştırma Vitray Tekniği (Mozaik, Sandeviç, Yığma Cam Teknikleri) Bu teknik diğer tekniklerdeki gibi camların kurĢun, alçı, beton yerine düz bir (renksiz) cam plaka üzerine yan yana getirilerek renksiz bir cam yapıştırıcı ile tutturulmasından ibarettir. Yapıştırma vitray, cam parçalarının desenin şekline göre bütün bir camın üzerine yapıştırılarak yapılan çalıĢmadır. Kontrolünün kolay olması, rahat darbe alabilecek mekânlarda uygulanabilmesi sebebiyle diğer uygulamalara göre seçiciliği daha fazla olan bir tekniktir. Bu teknik diğer tekniklerin yanı sıra son dönem vitray sanatında ek bir dönem olmuĢtur. Tabiatıyla uygulanış ve malzemede, en azla yetinen bu tekniğin, diğer tekniklere göre uygulanışı daha kolaydır.

Camlar yan yana dizilerek resmin kompozisyon kısmı, taşıyıcı elemanların endişesi duyulmadan çok rahat halledilir. Bu teknikte ölçü sınırı yoktur. Ölçü, üzerine monte edilen cam ve destek kullanılan renksiz camın büyüklüğüyle sınırlıdır. Diğer tekniklere göre koruyucu camın geçerli yol olmasına rağmen, yapıştırmada kullanılan malzemenin güneş alan yerlerde, zamanla iş üzerinde sararmaya yol açtığı ve işin görünümünü bozduğu görülmüştür. Uygulama aşaması: Yapılan eskiz bir karton üzerine büyütülür, şablon isteğe bağlıdır. Sadece küçük parçaların yerleştirileceği alanların çizimi yeterlidir. ½ metrekareyi geçen alan için 4 mm, ½ metrekareden büyük alanlar için 5 mm ve daha büyük alanlar için 7–8 mm‟lik destek camına gerek duyulabilir. Cam kesiminden sonra aralık bakımından eskize göre dizilerek renksiz vernik ile yapıştırılır. Yapıştırılmış olan küçük camların arasında bırakılan boşluklara, macun ve hazırlanan harcın doldurulması, bilinen bir yöntemdir. Birçok dolgu maddesinin yanında Oktay Maral‟ın bulduğu dolgu maddesi bu işe doğru sonuç verir. 1 ölçek portland çimentosu, 3 ölçek temizlenmiş ince dere kumu veya çok iyi yıkanmış deniz kumu, siyah renk elde etmek için 2/4 ölçek siyah toz boya (suda eriyebilen) birbirine karıştırılıp su yerine inceltilmiş plastik tutkal kullanılarak yapılan karışımla bu aralar doldurulur. Tutkalın suyu sızar, verniği bozmaz. Zamanla sertleşip çok dayanaklı bir hale gelir. iş bitiminde konulacağı kasa ve çerçevenin altına keçe, lastik veya macun koymak gerekir. işin basınç nedeni ile sağlayacağı kuvvetle köşelerinin zarar görmemesini sağlamak için gerekli olan bir sistemdir. Monte esnasında yapıştırma vitrayın düz plaka kısmı, cephenin dışına bakacak şekilde yapıştırılan alanın içine ve üzerine tekrar bir plaka camı gerektiği bilinmektedir.

Füzyon Vitray Tekniği
Bu teknik, insanlık tarihinin en eski cam tekniklerinden biridir ve eski Mısır‟da 4500-5000 yıl önce kullanılmıştır. Aynı dönemlerde bu teknik Anadolu‟da da kullanılmıştır. Özellikle Konya Karatay Medresesi Müzesi ve Ankara Sanat Müzesinde bu eserleri görmek mümkündür. Daha sonraları unutulmuş olan bu teknik, 1930‟lu yıllarda Amerikalı bir sanatçı tarafından tekrar kullanılmaya başlamış ve bugünkü teknolojiyle, batı kültürünün sanatsal ortamında yer almıştır.
Uygulama aşaması: Yapılan tasarıma uygun olarak camlar el işçiliği ile kesilir (Bu camlar plaka halindedir.). Daha önce kesilmiş olan zemin camı üzerine dizilir ve fırına yerleştirilir. Bu fırınlara füzyon fırını denir. Yüksek sıcaklığa (0‟dan – 900 ºC‟ye) kontrollü olarak çıkıp inebilen fırınlardır. Fırın içerisinde 750 ~ 850 ºC‟de pişen camlar bir bütün haline gelir. Fırın içindeki camlar kontrollü olarak soğutulduktan sonra fırından alınır. Füzyon camlar kullanıma veya montaja hazırdır. Füzyon tekniği yapılış açısından full füzyon ve tekli füzyon olmak üzere iki çeşittir. Füzyon tekniği ile üretilmiş camların kullanım alanları:
Ø Kapılarda
Ø Pencerelerde
Ø Merdiven kovalarındaki pencerelerde
Ø Çatı ışıklarında
Ø Ara bölmelerde
Ø Duvar panolarında
Ø Merdiven korkuluklarında
Ø Masa üstü veya duvar objelerinde
Ø Hediyelik eşya objelerinde
Ø Banyo ve mutfaklarda dekor veya bordür olarak
Ø Aydınlatmalarda
Ø Tavan aydınlatmalarında
Ø Mobilya sektöründe
Ø Mimaride çeşitli alanlarda kullanılır.
Çeşitli Diğer Uygulamalar Camı parçalamadan sadece cam üzerine uygulanan tekniklerden bazıları da şunlardır:
Dökme, Doldurma Cam Tekniği Kalıplar kullanılarak oluşturulan bir uygulamadır. Bu işlemde küçük parçalar haline getirilen camlar belirlenen kalıp içerisine doldurulur. Isıl işleme tabii tutularak elde edilmiş olur.
Polyester Tekniği
Sentetik alçı olarak nitelendirilen polyester malzemesi, alçı uygulanılan alanlarda rahatlıkla kullanılan bir malzemedir. Alçı vitrayda alçının ağırlığından dolayı yapılan ürünün tavanda, kapılarda uygulanması zordur. Polyesterle bu ağırlık azaltılmaktadır.

Boyama (Taklit Vitray)

14. yy.da gümüş renkleriyle sarıya boyanan camlara kadar uzanır. Daha sonra boyama ile yapılan vitrayların dayanıklı olmadığı anlaşılmıştır. Birçok karışımla (10 ölçü sentetik, vernik, bezir, neft karışımına, toz boya ve talk karışımı) ve piyasada bulunan hazır cam boyalarıyla boyanmış camların, gün ışığında dayanıklılığının az olduğu ve içinde bulunan vernik ve neftin camın rengini değişime uğrattığı görülmüştür. Fakat tiner ve alkollü boyayla boyanmış, renklendirilmiş camların yapay ışık altında etkisinin kaybolmadığı da görülmüştür. Cam üstünde yapılan boyama aşamasında püskürtme, fırça ve ipek baskı tekniği uygulanabilir.
Uygulama aşaması: Boyama çalışmalarında çizilen eskize göre kesilen camın bir yüzü matlaşma atölyesinde kum püskürtülerek matlaştırılır. Daha sonra temizlenen cam, çizilen desenin üzerine yatırılır, matlanmış tarafın üst tarafa gelmesine dikkat edilir. Daha sonra desenin hatları kontur pasta ile çizilir, kontur pastanın kuruması beklenir. Bundan sonra cam boyaları, fırça veya enjektör yardımıyla boyama işlemi yapılır. Enjektörle yapılan çalışmada fırça izleri görünmeyecek ve yapıt daha güzel olacaktır. Bu çalışma fırçaya göre öncelikle tercih edilir. Çalışma düz zemin üzerinde yapılmalı, ortam temiz ve tozsuz olmalıdır. Çalışma bittikten sonra yapıt kurumaya bırakılır.


Kaynak :Millî Eğitim Bakanlığı
KAYNAKÇA
 AKAR Azade, Cahide KESKĠNER, Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Tercüman Sanat ve Kültür Yayınları, Ġstanbul, 1978.
 Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cam Boncuklar, Ana Yayıncılık, Ġstanbul, 1992.
 BAKIER Ömür, Anadolu Mimarisinde Pencere Camı Kullanımına Kısa Bir BakıĢ, 1. Uluslararası Cam Sanatı Sempozyumu Bildirileri, TġCFAġ Belge ve Bilgi Merkezi Yayınları, Ġstanbul, 1990.
 DELĠDUMAN Canan G, Vitray Teknikleri Lise 2, MEB Yayınları, Ankara, 2001.
 ELDÖREN ġadiye, “Vitray Sanatında Star: ġükriye IĢık” Sanat ve Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1992.
 ELĠBAL Gültekin, “ġükriye IĢık’ın Vitrayları Üzerine” Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1982.
 ETĠKE S., Kız Liseleri için Desen, MEB Yayınları, Ankara, 2001.
 GÜNYAS Abdülkadir, “ġükriye IĢık ve Vitray Üzerine”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1985.
 IġIK ġükriye, “Vitray Sanatı Üzerine”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1985.
 ĠZER AyĢegül, “ġükriye IĢık ve Vitray Sanatı”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1985.
 KAPASH, Opal Camlar,www.kapash.com.tr (11.07.2012 / 10.00)
 KESKĠNER Cahide, Türk Süsleme Sanatlarında Çiçekler, Hatayi, Nehir Matbacılık, Ankara, 2002.
 KILIÇKAN Hüseyin, Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Bezeme Sanatı ve Örnekleri, Ġnkılap Kitap Yayınevi, Ġstanbul, 2004.
 KÖKLÜ Remzi, “Cam Üretimi ve Tasarımı”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1995.
 MARAL M. Oktay, Vitray IĢıklı Cam Resmi, Karaca Ofset Basımevi, Ġstanbul, 1970.
 MENGÜġ Serpil, Ġstanbul ve Antalya Ġlinde Bulunan Mimarilerin Süslemelerinde Kullanılan Vitrayların Ġncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, El Sanatları Eğitimi, Ankara, 2010.
 ÖZSEZGĠN Kaya, Zeki Faik Ġzer, Paris Dönemi ÇalıĢmaları “Halı, Vitray, Kolaj ve GuaĢlar”, Artist Dergisi, Ġstanbul, 2004.
 ÖZTAġ Gülgün, Ġzmirden Bir Vitray Sanatçısı, Selahattin Çelebi “Doğru Vitray Üretme”, Art Dekor Dekor, Ġstanbul, 1995.
 SÖZER Metin, Uğur TANYELĠ, Sanat Kavramlar ve Terimler Sözlüğü, Remzi Kitapevi, Ġstanbul, 1992.
 TOPAL Ferhat, Cam Boncukları, erdemliinsan . Azbuz . com (18.07.2012 / 11.00)

Bu konuyu yazdır

Oku-1 SEDEFKÂRLIK - sedef kakmacılık sanatı
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:19 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



SEDEFKÂRLIK - sedef kakmacılık sanatı

SEDEF NASIL OLUŞUR?

Sedef, sıcak denizlerin akıntılı sularında Tuz, kireç ve fosfordan oluşan kalker bir maddedir. Beyaz, arusek, çöp, taş sedef olmak üzere çeşitlenir. Beyaz sedef, çift kabuklu ve daha düzdür. Hakim renk beyaz olsa da; ışığa göre açık mavi, pembe, yeşil, sarı tonlar taşıyabilir. Arusek sedef; tek kabuklu ve açık pembe, mavi, yeşil tonlarındadır. Çöp sedef koyu renkli, daha çok meneviş ve desen taşır. Taş sedef ise, beyaz sedefin daha az parlak olanına denir. Sedefin genel olarak bulunduğu yerler özellikle zarif incilerin toplandığı bölgelerdir. Avustralya’nın kuzeyi ve doğusu, Tahiti, Gambier adaları, Meksika’nın Büyük okyanus kıyıları ve Madakaskar’da bol miktarda bulunur.

Sedef’in aslı, bilindiği gibi deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır. Uzun ömrün sembolü sayabileceğimiz bu kabuklar, milyonlarca yıllık fosiller halinde karalarda da görülür. Sıcak denizlerin yetiştirdiği çok iri yumuşakçaların kabukları, zengin sedef kaynaklarıdır. Hammaddesinin sıcak denizlerden sağlanması dolayısıyla sedefkârlığın Doğu’da başladığı tahmin edilmektedir. Sümer mezarlarında rastlanan ilk sedef işçiliği örnekleri de bu iddiayı güçlendirmektedir. Çin, Hindistan, Siyam gibi Uzak Doğu’nun “sanatı ve sanatkârı bol” ülkelerinde doğan sedefkârlık, Orta Asya Türkleriyle beraber Anadolu’ya gelmiştir. Çabuk kırılabilen “nazlı” bir malzeme oluşu ve genellikle ahşap üzerine uygulanması nedeniyle, çok eski sedef işçiliği örneklerine ne yazık ki yeterince sahip değiliz. Ancak gerek Marko Polo ve gerekse Türklerle ilişkisi olan bazı Bizans elçilerinin hatıralarından, “. . .Türklerin sedef veya sedefle bezenmiş çeşitli eşya yapımında” usta olduklarını öğreniyoruz. Osmanlı devrinde ilk sedef süsleme işlerine, Edirne’deki İkinci Bayezid Camii kapı kanatlarında rastlamaktayız.

SEDEFkarlıkta kullanılan malzemeler

Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler sedefkârlıkta kullanılan diğer malzemelerdir. Bunların hepsine birden bezeme veya süsleme malzemeleri diyoruz. Bağa; büyük kaplumbağaların sırtından çıkar, tırnaksı bir maddedir, ısıyla yumuşatılır ve istenilen forma girer. Açık ve koyu sarı, kahve, kızıl kahverengi, menevişli estetik bir malzemedir. Alt kısmına altın varak yapıştırılarak kullanılır. Fildişi, sert ve dokulu bir malzemedir. Fileto ise üst üste yapıştırılan ahşap ve ona uygun malzemelerin yanlamasına kesilmesiyle elde edilen bir süsleme unsurudur. Altın ve gümüş özellikle günümüzde takı çalışmalarında kullanılmaktadır. Ahşap olarak, bu süsleme malzemelerini iyi gösterecek koyu renkli abanoz, pelesenk, ceviz ve maun gibi ağaç türleri tercih edilir.

SEDEF NERELERDE KULLANILIR?


Ceviz, abanoz, maun vb. ahşap yapıtların üzerine çeşitli formlarda açılan yuvalara, aynı biçimlerde kesilmiş sedefleri yapıştırarak gömme yoluyla yapılan süslemeye “sedef kakma” denir. Ahşabın üzerine sedefleri çeşitli motifler oluşturacak biçimde doğrudan yapıştırarak elde edilen bezemeyi “sedef kaplama” denir. İnsanoğlu bu cazip maddeyi herhalde ilk gördüğü andan itibaren kullanmış, güzellikler meydana getirerek, “sedefkârlık” denilen bir meslek oluşturmuş. Bu alandaki son büyük usta olan sedefkâr Vasıf, Sedefkarlığı “ahşap bezeme sanatı” olarak tanımlıyor. Sedefin daha çok ahşapla beraber kullanılması da bu tarifi doğruluyor. Biz de buna bir uygulama sanatı dersek yanlış olmaz herhalde. Çünkü elde, mevrut desen ile formlar vardır ve sedefkâr bunları sedefe uygular. Hattat yazıyı yazar, müzehhib deseni çizer. Sanatkara düşen, bunları bozmadan, kendi zevk unsurlarını da katarak işlemektir.

Osmanlı’da sedef neden bu kadar yaygındı?

Sadece Osmanlıda değil, diğer bütün medeniyetlerde sedef vardı. Çünkü sedef çok fotojenik bir malzeme, sedeften yapılan bir eser insanı mutlu ediyor. İkincisi sedef denizden geliyor. Onun için mazisi temiz, altın gibi kirli değil. Dolayısıyla sedef hem diğer sanatlarda süsleme unsuru olarak hem de başlı başına bir malzeme olarak kullanılmıştır. Ahşabın yanında, altınla beraber, zümrüt, yakut, lal taşı gibi değerli taşlarla beraber hatta gümüşle beraber yan yana kullanıldığı zaman fotojenik bir görüntüsü olduğu için her yerde çok değişik şekillerde işlenebilir. Onun için benim sanatımı sorduklarında kuyumculuk ile marangozluk arasında bir iş diyorum. Bazen takı yapıyoruz bazen bir sarayın kapısını, bazen bir hocanın konuştuğu kürsüyü yapıyoruz, bazen insanların okuduğu Kur’an rahlesini…

Osmanlı ülkesinde bu sanat öylesine rağbet gördü ve gelişti ki; Kur’an mahfazalarından sultan kayıklarının köşklerine; yeniçeri yatağan kabzasından, hattatın hokka takımına; Çelebi’nin kavukluğundan, Hanımefendi’nin nalınına kadar hemen her yerde sedef kullanıldı. Öyle ki, Hocazade Saadeddin, Fatih Sultan Mehmed’in cenaze töreninden bahsederken, “Tabutun som sedeften yapılmış olduğunu” bildirmektedir (kanaatimizce burada “sedef kaplamalı” bir tabut tarif edilmektedir). 15. yüzyılda Topkapı Sarayı dâhilinde bir sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir.

Sedefkârlık her şeyden önce bir “çizim, ölçü ve estetik sanatı” olduğundan mıdır bilinmez, saraydan yetişen ünlü mimarlardan pek çoğunun aynı zamanda bu sanatın ehli olduğunu görüyoruz. 16. ve 17. yüzyıllar, sedefli eşya kullanmanın İstanbul’da bir moda haline geldiği çağlardır. Ayrıca sedef, mimari unsurların süslemesine de alabildiğine girmiştir. Üçüncü Murad’ın Ayasofya Camii haziresindeki türbesinin kapı kanatlarına Dalgıç Ahmed Ağa; Sultanahmet Camii’nin pencere ve cümle kapısı kanatlarına da Mimar Mehmed Ağa gibi ünlü yapı ustaları tarafından sedef kakmalar yapılmıştır. Evliya Çelebi, Dördüncü Murad devri sedefkârlarından bahsederken şöyle diyor: “100 dükkân, 500 neferdürler. Pirleri Şuayb-i Hindi’dir…”

19. yüzyıla girerken, sedefkârlık geçmiş dönemlerdeki ilgiden yoksun kaldığı için giderek gerileyen bir sanat olmuştur. 19. yüzyılın sonunda, tıpkı sönmek üzere olan bir mumun son parıltısı gibi, sedefkârlık vadisinde iki ışığın parladığını görüyoruz: Sultan İkinci Abdülhamid ve Sedefkâr Vasıf (Sedef)…

Esaslı bir “ince marangoz” olan İkinci Abdulhamid, Yıldız Sarayı’nda kurduğu Sedefhane’de kendisi de bizzat çalışarak latif eserler vermiştir. Vasıf Hoca’ya gelince… 1876 Beşiktaş doğumlu bu sanatkâr, Mekteb-i Bahriye’nin Marangoz ve Oymacılık Bölümü’nden 22 yaşında mülazım (teğmen) rütbesiyle mezun olmuş; 1912 yılında, yani 36 yaşındayken binbaşı rütbesiyle emekliye ayrılarak Beşiktaş’ta açtığı atölyesinde çalışmaya başlamıştır. Türk sedefkârlığının literatüre geçen en son “mükemmel” eseri, Vasıf Sedef’in yaptığı, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’ndeki kapılardır.

1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki Şark Tezyinatı Şubesi’nde bir “Sedefkarlık kürsüsü” kurulmuş ve Vasıf Sedef bu kürsünün öğretim üyeliğine getirilmiş, ölümüne kadar (1940) bu görevini sürdürmüştür.

Sedefkarlık sanatını omuzlayıp 20. yüzyılın ortalarına doğru getirmeye çalışan Vasıf Hoca dan başka, bu sanatın son ustası, 1982 yılında kaybettiğimiz Nerses Semercioğlu’dur… Sedefçilik sanatını 1980’lerin başına kadar getiren son profesyonel kişi olan Nerses Semercioğlu, “yeniden keşfedilircesine” 1950’lerden sonra değer kazanmaya başlayan bu sanatla geçimini sürdürmüştür. Ancak günümüzde kendi çabası ile bu sanatı üst düzeyde icra eden birkaç ustanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Sedef işçiliği, Gömme (veya Kakma), Kaplama ve Macunlama teknikleri olmak üzere üç değişik tarzda yapıla gelmiştir. Ayrıca, sedef işçiliği, gerek motif özellikleri ve gerekse kullanım sahaları ve tarzları bakımından 4 ana grupta toplanmaktadır; Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi… Bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar; gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi” eserlerde; fildişi, bağa (kaplumbağa inceltilmişi) ve kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına ‘altın varak” yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik şeklidir.

Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti otar Şam’da ortaya çıktığı için Şam işi olarak adlandırılan teknik de yine gömme (kakma) denilen tarzda hazırlanır. Şam işinde “taş sedef” dediğimiz kalın ve beyaz sedefin sadece bir yüzü düzeltilir; diğer yüzü kaba bırakılarak ağaca gömülür; sedefin çevresine 1 mm genişlik ve 1 mm derinlikte kurşun-kalay karışımı teller çakılır.

Viyana işi ise, “Boule” adı verilen metal kaplama tekniğinin yanında düzensiz olarak yerleştirilen sedef parçalarından meydana gelir. Daha ziyade, “arusek” ismi verilen veya “çöp” diye bildiğimiz renkli cins sedeflerin kullanıldığı yerler; masa, kanepe, komodin, büfe, ayna gibi eşyalardır.

Kudüs işine gelince… Bu teknik mobilyada veya diğer küçük eşyada kullanılan bir teknik değildir. Sedef kabuklar üzerine yapılan cami ve benzeri maketler, bitki ve hayvan motifleri olarak kendisini gösterir.

Sedefkarlik Örnekleri

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Gravür Sanatı Nedir ?
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:11 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Gravür Sanatı Nedir ?


Gravür Sanatı Nedir Tanım :

Fransızca “Gravure” sözcüğünden alınan gravür, kazıma resim sanatı demektir. Ağaç, metal ve muşamba gibi çeşitli materyal üzerine kazınarak ya da taş üzerine yağlı kalem ile işlenerek ve baskı ile elde edilen resim ya da yazıya “gravür” adı verilmektedir.

Gravür sanatı, çinko, bakır, madeni veya tahta ya da linolyum (=muşamba) gibi plakalara kazıma tekniğini içerir ve kazınan resimlerin kağıda basılması ve çoğaltılmasıyla elde edilir.

Tarihçe :

Grafik sanatların bir kolu olan ve Osmanlıca’da “ hakk “ (=kazıma-kabartma) sözcüğü ile ifade edilen resim tekniğinin, XV. yüzyılda, Hollanda’da başladığı sanılıyor. Daha sonra diğer coğrafyalara yayılan bu sanat, Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa’da yapıla gelmiştir. İlk bilinen gravürler XV. yüzyılda Ren kıyılarında ağaç üzerine kazınarak yapılmış olan figürlerdir. XV. Yüzyılda Alman Albert Dürer, ağaç ve bakır üzerine yaptığı gravürlerle tanınır. İtalya’da Marca Antonio, maden üzerine çelik uçla kazı-yırak- yaptığı eserleriyle bilinir. Fransa’da gravür sanatının ilk temsilcisi Jean Duvet’tir. XVI. Yüzyılda Avrupa’da çok ünlü gravür sanatçıları yetişmiştir. Thomas Leu, Robert Monteuil, Andran’lar, Jean Pesne, Edelinck, Callot, Claude ve Brebiette bunlardandır. Ressam Rubens renkli gravürü ile tanınırken, Rembrandt, bakır üzerine yaptığı desenlerde büyük ifade gücüne ulaşmıştır.

XVIII. Yüzyılda gravür sanatı gelişmiş ve renkli ağaç baskılar dünya üzerinde görülmeye başlamıştır. Bu sanat Japonya’da da ileri gitmiş ve Avrupalı sanatçıları etkilemiştir. Türkiye’de II. Abdülhamit devrinde azınlıklar ve daha önceleri Avrupa ülkelerinin elçileri tarafından başlatılan gravür sanatı, saray çevresinde gelişmiştir. XVII. yüzyıl ve daha sonraları, özellikle İstanbul’u tasvir eden batılı elçi ve gezgin sanatçılar, çok sayıda renkli ve siyah-beyaz gravür çalışması yapmışlardır. Bu çalışmalar, Avrupa ve ABD kütüphanelerinde nadir eserler olarak korunmaktadır. İstanbul, İzmir ve diğer büyük merkezleri gravürlerle tasvir eden belli başlı sanatçılar şunlardır:

Jean-Baptiste van Mour, Antoine Ignace Melling, Eugene Flandin, Thomas Allom, William Bartlett, Gaspare Fossati, Louis-François Cassas, Joseph Schranz, Germain-Fabius Brest, Amadeo Pireziosi ve CarI Gustaf Löwenhielm. İstanbul ve çevresinin tarihini, mimarisini, yaşayışını, hayatın pek çok detaylarıyla tasvir etmişlerdir.

İstanbul’da, azınlıklar, evlerindeki özel preslerle gravür baskıları yaparken, Türkler de bu sanata ilgi duymuş ve çeşitli baskılar gerçekleştirmişlerdir. Fakat, bunların yaptıkları baskılar konusunda belge mevcut değildir.

Bilinen ilk gravürler, Osman Hamdi Bey’in açtığı Güzel Sanatlar Akademisi’nde taş baskı yöntemiyle yapıldı. Yapılan bu gravürlerin en iyi örnekleri Ressam Hoca Ali Rıza’nın yaptığı çalışmalardır.

Cumhuriyet döneminde, 1937’de, Güzel Sanatlar Akademisi’nde açılan gravür atölyesinde, ilk Türk gravürcüleri yetiştirildi. Burada ****l plakalar üzerine, iksilografi [Resim Basma] ve litografi [Yazı Basma] çalışmaları başlatıldı. Sabri Berkel özellikle gravür çalıştı. Daha sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Nevzat Akoral, Cemal Tollu Turgut Zaim ressamlar da gravür çalıştılar. Bunlar arasında sayılmayan ve gravür sanatında isim yapan sanatçılar ise Muzaffer Aslıer, Aliye Berger, Muammer Bakır, Gündüz Gölönü ve Mustafa Plevneli’dir.

Teknik :

Gravür, esas olarak iki teknikle yapılır :
Tahta üzerine kabartma gravür ve metal üzerine oyma gravür.

1- Tahta Üzerine Kabartma Gravürler:

a- Lifli tahta üzerine kazıma gravür tekniği
b- Uç tahta gravür tekniği
c- Tümsek gravür tekniği
d- Japon gravür tekniği

1- Métal Üzerine Oyma vb. Gravürler:
a- Kazı gravür tekniği

b- Kalburlama gravür tekniği

c- Kuru uç gravür tekniği

d- Siyah usul veya mezzo tinto tekniği

e- “Ofort” tekniği

f- “Acqutinta” teknikleri

g- Kalem tarzı gravür veya ruletli gravür tekniği

h- Yumuşak vernik tekniği

i- Bakır üzerine silme tekniği


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kaatı Sanatı Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:05 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok


Kaatı Sanatı Hakkında Bilgiler

KATI SANATI HAKKINDA


Türkler tam anlamıyla kendilerine özgü ve tamamen orijinal süsleme sanatlarına sahiptir. Bu süsleme sanatlarından biri de kağıt ve deri oymacılığı olarak bilinen “katı'” sanatıdır. İslamiyet’ten önce bulundukları coğrafyalarda Türkler kültürel birikimlerini oluşturdular ve İslamiyet’ten sonra ise Uzak Doğu etkilerini; İran, Arap ve Bizans etkileriyle sentezleyerek Osmalı kültürü Çatısı altında Avrupa’ya kadar yaydılar.Türk katı’ sanatı da bu uzun kültürel tarihi seyrin içinde Türk süsleme sanatları içinde yerini aldı.

Bugün Türkiye’deki ve Çeşitli ülkelerdeki müzelerde yazma eserler ve albümlerin cilt kapaklarındaki deri oymalardan, cilt içi süslemelerinden veya kitap içinde özenle yapılmış oyma süslemelerden, katı’ sanatının kendine özgü varlığını bütün dünyaya kabul ettirdiğini görüyoruz. Dünyada diğer kültürlerde kağıt sanatlarının bazı örneklerini görürüz. Fakat bu tarz Çalışmalar ve Türk katı’ sanatının zengin kompozisyonları ve ince işçiliğinin arasındaki belirgin farklar hemen öne Çıkar.

KATI’ NEDİR?

Kat veya katı’ kelimesinin sözlükteki anlamı ‘kesmektir’. Katı’ sanatı ise bir kağıt veya deri üzerindeki yazıyı, motifi veya şekli oyup Çıkartarak bir başka kağıt ya da deriye yapıştırmak suretiyle gerçekleştirilen bir süsleme sanatıdır. Bu şekilde yapılmış esere ‘kaatıa’ veya ‘mukatta’ sanatkarına ‘kaatı’ ve ‘kattaa’ denir. Kağıdı kesip oyarak meydana getirilen yazılara ise ‘mukatta yazı’ denir.

KATI’ SANATI NERELERDE UYGULANIR?

Tarihi gelişimi içinde katı’ sanatının ilk örneklerini deri kitap kaplarında ve kap içindeki süslemelerinde rastlıyoruz. Daha sonra gelişen kitap süsleme sanatları içinde mukatta’ yazı olarak, el yazması eserlerin içinde sayfa veya sayfa kenar süsü olarak, minyatür albümlerinde kenar süsü olarak karşımıza Çıkar. Yine kaatıa levhalarda, şiir albümlerinde ve mecmualarda, hadis ve dua kitaplarında; sülüs, nesih ve nesta’lik oyma yazı olarak uygulanmıştır.

Bu kağıt oyma hatların sayfa kenarlarındaki bordürler değişik oyma motifler ile süslenmiştir. İlerleyen zamanlarda gelişen yeni üsluptaki Çalışmaların farklı örnekleri ise yazı Çekmeceleri ve kutu üzerindeki oyma tabiat manzarası şeklindeki Çalışmalardır.

KATI’ SANATINDA UYGULANAN MOTİFLER

Katı’ sanatında geniş bir uygulama alanı olduğu gibi, zengin bir motif Çeşitliliği de bulunmaktadır. Her türlü bitkisel motif;Çiçekler, ağaçlar, otlar, meyveler yalın kat veya Çok katlı olarak Çalışılır. Ayrıca her türlü hayvan figürlerinde veya manzara kompozisyonlarındaki karma motiflerde ev, cami, köşk ve gemi gibi figürlerde uygulanmıştır. Serbest kompozisyonlarda vazo, ibrik, Çanak gibi objelerin de ustalıkla işlendiğini görürüz.

Sayfa kenarlarında dişi oyma kalıplarla hazırlanan süslemelerde Türk süsleme sanatlarında uygulanan bütün motifler ve desenler uygulanmıştır. Rumi motifleri özellikle cilt kapağı süslemelerinde köşebent, şemse ve bordür olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır.Genellikle üçgen veya kare formundaki geometrik süslemeler ise sayfa süslemelerinde veya sayfa aralarında separatör olarak kullanılmıştır. Ayrıca serbest formların yazı kalıbının içine veya dışına uygulanarak dantel gibi oyulduğu Çok başarılı uygulamalar da vardır.

Oymacılıkta bir motifin iki türlü kullanım şekli vardır. Bir motif kesilip Çıkartıldıktan sonra başka bir yere yapıştırılan kısma “erkek oyma” denir. Erkek oyma dikkatle kesilip Çıkartılınca, içi oyulmuş olan kısım, yani “dişi oyma” yine ayrı bir süsleme olarak kullanılmaktadır. Oymaların erkek ve dişisi yani desenin negatif ve pozitifi genellikle yanyana kullanılır.

KATI’ NIN TARİHİ GELİŞİMİ

Sanat tarihçileri katı’ sanatının Orta Asya’da bir halk sanatı olarak doğduğunu ileri sürmektedir. İlk katı’ örnekleri oyma deri kitap kaplarında görülür. İslam dünyasına bu kanalla geçmiş ilk kağıt oyma örneklerine 15. yy’da Timurlar ve Akoyunlular döneminde rastlanır.

16. yy’dan itibaren Safeviler’de ve Osmanlılar’da gelişme göstermiştir. 16. yy’ın Osmanlı münevvlerlerinden Gelibolulu Mustafa Ali Efendi’nin günümüze kadar gelen “Menâkıb-ı Hünerveran” adlı eserinde Herat’lı Abdullah Kaatı ‘nın kağıt oyma sanatının ilk ve en önemli temsilcisi olduğunu kaydeder. Aynı dönemin en önemli katı’ sanatkarları arasında Şeyh Muhammed Dost, Sengi Ali Bedahşi ve Muhammed Bakır’ı sayabiliriz. Sanatkarın “Hüseyin Baykara Divanı” bugün İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde yer alır.

Aşık Çelebi Meşairü’ş- Şu’arâ adlı eserinde, 16. yy’da Osmanlılar’da Fatih Sultan Mehmet döneminde Efşancı Mehmet’in döneminin en ünlü oyma sanatçısı olduğunu kaydeder. Ona ait kaatıa levhalar devlet erkanı tarafından ödüllendirilmiştir. Efşancı Mehmet’e atfedilen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan Nişapuri Albümü içindeki imzasız kaatıa bahçe büyük bir ustalık ve zerafetle işlenmiştir. Yine aynı üslupta hazırlanmış Viyana Milli Kütüphanesin’deki III. Murat Albümü içindeki benzeri bahçeler Osmanlı kağıt oyma sanatının bahçe konulu en güzel örnekleridir.

Osmanlılarda kağıt oymacılığının en parlak dönemini yaşadığı Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki sanatkarlardan en önemlilerinden biri olan Benli Ali Çelebi’ye ait nesta’lik erkek oyma gazel ve rubailerin yer aldığı bir mecmua ile sülüs ve nesta’lik oyma hatla yazılmış bir 40 Hadis Kitabı Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndedir. Aynı sanatçının nesih kağıt oyma Arapça bir dua kitabı vardır. Ali Çelebi’nin oğlu Albülkerim Çelebi devrinin tanınmış şairlerindendir. Aynı zamanda da seçkin bir hattat ve kağıt oyma ustasıdır. Mehmet bin Gazanfer de nesta’lik hatla oyma yapan önemli bir sanatkardır. Her iki sanatkarın da Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde eserleri bulunmaktadır.

16. yy’ın ikinci yarısından itibaren Bursalı Fahri olarak tanınan ünlü katı’ ustası II. Selim, III. Murat ve I. Ahmet dönemlerinde eserler vermiştir. Bursalı Fahri’nin eserlerinden bazı örnekler günümüze kadar ulaşmıştır.17. yy’da Mehmet Nakşi adlı ünlü katı’ sanatkarı Edirne Sarayı’nda IV. Mehmet ve ondan sonra gelen sultanlar döneminde, sarayın himayesinde oyma yazı eserler vermiştir. Bu eserlerin bazıları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir.

17. yy’a ait önemli diğer bir eser ise Mundy Albümü olarak bilinir. Gezgin Peter Mundy’nin İstanbul’da satın aldığı Osmanlı tiplerinin tasvirlerinin yer aldığı eserin sayfa kenarları Çok Çeşitli kaatıalar ile süslüdür. Eser Londra British Library’dedir.
Aynı devirde yaşadığı düşünülen bir başka katı’ ustası ise Gazneli Mahmud’dur. Gaznevi Albümü olarak bilinen sanatçıya ait albümün içindeki hatlar, şiirler, süslemeler, albümün cildi ve içindeki kağıt oyma Çalışmalarının tamamı kendisine aittir. Yarı kıymetli taşların da kullanıldığı devrinin üslubunu yansıtan bu önemli eser bugün İstanbul Üni. Kütüphanesindedir.

18. yy’dan itibaren, Lale Devri’nin etkisi altında kitap sanatlarında oluşan yeni bir üslup ile kağıt oyma sanatında yeni tarz eserler ortaya konmuştur. III. Ahmet ve I. Mahmut dönemlerindeki kağıt oyma yazı sanatının son temsilcilerinden biri de Mehmet Halazade’dir. Aynı zamanda hattat olan sanatkarın oyma nesta’lik eserlerinden bazıları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir.

Yeni üsluptaki eserler arasında kaatıa manzara resimlerini sayabiliriz. Daha önceki klasik dönemdeki eserlerden farklı olarak bu Çalışmalar mukavva kutu veya ahşap yazı Çekmecelerinin iç kapaklarına Çalışılmıştır. Bu eserlerin en önemlilerinden biri Cambazzade Osman imzalı mukavva yeşil bir kutu içindeki kaatıa bir manzara resmidir. Çok Çeşitli bitkilerin, ağaçların ve hayvanların yer aldığı bu zengin kompozisyonda üç boyutlu bir görünüm hakimdir.

Katı’ sanatının gelişmesinde; saraya bağlı Çalışan sanatkarlar ve saray dışındaki Çarşı ustalarının yanısıra Mevlevi derviş ve dedelerinin de büyük rolü olmuştur. Eskiden Mevlevi dergahları ilim ve sanat yuvasıydı. Bu dergahlarda her sanat dalında olduğu gibi katı’ dalında da önemli sanatkarlar yetişmiştir. 18. yy’ın ilk yarısında yaşamış olan Mevlevi sanatkar Derviş Hasan Eyyubi’ye ait bir yazı Çekmecesinin iç kapağındaki ve dışındaki katı’ süslemeler döneminin günümüze kadar gelmiş en önemli örneklerindendir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndeki eserde bir Boğaziçi manzarası bütün detaylarıyla zarif bir şekilde işlenmiştir.

Kağıt oyma sanatı 18. ve 19. yüzyıllarda ağırlıklı olarak kağıt oyma yazı geleneği ve Çiçek kompozisyonları ile devam eder. Bu devrin en önemli eserlerinden biri halen Ankara Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunan Mehmet Selim Divanı’dır. Bu divanın içindeki vazolu kompozisyonlar ve bahçe manzarası katı’ süslemelerinin tarzına uygun benzer Çalışmalar, Londra British Library’de bulunan bir şiir antolojisinde de yer alır. Bu antolojide ayrıca kağıt oyma hayvan tasvirleri de dikkat Çekicidir.
Yukarıda bahsi geçen eserlerden de anlaşılacağı üzere kağıt oymacılığında kağıt oyma bahçe ve Çiçek uygulamaları, 19. yy başlarına kadar karakteristik özelliklerini korumuştur. Ancak onun ardından gelen gerileme döneminde siyasi ve ekonomik olumsuzluklar sonucu sadece halk sanatı kapsamında eserler verilmiş, önemli sanat eserleri üretilememiştir.

Dünya müzelerinde yer alan dikkat Çekici, önemli kaatıa eserler arasında Paris Ulusal Kütüphanesi’nde yer alan içinde katı’ süslemelerin yer aldığı bir minyatür albümünü de sayabiliriz.

19.yy ve 20. yy başlarında Vahdeti, Süleyman, Osman Rıfkı gibi sanatkarlara ait sınırlı sayıda eserin bir kısmı İstanbul Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Antalya Şehir Müzesi, Konya Mevlana Müzesi ve Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bulunmaktadır.
19. yy’da Osmanlı Musevi sanatkarlarının dini geleneklerine uygun olarak hazırladıkları Ketuba evlilik sözleşmeleri ve diğer süslü levhaları da katı’ sanatının farklı Çalışmaları olarak sanat tarihmizde yer alırlar.

DİŞİ OYMA KALIPLAR

Kağıt oyma sanatında dişi oyma kalıplar kullanılarak uygulanan bir süsleme tekniğidir. Özellikle 16. yy’da sayfa kenarı süslemelerinde kullanılmıştır. Aynı kalıpların birçok defa kullanılabilmesinden kaynaklanan kolaylık ve pratikliğinden dolayı yaygın bir biçimde uygulanmıştır.

Eskiden bu tür kalıpların deriden hazırlandığı tahmin edilmektedir. Daha sonra bu kalıplar, Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver tarafından karton veya şeffaf plastik kullanılarak hazırlanmıştır. Karton; oyulmadan önce bir tarafına bezir yağı sürülür ve kurutulur. Böylece karton daha sağlam ve ıslanmaya dayanıklı hale gelir. Kartonun yağlı olmayan yüzeyine geçirilen desenler oyularak kalıp hazırlanır. Bu kalıbın oyulmuş kısımlarından, küt bir fırça yardımıyla boya veya sulanmış altın ile desen zemine aktarılır. Fırça ile tamponlama yapılabileceği gibi, Çeşitli yöntemlerle püskürtme veya serpme de yapılabilir.

Bu tür süslemeli el yazması eserlerden Avrupa müzelerinde Çokça örnekleri vardır. Ülkemizde ise bu tarz süslemelerin en önemlileri Muhibbi Divanlarında ( Topkapı Sarayı Müzesi ve Arkeoloji Müzesi ), Guy ve Çevgan ( Topkapı Sarayı Müzesi) ve Kaside-i Bürde ile Divan-ı Muradi (Süleymaniye Kütüphanesi) adlı eserlerde yer alır.

KULLANILAN MALZEMELER

Eskiden oymacılıkta, ‘nevregen’ adı verilen ve cilt yapmakta kullanılan bir tür ucu eğri bıçak veya mukraz (makas) kullanılırdı.. Günümüzde ise, küçük ucu kıvrık makas, kretuar ve bisturi kullanılmaktadır. Makas ile elde kesim yapılır, ancak kretuar kullanımında bir zemine ihtiyaç vardır. ‘Mat’ adı verilen kesme tablası, kretuarın rahat kullanımını sağlar ve zemine sürten keskin ucun körelmesini önler.Kesilen kağıt parçaları ile rahatça Çalışabilmek ve zarar vermeden küçük hassas parçaları tutabilmek için pul cımbızı kullanılır.

Yapıştırıcı olarak nişasta muhallebisi kullanılır. Buğday nişastası ve su pişirilerek hazırlanan muhallebinin içine bir miktar şap katılır. Kağıt oymacılığın en önemli temel malzemesi ise kağıttır.

KAĞIDIN ÖNEMİ

Katı’ sanatında kaliteli yani sık gözenekli ve tüylenmeyen kağıtlar kullanıma elverişlidir. Aharlamak ve mührelemek kağıdın kullanışını arttıran unsurlardır.
Çeşitli kağıtların amaca uygun olup olmadığını bilmek tecrübeye bağlıdır. Çok ince ve yumuşak dokulu kağıtlar keserken elde kolayca deforme olup bozulabileceğinden tercih edilmez. Kolay kesilebilen, yapıştırırken kıvrılıp buruşmayan ve aşırı genleşmeyen kağıtlar kullanılır. Bu özelliklere sahip her türlü ebrulu kağıt, hazır renkli kağıt, hamurunda özel lifler, dokular olan veya üzeri baskılı fantazi kağıtlar kullanılabilir. Bunlara ilave olarak kendimiz de istediğimiz renk ve özellikte kağıtları kendimiz hazırlayabiliriz.

KAĞIT BOYAMA

Eskiden bitki ve köklerden elde edilen doğal boyalar kullanılırdı. Günümüzde ise kaliteli boya seçenekleri bol miktarda bulunduğu için daha Çok hazır boyalar tercih ediliyor. Katı’ sanatında kullanmaya uygun kağıt boyamak için, akrilik ve benzeri su bazlı boyalar kullanılır. Kağıdın özelliğini bozmayan ve solmayan kaliteli boyalar kullanılmasına dikkat edilmelidir. İstenen sonucu elde etmek için bu özellikte farklı cins boyalar birbirleri ile karıştırılarak da kullanılabilir.

Kağıt boyamanın farklı yöntemleri vardır. En eski yöntemlerden biri banyo yöntemidir. Yani tekne içindeki boyalı suyun içine kağıdı tamamen daldırıp banyo ederek kağıdı renklendirmektir. Bu işlem istenen sonuç elde edilene kadar tekrar edilebilir. Daha Çok doğal boyalar için tercih edilen bir yöntemdir.

Diğer bir yöntem, sürme tekniği ile boyamaktır. Fırça, sünger veya pamuk gibi malzemelerle kağıdın yüzeyine, kağıdın özelliğini bozmayacak ve Çok kalın bir tabaka oluşturmayacak şekilde boya sürülür. Düz bir boyama yapılabileceği gibi, değişik ton geçişleri sağlanarak, değişik formlarla baskılar yaparak veya buruşturmak, katlamak gibi kağıda değişik şekiller vererek sonsuz seçeneklerle birçok farklı sonuç elde edebiliriz.

Püskürtme yöntemi, yine tercih edilen renklendirme yöntemlerinden biridir. En basit şekliyle, sert kıllı bir fırçayı boyaya batırıp, parmağımızla kağıdın üzerine boya zerrelerini ince ince sıçratarak basitçe uygulayabileceğimiz gibi, havalı püskürtme yapan airbrush boya tabancaları da kullanılabilir. Yukarıda bahsi geçen boyama yöntemlerini birarada kullanarak yaratıcı sonuçlara ulaşılabiliriz.

KAĞIT SEçİMİNİN ÖNEMİ

Yapacağımız Çalışmanın özelliklerine göre farklı kağıt cinslerini tercih edebiliriz. Çalışmanın ebadı, kompozisyon içindeki motiflerin detayları gibi özelliklere bağlı olarak, kağıt seçimi önem kazanır. Örneğin; tamamı tek parça ve yalın kat bir oymada biraz tok ve daha dayanıklı bir kağıt tercih etmeliyiz. Aksi halde, kağıdı oyarken desen bütünlüğünü tek parça halinde muhafaza etmek mümkün olmaz. Buna karşılık; küçük ve katmerli bir gül kesiminde, üstüste yapıştırılan parçaların zarif bir görüntü oluşturması için, ince bir kağıdın tercih edilmesi uygundur. Yine Çok detaylı bir motifi kesebilmek, onun kıvrım ve inceliklerini verebilmek, ancak ince kağıtlarla mümkündür.

Kağıt seçiminde, kağıt kalınlığının yanısıra renk uyumu da Çok önemlidir. Kağıdın rengi Çiğ olmamalı, aynı zamanda donuk veya cansız durmamalıdır. Kesilecek motifin şekline ve kompozisyondaki konumuna göre, olgun bir uyumluluk oluşması için parlak ve dikkat Çekici renklerden Çok, kağıdı ve Çalışmayı ön plana Çıkaracak tercihler yapılmalıdır. Birlikte kullanılacak kağıtlar yanyana geldiğinde, gözü yormayacak, aynı zamanda motifin formunu belli edecek görünümde olmalıdır. Farklı ebrular birlikte kullanılacaksa; onların yanısıra düz renkli kağıtlar da kullanılarak göz yorucu bir görünümden kaçınılmalıdır.

Ağaç ve Çiçek gibi katmerli motiflerde; her bir katmanda sırasıyla aynı rengin farklı tonlarını açıktan koyuya veya bir kat açık renk, bir kat koyu renk sıralamasıyla Çalışmak, boyuta daha fazla derinlik kazandırır.

Oyma yazı Çalışmalarında ise, tarihi örneklere baktığımızda genellikle düz renk kağıtların tercih edildiğini görürüz. Beyaz, kırık beyaz ve Çay tonları gibi açık renklerin yanısıra, erkek veya dişi Çalışmalarda kontrast oluşturması için siyah, lacivert, yeşil gibi koyu renkler birlikte kullanılarak, hattın daha net bir şekilde görünmesini sağlanır.

YAPIŞTIRMA

Yapıştırmak için nişasta ve su ile hazırladığımız nişasta muhallebisi kullanılır. Nişasta ve su birlikte kaynatılarak boza kıvamında bir muhallebi elde edilir. Daha sonra ufak bir miktar şap ilave edilir. Pişirirken ve soğuturken, aralıksız karıştırarak topaklanma veya üzerinde kabuklanma olması önlenir. Eğer istenmeyen bir topaklanma oluşuysa, muhaellebi sık bir tülbentten süzülerek kullanılabilir. Kullanıldıktan sonra artan muhallebi oda sıcaklığında birkaç gün tazeliğini korur.

Yapıştırma yapmadan önce, yapıştırılacak zeminin üzerinde motifin dış sınırları kalemle ufak işaretler konarak belirlenir. Bu sınırlar içine muhallebi ince bir tabaka halinde, dengeli bir şekilde hızlıca sürülür. Muhallebi kurumadan motif dikkatlice yerine yerleştirilir. Üzerine kağıt havlu veya bir parça kraft kağıdı kapatılır. Bu şekilde üzerine bastırarak motif kaydırmadan yapıştırılır. Taşan muhallebi kağıt havluya geçer. Taşan fazlalıklar bitene kadar bu işlem birkaç defa tekrar edilir. Oyulmuş parçalar sıra ile bu şekilde yapıştırılır ve kendi kendine kuruması için bekletilir.

Çok büyük boy motiflerde, motifin tamamı tek seferde yapıştırılmaz. Önce motifin sadece ana hatları yapıştırılır. Daha sonra kalan kısımlara sırayla devam edilir. Bazı Çalışmalarda üç boyut etkisi verebilmek için kağıdın uç kısımları zemine yapıştırılmadan bırakılabilir. Katmerli Çiçek Çalışmalarında, her bir katın arasına ufak bir miktarda sürülen muhallebi ile katlar üstüste yapıştırıldıktan sonra ortasına mühre ile bastırılır. Bu şekilde bütün katların iyice birbirine yapışması sağlanırken, aynı zamanda Çiçek katlarının kenarlarının hafifçe kalkması da temin edilir. Çiçek bu şekilde kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra gerekirse, tekrar Çiçek katları dikkatlice kat araları düzeltilir. Katmerli ağaç ve hatayi Çalışmalarında da aynı şekilde, sıra ile üstüste parçalar gerekli olan taraflarından yapıştırılır ve kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra tekrar elde düzeltilerek üç boyut etkisi verilir.

Büyük ve tek parça oymaları yapıştırırken genleşme daha fazla olacağından öncelikle genleşme dikkate alınarak yapıştırma yapılır. Erkek oymalarda genellikle yapıştırmaya ortadan başlanarak dışarı doğru devam edilir. Böylece genleşmenin her yöne dengelenmesi sağlanır. Dişi oymalarda ise, desen kısmı ortada oyuk olarak bulunduğundan, önce desenin dış Çerçevesi yapıştırılır. Daha sonra dıştan içe doğru sırayla devam edilir. Bu şekilde, genleşme en aza indirilirken, desenin formu da bozulmaz.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Dini Konularda Soru ve Cevaplar
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 08:55 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Dini Konularda Soru ve Cevaplar


Harikulade Şeyler Nasıl Olur? (4)


Hârikulade şeyler, tamamen Allah’ın kudreti ile olur. Kulun herhangi bir tesiri yoktur. Çalışmak veya gayret sarfetmekle elde edilemez.

Hârikulade haller dörttür:


1. Mucize: Davasını, inkarcılara isbat etmek için peygamberler tarafından gösterilen bir haldir. Mücizeleri, kafir, fasık veya mümin olsun herkes görür. Peygamberler istedikleri zaman, Allah’ın izniyle mucizeleri icad ederler.

2. Kerâmet: Şeriata uyan, Allah tarafından korkan veliler tarafından gösterilir. Evliyaların kerametini, bir başka veli veya itaatkar müslümanlar görür. Muayyen vakitlerde ibadete teşvik için Allah’ın velilere bahş ettiği hallerdir. Velilerin kerametleri:

    Uzun mesafeleri kısa bir zamanda katetmek,
    İstediği anda yiyecek, içecek ve giyecekleri hazır kılmak,
    Su üzerinde yürümek,
    Cansız varlıklarla konuşmak,
    Uzak mesafelerden görmek ve işitmek

3. Maûnet: Avamdan olan bir kimseden zâhir olur. Bir sebebe müstenid değildir.

4. Mekr ve istidrac: İlahlık iddia eden kâfir, bidat ehli ve Deccal’ın elinden zuhur eden şeylerdir. Bunlar ne mucize ne de keramettir. Onların ihtiyaç duyduğu şeylerin verilmesinden ve isteklerinin kabulünden ibarettir.

Müslümân olmak için ne gibi formalite lâzımdır?  (1)

    Müslüman olmak için hiçbir formaliteye, müftiye, imama gıtmeğe lüzum yokdur.
    Kalbi ile imân etmekle ve ahkâmı islâmiyyeyi öğrenmek ve yapmakla olur.
    İmân etmek için, (Kelime-i şehâdet söylemek ve bunun ma’nasını bilmek lâzımdır.
    Bu kelimenin ma’nâsını bilmek ve inanmak da, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin bildirdiği şeyleri öğrenip bilmekdir ve bunlara inanmakdır

“Zebani” Demek Doğru mu?

    Zebâniler Cehennemde vazifeli meleklerdir.
    Melekler Allahü teâlânın kıymetli kıymetli kullarıdır ve zulüm etmezler.
    Yiyip içmezler, evlenmezler.
    Erkek veya dişi değillerdir.
    Sol omuzumuzdaki günahlarımızı yazan meleği kötülemek doğru olmadığı gibi, cânileri, zâlimleri hainleri, din düşmanlarını Cehennemdeki meleklere benzetmek de asla doğru değildir.
    Bu bakımdan kötü insanları anlatırken “Zebâni gibi” demek çok çirkindir. Çünkü meleklerin günah işlemediğıne inanmamız şarttır. Meleklerin günah işlediğini söylemek uygun değildir.

Evliyanın Her Dediğine Uyulur mu? (2)

Evliya keşiflerinde bazen hata edebilir, onun için her dediğine uymak konusunda temkini ve tedbirli olmak gerekir.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektubatında bu konuyuşu şu şekilde açıklıyor:

    Evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihâdda yanılması gibidir; kusûr sayılmaz.
    Bundan dolayı, Evliyâya dil uzatılmaz. Belki, hatâ edene de, bir derece sevâb verilir.
    Yalnız şu kadar fark vardır ki, müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatâlı işlerde sevâb verilir.
    Evliyânın yanlış keşflerine uyanlara, sevâb verilmez. Çünki ilhâm ve keşf, ancak sâhibi için seneddir. Başkalarına sened olamaz.
    Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için seneddir.
    O hâlde, Evliyânın yanlış ilhâmlarına, keşflerine uymak câiz değildir.
    Müctehidlerin ‘ rahmetullahi aleyhim ecma’ în’ hatâ ihtimâli olan sözlerine de uymak câiz ve hattâ vâcibdir.

Günah İmanı Giderir mi? (3)

    Peygamber Efendimiz’in buyurduğu şekliyle, haramlar ve helaller bellidir. Bunları redetmek, kişinin imanını giderir. Fakat bir insan haramları haram, helalleri de helal olarak kabul ettiği halde bunlarda ihmalker davranırsa mümindir. Mesela:
        İçki içmek haramdır. Ancak içkinin haram olduğunu kabul etmemek insanı dinden çıkarır. İçkinin haram olduğunu bile bile içerse imanını kaybetmez. Sadece büyük günah işlemiş olur.
        Oruç tutmak bir emirdir. Bu emri kabul etmemek insanı dinden çıkarır ama haram olduğunu bildiği halde  oruç tutmazsa büyük günah işlemiş olur ama dinden çıkmaz.

    Eğer bunlarda alışkanlık peydah olmuşsa tehlikelidir. İmanı götürmüyor diye her istediğimizi yapamayız. Haram ve helalleri iyi öğrenmemiz gerekir. Zira küçük de olsa devamlı işlenen günahlar büyük günahlara, büyük günahlar da küfre götürür.
    Bu durum, hadis-i şeriflerde açıkça buyrulmuştur. Günah işlendiğinde kişinin kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Tevbe edilmezse ve günahlara devam edilirse zamanla karara karara bazı duygularını yitirir ve Allah korusun imanını kaybedebilir.
    İslam alimleri günah işleyen kulları yaramazlık yapan çocuklara benzetmişlerdir. Ellerinde olmadan, istemeden bir şeyler kırıp döküyorlar. ancak yaramaz çocuk özür dilemesini bilirse, bir daha aynı hatayı yapmamaya gayret gösterirse, anne ve babası yapılan yaramazlığı göz önüne almaz. bir Müslümanın da günahların kendisine zarar vermemesi için böyle davranması gerekir.

İman Nedir?

    Hz.Peygamberin, Allah’tan getirdiği kesin olarak  bilinen hükümlerin doğruluğunu kabul ve tasdik etmektir. (5)
    İman esasında kalp ile olur, dil ile ifade edilir. Kısaca iman, Peygamberin getirdiği ilahi emir, hüküm ve bilgileri samimi olarak kabul ve tasdik etmektir. İnsanı gerçek saadete ulaştıran iman budur. Allahu Teala’nın kulunu sevmesi bu imana bağlıdır. Bunun için iman esasları doğru, güzel ve tam bir şekilde öğrenilmeli ve gereği yerine getirilmelidir. (6)
    Allahü teâlâ’ya inanmandır. Meleklerine inanmandır. Kitaplarına inanmandır. Peygamberlerine inanmandır. Ahıret gününe inanmandır. Kaderin hayrına ve şer­rine inanmanı.  (1)

İmansız Ölmemek İçin Ne Yapmalı? (3)

    Dünya hayatı geçicidir. bir Müslüman için en güzel son, imanla vefat etmiş olmaktır. Zira, bir insanın ahirette işe yarayacak en önemli mal varlığı, imanıdır. bu sebeplebir Müslüman, son nefesine kadar imanını katbetmemelidir.
    “Peki, nelere dikkat edelim ki imanımızı yitirmemiş olalım?”
    Öncelikle, imansız olarak ölmekten korkmamak, imanı tehlikeye sokar. Çünkü dinimizin bildirdiği bir ölçü vardır. Daima “havf ve reca” arasında bulunmak gerekir. Yani korku ve ümit arasında olmak en doğru yoldur. Bunu Hazreti Ömer şu cümleyle özetler: “Cennete yalnız bir kişi girecek deseler ümitlenirim. Cehenneme de yalnız bir kişi girecek deseler korkarım!”
    “Ben Müslüman oldum, artık son nefesimde imanla gideceğime eminim” demek yoktur. Tehlike her zaman vardır.
        Nitekim İblis, yaratıldıktan sonra tam 200 bin sene salihlerin ibadeti gibi ibadet etmişken, Allahü tealânın bir emrine karşı geldiği için yüzgeri edilmiştir.
        Hazreti Musa döneminde, Filistin’de Bel’amı Baura isimli çok ibadet edeb ve her duası makbul olan birsi varmış. Mala tamah ederek, Allahü tealânın kendisine ihsan ettiği dua nimetini mal kazanmak için kullanmış ve helak olmuş.
        Musa Aleyhisselam’ın akrabalarından Karun isimli birinin dillere destan zenginliği vardı. Zekat vermeyi redettiği için helak oldu ve imansız gitti.
    Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İmanı kaybetme tehlikesi her insan için her zaman vardır. Dolayısıyla Müslüman ne son nefesinden tamamen emin olacak, “Ben kurtardım” diyecek, ne de “Mahvoldum, perişan oldum, bir daha kurtulamayacağım” diyecek. İkisinin ortası olacak.
    Bir kişi iman ettikten sonra Peygamber Efendimiz’in bildirdiği şekilde değil de, kafasına göre İslam’ı yaşamaya kalkarsa bidat sahibi olur. iman ve amelde bidat, Peygamber Efendimiz ve ilk Müslümanlarda görülmemiş uygulamalara denir ki, kişinin son nefesinde imansız gitmesine sebeptir.

İmânın Kuvvetli Olduğu Nasıl Anlaşılır? (1)

    Bir kimse, dinimize uygun şekilde ibâdet yaptığı halde, günahım çok, ibâdetlerim beni kurtarmaz diye düşünürse, îmânının kuvvetli olduğu anlaşılır.
    Bu imanımı son nefesime kadar devam ettirebilir miyim diyerek korkan kimsenin îmanının kuvvetli olduğu anlaşılır.
    İmânının devam edeceğinden şüphe etmemelidir.

İslam Nedir?

    Allah’ın insanlara Peygamberi Hz.Muhammed (s.a.v.) vasıtasıyla gönderdiği son ilahi dinin adıdır. (5)
    Allahü teâlâ’dan başka, ibâdete lâyık ve müstehak mabud olmadığına ve Muhammed aleyhisselâmın Onun dinini bildiren Resulü olduğuna şehadet etmen, Namaz kılman, Zekât vermen, Ramazan-ı şerif ayında oruç tutman ve yol için gidip gelmeğe gücün yetiyorsa hac etmendir.  (1)
    Allah’a, ondan başka îlâh olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.s)’ın Allah’ın kulu ve Resulu olduğuna, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma. (8)
    Allah’a ibadet edip, O’na hiçbir şeyi ortak kılmaman, namazı dosdoğru kılman, farz edilmiş zekâtı vermen, ramazanda oruç tutmandır. (8)

Müslüman Kimdir?


    Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.
    Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah’ı ve Resulü’nü her şeyden çok seven ve Allah kendine imanı nasip ettikten sonra tekrar küfre dönmeyi, cehenneme yüz üstü atılmaktan daha tehlikeli gören kimsedir.
    Müslüman, diğer müslümanların canına, malına ve namusuna saygı duyan kimsedir.
    Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının zulmetmesine de razı olmaz.
    Müslüman, özü, sözü ve işleriyle en doğru hareket eden, haksızlık yapmayan, daima her işin iyi yanını görmeye ve almaya çalışan, dünyada her davranışın iyi yanını görmeye ve almaya çalışan kimsedir.
    Müslüman, İslam dinini kabul eden, Allah’a teslim olmuş kişidir.

Kaynaklar1)
Bir Bilene Soralım, İman Bölümü, Cilt 1, İhlas Yayınları

2) Mektubat, İmam-ı Rabbani, 31.Mektup
3) Osman Ünlü, Huzura Doğru 1,3
4) Ehli sünnet İtikadı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi, 1996
5) Diyanet İşleri Resmi Sitesi
7) Menzil.net
8) Şamil İslam Ansiklopedisi

Bu konuyu yazdır

Dini-1 İslam´da Fıkhi Mezhepler Tarihi(Prof. Muhammed Ebu Zehra)
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 02:41 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Takdim..

Mütercimin Önsözü.

Önsöz.

Giriş.

1- Peygamber Devrinde İctihad.

2- Sahabîler Devrinde İctihad.

Sahâbîler Devrinde Fıkh´ın Kaynakları

Sahâbîlerin Îctihad Metodlârı

3- Tabiîn Devrinde İctihad.

İcma´ Ve Sahabî Sözünün Delil Oluşu:

4- Müctehid İmamlar Devrinde Îctihad.

Şia Ve Haricilerde Fıkıh.

Siyasî Fırkalar.

Hariciler.

Fıkhî Mezhebleri Olan Fırkalar.

İtîkadî Fırkalar.

Mezhebler Arasındaki İhtilâf Ve Sebepleri

İhtilâfın Mihveri

Kitab (Kur an) Etrafındaki İhtilâflar.

Sünnet (Hadîs) Üzerindeki İhtilâflar.

Re´y Üzerindeki İhtilâflar.

İcma´ Üzerindeki İhtilâflar.

Medînelilerîk İcma´î

Sahabîlerın Fetva Ve Sözlerî

Tabiîlerin Fetva Ve Sözlerî

Mezheplerarası İhtilâfın Tesirleri

İslâmi Hükümlerin Amaçları

İslâmın Gözettiği Maslahatlar.

Maslahatların Dereceleri

Tekliflerde Maslahatların Dereceleri

Güçlüğün Kaldırılması

Însan Gücünün Üstünde Teklif Yoktur.

İctihad.

Kâmil (Mutlak) Îctîhad Ve İçtihadın Şartları

İctihadın Dereceleri Ve Müctehidlerin Tabakaları

1- Şeriatta Müctehid Olanlar.

2- Müntesîb Müctehidler.

3- Mezhebde Müctehid Olanlar.

4- Tercîh Sahibi Müctehidler.

5- İstidlal Sahibi Müctehidler.

6- Hafızlar (Huffaz) Tabakası

7- Mukallîdler Tabakası

İctihadın Bölünmesi

İftâ (Fetva Verme) Ve Müftî´de Aranan Şartlar.



İSLÂMDA FIKHİ MEZHEPLER TARİHİ

Takdim


Aziz Okuyucu;

Allahu Teâla hazretlerinin lûtfu ile, Peygamber Efendimizin ve onun güzide Ashabından sonra, yüce dinimizi en iyi anlayan ve en güzel izah buyuran İlim, İman, cebret ve şecaatleri dillerde ve gönüllerde eksilme­yen büyük Mezheb İmanılnrımızın ilmi dehâlarını ve mezheblerini anlatan bu değerli kitabın 2. baskısını sizlere sunmanın bahtiyarlığı içindeyiz.

Bu eserde; bu büyük insanların, engin ahkâm bilgileriyle, Allanın ve onun Resulünün emirlerini en ince teferruatına kadar nasıl inceledikleri. Şeriat deryasının uçsuz bucaksız köşelerini keşfedip insanlığın hizmetine

nasıl sundukları anlatılmıştır.

Onların çalışmaları sırasında ne gibi güçlüklerle karşılaştıkları, gadre uğratılıp hatta işkence görmeleri, fakat asla yılmamaları, muarızlarına hiç bir zaman taviz vermemeleri izah edilmiştir.

Böylece çağımızın büyük inceleme kitaplarından biri ortaya çıkmış, bütün müslümanların, bu büyük din İmamlarının hayatları hakkında daha

kolay bilgi edinmeleri sağlanmıştır.

İçinde bulunduğumuz bu asırda tercümesini sunduğumuz bu eseri ka­leme alan büyük üstad, Muhammed Ebu Zehra´dır. Hayatım İslâmî İlimle­re vakfeden çağımızın büyük İslâm Hukuku Profesörlerinden bu kıymetli in­sanın 1974 yılında aramızdan ebediyen ayrıldığını büyük bir üzüntü ile öğ­renmiş bulunuyoruz, kendisine Allah´dan rahmet dileriz.

Eserin tercümesini, Ankara Üniversitesi İlâhiyyat Faküitesi´nin muhte­rem Hocalarından Dr, Abdülkadir Şener yapmıştır. Kısa bir zamanda birin­ci baskısı tükenen bu kitabı ikinci baskıya hazırlanması sırasında titizlik­le gözden geçiren mütercime teşekkürlerimizi arzederiz.

Okuyucumuza böyle bir eseri ´kinci defa takdim etmeyi yayınevimize müyesser kılan Allaha hamdeder; Bu türiü lûtf ve ihsanlarını daim etme­sini niyaz eyleriz.

Tevfîk Allahtandır.

HİSAR YAYINEVİ[1]



Mütercimin Önsözü


Tercemesini sunduğumuz bu eser, Kahire Üniversitesi Hukuk Fa­kültesi İslâm Hukuku Profesörü Muhammed Ebû Zehra (1898 - 1974) tarafından kaleme alınmış ve Kahire´de Muhaymir Matbaasında (Darû´1-Fikr neşri, tarih yok) basılmıştır. Eserin Arapça metni iki cilt halinde olup birinci cildi, siyasî ve itikadî mezhebler tarihine tahsis edilmiştir. Biz, sadece branşımızla ilgili olan ikinci cildi (İslâmda Fık­hı Mezhebler Tarihini) dİlimize çevirmekle yetindik.[2]

Önsözünden de anlaşılacağı gibi eserde ictihad, fetva ve mez-heblerin doğuşu hakkında uzun bir GİRÎŞ´ten sonra kronolojik sıra­ya göre:

tmam Zeyd ve Mezhebi, îmam Cafer ve Mezhebi, tmam Ebû Hanife ve Mezhebi, İmam Mâlik ve Mezhebi, îmam Şafii ve Mezhebi, İmam.Ahmed b. Hanbel ve Mezhebi, Dâvûd ez-Zâhiri, İbni Hazm ve Zahiri Mezhebi, îbni Teymiyye ve Görüşleri, açık ve İlim adamına yakışan tarafsız bir dille anlatılmıştır.

İslâm Hukuk Tarihinin ilk ve önemli devirlerini içine alan bu eser, müslümanlarm körü körüne mezheb tartışmalarına girişerek, gelişi güzel birbirini itham etmemesi, belli başlı fıkıh mezheblerinin gerçek yönünü tanıması, bu nıezheblerin İmamlarının düşünce ve görüşlerini doğru olarak öğrenmesi için yazılmıştır.

Gazete sütunlarından kahvehane köşelerine, köy odalarından Üniversite çevrelerine kadar mezheb tartışmaları yapılan memleke­timizde de aydınlatıcı, müslümanlan birbirine yaklaştırıcı ve bu gi­bi tartışmaların ilmî bir zemin üzerinde yapılmasını sağlayıcı böyle eserlere duyulan ihtiyaç daha az değildir. îşte bir dereceye ka­dar bu ihtiyaca karşılık vereceğini düşünerek, bu eseri, Arapçadan Türkçemize çevirmede fayda umduk.

Yazarın önsözünde mezheb İmamları kronolojik sıraya göre zikredildiği halde, İmam Zeyd ve İmam Ca´fer bölümleri kitabın sonu­na konmuştur. Biz fikirlerin tarihi bakımdan birbirine olan bağ ve insicamını bozmamak için, İmam Zeyd ile İmam Ca´fer bölümle­rini kronolojik sıraya koyduk. Ayrıca metinde yaptığımız bu deği­şikliği, hayatta iken rahmetli müellife bildirip muvafakatim aldık.

Eserin tercemesini daktilo etmek, baskı hatalarını düzeltmek ve terceme sırasında yardımcı olmak suretiyle değerli emeklerini esir-genıiyen Ankara İmam - Hatip Okulu Meslek Dersleri Öğretmeni ar kadaşım İsmet Şimşek e, sözümü bitirirken teşekkürü zevkli bir borç bilirim.

Gayret bizden, basan Allah´tandır.

29.5.1978 Abdulkadir ŞENER[3]



Önsöz


Verdiğin nimetler için övgü ve şükür sanadır, Allahım. Başa­rılı kıldığın için lütuf senindir. Sana yakarır, sana koşarız. Yaptı­ğımız her iyilik senin yardımınla ve senin lutfunladir. İyilikten baş­ka yaptığımız her şey, ancak kendimize ait ve tedbirsizliğimizin ese­ridir. Sen, her iki halde de bize karşı merhametlisin. Bağışlayıcı ve yarlıgayıcı sensin!

Alemlere rahmet olarak gönderdiğin Peygamber´e salât ve se­lâm eyleriz. O´nun izinden giden sapmaz. O´nun hidayet nişanesi olan âl ve ashabına ve onların yoluna gerçekten uyanlara kıyamete kadar salât ve selâm olsun!

Allah, İslâm´ın sekiz büyük İmamı hakkında birer ciltlik sekiz eser yazmaya beni mavaffak Jnldı. İşte îslâm ilmini yayan, ilmî me-saileriyle, büyük bir titizlik ve derin bir anlayışla ictihadlarda bulu­nan bu İmamların yolunu, uzak-yakın bütün İslâm ülkelerinde yı­ğın yığın müslüman kitleleri takip etmiş ve etmektedir.

Bu sekiz İmam, kronolojik sıraya göre şunlardır:

1 Zeyd b. Ali Zeynelâbidin (80-122 H.)

2 Ebu Abdillah Cafer .es-Sadık b. Muhammed Bakır (80-148 H.).

3 Ebu Hanife Numan b. Sabit (80-150 H.)

4 Mâlik b. Enes (98-178 H.).

5 Muhamed b. Idris eş-Şafiî (150-204 H.).

6 Ahmed b. Hanbel (161 - 241 H.),

7 İbn-i Hazm el-Endelüsî (384 - 456 H.).

8 Takıyyüddin b. Temiyye (661-728 H.).

Bu sekiz kitap, kendisini İslâm Hukuku´na vermiş ihtisas sahip­lerinden başka okuyuculara ağır gelmektedir. Bunun içindir ki bir çokları, benden bu kitapların daha kolay okunacak ve genel kültür sahibi olmak isteyenlerin de yararlanmasını sağlayacak bir duruma gelmesi için onları biraz kısaltmamı, bununla beraber ihtisas sahip­lerinin de, bütün istediklerini bulamasalar bile, hiç olmazsa fayda­lanacakları ve her okuyucunun seviyesini aşmayacak, ihtisas sahip­lerinin zevkini bozmayacak, büyüklerin küçümsemeyeceği ve az çok İslâm kültürüne sahip olan gençlerin anlamakta zorluk çekme­yeceği bir şekle koymamı istediler.

Ben de onların bu isteklerini yerine getirmek zorunda kaldım. Çünkü, böylece bu eserlerin faydası umumileşmiş olacaktır. Ayrıca ihtisas sahibi olmayanlar da seleflerinin üstün çalışmalarını ve on­ların Fıkıh denizine dalışlarını; ellerinde Kur´an, Sünnet ve Sahabîlerin Fıkhından, mücehhez oldukları anlayış silâhından, yollarını ay­dınlatan ihlâstan, kendilerini şeytan ve nefsi "arzulara, sapıklığa kar­şı koruyan züht ve takva zırhından başka imkânları bulunmadığı halde, ne derecede verimli bir gayretle Kur´an, Sünnet ve Sahabiler´in Fıkhı gibi İslâm´ın ilk kaynaklarından faydalanarak, İslâm Hukuku´nun temelini sağlam bir şekilde nasıl tesis ettiklerini göre çeklerdir.

Onlar, İslâmî hakikatlara nüfuz etmekte öyle keskin bir görü­şe sahip idiler ki bununla istediklerinden uzaklaşarak, hedeflerin­den başka bir yöne gitmiyorlar ve basiretlerini aydınlatan ihlâsları sayesinde gerçekleri hakkiyle kavrıyorlardı. Çünkü ihlâs, gönlün fe­neri ve akim rehberidir.

Zaman zaman bir kısım dergilerde bu İmamlar hakkında kısa makalelerim, diğer bir kısım dergilerde de daha uzun incelemelerim yayınlandı.

Bu eserde adı geçen sekiz İmamı ve onların mezheplerini, fazla teferruata girmeksizin, ele alıp inceledik.

Bu İmamlardan ikisi (Zeyd ve Cafer es-Sadık) Şia İmamları olup Peygamber (S. A.)´in Ehl-i Beyti´ne mensupturlar. Fazilet ve şöhretleri herkesçe bilinmektedir. Bazı din kardeşlerimizin bunları aşırı derecede kutsallaştırmaları, onların şerefini aşağı düşürmez. Fakat bu durum karşısında bizim, müslümanİarın kalplerini birleş­tirmeye vesile olacak bir şekilde bu iki İmamın hal.tercemelerini ya­zıp mezheplerini inceleyerek bunlarla ilgili yanlış kanaatleri giderme­miz gerekmektedir.

Bu ünlü fıkıh İmamlarını ve onların mezheplerini geniş bir şe­kilde öğrenmek isteyenler o sekiz ciltlik eserimizi, özet halinde öğ­renmek isteyenler de bu kitabımızı okuyabilirler.

Nefsimizin gururundan bizi koruması için Allah´a sığınır, bizi yazdığımız, söylediğimiz ve yaptığımız her şeyde başarılı kılmasını ve bize doğru yolu göstermesini O´nun yüce kereminden niyaz ey­leriz.

Muhammed EBU ZEHRA[4]



Giriş


İslâm Hukuku´nun ilk kaynağı Kur´an ve Sünnet´ten alınan nass´lardır.. Kur´an, İslâm Hukukunun anayasasını teşkil eder; bir kısım teferruatla ilgilenmez. Sünnet ise, bu teferruatı açıklar ve bun­ların büyük bir kısmını beyan eder; yeni olaylar karşısında insanla­ra ışık tutar ve Kur´an nass´larına uygun olarak hukukun gelişme­sini sağlayacak ana prensipleri kor. İslâm Hukuku´nda Kur´an´la Sünnet´i tamamen birbirinden ayırmak imkânsızdır. Çünkü bunlar, İslâm Hukuku´nun temeli ve ana kaynağıdır. İslâm, uyulması gere­ken bir dindir. Sadece âkla ve insan tecrübesine dayanmaz. O, se­mavi ve ebedi bir dindir. Dünya durdukça ve insanlar var oldukça bu din yaşayacaktır.

Dinin ilk başvuracağı kaynak daima akıldır. İslâm dini de bütün meselelerinde akıl ile ahenk halindedir. Hattâ bir bedevi şöyle demiş­tir : «Muhammed neyi yap dediyse, akıl onu yapma demiyor; ter­sine, Muhammed neyi yapma dediyse, yine akıl, onu yap demiyor.» Bu, selim fıtratın hükmüdür.

Dinde asıl olan nakildir. İslâmiyet de, bir din olarak, elbette te­melinde nakle dayanır. Şüphesiz ki nakle dayanan din hükümleri­ni anlayıp ortaya koymakta aklın görevi büyüktür. Akıl bu sahada düşünürken iki türlü davranışta bulunur:

1 Dinî nass´ların maksat ve amaçlarını kavrar. Her nassın ifade ettiği hükmün inceliğini bilir. Aynı durumlarda o hükmün tat­bik edilmesini sağlayacak gerçek sebebleri (illetleri) tespit eder. Da­ha sonra çeşitli hükümlerden çıkardığı sebebler (illetler) in topla­mından dînî emirlerin maksatlarını idrak eder. îşte bunların hepsi insan fikrinin işleme alanına girer.

2 Hakkında nass bulunmayan olaylarda, mevcut nass´lara dayanarak hükümler çıkarır. Çünkü olaylar sonsuzca meydana ge­lir. Mevcut nass´lar ise mahduttur. O halde mevcut nass´larm ışığı.al­tında hakkında nass bulunmayan hususlara dair hükümler çıkarmak bir zarurettir. Bu noktada, akim her iki işleme alanı birleşmiş olur.

İslâm Hukuk Ekolleri´nin metodları değişebilir; fakat hepsi de nass´lann gölgesine sığınmaktadır ve bu nass´larm otoritesini bir ya­na bırakıp sınırlarını aşamaz. İslâm hukukçularından bir kısmı, sa­dece nass´lann ifade ettiği hükümlerle hakkında nass bulunmayan olaylar arasmda kıyasta bulunmakla yetinmiştir. Hukukçunun nass´-lardan çıkardığı sebeblere «İlletler» denir. O bunları, hakkında nass bulunmayan olaylara tatbik eder. Böylece nass´ların illetini kavraya­rak, hakkında nass bulunmayan hâdiseye onların tatbik edilmeye elverişli olup olmadığını inceler. İşte buna «Kıyas Metodu» denir.

İslâm hukukçularından bir kısmı bu kıyası almakla beraber dî­nî hükümlerin genel amaçlarını (ki bunlar insan maslahatlarıdır...) tespit etmiş, şer´î hükümlerin gayesine uygun olan. maslahat yönü­nü tutmuştur. Burada, özel bir güçlüğü kaldırmak esası mevcut­tur.

Bazıları da nass olmayan yerde aklı hakem kılmıştır; akıl da, aslında bizzat maslahata dayanmaktadır.

O halde şer´i hükümleri bilmek için ictihad şarttır. İçtihadın ala­nı ise yukarıda işaret ettiğimiz aklın iki düşünme sahasıdır. îctiha-dm bu ikisinin üstünde bir işleme alanı daha vardır; o da, nass´la­nn lâfızlarından mânâlarını kavramak, onlardan hükümleri çıkar­maktır. Çünkü her müslüman nass´lardan hükümler çıkaramaz. Do-layısiyle buhlan çıkarmak için sabit kaidelerin bulunması gerekir. Bu kaideleri Peygamber´den İlim alanlar daha iyi kavrarlar; çünkü onlar, Peygamber ile beraber yaşamışlar ve bu bakımdan seviyeleri yüksektir. Hz, Ömer, Ali, Ebu Bekr, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Mes´ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Sahabilerin diğer bilginleri bunlardandır. ,

Bundan başka, her müslüman, Kur´an ve Hadis nass´larını ta­mamen bilemez ve bu yüzden de ilme ve delile dayanarak fetva ve­remez. Bu itibarla içtihadın yeni olduğu sahabiler devrinde İslâm âleminin birden bire genişlemesiyle birçok hâdiseler içtihada şiddet­le lüzum göstermiş, dolayısiyle nıüctehidler ve onlara uyan birçok kimseler bulunmuştur. Sahabîler arasmda fetva veren, fetva soran kimseler pek çoktur.

İslâm Hukuku´nda ictihad dört devreye ayrılır :

1 Peygamber devrindeki ictihad,

2 Sahabîler devrindeki ictihad,

3 Tabiîn devrindeki ictihad,

4 Müctehid İmamlar devrindeki ictihad.[5]



1- Peygamber Devrinde İctihad


Peygamber (S.A.)´in asrında ictihad vardı. Fakat sınırlan çok dardı. Çünkü vahiy devam ettiği için içtihada geniş çapta lüzum yoktu. Sahabîler bu devirde Peygamberden uzak olduklan zaman ictihadlarda bulunuyorlardı. Meselâ; Amr Îbnü.´1-Âs´ın da bulunduğu sefere çıkmış olan bir müfrezede bir kısım sahabîlerin gusül etmesi gerekmişti. Su çok soğuktu, kullanılması imkânsızdı. Suyu ısıtma imkânını da bulamamışlardı. Bunun üzerine teyemmüm ederek na-mazlannı kıldılar. Müfrezede bulunanlardan bir kısmı teyemmümle namazlarını kıldıkları halde gusletme imkânına kavuştuktan sonra namazlanm iade ettiler. Bazıları da iade etmediler. Peygamber .(S.A.) bu içtihadın her ikisini de kabul etti. Gerçekten netice değişmiyordu. İkinci gurup ihtiyat bakımından namazlarını iade etmişti. Halbuki burada ihtiyatı gerektiren bir şey yoktu. Fakat Peygamber (S.A.) on­ların gösterdiği takvayı doğru buldu. Birinci gurubu tasdik etmesi ise namazın iadesine lüzum olmadığını göstermektedir.

Peygamber (S.A.) de ictihad´da bulunurdu. Bazı kimseler dîni hususlarda O´na sual sorup fetva alıyorlardı. Bazıları günlük hayat­la ilgili, aile, toplum veya çeşitli sosyal münasebetler sebebiyle Pey­gamber (S.A.)´den fetva istiyorlardı. O da, Kur´an ile yahut kendi­sine gelen herhangi bir vahiy ile veya ictihad´da bulunmak suretiy­le bunlara fetvalar veriyordu.

Peygamberin içtihadında hatâ. bulunacak olursa Allah O´nun hatâsını vahiy yoluyla düzeltiyor ve hakikati bildiriyordu. Nitekim Bedir esirleri hakkında Peygamber (S.A.), Sahabîleri ile müşavere­de bulunmuştu. Sahabîlerden bazıları kayıtsız şartsız serbest bırakılmalannı, bazıları da hepsinin öldürülmesini teklif ettiler. Peygam­ber (S.A.) ise, bu iki görüşün dışında fidye mukabili esirlerin ailele­rine dönmeleri fikrini ileri sürdü. Bu durumda Allah Teâla, savaş de­vam ettiği müddetçe esirlerin fidye mukabili bırakılmayacaklannı bildirdi. Savaş ise, Bedir´den sonra da Mekke müşrikleriyle müslümanlar arasında devam etmekte idi. Bu savaş, ancak hicretin seki­zinci yılında Mekke´nin fethinden sonra nihayete ermiştir. Bu husus­ta Cenabı Allah şöyle buyurur: «Hiç bir peygamberin yer yüzünde ağır basıp zaferler kazanıncaya kadar esirler alması vâki olmamış tır. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah Ahireti istiyor, Allah azizdir, hakimdir. Eğer Allah´ın geçmiş bir yazısı olma­sa idi aldığınız (fidye)´de size herhalde büyük bir azap dokunurdu Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl - hoş olarak yeyin. Allah´tar korkun. Şüphesiz ki Allah çok yarhgayıcı, çok esirgeyicidir. Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: Eğer Allah´ın ezelî ilmine gö­re yüreklerinizde bir hayır varsa O, size sizden alınandan daha ha­yırlısını verir ve sizi yarhgar. Allah çok yarhgayici, çok esirgeyici­dir.»[6]

Burada şöyle bir sual sorulabilir: Niçin Allah, Peygamber´e ha­kikati ilk önce vahiy yoluyla bildirmedi de O´nu hatâ ettikten son­ra uyardı Buna şöyle cevap verebiliriz: Allah, insanların kendi gö: rüşlerine güvenerek onları değişmez gerçekler saymamalarını ve ha­kikati tam olarak Allah´ın bileceğine, Peygamber gibi yüksek bir şahsiyetin dahi yanılabileceğine inanmalarını göstermek istemiştir.

Peygamber´in hatâsı Allah tarafından düzeltilmeden bırakılmaz. Hele bu hatâ, teşri´ (yasama) hususunda, başka bir deyişle, şeriatın prensipleriyle ilgili olursa; esirler hakkındaki biraz önce zikredilen hükümler gibi.

İslâm Hukukçularından bazıları burada ileri giderek, Peygamber´in içtihadıyla olan bir hükme uymak gerekmez, diyorlar. Biz de diyoruz ki, bu çok ağır bir sözdür ve gerçeğe hiç uymamaktadır. Çün­kü Peygamber (S.A.)´in şer´î prensipleri beyanında hatâ olmaz. O, emri Rabbından almaktadır. O halde vahiyle olsun ictihadla olsun, Peygamber insanlara yanlış olarak nasıl tebliğde bulunabilir. Zira onun içtihadında bir yanlışlık olacak olursa, Allah, kendisini bir va­hiyle ikaz eder.

Bazan şer´i hüküm ve prensiplerin dışında dünyevi bir şey hak­kında Peygamber hatâ edebilir. Meselâ; Peygamber, Bedir savaşına hazırlanırken uygun olrmyan bir yeri ordugâh yapmak istedi. Ba­zı sahabîler kendisine iyi bir yeri ordugâh yapmasını söylediler. Şüphesiz bu hatâ, dîni bir prensip meselesi değildir, savaşla ilgili bir meseledir. Bu hususta istişare etmek uygun olur. Peygamber de bu türlü konularda sahabîîerle istişarede bulunurdu.

Dişi hurma ağacının çiçeklerine erkek hurmanın tohumlarından sun´î bir şekilde aşılanması hususunda bir kısım sahabiler Hz. Pey­gamber´e başvurdular; O da, aşılamamalarını söyledi. Bunun üzeri ne o yıl hurma bol ürün vermedi. Bu vesîle ile birisi Peygamber´e başvurarak durumu anlattı. Peygamber Efendimiz de, «Siz dünya iş­lerini daha iyi bilirsiniz» buyurdu.

Birtakım sapık kimseler, bu hadîs´i çığrmdan çıkarıp şer´î hü­kümlerin hepsini iptal edecek kadar ileri gittiler. Bu kimseler, Kur´-an´ın ve Paygamber (S.A.)´in emirlerini, şer´î prensipleri, hurma çiçeklerinin aşılanması mesabesinde görerek san´at, ziraat, iktisat içtimaî ve ailevî dünya meseleleri hakkında insanların daha iyi bii bilgi sahibi olacaklarını ve aynı zamanda, Kur´an ve Sünnetin nass´-larma aykırı bile olsa, istedikleri gibi hükümler koymaya, haramı he­lâl, helâli haram yapmaya yetkili sayılacaklarını iddia ettiler.

Böyle bir anlayış, Allah ve Resulüne iftira etmek demektir. On­lar, Allah´ın şu sözünü unutuyorlar: «Dillerinizin yalan yere va-sıflandırageldiği şeyler için şu helâldin bu haramdır demeyin. Çün­kü Allah´a iftira etmiş olursunuz».[7]

Yukarıdaki hadîs-i şerif san´at, ziraat gibi hususlarla ilgilidir Onlar, Peygamber (S.A.)´in ziraat, ticaret, camcılık, dericilik, doku macılık ve buna benzer çeşitli sanat kollarında derinliğine bilgi sa­hibi olduğunu mu sanıyorlar Eğer böyle düşünüyorlarsa son dere­ce de yanılıyorlar. Semavî bir din getiren Allah elçisi ile bir teknisyeni veya taciri birbirine karıştırıyorlar. Bunlar bu sakîm görüşlerinden kurtulabilmek için yukarıdaki hadis-i şerifin ne için varit olduğu­nu bilmek zorundadırlar. Bu hadîsin konusu ise, hurma ağacını aşı­lamak gibi sanat ve ziraatla ilgilidir. Elbette Allah´ın elçisi ve O"nun getirdiği şeriat, bu gibi sakat anlayışların üstündedir.

Peygamber (S.A.), iki hasım arasında hüküm verdiği zaman ba­zen yamlabileceğini düşünürdü. Bunun içindir ki bir hadisinde şöy­le buyurmuştur: «Siz bana muhakeme edilmek için geliyorsunuz belki bazınız delil getirme bakımından diğerinden daha zayıf ola bilir. Bir kimse kardeşinin hakkını koparıp alırsa, ona ateşten bir parça verilmiş olur.» Peygamber´in böyle düşünmesi teşri´ olmayıp hüküm verme (kaza) meselesidir. Bu ise, İslâm dininin getirdiği prensipleri tatbik etmektir, tatbik ile teşri´ arasında büyük bir fark vardır. Peygamber (A.S.), tatbik ederken, delilleri dinleyerek bir in­san gibi hareket etmektedir. Vahyi Allah´tan.alıp insanlara tebliğ ederken de, bir peygamberdir. Bu ikisi arasındaki fark çok büyük­tür.

İslâm hukukunun mantığından ayrı bir mantığa sahip olan Av­rupa kanunları ile uğraşan bazı hukukçular şöyle bir itirazda bu­lunabilirler : Yargılama (kaza) prensipleri, bazan uyulması gere­ken bir kanun mahiyetini alır; meselâ Temyiz Mahkemelerinin ka­rarları kanun yerine geçer. Bunlara şöyle cevap verebiliriz: Sizin söz konusu ettiğiniz kanunlar insanlar tarafından konulmaktadır. Temyiz mahkemelerinin kararları ise, bu kanunların tefsiri mahiyetinde olup bir yasama (teşri´) değil, özel halleri izahtan ibarettir. Bu kararlarda hatâ ihtimali olduğu gibi bu kanunların uygulanmasın­da dahi hata bulunabilir. Hâkimlerden yanlış hüküm verenler bu­lunduğu için bu hükümleri bozacak yüksek mahkemelerin bulun­ması tabiîdir. Hülâsa, mahkemelerin verdiği isabetsiz hükümleri düzelimek, teşri´ sayılmayıp bir tatbikten ibarettir. Bu dahi bazen hatalı olabilir.

Peygamber (S.A.)´in her hangi bir yargılama (kaza) sırasında yanıldığını bilmiyoruz. Çünkü O, son derecede doğru ve âdil. oldu­ğu gibi, kendi tebliğ eylediği dini de çok iyi biliyordu. Allah O´na öyle keskin bir görüş vermişti ki, davacıların O´nu atlatması imkân­sızdı; Peygamber´in kendisinin yamlabileceğini düşünmesi, kendin­den sonra gelecek hâkimlerin çok dikkatli olmaları için bir uyarma­dır. Çünkü Peygamber (S.A.) biliyordu ki insanlar, dünyada hâki­min pençesinden kuvvetli bir müdafaa ve bâtıl deliller sayesinde kur­tulabilirler. Fakat, Âhirette Allah´ın adaletinden kaçamazlar. O halde insanlar dâvalarında Allah´tan korkmalı, dâvanın müdafaa ve de­lil getirme yarışması olmadığını, onun hakkı aramak olduğunu bil­melidirler. Hakkından başkasını isteyenler, bâtıl yollarla başkaları­nın hakkını yemek istemektedirler. îsterse onlar bu fiillerini hâkim­lerin hükmü ile süslemiş olsunlar.

Kısaca diyebiliriz ki; Peygamber (S.A.)´in Allah´ın emirlerini be­yan ederken yaptığı ictihadlarda hatâsı olmaz. Şayet bir hatâsı, olur­sa, Allah, O´nu derhal vahiy yoluyla uyarır. Sanat, ziraat, ticaret gibi dünya işlerinde hatâ etmesi imkânsız birşey değildir. Çünkü pey­gamberlik görevi bunlar değildir. Peygamberlik, şeriatı tebliğdir. Yargılama (kaza) esnasında yanılmasını düşünmesi bir ihtimalden ibarettir. Muhakeme ederken yanılması mümkün olduğu halde O´nun yanıldığına dair elimizde hiç bir delil yoktur.[8]



2- Sahabîler Devrinde İctihad


Peygamber (S.Â.), irtihal etmeden önce peygamberlik görevini en üstün şekilde yerine getirdi ve Rabbinin emirlerini hakkı ile teb­liğ etti. Bu hususta Allah şöyle buyurur: «Bugün sizin dininizi ke­male erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak si­ze İslâm ı seçtim.»[9]

Bizans´ın Suriye valisinin, tebaasından müslüman olanları öldürmesi dolayısıyla Peygamber (S.A.), îslâm ordularını Şam üzerine yolluyordu. Çünkü yeni dine mansup olanları korumak ve onları müslüman oldukları için işkenceye uğratmamak zaruri idi.

Peygamber (S.A.) Iran İmparatoru (Kisra)´na İslâmiyeti tebliğ etmek üzere elçi gönderdiği zaman Kisrâ buna, Peygamber (S.A.)´i öldürecek birini yola çıkarmakla cevap verdi. Fakat Allah onu, ni­yetini gerçekleştirmeden helak etti. Böyle bir durumda tecavüzü ay­nı şekilde karşılamak gerekiyordu. Peygamber (S.A.)´in, insanları hakka çağırmasına engel olacak şeylere karşı koyması ve hakkı du­yurmasını önleyecek her engeli yok etmesi gerekiyordu.

Bunun içindir ki, Peygamber (S.A.)´in irtihalinden sonra, müslümanlar, îran ve Bizans ülkelerine akınlara başladılar. Bu ülkele­ri fethedip halkını hakka ve doğru yola çıkardılar. Müslümanları hiçbir hükümdar ve kuvvet köleleştirmedi. Bu ülkelerin imparator­ları, müslümanlığın yurtlarına girmemesi için direndiler. Müslüman­lık, tebaalarına ulaşmasın diye surlar yaptırdılar. Fakat, İslâmın çağrısı yayılacaktı. Bu çağrı bütün milletlere ulaşacaktı. Ona engel olan surların yıkılması gerekiyordu. Bu ise zaruri bir savaşa yol açı­yordu.

Burada dini bir zorlama (ikrah) için savaş yapıldığı sanılmamalıdır. Çünkü bu imparatorlar, insanları İslâm dâvetine karşı´engelli­yorlardı. Bilhassa İslâm çağrısı; onların halkı kendilerine taptırma­ları, hak olsun bâtıl olsun, halkın kendilerine uymalarını istemeleri ile bağdaşmıyordu. Çünkü yeni din, «Hâlıkâ isyanda mahlûka itaat "edilmez» diyordu.

Bu din, insanları eşitliğe çağırıyor ve onların hepsinin Âdem´den olduğunu, Âdem´in ise topraktan yaratıldığım ifade ediyordu. O hal­de İslâm´ın savaşı, dini bir zorlama için değildi. O, ruhları, zâlim kralların köleliğinden, akılları bu kralları kutsallaştıran sapık dü­şüncelerden kurtarmak için yapılıyordu. Veya diyebiliriz ki, bu sa­vaş, din hürriyetini korumak içindi; bu hürriyeti yok etmek için de­ğildi. Bu savaşın dini bir zorlama için yapılmadığının delili, İslâm de veti, gölgesinde birçok gayri müslimlerin haklarına tam olarak riayet ediyor, din hürriyetlerine katiyen dokunmuyordu. Hattâ din bilginleri (îakihler) «gayri müsümleri dinleri ile başbaşa bırakmak­la emrolunduk» prensibini kabul etmişlerdi.Bu, gayri müslimlere yapılan iyi muamelenin tam bir ifadesidir.´Gayri müslimlere, müslümanlar «zimmi» adını veriyorlardı. Çünkü onlar, Allah´ın elçisinin zimmetinde idiler-, çünkü Peygamber (S.A.), onlara kötülük edilme­sini yasaklayarak şöyle buyurmuştu : «Bir zimmiye kötülük edenin kıyamet günü hasmı benim.»

İslâm fetihlerinin ötesinde arap olmayan milletlerin, araplann safında yer aldığı bir gerçektir. Onlar isteyerek zorlanmadan İslâmiyeti kabul etmişlerdir. Çünkü Allah: «Dinde ikrah yoktur»[10] ve «Sen îman etsinler diye insanları zorlayıp duracak, mısın»[11] buyur­maktadır. Veya onlar müslümanlarla aralarında zimmet akdetmiş­ler, müslümanlar onların, onlar müslüm anların haklarına karşılıklı olarak riayet göstermişlerdir. Sahabîler asrında îran, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika fethedilmiş, müslümanlann idaresine, çok eski me­deniyetlere mensup mîlletler girmişti, tslâm medeniyeti, çeşitli mil­letlerin medeni mirasları ile karışmaya başlamıştı. Dolayısiyle top­lum hayatında Peygamber (S.A.) devrinde olmayan hâdiselerle kar­şılaşılmış, hayat çeşitli dallara ayrılmıştı. Bu durum karşısında İs­lâm bilginlerinin yararlı ve uygun olan hususları inceleme, araştır­ma, düşünme ve ictihad´da bulunma cihetine yönelmeleri bir zaru­retti.

Bu itibarla büyük sahabîlerin ictihad´da bulunması, Peygamber (S.A.)´in söz ve hareketleriyle yalandan ilgili olanların yeni mese­leleri halletmesi gerekiyordu. Onlar, yeni meseleler karşısında ictihadlarda bulundular ve Allah´ın hükmünü açıkladılar. Çünkü Al­lah´ın dini bütün asırlara şâmildi. Allah, Kur´an´da; «İnsan başıboş bırakıldığını mı sanıyor »[12] buyurduğundan insan, hayatta başıboş ve istediği herşeyi, bir hükme bağlamaksızm yapma durumunda de­ğildir.

Sahabîlerin bilginleri ictihad hususunda bir metod ortaya koy­dular; onlar, yeni bir hâdise karşısında ihtilâfa düşerlerse Kur´an´a başvuruyorlar, bu meseleyi açıklayan bir âyet bulurlarsa onun üze­rinde birleşiyorlardı.

Buna şöyle bir misal verebiliriz: Irak ve İran toprakları fethe­dilince sahabîler, bu arazinin fethe iştirak eden askerlere dağıtımın­da ihtilâfa düştüler; Hz. Ömer, devletin reisi ve mü´minlerin emîri olarak araziyi askerlere taksimden kaçındı. Çünkü O, görüyordu ki bu arazi, Allah´ın, «Biliniz ki ganimet olarak elde ettiğiniz şeyle­rin beştebiri Allah´ın, Peygamberin, O´nun yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolda kalanların hakkıdır.»[13] âyetinin içine girmi­yordu. Bu âyette kasdedilen ganimet menkul inalları ifade ediyor­du, toprak ise gayri menkul olduğu için fethedilir, fakat ganimet ol­mazdı. Öte yandan ülke ve sınırların korunması için gelire ihtiyaç vardı. Bu da, arazinin fethedenlere dağıtımıyla olmaz, arazi sahip­leri gayri müslimlerden «cizye» almakla sağlanabilirdi. Fakat sa­vaşçılar, Hz. Ömer´e uymadılar ve münakaşa üç gün sürdü. Üçüncü gün Hz. Ömer, Kur´an´da gördüğü şu âyeti onlara okudu: «Allah´ın (fethedilen) memleketler halkından Peygamberine verdiği fey´ (ga­nimet) Allah´a, Peygamberine, onun yakınlarına, yetimlere, yoksul­lara ve yolda kalanlara aittir. Bu da o malın, sizin içinizdeki zenginlerin arasında dolaşan bir mal (sermaye) olmaması içindir... Allah´ın azabı şiddetlidir.»[14]

Hz. Ömer, bu Kur´an nassını okuyunca hepsi O´nun emrine uy­mak zorunda kaldı.

Sahabîler, Kur´an´da bir nass bulamayınca Sünnete başvuruyor­lar ve ondan gereken hükmü alıyorlardı. Emirü´l-müminin meseleyi arkadaşlarına açıyor; bu hususta herhangi bir hadis bilen onu serdediyor ve meseleyi böylece hallediyorlardı.

Meselâ; Bir gün bir anneanne (nine), Hz. Ebu Bekr´e geldi ve ölmüş olan kızının oğlundan miras istedi. Ebu Bekr(R.A,) de.Kur´-an´cla bu hususla ilgili bir âyet bilmediğini söyledi. Sonra sahâbile-re dönerek, Peygamber (S.A.)´in, böyle bir meselede verdiği hükmü. içinizden bilen var mı dedi. Mugîre b, Şu´be, Peygamber (S.A.) . Efendimizin nineye altıdabir hisse tanıdığını hatırlıyorum, dedi. Hz. Ebu Bekr, bu durumu başka bilen var mı diye sordu. Başka bir sa-habinin buna tanıklık etmesi üzerine bu nineye altıdabir (1/6) mi­ras hakkı tanıdı. Daha sonra Hz. Ömer (R.A.) devrinde baba-anne ´ gelip hissesini istedi. Ömer de, «Kur´an´da. sana ayrı bir hisse tanın­dığım bilmiyorum, bu aitıdabir (1/6) hisse ikinizindir.» dedi.

Sahabîler, Kitab´ta ve Sünnette bir nass bulamadıkları zanîan ictihad yapıyorlardı. Bu, Peygamber (S.A.)´in kabul ettiği bir metod idi. Muaz b. Cebeli Yemen´e hâkim olarak gönderirken Peygamber (S.A.) O´na «Ne ile hükmedeceksin,» diye sordu. O, «Allah´ın kitabı ile» dedi. Peygamber «Ya Kitab´ta bulamazsan » dedi. O da, Pey­gamber´in sünneti ile» dedi. «Onda da bulamazsan » dedi. Muaz, «Re´yimle ictihad yaparını» dedi. Peygamber (S.Â.) bunun üzerine; «Allah´a hamd olsun ki, Peygamberinin elçisini O´nun razı olduğu şekilde muvaffak kıldı» buyurdu.

Usûl-i fıkıh bilginlerinin çoğu, re´yi kıyas olarak kabul eder. Kı­yas da, hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, illetleri aynı. olan ve hakkında nass bulunan başka bir meseleye göre halletmektir.

Başka bir deyimle, kıyas, hakkında nass bulunmayan mesele üze­rinde, hüküm bakımından illetleri ortak olan ve hakkında nass bu­lunan meselenin hükmünün sabit olmasıdır. Bu tarif, re´yin, bu türlü ictihad´tan ibaret olduğunu gösterir.

Bu türlü ictihad, müctehidin, hakkında nass bulunmayan konu­da illet bakımından ortak olan ve nassa dayanan meseleyi tam ola­rak kavramasını gerektirir. Meselâ; sarhoş eden herşeyi şaraba kı­yas etmek gibi. Şarabın haram edilişinin illeti sarhoş etmesidir. O halde bu illet, diğer sarhoş eden şeylerde de bulunduğundan onların da haram olduğu sabit olur. Gerçekte sahabîlerce kabul edilen re´y, hem kıyası, hem de hakkmda nass bulunmayan bir konuda masla­hata göre içtihadı içine almaktadır. Sahabîler asrında re´yin bu iki şekli de görülmekte idi. İbn-i Kayyım el-Cevziyye, sahabîlerin içti­hadını şöyle tarif eder: «Sahabîlerin içtihadı, illetleri ayrı ayrı olan hususlarda doğru olması gereken ciheti anlamak için iyice düşün­dükten sonra akıllarına uygun gelen hükmü çıkarmalarıdır.» Bu ta­rif eksiktir, çünkü; illetler aynı olmazsa kıyas yapan hukukçu neyi neye kıyas edecektir. Gerçekte re´y ile ictihad, iyice düşündükten sonra bir meseleyi Kitab ve Sünnete en yakın olan bir şekilde hal­letmektir. Bu, hakkında belli bir nass bulunan meseleye göre yapı­lırsa kıyas olur, şeriatın genel amaçları göz önüne alınarak yapılır­sa maslahata göre yapılmış ictihad olur.

Kıyas metoduna göre´ re´y ile ictihad yapmakla meşhur olan sahabîler arasında Abdullah b. Mes´ud vardır. Ali b. Ebi Talib ise, bazan maslahata göre ictihad yapardı. Dolayısiyle Tabiin´den Küfe-li hukukçular ve bunların izinden giden müctehid İmamlar, onların ictihad metodunu almışlardır.

Maslahata göre ictihad´da bulunan sahabilerin başında Ömer b. Hattab gelir. Daha başka birçok sahabîler, maslahatı gözeterek, Hz. Ömer gibi fetva vermişlerdir. Meselâ; bir kişiyi öldüren bir gu­rubu öldürmek kıyasa, sanatkâra yaptığı şeyi heder ederse ödetmek maslahata uyularak kabul edilmiştir. Hz. Ali de bu ödetme (tazmin) işinde, «insanları ancak bu ıslah eder« demiştir.

Ömer (R.A), devlet işlerini idarede, hakkında nass bulunmayan meselelerde maslahata göre ictihad yaptığı halde, kaza (yargılama)´-da, hakkında Kur´an ve Sünnet´den bir nass bulunmayan meseleler­de kıyas cihetine gidilmesini emrederdi. O, Ebu Musa el-Eş´ari´ye gönderdiği mektubun sonunda şöyle diyordu : «Kur´an ve Sünnette bulunmayan ve tereddüde düştüğün meseleleri çok iyi anlamaya ça­lış, birbirine benzeyen hususları iyice kavra ve buna göre meseleleri birbirine kıyas et.» Bu ifade açıkça göstermektedir ki hâkim, şer´î bir nass bulamazsa hâdiseyi, hakkında nass bulunan benzeri bir hâ­diseye kıyas edecek ve buna göre hüküm verecektir.

Burada okuyucunun hatırına şöyle bir soru gelebilir: Niçin Ömer (R.A.), hakkında nass bulunmayan ve devletin idaresi ile ilgili olan konularda maslahata göre içtihadı benimsiyor da, kaza hususunda kıyas´a başvurulmasını bilhassa emrediyor

Bunun cevabı şöyle olabilir: Devlet işlerinin yönetimi maslaha­ta, bozukluğa meydan vermemeye, şeriatın emirlerine itaat etme esasına dayanır. Öte yandan iyi yönetici ile iyi olmayan yönetici ara­sında fark vardır. Birincisi bozukluğa (fesada) meydan vermez, mas­lahatı korur; ikincisi bunun aksini yapar. Bu itibarla kötü yönetici hakkında Allah şöyle buyurur : «İnsanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider ve o kalbinde olana Allah´ı şahit kılar. Halbuki o düşmanların en yamanıdır. O yeryüzünde iş­başına geçti mi orada fesat çıkarmaya, harsı ve nesli kökünden ku­rutmaya koşar. Allah ise fesadı sevmez. Ona, Allah´tan kork, denil­diği zaman gururu kendisini günâh işlemeye götürür. İşte Öylesine cehennem yeter. O, hakikaten ne kötü yerdir.»[15]

Kaza işinde esas olan, hasımlar arasında adaleti gerçekleştirmek, zalim ve haksızdan mazlumun hakkını almaktır. Bunun için de sabit bir ölçüye bağlanmak gerekir. Bütün dünyada kaza için kanunlar ve belli ölçüler tespit edilir. Elbette İslâmda da Kitab ve Sünnet´e bu konuda sımsıkı sarılmak gerekir. Kitab ve Sünnet´te açık bir hüküm bulunmazsa, hakkında nass bulunan meselenin illetlerini taşıyan meseleleri iyice anlamak ve onu birincisine kıyas etmek suretiyle bir hükme bağlamak lâzımdır. Nitekim bu yol, her zaman benimsen­mekte ve böylece kaza işi, başı boşluktan kurtulmaktadır. Ömer (R.A.) de bundan dolayı yukarda adı geçen mektubuna «Kaza, uyul­ması gereken bir Sünnettir» sözüyle başlamıştır. Dolayısiyle kaza işinde nass´lara bağlanmak, nass´ları iyice anlamak suretiyle kıyasta bulunmak zaruridir. Hâkimin içtihadının da kıyasa münhasır olma­sı lâzımdır.

Sahabîlerin hepsi, re´y´e başvurmakta eşit olmamakla beraber, Kur´an ve Hadis´te nass bulamayınca ictihad etmek zorunda kalmış­lardır. Meselâ; Ömer (R.A.), devlet başkanı olarak birçok hâdise­leri halletmek için re´y´den kaçınmamıştır. Çünkü devlet işi yürüye­cek ve meydana gelen yeni olaylar zamanında halledilecektir.

Sahâbîlerden bazıları hadis rivayet etmekten çekinmişler, fakat görüşlerini ortaya atmaktan çekinmemişlerdir. Çünkü anlayışları doğru olursa dînî bir hususu açıklamış olurlar; yanılmışîarsa hatâ kendilerine ait olup dinirr özüne dokunmamış olurlar. Hadis rivaye­tinden çekinmelerinin bir sebebi de, Peygamber (S.A.)´e söylemedi­ği bir şeyi isnad etmek korkusudur. Çünkü bu konuda Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Kim kasden bana yalan bir söz isnad ederse ateşte yerini hazırlasın». İmran b. Husayn´dan şöyle rivayet edilir: «Allah´a yemin ederim ki isteseydim iki gün üst üste Peygam­ber (S.A.V.)´den hadis rivayet edebilirdim. Fakat, sahâbîlerden bir­çoğunu gördüm ki, onlar da benim gibi işittiler ve benim gibi gör-âüler; rivayet ettikleri hadislerin bir kısmı söyledikleri gibi değil­dir. Onlara benzerim diye korktum ve bu, beni hadis rivayetinden alıkoydu.»

Ebu Amr eş-Şeybânî der ki: «İbni Mes´udun yanında bir sene kaldım. Hadis rivayet ederken «Peygamber buyurdu» demezdi; eğer bu ifadeyi kullanırsa O´nu bir titreme alırdı ve «Peygamber (S.A.V.) böyle veya bu mealde buyurdu, derdi.» Gerçekten sahâbîler iki güç­lük arasında idiler. Çünkü onlar, dîni bozmaktan korkuyorlardı. Bu güçlükten birisi Peygamber (S.A) ´den çok hadis rivayet edersek Peygamber (S.A)´e yalan isnat etmiş oluruz diye korkmaları, ikin­cisi de kendi" re´yleriyle fetva verirlerse haramı helâl, helâli haram yapmak gibi şahsi hatâlara düşme endişeleri idi.

Sahâbîlerden bazıları, eğer iki ve daha fazla kimsenin açıkça bildiği gibi hadis bulunmazsa, sözü kendilerine nispet etmeyi ter­cih ediyorlardı. Hattâ Ebu Bekr (R.A.), ancak iki kişinin rivayet et­tiği hadis´i kabul ediyordu. Ali b. Ebî Talib (R.A.), hadisi rivayet ede­ne yemin ettirdikten sonra kabul ediyordu.

Bu itibarla sahâbilerin bir kısmı kendi re´yleri ile fetva veriyor­lardı veya sözü kendilerine nispet ediyorlardı. Abdullah b. Mes´ud, bir fetvasında şöyle diyordu: «Bunu kendi re´yime göre söylüyorum; eğer doğru ise Allah´tandır, yanlış ise benim hatâmdır ve şeytandan­dır. Allah ve Resulü bundan beridir.» Ömer b. Hattap bir meseleye dair fetva vermiş ve bu fetvanın sonuna kâtibi şöyle yazmıştı: «Al­lah´ın ve Ömer CR.A.)´in görüşü işte budur.» Bunun üzerine Ömer, «Çok fena demişsin, bu Ömer´in re´yidir; doğru ise Allah´tan, yanlış ise Ömer´dendir» dedi.

Sahâbîlerin re´ylerini, sırf aklî görüşler olarak kabul edeme­yiz. Onların görüşlerini Peygamber (S.A.)´m Fıkh´mdan alınmış ola­rak kabul etmemiz gerekir. Çünkü, re´yle fetva vermekle meşhur

olanlar, Peygamber (S.A.)´le uzun zaman arkadaşlık eden kimse­lerdir. İşte Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Abdullah b. Mes´ud, Zeyd b. Sabit- ve diğer sahâbîlerin fukahası bunlar arasindadır.

Düşünülebilir ki, bu sahâbîlerin rivayetleri Peygamber (S.A.) ile arkadaşlık ettikleri uzun zamanla mütenasip değildir. Dolayisiyle onların görüşlerinin çoğu Peygamber´den nakledilen hususlardır. Fa­kat onlar, Peygamber (S.A.) ´in sözünü veya fikrini naklederken de­ğiştiririz diye korktuklarından bunları O´na nisbet etmemişlerdir. Bu hususu, Tabiin´in ictihadlarından bahsederken açıklıyacağız. Bu­rada, şunu söyleyebiliriz ki, sahâbîlerin görüşlerinin hepsi re´yden ibaret değildir. Bilâkis bu görüşler içerisinde yukarıda belirttiğimiz endişe ile Peygamber (S.A.)´e nisbet edilmeyen ve Peygamber´e ait olan fikirler de vardır.

Burada iki hatâyı düzeltmek mecburiyetindeyiz:

1 Bazı insanlar, sahâbîlerin sahih olan bir hadisi terk edip-kendi re´ylerine göre fetva verdiklerini zannetmektedirler. Meselâ; bunlar, Hz. Ömer´e böyle bir şey isnad etmektedirler. Hattâ onların iddialarına göre Ömer (R.A.), kendi re´yine dayanarak veya masla­hatı tercih ederek Kur´an nassa´larını dahi terkediyordu. Bu, ger­çekleri araştırmamış olanların düştüğü bir yanlışlıktır. Çünkü hiçbir sahâbî, kendi görüşüne uyarak veya maslahatı tercih ederek, herhan­gi bir nassı terketmemiştir. Sahâbilerin maslahata göre vermiş ol­duğu fetvalar, asla nassa aykırı olmamıştır. Bilâkis bu fetvalar, nass´ların tatbikatından ve şeriatın gayesini doğru olarak idrakten ibarettir. Bunlarda hiçbir nassa aykırılık yoktur. Bu hususta ileri sü­rülen misalleri incelerken bunların, dinin esasına muhalif olmadığı­nı, bilâkis nass´lara dayandığını görürüz. Irak halkının arazisi hak­kındaki meseleyi yukarıda zikretmiştik. îşte bu mesele, Ömer (R.A.) ´in maslahatı gözeterek nassa muhalefet ettiği ileri sürülen konulardan biridir. Yukarıda gördük ki .Ömer, «Biliniz ki ganimet olarak aldığı­nız şeyin beştebiri Allah´ındır...»[16] âyetini doğru olarak anlamış, bu nassın menkul ganimetler hakkında varit olduğunu ve fetholunan araziyi içine almadığını, Kur´an´in «Allah´ın (fethedilen) memleketler halkından Peygamberine verdiği fey, (ganimet)...»[17] âyeti ile isbat etmiştir.

2 Bazı hukukçular şöyle diyorlar: Hadis´e sarılanlar, hadis ve geleneklere dayanarak fetva veriyorlar; re´y taraftarları daha ciddî kafa yoruyor ve geleneklere pek önem vermiyorlardı.

Bu görüş, ilmi araştırmadan çok uzaktır. Çünkü, hadîs´e bağlı olanlar da, re´y taraftarları da dîne ve nasslara sarılmaktadırlar. Şu-kadar ki, birinci gurup, hakkında nass olmayan meselelerde kendi görüşlerine göre fetva vermekten ve onu Allah ve Peygamber´ine nîs-bet etmekten çekinmişlerdir. Bu gurup devlet işlerinde ve halledil­mesi zarurî olan meselelerde derinlemesine bilgisi olmayan kimse­lerdir. Nass bulamayınca bunlar susmaktadırlar. Bunların fetvadan çekinmesi ve re´y ile fikir beyan etmemeleri din için herhangi bir za­rar doğurmaz.

îkinci gurup ise, hüküm çıkarmak hususunda çok uğraşmış ve tecrübeli kimselerdir. Bunların re´y ile ictihad´da bulunmaları ve meseleleri halletmeleri kaçınılmaz bir şeydir. Meselâ, halife için in­sanları islâh etmekle ilgili bir hususu, nass bulamadım diye ihmal etmek akıl işi değildir. Eğer halife böyle bir ihmale yer verirse işle­rin seyri durur; bu da fesad´a sürükler. Hükümdarlığın esası fesâd değil, İslahtır. Bu da, nass´lara dayanarak yapılır. Nass bulunmazsa, nass´larm ruhundan anlaşılan şeriatın genel amaçlarına yönelmek­le olur.

Hükümet işleriyle uğraşmayan re´y taraftarları da, sadece nakle yöneldikleri zaman, Peygamber (S.A.V.)´e yalan isnad etmekten kor­kuyorlardı; dolayısiyle Peygamber (S.A.V.)´in Sünnetinden dışarı çık-, maksızm ve Peygamber´e de nisbet etmeksizin fetva veriyorlardı. Böy­lece verdikleri fetva, isabetsiz olursa kendilerine ait, doğru olursa ´Allah´ın yardımı ile verilmiş olacaktı.

Burada belirtmeliyiz ki, re´yleri ile ictihad yapan sahâbiler, re´ylerinin bir yol haline gelmesini ve re´y olarak uygulanmasını istiyor­lardı; fakat bunun din gibi kabul edilmesini asla istemiyorlardı. Hz. Ömer (R.A.), bu durumu açıkça şu sözü ile belirtmiştir.

«Ey insanlar, doğru görüş Allah´ın elçisinin re´yidir. Çünkü Al­lah O´na gerçeği gösteriyordu. Bizim görüşümüz ise zan´dan ve tek­liften ibarettir.» Ve şöyle ilâve ediyordu «Sünnet (asıl yol), Allah´ın ve Resulünün koyduğu yoldur. Yanlış bir re´yi ümmet için Sünnet haline getirmeyin.»

Re´y ile ictihad eden sahâbîler, re´ylerine galip bir zan gözüyle bakıyorlardı. O, yanlış veya doğru olabilirdi. Sahâbîlere göre ona biz­zat uymak gerekmiyordu. Fakat ekseri fakihler, sahâbüerin re´y-lerini takdir edip ona muhalefet etmediler. Bazıları ise ona muhale­fet ettiler. Bazıları da, sahâbîlerin bütün sözlerini nass olarak kabul ettiler.[18]



Sahâbîler Devrinde Fıkh´ın Kaynakları


Yukarıdaki izahtan anlaşılmıştır ki sahâbîlere göre fıkh´m kay­nağı şu üç esastan ibarettir:

1 Kitab,

2 Sünnet,

3 Re´y (kıyas).

Bu devirde Sünnet, kitap halinde yazılmamış idi. Gerçi bazı genç sahâbîler; Abdullah b. Amr b. Âs gibi, Peygamber (S.A.) za­manında bir kısım hadisleri yazmışlardı. Çünkü Peygamber (S.A.V) son zamanlara doğru hadisle âyetin birbirine karışma tehlikesi or­tadan kalktığı için hadislerin yazılmasına izin vermişti.

Abdullah b. Amr ve diğerlerinin yazdığı hadisler, özel notlar hâlinde idi ve halka bir kitap şeklinde intikal etmemiştir.Hz. Ömer (R.A.), hadislerin yazılmasına müsamaha göstermiyordu. Ayrıca ya­zılan hadis mecmuaları, kitap derecesine ulaşmamış risalelerden iba­retti. Bu yüzden hadis rivayeti sahâbîlerin hafıza ve zihinlerine da­yanıyordu. Onlar rivayet ettikleri hadislerin doğru olmasına çok dikkat ediyorlardı. Hadis rivayet eden sahâbîlerin hepsi de doğru kimselerdi. Fakat, Ebu Bekr ve Ömer´in bir hadisi kabul etmek için tuttukları yola göre, ancak iki kişinin Peygamber´den o hadisi işit­miş olmaları lâzımdı. Yukarıda da geçtiği gibi Hz. Ali (R.A.), hadisin doğruluğuna kalben kanaat getirmek için, hadisi rivayet edene ye­min ettirirdi.[19]



Sahâbîlerin Îctihad Metodlârı


Sahâbüerin ictihad nıetodları değişikti. Bazı sahâbiler, yukarıda da değindiğimiz gibi, sadece Kitab ve Sünnetin sınırları içinde icti­had yapıyorlardı. Bazıları ise nass bulamayınca re´y ile ictihad´da bu­lunuyorlardı. Tabiîdir ki re´y ile ictihad çeşitli idi; bazıları Abdullah b. Mes´ud gibi kıyasla ictihad ediyordu; bazıları da nass bulunmayan yerlerde maslahata göre ictihad yapıyordu.

Bunlar, sahâbîlerin düşünüş metodlarma göredir. Fetva konula­rı bakımından ise, sahâbîlerin görüşleri bazan ferdî oluyordu. Çün­kü herhangi bir kimse, sahâbilerden birine cüz´î bir olayın hükmü­nü sorduğundan buna verilecek fetva da cüz´i veya ferdî oluyordu; buna başka sahâbiler katılmıyordu.

Bazan ictihad, şahsî olmayan, hatta umumu ilgilendiren bir ko­nuya ait oluyordu. Bu gibi ictüıadlar; genel kaideler koymak demek olduğundan, umumî bir toplantıda veya sahabîlerin fakihlerinden meydana gelen bir topluluk içinde müzakere edilerek yapılıyordu. Meselâ; Hulefâ-i Râşidîn, devlet nizamını ilgilendiren önemli bir me­sele, karşısında kaldıkları zaman sahâbîleri topluyorlar, onlarla isti­şare ve görüş teatisinde bulunarak, cemaatin de kabul ettiği bir ne­ticeye ulaşıyorlardı. Hz. Ömer (R.A.) ´in iki türlü istişare meclisi vardı:

1 Özel Şûra bu, sahâbîlerden ileri gelenlerin katıldığı bir top­lantı idi. Devlet işlerinde Ömer, bunlarla istişare eder, büyük ve kü­çük meselelerde onların görüşlerini dinlerdi.

2 Genel Şûra; bu, bütün Medinelilerin katıldığı bir toplantı idi. Önemli devlet işlerinde veya ümmetin geleceği ile ilgili bir temel prensibin kabul edilmesinde bu meclis karar verirdi.

Önemli bir iş ortaya çıkınca Hz. Ömer, Medinelileri Peygamber (S.A.)´in camiinde topluyordu; burası dar gelirse onları Medine´nin dışında bir yerde topluyor ve meseleyi onlara arzediyordu. Onlar da bu mesele üzerinde tartışıyorlardı. Irak halkının arazisi hakkinda ya­pılan istişare bunlardan biridir. Yukarıda da geçtiği gibi, gaziler, bu araziyi aralarında paylaşmak istiyorlardı. Hz. Ömer de bunu kabul etmeyip sahiplerine terketmek istiyordu. İki-üç günlük münakaşa­dan sonra mesele; Hz. Ömer´in «Allah´ın (fethedilen) memleketler halkından Peygamberine verdiği fey´ (ganimet)...»[20] âyetini okuma­sı üzerine O´nun görüşüne uygun olarak halledildi.

Medine halkının bu durumu, PERİKLES devrindeki Atina halkı­nın durumuna benzemektedir. Çünkü o devirde şehir halkının her-biri devlet işlerinde görüş beyanetme hakkına sahipti. Zira toplantı halinde verilen bir karar, şahsî görüşlerden kuvvetlidir. Bunun için­dir ki çeşitli yönlerden incelenerek topluca varılan netice, devlet işi­nin yürütülmesinde esas teşkil eder.

Sahâbî ve Tabiîlerden sonra gelen müctehidler bu topluca ka­bul edilen re´ye icma´ adını vermişler ve onu şeriatın dördüncü kay­nağı saymışlardır. Böylece; 1 Kitab 2 Sünnet, 3 Re´y (kıyas), 4 İcma´ şeriatın dört kaynağını teşkil etmiştir.

Sahabîler bazı hallerde topluca bir re´ye, yani icma´a ulaşamaz­lar ve aralarındaki ihtilâf sürüp giderdi. Sahabîlerin bu gibi ihtilâf­larını iki kısımda inceliyebiliriz:

1 Nass´larm etrafında meydana gelen ihtilâf: Bu bir nass´ın iki veya daha çok mânâya gelmesi ihtimalinden doğmaktadır. Mese­lâ; «Boşanmış olan kadınlar üç ayhali iddet beklesinler.»[21] âyet-i kerimesindeki «KURU» kelimesinin anlamı üzerinde meydana gelen ihtilâf bunlardandır. Bu kelime iki mânâya gelir: a) Kadının iki ayhali (hayz) arasındaki temizlik müddeti kastedilebilir, b) Bizzat ayhali kastedilebilir. Abdullah b. Mes´ud ve Hz. Ömer, bu kelimeden maksat ay halidir demiştir. Bunlar ve bunlara tâbi olanlara göre boşanmış bir kadının ibadeti üç hayz olarak kabul edilmiştir. Zeyd b. Sabit, bu kelimeye iki ayhali arasındaki temizlik müddeti mânasını vermiş ve boşanmış kadının iddetinin üç temizlenme zamanı olduğu­nu söylemiştir.

Bazan nass´larm etrafındaki ihtilâf sebebi, bu nass´larm zahir­leri arasındaki çatışma olabilir. Meselâ; kocası ölmüş gebe bir ka­dının iddeti üzerindeki ihtilâf böyledir. Bu hususta iki nass vardır ve bunlar, ilk bakışta birbiriyle çatışma halindedir. Bu nass´lar şun­lardır: «...Gebe olanların iddeti çocuklarını doğuruncaya kadar­dır.»[22] ve «Sizden ölenlerin bıraktıkları kadınlar kendi kendilerine dört ay on gün iddet beklesinler.»[23]

Birinci âyetin lâfzmdan umumi olarak anlaşılan mânâ, kocası ölen gebe bir kadını da, boşanmış olan (gebe) kadmı da içerisine alır. İkinci âyetin umumî anlamı gebe olsun olmasın, kocası ölen ka­dına şâmil olmaktadır. O halde kocası ölen gebe kadm hakkında bir­biriyle tenakuz hâlinde gözüken iki nass bulunmuş oluyor ve saha-bîler bu sebepten ihtilâfa düşüyorlar. Burada Abdullah b. Mes´ud, «Gebe kadınların iddeti» âyeti, «Sizden ölenler...» âyetinden gebe kadını çıkarmıştır; dolayısiyle, kocası ölen gebe kadının ibadeti birin­ci nassa göre doğum´a kadar olur, diyor. Hz. Ali ise, her iki nass ile de amel etmiştir. O´na göre kocası ölmüş hâmile bir kadının id­deti, dört ay on günden az olmamak şartı ile doğuma kadardır. Ya­ni Hz. Ali´ye göre böyle bir kadın iki iddetten en uzun olanını bek­ler. Bunlar, ya doğuma kadar olan zaman, veya dört ay on gündür. .

Nass´larm etrafındaki ihtilâf sebeplerinden biri de rivayet me­selesidir. Meselâ; vârid olan herhangi bir hadis birine göre sahih sayılmıyor ve o, re´y ile fetva veriyor; diğerine göre sahih sayılıyor-, o da bu hadisle fetva veriyor.[24]

2 Re´y sebebiyle meydana gelen ihtilâf: Bu, çok geniş bir saba işgal eder. Çünkü, her müctehidin kendine göre bir görüşü ve düşünüş tarzı vardır. Birinin bir türlü anladığım diğeri başka türlü anlamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bir çok ihtilâfın menşei re´y far­kıdır. Görüş ayrılığı yüzünden meydana gelen ihtilaflı meseleler pek çoktur. Meselâ; bunlardan biri, babanın babası olan dedenin ölünün kardeşleriyle mirasçı olup olmaması meselesidir. Ebu Bekr göre ölünün kardeşleri dede ile mirasçı olamaz; ölünün kardeşleri baba ile mirasçı olmadıkları gibi. îşte Ebu Hanife bu görüşü benimsemiş­tir. Ömer (R.A), bu meseleyi sahâbîlere sorup öğrenmeden hallet-memiştir. Zeyd b. Sabit, üçtebirden az olmamak şartiyle, dedeye, bir kardeşe verilen hisse miktarı bir miras tanımıştır. Bu hususta feraiz kitaplarında geniş bilgi vardır. Ali b. Ebi Talib, dedenin altıdabirden az olmamak şartiyle, bir kardeşin alacağı hisse miktarı miras hakkı olacağını söylemiştir. İslâm hukukçularının çoğunluğu Zeyd b. Sabit´in fetvasını kabul etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Ömer de bu görüşü benimsemiştir.

Sahâbüerin, yeni meseleler karşısında yaptıkları ictihadlarda rehberleri ihlâsları idi. Çünkü sahâbîlerin fakihleri, müslümanlann seçkinleriydi. Onlar, fetva verirken dinî hakikati arıyorlar ve mut­laka doğru bir çözüm yolu bulmak için çalışıyorlardı. Sahâbüerin bu türlü ictihad ve anlayış farkları onlardan sonra gelen nesillere iki şekilde faydalı oldu:

1 Sahâbîler ictihad için çok sağlam bir metod koymuş oldu­lar. Hakikati ararken ihtilâfa düşseler dahi, rehberleri ihlâs olduk­ça bu ihtilâfın, birliği bozmayacağını, bilâkis akıl ve idrakleri kuv­vetlendireceğini ve her yönüyle meseleyi inceleyen kimseleri gerçe­ğe ulaştıracağını göstermiş oldular.

2 Sahâbîler fıkıhta öyle zengin bir araştırma, şuurluluk ve açıkhk mirası bıraktılar ki, onlar, ihtilâfa da düşseler, ittifak ha­linde de olsalar, yaptıkları ictihad, kendilerinden sonra gelenlere çok büyük faydalar sağladı.

İmam Şâtibî, el-İ´tisam aalı eserinde sahâbîlerin ihtilâfını üm­met için bir rahmet olarak vasıflandırır ve şöyle der: «Kasım b. Muhammed´den şöyle rivayet edilmiştir: Allah, Peygamber´in arka­daşlarının ihtilâfları ile amel hususunda bizi çok faydalandırdı. Sa-hâbilerden birinin ilmi ile amel eden kimse ancak onları yetkili gör­düğü için amel etmektedir. Damra b. Recâ´dan da şöyle rivayet edil­miştir : Ömer b. Abdilaziz, Kasım b. Muhammed ile birlikte hadis müzakere ediyorlardı. Ömer b. Abdilaziz bir meselede Kasım´a muhalefet etti. Durumu anlayıncaya kadar bu Kasım´a ağır geldi. Qme b. Abdilaziz de O´na: Yapma, onların ihtilâfı beni çok memnuı etmektedir, dedi. İbni Vehb de, Kasım´dan şöyle rivayet eder: Öme b. Abdilaziz´in şu sözü beni hayrete düşürdü: Sahâbîlerin ihtilâl beni çok sevindiriyor. Çünkü onlar tek bir görüşe sahip olsalardı ir sanlar sıkıntıya düşerlerdi. Zira sahâbîler, kendilerine iktidâ edile; İmam mevkiindedirler. Dolayısiyle herhangi bîr kimse, onlardan b: rinin sözü ile amel ederse Sünnete uymuş olur. Bu sözün mânâs şudur: Sahâbîler insanlara ictihad kapısını açtılar ve bu husust ihtilâfa düşmenin caiz olduğunu gösterdiler. Eğer onlar bu kapıı açmasalardı müctehidler sıkışıp kalırlardı. Onlar arasındaki ihtile sebebiyle Allah ümmete genişlik verdi ve ümmetin bu rahmete di hil olması için bir açık kapı bırakılmış oldu.»[25]

Sahâbîlerden bize Peygamber (S.A.)´in hadislerine dayanan bizı fıkıh mecmuaları intikal etmiştir. Hadîs´e de, sahâbîlerden intiki eden sözlere de «Sünnet» denir. Sadece Peygamber´e nispet edile şey «hadis» adını alır. Buna göre hadis kelimesi sünnetten daha hususî bir mânâda kullanılır. Sahâbîlerin sözlerinin daha sonra îslâ; Hukuku´nun teşri´ tarihinde çok büyük bir önemi vardır. Ömer Abdilaziz, sahâbîlerin sözünü hüccet olarak kabul ederdi. Sahâl lerin sözlerinin toplanmasını ve bunların halk için tatbik edilmek üzere bir kanun teşkil etmesini istemişti.

Abdullah b. Mukaffa, Abbasî halifesi Ebu Cafesrel-Mansur devlet için bir kanun yapmasını teklif eden risalesinde, Ömer b. A dilaziz´in fikrini benimseyerek, bu kanunun sahâbîlerin sözlerindi derlenmesini, onların ittifak halinde olan görüşlerinin esas olan kabul edilmesini, ihtilâf ettikleri hususlarda ise onların insanlar menfaatlarına uygun olan görüşlerinin alınmasını ileri sürmüşti Ebu Cafer el-Mansur, bu fikri kabul eoniş ve îmam Malik´ten, Sünnet olarak intikal eden sözlerin kanun olmak üzere, kitap halini yazılmasını istemiştir. Medineli îmam Malik, bu isteği yerine get di ve Halife el-Mehdî devrinde tamamladığı bu kitab (Muvatta) kanun olarak kabul edilmesinden vazgeçti. Çünkü O, Medine´de rivayetleri bu eserinde toplamıştı. Her ne kadar sahâbiler, sayı V kınandan Medine´de daha çok iseler de, diğer İslâm ülkelerine dağılmışlardı.

Netice ne olursa olsun, sahâbîlerin sözleri bir hüccet olarak kabul edilmiş, ileride açıklayacağımız üzere, ictihad da onun sinirli dahilinde yapılmıştır.[26]



3- Tabiîn Devrinde İctihad


Sahâbüer, birçok talebeler yetiştirmişler ve onlara, Kur´an´ın, «(îslâmda) birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar...»[27] âyetine uyularak «Tabiin = Tabiîler» adı verilmiştir. Aslında bu isim, onlara Allah tarafından verilmiş olup büyük bir şereftir.

Tabiîler, sahâbilerin birçok rivayet ve fıkhi ictihad servetini ha­zır bulmuşlardı. Bu durum karşısında onların yapacağı iki iş vardı:

1 Bu iki serveti toplamak. Onlar, gerçekten Peygamber (S.A.)´in hadislerini, sahâbîlerin söz ve ictihadlarını topladılar. Bu, onlar için çok kolay oluyordu. Çünkü her tabiî, bir sahâbînin veya birkaç sahâbinin talebesi idi. Birçok talebesi olan sahâbîler de vardı. İleselâ; Abdullah b. Ömer birçok kimseleri yetiştirmişti; Said İbnü´l-´ Müseyyib, Abdullah b. Ömer´in azatlı kölesi Nafi´ ve oğlu Salim v.s. gibi. Her sahâbînin ilmini nakleden özel bir talebesi vardı. Bu tale­belerin ekserisi Arap asıllı olmayan müslümanların çocuklarıydı. Bu durumda, Peygam´ber´den İlim alma mevkiinde bulunan sahâbîlerin sözlerini onlar bir hüccet sayıyorlardı.

2 Hakkında sahâbîlerin re´y´i veya Kur´an ve Sünnetten her­hangi bir nass bulunmayan meselelerde ictihadlarda bulunmak. Ger­çekten onlar, naklettikleri hadis ve fetvaların ötesinde birçok ictihadlar yapmışlardır. Fakat sahâbîlerin çizmiş oldukları yoldan çık­mamışlardır. Şüphesiz ki hadisleri toplamak hususunda bazı güçlük­lerle karşılaşıyorlardı. Çünkü sahâbîler İslâm ülkelerine dağılmış olup bazısı Irak´ta, bazısı Şam´da ve bazısı da başka yerlerde bulun­makta idiler. Fakat, onlar için bu hadis toplama işini kolaylaştıran cihet, her tâbii´nin sadece karşılaştığı sahâbîden hadis rivayeti ile ye­tinmesi idi.

Emevîlerin ilk devirlerinde Medine´den ayrılan sahâbîlerin ço­ğu, sonra tekrar oraya döndü ve Medine önceki gibi yine İlim ve ir­fan merkezi haline geîdi. Sahâbîlerin ve ekseri tâbiî´Ierin ilmi işte bu şehirden yayıldı. Gerçekte Emevîler devrinden önce Medine´den ayrılan sahâbîler, sayı bakımından orada kalanlara nispetle çok az idiler. Çünkü Hz. Ömer (R.A.), büyük sahâbîleri Medine´de oturmağa mecbur etmişti. Hz. Ömer (R.A.), onları evvelâ görüşlerinden fay­dalanmak için, saniyen siyaset ve devlet işlerinin güzel gitmesi ile ilgili sebeplerle Medine´de alıkoymuştu. Fakat, Hz. Osman (R.Â) halife olunca Medine´den ayrılmak isteyen sahâbîlere izin vermiş ve onlardan bir kısmı dışarı gitmiştir. Bununla beraber bilgin ve bü­yük sahâbîlerin çoğu oradan gitmemiştir. Ancak Abdullah b. Mes´ud, Ebu Musa el-Eş´arî gibi bazı bilgin sahâbîler, ta Hz. Ömer zamanın­da Medine´den ayrılmışlardı.

Çok talebe yetiştirmekle meşhur olan sahâbîlerden Irak´ta Ab­dullah b. Mes´ud; Medine´de Hz. Ömer, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit ve başkaları dikkati çekmektedir. Bu hususta İbn-i Kayyım el-Cevziyye şöyle söyler:

«Dîni ve fıkhı İlimler, îslâm ümmeti arasında İbni Mes´ud, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas´m talebeleri vası­tasıyla yayılmıştır. Yani Medine´de Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Mes´ud´un talebeleri tarafından, bu İlimler yayılmıştır.» İbn-i -Kay­yım el-Cevziyye, İbn-i Cerir´den şöyle rivayet etmektedir: «Denile­bilir ki Abdullah b. Ömer ve Medine´de ondan sonra yaşayan sahâ­bîlerden bir gurup, Zeyd b. Sabit´in mezhebine göre fetva verirler­di. Onlar Peygamberden işitip öğrenmedikleri şeyleri Zeyd b. Sabit´-ten almışlardır.»[28]

Şüphesiz îbn-i Kayyım, sahâbilerden fetva ve fıkıh üzerinde ihti­sası olan bazılarını burada zikretmektedir. Halbuki onlardan başka Ali b. Ebî Talib, Aişe (R.A.) ve Ömer b. Hattab gibi birçok sahâbî­ler re´yleri ile ön plânda yer alırlar. îbn-i Kayyım´m zikrettiği sahâ­bîlerin bir kısmı, Ömer (R.A.)´dan rivayet etmişlerdir. Meselâ; Ab­dullah b. Ömer, babasının fıkıh görüşünü naklederdi. Zeyd b. Sabit, İbni Mes´ud ve diğerleri bazan -Ömer (R.A.) ´in görüşünden uzakla­şır; çoğu zaman da onun görüşüne katılırlardı.

Tâbiiler´den bazıları, nass veya sahâbilerin fetvasını bulama­dıkları zaman kendi re´yleri ile içtihad ederek fetva verirlerdi. Ba­zıları da, dayanacak Kitab ve Sünnet´te herhangi bir nass bulama­dıkları zaman ictihad´da bulunmaktan çekinirlerdi. Bu iki türlü içti­had metodu sahâbîler devrinde mevcut idi. Fakat sahâbîlerin çoğu, Peygamber´den aldıkları sünnetleri iyi bildikleri için bu iki türlü ictihad tarzı arasındaki fark pek açık-seçik değildi.

Tabiiler devrinde bu iki ictihad metodu arasındaki fark ve me­safe iyice ortaya çıktı. Çünkü müslümanlar arasındaki ihtilâf­lar şiddetlenmiş ve müslümanlar birbiriyle sert tartışmalara gi­rişmişlerdi. Bu tartışmaların neticesinde birbirini küfür ve sapıklıkla itham edenler türemiş, hattâ kılıçlar çekilerek birbirini öldüren­ler dahi olmuştur. Dolayısiyle müslümanlar:

1 Haricîler,

2 Şiîler,

3 Ehl-i Sünnet vel-Cemaat

Olmak üzere belli başlı üç fırkaya ayrılmışlardır. Bü arada fit­neden uzak durarak, bir kenara çekilip müslümanlann uğradığı fe­lâkete seyirci kalanlar da olmuştur.

Hariciler birbirine zıt görüşlere sahip fırkalara ayrılmışlar ve Ezrakîler^ecedât, Ibâzıye[29] gibi bir çok fırkalar doğurmuştur. Şiî­ler de çok farklı fırkalara ayrılmış, hattâ bazıları îsîâmiyetten ta­mamen uzaklaşmışlardır. Şiîlik iddia eden bazıları da İslâm´a, sırf onu bozmak için girmişlerdir. Dolayısiyle onlar için İslâm´ın ayakta durması değil, temelinden yıkılması önemli idi. Tâ ki onlar, eski din­lerine ve iktidarlarına dönmüş ve hiç olmazsa devletlerini yıkan müslümanlardari öçlerini almış olsunlar; veya müslümanlar koyu bir karanlık içine gömülüp gönüllerindeki ilâhi nur sönmüş olsun.

Bunun bîr neticesi olarak, bazı insanlarda dinî duygu zayıfla­mış ve Peygamber (S.A.V.)´den asılsız hadis rivayetleri çoğalmıştır. Bu durumdan endişeye düşen İslâm büyükleri, bu uydurmaları çü­rütmek için gerçek hadisleri toplayarak kitap haline getirmişler ve gerekli tedbiri almışlardır. Bu yüzden Ömer b. Abdilaziz, gerçek ha­dislerin yazılmasını emretmiştir. Onun gerçek (sahih) hadislerin derlenerek yazılmasmdaki ikinci bir maksadı da, şer´î hükümlerin doğru olarak tatbikini sağlamak idi.

Bu gibi sebeplerle yukarıda bahsettiğimiz iki ictihad metodu arasındaki mesafe ve görüş açısı büsbütün büyümüş, her iki züm­re de sahâbîlerin yolundan oldukça uzaklaşmışlardır. Bu itibarla ri­vayeti tercih edenler ona daha çok sarılıyorlar, kuvvetini arttırmış olan fitnelerden bu suretle korunacaklarını düşünüyorlar ve kur­tuluşu Sünnete sarılmakta buluyorlardı. Diğer bir gurup, Peygam­ber (S.A.) ´den bir çok uydurma hadis rivayet edildiğini ve bunların rivayet sebeplerini gözönüne alarak, ciddî olaylar karşısında dîni hükümlerin ictihadla açıklanmasını zarurî görüyorlardı.

Dolayısiyle iki türlü fıkıh doğdu:

1 Re´y´e dayanan fıkıh,

2 Hadis´e dayanan fıkıh.

Buna göre İslâm hukukçularının bir kısmı re´y taraftarları, bir kısmı da hadis taraftarları olarak meşhur olmuşlardır.

Burada tekrar işaret etmek isteriz ki ihtilâfın esası, Sünnetin delil olarak alınması veya onun sabit olduğu takdirde kabul edil­mesinin lüzumu meselesi değildir. İhtilâfın esası, re´y´in derecesi ve yeni hükümleri re´y´in otoritesi altında halletmek meselesidir. Bu itibarla hadisçiler, mecbur kaldıkça re´y´e başvuruyorlar ve onunla içtihada müsaade ediyorlardı. Re´y taraftarları da ictihad ettikleri konularda sahih bir hadis bulamadıkları zaman re´y ile daha çok fet­va veriyorlardı. Bazıları da mevcut meselelerin hükümlerini ortaya koymakla yetinmiyor, mevcut olmayan bir kısım meseleleri varsa­yıp onların re´y ile hükümlerini açıklıyordu. Bu türlü fıkha «farazi» (takdirî) fıkıh adı verilir.

Bazı İlim adamları, ekseri hadis taraftarlarının Hicaz´da, ekseri re´y taraftarlarının da Irak´ta olduğunu yazarlar. Bunun esası şudur: Medineli fakihler, Iraklı fakihleri Sünnetten uzaklaşmak ve re´yleri ile fetva vermekle itham etmişler, Iraklılar da bu ithamı reddetmişlerdir. Hakikatte ise Irak´ta re´yin yanında hadis, Medi­ne´de de hadis´in yanında re´y bulunmaktadır.

Fakat bunlar, iki hususta birbirinden ayrılırlar:

1 Iraklılara göre re´y´in derecesi Hicazlılardan daha fazladır.

2 Re´y ile ictihad, Iraklılara göre daha çok kıyas metoduna

dayanır. Hicazlılara göre re´y. maslahat (menfaat) metoduna daya­nır. Buna göre Irakta fıkhın fer´î meseleleri çoğalmıştır, kıyaslar ya­pılarak mevcut olmayan meseleler hakkında dahi fetvalar verilmiş­tir. Fıkhın bu çeşidi Medine´de bulunmamaktadır. Çünkü Medinelilerin ictihadlarma esas teşkil eden maslahat, mevcut olmayan konularda düşünülemez. Dolayısiyle Medine´de farazi (takdirî) fıkıh gelişmemiştir,

Iraklı fakihler arasında Şa´bî ve benzeri hadisçiler mevcut ol­duğu gibi Alkame, İbrahim Nahaî, Ebu Hanife´nin hocası Hammad gibi kıyasa dayanan fakihler de çoktur. Bunların İmamları sahâbîlerden Abdullah ibni Mes´ud ve ´Ali Ebî Talib gibi Irakta uzun za­man oturmuş olan büyük sahâbîlerdir.

Medine´de hem hadis´e bağlı olan, hem de re´y ile ictihad yapan tabiîlerin sayısı Iraktakilerden daha çoktur. Medine´de kendine has özellikleri bulunan bir fıkıh ekolü teşekkül ettiği gibi, Irak´ta da başka bir fıkıh ekolü kurulmuştur. Mekke´de ise, bu her iki ekole yakın diğer bir fıkıh ekolü meydana gelmiş, hattâ her İslâm mem­leketinde ayn bir fıkıh ekolü doğmuştur. Bu yüzden fıkıh genişle­miş ve fıkıh metodları çeşitli dallara ayrılmıştır.

Fıkıh ekollerinin ihtilâfları hakkında Veliyyullah Dehlevî şöyle söyler:

«Tabiilerin âlimlerinden herbirinin kendine göre bir mezhebi vardı. Her memlekette´ onlardan bir İmam bulunmaktaydı. Meselâ; Medine´de Said b. el Müseyyib, Salim b. Abdillah b. Ömer, bunlar­dan sonra Zührî, Kadı Yahya b. Said, Rabia b. Ebi Abdirrahman; Mekke´de Ata b. Ebi Rabah; Kûfe´de İbrahim Nahaî ve Şâbî; Basra´­da Hasan el-Basri; Yemen´de Tavus b. Keysan gibi.

«Birçok, kimseler bunların İlimlerine almış, onlardan hadis ve sahabîlerin fetva ve sözlerini nakletmişlerdir. Onlar bu bilginlerin görüş ve araştırmalarını öğrenmiş, birçok kimselere fetvalar ver­miş, aralarında pekçok meseleler konuşulmuş ve kendilerine bir hayli mesele arzedilmiştir. Said b. el-Müseyyib ve İbrahim Nahai gibi bazı bilgin tabiîler, fıkhı bölümlere ayırarak toplamışlardır. Onlar seleflerindjen aldıkları her konuda bir metoda sahip idiler. Said b. el-Museyyib ve arkadaşları, Mekke ve Medineliieri fıkıh ba­kımından daha sağlam görüyorlardı. Bunların mezhebîerinin aslını, Abdullah b. Ömer, Aişe ve İbni Abbas. (R.A.)´m fetvaları ile Medine kadılarının hükümleri teşkil eder. Onlar bu fetva ve hükümleri im­kânları dahilinde derlemişler, sonra bunları inceden inceye gözden geçirmişlerdir. İbrahim Nahaî ve arkadaşları ise Abdullah b. Mes´-ud´u fıkıhta en kuvvetli sayarlardı. Nitekim Alkame : «Abdullah b. Mes´ud´tan fıkıhta daha kuvvetli kim vardır » demiştir. İmam Ev-zaî´ye, Ebu Hanîfe: «İbrahim Nahaî Salim b. Abdillah´tan daha bil­gindir. Eğer sahabi olmak şerefine sahip bulunmasaydı. Abdullah b. Ömer´den Alkame daha bilgindir, derdim. Abdullah (b. Mes´ud) ise, işte o Abdullah´tır» demiştir. Ebu Hanîfe´nin mezhebinin aslı, Abdul­lah b. Mes´ud´un fetvaları, Ali b. Ebî Talib´in fetva ve hükümleri, Ka­dı Şureyh gibi Küfe kadılarının verdikleri hükümlerdir. Ebu Hanife, onların fetva ve hükümlerini toplamış ve diğer hadis taraftan Me-dineliler gibi, o da ictihadlarda bulunmuş ve fıkıh meselelerini bö­lümlere ayırmıştır. Said b. el-Müseyyib, Medine fakihlerinin başta gelenlerinden idi. Hz. Ömer´in hükümlerini ve Ebu Hureyre´nin ha­dislerini en iyi bilen o idi. Said b. el-Müseyyib ve İbrahim Nahai birşey söyleyip onu birine nispet etmezlerse, çoğu zaman onların bu sözü açıkça veya imâ yoluyla seleflerinden birine nispet edilmiş ola­rak kabul edilirdi. Dolayısiyle memleketlerinin fakihleri bu ikisinin etrafında toplandılar, onlardan İlim öğrenip onların yolundan gide­rek hükümler çıkardılar.»[30] .

Bu ifadeden şu iki husus ortaya çıkmaktadır -.

1 Iraklılar fetva ve yargı (kazâ)´larmda Abdullah b. Ebî Talib ve Irak´ta oturmakta olan diğer, sahabîlere tâbi oluyorlardı. Me-dineli tabiîler ise, orada oturan bilgin sahabîlerin fıkıh görüşlerini nakletmeye önem veriyorlardı ve sahabîler Irak´tan daha çok Me­dine´de idiler.

2 Tabiîlerin bilginlerinden dikkati çeken iki fakih kendi memleketlerindeki fıkhı temsil etmişler ve memleketlerinin fıkhî malzemelerini nakletmişlerdir. Bunlardan birisi Medine´de Saîd b. el-Müseyyib´tir. O, Medine´deki sahabîlerin İlim ve ictihadlanm nak-letmiştir. Diğeri ise İbrahim Nahaî olup Abdullah b. Mes´ud, Ali b. Ebî Talib gibi Irak´ta bulunan sahabilerin İlim ve fetvalarını nakletmiştir.[31]



İcma´ Ve Sahabî Sözünün Delil Oluşu:


Tabiilere göre sahabilerin söz ve amelleri bir delil (hüccet) idi. Çünkü tabiîler, sahabilerin öğrencileri olup onların yolundan gidi­yorlardı. Tabiîlerden sonra gelenlere göre de sadece sahabîlerin ameli hüccet olarak kabul edilmiştir. Ancak Şiiler´den îmamiye mezhebi, Hariciler ve Zahirî mezhebi´nde olanlar sahabîlerin ameli­ni hüccet olarak kabul etmezler. Sahabilerin ameli iki kısma ayrı­lır:

1 Bir tartışmadan sonra da olsa sahabîlerin ittifak halinde kabul ettikleri re´y icmâ´ olup bizzat hüccet teşkil eder. Fakihlerin büyük çoğunluğu bu görüştedir. Yani Haricî ve Şiüerden başka bü­tün mezhebler, Zahiriler de dahil olmak üzere, sahabîlerin icma´mi hüccet saymışlardır.

2 Sahabîler bir hususta ittifak etmemişlerse tabiîlerden her biri, ekseriya bu konuda kendi hocasının görüşünü benimser, bazan da başka bir sahabînin görüşünü kabul ederdi.

Tabiîler, ittifak halinde olsun veya olmasın, sahabîlerin görü­şünü sünnet olarak kabul ederlerdi. Onlara göre sahabîlerin sözü mücerret bir re´y´den ibaret değil, uyulması gereken bir sünnettir; zahirde sahabilerin sözü mücerret bir hüküm çıkarma (istinbat) ´dan ibaret olsa bile.

Tabiilerden sonra gelen müctehid fakihlerin ekserisi de, sahabînin re´yini hüccet olarak kabul etmişlerdir. Çünkü sahabîler, İlim­lerini bizzat Peygamber (S.A.)´den almışlar ve bir kısım meseleleri, Peygamber´den sözle nakletmemişlerse de, amelî olarak nakletmiş-ierdir. Onlann görüşleri Peygamberimizin rehberliğine dayanmakta­dır. Bunun içindir ki onlar Peygamber (S.A.)´in getirdiği dinî anla­makta daha kuvvetli ve ictihadlan aklî olmaktan ziyade Peygamber (S.A.)´den görüp öğrendiklerine daha yakındır.

Ibni Kayyim el-Cevziyye, sahabînin rey´inin sağlamlığını açık­larken şöyle der:

«Sahabî bir1 söz söylediği, bir hüküm veya fetva verdiği zaman onda bizde bulunmayan anlayış imkânları vardı. Bazı hususlarda sahabînin sahip olduğu anlayış imkânlarına biz de sahibiz. Fakat, sahabînin anlayış özelliği, Peygamber (S.A.)´den veya başka bir sa-habiden şifahen işitmiş olması ihtimalidir. Sahabîlerin kendilerine has bilgileri pek çoktur. Çünkü her sahabî, işittiği şeylerin hepsini rivayet etmemiştir. Ebu Bekr Sıddık ve Ömer el-Fârûk gibi büyük sahabilerin işittiklerine nispetle rivayet ettikleri çok azdır. Meselâ, Ebu Bekr´in Peygamber (S.A.)´den rivayet ettiği hadis sayısı yüz´e varmamaktadır. Halbuki O, Peygamber (S.A.)´den hiç ayrılmaz ve O´nun yaptığı herşeye vâkıftı. Hattâ peygamberliğinden önce başla­yıp vefatına kadar O´na arkadaşlık etmişti. Peygamber´i-, O´nun sö­zünü, işini ve yaşayaşını en iyi tanıyan zat O idi. Diğer büyük sa­habîlerin de rivayetleri, Peygamber (S.A.V)den işitip gördüklerine nispetle pek azdır. Onlar işitip gördüklerini rivayet etselerdi, Ebu Hüreyre´nin rivayetinden kat kat fazla olurdu. Ebu Hüreyre dört seneye yakın bir zaman Peygamber (S.A.)´e arkadaşlık ettiği halde O´ndan pek çok hadis rivayet etmiştir. Sahabîlerin hal ve yaşayışla­rını bilmeyenler, herhangi bir vak´a hakkında sahabîler birşey bil­selerdi, rivayet ederlerdi, derler. Halbuki sahabiler Peygamber´den birşey rivayet ederken fazla veya noksan yaparız diye korkarlardı. Peygamber (S.A.)´den işittikleri şeyi defalarca konuştukları halde bunu Peygamber (S.A.)´den işittiklerini açıklamazlar ve «Peygam­ber (S.A.) şöyle buyurdu» demezlerdi.

«Sahabînin verdiği îetvâ şu altı şıkkın dışına çıkmaz:

«1 Sahabî, onu Peygamber (S.A.)´den işitmiş olabilir.

«2 Peygamber (S.A.)´den işitenden işitmiş olabilir.

«3 Kur andaiı böyle anlamış olabilir.

«4 Sahabîler bu hususta ittifak etmiş oldukları halde onla­rın bu ittifakları değil de, sadece bu fetvayı veren sahabînin sözü bize nakledilmiş olabilir.

«5 Sahabîler, arapçayı ve kelimenin delâlet ettiği mânâyı bizden daha iyi bilmekle, yahut Allah´ın emri ile ilgili durum ve kari­nelerle veya Peygamber (S.A.)´e uzun zaman arkadaşlık etmek, O´­nun hal ve yaşayışlarını müşahade etmiş olmak, sözlerini işitmek ve bu sözlerin maksatlarını kavramak, vahy´in gelişine şahid olmak, bilfiil Peygamber (S.A.)´in bu vahy´i açıklamasını görmek gibi hu­susların yardımıyla birçok meseleleri bizden daha iyi anlamış ola­bilirler.

«6 Sahabî, Peygamber´den kendisinin rivayet etmediği birşeyden anladığı mânâya göre fetva vermiş, fakat bu anlayışında yanıl­mış olabilir. Bu takdirde sahabînin sözü hüccet olmaz...

«Bu altıncı şık bir faraziyeden ibaret olup vâki olması da uzak bir ihtimaldir... Bu itibarla sahabîlerin sözleri sünnet makammdadır.»[32]

Burada açıklamamız gerekir ki, sahabîlerin sözlerini birçokları sünnet veya Peygamber (S.A.)´in hadisi gibi kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, onlara göre, sahabîler ibadete taalluk eden ve akılla izahı mümkün olmayan hususlarda bir fetva vermişlersebu fetvalar ke­sin olarak Peygamber´in sünneti sayılır. Bu fetva ile Peygamber (S. A.)´den naklolunan hadisler arasında tercih yapılabilir. Zira hiçbir sahabî, Peygamber´den işitmedikçe re´y ile halledilmeyecek bir me­selede fetva vermez.

Öte yandan bilginler, Peygamber (S.A.)´in sözlerini ve O´na nis­pet edilen hüküm ve fetvaların kabul edilmesini, bunlara muhalif olan sözlerin reddini beyan etmişlerdir. Çünkü Peygamber´e nispet edilmesi ihtimalinden dolayı sahabînin sözünü kabul edip doğrudan doğruya Peygamber´den rivayet edilen sözü terketmek doğru olmaz. Ancak sahabîden rivayet edilen fetvanın, onun kendi re´yi ile ol­ması imkansızsa durum değişmektedir. Çünkü re´y ile halledilmesi mümkün olmayan ve tamamen nakle dayanarak halledilmesi gere­ken hususta sahabînin fetvası sünnettir.

İmam Mâlik, böyle bir fetvayı Peygamber (S.A.)´in hadîsi ola­rak kabul eder. Şukadar ki O, Peygamber (S.A.)´e nispet edilen bir hadisle bu fetva arasında tercihte bulunur. Bu yönden İmam Mâlik özel bir ihramla Umre yapmayı Hac aylarında mekruh saymıştır. Burada O, Hz. Ömer´in re´yine uymuştur. Çünkü Hz. Ömer´in böyle Umre´yi yasakladığı rivayet edilmiştir. Sa´d b. Ebi Vakkas yoluyla Peygamber´den Umre ile Haccı birleştirmenin daha iyi olduğuna dair yapılan rivayet bu görüşe aykırıdır. Sa´d b. Ebî Vakkas, Peygamber (S.A.) böyle yaptığı için biz de böyle yapıyoruz demiştir. Fakat İmam Mâlik, Hz. Ömer´in sözünü tercih etmiş ve onu sünnet saymıştır. O bu hususta; Ömer, Peygamber´in sünnetini Sa´d´dan daha iyi bilir, demiştir.[33]

îmam Mâlik, Ömer´in sözünü, her nekadar bir sarahat yoksa da, Peygamber´den bir nakil olarak kabul etmiştir. O, Sa´d b. Ebî Vakkas´m Peygamber (S.A.)´den naklettiğini açıkça söylemesine rağmen, Hz. Ömer´in sözünü tercih etmiştir.[34]



4- Müctehid İmamlar Devrinde Îctihad


Tabiîlerden sonra talebeleri gelmektedir ki, bunlara, «Teba-i Ta­biin» (Tabiîlere tâbi olanlar) denilmektedir. Fıkhı mezheplerin ku­ruluşu bunların çağlarına rastlar.İmamlarm en yaşlısı Teba-i Tabün´den, diğer tabirle tabiîlerin talebelerinden Ebu Hanife´dir. o -nun bütün hocaları, İbrahim Nahaî ,Şa´bî, Hammad b. Ebî Süley­man, Atâ b. Ebî Rabah gibi yaşlı ve genç tabiîlerdir. Müctehid İmam­ların bir kısmı doğum ve zaman itibariyle birçok sahabîlerin dev­rine rastladıkları için tabiî iseler de, daha çok İlimlerini başka bir tabiîden almışlardır. Meselâ; Ebu Hanife, Hammad´dan tahsil gör­müş; Mâlik b. Enes, Abdullah b. Ömer´in talebelerinden İlim öğren­miştir. Yani Mâlik, Abdullah b. Ömer´in oğlu Salim´den, onun azat­lısı Nâfi´den ve diğer Medineli yedi fakihten ve bunların talebele­rinden tahsil görmüştür.

Medineli yedi fakih ise şunlardır:

1 Saîd b. el-Müseyyib (Öl. 93 H.), Kureyş kabilesinden olup Ömer (R.A.)´in hilâfeti zamanında doğmuştur. İmam Mâlik buna yetişemedi, fakat talebesi îbni Şihab´tan ders gördü.

2 Urve b. ez-Zübeyr (Öl. 94 H.), Aişe (R.A.)´in kız kardeşinin oğlu olup kendinden sonrakilere O´nun ilmini nakletmiştir.

3 Ebu Bekr b. Ubeyd b. el-Hâris (Öl. 94 H.) olup Hz. Aişe´den birçok mesele öğrenmiştir.

4 El-Kasim b. Muhammed b. Ebi Bekr Sıddik (Öl. 108 H.) olup Hz. Aişe´nin kardeşinin oğludur. Hz. Aişe^nin ilmini O nakletmiştir. Çünkü babası Muhammed ölünce O´nu Aişe (R.A.) kendi evine al­mış ve yetiştirmiştir. Kasım hem fakihtir, hem de hadis râvîsidir. Hadiste O´nun zekâ ve himmeti büyüktür.

5 Ubeydullah b. Abdillah b. Utube b. Mes´ud (Öl. 99 H.) olup Z. Aişe, İbni Abbas ve diğerlerinden rivayetler yapmıştır. O, Ömer b. Abdilaziz´in hocası idi. Dolayisiyle Ömer b. Abdilaziz´in düşünce ve yönelişlerinde O´nun etkisi çok büyük olmuştur.

6 Süleyman b. Yesar (Öl. 100 H.) olup Peygamberimizin ha­nımı Meymune bint´il-Hâris´in kölesi idi. Meymune (R.A.), sonra O´­nu mukâtebe akdiyle azat etmiştir. Bu zat, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer, Ebu Hüreyre ve Peygamberimizin hanımları olan Meymu­ne, Aişe ve Ümmü Seleme´den rivayetler yapmıştır.

7 Hârice b. Zeyd b. Sabit (Öl. 99 H.) olup babası sahabîler arasında feraiz âlimi idi. Bu zat da, babasından İlim tahsil etmiş ve babası gibi re´y ile şöhret yapmıştır. Aynı zamanda babası gibi fe-raizi de çok mükemmel bilirdi ve halkın miraslarını Kitab ve Sün­nete göre taksim ederdi. O´nun hakkında Mus´ab b. Abdillah şöyle söyler: Harice ve Talha b. Abdirrahman b. Avf´tan halk fetva sorar­dı ve onların sözüne bağlanırdı. Bunlar ev, hurma v.s. gibi malları mirasçılar arasında taksim ederler ve halka çeşitli belge (vesikâV´ler yazarlardı.

Bu yedi fakih´in çoğu dikkatli ve doğru rivayetle, re´ye dayana­rak hüküm çıkarma ve fetvayı birleştirmişlerdir. Bunların hepsi Medine´de toplanmış olup Medine ilmini yaymışlardır. Sâîd b. el-Mü­seyyib de, re´y ile hüküm çıkarır ve ona göre fetva verirdi. Onun hakkında çağdaşlarından biri şöyle söyler: Bir vakit bir adam gör­düm. O, birşey sormak için toplantılara sokulup duruyor ve birçok­ları onu bir meclisten başka bir meclise gönderiyorlardı. Sorusuna fetva vermek istemedikleri için nihayet onu Said b. el-Museyyib´in meclisine gönderdiler. Çünkü Saîd b. el-Museyyib´e (Cesaretli Saîd) derlerdi.[35]

Kasim b. Muhammed, Ubeydullah b. Utbe b. Mes´ud, Süleyman b. Yesar ve Hârice, re´y ile hüküm çıkarıp fetva vermekle meşhur idiler. Re´y ile´ hüküm çıkarma işinin çok olduğu yerde re´y ile fı­kıh da çok bulunmaktadır.

Bu itibarla re´ye dayanan fıkhın Medine´de de mühim bir mev­kii olduğunu burada belirtmek isteriz. Bu adı geçen yedi fakih, Me­dine fıkhını temsil etmekle beraber, onların fıkhı, Medine´de re´ye dayanan fıkhm derecesini de açıkça gösterir. Gerçi bu türlü fıkhın derecesi, orada, Irak´ta olduğu gibi yüksek değil ve metodu da farklı idi.

Bu yedi fakih ve diğerlerinin ilmini, genç bir tabiî olan İbni Şihab ez-Zühri ve Rabîatu´r-Rey nakletmişlerdir. İmanı Mâlik bunların her ikisinin de talebesi idi.

Bu tarihî seyir, tabiîler asrındaki fıkıh ve ictihadla, müctehid İmamlar asrındaki fıkıh ve içtihadın birbiriyle nasıl irtibat halinde olduğunu açıklamaktadır. Bu tarihi seyir, aynı zamanda fıkıh ekol­lerinin kurulduğu tabiîler asrı ile, büyük fıkıh mezheplerinin kurul­maya başladığı asrın birbiri içine nasıl girmiş olduğunu göstermek­tedir.

Tabiîler devrinde İslâmî fırkaların meydana gelmesi ile Peygam­ber (S.A.)´den yalan hadis rivayetleri artmıştır. Bu devirde, yuka­rıda da işaret ettiğimiz gibi, kasıtlı birtakım kimselerin İslâm´a giri­şi, bu uydurma hadis rivayetini artıran sebeplerden biridir. Fakat bu uydurma hadis rivayeti, tabiîler devrinde kendilerine başvurula­cak ve gerçeği hakikî kaynaklardan öğrenecek İmamlar bulunduğu için mühim bir tesir göstermemiştir. Çünkü o devirde İslâm´ın kay­nakları henüz bülanmamiş ve tertemizdi. Fakat, teba-i tabiin asrın­da ve daha sonraki asırlarda Peygamber (S.A.)´den uydurma hadis rivayeti, çeşitli sebeplerden şiddetini artırmıştır. Kadı îyaz, bu uy­durma hadis rivayetinin sebeplerini şöyle anlatır:

«Hadis uyduranlar birkaç sınıftır. Onların bazısı Peygamber (R.A.) in asla söylemediği bir şeyi birbirini küçümsemek veya bü­yüklük satmak maksadı ile uydurmuşlardır. Bunlar zındıklar ve ben­zerleridir. Diğer bir kısmı, kendilerine göre, dindarlık maksadıyla, birtakım hadisler uydurmuşlardır. Bunlar, bazı hususların faziletle­ri hakkında hadis uyduran câhil dindarlardır. Bazı hadisçi (muhaddis) geçinen sapıklar, şöhret yapmak için acayip hadisler uydurmuş­lardır. Bazı sapık mezheplerin dâvetçi (dâl) leri taassup ve gizli maksatları sebebiyle, bazı müteassıp mezhep taraftarları da ken­dilerini savunmak için, bir kısımları da dünyaya bağlı kimselerin is­teklerini yerine getirmek ve onların yaptıklarını meşru göstermek için hadis uydurmuşlardır.

«Bu hadis uyduranların kimisi, hadis metni uydurmamış; fakat zayıf bir metin için doğru ve meşhur bir sened uydurmuştur. Bazı­ları da, hadis senedlerini altüst etmiş ve bunlara bazı isimleri ekle­miştir. Onlar bunu, ya bir fevkalâdelik göstermek veya cehaletlerini örtmek için yapmışlardır. Başka bir gurup da, yalan yere, işitmedi­ği şeyi işittiğini, görmediği kimseleri gördüğünü ve sahih hadisler rivayet ettiğini iddia etmiştir. Diğer bir kısmı da, kasden sahabîlere ait sözleri, arap atasözlerini ve filozoflara ait sözleri Peygamber (S.A,)´e nispet etmişlerdir».[36]

Bu uydurma hadis rivayetinin bütün sebepleri, teba-i tabiîn dev­rinde ve fıkıh mezheplerinin kurulduğu çağda mevcuttur, diyeme­yiz. Çünkü bunların bir kısmı daha sonraya aittir. Bunlardan´tabiî­ler devrinde bulunan zındıklık, ikinci asrın birinci yarısında daha da artmıştır. Haricîler ve Şiîler´in sapıkları (gulât-ı şîal´nın temsil ettiği bid´at hareketleri de böyledir. Hattâ Haricîler´den bazısı tövbekâr olduktan sonra şöyle söylemiştir; «Peygamberimizin hadisle­rini iyice inceleyiniz, çünkü biz, yaymak istediğimiz herşey için bir hadis söylerdik.» Emevîler devrinde dünyaya bağlı olanların nefsi arzuları da aynı şekilde hadis uydurmada rol oynamıştır. Çünkü Emevî hükümdarlarına yakın olan ve kalbinde dînin bir yeri bulun­mayan kimseler, hükümdarları memnun etmek için hadis uydur­muşlar ve âhiretlerini dünyalık şeylere değişmekten çekinmemişler­dir.

Bu yüce din ve kıyamete kadar bakî olacak parlak İslâm mîra: sı üzerine gelen bu tehlike dalgasının büyüklüğü nispetinde, onu; bu gibi şüpheli şeylerden kurtarmak, uydurmaları gerçek hadislerden ayıklamak için önem ve çaba gösterilmiştir. Dolayısiyle İslâm bilgin­leri, bu tehlike başgösterir göstermez araştırma, inceleme ve müs-1 umanların ortak mirası olan fıkhı korumak cihetine yönelmişlerdir. Onlar, bu İslâm mirasını korumak, ona sokulan uydurmaları ayıklamak ve onu gelecek nesillere tertemiz ve dosdoğru bir şekilde tes­lim etmek için iki yönde çalışmışlardır:

1 Gerçek rivayetleri araştırmak, uydurmaları onların arasın­dan çıkarıp atmak maksadıyla hadisleri rivayet edenlerin şahsiyet­lerini, yaşayışlarını incelemişler ve hadîs´i anlayarak, doğru olarak rivayet edecek güvenilir râvîlerle bu vasıfları taşımayan râvîleri tesbit etmişlerdir. Râvîleri doğrulukta derecelere ayarmışlar, daha sonra bizzat hadisleri İslâmî gerçeklerle ve doğruluğunda şüphe ol­mayan hadislerle karşılaştırıp ölçmüşler, Kur´an´a ve gerçek hadis­lere uymayanları atmışlardır.

Daha sonra büyük İmamlar, sahih hadisleri kitap halinde yaz­mak işine girişmişlerdir. Bu. maksatla İmanı Mâlik Muvatta´mı, Süfyan b. Uyeyne Kitabu´l-Câmi´ini, Süfyanı Sevri el-Câmi´u´1-Kebir´ini ve İmam Ebu Yusuf, Ebu Hanife´den rivayet ettiği Kitabul-Âsâr´in yazmıştır.

2 Bilginler, râvilerin doğruluk ve adaletle meşhur olup olma­dıklarını, o devirde bid´at´e düşüp düşmediklerini tesbit etmek için hadislerin senedlerini araştırmışlardır. Bu sened araştırması iki dev­reye ayrılır:

a) Önceleri senedler (râvîler) birbirine bağlanmazdı. Bu du­rum, tabiilerle görüşmüş olan Ebu Hanife ve Mâlik gibi müctehid İmamların asrında mevcut idi. Çünkü bu İmamlar, İlimlerini tabiî­lerden almış olan teba-i tabiînden idi, Gerçi birçok hallerde onlar, genç tabiîlerden İlim tahsil etmişlerse de, senedin Peygamber (S.A.) ´e ulaşmasını şart koşmuyorlardı. Bu itibarla onlar, tabiînin «Peygam­ber buyurdu» diyerek söylediklerini kabul ediyorlardı. Çünkü tabii­ne güveniyorlar ve şüpheye düşmüyorlardı. Tabiî de, sahabînin is­mini mecbur kalmadıkça zikretmiyordu. Aralarında karşılıklı itimad hâkim idi. Hattâ bu tabiîler, hadisi birkaç sahabîden rivayet ettikle­ri zaman sahâbî ismini zikretmediklerini açıkça söylüyorlardı. Bu cümleden olmak üzere bir tabiî olan Hasen el-Basrî´nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

«Bir hadîsi dört sahâbî rivayet etmişse o hadîsi ben mürsel ola­rak (sahabî ismini zikretmeksizin) rivayet ederim. Bir hadîsi bana falan rivayet etti, dersem onu sadece o zat söylemiştir. Peygamber şöyle buyurdu, dersem o hadîsi yetmiş veya daha fazla kişiden işit­mişim demektir.»

Bu hususta el-A´meş de şöyle rivayet etmiştir: «İbrahim´e, ba­na Abdullah´tan bir hadis rivayet ettiğin zaman onu sened olarak göster, dedim. O da dedi ki, Abdullah´tan herhangi bir hadisi bana falan rivayet etti dersem, onu rivayet eden o şahıstır. Abdullah şöy­le dedi dersem, onu bizzat bana Abdullah rivayet etmiştir.»

Bu sebeple Ebu Hanife, hadisi çok zaman mürsel olarak zikre­derdi. Mâlik, hadisi aldığı kimseye önem verir ve sened zikrini is­temezdi. Mâlik şöyle derdi: «Dört kişiden İlim alınmaz, diğerlerin­den alınır. Bunlar; 1 Sefih, 2 Bid´ate sevkeden nefsi arzulara uyan, 3 Uydurma hadis rivayet etmekle itham edilmese dahi ko­nuşurken yalan söyliyen, 4 Dindar olmakla beraber câhil olan kimselerdir.»

İmam Mâlik bu dört sınıftan olmayanlara itimat gösterir ve on­ların rivayetini kabul ederdi.

b) İlk müctehid İmamların çağından sonra insanlar arasında, ahde vefasızlıkları frisbetinde yalancılık da artmıştır. Bu devirde ha­dis öğrenenler, öğrendikleri hadisi ne tabiîden, ne de teba-i tâbünden almışlardır. Bundan, dolayı onlar, rivayetin doğruluğunu kabul etmek için hadisteki senedin Peygamber (S.A.) ´e kadar ulaşmasını şart koşmuşlardır. Meselâ; Ebu Hanife, ve Mâlik´ten sonra gelen İmam Şafiî, sahabiyi zikretmiyen râvînin hadisini veya senedler ara­sında herhangi bir kesiklik (inkita´) bulunan hadîsi asla kabul et­memiştir. Ancak, mürsel olarak hadis rivayet eden ravîde şu iki şart bulunursa, onun rivayet ettiği böyle bir hadisi kabul etmiştir :

1 Tabii, sahabînin ismini zikretmeksizin mürsel olarak bir ha­dis rivayet ederse, o tabiînin Saîd b. el-Müseyyib gibi birçok sahabîleri gören büyük tabiîlerden olması lâzımdır.

2 Böyle bir hadis rivayet eden tabiîyi, şu gibi destekleyici hu­susiyetler bulunmalıdır:

a) Hadîs´i başka bir yoldan Peygamber´e mânâ itibariyle isnat etmiş olmak,

b) Bu hadisi destekleyen İlim ehlinin kabul ettiği ve başka bir yolla rivayet edilen diğer bir mürsel hadis bulunmak,

c) Sahabî´lerin kabul etmesiyle bu mürse1 hadis desteklenmiş olmak,

d) Bilginlerden bazılarının mürsel hadîsi kabul ederek ona gö­re fetva vermiş olmaları gerekir. Meselâ, «Vârise vasiyyet yoktur» hadisi böyle bir mürsel hadistir ve bunu pek çok fukahâ kabul et­miştir.

Bu saydığımız şartlar bulunmadığı takdirde mürsel hadisi Şa­fiî kabul etmez. O´na göre bu şartları ihtiva eden mürsel bir hadis, sened bakımından muttasıl (Peygambere ulaşan) hadisten daha aşağı bir derecededir. Eğer böyle bir hadis, musned (Peygambere sahabî vasıtasiyle dayanan) bir hadisle çatışırsa, bu şartları ihtiva etse dahi, Şafiî onu reddeder.

Şafiî´nin çağında mürsel hadîsin durumu bundan ibarettir. On­dan sonra gelen Ahmed b. Hanbel asrında ve büyük hadis mecmua­larının meydana geldiği asırlarda ise, mürsel hadîsin durumu daha dâ zayıflamıştır. Meselâ; Ahmed b. Hanbel, mürsel hadîsi zayıf ha­dislerden saymış, ancak muttasıl bir hadis bulunmadığı takdirde mürsel bir hadisle amel etmiştir. Hattâ Neveyî «Takrib» adlı eserin­de fakih, muhaddis ve usul bilginlerinin büyük çoğunluğu gibi dü­şündüğünü ve mürsel hadîsi, zayıf sayarak, reddetmesinin sebebini şöyle açıklamaktadır: «Çünkü bu hadîsi Peygamberden rivayet eden sahabî bilinmemektedir. Bilinmeyen bir şahıstan rivayet edi­len hadîsin reddedilmesi gerektiğine göre, sadece isim vermeyen râ­vînin rivayetinin de reddedilmesi daha doğru olur.»

Mürsel hadîsin Peygambere nispetindeki zincir (silsile) üzerin­de bu kadar durulması, İslâm bilginlerinin Sünnete ne kadar önem verdiğini; isnadlan, sened teşkil eden râvilerin durumlarını tek tek iyice tetkik ederek, uydurma hadisleri nasıl ayıkladıklarını göster­mektedir. Hattâ bu devirde adalet, doğruluk, emanet, idrak ve öğ­rendiğini iyice muhafaza etme (zabt) gibi sıfatlarla meşhur olma­yan kimsenin rivayeti kabul edilmemiştir. Onların gösterdiği böyle­sine bir titizlik, gerçek hadislere Peygamber´in söylemediği bir şeyi sokmak istiyenlerin yolunu tıkamak için tam bir çare ve tedbir ol­muştur.

Müslüman ismi taşıyan veya müslüman olduklarını ilân ettik­leri halde İslâm´ı yıkmaktan başka bir şey istemiyen ve Peygam-ber´den uydurma hadis rivayet eden bir kısım kimselerin sapıklık­ları neticesi alınan bu tedbir, ilk basamak olmuştur. Bu sayede uy­durma hadisi sahih hadislerden ayırd etmek için İslâm bilginleri şâyân-ı hayret ölçüler koymuşlardır.

Re´y´e dayanarak fetva vermek, ikinci merhaleyi teşkil eder. Çünkü bu bir zaruret idi., Şehristânî «el-Milel ve´n-Nihal» adlı ese­rinde bu hususu şöyle anlatmıştır: «İbadet ve muamelât hususun­daki yeni olaylar sayılamıyacak kadar çoktur. Kesin olarak biliyo­ruz ki her olay hakkında bir" nass gelmemiştir. Böyle olması da dü­şünülemez. Nass´lar mahdut olup bunlar mahdut olmayan bütün olayları içine alamaz. O halde içtihadın, kıyasın, hattâ her yeni olay üzerinde yeni bir içtihadın zarureti kendiliğinden anlaşılmaktadır.»

Bu itibarla sahâbiler ve tabiîler devrinde re´y´in büyük bir öne­mi vardı. Tabiîler devrinde çeşitli fıkıh ekolleri kendini göstermiş ve her ekol, az - çok ve değişik metodlarla da olsa, re´y´e kıymet ver­miştir. Teba-i tabiîn asrında ortaya çıkan mezheblerin İmamları re´y ile daha çok ictihad´da bulunmuşlardır. Pek çok yeni olaylar karşı­sında bu, bir zaruretten doğmuştur. Re´y ile içtihadın çoğalmasına sebep olan ikinci âmil, birtakım yalancılar vasıtasıyla meydana ge­len uydurma rivayetleri ayıklamak zaruretidir. Medine´de de Irak´ta da re´yi görmekteyiz. Bu iki memleket, fıkhın geniş bir şekilde ge­lişme alanlarıdır. Bu memleketlerden başka yerlerde de fıkıh çalış-. maları olmuş ise de, buralarda o iki şehre nisbetle fıkıh daha az ge­lişmiştir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Irak´ta re´y Medine´de-kinden daha çok idi. Irak ve Medine fıkıhları arasındaki farkı şu dört noktada özetliyebiliriz:

1 Medîneliler Ebu Bekr, Ömer ve Osman (R.A.) ´m hüküm ve fetvalarına, ayrıca Zeyd b. Sabit ve Aişe (R.A.)´m fetvaları ile Ebu Hüreyre ve Ebu Saîd el-Hudrî gibi sahabilerin rivayetlerine sahipti. Iraklılar ise Abdullah b. Mes´ud´un hadis ve fetvalarına, Ali b. Ebî Talib ve EbuMûsâ eİ-Eş´arî´nin fetva ve hükümlerine, Kadı Şureyh gibi Irak´ta bulunan sahabi ve tabiîlerin hüküm ve fetvalarına ma­lik idi.

2 Medîneliler daha çok hadis kaynaklarına sahip olup, ha-dîs´e itimad da o zaman daha çoktu. Hadîs´e dayanan fıkhın sahip olduğu malzeme, sahabîlerin hükümlerinden meydana geliyor ve hadislere dayanan görüşler daha büyük bir kuvvet kazanıyordu.

3 Tabiîlerin fetvaları Medine´deki müctehidlerin yanında bü­yük bir mevki işgal ediyordu. Çoğu zaman bu fetvalara, doğrudan doğruya uyuluyordu.Gerçi bu fetvalara uymak mecburî olmayıp i s ti h san yoluyla tercih ediliyordu. Irak fıkhında tabiîlerin re´yleri böyle bir mevki işgal etmiyordu; ama Irak´ta da tabiîlerin re´ylerine çoğu zaman uyuluyordu. Ne var ki bu, sırf onların re´yleri oldu­ğu için değil, fıkıh ekollerince varılan fikir birliği ( ittifak) olmasın­dan dolayı idi.

4 Yukarıda işaret edildiği gibi, Irak´ta re´y, kıyasa dayanı­yordu. Hicaz´da ise re´y. devlet işlerinde yaptığı ictihadlarda Hz. Ömer´e uyularak, maslahata (yaklaşık olarak kamu yararına da­yanıyordu.[37]



Şia Ve Haricilerde Fıkıh

Şimdiye kadar anlattıklarımız Ehl-i Sünnet fıkhına dair idi. İs­lâm tarihinde buna Ehi-i Sünnet ve´1-Cemaat fıkhı adı verilir. Di­ğer birçok fırkaların da kendilerine göre fıkıhları, fıkıh kitapları, fetva ve; hükümleri vardır. Bu fırkalardan kısaca bahsetmek mec­buriyetindeyiz. Burada, yalnız fıkhı olan fırkalardan değil, esası is­ter akideye, isterse hilâfet meselesine dayansın, kısaca bütün fırka­lardan bahsedeceğiz. Çünkü bunların hepsi birbiri ile alâkalıdır. Ya­ni bunlar, ağacın kökü ve dalı gibi birbirine bağlıdır.

Bu fırkaları iki kısma ayırabiliriz :

1 Siyasi fırkalar,

2 İtikadî fırkalar.

Gerçi siyasî fırkalarla itikadı fırkalar arasında bir ilgi vardır. Çünkü siyasî olarak ortaya çıkan her fırkanın kendine göre bir de akidesi ve itikadi görüşü vardır.[38]



Siyasî Fırkalar


Siyasî fırkalar şu üç başlık altında gösterilebilir:.

1 Şiîler,

2 Haricîler,

3 Ehl-i Sünnet ve-1 Cemaat.



Ehl-i Sünnet ve´I-Cemaat: Bunlar hakkında burada bir şey söy­lemeyeceğiz. İslâm´ın siyasî görüşlerinde asıl olan Ehl-i Sünnet ve´I-Cemaat mezhepleridir. Bunların dışındaki bütün mezhepler,. îs-lâm âleminde hiçbir zaman çoğunluğu teşkil etmemiştir.[39]



Şiîler: Bunlar en eski İslâm fırkası sayılır. Çünkü onlar, Hz. Osman zamanında ortaya çıkmış olup Hz. Ali devrinde kuvvetlen­mişlerdir. Hattâ Şiîler, Peygamber (S.A.) vefat eder etmez bir fır­ka olarak ortaya çıktıklarını iddia etmektedirler. Bu iddiaya gö­re safıabîlerden bazıları Hz. Ali´nin propagandasını yapıyor ve halifeliğin Hz. Ebu Bekr´in değil, Hz. Ali´nin hakkı olduğunu ileri sü­rüyorlardı. Her ne ise, hakikat odur ki şiîlik, Hz. Osman zamanın­da bir realite olarak ortaya çıkmış ve İslâm devletlerinin teşekkül ve seyrinde büyük etkilerde bulunmuştur.

Genel olarak Şiîler, Hz. Ali´nin halifeliğe diğer müslümanlardan daha lâyık oluşuna ve onun Peygamber tarafından halife ola­rak tâyin edilişine kani idiler. Ayrıca onlar, İmametin, ümmetin gö­rüşüne terkedîlebilecek âmme menfaatlarmdan sayılamayacağına; aksine, İmametin, dînin en esaslı prensiplerinden biri olduğuna, Peygamber´in bu konuyu ihmal ve ümmete havale etmesinin asla caiz olmadığına; bilâkis, Peygamber´in bir İmam tâyin etmek mec­buriyetinde olduğuna inanırlar.

Şîa adını taşıyan çeşitli fırkalar vardır. Bunların bazıları. Hz. Ali´yi takdis ederek İslâmiyetten dışarı çıkmışlardır. Bu türlü sa­pık şiî fırkalara, yahudi dönmesi Abdullah İbni Sebe´ taraftarı olan ve Hz. Ali´yi tannlaştıran «Sebeiyye» fırkası ile Ali (R.A.)´yi Peygamber sayan «Gurabiyye» fırkasını misal olarak gösterebiliriz. Gurabîlere göre, Cebrail, vahyi getirirken şaşırmış, onu Hz. Ali´ye getireceği yerde, Muhammed (S.A.)´e getirmiştir. Bunlara göre, Hz. Muhammed ile Hz. Ali aynı tipte olan iki karga gibi birbirine ben­zediklerinden dolayı Cebrail şaşırmıştır. Dolayısiyle bu fırkaya «Kargacılar» anlamında «Gurabiyye» adı verilmiştir.

Bu iki fırka, Hz. Ali zamanında ortaya çıkmış olup Hz. Ali bun­ların kâfir olduklarını söylemiştir. Çünkü birincisi Allah´a şirk koş­muş, ikincisi ise Peygamberlik makamına dil uzatmıştır.

Bu iki fırkadan başka Ehl-i Beyt taraftarı olduklarını söyleyen ve sapıklıkta küfre kadar giden fırkalar da vardır. Bunların doğu­şu, Hz. Hüseyin´in Kerbelâ´da şehid edilmesinden sonra ve hicrî birinci asrın sonlan ile ikinci asrın başlarına rastlamaktadır. Bun­ların en dikkati çekenleri şu fırkalardır:[40]



1 Beyaniyye: Bu fırka,mensupları, Temim kabilesinden Be­yan Ibni Sem´an denilen bir adama tabidirler. Bu adam, Hz. Ali´nin Fatıma (R.A.)´dan sonraki hanımından doğan oğlu Muhammed b. Hanifiyye´nin ölümünden sonra kendisinin İmam olduğunu iddia et­miştir. O, daha ileri giderek, Hz. Ali´nin de tanrı olduğunu söylemiş-ve yer tanrısı ile gök tanrısı ayrı ayrıdır, demiştir.[41]



2 Mugiriyye: Bu fırkayı kuran kimse Mugire b. Saîd adın­da biridir. Bü adam, Ali Zeynelabidin b. Hüseynin oğlu Muhammed Bakır´a bağlı olduğunu iddia etmiş ise de, O, bunu reddetmiştir. Bu da, Hz. Ali´nin tanrı olduğunu ve İmamların Hz. Hüseyin neslinden geleceğini iddia etmiştir.[42]



3 Hattâbiyye: Bu fıkranın başı Ebu´l-Hattab Muhanımed b. Ebi Zeynep el-Esedî adında biridir. Bu şahıs, îmam Cafer-i Sadık devrinde yaşamış olup onun propagandasını yapmakta idi. Bu da, saptırarak kendisinin peygamber, Cafer-i Sadık´m da tanrı olduğu­nu iddia etmek suretiyle küfre batmış ve nihayet bütün haram olan şeylerin yapılmasına izin vermiştir. Buna mensup olanlar, farzları yerine getirmenin ağırlığından kendisine şikâyette bulunarak, ko­laylık göstermesini istemişler; O da, onları terketmelerini emretmiş. Bunun üzerine onlar bütün farzları terketmişler ve bütün haramları helâl saymışlardır. Hattâ O, onların birbirleri için yalancı şahitlik yapmalarına da müsaade etmiş ve İmamı tanıyan insana haram olan her şey helâl olur, demiştir.[43]

İşte burada, dînî bağları kırarak İslâmiyetten dışarı çıkan ve hattâ İslâmiyeti ters çeviren, fırkalara işaret etmiş olduk. Çok ga­riptir ki bu fırkaların doğuşu, Zeydiyye ve îmamiyye mezheplerinin doğuşu ile aynı çağdadır. Bu iki şiî mezhebi, genel olarak islâmiyet­ten çıkmamışlar ve sadece küfrü icabettirmiyecek bazı tuhaflıklar ortaya koymuşlardır. Caferi mezhebinden bahsederken zikredece­ğimiz gibi, Cefr´e inanmak, Hattabiyye mezhebinde başlamış ve îma­miyye mezhebinde gelişme imkânı bulmuştur.

İslâm dairesinden dışarı çıkmayan şiî fırkalar içinde Ehl-i Sün­nete yakın olanlar vardır. Meselâ; İmam Zeyd b. Ali Zeynelâbidin b. Hüseyin´e mensup olan Zeydiyye mezhebi bunlardandır. Bu mez­hebe göre hilâfet, Hz. Ali´nin Fatıma (R.A.)´dan olan evlâtlarına ve­rilmelidir. Bunlar ister Hasan, ister Hüseyin neslinden olsunlar. Aslında hilâfetin Ali evlâtlarına verilmesi de şart değildir, fakat hi­lâfetin onlara verilmesi daha iyidir. Adaletle hilâfeti yürüten baş­ka bir halifeye de itaat vacip olur. Dolayısiyle Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´in hilâfeti meşrudur. Hz. Ali, Peygamber (S.A.V.) tarafından İmam (halife) olarak tâyin edilmemiştir. Sadece İmamda bulunma­sı gereken sıfatlar itibariyle´ tavsiye edilmiştir. Dolayısiyle Hz. Ali soyundan gelen İmanılarMa ismen değil, sıfatlarıyla bilinirler. İmamın, kendisi için bir dâvetçi (dâi) tâyin etmesi gerekir. Hilâfet bir mülk gibi miras olarak kalmaz. Fakat seçim ve biat suretiyle olur.

İslâm tarihinde ortaya çıkan üç şiî fırkası daha vardır. Bun­lardan ikisinin mensupları îslâm memleketlerinde hâlâ mevcuttur. Bu fırkalar şunlardır:[44]



1 Keysaniyye: Bunlar Muhtar b. Ubeyd es-Sakafî´ye tâbi olanlardır. Onlar, önceleri harici idiler. Sonra Ali taraftarı olarak, Hz. Hüseyin´in ölümünden sonra ortaya çıkıp Muhammed b. Hanefiyye´nin propagandasını yapmışlardır. Bunların esas görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:

a) Peygamber (S.A.V.), kendinden sonra İmametin Hz. Ali´ye, ondan sonra oğlu Hasan´a, ondan sonra´Hüseyin´e, daha sonra da Muhammed b. Hanefiyye´ye ait olacağını söylemiştir.

b) İmam Muhammed b. Hanefiyye geri dönecektir. O diri olup Mehdiy-i Muntazar (Beklenilen Mehdi)´dir.

c) Bedâ, gerçektir. «Bedâ» demek, Allah´ın iradesinin ilmi ile birlikte değişmesidir. Bu hususta Şehristânî «el-Milel ve´n-Nihaî» adlı eserinde şöyle söyler: «Muhtar es Sakafî bedâ fikrini ortaya atmıştır. Çünkü O, gelecek olayları ya vahiy ile veya İmam tara­fından gönderilen bir mesajla bildiğini iddia ederdi. O, adamları­na gelecekte bir şeyin olacağını haber verir ve olay dediği gibi çı­karsa bunu dâvasına bir delil sayardı. Eğer dediği gibi çıkmazsa Rab-bınıza bedâ geldi, yani O fikrini değiştirdi, derdi.[45]



2 İsnâ-Aşeriyye (Oniki İmam kabul edenler) : Bunlara imâmiyye» fırkası da denilir. Onlar, İmametin, yalnız Hz. Fatıma´mn oğlu Hüseyin soyundan gelenlere münhasır olduğunu ileri sürerler. Onlara göre İmamet, sadece oniki kişiye münhasırdır. Bu İmamlara vasî da denilir. Çünkü bunların her biri kendinden sonra gelecek İmamı tavsiye ederek tâyin etmiştir. Esasen bunların onikisi de Pey­gamber (S.A.) tarafından bildirilmiştir.

Bu oniki İmam şunlardır:

1 Ali b. Ebî Tâlib

2 Hasan b. Ali

3 Hüseyin b. Ali

4 Ali Zeynelâbidin b. Hüseyin

5 Muhammed Bakır

6 Cafer-i Sadık b. Muhammed Bakır

7 Musa Kâzım b. Cafer

8 Ali Rıza

9 Muhammed Cevad

10 Alı el-Hâdî

11 Hasan el-Askeri

12 Muhammed b. Hasan el-Askerî

Bu mezhebin mensuplarına göre onikinci İmam Samarra´daki babasının evinde ve annesinin gözü önünde serdab (mahzen) a girmiş ve bir daha dönmemiştir. Hâlâ dönmesi beklenmektedir. Yâni onun mehdiy-i numtazar olduğuna inanılmaktadır. Îsna-Aşeriyye fırkarsma mensup olanların sayıları İran ve Irak´ta kabarıktır. Hin­distan, Pakistan ve Kuzey Afrika´da bu mezhebe bağlı olanlar var­dır. İsnâ-Aşeriyye mezhebinin fıkıh İmamı Cafer-i Sadık´tir. Caferi mezhebinden bahsederken bu hususta daha geniş bilgi vereceğiz.[46]



3 İsmâiliyye: Bu fırka, İmamiyye fırkasının bir koludur. Bun­lar, Cafer-i Sadık´ın oğlu İsmail´i İmam olarak tanımışlardır. Cafer-i Sadık´a kadar İsna-Aşeriyye fırkasıyla müşterek iken Cafer-i Sa­dık´ın ölümünden sonra ayrı bir fırka teşkil etmişlerdir. Onlara gö­re Cafer-i Sadık´tan sonra gelen İmam, onun oğlu İsmail´dir. Çün­kü Cafer-i Sadık, ismail´in İmam olduğunu bildirmiştir. Fakat İs­mail babasından önce ölmüş ve İmamet İsmail´in, oğlu Muhammed Mektûm´e intikal etmiştir. Muhammed Mektûm gizli İmamların ba­şıdır. Ondan sonraki İmam, bunun oğlu Cafer-i Musaddak´tır. On­dan sonra İmamet, Cafer-i Musaddak´m oğlu Muhammed Habib´e intikal etmektedir. Bu da gizli İmamların sonuncusudur. Bundan sonraki İmam, Muhammed Habib´in oğlu Abdullah el-Mehdî´dir. Bu İmam Kuzey Afrika´yı ele geçirmiş ve kendinden sonra da oğulları Mısır´ı zaptetmişlerdir. Bunlara İslâm Tarihinde «Fatimîler» denilir.[47]

Bu fırkaya «Bâtmiyye» fırkası da denilir ve birçok kollara ay­rılmıştır. Bunların bazıları İslâmiyetten dışarı çıkmıştır. Meselâ, Hâkimiyye fırkası, Tanrının, İmama hulul ettiğine inanır ve bu sapık fırkanın kalıntılarına Kuzey Afrika, Pakistan ve Hindistan´da hâlâ rastlanmaktadır.[48]



Hariciler


Kısaca işaret ettiğimiz şii fırkaların yanında haricî denilen fır­kalar da vardır. Ve bunlar da birçok bölüklere ayrılmışlardır. Bun­lar, Hz. Ali ile Muaviye arasında yapılan Sıffîn Savaşı´ndan sonra Hz. Ali´nin meseleyi hakem vasıtasıyla halletme fikrini kabul etme­si üzerine Hz. Ali´nin ordusundan ayrılanlardır. Halbuki önce Hz. Ali´yi hakem işini kabul etmeye onlar zorlamışlar, fakat Hz. Ali bu fikri kabul´edip uyguladıktan sonra işin içine hile karıştığı anlaşı­lınca Hz. Ali´nin üzerine yürümüşlerdir, hattâ onun yanıldığını ve küfre gittiğini iddia etmişlerdir. Hakem olayını benimseyen herke­si küfürle ittiham etmişlerdir. Şukadar ki, bu işe razı olmalarından

ötürü kendilerinin tevbe ederek temizlendiklerini, diğerlerinin de bunlara "Uyarak tevbe etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Hz. Ali´nin bunları yatıştırmak için yaptığı her konuşmada onun yüzüne kar­şı, «hüküm ancak Allahındır» diye bağırmışlardır.

Bunlar, daha sonra Hz. Ali´ye karşı ayaklanmışlar ve onunla savaşmışlardır. Hz. Ali devrinde ve O´ndan sonraki devirlerde müslümalrın büyük çoğunluğunu kâfir saymışlardır. Emevîler dev­rinde Haricîler çok kuvvetlenmişler, birçok Emevî valilerini öldür­müşler ve devlete karşı ard arda isyanlarda bulunmuşlardır.

Hâriciler´in görüşlerini genel olarak şöyle öze tüyebiliriz: Hiç­bir aile veya kabile hilâfet hususunda diğerinden üstün değildir. Halifeyi müslümanlar tam bir hürriyet içerisinde seçerler. Halife adaletten ayrılırsa onu azletmek, hattâ öldürmek vacip olur. İster­se onun ilk olarak seçilişi ve icraatı adaletli olsun. Bu itibarla her­hangi bir itham sebebiyle halifeyi azledilme veya öldürülmeden ko­ruyacak adamları bulunmalıdır. Haricîler, büyük günâh işliyenleri kâfir saymışlar, kendilerine muhalefet eden herkesi büyük günâh işlemekle suçlamışlar ve bunun bir neticesi olarak da onları bu yüz­den ve zalim sultana karşı susmalarından dolayı kâfir saymışlar­dır.

Hariciler, aşırılık ve itidal bakımından çeşitli fırkalara ayrıl­mışlardır. En aşırı haricî fırkası «Ezrakîler» dir. Bunlar, -Beni Hanife kabilesinden Nafi´ b. Ezrak´a tâbi olanlardır. Onlara göre, el­lerinde hiçbir imkân olmayan çocuk, kadın ve ihtiyar kimseler bile olsa, kendilerine muhalefet edenlerin kanlarını akıtmak . mubah­tır.

Aşırılık bakımından Ezrakîler´den sonra gelen fırka, Ziyad b. el-Asfar´a tâbi olan «Sufriyye» fırkasıdır. Bunlardan sonra «Nece-dafc» denilen ve Necdet b. Ânıir´e tâbi olanların teşkil ettiği fırka gelir.

Ehl-i Sünnet´e yakın olan harici fırkası, «İbâzıye» fırkasıdır. îbazîler, bir tabii olan Abdullah b. İbaz´ın peşinden gidenlerdir. Bunlara göre, kendilerine muhalefet edenler, inanç bakımından kâ­fir olmamakla beraber, nimeti inkâr bakımından kâfirdirler. Bu fır­kaya muhalefet edenlerin kânlarını akıtmak haramdır ve onların şahitlikleri muteberdir.

Bu fırkaya mensup olanların kalıntılarına, Zengibar ve Büyük Sahra´nın bazı vahalarında bugün dahi rastlanmaktadır.[49]



Fıkhî Mezhebleri Olan Fırkalar


Bu siyasi fırkaların bir kısmının başlı başına bir fıkıh mezhebi yoktur. Bunların bazısı inanç bakımından kendisine yakın olan başka bir fırkanın mezhebine uyar. Bunlardan fıkhi mezhebi bulu­nan üç fırka vardır:[50]



1 İsnâ-Aşeriyye: Bu fırkanın kendisine has bir fıkhi mez­hebi, dinî düşünce ve mantığı vardır. Bunlar fıkıhta İmam Cafer-i Sadik´a mensupturlar. İleride bunlardan bahsedilecektir.[51]



2 Zeydiyye: Bu fıkranın Ehl-i Sünnete yakın bir fıkıh mez­hebi ve dinî mantığı vardır. Bunların İmamı, ,Zeyd b. Ali Zeynel-âbidin´dir. İlerde bundan da bahsedeceğiz.[52]



3 İbâziyye: Bunlar, az önce geçtiği gibi, Abdullah b. İbaz´a tâbi olup fıkıh kitapları mevcuttur. îbazîler, mezheplerini yaymak için bir hayli gayret göstermişlerdir. Bugün Zengibar müslümanlari bu mezhebe bağlıdırlar.[53]



İtîkadî Fırkalar


îslâm tarihinde bu siyasî fırkalardan. başka itikadı fırkalar da vardır. Bu fırkalar birtakım itikadî meseleler etrafında kurulmuş­tur. Her siyasî fırka, bu itikadî fırkalardan birine kendi bünyesin­de yer vermiştir. Meselâ: Şiilerin çoğu mu´tezilîdir. Ehl-i Sünnet ve´1-Cemaat´den Mürcie fırkasına giren bazı kimseler de vardır.

Bu ikitadi fırkaların önemlileri şunlardır:[54]



1 Murcie: Bu fırka, siyasetle dinin esaslarını birbirine ka­rıştırmakta ve itikat bakımından haricîlerin tam karşı kutbunu teş­kil etmektedir. Haricîler, büyük günâh işliyenleri kâfir ve ebedî ola­rak cehennemlik sayarken, Mürcie fırkası, küfürle ibadetin fayda­sı olmadığı gibi, İman olduktan sonra günâhın da hiçbir zararı yok­tur, der. Mûtezilîler, büyük günâh işliyenlerin sürekli olarak cehen­nemlik olduğuna hükmetmiyenlerin hepsini mürcie saymışlardır. Şehristânî, Mürcie´yi iki ,kısma ayırır:[55]



a) Ehl-i Sünnet mürcîesi: Bunlar; günâhların cezayı gerektir­diğini, Allah´ın Kitab ve Peygamberleri vasıtasıyla

onları kıyamet günü cezalandıracağını bildirdiğini, fakat Allah dilerse onların tev-belerini kabul edip affedeceğini ileri sürerler.[56]



b) Bid´ata sapan mürcie: Bunlar, itikad´ sağlam olduğu müd­detçe günâh işliyenlerin azap gönniyeceğini ve itikad sağlam olmaz­sa, iyiliğin hiçbir mükâfaat kazandırmıyacağını iddia ederler.[57]



2 Cebriyye (Cehmiyye) :´ Bunlara göre insanın kendi yaptı­ğı işlerde hiçbir iradesi yoktur. İyilik veya kötülük olsun, kulun iş­lediği herşeyin faili Allah´tır, Kul, fiillerinde rüzgâr karşısındaki kuş tüyü durumundadır. Cebrütkten ilk söz eden şahıs Cehm b. Safvan olduğu için bu fırkaya «Cehmiyye» de denilir.[58]



3 Mu´tezile (Kaderiyye) : Bunlara göre insan, kötü fiillerini, Allah´ın iradesi olmaksızın kendisi yaratır. İyiliği (hayrı) de Al­lah´ın iradesi ile yapar. Bunlara, kaderi inkâr ettikleri için «KADE-KİYYE» fırkası da denir. İslâm düşüncesinde bu fırka mensupları­nın rolü büyüktür. Zındıkları aklî delillerle ilk reddedenler, Mu´te­zile bilginleri olmuştur. Bu fırkanın önemli beş prensibi vardır:[59]



1 __ Tevhid : Bu prensibe göre Allah zatında ve sıfatlarında tek­tir. Mahlûkattan hiç birisi O´na hiç bir sıfatta ortak olamaz; dolayısiyle Allah´ı görmek mümkmn değildir.[60]



2 Adi (Adalet) : Allah´ın adaleti gereğince insan kendi fiil­lerini yaratmada serbest bırakılmıştır. Tâ ki O´nun için teklif, mü­kâfaat ve ceza mümkün olsun.[61]



3 Va´d ve Vaîd: Buna göre Allah iyilik edeni mükâfaatlandıracak, kötülük işîiyenleri de cezalandıracaktır. Büyük günâh işliyenler tevbe etmezlerse mağfiret olunamazlar.[62]



4 El-Menziletu Beyn´el-Menzileteyn: Büyük günâh işliyen ler ne mü´mindir, ne kâfirdir. Bu ikisi arasında bir yer işgal eder­ler ve onlara fasık müslüman denilebilirse de mü´min denilemez. Onlar tevbe etmeden ölürlerse ebedî olarak cehennemde kalırlar.[63]



5 Emri bi´1-ma´ruf nehyi ani´l-münker: İslâmiyeti yaymak, sapıkları hidayete erdirmek, imkân nisbetinde herkes için iyiliği emir ve kötülüğü yasak etmek bir vazifedir.[64]



Mezhebler Arasındaki İhtilâf Ve Sebepleri


İslâm hukuk ekolleri, önce büyük şehirlerde kurulurken arala­rındaki ihtilâflar da kendisini iyice hissettirmeye başlamıştır. Irak­ta kendine göre metodu olan bir ekol, Hicaz´da ve Şam´da da ona paralel olarak başka ekoller teşekkül etmiştir. Şiiler de ayrı bir ekol meydana getirmişlerdir. Daha sonra her ekolü temsil eden bir şah­siyet ve onun etrafında bir talebe gurubu doğmuştur. Ekolleri tem­sil eden bu şahsiyetler; rivayet, fıkhı dirayet, rivayet edilen şeyleri ortaya koyma ve bunlara göre fıkhın temellerini kurma, yeni olay­ları inceleyip onların hükümlerini açıklama hususlarında talebele­rine önderlik etmişlerdir. Kûfe´de kıyas üstadı Ebu Hanife, Medi­ne´de İmam Malik, Şam´da İmam Evzai, Mısır´da Leys b. Sa´d bu­lunmaktadır. Bundan sonra ikinci tabakayı teşkil eden İmam Şa­fii, Ahmed b. Hanbel ve Dâvûd ez-Zâhiri gibi şahsiyetler dikkati çekmektedir. Bunlardan sonra devam etmekte olan içtihadın yerini yavaş yavaş mezhep taraftarlığı almıştır. Dolayısiyle mutlak icti-had´da bulunan kalmamış; aksine, ictihad, mezheblerin sınırları içi­ne girmiştir. Bu merhaleden sonra müctehidlerin, mezhep İmamı­nın fikirlerine ve mezhebin prensiplerine sarılmak zorunda kaldı­ğını görüyoruz. Bununla beraber mezhepçe hakkında açık bir hü­küm (nass) bulunmayan hususlarda ictihadların yapıldığı görül­mektedir. Gitgide mezhep İmamlarının görüşlerinin dışına çıkamıyan müctehidler, yeni hiç bir ictihad yapamamışlar ve İslâm Hukuku´ndaki ilmî faaliyetler, ne yazık ki, eskiye nisbetle büsbütün du­raklamıştır.

Fer´î fıkıh meselelerindeki ihtilâf, dinin kesin hükümlerinden ayrılmadıkça pek Önemli bir şey teçkil etmez. Daha doğrusu, ihti­lâfın esası hakikati araştırmak olunca, insanlar için daha iyiyi ve doğruyu bulmak hususunda geniş bir kapı açılmış ve doğruyu ter­cih için akla salâhiyyet verilmiş olur. Çünkü hakikat nuru, fikirlerin çarpışması ve nokta-i nazarların bilinmesi ile açıkça parlayabilir.

Müctehid İmamların hepsi de, insanlar arasındaki ihtilâf sebep­lerini öğrenmek hususunda büyük gayretler sarf ediyorlardı. Ebu Hanife; «insanların en bilgini, onların ihtilâf sebeplerini en iyi bi­lendir» diyordu. Çünkü tartışma konusu olan bir meselede bilgin­lerin görüşlerini kavramak, araştırıcı için hakikati ortaya çıkar­mak demektir. Delillerin kuvvetli ve zayıflarını bilmek ve mese­leyi her yönüyle incelemek, araştırıcıyı hüküm verme, doğru ve yanlışı ayırdetme hususunda daha yetkili kılar.[65]



İhtilâfın Mihveri


İslâm´ın kesin emirlerinde ve icma´ ile kabul edilen fıkıh konu­larında ihtilâf yoktur. Ancak bunların dışındaki fer´î meseleler (furû´)´de mezhebler arası anlaşmazlıklar mevcuttur. Dînin kesin hükümleri; beş vakit namaz, namaz kılarken Ka´beye dönmek gibi namazın farz ve rükünleri, oruç, zekât ve´hacc, zekât olarak veri­len malların miktarları ve nihayet nikâhlanması haram veya helâl olanlar hakkındaki hükümler ve mirastaki hisse miktarları gibi Kur´an-ı Kerimle beyan edilen ve ihtilâf konusu olmayan meseleler­dir. Bunlar gibi hakkında icmâ´ hâsıl olan dinin hükümlerinden biri­ni inkâr eden kimse, İslâmiyetin dışına çıkmış olur.

Bunların dışında ihtilâf konusu olan şeyler ne olabilir ve ihti­lâf sebebi nedir Bu konuda diyebiliriz ki ihtilâf, akılla halledile­bilecek ve hakkında kat´î nass bulunmayan cüz´i meseleler çok çe­şitli olup bunlar hakkında değişik açılardan delil getirilebilir. Bu gibi konularda ictihad yapmak, müctehidi hatâya sürüklese bile se­vaptır. Çünkü Peygamber (S.A.) şöyle buyurmuştur: «Müctehid, içtihadında isabet ederse ona iki ecir, yamlırsa bir ecir vardır.» Pey­gamber (S.A), bu sözüyle müctehidin yanüabileceğini, bütün cehdini ve kudretini harcadıktan sonra yanümışsa ayıplanmamasını bize öğretmektedir. Peygamber (S.A.), kendisi de ictihad yapardı. Fakat içtihadında yanılacak olursa O´na Allah doğruyu gösterirdi. Çünkü O´nun sözü şeriat olduğu için, hatâ üzerinde kalması imkânsızdır. Buna yukarda da işaret etmiştik.[66]


Kitab (Kur an) Etrafındaki İhtilâflar

Asıl delil getirme (istidlal) işi Kitab´la olur ve bunda hiçbir kim­senin şüphesi yoktur. Çünkü Kitab (Kur´an), îslâm Şerîati´nin te­meli, Peygamber (S.A.)´in en büyük mucizesi ve Allah´ın kıyamete kadar baki olacak kanunudur. Onun içine aldığı hükümlerin İs­lâm Dini´nin esası olduğunda hiçbir ihtilâf yoktur. Kitab etra­fındaki ihtilâflar, sadece onun bazı kelimelerinin delâlet ettiği an­lamlar üzerinde meydana gelmiştir. Çünkü Kur an´ın bazı ifade ve kelimeleri çok vecizdir. Bu ifade ve kelimelerin anlamları ictihadlara yol açmaktadır. Meselâ, «Boşanmış kadınlar üç ayhali (kurû´l iddet beklerler»[67] âyetindeki (kuru´) kelimesini birçok fatihler hayız (ayhali) ile. tefsir etmişler, Şafii de iki ayhali Arasındaki temizlik müddeti olarak yorumlamıştır. Aslında bu kelime lügat bakımından her iki anlama da gelmektedir. Peygamber (S.A.)´den de bu husus­ta bütün fakihierin kabul edeceği bir tefsir rivayet edilmemiştir. Gerçi Peygamber (S.A.)´den, «Kuru´ günlerinde namazı terket» ve «Cariyenin iddeti iki hayızdır» şeklinde hadisler rivayet edilmiş ise de, İmam Şafiî bunları sahih olarak kabul etmemiştir. İşte Kur´an-ı Kerim´in kelimelerini tefsir hususunda buna benzer ihtilâflar mev­cuttur.

Bazı ihtilâflar da ibare (ifade) lerin delâlet ettiği hükümler üzerinde meydana gelmiştir. Bu hükümleri belirten sünnet bulun­duğu halde anlaşmazlık ortadan kaldırılamamıştır. Meselâ, «Sün­net, Kur´an´ın umumî hükmünü tahsis edebilir mi » İşte burada fukahâ ihtilâfa düşmüş olup Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve birçokları, Kur´an-ı Kerim´i Sünnet açıklar; çünkü Sünnet, Kur´an´a dayanmak ta ve onun mücmel hükümlerini genişleterek açıklamaktadır, de­mişlerdir. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de de : «Biz sana da Kur´an´ı in­dirdik. Tâ ki insanlara, kendilerine indirileni açıkça anlatasın.»[68] Duyurulmaktadır. Kur´an´m umumî olan her kelimesini, görünüşte ona muhalif gibi gözüken bir sünnet anlam bakımından hususileştirraiş (tahsis etmiş) tir.

Ebu Hanife ve bir kısım fakihlere göre Kur´an´m umumi hü­kümleri olduğu gibi kalır. Eğer bir sünnet, cüz´i olarak bu hüküm­lere aykırı düşerse ve bu sünnet mütevâtir veya meşhur ise, o, Kur´an hükmünü tahsis eder (hususileştirir). Eğer bu sünnet mütevâtir de­ğilse, Kur´an´m umumî hükmü olduğu gibi kalır. Çünkü bu Kur´an hükmü, kat´î olarak mütevâtirdir... Onu âhad hadislerle tahsis et­mek doğru olmaz. Kur´an´a muhalif olan böyle âhad hadisler Pey gambere nispetinde sahih addedilemez. Fakihler bu hususta iki kıs­ma ayrılmaktadırlar:

1 Kur´an´m zahiri hükümlerini Sünnet ile tahsis edenler:

Bunlara göre Sünnet, Kür´an-ı Kerim´i tefsir etmek, onun mânâ ve maksatlarını açıklamak bakımından Kur´an´a hâkimdir. Kur´an´m anlaşılması ve hükümlerinin kavranması için Sünnet bir anahtar va­zifesi görür, dolayısiyle Kur an´ı anlamak isteyen müctehid, Sünnet­ten müstağni kalamaz.

2 Kur´an´m zahirine muhalif olan âhad hadislerin sahih ol­madığım ileri sürenler: Onlara göre Kur´an, Sünnetin sahih oluşu­nu veya reddedilmesini gösterme bakımından Sünnete hâkimdir.

İşte cüz´i meseleler hakkında Kur´an-ı Kerim´le istidlal hususun­da fakihler böyle ihtilâfa düşmektedirler. İşi biraz daha geniş ola­rak ele alırsak, Şiîler´den İmamiyye Fırkası´nm, Kur´an-ı Kerim´i arı­lamada müctehidlerin re´ylerinin derecesi üzerinde Sünnîler´le ihti­lâfa düştüklerini görürüz. Ehl-i Sünnete göre Kur´an-ı Kerim Sün­netle tefsir edilir. Sünnet bulunmazsa, edebiyatıyla Arap dilini, Şe­riat ve onun genel amaçlarını iyice bilen kimseler, Kur´an-ı Kerim´in tefsirinde ictihad yapabilir. îmamiyye fırkasına göre, Oniki ´İmam, Kur´an-ı Kerim´in anahtarlarım teşkil ederler. İnsanlar, Kur´an-ı Ke­rim´in mânâ kapılarından ancak bu anahtarlar vasıtasiyle girebilir­ler. El-Kâfi, Cafer-i Sadık´tan şöyle rivayet etmektedir: «İki kişi ara­sında tartışma konusu olan her şeyin aslı Allah´ın Kitabında mev­cuttur, ancak insanların akılları ona ulaşamamaktadır»[69]

İmamiyye -fırkasına göre insanların akılları, Kitaptaki her hük­mün aslını kavrayamaz ve onu ancak Oniki İmamın aklı kavrar; insanlara öğretir. Dolayısıyla onlar, Kur´an´m anahtarları olup on­ların İlimleri Allah tarafından verildiği için her dedikleri bir ilham mahsûlüdür. Hattâ onlar hatâdan ma´sum olup Cebrail dahi onla­rın üstünde değildir.[70]



Sünnet (Hadîs) Üzerindeki İhtilâflar


Sünnet etrafındaki ihtilâf, Sünnetle istidlal üzerinde değildir. Çünkü Sünnetle istidlal, müslümanlarça kabul edilen bir gerçek­tir. Ancak, Basra´da birkaç kişi Sünnetle istidlali kabul etmemiş ve sadece Kitabla istidlal edilebileceğini ileri sürmüş iseler de, onlar, İslâm tarihi içinde erimiş gitmişlerdir. Hattâ İmam Şafiî el-Umm» adlı kitabında zikretmeseydi, bugün onların mevcudiyetinden dahi kimsenin haberi olmayacaktı. Sünnetle delil getirmeyi inkâr eden kimsenin müslümanlığmdan şüphe edilir. Çünkü Sünnet, Peygamber (S.A.)´in tebliği olup Kur´an-ı Kerim´i tefsir eder. Kur´an-ı Ke-rim´e girmeyi sağlayan nurlu kapı, Sünnet kapısıdır. Kim Sünneti Kur´an´ dan ayırıyorsa o, Kur´an-ı Peygamber´den ayırıyor demektir. Sünnet üzerindeki ihtilâfın gerçek yönü, isnadın şart olup olmama­sı meselesidir. İlk İmamlarla sonraki İmamlar arasındaki mürsel ha­disi kabul edip etmeme hususunda görüş farkı olduğunu yukarıda söylemiştik. Sünnetle istidlal hususundaki ihtilâf rivayet edilen bazı hadisleri bir kısım İmamların bilip diğer bir kısmının bunlara vâkıf olmamalanndandır. Dolayısiyle bu hadislere vâkıf olmayanlar re´yleri ile, vâkıf olanlar ise bu hadislere göre fetva vermişlerdir.

Hadis hususundaki ihtilâfın diğer bir yönü de, zahiri itibariyle Sünnetin, Kur´an-ı Kerim´in umumî mânâsına veya kıyas kaidele­rine aykırı düşmesidir. Bazı İmamlar Medinelilerin amelini, rivayet edilen bazı hadislere tercih etmişlerdir. Bu hususu ileride ele ala­cağız. Bütün bu ihtilâfların ötesinde hadislerin mânâları üzerinde Şülerle Ehl-i Sünnet arasında görülen ihtilâflar da önemlidir.

İmamiyye mezhebine bağlı olan şiîler, sadece İmamlarının söz­lerini sünnet olarak kabul etmekte ve hadislerin ancak kendi İmam­ları vasıtasıyla rivayet edilebileceğini, sünnîlerin rivayet ettiği ha­dislerin belirli şartları haiz olduğu takdirde kabul edilebileceğini ile­ri sürmektedirler.

Bu şiîlerin birkaç tane hadis mecmuaları vardır. Bunları Ali b. Ebî Talib yoluyla Hz. Peygambere nisbet ederler. Onlara göre Hz. Ali´nin fıkhı, fetva ve hükümleri, O´nun hayatına nisbetle Sünnet içerisinde az bir miktar teşkil etmektedir. Halbuki Hz. Ali, Peygam-ber´in vefatından kendi vefatına kadar fetva vermek ve dînî konu­ları incelemekle meşgul olmuştur. Ayrıca O, İlim şehrinin kapısı­dır. Üstelik O, beş yıl halifelik makamını işgal etmiş ve bu arada çok çeşitli hâdiseler meydana gelmiştir. Bu itibarla O´nun Peygam­ber (S.A.)´den sonraki bütün hayatı fıkıh, din ilmi ile uğraşmakla geçmiştir. Peygamber (S.A.)´e en yakın olan insan O idi. O, çocuk­luğundan itibaren" hayatı boyunca Peygamber (S.A.)´den ayrılma­mıştır. O halde Hz. Ali vâsıtasiyle Peygamber (S.A.)´den rivayet edi­lenler, O´nun fetva ve hükümleri, hadis kitablannda zikredilen mik­tardan kat kat fazla olmak lâzım gelir.

Elbette Emevî idaresinin, Hz. Ali´den rivayet edilen pekçok şe­yin gizli kalmasında büyük etkisi olmuştur. Çünkü cami minberle­rinden Hz. Ali´ye lanet ettirenlerin, Hz. Ali´nin ilminden bahsedip O´nun fetva ve sözlerini ve bilhassa hükümet teşkilâtıyla ilgili gö­rüşlerini nakletmek hususunda İlim adamlarına serbesti tanımaları makûl değildir. Hz. Ali´nin yaşamış olduğu Irak´a hükmeden valiler çok şiddetli ve sert kimseler olup îslâm toplulukları arasında Hz. Ali´nin fikirlerinin yayılmasına müsaade etmemişlerdir. Onlar, Hz. Ali hakkında öyle şüpheler yaratmışlardır ki, Hz. Ali´nin künyesi olan «Ebu Türab» (Toprak babası) sözünü dahi onu küçük düşür­mek için istismar etmişlerdir. Oysa Hz. Ali bu künye ile şeref duyar­dı. Çünkü bu künyeyi O´na bizzat Hz. Peygamber, bir sevgi nişane­si olarak vermişti.

Acaba bu şartlar altında Hz. Ali´nin. rivayet ettiği hadislerle, O´nun fetva ve sözlerinin ekserisi yok olmuş, tarihin dalgaları ara­sında kaybolup gitmiş ve bunlara vâkıf olan hiçbir kimse kalmamış mıdır

Şiîler´den Zeydiyye ve îmamiyye mezheblerine göre Hz. Ali, ken­disinden sonra temiz neslinden gelen İmamları, yani oğulları Hasan, Hüseyin ve Muhammed b. Hanefiyye´yi bırakmış ve ilmini de bun­lara emanet etmiştir. Abdullah b. Abbas dahi Peygamber´den son­ra en çok Hz. Ali´nin sözlerinden faydalandığını söylemiştir.

Şiilere göre Hz. Ali´nin evlâdlan, babalarının fikir mirasım ko­rumak vazifesini üzerlerine almışlardır. Onlar, bu büyük İmamın ilmini zayi olmaktan kurtarmışlardır. Hz. Ali´nin evlâdlarından ön­cekiler, sonrakilere O´nun ilmini rivayet etmek suretiyle aktarmış­lar ve Hz. Ali Hanedanı onun ilminin merkezi olmuş ve onlar hem Hz. Ali´nin Peygamber´den rivayet ettiği şeylerin tamamını, hem de O´nun kendi görüş ve fetvalarının hepsini rivayet etmişlerdir. Eğer, sadece Hz. Ali´ye istinad edilirken ifrata düşmek mümkün değil mi­dir diye sorulacak olursa onlar buna şöyle cevap verirler:

Dinî bakımdan kuvvetli olmayan bazı şuursuz şiiler bu husus­ta ifrata düşebilirler. Fakat bizzat Ali (R.A.) hanedanına mensup olan ve İmam Cafer-i Sadık´a uyan kimseler, böyle bir ifrata düş­mekten uzaktırlar. İnsanlara rehber olan bu İmamlar din ilminde, züht ve takvada ve îslâm mirasım.korumak hususunda her türlü şaibeden beridirler.

Bu itibarla, onlara göre, Ehl-i Beyt´in elinde, Hz. Ali evlâdlarının nesilden nesile birbirine devrettiği bir Hadis mecmuası bulun­ması garip değildir. Ehl-i Beyt mensuplarının hepsi Medine´de ika­met ettikleri zaman bu Hadis mecmuasını bazen gizliyorlar, bazen de ortaya çıkarıyorlardı. Biz burada, bunun münakaşasını yapma­yacağız. Fakat bu şiîlerin inancına göre Ehl-i Beyt´in sahip olduğa İlim, Hz. Ali´nin ilmi olup. O, bunu onlara miras olarak bırakmıştır.[71]



Re´y Üzerindeki İhtilâflar


Re´y üzerindeki ihtilâf, re´yin aslı ve metodu hakkındadır. Bazı İslâm hukukçuları, îslâmi hükümlerin ancak nâss´lardan alınaca­ğını ileri sürmüşlerdir. Bunların başında Dâvud ez-Zâhiri gelir. On­dan sonra İbni Hazm el-Ehdelüsi gelmektedir. O, Zahirî Mezhebi´nin ikinci İmamı sayılmaktadır. O, bu mezhebi tedvin etmiş, mezhebin kurucusu Davud´tan daha çok şiddetli davranmış ve ileri gitmiştir.

Re´y ile içtihadı kabul eden İslâm hukukçuları çoğunluğu teş­kil ederler. Hattâ nass bulunmayan yerlerde, hükme esas teşkil et­mek üzere re´y ile ictihad hakkında icma´ derecesine yaklaşan bir ittifak hâsıl olmuştur. .

Bundan dolayı İslâm hukukçularının çoğu; «Re´y´i tanımayanla rm muhalefetlerinin hiçbir değeri yoktur. Re´y´in değeri hususunda onlara itibar etmeksizin icmâ´ hâsıl olmuştur. Çünkü re´y´i tanıma­yanlar İslâm hukukçuları zümresine dahil .değildirler» demişlerdir. Fakat bu hüküm üzerinde de tartışılabilir.

Re´y´i kabul edenler, onun metodunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Ba­zıları, re´y ile içtihadın metodu kıyastır, demişlerdir. Yukarıda da geçtiği gibi kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, arala­rında hükmün sebeb-i vücudu olan ortak illetlerden ötürü hakkın­da nass bulunan bir meseleye göre halletmektir. Şiîler´den İmamiyye mezhebi kıyas´ı tanımaz; fakat bu mezhep bilginleri, re´yi, nass bulunmadığı takdirde mücerret akim hükmü olarak görürler. On­lara göre nass Kur´an-ı Kerim, Peygamber (S.A.)´in ve İmamların sözlerini içine alır. Onlar, nass bulunmayan yerlerde mücerret akıl ile hüküm verirler. Bu hükümlerinde de aklın kabul edeceği mas­lahatı esas olarak alırlar. Çünkü akü, maslahata uymayan zararlı şeyleri caiz görmez. Aklın maslahath gördüğü şeyde şüphe edile­mez. O halde akılla hüküm, gerçekte akim kabul ettiği maslahata göre hükmetmek demektir.

Kıyas´ı, re´y ile fetva vermek hususunda bir prensip olarak ta­nımayanların karşısında Şâfiîler´i görüyoruz. Şariîler´e göre fetva verirken esas tutulan herhangi bir re´y metodu, kıyas´tan başka bir-şey olamaz. Çünkü şer´î bir hüküm, ya nass ile veya nass üzerine kıyas yoluyla olur. İmam Şafiî, fıkhını tamamen nassa bağlamakta­dır. Zira O´na göre f akih, hükmüne esas teşkil edecek bir nass bula­mazsa bu hükme benzeyen ve hakkında nass bulunan meseleleri araştırır ve nass ile sabit olan hükme göre karar verir.

Hanefîler, Şafiîler´in bu yolunu benimsemişlerdir. Fakat onlar re´y ile ictihad kapısını daha çok genişletmişler ve istihsan prensi­bini koymuşlardır. Istihsan-, örf, zaruret veya sabit bir nassa bağla­nabilen maslahat gibi hususlardan dolayı kıyas kaidelerine muhalif olarak hüküm vermektir.

Maîiküer, Zeydiler ve Hanbelilerin bir kısmı, re´y´in mânâsını genişleterek kıyası, istihsanı ve masalih-i mursele´yi de kabul etmiş­lerdir. Masalih-i mursele İslâm Şeriati´nın amaçlarına uygun olan umumi menfaatlardır. Herhangi bir maslahat hakkında müsbet ve­ya menfi özel bir nass bulunmazsa o, bu metoda göre değerlendiri­lir. Fakat bu hususta nass´larm hükümleri dışına çıkılmaz. Fakat kıyasta olduğu gibi belli bir nassa bağlanmak ve meseleyi o nassa göre halletmek durumu yoktur. Ğilâkis burada muhtelif nass´larla meydana çıkan maslahatları araştırıp buna göre fetva ve hüküm vermek gerekmektedir. Bu prensibi kabul edenler Ömer, Ali, Osman (R.A.) gibi büyük sahabüerin yolundan gitmişlerdir.

Re y hususundaki ihtilaf konularından biri de, nass bulunan bir yerde re´y´in değeri meselesidir. Hakkında delâlet bakımından ke­sin olan mütevâtir bir nass bulunan herhangi bir meselede re´yin yeri yoktur. Bu hususta ittifak edilmiştir. Fakat nass, âhad hadis­ler gibi zannî olduğu zaman, kıyasla bu nâss´lardan hangisinin ter­cih edileceği tartışma konusu olmuştur. İslâm hukukçuları bu du­rumda, re´y kıyas´a dayanıyorsa.ve kıyas´ın illeti bir nass´la tesbit edilmişse kıyasla hadis arasında mukayese yapılmasını, eğer bu ha­dis hiçbir kıyas şekli ile bağdaşmıyorsa, kıyas´ın tercih edilmesini ittifakla kabul etmişlerdir. Şayet kıyas´ın illeti bir nass ile tesbit edil­memiş ve âhad hadis de bütün kıyas şekillerine aykırı ise böyle bir meselede anlaşmazlık çıkmıştır. Bu durumda bir kısım îslân; hukukçuları hadisi tercih etmişlerdir. Çünkü riass bulunan yerde icti­had yapılmaz. Re´y´e başvurmak, nass bulunmayan bir konuda hü­küm vermek için zarurîdir. Bu görüş Ebu Hanîfe, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel´den rivayet edilmiştir.

Bazı Hanefîlere göre hadîsi rivayet eden Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes´ud ve Zeyd b. Sabit gibi bilgin sahabüerden biri ise hadis tercih edilir. Ebu Hureyre gibi fakih olmayan birsahabî ise kıyas tercih edilir. Fakat mesele, bazı kıyas şekillerine uygun, bazı kıyas şekillerine de aykırı düşerse hadis tercih edilir. Çünkü hadis bu takdirde mutlak olarak kıyasa aykırı düşmemiştir. Bu gö­rüş Ebu Hanife´ye nisbet edilmekte ise de, O´nun görüşünü yukarı­da belirttik.

Bazı İslâm hukukçularına göre, fıkıh kaideleri ile bağdaşmak suretiyle kıyasın sebebi kesin olup onu tesbit etmek hususunda bir­çok hüküm mevcutsa kıyas tercih edilir. Bana göre ise, bu türlü kı­yasa delâlet eden nass´lar bulunmalıdır. Nass bulunmadığı halde, kesin olarak re´y veya kıyasla sabit olan bir hükmü farzetmek, Şe­riatın kaynaklarını ve amaçlarım bilen kimse için sübûtu imkansız bir şeydir. Zaten böyle bir hüküm bulunursa, Zahiriler hariç, bütün fakihler re´y´i tercih ederler.

Malikilere göre, re´y´i, Medînelilerin ameli destekliyorsa hadis reddedilir. Zira, onu Peygamber (S.A.)´e nisbet etmek doğru olmaz. Eğer hadis, Medînelilerin ameline uygun düştüğü halde, re´y´e aykı­rı düşüyorsa durum incelenir: re´y, Kitaba ve Sünnete dayanan hiç­bir fıkıh kaidesiyle bağdaşmıyorsa hadis tercih edilir, durum böy­le değilse re´y tercih edilir.

Burada belirtmek isteriz ki, re´y´i hadîs´e tercih edenlere göre bu hadisin Peygamber (S.A.)´e nisbeti sahih sayılmamaktadır. Hat­tâ onlar böyle bir nispeti inkâr edip bu hadisi metin itibariyle de ŞAZ görmektedirler. Çünkü o, Şeriatın amaçlarından ve özel nass´-lanndan alman esas kaidelere aykırı düşmektedir. Onların .böyle bir hadisin Peygamber (S.A.)´e nisbetini herhangi »bir suretle tasdik edip dinî bir meselede kendi anlayışlarını, Peygamber (S.AJ´e nisbeti s&-hih bir hadîs´e tercih ettiklerini asla düşünemeyiz. Çünkü kendi an­layışlarını Peygamber (S.A.)´in hadislerine tercih etmek isteyen sivri akıllılar, günümüzde türemiştir. Gerçi bunlar gibi bid´at ehli olan bir kısım kimseler İslâm tarihinde görülmekte ise de,- büyük İslâm müc-tehidleri arasında bu türlü çarpık anlayış sahipleri asla mevcut de­ğildir.[72]



İcma´ Üzerindeki İhtilâflar


Bir kısım icma´ vardır ki onu inkâr etmek bir müslüman için im­kânsızdır. İslâmiyetin esaslarına ait olan bu türlü icma´Iar, namazın rekâtları ve rükünleri, farz namazların sayısı, Ramazan orucu ve ze­kâtın farz oluşu gibi hususlara dairdir. Bu gibi icma´ların inkârı, bu esaslardan birini inkâr demek olduğundan, böyle bir inkâra sapan kimse îslâmiyetin dışına çıkmış olur.

İslâm´ın bu emirleri üzerinde icma´ hâsıl olduğu gibi bunları isbat eden Kur´an nass´ları, tevatür yoluyla gelen Peygamber´in kavlî ve fiilî sünnetleri pek çoktur. Bunlar üzerinde icma´, riass´ların en kuvvetlisine dayanmıştır. Dolayısiyle bu icma´a muhalif hükümler ifa­de eden cüz´î nass´lar ikinci plâna bırakılmıştır. Esasında bu icma´a muhalif hüküm ifade eden cüz´i nass´ların bulunması, zihnî bir feraziyeden ibarettir. Büyük bilginlere göre dînin kesin emirleri ictihad konusu olamaz. İmâm Şafiî bu hususta şöyle söylemiştir: «Dî­nin bu kesin emirleri hakkındaki bilgi bütün ümmete malolmuştur. Yani bunları bilmeyen hiçbir müslüman yoktur.» Esasen Şafiî İlim­leri ikiye ayırır:

1 Her müslümanm bilmesi lâzım gelen İlim. Bu, dînin kesin emirlerini bilmektir.

2 Müslüman İlim adamlarının sahip olduğu İlim. Bu, ictihad konusu olan meseleleri bilmektir. Halk bunu bilmez, fakat bilginler­den sorarak öğrenir.

Bir kısım hakîkata nüfuz edemeyen kimseler, her icma´ın bütün nass´lardan üstün olduğunu zannederler, bu bir anlayış hatasıdır, fa­kat çok yaygındır. Hattâ müslüman olmayan birtakım yazarlar, ic­ma´ ile dinî hükümlerin değişebileceğini ve îslâm cemaatının icma´ sayesinde bu hükümleri istedikleri gibi değiştirme imkânları olduğu halde değiştirmediklerini iddia etmektedirler. îslâmiyetin mânâsım bukadar gülünç bir kalıba sokmak şaşılacak bir´şeydir!

Dinde kesin olarak bilinen emirlerin dışındaki bazı meselelerde hâsıl olan icma´ üzerinde bir hayli anlaşmazlık çıkmıştır. Daha çok ihtilâf bu türlü icma ile ilgili olan meseleler üzerindedir. Mezheple­rin metodlarma göre bu ihtilâf azalıp çoğalmaktadır.

îslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, Haricîleri, Şiîleri ve bir kısım Mûtezilîleri istisna edersek sahabînin icma´ım hüccet ola­rak kabul etmek hususunda ittifak etmişlerdir. Sahabîlerin icma´ı bir vakıadır. Bunun üzerinde dört mezhebin İmamları ve Zeydîler ittifak etmişlerdir.

Mu´tezileden Nazzam, dînin kesin emirleri dışındaki meseleler üzerinde icma´ olamıyacağını söylemiştir. Ona göre icma´, ancak müc-tehidlerin icma´ıdır. Halbuki içtihadın mânâsı üzerinde bile îslâm ül­kelerindeki âlimleri ittifak edememişler ve her biri diğerinden farklı görüşe sahip olmuştur.

Nazzam´ın bu görüşü şöyle reddedilmektedir: Müctehidlerin ic­ma´ı sahabiler devrinde vâki olmuştur. Bunu hiçbir kimse inkâr ede­mez, îcma´, sahabîler devrinde vâki olunca, onun, daha sonraki de­virlerde de vâki olması mümkündür.

Sahabiler devrinde icma´ın varlığı bir vakıa olduğu halde, birçok îslâm hukukçuları, daha sonra icma´ üzerinde ihtilâfa düşmüşlerdir. ´Ahmed b. Hanbel´den yapılan bazı rivayetlere göre O, sahabîlerden sonra icma1 imkânsız olduğunu söylemiştir. Ahmed b. Hanbel ta­lebelerine, «Bir mesele hakkında bilginler icma´ ettiler demeyiniz, bu hususta bilginlerin ihtilâfını bilmiyoruz, deyiniz» diye öğüt verirdi.

Şafiî, salıabîlerden sonra icma´m imkân dahilinde olduğunu in­kâr etmezdi. Fakat kendisine delil olarak gösterilen ve sahabîlerden sonraki zamanlara ait olan icma´ı reddederdi. Gerçekte bu, icma´m vukuunu inkârdır; fakat onun vuku imkânını inkâr değildir.

Şafiî ve Ahmed b, Hanbel´den başkaları birçok meselelerde icma´ın vâki olduğunu iddia etmişlerdir.

Birçok ittifaklar vardır ki bunların, icma´ sayılıp şer´î bir delil teşkil etmesi hususunda ihtilâfa düşülmüştür; şöyle ki:

1 Sükuti icma´: Belli bir mesele hakkında müctehidler ara­sında bir görüş ileri sürülür ve bu görüşün ilân edilmesinden son­ra bütün müctehidler susarlarsa, konuyu inceleyecek bir zaman geç­tikten sonra bu bir icma´ sayılır mı Bu hususta mezhep İmamları ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazısı bunu kesin olarak hüküm, ifade eden bir icma´ saymıştır. Bazısı da zannî hüküm ifade eden bir delil ola­rak kabul etmiştir. Bir kısmı onu delil olarak kabul ettiği halde ic­ma´ saymamıştır. Diğer bir kısmı da ona hiç itibar etmemiş ve onun dayandığı delili de nazarı itibara almamıştır.

2 Herhangi bir asırda bir hüküm üzerinde bilginler iki veya üç türlü görüş ileri sürerlerse bu bir icma´ olur mu Daha´sonraki­ler için üçüncü bir görüşü ortaya atmak caiz midir Bu üçüncü gö­rüş de bir icma´ sayılamaz mı Bu hususta da bjlginler anlaşama­mışlardır. Bir kısmı bunun icma´ olamıyacağmı söylemiştir. Çünkü burada müctehidlerin ittifak ettiği bir görüş mevcut olmayıp, bir­çok görüşler vardır. Bir kısmına göre bu bir icma´dır. Çünkü önce­kilerden ayrı bir görüş ortaya atmak, onların görüşünü kabul et­memektir. Böylece son görüş bulunduğu asra göre icma´ sayılır. Ba­zıları da; bir meselede görüş birliğine varılamamış, fakat umumî olarak meselenin bir yönünde ittifak hâsıl olmuşsa bu bir icma´ sa­yılır, buna muhalif davranışta bulunmak doğru olmaz, demişlerdir. Meselâ; dede´nin öz kardeşlerle veya baba bir kardeşle mirasçı olup olmıyacağı ihtilaflı bir meseledir. Ebu Bekr (R.A.), dedeyi baba mev­kiinde görmüş, ölünün öz kardeşlerini veya baba bir kardeşini dede vâsıtasiyle mirastan mahrum etmiştir. Hz. Ali (R.A.), bu durumda dedeyi kardeş gibi itibar etmiş, terekeyi aralarında paylaştırarak de­deye altıdabir (1/6) den az olmamak şartıyîe, miras hakkı tanımış­tır. Zeyd b. Sabit, üçtebir (1/3) den az olmamak şartiyle, dedeyi mi­rasçı olarak kabul etmiştir. Görülüyor ki burada dedenin mirasçı olması üzerine icma kasıl olmuş fakat mirasın miktarında anlaşmazlık çıkmıştır.Bu durum karşısında dedeyi mirastan etmek caiz değildir.

3 Müctehidlerin ekserisi bir görüş üzerinde ittifak ederlerse bu bir icma´ sayılır mı Burada da İslâm hukukçuları farklı görüş­ler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı bunu icma´ saymamıştır. Çünkü ic­ma´m mânâsı, bütün müctehidlerin bir hüküm üzerinde birleşmesi demektir. Burada ise böyle bir birleşme yoktur. Diğer bir kısmı da, birkaç kişinin muhalefeti, icma´ı bozmaz, demiştir. Bunlar Zeydîler´-dir. Onlara göre herhangi bir görüşe karşı mutlak olarak muhale­feti önlemek imkânsızdır. O halde birkaç kişinin muhalefet etmesi icma´ı bozmaz. İslâm bilginlerinden bir kısmına göre muhalif olan görüş şaz ve Peygamber´d en vârid olan hadislere aykırı ise icma´ı bozmaz. Meselâ, mut´a nikâhının yasaklanışına Abdullah b. Abbas´m muhalefeti böyledir. O, mut´a nikâhına cevaz vermiş, Sahabîler ise onun muhalefetine önem vermemişlerdir,

Abdullah b. Abbas alım-satımdaki faiz hakkında da sahabîlere muhalefet etmiş; meselâ, buğdayı buğdayla veresiye satışta faz­la alınmasını caiz görmüştür. Abdullah b. Abbas´m bu görüşü nass´-lara muhaliftir. Eğer muhalif görüş ŞAZ bir re´y´e dayanmıyor ye nass´larla da tezat teşkil etmiyorsa icma´ı bozar. Meselâ; Abdullah b. Abbas, tereke, mirasçılar arasında taksim edilirken paydanın art­ması itiraz etmiştir. Ömer (R.A.) paylar (Farzler) m art­tığını görünce paydayı avl ettirmiştir. Şöyle ki: Ölenin vârisleri ko­cası, kız kardeşi ve annesinden ibaretse-, anne üçtebir (1/3), koca yarım (1/2), kızkardeş de yarım (1/2) hisse alırlar. Bu durumda mesele (ortak payda) altı (6) iken sekiz (8) e çıkmaktadır. Hz. Ömer terekeyi altı (6) değil, sekiz (8) sehme ayırmış ve mirasçılara pay­laş tırmıştır. İbni Abbas´tan başka fakihlerin hepsi, Hz. Ömer´in gö­rüşünü tasvip etmişlerdir. Abdullah b. Abbas ise meselenin avlet-miyeceğini söylemiştir. Ona göre mirasçının hissesi ancak bir erkek , asebe vâsıtasiyle azalır. Meselâ, kız kardeşin hissesi erkek karde­şiyle azalır. Erkek kardeşi olsa idi burada onların her ikisi sadece kalanı, yani altıdabir (1/6) hisseyi alacaktı. Burada da erkek kar­deş var farz edilir ve ona altıdabir (1/6) hisse, verilir. ez-Zührî, bu hususta İbni Abbas´m görüşü âdil bir Halifenin tatbikatı ile redde-dilmese idi, ona hiçbir kimse itiraz etmiyecekti, demiştir.

4 İcma´ üzerindeki ihtilaflı meselelerden biri de delil hakkın­daki´ icma´dır-. Meselâ; bilginler muayyen bir Hadis veya Kur´an nassı ile sabit olan bir hükmün delili üzerinde icma´ etseler, bu delilden başkasıyla aynı konu üzerinde istidlal etmek caiz midir, değil midir îslâm hukukçularından pek azı delil üzerinde icma´ın muteber oldu­ğunu söylemişler ise de, ekseri hukukçular bu görüşe iltifat etmemiş­lerdir.

İslâm hukukçuları, kimlerin icma´ selâhiyetine sahip oldukla­rında da ihtilâf a düşmüşlerdir. Fatihlerin büyük çoğunluğu re´y ve kıyası tanımayanların icma´ı bozmayacaklarım beyan etmişlerdir. Nitekim Şiilerin muhalefeti ile icma´ bozulmaz. Çünkü onlar bid´at ehli sayılmaktadır. O" halde bid´at ehlinin muhalefeti icma´ı bozma­yacağı gibi, onlar, icma´ı meydana getiren elemanlar arasına da gi­remezler.

İmamiyye mezhebi mensublan, ancak kendi müctehidlerinin ic-ma´ını kabul ederler. Sahabîlerin ve kendilerine muhalif olanların icma´ına önem vermezler. Onlara göre icma´ bir hüccettir. Çünkü o, gizli İmamın görüşünü ortaya koymaktadır. Onların inancına göre kendi mezheblerindeki mûctehidlerin icma´ı doğru ve isabetlidir. Eğer bâtıl olacak olursa gizli İmam susmaz, ve derhal hakikati orta­ya kor.

İmamiyye müctehidlerinden bir kısmı bir görüş ortaya atsa öte­kiler de buna karşı sussalar, bu, o görüşün doğru olduğunu ortaya kor. Eğer yanlış olsaydı İmam ortaya çıkar, uyulması gereken doğ­ru görüşü bildirirdi. Onların bilginleri bir konuda iki görüş ileri sü­rerek ihtilâfa düşseler, yine İmam ortaya çıkar ve doğru olan görü­şü bildirir. Kısaca, onlara göre icma´ın her çeşidi o mesele hakkın­daki İmamın görüşünü meydana kor. İmamın görüşü ise, uyulması gereken dinî bir prensiptir.

îcma´ üzerinde ihtilâfa düşenleri bir yana bırakalım; bu husus­ta ittifak edenler de icma´ hâsıl olan meselelerde ihtilâfa düşmüş­lerdir. Meselâ; Hanefîler, bazı konular hakkında icma´ bulunduğu­nu ileri sürerken, Şafiîler, bu konular üzerinde icma olmadığını id­dia etmişlerdir. İmam el-Evzaî, ganimet hisseleriyle ilgili bazı me­seleler üzerinde icma´ olduğunu ileri sürmüş, Ebu Hanife´nin tale­besi Ebu Yusuf da, O´nun iddiasını reddetmiş ve bu meseleler hak­kında icma´ bulunmadığını söylemiştir.

işte icma´ meselesi, mezhebler arasında çok geniş ihtilâflara se­bep olmuştur. Fakat bu ihtilâflar, dînin özüne ve kesin olarak bili­nen esaslarına dokunmadığı için, zararlı olmamıştır.[73]



Medînelilerîk İcma´î


İslâm hukukçuları arasında İmam Malik, tek başına, Medine­lilerin icma´ınm bütün müslümanları ilzam ettiğini, ileri sürer. O, Mısır´lı Leys b. Sa´d´e gönderdiği mektupta bunu açıkça belirtmiştir. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu bu konuda O´nu yalnız bı­rakmıştır. Şafiî, önce O´na uymuş ise de sonra vazgeçmiş, «îhtilâfu Mâlik» adlı kitabında O´nun görüşünü çürütmüştür.

Bazı bilginlere göre İmara Malik, Medînelüerin amelini kendisi hüccet olarak kabul etmiş, fakat onu diğer memleketlerin kabul et­mesini şart koşmamıştır.

Bu hususta tbni Kayyim el-Cevziyye şöyle söyler: «Harun er-Reşid, îmam Malik´in Medînelüerin ameline dayanan mezhebini kabul etmek için bütün müslümanları zorlamaya teşeb­büs etmiş; Malik de, buna bizzat engel olmuş ve şöyle söylemiştir-:Peygamber (S.A.)´in sahabîleri bütün ülkelere dağılmışlardır. Her gurubun kendine göre başkalarında olmayan bir ilmi vardır.» Bu gösteriyor ki Medinelilerin ameli İmanı Malik´e göre,bütün müslü-manlarm uyması gereken bir hüccet değildir. Ancak onu, İmam Ma­lik, amel bakımından benimsemiştir. O, Muvatta´ında ve başka eserlerinde, Medinelilerin amelinden başkasıyla amel etmek caiz ol­maz, dememiştir. Fakat Medinelilerin amelini mücerret bir haber olarak vermiş ve kırk küsur meselede onların icma´ını iddia etmiş­tir. Bu meseleler üç gurupta toplanabilir.

«l Medinelüere başkalarının muhalefet ettiği bilinmeyen me­seleler.

«2 Medinelüere başkalarının muhalefet ettiği meseleler.

«3 Bizzat Medinelilerin kendi aralarında ihtilâf ettiği mese­leler.«İmam Malik, Medine ehlinin ameli için hiçbir zaman, bu üm­metin icma´ıdır ve aksini yapmak caiz olmaz, dememiştir»[74]

İbni Kayyim´in bu ifadesine rağmen gerçekte îmam Malik, Me­dinelilerin icma´ını başkaları için de hüccet saymıştır. . Şafiî, Mâlik´in bu görüşünü «İhtiTâfu Mâlik» ve «Cimau´1-îlm adlı kitabında münakaşa etmiştir. Şafiî´ye göre araştırmalar göstermiştir ki Medi­nelilerin farzların asılları üzerinde yaptığı her icma´, diğer İslâm memleketlerinin bilginlerince de uygun görülmüş ve dolayısıyla bu umumî bir icma´ olmuştur.

Bunun içindir ki, İbni Kayyim el-Cezviyye´nin söylediği ikinci ihtimale Şafiî hiç temas etmemiştir. Eğer Medineliler kendi aralarında ihtilâfa düşmüşlerse, bu takdirde onların ameli, tabiatiyle bir hüccet teşkil etmez. Bunda herkes müttefiktir.

Maliki kitaplarında zikredildiğine göre Medine´lilerin ameli, re´y´e değil de nakle dayanıyorsa, bu, İmam Malik´in indinde bir hüccettir. Öte yandan, îinam Malik´ten bunun mutlak bir hüccet ol­duğu da rivayet edilmiştir.

Şafiî, ilk önceleri İmam Malik´in bu fikrini kabul etmiştir. Bey-haki, bu hususta, Şafiînin bir muarızına şöyle söylediğini rivayet eder:

«Vallahi sana nasihat olarak söylüyorum, eğer Medinelilerin yaptığı birşeyi görürsen, onun hakîkata uygun olduğunda kalbine hiçbir şüphe girmesin. Bu hususta seni meşgul eden şüpheye hiç al­dırma.»

Şafiî´nin bu sözü, O´nun fıkıh konusundaki ictihad devrelerin­den birine aittir. Bu devrede O, Medinelilerin amelini, hüccet olarak kabul edecek kadar saygıyla karşılıyordu. Fakat O´nun eski ve yeni mezhebinde Medinelilerin amelini âhad hadisler derecesinde dahi görmediği muhakkaktır.

Diğer memleketlerin fakihleri, îmam Malik´in metoduna muva­fakat etmemişlerdir. Gerçi Ebu Hanife´nin Ebu Yusuf ve Muham-med gibi talebeleri, Medine´deki sahabîlerden intikal eden bazı hu­susları kabul etmişlerdir. Meselâ; vakıf, Ebu Hanife´ye göre vâkı­fın «Vakfettim» demesiyle kesinleşmez. Vâkıf bundan istediği za­man cayabilir. Vakıf, ancak hâkimin hükmü veya onu ölümüne iza­fe eden vâkıfın ölmesiyle kesinleşir. Buna mukabil İmam Malik, o güne kadar ayakta duran sahabîîerin vakıfları üzerine Ebu Yusuf, ve Muhammed´in dikkatini çekmiş, onlar da bu hususta hocalarına açıkça muhalefet etmişlerdir.[75]



Sahabîlerın Fetva Ve Sözlerî


Dört büyük mezhebin fakihleri, Sahabîniri fetva ve sözleri ile amel etmek hususunda birleşmişlerdir. Yukarıda da söylediğimiz gibi bu usûlü koyan tâbiîler´dir. Gerçekte tâbiîler´den bazısı İlim almadıkları sahabîîerin sözlerinin dışına çıkmış ise de, hiçbir ta­biî, kendi hocası olan sahabînin sözüne muhalif harekette bulun­mamıştır.

Ebu Hanîfe bunu açıkça söylemiştir. O; «sahabîîerin ittifak et-

tiği bir görüşü doğrudan doğruya kabul ederim, onlar aralarında ihtilâfa düşmüşlerse herhangi birinin görüşünü tercih ederim ve onların tamamen görüşleri dışına çıkmam» demiştir.

İmam Mâlik, sahabînin sözünü Sünnet olarak kabul etmiştir. Çünkü onlar, doğrudan doğruya İlimlerini Peygamber (S.A)´den al­mışlardır. Ahmed b. Hanbel de aynı kanaattadır. Hattâ O, sahabi-lere ait bir fikir bulamazsa tabiîlerin sözüyle amel ederdi. Sahabî­îerin bir hüküm üzerinde ileri sürdükleri değişik fikirler, Ahmed b. Hanbel´e göre, ayrı ayrı birer değer taşır. O, sahabîîerin sözleri ara­sında mukayese yapma gücüne sahip olmadığı ve bunun, onların mevkiine bir saygısızlık olduğu kanaatmdadır.

Şafii mezhebine mensup olan usul yazarlarının ifadesine göre, İmam Şafiî önceleri sahabînin sözü ile amel ederdi. Daha sonra o, Sahabîîerin sözlerini hüccet olarak kabul etmemiştir. Mısır´da yaz­dığı «Risale» adlı kitabını incelediğimiz zaman görürüz ki o, ittifak halinde olan sahabilere ait görüşü hüccet saymakta, sahabîler de­ğişik fikirler beyan etmişlerse onlardan birini tercih etmektedir. O, «el-Ümm» adlı eserinin «Cimau´I-İlm» bölümünde şöyle söylemek­tedir :

"Kittb ve Sünnet´de bulunan şeyleri işitenler için özür söz ko­nusu değildir, mutlaka onlara uymak gerekir. Kitab ve Sünnet´de bir şey yoksa, sahabîîerin veya onlardan birinin sözlerine başvuru­ruz. Eğer ihtilâf edilen meselede Kitab ve Sünnet´e daha yakın olan söze bir delalet bulamazsak Ebu Bekr, Ömer ve Osman (R.A.)´ın sö­züne uymamız daha iyi olur. Sahabîlero ait bir sözün Kitab ve Sün­net´e daha yakın olduğuna dair herhangi bir delâlet bulunursa, o sö­ze uyarız; çünkü İmamm (halifenin) sözü herkesçe bilineceği için hal­kın buna uyması gerekir. Halkın uyması lâzım gelen kimsenin görüşü, bir veya birkaç kişiye fetva veren kimsenin görüşünden elbette daha meşhurdur; zira halk, bu kimsenin fetvasını ya kabul eder, ya red­deder. Ekseri müftîler evlerinde veya meclislerinde özel kişilere fet­va verirler. Halk, bunların fetvalarına halîfenin fetvaları kadar önem vermez. Gördük ki, ilk halifeler, önce fetva vermek istedikleri bir ko­nu üzerinde Kitab ve Sünnet´de bir şey bulunup bulunmadığını sor­makla işe başlıyorlar ve görüşlerini açıklıyorlardı. Sonra onlara, gö­rüşlerine muhalif haberler bildiriliyor, onlar da, takva ve faziletleri sayesinde kendi görüşlerinden vazgeçmekten çekinmiyorlar ve bu ha­berleri kabul ediyorlardı. O halde ilk halîfelerden intikâl eden bir şey bulunmazsa, Peygamber (S.A.)´in diğer sahabîleri de güvenümeye lâyık kimseler olduklarından, onların sözlerini alırız. Sahabilere uy­mak, onlardan sonrakilere uymaktan daha iyidir.»[76]

Şafiî, «RİSALE» adlı eserinde de şöyle demiştir :

«Biri Sana, Allah´ın ve Peygamberinin hükümlerinde senin tut­tuğun yolu anladım; fakat Kitab ve Sünnette olmayan bîr hususta sahabîlerin icma´ ettiği şeye tâbi olurken delilin nedir diye sordu. Ben de ona şöyle cevap verdim :

«Onlar, icma´ ettikleri şeyi böyledir diye Peygamberden rivayet ettiklerini söylemişler ise inşallah dedikleri gibidir. Onu bu şekilde Peygamber (S.A.)´den rivayet ettiklerini söylememişlerse, bunun, Peygamberden nakledilme ihtimali de, nakledilmeme ihtimali de vardır. Öyleyse bunu Peygamber´den nakledilmiş sayamayız. Çünkü işitilmeyen birşey rivayet edilmez. Vehme dayanan veya onun söy­lendiğinden başka türlü olma ihtimali bulunan bir şeyin nakledilmesi caiz değildir.»[77]

Sahabîlerin ihtilâfı ve delâlet bakımından Kitab ve Sünnete en yakın olanı ihtiyar etmeleri hususunda da Şafiî; «Sahabîlerin ihtilâf ettiği şeyde Kitab ve Sünnete bir delâlet veya bunlara göre yapılan bir kıyas mevcuttur» der ve sahabîlerin sözlerinden tercih etmiş ol­duğu bir çok misal zikreder.

îbni Kayyım el-Cevziyye, Usûl-i Fıkıh bilginlerinin Şafiî´den nak­lettikleri hususlara muhalefet etmekte ve şöyle söylemektedir: «Şa­fiî´nin yeni mezhebinde sahabîlerin sözünün hüccet olmadığını ifade eden tek bir kelime bilinmemektedir. Bu hususta ileri sürülen şey, Şafiî´nin, sahabîlerin bazı sözlerini ele alıp onlara muhalefet etmiş olmasıdır. Bu çok zayıf bir iddiadır. Çünkü müctehidin daha kuv­vetli gördüğü bir delil sebebiyle muayyen bir delile muhalefet etme­si, onu genel olarak delil saymaması anlamına gelmez. Ancak bu, bir delile daha kuvvetli gördüğü bir delil ile karşı koymak demek­tir. Bazıları; Şafiî´nin yeni mezhebinde sahabîlerin sözlerine muva­fakat ettiği halde, nass´lara itimat ettiği gibi onlara tek başına iti­mat etmediğini, bilâkis, onları çeşitli kıyaslarla desteklediğini, ba­zen onları kabul edip, bazen onlara açıkça muhalefet ettiğini, bazan onlara uyup bazan da itimat etmediğini, fakat onları başka bir de­lil ile desteklediğini ileri sürmüşlerdir. Bu iddia yukardakinden da-h´a da zayıftır. Çünkü bazı delilleri başka delillerle desteklemek, es­ki ve yeni İlim adamlarının geleneğine uygundur, îkinci ve üçüncü bir delil ileri sürmek, önceki delili iptal etmek anlamına gelmez.»[78]

Gerçekte bir kısım usûl-i fıkıhçüar, Şafii´nin kendi anlayışına göre bir Kur´an nassi veya sahih gördüğü bir hadis ile bazı saha­bîlerin sözlerini reddettiğini iddia etmişlerdir. Onlar, Şafiî´nin saha­bîlerin sözlerini ihmal ederek, onları hüccet saymadığını zannetmiş­ler/ve O´nun istidlal işini bir tertibe tâbi tuttuğunu, mertebesi ne olursa olsun insanlara ait sözleri hadis derecesinde görmediğini unut­muşlardır. Hattâ Şafiî´nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: «Pey­gamber olmayan bir insanın sözünü alıp bir Peygamberin hadîsini nasıl terk ederim! Eğer o insanın asrında olsaydım onunla münaka şa eder ve onun fikrini çürütürdüm.» Şafiî´den rivayet edillen bu söz, O´nun Kitab ve Sünnette bir nass bulamadığı zaman sahabî sö­züyle amel etmesine engel teşkil etmez.

Haricî ve şiîler, sahabîlerin sözlerini hüccet saymamışlardır. Zahirîler de aynı görüşe katılmışlardır. Ancak Zahiriler, Sahabîlerin îcma´ını bir hüccet olarak kabul etmişlerdir.

Sahabîlerin sözleriyle amel etmek meselesi, mezhebler arasında üç yönden ihtilâfa sebep olmuştur:

1 Bazı İslâm hukukçuları sahabiye ait bir söz görünce içti­hada ihtiyaç duymamıştır. Bazıları da, ancak nakle dayandığı ta­savvur edilebilen sahabîler^ ait sözü, Peygamber´den rivayet edilen hadis´ten üstün sayıp hüccet olarak kabul etmişlerdir. Şafiî gibi pekçok İslâm hukukçuları, açıkça Peygamber (S.A.)´e nisbet edilen bir hadisten, netice itibariyle her ikisi sde Peygamber (S.A.)´e ait ol­sa dahi, sahabînin sözünü üstün tutmamışlardır.

2 İslâm hukukçuları tâbi oldukları sahabilerde ihtilâfa düş­müşlerdir. Meselâ; Ebu Hanife, İbni Mes´ud´un sözlerini;Şafiî, Zeyd b. Sabit´in sözlerini, birçok meselelerde başkalarına tercih ederler­di. Sahabîlerin kendi aralarındaki ihtilâf nisbetinde onlara tâbi olan­lar arasında da ihtilâf doğmuştur.

3 Bazı fafcihler, sahabîlerin sözlerinin hüccet olmadığını be­lirtmişlerdir.[79]



Tabiîlerin Fetva Ve Sözlerî


Bundan önce anlattıklarımız sahabîlerin fetva ve sözlerine ait idi. Şüphesiz sahabîlerin sözlerini reddedenler ve onları bir hüccet olarak kabul etmeyenler, tabiîlerin fetva ve sözlerini kolayca red­detmişlerdir. Meselâ; Şiîler, Haricîler ve Zahirîler böyledir.

Ebu Hanîfe ve Şafiî, sahabîlerin sözleriyle amel ettikleri halde, tabiînin sözleriyle amel etmemişlerdir, Ebu Hanîfe, bu hususu açıkça şu sözüyle ifade etmiştir: «İş İbrahim ve Hasan´a gelince, onlar da insan, biz de insanız.»

Şafii´nin tâbiî´ye ait herhangi bir sözü hüccet olarak kabul et­tiği bilinmemektedir. İbni Kayyım el-Cevziyye bu hususta şöyle söy­ler : «İmam Şafii, bazan tabiînin sözü ile amel ederdi. Şafiî, bir ko­nuda Ata´ b. Ebî Rabahı taklid ettiğini açıkça söylemiştir. Bu, Şafii´­nin İlim ve ve fıkıhtaki olgunluğunu gösterir. Çünkü o, bu konuda Atâ´nın sözünden başka bir delil bulamamış ve onun sözünü daha sağlam görerek ona uymuştur. Başka bir yerde Şafiî, «bu, Atâ´nın sözüne uymamaktadır» demiştir.»

Bana göre bu ifade, Şafii´nin tâbii´yi taklit ettiğini göstermez.

Çünkü Şafiî görüşünü Atâ´ya nisbet edebilir, onun kıyas´ma uyabi­lir. Yahut meseledeki kıyas yönüne dikkati çekmiş ve kendinden ön­ce Atâ´nın da bu konuda aynı re´y´e sahip olduğunu göstermiş ola­bilir. Bizim başka türlü düşünmemize imkân yoktur. Çünkü Şafiî, fıkıh kaynakları arasında tabiîlerin sözünü zikretmediği gibi,, istid­lal metodunu birçok kitaplarında saydığı halde, tabiînin sözüne huccet olarak hiçbir yerde işaret etmemiştir.

İmam Mâlik´e gelince; o tabiinin sözünün hüccet olduğunu açık olarak söylememiştir. Fakat, Muvatta´da çoğu zaman tabiîlerin söz­lerini rivayet etmiş ve onları benimsemiştir. Özellikle Said b. el-Mu-seyyib, Salim b. Abdillah b. Ömer ve onun azatlısı Nâfi´ gibi büyük tabiilerin sözlerini rivayet etmiştir.

Ahrhed b. Hanbel ise, sahabînin sözünü, sahabînin sözü bulun­mayan hususlarda tabiînin sözünü almıştır. Tabiîler bir konuda ih­tilâf etmişlerse Ahmed b. Hanbel, onların sözleri arasında mukayese ve tercih yapmaktan çekinmiştir. Ona göre her tabiînin sözü ve onlar arasındaki ihtilâf, ayrı ayrı kıymetlerini korur. Yani, bunların hangisi ile amel edilse caiz olur.[80]



Mezheplerarası İhtilâfın Tesirleri


Fıkhî görüş ayrılıkları, fıkıh ekollerini doğurdu. Daha sonra bun­ların gelişmesiyle fıkhî mezhepler kurulmuş oldu. Burada işaret et­memiz gereken husus şudur: Bu ihtilaflar dînin özüne ait olmayıp bazı nass´lar hakkındaki anlayış farklarından ve külli hükümleri cüz´i meselelere tatbikten ibarettir. İhtilâfa düşenlerin hepsi, Kur´ân ve Sünnet nass´lanna hürmet etmekte beraberdirler. Hattâ onlar, İslâm´a o derecede bağlı idiler ki, ekserisi sahabllertn sözlerine dahi muhalefete müsamaha etmiyordu. Çünkü sahabîler, vahy´in gelişini ve Peygamber´in onu nasıl tatbik ettiğini gözleriyle görmüşler ve İlimlerini bizzat Peygamber (S.A.)´den alarak, kendilerinden sonra­kilere aynen nakletmişlerdir. Münakaşaya son verecek kat´î bir de­lil bulunmayan fer´î meseleler üzerinde meydana gelen ihtilâflar, ağacın dalları mesabesinde olup Şeriatın köküne dokunmamaktadır.

İslâm büyükleri, geçmişte ve halihazırda hiçbir zaman kendi sözlerinin din olduğunu, kayıtsız şartsız bunlara uyulması gerekti­ğini söylememiştir. Hattâ onlar, müslümanları, hakka götüren de­lili araştırmaya davet etmişlerdir. Meselâ, Büyük İmam Ebu Hanife, «Bu bizim ulaştığımız en iyi neticedir. Kim bundan hayırlısını bu­lursa ona uysun demiştir. Bazı fakihler ona, «Senin bu ulaştığın netice şüphe götürmez bir hakikat mıdır » diye sormuşlar, o büyük ihlâs ve tevazu sahibi İmam da şu cevabı vermiştir: «Bilmiyorum, belki de ulaştığım netice şüphe götürmez bir bâtıldır.»

İmam Şafiî, kıyasa dayanan görüşlerine aykırı bir hadis bulur­larsa talebelerinin kendisine muhalefet etmelerini teşvik ederdi. O, bu hususta şöyle söylerdi: «Sahih bir hadis bulunursa benim mez­hebim odur.» O, bütün İmam gücü ile.şöyle haykırmıştır: «Peygam­ber´in hadîsine muhalefet edersem hangi yer beni taşır, hangi gök beni gölgelendirir »

İmam Mâlik de aynı düşüncelere sahipti. O, talebelerini kendi­sinin fetvalarını yazmaktan menederdi. Nitekim Ebu Hanîfe de ay­nı şeyi yapmıştır. Talebesi Ebu Yusuf un kendisinin sözlerini yazdı­ğını görünce ona şöyle demiştir: «Ey Yakub, vay haline! Benim sözlerimi mi yazıyorsun Ben bugüne göre düşünüyorum. Belki ya­rın başka türlü düşünürüm. Belki yarından sonra da bir başka tür­lü düşünebilirim.»

Ahmed b. Hanbel, her insanın ictihad yapabileceğini kabul ederdi. Dolayısiyle Hanbelî mezhebinde ictihad kapısı hiç kapanma­mıştır. Bazı Hanefî ve Şafiî mezhebine mensup fakihler, son zaman­larda ictihad kapısını kapadığı halde, Hanbeliler, böyle bir şeye te­şebbüs etmemişlerdir.

Mezheplerarası ihtilâf; zekâları açmış, yorulma bilmez ve sü­rekli gayretlerle İslam İlimlerinin gelişmesini sağlamıştır. Bu gay­retler öyle´zengin fıkhî bir miras bırakmıştır ki, insanlık âleminin en büyük serveti budur, dersek mübalâğa etmiş olmayız. Hattâ onun, eğer iyi bir karşılaştırma yapılırsa, Avrupalıların en büyük hukukî çalışma mahsûlü olarak gördükleri Roma hukukundan kat kat üs­tün olduğu ortaya çıkar.

Müctehid İmamlardan sonra fıkhı çalışmalar, onların talebeleri tarafından aynı metodlarla yürütülmüştür. Daha sonra, sadece ön­ceki İmamların görüşleri incelenmekle yetinilmiştir. Böylece fıkhi düşüncenin yerine öncekilere uyma fikri hâkim olmuştur. Ne yazık ki, hicri dördüncü asırdan sonra yavaş yavaş başlamış olan taklit­çilik, sonraki yüzyıllarda büsbütün İslâm dünyasını kaplamıştır.

Taklide sürükleyen sebepleri şöyle özetleyebiliriz:

1 Talebeler hocalarına uymuşlar, bunlardan sonra gelenler de daha öncekilere uymuşlar ve bu nesilden nesile sürüp gitmiştir. Gelen her yeni nesil, kendinden önceki nesli daha çok takdir etmiş ve ona uymayı vazife bilmiştir.

2 Kaza (yargılama), kendine göre bir metod ve olayları bir disiplin içerisinde halletmek istemektedir.Sahabiler.Tâbiiler, ve Teba-î Tabiin devrinde kaza (yargılama) belli kayıtlara tâbi değildi. Çün­kü, bu devirlerde dinî duygu ve takva herşeyin üstündeydi. Bu de­virlerde kazayı bir disipline sokmak fikri ortaya çıkmış ise de ger­çekleşememiştir. Abbasi Halifesi el-Mehdî ve Harun er-Reşid devir­lerinde kaza işleri Hanefî fıkhına göre yürütülmeğe başlanmıştır. Bundan sonra Hanefî mezhebi, İslâm devletinin uzun asırlar boyu resmî mezhebi olmuştur. Endülüs (İspanya) ve Kuzey Afrika´da Mâlikî mezhebi, bir müddet Şam´da Şafiî mezhebi aynı yeri işgal et­miştir.

3 Hicriilk üç asırda meydana gelen fıkhı servet, birçok me­selelerin çözümünü sağlamıştır.

4 Hicrî üçüncü asırdan sonra mezhep taassubu hâkim olmuş ve mezhebler arasında sert çekişmeler alevlenmiştir, özellikle aynı ülkelerde bulunan mezhebler arasındaki çekişme (cedel) ler, pek şid­detlenmiştir. Buna misal olarak Hanefî ve Şafii mezheblerini verebi­liriz.

İşte bu gibi sebeplerden îslâm bilginleri, sadece eskilerin sözle­rine başvurmakla yetinmişlerdir. Daha´ sonraki asırlarda ictihad kapısı kapanmış ve koyu bir taklit çağı, başlamıştır. Bütün mezhep­ler, ictihad kapısının kapanması fikrini aynı şekilde karşüamamış-lardır. Bu fikir, Hanefî ve Şafiî mezheblerinde büyük bir kabule mazhar olmuş, Mâliki mezhebinde daha az revaç bulmuş, Hanbelî mezhebinde ise reddedilmiştir. Yukarıda da söylediğimiz gibi Han-belîler, yeni olayların hükümlerini ortaya koymak için her asırda bir müctehidin bulunması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Zeydiyye ve îmamiyye mezhebleri ile Haricîler, kendi bilginlerinin ictihad etmelerini zorunlu görmüşlerdir. Zahirîler de daha ileri giderek, her müslümanın takati nispetinde ictihad yapması gerek­tiğini söylemişlerdir. Onlara göre nıüslümanlar, hiç olmazsa fetva verenlerin kim olduklarını ve onların verdiği fetvaların nelere da­yandığını bilmelidirler.

Zahirîlerin dışında içtihadın zarurî olduğunu söyleyenler, bunun âlimlere mahsus bulunduğunu ve halkın fetva sorduğu kimseleri taklid edebileceğini ileri sürmüşlerdir.

Çağımızda zihinler ictihad kapısının yeniden açılmasına yönel­miştir, Mevkii ne olursa olsun hiçbir fakih, ictihad kapısını kapat­ma yetkisine sahip değildir. Çünkü insan aklı, hiçbir zaman düşün­mekten men edilemez. Öte yandan yeni olayların, mevcut hayat şartları altında bir hükme bağlanması gerekir.

Elbette ictihad kapısının kapatılması kötü bir şeydir. Fakat, ic­tihad için gerekli ehliyete sahip olmayanların ictihad yapmaları İslâmiyete daha çok zarar getirir. Bunun içindir ki müctehid´de bu­lunması gereken ehliyeti ve ictihad şartlarını belirtmek mecburiye­tindeyiz. Müctehid olacak kimse, önce İslâm dîninin genel amaçla­rını iyice kavramalıdır. Biz, burada îslâmî hükümlerin amaçlarıyla içtihadı ve ictihad derecelerini kısaca açıklamayı lüzumlu görüyo­ruz.[81]



İslâmi Hükümlerin Amaçları


îslâm dîni, bütün insanlara rahmet olarak gönderilmiştir. Kur´-an-ı Kerim´de, Peygamberine hitaben Allah şöyle buyurur: «Biz, se­ni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik»[82]Yine Kur´an´da, «Ey insanlar, size, Rabbmızdan bir Öğüt, kalblerdeki şeylere şifâ, raüminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir»[83] diye buyurmuştur. Bu­nun içindir ki İslâmiyet bütün hükümlerinde, sevgi ve adaletin hâ­kim olduğu faziletli bir toplum meydana getirmek cihetine yönel­miştir.

Bu yüksek gayeyi gerçekleştirmek için İslâmiyet şu üç nokta­dan hareket etmiştir:

l Ferdi yetiştirmek ve onu ahlâk bakımından olgunlaştırmak. Çünkü,, toplumun iyi olması için ana unsur ferttir. İslâmiyet, ferdî olgunlaşmayı. Allah´ın emrettiği ibadetleri yerine getirmekle ger­çekleştirir. Bütün ibadetlerin gayesi ferdi önce ruhî olgunluğa ulaş­tırmak, sonra da içtimaî ilişkileri sağlamlaştırmaktır. Allah´ın emret­tiği ibadetleri yerine getirmek, ruhları haset ve kin´den temizler, in­sanları birbirine kaynaştıracak şekilde ruhları yükseltir. Böylece zulüm ve kötülük ortadan kalkar. İbadetlerin başı olan namaz hak­kında Allah şöyle buyurmuştur: «Gerçekte namaz, her türlü fuhuş ve kötülükten alıkoyar. Allah´ı zikretmek, elbette en büyük ibadet­tir».[84] Çünkü namaz, bütün yönüyle insanları ferdî ve içtimai ba­kımdan olgunlaştırır. Oruç da, Hac da böyledir. Hac; dilleri, renkleri ve memleketleri ayrı ayrı olan müslüman topluluğunda sevgi ve eşitlik ruhunu gerçekleştiren bir ibadettir. Zekât´ın mânâsı, zengin­le fakir arasında ancak içtimaî bir yardımdır. Bunun içindir ki Pey­gamber (S.A.), valilere; «Zekâtı zenginlerden alıp fakirlere veriniz» diye emretmiştir.

2 Müslüman toplumda adaleti yerine getirmek. Bu adaletin yerine getirilmesi, gerek müslümanlar ve gerekse müslüman olma­yanlar arasında aynı şekilde olacaktır. Bunun için Kur´an´ı Kerim´­de şöyle Duyurulmuştur: «Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin, adaletli olun ki o, takvaya en çok yakın olandır»[85]

Adaleti gerçekleştirmek, İslâmiyetin en büyük gayesidir. İslâ­miyet, bütün emir ve hükümlerinde adaleti gerçekleştirmeyi hedef tutar. Ona göre yargıda, tanıklıkta, mü´minlerin başkalarıyla olan hertürlü münasebetlerinde adalet ölçüsünden ayrılmamak şarttır. Peygamber (S. A.), insanların karşılıklı haklara sahip olduklarını ve bu hakların asla çiğnenmemesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur. «İnsanların sana nasıl muamele etmesini istiyorsan, sen de onlara öyle muamele et. Nefsin için istediğini başkası için de iste».

İslâm dîni, içtimaî ve hukukî adaleti gerçekleştirmeyi de hedei tutmuştur. Dolayısıyla insanları kanun karşısında, zengin ve fakir­liklerine bakmaksızın, eşit kılmıştır. İslâm´da imtiyazlı bir sınıf yok­tur. Güçlü insan haksız ise zayıftır. Zayıf insan da haklı ise güçlü­dür. Bütün insanlar renk ve ırk farkı gözetmeksizin tek bir sınıf teş­kil ederler. Hz. Peygamber bunu belirtmek için şöyle buyurmuştur: «Hepiniz Adem´den türediniz, Adem ise topraktan yaratılmıştır. Arabın arap olmayana üstünlüğü yoktur. Ancak üstünlük takva iledir». Kur´an-ı Kerim´de de şöyle buyurulmuştur: «Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizibirbirinizle tamşasmız diye bü­yük cemiyetlere ve küçük küçük kabilelere ayırdık. Gerçekten sizin Allah katında en üstününüz, takvaca en İlende olanınızdır».[86]

İçtimai adaleti en iyi şekilde gerçekleştirmek için îslâm dini, insana insan olduğu için saygı göstermeyi farz kılmıştır. İslâmiyet, savaşta bile düşman ölülerine saygısızlığı yasaklamıştır. Kur´an-ı Kerim, insanın şeref ve haysiyetli bir varlık olduğunu açıkça şöyle ifade eder :«Andolsun ki biz Adem oğularmı şerefli kıldık. Onlara karada ve denizde taşıyacak vâsıtalar verdik. Onlara güzel rızıklar verdik. Onları yarattığımızın pek çoğundan üstün kıldık».[87]

îçtimaî adaleti gerçekleştirmek için İslâmiyet, her insana İslâm, bayrağının altında çalışma imkânı vermiştir. Bunun için İslâmiyet, İslâm ümmetini teşkil eden her insanın terbiye edilmesini, onların yetenekleri nisbetinde iş yapacak duruma getirilmesini emretmiştir.

Bu konuda Mâliki fakihlerinden bir kısmı şöyle söylemiştir: Öğre­tim üç kademede yapılmalıdır.

a) Müslüman gençlerinin hepsi okutulmalıdır. Fikrî yeteneği, ikinci kademeye geçmesine elverişli olanlar bu kademeye alınmalı­dır. Buna yetenek bakımından elverişli olmayanlar zarurî ve farz olan bilgileri öğrendikleri için bu kadarla yetinebüirler. Çünkü îslâm ümmeti bedeni ile çalışanlara, ziraatçılara ve çeşitli sanatları icra edenlere ihtiyaç duymaktadır. Bunların meslekleri icabı muhtaç ol­dukları alışkanlık ve bilgileri kazanmaları kâfi olup daha fazla aklî bilgilere ihtiyaçları yoktur.

b) Birinci kademede başarı gösterenler ikinci kademeye geçme­lidirler. Buradan ileri gitmek için kabiliyetli olmayanlar, îslâm üm­meti içinde orta kültüre sahip bir sınıf teşkil ederler. Bunlara da ih­tiyaç vardır. Bunlar birçok işleri yönetmek görevini üzerlerine alır­lar.

c) İkinci kademede başarı gösterenler üçüncü ve yüksek kade­meye çıkmalıdır. Burada da başarı gösterenler fikir öncüleri, mucit­lerdir ki İslâm ümmetinin gücü, maddî ve manevî büyüklüğü bun­lar sayesinde ortaya çıkar. Önemli olan bunların sayısı değil, fikri güç ve yetenekleridir.

İslâmiyet, hiçbir kimsenin hakkını kısmamak için işin neticesi­ni onun mâhiyetine uygun olarak tâyin etmiştir. Meselâ, iyi iş ya­pan iyi netice alır ve emeği kadar mükâfaat görür.

îslâm dîni, kadm hakkında da adaleti en güzel şekilde gerçek­leştirmiştir. Kadının sahip olduğu haklar nisbetinde görevleri vardır. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de, «Erkeklerin meşru surette kadınlar üze­rinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde aynı şe­kilde hakları vardır. Erkekler, onlar üzerinde bir derece üstündür"[88]

İşte îslâmiyette her hakka karşı bir sorumluluk vardır. Hakla sorumluluk arasındaki ilişki değişmez, islâmiyet, suç işleyen bir köleye hür insana verilen cezanın yarısı kadar bir ceza tâyin etmiş­tir. Cariyeler hakkında da Allah şöyle buyurmuştur: «Onlar (cari­yeler) evlendikten sonra bir fuhuşta bulunurlarsa onları hür kadın­lara verilen cezanın yarısı ile cezalandırın».[89] Bunun sebebi açıktır. Çünkü suç, küçük düşürücü birşeydir. İnsanlar, suçluya takdir gözüyle değil, tahkir gözüyle bakarlar. O halde hür insanın işlediği suçun cezası onun cemiyet içerisindeki mevkiine uygun olmalıdır. Hür olmayan kimselerin cezası da, onların toplum içindeki seviye ve itibarlarına uygun olmalıdır. Bu sebeple îslâm hukukunda köle ve cariyelerin cezası, hür insanların hak ettiği cezanın yarısı kadar tâ­yin edilmiştir. Roma hukuku bunun tam aksi istikametini kabul et­miş, aristokrasiye mensp olanların cezasını azaltmış ve aynı suçu işleyen halk tabakasına mensup olanları ölüm cezası dahil en ağır cezalarla cezalandırmıştır.

îslâmiyete göre içtimaî adalet; ancak faziletin, sevginin, adale­tin bir topluma hâkim olması, ferdin şahsî menfaatinin başkasının menfaatma dokunmaması ve herkesin buna inanması ile gerçekle­şir. Bu itibarla bilginler, şu âyet, Kur´an´ın bütün mânâlarını için­de toplamaktadır, demişlerdir: «Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Taşkın kötülüklerden, gayri meş­ru şeylerden, zulüm ve zorbalıktan nehyeder. O, size öğüt verir, tâ ki iyice dinleyip tutasmız»[90]

3 Maslahatı gözetmek, kötülüğü def etmek: Bütün İslâmî hükümlerin amacı budur. îslâmiyetin Kur´an veya Hadis ile emret­miş olduğu herşeyde insanlar için bir menfaat (maslahat) vardır. Belki bu maslahat, birçok kimselerin gözlerinden kaçabilir. Fakat İs-lâmiyetin gerçekleştirmek istediği maslahat, keyfî şeyler değildir. Onlar, hakikî olan umumî menfaatlardır. Bunlar, keyfî olarak değiş­tirilemez. Bu konuyu, îslâmî açıdan biraz daha genişleterek anlatmak istiyoruz.[91]



İslâmın Gözettiği Maslahatlar


Burada İslâmiyetin gözettiği hakîki maslahatları inceliyeceğiz. İslâmî hükümlerde gözetilen maslahatlar, Kur´an ve Sünnet nass´larıyla sabittir. Nass´Iarm şâmil olduğu maslahata benziyen hususlar­la, maslahat nevinden olan şeylerin nelerden ibaret olduğunu da bu­rada incelememiz gerekir. Hiçbir İslâm hukukçusu veya herhangi bir kimse, nass´lara aykırı olan bir şeye islâm adına maslahat ismi veremez. Çünkü nass´lara aykırı olan şeyler nefsi arzular olup Kur´an ve Sünnet tarafından bu gibi arzulara uyulması yasaklan­mıştır.

Bütün nass´larm önemle üzerinde durduğu maslahatlar şun­lardır :

1 Dîni korumak,

2 Canı korumak,

3 Aklı korumak,

4 Nesli korumak,

5 Malı korumak.

Çünkü insanoğlunun içinde yaşadığı dünya meseleleri bu beş esasa dayanmakta, insanlığın saadet dolu bir hayat sürmesi bun­larla gerçekleşmekte ve insana saygı bunların korunmasıyla müm­kün olmaktadır.

Şimdi bu maslahatları tek tek ele alalım:[92]



1 Dînin korunması: İnsan, dinî duygu ve inançlara sahip ol­makla hayvanlardan ayrılmaktadır. Çünkü dinî hayat, insanın en belli başlı özelliklerinden biridir. O halde insanın inandığı din, her türlü tecavüzden korunmalıdır. İslâmiyet, din hürriyetini en güzel biçimde himayesi altına almıştır. Kur´an-ı Kerim´de Allah, «Dinde zorlama yoktur, îman ile küfür apaçık ortaya çıkmıştır»[93] ve insana dinî inançları yüzünden işkence yapmayı yasaklayarak, «Din yüzün­den baskıda bulunmak (fitne) adam öldürme (kati) den daha kötü­dür»[94] buyurmuştur.

Dinî hayatı korumak ve insan ruhunu, dinî duygularla beslenmek için ibadetler emredilmiştir.[95]



2 Can (nefs) in korunması: Bu, çok değerli ve aziz olan ya­şama hakkının korunması demektir. Dolayısıyla insanı öldürmek, onun herhangi bir uzvunu kesmek veya gövdesini yaralamak gibi her türlü tecavüzden korumak gerekir. İnsanın şeref ve haysiyeti­ne saygısızlık göstermek, ona sövmek ve iftira etmek gibi her türlü´ haysiyet kırıcı şeyleri önlemek gerekir. Sebepsiz yere insanın faa­liyetini tahdit etmek gibi şeyleri men etmek de canın korunmasına dahildir. Bu itibarla iş hürriyeti, düşünce hürriyeti, herhangi bir yerde oturma hürriyeti gibi hususlar, hür ve şerefli insan hayatı­nın esaslarını teşkil eder. Şerefli bir toplum içerisinde çalışmayı sağ­layan hürriyetler, hiç bir saldırıya uğramıyacak şekilde korunma­lıdır.[96]



3 Aklın Korunması: Ferdi, topluma yük yapacak ve onu di­ğerleri için bir kötülük vâsıtası kılacak her türlü felâketten insan aklını korumak icap etmektedir. Aklın korunması bilhassa şu üç yönden önemlidir.

a) İslâm toplumunun her ferdi, birbirine yardım edecek şekil­de akıl bakımından sağlam olacaktır. Çünkü toplumun her ferdinin aklı, sadece o ferde ait değil, biraz da toplumun malıdır. Zira fert, toplum yapısının bir tuğlasını teşkil etmektedir. Buna göre toplu­mun, ferdin sağlam olmasını istemek halikıdır.

b) Aklî muvazenesini kaybeden fertler topluma yük olmakta­dırlar. Böyle olmamak için insanların, îslâmiyetin hükümlerine bo­yun eğerek, aklı felâketlere maruz bırakan şeylerden sakınmaları

gerekir.

c) Akıl ve şuur bozukluğuna uğrayan fertler, toplum içinde başkalarına kötülük ve tecavüz vâsıtaları haline gelirler. O halde dînin; aklın muhafaza edilmesi için bazı müeyyidelere başvurması, akla zarar veren şeylerin kullanılmasını yasaklaması ve böylece top­lum içerisinde kötülük yapılmasını önlemesi vazifesidir. Bütün din ve kanunlar, hem aklı korumayı hem de akıl hastalığına uğramış olanları tedavi etmeyi emreder. İşte bundan dolayıdır ki İslâm dîni, içki içenleri cezalandırmış ve akla zarar veren her türlü içki ve uyuş­turucu maddeleri yasaklamıştır.[97]



4 Neslin Korunması: Bu, bütün insan türünü korumak ve] yeni nesillerin sevgi, dayanışma gibi insanları birleştirici duygular­la yetiştirilmesi demektir. Şöyle ki:

Her çocuk, önce ana ve babasının kucağında yetiştirilir ve böy

lece kendisini koruyacak bir yuva bulmuş olur. Bu maksatla evlilik hayatının düzenlenmesi ve bu düzenin korunması gerekir. Nitekim ırz ve namusun, zina ve iftira gibi tecavüzlerden korunması gerek­mektedir. Bu da, Allah´ın, karı ve kocaya emanet ettiği vücudun te­cavüzden muhafaza edilmesi demektir. Tâki kan koca vasıtasıyla temiz bir neslin devam etmesi ve mesut bir insan hayatının yer yü­zünde sürüp gitmesi sağlanmış olsun. Böylece insan nesli çoğalıp insanlık cisim, akıl ve ahlâk bakımından kuvvetli olsun; fert, içinde yaşadığı toplumda başkalarıyla anlaşıp kaynaşmaya müsait bir du­ruma gelsin. Zina ve iftira gibi suçlar için tâyin edilen cezalar, nes­lin korunması için konmuş olan müeyyidelerdir.[98]



5 Malın Korunması: Mal hırsızlık, gasb, rüşvet ve faizcilik gibi şeylerden korunacaktır. İnsanlar arasında adalet ve karşılıklı rıza esaslarına göre tanzim edilen bir nizam ile malın korunması ge­rekmektedir. Malın koruyucu ellerde artırılması da zaruridir. Çün­kü fertlerin ellerindeki mallar, gerçekte bütün milletindir. Dolayısiyle onu korumak ve fertler arasında adaletli bir şekilde dağıtmak, üreticilerin çalışmalarını kontrol altına almak, umumi gelirleri art­tırmak, israfçılığa düşmemek ve İslâmiyetin tanımış olduğu mülki­yet hakkına saygı göstermek gerekmektedir.

Alım-satımı, icar işlerini, verimsiz toprakları verimli hale ge­tirmeyi, yeraltı ve yerüstündeki tabiî kaynakları işletmeyi bir düzene sokmak, malın korunması prensibine dahildir.

İşte bütün semavî dinler, bu beş hususun korunması maksadıy­la gönderilmiş, beşerî kanunlar da aynı şeylerin gerçekleşmesinde ittifak etmiştir.

Bu hususta İmam Gazzalî şöyle söylemiştir:

«Menfaati celbetmek ve zararı defetmek, hakkın gayesi ve mak­satlarını elde etmede halkın yararı demektir. Fakat biz, maslahat sözü ile şeriatın maksadına uygun olan hususların korunmasını kasdediyoruz. Şeriatın insanlar tarafından gözetilmesini istediği şeyler beştir: İnsanların dinlerinin, canlarının, akıllarının, nesil ve malla­rının korunmasıdır. Bu beş esasın içine giren şeylerin korunması maslahattır. Bunlardan başkası ise mefsedet (zararlı) olup bunların defedilmesi [99]maslahattır.[100]



Maslahatların Dereceleri


Gözetilmesi gereken ve beş esasta toplanan maslahatlar hakkında birçok şer´i hükümler mevcuttur. Biz, burada umumi olarak mas­lahatları şu üç derecede inceliyeceğiz:

1 Zaruri olanlar (Zarûriyyât). Bunlar zarurî ve kesin ola­rak korunması gereken maslahatlardır. Canın korunmasında hayatın insan uzuvlarının ve hayat için zaruri olan hususların korun­ması; malın, neslin ve dinin korunmasında zaruri olan şeylerin gö­zetilmesi bu cümledendir.

Gazzâli bu hususta şöyle söylemşitir: «Bu beş maslahatın ko­runması zaruret derecesindedir. Bunlar, maslahatların en üstün de­recesini teşkil eder. Dolayısıyla müslümanları elinden çıkaran kâfi­rin öldürülmesi, bid´ata götüren sapıkların cezalandırılması gerekir. Bu gibi insanların, halkı dinden çıkardıkları için ölümle cezalandı­rılmaları lâzımdır. Zira müslümanları korumak için bu bir zaruret­tir. İlâhî emre muhatap olan akılları korumak için içki içenleri, nes­li ve soy temizliğini korumak için zina edenleri, insanların maişet- . lerinin esasını teşkil eden malı korumak için hırsız ve gâsıbları ce­zalandırmak icap eder».[101]

îmanı Gazzalînin bu sözünden anlaşılıyor ki bu beş esastan her hangi birinin heder olmasına sebebiyet veren herşeyin defedilme­si zarurîdir. İslâm dîni, bu maslahatların korunması için çok ağır müeyyideler koymuştur. Öte yandan hayat tehlikeye düştüğü tak­dirde haram olan şeyleri yemek veya içmek, Îslâmiyetin bir emri­dir. Meselâ, açlık veya susuzluk sebebiyle ölüm tehlikesine maruz kalan kimsenin, murdar olan bir eti veya domuz etini yemesi ve şa­rabı içmesi vaciptir.

2 İhtiyaç bakımından gözetilmesi gereken maslahatlar. (Hâciyyât) : Bunlar yukarıda geçen beş esastan birinin korunmasıyla doğrudan doğruya ilgili olmayan, fakat güçlüğü (meşakkati) kaldır­mak veya bu beş esasın korunması için tedbir kabilinden olan mas­lahatlardır. İnsanların kolaylıkla elde edip kullanmasını önlemelt için şarabın satılmasını, kadının mahrem yerlerini açmasını, nama­zın gasbedilmiş bir yerde kılınmasını, şehirlerin giriş kapılarında ti­caret mallarını alarak ihtikâr yapmayı ve dolayısıyla pahalılık ya­ratmayı yasaklamak bu türlü maslahatlar arasındadır. Bunlar as­lında doğrudan doğruya bir maslahatın korunması değil, zarara gö­türen herşeyin yasaklanması ve tehlike karşısında yasakların nıtibah kılınması da böyledir. Bu cümleden olmak üzere insanların ihti­yaç duyduğu birçok akitler mubah kılınmıştır. Ortaklaşa ziraat (müzaraa); ağaç birinden, emek ve bakım diğerinden olmak şartıyla ya­pılan ortakçılık (müsakaat), para peşin mal veresiye olmak kaydıyla yapılan satış (selem), muayyen bir kârla malın satışı (muraba­ha), malı alış fiyatına satmak (tevliye) akitleri bunlara misal ola­rak verilebilir.

Burada belirtmek isteriz ki insan hürriyetinin korunması da bu ikinci grup maslahatlara dahildir. Çünkü, hürriyetsizlik içinde ha­yat olsa dahi, kişi sıkıntı ve güçlüğe sokulmuş olur. Neslin korun­ması için nikâhlı olmıyanlann birbiriyle kucaklaşmalarını yasakla­mak, malın korunması maksadıyla durumu müsait olanların borç­larını ödemeleri için zorlanmaları ve ödemezlerse cezalandırılmala­rı da bu kabildendir. Bunun içindir ki Peygamber (S.A.) şöyle bu­yurmuştur : «Zengin bir adamın borcunu sallaması haksızlıktır, ce­zalanması gerekir.» Aklı korumak için çoğu sarhoşluk veren şeyin azının haram edilmesi de böyledir.

3 Kemâl bakımından gözetilmesi gereken maslahatlar (kmâliyyât = tahsîniyyât) : Bunlar, asıl maslahatların korunmasıyla ilgili olmayıp onların korunması için tedbir mahiyetinde de değildir. Bunlar, şerefi korumak ve hakareti önlemek maksadını güden şey­lerdir. Canı korumak hususunda bâtıl iddialar ve sövme gibi, haya­tın esasıyla doğrudan doğruya ilgili olmayan ve ihtiyaç nevinden de . bulunmayan, fakat hayâtın kıymet ve şerefini zedeleyen şeylerin yasaklanması da bu türlü maslahatlardandır.

Aldatmak ve gasp gibi doğrudan doğruya malın korunmasına dahil olmayan, fakat kemâl bakımından onunla alâkalı olan şeyle­rin yasaklanması da böyledir. Aldatmak veya gasbetmek; malı bile­rek tasarruf iradesiyle, kazanç ve zarar yönlerini doğru olarak bil­mekle ilgilidir; zira burada malın aslına bir tecavüz yoktur. Ancak tasarruf hakkı olanın iradesine bir tecavüz vardır ki, o, buna karşı tedbirli olabilir.

Neslin korunmasında kadının süslenip püsleriip sokağa çıkma­sının yasaklanması da bu kabildendir. Bu konuda Allah şöyle bu­yurmuştur:

«Mü´min kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar, ırzlarını ko­rusunlar, zânetlerini açmasınlar, bunların görünen kısmı müstesna­dır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar. Zîrietlerîni kendi kocalarından, yahut kendi babalarından, yahut kocalarının babala­rından, yahut kendi oğullarından, yahut kocalarının oğullarından, yahut kendi biraderlerinden, yahut biraderlerinin oğullarından, ya­hut kızkardeşlerinin oğullarından, yahut kendi kadınlarından, ya­hut ellerindeki cariyelerinden, yahut erkeklerden cinsî ihtiyaçtan kesilmiş olan hizmetçilerden, yahut kadınların gizli yerlerine henüz vâkıf olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizliyecekleri zînetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü´minler, hepiniz Allah´a tevbe edin, tâ ki kurtuluşa ermiş olasınız.»[102]

İşte bu emir ve yasaklar, kemâliyâtm korunması kabilinden olup şeref ve haysiyyetin zedelenmemesi, günümüz kadınlarının içi­ne düştüğü küçüklük ve adilikten uzaklaşüması amacını gütmek­tedir.

Dinin korunması konusunda itikat esasına dokunmayan, fakat dinî esaslar üzerinde şüphe uyandıran sapık fikirleri, dinî hakîkatlar arasında ince bir karşılaştırma yapma gücüne sahip olmayanla­rın başka dinlere ait kitpları okumalarını yasaklamak da bu türlü maslahatlar arasındadır. Keza, necasetten sakınmak, camilere gi­derken temiz ve güzel elbiseler giyinmek böyledir. Bu maslahatla­rın bir kısmı vacip, diğer bir kısmı da nafiledir. Birçok hallerde ke­mal kabilinden olan maslahatlar vacip olabilir.

Akim korunmasında zimmîlerin, müslümanlara haram olan iç­kileri ulu orta kullanmalarının yasaklanması ve bu içkileri, satın alanlar kendilerinden bile olsa, müslümanların arasında satmaları­nın yasak edilmesi de bu üçüncü sınıf maslahatlara dahildir.[103]



Tekliflerde Maslahatların Dereceleri


Maslahatların derecelerini biraz önce gördük. Zarurî olanlar bi­rinci, hâciyâta dahil olanlar ikinci ve kemâliyâta ait olanlar da üçün­cü dereceyi teşkil ediyordu. Hâciyât nevinden olan maslahatlar, ke-mâliyât nevinden olanlarla çatışırlarsa öncekiler tercih edilir.

Bazı bilginler, teklif ifade eden hükümlerdeki maslahatları da derecelendirmek istemişlerdir. Bu durumda hükümlerin değerleri derecelerine göre değişecektir. Bu bilginlere göre şerîatm yapılma­sını istediği veya muhayyer bıraktığı her şey, ancak bir maslahat icabıdır. Maslahatın dereceleri ise emir nisbetinde değişmektedir. Netice itibariyle bunun her ikisi de aynıdır. Şeriatın haram kıldığı her şey/ bir fesadı (zararı) defetmek içindir. Fesadın derecesi de ya­saklanma (nehiy) nisbetinde değişmektedir. Başka bir deyişle neh-yin derecesi, fesat nisbetinde değişmektedir.

Bu itibarla îzzüddin b. Abdisselâm (öl. 660 H.) maslahatları üç bölüme ayırmıştır:

1 Allah´ın kulları için vacip kıldığı hususların dayandığı maslahatlar: Bunlar, en üstün, üstün ve orta olmak üzere farklı drecelere ayrılırlar. Meselâ; en üstün maslahatlar, bizzat yüksek bir kıymet taşıdığı gibi, zarar ve kötülükleri defeder, menfaatları celbeder.

Vacipler dayandıkları maslahatlara göre derecelenirler. Bir va­cipte maslahat büyük olursa vâciplik derecesi de o nisbette büyük olur ve birinci dereceyi işgal eder. Meselâ; oruç keffare tinde şeriat, köle azâd etmeyi başa almıştır. Çünkü buradaki menfaat daha bü­yüktür. İki ay peşpeşe oruç tutmayı ikinci dereceye koymuştur. Çünkü bu, ceza bakımından daha çok ve daha faydalıdır. Altmış fakiri doyurmayı üçüncü dereceye koymuştur ki, Ramazanda tutul­ması gereken bir günlük oruç için yapılması icabeden tevbe altmış fakiri doyurmaktan ibarettir. Bu misallerimizde asıl olan, vaktinde tutulması gereken bir oruçtur.

İzzuiddin b. Abdisselâm, bir vacibin maslahat derecesi göz önü­ne alınarak başka bir vacip üzerine takdim edilişine dair şu misal­leri zikretmiştir: «Boğulmakta olan insanları kurtarmak, farz na­mazını vaktinde kılmaya tercih edilir. Çünkü masum kimseleri bo­ğulmaktan kurtarmak, Allah katında daha faziletlidir. İki maslaha­tı da korumak mümkündür. Önce boğulan adamı kurtarmak, sonra geçen namazı kaza etmek, gibi. Geçmiş bir namazın kaza edilmesi­nin, bir canı kurtarmaya eşit olmadığı malûmdur. Keza, bir kimse, Ramazanda bir adamın boğulduğunu görse ve onu kurtarmak için orucu bozmakt´an başka bir çare bulamasa, o kimse orucunu bozar ve o adamı kurtarır. Burada da iki maslahat bir arada bulunmuştur. Çünkü, canda Allah´a ait bir hak bulunduğu gibi canın sahibi için de bir hak vardır. Dolayısiyle bu hak, orucu vaktinde tutmaya tercih edilmiş, orucun kendisine tercih edilmemiştir, yani orucun kaza edil­mesi gerekir.»[104]

2 İnsanların islâhı için şeriatın mendup kıldığı hususlara ait maslahatlar: Bu maslahatların en üstünü vacip olan maslahatlar­dan daha aşağı bir derecede olup bunlar mubah olan hususlara ait maslahatlar derecesine kadar iner.

3 Mubah olan hususlara ait maslahatlar: Mubah olan bir şey ya bir maslahatı celbetmekte, yahut da bir mefsedeti (zararlı şeyi) defetmektedir. Bu konuda îzzüddin şöyle söylemektedir: «Mubah şeylerin dayandığı maslahatlar, dünyevî şeyler olup bir kısmı diğer bir kısmından daha büyük ve daha faydalı olabilir. Bunların yerine getirilmesinde bir ecir yoktur. Bir kimse, yarım hurma yiyerek de nefsine dünyevî bir maslahat sebebiyle iyilik etmiş olur.»

Şüphesiz mubah olan birşeyde cüz´î ve şahsî bir maslahat vardır. Yemek, içmek, gezinmek gibi. Bunları bir dereceye ka­dar terketmek şahsın takdirine bırakılmıştır. Nitekim yiyecek ve içecek şeylerin çeşitlerini seçmek, bunlardan herhangi birini yiyip veya yememek kişinin arzusuna bırakılmıştır. Dolayısiy­le bu işlerin yerine getirilmesinden ötürü Allah kullarına ceza veya mükâfaat tayin etmemiştir.

Vacip veya mehdup olan hususlardaki maslahatlar şahsî de­ğildir. Onlar hem sahibine, hem de bütün insanlara aittir.[105] Mesela vacip olsuneya nıendp olsun verilen bir sadaka insanla­rın yararınadır. Yolda bulunan ve insanlara zarar veren şey­leri kaldırmak da insanların yararına olan bir davranıştır. Do­layısiyle bu türlü hareketlerin sevabı vardır. Bir vacibi terketmenin de cezası vardır. Meselâ; bir kimse zekâtı vermezse İslâm idarecisi onu zekâtı vermeye zorlar. Zekâtını vermeyen müslüman Allah´ın azabından kurtulamaz.

Bu izahlardan anlaşıldığına göre yapılması emredilen veya mu­hayyer bırakılan tekliflerdeki maslahatlar derecelere ayrılmaktadır. Nehyedilen şeylerde de bir maslahat vardır. Bunlardaki maslahat, fesadı defetmektir. Olumsuz da olsa bu da bir nevi maslahattır. Hat­tâ fesadı defetmek, maslahatı celbetmekten üstündür. Bu itibarla İs­lâm hukukçuları, «fesadı defetmek, maslahatı celbetmekten öncedir» kaidesini koymuşlardır.

Yasaklar, fesad nisbetinde derecelere ayrılırlar. Haramdaki fesad, mekruhtaki fesaddan kuvvetlidir. Dolayısiyle zinanın yasak­lanması, kucaklaşma veya öpüşmenin yasaklanmasına eşit değildir. Gerçi her ikisi de nikâhsız kimseler için haramdır. Şarap satmanın haram oluşu ile onu içmenin haram oluşu, hırsızlığın haram oluşu ile başkasına ait birşeyi gasbetmenin haram oluşu, bir uzvu kesme­nin haram oluşu ile bir insanı öldürmenin haram oluşu, evli bin ka­dınla zina etmekle, evli olmayan bir kadınla zina etmenin haram olu­şu aynı derecede değildir. Halbuki bunların hepsi kesin delillerle ya­saklanmış olan hususlardır.

îzzüddin bu konuda da şöyle der:

«Mefsedetler iki kısma ayrılır: 1) Allah´ın yaklaşılmasını ya­sakladığı şeyler. 2) Allah´ın yapılmasını hoş görmediği şeyler. Yak­laşılması haram olan mefsedetler de iki kısma ayrılır: a) Büyük günahlar. Bunlar da en büyük, büyük ve orta olmak üzere üçe ayrılır lar. Meselâ; mefsedet olmak yönünden en büyük günah, nisbeten daha küçük günah vs. Bunlar, küçüle küçüle küçük günahlara ka­dar iner. b) Küçük günahlar: Bunlar da, derece derece küçülerek, mekruh olanlara kadar varır ve bu mekruhlar da mubahların sını­rına kadar gelirler.»[106]

Bu ve yukarıdaki açıklamalarından anlaşıldığına göre İmam îzzuddin, emirlerle maslahatlar arasındaki bağları ve emirlerin mas­lahat nisbetindeki kuvvet ve derecelerini tam mânasiyle ortaya koy­muştur. O, aynı şekilde şeriatın haram kıldığı şeylerle, mefsedetler arasındaki münasebetleri ve mefsedet nisbetinde nehyin derece ve kuvvetini göstermiştir. Mefsedetlerin haram ediliş derecelerini de belirterek, en büyük mefsedetin en büyük günah olduğunu, sonra onların fesad nisbetinde küçülerek mubah derecesine kadar indiğini izah etmiştir.

Yukarıda da dokunduğumuz gibi, mubah olan bir şey, hakkın­da kesin bir maslahat bulunmadığı için kişiye ve onun ihtiyarına terkedilen bir husustur. Mubah olan bir şeyde kişi kendini ilgilendi­ren bir maslahat görürse onu yapabilir. Fakat mubah olanların ba­zısı, toptan değil, cüz´î olarak mubah kılınmış olabilir. Meselâ; bir insanın herhangi bir miktarda et veya ekmek yemesi mubahtır. Fa­kat yiyip içmek mubahtır diye onu toptan terketmesi caiz değildir. Mubah olan şeyleri toptan terketmek müslümaniarı zayıf düşürür. Bazan aslında mubah olan bir şeyin fazla yapılması haram olabilir. Meselâ; nezih bir oyun ve eğlence aslında haram değildir. Fakat, ki­şinin veya toplumun bütün vaktini oyun ve eğlence ile geçirmesi haramdır.[107]



Güçlüğün Kaldırılması


Maslahatlar, teklif ifade eden hükümlerin amaçları olup arala­rındaki bağ çok kuvvetlidir. Çünkü şer´î hükümlerin hepsinde şah­sın maslahatı gözetilmekte ve bu maslahattan asla vazgeçilmemektedir. Ancak, maslahat daha büyük bir maslahatla çatışırsa veya başkasına bir tecavüz mahiyeti arzederse ondan vazgeçilebilir. Baş­kasının malını yemek gibi; zira bu türlü maslahatı İslâm dîni tanı­mamaktadır. Bil´akis bunu, başkasına bir zarar teşkil ettiği için ya­saklamaktadır. İslâm şeriatına göre kendisine menfaat sağlamak için başkasına zarar vermek asla caiz değildir.

Şahsî maslahatın bir değeri var ise, bu, güçlüğü kaldırmak (ref-u´1-harac) içindir. Güçlüğün kaldın İması, şahsî maslahat bazı ya­saklarla çalıştığı zaman olur. Zira bu durumda şahsın terketmek se­bebiyle uğradığı zararla, yaptığı takdirde uğrayacağı zarar arasında bir karşılaştırma yapılır; hangi zarar daha büyükse o kaldırılır. İşte bugüçlüğün kaldırılması ve baskının önlenmesidir.

Bu itibarla îslâm dini; bir zaruret halinde, yani şahsın zaruri maslahatı tehlikeye düştüğü ve ancak başkasının hakkını zedelemi-yen bir yasağı işlemekle korunabildiği takdirde, bu yasağın işlenmesini zarurî kılmıştır. Dolayısiyle îslâm hukukçuları, «zaruretler, ha­ram olan şeyleri mubah kılar» prensibini kabul etmişlerdir. Hattâ bazı hallerde bu zaruretler, haram olan şeylerin yapılmasını vacip kılar. Yukarıda da söylediğimiz gibi, başkasının hakkına burada bir tecavüz olmamak şarttır; veya îslâmiyetin, sabredildiği takdirde se­vap kazanılmış olacağını bildirdiği bir husus olmamalıdır. Bunun içindir ki Kur´an-ı Kerim´de, «O, size murdar olarak ölmüş hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah´tan başkasının adına boğazlanmış olan hayvanları haram kıldı. Ancak Mm muztar kalıp bunlardan yerse aşırı gitmemek şartiyle, ona günah yoktur.[108] buyrulmuştur. Görülüyor ki murdar et, domuz eti ve kan zararlı olduğu için haram kılınmıştır; fakat ölmek, bunları yemekten daha zararlı olduğundan bun­ların yenilmesi zaruri görülmüştür. Bu, büyük zararın küçük bir za­rarla defedilmesi demektir. Bunların yenilmesinden doğacak zarar, ölüm tehlikesiyle karşılaşmış olan aç kimseyi kurtardığı için hafif­lemekte ve hattâ gitmektedir. İslâm dîni, bu durumda olan kimseye açlığını giderecek kadar yemesini, fakat aşırı gitmemesini emret­miştir.

Bazen zaruret, haramın yapılmasını vacip- kılmaz. Meselâ; kâfir olacak bir söz söylemek hususunda bir şahıs icbar edilirse, bu sözü söylemek ona vacip olmaz; isterse onu söylemediği için öldürülsün. Fakat bu sözü söyleyerek canını kurtarması için ona ruhsat veril­miştir. Hattâ kâfir olacak bir sözü söylememesinde sevap bile var­dır. Çünkü, onu söylememesi İslâmı yükseltmektir. Hakkı söylemek hususunda da durum aynıdır. Çünkü bir şahsa, zaruret halinde hak­kı söylememek için ruhsat verilmiştir. Fakat hakkı söylerse sevap kazanmış olur. Bu hususta Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: «Şe­hitlerin başı, Hamza b. Abdilmuttalib ile hakkı söylediği için zalim hükümdar tarafından öldürülen kimsedir.»

Sıkıntı ve güçlüğün kaldırılması yalnız zaruret hallerinde değil, hâciyât nevinden olan hallerde de muteber sayılmıştır. Meselâ, sı­kıntı içinde kalan bir kimseye bazı haramları işlemek mubah olur. Veya zaruret olmadığı halde ihtiyaç sebebiyle onları işlemek caiz olur. Meselâ, kadının mahrem yerine bakmak haramdır. Ancak, te­davi etmek maksadı ile tabibe bu mubah olup kadının hastalığını öğrenmek için onun mahrem yerine bakmasında bir sakınca yok­tur.

İslâm hukukçuları yasakları iki kısma ayırmıştır:

1 Bizzat haram olanlar: Murdar et, domuz eti ve kanın yenmesi gibi. Bunlar ancak zaruret halinde mubah olurlar. Baş­kasına ait malı yemek de böyledir ve zaruret halinde mubah-olur. Meselâ, çölde iki kişiden birinin ihtiyacından fazla azığı bulunsa öte­kinin de hiç bir şeyi bulunmasa aç kalan ve azığı bulunmayan şahıs arkadaşının azığından zorla alabilir. Bu hususta onlar döğüşseler ve aç olan ötekini kasıtsız olarak öldürse diyet lâzım gelmediği gibi ka­til de sayılmaz. İbni Hazm el-Endelüsî, yanında fazla azığı bulunan bir arkadaşı olan ve zorla onu almaya muktedir bulunan kimsenin murdar eti veya domuz etini yemesi mubah olmaz, diye fetva ver­miştir.

2 Bizzat haram olmayan ve dolayısiyle haram olanlar: Me­selâ kadının mahrem yerine bakmak, zinaya sebep olacağı için haram kılınmıştırBizzat haram olmayanlar ve dolayısiyle haram olan­lar, ihtiyaç karşısında mubah olurlar; bunların mubah sayılması için bir zarûretin bulunması da şart değildir.[109]



Însan Gücünün Üstünde Teklif Yoktur


İslâm dîni, her zaman insanların maslahatını nazar-ı itibara al­mış ve ancak onların yapabilecekleri şeyleri teklif etmiştir. Kur´an-ı Kerim´de bu husus, «Allah, bir kimseye ancak gücünün yettiği şeyi teklif eder»[110] ayetinbeyan edilmiştir. Islâmın teklifleri, devamlı olarak yerine getirilmesi mümkün olan hususlardır. Çünkü şer´î tekliflerdeki maslahat, bu tekliflerin sürekli olarak yapılmasıyla ger­çekleşir. Bunlarda, insanın taşıyabileceği bir meşakkat elbette mev­cuttur. İnsan gücünün üstünde bir meşakkati ihtiva- eden şer´î tek­lifler de vardır; Allah yolunda cihad gibi; dolayısiyle bu, bütün in­sanlara farz kılınmamıştır. Bunda sürekli olarak yapılma durumu da mevcut değildir. Bu türlü teklifler, çeşitli derecelere ayrılır.

Daimi olarak yapılması emredilen tekliflerin fazileti, bunların sürekli olarak yerine getirilmesindendir. Bu itibarla Allah, bir lasım haramları bazı hallerde mubah kılarak güçlüğü kaldırmış ve böy­lece bu tekliflerin sürekli olarak yapılmasına imkân vermiştir. Kur´-ân-ı Kerim´de, «O, dinde sizin için bir güçlük kılmadı»[111] ve «Allah size kolaylık murad eder, zorluk murad etmez [112] buyurulmuştur.

Meşakkatine tahammül etmek mümkün olan tekliflerin sürekli olarak yerine getirilmesi şeriatin amaçlarındandır. Çünkü bunla­rın sürekli olarak yapılması taata devam etmektir. Allah´a taatta bulunmak, vicdanı geliştiren ve onu güçlü kılan ruhî bir eğitimdir. Nefsî arzuların serkeşliği bu eğitimle giderilir. Kolay ve basit olan işleri sürekli olarak yapmak, inşanı büyük işleri Vâpmaya muktedir kılar. Meselâ, her gün veya muayyen zamanlarda birkaç kuruş sa­daka vermeye ahşan bir insan, gerektiği zaman büyük bir malî fe­dakârlıkta bulunmayı göze alabilir.

Bu maksatladır ki birçok dini nass´lar. insanları, kolay ve basit olan işleri yapmaya, zor ve yorucu şeylerden kaçınmaya davet et­mektedir. Hz. Âişe, Peygamber (S.A.)´i anlatırken şöyle buyurmuş­tur. «O, iki şey arasında muhayyer kaldığı zaman kolay olanını ter­cih ederdi.» Peygamber (S.A.), bir hadîsinde şöyle buyurmuştur:

«Allah yanında en sevimli iş, az da olsa, ruh için kolay olandır.» Başka bir hadisinde de: «Allah, sürekli olarak yapılan amelleri se­ver» demiştir.

Sahabîlerden bazıları, ibadete fazla düşmüşler ve kendilerini en zor ibadetlere sokmuşlardı. Onlardan bazıları gündüzleri oruç, ge­celeri namazla geçiriyorlardı. Bazıları da kadınlarını büsbütün ter-ketmişlerdi. Peygamber (S.A.), onlara şöyle hitap etti: «Allah´tan en çok korkanınız benim; fakat ben oruç tutarım, yerim, namaz kı­larım, uyurum, kadınlarımla münasebette bulunurum.» Selman-i Fârisî´nin, kendisini son derece ibadete veren ve ailesini ihmal eden İslâm kardeşi Ebu´d-Derdâjya söylediği şu sözü Peygamber (S.A.), aynen kabul etmiştir: «Bedenînin senin üzerinde hakkı vardır, göz­lerinin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Öyle ise her hak sahibine hakkını ver.»

Peygamber (S.A.), ibadet maksadıyla da olsa, nefsi güçlüğe sok­manın, îslâmın istemediği ve razı olmadığı bir husus olduğunu be­yan etmiştir. Çünkü nefsi zorluğa sokmakta, katlanılması imkânsız olan bir güçlük vardır. Bu, teklifi devamlı olarak yerine getirmeye imkân bırakmaz ve insanın çabasını kırar. Bu hususta Peygamberi­mizden şöyle rivayet edilmiştir: «Bu din çok sağlamdır. Kolayca onun emirlerini yapınız. Nefsinizi Allah´ın ibadetinden usandırma­yınız. Çünkü binit hayvanı dermandan kesilmiş olan kimse, ne bir yer (arz) kateder, ne de binecek bir sırt (zahr) bırakır.»; «Kim bu dini zor! aştın rs a, din onu mağlûp eder. Fakat siz, kolaylaştırın iz ve mutedil olunuz.»

Bu açıklamalardan çıkarılan netice şudur ki; îslâmın hükümle­ri sadece hakiki maslahatı gerçekleştirmeye yönelmiş, insanların taat yollarını ve taata devam etmelerini kolaylaştırmıştır. Tam , mü´minler sürekli bir eğitim ve olgunlaşma içinde olsunlar.

Bu esasa göre İslâm hukukçuları, şeriatın nass´Iarından çıka­rarak, birçok fıkıh kaideleri ortaya koymuştur. İslâm şeriatının amaçlarını tâyin etmişlerdir. Bu kaidelerden bazıları şunlardır: Za­rar giderilir, iki zarardan büyük olanı küçük olanı ile defedilir, umu­mî zaran defetmek için hususî zarar tercih edilir, zararı defetmek maslahatı celbetmekten önce gelir v.s.

İşte böylece İslâm bilginleri, yararlı olan şeyleri celbetmek ve zararlı plan şeyleri defetmek esasına daveti, Kur´an ve Sünnet nass´­Iarından almışlardır.

Sarih bir nass ile sabit bir emir, mutlaka bir maslahatı ihtiva eder; aynı şekilde nass ile açıkça yasaklanan bir şey de zararı ihti­va eder. Hiç bir kimse, İslâm dininin nass´lan her hangi bir asırda maslahatı gerçekleştiremez, diye bir iddiada bulunamaz. Nass´lara açıkça aykırı düşen, herhangi bir maslahat iddiası saçmadır. Böyle bir maslahat iddiası, ancak, nefsî arzuların, fikrî sapmtılann netice­sidir. Bu türlü iddialara kapılanlar, Allah bilir ya, nefsi arzularını dinî nass´lara tercih eden ve Hz. Muhanımed´in getirdiği asıl dine karşı inatlaşan sapıklardır.[113]



İctihad


Bu girişte ictihad ve ictihad şartları hakkında konuşmamız ge­rekmektedir. Çünkü fıkhi mezheblerin kuruluşu ictihadla başlamış­tır. Günümüzde ehil olmayan bazılarının müctehidlik taslamaları­nın ne derecede yerinde olduğu anlaşılmalıdır. Bir takım kimseler,-ictihad işinin gelişi güzel bir şey olup hiçbir esasa dayanmadığını zannederler. Halbuki ictihad, mezheblerdeki ayrılığı doğuran fer´î meselelerin kökü olup dinî hükümlerin çıkarılması bu sayede müm­kün olmuştur, ictihad, çeşitli asırlarda derecelere ayrılmış, her asır­da kendine göre bir özelliğe sahip olmuştur. Nihayet ictihad, azala azala kitapların gösterdiği seviyeye kadar inmiştir. O halde kısaca içtihadı açıklamamız faydalı olacaktır.

İctihad, bir şeye nüfuz etmek veya bir işin kemâl noktasına ulaş­mak için çaba sarfetmek anlammadır.

Usûl-i fıkıh terimi olarak ictihad, fakihin tafsili . delillerinden amelî hükümleri çıkarmak için bütün gücünü harcaması demektir. Bazı usûl-i fıkıh bilginleri içtihadı şöyle tarif, ederler: Hükümleri çıkarmak veya onları tatbik etmek hususunda bütün güç ve çaba­ları harcamaktır. Buna göre ictihad ikiye ayrılır:

1 Hükümleri çıkarmak ve açıklamak.

2 Çıkarılan bu hükümleri tatbik etmek ve zamanın icapla­rına göre yeni hükümler çıkarmak.

Birinci ictihad şekli, ictihad-ı kâmil olup şer´î kaynaklardan hü­kümler çıkaran bilginlere mahsustur. Bazı bilginler, bu türlü içtiha­dın herhangi bir asırda inkıta edeceğini söylemişlerdir ve bunların sayıları oldukça kabarıktır. Hanbelilere göre her asırda bu türlü ic­tihad mertebesine ulaşacak bir müctehid mutlaka bulunur.

ikinci ictihad şekli, mezheblere göre yapılan ictihadlar olup bu türlü ictihadlarda bulunacak müctehidlerin her asırda mevcut ola­cağında bilginler ittifak etmişlerdir. Bu ictihad mertebesine çıkmış olanlar, kendi mezheblerine göre hüküm çıkaran ve fer´î meseleler­de dînî hükümleri ifade eden kaideleri tatbik mevkiine koyan bil­ginlerdir. Bu tatbik sayesindedir ki ictihâd-ı kâmil sahibi olan önce­ki müctehidlerin, hakkında fikir beyan etmedikleri meselelerin hü­kümleri çıkarılmış olur.[114]



Kâmil (Mutlak) Îctîhad Ve İçtihadın Şartları


Burada kâmil ictihad yapabilecek müctehidin ehliyyetini isbat edecek şartlan gözden geçireceğiz.

1 Arap dilini çok iyi bilmek: Usûl-i fıkıh bilginleri bu nok­tada ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur´an-ı Kerim, Arap dili ile nazil olduğu gibi, onun tefsiri durumunda olan Sünnet de aynı dil ile ifa­de edilmiştir. İmam Gazzalî bu hususta şöyle söylemektedir: «Müc­tehidin, Arapların konuşmalarını ânlıyacak ve kelimeleri kullanma­daki geleneklerini bilecek kadar Arapçaya vâkıf olması şarttır. Çün­kü müctehidin sarih bir ifadeyi, kelimelerin zahiri ve mücmel mâ­nâlarını, hakikat ve mecazlarını, umumi ve hususîlik gösteren yön­lerini, kesin ve kapalı ifadelerini, mutlak ve mukayyed oluşlarım, nass ve muhtevalarını, doğru ve yanlış olanlarını bilmesi gerekir. Bu vasıflar, ancak Arap dilinde ictihad derecesine ulaşmış kimselerde bulunabilir.»

Bundan anlaşılıyor ki Gazzalî, müctehidin Arapçayı tam mânâ-siyle bilip ictihad derecesine ve asıl Arapçayı tam olarak anlayacak duruma ulaşmasını şart koşuyor. Her Arap, Arapçanm bütün özel­liklerini bilemediği gibi onu bütün incelikleriyle kullanamaz. Müc­tehidin de fıkıh hükümlerinde durumu böyledir. O, Arapçanm bü­tün teferruatını ve onun kabilelere göre değişik tarzlarda kullanı­lan özelliklerini bilemez. Çünkü bunların hepsini bilmek, bir insan için mümkün değildir. Şu kadar ki, müctehidin ilmi umumî olarak Arap dilinin inceliklerini kapsamak mecburiyetindedir. Müctehidin açıklıyacağı hükümlerin ilk kaynağı olan Kur´an, Arap dilinin en beliğ ve en fasih şeklini ifade eder. Bu itibarla Kur´an´dan hüküm çıkaracak kimsenin,. Kur´an´ın belagatını, esrarını ve ihtiva ettiği hükümleri tam olarak bilmesi bir zarurettir. îslâm şarîatında araş­tırma yapan kimsenin, Arapçanm sırlarını ve inceliklerini bilmesi oranında Kur´an´dan hüküm çıkarma kudreti artar. Şâtıbl, îslâm şeriatında, araştırma yapanları Arapçayı anlayış derecelerine göre şöyle sıralamıştır:

Arapçayı anlamakta mübtedî olan kimse, şeriatı anlamakta da mübtedîdir. Arapçayı anlamakta mutavassıt (orta) olan, şeriatı anlamakta da mutavassıttır ki o, en son dereceye ulaşmamıştır. Arapçada son mertebeye ulaşan kimse, şeriatta da son mertebeye ulaş­mış demektir. Onun din hususunda ileri sürdüğü anlayış bir de­lil teşkil eder, tıpkı sahabîlerin ve Kur´an-ı Kerim´i hakkiyle anlıyan büyük bilginlerin anlayışları gibi. Bunların seviyesine ulaşamıyan kimselerin din hususundaki anlayışları, kendi seviyeleri nisbetinde eksik olur. Dolayısiyle anlayışı eksik olan her hangi bir kimsenin sözü ne delil olur, ne de herkes tarafından kabul edilir.[115]

Bu ifade aslında doğrudur. Çünkü müctehid bir hüccettir. Müctehid olmayanlar onun sözü ile amel ederler. Bu mertebeye ancak, anlayış bakımından bilgin sahabiler ve onların ilmini alan mücte­hid İmamların anlayışına çok yakın bir dereceye ulaşan kimseler sa­hip olabilir. Burada ilâve etmek isteriz ki, müctehid İmamların hep­si Arapçayı yeteri kadar biliyorlardı. Bu İmamlardan bazılarının Arapça bilmediğini iddia edenler, kuru bir iftiradan başka birşey yapmamaktadırlar.

2 Kur´an-ı Kerimi bilmek: Bu şartı, İmam Şafii, «er-Risale» adlı fıkıh usûlüne dair yazmış olduğu kıymetli eserinde ileri sürmüş­tür. Çünkü Kur´an, İslâm dininin direği, Allah´ın kıyamete kadar ba­ki olan kitabı ve bu şeriatın kaynağıdır. Fakat Kur´ara ilmi çok ge­niştir. Bu İlim Peygamberin ilmidir. Kur´an ilmini tümü ile bilen Peygamberdir. Nitekim bu hususu Abdullah b. Ömer (R.A.) açıkça söylemiştir. Bunun içindir ki bilginler Kur´an´da hüküm ifade eden ve beşyüz civarında bulunan âyetlerin inceliklerini bilmek gerekir, demişlerdir. Bu âyetlerin inceliklerini bilmek, mânâlarını kavramak demektir. Hüküm bakımından hususî ve umumî olan âyetleri, bun­ların Sünnetle nasıl açıklandığını, nâsih ve mensuh olanlarını bil­mekle beraber, hüküm ifade eden âyetlerin yanında, Kur´an-ı Kerim´in ihtiva ettiği bütün âyetleri topluca bilmek gerekir. Çünkü Kur´an, bir bütün teşkil eder ve parçaları birbirinden ayrılmaz. el-Esnevî (Öl. 772 H.) bu konuda şöyle demiştir: «Hüküm ifade eden âyetleri di­ğerlerinden ayırdetmek, zarurî olarak, Kur´an´ın hepsini bilmeye bağlıdır.»[116]

Peki, Kur´an-ı Kerim´i tamamen ezberlemek şart mıdır Bazı bilginler bunu şart koşmamıştır. Onlara göre müctehidin, hüküm ifade eden âyetlerin Kur´an´daki yerlerini gerektiği zaman başvura­cak şekilde bilmesi kâfidir. îmam Şafiî´nin, Kur´an´ın hepsini müctehidin ezberden bilmesini şart koştuğu rivayet edilmiştir. Şüphe­siz Kur´an ilminin en yüksek derecesi, onu tam olarak ezberden bi­lip bütününün mânasını kavramak, hüküm ifâde eden âyetleri ince­den inceye araştırmak, sahabîlerin bu âyetler üzerindeki tefsirleri­ni, âyetlerin nüzul sebeplerini ve gayelerini bilmektir. Bazı bilgin­ler hüküm ifade eden âyetleri araştırmışlardır. Meselâ, el-Cassas di­ye bilinen Ebu Bekr Râzi (Öl. 370 H.) ve Ebu Abdiîlah el-Kurtubî (Öl. 671 H.) «Ahkâmûl-Kur´an» isimli eserlerini bu maksatla kaleme almışlardır.[117]

3 Sünneti bilmek: Bu şart üzerinde de bilginler ittifak et­mişlerdir. Müctehidin araştırmak istediği konularla ilgili kavli, fiili ve takriri sünnetleri bilmesi gerekir.. Bazıları daha ileri gitmiş ve müctehidin teklif ifade eden hükümlere ait bütün hadislerin lafız ve mânalarını, nâsih ve mensuhîarını rivayet yollarını, râvilerin dere­ce ve hallerini, adalet ve hadisi hıfz etme (zabt) gibi vasıflarını bil­mek gerekir, demişlerdir.

Bu konuda bilginlerin sarfetmiş oldukları gayretler takdire şa­yandır. Hadis rivayet edenlerin hal tercemelerî ile adalet ve zabt ba­kımından dereceleri hakkında birçok eserler yazılmıştır.

Kütüb-i Sitte gibi Peygamber (S.A.)´e nisbet bakımından sahih hadis mecmuaları meydana getirilmiş ve bunlar üzerine birçok bil­ginler tarafından şerhler yazılarak, hadisler sened bakımından in­celenmiş ve İslâm hukukçularının bazı hadisler üzerindeki ihtilâf­ları ortaya konulmuştur. Bu hadis mecmuaları, fıkıh kitaplarındaki tertibe göre bölümlere ayrılmış, sözgelişi ibadetlere taallûk eden ha­disler başlı başına bir yer işgal etmiştir. Her bölüm için müstakil bir kitap unvanı verilmiştir. Akidler, siyer, İlim ve îman kitapları gibi.

Bu hadis çalışmaları, müetehidin Sünnete başvurup ondan hü­küm çıkarmasını kolaylaştırmaktadır. ´ Fakat onun, Sünneti genel olarak incelemesi, hüküm ifade eden hadisleri de derinlemesine araş­tırması, onların nâsih ve mensuh´unu tanıması, ifade ettiği hükümle­rin bilinmesi bakımından gerekli olan diğer çalışmaları yapması şart­tır. Hükümlerle ilgili olan bütün hadisleri ezberden bilmesi şart de­ğildir. Ancak onları ve yerlerini, gerektiği zaman onlara müracaat metodlannı ve hadis râvîlerini bilmesi gerekir.

4 Üzerinde icmâ´ hasıl olan konularla ihtilaflı olan konuları bilmek: Bu şart üzerinde de ittifak edilmiştir. Hakkında icmâ´ hasıl olan konular namaz, namazın rekâtları ve vakitleri, zekât, zekâtın farziyeti ve taksimatı, nikâhı haram olan kadınlar v.s. gibi esaslar­dır. Sahabîler devrinden itibaren müctehid İmamlar devrine ve daha sonraki devirlere kadar bilginlerinittifak edegeldikleri dinin daha bir çok kesin emirleri vardır.

Üzerinde icmâ´ hasıl olan konuları bilmekten maksat, bu konula­rı her zaman anlatacak şekilde ezberlemek değildir. Müctehid, ancak araştırma yaptığı mesele ile ilgili icmâ´ bulunup bulunmadığını bil­mekle yetinebilir.

Üzerinde icmâ1 hasıl olan konuları bilmekle beraber, bir mücte­hid; sahâbüer, tabiîler ve onlardan sonra gelen müctehid İmamların ihtilâfa düştükleri konulan da bilmek zorundadır. Müctehid, Medine ve Irak fıkhının metodlarını bilecek, doğru olanla doğru olmayan ara­sında.ve nass´lara yakın olanlarla uzak .olanlar arasında sağlam bir karşılaştırma yapacak kesin bir akla sahip olacaktır. Bu son şartları İmam Şafii er-Risale´de ileri sürmüş ve şöyle söylemiştir. «Mücte­hid, kendisine muhalefet edeni dinlemekten kaçınmamalıdır. Çünkü onu dinlemekle gafletten uyanır, doğru olarak inandığı şeyi tesbit gü­cü artar. Yalnız bu hususta onun son derecede çaba harcaması ve haktan ayrılmaması gerekir. Tâ ki bir şeyi neye göre kabul edip neye göre reddettiğini bilsin. Keza o, kabul ettiği şeyle muhalefet et­tiği şeyden müstağni kalmamalıdır. Tâ ki,kabul ettiği şeyin, terket-tiği şeyden neden üstün olduğunu, Allah´ın izniyle bilmiş olsun.»[118]

Ebu Hanife, insanların en bilgini onların ihtilâflarını en iyi bi­lendir, derdi. Çünkü, birbiriyle çarpışan görüşleri araştırmak, bu görüşler arasından parlayan hakikat nurunu ortaya çıkarır. İmam Malik, Ebu Hanife´nin talebeleriyle karşılaşınca onlara, kendisinin uğraştığı meseleler hakkında Ebu Hanîfenin ne düşündüğünü so­rardı.

Allah´a hamd olsun ki sahâbîlerin ihtilâfları, Medine ve Irak gi­bi memleketlerin fakihleri arasındaki ihtilâflarla fıkıh mezheblerini temsil eden bilginler arasındaki ihtilâfları bize anlatan birçok ki­taplara sahibiz.

Şîrazînin «el-Mühezzeb» adlı eseri ve Nevevî´nin buna yazdığı şerh, İbni Kudâme´nin «el-Muğnî» adlı eseri, îbni Hazm´in «el-Muhallâ», İbni Rüşdün «Bidayetü´l-Müctehid ve Nihayetü´l-Muktasıd», İbni Teymiyye´nin «el-Fetâvâ», «Şerhu Ahâdîsi´l-Ahkâm» ve «Tefsir-u Âyâti´1-Ahkâm» adlı eserleri burada anılmaya değer. Bu gibi eser­ler sayesinde ihtilâf konularını bulmak ve araştırmak, bizim için ol­dukça kolay olmaktadır.

5 Kıyası bilmek: Müctehid olmak istiyen kimse, kıyasın hü­küm çıkarma esaslarından biri olduğunu ve doğru kıyasın metodu­nu bilmek mecburiyetindedir. Böylece o, nass´lardan hüküm çıkar­ma esaslarını ve nass´lara dayanan nükümierle ictihad yapmak is­tediği konu arasındaki benzerlikleri kavrama ve içtihadına en yakın manası bağlı olan hükmü seçme gücüne sahip olacaktır. Bunuh için şu üç hususun bilinmesi gerekir:

a) Hükme esas teşkil eden asıl nass´larm bilinmesi, bu nass´-ların ifade ettiği hükümlerde müessir olan sebeplerle hakkında nass bulunmayan meselelere tatbik edilen sebeplerin bilinmesi.

b) Kıyas kaide ve prensiplerinin bilinmesi; meselâ", muayyen ve özel bir durumu ifade ettiği sabit olan bir nass üzerine kıyas yapılmıyacağı, kıyasa esas teşkil eden illetin vasıfları tesbit edildik­ten sonra fer´i meselenin asli meseleye tatbik edileceği bilinmelidir.

c) Geçmiş büyük bilginlerin, hükümlerin sebeb (illet) lerini ve hükümlere esas teşkil eden sebeblerin vasıflarını tesbit etmede ve kıyas yoluyla hüküm çıkarmada kullandıkları metodların bilinmesi.

Kıyasın bilinmesi konusunda el-Esnevî şöyle söyler: «Müctehi-din kıyası ve kıyas için muteber olan şartları bilmesi gerekir. Çün­kü bu, bir ictihad kaidesi olup sayısız hükümlerin açıklanmasına gö­türen bir yoldur.»[119]

6 Hükümlerin amaçları (makasıdu´l-ahkâm) nı bilmek: Fıkhî hükümler çıkarmak istiyen müctehid, îslârn şeriatının amaçlarını ve Hz. Peygamber´in gönderilmesine sebep olan asıl gayeyi bil­melidir. O, bu sayede, ictihad yaparken bu amaçların dışına çıkmaz. Bunları bilmeyen kimse, kıyasın şekillerini ve dini hükümler için uygun olan sebeplerin vasıflarını tanıyamaz. Ayrıca müctehidin, îslâmiyetin kabul ettiği insan maslahatını bilmesi gerekir. Çünkü in­sanların umumi maslahatlarının bilinmesi zaruri bir esastır. Zira müctehid, bu sayede, hakikî maslahatla kuruntudan ibaret olan maslahatı, İslâmiyetin insanlara yararlı olduğunu beyan ettiği hu­suslarla onun mücadele ettiği nefsî ve şehevî arzulan birbirinden ayıracaktır. Keza o, bir işteki maslahat ve mazarratı kavrayıp bun­lar arasında karşılaştırma yapabilmelidir; ta ki mazarratı defetme­nin maslahatı celbetmeden önce olduğunu, bütün insanlara faydalı olan hususların, birkaç şahsa faydalı olan hususlara tercih edilece­ğini ve bunların ictihad için esas teşkil ettiğini bilsin.

Şâtıbî el-Muvâfakât» adlı kitabında şöyle der: «îctihad iki esa­sa dayanır: ı Şeriatın amaçlarını bilmek, 2 Arapçayı tam ola rak anlamak. însan, şeriatın maksatlarını bütün meselelerde anla­yacak bir dereceye gelirse o İlim öğretme, fetva verme ve Allah´ın bildirdiği hükümleri açıklamada Peygamber (S.A.)´in vârisi olma vasfım kazanmış olur. Bunlardan birincisi asıldır. İkincisi de, şeria­tın maksatlarını anlamak için bir vâsıtadır. Zira Kur´an-ı Kerim´in hükümlerini anlamak için Arap dili ile ilgili bilgiler, içtihada esas teşkil eden şeriatın amaçlarını anlamada yardımcı olurlar.» Dolayisiyle, şeriatın gaye ve maksatları tanı olarak anlaşılmazsa yeni bir hüküm çıkarmak imkânsız olur.

Bize göre bu esasların her ikisi birbirini tamamlar. Çünkü, şeria­tın amaçlarını bilmek, nass´lar olmaksızın imkânsızdır. Nass´lar da, Arapça tam olarak bilinmezse anlaşılmaz. O halde bunlar, tama­men birbirine bağlı hususlardır. Nass´lar olmaksızın şeriatın amaç­larının bilineceği söylenemez. Aksi halde böyle bir iddia, nass´ları hükümsüz bırakmak olur. Şâtıbî´nin sözünü şöyle anlamak gerekir: Şeriatın amaçları belli bir nass´dan değil, bütün nass´larjn topla­mından anlaşılabilir. Bu doğrudur; fakat cüz´î bir´ meseledeki mak­sadı anlamak, külli hükümleri meydana getiren nass´ları anlamaya bağlıdır.

7 Doğru bir anlayış ve takdir gücüne sahip olmak: Bu şart yukarıdaki şartları ihraz etmek için bir vâsıtadır. Bu şartı haiz olan müctehid, gerçek fikirleri saçma olanlardan ayırdetmek imkânına sahip olur. el-Esnevî, bu şartlar hakkında şöyle söyler: «Müctehi­din; tariflerle burhanların şartlarını, bunların mukaddime (öncül) -lerinin nasıl sıralandığını, kendi görüşünde hatâya düşmemek için bu mukaddimelerden giderek istediği neticeye nasıl ulaşacağını bil­mesi şarttır,»

el-Esnevî, adetâ burada müctehidin mantık bilmesini şart koş­maktadır. Bâzı bilginler, müctehidin mantık ilmine sahip olmasını şart koşmamışlardır. Çünkü, onlara göre sahâbî ve tabiîlerin fakih-leri ile müctehid İmamlar, ulaşmış oldukları fıkhı ictihadlannda mantık ilmini bir vâsıta olarak kullanmamışlardır. Zira onların dev­rinde bu İlim, Arap ve müslümanlar arasında bilinmiyordu.

Bazı bilginler de, daha ileri giderek, mantıkla uğraşmanın mek­ruh olduğunu söylemişlerdir. Şeyhülislâm îbni Teymiyye bunlar arasındadır. Ona göre mantığın hiç bir faydası yoktur. İbni Teymiy­ye (ÖL 728 H.) Nakd´ul-Mantık (Mantığ-, Yıkma) adlı bir kitap telif etmiştir. Bir kısım Ehl-i Sünnet bilginle- i de mantık ilminin mekruh oluşuna dair eserler yazmışlardır.

Bize göre mantık bilmek, müctehid için şart değildir. Fakat man­tıkla uğraşmak mekruh da değildir, tıattâ mantık, aklî bir İlim ola­rak kültürü kuvvetlendirir. Tartışma esnasında kişiye büyük yar­dımcı olur. İnsana sağlam bir ölçü verir. Sapıkların karşısında ha­kikatleri savunurken yardım eder. Gerçi, şer´î hükümleri çıkarırken sırf mantığa dayanmak asla doğru olmaz. Müctehid için mantık il­mini şart koşmamakla beraber biz, İmam Şafii´ye uyarak, müctehi­din hakikatleri kavramak için doğru bir anlayışa ve keskin bir gö­rüşe sahip olmasının zaruri olduğunu söylemek zorundayız.

8 İyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olmak: Halis bir niyet, kalbi Allah´ın nuru ile aydınlatır. Onu, bu dinin özüne nüfuz etti­rir ve yalnız hakka yöneltir. Haktan başkasına meylettirmez. Çün­kü Allah, ihlas sahibi kimsenin kalbine hikmet kapılarını açar ve ona hidayet eder. İslâm dîni, ancak kalbi ihias ile aydınlanmış olan­ların idrak edeceği ilâhî bir nurdur.

İtikadı bozuk olan kimse bid´at ve nefsî arzularının peşine dü­şer, selim bir kalb ile nass´lara yönelemez, Çünkü onun düşüncesi­ne, akli kudreti ne olursa olsun, doğru hüküm çıkarmaktan onu uzaklaştıran bir hal hâkim olur. Zira kötü niyet düşünceyi de kötüleştirir. Bundan dolayı kendilerinden sonra gelen nesillere derin bir fıkıh mirası bırakan büyük İmamlar, fıkıhla şöhret yapmadan önce takva ve ihlâslarıyla meşhur, olmuşlardır. İslâmî hakîkatları araştır­makta ihlas, araştırıcıyı o hakîkatlara yaklaştırır. Ihlas sahibi olan, hakikati nerede bulursa bulsun kabul eder, taassup göstermez. Mutlaka kendi görüşünün doğru olduğunu, başkalarının yanıldığını id­dia etmez. Kendisinin de içtihadında yanılabileceğini, kendisinden başkalarının da ictihadlannda doğru olabileceklerini kabul eder. Bü­yük İmamların hepsi «Bizim görüşümüz doğrudur. Yanlış da olabi­lir. Başkalarının görüşü yanlıştır. Fakat doğru da olabilir derlerdi.

Yukarıda da nakletmiştik; Şafiî, talebelerine, bir hadis bulur­larsa kendi mezhebine aykırı da olsa, ona sarılmalarını emrederdi. Hattâ O, «Sahih bir hadis bulursanız benim mezhebim odur» derdi. Ebu Hanîfe de, ulaştığı neticenin kendisine göre en iyi bir netice olduğunu, bundan daha iyi neticeye ulaşan olursa ona uymasını söylerdi. Şâtıbî´nin deyişiyle ictihad; düşünce, ruh ve İlim bakımın­dan Peygamber (S.A.)´in postuna oturacak bir dereceye yükselmek­tir. Çünkü, Peygamber nasıl Kur´an-ı ve Allah´ın emirlerini insan­lara açıklıyorsa müctehid de aynı vazifeyi yapıyor. O halde kalbini Allah´a teslim etmiyen ve İslâmi hakikati araştırırken ihlas sahibi olmayan, bu yüksek mertebeye ulaşabilir mi

İşte İslâm hukukçularının, ittifakla, müctehid´de bulunmasını kabul ettikleri şartlar bunlardır. Bu şartları kendisinde toplayan müctehide «mutlak» veya «müstakil müctehid» denilir. Burada ak­la şöyle bir soru gelebilir: Bu şartları koyan ve kendisini içtihada ehil gören kimdir O, bu şartlan nereden çıkarmıştır

Şüphesiz bu soru ilk görünüşte yerindedir. Fakat onu ileri sü­renler, kendileri ehil olmadıkları ve ictihad yapacak imkânlara sa­hip bulunmadıkları halde, müctehidlik tashyan kimselerdir.

Bu soruyu şöyle cevaplandırabiliriz: Yukarıda zikredilen şart­lar aklın kabul ettiği apaçık hususlardır veya ictihad yolunu açan ilk müctehidlerin sıfatları bunlardır. Biz de, ictihad hususunda bun­ları eksiltmeden onlara uymaktayız. Çünkü ihlas, hakikati aramak­ta iyi niyetlilikf doğru anlayış ve takdir gücü, nass´ları ve kıyas için esas teşkil eden kaideleri bilmek, şeriatın amaçlarını kavramak gi­bi müctehid´de bulunması gereken sıfatların hepsi aklın apaçık gös­terdiği hususlardır. WUdı başında olan, bunlar hakkında tartışmaya girmez. Beri yandan takdir kabiliyeti olmayan, iyi niyet sahibi bu­lunmayan, şeriatın hükümlerini ve amaçlarını hakkıyla bilmeyen, onlardan hüküm çıkarmak için gerekli olan kaideleri öğrenmeyen nasıl müctehidlik iddiasında bulunabilir

Arapçayı, Kur´an ve Sünneti, icma´ hasıl olan konuları bilmek gibi ictihad şartlarına gelince; sahâbîlerden ictihad´da bulunanlar bunları ihraz ediyorlardı. Bu sahâbîler, ictihad yolunu Peygamber zamanında açmışlar ve yaptıkları ictihadları Peygamber kabul et­mişti. Dolayısiyle onların ictihadlan hüccet teşkil etmiş, onların ic­tihad metodlanm da Peygamber (S.A.) tasdik etmiştir. O halde on­ların metodunu tanımamak, ictihad metodunu tanımamaktır. Üste­lik Kitab, Sünnet ve îcmâl İslâm fıkhının kaynaklarıdır. Bu kay­nakları bilmeyen nasıl müctehid olabilir Bu İslâm kaynaklarına bağlı kalmaksızın ictihad yapmak istiyenler, istedikleri gibi hare­ket edebilirler; ama, bu durumda onlanîı İslâmi bir hükme ulaştık­larını söylemeye hakları yoktur.[120]


İctihadın Dereceleri Ve Müctehidlerin Tabakaları


İctihad önce iki kısma ayrılır, demiştik:

1 Kâmil İctihad: Buna mutlak ictihad da denir ve şartla­rını bundan önceki bahiste açıkladık. Bu ictihad iki dereceye ay­rılır :

a) Belli bir mezhebin prensiplerine bağlı olan müctehidin iç­tihadı.

b) Hiç bir mezhebin prensiplerine bağlı olmaksızın dinin her­hangi bir ihtilâfa sebep olmayan kesin prensiplerinden hareket eden

müctehidin içtihadı.

2 Büyük müctehidlerin ortaya koydukları prensiplere göre meseleleri tatbik konusunda yapılan ictihad: Buna tahrîç veya mez­hepte ictihad adı verilir. Bu türlü ictihad´da bulunan mezheblerin bilginleri bir çok derecelere ayrılırlar.

Müctehidlerin tabakalarına göre ictihad yedi dereceye ayrılır. Dolayısiyle, ictihad derecelerini temsil eden müctehirler de yedi ta-babaya ayrılırlar. Bunlardan ilk dört tabaka müctehid olduğu hal­de, kalan üç tabaka da, her nekadar bir nevî ictihad sahibi ise de, mukallid sayılmıştır.[121]



1- Şeriatta Müctehid Olanlar


Bunlar, birinci tabakayı teşkil eden müstakil (mutlak) mücte-hidlerdir. Dînî hükümleri Kitab ve Sünnet gibi kaynaklarından çı­karan, nass´lara göre kıyaslar yapan, maslahatlara göre fetvalar veren, istihsan deliline dayanarak hükümler beyan eden, nass bu­lunmadığı takdirde akıl ve rey ile hareket eden müctehidler bu taba­kaya dahildir. Kısaca bu müctehidler, her türlü istidlal yollarına başvurmuş ve herhangi bir mezhep sahibinin görüşüne bağlı kalma­mıştır. Onlar, sadece sahâbîlere tâbi olmuşlardır. Yüce Allah da, sahabîlere tâbi olanları Kur´an´da övmüştür.

Said b, el-Müseyyib ve İbrahim Nehai gibi tabiîlerin bilginleri bunlar arasındadır. Cafer-i Sadık, babası Muhammed Bakır, -Ebu Hanife, îmam«Mâlik, Şâfü, Ahmed b. Hanbel, Evzâî, Leys b. Sa´d ve Süfyan Sevri gibi mezhep sahibi fakihler de bu tabakayı teşkil eden müctehidlerdendir. Gerçi bunlardan bazılarının mezhep ve görüşleri gü­nümüze kadar gelmemiş; sadece fakihlerin ihtilâflarını anlatan kitap­lar arasında bunların bazı görüşleri bize kadar ulaşmıştır.

Bu müctehid İmamların talebeleri, acaba bu tabakaya dahil mi­dir Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Bunların bazısı şüphesiz ki ikinci tabakaya dahildir. Bazılarının birinci tabakadan sayılıp sayıl­maması tartışma konusu olmuştur. Meselâ, Ebu Hanife´nin talebesi Ebu Yusuf (Öl. 183 H.), Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî (Öl. 189 H.) ve Zufer b. el-Hüzeyl (Öl. 158 H.) i, İbni Âbidin ikinci tabakaya dahil etmiş ve onları müstakil müctehid saymamıştır. O, ikinci ta­bakayı anlatırken şöyle söyler. «Bunlar, Ebu Hanife´nin talebeleri Ebu Yusuf ve Muhammed gibi mezhepte müctehid olan kimseler­dir. Bu tabakaya dahil olanlar, hocalarının koymuş olduğu kaidelere göre delillerden hüküm çıkarmaya muktedir olan müctehidlerdir. Gerçi bunlar, bazı fer´î meselelerde hocalarına muhalefet etmişlerse de, asıl meselelerde onu taklid etmişlerdir.»[122]

Bu söz tenkid edilebilir. Çünkü Ebu Yusuf, Muhammed ve Zu­fer, fıkhı düşüncelerinde müstakil olup hiç bir suretle hocalarını taklid etmemişlerdir. Onların, Ebu Hanife´den ders almaları, onun görüşlerini incelemeleri, ictihad´ta istiklâl ve hürriyet sahibi olma­larına engel teşkil etmez. Böyle olsaydı başkasından ders alan her­kesin mukallid olması gerekirdi. Dolayısiyle Ebu Hanîfe´nin de müs­takil müctehidler derecesine ulaşmamış olduğu neticesi çıkarılabi­lirdi. Böyle bir iddianın saçmalığı ise meydandadır. Çünkü Ebu Ha-nife, hocası Hanımad b. Ebî Süleyman vasıtasiyle İbrahim Nehaî´nin fıkkını öğrenmek ve incelemekle işe başlamıştır. O, bunlardan bir­çok rivayetler yapmıştır. Ortaya böyle bir iddia atanlar, Ebu Hanî­fe´nin ictihad´taki mevkiini küçümsemek istiyenlerdir.

Ebu Yusuf, Muhammed ve Zufer´in hüküm çıkarırken dayan­dıkları prensipler, çok zaman hocaları Ebu Hanîfe´nin görüşlerine uyuyor ise de, her zaman aynı değildir. Onların hocalarına bazı esaslarda bile karşı koyuşları, müstakil müctehid olduklarını gös­terir. Hüküm çıkarma yollarında onların birleşmesi, taklid etmek meselesi değil, ikna olmak meselesidir. îşte mukallid ile müctehid arasındaki fark budur. Doğru ölçü de bu olmalıdır.

Bu İmamların hayatlarını inceliyenler, prensipler (el-usul) de dahi onların taklidcilikten uzak olduklarını göstermektedirler. Bu İmamlar, yalnız Ebu Hanife´nin dersleriyle yetinmemişler, Ebu Ha­nife´den sonra başkalarından da ders almışlardır. Meselâ;.Ebu Yu­suf, Hadisçilerin derslerine katılmış ve onlardan birçok hadis öğ­renmiştir. Ebu Hanife, belki de bu hadislere vâkıf olmamıştı. Daha sonra Ebu Yusuf, kadılık mevkiini işgal etmiş, bu sebeple insanların birçok hallerine vâkıf olmuş, hocasının görüşlerine uyarken onları hükümleriyle süslemiş, ona muhalefet ederken yeni bilgi, görgü ve insanlar arasındaki yargılarıyla daha doğru bulduğu yolu tutmuş­tur. Ebu Yusuf´un bütün görüşlerini Ebu Hanife´nin söylemiş oldu­ğunu iddia etmek, gerçekleri örtmek demektir. Nitekim bazı muta­assıp Hanefî fakihleri, hocanın talebesi üzerindeki tesirini büyütmek için böyle sanmışlardır.

Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî, gençliğinde Ebu Hanife´nin derlerine kısa bir müddet devam etmiştir. Ebu Hanife öldüğü zaman O, 18 yaşında idi. Hocası ölünce üç sene İmam Malik´in derslerine devam etmiş ve el-Muvatta´ı O´ndan rivayet etmiştir. Hattâ onun rivayeti, elMuvatta´ın isnad bakımından en doğru sayılan rivayet­lerinden biridir. Bu durumda îmam Muhammed, usulde mukallid ise bu İmamlardan hangisini taklid etmiştir O, Ebu Hanıfe´yi mi, Mâlik´i mi, yoksa her ikisini birden mi taklit etmiştir Mantıkî olarak düşünürsek O´nun,mukallid olmadığını söylemek mecburiyetinde kalırız. Ebu Yusuf ve Zufer´in durumları da böyledir. Bunlar ne fu-rû´da ne de usûl´da mukallid değildirler.

Burada şunu da belirtmemiz gerekir: Usul, Ebu Hanife devrin­de tam olarak yazılmamış idi ki, talebeleri onu Ebu Hanife´den aldı­lar ve ona tâbi oldular, denilebilsin. Ancak usul, o devirde hüküm çıkarırken göz önüne alınır ve bir ders şeklinde okutulmazdı. Ebu Hanife´nin, kabul ettiği görüş hakkındaki açıklamaları, kısa ifade­le,, ^klinde olup diğer memleketlerdeki mezhep sahipleri de, ona bu hususta muhalefet etmemişlerdir.

İbni Âbidin (Öl. 1252 H.)´in, Kemaluddin b. el-Hümam (Öl. 861 . H.)´ı müstakil müctehid sayıp bu büyük İmamları mukallid sayması tuhaf bir şeydir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Bu türlü ictihad kapısı­nı bugün açabilir miyiz Şafiiler ve Hanefîlerin büyük çoğunluğu buna müsbet cevap veriyorlar. Fakat her iki mezhebe mensup olan müteahhirin´in bir kısmı, fiilen bu kapıyı kapamıştır. Bununla be­raber onlar, açıkça bu kapının kapanması gerektiğini söylememişlerdir. Hattâ bazı Hanefîler, «Fethu´l-Kadir» yazan Kemaluddin b. el-Hümam´ın müstakil müctehidlik mertebesine ulaştığını söylemiş­lerdir.

Mâlikîler, bu hususta görüş bakımından önce zikrettiğimiz iki mezhebe yakındırlar. Şu kadar ki onlar, her aşırın müstakil müctehidlerden halı bulunabileceğini caiz görmekle beraber, müstakil ol­mayan müctehidin bulunmasını da zarurî saymışlardır.

Hanbelîler, her asırda müstakil müctehidin bulunması gerekti­ğini ileri sürerlerdi. Bu konuda İbn-i Kayyım el-Cevziyye şöyle söy­ler : «Müstakil rnüctehidler hakkında Peygamberimiz, «Allah, bu ümmete her yüz yılın başında dinini yeniliyecek bir müctehid gön­derir» buyurmuştur. Onlar, Allah´ın dinini yeniden canlandırmak için gönderdiği kimselerdir. Ali b. Ebî Talib, bunlar hakkında, yer­yüzü Allah´ın hüccetle emrini yerine getiren bir kâimden halı olmaz, demiştir».

Hanbelîlere göre her türlü ictihad kapısı açıktır. Madem ki in­sanların akıl ve idrakleri değişiktir, madem ki herkes mücjtehid ola­cak kudrete sahip değildir ve herkesin ilmî ve aklî seviyesi ayrı ay­rıdır; o halde hiç bir kimse ictihad için ehliyetli olduğunu iddia ede­mez. Böyle bir iddiada bulunan kimse, İlim ve ictihad sahibi olmak şöyle dursun, dînî konuda itimada bile lâyık değildir.

Hanbelîler ictihad kapısının açık olduğunu söylemekle kalmaz­lar; her asırda bir mutlak müctehidin bulunmasını da zarurî görür­ler. Hanbelî fakihlerinden İbni Ukayl, bu görüşü savunurken, her asırda mutlak müctehidin bulunmadığına dair eskiler fmütekaddimîn) arasında her hangi bir ihtilâfm mevcut olduğunu bilmiyoruz, demiştir. Hicri 7. asırda yaşamış olan Hanbelî bilgini Ibni Hamdan, bu konuda şu açıklamayı yapar: «Uzun zamandan beri mutlak müc­tehid çıkmamıştır. Halbuki şimdi onun çıkması, ilk devirden daha kolaydır. Çünkü hadis ve fıkıh tedvin edilmiştir. îctihadla ilgili âyet­ler, hadisler, fıkıh usûlü ve Arapça gibi İlimler üzerinde sayısız eser­ler yazılmıştır. Fakat himmetler kısalmış, rağbetler sönmüş, ciddi­yetle çalışma aşkı yok olmuş, taklidlerle yetinme, yorucu çalışmalar­dan kaçınma, sıkıntıdan uzak durarak vaziyete göre ayak uydurma, az bir emekle gayeye ulaşma arzusu hâkim olmuştur. Halbuki ictihad´da bulunmak bir farzı kifayedir. Bilginlerimiz bunu ne yazık ki ihmal etmişler ve yerine getirmek için gayret göstermemişlerdir.»[123] Şiîlerden İmamiyye mezhebine göre ictihad kapısı açıktır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi onlar fıkhı, Kur´an´a ve kendi İmamları yoluyla rivayet edilen hadiselere dayanırlar. İmamlarının sözlerini sünnet sayarlar. Oniki İmamdan başka hiç bir kimsenin İmamete lâyık olmadığını söylerler. Cafer-i Sadık´ın sözleri onlar için hem usulde hem de fürû´da bir hüccettir. Onlar ne Cafer´in söz­lerini, ne onun baba ve dedelerinin sözlerini, ne de İmam olarak ka­bul ettikleri oğlu ve torunlarının sözlerini değiştirirler.

Onikinci İmam kaybolduktan sonraki onun onbir asırdan beri hâlâ gelmesi beklenmektedir- bu mezhep mensuplan, ictihad yapma hakkına sahip olmuşlardır. .Yalnız ictihad´ta iki hususa bağlanmak mecburiyetindedirler:

a) İmamlardan rivayet edilen hiç bir şeye muhalefet etmemek ve imkân dahilinde İmamlann görüş ve sözlerine uyarak ictihad yap­mak. Onlar, İmamlara ait bir rivayet bulamazlarsa meseleleri akıl­la bir hükme bağlarlar. Çünkü, onlara göre akıl, Kitab ve Sünnet­ten sonra -ki İmamlann sözleri Sünnete dahildir- gelen bir hüccet­tir.

b) Kesin olarak İmamlann koyduğu metotlara bağlı kalmak. Biz, meseleyi onların mantığı ile ele alacak olursak görürüz ki, İmamların sözleri Sünnetten sayılmakta ve İmamlar Ebu Hanife, Şafiî, Malik ve Ahmed b. Hanbel gibi diğer mezhep İmamlarına benzemekle beraber, onların ictihadlan mutlaktır.

Biz, onların İmamlarına, diğer mezheblerin kendi İmamlarına baktığı bir gözle bakacak olursak, onların ictihadlannm mutlak ve kâmil olmadığını görürüz. Hattâ bu durumda onların İmamlan, ic-tihadlarmda önceki İmamlann sözlerinin dışına çıkmadığı ve ne usul´de, ne furu´da onlara muhalefet etmediği için birinci ve ikinci tabakaya değil, sadece üçüncü tabakaya dahil olurlar.[124]



2- Müntesîb Müctehidler


Bunlar, ikinci tabakayı teşkil ederler. Hüküm çıkarmada mut­lak müctehidin koyduğu usûle uyarlar ve furû´da ona muhalefet ederler. Çoğu zaman bunlar, furû´ meselelerinde mutlak müctehidin ulaştığı neticelere yakın neticeler çıkarırlar. Bunların ekserisi, mut­lak müctehidle sohbet ve devamlı ilgisi olan kimselerdir. Hanefî mezhebinde Halid b. Yusuf es-Semtî, Hilâl, Hasan b. Ziyad el-Lü´Iüi; Şafiî mezhebinde el-Müzeni; Maliki mezhebinde Abdurrahman b. Kasım, İbni Vehb, Eşheb, îbni Abdühakem bu tabakayı teşkil eden müctehidlere misal olabilirler.

Müctehid İmamları takib eden ilk asırların hemen hepsinde bu türlümüctehidler mevcut idi. Bunlara misal olarak Tahâvî, Kerhı, Ebu Bekr el-Asamm´ı zikredebiliriz. Bunlardan Kerhî, evlenmede denklik (kefaet) meselesinde Hanefilere, EbuBekr el-Asaım, ergin­lik çağına gelmemiş çocuklar üzerinde evlendirme velayetini kabul konusunda Hanefî mezhebine ve fakihlerin büyük çoğunluğuna muhalefet etmiştir. Tahâvî ise Hanefi´ mezhebinin metoduna uyardı; fakat bazı hallerde Şafiî mezhebinin görüşlerini ihtiyar ederdi.

Kısaca, bu tabakaya mensup olan müctehidler, bir mezhebin usûlünü kabul edip fer´î meselelerde ictihadlarda bulunmuşlardır. Bunlar bazan mezhep İmamlarına muvafakat, bazan da muhalefet etmişlerdir. İmamların ictihad´ta bulunduğu veya hiç dokunmadığı meseleler hakkında ictihadlar yapmışlardır. Bunlara müntesib müctehidler adı verilmesinin sebebi, furû´da müstakil oldukları halde usûl´de belli bir mezhebe bağlı oluşlarıdır.[125]



3- Mezhebde Müctehid Olanlar

Bunlar, üçüncü tabakayı teşkil eden, hem usul hem furû´da bir mezhebin İmamına tâbi olan ve hiç bir meselede ona muhalefet etmiyen kimselerdir. Bunların ictihadları, mezheb İmamının fikir be­yan etmediği fer´î meselelerin hükümlerini ortaya koymaktan iba­rettir. Bunların her asırda mevcut olması lâzımdır. Bu müctehidlerin mezhepçe bir hükme bağlanmış olan meselelerde ictihad yaptıkları pek azdır. O da örfe, yahut asrın icabına göre eski müctehidlerin gö­rüşlerini açıklamaktan ibarettir. Eğer önceki müctehidler, görüşle­rinin sonrakiler tarafından açıklanış tarzını görselerdi, kendi görüş­lerinden vazgeçer ve bu delil ihtilâfı değil, zaman ihtilâfıdır, derler­di.

Kısaca, bu tabakayı teşkil eden müctehidlerin içtihadı iki hu­sustan dışarı çıkmamıştır:

1 Önceki müctehid İmamların benimsediği kaideleri özetle­mek, İmamların yapmış oldukları kıyasların illetlerini meydana ge­tiren fıkıh kaidelerini bir araya toplamak.

2 Hakkında mezhepçe bir sarahat bulunmayan hükümleri çıkarmak.

Bu tabaka, mezheblerin fıkhını yazan ve onların gelişmesini sağ­layan prensipleri koyan; tercih, görüşler arasında karşılaştırma, Dazı görüşleri destekleme, bazı görüşleri zayıf olarak gösterme gibi hususlarda belli ölçüleri yerleştiren ve her mezhebin fıkhi bünyesi­ni keskin çizgilerle diğerinden ayıran müctehidleri teşkil eder.[126]



4- Tercîh Sahibi Müctehidler


Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müctehidler, mezheb İmamla­rının ictihadları bulunmayan furû´ meselelerinin hükümlerini çıka­ran, onların hükmünü belirtmediği meselelere dokunmayan kimse­lerdir. Fakat onlar, üçüncü tabakanın tesbit etmiş olduğu tercih esaslarına dayanarak rivayet edilen görüşler arasında tercihlerde bulunmuşlardır. Bazı görüşleri, dayandığı delilin kuvvetli oluşu ve­ya mevcut asrın icaplarına tatbik bakımından elverişli bulunuşu se­bebiyle tercih etmişlerdir. Elbette bu, yeni bir görüş beyan etmek değildir.

Bu tabakayla bundan önceki tabaka arasındaki fark çok azdır. Hattâ usulcülerin bazısı haklı olarak bu iki tabakayı bir saymıştır. Çünkü, usûle göre fikirler arasında tercih yapmak, mezheb İmamla­rının ele almadığı meselelerin hükümlerini ortaya koymaktan daha az bir iş değildir. Nevevî, el-Mecmu´nun mukaddimesinde bu iki ta­bakayı bir tabaka olarak zikretmiştir. İbni Âbidin, Şerhu Risaleti Resmi´î-Müftî´de bunları ayrı ayrı tabaka olarak ele almıştır.[127]



5- İstidlal Sahibi Müctehidler


Bunlar, beşinci tabakayı teşkil eden ve İmamların görüşleri üze­rinde herhangi bir tercihte bulunmayan rnüctehidlerdir. Onlar, sa­dece İmamların görüşlerinin delillerini beyan etmişler, hüküm hak­kında herhangi bir tercihte bulunmaksızın deliller arasında karşılaş­tırma yapmışlardır. Meselâ, bu ötekinden kıyasa daha uygundur, v.s. gibi fikir beyan etmişlerdir. Bazan da rivayetler arasında tercih yap­mışlar, bu rivayet ötekinden daha doğrudur, şeklinde hüküm ver­mişlerdir.

Bu tabaka ile bundan önceki tabaka´ arasındaki fark da pek açık değildir. Çünkü İbni Âbidin´in ayrı ayrı zikrettiği üçüncü, dör­düncü ve beşinci tabakaları şöyle iki tabakaya indirmek mümkün­dür :

a) Tahriç yapan müctehidler; bunlar, mezheb İmamlarının, hakkmda fikir beyan etmedikleri meselelerin hükümlerini çıkaran ve tahriçlerinde mezhebin kesin olarak kabul ettiği kaidelere daya­nan kimselerdir.

b) Tercih yapan müctehidler; bunlar da, değişik rivayetler ve birbirine aykırı görüşler arasında en sağlam rivayeti, en doğru gö­rüşü veya bunlardan Sünnete en yakın, kıyasa en uygun ve insanlar için en kolay olanı beyan etmek amacıyla tercihlerde bulunan kimselerdir.[128]



6- Hafızlar (Huffaz) Tabakası


Yukarıda da söylediğimiz gibi bu tabakayı teşkil edenler ger­çekte müctehid değildirler. Onlar, mezhebe ait birçok hüküm ve ri­vayetleri ezberlemiş ve bunları nakil bakımından hüccet teşkil eden kimselerdir. Mezhepteki en açık rivayeti veya tercih ederken en sağ­lam görüşü nakletmek hususunda bunlar itimada lâyık kimselerdir. İbni Âbidin, bu tabaka hakkında şöyle söyler: Onlar en sağlam, sağlam ve zayıf, açık rivayet, mezhebin zahir görüşü ve nâdir riva­yet arasında seçme gücüne sahip kimselerdir. el-Kenz, ed-Durru´l-Muhtar, el-Vikaye ve el-Mecma´ gibi muteber metinlerin müellifle­ri bu tabakaya dahildirler. Bunlar, kitaplarında reddedilmiş fikir­leri veya zayıf rivayetleri nakletmemişlerdir. Onlarinbu tutumu ter­cih değildir. Fakat, tercih edilenleri bilmek ve tercih "sahibi müctehidlere göre tercih derecelerini bir sıraya koymaktan ibarettir. Ter­cih sahibi müctehidlerin tercihlerini bilmek, onlar arasında bir hü­küm vermek mânâsına gelebilir. Dolayısiyle onlar, kendilerine göre tercih bakımından daha sağlam olan, mezhebin usûlüne daha çok dayanan, sayı bakımından daha çok olan veya mezhebçe daha çok hüccet sayılan tercih sahibi müctehidlerin görüşlerinden bazılarını seçmişlerdir.

Öncekiler gibi bunların da fetva vermek hakları vardır. Fakat bu, dar bir çerçeve içerisindedir. Hayruddin Remli, Fetâvâ´smda şöy­le demektedir: «Şüphesiz ki muhtelif görüş ve rivayetlerin tercihe lâyık olanlarını bilmek ve onların sağlamlık veya zayıflık bakımın­dan derecelerini tanımak, İlim yolunda ciddî gayretler göstermiş olanların sonunu gösterir. Bu itibarla müftî ve kadının üzerine dü­şen, cevabı iyi tesbit etmek, haramı helâl veya helâli haram yapmak suretiyle Allah´a iftira etmek gibi bir ölçüsüzlüğe [129]düşmemektir.[130]



7- Mukallîdler Tabakası


Bu tabaka mensupları, taklidcilik bakımından bundan önceki tabakadan pek farklı değildirler. Ancak bundan önceki hafızlar ta­bakası önceki müctehidlerin tercih ettiği görüşler üzerinde ve tercih derecelerini bir sıraya koymada az çok tasarrufta bulunmuşlardır. Bu tabakaya mensup olanlar ise, bazı tercihleri içine alan kitapları anlamaktan öte gidememişlerdir. Görüş ve rivayetler arasında her­hangi bir tercihte bulunacak ilmi yeteneğe sahip olamamışlardır, îbni Âbidin, bunları şöyle tarif etmektedir: «Onlar doğru ve yanlışı, sağ ve solu birbirinden ayıramıyorlar. Hattâ onlar, gece odun topla­yıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya getirmişlerdir. Bunları taklit edenlere yazıklar olöun»[131]

Îbni Âidin´in anlattığı bu sınıf mensupları, son asırlarda olduk­ça çoğalmıştır. Onlar, mevcut kitapların içindekilere, hiç bir kafa yormaksızın, sarılmış ve bu kitaplardan aldıkları fikirlerin dayandı­ğı delilleri asla araştırmamışlardır. Kitaplarda buldukları her görü­şü, makul bir yönü olmasa dahi, anlatmakta bir sakınca görmemiş­lerdir.

Bu tip insanların çevremizde büyük etkileri hâlâ mevcuttur. Bir­çok insanlar, yaptıkları şeyleri meşru göstermek için bu taklidcilere başvururlar. Onlar da, kim söylemiş olursa olsun, kıymeti ne olursa olsun ve mezhebdeki yeri nasıl olursa olsun, işlerine gelen herhangi bir görüşü hemen alırlar ve ona göre fetvalar verirler. Halbuki onların dayandığı bu görüşün ne açık bir delili var, ne de tercihe lâyık bir fikrî yönü vardır. Onlara da, onlara uyanlara da ve onları teş­vik edenlere de yazıklar olsun !

Müctehidlerin tabakalarını şöyle özetliyebiliriz: Birinci tabaka­yı teşkil eden müctehidler, kâmil veya mutlak ictihad sahibi kimse­ler olup geniş çapta ictihadlarda bulunmuşlardır. İkinci tabakayı teşkil edenler, furû´da mutlak ictihad sahibi olup usûl´de ictihad yapmamışlardır. Üçüncü tabaka, aşağı yukarı ikinci tabakaya da­hildir. Dördüncü tabaka, hükümlerin sebeplerini ortaya çıkarmak hususunda ictihadlar yapmıştır. Beşinci tabaka mensupları, görüş ve rivayetler arasında tercihlerde bulunmak üzere mahdut sayıda ictihad yapmışlardır. Bunları mukallid saymak doğrudur. Ancak mezhebin görüşlerini açıklama ve tercihte bulunma gibi bir nevi mezheb çerçevesi içinde ictihad ve aklî bir faaliyet göstermişlerdir. Son iki tabaka ise, büsbütün taklidci olup hiç bir ictihad yapmamış, sadece eskilerin eserlerini bir araya toplamak ve tedvin etmekle uğ­raşmıştır.

îctihad konusunu bitirmeden önce, kâmil ictihad kapısının hiç bir şekilde kapanmıyacağına tekrar dokunmak istiyoruz. îslâm hu­kukçularının bir çoğu, özellikle Hanbelî mezhebine bağlı olanlar, her asırda kâmil ictihad yapacak bir müctehidin bulunması gerektiğini belirtmişlerdir. Çünkü din, böyle bir ictihad sayesinde iftira­cıların iftiralarından korunmuş ve onun her asırda ilk kaynaklarına doğrudan doğruya başvurmakla safiyeti ve özü gösterilmiş olur. Ay­rıca dinin prensiplerini bozmadan, dine yakışmayan bir hüküm ilâ­ve etmeden ve onun hudutlarını aşmadan tatbik etme imkânı sağ lanmış olur.

Hiç bir kimse, Allah´ın akıllara açmış olduğu bu kapıyı kapat­mak hakkına sahip değildir. Bu kapının kapandığını söyliyen hangi delile dayanmakta ve kendisi için mubah olan şeyi neden başkaları için haram saymaktadır Bunu sormak hakkımız değil midir Zira bu kapının kapanması, insanları Kitab´tan, Sünnet ve selef-i sâlihin eserlerinden uzaklaştırmaktadır. Hattâ taklidcilikte ifrata giden ba­zı kimseler, İlim meclislerinde bile Kur´an ve Hadisi incelemiye lü­zum yoktur; çünkü içtihad kapısı kapalıdır, diyecek kadar ileri git­mişlerdir. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh![132]



İctihadın Bölünmesi


îctihad şartlarını haiz olan kimsenin içtihadı, kayıtsız şartsız ve umumî bir ictihad mıdır Yani böyle bir müctehidin her türlü dîni meseleler hakkında ictihad yapması gerekmez mi Çünkü ictihad, fıkhî bir meleke olup buna sahip olan kimse hem usûlü, hem de şe­riatın amaçlarını tam olarak bilmektedir. Onun içtihadı her hangi bir konuya münhasır olamaz; zira şeriatın her bölümü birbirine bağlıdır. Şer´î bir meselede ictihad yapacak kimse, şeriatın bütü­nünü bilmek mecburiyetindedir. İbadet meselelerini hakkı ile bilmi-yen, muamelâta ait meseleleri anlıyamaz. İctihad şartlarını haiz olan müctehide göre ictihad yapmak, fıkhı bir melekedir. Bu meleke say-yesinde müctehid, dîni bütün meselelere nüfuz edebilir.

Fakihlerin büyük çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Onlara göre ictihad bölünmez. Nikâh meselelerinde ictihad yapan kimse, iba­det meselelerinde başkasını taklid etmez. Keza, ibadet hususunda müctehid olan kimse,satım veya nikâh hususunda taklidci

olamaz. Çünkü bu, iki şeyi birleştirmek demektir. îctihadla takIidcilik birbirine zıt olan ve bir şahısta birleşmesi mümkün olmayan şeylerdir. Doğru kıyas metodlannı bilen bir fakih, onu âüe mesele­lerine tatbik etmekten âciz ve malî meselelere tatbik etmeye muk­tedir olabilir mi Ancak onun, belli bir konuya ait deliller hakkında­ki bilgisiyle diğer konuların delillerine ait bilgisi eşit olmayabilir; fakat bu, müctehidlikten mukallidlik mertebesine düşmek demek değildir.

Bazı Mâlikîler ile bazı Hanbeliler, Zahirîlere uyarak, şöyle de­mişlerdir : İctihad bölünebilir. Her hangi bir konu hakkında derin bir bilgiye sahip olan kimse bu konuda ictihad yapabilir. Ancak onun bu içtihadının dinin kesin esaslarına aykırı düşmemesi şarttır. Bu durumda onun hem müctehid, hem de mukallid olduğu söy­lenemez. Çünkü o, delillerini bildiği konuda ictihad yapmakta, de­lillerini bilmediği konularda da, araştırma yapmakla beraber, baş­kasının görüşünü kabul etmektedir.

İçtihadın bölünebileceğini söyleyenlere göre, belli bir konuda ic­tihad yapacak kimse, bütün ictihad metodlannı bilmek ve ictihad için gereken ehliyete sahip olmak mecburiyetindedir. Belki o, delil­lerini tam olarak bildiği konuda fetva verir, diğer konularda kesin bir bilgi sahibi oluncaya kadar susar. Meselâ, bir çok İmamlar ken­dilerine sorulan bir kısım meseleler hakkında «bilmiyorum» diye cevap vermişlerdir.İmam Malik otuz altı soruya, «bilmiyorum» sö­züyle karşılık vermiştir.. Çünkü O, bu meselelerin dayandığı delille­ri o zaman incelememiştir. Bununla beraber O´nun İmamlık ve müctehidlik sıfatı gitmemiştir. Yine de O, Hicret Yurdunun İmamıdır.[133]



İftâ (Fetva Verme) Ve Müftî´de Aranan Şartlar


İftâ (Fetva verme), ictihad´a nisbetle daha özel bir anlam taşır. Çünkü ictihad, fıkhı hükümleri kaynaklarından çıkarmaktır. Bu hü­kümlerin açıklanması hakkında her hangi bir soru bulunsun veya bulunmasın netice değişmez. Nitekim Ebu Hanife, derslerinde birçok fer"i meselelerin hükümlerini böyle açıklamıştır. îftâ ise, herhangi bir meselenin hükmü sorulduğu zaman verilen bir cevaptır.

Gerçek fetva, ictihad şartları ile birlikte başka şartlan da ken­dinde bulunduran müctehid tarafından verilir. Bu şartlar fetva is­teme (istiftâ) hâdisesini bilmek, fetva isteyen (müsteftî)´in durumu­nu ve içinde yaşadığı toplumu incelemektir. Böylece müftî bunla­rın fetva isteyen kimse üzerindeki tesirini bilsin; Allah´ın dinini oyun­cak etmesin ve fetvayı Allah´ın haram kıldığı şeyleri bazı kimse­lere mubah kılmak için bir âlet yapmasın.

Bunun içindir ki tslâm bilginleri müftilik için ağır şartlar koy­muşlardır. Ahmet b. Hanbel´den bu hususta şöyle rivayet edilir: «Bir kimsenin kendisini fetva vermeye ehliyetli görmesi için bu beş şartı , haiz olması gerekir:

1 İyi niyet sahibi olmak. Çünkü, iyi niyet sahibi olmayanın ne yüzünde, ne de sözünde nur bulunur.

2 Hİlim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olmak.

3 Kendinden ve bilgisinden emin olmak.

4 Halka kendi otoritesini kabul ettirmek.

5 İnsanları iyice tanımak.

îmam Ahmed´in bir müftî için ileri sürdüğü bu şartlardan an­laşılıyor M, müftînin, fetva isteyenin psikolojik durumunu nazar-ı dikkate alması, halk nazarında itibar sahibi, basiretli, verdiği fetvânın neticesini ve insanlar arasında uyandıracağı tesiri kavraya­cak bir görüş sahibi olması gerekmektedir. Çünkü müftî, vereceği fet­vanın kötü bir netice doğuracağını anlarsa fetva vermekten kaçı­nır; iyi bir netice doğuracağını anlarsa fetva vermekten çekinmez.

Müfti, kendisinin doğru yolu gösteren bir kılavuz olduğunu ve vereceği fetvanın insanları islâh etmek için bir mihver teşkil ettiği­ni bilmelidir. Şatıbi, bu konuda şöyle der: «Üstün bir dereceye ulaş­mış olan müftî, insanları doğruluğa ve itidale sevkeden, halka mu­tedil yolu gösteren kimsedir. O, insanları güçlüğe düşürmez ve gev­şekliğe de sürüklemez.»[134]

Burada Şâtıbî, ifrat veya tefrîta düşmenin adalet ve doğruluk­tan sapma olduğunu beyan etmek, şiddet göstermenin tehlikeye sü­rükleyeceğini, büsbütün müsamahalı davranmanın da İslâm´ın te­melini sarsacağını açıklamak istiyor.

Allah, kullarına bir kolaylık olmak üzere ruhsat kapılarını aç­mıştır. Belirli şartlar altında Ramazan orucunun tutulmamasına mü­saade buyrulması, zaruret hallerinde haram olan şeylerin mubah kılmışı birer ruhsattır. Müftî, halkın, durumunu bu bakımdan göz önüne almalıdır. O, emrin yerine getirilmesini (azimeti) tercih et­tiği takdirde güçlüğe sebep olabilir. Meselâ, mazereti olan kimse için Ramazanda oruç tutmak böyledir.Halbuki Allah göstermiş olduğu ruhsatlara uyulmasını da, azimetlerinin yerine getirilmesini de se­ver. Azimeti yerine getirmek, insana takatinin üstünde bir güçlük yüklüyorsa, ruhsat yönünü tercih etmek, Allâlı katında daha mak­bul olur. Çünkü Allah, kullarına kolaylık murad eder, zorluk murad etmez.

Müftî, İetihad´da yüksek bir mevki sahibi değilse ve gereken şartları kendisinde bulundurmuyorsa çeşitli mezheblerden insanlar için kolay olan görüşleri seçme hakkına sahip değil midir veya o, sahabîlerin ihtilâf ettikleri görüşlerden insanlar için daha kolay olanları tercih ederek, güçlüğü kaldıramaz mı

Şüphesiz müftî, ictihad yapma ve deliller arasında kuvvetli olan­ları seçebilme kudretine sahip ise, mezheblerin görüşleri arasında delil bakımından kuvvetli olanları tercih edip vaziyete daha uygun olan fetvayı verir. Fakat bu durumda onun şu üç şarta bağlı kal­ması lâzımdır:

1 Delil bakımından zayıf bir görüşü seçmemelidir.

2 Seçtiği görüş, insanların yararına olmalı ve onları ne şid­dete, ne de gevşekliğe sürüklemelidir.

3 Tercih ettiği görüş iyi niyyete dayanmalı, Allah´ın gazab ve nzâsi unutularak, hükümdarı memnun etmek veya insanların keyfî arzularını tatmin etmek için olmamalıdır. Müfti, fetva verme­den önce hükümdarların maksatlarını bilip onlara uygun, fakat hakka aykırı fetva verenlerden olmamalıdır. İnsanlar bazı müftîler görmüştür ki onlar, kendileri ve hükümdarlar için müsamaha, halk için de şiddet yönünü tercih etmişlerdir. Bunlar, kendileri için çeşitli mezheplerin kolay olan görüşlerini, başkaları için de, son derecede güç bile olsa, onların bağlı oldukları mezhebin görüşlerini tercih et­mişlerdir.

Şâtıbi, el-Muvâfakât adlı eserinde, Endülüs´te fetva veren bir fakîh´e ait şöyle bir hikâye anlatır[135]:

«Bu fakih, bazı sebeplerden dolayı fetva yermekten menedilmişti. Öte yandan Endülüs Emiri Nâsır´m sarayı civarında bir vakıf vardı. Bu, sarayın manzarasını bozuyordu. Çünkü tam Emîrin gezin­ti yaptığı yerin karşısında bulunuyordu. Emir, bu vakfı istimlâk et­mek ve sarayın bahçesine katmak istiyordu. Büyük müftîlerden Bakiyy b. Mahled´e durumu bildirdi. O da, bütün âlimleri toplayıp or­taklaşa bir görüşe varmak istedi. Bilginler, Maliki mezhebine göre vakfın satılamıyacağı görüşünde birleştiler. Verdikleri fetvayı Emir hoş karşılamadı. Bu sırada yukarıda işaret ettiğimiz fetva vermek­ten menedilen Muhammed b. Yahya b. Lübâbe isimli fakih durumu öğrenip Emîr´e, arzusuna uygun bir fetva vereceğini bildirdi. O, bu fetvasında Hanefi mezhebi mensuplarından vakfın satılıp değiştiri­lebileceğini kabul edenlerin görüşüne uyuyordu. Bunun üzerine Emir Nasır, bu fakîhi diğer âlimlerle bir araya getirdi ve kendi ara­larında meseleyi çözmelerini istedi. Âlimler, önceki görüşlerinde israr edince Muhammed b. Yahya, onlara şöyle hitap etti.Allah´a yemin ediniz, içinizden birine bir felâket gelseydi siz, İmam Mâlik´in görüşleri dışına çıkarak, bir kolaylık arardınız, değil mi Onlar, evet, dediler. O da, öyleyse Emiru´l-Mü´minîn, böyle bir ruhsata daha lâ­yıktır. Buna göre durumunuzu tâyin ediniz ve İslâm bilginlerinden ona uygun olan görüşü alınız, Çünkü müctehidlerüı hepsi birer ön­derdir, dedi. Bu durumda öteki fakihler susmak mecburiyetinde kal­dılar. Bunun üzerine Kadı, mecliste cereyan eden durumu Emîr´e bildirdi. O da, bu fakîhin fetvasına uyarak vakfı istimlâk edip ye­rine kat kat fazlasını verdi.»[136]

İyi niyet sahibi olan ve mezheblerin görüşleri arasında tercih yapmak isteyen müfti, aşağıdaki noktaları göz önünde bulundurmalıdır:

1 --- Bir görüşü delili kuvvetli olduğu için benimsemeli, delili zayıf olan görüşü almamalıdır. Fetvaların şaz olanlarına bağlanmamalı tercih ettiği mezhebin metodlarım bilmelidir. Bu, müftînin her hangi bir ictihad mertebesine sahip olmasını ve taklitçilik mertebe­sine düşmemesini gerektirir. İbni Teymiyye, mezheblerin görüşleri arasında bazı seçmelerde bulunurken böyle yapmıştır. Böyle bir ıctihad gücüne sahip olmayan bir müfti, bildiği mezheb içerisinde kal­makla yetinir eğer o, bildiği mezheb´de müftîlik derecesine ulaşmış ise.

2 Hakkında icma´ olan hususu bırakıp ihtilaflı olan görüşü almamalıdır. Meselâ; o, kadının kendisini evlendirmeye yetkili oldu­ğunu söyleyen Ebu Hanife´nin bu görüşüyle fetva vermemeli; aksi tezi savunan cumhûr-i fukahânın kavline göre fetva vermelidir; çün­kü bu takdirde akit, fukahânın icma´ı ile sahih olmuş olur. Ancak müftî, bu hususta Ebu Hanîfe´nin görüşüyle diğerlerinin görüşlerini açıklayıp fetva isteyene bunlardan birini tercih edebileceğini söyle­yebilir. Çünkü mesele, haram ve helâl ile ilgili olma bakımından na­ziktir; dolayısıyla, ihtiyatlı olmak gerekir.

İhtilaflı bir meselede ihtiyat cihetini tercih etmek yerinde olur. Meselâ; bir adam, annesinden bir yudum süt emen süt kardeşiyle evlenmek istese; müftî, böyle süt kardeşler arasında evlenmeyi caiz görmeyen Ebu Hanîfe ve Mâlik´in mezhebine göre fetva verir. Eğer fetva isteyen, dört beş yudumluk süt emmekle aralarında süt kar­deşliği bulunan bir kadınla evlenmiş ve durumu birkaç çocuk sa­hibi olduktan sonra öğrenmiş ise, çocukların korunması için diğer müctehıdlerin görüşüne uyarak, bu evliliğin devamına fetva vermek gerekir. Önceki durumda din bakımından ihtiyat yönü tercih edil­diği halde, son durumda çocuklar için ihtiyat yönü tercih edilmiştir. Yalnız burada, müctehidlerin, görüşlerini isbat için ileri sürdükleri deliller, müftînin nazannda birbirine denk olmalı ve o, bunlardan hiç birisinin kesin olduğunu kabul etmemiş bulunmalıdır.

3 İnsanların keyfî arzularına uymamak, maslahat ve delile bağlanmalıdır. Muteber olan maslahat, umumî maslahat olup fetva için haram veya helâl olmanın sebebini teşkil eder.

Yukarıda hikâyesini anlattığımız Hanefî mezhebinin bazı İmam­larına uyarak, Emîri memnun etmek için vakfın satılacağına cevaz veren fakih, gerçekten bir maslahatı gözetmemiştir. Çünkü, Emir için bir felâket saydığı şey, sarayın manzarasının bozulmasıdır. O, burada Emir´in arzusuna uyarak, sarayın manzarasının güzelleşme­sini değil, vakfın onarılarak güzelleştirilmesini teklif etseydi, mas­lahata daha uygun olurdu.

İslâm bilginleri, müftînin fetva vereceği mesele şahsıyla ilgili olunca nasıl bir fetva vermesi gerekiyorsa, halka da aynı şekilde fetva vermesi üzerinde ittifak etmişlerdir. Kendisi için ruhsatı, baş­kaları için de şiddeti tercih eden müfti, adalet ve insaftan yoksun kimsedir.

Müftî, fetva hususunda aceleci olmamalıdır. O, meseleyi ve ve­receği fetvanın neticelerini iyice düşünmelidir. Meseleyi, hakikata ulaşmak için derhal cevaplandırmaması ayıp değildir. Araştırmak, âcil bir durum yoksa, meseleyi daha geniş bir zaman içinde hallet­mek çok tabiîdir.

Hicret Yurdunun İmamı olan Mâlik (R.A.), fetva hususunda hiç acele etmezdi. O´nun bir mesele için günlerce uğraştığı olmuştur. O, şöyle der: «Bazen bana öyle bir mesele sorulurdu ki o, beni ye­mekten, içmekten ve uykudan alıkoyardı.» O´na şöyle dediler: Ey Abdullah´ın babası, vallahi senin sözün insanların yanında taş üze­rindeki yazı gibidir. Sen ne söylersen halk ona sarılıyor. İmam Ma­lik, buna şöyle cevap verdi: Böyle olmaya hak kazanan kimse, sa­bırla meseleyi inceliyen kişidir; kör deve gibi önünü görmeden yü­rüyen kişi değil.

Hakikaten güvenilir bir müfti, Peygamber postunda oturan in­sandır. Peygamber, haranı ve helâli bildirir. Müftî de, insanlara Pey­gamberin bildirdiğini nakleder. O, şeriatı halka açıklamak hususun­da Peygamberin vârisidir. Nefsi arzuların onda yeri yoktur. O, ileri, atılmak gerekmiyen yerde susar. Hakkı söylemek gerektiği zaman, sonucu ne olursa olsun, konuşur. O, sadece Allah´tan korkar. Başka­larının kınaması onun için önemli değildir.

Allahın, bizi hatâlardan sen koru; sözü dinleyip en iyisine uyan­lardan eyle. Ey âlemlerin Rabbi, sen, dualarımızı işitmekte ve gö-nüllerinüzdekini bilmektesin![137]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/3.

[2] Sözünü ettiğimiz siyasî ve itikadî mezhebler tarihini İçine alan birinci «cilt. E. Ruhi Fığlalı - Osman Eskicioğlu tarafından Ttirkçeye çevrilmiş ve «Îslâmda Siyasî ve İtikadî Mezhebler Tarihi» adıyla yayınlanmıştır. (Ya&mur Yayınevi, İstanbul, 1970).

[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/13-14.

[4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/15-17.

[5] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/19-20.

[6] Enfal Sûresi, 67-70.

[7] Nahl Süresi, 116.

[8] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/21-24.

[9] Maide Sûresi, 30.

[10] Bakara Sûresi, 356.

[11] Yunus Sûresi, 99.

[12] Kıyame Sûresi, 36.

[13] Enfal Sûresi, 41.

[14] Haşr Sûresi, 7.

[15] Bakara Sûresi, 204-206.

[16] Enfal Sûresi, 41.

[17] Haşr Sûresi, 7.

[18] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/24-32.

[19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/33.

[20] Haşr Sûresi, 7.

[21] Bakara Sûresi, 127.

[22] Talak, 4.

[23] Bakara, 124.

[24] İbn-i Kayyım el-Cavaâyye, llamul-Muvakknn, c. I. s. 184; Muhammed el-Hudari, Tarihu´t-Teşriil-lslâmî, s. 106.

[25] eş-Şâtıbî, el-İ´tisam, c. III, s. 11; Menar tabı.

[26] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/33-37.

[27] Tevbe Sûresi, 100.

[28] İ-lâmul-Muvakkıin, c. I. S. 16, 17.

[29] Erzakîler, Nâfi´ İbnu´l-Erzak´a; Necedât, Necdet İbni Amir´e ve Ibâzıye, Abdullah ibni tbâz´a tâbi olanlardır.

[30] Veliyyullah Dehlevi Huccetullah el-Bâliga, c. I, s. 143

[31] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/38-43.

[32] Î lamul-Muvakkıin, c. IV, s. 128; Münir ed-Dünaşkî tabı (Kahire).

[33] Şafiî, el-Uma, c. VII, s. 198.

[34] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/43-46.

[35] İ´lâmu´l-Muvakkıin, c. I, s. 18.

[36] Muhammed el-Hudari, Tarihu´t-Teşri´i´l-İslâmî, s. 87.

[37] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/46-53.

[38] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/54.

[39] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/54.

[40] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/54-55.

[41] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/55.

[42] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/55-56.

[43] Deaimül-İslâm, s. 62, 63.

[44] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/56.

[45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/57.

[46] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/57-58.

[47] İbni Haldun, Mukaddime.

[48] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/58.

[49] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/58-59.

[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[51] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[52] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[53] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[54] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[55] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[56] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[57] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/60.

[58] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/61.

[59] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/61.

[60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/61.

[61] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/61.

[62] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/61.

[63] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/61.

[64] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/61.

[65] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/62-63.

[66] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/63.

[67] Bakara Sûresi, 228.

[68] Nahl Sûresi, 44.

[69] Müsnedfil-İmam Cafer, c. I, s. 15; Lübnan baskısı.

[70] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/63-65.

[71] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/65-67.

[72] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/68-70.

[73] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/70-74.

[74] İ´Iamü l-Muvakkıin, c. II, s. 297.

[75] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/75-76.

[76] el-Umm, c. VII, s. 246.

[77] Risale, Halebi tabı, s. 471.

[78] İ lâmül-Muvukkıin.

[79] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/76-79.

[80] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/79-80.

[81] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/80-83.

[82] Enbiyâ Sûresi, 107.

[83] Yunus Sûresi, 57.

[84] Ankebut Sûresi, 45.

[85] Maide Sûresi, 8.

[86] Hucurat Sûresi, 13.

[87] Isrâ Sûresi, 70.

[88] Bakara Sûresi, 228.

[89] Nisa Sûresi, 25. (Kur´an´da zinanın cezası yüz deynek (celde) olarak ta­yin edildiğine göre (Nur Sûresi: 2), yansı elli deynek eder. Çeviren).

[90] Nahl Sûresi, 90.

[91] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/84-87.

[92] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/88.

[93] Bakara Sûresi, 256.

[94] Bakara Sûresi, 191.

[95] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/88-89.

[96] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/89.

[97] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/89.

[98] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/89-90.

[99] Gazzalî, el-Mustasfâ, c. X, s. 387.

[100] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/90.

[101] el-Mustasfâ, c. I, s. 288.

[102] Nur Sûresi, 31

[103] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/90-93.

[104] Kavaîdül-Akm, c. I, s. 63.

[105] Burada «vâcib» sözü, «farz» teriminin anlamını da içine almaktadır.Çeviren.

[106] Kavaidül-Ahkâm, c. I, ş. 65.

[107] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/93-96.

[108] Bakara Sûresi, 173.

[109] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/97-99.

[110] Bakara Sûresi, 256.

[111] Hacc Sûresi 78.

[112] Bakara Sûresi 185.

[113] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/99-101.

[114] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/102-103.

[115] Şâtıbî, el-Muvâfâfkât, c. IV., s, 114; Ticariyye baskısı.

[116] el-Esnevî, Şerhu MinhâcH-Usûl, c. III, s. 308;-Tahrir Şerhi Takrir ke­narında.

[117] Burada müellif, «el-Câmi1 li Ahkâmil-Kur´an» adlı tefsirin yazarı Ebu Ab-dillâb el-Kurtubî ile «Ahkâmul-Kur´an» adlı eserin yazarı Ebu Bekr İbnul-Arabî el-tşbîli (Öl. 542 H.)yi birbirine karıştırmıştır. Çeviren

[118] er-Risale, s. 510.

[119] el-Esnevi adı geçen eser, c. III, s. 310.

[120] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/103-110.

[121] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/111.

[122] Şerhu Risaleti Resmi l-Müftî, s. 11

[123] Kitabu Sifat il Fetvâ vel-Müftî vel-Müsteftî s. 17.

[124] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/111-115.

[125] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/115-116.

[126] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/116.

[127] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/117.

[128] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/117-118.

[129] el-Fetâvâ el-Hayriyye, c. II, s. 32.

[130] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/118.

[131] Şerha Risaleti Resmil-Müftî.

[132] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/118-120.

[133] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/120-121.

[134] el-Muvâfakât, c. IV, s. 258.

[135] Bu zat, Muhammed b. Yahya b. LÜbâbe (Öl. 330 H.) olup kadılık ve şûra meclisi üyeliği yapmıştır. Çeviren

[136] el-Muvâfakât, c. IV, s. 139.

[137] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/122-126.

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca