| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
İmam Cafer ve Mezhebi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 02:38 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İmam Caferi Sâdık (80 -148 H.)
Doğumu Ve Gençlîğî
Kozomoloji (Kevniyyât = Evrenbilim) Hakkındaki Görüşü.
Cefr İlmi
İmam Cafer İlmî Île Çağdaşlarına Feyz Veriyor.
İmam Cafer Ve Siyaset
İmam Cafer´in Şahsiyet Ve Karakteri
1- İhlası
2- Basiret Ve Îlmi
3- Cömertliği
4- Hilim Ve Müsamahası
5- Sabır Ve Şükrü.
6- Yîğîtlîğî
7- Firasetî
8* Heybeti
İmam Ca´ferin Görüşleri
Tevhld Görüşü.
Kader Görüşü.
Kur´an Hakkındaki Görüşleri
İmam Ca´fer´in Fıkhı
İmam Caferi Sâdık (80 -148 H.)
Hicri I. asrın sonunda ve II. asrın ilk yarısında Medineli Münevvere´de nurlu bir irfan kaynağı ve Hz. Ali´nin soyuna mensup bir aile vardı. Şehidoğlu şehid Hz. Hüseyin´in ölümü faciasından beri Ehl-i Beyt mensupları sadece İlimle uğraşıyorlar, atalarının zekâ ve hidayet nurunu aksettiriyorlardı. Onları sahip oldukları şeref, basit işlerle uğraşmaktan ahkoyardı. Bu sayede onlar, daima acısını tattıkları ve hiç faydasını görmedikleri siyasetten uzaklaşarak, ilmî çalışmalara yönelmişler, atadan oğula miras kalan ictihad mevkilerini korumuşlardı.
Ali Zeynelâbidin, İlim ve asalet bakımından Medine´nin önderi idi. Oğlu Muhammed Bakır da ondan İlim ve irşat önderliğini miras olarak almıştı. İslâm âleminin her tarafından birçok bilginler ona başvurur, Medine´ye gelen herkes, kendisini ziyaret etmeden gitmezdi. Kendisini ziyaret eden ve Ehl-i Beyt taraftarı gözüken sapıklarla, bürünmüş oldukları gizlilik kisvesi altında din dışı fikirlere sahip olanları azarlar ve hayal kırıklığına uğratarak, yüzüstü geri çevirirdi.
İslam fıkhının büyük İmamlarından Süfyan-i Sevrî, Süfyan b. Uyeyne, Irak fakihîerinin başı Ebu Hanife onu ziyaret eder ve irşatlarından faydalanırdı. Irak´ın re´y ile meşhur olan büyük fakihi Ebu Hanife, Muhammed Bakırla Medine´de ilk karşılaştığı zaman aralarında şöyle bir konuşma geçmişti:
Muhammed Bakır:
Dedemin yolunu ve hadislerim kııyasla değiştiren sen misin dedi.
Ebu Hanife:
trr Sen, sana lâyık olan bir şekilde yerine otur.. Ta ki ben de, bana lâyık olan bir şekilde yerime oturayım: Dedeniz Muhammed (S. A.)´e hayatında sahabîleri nasıl saygı duyuyorlarsa, aynı şekilde ben de size saygı besliyorum,´dedi.:
Bunun üzerine her ikisi de oturdu ve. Ebu Hanife söze şöyle başladı:
Size üç sorum var, lütfen cevap veriniz:
1 Kadın mı yoksa erkek mi daha zayıftır Muhammed Bakır:
Kadın, dedi. Ebu Hanife:
Kadının mirasta hissesi erkeğe nisbetle kaçtır diye sordu. O, buna:
Erkeğin hissesi iki, kadının hissesi birdir, diye cevap verdi.
Ebu Hanife:
Dedenizin sözü işte budur. Eğer ben onun dinini değiştirmiş olsaydım, kıyasa dayanarak, erkeğe bir, ,kadma iki hisse verilmesini söylerdim. Çünkü kadın erkeğe nazaran daha zayıftır, dedi.
2 Namaz mı, yoksa oruç mu daha efdaldır
İmam Muhammed Bakır, Ebu Hanife´nin bu sorusuna:
Namaz daha efdaldır, cevabını verdi. Ebu Hanife:
Bu da dedenizin sözüdür. Eğer ben onu değiş tirşeydim, kıyas gereğince kadının ayhâlinden temizlendikten sonra namazı kaza etmesini, orucu da kaza etmemesini emrederdim, dedi.
3 İdrar mı, yoksa meni mi daha pistir
Ebu Hanife´nin bu sorusuna da Muhammed Bakır:
İdrar daha pistir, diye cevap verdi. Ebu Hanife:
Dedenizin dinini kıyasla değiştirseydim, idrar yapıldıktan sonra gusledilmesini, meni çıktıktan sonra da abdest alınmasını söylerdim. Fakat, kıyasla dedenizin dinini değiştirmekten Allah´a sığınırını, dedi.
Bunun üzerine Muhammed Bakır kalkıp Ebu Hanife´yi kucakladı, yüzünden öptü ve ikramda bulundu.
Bu olaydan anlaşılıyor ki, Muhammed Bâkır´ın İmamlığını bütün bilginler kabul ediyor, kendi görüşleri hakkında ona bir nevi hesap veriyor ve onun başkanlığını kendi istekleriyle teslim ediyorlardı; tâ ki o, kendilerine doğru yolu göstersin.
Muhammed Bakır, bütün sahabilere saygı gösterir, özellikle Ebu Bekr ve Ömer´i (R.A.) hepsinden üstün tutarak, şöyle söylerdi: «Ebu Bekr ve Ömer´in üstünlüğünü tanımayan Sünneti tanımamaktadır. Muhammed Bakır, bir gün dostlarından Câbir el-Cufî´ye şöyle söylemiştir: «Ey Câbir, Irak´ta bizi sevdiğini söyleyen, Ebu Bekr ve Ömer´e dil uzatan ve kendilerine benim böyle emrettiğimi iddia eden bir topluluk türemiş. Onlara, benim kendilerinden beri olduğumu söyle. Allah´a and olsun ki eğer ben halîfe olsam, onların hepsini Allah için öldürürüm. Eğer Ebu Bekr ve Ömer´e Allah´tan rahmet ve mağfiret dilemesem, Hz. Peygamber´in şefaatından mahrum kalırım. Allah´ın düşmanları onları hakkıyla tanıyamazlar.»
Muhammed Bakır, Kur´an ve îslâm fıkhını, açıklayan, şeriatın hikmetlerini kavrayan ve onun amaçlarını tam olarak anlayan bir zat İdi. O, hem Ehl-i Beytin hadislerini, hem de hiç bir fark gözetmeksizin bütün sahabîlerin hadislerini rivayet ederdi.
Ruhi olgunluğu, kalbinin nuru, idrakinin büyüklüğü sayesinde o, ahlâkî ve içtimaî konularda pek çok kıymetli sözler söylemiştir ki bunların her biri, insanı yüceltmeye kâfi gelir. Burada misal olarak onun şu sözlerini naklediyoruz: «Bir insanın gönlüne bir miktar kibir girerse aklından o kadar eksilir*. Oğlu Ca´fer´e yaptığı nasihattan:, Yavrucuğum, tenbellik ve bezginlikten sakın. Çünkü bunlar, her türlü fenalığın anahtarıdır. Eğer tenbellik edersen hakkı yerine getiremezsin. Bezginlik gösterirsen hakka karşı sabredemezsin,» Hikmetli başka bir sözü: «Zenginleri seven bir bilgin görürseniz bilin ki o, dünya ehlidir. Bir zaruret olmaksızın hükümdarın yanından ayrılmayan bir bilgin görürseniz bilin ki, o da hırsızdır.»
Ona göre, farzları yerine getirerek İlim tahsil etmek, zahitük-ten hayırlıdır. O, İlim adamı hakkında şöyle söylemiştir. «Allah´a and olsun ki bir âlimin ölümü, şeytan için yetmiş ibadet ehlinin ölümünden daha sevindiricidir.»
Muhammed Bakır, 114 H. yılında ölmüştür. Ebu´1-Fidâ, Tarih´inde onun 115 H. yılının başında öldüğünü söylemektedir.
îşte İmam Muhammed Baku-, bu vasıfta bir insan olup ilmi ve ilmin gayelerini hakkıyla kavramıştır, bayatını anlatmak istediğimiz îmam Ca´fer´in babası işte budur. Muhammed Bâkır´ın durumundan, onun hangi sülâleye mensup olduğunu bilmek kolayca mümkündü. Çünkü güzel ahlâk, insanlık ve hakîkata yönelme gibi meziyetlerinin üstünde o, daima gençlere her yönden güzel örnek
olurdu.
İmam Ca´fer´in babası olan bu büyük insan Muhammed Bakır , kendisine eş olarak şerefli Arap kızlarından el-Kâsım b. Muhammed b. Ebi Bekr´in kızı, yani Hz. Ebu Bekr´in torunu Ümmü-Ferve´yi seçmiştir. Böylece îmam Ca´fer´de hem Hz. Ali´nin yiğitliği, hem de Hz. Ebu Bekr´in vefakârlığı birleşmiştir. Ayrıca onun kanında Hz. Ali´nin İlim dehâsı ile Hz. Ebu Bekr´in sabır ve ağırbaşlılığı kaynaşmıştır. el-Milel Ve´n-Nihal yazarı Şehristânî onun şeceresini şöyle özetler: «Ca´fer, baba tarafından; Hz. Peygamber´e, ana rafından da Hz. Ebu Bekr´e dayanmaktadır.»[2]
Doğumu Ve Gençlîğî
Ebu Abdillah Ca´fer-i Sadık işte böyle şerefli bir baba ve dededen doğmuştur. Ehl-i Beyt ilminin saf ve berrak kaynağı içerisinde yetişip büyümüş ve böylesine şerefli bir ailenin gölgesinde yaşamıştır. O devrin âdeti üzerine diğer Ehl-i Beyt mensupları gibi o da çocuk denilecek bir yaşta kendisini ilme vermiştir. Bütün Hİcaz´lıların gönüllerinde yaşayan, fazilet, şeref ve güzel ahlâk sahibi olduğu herkesçe kabul edilen dedesi Ali Zeynelâbidin´i görmüştür. İmam Ca´fer-i Sadık´ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hicrî 80 veya 83 yılında doğduğu söylenmektedir. Bazıları, onun, bu tarihlerden daha önce doğduğunu ileri sürmektedir. Genellikle Hicrî 80 yalında doğduğu kabul edilmektedir ki amcası İmam Zeyd de aynı yılda doğmuştur. Bu tarih, aynı zamanda Irak´ın büyük fakîhi îmam Ebu Hanifenin de doğum tarihidir. Buna göre, dedesi Ali Zeynelâbidin öldüğü zaman o, 14 yaşında olup fikrî erginlik çağına ulaşmıştı. Gençliğinde, dedesi Ali Zeynelâbidin ve babası Muhammed Bakır gibi parmakla gösterilen önemli iki kaynaktan feyz almıştır.
O, Medine´nin İlim muhitinde büyük şahabı ve tabiîlerin İlim ve hadisle uğraştığı bir çevrede yetişmiştir. Şüphesiz o, dedesinin yanından ayrılmamakla beraber, hadis ile uğraşan tabiilerin meclislerine Öalar ve onlardan büyük dedesi Hz. Muhammed´in ilmini almakta hiç bir tereddüt göstermezdi. Çünkü, Hz. Peygamber´in İlim ve hadisleri bütün sahabîlerin arasında yayılmıştı; Bazı hadisleri, bir lasjm sahabîler işitmemiş olsalar da, sahabîlerin hepsinin onları işitmemiş olması düşünülemez. Dolayısıyla, sahabîlerin bütününün vâkıf olmadığı bir hadis yoktur. Çünkü bir kısmının duymadığı bir hadîsi, diğer bir kısmı işitip öğrenmiştir. Hz. Peygamber´in ilmini almak isteyenler, bu ilme sahip olanlar arasında fark gözetmez. İşte Hz. Ali´nin teiniz soyundan gelen bu yüksek şahsiyetler de, kendilerini tamamen ilme vermişler ve bu ilmi kimde bulmuşlarsa ondan faydalanmışlardır. İlim bir adam şekline girecek olsa, şüphesiz onu mütevazı bir adam olarak görürdük. Bunun içindir ki bu İmamların, İlim ehline karşı kibirli davranmaları ve sahabîler arasında şu veya bu şekilde bir fark görmek suretiyle ilmi asıl kaynaklarından almamaları düşünülemez.
İmam Ca´fer, tahsil çağında hayatta bulunan Ibni Şihab ez-Zührî gibi Medine´de Hz. Ömer´den ve talebesi olan bazı sahabîlerden İlim öğrenmiş bulunan bilgin tabiilerden ders almıştır. Bu tabiîlerin bir kısmı, Ehl-i Beyt´e karşı özel bir ilgi gösteriyordu. Meselâ, Jbni Şihab ez-Zührî ile îmam Ca´fer´in yaşıtı olan îmam Zeyd arasında hususî bir ilgi vardı. Dolayısıyla Ehl-i Beyt ile tabiîlerin ilmî alış-verişl´eri çok sıkı idi. Çünkü hepsi Hz. Peygamber´e dayanmaktaydı.
Burada işaret etmek istediğimiz bir husus da şudur: İmam Ca´fer´in ailesi ile Ebu Bekr Sıddık ailesi arasında önemli bir bağ vardır. Çünkü Ca´fer´in annesi Hz. Ebu Bekr´in torunu el-Kâsım b. Muhammed´in kızıdır. el-Kâsım b. Muhammed, halası Hz. Âîşe´nin yanında yetişmiş ve ondan bir çok hadis rivayet etmiştir. el-Kâsım b. Muhammed, aynı zamanda Medine´Ii yedi fakihten biridir, îlmini bu fakihlerden almış olan İmam Mâlik, el-Muvatta´ adlı eserinde en çok bunların İlimlerini toplamıştır. Kısaca, Medine´deki ilmi çalışmalar, İmam Ca´fer´in ailesini de içine almaktadır.
Her tabii, kendisine ulaşan hadisleri topluyor ve onları rivayet etmek isteyenlere aktarıyordu. îmam Ca´fer, annesinin babasına-yetişmiş, ondan İlim tahsil etmiştir. Yani,anne - babası olan el-Kâsım b. Muhammed 108 H. yılında öldüğü zaman Ca´fer talebelik- devresini geçirmiş ve olgun bir yaşa ulaşmıştı. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi el-Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Âişe´den, hem de Abdullah b. Abbas´dan İlim almış olup Hz. Ali onun babası Muhammed b. Ebi Bekr´i öz oğlu gibi severdi. Çünkü Hz. Ali, Ebu Bekr Siddîk´dan dul kalan el-Kasım´m baba-annesi ile evlendikten sonra, el-Kâsım´ın babası Muhammedi kendi evine almıştı.
el-Kâsım; halası Hz. Âişe´den ve Hz. Hasan, Hüseyin ve Abdullah b. Abbas gibi Hâşimî büyüklerinden hadis rivayet etmiştir. Aynı zamanda o, bir fakîh olupL hadisin metnini, Kur´an ve meşhur ha-´ dişlere kıyas ederek, eleştirirdi. Buna göre o, hem fakih hem de muhaddis idi. Talebesi Ebuz-Zinâd Abdullah b. Zekvan, onun hakkında el-Kâsım´dan daha bilgin bir fakih, Sünneti ondan daha iyi bilen bir kimse görmedim.´» demiştir. O, çok dindar, derin bir fıkıh ve dikkatli bir rivayet metoduna malik olmakla beraber, hâdiseler karşısında himmet, azim ye keskin .bir görüşe sahipti. İmam Mâlik, Ömer b. Abdilazîz´den «Eğer elimde olsaydı, el-Kâsım´ı yerime halife olarak gösterirdim.» dediğini rivayet etmiştir.
İşte İmam Ca´fer´in ilmî çalışmalarını ilerlettiği, bir devirde bu dedesi el-Kâsım yaşamakta idi.
İmam, Ca´fer-i Sâdık, İlimle uğraşırken ve bu yolda ilerlerken babası ölmüştür. O zaman kendisi 34 veya 35 yaşında idi. Olgunluk çağı olan 40 yaşına ulaştığı zaman hem hadis, hem de fıkıh ilmini elde etmiş ve bütün fakihlerin görüşlerini ehemmiyetle öğrenip en sağlam olan görüşleri bulmaya çalışmıştır.
îmam Ebu Hanîfe´den şöyle rivayet edilir:
«Halife el-Mansur buna; «Ey Ebu Hanife, halk Ca´fer b. Muhammed´e hayranlık duymaktadır. Ona sormak üzere en zor meseleleri tesbit et.» dedi. «Ben de, onun için 40 mesele hazırladım.» Bundan sonra iki İmam Hîre´de el-Mansur´un huzurunda karşılaşmışlardır. Ebu Hanife, bu karşılaşmayı da şöyle anlatır:
«el-Mansur´un huzuruna girdiğim zaman Ca´fer b. Muhammed sağında oturuyordu. Onu görünce içimde öyle bir korku belirdi ki bu, el-Mansur´un heybetinden değil, Ca´fer-i Sadık´in heybetinden geliyordu. Selâm verdim ve Halife bana oturmamı işaret ettikten sonra, ona dönüp beni göstererek, îşte Ebu Hanife´dir, dedi. Ca´fer i Sadık da «evet» dedikten sonra Halife bana dönüp, ey Ebu Hanîfe, meselelerini Ca´fer´e sor, dedi. Ben hazırladığım meseleleri ona tek tek sordum. O; sîz bu hususta şöyle diyorsunuz. Medîneliler şöyle diyor, biz de böyle diyoruz... Bâzan aramızda görüş birliği oluyor, bâzan da birbirimize muhalefet ediyoruz, dedi. Nihayet sorduğum 40 meselenin hepsini cevaplandırdı.»
Ebu Hanîfe, bunları anlattıktan sonra, «İnsanların en bilgini, onların ihtilâflarını en iyi bilendir.» demiştir.
İmam Ebu Hanife doğru söylüyordu. Çünkü fakihlerin ihtilaflarını, görüşlerini, işbat için ileri sürdükleri delilleri, en doğru olan görüşe ulaşmak için kullandıkları metodları bilmek şarttır.İşte Ca´fer-i Sâdık, böyle bir bilgiye sahip olduktan sonradır ki, görüşler arasında bir karşılaştırma ölçüsü bulabilmiştir. Onun fıkhı, ne Irak ne de Medine fıkhının aynıdır. O, kendine has bir fıkıh meydana getirmiştir. Gerçi Irak, Medine ve îmam Ca´fer´in fıkhı da Kur´an-ı Kerim ile Hz. Peygamber in Sünnetinin gölgesinde doğup büyümüştür.[3]
Kozomoloji (Kevniyyât = Evrenbilim) Hakkındaki Görüşü
İbni Hallikân, «Vefeyâtu´l-A´yân» adlı eserinde Ca´fer-i Sâdık´ı şöyle tanıtır: «îmamiyye mezhebinin oniki İmamından biridir. Ehl-i Beyt´in ulularından olup sözünde sadakatli olduğu için «Sâdık» lâkabını almıştır. Üstünlüğü herkesçe bilinmektedir. Sufî ve Tarsuslu Câbir b. Hayyan onun talebesi idi. Câbir b. Hayyan, Ca´fer-i Sâdık´ın beşyüz adedi bulan risalelerini bin varaklık bir kitapta toplamıştır. Ca´fer-i Sâdık, Medine´deki Bakî´ mezarlığında yatmakta olan babası Muhammed Bakır, dedesi Ali Zeynelâbidin ve dedesinin amcası Hasan b. Ali´nin kabrine defnedilmiştir. Onun yattığı mezar işte böyle mübarek ve şerefli bir yerdir».[4]
Bu ifadeden şu iki husus anlaşılmaktadır:
1 Büyük bir kimya bilgini olan; tabiat, kimya ve akaide dair bir çok eserleri bulunan Câbir b. hayyan, Câfer-i Sâdık´ın talebesidir.
2 Câbir b. Hayyan´m neşrettiği bu beşyüze yakın risale aslında Ca´fer-i Sâdık´a aittir. Fakat bu husus tetkike muhtaçtır. Çünkü Câbir´e nisbet edilen bu risaleler, Ca´fer-i Sâdık´a ait olsaydı, Câbir´in bunu, açıkça ona nisbet etmesi gerekirdi. Câbir, şiiliğe temayülü olan bir kimsedir. O halde, Hz. Ali soyundan olan çağındaki en büyük İmamın sözlerini ona nisbet etmeksizin nakletmesi akla yatmaz. Ancak, Câbir, bu risalelerin Ca´fer-i Sâdık´tan aldığı ilham ve işaretlerin eseri olduğunu söylemiştir.
Bu risalelerin İmam Ca´fer´e nisbet edilişi ne derecede doğrudur, bilemiyoruz. Ancak, İmam Ca´fer´in bu İlimlerle uğraştığı anlaşılmaktadır. Zira, onun zekâ ve manevi gücü, her çeşit ilmi öğrenmeye kendisini sevketmiştir. İmam Ca´fer´in Kozmoloji (Evren bİlim = Kevniyyât) ile uğraştığına dair elimizde birçok delil vardır. O, bu ilmi Allah´ı bilmek, Otoun vahdâniyyetini isbat etmek hususunda bir vâsıta olarak kullanırdı. O, bu konuda, Kur´an´m kâinat hakkında insanları düşünmeye davet ettiği metoda uyardı. Mufaddal b. Amr´e imlâ ettirdiği «Risale tu´t-Tevhîd» adlı eserinde güneş, gece ve´gündüz, karanlık ve ışık hakkında şöyle söylemektedir:
«Gündüz ve gece devletini ayakta tutmak içîn güneşin doğuş ve batışını düşününüz. Eğer güneş doğmasaydı dünyamız saçma bir şey olurdu. İnsanlar maişetleri için çalışamazlar, kapkaranlık bir dünyada işlerini yürütemezlerdi. Onlar, ışığın tadını kaybettikten sonra hayatta hiç bir saadet duyamazlardı. Güneşin doğusundaki faydalar açıktır, onları uzun uzun anlatmaya ihtiyaç yoktur... Güneşin batışını düşününüz. O batmasaydı insanlar için huzur ve sükûn olmazdı. Halbuki onlar, bedenlerini dinlendirmek, duygularını toparlamak, yediklerini sindirmek, besinleri organlarına yararlı olacak bir şekilde hazmedecek sindirim cihazlarını harekete geçirmek için huzur ve istirahata nekadar muhtaçtırlar. İnsanları yeniden ve sürekli olarak çalışmaya sevkeden şevk, böyle bir istirahattan sonra ortaya çıkmaktadır. İnsanların çoğu, gecenin karanlığı basmasaydı kazanmak, biriktirmek ve mal sahibi olmak için hiç istirahat etmezdi. Ayrıca yer yüzü, güneşin sürekli ışın ve sıcaklığı altında durmadan ısınırdı. Allah, hikmet ve tedbiri ile güneşin belirli vakitlerde doğuş ve batışını takdir etmiştir. Tıpkı bir evin lâmbası gibi, ev halkı ihtiyaçlarını gidersin diye bir müddet çevresini aydınlatmakta, sonra onların istirahat ve huzurlarını sağlamak için sönmektedir. Böylece, karanlık ve ışık, birbirine karşıt olmakla beraber, dünyanın nizamını sağlamak için biri diğerini desteklemektedir.
«Bundan sonra güneşin yükselişini, yılın dört mevsimini meydana getirmek için alçalışını, bunlardaki tedbir ve maslahatı düşününüz! Kışın ağaç ve bitkiler üzerindeki ısı azalıyor, bunlar meyve ve ürün verme hazırlığı yapıyor, hava yoğunlaşıyor, dolayısıyle bulut ve yağmurlar meydana geliyor, hayvanların vücutları kuvvet ve sağlamlık kazanıyor. Bahar olunca, canlılara bir hareket geliyor, doğrucu unsurlar ortaya çıkıyor, bitkiler filizleniyor, bir süre sonra da çiçekleniyor. Hayvanlar çiftleşerek yavrulamaya hazırlanıyor. Yazın hava ısınıyor, meyveler olgunlaşıyor, vücutlardaki fazlalıklar atılıyor, yeryüzü kuruyarak iş ve bina yapmaya elverişli bir hale geliyor. Güzün hava berraklaşıyor, hastalıklar gidiyor, vücutlar sağlamlaşı-yor ve geceler uzuyor!.. Hava bu mevsimde gayet güzelleşiyor ve türlü faydalar meydana geliyor... Yılın devretmesini sağlamak için güneşin oniki burcu dolaşmasını ve bundaki tedbiri düşününüz t Dört mevsim işte bu devir sayesinde meydana gelmektedir.»[5]
Bu ifadelerin Ca´fer-i Sâdık´a nisbeti doğru ise onun kozmoloji, burçlar ve yıldızlar hakkındaki İlimlerle uğraştığı bir gerçektir.
Adı geçen risalenin, Ca´fer-i Sâdık´a nisbetini reddedecek bir delile sahip değiliz. İmamiyye (Ca´feriyye) mezhebi mensupları, bu risalenin İmam Cafer´e ait olduğunu kabul etmektedirler. Kesin bir delil olmadıkça bir çok bilginlerin kabullendiği bir görüşü reddetmek doğru değildir. Çünkü bir delile dayanmaksızın herhangi bir fikri ortaya atıp kabul ettirmek, ilmi de İlim geleneğini de temelinden yıkar. Düşünebilenler, böyle bir yola baş vurarak, delilsiz bir dâvayı ortaya atmazlar.
Tarihçiler, Ca´fer-i Sâdıkla Câbir b. Hayyan arasındaki ilgiyi kabul etmektedirler. Câbir, itikad ve İman esasları konusunda îmam Ca´fer´den ders almış ve onun görüşlerini benimsemiştir, İmam Ca´fer´in, eşyanın mahiyetleri, madenlerin özellikleri ve eşyanın birbiriyle karışımından çıkan neticeler üzerinde durduğunu yine tarihçiler anlatırlar. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, adı geçen risalenin ihtiva ettiği bilgilerin, hiç olmazsa, büyük bir kısmı İmam Ca´fer´e aittir.
İmam Ca´fer, İslâm âleminde felsefî İlimlerin Arapçaya girmeye, felsefe ekollerinin kurulmaya ye araştırmaların düzenli bîr şekil almaya başladığı bir çağda yaşamıştır. Çünkü Emevîlerin sonuna doğru ve Abbasîlerin ilk devirlerinde, Süryanîler ve başkaları vasıtasıyla İslâm düşüncesine Hint ve Yunan düşüncesi girmeye başlamıştır.[6]
Cefr İlmi[7]
İmam Ca´fer´in propagandasını yapanlar, onun İlim ve incelemeleriyle yetinmezler; ona, çalışıp okumakla öğrenilmeyen, fakat Peygamber (S.A.V.)´in Hz. Ali´ye verdiği ve onun da, Peygamber´-den aldığı vasiyet üzere, kendisinden sonra gelen oniki İmama devrettiği bir İlim nisbet ederler, işte onlar oniki İmamdan altıncısını teşkil eden İmam Ca´fer´e nisbet olunan bu ilme «Cefr ilmi» adını vermişlerdir.
Cefr kelimesi, aslında, kemikleri irileşmiş ve sertleşmiş kuzuya denir. Bu kelime, daha sonra deri mânasına kullanılmıştır, İmam Ca´fer´in Cefr ilmine sahib olduğunu iddia edenlere göre bu İlim, tahsille elde edilmeyen ve Allah katından verilen bir ilmin adıdır. Günümüzdeki bazı şiî yazarları bu konuda şöyle derler: «Cefr ilmi, dünyanın sonuna kadar meydana gelecek hâdiselerin bilinmesini sağlayan harflerin ilmidir. İmam Ca´fer´in Cefr ilmine sahip olduğu kendisinden nakledilmiştir. O, bu ilmi şöyle anlatmıştır: Cefr, deriden bir kap olup geçmiş İsrailoğulları bilginlerinin ilmi onun içindedir. O bilginlerden Cefr´e dair birçok şey bize kadar gelmiştir. Bu ilmi ve onunla ne kasdedildiğini bilmesek de, Cefr ilminden bahseden bazı hadisleri biliyoruz. Bu İlim, îsrailoğulları bilginlerinin faydalandığı kaynaklardandır. Allah, bu şerefli ilmi onlara ihsan etmiştir»[8].
Muhammed b. Yakub el-Kuleynî (el-Kulînî, Öl. 328 H.) «el-Kâfi» adlı eserinde bu eser, İsnâ-Aşeriyye mezhebine göre kaynak vazifesi gören dört hadis kitabından biridir şöyle demektedir: «Cefr1-de Musa´nın Tevratı, isa´nın İncili ve bütün Peygamber ve vasilerin, geçmiş îsrailoğulları bilginlerinin İlimleri, helâl, haram, olmuş ve olacak şeylerin ilmi mevcuttur. Cefr iki kısma ayrılır: Birinci kısmı keçi derisi üzerine yazılmış kitaplar, diğeri de koç derisi üzerine yazılmış kitaplardır.»
el-Kuleyni, el-Kâfi´sinde aynen şunları da söylerler: «İmam Ca´fer-i Sâdık şöyle demiştir: Bu gün sabahleyin, Allah´ın Hz. Mu-hammed´e ve O´ndan sonra gelecek olan İmamlara özel olarak vermiş olduğu Cefr kitabına baktım. Orada bizim gaib İmam (bu onikinci İmanıdır)´m doğuşunu, Sâmmarra´da kayboluşunu, geri dönüşündeki gecikişini, ömrünün uzunluğunu, o zaman mü´minlerin karşılaşacağı belâları, kalblerinde şüphelerin doğuuşnu, çoğunun dinlerinden dönüşünü ve Kur´anda Allah´ın, «Her insanın amelini kendi boynuna doladık»[9] âyetiyle işaret buyurduğu İslâm bağını, yani velayeti omuzlarından atışını düşündüm.»
«Ey Peygamber´in torunu, bildiğin bu İlimle bizi birazcık şereflendirmez misin dedik. O da bize şöyle cevap verdi: Allah, bizden gelecek kaim´e peygamberlerinin sünnetlerinden bazı şeyler ihsan etmiştir. Meselâ, Nuh´un sünnetinden uzun ömürlülüğü, İbrahim´in sünnetinden gizlice doğmayı ve insanlardan uzak yaşamayı, Musa´nın sünnetinden başkalarını korkutma ve gözden gaip olmayı, İsa´nın sünnetinden kendisi üzerinde insanların ihtilâfa düşmesini, Eyyub´un sünnetinden sıkıntıya uğradıktan sonra ferahlığa kavuşmayı, Muhammed´in sünnetinden de kılıçla ortaya çıkmayı vermiştir. Kaim, işte O´nun hidayetine uyar ve O´nun yolundan gider.»[10]
Bundan sonra el-Kâfî´de, Cefr´in İmam Ca´fer´e verilen bir kitap olduğu ve onun zaman zaman bu kitaba başvurarak olmuş ve olacak şeylere ait gayb ilmini gerek harfler, gerek remzler, gerekse haberler vasıtasıyla bildiği anlatılmaktadır. Bir kısım Ca´ferüerin iddiasına göre Cefr, her İmamın kendisinden sonra gelen İmama bıraktığı bir kitap veya İlimdir. Daha sonra el-Kuleynî, el-Kâfî´sinde aynen şöyle demektedir:
«Allah Tealâ, Peygamberine bir kitap indirdi. Bu kitabı getiren Cebrail, ey Muhammed, bu senin asil (necib)´lere vasiyyetindir, dedi. Muhammed de, ey Cebrail, asiller kimlerdir diye sordu. O da: Ali ve evlâtlarıdır, dedi. Bu kitap üzerinde altın mühürler vardı. Hz. Muhammed, aldığı bu kitabı Ali (R.A.)´ye verdi. Ona mühürlerden birini açıp onunla amel etmesini söyledi. Sonra Hz. Ali, bunu oğlu Hasan´a verdi. O da bunun bir mührünü açıp onunla amel etti. Sonra Hasan, onu kardeşi Hüseyn´e verdi. Hüseyn de onun bir mührünü açınca kendisine; ailenle birlikte şehid olmaya çık; onlara şehid-lik, ancak seninle nasip olacaktır. Canını Allah´a sat ...denildiğini gördü.»
«Daha sonra o, bu kitabı oğlu Ali Zeynelâbidin´e verdi. O da, bunun bir mührünü açınca kendisine; başını eğerek sus, evine çekil, ölünceye kadar Rabbma ibadet et, diye emredildiğini gördü. Sonra o, bunu oğlu Muhammed Bakır´a verdi. Muhammed Bakır da, bunun bir mührünü açınca; insanlara anlat, onlara fetva ver, Ehl-i Bey t´in İlimlerini yay, salih atalarını doğrula, Allah´tan başka kimselerden korkma, sana kimse dokunamaz... sözleriyle karşılaştı. Sonra onu Ca´fer-i Sâdık´a verdi. O da, bunda;*insanlara anlat, onlara fetva ver, yalnız Allah´tan kork, Ehl-i Beyt´in İlimlerini yay, atalarını doğrula. Çünkü sen eman ve muhafaza altındasın... sözlerini gördü.»[11]
İslâm bilginleri, İsnâ-aşeriyyeden Cefr ilmi hakkında bir çok şeyler nakletmişlerdîr. Kimisi bu mezhebe bağlı olanların görüşlerini açıklamak, kimisi de onlarla alay etmek için Cefr´den bahsetmiştir. İbni Kuteybe, «Uyûn´l-Ahbâr» adlı eserinde şöyle anlatır: Talha b. Musarrif der ki: Ben abdestli olmasaydım şiüerin Cefr´e dair sözlerini size anlatırdım. Zeydîlerin reisi olan Harun b. Sa´d el-İclî de bir manzumesinde şöyle demiştir:
«Görmez inisin Rafizîleri, bölük bölük oldular! Hepsi de kötü sözler söyler Ca´fer hakkında Onlardan bir bölük, ilâh dedi ona.[12] Diğer bir bölük de tertemiz peygamber dedi. Eğer onların sözünden razı olursa Ca´fer, Allah için ben Cafer´i bırakırım. Cefr derisine şaşarım onların. Cefr´le uğraşanlardan Allah´a sığınırım.» Bu şiirde yer alan şu beyt dikkati çekmektedir: «Onlar fil sırtlandır, zinci kızıldır Deselerdi daha doğru söylemiş olurlardı».[13] Ebu´1-Alâ el-Maarrî de, Cefr hakkında şöyle söylemiştir: «Hayret ettiler Ehli Beyte, İlimleri Cefr derisinde gelince. Küçük olduğu halde müneccimin aynası, Çöl olsun, mamur olsun gösterir her yeri.»
Cefr hakkında söylenilenlerin bir kısmı bunlardır. Burada şu üç noktayı belirtmek bizim için bir vazifedir:
1 Biz, Cefr ile ilgili sözlerin İmam Cafer-i Sâdık´a nisbetini kabıü etmiyoruz. Çünkü Cefr, gayb ilmi ile alâkalı bir şeydir. Gayb ilmini ise, Allah kendi zatına hasretmiştir. Kur´an-ı Kerim´de Hz. Peygamber´e şöyle buyurulmuştur: «De ki: ben nefsim için ne bir hayra, ne de bir kötülüğe mâlikim. Ancak Allah´ın dilediği müstesnadır. Ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim. BaAa hiç bir kötülük de dokunmazdı.»[14]
Allah, Peygamberine gaybe ait bir takım bilgiler vermiştir. Fakat, O´na bunları mu´cize olmak üzere vermiştir. Nitekim Kur´an´-daki şu âyetler böyledir: «Elif Lâm Mim, Rumlar (Bizanslılar) yenilgiye uğradı, yakında bir yerde. Halbuki onlar, bu yenilgilerinin ardından galip olacaklar, bir kaç yıl içinde, Önünde de sonunda da emir Allah´ındır. Ogün mü´mlnler de sevinecek, Allah´ın yardımıyla. O, kimi dilerse ona yardım eder. O, pek güçlüdür ve pek esirgeyicidir.»[15]
Cefr´i kabul etmemek, îmam Ca´fer´in değerini azaltmaz. O, Allah´ın dininde bir İmam ve hüccet olup İmam Ebu Hanife ve Mâlik gibi büyük fakihler, Süfyan-ı Sevrî ve Süfyan b. Uyeyne gibi büyük muhaddisler ondan İlim almışlardır.
2 İmam Cafer´e nisbet edilen Cefr ile ilgili rivayetlerin çoğu el-Kuleynî yoluyla gelmektedir. Bu el-Kuleynî, aynı zamanda İmam Ca´fer´in Kur´an´da eksiklik bulunduğunu söylediğini de rivayet etmiştir. El-Kuleynî´nin Kur´an´la ilgili bu rivayetinin yalan olduğunu, İmam el-Mardî ve öğrencisi et-Tusî gibi Isnâ-Aşeriyye´nin büyük İmamları ortaya koymuş ve İmam Ca´fer´den bu rivayetin tam aksini nakletmişlerdir. Asılsız bir şeyi böyle bir İmama nisbet ederek rivayet eden kimsenin bütün rivayetleri, hakikat araştırıcıları nazarında kabul edilmeye lâyık değildir.
3 Ca´ferî Mezhebi bilginleri, şimdi de İmam Ca´fer için yaz-dızları haltercemelerinde Cefr ile ilgili rivayetleri ona nisbet ediyorlar. Fakat bunları teyid edecek herhangi bir şey ortaya koyamıyorlar, sadece onları nakille yetiniyorlar.
Bana göre Cefr fikrini, Îsnâ-Aşeriyye mezhebine sokanlar Hat-tâbîlerdir. Makrîzî´nin «el-Hıtat» adlı eserinde şöyle denilmektedir: «Hattâbilerin hepsi Ca´fer-i Sâdık b. Muhammed´in kendilerine «Cefr» denilen bir deri bıraktığını, bu deride ihtiyaç duydukları bütün gayb İlimleri ile birlikte Kur´an tefsirinin bulunduğunu iddia etmişlerdir.»[16]
Hattâblerin başı olan Ebu´l-Hattâb Muhammed b. Ebî Zeyneb´in sözlerini İmam Ca´fer´in nasıl reddettiğini ileride göreceğiz.[17]
İmam Cafer İlmî Île Çağdaşlarına Feyz Veriyor
İmam Ca´fer´e, kendisinin de reddettiği bir takım sıfatlar verenleri bir yana bırakalım ve onun gerçek sıfatlarıyla yüksek meziyetlerini anlatalım. İmam Ca´fer´in öyle yüksek meziyet ve sıfatları vardır ki, kendisinden sonrakilerin hiç birisi bunlara sahip olamamıştır. O, gençliğinde atalarından ve çağındaki büyük bilginlerden İlim tahsil etmiştir. Babasından ayrıca güzel sohbeti, iyi insanlarla düşüp kalkmayı öğrenmiştir. Babası îmam Muhammed Bakır, kendisine şu öğütlerde bulunmuştur:
«Fâsıkla arkadaşlık etme. Çünkü böylesi, seni tamah ettiği bir lokmaya değişir. Cimri ile de arkadaşlık etme. Çünkü o da, en çok ihtiyaç içinde olduğun bir anda, malım elimden gider diye, seninle ilgisini keser. Yalancı ile de arkadaşlık etme. Çünkü o, serap hükmündedir; sana uzaktan yakın, yakından da uzak görünür. Ahmakla da arkadaşlık etme. Zira o, sana iyilikte bulunmak istediği halde kötülük eder. Akraba tanımıyanla da arkadaşlık etme. Çünkü ben, böylesini Allah´ın kitabında lanetlenmiş olarak gördüm.»[18]
Rivayet edildiğine göre Irak´ın hadis bilgini ve Kûfe´nin vaizi Süfyan´ı Sevri, bir gün îmam Ca´fer´in meclisinde bulunuyordu. Ca´fer ise hiç konuşmuyordu. Süfyan-ı Sevri:
Benimle konuşmadıkça buradan kalkıp gitmem, dedi. îmam Ca´fer de şöyle cevap verdi:
Ben seninle konuşuyorum. Ey süfyan, sen, çok konuşmaktan ne iyilik bekliyorsun. Allah sana bir nimet verirse, sen de bunun devamını arzu edersen, Allah´a hamd ve şükrü artır. Çünkü Allah Kur´an´da:«And. olsun ki şükrederseniz elbette size (nimetimi) arttırırım»[19] buyurmuştur. Rızk´ın gecikirse istiğfarı arttır. Zira Allah; «Rabbımzdan mağfiret dileyin. Çünkü O, çok yarhgayıcıdır. O, gökten bol bol yağmur salıverir. Mallarınızı, oğullarınızı çoğaltır. Size bağlar, bostanlar verir ve sizin için ırmaklar akıtır.»[20] buyurmuştur. Ey Süfyan, sultan veya başka birinin işi seni iyice üzerse «Lahavle velâ kuvvete illâ billâh = Her türlü güç ve kuvvet Allahmdir» sözünü çok söyle. Çünkü bu düa, kurtuluşun anahtarı ve cennet hazinelerinden biridir.
Bunun üzerine Süfyan-ı Sevri, elini sıktı ve «Nekadar önemli üç öğüt!» dedi.
İmam Mâlik, Ca´fer-i Sâdık´tan İlim almıştır. O, îmam Ca´fer´in meclisine sık sık gelir, fıkıh ve hadis öğrenirdi. İmam Ebu Hanife de, Ca´fer´den bir kısım rivayetlerde bulunmuştur. İmam Ebu Yusuf ve Muhanımed´in «el-Âsar» adlı eserlerini okuduğumuz zaman Ebu Hanife´nin Ca´fer-i Sâdık´tan yaptığı rivayetleri görürüz. İmam Ca´fer, güvenilir büyük bir insandı İmam Ebu Hanife kendisiyle yaşıt olan İmam Ca´fer´den istifade etmekten çekinmemiştir. Şii müelliflere göre Ebu Hanife, tam iki yıl Ca´fer-i Sâdık´m yanından ayrılmamıştır. Ebu Hanife´nin bu iki yılı işaret ederek «İki yıl olmasaydı Numan heiâk olurdu» dediği rivayet edilir.
Ebu Nuaym el-İsfehânî, «Hilyetu´l-Evliyâ» smda şöyle demektedir: «Ca´fer-i Sâdık´tan birçok tabiîler rivayet etmiştir. Yahya b. Sâid el-Ensarî, Eyyub es-Sahtiyânî, Ebân b. Taglib, Ebu Amr b. el-Alâl Yezid b. Abdillah b. el-Hâdî bunlar arasındadır. Mâlik b. Enes, Şu´be b, el-Kâsım, Süfyan b. Uyeyne, Süleyman b. Bilal ve İsmail b. fer gibi büyük İmamlar ondan hadis rivayet etmiştir».[21]
Çok tuhaftır ki bu büyük şahsiyetler, Ca´fer-i Sâdık´tan rh ettikleri halde, hicrî üçüncü yılda gelen hadisçilerin çoğu, Ca Sâdık´tan rivayet edilen şeylere şüphe ile bakmışlardır. Elbettt jriezhep taassubundan ileri gelmektedir. Gerçi Şiilerin bir kısmı: Ca´fer´e, söylemediği bazı şeyleri nisbet etmişlerse de, bu, onu: refini eksiltmez. Keza, îmam Ca´fer vasıtasıyla Hz. Ali´ye nisbet len bir takım yalancıların sözleri, Hz. Ali´nin de şerefini düşül Nitekim ifratçılarm Meryem oğlu Hz. İsa´ya Tanrılık isnatları da, çekte O´nun değerini aşağı düşürmemektedir.[22]
İmam Cafer Ve Siyaset
Şehristânî, Ca´fer-i Sâdık hakkında şöyle söyler: «O, dinde de-. riii bir İlim, hikmet´de kâmil bir edep, dünya hususunda büyük bir züht sahibi ve şehevî arzulardan tamamen uzak idi. Medine´de uzun müddet oturmuş, kendi taraftarlarına çok faydalı olmuştur. O, kendisine bağlı olanlara ilmin sırlarım öğretmiştir. Sonra Irak´a gelmiş, orada bir müddet oturmuştur. Bu sırada hiç bir kimse ile hilâfet ve İmamet meselesini tartışma konusu yapmamıştır. Çünkü İlim denizine dalan, sahil aramaz. Hakikatin doruğuna çıkan, düşmekten korkmaz. Allah ile dost olan, insanlardan uzaklaşır. Allah´dân başkasıyla dostluk eden kimseyi de, şeytan arkasına takıp götürür.»
Bu sözler açıkça göstermektedir ki, îmam Ca´fer, hilâfet peşine düşmediği gibi onunla ilgili sözleri dahi dinlememiştir. Bu, ittifakla kabul edilen bir husustur. Fakat înıamiyye Mezhebine bağlı olanlar, Ca´fer-i Şâdık´ın, çağının İmamı olduğunu, «Takiyye» prensibini benimsediğini, hattâ: «Takiyye benim ve atalarımın dinidir» dediğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre takiyye, mü´minin inandığı bazı şeyleri, baskı ve işkenceden korktuğu veya gayesine bu yolla ulaşma imkânını elde etme duygusuna sahip olduğu için gizlemesi ve açığa vurmamasıdır. Bu görüşün dayandığı temel, Kur´an´m, «Müminler, mü´minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık ona Allah´tan hiç bir şey yoktur. Meğer ki onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı korkmuş olasınız. Allah, size kendisinden korkmanızı emrediyor»[23] âyet-i kerimesidir.
İmamiyye mezhebine mensup olmayanlar da, Ca´fer-i Şâdık´ın hilâfet istemediğini İsrarla ileri sürmektedirler. Bu ihtilâfın iki sebebi vardır.
1 İmamiyye mezhebine göre İmamete veraset veya Peygamber (S.A.V.)´in vasiyyeti ile erişilir. Ötekilere göre ise İmamet, biat ve bilfiil iş başına geçmekle olur.
2 İmamiyye mezhebine göre İmam, fiilen iş başına geçmese ve kendisi için bir davetçi (dâî) çıkarmasa dahi İmameti muteber sayılır. İmam Zeyd bahsinde de söylediğimiz gibi, Zeydiler bu görüşe muhalefet etmişlerdir.
îmam Ca´fer, kendisinin İmam olduğunu iddia etmediği halde Irak´taki şiîler gizli toplantılarında onu İmam olarak anıyorlar ve mezhebine bağlanıyorlardı. Fakat, Ca´fer-i Sâdık´ın tamamen uzak olduğu bir takım fikirleri onun adına ortaya atmaktan çekinmiyorlardı. Şiîlik satan bu gibi insanlara karşı Ca´fer-i Sâdık´ın almış olduğu vaziyeti söz konusu etmeden önce, onun gözleri önünde Ehl-i Beyte yapılan mihnetleri anlatmak istiyoruz.
Ca´fer-i Sâdık; amcası Zeyd b. Ali Zeynelâbidin´in, Emevi halifesi Hişam b. Abdilmelik devrinde hak talebiyle ortaya çıkışını, Ehl-i Beyt´den bilgili ve tecrübeli insanların uyarmasına ve Hz. Hüseyin´i ailesiyle birlikte iş ciddileşince Ibni Ziyad´m pençesine bırakıp kaçan Irak´lılara güvenmemesini hatırlatmasına rağmen, meydana atıldığında feci şekilde öldürülüşünü, daha sonra kabri, eşilerek temiz cesedinin bir hurma kütüğüne asılısını gözleriyle görmüştür. Yine o, İmam Zeyd´in zürriyetinin, oğlu Yahya dâhil olmak üzere, daha sonra ard arda nasıl öldürüldüğünü müşahede etmiştir.
Ru acıklı olaylar sona ermiş; fakat, Ca´fer-i Sâdık´m ruhunda çok ağır etkiler bırakmıştır. O, çağındaki şiîlerin kendilerini nasıl aldattığını, gerekince onlara yardım etmediğini, bol bol konuşup hiçbir iş yapmadığını, teşvik edip iş sıkıya binince kaçtığını iyice öğrenmiştir. Fakat aslında, Hz. Ali´nin de daha önce dediği gibi, onların tuzağına düşen gerçekten aldanmıştır.
Abbasî devleti kurulunca bu devletin başına geçenlerden, amcaları Hz. Ali´nin evlâtlarına karşı daha yumuşak ve daha lûtufkâr davranmaları bekleniyordu. Ebu´l-Abbas es-Seffah devrinde bunun belirtileri de görülmeye başlamıştı. Fakat el-Mansur tahta çıkınca Medine´de Hz. Ali´nin torunlarından Muhammed b. Abdillah b. el-Hasen, Irak´ta da kardeşi İbrahim ayaklandılar. Bundan sonra Hz. Ali evlâtlarına karşı yine baskılar şiddetlendi ve hepsi göz hapsine alındı. Daha sonra iş, kanlı bir facia ile nihayete erdi. Bu arada, Muhammed en-Nefs-üz-Zekiyye (Muhammed b. Abdillah b. el-Hasen) Medine´de, kardeşi İbrahim de Irak´ta öldürüldü. Ebu Hanife´nin ho-caşi ye Ehl-i Beyt´in en yaşlısı, adı geçen Muhammed en-Nefsü´z-Zekiyye ile İbrahim´in babası olan Abdullah b. el-Hasen, türlü işkencelere uğradı ve Halife el-Mansur tarafından atıldığı hapishanede tazyik altında 145 H. yılında hayata gözlerini yumdu.
îmam Ca´fer-i Sâdık, bütün bunları gözleriyle gördüğü için siyasetin dolambaçlı yollarından uzaklaşarak kendisini ilme verdi. İlimde teselli, nur, şeref ve dünya arzularına karşı ululuk buldu. Zira İlim ve marifette yükselenlerin gözünden dünya arzuları silinip gider; hele bu arzular çeşitli hilelerle karışmış olursa.. Başkalarının başına gelenlerden ibret alan îmam Ca´fer, «Devlet reisi olmak isteyen helak olur» demiştir.
Fakat siyasetten uzaklaşmış, idari işlere karışmamış, hilâfet iddiasında bulunmamış ve bu yolda bir gayret göstermemiş olmasına rağmen, îmam Ca´fer´in siyasî hiç bir görüşü yoktur diyebilir miyiz İmam Ca´fer´in hayatını incelediğimiz zaman kesin olarak görürüz ki o, hilâfet iddiasında bulunmamış ve bu maksatla ne açık, ne de gizli hiç bir faaliyet göstermemiştir. Fakat, samîmi talebe ve dostları arasında onun kendine özgü siyasî bir görüşü yaymak İstemediğini iddia edemeyiz. Çünkü, propaganda şeklinde yayılmayan ve fiili bir durum almayan inanç ve kanaatlara zincir vurulamaz. İma-miyye mezhebine bağlı olanlara göre Ca´fer-i Sâdık´ın bu davranışı, takiyye (korku ve gizlilik = Sır tutma) prensibine uymasından ileri gelmiştir. Bize göre ise bu, onun fiili olarak siyasetten uzaklaşmış olmasına bağlıdır.
Bununla beraber İmanı Ca´fer, kendisine bağlı olduğunu iddia eden bir kısım dâîlerin yüzünden çeşitli imtihanlar geçirmiştir. Irak´ta ve İslâm ülkelerinin doğu bölgelerinde bulunan bir takım Ehl-i Beyt dâî´leri (propagandacıları) arasında çeşitli sapık ve çürük fikirler doğmuştur. Bu fikirlerin en ehveni sahabüeri kâfir saymak, Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´e lanet etmek; en kötüsü de Ehl-i Beyt mensuplarının Tanrı olduklarını ortaya atmaktır. Nitekim bu dâiler, Muhammed Bakır ve Ca´fer-i Sâdık için bu türlü iddialarda bulunmuşlardır.
îmam Ca´fer zamanında Irak´ta sapık bir dâî vardı. İmamları takdis eden, haramları mubah sayan bu dâî Ebu´l-Hattab Muhammed b. Ebi Zeyneb el-Ecda´ el-Esedîdir. Bu dâî, îran asıllı olup 143 H. yılında öldürülmüştür. Makrizinin «el-Hıtat» ında yazdığına göre Cefr´i ortaya atan bu sapık dâî´yi îsa b. Mûsâ öldürmüştür. El-Eş´a-rî, «Makalâtu´l-îslâmiyyîn» adlı kitabında bu dâîye nisbet edilen Hattâbiyye» fırkasının iddialarını şöyle anlatır:
«Hattâbîler beş fırkadır. Hepsi de İmamların peygamber ve hüccet olduklarını ileri sürer. Onlara göre iki peygamber vardır. Birisi nâtık (konuşan), diğeri de sâmıt (susan) ´dır. Nâtık peygamber Hz.. Muhammed, sâmıt peygamber de Ali b. Ebî Tâlib´tir. Onlar bugün yeryüzundedirler. Olmuş ve olacak herşeyi bilirler. Bütün insanların onlara itaat etmesi farzdır. Hattâbîlere göre Ebu´l-Hattab da peygamberdir. Yukarıda işaret edilen peygamberler, Ebu´l-Hattaba da itaat edilmesini farz kılmışlardır. Aynı şeyi kendileri için de söylemişlerdir. Onlara göre Hz. Hüseyn´in çocukları Allah´ın dostları ve evlâtlarıdır. Daha sonra aynı şeyi kendileri hakkında da ileri sürmüşlerdir. Hattâ îmam Ca´fer´in kendilerinin Tanrısı olduğunu iddia etmişlerdir.»
Bu açıklamadan anlaşıldığına göre Hattâbiler, İmamların peygamberliğini, sonra daha ileri giderek onların tanrılığını ve çağlarındaki Tanrının îmam Ca´fer olduğunu iddia etmişlerdir. Fâtimîlerin kadılarından el-Kâdi en-Numan et-Temîmi (öl. 363 H.) «Deâlmu´l-İslam» adlı kitabında Ebu´l-Hattab hakkında şöyle söyler:
«Ca´fer-i Sâdık asrındaki dâîlerden en aşırı giden Ebu´l-Hattab idi. Küfre düşen, hattâ peygamberlik dâvasına kalkışan bu adam, Ca´fer-i Sâdık´ın Tanrı olduğunu da iddia etmiştir. Haramların hepsini helâl kılmış ve işlenmesine müsaade etmiştir. Kendisine bağlı olanlar, farzların ağırlığından şikâyet ederek «Yükümüzü, hafiflet, ey Ebu´l-Hattab» demişler, o da, bütün farzları terketmelerini emretmiş, her türlü yasakları ve birbiri için yalancı şahidlik etmelerini mubah kılmıştır. O, İmamı tanıyan kimse için haram olan her şey helâl olur, demiştir. (!) Ebu´l-Hattâb´m bu hali Ca´fer-i Sâdık´a söylendiği zaman o, buna lanet etmiş, ondan tamamen uzak olduğunu bütün talebe ve arkadaşlarına bildirmiş, îslâm ülkelerine mektuplar yazarak bu durumu her tarafa duyurmuştur.»
Bu sapık dâinin sözleri etrafa yayılmış, o çağda mevcut olan ibahiHğin tesirinde kalan ve kalplerinde putperestlik kalıntısı bulunan bazı kimseler tarafından benimsenmiştir. O devirde Ebu´1-Hat-fcab´ın yaydığı görüşlere benziyen daha başka sapık fikirler de oldukça çoğalmıştır. Belki bunların hepsi, aynı kaynaktan besleniyordu. İmam Ca´fer´i siyasetten uzaklaştıran şey, kendi adına ortaya atılan bu görüşleri reddetmek ve düzeltmek mecburiyetinde olduğunu hissedişidir. Burada sözü, el-Kâdi en-Numan´a bırakalım. O, bu konuyu «Deâimu´l-îslâm» da şöyle anlatmaktadır.
«Bize gelen rivayetlere göre Ebu Abdilİah Ca´fer-i Sâdık b. Muhammed, kendisine daha önce dâî olduklarını, ileri sürenlerin duramlarını, Allah´ın tâyin etmiş olduğu sınırları aştıklarını, haram-´ lan helâl kıldıklarını, şerîatin zahirini kabul etmediklerini bildiren bir dostuna şöyle yazmıştır: Sen, onların namazı, zekâtı, Ramazan orucunu, haccı, umreyi, Mescid-i Haram´ı, Şehr-i haramı ve mukaddes yerleri, cünüplükten gusletmeyi, Allah´ın kullarına farzettiği her şeyi birer adam diye iddia ettiklerini söylüyorsun. Yine, onlara göre, bu adamları tanıyan kimsenin bütün amellerden muaf tutulacağını; namazı kılmış, zekâtı vermiş, orucu tutmuş, hac ve umreyi yapmış, cünüplükten temizlenmiş, Allah´ın haramlarına, Şehr-i harama ve Mescid-i harama saygı göstermiş olacağını; keza, o adamları kalben tanıyanlar için başı boşluğun ve nefislerini yormamalarının caiz olduğunu söylüyorsun. Yine, o adamları tanıyan kimsenin kendisi bilmese de, Allah´ın emirlerini vaktinde yapmış kabul edileceğini ileri sürdüklerini yazıyorsun. Keza onlar, senin öğrendiğine göre içki, kumar, zina, faiz, murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti gibi Allah´ın yasakladığı kötü şeylerin de birer adam olduğunu iddia ediyorlarmış. Onlar; anaları, kızları, kız kardeşleri, hala ve teyzeleriyle evlenmeyi Allah´ın haram kılmadığını, ancak mü´minlere Peygamberin hanımlanyla evlenmeyi yasakladığını,ötekilerle evlenmenin mubah olduğunu söylüyorlarmış. Onların bir kadına sıra ile peş peşe temas ettiklerini, birbiri için yalancı şahitlik yaptıklarını, dinin bir iç yüzü bir de dış yüzü olduuğnu, iç yüzünü kendilerinin tanıdığını ve asıl istenilen şeyin bu iç yüz (bâtın) olduğunu iddia ettiklerini öğrenmişsin. Bu türlü şeylere inananlar, bana göre, apaçık müşriktir, kâfirdir ve bunda hiçbir kimsenin şüphesi olmamalıdır.»
Bu yüce dîni bozmak isteyen azgın ve sapıklara karşı tmam Ca´fer´in aldığı vaziyet işte budur. O, gücünün yettiği kadar bütün yanlış görüşleri düzeltmeye çalışmıştır. Fakat, İslâmın esaslarını kökünden yıkmak isteyen ve onun mübarek adını sömüren bu türlü sapıkların niyeti elbette islâh değil, kötülük etmekti. İslâmı akîde ve esaslarıyla birlikte yok eden ve nefsî arzuların meydana getirdiği böyle bir ortamda kuvvet kazanan buna benzer sapık propagandalar, İslâm düşüncesine son derecede baskıda bulunuyor ve onu çığırından çıkarmak için zorluyordu. Îbnu´1-Esîr, «el-Kâmil» adlı tarih kitabında bu konuyu şöyle anlatır:
«İslâm düşmanları zor kullanarak îslâmı kökünden yok etmekten ümitlerini kesince; muhaddisler tarafından tesbit edilmiş olduğu gibi, uydurma hadisler ortaya atmaya, bazı meseleleri ileri sürerek, zayıf akıllıları dinleri hakkında şüpheye düşürmeye, tevil ve tenkit´etmek suretiyle doğruyu yanlış göstermeye başlamışlardır.
Bu işi ilk defa Beni Esed kabilesinin azatlısı olan Ebu´l-Hattab Muhammed b. Ebî Zeyneb yapmıştır.»[24]
Şüphesiz, İmam Ca´fer-i Sâdık in bu sapıklarla yaptığı mücadele çok verimli olmuş ise de, onların nüfuzunu tamamen kıramamıştır. Fakat samimî insanların, bu türlü sapıkların tesirinde kalmasını önlemiştir. Ne var ki îslâmı esasları yıkmak isteyen kötü niyetliler, yine de ifsatlarına devam etmişlerdir.
îşte kendisine veya Ehl-i Beyt´e karşı bağlı olduklarını iddia eden sapıklara karşı Ca´fer-i Sâdık´ın fikri budur. O, her türlü sapık fikirlerle mücadele etmek ve gerçeği ortaya koymak için çok zahmet çekmiştir.
Buna rağmen Halife el-Mansur ondan şüpheleniyordu. Çünkü, bir anne yavrusunu korumak için nasıl hırs ve gayret gösterirse, hükümdar da tahtını korumak için öyle hırs ve gayret gösterir. Tahtını korumak için her şeyini, hattâ kendi varlığını bile feda etmekten çekinmez. Halife el-Mansur da, işte bu endişe ile îmam Ca´fer´in bütün hareketlerini şiddetle kontrol etmeye başlamıştır. Fakat o, tutumunu bu büyük İmama hissettirmek de istememiştir.
El-Mansur, her hacca gidişinde görüşmek için tmam Ca´fer´i yanına çağırıyordu. Bazan onu hürmetle dinliyor, bazan da şüpheli gözlerle onun durum ve tutumunu tetkik ediyordu. Her.iki halde de İmam Ca´fer´den ayrılırken içindeki şüpheleri dağılıyor ve onun herhangi bir fitneye sebebiyet vermiyeceğinden emin oluyordu. Fakat, İmamdan ayrılır ayrılmaz içine yine de bir şüphe düşüyor, ve onun aleyhindeki söylentilerin tesirinden kurtulamıyordu.
îmam Ca´fer taraftarlarının kendisi adına zekât topladıklarını ve bu zekâtla onun Abdullah b. el-Hasen´in oğulları İbrahim ve Muhammed en-Nefsü´z-Zekiyye´ye ayaklandıkları zaman yardım ettiğini öğrenen halife el-Mansur, onu bir kere Bağdad´a çağırdı, İmam Ca´fer huzura çıkınca, Halife söze şöyle başladı:
Ey Ca´fer b. Muhammed, Muallâ b. Hüneys´in[25] senin adına topladığı bu mallar nedir
Ca´fer-i Sâdık ona şu cevabı verdi:
Ey Emiru´l-Mü´minin, Allah´a sığınırım, benim böyle bir şeyle ilgim yoktur. Bunun üzerine Halife:
Suçsuz olduğunuzu isbat için karınızı boşayacağınıza ve kölelerinizi âzâd edeceğinize yemin eder misiniz dedi. İmam Ca´fer de:
Allah´a yemin ederim ki böyle bir şey yoktur, dedi. Bunun üzerine Halife:
Hayır! Karınızı boşayacağınıza ve kölelerinizi âzâd edeceğinize yemin edeceksiniz, dedi. Ca´fer-i Sadık da:
Âlemlerin Tanrısı olan Allah´a ettiğim yemine razı değil misiniz dedi. Bunun üzerine Halife:
Bana fıkıh mı öğretiyorsunuz, dedi. İmam Ca´fer de:
Ey Emirü´l-Mü´minîn, fıkıh benden ayrılır mı dedi. Halife:
Bırak bunu, ben şimdi seni şikâyet eden adamı karşına dikeceğim, dedi.
Biraz sonra şikâyet eden adam´ı getirdiler ve İmam Ca´fer´in huturunda sorguya çektiler. Adam:
Evet, doğrudur, bu zat da şikâyet ettiğim Ca´fer b. Muhammed´dir, söylediklerim de gerçektir, dedi.
İmam Ca´fer:
Ey adam, bu söylediklerinin doğruluğuna yemin eder misin , dedi ve ilâve etti:
Ey adam, ben Allah´ın güç ve kuvvetinden kendisine sığınarak doğru olduğumu söylüyorum, de.
Adam:
Ben kendi güç ve kuvvetimden Allah´a sığınırım ki söylediklerim doğrudur, dedi.
Halife el-Mansur adama yönelerek:
Ca´fer b. Muhammed´in verdiği yemini aynı şekilde tekrar et, dedi.
Adam da aynı şekilde yemin etti.
Bu olayı anlatan râvî, sözlerine şunları ilâve etmektedir: Adam, yemin eder etmez kapkara kesilmiş ve ölü olarak yere devrilmiştir. Bu manzara karşısında ürpererek titremeye başlıyan Halife:
Ey îmam, yarından itibaren dedenin mübarek memleketine dönebilirsin. İstersen burada da kalabilirsin. Bizden size iyilik ve ikramdan başka bir şey dokunmaz. Allah´a and olsun ki bundan sonra aleyhinizde hiç bir kimsenin sözünü kabul etmiyeceğim, demiştir.[26]
Ca´fer-i Sâdık, Halife el-Mansur ile karşılaştığı zaman gerçeği bazan açıkça, bazan da imâ yoluyla söylerdi. Rivayet edildiğine göre; el-Mansur´un yüzüne bir sinek musallat olmuş ve onu sıkıntıya düşürmüş. Bu sırada İmam Ca´fer de huzurda bulunuyormuş. Halife:
Ey Abdullah´ın babası, Allah, sineği niçin yaratmıştır diye sormuş. İmam Ca´fer buna :
Ululuk satanları küçültmek için yaratmıştır, cevabını vermiştir.
Bir defasında el-Mansur, ona şöyle yazmıştır: «Niçin diğer insanlar gibi siz de bizim etrafımızı sarmıyorsunuz » Buna Ca´fer şu cevabı vermiştir: «Bizim sizden bir korkumuz yoktur ki onun için yanınıza gelelim. Sizin de bir âhiret meseleniz yoktur ki onu size anlatalım. Sizi bir nimet içinde görmüyoruz ki tebrike gelelim. İçinde bulunduuğnuz nimeti felâket de saymıyoruz ki taziyede bulunalım.»
Bunun üzerine Halife ona; «Bize öğüt vermek için yanımızdan ayrılmayınız» diye yazmış, İmam Ca´fer de şu karşılığı vermiştir: «Dünyayı isteyen sana öğüt vermez, âhiret isteyen de seninle arkadaşlık etmez.»[27]
Yazışma işte burada sona ermiştir. İmam Ca´fer´in son mektubu üzerine Halife şöyle söylemiştir: «Allah´a and olsun ki o yanımdakilerden kimin dünyayı, kimin âhireti istediğini ve kimin âhireti dünyaya tercih ettiğini ortaya koydu.»
İşte Halfe el-Mansur, İmam Ca´fer-i Sâdık´ı, kimi zaman şüpheli gözlerle, kimi zaman da böyle saygı ile karşılardı, îmam Ca´fer´i itham etmek, insanların ona daha çok saygı ve bağlılığım sağlıyordu. Fakat İmamın âhirete yönelişi, dünya işlerini ehline bırakışı, çıkacak fitneleri önlüyordu. Esasen sonunda Hahfe, İmamı daima takdir ve saygı ile karşılamaya başlamıştır. Belki de o, tahtına iyice yerleşerek iktidarını kökleştirip hiç bir rakibi kalmayınca içindeki vesveselerden de kurtulmuştur.
İmam Ca´fer," 148 H. yılında Medine´de Ölmüştür. Rivayete göre Halife, onun ölüm haberini duyduğu zaman sakalı ıslanıricaya kadar ağlamıştır. el-Yakûbî, bu hususu, «Tarihlinde şöyle anlatır: «İsmail b. Ali der ki: Bir gün Halife el-Mansur´un yanına girdim. O ağlamış ve göz yaşlarıyla sakalı ıslanmıştı. Bana: Ehl-i Beytinizin başına geleni bilmiyor musun dedi. Nedir, ey Emiru´l-Mü´mi-nîn dedim. Şöyle cevap verdi: Ehl-i Beytin ulusu, bilgini ve onların en hayırlısının sonuncusu vefat etti. O kimdir, ey Emiru´l-Müminin diye sordum. O da: Ca´fer b. Mühammed´dir, dedi. Ben de: Allah Emiru´l-Mü´minîn´in ömrünü uzun ve ecrini çok etsin, dedim. Halife de bana: İmam Ca´fer, Allah´ın «Sonra biz, o kitabı kuüarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık»[28] buyurduğu âyetindeki kimselerdendir. Evet o, Allah´ın seçkin ve iyilikte yarışı kazanan kullarından idi.»[29]
Gerçekten İman, takva, ululuk, tslâmuı birliğini bozacak felâketleri doğuran fitnelerden uzak oluş... İmam Ca´fer gibi bir şahsiyete çok yaraşmaktadır. Onu, sevenler de, sevmeyenler de saygı ile anarlar. Herkes onun makamını kıskanır ve hiç bir kimse îslâm. ümmetinin yararlarını bozacağından korkmazdı. O, iyilikte başı almış bir kişidir. Allah, ondan da onun tertemiz atalarından da razı olsun.[30]
İmam Cafer´in Şahsiyet Ve Karakteri
Yukarıdan beri anlattığımız tarihi olaylar, îmam Ca´fer-i Sâ-dık´m hem baba tarafından dedesi Hz. Ali´ye, hem de ana tarafından dedesi Hz. Ebu Bekr´e yakışır bir şahsiyete sahip olduğunu göstermiştir. Burada kısaca, onun daha çok ilmi şahsiyet ve karakterini anlatacağız. Bu anlatacaklarımız, bir bakıma yukarıda anlattıklarımızın neticeleri mahiyetinde olacaktır.
Okuyucunun ilk öğrenmek istediği şey, îmam Ca´fer´in fizyono-nıisidir, sanırım. Haltercemesini yazanlar onu şöyle anlatırlar:
«îmam Ca´fer orta boylu, iri gövdeli, ak ve parlak benizli idi. Yüzünde nur parıltıları vardı. Saçı siyah ve kıvırcıktı. Burnu narin ve büyük, alnı açık idi. Yüzünde bir ben vardı..»
İşte İmam Ca´fer´in fizyonomisi kısaca bundan ibarettir. Karakter ve ruhi yapısı ise, son derecede yüksekti. Halifelerin dahi gıpta ettiği îmam Ca´fer´in yüksek sıfatları şunlardır:[31]
1- İhlası
İmam Ca´fer samîmi, iyi niyetli, yüksek gaye sahibi ve hakikat âşıkı idi. Dünya işlerine düşkün olmadığı gibi, şehvetine düşkün veya ne idüğü belirsiz kimselerden uzak dururdu. O, fedakâr ve açık kalbli kimseleri arardı. Şüpheli bir şeyle karşılaştığı zaöıan ihlası, kendisini hakîkata ulaştırırdı. Onun basireti şüpheleri giderir ve gerçeğe nüfuz etmesini sağlardı. Aklının erginliği sayesinde o, şehvet gölgelerini dağıtır ve kendisini korurdu. O, ilhamını Peygamber (SA.)´in şu hadisinden alırdı. «Şüpheli şeylerle karşılaştığı zaman basiret gösterenleri, şehevî arzularla karşılaştığı zaman akıllı davrananları Allah sever.»
Onun ihlas sahibi oluşunun birçok âmilleri vardır. Bunların başında mensup olduğu temiz aile gelir. Zira ihlas, bu ailenin göze çarpan en büyük özelliğidir. Esasen ihlas, Peygamber Evine mensup olan ve Hz. Ali´nin torunu bulunan insanlarda olmazsa kimlerde olabilir Onlar, ihlası babadan ´oğula miras olarak almışlardır. Onlar, bir şeyi severlerse, ancak Allah için severler ve bunu İmanın esaslarından sayarlardı. Nitekim Peygamber (S.A.) şöyle buyurmuştur. «Sizden biriniz bir şeyi Allah için sevmedikçe gerçekten İman etmiş olmaz.»
îmam Ca´fer´in ihlasını kuvvetlendiren öteki unsurlar şunlardır :
a) Kendisini ibadete, ilme verişi ve dünya arzularından yüz çevirişi: Bu hususu İmam Mâlik´ten dinleyelim : «Ca´fer b. Muhammed´e gelir İlim alırdım. O çok gülümserdi. Peygamber´in adı anılınca yüzü sararırdı. Ona uzun zaman devam ettim. Her görüşümde onu şu üç şeyden biri ile meşgul bulurdum: Ya namaz kılar, ya oruç tutar veya Kur´an okurdu. Abdestli olmadan Peygamber (S.A.)den dahis rivayet etmezdi. Mânâsız sözleri hiç ağzına almazdı. Ö, Allah´dan korkan zâhid ve âbid âlimlerden idi. Yanına geldiğim zaman dayandığı yastığı mutlaka alır bana ikram ederdi...»[32]. İmam Mâlik, onun ve diğer büyüklerin faziletlerini uzun uzun anlatır.
b) Takva sahibi oluşu: îmam Ca´fer, haramdan son derecede sakınır, helâl şeyleri israfa düşmeksizin sarfederdi. Peygamber (S.A.)´in «İsrafa ve gurura kapılmaksızın yeyiniz, içiniz ve giyiniz» hadis-i şerifine tam olarak uyardı.
İnsanların karşısına güzel bir kılıkla çıkar, nefsini gösteriştan arıtmak için zühd sahibi olduğunu gizlerdi. Bir lokma ve bir hırka ile yaşadığını gösteren niceleri vardır ki, riyakârlıkları yüzünden çetin bir hesaba çekileceklerdir. Bir kere Süfyan-ı Sevri, îmam Ca´fer´in yanma gelmiş ve onu çok güzel bir kıyafet içerisinde görmüştü. O, bu durumu şöyle anlatır: «İmam Ca´fer´e hayran hayran bakmaya başladım. Bana, niçin bize böyle bakıyorsun ey Sevri Her halde gördüklerine hayret ediyorsun, dedi. Ben de, ey Peygamber (S.A.)´in torunu, bu elbiseler ne senindir ne de atalarından kalmadır, dedim. O da bana, ey Sevrî, onların çağı kıtlık ve darlık zamanı idi. Onlar da bu kıtlık ve darlığa göre hareket.ediyorlardı. Bizim çağımız ise her türlü ikbal ile geldi, dedi. Sonra cübbesinin yenini kaldırdı; bir de gördüm ki, altında kısa etekli ve kısa yenli beyaz yünden bir cübbe daha var. Bunun üzerine şöyle dedi: Ey Sevri, bunu Allah için giyindik, şu üstündekini de sizin için giyindik. Allah için olanı gizledik, sizin için olanı da açığa çıkardık.»[33]
c) Allah´dan başka hiç, bir kimseyi düşünmeyişi.O, yalnız Allah´dan korkar ve Allah yolunda hiç bir kimseden korkmazdı. Emî-rin emirliğinden, halkın da çokluğundan çekinmezdi. Onu övgü aldatamaz, yergi de bükemezdi. O, İslâmın esaslarını bozmak için uğraşanlardan beri olduğunu ilân etmiş, Halife el-Mânsur´a ´da yardakçılık etmemiştir. O, gerçekten takvası ve hidayet üzere oluşu ile ulu bir er idi.[34]
2- Basiret Ve Îlmi
İhlaslı olunca hikmet nuru kişinin ruhunu aydınlatır; söz, düşünce ve işi dosdoğru olur. Dolayısıyla o, açık bir basiret, gerçeği doğrudan doğruya kavrayan keskin bir zekâ, geniş bir anlayış ve derin bir İlim sahibi olur. Ca´fer de Ehl-i Beytin asalet ve zekâsına vâris olmuş, ruhunu marifetle cilalayarak hakikati kaynaklarından öğrenmiştir. O, şeriatın mânalarını, maksat ve gayelerini aydın gönlü, düşünen aklı ve geniş araştırmaları sayesinde hakkıyla kavramıştır. Ona bir kere, faizi Allah niçin haram kılmıştır diye sorulduğunda, «İnsanların birbirine karşı cimrilik etmemesi için* diye cevap vermiştir. Onun bu sözü gerçektir. Çünkü insanlar, ancak bir fayda karşılığında birbirine borç verirlerse yardımlaşma ortadan kalkar. Yardımlaşmadan kaçmıldığı zaman cimrilik baş gösterir. Cimrilik artınca da ruhlar kararır. Cimrilik veya sıkılık, ister tüketim isterse üretim için olsun, zarara katılmaksızın borç olarak verilen bir şey üzerinden kazanç sağlamak gibi bir sonuca varır. Halbuki zarara katılmakta yardımlaşma vardır; cimrilik veya sıkılık yoktur.
İmam Ca´fer, hazırcevaptı, sürat-i intikal sahibi, keskin görüşlü büyük bir bilgin idi. Irak´ın büyük fakihi İmam Ebu Hanife´nin sorduğu kırk meseleyi tereddütsüz bir şekilde nasıl cevaplandırdığını, bu meselelerdeki bütün fakihlerin görüşleriyle birlikte kendi görüşlerini nasıl açıkladığını düşünürsek, onun İlim ve zekâsının büyüklüğünü daha iyi anlamış oluruz.[35]
3- Cömertliği
Hz. Ali´nin torunlarındaki cömertlik şaşılacak bir şey değildir. Çünkü; «Allah sevgisiyle yoksulu, yetimi ve esiri doyururlar»[36] ve «Malı Allah sevgisiyle akrabaya, yoksullara, yoldakabmşlara, dilenenlere, köle ve esirlere verenler...»[37] âyetlerinin Hz. Ali ile eşi Hz. Fâtima hakkında nazil olduğu rivayet edilir. İşte böyle bir soydan olan îmam Ca´fer, israfa sapmaksnzn, iyilik edilmeye lâyık olanlara bol bol ihsanda bulunmuştur. O, yakınlarına, insanlar arasındaki anlaşmazlıklar mala dayanıyorsa kendi malından verilmek suretiyle bu anlaşmazlıkların kaldırılmasını emrederdi. Rahmetli şöyle söylerdi: «İyilik ancak şu üç şeyle tamamlanır:
a) İyilikte acele etmekle,
b) iyiliği gözde büyütmemekle,
c) İyiliği gizli tutmakla.»
O, çoğu zaman iyiliği gizli olarak yapardı. Dedesi1 Ali Zeynel-âbidin gibi gecenin karanlığında ekmek, et ve para dolu bir dağarcığı omuzuna alır, Medine´deki fakirlere dağıtırdı. Fakirler kendilerine ihsanda bulunan kişinin kim olduğunu ölünceye kadar bilemezlerdi. Hilyetu´l-Evliyâ´da şöyle anlatılır: «Ca´fer-i Sâdık b. Muhammed, yoksullara o. derecede yardım ederdi ki, elinde kendi ailesine harcıyacak bir şeyciği kalmazdı.»[38]
4- Hilim Ve Müsamahası
İmam Ca´fer, âlicenap ve hİlim sahibi bir insandı. Kötülüğe iyilikle mukabele ederdi. «Ne iyilik ne de kötülük bir olmaz. Sen en güzel olanla mukabele et. O zaman görürsün ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse ile sanki yakın bir dost olmuştur»[39] âyetinde belirtilen sıfatlara lâyıktı. O, şöyle söylerdi:
«Bir kardeşinin seni kötülediğini işitirsen üzülme. Çünkü, onun söylediği doğru ise bu senin başına çabucak gelen bir cezadır. Eğer dediği doğru değilse bu da, senin için işlemediğin bir iyiliktir.»
İmam Ca´fer, kendisiyle münasebeti olan akraba ve hizmetçilerine karşı çok şefkatli davranırdı. Söylendiğine göre o bir defa bir iş için uşağını göndermiş; uşağın gecikmesi üzerine onu aramaya çıkmış ve bir yerde uyur vaziyette bulmuştur. Onun başucuna oturarak uyanincaya kadar rahatını sağlamıştır. Uyanmca ona, «Sana ne oluyor ki gece gündüz uyuyorsun Geceyi kendine, gündüzü de bize ayıracaksın» demiştir.
Müsamaha ve yumuşak muamele onu, kendisine kötülük edenlere Alîah´dan mağfiret dileyecek kadar büyük bir dereceye yükseltmiştir. Rivayet edildiğine göre gıyabında kendisine kötü bir şey söylendiğini işitince kalkar, abdest ahr, namaz kılar ve Allah´dan kendisine dil uzatanı affetmesini dilerdi. Çünkü kendisinin haklı olduğunu bildiği halde, kendisine haksızca davranan kişinin bağışlanmasını büyüklük sayardı. Güçlü olduğu zaman düşmandan intikam almak ona göre küçüklüktür. Bağışlamakta bir küçüklük yoktur. Fakat, güçlü bir insan için zayıf bir kimseden intikam almak büyük bir zillettir. Bu doğrudur. Çünkü Peygamber (S.A.) şöyle buyurmaktadır. «Affetmek, şerefi, sadaka da malı azaltmaz.»[40]
5- Sabır Ve Şükrü
Ebu Abdillah Ca´fer-i Sâdık, şükredici bir er idi. Sabır ve şükür mü´minin ruhunda birleşen manevî iki haslettir. Nimete şükreden^ felaket karşısında da sabreder. Hattâ nimete şükür bile sabra muhtaçtır. Felâket karşısında sabır da ancak şükürle gerçekleşir. Rızâ ile sabır, en güzel sabırdır.
îmam Ca´fer sabırlı, huşu sahibi ve ibadete düşkün idi. O felâketler karşısında sabırlı, dostlarından ayrılırken sabırlı, yavrusunu kaybettiği zaman da sabırlı idi ...Küçük yaşta ölen bir çocuğu için üzülerek ağlamış ve «Allahım, alan da sensin veren de sensin, hastalık da sağlık da sendendir!» demiş, sonra ölü oğlunu kadınların yanına götürmüştür. Kadınlar onu görünce feryada başlamışlar, îmanı Ca´fer de, onlara ağlamamaları için yemin vermiş ve çocuğu defnetmek üzere götürürken, «Yavrularımızın ruhunu alan Allah´ı tenzih ederim. Bu, bizim ancak Allah´a karşı olan sevgimizi arttırmaktadır.» demiştir. Çocuğun üzerini toprakla örterken de şöyle söylemiştir: «Biz, o insanlarız ki Allah´dan sevdiğimiz kimselere hoşumuza giden şeyleri isteriz, O da verir. Sevdiğimiz, kimseler hakkında Allah hoşumuza gitmeyen bir şey murad ederse ona da rızâ gösteririz»[41]
O, Allah´ın dilediği her şeye rızâ gösterirdi. Felâketlere şükretmek işte budur. İnleyip sızlanarak yapılan sabır, aslında sabır değil şikâyettir. Zira, sabır ile sızlanmak birbirine zıt şeylerdir. Kısaca diyebiliriz ki, şükürle sabır hallerini kendisinde birleştiren en büyük insan, îmam Ca´fer´dir.[42]
6- Yîğîtlîğî
Hz. Ali´nin torunları gerçekten yiğit kişilerdir. Onlar ölümden korkmazlar. Hele Ebu Abdillah Ca´fer´i Sâdık gibi kalbi İman ile dolu plan, kendisini nefsî ve şehevî arzulardan uzaklaştıran, ruhunu yalnız Allah korkusu sarmış, gönlü yalnız Allah´a İman ile mamur bulunan bir kişi, güç ve azameti ne olursa olsun, hiçbir kuldan korkmaz. O, kendisine taraftar olduklarını iddia ettikleri halde îslâm dînini bozmaya çalışanlara yiğitçe karşı koymuştur. Halife el-Man-sur, bütün şiddet ve heybetiyle, «Allah, sineği niçin yaratmıştır » diye sorduğunda o, korkmadan, «ululuk satanları küçültmek için yaratmıştır.» cevabını vermiştir. Daha önce de geçtiği gibi ImanvCa´-fer, bazı iftira ve dedikodular sebebiyle Halifenin huzuruna çıkarılmıştı. Halife ile karşılaştığı zaman gösterdiği metanet ve açık bir dil ile verdiği cevaplar, onun yiğitliğini isbat eden en büyük tanıktır. Bakınız o, kendisini itham eden Halifenin yüzüne karşı nasıl nasihat etmektedir:
«Senin, yumuşak ve hİlim sahibi olman gerekir. Çünkü hİlim, ilmin esasıdır. Kudretli olduğun zamanlar nefsine hâkim ol. Çünkü sen, gücünün yettiği bir şeyi yaptığında saldırganlıkla anılmayı seven birine benzemiş olursun. Bil ki sen, müstahak olan birini cezalandırırsan, ancak adaleti yerine getirmiş bulunursun. Şükrü icap ettiren hal, sabrı icap ettiren halden daha üstündür.»
Söylendiğine göre valilerden biri hutbesinde Hz. Ali´ye dil uzatınca, Ca´fer-i Sâdık, ayağa kalkarak, onun sözünü reddetmiş ve konuşmasını şu cümlelerle bitirmiştir: «Dikkatli olunuz, size söylüyorum, kıyamet günü mizanı en çok boş olan ve en çok ziyana uğrayan kimse, âhiretini başkasının dünyası için satandır, işte böylesi fâşıktır.»
İmam Ca´fer´in kendisi için hilâfet dâvasından kaçınması yiğitliğine bir zarar getirmez. Çünkü yiğit, yapacağı davranışın sonucunu düşünmeden ortaya atılmaz. Yiğit kişi, olayları değerlendirir ve sonuçlarını görür. Eğer o ileri atılmakla faydalı bir netice elde edeceğini görürse, kendisini kuşatan kılıçları ve çevresini saran ölüm vâsıtalarını hiçe sayarak ileri atılır.[43]
7- Firasetî
İmam Ca´fer kuvvetli bir, firaset sahibi idi. O, keskin firaseti ve ileri görüşlülüğü sebebiyle siyasî olay ve propagandalara kendisini kaptırmamıştır. Çünkü, bol bol konuşan ve iş ciddileşince yan çizen Iraklı şiîlerin durumunu iyi biliyordu. Hz. Hüseyn´e, Zeyd ve evlâtlarına, onların yaptıklarından ibret almıştı. Bu yüzden o, isyana teşvik edenlere uymamış, hattâ kendi zamanında devlete karşı ayaklanmak isteyenleri de bu işten vazgeçirmeye, çalışmıştır. Amcası Zeyd, amca oğullan Muhammed en-Nefsüz Zekiyye ve İbrahim´i isyandan vazgeçirmek için hayli uğramıştır.
İmam Cafer´in firasetiyle ilgili olaylar pek çok olup bunlardan birisi şudur: Abbasî Devletini doğuran şü faaliyetinin başına geçmek üzere çağrıldığı zaman o, keskin görüşü sayesinde, «Bu bizim işimiz değildir.» cevabını -vererek kendisini kurtarmıştır. Zira, karşılaştığı olaylar, herkesten çok, onu uyanık ve firaset sahibi yapmıştır. O, firaseti mü´minlerin sıfatı olarak kabul eder ve «Elbette bunda firaseti olanlar için ibret vardır»[44] âyetindeki «firaseti olanlar mütevessimler» sözünü, olayları ve olanların ötesini sağlam bir görüş ve keskin´bir sezgi ile kavrayanlar, diye açıklardı.[45]
8* Heybeti
Allah, îmam Ca´fer-i Sâdık´a kendi celâlından bir heybet ve kendi nurundan bir nur vermiştir. Çünkü İmam Ca´fer, Allah´a, çok ibadet eden, mânâsız lâflardan sakınan, halkın düşkünlük gösterdiği şeylerden yüz çeviren, olaylar karşısında sabırlı ve dayanıklı olan bir kimse idi. İşte bunlar, İmam Ca´fer´in heybetini artırmıştır. Ayrıca çok şerefli ailesinin tarihi, Allah´ın kendisine verdiği ahlâk, yakışıklı çehre, küçük şeylerden uzak oluş ve yüksek işlere yöneliş gibi meziyetlere sahipti.
îmam Ca´fer´in heybetini anlatmak için yukarıda söylediğimiz bir hâdiseye tekrar işaret etmek kâfidir, sanırız: Halife el-Mansur´un yanında oturmakta olan İmam Ca´fer´i gören Imam Ebu Ha-nife, o haşmetli Halifenin heybetinden ziyade, îmam Ca´fer-i Sâdık´-ın heybetinden korkmuştur.
Onun heybeti, sapık ve şaşkınları doğru yola getirirdi. Sapık fırkalardan birinin başı ve güçlü bir anlatışa sahip olan bir şahıs, İmam Ca´fer´in huzurunda konuşurken kekelemiye başlamış ve ona, «Ey Peygamber torunu, ben sana oderece saygı gösteriyor, senden o derece utanıyorum ki huzurunda dİlim dönmüyor,» demek zorunda kalmıştır.
İrak´ın zındık propagandacılarından Îbnu´1-Avcâ´, İmam Ca´fer´le karşılaştığı zaman konuşamaz olmuştur. İmam, kendisine «niçin susuyorsun » diye sormuş, o da «size duyduğum saygı ve heybetinizden dİlim tutuldu. Ben bilginlerle karşılaştım, kelamcılarla tartıştım, hiç birinden bu derecede korkmamıştım.» diye karşılık vermiştir.
Karşısındakileri şaşkınlığa düşüren bu heybetiyle beraber o, talebelerine ve yanma gelenlere karşı son derecede tevazu sahibi idi. Kendisinden İlim almaya gelen İmam Mâlik´e kendi yastığını ikram ederdi. îşte büyüklerin heybeti, başkalarının kendilerine böyle itaat etmelerini sağlar. Fakat onlar, halkın kendilerine yaklaşması için daima mütevazı davranırlar.[46]
İmam Ca´ferin Görüşleri
Ca´fer-i Sâdık´ın hem fıkıh, hem de hadis´de büyük bir mevkii . vardır. O, büyük bir fakih olduğu kadar akaid hakkında da özel görüşlere sahib olup çağındakilere bu konularda kendi görüşleriyle daima ışık tutmakta idi. İmam Ca´fer, aynı zamanda bir hadis râvîsidir. Hüküm çıkarma (istinbat) şekillerini de çok iyi bilmektedir. O, gerçekten ayrılanların itikadlarını düzeltmiş; kader, insan iradesi, tevhîd ve esasları üzerinde açıklamalar yapmış, fıkhı hüküm çıkarma metodlarmı da anlatmıştır.
Biz burada, kitabımızın hacmini daha fazla genişletmemek için İmam Ca´fer´in belli başlı görüşlerini anlatmakla iktifa edeceğiz.[47]
Tevhld Görüşü
İmam Ca´fer-i Sâdık, Allah´ın birliği (Vahdâniyyeti) üzerinde çeşitli yanlış görüşlerin ileri sürüldüğü bir çağda yaşamıştır. Bu devirde bir takım insanlar, Allah´ın eli, yüzü ve insan gibi sureti olduğu vehmine kapılmışlardır. Bunlar, kıyıda köşede bulunan putperestlerin kalıntılarıdır, İmam Ca´fer, bunlara hakikati anlatmaya ve doğru yolu göstermeye çalışmıştır. Mu´tezile mezhebine mensup olanlar, Ca´fer-i Sâdık´ı kendi İmamlarından sayarlar ve Ehl-i Beyt mensuplarının kendileri gibi düşündüğünü kabul ederlerdi. Gerçekte Ehl-i Beyt mensupları, Allah´ı tenzih etme hususunda, genel olarak, mu´tezililerin görüşlerine yakın idiler. Onlar Allah´ı şöyle sıfatlandırırlar: Allah birdir, tektir,´ eşi ortağı yoktur, samed´dir, yaratıklardan hiç birine benzemez. Hiç bir şey O´nun benzeri değildir. O işitir, görür, doğmamıştır, doğurulmamıştır, kim olursa olsun hiç bir insanın bedenine hulul etmez. O´nun bizim gibi eli ve dili yoktur. İnsanda bulunan hiç bir şey O´nda mevcut değildir. El .ve yüz gibi Kur´an-ı Kerim´de bulunan Allah´a ait sıfatlar mecazî manâda olup te´vile de ihtiyaç yoktur, ilk müslümanlar bunlar üzerinde tartışmamışlardır. Onlardan hiç birisi, «Sana bîat edenler ancak Allah´a bîat etmekledirler. Allah´ın eli, onların ellerinin üstündedir...»[48], âyetinden Allah´ın maddî bir şekilde eli bulunduğunu anlamamış, aksine bundan hepsi de, Allah´ın kudret sahibi olduğunu ve va´dlerini yerine getireceğini anlamıştır. Keza, ilk müslümanlar, «Allah´a biat etmek» sözünün, Allah´a söz vermek yerinde kullanıldığını kavramışlardır,
Şiîler tevhide dair İmam Ca´fer´in bir risalesi olduğunu ileri sürerler. Aslında bu risaleyi yazan onun Öğrencisi Mufaddal b. Amr dir. O, bunu, kendisinden dinlemiş olduğu dört derste (meclis)´de tuttuğu notlardan meydana getirmiştir. Bu risalede İmam Ca´fer canlı ve cansız, gece ve gündüz, ay, güneş ve yıldızlar gibi varlıklardan deliller çıkararak, Allah´ın varlık ve birliğini isbat etmeye çalışmıştır. O, bu derslerin her birinde önce Allah´ın sıfatlarını anlatır. Burada misal olmak üzere dördüncü dersin başlangıç kısmını aynen naklediyoruz:
«Bizim hamd, sena ve teşbihimiz o. mukaddes isme, yüce nura, herşeyi bilen, celâl ve ikram sahibi olan, insanları yaratan, âlemleri ve çağları yok eden, gizli ve örtülü şeylerin, ilişilmez gaybın, gizli ismin ve saklı ilmin sahibi olan Allah´a mahsustur. Allah´ın salat-ü selâm ve bereketleri; müjdeci, korkutucu, Allah´a O´nun izniyle davet edici ve aydınlatıcı bir kandil olarak, ilâhî vahyi tebliğ eden Peygamberine olsun! Allah onu, helak olan da beyyine üzerine helak olsun, yaşayan da beyyine üzerine yaşasın diye göndermiştir.»
Bu risalede Ca´fer-i Sâdık; ilâhî iradeyi, âlemin Allah´ın kahredici kudretiyle yaratıldığını, ezeli ilmi, kâinatın sağlam nizamını, Allah´ın kullarını imtihan ettiği bu dünya felâke´tlerindeki ibret verici hikmetleri isbatlamaktadır:[49]
Kader Görüşü
Şiî olan ve şiî olmayan «Mile! ve Nihal» (Dinler ve Mezhebler Târihi) yazarlarının ittifakla rivayet ettiklerine göre İmam Ca´fer, hayır ve şerri ile kadere inanırdı. Burada ona göre cebr yoktur. Ancak seçme (ihtiyar) ye Allah´ın yardımıyla muvaffak olma vardır. Allah´ın mülkünde O´nun istemediği bir şey olmaz. Cebren masıyet (günâh) da yoktur. Allah dilemezse itaat da,mümkün olmaz. Allah´ın ilmi her şeyi kuşatmaktadır. O´nun ezelî ilmi değişmez. Şeh-ristânî, el-Müel ve´n-Nihal´inde aynen şunları söyler:
«Seyyid İmam Ca´fer-i Sâdık, itizal ve kaderi inkârdan beridir. İrade hakkında o şöyle der: Allah bize bir şey murad etmekte ve bizden bir şey istemektedir. Bize murad ettiği şeyi bizden gizlemiş, bizden istediği şeyi de bize açıklamıştır. Öyleyse niçin O´nun bize murad ettiği şey ile meşgul olarak bizden istediğini yerine getirmiyoruz İmam Ca´fer, kader hakkında da açıkça şöyle söyler: Ne cebr vardır, ne de tefviz vardır. Yani insan ne iradesizdir, ne de onun iradesi tamamen müstakildir. Ca´fer-i Sâdık şöyle dua ederdi: Allah´ım, itaat edersem hamd sanadır, isyan edersem hüccet senindir! lyilik´de ne benim ne de başkasının bir tesiri vardır. Kötülük´de de ne benim ne de başkası için bir hüccet vardır»[50].
Bu sözlerden açıkça şu iki husus anlaşılmaktadır:
1 İmam Ca´fer´e göre cebr yoktur. Biz günâhlarımızdan sorumluyuz. Allah´ın iradesine karşı direnerek O´na karşı koymak da yoktur,
2 Yine İmam Ca´fer´e göre, Allah´ın´ bize murad ettiği şeylerden Levh-i Mahfuz´da yazılı olanlar bizden gizlenmiştir. Onların değişebileceğini iddia etmemiz, bizim onları bilmemizi gerektirir. Halbuki biz onları bilemiyoruz. Öyleyse onların değişeceğini nasıl bileceğiz Biraz önce geçtiği üzere Allah´ın ilmi ezelîdir. Buna göre îmanı Ca´fer´in bedâ´ bu, Allah´ın ilmi değiştiği için iradesinin de değişmesidir fikrine inandığını iddia edenlerin bu iddiaları tetkike muhtaçtır. Bize göre bu, esasen bâtıl bir iddiadır. İmam Ca´fer´in, oğlu îsmail hakkında şöyle söylediği iddia edilmektedir: «İsmail´in iki defa öldürüleceği yazılmıştır. Bu öldürülmeyi ismail´den uzaklaştırmasını Allah´dan diledim. O da bunu ordan uzaklaştırdı.»
Bu ifade iki hususu gösterir ki bunların her ikisinin de Ca´fer-i Sâdık´a nisbeti imkânsızdır:
a) Ca´fer-i Sâdık´a gayb ilmi verilmiştir. Bu sayede o, oğlu için takdir edileni bilmiş ve Allah´dan bunu değiştirmesini dilemiş, O da iki defa değiştirmiştir. Bu, Şehristânînin, «Allah bize birşey murad ederse onu bizden gizler» diye İmam Ca´fer´den naklettiği söze .aykırı düşmektedir. Öte yandan, Allah´ın elçisi Hz. Muhammed, İmam Ca´fer´den kıyas edilmeyecek kadar büyük ve aynı zamanda İmam Ca´fer´in şeref ve asaletinin kaynağı olduğu halde, oğlu ibrahim için takdir edileni bilememiştir.
Dua takdiri değiştirmektedir. Gerçekte ise düa bir ibadet olup takdire bağlıdır. Yani Allah, ezelî ilminde kulun düa edeceğini ve kendisinin de onun bu duasını kabul eyleyeceğini takdir etmiştir.
Kısaca, demek istiyoruz ki, bize göre İmam Ca´fer-i Sâdık´ın bedâ fikrine inanması veya bu fikri benimsemesi imkânsızdır. Ehl-i Sünnet bilginleri, tmam Ca´fer´in her hangi bir İmamın geri döneceğini (ric´at) fikrini ileri sürdüğünü de reddetmişlerdir. Yine Ehl-i Sünnet bilginlerine göre, İmam Ca´fer´in, mu´tezilîler gibi, fâsıklanın ne mü´min ne de kâfir olduğunu söylemiş olması da imkânsızdır.[51]
Kur´an Hakkındaki Görüşleri
El-Kuleyni´nin anlattığına göre Ebu Bekr Sıddîk´ın torunu olan Ca´fer-i Sâdık, Kur´an-ı Kerim´de bazı eksiklikler bulunduğunu söy-lermiş. Kur´an´daki bütün «Âl-i Muhammed» kelimeleri kaldırılmış; meselâ, «Ey Peygamber, Rabbından sana indirilenleri tebliğ et; eğer yapmazsan O´nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.»[52] âyetindeki «Rabbından» kelimesinden sonra gelen «Ali» kelimesi kaldırılmış. «O zulmedenler, yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bilecekler»[53] âyetindeki «zulmedenler» kelimesinden sonra ve «hangi» kelimesinden önce yer alan «Âl-i Muhammed» sözü kaldırılmış. Keza, «Gerçekten kâfir olan ve zulmedenleri Allah asla yarhğamıyacaktır»[54] âyetindeki «zulmedenler» kelimesinden sonra gelen «Âl-i Muhammed» sözü kaldırılmış.
Ca´fer-i Sâdık´a isnad edilen bu sözler, Allah´a, Allah´ın Elçisine ve. Resûlullah´m torunlarına apaçık bir iftiradır. Bu türlü iftiraları uyduranları Allah kahretsin!
Tarihte, îmamiye mezhebinin ileri gelenlerinden bu tozlan silkip atan ve Ca´fer-i Sâdık´m Kur´an hakkında gerçekten ne düşündüğünü bize nakleden büyük bilginlerin mevcudiyetini görmekteyiz. Meselâ, Şerif Murtaza, büyük takva sahibi İmam Ca´fer´in Kur´an-ı Kerim hakkındaki gerçek fikrini bize nakletmekte ve şöyle söylemektedir:
«Kur´an, Peygamber (S.A.) zamanında bugünkü gibi bir arada tam olarak mevcut idi, yani o zaman Kur´an tam olarak okunuyor ve ezberleniyordu. Hattâ sahabîlerden bir topluluk, Kur´an-ı Kerim´i ezberlemek için yazifelendirilmişti. Kur´an Hz. Peygamber´e arz olunarak huzurunda okunuyordu. Sahablierden Abdullah b. Mes´ud ve Übey b. Ka´bm da içinde bulunduğu bir cemaat, Kur´an-ı Kerim´i defalarca Peygamber´in huzurunda hatmetmiştir.»
Birazcık düşünürsek bu ifade gösterir ki, Kur´an-ı Kerim, Peygambor zamanında şüphesiz tam olarak ve eksiksiz bir şekilde mevcut idi. Dolayısiyle, bunun aksini ileri süren ve İmamiyye mezhebine mensup olduğunu iddia eden kısada bucakta kalmış bir kaç kişinin muhalefeti hiç bir değer* taşımaz. Aziz okuyucum, o büyük İmama isnad edilen bu türlü sözleri okurken, benim tüylerim diken diken oldu. Fakat tarihte, Hz. Muhammed´in teiniz soyundan gelen Kur´an ve Ca´fer-i Sâdık´a kondurulmak istenen bu gibi tozlan gideren, şüphe ateşini söndüren ve gerçeği açığa çıkaran İmamların varlığına şahid olmaktayız. Bugün de, îsnâaşeriyye mezhebine mensup olan birçok kardeşlerimiz, aynı vazifeleri yapmaya devam etmektedirler.[55]
İmam Ca´fer´in Fıkhı
Biz, İmam Ca´fer´in fıkhını burada derinlemesine anlatamıyaca-ğız. Zira İmam Mâlik´in, İmam Ebû Hanîfe´nin, Süfyan-ı Sevrî ve Süfyan b. Üyeyne´nin hocası olan Ca´fer-i Sâdık´m fıkhı bu kitabın hacmine sığmaz. O´nun fıkhının kaynakları, dayandığı delil ve me-todlar incelenecek olursa söz çok uzar ve onu tam olarak anlatınca-ya kadar kalemimiz büsbütün yorulur. Dolayısıyla burada şunları söylemekle yetineceğiz:
îmam Ca´fer-i Sâdık Allah´ın kitabına tam olarak sarılırdı. O, Kur´an-ı Kerim´i anlama, Kur´an´m âyet ve nass´Ianndari fıkıh hazinelerini ortaya çıkarma hususunda keskin bir görüşe sahipti. İmam Ca´fer, Sünnete de aynı şekilde sarılırdı. İmamiyye mezhebine bağlı olan kardeşlerimiz, îmam Ca´fer´in ancak Ehl-i Beyt´ten rivayet edilen hadiseleri kabul ettiğini ileri sürüyorlar, «İmam Zeyd» adlı kitabımızda tarihi delillere dayanarak, yukarıda da kısaca söylediğimiz gibi, Ehl-i Beyt mensuplarının diğer sahabe ve tabiîlerle ilişkilerini büsbütün kesmediklerini isbat ettik. îmam Ali Zeynelâ-bidin, çağındaki sahabe ve tabiîlerin toplantılarından ayrılmazdı. Onun, bütün müslümanlar arasında ve özellikle Ehl-i Beyt içerisinde yüksek ve saygı gösterilen bir yeri vardı.
îmam Ca´fer, Kur´an ve Sünnet´te bir nass bulamazsa kıyas´a başvuruyor muydu O, şüphesiz re´y ile hüküm veriyordu. Fakat, onun re´yi nass bulunmayan hususlarda maslahata mı, yoksa kıyasa mı dayanıyordu Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Öyle görünüyor ki o kıyas metoduna başvurmuyordu; ancak nass bulamadığı zaman maslahat veya akla göre hareket ediyordu. Rivayete göre İmam Ebu Hanife ile Medine´de ilk karşılaştığı zaman aralarında şu konuşma cereyan etmiştir:
«Ey Numan, bana babam, dedemden şöyle rivayet etti: Din hususunda re´yi ite kıyasa ilk başvuran İblistir. Allah ona: Âdem´e secdev et, dedi. O da; ben Âdem´den hayırlıyım, çünkü beni ateşten, onu da topraktan yarattın, dedi. Kim dinde re´yi ile kıyas yaparsa Allah onu kıyamet günü İblise arkadaş eyler. Çünkü o, kıyas yapmak suretiyle şeytana uymuştur»[56].
Medine fıkhında re´y, nâss bulunmadığı zaman maslahata dayanırdı veya maslahat rey´e galebe çalardı. Hattâ re´y ile meşhur olan Rabîa´da bile re´y, maslahat demekti. Bunun içindir ki, îmam Ca´fer´in kıyası terk edip nass bulunmadığı zaman maslahata önem veren fıkhı kabul ettiğini söylüyoruz. Zira maslahat, aklın hükmüyle birleşmektedir. Meselâ, aklın hükmüne göre zararlı şeyler terkedilir, faydalı şeyler alınır. Bu da ittifakla kabul edilen bir: husustur.
«Kısaca şöyle söyliyebiliriz: îmam Ca´fer´in fıkhı ve mezhebi esas itibariyle diğer dört mezhebden uzak ve pek farklı değildir. Yani o da, Ehl-i Sünnetten esaslar da .ayrılmamıştır. Ancak îmam Ca´-fer´e, ölümünden sonra bir takım iftiracılar bir çok şeyler isnad etmişler ve bunları halk arasında yaymışlardır., O, sağ olsaydı elbette bu iftiraların hepsini reddederdi.»
«îmam Ca´fer´den sonra yüz yıllar boyunca yapılan ictihadlarla hayli genişleyen Imamiyye (Ca´feriyye) fıkhı bu gün İran´da, kısmen Irak, Hindistan ve Pakistan´ın bazı bölgelerinde ve bir kısım Arap ülkelerindeki küçük cemaatlar halinde bulunan şıîler arasında tatbik edilmektedir.»
«Müslümanların, her hangi bir İslâm ülkesinde tatbik edilen şeriatın nasıl olduğunu bilmesinde fayda [57]vardır.[58]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/165.
[2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/167-170.
[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/170-172.
[4] Vefeyâtul-AYân, c. I, s. 105.
[5] Risaletu´t-Tevbid, s, 48, 49.
[6] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/173-175.
[7] Halk arasında Turkçemizde genel olarak bu Üİm, «C3fr İlmi» diye bilinir. Çeviren.
[8] Seyyid Muhammed Hüseyin el-Muzaffer, Kitab es-Sâdıt, c. I, s, 109.
[9] İsra Sûresi, 13.
[10] Mûsâ CaruIIah, el-Veşîa fî Nakdi Akaid´iş-Şia, s. 99, Hancı baskısı, Mısır.
[11] el-Kıdeynî, el-Kâfî, c I, s. 132
[12] İmam Ca´fer´e ilâh diyenler, Hattâbiyye fırkasına Bağlı olanlardır.
[13] Uyûnu´l-Ahar, c. II, s. 145, Dâru´l-Kütüb baskısı, Mısır.
[14] El-A´raf Sûresi, 188.
[15] Rûm Sûresi, 1-5.
[16] el-Hıtat, c. II, 3. 352, Bulak, Mısır.
[17] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/175-179.
[18] Hılyetul-Evliyâ, c. III, s. 183.
[19] İbrahim Sûresi, 7.
[20] Nuh Sûresi, 10 -12.
[21] Hılyetul-Evliyâ´, c. III, s. 199.
[22] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/179-181.
[23] Al-i İmran, 28.
[24] İbnul-Esîr, el-Kâmil, c. VIII, s. 9.
[25] Bu şahıs, tmam Ca´fer´in asatbsi olup yanından hiç ayrılmazdı. Davud b. Ali, Medinede vali iken ona Öldürmüş, tmam Cafer´e de bazı sıkıntıda bulunmuştur.
[26] Seyyid Mühammed Hüseyin el-Muzaffer, Kitab es-Sâdık, c. I, s. 118.
[27] Bahâuddin el-Amilî, el-Keşkül, c. I, s. 129, Balak, Mısır.
[28] Fâtır Sûresi, 32.
[29] Tarihu İbni Vâdih c. III, s. 117, Necef, Irak.
[30] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/182-190.
[31] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/191.
[32] el-Medârik, yazma, Dârul-Kütüb el-Mısriyye, varak: 210.
[33] Hüyetul-Evliyâ´, c. III, s. 193.
[34] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/191-193.
[35] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/193.
[36] Dehr Sûresi, 8.
[37] Bakara Sûresi, 177.
[38] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/193-194.
[39] Fussıet Sûresi, 34.
[40] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/194-195.
[41] Kîtab es-Sâdık, c I, s. 264.
[42] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/195.
[43] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/195-196.
[44] Hicr Sûresi, 75.
[45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/196-197.
[46] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/197.
[47] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/198.
[48] Feth Sûresi, 10.
[49] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/198-199.
[50] el-Milel ve´n-Nihal, c. II, s. 2; İbni Hazm´in el-Fasl´ınin kenarında.
[51] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/199-201.
[52] Mâide Sûresi, 67.
[53] Şuarâ Sûresi, 227.
[54] Nisa Sûresi, 168.
[55] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/201-202.
[56] Ebu Hanîfe ona şöyle cevap vermiştir : «Ne münasebet; Şeytan, Allah´ın emrine isyan için kıyas yaptı. Biz ise, Allah´ın emirlerine itaat yollarım bulmak için kıyas yapmaktayız» (Bak, Osman Kesfcîoğlu, İmam A´zam, s. 69).
İmam Ca´fer´in babası Muhammed Bâtar´a, İmam Ebu Hanife nin kıyas hususunda verdiği cevaplar, bu bölümün baş tarafında geçmiştir. Çeviren.
[57] Son üç paragraf, müellifin (Muhâdarât fil-Mîras Indel-Caferiyye» adlı eserinin 37 ve 38. sahifelerinden alınmıştır. Çeviren.
[58] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/203-204.
|
|
|
İmam Zeyd ve Mezhebi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 02:33 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İmam Zeyd (80 122 H.)
Îmam Zeyd´în Doğumu Ve Gençliği
İmam Zeyd Mücadele Alanlarında.
Hîşam B. Abdîlmelîk´e Karşı İsyanı
İmam Zeyd´in Savaşa Girişi Ve Şehîd Oluşu.
Savaştan Sonra.
İmam Zeyd´in Şahsiyet Ve Karakteri
İmam Zeyd´in Görüşleri
1- Siyasete Dair Görüşleri
2- Usûlu´d-Dln (Akaîd)´e Dalr Görüşleri
İmam Zeyd´in Fıkhı
El-Mecmu´ Adli Eserî
El-Mecmu´ Nasıl Yazıldı .
İmam Zeyd´in Fıkıh Ve Hadîsinin Genel Görünüşü.
İmam Zeyd´e Göre Aklın Görevi
İmam Zeyd´den Sonra Zeydiye Fıkıhının Durumu.
İMAM ZEYD ve MEZHEBİ[1]
İmam Zeyd (80 122 H.)
Hicrî birinci yüzyılın ikinci yarısının sonuna doğru Peygamber Şehrinde; kalbi İmanla dolu, nuru yüzünü heybet Ve celâl ile aydınlatan biri yaşıyordu. Bütün Medine onu seviyor, gelip geçenler onun adını ve üstünlüğünü anıyordu. O, mütevazı olduğu için yükseliyor, insanlara kıymet verdiği için onlar da kendisini yüceltiyor, zayıfları sevdiği için de bütün insanlar onu seviyordu. Fakirlerin derdine ortak olur, yetimlere babalık şefkati gösterirdi. İşte bu zat; Hz. Hüseyin´in kılıçların ağzından kurtulan biricik oğlu Ali Zeynelâbidin idi. O şehidler babası ve Kerbelâ´daki korkunç zulmün yere serdiği Hz. Hüseyin´in nesli, işte bu zat ile devam etmiştir.
O, bu acıklı sahne üzerine durmadan ağlar ve üzüntüsünü bir türlü gideremezdi. Çünkü, Ehm Beytin bütün sevgili evlâtları öldürülmüş, böylece o, yalnız başına yaşamak zorunda kalmıştı. Bu konuda kendisi bir kere şöyle söylemiştir:
Yakub (A.S.), Yusuf için gözleri kalana kadar ağlamıştır. Halbuki o, Yusuf´un ölüp ölmediğini bilmiyordu. Ben ise, Ehl-i Beytimden 10´dan fazla insanın bir kuşluk vakti gözlerimin önünde boğazlandığını gördüm. Siz, onların acısının gönlümden gideceğini mi sanıyorsunuz
Ali Zeynelâbidin, ruhî elem ve üzüntüleri içerisinde bir merhamet kaynağı olmuş ve gönlü onunla dolup taşmıştır. O, cömert idi, borçluların borcunu öder, muhtaçların yardımına koşardı. Affetmek, iyilikte bulunmak onun en büyük vasfıydı. Ondan şöyle bir olay rivayet edilir: Bir gün bir câriye ibriği eline almış, abdest alması için ona su döküyordu. Câriye, ibriği Ali Zeynelâbidin´in üzerine düşürdü ve yüzünü yaraladı. Ali Zeynelabidin, kmayıcı bir edâ ile başını cariyeye doğru kaldırdı. Bunun üzerine câriye şöyle söyledi: Allah, Kur´an´da, «Öfkelerini yenenler» buyuruyor. O, öfkemi yendim dedi. Câriye, «İnsanları affederler» buyuruyor, dedi. O, seni affettim dedi. Câriye, «Allah, ihsan sahiplerini sever»[2] dedi. O da, sen, Allah yolunda hürsün, cevabını verdi.
İşte Ali Zeynelâbidm Hicaz ülkesinde, özellikle Mekke ve Medine´de böyle asalet, büyüklük, merhamet ve iyilikseverlikle tanınmıştır. O, halife çocuklarının ulaşamadığı bir dereceye yükselmiştir. Saltanatı olmadığı halde herkes ona saygı gösterirdi. Çeşitli yollardan rivayet edildiğine göre Hişam b. Abdilmelik, halife olmadan önce hacca gelmiş, Kabe´yi tavaf ediyordu. Haceru´I-Esved´i eliyle selâmlamak için ne kadar çabaladiysa da kalabalıktan buna muvaffak olamadı. Nihayet kendisi için bir minber yapıldı ve onun üzerine oturdu. Etrafını Şamlılar çevirmişti. Tam bu sırada Ali Zeynelâbidin belirip Haceru´I-Esved´i selâmlamak için yaklaşınca, halk, onun yolunu tam bir saygı ile açtı. O güzel bir kıyafet içerisinde vakarlı bir haldeydi. Hişam, küçümsiyerek, bu da kim » diye sordu. Orada bulunan şâir Ferezdak ileri atıldı ve şu kasidesiyle onu tanıttı:
İşte bu; ayak sesini bütün Hicaz´ın tanıdığı,
Beytullahm, Haramı Şerif ve çevresinin bildiği,
Allah´ın kullarının en hayırlısının oğludur.
İşte bu; takva sahibi ve tertemiz olan sancak,
Gördüğü zaman kendisine Kureyş´in
Cömertlikle fazilet kaynağı dediği kişidir,
Ki senin «Bu da kim » sözün eksiltmez onun kadrini,
Tanımazlıktan geldiğini senin Arab da iyi tanır, Acem de...[3]
Ali Zeynelâbidin, kendisini fıkıh ilmine ve hadîs rivayetine vermiştir. O, tabiîlerden de hadîs rivayet etmiştir. Ehl-i Beytin fikir mirasını da muhafaza etmiştir. Ondan îbni Şihab ez-Zühri, hadis, rivayet eder ve onu takdirle anardı. O, siyasetten uzak durdu ve tamamen kendisini İslâm ilmine verdi.
Onun çağında şiîlerin sapıkları (Gulât-i Şia) mevcut idi. Onlarla karşılaştığı zaman tutumlarını tenkid eder ve onlan hakikat yoluna çağırırdı. Rivayet edildiğine göre Irak´dan gelen bir topluluk onun etrafına oturmuş, Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´i kötü sözlerle anmışlardı. O, bunlara şöyle haykırdı: «Söyleyiniz, siz kimsiniz Yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan, Allah´ın fazlım ve yüksek rızâsını istiyen, Allah ve Resulünün yolunda koşan ilk muhacirlerden inisiniz » Onlar, hayır dediler. O, «Siz yurdu ve îmanı daha önce tutmuş olan, kendilerine gelen muhacirleri sevenlerden misiniz » dedi. Hayır, dediler. O, bunun üzerine onlara şu cevabı verdi: Kendiniz itiraf ettiğinize göre siz ne onlardan, ne de bunlardansınız. Ben tanıklık e´derim ki siz Allah´ın şu âyetindeki üçüncü zümreden de değilsiniz: «Onlardan sonra gelenler; Rabbimiz, bizi ve İmanda bizi geçen kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde İman edenlere karşı bir kin bırakma, derler.»[4] Bundan sonra onlara, benden uzaklasınız; Allah lâyıkınızı versin, derneğinizi dağıtsın, siz İslâm ile alay ediyorsunuz ve îslâm ehli değilsiniz, dedi.[5]
Îmam Zeyd´în Doğumu Ve Gençliği
İşte îmam Zeyd, bu büyük ve cömert babanın gölgesinde doğdu ve büyüdü. Bu acıklı ve üzüntülü muhitte yaşadı. Allah, ondan da, şerefli atalarından da razı olsun. Bu tertemiz soydan gelen İmam Zeyd´in babası Ali Zeynelâbidin, dedesi şehidler şehidi Hz. Hüseyin; büyük dedesi İslâm kahramanı, İlim şehrinin kapısı, sahabîlerin en büyük kadısı, Medine´ye yapılan göçte Peygamber CS.A.V.)´in kendisi ile kardeşlik akdettiği Hz. Ali´dir.
Zeyd´in doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Fakat Hicri 80 yılında doğduğu anlaşılmaktadır. H. 122 yılında da şehid olarak öldüğü en kuvvetli rivayetlerle ifade edilmektedir. Öldüğü zaman 42 yaşını geçmediğinde rivayetler birleşmektedir.
Onun iyi bir şekilde yetişmesi için gerekli muhit mevcut idi. Bu muhit, ona yükseklik ve büyüklük duygusu yermiştir. O, soyundan gelen yüksek şeref sayesinde ruhi bir ululuk duyardı. Çünkü bir taraftan Hz. Peygamber (S.A.V.)´in, diğer taraftan Hz. Ali´nin torunu idi. O. sıkıntı ve mihnetler içerisinde yaşadı. Fakat bu sıkıntı ve mihnetler, ona ruhî bir olgunluk kazandırdı. Kendi ailesinde bulduğu İlim pınarlarından bol bol içti. Bütün bunların üstünde Irak ve diğer îslâm ülkelerinde şiddetli fitneler meydana geldiği zaman o. bir çok sahâbî ve tabiîlerin sığındığı Peygamber ve Nur Şehri Medine´de idi. Bu şehir, Sünnetin beşiği, Peygamber ilminin ışığı idi. Nitekim daha sonra Ömer b. Abdilaziz Medine´ye haber göndermiş, orada oturmakta olan tabiilerden Peygamber´in sünnetlerini toplamalarını ve diğer İslâm ülkelerine yaymalarını emretmişti.
İmam Zeyd, böyle bir İlim çağında yetişmiş, böylesine yüksek bir aile içinde doğup büyümüş ve mükemmel bir insan olarak yaşamıştır. O, babasından Ehl-i Beytin ilmini rivayet etmiştir. İmam Zeyd´in bütün rivayetlerini içine alan «el-Mecmu» adlı kitabında Hz. Ali´ye dayanan pek çok hadis mevcuttur.Ayrıca o, babasından Ehl-i Beytin ilmini rivayet ettiği gibi Hz. Ali ve Hüseyin´den başka râvilerden de bir çok hadisler rivayet etmiştir. Nitekim babası Ali Zeynelâbidin de bir çok tabiîlerden rivayetlerde bulunmuştur. Çünkü onlar, tabiîlerden rivayet etmekle halk arasında şeref ve itibarlarının sarsılacağı vehmine asla kapılmamışlardır.
Babası H. 94 yılında öldüğü zaman İmam Zeyd 14 yaşında idi. O, kendisine babalık yapacak bir yaşta olan ağabeyi Mühammed Bâkır´dan da rivayet etmiştir. Mühammed Bâkır´m oğlu İmam Cafer-i Sadık, İmam Zeydle yaşıt idi.
İmam Zeyd´in 14 yaşında iken babasından Ehl-i Beytin bütün ilmini öğrenmiş olması düşünülemez. O, ilminin büyük bir kısmını, babasının bütün ilmini öğrenen ağabeyinden almıştır. Mühammed Bakır, İlim ve fazilette İmam idi. Bir çok bilginler ve Irak âlimlerinin başı Ebu Hanîfe de ondan İlim öğrenmiştir. Mühammed Baku, İlimde gerçekten İmamlık mertebesine yükselmişti. Hattâ âlimlerin sözlerini inceler, bunların doğru ve yanlışını ortaya kordu.
Ehl-i Beyt arasında îmam Zeyd´in çağdaşı âlim, fâzıl, bilginlerin ilmine başvurup şahsiyetine saygı gösterdiği, halkın ve idarecilerin saygı duyduğu biri vardı. îşte o, Zeynelâbidin´in amcası Hz. Hasan´m torunu Abdullah b. Hasan idi. Bu zat, çok doğru ve pek güvenilir bir kimse olup Ebu Hanîfe kendisinden ders almıştır. İmam Mâlik ve Süfyan es-Sevrî gibi birçok muhaddisler ondan rivayet etmişlerdir. O, Halife Ömer b. Abdilaziz´e uğramış ve ondan büyük ikram görmüştür, İlk Abbasi halifesi Abdullah Seffah´a uğramış, ondan da tazim görmüştür. Halifeliğinin ilk günlerinde Ebu Cafer el-Mansur da ona saygı göstermişti. Fakat, Abdullah b. Hasan´ın oğulları, Ebu Cafer aleyhine harekete geçince onu hapsettirmiş, ölümüne kadar da hapishaneden çıkarmamıştır ki öldüğü zaman O, 75 yaşındaydı.
Zeyd, Abdullah b. Hasan´dan da İlim tahsil etmekle Ehl-i Beyte mensup diğer seçkin bilginlerin İlimlerini de öğrenmiş oldu. Ayrıca O, Peygamber´in mescidinde İlim meclisleri akdeden tabiilerden de İlim öğrenmiş, onların rivayetlerini, çıkardıkları hükümleri ve verdikleri fetvaları tesbit etmiştir. Böylece O, Peygamber evinde tahsilini tamamlamış, ilmin beşiği olan Medine´de kendisini tanıtmıştır. Nihayet kendisini güçlü bulduğu zaman Medine´den dışarı çıkmış, böylece babasının ve ağabeyinin usûlünden ayrılmıştır. Çünkü onlar, Medine´den dışarı ancak hac maksadıyla çıkarlardı. Yani, Hz. Hüseyin´in çok feci bir şekilde öldürülmesinden sonra Ehl-i Beyt men-subları, Medine´den dışarı çıkmıyorlardi; ancak hac maksadıyla çıkabiliyorlardı. İnsanları ve siyaseti terketmişler, kendilerini sadece ilme vermişlerdi. Kendilerine İlim için gelenlere ilgi gösteriyorlar, fıkıh ve dahîsi yayıyorlardı. Bu yüzden Hâşimî ailesinin diğer ileri gelenlerini onlar fikir, fıkıh ve din bakımından geçmiş bulunuyorlardı.
Zeyd, İlim uğruna Medine´den çıktıktan sonra çeşitli memleketlere giderek ilmi her bulduğu yerde almıştır. Basra´da Vâsıl b. Ata´ ile karşılaşmış; onunla mu´tezilî görüşleri incelemiştir. Bu sebeple, ilerde de anlatacağımız gibi, onun görüşleri ile mu´tezili görüşler arasında bir yakınlık meydana gelmiştir. Onu, bilhassa Hâşimî ailesinde tahsil ettiği İlim yükseltmiştir. Zira, onun mensup olduğu bu aile içinde akâid, fıkıh ve hadis âlimleri bulunuyordu. Meselâ, Hz. Ali´nin Fatıma´dan sonra aldığı hanımından doğan Muhammed b. Hanefiyye bunlardandır. Şehristâni, Muhammed b. Hanefiyye hakkında şöyle söyler: Muhammed b. Hanefiyye derin bir bilgi, keskin ve isabetli bir görüş sahibi idi. Ona babası Hz. Ali savaş vaziyetlerini anlatmış ve onu ilmin yüksek derecelerine vukuf , sahibi yapmıştır. O da uzleti seçmiş ve şöhrete karşı ilgisizliği tercih etmiştir.[6]
Zeyd, muhtelif yerlerde İlim tahsil ettikten sonra Irak ve Hicaz ülkelerinde dolaşmış, âlimlerle müzakerelerde´ bulunmuş, sonra ömrünün çoğunu Medine´de geçirmiştir. Ona her taraftan bir çok talebe gelmiş ve İlim öğrenmiştir. O, Medine´de bulunduğu zamanlar kendisini Kur´an okumaya ve ibadete vermiş olup kıraat hususunda da insanların en bilgini idi. İlimde zirveye ulaşmıştı. îmam ´zam Ebu Hanife onun hakkında şöyle söylemiştir: «Zeyd b. Ali´yi gördüm; çağında ondan bilgin, ondan daha çabuk cevap veren, ondan daha açık söz söyliyen birini görmedim. O, eşsiz bir insandı.»
Abdullah b. Hasan da Zeyd´in oğlu Hüseyin´e şöyle söylemiştir . Atalarının sana en yakını Zeyd b. Ali´dir. Ben aramızda ve bizden başkaları arasında onun benzerini görmedim.»[7]
İmam Zeyd Mücadele Alanlarında
Ehl-i Beyt, hem söz ile hem de fiilen siyasetten uzaklaşmıştı. Hattâ onlar, hükümdarlara, baskılarından kurtulmak için, «Emîr´ul-Mu´-minîn» diye hitabediyorlardı. Onların çoğu, Medine´de ancak siyasî çevrelerle temas etmemek için kalıyorlardı. Onlardan Irak ve Şam ülkelerinde en çok dolaşan İmam Zeyd´dir.
Fakat, Haşimî ailesinin halktan ayrı olarak yaşamasına rağmen, memleketin her tarafında şiîlik propagandası alabildiğine yayılıyordu. Ehl-i Beyt´in şiilerden uzak yaşayışı, bu şiîlerin çoğunun gerçek İslâm yolundan sapmasına sebeb oldu. Bunlarla karşılaşan Ehl-i Beyt mensubları, onları dâima sert bir şekilde azarlamışiardır. îmam Zeyd, seyahatları sırasında bu şiîler arasında hakikati yaymaya ve onları sapıklıktan uzaklaştırmaya çalışmıştır.
Emevl Devletinin başına, Hicrî 105-125 yıllarında hüküm süren Hişam b. Abdilmelik geçmiştir. Bu Emevi Halifesi, Zeyd´i ve onun hareketlerini, adamları vasıtasıyla daima takib ediyordu. Çünkü Abbasîlerin propagandası, şiî bir kılığa bürünmüş, Horasan ve Mâverâunnehr ülkelerinde gizli gizli yayılıyordu. Zeyd üzerinde şüpheler artmış ve bütün hareketlerinden dolayı ittiham edilmeye başlanmıştı. Fakat, suçlu olduğunu gösterecek bir delil bulunamamıştı. Zeyd, devlete karşı ayaklanmak için her hangi bir teşebbüste bulunmamıştır. Ancak, İlim ve irşat vazifesiyle uğraşmıştır. Zeyd´i ittiham etmek için elde bir delil bulunmadığı halde, Hişam şüpheden kurtulamamıştır; çünkü o, Ehl-i Beytin halk nazarmdaki mevkiini biliyordu. Ayrıca Beytü´l-Haram´da Ali Zeynelâbidin e gösterilen saygıyı gözleriyle görmüştü.
Hişam, İmam Zeyd´in durumunu gözetlemekle yetinmedi, tersine, Ehl-i Beyt´in mevkiini sarsmaya teşebbüs etti. Bu maksatla O, Medine Valisini Ehl-i Beyt mensupları arasında fitne çıkarmaya şevketti. Esasen Zeyd ile amcası Hz. Hasan´m evlâtları arasında Hz. Ali´nin bir vakfı üzerinde münakaşa mevcuttu, Onlar bu vakfın mütevelliği meselesinde anlaşamıyorlardı. Vali, bu dâvanın kendi huzurunda halledilmesinde ve husûmetin uzamasında İsrar ediyordu. Bu maksatla, Vali, bütün Medine´lileri, bu muhakemenin cereyanma şahit kılmak için, bir araya topladı ve Hz, Hüseyin evlâtları arasındaki uygunsuz tartışmayı halka duyurmak istedi. Valinin kötü maksadım kavrayan Zeyd, Medine´de bu dâva ile ilgili dedikodulara son vermek için kendi hakkından vazgeçti.
Bu dâvanın duruşmasıyla ilgili bazı hususları İbnu´I-Esir´den dinliyelim: «Medine bulgur kazanı gibi kaynıyordu. Herkes birbirine Zeyd böyle dedi, Abdullah şöyle dedi gibi lâflar söylüyordu. Ertesi gün olunca Vali Halid, Mescid´de yerine oturdu. Halk da toplanmıştı. Bazısı mahcup, bazısı da üzüntülü idi. Halkı, buraya, Ehl-i Beyte mensup insanların biribirine kötü sözler sarf etmesinden hoşlanan Halid bilhassa çağırmıştı. Abdullah konuşmaya başladı. Bunun üzerine Zeyd söze karışıp: «Acele etme, ey Ebu Muhammed. Eğer Zeyd, seninle Halid´in huzurunda muhakeme olacaksa, sahip olduğu bütün köleleri ebediyen azat edecektir,» dedi. Sonra Vali Halid´e dönerek: «Allah´ın Elçisinin zürriyetini böyle bir mesele için mi topladm Halbuki Ebu Bekr ve Ömer onları böyle bir iş için asla topIamamıştı»[8] demiştir.
îşte İmam Zeyd´in bu davranışıyla tartışma sona ermiştir. Fakat Vali, duruşmada hazır bulunan bazı serserileri kışkırtarak Zeyd´e küfrettirmiştir. îmam Zeyd ise, bunlardan yüz çevirerek, «Biz, sizin gibilere cevap vermeyiz» demekle yetinmiştir.
Medine´den her çıkışında îmam Zeyd´e gösterilen güçlükler şîd-detlenirdi. O, bir kere Irak´a gitmişti. Buranın valisi Halid b. Abdil-lâh el-Kasrî de ona çok ikramda bulunmuştu. Fakat bu vali yerinden azledilmiş, ondan sonraki vali hem Zeyd´i ittiham etmiş, hem de Halid b. Abdillah el-Kasri´yi, Ehl-i Beyt´e malî yardımda bulunmakla suçlamıştı. Medine´ye gitmiş olan îmam Zeyd, bu hususta sorguya çekilmek üzere Irak´a çağrılmıştır.
îşte bu türlü güçlük, ihanet ve eziyetler, hem Medine Valisi hem de başkaları tarafından durmadan Zeyd´e yöneltiliyordu. Nihayet o, Hişam´a gidip Medine Valisini şikâyet etmek zorunda kaldı. Fakat Hişam´a gidince, Halîfe, onu küçük düşürmek istemiş ve huzuruna kabul etmemiştir. Huzuruna çıkmak için İmam Zeyd´in gönderdiği kâğıdın altına Hişam şunu yazmıştır: «Medine´deki evine dön!» Zeyd´in İsrarı üzerine Hişam sonunda onu kabul etmiş; fakat içeri girince ona oturacak yer göstermemiştir. Zeyd de boş bulduğu bir yere oturmuş ve şöyle demiştir: «Ey Emîr´ül-Mü´minîn, hiç bir kimse Allah´a tavkâ hususunda büyüklük taslıyamaz. Keza, hiçbir kimse Allah´a takvadan başka bir hususta kendisini küçültemez.» Hi-şam şöyle cevap vermiştir: «Sus, anasız olası. Sen hilâfet iddiasında bulunuyorsun. Halbuki sen bir cariyenin oğlusun.» Zeyd, buna şu sözleriyle son derecede metanetli bir cevap vermiştir: «Allah katında hiçbir kimsenin derecesi Peygamber´den daha yüksek ve kadri ondan daha yüce değildir. İsmail Aleyhisselâm da bir cariyenin oğlu ve kardeşi de Surayha´ın oğludur. Bütün insanların hayırlısı Hz. Peygamber, İsmail soyundan gelmiştir. Birisinin dedesi Allah´m Elçisi ve babası Ebu Talib´in oğlu Hz. Ali olursa, kimsenin ona diyeceği birşey yoktur.» Bunun üzerine Hişam, «Dişan çıkınız- dedi. Zeyd de, «Çıkıyorum; fakat bundan sonra, senin istemediğin yer ne re ise orada bulunacağım» cevabını verdi.[9]
Hîşam B. Abdîlmelîk´e Karşı İsyanı
İmam Zeyd Medine ve Irak´ta türlü işkencelere uğradı.´ Durumunu Hişama şikâyet etmek istediği zaman yine eziyet gördü. Hz. Ali´nin torunu olduğu halde huzurundan kovuldu. O biliyordu ki şerefli insan, zulme karşı koyar ve ağzını doldurarak «Hayır!» der. Bunun için bu, Hâşinıî genci de ağzını doldurarak «Hayır!» dedi. Zillete mukabil ölüme razı oldu. îsyan bayrağını açmak üzere iken onun şu mısraları söylediği rivayet edilir: «Erken kalktım ölüm beni korkutuyor, sanki Ben hayat sahnesinden ayrılmışım. Ona cevap verdim s Ey ölüm sen bir pınarsın, Elbet ben de senden bir bardak içeceğim.»
Yiğit delikanlı, her türlü korkudan uzak, ya hak, ya ölüm diyerek meydana atılmıştı. Bunlardan hangisine kavuşursa kavuşsun, içinde bulunduğu durumdan daha iyi olacaktı. Savaş hazırlığını yaptıktan sonra gizlice Kûfe´ye gitmişti. Fakat bu bilinen bir gizlilikti. Çünkü onun işi kimseye meçhul değildi. Irak´lı şiîler hemen etrafını sarıp bîata başlamışlardı. Onun biat ve davetinin şekli îb-nü´1-Esir´in el-Kâmü´inde şöyle anlatılır:
«Biz, sizi Allah´ın Kitabına ve O´nun Elçisinin Sünnetine, zâlimlerle savaşa, zayıfları müdafaaya, yoksullara yardıma çağırıyoruz ve bu mücadelenin kazandıracağı ganimet, bunu hak edenler arasında eşit olarak paylaştırılacaktır. Zulüm defedilecek, hak sahibine yardım edilecektir. Buna göre bana biat ediyor musunuz Onlardan «evet» cevabını alınca, elini tek tek onların ellerinin üzerine koydu ve şöyle dedi: Allah´ın ahdi ve mîsakı, O´nun ve Elçisinin zimmeti üzerinize olsun. Bana yaptığınız bîata vefa göstereceksiniz, düşmanlarımla savaşacaksınız, benim için gizli ve açık her yerde nasihat edeceksiniz, değil mi Biat edenlerin «evet» demesi üzerine onların ellerinin üstünü ayrı ayrı mesnetti ve, Allah´ım sen şahit ol, dedi.»[10]
İmam Zeyd´e Kûfe´lüerden bu şekilde 15 bin kişi biat etmiştir.Vâsıt gibi civar şehirlerden katılan şiîlerle bunların sayısı 40 bine çıkmıştır. Ehli Beyt´in ileri gelenlerinden bir çoğu Zeyd´i uyarmış ve Küfe´lilere güvenilemiyeceğmi söylemiştir. Fakat Hz. Ali´nin torunu kararından vazgeçmemiş, ya şeref ya ölüm, diye yoluna devam etmiştir. Artık geri dönmesi imkânsız hale gelmiş, savaş alanına O, her gün biraz daha yaklaşmıştır. Kuvvetlerini toplamış ve liderlerle 122 H. yılı Safer ayının başında hücuma geçmeyi kararlaştırmıştır.
Zeyd´in ve ona biat edenlerin haberi Irak Valisine ve Hişam b. Abdilmelik´e ulaşmış, bunun üzerine Hişam, Valiye gönderdiği mektupta şöyle söylemiştir: «Sen uyuyorsun, Zeyd b. Ali´nin Kûfe´deki suçu çok artmıştır. Ona bîat ediliyormuş. Onu İsrarla yanına çağır ve kendisine «eman» ver; kabul etmezse öldür.»
İmam Zeyd´in Savaşa Girişi Ve Şehîd Oluşu
Durum iyice fenaîaşmıştı. Irak Valisi, İmam Zeyd´i yanma çağırmak cihetine gitmiş, İmam ise vaziyetini açıkça belirtmek mecburiyetinde kalmıştır. Bunun için kendisine bîat eden Iraklıları çağırmış, fakat onlar bu kesin karar verme ânını görünce birbiriyle münakaşa ve mücadeleye başlamışlar ve çeşitli fikirler ileri sürerek ortalığı karıştırmışlardır. Onlar biliyorlardı ki, Ehl-i Beyt, kendileri gibi düşünmüyordu. Bunlar arasında cereyan eden münakaşayı tarih kitaplarından olduğu gibi naklediyoruz:
Ebu Bekr ve Ömer hakkında ne.düşünüyorsunuz Diye Zeyd´e
sordular. O da:
__ Allah onlara mağfiret etsin. Ehl-i Beytimde hiçbir kimsenin onlardan teberri ettiğini işitmedim. Onlar «in hayırdan bir şey söyleyemem.
Dedi.
__ O halde Ehl-i Beyfin haktan niçin istiyorsun Dediler.
Biraz önce isimlerini andığınız kimseler hakkında söyliyeceğim en ağır söz, bizim hilâfete daha lâyık oluşumuzdur. Fakat millet, onları bize tercih etmiş ve bizi işbaşına getirmemiştir. Onlar da, üzerlerine aldıkları hilâfeti adaletle yürütmüşler, Kitab ve Sünnetle amel etmişlerdir. Dolayısiyle, küfre girecek bir şey yapmamışlardır.
Diye cevap verdi.
O halde niçin savaşıyorsun Dediler.
Çünkü bunlar, onlar gibi değildirler. Bunlar, yani Emeviler, hem halka hem de kendilerine zulmetmektedirler. Ben, sizi Allah´ın Kitabına ve O´nun Resulünün sünnetine, sünnetleri ihya etmeye, bid´-atları yoketmeye çağırıyorum. Beni dinlerseniz sizin için de benim için de iyi olur. Dinlemezseniz ben sizden sorumlu değİlim.
Dedi.
Bunun üzerine onlar, İmam Zeyd´i yapayalnız bırakıp dağılarak, bîatlannda durmadılar ve İmanım Cafer-i Sadık olduğunu ilân ettiler.[11]
Bu tartışmalar yapılırken Emevî ordusu hazırlıklarını tamamlamış, İmam Zeyd ve ona bağlı olanların üzerine hücuma geçmişti. Bunun üzerine îmam Zeyd, savaşa, karar verdiği zamandan bir ay önce girmek zorunda kalıyordu. Adamlarını parolası olan «Ya Mansur, Ya Mansur» sözü ile çağırmaya başladı. Kendisine ancak 400´e yakın insan cevap verdi. Halbuki yalnız Kûfe´de ona biat edenlerin sayısı 15 bin kişi idi. Bunlara katılanlar ise bu sayıdan kat kat fazla idi. Hepsi de sözlerinden dönmüşlerdi. îmam Zeyd, onlara şöyle haykırıyordu: «Çıkınız, zilletten izzete; çıkınız, din ve dünyaya; çünkü siz ne dinde, ne de dünyadasınız.» Fakat, Hz. Ali´nin torunu İmam Zeyd, yenilginin belirtilerini gördüğü halde, sarsılmıyor ve şöyle bağırıyordu: «Korkuyorum, siz Hz. Hüseyin´e yaptığınızı bana da yapacaksınız. Allah´a and olsun ki ölünceye kadar, tek başıma da olsam, savaşacağım.»
Peygamber (S.A.V.)´in torunu, Bedir savaşma katılan mücahidler kadar askeriyle karşısındaki koskoca ve her an takviye gören bir orduya karşı ilerliyordu. Sayıca az, fakat îman bakımından çok güçlü olan ordusuyla savaşa girdi. Emevî ordusunun bir kanadını yenilgiye uğrattı. Onlardan 70 kadarını öldürdü, Çokluğuna rağmen Emevî ordusu, bu bir avuç yiğit mücahidlerle kılıç kılıca çarpışmaktan âciz kalmış ve oklardan medet ummaya başlamıştı. İmanı Zeyd´in adamlarını ok yağmuruna tutmuşlar, bu arada İmam da alnından aldığı bir ok darbesiyle yere yuvarlanmıştı. Bu okun alnından çıkarılışı, onun ölümü ile sonuçlanmıştı. Böylece onlar, .Zeyd´i, dedesi Hü-seyn´e karşı uyguladıkları metodla yolundan alıkoymuş oluyorlardı. Çünkü Hz. Ali´nin evlâtları, savaş meydanında mertçe karşılarına çıkan herkesi yere sermekte güçlük [12]çekmiyordu.[13]
Savaştan Sonra
Hişam ve kumandanı, bu genç İmamın şehid oluşundan sonra ona, Yezid ve İbni Ziyad´m Hz. Hüseyn´e ölümünden sonra yaptığının aynısını yaptılar. Zeyd´in kabrini açtırıp temiz cesedini çıkarttılar. Onun cesedini, Kûfe´nin bir meydanında Hişam b. Abdilmelik b. Mervan´m emri ile astılar. Emevî taraftarı bir şair, bu durumu anlatan bir şiir yazmış ve şu çirkin sözleri burada sarf etmiştir:
Sizin Zeyd´i bir hurma kütüğüne astık.. Hiç gördünüz mü Hak yolunda olanın hurma kütüğüne asıldığını.
Onun temiz cesedi, bir müddet asılı kaldıktan sonra yine Hişam´m emri ile yakılmış ve külleri yele verilmiştir. Fakat, îmam Zeyd´in bu şekilde öldürülüşü, Abbasî davetini daha çok yaymış ve halkın bu davet etrafında toplanmasını sağlamıştır. Nasıl ki Hz. Hüseyin´in öldürülüşü, Şüfyanî-Emevî devletini devirmiş ve Süfyan oğulları yerine Mervan oğullarını getirmişse, Zeyd´in öldürülüşü de Emevî devletini kökünden yıkmıştır. Çünkü, o nur yüzlü genç İmamın şehit edilişinden tam on sene sonra Emevî devletinin yerinde yeller esmiştir. Allah´ın hikmetinden sorulmaz. Emevî hükümdarlarının kabirleri de açılıp cesetlerinin kalıntıları çıkarılmış, Zeyd´in cesedi gibi yakılarak külleri yele verilmiştir. Mes´udî, bu durumu şöyle anlatır:
«El-Heysemî b. Adiy et-Taî, Ömer b. Hâni´den şöyle rivayet etmiştir: Abdullah b. Ali ile Eb´ul-Abbas es-Seffah zamanında Emevî hükümdarlarının kabirlerini açmak için çıktık. Sıra Hişam´m kabrine gelmişti. Onun cesedini kabrinden tam olarak çıkarttık, sadece burnunun bir kısmı çürümüştü. Abdullah b. Ali, ona 80 sopa vurdu, sonra yaktırdı. Süleyman´ın kabri Dâbık´ta idi. Gidip onu da çıkardık. Fakat, bel kemikleri ile bazı kaburga kemikleri ve başından başka bir şeyi kalmamıştı. Bunları toplayıp yaktık. Aynı muameleyi öteki Emevî hükümdarlarına da yaptık.» Mes´udî, bu olayları uzun uzun anlattıktan sonra şöyle söylemektedir: «Biz, bu haberleri burada Hişam´m, Zeyd b. Ali´yi öldürttükten sonra, ona, cesedini yaktırmak suretiyle reva gördüğü akıbetin aynen kendisinin de başına gelişini bir ibret olsun diye yazdık.»[14]
Biz de burada belirtmeliyiz ki, bu naklettiğimiz sözlerle Abbasilerin, Emevîlerin kabir ve cesetlerine reva gördükleri davranışların iyi bir hareket olduğunu söylemek istemiyoruz. Buna İslâm dini asla müsaade etmez. Ancak, Allah´ın hikmetini, ibret alınsın dîye beyan etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü Allah, zâlimleri birbirine musallat etmektedir. Emevî zâlimleri hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamberin Ehl-i Beyt´ine olmadık şeyleri yapmışlardır. İktidarı ele geçiren öteki zâlimler de, onlara aynı şeyleri tatbik etmişlerdir. Böylece Allah´ın, «İşte biz, zâlimlerin bir kısmını kazandıkları şey sebebiyle diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.»[15] âyeti bir kere daha gerçekleşmiştir.
idrâk sahiplerine bunlar birer ibret olmalıdır ![16]
İmam Zeyd´in Şahsiyet Ve Karakteri
İmam Zeyd´in gençliğini, mücâdelesini ve hayatının sona erişini anlattık. Burada, onun şahsiyet ve karakterini de genel hatlarıyla ortaya koymak istiyoruz. O, Ehl-i Beyt´e mensup olan diğer şahsiyetler gibi yüksek meziyet ve vasıflara sahip idi. Onun en üstün meziyetlerinden biri, hak ve hakikat uğrunda mücadele ederken sahip olduğu ihlâstır. Kişi, hak ve hakikati ararken ihlâs sahibi olursa, kalbinde hikmet nuru parlar ve onun yolunu aydınlatır. Hiçbir şey, aklı ihlâs kadar aydınlığa kavuşturmaz. Keza, hiçbir şey, fikir nurunu, nefsi arzu kadar söndürmez.
Zeyd, İlim uğrunda koşarken büyük bir ihlâs sahibi idi. Birçok İlimleri bu sayede öğrendi. Medine´de fıkıh İlimlerini, Ehl-i Beytin ilmini, Usûl´ud Dîn ilmini tahsil etti. İslâmî fırkaların beşiği olan Basra´ya gidip çağının bütün İlimlerini öğrendi. Bu İlimlerin hepsinde o, gerçekten İmamlık derecesine yükseldi. Ihlasın en büyük meyvesi takvadır. Takva nuru, Zeyd´in yüzünde, lisanında ve hareketlerinde parlamakta idi. Bir çağdaşı onun hakkında şöyle söylemişti : «Zeyd b. Ali´yi her gördüğüm zaman daima yüzünde nur parıltıları bulunurdu,» O, daima ya Kur´an okur, ya da ilmî müzakerelerde bulunurdu. Onunla görüşmek istiyen biri şöyle söylemiştir: «Medine´ye geldim ve Zeyd b. Ali´yi ziyaret için her soruşumda bana onun Kur´an okuduğunu söylediler.» O, kendisini şu sözüyle tanıtır: «Zeyd b. Ali sağ ve solunu tanıdıktan sonra Allah´ın haram kıldığı hiçbir şeye yaklaşmamıştır.»
Bu takva sahibi İmam, basiret gözüyle görüyordu ki Allah´dan korkan kimseyi halk sever ve sayar. O, şöyle söylerdi: «Kim Allah´a itaat ederse Allah da insanları ona itaat ettirir.» Onun ihlâsı, Mu-hammed ümmeti arasında birinci mertebede yer alır. Bunun içindir ki o, müslümanlan birleştirmek ve aralarındaki dargınlığı gidermek için uğraşmıştır. Bir kere, o, bir arkadaşına şöyle söylemiştir: «Bu Ülker yıldızını görüyor musun, bir kimse ona ulaşabilir mi » Arkadaşı, hayır, dedi. O da şu cevabı verdi: «Allah´a yemin ederim ki ellerimle bu ülkere asılıp oradan yere düşerek parça parça olsam, ben yine de Allah´ın Muhammed ümmetini birleştirmesini isterim.»[17]
Zeyd, tefrikanın açtığı gediği kapatmak için mücadele etmiş, müslümanları birleştirmek için Kitab ve Sünnet´ten başktı yol olmadığını görmüştür. Çalışmalarını bu yolda ilerletmiş ve temiz ruhunu da bu uğurda feda etmiştir. İhlâsmın diğer bir meyvesi de, müsamaha ve affedici oluşu idi. Onun bu duygusu, bütün hakkını amcasının oğlu Abdullah b. Hasan´a terketmesine sebep oldu. Müsamaha duygusu onun ahlâkını gülleri açılmış bir bahçeye çevirdi. İhlâsı ona daima hakkı söyletiyordu. Allah ona yiğitlik ve medenî cesaret bakımından büyük bir nasip vermişti. Savaştaki ve başkasına yardım hususundaki cesareti de aynı nisbette idi. Medeni cesareti sayesinde o, hiçbirşeyden korkmadan hakikati söylüyor, en güç durumlarda bile susmuyordu. Savaşa gireceği sırada etrafmdakilerin bir kısmı, »nun Ebu Bekr ve Ömer´e dil uzatmasını istediler. Fakat O, buna asla razı olmadı. Çünkü hakikat uğruna mücadele eden insan, bâtıl bir şeyi kendisine vasıta yapamaz. Medenî cesareti, onu, Şiîliğin «Takıyye = Gizlilik» prensibini tanımamaya şevketti. O, bütün görüşlerini apaçık ilân ediyor ve eziyetten korkarak onları gizlemiyordu. Bu tutumu, onun kendi görüşleri yüzünden işkence ve hakarete, maruz kalmasına, bazı insanların kendisini terk etmesine ve baz.ı yakınlarının muhalefetine sebep olmakta idi.
Onun savaş cesareti, kendisini 15 bin kişiden fazla büyük bir ordu ile savaşmaya şevketti. Halbuki yanında Bedir gazilerinden fazla bir askeri yoktu. Buna rağmen ilk hamlede o, zaferi elde etmek üzere idi. Fakat, uğradığı ok yağmuru durumu aleyhine çevirdi.
Yiğitlik ve zulme karşı durma, birbirinden ayrılmaz iki vasıftır İmanı Zeyd´in zulme karşı durma duygusu, onda zâlimlere karşı çok şiddetli bir hassasiyet doğurdu. O, yalnız Ehl-i Beyt´e reva görülen zulümlere karşı durmamış, başkalarına yapılan zulümler için de aynı tepkiyi göstermiştir. Zaman zaman kendilerine gösterilen iyilik ve saygı, onun zulme karşı direnme azmini hafifletmemiştir. O, herhangi bir kimseye yapılan bir zulmü kendisine yapılmış gibi hissederdi, içinden zulme karşı duyduğu isyan, nihayet onu bu zulmü fiilen kaldırmaya şevketti. Bir yakınından şöyle rivayet edilmiştir: «Hacca gitmek istedim ve Medine´ye uğradım. Zeyd b. Ali´yi ziyaret etmek için yanma varıp selâm verdim. O, şairin şu (anlamdaki) mısralarını terennüm ediyordu: «Kimler oklarla perdelenmiş bir ululuk isterse, Fayda verdiği müddetçe yaşar onlar.
Ne zaman ateşli bir kalp, keskin bir kılıç ve
Şerefli bir başı birleştirsen uzaklaşır zulüm senden.
Benimle savaş edenlerle savaş edersem ben,
Ey Âli Hemdân, bu durumda zâlim mi olurum ben
Bu rivayet, onun »ruhunda zulme karşı duyduğu isyanı göstermektedir. O, ancak kendisine hamle ruhu veren şiirleri okurdu. Zamanı gelince ileri atıldı, canını esirgemedi, Tanrı´sını hoşnut etti ve zâlimlerin azgınlığını ortaya çıkardı.
Yiğitlik ve atılganlıkla beraber Zeyd, sabırlı ve son derecede metanetli idi. Sabır mücahidlerin silâhı ve yiğitliğin kardeşidir. Sabırsız yiğitlik, öfkeden ileri geçemez. Aslında yiğitlik başka, öfke başkadır.
Hakîkatta sabır nefse hâkim olmak, nefsî arzuları yenmek, lüzumsuz şeylere atılmamak ve güçlüklere göğüs germektir. Bu meziyetlerin hepsi İmam Zeyd´de en has mânasiyle tecelli etmiştir. O, öfkelenmezdi. Meseleleri sükûnetle çözmeye çalışırdı. Neticede ileri atılmak gerektiği anlaşılırsa gözünü daldan budaktan esirgemeden atılırdı. Sabrı kendine şiar edinmişti. Hattâ, «Sabret, mükâfatını görürsün.» ve «Sakın ki başkası da senden sakınsın» sözleri onun dilinden düşmezdi.
Yukarıda anlattığımız bir muhakeme dolayısiyle onun nefsine nasıl hâkim olduğunu, hattâ bu uğurda hakkından dahi nasıl feragat ettiğini, kendisine küfreden kimselere karşılık olarak söylediği en ağır sözün, «Biz, sizin gibilere cevap veremeyiz», demekten ibaret olduğunu gördük.
Onun bu ahlâkî faziletlerinin üstünde eşsiz bir fikir ve zekâ sahibi olduğu muhakkaktır. Ona Sind´li annesinden keskin bir zekâ, derin bir tefekkür, Hind´lilere mahsus bir düşünme gücü miras kalmıştır. Mensup olduğu Ehl-i Beyt´ten de yine keskin bir zekâ, düşünen ve ilham alabilen bir akıl, fikirden hareket alanına atılan bir ruh ve derin bir tefekkür miras kalmıştır. Keskin zekâsı onu ilme sevketmiş, kuvvetli hafızası okuduğu ve işittiği her şeyi muhafaza etmiştir. O, Ehl-i Beytin Hz. Ali´den rivayet ettiği hadisleri öğrenmiş ve bütün tslânıi İlimleri tam bir ihata ile tahsil etmiştir, ihtiyaç duyduğu zaman bu İlim hazînesi daima kendisine yardımcı olmuş,´konuşmalarında sorulan suallere derhal ve isabetli cevaplar vermek onda bir meleke haline gelmiştir..
Onun fikrî dehâsı, bilhassa meselelerin sebeplçrini araştırırken ve olaylar arasındaki bağlan incelerken meydana çıkar. İlimle uğraşan aklın en büyük meziyeti işte budur.
Diğer Hâşimî âlimleri gibi o da tesirli konuşma ve belagat bakımından büyük bir güce sahipti. O, lisanın ve güzel ifadenin merkezinde, Hz. Peygamber (S.A.V)´in Ehl-i Beyti içerisinde, Hz. Ali´nin evlâtları arasında doğup büyümüştür. Büyük dedesi Hz. Muhammed (S.A.V.), keskin bir ifade ve eşsiz bir hitabet gücüne sahipti. Keza, büyük babası Hz. Ali Peygamber (S.A.VJ ´den sonra gelen en büyük hatipti. Hz. Ali´nin hutbelerini, Ehl-i Beyt âlimleri birbirinden miras olarak alırlar ve ezber ederlerdi. Bunların bir kısmını Şerif Radî, «Nehe´ul-Belâga» admı verdiği kitapta toplamıştır.
Bu açıklamalara göre fesahat ve güzel ifade, Ehl-i Beyt, özellikle bunlardan Medine´de oturanlar tarafından tabiî olarak muhafaza ediliyor, Emevî devrindeki dil bozuklukları bunlara sirayet etmiyordu. Dolayısiyle İmam Zeyd, en güzel konuşan insanlardan biri olup güzel konuşmayı susmaya tercih ederdi. Kendisine bir gün susmak mı, yoksa güzel bir şekilde konuşmak mı daha iyidir diye sordular. O şöyle cevap verdi: «Allah miskinliği kahretsin. Zira, miskinlik güzel konuşmayı bozdu. Tutukluk ve kekemel.ik getirdi.» Bundan anlaşılıyor ki Zeyd aklını İlimle, dilini de güzel konuşmalarla geliştiriyor ve ifade yeteneğini öldürecek kadar susmaktan kaçınıyordu.
Husrî´nin «Zehru´1-Âdâb» adlı eserinde şöyle bir fıkra vardır: «Cafer b. Hasan b. Ali ile Zeyd arasında vasiyet konusuyla ilgili bir tartışma cereyan etmiştir. Halk, bunların tartışmakta olduğunu öğrenince konuşmalarını dinlemek için yanlarına koşmuştur. Bazıları Cafer´in sözlerini, bazıları da Zeyd´in sözlerini ezberlemişler; tartışmacılar ayrıldıktan sonra halk da dağılmıştır. Onların sözlerini ezberliyenler bir araya gelmişler; biri Cafer bu konuda şunları söyledi, diğeri de Zeyd şunları söyledi diye naklederek her ikisinin sözlerini de yazmışlardır. Onların sözlerini halk dikkatle öğreniyor, sölyedikleri şiir ve atasözlerini ezberliyordu. Bu ikisi, çağının çok enteresan insanları idi.»[18]
Bu fıkradan anlaşılıyor ki îmam Zeyd, büyük bir fesahat ve belagat sahibi olup fikri tartışmalarda daima ifade bakımından üstün bir yer işgal ediyordu.
Hişam b. Abdilmelik, en çok Zeyd´in kuvvetli ifadesiyle tesirli hitabetinden korkuyordu. Zeyd´in Irak´a geldiğini öğrenince oranın valisine şöyle yazmıştır: «Küfe halkının, Zeyd´in meclisine gelmesine engel ol. Çünkü onun kılıçtan daha keskin, oktan daha sivri, büyü ve sihirden daha tesirli bir dili vardır.»[19]
Fikrî, siyasî ve içtimaî sahalarda liderlik yapmak istiyen kimselerin, olayları tam olarak kavnyacak kuvvetli bir anlayış ve firaset sahibi olması gerekir. Mukadderat, bazan onların ölçülerine aykırı bir şekilde tecellî edebilir. Fakat, bu, gerçek liderlerin idrak bakımından kuvvetli ve uyanık oluşlarına bir halel getirmez. Tarihin bize naklettiği haberlere göre İmam Zeyd, gerçekten kuvvetli bir fi-raset sahibi idi. Bu sayede, o, aklî yönden de hissî yönden de İmam olmaya lâyıktı. O, derin bir tefekküre sahip olduğu gibi, çok kuvvetli bir duyguya da sahipti. Savaş alanında bile firasetini kaybetmemiş, Kûfe´lilerin Hz. Hüseyn´e karşı yaptıkları hareketi kendisine karşı da yapacaklarını sezmiş. Hişam´m ordusuyla çarpıştığı gün bu sezginin yanlış olmadığını görmüştü. O, kendisini öldürenlerin de yapayalnız bırakanların da alçak kimseler olduklarını biliyordu.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Kuvvetli firaset sahibi kimse, bazı Ehl-i Beyt tarafından ikaz edildiği ve tarihî olayları bildiği halde, Irak´lılara güvenerek, nasıl olur da harekete geçer Buna şöyle cevap verebiliriz: îmam Zeyd, firasetiyle bu durumu sezmiş; onların kendisine hıyanet etmemeleri için tedbir almış ve onlarla mescid´de bîatlaşmıştır. Bununla beraber, o biliyordu ki onların bîatları dahi iş ciddiye binince kendisini terketmelerine engel olmayacaktı. Fakat; yine biliyordu ki zilletle yaşamak, savaş alanında şerefle ölmekten daha kötüdür. Bütün bunlara rağmen savaş, İmam Zeyd´in lehine neticeleniyordu. Çünkü Şamlılar, çok olmalarına rağmen, zaferden emin değillerdi. Nitekim ilk karşılaşma bu kanaati desteklemşitir. Fakat, beklenmiyen okçu taarruzu ile Allah´ın takdiri yerini buldu.
İmam Zeyd´in şahsiyeti heybetli idi. Allah, ona İlimde, akılda, yerine göre davranışta ve haya duygusunda verdiği üstünlük nisbetinde bedenî üstünlük de vermişti. Onun heybetini gösteren en büyük delil, Hişam b. Abdilmelik´in çnunla görüşmekten kaçınışıdır. Hişam, basit insanların ağzı ile onun annesini,küçümsemek istediği zaman, ondan taş gibi bir cevap almış ve işi zâlim sultanların metodu ile halletmeye yeltenmiştir. Fakat bu davranışı onu, kuvvetli ve heybetli bir şahsiyetin karşısında duracak bir güç sahibi yapmamıştır. Zira, İmam Zeyd´in heybeti bir ordunun yapacağı işi görüyordu. O, meydana atıldığı zaman büyük dedesi Hz. Ali´yi andırıyordu. Şam ordusu, Hz. Ali´nin önünde nasıl kaçtıysa, onun önünde de aynı şekilde kaçıyordu. Ancak ona, uzaktan okla mukavemet edebiliyordu.
Özetlemek gerekirse bu genç İmam; her bakımdan üstün, âlicenap ve en güzel huylarla vasıflandırmaya lâyıktır.[20]
İmam Zeyd´in Görüşleri
İmam Zeyd, Hz. Hüseyn´in şehid edilişinden sonra Ehl-i Beyt´in, halkı kendi görüşüne davet eden ve kendisi için özel bir davet metodu olan ilk İmamıdır. Babası, halk ile temas kurmuş, zayıflara daima iyilik etmiş olup aynı zamanda bir din bilginidir. Büyük kardeşi İmam Muhammed Bakır, evine çekilip ilmi tetkiklerle uğraşmıştır. Zeyd ise, Medine´den çıkıp İslâm ülkelerinde kendi İlim ve görüşlerini yaymıştır. Onun siyaset hakkında, Usûlu´d-Din hakkında kendine özgü görüşleri vardır. Ayrıca, fıkhı görüşleri ve Ehl-i Beyt´in rivayetlerini içine alan bir fıkhı rivayetler mecmuası vardır.[21]
1- Siyasete Dair Görüşleri
Hz. Ali şehid edildikten sonra ona bağlı olanlar üzerinde fikri bir baskı meydana gelmiş ve bu, Hz. Hüseyn´in şehid edilmesinden sonra da iyice artmıştır. Bu davranış, bazı yeraltı faaliyetlerinin neticesinde bir takım fikirler doğurmuş, fakat bu türlü fikirler tartışma ve inceleme sahasına çıkamamıştır. Bunların çoğu hilâfet etrafındaydı. Meselâ; hilâfetin seçimle değil, veraset yoluyla olması, Hz. Ali´nin sıfat itibariyle değil, şahsen Peygamber (S.A.V.)´in vasisi oluşu, Hz. Ebu Bekr ve Ömer´in, onun hakkı olan hilâfeti gasp etmiş olmaları, dolayısiyle bunların küfür ve laneti hak etmiş bulunmaları, Hz. Ali ve Fatıma vasıtasıyla onun zürriyetinden gelen İmamların günahtan masum oluşları, âhir zamanda hakkı yerine getirecek, bâtılı ezecek beklenilen bir mehdinin bulunduğu, bu dünyada iyiliği gerçekleştirecek İmamlarla şer liderlerinin tekrar döneceği (ric´at) gibi görüşler bunlar arasındadır.
İmam Zeyd, Medine´deki Ehl-i Beyt´in köşesinden çıkmış, bu fikirleri düzeltmeye çalışmış ve onları Ehl-i Beyt´in temiz insanlarının inandığı hakîkata döndürmek için faaliyete girişmiştir. Hz. Ebu Bekr ve Ömer hakkındaki görüşleri düzeltmiş, hilâfetin ancak veraset yoluyla Hz. Ali soyuna mahsus olmasını ileri süren görüşü kabul etmemiştir. Ancak o, halifenin Hz. Ali soyundan olmasının daha iyi olacağını, Hz. Ali´nin şahsen halife olmak için vasî tâyin edilmediğini, sıfatları itibariyle halifeliğe lâyık olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü Hz. Ali, sahabîlerin en üstünlerinden biridir. Onun böyle oluşu, başkalarının halife olmasına engel teşkil etmez. Müslümanların menfaati gerektirirse, âdil ve hakka bağlı olmak şartıyla, bir başkası da halife olabilir. Bu itibarla Hz. Ebu Bekr ve Ömer´in halife oluşları, Zeyd´e göre yerindedir. Çünkü bunlar, hak ve adaletten ayrılmamışlardır.. Maslahat da, onların halife olmalarını gerektirmiştir. Gerçi Hz. Ali, Zeyd´e göre halifeliğe daha lâyık idi. Bu hususta sözü «el-Milel ve´n-Nihal» adlı eserinde Şehristanîye bırakalım :
«Hz. Ali, sahabilerin en üstünlerinden biridir. Ancak hilâfet, görülen maslahat´a ve riayet edilmesi gereken dinî bir kaideye uyularak, çıkmak üzere olan fitneyi yatıştırmak ve halkı gönül huzuruna kavuşturmak için Hz. Ebu Bekr ve Ömer´e bırakılmıştır. Çünkü, Hz. Peygamber devrinde cereyan etmiş olan savaşlar henüz unutulmamıştı. Emiru´l-Müminihin kılıcındaki Kureyş müşriklerinin kanı daha kurumamıştı. Halkın kalbinde öç alma ihtirası olduğu gibi duruyordu. Kalbler tamamiyle İslama yönelmemiş ve başlar tam olarak halifeye eğilmemişti. Maslahat, halifelik vazifesinin; yumuşaklık, sevgi, yaşça ilerlemiş olmak, İslama ilk önce girmiş bulunmak ve Peygamber (S.A.V.)´e yakınlık gibi sıfatlarla meşhur olan bir kimseye tevdi edilmesini gerektiriyordu.
«Görülüyor ki, Hz. Ebu Bekr ölüm döşeğinde iken Hz. Ömer´i işin başına geçirmek istediği zaman, halk yüksek bir sesle kendisine:«Başımıza, son derecede sert bir kimseyi mi tâyin ettin » diye itirazda bulunmuştu. Böylece halk, dinî şiddet ve salabeti ve düşmanlara karşı çok sert oluşu sebebiyle Hz. Ömer´in halife olmasına razı olmuyordu. Hz. Ebu Bekr ise, onları: Size en hayırlımızı tavsiye ediyorum» diyerek yatıştırmıştı.»
Bu söz gösteriyor ki, halifelik verasetle olmadığı gibi, sadece üstünlükle de değildir. Ancak, müslümanların maslahatı ve halifenin adaletli oluşu gözönünde tutulacaktır ki buna, «en üstün olmayanın halifeliğe getirilmesi» denir. Çünkü, yetenek ve adalet sahibi ise, umumî menfaat da onun seçilmesini gerektiriyorsa, halifelik makamı böyle birine verilir. Burada hakikî maslahat gözetilmiştir. Halifeliğin Hz. Ali ve onun evlâtlarına inhisar etmesini istiyen ve onlardan başkasının halife olamıyacağmı söyleyenler, burada farazi bir maslahatı ileri sürmektedirler, İmam Zeyd ise, adalet ve takva ile birlikte gerçek maslahatı gözönüne almakta ve farazi bir maslahata önem vermemektedir.
İmam Zeyd´den Ehl-i Beyt İmamlarının hatâdan masum olduklarına dair hiç bir rivayet yoktur. Esasen Zeyd´in bunun aksine kail olduğu bilinmektedir. Çünkü hatâdan masum olmayı (İsmet) fikrini kabul etmek, o İmamların bir vahiy ile Peygamber tarafından tâyin edilmiş olmalarını, ayrıca onların vereceği hükümlerin vahiy veya ilham mahsulü olmasını gerektirir. İmam Zeyd´e göre Peygamber, Hz. Ali´yi şahsı itibariyle vasi tâyin etmemiş, ancak onu sıfatlan itibariyle tavsiye etmiştir. Çünkü Peygamber (S.A.V.), kendisi bile içtihadında hatâdan masum değildir. Nitekim Bedir esirlerine yapılacak muamele meselesinde Allah, onun yanılmış olduğunu bildirmiştir.
Şüphesiz İmam Zeyd´in görüşü, İmamların hatâdan masum olmadıkları yönündedir. Fakat, îmam Zeyd´den sonra Zeydiye mez-hezine bağlı olanlar, şu dört kimsenin hatâdan masum olduğunu kabul etmişlerdir:
1 Hz. Ali, 2 Hz. Fatıma, 3 Hz. Hasan, 4 Hz. Hüseyin. Çünkü Hz. Peygamber, şu âyeti kerimeler nazil olduğu zaman hı-ristiyanlarla karşılıklı beddua (mübâhele) meselesinde bunları anmıştır: «Muhakkak ki İsa´nın hali de Allah indînde Âdem´in hali gibidir. Allah, onu topraktan yarattı, sonra «ol» dedi. O da oluverdi. Hak Rabbindendir. Öyle ise şüphecilerden olma; artık sana İlim geldikten sonra, kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra birlikte dua ederek, Allah´ın lanetinin yalancıların üstüne olmasını istiyelim.»[22]
Hz. Peygamber, bu duasında onları andığına göre bunlar masumdurlar. Ehl-i Beytin diğerlerine nisbetle bunların üstünlükleri meydandadır. Çünkü bunları Peygamber (S.A.V.), kendisinin yerine koymuştu. Hz. Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´in İmametini tanımıyan ve Zeydiyye mezhebine mensup olan bazı şiîlere göre bir beklenilen mehdi vardır. Onlar, bu görüşlerine, Ehl-i Beyt´in hususi bir meziyeti olduğunu, hilâfetin veraset yoluyla olacağını ve gizli bir İmamın bulunacağını da ilâve ederler. Bu fikirlerini Hz. Ali´den rivayet edilen «Mutlaka Allah´ın açık veya gizli hüccetle kaim bir İmamı vardır» sözü ile desteklemeye çalışmaktadırlar. Gizli İmam, Allah´ın dilediği sürece yaşar ve nihayet O´nun izniyle ortaya çıkıp hakkı ilân eder ki, işte ona «muntazar (beklenilen) mehdi» denilir.
İmam Zeyd, gizli İmam görüşüne cevaz vermezdi. Ona göre İmamın kendisi için bir davetçisi bulunacak ve İmam gizli olmayacaktır. Dolayısiyle muntazar mehdî tasavvuru yersizdir. İmam Zeyd´e göre geri dönme (ric´at) da yoktur. Ancak ölüleri, Allah kıyamet günü tekrar diriltecek, hesaba çekecek, onların ceza veya mükâfaatlarını verecektir.
İşte İmam Zeyd´in görüşleri bunlardan ibarettir. Fakat Cârûdiye mezhebine mensup olanlar, İmam Muhammed b. Hasan ki buna, «En-Nefsüz-Zekeriyye» adı verilir ve Ebu Ca´fer el-Mansur tarafından öldürülmüştür; Zeydiyye Mezhebine göre İmam Zeyd´ln halifelerinden biridir mehdî olarak geri dönecek, zulüm ve haksızlıkla dolu olan yer yüzünü İslah edip adaletle dolduracaktır, demişlerdir.
Cârûdiyyo mezhebi mensupları, İmam Zeyd´e sadece´ mehdîlik ve ric´at görüşünde muhalefet etmemişler, aynı zamanda Hz. Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´in halifeliğini desteklemesine de muhalefet ederek, onların İmametini tamirüamamışlardır. Bunlara rağmen kendilerini Zeyd´iyye mezhebine bağlı göstermişler ve. bu mezhebin bir kolunu teşkil ettiklerini ileri sürmüşlerdir.
Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığına göre îmanı Zeyd, bir İmamın kendisi için İmametinin doğruluğunu tasdik eden bir davetçisi olmasını şart koşmuştur. Bu görüş, şu iki düşünceden doğmaktadır:
1 İmamın, isterse Hz. Ali´nin Fatıma´dan gelen evlâtlarından olması daha efdal olsun söz sahibi müslümanlar tarafından seçilmesi şarttır. Yalnız onlar, bu hususta maslahatı gözetmelidirler. Bu seçim işi, ancak halifeliği istiyen kimsenin kendisinin halife olduğnu ilân etmesiyle tamamlanır.
2 Hilâfet, yukarıda da belirttiğimiz gibi, sırf verasetle olmaz. Az önce söylediğimiz gibi, halifenin, efdal olma bakımından Hz. Ali´nin Fatıma´dan gelen evlâtlarından olması şartıyla birlikte, bir davetçisi bulunmalıdır. Ona göre hilâfet, veraset veya vasiyet yoluyla olsaydı, istemese dahi kırallık gibi veraset veya vasiyet yoluyla İmam´ın kendisine intikal edecekti. İmam Zeyd, İslâm Hilâfetinin veraset yoluyla olacağı görüşünü reddetmiş, Fatıma zürriyetinden gelen İmamlığa lâyık kimsenin kendisini ortaya atmasını şart koşmuştur. Ta ki halk, onun halife olmasındaki maslahatın derecesini bilsin ve onunla kendisini halifeliğe namzet kılacak olan diğer bir kimse arasında, hangisinin bu işe daha elverişli olduğunu tâyin etmek için bir karşılaştırma yapabilsin.
İmam Zeyd´e göre hilâfetin, Hz. Fatıma evlâtlarından halifeliği açıkça istiyenlere verilmesi daha üstündür. Bunların Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin neslinden olmasında bir fark yoktur, işte Zeyd´iyye mezhebi bu noktada İmamiyye mezhebinden ayrılmaktadır. Zira, İmaraiyye mezhebine bağlı olanlar, İmametin Hz. Hüseyin´in neslinden birine ait olduğunu şart koşmaktadırlar.[23]
2- Usûlu´d-Dln (Akaîd)´e Dalr Görüşleri
İmam Zeyd, çağdaşı olan Vâsıl b. Atâ´ gibi şahıslarla görüşmüş-. tür. O devirde Mu´tezilenin reisi olan Vâsıb b. Atâ´ ile Basra´da karşılaşmıştır. Şehristanî, Zeyd´in Vâsıl´dan ders aldığını iddia etmekte ise de, biz, kendisinin yaşıtı olan Vâsıl ile itikadı meseleler, cebr ve ihtiyar konulan, o devirde bir çok tartışmalara sebep olan büyük günâh (kebire) işliyen kimselerin durumu hakkında müzakerelerde bulunduğu kanısındayız. Dolayısiyle, İmam Zeyd´in itikadı görüşlerinin bir kısmı Mu´tezile görüşlerine yaklaşır. Hattâ bazı görüşleri, tamamen onların görüşleriyle birleşir.
O çağda bir çok tartışmalara yol açan ilk mesele, büyük günâh işliyen kimsenin kâfir mi, fâsık mı, münafık mı, yoksa îmanı bütün bir mü´min mi olduğu meselesidir. Bu meseleyi, Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden hakem tâyini sebebiyle Haricîler ortaya atmış, hakemi kabul edenlerin kâfir olduğunu, çünkü hükmün ancak Allah´a ait bulunduğunu, büyük günâh işliyenlerin küfre gittiğini bağırarak ilân etmişlerdir.
îşte bilginler, bu görüşü tetkik etmişlerdir. Hasan el-Basri, büyük günah işliyenin münafık olduğunu, zira içi dışına uymadığını söylemiştir. Bilginlerin büyük çoğunluğu onun fâsık olduğunu ve işinin Allah´a kaldığım ileri sürmüştür. Mürcîe mezhebindekiler, îman olduktan sonra günâhın hiç bir zarar vermiyeceğini, nitekim küfürle ibadetin de hiç bir fayda sağlamıyacağını ortaya artmışlardır, Mu´tezile ise, büyük günâh işliyenin «menziletu´n beyne´1-menzileteyn» (iki menzil arasında bir yer) de, tevbe etmediği takdirde de ebedî olarak cehennemde kalacağını söylemiştir, işte İmam Zeyd, büyük günâh işliyenin iki menzil arasında bir yerde kalacağı görüşüne katılmış, fakat onun ebedi olarak cehennemde kâlmıyacağmı, belki günâhı kadar Allah´ın ona azab vereceğini kabul etmiştir.
Görüyoruz ki bu konuda İmam Zeyd´in mezhebi orta yolu teşkil etmektedir. O, Haricîlerin ifratına, Mürcienin tefritine düşmemiş ve Hasan el-Basri´nin görüşüne yaklaşmıştır. Zeyd´in esas mezhebi, İmanın sabit bir gerçek oluşudur, İman bulunduğu takdirde zarurî olarak amel de bulunacaktır. Amelin bulunmayışı İmanın yokluğunu gösterir. Fakat, amelsiz bir kimse müslüman olabilir. Ebedî azab, ancak açıkça kâfir olanlar içindir.
İmanın ameli gerektirmesi görüşü, bazı şarklı filozofların şu görüşleriyle birleşmektedir: Bu filozoflara göre, hakikati araştırmaktaki ihlas, kişiyi doğru bilgiye ulaştırır. Doğru bilgi de gerçek İmanı meydana getirir. Gerçek İman ise zarurî olarak iyi ameli ve güzel ahlâkı gerektirir. Bunların hepsi doğru bir çizgi üzerindeki noktalardır; ihlas ile başlar, iyi amel ile sona erer.
İmam Zeyd devrinde kader, cebr ve İhtiyar (irade) meseleleri üzerinde tartışmalar oluyordu. Bu konularda birbiriyle çarpışan fırkalar doğmuştu. Cehmiyye fırkasına göre insanın hiç bir irade ve hürriyeti yoktur. Aksine insan, fiillerinde rüzgâr karşısındaki tüy gibidir. Fiillerin insana nisbeti hakiki olmayıp onunla birlikte bulunması itibariyledir. Meselâ, falan öldü, ekin´bitti, su aktı, ağaç sallandı, meyve olgunlaştı vs. diyoruz. Bu gibi şeylerin kendilerine nisbet edilen fiillerde hiç bir seçme iradesi yoktur. Buna göre kadere kayıtsız şartsız teslim olmak gerekmektedir.
Bunların yanı başında kaderi büsbütün inkâr eden Kaderiyeciler bulunmaktadır. Onlara göre insan her istediğini yapacak bir hürriyete sahiptir. Allah´ın mülkünde istemediği şeyler olabilir. Allah ezelde hiç bir şeyi takdir etmemiştir. Aksine O, şeyleri, meydana geleceği zaman takdir eder.
İmam Zeyd, bu görüşleri incelemiş, birincisinin teklifin iskatına sebep olduğunu, çünkü teklifin ancak irade ve ihtiyar üe olacağını, ikincisinin de Allah´ın ezeli İlim ve takdirini kaldırarak, «Allah her[24]şeyi hakkıyle bilir, Herşey O´nun yânında bir ölçü iledir. O, görüneni de görünmeyeni de bilen, büyük ve yüce olandır»[25] âyetleri gibi Kur´an´m kesin nass´lanna muhalefet etmekte olduğunu görmüştür.
O, bunları inceledikten sonra hem teklifi ortadan kaldırmıyan, hem de Allah´ın yüce sıfatlarını mânasızlaştırmıyan bir görüşe varmış ve kaza ile kader´e İmanın vacip olduğunu kabul etmiştir. İnsanın taat ve isyanda hür ve irade sahibi olduğunu, isyanın Allah´ın iradesine aykırı olarak yapılmadığım, ancak Allah´ın onu sevmediğini ve rızâ göstermediği halde murad ettiğini ileri sürerek, irade ile sevme ve rızâ göstermeyi birbirinden ayırmıştır. Ona göre, ma´siyet (günâh)´i insanlar, Allah´ın irade ve kudretinin sınırlan içinde işlemektedir. Fakat Allah, kullarının bu fiillerini sevmemekte ve onlara razı olmamaktadır. Çünkü «Allah kulları için küfre razı olmaz»[26]
İnsan, fiillerini, Allah´ın iradesi ile ona verdiği bir kuvvet sayesinde yapmaktadır. Kul, taat olsun isyan olsun, yaptığı şeyi kendi isteği ile yapmaktadır; fakat Allah, onun isyanına razı değildir.
İşte bu görüş, Ehl´i Beyt İmamlarına ait bir görüş olup Mu´tezile görüşünden esaslı bir şekilde ayrılır. Mu´tezile mensupları, Allah´ın iradesiyle emrini birbirinden ayırmazlar. Ona göre AHah bir şeyi emrettiği halde, kul onun aksini yaparsa bu iş Allah´ın iradesine aykırı yapılmış olur; dolayısiyle âsi insanların fiilleri Allah´ın iradesi olmaksızın yapılmaktadır.
Zeyd ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarına göre ise Allah´ın iradesi emrinden ayrıdır. Kullar, Allah´ın emrine O´nun iradesiyle âsî olmaktadırlar. Fakat, sevme ve nzâ gösterme emirden ayrılmaz. Dolayısiyle âsîler, emre aykırı hareket ettiği zaman, sadece Allah´ın sevmediği ve razı olmadığı bir şeyi yapmış olurlar. Emir, rızâ ve sevmenin delilidir, iradenin delili değildir.
îmam Zeyd´in çağında «Bedâ» konusunda da münakaşalar yapılmıştır. Şöyle ki: Muhtar es-Sakafî, kâhinlerin yaptığı gibi, kafiyeli sözler dizer, gelecek olayları bildiğini iddia eder, olaylar onun söylediği tarzda meydana gelmediği zaman Rabbmız´a bedâ oldu derdi. Burada O´nun bedâ´dan maksadı, Allah´ın ilminin değişmesidir. Bu görüş, Allah´ın ezelî ilmini inkâr edenlerin görüşüne yakındır. Zira onlar, Allah´ın ilmini kabul etseler de, onun değişebileceğini söylemişlerdir ki bu, Allah´ın ilmini inkâra yaklaşmaktadır.
İmam Zeyd, bütün bunlara muhalefet etmiş, Allah´ın ilminin ezeli olduğunu beyan ederek herşeyin O´nun takdiriyle meydana geldiğini, Allah´ın ilminin değişmesinin O´nun için bir eksiklik olacağını açıklamıştır. Allahu Teâlâ, kulların yapacağı ve onların başına gelecek herşeyi Levh-i mahfuz´unda yazmıştır. Onun ezelî ilmi ile ezelî ve ebedî iradesi, kulun irade ve hürriyet sahibi olmasına aykırı1 düşmez.
Ona göre duâ takdiri değiştirmez. Fakat onu.açığa çıkarır. Çünkü AHah, ezelî ilminde duâ ve ona icabeti takdir buyurmuştur. «Allah dilediğini mahveder, dilediğini durdurur»[27] âyeti, O´nun hür irade ve ihtiyarının her şeyi ezeceğini, hiç bir şeyin bunların üzerinde olamıyacağûıi; dolayısiyle Allah´ın ifadesinin üstünde hiç bir iradenin bulunmadığım ve O´nun ilminin her şeyi kuşattığını gösterir.
İşte bu görüş İmamiyye mezhebine bağlı olan birçoklarının görüşüne uygundur. İslâm bilginlerinin büyük çoğunluğu da bu kanaattadar.
Allah, her şeyi kuşatıcıdır.[28]
İmam Zeyd´in Fıkhı
İmam Zeyd hem fakih, hem muhaddis, hem de Kur´an´ın kıraat ilmine vâkıftı. Yani, 9nun hem bilginler, hem de kıraat ehli arasında bir yeri vardır. Hattâ tarihçilerin, onunla. Hişam´m askerleri arasında meydana gelen savaşı, «muhaddislerin,fakîhlerin ve kıraat bilginlerinin savaşı» diye vasıflandırdıklarını görmekteyiz.
Onun fıkıh ve hadîsini talebeleri nakletmişlerdir. Fakih ve mu-haddisler içerisinde en çok talebesi olan odur. Medine´de fıkıh ve hadis öğrenmek isteyenler ona başvururlardı. Nitekim kendisinden önce babası ve kardeşi de aynı durumda idiler. Zeyd Irak, Basra, Küfe ve Vâsıt gibi şehirlerde dolaşmış, buralarda bulunan talebe, bilgin ve kırat ehli ile müzakerelerde bulunmuştur.[29]
El-Mecmu´ Adli Eserî
Talebelerinden biri, ondan rivayet ettiği şeyleri iki kitap halinde toplamıştır:
1 Mecmu´ul-Hadîs
2 Mecmu´ul-Fıkıh
Bu iki kolleksiyona ortaklaşa «el-Mecmu´ul-Kebîr» adı verilmiştir. Bunları kitap halinde toplayan talebesi, Ebu Hâlid Amr. b. Hâlid el-Vâsıti´dir. Hâşimilerden birinin azatlısı olan bu zat, Hicri II. asrın II. yarısında ölmüştür. Ebu Hâlid, bütün seyahatlarında îmam Zeyd´in yanından ayrılmadığı gibi Medine´de kaldığı müddetçe de onun yanından uzun zaman ayrılmamıştır. Böylece o, Zeyd´in diğer talebelerine nisbetle kendisinin yanında en çok bulunan bir talebesi olmuştur.
Zeydiyye mezhebine mensup olan bir çok bilginler, el-Mecmu´ul-Kebîr´i îmam Zeyd´in bir eseri olarak kabul etmişlerdir. Fakat, onların bazıları ve özellikle Zeydiyye mezhebinden olmayanların çoğu bu kitabı tenkit etmişlerdir. Onların tenkidleri şu noktalara dayanmaktadır :
1 __ Ebu Hâlid, bazı büyük hadis bilginleri tarafından uydurmacılıkla itham edilmiştir. Meselâ, Nesâi, onun hakkında; «Güvenilmez, onun hadisi kabul edilmez» demiş. Ehl-i Beyt´i övmekte aşırı gitmekle itham etmiş ve rivayet ettiği bazı şeylerin zayıf olarak tesbit edildiğini ileri sürmüştür.
2 el-Mecmû´u, Ebu Halid yalnız başına rivayet etmiştir. Eğer el-Mecmu´, îmam Zeyd´e ait olsaydı bu herkesçe bilinirdi ve îmam Mâlik´in Müvatta´ı gibi onun da bir çok râvileri olurdu.
3 Zehebi, el-Mecmu´da Hz. Ali´den rivayet edilen bazı hadislerin ona nisbet bakımından sahih olmadığının tesbit edildiğini, bu suretle Ebu Hâlid´i tenkit edenlerin haklı olduğunu söylemiş ve onun bütün rivayetlerinden şüphe edilebileceğini iddia etmiştir. el-Mecmu´a yönetilen en şiddetli tenkidler, kısaca, bunlardır.
el-Mecmu´a itimat gösterenler bu tenkidleri reddetmişlerdir; Ebu Hâlid´in, Zeydîlerin büyük çoğunluğu tarafından güvenilen bir şahıs olduğunu, bazı hadis bilginlerinin ondan rivayetler yaptığını, ona yöneltilen tenkidlerin umumî bir ifade taşıdığını, böyle umumî bir ifade taşıyan ve belirli bir sebebe dayanmayan tenkidlerin bütün bilginlerce hiç bir değeri olmayağını söylemişlerdir. Zira bir kimseyi, birisi fâsıklıkla itham etse ve bunu bir sebebe dayandıramasa ithamı kendisine döner; gerçekte itham ettiği kimse değil, kendisi fâsık olur. Bir tenkit için ileri sürülen sebeplerin bulunmadığı vesikalarla isbat edilirse, o tenkit hükümsüz kalır. Meselâ, birisi bir kimseyi namazı terketmekle itham etse, bir başkası da onun namazı terketmediğini söylese, ikincisinin sözüne itibar edilir. Bu esasa göre, Ebu Hâlid´e yöneltilen tenkidler muteber değildir.
Ebu Halid´i, Ehl-i Beyt´i övmede aşın gitmekle itham etmek de yersizdir. Çünkü, bu itham mezheb taassubuna dayanmaktadır. Mez-heb taassubuyla bir râvi tenkit edilemez. Bundan başka Zeydiler, onun Ehl-i Beyti övmede aşın gitmesini tenkid değil, tezkiye olarak kabul ederler. Ebu, Hâlid, kendisinin bu noktadan itham edildiğini duysa, «bunu, töhmet değil, iddia etmediğim bir şeref sayarım» derdi.
Şafiî, Kaderiyye mezhebine göre »kader» konusunda söz söyleyen bazılarından rivayetler yapmıştır. «Bunu bid´at saydığın halde bir kaderiyyeciden nasıl rivayette bulunuyorsun » diye kendisine sorulduğunda Şafiî şu cevabı vermiştir´: «Kaderiyyeci olan İbrahim´i, sözünü tesbit etmek suretiyle, bundan sonra yalan söylemekten alıkoymak benim için daha iyidir.»
Ebu Hâlid´in, el-Mecmu´u yalnız başına rivayet etmesini ele alarak ileri sürülen tenkit de reddedilmiştir. Çünkü, onu yalnız başına toplayıp kitap haline getirmesi, bu kitapta olanları başkalarının bilmemesini gerektirmediği gibi, İmam Zeyd´in talebeleri de onun ölümünden sonra memleketin her tarafına dağılmışlardı. Dolayısıyla onlardan birinin bu işi yalnız başına yapması tuhaf bir şey değildir. İmam Zeyd´in talebeleri, bilhassa oğulları bu eseri görüp okudukları zaman kabul etmişlerdir. Böylece bu eserin bir kişi tarafından meydana getirilmesi iddiası kendiliğinden değerini kaybetmiştir. Esasen öteki mezheblerin fıkhını tedvin edenler de bu işi tek başlarına yapmışlardır. Meselâ, İmanı Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî, Irak fıkhını «Zâhir-i Rivaye» adı yerilen altı kitabında yalnız başına toplamıştır. Bu altı kitap şunlardır:
1 el-Asl
2 eş-Şerh´us-Sagîr
3 eş-Şerh´ul-Kebir
4 Es-Siyer´us-Sagîr
5 es-Siyer´ul-Kebîr
6 ez-Ziyâdât.
Halbuki İmam Muhammed, Ebû Hanîfe´nin yanında dört seneden fazla kalmamıştır. Öte yandan Ebu Hanife´nin yanında daha fazla kalan ve yaşça İmam Muhammed´den daha olgun olan birçok talebeleri de vardı.
el-Müdevvene´yi de İmam Malik´ten Abdusselam Sahnun (160-240 H.) rivayet etmiştir. Sahnun, bunu, İmam Mâlik´i hiç görmediği halde onun talebesi Abdurrahman b. el-Kâsım´dan rivayet etmiştir. Şafiî´nin eski kitaplarını Bağdat´ta yalnız başına Za´ferânî rivayet etmiştir. Şafii´nin yeni kitaplarını da Fustat (Mısır) da Rabî´ b, Süleyman el-Murâdî tek başına rivayet etmiştir.
Üstelik bilginler, el-Mecmu´u her devirde kabul etmişlerdir ki bu, bütün şüpheleri kaldırmaya kâfidir. Çünkü bilginlerin, kesin bir delil bulunmadan bir şeyi kabul ettiklerini ileri sürmek, eskilerin İlimlerini yeni nesillere ulaştıran ilmi silsileyi yıkmak demektir.
eî-Mecmu´u, Hz. Ali´den rivayet edilen ve ona nisbet bakımından sahih olmayan hadisleri ihtiva ediyor, diyerek tenkid etmek de sağlam bir temele dayanmamaktadır. Çünkü, sahih olmadığı ileri sürülen bu hadislerin, Hz. Ali´den veya başkalarından rivayet edildiği, hadis kitaplarında da sabittir. İddianın yerinde olmasını sağlamak için şöyle söylemelidir: el-Mecmu´da rivayet edilen hadislerin tamamının değil, pek azının sahih olmadığı sabit olmuştur. Bu da ondaki hadislerin tümünün tenkid edilmesini gerektirmez. Nasıl ki isnad bakımından hadis kitaplarının en sağlamı olan Sahîhu´l-Buhârî´de bile sıhhati tesbit edilemiyen bazı hadisler vardır; Fakat bu, Sahihu´l-Buhârî´nin tümünü sıhhat bakımından tenkid etmeyi gerektirmemektedir.[30]
El-Mecmu´ Nasıl Yazıldı
Kanaatımıza göre el-Mecmu´, şu üç şekilden birine göre tedvin edilmiştir:
1 Onu, İmam Zeyd kendi kalemiyle yazmış, Ebu Halid dö nakletmiştir.
2 İmam Zeyd, onu Ebu Halid´e yazdırmıştır. İmam Şafii´nin el-Umin adlı kitabının bazı bölümlerini talebelerine yazdırması gibi.
3 Ebu Hâlid, İmam Zeyd´den rivayet ettiği hadis ve fıkıh mecmualarını sonradan bir tertibe sokarak kitap haline getirmiştir.
Biz, birinci şekli makul bulmuyoruz. Çünkü, o çağda böyle tedvin usûlü mevcut olmadığı gibi, Ebu Hâlid de böyle bir iddiada bulunmamış olup el-Mecmu´un durumu da bu şekilde yazıldığını göstermemektedir. İkinci şekli de kabul edemeyiz. Çünkü, el-Mecmu´un metinleri buna muhalif görünüyor. Ayrıca bu metinler, Ebu Hâlid´in onları imlâ (yazdırma) yoluyla değil, rivayet yoluyla tedvin ettiğini göstermektedir. Bunun içindir ki biz, üçüncü şeklin akla uygun olduğunu kabul ediyoruz. Nitekim el-Mecmu´un ifadeleri de bunu desteklemektedir. Meselâ, el-Mecmu´da rivayet edilen hadislerin başında «Zeyd b. Ali bana anlattı...», fıkıh meselelerinde de, «Zeyd b. Ali´ye sordum» denilmektedir.
Zeydiyye İmamlarının ifadeleri, Ebu Hâlid´in, el-Mecmu´u toplayarak tedvin ettiğini göstermektedir. îmam Ebu Tâlib en-Nâtık Bilhak, «el-Mecmu´u, Ebu Hâlid´in topladığı ve Zeyd b. Ali´den rivayet ettiği herkesçe bilinmektedir» derken bu konuda gerçeği söylemiştir. Onun bu ifadesi, el-Mecmu´un İmam Zeyd tarafından ne imlâ edildiğini, ne de tedvin edildiğini göstermektedir. Ancak, Ebu Hâlid tarafından toplanarak kitap haline konulduğunu açıkça anlatmaktadır.
Mısır´da basılmış olan el-Mecmu´ bir hadis ve fıkıh mecmuasından ibaret olup tertibi fıkıh kitaplarının tertibine uymakta, «taharet» bahisleriyle başlayıp «ibâdet» ve «büyü» (yani:alım-satım) bahisleri gibi fıkıh kitaplarının bölümlerini içine almaktadır. Hadisler, her bölümde, îmam Zeyd´den rivayet edilen fıkıh bahisleriyle mezcedilmiştir.
Burada okuyucunun hatırına şöyle bir soru gelebilir: el-Mecmu´daki bu tertibi Ebu Hâlid mi, yoksa ondan sonrakiler mi yapmıştır veya Ebu Hâlid´den sonra gelenler bu kitabın metnini değiştir-meksizin sadece yeniden mi tertip etmişlerdir Nitekim İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´nin kitaplarını bazı râvîleri yeni bir tertibe sokmuşlardır. Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Ebu Hâlid´in talebesi Nasr b. Muzâhim, el-Mecmu´u bölümlere ayrılmış olarak almıştır. Bilginlere göre onu bölümlere ayıran Ebu Hâlid´dir. Elimizde bu görüşü bozacak kesin bir delil olmadığına göre aynen kabul etmek mecburiyetindeyiz.
Fakat tarihçilerin anlattığına bakılırsa, önceleri biri hadis, diğeri fıkıh olmak üzere el-Mecmu´ müstakil iki kitap halinde idi. Bugün basılmış olan el-Mecmu´da bu iki kitap birbirine mezcedilmiştir. Bu, kitabın Ebu Hâlid devrinde bölümlere ayrılmadığını göstermez- mi Böyle bir şüpheyi gidermek için Ebu Hâlid´in önce ayrı ayrı tedvin ettiği bu iki kitabı, sonradan kendisinin birbirine mezcettiğini, veya onu, mevcut tertibe göre ayn ayrı tedvin ettiği halde, sonrakilerin birleştirdiğini söylemek mümkündür. Biz, birinci şıkkı daha doğru buluyoruz; çünkü hadisler fıkıhla mezcedümiş olup her bölümde önce hadis, sonra fıkıh zikredilmiş değil; aksine aynı konuda hadis ve fıkıh, karışık olarak, yer almıştır.[31]
İmam Zeyd´in Fıkıh Ve Hadîsinin Genel Görünüşü
El-Mecmu´ kitabındaki rivayetlere bakılacak olursa, bunların hepsinin EhH Beyt yoluyla yapıldığı anlaşılır. Bu kitapta «Zeyd b. Ali babasından, o da dedesi Hz. Ali vasıtasıyla Peygamber (S.A.)´den rivayet etti» veya «Peygamber (S.A.) şöyle buyurdu» denilmektedir. Bu ifade, el-Mecmu´daki bütün hadislerin Ehl-i Beyt yoluyla geldiğini anlatmakla beraber, Zeyd´in sadece Ehl-i Beyt´ten hadis rivayet ettiği mânâsına gelmez. Çünkü, onun ve kendisinden önce babasının Tabiîlerden hadis ve İlim öğrendikleri, Tabiilere karışarak onlarla ilmi alış-verişte bulundukları bir gerçektir. Şüphesiz Zeyd, Ehli Beyt´ten başka yollarla yapılan rivayetleri de biliyordu. Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir: Niçin Zeyd, sadece Ehl-i Beyt´in rivayetlerini nakletmiştir Bunun cevabı şu olabilir: O, kaybolup unutulmasından korktuğu için, Ehl-i Beyt´in hadislerini neşretmede daha çok titizlik göstermiştir.
el-Mecmu´da îmam Zeyd yoluyla rivayet edilen hadislerle, Sünnet´te sabit olan hadisler arasında ince bir karşılaştırma yapılırsa, sahih hadis kitaplarında rivayet edilen şaz hadisleri el-Mecmu´da görmek mümkün olmaz. el-Mecnlu´ ul-Kebîr üzerine *Ravd´un-Naldîr»[32] adlı şerhin yazarı böyle bir karşılaştırma yapmış, el-Mecmu´da geçen her hadis için bütün müslümanlarca bilinen hadis kitaplarından en az bir kaç tane delil bulmuştur.
Bu sebeple Zeydîler, bütün hadis kitaplarındaki sahih hadisleri kabul edip delil olarak alırlar. Kendileriyle Ehl-i Sünnet âlimleri arasında bir fark gözetmezler. Dolayısıyla onlar, nasıl kendi mezheble-rinden adaletli olanların rivayetlerini kabul ediyorlarsa, aynı şekilde adaletli oldukları sabit olan muhaliflerinin rivayetlerini de kabul ederler. Buna mukabil îmamiyye mezhebine bağlı olanlar, kendi râvüeri ile başka mezheblerin râvilerini ayrı tutup muhaliflerinin, adaletli dahi olsalar, rivayetlerini kabul etmezler. Hal böyle iken bazan onların, kendi mezheblerinden olan fasık kimselerin rivayetlerini dahi kabul ettikleri görülmüştür.
Zeydiyye fıkhı diğer dört mezhebin fıkhına çok yakındır. Biz, el-Mecmu´dan bazı örnekler alıp dört mezhebin görüşleriyle bir karşılaştırma yaptıktan sonra, Zeydiyye mezhebi ile dört mezheb arasındaki yakınlık ve benzerliği, sadece meseleleri halletmekte değil, meselelerin dayandığı esaslarda da tesbit ettik. Bunun sebebi, şüphesiz hepsinin görüşlerinin ortak kaynağı Allah´ın Kitabı ve Peygamberi (S.A.) nin Sünneti oluşudur. Ayrıca bu durum, İmam Zeyd´in ve onun yolundan gidenlerin, Tabiiler asrı ile onları takip eden asırdaki ekseri İslâm âlimlerinin yolundan uzaklaşmamış olduklarını göstermektedir.
Kısaca, İmam Zeyd´den nakledilen haberler, umumi olarak diğer fakihlerin görüşlerine uygundur. Bu haberler, bazı İmamların görüşlerine aykırı düşse bile, bütün İmamların görüşlerine aykırı düşmemektedir.
İmam Zeyd´in hüküm çıkarma metodu da Ebu Hanife, Abdurrahman b. Ebi Leylâ Osman el-Bettî, İbni Şubrume, Zührî gibi Medine vç Irak´ta bulunan çağdaşı fıkıh ve hadis İmamlarının metoduna yakındır. Zeyd, Kitap ve Sünnete dayanırdı. Bunlarda bir nass bulamadığı zaman re´yi ile ictihad yapardı. Hz. Ali´nin kendi re´yine dayanmayan sözlerini Sünnete dahil ederdi. Fakat, bazan Hz. Ali´den rivayet edilen şeylere muhalefet ettiği de olurdu. Meselâ, yetimlerin mallarından zekât verilmesi hakkında Hz. Ali´den riva; et edilen görüşü kabul etmemiş, yetimlerin mallarından zekât almmıya-cağmı ileri sürmüştür. Aslında o, Hz. Ali´nin, yetimlerin mallarından zekât alınacağına dair verdiği fetvanın ona nisbetini kabul etmemiştir.
Bununla beraber Zeyd´in fıkhı hükümler çıkarırken kendisine göre ayrı bir metod takip ettiği bilinmemektedir. Esasen, onun metodunu açıkça ortaya koymaması, o devir için normaldir. Çünkü o çağda fıkıh, ortaya çıkan meseleler için fetva vermekten ibaretti. Hiç bir İmam, hüküm çıkarmadaki metodunu açıkça ifade etmemişti. Ebu Hanife, Mâlik, Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasen, el-Evzâî ve diğerleri de hüküm çıkarırken bağlı oldukları metodlari açıklamamışlardır. Bunların metodlari, daha sonra kendilerinden rivayet edilen meselelerden istinbat edilmiştir.
İmam Zeyd´den sonra gelen ve onun mezhebine bağlı olan müctehidler de, ondan rivayet edilen meselelere dayanarak bazı esaslar tesbit etmişler ve bunlara «Zeydiyye Fıkhının Usûlü» adını vermişlerdir.
Zeydiyye İmamları, ekseri fakihlerin kabul ettiği metodlari benimsemişlerdir. Onlar da önce Kitab, sonra Sünnetle hüküm vermişler. Kitab ve Sünneti derecelere ayırmışlardır. Meselâ, Peygamber (S.A.)´in fiil ve takrirlerini derece bakımından sona bırakmışlardır. Çünkü, açık ifadelerin şer´î hükümleri göstermesi, diğerlerinden daha kuvetli ve daha kesindir.
Onlar, Kitab ve Sünnet´te nass bulamadıkları takdirde Kıyasa baş vurmaktadırlar. İstihsan ve Masâlih-i Mürseleyi de Kıyasa dahil etmişlerdir[33]. Bunlardan sonra akıl gelir. Aklın iyi gördüğü şeyleri yapmak ve kötü gördüğü şeylerden de sakınmak, dinin istediği hususlardır. Önceki delillerden biri bulunmadığı zaman bu yola başvurulur.[34]
İmam Zeyd´e Göre Aklın Görevi
Burada, Zeydiyye mezhebindeki aklın rolüne işaret edeceğiz. Bu mezheb akaid ve ´şer´i hükümlerde akla en büyük yetkiyi tanıyan Mu´tezile mezhebine yaklaşmaktadır. Mu´tezilîler, iyi ve kötü şeyleri bilmede aklın tam bir yetkiye sahip olduğunu, onun iyi gördüğü şeylerin yapılması gerektiğini, terkedildiği takdirde cezayı icap ettiğini, kötülüğüne hükmettiği şeylerden kaçınılmasını, bunlar yapıldığı takdirde cezayı mucip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre her iki haldeki ceza da âhirete aittir. Akıl, nass bulunmayan yerde kayıtsız şartsız hüküm vermeye selâhiyetlidir. Böylece onlar, kıyası, istihsanı ve hakkında nass bulunmayan meselelerle ilgili olan diğer istinbat vâsıtalarını hiçe saymakta ve sadece akla dayanmaktadırlar.
Zeydîler de bu mezhebe sarılmışlar ve şeylerin iyi veya kötülüğüne hükmetmede akim yetkili olduğunu; dolayısıyla emir, nehiy, sevap ve cezanın buna bağlı bulunduğunu kabul etmişlerdir. Fakat, nass´lardan sonra doğrudan doğruya akla başvurmamışlar; onu ic-ma1, kıyas, istihsan ve masâlih-i mürselden sonraya bırakmışlardır. «el-Kâşif fi´I-Usûl» yazarı, bu konuda şöyle demektedir» :
«Kitab, Sünnet, İcma´, Kıyas ve benzeri şer´î bir delil bulunmadığı zaman delİlimiz akıl olur. Dolayısıyla, başka delil bulunmazsa akılla amel etmek gerekir. Yani,bir;şeyin iyi veya kötü olduğunu akıl tâyin eder. Yalnız, akılla amel etmenin şartı, şer´i delilin bulunmamasıdır»[35].
Zeydiyye mezhebine göre, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, masâlih-i mürsele de kıyasın bir çeşidi olup şer´î delillere dahildir. Bu itibarla, mücerret aklî delil için bir saha bırakılmamış oluyor. Çünkü bütün meseleler; nasşları, icma´ konusu olan hususları, bütün çeşitleriyle, kıyası, maslahatı celbetme ve mazarratı defetme gibi şeriatın genel amaçlarını içine alan bir şer´î delilin hükmüne bağlanmış oluyor.[36]
İmam Zeyd´den Sonra Zeydiye Fıkıhının Durumu
Çeşitli sebepler birleşerek Zeydiyye mezhebini oldukça geliştirmiş ve genişletmiştir. Bu sebepleri şu üç noktada özetliyebiliriz:
1 Bu mezhebin İmamlarının ekserisi Ehl-i Beyte mensup kimselerdir. Bu İmamlar, birçok ictihadlarda bulunmuşlar, çoğu zaman meseleleri halletmek hususnda İmam Zeyd´e uymuşlar, bir kısım meselelerde de ondan ayrılmışlardır. Bunların görüşleri mezhebe ilâve edilmiş ve onu genişletmiye sebep olmuştur.
2 Mezheb, birbirine uzak çeşitli ülkelerde yayılmıştır.Her bölgenin kendisine göre ve diğerinden ayrı bir çevresi vardır. Dolayısıyla her memleketin, hakkında nass bulunmayan konularda örf, âdet ve gelenekleri mezhebin gelişmesinde rol oynamıştır.
3 Zeydiyye mezhebinde ictihad kapısı daima açıktır. Hattâ büyük dört mezheb gibi başka mezheblerin ictihadlarmdan beğendiklerini almak da Zeydîlere göre bir ictihad olarak kabul edilmiştir. Bu görüş sayesinde Zeydiyye mezhebi çeşitli fıkıh görüşlerinin birleşip kaynaştığı, çok renkli ve değişik tatlarda meyveler yetiştiren bir bahçeyi andırmaktadır. Bunlara ayrı ayrı dokunmak istiyoruz.
İmam Zeyd şehid edildikten sonra oğulları onun zengin fıkıh mirasına sahip olmuşlardır. Bu temiz soya mensup olanlardan Ahmed b. İsâ b. Zeyd, Irak´ta oturmuş, Ebu Hanife´nin talebeleriyle düşüp kalkarak, Iraklılardan farazi (takdirî) fıkıh bu, vuku bulmayan meselelerin hükmünü açıklamak olup Ebu Hanife´nin metodu idi öğrenmiştir. Ahmed b. îsâ, fıkıh kitapları yazmaya girişmiştir. Zaten yaşadığı çağ, birçok meselenin Kitab, Sünnet ve Kıyas gibi delillere dayanılarak açıklandığı bir devirdir. O, üzerinde durduğu fıkhı konulan, el-Emâlî» adını verdiği kitabında toplamıştır.
Zeydiyye mezhebinde ictihad, Hz. Hüseyin´in soyundan gelenlere inhisar etmemiş, Hz. Hasan´m soyundan gelen İmamlar da bu işe karışmışlardır. Çünkü Zeyd, hilâfeti Hz. Hüseyn nesline mahsus olarak tanımamış; onu, Hz. Ali´nin Fatıma´dan doğan bütün evlâtlarına lâyık görmüştür. Hattâ o, bu vazifenin hakkını verecek olan her müslümanm halife seçileceğini kabul etmiştir.
Hz. Hasan´ın soyundan gelen el-Kâsım b. İbrahim er-Ressî el-Hasenî, Kâsimiyye» denilen büyük bir fırkanın İmamıdır. Onun kıymetli görüşleri, Hanefî mezhebine vukufu ve bu mezhebden aldığı birçok meseleler vardır. el-Kâsmı, Hicrî 170 yılında doğmuş, Medine yakınındaki «er-Ress» denilen yerde 242 H. yılında ölmüştür. el´Kâsım´uı mezhebi ve çıkardığı hükümler, Zeydîlerin furü1 kitaplarında toplanmış olup bu mezhebin Yemen´de yayılmasında büyük bir rol´ oynamıştır.
el-Kâsını´dan sonra 245 H. yılında Medine´de doğan torunu el-Hâdî îlelhak Yahya b. el-Hüseyn b. el-Kâsım, Yemen´de İmam olarak ortaya çıkmıştır. Bu sırada Yemen´deki aklı eren insanlar, Yemenlileri bir araya toplayacak, bu ülkede yayılmış olan bid´atlarla, bilhassa, Karmatîlerle savaşacak bir İmamın bulunmasını zaruri görerek, el-Hâdî´ye İmam olarak bağlanmışlardır.
el-Hâdî, hem cihad hem de ictihad yapan bir insandır. Onun cihadı şu iki hususta olmuştur;
1 Yemen ve çevresindeki ülkeleri birleştirmek. O, bu dâvasını kısmen gerçekleştirmiştir.
2 Çağında bid´at ve anarşinin doğmasına sebep olan Karmatîlerle mücadele etmek. Bu uğurda kendisi ve daha sonra evlâtları çok başarılı imtihanlar vermişlerdir. O, Karmatîlerle savaşırken aldığı bir yara neticesinde seve seve ölümü tadarak,298 H. yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Kendisinden sonra evlâtları, babalarının başladığı işi sonuna kadar götürmüşler ve kesin zafere ulaşmışlardır.
İçtihadına gelince; bu, üç noktada özetlenebilir:
1 Tatbikatı ihmal edilmiş olan hadd cezalarını uygulamak.
2 Vatandaşlar arasında adaleti tam olarak sağlamak, Öyle id, «Verirken sizi kendimden ileriye geçiriyorum, düşmanlarımızla karşılaşınca da kendimi sizden ileriye atıyorum» demek onun şiarı idi.
3 Umumi olarak fıkıhla uğraşmak. Bu konuda el-Hâdî´nin değerli görüşleri vardır. O, Zeydiyye mezhebinin esaslarını tesbit etmiş ve Hanefî mezhebinden bir çok iktibaslarda bulunmuştur.
el-Hâdî´nin fıkhî görüşlerini toplayan İmam en-Nâtık Bilhak (öl.424 H.) da, bir mesele hakkında el-Hâdî´den rivayet edilen bir fetva veya bir hüküm´ bulunmadığı zaman, Ebu Hanîfe mezhebine uyar ve bu türlü meseleleri onun mezhebine göre hallederdi.
El-Hâdî´nin görüşlerine bağlı olan ve onları tedvin eden eil-Nâ-tık Bilhakkın, Hanefi mezhebinin hâkim olduğu Taberistan´da bulunduğunu gözönüne alırsak, meseleleri bu memleket için en uygun olan şekilde halletmiye çalışmış olduğunu söyleyebiliriz.
el-Hâdî´ye bağlı olan fırkaya «Hâdeviyye» adı verilir.
el-Hâdi, İmam Zeyd´in mezhebinin bir kolu olan kendi mezhebini Yemen ve ona komşu bulunan yerlerde, Hicaz ve dolaylarında kökleştirirken, Deylem ve Gîlan ülkelerinde de Hz. Hüseyin soyundan gelen Ebu Muhammed el-Hasen b. Ali aduıda ve «en-Nâsıru´1-Kebîr lâkabiyle anılan, bir hastalık sonunda sağır olduğu için «el-Utrûş (sağır)» diye bilinen başka bir İmam bulunmaktadır. Bu zat, halkı müşrik olan adı geçen memleketlere hicret etmiş ve buraların halkını İslâm´a çağırmıştır. Davetini kabul ederek islâm´a girenlere Zeydiyye mezhebinin esaslarını anlatmış ve oralarda bu mezhebin fıkhını yaymıştır. Bu fıkıhta müctehid olan en-Nâsıru´1-Kebîr, bir biri ardınca süregelen baskı ve bir çok Ehl-i Beyt mensuplarının şehid edilmesinden sonra sönmek üzere olan Zeydiyye mezhebini buralarda yeniden canlandırmıştır. En-Nâsır, 230 Hicrî yılında doğmuş.ve 304 H. yılında ölmüştür. Görülüyor ki o, el-Hâdî´den daha önce ortaya çıkmış ve ondaiı çok sonra 74 yaşında ölmüştür. El-Hâdî ise öldüğü zaman 53 yaşında idi.
Bunların her ikisi büyük himmet, yapıcı bir siyaset ve kudret sahibi olan birer fakîh ve bilgin kimselerdi. Onların çağında yaşı-yan ve kendileriyle görüşen yaşlı bir zat şöyle demiştir: «El-Hâdi´yi gördüm: o, büyük, iki yanı geniş ve uzun bir vadi gibi idi. En-Nâsır´ı gördüm: o da, derin ve kükremiş bir deniz gibi idi.»
Anlaşılıyor ki, en-Nâsır, İlim bakımından çok ihatalı, el-Hâdî de fıkıh bakımından daha bilgili idi. Bu sebeple Ali b. el-Abbas; «el-Hâlidî Ehl-i Beyt´in fakihi, en-Nâsır da âlimi idi» demiştir.
Bu tarihî açıklamalardan anlaşıldığına göre Zeydiyye mezhebi hem Doğuya doğru, hem de Batıya doğru, yani Hicaz, Irak, Yemen ve bunların çevrelerinde yayılmıştır. Bu itibarla o, yayıldığı memleketlerin renk, örf ve geleneklerine göre şekillenmiş; fakat yine de, birbirinden uzak kollara ayrılarak inkişaf etmesine rağmen, İmamları arasındaki temas kesilmemiştir. En-Nâsır ile eİ-Hâdî arasında, bunlardan sonra da bu mezhebe bağlı olan bilginler arasında ilişki devam etmiş, fikrî temas ve yazışmalar sürüp gitmiştir.
Daha sonra gelen ve Zeydiyye fıkhını toplayanlar, bütün İmamlarının görüşlerini birbirine iyice meczetmişlerdir.
Önce de söylediğimiz gibi Zeydiyye mezhebinde ictihad kapısı her zaman açıktır. Fakat ictihad, fer´i meselelerde yapılmakta, usûlde içtihada lüzum görülmemektedir. Dolayısıyla, bu ictihad mutlak değil, ancak mezhebe göre bir ictihad´dır. Öyle anlar da olmuştur ki, ictihad sadece mezheb içerisinde yapılmıştır[37]. Sonrakiler, İmamların görüşlerine aykırı hareket etmemişler; fakat mezhebe göre ictihad yapan müctehidlerin görüşleri dışına çıkarak, duruma göre başka mezheblerin ictihadlarmdan faydalanmışlardır.
Onlar, hem Ehl-i Beyt İmamlarının, hem de Ehl-i Sünnetin rivayet ettiği hadislerden faydalanmak için daima açık bir kapı bırakmışlardır. Nitekim onlar, bütün mezheblerden istifade etmişlerdir. Dolayısıyla Zeydiyye mezhebi, sadece îmam Zeyd´in ictihadlarına dayanmayan birleştirici (elektik) bir mezhebdir.
Bu mezhebin muamelât´da Hanefi mezhebiyle birleştiği hususlar çoktur. Bunun sebebi, Ebu Hânife ile İmam Zeyd´in bir arada bulunmaları, birlikte ilmî müzakereler yapmaları ve Ebu Hanife´nin, Zeyd´in ilminden faydalanmış olmasıdır. Her iki mezhep, Mâverâ-unnehr´de birbiriyle karışmış ve karşılıklı bir hayli alış verişte bulunmuştur. Daha önce de söylediğimiz gibi, Zeydiyye fakihlerînin bir kısmı, kendi mezheblerinde bir sarahat bulamadıkları zaman Hanefi mezhebinden [38]yararlanmışlardır.[39]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/127.
[2] AI-i İmran Sûresi, 134.
[3] Tarihî ve edebî eserlerde Ferezdak´a nisbet edilen bu kasideyi, İsfahanıde, el-Agânî´de rivayet etmiştir.
[4] Haşr Sûresi, 10.
[5] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/129-131.
[6] el-Milel ve´n-Nihal, c. I. s. 119.
[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/131-133.
[8] el-Kâmil, c. V. s. 5.
[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/134-136.
[10] el-Kamil, c. V. b. 68.
[11] İbni Kesir, c. IX, s. 330.
[12] İmam Zeyd´in oğlu Yahya, babasıyla birlikte savaşa katılmış ve pederinin şehid olması üzerine Horasan´a kaçmıştır. Çeviren
[13] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/137-139.
[14] Murûc u´z-Zeheb, c. III, s. 183.
[15] En´am Sûresi, 129.
[16] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/139-140.
[17] Etral-Ferec etfsfabânî, Makâtilu´t-Tâlibin, Kahire, 1949, S. 129.
[18] Zehrul-Adâb, c I, s. 72.
[19] Adı geçen eser.
[20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/141-145.
[21] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/146.
[22] Al-i İmran, 59-61.
[23] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/146-149.
[24] Bakara, 231.
[25] Ra´d, 8, 9.
[26] Zümer, 7.
[27] Ra´d Sûresi, 39.
[28] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/150-152.
[29] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/153.
[30] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/153-155.
[31] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/155-157.
[32] Bu eser, Şerafuddin Hüseyn el-Haymi (Öl 1806 M.) tarafından yazılmıştır. Çeviren.
[33] Kıyas; hakkında nass bulunmayan bir meseleye, aralarındaki müşte-l rek illete dayanarak, hakkında nass bulunan benzeri bir meselenin hükmünü vermektir. Meselâ, şeker kamışının suyundan yapılan ve sarhoşluk veren içkinin haram oluşu böyledir. Böyle bir içkinin haram oluşu hakkında, şarabın haram oluşu hakkında mevcut olduğu gibi bir nass yoktur. Fakat, her ikisinin haram oluşundaki illet aynı olup da bu sarhoşluk vermesidir.
istihsan; biri açık fakat tesiri zayıf, öteki gizli fakat tesiri kuvvetli olan iki kıyasın birbiriyle çatışması halinde ikinci kıyasın alınması demektr. Buna gizli (hafi) kıyas da denir.
Masâlih-i Mürsele, şeriatın amaçlarına uygun olan ve hakkında müsbet veya menfî bir hüküm ifade eden özel bir nass bulunmayan maslahatlardır.
[34] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/157-159.
[35] el-Kâşif fil-Usûl, yazma, Dâru´l-Kütüb el-Mısriyye, varak: 39.
[36] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/159-160.
[37] Mezhebe göre ictihad yapanlar müntesib müctehidlerdir. Bunlar, usulde mezhep İmamına bağlı kalırlar, fakat furû´da ona muhalefet ederler. Mezheb içerisinde ictihad yapanlar ise, mezhebde müctehitlerdir. Bunlar, hem usulde hem de furû´da mezheb İmamına muhalefet etmezler, ancak mezheb İmamının görüşlerine dayanarak bir kısım fer´i meseleleri açıklarlar.
[38] Zeydiyye mezhebi mensuplarının büyük çoğunluğu bu gün Yemendedir. 1911 M. yılında Yemen´de Osmanlı İdaresine karşı ayaklanan bir İmam, resmen ve siyasî bir varlık olarak kendisini kabul ettirmiştir. Bu ülkede 1970 yılında Cumhuriyet ilan edilmeden Önceki Kral (İmanı) da bu hanedana mensuptur.
İran´da da bu mezhebe bağlı olanların sayısı yüzbinin üstündedir.Çeviren.
[39] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/161-164.
|
|
|
İmam Ebû Hanîfe ve Mezhebi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 02:25 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
İmam Ebû Hanîfe (80 - 150 H.)
Doğumu Ve Gençliğî
İlme Doğru.
Fıkha Doğru.
İlm Ve Fıkıh Alanında.
Büyük Bir Bilgine Bağlanışı
Üstad Ebu Hanife.
Ebu Hanîfe´nin Usûlü.
Ebu Hanife´nin Şahsiyet Ve Karakteri
Yaşayışı Ve Siyasî Tutumu.
1- Yaşayışı
2- Siyâsî Tutumu.
İmam Ebu Hanîfe´nin Fıkhı
Metodu.
Fıkhının Bariz Vasfı
Hanefi Mezhebinin Nakil Ve Tedvini
Hanefi Mezhebi´nîn Gelişmesi Ve Yayılışı
Hanefî Mezhebi´nîn Yayıldığı Ülkeler.
İMAM EBÛ HANÎFE ve MEZHEBİ[1]
İmam Ebû Hanîfe (80 - 150 H.)
İslâm dini, Horasan ve İran´da yayıldı. Bütün Irak ve çevresini istilâ etti. Birçok büyük mevki´ ve asalet sahibi insanlar, bu istilâ sırasında müslumanlar tarafından esir edildi. îşte bu esirler arasında zengin, asalet sahibi ve Iran asıllı birisi vardı ki adı Zûtâ idi. îlk mücahit müslumanlar, büyüklükleri icabı, ellerine esir düşen insanları köle olarak tutmuyorlar, onları serbest bırakıyorlardı. Gerçi bunları bazan köle olarak aldıkları da oluyordu. Fakat, dinin emirlerine ve Hz. Peygamber´in sünnetlerine uyarak, kısa bir yoldan onları âzâd cihetine gidiyorlar, ağalık ve ululuk satma yerine, dostluğu ve sevgiyi tercih ediyorlardı.
Bunun için Zûtâ da kısa bir zaman sonra esirlikten veya kölelikten kurtuldu. O da tam olarak âzâd edilip hür insanlar arasına katıldı. Bundan sonra Benî Teym b. Sa´lebe kabilesinin azatlısı oldu. Bu kabîle, Kureyş^den gelen Teymîlerden başka bir Arap kabîlesidir. Allah, Zûtâ´ya hürriyeti nasip ettikten sonra, bundan daha büyük ve daha değerli olan islâm nimetini de ihsan eyledi. Bu asil insan, lâyıkıyla müslüman olmuş, ana vatanı olan Kabil´den islâm medeniyetinin ilk merkezlerinden biri ve İran´a en yakın bulunan Küfe Şehrine göç etmiştir.
Zûtâ, Kûfe´de İmam Ali b, Ebî Tâlib (R.A.) ile karşılaşmış ve onu son derecede sevmiştir. Nevruz bayramı münasebetiyle Hz. Ali´ye pâluze (pelte) ikram etmişitr. Bu, onun büyük İmamla olan ilgisinin kuvvetli oluşunu, kendisinin zenginliğini ve Peygamber´in Ehl-i Beyt´ine karşı duyduğu sevgiyi gösterir.
Onun, müslüman olduktan sonra bir oğlu dünyaya geldi. O, bu oğluna Sabit adını verdi, işte bu Sabit, Hz. Ali´ye karşı babası gibi son derecede ilgi duyuyordu. Bir çok rivayetlere göre Hz. Ali, Sâbit´e Allah´tan hayırlı bir evlât vermesini dilemiştir.
Allah, İmam Ali (R.A.)´nin bu duasını kabul buyurmuş ve Sâ-bit´e Irak´ın fakîhi istersen îslâmın fakihi diyebilirsin Numan´ı ihsan etmiştir. îmam Şafiî, bu büyük fakih hakkında: «insanlar fıkıhta Ebu Hanife´nin iyalidir» demiştir. Tarihin «Ebu Hanife» ismini verdiği Numan b. Sabit, bu künye ile tanınmış ve nesilden nesile ismi, İlim ve düşüncenin sembolü olmuştur.[2]
Doğumu Ve Gençliğî
Ebu Hanife, Kûfe´de doğup büyüdü ve ömrünün çoğunu orada geçirdi. Çok küçük ´yaşta iken o çağdaki dindar insanların çocukları gibi o da Kur´an-ı Kerim´i hıfzetti. Hıfzını bitirdikten sonra unutmamak için Kur´an-ı Kerim´i en çok okuyan´ insanlardan biri olmuştur. Ramazanda bir kaç defa Kur´an-ı Kerim´i hatmettiği rivayet edilir. Birçok rivayetlere göre o, kıraat ilmini Yedi Kurrâ´dan biri olan İmam Âsım´dan öğrenmiştir. Kur´an´m hıfz ve kıraatim tamamladıktan sonra genç yaşında hadis tahsil etti ve dinî bilgisini artırdı.
Ebu Hanîfe´nin içinde doğup büyüdüğü aile, Kûfe´de ticaretle uğraşan ailelerden biridir. Ailesi, ipekli kumaş ticaretiyle meşgul olduğu için onu da ticarete teşvik ediyordu. Kendisi de, ailesi gibi ticarete karşı büyük bir kabiliyete sahip olmakla beraber, ayrıca İlim ve aklî araştırmalara yönelen bir zekâ ve kafaya sahipti. Dedesi ve babası, Hz. Aliye olan bağlılıkları sebebiyle dört yanı nuru ile aydınlatan yeni dini, yani İslâmı anlamak için daima bir şevk duyardı. Ayrıca, Ebu Hanife, Kûfe´de doğmuş, orada büyümüş ve yaşamıştır ki, bu şehir Irak´ın büyük şehirlerinden biri, hattâ ikinci büyük şehri idi.
Irak, eski medeniyetlerin beşiği olduğu için hem îslâmdan önce, hem de îslâmdan sonra din ve mezheblerin de beşiği olmuştur. Süryanîler, oraya dağılmışlar ve îslâmdan önce orada Yunan ve îran felsefesinin okunduğu ekolleri meydana getirmişlerdir. Irak, Îslâmdan sonra çeşitli ırkların birleştiği, siyasî ve itikadı fikirlerin çarpıştığı bir yer olmuştur. Orada Şiîler, Hâriciler ve Mu´tezililer yanya-na idiler. Ebu Hanife´nin çağında birçok tabiîler vardj. O, bunlarla görüştü. Tabiîlerden önce Kûfe´de Hz. Ömer´in, fıkıh öğretmek ve halkı irşad etmek için gönderdiği Abdullah b. Mes´ud´dan başka îmam Ali (R.A.) gibi bir çok büyük sahabîler vardı.
Ebu Hanife, ailesinden gelen ticarî" temayülüne rağmen dikkatini Irak´ın ilmine, oradaki sahâbilerin eserlerine çevirmiş, aklî ve ilmî çalışmalara yönelmiş ve bu sayede düşünce pınarları fışkırmaya başlamıştır. Birçok cedelcilerle karşılaşmış ve sağduyusunun verdiği ilhamla bazı sapık görüşe sahip kimselerle tartışmalarda bulunmuştur. Bunlar, onun gençliğinin baharında veya çocukluğunun sonlarına doğru olmuştur. Bunların yanında o, genel olarak ailesinin mesleği ve geçim yolu olan ticarete yönelmişti. Öyle anlaşılıyor ki, boş vakitlerinde İlim meclislerine pek az gelip gidebiliyordu. Hayatı, babası gibi ticaretle geçiyordu. Malm çekici yönleri olmakla beraber, ilmin de nuru ve cezbesi vardır. İşte bu yüzden, ticarî hayatının verdiği imkân nisbetinde Ebu Hanife´nin aklî ve zihnî susuzluğunu ancak İlim giderebiliyordu.[3]
İlme Doğru
Ebu Hanife´nin bu durumu, zekâ bakımından bilginlerin dikkatini çekinceye kadar sürüp gitti. Bilginler, onu, kendisini büsbütün ticarete vermekten kurtarıp okumaya ve ilme teşvik ettiler. Kendisinden şöyle rivayet edilir:
«Bir gün Şa´bîye rasladım, oturuyordu. Beni çağırdı ve nereye gidiyorsun, diye sordu. Çarşıya gidiyorum, dedim. Şa´bî de; çarşıya gitmeni değil, âlimlerin yanma gitmeni isterini dedi. Ben de âlimlerin yanma çok az uğruyorum diye cevap verdim. Bunun üzerine o, bana; öyle yapma, senin İlimle uğraşman ve bilginlerin yanından ayrılmaman gerekir; çünkü ben, sende dinamik bir zekâ ve uyanıklık görüyorum, dedi. Ebu Hanife, sözünü şöyle bitirmektedir: Şa´-binin bu sözleri kalbimde son derecede büyük bir yer etti. Çarşı vg pazara gitmeyi bıraktım, İlim tahsiline koyuldum. Allah, Şa´bînin bu sözleriyle beni çok faydalandırdı.
Ebu Hanife, bundan sonra vaktinin çoğunu İlim yolunda sarfet-miş, çarşı ve pazara çok gidip gelmeyi bırakmıştır. Çarşıda pazarda olup bitenlerden bile habersiz kalmış ve ticaretle ilgili bir kısım bilgilerini de unutmuştur. Buna karşılık, İlim ve onun derinliklerine inişi elde etmiştir. Gerçekten İlim denizi çok derindir. Böylece o, vakitlerinin çoğunu ilme hasretmiş ve çarşıya pek az gider olmuştur. Ebu Hanife´nin kendisini ilme verişi, onun büsbütün ticaretten uzaklaşması demek değildir. Bize kadar gelen haberlere göre o, ticarî işlerini vekili vasıtasıyla yönetiyor, kendisi de sadece bu işlere nezaret etmekle yetiniyordu. İlerde işaret edeceğimiz gibi Ebu Hanife, ancak ticarethanesinin durumunu bilecek kadar çarşıya gelip gidiyordu.
îlme yöneldikten sonra küçük yaşta kazanmış olduğu cedelci ve münazaracı mizacını ancak Kelâm ilmi tatmin ediyordu. O, bu konuda mu´tezilîİerle birçok tartışmalarda bulunuyordu. Ebu Hanife, akaid meselelerinde bilginlerle müzakerelere dalıyor, Basra´ya çeşitli sehayatlar yaparak, buradaki mu´tezilîlerin görüşlerini öğreniyor ve onlarla münazara yapıyordu. Hâricilerle de tartışmalara girişiyor ve bunların da düşüncelerini yakından tanıma imkânına kavuşuyordu. İşte Ebu Hanife, böyle fırkaların görüş, ve anlayışlarını öğrenmeye devam ediyor; fakat, onun İlim nurlarıyla aydınlanmış olan kalbi, çoğu zaman feveran ediyordu. Çünkü o, seleflerininkinden ayrı bir yoldan gidiyor ve kendisini, cedelleşmeye sebep olan ve pek fayda sağlamayan şeylerle uğraştırıyordu. Çevresine iyice göz gezdirince fıkıh halkaları Ebu Hanife´nin dikkatini çekmiştir. O çağda bu fıkıh halkalarını, halka dini hususlarda faydalı, özellikle amelî bakımdan yararlı olan meseleleri öğreten ve nazarî cedelden uzak bulunan âlimler teşkil etmekte idiler.[4]
Fıkha Doğru
Ebu Hanîfe, kendisini ilme vermiş ve sonunda fıkıh´da karar kılmıştır. Bu hususta sözü kendisine bırakıyoruz; o şöyle der:
«Kendi kendimi yokladım, düşündüm ve şu kanaata vardım.Geçmiş olan Sahâbî ve Tabiîler, bizim anladığımız şeylerin hiç birisini gözden kaçırmamışlardır. Onlar, bu şeyleri anlamada daha muktedir ve daha iyi kavrayış sahibi idiler. Meselelerin inceliklerini onlar daha iyi arılıyorlardı." Sonra onlar, bu hususlarda birbirleriyle sert bir şekilde münakaşa ve mücadelede bulunmuyorlar, faydasız mücadelelere dalmıyorlardı. Aksine, bunlardan uzak kalıyorlar ve halkı da menediyorlardı, Keza, gördüm ki onlar, şeriata ve fıkıh konularına dalmışlar, bu hususlarda birçok şeyler söylemişlerdir. Onlar, fıkıh meclisleri teşkil ederek, birbirlerini fıkha teşvik etmişlerdir. Halka fıkıh öğretmişler, müslümanları fıkıh öğrenmek için çağırmışlar ve teşvik etmişlerdir. Birbirlerine fetva vermişler ve fetva sormuşlardır. İşte İslâmın ilk asri böyle geçmiştir. Sonrakiler de onlara, yani ilk asır müslümanlarına böylece uymuşlardır. Kısaca tasvir etmeye çalıştığını onların bu tutumunu görünce ben de münakaşa, mücadele ve kelâm bahislerine dalmayı bıraktım. Fıkıh ilmi ile yetindim ve seleflerimizin yaptığı işlere döndüm. Marifet sahibi olanlarla düşüp kalktım. Ve gördüm ki, kelâmla uğraşan ve kelâm meseleleri üzerinde tartışmalarda bulunan kimselerin simaları eskilerin sımalarına, nıetodlan da salihlerin metodlaruıa uymamaktadır. Yine gördüm ki cedelcilerin kalbleri katı, ruhları kabadır. Onlar Kitab, Sünnet ve selef-i sâlih´e muhalefetten çekinmiyorlar, vera´ ve takvadan da uzaktırlar.»
Ebu Hanife, fıkha yöneldiğinde kelâm ilmini iyice okumuştu. O, akaid meselelerini açıklamakta, tevhîd´in hakikatlarım akli delillerle isbat etmekte idi. Bir kısım hadis-i şerifleri hıfzetmiş, nahiv ve edebiyatı öğrenmişti. Bütün bunlar sayesinde o, geniş bir kültür sahibi olmuştu ki işte bu kültür onun fikirlerim beslemiştir. Kalbi, aklı ve her şeyi ile Fıkıh ve Hadis´e yöneldiği zaman tam bir vukuf sahibi ve hakikatlan kavramakta idi. O, İlim hayatının başlangıcında kelâma olduğu halde, oğlu Hammad´ı[5] ve talebelerini kelâm münakaşalarına girmekten men ederdi. Oğlu, filozof babasına bir defa şöyle demiştir: «Siz kelâm münakaşalarına giriyordunuz. Bizi ise ondan men ediyorsunuz.» Bunun üzerine Ebu Hanîfe şöyle söylemiştir : «Evet, biz kelâm münakaşalarına giriyorduk. Arkadaşımızın yanılması korkusuyla sanki aklımız başımızdan gidiyordu. Siz ise kelâm münakaşalarına giriyor ve arkadaşınızın yanılmasını istiyorsunuz. Arkadaşının yanılmasını isteyen kişi, onun küfre gitmesini istiyor demektir. Arkadaşının küfre gitmesini isteyen ise, ondan önce kendisi küfre [6]gider.[7]
İlm Ve Fıkıh Alanında
Ebu Hanîfe, ilmî çalışmalarının sonunda fıkha dönmüştür. O,-Kitab ve Sünnet´ten hükümler çıkarmaya, meseleleri bunlar üzerine bina etmeye, selef-i sâlihin rivayet ettiği hadisleri araştırmaya, öncekilerin ittifak ettikleri veya ihtilâfa düştükleri konuları öğrenmeye koyulmuştur. O, sahabîlerin ihtilâfa düştükleri meselelerde onların görüşlerinin dışına çıkmaz, fakat bunlardan her hangi birisini benimserdi.
Ebu Hanîfe, fıkıh tahsilini kimden yapmıştır Bu soru, bizzat Ebu Hanîfeye sorulmuş, kendisi de onu şöyle cevaplandırmıştır: «Ben, İlim ve fıkhın merkezinde idim. İlim ve ´fıkıh ehli ile düşüp kalktım. Bu İlim ve fıkıh merkezindeki fakihlerden birinin yanından hiç ayrılmadım.» İmam Ebu Hanife´nin işaret ettiği İlim merkezi Küfe şehridir. Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes´ud (R.A.) gibi büyük sahabîlerin ilmi bu şehirde toplanmıştır. Tabiîlerden Alkame, İbrahim Nahaî, bu sahabîlerin yolundan gitmişlerdir. Kıyas ve tahrice dayanan fıkıh burada mevcuttu.
Büyük İmamın yukarıdaki sözü, bir öğrencinin ilminin, ancak şu esasa dayandığı takdirde sağlam olacağını göstermektedir:
l Bir İlim muhitinde yaşamak ve bu muhitin güzel havasını teneffüs etmek,
2 Bilginlerle düşüp kalkmak ve çağındaki her türlü fikir hareketleriyle temas etmek,
3 Kendisine, önemli meseleleri açıklayan ve kapalı şeylere karşı onu uyaran bir üstadın yanından ayrılmamak. Ta ki o, her hususta basiretli hareket etsin, sapmasın ve perişan olmasın. Eskiden âlimler şöyle söylerlerdi: Kim yetiştirici bir üstaddan İlim tahsil etmezse olgun bir düşünce ve sağlam bir görüş sahibi olamaz. İbni Haldun, îbni Hazm el-Endelüsî´nin fıkıh çalışmalarındaki metodunu kınar ve onu yetiştirici bir üstaddan İlim tahsil etmemekle itham ederdi.
Allah, Ebu Hanîfe´ye bunların hepsini vermişti. O, felsefe ve akaid İlimlerinin beşiği olan Kûfe´de bulunuyordu.
Bu şehir, fıkıh çalışmaları bakımından Medine ile yarışıyordu. Gerçi hadis ilmi bakımından Medine´ye ulaşamıyorsa da, meseleleri nass´lara dayandırma ve hakkında nass bulunmayan meseleleri, hakkında nass bulunan meselelere kıyas etmek bakımından büyük bir mesafe katetmişti. İbrahim Nahaî ve kendisinden sonra talebeleri, Kur´an ve Sünnet hükümlerinin dayandığı illet (sebeb)´leri ortaya koymuşlardır. Onlar, hükmün illetini kavradıkları zaman o hükmü bu illeti taşıyan her meseleye tatbik etmişlerdir. Onlar, birbirinin kıyaslarını tetkik ediyorlar ve karşılıklı münazalarda bulunuyorlardı. İşte Ebu Hanîfe, böyle bir fıkıh atmosferi içinde yaşamış ve fıkıh tahsİlim böyle bir muhitte yapmış, sonra da fıkıhta en yüksek mevkii ihraz etmiştir. Böylece o, Kûfe´nin üstadı ve Irak´ın fakîhi olmuştur.
Ebû Hanife, fıkıh tahsil ederken çeşitli mezheb ve fırkaların üs-tadlarıyla temas etmiştir. Bunların hepsi Ehl-i Sünnet fukahâsı olmadığı gibi aralarında dinde ve fıkıhta kıyas ve re´y´e müsaade etmeyenler de vardı. Aynı zamanda Ebû Hanîfe, mevcut hadislere bağlı kalan ve bunların dışma çıkmıyan bir kısmı tabiîlerden de İlim tahsil etmiştir. Ayrıca o, Abdullah b. Abbas´m talebelerinden Kur´anTı Kerim ilmi tahsil etmiştir. Çünkü Abdullah b. Abbas, Kur´an ilmi bakımından çağdaşı sahabîlerin en bilgini idi. Hattâ ona «Kur´an´ın tercümanı» denilirdi. Bu büyük bilginin talebeleri Mekke´de oturmakta idiler. Ebu Hanîfe de, Kûfe´de karşılaştığı baskılardan kaçarak buraya gelmiş ve altı yıl kadar burada kalmıştır. Fakat, Kûfe´de kıyasa dayanan fıkhı okuyup incelemiş olan Ebu Hanîfe için bu seyahat, Hadis ve Kur´an fıkhını tetkik bakımından büyük bir fırsat olmuştur.
Ebu Hanîfe, Ca´fer-i Sâdık´m «Ali b. Ebî Tâlib´in şehri» dediği rivayet edilen Kûfe´de oturduğu sırada çeşitli şiî fırkalarla temas etmekte idi. O, Zeydiyye ve Imamiyye mensupları ile temas halinde idi. Bununla beraber Ebu Hanife´nin, bu mezheblerin mensupları gibi düşündüğü bilinmemektedir. Ancak o, Hz. Peygamberin âline ve temiz soyuna karşı büyük, bir muhabbet duymaktaydı. Onun Iraklılardan, Mekkelilerden ve diğerlerinden İlim tahsil edip değişik gö-" rüşleri birleştirişi, çeşitli unsurlarla beslenip bu unsurların hepsini özümseyerek (temessül ederek) hayatının kıvamını sağlayan insanı andırır. İşte bu şekilde Ebu Hanife bu unsurların hepsinden faydalanmış, sonra bunlardan kendine has yeni bir fikir ve sağlam bir görüş ortaya koymuştur.
Ebu Hanife, İlim tahsil ederken şu dört çeşit fıkhı öğrenmeye gayret ediyordu:
1 Maslahata dayanan Hz. Ömer´in fıkhını.
2 Şer´î hakîkatları araştırıp ortaya koymak için yapılan -is-tinbata dayanan fıkhı.
3 Tahrice dayanan Abdullah b. Mes´ud´un fıkhını.
4 Kur´an ilmi olan Abdullah b. Abbas!m fıkhını.
Fakîhlerin yanında büyük bir mevki´ ihraz eden Halife Ebu Ca´-fer el-Mansur, İmam Ebu Hânifeye:
Ey Numan, ilmi kimlerden tahsil ettin diye sordu. Ebu Hanife de şu cevabı verdi:
Talebeleri vasıtasıyla Hz. Ömer´den, yine telebeleri vasıtasıyla Hz. Ali´den ve yetiştirdikleri vasıtasıyla Abdullah b. Mes´ud´-dan tahsil ettim. Abdullah b. Abbas da yeryüzünde çağının en büyük bilgini idi;»
Bunun üzerine Halife Ebu Ca´fer el-Mansur:
Sen çok sağlam bir yol tutmuşsun, dedi.[8]
Büyük Bir Bilgine Bağlanışı
Ebu Hanife, çeşitli çevrelerde bir çok bilginlerle düşüp kalkmış, onların metodlarını öğrenmiş, içinde yaşadığı İlim atmosferinden hakkıyla faydalanmıştır. O, özellikle, çağının fıkıh reisi olan bir bilgine bağlanmış ve ondan hiç ayrılmamıştır. İşte bu bilgin Hammad b. Ebî Süleyman´dır. Bu da mevâlî´den olup nasıl Ebu Hanife´nin atası Teymüerin azatlısı ise, Hammad´m babası da Eş´arîlerin azatlısı idi. Hammad´m babası, İbrahim b. Ebi Mûsâ el-Eş´ari´nin azatlısıdır. Hammad, İbrahim Nahai ile Şa´biden fıkıh tahsil etmiştir. Kadı Şureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda´m fıkhını da bunlardan
öğrenmiştir. Bunlar, Abdullah b. Mes´ud ve İmanı Ali b. Ebî Tâlib (R.A.) gibi iki büyük sahâbînin fıkhına sahip olan kimselerdir.
Hammad, bu iki büyük sahabîden fıkıh tahsil eden mezkûr tabiilerin fıkhını öğrenmekle beraber, İbrahim Nahaî ve Alkame´nin fıkhına daha çok önem vermiştir, tşte Ebu Hanife, Hamjnad´dan bu tabiîlerin fıkhını almış ve İbrahim Nahaî´nin fıkhı ile tahrîce çok önem vermiştir.
Ebu Hanife, 28 yıl gibi uzun bir zaman Hamnıad´a talebelik yapmıştır. Yani, Ebu Hanife, 120 H. yılında ölen hocası Hammad´m yanından ölümünedek ayrılmamıştır. Hocasının ölümünden sonra Kû-fe´deki ders kürsüsüne o geçmiştir.
Burada belirtmemiz gerekir ki, Ebu Hanife´nin, hocasının derslerine devam edişi aralıksız olmamıştır. O, hacca çok giderdi. Bu hacc seyahatlerinde başka üstadlardan da fıkıh öğrenirdi. Yalnız bir mazeret veya her hangi bir engel bulunmadıkça hocası Hammad´dan ayrılmadığı anlaşılıyor. O, bu sırada müzâkere, mütalâa, rivayet, nakil, karşılaştırma ve tercihlerde bulunuyordu. Ebu Hanife, 130 H. yılında Kûfe´den Mekke´ye gittiğinde de ayrıca İlim tahsiliyle tetkiklerde bulunma imkânına kavuşmuştur. Mekke-i Mükerreme´-de beş-altı yıl Beytu´l-Haram´m mücaviri olarak kalmış, biraz önce yukarıda da söylediğimiz gibi, bu mücâvirliği sırasında Abdullah b. Abbas´m talebeleriyle karşılaşmış ve onlarla ilmî müzakerelerde bulunmuştur.[9]
Üstad Ebu Hanife
Hammad, 120 H. yılında ölünce, bütün gözler onun en bilgin ve kendisine en yakın olan talebesi Ebu Hanife´ye çevrilmiştir. Ebu Hanife de bu isteklere olumlu cevap vermiş ve hocasının yerine geçerek, onun ders halkasını devam ettirmiştir. O, derslerinde zengin tecrübeleri, Allah´ın kendisine yerdiği üstün kabiliyetleri, kuvvetli cedelciliği ve hazır cevaplihğı sayesinde çok feyizli olmuştur. İmam Ebu Hanife geniş tecrübelere sahipti. Çünkü ticareti meslek edinmiş bir ailede doğup büyümüştü. Çarşıda pazarda dolaşır ve ilk zamanlar vakitlerinin çoğunu orada geçirirdi. Kendisini ilme verdikten sonra da çarşıyla ilişkisini kesmedi. Hattâ bir vekil veya ortak vasıtasıyla ticarî işlerine devam etti. Yani o, ekseri vakitlerini ilmî çalışmalarına ayırıyorsa da, kendisini İlimden ahkoyamyacak şekilde ortaklaşa ticaret yapıyordu. Buna rağmen Ebu Hanife, kendisini ilme o derecede vermişti ki, tarih onun ticaretle uğraştığını neredeyse unutacaktı. Şüphesiz onun ticaret hayatı, fıkhî düşüncelerine büyük. etkilerde bulunmuştur. O, arkadaşlarıyla tartışmalara girişirdi. Mesele örf, maslahat veya bizzat adalet konusuna gelince arkadaşları susmak ve onu dinlemek mecburiyetinde kalırlardı.
Talebesi Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî´den şöyle rivayet edilmiştir: «Ebu Hanife, kıyaslar hakkında talebeleriyle tartışmalarda bulunurdu. Talebeleri bazan ona uyarlar, bazan da itiraz ederlerdi. Fakat, İmam Ebu Hanife «istihsana başvuruyorum» deyince, ona artık hiç kimse itiraz edemezdi. Çünkü o, istihsan konusunda pekçok mesele ileri sürer ve hepsi de onun görüşünü kabul edip kendisine hak verirdi.» İşte bu, ancak meselelerin inceliklerini kavramak, halkla sıkı bir şekilde temas etmek, halkur çeşitli münasebet ve maksatlarını bilmekle mümkün olur. Ebu Hanife´nin istihsanmm temeli, şeriatın esasları ile kaynaklarını ve halkın durumlarıyla muamelelerini köklü bir şekilde incelemeye dayanır.
İmam Ebu Hanife, daha önce de söylediğimiz gibi, çok seyahat ederdi. Bu seyahatleri, ona pek çok tecrübeler kazandırmış ve çeşitli insan mizaçlarını tanıtmıştır. O, seyahatleri sırasında fikirlerini açıklar, kendisini tenkid edenleri ve görüşlerini samimiyetle inceleyenleri dinlerdi, tşte bu çeşitli seyahatleri ona, olay ve meseleleri kavramak için öyle bir zihin açıklığı vermiştir ki, bir yere kapanıp kalsaydı buna ulaşması elbette imkânsız olurdu.
İmam A´zam Ebu Hanife, sahip olduğu bu tecrübelerin yanında, keskin görüşlü, meselelerin bütün inceliklerini kavrayan bir insandı. İlminin meyvelerini tartışmalarında görürdü. O güçlü münazarası ile tanınırdı. Hasmını bütün düşüncesiyle çembere alırdı. Rivayet edildiğine göre âlemin yaratıcısı ve bîr yöneticisi bulunduğuna inanmayan dehrîlerden bir toplulukla münazara ve münakaşaya tutuştuğu bir´ sırada hasımlarına şöyle bir soru sormuş ve onları kendi sözleriyle bağlamıştır:
«Bir adam size dese ki; ben yüklü bir gemi gördüm, tamamen yükünü almış ve denizdeki azgm dalgalara karışmış, onu sevk ve idare eden herhangi bir kimse veya gemici bulunmadığı halde muntazam bir şekilde yoluna devam etmektedir. Buna ne dersiniz Akıl bunu kabul eder mi Onlar; hayır, akıl değil, bunu hayal dahi kabul etmez, dediler. İmam Ebu Hanife de; Sübhânallah! Akıl, başı boş yoluna devam eden bir geminin varlığını kabul etmezse, şu koskoca dünyanın, değişik halleri ve çeşitli işleri bütün genişliği, dağlan, ovaları ve denizleriyle yaratıcısız ve ustasız meydana gelip ayakta durduğunu nasıl kabul eder *
İmam Ebu Hanife, araştırmalarında hakîkatlann özüne yöne-lip hassların dayandığı sebep ve hükümleri kavrardı. Kur´an´ın her
hangi bir nassından hüküm çıkarmak istediği zaman bu nassın maksat, gaye ve illetlerini bilme cihetine giderdi. Bir hüküm ifade eden her hangi bir rivayeti ele alınca bu rivayetin illet ve gayesini tes-bit eder; bununla, Peygamber (S.A.)´den rivayet edilen başka bir konuya ait hadis veya Kur´an nassı ile sabit olan hüküm ve umumî kaideler arasında ince bir karşılaştırma yapardı. ´Hadîsin sahih veya zayıf olduğunu anlamak için kendisine has ölçülere sahip olduğundan îmam Ebu Hanife, gerçekten hadis sarrafı sayılmıştır. O, bunu «hadis fıkhı» sayardı ve bu hususta şöyle söylerdi:
«Hadis öğrenip onun fıkhını yapmayan kimse, çeşitli ilâçları toplayan ve tabib gelinceyedek. hangi ilâcın hangi hastalığa karşı kullanılacağını bilmeyen eczacıya benzer. îşte sadece hadis öğrenen kimse de, fakih gelene kadar öğrendiği hadislerin neye yaradığını [10]bilemez.[11]
Ebu Hanîfe´nin Usûlü
İmam Ebu Hanife´nin ders verme usûlü, Yunan filozofu Sok-rat´m metoduna benzemektedir. O, doğrudan doğruya dersi takrir etmezdi. Herhangi bir meseleyi ele alır ve ortaya kordu. Sonra bu meseleye ait hükümlerin dayandığı esasları açıklar ve talebeleriyle bunun üzerinde münakaşa ederdi. Herkes kendi görüşünü açıklardı. Onlar, bazan hocalarına uyar, bazan da onun içtihadına muhalefet ederdi. Kimi zaman da. yüksek seslerle ona itirazda bulunurlardı. Mesele bütün yönleriyle incelendikten sonra o, bu karşılıklı konuşmaların neticesinde meydana gelen görüşü ortaya kordu ki, onun ulaştığı bu görüş, meselenin kesin bir çözüm şekli olurdu. Artık bu görüşü, bütün talebeleri kabul eder ve beğenirdi. İmam Ebu Hanife´nin çağdaşı olan Mis´ar b. Kidâm, onun ders verişini şöyle anlatmaktadır :
«Ebu Hanife´nin talebeleri sabah namazını müteakip ihtiyaçlarını görmek için dağılırlar, sonra onun dersinde bulunmak üzere toplanırlardı. îmam Ebu Hanife gelip yerine oturur ve sorusu olan veya bir mesele üzerinde münakaşa etmek isteyen var mı derdi. Bunun üzerine her taraftan sesler yükselirdi. Allah, îslâmda şanı büyük olan böyle bir kimse sayesinde bütün bu sesleri sükunete kavuştururdu.»[12]
Şüphesiz bu metodu, ancak büyük bir ruha, güçlü bir şahsiyyete sahip olanlar
uygulayabilirler. Çünkü, bu metodu tatbik eden kim-
Ebu Hanife´nin Şahsiyet Ve Karakteri
îmam.A´zam Ebu Hanîfe´nîn ders metodu ve diğer hallerini kısmen anlattık. Şimdi onun şahsiyet ve karakteri üzerinde durmak istiyoruz. Yukarıda söylediklerimiz elbette o büyük insanın, ruhunda mevcut olan bir cevher sebebiyle meydana gelmiştir. O halde, ağacın aslı bilinmeden meyvesi tanınamıyacağı gibi, sebep bilinmeden netice de bilinemez. Ebu Hanîfe, kendisi İlim ve tarihi temsil eden kimseler arasında en üstün bir mevkie yücelten sıfatlara sahipti. O; ileri görüşlü, gerçeği kavrayan, meselelerin içyüzünü gören ve itimada lâyık olan bîr İlim adamının bütün sıfatlarını kendisinde toplamaktadır. Bu sayede o, nıes´eleleri son derecede iyi ihata ederdi. Bu, kendisinin sahip olduğu ruh sağlamlığı ve zekâ kudretinin eseridir.
İmam Ebu Hanîfe, Allah ondan razı olsun nefsine tam olarak hâkimdi. Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Bir defa o, Irak´ın vaizi ve çağının büyüklerinden biri olan Hasan el-Basri´nin bir yanlışını çıkarmıştı. Yanmda bulunanlardan birisi; "sen kim oluyorsun ki, Hasan el-Basrî´nın yanlışını çıkarıyorsun demiştir. .Fakat Irak´ın o büyük fakihinin yüzünde hiç bir değişiklik olmamış, sanki kendisine itiraz edilmemiş gibi sözüne devamla, «Evet, Allah´a and olsun ki, gerçekten Hasan el-Basrî bu meselede yanılmış ve Abdullah b. Mes´ud (R.A.) isabetli söylemiştir», demiş, sonra da şunu ilâve etmiştir: «Ey Allahım! Bize karşı gönlü dar olanları, bizim geniş gönlümüz içine almaktadır.»
O, vakarlı ve nefsine hâkim olmakla beraber aynı zamanda duygulu bir kalbe ve hassas bir ruha sahipti. Bir defa kendisi ile münakaşa ederi birisi ona; ey zındık, ey bid´atçı, diye hitab etmişür. İmam A´zam, Allah´ın rızasından başka bir şey istemeyen bir İlim adamının vakar ve sükûneti içerisinde ona şu cevabı vermiştir: «Benim bu sıfatlara asla sahip olmadığımı bilen Allah, seni affeylesin. Ben, Allah´ı tanıyah O´na hiç bir surette şirk koşmadım. Sadece O´nun affını diler ve yalnız O´nun ikâbından korkarım.» Ebu Hanîfe, bu «ikâb» sözünden sonra ağlamaya başlamıştır. Bunun üzerine
o adam; «Bana hakkım helâl et, ey İmam» demiş; o büyük îmam da, «câhillerden bize kötü söz söyleyenlerin hepsine hakkımız helâl olsun; ancak, bize dil uzatan İlim sahiplerinin durumu müşkildir, çünkü âlimlerin gıybet etmesi kendilerinden sonra bir şey bırakır», demiştir.
Ebu Hanîfe´nin vakar ve sükuneti, ruhunun yüceliğinden ve Allah´a bağlılığından ileri geliyordu. O´nun ruhuna dünya kirleri bulaşmamıştır; ruhu, sanki cilâlı bir levha idi; onda insanların eziyet verici sözleri iz yapmaz ve kaybolup giderdi.
O, heyecanına hâkim ve soğukkanlı bir yaratılışa sahipti. Rivayet edilir ki; bir gün ders halkasında iken kucağına tavandan bir yılan düşmüş ve etrafındakiler dağüıvermişti, O ise, hiç aldırmadan yılanı tutup bir tarafa atmış ve dersine devam etmiştir.[13]
îmam Ebu Hanife, derin bir tefekkür sahibi idi. O, nass´lann zahir mânâlarıyla yetinmez, bunların içine aldığı uzak ve yakın maksatları kavrar, illet ve sebeplerini açıklardı. Kendisini gençliğinde kelâm ilmine yönelten, belki de onun bu felsefî aklı ve derin tefekkürüdür. O, aklı susuzluğunu ilm-i kelâmla gidermeye çalışmıştır. Onun derin tefekkürü, kendisini, hadislerin ihtiva ettiği hükümlerin gayelerini araştırmaya sevketmiştir. Bu araştırmalarında o, lafızların işaretlerinden, durum ve şartlarla ilgili hususlardan maslahatı celbetme ve mazarratı defetme gibi hüküm üzerine terttüb eden peylerden yardım görmüştür. Hükmün gerçek illetini tesbit edince kıyaslar yapar, faraziye ve tasavvurlar ileri sürerdi. O, bu hususlarda çok büyük mesafeler katetmiştir.
İmam Ebu Hanîfe, derin bir tefekküre sahip olmakla beraber, aynı zamanda hürdüşünceli idi. Hiç bir görüş veya fikri aklına vurmadan kabul etmezdi. Onun bu durumunu üstad Hammad b. Ebi Süleyman, kendisiyle her meselede münakaşa ettiği zaman sezmiş ve takdir etmiştir, Ebu Hanîfe´ye Kitab, Sünnet veya Sâhâbî´lerin fetvasından başka hiç bir şeye boyun eğdirmeyen, işte bu hür düşünceli oluşu idi. Tabiînin görüşlerine gelince; o bunları bazan doğru, bazan da yanlış bulurdu.
İmam Ebu Hanîfe, birbirine zıt görüşlerin bulunduğu bir ortamda yaşıyordu. Her görüş sahibinin görüşünü ele alıp tam bir hürriyet içerisinde incelerdi. O, Hz. Ali´nin soyundan gelen şiî İmamlarla karşılaşmış, onlara hürmet ve ikramda bulunmuş, görüşlerinden istifade etmiştir. Fakat, onları´çok sevdiği halde şiîleşmemiş (teşeyyu´etmemiş)tir.İmami Zeyd b. AlilZeynelâbidin´den Muhammed Bâkır´dan, bunun oğlu Ca´fer-i Sâdık´tan ve Hz. Hasan´ın torunu Abdullah´dan İlim tahsil etmiştir. Fakat, düşüncelerinde bunlardan birine bağlı kaldığı bilinmemektedir. Küfe şehri Şiîliğin merkezi olarak bilinmesine ve sâtiâbîlerin İmamlarına dil uzatılan bir yer olarak tanınmasına rağmen Ebu Hanîfe, bütün sâhâbîlere saygı beslerdi. Sa-id b. Ebî Urûbe şöyle der: «Kûfe´ye geldim ve Ebu Hanîfe´nin meclisinde hazır bulundum. O, bir gün Osman (R.A.)´ı andı ve ona Al-iah´dan rahmet diledi. Ben de, ona; Allah rahmetini senden de esirgemesin, bu memlekette Osman b. Affan için senden başka hiçbir kimsenin rahmet dilediğini işitmedim, dedim.»[14]
İmam Ebu Hanife, hakikati tam bir ihlâsla araştırırdı. Onu yücelten ve gönlünü aydınlatan işte bn sıfatıdır. Olay ve mes´eleleri incelerken keyfî ve nefsî arzulardan uzak olan ihlaslı bir kalbi, Allah, marifet nuru ile doldurur ki bu sayede onun anlayışı artar ve düşüncesi dosdoğru olur. Buna mukabil, nefsi arzularına esir olan bir aklı da bu nefsî arzular sapıtır. Böyle bir akla sahib olan insan, şehevî arzularının uçurumuna mı yuvarlanmakta, yoksa aklının rehberliğinde mi yürümektedir, bilemez!.
Ebu Hanîfe, kendisini her türlü şehevî arzulardan kurtarmış ve Allah´dan sadece sağlam bir idrak sahibi olmayı istemiştir. O, fıkhın bir din ilmi olduğunu bilmiş veya dinde istenilen şeyin, insanoğlunun yalnız hakikatin peşinden gitmesinden ibaret bulunduğunu anlamıştır. Ona göre, tartışmada bir insan ister yensin isterse yenilsin önemli değildir. Bir insan, hakikati araştırıp ona ulaştığı müddetçe galiptir; isterse cedel ve tartışmada hakikati ona hasmı göstermiş olsun.
O, ihlası sebebiyle kendi görüşünün kayıtsız şartsız güpheden uzalc bir hakikat olduğunu ileri sürmez ve şöyle derdi: «Bizim bu sözümüz, bir görüş olup bize göre erişebildiğimiz en iyi neticedir. Birisi bizim bu görüşümüzden daha güzel olanını ileri sürerse, bize değil, ona uyulması daha evlâdır.»
Kendisine; «Ey Ebu Hanîfe, senin verdiğin bu fetva, şüphesiz bir gerçek midir » denildiğinde, Büyük İmam; «Bilmiyorum, belki de şüphe götürmez bir bâtıldır.»[15] diye cevap vermiştir. Talebesi Züfer der ki: «Biz, Ebu Hanîfe´den ders okurçluk, Ebu Yusuf da yanımızda idi, onun söylediklerini yazardık. Bir gün" Ebu Yusuf´a o şöyle dedi: Ey Yakub, vay haline! Benden her işittiğini yazma. Çünkü ben, bu güne göre böyle düşünüyorum, belki yarın Isu «görüşümden vazgeçe rim. Belki de yarın başka bir görüşe sahib olurum. Fakat, ertesi gür onu da bırakabilirim.»[16].
îmanı Ebu Hanife,yeni bir görüşe sahip olursa, bazan önceki görüşünden (re´yinden) vazgeçerdi. Bazan da, kendisiyle münazara eden şahıs, sahih bir hadis ileri sürerse, kendi görüşünden tamamen dönerdi.. Çünkü, sahih bir hadis karşısında re´y beyan etmeye mahal yoktur.
İşte bu, Ebu Hanîfe´nin ihlasmm neticesidir. O, hiç bir zaman kendi görüşüne taassub derecesinde bağlananlardan olmamıştır.
Akli kudretine rağmen, zihnini, başkasının görüşüne de açık tutmak için ihlası, onu daima hakîkata yöneltmiştir. Taassub, ancak duygulan düşüncesine galebe çalan veya a´sâbi zayıf ve aklı kıt olan kimselerde bulunur. Ebu Hanîfe bu gibi şeylerden uzaktı. O; akıl bakımından kudretli, nefsine ve a´sâbma hâkim, hakikati ararken ihlash, samimi ve yalnız Rabbından korkardı. Bu sebepledir ki, görüşlerinde yanılma ihtimali bulunduğunu kabul ederdi.
İmam A´zam, hazır cevaplı olup ihtiyaç duyduğu zaman fikirlerini kolay bir şekilde anlatır ve tutukluk göstermezdi. Hakikat üzere olduğuna inandığı ve kendisini destekliyen delillere sahip olduğu müddetçe münakaşa ve münazaradan yılmazdı. O, çağındaki fakihler arasında işte bu meziyetleriyle tanınmıştır. Mısır´ın büyük fakih´i Leys b. Sa´d´den şöyle rivayet edilmiştir: «Ebu Hanîfe´yi görmeyi çok isterdim. Nihayet onu gördüm. İnsanlar, Üstadın etrafında kalabalık bir şekilde toplanmışlardı. Birisi, ey Ebu Hanîfe, deyip ona bir soru sordu. Allah´a and olsun ki onun hazırcevaplılığı kadar gerçeği söyleyişi de beni hayran bıraktı.»
Ebu Hanîfe münazaralarında büyük bir müdafaa gücüne sahipti. Şayet hasmı inatçılık eder ve işi zora çekerse, Ebu Hanîfe, onu en kolay bir yoldan yıldırmasını bilirdi. Bu konuda çok ilgi çekici ve hayret verici menkıbeleri vardır. Menkıbe, tarih ve haltercemesi kitapları bunlarla doludur. Biz, burada yalnız şu iki menkıbeyi anlatmakla yetineceğiz:
1 Ebu Hanîfe´yi gıyaben vasi tâyin eden bir adam ölür ve olay zamanın kadısı bulunan İbni Şubrume´ye arzedilir. Ebu Hanife, falan adamın öldüğüne ve kendisini vasi tâyin ettiğine dair delilini ortaya kor. İbni Şubrume, ona; şâhidlerinin olayı gerçekten gördüklerine dair yemin eder misin diye sorar. Irak´ın fakihi Ebu Hanîfe de; bana yemin düşmez, çünkü olay yerinde bulunmuyordum, der. İbni Şubrume ise; senin kıyâsların burada yanıldı, der. Bunun üzerine Ebu Hanîfe, ona şöyle bir soru yöneltir. «İki gözü kör olan bir kimsenin başını yarsalar ve buna iki kişi şahitlik etse, gözleri hiç bir şeyi görmeyen böyle bir davacıya şahidlerinin olayı gerçekten görüp görmediğine dair yemin teklif edilebilir mi ne dersiniz Bu durum karşısında İbni Şubrume, büyük İmamın savunmasını kabul eder ve hükmülehine verir.
2 Emevîler devrinde isyan eden Dahkâk b. Kays el-Hâricî, bir gün mescid´de Ebu Hanife´nin yanma gelir, bu sırada haricîler, kendilerine muhalefet edenleri öldürmektedirler Ebu Hanîfe´ye; tevbe et, der. O da; neden tevbe edeyim diye sorar. Dahkak; hakem tâyinini caiz gördüğün için, der. Bunun üzerine Ebu Hanife; sen beni öldürecek misin, yoksa benimle münazara mı etmek istiyorsun diye sorar. Adam; hayır münazara etmek istiyorum cevabını verir. Ebu Hanîfe; bir mesele üzerinde tartışırken ihtilâfa düşersek aramızda hangimizin haklı olduğunu kim söyleyecek diye sorar. Dahkâk el-Haricî; kimi istiyorsan onu çağır, der. Ebu Hanîfe de, bunun üzerine Dahkâk´m adamlarından birine hitaben; ihtilâfa düştüğümüz zaman hangimizin haklı olduğuna sen hükmet, der. Sonra Dahkâk´e dönerek; bu adamın aramıza girmesine sen razı mısm diye sorar. O, evet cevabını verince, münazarasıyla tanınan îmam Ebu Hanîfe; işte hakem tâyinini sen de caiz gördün, diye cevabı kondurur.
Ebu Hanîfe´nin bütün sıfatlarım, bilhassa şu sıfatları taçlandırıyordu. Belki de bu sıfatları, öteki sıfatlarının hepsinin kaynağı olup Allah´ın bazı kullarına bahşetmiş olduğu bir meziyetti. İşte onun bu sıfatları; şahsiytinin kuvvetli oluşu, keskin zekâsı, heybeti, muhabbet ve cazibe yönünden başkalarına tesir edişi ve ruh sağlamlığıdır. Onun bir çok talebeleri vardı ve o bunlara kendi görüşünü zorla kabul ettirmezdi. Aksine, onlarla müzakerede bulunur, büyüklerin görüşlerini bir arkadaş gibi tartışır ve yaş farkı gözetmezdi. Sonunda kendisi bir görüşe varırdı ki, bütün talebleri burada susar ve ona razı olurlardı. Bazı hallerde ise, talebelerinden bir kısmı kendi görüşlerinde ısrar ederlerdi; fakat, her iki halde de İmam Ebu Hanife´nin mevki ve şahsiyetine bir halel gelmezdi.
Ebu Hanîfe, heybetinin yanında keskin ve derin bir firaset sahibi idi. Bu sayede, o, insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi. Onun bütünüyle hayatı, şahsiyyet ve firasetmin güçlülüğünü haber verir. Firaset, güçlü akü sa^ hiplerinde gelişir. Onun derin duygu ve sezgisi bilhassa talebelerini okuturken ve insanların durumlarını incelerken ortaya çıkar. Bunlardan başka, o, fikir önderliği yapacak ihlaslı kimselere Allah´ın lütfettiği bir nura sahip idi. Kısaca, Ebu Hanîfe, böyle bir şahsiyet olup bazı hadis kitaplarında rivayet edilen Peygamber (S.A.V.)´in; «Müminin firasetinden sakınınız; çünkü o, Allah´ın nuru ile bakar.» hadîs-i şerifinde işaret edilen mü´minlerdendi.
îşte bunlar, İmam Ebu Hanîfe´nin sıfatlarından bir kısmıdır. Bunların kimisi yaratılıştan, kimisi de sonradan kazanılmıştır. O, nefsini olgunlaştırmıştır; şahsiyetinin anahtarını da bu ruhî olgunluğu teşkil eder. Her türlü manevî gıdalarla ruhunu besleyen, onun çağı, hocaları ve tecrübelerinden bol bol istifade etmesini sağlayan işte budur. Hülâsa olarak diyebiliriz, ki o, bütün bu unsurlardan besleniyor, şahsiyeti1 ona, kendisinden sonraki nesillere tesir edecek yepyeni bir fikir ve görüş kazandırıyordu.
Ebu Hanîfe´nin işte bu sıfatları hayranlarını, kendisini son derecede övmeye sebeb olmuş, kıskananlarını da aynı şekilde kendisini yermeye sevketmiştir. Şihabüddin Ahmed b. Hacer el-Heytemî (öl. 973 H.) «el-Hayrâtu´1-Hisân»[17] adlı eserinde; «Geçmişlerden biri hakkında insanların zıt şeyler söylemesi, onun büyüklüğünü gösterir. Hz. Ali´yi görmez misiniz Onun hakkında iki fırka helak olmuştur: Ona ifrat derecesinde sevgi gösterenler ve yine ifrat derecesinde buğuz edenler.» der.
İşte îmam A´zam Ebu Hanîfe de, yaşadığı devirde aynı duruma düşmüştür. İnsanların kimisi onu takdh; etmede ifrata düşmüş, kimisi de yermede haddini aşmıştır. Fakat, O Büyük îmam hem Allah katında, hem de insaf sahiplerine göre ulu bir şahsiyet olup Irak fakihlerinin üstadıdır. Bu nokta, söz ve münakaşa götürmez.[18]
Yaşayışı Ve Siyasî Tutumu
Ebu Hanîfe´nin fıkhını ele almadan önce, onun yaşayışını ve çağının siyasetine karşı nasıl bir vaziyet almış olduğunu anlatmak istiyoruz.[19]
1- Yaşayışı
Apaçık bir gerçektir ki Ebu Hanîfe, devlet adamlarının, ister halife olsun ister vali ve benzeri olsun, hiç birisinden hediye ve ihsan kabul etmezdi. Gerçi her dört mezheb İmamının da devlet adamlarından hediye alınabileceğine dair ruhsat verdiğini tarih bize göstermektedir, İmam Mâlik, İlim adamının Beytu´I-Mal´da hakkı olduğuna inanırdı. Ona göre, devlet adamları, bu hediyeleri bilginlere kendi mallarından vermiyorlar, ancak onların istihkaklarını vermiş oluyorlar. Çünkü, İlim adamı nefsini ilme, araştırmaya ve fetvaya hasretmekte, bu yüzden de maişetini kazanma imkânından mahrum olmaktadır. O halde Beytu´l-Maldan ihtiyacını giderecek, çoluk ve çocuğunun geçimini sağlayacak kadar para almak hakkıdır. İmam Mâlik, alınmasına cevaz verdiği bu hediye ve ihsanların bir kısmını kendisi İlim tahsil eden talebelerine harcardı. Dolayısıyla, birçok talebeler ona sığınırlardı, İmam Şafiî de bunlar arasında olup dokuz seneye yakın bir zaman îmam Mâlik´in himayesinde okumuş ve hiç bir geçim sıkıntısı çekmemiştir. Hocası îmam Mâlik öldükten sonradır ki. Şafiî, Yemen´de bir göreve (kadılık diyebileceğimiz bir vazifeye) tâyin edilmek mecburiyetinde kalmıştır.
İmam Şafii, kendisini tamamen ilme verdikten sonra Hz. Pey-gamber´in Abdulmuttalib oğullarına tâyin etmiş olduğu hisseden kendisine düşeni Beytu´l-Mal´dan alır, ayrıca hediye ve ihsan kabul etmezdi. Ancak bu hisseyi, Kur´an-ı Kerim´de Kureyş´den Hz. Peygamber´e akraba olanlara tâyin edilen bir hisse (hak) olduğu için alırdı.
İmam Ebu Hanîfe ile Ahmed b. Hanbel, Beytu´l-Mal dan bir şey almaktan kesin olarak kaçınırlardı. îmam Ahmed b. Hanbel, darlık içinde yaşamayı, helâl olarak toplanıp toplanmadığı belli olmayan bir malı almaya tercih ederdi.
İmm Ebu Hanife ise, zengin ve servet sahibi idi. Çünkü, ölünceye kadar ticaret işine devam etmişti. Yukarıda da söylediğimiz gibi, onun bir ortağı vardı. Öyle anlaşılıyor ki onun bu ortağı, iyi niyetli bir insan olup ihlası sayesinde çoğu zaman İlim, fıkıh ve hadisle uğraşmasını temin hususunda Ebu Hanîfe´ye yardımcı olmaktaydı. Mu´tezilîlerin başı, Ebu Hanîfe´nin çağdaşı ve onun gibi îran asıllı Vâsıl b. Ata da böyle idi.
Elbette Ebu Hanîfe bir tacirdi. Fakat ticarî işlerini vekili vasıtasıyla yürütüyor, kendisi de, işinin daima helâl dairesi içinde yürümesi için onu kontrol ediyordu.
Ebu Hanife, bir tacir olarak aşağıdaki dört sıfata sahip idi ki, bunlar insanlara yapılacak muamelelerle ilgilidir. Onu, İlim adamları arasında olduğu gibi, tacirler arasında da en üstün bir mertebeye çıkaran bu sıfatlar şunlardır:
1 Onun gözü tok ve gönlü zengindi. Gönül ve ruhları fakir kılan açgözlülük, onu asla istilâ edememiştir. Bunun sebebi, îmam A´zam´ın zengin bir aileden doğmuş olması ve hayatında ihtiyaç zilletini hiç tatmayışıdır.
2 Son derecede emanete riayetli ve kendisiyle ilgili olan her hususta nefsine hakimdi.
3 O, müsamahalı ve cömert olup kendisini Allah cimrilikten tamamen uzak kılmıştır.
4 Son derecede dindar olup iyi muameleyi ibadet sayardı. Ayrıca o, çoğu zaman oruç tutar ve gecelerini ibadetle geçirirdi. Bu arada, iyi muamelenin de, büyük bir ibadet olduğunu söylerdi. Bu sıfatların tesiri, bilhassa Ebu Hanîfe´nin ticaret hayatında kendisini gösterir. O, tacirler arasında ilgi çekici ve eşsiz bir kimse idi. Birçokları, ticaret hayatında onu Ebu Bekr Sıddîk´a benzetirdi. Çünkü Ebu Hanîfe, onun yolundan gider, malın kötülerini üstüne çıkarır, iyilerini de gizlerdi.
İmam Ebu Hanîfe, alım ve satımında tam manasıyla emin bir tacirdi. Bir gün bir kadın, ipekli bir elbiselik getirmiş ve ona satmak istemiştir. Ebu Hanîfe; fiatı kaçtır, deyince; kadın, 100 dirhemdir, demiştir. Ebu Hanife de; o yüz dirhemden fazla eder, kaça satacaksın diye sormuş; kadıncağız da, yüz yüz artırarak dörtyüz dirheme kadar çıkarmıştır. Yine Ebu Hanîfe; o daha fazla eder, deyince; kadın, benimle alay mı ediyorsun demekten kendini alamamıştır. Bunun üzerine Ebu Hanîfe; bir adam çağır da malının değerini söylesin, demiş; kadın da bir adam çağırmış ve nihayet o, bu elbiseliği beşyüz dirheme satın almıştır.
Ebu Hanîfe, müşterisi yoksul veya bir dostu olursa malı kârsız satardı. Bir gün ona bir kadın gelmiş; ben fakirim, sırtımdaki elbise de emanettir, şu elbiseliği bana kârsız ver, demiştir. Ebu Hanîfe de; hadi onu dört dirheme al, deyince, kadın, benim gibi yaşlı biriyle alay mı ediyorsun demiş, Ebu Hanîfe de; hayır, ben iki elbiselik satın aldım; birisini, bu iki elbiseliğe verdiğim paradan dört dirhem aşağısına sattım. Dolayısıyla bu, elimde dört dirheme kaldı. Onu da sen bu fiyata al, demiştir.
O, çok dindar olduğu için uzak bir ihtimalle dahi olsa haram karıştığından şüphe ettiği şeylere karşı pek titizlik gösterirdi. Rivayet edildiğine göre Ebu Hanîfe, ortağı Hafs b. Abdirrahman´ı bir defasında kumaş satmaya gönderirken, ona malda özür bulunduğunu bildirmiş ve bunu satış zamanında müşteriye anlatmasını emretmiştir. Hafs b. Abdirrahman kumaşı satmış, fakat müşteriye özürlü olduğunu söylemeyi unuttuğu gibi, satın alan kimseyi de tanıyamamıştır. Ebu Hanîfe, bu durumu öğrenince malın hepsini sadaka olarak vermiştir.[20]
Bu büyük takvası sayesinde onun ticareti pek çok kazanç getirirdi. O da, bu kazancının bir kısmını İlim ve hadisle uğraşanlara harcardı. Tarihu Bağdad´da kaydedildiğine göre Ebu Hanîfe, yıllık gelirinin bir kısmını her sene biriktirir, onunla önce İlim ve hadisle uğraşanların ihtiyaçlarım, yiyecek, giyecek vs. hususlarını temin ederdi. Sonra bu kazancından artan paraları da yine onlara verir ve; bunları da ihtiyaçlarınıza siz kendiniz harcayınız, bunun için yalnız Allah´a hamdediniz; çünkü ben, size kendi malımdan bir şey vermiyorum, verdiğim şeyler ise Allah´ın malıdır, derdi.[21]
Ebu Hanîfe Allah ondan razı olsun helâlinden ve tertemiz bir hayat yaşamak için çok gayret ederdi. O, giyimine önem verir, en güzel kumaşlardan elbiseler diktirirdi. Hattâ, sırtındaki elbisenin otuz dinar (altın) değerinde olduğu söylenir. O, temiz ve güzel kıyafetli´ olup hoş kokular sürünürdü. Talebesi Ebu Yusuf, hocası hakkında; «O, ayakkabısına çok dikkat ederdi. Hattâ, ayakkabısının yırtık olduğu hiç görülmezdi»[22] demiştir.
İmam Ebu Hanîfe, iş ve yaşayışında intizamlı bir insandı. Vakitlerinin çoğunu ilme, kalanını da çarşı ve evine ayırırdı. Talebesi Yusuf b. Hâlid es-Semtî´den rivayet edildiğine göre Ebu Haaife, haftanın günlerini şöyle taksim ederdi: Cuma günleri talebe ve ´arkadaşlarına evinde ziyafet verir ve onlara türlü türlü yemekler sunardı. Cumartesi günleri ihtiyaçlarını görür, ne ders meclisine ne de çarşıya uğrardı. O gün evini ve şahsî işlerini tanzim etmekle uğraşırdı. Diğer günler kuşluk vaktinden öğleyedek çarşıda bulunur ve kalan vakitlerini de ders vermekle [23]geçiridi.[24]
2- Siyâsî Tutumu
Bundan önce îmam Ebu Hanîfe´nin hayat ve yaşayışını anlattık. Kısaca, onun hayatı takva, refah, saadet ve intizam içinde geçmiştir. Buna karşılık, Allah, bu takva ve gerçek îman sahibi İlim adamını siyâsî alanda çok çetin imtihanlara tâbi tutmuştur. Allah, ,onu bu şiddetli imtihanlarla hayatının iki devresinde karşılaştırmış olup ikincisinde îmam Ebu Hanîfe şehid olarak ölmüştür.
Burada biz, îmam A´zam´m çağındaki olaylara kısaca dokunmak istiyoruz. Ebu Hanîfe ömrünün elli iki yılını Emevîler, kalan 18 yılını da Abbasîler devrinde geçirmşitir. Böylece o, Emevî devletinin güçlü devrini, gerileme ve yıkılış devirlerini gördükten sonra Abbasî devletinin ilk yıllarını da yaşamıştır. Abbasî hareketi, bilhassa îran içlerine doğru yayılan gizli bir propaganda şeklinde başlamış, yeraltı faaliyetleri ile gelişmiş ve nihayet Emevî devletini yıkıp iktidarı ele geçirmiştir.
İşte Ebu Hanîfe, bütün bunlara şahid olmuş ve bu olaylar, ruhunda derin etkiler bırakmıştır. Gerçi O, ne ayaklananlara ne de ihtilâlcilere katılmıştır. Fakat olayların akışı gösteriyor ki önce îmam ´zam´m gönlü, Emevîlere karşı ayaklanan Hz. Ali evlâdlarıyla birdi. Onlar, Abbâsîlere karşı ayaklandıkları zaman îmam A´zam, fifren yine bunları desteklemekteydi.
Ebu Hanîfe, şiî olmamakla beraber, Emevîlerin hilâfet için hiçbir hakları olmadığına kani idi. Fakat, fiilen Emevîlerin aleyhine harekete geçmemiş ise de, onların aleyhine yapılan hareketleri be-nimsememiştir. Rivayet edildiğine göre Zeyd b. Ali Zeynelâbidin, Kûfe´de Hişam b. Abdilmelik´e karşı isyan bayrağını açtığı zaman Ebu Hanîfe şöyle demiştir": «Zeyd´in bu çıkışı, Resûlüllah´ın Bedir günündeki çıkışma benziyor.» Kendisine, îmam Zeyd´le birlikte niçin savaşa katılmadığı sorulduğunda şu cevabı vermiştir: «Beni ondan alıkoyan, halkın yanımdaki emanetleridir. Bu emanetleri İbni Ebî Leylâya bırakmak istedim, kabul etmedi. Savaşta ölür ve bunca emanetin altında kalırım diye korktum.» Yine rivayet edildiğine göre Zeydle savaşa katılamadığına dair özür beyan ederken şöyle demiştir : «Eğer halkın, Zeydi, daha önce dedesi Hz. Hüseyn´i bırakıp kaçtığı gibi, bırakıp kaçmıyacağım bilseydim, ben de Zeyd´le birlikte savaşırdım. Çünkü o hakîkî İmamdır. Fakat, bu düşünce ile ona sadece malî yardımda bulundum.» îmam Ebu Hanîfe, İmam Zeyd´e on bin dirhem yardımda bulunmuş ve elçisine; «benim özrümü ona anlat», demiştir.[25]
Bu gösteriyor ki İmam Ebu Hanife´ye göre Emevîler halifeliğe lâyık değillerdi. O, Zeyd b. Ali´yi İmam olarak tanıyordu. Fakat, sözünde durmayan Iraklıların tabiatını bildiği için iyi netice alınacağına inanmıyordu. Bununla beraber îmam Zeyd´i engellemek de istemedi. Hattâ ona malî yardımda bulundu.
İmam Zeyd´in hareketi, kendisinin 122 H. yılında fecî bir şekilde ölümüyle sonuçlandı. Daha sonra İmam Zeyd´in oğlu Yahya/Horasan´da Emevî idaresine karşı ayaklandı. O da, 125 yılında babası gibi öldürüldü. Bundan sonra Yahya´nın oğlu Abdullah da iktidarı ele geçirmek maksadıyla Yemen´de isyan etti. Fakat son Emevi halifesi Mervân b. Muhammed, Abdullah üzerine yolladığı adamları vasıtasıyla 130 H. yılında onu da öldürttü.[26]
İşte bu olaylar, İmam Ebu Hanîfe üzerinde büyük etkilerde bulunmuştur. O, İmam Zeyd´in ayaklanışmı, Hz. Peygamber´in Bedir günündeki çıkışma benzetmiştir. Fakat İmam Zeyd, fecî şekilde öldürülmüş ve cesedi bir hurma kütüğüne asılmıştır. Kendisinden sonra bu acıklı âkibetîer oğlu ve torununun başına da gelmiştir. Bu durum karşısında, elbette Ebu Hanîfe, Emevîlere karşı nefret duyacak ve onların zulümlerini diğer bilginler gibi o da tenkid edecekti. Alimlerin tenkid dilleri, kılıçların yapamadığım yapar; onların darbeleri kılıçlardan daha kesici ve şiddetli olur.
Bunun içindir ki Emevîler, İmam Ebu Hanîfeyi takip etmeye başlamışlar, bilhassa Abbasî propagandasının gizli gizli yayılışını ve intizamlı isyan hareketlerini görünce bu takiblerini daha da artırmışlardır. Emevî" valisi îbni Hubeyre tehlikenin arttığım görünce fakih ve muhaddislerden korkmaya başlamış, özellikle fıkıh ve İlim
de büyük bir yeri olan îmam Zeyd´le teması bulunanlardan endişelenmiştir. Adı geçen vâîi; îbni Ebî Leylâ, Ibni Şubrume, Dâvûd b. Hind gibi Irak´ın fakihlerini toplamış ve her birine Emevî idaresinde birer vazife almalarını teklif ederek, onların Emevî devletine bağlı olup olmadıklarını Öğrenmek istemiştir. Bu arada Ebu Hanîfe´ye de vazife teklif etmiş, fakat o bunu şiddetle reddetmiştir.
İbni Hubeyre, mührün Ebu Hanife´nin elinde olmasını ve muamelelerini bununla imza etmesini, onun elinden çıkmayan hiç bir yazının infaz edilmemesini ve malî sarfiyatın da yalnız onun müsaadesiyle yapılmasını istemiştir. Ebu Hanife, onun bu tekliflerini yerine getirmekten şiddetle kaçınmıştır. Vali îbni Hubeyre ise, bu vazifeyi kabul etmediği takdirde Ebu Hanîfe´yi dövdüreceğine yemin etmiştir. Bunun üzerine âlimler, Ebu Hanîfe´ye bu vazifeyi kabul etmesi için ricada bulunmuşlar ve; «Biz kendini tehlikeye atmayasın diye sana Allah için öğüt veriyoruz. Sen, bizim kardeşimizsin. Hepimiz böyle bir vazifeyi istemiyoruz. Fakat başka bir çaremiz yoktur», demişlerdir. Güçlü, İmanlı ve takva sahibi Ebu Hanîfe de onlara şöyle cevap vermiştir: «Eğer o, Vâsıt Mescidinin kapılarını saymamı isteseydi benden, onu dahi kabul etmezdim. O halde nasıl olur da o, bir adamı idam etmek için benim hüküm vermemi ister ve bu hükümle onun boynunu vurur! Ben böyle bir hükmü ihtiva eden kararın altını nasıl mühürlerim! Vallahi ben, böyle bir işe ölünceye kadar giremem.»
Ebu Hanîfe vazife almamakta İsrar etti. Ve onun İsrarı karşısında bütün kuvvetler perişan oldu. Emniyet müdürü (Sahibu´s-Şurta), Ebu Hanife´yi üstüste birkaç gün hapsettirdikten sonra döv-dürmeye başlamıştır. Hattâ ona kırbaç vuran kimse usanmış ve dövülmeden dolayı ölür ve Emevî idaresine kıyamete kadar sövülmeye sebep olur diye korkmuştur.İbni Hubeyr´e bilginlere; «Ebu Hanîfe´ye söyleyin de bizi yeminimizden kurtarsın», demiş, onlar da Ebu Hanife´den bu teklifi kabul etmesini rica etmişler, fakat o tutumunda şiddetle İsrar etmiştir. Bunun üzerine îbni Hubeyre, bilginlerden, zindanda bulunan îmam Ebu Hanîfe´ye tavassut ederek, vazife teklifini reddetmektense ileride belki yapabileceğini söylemesini temin etmelerini istemiş; fakat Ebu Hanîfe bunu da kabul etmemiştir. Sonunda İbni Hubeyre, îmam A´zam´ı serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Ebu Hanîfe, hürriyetine kavuşur kavuşmaz yol hazırlığını yaparak, Beytullah´a sığınmak üzere Hicaz´a gitmiştir, îşte bu olaylar, 130 H. yılında cereyan etmiştir.[27]
Ebu Hanîfe, Allah´ın evine mücavir olmuş ve Abbasîler iktidara gelinceye kadar orada kalmıştır. Abbasîler iktidarı ele alıp asayişi temin edince "îmam A´zam da Kûfe´ye dönmüş, diğer bilginlerle birlikte ilk Abbasi Halifesi Ebu´l-Abbas es-Seffah ile buluşmuş ve yeni halifeye bîat ettiğini açıklamak üzere bir hitabede bulunmuştur. Esasen diğer bilginler, Halifenin bîat talebine icabet etmek üze-pe/rîmanı A´zam´ı kendileri için temsilci seçmişlerdi. Ebu Hanîfe, bu hitabesinde şunları söylemiştir:
«Hakkı, Peygamberinin soyuna teslim eden, zâlimlerin zulmünü bizden kaldıran ve hakikati söyleyebilmemiz için dİlimizi hürriyete erdiren Allah´a hamd olsun. Ey Halîfe, Allah´ın emri üzere biz sana bîat ettik, kıyamete kadar sana verdiğimiz söze bağlı kalacağız. Allah, bu makamı Peygamberinin soyundan geri almasın!»
îmam A´zam´ın bu hitabesi gösteriyor ki o, adalet ve doğruluktan ayrılmamak şartıyla, devlet idaresini Ehl-i Beyt´in ele almasını çok arzu etmekteydi.
Hanîfe, Abbâsilere bağlı kalmaya devam etmiştir. Çünkü onların iktidara gelişi, Hz. Ali evlâdlarma reva görülen zulmün giderilmesi neticesinde olmuştur. Abbasi halifeleri de İmam A´zam´a yakınlık gösteriyorlardı. Ebu´l-Abbas, ondan sonra Ebu Ca´fer el-Mansur birçok ihsanlarda bulunmuş ise de Ebu Hanîfe bunları nezaketle reddetmiştir.
îmam Ebu Hanîfe´nin, ilk yıllarında Abbasî idaresi aleyhinde konuştuğu bilinmemektedir. Nihayet Abbasoğulları ile Hz. Ali ey-lâdları arasında çekişme başlamış ve Ebu Hanîfe´nin büyük bir sevgi beslediği Ali evlâdlarma karşı işkence artmıştır. Elbetde bu durum karşısında, Ebu Hanîfe´nin Abbâsîlere karşı nefret etmemesi düşünülemez. Hele el-Mansur´un iktidarına karşı Hz. Ali´nin torunlarından Muhammed en-Nefsü´z-Zekiyye b. Abdillah ve kardeşi ibrahim isyan edince durum büsbütün değişmiştir. Bunların babası Abdullah, Ebu Hanîfe´nin hocası olup oğulları isyan bayrağını çektiği zaman el-Mansur tarafından hapsettirilmişti. O, her iki oğlunun ölümünden sonra el-Mansur´a karşı kin ve nefret duygularıyla dolu olarak hapishanede (145 H. yılı) ölmüştür.
".. Ebu Hanîfe için, Enıevîler gibi A.bbasîlerden de intikam almaktan başka bir çare yoktu. Fakat onun intikam alışı, âdeti üzere ders aralarında konuşmaktan ileri gitmiyordu. Öteki âlimler de böyle siyâsi olaylarla az meşgul oluyorlar ve meylettikleri hususlara sevgi göstermekle duygularını tatmin ediyorlar ve bununla yetiniyorlardı.
145 H. yılında adı geçen İbrahim Irak´da, kardeşi Muhammed en-Nefsü´z-Zekiyye de Medine´de ayaklandı. Rivayete göre îmam Mâlik, Medine´de bu ayaklanmanın (huruc´un) meşruluğuna fetva vermiştir. Çünkü o, el-Mansur´a yapılan biatin zor (ikrah) ile olduğunu tesbit etmiştir. Öyle görünüyor ki îmam Mâlik, ayaklanmanın caiz olduğuna dair açıkça fetva vermemiştir. Fakat o, Muhammed en-Nefsü´z-Zekiyye´nin dâvasını isbat bakımından işi kolaylaştırmıştır. Çünkü Muhammed en-Nefsü´z-Zekiyye ayaklanmasının meşruluğunu Ebu Ca´fer el-Mansur´a yapılan biatin ikrah ile oluşuna dayandırıyordu, îmam Mâlik ise, hadis derslerinde sık sık bîata îmâ ederek, «İkrah karşısında kalan kimsenin yemini muteber değildir» diyordu. Bu sözü tekrarlamaktan menedildiği halde, îmam Mâlik bundan vazgeçmemiştir. Çatışma, el-Nefsü´z-Zekiyye´nin öldürülmesiyle sonuçlandıktan sonra İmam Mâlik, birçok işkencelere uğramıştır.
Irak´da da Ebu Hanîfe, en-Nefsü´z-Zekiyye´nin kardeşi İbrahim´e yardım edilmesini açıkça söylüyordu. Hattâ iş, Ebu Hanîfe´nin, el-Mansur´un bazı komutanlarını onunla savaşmaktan alıkoymasına kadar varmıştı.
Rivayete göre el-Mansur´un kumandalarından Hasan b. Kah-taba, bir gün Ebu Hanîfe´nin yanma girmiş ve; «Vazifemi her halde biliyorsun, tevbe ediyor musun, etmiyor musun » demiştir. Ebu Hanîfe de; «Allah bilir ya sen yaptığından pişman olacaksın. Eğer bir müslümanla kendi nefsini öldürmek arasında muhayyer kalırsan, müslümam değil, kendi nefsini öldürmeyi tercih et. Sen, bir daha böyle yapmayacağına Allah´a söz ver. Bu sözünde durursan o senin tevben olacaktır», demiştir. Hasan b. Kahtaba, Ebu Hanîfe´nin bu sözüne şu cevabı vermiştir: «Dediğini kabul ediyor ve Allah´a söz veriyorum ki bir daha bir müslümam öldürmeye yel terimiyeceğim.»
İbrahim b. Abdillah,b. Hasan huruç edince, el-Mansur, adı geçen kumandana, Ebu Hanîfe´ye gidip işini bitirmesini emretmiş, kumandan da İmam A´zam´ın yanına gelince, o, kumandana daha önce verdiği sözü hatırlatarak şöyle demiştir: «Tevbenln vakti geldi. Sözünde durursan tevbe etmiş olacaksın. Aksi takdirde hem önceldi, hem de sonraki niyet ve fiilinden hesaba çekileceksin.» Bunun üzerine kumandan, Ebu Hanîfe´yi öldürmek için hazırlanmış olduğu halde, tevbesinde durmuş, el-Mansur´un yanına vararak şöyle demiştir: «Ben böyle bir işi yapamam. Eğer senin emrinle yaptığım işler, Allah´a itaat sayılırsa benim için çok iyi bir şeydir. Eğer masiyet sayılırsa bu bana yeter.» Bunun üzerine Halife el-Mansur öf kelenmiştir. Kumandanın kardeşi Humeyd b. Kahtaba ileri atılarak *Biz bir yıldan beri onun akli muvazenesinden hoşlanmıyoruz, o saç mahyor. Bu işi ben yapabilirim", demiştir. Soğukkanlılığını koruyar Halife el-Mansur, bazı güvendiği kimselere; «Hasan b. Kahtaba´nır yanma fakihlerden kim gelip gidiyor » diye sormuş, onlar da; «O Ebu Hanîfe´nin yanına gidip geliyor» demişlerdir.[28]
Halife Ebu Ca´fer el-Mansur, İmam Ebu Hanîfe´yi takibe ve ver diği fetvâaları araştırmaya başlamış, bu arada Ebu Hanîfe´nin Mu sul halkına dair vermiş olduğu fetva üzerinde, bilhassa, durmuştur Şöyle ki:
Musul halkı, Halifeye verdiği sözü (biat´ı) defalarca bozmuş tu. Halîfe el-Mansur da, onlara sözlerini bir daha bozarlarsa kanla rıni dökeceğini şart koşmuş, onlar da bu şartı kabul ederek, sözü müzden dönersek kanımız helâl olsun, demişlerdi. Halife, Ebu Ha nîfe dahil olmak üzere, bütün fakihleri toplamış ve onlara şöyle demiştir: Peygamber (S.A.V.)´in «Mü´min şartlarına bağlıdır.»Hadîs-i Şerifi sahih değil midir Musul halkı bana karşı ayaklanmamaları için ileri sürdüğüm şartı kabul ettiği halde, benim valime karşı ayaklandı. Şimdi onların kanlarını akıtmak benim için helâl değil midir * Orada bulunanlardan birisi: «Onlara istediğini yapabilirsin, onlar hakkında söylediklerin yerindedir. Affedersen, bu, senin büyüklüğünün eseridir. Cezalandırırsan onlar buna müstahak olmuşlardır», dedi. Ebu Hanîfe susmaktaydı. el-Mansur, ona döndü ve:
Üstad, sen ne dersin, biz, Peygamberin hilâfet ve eman evinde değil miyiz diye sordu.
Ebu Hanîfe gerçeği şöyle ifade etti:
« Onlar, ellerinde olmayan şartları kabul etmişler. Sen de sâna ait bulunmayan şartları onlara kabul ettirmişsin. Çünkü, bir müslümanm kanı ancak şu üç şeyden biri ile helâl olur:
«1 Adam öldürmekten,
«2 Mürted olmaktan,
«3 Evlenmiş ve hür (muhsan) olduğu halde zina etmekten.
«Bu durumda sen, onları cezalandırırsan haksızlık yapmış olursun. Allah´ın şartlarına bağlı kalmak daha iyidir.»
El-Mansur, fakihlerin gitmelerini emretmiş, sonra Ebu Hanife´yi yanına çağırarak şöyle demiştir:
«Ey Üstad, gerçek görüş senin söylediğindir. Memleketine dön, Halifenizi kötüleyecek şekilde halka fetva verme. Çünkü isyancı Haricîlerin cesareti artıyor.»[29]
Şiî olmadığı halde Hz. Ali soyuna büyük bir sevgi besliyen Ebu Hanîfe´nin bu gibi cesaretli görüşleri, el-Mansur´un memnuniyetsizliğine sebep olmuş, hattâ onu takip ettirmek üzere peşine hafiyelerini takmıştır. Bunun, ayrıca iki sebebi daha vardır :
1 İmam Ebu Hanîfe ile çağının kadısı İbni Ebî Leylâ arasında şiddetli bir anlaşmazlık vardı. Onun verdiği hükümleri Ebu Hanîfe sert bir şekilde tenkid ederdi. İbni Ebî Leylâ da onu el-Mansur´a daima şikâyette bulunurdu. Belki de en çok şikâyeti Ebu Hanife´dendi. Şüphesiz bu, halifenin içinde İmam Ebu Hanife´ye karşı bir kızgınlık ve intikam hissi meydana getirmiştir.
2 el-Mansur´un maiyyetinde bulunanlardan Ebu Hanîfe´yi sevmeyen veya Halifeye sırf yaranmak için onu kötüleyenîer vardı. el-Mansur´un hâcibi olan er-Rabi´ ve Ebu´l-Abbas et-Tûsî bunlardandır.
Bütün bu olaylar sebebiyle el-Mansur, Ebu Hanîfe´ye karşı iyice bozulmuş, iktidarını korumak için sert bir vaziyet almış ve onu cezalandırmayı zarurî görmüştür. Halife el-Mansur, Ebu Hanîfe´nin zamanın kadısını sürekli tenkidlerini göz önüne alarak, ona kadılık vazifesini teklif etmiştir. Esasen kurnaz bir halife olan el-Mansur, bilginlere doğrudan doğruya din ve dünyaya ait görüşlerinden ötürü baskıda bulunmazdı. Bu sebepten Ebu Hanîfe´nin tenkidlerini ona kadılık teklif etmek için istismar etmeye kalkıştı. Oysa Ebu Hanîfe´nin bu vazifeyi kabul etmiyeceğini biliyordu. Fakat onu, bu yüzden cezalanduırsa haklı görüneceğim umuyordu.
Ebu Hanîfe´ye nihayet kadılık vazifesini teklif etti. O da şu cevabı verdi: «Kadı olabilecek bir insan, gerekince hem senin, hem de çocuklarınla kumandanlarının aleyhine hüküm verecek bir ruha salıip olmalıdır. Ben ise, böyle bir ruha sahip değİlim.» Bunun üzerine Halife; «Benim gösterdiğim yakınlığı niçin kabul etmiyorsun » dedi. Büyük takva sahibi îmam da; «Emiru´l-Mü´minin, bana kendi malı ile bir yakınlık göstermedi ki onu reddetmiş olayım. O, bana ancak müslümanlarm Beytu´l-Malından bir yakınlık gösterdi. Halbuki benim onların Beytu´l-Mahnda bir hakkım yoktur. Çünkü ben, mücâhid değİlim ki yaptığım cihad karşılığında bir şey alayım. Ben,onların hizmetçileri de değilim ki, hizmetçiler gibi bir şey alayım. Keza ben, onların fakirlerinden de değilim ki, fakirlerin aldığı şeyleri alayım», dedi.[30]
Kadılık teklifi nekadar tekrarlandıysa, Ebu Hanîfe´nin bunu reddedişi de o kadar tekrarlandı. Sonunda sabrı tükenen el-Mansur, bu vazifeyi kabul etmesi için yemin aldı. Ebu Hanîfe de kabul etmiyeceğine dair yemin aldı. Ve şöyle dedi: «Eğer ben, bu vazifeyi kabul etmediğim takdirde Fırat nehrinde boğulmakla tehdid edilsem, boğulmayı tercih ederim. Senin etrafında´ikrama muhtaç olanların çoktur!»
Buna rağmen Halife el-Mansur, İmam A´zam´a kadılık teklifinden vazgeçmedi. Ondan, hiç olmazsa, doğru olanlarım yerine getirmesi, yanlış olanlarını da tatbik etmekten sakınması için kazâî hükümlerini inceleyip isabetli olup olmadığını kendisine bildirmesini istedi. Fakat o, bunu da reddetti. Bunun üzerine Halife, Ebu Hanîfe´yi hapsettirip ona her gün on kırbaç vurdurmak suretiyle işkence edilmesini buyurdu. Ebu Hanîfe´nin sıhhi durumu kötüleşince el-Mansur onu serbest bırakmış, fakat ders ve fetva vermekten menetmiştir. îmanr A´zam Ebu Hanîfe, bundan kısa bir zaman sonra hayata gözlerini yummuştur. O, ölmeden önce, gasbedilmiş veya Halifenin gasbettiği ileri sürülen bir yere defnedilmemesini vasiyet etmiştir. Bunun içindir ki Halife el-Mansur; «Ebu Hanîfe´nin nezdinde sağken de öldükten sonra da beni kim mazur gösterir » demiştir.
İmam Ebu Hanîfe, 150 H. yılında sıddiklar ve şehidler gibi ölmüştür. Fakat ölüm; o büyük kalb, sapsağlam dînî vicdan, kudretli akıl ve her türlü işkenceye katlanan sabırlı ruh için bir rahatlık olmuştur. Ebu Hanîfe, görüşlerinden dolayı muarızlarından işkence gördü, türlü dedikodulara hedef oldu. Fakat, bunların* hepsine gönülhoşluğu ile katlandı. Sefihlerden eziyet gördü. Valilerden, daha sonra halifelerden işkence gördü. Fakat hiçbir zaman eğilmedi ve hakikati söylemekten çekinmedi. Eğer ruhların da bir cihadı ve,bu cihadın yapıldığı meydanlar varsa, şüphesiz Ebu Hanîfe bu türlü cihad alanlarının en büyük ve muzaffer kahramanıdır. O, cihadında son nefesine kadar metanet gösteren bir yiğit idi. Ölürken bile gasbedilmemiş temiz bir yere defnedilmesini ve halife tarafından gasbedilmiş olma ihtimali bulunan bir yere defnedilmemesini vasiyet etmiştir.
İlim, dîn ve ahlâkın heybet ve tesiri, sultan ve hükümdarların azametinden daha az değildir. Bunun içindeki bütün Bağdad halkı, Irak´ın büyük fakihi îmam A´zam´ın cenaze törenine katılmıştır. Onun cenaze namazını kılanların sayısının ellibin kadar olduğu teh-min edilmektedir. Hattâ; ona işkence eden Halife el-Mansur da defnedildikten sonra gelmiş ve kabri üzerinde cenaze namazını kılmıştır Bilmiyoruz bu, Halifenin İlim, din, ahlâk ve takvanın azametini İtiraf edişinden mi, yoksa halkı memnun etmek isteyişinden midir Belki o bu her iki hususu da birlikte gözetmiştir.
Ebu Hanîfe, gerçekten büyük bir insandı. Ona işkence edenler, sadece ettikleri zulüm, işledikleri fenalıklar ve akıttıkları insan kanlan sebebiyle anılmaktadır. O ise, dünyanın dört bucağında okutulup öğretilen görümleri ve nice insanların müzakate edip öğrenmekle şeref kazandığı ilmi ile anılmaktadır. Allah, ondan razı olsun, hem de onu razı etsin!..[31]
İmam Ebu Hanîfe´nin Fıkhı
îmam Şafiî; «İnsanlar fıkıhta Ebu Hanîfe´nin iyâlidir», demiştir. Abdullah b. Mübarek de, Ebu Hanîfe için: «O, ilmin beynidir», derdi. Bunlar gösteriyor ki Ebu Hanîfe, ilmin özüne ulaşıyor ve ondan sapmıyordu. İmam Mâlik, îmam A´zamla çeşitli ilmî meseleler üzerinde tartıştıktan sonra:«O, gerçekten fakihtir», demiştir.
Ebu Hanîfe, gerçekten ulu bir fakihtir. Çağını fıkhıyla doldurmuş olup insanlar onun hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Çünkü O, fıkhî düşünceye yepyeni bir metod getirmiştir. Yahut da Ebu Hanife´nin kullandığı bu temodu, hiç kimse onun kadar kullananıamış-tır. O, hürdüşünce ve isabetli görüş sahibi idi. Nass´ların zahirlerine sarılan ve mânâlarının derinliklerine dalamıyanlar, Ebu Hanîfe´ye kızmışlar ve onu hakîkattan uzaklaşmakla itham etmişlerdir. Öte yandan, sapık düşünceli kimseler de ona hücum etmişlerdir. Çünkü O, İslâm fıkhında istinbat (hüküm çıkarma) için sağlam esaslar koyuyor ve bunların sınırlarını tesbit ediyordu.[32]
Metodu
İmam Ebu Hanîfe, istinbat için tafsilâtlı olmasa da bir metod getirmiştir. Onun bu metodu, içtihadın bütün türlerini içine almaktadır. Kendisi şöyle derdi: «Ben Allah´ın kitabıyla hüküm veriyorum. Kitab´ta bulamazsam Resûlullah´ın sünnetine sarılıyorum. Allah´ın Kitabında ve Resûlü´nün Sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da sahabilerin sözlerine bağlanıyorum. Yalnız, sa-habîlerden istediğim kimselerin sözünü alıyor, istediğim kimselerin sözünü almıyorum. Ancak, sabahîlerin sözlerinin dışına da çıkmıyorum. Fakat iş İbrahim (Nahaî), Şa´bî, îbni Sîrin, Ata ve Said b. el-Müseyyib´e gelince; onlar nasıl ictihad yapmışlarsa ben de öyle ictihad yapıyorum.»[33]
Bu ifade, Ebu Hanîfe´nin önce Kitab, sonra Sünnet, daha sonra da sahabilerin sözüne dayanarak fetva verdiği, tabiîlerin söz ve görüşlerine bağlı kalmadığını gösterir. Bu, nass´lara dayanarak ictihad yapmak demektir. Hakkında nass bulunmayan meselelerin hükümlerini açıklamak için yaptığı ictihadlara gelince; bu hususta el-Mekri´nin «Menâkıbu Ebi Hanîfe» sinde, İmam A´zam´m bir çağdaşından aynen şöyle nakledilir:
«Ebu Hanîfe´nin görüşleri güvenilir (sika) kimselere dayanmak ve kötü (kubh) den kaçınmaktır. Onun ifadeleri; insanların muamelelerini, bu muamelelerin düzgün olmasını, onların işlerinin iyi gitmesini sağlayan esasları yakmdan incelemiş bulunmasının bir sonucudur. O, meseleleri kıyasla hallederdi. Kıyası tatbik etmek imkânsız olursa istihsana baş vururdu. İstihsan da yürümezse müslümanların örf ve teamülüne göre fetva verirdi. îcmâ´ ile kabul edilen hadislere sarılır ve bunlara göre kıyas yapardı. Sonra istihsana baş vururdu. Bunlardan hangisi daha uygun düşerse ona göre fetva verirdi. Sehl der ki: «İşte Ebu Hanîfe´nin ilmi budur. Bu ise âmmenin ilmidir.»[34]
Buna göre Ebu Hanîfe´nin ortaya koymuş olduğu metod şu yedi esasa dayanır:
1 Kitab: Bu, şeriatın temel direği ve Allah´ın kıyamete kadar bakî olacak nurudur. O, şeriatın genel esaslarım içine alır, asıl hükümler ondan çıkarılır. Yani o, şeriatın anayasasını teşkil eder.
2 Sünnet: Bu, Allah´ın Kitabım açıklayan, Kitab´daki mücmel hükümleri genişleten, Hz. Peygamber´in Rabbından aldığı elçilik görevini tebliğinden ibarettir. Yani o, yakînen İman edenler için bir tebliğ olup onu kabul etmiyenler, Peygamber´in Rabbından aldığı elçilik görevini de tanımıyorlar demektir.
3 Sahâbîlerin sözleri: Çünkü sahâbîler, Peygamber´in tebliğini bizzat işitmişler ve vahyin gelişini gözleriyle görmüşlerdir. Onlar, âyet ve hadisler arasındaki çeşitli münasebetleri bilen Peygamber (S.A.V.)´in ilmini kendilerinden sonraki nesillere aktaran kimselerdir.
Tabiilerin sözleri elbette aynı derecede değildir. Çünkü, sahâhbilerin sözlerinin doğrudan doğruya Peygamber´den alınmış olma ihtimali vardır ve sırf ictihad´dan ibaret değildir. Hz. Peygamber´den rivayet etmeseler de, onların birçok görüşleri Peygamber´in sözlerine dayanmaktadır. Hz. Ebu Bekr, Ömer ve Ali gibi Hz. Peygamberle uzun zaman arkadaşlık yapmış olan sahâbîler sohbetleriyle mütenasip miktarda hadis rivayet etmemişlerdir. Fakat onlar, elbette Peygamber´in sözleriyle fetva, veriyorlardı. Ancak, Peygamberin sözünü değiştirmekten korktukları için bunları O´na nîsbet etmiyorlardı.
4 Kıyas: Ebu Hanîfe Kitab (Kur´an), Sünnet ve Sahâbîlerin sözlerinde bir nass bulamadığı zaman kıyasa baş vururdu. Kıyas; hakkında nass bulunmayan meseleleri, aralarındaki ortak illet sebebiyle hakkında nass bulunan meselelere bağlamak ve hepsine aynı hükmü vermektir. Aslında bu; meseleyi, nassm ifade ettiği hükmün evsaf ve sebeplerini tesbit etmek suretiyle nassa dayandırmaktır. Zira hükmün illeti bilinince, aym illete sahip olan bütün meselelere tatbiki mümkün olur. Buna bazı âlimler, nassm tefsiri demişlerdir. Îmam/Ebu Hanîfe, kıyasla istinbat hususunda en yüksek mevkii işgal eder. O, fıkıhtaki mertebesine bu sayede ulaşmıştır. Ebu Hanîfe, bir hükmün illetini araştırır ve onu tesbit ettikten sonra kıyas yapmak suretiyle birçok meseleleri çözerdi. Hattâ, ortaya çıkmamış olan meseleleri varsayar ve aynı metodla onların hükümlerini açıklardı. İşte bu türlü meseleleri olmuş gibi takdir edip hükümlerini açıklayan bu çeşit fıkha «takdiri (farazi) fıkıh» adı verilir.
5 İstihsan: Bu, açık (zahir) kıyasın hükmünü bırakıp buna muhalif olan başka bir hükmü kabul etmektir. Bu, ya zahir kıyasın bazı cüz´î meselelere elverişli- olmadığı ortaya çıktığı için, başka ´bir illetin araştırılmasıyla olur ve bu yeni illete göre hüküm vermeye «gizli (hafi) kıyas» denir, ya da zahir kıyas, bir nass´la çatışır ve bu nass sebebiyle terkedilir. Çünkü kıyasla amel etmek nass bulunmadığı zaman olur. Yahut da kıyas, icma´ veya örfe aykırı düştüğü için bırakılır; icmâ, ve örf ile amel edilir.
6 İcmâ´: Bu, aslında bir hüccet olup her hangi bir asırdaki müctehidlerin bir hüküm üzerinde fikir birliğine varmalarıdır. Bilginler, icmâ´m hüccet olduğunda birleştikleri halde, sahâbîlerden sonraki asırlarda mevcut olup olmadığında ihtilafa düşmüşlerdir. İmam Ahmed b. Hanbel, sahâbîlerden sonrald asırlarda icmâ´m mümkün olamıyacağmı, çünkü fakîhlerin bir hüküm üzerinde görüş birliğine varmalarının imkânsız! olduuğnu ileri sürmüştür.
7 Örf: Bu; Kur´an, Sünnet ve Sahâbîlerin tatbikatı gibi hakkında her hangi bir nass bulunmayan mesele üzerinde müslümanların teamülü demektir. Bu da bir hüccet olup iki kısma ayrılır:
1 Sahih örf,
2 Fâsid örf.
Sahîh örf, nassa aykiri düşmeyen örftür. Fâsid örf de, nassa aykırı düşen örftür. Fâsid örfün bir değeri yoktur. Sahîh örf ise, nass bulunmayan yerlerde bir hüccet teşkil eder.[35]
Fıkhının Bariz Vasfı
Ebu Hanîfe, tecrübeli ve günün ticarî durumunu iyi değerlendiren bir tacirdi. Vakitlerini ticaret, fıkıh ve ibadet arasında paylaş-tırmıştı. Bu arada en çok zamanını fıkha ayırmıştı. O, hür fikirli ve başkalarının hürriyetine kendi hürriyeti gibi saygı gösteren bir İlim adamıdır. Bu sebeple onun fıkhının bariz iki vasfı vardır:
1 Ticarî bir ruha sahip oluşu,
2 Şahsî hürriyeti himaye edişi.
Şimdi bunları tek tek ele alalım:
I) Ebu Hanife´nin fıkhında ticarî ruh ve düşüncenin tesiri kendisini açıkça göstermektedir. O, İslâm´ın ticaretle ilgili akid esaslarını incelerken, ticarî işlerde sağlam bir melekesi olan ticaret Örf ve teamülünü iyi bilen, insanların ticarî muamelelerini yakından tanıyan, Kitab ve Sünnet gibi şeriatın nass´lanyla insanların benimsediği teamüller arasında ahenk kuran bir tacir gibi davranmıştır. Bu husus, Ebu Hanîfe´nin metodunda iki şekilde meydana çıkar:
a) Ebu Hanîfe, örfü, şer´î bir prensip olarak kabul etmiş ve yerine göre bunu kıyasa tercih etmiştir. Ticari örf, ticaretin esas prensibini teşkil eden ve tacirler arasında yaygın hale gelmiş olan bir teamüldür.
b) O, istihsam kabul etmiştir. İstihsanm esası da, fıkhı kıyasın tatbikinin kötü bir neticeye, yahut maslahat veya ticarî örfle çatışan bir muameleye sebebiyet verdiğini kabul edip kıyası bırakarak, şer´î bir nassa bağlı olan maslahata veya insanlar arasındaki örf ve teamüle göre hüküm vermektir.
îstihsan konusunda fakihlerin en kuvvetlisi İmam Ebu Hanîfe idi. İmam Muhammed´in anlattuğna göre, Ebu Hanîfe´nin talebeleri kendisiyle kıyas üzerinde tartışırlardı. Fakat o, istihsali yapıyorum deyince, hiç kimse ona yetişemezdi.
Ebu Hanîfe´nin selem, murabaha, tevliye, vadia[36] ve şirket gibi ticarî akitlerdeki görüşleri, öteki fakihlerin görüşlerine nisbeten çok sağlam ve çok incedir. Bu türlü akitlerin hükümlerini ilk defa açıklayan odur.
İmam Ebu Hanîfe, bu ticarî akitlerde şu dört hususu şart koşardı :
1 Malın bedelini tam olarak bilmek ve bu konuda münazaaya sebep olacak bilinmeyen hususların ortadan kalkması. Çünkü, şeriatta akitlerin esası, malı ve bedelini tam olarak bilmektir. Tâ ki burada bir aldatma veya aldanma bulunmasın ve her hangi bir husumet doğmasın. Akit zamanı bu hususların bilinmesi; ileride çıkacak, insanlar arasındaki sevgiyi ortadan kaldıracak ve onların aralarında verilmesi gereken hükmü zorlaştıracak birçok husumetlerin önüne geçmiş olur.
2 Faizden, hattâ faiz ihtimali bulunan akitlerden son derecede sakınmak. Çünkü bütün çeşitleriyle faiz, İslâm nazarında en kötü ve haram olan bir şeydir. Peygarmber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Bir dirhemlik faiz yemek, otuzüç defa zina etmekten daha kötüdür. Haramla beslenen bir vücut ateşte yanmaya lâyıktır.»[37]
içinde faiz bulunan her akit bâtıldır. Faiz bulunma ihtimali olan akitler de bâtıldır. Çünkü, bu suretle zarara sürükleyen yollar kapatılmış, başkalarına ait malların haksız yere yenmesi önlenmiş olmaktadır.
3 Nass bulunmayan ticarî akitlerde örfe başvurmak. Bu gibi hallerde örfün kabul ettiği hususlara riayet edilir, örfçe tanınmayan hususlar da terkedilir.
4 Ticarî akitlerde asıl olan emaneti korumaktır.[38] Esasen İslâmî akitlerin, hattâ amellerin hepsinde emanet asıldır. Murabaha, tevliye ve benzeri akitlerde fıkhı esas emanettir. Çünkü müşteri, yemin veya herhangi bir beyyine (belge, tanık) olmaksızın ilk fiatı bildirirken satıcıya emniyet etmektedir. O halde bu emanetin korunması ve kötüye kullanılmaması gerekir.
İşte bu esaslar, İmam Ebu Hanife´den intikal eden ticarî akitlerle ilgili bütün fer´i fıkıh meselelerinde değişmez prensiplerdir. Bunlar, Ebu Hanîfe´nin takva ve dini eğİlimi, ticarî bilgi ve tecrübeleri ve metoduna bağlı olan genel prensiplerle bağdaşmaktadır.
II) Ebu Hanîfe´nin fıkhının bariz vasıflarından ikincisi, şahsî hürriyeti himaye edişidir, demiştik. O, fıkhında âkil (akıllı) ve reşîd olduğu müddetçe insanın tasarruf iradesine son derecede saygı gösterir. Âkil bir insanın şahsi tasarruflarına hiç kimsenin karışmasına müsamaha göstermez. Dînin emrini ihlâl etmedikçe, ne toplum ne de her hangi bir idareci, şahsın kendisine ait işlerine karışamaz. Şahis, dinî bir emri ihlâl ederse o zaman buna müdahale etmek gerekir. Bu, şahsın özel hayatında istediği gibi yaşamasına veya malını istediği şekilde kullanmasına müdahale olmayıp, nizamı korumak için dinî bir vazifedir.
Medenî milletlerin eski ve yeni bütün nizamları, insanları ıslâh etmek için iki kısma ayrılır: Toplumculuğun hâkim olduğu yönelime bağlı nizam: Burada, şahsın bütün tasarrufları toplumla yakından ilgili veya devletin kontrolü altındadır. Bunu, günümüzdeki bazı nizamlarda olduğu gibi, tarihe karışmış bir takım nizamlarda da görmekteyiz.
b) Şahsın iradesini geliştirerek, onu olgunlaştırıp iyiliğe yöneltme ve sonra da ona tam olarak hürriyet verme cihetine giden nizam: Bu nizam içerisinde şahıs; kendisini kötülükten koruyacak, fesad´dan uzaklaştıracak ahlâkî ve dinî bağlarla mukayyettir:
İmanı Ebu Hanîfe, bu ikinci nizâm şekline meyletmiştir. Onun bu temayülü, âkile ve bâliğa bir kadının evlenme hususunda velâyetinin kendi elinde olduğunu ileri sürüşünde, ma´tûh (bunak), sefih ve borçlunun hacredilmesini reddedişinde açıkça görülmektedir. Vakfın lüzumunu (yani vâkıfın vakfından geri dönememesini) mülkiyet hürriyetine engel sayması ve mülk sahibinin mülkünde, hayatta olduğu müddetçe, istediği gibi tasarruf edebileceğini ileri sürüşü de bu temayülüne bağlıdır. Burada biz, bunlara kısaca dokunmak istiyoruz.[39]
Âkile bir kadın kendisini evlendirebilir: Fakihler, hür ve bali-ğâ bir kadını istemediği biriyle evlenmeye hiç
kimsenin zorlama hakkına sahib olmadığında ittifak etmişlerdir. Ancak îmam Şafiî´nin âkile ve bâliga olsa dahi, bakireyi velisinin evlenmeye icbar edebileceğine cevaz verdiği rivayet edilir. Fakat ..burada, Şafiî´ye diğer İmamlar katılmazlar.
Âkile ve bâliğa bir kadını istemediği biriyle evlenmeye hiç kimsenin zorlama hakkı olmadığında ittifak eden fakihler, Ebu Hanife ile şu noktada ihtilâfa düşmüşlerdir: Onlara göre böyle bir kadını velîsi zorla evlendiremez; fakat o, velîsi istemezse kendi kendisini de evlendiremez. Onun evlenme akdi yapma yetkisi yoktur. Velîsi, onun evleneceği şahsı seçmeye katılma hakkına sahip olduğu gibi, evlenme akdini de bizzat velisi yapacaktır. İşte fakihlerin büyük çoğunluğu (Cumhur-i Fukahâ´) bu görüştedir. Kişilik hürriyetini ön plâna alan İmam Ebu Hanife ise, onlara muhalefet etmekte ve bu noktada kendi görüşünü yalnız başına savunmaktadır. Talebesi Ebu Yusuf´un bu hususta ona katıldığı rivayet edilir. Diğer bir rivayete göre ise, onun da hocasını bu meselede yalnız bırakıp öteki fakihlere katıldığı, söylenir.
Ebu Hanife´nin bu görüşünde tek başına israr edişi, onun kişilik hürriyetine verdiği büyük değeri gösterir. Burada o, hür ve âkil bir insan üzerinde, onun bir maslahatı bulunmadıkça, velayet sabit olmayacağını kabul eder. Maslahat bulunmayınca velayete lüzum yoktur. Çünkü velayet, hürriyeti kayıt altına almakta ve zedelemektedir. Hürriyetin kayıt altına alınması, ancak daha büyük bir zararı önlemek için caiz olur.
Daha sonra Ebu Hanife şöyle söyler: Böyle bir kadının malı üzerinde kendisinin tam olarak velayet hakkı vardır. O halde kendi kendisini evlendirmede de velayeti tamamen kendisine aittir. Ebu Hanife´ye göre delikanlı erkek ve kız arasında evlenme hususunda eşitlik vardır. Erkek delikanlı nasıl evlenme konusunda tam bir velayet hakkına sahipse, delikanlı kız da bu konuda tam bir velayet hakkına sahiptir.
Fakat, Ebu Hanife bu konuda, kadının evleneceği erkeği seçmede yanılabüeceğini de düşünüyor. Eğer o, eşini seçerken yanıhrsa, sonunda meydana gelecek haysiyet kinci netice bütün ailesini rencide edecektir. Diğer fakihler, işte bu noktayı gözönüne almakta ve bu yüzden, kadının ancak velîsinin rızasıyla evlenebileceğini söylemektedirler. Burada Ebu Hanife, söz konusu olan haysiyet kırıcı durumun meydana gelmesini nasıl önlüyor veya bunun önlenmesi için nasıl bir tedbir alıyor Ebu Hanife, kadına kendisini evlendirme hürriyetini tanırken ailesinin şeref ve haysiyetini korumak için de şöyle br tedbir alıyor: Kadının ailesine denk (küfüv) bir kimse ile evlenmesi şarttır. Böyle bir kadın, kendisine ve ailesine denk olmayan birisiyle evlenmeyi tercih ederse ve velîsi de buna muvafakat etmezse, Ebu Hanife´den rivayet edilen en sahih kavle göre, bu türlü evlenme akdi fâsid´tir.
İmam Ebu Hanife ile diğer fakihler arasındaki bu konuyla ilgili ihtilâf şöyle özetlenebilir: Fakihlerin büyük çoğunluğu, kadın kötü bir eş seçer ve ailesinin şerefini aşağı düşürür korkusuyla ona kendi başına evlenme hürriyeti tanımamaktadırlar. Ebu Hanîfe´ye göre ise, insan hürriyetinin kayıt altına alınması, bizzat büyük bir za rardır. Meydana gelip gelmiyeceği ihtimalden ibaret olan bir zararı önlemek için, kişinin hürriyetini elinden almak gibi daha büyük bir zarara sebep olunamaz. Ona hürriyeti tam olarak verilir, ancak o fiilen kötü bir eş seçerse evlenme akdi fasid olur. Böylece Ebu Hanife hem kadının hürriyetini, hem de aile veya velîsinin şerefini korumuş olur.[40]
Âkıl bir insan hacr edilemez: Ebu Hanife, sefihi de ma´tûhu da hacr etmez[41]. Ona göre kişi bulûğa ermekle akıl sayılır. İsterse sefih olsun isterse olmasın. O, müstakil bir şahsiyete sahip insandır. Bir kimse sefihlik ederek malını israf etse veya ma´tûh olduğu için malını işletmesini bilmese de, onun hacr´i cihetine gidilemez. Çünkü ona müdâhale etmek kimsenin, hakkı değildir. O, başkasına zarar vermedikçe istediği gibi hareket edebilir. Böyleşinin hacr edilerek malını istediği gibi kullanmasından alıkonulmasında bir maslahat da yoktur. Çünkü hacr, onun şerefini rencide etmek ve hattâ insanlığını yoketmektir. İnsanın mal ve mülkünde istediği gibi müstakil olarak tasarruf etmesi, güzel tasarruflarının neticesinde iyilik görmesi, kötü tasarruflarının neticesinde de zarara uğraması, onun sırf insan olduğu için sahip bulunduğu insanlık şeref ve haysiyetinin iktizâsıdır. Hürriyetin savunucusu olan İmam A´zam´a göre hacr, malın boşa sarfedilmesinden daha büyük bir zarardır. Zira hür bir insan için hacr edilmek, mallarının yok olmasından daha çok elem ve ıztırap vericidir.
Bir kimse, sefih ve matuh insanların hacr edilmesinde toplumun maslahatı da vardır diyemez. Çünkü toplumun maslahatı, malların üretici ellere intikalindedir. Onları, çalıştıramıyan kimselerin zimmetinde tutmakta ve başkalarını onlara bekçi yapmakta bir maslahat yoktur. O halde toplumun maslahatı, malların uyuşuk ellerden çıkıp çalışan ellere geçmesindedir. Mal, beceriksiz ve onu tutamıyan bir ele geçerse o zaman, onu işletecek ve muhafaza edecek başka ellere bırakmak gerekir. İmam Ebu Hanife «Ben, 25 yaşına ulaşmış bir insanı hacr etmekten haya, ederim», derdi. İşte bu, büyük İmamın insanlığa ve şahsî hürriyete gösterdiği saygının bir delili ve insan için tanıdığı yüksek şerefin bir nişanesidir.
Mısır mahkemelerindeki tecrübeler isbat etmiştir ki; sefih ve matuhun hacr´i için açılan dâvalarla mal sahibinin maslahatı korunmak istenmemekte, ancak bununla kişiye işkence etmek, onun iyilik yapmasını engellemek istenmektedir. Bu dâvaların asıl sebebi, bazı mirasçıların kendi menfaatlarını teminat altına almak endişesidir. Halbuki İslâm hukukçularına göre hacr, mirasçıların korunması için değildir. Çünkü, mal sahibi yaşadığı müddetçe onların ne mal üzerinde, nede mal sahibi üzerinde hiç bir hak ve selâhiyetleri yoktur.[42]
Borçlu Hacr edilmez ve hiç kimse malındaki tasarruf hakkından alıkonamaz: İmam Ebu Hanife, nasıl sefih ve matuhu hacr etmiyorsa aynı şekilde borçlu (medîn) kimseyi de hacr etmez ve malındaki tasarruf yetkisini kısıtlamaz. İsterse borçları malının tamamını aşmış olsun. O, ancak borçluyu borcunu ödemek üzere takip, hapis ve bedenî olarak icbar etmek cihetine gider. Zira, borcunu ödemekten kaçınan kimse alacaklıya zulmetmektedir. Peygamberimiz; «İmkânı olduğu halde borcunu sallayan kimse cezayı haketmektedir» buyurmuştur. Fakat, borçlunun tasarruf iradesi, akit ve sözleşme hakkı elinden alınamaz. îslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, Ebu Hanife´nin ileri sürdüğü bedenî cezaları kabul etmekle beraber, borçlunun malı üzerindeki kavli tasarrufunu da velinden almaktadır. O, borcunu ödemedikçe mülkünde tasarruf edemez. Borcu malının tamamını aşmasa dahi, malı cebren satılarak borcu ödenir.
İmam Ebu Hanife ise, fıkhında, insanın iradesini elinden alıp onun malında başkasının kavlî tasarrufunun geçerli oluşunu kabul etmemektedir. Ona göre mülkiyetle hürriyet birbirinden ayrılmaz. Mülkiyetin bulunduğu yerde tasarruf hürriyeti de bulunur. Ve asla bunlar birbirinden ayrılmaz. İmam A´zanı, böylesine, daima hürriyetten yana olmuştur.
Ebu Hanife, insanın mülkündeki tasarruf hürriyetini o derecede korur ki, mahkemenin dahi bu hürriyete müdâhale etmesini ve onu kayıt altına almasını kabul etmez. İnsanın kendi mülkündeki tasarrufu başkasına zarar verecek olursa, o zaman bu, şuurlu dinî bir vicdana havale edilir. Çünkü bu gibi şeylere mahkemece yapılan müdâhaleler daha çok husûmet ve çekişmelere, dinî duyguların zayıflamasına sebep olur. İnsanın dinî duygusu zayıfladıktan sonra bunu elde ettiği maddi şeyler telâfi edemez. Beri yandan,´ dinî sağlam bir duygu, hertürlü tecavüz ve çekişmeyi tek başına önlemeye kâfidir. Bir insan kendi maslahatının, komşusunun maslahatıyla ortak oluşunun şuuruna sahip olursa, daima ona iyilik etmeyi düşünür. Bunların arasına mahkeme yoluyla bir müdâhale yapılırsa müşterek maslahat duygusu zayıflar. İsteyerek ve hürriyet içerisinde yardımlaşmanın yerini düşmanlık alır. Ebu Hanîfe, insanların muamelelerinde dîne bağlı müsamahakâr hürriyeti, müsamaha ruhundan yoksun ve zorlayıcı kazâî hükümlere daima tercih eder.
Rivayet edildiğine göre; bir kişi, Ebu Hanife´ye gelip komşusunun evinde kendisinin duvarına yakın bir yerde kuyu kazdığından şikâyetlenmiş ve bu, kuyunun devamlı kullanılması sebebiyle kendi duyarının zarar göreceğini söylemiştir, İmam A´zam da ona; git komşuna söyle, demiştir. Şikâyetçi şahıs da; ona söyledim dinlemedi, demiştir. Bunun üzerine Ebu Hanîfe ona; öyleyse git, sen de evinin dahilinde onun kuyusunun karşısına bir lâğım çukuru kaz, diye söylemiştir. Adam da, Ebu Hanîfe´nin dediğini yapmıştır. Tabıatiyle çukurun pis suyu komşusunun kuyusuna sızmaya başlayınca o, bunun üzerine kendi kuyusunu kapatmak zorunda kalmıştır. İşte Ebu Hanife´nin bu tavsiyesi, komşular arasında yardımlaşma duygusunun gelişmesini hedef tutmaktadır.
Ebu Hanîfe, insanın mülkündeki tasarruf hürriyetini korumak maksadıyladır ki vakfın lüzumu´na (yani vakfın, vâkıfın hayatında kesinlik ifade etmesine) cevaz vermemiştir. İmam A´zam´a göre vakfın lüzumu, mal sahibinin kendi mülkünde tasarruf hakkını engellemektedir. Ona göre tasarruf hakkı olmayan bir mal sahibi düşünülemez. Vakfın, vâkıfın mülkiyetinden çıkmış olduğunu da Ebu Hanîfe kabul etmez. Çünkü vâkıfın mülkiyetinden çıkan vakıf mal, sahipsiz kalmaktadır. İşte böyle bir şeyin mülkiyet vasfı ortadan kalkmaktadır. Vakfın, Allah´ın mülkü olduğunu söylemek de Ebu Hanîfe´yi tatmin etmez. Çünkü bu, kuru bir lâftan ibarettir. Zira aslında, her şey Allah´ın mülküdür. Dilimizdeki mülkiyet mefhumu, bir malın Allah´a nisbet edilmesiyle değil, insana nisbet edilmesiyle açıklanır. Ancak Ebu Hanîfe, böyle bir vakfın cami için yapıldığı takdirde kesinleşebileceğini düşünür. Zira cami Allah´a ibadet için ayrılmış bir yer olup mülkiyeti sadece Allah´a izafe edilir; başka birine izafe edilemez.[43]
Hanefi Mezhebinin Nakil Ve Tedvini
îmam Ebu Hanife, başlı başına bir kitap´telif etmemiştir. Ancak ona birtakım küçük risaleler nisbet edilmektedir. el-Fikhu´I-Ekber, el-ÂIim ve´1-Müteallim, 132 H. yılında ölen talebesi Osman el-Betti´ye yazdığı risale ile Kaderiyye görüşlerini reddetmek için kaleme aldığı risale bunlar arasındadır. Bu risalelerin hepsi kelâm ilmine, öğüt ve nasîhata dairdir. îmam A´zam, fıkha dair bir eser yazmamıştır. Onun fıkhı görüşlerini, ictihad ve fetvalarını nakleden ve bir araya toplayan talebeleridir.
Ebu Hanîfe´nin fıkhmı ve ilmî çalışmalarını unutulmaktan kurtaran kıymetli talebeleri arasında, bilhassa, iki isme Taslamaktayız. Bunlara, îslâmm fıkıh tarihinde, İmam A´zam´la Uzun zaman arkadaşlık ettikleri, ondan ayrılmadıkları ve hocalarının kurmuş olduğu fıkıh ekolünü yaşattıkları için «sâhibeyn» (iki arkadaş veya iki talebe) adı verilmektedir.
İşte bunlardan birincisi Yakub b. îbrahim el Ensârî (öl. 182 H.) olup «Ebu Yusuf» diye bilinir ki, oğlu Yusuf ile künyelenmiştir. îmam Ebu Yusuf, İmam Ebu Hanîfe öldükten sonra 32 yıl daha yaşamıştır. Ebu Yusuf´un yazmış olduğu ve Ebu Hanîfe´nin görüş ve rivayetlerini de içine alan önemli eserleri şunlardır:
1 Kitab´ul-Âsâr: Bu eseri, Ebu Yusuf un oğlu Yusuf babasından, o da Ebu Hanîfe´den rivayet etmiştir. Bu eserdeki senedler, Ebu Hanife´den sonra Uz. Peygamber´e, bir sahabîye veya Ebu Ha-nife´nin rivayetini benimsediği bir tabiîye dayanır. Aynı zamanda bu «serde o, Irak fakihlerinden bir çok tabiilerin fetvalarını toplamıştır. Bu eser, Ebu Hanîfe´nin istinbat metoduna bağlı olan bir fıkıh mecmuası duruumnda olup îmam Ebu Hanîfe´nin istinbat ve ic-tihad´daki mevkiini göstermektedir.
2 İhtilâfu Ebî Hanîfe ve İbni Ebi Leylâ: Bu eserde Ebu Yusuf, 148 H. tarihinde ölen Kadı İbni Ebî Leylâ ile İmam Ebu Hanîfe arasındaki ihtilâfları toplamıştır. Burada, Ebu Hanîfe´nin görüşlerinin bir müdafaası yapılmaktadır. Ebu Yusuf´un bu eserini rivayet eden Muhammed b. el-Hasen eş-Seybâni´dir.
3 er-Reddü Alâ Siyeri´l-Evzâî: Bu değerli eserde, savaş halinde müslüm anlarla gayri müslimler arasındaki alâka ve münasebetler ve cihadla ilgili hususlarda Evzaf ile diğerleri arasındaki ihtilâflar yeralmaktadır. Burada Ebu Yusuf, Iraklıların görüşünü desdeklemekte ve Evzaî´nin fikirlerini reddetmektedir.
4 Kitab´ul-Harâc: Ebu Yusuf, bu ölmez eserinde islâm devletinin maliyesi için değişmez ve sağlam bir nizam ortaya koymaktadır. Burada o, hocası Ebu Hanîfe´ye muhalefet ettiği meseleleri de ele alıp hem kendi görüşünü hem de hocasının görüş ve içtihadını büyük bir samîmiyyet, ciddiyyet ve ilim adamından beklenilen bir dürüstlükle anlatır. Burada ihtilaflı olduklarını anlatmadığı hususlarda onun hocasıyla fikir birliğine sahip olduğu düşünülebilir.[44]
İmam A´zam´ın mezheb ve görüşlerinin yayılmasını sağlayan ikinci talebesi, Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânîdir. O, 132 H. yılında doğmuş ve 189 H. yılında ölmüştür. İmam Muhammed, Ebu Hanîfe´nin derslerine kısa bir müddet devam edebilmiştir. Fakat, Ebu Hanîfe ile başladığı tahsilini Ebu Yusuf´tan tamamlamış olup İrak fıkhının hafızı sayılır. Bütün bölümlerini içine almak üzere fıkhı tedvin eden ilk ilim adamı odur. Kendisine bu fıkhî çalışmalarında ikinci hocası Ebu Yusuf yardımcı olmuştur. İmam Muhammed´in fıkıh mecmuaları çoktur. Fakat, fıkıh´da gerçekten ilk kaynak vazifesi gören eserleri şu altı kitabıdır:
1 el-Asl (el-Mebsût)
2 ez-Ziyâdât
3 el-Câmi´us-Sağîr
4 el-Câmi´ul-Kebir
5 es-Siyer´us-Sagir
6 es-Siyer´ul-Kebir
İmam Muhammed bu kitaplarının bir kısmını hocası Ebu Yusuf´la müzakere etmiş, bir kısmını da ona arzetnıiştir. «Kebir» diye vasıflandırdığı kitapları tek başına rivayet ettiği, «Sagîr »diye vasıflandırdığı kitapları da Ebu Yusuf´a arzettiği söylenmektedir.
Bu altı kitaba, îmam Muhammed´den açıkça rivayet edildiği için «Zâhir-i Rivaye» adı verilir. Bunlar Hanefi Mezhebinde kaynak vazifesini görür. Özel bir tercih sebebi bulunmadıkça bu kitaplardaki görüşler terkedilmez. îmam Muhammed´in aynı derecede iki kitabı daha vardır:
1 Kitab´ur-Redd Ala Ehl´il-Medine
2 Kitab´ul-Âsâr
Bunlardan ikincisi, Ebu Yusuf´un «Kitab´ul-Âsâr» ından çok şey nakleder. İmam Muhammed´in «Kitab´ur-Redd Âlâ Ehl´il-Medine» sini İmam Şafiî rivayet etmiştir.
İmam Muhammed´e nisbet edilen başka eserler de vardır. Fakat bunlar güvenilir râvîlerce nakil ve rivayet edilmesi bakımından önceki kitaplarının derecesinde değildir. Bu kitaplar şunlardır:
1 el-Keysâniyyât
2 el-Hârûniyyât
3 el-Cürcâniyyât
4 er-Rakkıyyât
5 Ziyâdet´Uz-Ziyâdât
Bu kitaplara «Gayri Zâhir-i Rivaye» denilir. Çünkü bunlar, İmam Muhammed´den açıkça rivayet edilmemiştir.[45]
Hanefi Mezhebi´nîn Gelişmesi Ve Yayılışı
Hanefî mezhebi istinbat ve tahric sayesinde son derecede gelişmiştir. Bu mezhebin gelişerek yayılmasını sağlıyan âmiller şu üç noktada toplanabilir:
1 İmam Ebu Hanife´nin talebeleri pek çoktu. Bunlar, onun görüşlerini yaymak, fıkhının dayandığı esasları açıklamak hususunda çok gayret göstermişlerdir. Pek az meselede hocalarına muhalefet etmişlerse de umumî olarak onun görüşlerine uymuşlardır. İster hocalarına uysunlar isterse muhalefet etsinler, onun dayandığı delilleri açıklamayı ihmal etmemişlerdir. Aynı zamanda Ebu Hanîfe´-nin görüşlerine dayanarak birçok fer´î meseleleri ele alıp incelemişler ve bu meselelerin dayandığı kıyasları açıklamışlardır.
2 İmam Ebu Hanife´nin talebelerinden sonra gelen ve bu mezhebe bağlı olan fakihler, hükümlerin illetlerini ortaya kovmaya ve bunları gelecek asırlarda meydana çıkacak olan meselelere tatbik etmeye çok önem vermişlerdir. Bunlar, mezhebin fer´î meselelerde dayandığı hükümlerin illetlerini tesbit edip ortaya çıkardıktan sonra birbirine benzeyen bütün meseleleri genel kaideler altında toplamışlardır. Böylece, çeşitli furû´ meselelerini içine alan külli kaide ve nazariyeler koyarak, mezhebi sistemleştirmişlerdir.
3 Hanefî Mezhebi, çeşitli örfleri bulunan birçok ülkelere yayılmıştır. Bu ülkelerde yeni hükümler çıkarmayı gerektiren bir çok olaylar meydana gelmiş ve bu sırada Abbasi devletinin resmî mezhebi olmak sıfatıyla Hanefî Mezhebi, bu meseleleri halletmek mecburiyetinde kalmıştır, İşte Hanefî Mezhebi, Abbasi Devletinin resini mezhebi olarak beşyüz seneden fazla İslâm ülkelerinde tatbik edilmiştir. Harun er-Reşîd, Ebu Yusuf u Bağdad kadısı olarak tâyin et-; mistir. Aynı zamanda Ebu Yusuf, Başkadı (Kâdı´l-Kudât) lık makamında olup bütün vilâyetlerin kadıları onun emriyle tâyin ediliyordu. Ebu Yusuf, tabiî olarak ancak Hanefî Mezhebini benimseyen fakihleri kadı tâyin ediyordu. Bu suretle Hanefî mezhebi büyük bir yayılma imkânına kavuşmuştur.
Şüphesiz, çeşitli örfler istinbat işini geliştirmiştir. Bilhassa Hanefî mezhebine göre, hakkında nass bulunmayan meselelerde ve istinbatm kıyasa dayandığı yerlerde örf, istinbat esaslarından birini teşkil eder.[46]
Hanefî Mezhebi´nîn Yayıldığı Ülkeler
Hanefi mezhebi, Abbasi Devletinin hâkim olduğu bütün ülkelerde yayılmıştır. Mezhebin otoritesi devletin otoritesiyle orantılı idi. Devletin otoritesi zayıfladığı zaman mezhebin otoritesi de zayıflıyordu. Ancak, bazı ülkelerde tamamen halka mal olurken, diğer bir kısım ülkelerde de sadece resmî mezheb olarak kalıyor ve ibadet hususunda halk üzerinde hâkimiyet kuramıyordu. Irak, Mâverâünnehr ve fethedilen doğu İslâm ülkelerinde hem resmî, hem de halkça benimsenen mezheb, Hanefi mezhebi idi. Türkistan ve Mâverâünnehr´-de Şafiî mezhebi ile Hanefî mezhebi arasında sert mücadeleler olmuş ve her iki mezheb bilginleri birbiriyle şiddetli tartışmalara girmişlerdir. Matem törenlerinde bile fıkhî tartışmalar yapılır ve bu tartışmalar taziye yerine geçerdi. Bu türlü sürekli fıkhî münazaraların sonunda çeşitli deliller ve bu delillerden de ilim doğmuş, müs-lümanlar arasında her hangi bir düşmanlık yaratılmamıştır.
Irak ve doğu İslâm ülkelerine bir gözatarsak görürüz ki, Hanefî mezhebi Şam´da hem halkın hem de hükümetin mezhebi olmuştur. Mısır´a doğru gelirsek, Mâlikî ve Şafiî mezhebinin Mısır halkı üzerinde hâkimiyyet kurma mücadelesi ettiğini görürüz. Çünkü Mısır´da bir yandan İmam Mâlik´in birçok talebeleri bulunuyordu-, öte yandan da İmam Şafii hayatının son kısmını Mısır´da geçirerek ölmüş ve oraya defnedilmişti. Dolayısıyla, Mısır´da her iki mezhebe mensup seçkin ilim adamları bulunuyordu.
Daha sonra Hanefi mezhebi, resmî bir mezheb olarak, Mısır´a gelmiş, fakat halk üzerinde bir otorite sağlayamamıştır. Mısır´ı Fatımî Devleti işgal edince, Hanefî mezhebinin buradaki resmi otoritesini kaldırmış ve yerine Şiî İmamî mezhebini hâkim kılmıştır. Fatımîlerin yerine geçen Eyyûbîler, Şafiî mezhebini desteklemişler, yalnız Nuruddin eş-Şehid (öl. 569 H.)[47], Hanefî mezhebini halk arasında yaymaya çalışmış ve bu mezheb için medreseler yaptırmıştır. Kölemenler devrinde Mısır´da her dört mezhebe göre kazâî hükümler verilmiştir.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa (öl. 1849 M.) Mısır´a hâkim olunca tek başına Hanefi mezhebini resmi mezheb olarak ilân etmiştir.
Hanefî Mezhebi Mısır´dan Batıya (Mağribe) geçememiştir. Ancak Esed-b, el-Furat b. Sinan (öl. 213 H)[48] devrinde Mağrib´e geçen Hanefî mezhebinin ömrü, orada çok kısa olmuştur. Çünkü Ağlebiler Devletinin otoritesi çok güçlü idi ve bu hanedan mensupları Mâliki mezhebini tutuyorlardı. İşte bu yüzden Mağrib ve Endülüs´de tek başına Mâliki mezhebi yayılma imkânını [49]bulmuştur.[50]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/205.
[2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/207-208.
[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/208-209.
[4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/209-210.
[5]Ebu Hanîfe, oğluna, hocası Hammad´ın ismini vermiştir. Çeviren.
[6] İbnul-Bezzazi, Menakıbu Ebî Hanîfe, c. I, s. 111.
[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/210-211.
[8] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/211-213.
[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/213-214.
[10] el-Mekkî, Menakibu Ebî Hanife, c. II, s. 91.
[11] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/214-216.
[12] Adı geçen eser, s. 26.
[13] el-Mekkî, Menakıbu Ebi Hanîfe, c. I, s. 268.
[14] İbni Abdilberr, el-İntikâ´, s. 130.
[15] Tarihu Bağdad, c. XII, s. 352.
[16] Aynı eser, s. 402.
[17] Bu eser, Manastırlı İsmail Hakkı tarafından «Mevâhibu´r-Rahmân» adı ile Türkçeye çevrilmiş ve 1310 H. yılında İstanbul´da basılmıştır. Çeviren.
[18] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/220-225.
[19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/226.
[20] Tarihu Bağdad, c. XIII, s. 358.
[21] Aynı eser, c. XIII, s. 360.
[22] el-Hayrâtul-Hisân, s. 61.
[23] el-Mekki, Menâkibu Ebî Hanîfe, c. II, s. 106.
[24] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/226-229.
[25] Îbnu´l-Bezzâzî, Menâkıbu Ebî Hanîfe, c. I, s. 55.
[26] İbnul-Esir, el´Kâmil, c. V. 122, 125 ve 130 yıllarına ait olaylar kısmı.
[27] el-Mekkî, Menâkıbu Ebî Hanîfe, c. I, s. 23, 24.
[28] İbnul-Bezzâzî, Menâkıbu Ebî Hanîfe, c. II, s. 22.
[29] Adı geçen eser, c. II, s. 17.
[30] el-Mekkî, Menâkıbu Ebî Hanîfe, c. I, s. 215.
[31] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/229-237.
[32] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/238.
[33] Tarîhu Bağdad c. XIII, s. 368.
[34] el-Mekkî, Menâkıbu Ebi Hanife, c. I, s. 82.
[35] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/238-240.
[36] Selem, para peşin mal veresiye olmak üzere yapılan bir akittir. Meselâ, tarladaki pamuğun yetişmeden önce parası ödenerek satın alınması böyledir. Yalnız, burada faiz gayesinin giidülmemiş olması şarttır. Murabaha, malın yüzde beş veya yüzde on kârla; Tevliye, nialm abş fiatma; Vadia da, malın alış fiatından daha aşağı bir fiyatla satılmasıdır.
[37] el-Mebsût, c. XII, s. 110.
[38] Güveni sarsmamaktır.
[39] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/241-243.
[40] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/243-245.
[41] Sefih, israfçı yani malım yerli yersiz saçıp savuran kimsedir. Mâtûh, bu. nak yani akıl ve şuuru tam olarak yerinde değilse de, deli de olmayan kimsedir. Hacr; delilik, çocukluk vb. sebeplerden Ötürü kişinin kavli ta» sorruftan yani akit, sözleşme gibi.tasarruf hakkından mahrum edilmesidir. Çeviren.
[42] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/245-246.
[43] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/246-247.
[44] Kitabul-Harac, sayın Dr. Ali özek tarafından dilimize çevrilmiş ve neşredilmiştir. Çeviren.
[45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/248-250.
[46] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/250-251.
[47] Bu sultan, Musul Atabeyi İmamüddin´in, Suriye ve civarında geniş bir hükümdarlık kuran oğlu ve el-Melik el-Adü unvanıyla anılan Nuruddin Mahmud´dur. Bilhassa bu, Hanefî mezhebini hâlam olduğu yerlerde yaymış ve bir çok medrese, hastane ve dârul-hadîs inşâ etmiştir. Salânaddin Eyyûbî ve amcası Şirkûh onun kumandanları olup, bunları, Mısır´a o göndermiştir. Çeviren.
[48] Bu zat, 142 H. yılında Kayravan´da doğmuş, önce İmam Mâlik´ten, sonra da Bağdad´a gelip Ebu Hanîfe´nin talebelerinden ders okumuştur. 181 H. yılında Kasavan´a dönen ve bir müddet sonra meşhur bir faldh olarak dikkati çeken Esed b. el-Furat, Kayravan Kadılığına tâyin edilmiş ve Hanefî mezhebini Tunus ve Cezayir´de yaymaya çalışmıştır. 213 H. yılında Sicilya´ya karşı sevk ve idare ettiği askerî herakâtı sırasında vebaya yakalanarak ölmüştür. Çeviren.
[49] Osmanlılar zamanında, İmparatorluğa dahil olan bütün ülkelerin resmî mezhebi, Hanefî mezhebi olup kazaî hüküm ve fetvalar tamamen bu mezhebe göre verilmiştir. Irak, Horasan, Sicisfan, Türkistan, Mâverâün-nehr, Kafkasya, Azerbaycan, Kıran, Kazan, Çin, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Suriye, Yemen, Habeşistan, Anadolu, Balkanlar ve Türkler vasıtasıyla fethedilip İslâmlaştınlan ülkelerdeki müslümanlann ekserisi Hanefî Mezhebine bağlıdır. Bazı ülkelerde Hanefî mezhebi için «Türklerin Mezhebi» denmek bir gelenek olmuştur.
Dünyadaki bütün müslümanlann yaklaşık olarak üçte ikisi Hanefî roez-heblndedir. Çeviren.
[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/251-252.
|
|
|
İmam Mâlik ve Mezhebi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 02:19 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
İmam Mâlik(93 179 H.)
Soyu, Doğumu Ve Gençliği
İlim Tahsîlî
Îlim Tahsîlîndekî Gayreti
Tahsil Ettiği İlimler.
Hocaları
Medine´de Re´y Fıkhı
Îmam Mâlikin Ders Vermeye Başlayışı
Ders Verme Usûlü.
İmam Mâlikin Şahsiyet Ve Karakteri
1- Hafıza Ve Zekâsı
2- Sabır Ve Tahammülü.
3- Îhlâsı
İmam Mâlik Ve Kadılar:
4- Firaseti
5- Heybeti
İmam Mâlikin Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı
Hükümdarlarla Îlişkisî
Mihneti
Vefatı
Görüşleri
İman Meselesi
Kader Meselesi
Kebîre Meselesi
Kur´ân-I Kerîmin Yaratılmış Olup Olmaması Meselesi
Kıyamet Günü Allah´ın Görülüp Görülmemesi Meselesi
Siyaset Ve Hilâfet Meselesi
İmam Mâlikin Fıkıh Ve Hadîsi
Kitab.
Sünnet
Medînelîlerin Amelî
Sahâbî´nin Fetvası
Kıyas, Îstihsan Ve Masâlîh-Î Mürsele.
Seddü´z-Zerâyi´
Eserleri
El-Muvatta´ Adlı Eseri
Mâliki Mezhebi´nin Gelişmesi Ve Yayılışı
Mâlikî Mezhebinin Yayıldığı Yerler.
İMAM MÂLİK ve MEZHEBİ[1]
İmam Mâlik(93 179 H.)
Irak´ta Küfe Mescidinde Ebu Hanife´nin ders halkaları vardı. Onun etrafını, metod ve istinbat ettiği fer´î fıkıh meselelerini gelecek nesillere nakleden talebeleri sarmakta idi. Fıkhî görüşleri talebeleri tarafından gelecek nesillere nakledilen en eski fakih, belki de odur. Buna muvazi olarak Medine´de de başka bir ders halkası vardı. Bu halkayı başka bir İmam teşkil ediyor, onun etrafını da fıkıh ve hadis öğrencileri sarıyordu. O, ders halkasını, Peygamber (S.A.) in Mescidinde teşkil etmeyi ve aynı zamanda Emîru´l-Mü´minîn Ömer b. el-Hattab´ın, müslümanlann dâvalarını halletmek ve devlet işlerini düzenlemek için oturduğu yerde oturmayı tercih etmişti. Hicrî II. yüzyılın II. yarısında Peygamber´in Mescidine girenler burada yaşlı, top sakallı, kumral yüzlü, Uzun boylu ve heybetli bir üstadla karşılaşırdı. Etrafını çevreleyenler, heybetinden dolayı onun yüzüne doğrudürüst bakamazlardı. İşte bu zat, Hicret Yurdu´nun îmam´ı Mâlik b. Enes idi. Allah ondan razı olsun![2]
Soyu, Doğumu Ve Gençliği
En sağlam rivayetlere göre İmam Mâlik, 93 H. yılında Medine´de Yemen kabilesine mensup Arab asıllı bir ana - babadan doğmuştur. Babası Yemenli Zû Asbah kabilesine mensup olup adı Enes b. Mâlik b. Ebî Âmir el-Asbahi´dir. Annesi de, yine Yemen´in Arab kabilelerinden el-Ezd kabilesine mensup olup adı Âliye Binti Şureyk el-Ezdiyye´dir.
İmam Mâlik´in dedesi Mâlik, Yemen´in bir valisinden gördüğü zulüm üzerine Msdîne´ye gelip yerleşmiş ve Kureyş´e mensup olan Benî Teym b. Murra kabilesiyle hısım olmuştur. Sonra bu kabile mensuplarıyla dostluk (velâ´) akdetmiş ve gerekince kendisine yardım etmelerini sağlamıştır. Mâlik ailesi, Medine´ye yerleştikten sonra bu aileye mensup olanların çoğu kendisini ilim, hadîs, sahâbîlerin haber ve fetvalarını rivayete vermiştir. İmam Mâlik´in dedesi büyük tabiîlerdendi. Ondan, oğlu, yani İmam Mâlik´in babası Enes ve Ebu Süheyl diye anılan Nâfi´ birçok rivayetler yapmıştır. Burada adı geçen Ebu Süheyl, rivayete en çok önem veren biri olup îbni Şihp,b ez-Zühri´nin hocaları arasındadır. Gerçi îbni Şihab yaşça ondan pek farklı değildi. İbni Hacer´in «Fethu´1-Bârî» sinde aynen şöyle denilmektedir: «Ebu Süheyl Nafi´ b. Ebî Enes b. Mâlik b. Ebî Âmir, İsmail b. Ca´fer´in hocasıdır. O, Zührî´nin de hocaları arasında olup Zühri´nin talebeleri de ona yetişmiştir. Yani Ebu Süheyl, Zührî´den sonra vevat etmiştir.[3]
O halde İmamamız, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul olan bir ailede doğup büyümüştür. Gerçi babası, rivayet bakımından dedesi Mâlik ile amcası Ebu Süheyl´in seviyesinde değildi. Buna göre onun gençliğinde ilim ve rivayete yönelişi, başka bir sanata meyletmeyi-şi, hattâ kendisini tamamen ilme verişi normal birşeydir. İmam Mâlik´in «Nadr» isminde bir kardeşi vardı ki o da hadis tahsil etmiş, tâbiîn´in bilginlerinden ayrılmamış, onlardan ilim öğrenmiştir. İmam Mâlik, rivayete yöneldiği zaman kardeşinin şöhretine binaen Ahu´n-Nadr (Nadr´m kardeşi) diye biliniyordu. Daha sonra kendi şöhreti kardeşini bastırdı ve tersine Nadr, Ahû-Mâlik (Mâlik´in kardeşi) diye anılmaya başladı.
Onu, hem aile muhiti, hem de umumî çevresi ilme ve ilim tahsiline yöneltiyordu. Çünkü yaşadığı muhit, Uz. Peygamber´in hicret ettiği, şeriatın vatanı, nurun kaynağı, ilk İslâmî hükümlerin vaz´edil-diği, Uz. Ebu Bekr, Ömer ve Osman devirlerinde İslâm´ın merkezi olan Peygamber Şehri Medine idi. Uz. Ömer devri, Kur´an ve Peygamber´in Sünnetinden istinbat edilen İslâmî hükümler üzerinde ittifak hâsıl olan bir devirdir ki, bu hükümler, aynı zamanda İslâmiyet´in gölgesinde gelişen medeniyetler için çok yararlı olmuştur.
Medine, Emevîler devrinde de şeriatın merkezi ve âlimlerin mercii olmaya devam etmiştir. Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr ile Abdulmelik b. Mervan´ın istişare ettiği bir sahâbî idi. Abdullah b. Ömer bunlara: «Eğer meşveret yapmayı istiyorsanız hicret ve sünnetin yurdundan ayrılmayınız», diye yazmıştır. Ömer b. Abdil-aziz, diğer ülkelerdeki müslümanlara sünnetleri öğretmek için, Me-dînelilere de yanlarında bulunan ve geçmişlerden kendilerine intikal eden şeyleri sorup öğrenmek içih yazılar yazmıştır.
İşte İmam Mâlik´in gençliğinde Medine bu durumda idi. Yâni hicret yurdunun İmamı, bu Peygamber Şehrinin ve kendisini ilme sevkeden aile muhitinin gölgesinde yetişmiştir.[4]
İlim Tahsîlî
İmam Mâlik, önce Kur´an-ı Kerîm´i hıfzetmiş ve ailesine, amcası ve ağabeyi gibi, kendisinin de ilim meclislerine gidip okumasını teklif etmiştir. Ailesi de onun bu isteğini müsbet karşılamış ve bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Annesine, ilim tahsili için gitmek istediğini söylediği zaman O, kendsne en güzel elbiseleri giydirmiş, sarığını sarmış ve: «Şimdi git, oku ve yaz...» demiştir. Annesi sadece Mâlik´in kıyafetine önem vermemiş, aym zamanda onun tahsil edeceği hocaları da seçmiştir. O, oğluna;´«Rabîa1 ya git, onun ilim ve edebini öğren», derdi. Bu Rabia, Medine´de re´y ile meşhur olan büyük bir fakihtir. Annesinin bu teşvikiyle İmam Mâlik, Rabiatu´r Re´y´in derslerine devam etmiş ve genç yaşında ondan re´y´e dayanan fıkhı öğrenmiştir. Hattâ bir çağdaşı; «Mâlik´i, Rabia´nın ders halkasında gördüm, kulağında askıküpe (şenf vardı), demiştir[5].
Bundan sonra Mâlik, daldan dala konan ve her istediği ağacın, meyvesinden faydalanan bir kuş gibi, bütün âlimlerin meclislerine gidip gelmiştir. Fakat onun yanından hiç ayrılmadığı, kendisine daima mürşidlik yapan bir hocası olması gerekirdi ki O, İbni Hürmüz´ü böyle bir üstad olarak kabul etmiş ve yanından ayrılmamıştır. Genç bir talebe olan Mâlik, hocasına karşı büyük bir hayranlık ve muhabbet duyar ve onun ilmini takdir ederdi. O, hocası hakkilicla şöyle der: «İbni Hürmüz´ün derslerine onüç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını halkdan hiç kimseye söylemiyorum. O, hava ehlini red bakımından ve insanların ihtilâf ettikleri şeyler hususunda onların en bilgini idi.» Mâlik, hocasının edebiyle edeplenmiş, onun ilim ve hikmetini ögrenniaştir. O, bu hususta der ki: «İbni Hürmüz´ün şöyle dediğini ismini: Bir âlim, talebesine «lâ edrî bilmiyorum» demeyi miras olarak bırakmalıdır. Tâ ki böyle söylemek, onların ellerinde sığınacakları bir vâsıta olsun. Onlara bilmedikleri bir şey sorulduğu zaman «lâ edri bilmiyorum» diyebilsinler.» Mâlik´in talebelerinden îbni Vehb; «İmam Mâlik, kendisine sorulan şeylerin çoğuna «bilmiyorum diye cevap verirdi», demiştir.
İşte İmam Mâlik´in böylesine tesirinde kaldığı îbni Hürmüz, Ab-durrahman b. Hürmüz olup el-A´rac " topal» lakabıyla meşhurdur. O, Haşımîlerin azatlısı idi. Muhaddis ve kıraat ehli tabiîlerdendir. Ebu Hureyre, Ebu Said el-Hudrî, Muaviye b. Ebî Süfyan gibi sahâbîlerden rivayet etmiştir. Kendisinden de ez-Zührî ve Ebu´z-Zinad gibi birçokları rivayet etmiştir. îbni Hürmüz, 117 H. yılında vefat etmiştir.[6]
Îlim Tahsîlîndekî Gayreti
İmam Mâlik, ilim tahsili için her türlü gayreti göstermiştir. Çağındaki bütün bilginlerden faydalanmış ve ilim uğrunda hiçbir şeyini esirgememiştir. Bu uğurda her türlü meşakkate katlanmış ve bütün varını yoğunu harcamıştır. Hattâ tahsil uğruna evini dahi satmıştır. O, hocalarının hiddetine katlanır, şiddetli sıcak ve soğuklarda onların yanına gidip ilim öğrenirdi. Kendisi şöyle der: «Ben, öğle vakitlerinde Nâfi´a gelirdim. Güneşten korunmak için hiçbir ağaç bulamazdım. Dışarı çıkacağı zamanı gözetlerdim. Dışarı çıkınca onu bir an için terkeder ve görmemiş gibi davranırdım. Sonra önüne geçer, kendisine selâm verir ve yine onu terkederdim. Nihayet o içeri girince ben de arkasından girer ve kendisine; İbni Ömer şu meseleler hakkında nasıl düşünüyordu diye sorardım. O da, bu sorularımı cevaplandırırdı. Fakat, daima hiddetli idi.»[7]
Adı geçen Nafi´, Abdullah b. Ömer´in, azatlısı olup onun ilmini, Peygamber´den yapmış olduğu rivayetleri, sahâbîlerin amelini ve özellikle Emîru´l-Mü´minîn Ömer el-Faruk´un tatbikatını nakletmiştir.
Yukarıdaki ifadeden, İmam Mâlik´in güneşin sıcağına nasıl katlandığını, hocasının hiddetinden nasıl korktuğunu, ondan Abdullah b. Ömer´in ilmini öğreninceye kadar nasıl sabır gösterdiğini anlıyabiliriz. Hocasına yük olmamak ve onu, sorularına cevap vermek hususunda bıktırmamak için nasıl titizlik gösterdiğini görmekteyiz. O, Uzun zaman hocasını bekliyor, onunla karşılaşınca selâm veriyor, sonra susuyor ve daha sonra soruyordu.
İmam Mâlik, îbni Şihab ez-Zührf den de ders almak hususunda çok gayret gösterirdi. O, Said b. el-Müseyyib gibi birçok tabiîlerden de ilim tahsil etmiştir, Saîd b. el-Müseyyib ile görüşmek için de, Nâfi´ ile görüşmek için gösterdiği gayreti göstermiştir. İbni Şihab ile görüşmek için de aynı şekilde davranırdı. îbni Şihab ile görüşmek için onun boş vakitlerini kollar ve sakin bir atmosfer içerisinde ondan istifade ederdi.
İmam Mâlik´den şöyle rivayet edilmiştir: «Bir bayram günüydü. Kendi kendime, bugün îbni Şihab boş olur dedim ve camiden çıkıp onun kapısında bekledim. O, cariyesine: Bak kapıdaki kimdir dedi. Câriye kapıya baktı ve senin aşkar kölen Mâlik´dir, dedi. O da: Onu içeri al, dedi. Ben içeri girince: Sanırım ki daha evine gitmemişsin, dedi. Evet gitmedim, dedim. Yemek yedin mi diye sordu. Hayır, dedim. Yemek ye, dedi. Yemeğe ihtiyacım yok, dedim. Öyle ise ne istiyorsun benden dedi. Bana hadis anlaİmanızı istiyorum, dedim. Yazı yazacak sahîfelerini çıkar, dedi. Ben de çıkardım ve bana kırk tane hadis rivayet etti. Biraz daha rivayet etmesini söyledim. Bu kadar yeter. Bu hadisleri riavyet edersen sen de hafızalardan sayılırsın, dedi.»[8]
İmam Mâlik, görüldüğü gibi işe rivayet ilmiyle başlamıştır ki bu, Peygamber (S.A.)´in hadislerinin ilmidir. Daha sonra sahâbîlerin fetvalarını öğrenmek ve tesbit etmekle uğraşmış ve fıkhî görüşlerini de bu temeller üzerine kurmuştur. Uz. Peygamber´in hadîs-i şeriflerine çocukluğundan beri saygı duyardı. Hattâ o, ayakta hadîs rivayet etmekten sakmırdı. «el-Medârik»te anlatıldığına göre kendisine; bize Amr. b. Dinar´dan anlat, diye sorulduğunda şöyle demiştir : «Onu hadîs rivayet ederken gördüm. İnsanlar ayakta onun söylediklerini yazıyorlardı. Ben Peygamber (S.A.)´in hadîsini böyle ayakta yazmayı uygunsUz buldum.» O, bir gün hocası Ebu´z-Zinad´a hadis rivayet ederken raslasmış ve halkasma katılmamıştır. Daha sonra onunla karşılaşınca hocası; Bizim halkamıza niçin oturmadm diye sormuş, Mâlik de şu cevabı vermiştir: «Yer dardı, Peygamber (S.A.)´in hadîsini ayakta dinlemek istemedim.[9]
Tahsil Ettiği İlimler
İmam Mâlik, önce hadîs ve sahâbîlerin fetvalarını öğrendi. Fakat, bununla yetinmeyip hadîs ve rivayet ilminin yanında îslâmla ilgili bütün ilimleri tahsil etti.
Onun çağında akaid etrafında tartışmalar çoğalmıştı. Hâricilerin kendilerine göre bir din ve akide anlayışları vardı. Keysaniyye, İmamiyye ve Zeydiyye gibi şiî fırkaların da kendilerine göre ayrı ayrı görüşleri vardı. Mu´tezilîler de, akide ile ilgili nass´ları kendilerine has metodlarla açıklıyorlardı. Daha başka birçok fırkalar vardı ki bunların bir kısmı, kendilerine islâm adını verdikleri halde, îs-lâmiyetten büsbütün Uzaklaşmışlardı.
Fikrî bir önderlik yapmak isteyen herkesin, bütün bu görüş ve anlayışları bilmesi ve tesbit etmesi gerekiyordu, İşte İmam Mâlik, bütün bunları îbni Hürmüz´den öğrenmişti. Nitekim bunu kendisi anlatır. Gerçi o, öğrendiği şeylerin tamamını talebelerine intikal ettirmemiştir. Öyle anlaşılıyor ki İmam Mâlik, ilmi iki kısma ayırıyordu :
a) Bütün insanlara anlatılan mevzûlarla ilgili olan bilgiler: Bu kısma giren bilgiler, hiç kimseye zarar vermez, her insan aklı bunları öğrenip faydalanabilir. Bunlar, Peygamber (S.A.)´in hadisleri, sahâbüerin fetvaları ve bunların halka açıklanması gibi hususlardır.
b) Herkese anlatılmayan ve seçkin kimselere mahsus olan bilgiler : Bu türlü bilgilerin bir kısım kimselere faydasından çok zararı dokunmaktadır. Bunlar, çeşitli fırkaların görüşleri ve bu görüşler arasında sapık olanların reddedilmesiyle ilgili hususlardır. Bu ihtilaflı meselelerle ilgili hususları herkes anlayamaz veya bir kısmı yanlış anlar. Hattâ bunları reddetmek için uğraşırken bir kısım insanlar, bu sapık görüşlere kendilerini kaptirabilirîer...
îlmin üçüncü bir kısmı daha vardır ki, bu Uzun bir tahsilden sonra açıklanabilir. O da, re´ye dayanan fıkıh olup çeşitli meseleler hakkında fetva verme melekesidir. İmam Mâlik, ancak vuku bulmuş bir mesele üzerinde fetva verirdi. Vuku bulma ihtimali olsa dahi, vuku bulmamış olan meselelere cevap vermezdi.
İmam Mâlik´in, biraz önce söylediğimiz gibi hadîs´e bağlı olarak tahsil ettiği ilim, sahâbîlerin ve kendisinin yetişemediği tabiîlerin fetvalarıdır. Uz. Ömer´in fetvalarını, Abdullah b. Ömer´in fetvalarını, Zeyd b. Sabit, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Affan ve Peygarmber (A.S.)´den öğrendikleri şeyleri açıklayarak fetvalar veren diğer sahâbîlerin fetvalarını öğrenmiştir. Elbette bu sahâbîler, vahyin gelişine şahit olmuş. Peygamber CS.A.)´i gözleri ile görmüş ve O´nun hidâyet nurundan bizzat faydalanmış kimselerdir. İmam Mâlik; Said b. el-Museyyib, el-Kasım b. Muhammeb, Süleyman b Yesâr gibi sahâbüerin fıkhını yakından bilen, anlayan ve tetkik eden büyük tabiîlerin fetvalarına da çok önem vermiştir.
İmam Mâlik, hadîs-i şeriflerin yanında sahâbî ve tabiîlerin fıkhını öğrenmekle yetinmemiş, aynı zamanda re´ye dayanan fıkha da yönelmiştir. Medine´de Yahya b. Said ve Rabîatu´r-Rey diye bilinen Rabîa b. (Ebî) Abdirrahman gibi re´y taraftarı fakîhlerden ders okumuştur. Öyle anlaşılıyor ki Medine´deki Eabîa ve diğer re´y taraftar fakîhlerden intikal eden re´y. Iraklı fakîhlerin re´yine benzememek tedir. Iraklı fakîhlere göre re´y, kıyasa dayanmaktadır. Onlara gö re kıyas da, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü aralarındaki ortak ve hükme esas teşkil eden illet sebebiyle, hakkın da nass bulunan bir meseleye mukayese ederek açıklamaktır. Rabîe ve diğer Medineli fakîhlere göre re´yin esası, nass´larla çeşitli maslahatları bağdaştırmaya dayanmaktadır. Bu itibarla el-Medârik´de aynen şöyle denilmektedir: «İmam Mâlike: Siz, Rabîa´nın meclisinde kıyas yapar ve bu konuda birbirinizden daha çok fikir beyan eder miydiniz diye sorulduğunda, O, Vallahi hayır, demiştir.[10]
Bundan anlaşılıyor ki İmam Mâlik, kıyas ve fer´î meselelerin yer aldığı re´y ile fazla uğraşmamıştır. Hatta O, olmamış meseleleri olmuş gibi ele alıp hükümlerini açıklamaktan ibaret olan «takdirî fıkıh»´dan hoşlanmazdı. Bu türlü fıkıh, Irak´da daha çok olup kıyastan, meselelerin hükmüne esas teşkil eden illetlerin araştırılmasından ve bu illetlerin bulunduğu meseleleri aynı hükme bağlamaktan ileri geliyordu.
İşte îmam Mâlik, ilim tahsiline koyulduğu zaman en çok Peygamber (S.A.)´in hadîsleriyle ilgili olan rivayet ilmiyle meşgul olmuş ve bu1 ilmi güvenilir kaynaklardan tahsil etmiştir. O, Peygamber ve sahâbîlerden rivayet edenleri (râvîleri) araştırır, bunlardan fakih olan güvenilir Csika) kimseleri tesbit ederdi. îmam Mâlik, râvîleri tanımak, onların aklî güçlerini ve fıkhî derecelerini kavramak hususunda güçlü bir firaset sahibi idi. Onun Allah kendisinden razı olsun şöyle dediği rivayet edilir: «Bu ilim, din ilmidir. Bunu aldığınız kimselere dikkat ediniz. Peygamber´in mescidinin direklerini işaret ederek şu sütunların yanında «Peygamber (S.A) şöyle buyurdu...» diyenlerden yetmiş kişiye ulaştım. Bunların hiçbirinden bir .şey almadım. Bunlardan, ancak kendisine Beytu´1-Mal emanet edilebilecek kişi emîn bir kimse olabilir. Fakat, onların hiçbirisi buna ehil [11]değildi.[12]
Hocaları
Güvenilir râviler, Peygamberimizin şöyle buyurduğunu söylemişlerdir: «İnsanlar, ilim tahsilinde devenin karaciğerine benzerler. Onlar Medîneli bir âlimden daha bilgin diğer bir rivayete göre daha fakîh bir âlimi bulamazlar.» Mâliki Mezhebinde olanlar bu hadîs-i şerifin, İmam Mâlik hakkında vârid olduğunu ileri sürerler. Buradaki «Medîneli bir âlim» sözü ile İmam Mâlik´in kasdedildiğini söylerler. Biz ise, bu hadîs-i şerifi daha geniş mânâda kabul ediyor ve bununla Medine´deki ilmin üstünlüğünü, buradaki âlimlerin derinliğini ve çokluk bakımından imtiyazlı olduklarını açıklamak, İmam Mâlik´i de içine alan fikrî bir çevreye sahip oluşu itibariyle Medine´nin şerefini göstermek istiyorUz. Emevîler devri ile Abbasîle-rin ilk devirlerinde Medine´nin ilim bakımından üstünlüğü tarihî bir gerçektir. Hulefâ-i Râşidîn devrinde Medine, sahâbilerin, özellikle onlardan ilk İslâm´a girmiş olanların karargâhı idi. Çünkü Uz. Ömer, ihlâslarmın üstünlüğü, ilimlerinin derinliği sebebiyle onları Medine´de alıkoymuştur. Peygamber (S.A)´in mübarek ilminin hâmili olan bu sâhâ-bîîerin savaşlarda ölüp gitmelerine gönlü razı olmayan Hz. Ömer, onları yanında alıkoymuş ve görüşlerinden faydalanmıştır... İşte bu yüzden onların ilmi, Hz. Osman ve Hz. Ali devrinde bâzıları çeşitli İslâm ülkelerine dağılıncaya kadar Medine´de kalmıştır.
Emevîler devri gelince; âlimler, diğer şehirlerdeki fitnelerin çokluğu ve vahyin merkezi olması, Peygamber (S.A)´in mübarek cismini sinesinde bulundurması hasebiyle Medine´ye sığınmışlardır. Ayrıca sahâbîlerden hayatta kalanlarla, bunlardan ölmüş olan bilginlerin ilim ve rivayetleri burada idi. Tabiîlerin de çoğu Medine´de oturuyordu. Irak, Şam ve diğer memleketlerde bulunan tabiîler, sayıca Medine´dekilerden çok daha az idiler. Emevîler devrinin sonuna doğru âlimler çeşitli fitnelerden ve tahtları sallantıya düşen hükümdarların baskılarından kaçıp Hicaz´a geliyorlardı. Daha önce de gördüğümüz gibi Irak fukahasımn başı olan İmam Ebu Hanîfe, canını kurtarmak için Mekke´ye sığınmış ve altı yıl Beytullah´ın mücaviri olarak kalmıştır.
İmam Mâlik, zekî ve kavrayışlı bir genç olarak böyle bir muhitte yetişmiş, işare´t ettiğimiz yüz kadar büyük bilginden ilim tahsil etmiştir. O, buradaki bütün düşünce metodlarını öğrenmiştir. Hattâ İmam Ca´fer-i Sâdık´m meclislerini de kaçırmazdı. el-Medârik´de kendisinden aynen şöyle nakledilmektedir:
«Ca´fer b. Muhammed´e gelirdim. O çok şakacı ve güleç yüzlü idi. Yanında Uz. Peygamberin adı anılınca yüzü sararırdı. Ona Uzun zaman devam ettim. Her görüşümde onu ancak üç şeyden biri ile meşgul bulurdum: Ya namaz kılar, ya oruç tutar veya Kur´ân okurdu. Abdestli olmadan Uz. Peygamber´den hadis rivayet etmezdi. Mânâsız sözleri hiç ağzına almazdı. O, Allah´dan korkan zâhid ve âbid âlimlerden idi. Yanma geldiğim zaman yastığını alır, mutlaka bana ikram ederdi...»[13]. İmam Mâlik, onun ve diğer hocalarının faziletlerini burada Uzun Uzun.anlatır.
İmam Mâlik, Medine´deki bütün sahâbîlerin rivayet ve fetvaları ile Uz. Peygamberin sözlerini toplamak için büyük bir gayret göstermiştir. O, Uzun zaman îbni Hürmüz´den ayrılmadığı halde Medine´nin öteki bilginlerinden de ilgisini kesmemiştir. Kendisi Medine´de ilim tahsil ettiği bilginlerin silsilesini şöyle anlatır:
«îbni Şihab ez-Zührî´nin şöyle dediğini işittim: Biz bu ilmi Ravza-i Mutahhafa´daki insanlardan aldık. Onlar: Said b. el-Mûseyyib, Ebu Seleme, Urve, el-Kasım, Salim, Hârice, Süleyman ve Nafi´dir... Sonra onlardan îbni Hürmüz, Ebu´z-Zinad, Rabîa, el-Ensâri ve bir ilim denizi olan îbni Şihab rivayet etmiştir. Bunların hepsi yukarıda adı geçenlerden okumuşlardır.»[14].
Bu gösteriyor ki îmam Mâlik, îbni Hürmüz, Ebu´z-Zinad, Rabîa, Yahya b. Said el-Ensârî ve İbni Şihab ez-Zührı´den tahsil görmüştür.
Daha önce de söylediğimiz gibi İmam Mâlik, Abdullah b. Ömer´in fetvalarıyla onun, babası Uz. Ömer´den naklettiği şeyleri ve azatlısı Nâfi´in rivayetlerini biliyordu. O, bu yolla Uz. Ömer, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer ve benzeri sahâbîlerin fıkhına dayanmaktadır.
İmam Mâlik´in yukarıda adlarını andığı bilginler, sahabe ve tabiilerin fıkhını rivayete önem vermekle beraber, onların rivayet veya re´y´e dayanan fıkha karşı gösterdikleri ilgi değişiktir. Meselâ, Abdullah b. Ömer´in azatlısı Nâfi´, Ebu´z-Zinad ve îbni Şihab ez-Zührî´nin fıkhı daha çok rivayete, buna mukabil Rabia ve Yahya b. Said gibi fakihlerin fıkhı da daha çok re´y´e dayanmaktaydı. Îbni Hürmüz´e gelince, onun hakkında îmam Mâlik´in rivayetleri arasında fazla bir şey bulamıyorUz. Lâkin İbni Hürmüz´ün, İmam Mâlik üzerinde kuvvetli bir etkisi olduğu muhakkaktır. Öyle görünüyor ki O, İbni Hürmüz´den îslâm kültürü, akaid ve fırkalara dair konularda çok faydalanmıştır. Buna yukarıda da dokunmuştuk. Fakat ibni Hürmüz, kendisinden rivayet edilmesini istemezdi. Bu yüzden o, İmam Mâlik´i, rivayet senedinde kendisini anmaktan menetmiş, Uz. Peygamber´den bir şey rivayet edilirken yanılmış olması korkusuyla kendi isminin şöhret bulmamasını istemiştir.
Bu açıklamalara dayanarak, îmam Mâlik´in hocalarını iki kısma ayırabiliriz:
1 Fıkıh ve re´y üstadları,
2 Hadîs ve rivayet üstadlan.
îmam Mâlik bu üstadlann hepsinden ders almış, fakat her öğrendiği şeyi olduğu gibi kabul etmeyip tetkik ve tenkit süzgecinden geçirerek, bâzısını kabul etmiş, bâzısını da reddetmiştir. îbni Hürmüz´ü çok takdir, ettiği halde, sözlerini tetkik süzgecinden geçirir ve kendisi ile münakaşa ederdi. Bu sebepten îbni Hürmüz, onunla ilmî mübâhaselere girer ve bu mübâhaselerde ona arkadaşı Abdülaziz b. Ebî Seleme´yi de katardı. îbni Hürmüz´e; Biz sana bir şey soruyorUz cevap vermiyorsun. Mâlik ve Abdülaziz bir şey sorunca cevaplandırıyorsun´, denildiğinde O şöyle demiştir:
«Vücuduma bir zaaf geldi, aklıma da böyle bir şeyin arız olup olmadığından emin değilim, siz bana bir şey sorduğunUz zaman ce-vaplandırsartı aynen kabul edeceksiniz. Halbuki Mâlik ile Abdülaziz verdiğim cevabı inceleyip doğru ise kabul, değilse [15]terkediyorlar.[16]
Medine´de Re´y Fıkhı
Irak re´y fıkhının, Hicaz da bilhassa Medine hadîs fıkhının merkezi olarak tanınmıştır. Bu görüş büyük bir revaç bulmuş, hattâ îslâm fıkıh tarihinde herkesçe kabul edilen bir dereceye ulaşmıştır. Biz de, re´y taraftarı fakîhlerin Irak´da sayı bakımından Hicazdakilerden daha çok olduğunda şüphe etmiyorUz. Fakat, Irak fıkhının tamamen re´ye, Hicaz fıkhının da tamamen hadîs´e dayandığını söyleyemeyiz. Çünkü, hadîs Irak´ta, re´y de Medine´de kabul edilmekte idi. Çağının büyük tabiîlerinden biri ve îbni Şihab ez-Zühri gibi bilginlerin hocası olan Said b. el-Müseyyib, fetva vermekten çekinmez ve «Cesaretli Said» lâkabı ile anılırdı. Fetva hususunda cüretle hareket eden bir kimse elbette" fetvası için birçok hallerde re´y´e başvurmak zorundadır. Bâzı tabiîler de rivayetleri çok ciddî bir şekilde inceliyor, herhangi bir hadîsi Allah´ın Kitabı, Peygam-ber´in Sünneti ve ittifakla kabul edilen îslâmî esaslarla karşılaştırmadan kabul etmiyorlardı. Rabîa, Medînelilerin amelini, âhâd olan ve meşhur olmayan hadîslere tercih ediyordu. Rabîa: «Bin kişinin bin kişiden .yaptığı rivayet, tek kişinin tek kişiden yaptığı rivayetten daha üstündür», derdi. îşte ilerde açıklayacağımız gibi, îmam Mâlik de- bu metodu kabul etmiştir.
Medine´de fıkhı çalışmalar çok ve bu arada istinbat büyük bir yer işgal etmekte idi. Öyleyse fıkıh çalışmalarının yapıldığı bir yerde elbette re´y ye tahric de bulunacaktır. Gerçekten Iraklıların re´y metodu, Medînelüerin re´y metodundan ayrılıyordu.-Iraklılara göre re´y metodu kıyas idi. Çünkü onlar, Abdullah b. Mes"ud, Ali b. Ebî Talib ve bunladdan nakillerde bulunan Alkame, İbrahim Nahaî ve diğer tabiîlere uyuyorlardı.
Iraklılarda hadis, Hicazlılara nisbetle miktar ve üstad bakımından farklı idi. Her memlekette fikir önderliği yapan ve önderliğini yaptığı fikri rivayetle besleyen âlimler bulunuyordu. Nihayet bu türlü fıkhı çalışmalarda yapılan önderlik etrafında ayrı ayrı metod ve mezhebler teşekkül etmeye başladı.
Bu konuda Veliyyullah Dehlevî şöyle söyler: «Her bilgin kendi memleketinin ve hocalarının mezhebini seçmiştir. Çünkü o, hocalarının mezhebini seçmiştir. Çünkü o, hocalarının sözlerinin doğruluğunu daha iyi biliyor, onların kabul ettiği esaslara daha çok riayet ediyor ve gönlü onların üstünlüklerine daha çok meylediyordu. Meselâ; Uz. Ömer, Osman, İbni Ömer, İbni Abbas ve Zeyd b. Sabit´-in mezhebi ile bunların talebelerinden Said b. el-Museyyib bu Uz. Ömer´in verdiği hükümlerle, Ebu Hureyre´nin rivayet ettiği hadîsleri en iyi bilen bir kimsedir , Urve, Salim, Atâ b. Yesar, el-Kasım, ez-Zühri, Yahya b. Said ve Zeyd b. Eşlem gibi bilginler, Medînelilerin nazarında uyulmaya ötekilerden daha lâyık idiler. Çünkü Peygamber (S.A.) Medine´nin faziletlerini, bu şehrin fakîhlerin merkezi ve her devirde âlimlerin toplanma yeri olacağını beyan etmiştir. Bunun içindir ki îmam Mâlik, onların yolundan gitmiştir. Öte yandan Kûfelilere göre Abdullah b. Mes´ud ve talebelerinin mezhebi, Şureyh ve Şa´bî´nin hükümleri ile ibrahim´in fetvaları kabul edilmeye daha lâyıktı.»[17].
Re´y Iraklılarda olduğu gibi, Medînelilerce de kabul ediliyordu. Fakat, her iki memleket fakîhleri arasında elbette bir ayrılık vardı. Bunun esasını her ekole bağlı olan tabiîler arasındaki ihtilâf teşkil ediyordu. Tabiatıyla rivayet ve re´y bakımından da bu iki memleket fakîhleri arasında bir fark vardı. Şüphesiz rivayet, Medine´de daha çoktu. Çünkü orası, bir kere sahâbîlerin en çok bulunduğu yer"di. Öte yandan birçok tabiîlerin de merkezi idi. Ayrıca Medînelilerle Iraklılar arasında şu bakımdan da ihtilâf mevcuttu: Büyük tabiîlerin sözleri, îmam Mâlik ve kendinden önceki hocaları gibi Medine fa-kihlerince büyük bir değer taşıyordu. Buna karşılık, büyük bile olsalar, tabiîlerin görüşlerine Irak fakîhleri doğrudan doğruya bağlanmıyorlardı. Meselâ, Ebu Hanîfe, şöyle diyordu: -îş İbrahim ve Hasan´a gelince onlar da insan, biz de insanız.»
Medînelilere göre re´y hadîslerden çıkarılmakta, Uz. Ömer ve ondan sonrakilerin maslahata uyarak hareket etme metoduna dayanmaktadır. Bu türlü re´y, bir nevi hadîs ve rivayetlere benzemekte olup mânâ bakımından bu hadîs ve rivayetlerin dışına çıkmamaktadır.
Bu incelemeden şu sonucu çıkarabiliriz: Bâzı fıkıh tarihi yazanların zannettiği gibi Medine´de re´y çok az değildir. Gerçi Irak´taki re´y´e nisbetle az olup metodu da Iraklılarınkine uymamaktadır.
İmam Mâlik, Medine´de hem re´ye, hem de rivayete önem vermiştir. Çünkü o hem fakîh, hem de muhaddis idi. Veliyullah Dehlevî bu konuda şöyle der: «Mâlik, Peygamber (S.A.)´in hadîslerini fcesbit bakımından Medînelilerin en yetkilisi, isnad bakımından on-iann en güvenilir olanı idi. Uz. Ömer´in hükümlerini, Abdullah b. Ömer, Uz. Âişe ve bunların taleblerinin sözlerini, içlerinde en iyi bilen odur. îmam Mâlik ve emsali fakîhler sayesinde rivayet ve fet-vâ ilmi ayakta kaldı. Ona bir mesele geldiği zaman, bu meseleye ait hadisleri zikrederek fetva verir ve onu en güzel şekilde [18]cevaplandırıldı.[19]
Îmam Mâlikin Ders Vermeye Başlayışı
îmam Mâlik, ders ve hadîs rivayetine, Medine´nin ilmini tam olarak öğrenip kendi nefsine güven hâsıl olduktan sonra başlamıştır. Öğrenimini bitirdikten sonra O, Öğrendiklerini başkalarına öğretmek, Peygamber (S.A.)´in hadîslerini güvenilir râvîlerden aldığı gibi insanlara nakletmek, fetva vermek, tahriçte bulunmak ve fetva soranlara yol göstermek vazifesini hissetmiştir. Anlaşıldığına göre derse ve fetva vermeye başlamadan önce O, iyi ve erdemli kişilerle istişarede bulunmuştur. Bu konuda kendisi şöyle der: «Her isteyen hadis ve fetva vermek için mescidde oturamaz. îyi, erdemli (faziletli) ve mescidde itibarı olan kişilerle istişare etmesi gerekir. Eğer, onlar, kendisini buna ehil görürlerse oturup ders ve fetva verebilir. Ben, ilim sahiplerinden yetmiş kişi benim buna ehil olduğuma şahitlik etmedikçe, mescidde oturup ders ve fetva vermedim.»
Ehliyetine dâir yapılan bu sağlam şahadetten sonradır ki îmam Mâlik, ders ve fetva vermeye başlamıştır. Fakat, bu sırada onun kaç yaşında olduğu tam olarak bilinmemektedir. Ancak, hayatıyla ilgili rivayetlerin heyeti mecmuasından bu sırada onun olgunluk çağına ulaştığı ve bu çağa gelmeden derse başlamadığı anlaşılmaktadır.
Râviler der ki: îmam Mâlik kendisinin ehliyetine dair 70 âlimin şahadetine rağmen derse başlamamıştır. Ancak Rabia ile ihtilâfa düştükten sonra ders vermeye karar vermiştir. Bu ihtilâf, Leys b. Sa´d´in îmam Mâlik´e yazdığı risalede anlatılmaktadır. Bu risalede aynen şöyle denilmektedir: «Bildiğim, hazır bulunduğum, senin ve Medînelilerden Yahya b. Said, Ubeydullah b. Abdülah b. Ömer, Kesir b. Ferkad ve bu Kesir´den daha yaşlı olan re´y sahibi Medînelilerin görüşlerini işittiğim hususlarda Rabia ile aranızda ihtilâf çıkmış; hattâ o, seni meclisini terk etmek gibi hoşlanmadığın bir şeye mecbur etmişti. Ben, Rabîa´yı kınadığım bâzı şeyler hakkında sen ve Abdülaziz b. Abdilah ile müzakere etmiştim. Siz ikiniz, benim kabul etmediğim şeyde bana muvafakat ediyor ve benim hoşlanmadığım şeyden siz de hoşlanmıyordunuz. Bununla beraber Allah´a hamd olsun, Rabîa çok hayır, sağlam bir akıl, apaçık bir üstünlük, îslâmî güzel bir yaşayış, genel olarak bütün arkadaşlarına ve özellikle bize karşı sâdık bir muhabbete sahiptir. Allah ona rahmet ve mağfiret etsin. Onu, amelinden daha güzeli ile mükâfaatlandırsın.»
Şayet Rabîa´nın 136 H. yılında öldüğü doğru ise, bu tarihte İmam Mâlik 43 yaşında idi. Buna göre îmam Mâlik´in Rabîa ile ihtilâfa düştüğü zaman olgunluk çağma ulaşmış olduğu düşünülebilir ki, mâkul olanı da budur.[20]
Ders Verme Usûlü
İmam Mâlik, ilk önce Peygamber (S.A.)´in mescidinde ders vermeye başlamış ve yukarıda da işaret ettiğimiz gibi,´ Ömer b. Hattab´ın oturduğu yerde oturmayı tercih etmiştir. Aynı zamanda Medine´de Abdullah b. Mes´ud´un oturduğu evde oturmayı tercih etmiştir. Çünkü, hem ders verdiği yerde, hem de ikamet ettiği evde sahâbîlerin eserleri kendisini çevrelemekte idi. Nitekim O, düşünce ve re´yi bakımından da sahâbîlerin yaşadığı atmosfer içerisinde yaşamakta idi.
îmam Mâlik, İmam Ebu Hanîfe gibi hayatı boyunca derslerine, mescidde devam etmemiş ve idrarını tutamama (selis-i bevl = prostat) hastalığına yakalandığı zaman derslerine evinde devam etmiştir. Hastalığı şiddetlenince insanların yanına çıkamaz olmuş, fakat derslerini kesmemiştir. îbni Ferhun´un ed-Dibac el-Müzehheb»´inde şöyle denilmektedir:
«el-Vakîdî der ki: Mâlik mescide gelir, beş vakit namazla cenaze namazlarında hazır bulunurdu. Hastaları ziyaret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gelip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanırdı. Daha sonra mescide gelip oturmayı terketmiştir. Sadece namazını kılar ve ders verdiği yere dönerdi. Sonra cenazelerde hazır bulunmaktan da vazgeçmiştir. Cenaze sahiblerine gelir, onları teselli ederdi. Daha sonra O, bunların hepsini terketmiştir. Camiye ne beş vakit namaz için ne de Cum´a için gelemez olmuştur. Bu sırada hiçbir kimseyi taziye için de gelemiyordu. İnsanlar, ölünceye dek ona bakmışlardır. Bâzan kendisine durumu sorulduğu zaman şöyle derdi: Her insan özrünü söyleyemez.»
İmam Mâlik´in iki türlü ders meclisi vardı:
1 Hadîs dersleri,
2 Vultû bulmuş mes´elelerle ilgili dersleri, yâni fetva işleri. O, derslerine evinde devam ettiği zamanlarda da bu iki türlü
ders meclislerini yürütüyordu. Bir talebesi,bu konuda şöyle anlatır: «İmam Mâlik, derslerini evinde vermeye başladıktan sonra, insanlar evine ders için geldiğinde cariyesi çıkar ve onlara: Hoca, sizin hadîs için mi, yoksa meseleler için mi geldiğinizi soruyor, derdi. Onlar: Mes´eleler için geldik derlerse, İmam Mâlik çıkar, onların fetvalarını verirdi. Hadîs için geldik derlerse, oturunUz, der ve gusülha-nesine girip gusleder, güzel kokular sürünür, yeni elbiseleriyle tay-lasanını giyer ve sarığım sarardı. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra o, güzel bir kıyafetle, hoş kokular sürünmüş olarak ve huşu içerisinde derse gelenlerin yanma çıkardı. Öd ağacı yakılır ve hadîs-i şerif dersini bitirinceye kadar bu öd ağacı buhurlanırdı.»[21]
Kısaca İmam Mâlik, günlerinin bir kısmını hadîs-i şerife, bir kısmını da mes´ele ve fetvalara ayırmıştır. Kendisine sorulan mes´eleleri inceler ve cevaplarını yazılı olarak verirdi. Hem Medine valisine, hem de başkalarına karşı aynı şekilde yazılı olarak cevap verirdi.
İmam Mâlik, ister hadîs ister fetva ile ilgili olsun, derslerinde vakar ve ciddiyet sahibi olup lüzumsUz lâflardan tamamen Uzak kalırdı. Bunları, ilim tahsil edenler için şart koşardı. O, şöyle derdi: «İlim tahsil etmek isteyenlere vakarlı, ciddiyetli, haşyetli olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir. İlim sahiplerinin bilhassa ilmî müzakereler sırasında nefislerini mizahtan Uzak tutmaları gerekir..» Yine O, şöyle derdi: «Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken âdabdandır.» İmam Mâlik, kendisini bu hususta çok sıkı bir şekilde kontrola tâbi tutmuştur. Hatta onun elli senelik hocalık hayatında, ders verirken bir defa bile güldüğü bilinmemektedir.
Onun bu tutumu, yaradılışmdaki katılığın neticesi değildir. Sadece din ilminin edebine bağlanışından ileri gelmiştir. O, dini ilim meclislerinin dışında sade bir hayat yaşar, serbest ve mütevazı davranırdı. Bir talebesi onun hakkında şöyle der: «İmam Mâlik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok. sade bir şekilde katılırdı. O, bizden daha mütevazı idi. Hadîs-i şerif anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi; sanki o bizi, bizde onu tanımıyorduk.»
Yıl içinde İmam Mâlik´in derslerine Medînelilerden isteyen herkes gelirdi. Dersi ister evinde ister mescidde vermiş olsun. Fakat derslerini tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde dersini dinlemek isteyen hacıların hepsini evi almazdı. Bu bakımdan o, önce Medînelileri kabul eder, bunlara hadîs rivayetiyle fetva verme işini bitirdikten sonra diğerlerinin içeri girmesine izin verirdi. Kimi zaman da evinin önü çok kalabalıklaşmca, memleketlerine göre onları sıra ile içeri alırdı. el-Medarik´te şöyle denilmektedir:
«el-Hasen b. Rabî´ der ki: İmam Mâlik´in kapısında idim, onun münâdisi, önce Hicazlılar içeri girsinler, diye çağırdı ve yalnız Hicazhlar içeri girdiler. Sonra Şamlılar girsin, diye çağırdı. Daha sonra da Iraklılar girsin, diye çağırdı. Bu yüzden, onun yanına en son giren ben oldum. Ebu Hanîfe´nin oğlu Hammad da aramızda idi.»
İmam Mâlik, ancak vuku bulmuş mes´eleler hakkında fetva verirdi. Vuku bulmamış mes´eleye, vuku bulması mümkün bile olsa, İmam Ebu Hanîfe´nin verdiği gibi fetva vermezdi. Birisi ona vuku bulmamış bir mes´ele sordu. İmam Mâlik de ona: «Olanı sor, olmayanı bırak.» dedi. Talebesi Îbnu´l-Kâsım derki: «İmam Mâlik, olmamış bir mes´eleye hemen hemen hiç cevap vermezdi. Talebeleri, öğrenmek istedikleri bir mes´eleyi, bir adamın ona gelip bunu olmuş bir mes´ele gibi sorması ve onu hocalarının cevaplandırması için hileye başvururlardı.»
İmam Mâlik, farazi mes´elelerden kaçınmak suretiyle, bilmeksizin ve bir kısım mes´eleleri farzederek, hadîs-i şeriflere aykırı bir şey yapmaktan kendisini korumuştur. Ona göre fetva vermek, âlim için bir imtihandır. Bir âlim, fetva vermeye, ancak, insanları amelî hayatlarında irşad etmek ve onların İslâmiyet dairesinden dışarı çıkmamalarını sağlamak için teşebbüs eder.
O, mes´eleler hakkında fetva verirken yanılmamak için çok titizlik gösterirdi. Bilmediği şeye cevap vermezdi. Hattâ kesin olarak bilmediği bir mes´ele üzerinde, «Bilmiyorum lâ edrî» demek âdeti idi, bu söz onun hatâdan korunmak için sığındığı bir kale idi. Rivayet edildiğine göre bir şahıs ona bir şey sormuş ve kendisinin Mağrib (Kuzey Afrika)´den altı aylık bir yoldan geldiğini söylemiştir. İmam Mâlik bu şahsa: «Seni, benim bilmediğim bir mes´ele için buraya kadar kim gönderdi » demiştir. O şahıs; «Bu mes´eleyi bilen kimdir » dediğinde, İmam Mâlik; «Allah kime bildirdiyse odur." demiştir.[22]
Yine Mağribli birisi ona bir mes´ele sormuş, o da: «Bilmiyorum, böyle bir mes´ele bizim memleketimizde vuku bulmamıştır. Hocalarımızdan hiçbirisinden de bu konuda bir şey işitmedik. Fakat, yarın bize tekrar uğra.» demiştir. Ertesi gün adam gelince îmam Mâlik ona; «Sorduğun mes´eleyi bilemiyorum.» demiştir. O şahıs da; «Ey Abdullah´ın babası, beni sana gönderen kimse, yeryüzünde senden daha bilgin birinin bulunmadığını söyledi.» demiştir. Bunun üzerine İmam Mâlik çekinmeden: «Ben, iyi yapamıyorum.» diye cevap [23]vermiştir.[24]
İmam Mâlikin Şahsiyet Ve Karakteri
Bu ilim, o hak ve hakikat yolundan gidiş, kişinin önce şahsiyet ve karakterinden sonra hocalarının irşadı ve içinde yaşadığı çağın kendisini besleyen fikir atmosferinden, daha sonra da şahsî gayretlerinden doğar. İmam Mâlik´in bu sıfatlarının bir kısmını işaret ettik. Fakat kitabımızın hacmi ile İmamımızın şahsiyetine uygun bir şekilde biraz daha geniş bilgi vermemiz gerekiyor. Burada durmak istediğimiz konu, İmam Mâlik´in şahsiyet ve karakteridir. Çünkü bunlar ağacın kökü durumunda olup, diğerleri bu kökten beslenen dallar mesabesindedir. Toprağın içerisinde kök olmazsa, elbette ağacın dalları gelişip serpilme imkânına erişemez.[25]
1- Hafıza Ve Zekâsı
Allah, İmam Mâlik´e sağlam bir hafıza, öğrendiklerini unuİmamak için kuvvetli bir arzu vermiştir. O, İbni Şibab ez-Zührî´den 31 hadîs-i şerif dinlemiş, yazmadığı bu hadîslerin hepsini sonra hocasına anlatmış ve bunlardan sadece bir tanesini unutmuştur. îmam Mâlik´in çağında hafıza ve ezber işine son derecede önem ve itimat gösteriliyordu. İlim, kitaplar vâsıtasiyle değil, bilginlerin ağzından öğreniliyordu. Peygamber (S.A.V)´in hadîs-i şerifleri de kitap halinde yazılmamıştı. Hadîs-i şerifler ancak kalblerde ve bilhassa üstadların hafızalarında bulunuyordu. Dolayısıyla hadîs-i şerifleri öğrenciler, ellerinde kitap halinde bulunduramıyorlardi; sadece onları üstadlarm ağızlarından işiterek öğreniyorlardı.
Şüphesiz kuvvetli hafıza, her ilmî alanda yükselmenin esasını teşkil eder. Çünkü hafıza, âlimin aklını besler ve onun düşüncesine esaslı bir şekilde yardımcı olur. İşte İmam Mâlik, güçlü hafızası sayesinde çağının ilk muhaddisi olmuştur. İmam Şafiî, onun hakkında; «Hadîs gelince İmam Mâlik, sanki ışık saçan büyük bir yıldız olurdu», demiştir. Hocası İbni Şihab da ona : «İlim Dağarcığı» derdi.
İmam Mâlik, hıfzettiği hadîsler üzerinde böyle kuvvetli olduğu halde bir maslahat görmedikçe insanlara hadis-i şerif anlatmazdı. Kendisine, îbni Uyeyne, senden daha çok hadîs biliyor, denildiğinde şu cevabı vermiştir: «O halde bütün işittiğim hadîsleri anlatayım mı O zaman ben bir ahmak olurum ve insanları sapıtmak istiyor gibi bir duruma düşerim. Benden bâzı hadîsler rivayet edilmiştir. Ben, and olsun ki, bu hadîslerden her biri için bir kırbaç yemek isterdim de o hadîsleri rivayet etmek [26]istemezdim.[27]
2- Sabır Ve Tahammülü
İmam Mâlik, bu güçlü aklı ve sağlam hafızası ile birlikte büyük bir sabır ve metanet sahibi idi. O, ilim tahsili yolunda karşısına çıkan her engeli yenmiştir: İlim tahsil ederken karşılaştığı geçim zorluğuna ve hocaların hiddetine aldırmamış, yazın kavurucu sıcağına, kışın şiddetli soğuğuna katlanmış, sıcak ve soğuk demeden hocadan hocaya koşmuştur. O, talebelerini de ilim uğrunda sabra teşvik ederdi. Ve; «İlim sahibi olanlar, bunu sabırla elde ettiler», derdi. Bir dersinde talebelerine şöyle demiştir: «İlim öğrenmek isteyen herkes, fakirliği yenmek ve ilmi her îıale tercih etmek zorundadır.»
Bu sıfatı, İmam Mâlik´e güçlü bir irade ve sarsılmaz bir azim vermiştir. O, bu sayede hayatın her türlü müşkillerini yenmiş, nefsi ve şehevi arzularına hâkim olmuştur. Onu hiçbir kuvvet ezememiş ve kendisi de hiçbir otorite karşısında zaaf göstermemiştir. İşte bu sayede İmam Mâlik, her yönüyle ilim tahsilini başarmıştır.[28]
3- Îhlâsı
İmam Mâlik´in kalbini hikmet nuruyla aydınlatan sıfatı, İhlasıdır. O, ilim tahsil ederken ihlâs ile çalışmış ve ilmi sırf Allah rızası için tahsil etmiştir. Nefsini, her türlü garaz ve kötü arzulardan temizlemiştir. Hakikati araştırırken de ihlâstan ayrılmamış ve hiçbir şekilde sağa sola sapmadan hakîkata yönelmiştir. Ihlâs, fikre ışık tutar ve bu sayede fikir doğru çizgiden ayrılmaz. Hakikata ulaştıran en kısa yol doğru olan yoldur. Nitekim iki nokta arasındaki en yakın yol da doğru çizgidir. Nefsi arzular kadar hiçbir şey fikri bulandırmaz. Zira nefsî- arzular, bulut gibi hakikatleri örter; aklın onları görmesine engel olur.
İhlâs, ona İlim nurunun, ancak takva ile ciola olan gönülde bulamayacağını kabul ettirmiştir. O, şöyle der: «İlim bir nurdur, ancak takva ve huşu sahibi gönülde yerleşebilir.» İlim tansüindeki fhlftst, kendisini şâz olan fetvalardan Uzaklaştırmtştır. O, apaçık dtelülere dayanan fetvalar verirdi ve şöyle derdi: «En hayırlı şey, açık ve seçik olan şeydir. Eğer iki şey arasında şüpheye düşersen bunlardan en sağlam olanmı al.»
İmam Mâlik, fetva hususunda teenni ile hareket eder" ve çabucak cevap vermezdi. îbni Abdilhakem bu konuda şöyle der: «İmam Mâlik, kendisine bir mes´ele sorulduğu zaman soran kimseye: Sen git, ben bu mes´eleyî inceleyim, derdi. Kendisi de gider bu mes´ele üzerinde dururdu. Kendisine bu hususta, niçin böyle yapıyorsun, diye sorduk. Ağladı ve : Ben bu mes´elelerden dolayı çok çetin bir günle karşılaşacağımdan korkuyorum, dedi.»
O, fetva hususunda kolay ve zor diye bir şey tanımazdı. Ona göre her mes´ele, haram ve helâli açıklamaya dayandığı için zor bir işti. Kendisine birisi bir şey sormuş ve bu mes´ele kolaydır, demişti. Bunun üzerine İmam Mâlik kızmış ve şöyle demiştir: «Kolay mes´ele, öyle mi İlimde kolay birşey yoktur. Sen Allah´ın «Doğrusu biz, sana, taşınması ağır bîr söz vahyedeceğiz.»[29] âyetini işitmedin mi İlmin hepsi zordur; bilhassa kıyamet günü mes´ul olunan ilim!»
O, ihlâsı sayesinde apaçık bir nass bulamazsa, bir şeye haram veya helâldir, de.mezdi Fakat, herhangi bir re´ye göre istinbat gerekirse yine haram veya helâl demezdi. Ancak, hoş görmüyorum veya iyi buluyorum, derdi. Çoğu zaman sözüne şu âyet-i kerîmeyi ilâve ederdi: «Biz ancak zanda bulunuyorUz ve yakinen bilemiyorUz.»[30]
îhlâsı onu, Allah´ın dininde münakaşa etmekten uzaklaştırmıştır. O, hiç kimsenin Allah´ın dîninde mücadele etmesini istemezdi. Çünkü mücadele bir nevi savaştır. Allah´ın .çUni ise müslümanlar arasında savaş alanı olmaktan münezzehtir. Mücadele, çoğu zaman mücadele edenlerin şuursUzca kendi fikirlerine taassup göstermelerini doğurur. Taassup ise, mutaassıp insanın görüşünü bir tek yöne mahkûm eder; o da, bu yüzden ancak tek taraflı düşünür. İmam Mâlik´e göre mücadele alimlerin şeref ve haysiyetine yakışmaz. Çünkü, dinleyiciler, onlara, birbirini yenmek için söz yansı yaparken döğüşmekte olan iki horoz nazarıyla bakarlar. Bu hakikati, Halife Harun er-Heşid´in yüzüne karşı, İmam Ebu Yûsuf da söylemiştir. Hânın er-Reşid ona: Hadi münazara ve mücadele et, dediği zaman Ebu Yusuf: «İlim, horoz ve vahşî hayvanlar gibi boğuşma vâsıtası değildir», demiştir.
İmam Mâlik, mücadeleden nefret ettiği için insanları da bundan çok nehyeder ve şöyle derdi: «Mücadele, kalbi katılaştırır ve kin tohumlarını eker.» Yine O; «Dinde münakaşa ve mücadele, kulun kalbinden ilim nurunu götürür», derdi. Kendisine, sünneti bilen bir insanın sünneti savunmak için münakaşa etmesi doğru mudur diye sorulduğunda; «Hayır, ancak sünneti tebliğ eder, muhatabı bunu kabul ederse ne a´lâ, etmezse susar», demiştir. İmam Mâlik mücadelenin, mücadele edenleri dînin hakîkatmdan Uzaklaştıracağına kaani idi. O, bu konuda şöyle derdi: «Bir mücadeleciden daha mücadeleci olan birinin her gelişinde Cebrail´in getirdiği (Kur´ân) bizi terketmektedir.» îmam Mâlik mücadeleyi menettiği halde, dayandığı delili açıklamak için ihlâs sahibi bâzı bilginlerle tartışmalarda bulunurdu.
İmam Mâlik´i, dîne karşı olan ihlâsı, Peygamber (S.A.)´den çok hadîs rivayet etmekten alıkordu. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi o, çok fetva vermekten de sakımrdı. Ancak, insanlar arasında vuku bulan mes´eleler hakkında fetva verirdi.[31]
İmam Mâlik Ve Kadılar:
İhlâs ve temiz kalbliliği, İmam Mâlik´i kadı ve kadıların verdiği hükümlerle ilgili mes´eleler hakkında fetva vermeye sevketmiş-tir. Talebesi îbni Vehb der ki: «İmam Mâlik´e kadıların işi sorulduğunda onun, bu sultanların metaldir, dediğini işittim!» O, kadıların hükümlerini tenkit etmezdi. İşte o, bu tutumu ile Ebu Hanîfe´-den ayrılmaktadır. Her ikisi de mesleğinde ihlâs sahibi olduğu halde, Ebu Hanîfe´yi fıkıh ve dine karşı olan ihlâsı, Kadı Abdurrahman b. Ebî Leylâ´nın verdiği hükümleri derslerinde tenkit etmeye sevket-miştir. Hattâ İbni Ebî Leylâ, İmam Ebu Hanîfe´yi vali ve hükümdarlara şikâyet etmek zorunda kalmış ve derin bir fıkıh bilgini olan Ebu Hanîfe´nin bir müddet insanlara fetva verme hürriyetini kısıtlayan bir emir bile çıkarılmıştır.
İmam Mâlik´i de ihlâsı, alenen kadıların verdiği hükümleri tenkit etmemeye sevketmiştir. Çünkü bu hükümleri alenen talebe ve arkadaşları arasında tenkit etmesi, halkın kadılara karşı isyanına sebep olacak, bu yüzden de kadıların heybet ve itibarları sarsılacak, dolayısıyla münazaa konusu olan mes´elelerin önüne geçilemiyecektir.
İşte ihlâsa dayanan ayrı ayrı ve birbirine zıt iki tutum... îhlâs birincisini ilim ve hakîkata, ikincisini de nizam ve insanlar arasındaki ihtilâfları halletme cihetine sevketmiştir.
Eğer biz, bu iki tutumdan birini tercih etmek zorunda kalırsak, elbette hicret yurdunun İmamı olan Mâlik´in tutumunu tercih ederiz. Bilhassa onun kadılara devamlı öğüt verme, onları daima apaçık hakîkatlara ulaştırmak için irşad metodu çok önemlidir. Böylece o, verilen hükümleri küçümsemeksizin kadılara, doğru yolu gösteriyordu.[32]
4- Firaseti
İmam Mâlik, mes´elelerin içyüzüne ve insanların ruhlarına nüfUz etmesini sağlayan güçlü bir firasete sahipti. O, bu sayede insanların davranışları sırasında ruhlarında gizledikleri şeyleri ve sözlerindeki eğrilikleri bilirdi.
Firaset, öyle bir sıfattır ki şahısta kuvvetli bir duygu, aklî ve ruhî bir uyanıklık, keskin bir basîret, organlarla yapılan hareketleri sıkı bir şekilde tetkik ve sağlam bir akla dayanan zengin tecrübeler sayesinde meydana gelir. İşte bütün bunları, herşeyi bilen Allah, İmam Mâlik´e lütfetmiştir. O da, bunları gördüğü eğitim ile kuvvetlendirip geliştirmiştir. İmam Şafiî, îmam Mâlik´in firaseti hakkında şöyle der: «Medine´ye geldim, İmam Mâlik´le görüştüm, beni dinledi ve bir müddet iyice bana baktı; onun kuvvetli bir firaseti vardı. Sonra bana: Adın ne dedi, ben de; Muhammed´dir, dedim. Ey Muhammed, dedi, Allah´dan kork, günahlardan sakın, çünkü senin ileride yüksek bir şanın olacaktır.»
Şahısların ruhlarına nüfz eden ve onların işlerinin içyüzünü açığa çıkaran firaset, insanları irşad ve terbiye etmek için ileri atılan kişileri yücelten sıfatlardandır. Çünkü bu kişiler, o sayede insanların hastalıklarının gizli taraflarını kavrar ve onlara şifâ verici ilâcı ve hazmedebilecekleri yararlı gıdaları verirler. Bu suretle ruhun şifâ, selâmet ve kuvveti tamamlanmış olur.[33]
5- Heybeti
Bütün rivayetler, îmam Mâlik´in heybetli bir şahsiyet sahibi olduğunda birleşir. Hattâ onun meclisine gelen bir şahıs, orada bulunanlara selâm verdiği zaman hiç kimse yüksek sesle onun selâmını alamaz ve herkes, gelen bu şahsa sessizce oturmasını işaret ederdi.
Geten şahıs, bu durumu tuhaf bulurdu. Fakat gözü İmam Mâlik´e ilişip onun keskin bakışlarının etkisi altına girince, öbürleri gibi o da yerini alır ve sessizce otururdu. Sanki ötekiler gibi onun da bağında bir kuş bulunurdu (yani, kıpırdamadan dururdu.)
Medine valisi, önün heybetinden korkar ve sadece onun hUzurunda küçülürdü. Halîfelerin çocukları da îmam Mâlik´ten korkarlardı. Hattâ rivayet edildiğine göre, İmam Mâlik, Halîfe Ebu Ca´fer el-Mansur´un meclisinde bulunuyordu. Bu sırada bir çocuk içeriye girip çıkıyordu. el-Mansur, İmam Mâlik´e: Bu kimdir biliyor musun dedi. O da: Hayır, diye cevap verdi. el-Mansur: Bu benim oğlumdur, senin heybetinden korkuyor, dedi. Hattâ halîfeler kendileri bile onun heybetinden korkuyorlardı. Yine rivayet edildiğine göre Halîfe el-Mehdî onu davet etmişti. Meclis çok kalabalık ve oturacak yer yoktu. Nihayet îmam Mâlik gelince cemaat bir tarafa çekilip ona yer verdiler. O da Halîfenin yanına kadar ilerledi. Halîfe de oturduğu yerden bir tarafa çekilip ayaklarını toplayarak îmam Mâlik´e yer açtı. îşte Medine fakîhlerînin başı olan îmam Mâlik böyle heybetli idi. Onun nüfUzu valilerden ´daha fazla idi. Kendisi bir sultan olmadığı halde onun meclisi, sultanların meclisinden, tesir bakımından, daha kuvvetli idi. Çağdaşı bir şair onun hakkında şöyle der:
«Ona cevap verilmez, heybetinden soru sorulmazdı.
Hep eğik olurdu soru soranların başları.
O, vakarın edebi, takva sultanının şerefidir.
Boyun eğilmiş ona, saltanat sahibi olmadığı halde.»
Bu heybetin sun nedir Bir şahıs, her ne kadar aklî ve bedeni sıfatlara sahip olursa olsun bunlar, bizim ona heybet sıfatını ispat etmemize yetmez, insanlardan öyleleri vardır ki, bütün bu sıfatlara sahip oldukları halde heybet sıfatından yoksundurlar. Bunun için diyebiliriz ki, bu heybetin sebebi ruhî bir kuvvettir. Allah, bâzı insanlara başkaları üzerinde öyle ruhî bir tesir vermiştir ki bu tesir,, onları ruhlar üzerine, hâkim İçilmiştir. Onların sözleri gönüllerde yer eder. Onlar konuşurken sözleri, sanki ruhlara nakşolunur. Allah İmam Mâlik´e İşte buvrûhî kuvveti ihsan etmiştir.
îmam Mâlik´in bütün hayatı onun bu ruhî kuvvetini artırmakta, geliştirmekte ve ortaya çıkarmakta idi. Akla uygun bir yaşayış, geniş ufuk, ileri görüş, derin ilim, nefse hâkimiyet, keskin basiret, güzel ahlâk ve az söz, İmam Mâlik´in sıfatları arasındadır. Çünkü çok konuşmak, inşam hataya düşürür ve hatâya düşmek de heybetin yansım götürür. Bunlara ilâveten îmam Mâlik, yardakçılık, riyakarlık gibi huylardan tamamen Uzak olup takva sahibi ve doğru sözlü idi, O, giyim ve kuşamına çok önem verir ve ev eşyasına da , dikkat ederdi. En güzel elbiseleri giyer, temizliğe son derecede itinâ gösterirdi. Ona, Allah,. bedenî bir üstünlük vermiştir. Bedenî yapısı da çok yakışıklı idi. Bir talebesi onu şöyle tanıtır: «îmam Mâlik, Uzun boylu, iriyarı, büyük kafalı, gayet ak saçlı ve ak sakallı, iri gözlü, yakışıklı, güzel" ve iri burunlu, geniş ve Uzun sakalı göğsüne kadar inmişti. O, bıyığını üstten kısaltır ve tamamen kesmezdi. Çünkü bıyığın tıraş edilmesini sevmezdi. Bıyığının iki yana doğru uçlarını Uzunca bırakırdı. Bir şeye önem verdiği zaman bıyığını burar ve bu hususta Uz. Ömer´in bıyığını kıvırmasını delil olarak ileri sürerdi.»[34]
îmam Mâlik´in bedenî yapısı ve karakteri İşte böyle idi. Ahlâkı ve yaşayışı da heybetini artırmış ve onu sultanlardan daha yüksek bir heybet sahibi yapmıştır... Endülüslü bir şahıs yanma gelip onu görünce şöyle demiştir: «Abdurrahman b. Muaviye[35]´den korktuğum gibi hiç kimseden korkmamıştım. Fakat, İmam Mâlik´in yanma gelince ondan öyle korktum ki, onun heybetine nisbetle Abdurrahman b. Muaviye´nin heybeti gözümde çok küçüldü.»[36]
İmam Mâlikin Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı
Menkıbe ve haltercemesi kitapları, îmam Mâlik´in talebelik çağında geçimini nereden sağladığım ve ailesinin gelir kaynaklarını tam olarak ve açıkça biîdirmemektedir. Fakat, bize gelen dağınık haberlerin toplamından faydalanarak tatmin edici olmasa bile, onun gelir kaynaklarını açıklamak mümkündür.
Âlimler, îmam Mâlik´in babasının ok imalâtçısı olduğunu zikrederler. Fakat oğlu bu sanatta çalışmamış, amcaları ve kardeşi gibi o da kendisini hadîs rivayetine vermiştir. Söylendiğine göre kardeşi hem hadis tahsil ve rivayetiyle, hem de ipek ticaretiyle uğraşmıştır, îmam Mâlik de ona ticarî işlerinde yardım etmekteydi. Bu, onun ilimle uğraşmasına engel teşkil etmez. Bilginlerin tercih ettiği görüş, îmam Mâlik´in de ticaretle meşgul olduğu yönündedir. Talebesi Îbnu´l-Kâsım; «İmam Mâlik´in 400 dinar altını vardı. Bununla ticaret ederdi. Maişetini de buradan sağlardı», der.[37]
Bu haberler ne olursa olsun, gerçek olan şudur ki, îmam Mâlik tahsil çağında maddî bakımdan biraz sıkıntı çekiyordu. Nihayet ilim sahibi olduktan sonra durumu, halife ve valilerce duyulup şöhreti artınca ona bir maişet genişliği vermiştir. O, yalnız halîfelerin ihsanlarını kabul eder ve ondan aşağı mevkide olanlardan bir şey almazdı. Kendisine, hükümdarların yaptığı malî yardımı kabul etmek hususunda sorulan soruya şöyle cevap vermiştir: «Halîfelerden hediye ve ihsan almakta bir mauzur yoktur. Onlardan aşağı olanlardan almak iyi değildir.»
Bazıları, îmam Mâlik´in çok hediye kabul ettiğini söylerler. Hat-tâ rivayete göre Harun er-Reşîd ona üçbin dinar ihsanda bulunmuştur İmam Mâlik´e; «Ey Abdullah´ın babası, Emîru´l-Mü´minînden üçbin dinar alıyormuşsun » denildiğinde şöyle cevap vermiştir: «Eğer âdil bir" hükümdar olup insaflı ve mürüvvet sahibi ise onun ihsanını kabul etmekte beis görmüyorum,´» Bu ifade gösteriyor ki İmam Mâlik ancak insaflı ve ikramda bulunduğu kimselerin izzeti nefsini rencide etmeyen mürüvvet ehlinden hediye kabul ederdi. O, aldığı bu hediye ve ihsanlarla muhtaçların ihtiyaçlarını giderir ve ilim tahsil etmek için kendisine sığman talebelerin nafakalarını temin ederdi, îmam Mâlik´in talebelerinden bir kısmı ona sığınmışlar ve onun gölgesinde tahsillerine devam etmişlerdir. İmam Şafiî bunlardan biri olup dokUz yıl îmam Mâlik´in himayesinde okumuştur. Daha önce bâzı sahâbîler, halîfelerin hediyelerini kabul ederlerdi. Bâzıları bu sahâbîlere, halîfelerin hediyeleri hakkında soru sorduklarında onlar şöyle cevap vermişlerdir: «Yemesi bize, günahı da onlara aittir..»
Gerçekte âlimlerin Beytu´l-Malda hakları vardır. Çünkü onlar, kendilerini ilim ve insanları irşâd hizmetine vakfetmektedirler. O halde bu ilim adamlarıyla ailelerinin yetecek kadar rızıklarmı Beytu´1-Maldan temin etmek gerekir. Bununla beraber îmam Mâlik, halîfelerin hediyelerini kendisi aldığı halde başkalarını bundan men-ederdi. Çünkü kendisi başkalarında bulunmayan bir niyete sahipti. Ayrıca o, bu hediyeleri, İslâm ve müslümanlara yapmış olduğu bir hizmet karşılığı olarak, kabul ediyordu. Başkaları ise hiçbir iş karşılığı olmaksızın hediye alıyorlardı. Fakat o, bu mesele üzerinde fazla bir şey söylemezdi. Çünkü, münakaşayı pek sevmezdi. Kendisine hediye hususunda soru soran birisine; «Alma!» diye cevap vermiştir. O da; «Sen alıyorsun ya!» deyince, îmam Mâlik şöyle cevap vermiştir: «Sen, benim, hem kendi günahımı, hem de senin günahını yüklenmemi mi istiyorsun ».
İmam Mâlik´e Allah güzel ve refahlı bir hayat nasip etmiştir. Bu ni´metin eserleri onun giyiminde, mesken ve yaşayışında daima göze çarpardı. O, «Allah´ın ni´met verdiği kimsenin, bilhassa ilim sahibinin üzerinde bu ni´metin eserlerini görmemek, benim hiç hoşuma gitmiyor», derdi.
İmam Mâlik, yiyeceği şeylere dikkat ederdi. Kaba saba şeyleri yemezdi. Gıdasız da kalmazdı. Haddini aşmamak şartıyla güzel gıdalarla beslenirdi. Her gün iki dirhem değerinde et yemeye önem verirdi. O çağda etin ucUzluğu gözönüne alınırsa, iki dirhem değerindeki et az değildir. O, yemek hususunda zevk sahibi idi. Her çeşit güzel yiyecekleri çok iyi seçerdi. Bilhassa muz, çok hoşuna giderdi ve mUz hakkında şöyle derdi: «Cennet meyvelerine, hiçbir meyve muz kadar benzemez. Kış yaz demeden bulunca onu yiyiniz. Kur´an-ı Kerîm´de cennet meyveleri hakkında-, «Yemişleri ve gölgeleri daimdir.»[38] buyurulur.»
İmanı Mâlik, giyimine de önem verirdi. Güzel ve beyaz elbiseleri tercih ederdi. el-Medârik´te bu konuda şöyle denilmektedir: «îmam Mâlik Aden, Horasan ve Mısır işi pahalı kumoşlardan elbiseler diktirirdi.»[39] O, aynı zamanda elbiselerinin temiz olmasına çok dikkat ederdi.
Mesken işine de önem verirdi. Evindeki döşemeler iyi cinsten olup her türlü rahatlık imkânları mevcuttu. Evinin içerisinde sağlı sollu minder yastıklar vardı. Kureyş, Ensâr ve eşraftan gelenler bunların üzerine otururdu.
îmam Mâlik, her zaman güzel bir kıyafetle dolaşırdı. Güzel kokular sürünür ve kendisine lâyık bir şekilde süslenirdi. el-Medârik´te anlatıldığına göre O, hiçbir zaman pe)mürde elbise ile halkın huzuruna çıkmazdı. Yine el-Medârik´te şöyle denilmektedir: «İmam Mâlik, sabahleyin erkenden elbise ve sarığını giyinirdi. Ne ailesinden, ne de arkadaşlarından hiç kimse onu sarıksız görmezdi. Yine hiç kimse, onun halkın göreceği yerlerde yiyip içtiğini görmemiştir.»[40]
Birisi şöyle düşünebilir: Eefah içerisindeki bu hayat, din adamlarının dünyadan yüz çevirme ve zühd sahibi olma gibi halleriyle bağdaşmamaktadır. Yine bu hayat, din adamlarının kılık ve kıyafetine değil, hak ve hakikate önem vermesi gerekir, düşüncesiyle de bağdaşmamaktadır. Bu hayat, daha çok sultan ve hükümdarların yaşayışına benzemekte, maddeyi değil mânayı, cismi değil ruhu gaye edinen bilgin ve din adamlarının yaşayışına uymamaktadır. îlk görünüşte bunlar doğrudur. Fakat, İmam Mâlik´in hayatı ve içinde bulunduğu şartlar yakından incelenirse anlaşılır ki o, bu yaşayişıyla ziyneti! bir hayat geçirmeyi veya kibir ve gurur satmayı gaye edinmemiştir. Ancak o, bununla ruhi yüksekliği, küçük düşürücü şeylerden uzaklaşmayı, fikir ve irşad hayatında böyle bir yaşayışın kendisine yardımcı olmasını ümid etmiştir.
Çünkü, haddini aşmaksızm gıda maddelerinden tam olarak istifade etmeyen kişinin âsâb*ı normal olamaz; aksine o, ruhî ve fikrî sarsıntılar geçirir. Çoğu zaman yanlış düşünme, kötü beslenmeden ileri gelir. Aynı zamanda Allah, bize helâl kıldığı şeyleri nefsimize haram kılmamayı emretmektedir. Ziynet de, kibirlilik vâsıtası olmazsa, aslında güzel bir şeydir. Kur´an-ı Kerîm´de şöyle buyurulmuştur: «De ki, Allah´ın kulları için çıkardığı ziyneti, temiz ve hoş nzıkları kim haram kılmıştır »[41]
Zâhidlerin zahidi Uz. Muhammed (S.A.) güzel yemekleri tercih eder, açgözlülük ve boğazına düşkünlük göstermezdi.
Burada şunları da hesaba katmalıyız: îmam Mâlik, böyle müreffeh bir hayat sürmekle beraber, eline geçen şeyleri veya kazanç sahibi olduğu günlerdeki gelirlerini, yahut da halîfelerin gönderdiği ihsanları tamamen ihtiyacı olanlara dağıtırdı. Hattâ oturduğu ev kendisinin mülkü olmayıp kiralıktı. Gerçi hayatının ilk devresinde kendisine miras olarak intikal eden bir evi vardı. Sonra bunu satmıştır.[42]
Hükümdarlarla Îlişkisî
İmam Mâlik, Emevî Devletinin parlak devrinde, bu devletin çöküş günlerinde ve Abbasî Devletinin güçlü olduğu çağda yaşamıştır. Bu devletin her ikisi de hilâfet adı ile hükümet ediyordu. Fakat aslında, bunların hükümetleri babadan oğula intikal eden birer saltanat idi. Hilâfetle saltanat arasında büyük fark vardır. Hilâfetin esası sûra (meşveret) dır, babadan oğula kalan istibdat saltanatında şûranın yeri yoktur. Fakat îmam Mâlik, ancak bu saltanata benzeyen hilâfet devrine yetişmiştir. O, ortaya çıkan birçok fitnelere şahit olmuştur. Haricî fitnelerini, Hişam b. Abdilmelik devrindeki fitneleri, bundan sonra meydana gelen olayları ve nihayet iktidarın Abbasîlere geçişini görmüştür. O, hayatında şu iki hususun kendisine bir görüş kazandırdığını mülâhaza etmektedir:
1 Fitneler sebebiyle sayısız zulüm ve haksızlıklar meydana gelmektedir. Zira fitne)ler anarşiyi umumileştirmektedir. Bir saatlik anarşi içerisinde, senelerce süren istibdat içerisinde işlenmeyen zulüm ve haksızlık işlenmiş olur.
2 Adaletli hükümdarlar şûra ve seçimle işbaşına gelmese bile maslahata uygun olabilir. Meselâ; Ömer b. Abdilaziz böyledir. Müstebit hükümdarların istibdatları arasında onun merhameti, sabâ yeli gibi dalgalanmaktadır. Bu halîfe, zulümleri yok etmiş, bütün insanlara kendi ailesinin fertleri gibi adaletle hükmetmiştir. Bunun içindir ki îmam Mâlik, onu âdil idarenin numunesi sayardı, İmam Mâlik´e ilk Abbasî devrindeki isyan hareketlerinden sorularak halîfeyle mi, isyancılarla mı savaşmak gerekir denildiğinde şu cevabı vermiştir: «Eğer isyancılar Ömer b. Abdilaziz gibi bir halîfeye karşı ayaklanmışlarsa onlarla savaşmak gerekir. Aksi takdirde onları Allah´a bırakınız. Allah önce bir zalimden başka bir zalim vasıtasıyla intikam alır. Sonra da her ikisinden intikam alır.»
Bu yüzden İmanı Mâlik, fiilî olarak siyasetten uzak kalmış, ne isyancılarla ne de hükümdarlarla birlik olmuştur. Fitneye asla sebebiyet vermediği gibi zalimi de desteklememiştir. îmam Mâlik, hükümdarın istibdat ve azgınlık ettiğini görürse bunu halkın durumuyla ilgili bulurdu. Çünkü halk, âdil olup haklarını bildiği, vazifelerini yerine getirdiği, hükümdarlarını kontrol ettiği ve iyiliği emredip kötülüğü yasakladığı halde, başına müstebit ve zalim bir hükümdar geçmez. Onun bu görüşü umumî ve üstün bir görüştür. Peygamber (S.A.) de; «Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz.» buyurmuştur. Nitekim Kur´an´da da: «Bir kavim, nefislerindekini değiştirmedikçe şüphesiz kî Allah da onun durumunu değiştirmez.»[43] buyurulmuştur.
îmam Mâlik başta olmak üzere, fakihlerin çoğuna göre, zalim hükümdarlara karşı fitne yaratacak şekilde ayaklanmak doğru değildir. Fakat, böyle bir hükümdarı değiştirmek için çalışmak gerekir. Fitne ve anarşi çıkarmaksızm zalim hükümdarı değiştirmek için çalışmayan ümmet, toptan günahkâr olur. Fitnelerin gürültü ve patırtısı içerisinde ise gerçeğin sesi işitilmez, nefsi ve şehevî arzulara uyulur, tedavi edilecek yerlere kılıç darbeleri indirilir. Bu durumda mü´min için kılıcını alıp taşa çarpmak daha iyi olur.
Bu itibarla, zulmün hâkim olduğu devirlerde âlimler halkı irşad etmek, ona gerçek dini öğretmek, onun vicdanını geliştirmek, onu şeref ve izzeti nefis sahibi yapmak cihetine gitmişlerdir. Ayrıca imkân dâhilinde hükümdarlara doğru yolu göstermek, hakkın sesi duyulmaz olunca da menfî bir vaziyet almak yönünü tercih etmişler dir. Bütün mü´minler zalimlere karşı menfî bir vaziyet alırsa, onlar zulümlerine devam ve azgınlıklarında ısrar edemezler. Fakat çoğu zaman hattâ her zaman zalimler, kendilerini her yönden destekleyen, zulümlerini adalet, fesatlıklarını ıslah, halka yaptıkları baskıyı saygı ve i´zaz diye adlandıran kimseleri bulmakta zorluk çekmezler.[44]
Mihneti
İmam Mâlik, fitnelerden uzak durmasına ve onları desteklemekten kaçınmasına rağmen Abbasîlerin İkinci Halifesi Ebu Ca´fer el-Mansur devrinde şiddetli bir mihnete (işkenceye) uğramıştır. Bütün tarihçiler o büyük âlimin böyle bir mihnete uğradığını kabul ederler. Râvîlerin ekserisine göre onun başına gelen bu mihnet, 146 H. -yılında olmuştur. Tarihçiler bu mihnetin sebebi üzerinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Kimisine göre bu mihnetin sebebi şudur: İmam Mâlik müt´a nikâhının haram olduğuna dair fetva verirdi. Mut´a nikâhı, kişinin bir kadınla, belirli bir müddet içinde ona muayen bir ücret vermek suretiyle birlikte yaşamak üzere, yaptığı muvakkat bir akittir. Eğer kadın bu müddet içerisinde kocasına itaat etmezse, vazifesini yapmayan herhangi bir işçi gibi kocası onun ücretinden keser. îmam Mâlik, müt´a nikâhının haram olduğuna dair fetva verince, her türlü fetvadan menedildi. Çünkü, el-Mansur´un dipdedesi olan Abdullah b. Abbas´m mut´a nikâhını helâl saydığı rivayet ediliyordu, îleri sürülen bu sebep, bizce yerinde değildir. Çünkü el-Mansur´un mut´a nikâhını mubah saydığına dair hiçbir şey bilinmemektedir. Ayrıca râvîlerin çoğuna göre Abdullah b. Abbas da bu husustaki görüşünden, amcası oğlu Uz. Ali´nin kendisini kınaması üzerine vazgeçmiştir.
Kimisine göre de îmam Mâlik´in mihnetinin sebebi, Uz. Osman´ Uz. Ali´den üstün tutuşu ve alevîlerin onun bu tutumunu halîfeye gizlice bildirmeleridir. Bizce bu sebep de yerinde değildir. Çünkü îmam Mâlik işkenceye uğradığı zaman, Medine´de Muhammed en Nefsü´z-Zekiyye´nin, Bağdat´ta da kardeşi İbrahim´in 145 H. yılındaki ayaklanmaları üzerine çıkan olaylar yüzünden alevîler, el-Man-sur´a karşı dargın ve kızgın idiler.
Bizim mâkul olarak kabul ettiğimiz sebep şudur: îmam Mâlik, «İkrah karşısında kalan kimsenin yemini muteber değildir.» hadîs-i şerifini sık sık tekrarlıyordu. Alevîler ve Muhammed en-Nefsü-z-Zekiyye ile ayaklananlar, el-Mansur´a yapılan bîat´ın ikrah ile olduğunu söylüyorlar ve bu hadîs-i şerifi bîat´ı iptal etmek için delil olarak kullanıyorlardı. Medîne Valisi, el-Mansur adına îmam Mâlik´i bu hadîsi rivayet etmekten menetmiş, sonra da hile yaparak biri vâsıtasiyle bu hadisi ona sordurmuş, İmam Mâlik de, herkesin içerisinde mezkûr hadîsi tekrar etmiştir. Hicret yurdunun İmamı Mâlik için böyle hîle düşünenler, bu suretle onun el-Mansur ve devletinin aleyhinde olduğunu yayma imkânı bulmuşlardır. îmam Mâlik´in bu hadîsi rivayet edişi, iki şekilde yorumlanmıştır:
1 Siyasiler ve her zaman siyasîlerin etrafını çeviren münafıkların gözü ile: Onlar, îmam Mâlik´in bu hadîsi aleyhlerine bir propaganda olarak rivayet ettiğini, isyancıların ayaklandığı bir sırada onu kasten sık sık tekrar ettiğini zannetmişlerdir.
2 İmam Mâlik´in gözüyle : O, kendisine isorulduğu için bu hadîsi rivayet etmektedir. Çünkü, onu rivayet "etmekle Peygamberin sözünü herkese duyurmakta, böylece ilmi açıklamakta ve onu gizlemekten kaçınmaktadır. îmam Mâlik, bu konuda hiçbir şeye aldırmazdı. Çünkü herhangi bir hadisi rivayet etmekten kaçınırsa, Peygamber (S.A.)´in sözünü gizlediği için kendisini günahkâr sayardı ki, bu takdirde Allah ona lanet ederdi. Zira Allah, ilmi gizleyeni lânetlemiştir.
İmam Mâlik´e kırbaç vurmakla işkence yapılıyordu. Hattâ bir kolu da çekilmek suretiyle omUzundan çıkarılmıştır. Medînelilerle kendisine ilim tahsili için gelmiş olan talebelerinin ruhunda bu işkenceler, çok kötü bir tesir bırakmıştır. Onlar görüyorlardı ki hicret yurdunun büyük fakih ve İmamı, sebepsiz yere bu işkencelere uğruyordu. Halbuki o, hiçbir fitneyi tahcik etmemiş, haksız bir şey söylememiş ve fetvasında haddini aşmamıştır. Mâlik, onların aldıkları bu mânevi yaraları işkenceden sonra da hak bildiği yolda yürümekle tedavi etmiştir. Yani o, yarası şifâ bulur bulmaz yine ders vermeye başlamıştır. Yine o, hiç kimseyi fitne çıkarmak için kışkırİmamış ve fesat çıkmasına sebep olmamıştır. Bu suretle Medînelilerle İmam Mâlik´in talebeleri, idarecilere kin beslemişler ve onlara buğuz etmişlerdir. Gönülleri de o zâlimlere karşı esef ve elemle dolmuştur.
Bir müddet sonra idareciler, yaptıklarının acı ve ıstırabını duymuşlar veya en azından açtıkları yaraları tedavi etmek istemişlerdir. Bilhassa kurnaz bir halife olan el-Mansur, fırsat bulunca suçunu örtmeye çalışmıştır. Görünüşte İmam Mâlik´e kırbaç vurduran o değildir. Kırbaç vurulması için emrettiği veya rıza gösterdiği de tesbit edilmiş değildir. Bu itibarla, hac maksadıyla Hicaz´a gelince, İmam Mâlik´e haber gönderip özür beyan etmek için onu yanma çağırmıştır. İmam Mâlik´in ilmi, heybeti ve diğer meziyetlerindeki azameti, gibi, nıüsamahasmdaki azametini de görmek için bu durumu kendi ağzından dinleyelim:
«Ebu Ca´fer el-Mansur´un yanma girdim. Beni o, hac mevsiminde yanma çağırmıştı. Bana şöyle dedi: Kendisinden başka hiçbir Tanrı bulunmayan Allah´a and olsun ki olup bitenleri ben emretmedim, bilmiyorum da. Sen aralarında bulundukça Harameyn ehli (Mekke ve Medîneliler) hayır içindedirler. Ben onların azaptan korunmaları için seni eman olarak görüyorum. Allah büyük bir felâketi senin sayende onlardan Uzaklaştırmıştır. Çünkü onlar, insanların fitneye en süratli olanlarıdır. Sana yapılan işkenceden sonra, vallahi valinin derhal yerinden alınmasını ve zindana atılıp cezalandırılmasını emrettim. Mutlaka ben, onu, sana yaptığından kat kat fazla cezaya çarptıracağım. Bunun üzerine ben de şöyle dedim: Allah Emîr´ul-Mü´minîni affeylesin ve işini rasgetirsin. Resûlullâh´ın akrabası olduğu için ben onu bağışladım. Halife de: Allah seni de affeylesin ve rızasına erdirsin, dedi.»
İşte böylece îmam Mâlik, mihnetten, şerefli bir şekilde kurtulmuştur. Bu mihnet, onun halîfe ve halk nazanndaki ftibarını daha da yükseltmiştir. Halîfe, ona, bu şekilde tarziyede bulunmakla beraber, îmam Mâlik´ten hem nefsiyle ilgili, hem de halkın yararına olan hususları kendisine yazmasını istemiş ve böylece halka karşı reva görülen herhangi bir zulmü ortadan kaldıracağını bildirmiştir. Ayrıca halîfe, İmam Mâlik´e büyük bir vazife havale etmiştir. O da, Peygamber (S.A.)´in hadislerini, sahâbîlerin hüküm, fetva ve eserlerini, halka kanun olarak tatbik etmek üzere, toplaması işidir.
Halk nazarında ise İmam Mâlik´in mevkii eskisinden daha fazla yükselmiştir. Hattâ ona vurulan kırbaçlar, Allah katında şeref ve i´tibarınm yüksekliğinin şehâdeti olmuştur. Böylece İmam Mâlik, daima yükselmiş ve asla alçalmamıştır.[45]
Vefatı
O büyük İmam şeref, vakar ve heybetle yaşamıştır. Peygamber (S.A.)in mescidine gelen herkes, îmam Mâlik´in hUzuruna varır, onu dinler, ondan Peygamber´in hadîslerini nakleder ve karşılaştığı olaylar hakkında fetva sorardı. îmam Mâlik´in otoritesi ders hududunu geçmiş, hattâ o, vatandaşlar arasında adaletin bekçisi olmuştur... Halîfe el-Mansur, uğradığı işkenceden sonra ona şöyle demiştir: «Medine, Mekke veya Hicaz´daki herhangi bir validen şahsın veya başkaları hakkında şüpheye düşersen, yahut vatandaşlara bir kötülük yapıldığım sezersen bana yaz, ben onlara müstahak oldukları cezayı veririm.» Bu sebepten İmam Mâlik, valilere öğüt verir, haksız yere biri için tavassutta bulunmaksızın ve işlerine müdahale etmeksizin, onlara doğru yolu gösterirdi.
îmam Mâlik´in öğütleri valilere münhasır kalmaz, hattâ halifelere kadar varır. Onun, bunlara vermiş olduğu güzel ve değerli nasîhatlarını tarihler yazmaktadır.
Bu büyük insan, hayatının birçok kısmını hastalıkla geçirmiştir. Fakat, onun hastalığını kimse bilmezdi; ancak, bu hususta bâzı kimseler çeşitli zanlarda bulunurdu. Fakat o, hastalığını söylemezdi, îmam Mâlik, önce mescidde ders verirdi. Sonra hastalığının şiddetlenmesi yüzünden dersini evinde vermeye başladı. O, sadece Cum´a ve Bayram namazlarını kılmak için dışarı çıkar, hastalan ziyaret eder ve cenazelerde hazır bulunurdu. Sonra hastalık ve mazereti arttığı için evine çekildi, cemaata çıkamaz oldu. Daha sonra cenaze namazlarına da gelemez oldu. Sadece taziye ile yetiniyordu. Bir müddet sonra da bütün bunlardan mahrum kaldı. O,´hastalığını hâlâ söylemiyordu. Kendisine hastalığı sorulduğunda; «Her insan özü-rünü söylemez.» derdi. Ölüm döşeğine düşünceye kadar hastalığını söylemedi ve ancak öleceği anlarda onu açıklarken şöyle dedi: «Eğer hayatımın son günleri olmasaydı, size bildirmeyecektim. Benim hastalığım idrarımı tutamamamdır. Peygamber´in mescidine tam abdestli olmaksızın gelmek istemedim. Rabbim´e şikâyet olmasın, diye de hastalığımı kimseye söylemedim.»
îşte O büyük ve fazilet sahibi İmam, kılık ve kıyafeti güzel olduğu halde, hastalıklı bir hayat yaşıyordu. Fakat inleyip sızlamadan ve halka durumnu bildirmeden en iyi şekilde sabrediyordu. Allah, hem ondan razı olsun, hem de onu razı [46]kılsın.[47]
Görüşleri
îmam Mâlik büyük bir hadîs bilgini olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir fakîh idi. Yani O, hem hadîs hem de fıkıhda İmamlık mertebesine ulaşmıştı. Fakat O, fikrî tartışmalarla çalkalanan bir çağda yaşıyordu. Bu çağda hem siyaset hakkında, hem de akide konusunda birçok sapık fikirler mevcuttu. Meselâ, bâzıları, insan, fiillerini cebren yapmakta ve hiç bir ihtiyar tirade) sahibi değildir, diyorlardı. Bir kısımları da, büyük günah işleyenlerin kâfir olduğunu söylüyordu. Bu arada kimisi de daha ileri gidiyor ve; nasıl küfürle tâat fayda vermiyorsa, İman bulunduktan sonra mâsiyet de zarar vermez, diyordu. Ayrıca çeşitli fırkalardan siyasî konularla uğraşan bir gurup: hilâfet, Hz. Ali ve onun Fâtıma´dan doğan oğullarına mahsustur, diyordu. Başka bir grup da; İmamet (hilâfet) in Hz. Hüseyin evlâtlarına münhasır olduğunu söylüyordu. Üçüncü bir gurup ise, hilâfetin ne herhangi bir Arap kabilesine, ne herhangi bir Arap soyuna, ne de herhangi bir hanedana mahsus olduğunu ileri sürüyordu... Şüphesiz bu durumda hicret yurdunun İmamı Mâlik, halkı irşad ederek onları bu keşmekeş ve sapık düşüncelerden kurtaracak ve onlara Allah´ın dosdoğru yolunu gösterecekti. Bu yol hakkında Allah Kur´an-ı Kerîm´inde, «Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdûr. O halde ona uyun, başka yollara tâbi olup gitmeyin. Sonra bu sizi O´nun yolundan ayırır.»[48] buyurmaktadır.
îmam Mâlik bu meselelerde de fıkıh ve hadîsde uyguladığı metoddan hareket etmiştir. O, sünnete ve selef-i sâlihin yoluna uymanın zarurî olduğuna inanır ve daima şairin şu beytini terennüm ederdi:
«İşlerin en hayırlısı sünnet olandır,
En kötüsü de uydurma ve bid´at olandır.»
îmam Mâlik, Ömer b. Abdilaziz´in şu sözlerinden çok hoşlanırdı: «Peygamber (S.A.) ve O´ndan sonra işbaşına gelen ulü´1-emr, bir kısım sünnetler koymuşlardır. Bu sünnetlere bağlanmak, Allah´ın kitabına uymak, Allah´a taatı tamamlamak ve O´nun dîninde kuvvetli olmaktır. Hiç kimse bu sünnetleri değiştiremez. Bunlara aykırı olan şeyleri .yapamaz. Bu sünnetlere sarılanlar hidâyete erer, bunlardan yardım isteyen kazanır, kim bunları terkederse Allah´ın şu âyetine muhatap olur: «Kim mü´minlerin yolundan başkasına oyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız, onu cehenneme koyarız. Orası ne kötü bir yerdir.»[49].
tşte İmam Mâlik, böylece hem akîde, hem de fıkıh üzerine yaptığı çalışmalarda sünnetten ayrılmamıştır. O, insanların akideyi, Allah´ın Kitabı ve O´nun Elçisi´nin Sünnetinden almalarını, şeriatın ne usûlünde, ne de fürûunda akla aykırı bir şey bulunmamakla beraber, akideyi, mücerret akim hükümlerinden çıkarmamalarını söylerdi.[50]
İman Meselesi
İmam Mâlik, îmanın söz, inanç.ve amel olduğunu söyler ve bu görüşünü Kur´an ve Hadîslerin nass´larmdan çıkarırdı. O, inancın arttığını kabul eder ve eksildiğine dair bir şey söylemezdi. Çünkü Kur´an-ı Kerîm, îmanın artacağını bildirmekte, azalacağına dair herhangi bir beyanda bulunmamaktadır. İşte o, akîde konusunda böyle nakle dayanır ve kişiyi sapıtan aklî faraziye ve düşüncelerin peşine düşmezdi.[51]
Kader Meselesi
İmam Mâlik, hayır ve şerri ile kadere inanır, insanın hürriyet ve ihtiyar sahibi olduğunu, hayır veya şer olsun, yaptığı her şeyden sorguya çekileceğini kabul ederdi. O, bu kadarla yetinir ve insan fullerinin Alââh´ın ona verdiği bir kudretle veya takdir neticesinde meydana geldiğini söylemezdi. Bu konuda o şöyle demiştir: «Kade-riyecilerden kimi gördümse o bayağı, şaşkın ve düşük kimsedir.» îmam Mâlik bu görüşüne, Ömer b.. Abdilaziz´in şu sözünü delil olarak gösterirdi: «Allah isyan edilmesini istemeseydi. İblis´i yaratmazdı. Çünkü o, bütün fenalıkların başıdır.» İmam Mâlik, buna ilâveten, Kaderiyecilerin hallerini şu âyetti kerime ne güzel açıklıyor, derdi: «Eğer biz dileseydik herkesi elbette hidâyete erdirirdik. Fakat benden (sâdır olan): Cehennemi mutlaka bütün cinlerle ve insanlardan (niçeleriyle) dolduracağım, sözü [52]gerçekleşecektir.[53]
Kebîre Meselesi
İmam Mâlik´in büyük günah (Kebîre) işleyenler hakkındaki görüşü şöyle idi: Büyük günah işleyenler günahları kadar azap görecekler. Ancak Allah dilerse bunları affeder. Çünkü Kur´an-ı Ke-rîm´de: «Şüphesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasını yarlığamaz. Ondan başkasını, dilediği kimseler için yarlığar.»[54] buyurulmuştur. İşte bu, Ebu Hanîfe´nin görüşüdür. Ebu Hanîfe´nin oğlu Hammad, babasının bu görüşünü açıkladığı zaman, îmam Mâlik ona katılmıştır, İmam Mâlik bu konuda şöyle der: «Kul, Allah´a şirk koşmaksızın, bütün büyük günahları işlese, sonra bu kötü hallerden vazgeçse umarım ki o, Cennetin yüksek derecelerine erebilir. Büyük günah, kul ile Rabbi arasında bir şey olup kul bunun afvını dileyebilir. Afvı istenilmeyen her sapıklık ise, sahibini cehennem ateşine [55]sürükler.[56]
Kur´ân-I Kerîmin Yaratılmış Olup Olmaması Meselesi
îmam Mâlik zamanında Kur´ân-ı Kerim´in yaratılmış (mahlûk) olup olmaması meselesi ortaya atılmıştı. Bu meseleyi ortaya atan Ca´d b. Dirhem idi. O, bu meseleyi Yahudi asıllı olan ve İslâm akidesini bozmak isteyen bir kimseden almıştır. Müslümanlardan bir kısmi; Kur´ân yaratılmıştır; diğer bir kısmı da, yaratılmamıştır, diye ısrar etmişlerdir. Hatâya düşmekten sakınan müslünıanlar, bu meselenin bir fitne doğuracağını anlamışlar ve bu konuya dalmaktan kendilerini alıkoymuşlardır. İmam Mâlik de bunlar arasında idi. İmam Mâlik´e göre, müslümanları dinlerinde fitneye düşürmek için kendilerini vakfetmiş olan kimselerin ortaya attıkları meselelerin arkasına düşüp cedelleşmek doğru değildir.[57]
Kıyamet Günü Allah´ın Görülüp Görülmemesi Meselesi
Mu´tezilîler de, kıyamet günü Allah´ı görmenin mümkün olup olmayacağı meselesini ortaya atmışlar, bu meseleyi aklî esaslara göre inceleyip Allah´ın görülemiyeceğini ileri sürmüşlerdir. Kur´ân-ı Kerîm´deki «Yüzler vardır o gün ter-ü tazedir, Rablanm görecektir.»[58] âyeti gibi nass´lan da te´vil etmişlerdir. Fakat İmam Mâlik, Allah´ı görmenin mümkün olduğunu, nass´lann zahirlerine sarılarak ve bunları te´vil etmeksizin kabul etmiştir. Lâkin Allah´ı görme olayının keyfiyetini ve bizim dünyadaki görme fiilimize, benzeyip benzemediğini izah etmemiştir. Allah´ı görme işinin, O´nun yarattıklarından hiçbirine benzemeyen Yüce Zât´ma lâyık olacak bir şekilde gerçekleşeceğini, Kur´ân´da, «Onun benzeri yoktur. O hakkıyla işiten, kemâlile görendir.»[59] buyurulduğunu söylemiştir.
îşte İmam Mâlik, akâid hususunda sünnet ve sünnetin metodundan hareket etmiş, îslâm akîdes.ai bozmak isteyenlerin veya akâid meselelerinde müslümanlar arasında tefrika doğurmaya çalışanların yolundan gitmemiştir. Zira, bu yolun ötesinde fikrî ve ruhî bir çöküntü vardır.[60]
Siyaset Ve Hilâfet Meselesi
İmam Mâlik, siyaset konusunda Hulefâ-i Râşidîn´in tatbikatını kabul ederdi. Ona göre adaletin yerine getirilmediği ve Peygamber (A.S.)in sahâbîlerine sövülen bir memlekette oturulmaz. O, bu konuda; «Peygamber´in sahâbîlerine söven bir kimsenin dünyada yeri yoktur.» ve «Haksız iş yapılan ve geçmişlere sövülen bir memlekette oturmak caiz değildir.» derdi.
İmam Mâlik, hilâfetin sadece Hâşimi ailesine veya Hz. Ali evlâtlarına mahsus olduğunu -kabul etmezdi. Çünkü Hz. Ebu Bekr, Ömer ve Osman gibi ilk büyük halîfeler, ne Haşimî ne de Hz. Ali evlâtlarmdandır. O, Hz. Ebu Bekr´in halîfe seçildiği gün sözkonusu olan ve hilâfetin Kureyş´e ait olduğunu açıklayan hadis-i şerifi rivayet etmiştir. Bundan anlaşılıyor ki kendisi de bu meseleyi böyle kabul ediyordu.
îmanı Mâlik´e göre, sahâbilerin Hulefâ-i Râşidîn´i seçtikleri usûl, en sağlam yoldur. Bu itibarla O, hürriyet içerisinde ve herhangi bir zorlama olmaksızın bî´at edilmek şartıyla halîfenin yerine geçmek üzere birini tavsiye etmesini meşru görmüştür. Nitekim Ebu Bekr (R.A), Uz. Ömer´i yerine halîfe olarak tavsiye etmiştir. İmam Mâlik, önceki halîfe tarafından tâyin edilen belli miktarda şahısların teşkil edeceği şûrayı da kabul etmiştir. Yâni İmam Mâlik, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Âli´nin halifelik makamına getirilmelerinde sahâbîlerin yaptığı gibi önceden tâyin edilen şûrayı yerinde bulurdu.
îmam Mâlik´e göre Mekke ve Medine´deki müslümanların biati kâfidir. Mekke ve Medîneliler dâhil olmazsa diğer ülkelerdeki müslümanların biati yeterli olmaz. Onun bu şekildeki anlayışı, tamamen sahâbîlerin usûlüne uygundur.
İmam Mâlik, kendi gücüyle halifelik mevkiine gelen ve daha sonra halkın kendi rızasıyla bîat ettiği adaletli kimseyi meşru bir halîfe sayardı. Çünkü, halkın rızasıyla bîat etmesi, onun halifeliğini meşrûlaştırmış olup bunda müslümanların menfaati vardır.
îmam Mâlik, siyasî görüşlerinde dâima maslahat ve adaleti esas alırdı. Fesat ve zarara sebep olan şeyleri caiz görmezdi. Adalet ve maslahata götüren şeyleri caiz görürdü. İstemedikleri şeyleri yaptırmak için insanları zorlamak (ikrah)´da maslahat ve adalet yoktur. Halife el-Mansur´a karşı ayaklananlardan biri belki bu,Muhammed en-Nefsü´z-Zekiyye´dir Ona; «Bana Mekke ve Medîneliler bîat ettiler, sen Ebu Ca´fer el-Mansur´un zulmünü görüyorsun İşte I» demiştir. İmam Mâlik de; «Sen, Ömer b Abdilaziz´i, kendinden sonra iyi bir kimseyi velîahd olarak tâyin etmekten alıkoyan şey nedir biliyor musun » diye sordu. O da; «Hayır» dedi. İmam Mâlik, bunun üzerine şöyle söyledi: «Yezid b. Abdilmelik´e bîat yapılmıştı. Ömer b. Abdilaziz, başkasına bîat edildiği takdirde adı geçen Yezid´in karışıklık çıkarıp insanları öldüreceğinden ve maslahata aykırı işlere başvuracağından korkmuştur.»[61]
İşte burada görüyorUz ki İmam Mâlik, halife seçimindeki örnek şekillere değil, gerçeklere ve müslümanların içinde bulunduğu duruma göre düşünmektedir. îmam Mâlik´e göre mevcut maslahatların dâima gözönünde tutulması, insanları tâat veya muhalefet etmeye teşvik edenlerin hu maslahatları değerlendirmesi gerekir. O hu prensipten hareket ederek, sükûn ve hUzurun, isyan ve anarşi den; fitnelerden uzak durmanın, fitneye sebep olacak davranışlar dan üstün olduğu neticesine varır. Ayaklanmaksızm hükümdar-doğru yola sevkedecek şekilde irşâd etmek, maslahat îcabı olup, fesat ve zarara meydan vermez.
Hükümdar zalim olursa sabırlı olmak ve onu irşâd etmek gerekir. Buradaki sabır, zulme boyun eğen zavallı insanın sabrı değil halkın maslahatını gözönüne alan kimsenin sabrıdır. Fesat, dâims isyan hareketleriyle birlikte çıkmaktadır. Zalim hükümdarı güzel öğütlerle ve ona dînin emirlerini hatırlatmak suretiyle adaletli olmaya sevketmek lâzımdır. Bu vazifeyi olgun bir yol gösterici (mürşid) yerine getirir. Eğer o, zalim hükümdarın hışmına uğrar ve güzel öğüt verme yolunda öîdürülürse şehid olur; çünkü Peygamber (S.A.) şöyle buyurmuştur: «Şehidlerin en hayırlısı Abdülmuttalib´in oğlu Hamza ile zalim sultana karşı hakikati söylediği için öldürülen kimsedir.» Eğer müslümanlar, îmam Mâlik´in bu görüşüne uysa, müslüman âlimleri öğüt ve irşâd vazifesini yerine getirse ve ikiyüzlü dalkavuklar bulunmasa, hiçbir istibdat ve hiçbir zalimin azgınlığı sürüp gitmez.[62]
İmam Mâlikin Fıkıh Ve Hadîsi
Yukarıda da söylediğimiz gibi İmam Mâlik hem muhaddis, hem de fakih idi. O, hadîs rivayet ettiği râvîleri iyice süzgeçten geçirirdi. Belki de O, rivayeti´esaslı şekilde bir disipline bağlayan ilk muhaddistir. Kendisinden sonra gelen talebesi îmanı Şafiî, bu işe son derecede önem vermiştir. îmam Mâlik´in Peygamber (S.A.)´den yaptığı rivayet, rivayetlerin en sağlamı ve altın halkaları sayılır. Buhârî; «En sağlam rivayet İmam Mâlik´in Nâfi´ vasıtasıyla Abdullah b! Ömer´den yaptığı rivayetlerdir.» demiştir.
îmam Mâlik´in hadîsteki yerini, ilk hadîs mecmuası sayılan «el-Muvatta´» adlı kitabından söz ederken anlatalım. Şimdi burada onun fıkhını ele alalım...
Bütün âlimler, İmam Mâlik´in büyük bir fakîh olduğunu kabul ederler. Ayrıca îbni Kuteybe, onun ayiıı zamanda ve´ye dayanan fakîhlerden olduğunu söyler. Bâzı âlimler, Yahya b. Said´de.n sonra re´ye dayanan fakîh kimdir diye sormuşlar ve; İmam Mâlik´tir, cevabını almışlardır. İmam Mâlik´in fıkhı istinbat sahasında kendine has bir metodu vardı. Fakat, rivayet konusundaki bâzı metodlannı yazdığı halde, istinbat metodunu yazmamıştır. . Bununla beraber, onun bir kısım ifadelerinden bu metodunun anahatlan belli olmaktadır. Yani kendisinden intikal eden fer´î fıkıh meselelerinden, onun istinbat metodunu çıkarmak mümkündür. Nitekim Mâliki Mezhebinin fakîhleri, bu işi yapmışlar ve İmam Mâlik´in, fıkhını bina ettiği metod ve prensiplerini kitap halinde toplamışlardır.
Kıd Iyaz: «el-Medârik» te İmam Mâlik´in istinbat konusundaki metod ve dayandığı esasları anlatır. Ayrıca Mâliki fahîklerinden Râşid b. Ebî Râşid de, «el-Behce» de bunları anlatmıştır.
Bu iki bilgin ile diğerlerinin anlattıklarını özetliyecek olursak şöyle diyebiliriz: Hicret Yurdu´nun îmamı olan Mâlik, önce Allah´ın kitabına sarılırdı. Kitapta bir nass bulamazsa sünnete yönelirdi. Ona göre Peygamber´in hadîsleri, sahâbilerin fetva ve hükümleri ile Me-dinelilerin ameli sünnete dâhildir. Sünnetten sonra bütün çeşitleriyle Kıyas gelir. Kıyas, hüküm bakımından hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, hükme esas teşkil eden ve aralarında müşterek olan bir illet sebebiyle hakkında nass bulunan bir meseleye bağlamaktır. Kıyasla birlikte maslahat, seddü´z-zerayi´, örf ve âdetler yer alır.
Bu esasları ayrı ayrı kısaca görelim:[63]
Kitab
İmam Mâlik, Kitab (Kur´ân)´ı bütün delillerin üstüne kor. Çünkü Kitab, bu şeriatın aslı ve anayasasıdır. Kitabın içine aldığı hükümler kıyamete kadar bâki´dir. İmam Mâlik, Kitab´ı Sünnet ve diğer delillerin başına kor... Dolayısıyla İmam Mâlik, Kitab´ın te´vil kabul etmeyen sarih nassına sarılır. Eğer bizzat şeriat´ta nassın te´vil edilmesini gerektiren bir delil bulunmuyorsa, nassın te´vil kabul eden zahirini de olduğu gibi alır. O, mefhum-ı muvâfakat´a göre de hareket eder. Mefhum-ı muvafakat ise, sözün ihtiva ettiği ma´nâya uygun düşen hükümdür ki, buna fahvây-i kelâm denir. Şöyle ki: Herhangi bir hüküm üzerinde Kur´an´m bir nassı bulunur ve aklî bir gayret göstermeksizin doğrudan doğruya bu nass´ın ifade ettiği hükümden daha ağır bir hüküm çıkarılabilir. Meselâ yetim mallan ve bu malları yiyenler hakkında Kur´an´da şöyle buyurulmuştur: «Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler, karınlarına ancak ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.»[64]
Bu nass´dan, yetim mallarının boş yere saçılıp savrulmasının ve bu malları korumada kusur edilmesinin yasaklanmış olması hükmünü kolayca çıkarabiliriz.
İmam Mâlik, mefhum-i muhâlefet´i de alır. Bu da, nass´ın bir vasıf veya benzeri bir şeyle mukayyet olarak hüküm ifade etmesidir. Nass´daki vasıf veya kayıt bulunmadığı takdirde hükmün aksi anlaşılır. Meselâ; «Sâime´de zekât vardır.» hadîs-i şerifi böyledir. Çünkü bu nass´dan anlaşıldığına göre-safine olan devenin ki bu, umumî otlaklarda yayılan hayvandır zekâtı verilecektir. Bunun mefhum-i muhalefetine göre içeride yemlenen deve için zekât verilmez. Gerçi İmam Mâlik, içeride yemlenen deve (ma´lûfe) ye zekât düştüğünü başka delillerle isbatlamıştır.
O, hükmün illetine yapılan «tenhih» ile de amel ederdi. Meselâ; Kur´ân ı Kerîm´de: «De ki: Bana vahyolunanlar arasında bir kimsenin yiyeceği içinde haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Yalnız ölü, veya dökülen kan veya domUz eti ki bu şüphesiz bir murdardır veya Allah´dan başkasının adına boğazlanmış olan hayvan müstesnadır.»[65] buyurulmaktadır. Bu âyetten anlaşıldığına göre buradaki
şeylerin haram edilmesinin sebebi, pis ve kötü bir yiyecek oluşudur. Bu vasıfları taşıyan benzeri şeyler de haramdır.
İmam Mâlik, sarih bir nass olsun, işaret olsun, tenbih olsun, mefhum olsun Kitap´tan anlaşılan şeylerin hepsini 1 delil olarak alır. O, Kitab´ı, Hadîs ve diğer delillerin başına kor, bâzı hadîsi senediyle rivayet eder, sonra da Allah´ın Kitabı´na muhalif ise reddederdi. Meselâ; «Köpek, birinin kabına batarsa o bunu, biri temiz toprakla olmak şartıyla, yedi kere yıkasın.» hadîsini rivayet etmiş, sonra bu hadîs´e göre amel etmemiştir. Çünkü onu sahih ve sabit saymamıştır. Zira Kur´an-ı Kerîm şu âyetiyle köpeğin avladığı hayvanın yenilmesini mubah kılmıştır: «Kendilerine hangi şeylerin helâl edildiğini sana sorarlar. De ki: Bütün iyi ve temiz rızıklar size helâl kılınmıştır. Allah´ın size öğrettiğinden öğretip yetiştirdiğiniz avcı köpeklerin size tutuverdiklerinden de yeyin ve üzerine besmele çekin.»[66].
îmam Mâlik, köpek necis ise avı nasıl mubah oluyor diye itirazda bulunmuştur. O, çocuğun vekâlet almaksızın babası veya annesi adına haccetmesini caiz kılan haberi de kabul etmemiştir. Çünkü Kur´an-ı Kerîm´de şöyle buyurulmaktadır; «Gerçekten insan için kendi çalıştığından başka bir şey yoktur. Hakîkaten çalıştığı ileride görülecek, sonra ona, tam bir mükâfat [67]verilecektir.[68]
Sünnet
Sünnet, Kitap´tan sonra gelir ve ikinci mertebede yer alır. İmam Mâlik, mütevâtir olan sünneti delil olarak kabul eder. Mütetâtir sünnet ise, yalan üzerinde birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun ittifakla rivayet ettiği ve bu rivayet-senedini Peygamber (S.A.)´e kadar ulaştırdığı hadîstir. İmam Mâlik, meşhur sünneti de kabul eder. Meşhur sünnet de; Peygamber´den bir, iki veya daha çok sahâbînin rivayet ettiği ve tevatür derecesine ulaşmayan hadîstir. Bu hadîsi, daha sonra, yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan birçok sahâbî rivayet etmiştir. Yahut da, bir veya daha çok tâbiî´nin rivayet ettiği ve daha sonra yalan üzerinde ittifak etmiyeceklerinden emin olunan birçok tabiîn´in rivayet ettiği hadislere «meşhur hadîsler» denir. Bu hadîslerin, tabiîler veya teba-i tabiin devrinde meşhur olması şarttır. Daha sonraki devirlerde meşhur olmak bir şey ifade etmez. Meşhur hadîsler, istidlal bakımından mütevâtir hadîslere yakındır.
îmam Mâlik, âhâd haberleri de kabul eder. Âhâd hadîsler, tabiîler ve teba-i tabiîn devirlerinde mütevâtir veya meşhur olmayan hadislerdir. O, Medînelilerin amelini bu âhâd haberlere tercih eder. Kendi mezhebine mensup olan bâzı fakihlerm istinbatma göre İmam Mâlik, kıyası da bu haberlere tercih ederdi. Bu hususu ileride açıklayacağız. Kadı İyaz ve «el-Mukaddemâtu´l-Mümehhedât»da Büyük İbni Rüşd[69], İmam Mâlik´in kıyası âhad haberlere tercihi konusunda iki türlü rivayet zikrederler: O, bir rivayete göre, âhad haberi kıyasa, başka bir rivayete göre de, kıyası âhad habere tercih ederdi.
îmam Mâlik´den birtakım meseleler rivayet edilmiştir ki o, bu meselelerde rivayet ettiği âhad haberleri re´y ile terketmiştir. Meselâ; Abdullah b. Ömer´den rivayet ettiği alım-satımdaki meclis muhayyerliğini ifade eden hadîsi reddetmiştir. Bu hadîs şudur: «Alıcı ve satıcı, birbirinden ayrılmadıkça muhayyerdirler.» Yani alici ve satıcı birbirinden ayrılmadıkça yaptıkları akdi feshetme hakları vardır. İmam Mâlik bu hadîsi; «Elimizde bu hususta belli bir smır ve tarif yoktur.» diyerek reddetmiş ve akidden sonra feshetme hakkım iptal etmiştir. Çünkü meclisin (akit yapma oturumunun) müddeti belli değildir.
İmam Mâlik, taksim edilmeden önce ganimet olarak alman deve veya koyun eti pişirilmiş olan tencereleri Uz. Peygamber´in ters çevirdiği haberini de reddetmiştir. Rivayete göre Peygamber (S.A.), taksimden önce ganimet hayvanlarının eti pişirilen tencereleri ters çevirmiş ve eti toprakta yuvarlamıştır. İmam Mâlik, bu haberin Peygamber´e nisbetini inkâr etmiştir. Çünkü tencereleri ters çevirip içindeki eti toprakta yuvarlamak, lüzumsUz yere maslahata aykırı ve zararlı bir davranıştır. Zira Peygamber´in vazifesi menetmektir. Bundan fazlasını yapmak onu ilgilendirmez.
İmam Mâlik, Peygamber (S.A.)´den vârid olan ve Ramazan Bayramının ikinci gününden itibaren başlayan altı günlük Şevval orucu hakkındaki haberi de kabul etmemiştir. Çünkü bu haber, Ramazan orucunu artırmaya sebep olmaktadır.
Böyle birçok fürû´ meselelerinde İmam Mâlik, maslahat veya kıyası tercih ederek, âhâd haberleri reddetmektedir. Yâni İmam Mâlik, istinbat. ile elde edilmiş de olsa, herkesçe bilinen bir nass (asi)´a aykırı düşen âhâd haberleri bırakır ve bunların Hz. Peygamber´e nisbetini reddederdi. Ancak böyle haberleri, kesin olan başka bir nass (asi) desteklerse kabul ederdi.
Bu açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere İmam Mâlik, yalnız hadis taraftan bir fakîh değil, aynı zamanda re´ye de değer veren bir fakîhtir. Gerçi O, talebesi Şafiî´nin deyişi ile hadîste «Işık saçan büyük bir yıldız» idi. Allah, ikisinden de razı olsun.[70]
Medînelîlerin Amelî
Ancak Peygamber´den nakledildiği düşünülebilen Medînelilerin amelini, îmam Mâlik hüccet sayardı. Hocası Rabîa b. (Ebî) Abdirrahman gibi o da; «Bin kişinin bin kişiden rivayeti, tek kişinin tek kişiden rivayetinden daha üstündür.» derdi. Bu itibarla O, re´ye dayanan Medînelilerin amelini âhâd haberlere tercih eder, Medînelilerin amelini delil olarak tanımayan ve onlara muhalefet eden her fa-kihi kınardı. îmam Mâlik, Leys b. Sa´d´e yazdıığ risalesinde bu hususu şöyle anlatır:
«Bana gelen haberlere göre sen, bizim bulunduğumUz bu memleketteki cemaatın bağlı olduuğ şeylere aykırı olarak halka çeşitli fetvalar veriyormuşsun. Sen emanet ve fazilet ehli oluşuna, senden öncekilerin sana olan ihtiyacına ve senin söylediklerine itimat, etmelerine rağmen nefsini tehlikeye atmaktan korkmalısın. Ve uyduğun takdirde seni kurtuluşa götürecek olan şeylere bağlı kalmalısın. Çünkü Kur´an´da Allah şöyle buyurmuştur: «...O halde sözü dinleyip en güzeline uyan kullarımı mü)dele!»[71]. Zîra insanlar, Kur´an´ın nazil olduğu Medine ahâlisine tabidirler.»
Medînelilerin ameli, îmam Mâlik´den önce de revaçta idi. Hattâ kadılar, Medînelilerin amelini Peygamber (S.A.V.)´den nakledilmiş olarak kabul ederlerdi. Rivayete göre, Kadı Muhammed b. Ebî Bekr´e verdiği bir hüküm dolayısıyla şöyle denilmiştir: «Bu hususta şöyle bir hadîs yok mudur » O; «Evet, vardır.» demiştir. Kendisine; «O halde niçin buna göre hükmetmiyorsun » denildiğinde; «İnsanlar, bu hadîs karşısında nasıl davranmışlardır » diye cevap vermiştir. Yani Medine´deki sâlih kimseler, bu hadîs üzerinde ittifak etmemişlerdir. Dolayısiyle O, Medînelilerin amelini, Uz. Peygamber´den nakledilmiş olması itibariyle daha kuvvetli görmüş ve nisbeten zayıf olan bir haberi ondan kuvvetli olan bir amel ile reddetmiştir.[72]
Sahâbî´nin Fetvası
İmam Mâlik, sahâbinin fetvasını, amel edilmesi vacip olan bir hadis olarak kabul ederdi. Bunun içindir ki O, haccm bir kısım vecîbelerini yerine getirirken, bâzı sahâbîlerin fetvalarına göre amel edip Peygamber (S.A.V)´den bu hususta rivayet edilen bir ameli terketmiştir. Çünkü bu sahâbîlerin, hac sırasında Peygamber´in emri olmaksızın herhangi bir fiili yapması imkânsızdır. Zira hac ile ilgili ibâdetler nakle dayanır ve başka türlü bilinemez. İşte îmam Şafiî, bu gibi konularda hocası İmam Mâlik´i tenkit etmiş ve hocasının asl´ı fer´i mevkiine, fer´i.de asi mevkiine koyduğunu söylemiştir... Çünkü, Peygamber (S.A.V.)´in sözü asl´dir, sahâbinin sözü ise, ona dayanan feri´dir. Öyleyse feri´ nasıl olur da asi üzerine tercih edilir
Lâkin îmam Mâlik, sahâbinin sözünü, ancak nakil ile bilinebilecek olan bir meselede delil olarak alırdı. Buradaki çatışma iki asi arasındadır, asi ile feri´ arasında değildir. O halde, îmam Mâlik, iki asl´dan hangisi kuvvetli ise onu tercih ederek, İslâm´ın umumî hükümlerine uygunluk bakımından en kuvvetli olanı alıp ikincisini reddetmiş ve onun Peygamber (S.A.V.)´e nisbetini sabit saymamıştır.
Rivayet edildiğine göre İmam Mâlik, büyük tabiîlerin fetvalarını da delil olarak alırdı. Fakat bunları, sahâbîlerin sözlerinin derecesinde görmezdi. Tabiatıyla, tabiîlerin fetvalarını da Peygamber´e nisbet edilen hadîslerin derecesinde görmezdi. Ancak, tabiîlerin fetvası üzerinde Medînelilerin icma´ı hâsıl olmuşsa, İmam Mâlik bu fetvayı delil sayardı.[73]
Kıyas, Îstihsan Ve Masâlîh-Î Mürsele
îmam Mâlik, kıyas´ı kabul ederdi. Ona göre kıyas sözü, kıyasın ıstılahî mânasına şâmildir. O da, hüküm bakımından hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, hükme esas teşkil eden ve aralarındaki ortak bir illet sebebiyle, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamaktır.
İstihsan: Cüz´î maslahatın hükmünü, kıyasın hükmüne tercih etmektir. Kıyasa göre hakkında nass bulunmayan meselenin hükmünü, hakkında nass bulunan bir meselenin hükmüne bağlamak gerektiği halde, cüz´î maslahat bunun aksini icap ettirmektedir. İşte İmam Mâlik, bu maslahata göre hükmetmekte ve buna «îstihsan» adını vermektedir. Bu, istihsanm ıstılahî mânâsıdır. Fakat İmam Mâlik, istihsanı bütün maslahatları içine alacak şekilde tamim etmiştir.Ona göre istihsan, nass bulunmayan yerde maslahatın hükmüne uymaktır. İsterse bu konuda kıyas bulunsun, isterse bulunmasın. Öyle anlaşılıyor ki îmam Mâlik´in istihsan tâbiri, hem ıstılahi mânada istihsanı, hem de masâlih-i mürseleyi içerisine almaktadır.
Masâlih-i mürsele[74]: Hakkında müsbet veya menfî özel bir delil bulunmayan maslahatlardır. Dolayısıyla herhangi bir nass bulunmazsa bu maslahatlara göre hareket edilir. Ancak burada güçlüğün kldırılması, nazarı dikkte alman maslahatların îslâmiyetin muteber saydığı maslahatlardan olması şarttır.
îmam Mâlik, maslahatlara göre hareket etmeyi, biraz önce işaret ettiğimiz gibi, istihsan sayardı. Ve: «İstihsan ilmin onda dokuzudur» derdi. Nass bulunmazsa kıyasa göre hareket etmek, bazan sıkışık bir durum meydana getirir. Bunun içindir ki İbni Vehb; «Kıyasa fazla dalan hemen hemen sünnetten ayrılmış olur.» demiştir.
Hulâsa, İmam Mâlik, herhangi bir Kur´an veya Hadis nassı bulunmazsa maslahatın hükmüne uyardı. Çünkü şeriat, saddce insanların maslahatlarını temin için gelmiştir. Şer´î her nass, şüphesiz bir maslahatı ihtiva eder. Nass bulunmazsa Allah´ın şeriatının amaçlarına uygun olan hakiki maslahata göre hareket edilir. Şâtıbî, bu hususta şöyle der:
«îmam Mâlik, masâlih-i mürseleye göre hüküm verirken şeriatın amaçlarına riayet ederek, maslahatın mânâsını derinlemesine kavrayan bir kimse olarak hareket etmiş, şeriatın amaçlarının dışına çıkmadığı gibi, onun herhangi bir esasına da aykırı davranmamıştır... Fakat, çoğu zaman âlimler, onun masâlih-i mürsele anla-yaşını tenkit etmiş ve onun daha ileri giderek teşri´ (yasama) kapısını açtığını sanmışlardır... Heyhat!. Rahmetli, bundan ne kadar Uzaktır. Hattâ fıkıhta öncekilere uymaya razı olan odur. O derecede ki, bâzıları, onun kendisinden öncekileri taklit ettiğini sanmıştır. Lâkin O, Allah´ın dîninde basiret sahibi [75]idi.[76]
Seddü´z-Zerâyi´
Seddü´z-zerâyi´, İmam Mâlik´e göre aslî bir delil teşkil eder. Ondan rivayet edilen birçok fürû´ meselelerinde bunun esas teşkil ettiği görülür. Bu prensibe göre, harama götüren şey haramdır, helâ-la götüren şey helâldir. Maslahata götüren şey de matluptur. Mef-sedet (zarar) ´e götüren şey ise haramdır. Mefsedet´e sebep olan şeyler dörde ayrılır.
1 Kesin olarak mefsedet´e götüren şey; meselâ, içeri giren kimsenin düşmesine sebep olacak şekilde kapının arkasına kuyu kazmak böyledir.
2 Ekseriya mefsedet´e götüren ve bu hususta galip zan hâsıl olan[77] şey; üzümü, şarap yapan kimseye satmak gibi.
3 Nâdir olarak mefsedet´e sürükleyen şey; kimseye zararı olmayan bir yerde kuyu kazmak gibi.
Birinci ve ikinci kısma giren şeyler, İmam Mâlik´e göre kesin olarak haramdır. Üçüncü kısma girenler ise, haram değildir. Çünkü, nâdir şeyler üzerine hükümler bina edilmez.
4 Ekseriya mefsedet´e sebep olan, fakat bu hususta galip zan hâsıl olmayan şey; veresiye satış böyledir. Çünkü bu türlü satışlar, bazan faize sebep olmakta ve bâzı kimseler de bu yola başvurmaktadırlar. Burada iki husus birbiriyle çatışmaktadır. Biri esas olan izin hususu ki, buna göre veresiye satış helâldir. Diğeri de faize sebep olan husus ki, buna göre de veresiye satış haramdır. Bu itibarla Mâlîkîler, veresiye satışın sahih olduğunu kabul ederler. Yani faiz maksadının bulunup bulunmadığını satıcının niyetine bırakırlar. Eğer satıcı faiz kastediyorsa gönahkâr olur ve cezası Allah´a aittir. Faiz kasdetmiyorsa günah işlemiş olmaz.
îşte îmam Mâlik, îslâmî hükümler için geniş bir kapı açmış ve buna göre birçok meseleleri çözmüştür. Bu yüzden onun mezhebi çok verimli olmuş ve fıkhı, şeriatın esaslarıyla insanların maslahatlarını birbirine bağlayan maslahatı koruyucu bir renk [78]kazanmıştır.[79]
Eserleri
Bize İmam Mâlik´in çeşitli risaleleri intikal etmiştir. Talebeleri, onun her türlü fikirlerini rivayet etmişler ve bunları kitap haline getirmişlerdir. Abdullah b. Vehb (öl. 197 H.3) hocası İmam Mâlik´in derslerinde dinlemiş olduğu takrirlerini toplamış ve «el-Mücâselât» adı ile bir kitap meydana getirmiştir. Bu kitap, büyük bir cilt teşkil etmek olup İmam Mâlik´in rivayet ettiği hadis, eser, terbiye ve âdâb-ı muaşeretle ilgili meseleleri içine almaktadır. Fakat, bunu kitap haline getiren îbni Vehb´dir. İmam Mâlik´in kader hakkında da bir risalesi vardır. Bunu, talebesi îbni Vehb´e göndermiştir. Onu da rivayet eden İbni Vehb´dir. Bâzı kadılar için yazdığı kazâî hükümlere dair bir risalesi daha vardır. Bunu da, kendisinden bâzı talebeleri rivayet etmiştir. Fetva hakkındaki risalesi de böyledir.
Bu kitapların İmam Mâlik´e nisbeti tartışma konusu edilmiştir. Fakat ona nisbetini kabul eden görüş tercihe lâyıktır. îmam Mâlik´e nisbetinde şüphe edilmeyen kitap «el-Muvatta» adlı [80]esridir.[81]
El-Muvatta´ Adlı Eseri
İmam Mâlik tarafından yazılan bu kitap, konusunda tedvin edilmiş ilk eserdir. Bu eserde hadîs rivayetleri toplanmıştır. Bundan önce müslümanlar, zihin ve hafızalarına güveniyorlardı. Öte yandan birçok râvîler, yazı yazmayı ve eser telifini bilmiyorlardı. İmam Mâlik devrinde tedvin ve telif başlamıştı. Daha önce Ömer b. Abdilaziz, hadîslerin toplanmasını düşünmüş; fakat, onun bu isteği gerçekleşememişti. Daha sonra Ebu Ca´fer el-Mansur, bütün halkı bir kanun üzerinde toplamak fikrini ortaya atmıştır. Onun istediği bu kanun Medine´deki fıkıh ve oradaki râvüerin rivayet ettiği hadisleri ihtiva edecekti. Bu hususta el-Mansur´a çeşitli teklifler yapılmıştı Bu arada Abdullah b. el-Mukaffa´, sahâbüer hakkında yazdığı risalede bu konuya halîfenin dikkatini çekmiş ve bütün kazâî hükümlerin tek esasa bağlanmasını ve bu konuda hiçbir memleketin diğerinden farklı olmamasını el-Mansur´a arzetraişti.
Elbette, el-Muvatta´m tedvinini gerektiren çeşitli sebepler vardır. İmam Mâlik, bu eseri Ebu Ga´fer el-Mansur devrinde (onun teklifi üzerine) yazmaya başlamış, fakat el-Mansur´un sağlığında bunu tamamlayamamıştır. Ancak el-Mehdî devrinde tamamlayabilmiştir. Fakat onun bu eseri, bütün memlekete şâmil bir kanun olmamıştır. Çünkü İmam Mülik, buna müsaade etmemiştir. Harun er-Reşîd, bu eseri kanun olarak kabul etmek ve bir nüshasını bütün halka öğretmek için Ka´be´ye asmak teşebbüsünde bulunmuştur. Lâkin îmam Mâlik, buna da razı olmamış, insanlara kazâî hükümlerinde kolaylık sağlamak için bundan sarfınazar etmiştir.
el-Muvatta´, bir hadîs ve fıkıh kitabıdır. Hadisler, îmam Mâlik´in içtihad ettiği fıkhı mevzuların içerisinde zikredilir. Sonra Medî-nelilerin icmâ´ üzere olan amelleri, bundan sonra da İmam Mâlik´in karşılaştığı tabiîlerin re´yleri ve kendisinin yetişemediği sahâbilerle Said b. el-Müseyyib gibi tabiîlerin re´yleri anlatılır. Medine´deki meşhur re´yler ve îmam Mâlik´in hadîs, sahâbilerin fetva ve hükümleri ve bâzı tabiîlerin re´y ve fetvalarına dayanarak ileri sürdüğü ictihadlar bu kitapta yer almaktadır. Bunun içindir ki İmam Mâlik´in fıkhî re´yi, tahric edilmiş ve öncekilere uyan bir re´ydir. Yeni ve icat edilmiş bir şey değildir. îmam Mâlik der ki: «Kitaptakilerin çoğu re´ydir. Andolsun ki aslında onlar re´y değildir. Ancak, bir çok ilim ve fazilet sahiplerinden ve kendilerinden ilim tahsil ettiğim büyük İmamlardan işitilmiştir. Bu İmamlar, Allah´dan korkan kimseler idi. Bunları, o İmamlara nisbet etmekten çekindiğim için «re´ydir» dedim. Onların re´yleri, yetiştikleri sahâbîlerin re´yleri gibidir. Ben de onları bu re´ylere bağlı buldum. İşte bu, asırdan aşıra zamanımıza kadar intikal eden bir mirastır. Yani bu, öngeki İmamların teşkil ettiği bir topluluğun re´yidir.»
İşte el-Muvatta´, hem sünneti, hem de İmam Mâlik´in sünnet üzere bina ettiği şeyleri ihtiva etmektedir.
el-Muvatta´daki hadîslerin miktarı râvîlerine göre değişmektedir. Çünkü el Muvatta´ı rivayet eden râvîler değişik olduğu için zaman zaman yapılan rivayetler de daima değişik şekilde tesbit edilmiştir. el-Muvatta´m en meşhur iki rivayeti vardır:
1 Biri Yahya b. el-Leysi el-Endelüsî (öl. 234 H.)nin rivayeti,
2 Öteki de îmam Ebu Hanife´nin talebesi Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî (öl. 189 H.)nin [82]rivayetidir.[83]
Mâliki Mezhebi´nin Gelişmesi Ve Yayılışı
Usûlündeki zenginlik ve kaynaklarının çeşitliliği sayesinde Mâliki Mezhebi´nin fürû´u çok gelişmiş ve tefekkür ufku oldukça genişlemiştir. İmam Mâlik´ten sonra bu mezhebi temsil edenler, kendileri için geniş bir düşünce sahası ve çok çeşitli içtihatlarda bulunacak bir fikir atmosferine sahip olmuşlardır. Bütün bu gelişme imkânlarının yanında, Mâliki Mezhebi´nin metod ve prensipleri çeşitli ve zengin olduğu gibi, İmam Mâlik´in talebeleri de kendisinden sonra hocalarının prensiplerini tatbik hususunda düşünce sahasını genişletmişlerdir. Mâliki Mezhebi bir çok memleketlerde yayılmıştır. Bu mezhebin fakîhleri arasında derin bir fıkıh ile felsefe ve hikmeti birleştiren şahsiyetler vardır. Avrupalılara Aristo felsefesini tanıtan ve filozoflara hücum ettiği için Gazzâli´nin eser ve görüşlerini sert bir dille reddeden filozof İbni Rüşd el-Hafid (öl. 1198 M.), büyük bir Mâlîkî fakîhi idi. İbni Rüşd´ün karşılaştırmalı fıkıh üzerinde «Bidâyetü´l-Müctehid ve Nihayetü´l-Muktasıd» adlı değerli bir eseri vardır.
Mâliki mezhebinin birbirinden Uzak çok çeşitli ülkelerde yayılışı ve ictihad sebeblerinin bolluğu, metod ve prensiplerinin zenginliği bu mezhebdeki görüşlerin artmasına sebep olmuştur. Mâliki fıkhını araştıran kimse, bu çok zengin görüşler sayesinde çeşitli fikir ürünlerini, muhtelif çevrelere ve bu çevrelerin örf ve geleneklerine uygun ve elverişli fıkhî anlayışları bulur. Bilhassa örf ve âdetin, Mâliki fıkhında istinbat bakımından, büyük bir yeri vardır. Bu sayede müftî, eğer kendisini, mezhebin kesin prensiplerine bağlanarak ictihad yapacak bir mevki´de görmezse, mevcut olan değişik fikirler arasında kolayca tercihlerde bulunabilir.
Bu hususta el-Hattâb şöyle der: «Bu zamanda fetva veren kimse, en azından mezhebin görüşlerini nakil hususunda mezhebin bütün rivayetlerini ve mezheb üstadlannın tefsirlerini, aralarındaki ihtilâfları nasıl izah ettiklerini, meseleleri birbirine nasıl teşbih ve mukayese yaptıklarını, akla yakın veya uzak olan meseleleri birbirinden nasıl ayırdıklarını tam olarak bilmelidir. Ayrıca o, Karavîlerden[84] müteahhirin (sonraki âlimler)´in kitaplarındaki meseleleri, îmam Mâlik´in bunlardan önce yaşıyan talebelerinin eser ve rivayetlerini de bilmek [85]mecburiyetindedir.[86]
Mâlikî Mezhebinin Yayıldığı Yerler
Mâliki Mezhebi birçok ülkelere yayılmıştır. Mantıkî olarak düşünürsek, bu mezhebin doğduğu ve geliştiği Hicaz ülkesinde daha çok yayılmış olması gerekirdi. Çünkü o, Hicaz çevresinden beslenerek meydana gelen bir eserdir. Fakat öyle zaman olmuştur ki bu mezhebin durumu Hicaz´da çok değişmiştir. Bâzan ülkeye hâkim olmuş, bâzan da burada tamamen sönmüştür. Hattâ Medine´de bu mezhebin uzun zaman adının dahi unutulduğu ve 793 H. yılında buraya kadı tâyin edilen İbni Ferhun sayesinde yeniden canlandırıl-dığı anlatılır.
Mâliki Mezhebi, Mısır´a İmam Mâlik´in sağlığında girmiştir. Bu mezhebi Mısır´a ilk olarak sokan, İmam Mâlik´in talebelerinden Abdurrahman b. el-Kâsım, Osman b. el-Hakem, Abdurrahman b. Hâlid, Eşheb ve Mısır´a yerleşen onun diğer talebeleridir. Mâliki mezhebi, Mısır´ın hâkim mezhebi idi. Nihayet Şafiî mezhebi bu ülkeye gelince, her iki mezheb arasında hâkimiyet mücadelesi başlamıştır. Bugün bile Mısır´da, bilhasa ibâdet bakımından hâkim olan bu iki mezhebdir[87].
Tunus ve civarında da Mâliki mezhebi hâkim bir duruma gelmiştir. Ancak Esed b. el-Furat´ın nüfUzlu olduğu devirde Hanefi mezhebi, Mâliki mezhebini yenilgiye uğratmıştır. Adı geçen Esed b. el-Furat, aslında Mâliki idi. Sonra Irak´a gelip İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´den Hanefi fıkhını okumuş ve Hanefî mezhebini kabul etmiştir. Daha sonra el-Muizz b. Badis, Tunus ve çevresini tekrar Mâliki mezhebine sokmuştur. Hâlâ bu ülkelerde ibâdetler, Mâliki mezhebine göre .edâ edilmektedir.
Endülüs´te de Mâliki mezhebi büyük bir otoriteye sahip idi. Söylendiğine göre, Endülüslüler bir müddet Şam´ın fakihi olan İmam Evzâî´nin mezhebine bağlanmışlardır. Nihayet Mâliki mezhebi gelip .buraları istilâ etmiştir. Endülüs Emîri (Hakem b. Hişam)´nin katında büyük bir mevkii olan Yahya b. Yahya, kadılık mevkiine getirilince, Mâliki mezhebi devletin otoritesinden çok faydalanmıştır. Abbasî Devletinin başkadılığma tâyin edilen Ebu Yusuf, nasıl kadılık makamlarına sadece Hanefî mezhebi mensuplarını tâyin etmişse, Yahya b. Yahya da, aynı şekilde kendi mezhebine bağlı olanları işbaşına getirmiştir. Bu konuda İbni Hazm el-Endelüsî şöyle demiştir: «İki-mezheb devletin otoritesine dayanarak bidayette yayılma imkânına kavuşmuştur: Doğuda Hanefî mezhebi, Endülüs´te de Mâliki mezhebi.»
Mağrib´de de Mâliki mezhebi aynı şekilde yayılmıştır[88]. İşte Mâliki mezhebi İslâm ülkelerinin batı kısımlarında bu şekilde yayıldığı halde, doğu kısımlarında, Irak ve daha ilerilerde pek az yayılma imkânı bulmuştur. Bunun sebebi şudur: İmam Mâlik´in talebelerinin çoğu Mısır ve Tunus´a yerleşmiş olup Mâliki mezhebi bu iki üike vasıtasıyla daha çok o çevrelere [89]yayılmıştır.[90]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/253.
[2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/255.
[3] Fethu´I-Bârî Şerhu´l-Buhârî, c. IV, s. 80.
[4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/255-256.
[5] Şenf, erkek çocukların kulakları üzerinden takılan bir çeşit küpedir. Mütercim Asım Efendi, Kamus Tercemesînde buna «askıküpe» demektedir. Çeviren.
[6] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/257-258.
[7] ed-Dibâc el-Müzehheb, s. 117.
[8] Tertib u´I-Medârik, yazma, Dâr u´1-Kütüb el-Mısriyye, varak : 121. (Müellif Kadı İyaz´ın bu eserini umumiyetle «el-Medârik» diye zikretmektedir. Çeviren.
[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/258-259.
[10] İbni Abdilberr, el-Intikâ; Suyutî, Tezyîmıl-Memâlik; Kadı tyaz, Tertîbul-Medârık.
[11] İbni AbdÜberr, el-tntDtâ´.
[12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/259-261.
[13] el-Medârik, varak: 210.
[14] Adı geçen eser, varak: 187.
[15] Adı geçen eser, varak : 141.
[16] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/261-264.
[17] Huccetullah el-Baliga, c. I, s, 144.
[18] Adı geçen eser, c. I, s. 145.
[19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/264-266.
[20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/266-267.
[21] el-Medârik, varak : 171, ed-Dibâc, s. 23.
[22] el-Medârik, varak: 159.
[23] Adı geçen eser.
[24] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/267-270.
[25] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/271.
[26] el-Medârik, varak : 164.
[27] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/271-272.
[28] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/272.
[29] Müzzemmil, 5.
[30] Câsiye, 32.
[31] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/272-274.
[32] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/274-275.
[33] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/275.
[34] İbni Ferinin, ed-Dibac el-Müzehheb, s. 18.
[35] Bu, Abdurrahman ed- Dahil diye de anılan I. Abdurrahman olup Abba» silerin iktidara geçip Emevilere karşı baskılarını artırmaları özerine, 750 M. yılında Endülüs´e kaçmış ve 756 M. yılında Kurtuba´da Endülüs Emevî Devletini kurmuştur. Meşhur Kurtuba Camiini yaptıran bu zattır. O, bir ara Abbasî Halîifesi el-Mansur´u sıkıştırmış olup Fransa Kralı Şarlmanla da savaşmıştır.
[36] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/275-277.
[37] Adı geçen eser, s. 19.
[38] Ra´d Sûresi, 35.
[39] el-Medârik, varak : 106,
[40] el-Medârik, varak : 112.
[41] A´râf Sûresi, 32.
[42] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/278-281.
[43] Ra´d Sûresi, 11.
[44] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/281-282.
[45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/282-285.
[46] İmam Mâlik, 179 H. yılında Medine´de vefat ettiği zaman 85 yaşını geçmiştir. Baki´ mezarlığına defnedildi Cenaze namazım cebrin valisi Abdullah b, Zeyneb kildırmıştır. Çeviren.
[47] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/285-286.
[48] En´âm Sûresi, 15.
[49] Nisa Sûresi, 115.
[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/287-288.
[51] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/288.
[52] Secde Sûresi, 13.
[53] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/288-289.
[54] Nisa Sûresi, 48.
[55] el-Medârik, varak : 207.
[56] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/289.
[57] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/289.
[58] Kiyâme Sûresi, 22, 23.
[59] Şûra Sûresi, 11.
[60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/289-290.
[61] el-Medârik, varak : 149.
[62] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/290-292.
[63] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/293-294.
[64] Nisa´ Sûresi, 10.
[65] En´am Sûresi, 145.
[66] Mâide Sûresi, 4.
[67] Necm Sûresi, 39-41.
[68] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/294-295.
[69] Bu zat, Ebu´l-Velid İbni Rüşd el-Kebir (450-520 H./1058-1126 M.) olup ünlü İslâm filozofu İbni Rüşd el-Hafîd (1126-1198) M.)´in dedesidir.Çeviren.
[70] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/295-297.
[71] Zumer Sûresi, 17, 18.
[72] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/297-298.
[73] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/298.
[74] Buna göre istidlale «Istıslah» denir ve bilhassa Mâliki Mezhebi İle Hanbelî Mezhebinde mühim bir yer işgal eder. Hanefi Mezhebi ile Şafiî Mezhebinde de bu prensibin bir yeri varsa da, talî derecede kalır. Buna mukabil Hanelilerde istihsan, Şâfiilerde de kıyas, MâÜkîlerdeki istıslalım yerini tutar. Çeviren.
[75] Şatıbî, el-İ´tisâm, c. II, s. 311.
[76] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/298-299.
[77] Büyük bir ihtimalle, zarara veya kötülüğe sebep olduğu tahmin edilen. Çeviren.
[78] İmam Mâlikin istinbat konusunda dayandığı başka deliller de vardır. Bunlardan biri «İstishab»dır. Bu da; bir şeyin değiştirilmesini icabetti-ren müsbet veya menfî bir delil yoksa o şeyin eski hali üzere devam etmesidir.
İşte İmam Mâlik´in, îmam Ebu Hanîfe´ye muhalefet ettiği noktalardan biri de budur. Gerçi Hanefîlere göre de «Berâet-i asliyye» esastır. Fakat istisbab her hususta bir hüccet değildir. Çeviren.
[79] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/300.
[80] İmam Mâlik´ten rivayet edilen fetvaları içine alan «el-Müdevvene» adlı bir eser vardır. Bunu, talebesi Abdurrahman b. el-Kâsım (Öl. 191 H.)´dan Esed b. el-Furat vasıtasıyla Abdusselâm Sahmm rivayet etmiştir. Bu eser, Mâliki Mezhebinin ana kitabını teşkil eder. (Bak Muhammed Ebu Zehra, el-İmam Mâlik, Kahire 1952, s. 246.)
Süyûtî, «Tezyin el-Memâlik»´inde Kadı Iyaz´ın «Tertîb el-Medarik» adlı eserinden naklen imara Mâlik´in birçok risalelerini zikreder; bu arada yıldızlar (Nücûm)´a dair bir kitabı ile Harun er-Resid´e yazdığı bir risalesi üzerinde durur. Harun er-Reşîd´e yazdığı bu risale, Mısır´da basılmış olup öğüt ve âdâb-ı muaşeret konularım ihtiva etmekte ve vaizlerin elinden düşmemektedir. (Bak, M. E. Zehra, el-İmam Mâlik, Kahire 1952, s. 201.) Çeviren.
[81] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/301.
[82] el-Muvatta´, iki cilt halinde Mısır´da 1348 yılında ve müteakip yıllarda müteaddit defalar basılmıştır. Çeviren.
[83] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/301-302.
[84] Fas (Mağrib)´da 172-363 H. yıllarında hükümran olan îdrisiler zamanında (248 H.) inşasına başlanılan Gâmiu´I-Karaviyyin, daha sonraları bir üniversite haline gelmiş ve birçok bilgin yetiştirmiştir. İşte metindeki «Karavîler»den maksat, burada yetişmiş olan Mâlik! bilginleridir. Çeviren.
[85] Şerhul-Hattâb alâ Muhtasaril-HalÜ, c. I, s. 33. el-Hattab bu pasajı, el-Mâzerî´nin Şerhu´t-Telkin´inden almıştır. Ayrıca Bak. Şeyh Ulleyş, Fetâyâ, c. I, s, 59.
[86] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/303-304.
[87] Mısır ve KUzey Afrika Fâtımîlerln eline geçince Maliki Mezhebi büyük bir ihmale uğramış; fakat, Fâtımîler ortadan kalktıktan sonra, bilhassa Eyyûbîler ve Kölemenler zamanında yeniden canlanarak eski yerim almıştır. Çeviren.
[88] Bir ara Endülüs ve Mağrib´de Mâliki Mezhebi müşkü bir duruma düşmüştür. Şöyle İd : Muvahhidî Emirî Yakub b. Yusuf b. Abdilmü´min, Zahirî Mezhebini benimsemiş ve Mâlikî Mezhebine karşı baskıda bulunmuştur. Hattâ bir ara îmam Mâlik´in el-Muvatta´ı hariç, Mâlikî Mezhebine göre yazılan bütün kitapların yakılmasını emretmiştir. Fakat adı geçen emîr Ölünce Mâliki Mezhebi yine eski haline dönmüştür. Çeviren.
[89] Mâlikî, Mezhebi, bugün genel olarak Afrika müslümanlannca takip edilen bir mezhebdir. Metinde zikredilmeyen Sudan ve diğer Müslüman Afrika´da yaygın olan mezheb budur.
Bilhassa Hicaz´a haccetmek için gelenler vasıtasıyla Hicaz ve çevrelerinde, Bağdat, Basra, Horasan, Nisabur ve Kazvin gibi Doğu İslâm memleketlerinde de yayılmış olan Mâlikî Mezhebi, buralarda fazla tutunamamıştır. Çeviren,
[90] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/304-305.
|
|
|
İmam Şafiî ve Mezhebi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 02:12 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
İmam Şafiî (150 204h.)
Doğumu Ve Nesebi
Gençliği Ve Yetişmesi
İmam Mâlikin Himayesinde.
Vazifeye Tâyin Edilişi
Mihneti
Şafiî´nin İlme Tekrar Dönüşü.
Beytü´l-Harâm´â Gelîşî
Bağdad´a Tekrar Gelişi
Bağdad´tâ Kısa Bîr Îkâmeti
Şafiî Mısır´da.
Şafiî´nin İlmi
Îlme Yönelişi Ve Çağı
Şafiî´nin Şahsiyet Ve Karakteri
1- İdrâk Ve Hafıza Gücü.
2- İfade Gücü.
3- Basiret Ve Fîraseti
4- Îhlâsı
Şafiî´nin Görüşleri
Hilâfet Hakkındaki Görüşü.
Şafiî´nin Fıkhı
Şafiî Fıkhının Kaynakları
1, 2- Kîtab Ve Sünnet:
Şafiî´nin Sünneti Müdâfaası:
3- İcmâ´
4- Sâhâbîlerîn Sözleri
5- Kıyas.
Şafiî´nin Îstihsân´ı Îbtali
Şafiî´nin Usûl-İ Fıkıh Çalışmaları
Şafiî´nin Mezhebi
Şâfii Mezhebinde Tahric.
Şafii Mezhebinde Müctehîdler.
Şafiî Mezhebinin Yayılışı
İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]
İmam Şafiî (150 204h.)
Hicri II. asrın son yıllarında Beytullah´ı ziyarete gidenler, tavaf sırasında etrafa göz atınca, esmer benizli ve boyu Uzuna yakın bir delikanlı ile karşılaşır, genç ve yaşlı talebeleri onun etrafında hal-kalanmış görürdü. Bu delikanlı onlara, fakîh ve muhaddislerden dinlemeye alışık olmadıkları bir üslûpla şer´î hakîkatları anlatıyordu. Irak gibi re´y fıkhının hâkim olduğu ülkelerden gelenler de, Medine gibi muhaddislerin fıkhının hâkim olduğu yerlerden gelenler de aynı durumla karşılaşıyorlardı.
Hac ibâdeti için ve bu arada hadîs bilgisini artırmak maksadıyla buraya gelen İmam Ahmed b. Hanbel, îmam .Şafiî´yi görmüş ve arkadaşı îshak b. Râhûye (Râhveyh)´ye: «Birinin dersini dinledim, ondan daha akıllı hiçbir kimse görmedim.» demiş ve onu alıp götürmüştür. Arkadaşı kendisine; İbni Uyeyne ve emsalinin hadîsini bırakıp bu delikanlıyı mı dinleyelim diye sorunca Ahmed b. Hanbel şöyle cevap vermiştir: «Bu delikanlının aklından faydalanmazsan onun yerini tutacak başka birini bulamazsın. Âli hadîsi kaçırır-san, nazil hadîsi de kaçirmazsm ya!»[2].
îşte bu delikanlı îmam Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî el:Kuraşî´dir. Usûl-i Fıkıh ilmini kurup ilk önce tedvin etmek ve esaslarını açıklamak şerefine ulaşan odur. Kendinden sonraki nesiller, ilmi, ondan miras olarak almışlardır.[3]
Doğumu Ve Nesebi
Bütün rivayetler, İmam Şâfii nin 150 H. yılında Gazze şehrinde doğmuş olduğunda birleşir. O, kıyas İmamı ve Irak fakîhlerinin başı olan İmam Ebu Hanîfe´nin vefat ettiği sene dünyaya gelmiştir. Bâzı yazarlar hayâle kapılarak, Şafiî´nin, Ebu Hanîfe´nin öldüğü gece doğduğu ve böylece yeryüzünün fıkıh İmamlarından hiçbir zaman hâli kalmadığı düşüncesini uyandırmak istemişlerdir. Böyle bir iddia, herhangi bir temele dayanmadığı gibi bir fayda da sağlamaz.
İttifakla rivayet edildiğine göre Şafiî´nin babası Kureyş kabilesine mensup olup Peygamber (S.A.V.)´in dedesi olan Hâşim´in kardeşi Muttalib oğullarına dayanır. Onun şeceresini tarihçilerin çoğu şöyle anlatır.- Muhammed b. îdrîs b. Abbas b. Osman b. Şâfi´ b. Sâ-ib b. Ubeyd b. Abdiyezid b. Hâşim b. Muttalib b. Abdimenaf. Bu silsilede alman Muttalib, Abdumenaf m dört. oğlundan biridir. Abdumenaf´uı oğulları şunlardı: 1 Muttalib, 2 Hâşim, 3 Abduşems Bu Emevîlerin dip dedesidir , 4 Nevfel Bu da Cübeyr b. Mut´im´iri dedesidir .
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz´in dedesi^Abdulmuttalib´i yetiştiren, adı geçen Muttalib´dir. Muttalib oğulları hem câhiliye, hem de islâm çağmda Hâşim oğullarının yardımcısı idiler. Hattâ Kureyşli-ler, Mekke´de insanları Allah yoluna çağıran Peygamber´e yardım ettikleri ve Peygamber´e karşı kendilerini desteklemedikleri için Ha-şimîlerle bütün münasebetlerini kestikleri zaman, Muttalib oğulları Hâşimîlerle birlik olmuşlar, Şi´b[4] de yaşamışlar ve Hâşimîlere uygulanan zulüm ve işkenceye onlar ila aynı şekilde katlanmışlardır. Yalnız Uz. Peygamber´in amcası olan Ebu Leheb, bu boykot sırasında Kureyşlilere katılmıştır.
Bu sebeple Peygamber (S.A.V.), Muttalib oğullarına da Hâşim oğulları gibi ganimetten hisse ayırmıştır. Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz, Hâşim oğullan gibi Muttalib oğullarına da ganimetten hisse verdiği zaman Umeyye ve Nevfel oğulları da aynı şekilde hisse talep etmişlerdir. Cübeyr b. Mut´im bu konuda şöyle bir rivayette bulunmuştur:
Peygamber (S.A.V.), Hayber´de elde edilen ganimetlerden Hâşim oğullan ile Muttalib oğullarına «Akrabalığı olanlarda ayrılan hisseleri verince ben ve Osman b. Affâri gidip; Yâ Resûlullah, dedik, onlar Hâşim oğulları olarak senin kardeşlerindir. Üstünlükleri inkâr, edilemez. Çünkü, Allahu Teâlâ, seni onların içinden seçmiştir. Ancak sen, Muttalib oğullanna da hisse verdiğin halde bizi bıraktın. Biz ve Muttaliboğulları akrabalık yönünden aynı derecedeyiz. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurdu: «Çünkü onlar hem câhiliye, hem de islâmiyet devrinde bizden ayrılmadılar» ve iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek, «Hâşim oğulları ile Muttalib oğulları bu bakımdan aynıdırlar» diye ilâve etti.
Şafiî´nin anası Yemenli olup Ezd kabîlesindendir. Kureyş kabilesine mensup değildir. Oğlunun yetişip olgunlaşmasında onun büyük bir payı vardır.[5]
Gençliği Ve Yetişmesi
Şafiî, Rureyşli bir babadan doğmuş, fakat beşikte iken onu kaybetmiş ve bu yüzden fakir olarak büyümüştür. Annesi, oğlunun ne-seb ve kendisini belki ihtiyaçtan kurtaracak olan hukukunun Ku-reyşlilerce tanınmayacak şekilde zayi olacağından korkmuştur. Bu sebeple oğlunu MekkeTdeki makamına sahip kılmak için gayret sar-fetmiştir. Hatîb Bağdadi, «Tarihu Bağdad» adlı eserinde Şafiî´ye dayanan bir senedle şöyle rivayet eder:
«Ben Yemen´de doğdum[6]. Anam, hukukumun zayi olmasından korktu ve bana; ailenin yanına gidip onlar gibi olman daha iyidir; çünkü ben nesebini kaybedersin diye korkuyorum, dedi ve yol hazırlığımı yaptı. Ben de Mekke´ye geldim. O zaman yaklaşık olarak on yaşımda idim. Bir akrabamın yanına indim ve ilim tahsiline başladım.»
Buna göre diyebiliriz ki: İmam Şâfii çocukluğunda, yüksek bir soya mensup olduğu halde fakir ve yetim çocuklar gibi yaşamıştır.. Yüksek soya mensup olan fakir çocuklar, gençlik çağlarında genel olarak bir eğitim bozukluğu olmazsa, soylarının tesiriyle yüksek işlere yönelirler. Şafiî´nin eğitiminde herhangi bir bozukluk veya gayri tabiîlik olmadığı için kendi özünden gelen bir insiyakla yüksek hedeflere yönelmiştir. Fakirliğine rağmen yüksek bir soya mensup oluşu, kendisini insanlara yaklaştırmış, cemiyete karışmasını sağlamış ve böylece içinde yaşadığı ortamın duygularına o da katılmıştır.
Şüphesiz bütün bunlar Şafiî´nin ruhunu içtimaî bir terbiye ile geliştirmiştir. Bu terbiye sayesinde O, insanlarla kaynaşmış, cemiyeti ve halkın duygularını yakından tanıyabilmiş tir. Çünkü cemiyeti yakından tanımak; toplumu ilgilendiren, toplumla ilgili muameleleri, toplumu´tanzim ve ferdler arasındaki ilişkileri sağlam esaslara göre tesis etmekle uğraşan kişiler için zarurîdir. Keza, şeriatı tefsir ve şeriatın hükümlerini çıkarıp ölçülerini ortaya koyma işi, cemiyeti yakından tanımayı gerektirir.
Şafiî´nin ruhunda yüksek işler yapma istidadı mevcuttu. Anası da oğlunu Gazze´den Mekke´ye gönderirken onu bu yola teşvik etmiş ve gerekli sebepleri hazırlamış, Şafiî de, ileride hedefine ulaşmıştır.
Şafiî, önce Gazze´de iken ilim tahsiline başlamış ve Kur´an-ı Ke-rîm´i hıfzetmiştir. Mekek´ye gelince de büyük hadis üstadlanndan Peygamberin hadislerini tahsile koyulmuştur. O, hadis-i şerifleri hem yazmak, hem de ezberlemek için büyük gayretler´ gösteriyordu. Hadîsleri elde ettiği şeylere yazıyordu. Bazan onları saksı üzerine, bazan da deri üzerine yazıyordu. O, hükümet konağına gidip öteki yüzüne yazı yazmak için kullanılmış kâğıt isterdi.
Henüz çocuk yaşta, iken tahsilini ilerletince, Arapçada derinleşmek cihetine gitti; böylece şehir ve kasabalardaki yabancılarla meydana gelen karışma yüzünden Arap dilini tahrip eden yabancı kelimelerin tesirinden kurtulmaya çalıştı. Bu maksatla Şafii, çöle gitti ve HUzeyl kabilesinin içinde yaşadı. O, bu konuda şöyle der: «Ben Mekke´den çıktım, çölde Hüzeyl kabilesinin yanma gittim. Bu kabilenin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım. MeMçe´ye döndüğüm zaman birçok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip oh ustum.»
İmam Şafiî çöldeki haber, rivayet ve şiirleri ezberlemiş, Hüzeyl kabilesinin şiirinde ihtisas sahibi olmuştur. Hattâ câhiliye ve ilk îs-lâm asrının sanat ve edebiyatını rivayet eden el-Asma´î der ki: «Huzeyl kabilesinin şiirlerini Muhammed b. İdris isimli bir Kureyş genci sayesinde düzelttim.».
Şafiî, çölde bulunan iyi şeylerin hepsini öğrenmiştir. O, Arapçayı öğrenip incelerken aynı zamanda ok atmayı da öğrenmiş; hattâ bu konuda en yüksek mevkii ihraz etmiştir. Öyle ki on defa ok atsa hepsim hedefe isabet ettirirdi. Onun, bâzı talebelerine şöyle söylediği rivayet edilir: «Benim için iki mühim şey vardı: Biri ilim, diğeri de ok atmak. Ok atmak hususunda onda - on isabet kaydedecek bir dereceye geldim.» İlim konusunda bir şey söylememiş, fakat hazır bulunanlardan birisi; «Vallahi, sen, qk atma maharetinden daha çok ilme sahipsin.» demiştir. Bundan anlaşılıyor ki İmam Şafii, çağının en üstün eğitimi ile yetişmiştir. Bundan sonra kendisini bütünü ile ilme verip Mekke´deki fakih ve muhaddislerden fıkıh ve hadis tahsil etmiştir. Nihayet Mekkeîi gençler arasında parmakla gösterilmeye lâyık olmuştur. Süfyan b. Uyeyne, Müslim b. Hâlid ez-Zen-cî gibi bilgin ve hadîsçiler, onu özel olarak koruyup gözetmiş ve takdir etmiştir.[7]
İmam Mâlikin Himayesinde
Delikanlı, yirmi yaşına değdiği zaman fetva verecek´ ve hadis rivayet edecek bir mertebeye ulaşmıştı. Fakat onun ilim tahsilindeki gayreti, Mekke´nin surlarını aşmış ve bu şehrin ötelerine doğru Uzanmaya başlamıştı. Çünkü, ilmin hudut ve ülkeleri yoktur. Bu arada Medine´nin İmamı Mâlik b. Ene´s´in adı Şafii´ye ulaşmıştı. Zîra, bu büyük İmamın adı o derecede etrafa yayılmıştı ki, gelip gidenler hep onu anıyorlardı. Bu durumda Şafiî´nin gayreti ondan ilim tahsiline yönelmiş ve bu yüzden o, Medine´ye gitmek mecburiyetinde kalmıştır.
Fakat Şafiî, İmam Mâlik´in yanına eliboş gitmek istememiştir. Yani dağarcığına îmam Mâlik´in ilminden de bir miktar koymuştu. , Şöyle ki; İmam Mâlik´in meşhur bir kitabı vardı. İsmi hertarafa yayılan bu eser el-Muvatta´» idi. Şâfü, bu eseri Mekke´de birisinden emanet olarak alıp okumuştu. Medine´ye gitme arzusu üzerine bu kitabı defalarca okuyup îmam Mâlik´in fıkhına ünsiyet kazanmış ve onun rivayetteki yüksek derecesini öğrenmİşte
Şafiî, yola çıkmaya karar verince İmam Mâlik´le karşılaştığında kendisine kolaylık göstermesi için Mekke Valisinden Medine Valisine bir mektup almıştır.
Mu´cemu´l-Üdebâ, adlı kitabında Yakut el-Hamevî bu mektup ve Şafiî´nin înıairi Mâlik´le karşılaşma hikâyesini bizzat İmam Şafiî´den naklen şöyle anlatır:
«Mekke Valisinin hUzuruna girdim ve ondan Medine Valisine bir mektup aldım. Medine´ye gelip bu mektubu valiye sundum. Vali, onu okuduktan sonra şöyle dedi: Benim için Medine´den Mekke´ye kadar yaya ve yalınayak gitmek, Mâlik b. Enes´in kapısına gitmekten daha kolaydır. Ben, onun kapısında dikilmek kadar hiçbir zillet görmedim. Bunun üzerine ben de; Allah valinin işini rasgetir-sin, çünkü Vali dilerse onu hUzuruna çağırabilir, dedim. Vali de; heyhat! Nola ben ve maiyetim, binitlerimize binsek ve üzerimize kırmızı toprak bulaşsa da bâzı arzularımızı elde etsek! dedi. Vallahi onun dediği gibi oldu. Üzerimize kıpkırmızı toprak bulaştı. [Bir müddet gidip Malik´in evine vardıktan sonra) bîr adam ilerledi ve kapıyı çaldı. Bunun üzerine dışarıya siyah bir câriye çıktı. Vali, ona; Efendine benim kapıda olduğumu söyle, dedi. Câriye içeri girdi ve biraz gecikti. Sonra dışarı çıkıp şöyle söyledi: Efendim size selâm ediyor ve diyor ki: Valinin bir meselesi varsa bir şeye yazıp versin, cevap verelim. Hadîs için geldiyse, hadîs meclisinin gününü biliyor, gitsin. Bunun üzerine Vali, cariyeye; Ona söyle, yanımda Mekke Valisinden kendisine yazılmış mühim bir mesele ile ilgili bir mektup vardır, dedi. Câriye içeri girdi. Sonra elinde bir kürsü (sandalye) ile dışarı çıktı ve onu bir yere koydu. Az sonra îmam Mâlik, heybet ve vakarla içeriden çıktı: Uzun boylu ve değirmi sakallı idi. Sonra yerine oturdu... Vali mektubu ona takdim etti. Onu okudu ve: «Bu şahsa durumuna göre muamele et, ona hadîs öğret ve iyilikte bulun.» sözlerine gelince mektubu elinden bıraktı ve: «Sübhânallâh, Allah´ın Resûlü´nün ilmi vâsıtalarla mı öğretilir oldu » dedi. Valiye baktım, onunla konuşmaktan çekiniyordu. Ona doğru yaklaştım ve: Allah işinizi rasgetirsin. Ben şöyle bir kimseyim; maksadım, durum ve hikâyem şudur... dedim. Sözümü dinledikten sonra bana iyice baktı... Onun kuvvetli bir firâseti vardı. Adın nedir diye sordu, Muhammed´dir, dedim. Ey Muhammed, dedi, Allah´dan kork, günahlardan sakın. Çünkü senin ileride büyük bir şânm olacaktır. Allah senin kalbine bir nûr vermiştir. Onu mâsiyetle söndürme. Sen yarın buraya gelirsin, seni okutacak olan da gelir.»
Bu çağlarda hadîs rivayetinde gelenek şöyle idi: Hadîs tahsil eden kimse, hadîs rivayet ettiği veya hadîs okuduğu üstaddan. bir hadîs kitabı alır, onu yazar ve rivayet.ederdi. Bunun için Şafiî,"ertesi gün gelmiş ve yanında da İmam Malik´in hUzurunda okumak üzere onun el-Muvatta´ adlı kitabını getirmişti. Şafiî bu kitabı okumaya başlayınca, onun güzel okuyuşu İmam Malik´in çok hoşuna gitmiştir. Şafiî, kitabı fazla okumaktan çekinirse, îmam Mâlik, oha; Devam et, ey delikanlı, derdi. Bu sebeple Şafiî, el-Muvatta´ kitabını İmam Malik´in huzurunda birkaç gün içerisinde okuyup bitirmiştir.
Şafiî, Hicaz fakîhlerinin başı olan İmam Malik´in yanından ayrılmamış ve onun himayesinde yaşamıştır. Bununla beraber arasıra çöle gidip Arap kabilelerini tetkik eder ve bir müddet onlarla düşüp kalkardı. NitekînTânnesini ziyaret etmek ve onun öğütlerini dinlemek için arasıra da Mekke´ye giderdi. Annesi de asalet, güzel anlayış ve olayları takdir kabiliyetine sahipti. Buna göre Şafiî´nin, arasıra hocasının yanında kalmadığını söyleyebiliriz.[8]
Vazifeye Tâyin Edilişi
Şafiî fakir bir hayat geçiriyordu. Ancak ömrünün sonuna doğru ona Beytu´l-Maldan, Muttalip oğullarına ayrılan fasıldan bir tahsisat bağlanmıştır. İmam Mâlik ölünce Şafiî geçimini temin için bir iş aramış ve îmam Malik´in yanında dokuz yıl kaldıktan sonra Mekke´ye dönmüştür. Bu sırada Yemen Valisi Hicaz´a gelmişti. Bâzı Kureyşliler vali ile konuşmuş, o da Şafii´yi yanma alıp götürmüştü. Şafiî bu hususta şöyle der: «Annemin yanında yol harçlığımı verecek bir şey yoktu. Evimizi rehin olarak verip onunla yol masrafımı kaşıladım. Yemen´e gelince aldığım bu parayı ödemek için çalıştım.»
İmam Şafiî´nin dirayeti, bilhassa Yemen Valisinin maiyetinde aldığı ve kadılık mahiyetinde olan bu görevinde dikkati çekmiştir. Vazifesi Yemen´e bağlı olan Necrari´da idi. Şafiî, burada adaleti hakkıyla gerçekleştirmiştir. Her zaman ve her yerde olduğu gibi Nec-ran´daki halk da vali ve kadılara karşı dalkavukluk ederek, kendi çıkarlarını temine çalışıyorlardı. Fakat onlar, Şafii´nin şahsiyetinde adaletle karşılaştılar ve dalkavukluk yapmak suretiyle onun ruhunu istilâya imkân bulamadılar. Şafiî bu durumu tasvir ederken şöyle der: «Necran´da çalışmak üzere vazifelendim. el-Hâris b. Abdilmedân ve Sâkîf kabilesinin azatlıları orada idiler. Vali buraya gelince ona dalkavukluk ettiler, aynı şeyi bana yapmak istedilerse de benden yüz bulamadılar.»
îmam Şafiî, böylece, ruhuna hiçbir kimsenin işlememesi için dalkavukluk kapısını kapamış oldu. Çünkü ifsatçılar, valilerin ruhlarına bu kapıdan nüfuz ediyorlardı. Şafiî bu kapıcı kapatmakla nefsini fesat, şer ve zulümden korumuş oldu. Dolayısıyla adaleti tam olarak gerçekleştirdi. Fakat adaleti yerine getirmek güç bir iş olup onu ancak azimkar valiler gerçekleştirebilirler. Onlar da zamanın merhametsizliği ve fesatçıların hileleri ile karşılaşırlar.[9]
Mihneti
Bu itibarla İmam Şafii´nin şiddetli bir mihnetle karşılaşması tabü görülmelidir. Bu sırada Necran´a zâlim bir vali gelmişti. Şafiî, onun idaresi altındakilere zulüm etmesini önlemişti. İhtimal ki İmam Şafiî diğer bilginlerin sahip olduğu tenkit kılıcına mâlik olup bunu gayet güzel kullanıyordu. Belki de Şafiî, valiyi hem zulümden alıkoyuyor, hem de emrinde.olduğu halde dili veya tenkidi ile onu hırpalıyordu. Bunun üzerine vâîi, bir yolunu bulup Şafiî´ye karşı tezvir ve hileye başvurdu. Zîra herkes südünün icabını yerine getirecektir.
Abbasîler, Ali evlâtlarına karşı daima saltanatlarını kıskanıyorlardı. Çünkü onlar da, Abbasîler gibi Uz. Peygamberin soyuna dayanıyorlardı. Hattâ onlar, Uz. Peygamber´e Abbasilerden daha yar kın idiler. Ayrıca yapılan isyanların hepsi de Ali evlâtları tarafından oluyordu. Bu sebeple Abbasîler, daima onlardan çekmiyorlardı. Dolayısiyle herhangi bir alevî hareketi gördükleri zaman onu hızla bastırıyorlardı. Herhangi bir valinin Ali evlâtlarına karşı güzel davrandığını tesbit ederlerse derhal onu ya azlediyorlar, ya muhakemeye çekiyorlar, ya da öldürüyorlardı. Hattâ bunu, şüphelendikleri şahıslara da tatbik ediyorlardı. Zîra, onlara göre, memleket düzeninin iyi gitmesi için suçsUz bir adamı öldürmek, bu düzenin bozulmasına sebep olabilecek itham altındaki kimsenin serbest bırakılmasından daha iyidir.
Adı geçen zâlim vali, Abbâsîlerin ruhlarındaki bu zaaf noktasından faydalanarak, Şafiî´ye karşı bir tUzak hazırlamak istedi ve onu alevîlerle birlik olmakla itham etti. Bu maksatla o zamanki hilâfet makamını işgal eden Hânın er-Reşîd´e bir mektup gönderdi. O, bu mektubunda şöyle diyordu: «Alevîlerden dokUz kişi harekete geçti. Ben, bunların ayaklanmasından korkuyorum. Onlardan birisi Muttalib oğullarından Şafiî denilen bir adamdır. Benim ona ne emrim, ne de yasaklarım tesir ediyor. O, diliyle, savaşçıların kılıçlarıyla yapamadıklarını yapıyor.»
İşte Şafiî böyle bir töhmet altında kaldı. Aslında bu töhmetin sebebi psikolo)ik idi. Fiilî bir şeye dayanmıyordu. Çünkü, Şafiî´nin Uz. Ali evlâtlarına karşı sevgi beslediği herkesçe biliniyordu. Fakat, onun bu sevgisi kendisini şiîlik propagandasına ve onların iktidara gelmesi için fiili bir harekete sevkedecek durumda değildi. Fakat o, bu yüzden râfizîlikle itham edildi. Gûyâ o, Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´in hilâfetini reddediyordu. Şüphesiz Şafiî bundan beri´ idi. O, bu hususta bir beytinde şöyle der:
«Eğer Âli Muhammedi sevmem, râfizîHkse, îki cihan tanık olsun ben rafizîyim.»
Nihayet Şafiî, eli kelepçeli Bağdat´a gönderildi. Bu, Şafii´nin Bağdad´a ilk gelişidir. Bu olay 184 H. yılında cereyan etmiş olup Şafiî o tarihte takriben 34 yaşında idi. İmam Şafiî, Halîfe Harun er-Reşîd´in hUzuruna çıkarıldığı zaman güzel konuşması ve İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´nin hüsnü şahadeti sayesinde canını kurtarmıştır. İhtimal ki İmam Şafiî, İmam Muhammed ile îmanı Mâlik´in derslerinde tanışmıştı. Zîra Şafiî, İmam Mâlik´in hayatının sonuna kadar dokUz yıl onun yanından ayrılmamıştı. İmam Muhammed de bu sırada tam üç yıl İmam Mâlik´in derslerine devam etmişti. Şafiî´nin güzel konuşması ve ifade gücü, Harun er-Reşîd´e, kendisini sorguya çektiği zaman verdiği şu cevaptan anlaşılmaktadır:
«Ey Emir´u´1-Mü´minin, iki kişi farzedelim, birisi beni kardeş olarak görendir, dedi. Şâfü de şöyle cevap verdi: İşte sen böylesin, ey Emîru´l-Mü´nıinîn. Çünkü siz Abbas oğullarısınız, onlar ise Ali oğullarıdır. Biz Muttalib oğullarıyız. Siz Abbas oğullan bizi kardeş görüyorsunUz, onlar ise köle görüyorlar.» Şafiî, bu ifade ile alevî-lik iddia eden bâzı şiîlerin sözünü imâ etmiştir. Aslında gerçek alevîler kendi soylarına karşı böyle bir şey düşünmezler[10].
İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´nin tanıklığına gelince; o bu sırada Bağdat Kadısı idi. Şafiî, Harun er-Reşîd in meclisinde itham edilerek sorguya çekilirken, İmam Muhammed´i görmüş ve ona yakınlık duymuştur. Çünkü, ilim sahipleri arasında manevî bir akrabalık vardır. Bunun için Şafiî, kendisini müdafaa sırasında şöyle demiştir: «Ben ilim adamıyım, bunu kadınız Muhammed b. el-Hasen bilir.» Bunun üzerine Hânın er-Reşîd, îmam Muhammed´e bu durumu sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: «Evet, bunun ilimden büyük bir nasibi vardır, iddia edilen şeyle onun bir ilgisi olamaz.»
Pek kan dökmek heveslisi olmayan Harun er-Reşîd, bu işi incelemek için bir yol bulmuş ve acele etmemiştir. Büyük bir itimat duyduğu Muhammed b. el-Hasen´e, bunu yanma al ve durumunu incele, demiştir. Bu inceleme işi, Şafiî´ye yöneltilen töhmete iltifat edilmemekle neticelenmiştir.[11]
Şafiî´nin İlme Tekrar Dönüşü
Irak´ın büyük fakihi Muhammed b. el-Hasen, yalnız Şafiî´nin hayatım kurtarmamış, aynı zamanda onu kadılık memuriyetinin karanlığından çıkarıp tekrar ilmin nuruna kavuşturmuştur. İşte İmam Şafiî, bu tarihten, yani 184 H. yılından itibaren ölünceye kadar yirmi yıl ilimle uğraşmıştır. Memuriyet hayatı İmam-Şafiî´nin kısa ve kıymetli ömrünün beş yıl kadarını işgal etmiştir. Çünkü O, 54 yaşında vefat etmiştir.
Denilebilir ki, onun uğradığı mihnet, kendisi için çok hayırlı olmuştur. Eğer o, bu mihnetle karşılamadaydı memurluğu devam edecek ve belki de ilme hiç dönemiyecekti. Dolayısıyla, gelecek nesiller onun ölmez ilmî mirasından yoksun kalacaktı.
İmam Şafiî, Muhammed b. el-Hasen´in evinde konakladı. Daha önce îmanı Mâlik´e sığındığı gibi bu kez de İmam Muhammed´e sığınmış oldu. İlk önce Iraklıların fıkhına göre îmanı Muhammed´in telif ettiği kitapları okumaya başladı. Bu kitapları bizzat İmam Mu-hammed´den okudu. Nitekim bundan önce el-Muvatta´i da İmam Mâlik´ten okumuştu. Allah cümlesinden razı olsun!
Böylece İmam Şafiî, hem Irak´ın hem de Hicaz´ın fıkhını birleştirmiş ve çağının en büyük fakîhlerinden ders almıştır. Bu konuda îbni Hacer el-Askalânî «Tevali et-Te´sis fî Maâlî İbni İdrîs» adlı kitabında şöyle der: «Medine´de fıkhı Mâlik b. Eries temsil ediyordu. Şafiî onun yanma gidip derslerine devam etmiştir. Irak´ta da fıkhı İmam Ebu Hanife temsil ediyordu. Şafiî, Ebu Hanîfe´nin talebesi Muhammed b. el-Hasen´den bizzat ders aldı. Böylece o, hem re´y taraftarlarının, hem de hadîs taraftarlarının ilmini kendisinde birleştirdi. Bu ilmin kaide ve prensiplerini tesbit edecek kadar yüksek bir mevki ihraz etti. Bu konuda muvafık ve muhalif herkes onun bu mevkiini tanıdı. Böylece onun ünü her tarafa yayıldı, itibarı yükseldi ve nihayet o, hakkıyla İmamlık mertebesine erişti.»
Şafiî, Muhammed b. el-Hasen´den ilim tahsil etti. Ondan nakil ve rivayetlerde bulundu. Yaptığı bu nakil ve rivayetleri yazdı. Kendisi bu konuda şöyle der: «Muhammed b. el-Hasen´den bizzat kendisinden işitmek suretiyle bîr deve yükü ilim öğrendim.» Şafiî, Muhammed b. el-Hasen´i daima hürmet ve -tazimle anardı. Onun hakkında şöyle der: «Ancak Muhammed b, el-Hasen hariç, kendisine münakaşalı bir mesele sorulan herkesin yüzünde bir nâhoşluk görürdüm.»
Burada belirtmeliyiz ki, Şâfü, îmam Muhammed´den yalnız re´y ve kıyas fıkhını tahsil etmemiş, aynı zamanda ondan Iraklılarca meşhur olan ve fakat Hicazlılarca meşhur olmayan rivayetleri de öğrenmiştir. Şafiî´nin îmam Muhammed´den yaptığı rivayetlere şunu misâl olarak söyleyebiliriz: «Muhammed b. el-Hasen, Yakub b. İbrahim (Ebu Yusuf) ´den, o da Abdullah b. Dinar´dan, o da Abdullah b. Ömer´den, Peygamber (S.A.)´in şöyle buyurduğunu bana haber verdi; «Velâ´ (birinin azatlısı olma) soy bakımından akrabalık gibidir. (Azatlı) ne satılır, ne de hîbe edilir.» Şafiî, Bağdad´ta oturduğu sıralarda Iraklılarla fıkhî münakaaşlar yapar ve kendisini îmam Mâlik´in talebesi sayardı. Muayyen bir metod ortaya koymazdı. Fakat îmam Muhammed hariç, yaşça ona denk olanlarla tartışırdı, îmam Muhammed´le tartışmayı kendisine yakıştırmazdı. Çünkü, onu kendisinin hocası olarak görüyordu. Fakat, nasıl Ebu Hanîfe talebeleriyle münakaşa ediyor idiyse, Şafiî´nin hocası İmam Muhammed de onun kendisiyle münakaşa etmesini isterdi. Fakat, Şafiî, hocasıyla tartışırken utanırdı. Çünkü ilk hocası îmam Mâlik, talebelerine münakaşa kapısını açmaz ve onları cedelleşmeden menederdi.[12]
Beytü´l-Harâm´â Gelîşî
Tarihçiler, İmam Şafiî´nin Bağdat´ta İmam Muhammed´in yanında hoca ve talebelerle tartışarak, ne kadar kaldığını bildirmemektedirler. Büyük bir ihtimale göre o, burada iki sene kalmıştır. Bu müddet, ister Uzun ister kısa olsun, gerçek olan onun çok verimli oluşudur. Zîra, İmam Mâlik´in talebesi Şafiî, hocasından başka üstadlatın da görüş ve fıkıh metodlarım öğrenme imkânını bulmuştur. Bunun tabii bir neticesi olarak, Şafiî´nin, bu değişik görüş ve metodlar arasında karşılaştırmalı bir inceleme yapması zaruri idi. Keza, onun, bu karşılaştırmalı incelemelerinden sonra bu her iki görüş ve nıetodlardan birine yakın veya her ikisinden de Uzak bâzı görüşler ortaya atması gerekirdi.
Bu karşılaştırma, elbette görüş ve metodları süzgeçten geçirerek ve bunlardan hangisinin daha doğru ve gerçeğe daha yakın olduğunu ortaya koyacak esaslı ölçülere dayanmak mecburiyetinde idi. İmam Şafiî, böyle bir karşılaştırma yapmak üzere Beytü´l-Harâm´a çekilmiş; kendisini, keskin bir basiret ve anlayışlı bir teemmül içerisinde bu işe vermiştir. Şafiî, burada yaptığı karşılaştırmalarından şöyle iki netice elde etmiştir:
1 Şafiî, kendisine has bir mezheble ortaya çıkmıştır. O,daha önce îmam Mâlik´in talebesi olup onun görüşlerini yaymaya çakışıyordu. Şimdi ise îmam Mâlik´in görüşlerini müstakil olarak ele alıp inceliyen ve yerine göre tenkit eden, bazen ona muvafakat, ba-zan da muhalefet eden bir ilim adamı olarak davranıyordu. O, bu konuda «Hilafu Mâlik» adında bir kitap yazmıştır. Keza, Şafiî, îmam Muhammed ve onun hocası Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf´un görûşlerl-in incelemiş, tenkid etmiş; bâzan bunlara muhalefet, bâzan da muvafakat etmiştir. Bu konuda yazdığı kitaba da «Hilâfu´I-Irâkiyyîn» adını vermiştir, İşte böylece İmam Şafii, fakîhlerden herhangi bir guruba bağlı kalmaktan kurtulmuş, Allah´ın Kitabı ve Resûlullah´ın Sünnetinin gölgesinde hür ve müstakil olarak, ictihad mertebesine yükselmiştir.
2 İstinbat (hüküm çıkarma) prensiplerini tesbit etmiştir ki, daha sonra bu usûl-i fıkıh adını almıştır. Şafiî, içtihadlarmda yalnız ortaya koyduğu bu prensiplere göre hareket ederdi. Ondan önceki-âlimler de, içtihatlarında birtakım metodlara bağlanırlar ve bu metodları kısaca işaret ederlerdi. Şafiî ise, bu metodlan işaret etmekle yetinmemiş, müctehidin ictihad ve istinbat sırasında hatâya düşmemesi ve içtihadının verdiği imkân nisbetinde hakîkata ulaşması için bağlı kalması gereken prensip ve kanunları tesbit ederek açıklamıştır.[13]
Bağdad´a Tekrar Gelişi
İmam Şafiî, Mekke-i Mükerreme´de inceleme ve araştırmalarıyla öğrencilerine daha önce alışık olmadıkları bir ilmi öğretmeye devam etmiştir. O, fıkıh derslerinde Kur´an ve Sünnetin gölgesinden dışarı çıkmazdı. Bu sırada bilhassa hac mevsiminde bütün Uzak islâm ülkelerinden gelen ilim adamları ondan feyz alırlardı. Meselâ, Iraklılar ve diğerleri gelip ondan faydalanırlardı. Mekke´de bu seferki ikameti dokUz yıl sürmüştür.
Şüphesiz Şafiî, ulaşmış olduğu neticeleri ve özellikle fıkh! istinbat için koymuş olduğu metodlan bütün islâm ülkelerine yayacaktı. O çağda islâm âleminde ilim nurunun yayıldığı yer islâm Dev-leti´nin merkezi olan Bağdad şehri idi. Şafiî bu şehre, bu şehir de ona ısınmıştı. Şafiî burayı, bura da kendisini tanımıştı. Bunun içindir ki Şafiî, 195 H. yılında tekrar Bagdad´a dönmüştür. Bu tarihte o, yaklaşık olarak 45 yaşında idi.
Bağdad´ta ona bütün âlimler önem vermiş ve talebeler etrafını´ sarmıştır. Bağdad âlimleri, ondan ders almak konusunda büyüklük saİmamıştır. Meselâ, daha önce Mekke´de Şafiî ile görüşen Ah-med b. Hanbel ona talebe olmuş, onun akıl ve fikrine hayran kalmıştır. Aşağı yukarı kendisinin yaşıtı olan İshak b, Rahûye de ondan tahsil görmüştür. Bunlar ve benzerleri, îmam Şafiî´den ilim tahsil eden asıl talebelerden ayrıdırlar.
Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği cevaplara hayran kalıyordu. Çünkü O, Iraklıların alışık olmadıkları bir metoda dayanan yeni bir ilim getirmişti. Ayrıca o, kendisinden öncekilerde bulunmayan bir kısım sıfatlara sahipti. Şafiî´nin metodu, tafsilatıyla açıkladığı istinbat metodu olan usûl-i fıkıh ilmi idi. O, bu sayede açık lâfızlara dayanarak, kapalı olan mânaları ortaya koyuyordu. Bunun içindir ki İshak b. Rahûye: «Şafiî´den önce biz, nâsih ve mensûhu bilmiyorduk.» demiştir. Sahip olduğu sıfatlar ise, güzel ve açık konuşma, münazara ve münakaşa kudretidir. Onun ifadesi gayet açık, güzel ve tesir bakımından çok güçlü idi. Bunun için bir çağdaşı «O, âlimlerin hatibidir.» demiştir.
Şafiî, bu gelişinde Bağdad kitapları (el-Kütübu´1-Bağdadiyye) adını verdiği eserlerini yazdırmış (imlâ etmiş) tır. el-Umm veya el-Mebsût diye isimlendirilen eseri bunlar arasındadır. Bu eser, birkaç kitaptan meydana gelmiş olup çoğu fürû´a dairdir. Bunu kendisinden rivayet eden, talebesi ez-Zaferânî´dir. Keza, burada Şafiî, usûl-i fıkha ait olan kitabını imlâ etmiştir. Bu eser er-Risâle adını almış olup bunu rivayet eden de ez-Zaferânî´dir.
Böylece Şafiî´nin ilmi Irak´ın sınırlarını aşmış ve bütün Doğu İslâm ülkelerinde yayılmıştır. Onun ilmini yaymada talebelerinin tesiri çok olmuştur. Talebelerine tesir eden iki husus vardı:
Birisi ondan istifade arzusu, diğeri de Şafiî´nin eşsiz şahsiyetine karşı duydukları hayranlık idi.
Bu gelişinde Şafiî, iki seneden fazla Çalmış, sonra tekrar Mekke´ye dönmüştür. Belki Şafiî, tekrar Mekke´ye eşya ve işlerini toparlamak, Beytu´î-Harâm´ı ve Süfyayn b. Uyeyne gibi hocalarını ziyaret etmek için gelmiştir. Dolayısiyle burada fazla kalmamış, 198 H. yılında yeniden Bagdad´a dönmüştür.[14]
Bağdad´tâ Kısa Bîr Îkâmeti
Şafiî, Bagdad´a bu gelişinde kısa bir süre ikâmet ettikten sonra Mısır´a gitmek üzere yola çıkmış ve oraya 199 H. yılında varmıştır.
Şafiî, bu sefer Bağdad´ta niçin kısa bir süre kalmıştır Halbuki umumî vaziyet onun bu şehirde Uzun müddet kalmasını gerektiriyordu. Çünkü burası, âlimlerin merkezi ve İslâm Devleti´nin başkenti idi. Öte yandan burada, Şafiî´nin birçok talebeleri vardı. Bu şehirden İslâm âleminin dört bucağına ilim nuru yayılıyordu. Öyle ise, İmam Şafiî burayı terkedip niçin Mısır´a gitmiştir Halbuki Mısır, bu sırada ilim merkezi değildi. Gerçi yavaş yavaş bir ilim merkezi olmaya başlamıştı. İçimizi rahatsız eden bu soru bizden cevap beklemektedir.
Bu sorunun cevabı bizce şudur: 198 H. yılında hilâfet, Harun er-Reşîd´in oğlu Abdullah el-Me´mun´a geçmiştir. Arap.ve İranlılar arasında cereyan eden birçok savaş ve fitnelerden sonra el-Emin öldürülmüş (198 HÜ ve el-Me´mun .(öl. 218 H.) halifelik makamına oturmuştur. el-Me´mun devrinde hâkim bir durumda olan iki husus, Şafiî´nin Mısır´a gitmesinde etkili olmuştur ki, bu kanaati Şafiî´nin hayat ve ilmî metodu teyit etmektedir.
1 el-Me´mun devrinde duruma İranlılar hâkim olmuşlardı. Çünkü el-Emin´le el-Me´mun arasındaki taht kavgası, gerçekte Araplarla İranlılar arasında cereyan etmiştir. Neticede de el-Me´mun mUzaffer olmuş, dolayısıyla İranlılar, Araplara galip gelmişler ve nüfuz onların eline geçmiştir. Bu durumda Kureyşli Şafiî, İranlıların nüfUz ve otoritesine boyun eğmek istememiştir.
2 el-Me´mun, kelâmcı filozoflardan idi. Mu´tezilîleri. yanma almış, kendisini onlardan saymış, kâtip, hâcip ve nedimlerini onlardan seçmiş, ilimde ve âlimler arasında onları üstün tutmuştur. Şafii ise, mu´tezilîlerden ve onların metodlanndan nefret ederdi. Mu´-tezilîler gibi münakaşalara giren ve onların metoduyla akâid konularını anlatan kimselerin cezalandırılmasını isterdi. Şafiî gibi bir şahsiyet, elbette bunlarla beraber yaşıyamaz ve onlara yüzveren Halîfe el-Me´mun´un yanında kalamazdı. Öyle ki Hlîfe el-Me´mun, daha sonra mu´tezilîlerin tahrikiyle fakîh ve muhaddislere işkencelerde bulunmuştur. Bu işkencelerin başlıca sebebi, Kur´an-ı Ke-rîm´in yaratılmış olup olmaması meselesi idi. Bu yüzden îmanı Ah-med b. Hanbel de, türlü işkencelere uğramıştır.
Şafiî mezhebine bağlı olanlardan bâzısının rivayetine göre, Halîfe el-Me´mun, İmam Şafiî´ye kadılık teklifinde bulunmuş, o da bu konuda özür beyan etmiştir. Şüphesiz bu rivayet, İmam Mâlik´in talebesi olan Şafiî´nin hem düşüncesi, hem mantığı, hem de yaşayışla bağdaşmaktadır.[15]
Şafiî Mısır´da
Son gelişinde Bağdad´ta oturmak, Şafiî için hoş olmuyordu. Onun, ilim bakımından buraya yakın bir değer taşıyan başka bir memlekete gitmesi gerekiyordu. Gideceği bu memlekette O, Bağdad´taki gibi İranlıların AVaplara tahakkümü ile karşüaşmamalıydı. Şafiî aradığını Mısır´da buldu. Çünkü İmam Mâlik´in talebeleri ve Leys b. Sa´d Mısır´da idiler. Ayrıca Mısır, ilim bakımından Bağ-dad´a benzememekte ise de, ona yakındı. Buraya Araplar hâkimdi. Buranın valisi Kureyş´e mensup olup Abbas oğullarından idi. Yakut el-Hamevî «Mu´cemu´l-Üdebâ» smda bu konuda şöyle der: «Şafiî´nin Mısır´a gelişinin sebebi, bura valisinin Abbas b. Abdillah b. Abbas b. Musa b. Abdillah b. Abbas oluşudur.»
Şafiî, Mısır yolculuğuna karar verince şu mısraları söylemiştir:
«Durmadan Mısır´ı özlüyor ruhum
Ondan gayri çöl ve ova kalmadı.
Kurtuluş ve zenginliğe mi Vallahi bilmiyorum,
Yoksa kabre mi götürülüyorum »
Kader, Şafii´nin bu arzusunu yerine getirdi ve onu burada zenginliğe ulaştırdı. Çünkü Mısır´ın Arap valisi, Peygamber´e akraba olanlara tahsis edilen ganimetlerden Şafiî için de bir hisse ayırmış ve böylece Şafii, nesebinin şerefiyle mütenasip bir duruma gelmiştir. Şafii, öte yandan ilmini, fıkhını ve görüşlerini burada yaymaya muvaffak olmuştur. Daha1 sonra ölümü tadarak Mısır´daki kabrine defnedilmiştir. Şafiî, Mısır´da 204 H. yılı Recep ayının son gecesi öldüğü zaman 54 yaşında idi. Halbuki İmam Ebu Hanîfe takriben 70 ve Şafiî´nin hocası İmam Mâlik 86 yaşma değinceye kadar hayatta kalmıştır. İmam Şafiî´nin hayatı mücadele içinde geçmiş olup hasta iken yatağında ölmüştür[16].
Zayıf bir rivayete göre Şâfü, Mâliki mezhebine mensup Fityan isimli budala ve yobaz bir kimsenin adamları tarafından dövülmüş ve bunun üzerine ölmüştür. Bu rivayeti Yakut el-Hamevi «Mulcemu´l-Udebâ» smda anlatırken aynen şöyle der:
«Mısır´da Fityan denilen ve Mâliki mezhebine bağlı olan hiddetli ve zâlim bir kimse sardı. Bu, çoğu zaman Şafiî ile münakaşa eder, halk da bunların etrafına toplanırdı. Bir gün hür bir insanın satılması meselesi üzerine tartışıyorlardı. Meselenin aslı şu idi: Rehin olarak verilmiş olan bir köleyi, onu rehin olarak veren sahibi âzâd etse ve borcunu verecek başka malı bulunmasa durum ne olacaktır Şafiî, bir kavline göre bu âzâd edilmiş kölenin satılabileceğini söyledi. Görüşünü isbat için birçok delil serdetti. Bunun üzerine öfkelenen Fityan Şafiî´ye ağır şekilde küfretti. Şafiî, ona hiç cevap vermedi ve meseleyi açıklamaya devam etti. Bir şahıs bu durumu Mısır Valisine haber verdi, Vali de, Şafiî´yi çağırıp durumu sordu. Şafiî olanları anlattı ve bâzı kimseler de Fityan´m aleyhinde şahitlik ettiler. Bunun üzerine Vali, Şafiî gibi bir kişi daha Fityan aleyhinde şahitlik etseydi Fityan´ın boynunu vurdururdunı, dedi. Valinin emriyle Fityan kırbaçla dövüldü ve bir deve üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırıldı. Önünden giden bir tellâl: İşte Peygamber´in soyuna küfredenlerin cezası budur, diye bağırdı. Daha sonra bayağı kimselerden meydana gelen bir topluluk, Fityan lehine harekete geçip. Şafii´yi takibe başladılar. Şafiî, talebelerinden ayrılıp yalnız kalınca üzerine saldırdılar ve dövdüler. Bundan sonra evine gelen Şafiî ölünceye kadar iyileşemedi.»
Bu rivayete göre, Şafiî´nin ölüm sebebi bu dövülme olayıdır. Biz, bu rivayeti yerinde bulmuyorUz. Çünkü Şâfiîye küfreden kimseyi, nerede ise ölüm cezası ile cezalandıracak olan Mısır Valisi onu dövenlere karşı susmaz, durumu Şafiî´den mutlaka sorup suçluları en ağır şekilde cezalandırırdı. Bu dövme olayı, ister doğru olsun ister doğru olmasın, gerçek olan şudur ki, Şafiî´nin ölümünün sebebi, basur hastalığına yakalanmış olmasıdır. Şafiî bu yüzden şiddetli bir kanama geçirmiş ve neticede Rabbma kavuşmuştur. Allah ondan razı olsun!
İmam Şafiî, kendisinden sonrakiler için zengin bir miras ve fıkıh için hâlâ tükenme bilmeyen bir hazine bırakmıştır. Bu sayede onun adı, her yerde hürmetle anılmaktadır.[17]
Şafiî´nin İlmi
İmam Şafiî, insanların dikkatini aklı, ilmi ve belagatı ile kendi üzerine çekmiştir. Bağdad´ta iken, buranın fakîhleri ile yaptığı münazaralarda onların dikkatini üzerine çekmiştir. Bu sırada O, İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´den ilim tahsil eden bir delikanlı idi. Beytu´l-Harâm´ı hac maksadıyla ziyarete gelen ve Uz. Peygamber´in hadîslerini hayatta bulunan tabiîlerden öğrenmek isteyen bilginlerin dikkatini çeken yine Şafiî idi. O, ikinci olarak Bağ-dad´ı, ulaşmış olduğu ilmin semereleriyle doldurmuştur. Şafiî, Beytu´1-Harâm´da iken İslâm hukukunun esaslarım, usûl-i fıkıh kaidelerini tesbit ediyor ve âlimlerin re´ylerini görülmemiş bir şekilde karşılaştırarak inceliyordu. O, daha sonra Mısır´a gelmiş ve buradaki insanları, geniş ilmi ile kendisine çekmiştir. Gerçi Mısır*daki-lerin de kendilerine göre bir .üstünlükleri mevcuttu.
Şafiî´yi ilim tahsil ettiği hocaları övmüş, kendisiyle münakaşa eden arkadaşları ona hoca muamelesinde bulunmuş ve öğrencileri onun çok zengin ilim mirasını gelecek nesillere aktarmışlardır.
Hocası İmam Mâlik, Süfyan b. Uyeyne ve Müslim b. Halid ez-Zencî, onun akli gücünü övmektedir. Abdurrahman b. Mehdi, Şafii´nin «Usûl» hakkındaki «er-RisâIe»sini okuduktan sonra: «İşte bu, gerçekten anlayışlı bir delikanlıdır.» demiştir. Şafiî´nin talebelerinden Muhammed b. Abdülah b. el-Hakem de şöyle demektedir. «Şafiî olmasaydı beri, bir kimseyi nasıl reddedeceğimi öğrenemezdim. Bildiklerimi hep onun sayesinde öğrendim. Bana kıyası öğreten o rahmetlidir. O, sünnete bağlı, her türlü fazilete, keskin ve açık bir dile, sağlam bir kafa ile üstün bir akla sahipti.»
Talebesi Ahmed b. Hanbel de şöyle der: «Peygamber (S.A.)´den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Allahu Teâlâ, bu ümmetin dî nini doğru olarak uygulamak için her yüz yılda bir şahıs gönderir.» Birinci yüzyılın başında bu şahıs Ömer b. Abdilaziz olmuştur. İkin ci yüzyılın başında da bu şahsın Şafiî olacağını umuyorum.»
İşte bu ilim adamlarının şahadetleri, İmam Şafiî´nin ilim, fazilet ve üstün bir kavrayışa sahib olduğunu açıkça göstermektedir. Gerçekten Şafiî, kendisini böyle yüksek bir mevkie getiren ilim vasıtalarının hepsine sahipti. O, Kur´an ilmini, Kur´an´m mâna, gaye ve sırlarını hakkıyla öğrenmişti. Bir talebesi şöyle der: «Şafiî tefsire başlayınca, Kur´an´ın inişine şahid olmuş gibi davranırdı. Şafiî, Hadîs ilmini de hakkıyle elde etmişti. O, Mekke´de bulunan tabiîlerin hayatta olanlarından birçok hadîs rivayet etmiş ve ilk hadîs kitabı olan el-Muvatta´ı da bizzat İmam Mâlik´ten okumuştur. îmam Muhammed´den tahsil gördüğü sırada, Iraklıların ilmine sahip olmuş ve bu ilmin de râvîleri arasına katılmıştır.
Bununla birlikte Şafiî, re´y´e dayanan fıkhı da tehsil etmiş; fıkıh, kıyas ve nesh´in kaide ve prensiplerini vaz´etmiştir.
O, Allah kendinden razı olsun her çeşit ilmin öğrenilmesini ister ve şöyle derdi: «Kur´an ilmini öğrenenin kıymeti yükselir. Hadîs ilmini öğrenip yazanın delil getirme gücü artar, fıkıh öğrenen kimsenin şerefi yükselir, dil üzerinde çalışanın duyguları incelir, matematik tahsil edenin görüşü artar ve nefsini koruyamıyanın ilmi kendisine hiçbir fayda vermez.»[18]
Îlme Yönelişi Ve Çağı
Şafii, akranı arasında en yüksek seviyeye ulaşmak için genç yaşta ilme yönelmiş ve ilmin her türlü imkânları içerisinde yetişmiştir. Çünkü O, Mekke´de oturuyordu. Bu sırada, tabiîlerden hayatta olanlar vardı. Beytü´l-Harâm´m civarında oturmayı tercih eden Abdullah b. Abbas´ın medresesi burada idi. Biraz büyüyüp delikanlılık çağına ulaşınca Peygamber şehrinin İmamı olan Mâlik´in yanına gelmiş ve dokuz yıl ondan ayrılmamıştır. Bu zaman, honı hocası için, hem de talebesi için en verimli yıllar olmuştur. Şafiî, ömrünü ilimden başka bir yerde harcamamıştır. Ancak kısa bir zaman vazife almış ise de, şevkle ve bütün şerefin ilme ait olduğunu kavrayarak, tekrar ilme dönmüştür. Kur´an ve Sünnet ilmini ve fakîh-lerin ihtilâflarını incelemeye başlamış ve bunlar için hakikati bildirecek ölçüler koymuştur. Önce dersine Beytu´l-Harâm´da başlamış, nihayet ilim dağarcığı dolunca Bağdad´a gitmiştir. Bağdad´ta da dersi için başka bir kürsüye sahip olmuştur. Bağdad kendisini sıkmaya ve bazı çevreler hoşuna gitmeyen bir takım ilmi görüşlere tkassup göstermeye başlayınca Şafiî, Mısır ülkesine gitmeye karar vermiştir, îşte bundan sonradır ki İslâm âleminin çeşitli felâketlerle karşılaştığı anlarda güzel Mısır´ımız, Doğu ve Batı âlimlerinin sığmağı haline gelmiştir. O çağlarda âlimler, emniyet ve hUzura kavuşmak için memleketlerinden ayrılmak zorunda kalmışlar, aradıkları emniyet ve hUzuru da ancak Mısır´da bulabilmişlerdir.
Şafii´nin bütün hayati; dehâ derecesinde bir akıl, sağlam bir kalem, belâgatli ve tasvir gücüne sahip bir dil ile ilim uğrunda geçmiştir.
Şafii´nin içinde yaşadığı çağ, ilimlerin geliştiği, tedvin ve telifin başladığı, her ilmin esaslarının konduğu bir çağdır. Bu çağ da Arap dili tedvin ediliyor ve esasları konuyordu. Ebu´l-Esved ed-Duelî´nin ardından gelenler, nahiv ilminin esaslarını koymaya başlamışlardı. el-Aşma´î ve diğerleri, şiir rivayetlerini tesbit ve naklediyorlardı: Halil b. Ahmed, Arap şiirinin nağme ölçülerini ifade eden «ArUz» ilmini koymuştu. Câhız, dikkatleri edebî tenkit usûllerine çevirmişti. İşte bütün ilimler böyle gelişiyordu.
Âlimler, hadîslerin çeşitli kaynaklarından toplanmasına yönelmişti. Hadîs´in rivayet bakımından doğru olup olmadığını, râvîler (rical) ve metni itibariyle Peygamber (S,A.)´e nisbet bakımından elverişli bulunup bulunmadığını tesbit için esas ve ölçüler konmaya başlanmıştı.
Fıkıh konusunda da çeşitli ekol (medrese)´ler kurulmuştu. Mekke ekolü, Abdullah b. Abbas´ın görüşlerini; Medine ekolü, Ömer b. el-Hatlâb, Zeyd b. Sabit, Osman b. Affan, Ali b. Ebî Tâlib ve Peygamber (S.A.V.)´in ilmini kendilerinden sonrakilere olduğu gibi aktaran diğer bilgin sahâbîlerin fıkhını naklediyordu. Fıkıh, tedvin edilmeye başlanmıştı. Meselâ, İmam Mâlik, kendi fıkhını ve rivayet ettiği hadisleri, talebeleri vasıtasıyla nakledilen sahâbîlerin fetvalarını içine alan «el-Muvatta» adlı eserini tedvin etmişti. İmam Muhammed b. el-Hasen, Irak fıkhım tedvin etmiş ve bu fıkhın fürû´unu inceden inceye yazmıştı. İşte Şafiî, bütün bunlardan faydalanmıştır.
Burada söylenmesi gereken bir husus daha vardır ki o da çeşitli îslâm fırkalarıdır. Her fırka, kendi görüşlerini savunup yaymaya başlamıştı. Mu´tezilîler kendi görüşleri uğrunda mücâdele ediyorlar ve İslâmiyeti kendi açılarından savunuyorlardı. Şiîlerden îma-miyye, Zeydiyye ve sair siyasî fırkalar da böyle idiler. Kısaca bu çağ, mücadele ve münazara çağı idi.
Şâfü, bu fırkaların çoğundan memnun değildi. O, ne Mu´tezili-lerin, ne Şiilerin ve ne de Hâricilerin yolundan gitmiştir. Şüphesiz O, içinde yaşadığı çağın metod bakımından etkisinde kalmıştır. Onun çağı mücadele ve münazara çağı idi. Bu itibarla Şafiî de, büyük bir mücadele ve münazara gücüne sahipti. O, mücadele ve münakaşalarında bâtılı nasıl yıkacağını ve hakikati nasıl ortaya çıkaracağını biliyordu.
Şafiî, hadisi savunmak için Mu´tezilîlerle bilfiil mücadele etmiştir. Yâni, Basra´da bulunan bir gurup, mütevâtir olmayan hadîsleri delil olarak kabul etmiyordu. Şafiî, bunlara karşı mücadeleye girişmiş ve Resülüllah´ın Sünnetini savunmuştur. Bu konudaki mücadelelerini «el-Umm» adlı kitabında anlatan Şafiî, gerçekten «Sünnetin koruyucusu» unvanına hak kazanmıştır.
Şafiî´nin çağında Yunan, Fars ve Hint dillerinden çeşitli ilimler Arapçaya terceme edilmiştir.. Bu tercemelerle o çağda birçok ilimler yayılmıştır. Şafiî´nin bu ilimlerden Uzak kaldığını sanmıyorUz.. Belki O, bu ilimlerden cedel ve münazara ile ilgisi nisbetinde faydalanmıştır. Ne olursa olsun, Şafiî´nin fıkhî görüşlerinde bu ilimlerin herhangi bir etkisi yoktur. Çünkü, Şafiî´nin fıkhî görüşleri tamamen İslâmî kaynaklardan gelmektedir. Hattâ.O, nass´lara bağlılıkta son haddine varmaktadır. Çünkü O, nass´lara dayanmayan her içtihadı iptal etmektedir. Bu hususu, ileride, inşaallah, kısaca açıklayacğız.[19]
Şafiî´nin Şahsiyet Ve Karakteri
Allh, İmam Şafiî´ye çağdaşları arasında ilim, ahlâk, din ve içtimaî mevki´ bakımından onu yücelten birçok sıfatlar ihsan etmiştir.[20]
1- İdrâk Ve Hafıza Gücü
Şafiî, ilmî idrâk yönünden çok kuvvetli idi. Öyle sağlam bir hafızaya sahipti ki, îmam Mâlik´in «el-Muvatta´» ını okuyup hıfzetmişti. Onu, İmam Mâlik´in rivayet ettiği şekilde ezberden okurdu. Hattâ Şafiî, el-Muvatta´ı İmam Mâlik´le karşılaşmadan önce hıfzetmişti. Bu sağlam hafızasının yanında Şafii, hazircevaplı bir şahsiyetti, ihtiyaç duyduğu zaman bildiklerini rahatlıkla anlatırdı. O, fikri hiçbir tutukluk göstermezdi. Olayların altında kalmaz, aksine incelediği mes´eleleri düşüncesiyle aydınlatırdı. Onun önünde hakîkat-lar kendiliğinden açığa çıkar ve bunların mantik´ı doğru olarak belirirdi. O da, i bu mantık sayesinde gerçeklere nüfuz ederdi.
Şafiî derin bir düşünceye sahip olup mes´elelerin dış yüzünü incelemekle yetinmez, aksine onların derinliklerine inerdi. O, son derecede anlayışlı ölüp hakîkata tam olarak ulaşıncaya kadar hiçbir noktada duraklamazdı. Hadisler ve bunlarla ilgili hükümleri tetkik ederken, onları belli prensiplere bağlamaya çalışırdı. Onun araştırmaları külîî neticelere ulaşmak.içindi. O cüz´iyyatla yetinmezdi. İşte böyle külli neticelere yönelişinin sonunda, Şafiî, usûl-i fıkıh ilmini kurmuştur:[21]
2- İfade Gücü
Şafiî, konuşurken güçlü ve açık bir. ifadeye sahipti. O, dilinin fesahati, ifadesinin belagatı ve kalbinin kuvvetli oluşu yanında, derin tesirli bir sese sahipti. O, ifadeleriyle bir şeyi güzelce açıkladığı gibi, sesinin ihtizazı ile de maksadını anlatırdı. Şafiî, İmam Mâlikle görüştüğünde İmam Mâlik, ondan, el-Muvatta´ı arkadaşlarına okumasını istemiş ve ona; bir sahife oku, demiştir. Şafiî sahîfeyi bitirince, İmam Mâlik, onu daha çok dinlemek istemiş ve sonuna kadar ona el-Muvatta´ı okumuştur. İşte bu, onun sesindeki derin tesirin bir neticesidir.
Bir talebesinden şöyle rivayet edilmiştir: «Ben, Şafiî´den başka yazıları konuşmasından daha üstün (fasîh) olan birini görmedim. Bununla beraber Şafiî´nin dili, yazısından da üstün (fasih) idi.» Şafiî´nin yazdıkları, ifade ve düşünceleri tasvir bakımından son derecede güzel olursa, onun konuşması nasıl olur Elbette onun konuş- ´ ması, ifade bakımından daha kuvvetli, işaret bakımından daha mükemmel, ibare ve üslûp bakımından daha üstündü. O, sağlam ifadede öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, İshak b. Rahûye, onun hakkında; «Şafiî, âlimlerin hatibidir.» demiştir.[22]
3- Basiret Ve Fîraseti
Şafii, hocası İmâm Mâlik gibi keskin bir basiret ve kuvvetli bir firaset sahibi idi. Bu sıfat, münazara ile uğraşan uyanık kişilerden ayrılmayan bir haslettir. Aynı zamanda bu sıfat, büyük üstadlann sıfatıdır. Çünkü Şafiî, talebelerine ders anlatırken onların marifet bakımından kavrıyabilecekleri kadar anlatırdı. O, bunu ancak fira-seti sayesinde bilir, dolayısiyle onların anlama ve açıklama bakımından tâkatlanna göre ders takrir ederdi. Bu basiret ve firaseti sayesindedir ki, sayı bakımından en çok talebe onun etrafında toplanmıştır. O, insanların ruhî durumlarını iyi bildiği için dinleyicilerine ancak tâkatlari nisbetinde ders verirdi. Bu konuda Yakut´un «Mü´-cemü´l-Üdebâ» sında anlattığına göre, Şafiî, bâzı dinleyicilerine Hu-zeyl kabilesinin şiirlerini okurdu. O, bu şiirlerden pek çok ezberlemiş ve bunları yanında okuduğu bir talebesine şöyle demiştir: «Bunu, hadîs ehlinden hiçbir kimseye belli etme; çünkü onlar, bunu hazmedemezler.»[23]
4- Îhlâsı
Şafiî hakikatlan araştırmada büyük bir ihlâs ve ulaşmak istediği gerçeğe yönelmede de sağlam bir görüş sahibi idi. îşrak felsefesine göre hakîkatlan aramada ihlâs, kalbi marifet nuru ile doldurur ve ruhta öyle bir safiyet meydana gelir ki bu sayede hâkîkatlar kendiliğniden açığa çıkar, akıl onları kavrar, düşünce dosdoğru olur, ifadeler gerçek mânaları sadakatle tasvir eder, dolayısiyle görüş doğru ve ifade sağlam olur.
Şafiî´nin hakikatları aramadaki ihlâsı, hayatının bütün devrelerinde kendisinden ayrılmamıştır. Hattâ O, nerede olursa olsun, hakikati bulmaya çalışmıştır. İhlâsı sayesinde Şafiî, insanların alışık bulunduğu görüşlerle çatışsa dahi kendi görüşlerini cesaretle açıklamıştır. Keza, hakîkatlar uğrundaki ihlâsı, hocalarına karşı duyduğu bağlılıkla çatıştığında da Şafiî, hakikatları tercih etmiştir. Onun İmamı Mâlik´e karşı beslediği bağlılık ve ihlâsı, kendisini,´hocasına muhalefet etmekten alıkoymamıştır. Gerçi Şafiî, hocasına karşı muhalefette biraz tereddüt göstermiştir. Fakat, Endülüs halkının, İmam Mâlik´in külahı iîe yağmur duasına çıktığını duyunca, İmam Mâlik´i tenkit maksadıyla yazmış olduğu kitabı halka açıklamıştır. Böylece Şafiî, İmam Mâlik´in beşer olduğunu, bâzan doğru düşündüğünü, bâ´zan ua yanıldığını göstermiştir. Kendisini kurtaran ve himayesine alan İmam Muhammed b. el-Hasen´e karşı beslediği ihlâsı da, onunla münazara ve şiddetli bir şekilde mücâdele etmesine ve Medînelilerin de haklı olduğunu kabul ettirmek için onun talebelerini yenilgiye uğratmasına mâni olmamıştır.
İşte İmam Şafiî, ilim hayatının bütün devrelerinde böyle davranmıştır. Bu sebeple O, kendisiyle münazara yapanları, hakikat uğrunda gösterdiği ihlâsla karşılar ve onları yenilgiye uğratırdı. Çünkü O, hakîkattan başka bir şey düşünmezdi.
Şafiî, İslâm şeriatı esasının Allah´ın Kitabı ve O´nun Elçisi´nin Sünneti olduğuna inanırdı. Kendisinin ilmi ile Resûlüllah´m Sünnetini ihata ettiğine inanmazdı. Dolayısiyle, talebelerini dâima hadîs araştırmaya teşvik ederdi. Kendi görüşüne muhalif olan sahîh bir hadîs bulursa, onu bırakıp hadîs ile amel etmelerini söylerdi. Yakut´un «Mu´cemu´l-Udebâ» sırida Rabi´ b. Süleyman´dan şöyle rivayet edilmektedir: «Bir şahsın bir me´s´ele sorması üzerine Şafiî´nin şöyle dediğini işittim: Peygamber (S.A.V.) den şöyle şöyle... buyurduğu rivayet edilmektedir. O adam Şafiî´ye, ey Abdullah´ın babası, buna göre mi fetva veriyorsun dedi. Bunun üzerine Şafiî´nin tüyleri diken diken oldu, yüzü sarardı, durumu değişti ve şöyle dedi: Eğer Peygamber´den bir hadîs rivayet ettiğim halde onunla amel etmezsem, hangi yer beni taşır, harigi gök beni gölgelendirir Peygamber´in hadîsinin başım gözüm üstünde yeri vardır.» Ayrıca Rabi´ b. Süleyman, Şafiî´nin; «Herkes, Peygamber´in herhangi bir sünnetini bilmeyebilir. Ben, Peygamber´in sünnetine muhalif olarak herhangi bir fikir ileri sürer veya bir esas ortaya korsanı, uyulması gereken Peygamber´in sözüdür. İşte benim mezhebim budur.» dediğini ve bu sözü sık sık tekrarladığını söylemiştir.
Allah´ın, insanlara örnek olan seçkin kullarına ihsan ettiği başka bir ihlâs nev´i daha vardır. O da söyleyen kim olursa olsun, hakikata boyun eğmek için mü´minin sahip olduğu ve başkalarına vermeye çalıştığı düşünce içerisinde kendisinin eriyip gitmesi, yok olmasıdır. Çünkü kaybolan inci, onu çıkaran dalgıç´m önemsiz oluşu sebebiyle ihmal edilemez. Dost olsun düşman olsun, hakkın yanında olduğu müddetçe ona itaat etmek gerekir. Bu şekliyle ihlâs, çıkılması zor bir merdiven ve ulaşılması güç bir ameldir. Çünkü dilleriyle saldıran ve deliller getirerek mücâdele eden niceleri vardır ki, onların arasında bu türlü yüce ve hak âşıkı olan pek azdır. Şafiî İşte bu nâdir insanlardan biridir. Bunun içindir ki Şafiî, mücâdele sırasında öfkelenmez ve hiddetle başkalarına dil Uzatmazdı. Çünkü O, hakkı arıyor ve mevki sahibi olmak istemiyordu. O, zühd ve takvası sayesinde ilim mevkiine yükselmiştir. Dahası var: Şafiî, hakkı aramadaki ihlâsı ve hakikat içerisinde yok olma, eriyip gitme (fena) mertebesine ulaşması neticesinde kendi ilminden insanların, ona nisbet etmeksizin faydalanmalarını istemiştir. İbni Kesir´in Tarîh´inde Şafii´nin şöyle dediği rivayet edilir: «İsterim ki insanlar, bu ilmi öğrensin ve bana hiçbir şeyi nisbet etmesin. Ben, onun ecrini yeter ki Allah´dan göreyim de onlar beni övmesinler.»
İhlâs, Şafiî´ye kalb zekâsı, ruh kuvveti, bayağı şeylerden Uzaklaşma ve olgun insana yakışmayan şeylerden beri´ olma gibi sıfatlar kazandırmıştır. Yahya b. Maîn, Şafii´nin ahlâkı hakkında, «Yalan mubah olsaydı Şafiî´nin mürüvveti kendisini yine de yalan söylemekten alıkordu. demiştir. İşte sâdık ve ihlâslı insanın ulaşabileceği en yüksek mertebe budur. Böylesi, vazifesini, vicdan ve kalbinin emrini yerine getirmek için yapar, sırf emir veya yasak edildiği için değil.[24]
Şafiî´nin Görüşleri
Şafiî çağında çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezhepler boğmuştu. Bu arada «îlm-i Kelâm»» adı verilen ve temelleri Mu´tezilîler tarafından atılan ilim de doğmuştu. Mu´tezilîler, Allah´ın Kelâm sıfatı ve Kur´ân´in yaratılmış olup olmadığı üzerinde konuşup tartışıyorlardı. Keza, onlar, Allah´ın sıfatları mânâlardan ibaret ve zâtından ayrı mıdır, yoksa Allahu Teâlâ ancak sıfatlarıyla bilindiğine göre, zâtı ile sıfatları aynı mıdır Konusu üzerinde tartışıp duruyorlardı. Bir yandan Mu´tezilîler, öte yandan da Cebriyeciler kader ve Allah´ın takdiri yanında insan iradesinin sınırı üzerinde sert tartışmalara giriyorlardı. Bu arada Şiîler, Hâriciler ve Abbâsiiere dayanan çeşitli siyasî fırkalar da doğmuştu. Bu durum karşısında Şafiî´nin düşünce sisteminde müsbet veya menfî, kabul veya red bakımından bir vaziyet alması zarurî idi. Rivayete göre O, ilm-i kelâm ve bununla ilgili mes´elelere karşı menfî bir vaziyet almış ve bu ilimle iştigali nehyetmiştir. Kendisinden şöyle rivayet edilmektedir: «îlm-i kelâmla uğraşmaktan sakının; çünkü, bir kimseye fıkhı bir mes´ele sorulsa ve o, bunda hatâ etse, olsa olsa en çok gülünç bir duruma düşmüş olur. Meselâ, birine, bir kimseyi öldüren şahsın diyeti nedir diye sorulduğu zaman onun, buna; bir tavuk yumurtasıdır, diye cevap vermesi böyledir. Eğer birine kelâm hakkında bir mes´ele sorulsa ve o, buna yanlış cevap verse, bit´at´a sapmakla suçlanır.»
Şafiî, kelâmla uğraşmayı menettiği halde kendisi kelâm hakkında çok şey bilirdi. Şafiî gibi bir şahsiyetin, bilmediği bir şeyi menr tiği düşünülemez. Bir defasında O, talebelerinin yanma girmiş ve onları kelâm konusunda münakaşa halinde bulmuştu. Onlara: «Benim kelâm bilmediğimi mi sanıyorsunUz Ben bu konuyla uğraştım, hattâ bunda büyük bir mertebeye ulaştım. Ancak kelâmın sonu yoktur. Öyle bir şey üzerinde münakaşa ediniz ki, yanılırsamz yanıldı desinler, küfre düştü demesinler.»
Şafii´nin talebelerini kelâm münakaşalarından men etmesi, onun kelâmcılarm dâima tartışma konusu yaptıkları mes´eleler hakkında bir görüş sahibi olmadığı mânâsına da gelmez. Şafiî´nin kıyamet günü Allah´ı görmek, kader ve Allah´ın sıfatları gibi mes´eleler üzerindeki görüşleri, kendisinin fıkıh metoduna uygundur. O, bu konularda da Kur´ân ve Sünnetin hükümlerine sarılır,, mütekellimler (kelâmcılar)in ileri sürdüğü delillere fazla dalmazdı. Ancak, bu delillerin nass´ları destekliyecek kadarım alırdı. Meselâ, Kur´ân ve Hadîs nass´larının zahirlerine bakarak îmanın artıp eksileceğine inanırdı.[25]
Hilâfet Hakkındaki Görüşü
Kelâmcılarla siyasi fırkaların ortaya attığı mes´elelerden biri de hilâfet mes´elesi ve hilâfetin şartlarıdır. Bu mes´elenin, yakın veya Uzaktan fıkıhla bir alâkası vardır. Şafiî´nin bu konuda üç türlü görüş sahibi olduğu rivayet edilmiştir:
1 Şafiî, hilâfet (İmamet) in yerine getirilmesi gereken dînî bir emir olduğuna inanırdı. Dolayısiyle gölgesinde, hem müslümânların iş yapacağı, hem de kâfirlerin faydalanacağı.bir halîfenin bulunması şarttır. Tâ ki Uz. Ali´nin deyişiyle, «İyi insanlar huzura kavuşsun, kötü insanların da şerrinden korunulmuş olsun.»
2 Şafiî, hilâfetin Kureyş´e ait olduğunu kabul ederdi. O, bu konuda Ömer b. Abdilaziz ve İbni Şihab ez-Zühri´den Peygamber´e ulaşan bir senedle; «Kim Kureyş´e ihanet ederse Allah da ona ihanet eder.» hadîsini rivayet ederdi. Yine O, Uz. Peygamber´in Kureyş´e hitaben şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Siz haktan ayrılmadıkça bu işe daha lâyıksınız. Ancak, adaletten ayrılırsamz hurma yaprağı gibi soyulursunuz.» Bu nass´dan anlaşıldığına göre halîfenin adaletli olması şarttır. Zâlim.bir kimse halîfe (İmam) olarak kabul edilemez.
3 Şafiî, hilâfetin sahih olması için bîat´ın önceden yapılmış olmasını şart koşmazdı. Şüphesiz bîat´ın önceden yapılmış olması daha iyidir. Fakat, Şafiî´ye göre Kureyş´ten bir kimse zorla: iktidarı ele geçirse, sonra adaletle hareket etse ve halk onun halifeliği üzerinde fikir birliğine varsa bu kimse meşru bir halife sayılır.. Talebesi Harmele, Şafii´nin-. «Kılıçla hilâfeti ele geçiren ve daha sonra . halkın kabulüne mazhar olan Kureyş´li bir kimse halîfedir.» dediğini rivayet eder. Şafiî, hilâfet için ortaya atılan kimsenin Kureyş´li olmasını, iktidarı ele almadan önce veya sonra halkın onun etrafında birleşmiş olmasını şart koşardı. Daha önce belirttiğimiz gibi adaleti de şart koşardı. İmam Şafiî´ye göre insanların hilâfete en lâyık olanı Hz. Ebu Bekr Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman Zinnû-reyn, daha sonra da hidâyet yolunun İmamı Ali b. Ebî Tâlib´dir. Allah cümlesinden razı olsun!
Rivayete göre Şafiî, Hulefâ-i Râşidin´i beş olarak kabul ederdi. Yâni, dört halîfeye beşinci olarak Ömer b. Abdilaziz´i de eklerdi. Şafiî, Hulefâ-i Râşidin´in üstünlüğünü, halîfe oluşlarmdaki sıraya göre kabul ederdi. Fakat, kendisi de Kureyşli olan Şafii, üstünlük bakımından Ebu Bekr´den sonra geldiğini kabul ettiği Hz. Âli´yi, özel olarak, severdi. Şafiî´nin Hz. Ali (R.A.)´ye hayranlığını gösteren şöyle bir rivayet vardır: Hz Ali hakkında konuşan bir kişinin; «İnsanlar, ancak, hiçbir -kimseye kıymet vermediği için Hz. Ali´den nefret etmiştir.» demesi üzerine Şafiî, şöyle söylemiştir: «Uz. Ali´nin dört meziyeti vardı. Bu meziyetlerden birine sahip olmak bir insanın başkalarına kıymet vermemesini haklı gösterir:
a) Hz. Ali zâhid idi. Zâhid, dünyaya ve dünya ehline önem vermez.
b) Hz. Ali âlim idi. Âlim, hiç kimseye kıymet vermez.
c) Hz. Ali yiğit idi. Yiğit de, kimseye önem vermez.
d) Hz. Ali şerefli idi. Şerefli insan da, kimseye kıymet vermez.» Öte yandan Hz. Ali´yi, Peygamber (S.A.), Kur´ân ilmi ile başkalarından ayırmıştır. Çünkü Hz. Peygamber, onu çağırmış ve insanlar arasında hüküm vermesini emretmiştir. Onun verdiği hükümler, hz. Peygamber´e arzedilir, O da bunları imza ederdi.
İmam Şafii, Hz. Ali ile Muâviye arasındaki ihtilâf konusunda Ali´yi haklı ve Muâviye´yi de haksız bulurdu. Hattâ Muâviye´yi, bâgî. (âsî) sayardı. Keza, Hâricileri de bâğî sayardı. Bunun içindir ki Şafiî, bâgîlerle ilgili hükümlerde Uz. Ali´nin Hârici´lere karşı yapmış olduğu muameleyi esas olarak almıştır. Bu hususta şöyle bir rivayet vardır: Ahmed b. Hanbel´e, Yahya b. Maîn´in Şafiî´yi şiî saydığı söylenmiştir. Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maîn´e bunu nasıl teşhis ettin, diye sorduğunda Yahya, şu cevabı vermiştir: Şafiî´nin bâgî´lerie savaşmak konusunda yazdığı eseri inceledim. Gördüm ki, o başından sonuna kadar delillerini Uz. Ali´den almaktadır. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel: Aşk olsun sana! Şafiî bâgîlerle savaşmak konusunda delillerini kimden alacaktı Çünkü, bu ümmet içerisinde bâgîlerle ilk olarak savaşma imtihanı ile karşılaşan Ali b. Ebi Tâlib´dir, demiştir.[26]
Şafiî´nin Fıkhı
Şafiî, Bağdad´tan Mekke´ye döndükten sonra hocası İmam Mâlik ve Irak fıkhını temsil eden Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybâni´ye bağlı kalmamış ve kendine özgü fıkhî bir çığır açmıştır. Daha önce işaret ettiğimiz gibi Şafii, fürû´ mes´elelerinin yanında külli kaideleri tesbite yönelmiştir. Bunun içindir ki, İmam Ahmed b. Hanbel onun hakkında şöyle demiştir. «Fıkıh kapısı, ehli üzerine kilitli idi. Nihayet onu Allah Şafii ile açtı. İnsanlar, bu ilim nev´ini, fıkhî çalışmalarda açılan yeni bir kapı olarak kabul ettiler. Bu ilmi, Şafii´den önce kimse ortaya koymamıştır. Hattâ 195 H. yılında Şafii bunu ilân ettiği zaman âlimlerin hayranlığını mucip olmuştur. Ebu Ali el-Kerabîsî[27] der ki: «Biz ne Kitabı, ne Sünneti, ne de İcma´ı biliyorduk. Nihayet Kitap, Sünnet ve İcma´ı Şafiî´den öğrendik.» Ebu Sevr el-Kelbî (öl. 240 H.) de şöyle demiştir: «Şafiî, memleketimize relince yanına vardık. O, Aİlâhu Teâlâ, bazan ânımı (genel bir hükmü) zikreder ve bununla hâssı (özel bir şeyi) muradeder; bâzan dalâssı zikreder, bununla da âmmı murad eder, diyordu. Halbuki biz tamları bilmiyorduk. Şafiî´ye sorduk, şöyle cevap verdi: Bakınız lur´ân´da «...İnsanlar sizlere karşı bir ordu topladılar...»[28] buyurmaktadır. Buradaki «İnsanlar» dan murat Ebu Süfyan´dır ki, İşte bu hâss´dır. Yine Kur´ân´da: «Ey Peygamber, kadınları boşuyacağınız vakit...»[29] buyurmaktadır. Burada da hâss zikredilmiş olduğu halde murat edilen âmm´dır, yâni insanlardır.
İşte görülüyor ki, Şafiî Bağdad´a .geldiği zaman çantası, Bağdadlılarm bilmediği böyle bir ilimle dolu idi. Bu ilmi, kuran, yani usûl-i fokh´ı açıklayan ve esaslarını tesbit eden Şafiî idi. Gerçi O, bu ilmi tamamen yoktan varetmemişti.
Şafiî´nin fıkhını incelerken iki hususu, burada kısaca, belirtmemiz gerekir:
1 Şafii´nin, fıkhını üzerine bina etliği deliller veya fıkhının kaynakları,
2 Şafiî´nin usûl-i fıkıh ilmine dair çalışmaları.[30]
Şafiî Fıkhının Kaynakları[31]
1, 2- Kîtab Ve Sünnet:
îmam Şafiî, fıkhını, beş kaynaktan beslemiştir. Kendisi bunları «el-Unun» adlı kitabında şöyle tesbit etmiştir: «îlim çeşitli tabakalara ayrılır: Birincisi, Kitab ve sabit olan Sünnettir. İkincisi, hakkında Kitab ve Sünnette bir hüküm bulunamayan mes´eleler üzerindeki icmâ´dır. Üçüncüsü Peygamber´in sahâbîlerinden bir kısmının söylemiş olduğu sözdür. Burada diğer sahâbilerden onlara muhalif olanlarm bulunduğunu bilmememiz şarttır. Dördüncüsü, üzerinde Peygamber (S.A.V)´in sahâbîlerinin ihtilâfa düşmüş oldukları sözdür. Beşincisi Kıyastır. Bu da, Kitab ve Sünnette mevcut olandan başka bir şeye dayanmaz. İlim, ancak bu eh üst tabakadan elde edilir.»[32]
Buna göre Şafiî, istinbat mertebelerinin başına nass´ları koymaktadır. Bunlar da, Kitab ve Sünnettir. Şafiî, Kitab ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmekte ve diğer kaynakları bunlara dayandırmaktadır. Sahâbîler, görüşlerinde ister ittifak etsinler, ister ihtilâfa düşsünler, Kitab ve Sünnete aykırı hareket edemezler. Hattâ onların görüşleri, ya bir nass sebebiyle Kitab ve Sünnete dayanmakta veya bunlara hamledilmektedir. Keza, icmâ´-da Kitab ve Sünnete dayanmakta ve bunların dışına çıkmamaktadır. O halde ilim, daima üst kaynaktan alınmaktadır ki bu da Kitab ve Sünnettir.
İmam Şafii´den sonra gelen fakîhlerin Kitabı önce, Sünneti de ikinci olarak zikrettiklerini görüyorUz. Keza, Şafiî´den önce Ebu Hanîfe´nin de delil olarak önce Kitabı kabul ettiğini, Kitabda bir nass bulamadığı zaman Sünnete başvurduğunu görüyorUz. Muaz b. Ce-bel´den rivayet edilen hadis-i şerîfde de Kitab önce gelmektedir. Yani Peygamber (S.A), Muaz b. Cebel´e: Ne ile hükmedeceksin diye sorduğunda Muaz.- Allah´ın Kitabıyla hükmedeceğini, Kitabda bir nass bulamazsa Resûlüllah´m Sünnetiyle hükmedeceğini, her ikisinde de bir nass bulamazsa re´y´i ile ictihad yapacağını söylemiştir;
Öyle ise Şafiî, Sünneti Kur´an ile niçin birleştirmiştir Halbuki gerçekte bunun ikisi aynı mertebede değildir. Sünnetin hüccet oluşu Kitab sayesindedir. Şüphesiz ki Şafiî, Sünneti her yönden Kur´an mertebesinde görmüyordu. En azından Kur´an, tevatürle nakledilmekte olup ibâdet maksadıyla okunan Allah´ın Kelâmıdır. Sünnetin çoğu tevatüre dayanmadıığ gibi, ibâdet kasdıyla da okunmaz, Allah kelâmı değildir. Peygamber´in kelâmıdır.
Şafiî, fıkhı incelemiş ve Kur´an´m külli kaideler ile birçok cüz´î nies´eleleri ihtiva ettiğini ve Sünnetin de Kur´an´m beyanını tamamladığını, kısa (mücmel) ifadelerini genişlettiğini, bâzı kimselerin kavrayamıyacağı incelikleri açıkladığını görmüştür. O halde Sünnet, Kitabın ihtiva ettiği bütün küllî nies´eleleri açıklamakta ve onun mücmel hükümlerini genişletmektedir. Buna göre Sünnetin açıklayıcı bir durumda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin mertebesinde olması gerekir. Birçok sahâbîler de Hadîs´e (Sünnet´e) bu gözle bakıyorlardı.
Şafii´nin maksadını başka bir yöne sapıİmamak veya onun sö-zünii yanlış anlamamak içiny bâzı kimselerce kavranması güç olan şu üç mes´eleye işaret etmemiz gerekir:
1 Şafiî, fer´î mes´elelerin hükümlerini çıkarırken, Sünnetle elde edilen ilmi, Kur´an´la elde edilen ilim mertebesine koymakla Kur´an´m bu dinin aslı, esası ve Uz. Peygamber´in en büyük mu´cizesi oluşunu inkâr etmemektedir. Çünkü aslolan Kur´an´dır, Sünnet onun dalı mesabesindedir. Bu itibarla kuvvetini Kur´an´dan almaktadır. Ancak Sünnet, hüküm çıkarırken derece bakımından Kur´an mertebesindedir. Çünkü açıklamak hususunda ona yardımcı olmakta, insanlara dünya ve âhiret sa´âdetlerini temin etmeleri için getirmiş olduğu hükümleri beyan etmek babında onu desteklemektedir.
2 Şafiî, fer´î mes´eleleri açıklarken umumî olarak Sünnete dayanan ilmi, Kur´an´a dayanan ilim mertebesine koymuştur. Tâ ki istinbat doğru ve sağlam olsun. Şafiî, rivayet tarzı ne olursa olsun, Peygamber´e nisbet edilen her şeyi mütevâtir olan Kur´an mertebesinde görmemektedir. Çünkü âhâd hadîsler, Kur´an âyetleri şöyle dursun, mütevâtir hadîsler mertebesinde bile değildir. Bizzat Şafii yukarıda kendisinden biraz önce naklettiğimiz ifadesinde, fer´i kümleri çıkarmada Sünneti Kur´an mertebesinde zikrederken, «Sabit olan Sünnet» demek suretiyle bu noktaya dikkati çekmiş ve : «Birincisi Kitab ve sabit olan Sünnettir.» demiştir.
3 Şafiî, akâid esaslarını tesbit konusunda Sünnetin Kur´an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir.
Şafii´den sonra gelen birçok fakîhler onun bu görüşünü desteklemişlerdır. Şâtıbî, el-Muvafakat´ında şöyle der. «Kur´an´dan hü-)teüai istiabfti ederken sadece Kur´an´a dayanmak ve onun açıklaması mahiyetinde olan Sünneti gözönüne almamak caiz olmaz. Çünkü Kur´an´ın ifade ve hükümleri küllidir. Meselâ; namaz, zekât, hac, bruç vb. konularda Kur´an´in hükümleri böyledir. Bunların açıklanması zaruridir.»
Şafiî, Sünnetten sonra selef-i sâlihîn Kur´an tefsirini nazarı dikkate alır. Çünkü onlar, Kur´an´ı başkalarından daha iyi bilmektedirler. Selef-i sâlihîn tefsiri bulunmayan konularda, Şafiî´ye göre Arapçayı iyi bilmek Kur´an´ı anlamaya yeter. Şafiî delil getirme bakımından Kur´an ve Sünneti aynı derecede gördüğü halde, Kur´an´ın Sünneti, Sünnetin de Kur´an´ı nesh etmediğini söyler. Lâkin bununla birlikte Şafiî, eğer Kur´an Sünneti nesh etmişse böyle bir nesh olayını açıklayan bir Sünnetin bulunmasını şart koşar. O, bu noktada çok şiddetli davranır ve bunu şu iki esas üzerine bina eder:
1 İstikrâ´ (Endüksiyon) ile sabit olmuştur ki, Kur´an´ın nesh ettiği her hüküm Sünnet ile belirtilmiştir. Meselâ, kıblenin Beytu´l-Makdis´ten Kâ´be´ye çevrilmesi böyledir. Peygamber (S.A.V.), Küba´da namaz kılanlara elçi göndermiş ve böylece onların Kâ´be´ye dönmelerini temin etmiştir. Burada, Kur´an-ı Kerîm´in bildirdiği nesih olayını Sünnet açıklamaktadır. Nesih olayı, amelî hükümlerin değişmesini gerektirir. Amelî hükümlerin değişmesi de. Peygamber (S.A.V.)´in nesih olayını adece açıklamasıyla değil, fiilî olarak tatbik etmesiyle belli olur.
2 Sünnet, Kur´an´ı beyân etmektedir. Nesih ise, herhangi bir hükme göre amel etmenin sona erdiğini bildirmektedir. Sünnet, Kur´an´ı açıkladığına göre neshi ifade eden nassı açıklayan bîr Sünnetin bulunması gerekir.
Şafiî, şüphesiz ki, Sünnet Kur´an ile nesh edilemez, derken fu-kahânın ekserisine muhalefet etmiştir. Bunun sebebi, Şafiî´nin Sünneti ihmal etmemek hususunda ve onun, Kur´an´ın bir açıklaması olduğunda çok sıkı davranışıdır. Çünkü O, şöyle düşünüyordu: Nşsh´i açıklayan bir Sünnet olmaksızın, Sünnetin Kur´an´la nesh edilmesi caiz olursa, Kur´an nass´lannın zahirine muhalif görünen birçok sünnetlerin nesh edilmiş olduuğ iddia edilebilir. Şafiî, Allah ondan razı olsun bu kapıyı kapatmış ve Sünnetin ancak Sünnetle nesh edileceğini söylemiştir. Şafii ys göre Sünnet, Kur´an´a aykırı düşerse şüphesiz Kur´an tercih edilir. Kur´an´a muvafık olan veya nesh´i beyan eden sünnetler vardır. Sünnetle Kur´an arasındaki muhalefet, her ikisini birden almaya müsaade etmez. Bu durumda nesh´e delâlet eden bir Sünnet bulunmazsa, Kur´an´a aykırı düşen Sünnet zaîf sayılır, Uz. Peygamber´e nisbeti sabit görülmez.[33]
Şafiî´nin Sünneti Müdâfaası:
İşaret ettiğimiz gibi Şafiî´nin çağında çeşitli mezhebler vücut bulmuştu. Bâzı zümreler, bu çağda Sünnete hücum etmeye başlamıştı. Şafii «Cimâu´l-İlm» adlı kitabında bunları üç sınıfa ayırır:
1 Sünneti toptan inkâr eden ve yalnız Kur´an´m hüccet olduğunu ileri sürenler,
2 Ancak, aynı mânâda Kur´an âyeti bulunan Sünneti kabul edenler,
3 __ Mütevâtir olan Sünneti kabul eden ve mütevâtir olmayan Sünneti tanımayan kimseler. Mütevâtir diye, umûmun rivayet ettiği hadis veya habere denir. Mütevâtir olmayan diye de, özel şahısların rivayet ettiği hadîs veya habere denir.
Birinci ve ikinci sınıfa dâhil olanlar Sünneti tamamen yıkmakta ve onu kendi başına bir delil olarak tanımamaktadırlar. Şafiî, birinci sınıfa dâhil olanların sözüne göre hareket etmenin, çok tehlikeli bir şey olduuğnu, çünkü bu durumda bizim namazı, zekâtı, haccı, Kur´ari´da kısaca zikredilen ve Sünnet tarafından açıklanan diğer farzları anlayamıyacağıraızı, bunların ancak basit olarak lügat mânasına göre değerlendirebileceğimizi söyler. Buna göre namaz veya zekât adı verilebilecek pek az bir şey farz kılınmış olur. Meselâ, birisi günde iki rek´at namaz kılıp, Allah´ın Kitabında olmayan bir şey bana farz kılınmamıştır, dese ne lâzım gelir Böyle bir anlayış, namazları, zekâtları ve haccı ortadan kaldırmak demektir.
Şafiî, Allah ondan razı olsun birinci sınıfa dâhil olanlar için söylenilenlerin, ikinci sınıfa dâhil olanlar için de söylenebileceğini beyan etmiştir. __
Üçüncü sınıfa gelince, bunlar: Âhâd haber (hadîs)´le istidlali inkâr etmektedirler. Şafiî bunların görüşünü de köklü ve sağlam delillere dayanarak reddetmiştir. O, Peygamber (Ş.A.V.)´in îslâma davet için tebliğleri tevatür derecesine ulaşmayacak miktarda elçiler gönderdiğini beyan etmiştir. Eğer tevatür zarurî olsaydı Peygamber (S.A.V.) bunlarla iktifa etmezdi. Çünkü îslâm´a davet için kendilerine elçi gönderilenler bu elçileri tevatür ifade etmediği iddiasıyla reddedebilirlerdi. Şafiî, ayrıca mal, can ve kanla ilgili dâvalarda iM kişinin şahitliği tevatür derecesine ulaşmayan bir haber olduğu halde şeriat-bu habere göre karar vermektedir. Üçüncü olarak, Şafiî, Peygamber (S.A.V.)´in kendisinden hadis işitenlere bir kişi bile olsa duyduğu şeyi nakletmeleri için izin verişini delil olarak beyan etmiştir. Çünkü Peygamber (Aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: «Allah, benim sözümü işitip ezberleyen ve onu başkalarına tebliğ eden kulunu nurlandırsın. Bâzı fıkıh ehli vardır ki, aslında fakîh değildir. Bâzı fıkıh ehli de vardır ki, öğrendiği fıkhı kendisinden daha iyi anlıyacak olan birine nakleder. Üç şey vardır ki, müsiüin anın kalbi bu sayede paslanmaz. Bunlar: Allah´a amelde ihlâs, müslünıanlara nasihat ve müslümanların cemaatından ayrılmamaktır.»
Şafiî, görüşünü isbat için, dördüncü olarak, saîıâbîlerin, Peygamber (S.A.V.)´in hadîslerini münferit olarak birbirinden naklettiklerini ve birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmadıklarını ileri sürer. İşte pu şekilde Şafiî, âhâd haberlerin kabul edileceğine dair birçok deliller getirir.
Burada hemen belirtelim ki, Şafiî´nin zikrettiği her üç sınıf da tarihin dalgaları içinde kaybolup gitmiş, onlardan İslâm tarihinde anılmaya değer bir kimse kalmamıştır. Gerçek odur ki, bu her üç sınıfa dâhil olan kimseler; hadîsi yıkmak ve onu kabul etmemek cihetine gitmişlerdir. Aslında bunlar, îslâmı yıkmak, Kur´an´ı bozmak veya Km´an´m mânaları ile oynamak isteyen, fakat buna imkân bulamayınca, hiç olmazsa, Kur´an´m bir açıklaması olan Sünneti ondan ayırmak ümidine kapılan kimselerdir. Onlar, Kur´an-ı açıklayan Sünneti Kur´an´dan ayırmakla Kur´an´m mânâlarını tahrif ve hükümleriyle oynamak imkânına kavuşmak ve bu suretle de kolayca İslâm´ı temelden yıkmak istemişlerdir.
İçinde yaşadığımız ve İslâm´ı yıkmak için bir sürü unsurların bulunduğu bu çağda da, geçmİşteki sapık ve İslâm´ı çürütmek isteyen kimselerin yolundan gidenler mevcuttur. Bunların bir kısmı, tersine, sadece Sünnete itimad edilmesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Bu İslâm düşmanları ikiye ayrılmış olup her ikisinin tuttuğu yol da yanlıştır:
Bunlardan birincisi, açıkça Sünnetin hüccet olmadığını, ancak tek başına Kur´an´m hüccet olduğunu söylemektedirler. Bunlardan bâzıları ile, Pakistan´ın Lahor şehrinde akdedilen Büyük İslâm Kongresinde karşılaştık[34]. Bu topluluk, kendisine «Kur´an Cemaatı» adını vermektedir. Aslında bunlar, Kur´an´m en büyük düşmanıdırlar. Bunlar, bir kelime Arapça bilmedikleri halde, yanlış yamalak tefsirlere dayanarak ve bu tefsirlerdeki sözleri, Peygamber (S.A.V)in Sünnetine hiçbir ihtiyaç duymaksızın hüccet saymaktadırlar. Eğer onların metodu hâkim olursa, Kur´an-ı Kerîm, önceki ilâhî kitapların uğradığı felâkete uğrar. Çünkü o kitaplar, tercüme sebebiyle ve aslı zayi olduğu için tahrif ve tağyire uğramıştır. Bu topluluğa benzer bir zümre de Mısır´da mevcut idi. Bunlar, görüşlerini anlatan birçok kitaplar telif etmişler ve başları da bir «Bakan» idi. Fakat Allah, bu bakanı helak etmiş ve böylece cemaatı da dağılmıştır.
İkincisine gelince; onlar da, râvîleri yermek (ta´n etmek) ve ayıklayacağız, diye sahih hadîsleri tekzip etmek suretiyle Sünneti temelinden yıkmak istemektedirler. Bunların maksadı da, birincilerin maksadının aynıdır. Her iki fırka da, îslâm için kendilerinden iyilik beklenmiyen kimselerden yardım görmektedirler. îslâm düşmanları, onları mallarıyla, ilanlarıyla ve karşılarına çıkanları ezmek suretiyle desteklemektedirler. Bugün bir Şafiî´miz bulunsaydı, ne iyi olurdu. Fakat, bunların sesi de kısılacaktır. Allah, diğerleri gibi, şüphesiz, onları da İslâm tarihinin dalgaları içerisinde boğacak ve yok edecektir.[35]
3- İcmâ´
Şafiî, icmâ´ın dîni bir hüccet olduğunu kabul etmiş ve onu şöyle tanımlamıştır: îcmâ´, herhangi bir çağdaki îslâm âlimlerinin bir delile dayanarak şer´i ve amelî bir hüküm üzerinde fikir birliğine varmasıdır. Şafiî bu konuda şöyle der: «Ben ve ilim sahiplerinden bir kimse bunun üzerinde icmâ´ vardır demiş isek, mutlaka karşılaşacağınız her âlim onu söylemiş ve kendisinden öncekilerden aynı şeyi nakletmiştir. Meselâ, öğle namazı farzının dört rek´at oluşu, şarap ve benzerinin haram edilişi böyledir.»
Şafiî´nin kabul ettiği ilk icmâ, sahâbîlerin icmâ´ıdır. Şafiî´nin ifadelerinde, sahâbîîerden başkalarının icmâ´ı hüccet olmaz, diye bir sarahat yoktur. Burada şu üç noktayı belirtmemiz gerekir:
1 Şafiî, delil olma bakımından icma´ı, Kitab ve Sünnet´ten sonraya bırakır. Üzerinde icmâ´ edilen bir şey, Kitab ve Sünnet´e aykırı ise delil olamaz. Gerçekten Kitab ve Sünnet´e aykırı bir mes´ele üzerinde icmâ´ mümkün değildir. Böyle bir şey düşünülmiyeceği gibi İslâm tarihinde bunun aksini teyid edecek veya bu hususta misâl olacak bir şey vâki´ de olmamıştır.
Şafiî´den sonra fakîhlerden bâzısı icmâ´m Kitab ve Sünnet´ten önce geldiği vehmine kapılmıştır. Bu nokta üzerinde bir kısım Batılılar bâzı fikirler ileri sürmüşlerse de, tamamen yanılmışlardır. Bunlara göre, Kitab ve Sünnet´in nassma muhalif bile olsa, birşey üzerinde yapılan icma´ onu meşru kıldığından îslâm şeriatı durnadan inkişaf etmektedir. Onlar, önce böyle bir kuruntuya kapılıp sonra da müslümanların bu yolla İslâm´ı niçin inkişaf ettirmediklerine hayret ederler (!).
Hakikatte icmâ´ iki kısma ayrılır:
a) Nass´Iar üzerindeki icmâ´: Bu icmâ´, tevatür derecesinde olup İslâm´ın ana çerçevesini meydana getiren mes´eleler üzerindeki icmâ´dır. Bu mes´eleler hakkında âlimler, dînin zaruri olarak bilinen emirleridir, derler. Bunlar beş vakit namaz ve namazın rek´at-ieri, hac ile ilgili ibâdetler, bütün çeşitleriyle zekât ve benzeri hususlardır. Birçok nass ve mütevâtir hadîslere dayanılarak bunlar üzerinde icma´ hâsıl olmuştur. Âlimlerin bu mes´eleler üzerindeki icmâ´i nass´lar, sâdık haberler (hadîsler), bunların mânâ ve hükümlerinin anlaşılması ve yakinen bilinmesi üzerinde yapılmış olan bir icmâ´dır. Şüphesiz bu türlü icmâ´iar bunlara muhalif olduğu sanılan cüz´î nass´lardan önce gelir. Bu türlü icmâ´Iara aykırı düşen bir nass´a iltifat edilmez. Çünkü böyle bir nass, mânalarında icmâ´ hâsıl olan nass´lara aykırı düşmektedir.
b) Âlimler arasında münakaşa konusu olan bâzı hükümler üzerindeki icmâ´lar: Sahâbîlerin bir mes´elede Uz. Ömer´in re´y´i üzerindeki icmâ´ı böyledir. Şöyle ki: Uz. Ömer, fethedilen arazînin mücâhitler arasında ganimet olarak dağıtılmasını emretmiş, sahâbî-ler de onun bu görüşü üzerinde icmâ´ etmişlerdir. Bu icmâ´ da nassa dayanmaktadır. Fakat bunu tanımayanlar, beş vakit namazı ve namazın rek´atlerini inkâr edenler gibi kâfir olmazlar. Şüphesiz bu türlü icmâ´lar, delil olma bakımından Kitab ve Sünnet´ten sonra gelir.
2 Şafiî Medînelilerin icmâ´mın kabul etmezdi. îşte O, bu noktada hocası İmam Mâlik´e muhalefet etmiştir. Şafiî bu meseleyi ilmî yönden şöyle açıklamıştır: Medîneliler ancak, öğle namazının dört rek´at, akşam namazının üç rek´at ve sabah namazının iki ret´at oluşu gibi konular üzerinde icmâ´ etmişlerdir. Diğer bütün İslâm memleketlerinde de bu gibi konularda icmâ´ edilmiştir[36]. Fakat Şâfü, müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan meselelerde Medî-nelilerin ameline göre hareket edileceğini söylemiştir. İşte Şafiî, bu konuda hocasına nazarî olarak muhalefet ettiği halde, amelî bakımdan onunla birleşmektedir.
3 Bir kimse, kendisiyle münazara yaparken kendi görüşünü destekleyen bir icmâ´ bulunduğunu ileri sürerse, Şafiî bu konuda ic-ma´ın mevcudiyetini inkâr ederdi. Hattâ bu yüzden Şafii´nin icmâ´ı hiç tanımadığı iddia edilmiştir.
Hakîkaten bir kısım konularda icmâ´ bulunduğu iddiası, müc-tehid İmamlar devrinde çok rastlanılan bir şeydir. Öyle ki hakkında icmâ´ bulunmayan birçok meseleler üzerinde de icmâ´ olduğu ileri sürülmüştür. Meselâ, Ebu Hanîfe´nin talebesi Ebu Yûsuf, îmam Ev-zâî´nin görüşlerini reddederken kendisini destekleyen birçok icmâ´-larm bulunduğunu ileri sürmüştür. Fakat Ebu Yûsuf, Evzâî´yi reddederken çoğu zaman ağır bir dil kullanmıştır.
Hulâsa; Şafiî, icmâ´ı hüccet olarak kabul ederdi. Fakat, bir mesele üzerinde icmâ´ iddia edildiği zaman, meseleyi incelemek için bu icmâ´ iddiasına karşı çıkardı.[37]
4- Sâhâbîlerîn Sözleri
Şafii mezhebine bağlı olan usûl yazarlarının bâzısı, İmamlarının eski mezhebine göre sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını, yeni mezhebine göre ise bundan vazgeçtiğim iddia etmiştir. Şafiî´nin eski mezhebi, Irak´ta yazmış olduğu ve Zaferâni´nin rivayet ettiği kitaplarındaki görüşleridir. Yeni mezhebi ise, Mısır´da yazmış olduğu ve Rabf b. Süleyman el-Muradî el-Müezzin´in rivayet ettiği kitaplarındaki görüşleridir.
Fakat biz, Rabî´ b. Süleyman´ın rivayet ettiği «el-Risale» adlı eserinde Şafiî´nin, sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını görüyorUz. Bundan Şafiî´nin, yeni mezhebinde de sahâbîlerin sözünü delil olarak kabul ettiği anlaşılıyor. Eski mezhebinde sahâbînin sözünü delil olarak kabul edişi üzerinde de ittifak vardır. Biz de, doğru olarak bu görüşü kabul ediyoruz.
Sözün kısası, Şafiî, sahâbîlerin re´y´ini şöyle.üç kısma ayırır:
1 Sahâbîlerin üzerinde icmâ ettikleri meseleler: Sahâbîlerin fethedilen arazînin sahiplerine bırakılmasına dair yapmış oldukları icmâ´ böyledir. Bu türlü icmâ´lar hüccet olup icmâ´ın şümulüne da-. hildir ve hiç kimse bu konuda bir şey söyleyemez.
2 Hakkında bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği, buna muhalif veya muvafık başka bir görüş bulunmayan meseleler: Şâfü, sahâbîlerin bu türlü görüşlerini de delil olarak alır. «er-Risale» adlı eserinde Şafiî, birisiyle şöyle bir münazarada bulunduğunu anlatır: «Münazara eden: Sahâbîlerden birisi bir mesele üzerinde herhangi bir görüş beyan etse, buna muvafık veya muhalif başka bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği bilinmese, sen bu konuda Kitab, Sünnet veya icmâ´da bu sahâbî sözünün uyulması gereken bir hüccet olduğunu gösteren bir delil bulabilir misin dedi. Ben de: Bu konuda Kitab ve sabit olan Sünnet´te bir şey görmedik. Ancak ilim sahiplerinin, sahâbîîerden birine ait bir sözü bâzan kabul ettiklerini, bâzan da terk ettiklerini gördük... dedim. Bunun üzerine O: Sen bunlardan hangisini kabul ettin dedi. Ben de: Kitab, Sünnet ve icmâ´ ile sabit olan bir hüküm bulamadığım zaman, Sahâbîlerden birinin sözüne uymayı tercih ettim... dedim. Sahâbîlerden sadece birine ait olan bir söze, başka birinin muhalefet etmediği ise pek azdır.»[38]
3 Sahâbîlerin ihtilâf ettiği mes´eleler: Şâfü bu konuda Ebu Hanîfe gibi sahâbilerin sözleri arasında istediklerini tercih eder ve bütün sahâbîlerin görüşlerine aykırı bir şey söylemez. Onların sözleri arasında Kitab, Sünnet ve icmâ´a yakın veya kuvvetli bir kıyas ile desteklenmiş olanları tercih eder. Size burada Şafiî´nin, konu ile ilgili kendi görüşlerini sunuyorum :
«Kitab ve Sünnet´de bulunan şeyleri işitenler için özür söz konusu değildir, mutlaka onlara uymak gerekir. Kitab ve Sünnet´de bir şey yoksa sahâbîlerin veya onlardan birinin sözlerine başvururUz. Eğer ihtilâf edilen meselede Kitab ve Sünnet´e daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebu Bekr, Önier ve Osman (R.A.)m sözüne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitab ve Sünnet´e daha yakın oîduuğna dair herhangi bir delâlet bulunursa o söze uyarız.»[39]
Bu ifadeden anlaşılıyor ki, sahâbîlerin ihtilâfa düştükleri bir meselede Şafiî, önce Kitab ve Sünnet´e daha yakın olan görüşü tetkik etme cihetine gidiyor. Sahâbîlerin görüşlerinden hiçbirisinin Kitab ve Sünnet´e delâlet bakımından daha yakın olduğunu tesbit etmemesi pek azdır. Bu sebeple Şâfü, ikinci cihete yani taklide yönelmemektedir. O, böyle bir durumda İmamın (halîfenin) benimsediği tarafı tercih etmektedir. Dolayısıyla bu gibi ihtilaflı bir konuda önce Ebu Bekr, sonra Ömer, daha sonra da Osman (R.A.)´ın benimsediği görüşü kabul etmektedir. Şafiî bu tutumunu, şöyle izah eder: «İmamın (halîfenin) sözü herkesçe bilineceği için halkın buna uyması gerekir. Halkın uyması lâzım gelen kimsenin görüşü, bir veya birkaç kişiye fetva veren kimsenin görüşünden elbette daha meşhurdur. Çünkü onlar, böyle bir kimsenin fetvasını ya kabul eder, ya reddeder. Ekseri müftîler evlerinde veya meclislerinde özel kişilere Fetva verirler. Halk bunların fetvalarına halîfenin fetvaları kadar önem vermez. Gördük ki, ilk halîfeler önce fetva vermek istedikleri bir konu üzerinde Kitab ve Sünnet´de bir şey bulunup bulunmadığını sormakla işe başlıyorlar ve görüşlerini açıklıyorlardı. Sonra onlara görüşlerine muhalif haberler bildiriliyor, onlar da takva ve faziletleri sayesinde kendi görüşlerinden vazgeçmekten çekinmiyorlar ve bu haberleri kabul ediyorlardı. O halde ilk halifelerden intikâl eden bir şey bulunmazsa, Peygamber (S.A.)´in diğer sahâbîleri de güvenümeye lâyık kimseler olduklarından onların sözlerini alırız. Sahâbilere uymak, onlardan sonrakilere uymaktan daha iyidir.»[40]
Bu ifade de gösteriyor ki Şafii, sahâbîlerin sözlerini delil olarak almakta, onların ihtilâf ettikleri konularda da birinin.delilini diğerinin deliline tercih edecek bir şey bulunmazsa, Hulefâ-i Râşidîn´i taklîd etmektedir.[41]
5- Kıyas
Yukarıda anlatılan kaynaklar konusunda, Şafiî, sadece nâkildir, müçtehid değildir. Ancak O, nass´larm mânâlarını kavramak, sahâbîlerin görüşleri arasında yaptığı gibi, mevcut görüşlerin bâzısını diğer bâzılarına tercih etmek için gayret göstermiştir.
Kıyas´a gelince; Şâfü, bu konuda uyulması gereken bir görüşü ortaya koymak hususunda bir ictihadda bulunmuştur. Bunun içindir ki Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu söyler. Şafii´nin misâl olarak ileri sürdüğü birçok meselelerden anlaşıldığına göre onun kıyas anlayışı, diğer usûl âlimlerinin kıyas hakkında yapmış olduğu tarife uyar. Buna göre Kıyas: Hüküm bakımından hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, hükme esas teşkil eden. ortak bir illet sebebiyle hakkında nass bulunan bir mes´eleye bağlamaktır.
Şâfii, kıyasın, İslâm´ın bir esası olduğunu isbat eder. Çünkü mesele hakkında bir nass bulunmazsa, Kitab ve Sünnet´in delâlet ettiği hüküm ancak kıyasla bilinir. Şafiî, kıyası şu iki mukaddime (öncül) üzerine dayandırır:
1 Şerîatin bütün Hükümleri umûmî olup muayyen hâdise ve zamanla kayıtlı değildir. Durum böyle olunca insanın karşılaştığı her hadisenin şer´î hükmünü açıklamak gerekir. Bu ise ya sarih bir nass´la sabit olur, ya nass´a atıfla olur. Buda hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, hakkında nass bulunan bir meseleye kıyasla mümkündür. Şafiî, bu konuda şöyle der: «Müslümanm karşılaştığı her mesele için ya apaçık bir hüküm veya hakîkata uygun şekilde bir delâlet mevcuttur. Eğer meseleyle ilgili doğrudan doğruya bir hüküm varsa, müslümanm ona .uyması gerekir. Eğer doğrudan doğruya bir hüküm yoksa, ictihad yapmak suretiyle hakîkata uygun olan delâleti araması icabeder. İctihad da, Kıyas demektir.»[42]
Bu sözün mânâsına göre şeriat umumîdir. Açık bir nass bulunursa ona uyulur, bulunmazsa şerîatin umûmî hükümlerinin işaretine göre müctehid, meselenin hükmünü tâyin etmek için ictihad´a başvurur. Bu arada bâzı naşs´Iarm delâleti onu, bu nass´lar üzerine kıyas cihetine sevkeder.
2 Şafiî, hükümlerle ilgili şeriat ilmini iki kısma ayırır:
a) Hükümlere kesin olarak delâlet eden (kat´î) nass´larla sabit olan kesin ilim.
b) Galip zan ile iktifa edilen zannî ilim.
İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma dâhildir. Şafiî, nass´lardan kat´î bir ilim elde edilmezse müctehidin galip zanla elde edilen ilimle yetineceğini söyler.
Şafiî´ye göre; kesinlik ifade eden ilim, zahir, ve bâtına ait ilimdir. Yâni bir müslüman onu inkâr edemez ve onun icabına uyarak amel etmek zorundadır. Galip zanla hâsıl olan ilim ise, zahire ait olup bâtmda onun icabına göre amel etmek ve ona boyun eğmek gerekmediği gibi, bunu inkâr eden kâfir de olmaz. İmam Şafiî, şeriatın birçok hükümlerinde zahire göre hareket edilmesi gerektiğini misallerle anlatır. Meselâ, kadı şahitlerin şahadetiyle sanığı öldürür. Burada, şahitlerin doğruluk ve adaletli davrandıklarına, görünüşte durumlarının iyi olduğuna, yalancı olmadıklarına veya bir tarafı tutmadıklarına delâlet edecek emarelerin bulunması şarttır[43]. Şahitlerin yanılmış veya yalancı olmaları mümkündür. Fakat kadı, zahire göre amel eder, bâtını (işin içyüzünü) Allah´a bırakır. Bunda toplumun maslahatı vardır. Çünkü şahitlerin yalancı olmaları ihtimaliyle suçlular muhakeme edilmezse, nice mallar zayi ve kanlar heder olur. Böylece halk anarşi içinde kalır ve Allah´ın: «Kısasda sizin için hayat vardır...»[44] âyetindeki içtimaî yüksek mânâ gerçekleşemez.
O halde müctehidler, hükümleri delillere dayanarak ortaya koymakla vazifeli oldukları gibi, imkânların kendilerini ulaştırdığı neticeye göre amel etmekle de mükelleftirler. Onlar, gözlerinden kaçan şeylerden ötürü günahkâr da olmazlar. Meselâ, bir kimse helâl diye bir kadınla evlense, karı-koca olduktan sonra onunla süt kardeşi olduğu anlaşılsa, bû kimse Allah´a karşı günah işlemiş olmaz. Çünkü, durumu bilmiyordu, öğrenmek için yapmış olduğu araştırma da onu böyle bir bilgiye ulaştırmamıştı. Nihayet bilinmeyen nokta ortaya çıkınca evlenme akdi feshedilir. Bu durumda zahire göre bir hüküm, batma göre de ayrı bir hüküm terettüp eder: Zahire göre nesep sabit olur. İddet ve mehir gerekir. Bâtına göre de miras ve nafaka gerekmez,
Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu isbat etmiş; fakat bunu müctehid tarafından ortaya konan bir hüküm saymamıştır. Aksine, Şafiî, bunu, müctehid´in ictihad´da bulunduğu meselenin şer´î hükmünün bir açıklaması olarak kabul etmiştir. Bu hususta Şafiî şöyle der: «Kitab ve Sünnet´in habe,ri, müctehidin isbat etmek için mânâsını araştıracağı bir madde (ayn) dir.»[45]. Yani kıyas, müctehidin birtakım nass´larm mânâsını iyice kavraması, ictihad yaptığı mesele ile kıyasa esas teşkil eden mevcut nass´m delâlet ettiği mânâyı karşı-, laştırması bakımından Kitab ve Sünnete dayanır.
Şafiî, re´y´e dayanan içtihadın çeşitlerinden ancak kıyası kabul eder. Sarih nass´lardan i´cmâ´ ve sahâbîlerin fetvalarından sonra sadece kıyasa başvurulacağını, söyler ve bu konuda da şöyle der:, «Peygamber, ictihad ile emretmiştir. İctihad ise, bir şeyi talep etmektir. Bu da, ancak delâletler vasıtasıyla olur. Delâletler de kıyastır. GörüyorUz ki, bir kimse başka birine bir köle satmak istese, bilen kimseler; alıcıya, eğer piyasayı, köle ve cariyenin o gün kaçtan satıldığını bilmiyorsa, bunun kıymetini takdir et, demezler. Zira onun doğru bir kıymet takdir etmesi ve sözünün muteber olabilmesi için bu köleyi diğeriyle.mukayese yapması ve her ikisinin değerini bilmesi gerekir. Aynı şey, piyasayı bilmiyorsa, ´mal sahibi için de böyledir. Kölenin kaçtan satıldığını bilmiyen bir fakîh´e de bu köle veya cariyenin kıymetini, yahut şu işçinin ücretini ´takdir et, denilemez. Çünkü o, emsal göstermeksizin buna bir kıymet takdir ederse haksızlık etmiş olur.»[46].
Bu ifadeden çıkarılan neticeye göre ictihad, ancak elde kendisine kıyas edilecek bir misâl bulunursa mümkün olur. Meselâ, bir kimse bir malın kıymetini takdir etmek istese, onun, önce bu malın mahiyet ve faydasını, sonra da çarşıdaki emsalinin değerini gözönüne alması gerekir. îşte fakih de böyledir. O da çıkaracağı hükmü, üzerine bina edecek mevcut bir aslı gözönüne almalıdır. Tâ ki yaptığı iş, temelsiz ve gelişi güzel olmasın. Allah´ın emir ve nehiyleri yanında basit bir şey olan eşyanın kıymeti ancak emsali gözönüne alınmak suretiyle takdir edildiğine göre; müctehidin de, içtihadında en azından bir eşyanın kıymetini takdir ederken bağlı olduğu şeylerle mukayyet olması lâzım gelir. İşte bu da, onun içtihadını üzerine bina etmesi için mânâ yönünden benzeri bir nassın bulunmasıdır.
İctihad´da kıyasa başvuran ilk imara, Şafiî değildir; İmam Mâlik de kıyası kabul etmiştir. Ebu Hanîfe ise kıyas fakîhlerinin üstadı sayılır. İbrahim Nahaî´den beri Irak ekolünde ictihad, kıyasa dayanmakta idi. Fakat Şafiî, zaman bakımından Irak ekolünden sonra ise de ve kendisini, kıyasların illetlerini ortaya çıkarma bakımından Ebu Hanîfe derecesinde saymasa da, onun bu esas üzerindeki üstün hizmeti bir gerçektir. Çünkü kıyasın kaidelerini bir disipline bağlayan, fakîh veya müctehidin kıyasa göre hüküm çıkarırken uyduğu takdirde yanılmamasmı sağlayacak olan şartlan ortaya koyan İmam Şafiî´dir. Kıyasın derece ve kısımlarını açıklayan yine O´dur.
Buna göre, daha önce kıyası kullananlar varsa da, kıyasın kanunlarını istinbat eden ve onu bir nizama sokan Şafiî olmuştur. Yâni Şafiî, kıyas İmamlarının açıklamadan bahsettikleri ilmin kâşifi sayılır.
Şafiî, kıyasın cereyan edip etmeyeceği yerleri zikretmiş ve onu fer´î meselelere nisbetle illetlerin açıklığı ve tesir kuvvetine göre derecelere ayırmıştır.
1 Fer´i mes´elede illet daha açık ve tesir bakımından daha kuvvetli olursa kıyas birinci dereceyi teşkil eder. Meselâ: bir şeyin azı haram ise, çoğunun evleviyetîe haram oluşu böyledir.
2 Fer´î mesele, illet bakımından asıl meseleye müsavi olursa, kıyas ikinci dereceye dâhil olur. Meselâ; yarı ceza alma bakımından köleyi cariyeye kıyas etmek böyledir.
3 Fer´i mesele, hükmün illetine nisbetle asıl meseleden daha az açık olursa, kıyas, üçüncü derecede bir kıyas olur.
Fakihlerin ekserisi birinci ve ikinci dereceye dâhil olanları kıyas saymazlar. Yani onlar, birinciyi «Delâletu´n-Nass» denilen mef-hum-ı muvafakat´a dâhil etmişlerdir. Şafiî de buna cevaz vermiş ve onun, kıyas babından çıkarılıp nass´lara dâhil edilmesine itirazda bulunmamıştır. Yine fakıhlçrin ekserisine göre, ikinci dereceye dâhil olanlar da kıyas sayılmazlar. Belki bunlar, teklif ifade eden hükümlerde erkekle kadın arasındaki müsavat kanununa tabidirler. İşte kıyası inkâr edenler, bu çeşit istinbatı kabul ederler.
Şafiî kıyasın derecelerini saymakla iktifa etmez. Ayrıca kıyas ile uğraşan fakihin uyması lâzım gelen ve kitabın baş tarafında açıkladığımız ictihad şartlarını da tafsilatıyla [47]anlatır.[48]
Şafiî´nin Îstihsân´ı Îbtali
İmam Mâlik: «İstihsan, ilmin onda dokUzudur.» demişti. İmam Şafii de; «Kim istihsan yaparsa o, şeriata yeni bir ilâvede bulunur.» demiştir. O halde büyük bir İmamın değer verdiği ve aynı İmamın büyük bir talebesinin tanımadığı istihsan nedir Mâlikîler, İmam Mâlik´in dilindeki istihsânı, masâlih-i mürseleyi almakla tefsir ederler. Masâlih-i mürsele de, şeriatin hükümlerine uygun düşen ve hakkında müsbet veya menfi bir nass bulunmayan maslahatlardır. İsterse bu maslahatlar, kıyas konusu olsun isterse olmasın. Eğer kıyas konusu olursa, bâzı Mâlikîler buna özel olarak «istihsan» adım verirler.
Kısaca, İmam Mâlik´in dilindeki istihsânm tefsiri, nass bulunmayan yerde şeriatın hükümlerine uygun olan maslahatı almaktır. Şafiî bu istihsânı kesin olarak reddetmiş ve "bu konuda şu delilleri ileri sürmüştür:
1 İstihsânı kabul etmek, bâzı meselelerin hükmünü şeriat beyan etmemiştir, demek olur. Halbuki Allah Kur´an´da: «İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır »[49] buyurmaktadır. Buna göre apaçık bir nass veya ona hamledilen bir kıyas bulunmaksızın meselenin hükümsüz bırakılması, insanın başıboş bırakılması demektır. Bu ise bâtıldır.
2 İtaat yalnız Allah´a ve O´nun Resulü´nedir. Hüküm de yalnız Allah´ın indirdiği iledir. Bu ise ya nass´m hükmü ile olur veya nass´a hamletmekle.
3 Peygamber (S.A.), fıkhî hükümleri istihsâna dayanarak açıklamamıştır. Uz. Peygamber, kendisine bildirilmeyen meselelerde vahyin gelmesini beklerdi. Eğer bir kimsenin istihsân ile hüküm vermesi caiz olsaydı, kendiliğinden konuşmayan Peygamber (S.A.)´-in istihsân ile hükmetmesi gerekirdi.
4 Peygamber (S.A.), sahâbîlerin istihsanları ile verdikleri hükümleri hoş karşılamamıştır. Meselâ, sahâbilerin bir ağaca sığınan kimseyi ağacı yakarak öldürmelerini kınadığı gibi, kılıç korkusu ile, Allah için müslüman oldum, diyen başka bir şahsı öldürmelerini de Peygamber (S.A.) hoş görmemiştir.
5 İstihsânın belli bir ölçüsü ve kaidesi yoktur. Bu ise ihtilâfa ve başıboşluğa sebep olmaktadır. Böylece herkes kendi arzusuna göre hüküm vermektedir.Kıyas, böyle değildir. Çünkü kıyasın başvuracak bir kaide ve esası vardır. O da, kıyasa esas teşkil eden nass´dır.
6 Maslahat hükmünde olan istihsân makbul olursa, şeriatı bilen de bilmeyen de onu kabul eder. Çünkü maslahatın bulunup bulunmadığım her ikisi de anlayabilir. Hattâ sanat erbabı, maslahatın bulunup bulunmadığını âlimlerden daha iyi bilirler.
Fakat bu noktaya şöyle bir cevap verilebilir: Maslahata dayanarak hüküm vermeyi kabul edenler, maslahatın şeriatça tanınmış olan maslahatlar cinsinden olmasını şart koşmuşlar ve hakkında nass bulunmayan konularda maslahata göre hüküm vermişlerdir. İşte bunların hepsini gözönüne alıp değerlendirecek olan kimsenin, ancak şeriatın kaynaklarını ve tanımış olduğu maslahat çeşitlerini bilen bir ilim adamı olması gerekir.
Hulâsa, İmam Şafiî, yukarıda anlattığımız delilleri el-Umm ve er-Risale adlı eserlerinde ileri sürerek, istihsânı reddetmiştir.[50]
Şafiî´nin Usûl-İ Fıkıh Çalışmaları
Şafiî´nin çağı gerçekten İslâm´ın ilim çağıdır. Âlimler, bu çağda ilimleri tedvine ve ilimlerin esaslarını tesbite yönelmişlerdir. Bu çağda Basra ve Küfe ekolleri, nahiv kaidelerini koymuş; Halil b. Ah-med, arUz ilmini meydana getirmiş ve Câhız, edeb´î tenkit usûlünü tesbite çalışmıştır.
Bu durumda şüphesiz fıkhın da istinbat kaideleri tesbit edilmeli idi. İmam Şafiî, fer´î hükümleri ihtiva eclen, tedvin edilmemiş olmakla beraber, fakîhlerin istinbat esnasında tutmuş oldukları esasları gösteren fıkhî bir mirasa kavuşmuştur. O, çeşitli fıkıh ekolleri ile karşılaşmıştır. Meselâ, içinde yetiştiği Mekke ekolü, daha sonra gelmiş olduğu Medine ekolü ve kendisini sinesine çeken Irak ekolü burada anılmayı değer. Şafiî, bütün bu ekollerin içinde yaşamış ve bunlann hem ittifak, hem de ihtilâf ettikleri meseleleri incelemiştir.
Bu ekollerin ihtilâf ettikleri konular üzerinde bir hüküni verebilmek için bunların fıkıhda kullandıkları ölçüleri, görüşlerinin sakat ve sağlam yönlerini veya bunların en azından hakîkata yakın olanlarını bilmek gerekiyordu. İşte bu konuda sağlam metodu tâyin eden ölçüler, usûM fıkıh ilmini doğurmuştur.
Şafii´yi, bu yükü omUzlamaya sevkeden ve kendisini buna ehil gösteren âmiller vardır-.
a) Şafiî, Arap dilini tam olarak ve ihtisas derecesinde biliyordu. Hattâ çağdaşı olan Câhız, fakîhler arasında Şafiî gibi Arap dilini bilen bir kimse bulunmadığını söylemiştir. Öyle ki Şafiî, bu sayede Kur´ân´ı anlamak ve Kur´ân´daki lâfızların delâlet bakımından derecelerini bilmek için gereken kaideleri koyabilmiştir.
b) Şafiî Sünneti biliyordu, yâni Sünnetin rivayetlerini hıfzetmiş, sahihlerini kavramış; hem Irak, hem de Hicaz´da bilinen bütün hadîsleri öğrenmişti. İşte bu sayede O, hadîslerin çeşitlerini, hükümleri isbat bakımından kuvvet derecelerini açıklamış, istidlal mümkün olan veya caiz olmayan hadîsleri tâyin edecek ölçüleri keşfedebil-mistir.
c) Şafii, İmam Mâlik´in el-Muvatta´mı ezberlemiş, bu eseri çeşitli yönlerden incelemiş ve diğer bütün ekollerin fıkhını öğrenmişti. Bu arada sahâbîlerin görüşlerini, ittifak veya ihtilâf ettikleri fıkıh meselelerini biliyor ve ihtilâf ettikleri meseleler arasında ortaya koyduğu ölçülere dayanarak tercihlerde bulunuyordu.
d) Şafiî, küllilere yönelen.ve cüz´îler içinde dolaşıp durmayan ilmî aklı sayesindedir ki, hüküm istinbatı sırasında uyulması gereken mevcut görüşleri ölçüp tartarak, bunların sağlam ve sakat olanlarını tanımak için kıstas teşkil eden umumî kaideleri ortaya koyma bakımından çağındaki fakîhlerin en kudretlisi idi.
İşte Şafiî, kendisini ehliyetli kılan bu âmiller ve kendisinden önceki ekollerin meydana getirdiği fıkhî mirasın hazırladığı imkân sayesinde usûl-i fıkıh ilmini kurmuştur.
Şafiî kurduğu bu ilmi veya tesbit ettiği usûl-i fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:
1 Bu kaideleri sağlam (sahih) görüşleri tanımak için bir ölçü olarak kullanmıştır. O, İmam Mâlik´in, Iraklıların ve îmam Evzâî´nin görüşlerini bu ölçülere göre değerlendirmiştir.
2 Yeni hükümleri çıkarırken, bu kaideleri uyulması lâzım gelen külli bir kanun olarak kabul etmiş ve kendisi bundan ayrılmamıştır, îmam Şafiî, bu kaidelerle hem amelî, hem de nazarî bir yol tutmuştur. Yani O, tasavvur ve faraziyelerin içinde boğulup kalmıyor, birçok meseleleri bir disipline bağlıyor ve sımsıkı sarılmak gereken metodun bu olduğunu söylüyordu.
İmam Şafiî´nin kıyası sadece tarifle değil, aynı zamanda misallerle açıklamasını sağlayan şey, belki de, kaideleri tesbit ve tatbik bakımından tutmuş olduğu bu yoldur.
Şafii´nin tekbaşma kendisini istinbat kaidelerini tesbite sevkeden bu amelî yönden çalışması, fıkhı, usûl ve kaideler üzerine oturan bir ilim haline getirmiş ve onu yalnız fetva, hüküm, vâki olan veya vâki olması farzedilen cüz´î meselelerin çözümünü içine alan bir mecmua olmaktan çıkarmıştır.[51]
Şafiî´nin Mezhebi
İmam Şafiî´nin mezhebi iki devreye ayrılır:
1 Bağdad´ta yaymış olduğu mezheb: Bunu Za´ferânî[52] rivayet etmiş olup Şafiî´nin Bağdad´ta yazmış olduğu kitapları içine alır. Bu kitaplar da-, er-Risâle usûl hakkındadır , el-Umm ve el-Mebsut´dur.[53] Bunları Za´ferânî Şafiî´nin imlâsı (yazdırması) ile tedvin etmiş ve Bağdad´ta talebelerine okutmuştur. Za´ferânî bu kitapları, 260 Hicrî yılında ölünceye kadar - okutmaya devam etmiştir Halbuki İmam Şafii, Mısır´da görüşlerinin bir kısmını değiştirmiştir
2 199 Hicrî yılında Mısır´a geldikten sonra yazdığı mezheb Şafiî, Mısır´a gelince Irak´ta yazmış olduğu kitaplarını yeniden gözden geçirmiş ve bâzı kısımlarını değiştirmiştir. Bu kitaplarından bi risi er-Risâle, diğeri de el-Mebsut´dur. O, bundaki görüşlerini yeni den incelemiş, bâzı görüşlerinden vazgeçmiş ve bâzılarında da ısraı etmiştir. İfadesinde iki çeşit görüşe ihtimal veren kısımları kesin biı şekle kavuşturmuştur. Halbuki Şafiî, daha önce bâzı meselelerir iki türlü halledilebileceğini söylerdi. Yeni mezhebine göre O, bu iki şekilden birini tercih etmiş veya her ikisinden vazgeçmiş, yahut üçüncü bir çözüm şekli ortaya atmış, veyahut daha önce bilmediğ: bir hadîs´e vâkıf olduğu için önceki görüşünün her ikisinden de vaz geçmiş, ya da hatırına gelen yeni bir kıyasa dayanarak birini ötekine tercih etmiştir.
Şafiî´nin sonraki görüşlerine göre yazdığı yeni kitaplarını Rabi b. Süleyman el-Muradî el-Müezzin[54] rivayet etmiştir. Şafiî´nin kitaplarını Mısır´da nakleden bu zattır. İslâm âleminin her tarafından Şafiî´nin kitaplarını okumak için onun yanına gelenler vardı. Rabf b. Süleyman, 270 H. yılında ölmüştür.
Şafiî, Mısır´da yazdığı kitaplarla Bağdad´ta yazdığı kitapları neshetmiştir. O, «Bağdad´ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum.» demiştir.
Demek ki Şafiî, eski fikirlerini yeni fikirleriyle neshetmiştir. İsterseniz, Şafiî eski kitaplarını yeniden düzelterek kaleme almış ve bunlar yeni kitaplarını teşkil etmiştir, diyebilirsiniz ki, bu, daha doğru olur.
Şafiî´nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi, ba-zan bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bilhassa bunlar kıyas meselelerine aittir. O, kıyasa dayanan bir görüş (re´y) ü bâzan kesin olarak ifade eder, çoğu zaman bunu başka görüşlere tercih eder, bâzan da kıyas şekillerinden ikisi arasında tereddüde düştüğü için birini diğerine tercih etmez; hattâ üç kıyas şekli arasında tereddüt ettiği de vâkidir. İlim ve dînî hakikat uğrundaki ihlâsı, kendisini, böyle kıyasın üç şeklini birden, aralarında herhangi bir tercih yapmaksızın, kitabına koymaya sevketmiştir. Çünkü bunlar arasında tercihe medar olacak bir mesned bulamamıştır. Bu şekillerden her birini Şafiî´ye nisbet etmek doğru sayılır.
Bunlara şöyle bir misâl verebiliriz: Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra müşteri de bunların zekâtının verilmediğini anlasa, müşteri, malın tamamının mı, yoksa zekât olarak verilmesi gereken miktarının mı satış akdini feshetme hakkına sahiptir Zekât olarak verilmesi gereken miktar da, arazîyi âletle sulamadıysa öşür (l/10) dur. Âletle suladıysa öşrün yansı (1/20) dır. Veya müşteri burada muhayyer midir Yoksa zekât çıkarıldıktan sonra kalan kısmı paranın tamamı ile alır mı, yoksa satışı fesh mi eder Şafiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini zikreder.
Diğer bir misâl: Bir kimse, soyundan olmadığı birinin nesebinden olduğunu iddia etse ve bu iddia ettiği neseb esasına göre bir kadınla evlense, sonra da kendisinin hem iddia ettiği nesebden, hem de kadının nesebinden aşağı bir soydan olduğu anlaşılsa durum ne olacaktır Şafiî bu meselede iki türlü görüş ileri sürmüştür: Birincisine göre kadının muhayyerlik hakkı vardır. İkincisine göre de nikâh bâtıldır.
Şafii mezhebinde görüşlerin çok oluşu bu mezhebin inkişafını sağlamıştır. Çünkü tercih kapısı daima açık bırakılmıştır. Şafiî, talebelerine furû´da ictihad îtapısmı açmış ve mezhebin gelişmesini kolaylaştırmıştır.
Şafiî fakîhleri için, İmam Şafii´nin eski ve yeni mezheblerini incelemek en büyük konuyu teşkil eder. Âlimlerden bir kısmı, bâzı meseleleri Şafiî´nin eski mezhebine göre ele almış ve fetva vermiştir. Şafiî´lerin ekserisi, İmam Şafiî´nin eski görüşünü destekleyen bir hadîs bulunursa ona uymayı ittifakla kabul etmişlerdir. Şafiî´nin yeni görüşü sadece kıyasa dayanıyorsa, eski görüşü ile amel edilir. Çünkü Şafiî, «Sahih bir hadîs bulunursa benim mezhebim odur.» derdi.
Herhangi bir hadîs desteklemediği halde Şafiî´nin eski bir görüşünü tercih etmek mümkün müdür Âlimlerin bir kısmına göre mezheb d e müetehid olanlar, onun böyle bir- görüşünü tercih edebilirler. Çünkü, bu da İmama ait bir görüştür. Sonradan bunun aksini ileri sürmesi, önceki görüşünden dönmüş olduuğnu göstermez. Fakat, bundan, kendisinin iki görüşe sahip olduğu anlaşılır. Âlimlerin diğer bir kısmına göre ise, mezhebde müetehid olanlar, Şafiî´nin mezhebidir, diye eski görüşünü tercih edemezler. Çünkü yeni görüşüne nisbetle eski görüşü birbirine zıt ve bir arada mütalâa edilmesi imkânsız iki nass durumundadır. Ve sonraki görüşüne göre amel edilir. Bu anlayış, Şafiî´nin eski görüşünden vazgeçtiği yolundaki rivayetle bağdaşmaktadır.. Söylendiğine göre Şafii; «Ben, Bağ-dad´ta yazdığım kitaplarıma göre amel edenlerden beriyim.» diyerek, eski görüşleriyle amel edilmesini yasaklamıştır.
Bu ihtilâf meselesi ne olursa olsun, gerçek odur ki, muayyen mes´elelerde Şafiî fakîhleri, İmam Şafiî´nin eski görüşünü tercih etmişler, ona göre fetva vererek, yeni görüşünü terketmişlerdir. Bâzılarının tesbitine göre bu meselelerin sayısı ondörttür. Bâzılarına göre ise yirmiikidir. Gerçekte bunlar daha fazla olup bu mezhebin kitaplarında dağınık bir.şekilde mevcuttur.[55]
Şâfii Mezhebinde Tahric
Şafiî mezhebinde tahric, büyük bir yer işgal eder. Tahricle halledilen meselelerin bir kısmı Şafiî´ye, bir kısmı da mezhebe izafe edilir. Bir kısmı ise, tamamen mezhebin dışında sayılır. Mezhebin dışında sayılan bu meseleleri tahric eden fakîhler, Şafiî´nin nass ve kaidelerine aykırı olarak hareket etmişlerdir. Çünkü, kendisinden nakledildiği sabit olan fetvalara aykırı düşen her hangi bir şeyi, İmam Şafiî´ye nisbet etmek mâkul olamaz. Bir kısım tahricler vardır ki bunlar, İmam Şafiî´ye atfen mezhebe izafe edilmiştir. Bir kısım tahricler de Şafiî´nin usûlüne dayanmakta, fakat bunlar hakkında Şafiî´nin herhangi bir görüşü nakledilmemektedir. Şüphesiz ki bu tahricler, mezhebin görüş şekillerinden (vecihlerinden) birini teşkil eder; bunları İmam Şafiî söylememiş olsa da, onun usûlüne dayanmaktadır.
Bâzı tahricler de vardır ki âlimler bunların Şafiî mezhebine nisbetinde tereddüt etmişlerdir. Bunlar şöyle sıralanabilir:
a) Hakkında İmam Şafiî´den bir şey nakledilmeyen ve onun usûlüne dayanmayan fürû´a dair tahricler: Tahriç yapan (muharric), Şafiî mezhebine mensup olduğu halde, mezhebin fürû´u ile bunlar arasında bir uygunluk yoksa, ekseriyete göre bunlar mezhebden sayılmaz. Eğer bunlarla mezhebin fürû´u arasında bir uygunluk varsa mezhebden sayılır.
Bu, tahriç yapan fakîhin mes´elede Şafiî´nin usûlüne bağlı kalmadığını açıkça söylemiş olmasına göre böyledir. Eğer tahric yapan fakîh, bunu açıkça söylemezse durum değişir: Şafiî fakîhlerinin ekserisine göre tahriç yapan kimse, Ebu Hâmid el-Gazzalî gibi Şafiî usûlüne bağlı olmakla tanınan biri ise, bu tahricler mezhebden sayılır, değilse sayılmaz.
b) Müctehid, İmam Şafiî´nin açık bir ifade ile vazgeçtiğini bildirdiği bir görüşünü tercih etmişse bu, ittifakla mezhebden sayılmaz.
c) Müctehid, bir mes´elede İmam Şafiî´nin re´y´ine muhalif olan bir görüşü tercih etmiş ve bu mes´elede bir hadîs´e dayannıışsa, Şafiî fakîhlerinin çoğuna göre bu, mezhebden sayılır. Çünkü Şâfii: «Sahih bir hadîs bulunursa benim mezhebim odur.» demiştir. Fakîhlerin diğer kısmı burada tereddüt etmiştir; fakat çoğunluk birinci görüşü benimsemiştir.[56]
Şafii Mezhebinde Müctehîdler
İmam Şafiî´nin Irak´ta, Mekke´de ve Mısır´da talebeleri vardı. Şam´da, Yemen´de, daha sonra Nişâbur ve Horasan´da yerleşmiş olan Şâfiîler bulunuyordu. Yâni, böyle birbirinden Uzak ülkelerde birçok kimseler aynı mezhebe mensup bulunuyorlardı. Bunlar arasında Şafiî mezhebine göre müntesip müçtehidler, Şafiî´den rivayet edilen fürû´ mes´elelerine, Şafii´nin açıkladığı kıyas ve esaslara (usûle) göre tahric yapan müçtehidler vardı.
Şüphesiz bunlar, tahriclerde bulunurlarken değişik olan çevre ve meşreblerinin, karşılaştıkları hâdiselerin, bu hâdiseleri halletmede kullandıkları metodların tesirlerinde kalmışlardır. Şüphesiz ki bu da,, onların ayrı ayrı görüşe sahip olmalarına yol açmıştır. Gerçi hepsi de, aynı kaynaktan ilham alıyor, aynı usûle bağlı kalıyorlardı.
Eğer biz Horasan, Nisâbur ve Irak´taki Şafii fakîhlerinin görüşlerini araştırırsak ve onları bu araştırmanın ışığı altında tahlil edecek olursak, onlarda değişik çevre ve temayüllerin tesirini görürüz. Bu fakîhlerden bir kısmı, Şafiî´den nakledilen furû´a şiddetle bağlanıyor, bir kısmı da bu konuda şiddet göstermiyordu. İmam Muhyiddin en-Nevevi şöyle der: «Bilmiş ol ki, Irak´lı arkadaşlarımızın Şafiî´nin nass´larını, mezhebinin kaidelerini ve seleflerimizin çeşitli görüşlerini nakilleri, Horasanlıların nakillerinden umumiyetle daha sağlam ve daha esaslıdır. Horasanlılar ise tertip, fer´i mes´eleleri ortaya koyma ve Şafiî mezhebinin nass ve kaideleri üzerinde tasarruf bakımından ekseriya daha iyidir.»
Şafiî mezhebine mensup tahric yapan müçtehidler, Horasan ve Nisâbur´da Şiî - İmamî mezheb´le, Yemen´de de Zeydî mezhebi ile temas etmişlerdir. Farklı mezhebler arasında kimi yönlerden temasın bulunuşu, bir kısım mes´elelerde çatışma doğursa bile, bu mezheplerden her birine mensup olanların birbirini anlamasını ve iyi bulduğu hususları kabul etmesini mümkün kılar. Çünkü fikrî ve maddî temaslar, görüşler arasında ister istemez mübadeleyi sağlar.
Şafii mezhebi, Arap ülkelerinden Uzak bu yerlerde Hanefî mezhebi ile de yüzyüze gelmiştir. Her iki mezheb arasında çok şiddetli bir çatışma başlamış ve bu son haddine varmıştır. Bu maksatla camilerde ve bütün toplantı yerlerinde münazaralar yapılıyordu. Her bilgin kendi mezhebini savunmak, mezheb ve görüşlerini destekleyen, diğer mezheb ve onun görüşlerini zayıflatan delilleri serdetme-yi Allah´a ibâdet sayıyordu. Hattâ yas törenleri bile mahalle mescitlerinde tertiplenen fıkıh münazaraları ile ihya ediliyordu. Bunun üzerine şu iki husus ortaya çıkmıştır:
1 Mezheb taassubu şiddetlenmiş ve bâzı yazarlar bu hususta çok ileri gitmişlerdir. Hattâ bâzıları, İmam Şafii´nin; «İnsanlar, fıkıhta Ebu Hanife´nin îyâlidir» diye övdüğü ve herkesçe münâkaşasız bir şekilde, Irak fakîhlerinin üstadı olduğu kabul edilen îmanı Ebu Hanife´ye dil uzatacak kadar ileri gitmiştir. Bunun, hem Şafii hem de Hanefî âlimleri üzerinde çok kötü ve üzücü tesirleri olmuştur. Öyle ki, bir kısım Şafiî âlimleri, İmam Ebu Hanîfe´nin menkıbelerini yazmaya teşebbüs etmek suretiyle o büyük îmam´a karşı yapılan yergi (ta´an) damgasını Şâfiîlerden silmeye çalışmıştır.
2 Doğu İslâm memleketlerinde, bilhassa Hanefîler, Şâfiîler, Zahiriler ve Şiîler (İmamîler - Ca´ferîler) arasında çok şiddetli mezheb münakaşalarına girilmiş ve bunlar, zaman zaman büyük fitnelerin doğmasına sebep olmuştur. Hattâ bu yüzden birçok insanların kanlan bile boşa akıp [57]gitmiştir.[58]
Şafiî Mezhebinin Yayılışı
Şafiî mezhebi, özellikle Mısır´da yayılmıştır. Çünkü İmam Şafiî, hayatının son kısmını burada geçirmiştir. Bu mezheb, Irak´ta da yayılmıştır. Zira Şafiî, fikirlerini neşretmeye önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Maveran´ün-Nehr´de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetva ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır.
Bununla beraber, bu ülkelerde Hanefî mezhebi hâkim durumda idi. Çünkü o, Abbasî Devletinin resmî mezhebi idi. Şafiî mezhebi, halk üzerinde Hanefî mezhebi ile hâkimiyet mücadelesi yapmış, Mısır ve Suriye´ye Fatura Devleti hakim olduktan sonra bile Mısır´da halk üzerindeki otoritesini korumuştur.
Mısır´da iktidar Eyyûbîlerin eline geçince, Şafiî mezhebi daha da kuvvetlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur. Şafiî mezhebinin bu durumu Kölemenler devrinde Sultan Zahir Baybars´a kadar devam etmiştir. Bu sultan, kadıların \dört mezhebe göre tâyin edilmesi fikrini ortaya atmıştır. Bunun üzerine her mezhebin kendi görüşlerine göre hükmeden ve mezheb mensuplarının dâvalarına bakan ayrı bir kadı tâyin edilmiştir. Fakat adı geçen sultan da, Şafiî mezhebine diğer mezheblerden üstün bir yer tanımıştır. Şöyle ki: Taşra şehirlerine kadı (nâib) tâyin etme hakkı ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şafiî mezhebine ait idi. Şafiî mezhebinden sonra Mâliki mezhebi, bundan sonra da Hanbelî mezhebi geliyordu. Fakat Subh el-A´şâ´da zikredildiğine göre İbni Batûta, Melik Nâsır´dan beri Mısır´da mezheblerin derecelendirildiğini ve Hanefî mezhebinin Mâliki mezhebinden önce geldiğini söyler.
Osmanlılar, Mısır´ı zaptedince, Hanefî mezhebini birinci dereceye almışlardır. Mehmet Ali Paşa Mısır´a hâkim olunca, Hanefî mezhebinden başka diğer mezheblerle resmiyette amel edilmesini ilga etmiştir. Fakat Şafiî ve Mâliki mezhebleri halk üzerindeki mevkiini korumuştur.
Şamlılar, kazâî konularda, 302 H. yılında ölen Ebu Zur´a ed-Dimaşki eş-Şâfiî[59] Şam Kadılığına tâyin edilinceye kadar, Evzâi mezhebine bağlı idiler. Lâkin Şafiî mezhebinin bundan önce de halk arasında yüksek bir mevkii vardı.
Bir kısım Iraklılar katında Şafiî mezhebinin büyük bir itibarı olduğu halde, bu mezheb, halk üzerinde tamamen bir kuvvet gösteremediği gibi, kaza (yargı) bakımından da Hanefî mezhebini yenememiştir. Nihayet Halîfe el-Kadir Billâh Bağdad´a Şafiî bir kadı tâyin etmiş; fakat halk, buna karşı ayaklanmıştır. Meydana gelen fitneler karşısında Halife, halkın çoğunluğunu memnun etmek zorunda kalmış ve Şafiî kadıyı vazifesinden ayırmıştır.
Şafiî mezhebi, İran´a da girmiştir. İbn u´-Subkî «Tabakâtu-Şâfiîyye» sinde; «İran´da Şafiî mezhebi ile Davud-i Zâhirî´nin mezhebinden başka bir mezheb yoktu» demiştir. Zannedirim ki, bu ifadede bir mübalâğa vardır.
Şafiî mezhebi, Hicrî üçüncü asrın sonunda Merv ve Horasan´a gelmiştir. Bu mezhebi buralara getiren âlimler, hem mezhebin kitaplarını münevverler arasında, hem de Şafiî fıkhını halk arasında yaymaya çalışıyorlardı. Bu Şafiî âlimleri, sadece bunlarla yetinmemişler, hâkim ve sultanları da ikna etmek için uğraşmışlar, onların yâli veya hâkim oldukları memleketlerde bu mezhebi uygulamalarını istemişlerdir.
Şafiî mezhebinin Endülüs ve Mağrib ülkelerinde bir yer işgal etmediği söylenebilir.
Bugün Şafii mezhebinin, mâzîde girmiş olduğu ülkelerde devam ettiği düşünülebilir. Şafiî mezhebi, günümüzde (Yemen taraflarında) Zeydî mezhebi ile halk üzerinde hâkimiyet mücadelesi yapmakta, İran´da da Şiî mezhebi ile yanyana bulunmaktadır.[60]
Allah, İmam Şafiî´ye rahmet etsin ve ondan razı olsun![61]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/307.
[2] Hadîsin senedini teşkil eden râvîler az ise, yani hadis sened bakımından Peygamber (S.A.)´e yakın ise buna «Alî Hadîs» denir. Hadîs, râvîler silsilesi fazlalaşmak suretiyle Peygamber (S.A,)´e yalan değilse buna da «Nazil Hadîs» denir. Çeviren.
[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/309.
[4] Şi´b: Mekke´de Ebû Talibin oturduğu semtin adıdır. Çeviren.
[5] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/310-311.
[6] Biraz önce «Şafii´nin doğumu ve Nesebi» başlıklı yerde Şafiî´nin Gaz-ze´de doğduğu söylenmiştir. Esasen Şafiî´nin doğum yeri ile ilgili bizzat Şâfiîye dayanan üç rivayet vardır: 1 Gazze. Ekseri tarihçiler bunu kabul etmişlerdir. 2 Askalân. Burası Gazze´ye üç fersah uzaklıkta bir kasabadır. 3 Yemen. Bazısı da, bu üç rivayeti birleştirmek: ama-ciyle Şafiî´nin Yemen´de doğup Askalân ve Gazze´de büyüdüğünü´ söylemiştir. (Bak: M. E. Zehra el-İmam eş-Şâfiî, Mısır 1948, s. 14.)Çeviren
[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/311-313.
[8] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/313-315.
[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/315.
[10] Bir kısım şiilerle mezheb taassubunda boğulup kalanlar İmam Şafii nin ataları arasında yer alan Şafii b.Saib in Kureyşlilerden Ebu Leheb in azatlı kölesi olduğunu ve böylece İmam Şafii nin soy bakımından Kureyş´e mensup olmadığını iddia etmişlerdir. Çeviren.
[11] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/316-317.
[12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/318-319.
[13] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/319-320.
[14] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/320-321.
[15] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/321-322.
[16] İmam Şafii Fustat (Kahire)´da vefat etmiş olup el-Mukattam dağının eteğindeki Benû Abdilhakem türbesine defnedilmiştir. Türbesi üzerindeki bugünkü muhteşem kubbe, Eyyûbî sultanlarından el-Melik el-Kâmil tarafından 608 H. yılında yaptırılmıştır. Burası önemli bir ziyaret yeridir. Salâhuddîn Eyyûbî tarafından Şafii´nin türbesi yanma büyük ve geniş bir medrese yaptırılmıştır. Burada bugün, bir de Ulucâmi vardır.Çeviren.
[17] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/322-324.
[18] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/324-325.
[19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/326-327.
[20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/328.
[21] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/328.
[22] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/328-329.
[23] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/329.
[24] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/329-331.
[25] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/332-333.
[26] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/333-334.
[27] Asıl adı, Ebu Ali el-Hüseyin b. Ali´dir (öl. 256 H.) Çeviren.
[28] Ali İmrân Sûresi, 173.
[29] Talâk Sûresi, 1.
[30] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/335-336.
[31] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/336.
[32] el-Umm, c. VII, s. 246.
[33] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/336-339.
[34] Bu kongre, 29 Aralık 1957 -13 Ocak 1958 tarihleri arasında yapılmıştır.Çeviren
[35] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/339-341.
[36] Şâfiîye göre bir memleketin icmâ´ı, icmâ´ olamaz. Bir asırdaki bütün müslüman memleketlerinde mevcut olan bilginlerin icmâ´ı, ancak bir icmâ´ olur. Medînelilerin icmâ´ ettiği ileri sürülen meselelerin aksini söyleyenler, bizzat Medîneliler arasında mevcuttur. Metinde de zikredildiği gibi Medînelilerin icmâ´ ettiği konular, sadece onlara ait değildir. Diğer fslâm ülkelerinde de aynı şeyler üzerinde icmâ´ edîlmiştr. (Bak. M. Ebu Zehra, el-İmam eş-Şâfîî, Kahire 1948, s. 259.)Çeviren.
[37] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/341-343.
[38] er-Rîsale, s. 597, el-Halebî baskısı ve merhum Ahmet Şakır neşri, Kahire 1940.
[39] el-Ümm, c. VII. s. 246.
[40] Aynı eser, c. VII, s. 246.
[41] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/343-345.
[42] er-Risale, s. 477.
[43] Başka bir misâl: Bir kimse görünüşte müslüman olsa, içinden de gayrimüslim olsa, biz zahirine bakarab, ona müslüman muamelesi yapmak mecburiyetindeyiz.Çeviren.
[44] Bakara, 179.
[45] er-Risâle, s. 504.
[46] Aynı eser, s. 506.
[47] Bak. s. 103-110.
[48] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/345-349.
[49] Kiyâme Sûresi, 36.
[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/349-350.
[51] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/350-352.
[52] Asıl adı, Ebu Ali el-Hasen es-Sabbah ez-Za´ferânîdir. Çeviren.
[53] el-Mebsut veya el-Hucce adlı eserini Mısır´da yeniden kaleme almış ve el-Umm adım vermiştir. Bu eserinde O, fıkıh meselelerini enine boyuna ele almış ve ihtilaflı meselelere dair hem kendi görüşlerim hem de diğer fakîhlerin görüşlerini aynen anlatmıştır. er-Risale, el-Umm´ün mukaddimesi mahiyetini arzeder. er-Risale, Ahmed Muhammed Şakir tarafından tahkik edilerek, Kahire´de 1940 senesinde neşredilmiştir. el-Ümm de 7 cilt halinde Mısır´da 1321´de basılmıştır. Şafiî´nin hadîs´e dair el-Müsned adlı eseri de Mısırda 132Tde basılmıştır. İmam Şafii´nin Mekke´de iken eser telif ettiğini bilmiyorUz. Fakat Bağ-dad´a gelince kitap telifine başlamış ve burada Önce «er-Risale» sini neş-retmiştir. Daha sonra fıkıh ve füru´a dair görüşlerini büyük bir eser halinde toplamış ve ona «el-Hucce» adını vermiştir. İbni Nedim´e göre Za´ferânî´nin rivayet ettiği bu eser «el-Mebsut» adını almıştır. Şafiî Mısır´da yeniden gözden geçirerek ilâve ve çıkmalarda bulunduktan sonra bu eserine «el-Umm» adını vermiştir.
Menâkıbu Şafiî´de Beyhakî şöyle der: Şafiî´nin Bağdad´ta yazdığı el-Hucce´yi Zaferânî rivayet etmiştir. Hüseyin b. Ali el-Kerabîsî ile Ebu Abdirrahman b. Yahya eş-Şâfiî tarafından rivayet edilen kitapları da vardır. Ben, Ebu Abdirrahman´ın rivayet ettiği «es-Sîyer» kitabının bir nüshasını gördüm. Bunda başkalarında olmayan zryadelikler vardır. Ebul-Velid Musa b. Ebil-Cânıd´un da ondan rivayet ettiği bir muhtasarı vardır. Bunda da bâzı sdyadelikler mevcuttur. İmam Şafiî´nin Mısır´da yazdığı eserleri şunlardır:
1 el-Umm,
2 Kitabu´s-Sünen,
3 el-Emâlî el-Kübrâ,
4 el-tmlâ´ es-Sagîr.
Buvaytî (ÖL 231 H.) ile Müzeni (öl. 264 H.), Şafiî´den işittiklerini «el-Muhtasar» adh birer kitap halinde toplamışlardır. (Bak. M. Ebû Zehra, el-lmam eş-Şâfiî, Kahire 1948, s. 154. 155). Çeviren.
[54] Bu zat, Mısır fâtihi Arar b. el-As tarafından inşâ edilen Fnstat´dakl Ulu-câmî´de müezzin idi. Çeviren.
[55] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/353-356.
[56] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/356-357.
[57] Elimizdeki metinde (2) rakamı yazıldığı halde bu ikinci husus zikredilmemistir. Biz bu kısmı, yazarın el-Imam eş-Şâfiî (Kahire 1948) »dil eserinin 374-377. sayfalarından Özetliyerek tamamladık. Çeviren.
[58] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/357-358.
[59] Asıl adı, Muhammed b. Osman´dır. Çeviren.
[60] Anadolu´muzun doğu kesimlerinde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filipin, Seylân ve Malaya müslümanlan arasında Şefiî mezhebine mensup olanlar nayli kabarıktır. Endonezya adalarında ise hâkim olan mez-heb, sadece Şafiî mezhebidir. Çeviren.
[61] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/358-360.
|
|
|
İmam Ahmed B. Hanbel ve Mezhebi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 02:07 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
İmam Ahmed B. Hanbel (164 241 H.)
Doğumu Ve Gençliği
Tahsilî
Hadîs Tahsili İçin Yapmış Olduğu Seyahatler.
Hokka Ve Kalem İle Mezara...
Fıkha Doğru.
Ahmed B. Hanbel Farsça Bîlir Miydi .
Ahmed B. Hanbel´in Hadîs Rîvayetîne Ve Fetva Vermeye Başlayışı
Mihneti, Mihnetinin Sebep Ve Devreleri
Kur´ân´ın Yaratılmış Olup Olmamasıhakkında Ahmed B. Hanbel Ve Diğerlerinin Görüşleri
Ahmed B. Hanbel´in Yaşayışı
Halîfelerin İhsanlarını Ve Vazife Almayı Reddedişi
Şahsiyet Ve Karakteri
1- Hafızası
2- Sabır Ve Tahammülü.
3- Nezâheti
4- İhlâsı
5- Heybeti
6- İyî Muaşereti
Ahmed B. Hanbel´in Görüşleri
İman Hakkındaki Görüşü.
Büyük Günah İşleyenler Hakkındaki Görüşü.
Kader Ve İnsanın Fiilleri Hakkındakî Görüşü.
Allah´ın Sıfatları Hakkındaki Görüşü.
Siyaset Hakkındaki Görüşleri
Ahmed B. Hanbel´in Hadîs Ve Fıkhı
El-Müsned.
Ahmed B. Hanbel´în El-Müsned´î Rivayetteki Metodu.
El-Müsned´de Zaîf Hadîs Var Mıdır .
Ahmed B. Hanbelin Fıkhı
İcmâ´
Kıyas.
Masâlîh.
İstihsan.
Zerâyi
İstishâb.
Hanbelî Mezhebinin Gelişmesi Ve Yayılışı
Mezhebin Rivayeti
Mezheb´dekî Kaviller.
Mezhebin Gelişmesi
Mezhebin Yayılışı
İMAM AHMED B. HANBEL VE MEZHEBİ[1]
İmam Ahmed B. Hanbel (164 241 H.)
Hicri III. Asrın 18. yılında insanlar, hadîs dersinden, hadîsleri toplayıp müslümanlara neklederek sünnet fıkhım açıklamadan başka bir işi olmayan yaşlı bir zat görüyorlardı. Fakat O, hakaret ve horluğa mârUz kalıyor; Bağdat´tan, elleri kelepçeli olarak ders meclisinden Uzaklaştırılıyor; sırtında simsiyah izler bırakan kırbaçların altında, Halife Me´mun´un halifelik için ayaklandığı ve ömrünün sonunda ölmüş olduğu Tarsus şehrine götürülüyordu. Bu zat, hapsediliyor ve hapishanede ona durmadan dayak atılıyordu. Fakat, dayak atan ve attıranlar, ona söyletmek istediklerini ve onun, söylenmesine dince müsaade edilmediğine inandığı şeyi söyletmekten âciz kalmışlardı. Hem onlar, hem de o zat bu hal üzere, 18 ay devam etmişlerdi. Bu süre içerisindeki işkence ve baskılarına rağmen O, bunların arzularını yerine getirmemiştir. Sonunda onlar ümitsizliğe düşmüş, O ise boyun eğmemiştir. Nihayet onu yaralar içersinde serbest bırakmışlardır. O, bu yaralardan şifâ bulup ıstırapları dinince dersine tekrar dönmüştür. Fakat onlar, bundan sonra, bu zatı yine hapsederek, Allah´ın yardımı erişinceye kadar dersinden alıkoymuşlardır. İşte bu zat, Dâru´s-Selâm (Bağdad)´ın İmamı, çağındaki fakîh ve muhaddislerin üstadı İmam Ahmed b. Hanbel´dir.[2]
Doğumu Ve Gençliği
Ahmed b. Hanbel, 164 H. yılı Rabîulevvel ayında Bağdad´ta doğmuştur. Burası onun yaşadığı, ders verdiği ve şöhretinin yayıldığı yerdir. Annesi onu, babasının ikâmet ettiği Merv şehrinden hâmile olarak getirmiştir. O, hem ana hem de baba tarafından soyca Araptır. Çünkü, ana ve babası Şeyban kabîlesindendir. Bu kabile de, Adnan kabilesinin bir kolu olan Rabî´a kabilesinden ayrılma olup Nizar kabilesinde Peygamber (S.A.)´in soyuna karışır.
Hanbel, babasının adı değildir, dedesinin adıdır, Babası Muham med b. Hanbel b. Hilâl´dir. Bu aile, önceleri Horasan´da oturmakta idi. Ahmed b. Hanbel´in dedesi Horasan bölgesinde bulunan Serahs Vilâyetinin Valisi idi. Babası da, müslüman kumandanlarından veya kumandanlık rütbesine yakın bir rütbeye sahip bir askerdi.
Bu aile, Ahmed´in doğumuna yakın bir sırada Bağdad´a gelmiş olup Abbasî halîfeleriyle münasebetlerini devam ettirmiştir. Zira Ahmed´in amcası, aynı vazifeyi üzerine almıştır. Çünkü. Ahmed´in babası Muhammed, Bağdad´a gelişinden kısa bir zaman sonra ölmüştür.
Ahmed b. Hanbel´in ailesi himmet sahibi ve cömert idi. Dedesi Emevîlerin valisi idi. Daha sonra Abbasî hareketinin haklı olduğunu ve Emevî idaresinin çöktüğünü görünce vazifesinden ayrıldı. Abbas oğullarının dâvetçileriyle temas kurduğu için işkenceye uğradı. Babası da, cömert ve âlicenap bir insandı. Horasan´daki evi Arap misafirlere açıktı. Onun evine inerler, ikram ve hürmet görürlerdi.
Fakat küçük Ahmed, babasını kaybettiği için bu cömertliğin nurunu görmemişti. Esasen O, babasını bile görmediğini söyler. Çünkü babası öldüğü zaman kendisi, gördüğünü tanıyacak bir çağa ulaşmamıştı. Tarihçilerin anlattığına göre babası, 30 yaşında çok genç iken ölmüştü.
Ahmed´in terbiye ve yetişmesini annesi üzerine almış ve buna amcası da nezaret etmiştir. Çocuk sayılacak bir yaşta annesi, onu ilim tahsiline başlatmıştır. Durum ve çevre de buna müsait idi. Zira ailesi, devamlı olarak İslâm ilimlerinin merkezi olan Bağdad´ta oturuyordu. Bu sırada Bağdad´ta ilim ve sanat bütün çeşitleriyle ürünlerini vermeye başlamıştı. Burada muhaddisler, kıraat bilginleri, mutasavvıflar, dil âlimleri ve filozoflar bulunuyordu. Böylece Bağdad, İslâm âleminin medeniyet merkezi olmuştur.
Ahmed, çocukluğundan itibaren İslâm ilimlerini öğrenmeye başlamıştı. O, önce Kur´an´ı hıfzetmiş, daha sonra Arapça, Hadîs, Sahâbî ve Tabiîlerin rivayetlerini, Peygamber (S.A.)´in sîretini, onun seçkin sahâbîleriyle güzelce onların yolundan gidenlerin (tabiîlerin) hayatlarını öğrenmeye koyulmuştu.
Çocukluk ve gençlik çağından beri onda asalet ve takva emareleri gözüküyordu. Onu, âlimler arasında muttaki bir âlim, gençler arasında da müttakî bir genç olarak görüyorUz. Daha sonra onu, inancı uğruna en büyük imtihanlara katlanan, azim sahibi muttaki insnlardan başkasının dayanamıyacağı işkencelere fütursUzca göğüs geren ortayaşlı bir insan olarak görüyoruz.
Akranı olan çocuklar oyun oynarken Ahmed b. Hanbel, ciddî işlerle uğraşıyordu. Yetimlik ona ciddiyet, dayanıklılık ve çalışma aşkı vermiştir. Aslında bütün babalar, bunları arzu eder ve çocuklarının Ahmed gibi olmasını isterdi. Rivayet edildiğine göre bir çocuk babası şöyle demiştir: «Ben çocuklarım için bol bol masraf ediyorum. Onları, yetişsin diye hususi hocalara (müeddiblere) götürüyorum. Fakat umduğum şekilde yetişmiyorlar. Yetim bir çocuk olan Ahmed b. Hanbel´e bakınız! Onun edep ve güzel gidişatı herkesi hayran ediyor.»[3]
Tahsilî
Ahmed b. Hanbel, büyük adam olma sırrına sahip bir yaradılışta idi. O, biraz büyüyünce ailesinin teşvikiyle ilim tahsiline yönelmiş ve kısa bir zaman sonra, kendisinin takva üzere yetişme tarzına uygun olan bir ilmi seçmiştir. Ne felsefeyi, ne de matematiği tercih etmiştir. O, sadece din ilmini" seçmiş ve bu arada kendisini, memleket memleket dolaşmayı gerektiren hadîs ilmine vermiştir. Hadis ilmi de onu fıkha götürmüş, böylece onda hem fıkıh, hem de hadîs ilmi birleşmiştir. Bâzı âlimler hadîs veya fıkıhtan birini tercih ettiği halde, Ahmed b. Hanbel, bunların her ikisini de aynı oranda kendisinde toplamıştır.
Ahmed b. Hanbel, emsali arasında takva, ciddiyet, sabır, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Belki bu, onun çocukluğunda nöfsine fazla itimadından ve küçük yaştan beri ruhî istiklâlini hissedişinden ileri geliyordu. Ahmed b. Hanbel´in bu hali, çocukken temas ettiği âlimlerin"de dikkatini çekmiştir. Hattâ el-Haysem b. Cemil, onun hakkında şöyle söylemiştir: «Bu çocuk yaşarsa, zamanın-dakilerin hücceti olacaktır.»
Ahmed b. Hanbel, biraz önce söylediğimiz gibi hadîs rivayet ve tedvini ile uğraşan, hadîs ilmini kendisinden sonrakilere devreden bir muhaddis olmak istemiştir. Hadis ilmini tercih edişi rasgele de-ğldir. Önce O, rivayetle dirayeti birleştiren fıkıh tahsiline başlamış, Ebu Hanife´nin talebesi ve o çağın en büyük kadısı Ebu Yusuf´tan ders almıştır. Fakat, onun hadîs ilmine meyletmiş, fıkhına fazla ilgi duymamıştır. Bu itibarla O, «îlk hadîs yazdığım şahıs Ebu Yusuf´tur.» demiştir. Yani Ahmed b. Hanbel, Ebu Yusuf´tan hadîs tahsil ettiği gibi fıkıh zevkini de ondan tatmıştır.
Bu rivayeti, yani Ahmed b. Hanbel´in Ebu Yusuf´tan tahsil görüşünü anlatan rivayeti gözönüne alırsak, onun önce re´y´e dayanan fıkıhtan işe başladığı sonucuna varırız., Re´y´e dayanan fıkıh, o çağda Irak´ta hâkim olan ve Ebu Yusuf´un temsil ettiği fıkıhtır. Ahmed b. Hanbel, hadis çalışmalarını fıkıh çalışmalarıyla birleştirdikten sonra kıyasa bağlı olan fıkıh istinbatını hadîs´e dayandırmıştır. O, hükmü hadisten istinbat eder, bu hükme göre yeni birtakım hükümler çıkarır, kıyaslarda bulunur ve fer´î fıkıh mes´elelerini ortaya kordu.
Ahmed b. Hanbel, önce hadis tahsil edip fıkıh tahsilini sonraya bıraktı. Hadis bilginleri, bütün tslâm memleketlerine dağılmıştı. Bağdad´ta, Kûfe´de, Basra´da, Mısır´da, Hicaz´da ve Yemen´de muhaddisler vardı. İşte bütün İslâm ülkelerinde böyle muhaddisler bulunuyordu. Hadîs tahsil eden bir kimse, elbette bu ülkelere gidecek ve adım adım buraları dolaşacaktı.[4]
Hadîs Tahsili İçin Yapmış Olduğu Seyahatler
Ahmed b. Hanbel, 179 H. yılında, yâni onbeş yaşında iken hadis tahsiline başladı. 186 H, yılına kadar, yâni yedi yıl Bağdad´ta hadîs tahsiline devam etti. İlk olarak 186 H. yılında Basra´ya gitmek suretiyle seyahatlerine başlamış oldu.[5] Ertesi yıl Hicaz´a gitti. Daha sonra bunları Basra, Küfe, Hicaz ve Yemen seyahatleri takip etti.
Ahmed b. Hanbel´in seyahatleri, hayatta bulunan râvilerden şifahî olarak hadîs tahsîl etmek maksadını güdüyordu. O, hadis nakletmek için kitaplarla yetinmiyordu. Bizzat râvîlerle görüşmek suretiyle rivayet işini daha sağlam tutmak istiyordu.
Söylendiğine göre O, Basra ve Hicaz´a beşer defa seyahat etmiştir. Biraz önce işaret ettiğimiz gibi Hicaz´a ilk defa 187 H. yılında gitmiş ve orada İmam Şafiî ile ilk olarak görüşmüştür. Şafiî ile Mekke´de Mescid-i Harâm´da karşılaşmıştır. Bundan sonra onunla tekrar karşılaşması, Bağdad´ta olmuştur. İbni Kesîr, Ahmed b. Hanbel´in hac seyahatlerini anlatırken şu tafsilâtı verir:
«Ahmed b. Hanbel´in ilk hac seferi, 187 H. yılında olmuştur. Bundan sonraki hac seferleri 191, 196 H. yıllarında olmuştur. Bu son seferinde 197 H. yılına kadar mücavir kalmış ve 198 H. yılı haccmı ifâ etmiş ve yine 199 H. yılma kadar mücavir kalmıştır. İmam Ahmed h. Hanbel şöyle der: Beş defa .hacca gittim, bunun üçünde yaya idim. Bu hac seferlerimin birinde otUz dirhem harcadım. Bir defasında yürürken yolumu kaybettim ve: Ey Allah´ın kulları, bana yolu gösteriniz´, diye feryada başladım; sonunda yolu bulabildim.»[6]
Bundan anlıyorUz ki Âhmed b. Hanbel, hacca çok gitmiştir. Fakat onun bu seyahatleri sadece hac için değildi. Diğer bir maksadı daha vardı ki, bu da Peygamber (S.A.V.) "in hadislerini rivayet etmekti.
Ahmed b. Hanbel, hadîs tahsili uğruna her türlü zorluğa katlanarak, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, hadîs râvüerinin yanlarına kadar giderdi. O, bu yolda meşakket çekmeyi, muradına kolayca ermeye tercih ederdi. Çünkü kolayca elde edilen şeyler çabucak unutulmakta, güçlükle elde edilen şeyler ise unutulmamaktadır. Ahmed b. Hanbel, hac farizasını yerine getirdikten ve Beytullah´a mü-câzir olarak (Mekke´de) kaldıktan sonra Yemen´in San´â şehrinde bulunan meşhur muhaddis Abdurrazzâk b. Hemmam (öl. 211 H.)´a gidip hadîs öğrenmek istiyordu. Bu işi, adı geçen muhaddisle hac mevsiminde görüştükten sonra gerçekleştirdi. Ondan hac mevsiminde hadîs öğrenmesi mümkündü. Fakat O, hac mevsiminde Mekke ve Medine muhaddislerinden hadîs tahsilini tercih etmiş, Abdurrazzâk b. Hemmam´dan bundan sonra faydalanmayı kararlaştırmıştır. Maksadı, San´â´ya kadar zahmet çekip gitmek suretiyle sevap kazanmaktı.
O, bilfiil San´â´ya gitmek üzere yola çıktı. Bu uğurda açlık sıkıntısına düştü ve türlü güçlüklerle karşılaştı. Çünkü, yolda nafakası bitmişti. San´â´ya varıncaya kadar nakliyecilerin yanında ham-mallık yapmak zorunda kaldı. Yol arkadaşları ona yardım ellerini Uzatmaya teşebbüs etmişlerse de O, Allah´ın, kendisine bedenî olarak çalışmak suretiyle nafakasını kazanacak kuvveti ihsan etmiş ol-duuğnu ileri sürerek, bu yardımı kabul etmemiştir.
San´â´ya ulaşınca Abdurrazzâk´la görüştü. O da, kendisine yardım etmek teşebbüsünde bulundu ve: Ey Abdullah´ın babası, şunu al faydalan, çünkü bizim memleketimiz ticaret ve kazanç için elverişli değildir, dedi ve eline birkaç dinar Uzattı. Ahmed b. Hanbel de: Benim durumum iyidir, dedi. Bu meşakkatlere tam iki sene katlandı. Çünkü burada, "ez-Zührî ve Îbnu´l-Müseyyib yoluyla daha önce bilmediği birçok hadisleri işitip öğreniyordu.[7]
Hokka Ve Kalem İle Mezara...
Ahmed b. Hanbel, birçok meşakkatlere aldırmadan tahsili için İslâm memleketlerinde dolaşıyor ve kitap çantalannı sırtında taşıyordu. Bir seferinde kendisini tanıyan biri onu görmüş ve hadis rivayetini, hadis hıfzını ve kitaplarını çok bulmuş, bu kadar hadîs yazıp hıfz ve rivayet etmesine itirazda bulunarak: «Bir Kûfe´ye, bir Basra´ya!.. Ne zamana kadar böyle devam edeceksin » demiştir. Ahmed b. Hanbel de; «Hokka ve kalem ile mezara kadar...» diye cevap vermiştir.
İmam Ahmed, hafızasının kuvvetli oluşuna ilâveten, işitmiş olduğu Peygamber (A.S.)´in bütün hadîslerini yazmaya çok önem verirdi. Çünkü çağı, telif ve tedvin çağı idi. Bu çağda fıkıh ve dil ilimleri tedvin edilmişti. Hadîs ilimlerinin de tedvini gerekirdi. Gerçi îmam Mâlk «el-Muvatta´» ı, Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasen «el-Âsâr» adlı eserlerini, Şafiî de «el-Müsned»ini tedvin etmişti. Elbette Ahmed b. Hanbel de; işittiği hadîsleri hem hıfzedecek, hem de tedvin edecekti. O, kendisine bir hadîs sorulduğu zaman ezberden rivayet etmezdi. Büyük bir ilim adamı olduğu zaman dahi ancak yazdığı hadîsleri rivayet ederdi. Rivayete göre Mervli birisi kendisine bir hadîs sormuş; o da, oğlu Abdullah´a bu hadîsi bulmak için Kitabu´l-Fevâid´i getirmesini söylemiştir. Fakat oğlu, bu kitabı bulamamıştır. Bunun üzerine kendisi kalkmış ve kitabı bulup getirmiştir. Birkaç cilt olan bu kitapta sorulan hadîsi araştırmaya [8]başlamıştır.[9]
Fıkha Doğru
Ahmed b. Hanbel´in topladığı Sünnet, Peygamber (S.A.)´in hadisleri, sahâbîler ile tabiîlerin fetva ve hükümleri idi. Bu rivayetler sünnet olmakla beraber, aynı zamanda, derin ve ince bir fıkıh idi. Bu itibarla, rivayetle uğraşırken Ahmed b. Hanbel´in, fıkıh, mes´ele ve fetvalardan Uzak kaldığını söyleyemeyiz. Aksine, O, fıkıhla sıkı sıkıya ilgili idi. Hayatının büyük bir kısmını rivayete ayırmışsa da, fıkha karşı ömrü boyunca ilgisiz kalmış değildir.
Onun ilk çalışmaları, Kadı Ebû Yusuf´tan fıkıh tahsiline yönelmişti. Olgunluk çağma ulaşınca sünnet fıkhına meyletmiştir. Belki de O´nu fıkha doğru çeken bu olmuştur. Bilhassa Mekke´de îmam Şafiî ile karşılaşınca Ahmed b. Hanbel, onun aklî kudretine ve fık-hî istinbat hususunda koymuş olduğu ölçülere hayran kalmıştır. Yakut el-Hamevî´nin Mu´cemu´l-Udebâ´smda aynen şöyle denilmektedir:
«İshak b. Rahûye (Rahveyh)[10] der ki: Süfyan b. Uyeyne´nin yanında idik. Amr b. Dinar´ın hadîslerini yasıyorduk. ´Ahmea b. Hanbel geldi ve bana: Ey Ebû Yakub, kalk sana benzerini şimdiye kadar görmediğin bir zatı göstereyim, dedi. Kalktun, beni zemzem kuyusundan tarafa götürdü. Orada beyaz elbiseli,, esmer benizli, yakışıklı, gayet zekî bir zat vardı. Beni onun yanına oturttu. Sonra bu zâta hitaben: Ey Ebû Abdillah, İşte bu îshak b. aRhûye el-Hanzalî´dir, dedi. O da: Merhaba, diyerek beni selâmladı. Karşılıklı müzakerelerde bulunduk. Onda, beni şaşkına çeviren bir ilim gördüm. Meclisimiz Uzayınca Ahmed b. Hanbel´e: Kalk, o söylediğin zâta gidelim, dedim. Ahmed de; İşte: O zat budur, dedi. Ben de: Subhânellah! «ez-Zührî bize şöyle... rivayet etti» diye anlatan bir zatın yanından kalktım ve zannettim ki sen, beni, ez-Zûhrî gibi veya ona yakın bir zâtın yanma götüreceksin. Halbuki sen, beni bu delikanlının yanına getirdin, dedim. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel, bana. Ey Yakub´un babası, bu delikanlıdan (yani Şafiî´den) feyz al. Çünkü ben, bunun benzerini asla görmedim, dedi.»
Burada belirtmeliyiz ki, Ahmed b. Hanbel tahsile başladığı zaman fıkıh ve istinbat ilmini rivayet ilmi ile birlikte tahsil ediyordu. Yukarıda söylediğimiz gibi, tahisle Ebu Yusuf´un yanında başlamıştı. Daha sonra Şafiî ve diğerlerinden tahsil gördü. Şafiî ile 1.98 H. yılında Bağdad´ta tekrar görüşmüştü. Şafiî, ondan, kendisinin ortaya koyduğu mes´elelere muhalif olarak tesbit ettiği her hadîsi kendisine hatırlatmasını rica etmiştir. Şafiî, Mısır´a gittiği zaman, Ahmed b. Hanbel de onun yanına gitmek niyetinde idi. Fakat bunu gerçekleştirememiştir.
îşte böylece Ahmed b. Hanbel´de hadîs, sünnet ve rivayet fıkıhla birleşmiş oldu. îster önce fıkıh tahsiline başlasın, isterse hadîs ve sünnetten sonra fıkha dönmüş olsun, gerçek odur ki, Ahmed b. Hanbel tam manasıyla fıkha yönelmiştir. Bu konuda bşnim görüşüm şudur: Ahmed b. Hanbel, hadîslerin ihtiva ettiği fıkhı incelerken bu derin tetkikleri sayesinde fıkha yönelmiştir. O, sahâbîlerin fıkhını öğrenmek istiyordu. «el-Müsned» adlı kitabında her sahâbî için müstakil bir sened tahsis etmiştir. Ali b. Ebî Tâlib, Zeyd b. Sabit, Resûlüllah´ın Halîfesi Ebu Bekr, Müzminlerin Emîri Ömer b. el-Hattab Radiyallâhu anhum gibi fetva vermekle meşhur olan müctehid sahâbîler için ayrı ayrı tahsis ettiği senedlerle bu sahâbîlerin fıkhını incelemeye ve bunların fıkhının gaye ve maksatlarını anlamaya önem vermiştir. Bunlar ve Abdullah b. Mes´ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr b. el-Âs gibi diğer sahâbilerin fıkhını tetkik etmek, şuurlu bir râvinin aklını keskinleş-tirir; zihnini açar ve ona derin fıkhî bir meleke kazandırır. îmam
Şafiî´nin istinbat ilmi için koymuş olduğu esasları Ahmed b. Hanbel´in öğrenmiş olduğu bunlara ilâve edilecek olursa, şüphesiz onun sünnet fıkhını tam olarak bilen bir fakîh olduğu ve görüşlerinde şeriatın doğru yolundan ayrılmasının imkânsızlığı kendiliğinden anlaşılır.
Bundan sonra Ahmed b. Hanbel, sahâbîlerin fıkhını incelemekle yetinmemiş, tabiîlerin fıkhını öğrenmiş ve fetvalarını toplamıştır. Tabiîler arasında re´y tarafı galip olanlar bulunduğu gibi, bir hadîs bulamayınca fikir beyan etmekten çekmen kimseler de vardı. Ahmed b. Hanbel, tabiîlerin fıkhında öyle fıkhı bir miras bulmuştur ki, kendisi de Kitab ve .Sünnet´te bir nass, yahut da sahâbî veya tabiînin herhangi bir fetvasını bulamadığı zaman bu mirasa uymuş, onların metoduna ve sahâbîlerden intikal eden metodlara göre hüküm çıkarmıştır.[11]
Ahmed B. Hanbel Farsça Bîlir Miydi
Ahmed b. Hanbel´in ailesi Merv´den gelirken annesi ona hâmile idi. Annesi onu Bağdad´ta dünyaya getirmiştir. Ailesinin Uzun zaman Horasan´da oturduğu anlaşılıyor. Amcasının işinin de Horasan´la ilgili oluşu, bu ailenin farsça bildiğini göstermektedir. Buna göre Ahmed b. Hanbel´in de farsça bildiği ve bu dili konuştuğu anlaşılmaktadır. Bu hususu Zehebî, Târih´inde anlatmaktadır. Rivayete göre Ahmed b. Hanbel´in teyzesinin oğlu Horasan´dan gelmiş ve onun yanma müsafir olmuştur. Ahmed b. Hanbel ona yemek getirmiş, Horasan ve oranın halkıyla ilgili şeyler sormuştur. Müsafiri, kendisinin dilini anlanıaymca, Ahmed b. Hanbel onunla farsça konuşmuştur.
Zehebi, bu olayı Ahmed b. Hanbel´in torunu Züheyr´den rivayet etmiş ve Züheyr´in bu olaya şahit olduğunu söylemiştir. Bu durumda bize düşen, bu haberi kabul etmektir. Çünkü, onu rivayet eden güvenilir bir kimse olup İmam Ahmed b. Hanbel´in ailesiyle yakınlığı bulunan bir şahıstır. Ayrıca bu haberi reddedecek elimizde herhangi bir delil de yoktur. Güvenilir bir kimsenin rivayet ettiği bir haber, ancak, rivayet bakımından daha kuvvetli veya daha sağlam bir delille reddedilir.[12]
Ahmed B. Hanbel´in Hadîs Rîvayetîne Ve Fetva Vermeye Başlayışı
Ahmed b. Hanbel, hadîsi, bütün muhaddislerden tahsil etmiş; Bağdad, Basra, Küfe, Mekke ve Medine ile yetinmemiş, Yemen´e dahi gitmiştir. Hattâ üstadı Şafiî´nin ardından Mısır.a da gitmeye niyetlenmiştir. Hadis ilmine sahip olan kimi işitmişse, gidip ondan hadîs rivayet etmiştir.
O, yalnız rvayet ilmiyle iktifa etmemiştir. Rivayet ilmi, onu derin bir fıkha ulaştırmıştır. Esasen ilk tahsil çağında fıkha karşı bir Cinsiyet kazanmış, din ile ilgili olan çeşitli ilimleri öğrenmiş ve bunların bâzısında oldukça derinleşmiştir. Bilhassa Kitab ve Sünnetle ilgili rivayet ve fıkıh üzerinde ihtisas sahibi olmuştur.
Böyle bir ilim adamının artık aldıklarım verme, yazdıklarını başkalarına yazdırma ve öğretme zamanı gelmişti. Fakat O, hadîs rivayetine ve fetva vermeye ancak kırk yadına ulaştıktan sonra başlamıştır. Acaba O, bu durumda Uz. Peygamber´e mi uyuyordu Çünkü Peygamber (S.A.V.), ancak kırk yaşından sonra Peygamber olarak vazifelendirilmişti. Gerçekten insan kırk yaşma ulaştığı zaman, tam olgunluk çağma gelmiş olur, nefsî arzular bu çağda azalır, akıl ve irade yükselir. Ebu Hanîfe de, fetva vermeye ancak kırk yaşında başlamıştır.
Ahmed b. Hanbel, bizi yukarıdaki soruya cevap aramaktan kurtarmıştır. Çünkü bu soru, kendisine de sorulmuş, o da; «Hocaları hayatta iken hadîs rivayet etmediğini» söylemiştir. Bir çağdaşı, kendisine, Abdurrazzâk´tan rivayet ettiği hadîsleri yazdırmasını söylediğini, Ahmed b. Hanbel´in de, Abdurrazzâk sağ olduğu için bundan kaçındığını anlatır. Bu ifadelerde Ahmed b. Hanbel´in, niçin 204 H. yılından sonra hadîs rivayetine ve fetva vermeye başlamış olduğunu gösteren açık bir delil mevcuttur. Çünkü bu tarihte, İmam Şafiî Mısır´da ölmüştü. Böyle bir izahı, tarihî olaylar da desteklemektedir.
Burada söylemeliyiz ki Ahmed b. Hanbel, hadîs rivayetine ve fetvâ vermeye başladıktan sonra, hadîs ve fetva konusunda başvurulan bir kaynak olmuştur. Bu demek değildir ki, kendisine daha önce sünnetle ilgili bir soru sorulduğu zaman O cevap vermezdi. Zira, ilmi ketmetmek caiz değildir. Din; irşâd etmeyi, başkalarının bilmediklerini öğretmeyi ve Peygamber´in hadislerini yaymayı emreder. Ahmed b. Hanbel´in 198 H. yılında 34 yaşında iken Mescid-i Hayfda[13] kendisine sorulan bir meseleye fetva verdiği rivayet edilmiştir.
Buna göre Ahmed b. Hanbel´in, kırk yaşına varmadan önce de, mecbur olduğu zaman fetva verdiğini söyleyebiliriz. Çünkü zaruret, onu bazan bu işe zorluyordu. Ancak kendisine ilim tahsili için gelen talebelerine ders vermeye kırk yaşına değdikten sonra başlamış ve Peygamber´in Sünnetine uyarak kırk yaşından sonra irşâd ve fetva verme işini üzerine almayı bir vazife bilerek, mevcut boşluğu doldurmaya karar vermiştir.
Ahmed b. Hanbel´in iffet, nezahet ve takvası, insanlar arasında yayılmıştı. Herkes ona fıkıh -ve hadîs rivayeti için başvuruyordu. O da, bunlara mescidde cevap vermek zorunda kaldı. Şöhreti de, bunun üzerine gittikçe artmaya başladı. Bundan sonra Ahmed b. Hanbel, ileride açıklayacağımız ve onun nefsini olgunlaştıran sabır ve metanetinin derecesini gösteren mihnetlere uğramıştır. Fakat, bu mihnetler onu daha çok yükseltmiş, Allah ve insanlar katında değerini daha çok artırmış ve halka onu daha iyi tanıtmış, halk da onun adını dört yana yaymıştır. O, Allah yolunda insanlara karşı tevazu´ gösterdikçe yüceliyordu.
Adının ilim, zühd ve takva ile birlikte yayılışı, dersinde izdihama sebep oldu. Bâzılarının rivayetine göre, onun dersini dinleyen-´ lerin sayısı beşbin civarında idi. Bunlardan beşyüz kadarı dinlediklerini yazıyorlardı. Biz, bu kadar talebenin onun dersinde hazır bulunduğunu teslim edemeyiz. Fakat, buna yakın bir miktarda olduğunu söyleyebiliriz. Yahut, talebelerinin sayısı çok kabarıktı, diyebiliriz. Çünkü «Bin» kelimesi şüphesiz «pekçok» mânâsına da kullanılır. Ahmed b. Hanbel´in derslerini dinleyenlerin sayısı zikredilen sayının yansına, hattâ beştebirine dahi indirilse, yine de azımsanamaz ve onun Bağdad´taki mevkiini ve İslâm ülkelerinden kendisine tahsil için gelenlerin çokluğunu gösterir.
Ahmed b. Hanbel´den ders alanların ve işittiklerini yazanların çokluğu, ondan hadîs ve sünnet rivayet edenlerle onun fıkhını nakledenlerin çokluğunu gösterir.
Burada söylememiz gerekir ki, Ahmed b. Hanbel, faziletli muttaki; zühd, sabır ve metanet sahibi idi. Yukarıda dediğimiz gibi, insanlar, O´nu, bu meziyetlerinden dolayı dinlemek istiyorlardı. Şüphesiz onu dinlemek için gelenlerin hepsi ilim tahsil eden talebe değildi. Bir kısmı, Ahmed b. Hanbel´in meclisine, onu sevdikleri ve saydıkları için geliyorlardı. Bir kısmı da, onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlâk, edep ve irşadından faydalanmak için geliyorlardı. Îbnul-Cevzî´nin Menakıbu´1-İmam Ahmed b. Hanbel adlı eserinde onun bir çağdaşından şöyle rivayet edilir: «Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel)´e oniki.sene gelip gittim, o çocuklarına el-Müsned´i okuturdu. Ondan bir tek hadîs yazmadım, ancak ona ahlâk ve irşadı için gelirdim.»
Öyle anlaşılıyor ki, onun iki türlü meclisi (ders halkası) vardı:
1 Çocuklarıyla özel talebelerine hadîs anlatmak için evindeki meclisi.
2 Hem talebelerinin, hem de halktan istiyenlerin hazır bulunduğu mescid´deki meclisi. Ahmed b. Hanbel´den hadîs yazan talebelerinin sayısı, mescid´de dersini dinliyenlerin ondabiri kadardı.
Zehebî, Ahmed b. Hanbeî´in mescid´deki derslerinin ikindiden sonra olduğunu söyler. Ebu Hanîfe´nin Küfe mescidindeki dersi de böyle idi. Çünkü ikindiden sonraki vakit, insanın dinlenmiş olduğu, ruhun safa bulduğu ve hayat meşgalelerinden kurtulduğu bir vakittir. Hadîs ve fetva bu vakitte anlatılırken, ruhlar dinlenmiş ve öğrenmeye hazırlanmış bir vaziyettedir. Yorgun ve bıkkın değildir. însanlar ruhî bakımdan hazır bulundukları zaman, dersin tesiri daha büyük ve daha derin olur.
Ahmed b. Hanbel´in derslerinde, dinleyicilerin ruhunda güzel bir tesir bırakan şu üç husus dikkati çekiyordu:
1 Onun meclisine vakar, ciddiyet, tevazu ve ruhî hUzur hâkim idi. Kendisi şaka ve alay eüneyi sevmezdi. Çünkü ciddî olmak gereken bir yerde şaka etmek, akıl kıtlığından ileri gelir. Böyle bir durumda alay etmek, saçmalıktır. Dersinde hazır bulunanlar bu durumu gözönünde tutarlar ve onun meclisinde, ders vermiyor olsa dahi, şakalaşmazlardı. Ebu Nuaym, Halef b. Sâlim´den şöyle rivayet etmiştir: «Biz, Yezid b. Harun´un meclisinde idik, Yezid şaka yaptığı için Ahmed b. Hanbel kalkıp gitti. Yezid bunun üzerine eliyle
alnına vurdu ve Ahmed´in burada olduğunu bana bildirseniz ya! Tâ ki şaka yapmıyayım, dedi.»[14]
2 Ahmed b. Hanbel, dersinde ancak hadîsleri rivayet etmesi istendiği zaman anlatırdı. Böylece hadîs rivayetine rağbet artıyordu. O, bir hadis rivayet edeceği zaman kendi yazdığı kitaplardan rivayet ederdi. Râvîlerden almış olduğu hadîsleri anlatırken yanhş olur korkusuyla hafızasına asla itimad etmezdi. Peygamber´in söylemediği şeyi rivayet etmemek için mecbur kalmadıkça ve hadîsin metninden emin olmadıkça ezberden hadîs rivayet etmezdi. Öyle ki talebeleri, kitab´a başvurmaksızın okuttuğu hadîsleri saymışlar ve bunların yüz adedi aşmadığını görmüşlerdir.
Zehebi´nin Tarih´inde, Ahmed b. Hanbel´in talebesi Mervezî´den şöyle rivayet edilir: «Herhangi bir mecliste hiçbir fakir görmedim ki o, Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel)´in meclisindeki gibi kıymetli olsun. Ahmed b. Hanbel, tamamen fakirlerle ilgilenirdi- Dünya ehli ile ilgilenmezdi. Aceleci değildi. Çok mütevazı idi. Vakar ve ciddiyet sahibi idi. İkindiden sonra dersine oturur ve kendisine birşey sorulmadıkça konuşmazdı.»[15]
3 Ahmed b. .Hanbel, ancak hadîslerin yazılmasına müsaade ederdi. Hattâ hadîs rivayet ve nakli için îslâm memleketlerinde dolaşırken kendi nefsini mecbur ettiği gibi, hadîsleri yazmaya talebelerini de mecbur ederdi.
Verdiği fetvalara gelince, bunların yazılıp nakledilmesini menederdi. Ona göre yazılmayı icabeden din ilmi, ancak Kitab ve Sünnettir. Bundan başkası yazılmaz. İşte fetvalarının yazılmasını bu sebeple menederdi. Birisi kendisine, Irak fakîhlerinden re´y taraftarlarının kitapları yazılabilir mi diye sordu. Ahmed b. Hanbel, hayzr, dedi. Soran kimse; İbnu´l-Mübârek onları yazmıştır, deyince, Ahmed b. HanbeŞ; «Îbnu´l-Mübârek gökten inmedi, biz ilmi yukardan almakla emrolunduk.» dedi. Hattâ O, muhaddisleri Şafiî´nin kitaplarını yazmaktan bile menederdi. Halbuki O, îmam Şafiî´ye hocası nazarıyla bakar ve gönlünde ona büyük bir yer verirdi. Ahmed b. Han-bel´e göre Kitab ve Sünnetten başka din ilmi konusunda yazılarak gelecek nesillere nakledilmeye lâyık bir şey yoktur. Çünkü, ilim adamlarının sözleri zamanlarına ait olup çağlarına mahsus olan müşkillerin hallinden ibarettir. Bunların gelecek nesillere intikalinde bir faide yoktur. Yazılması da önemli değildir. İnsanlara İntikali gereken şey, Kur´ân ilmiyle Peygamber, Sahâbiler ve Tabiîlerin ilmidir. Yalnız bu ilimlerin saf bir şekilde intikali gerekir. Âlimleri ve kişileri isimlerine göre taklit etmek gerekmez.
Fakat, bu konuda çok ileri gitmiş olan Ahmed b. Hanbel´i Allah, istemediği bir şeye mâruz bırakmıştır. Yâni talebeleri, kendisinden kocaman ciltler halinde kitaplar rivayet etmişlerdir.
Ahmed b. Hanbel, kendisinden öncekilerin meşgul olmadığı bir şeyle uğraşmamıştır. Kendisinden öncekiler Kitab ve Sünnet ilmi ile, fetva ile, Kitab ve Sünnet´ten faydalanarak müslümanlara dinî meselelerini öğretmekle uğraşmışlardır. Akidenin de kaynağı sadece Kitab ve Sünnettir. Dolayısıyla Kitab ve Sünnet´tn bildirmiş olduğu şeyler, inanılması gereken akideyi teşkil eder. Akîde veya diğer İslâmî ilimlerin delil ve kaynağı, Allah´ın Kelâmı ile Resûlullâh´ın Sünnetidir. Sırf akıl yoluyla akideden bahsedilemez; elbette akîde nakil ile izah edilir ve bu konuda naklin dışına çıkılamaz. Ahmed b. Hanbel devrinde akaid konusunda çok söz ediliyordu. Fakat, Kitab ve Sünnetin metoduna uyulmuyordu. Akîde ile ilgili cebr ve ihtiyar (irade) konusunda münakaşalara girişiliyordu. Allah´ın Kur´-ân´da zikredilen isimleri, Allah´ın sıfatları olup, zâtından ayrı mıdır, yoksa zâtının aynı mıdır Allah´ın kelâm sıfatı var mıdır. Kur´ân kadîm mi, yoksa mahlûk mudur İşte kelâmcı (mütekellim) denilen âlimler bu gibi meseleler üzerinde tartışıyorlardı.
Ahmed b. Hanbel, bunların yaptığını yapmadı; derslerinde asla bunların sözlerinden bahsetmedi. Esasen O, bunları sapıklardan sayardı. Bir kimse kendisine mektup yazarak, kelâmcüarla münazara hakkında sormuş, O da şu cevabı vermiştir:
«Allah, senin sonunu iyi eylesin. Bizim, işittiğimiz ve ulaştığımız kimselerden gördüğümüze göre onlar kelâm konusundan hoşlanmıyordu, sapıklarla düşüp kalkmıyorlardı. Mesele, önünde sonunda Allah´ın Kitabına teslim olmak ve bundan öte gitmemektir. İnsanlar, kitap yazmaktan ve bidatçılarla düşüp kalkmaktan hoşlanmamaktadırlar. Böylece onlar, bid´atçüann din konusunda insanın içerisine soktuğu şüpheleri reddediyorlardı.»[16]
İşte Ahmed b. Hanbel´in tuttuğu yol, böyle bir yol idi. Elbette onun bu tutumunu devrin Abbasî Hükümeti teşvik etmiyordu. Bu çağ da Abbasî Hükümetinin başında Abdullah el-Me´mun b. Harun el-Reşîd bulunuyordu. Bu Halîfe, kendisini mu´tezilî âlinılerden sayıyordu. O Mu´tezile mezhebini desteklemek için münazaralar düzenliyor ve Kur an ın mahluk olup olmadığına dair mühaddislerden bir kımına bu görüşü kabul ettirmek için zor kullanmaya başlamıştı.Dâru-s-Selam (Bağda)ın İmamı Ahmed b. Hanbel de, işte bu yüzden işkenceye uğramıştır.[17]
Mihneti, Mihnetinin Sebep Ve Devreleri
Kur´ân-ı Kerîmin mahlûk (yaratılmış) olup olmadığı üzerinde birçok söz söylenmiştir. Bu meselenin ortaya atılışında Emevî hanedanının maiyetinde bulunan hristiyanlarm rolü büyük olmuştur. Bunların başında Yuhannâ ed-Dimaşkî gelir. Bu şahıs, İslâm alemindeki hıristiyan âlimleri arasında müslümanları dinlerinde şüpheye düşürecek münazara usûllerini yayıyordu. Müslümanlar arasında da Peygamberleri hakkında yalanlar uyduruyordu. Meselâ Peygamber (S.A.V.), Zeynep Binti Cahş´a âşık olmuş, diyordu. Keza, Kur´-ân´da bildirildiğine göre, îsâ, Allah´ın oğludur ve Meryem´e ilka´ ettiği kelimesidir, diyordu. Yine O, Müslümanlar arasında Allah´ın kelimesinin kadîm olduğunu yayıyor ve onlara; Allah´ın kelimesi kadim midir, değil midir diye soruyordu. Müslümanlar: Hayır, diye cevap verirlerse, O´nun kelâmı olan Kur1 ân da mahlûktur demiş oluyorlardı. Allah´ın kelimesi kadîmdir, derlerse, îsâ´nm .da kadim olduğunu iddia ediyordu.[18] Bunun üzerine müslümanlardan; Kur´ân mahlûktur, diyerek onların hilesini reddetmek isteyenler olmuştur. Meselâ, Ca d b. Dirhem[19], Cehm b. Safvân ve Mu´tezililer; Kur´ân mahlûktur, demişler, Halife Me´mun da bu görüşü benimsemiştir.
212 H. yılında adı geçen Halîfe, Kur´ân´m mahlûk olduğu görüşünü hak nıezheb olarak ilân etmiştir. Bu maksatla münazara meclisleri tertiplemiş ve bu konuda kesin delil olarak kabul ettiği şeyleri ortaya atmıştır. Fakat, bu konuda münakaşayı serbest bırakmış ve insanların düşüncelerinde hür olduklarını söylemiştir.
Lâkin 218 H. yılında kendisi bu yılda ölmüştür bu fikri insanlara zorla kabul ettirmeye karar vermiştir. Gariptir ki, bu işe kendisi Bağdad´ın hâricinde iken başlamıştır. Bu uğurda mücahid olarak ortaya atılmış ve bulunduğu Rakka şehrinde bu maksatla bir kısım mektuplar yazmış ve bu mektupları Bağdad´taki vekili bulunan îshak b. İbrahim´e göndererek, halkı, Kur´:n´m mahlûk olduğu görüşünü benimsemeye teşvik etmiştir. Bu. mektupları Mu´tezile üs-tadlarından ve fakîhlerle muhaddislerin amansız düşmanı olan Ah-med b. Ebî Düâd (öl. 240 H)´m yazdığı tahmin edilmektedir. Bu maksatla dînî baskı, önce devlet dairelerindeki vazifelerden hiçbirine, bu görüşü kabul etmiyenleri tâyin etmemekle başlamış ve hiçbir meselede bu görüşü benimsemiyenlerin şahitliği kabul edilmemiştir. Birinci mektupta şöyle denilmektedir:
«Onlara (kadılara) bildir ki, Emîru´l-Mü´minîn, işinde kimseden yardım istememektedir. Raiyyesinden vazifeye tâyin ettiği kimselerden dînî, îmanı ve tevhîd konusundaki ihlâsına güvenilmeyen kimselere, itamat etmemektedir. Eğer onlar, bu görüşü ikrar ederler, Emîru´l-Mâ´minîn´e uyarlar, hidâyet ve kurtuluş yolunda olurlarsa, onlara, insanlar için şahitlik edecek kimselerin Kur´ân hakkındaki düşüncelerini tesbit etmelerini; Kur´ân yaratılmıştır, sonradan meydana gelmiştir, diye ikrar edip bu görüşü kabul etmiyenlerin şahitliğini dinlememelerini emret.»[20]
Bu mektuptan anlıyoruz ki, onun bu görüşünü kabul etmiyenlerin cezası menfî (olumsUz) bir cezadır, müsbet (olumlu) bir ceza değildir.
Fakat iş, böyle menfî bir vaziyet alışla kalmamış, tersine, bâzı insanları sıkı imtihanlar geçirmeye sebep olacak kadar ileri gitmiştir. Bu insanlara, Kur´ân hakkındaki görüşleri soruluyor, Hâlifenin ileri sürdüğü görüşü kabul etmezlerse, elleri kolları bağlanıp Emîru´l-Mü´minîn´in ordugâhına sevkediliyorlardi. Çünkü o mektupta[21] fakih ve muhaddislerin imtihan edilmesi de emrediliyordu. Onlardan bu görüşü kabul etmiyenler, prangaya vurularak Halîfenin yanma gönderilecek ve bu görüşü benimseyenler de, fetva vermeye ve hadîs rivayetine devam edeceklerdi.
Bağdad´ta Halîfenin vekili kendisine verilen emri yerine getirmek için derhal harekete geçti. Fakih ve muhaddisleri çağırttı. Aralarında Ahmed b, Hanbel de vardı. Onlara, istenileni yerine getirmezlerse işkence ve ceza göreceklerini ve hiçbir tereddüt gösteril-meksizin Me´mun´un arzusuna göre muhakeme edileceklerini söyleyerek,´tehditler savurdu. Fakîh ve muhaddisler istenileni yerine getirdiler ve Kur´ân hakkında bu mezhebi benimsediklerini ilân ettiler. Ancak dört kişinin kalbini Allah bundan korudu. Onlar cesaret ve ısrarla inançlarından fedakârlık etmediler. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, el-Kavârîrî ve Seccâde´dir.[22] Bunlar yakalanıp elleri kelepçelendi, ayaklarına zincir bağlandı. Ertesi gün olunca Seccade, Halîfenin vekili îshak´m emrini kabul etti ve bağları çözülerek serbest bırakıldı. Diğer üçü inançlarında direndiler. Öbürgün olunca aynı soru tekrar edildi ve cevap istendi. el-Kavâvîrî´nin tahammülü bitmişti. İstenilen cevabı verdi ve bağları çözülerek o da serbest bırakıldı. Geriye iki kişi kalmıştı. Allah onlarla beraberdi. Bunlar, zincirlerle bağlı olarak Tarsus´taki el-Me´mûn´unun hUzuruna gönderildi. Yolda Muhammed b. Nuh şehid oldu. Ahmed b. Hanbel, tek başına inancı uğruna işkence ve zulme göğüs geriyordu. Fakat halinden memnundu. Ahmed b. Hanbel yolda iken Me´mun´un ölüm haberi geldi. Fakat Halîfe, dünyadan ayrılırken kendisinden sonrakilere bir vasiyetname bırakmış ve bunda fakihlerle muhaddis-lere, Kur´ân´m mahlûk olduğunu söyleyinceye kadar işkenceye devam edilmesini vasiyet etmiştir. Bu vasiyetnamede şunlar yer almıştır.
«İşte bu, Emîru´l-Mü´minîn Abdullah (el-Me´mun) b. Harun er-Reşîd´in yanında bulunanların hepsini şahit kıldığı şeydir. O, kendisi ve yanmdakilerin hepsi şöyle şahadet etmişlerdir: Allâhu Teâlâ birdir, O´nun mülkünde ortağı da yoktur. İşlerini kendisinden başka bir tedbir eden de yoktur. O, Halik (Yaratıcı) dır, O´ndan başka her şey mahlûktur. Kur´ân da, her şey gibi mahlûktur. Hiçbir şey Allah´a benzemez.» Bu vasiyetnamede kendisinden sonra Halîfe olan kardeşi el-Mu´tasım´a şöyle hitabetmektedir: «Ey îshak´m babası, bana yakın ol, gördüklerinden ibret al, Kur´ân´m yaratılmış olması konusunda kardeşinin yolundan git.»
İşte bu yüzden Ahmed b. Hanbel ve inançlarından ayrılmayan diğer fakîh ve muhaddislerin uğradığı mihnet Uzayıp gitti. Bu mihnet Me´mun´un 218 H. yılında ölümüyle sona ermedi, daha da yaygın bir hal aldı ve ıstırap arttı, daha çetin ve daha şiddetli devrelere girdi. Me.mun´un vasiyetleri arasında, insanların şiddet ve baskıyla Kur´ân´ın mahlûk oluşunu kabule zorlanmaları ve Ahmed b. Ebi
Düâd´ın[23] (öl. 240 H.) görevinde kalması yer alıyordu. İşte bu belânın başı o idi. İşkence etmek için Halîfeyi o kışkırtıyordu. Hattâ Halifenin mektuplarını o kaleme alıyordu. Ölüm hastalığında iken Me´mun´un iradesine hâkim olan o idi. Nihayet Halîfe onun tesiriyle bu emirleri vermiş ve bu vasiyetlerde bulunmuştur.
Âhmed b. Hanbel, zircirlerle bağlı olarak kendisine getirilirken Me´mun ölmüştü. Ölüm haberi ilân edilince Ahmed b. Hanbel Bağdad´a geri getirildi. Hakkında yeni bir emir çıkıncaya kadar zindanda kaldı. Sonra Halîfe Mu´tasım (öl. 227 H)´ın hUzuruna çıkarıldı. Ürkütülüp korkutulmak için her türlü yola başvuruldu. Fakat hiçbirisi fayda vermedi. Ahmed b. Hanbel´in hiçbir şeye aldırmadan inancında sebat etmesi üzerine tehditler gerçekleştirildi. Onu nöbet nöbet kırbaçlamaya başladılar. Her defasında bayılmadıkça bırakmıyorlardı. Öyle ki kılıçla dürtüldüğü zaman bile bir şey hissetmiyordu. Bu ameliye, fasılalarla tekrarlanıyordu. 28 ay kadar zindanda bu işkence devam etti. Ümitleri kesilince onu serbest bırakarak evine iade ettiler. Fakat îmanı Ahmed b. Hanbel, zindanda Uzun bir zaman kalışı, çok şiddetli bir şekilde durmadan dövülüşü ve vücudundaki yaralar sebebiyle yürüyecek bir halde değildi. Lâkin O, yine de mUzafferdi.
Ahmed b. Hanbel, yaraları iyi olup mescide gelme imkânına kavuşuncaya kadar ders ve hadîs okutmaktan mahrum kaldı. İyileşince fetva ve hadîs derslerine başladı. Uğradığı mihnet, insanların onu daha çok takdirine sebep oldu. Onu dinlemek için daha çok rağbet ettiler ve onun derslerine koştular. Mu´tasım´dan sonra el-Vâsık (öl. 232 H.) Halîfe oldu. İşkence vasiyetnamesi yürürlükte idi. Bu sebepten Âhmed b. Hanbel´e tekrar mihnet çektirmeye başladılar. Fakat bu sefer, Ahmed b. Hanbel´in Mu´tasım devrinde olduğu gibi kırbaçla dövülmesi emredilmedi. Çünkü bu, halk nazarında onun mevkiini çok yükseltiyor ve Halîfenin fikrinin yayılmasına engel oluyordu. Fikirler, baskı ve zorla yayılmaz. Üstelik ona yapılan işkence, halkın nefretine sebep oluyor ve bu kötülüğün anası olan ı Ahmed b. Ebî Düâd gibi milletin başbelâsmdan intikam almak duygusunu şiddetlendiriyordu. Ahmed b. Hanbel´in karşılaştığı yeni mihnet, onu insanlarla düşüp kalkmaktan, hadîs rivayet etmekten ve fetva vermekten alıkoymaktı. el-Vâsık, ona şöyle demiştir:
«Senin yanma hiçbir kimse gelmeyecek ve sen benim bulunduğum hiçbir yerde oturmayacaksın!» Bunun üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, el-Vâsık ölünceye kadar köşesine gizlenmiştir.[24] el-Müte-vekkil (öl. 247 H.) Halîfe olunca bu mihneti kaldırmış, fakîh ve muhaddislere yakınlık göstermiş, Mu´tezilîleri de saraydan uzaklaştarak ellerindeki imkânları almıştır.
Tarihin hakkını yerine getirmek için söylemeliyiz ki, fitne (mihnet) umumî idi. Ahmed b. Hanbel´e mahsus değildi. Diğer fakîh ve muhaddislere de şâmildi. Bunlar arasında İmam Şafii´nin talebesi el-Buvaytî de vardı. O da bu uğurda zindana atılmıştı.[25]
Rivayete göre ömrünün sonuna doğru el-Vâsık bu İşten usan-mıştır. Çünkü bu iş, onu bazan çok gülünç bir duruma düşürüyordu. Söylendiğine göre, kendisiyle alay etmek için komik birisi hUzuruna girmiş ve´ Ey Emîru´l-Mü´minin, Kur´ ân hususunda Allah senin ecrini artırsın (yâni başın sağolsun), demiş. el-Vâsık da: Vay haline! Kur´ân öldü mü diye sormuş. O şahıs da: Ey Emiru´l-Mü´minîn, her mahlûk ölür. İnsanlar teravih namazım ne ile kılacaklar diye cevap vermiş. Bunun üzerine Halîfe gülmüş ve: Allah seni kahretsin, sus, demiştir.
Demiri, Halîfe eKVâsik´m hayatının sonuna doğru işkenceden vazgeçtiğim teyid sadedinde şöyle rivayet eder: Kur´ân´ın yaratılmış olup olmaması meselesinden işkence gören bir bilgin, el-Vâsık´ın hUzuruna gelmiş ve Ahmed b. Ebi Düâd ile mücadeleye tutuşmuş ve bu mücadele sırasında şöyle demiştir:
«Öyle bir şey ki, ona, ne Allah´ın Elçisi, Ne Ebû Bekr, ne Ömer, ne Osman ve ne de Ali (R.A.) davet etmiştir. Sen, insanları ona davet ediyorsun. Onlar ya bunu biliyorlardı veya bilmiyorlardı diyebilirsin. Eğer onlar biliyorlardı, fakat söylemediler dersen, bu konuda sana da bana da susmak düşer. Fakat onlar bilmiyorlardı, ben biliyorum, dersen (Ahmed b. Ebî Düâd´a hitaben), ey hayvan oğlu hayvan, Peygamber ve Hulefâ-i Raşidîn´in bilmediği şeyi sen mi biliyorsun » demiştir. Bu sözü işitince el-Vâsık yerinden sıçramış ve aynı kelimeleri tekrarlamaya başlamıştır. Bunun üzerine o bilgini affetmiş ve bu işkenceden vazgeçmiştir.
İşte bunlar, bütün mihnet tarihini özetleyen kısa ifadelerdir. Bu tarih, muttaki İmam Ahmed b. Hanbel için çok sıkıcı geçmiştir. 14 sene kadar O, böyle üzücü bir hayat yaşamıştır. Bu 14 yılın en az yansı işkence ile geçmiştir.
Ahmed b. Hanbel, namaz kılmak için camiye dahi gidemiyordu. Bak : Muhammet! Ebû
Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir.- Bu büyük mü´min için, görünüşte onların re´yine muvafakat ederek ve doğru bildiği şeyi kendi içinde gizleyerek, hem nefsini işkenceden kurtarmak, hem de fetva ve hadis rivayetini aksaİmamak daha iyi olmaz mı idi Çünkü kendi inancında açıkça direnmesi, Kur´ân´ın yaratılmış olduğunu söylemesinden çok daha zararlı olmuştur. Halbuki Kur´âri yaratılmıştır, demek, insanı kâfir de etmez. Belki, Kur´ân yaratılmıştır dememek, istidlal ve tetkik bakımından ona göre daha sağlam bir yoldur.
Buna şöyle cevap verilebilir: İslâmî hükümlerin tatbik edildiği bir İslâm diyarında takiyye (inancını korktuğu için gizleme), emri bi´1-ma´ruf ve nehyi ani´I-münker esasına aykırı düşer. Ahmed b. Hanbel gibi hadîs ve fetvada büyük bir mevki işgal eden kimse için susmak caiz değildir, iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek, onuiı vazifesidir. İsterse bu uğurda O, en ağır işkenceye uğrasın, görüşünde ısrar etmesi gerekir. Müslümanların iktidâ ettiği İmamlar için takiyye caiz değildir. Çünkü bu, insanların sapıtmasına sebep olur. Öte yandan İmamlar, inançlarına muhalif olan şeyleri söylerse halk tabiatıyla onların kalblerinin içini bilmemektedir onlara uyar, söylediklerini hakikat sanır ve böylece fesat umumileşmiş olur. Kanaatimizce bu yüzden îmanı Ahmed b. Hanbel´in işkenceye sabretmesi daha iyi olmuştur. Gerçi işin başında biz, onun düşüncesine katılmamıştık.[26]
Kur´ân´ın Yaratılmış Olup Olmamasıhakkında Ahmed B. Hanbel Ve Diğerlerinin Görüşleri
Bu mihnet hikâyesini burada bırakıp Ahmed b. Hanbel´in görüşüyle Mu´tezilîlerin görüşlerinin hakîki mahiyetini anlaİmamız daha iyi olacaktır.
Mu´tezilîler, Kur´ân´ın yaratılmış olduğunu söylüyorlardı; onlara göre, Kur´ân´ın yaratılmış olması, onun Allah kelâmı ve Peygam-ber´in mu´cizesi oluşuna engel teşkil etmez. Çünkü onu yaratan ve Peyganıber´e vahiy suretiyle gönderen Allah´dır. O, Kur´ân´ı Peygamber´ine parça parça 23 senede, beşer kudretinin üstünde bir kitap olarak göndermiştir. Bütün insanlık birleşerek bu kitabın bir benzerini yapmak isteseler, bunu gerçekleştiremezler. Mu´tezilîlerin Kur´ân´ın yaratılmış olduğuna dair ileri sürdükleri deliller şu üç esasa dayanır:
1 Allah´dan başka her şey mahlûktur. Sonradan yaratılmıştır. Şüphesiz Kur´an da, Allah´dan başka bir şey olduğuna göre, o da ancak mahlûk olabilir.
2 Kur´ân, insanlar tarafından okunan (telâffuz edilen) harf ve kelimelerden meydana gelmiştir. Bu harf ve kelimeler olmaksızın Kur´ân var olamaz. Bu da, onun ancak yaratılmış olduğunu gösterir. Çünkü hem okunurken, hem de yazılırken yaratılmış olan harf ve kelimelere dayanmaktadır.
3 Kur´ân´ın mahlûk olmadığı farzedilince kadim olması gerekir. Çünkü yaratılmamış bir şeyin başlangıcı yoktur. Başlangıcı olmayan bir şey de, ancak kadîm olabilir. Kur´ân´ın kadîm olduğu kabul edilirse kadîm olan varlıklar birkaç tane olur. Bu da hıristi-yanların Uz. Isâ hakkında ileri sürdükleri görüşe benzer.[27]
Mu´tezilîlerin görüşlerini haklı göstermek için şöyle söylenebilir.Yuhannâ ed-Dimaşkî; İsâ, Allah´ın Meryem´e ilkâ ettiği bir kelimesi olup O´nun ruhundandır, diyerek müslümanlan sapıtmaya çalışıyordu. Allah´ın kelimesi mahlûktur, denilirse onun bu gayreti boşa gidecekti. Dolayısıyla, Allah´ın sözü olan Kur´ân da mahlûktur, demek suretiyle bu hıristiyan propagandaları önlenecek ve onların silâhları kendilerine çevrilmiş olacaktı. Evet, Hıristiyanların delilleri bâtıldı; çünkü Uz. îsâ hakkında Allah´ın kelimesi (sözü) demek, onu Allah, sırf «ol = kün» kelimesiyle yaratmıştır demektir. Yâni Allah, Uz. İsa´yı, diğer canlıların yaradılışına hâkim olan kanunlara göre yaraİmamıştır.-Isâ, Allah´ın rûhundandır demek de, Allah İsâ´-nın ruhunu doğrudan doğruya kendi emriyle yarattı ve diğer canlıların yaradılışmdaki sebepleri kullanmadı demektir. Çünkü sebepleri yaradan da Allah´dır ve O, şüpnesiz bütün sebeplerin üstündedir. «O, dilediğini yapar»[28] Allah´ın kudreti yüksek ve iradesi sonsuzdur.
İşte bu konuda Mu´tezilîlerin görüşleri bundan ibaret olup ileri sürdükleri deliller açıktır. Öyleyse bu konuda Ahmed b. Hanbel´in görüşü nedir Bu soruya cevap verirken önce şunu belirtmeliyiz: İmam Ahmed b. Hanbel, bu gibi meselelere dalmak istemiyordu. Nitekim selef-isâlih de böyle meselelere girmemiştir. Çünkü Ahmed b. Hanbel, ilim olarak selef-i sâlihin ilmini kabul ediyordu.Onların tartışma konusu yaptığı meseleleri o da tartışıma konusu yapıyordu. Onların dalmadığı konuları bid´at sayıyor ve bu gibi konulardan kesin olarak uzak duruyordu. Kur´ân´m yaratılmış olup olmaması da selef-i sâlihin üzerinde münakaşa etmediği bir meseledir. Dolayısıyla, Ahmed b. Hanbel de, bu mesele üzerinde hiçbir şey söylemiyordu. Ona göre bu mesele üzerinde konuşanlar bid´atçı kimselerdir. Kendisi de bunların ardından gitmek mecburiyetinde değildir.
Burada bâzı bilginler, bu meselede Ahmed b. Hanbel´in tevakkuf ettiğini, asla bir şey söylemediğini ileri sürerler ve Ahmed b. Hanbel´den rivayet edilen aşağıdaki sözlerle de, bu görüşlerini desteklemeye çalışırlar. Rivayete göre Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:
«Kelepçe ve zincirlere dayanamadığını için oturdum. Biraz durduktan sonra yanımdakine: Konuşmama müsaade eder misiniz dedim. Bunun üzerine o: Konuşabilirsiniz, dedi. Ben de: Allah´ın Resûlü insanları neye davet etmiştir diye sordum. O da: Allah´dan başka Tanrı olmadığına ve Uz. Muhammed´in Allah´ın Elçisi olduğuna şehâdet etmeye, namazı kılmaya, zekâtı vermeye, Ramazan orucunu tutmaya ve ganimetin beşte birini vermeye davet etmiştir,
dedi.»[29]
Ahmed b. Hanbel´in bu sözü, Kur´ân´ın yaratılmış olup olmaması meselesinde hiçbir şey söylemediğini gösterir.[30] Ayrıca Ahmed b. Hanbel´den şu söz de rivayet edilmiştir: «Bir kimse, Kur´ân´ın mahlûk olduğunu iddia ederse o cehmîdir.[31] Bit kimse, Kur´ân´ın mahlûk olmadığını iddia ederse o da bid´atçıcîır.»
Âlimlerden bir kısmı da şöyle demiştir: Ahmed b. Hanbel´e göre Kur´ân harfleri, kelimeleri, ibare ve mânâları ile birlikte mahlûk değildir. Bu görüşlerine delil olarak onlar, Ahmed b. Hanbel´in, Halîfe Mütevekkil tarafından kendisine Kur´ân hakkındaki görüşü sorulduğu zaman cevap olarak yazdığı mektubu ileri sürmüşlerdir. Bu mektupta aynen şu sözler vardır:
[Allah Kur´ân´da: «Eğer müşriklerden birisi senden eman dilerse ona eman ver, tâ ki Allah´ın kelâmını dinlesin.»[32] ve «Bilesiniz ki yaratma (halk) da, emir de O´na mahsustur.»[33] buyurmuş ve emrin de, yaraİmanın da kendisine ait bulunduğunu, emrin yaratmadan başka bir şey olduğunu haber vermiştir.!
İşte yukarıdaki mektupta yer alan bu ifadelere göre Ahmed b. Hanbel, yaratma ile emir arasında bir fark bulunduğunu, Kur´ân´ın Allah´ın emrinden, kelâm ve ilminden olduğunu, yaratmasından olmadığını göstermektedir. Buna göre Ahmed b. Hanbel, Kur´ân´ı mahlûk saymamaktadır.
Yine söz konusu mektupta şöyle denilmektedir: «Geçmiş (selef) lerimizin birçoğundan rivayet edildiğine göre onlar; Kur´ân Allah kelâmıdır; mahlûk değildir, demişlerdir. Ben bu görüşe uyuyorum, kendimden bir şey söylemiyorum. Bu konuda konuşmayı lüzumsUz görüyorum. Ancak Allah´ın Kitabında, Peygamberin Hadîsinde, Sa-hâbî ve Tabiîlerden nakledilen haberlerde ne varsa ben onları anlatıyorum. Bunların dışındaki meseleler üzerinde konuşmak hoş kaçmaz.»
Ahmed b. Hanbel, bu mektubu mihnet´den kurtulup hüzura kavuştuktan sonra yazmıştır. Bu mektuptaki açık ifadeye göre Âhmed b. Hanbel, şüphesiz ki Kur´ân´ın yaratılmış olmadığını benimseyenlerin görüşlerinin doğru olduğunu söylemektedir.
Ahnıed b. Hanbel´e ait.olduğu rivayet edilen bu iki görüşü birleştirmek için şu iki hakikati açıklamamız gerekir:
1 Ahmed b. Hanbel, önceleri Kur´ân´ın mahlûk olup olmadığını söylemekten çekinmişti. Çünkü bu hususta konuşmayı bid´-at sayıyordu. Fakat, mihnet´den kurtulduktan sonra eski çekimserliğinde devam edemezdi, iki görüşten birini benimseyip desteklemesi gerekirdi. Mütevekkil de ondan bunu istemişti. Bunun üzerine kendisi için daha doğru gelen görüşü tercih etmiştir. Bu da, Kur´ân´-m yaratılmamış oluşudur. Bunun mânası, Kur´ân´m kadîm olması demek değildir. Çünkü Ahmed b. Hanbel´den Kur´ân´ın kadîm olduğuna dair hiçbir şey intikal etmemiştir. Ancak O, Allah kelâmı olan ve Allah´ın ilmine dâhil bulunan Kur´ân için mahlûktur demeyi kendisine yakıştıramamıştır. Zira Allah, Kur´ân´ı yaratması değil, kendi kelâmı ve emri olmak üzere zâtına nisbet etmiştir.
Eğer biz; bütün bu mihnetlere sebep teşkil eden ihtilâfın, sadece isim verme üzerinde olduğu sonucuna varırsak, aradaki fark basit bir şey olur.
2 Ahmed b. Hanbel, hayatının sonuna doğru yukarıdaki görüşe sahip olmakla beraber bu mevzuda münakaşa yapılmasını menederdi. el-Me´mun´a gönderdiği bir mektubunun başında Peygamber (S.A)´den ve sahâbîlerden birçok rivayetleri zikrettikten sonra, Peygamber (S.A.)´in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Kur´ân üzerinde münakaşalara girmeyiniz. Çünkü bu konuda münakaşa etmek küfürdür.»
Yine Ahmed b. Hanbel, bu mektubunda İbni Abbas´ın Kur´ân üzerinde münakaşa etmekten çekindiğini ve kendisine Emîru´1-Mü´minîn (Hz. Ömer) bunun sebebini sorduğunda şöyle cevap verdiğini rivayet eder[34]: Ey Emîr´ul-Mü´minîn, insanlar ne zaman bu konuda münakaşaya girişirlerse herkes kendisinin haklı olduğunu iddia eder, herkes kendisinin haklı olduğunu iddia edince birbiriyle çekişmeye başlar, birbiriyle çekişmeye başlayınca ihtilâfa düşer, ihtilâfa düşünce de kavgaya tutuşurlar.» Halîfe Ömer (R.A.) de; «Babana rahmet, vallahi ben de bunu[35] insanlardan gizliyordum, nihayet onu sen getirdin (söyledin).» dedi.
Böylece biz, Ahmed b. Hanbel´in Kur´ân´ın mahlûk olmadığı görüşünde karar kıldığı neticesine varmış oluyorUz. Ahmed b. Hanbel´in sözleri arasında Kur´ân´ın kadîm oluşuna dair de bir şey mevcut değildir. Fakat Kur´ân´ın kadîm olduğunu, ondan sonra söyleyenler mevcuttur. Ahmed b. Hanbel, bu konu üzerinde münakaşa edilmesini de caiz görmezdi. Kendisi de böyle bir münakaşaya girişmezdi. Ancak, el-Mütevekkilin isteği üzerine Kur´ân´m mahlûk olmadığı görüşünü açıklamıştır. Çünkü selef-i sâlihin, Kur´ân mahlûkitur, dediği varit değildir. Ayrıca Kur´ân, Allah´ın emri ile alâkalıdır. Allah´ın emri de yaratmasından başkadır.
Fakat, Kur´ân kadîm midir, değil midir Bu soruya cevap verebilmek için Kur´ân´ın iki yönü üzerinde duracağız:
1 Kur´ân´ın mânâları: Bunlar, Allah´ın ezelî ilmine taallûk etmektedir. Yani Allah´ı» ilmine dahildir. Allah´ın ilmi de kadimdir.
2 Kur an´in lâfız ve harfleri: Bunları Allah, Peygamber´ine Rûhu´1-Emîn olan Cebrail vasıtasıyla vahyetmiştir. Cebrail, bunları Uz. Peygamber´e okumuş, Hz. Peygamber de sahâbîlere okuyarak öğretmiştir. Sahâbîler de, aynı şekilde onu tabiîlere öğretmiştir. Boylere Kur´ân tevatür yoluyla okunup öğretilmiştir. îşte bize göre Kur´ân, bu yönüyle mahlûktur. Böyle bir anlayış. Kur´ân´ın Allah katından gönderilişine ve Peygamber (A.S.)´in bir mu´cizesi oluşuna aykırı düşmez. Kur´ân, Peygamber´in öyle bir mu´cizesidir ki, bütün müşriklere meydan okumuş; eğer Kur´ân, uydurma bir şeyse kendilerinin de onun bir mislini veya on sûresini, yahut da bir tek sûresini getirmelerini söylemiştir. Fakat müşrikler, bundan âciz kalmışlardır.[36]
Ahmed B. Hanbel´in Yaşayışı
İmam Ahmed b. Hanbel´in hayatını ve çektiği mihnetleri anlattık. Fakat yaşayışı ve geçim kaynağını söylemedik. O, bolluk içinde mi, yoksa darlık içinde mi yaşamıştır Acaba halîfe ve emirlerin ihsanlarını kabul eder miydi Bütün bu soruların cevaplandırılması gerekir. Ahmed b. Hanbel, fakir bir hayat sürmüş ve bol bir servete sahip olmamıştır. O, fakirliği, nereden geldiği bilinmeyen bir mala sahip olmaya tercih ederdi. Aynı zamanda kendi üzerinde ihsan ve yardımda bulunan bir elin mevcudiyetinden nefret ederdi.
Çoğu zaman ihtiyaç, onu bedenî olarak bir İşte çalışmaya mecbur etmiştir. Meselâ, bir yolculuk sırasında yiyip içeceği kalmadığı için ücretle çalışmıştır. O, bu türlü zahmetli işleri, hediye ve yardım kabul etmekten üstün tutardı. Çünkü bu durumda hediye ve yardım, karşılığını yapmaktan insanı âciz bırakır, izzeti nefis sahibi olan Ahmed b. Hanbel, buna tahammül edemezdi. Bu suretle O, cismini yorardı. Fakat, ruhunu hürriyete kavuştururdu. Ahmed b. Hanbel, bedenî yorgunlukla ruhî yorgunluk arasında kaldığı zaman daima böyle yapardı.
Ahmed b. Hanbel´in geçim kaynağına gelince: O, babasından kendisine miras olarak kalan bir akarın geliriyle yaşıyordu. İbnu´l-Cevzî´nin Menâkıbu´l İmam Ahmed b. Hanbel´inde şöyle denilmektedir :
«Ahmed b. Hanoel´e babası miras olarak bir dokuma atölyesi (turz) bırakmıştı. O, bu atölyenin gelirini yerdi. Bunun kirasıyla kimselere muhtaç olmazdı.[37]
İhtimal ki başka kitaplarda «dükkânlar» diye ifade edilen şey bu atölye idi. Ebu Nuaym´ûı «Hılyetu´l-Evliyâ»smda şöyle denilmektedir : «Ahmed b. Hanbel´in kuyuya makası düştü. Kiracısı geldi ve bunu çıkardı. Buna karşılık olarak, Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel), ona yarım dirhem veya daha az, yahut daha çok bir miktar para verdi. O da; makasın kendisi bir kırat değerindedir. Ben bir şey almam, dedi ve çıkıp gitti. Birkaç gün sonra Ahmed b. Hanbel, ona: Dükkânın kirasına ne veriyorsun dedi. O da: Üç aylık kiraladım ve her ay için üç dirhem vereceğim, dedi. Bunu, Ahmed b. Hanbel onun hesabına saydı ve helâl olsun, dedi.»
GörüyorsunUz ki bu fıkra, Ahmed b. Hanbel´in sön derecede başkalarının hakkını gözettiğini anlatmaktadır. O, bu kiracısından böyle bir iyilik görmüş, daha sonra onun üç aylık kirayı -ödemekte güçlük çektiğini anlayınca ona kalan hakkını helâl etmiş ve onun iyiliğine karşılık kendisi de bir iyilikte bulunmuştur. Ahmed b. Hanbel´in geçimini temin ettiği bu gelirinin, îbn Kesir, 17 dirhem olduğunu söylemektedir. Tarih´inde O, şöyle anlatır «Ahmed b. Hanbel´in mülkünün aylık geliri 17 dirhem idi. Bunu ailesine harcar ve bu kadara kanaat ederdi. Allah, sabırlı ve kendisinin rızâsını uman bu kuluna rahmet eylesin!»
Şüphesiz ki onun bu geliri çok azdı. îbni Kesîr´in söylediği miktar ister doğru olsun ister doğru olmasın, birçok haberler gösteriyor ki onun geliri ihtiyacını karşılamıyacak kadar azdı. Fakat o, gayet kanaatli ve sabırlı idi.
Ahmed b. Hanbel, bu kadar az bir gelire kanaat ederek Allah´a hamd ediyor ve hiçbir kimsenin ihsanına razı olmuyor ve yardımını kabul etmiyordu.
O, bu az geliri ihtiyacını karşılamadığı zaman şu üç yoldan birine başvuruyordu:
1 Borç almak mecburiyetinde kalıyordu. O, kira alma zamanı yaklaşınca, kendisine borç veren kimsenin verdiği şeyi borç olarak kabul edip yardım olarak kabul etmediğinden emin olursa ve yolcu olmazsa buna başvuruyordu. Borç aldığı kimsenin takva sahibi ve malının helâl olmasına, şüpheli olmamasına dikkat ediyordu. Rivayet edildiğine göre, bir defa bir şahıstan iki yüz dirhem borç almıştı, sonra bunu geri vermek üzere ona gitti. Borç veren kimse: Ey Abdullah´ın babası (Ahmed b. Hanbel), bunu sana geri almak niyetiyle vermedim, dedi. Ahmed b. Hanbel de: Ben bunu ancak sana geri vermek niyetiyle aldım, dedi.
2 Bir iş arardı. İşin çeşidi ne olursa olsun, o İşte çalışmaktan çekinmezdi. Çünkü eli üste çıkaran ve alta düşürmeyen her işşe1 reflidir.[38] Başkalarının artıklarını ve mallarının döküntülerini alinak gibi insanı aşağı bir duruma düşürmeyen ve dînin müsaade ettiği hiçbir iş küçümsenemez.
Yukarıda gördük ki, yolda kalınca Ahmed b. Hanbel ücretle yük taşıyor, bazan da dokumacılık yapıyordu. Zehebî, Tarih´inde aynen şöyle der:
«Bizim bir komşumUz vardı, bir gün bir kitap getirdi ve bu yazıyı tamyormusunUz dedi. TanıyorUz : Ahmed b. Hanbel´in yazısıdır, bunu senin için nasıl yazdı dedik. O da şöyle söyledi: Mekke´de Süfyan b. Uyeyne´nin yanında kalıyorduk, Ahmed´i birkaç gün kaybettik. Sonra onu sormak için geldik, kapısı örtük idi. Ne haber dedim. Elbiselerim çalındı, dedi. Ben de: Yanımda birkaç dinar var, istersen arkadaşlık hatırı için, istersen borç olarak vereyim, dedim. Kabul etmedi. Bunun üzerine bana ücretle yazı yazar mısın diye sordum. Evet, dedi. Bir dinar çıkardım. Ahmed b. Hanbel: Bununla bana bir kumaş al ve ikiye ayır, yani biri peştemal biri de üstlük olsun, biraz da kâğıt getir, dedi. Ben de dediğini yaptım ve biraz da kâğıt getirdim. O da, bunu bana yazdı.»
Ahmed b. Hanbel, bazan bir kısım basit dokuma işleri de yapardı. Zehebî, îshak b. Rahuye´den şöyle rivayet eder:
«Ahmed b. Hanbel ile Yemen´de Abdurrazzak´ın yanında idik. Ben üstte, O da alttaki odada oturuyorduk. Ben, istesem bir câriye satınalabilecek durumda idim. Öğrendim ki Ahmed b. Hanbel´in nafakası bitmiştir. Ona bir şeyler vermek istedim, kabul etmedi. îs-tersen borç olsun, istersen yardım olsun, dedim; yine kabul etmedi. Sonra baktım ki O, uçkur bağı dokuyor ve bunu satıp nafakasını temin ediyordu.»[39]
3 Ahmed b. Hanbel, herkes için serbest olan ekin kalıntılarını toplardı. O büyük bilgin ve muhaddis ipini omUzuna alır, arazî üzerinde bırakılmış olan ekin kalıntılarını toplamak için giderdi. Ancak sahibinin müsaadesi olmadıkça hiçbir tarlaya girmemeye çalışırdı. Bu konuda ondan şöyle rivayet edilir: «Yaya olarak yazıya çıkmıştım, bir şeyler topladık. Bir kısım insanları gördüm ki halkın tarlalarını mahvediyorlardı. Sahibi müsaade etmedikçe hiçbir kimsenin herhangi bir tarlaya girmesi doğru [40]olmaz.[41]
Halîfelerin İhsanlarını Ve Vazife Almayı Reddedişi
Ünü sağlığında her tarafa yayılan, ölümünden sonra nesiller bo: yu adı anılan, dünyanın değersiz ve fâni şeylerini değil, büyük bir ilim mirası bırakan Ahmed b. Hanbel İşte budur. Çalışmak onun şerefini azalİmamış, aksine nesiller boyu yükseltmiştir. Çünkü insanların ruhuna madde hâkim ise de, ruhî ve aklî üstünlüğü takdir edenler de vardır, insanlar, bu değer ve meziyetleri kendileri elde etmemiş olsalar da, içlerinde insaf ve insanlığın mânâsından bir eser bulunanlar, onlara sahip olanlara hayranlık duyarlar. Ahmed b. Hanbel´in şu iki şeyden kaçındığını öğrendiğimiz zaman, onun büyüklüğünü daha iyi anlamış oluruz:
1 Bir devlet memuru olmak,
2 Vali veya halîfenin ihsanını kabul etmek.
Âhnıed b. Hanbel´in resmî vazifeye tâyin meselesi ile ilgili olarak şöyle rivayet edilir: İmam Şafiî, ilk defa 195 H. yılında Bağdad´a gelip kendi görüşlerini burada yaymaya başladığı zaman Ahmed b. Hanbel ondan ayrılmıyordu. Bağdad´ta olsun, sefere çıkmış olsun, hadis tahsili için onu takip ediyordu. îmam Şafiî, daha önce de söylediğimiz gibi, onun Yemen´e Âbdurrazzâk b. Heramam´dan hadîs rivayeti için gideceği ve bu uğurda çekeceği zahmeti gözönüne alarak, kendisine bir yardımda bulunmak istemiştir. Şafiî´nin durumu el-Emîn[42]´in yanında çok iyi idi. el-Emîn, Şafiî´ye Yemen´e tâyin edilmek üzere bir kadı bulmasını teklif edince, Şafiî, de Ahmed b. Hanbel´i tavsiye etti. Böylece Ahmed b. Hanbel´in.adı geçen Âbdurrazzâk´dan hadîs dinlemesi kolayca mümkün olacaktı. Durumu Ah-med´e anlattı, o da bu teklifi reddetti. Şafiî aynı teklifi birkaç kere tekrarladı ise de, Ahmed b. Hanbel, dâima saygı duyduğu hocasına, kesin olarak şu cevabı verdi: «Ey Abdullah´ın babası (Şafiî), bunu senden ikinci defa işitirsem, beni bir daha yanında göremezsin.»[43]
Görüyoruz ki, Ahmed b. Hanbel, hocasının bu teklifini reddetmiştir. Çünkü O, tam manasıyla adaletli olmayan sultanın emrinde çalışmayı uygun bulmuyordu. Bu noktada onun hocasıyla görüş birliğinde olmadığını görüyorUz. Hocası Şafiî, daha önce Yemen´de dört yıl kadar bir zaman vazife yaptığı için hükümdarların ne derecede adaletli olmaları gerektiğini bildiği halde, takva bakımından Ahmed b. Hanbel´den daha mı geri idi Bu sorunun cevabı şudur: Şafiî, eğer adaleti yerine getirmek için çağınlmışsa, isterse onu çağıranın kendisi adaletsiz biri olsun, adaleti yerine getirmeyi bir vazife sayıyordu. Çünkü bu durumda O, kendisini bu vazifeye tâyin eden için değil, Allah için çalışacaktır. Onu tâyin edenin âdil olmayışı, kendisinin adaletli olmasına mâni değildir. Meselâ, Ömer b. Ab-dilaziz, Süleyman b. Abdilmelik´in veliahdı olmadan önce İman, takva ve adaletiyle bilinen bir kimse idi. Adı geçen Süleyman ise, diğer Emevî hükümdarlarından farksızdı. Eğer vazifeye tâyin edilmesi istenilen kimse, kendisinde adaleti gerçekleştirme yetkisini gö rüyorsa tâyin edilebilir.
İşte Şafiî´nin görüşü budur. Ahmed b. Hanbel ve ondan önceki Ebu Hanîfe gibi İmamların görüşüne gelince; bunlar, zâlim hükümdarlar tarafından vazifeye tâyin edilmeyi, onlara bir nevi yardım etmek ve onların haksız olarak topladıkları malı yemek gibi bir şey addediyorlardı. Bunun için onlar, vazife almayı reddederek takvadan ayrılmıyorlar ve haksız gördükleri kimselere yardımcı olmaktan uzaklaşıyorlardı.
Âhmed b. Hanbel, kadılık vazifesine tâyini reddettiği gibi, halife veya vali tarafından gelen her türlü ihsanı da reddetmiştir. Esasen bu konuda fakihler üç kısma ayrılmaktadırlar:
1 Sultan veya halîfenin malından bir şey almayı hoş görmeyen ve kendilerine bir şey verilince onu şiddetle reddeden fakihler. Ebû Hanife ve Süfyân-ı Svrî bunlar arasındadır. Meselâ, Ebu Hanîfe böyle bir şey almaktan şiddetle kaçınırdı. Halbuki O, bu suretle kendisini tehlikeye attığını biliyordu. Çünkü el-Mansur, onun kendisine bağlı olup olmadığını, ihsanlarını kabul edip etmemesiyle anlıyordu. Kısaca, bu kısma giren fa,kîhler, hem vazifeyi hem de ihsanı kabul etmiyorlardı.
2 Halîfelerin ihsanlarını kabul eden fakihler. Bunlar, böylece herhangi bir ihtiyaç sahibine veya ianeye muhtaç olan ilim ehline yardım etme imkânına kavuşuyorlardı. Bu suretle ilim adamının, ilmin şerefine lâyık bir hayat geçirmesini temine ve müslüman-lann israfa düşmemelerine çalışıyorlardı. Bu fakîhlerin başında Ha7 san el-Basrî ve îmam. Mâlik gelir. Onlara göre halîfelerin verdiği ihsanlar, müslümanlarm malı olup ilim ve dînî tahsil yapan, müslü-manlara dînî meseleleri öğretmek için kendilerini vakfeden kimseler buna daha lâyıktır. Bu bakımdan onlar asker gibidirler. Askerler, memleketi düşmandan korumak için kendilerini vakfetmiş olup nasıl vatanı savunuyorlarsa, aynı şekilde âlimler de sapıklığı önlemek, dinde bir gedik açılmaması ve ümmetin manevî bütünlüğünün bozulmaması için çalışıyorlar. Bu ikinci kısma giren fakîhler,halîfelerin ihsanlarını boyun eğmeksizin kabul ediyor ve valilerce verilenleri de alıyorlardı.
3 Hem kadılık vazifesini, hem de ihsanı kabul edip bunu bir sadaka olarak ihtiyacı olanlara veren fakîhler. îşte îmam Şafiî bunlar arasındadır. O, aldığı hiçbir ihsanı (atâ´yı) kendisi yememiştir. Ancak Mısır´da Muttalib oğulları için ganimetin beştebirinden (1/5) kendisine ayrılan hisseyi yemiştir.
Şüphesiz ki Ahmed b. Hanbel, Ebû Hanîfe´nin yolunu benimsemiştir. Bununla beraber O, Abbasileri sever ve onlar aleyhinde hareket etmezdi. Mihnetten önce de sonra da, ne ihsan (armağan) ne de vazife kabul etmiştir. Fakat, bazan ihsan ve hediye kabul etmek mecburiyetinde kalırdı. Lâkin bunu evine sokmaz ve ihtiyacı olanlara dağıtırdı. Bu hususta şöyle bir rivayet vardır: Halîfe Mütevek-kil´in Veziri, Ahmed b. Hanbel´e bir yazı göndermiş ve şöyle demiştir: «Emiru´l-Mü´ minin, sana bir armağan tahsis etmiştir. Huzuruna çıkmanı emrediyor. Bu hususta ya Allah´a sığınırsın veya bu malı reddetmek suretiyle sana karşı öfkelenen (Halîfe)´nin cezasına lâyık olursun.»[44]
Bu durumda Ahmed b. Hanbel, armağanı kabul etmek zorunda kaldı ve böylece kendisini tezvirci Vezirin zulmünden kurtardı. Fakat aldığı bu mala elini sürmedi ve oğlu Salih´e, bunu alıp muhtaç olduğu halde sabredenlere, muhacir ve anasar´ın çocuklarına dağıtmasını emretti. Çünkü onları bu mala daha lâyık görüyordu. Üstelik O, helâl olup olmadığı şüpheli bulunan veya hoşuna gitmeyen bir malın sadaka olarak verilmesini daha uygun bulurdu. Böylece Ahmed b. Hanbel, nefsini temizlemiş ve Peygamber (S.A.V)in «Sana şüpheli geleni bırak, şüpheli gelmeyene bak.» hadisine uyarak şüpheli şeyden Uzaklaşmıştır.
Bununla beraber tezvir işi durmamıştır. Fakat şu hikâyeden anlaşıldığına göre Mütevekkil, bu tezvir işine kesin olarak son vermiştir. Şöyle ki; şer vâsıtası olan bir kısım insanlar gelip Mütevekkil´e; Ahmed b. Hanbel senin yemeğini yemiyor, döşeğine oturmuyor, içtiğin şu şeyin haram olduğunu söylüyor.» demişler; O da, bu tezvirlere bütün tezvircüeri kesin olarak susturmaya yeten şu cevabı vermiştir-. «el-Mu´tasım kabrinden çıkıp gelse ve bana önün hakkında bir şey söylese onu da kabul etmem.»[45]
Ahmed b. Hanbel, Halîfe Mütevekkil´in böylesine bir güvenini kazanınca tezvirciler susmak mecburiyetinde kalmışlardır. Mütevekkil de, onun kendisine , verilen armağanları alıp almamakta tamamen serbest olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla Ahnıed b. Hanbel, bundan sonra her türlü ihsanı reddetmiştir.Rivayet edildiğine göre, Mütevekkil, ihtiyacı olanlara dağıtması için Ahmed b. Hanbel´e bin dinar vermiş, O da: «Ben evden çıkmıyorum. Emîru´l-Mü´minîn beni sevmediğim şeylerden affetti. Bu da sevmediğim bir iştir.» demiştir, Ahmed b. Hanbel, Halîfenin verdiği bu malı almamış, o da bunu alması için kendisini rahatsız etmemiştir. Fakat, yine de bu büyük ilim adamının gönlü hUzura kavuşmamıştır. Çünkü akraba ve çocukları, Halîfenin-verdiği malı alıyorlardı. Belki de bu işi Ahmed b. Hanbel´in akrabalığı adına yapıyorlardı. Lâkin İmam Ahmeçl, onları bundan menettiği halde vazgeçmiyorlardı. İmam Ahmed onlara şöyle derdi: «Bunu niçin alıyorsunuz Halbuki hudutlar, muattal ve boştur, ganimet´deîehline taksim edilmemektedir.»[46]
Sonra bunlarla ilişkisini kesmiş ve birlikte yemek yememiştir. Hattâ onların tandırında pişen ekmeği dahi yememiştir. Rivayete göre oklunun evindeki tandırda kendisi için ekmek pişirilmiş, fakat O, bu ekmekten yemeyi kabul etmemiştir. Çünkü oğlu, Halîfenin ihsanlarını kabul ediyordu. Bu durum Halîfeye söylendiği zaman öfkelenmenıiştir. Çünkü Halîfe, onun îman ve ihlâsını biliyordu. Bunun üzerine Halîfe.«Ahmed, bizi oğluna iyilik yapmaktan menediyor.» demiş ve Ahmed b. Hanbel´in haberi olmadan akraba ve çocuklarına yardım yapılmasını emretmiştir.
Ahmed b. Hanbel, Halîfenin verdiği malı almamak hususunda böylesine şiddetli davrandığı halde, halîfenin malının haram olduğunu açıkça söylemezdi. Sadece kendisinin bu malı şüpheli bulduğunu söylerdi. Anlatıldığına göre, hasta yatarken oğlu kendisini ziyaret için gelmiş ve babasına: Babacığım,, Mütevekkilin yardım olarak verdiği şeyden bir miktar kaldı, bununla hacca gidebilir miyim demiş; Ahmed b. Hanbel de: Evet, diye cevap vermiştir. Bunun üzerine oğlu: Sana göre bu böyle ise niçin kendin kabul etmedin diye sormuş, babası da: Yavrum, bana göre o haram değildir, ancak ben, onu nezahet bakımından kabul etmedim, demiştir.[47]
Bu hale göre Ahmed b. Hanbel, Halîfenin ihsanını haram olduğu için değil, şüpheli gördüğü için kabul etmiyordu. O şüpheli bulduğu her şeyden Uzak dururdu. Dahası var, Ahmed b. Hanbel, minnet altında kalmak korkusuyla arkadaşlarının hediyelerini bile kabul etmezdi. Kaldı ki halîfe ve emirlerin hediyelerini kabul etsin! İşte İmam Ahmed b. Hanbel´in böylesine zâhidâne, Uz. Peygamber´in Sünnetine ve sahâbîlerle tabiîlerin ilmine bağlı bir hayat yaşadığını görüyorUz. O, zâhid, mütevazı ve huşu sahibi idi. Peygamber´in Sünnetinden başkasına önem vermezdi. Hattâ sünneti yerine getirmek için bir cariyeyi teserrî etmiştir.[48] Zira biliyordu ki Peygamber (A.S.), Mâriyye-i Kıptıyye´yi teserrî etmişti. Ahmed b. Hanbel, teserrîden kaçınmasının Sünnetten Uzaklaşma olacağından korkmuş ve karısından bu hususta müsaade istemiş, o da kendisine müsaade etmiştir.[49]
O, Sünnete sımsıkı bağlı kalmak uğruna her türlü işkenceyi umursamamış ve Sünnetten ayrılmamıştır. Aksine bütün mihnetlere rağmen selef-i Salih´in yolunda devam etmiştir. O, selef-i sâlih´-den intikal eden şeylere sarıldığı için en şiddetli işkencelere mârUz kalmış, fakat onların söylediklerini söylemiş, söylemediklerini de söylememiş; kısaca onların anlayış ve yollarından kıl kadar ayrılmamıştır. Bu zühd ve takvası, böylesine selef-i Salih´in yoluna bağlı kalışı sayesinde durmadan yükselmiş ve nihayet hakkıyle Dâru´s-Seîâm (Bağdad)´m İmamı olmuştur.
Hadis ve fıkıh öğrenmek için îslâm âleminin dört bucağından bilginler gelip ona başvuruyorlardı. O, Allah kendisinden razı olsun fakir bir hayatı tercih ettiği halde, bu yüksek ilim mevkiinde devamlı olarak kalmış; dolayısiyle, insanların yanında değer ve itibarı durmadan artmıştır.
Bu sebeple, Ahmed b. Hanbel, 241 H. yılında öldüğü zaman ilim ve takvasını takdir ederek, bu büyük İmamın şahsında temsil ve ihya ettiği, sımsıkı sarıldığı, yaymaya çalıştığı ve uğrunda her şeyden vazgeçtiği Peygamber (S.A.)´in Sünnetiyle selef-i Salih´in ilmini tebcil için cenazesinde bütün Bağdad halkı hazır bulunmuştur.[50]
Şahsiyet Ve Karakteri
Ahmed b. Hanbel´in hayatını anlatırken sıfatlarının da bir kısmını kısaca belirtmiş olduk. Fakat burada, onun sıfatlarını daha geniş bir şekilde ele alacağız ve kısaca işaret etmekle yetinmeyeceğiz.
Ahmed b. Hanbel´in sıfatlarının bir kısmı Allah vergisidir. Bir kısmını da O, ruhî eğitim ve öğretimi sayesinde kazanmıştır. Biz burada her iki kısma dâhil olan sıfatlarım anlatmaya çalışacağız.[51]
1- Hafızası
Ahmed b. Hanbel´in sıfatlarının başında kuvvetli bir hafızaya sahip oluşu gelir. Bu, bütün muhaddislerde ve özel olarak İmamlık mertebesine ulaşanlarda mevcut olan bir sıfattır. Bu sıfat, aynı zamanda her türlü ilim için esas teşkil eder. îlim sahibinin mutlaka hafızaya dayanan bir kısım konularla uğraşması gerekir. O, bunları hafızasına yerleştirir ve başka şeyleri bunlar üzerine bina eder; yeni hüküm ve görüşlerini açıklarken bunlara dayanır. Yeni ve eski psikolo)i, zekâ ölçüsünün hafıza ve gerektiği zaman malûmatı açığa çıkaran hazırcevaplılık olduğunu kabul eder. Ahmed b. Hanbel´e, Allah, bu sıfatlardan bol bir nasip vermiştir. Bu konuda birbirini teyid eden birçok rivayet vardır.
Çağdaşları onun kuvvetli bir hafızaya sahip olduğuna şahitlik ederler ve onu aralarında en büyük hafıza sahibi bir kimse sayarlardı. Ebû Zur´a´ya; «Muhaddis ve üstadlar arasında hafızası en kuvvetli olan kimdir » diye sorulmuş, O da; «Ahmed b. Hanbel´dir.» demiştir.
Ahmed b. Hanbel, Uz. Peygamber´in hadîs-i şeriflerini, sahâ-bîlerle tabiîlerin söz ve fetvalarını hıfzetmiştir. Aynı zamanda O, bu hıfzettiği şeyleri tam manasıyla anlıyor ve bu anlayışına dayanarak hükümler istibat ediyordu. îşte O, çağındaki diğer muhaddislerden bu özelliği ile ayrılıyordu. Diğer muhaddisler sadece rivayetle iktifa ediyorlar; fıkıh, dirayet ve istinbatı fakîhlere bırakıyorlardı. Ahmed b. Hanbel ise, büyük bir râvî olduğu gibi, sünnet fıkhına da önem veriyordu. Çağdaşı ve bâzı seyahatlarında kendisinden ayrılmayan arkadaşı îshak b. Rahuye bu konuda şöyle der: «Irak´ta Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maîn ve diğer arkadaşlarımızla bir arada bulunur ve hadîs müzakere ederdik. Ben: Bundan murat nedir Bunun tefsiri ve fıkhi yönü nedir diye sorardım. Ancak, Ahmed b. Hanbel hariç, herkes susardı.» Yine bu konuda talebesi İbrahim el-Harbi[52] şöyle der: Benzeri görülmemiş üç kişiye ulaştım: Ebû Ubuyd el-Kâsım b. Sellâm´ı gördüm, onu ancak canlı bir dağa penze-tebilirim. Bişr b. el-Hâris´i gördüm, onu da başından tırnağına kadar akıl ile yoğurulmuş bir kimseye benzetebilirim. Ahmed b. Hanbel´i gördüm; Allah sanki, öncekilerin ve sonrakilerin ilmini onda toplamıştır. O dilediğini söyler, dilemediğini de söylemezdi.»[53]
2- Sabır Ve Tahammülü
Ahmed b. Hanbel´in en büyük ve adını her tarafa yayan sıfatı, sabır ve tahammülüdür. Bu sıfat, yüksek bir seciyenin mahsulüdür. Bu sıfatın esasını irade gücü, gerçek azim ve büyük bîr himmet sahibi olmak teşkil eder. Beden ne kadar yorulursa yorulsun, bu sıfata sahip olanlar yılmak bilmezler. Ahmed b. Hanbel, kendisinde ahlâkî bir mizaç haline gelen bu sıfatı ile fakirlikle cömertliği, iffetle izzeti, büyüklükle müsamahakârlığı ve işkenceye tahammül etmeyi birleştirmiştir. O, bu sıfatı sayesinde hadîs tahsili için seyahatlar yapmış ve bu seyahatleri sırasında karşılaştığı meşakkatlere göğüs germiştir. Yine bu sıfatı sayesinde O, hediye ve ihsanları almaya tahammül edememiş, hammalhk ve dokumacılık yapmaya razı olmuştur. Keza, onu, akarının geliri yetmediği zaman ekmeğini çıkarmak için bâzı sanatları öğrenmeye sevkeden bu sıfatıdır.
İşte 28 ay gibi bir zaman içerisinde mâruz kaldığı büyük felakete, şiddetli kırbaçlara ve cehennem gibi zindanlara tahammül etmesini sağlayan, yine bu sıfatıdır. Keza, Onu, hemen heme´n Halîfe el-Vâsık´ın iktidarı boyunca insanlardan ayrı kalmaya, hadis rivayetinden ve dinî mes´eleleri açıklamaktan mahrum bırakılmaya tahammül ettiren bu sıfatıdır.
Burada söylemeliyiz ki, Ahmed b. Hanbel´in sabrı, sabr-ı cemil (güzel sabır)[54] nev´indendir. Bu da inlemeden, feryad etmeden ve şikâyette bulunmadan yapılan bir sabırdır. O, öyle sağlam bir kalbe sahipti ki hiçbir şey onu korkutamazdı. Rivayet edildiğine göre Ahmed b. Hanbel, mihnet günlerinde Halîfenin huzuruna getirilmiş ve sorguya çekiliyordu. İstedikleri gibi konuşup kendisini kurtarmu sı için tehdit ettiler ve gözlerinin önünde onu korkutmak için iki kişinin boynunu vurdular. Fakat O, bu korkunç manzara karşısında iken gözleri Şafiî´nin bir talebesine ilişmiş ve ona: «Mest üzerine meshetmek hususunda İmam Şafiî´den hatırında bir şey var mıdır » diye sormuştur. Ahmed b. Hanbel´in bu soğukkanlılığı orada hazır bulunanları dehşete düşürmüş ve onları kendisinin böylesine sağlam bir kalbe sahip oluşuna hayran bırakmıştır. Hattâ onun en azılı düşmanı olan Ahmed b. Ebî Düâd; «Şu adama bakınız ki, boynu kesilmek üzereyken bile fıkıh mes´elelerini münakaşa ediyor!» demiştir.[55]
Buradaki sır şudur: Ahmed b. Hanbel, yalnız Allah´ın yüceliğini tanımış ve yalnız O´na güvenmiştir. O´nun elinde olanlara bakmış, insanların elinde olanlara bakmamış ve Ö´ndan başkasının azametini duymamıştır. Böylece o, kendisine işkence edenlerin seviyesine inmemiş, şiddet ve baskıları küçümsemiş, hayatı ve dünya zevklerini hiçe saymış, az bir dünya malı ile kanaat etmiş, fakat Allah için çok amel ile dahi yetinmemiştir.
Ahmed b. Hanbel, halîfe ve avenelerinin seviyesinden çok yüksek bir seviyede olduğundan, onlara Allah´ın yanında hiçbir değer vermemiştir. Allah´ın yüceliğini tanıdığı için insanlara karşı nıüter vâzı davranmış ve onların kusurlarına bakmamıştır. Çünkü Allah´-dan başkasının yüceliğine inananlar kaba ve kibirli olurlar. Allah´ın yüceliğini tanıyanlar ise nâzik ve çok affedici olurlar. Ahmed b. Hanbel, Peygamber (S.A)´den rivayet ettiği şeyleri iyi kavrar ve onlarla amel ederdi. O, Uz. Peygamber´den şu hadîs-i şerifi rivayet etmiş ve bunu nefsinde uygulamıştır: «Sadaka malı azaltmaz, kul affetmekle ancak şerefini artırır, Allah için tevazu´ göstereni Allah yükseltir.»[56]
3- Nezâheti
Kelimenin en geniş manasıyla Ahmed b. Hanbel, nezâhet sıfatına sahipti. O, ruh bakımından nezihti; ister az ister çok olsun, başkasının malını asla almazdı. İffetli idi, nefsine ve şehvetine boyun eğmezdi. îmanı yönünden de nezihdi; O, Allah´dan başka kimsenin hâkimiyetini tanımamıştır. Düşüncesinde de,nezihdi. Selef-i Salih´in tartışma konusu etmediği bir mes´eleyi O da tartışma konusu yapmamıştır. O, ifadesinde de nezih idi; inanmadığı şeyi söylemek istemezdi. Bu uğurda şiddet ve baskılara göğüs germiştir. Fıkhında da nezihti; bu yüzden kendisine, aralarında ihtilâf bulunan sahâbîlerin görüşlerini karşılaştırmak için müsaade etmemiştir. Sahâbîle-rin her birinin görüşünü müstakil bir görüş olarak kabul etmiştir. Ahmed b. Hanbel, tabiîlere karşı da aynı tutumu göstermiştir.
Bu nezaheti, Ahmed b. Hanbel´i, helâl olan bâzı şeyleri terket-meye kadar götürmüştür. Bu sebepten O, ne arkadaşının, ne de halifenin hediye ve ihsanını almıştır. Halbuki oğullarından birine, halîfenin verdiği mal ile hacca gitmenin caiz olduğunu, fakat kendisinin bunu ruhi bakımdan bir nezahet mes´elesi saydığı için kabul
etmediğini açıklamıştır.
Ahmed b. Hanbel´in zühd ve nezaheti, hayatın güzel nimetlerinden mahrum olmak değildir. Ancak helâl olan şeyleri araştırmak esasına dayanıyordu. O, güzel ve helâl olan nimetlerden istifade ederdi. Fakat, az dahi olsa, şüpheli şeylerden kaçınırdı. Ahmed b. Hanbel´e göre kalbleri yumuşatan ve nefsi olgunlaştıran zühd, seksiz ve şüphesiz helâl olan şeylerden kaçınmak değildir, ancak zühd, seksiz şüphesiz helâl olan şeyi taiebetmek hususunda titizlik göstermektir.
Bu konuda rivayet edildiğine göre Ebû Hafs Ömer b. Salih et-Tarsusî şöyle demiştir: «Ebû Abdülah CAhmed b. Hanbel)´a gittim ve ona: Kalbler ne ile yumuşar diye sordum. Talebelerine baktı, sonra başını bir müddet eğdi ve şöyle dedi: Helâl yemekle yavrucuğum. Ebû Nasr Bişr b. el-Hâris´e uğradım ve ona: Ey Ebû Nasr, kalbler ne ile yumuşar dedim: «Biliniz ki kalbler, ancak Allah´ın zikri ile hUzura kavuşur.»[57] dedi. Ben de Ebu Abdillah´ın yanından geliyorum, dedim. Bunun üzerine: Ebu Âbdillah sana ne dedi diye sordu. Helâl yemekle, dedi diye cevap verdim. Ebu Nasr da; O, işin esasım söylemiştir, dedi. Abdul-Vahhâb b. Ebil-Hasen´e geldim ve: Kalbler ne ile yumuşar diye sordum. O da; «Biliniz ki kalbler, ancak Allah´ın" zikri ile hUzura kavuşur.»[58] dedi. Ben de: Ebu Abdillah´m yanından geldim, deyince sevinçten yanakları kızardı ve: Ebu Abdil-lah (Ahmed b. Hanbel) ne dedi diye sordu. Ben de: Helâl yemekle, dedi, diye cevap verdim. O da: Ebu Abdülah sana işin cevherini vermiştir, dedi ve: Asıl olan onun dediği gibidir, asıl olan onun dediği gibidir, diye ilâve etti.»
Rahmetli, her türlü şüpheden uzak olan helâl rızk ile iktifa etmeyi şeref mertebelerinin en üstünü sayardı. Bu mertebeye ancak azimli insanlar ulaşabilirler. Ahmed b. Hanbel´e göre insan için hakiki güç, beden gücü değil, nefse hâkim olmak, onu helâl ve temiz rızk ile iktifaya sevketmektir. Kendisine bir defasında: Yiğitlik nedir diye sorulduğunda: «Yiğitlik, nefsinin arzu ettiği şeyi korktuğun şey için terketmendir.» dedi.
Temiz ve helâl rızkla iktifa etmek, Allah´ın: «Ey îman edenler, Allah´ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın.»[59] âyet-i kerîmesinde nehyetmiş olduğu mutlak mahrumiyetle, Allah´ın mubah kıldığı şeyleri tecâvüzü veya haram olan şeylere dalmaya sebebiyet veren ve yapılmasında ruhî meşakkat bulunan mutlak başıboşluk arasında bir mertebedir. Çünkü nefis, faydalanmak için dâimi bir arzu içindedir. Ya mahrum edilmek suretiyle onun bu arzusu kırılmış olur veya isteği yerine getirilmek suretiyle harama düşmüş olur. Sapmaksızm sağlamca bu iki noktanın ortasında durabilmek, ruh kuvvetine ve nefse hâkim olmaya muhtaçtır.[60]
4- İhlâsı
Ahmed b. Hanbel´in en bariz sıfatlarından biri de ihlâsıdır. Bütün büyük İmamlar, bu sıfatla imtiyaz etmişlerdir. Allah u Teâlâ, Kitab ve Sünnet ilmini tahsilde îmam Ahmed b. Hanbel´e ihlâs bakımından büyük bir nasip vermiştir. Nefsi arzular, tahsil sırasında ona musallat olmamıştır. Tahsilinde selef-i Salih´in yoluna uymayan hiçbir şeyi ortaya, atmak istememiştir. Çünkü, bu ilim din ilmidir. Herhangi bir bid´atçılığa değil, bu ilme uymak zarurîdir. O, bu ilmi mevki´ ve şöhret elde etmek için tahsil etmemiştir. Rahmetli şöyle derdi : «Bilinmemek için Mekke´ye gitmek ve kendimi oranın mahallelerinden birine atmak istiyorum.» Ahmed b. Hanbel, adı sam unutulmuş olan âlimlere imrenir ve: «Adını Allah´ın unutturduğu kimselere ne mutlu!» derdi. Ahmed b. Hanbel, müttakilikle öğünmenin takvayı eksilteceğine inanırdı. Yahya h. Maîn şöyle der: «Ahmed b. Hanbel´in emsaline raslamadım. Onunla beş yıl arkadaşlık ettim. O, salâh ve hayır ile bize asla öğünmedi.»[61]
Ahmed b. Hanbel´in en çok nefret ettiği şey riyadır. O, ne amelde, ne ibâdette ve ne de ilim tahsilinde riyakârlık etmiştir. Dâima riyayı menederdi. Hattâ âlim veya talebenin ilim aletlerini yanında taşımasını riya sayar ve : hokka ve kalemi göstermek de riyadır, derdi. Bunun için kendisi onları göstermezdi.
O, Allah kendisinden razı olsun Allah´ın Kitabı, Resûlullâh´ın Sünneti ve selef-i sâlih´in yolundan ayrılmamak için uğradığı şeyleri azımsard.´Dînî vicdanının kuvveti sayesinde O, dînîni korumak uğruna karşılaştığı felâketleri de çok görmezdi. Çünkü nefs-i´ levvâme, sahibini kusur işlemekle suçlar ve ibâdetle şımarmasını önler.[62]
5- Heybeti
Ahmed b. Hanbel´in önemli sıfatlarından biri de heybetidir. Bu sıfat, onun söz ve rivayetinin ruhlar üzerindeki tesirini artırmıştır. Heybet sıfatının yanında ona mutlak bir surette itimat edilirdi. O, heybetli idi. Asla korkak değildi. Emniyet mensupları onun evinin yanından geçerlerken korkarlardı. Rivayete göre Ahmed b. Hanbel´in kapısında gece beklemekle görevlendirilen bir polis (şurtî) onu çağırmak için gitmiş, fakat kapısını vurmaktan korktuğu için amcasının kapısını çalmayı tercih etmiş ve kendisini böyle heybetli bir şahısla karşılaşmaya alıştırdıktan sonra bu kapıdan Ahmed b. Hanbel´in yanma varabilmiştir.
Ahmed b. Hanbel´in, talebeleri üzerindeki heybeti, onlarla fazla ülfet etmesine rağmen çok büyüktü. Bir talebesi bu konuda şöyle demiştir: Ahrned b. Hanbel´i bir şeyden dolayı reddetmekten veya herhangi bir şey üzerinde onunla tartışmaktan korkardık.» Başka bir talebesi de şöyle demiştir: «Ahmed b. Hanbel´den daha heybeyli birini görmedim. Bir şey söylemek için yanına gitmiştim, Onu görünce heybetinden beni bir titreme aldı.»
Ahmed b. Hanbel´in halleri onun bu heybetini artırmakta ve ruhlar üzerindeki tesirini kuvvetlendirmekte idi. O, her zaman ciddî idi. Alay ve şaka etmezdi. Hattâ O, ciddî olmak gereken bir yerde şaka etmenin, akıl kıtlığından veya dînî vicdanın uyuşukluğundan ileri geldiğini söylerdi. Ahmed b. Hanbel´in meclisinde ne boş lâf, ne de kötü söz bulunurdu. O, ya Kur´ân ve Sünnet ilminden bahsederdi, ya da susardı. Heybet ve vakarı; boş laf, lüzumsUz yere çok münakaşa etmek kadar hiçbir şey azaltmaz. Ahmed b. Hanbel, bunların hepsinden Uzak durmuş, kalb ve dilini bunlardan korumuştur.[63]
6- İyî Muaşereti
Ahmed b. Hanbel, böylesine heybetli olmakla beraber aynı zamanda iyi muaşeret sahibi idi. Katı kalbli değildi. Geniş ruhlu, güleç yüzlü, yumuşak huylu ve büyük bir haya sahibi1 idi. Allah´dan hakkıyla haya eder, münafıklık ve riyakârlık bilmezdi. İnsanlardan da haya ettiği için onlara emir vermez ve büyüklük satmazdı. Bir çağdaşı şöyle der: «Ahmed b. Hanbel´in çağında gördüklerim arasında ondan daha dindar, daha müttakî, daha nefsine hâkim, daha fakîh, daha edepli, daha ahlâklı, daha sebatlı, daha iyi muaşeretli ve gösterİşten daha Uzak hiçbir kimse görmedim.»
İşte Ahmed b. Hanbel´in ahlâk ve sıfatları bunlardır. Onun şahsiyet ve karakteri Peygamber´in Sünnetinin gölgesinde teşekkül etmiştir. O, Resûlullâh´m Sünnetine tam olarak uymuş, O´nu kendisine örnek edinmiştir. Peygamber (S.A) ´in ahlâkını iyice öğrenmiş, hiçbir riyaya kapılmaksızm veya insanı silikleştiren şöhret peşine düşmeksizin nefsini bu yönden sımsıkı kontrol altına almıştır. Dolayısıyla Ahmed b. Hanbel, hem sözünde, hem de işinde. mütevazı davranırdı, büyük bir haya sahibi idi. Yalnız Allah´a itaat ederdi. Hakka sarılırdı. Sadece yüce ve sonsUz Kudret sahibi olan Allah´a güvenirdi.[64]
Ahmed B. Hanbel´in Görüşleri
Ahmed b. Hanbel, Sünnet adamı idi. Yani Sünneti tam olarak hıfzetmişti. Onun fıkhı Sünnete dayanmaktadır. Fakat kendisinden, . mücadelelere dalmaksızm, akaid me´s´eleleri üzerinde bir kısım görüşler ileri sürdüğü rivayet edilmiştir. Yâni Ahmed b. Hanbel´in İman, kader, insanın fiilleri, büyük günah işleyen kimselerin durumu ve Kur´an´m yaratılmış olup olmaması hakkında kendine has görüşleri vardır. Kur´an hakkındaki görüşünü, mihnetinden bahsederken anlattık. Burada, diğer konular hakkındaki görüşlerini kısaca belirtmek istiyoruz.[65]
İman Hakkındaki Görüşü
Ahmed b. Hanbel´in çağındaki ve kendisinden önceki âlimler, îmanın hakikati üzerinde münakaşa etmişlerdir. Bunlardan bâzısı: İman bir marifettir, demiş; bâzısı: îman tasdik ve iz´ândır, ne artar ne de eksilir, demiş; kimisi de: îman artar ve eksilir, demiştir. Elbette Ahmed b. Hanbel de, münakaşaya girmeksizin kendi ölçüsüne göre ve Sünnetin ışuğ altında görüşünü açıklamak mecburiyetinde idi. Ahmed b. Hanbel´e göre îman: Kesin olarak- inanmaktan, iz´ân ve amelden ibarettir. Bu konuda onun şöyle söylediği rivayet edilmiştir:
«îman, hem söz hem de ameldir; artar ve eksilir. Yâni İman, iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. însan, îmandan çıkar; fakat, islâm´dan çıkmaz. Tevbe edince yeniden îmana döner. İnsanı .ancak Allah´a şirk koşmak veya farzlardan birini inkâr ederek yapmamak îmandan dışarı çıkarır. însan herhangi bir farzı tembellik veya gevşeklik sebebiyle terkederse, onun durumu Allah´ın iradesine kalmıştır. Allah dilerse ona azap eder, dilerse onu affeder.»
Bu sözlerden anlaşılıyor ki Ahmed b., Hanbel şu üç hakikati birbirinden ayırıyordu:
1 îman: Kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve Uzuvlarla ameldir.
2 İslâm: Tasdik ve ikrardan ibarettir. Kişi, Allah´a şirk koş-maksızın veya Kur´an ile Sünnetin bildirdiği herhangi bir emri inkâr etmeksizin amelden geri kalırsa, İslâm´dan çıkmış olmaz.
3 Küfr: Bu da, Allah´a şirk koşmak veya dinin emir ve nehiylerinden birini inkâr etmektir.
Ahmed b. Hanbel, bu görüşlerinde sadece nass´lara dayanır ve aklî münakaşalara girişmezdi.[66]
Büyük Günah İşleyenler Hakkındaki Görüşü
İmam Ali Kerremallâhu vechehû zamanından beri müslü-manlar, büyük günah (kebîre) işleyenlerin durumu üzerinde münakaşalara dalıyorlardı. Çünkü Hâriciler, büyük günah işleyenlerin müşrik olduklarına hükmediyorlar ve bu konuda çok şiddetli davranıyorlardı. Dolayısıyla âlimler, bu konuda ihtilâfa düşmüşlerdir. Hasan el-Basri: Büyük günah işleyen münafıktır, demiş; Mürcie´nin sapıkları: îman olduktan sonra günahın hiçbir zararı yoktur, nitekim küfür ile tâatın da hiçbir faydası yoktur; yâni İman olduktan sonra azap da yoktur, hesap da yoktur, demişlerdir.
Ebu Hanîfe ve fakîhlerin büyük çoğunluğuna göre kebîre işleyen kimse, tevbe-i nasuh ile tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder. Nitekim Allah, kulları için böyle va´detmiştir. Eğer tevbe etmezse durumu Rabbma havale edilir. Allah isterse ona azap eder, isterse onu affeder. Mu´tezilîler büyük günah işleyen kimseyi mü´-min saymazlar ve onun iki menzile arasında kalacağını söylerler.
Ahmed b. Hanbel´in görüşü de diğer fakîhlerin görüşü gibidir. O, mü´minin vasıflarını şöyle anlatır:
«Mü´min kendisine gizli olan işleri Allah´a havale eder, kendi işini de O´na bırakır. Günahlarla Allah´ın "mağfiret kapısını kapatmaz. Her şeyin, bütün hayır ve şerrin, Allah´ın kaza ve kaderiyle olduğunu bilir. Muhammed ümmetinden ikilik edenler için Allah´dan ümidini kesmez. Kötülük edenlerin akıbetinden korkar. Ümmet-i Muhammed´den hiçbir kimse, yaptığı iyilik sebebiyle cennete ve kazandığı günah sebebiyle cehenneme girmez. Ancak Allah kullarını dilediği yere gönderir.»[67]
Bundan anlıyorUz ki, Ahmed b. Hanbel günahkârların işini Allah´a havale ediyor. Fakat, onların akıbetinden korkuyor. Mu´tezi-lîlerin, kebire işleyen rriü´min değildir, sözünü de reddediyor ve şöyle söylüyor: «Eğer bir kimse, kebîre işleyenlerin mü´min olmadıklarına inanırsa, o, Hz. Âdem ve babalarına yalan söyledikleri için Uz. Yusuf´un kardeşlerinin de kâfir olduklarını iddia etmiş [68]olur.[69]
Kader Ve İnsanın Fiilleri Hakkındakî Görüşü
Ahmed b. Hanbel´in dînî nıes´eleleri inceleme metodu selefin metodu idi. Nakli bırakıp sadece akla itimat etmezdi. Selefin söylediği şeyleri söyler, onların söylemekten kaçındığı şeylerden kaçınırdı. Kaza, kader ve insanın fiilleri hakkındaki tutumu da böyle idi. Bu konuda selefin kabul ettiği şeyleri söyler, onların münakaşa etmediği aklî mes´eleler üzerinde durmaz ve münakaşa etmezdi. Onun kader hakkındaki şu görüşüne bakınız. O, sadece bu husustaki selefin görüşünü naklediyor ve kendisi susmayı uygun buluyor:
«Tabiîlerden, müslumanların İmamlarından ve büyük şehirlerin fakîhlerinden yetmiş kişi Peygamber (S.A.)´in bıraktığı, şu sünnet üzerinde icmâ´ etmiştir: Allah´ın kazasına rızâ, emrine teslimiyet, hükmüne - sabır, emrettiğini yapmak, nehyettiğinden Uzaklaşmak, hayır ve şerriyle kadere îman etmek, dinde mücadele ve husumeti bırakmaktır.»[70]
İşte görüyorUz ki Ahmed b. Hanbel, hayır ve şerri ile kadere îman ve itaatin vacip olduuğnu beyan etmektedir. Kader, teklif ve tâat´da irade ve ihtiyara aykırı düşmez. Gerçi o, bunu açıkça söylemiyor. Fakat yukarıdaki ifadesi bu görüşü içerisine almaktadır.
Allâhu Teâlâ, kullarının yaptığı her şeyi bilir ve onu kendisi murad eder. Kâinatta O´nun nıurad etmediği hiçbir şey olmaz. Ahmed b. Hanbel, bâzı kaderiyecilerin görüşlerini beğenmez ve daima kendi görüşünü şöyle açıklar: «Ben söz sahibi değilim. Bu konuda herhangi bir söz söylemeyi düşünmüyorum. Ancak Kitab, Sünnet veya Peygamber´in Hadisinde ve sahâbîlerden rivayet edilenlerde ne varsa onu söylüyorum. Bunların dışında söz söylemek hoş bir şey değildir.»[71]
Allah´ın Sıfatları Hakkındaki Görüşü
Allahu Teâlâ yüce zâtını bir kısım sıfatlarla vasiflandırmıştır. Meselâ, Allah´ın kudret, irade, ilim, hayat, semi´ (işitme), basar (görme) ve kelâm sıfatlan vardır. Nitekim Kur´an´da; «Allah Musa´ya hitab ederek konuştu.»[72] buyurulmuştur. Yine Allahu Teâlâ yüce zâtını, bunlardan başka Esmâu´l-Husnâ´smda zikrettiği sıfatlarla tavsif etmiştir.
İşte Ahmed b. Hanbel, Kur´an ve hadislerde zikredilen Allah´ın bütün sıfatlarını aynen kabul etmiştir. Ona göre Allah işitici (semi), konuşucu (mütekellim), kudret sahibi (kadir), irade sahibi (mürid), her şeyi bilen (alîm), her şeyden haberdar (habir), latif ve hakimdir. Kur´an´da da; «Onun benzeri dahi yoktur.»[73] buyurulmaktadır. Ahmed b. Hanbel, Allah´ın kendi zâtını vasıflandırdığı bütün sıfatlarını sayar ve bunları te´vile çalışmazdı. Yine O, bu hususta Uz. Peygamber´den rivayet edilen şeyleri de te´yil etmezdi. Oğlu Abdullah´-dan babasının, Allah´ın sıfatlarından bahseden hadisler hakkında; «Biz bu hadisleri olduğu gibi rivayet ediyoruz.», dediği nakledilmiştir.
Buna göre Ahmed b. Hanbel, Allah´ın sıfatlarının hakikat ve künhünden bahsetmediği gibi, bir nassa dayanmayan te´vili de Sünnet ve Kur´an´ın dışına çıkma sayardı. Çünkü müteşâbihlere uymak, fitne peşine düşmek ve İslâm´da bid´at çıkarmaktır. Bunun için O şöyle derdi:
«Mü´minin sıfatı, kendisine gizli olan işleri Allah´a havale etmektir. Peygamber´in hadîslerindeki şeyleri de olduğu gibi tasdik etmek ve bunları misallerle anlaİmamaktır.»[74]
Görüyoruz ´ki, Ahmed b. Hanbel i´tikadî meselelerde nakle sarılmakta ve aklın ortaya koyduğu neticeleri kullanmamaktadır. Çünkü O, tam manasıyla Sünnet adamıdır. Felsefe adamı değildir. Felsefî kaziye (önerme) lere ve aklî prensiplere dayanmamaktadır. Zira akıl, duyulan (mahsûs) ve görülen âlemin ötesini kavrayamaz. Yunan filozoflarından tutunUz da günümüze kadar bütün insanlar, gayb âlemi veya onların tabiriyle tabiatötesi (metafizik), bizim deyişimizle, duyulanlar-ötesi âlem hakkında değişik görüşler ortaya atmışlardır. . .
Ahmed b. Hanbel, Allah veya Peygamber" tarafından bildirildiği kesin olarak anlaşılan nass´lara itimat etmekle saf lam bir kaleye sığınmış, aklın kuruntu ve saptantilanndan Uzak kalmıştır. O, faydasız şeyleri bırakarak ancak faydalı şeylerle, insanlara işlerinde, dünya ve âhiretterinde yararlı olan ilimlerle [75]uğraşmıştır.[76]
Siyaset Hakkındaki Görüşleri
Ahmed b. Hanbel´in siyasetle ilgili mes´eleler hakkındaki metodu da selefin metoduna uygundur. O, hilâfet ve halîfe konusunda sahâbi ve tabiîlerin çoğunluğuna uyar. Dolayısıyla burada da se-lef-i sâlih´e uyulması görüşünü benimser. Selefin bu husustaki tutumuna göre, halife kendisinden sonra elverişli gördüğü birini hilafet için tavsiye edebilir. Burada son söz, mü´minlerin bî´atıdır. Nitekim Peygamber (S.A.),Hz. Ebû Bekr´in kendi yerine geçmesine işaret buyurmuş, fakat bunu açıkça söylememiştir. Şöyle ki: Hz. Peygamber Ebû Beki"i müslümanlara namaz kıldırmak için İmam olarak seçmiştir. îşte bu O´nun dünya işleri bakımından da İmamet´e (hilafet´e) tam olarak ehil olduğuna bir işarettir. Bu itibarla sahâ-bîlerin «Peygamber (S.A.) Ebû Bekr´i din işimiz için seçmiştir. O halde biz, onu dünyâ işimiz için nasıl seçmiyelim » sözü, ona yapılan bî´at´ın yerinde olduğunu gösterir.
Ebû Bekr (R.A.), kendisinden sonra halîfe olmak üzere Hz. Ömer´i seçmiş ve müslümanlarm biat edip etmeme hususunda serbest olduklarını bildirmiştir. Müslümanlar da Hz. Ömer´e bîat etmişlerdir. Daha sonra Hz. Ömer, Peygamber´in hoşnutluğunu kazanan altı kişiyi seçmiş ve bu altı kişiye, aralarından birini halîfe seçip müslümanları buna bî´at´a davet etmelerini tavsiye etmiştir. Bunların dördü. Hz. Osman´ı seçmiş ve müslümanlar da ona bîat etmişlerdir. Hz. Ali de ona bî´at edenler arasındadır.
Ahmed b. Hanbel, «Onların işleri, aralarında danışma (şûra) iledir.»[77] âyetine uyarak, halîfenin şûra ile seçilmesini kabul ederdi. O, Sünnete uyarak, Peygamber (S.A.Ve halîfe olacak kimselerin Kureyş´den olmasını ileri sürerdi.
Ahmed b. Hanbel´in diğer fakîhlerle birleştiği siyasi görüşü de, hilâfeti zorla ele geçirip halkı memnun eden ve adaleti yerine getiren kimsenin hilâfetini meşru saymasıdır. Hattâ Ahmed b. Hanbel, daha ileri giderek, hilâfeti zorla ele geçiren kimseye, fâcir bile olsa, itaatin vacip olduğunu söyler. Çünkü bu suretle fitnelerin önüne geçilmiş olur. Bir risalesinde aynen şöyle der:
«İmamlara (halîfelere), yâni emiru´l-mü´minine, halifelik mevkiine gelen ve halk tarafından memnunlukla kabul edilen veya kılıçla halkın üzerinde, hâkimiyet kurduktan sonra emîru´l-mü´minîn unvanını alan devlet reisine, ister fâcir olsun isterse muttaki olsun, itaat gerekir. Emirlerle,[78] ister fâcir ister mütakî olsun gaza işi, kıyamete kadar sürecektir. Ganimeti taksim ve cezalan infaz etmek de İmamlara aittir. Hiçbir kimsenin onları ta´n etmek (yermek) veya onlarla münazaada bulunmak hakkı yoktur. Sadakaları (vergileri) onlara vermek caizdir. Bir kimse, fâcir olsun müttâkî olsun, onlara bu sadakaları verirse borçtan kurtulur. Cum´a namazı bunların tâyin ettiği İmamların arkasında da kalınabilir. Bir kimse, bunların arkasında kıldığı namazı iade ederse bid´at işlemiş, hadisleri ter-ketmiş ve sünnete muhalefette bulunmuş olur. Bir kimse, müslümanların İmamlarından birine karşı ayaklansa, bu İmam etrafında , toplanmış olan halkda herhangi bir şekilde ister rızâ ile, ister tahakküm karşısında onun hilâfetini tamsa, ayaklanan kimse müslü-manların birliğini bozmuş ve Peygamber´in hadislerine aykırı davranmış sayılır. Eğer ayaklanan bu kimse, aynı hal üzere ölürse ca-hiliye ölümü ile ölmüş olur.»[79]
Bu- görüşler tuhaf karşılanabilir. Çünkü, zulmü kabul etmekte, zâlime karşı isyanı itaatsizlik saymaktadır. Ahmed b. Hanbel, bunları nasıl söyler Şüphesiz Ahmed b. Hanbel, zâlimin zulmünü kabul etmemektedir. O, zâlimin zulmü miktarınca Allah´ın hUzurunda hesaba çekileceğine inanmaktadır. Kendisi bu konuda birçok hadîs rivayet etmiştir. Fakat, bu meselede O, müslümanlann maslahatını gözetmektedir. Ona göre istikrarlı ve sabit bir nizam, mutlaka bulunmalıdır. Bu nizamın dışına çıkanlar ümmetin kuvvetini parçalamakta ve onu temelinden sarsmaktadır. Ahmed b. Hanbel, Hâricilerin bir kısım haber ve fitnelerini gözönüne alarak her şeyden önce sabit bir nizamın bulunmasını lüzumlu görmüştür. Bu nizamı bozmak isteyenler, zâlim hükümdarların işledikleri suçtan daha fazla süç işlemiş olurlar.
Ayrıca Ahmed b. Hanbel, bu meseleyi selefe tâbi olmak yönünden ele almaktadır. Çünkü tabiîler, Emevîler devrinin üçte ikisinden çoğunu teşkil eden yıllarda yaşamışlardır. Birçok´ zulüm ve fısk-u fücur ile karşılaşmışlardır. Bununla beraber isyanı nehyetmişler ve isyancılara katılmamışlardır. Onlar, halîfe ve valilerde dinleyecek kulak ve anlıyacak kalb buldukları zaman nasihat etmişlerdir. Durum ne olursa olsun onlar, isyan etmedikleri gibi isyancıları da desteklememişlerdir.
Ahmed b. Hanbel, hükümdarın vasfı ne olursa olsun, istikrar ve nizamın korunmasını isteyen böyle bir görüşe sahip olmakla beraber, halîfe ve valilerle hiçbir şekilde temas kurmamıştır. Asla onların hediye ve armağanlarını kabul etmemiştir. Gerçekten O, çağında adaletin yerine getirildiğini görmüyordu. Devrin halîfelerinde insaf yoktu. Hattâ onlar, zulümde çok ileri gidiyorlardı. Fakat Ahmed b. Hanbel, yine de kimseyi isyana teşvik etmemiştir. Lâkin, nefsini tenzih için bizzat onlardan Uzaklaşmıştır. Allah Ona rahmet etsin ve Ondan razı olsun. O, hakka inanan, zulmü tanımayan, fesat ve karışıklığı istemeyen büyük bir kalbe sahipti.[80]
Ahmed B. Hanbel´in Hadîs Ve Fıkhı
Bilginler, Ahmed b. Hanbel´in muhaddis olduğunu, ittifakla kabul ederler. Fakat bir kısmı, onun fakîh olduğunu" kabul etmez. Bizim, burada şöyle .söylememiz uygun olur: Şüphesiz Ahmed b. Han-bel hadîste İmamdır. İşte onun fıkıhtaki İmamlığı da buradan gelmektedir. Zira onun fıkhı; mantığı ve prensipleri, ölçüsü ve rengi itibariyle hadislere dayanmaktadır. Bunun içindir ki îbni Cerir et-Taberi, O´nun fakîh olduğunu kabul etmemiştir. îbni Kuteybe de O´nu mahaddislerden saymış ve fakîhler arasında zikretmemiştir. Bunlardan başka bilginlerin görüşleri de onlara yakındır. Fakat Ahmed b. Hanbel´den intikal eden görüş ve fetvalar dikkatle incelenirse, daha önce söylediğimiz gibi, onun hadis yönü üstün gelen bir fakîh olduğu anlaşılır.
Ahmed b. Hanbel´in fakîh olup olmadığına dair bilginlerin kanaati ne olursa olsun, gerçek odur ki, kendisine kadar ulaşan se-nedlere´dayanan çeşitli rivayetlerle Ona nisbet edilen elimizde bir yığın fıkhî miras vardır. Bu mirası insanlar kabul etmektedirler. İnsanların kabul ettiği bir şeyi, delilsiz reddetmek hakkımız değildir. .
Ahmed b. Hanbel´in fıkhı etrafında koparılan gürültü, gerçekte şunlardan ileri geliyor:
1 Ahmed b. Hanbel, rivayeti fetvaya tercih ederdi. Onun hadîs ile meşhur oluşu ve hadîste İmamlık derecesine çıkışı, bir müddet kendi fıkhını perdelemiştir.
2 O, fetvalarının yazılmasını menederdi. Çünkü, insanların istinbata dayanan fıkha önem verip bu fıkhın asıl kaynağına önem vermemeleri endişesiyle, Peygamber (S.A.V)´in hadîslerinden başka bir şeyin yazılmasını hoş görmezdi. Öyle anlaşılıyor ki, Onun fetvalarının yazılmasını menedişi, fıkıh hayatının başlarına raslamak-tadır. Bu sebeple daha sonraki rivayetler, Ahmed b. Hanbel´in bâzı fetvaları kendisinin yazmış olduğunu ve bunları naklettiğini göstermektedir. Belki de O, hadîslere yakın olan veya hükmü hadîslerle belirtilen fetvaları nakletmiştir.
3 Ahmed b. Hanbel, ihtilâfa düşen sahâbîlerin görüşlerini ayrı ayrı kabul eder ve bunları meselenin çeşitli yönlerden izahı (vecihleri) sayardı. İhtilâfa düşen tabiilerin görüşlerini de meselenin vecihleri olarak kabul ederdi. Kendisine onların sözleri arasında tercih etme yetkisi tanımazdı. Öte yandan Ebû Hanîfe´nin tabiîler hakkında; «Onlar da insan, biz de insanız...» dediği, Şafiî´nin de sahâbilerin görüşleri arasında Allah´ın Kitabı ve Peygamber (S.Â.V.)´-in Sünnetine en yakın olanı tercih ettiği bilinmektedir.
4 Bilginler, hadis hakkındaki «el-Müsned» in Ahmed b. Habel´e nisbetinin sıhhati üzerinde birleşmişlerdir. Fakat bilginlerin çoğu, bâzı fıkhî meselelerin Ona nisbetinde şüpheye düşmüşlerdir. Gerçi onların bu şüpheleri bir mesnede dayanmamaktadır.
Biz, önce muhaddis olan Ahmed b. Hanbel´i anlatalım. Sözü bu noktaya getirince, ilk kez el-Müsned´den bahsetmemiz gerekmektedir.[81]
El-Müsned[82]
el-Müsned, îmam Ahmed b. Hanbel´in rivayet ettiği hadîslerin bir kolleksiyonunu teşkil eder. Bu hadîsler Onun güvenilir (Sika) râvılerden yapmış olduğu rivayetlerin bir hulasasıdır. Ahmed b. Hanbel, ilk önce el-Müsned´deki hadîsleri toplamaya hadîs rivayetine başladığı zaman teşebbüs etmiş ve hayatı boyunca bu işi bırakmamıştır. Fakat, gayretini hadîsleri tertip işine yöneltmemiş, sadece onları toplamak ve tedvin etmekle uğraşmıştır. O, hadîsleri ayrı ayrı kâğıtlara yazıyordu ve bu kâğıtlar, onun toplamış olduğu bütün hadîsleri içine alıyordu. Yaşı ilerleyince topladığı bu hadîslerimi zayi olmasından korkmuş ve bunları çocuklarıyla yakınlarına yazdırmaya başlamıştır. Bu hadîsleri onlara, tertiplenmiş bip. şekilde olmasa da, tam olarak okutmuştur.
Şemsüddin el-Cezerî şöyle der: «İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned´i toplamaya başlamış, onları ayrı ayrı kâğıtlara yazmış, müsveddesinde olduğu gibi ayrı ayrı cüzlere bölmüştür. Daha sonra yaşlanınca, ölümünden evvel el-Müsned´i çocuklarıyla aile efradına okutmaya başlamıştır. Fakat onları iyice ayıklayıp tanzim etmeden önce ölmüş ve el-Müsned eski hâli üzere kalmıştır. Bundan sonra oğlu Abdullah, el-Müsned´e kendi işittiği benzeri hadis ve rivayetleri de ilâve etmiştir.»[83]
Bu sözler şu iki hususu gösterir:
1 el-Müsned´in toplanması ve tertibi Ahmed b. Hanbel´e ait değildir. Belki kendisinden sonra rivayet edene aittir. Onu rivayet eden de Ahmed. Hanbel´in oğlu Abdullah olduğuna göre, tertibi de ona aittir. Bu bir eksiklik değildir. Çünkü Abdullah, babasının rivayet ettiği bütün- hadisleri hıfzetmiş bir nıuhaddis olduğu gibi, babasından başkalarından da hadis tahsil etmiştir.
2 Abdullah, el-Müsned´i bir kitap haline getirmekle yetinmemiş, aynı zamanda kendi işittiği benzeri şeyleri de ona ilâve etmiştir. «Benzeri şeyler» den maksat, el-Müsned´de Abdullah´ın rivayet ettiği herhangi bir mesele hakkında sahâbilere ait olan hükümlerdir. Meselâ, Abdullah babasından veya başka birinden işitmiş olduğu benzeri şeyleri, babasının kendisine yazdırmış olduğu mecmuaya ilâve etmiştir. îhtimal ki bunlar çok fazla değildir. O, el-Müsned´e babasının dışmdaki râvîlerden pek az bir şey ilâve etmiştir. Çünkü bilginler, el-Müsned´in Ahmed b. Hanbel´e ait oluşunda ihtilâf etmemişlerdir.
Ahmed b. Hanbel´in oğlu Abdullah, hem babasının sağlığında, hem de babasının ölümünden sonra hadîsle uğraşan bir kimsedir. Ebu´l-Hüseyin b. el-Münadi´nin kitabında Ahmed b. Hanbel´in oğlu Salih ve Abdullah´dan bahsedilir: «Salih babasından az bir şey yazmıştır. Abdulah´a gelince, dünyada babasından en çok hadîs rivayet eden şahıs odur.»[84]
Âlimler, Abdullah´ı babasının faziletini devam ettirdiği, büyük himmet sahibi olduğu ve babasının bıraktığı zengin ilim mirası üzerinde çalıştığı için çok överler.
İşte el-Müsned´i tertip ve tedvin eden bu Abdullah olmuştur. Fakat, onun bu tertibi bambaşka olup hadîs kitaplarının tertibine benzememektedir. Çünkü diğer sahih hadîs kitapları, umumiyetle fıkıh bablanna göre tertip edilmiştir. Fıkıhla ilgili olmayan hadîsler de râvileri gözönüne alınmaksızın dâhil oldukları konulara göre düzenlenmiştir. Böylece edeple ilgili hadîsler, tefsirle ilgili hadîsler, ilimle ilgili hadîsler, vahiyle ilgili hadisler vb. bir araya toplanmıştır. Uz. Peygamber´den riayet edilen herhangi bir şeyi öğrenmek isteyenler ilgili bölüme (bab´a) kolayca başvurabilirler.
el-Müsned´in tertibine gelince, bu, sahâbîlerin sırasına göre yapılmıştır. Meselâ Ebü Bekr´in rivayet ettiği hadîs ve ondan intikal eden sünnetler bir kitapta toplanmış ve adına «Müsnedu Ebî Bekr» denmiştir. Keza, Ömer b. el-Hattab, Osman b. Affân, Ali b. Ebî Tâlib ve bu minval üzere bütün sahâbîlerin rivayetleri birer kitap halinde toplanmıştır. Bu yüzden hadislerin ihtiva ettiği ilmî konulara göre bulunması güç olmaktadır. Bununla beraber el-Müsned´in bu tertibi, herhangi bir sahâbînin fıkıh ve rivayetini öğrenmek isteyen tarihçi için çok faydalı olmaktadır. Sözgelimi, Hz. Ömer´in fıkhını öğrenmek isteyen bir kimse, şüphesiz Müsnedu Ömer´de onun değerli fıkhını gösteren esaslı ve ilmî bir malzeme bulacaktır. Gerçekten bu çok faydalı bir şeydir. Fakat, Hadîs fıkhını ve Sünnet-i Se-niyyeyi Öğrenmek isteyenlerin maksadına elverişli değildir.
Zehebi, Ahmed b, Hanbel´in oğlu Abdullah´ın tedvin etmiş olduğu, el-Müsned´in tertibi hakkında şöyle der: «Eğer O, el-Müsned´in tertibini daha güzel ve daha düzgün yapsaydı en büyük hizmeti yapmış olurdu. Yine de bu kıymetli esere emeği geçen, onu bölümlere ayıran, râvîlerini anlatan ve ona bu şekil ve düzeni veren kimseyi Allah´ın mükâfatlandırmasını umarım. Çünkü el-Müsned, Hz. Peygamber´in hadislerinin çoğunu içine almakta ve ondan sâdır olan her hadîs, hemen hemen bunda bulunmaktadır.»[85]
Ahmed B. Hanbel´în El-Müsned´î Rivayetteki Metodu
Ahmed b. Hanbel, çağındaki güvenilir kimselerden rivayet ederdi. Rivayet ettiği hadîsin sened bakımından Uz. Peyganıber´e ulaşmasına çok dikkat ederdi. Sened bakımından Peygamber (S.A.V)´e ittisal etmeyen hadîsleri zaîf sayardı. İsterse bu hadîslerin râvîsi güvenilir kimselerden olsun. Zehebî´nin deyişiyle, Ahmed b. Hanbel, bu metodla en büyük hadîs mecmuasını meydana getirmiştir. Fakat O, topladığı hadîsleri daima ayıklar, rivayet ettiği bâzı şeyleri sonradan silerdi. Bazan O, kendisinden hadis rivayet ettiği şahsın Hadîsi öğrenip hıfzetme (zapt) bakımından mükemmel olmadığını veya rivayet ettiği şeyde aldandığını anlarsa ondan yaptığı rivayeti çıkarırdı. O daima, ölüm döşeğinde bile yaptığı rivayetleri ayıklar, düzeltir ve zaif gördüklerini silerdi. Ekseriya meşhur ve sahih hadislere aykırı düşen şeyleri hazfederdi. Birbirine zıt.olan her iki rivayeti de önce yazar, sonra sahih hadîslere aykırı düştüğünü veya biriiîfn diğerinden kuvvetli olduğunu gördüğü için ayıklama sırasında bunlardan birini hazfederdi (silerdi).
Lâkin bu hazf ve ayıklama (ten´kîh) işinden sonra el-Müsned´in ihtiva ettiği bütün hadîslere itimat edilebilir mi Bu soruya âlimler şöyle cevap vermişlerdir: İmam Ahmed b. Hanbel, hazf ve ayıklamaktan kendisini alamamış ise de, hazf işinde son derecede iktisatlı hareket etmiştir. Kendisinden hadis rivayet ettiği râvînin bir kusurunu görmedikçe onun hadîsini hazfetmezdi. Bu konuda oğlu Abdullah´a şöyle söylediği bilinmektedir:
«el-Müsned´de meşhur hadîslere yöneldim. İnsanları Allah´a havale ettim. Eğer bana göre sahih olan hadîslere yönelmek isteseydim, bu el-Müsned´de ancak pek az bir şey rivayet etmiş olurdum. Fakat, ey oğulcuğum! Sen, benim hadîsteki metodumu biliyorsun; ben zaif hadîs´e, bu babda onu reddeden bir şey yoksa muhalefet etmedim.»[86]
El-Müsned´de Zaîf Hadîs Var Mıdır
Ahmed b. Hanbel´den rivayet edilen yukarıdaki paragrafa göre el-Müsned´de bâzı zaîf hadîs vardır ve elbette böyle düşünmek gerekir.
el-Müsned´de zaîf hadîsin bulunması,´onda yalan veya uydurma olduğu sabit olan hadîslerin bulunması demek değildir. Zaîf hadîsle uydurma (mevzii´ > hadîs arasında fark vardır. Zaif hadis diye, râvileri arasında sika (güvenilir kimse) derecesine ulaşmayan şahıs bulunan veya sened zincirinde kesiklik olan, Peygamber (S.A.)´e nisbetinin bâtıl olduğuna dair herhangi bir delil bulunmayan ve sika kimselerden ona muhalif bir şey sabit olmayan hadîs´e denir. Yalan veya mevzu´ (uydurma) hadîs ise, Sünnetten sayılmasının bâtıl ol-duuğna dair delil bulunan, sika râvîlerce red ve Peyganıber´e nisbeti iptal edilen hadîstir.
Fakat, el-Müsned´de uydurma olduğu sabit olan hadisler var mıdır Bâzı âlimlere göre el-Müsned´de zaîf sayılabilecek hadîsler vardır. Uydurma olduğu sabit olan hadîsler de vardır. Fakat, bunlar çok az, hattâ nâdirdir. el-İrakî[87] bu görüştedir.
İbni Teymiyye de el-Müsned´de zaîf hadîslerin bulunduğunu, fakat hiçbir zaman uydurma hadîslerin mevcudiyetinin-sabit olmadığını söylemiştir.[88] Ekseri âlimler, İbni Teymiyye´nin bu görüşüne katılmışlardır.
Taassuba saplanan bâzı âlimler de el-Müsned´de asla zaif hadîsin bulunmadığım iddia etmişlerdir. Biz, bu konuda sözü Îbnu´1-Cevzi´nin şu satırlarıyla bitirmek istiyoruz:
«Bâzı hadîsçiler, bana, Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned´inde sahih olmayan hadîs var mıdır diye sordular. Ben de: Evet, dedim. Bu, Hanbelî mezhebinde olan bir topluluğa ağır geldi. Ben de,, onların bu durumlarını avamdan oluşlarına hamlettim ve önem vermedim. Bir de gördüm ki, onlar fetvalar yazmışlar, bu arada bir topluluk da bu sözü yermiş ve reddetmiştir. Onlar, bu sözü söyleyeni de bir hayli kötülemişlerdir. Bu durum karşısında şaşırdım kaldım ve kendi kendime şöyle dedim: Çok acaip bir şey! İlimle uğraşan kimseler de, avamdan ayırdedilmez oldu. Çünkü onlar, hadîsi işitiyorlar, fakat bu hadîsin sahih veya illetli olup olmadığını araştırmıyorlar. Benim söylediğim sözü söyleyenlerin Ahmed b. Hanbel´in rivayet ettiği şeylere dil Uzattığını sanıyorlar. Hiç de böyle değildir. Çünkü İmam Ahmed b. Hanbel meşhur, hasen ve zaîf hadisleri rivayet etmiş, sonra bunların çoğunu atmış ve kendisi de kabul etmemiştir.»
İbnu´l-Cevzi sözünü şöyle bitiriyor:
«Beni üzen şey, bu devirde âlimlerin ilim bakımından yetersizlikleri ve avam durumuna düşmeleridir. Onlar, uydurma bir hadîsle karşılaştıkları zaman bile böyle bir rivayet vardır, diyorlar. Himmetlerin bu derecede azalışına ağlamak gerekir. Lahavle velâ kuvvete illâ billahi
Sözün kısası, el-Müsned´in ihtiva ettiği hadislerin ekserisi salih olup bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Onda zaif hadîsler ve vârdir olarak mevzu´ (uydurma) hadîsler de vardır. Fakat, bâzı âlimler onda mevzu´ hadîsin bulunduğunu kabul [89]etmezler.[90]
Ahmed B. Hanbelin Fıkhı
Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılmıştır ki, Ahmed b. Han bel´in fıkıh İmamlığı hadîs İmamlığından sonra gelmektedir. Bu nun için O´nun fıkhı hadıs´e daha yakındır. Hanbeli mezhebinin fa kinleri, Hanbelî fıkhının dayandığı usûlü (delilleri) tesbit ederek or taya koymuşlardır. Ahmed b. Hanbel´in fıkhı´, kendisinin sünnet ve ya benzerinden faydalanarak vermiş olduğu fetvalarında mevcut tur. îbni Kayım el-Cevziyye, bu fetvaların dayandığı usûlü (delille ri)´ özetlemiş ve bunların şu beş esastan ibaret olduğunu söylemiş tir:
1 Nass´lar : Ahmed b. Hanbel, bir nass bulursa onunla fetva verir ve başka bir şeye iltifat etmez. Bu sebepten O, nassi sahâbile rin fetvalarına tercih eder. Îbni Kayyım el-Cevziyye, Onun nass karşısında sahâbîlerin fetvalarını terkettiğine dair birçok misaller verii ki, bunlardan bir - ikisini zikrediyorUz : Ahmed b. Hanbel, kocası ölmüş.hâmile kadının iddetinin doğumu iie sona ereceğini bildiren hadisi tercih etmiş ve böyle bir kadının iki iddetden en Uzun olanını beklemesi yolundaki fetvaya uymamıştır.[91] Nitekim îbni Abbâs´ın fetvası da Ahmed b. Hanbel´in görüşüne uygundur. Keza, Ahmed b. Hanbel, müslim ile gayrimüslim arasında miras cereyan etmeyeceğini bildiren hadîsi tercih etmiş ve Muaz b. Cebel ile Muâviye b. Ebi Süfyan´m fetvalarını nazan itibara almamıştır.
2 Sahâbilerin vermiş olduğu fetvalar: Ahmed b. Hanbel, sahabîlerden bâzısının vermiş olduğu fetvalara diğerlerinin muhalif olduğunu tesbit edemez ise bu fetvaları esas olarak alır ve başkasına ehemmiyet vermez. Buna icmâ da demez. Takvasından ötürü, «Bunu reddedecek bir şey bilmiyorum.» der. Kölenin şahitliğini kabul edişi de böyledir. O, bunu, Enes´ten rivayet etmiştir. Bu hususta Onun, «Kölenin şahitliğini hiçbir kimsenin reddettiğini bilmiyorum.» dediği, rivayet edilmiştir.
İbni Kayyım el-Cevziyye de şöyle der: «İmam Ahmed, sahâbilerden böyle bir şey bulursa ona herhangi bir ameli, re´yi ve kıyası tercih etmezdi.»[92]
3 Sahâbîlerin görüşleri: Ahmed b.. Hanbel, sahâbüer arasında ihtilâf olduğu zaman bunların görüşlerinden Kitab ve Sünnete muvafık olanları tercih eder ve sahâbîlerin görüşlerinin dışına çıkmaz. Ahmed b. Hanbel, eğer sahâbîlerin görüşlerinden herhangi birinin Kitab veya Sünnete uygun olduğunu anlıyamazsa, sahâbîlerin ihtilâflarını anlatır ve kesin olarak bir şey söylemez. îshak b. İbrahim b. Hâni´ Mesâl´inde şöyle söyler: «Ahmed b. Hanbel´e: în-sana, kavmi içerisinde ihtilaflı bir şey sorulsa nasıl yapacaktır denildi. Ahmed b. Hanbel de: bu görüşlerden O, Kitab ve Sünnete uygun olanı ile fetva verecek, Kitab ve Sünnete uygun olmayanı hakkında bir şey söylemeyecektir, demiştir.»[93]
Burada Ahmed b. Hanbel´in Şafiî´den ayrıldığını görüyoruz. Çünkü Şafiî, kıyas ile de olsa, tercihlerde bulunur. Şafiî, kıyas bakımından daha kuvvetli olanı alır ve tercih eder, kıyas bakımından kuvvetli olmayanı biralar. Ahmed b. Hanbel ise, sahâbîlerin görüşleri arasından Kur´ân veya Hadîs nassı ile desteklenmiş olanı tercih eder ve kıyas´a başvurmaz. Çünkü O, kıyası sahâbînin görüşü ne tercih etmez-
4 Mürsel hadis: Ahmed b. Hanbel, mürsel hadisi delil olarak kabul eder. Bir hadis´i rivayet eden sahâbi bilinmezse ona mürsel hadis denir. Zaîf hadis ise, uydurma olduğu sabit olmayan hadistir. Ahmed b. Hanbel, zaif hadîsi de, bu babda onu reddedecek bir şey yoksa, kıyasa tercih eder. İbni Kayyım el-Cevziyye, zaîf hadisi şöy-,1e açıklar: Zaîf hadîs bâtıl, münker ve kabulü mümkün olmayacak şekilde rivayet bakımından müttehem olan hadîs değildir. Zaîf hadîsten murat, "râvîleri sika derecesine ulaşmayan ve aynı zamanda ittiham derecesine de düşmeyen hadîstir.
GörüyorUz ki, burada İbni Kayyım el-Cevziyye, Ahmed b. Hanbel´in tabiîlerin görüşleri karşısındaki tutumunu anlaİmamaktadır. İbni Kayyım el-Cevziyye, tabiîlerin görüşlerinden bâzısını Ahmed b. Hanbel´in mücerret olarak ve kendisini onlara uydurmak mecburiyetinde görmeksizin tercih ettiğine dair mevcut olan rivayeti benimsemiş görünüyor. Buna göre, tabiînin sözü Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned´i için bir hüccet değildir. Eğer O, tabiîlerden birinin sözüne uymuşsa, bu, onun deliline güvendiği içindir, sahibinin hüccet oluşundan dolayı değildir. Diğer rivayete göre ise, Ahmed b. Hanbel, tabiînin sözüne uymanın vacip olduğunu söyler. Bu itibarla Kitab, Sünnet ve Sahâbîlerin fetvasını bulamadığı zaman Tabiînin sözünü delil olarak alır. Eğer tabiîler ihtilâf etmişlerse ve bunlardan herhangi birinin sözü bir sahâbî sözüne uygun ´düşmüyorsa, bunları kendi mezhebinde ayrı ayrı birer görüş olarak bırakır, değilse Sünnete uygun düşeni tercih eder. Çünkü Sünnet, tabiîlerin üstünde olup Peygamber (S.A.V.) veya sahâbilerin sözleridir.
Bu rivayet daha meşhurdur. İmam Ahmed´in bize intikal eden sözleri ve risaleleri de bunu teyit etmektedir. Bunların bir kısmını daha önce işaret ettik. O, selefin söz ve metodunu uyulmaya daha lâyık görür ve tabiîleri de seleften sayardı.
5 Kıyas: Ahmed b. Hanbel, elinde Kitab ve Sünnetten bir nass, sahâbîlerle meşhur rivayete göre tabiîlerin sözü, mürsel veya zaîf bir hadîs bulunmazsa kıyasa başvurur. el-Hallâl[94] Ahmed b. Hanbel´den şöyle nakletmiş tir: «Şafiî´ye kıyası Sordum. O da: Kıyasa.ancak zaruret ânında başvurulur, diye cevap verdi.»[95]
Görüyoruz ki, Ah´med b. Hanbel, kıyası hüccet olarak kabul etmekte ve ona ancak zaruret halinde başvurmaktadır. Eğer imkân bulursa kıyasa hiç yanaşmamâktadır. O, bu konuda Şafiî´den rivayet ettiği yukarıdaki görüşe yaklaşmaktadır. Fakat Şafiî, kıyası terkedip zaif hadîsi delil olarak almaz. Her iki İmamın kıyası kabul edişi değişiktir. Şafiî, kesin bir delil bulamadığı zaman kıyasa yönelir. Ahmed b. Hanbel ise, kıyası, reddetmek için bir delil yoksa, her türlü nass veya nass kabilinden olan şeylerden sonraya bırakır.
Görüyoruz ki, İbni Kayyım el-Cevziyye´nin anlattığı bu usûl (deliller) nass´lara dayanmaktadır. Mürsel ve zaîf hadîsler, sahâbilerin fetvaları, sonra münakaşa kabul etaneKle beraber tabiilerin sözleri, daha sonra da kıyas bunlara dâhildir.
Fakat îbni Kayyım el-Cevziyye îcmâ´, masâlih, zerâyi´, istihsan ve istishab´m Ahmed b. Hanbel´e göre birer asi (delil) olup olmadığım söylememektedir. Halbuki bunlar, Hanbelîlere göre. usûlden sayılmakta ve kitaplarında anlatılmaktadır.
Bunun içindir ki biz, bu esasları kısaca açıklamak mecburiyetinde kaldık. Eğer kıyas, nass´lar hariç, diğer istinbat vâsıtalarını içine alacak şekilde geniş mânada tefsir edilirse masâlih, istihsan, zerayi´ ve istishab´m kıyasa dâhil olduğunu söyleyebiliriz.[96]
İcmâ´
îcmâ´, herhangi bir asırda ümmetin müctehidlerinin Kitab, Sünnet veya bâzı fakihlere göre kıyas delillerinden birine dayanarak şer´î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi icmâ´ ikiye ayrılır:
1 Farzların asılları üzerindeki icmâ´: Meselâ, farz olan namazlar, bunların rek´atleri, oruç, hac, zekât. vs. üzerindeki icmâ´ böyledir. Bu türlü, icmâ´, her müslüman tarafından kabul edilmiştir. Onu inkâr eden, dînin kesin olarak bilinen emirlerinden birini inkâr ettiği için kâfir olur. Çünkü, bu gibi emirler üzerindeki icmâ´, Kur´ân ve Sünnetle kesn olarak sabit olan meseleler hakkındadır. Bu meseleler, dînin asıl sınırlarını ve müstahkem surlarını teşkil eder. Bunların dışına çıkan kimse, dinin dışına çıkmış olur.
2 Birinci kısımda zikredilen farzların asıllarına dâhil olmayan meseleler üzerindeki icmâ´: Meselâ, fethedilen memleketlerdeki arazinin mülkiyeti devlete ait olmak üzere eski sahiplerinin elinde bırakılması ve mürted (dinden dönen) lerin öldürülmesi vs. üzerindeki sahâbilerin icmâ´ı hakkında Ahmed b. Hanbel´den değişik rivayetler yapılmıştır. Âlimlerden bir kısmı, Ahmed b. Hanbel´in: îcmâ´ın mevcudiyetini iddia eden yalancıdır.» dediğini nakletmiştir. İbni Kayyım el-Cevziyye; «Ahmed b. Hanbel icmâ´ iddiasında bulunanları yalanlardı ve icmâ´m sabit olan bir hadis üzerine takdim edilmesine cevaz vermezdi.» demiştir. Ahmed b. Hanbel´in oğlu Abdullah da şöyle rivayet etmiştir: «Babamın şöyle dediğini işittim: Bir şey üzerinde icmâ´ olduğunu iddia eden kimse yalancıdır. Belki insanlar bir şey üzerinde ihtilâfa düşmüşler, fakat o şey üzerinde icmâ´ olduğunu iddia.eden kimse buna vâkıf olamamıştır. Dolayısıyla, o kimse, icmâ olup olmadığını bilmiyoruz, desin.»
Bu açıklamalardan, Ahmed b. Hanbel´in icmâ´m aslını inkâr etmediği, fakat sahâbiler asrından sonra vuku´unun bilinmediğine kani olduğu sonucuna varabiliriz. Dolayısıyla O, sahâbilerin bâzı meseleler üzerinde icmâ´ ettiğini söylerdi. Çünkü onlar malûmdurlar, bilginleri de mahdut ve belli kişilerdir. Uz. Ömer, bunları Medine´de alıkoymuştur. O, müslümanları ilgilendiren her mühim meselede kendileriyle istişarede bulunmak için, müslümanlarla bilgin sahâbileri bir araya toplar ve onlar sayesinde kesin bir görüşe ulaşırdı. Böylece kendisi, mesuliyeti tek başına üzerine almazdı.
Bundan sonraki devirlere ait olduğu ileri sürülen icmâ´lar hakkında Ahmed b. Hanbel; «Bunlara muhalif olan bir şey bilmiyoruz.» ´ derdi.
Buna göre Ahmed b. Hanbel´in iki dereceli bir icmâ´ kabul ettiğini söyleyebiliriz:
1 Yüksek icmâ´: Bu sahâbîlerin icmâ´ıdır. Bu türlü icmâ´lar, sahâbilerin karşılaştığı ve neticede hakkında tek bir görüş beyan ettiği meselelere aittir. Böyle icmâ´lar hüccettir. Çünkü Kitab ve sahih Sünnetin esaslarından birine dayanmaktadır. Sahâbîierin sahih bir sünnete muhalif hareket ettikleri düşünülemez. Zira onlar, Peygamber (S;A.V.)´in sözlerini rivayet eden kimselerdir. Onlardan bir kısmı, bâzı hadisleri bilmeyebilirler. Fakat, İmam Şafiî´nin deyişiyle, hepsinin bütün hadîsleri bilmemesi imkânsızdır.
2 İkinci derecede yer alan icmâ´: Herhangi bir görüş, herkesçe bilinir ve buna birinin muhalefet ettiği bilinmezse böyle bir görüş, eğer buna icmâ´ diyebilirsek, bu türlü icmâ´a dâhil olur. Bu icmâ´, sahih hadîsten sonra ve kıyastan önce gelir. Çünkü, buna muhalif olan bir fakîh bulunursa icmâ´ bozulur.
Burada gözönüne alınması gereken husus şudur: Yukarıda anlatılan icmâ´m her iki derecesi de dinin kesin emirlerinden olan farzların» asılları üzerindeki icmâ´dam sonra gelir. Zira, dînin kesin emirlerinden olan farzların asıllarından birini inkâr eden kâfir olur. Meselâ, beş vakit namazı ve namazuı rek´atlerini inkâr eden kimse böyledir. Çünkü, bunlar üzerindeki icmâ´m derecesi, diğer bütün istinbat esaslarından önce gelir.[97]
Kıyas
Buradaki «kıyas» sözü ile Ebû Hanîfe, Şafiî ve diğer kıyasa dayanan fakîhîerin istılâhmdaki kıyası kastediyoruz. Buna istihsan, masâlih-i mürsele ve zerâyi´ dâhil değildir. O halde buradaki kıyas, hüküm bakımından hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki ortak ve hükme esas teşkil eden bir vasıf sebebiyle hakkında nass bulunan bir meseleye bağlamaktır.
Ahmed b. Hanbel´den rivayet edildiğine göre kıyastan müstağni olunamaz. Sahâbîler kıyasa başvurmuşlardır. Âhmed b. Hanbel, prensip olarak kıyası kabul ettiği için kendisinden sonraki Hanbe-Hler de kıyasa önem vermişler, Peygamber (S.A.V) ve sahâbilerin hükmünü beyan etmediği hâdiselerle karşılaştıklarında kıyastan oldukça faydalanmışlardır.
Fakat öyle anlaşılıyor ki, İbni Teymiyye ve talebesi îbni Kayyım el-Cevziyye gibi Hanbelî yazarları, tesbit edilen mücerret illete göre değil, münasip vasıflara[98] göre kıyas yapıyorlardı. Meselâ, Hanefîler selem akdini kabul ederler. Bu akid, para peşin ve mal veresiye olmak üzere borcu (deyn´i) mal (ayn) karşılığında satmaktır. Bu akid, aslmda kıyasa uymamaktadır.Çünkü, üzerine akid terettüp eden şey mevcut değildir. Mevcut olmayan şeyin satılması ise caiz olmaz. Fakat İbni Teymiyye bu akdin kıyasa uygun olduğunu söylemektedir. Çünkü, satılan malın bulunmasmdaki hikmet, burada da mevcuttur. O da, mal hakkındaki cehaletin ortadan kalkmasıdır. Burada cehalet veya özür bulunmadığına göre akid kıyasa uygundur.
Başka bir misâl: Hanbelîler bir şahsın başka, bir şahsa olan borcunun havalesini kabul ederler. Buna göre alacak (borç), başka bir şahsa havale edilir ve bu, o şahıstan istenir. Bu, kıyasçı Hanefilerin görüşüne aykırıdır. Çünkü bu, bir nevi borç karşılığında borcu satmaktır ki, caiz değildir.[99] Hanbelîlere göre ise, bu, borcu ödemek demektir. Zira borcu havale eden kimse havale ettiği şahıs vâsıtasiyle onu ödemiş oluyor. Borcu ödemek ise gayet tabiîdir ki caizdir.
İşte görüyorUz ki, böylece birçok mes´elelerde Hanbelîler illetlere iltifat etmiyorlar; buna mukabil, mes´elelerdeki hüküm ve münasip vasıflara önem veriyorlar.[100]
Masâlîh
Burada masâlihderi maksat, nıasâlih-i mürseledir. O da, hakkında Kitab, Sünnet ve îcmâ´a dayanan müsbet veya menfî özel bir delil bulunmayan maslahatlardır. Tabiidir ki bunların, şeriatın kabul ettiği maslahatlardan olması gerekir. Mâlikîler, şeriatın genel amaç) larına uygun düşmek, herhangi bir güçlüğü kaldırmak ve bir nassa aykırı olmamak şartıyla bu türlü maslahatları kabul ederler.
Hanbelîlerle diğerleri, bu maslahatları kıyastan sayarlar. Çünkü bunlar, Kur´an ve Sünnet nass´larmm toplamından elde edilen umumî maslahatlardır. Gerçi bunlar, bizzat özel bir nass üzerine kıyas edilmemiştir.
Esasen, sahâbüer bu maslahatları kabul ettiği için Ahmed b. Hanbel de kabul etmiştir.
Ahmed b. Hanbel, siyaset-i şer´iyye´de maslahatı esas alır. Siyaset-i şer´iyye,1 İmam (halîfe)´m insanları ıslâh maksadıyla onları yararlı işlere teşvik etmek ve zararlı işlerden Uzaklaştırmak için takip etmiş olduğu yoldur. Ahmed b. Hanbel Allah ondan razı olsun - bir nass mevcut olmasa dahi bu konuda bir kısım cezaların tatbikini kabul etmiştir. Onun bu kabil´ fetvalarından bâzıları şihit lardir: Fesat ve kötülük çıkaranlar, şerlerinden emin olunabilecek bir memlekete sürgün edilirler. Ramazanda gündüz şarap içenlerin cezaları artırılır. Sahâbi´ye dil Uzatan cezalandırılır. Yâni Ahmed b. Hanbel, sahâbi´ye dil Uzatanın cezalandırılmasını zaruri görür. Hükümdar, onu affedemez; mutlaka cezalandırır ve tevbeye davet eder. Eğer o, tevbesinde durursa mesele yok, durmazsa tekrar cezalandırılır.[101]
Hanbelîler, bu hususta Ahmed b. Hanbel´e uyarak ve şeriatın kabul ettiği maslahatlar nev´inden olan maslahatlara dayanarak birçok konularda fetvalar vermişlerdir. Meselâ : Bir ev sahibini, eğer evi müsaitse, barmacak yeri olmaya´n bir kimseyi evinde iskân etmesi için icbar etmek caizdir, diye fetva vermişlerdir. Bu hususta İbni Kayyim el-Cevziyye şöyle der: «Eğer bir cemâat herhangi bir şahsın evinde oturmak mecburiyetinde kalsa bundan başka bir yer veya bir han (otel) bulamasa, o şahsın münazaasız bir şekilde evini bunlara vermesi gerekir. Fakat, karşılığında bir ücret alabilir mi Âlimler burada ayrı ayrı iki görüş beyan etmektedir. Bu görüşler, aslında Ahmed b. Hanbel´in talebelerine aittir. Bunlardan ücret almasını caiz görenler, ev sahibinin ecri misilden fazla bir ücret istemesinin haram olduğunu söylemişlerdir.»[102]
Ahmed b. Hanbel´in talebelerinin verdiği fetvalardan diğer bir misâl: «İnsanların muhtaç olduğu çiftçi vs. sanatkârlar, ecri misliyle çalışmak üzere icbar edilirler. Bu sanatkârların çalışmaktan imtina etme hakları yoktur. Eğer imtina ederlerse cezalandırılırlar.-Çünkü maslahat, ancak böyle tamam olur. Yine onlara göre korunması vacip olan maslahata dayanılarak sanatkâr yetiştirilmesi farz-ı kifâyedir. Çünkü insanların sanatkârlara ihtiyacı vardır.»[103]
Ahmed b. Hanbel, maslahatları kıyasın bölümlerine dâhil olan bir esas olarak kabul etmiş ve böylece kıyasın mânâsını genişletmiştir. Diyebiliriz ki, O, maslahatları umûmî olarak, îslâm fıkhında muteber olan ve belli bir nass´dan değil, topluca bütün nass´lardan çıkarılan maslahatlara kıyas etmiştir.
Maslahatlar, kıyasın bölümlerine dâhil olduğu için Ahmed b. Hanbel, bunları hadîslerden sonraya bırakır. Hadisler, isterse kuvvetli olmasın, yalan olduğu sabit olmadıkça kıyastan önce gelir Çunku Ahmed b. Hanbel´in kaidesine göre, kıyasla ancak zaruret anında Kıtab, Sünnet veya sahâbîlere ait bir nass (hüküm) bulunmadığı zaman amel edilir.[104]
İstihsan
Hanefîlere göre istihsân; nass, icmâ´ ve zarurete dayanan bir delil veya zahir kıyam daha kuvvetli bir kıyas ile çatışması sebebiyle bir mes´eleye benzeri bir mes´elenin hükmünden başka bir hüküm vermektir. Şüphesiz bu esas, Hanbeli usûl-i fıkhı´na da dâhildir. Çünkü istihsân ya nass, ya icmâ´ gibi bir delile dayanmakta veya zaruretin hükmüne uyularak kabul edilmektedir. Bunların hepsi Hanbelî mezhebinde muteber olup İmam Ahmed b. Hanbel´in bunlara muhalefet etmesi mümkün değildir.
Mâlikîlere göre istihsân, sabit bir kaideye dayanarak maslahatla hükmetmektir. Hanbelîlerin kabul ettiği maslahatlar da Mâliki mezhebine aykırı değildir. Çünkü bu, malsahatım hükmüne´ uymak demektir. Hanbelîler, nass bulunmayan yerde Hulefâ-i Râşidîn ve diğer sahâbîlerin fakîhleri gibi selef-i sâlih´e uyarak, maslahatı esas olarak alırlar.[105]
Zerâyi
Bu fikhî esası Hanbelîler, İmamları Ahmed´e uyarak kabul ederler. Çünkü şeriatın yapılmasını istediği bir işe vâsıta olan her şey matluptur. Yasakladığı bir işe vâsıta olan her şey de memnu´dur. Zerâyi´ İşte bu vâsıtalardır. Bunlar vâsıta olduğu şeyin hükmünü alır. Dolayısıyla bunlar, emredilen bir şeye vâsıta oluyorsa matlup, menedilen bir şeye vâsıta oluyorsa yasaktır.
Hanbelî mezhebi, zerâyi´ ile amel etme bakımından, mezheble-rin en şiddetlisidir. Bu konuda İbni Kayyım el-Cevziyye şöyle der:
«Maksatlara, ancak onlara götüren vâsıta ve yollarla ulaşıldığına, göre, bu vâsıta ve yollar da onlara tâbi olur ve onların hükmünü alır. Dolayısıyla, haram ve mâsiyete vâsıta olan şeyler, sebep olduğu ve götürdüğü gayelere göre mekruh veya haramdır. Allah bir şeyi haram etmişse, bu haramın işlenmemesi için ona götüren birtakım yol ve vâsıtaları da haram etmiş demektir. Eğer Allah harama götüren vâsıtalar, (zerâyi) ı mubah kılsaydı, haram edişi (tahrimi) bozmuş ve ruhları ona teşvik etmiş olurdu. Allah´ın hikmet ve- ilmi buna mânidir. Meselâ, tabibler bir hastalığın önüne geçmek istediklerinde, hastayı buna sebep olan şeylerden menederler. Aksi takdirde iyileştirmek istedikleri hastayı fenalaştırmış olurlar. O halde hikmet, maslahat ve kemâl derecelerinin en üstünde olan bu şeriat hakkında ne düşünülür Bir kimse, bu şeriatın kaynaklarını iyice incelerse, Allah ve Resûlullâh´m harama götüren yolları tıkadığını (seddü´z-zerâyi´ı), yâni harama sebep olan şeyleri yasakladığını görür.»[106]
Bundan anlaşılıyor ki Hanbelî mezhebi, Ahmed b. Hanbel´e uyarak, zerâyi´i hem emirler için, hem de nehiyler için bir esas olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla, yapılması istenilen hususlara vâsıta olan şeyler matlup, yapılmaması istenilen hususlara vâsıta olan şeyler de, seddu´z-zerâyi´ olmak üzere memnudur. Hanbelî mezhebinde zerâyi´ iki türlü ele alınmaktadır:
1 Fiillerin yapılmasına vâsıta oluşu yönünden; şahıs, bu fiilleri yapmakla haram mı, yoksa mubah mı işlemeyi kasdetmiştir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) : «Ameller niyetlere bağlıdır. Herkesin amelî niyetine göredir.» buyurmuştur.
2 Mücerret haller yönünden; isterse iyi niyete bağlı olsun. Meselâ, bir kimse putlara sövse, fakat bunu iyi niyetle yaptığı halde neticede bu, müşriklerin Allah´ın yüce zâtına sövmesine sebep olsa, o kimse kötü bir şey yapmış olur.
Buna göre zerâyi´ı ele almak, sırf niyete dayanmaz. Belki bazan niyete dayanır, çoğu zaman da sebep olduğu neticeye göre değerlendirilir. Hanbelîler, bu iki hususu da gözönüne alırlar. Bu sebeple zarar ve kötülüğe sebep olan şeyler menedilir; isterse bu şeyler aslında mefsedet (zararlı) olmasın. Bir kimse; bunları yapmakla şer kastederse ve bu fiili de kendisinin kötülük yapmasına sebep olursa günah işlemiş olur. Meselâ, bir kimse uyuyan herhangi bir insana, öldürmek kasdîyle ok atsa, fakat bu oku ona değmese, orada bulunan ve bu uyuyan şahsı sokmak isteyen yılana değse, o şahıs Allah huzurunda günahkârdır; isterse yaptığı işin neticesi iyilik olsun.
Hanbeli mezhebinin zerâyi´a göre vermiş olduğu fetvalar için birkaç misâl daha verelim:
a) Pazara gelmeden önce malı almak ve onu, pazara tahakküm etmek için elde tutmak menedilmiştir. Çünkü bu, ihtikâra ve satıcıyi fahiş fiyata sevkeder. Bu sebepledir ki, Ahmed b. Hanbel´e göre satıcının, malının değerinin sattığından başka olgunu anlasın veya anlamasın, muhayyerlik hakkı vardır. İsterse o, seddü´z-zerâyi´a uyarak akdi fesheder.
b) Ahnaed b. Hanbel´in zerâyi´a dayanarak verdiği fetvalardan birine göre, bir kimse herhangi bir şahsı yemek ve içmekten menetse, sonunda da o açlıktan ölse, diyet vermesi gerekir. Çünkü o kimsenin yemek ve içmekten menedişi, bu şahsın ölümüne sebep olmuştur.
c) Ahmed t». Hanbel, insanların komşusundan alış-veriş yapmasını önlemek için malın fiyatını indiren kimselerden bir şey sa-tmalmayı mekruh sayardı. Çünkü fiyatı indirmekle O, kardeşini zarara uğratmak istemektedir. Böyle bir adamdan alış - veriş etmemek, bu zararı önlemektir. Peygamber (S.A.V.) ´den vârid oldıiğuna göre O, birbiriyle yarış eden iki kişinin, yâni fiyat indiriminde birbirini geçmek isteyen kimselerin yemeğinden nehyetmiştir.
d) Ahmed b. Hanbel, fitne zamanı silâh satışının haram olduğunu söylemiştir. Çünkü bu, kötülüğe bir yardımdır. Yol kesenlere silâh satmak da böyledir; zira bu da, cürüm işlemeleri için onlara bir yardımdır. Şarap imal edenlere, şarap yaptığı kuvvetle tahmin edilen kimselere üzüm satmak da haramdır. İşte bu türlü alım - satımlar sahih değildir. Keza, haram olan eğlenceler ve raks gibi günah şeyler için kullanmak isteyen kimselere binayı icara vermek de haramdır.[107]
İstishâb
İstishâb´ın mânası, sabit bir hükmün, onu değiştiren bir delil bulununcaya kadar devam etmesidir.
Hanbelîler, bu esası da çok kullanmışlardır. Onların istishâba göre fetva vermiş oldukları bâzı meseleler şunlardır:
a) Menedildiğine dair bir delil bulununcaya kadar eşyada asıl olan ibahattır Cmübah olmaktır). Bunun içindir ki, akid ve şartlarda asıl olan ibahattır. Bunları meneden bir nass bulununcaya kadar akid ve şartlara bağlı kalmak vaciptir.
b) Pis olduğunu gösteren bir delil bulununcaya kadar suda aslolan temizliktir.
c) Bir kimse karısını boşasa, sonra bir talâkla mı, yoksa üç talâkla mı boşadığmda şüphe etse, onu bir talâkla boşamış olur.Çünkü bir talâkla boşadığı muhakkaktır.[108]
Hanbelî Mezhebinin Gelişmesi Ve Yayılışı[109]
Mezhebin Rivayeti
Ahmed b. Hanbel, fıkhını yazmamıştır. Hattâ O, fıkhının yazılmasını menetmiştir. Halbuki İmam Şafii, kendi fıkhını daha önce bizzat yazmıştır. Ahmed b. Hanbel´in bâzı fıkıh meseleleriyle ilgili birtakım yazılan mevcut ise de, bunlar, kendisi için tutmuş olduğu notlardır. O, bunları neşretmediği gibi başkalarının nakletmesine de müsaade etmemiştir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi insanlar, teklif ifade eden hükümleri öğrenmek için başvuımayı unutmasınlar diye Kitab ve Sünnet´ten başka hiçbir şeyin tedvinini hoşgörmezdi.
Hanbelî fıkhının nakil ve rivayeti şöyle olmuştur:
1 Hanbelî fıkhı İmam Ahmed b. Hanbel´in talebeleri vasıtasıyla rivayet edilmiştir. Bunların başında Ahmed b. Hanbel´in oğlu Salih (öl. 266 H.) gelir. Bu, hem babasından hem de başkalarından fıkıh tahsil etmiştir. O, babasının fıkhını, yazdığı mektuplar vasıtasıyla yaymıştır. Çünkü O, kendisine gelen mektuplara cevap verirken babasının görüşlerine dayanıyordu. Salih, aynı zamanda kadılık vazifesine tâyin edildiği için babasının fıkhını, sadece gelecek nesillere nakletmekle kalmamış, aynı zamanda onu fiil ve tatbik sahasına´ koymuştur.
2 Ahmed b. Hanbel´in diğer oğlu Abdullah (öl. 290 H.) da, el-Müsned´i ve babasının fıkhını gelecek nesillere nakletmiştir. Gerçi Abdullah, hadîs rivâyetiyle daha çok uğraşıyordu.
3 Ahmed b. Hanbel´in fıkhını nakleden talebelerinden biri de Ebû Bekr el-Esrem[110] (öl. 261 H.) dir. Bu, İmam Ahmed´in yanında Uzun zaman kalmış ve onun fıkhını nakletmiştir.
4 Talebelerinden Abdülmelik el-Meymunî[111] (öl. 274 H.) de
Ahmed b. Hanbel´in yanında yirmi iki seneye yakm bir zaman kalmış ve hocasının kendisini menetmesine rağmen, açıkladığı mes´eleleri yazmıştır. Ahmed b. Hanbel´in fıkhını rivayet işinde onun büyük bir mevkii vardır.
5 Ebû Bekr el-Mervezî[112] (öl. 275 H), Ahmed b, Hanbel´in en seçkin talebelerinden olup hocasının birçok meselelere ait görüşlerini nakletmiştir. El-Hallâl da ondan nakletmiş olup Efou Bekr el-Mervezî´ye karşı büyük bir hayranlık duyardı.
6 Ahmed b. Hanbel´in fıkhını nakledenlerden biri de Harb[113] (öl. 280 H.)´dir. Bu zat, Ahmed b. Hanbel´in yanında kısa bir müddet kaldığı halde onun birçok fıkhî görüşlerini rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel´in açıklamış olduğu hükümleri araştıran Harb´in rivayetleri arasında onun şu sözü de bulunmaktadır: «İnsanlar ilme, ekmek ve su kadar muhtaçtırlar.»
7 Ahmed b. Hanbel´in talebelerinden İbrahim b. îshak el-Harbî (öl. 285 H.) de hocasının fıkıh ve hadîsini nakletmiştir. Bu zat, zühd ve takva bakımından tamamen hocasına uymakta idi. Rivayet edildiğine göre Halîfe el-Mu´tazıd kendisine onbin dirhem göndermiş, O da kabul etmemiştir. Halîfe, bunu alıp komşularına dağıtmasını istemiş ise de, İbrahim el-Harbi, elçiye şu cevabı vermiştir: «Emîru´l-Mü´minîn´e söyle, biz, toplamak için meşgul olmadığımız şeyi dağıtmakla da kendimizi meşgul etmeyiz. Yine Emîrul-Mü´minîn´e söyle, bizi bıraksın, yoksa civarından gideriz.»
Bunlardan başka daha birçokları, Hanbelî fıkhını nakletmişlerdir. Fakat buuydığımız zatların üstün bir yeri, vardır ve bunların çoğu, Uzun zaman Ahmed b. Hanbel´e arkadaşlık etmiştir.
İmam Ahmed b. Hanbel´den ayrılmayan bu talebelerinden sonra, Ebû Bekr el-Hallâl (öl. 311 H.) gelir. Bu zat, İmam Ahmed b. Hanbel´in ilimlerini cem´etmek için bütün gayretini sarfetmiş, bu maksatla seyahatlere çıkmış ve birçok kitap telif etmiştir. Onun, Ebû Bekr el-Mervezî ile Uzun zaman kalışı, Ahmed b. Hanbel´in fıkhını rivayet etme arzusunu kuvvetlendirmiştir. Dolayısıyla Ahmed b. Hanbel´in fıkhını rivayet eden herkesten nakillerde bulunmuştur. Meselâ; Ahmed b, Hanbel´in çocuklarından, Harb´den, el-Meymunî´-den ve bunlardan başka sayılamıyacak kadar çok kimselerden nakillerde bulunmuştur, Bu yüzden el-Hallâl, talebelerinden sonra Ah-med b. Hanbel´in fıkhının nâkili sayılmıştır. Ebû Bekr el-Hallâl´dan sonra Hanbelî mezhebini nakleden birçok kimse gelmiş ve bu mezheb insanlar arasında yayılmıştır.[114]
Mezheb´dekî Kaviller
Hanbelî mezhebinde birçok kaviller (görüşler) vardır. Bunun sebepleri çoktur:
1 Ahmed b. Hanbel, selefiyeci bir fakih idi. Tercih yapmaktan sakınırdı. Sahâbîler veya tabiîlerden iki türlü kavil naklettiği zaman, bunlardan birini Veya birkaçını terketmeyi gerektiren herhangi bir nass bulunmazsa her iki veya daha çok kavli de mezhebinde ayrı ayrı kabul ederdi.
2 Ahmed b. Hanbel, bâzı hallerde hüküm verirken iki görüş veya iki vecih arasında tereddüde düşer ve her ikisini de, herhangi bir tercihe tabi tutmaksızın açıklardı.
3 Ahmed b. Hanbel´in bir kısım meselelere ait görüşü değişik şekilde rivayet edilmiştir. Birinin doğruluğunu diğerine tercih edecek bir şey bulunmadığı müddetçe, her rivayet mezheb´de ayrı bir kavil olarak kabul edilir.
4 İmam Ahmed, herhangi bir durumda muayyen bir mesele hakkında fetva verirdi. Fakat, kendisine aynı mes´ele tekrar sorulduğunda, meseleyi soran kimsenin önceki durumu ile sonraki durumu arasındaki değişikliğe dikkat eder ve onun durumuna göre fetva verirdi. Halbuki bu fetvaları nakleden râvî, aynı mes´ele üzerinde Ahmed b. Hanbel´in iki görüşe sahip olduğunu zanneder. Lâkin hakîkatta, durum değiştiği için hüküm (fetva) de değişmiştir. Ahmed b. Hanbel, fetva verirken, fetva soran kimsenin durumunu tetkik ederdi. Zira fetva soran kimse, belki alacağı fetvayı haram bir şeye" vâsıta yapabilir.
5 İmam Ahmed, maslahat veya kıyasa dayanan re´ye göre çok az fetva verirdi. Bu durumda değişik görüşler ortaya çıkarsa, herhangi bir tercih yapmaksızın onları olduğu gibi bırakırdı.[115]
Mezhebin Gelişmesi
Hanbelüer, ictihad kapısının kapanmadığını söylerler. Bâzı mezheblerin mutaassıb çevreleri, içtihad kapısının kapalı olduğunu ileri sürerken, Hanbelîler, müctehid olmaya ehil olan veya kendisinde ictihad şartlan bulunan herkes için bü kapıyı açık tutmuşlardır. Bunu kitabımızın baş tarafında da söyledik. Hattâ Hanbelîler, daha da ileri gitmişler ve her asırda bir müstakil (mutlak) müctehidin bulunmasını farz-ı kifâye saymışlardır. Çünkü, insanların karşılaştığı yeni olaylar da bunu zarurî kılmaktadır. Tâ ki sapıtmasınlar, bu müctehid yeni olaylar hakkında onlara fetva versin, Kitab ve Sünnet´e başvuracak yerde dînin bizzat esası imiş gibi mezheblere bağlanıp kalmasınlar ve mezhebleri Kitab ve Sünnetin üstüne çıkarmasınlar.
Bu ve başka âmiller sebebiyle Hanbeli mezhebi oldukça gelişmiştir. Bu mezhebin gelişmesi şu üç esasa dayanır:
1 Mezhebin usûlü (dayandığı deliller),
2 Fetvalar,
3 Tahric.
Önce usûlü ele alalım:Hanbelî mezhebinin dayandığı usûlün çok zengin olduuğnu görüyorUz. Bunları yukarıda kısmen anlattık. Bu mezhebin gelişmesini sağlayan en büyük âmil, mezhebce hadîs, sünnet, sahâbî ve tabiîlerin fetvalarının geniş çapta ele alınması ve toplanmış olmasıdır. Daha sonra birçok fetvalar, bunların üzerine bina edilmiştir. Zira bunlar, müctehidler için bir kaynak teşkil etmiştir. Onlar, buna göre hüküm çıkarmışlar, kıyaslar yapmışlar ve yollarını tâyin etmişlerdir.
Sonra diğer deliller de çok verimli olmuştur. Özellikle masâlih ve zerâyi´, ictihad için geniş bir kapı açmıştır. Bunun içindir ki Hanbelî mezhebinin fürû´u oldukça zenginleşmiştir. İstishâb babında da Hanbelî İmamları geniş çapta ictihadlar yapmışlardır. Bilhassa akid-lerle ilgili konularda en çok istishabdan istifade edilmiştir.
Fetvalara gelince; Hanbelîler´ fetva verme (iftâ) şartlarını çok ağırlaştırmalardır. Buna göre fetva verecek kimsenin Kitab, Sünnet ilimlerinde, sahâbî-ve tabiîlerin fetvalarına vukufda, mezhebin usûl ve fürû´ ilminde çok kudretli olması gerekir. Ayrıca müftinin idrâk edici bir akıl ve halis bir niyet sahibi olması, insanların hallerini ya-kinen bilmesi gerekir lş;c bu şartlan kendisinde´ toplayan kimse, doğru ve insanların haline uygun, aynı zamanda usûlden aynlmak-sızın fetva verebilir.
Hanbeli mezhebi fakihlerınden çoğunun mutlak müctehid olduğu iddia edilmiştir. İbni Kayyım eî-Cevziyye şöyle der: «Hanbelî fa-kîhlerinden bir kısmı Ahmed b. Hanbel´in derecesine ulaşamamışsa da, mutlak (müstakil) ictihad mertebesine çıkmıştır. Bir kısmı da, bu dereceye yükselememişiır.Adı geçen müellif, Hanbelî faKînleri hakkında yine şöyle der : «Bir kimse bunların hallerini, fetvalarını ve tercihlerini incelerse, söyledikleri her konuda İmamlarını taklit etmediklerini, onlara muhalefet bile ettiklerini görür. Bu durum inkâr edilemiyecek kadar açıktır. Gerçi onlar arasında bu şekilde davrananlar az veya çok olabilir.»
Fetva ve fer´i meselelerle uğraşan bilginlerin ilmi kudreti nisbe-tinde mezheb gelişmiş ve isabetli tahricler yapılmıştır.
Tahric yapan mezheb bilginlerine ve bunların mezhebi geliştirmedeki hizmetlerine gelince; bunlar, mezhebi esaslı bir şekilde tertip etmişler, fetva ve fer´î meseleler üzerindeki çalışmalarını bir düzene bağlamışlardır. Onlara göre fetva ve kaviller üç kısma ayrılır :
1 Rivayetler: Bunlar, Âhmed b. Hanbel´e nisbet edilen şeyler olup hükümleri açıktır. Tahriç yapan mezheb bilginleri, bu rivayetleri esas olarak almışlar, kendi çalışmalarını bunların üzerine bina etmişler, birçok fer´î mes´eleleri ortaya koymuşlar ve tahriçler-de bulunmuşlardır.
2 Tenbihler: Bunlar, açık ifadelerle Ahmed b. Hanbel´e nisbet edilmeyen kaviller olup İmamın görüşünün ne olduğu, onun bir hükmü gösteren herhangi bir hadîsi söylemesi, bu hadîsin «Hasen» olduğunu açıklaması veya bir ifade ile o hadisi kuvvetlendirmesi gibi herhangi bir ibarenin işaret ettiği tenbih yoluyla anlaşılır. îşte bu tenbihler, mezhebde ayrı ayrı birer kavil (söz görüş) olarak benimsenmiş ve üzerine yeni mes´eleler bina edilmiş; bilginler de fıkhî istinbat kudretlerine ve sahâbî, tabiî ve diğerlerinden rivayet edilen fetvalar hakkındaki bilgilerine göre tahriclerde bulunmuşlardır.
3 Vecihler: Bunlar ne nass, ne tenbih, ne de işaret ile İmama ait kavillerdir. Bunlar, mezhebde müctehid olanlarla tahriç yapanların sözleridir. İtfa rütbesine ulaşan fakîhlerin bütün ictihadları mezhebe nisbet edilir ve mezheb´de bir vecih sayılır. îmanım bu konuda, ibare (ifade) veya işaretle bir görüşü vârid olmadığı halde, ba-zan bunlar ona nisbet edilir. En doğrusu, bunların mezhebe ait kaviller olması ve İmama nisbet edilmemesidir.
Bu bilginler, kıyasla ilgili mes´elelerde İmama muhalefeti caiz görmüşlerdir. Böylece înıama nisbet edilmese dahi mezhebde diğer bir kısım vecihler meydana gelmiştir.
Hanbelî mezhebindeki tahric ehlinin bu mezhebe hizmet hususunda büyük gayretleri olmuştur. Belki bu gayretlerin en büyüğü, mezhebin fer´i ve dağınık mes´eleleri için küllî kaideleri ortaya koymuş olmalarıdır. Onlar, muhtelif bölümlerde dağmık bir şekilde yer alan mes´eleleri ve çeşitli bablarda belirtilen birbirine yakın hükümleri tesbit etmişler, sonra bunları biraraya toplamışlar, hüküm ve illeti aynı olan mes´eleleri küllî kaidelere bağlamışlardır. Böyle bir gurup teşkil eden fıkhî konular, mes´eleleri biraraya toplayan kaidelerin doğmasını sağlamıştır.
Bu kaideler, mezhebin umumî hükümlerinin kavranılmasını kolaylaştırmış, fürû´u öğrenmek için bir kapı olmuş, mezhebin mantık ve yönelişleri hakkında açık örnekler vermiştir.
Bu kaidelerle ilgili çeşitli kitaplar telif edilmiştir. Misâl olarak Necmeddin et-Tûfî (öl. 717 H.)´nin «el-Kavâid es-Bûğrâ»sını, İbni Receb[116] (Tin «el-Kavâid el-Kübrâ»smı ve Îbnuh´l-Lahham diye bilmen Alâuddîn b. Muhammed b. Abbas (öl. 803 H.)´in «el-Kavâid»ini zikredebiliriz.[117]
Mezhebin Yayılışı
Hanbeli mezhebi´nin fakîhleri çok güçlü olduğu halde bu mezheb; fakihlerin bu güçleri, istinbat imkânları ve ehline geniş ictihad hürriyeti tanımaları ile mütenasip bir şekilde yayılmamıştır. Halktan bu mezhebe bağlı olanlar azınlıkta kalmışlardır. Hatta hiçbir İslâm ülkesinde çoğunluğu teşkil edememişlerdir. Fakat Saud[118] ailesi Hicaz bölgesine hâkim olduktan sonra Arabistan yarımadasında Hanbeli mezhebi oldukça kuvvetlenmiştir.
Hanbelî mezhebi´nin böyle az yayılışının sebebi ne olabilir Bu soruya cevap vermek için mezheb´in yayılışını yavaşlatan şu birkaç sebebi açıklamak gerekir:
1 Hanbeli mezhebi ortaya çıktığı zaman, kendisinden önce teşekkül eden üç mezheb, İslâm ülkelerindeki büyük şehirlerde yayılmış bulunuyordu. Meselâ; Irak´da Hanefî mezhebi, Mısır´da Şafiî ve Mâliki mezhebi, Endülüs ve Mağrib´de yine Mâliki mezhebi hâkim durumda idi.
2 Kadılardan Hanbeli mezhebine mensup olanlar yoktu. Halbuki kadılar, bağlı oldukları mezhebi yayıyorlardı. Meselâ, Ebû Yûsuf ve ondan sonra Muhammed b. el-Hasen, Irak mezhebini ve bilhassa Ebû Hanîfe´nin görüşlerini neşretmişlerdir. Mağrib´de Esed b. el-Furât [119] Mâlikî mezhebini neşretmiştir. Ayrıca Endülüs Emevî Devleti de Mâlikî mezhebini neşretmekte büyük bir âmil olmuştur. Hanbeli mezhebi, son zamanlarda böyle bir imkâna, ancak Arabistan yarımadasında kavuşmuştur.
3 Hanbelîler çok şiddetli ve mutaassıb idiler. Başkalarıyla olan birçok ihtilâflarında hüccet ve delile değil, daha çok fiile başvuruyorlardı. Kuvvetleri arttıkça «Emri bi´1-ma´ruf ve nehyî nail-münker» Cîyiliği emr, kötülüğü yasak etme) adına insanlara baskı yapıyorlardı. Bu konuda, İbnu´l-Esîr´in «el-KâmiMnde yazmış olduğu şu satırları okumak kâfidir:
«323 H. yılında Hanbeliler işi büyütmüştü. Kuvvetleri artmıştı. Evlere ve halka hücum ediyorlardı. Buldukları içkileri döküyorlar, şarkıcıları dövüyorlar ve çalgı âletlerini kırıyorlardı. Alım-satım işlerine karışıyorlar,; erkeklerin kadın ve çocuklarla birlikte gitmesine mâni oluyorlardı. Gidenleri gördüklerinde: yanınızdaki kimdir diye soruyorlardı. Kim olduğunu haber vermeyenleri dövüyorlar, emniyet müdürüne (Sahibu´ş-Şurta´ya) götürüyorlar ve bu fahişedir, diye onun aleyhinde şahitlik ediyorlardı. Böylece Bağdad´ı birbirine katıyorlardı...»
Hanbelîlerin bu gibi davranışları yüzünden, insanlar bu mez-hebden ürkmüşlerdir. Dolayısıyla Hanbelî mezhebi, fazla bir mensup bulamamıştır.
İşleri hikmet ve tedbiri ile yürüten, Yüce Allah´dır.[120]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/361.
[2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/363.
[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/363-365.
[4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/365-366.
[5] İbnu´l-Cevzî, Menakıbul-İmam Ahmed b. Hanbel, s. 185 (Bu eser, M. Emin el-Hancî tarafından 1349 H. yılında Mısır´da basılmıştır. Çeviren)
[6] İbnî Kesîr, Tarih c. X, s. 329.
[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/366-367.
[8] İbnul-Cevzî, Menakjbul-İmam Ahmed b. Hanbel, a. 190, 191.
[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/367-368.
[10] İshak b. Rahveyh (161- 238 H.) Mervli büyük bir hadîs bilgini olup Buharî, Müslim, Tirtaim, Nesai ve diğerleri ondan hadîs rivayet etmişlerdir. Kendisi Nisabur´a yerleşmiş ve orada 238 H. yılında vefat etmiştir.Çeviren.
[11] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/368-370.
[12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/370.
[13] Mescid-i Hayf, Mekke´nin şarkmdaki dağlarda Arafat´a piden yolda Müzdetife ile Mekke arasında bulunan Mina´dadır. Selâhuddin Eyyubî tarafından ihya edilen bu mescid, Kölemen Sultanlarından Kayıtbay´ın emriyle yeniden inşâ edilmiş olup balen ma´mnrdar. Çeviren.
[14] Hilyetul-Evliyâ, c. IX, s. 169.
[15] Bak: Zehebi, Tercemetu Ahmed b. Hanbel. Bu faaltercemesî, Mektebetul-Marîf (Mısır) tarafından basılan Ahmed Şakir´in neşrettiği el-Mâsned´în baş tarafında yayımlanmıştır.
[16] Adı geçen eser.
[17] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/371-376.
[18] Şüphesiz bu bir mugalatadır. Çünkü îsâ; Allah´ın kelimesidir demek, Allah onu, kendinden bir kelime (künol emri) ile yaratmıştır demektir. Nitekim Kur´ân´m diğer âyetlerinde bu ve İsa´nın bizzat kelime olmadığı açıkça belirtilmiştir (Bak: Al-i İmran: 59; Nisa: 171, 172; Maide: 72-75).
[19] Ca´d b. Dirhem (öl. 124 H.), Emevîler devrinde Kur´ân´m nıulüûk olduğunu söyleyen ilk şahıstır. Bu fikri ileri sürdüğü için Küfe Valisi Hâlid b. Abdİllah el-Kasrî tarafından öldürülmüştür. Çeviren.
[20] Târihu´t-Taberî.
[21] Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-İmam Ahmed b. Hanbel, Kahire 1947, s. 46. Çeviren.
[22] el-Kavârîrî´nin adı Ubeydullah b. Ömer´dir. Seccâde´nin adı da el-Hasen b. Hammâd´dır. Çeviren.
[23] Bu zat, Halîfe Mu´tasım devrinde daha çok itibar görmüş ve başkadı (kâdil-kudât) olmuştur. Çeviren.
[24] Zehra, el-İmam Ahmed b. Hanbel, Kahire 1947, s. 66.Çeviren.
[25] el-Buvaytî, zindanda prangaya vurulmuş olarak ölmüştür (öl. 231 H.) Bak: Muhammed Ebû Zehra, aynı eser, aynı sahife. Çeviren.
[26] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/377-382.
[27] Mu´tezililere göre Kur´ân´ın kadîm oldtrağnu ileri süren müslümanlar, bir nevi Allah´a şirk koşmada hıristiyanlann durumuna düşmektedirler.Çeviren.
[28] Buruc sûresi, 16.
[29] Hüyetu´l-Evliyâ, c IX, s. 198.
[30] Yâni Uz. Peygamber, insanlara Kur´an´ın yaratılmış olduğunu bildirmemiş ve onları buna inanmaları için davet etmemiştir. Bu rivayete göm Ahmed b. Hanbel, bunu kendisine işkence edenlere de itiraf ettirmektedir. Çeviren.
[31] Cehmî, Cehm b. Safvân (81. 128 H.)´a nisbet edilen kîmsedir. Çünkü Kur´an´ra mahlûk oldnuğnu ve Allah´ın kelâm sıfatını ji bulunmadığım söyleyenler arasında Cehm b. Safvân da vardır.
[32] Tevbe Sûresi, 6.
[33] A´râf Sûresi, 54.
[34] Bu rivayetin baştarab şöyledir: «Bir kişi Uz. Ömer´e geldi. Ömer (R.A.), ona insanların durumnu sordu. O da: Yâ Emîrül-Mü´mmîn, insanlardan bâzısı Kur´an´ı şöyle şöyle okudu, dedi. Bunun üzerine ben (Abdullah b. Abbas) söze karışıp: Ben, bu günlerinde onların Kur´an üzerinde böyle münakaşa etmelerini sevmiyorum, dedim. Ömer de beni susturdu. Bunun üzerine ben üzgün bir şekilde evime gittim. Biraz sonra birisi geldi ve bana: Emîrül-Mü´mine´e cevap ver, dedi. Bir de baktun ki, Emîrul-Mü´minîn kapıda beni bekliyor. Elimden tuttu, beni bir, kenara çekti ve hoşlanmadığın şey nedir dedi. Ben de şöyle cevap verdim:...» (Bak; Hılyetu´I-Evliyâ´, Kahire 1938, c. IX, s. 216, 217) Çeviren.
[35] Kur´ân üzerinde münakaşa etmenin doğru olmadığını söylemeyiÇeviren.
[36] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/383-387.
[37] Tura, tıraz´ın çoğulu olup kumaş dokunan yere denir. Biz buna günümüzde (Mısır´da) «Anbar» adını veriyorUz. Anlaşıldığına göre Ahmed b. Hanbel´e bu miras olarak kalmıştır. Kendisi bunu icara verir ve onunla geçimini temin ederdi.
[38] Zira Peygamber Efendimiz üstteki (veren) d. alttaki (alan) elden hayırlıdır.» buyurmuştur.Çeviren.
[39] Zehebî, Tereeinetu Ahmed b. Hanbel,Bu haltetrcemesi, merhum Ahmed Şâkir´in neşrettiği el-Müsned in baş tarafında yayımlanmıştır.
[40] Îbnul-Cevzî, Menakıbull-İmam Ahmed b. Hanbel.
[41] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/388-390.
[42] Halîfe Harım er-Reşid´m oğludur (öl. 198 H.). Çeviren.
[43] Adı geçen el-Menâkıb, s. 371.
[44] Adı geçen el-Menakib.
[45] Adı geçen el-Menakıb, s. 369.
[46] Aynı el-Menakib, s. 384.
[47] Aynı el-Menakıb.
[48] Teserrî, bir cariyeyi odalık edinmek manasınadır. Çeviren.
[49] Ahmed b. Hanbel, karısının müsaadesi üzerine az bir meblâğ karşıliğında bir câriye satın almış ve adını (Reyhâne) koymuştur. Pak: înbul-Cevzî, Menâkıbul-İmam Ahmed b. Hanbel, s. 177. Çeviren.
[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/391-395.
[51] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/396.
[52] Bu zat, İbrahim b. îshak el-Harbî´dir (51. 385 H.) Ahmed b. Hanbel´den rivayetlerde bulunmuştur. Birçok eserleri arasmda «Garibul-Hadîs» adlı eseri meşhurdur. Çeviren.
[53] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/396-397.
[54] Kur´an-ı Kerîm´de, Uz. Yakub´un kaybolan oğlu Yusuf için ettiği sabır, sabr-ı cemîl diye vasıflandırılır. Çeviren.
[55] Hüyetul-Evüyâ´, c. IX. s. 186.
[56] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/397-398.
[57] Ra´d, 28.
[58] Aynı sure ve aynı ayet.
[59] Mâide, 87.
[60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/399-400.
[61] Hılyetu´I-Evliyâ´, c. IX, s. 181.
[62] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/400-401.
[63] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/401-402.
[64] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/402.
[65] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/403.
[66] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/403-404.
[67] İbnul-Cevzî Menâkıbu´1-lmam Ahmed b. Hanbel, s. 165. Çeviren.
[68] İbnul-Cevzî, Menakıbul-İmam Ahmed b, Hanbel, s. 168.
[69] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/404-405.
[70] Adı geçen eser, s. 176.
[71] Adı geçen eser, s. 156.
[72] Nisa, 164.
[73] Şûra Sûresi, 11.
[74] İbnu´l-Cevzî, Menakıbul-İmam Ahmed b. Hanbel
[75] Kıyamet günü Allah´ı görme meselesinde de Ahmed b. Hanbel, âyet ve hadislerin zahirine göre hareket eder ve onları te´vil etmezdi Ona göre, Peygamber´in Mi´râc´da Rabbini gördüğüne ve-mü´minlerin de kıyamet günü O´mı göreceklerine dair sahih hadîsler vardır. Elbette İranlara inanmak gerekir. Bunlar üzerinde) münakaşa etmek bid´attir. (Bak: İbnul-Gevzî, adı geçen el-Menakıb, s. 172, 173.) Çeviren.
[76] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/405.
[77] Şurâ Sûresi, 38.
[78] Emirlerin başkanlığı altında.Çeviren.
[79] Umul-Cevri, adı geçen el-Menakıb, s. 176.
[80] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/407-709.
[81] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/410-411.
[82] Ahmed b. Hanbel´in bu eseri, otUz binden fazla hadis tfhtivâ eder. O, bunları ikiyüzelli bin hadîs arasından seçtiğini ve bu eserinin hadîs konusunda İmam olduğunu söyler. Bak: Ahmed Muhammed Şâkir, el-Bâisul-Hasîs Şerhu thtisari Ulûmil Hadîs, Mısır 1951, s. 210.el-Müsneâ, birinci defa altı cilt halinde 1313 yılında Mısır´da basılmıştır, Ahmed Şâkir tarafından tahkik edilerek, ancak 15 cildi yeniden neşredilebilmiştir. Çeviren.
[83] Ahmed Şâkir´in neşrettiği el-Müsned´in mukaddimesine bakınız.
[84] İbni Ebî Ya´iâ, Tabakatul-Hanâbile el-Muhtasara, s. 133, Şam baskısı.
[85] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/411-413,
[86] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/413-414.
[87] Bu zat, Ebul-Fadl Abdurrahim b. ei-Hüseyin b. Abdirrahman olup Zeynüddin el-İrakî diye bilinir (öl. 806 H.). Çeviren.
[88] İbni Teymiyye, «Minhâcu´s-Sünne» adlı eserinde bu konu üzerinde durur ve şöyle der: «Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned´ine, Ebu Bekr el-Katiî (öl. 368 H.) birçok mevzu hadîs ilâve etmiştir. Câhiller de, bunları el-Müsned´de Ahmed b. Hanbel´in rivayet ettiğini sanmışlardır. Bu, çok çirkin bir yanlıştır.» Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-îmam Ahmed b. Hanbel, Mısır 1947, s. 166. Çeviren.
[89] Diğer eserleri: Ahmed b. Hanbel, kitap telifini caiz görmediğinden eserleri kendisinin Ölümünden sonra rivayet ve nakledilmek suretiyle meydana getirilmiştir. Dolayisiyle onun el-Müsned´den başka birçok eserler bilinmektedir :
1 Kitabu´s-Sünne, 2 Kitabu´z-Zühd, 3 Kitabu´s-Salât (1223 H. yi lında Kahire´de basılmıştır), 4 Kitabul-Verâ vel-tmân, 5 Kitabu´r Reddi ala´I-Cehmiyye Ve´z-Zenâdika, 6 Kitâbu´I-Eşribe, 7 Kitabu´l Mesâil, 8 Cüz´ fi UsûIi-Sünne, 9 Fadâilu´s-Sahâbe, 10 er-Reddü alâ Men iddea´t-Tenakuda fil-Kur´ân, 11 et-Tefsîr, 12 en-Nâsii vel-Mensûh, 13 et-Tarîh, 14 Hadîsu Şulte, 15 el-Mukaddem veT Muahhar fil-Kur´ân, 16 Vüeûbâtul-Kur´ân, 17 Mcnâsiku´1-Kebî ve´s-Sagîr, 18 el-Ceirhu ve´t-Ta´dil, 19 Kitabul-İlel ve Ma´rifetu´r-Ricâl. (Bak: llmu´I Cevzî el-Menakib, s. 191; Brockelmann, GI. 181, SI 309.)
«Kitabul´İlel ve Ma´rifetü´r-Ricâl» adlı eserin Ayasofya (İstanbul) Kütüphanesinde bulunan tek nüshası, İlahiyat Fakültesi Profesörlerinde) Dr. Talât Koçyiğit ve Dr. îsmail Cerrahoğlu tarafından iki cilt halind neşredilmekte olup I. cildi Ankara´da 1963 yılında İlahiyat Fakültesi yi ymlan arasında çıkmıştır. Sayın Prof. M. (:::) Mariclin hem Arapçi hem de Türkçe bir önsözünü ihtiva eden bu eilt´de Talât Koçyiğit´in d Türkçe uzun bir mukaddimesi vardır. Çeviren .
[90] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/414-415.
[91] Bu fetva, Uz. Ali´ye aittir. Yani böyle bir kadın hâmile olmasaydı dört ay on gün iddet bekliyecekti. Uz. Ali´ye göre kocasının Ölümünden hemen sonra doğum yapan kadımn îddetmi dört ay on süne tamamlar.Çeviren.
[92] İlam el-Mavakkün, c. I, ş. 22.
[93] Aynı eser.
[94] Bu zat, Ebû Bekr el-HalIâl diye bilinir, Asıl adı, Ahmed b. Muhammed b. Harun´dur (Öl. 311 H.). Ahmed b. Hanbel´in fıkhım yayan ve gelecek " nesillere intikal ettiren Ebû Bekr el-HallâTdır. Bu zat, Ahmed b. Hanbel´in fıkhı görüşlerini, mes´ele ve fetvalarım yirmi cildi aşan «Câmiu´I-Kebir»´inde toplamak suretiyle Hanbelî fıkhına en büyük hizmeti yapmış ve bu mezhebin hakikî nâkili sayılmıştır. (Bak: İbni Kayyım el-Cevziyye, İlâm el-Muvaklaîn, c. I, s. 23.) Çeviren,
[95] Aynı eser, s. 26.
[96] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/416-419.
[97] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/419-421.
[98] Hanefîlere göre kıyasın esası, asıl ile feri´ arasında müşterek olan illettir, münasip vasıf değildir. Onlar, illetle münasip vasfı (hikmeti) birbirinden ayırırlar, onlara göre münasip vasıf, mazbut olmayan ve şeriatın emir ve nehiylerindeki maslahattır. İllet ise, mazbut olup hüküm balonundan emir ve nehyin esasım teşldl eder. Gerçi çoğu zaman illetle münasip vasıf birlikte bulunur. Fakat illet-, hikmetten kuvvetlidir. İbni Teymiyye ve İbni Kayyım el-Cevziyye gibi Hanbelüer ise, kıyasa esas olarak münasip vasfı, yani hükümdeki hikmeti kabul ederler. Bu da, şeriatın genel amaçlarından elde edilir, yani maslahatı celb, mazac-ratı defetme prensibine dayanır, (Bak : Muhammed Ebu Zehra, el-lmam Ahmed b. Hanbel, Mısır 194T, s. 276, 277.) Çeviren.
[99] Yâni Hanefîlerin kıyas prensiplerine güre borcun havalesi caiz olmamak gerekir. Fakat Hanefîler borcun havalesini, ilgililerin nzası varsa caiz görürler. Çünkü bunun cevazına delâlet eden bir hadîs-f şerîf vardır, (Bak: Mecma´u´l-Enmir, İstanbul 1310, c. II, s. 146.) Ayraca, havale, alım-satım nev´inden değil, hakkı Ödemek nev´indendü. Borçlu borcunu bîrine havale ettiği zaman kendisi bir nevi borçtan ´kurtuluyor ve borç havaleyi kabul eden kimsenin zimmetine giriyor. (Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-lmam Ahmed b. Hanbel, s. 279, Mısır 1947.) Çeviren.
[100] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/421-422.
[101] İ lamul-Muvakkım, c. IV, s. 313.
[102] İbnî Kayım el-Cevziyye, et-Turukul-Hikmiyye, s. 239.
[103] Aynı eser, s. 227.
[104] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/422-424.
[105] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/424.
[106] İ lamul-Muvakkıin, c. I, s. 119.
[107] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/424-426.
[108] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/426-427.
[109] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/428.
[110] Asıl adı, Ahmed b. Muhammed b. Hâni´dir. Çeviren.
[111] Tam adı, Abdulmeük b. AbdoDıamid b. Mihran´dır. Çeviren.
[112] Asıl adı, Ahmed b. Muhammed b. el-Haccâc´dır. Çeviren.
[113] Tam adı, Harb b. İsmail el-Hanzali b-Kirmânî´dir. Çeviren.
[114] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/428-429.
[115] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/430.
[116] Adı, Abdurrahman b. Âhmed´dîr (Öl. 795 H.). Çeviren.
[117] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/430-433.
[118] Bu isim, Türkçemizde «Suud» şeklinde söylenmektedir. Çeviren.
[119] Esed b. el-Furât, bir ara Hanefi mezhebini benimsemiş ve Mağrib´de bu mezhebi yaymaya çalışmıştır. Çeviren.
[120] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/433-434.
|
|
|
İbni Teymiyye ve Görüşleri |
|
Yazar: RasitTunca - 08-30-2018, 01:57 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İbni Teymiyye (661 - 728 H.)
Doğumu.
Gençlîği Ve Yetişmesi
Yetîştîğî Îlk Çevre.
Babasının Yerine Ders Kürsüsüne Geçişi
İbni Teymiyye´nin Mihneti Ve Görüşleri
Birinci Mihneti
Îşi Tatlıya Bağlayışı
İkinci Mihneti
Şam´a Dönüşü.
Üçüncü Mihneti
Son Mîhneti
Şahsiyet Ve Karakteri
1- Hafızası
2- Tefekkürü.
3- Hazırcevaplılığı
4- Fikir Hürriyeti
5- Îhlâsı
6- Fesahati
7- Şecaati, Sabır Ve Tahammülü.
İlim Mihrabından Savaş Ve Siyaset Alanına...
İbni Teymiyye´nin Çağı
Siyasî Durum..
İçtimaî Durum..
İlmî Ve Fikrî Durum..
Îlmî Araştırmalar.
Sûfîler Ve Tasavvuf
Âlimlerin Mevkii
Ibnı Teymıyye´nin Eserleri Ve Etkisi
Talebeleri
Îbnî Teymîyye Ve Vahhâbîlik.
İBNİ TEYMİYYE VE GÖRÜŞLERİ[1]
İbni Teymiyye (661 - 728 H.)
Hicri 668 yılında Harran´ı Şam´a bağlayan yoldan gidenler, bu yola koyulmuş olan büyük bir aile ile karşılaşırlardı. Bu aile, Harran´dan ayrılmış, geceleri Şam´a doğru gidiyor, gündüzleri emin ve kuytu bir yere sığınıyordu. Bu aile. mensupları, gecenin karanlığında Tatarlar (Moğullar) ´in kılıçlarından kaçıyorlardı. Onlar ilim ve âlimlerin sığmağı olan yeşil Şam´da emniyet ve huzura kavuşmak üzere yollarına devam ediyorlardı. Taşımaktan âciz kalmış oldukları yüklerini götürecek hayvan dahi bulamamışlardı. Yüklerini araba ile kendileri çekerek, götürüyorlardı. Fakat bu, onlar için çok meşakkatli bir iş oluyordu. Bu ailenin taşıdığı eşya altın, gümüş, huliyyat, hah, kilim ve sair dünya malı değildi. Onların taşıdığı yük sadece Peygamberlerin mirası ve birçok nesillerin ortak serveti olan din ilmi idi. Nihayet bu aile, onun bütün ağırlığını taşı(Zeker) Şam´a ulaşmakla müstahkem bir kaleye sığınmış oldu. Bu ailenin fertleri arasmda yedi yaşında, zeki, akü ve ruh yönünden uyanık bir çocuk vardı. Çevresini tanıdığı zaman bu amansız harble karşılaştı, tecrübesi arttı; fakat refah, huzur ve saadet içerisinde büyüme imkânı bulamadı. Ruhunu ve cismini olgunlaştıran sıkıntılar içerisinde yetişti. îşte bu çocuk Ahmed Takıyyüddin Ebu´l-Abbas b. eş-Şeyh Şihabuddin Ebu´l-Mahâsin Abdulhalim b. eş-Şeyh Mecdüddin Ebu´l-Berakât Abdusselam b. Ebî Muhammed Abdullah b. Ebî´l-Kâsım el-Hadır b. Muhammed el-Hadir b. Ali b. Abdillah´dır. tşbu aile, «İbni Teymiyye» ailesi diye bilinir.[2]
Doğumu
İbni Teymiyye 10 Rabiulevvel 661 H. tarihinde doğmuştur. Bazı bilginler, onun Rabiulevvel ayının 12 sinde doğduğunu söylerler, îhtinıal ki onlar, îbni Teymiyye´nin doğum gününün, Peygamber (S. A.V)´in doğum gününe rastladığını söylemekle, onun Peygamberin sünnetini ihya edeceğini, şeriatını sağlam hüccetlerle yeniden canlandıracağını ve bu şeriatı zindanda ölünceye kadar müdafaa edeceğini işaret etmek istemişlerdir.
Babası eş-Şeyh Sihabuddin Abdulhalim, «el-Harrânî» diye anılır. Küçük Ibni Teymiyye de ilk memleketi olan Harran´a nisbetle böyle anılır. el-Harranî nisbeti bir kabileyi değil, memleketi gösterdiğinden, "İbni Teymiyye´nin Arap olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Araplar, kabile ve soylarına nisbetlerini korurlar. Arap olmayanlar buna pek dikkat etmezler. Fakat üstad Behçet Baytar, İbni Teymiyye´nin Arap asıllı olup Numeyr kabilesine mensup bulunduğunu ileri sürmektedir. Fakat, bizim için İbni Teymiyye´nin soyu önemli değildir. Zira İbni Teymiyye gibi bir kimse, bizzat kendisi iftihar edilmeye lâyıktır. O, başkalarıyla iftihar etmez. Nitekim Ebu Hani-fe´nin İranlı oluşu, onun şerefini eksiltmiş değildir.
Tarihçiler, İbni Teymiyye´nin anası ve onun mensup olduğu kabile hakkında bir şey söylemezler. Babası 682 H. yılında öldüğü zaman îbni Teymiyye 21 yaşında idi. Anası´ bu tarihten sonra ölmüştür. O, oğlunun olgunlaştığını görünceye kadar yaşamıştın Anası hayatta iken İbni Teymiyye şeriatı ihya ve ona karışan hurafeleri defetmek için baş mücahid olarak ortaya çıkmıştı. Anası, ona bu cihadında iyilik, şefkat ve sevgiyle yardımcı olmuştur. İbni Teymiyye, mücadele sırasında Mısırda zindana atıldıktan sonra anasına sevgi, bağlılık, vefa ve iyilik dolu mektuplar gönderiyor, onun hem ayrılık, hem de üzüntü ateşiyle helak olmaması için, kendi elem ve ız-tıraplarını ondan gizliyordu.
İbni Teymiyye´nin ailesi Şam´a gelir gelmez bu ailenin büyüğü, parmakla gösterilen âlimler safında yerini almıştır. Zira O, Şam´a ulaşır ulaşmaz fazilet ve şöhreti etrafa yayılmıştır. Çünkü ilim, sahibinin çevresini aydınlatan bir nur olup derhal dikkati çeker, Ibni Teymiyye´nin büyük bir bilgin olan babasının, Şam´ın ulu camii Mescid-i Emevi´de vaaz ve ders kürsüsü vardı. Sükkeriyye´deki Dâ-ru´1-Hadîs´in şeyhliğini de üzerine almıştı. Kendisi de bu semtte oturuyordu. İşte oğlu Ahmed Takıyyüddin (İbni Teymiyye) burada yetişmiştir.
İbni Teymiyye´nin babası olan bu büyük bilginin ders verirken kitap, defter veya zaman zaman başvuracak noktalardan faydalanmadığı, aksine kuvvetli hafızasına dayanarak saatlerce ders anlattığı bilinmektedir. Bu, onun hafıza gücünü ve zekâsının büyüklüğünü gösterir. İşte oğlu îbni Teymiyye´nin de en bariz sıfatları bunlardı: Yani sağlam bir hafıza, fikirlerini isbat için hüccet getirirken başvurduğu, kendisiyle mücadele ve münazara edenleri şaşkına çevirdiği hazırcevaplılık ve sürat-i intikal, îbni Teymiyye´nin en büyük sıfatlarını teşkil eder.[3]
Gençlîği Ve Yetişmesi
İbni Teymiyye ilmî çalışma, araştırma ve kalem erbabı bir ailede doğup büyümüştür. Ailesi ilimle uğraşmakta, ilme karşı büyük bir ilgi ve sevgi beslemekteydi.
Ailesi, îbni Teymiyye´yi ilme yöneltmiştir. Bu sayede O, küçük yaşlarda Kur´ânı hıfzetmiş, sürekli gayreti sebebiyle hıfzını kuvvetlendirmiş ve ibadet kasdiyle daima Kur´ân okumakla uğraşmıştır. Hattâ ölünceye kadar zindandaki tek yoldaşı Kur´ân olmuştur. Rivayet edildiğine göre îbni Teymiyye zindanda iken Kur´ân-ı Kerimi seksen defa hatmetmiştir.
İbni Teymiyye, Kur´ândan sonra hadis tahsiline yönelmiş ve hadis ilminin tatlı pınarından beslenmiştir. Bunda, bilhassa babasının hadis şeyhi oluşunun etkisi vardır. Babası, muhaddis olduğu gibi aynı zamanda hadis fıkhına vâkıftı. Hadis fıkhı ise, dinin özünü teşkil ediyordu. İbni Teymiyye, çocuk denilecek bir yaştan beri şu üç sıfatla dikkati çekmekteydi ki, bu sıfatlar onu kemâle ve sağlam bir ilme doğru götürmüştür:
1 Ciddiyet, çalışkanlık, sürekli bir gayret ve ilim aşkı... İşte bu sıfatlara sahip olan İbni Teymiyye, diğer çocuklar gibi eğlenmiyordu.
2 Hassas, çevresinde olup bitenleri kavrayarak değerlendirecek akıl ve ruh olgunluğuna sahipti. Bu sıfatlar, onun olayları takip ve bunların derinliklerine nüfuz etmesini sağlıyordu.
3 Sağlam bir hafıza ve doğru bir tefekküre sahip oluşu, îbni Teymiyye´nin genç arkadaşları arasında ününü artırıyordu. Nihayet ünü gençlerin çevresini aşmış, Şam ve dolaylarındaki büyük insanların kulağına ulaşmıştır. Bu konuda öyle rivayet ve haberler vardır ki, ilk bakışta insan bunların hayal mahsulü olduğunu sanır. Fakat İbni Teymiyye´nin hayatını iyice araştıran kimse, bu rivayet ve haberlerin hepsini değilse de büyük bir kısmını kabul etmek zorunda kalır.
Bu haber ve rivayetlerin kıymeti ne olursa olsun, gerçek odur ki Allah, İbni Teymiyye´ye kuvvetli bir hafıza vermiştir. Kuvvet ve zayıflık bakımından zekânın ilk ölçüsü hafızadır. îbni Teymiyye, bu Allah vergisini ailesinden tevarüs etmiştir.
Ahmed Takıyyüddin (îbni Teymiyye), âlesinin diğer mensupları gibi ilme yönelmiştir. Babası Şam´ın medresesinde hadis şeyhi idi. Ebu Hanife´nin babası gibi tacir değildi. Ebu Hanife, babası tacir olduğu için gençliğinde ticaretle uğraşmış ve hayatı boyunca da ticaretle ilişkisini kesmemiştir. Öte yandan, îbni Teymiyye´nin gençliğinden itibaren ilimle uğraşması, mantıki olarak normaldir.
İbni Teymiyye´nin Kur´ândan sonra hadîs´e yönelmesi ve kendisini hadis ilmine vermesi de normaldir. O, hadis tahsilini babasından yapmış ve birçok hadis kitaplarını diğer büyük hadis bilginr terinden okumuştur. îbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned» i, Buharı ve Müslim´in «el-Canıiu´s-Sahih» leri, Tirmizî´nin «Cami» i, Ebu Dâvud, Nesâî, İbni Mâce ve Darekutnî´nin «Sünen» leri. gibi .büyük hadis kitaplarını mevcut hadis bilginlerinden oku-, muştur. Bazı çağdaşları onun, İmanı el-Humeydi´nin «el-Cem´u Beyne´s-Sahîhayn» adlı hadis kitabını hıfzettiğini söylerler.
İbni Teymiyye, hadîsin yanında Hanbelî fıkhını da tahsil etmiştir. Haçlis fıkhı, İbni Teymiyye ailesinin mezhebi olup onu bu fıkha yönelten babası idi. Böylece İbni Teymiyye hadîs fıkhı ile yoğrulmuş, bu fıkhın mantıkim kavramış, hem küllî kaidelerini hem de cüz´î meselelerini öğrenmiştir.
İbni Teymiyye, çocukluğundan beri sahâbî ve tabiîlerin eserlerini, bunların Kur´ân âyetlerinin mânâsı üzerindeki görüşlerini öğrenmeye çalışıyordu.
İbni Teymiyye´nin inceleme ve çalışmaları yalnız Kitab, Sünnet fıkhı ve Kur´ân´ın mânâları ile ilgili ilimlere inhisar etmez.O, bu dînî ilimlerin âleti olan Arap dili ile ilgili ilimlere de önem vermiş ve bu ilimlerde de ihtisas sahibi olmuştur. Dolayısıyla nesir ve nazım dahil edebiyat, eski Arap tarihi ile ilgili ve îslâm devletinin parlak devirlerine ait birçok bilgileri tahsil etmştir. Nahiv ilmnde de çok ileri gitmiş olup Sibeveyh´in kitabını okumuş, bu kitaptaki şiir ve diğer metinleri inceleyerek tenkit etmiştir. Bu arada, Sîbeveyh´in ileri sürdüğü bâzı kurallara muhalefet etmiş ve kuru kuruya değil, burada delillere dayanarak tenkitlerde bulunmuştur.
Bu ilimlerin yanında fikir ve aklını matematik ilimleriyle de bi-leğliyordu. Daha sonra ortaya attığı görüşleri, onun felsefe ve mantık gibi ilimleri de iyice bildiğini göstermektedir. îbni Teymiyye´nin mantık ilmini yıkmak için bir kitap telif ettiği düşünülürse, bu ilim üzerinde köklü bir bilgiye sahip olduğu kendiliğinden anlaşılır. Çünkü insan, tam olarak bilmediği ve derinlemesine incelemediği bir ilmi yıkmak için ortaya atüamaz.[4]
Yetîştîğî Îlk Çevre
İbni Teymiyye, bu incelemelerini babasının nezareti altında yapıyordu. Onun, böyle bilgin bir babanın yanında bulunuşu çok faydalı olmuştur. İmam Ebu Henife´ye, daha önce kendisini ilme teşvik eden ilk şey sorulduğu zaman şöyle cevap vermişti: «Ben, ilim ve fıkhın merkezinde idim, İlim ve fıkıh ehli ile düşüp kalktım ve onların fakihlerinden birinin yanından hiç ayrılmadım.»
İbni Teymiyye için de bu iki şart gerçekleşmişti: O, babasından hiç ayrılmadığı gibi ilim merkezi olan Şam´da bulunuyordu. Çünkü burası. Doğu ve Batıdaki İslâm bilginlerinin sığmağı olan ikinci şehirdi. Birinci şehir ise Kahire idi. Çünkü, Batı İslâm ülkeleri bilginleri buraya sığmıyorlardı. Zira buranın hükümdarları, bilginlere çok iyi muamele ediyor, lıuzur ve refah sağlıyor, onları koruyorlardı. Daha önce haçlıların saldırılan başlayınca İslâm bilginleri Kahire ve Şam´a sığınmışlardı.
Doğudan Moğol saldırıları başlamış, İslâm şehirleri istilâ edilmiş ve buralarda zulüm artmış, nihayet hilafet merkezi Moğolların eline geçmiştir. Bu sırada âlimler de Şam´a kaçmışlar; bunların bir kısmı Şam´da yerleşmiş, bir kısmı da tehlikeden uzaklaşmak için Kahire´ye geçmiştir.
Böylece Şam, İbni Teymiyye devrinde âlimlerin yuvası olmuştu. Onun ailesi de bu mübarek yuvaya sığınmıştı. Burada hadis medreseleri Üe Şafiî, Hanbelî ve diğer mezheplerin fıkıhlarının okutulduğu medreseler vardı. Bu medreselerde îzzuddin b. Abdisselâm, Muhyiddin en-Nevevî ve îbni Dakik[5] gibi bilginler fıkıh ve hadis okutuyorlar, İslâm mezhepleri arasında fıkhı mukayeseler yapıyorlardı. en-Nevevî´nin «Kitâbu´l-Mecmû» u ile Hanbelî fakîhi Muvaf-fakuddîn Abdullah Ahmed b. Kudâme´nin «Kitâbu´l-Muğnî» sinde
bu çalışmaları görmekteyiz.
Bilginler fıkhın yanında, rivayetler arasında karşılaştırmalar yapıyor, sened ve metinlerini inceliyerek hadis de okutuyorlardı. Bu sırada bir çok hadis kitapları meydana getirilmiş ve kütüphaneler, bu çağın mahsulü kocaman ciltler teşkil eden kitaplarla süslenmiştir. Bu sayede okuyucu, herhangi bir´bölümü ele alsa bu bölümle igili bütün hadisleri; garîb, hasan, sahih ve zaîf leriyle birlikte; derecelerine, aralarındaki uygunluk veya çatışmaya, mertebe bakımından hangisinin daha kuvvetli bulunduğuna işaret edilmiş olarak görürdü. Böylece gerçeği araştıran, onu kolayca elde ederdi.
Şam´da fıkıh ve hadisle birlikte akaid üzerinde de çalışılıyordu. Burada hâkim olan mezheb, Ebu´l-Hasan el-Eş´ârî´nin mezhebi idi.[6] Bu mezheb, Sünnete en uygun bir mezheb olarak revaç buluyordu. Salâhuddîn Eyyûbî de bu mezhebe göre yetiştirilmişti. el-Makrîzî «el-Hıtat» ında şöyle der.
«Selâhuddüı (Eyyûbî) çocukluğunda Kutbuddîn Ebu´l-Meâlî Mes´ud b. Muhammed en-Neysaburî´nin yazmış olduğu kasideyi ezberlemiş ve çocuklarına da ezberletmişti. Böylece Eyyûbîler, Eş´ârî mezhebi üzerinde birleşmişler, bu mezhebi korumak ve yaymak için çalışmışlar ve iktidarları zamanında bütün insanları Eş´arî mezhebini benimsemeye zorlamışlardır. Bu durum, bütün Eyyûbüer ve daha sonra onların yerini alan Türk sultanları tarafından devam ettirilmiştir.»
Ebu´l-Hasan el-Eş´arî, Sünnete sarılmakla beraber akaid konusundaki görüşlerini isbat için mantık ve felsefe yolundan gidiyor ve neticede Sünnilerle birleşiyordu. Fakat bu yoldaki metodu, bazı Hanbelîlerin usûlüne uymuyordu. îşte bu yüzden bir kısım Hanbelî-lerle Ebu´l-Hasan el-Eş´arî´nin mensupları arasında şiddetli bir çatışma başlamıştır.
Hanbelî mezhebine bağlı olan îbni Teymiyye, Eş´arî mezhebini sevmeyen Hanbelîlerin usûlüne göre yetişmiş olu daha sonra bu alanda bir çok mücadeleler yapmıştır. Bu yüzden çeşitli mihnetlerle karşılaşan îbni Teymiyye, kendisini hemen hemen bu yolda harcamıştır.[7]
Babasının Yerine Ders Kürsüsüne Geçişi
Îbni Teymiyye´nin inceleme ve araştırma ufku genişlemiş; fıkıh, hadis, akaid ve Arap diliyle ilgili ilimleri içine almıştır. Matematik ve felsefî ilimler üze:inde büyük bir vukuf ve karşılaştırmalı incelemelere, sahip oluşu, onun filozofların görüşlerini de bildiğini gösterir.
Ahmed (îbni Teymiyye) büyüyüp kalbi marifetle dolarak ol-gunlaşmca, babasının yerine ders okutmaya başlamıştır. Babası,. 682 H. yılında öldükten sonra oğlu Ahmed, 21 yaşında onun ders halkasını yürütme vazifesini üzerine almıştır. îbni Teymiyye bu vazifeyi üzerine aldığı zaman öncekilerin bilgi ve kültürleriyle beslenmiş, kalbi bu bilgi ve kültürün ter-ü taze, zengin ve olgun meyvelerini vermeye başlamıştır. O, üzerine yüklendiği emaneti yerine getirmesi için Rabbi´nin yardımına güvenerek bu işe başlamıştır. Zira, onun yaşındakiler henüz çocukluk ve hayatın arzularından kurtulamadığı halde,, îbni Teymiyye ilim bakımından olgunluk çağma ulaşmıştır.
İbni Teymiyye, ilmi incelemeleri ve her yönüyle elde etmiş olduğu geniş kültürüyle Ulu Cami (Mescid-i EmevîVde derslerini fasih bir arapça ile veriyordu. Bütün gözler ona çevriliyor ve dinleyicilerinin gönülleri onunla birleşiyordu. İbni Teymiyye´yi dinleyenler, onun hayranı ve taraftarı olmuşlardı. Bunlar arasında ona Hz. İsa´nın havarileri gibi ihlasla bağlananlar vardı. Dersleri muvafık, muhalif, sünnî ve şiî olan herkesi bir araya getiriyordu.
İlminin zenginliği dilinde tezahür ediyordu. Hattâ yaşça kendisinden büyük olan fakih ve muhaddis îbni Dakik, onun hakkında şöyle demiştir: «Öyle bir adam gördüm ki, bütün ilimleri iki gözünün önünde toplamış; bunlardan istediğini alıyor, istediğini bırakıyor.»
İbni Teymiyye´nin bu ilminin yanında bir de kuvvetli ve tesirli şahsiyeti vardı. Hiddetsiz olduğu zaman pek yoktu. Çağdaşı Zehebî, onu şöyle vasıflandırır:
«İbni Teymiyye ak benizli, kara sakallı ve siyah saçlı idi. Saçları kulaklarının yumuşağına kadar inerdi. Sanki gözleri konuşan birer dildi. Geniş omuzlu ve dolgun vücutluydu. Gür ve net sesli, dili fasih ve okuyuşu hızlıydı. Daima hiddetli olup hilmi hiddetini
bastırırdı.»
îlk baştan itibaren âlimlerin onun hakkındaki tutumları üç kısımda toplanabilir:
1 Bir kısmı onu hararetle müdafaa etmiş ve desteklemiştir.
2 Bir kısmı ona karşı koymuş ve mücadele etmiştir. Çünkü İbni Teymiyye,´ bunların alışık olmadıkları fikirleri ile susuyordu.
3 Bir kısmı da bazı görüşlerini benimsemiş, diğer bazı görüşlerine de muhalefet etmiştir. Fakat bu sınıfa dahil olanlar daima
İbni Teymiyye´nin ilim ve şahsiyetini takdir etmişlerdir. Bu üçüncü sınıfa dahil olan bilginlerden tarihçi Zehebî şöyle der:
«îbni Teymiyye ile düşüp kalkan ve onu sevenler, ona karşı berii hürmetsizlikle itham ederler. İbni Teymiyye´ye muhalefet eden ve önü sevmiyenler de,beni, onu iyi tanımakla itham ederler. Ben, onun hem dostları, hem de muhalifleri tarafından eziyet gördüm. Halbuki ben, İbni Teymiyye´nin masum olduğuna inanmıyorum. Bir kısim aslî ve fer´î meselelerde ona muhalifim. Çünkü ilminin genişliği, cesaretinin bolluğu, zihninin açıklığı ve dînin emirlerine saygılı oluşuna rağmen, O da bir beşerdir. Münakaşalarında hiddetli, öfkeli ve hasımlarına çok şiddetli davranışı sebebiyle gönülleade kendisine karşı düşmanlık meydana getirmektedir. Eğer böyle olmasaydı insanları birleştirirdi; büyükler onun ilmine boyun eğer, sahili bulunmayan bir deniz ve eşsiz bir hazine olduğunu kabul ederlerdi. Fakat onlar, buna muhalefet etmişler ve hareketlerini kınamışlardır. Herkesin bir kısım görüşü benimsenir, bir kısım görüşü de reddedilir.»
Bu delikanlı bilgin´in dersleri yankılar uyandırıyordu. Çünkü O, derslerini selefe uyan ve taklid´den uzak kalan müstakil görüşleriyle besliyor ve onları sağlam delillerle destekliyordu. O hem fikir, hem de heyecan dolu açık bir dille ders anlatıyordu. Bu yüzden kendisine insanların bir kısmı şiddetle muhalefet ederken, başka bir kısmı aynı şekilde bağlanıyor, diğer bir kısım insanlar da bazı görüşlerini benimsiyor, bazı görüşlerini de reddediyordu.
Şüphesiz ki başkalarına muhalefet etmeyen bir insan kuvvetli değildir. Muhalefetin aslı, ekseriya kişinin görüş bakımından kuvvetli ve ruh itibariyle hiddetli oluşuna dayanır. Fakat sırf muhalefet hiddete sebep olmaz, aynı zamanda muhalefetle karşılaşan kimsenin, insanlara alışık olmadıkları şeyleri söylemesi gerekir. Belki de onun hiddetinin sebebi, şiddetli bir muhalefetle karşılaşması, küfür ve dinsizlikle itham edilmesidir.
îbni Teymiyye derslerinde o çağda yayılmış, hokkabazlık ve fesatla karışmış olan sûfî tarikatlarına hücum etmiştir. Sûfî´lerden bir kısmı Moğol istilâları sırasında Şam´a sığınmışlar, burada tabiatıyla İbni Teymiyye´nin sert tenkitleriyle karşılaşmışlardır. îbni Teymiyye bu tenkitlerinde umumî bir dil kullanıyordu. Nihayet bu sûfîlerin mürîd ve mensupları kendisine düşman olmuşlardır.
İbni Teymiyye, Ulu Camide halka takrir etmiş olduuğ ders halkalarıyla yetinmeyip derslerini iki kısma ayırmıştır:
1 Anlatılmasını zarurî gördüğü hakîkatları seçkin kimselere öğretiyordu.
2 Halkı irşâd etmek için umumî mahiyette dersler yapıyordu. Bu arada bâzı risaleler yazarak hakikati öğrenmek isteyenlerin sorularını cevaplandırıyor ve muarızlarına kendi görüşlerini açıklıyordu. Ayrıca beliğ, kuvvetli, sert ve hiddetli bir dille kaleme aldığı bu risaleleri onlara gönderiyordu. Böylece kendi görüşlerini ders ve vaazlarıyla olduğu gibi, risale ve mektuplarıyla da yayıyordu.
İşte İbni Teymiyye ile çağdaşları arasında mücadele burada başlamıştır. Tarihçilerin anlattığına göre Hama halkı, İbni Teymiyye´ye bir mektup göndererek Kur´an´da Allah´ın kendi zâtından bahsederken bildirdiği arş üzerindeki istivası, kürsüsü´nün yer ve gökleri kaplayışı ve benzeri meseleleri sormuşlardır. îbni Teymiyye, onlara karşılık olarak yazdığı *er-Risâletü´l-Hameviyye» sinde bu soruları cevaplandırmış ve âyet-i kerîmelerde geçen bu meselelerin te´vil edi-lemiyeceğini, Allah´ın «istiva» sı, «arş» ve «kürsüsü»nün mahiyetini bizim bilemiyeceğimizi söylemiştir. Buna göre Allah´ın istivası ve kürsüsü sonradan yaratılmış varlıkların istiva ve kürsüsüne benzemez. Diğer âyet ve hadîslerde geçen Allah´ın «el»i ve «yüz»ü gibi müteşâbihler de aynı şekilde te´vil edilmez, bunlara olduğu gibi inanılır ve mâhiyeti bilinemez.[8]
tşte İbni Teymiyye bütün bunları «er-Risâletü´l-Hameviyye»sin-se açıklamıştır. Onun bu görüşleri memlekette hâkim olan valilerle halkın taassub derecesinde bağlı bulundukları Eş´ârî mezhebine aykırı düşüyordu. Bu sebeple birçok kimseler, îbni Teymiyye´ye karşı harekete geçmişler, görüşleri tenzih yönünden kuvvetli ise de onlar, hüccet getirme bakımından İbni Teymiyye´yi susturacak kudrette değillerdi. Dolayısıyla onu, Haneff kadısına şikâyet ettiler ve böylece mücadele sözden fiile intikal etti. Burada sözü İbni Teymiyye´nin talebesi İbni Kesîr´e bırakalım. îbni Kesîr, Tarih´inde 698 H. yılı olaylarını anlatırken şöyle der:
«Bir topluluk İbni Teymiyye aleyhine ayaklanarak onu, Hanefî kadısı Celâluddîn´in huzuruna getirmek istedi. Fakat İbni Teymiyye gelmedi. Bu sırada Hamâ´lılarm sorularına cevap olarak yazmış olduğu risaledeki akide, kendi taraftarları vasıtasıyla memlekette ilân edildi. Bunun üzerine adı geçen kadı, birini göndererek, İbni Teymiyye´nin adamlarını istedi. Bunların çoğu saklandı ve îbni Teymiyye´nin akidesini ilân eden bir topluluk dövüldü, geri kalanlar da sustular. Cuma günü gelince Şeyh Takıyyüddin (İbni Teymiyye) âdeti üzere yine camiye geldi, «Hiç şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzeresin.»[9] âyetini tefsir etti. Cumartesi günü Şafii kadısı îmâmuddin´le görüştü. Seçkin kimselerden bir topluluk da burada hazırdı, «er-Risâletü´l-Hameviyye»yi incelediler ve onunla bu risalede yer alan görüşleri tartıştılar. Uzun bir konuşmadan sonra Ibni Teymiyye, hepsini susturacak şekilde cevaplar verdi. Sonra îbni Teymiyye kalkıp .gitti. Hâdiseler yatışmış ve durum sakinleşmişti. Kadı İmâmuddin´in i´tikadı güzel ve niyeti hâlis idi,»[10]
Görüyoruz ki İbni Teymiyye görüşlerinden dolayı muhakeme edilirken Şafiî kadısına sığınmış ve Hanefî kadısının yânına gitmemiştir. Ibni Teymiyye´nin Allah yolunda cihad etmek üzere çıktığında uğradığı gerçek mihneti ve bugünkü tabiriyle Birleşik Mısır - Suriye ordusunun savaşı kazanmasında nasıl bir rol oynadığını ileride [11]göreceğiz.[12]
İbni Teymiyye´nin Mihneti Ve Görüşleri
İbni Teymiyye, îslâm ve müslümanları yeryüzünde fesat çıkaranlara karşı korumak için ilim mihrabından ayrılıp savaş alanına girdikten sonra değer ve itibarı artmıştır. Onun değer ve itibarı hem halk nazarında, hem de Moğol tehlikesini durdurmak için büyük bir ordu ile harekete geçen Nâsırüddin b. Kalavun´un[13] nazarında yükselmiştir.
Araplarla (Müslümanlarla) Moğollar arasındaki son savaşta İbni Teymiyye galip geldikten sonra mücadele başka bir alana intikal etmiştir.
îbni Teymiyye´nin devlet katında itibarı o derecede yükselmişti ki dinî mevkilere yapılan tâyinlerde ona danışılmadan hareket edilmiyordu. el-Kâmiliyye Dâru´l-Hadîs´ine[14] Takiyyüddin îbni Dakik´ten sonra şeyh olarak getirilen Kemâlüddin eş-Şerîşî´nin tâyini onun işaretiyle yapılmıştır. Hiçbir hatib, vaiz ve dînî tedrisatla uğraşan medrese reisi, onun re´y´i alınmadan tâyin edilemezdi. İşte, îbni Teymiyye´nin bu manevî nüfuzu ile kalmadı, daha ileri gitti ve Sultanın emriyle Îbni Teymiyye, bâzı cezaları tatbik etmeye başladı. Yâni âmmeyi ilgilendiren suçların cezasını o infaz ediyordu.
Rivayete göre, bir gün, Haçlıları perişan eden Salâhuddin Eyyûbî ve halefleri devrinde İslâm âleminin güney taraflarında oldukça kuvvetli olan ve Haşşaşîler diye bilinen Batıniyye şeyhlerinden birisi îbni Teymiyye´nin huzuruna getirilmiştir. Îbni Teymiyye; saçlarını, tırnaklarını ve bıyığını uzatmış olan bu şeyhin saçını, bıyığını ve tırnaklarını kesmiş, sahâbîlerle mü´minlere küfretmemesi için ona tevbe ettirmiş, üzerinde bulunan haşhaş (afyon) ve diğer uyuşturucu maddeleri almış, halk üzerinde tesiri olan rüya tâbiri gibi bâzı şeylerle uğraşmaması için ona yemin ettirmiştir.
İbni Teymiyye´nin bu mevkii âlimlerin rahatını kaçırmıştır. Ayrıca akide ile ilgili esasları onların bağlı ve alışık oldukları şekle aykırı bir tarzda açıklayışı da bu İşte büyük bir rol oynamıştır. Öte yandan hem mutedil, hem de´ sapıtmış olan sûfîler de îbni Teynıiyye´ye karşı harekete geçmişlerdir. Çünkü İbni Teymiyye, ekseri sû-fîlerin îmam olarak bağlandıkları Muhyiddin b. el-Arâbî´nîn görüşlerini de tenkid ediyordu.
îbni Teymiyye´ye karşı gösterilen böyle fikrî bir mukavemet, şiddetli bir kıskançlık ve onun ifadesindeki hiddetle birleşince durum büsbütün fenalaşmıştır. İbni Teymiyye muhaliflerine karşı çok sert bir dil kullanıyordu. Halbuki bunlar arasında kendisinden yaşlı ve hocası durumunda olan âlimler vardı. İbni Teymiyye´nin tutumu elbette bu âlimlere, bunların talebe ve dostlarına ağır geliyordu.
Bütün bu sebeplerin tesirleriyle âlimler, Mısır´daki emirlere İbni Teymiyye´yi şikâyet ettiler ve kötülediler. Emirlerden İbni Teymiyye´nin üstünlüğünü bilmeyenler vardı. Çünkü o, Şam´da oturuyordu. Mısır´daki emirlere, kendilerinin bağlı oldukları Eş´ârî mezhebine İbni Teymiyye´nin saygı duymadığını gizlice bildirdiler. Bu sırada İbni Teymiyye´yi son derecede^ takdir eden ve yakından tanıyan Sultan Nâsır´m otoritesi gittikçe zayıflamış, kumandan ve emirler onu dinlemez olmuşlardı.
Adı geçen sultanın otoritesinin zayıflayışı nisbetinde İbni Teymiyye aleyhindeki çevrilen dolapların kuvvet ve tesiri artmıştır. îbni Teymiyye´yi çekemeyen muarızları tarafından toplantılar yapılmış ve bu toplantılarda ondan intikam almak ve onu susturmak için çareler düşünülmüştür.
Nihayet İbni Teymiyye´nin Mısır´a davet edilmesine karar verilmiş, o da, Mısır´a gelmiştir. Çünkü, onun buraya gelmesini isteyen mektubun dış görünüşü iyi idi. Bu mektupta şöyle deniliyordu: «Biz, Şeyh Takiyyüddin (îbni Teymiyye) için toplantılar yapıldığını işittik. Onun hakkında yapılan bu toplantılar bize bildirilmiştir. O, Seîefiyye mezhebinde imiş. Biz, bununla ancak ona isnat edilen töhmetlerden sıyrılmasını istedik.» Bu nazikâne mektuptan sonra gelen başka bir mektupla îbni Teymiyye´nin derhal Mısır´a gelmesi istenmiştir.
İbni Teymiyye, hâdiselere karşı çıkar ve hiçbir şeyden yılmazdı. Bu sebepten Mısır´a gitmeye karar verdi. Fakat Şam´da bulunan Saltanat Naibi, îbni Teymiyye için Mısır´da bir tertip hazırlandığını öğrenmiş, onun Mısır´a gitmesine müsaade etmemiştir. Buna rağmen îbni Teymiyye onu dinlememiş ve Mısır´a gitmiştir. Çünkü bâzı sıkıntı ve eziyete uğrasa da, Mısır´a gidişinde fayda olduğunu ve görüşlerini daha iyi yayacağını ümit etmiştir.[15]
Birinci Mihneti
İbni Teymiyye 705 H. yılında Mısır´a varmıştı. Yolda giderken bile ders halkaları teşkil etmişti. O böyle vaaz ve dersle uğraşırken Mısır´daki hasımları onun başına getirecekleri felâket için hazırlık, yapıyorlardı. Mısır´a geldiği zaman Kahire Kalesinde toplanmış olan meclisle karşılaştı.. Bu mecliste kaldılar ve devletin ileri gelenleri bulunuyordu, îbni Teymiyye konuşmak istedi. Fakat ifade gücünü ve sözünün tesirini bildikleri için onu konuşturmadılar ve derhal itham etmeye başladılar. İddiayı Mâliki kadısı Zeynüddin b. Mahluf şu sözleriyle ortaya attı:
Allah, hakikaten arşın üstündedir, harf ve sesle konuşuyor,öyle mi
İbni Teymiyye Allah´a hanıd-ü sena ile söze başladı. Fakat kendisine;
Cevap ver, hutbe okuma! dediler. Dolayısıyla O, bunun bir
muhakeme olduğunu ve münazara .olmadığını anlayarak;
Hâkim kimdir diye sordu.
Hâkim Mâliki kadısıdır, dediler. İbni Teymiyye bu´ kadıya
hitaben:
Sen, hasmım olduğun halde benim hakkımda nasıl hüküm vereceksin dedi. Bunun üzerine adı geçen kadı iyice kızarak fenalaştı ve Şeyh îbni Teymiyye´yi hapse mahkûm etti.
îbni Teymiyye zindana girdi[16]. Kendisiyle birlikte Mısır´a gelen iki kardeşi, Şerafüddin ve Mecdüddin de zindanda ona katıldı.
îbni Teymiyye, Mâliki kadısının hükmüne razı olmamakta haklı idi. Çünkü bu kadı, katı kalbli ve öfkeli bir insandı. Daha önce O, Kur´an´ın muhkem âyetleriyle alay etmek ve müteşâbilh âyetlerin birbiriyle çeliştiğini ileri sürmekle itham edilen bir bilgini idama mahkûm etmişti. Halbuki deliller kâfi değildi. Öte yandan, idama mahkûm edilen zâtın dış görünüşü iyi olduğu gibi, diğer bilginlerin onun hakkındaki kanaati da müsbet idi. Hattâ O, çağının büyük -hadis bilgini îbni Dakîk´den medet ummuş ve : «Beni nasıl bilirsin » diye sormuş, o da; «Seni faziletli bir insan olarak tanırım. Fakat senin hükmün kadı Zeynüddin´e aittir.» demiştir. Buna rağmen adı geçen kadı, bu hüsn-i şahadeti dinlememiş, ona tevbe teklif etmemiş ve verdiği idam hükmünü hafifletnıemiştir.
Şeyh îbni Teymiyye zekî insandı. O, bu kadı´nın hâkimliğini kabul etmemiştir. Çünkü O, kendi fikrine muhalifti. Üstelik itham etmekte de acele davranmıştı. Bir şahsın hem hüküm, hem de iddia mevkiini işgal etmesi düşünülemezdi. Zira itham ve kaza (hüküm) birbirinden ayrı şeylerdir. îddia sahibi cezayı gerektiren delilleri ortaya kor. Sanık da bu iddiaları çürütecek mukabil delilleri serdeder. Hâkim ise bu deliller arasında karşılaştırma yaparak hüküm verir. Buna rağmen Kadı Zeynüddin ithamda bulunmuş ve sanık olarak gördüğü şahsın delillerini serdetmesine engel olmuştur.
Îbni Teymiyye, 705 H. yılı Ramazan ayında zindana girdi ve burada çok şiddetli işkencelere uğradı. Aynı zamanda Kfısır´daki Han-belîlere de baskı yapıldı. Dört mezhebi temsil eden kadılar meclisinde dördüncü kadı olan Hanbelî kadısı zayıf olduğu için Îbni Teymiyye´yi de, Mısır´daki Hanbelîleri de savunamadı. Bu konuda İbni Kesir şöyle der:
«Mısır´da Hanbelîler büyük bir ihanete uğradı. Çünkü kadıları, ilim bakımından yoksundu. Bu sebepten onun temsil ettiği mezheb mensupları böyle şeylere mâruz kaldîlar ve durumları fenalaştı.»[17]
îbni Teymiyye, zindanın karanlık köşelerinde Ramazan Bayramı gecesine kadar kaldı. Daha fazla kalmasına vicdanlar razı olmadı. Kahire Valisi Hanefî, Mâliki ve Şafiî kadılarıyla bâzı fakîhleri topladı; onlarla îbni Teymiyye´nin zindandan çıkarılıp hürriyete kavuşturulmasını konuştu ve İbni .Teymiyye´nin zindanda kalmasının din, adalet ve ahlâkla bağdaşmıyacağmı ileri sürdü. Çünkü îbni Teymiyye, ardında kitleleri sürüklemiş, orduları harekete getirmiş, ölüme atılmış, Moğollara karşı zaferle neticelenen o büyük mukavemetin ruhunu teşkil etmişti.
Fakîh ve kadılar, bu Emîrin sahip olduğu âlicenaplıktan yoksun olmakla beraber, îbni Teymiyye´nin serbest bırakılmasına karşı koymadılar. Çünkü bunların tipinde olanlar emirleri razı etmek veya. en azından onları öfkelendirmemek için çalışırlar. Lâkin onlardan bâzısı buna muvafakat ederken, bir kısım şartlar ileri sürdü. Meselâ; îbni Teymiyye akîde ile ilgili bâzı görüşlerinden vazgeçtiğini ilân edecekti. Bu görüş üzerinde birleştiler ve îbni Teymiyye´ye» huzurlarına gelmesi için haber gönderdiler. Îbni Teymiyye bunu kabul etmedi. Çünkü onların hakikat ve hüccet peşinde olmadıklarını ve kendisine, hiçbir delile dayanmaksızın görüşlerini kabul ettirmek istediklerini biliyordu. Ona, altı defa haber gönderdiler ve îbni Ke-sir´in deyişiyle hiçbir karşılık alamadan dağıldılar.
İbni Teymiyye, zindanda iken dostları da Şam´da iztırap içinde idiler. Belki Şamlıların üzüntüsünün sebebi, Mısır emirlerinin îbni Teymiyye´yi zindandan çıkarmayı düşünmüş olmaları, âlimlerin de İbni Teymiyye´ye kabul etmesi mümkün olmayan şartları ileri sürmeleri idi.
Ardarda yapılan birçok teşebbüslerden sonra nihaî bir teşebbüs daha yapılmıştır. Şöyle ki: îbni Teymiyye´nin iki kardeşi kadılar meclisine getirilmiş ve bunlardan Şerafüddin, Mâliki kadısı Zeynüddin b. Mahluf ile münakaşaya tutuşmuş, sonunda kadıyı mağlûp etmiştir. Bu durumu İbni Kesîr şöyle anlatır: «Şerafüddin, Mâlikî kadısını nakîl, delil ve ma´rifet yoluyla mağlûp etmiş, onun bâtıl iddialarında yanılmış olduğunu ortaya koymuştur. Münakaşa arş, kelâm ve nüzul meseleleri hakkında idi.»[18]
İbni Teymiyye zindanda iken yapılan bu münakaşa, onun 23 Rebîülevvel 707 H. yılında 18 ay içeride yattıktan sonra tahliyesine sebep olmuştur.[19]
Îşi Tatlıya Bağlayışı
İbni Teymiyye, zindandan çıkıp ders vermeye başladı. Camilerde hem halka, hem de seçkin kimselere ders vermeye ve minberlerde hutbe okumaya başladı. Bu hal üzere altı ay geçmeden Mısır´da da, Şam´da olduğu gibi, birçok talebe ve dostlara sahip oldu.
Burada iki husus dikkati çekmektedir:
1 Kendisine işkence edenler ve onu zindana atanlarla barışmış olması. îbni Teymiyye Şam´a gönderdiği bir mektupta şöyle der:
«Allah sizden razı olsun, biliyorsunuz ki ben,"arkadaşlarım şöyle dursun, gizli ve aşikâr hiçbir müslümana eziyet edilmesini sevmem, kimseye güvenmem ve hiçbirini kınamam. Aksine ben onları sever, sayar ve her birine durumuna göre iyilik dilerim. Bir insan, ya isabetli bir içtihat eder, ya içtihadında yanılır veya günahkâr olur. Birincisi, sevap ve mükâfaat kazanmış; ikincisi, içtihadı için mükâfaat kazanmış ve yanıldığı için de affedilmiştir. Üçüncüsünü de,´ bütün mü´minlerle birlikte Allah affetsin... Ben hiçbir kimsenin, yalan, zulüm* veya tecavüzle bana galip gelmesine razı olmam. Bütün müslümanlara hakimi helâl ettim ve hepsi için hayır dilemekteyim. Nefsim için istediğim iyiliği, her mü´min için isterim. Bana zulüm ve iftira edenlere hakkım helâl olsun!»
2 İbni Teymiyye zindandan çıktığı zaman anası, oğlunu görmenin sevinciyle gözlerini sürmelemeyi arzu etmiş, oğlu ise, Şam´da olduğu gibi Mısır´da da vazifesini yapmak istemiştir. Bu maksatla anasına gözleri aydm olması ve gönlü huzura kavuşması için mektup yazmakla iktifa etmiştir. Bu mektupta şu ifadeler yer almaktadır :
«Ahmed îbni Teymiyye´den saadetli anasına,- Allah, ni´metleriyle gözlerini aydınlatsın; ona kerem ve lûtfunu bol eylesin. Onu sevdiği kullarından etsin... Ni´meÜeri için Allah´a şükreder ve fazl-u keremini artırmasını dileriz. Allah´ın ni´metleri her gelişinde artmakta olup ihsanları sayılamaz. Biliyorsunuz ki şu günlerde bizim bu memlekette kalmamız zarurî sebeplere dayanmaktadır. Bunları ihmâl edersek din ve dünya işlerimiz bozulur. Vallahi bizim, sizden uzak kalışımız kendi elimizde değildir. Eğer kuşlar bizi taşısalar derhal yanınıza geliriz. Fakat uzaktakinin kendine göre bir özrü vardır. Vallahi siz, meselelerin iç yüzünü bilseniz buna razı olursunuz...
«Dileğim, hayır duanızı artifmanızdır. Çünkü Allah bilir, biz bilemeyiz. O, takdir eder, biz takdir edemeyiz. O, gayblan bilendir.
Peygamber (S.A.) şöyle buyurmuştur: «Âdem oğlunun sâadeti, Al1ah´dan hayır dilemesi ve Allah´ın kısmet ettiği şeye razı olmasıdır. Âdem oğlunun bedbahtlığı ise, Allah´dan hayır dilemeyi terketmesi ve onun kısmetine razı olmamasıdır.» Tacir çoğu zaman seyahat eder. Malının zayi olmasından korktuğu için onu bitirinceye kadar bir yerde, oturur. Bizim, içinde bulunduğumuz işi anlatmamız imkânsızdır. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah´ın bol bol selâm ve rahmeti tek tek hanemizde bulunan büyük küçük, eş ve dostlarımızla birlikte, sizin üzerinize olsun. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah´a mahsustur. Allah, Efendimiz´ Hz. Muhammed´e ve onun âl ve ashabına salât-u selâm eylesin!»[20]
İkinci Mihneti
İbni Teymiyye, Mısır´daki ikameti ne kadar uzarsa uzasın, Şam´a dönmek niyetinde idi. Lâkin Allah, onun Mısır´daki ikametinin tahmininden daha fazla olmasını murad etmiş ve kendisini burada ikinci bir imtihanla karşılaştırmıştır.
Bu kez karşılaştığı imtihan, fakîh ve kelâm âlimleri vâsıtasiyle olmamıştır. Bu imtihan, büyük itibar sahibi olan sûfîler vasıtasıyla olmuştur. Salâhuddin Eyyûbî tarafından bu sûfîler için bir hânkâh yaptırılmıştı. Onlar, ibâdet maksadıyla buraya gelip gidiyorlardı. 723 H. yılında Nasıruddin b. Kalavun tarafından diğer bir hânkâh daha yaptırılmıştı. Bu hânkâhların, ileride açıklayacağımız gibi, İbni Teymiyye´nin hayâtına tesiri büyük olmuştur.
Mısır´da bâzı sûfiler, Muhyiddin b. "el-Arabî´nin vahdet-i vücût anlayışını benimsemeye başlamışlardı. Meselâ; Muhyiddin b. el-Arabi, bir dörtlüğünde şöyle diyordu:
«Ey eşyayı yaratan nefsinde! Sen bütün yarattıklarını cerrtediyorsun Yaratıyorsun oluşu sona erenleri sende Dar da sensin, geniş de!»
632 H. yılında ölen Mısırlı Îbnu´1-Fând, bu görüşün tesirinde kalanlar arasında idi. Keza, Mısır´da bâzı sûfîler, kendilerinin, nef-sî terbiye ve ruhî olgunluk sayesinde Allah´ın zatı ile ittisal ettiklerini ve tekliften kurtulduklarını ileri sürüyorlardı.
İbni Teymiyye, buna razı olamazdı. Daha önce Şam´da bâzı Rifâî sûfilerinin yapmış olduğu hokkabazlıklara razı olmamıştı. Orada du bu gibi görüş ve hareketleri ortadan kaldırmak için mücadele etmişti. Elbette Muhyiddin b. el-Arabî´nin görüşlerini de tenkid edecekti. Nitekim onun görüşlerine de hvr;;ma başladı. Muhyiddm b. el-Arabî´ye hücum ederken düşünen bıv akıl, güçlü bir dil ve cesaretli bir kaibe dayanıyordu.
Muhyiddin b. el-Arabi´nin müridlerinden hem süfîler, hem de halk arasında büyük bir itibar sahibi olan ve «Kitâbu´I-Hikem» adlı eserin yazarı İbni Ataullah es-Sikenderi, İbni Teymiyye´yi birtakım sûfîlerle birlikte Kahire kalesine gidip sultâna şikâyet etti. Sultan adliye binasında bir meclis topladı. İr-ni Teymiyye de kendisine güven iomde topluluğu yararak huzura geldi. Kendisine; «Bu insanlar senin için toplandı», denilince; «Hasbünaîi:îhu ve ni´mel-vekü Biz Allah yeter, O ne güzel vekildir!» dedi vy hasımlarıyla münakaşaya girişti. Kuvvetli ifadesi ve getirmiş olduğu ezici deliller sayesirif´e muarızlarını altetti.
Bundan sonra sûfîler, birçok toplantılar yaptılar. İbni Teymiyye ise onlarla karşılaşmaktan yılmıyordu. Daha sonra sûfîler, İbni Teymiyye hakkında şüpheyi çekecek şeyler ileri sürdüler. Çünkü O, Âllah´dan başkasına sığınüaznayacağına, Allah´ın kullarından hiçbir kimseden, isterse bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber olsun, medet umulamıyacağinı söylüyordu. îbni Teymiyye, bu sözü îbni Ataullah es-Sikenderî ile münakaşa ederken söylemiş, hazır bulunanlardan bir kısmı da; «Bu sözde bir şey yoktur.» demiştir. Başkadı ise, bu sözün sadece edebe aykırı olduğunu, fakat küfür olmadığını bildirmiştir.
Mücâdeleler çoğaldığından devletin bu İşte tahammülü kalmamıştı. Bu karışıklıklara son vermek için bunlara sebep olan adı geçen müsafiri susturmak gerekiyordu. Bu sebeple İbni Teymiyye´yi şu üç şey arasında muhayyer bıraktılar: İster İskenderiyye´ye, ister memleketi olan Şam´a, isterse hapishaneye gidecekti. îbni Teymiyye hapishaneyi tercih etti.
Çünkü, İskenderiyye veya Şam´a gittiği takdirde görüşlerini açıklamaması şart koşulmuştu. Dolayısıyla O, hapishane benim için daha iyidir, dedi. Böylece söz ve fikir hürriyetinin kayıt altına alınmasına razı olmadı. Ona göre kâinatı dolduran hürriyet; bir yerden bir yere gitmek hürriyeti değil, fikir, vicdan ve söz hürriyetidir. Gerçekten hür olan insan, fikir ve söz hürriyetini cisim hürryetinden önce bilmelidir. Görüşlerini açıklayamadan bir yerden bir yere gitmek, aklî ve ruhî bir esirliktir. Hapishanede insan hiç olmazsa bu esirliği hissetmez.
Fakat talebeleri, onun Şam´a gelmeyi tercih etmesini istemişler. O da, 18 Şevval 707 H. yılında Şam´a gitmek üzere yola çıkmıştır; ancak bir konaklık yol gittikten sonra peşinden yetişip Devletin kendisini hapsetmeye karar verdiğini söylemişlerdir. Sanki Devlet" erkânı, İbni Teyrhiyye´nna Şam´a gidip talebe ve dostlarının arasına düşünce, onların zorla kabul ettirdikleri şartların dışına çıkacağını hissetmiştir.
İbni Teymiyye tekrar mahkemeye getirildi. Bu kez kadılar arasında onu yakînen tanıyan, her ne kadar görüşleri- alışılmış olan şeylere aykırı ise de, ihlâs ve îmânından şüphe etmeyen bir bilgin vardı. Bu zat, İbni feymiyye´nin takva timsâli olduğunu, takvanın ise ruhlarda büyük bir tesiri bulunduğunu biliyordu. Nihayet kadılar, onun davranışlarında suç teşkil edecek bir şey bulunmadığına karar verdiler. Bunun üzerine kadılardan bâzısı onun hapiste kalmasına itiraz etti ve bu görüş münakaşa edilirken İbni Teymiyye; «Ben hapishaneye gidiyorum!» diyerek durumu kurtardı. Hapsedilmesine muhalif olan Nuruddin ez-Zevâvî; «Kendisi için elverişli olan yerde bulunuyor.» dedi. Bâzıları da ona; Devlet, İbni Teymiyye´nin hapsedilmesinden başka şeye razı olmuyor, diye cevap verdiler.[21]
Bundan sonra İbni Teymiyye, kadılara ait olan hapishaneye kapatıldı ve kendisine hizmet edecek birinin yanında kalmasına izin verildi.
îbni Teymiyye, kendisini hapse mahkûm eden bu mücâdeleyi fakihlerle değil, sûfîlerle yapmıştı. İhtimal ki bu sefer, kadılar ona takdir gözüyle bakmışlardı. Çünkü kendileri de vahdet-i vücûd fikrini kabul etmiyorlardı. Bu fikir, İbni Teymiyye´nin bütün görüşlerinden daha sivri idi. Dolayısıyla onların nazarında İbni Teymiyye, İslâm´ı müdâfaa etmekte ve ona hücum etmemekteydi. Kuvvetli bir ifadeye sahip oluşu da gözönüne alınarak, bu sefer İbni Teymiyye kadıların merhametini kazanmıştı.
İbni Teymiyye´nin bu Seferki hapse atılışı, yanma talebelerinin gidip gelmesine mâni olmuyordu. Esasen bundan kısa bir müddet sonra kadılar ve fakîhler meclisinin kararıyla serbest bırakılan İbni Teymiyye, Sâlihiyye Medresesinde ders vermeye başlamıştı.
Hapishaneden çıktıktan sonra insanlar onun ilim meclisine akın etmeye başlamışlardı. Görülüyor ki bu mihnet, îbni Teymiyye´nin sûfilere karşı galibiyetiyle neticelenmiştir.
İbni Teymiyye için hakîkî mücâdele Sultan Nâsıruddin b. Kala-vun´un tahttan feragat etmesiyle başlamıştır. Bu Sultânın yerine el-Melik el-Muzaffer Baybars tahta çıkmıştır. Baybars´ın hocası, Muhyiddin b. el-Arabî´ye ve onun görüşlerine bağlı olan Nasr el-Mucî idi. Bundan sonra îbni Teymiyye ile Baybars arasında şiddetli bir
mücâdele başlamıştır. Çünkü Baybars, düşünce bakımından hocası Nasr el-Müncî´nin tesiri altında idi. Öte yandan o, İbni Teymiyye´yi sâbik Sultan Nâsınıddin´in adamlarından sayıyordu. Adı geçen Sultan, hocasıyla birleşip İbni Teynıiyye´den kurtulmak için bir çare düşündü ve onu îskenderiyye´ye sürmeye karar verdi. Zira îbni Teymiyye´nin Kahire´de bir hayli taraftarları olmuş, fakihler de onu tutmaya başlamıştı. îskenderiyye´de onun dostu ve yardımcısı yoktu. Orada bir tuzak kurarak İbni Teymiyye´yi öldürüp rahata kavuşmaları da mümkündü.
Fakat İbni Teymiyye´nin fazilet ve şöhreti, îskenderiyye´ye kendisinden önce gelmişti. İlim öyle bir nurdur ki ışıkları her yere yayılır, onu karanlıklar perdeleyemez. îbni Teymiyye, 709 H. yılı Safer ayının son gecesi îskenderiyye´ye doğru yola çıkmıştı. İskenderiyye´ye gelir gelmez ders, vaaz ve irşad meclisleri teşkil etmeye başladı. Bu hal üzere 7 ay, yâni Nasıruddin b. Kaîavun tekrar tahta çıkıncaya kadar devam etti. Bu 7 aylık zaman içinde îskenderiyye´de İbni Teymiyye ile sûfîlerden bir fırka mücâdele etti. îbni Seb´in denilen ve felsefeile tasavvufu birleştirici birrnetpda sahip olan mutasavvıf filozof bir şahsa bağlı bulunan bu fırkanın adı Seb´îniyye idi.
Sultan Nasıruddin, Mısır tahtına tekrar çıkınca İbni Teymiyye´yi Kahire´ye davet etmiş, O da bu daveti memnuniyetle kabul ederek buraya dönmüştür. Kahire´ye 8 Şevval 709 H. günü ulaştıktan sonra Hz. Hüseyin´in makamına yakın bir semtte ikamet etmiş ve kendisini tamamen ilme vermiştir. Kendisine kötülük edenler, gelip özür dilemişlerdir. O da, hepsini istisnasız affetmiş ve: «Bana kötülük edenlere hakkım helâl olsun.» demiştir.
Burada îbni Teymiyye´nin şerefli bir tutumunu anlatmamız yerinde olur. Şöyle ki: Sultan Nasıruddin tahtına yerleşince, îbni Teymiyye´ye kötülük eden âlim ve kadılardan intikam almak istemiştir. Bu kadı ve bilginler, birinci mihnetinde îbni Teymiyye´yi hapse mahkûm etmişler ve O, bu yüzden 18 ay zindanda kalmıştı. Fakat bunlardan intikam almak hususunda kendisinden fetva almak isteyen Sultana, îbni Teymiyye; «Onların kanı haramdır, onlara işkence etmek de caiz değildir,» demiştir. Sultan da; «Onlar sana işkence ettiler ve seni defalarca öldürmek istediler,» demiştir. Âlicenap îbni Teymiyye ise, buna şöyle cevap vermiştir: «Bana işkence edenlere hakkım helâl olsun. Allah ve Resulüne karşı kötülük edenlerden Allah kendi intikamını alır. Ben, nefsim için galip çıkmak istemem. İbni Teymiyye bununla yetinmemiş. Sultandan onları affetmesini de dilemiş ve: «Eğer onları öldürürseniz, yerlerini dolduracak kimseleri bulamazsınız, diyerek affedilmelerini temin etmistir.
îbni Teymiyye´nin affettiği bu insanlar arasında îbni Mahhalla da vardı. Bu kadı, îbni ´Teymiyye´ye karşı çok şiddetli davranmış, onun kendisini müdafaa etmesine bile mâni olmuş ve onu muhake-» mesiz olarak zindana atmıştı. îşte bu kadı, sonunda İbni Teymiyye´yi övmekten başka bir şey yapamamış ve şöyle demi$tir: «Biz îbni Teymiyye´nin benzerini görmedik. Ona kötülük etmek istedik, fakat gücümüz yetmedi. O ise, gücü yettiği halde bizi bağışladı.»
Bu gelişinde îbni Teymiyye, Kahire´de yerleşmeye karar vermiştir. Kitaplarının gönderilmesi için memleketine mektup yazmış; ders, fetva, vaaz ve irşâd işleriyle uğraşmaya başlamıştır. Bu kez âlimler, onun ilmini açıkça tenkit edememiş, ileri gelen sûfîler görüşle^ rine dil uzatamamışlardır. Onlar bu kez îbni Teymiyye´nin sözlerine inandıkları veya Allah´dan korktukları için değil, Sultandan korktukları için böyle davranmışlardır.
Dolayısıyla onun fakîh ve sûfîlerden hasımları başka bir yoldan harekete geçmişlerdir. Bu da, halkı, îbni Teymiyye aleyhine kışkırtmak olmuştur. Fakat onun kuvvetli ifadesi, delil getirişi ve şahsiyeti sayesinde kendilerinden daha çok dost ve taraftar kazandığını unutmuşlardır. Bunun üzerine iki olay meydana gelmiştir:
1 4 Recep 711 H. tarihinde bir topluluk, düşmanlarını tahrik etmek suretiyle İbni Teymiyye´nin dövülmesine sebep olmuştur.Bunun üzerine Hüseyiniyye mahallesi halkı toplanmışlar ve intikam almak için îbni Teymiyye´den ısrarla müsaade istemişlerdir. îbni Teymiyye, onlara; «Hak ya benim, ya sizin, ya da Allah´ındır. Eğer hak benimse helâl ettim. Sizinse ve beni dinlemiyorsanız istediğinizi yapabilirsiniz. Eğer hak Allah´ınsa, O hakkuıı dilediği zaman alır»,
demiştir.
2 Aynı ay içinde kötü sözle ona tecâvüz edilmiştir. Fakat bu seferki tecâvüz, câhiller tarafından değil, bâzı fakîhler tarafından yapılmıştır. Bunlar, îbni Teymiyye´ye önce hakaret etmişler, sonra da özür dilemişlerdir. Acaba böyle özür dilemelerinin sebebi, Sultandan korkmuş olmaları mıydı Durum ne olursa olsun, Şeyh, îbni Teymiyye, onları da bağışlamış ve -. «Nefsim için galip çıkmak istemem», demiştir.
Kahire´de oturduğu bu müddet içinde îbni Teymiyye gördüğü kötü şeyler üzerine Sultanın dikkatini çekiyordu. Meselâ; şehir ve taşrada rüşvet çoğalmıştı. îbni Teymiyye, Sultan Nasıruddin´e bu durumu sert bir mektupla bildirdi. Bu mektupta şu sözler yer alıyordu : «Hiç kimse mal veya rüşvetle vazifeye tâyin edilmesin. Çünkü bu, ehliyetsiz kişilerin işbaşına getirilmesine sebep olmaktadır.» Ayrıca kısas işleri de başıboş bırakılmış, öç almak için işlenen cinayetler yaygın hale gelmişti. Bunun üzerine Sultan, işi ciddî tutmuş ve kısas işlerini, şer-i şerifin hükümlerine uygun olmak üzere, derhal tatbîka başlamıştır.[22]
Şam´a Dönüşü
İbni Teymiyye, Mısır´da ilim ve takva yönünden üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Burada va´zetmiş, ilim öğretmiş, Allah yolunda mücâdele etmiş ve işkencelere katlanmıştır. Artık aile ve akrabalarının yanma, büyüyüp yetiştiği eve dönmek hakkı idi. Fakat O, ancak cihâda katılacağı için Şam´a döndü.
712 H. yılı Şevval ayında Sultan Nasıruddin Moğollarla karşılaşmak üzere büyük bir ordu hazırlamıştı. Çünkü Moğollar, müslü-manian rahatsız ediyorlar ve yeryüzünde fesat çıkarıyorlardı. Sultan Nasıruddin bu cihad sırasında İbni Teymiyye´yi yanından ayırmak istemedi. İbni Teymiyye cihad´dan yılacak bir insan değildi. Kılıcını kuşanmış olarak Şam´a geldi. Bu sefer O, elli yaşını geçmiş ve oldukça ihtiyarlamıştı. Daha önce kılıcına sarılıp savaş meydanına atıldığı zaman genç olup kırkma değmemişti.
İbni Teymiyye, 713 H. yılı Zilka´de ayının başında Şam´a ulaştı.[23] Allah mü´minleri bu savaştan kurtarmıştır. Çünkü, gelen haberlere göre Moğollar geri çekilmişlerdi.
Bu gelişinde Şeyh (İbni Teymiyye) Şam´da yerleşip kaldı. Bundan sonraki durumunu îbni Kesir şöyle anlatır:
«Şeyh (îbni Teymiyye) Şam´a gelip yerleştikten sonra diğer ilimlerle, eser telif ve neşriyle, insanlara sözlü ve yazılı fetva vermekle, şer´î hükümleri açıklamak için ictihadla uğraşmıştır. Bâzı meselelerde dört mezheb İmamlarına uyarak ictihadda bulunur ve fetvalar verirdi. Bâzan da fetva verirken onlara ve bu nıezhebîerin meşhur kavillerine aykırı davranırdı. Onun, İmam ve mezheblerin görüşleri arasından seçme (tercih) lerde bulunarak ve kendi içtihadına dayanarak vermiş olduğu fetvalar birçok cildler teşkil eder. O, daima kendi görüşlerine Kitab, Sünnet, sahâbî ve selefin sözlerinden deliller getirirdi.»
Şam ve Mısır´daki hayâtının ilk devresinde îbni Teymiyye´nin doğru gördüğü akideyi açıklamaya çalışmış olduğunu, fıkhı görüşlerinde de îmanı Ahmed b. Hanbel´in mezhebine bağlanmış olup bu mezhebin dışına pek az çıktığını düşünebiliriz.
Hayâtının ikinci devresinde ise, daha çok fürû´ ilmine önem vermiş, fer´î fıkıh meselelerini selefiyeci aklı ve sağlam düşüncesiyle incelemeye koyulmuş, bu konuda dört mezheb İmamlarına muhalif, ya da bu mezheblerin meşhur olan veya olmayan görüşlerine muvafık sonuçlara varmıştır. Fakat, İbni Teymiyye´nin seçmiş (tercih etmiş) olduğu görüşler, mutlaka Kitab veya Sünnet´den aldığı bir delile dayanıyordu.[24] Onun bu uğurdaki çalışmaları çok zengindir. îbni Teymiyye, ihtiyaç duyduğu zaman doğru olan ve bir nass veya kendisinin incelemeleri sonunda ulaşmış olduğu kanaat tarafından desteklenen fıkhı kıyâsı kolayca tatbik ederdi.
İbni Teymiyye´nin hayâtının böyle iki devreye ayrılışı, onun birinci devrede fıkıhla uğraşmadığı, sadece ikinci devrede fıkha önem verdiği anlamına gelmez. Diyebiliriz ki, O, hayâtı boyunca fıkıhla uğraşmıştır. Ancak hayâtının iki devreye ayrılışı fıkha vermiş olduğu ehemmiyete nisbetledir. Yâni hayâtının ikinci devresinin en çoğunu fıkıh işgal etmiştir. Fıkhı, O, meşhur büyük mezheblere göre inceleme sınırlarının dışına çıkarmış ve onu daha geniş bir ufukla tetkik etmiştir. îbni Teymiyye iki hususa çok önem vermiştir.
1 Asıl kaynaklarından faydalanarak Kur´ân ve Sünnet fıkhını tetkik etmiştir.
2 Ehl-i Beyt İmamlarının görüşlerini incelemiştir. Şiîlik iddia eden bâzı zümrelerden nefret etmesi, ekseri Ehl-i Beyt İmamlarının bir kısım görüşlerini içine alan şiî fıkhını incelemsine engel olmamıştır.
İbni Teymiyye, bu incelemeleri yaparken kendisini Hanbelî sayardı ve en azından talebeleri; onun, bütün mezheblerden yapmış olduğu birçok tercihlere, hiçbir kimsenin tavassutuna lüzum görmeksizin Kitab ve Sünnete yönelişine rağmen, Hanbelî mezhebine bağlı olduğunu söylerler. İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in fıkhına daima hayranlık duyardı. Fakat onun duyduğu bu hayranlık, mutaassıb bir mezheb mensubunun duyduğu hayranlık değil, araştırıcı ve tercih edici bir gözle bu mezhebi inceleyen bir insanın duyduğu hayranlıktı. O, îmam Ahmed b. Hanbel´in mezhebi hakkında şöyle demiştir:
«İmam Ahmed Kitab, Sünnet, sahâbî ve tabiîlerin sözlerini ötekilerden daha iyi biliyordu. Bunun içindir ki, başkalarında olduğu gibi onun nassa muhalif zayıf bir görüşü yoktur. Ancak onun mezhebinde, ekseriya daha kuvvetli bir görüşe muvafık olan görüşler mevcuttur. Diğerlerinden ayrıldığı meseleler üzerinde Ahmed b. Hanbel´in görüşü ona göre daha üstündür. Zaruret halinde zimmîlerin müslümanlar aleyhine yapmış oldukları şahitliğin kabulü, yolculuk sırasında yapılan vasiyetin muteber oluşu vs. görüşleri böyledir.»
Bundan anlaşılıyor ki, İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in fıkhını onun şahsı için değil, Kitab ve Sünnet´e sımsıkı bağlı olduğu için tercih etmektedir. Bununla beraber, O, Hanbelî fıkîuna taassub derecesinde -bağlanmıyordu. Birçok meselelerde başka mezheblerin görüşlerini tercih ediyordu. İbni Teymiyye taassubun, nefsin hayasından ileri geldiğini, hüccet ve burhandan doğmadığını kabul eder ve şöyle derdi:
«Kim, İmamlardan birine taassub derecesinde bağlanırsa hava ehline benzemiş olur. İster îmam Mâlik´e, ister îmam Ebü Hanîfe´ye, ister İmam Ahmed b. Hanbel´e bağlanmış´ olsun. Bunlardan birine taassub derecesinde bağlanan kimse, bağlanmış olduğu İmamın ilim ve din hususunda kıymetini bilmiyor ve öteki İmamları da takdir, edemiyor demektir. Böylece câhil ve zâlim insanların durumuna düşmektedir. Halbuki Allah, ilim ve adaleti emrediyor, cehalet ve zulümden nehyediyor. Kur´ân´da; «İnsan onu (emaneti) sırtına yüklendi. Çünkü o, çok zâlim ve câhildir.»[25] buyurulmuştur. îşte îmam Ebu Yûsuf ve İmam Muhammedi insanların, îmam Ebû Hanîfe.ye en iyi bağlı olanları bunlardır. Keza, îmam Ebû Hanîfe´nin kavlini en iyi bilenler, de onlardır. Böyle olduğu halde birçok meselelerde ona muhalefet etmişlerdir. Çünkü Sünnet ve ellerindeki hüccet, bu meselelerde ona uymamalarını gerektiriyordu. Onlar, bununla birlikte hocalarına daima saygı gösteriyorlardı.»
Böylece İbni Teymiyye, taassub boyunduruğunu kırmış ve dört İmamın görüşlerine bağlı kalmaksızın hür bir araştırmaya yönelmiştir.[26] Bu araştırma ve incelemelerin sonunda bazı önemli meseleler hakkında birtakım fıkhî neticelere ulaşmıştır. îşte bunlardan birkaç misal:
1 îbni Teymiyye, talâk (karı boşama) sözünün yemin haline geldiğini görmüştür. İnsanlar, (Allah´a yemin eder gibi karılarını boşamak üzere yemin etmeye başlamışlardır. Ancak insan, Allah´a yemin edip sonra bu yemini bozarsa keffâret olarak ,ya bir köle âzâd-edecek, ya bir gün on fakiri doyuracak veya giydirecek, bunlara gücü yetmezse üç gün oruç tutacaktır. Talâk üzerine ettiği yemini bozarsa karısı boş olacak´, yuvası dağılacak ve evlilik dediğimiz mukaddes münasebet sona erecektir. îşte bu netice, Îbni Teymiyye´yi korkutmuştur. Bunun üzerine O, Allah´ın Kitab ve Peygamber´in Sünnetinde buna bir delil aramış, fakat böyle bir delil bulamadığı gibi, selefin görüşlerinde de bunu gösteren bir şey bulamamıştır. Kişi, bu yemini ile karısını boşamak istemediğine göre, evliliğin sona ermesini gerektiren hiçbir şey yoktur. Dolayısiyle îbni Teymiyye, Talâk şartıyla yapılan yeminin bozulmasıyla karının boş olmayacağına fetva vermiş ve kendi görüşünü Ehl-i Beyt İmamlarından intikal eden sözlerle desteklemiştir.
îbni Teymiyye 718 H. yılında bu fetvasını açıklayınca fakîhlerin tenkidine uğramıştır.
2 îbni Teymiyye, Kur´ân nassı ile bağdaşan rivayetleri tesbit etmiş ve görmüştür ki «üç» sözünü ağıza alarak karıyı bir defada üç talâkla boşamak mümkün değildir.[27] Böyle bir boşamada kadın, ancak bir talâkla boş olur. Çünkü Allâhu Teâlâ Kur´an´da; «Talâk (boşama) iki defadır.»[28] buyurmuştur.[29]
Tabiîlerden birçoğu bu görüştedirler. îbni Teymiyye, bu görüşünde Ehl-i Beyt İmamlarından[30] rivayet edilen haberleri benimsemiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir.
3 İbni Teymiyye´ye göre bir kimse karısı ayhali thayız) görürken boşasa talâk vâki olmaz. O, bu görüşüne, Peygamber (S.A.) ´-in Abdullah b. Ömer´e vermiş olduğu emri delil olarak gösterir. Yâni Abdullah b. Ömer, ayhali gören karısını boşadığı zaman Peygamber (S.A.), ona, karısına tekrar dönmesini emretmiştir. Ibni Teymiyye bu meselede de Ehl-i Beyt İmamlarından rivayet edilen görüşü benimsemiştir.[31]
İbni Teymiyye, bunlara benzer daha birçok fetvalar vermiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir. Bâzı âlimler kendisine böyle fetva vermemesini tavsiye etmiş, O da bir ara susmuştur. Fakat, sonra bu gibi fetvalar vermeye devam etmiştir. Daha sonra dört mezheb İmamlarına muhalif olarak böyle fetvalar vermemesi için Sultandan bir emir gelmiş ise de, îbni Teymiyye bu türlü fetvalar vermede ısrar etmiştir. Çünkü O, dîninde küçülmek istemiyor ve söylediklerinin doğruluğuna güveniyordu.[32]
Üçüncü Mihneti
İbni Teymiyye, talâk meseleleri üzerinde kendisine göre fetvalar vermeye devam ediyordu. Sultana,, onun yeniden fetvalar vermeye başladığı haberi ulaştı, Halbuki Sultan, İbni Teymiyye´nin dostu idi. Tekrar tahta çıktıktan sonra onun bir gün bile hapishanede kalmasına razı olmamıştı. Sultan, Ibni Teymiyye´nin kendi emrini reddedişini hoş karşılamadı. Halbuki açıkça emir göndererek bu gibi fetvalardan onu menetmişti. Sultanın vicdanı, dört mezheb İmamlarına muhalif olarak fetvalar verilmesine razı olmuyordu. Gerçi îbni Teymiyye´ye saygı gösteriyordu. Fakat, dört mezheb İmamlarına karşı duyduğu saygı daha büyüktü.
Bu sebeple Sultan 19 Ramazan 819 H. tarihinde bir ferman göndermiş ve bu fermanda İbni Teymiyye´ye ayırdığı bir bölümde onu fetvadan menetmiştir. Bu ferman kadı, müftî ve fakîhlerden bir topluluk huzurunda îbni Teymiyye´ye okunmuş ve Sultanın önceki emrini dinlemediği için serzenİşte bulunduğu bildirilmiştir. Sonra toplantı, İbni Teymiyye´ye bu gibi fetvalardan vazgeçmesi için kesin bir şey söylenmeden dağılmış, îbni Teymiyye de fetvalarına devam etmiştir. Sultan tarafından îbni Teymiyye´yi meneden mektup ve serzenişler devam etmiştir. Fakat Sultan, bu işe daha fazla göz yumamazdı. O göz yumsa bile kadı ve müftîler bu işin peşini bırakmıyorlardı. Çünkü onlara göre, İbni Teymiyye´nin dört mezheb İmamlarına muhalif olarak fetva vermesi açıkça sapıklıktı.
Bu yüzden hükümet konağında ve Saltanat Naibi (vekili) nin huzurunda bir meclis kuruldu; dört mezhebin kadı, müftî ve fakîh-leri burada toplandılar. îbni Teymiyye de geldi. Ona serzenİşte bulundular. Bu gibi meselelerde bir daha fetva vermemesini rica ettiler. Onlar, îbni Teynıiyye´ye sadece serzenİşte bulunuyor, münakaşaya yanaşmıyorlardı. Tekrarlanan rica ve serzenişlerin bir faydası olmadığını görünce, îbni Teymiyye´nin Şam Kalesine hapsedilmesini kararlaştırdılar. îbni Teymiyye, burada 22 Recep 720 tarihinden 10 Muharrem 721 H. tarihine kadar beş ay 18 gün yatmıştır.
Bundan sonra hürriyetine kavuşan İbni Teymiyye, serbestçe derslerine devam etmiş ve buna benzer meseleler üzerinde yeniden fetva vermeye başlamıştır. Fakîhler, îbni Teymiyye´nin bu gibi fet-vâlarına razı olmamakla beraber, artık alışmışlardı. O da araştırma, yazma ve teliflerine devam etmiştir, 712 H. yılından itibaren başlayan hayatının bu devresi, onun fıkhı alanda çok verimli olduğu yıllarını teşkil eder. İbni Teymiyye, bu arada akaid dersleri veriyor, sûfilerin tutum ve bid´atlanm tenkid ediyor, fakat en çok fıkhî meselelerle uğraşıyordu.[33]
Son Mîhneti
İbni Teymiyye derslerine devam ediyor, kitap ve risalelerini gözden geçiriyordu. Bu kitap ve risalelerinin bir kısmı akaide, bir kısmı siyasete, bir kısmı da fıkha aitti. O, kudretli aklı ve ihlâslı ruhu ile dinleyicilerine feyz veriyordu. Nihayet 726 H. yılında Şam-Kalesine hapsedilme emri geldi. Sultanın durumundaki bu değişiklik üzerine biraz tafsilâtlı bilgi vermek istiyoruz. Şöyle ki:
İbni Teymiyye´nin felâkete uğramasını bekliyenler birkaç kısma ayrılıyorlardı. Sufî ve râfizîlerden bâzıları görüşlerine düşman olmuşlar, fakîhlerden bir kısmı da fıkhî görüşlerini sapıklık ve din dışı sayıyorlardı. Bütün bunlar söz birliği edip îbni Teymiyye´ye bir tuzak hazırlamaya karar verdiler. Bu maksatla onun hem halkı, hem de seçkin kimseleri öfkelendirecek bir görüşünü tesbite çalıştılar. Nihayet 17 sene önce vermiş olduğu bir fetvayı bulup ortaya attılar. Bu fetvasında O, sâlih kimselerin kabirlerini ziyareti mene-diyordu. Hattâ, Peygamber (S.A.)´in kabri bulunan Ravza-i Mutahhara´nın ziyaretini de hoş görmüyordu. îşte o fetvadan buraya bâzı pasa)lar alıyoruz:
«Saîd b. Mansur´un Sünen´inde rivayet edildiğine göre Abdullah b. Hasan b. Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib, sık sık Peygamber (S.A.) ´in kabrini ziyaret eden birini görmüş ve ona Peygamber (S.A.) in şu hadîsini haber vermiştir: «Benim kabrimi bayram (yeri) yapmayınız. Bana sadece salâvat okuyunuz. Sizin salâvatınız, nerede olursanız olunuz bana ulaşır.[34] Seninle Endülüs´teki bir insan arasında hiçbir fark yoktur. Buharı ve Müslim´in Sahîh´lerinde Hz. Âişe´den rivayet edildiğine göre Peygamber (S.A.), ölüm döşeğinde iken şöyle buyurmuştur; «Yahudi ve Hıristiyanlara, Peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptıkları için Allah lanet etmiştir.» Eğer böyle olmasaydı Peygamber (S.A.), kabrinin açığa yapılmasını isterdi. Fakat, kabrinin mescid haline getirilmesinden hoşlanmamıştır. Sahâbiler de onu Hz. Âişe´nin hücresine defnetmişlerdir. Halbuki onlar, cenazelerini çöle defnediyorlardı. Hiç kimse, Peygamber (S.A.)´in kabrinin başında namaz kılıp orayı´ mescid haline getiremez. Peygamber (S.A.)´in kabri put yapılamaz. Velid b. Abdilmelik zamanına kadar Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu hücre rnescidden ayrı îdi. Sahâbî ve tabiîlerden hiçbir kimse oraya ne namaz kılmak, ne kabre el sürmek ve ne de dua etmek için giriyorlardı. Aksine, bunların hepsini mescidde yapıyorlardı. Selef-i sâlih, Peygamber (S.A)´e salât-u selâm etmek istedikleri zaman kıbleye dönüyorlardı, kabre dönmüyorlardı. Peygamber (S.A.)´e salat-u selâm okumak için ayakta durma konusuna gelince; Ebu Hanîfe, yine kıbleye dönülmesi gerektiğini, kabre dönülmemesini söylemiştir. Öteki İmamların ekserisi dua okunurken kabre dönüleceğini söylemiştir.»
Bu fetva, çok önceleri verilmiş ve hiçbir fitneye sebep olmamıştı. Hiçbir kimse bu fetvayı İbni Teymiyye aleyhine bir vâsıta olarak kullanmaya teşebbüs etmemişti. Çünkü İbni Teymiyye´nin o zamanlar Sultan´ nazarında itibarı yüksekti.
Talâk meseleleri üzerinde verdiği fetvalardan ötürü İbni Teymiyye ile Sultanın arası açılınca bunu fırsat bildiler. Sultan ve halkı onun aleyhine kışkırttılar. Çünkü Peygamber (S.A.)´e karşı son derecede kudsî bir saygı besleyen halk üzerinde bu fetvanın kötü bir etkisi olacağı besbelli idi. Zîrâ Müslümanm ruhu, "Peygamberinin şahsıyla ilgili ufacık,bir hareket karşısında derhal feveran edebilirdi.
İbni Teymiyye aleyhine tertip hazırlayanlar bu durumu Sultana yazdılar ve îbni Teymiyye´nin hadîslerini tahrif ettiğini söylediler. Sultan da, îbni Teymiyye´nin münasip bir hapishaneye atılmasını istedi. Bu hususla ilgili emir, 7 Şaban 726 H. tarihinde Şam´a geldi, îbni Teymiyye´ye tebliğ edildi. Bunun üzerine Ibni Teymiyye Şam Kalesine nakledildi ve kendisine aylık bağlandı. Kardeşi Zeynüddin de Sultanın müsaadesiyle yanında kalıp hizmetlerini görüyordu,
İbni Teymiyye, tevkif edildikten sonra gizli olan kötü niyetler ortaya çıktı. Onun talebe ve dostları türlü işkencelere uğratıldı. Baş-kadı (Kâdı´l-Kudat) bunlardan bir topluluğun hapsedilmesini, başka bir topluluğun da ceza olarak hayvanlara bindirilip sokaklarda teşhir edilmesini emretti. Daha sonra İbni Teymiyye´nin bu talebe ve yalanlan serbest bırakıldı. Fakat, onun en aziz talebesi ve kendinden sonraki bayraktarı Şemsüddin İbni Kayyım el-Cevziyye hapishanede bırakıldı.[35]
Bu tevkif olayı ihlâslı insanların üzüntüsüne,, hased ve bid´atçıların da sevincine sebep oldu. Bundan sonra bid´atlar, arttı. Âlimlerden bid´at düşmanları kötü durumlara düştü. Üzüntü, sadece Şam´ın ihlâslı âlimlerine inhisar etmedi. Bağdad âlimlerine de sıçradı. Onlar da, Sultan Nasıruddin´e mektup yazarak, bid´ata karşı çekilmiş olan bu keskin kılıcın kınına sokulmasından sonra müslü-manlara gelen felâketleri anlatmışlardır. Bu mektupta şu satırlar yer almaktadır:
«Şark memleketlerinde ve Irak havalisinde bulunan müslüman-lar, Şeyhü´l-îslâm Takıyyuddin Ahmed îbni Teymiyye´ Allah ona selâmet versin nin başına gelen felâketi duyunca çok üzülmüşlerdir. Bu olay, dindar kimselere pek" ağır gelmiş, dinsizlerin başı büyümüş, hava ehli ile bid´atçılann gönülleri hoş olmuştur.»
Bu bölgenin âlimleri, felâketin büyüklüğünü, hava ehli ile bid´atçılann seviçlerini, bunların büyük âlim ve fâzıl kimselerle alay ettiklerini görünce durumun fecaatini Sultan hazretlerine. bildirmişlerdir. Ayrıca îbni Teymiyye´nin vermiş olduğu fetvaları tasvip ettiklerini de yazmışlardır.
İbni Teymiyye´yi Mâliki, Hanefî ve Şafiî mezheblerine mensup birçok âlimler böylece´ desteklemişlerdir. Bundan anlaşılıyor ki îbni. Teymiyye´nin ileri sürdüğü fikirler, Mısır, Şam ve.Irak âlimlerinin çoğu tarafından öğrenilmiş ve bu âlimler üzerinde müsbet bir tesir icra etmiştir. Hapsedilişi ise, hava ehli ile bid´atçılann bağrına soğuk su serpmiştir.
Hapishanenin dışmdakileri bırakalım da, o hür mahkûmu anlatalım. Dişardaki hasedçiler ona işkence ettirmek için uğraşırken bâzıları da gülüp oynuyorlardı. îbni Teymiyye ise, muttaki bir mü´mi-nin gönül rahatlığı içindeydi. Çünkü olaylarm böyle cereyan edeceğini biliyordu. Dolayısıyla; «Ben böyle olacağını tahmin ediyordum. Bunda da çok hayır ve büyük bir maslahat vardır.» demiştir. îbni Teymiyye, esasen sükûnete muhtaçtı. Şehrin gürültüsünden usanmştı. O, yattığı bu hapishanenin sessiz ve sakin köşesinde şu iki şeyle meşgul oluyordu:
1 İbâdet ve Kur´ân okumak,
2 Görüşlerini bu sakin yerde yeniden inceliyerek kaleme almak.
İbni Teymiyye, burada kaldığı müddet içinde tefsir yazmakla uğraşmış.ve insanlarla ilişkisini kesmemiştir. İnsanlar, kendisine mektuplar gönderiyor, O da bunları cevaplandırıyor ve sorularına fetvalar veriyordu. İbni Teymiyye´nin bu mektupları halk arasında yayılıyor ve ilgi görüyordu. Belki de kendisinin onlardan uzak tutuluşu, ilgi ve sevgilerini artırıyordu. Aralarında olsaydı ihtimal ki bu kadar tesirli olmazdı. Çünkü menedilen ve gizli tutulan şeyler, serbest ve alenî olan şeylerden daha çok yayılır; insanların ruhları böyle şeylerle daha çok ilgilenir, bunlar kıymetli ve nâdir şeyler gibi herkes tarafından merak ve tecessüsle karşılanır.
Buna göre îbni Teymiyye´nin, fikir ve görüşleriyle mücadele etmek isteyenler onun cismini hapsetmişler, fakat fikir ve görüşlerini zindana sokamayınca, bâzı hükümet adamlarını kandırarak, zindanın karanlıklarından sızıp gelen ve âlimleri aydınlatan bu fikir nurunu söndürmeye çalışmışlardır.
Bu gizlice hazırlanan tertibin sonunda 9 Cemâziyelâhir 728 H. tarihinde îbni Teymiyye´nin yanında bulunan kitap, kâğıt, hokka ve kalem cinsinden ne varsa hepsi elinden alınmıştır. Böylece îbni Teymiyye, okuyup yazmaktan kesin olarak menedilmiştir. Onun yazdığı veya mütalâa ettiği kitaplar bu yılın Recep ayı başında «el-Mekte-betu´I-Kübra Büyük Kütüphane» ye taşınmıştır. Bunlar, altmış cilt ve ondört büyük dosyadan ibaret olup adı geçen kütüphanede muhafaza altına İmmiştır.
Bu tazyikin sebebini İbni Kesîr şöyle anlatır: «Bu baskının sebebi şudur: îbni Teymiyye, kendisine kabir ziyareti konusunda reddiye yazan Mâliki âlimlerinden îbnu´I-îhnâî´ye[36] cevap verirken onu techil etmiş ve bir şey bilmediğini söylemiştir. îbnu´l-îhnâî de, Sultanın huzuruna çıkıp ona îbni Teymiyye´yi şikâyet etmiştir.»[37]
îbni Teymiyye üzerindeki tazyik son haddine varmış, hattâ okuma ve yazmadan bile onu menetmişler, yanında kalem ve hokka dahi bırakmamışlardır. Fakat onun cevval ye çalışmaktan yılmayan fikri mahkûm edilememiştir. İbni Teymiyye, bâzan hatırına gelen bir kısım şeyleri yazmak mecburiyetinde kalır ve bunları kömürle ele geçirdiği kâğıt parçalarına kaydederdi. Sonra bir araya toplanmış olan bu dağınık kâğıt parçalarını tafih, îbni Teymiyye´nin eserleri olarak bize kadar muhafaza etmiştir.
îbni Teymiyye, bu imtihana da sabır ve celâdetle katlanmıştır. Zira O, bunun büyük cihad olduğuna inanıyor ve bu konuda şöyle diyordu: «Biz vallahi, Allah yolunda büyük cihad içindeyiz. Hattâ bizim bu cihadımız, Gazan (Mahmud)´la, cebeliyye, cehmiyye, ittihadiyye[38] ve emsaliyle yaptığımız cihadın aynıdır. Bu, Allah´ın bize ve insanlara vermiş olduğu en büyük nimettir. «Fakat insanların çoğu bunu bilmezler»[39]
fşte bu satırlar, İbni Teymiyye´nin kömürle yazdığı kâğıtlar üzerindeki sözlerinden alınmıştır.
Bu sıkıcı hapishane hayatı, İbni Teymiyye için uzun sürmemiştir. Çünkü Allah, 20 Şevval 728 H. tarihinde bir hastalıktan sonra onun ruhunu kabzetmiştir.[40] O, hayatı boyunca olduğu gibi son günlerinde de dehşetli idi. Şam´daki Saltanat Naibi, İbni Teymiyye hastalanınca yanına gidip özür beyan ederek, yapmış olduğu kusur ve eziyetten ötürü helâllaşmak istemiştir. O büyük insan, Vâli´ye şöyle cevap vermiştir:
«Ben hem sana, hem de haklı olduğumu bilmediği halde bana düşmanlık edenlere hakkımı helâl ettim. Beni zindana attıran o büyük Sultan Nasıruddin´e de hakkımı helâl ettim. Çünkü O, bana bunları başkalarının tahriki ile yaptığı için mazurdur ve bunları nefsini korumak için yapmamıştır. Benimle ilgili olan herkese hakkımı helâl ettim. Ancak bundan, Allah ve Resulünün düşmanları hariçtir.»
îbni Teynıiyye ölünce devam edegelen hareketler de sona erdi Şam halkı o büyük âlimlerinin hattâ bütün müslümanlann büyük âlimlerinin cenazesine lâyıkı veçhile alâka gösterdi. Muhteşem bir cemâat, onu ebedi istirahatgâhına tevdi etti. Halbuki Allah, bu büyük ve hür bilgin´e, öldüğü zaman kendisine hayır duâ edecek bir evlât takdir etmemişti.[41]
îbni Teymiyye, Sultan Nasıruddin´le o derecede sıkı bir dostluk kurmuştu ki Sultan, îbni Teymiyye´ye işkence eden âlimlerin boynunu vurmayı dahi istemiş, fakat îbni Teymiyye onlara iyilikten başka bir şey düşünmemişti. Eğer O, Sultanın nezdindeki mevkiine sahip iken ölseydi bâzısı; O, Sultana tâbi ve onun arzusuna göre hareket eden adamlarından biri olup, ancak hükümdarın kuvvetine dayanarak yükselmiştir, diyecekti. Lâkin Yüce Allah, bu ilim adamını, kendisinin öz cevheri ve hakîkî şahsiyeti ile ortaya çıkardı. Şöyle ki: O, hür ilim adamı,-Allah´dan başkasına tâbi1 olmamış, hakkı söylemiş, sarsılmamış ve daima kendisine itimat etmiştir. O, sanki gölgesinden herkesin faydalandığı ulu bir ağaçtı. Gücünü, ancak her ´şeyi yaratan Allah´dan alıyordu. Eğer Sultandan kuvvet alsaydı O, kendisini zindana atmazdı. Bu kesin olarak göstermektedir ki îbni Teymiyye, başkalarına tâbi´ değil, bilâkis, başkaları ona tâbi´ idi. O hür ve kendisinin efendisi idi. Ne kendisi, ne de fikri hiç bir Kimsenin esîri değildi.
Rahmetli bü ilim adamı, Allah ondan razı -olsun âlimler arasındaki yerini aldıktan sonra ölünceye kadar otuz yıldan fazla bir zaman hak bildiği yolda mücadele ve müçâhede ile uğraçmıştır.
Birisi şöyle bir sual sorabilir: îbni Teymiyye, Sultan nezdiride büyük bir i´tibar sahibi iken niçin durumu birdenbire değişmiş, Sultan ona, Önce hapishanede iyi muamele edilmesini emrettiği halde sonra şiddet göstermiştir Bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz: Olaylar birbirini açıklamaktadır. Sultan Nasıruddin Mısır´da oturuyordu, îbni Teymiyye ise buradan ayrılmış, derslerine Şam´da devam ediyordu. îbni Teymiyye´ye karşı Sultanın durumundaki değişikliği anlamak için tarih kitaplarına başvurmamız gerekiyor, el-Makrîzî şöyle der:
«Sultan Nasıruddin, âdeti üzere avlanmaya çıkmıştı. Yolda birdenbire hastalanıvermiş ve neredeyse ölecek hale gelmişti. Atından indi. Fakat ıztırabı durmadan artmaktaydı. Allah, kendisini bu hastalıktair´kurtanrsa, buraya bir ibadethane yaptırmayı adadı. Kahire Kalesine dönünce Allah ona şifâ verdi. Bunun üzerine Sultan, yanına bir kısım mühendisler alarak .hastalandığı yere gitti. Burada «Hankâh-ı Siryakus» adı verilen Hankâh´ın plânının 723 H. yılında hazırlattı. Daha sonra buraya yüz sûfî için yüz halvet odası, Cuma namazı kılınacak bir mescid, bir hamam, bir mutfak yaptırdı. Bu külliyenin yapımı, 725 H. yılında tamamlandı.»
İbni Teymiyye´nin son mihnetinin 726 H. yılında başladığını göz-önüne alırsak, tesirin ne taraftan geldiğini kestirebiliriz. Sultan Nasıruddin, sözü geçen hankâhı yaptırdıktan sonra sûfüerle sıkı bir dostluk kurmaya başladı. Halbuki İbni Teymiyye süfîlerle hiç geçinemiyordu. Sûfîlerin başı olan îbni Atâullah es-Sikenderî, îbni Teymiyye´ye ateş püskürüyordu.
Gönlünü sûfilere açan Sultan, elbet onu İbni Teymiyye´ye kapatacaktı. Nihayet sûf ilerin tesiriyle Sultan´m îbni Teymiyye ile arası açıldı. Bundan sonra mihnetler birbirini kovaladı. îbni Teymiyye´ye karşı baskı arttı ve nihayet onun ölümüyle sona erdi.
Şimdi îbni Teymiyye´´nin yaşadığı çağı inceliyebiliriz. "Ancak onun şahsiyeti ile silâhlı cihadını daha önce anlatmak istiyoruz.[42]
Şahsiyet Ve Karakteri
Âllâhu Teâlâ, İbni Teymiyye´ye bir kısım sıfatlar vermiştir ki, bunlar o büyük ilim adamının şahsiyet ve karekterinin temelini teşkil eder. Onun bu sıfatları, görmüş olduğu eğitim ve öğrenim sayesinde, içinde bulunduğu asır ve derinlemesine yapmış olduğu inceleme ve araştırmalarının tesiriyle büyük bir gelişme imkânı bulmuştur.[43]
1- Hafızası
İbni Teymiyye´nin başlıca sıfatı, sahip olduğu kuvvetli hafızasıdır. Bu, ilmin temelini teşkil eder. Kişi, hafızasının kuvvetli oluşu ve hafızayı kullanma kabiliyeti nisbetinde âlimler arasında bir yer işgal eder.
İbni Teymiyye´nin bu sıfatı gençliğinden ölümüne kadar kendisinden ayrılmamıştır.[44]
2- Tefekkürü
İbni Teymiyye derin bir tefekküre sahipti. Mes´eleleri derinlemesine tetkik eder; âyet, hadîs ve aklın hükümelrini inceden inceye araştırır, bunları doğru görüşlerle karşılaştırır ve gerçeği apaçık ortaya kordu. O, yalnız kuvvetli bir hafızaya değil, aynı zamanda idrâk, teemmül ve tetkik gücüne sahipti. Mes´elelere öyle bir göz atışı vardı ki, bu sayede onların derinliklerini kavrar ve hakikî neticelerine nüfuz ederdi. Onun çıkardığı neticeler, akıllara dehşet verir ve hasımlarını şaşırtırdı.[45]
3- Hazırcevaplılığı
İbni Teymiyye kuvvetli hafıza, derin bir tefekkür ve tetkik bakımından dikkati çektiği kadar, hazırcevaplılık ve sürat-i intikal bakımından da dikkati çekmektedir. İlk çağrıya cevap veren alarm halindeki asker gibi, o, söylemek istediği fikir ve delilleri anında hatırlar ve kullanırdı. Onun bu sıfatı, bilhassa derslerinde ortaya çıkardı. Münazara ederken düşünce ve hafızasındaki bilgilerini kolayca ortaya koyarak hasımlarını sustururdu. Hatip ve münâzaracı için hazırcevaplılık, tıpkı savaşçının, manevra kabiliyeti iyi olan silâhı gibidir. Münâzaracı, bu kabiliyeti ile hasmını daima susturur.
îbni Teymiyye´nin bu sıfatından dolayı hasımları kendisiyle karşılaşmaktan yılarlardı, îbni Teymiyye´nin bu yönünü tammıyanlar, kendi güç ve hüccetlerine gururlanarak onunla karşılaştıkları zaman ibret-i âlem olurlardı.[46]
4- Fikir Hürriyeti
Diyebiliriz ki, İbni Teymiyye´yi çağdaşı âlimlerde olmayan birçok meziyetlerle bezeyen, ilim ve ilmî şahsiyetinin teşekkülünde rol oynayan en bariz sıfatı, fikir hürriyetine sahip oluşuydu. Talebelerinden biri onun fikir hürriyeti hakkında şöyle der:
İbni Teymiyye hakkı gördüğü zaman ona sımsıkı sarılırdı. Allah´a and olsun ki ben, Peygamber (S.A.)´e tazim ve O´na uyma ve Sünnetini savunma bakımından İbni Teymiyye´den daha kuvvetli birini görmedim. O, bir mes´ele hakkında herhangi bir hadîs ileri sürerse1´ve başka bir hadîsin bunu neshetmediğini bilirse, o hadîs´e göre amel eder, hüküm ve fetva verirdi. Kim olursa olsun Peygamber´den başka hiçbir mahlûkun sözüne iltifat etmezdi. Bu uğurda emirden, sultandan ve kılıçtan korkmazdı. Kitab ve Sünnet´ten ayrılıp hiç kimsenin sözüne uymazdı. Böylece O, en sağlam yolu tutmuştur.»[47]
5- Îhlâsı
İbni Teymiyye hakkı aramada son derecede ihlâsiı olup dînî hakîkatları tahsil edip insanlara açıklama hususunda garaz ve nefsi arzuların kirlerinden tamamen uzaktı. İhlâs, mü´minin kalbini nurlandırır, idrâkini kuvvetlendirir. İşrakiyye felsefesine göre ihlâs; fikri, işi ve sözü dosdoğru yapar. İbni Teymiyye´nin ihlâsi, şu dört hususta bilhassa dikkati çeker:
1 O, âlimlerle karşılaşırken inandıklarını olduğu gibi açıklardı. Burada Allah´ın rızâsı ve hak sevgisinden başka hiçbir şeye önem vermezdi. İnsanlar, ister kızsınlar ister memnun olsunlar, onun için birdi.
2 Ihlâsmı ve kendisini yok edişini gösteren kusur, onun hak yolunda her şeyiyle, hattâ kılıca sarılarak yapmış olduğu cihad´dır. Doğru bulduğu fikri duyurmak için her türlü sıkıntılara, hem düşmanlarından, hem de dostlarından gelen eziyetlere ve sürekli mahkûmiyetlere katlanmıştır.
3 İbni Teymiyye´nin ihlâsını, nefsi arzulardan uzak oluşunu ve nezahetini gösteren üçüncü husus, kendisine kötülük edenleri affedişidir. O, kendisini zindana atan âlimleri, onların boyunlarını vurdurma imkânına sahip olduğu halde, affetmiş ve hapishanede ölürken bile kendisine zulmedenleri bağışlamıştır.
4 İhlâsınm bir neticesi olarak, dünyanın zînet ve mevki´lerinden uzaklaşmış, hiçbir makama tenezzül etmemiş ve bu konuda kimseyle çekişmemiştir. îlmî tetkik, vaaz ve müderrislikle iktifa etmiştir. Birçoklarının yarış yaptıkları başkan olma hevesine asla kapılmamıştır. Dolayısıyla yalnız Allah´a bağlanmış ve kurtuluşu sadece O´ndan beklemiştir. Allah da onu kurtarmıştır. Bu hususta Zehebî şöyle der:
«Onu bir yây´la nice felâketlere atmışlardır. Fakat Allah kurtarmıştır. Çünkü O, daima dilinden tevhidi bırakmaz, Allah´a çok sığınır, bütün kalbiyle tevekkül eder ve maneviyat kırıklığına asla uğramazdı. Devam ettiği bazı duâ ve zikirleri de vardı.»[48]
6- Fesahati
îbni Teymiyye´nin dili gayet fasih ve ifadesi çok kuvvetli idi. Rahmetli hem hatip, hem yazardı. Allah, ona hem dil, hem de kalem kudreti ihsan etmişti. Bu kabiliyet kendisine ailesinden miras kalmıştır. Babası da iyi bir hatipti. İbni Teymiyye´nin bu ifade melekesini, Kur´ân´ı devamlı okuyuşu, daima hadîs-i şeriflerle meşgul olup bunları hıfzedişi çok kuvvetlendirmiştir. Çünkü Kur´ân ve hadîs-i şerifler, kişinin kelime hazînesini güzel sözlerle zenginleştirir. Üstelik O, sürekli bir sözlü mücâdele içinde idi. Bu da, irticâlî konuşma cephesini kuvvetlendirmiştir.[49]
7- Şecaati, Sabır Ve Tahammülü
İbni Teymiyye şecaat (yiğitlik) sıfatını, savaş alanında, Moğolların Şam üzerine yürüdükleri zaman memlekette meydana gelen karışıklık ve başıboşluğun önüne geçerek, devlet işlerini yürüttüğü sırada almıştır. Edebî ve ilmî yiğitliği ise haytı boyunca dikkati çekmistir. Muhaliflerine karşı yalnız başına mücadele etmiş, insania-nn alışık oldukları, fakat Sünnete muhalif görünen her şeye karşı cihad ilân etmiş ve Sünneti savunmuştur. İşte bu" sebepten O, türlü felâketlere uğramıştır. Onun sabır ve tahammül sıfatı, İşte bu felâketler sırasında dikkati çekmiştir.
İbni Teymiyye´nin sabrı, sabr-ı cemîl (güzel sabır) idi. Bu sayede O, mücâdele gücünü yitirmez ve asla sızlanmazdı. Tahammülüne gelince; bütün istidat ve kabiliyetlerini sonuna kadar korumuş olması, onun bu sıfatının ne derecede kuvvetli olduğunu gösterir. O, iki yıl kadar bir zaman insanlardan tecrit edildiği halde, zaaf ve gevşeklik göstermemiş, bıkkınlık getirmemiş, aksine, sonuna dek çalışmak gerektiğine inanmıştır.
Bütün bu sıfatlarının yanında, İbni Teymiyye, öyle bir heybet . sıfatına sahipti ki, onun önünde hasımları titrerdi.[50]
İlim Mihrabından Savaş Ve Siyaset Alanına...
İbni Teymiyye´nin çağında âlimler kendilerini sadece ilme verirlerdi. Durmadan oturdukları yerde okuyup yazmaları, onlara bedenî bir gevşeklik getirmiş; adaleleri âtıllaşmış ve kemikleri eğilmişti, insanlar, âlimlerin bütün gücü kafasında ve düşüncesinde olacaktır, sanıyorlardı. Onlara göre âlimler milletin beynini teşkil eder, adale ve gövdesini teşkil etmez. Belki bu anlayış onlara, Hint felsefesinden veya; «Din âlimleri Brahma´nın başından, ordu da bacaklarından yaratılmıştır.» inancına sahip olan Brahmanizm dininden gelmiştir.
İşte İbni Teymiyye´den hem önce, hem sonra, hem de onun çağında âlimler bu anlayış içinde idiler. Bu yüzden Moğol istilâsına uğrayan memleketlerini terkedip istilâya uğramamış olan yakın şehirlere kaçıyorlardı. Böylece Bağdad´tan Şam´a, Şam´dan da Kahi-re´ye sığınmışlardı. Fakat, bu âlimler arasından çıkan bir bilgin böyle bir zillete katlanmamıştır. Çünkü sahâbüerin büyükleri hem ilimle, hem cihadla uğraşıyor, hem de devlet işlerini idare ediyorlardı. Meselâ; Ebu Bekr ve Ömer (R.A.) böyle idiler. Bunlar ilmi, cihadı ve devlet idaresini birleştirmişlerdi. Hz. Ömer, tarihin tanıdığı en büyük devlet adamı ve adalet timsali idi. Hz. Ali, ilim şehrinin kapısı ve sahâbüerin en büyük kadısı olduğu gibi, aynı zamanda hakkıyla bir İslâm mücâhidiydi. Nitekim buna Peygamberimiz (S.A.) de işaret buyurmuşlardır.
Takıyyüddin (İbni Teymiyye), talebeliği sırasında hem ilim tahsiliyle uğraşıyor, hem hâdiselerin seyrini takip ediyor, hem de kendisini savaşa hazırlıyordu.
Moğollar 699 H. yılında. Şam üzerine yürümüşlerdi. Şam´ın hâmisi bulunan Sultan Nasıruddin, burayı Moğol akınlarına karşı korumaktan âcizdi. Bu yüzden âlimler, kadılar ve büyük devlet adamlarıyla birlikte memleketi onlar gelmeden bomboş bırakıp kaçmıştı.
Fakat âlimlerden biri kaçmak ve memleketi başıboş bırakmak istememişti. Çünkü O, kendisini kaçmaktan alıkoyan bir kalbe, halkı böyle bir felâketle başbaşa bırakıp gitmeye razı olmayan bir duyguya sahipti.. Bâzı Hıristiyan ve Yahudiler (zimmiler), Moğollara dalkavukluk etmek için camilere şarap götürüyorlardı. Fesat, soygun ve yağma, memleketi berbat bir duruma sokmuştu. Hapishanelerden boşanan suçlu ve gözü dönmüş insanlar, her yeri yıkıyorlar ve şehri fenalıkla dolduruyorlardı.
îşte bu durumları gören İbni Teymiyye, şehrin kaçma imkânı bulamıyan eşrafını toplamış ve onlarla durumu düzeltmek için çalışmaya ve bir heyet halinde Moğolların başkumandanları olan Gazan (Mahmud)´a gitmeye karar vermiştir. Halbuki bu Moğollar müslüman olmuşlardı. Fakat bedevi araplar gibi henüz İman kalb lerine yerleşmemişti. Gazan, onların dördüncü müslüman hanları idi.
Heyet İbni Teymiyye´nin başkanlığında etrafa dehşet saçan Ga-zan´ın huzuruna çıktı. Bu genç âlim, tercümana şunları söyledi:
«Gazan´a şöyle, sen kendinin müslüman olduğunu mu sanıyorsun işittiğime göre yanında kadı, İmam ve müezzin de varmış. Deden ve babah kâfir idiler. Fakat senin yaptığını yapmamışlardı. Onlar muahede yapmışlar ve sözlerinde durmuşlardır. Sen muahede yaptığın halde sözünü bozdun, ahdine vefa göstermedin...»
Savaş meydanlarının ünlü kumandanı, bu ilim adamının sözleri karşısında ürpermiş ve heyete yemek takdim ettiği zaman karşılaştığı durum ise onu büsbütün şaşırtmıştır. İbni Teymiyye, getirilen yemeği yememiş, Gazan da; niçin yemiyorsun deyince tercüman vasıtasıyla şu cevabı vermiştir:
«Senin yemeğini nasıl yerim Bunların hepsini sen zenginlerden yağma ettirdin ve kestirdiğin, milletin ağaçlarıyla pişirttirdin.»
İbni Teymiyye, konuşurken Allah´ın kendisini desteklediğini biliyordu. Çünkü O, Allah´ın dînini te´yid, emrini tebcil ediyor ve kullarını savunuyordu. Allah, bütün zâlimleri görmekteydi. Neticede Gazan´ın kalbi, onun sözleri karşısında yumuşamış ve şöyle demiştir:
«Ben, bunun gibi cesaretli ve sözü kalbime tesir eden birini gö: medim. Şimdiye kadar onlardan hiçbir kimsenin dilediğini böyle yi rine getirmemiştim.»
Kudretli kumandan, muttaki İmam karşısında yumuşamış v onunla müzakereye başlamıştır. Sonunda İbni Teymiyye, Moğollî Şam´ı yağma etmesini geciktirmiştir. Ö biliyordu ki yağma şimdilik geciktirilirse peşinden savaş hazırlığı yapılabilird. îbni. Temiyye, aynı zamanda Gazan´dan esirleri serbest bırakmasını iste miş; o da, müslüman esirleri serbest bırakmış; fakat zimmî Yahûc ve Hıristiyanların serbest bırakılmasını reddetmiştir. İbni Teymiyy de buna itiraz etmiş. Yahudi ve Hıristiyan esirleri serbest bırakılma dıkça Şam´a dönmeyeceğini bildirerek İslâm´ın, «Lehde ve aleyhd bizim için olan şeyler, onlar için de aynıdır», prensibini Gazan´a an latmıştır.
Bundan sonra Şam´a korkuyla karışık bir sükûnet gelmiş, faka tam emniyet ve istikrar teessüs etmemiştir. 700 H. yılında Moğolla nn tekrar Şam´a gelecekleri haberi yayılmış ve halkı yine bir korkı sarmıştır. Lâkin İbni Teymiyye, bu kez bir ilim adamı gibi değil, bü yük bir kumandan gibi davranarak halkı toplamış ve onlara; «Cihac vaciptir. Kaçacağınız yerde vatanınızı müdâfaa ediniz.» demiştir Bundan sonra halkla toplantılar yapmaya devam etmiş ve izinsi; hiç kimsenin memleket dışına gidemeyeceğini bildirmiştir.
Bunun üzerine halk, kendilerine .güvenleri artarak, cihada ha zırlanmış tır. Öte yandan onun, Sultan Nâsır´ın Moğollarla savaşs hazırlandığını duyarak, cesareti artmıştır. Fakat Sultan Nasır, hazırlığını yapıp yola çıktığı halde geri dönmüştür. Bu sefer halkı ikinci defa büyük bir korku sarmış ve bu sebeple mü´min bir kahraman (Gazan)´a tâbi olmakla olmamak arasında Bir fark görmemeye başlamıştır. Lâkin İbni Teymiyye, halkı savaşa teşvik etmiş ve onlara şu âyeti hatırlatmıştır: «Bu, böyledir. Herkim kendisine yapılan kötülüğe tıpkısıyla mukabele eder de sonra yine zulme uğrarsa Allah ona yardımcı olur. Şüphesiz Allah çok affedici, çok yarlıgayıcıdır.»[51]
Saltanat Nabibiyle emirler, îbni Teymiyye´nin gidip Sultan Nasuriddin´i savaşa teşvik etmesini istemişler; O da, bunu kabul etmiştir. İbni Teymiyye, Sultanın yanına ulaştığı zaman toplanmış olan ordu dağılmış ve durum fenalaşmıştı. İbni Teymiyye, Sultan Naşı-ruddin´e bıçak gibi keskin şu sözleriyle hitap etmiştir:
«Eğer siz, Şam´dan ve onu himaye etmekten vazgeçtinizse biz orayı koruruz ve emniyet sağlandıktan sonra da oraya hâkim olacak bir sultan seçeriz. Siz Şam´ın hükümdarı olmadığınızı kabul edebilirsiniz. Fakat Şam halkı sizden yardım istediği için onlara yardım etmeniz vacip olmuştur. Siz hükümdar ve sultansınız! Onlar sizin raiyyelerinizdir. O halde siz onlara karşı nasıl sorumsuz kalabilirsiniz »
İbni Teymiyye, nihayet Sultanı orduyla birlikte Şam´a doğru yola çıkartmıştır. Fakat, kendisi Şam´dan ayrıldığı zaman halk yeniden dehşete kapılmış ve şehrin valisiyle emirler, gücü yetenin şehri terketmesi için tellâl çağırtmışlardır. Tam bu sırada İbni Teymiyye, müjde ile dönmüş ve şehirde tekrar sükûnet teessüs etmiştir. Çünkü İbni Teymiyye, buraya dönmüş ve Sultan da ordusuyla hareket etmişti. Öte yandan Moğollar da hücumlarını gelecek yıla bırakmışlardı.´ Bunun üzerine İbni Teymiyye, derslerine yeniden başlamıştır.
Moğollar, 702 H. yılında Şam´a saldırmışlardır. Birleşik Mısır Şam ordusu onları karşılamaya hazırlanmıştır. Âlimler, kadılar ve emirler düşmanla savaşmak ve ŞanVdan çıkmamak üzere yemin etmişlerdir. Bu sırada bir kısım kötü niyetliler de halk arasında korku yaymaya çalışmıştır.
İbni Teymiyye, halkı durmadan cihada çağırıyordu. Elbette onun gibi bir insan, yalnız halkı cihada çağırıp kendisi geri çekilmez. Dolayısıyla o da kılıcına sarılmış ve savaş meydanına koşmuştur. Sultan Nasıruddin, Îbni Teymiyye´den savaş sırasında kendi yanında yer almasını isteyince o Sünnet İmamı şöyle cevap vermiştir : «Kişi için sünnet olan kavminin sancağı altında savaşmaktır. Biz Şam ordusundan ayrılamayız.» îki ordunun karşılaşması Ramazan´a rasla-mıştı. İbni Teymiyye askerleri orucu bozmaya teşvik etti ve Peygamber (S.A.)´in Mekke´nin fethi sırasında ordusuna söylediği şu sözleri hatırlattı:
«Siz düşmanla karşılaşacaksuıız. Oruç tutmamanız, sizin daha güçlü olmanızı sağlar.»
Savaş başlamış ve sonunda, bugünkü tabiriyle, Birleşik Mısır-Şam ordusu zaferi kazanmıştır. Bu savaş, Şam civarında bulunan Şekhab mevkiinde cereyan etmiştir. Bu savaşta îbni Teymiyye ve iki kardeşi ölüme atılmıştır, neticede de apaçık bir zafer kazanmışlardır.
Tehlike gittikten sonra memlekette emniyet yeniden kurulmuştur, îbni Teymiyye de müslüman olduğunu iddia eden ve civar dağlarda yaşayan, daha önce İslâm düşmanı Haçlılara yataklık yapan zümrelerle ilgilenmeye başlamıştır. Bunların arasında Haşşâşîler
(İsmailîler) denilen, haşhaşı nefsi arzuları için vâsıta olarak kullanan, sürekli akınları sırasında Moğollara yataklık eden, savaş zamanında müslümanlar aleyhine casusluk yapan ve sulh zamanı da çeşitli fitnelere sebep olan bir zümre vardı. İbni Teymiyye, bunların sulh zamanlarındaki hareketlerini şöyle, anlatır:
«Civar dağlarda[52] yaşayan bir kısım insanlar vardır ki, bunlar asla zapt-ı rapt altına alınamazlar. Her gece onlardan bir tayfa, şehre iner ve sayısız kötülükler işler, yol keser, evlerinde yatan insanlara en şeni fenalıkları yapar. Cânilikleriyle tanınan bu insanlardan bâzılarına Kıbrıslı hıristiyanlar gelip gidiyorlar.; :Bunlar, o hıristiyanlan müsafir edip müslümanlarm silâhlarını onlara satıtorlar, müslümanlardan sâlih bir insanla karşılaşırlarsa onu ya öldürüyorlar veya soyuyorlar. Böyle bir durumda, bir çaresini bulup, onların elinden kurtulan müslümanlar azdır.»
İbni Teymiyye bunları yine şöyle anlatır:
«Moğollar memlekete gelince bu tayfaya mensup olanlar, müs-lümanların elinde olan bölgede sayısız kötülükler yapmışlar, Kıbrıslılarla temas edip bâzı şehirleri ele geçirmişlerdir. Müslümanların sayısız at ve silâhlarını Kıbrıs´a taşımışlar, sahilde yirmi gün müddetle bir pazar kurup yakaladıkları müslümanları, müslümanlarm at ve silâhlarını Kıbrıs´taki İslâm düşmanı haçlılara satmışlardır.»
Bu olay, İbni Teymiyye üzerinde çok kötü bir tesir bırakmıştır. Belki ona en acı gelen şey, çağında Moğollarla ve daha önce haçlılarla yapılan savaş sırasında onların hür müslümanları götürüp haçlılara satmış olmalarıdır.
Bu yüzden Îbni´Teymiyye, Sultan Nasıruddin´in emriyle bunlar üzerine bir sefer tertiplemiş, yanma Nakîbu´l-Eşrâfı da alarak, bizzat kumanda ettiği askerlerle hücuma geçmiştir. Bunlardan silâh taşıyanları öldürmüş, dağın ormanlarını kestirerek, onların yuvalarını bozmuş, ileri gelenlerine tevbe ettirmiş, müslümanlarım zekât vermeye ve İslâm´ın diğer emirlerini yerine getirmeye, gayri müslimlerini de cizye vermeye mecbur etmiştir.
İşte ilim mihrabından savaş alanına atılan, cihad vazifesini yerine getirdikten sonra tekrar ilme ve büyük cihada dönen îbni Teymiyye budur.[53]
İbni Teymiyye´nin Çağı
Elverişli bir tohum, ancak elverişli bir toprakta, sulanmak ve bakılmakla beslenip gelişebileceği bir çevrede serpilerek büyüyebilir. Bunun içindir ki, İbni Teymiyye´nin içinde yaşadığı çağ da, ilmi ve amelî yönelişlerinde kendisini etkilemiştir. Bir çağın etkisi, her zaman o çağın rengine uygun olmaz. Umumiyetle çağ bozuk olursa insanlar da bozuk olur. Çağ iyi olursa insanlar da iyi olur. Bazan da çağ insanlar üzerinde aksi tesir yapar. Mevcut bozukluklar, insanları ıslahat için ciddî şekilde düşünmeye sevkeder. Kötülüğün çoğalması, iyiliksever ve azimli insanları ona daha çok karşı koymaya teşvik eder. Islahatçı insanların içinden gelen kuvvetli bir arzu, kötülüklerin sebeplerini düşünmeye, bunları kökünden temizleme1 ye ve iyilik toKumlarını ekmeye zorlar. İşte İbni Teymiyye ile çağı arasındaki münasebet de böyle olmuştur:
îbni Teymiyye´nin ruhu; gençliğinde yapmış olduğu tahsil, ailesinin içinde bulunduğu durum, kendisinin gençlik ve ortayaşlılık çağlarında şeriatın ilk kaynağından ve Sünnet nurundan faydalanışı, selef-i sâlih´in yaşayışı ve çağındaküerin iyi tesirleriyle beslenmiştir. Bundan sonra İbni Teymiyye´nin ruhunda; öğrendikleri, çağında gördüğü şiddetli zulmetler ve her tarafı sarmış olan bozukluklar arasında çetin bir savaş başlamıştır. O, mazide İslâm´ın ululuğunu ve müslümanların. birliğini, halihazırda ise müslümanların zillet ve perişanlığım gördüğü için ıslahatçı olarak ileri atılmıştır. Mevcut yaraları en kolay yoldan tedavi edecek ilâcı da bulmuştur. O, inanmıştır ki, bu ümmetin halihazırı, ancak mazide onu yücelten vâsıtalarla tedavi edilebilir.
İbni Teymiyye, ilmî görüşlerini sadece çağındaki hastalıkları tedavi etmek için ileri sürmüştür. Eğer o muttaki ilim adamının muayyen görüşleri sert bir şekilde ortaya atmasının sebeplerini araştırırsanız görürsünüz ki, onu bu yoldan gitmeye mecbur eden, o günkü fikir veya tatbikattaki, yahut da her ikisindeki kusurlar olmuştur.[54]
Siyasî Durum
Siyasî durumun kötülüğü son haddine varmış ve Peygamber (S.A.)´in şu hadîs-i şerifinde haber verdiği şeyler gerçekleşmişti:
«Bir zaman gelecek, milletler, aç insanların yemek kabına üşüşmeleri gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir.
Bunun üzerine birisi şöyle sordu:
«O gün bizim çok az oluşumuzdan mı yâ Resûlallah »
«Hayır-dedi, «Belki o gün siz çok olacaksınız, fakat selin getirdiği çöplerden farkınız olmayacak.. Sizin düşman üzerindeki heybetiniz, onların kalblerinden sökülüp çıkarılacak ve sizin kalblerinize ´vehen zaaf atılacaktır.»
Birisi, «Vehen nedir yâ Resûlüllah » dedi. Peygamber (S.A.) de: «Vehen dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.» buyurdu.
Bu hal, tamamen H. VII. ve VIII. yüzyıllardaki müslümanların durumuna uymaktaydı. Keza, daha önceki ve daha sonraki yüzyıllara da uyuyordu. Müslümanlar devletçikler halinde parçalanmışlar ve birtakım melikler (emirler) in hâkimiyeti altına girmişlerdi. Bu melikler, birbirlerine mü´min bir dost gözüyle değil, amansız düşman nazarıyla bakıyorlardı. Raiyyelerine de râî (koruyucu) olarak değil, diktatorca muamele ediyorlardı.
İbni Teymiyye´nin çağındaki ve ondan önceki müslümanların durumu, İbni Kesir´in Târih´indeki şu sözleri çok güzel tasvir etmektedir :
«Bu günlerde raüslümanlar, Moğollar vasıtasıyla öyle felâketlere mâruz kaldılar ki hiçbir millet bu felâketlere uğramamıştır. Doğudan onlar saldırmışlar ve tüyler ürpertici kötülükler yapmışlardır. Batıdan gelen, Allah´ın lanetine uğrayası Frenkler Şam ve Mısır´a saldırmışlar, hattâ Mısır´ın kilit noktası olan Dimyat´ı ele geçirmişlerdir. Neredeyse Mısır ve diğer İslâm ülkeleri tamamen bu Frenklerin eline geçecekti. Allah´ın yardımı yetişti de hezimete uğrayarak dönüp gittiler. Müslümanların uğradığı felâketlerden bâzısı da, kendilerinin birbirine kılıçla saldırmaları ve aralarında meydana gelen çeşitli fitnelerdir. İşte islâm ümmetinin uğradığı felâketlerden bir kısma bunlardır. Yâni Batıdan Haçlı, Doğudan Moğol saldırıları ve üçüncüsü de, ne yazık ki, kendi aralarındaki boğuşmalardır. Onlar islâm´ın vahdetinde birleşmemişler, aksine, meliklerin ihtiraslarına âlet olarak parçalanmışlar, çeşitli zümrelere aynimiş-
İar, nihayet Kur´an´m bildirdiği şu âyetteki fırkalara dönmüşlerdir: «Her fırka, kendi gittiği yoldan memnundur.»[55]
Müslümanların başına gelen en büyük felâket Moğol istilasıdır. İbni Teymiyye bu istilâların bir kısmını görmüş ve son istilâ hareketine karşı bizzat savaşmıştır. Sözü tarihçi İbni Kesîr´e bırakalım :
«Birkaç sene bu fecî olayı anlatmak istemedim. Çünkü bu olay, bana ürperti veriyor. îşte istemiyerek bunları yazmaya çalışıyorum. İslâm´ın ve müslümanlarm ölüm haberini kim kolayca yazıp anlatabilir No´la anam beni doğurmasaydı. «No´la bundan önce öleydim ve unutulup gideydim.[56] Ancak, bir kısım arkadaşlar bunu yazmamı istediler. Ben yine biran tereddüt ettim, sonra yazmadığım takdirde hiçbir fayda hâsü olmayacağını gördüm. Diyebiliriz ki, bu iş, en büyük olayı ve emsali görülmemiş, bütün insanları, özellikle müslümanları canevinden yaralamış olan felâketi yazmak demektir. Hz. Âdem yaratılalı dünya bugüne kadar böyle bir felâket görmemiş dense doğru olur. Çünkü tarihler, bunun misliyle karşılaşmamıştır. Belki insanlık, böyle bir olayı kıyamete kadar bir daha görmeyecektir. Ancak Ye´cüc Me´cüc´ün gelmesi hariç... Onlar hiç kimseye acımadılar, hattâ kadın ve çocukları bile öldürdüler. Hâmile kadınların karınlarını yarıp ceninlerini dahi öldürdüler. «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.»[57] Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh-il aliyyil azîm.[58]
«Zarar ve kötülüğü etrafı kasıp kavuran bu felâket, memleketleri kasırga gibi sarmıştır. Çin dolaylarından çıkan bir kavim, bütün Türkistan´ı istilâ etmiş, sonra Mâverâünnehr şehirlerini ele geçirmistir. Bunların bir kolu Horasan´ı istilâ etmiş, burayı tamamen yıkıp yaktıktan sonra hâkimiyeti altına almıştır. Bundan sonra Rey ve Hemedan şehirlerinden Irak hududuna kadar ilerlemiştir. Daha sonra Azerbaycan´ı yağma etmiş ve halkının çoğunu kılıçtan geçirmişlerdir. (Sonra´ Kıpçâk) diyarını istila etmişlerdir: Bunlarsayi bakımından Türklerden çokturlar. Karşılarına çıkanları Kilıçlban geçirmişlerdir. Sağ kalan insanlar, dağlara ve ormanlıklara sığınarak, memleketlerini terketmişlerdir. Bütün ülkeleri yıldırım hızıyla -istilâ eden bu Moğollar, uğradıkları yerleri sel gibi süpürüp geçmişlerdir. Bunların bir kolu Gazne ve civarına doğru ilerlemiş, Hindistan´ın bir kısmini, Sicistan ve Kirman´ı talan etmiştir. Oralarda da aynı şekilde, hattâ daha fazla ve işitilmemiş çapta tahribat yapmışlardır...»
îşte bu satırlar Moğolların durumunu kısaca anlatmaktadır. Onlar, İslâm ülkelerinin çoğunu ele geçirmişler, yıkmışlar ve müs-lümanlan öldürmüşlerdir. Bağdad´a geldikleri zaman Şiîlerle Sünnîler arasında ihtilâf son haddine varmıştı. Bağdad´ı işgal ettikleri zaman Abbasî Devletinin veziri şiî bir şahsiyet olan el-Alkamî idi.[59] Bu vezir ordunun sayısını azaltmıştı. Bu yüzden Moğollar Bağdad´ı zahmetsiz bir şekilde işgal etmişlerdir. Bunlar, sonra yollarına durmadan devam etmişler ve karşılarına çıkanları toz gibi ezip geçmişlerdir. Nihayet Haleb´e gelmişler ve Haleb kalesini ele geçirmişlerdir. Bu sırada Hıristiyanlık propagandası yapan ve islâm´ı kötüleyen Hıristiyanlar, camilerin kapılarına dikilmişler, yanlarındaki şarap dolu kaplardan camiye gelen müslümanların yüzlerine şarap serpmişlerdir. Daha fazla dayanamıyan müslümanlar, harekete geçip Hıristiyanlar! Keniset-i Meryem (Meryem Kilisesi) çarşısına sürmüşlerdir.
ilk olarak Suriye, ikinci olarak da Mısır askerleri Moğollarla karşılaşmışlar ve ilk defa onları hezimete uğratmışlardır. Tepelerine inmiş olan müslüman kılıçlan onları şaşkına çevirmiştir. Bu savaş, 658 H. yılı Ramazan ayının son gününe, yâni îbhi Teymiyye doğmadan iki sene ve birkaç ay öncesine rastlar.
Hükümdarlar, bu tufana karşı koymak için yeni vergiler tarlıetmek zorunda kaldılar. Meselâ; Mısır´da erkek ye kadın başına bir dinar vergi aldılar. Vakıfların icarlarını vaktinden bir a.y önce tahsil ettiler. Bu hususta o çağın bilgini İzzüddin b. Abdisselâm zarurete dayanarak fetva verdi. Çünkü zaruretler, yasak olan şeyleri mubah kılar.
İşte siyasî durum, kısaca bundan ibaretti! Harb vedarb içinde İbni Teymiyye gözlerini açmış, Moğolların akınlarını tekrarladıklamı görmüştür. Bu arada onlar, kendilerini mağlûp eden ilk mukavemetle karşılaştıktan sonra kuvvetlerini toparlayıp yeniden saldırıyorlardı.[60]
İçtimaî Durum
el-Makrîzî, içtimaî durumu anlatırken şöyle der: «Moğol saldırılan Doğuda, Kuzeyde ve Kıpçak illerinde şiddetlenmişti. Buralarda oturan insanların çoğunu esir edip satmışlardı. Salih Necmüddin Eyyub, bu esirlerin bir kısmını toplu halde satın almış ve onlara. «Bahriler» adını vermişti. Bu esirlerden bâzıları Mısır Sultanı olmuştur. İşte bunlardan Kutuz´un yapmış olduğu savaşlar meşhurdur. Kutuz[61] MoğoIIarı mağlûp etmiş ve onlardan bir miktar esir ederek, Mısır ve Şam´a getirmiş, bunlara «Vâfidiler» adını vermiştir. Zahir Baybars (öl. 676 H.) zamanında bu vâfidîler o kadar çoğalmıştır ki Mısır bunlarla dolmuştur. Onların âdet ve gelenekleri halk arasında yayılmıştır. Bunlar, İsîâm diyarında terbiye görmüşler, Kur´ân´ı güzelce okumayı öğrenmişler ve İslâm Dîni´nin hükümlerini anlamışlardır. Fakat, bir yandan da hak ile bâtılı bir görmüşler, iyiyi kötü ile birleştirmişlerdir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi dînî işleri, vakıf ve yetimlerle ilgili görevleri başkadıya bırakmışlar, karı koca arasındaki dâvalarla alacak ve verecek işlerini de şer´î hükümlere göre kadı´nın halletmesini istemişlerdir. Kendi şahıslarıyla ilgili hususlarda ise, Cengizhan´m Yasasına dönmek ihtiyacını duymuşlardır. Bu yüzden âdetlerine göre aralarındaki ihtilaflı şeyleri halletmek, kuvvetliden zayıfın hakkını almak ve Yasaya göre adaleti yerine getirmek için bir hâcib (saray nâzın) tâyin etmişlerdir. Keza, halkdan ileri gelen tüccarı Yasanın kaidelerine göre muhakeme etmişler, ikta´ işlerindeki karışıklıkları halletmek ve divan işlerini aksatmamak için divânı sultâni´nin dâvalarını yürütme işini de hâcib´e bırakmışlardır.»
el-Makrîzî´nin bu ifadesinden şu üç netice çıkmaktadır :
1 Türk esirlerin çoğalması, mevkilerinin kuvvetlenmesini sağlamış ve siyasî duruma bunlar hâkim olmuştur. Bu esirlerden Mısır Sultanı olan Kutuz, Zahir Baybars ve birçok Türk Kölemenleri (Bahrîler) vardır.
2 Vâfidîler evlenme ilşerinde ve diğer yerlilerle olan ilişkilerinde şer´î hükümlere göre muamele görüyorlardı. Fakat, özel muamelelerinde Cengizhan Yasasına göre hareket ediyorlardı. Burada sırası gelmişken Cengizhan Yasasından birkaç satır nakletmek istiyoruz: îbni Kesîr´in büyük Tarih´inde yer alan bu Yasanın şu fıkrasını aynen alıyoruz:
Zina eden kimse, evli olsun bekâr olsun ölüdürülür. Keza, livâ-ta yapanlar da öldürülür. Kasden yalan söyleyen de öldürülür. Hırsızlık yapan da öldürülür. Birbiriyle çekişen iki adamın arasına girip birini destekleyen de öldürülür. Durgun suya işeyen de öldürülür. Böyle bir suya dalan kimse de öldürülür. Bir kimse esire yemek verir ve su içirirse öldürülür. Bu kimse, herhangi bir şahsa yemek yedirmek isterse o yemekten önce kendisi yer, yemek yedirdiği kimset ister bey olsun ister tutsak olsun. Bir kimse kendisi yemek yer, yannmdakini aç bırakırsa öldürülür. Bir kimse başkasına ait bir hayvanı boğazlarsa kendisi de aynı şekilde boğazlanır. Hattâ karnı yarılır ve önce kendisine kalbi eliyle tutup çıkarttırılır.»[62]
İşte bu nakledilen kısım, belki Cengizhan Yasasının en sert maddelerini ihtiva etmektedir. Çünkü burada Ölüm cezası pek çok zikredilmektedir.
3 el-Makrizi´nin ifadesinden anlaşılacağına göre Mısır´da sınıf nizamı tatbik edilmekteydi. Vâfidîlerin kendilerine ,göre hususi kanunları vardı. Yâni onlar, memlekette iki kanun tatbik ediyorlardı. Birisi Şeriat, diğeri de Cengizhan Yasası idi.
Şüphesiz bu, Mısır´daki içtimaî durumun karışıklığını göstermektedir. Fakat şiddetli harbler, bütün sınıfları birleşmeye sevket-miş ve gönüllerde İslâm sevgisini kökleştirnıiştir. Bu savaşlar, Mısır´a hâkim olan sözü geçen zümreye de tesir etmiş, kendi yasa ve geleneklerine bağlılıklarını azaltmıştır. Onların tamamen gelenek ve yasalarından uzaklaştıklarını düşünemeyiz. Fakat, bu gelenek ve yasaların eski tesirini muhafaza ettiğini de söyleyemeyiz. îbni Teymiyye´nin kalemiyle bunların iyilik ve kötülükleri de anlatılmıştır.[63]
İlmî Ve Fikrî Durum
Hicrî VI, VII ve VIII. yüzyıllarda ilmî araştırmalar çok genişlemiştir. Fakat, âlimlerin metodları değişikti. Bir kısım âlimler hadîs, fıkıh, tefsir, nahiv ve akaid konularında derinleştikleri halde mu-kallid idiler. Akaid´de bile taklid´den kurtulamıyorlardı. Bunların yanında bir kısım müslüman filozoflar vardı. Onlar da felsefî incelemelerde bulunuyorlar ve başka bir şeye iltifat etmiyorlardı. Bu ikisi arasında felsefe ile şeriatı uzlaştırmaya çalışan filozoflar da vardı. Meselâ; İbni Rüşd, «Faslu´l-Makal» adlı eserinde Şeriatla felsefeyi uzlaştırmaya çalışmıştır.
Bunların gerisinden filozof mutasavvıflarla halk sufîleri gelmekteydi. Tarikat sahipleri, halkı tarikatlarına sokmaya çalışıyorlardı. Sûfî âlimler, insanları şeyhle müridleri arasındaki tesir esnasına göre irşad etmeye uğraşıyorlardı. Bunlardan bâzısı dinden uzaklaşacak kadar tuhaflıklar yapıyordu. Bunların peşinden şahısları kutsallaştırmak .şeyhlerin kerametine inanmak, sağken kayıtsız şartsız onlara uymak, öldükten sonra da kabirlerini ziyaretle ta´zîmde bulunmak gibi işler geliyordu. Türbelerden medet umanlar çoğalmıştı.
Bunlardan başka fikrî mücadeleler yapan siyasî fırkalar vardı. Daha sonra bu fikri münakaşalar düşmanlıklara ve suikastlara, bir kısmının İslâm düşmanlarıyla işbirliği yapmasına ve hükümdarlara hulul ederek, işi ifsat etmeye müncer olmuştu. Kendisine şia adını veren bâzı zümreler de böyle idiler.
Fikrî durumu daha iyi anlamamız için iki hususu incelememiz gerekir:
1 İlmî araştırmalar,
2 Sûfîler (Mutasavvıflar) ve halkın durumu.. Bu iki hususu kısaca anlatacağız:[64]
Îlmî Araştırmalar
İbni Teymiyye´nin çağındaki ilmî araştırmaların karakteri, fikrî yönden bir tarafa bağlanmak şeklinde tezahür etmektedir. Meselâ; bu çağda herkesin, fıkıh ve akâid´de bağlı olduğu bir İmamı vardı. Bu durum, dördüncü yüzyılda gerek fıkhı, gerekse i´tikadî mezhebler arası ihtilâflar ve mezheb taassubuyla başlamıştır. Fikri alanda bu, bir tarafa bağlanma, nesilden nesile intikal etmiştir. Bu istikamette büyük büyük kitaplar te´lif edilmiştir. Kocaman ciltler teşkil eden bir kısım kitaplar yardır ki tamamen eski ihtilâfları şerhetmek, muhtelif görüşleri açıklamak ve bu görüşlerden bâzısına taassub derecesinde bağlı kalmak esasına dayanır. Gelenek haline gelen bu anlayış, îbni Teymiyye´nin çağdaşlarına da sirayet etmiştir. Bu yüzden îbni Teymiyye, nerede olursa olsun delile uymak isterken, çağdaşları isimlerine göre şahıslara bağlanıyorlar ve aralarındaki ihtilâf buradan ileri geliyordu.
VI, VII ve VIII. yüzyıllar, fikir ürünlerinin çokluğu ile değil, bilgi dolu eserlerin çokluğu ile diğer yüzyıllardan ayrılıyordu. Malûmat, il derecede çoğalmıştı. Bunları elde etmek büyük külfete dayanıyordu. Fakat akli ölçülere vurarak taraf tutmaksızm deliller üzerinde inceden inceye düşünme (tefekkür), çok azdı ve bu çağın ilmi servetiyle mütenasip değildi. Fıkıh, hadîs, tefsir ve tarih konularında ansiklopedik mahiyette birçok eserler yazılmıştı. Fakat, bunlara hâkim olan anlayış, taklit ve öncekilere uymaktı Müstakil bir tefekkürün değeri yoktu.
Her neyse, ilmî araştırma yolları açıktı. Âlimler, etraflarına bir taklit çevçevesi çiziyorlar ve bunun dışına çıkmıyorlarsa da, müstakil olarak araştırma yapacak bir ilim adamının gelmesi için bütün "imkânlar hazırdı. Ansiklopedik mahiyette yazılmış olan büyük eserler elde mevcuttu. Tâbi´ ve mukallit olarak değil, hakikatleri ve bunların delillerini ölçüp" tartacak şekilde incelemek gerekiyordu.
Fıkıh, tefsir ve hadîs okutulan medreseler bu çağlarda mevcuttu. Kitaplar, talebelerin elleri altındaydı. Müderrislerden yol gösteren yeterli kimseler vardı. Ayrıca âlimlerin görşüleri, Kur´an´ın muhtelif tefsirleri, hadîs-i şerifleri tam olarak içine alan mecmualar, sahâbî ve tabiîlerin fetvaları yazılı kitaplar halinde talebelerin ellerindeydi.
Bu medreselerin tarihi ve nasıl teşekkül ettiği burada önemli değildir. Bizim için önemli olan, İbni Teymiyye´nin bu medreselerden faydalanmış olmasıdır. îbni Teymiyye, bu medreselerden tam olarak beslenmiş ve ilmî eserleri kolayca elde etmiştir. Çünkü O, bütün ilmî malzemeyi hazır bulmuştur. Meselâ; İbni Hazm, büyük bir fıkıh mecmuası olan «Kitâbu´l-Muhallâ»smı yazmış, sahâbî ve tabiîlerin fıkhını burada toplamıştır. İbni Kudâme «Kitâbu´l-Muğnî»sini te´lîf etmiştir. Şemsu´l-Eimme es-Serahsî[65] nin Hanefî fıkhının en büyük mecmuası´olan el-Mebsut´u elde mevcuttu. Keza, Hanefî fıkhının bütün rivayetlerini içine alan kitaplar ve Şafiî fıkhında Nevevî[66] nin «Kitâbu´l-Mecmû, Fî Şerhi´l-Mühezzeb» i gibi karşılaştırmalı fıkıh kitapları te´lîf edilmişti.
Hadîs, tefsir, usûl, felsefe ve tasavvuf üzerinde de böyle eserler mevcuttu.
Medreseler, aynı zamanda mektep vazifesi görüyordu. Okuma ve yazma, buralarda kolayca öğretiliyordu.
İslâmi ilimlerin bütün dallarında ilmi malzeme hazırdı. Bunları, başkaları ezberleyip öncekilere uyarak inceliyorlardı. îbni Tey-miyye ise, araştırıcı ve nıüctehid sıfatıyla inceliyor, inceliklerini ihata ediyor ve bunlar üzerinde derinlemesine düşünüyordu. Böylece kendisinde bir kısım müstakil görüşler´ teşekkül etmişti. Bu görüşler, mevcut anlayışa bazan uyuyor, bazan da aykırı düşüyordu. Fakat İbni Teymiyye, bu görüşlerini cesaretle serbest bir şekilde ilân ediyordu.[67]
Sûfîler Ve Tasavvuf
İbni Teymiyye tasavvufla ilgilenmiş ve şu üç yönden sûfilere (tasavvufçulara) cephe almıştır :
1 İttihad (Vahdet-i Vücûd),
2 Ruhi yükselişe eriştikten sonra teklifin kalkması,
3 Hokkabazlık (veya gözbağcılık).
Bu üç meseleyi açıklamak istiyoruz.
İttihat (Vahdet-i Vücûd) : Bu fikir, Hint düşüncesinden ve ülû hiyyetin bir kısım eşya veya insanlara hulul etmesi nazariyesinden gelmedir. Bu düşünce, Hint edebiyatında günümüze kadar tesirini devam ettirmektedir. Bu karışık düşünceler muayyen bir kalıba sokulmuş ve sûfilerin bir kısmmta tamamen benimsenmiştir. Buna göre var olan şeyler (mevcud) birdir. Görünüşteki çokluk (taaddüt) şekildedir. Vücud (varlık) un zâtında değildir. Binâenaleyh kâinattaki yer, gök, yıldızlar ve bütün var olan şeyler vücûdu teşkil eder. Bunlar, Allah´ın suret (tecellî) leridir. Bu konuda Muhyiddin b. el-Arabî şöyle demiştir:
«Ey varlığı[68] yaratan nefsinde! Sen bütün yarattıklarını cemediyorsun, Yaratıyorsun oluşu sona erenleri sende, Dar da sensin, geniş de!...»
İşte İbni Teymiyye devrindeki sûfilerin bir kısmı bu görüşte idiler.
Rûhl yükseliş: Bunun esası, Allah aşkı ve ilâhî şevktir. Aşk (ma-habbet), bütün sûfîlerde bulunan müşterek bir cihettir. Bunun esası, Allah´ın ihlâslı ve temiz kullarının ruhlarına feyazan ettirdiği nur (işrak) dır. Bütün sûfîler bu mahabbet´de eşit değildirler. Bâzıları mahabbet´i (Allah aşkını) artırmak için ruhunu riyâzâta tâbi´ tutar ve bu sayede Allah´a ittisal ettiğini söyler. Fakat O, Allah´ın insan ruhuna hulul ettiğine ve vahdet-i vücûda kail olmaksızın, mahlûkatm halikı ile ittisaline ve Allah´a yaklaşmak için rûhânî bir mertebeye yükseldiğine kaanidir.
Sûfî, zâtı ilâhî ile ittisal edecek böyle bir mertebeye gelince, duygularını yitirir ve Rabbında erir (fena fillâh olur.) Bu mertebeye mahv veya sekr mertebesi denir. Çünkü bu mertebeye gelen sûfî, duygusunu yitirmekte, duyulan (mahsûs) şeylerden habersiz bir hale gelmekte ve tek varlıkla bâşbaşa kalmaktadır. Bu hale «vahdet-i şuhud» da denir. Bu halde sûfi, vahdet-i vücûd´da olduğu gibi zât-ı ilâhi ile aynı şey olmuş değildir. Fakat müşahede ile ruhun yükselişi, süfiyi mahsûsâtı (duyular âlemini) idrâk derecesinden alır, keyfiyyet ve şekilden münezzeh bir halde, zât-ı ilâhîyi müşahede derecesine yükseltir.
Bu dereceye yükselen ruh, temizlenmiş olur. Önündeki perdeler açılır ve bu dereceye yükselenler için teklif önemini kaybeder. Hatta bu dereceye yükselen sûfilerden günahları küçümseyen bâzı sözler sâdır olabilir. İbni Teymiyye´nin çağdaşı olan İbni Atâuilah es-Sikenderi, bu konuda şöyle der : «Nefsin mâsiyetteki zevki zahiri ve açıktır. Onun tâatdaki zevki ise, gizli ve bâtınîdir. Gizli olan şeyin de ilâcı zordur.»
Ebul-Hasan eş-Şâzüî, Allah´ı seven ve O´nun sevgisine eren kimsenin günahları küçümseyeceğini kabul eder ve duasında şöyle der:
«Günahlarımızı sevdiklerinin günahları gibi yap; iyiliklerimizi, buğuz ettiğin kimselerin iyilikleri gibi yapma! Senin buğzunun yanında iyilik fayda vermez. Senin sevginin yanında da kötülük zarar vermez. Ümit ve korku içinde olalım diye bize işin içyüzünü gizli tuttun. Bizi korkudan emîn et, ümit kırıklığına uğratma, dileğimizi ver; çünkü biz istemeden önce imânı Sen verdin bize!»
Görüyoruz ki mahabbetin yanında kötülük hükümsüz kaldığı gibi, tâat da buğzun yanında hükümsüz kalmaktadır. Daha sonra sûfîler, günahın affının ümid edileceğini söyler. İbni Atâuilah es-Siken-deri duasında şöyle der: «İlâhî, benden iyilikler zuhur ederse Senin lûtfunladır, minnet Sanadır. Eğer kötülükler zuhur ederse adaletin îcâbı beni cezalandırmak Senin hakkmdır.»
el-Mürsî Ebu´l-Abbas da şöyle dua eder: «İlâhî, Sana isyan be ni tâata, Senin tâatm da beni mâsiyete çağırdı. Bunların hangisinden korkayım ve hangisinden ümitleneyim Mâsiyetler, dersem be-, ni lûtfunla karşılar ve bende korku bırakmazsın. Tâatla, dersem betti adlinle karşılar ve bende ümit bırakmazsın. Heyhat... ´Senin iyiliğinin yanında ben kendi iyiliğimi nasıl görürüm Veya Senin lûtfunu, Sana isyan ederek nasıl unuturum »
İşte büyük sûfîlerden bir kısmının duaları böyledir. Bu sûfî´ler iyilikle mâsiyeti birbirinden ayırmaktadırlar. Fakat mâsiyetin mağfiret, tâatm da kabul edilmesini ümid etmekte, teklifi iskat etmemekte, ancak âsîlere tevbe ve mağfiret kapısını açık tutmaktadır.
Lâkin sûfîlerden haddi aşanlar şöyle derler: «Mahabbet derecesine ulaşanlar için mâsiyetle tâat arasında bir fark yoktur. Şeriat, bunları birbirinden ayırmışsa da, mahabbete dayanan hakikat onları birleştirmiştir.»
Havastan sonra bir kısım avam tabakası gelmiş ve bu tabakaya mensup sûfüer, tasavvuf fikrinin dayandığı felsefi mânâları idrâk etmedikleri halde mâsiyeti de, taâti da tanımaz olmuşlardır. Bâzıları da kendilerinin şeyh olduklarını iddia etmişler, dinî hiçbir Eşeyden korku duymaksızın ve nefs-i levvâmeleri kendilerine hiçbir müdahalede bulunmaksızın, haram şeyleri yapmakta bir sakınca görmemişlerdir.
Esasen bunlar, tasavvufu kötülük işlemek için maske olarak kullanmışlardır.
Hokkabazlık (veya gözbağcılık) : Avamdan bâzıları herhangi bir şeyhe veya evliyadan birisine bağlanmanın kâfi geleceğini ileri sürmüş ve böylece bir kısım keramet ve harikulade şeyler göstermeye çalışmışlardır. Meselâ; kendilerini ateş yakmaz, yılan sokmaz vs. Böylece onlar, bir kısım hokkabazlıklar yapmaya başlamışlardır.
İşte İbni Teymiyye, bu türlü süfîlerle amansız bir mücadeleye girişmiştir. İbni Teymiyye, bu gibi sûfîlerin Moğollarla temas ettiklerini, Şam´ı istilâlarında onlara yardımcı olduklarını, yaltaklık etmek ve bahşiş koparmak için Gazan´ın önünde türlü hokkabazlıklar yaptıklarını görmüştür. Halbuki bu sırada müslümanlar; Moğolların yapacağı işlerden tirim tirim titriyorlardı. îbni Teymiyye, onlar nn bu hareketlerini kötülüklerine ekleyince mücâdelesini şiddetlendirmiş ve onlara karşı yazılarında gayet sert bir dil kullanmıştır.[69]
Âlimlerin Mevkii
Bu karışıklığa rağmen, Bahri Memlûkları (Türk Kölemen Sultanları) ´nın katında âlimlerin büyük bir i´tibarve mevkileri vardı. Çünkü bu sultanlar, dindar insanlardı. Hükümlerinin şeriata uygun olmasını arzu ediyorlardı. Ayrıca bu sultanlar, âlimlere sıkıntılı günlerde daha çok yakınlık gösteriyorlar ve onların nüfuzlarından faydalanıyorlardı. Bâzı kudretli şahsiyete sahip âlimler vardı ki, bunlar, hiçbir şeyden korkmazlardı. Meselâ; îzzüddin b. Abdisselâm bunlar arasındadır. Sultan Zahir Baybars, bu bilgine çok saygı gösterirdi. Süyûtî bu hususta şöyle der :
«Mısır, Şeyh İzzüddin b. Abdisselâm´m sözüyle idare ediliyordu. Sultan CZahir Baybars), bu bilginin emrinden dışarı çıkmıyordu. Hattâ Şeyh (İzzüddin) ölünce, O; «Şimdiye kadar saltanatım yerleşmemişti», demiştir.»[70]
Zahir Baybars, ancak Şeyh İzzüddin´in ölümünden sonra saltanatının yerleştiğini hissetmiştir. Fakat saltanatının yerleşmemiş olması, onun zulmetmesi demek değil, belki bir kusur işlerse ona hakikati gösteren, dinlemezse kendisini tanımayan bilginler vardı demektir.
îzzüddin b. ´Abdisselâm´dan sonra bu bilginlerin başında Şam´ın büyük âlimi Muhyiddin en-Nevevî geliyordu. Zahir Baybars, halka yeni bir vergi tarhedeceği zaman Şeyh Muhyiddin en-Nevevî´nin iti-razıyla karşılaştı. en-Nevevi, ona bu konuda birkaç mektup yazmış ve birisinde şöyle hitap etmiştir:
«Bu sene Şamlılar sıkıntı ve yağmursuzluk yüzünden kıtlığa uğramışlardır. Her şey pahalanmış, ekin ve mahsul azalmış, hayvanlar ölmüştür. Siz biliyorsunuz ki raiyye´ye şefkat gerekir. Ülû´1-emre, hem kendisinin hem de raiyye´sinin maslahatı gözönüne alınarak, nasihat etmek îcâbeder. Çünkü din nasihattir.»
Sultan Baybars, buna sert bir cevap vermiş ve âlimlerin bü tuT tumunu ve Şam´ı istilâ eden Moğolların atlarının nalları altında memleketin ezildiği bir günde onların susmalarını kınamıştır. Sultanın bu cevabında ayrıca bir tehdit vardı. Fakat Şeyh Muhyiddin en-Nevevî daha sert bir cevap yazmış ve bu arada şöyle demiştir:
«Cevabınızda zikredilen kâfirlere karşı bizim susuşumuza gelince; onların memlekette neler yaptığı malûmunuzdur. İslâm sultanları, îman ve Kur´ân ehli insanlar, o azgın kâfirlere nasıl kıyas edilebilir Biz, o.azgın kâfirlere neyle öğüt verecektik Çünkü onlar, bizim dinimize inanmıyorlardı.»
Muhyiddin en-Neyevî, Sultan Baybars´m tehdidini de şu sözleriyle karşılamıştır:
«Benim nefsime gelince; tehdit bana tesir etmez ve Sultana öğüt vermemi engellemez. Çünkü ben, nasihat etmenin, hem kendim için hem de başkaları için bir vazife olduğuna inanmaktayım. Vazife uğrunda başa gelen şeyler hayırdır ve Allah katında bol bol mükâfatı vardır. «Ben işimi Allah´a bırakırım. Doğrusu Allah kulları görür.»[71] Peygamber´ (S.A.V.) Efendimiz bize, nerede olursak olalım hakkı söylememizi, Allah yolunda hiçbir şeyden korkmamamızı emretmiştir. Biz, her hal-ü krâda Sultanımızı seviyor, onun için dünya ve âhiret-te faydalı olacak şeyleri arzu ediyoruz.»
en-Nevevi mektup yazmaya, Sultan da vergi tarhına devam etmiştir. Sultan, bu hareketinde kendisini desteklemeleri için âlimlerin bir tek fetva üzerinde birleşmelerini sağlamıştır. Şeyh Muhyid-din en-Nevevî hariç, bütün âlimler ona boyun eğmişlerdir. Sultan Zahir Baybars, en-Nevevî´yi huzuruna getirtmiş ve sözü edilen fetvayı imza ettirmek istemiş, Şeyh de buna sert bir cevap vermiştir. Aşağıdaki satırlar onun verdiği bu cevap arasındadır:
«Ben biliyorum ki, siz Emir Bundukdâr´ın kölesi idiniz. Mal ve mülkünüz yoktu. Allah ihsanda bulunup sizi sultan yaptı. İşittiğime göre bin tane köleniz varmış ve her birinin kemeri altmmış... Yanınızda yüz tane cariyeniz varmış ve herbirinin türlü ziynet eşyaları mevçutmuş... Eğer bunlar için yaptığınız masrafları devlet işlerine harcasaydınız, köleleriniz altın yerine yün kemerlerle, cariyeleriniz de elbiseleriyle ve ziynetsiz bir halde kalsalardı, halkın malını almanıza ben de fetva verirdim.»
Bunun üzerine Sultan Zahir Baybars kızmış ve : «Memleketim (Şam) den çık git.» demiştir. Şeyh de; «Baş üzerine,» deyip Şam´ın Neva köyüne gitmiştir. Fakîhlerin de; «O, bizim büyük, sâlih ve önder olan âlimlerimizdendir, onun Şam´a geri gelmesini emrediniz.» diye Sultandan ricada bulunmuşlardır. O da, geri dönmesi için müsaade etiriiş, fakat Şeyh, bundan kaçınmış ve: «Sultan Zahir Baybars orada oldukça gelmem,» demiştir. Bundan bir ay sonra Sultan Zahir Baybars vefat etmiştir.[72]
İbni Teymiyye bizzat, debdebeli devrinde Zahir Baybars´ı ve Şeyh Muhyiddin en-Nevevî´yi görmüştür.
Bunun içindir ki îbni Teymiyye, Sultan Nâsıruddin´e karşı olan tutumunda, îzzüddin b. Abdisselâm ve Muhyiddin en-Nevevi´nin tutumlarını örnek edinmiştir. İbni Teymiyye ile mücâhit bilginlerin silsilesi devam etmiştir. Üstelik İbni Teymiyye kılıç kuşanıp cephede savaşmakla, dinî görüşlerinden ötürü çeşitli felâketlere uğramakla adı gecen iki bilginden ayrılmaktadır. Nihayet O, hapishanede çeşitli sıkıntı ve ıztırap içerisinde ruhunu teslim etmiştir. Allah ondan razı olsun, ruhunu sadetsin, ilim ve İslâm´a hizmetinden ötürü mükâfatını artırsın![73]
Ibnı Teymıyye´nin Eserleri Ve Etkisi[74]
îbni Teymiyye, içinde yaşadığı çağı şahsiyeti, görüşleri ve yazılarıyla meşgul etmiş ve devamh bir fikir hareketi meydana getirmiştir, Onun adı, yalnız Şam ve Mısır´da değil, bütün İslâm âleminde yankı uyandırmış ve tesiri nesiller boyu devam etmiştir.
İbni Teymiyye, kendisinden sonra görüş ve fikirlerini gelecek nesillere aktaran birçok kitap ve risaleler yazmıştır. Bir kısım topluluklar, eserleri vasıtasıyla onun din anlayışını ve görüşlerini benimsemişlerdir.
İbni Teymiyye, eserlerini fasih bir Arapça ve kuvvetli bir üslûpla kaleme almıştır. Mücadeleci ve sert dili hasımlarını sindirmiş, talebelerini de kendisine hayran etmiştir. Eserlerini selefiyeci bir bilgin olarak daima âyet, hadîs, sahâbî ve tabiîlerin fetvalarından almış olduğu delil ve hüccetlerle beslemiştir.
Tefsire dair risaleleri: Bu risalelerin bir kısmında, tefsir hakkındaki metodlarım ve âyetlerden şer´î hükümlerin nasıl çıkarılacağını tafsilatıyla anlatmıştır. Tarihçiler, İbni Teymiyye´nin talebelerinden naklederek, tefsire dair yazmış olduğu risalelerin otuz cildi bulduğunu söylerler. Bunlardan bize sadece şunlar intikal etmiştir:
1 Tefsîru Sureti´s-Samed (İhlâs Sûresinin tefsiri]:
2 Tefsîru´l-Muavvizeteyn (Felak ve Nâs sûrelerinin tefsiri),
3 Tefsîru Süreti´n-Nûr (Nur Sûresinin tefsiri).[75] Bu tefsirler Mısır´da basılmıştır.[76]
Akaid hakkındaki risale ve kitapları: İbni Teymiyye´nin. eserlerinin en çoğu bu konu üzerindedir:
1 Kitâbu´1-îman,
2 Kitâbul-îstikame,
3 Îktizau´s-Sırâtı´l-Müstakim,
4 Kitâbu´l-Furkân (Kahire, 1310, 1322 H.),
5 Şerhu´I-îsbahâniyye,
6 Risâletu´l-Hamaviyye,
7 Risâletu´l-Tedmuriyye,
8 Risâletu´l-Vâsıtıyye,
9 Risâletul-Gîylâniyye,
10 Risale fi´I-îhticâc Bi´1-Kader,
11 Risâletu´l-Ba´Iebekiyye (Kahire, 1328 H.),
12 Risâletu´I-Ezheriyye,
13 El-İklil Fi´1-Müteşâbih ve´t-Te´vîl,
14 Risâletu Marâtibi´l-îrâde,
15 Risâletu´1-Kazâ vel-Kader,
16 Beyânu´1-Hüdâ Mine´d-Dalâl,
17 Mu´tekadâtu Ehli´d-Dalâl,
18 Maaricu´l-Vusûl (Bir kısım filozof ve karmatîlere reddiyedir).
19 Es-Sual Ani´1-Ârş,
20 Beyânu´l-Firkati´n-[77]Naciye[78]
İstidlal metodlarına dair eserleri;
1 Nakdu´l-Mantık,
2 Er-Reddü Alâ´l-Mantık,
3 Er-Reddü Alâ´I-Felâsife.[79]
Cedele dair bazı eserleri:
1 Minhâcu´s-Sünne,
2 _ Muvâfakâtu Sahîhi´l-Menkul Li Sarîhi´l-Ma´kûl,
3 Tenbihu´r-İlaculi´1-Âkıl Alâ Temvîhi´l-Batıl. Îbni Teymiyye bu eserinde din, akaid, helâl ve haram üzerinde cedel konusunu incelemiştir.
4 El-Cevâbu´s-Sahih Limen Beddele dîne´I-Mesîh (Kahire, 1322 H.). Şeyhu´l-îslâm îbni Teymiyye´nin bu Ölmez eseri, dört büyük cilt teşkil etmektedir. Müellif bunu şu iki gaye ile yazmıştır:
a) Hıristiyanlar arasında îslâmiyeti yaymak, Meşinin mahiyetini açıklamak, Hıristiyanlık dînini ve îslâmî hakîkatları ortaya koymak, müslüman ve hıristiyanlar arasındaki savaşların sebebini incelemek, müslümanlara karşı tahrikleri ve zimmüerin durumlarını anlatmak.
b) Kıbrıs´tan gelen bir mektupta[80] Hıristiyanlık dini anlatılmakta, sadece bunun hak din olduğu ve bütün insanların bu dîni kabul etmesi gerektiği belirtilmektedir. İşte İbni Teymiyye, bu mektuptaki fikirleri şiddetle tenkit ve reddetmiştir. Hıristiyanlığın eski bir din olup İslâmiyet gelince neshedildiğini, esasen mevcut Hıristiyanlığı Aziz Pavlos´un kurmuş olduğunu anlatmaktadır.
İbni Teymiyye´nin bu eseri altı bölümden ibarettir. Birinci bölümde, hıristiyanlarm, Hz. Muhammed´in kendilerine değil, Araplara gönderildiği iddiası reddedilmektedir. Burada çocukların sünnet edilmesi ve domuz etini, kitapları değil, kendilerinin helâl saydıkları ele alınmaktadır. İkinci bölümde, Hz. Muhammed´in, onların dinini Kur´ân´da övdüğü ve tanımış olduğuna dair ileri sürdükleri iddialar reddedilmektedir. Kur´ân´da övülen Hıristiyanlığın, onların kabul ettiği şekilde bir Hıristiyanlık olmadığı açıklanmaktadır. Üçüncü bölümde geçmiş peygamberlerle semavi kitapların, onların teslis inancını bildirmiş oldukları iddiası çürütülmektedir. Dördüncü bölümde, teslis akidesinin doğruluğuna dair ileri sürülen akli ve nakli deliller çürütülmekte ve tehvid akidesi isbatlanmaktadır. Beşinci bölümde, hıristiyanlarm, teslisi, birlikte çokluk şeklinde kabul edip kendilerinin de tehvid ehli olduklarına dair iddiaları münakaşa edilmekte ve birlikte çokluğun birbirine zıt olduğu, üç şeyin aynı zamanda hem «bir» hem «üç» olamıyacağı gösterilmektedir. Altıncı bölümde, Mesîhin, Musa aleyhisselâmdan sonra gelen peygamberlerin en büyüğü olduğu ve başka peygamberlerin gelmesine lüzum kalmadığına dair iddialar cerhedilmektedir.
İbni Teymiyye, cedele dair bütün bu eserlerinde hem aklî, hem de nakli delillere dayanarak görüşlerini isbata ve muarızlarını susturmaya çalışmaktadır.
Fıkha dair eserleri: İbni Teymiyye´nin en verimli eserlerinden .büyük bir kısmı da fıkha aittir:
1 Fetvaları: bunları Mısır ve Şam´da yazmış olup büyük ciltler teşkil etmektedir.[81]
2 Fıkhın kaide ve prensiplerini anlatan kitapları: Bu konuda, Kaide fi´I-İctihad Ve´t-Taklid, Kaidetu´l-Cihad, Kaidetu´l-Kıyâs, Kavaid fi Ahkâmi´l-Kenais ve Kavaid fi´1-Vakf Ve´1-Vasâyâ gibi pek çok eserleri vardır.
3 Fıkha dair diğer risale ve kitapları: Burada Risâletu´1-Kı-yas, Risâletu´l-Hısbe, fi´1-İslâm, Kitab fi Nik&hi´l-Muhalil, Kitâbu´s-Siyâseti´ş-Şer´iyye fi İslâhi´r-Râî Ve´r-Raiyye, Kitâbu´1-Ukûd, Kitâb fi Usûli´1-Fıkh, Kitâbu´l-Farki´l-Mübîn Beyne´t-Talâk Ve´l-Yemin gibi eserleri zikredilebilir.
Ayrıca İbni Teymiyye, dedesi Şeyh Mecdüddin´in «Kitabu´I-Muharrar fil´1-Fıkh» adlı eseriyle Şeyh Muvaffakuddin´in «Kitâbu´I-Umde fi´1-Fıkh» adlı eserini şerhetmiştir ki, bu sonuncusu birkaç cilt teşkil [82]etmektedir.[83]
Talebeleri
İbni Teymiyye´nin Kahire, İskenderiye ve Şam´da birçok talebe ve dostları vardı. Bunların bir kısmı halk´dan, diğer kısmı da ilim erbabı kimselerdir. İlimle uğraşan talebelerinin çoğu Hanbelî, bir kısmı da Şafiî idi. İbni Teymiyye, yaklaşık olarak 46 sene ders okutmuştur. Yani 21 yaşından 67 yaşına kadar, yâni ölünceye dek hocalık yapmıştır.
En seçkin talebesi İbni Kayyim el-Cevziyye (691-751 Hî´dir. Babası Şam´da bulunan el-Cevziyye Medresesinin kayyimi idi. Bu sebepten O, bu isimle meşhur olmuştur. Sadece «İbnul-Kayyim» diye de anılır. Adı Şemşüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ebî Bekr´dir. İbni Kayyim el-Cevziyye´nin pek çok değerli eserleri vardır. İ´lâmu´I-Muvakkıîn (2 cilt, Delhi 1314 H.) El-Kelim tü´t-(:::), Medâricu´s-Sâlikîn (3 cilt, Kahire 1333 H), Zâdu´I-Maâd (Kahire, 1324 H.) Et-Turuku´1-Hikmiyye Fi´s-SiyâsetTş-Şer´iyye (Kahire, 1317 H.), Miftâhu´s-Saâde (Kahire, 1323 H.), İgâsetu´l-Lehfan (Kahire, 1318 H.), fctimâu´1-Cü-yûşi´lrislâmiyye Fi´r-Reddî aIa´I-Muattıle Ve´1-Cehmiyye adlı eserleri herkesçe bilinmektedir.[84]
Îbnî Teymîyye Ve Vahhâbîlik
Daha önce de söylediğimiz gibi İbni Teymiyye, çağında büyük bir fikir hareketi meydana getirmiş ve etkisini kendisinden sonraki nesillerde devanı ettirmştr. İnsanlar, İbni Teymiyye hakkında iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmı onun şahsiyet, ilim ve görüşlerini son derecede takdir ederken, diğer bir kısmı, onu tecsim ve teşbîh´e sapmakla, hattâ daha ileri giderek zındıklık ve dinsizlikle itham etmiştir. Bunlardan başka bir zümre de mutedil bir vaziyet almış ve onun bâzı görüşlerini benimsemiş, bâzı görüşlerini de reddetmiştir. Fakat onu tecsim, teşbih, zındıklık ve dinsizlikle itham etmemiştir. Bu her üç sınıf aa, İbni Teymiyye´nin kendi çağında ortaya çıkmıştır.
Vefatından sonra da) onun taraftarlarıyla aleyhtarları arasındaki şiddetli mücadeleler bir müddet devam etmiştir. Daha sonra yavaş yavaş leh ve aleyhindeki taassub azalmış, ona karşı mutedil davrananlar çoğalmıştır. îbni Teymiyye´nin ihlâs ve İslâm uğrundaki mücadelesi zamanla takdir edilmeye başlanmıştır. Hanbelılerin ekserisi onun görüşlerini benimsemekle beraber, âlimlerin çoğu akî) de ile ilgili görüşlerine muhalefet etmişlerdir. Fakat hem muhalefet, hem de muvafakat edenler, her insanın yanılabileceğini gözö-nüne alarak, onun hatâlarını da iyi niyetine hamletmişlerdir.
Nihayet Hicrî, XII. yüzyılda Arabistan´ın Necid bölgesinde yaşamış olan Muhammed b. Abdilvahhâb (115-1201 H./1703-1787 M.), îbni Teymiyye´nin akaid ve fıkha dair eserlerini ciddiyetle incelemiştir. Bu zat, İbni Teymiyye´nin görüşlerine büyük bir bağlılık, hattâ katı bir taassub göstermiş ve bunları yaymaya çalışmıştır. Çevresinde kendisini dinleyen ve görüşlerini benimseyip ona yardımcı olan birçok kimseler meydana gelmiş ve sonunda bunlaf küçük bir devlet bile kurmuşlardır.
Bugünkü Suudî Arabistan Krallık âilesf nin dedesi olan Muhammed b. Saûd (öl. 1179 H./1766 M.) Muhammed b. Abdilvahhâb´m . enİştesi idi. Bu şahıs, güçlü bir cengâver olup İbni Teymiyye´nin görüşlerini, yaymak ve himaye etmek için birtakım savaşlara girmiştir. Çünkü O, bu hareketinin Sünnet olduğuna inanıyordu. Belki de, burada siyasi arzu ile dînî bir mezhebi destekleme işi içice girmiş ve bu iki unsur yekdiğerine yardımcı olmuştur. Böylece îbni tey-miyye´nin kabir ve türbelerin, hattâ Peygamber (S.A.V.l´in mübarek kabrinin ziyareti ile ilgili görüşlerini gerçekleştirmeye çalışan küçük bir devlet teşekkül etmiştir. Bunlar, Sünnet işliyoruz diye bütün bid´atlara karşı amansız bir mücadeleye girişmişlerdir. Şiilere ait mescidleri yıkmışlar, camilere minare ilave edilmesini, namazdan sonra teşbih kullanılmasını yasak etmişlerdir. Her şeyi İslâm´ın ilk asrındaki sadeliğe götürmek için uğraşmışlar ve çevrelerindeki müslümanları ikna ederek kendilerine yardımcı yapmışlardır. Bu suretle İbni Teymiyye´nin taraftarları, İslâm ülkelerinde yeniden çoğalmaya başlamıştır.
Kendilerine Vahhâbîler adını veren bu yeni İbni Teymiyye´çilerin, muhaliflerine karşı gösterdikleri sert hareketler, bid´at diye bir kısım mubah şeylere hücum edişleri ve akidelerine fazla bağlılıkları, İslâm ülkelerinde kendi düşmanlarının artmasına sebep olmuştur. Özellikle bunlar, karşılarına çıkan her engeli silâh kuvvetiyle yıkmaya başlayınca, çok ciddî bir durum meydana getirmişlerdir.
Vahhâblîer, Osmanlı Devletine karşı ayaklanmışlar ve şiddetli savaşlara girişmişlerdir. Bir ara Osmanlılar, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa´dan yardım istemişler ve Mısırlı askerlerin eliyle Vahhâbilere şiddetli bir darbe indirerek, onları çıkmış oldukları Necid bölgesine tekrar sokmuşlardır.[85]
Bununla birlikte Vahhâbîler, İbni Teymiyye´nin kabir ziyaretiyle ilgili vesair görüşlerine taassup derecesinde bağlı olan . gizli bir kuvvet halinde Arabistan içlerinde varlıklarını korumuşlar; fakat genel olarak Necid bölgesinden dışarı çıkmamışlardır. Birinci Cihan Savaşında Arabistan Osmanlıların elinden çıkınca, daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu çökünce Kral Abdulaziz ÂI-i Saûd, Mekke ve Medine´ye hakim olan Hâşîmî ailesini mağlup etmiş ve Hicaz dâhil, Arabistan yarımadasının çoğunu ele geçirerek, Suudi Arabistan Krallığını kurmuştur.
İbni Teymiyye´nin akide, türbelerin ziyareti vesair görüşlerine bağlı olan bu devlet idarecileri, kısmen de olsa, bugün ilk sertliklerini terketmişlerdir. Belki bunun sebebi, Hac mevsimlerinde çeşitli İslâm ülkelerinden Hicaz´a gelen müslümanlarla temas etmeleri, Beytulla civarında bütün müslümanlara emniyet ve huzur sağlamaları gerektiğini hissetmiş olmalarıdır.
İbni Teymiyye´nin görüşlerine Vahhâbilerin sıkı sıkıya bağlanışları ve bunları âlimleri vasıtasıyla yaymaya çalışmaları, kendilerine has bir kültür doğurmuştur. Arabistan yarımadasında oturan diğer Araplar bu kültürden yoksun idiler. Vanhâbîler ümmi oldukları halde, Arabistan yarımadasının´büyük bir kısmını ele geçirince bu kültürü, yarımadanın her tarafına yaymaya çalışmışlardır. Buna rağmen, cehalet, bütün yönüyle onlar- üzerinde hüküm sürmekteydi. Lâkin son yıllarda bir uyanış olmuş ve Suudi Arabistan´da birçok okullar tesis edilmiştir.
Kısaca Saûdiler Vahhâbiler, Hanbeli mezhebine bağlı olmakla1 beraber, Âhmed b. Hanbel´den sonra kendileri için ikinci İmam olarak İbni Teymiyye´yi tanırlar.
Bütün müslümanlarm hak, adalet ve istikamet üzere olmasını Cenâb-ı Hak´dan dileriz. Başarı Allah´dandır.[86]
S O N
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/507.
[2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/509.
[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/510-511.
[4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/511-513.
[5] Tam adı, Ebul-Feth Takiyuddin Muhammed b. Ali b. Vehb olup «İbni Dakik» diye meşhurdur. (51. 702 H.) Muhaddis, fatih ve şâir olan bu zat, Şafiî mezhebinde iken sonra Mâliki mezhebine geçmiştir. Çeviren.
[6] el-Eş´arî, 260 H. yılında doğmuş ve takriben 330 H. yılında Ölmüştür, önce niu´tezilî olan el-Eş´arî, daha sonra Ehl-i Sünnet mezhebini benimsemiş ve akaidle ilgili hadisleri kabul etmiştir. Lâkin, Kur´ân ve Hadisteki müteşâbihleri te´vil ettiği için bir loşun Hanbelîler ona muhalefet etmiştir. İşte tini Teymiyye de bunlar arasındadır.
[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/513-514.
[8] Yazar Muhammet! Ebu Zehra, «İbni Teymiyye» adlı ve 1952 yılında Kahirede basılan eserindeı, sırası geldikçe İbni Teymiyye´nin görüşlerini münakaşa etmektedir, özellikle yazar, adı geçen eserinin 286-293 üncü sayfalarında müteşâbihlerin te´vîlini yerinde bulmakta, te´vilden kaçınıldığı takdirde tecsîm´e sapılacağını ileri sürerek, İbni Teymiyye´yi tenkit etmektedir. Çeviren.
[9] Kalem Sûresi, 4.
[10] İbni Kesîr, el-Bidâye Veîn-Niâye, c. XIV, s. 4.
[11] Bu kısmın «İlim Mihrabından Savaş ve Siyaset Alanına» )bhşlıkh bölümüne bakınız. Çeviren.
[12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/514-518.
[13] Bu hükümdar, Muhammed Nâsırüddin b. Kalavun (öl. 698 H.) olup Mısır´ın Türk asıllı Kölemen sultanlarından 9 uncusu ve birleşik Moğol-Haçlı ordularım Suriye´de perişan eden Sultan Kalavun´un (ÖL 688 H.) oğludur. Çeviren.
[14] el-Kâmiliyye Dârul-Hadisi Kahire´de Eyyûbî sultanlarından besincisi olan Sultan el-Melik el-Kâmil Nâsırüddin Mohammed (51. 622 H.) b. el-Melik el-Adil tarafından inşâ edilmiştir. Bu medrese, İslâm âleminde ikinci olarak tesis edilen bir Dârul-Hadîs´dir. tik Dârul-Hâdis, Şam´da Suriye Atabeklerinden Nuruddin Manmud b. Zengl (ÖL 541 H.) tarafından yaptırılmıştır. Çeviren.
[15] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/519-521.
[16] Burası, Kahire- Kalesi içinde ve kuyu şeklinde bir yerdi Çeviren.
[17] Tarihu Îbni Keşîr, c. IV, s, 38.
[18] Arş meselesi: Allah´ın arş üzere istiva etmiş olması; kelâm meselesi: Allah´ın harf ve seslerle konuşup konuşmaması; nüzul meselesi de; bâzı hadîslerde bildirildiğine göre, Allah´ın belirli gecelerde semâlara inişi meselesidir.
Bir hadîs-î şerif de: «Allah her gece dünya semasına nüzul eder (iner).» buyurulmuştur. Tartışma konusu olan nüzul meselesi budur. İmam Gaz-zâlî, «licâmul-Avam An-llmil-Kelâm» adlı eserinde bu meseleleri ele alır ve nüzul meselesinde şöyle der; Nüzulün mânâsını anlamak için üç cisme ihtiyaç vardır: 1 Yüksekte bulunan bir cisim, 2 Aşağıda bulunan bir cisim, 3 Yukardan aşağı inen bir cisim. Bâzan da «nüzul» kelimesi bunların birine ihtiyaç duyulmadan kullanılabilir. Meselâ Kur´ân´da; «Sizin için hayvandan sekiz çift inzal etmiştir.» (Zümer Sûresi, 6) buyurlumuştur. Gökten öküz veya deve indirildiği görülmüş müdür Bu âyet-i kerîmedeki nüzul kökünden gelen «inzal», yaratmak anlamında kullanılmıştır. O halde hadîs-i şerîfde geçen nüzulün mânâsı da başka olup onu biz anlayamayız. Elbet bu, Allah´ın azamet ve celâline yakışır bir mânâ ifade etmekte olup bunun için kafa yormamız faydasızdır. (Bak. Muhammed Ebu Zehra, İbni Teymiyye, Kahire 1952, s. 290.) Çeviren.]
[19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/521-523.
[20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/524-525.
[21] Bu münakaaşlar için bak. İbni Kesîr, c. XIV, s. 46.
[22] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/525-530.
[23] Böylece İbni Teymiyye, tam yedi yıl ve yedi aylık bir ayrılıktan sonra Şam´a tekrar gelmiş oluyordu. Çeviren.
[24] Büyük İmam ve müctehidler de görüşlerinde böyle delillere dayanıyorlardı, İbni Teyimyye ise, bu delilleri kendi anlayışına göre değerlendiriyor ve onlardan ayrı sonuçlara varıyordu. Çeviren.
[25] Azhab Sûresi, 72.
[26] İbni Teymiyye´nin fikhî inceleme ve araştırmaları dört kısma ayrılır:
1 Hanbelî mezhebine bağlı olarak verdiği fetvalar ve bu mezhebi savunduğu hususlar.
2 Mezhebler arası karşılaştırmalara dayanarak incelemiş olduğu meseleler.
3 Dört mezheb ye Ehl-i Sünnetin dışına çıkmaksızın yapmış olduğu seçme (tercih )´Ier.
4 Dört mezhebe bîrden muhalefet ettiği ve hazan Şiî İmamların görüşlerini benimsediği, bazan da tek basma ileri sürdüğü ictihadlar. Çeviren.
[27] Türkçemizde yaygın olan «Üçten dokuza boşadım» veya «Üç talâkla boşadım» sözü ile, İbnî Teymiyye ve İbnî Kayyım el-GvziyyeVe göre bir talâk vâki olur. Çeviren.
[28] Bakara Sûresi, 329.
[29] Bakara Sûresi´nin 230. âyetinde; «Yine erkek, karışım (üçüncü defa) boşarsa ondan sonra kadın kendisinden başka bir ere nikahlanıp varmadıkça ona helâl olmaz.» buyurulmuştur. Buna göre Üçüncü defa boşanan bir kadın başkasıyla evlenip yeni kocasının ölümü sebebiyle nikâhı zail olmadıkça veya normal ve meşru herhangi bir sebeple ondan boşanmadıkça ilk kocasıyla tekrar evlenemez. Böylece Kur´an-ı Kerîm´-de üç talâk zikredilmiş oluyor. Çeviren.
[30] Sahâbîlerden îbni Abbas, İbni Mes´ud ve Abdurrahman b. Avfta bu görüşte olduğu Hz. Ali´den nakledilmiştir. (Bak. M. Muhyfddin Abdalhamid, el-Abvâl es-Şahsiyyet, Kahire 1958, s. 271, 372). Çeviren.
[31] İbni Hazm de bu görüştedir. Çeviren.
[32] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/530-534.
[33] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/534-535.
[34] Ahmed b. Hanbel, bu hadîs-i şerifi Ebn Htireyre´den şu şekilde rivayet etmiştir: «Benîm kabrimi bayram (yeri) yapmayınız. Erlerinizi de kahir haline getirmeyiniz...» (Bak. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. II, s, 367.) Çeviren.
[35] İbni Kayyım el-Cevaâyye, Şam kalesine hapsedilmişti. Çeviren.
[36] Tam adı, Takıyyüddin Ebu Abdîllah Muhammed b. Ebî Bekr b, İsa´dır (öl. 750 H.) Bu zat, bir ara Mısır diyarı Kadısı (Başfcadı) olmuştur.Çeviren.
[37] İbni Kesîr, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. XIV, s. 134.
[38] Gazan, Şam üzerine yürüyen Moğolların (İlhanlıların) başkumandanları Mahmud b. Argun´dur (81. 703 H./1304 M.). Cebeliyye: Dağdan inip şehri yağma eden Nusayrîler´dir. Cehmiyye: Allah´ın sıfatlarım inkâr eden i´tikadî bir fırkadır. Ittihadiyye: Vahdet-i vücûda inanan sûfîlerdir.
[39] A´raf Sûresi: 187.
[40] İbni Teymiyye kitapları, kâğıt, kalem ve hokkası elinden alındıktan bir müddet sonra dayananuyarak hastalanmış, bir rivayete göre 20 Zilka´de 738 tarihinde. Pazarı Pazartesiye bağlayan gece ölmüş ve Sûfîler mezarlığına defnedilmiştir. Çeviren.
[41] Rivayete göre cenazesinde ikiyüz bin erkek ve onbeş bin kadın bulunmuştur. Çeviren.
[42] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/535-541.
[43] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.
[44] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.
[45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.
[46] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542-543.
[47] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/543.
[48] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/543-544.
[49] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/544.
[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/544-545.
[51] Hac sûresi, 60.
[52] Bununla «Cebel-i Rasravan» kastedilmektedir. Çeviren.
[53] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/545-549.
[54] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/550.
[55] Mü´minûn Sûresi, 53.
[56] Kehf Sûresi, 23.
[57] «Biz. Allah´a aidiz ve biz ona döneceğiz.» (Bakara: 156) Çeviren.
[58] «Güç ve kuvvet, ancak Yüce Allah iledir.» Çeviren.
[59] Bu zat, Müeyyidüddiri Muhammed b. el-Alkamî olup Abbâsflerin son veziridir. Hâlâgu Bağdadi işgal edip Abbasî Devletini ortadan kaldırdığı zaman adı geçen veziri Bağdad´ra idaresine memur etmiştir (51. 1358 M.) Çeviren.
[60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/551-553.
[61] Bu zat, el-Muzaffer Seyfüddin Kutuz´dıır (öl. 657 H.) Çeviren.
[62] Târihu îbni Kesîr, c. X, s. U8.
[63] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/554-555.
[64] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/555-556.
[65] Bu büyük Türk hukukçusunun tam adı, Şemsu´l-Elimnıe Ebu Bekr Mu-hammed b. Ahmed ez-Serahsî´dir (öl. 483 H.) el-Mebsut, 1324 H. yılında otuz cüz halinde Kahire´de basılmıştır. Çeviren.
[66] Tam adı, Mahyiddin Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevi´dir (ol. 677 H-). Kitâbul-Mecmu´un metni olan el-Mühezzeb, Ebu İshak eş-Şirazî´ye aittir. Çeviren.
[67] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/556-558.
[68] Buradaki «Varlık Vücud» kelimesine mukabil yukarıda «İkinci mih, neti» başlıklı kısımda geçen aynı şiirde «eşya» kelimesi yer almıştır.Çeviren.
[69] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/558-560.
[70] Süyûtî, Husnü´l-Muhadara, c. II, s. 66.
[71] Mü´min Sûresi, 44.
[72] Bu münakaşa ve yazışmalar için Bak. Süyûtî, Hasnül-Muhadara, c. II, s. 67-71.
[73] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/561-563.
[74] Bu ve "bundan sonraki kısımlar müellifin «İbni Teymiyye» (Kahire, 1952 );âdlı eserinin 509-531. sayfalarından özet olarak tercüme edilmiştir.Çeviren.
[75] Bu essr, Taberi tefsirinin kenarında basılmıştır (Delhi, 1329 H.) Çeviren.
[76] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/564.
[77] Ayrıca bu konuda şu eserleri de vardır:
1 Kitâbü´t-Tevessûl Vel-Vesile (Kahire, 1318 H.)
2 Kîtabu>Şârîmia-Meslûl alâ ŞâtimVr-RasûI (Haydarabad, 1322 H.)
3 El-Cevânü´ Fi´s-Siyâsetil-îlâhîyye (Bombay, 1306 H.)
îbni Teynüyye´nin yukarıda zikredilen bir kısım risale ve kûçök bitapları, «Mecmûatü´r-Resâll» adı altında basılmıştır (Kahire, 1323 H.)Çeviren.
[78] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565.
[79] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565.
[80] İslâm Ansiklopedisinde (İstanbul, 1950); İbni Teymiyye maddesinde bu mektubun Saydâ ve Antakya metropoliti PauTa ait olduğu kaydedilmektedir. Çeviren.
[81] Bu fetvalar «Mecmûatul-Fetâvâ» adı altında (Kahire 1336-1339 H.) beş büyük cilt halinde basılmıştır. Çeviren.
[82] İbni Teymiyye´nin gerek sağlığında, gerekse ölümünden sonra eser ve görüşlerini savunan veya reddeden İslâm âlimleri vardır. Bugün de aynı münakaşalar devam etmektedir. Meselâ; Yusuf en-Nebhânî, Sevabı-kul-Hakk (Kahire, 1323 H.) adlı eserinde İbni Teymiyye´ye hücum etmektedir. Buna karşılık, Ebûl-Maâlî eş-Şâfiî es-Selâmî de Gâyetul-Emâni (Kahire, 1335 H.) adlı eserinde bu hücumları reddetmektedir.Çeviren.
[83] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565-567.
[84] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/567-568.
[85] Yâni Sultan İkinci Mahmud´urı emriyle Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, önce bizzat kendisi, sonra da oğlu İbrahim Paşa vasıtasıyla Vahhâbîleri tenkil etmiştir. Çeviren.
[86] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/568-570.
|
|
|
Maturidilik |
|
Yazar: RasitTunca - 08-29-2018, 09:39 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Matürîdî´nin Metodu Ve Görüşleri
a) Metodu:
b) Görüşleri:
MATÜRİDİLİK
Bu mezhep, Ebu Mansur el-Matüridî diye meşhur olan «Muham-med b. Muhammed b. Mahmud»´a nisbet edilmektedir.
Mfttürîdi, Semerkant´da, «Matürid» mahallesinde doğmuştur. Hicri 333, Miladi 914 de vefat ettiği tesbit edilmiştir. Hicri üçüncü yüzyılın son üçtebirinde ihnini -tahsil etmiştir. Yani Mutezilelerin, Hicri 3. yüzyılın ilk üçtebirinde fıkıh ve hadis âlimlerine kötü muamelelerinden dolayı halkın nefretini kazandıkları ve gazaplarına uğradıkları bir dönemde ilmini tahsil etmiştir.
Matürîdi´nin, hangi tarihte doğduğu, kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Hicri 3. yüzyılın ortalarında doğduğu anlaşılmaktadır. Matürîdi´nin, Hanefî fıkhını ve ilm-i kelâmı Hicrî 268 de vefat eden Yahya el Belhi´den okuduğu, kesinlikle sabittir.
Matürîdi´nin memleketi fıkıh ve usul-i fıkıh dallarında tartışma ve münazaraların çokça yapıldığı bir memleketti. Hanefî fıkıhçıîarı ile Şafiî fıkıhçıîarı arasında münazaralar yapılırdı. Öyleki, matemler esnasında dahî mescitlerde bu tip münakaşalar yapılırdı.
Fıkıh ve hadis âlimleriyle, Mutezilîler arasında fikri savaşlar şiddetlenince, fıkıh ve usul-i fıkıh sahalarında tartışmalar yapıldığı gibi, bu defa tartışmalar ilm-i kelâm sahasına kaydı. îşte Matüridi, akli düşüncelerle elde edilen neticeler sayesinde yai ısların kazanıldığı böyle bir ortamda yaşadı.
Matüridi, Hanefî mezhebindendi. Bunun ilm-i kelâmda geniş araştırmaları yanında, fıkıh ve usul-ü fıkıh dallarında da geniş araştırmaları vardı. îlm-i kelâm ile, fıkıh ve hadis âlimlerine yardım etti. Fakat Matüridi, hernekadar Eş´ari´nin vardığı neticelerin tamamında olmasa dahi, çoğunda onunla birleşmiş ise de, onun metodundan başka bir metod izlemiştir. înşallah bu hususu ilerde daha açık olarak izah edeceğiz.
Hanefi âlimlerinin çoğunluğu, İmam Matürîdi´nin varmış olduğu neticelerin, Ebu Hanife´nin, inanç hususunda tesbit ettiği neticelerle tam olarak birleştiği görüşündedirler. Ebu Hanife (R.A.)´nin üm-i kelâm dalında da geniş araştırmaları bulunmaktadır. Bu ilim dalında da parmakla gösterilecek kadar meşhurdu. Bunu, bizzat kendisinin ifade ettiği de anlatılmaktadır. Ebu Hanife´nin, itikadi meselelerde tartışmak için yirmi iki defa Basra´ya yolculuk yaptığı rivayet edilmektedir. Bu da, kendisini, tamamen fıkhı incelemelere vermesinden öncedir. Ebu Hanife´nin, eski araştırmalarından tamamen ayrıldığı söylenemez. Özellikle, İslâm inancını söküp atmak isteyen zındıklar ve benzerleri, Ebu Hanife´nin döneminde fikrî sapıklıkları yaymayı teşvik ediyorlardı. Ebu Hanife´den bu ilim dalında küçük risaleler kalmıştır. Bu risalelerdeki malumatların, Ebu Hanife´ye ait olduğunda şüphe yoktur. Hernekadar bu risalelerin kim tarafından te´lif edildiği âlimler arasında münakaşa konusu olsada... Bu risalelerden bir kısmı şunlardır:
el-Fıkhul Ekber
el-Fıkhul Ebsad
Risaletu Ebi Hanife ila Osman el-Bettî
Vasiyyet-i Ebu Hanife litilmizihi Yusuf b. Halid es-Semtî
Kitabul ilm, berren ve bahren ve sarkan ve garben ve bu´dan ve kurba.
Bu risalelerin bütününden, ortaya atılan şu meseleler hakkında, Ebu Hanife´nin, kendisine mahsus müstakil bir görüşü bulunduğu neticesine varılır. Bu meseleler, Allah Tealâ´nm sıfatlan, imanın mahiyeti, Allah´ı bilmenin, akıl ile mi, yoksa nakil yoluyla mı gerekli olduğu meselesi İnsanın yapmış olduğu işlerin, kendiliğinden iyi veya kötü olup olmaması, Allah Tealâ´nm, bütün mahlukat üzerindeki mutlak hakimiyetini kabul etmekle beraber, kulun fiilinin, kulun kendisine nisbetinin derecesi, kaza ve kader meselesi ve benzeri meselelerdir.
Iraklı fıkıh âlimlerinin hocası, İmam Ebu Hanife´den nakledilen bu görüşlerle, Ebu Mansur el-Matürîdî´nin, kitaplarında tesbit ettiği görüşler arasında ilmi bir karşılaştırma yapıldığı zaman, bu düşüncelerin, aslında birleştikleri ortaya çıkar. Bu nedenle âlimler, İmam Matürîdî´nin görüşlerinin, Ebu Hanife´nin, inanç hususundaki görüşlerinden kaynaklandığını ve Ebu Hanife´nin görüşlerinin esas olduğunu anlatmışlardır.
Irak âlimleri, çevrelerinde bulunan Şam âlimleri ve benzerleri, Ebu Hanife´nin fıkhı görüşlerini teferruatı andırmaya girişmişler, onun, itikad hakkındaki görüşlerine ise, önceleri yanlarında bulunan, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşleriyle, daha sonra da İmam
Eş´ari´nin bu husustaki görüşleriyle yetinerek pek önem vermemişler. Fakat, Maveraünnehr âlimleri, fıkhî görüşlere çok önem vermeleriyle birlikte,. Ebu Hanife´nin, itikad hakkındaki görüşlerine de özel bir itina göstermişler; bu görüşleri şerh etmeye, bunlar üzerinde yorumlar yapmaya ve bunları aklî delillerle ve mantıki kıyaslarla desteklemeye çalışmışlardır.
Matürîdî, kendi görüşleriyle Ebu Hanife´nin görüşleri arasındaki irtibatı araştırmayı bize bırakmıyor, bizzat kendisi, Ebu Hanife´nin şu kitaplarını rivayet ettiğim söylüyor. Bu kitaplar; «Fıkhul Ebsat, Risale ileîbetti, el-Âlinı vel Müteallim, Vasiyyetü Ebu Hanife li .Yusuf b. Halid» adlı kitaplardır.
Matüridi bu kitapları, Ebu Nasr Ahmet.b. el-Abbas el-Eyadî´den, Ahmed b. îshak el-Cürcani´den ve Nasr,b. Yahya el-Belhi´den rivayet ettiğini, bu zatların da bu kitapları, Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´nin talebesi, Ebu Süleyman Musa el-Cürcanî´den rivayet ettiklerini, Ebu Süleyman´ın da bu kitapları, Ebu Hanife´nin talebesi ve kendisinin hocası olan Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´den rivayet ettiğini anlatır.
«İşârâtül Meranı» adlı kitabın sahibi, bu rivayet silsilesinin sonunda şöyle der: Matüridi, bu temel kaynakları, kendi kitaplarında kesin delillerle tahkik etmiş ve bunları, açık delillere dayandırarak, sağlam bir şekilde detayîandırmıştır.
Dostumuz, merhum, Zahidüî Kevseri «İşâratül Meram» adlı eserin mukaddimesinde şunları söyler: «Maveraünnehr ülkeleri, heva ve heveslerden. ve bidatlardan uzaktı. Çünkü bu memleketlerde, insanlar üzerinde istisnasız .bir tesir ve hakimiyeti vardı. Orada bulunanlar, hadisleri nesilden nesiîe naklederlerdi. Nihayet, «îmamül Hûda» diye tanınan, ehl-i sünnet imamı, Ebu Mansur Muhammed el-Mafrüridî ortaya çıktı. Kendisini, bu meseleleri tahkik etmeye ve delillerini tedkik etmeye vakfetti. Böylece, hem aklı hem de şer´i memnun edecek eserler yazdı. Buradan anlaşılıyor ki, Ebu Mansur el-Matüridî, itikad hakkındaki görüşlerini, Ebu Hanife´den rivayet ettiği bu risalelerde naklçdilen fikirlere dayandırmış ve bunları daha da detaylandıranş, açıkça izah edilmeyen hususları da izah edilen hususlar ışığında geliştirmiştir. Matüridî, dini mevzuları, aklî ve mantıki delillerle ispat eder ve şüpheye mahal bırakmazdı. Matüri-´di, incelediği konularda birçok kitaplar yazmıştır. Bu kitaplardan
bir kısmı şunlardır:
Tevilül Kur´an Me´haz eş-Şeraya
Kitab el-Cedel
El Usul fi Usul ed-Din
El-Makalât fil Kelâm
Kitab el-Tevhîd
«Ka´bî»nin Evailül Edilleye Reddiye adlı kitabı
«Kâ´bî´nin» Tehzibül Cedel adlı eserine reddiye
Ebu Muhammed el-Bâhüî´nin «Usulûl Hamse» adlı kitabına reddiye
Bazı Rafizîlerin «Kitabül İmame» adlı eserine reddiye
Karamitaya Reddiye.
Bir kısım âlimler, Matârîdî´nin, Ebu Hanife´ye nisbet edilen Fıknul Ekber» adlı kitaba şerh yazdığını söylemişlerse de ilmi incelemeler neticesinde bu şerhin, meşhur Hanefi fıkıhçısı Ebu el-Leys es-Semerkandi ait olduğunu ortaya koymuştur.[1]
Matürîdî´nin Metodu Ve Görüşleri[2]
a) Metodu:
Ebu Mansur el-Matüridi ile Ebu el-Hasan el-Eş´ari ayni devirde yaşamışlardır. Herbiri, diğerinin gerçekleştirmek istediği gayeyi gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ancak, îmam Eş´ari, hasımlarının bulunduğu bölgeye daha yakındı. Evet, İmam Eş´ari, Muteziliîerin vatanı ve türedikleri yer olan Basra´da bulunuyordu. Fıkıh ve hadis âlinıîe-riyle Mutezilîler arasındaki fikri savaş, Basra´nın da bağlı bulunduğu Irak bölgesinde cereyan ediyordu. Ebu Mansur el-Matüridi ise, savaş alanından uzaktı. Fakat bu savaşın yankısı, bulunduğu bölgeye de ulaşıyordu. Maveraünnehr ülkelerinde de Iraklı mutezilîle-rin sözlerini durmadan tekrarlayan Mutezilîler bulunuyordu. Matüridi bunlara karşı koyuyordu. Matürîdi ile Eş´arî´nin karşılaştıkları hasım aynı olduğu için, her ikisinin de vardığı neticeler birbirine ya-kmdı, fakat birbirinin aynı değildi. Birçokları, Eş´ari ile Matürîdi´nin, aralarındaki ihtilafın büyük olmadığını sanmışlardı. Hatta, Şeyh Muhammed Abduh «el-Akaidül Adudiyye» adlı eserin yorumunu yaparken, Matüridi ile Eş´ari´nin arasındaki ihtilafın on meseleyi aşmayacağını ve aralarındaki ihtilafın, gerçekte bulunmayıp, dış görünüşte bulunduğunu söylemiştir.
Ancak, Matürîdi´nin ve Eş´arî´nin görüşleri son şekilleriyle, derince incelendiği vakit, her -iki imamın düşünceleri ve varmış oldukları neticeler arasında farkların bulunduğu ortaya çıkar.
Şüphesiz ki, her iki imam da Kur´an-ı Kerim´in kapsadığı inanç meselelerini, akılla ve mantıkî delillerle ispat etmeye çalışıyordu. Ve Kur´an-ı Kerim´in getirdiği itikadı meselelere bağlı kalıyorlardı. Ancak, bunlardan biri, akla, diğerinden daha fazla önem veriyordu. Meselâ; Eş´ariler, Allah Tealâ´yı bilmenin, nakil yoluyla vacip olduğunu kabul ederken, Matürîdî´ler, Etiu Haaıife´nin metoduna uyarak, Allah´ı bilmenin akıl ile vacip olduğunu söylemişlerdir. Eş´ari´ler, şer´an bir delil olmadıkça eşyanın akıl. ile idrak edilebilecek bir iyiliği bulunduğunu kabul etmezler. Matürîdî´ler ise, eşyanın, akıl ile idrak edilebilecek, kendiliğinden bir iyiliğe sahip olduğunu kabul etmişlerdir.
İşte bu çeşit ihtilafları birçok meselelerde bulabiliriz. Bu sebeple şu niteceye varırız ki; Matürîdi´nin metodunda, israfa kaçmaksızın ve tökezlemeksizin, akim büyük bir otoritesi bulunmakta, Eş´arîler ise, nakil ile bağlı kalmış, nakli delilleri geçmişteki uygulamalarla desteklemişlerdir. Öyle ki, araştırıcı bir kişi, Eş´arilerin, fıkıh ve hadis âlimleriyle, Muteziliîerin arasında orta bir yol tuttuklarını, Matürîdî´lerin ise, Eş´ariler ile Mutezilîler arasında bir yol izlediklerini görür.
Müslümanların, mü´min olduklarında ittifak ettikleri şudört fırkanın bir meydanda bulundukları kabul edilecek olursa, meydanın bir ucunda Mutezile, diğer ucunda hadis âlimleri, ortanın Mutezile, tarafında Matürîdiler, hadisçiler tarafında ise Eş´ariler görülür.
Matüridi, serî delillerin irşadıyîa akla dayanır, aklî araştırmanın gerekli olduğunu söyler. Böylece, naklî delillere dayanmayı, gerçeği, naklî delillerden çıkarmayı ve akim, hataya düşüp sapacağından korkarak, nakli delillerden başkasına başvurulmamasını gerekli gören fıkıh ve hadis âlimlerine muhalefet etmiştir.
Matüridi, «Tevhid» adlı kitabında bu hususa cevap vererek şöyle demiştir: Bu iddia, şeytanın, hatıra getirdiği bir kuruntu ve vesvesedir. Aklî araştırmayı inkâr edenin, akli araştırmayla elde ettiği delilden başka bir delili yoktur. Bu da, bu gibi insanlara, aklî araştırmanın zorunlu olduğunu söylemeye mecbur kılar. Bunlar, akli araştırmayı nasıl inkâr edebilirler Halbuki Allah Tealâ kullarım, aklî araştırmaya davet etmiş ve onlara düşünmeyi ve muhakeme etmeyi emretmiş, onları öğüt ve ibret almaya mecbur kılmıştır. Bu da, aklî araştırmanın ve düşünmenin, ilmî kaynaklardan biri olduğuna dair delildir.
Görülüyor ki Matüridi, Akaid ilmini öğrenmek hususundaki ihtilafın tam esasına temas ediyor. Akaid ilmini öğrenmenin tek kaynağı nakil midir, yoksa, naklin yanında akıl da diğer bir kaynak mıdır sorusuna, naklin kaynak olduğunu kabul ettiği, bunun yanında, aklın da bir kaynak olduğu şeklinde cevap verdiği görülür.
Ancak, Matüridi, aklı, bilgi kaynaklarından biri kabul etmesine rağmen, aklın sapıklığa düşeceğinden korkmaktadır. Fakat, bu korku onu, fıkıh ve hadis âlimleri gibi akli araştırmayı men etmeye götürmüyor, aklî araştırmanın yanında nakle dayanılmasını ileri sürerek sapma ihtimaline karşı birtakım tedbirler almaya ve ihtiyatlı davranmaya sevkediyor.
Evet, Matüridi şöyle der: «Kim, nakli delillere dayanıp ihtiyatlı davranmanın gerekliliğini reddederse, o, Hesuiu Allah´dan bir işaret olmadan eksik ve sınırlı aklıyla, insanın aklından gizli kalan meselelerin mahiyetini bilmeye ve ilâhi hikmetlerin tümünü kuşatmaya kalkışırsa, o kimse, akla zulmetmiş olur. Ve ona taşıyamiyacağı bir yükü yüklemiş olur.» Bu sözlerden şu netice çıkarılır: Matüridi, nakle ters düşmeyen hususlarda, akim vereceği hükümleri kabul eder. Şer´a muhalif düşen aklî hükümlerde ise, şer´a boyun eğmenin gerekliliğini kabullenir.
Matürîdi´nin, Kur´an-ı Kerim´i tefsirde kılavuzu, «nakli delillerle yardımlaşarak aklî delillere başvurmanın gerekli olduğu- prensibidir. Matüridî, Kur´an-ı Kerîm´i tefsir ederken, müteşabih âyetleri, müteşabih olmayan âyetlere göre izah eder. Müteşabih olanları, müteşabih olmayanların ifade ettikleri mânânın ışığı altında tevil etmeye çalışır. Bir müminin aklî tevile gücü yetmiyorsa, bundan vaz geçmesinin daha doğru yol olduğunu söyler. Matüridî, mümkün olduğu nisbette, Kur´an-ı Kerim´i yine kendi âyetleriyle tefsir etmeye çalışır. Çünkü Kur´an´m âyetleri birbiriyle çatışmaz. «... Eğer Kur´an, Allah´dan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, O´nda. birbirine zıt olan şeyler bulurlardı.»[3]
Bu metod, Matüridi´yi, aklî metodları bakımından bazan Mutezililerle birleşmeye sevketmiş, birçok yönlerde ise onlara muhalefet etmesine sebep olmuştur. Matüridî ile Mutezililer, aklî araştırma yapmanın gerekliliği, Allah´ın akıl ile bilinmesinin gerekliliği, eşyanın, iyi veya kötü olduğunun akîen bilinebileceği hususlarında aynı görüştedirler.[4]
b) Görüşleri:
Daha önce de anlattığımız gibi, Matüridî´nin görüşleri, H. 3. yüzyılın başlarında, birbirleriyle ihtilâf eden Mutezililerle fıkıh ve hadis âlimlerinden, mutezilîlere daha yakındı. Bu sebeple, dostumuz, merhum Zâhidül Kevseri´nin şu sözü yerindedir: «Eş´ariler, Mutezile ile hadis âlimleri arasında bir yol tutmuş, Matüridiler ise Mutezile ile Eş´arîler arasında bir yol izlemiştir. Hakkında nass bulunmayan bütün temel meselelerde, nakli delillerin yanında aklî görüşlerinin bulunduğu açıkça görülür. Matüridî, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, varmış olduğu neticelerin çoğunda Eş´arî ile ittifak etmiş fakat bazılarında da ona muhalefet etmiştir. Şimdi ise hangi hususlarda ittifak edilip edilmediğini de açıklayarak, Matürîdi´nin, topluca görüşlerine, kısaca bir göz atalım.
a) Matüridî, Allah´ı bilmenin gerekli olduğunu idrak etmenin aklen mümkin olacağı görüşündedir. Nitekim, Allah Tealâ; Kur´an-ı Kerîm´in bir çok âyetlerinde, bakıp düşünmeyi emreder. İnsanlara, göklerin ve yerin hükümranlığına bakmayı emreder. Allah Tealâ insanları, akıl doğru yola yönelir, heva ve hevesten ve taklitten uzak kalırsa, Allah´a iman etmeye ulaşabileceğine ve onu tanıyabileceğine dair uyarıyor.
Akıl ile Allah´ı bilmeye çalışmak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin hükümlerine uymak demektir. Buna mukabil aklî araştırmayı bırakmak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerini ihmal etmek olur. Aklı, Allah´ı bilmek için bir vasıta kabul etmemek, Allah Tealâ´nın, akli araştırmaya bağladığı neticeleri hiçe saymak demek olur. Eğer, Allah´ı bilmek, bakıp araştırmaya bağlı olmasaydı, Allah Tealâ´nın, bakıp araştırmanın neticeleri olduğunu beyan ettiği şeyler reddedilmiş olur.
Ancak, Matüridî aklın, yalnız başına Allah´ı bilebileceğini kabul etmesine rağmen kulların mükellef oldukları hükümleri bilemeyeceğini beyan etmiştir. Bu da Ebu Hanife (R.A.)´ın görüşüdür.
Bu, Mutezilenin görüşüne yakın bir görüştür. Ancak, iki görüş arasında çok ince bir fark vardır. O da şudur:
Mutezile, Allah´ı bilmenin, aklen gerekli olduğu görüşündedir. Matüridîlerse, bu görüşü aynen kabul etmezler. Allah Tealâ´yı bilmenin gerekliliğinin akıl ile mümkün olabileceğini, ancak kesin olamayacağım söylerler. Allah´ı bilmenin gerekliliğinin, ancak, bu gerekliliği icadedecek bir güç tarafından meydana getirilebileceğini kabul ederler. O güç de, Allah´dır.
b) Matüridi mezhebi, varlıkların, kendiliklerinden kötü olabileceklerini ve insan aklının, birtakım varlıkların iyi veya kötülüklerini bilebilecek güçte olduğunu söylerler.
Matürîdîkre göre, sanki varlıklar üç kısma ayrılmaktadır:
İnsan akimin, tek başına, iyi olduklarını bilebileceği varlıklar.
İnsan aklının, tek başına kötü olduklarını bilebileceği varlıklar.
İyi veya kötü oldukları gizli olup, aklen bilinemiyen ve ancak Allah´ın bildirme siyle iyi veya kötülüğü anlaşılan yarlıklar.
Daha önce de Ebu Hasan el-Eş´arî´nin hocası Ebu Ali el-Cübbaî´-den naklettiğimiz gibi, Mutezililer de varlıkları böyle bir tasnife tâbi tutarlar. Fakat Matürîdîler, Muteziîîlerin, bu ayırımla varmış oldukları neticeleri kabul etmediler. Mutezililer, bu ayırımla şu neticeye varmışlardır:
Akıl, birşeyin iyiliğini idrak ederse, aklın emriyle o şeyi yapmak gereklidir. Buna mukabil, akıl, birşeyin kötülüğünü anlarsa, o şey, yasaklanmış olur. Matüridî, aynı yoldan yürümemiş, İmam Ebu Hanife´ye uyarak şunları söylemiştir. «Akıl, birşeyin, ne olduğunu idrak edebilse de, o şeyin, yapılıp yapılmaması, ancak, hikmet sahibi olan Allah´ın emriyle bilinir. Çünkü akıl, tek başına, dinî emir ve yasakları bilemez. Zira, dini emir ve yasaklan ancak Allah Tealâ koyar.
Matürîdî´nin, kabul ettiği bu görüşe, îmam Eş´arî katılmamaktadır. Çünkü Eş´arî, varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olduklarını kabul etmez. Eşyanın, ancak Allah´ın emri veya yasağıyla iyi veya kötü olduğunun anlaşılabileceğini söyler. Ona göre, bir şey Allah´ın emrettiği için iyidir. Başka bir şey de, Allah yasakladığı için kötüdür.
Görülüyor ki, Matürîdî mezhebi, Mutezile ile Eş´arî´nin ortasındadir.
c) Matüridî metodunun, Eş´arî ve Mutezile metodundan ayrıldığı üçüncü bir nokta da, Allah Tealâ´nm, yaptığı işlerdir.
Eş´arîler, Allah Tealâ´nm yapmış olduğu işlerin sebebi sorulmaz. Çünkü Allah Tealâ Kur´an-ı Kerîm´inde; «Allah, yaptıklarından dolayı sorguya çekilemez.»[5] buyurmaktadır, derler.
Mutezile, «Allah Tealâ, yaptığı şeyleri bir kısım maksat ve gayelerle yapar. Çünkü O, hikmet sahibidir. O´ndan, gelişigüzel bir iş meydana gelmez. Bilakis,, herşeyi bir plana bağlamıştır.» derler. Ve bundan şu neticeye varırlar: Allah Tealâ´nm, iki şeyden, iyisini ve iki iyi şeyden daha iyi olanını yapması kendi üzerine gereklidir. Çünkü varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olmaları ve, Allah Tealâ´mn hikmetsiz hiçbirşey yaratmaması şunu gerektirir: Allah Tealâ´nın, iyi olmayan birşeyj emretmesi, veya iyi olan bir şeyi yasaklaması, imkânsızdır. O halde, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi olanını yapması ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapması, onun üzerine vaciptir.
Matürîdî´nin, her iki guruba, muhalefet eden bir görüşte olduğu görülür. Matüri.di, Allah Tealâ´nm, boş davranışlardan uzak olduğunu ve yaptığı işlerin bir hikmete dayandığını, çünkü Allah Tealâ´nın, kendi kendini sıfatlandırdığı gibi hikmet sahibi ve herşeyi bilen bir zat olduğunu söyler.
Matüridi şöyle der: «Allah Tealâ koymuş olduğu hükümlerde ve yapmış olduğu işlerde bu hikmetini murad eder. Fakat, Allah Tealâ bu hikmetini dilerken, buna mecbur edilmiş değildir. Çünkü O, mutlak bir iradeye sahiptir. Dilediğini yapandır. Bunun için, Allah Tealâ´mn, iyi olan birşeyi veya daha iyi olan bir şeyi yapmasının, onun için gerekli olduğu söylenilemez. Çünkü birşeyin yapılmasının gerekli oluşu, serbest iradeyi ortadan kaldırır. Başkasının, Allah Tealâ´nm üzerinde bir hakkı olduğunu icabettirir. Halbuki, Allah Tealâ bütün yaratıkların üstündedir. Yaptıklarından hesaba çekilemez. O´nun üzerine, bir şeyin vacip olduğunu söylemek, O´nun hesaba çekilebileceğini gerektirir. Allah Tealâ bundan çok uzaktır, çok yücedir.
Şurası bir gerçek ki, bu mevzuda Matüridî ile Mutezile arasındaki anlaşmazlık, temelde bir anlaşmazlık olmayıp, sadece, temel düşünceyi ifadede ihtilaftır. Çünkü temel düşünce-, Allah Tealâ´nın işlerinin, dilediği ve takdir ettiği bir hikmete binaen olduğu ve Allah Tealâ´nın, boşuna bir iş yapmayacağıdır.
Fakat Mutezililer, bu temel düşünceyi ifade ederken, Allah´ın böyle yapmasının, Allah´ın üzerine vacip olduğunu söylemişler. Matürîdîler ise, bu şekilde ifadeyi kabul etmemişlerdir. Çünkü, Matilrîdîlere göre bir şeyin yapılmasının gerekli olduğunu- söylemek, o şeyin yapılmasından önce, hükmünün var olmasını gerektirir. Halbuki, Allah Tealâ´nın yaptığı işlerin, bir hikmete göre olduğuna hüküm verme, işin meydana gelmesinden önce değil, sonradır.
Ancak, Mutezile ile Eş´arüer arasındaki ihtilaf, düşüncenin özündedir. Bu ihtilaf, «İyilik ve kötülük, varlıkların kendisinde midir Yoksa Allah´ın bildirmesiyle mi bilinir » meselesinden kaynaklanmaktadır.
Eş´ari ile Matüridîler arasında, Allah Tealâ´nm yaptığı işleri ve yaptığı işlerde hikmet arama hususundaki ihtilafları, beklenmedik birtakım fer´İ meselelerde dahi ihtilaf etmelerine yol açmıştır.
Eş´ariler, «Allah Tealâ´nm, insanları, hiçbirşeyle mükellef tutmadan yaratabilirdi. Yaratılanları mükellef tutması, Allah Tealâ´nm bir iradesidir. Dilerse başka birşey de murad edebilir.» derler.
Matüridüerde; «Allah Tealâ, yaratılanları mükellef tuttuğu şeyleri dilediği bir hikmete binaen murad etmiştir. Allah Tealâ, dilediği ve kararlaştırdığı hikmetten başkasını murad etmez.» demişlerdir.
Bu sebeple;
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın, sırf akli bir faraziye ile Allah Tealâ´nm, kendisine itaat edeni cezalandırabileceğini ve kendisine isyan edeni de mükâfatlandırabileceğini mümkün görmüşler ve şunu söylemişlerdir: «Zira, Allah Tealâ´nın, itaatkâr kulu mükâfatlandırması, sadece onun merhametinden kaynaklanan bir lütuf-tur. Günahkâr olanı cezalandırması ise, sadece onu dilediğindendir. Allah Tealâ´nın yaptığı ve murad ettiği bir şey için yorum yapılamaz.»
Matüridîler ise şöyle derler: İtaatkâr kula sevap verilmesi, günahkâr kulun cezalandırılması, Allah Tealâ´nm hikmeti ve iradesine binaendir. Allah Tealâ, hikmet sahibidir, herşeyi bilendir. Allah Tealâ, birçok âyetlerde sevap ve cezayı zikrettikten sonra kendisinin, hikmet sahibi olduğunu beyan eder. Meselâ şu âyet-i kerîme bunu ifade eder: «Erkek ve kadnı hırsızların, yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin. Allah, azizdir, hakimdir. Herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.»[6]
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın sırf akli bir faraziyeden hareket ederek, AÜah Tealâ´nm, sakındırdığı bir cezadan vazgeçebileceğini söylerler. Buna mukabil Matüridîler, buna cevaz vermezler. Allah Tealâ´mn, hikmeti gereğince böyle bir sakmdırmada bulunduğunu ve âyet-i kerimesinde; «Şüphesiz, Allah vaadinden dönmez.»[7] buyurduğunu, bu sebeple Allah Tealâ´nm, vaad ettiği mükâfattan, sakındırdığı cezadan dönmeyeceğini söylerler.
d) Bu meselelerden sonra, problemlerin en büyüğü olan, «Cebir ve ihtiyar» (yapmış olduğu işlerde kulun, mecbur ve serbest oluşu) meselesine geçelim. Bunun, Mutezile, Eş´ari ve Matüridîler arasında nasıl çekişme ve münakaşa konusu olduğunu görelim.
Daha önce, Mutezilîlerin bu konudaki düşüncelerini görmüştük. Mutezilîler, «Kul, kendi işini kendi yaratır. Böylece o hükümlere muhatap ve mükellef olur. Kulda bulunan, kendi işlerini yapai.fi. gücü, Allah tarafından yaratılmış ve kula verilmiştir.» derler.
Eş arüer ise, «Kulda görülen işleri, Allah yaratar. Kul, sadece cüz´i iradesiyle o işikesbeder. Kul; «kesb»i sebebiyle mükellef olur. Sevaba erer veya cezalandırılır.
Matürîdîler ise bu mevzuda, Allah Teaîâ´nın, bütün varlıkları yarattığını, kâinatta mevcut olan herşeyin, Allah´ın mahluku olduğunu, Allah´ın hiçbir ortağı bulunmadığını, yaratmayı O´ndan başkasına nisbet etmenin, O´na ortak koşmak olduğunu, bunun ise hiçbir zaman kabul edüemiyeceğini ve akla sığmayacağını beyan etmiş ve sonra da şunları söylemiştir. «Allah Tealâ´nm hikmeti ancak kulun, cüzî iradesiyle yapacağı hayırlı şeylerin sevap olacağını, yine cüzi iradesiyle yapacağı kötü işlerin günah olacağını gerektirmektedir. Allah´ın hikmeti yanında, adaleti de bu durumu gerektirmektedir. Böylece, Allah Tealâ´nın, «Sizi de, yaptıklarınızı da, yaratan Allahtır.» kelamı mucibince kulların işlerinin Allah tarafından yaratılmış olduğu ortaya çıkmaktadır.»
îşte, Matürîdi ile Mutezilenin arası bu noktada açılır. Çünkü Mutezililer, kulların işlerinin, Allah´ın kula verdiği bir güçle, kullar tarafından yaratıldığını söylerler. Fakat, kulun cüzi irade bulunduğu düşüncesiyle, kulda görülen işlerin, Allah tarafından ve Allah´ın verdiği güçle yaratıldığını söylemek nasıl bağd aştırılacak bir Bu hususta Matürîdî, aynen Eş´arînin sözlerini söyler ve şöyle der: «Kulun, yaptığı işlerde katkısı, sadece (kesb) kazanmaktır. Kul, bu hususta serbesttir. Kul, sevaba ve cezaya bu kazanma vasıtasıyla layık olur.» Matüridi, bu görüşte tamamen Eş´arî ile birleşir, ancak şu noktada yine ayrılırlar.
Eş´ari´ye göre kesb (kazanma), Allah tarafından yaratılan işle, kulun ihtiyarının (seçmesinin) birîeşmesidir. Fakat kulun bu kesbde hiçbir etkisi yoktur.
Eş´ari´nin bu ifade şekline göre, kulun işi gibi kesbi de Allah tarafından yaratılmıştır. Âlimler bu görüşün cebre yol açtığı kanaatindedir. Çünkü kulun herhangi bir katkısı olmayan bir seçimin hiçbir mânâsı yoktur. Bu sebepledir ki, Eş´ari´nin bu görüşüne «orta derecede bir cebr» denilmiştir. Selef iye mezhebini açıklarken de izah edeceğimiz gibi, İbn. Hazm ve İbn. Teymiye bu görüşün «mükemmel bir cebr» olduğunu söylemişlerdir.
Evet, Eş´arî´ye göre kesb anlayışı ve bu anlayışın yol açtığı mânâ budur.
Matürîdî´ye göre kesb (kazanma), Allah Tealâ´nın kula verdiği bir güçle yapılır. Matürîdî´ye göre kul, Allah´ın onda yarattığı bir güçle herhangi bir işi yapabilir veya yapmayabilir. Kul hürdür, bir işi yapmada seçme yeteneğine sahiptir. Dilerse bir işi yapar ve bu yapışı, Allah Tealâ´nın yarattığı işle birleşir, dilerse yapmaz. Sevap ve günah bu yolla kazanılmış olur. Kesb böyle izah edilince, Al-lahutealâ´nm kullarının seçmelerine göre fiillerini yarattığını söylemek, kulların kesbi bulunduğunu söylemekle çelişmez.
Görülüyor ki, Matürîdî,, bu görüşü ile Mutezile ile Eş´ari´ler arasında orta bir yol tutar.
Mutezile, 4şler, Allah´ın kula verdiği bir güç ile kul tarafından yaratılır.» der.
Eş´ariler ise, «Fiilin yaratılmasında kulun «Kesb» den başka herhangi bir katkısı yoktur. «Kesb» ise, kulun, tesiriyle meydana gelmeyen, sadece kulun isteğinin, Allah´ın yaratmasıyla birleşmesi demek olan bir şeydir» der.
Matürıdİ ise, «Kesb, kulun gücü ve tesiriyledir» der. Kesb´e tesir eden ve fiiller meydana geldiğinde eseri görülen,
kuldaki bu güce «İstitaat» (güç yetirme) denir. Ebu Hanife´ye göre kulun mükellef olmasının sebebi budur. Bu hususta, Matüridî de Ebu Hanife´ye tâbi olmuştur. Kuldaki bu «istitaat» fiillerin vukuunda görülür. Çünkü bu, sonradan yaratılan ve yenilenen bir güçtür. Bu sebeple «istitaatm» fiilden evvel bulunması gerekmemektedir.
Mutezililer, insandaki bu güç yetirmenin, fiillerin meydana gelmesinden önce insanda mevcut olduğunu, çünkü insanın, gücü yettiği için mükellef oluşu ve emir ve yasaklara muhatap oluşu, fiilin meydana gelmesinden öncedir.
e) Allah Teaîâ´nm sıfatları: Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Mutezile, Allah Tealâ´nın sıfatları bulunduğunu kabul etmemişlerdir. Eş´arî ise, Allah Tealâ´nın sıfatlarının var olduğunu ve bu sıfatların, zatın aynısı olmadığını söylemişler. «Allah´ın, kudret, irade, ilim, hayat, sem´i, basar, kelam gibi sıfatları vardır ve bunlar, onun zatının aynı değildir.» demişlerdir.
Mutezililer ise, «Allah Tealâ´nın zatından başka birşey yoktur. Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, «Alim», «habîr», «hakim», «semî», basîr» gibi kelimeler, Allah Tealâ´nın isimleridir.» demişlerdir.
Daha sonra, Matürîdî geldi, Allah Tealâ´nın, bu gibi sıfatları bu lunduğunu ispat etti. Fakat o, «Bu sıfatlar, Allah´ın zatından başka bir şey değildir.» dedi. Matürîdî´ye göre, bu sıfatlar, Allah Tealâ´nın zatıyla birlikte vardır. Zatından ayrılamazlar. Ve bunların, zat´dan ayrı, müstakil bir mahiyetleri yoktur ki, sıfatların birden fazla oluşunun, «Kadim» olan Allah´ın birliğine gölge düşürdüğü zannedilsin.
Matürîdî bu görüşü ile,Mutezileye yaklaşmış, daha doğrusu, hemen hemen Mutezile ile birleşmiştir.
Müslümanlar arasında, Allah Tealâ´nm, âlim, semi, basîr, kadir, murîd (irade edici) olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Aralarındaki ihtilaf sadece bu kelimelerin, Allah´ın zatından ayrı, kendilerine mahsus bir mahiyetleri bulunup bulunmaması hususundadır.
Mutezililer, onların, herhangi bir mahiyeti olacağını kabul etmemektedir.
Eş´ariler ise, bu kelimelerin, ancak, zatla bulunabileceğini, bununla beraber, zattan başka bir şey olduklarını söylemişlerdir.
Matüridîler ise, bu sıfatların, zattan başka birşey olmadıklarını kararlaştırarak, hemen hemen Mutezile ile birleşmişlerdir.
Meselâ: «Kelam» sıfatı ve Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olup olmadığı hususunda şöyle izahlarda bulunmuşlardır:
Mutezile; Allah Tealâ´nm, ister zatından başka bir şey olsun, isterse zatının tam aym olmasın, «Kelâm» diye bir sıfatının olduğunu kabul etmez. Ve Kur´an-ı Kerim mahluktur» der.
Eş´ariler ise bu meselede, fıkıh ve hadis âlimlerinin metodunu izlediler. Kur´an-ı Kerîm´in, «Kadim» olduğunu söyîemedilerse de, O´nun, Allah´ın kelamı olduğunu ve mahluk olmadığını ileri sürdüler.
Sonra Matüridi geldi. Engelleri aştı, Kur´an-ı Kerim´in, mânâsının, Aîlahu Tealâ´nm kelâmı olduğunu, bu itibarla kelamın, Allahu Tealâ´nm zati sıfatlarından biri olduğunu ve Allah´ın zatının kadimliği ile kadim olduğunu ve kelamının, harf ve kelimelerden meydana gelmediğini, çünkü harf ve kelimelerin, sonradan icadedildiklerini, sonradan icad edilen bir şeyin, varlığı gerekli, kadim bir zat´a sıfat olamayacağını, bir de sonradan icadedilen bir şeyin arazdan olduğunu, ârâzm ise, Allah´ın zatı ile kaim olamayacağını söylemiştir.
Bu izaha göre, Kur´an-ı Kerîm´in mânâsını gösteren harf ve ibareler hadistir (sonradan yaratılmıştır). Bundan şu neticeye varılır:
Kur´anı Kerîm´in, kadîm olan mânâsını ifade eden harfleri, lâfızları ve ibareleri hadistir.
Matüridî, bu izah tarzıyla Mutezile ile birleşmiştir. Çünkü o, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olduğunu söylememiş ise de, hadis olduğunu söylemiştir.
Hülâsa, Kur´an-ı Kerîm, üç vasıfla sıfatlandırılnııştır.
Mutezilüer, Kur´an-ı Kerim´i «mahluk» olarak sıfatlandirmışlardır.
Eş´ariler, fıkıh ve hadis âlimleriylo, Kur´an-ı Kerîra´in «mahluk» olmadığını söylemişler, fakat onu, «kadim» olarak sıfatlandır-mamışlardır.
Matürîdîler ise, Kur´an-ı Kerîm´in «hadis» olduğunu söylemişler ve O´nun «mahluk» olduğunu söylememişlerdir. îşte ihtilaf konusu budur, ihtilaflar, herhangi bir neticeye varmamaktadır. Zira görüldüğü gibi ihtilaflar yüzeyseldir.
f) Matüridî, Allah Tealâ´nın, kendisini sıfatlandırdığı bütün sıfatları ve halleri, olduğu gibi kabul edip, asıllarını reddederek, onları değiştirmeye girişmemesiyle beraber Allah Tealâ´nın, cisimden, mekandan ve zamandan beri olduğunu kabul eder. Allah Tealâ´nın «yüz», «el», «göz» gibi uzuvlara sahip olduğunu zahiren ifade eden âyet-i kerîmeleri, te´vil eder ve daha önce beyan ettiğimiz prensibine göre hareket eder. O da; «Müteşabih âyetleri, mânâsı açık muhkem âyetlerle izah prensibidir.» Meselâ; Matüridî, «...Ve sonra Allah arşı istiva etmiştir...[8] âyet-i celilesindeki «istiva» kelimesini «Düzgünce yarattı» şeklinde izah etmiş. «... Biz ona şah damarından daha yakınızda-.[9] âyet-i celîlesini, «Allah Tealâ´nın azametine ve kudretinin kemaline işaret ediyor.» diyerek izah etmiştir. Böylece Matürîdi, her teşbihi veya cisim nisbet etmeyi, yahut yer ve zaman izafe etmeyi te´vil eder, böylece Mutezilîlere yaklaşır, yahut onlarla birleşir.
Eş´ari´den ise, bu hususta iki görüş nakledilmektedir. Birinci görüşünü «îbane» adlı eserde zikreder. Bu görüşe göre Eş´arî, müte-şabih âyetlerin tevil edilemiyeceğini, Allah Tealâ´nın «eli» bulunduğunu fakat onun elinin, yaratıkların eline benzemiyeceğini, çünkü O´nun, Kur´an-ı Kerîm´de «... O´nun hiçbir benzeri yoktur...»[10] buyurduğunu söyler.
«Lem´a» adlı eserde zikrettiği ikinci görüşü ise; riıüteşabih âyetlerin, muhkem âyetlere göre tevil edilebileceğidir. Nitekim, Matüridî de aynı yolu tutmuştur.
Bu görüşün, Eş´arî´nin son görüşü olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Eş´arîler, bu son görüşü kabullenmekte «Allah´ın eli veya yüzü vardır» diyenin, Allah´ı yaratılanlara benzeten kimselerden olacağına dair hüküm vermektedirler. Evet, bu son görüş, tamamen Matürî-dî´nin görüşünün aynısıdır.
g) Allah Telaâ´nm görülmesi meselesi. Kur´an-ı Kerim´de, Allah Teaİâ´nın, âhirette görüleceğine dair âyet-i celîleler mevcuttur. «O gün, Rablerine bakan, pırıl pırü parlayan yüzler de vardır.»[11] Buna dayanarak, Eş´arî, Allah Teaîâ´mn, kıyamette görüleceğini tesbit ettiği gibi, Matürîdi de tesbit etmiştir. Ancak, Mutezile fırkası, Allah Tealâ´nm görüleceği görüşünü reddetmiştir. Çünkü* Allah´ı görmek, görenin ve görülenin bir yerde bulunmasını gerektirir, bu ise, Allah Tealâ´ya «Mekân isnad etmek olur. Halbuki Allah Tealâ, herhangi bir yerde bulunmaktan münezzehtir. Zaman mefhumu O´nun için söz konusu değildir. Allah Teaîâ´mn kıyamette görüleceğine inanan Matüridî, "Allah Tealâ´mn, kıyamette görülmesi meselesinin, kıyamete ait hallerden olduğunu, bu hallerin, keyfiyetlerinin ne olduğunu ancak, Allah Tealâ´nın bilebileceğini, bizlerin bu hususta, keyfiyetin nasıl olacağını bilmeden, sadece, Allah´ın görüleceğini beyan eden metinleri bildiğimizi söyler.
Mutezile, kıyamette, Allah Tealâ´nın görülmesi meselesini, cisimlerin görülmesine benzetmektedir. Cismi olmayan bir şeyin görülmesini, cismi olan bir şeye kıyaslamaktadır. Bu ise, şartları bulunmayan bir kıyastır. Göz ile görülmeyen bir şeyi, göz ile görülen bîr şeye kıyaslamanın şartlarından biri de; görünmeyenin, görülenin cinsinden olmasıdır. Görülmeyen, görülenin cinsinden olmazsa, kıyasın şartları tahakkuk etmediği için, kıyas temelinden çürüktür.
Böylece Matüridî, Allah Tealâ´nm, kıyamette görüleceği neticesine varır. Allah´ı görme meselesinin, hesap, sevap ye ceza günü olan kıyamet gününün hallerinden biri olduğunu söyler. Görülmesinı, nasıl olacağını anlatmaya kalkışmanın mantıksız bir saldırı olduğunu beyan eder. Allah Tealâ´nın, nasıl görüleceğini, gerek olumlu gerek olumsuz yönden bilmeye çalışanın, haddini aştığını, ilminin üstünde olan bir şeyi öğrenmeye çalıştığını ´söyler. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurur: «Ey insanoğlu, bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü, kıyamet gününde, kulak, göz ve kalb, işte bütün bunlar, yaptıklarından mes´uldürler.»[12]
h) Büyük günah; İslâm âlimleri, mümin olan kişinin, cehennemde ebedî kalmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak, cehennemde ebedi olarak kalmayacak olan müminin- kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Haricîler, büyük veya küçük, hertürîü günah işleyenin, kâfir olduuğnu söylemişlerdir. Onlara göre, bu gibi bir insan ne nıüslümandır, ne de mü´min.
Mutezile ise, büyük günah işleyeni müslünıan sayar, fakat onun mü´min olduğunu kabul etmez. Onun, samimi bir tevbe ile tevbe etmedikçe ebedi olarak cehennemde kalacağını, fakat göreceği âzâbm, Allah´a ve Resul´üne iman etmeyenlerin azabından daha hafif olacağını söyler.
Harici ve Mutezililerin, ameli, imandan bir cüz (parça) saydıkları anlaşılıyor.
Ameli, imandan bir cüz saymayan, Eş´arî ve Matürîdi mezhepleri ise, büyük günah işleyenin, hesaba çekileceği ve ceza görebileceği, yahut Allah´ın, îûtfu ile o kimsenin günahlarım affedebileceğini kabul ederler. Büyük günah işleyenin imandan çıkmayacağını söylerler.
Bu hususta Matüridi´nin görüşü; «Tevbe etmnse dahi, büyük günah işleyen kimsenin, cehennemde ebedî olarak kalmayacağıdır.» Matüridi bu hususta yine şöyle söyler: «Allah Tealâ, Kur´an-ı Keriminde, kötülüğün derecesine göre insanı cezalandıracağını beyan buyurur ve şöyle der: «...Kim de bir kötülük işlerse sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır. Onlar, haksızlığa uğratılmazlar...»[13] Şüphesiz ki Allah´ı inkâr etmeyenin veya O´na ortak koşmayanın günahı, kâfir ve müşrikin günahından daha hafiftir. Allah Tealâ, cehennemde ebedî olarak kalmayı, ortak koşmanın ve inkâr etmenin cezası olarak tayin etmiştir. Şayet Allah Tealâ, inancı olduğu halde büyük günah işleyeni, kâfire verdiği ceza ile cezalandıracak olursa, kişiye, günahından fazla ceza vermiş olur. Bu da, Allah´ın, vaadinden dönmesi demektir. Allah ise, kullarına asla zulmetmez ve vaadinden asla dönmez.
Diğer yandan, inkâr edenle, günahkâr müminin cezasının eşit oluşu, Allah Tealâ´nm hikmet ve adaletine ters düşer. Çünkü günahkâr mümin, en büyük olan bir iyiliği yapmıştır. O da iman etmektir. Kâfir ise, eri kötü bir fenalığı yapmıştır. O da inkâr etmektir. Eğer, Allah Teaiâ, günah işleyeni ebedî olarak cehennemde bırakmış olsa, bu takdirde, en büyük fenalığı işleyenin cezasını, en büyük iyiliği işleyenin mükâfatına denk tutmuş olur... Adalet ve hikmet, cezanın suç kadar olmasını ve sadece mükâfatın, yapılan iyilikten daha fazla olabileceğini gerektirir.»
Sonra, Matüridi (R.A.) şunları söyler; «Müminlerden, günah işleyenlerin gerçek durumu Allah´a bırakılmıştır. Allah dilerse, kendinden bir lütuf, bir iyilik ve merhamet olarak, bunları affeder, dilerse, günahları kadar onlara azabeder. Fakat onlar, cehennemde ebedi olarak kalmazlar.
Böylece ehl-i İman, ümitle korku arasında bulunur. Allah Tealâ, küçük bir günahın karşılığında kulu cezalandırabilir, büyük bir günahı işlemesine rağmen onu affedebilir. Nitekim, bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur: «Şüphesiz ki Allah, kendine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında, dilediği kimseyi affeder. Kim, Allah´a orta : koşarsa şüphesiz, büyük bir günah ile iftira etmiş olur.»[14]
Hicrî 3. ve 4. yüzyıllarda, tslâmî düşünceyi meşgul eden bu meseleler hakkında Matüridi´nin topluca görüşleri bunlardır.
Bu meseleler, âlimler arasında, fikri sürtüşmelere yol açmıştır. Âlimler, bu meseleler hakkında ihtilaf etmenin, ehl-i kıble olan herhangi bir kişiyi küfre götürmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Âlimler arasındaki ihtilaf konusu şudur. Aralarında hangisinin metodu, sahabe-i kiram´m ve tabiinin metoduna daha uygundur Kurtuluşa daha yakındır Din için hayır dilemeyenlerin ortaya attıkları şüphelerden daha uzaktır
Matüridi´nin görüşleri, Mutezileye daha yakındır. «Bunun görüşleri, Ebu Hanife´nin görüşlerinin izahıdır.» denilmiştir. En iyisini Allah bilir.[15]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/214-217.
[2] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218.
[3] Nisa suresi âyet; 82
[4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218-220.
[5] Enbiya suresi âyet; 23
[6] Maide suresi âyet; 38
[7] Al-i Imran suresi âyet; 9
[8] Secde suresi âyet; 4
[9] Kaf suresi âyet; 16
Kaf suresi âyet; 16
[10] Şura suresi âyet; 11
[11] Kıyame suresi âyet; 22-23
[12] Isra suresi âyet; 36
[13] En´am suresi âyet; 160
[14] Nisa suresi âyet; 48
[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/220-231.
|
|
|
Eşarilik |
|
Yazar: RasitTunca - 08-29-2018, 09:36 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İmam Eş´ari´den Sonra Eş´arî Mezhebi
Eş´arî İle Cübbai´nin Tartışması
EŞ´ÂRİLİK
Mutezilîlerin fıkıh ve hadis âlimlerine karşı giriştikleri hücum şiddetlenmişti. Bunların hücumlarından ne bir tanınan fıkıh âlimi, ne de meşhur bir muhaddis kurtulabilmişti. Bu sebeple insanlar Mute-zililerden nefret etmişlerdi ve bunların adlan belâ ve musibetlerle anılırdı. Gitgide düşmanlık daha da kökleşmişti. Öyleki insanlar Mutezilîlerin iyiliklerini İslâmı savunmalarım, îslâm uğrunda çektikleri eziyetleri, zındıklara ve nefsine uyanlara karşı koymalarını unuttular. Bunları, insanlar; halifeleri, her takva sahibi imamı ve her doğru yolu gösteren muhaddîsi sorguya çekmeleri için kışkırtanlar şeklinde anıyorlardı.
Mütevekkil adlı halife, iktidara gelip Mutezilileri çeşresinden uzaklaştırıp, hasımlarını kendisine yaklaştırınca ve âlimlerden zincirleri çözünce fıkıh âlimleri ve inanç meselelerini sünnetin ışığında anlamaya çalışan hadis âlimleriyîe bunlara karşı koymaya girişti. Mutezilîlerin tartışma usûlünü iyi bilen ve onların görüşlerini kabullenmeyen bazı âlimler onlarla sert tartışmalara giriştiler. Arkalarından avam tabakası bunları destekliyor, bir kısım havas da bunlara katılıyordu. Ayrıca halifeler de bu âlimlere yardım ediyordu.
H.z yüzyılın sonlarına doğru ortaya gayret ve metanetleri ile seçilen iki âlim zât çıktı. Bunlardan biri Basra´da ortaya çıkan Ebu el-Hasen el-Eş´arî, diğeri ise Semerkant´da bulunan Ebu Mansur el-Mâtûridî idi, İmam-ı Eş´arî ile İmam-ı Mâtûridi´nin Mutezile mezhebine yakın ve uzak olma derecelerine göre aralarında ihtilaf bulunmasına rağmen, bunların her ikisi de Mutezileye karşı çıkmakta tam bir ittifak içinde idi.
Şimdi Ebu el-Hasen el-Eş´ari´yi anlatalım; daha sonra söz Matû-ridî´ye gelsin. İmam-ı Eş´ari H, 280 da CM. 873) Basra´da doğdu. H. 330 küsurda M. 935) vefat etti. İmam-ı Eş´ari üm-i kelâmı Mutezill-lerden tahsil etti. Onun devrindeki Mutezili hocası Ebu Ali el-Cübbâİ´-ye talebelik yaptı. İmam-ı Eş´ari konuşmasını çok iyi bildiği ve yaşlı bir kimse olduğu için, hocasının yerine kendisi tartışmaları yürütürdü.
İmam-ı Eş´ari, Mutezilîlerin sofralarından gıdalanması ve düşünce ürünlerinden faydalanmasına rağmen, Mutezilîlerden düşünce bakımından uzaklaşmaya karar verdi. Fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşlerine meyletti, halbuki Eş´arî fıkıh ve hadis âlimlerinin meclislerinde bulunmamış ve akaîd ilmini bunların metoduyla okumamıştı. İşte bu nedenle İmam-ı Eş´arî belirli bir süre evinden dışarı çıkmadı. Mutezile ve ehl-i sünnet fırkalarının delillerini karşılaştırdı. Neticede belirli bir görüşe vardı, bunun üzerine evinden dışarı çıktı. İnsanları bir araya toplanmaya çağırdı, cum´a günü Basra şehrinde bulunan «el-Mescid el-Câm» adlı caminin minberine çıktı ve insanlara şunları söyledi:
Ey insanlar! Şüphesiz ki beni tanıyan tanımıştır, tanımayana ise şimdi kendimi tanıtacağım. Ben filan oğlu filanım. Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, Allah´u Tealâ´mn âhiretde gözle görülemeyeceğini, kötü fiillerin benim gibi kullar tarafından yapıldığım söylerdim. Şimdi ise ben tevbe ettim, kesinlikle vaz geçtim. Mutezililere karşı çıkmaya ve onların rezilliklerini ortaya koymaya karar verdim.
Ey insanlar topluluğu! Bu müddet zarfında sizin gözünüzden kayboldum. Çünkü ben delilleri inceliyordum, bana göre deliller birbirine denk geldi ve bunlardan herhangi biri diğerine tercihe şayan olmadı. Bunun üzerine Allah´ü Tealâ´dan bana doğru yolu göstermesini diledim. O da bana şu kitaplara yazdığın; itikadı ilham etti. Şu elbisemden soyunduğum gibi, şimdiye kadar inandığım eski şeylerden soyundum.» Eş´ari bunları söyledi ve üzerinde bulunan elbisesini çıkardı, fıkıh ve hadis âlimlerinden oluşan ehl-i sünnet vel-cemaat yoluna göre yazdığı şeyleri insanlara dağıttı.
Eş´arî «el-îbâne» adlı kitabının önsözünde kısaca mezhebini ve Mutezileye karşı tenkidlerini izah etmiştir. Kitabın önsözünde Allah´a ´hamd ve senadan sonra şunlar zikredilmektedir: «Bundan sonra... Mutezilîler ve Kadercilerden bir çoğu heva ve heveslerine uyarak ileri gelenlerini ve geçmişlerini taklid etmeye girişmişlerdir. Bunlar Kur´an-ı Kerîm´i kendi görüşlerine göre yorumlamışlardır. Bu görüşlerine dâir Allah´u Tealâ, ne bir delil indirmiş rxe de onu açıklamıştır. Onlar bu görüşlerini ne âlemlerin Rabbi´nin Peygamberi olan Hz. Muhammed´den ve ne de selef-İ salibinden almışlardır... Bunlar, Allah´u Tealâ´nın, âhirette gözle görüleceğine dair sahabe-i kiram´ın Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´den rivayet ettiği hadis-i şeriflere muhalefet etmişlerdir. Halbuki bu rivayetler çeşitli yollarla gelmiş, bu husustaki nasslar mütevâtir derecesine ulaşmış ve haberler bolca intikal etmiştir.
Yine bunlar Resulullah (S.A.V.)´in şefaatini inkâr etmişler bu hususta selef-i sâlihîn´den gelen rivayeti kabul etmemişlerdir. Yine bunlar kabir azabını inkâr etmişler, kâfirlerin kabirlerinde azâb gördüklerini kabul etmemişlerdir. Halbuki bu hususta sahabe-i kiram ve tabiîn ittifak etmişlerdir. Keza bunlar, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğuna inanmışlar, böylece «Bu sadece* bir insan sözüdür.»[1] diyen mûşrîk kardeşlerinin benzeri bir söz söylemişlerdir. Bunlar, Kur´an-ı Kerim´in insan sözü gibi olduğunu zannetmişlerdir.
Bu Mutezililer, kötü işlerin kullar tarafından yaratıldığına inanmışlar ve isbat etmeye çalışmışlardır. Böylece iki yaratıcının bulunduğunu bunlardan birinin hayrı, diğerinin ise şerri yarattığını iddia eden mecûsilerin inancına benzer bir söz söylemişlerdir.
Bunlar, Allah´u Tealâ´nın, olmayan bir şeyi dileyebileceğini ve dilediği bir şeyinde olmayabileceğini zannetmişler, böylece bütün müs-lümanlarm Allah´ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz şeklinde üzerinde ittifak ettikleri inançlarına muhalefet etmişler ve Allah´u Tealâ´nm şu âyet-i ceîilelerini reddetmişlerdir: «Allah dilemedikçe siz hiçbirşey dileyemezsiniz.»[2] «Eğer biz dileseydik mutlaka herkese hidâyet verirdik.»[3] «O dilediğini mutlaka yapandır.»[4]
Rabbimiz olan Allah´ın dilemesi müstesna sizin dininize dönmemiz mümkün değildir.»[5]
İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bunların İslâm ümmetinin mecûsileri olduklarını beyân ederek şöyle buyurmuştur:
«Her ümmetin bir mecûsîsi vardır, benim ümmetimin mecûsîleride kader yoktur diyenlerdir. Bunlar hastalandığında kendilerini ziyâret etmeyin, Öldüklerinde onların haklarında iyi şehâdette bulunmayın ve onlarla karşılaştığınızda kendilerine selâm vermeyin.»[6] Evet bunlar Mecûsîlerin.inancı gibi bir itikad sahibi oldular. Sözleri Mecûsîlerin sözlerine benzedi. Şerrin ve hayrın ayrı ayrı birer yaratıcısı bulunduğunu zannettiler. Mecûsîlerin iddia ettiği gibi, bunlar da Allah´u Tealâ´nm dilemediği işlerin şer olduğunu zannettiler.
Muteziîîler, kendi kendilerine zarar veya menfaat verebileceklerini zannettiler. Böylece Allah´u Tealâ´nın şu kelâmını reddettiler: «De ki Allah´ın dilediğinin dışında ben kendim için bir menfaat elde etmeye ve bir zarar vermeke kadir değilim.»[7] Ve, bütün müslümanların, üzerinde ittifak ettikleri yoldan ayrılmış oldular.
Yine Mutezilîîer, yaptıkları işleri, sadece kendi güçleriyle yaptıklarını ve Rablerinin, herhangi bîr katkısı bulunmadığını zannettiler. Böylece, kendilerini Allah Tealâ´ya muhtaç olmaktan beri gördüler. Allah Tealâ´nın kudretiyle olduğunu kabul etmedikleri şeylerin, kendi kudretleriyle olduğunu zannettiler. Nitekim, mecüsüer de şerrin, şeytanın kudretiyle olduğunu, Allah Tealâ´nm kudretiyle olmadığını iddia etmişlerdir. Böylece Mutezililer, bu ümmetin Mecûsileri olmuşlardır. Çünkü onlar Mecûsîlerin itikadına girmişler, onların sözlerine sarılmışlar, kendilerini, onların saptırmalarına kaptırmışlar, insanlara, Allah´ın rahmetinden ümit kestirmişler, onun lütfundan ümitsizliğe düşürmüşler, günahkârların, ebedî olarak cehennemde kalacaklarına hüküm vermişler ve Allah Tealâ´nın şu kelâmına muhalefet etmişlerdir. «Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında, dilediğini bağışlar...»[8] Mutezililer, cehennem ateşine girenin, bir daha oradan çıkmayacağını sanmışlardır. Böylece, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadis-i şerifi reddetmişlerdir; «Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra, Allah Tealâ şöyle buyurur: «Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunanı cehennemden çıkarın.» Bunlar cehennemden yanıp kömürleşmiş olarak çıkarlar. Hayat ırmağına atılırlar ve orada sel kalıntısı topraklarda biten dere otu gibi biterler.»[9]
Mutezilîler, "Allah Tealâ´nm, vechi olmadığı görüşünü savunmuşlardır. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: «Yeryüzünde bulunan herşey fânidir. Baki olan, sadece azamet ve hikmet sahibi olan Rabbinin vechidir.»[10]
Mutezilîler, Allah Tealâ´nın, yed-i kudreti bulunduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ : «Ey İblis, bizzat yed-i kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir »[11] buyurmaktadır, Mutezilîler, Allah Tealâ´nm gözü olduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ, «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi nezaretimizde akıp gidiyordu.»[12] «Seni sevimli kıldım ki, nezaretim altında yetişesin.»[13] buyurmaktadır.
Mutezililer, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadisi inkâr ederler: «Şüphesiz ki Allah Tealâ, gecenin, son üçte bir bölümünde dünya semâsına iner...»[14]
Not: Allah Tealâ´ya mekan veya uzuv vb. şeyler isnad eden ´âyet ve hadislere «Müteşabihat» denir. Yani, mânâları kesin olarak anlaşılamayan metinler demektir. Mutezililer, bu gibi âyetleri tevil ederken, bu mahiyyelteki hadîsleri inkâr ederler. Ehl-i sünnet vel cemaat ise, âyet ve hadîs ayınım yapmaksızın hepsinin doğruluğunu kabul ederler ancak, ehl-i sünnetin önce geçen âlimleri «Biz bunları olduğu gibi kabul eder, gerçek mânâlarının ne olduğunu Yüce mevlaya bırakırız.» demişlerdir. Sonra gelen âlimleri ise, bu gibi metinleri münasip bir şekilde tevil etme yolunu tutmuşlardır. Böylece, kötü niyetlilere fırsat vermek istememişlerdir. Meselâ: Allah´ın, dünya semasına inmesini; Onun rahmetinin inmesi şeklinde tevil etmişlerdir.
Ben, Mutezilenin bu davranışlarını inşallah bölüm bölüm zikredeceğim, yardım ve destek, başarı ve doğruyu buldurmak Allah´ındır.
Eğer bir kimse dese ki; «Siz, Mutezilenin, Kaderiyenin, Cüheymıyenin, Haruriyenin, Rafiziyenin ve Mürcienin sözlerini red ettiniz. Kendi görüşünüz nedir İnancınız hangisidir Onu bize söyleyin.» Buna denilir ki: «Bizim sözümüz ve inancımız şudur: Allah Tealâ´nm kitabına, Resulullah´m sünnetine, sahabe-i kiramdan, tabiinden ve hadis âlimlerinden nakledilenlere, sımsıkı sarılırız.» Keza, Ahmed ibn-i Hanbel´in (Allah onun yüzünü ağartsın, derecesini yüceltsin ve sevabını bol versin) tuttuğu yolu tutarız ve onun sözüne ters düşen davranışlardan uzak dururuz. Çünkü o, faziletli bir imam, mükemmel bir önderdir. Allah, onun vasıtasıyla, sapıklık döneminde hakkı ortaya çıkardı. Onun vasıtasıyla izlenilecek yolu açıklığa kavuşturdu. Ve onunla, bidatçılann bidatini, sapıkların sapıklığını, şüphecilerin şüphesini bastırdı. Allah ona rahmet etsin. O, öncü bir imam, tanınmış bir büyük idi. Allah, müslümanlarm diğer bütün imamlarına da rahmet eylesin.»
" Bu ifadelerden de anlşaüıyor ki, îmam Eş´arî, İmam Ahmed İbn-i Hanbel´in görüşlerini diriltmek için ortaya çıkmıştır. Çünkü Eş´arî, îmam Ahmed´in metodunu, kendisine metod kabul etmektedir. Bu sebepledir ki Eş´arî, tercih ettiği îmam Ahmed îbn-i Hanbel´in metodu ile şunları" söylemiştir: îtikad hususunda kısaca görüşlerimiz şunlardan ibarettir: Allah Tealâ´ya, meleklere, kitaplara, peygamberlere, Allah katından bize gelenlere, güvenilir zatların, Resulullah (S.A.V.)´den naklettikleri şeylere iman ederiz. Bunlardan herhangi birini reddetmeyiz. Yine Allah Tealâ´nm yalnız bir tek ilah olduğuna, hiçbir kimseye muhtaç olmadığına, O´ndan başka hiçbir ilah bulunmadığına, eş ve çocuk edinmediğine, Muhammed´in, O´nun kulu ve peygamberi olduuğna, cennet ve cehennemin hak olduğuna, kıyametin mutlaka kopacağına, Allah Tealâ´nm, kabirlerde bulunanları mutlaka dirilteceğine iman ederiz.
Yine biz, Allah Tealâ´nın; «Rahman olan Allah, arşı kuşatmıştır.»[15] buyurduğu gibi, O´nun, arşın üzerinde bulunduğuna ve yine şu âyette buyurduğu gibi «Bakî olan sadece azamet ve ikram sahibi olan Rabb´in yüzüdür.»[16] Allah Teaîâ´nm vechi bulunduğuna, şu âyette buyurulduğu gibi «Yahudiler, «Allah´ın eli sıkıdır» dediler... Aksine, Allah´ın iki eli açıktır...»[17] elleri bulunduğuna, ve şu âyette buyurduğu gibi «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi, nezaretimizde akıp gidiyordu.»[18] bilmediğimiz bir keyfiyette, gözü bulunduğuna iman ederiz.
Keza biz, ´Allah Tealâ´nm, şu âyet-i kerimede bildirdiği gibi «...Allah onu bilerek indirmiştir...»[19] O´nun ilmi olduğuna, şu âyet-i celilede beyan ettiği gibi «Kendilerini yaratan Allah´ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mıydı ..»[20] Allah´ın kudret vs kuvveti olduğuna iman ederiz.
Biz, Allah Tealâ´nın, işitme ve görme sıfatlarının bulunduğunu ikrar ederiz. Mutezile ve Cûheymiye gibi, bu sıfatları inkâra kalkışmayız ve deriz ki; «Allah Tealâ´nm kelamı mahluk değildir. O, yarattığı herhangi bir şeye sadece «ol» demiştir. O da hemen oluvermiştir. Yeryüzünde herhangi bir hayır veya şer, O´nun iradesi dışında bulunamaz. Bütün eşya, O´nun iradesiyle olmuştur. Allah Tealâ birşeyi yapmadıkça herhangi bir güç, o şeyi yapamaz. Biz, hiçbir zaman, Allah´a muhtaç olmaktan beri kalamayız. Allah´ın ilminin dışına çıkamayız. Allah´dan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Kulların amelleri, Allah tarafmdan yaratılmış ve takdir edilmiştir. Nitekim Allah Tealâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: «Sizi de, işlediğiniz amelleri de Allah yaratmıştır.»[21] Kullar, herhangi birşey yaratmaya, kadir değillerdir. Kendileri de Allah tarafmdan yaratılmıştır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: Onlar, bir yaratıcıları olmadan mı yaratıldılar Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar »[22] Bu gibi âyetler Kur´an-ı Kerim´de pek çoktur.
Müminleri kendine itaat etmeye muvaffak kılan, Âllah´dır. Onlara lütufta bulunan ve onları gözeten O´dur. Eğer Allah, kullarını, zorla düzeltmeyi dilese, onlar düzelirler. Ve onları, zorla doğru yola iletecek olsa, doğru yolu bulurlar. Nitekim; Allah Tealâ şöyle buyuruyor : «Allah, kimi hidayetine erdirirse, muhakkak ki o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptınrsa işte onlar, hüsrana uğramış kimselerdir.[23]
Biz, ´Allah´ın kazasına kaderine, hayınna şerrine, acısına tatlısına iman ederiz. Ve biliriz ki, bizim başımıza gelecek şey, mutlaka gelecektir. Bize dokunmayan bela ise, bize dokunmayacağı takdir edilenlerdendir. Ve deriz ki; Kur´an-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. O, yaratılmamıştır. Kim, Kur´an-ı Kerim´in yaratıldığını söylerse, o kimse, Kur´an-ı Kerim´i inkâr etmiş olur.»
Allah Tealâ´nm, kıyamet gününde ayın ondördünde açıkça görüldüğü gibi, mü´minler tarafından görüleceğine inanırız. Nitekim Resulullah (S.A.V.)´den bu hususta birçok hadis-i şerifler rivayet edilmiştir. Ve deriz ki, kâfirler, kıyamet gününde Allah´ı göremeyecektir. Allah Tealâ bu hususta şöyle buyurmuştur. «Hayır, hayır o gün yalancılar, Rablerini görmekten mahrum olurlar.»[24]
Biz, ehl-i kıbleden herhangi bir kimseyi zina, hırsızlık ve içki içme gibi günahlarından dolayı kâfir saymayız. Haricîler, bu işleri yapanların kâfir olduklarını iddia ederler.
Biz deriz ki; «Büyük bir günah işleyen herhangi bir kişi, ancak o haram işin, helâl olduğunu iddia ederse kâfirdir - Yine doriz ki; «Allah Tealâ cehennemde yandıktan sonra, belirli bir topluluğu, Mu harnmed (S.A.V.)´in şefaati ile oradan çıkaracaktır-»
Kabir azabının varlığına iman ederiz. İmanın, dil ile ikrar, amel ile ispattan ibaret olduğuna, artıp eksilebileceğine inanırız.[25]
Biz, Allah Tealâ´nın, Peygamberinin sohbetine nıazhar kıldığı selef-i salihîn´i severiz. Biz onları, Allah Tealâ´nın övdüğü gibi överiz. Onları önderler kabul ederiz ve deriz ki: «Reşulullah (S.A.V.)´-den sonra ilk halife Hz. Ebubekir´dir. (Allah, onunla dini aziz kılmış ve onu mürtedlere karşı galip getirmiştir.) Bundan sonraki halife Hz. Ömer, ondan sonra Hz. Osman´dır. (Allah, yüzünü ak eylesin. Bu zatı haksızca ve düşmanca, bir kısım caniler öldürmüştür.) Bundan sonraki halife ise Hz. Ali (R.A.)´dir.
Evet, Resulullah (S.A.V.)´den sonra, imam ve halifeler, bu zatlardır. Ve bunların hilafeti, peygamberlik hilafetidir. Resulullah (S. A.V.)in, cennetle müjdelediği on kişinin, cennetlik olduklarına şehadet ederiz.[26] Resulullah (S.A.V.)´in diğer sahabîlerini, önderler kabul ederiz.. Aralarında geçen ihtilaflara karışmayız. Dört halifenin, doğru yolda bulunan, güzel ahlâklı ve faziletli kimselre olduklarına başkalarının, fazilette bunlara erişemeyeceklerine inanırız.
Müslümanların imamlarınca, iyi olarak tanınan rivayet âlimlerinin bütün rivayetlerini tasdik ederiz. Bunların imamlığını kabul eder, bunlara karşı gelenleri, doğru yolu terketmeleri halinde sapık kabul ederiz. Bunlara kılıçla karşı çıkmayız, fitne ânmda savaşmayız.
Deccalın çıkacağına, kabir azabına Münkir ve Nekir leğin bulunduğuna iman ederiz. Muhammed (S.A.Y) ın tığım bildiren hadisi tasdik ederiz. Uykuda gör» çoğunu hak olarak kabul ederiz. Müminlerin en lâ´nım bileceğine Ve bunlar için sadaka verilebileceğine, bunları, faydalandıracağına inanırız. Allah Tealâ ın, sallih kullarına bazı özel Allah Teala haller ihsan edeceğini kabul ederiz, muşrıklerm çocukları hakkında şöyle deriz: «Âhirette, Allah, bunlar için bir ateş yakacak, sonra bunlara bu ateşten geçin diyecek.» Nitekim rivayetler bunu beyan etmektedir. Ker fitneye davet edenden ayrılma, heva ve hevesine uyandan uzak durma görüşündeyiz. Bu sözlerimize deliller göstereceğiz.»
Bu sözleri uzun uzun naklettik. Çünkü bu sözler, Eş´ari´nin mezhebinin ve seçtiği yolun çok güzel bir özetidir. Bu özetm ifade ettıgı önemli hususlar şunlardır:
1 Salih kulların kendilerine ait birtakım halleri olabilir. Bu hallere, âlimler, mucizelerden ayırarak, «Keramet» adını vermişlerdir. Ölü için dua edilmesi ve sadaka verilmesi caizdir. Bunlar, oluye fayda sağlayabilir.
2 Eş´ari, sünnet yoluyla gelen bütün itikadı meselelerin kabul edilmesi görüşündedir. Ona göre, nıütevatir bir hadisle, tek yoldan rivayet edilen hadis arasında bu hususta fark yoktur.
îmam Eş´ari, sünnet ile1 sabit olan bütün itikadı meselelere her türlü delili getirir ve tek yolla gelen hadislerle sabit olan hususlara
inandığını ilan eder.
3 Eş´ari, müteşabih âyetlerde, nassların zahirlerini alır, nass-ların zahirini almanın, benzetmeye yol açacağı kanaatinde değildir. Eş´ari´ye göre, Allah´ın yüzü vardır, fakat kulların yüzü gibi değildir Eli vardır, fakat yaratılanlardan herhangi birinin elme benzemez.
4 İmam Eş´ari, inançlarının, îmam Ahmed b. Hanbel´m görüşlerine mutabık olduğu kanaatindedir. Eş´ari´ye göre, imam Ahmed öncü bir imam ve büyük bir âlimdir.
İmam Eş´arî´nin mezhebi, Mutezilîlerle ihtilaf eden fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşlerine uygundur. Eş´ari, nasslarnı mutlaka zahirini alır. Herhangi bir tevile başvurmaz. Eş´ari´nin mezhebi, heva. ve heveslerine uyanların görüşlerinden kesinlikle uzaktır. Aslında İmam Eş´arî´nin görüşleri, ifrat ve tefritten uzak, orta yolu tutan görüşlerdir. Onun görüşleri, aşın gidenlerle inkâr edenler arasında orta bir görüştür. Tartışmalarda aşırı uçları teşkil eden Mutezile, Haşviye ve Cebriyenin ortasında bir yol tutmuştur.
İmam Eş´arî´nin hayatını inceleyen araştırıcı, Eş´arî´nin geniş araştırmalarının, aşırı olmaktan uzak, orta bir mezhep seçmesini gerektirdiğini görür. Eş´arî´nin «Makalâtül İslâmiyyîn» adlı kitabı, bu zatın, bütün îslâm fırkalarının görüşlerini genişçe mütalâa ettiğini ve bu görüşleri titizlikle naklettiğini gösterir. Eş´arî, Kur´an-ı Kerîm ile ilişkisi olan felsefî görüşlerin orta yolunu tutmuşsa da hakkında âyet veya hadis, bulunan bütün mevzularda fıkıh âlimîeriyîe ittifak etmiştir. Araştırıcı, Eş´ari´nin bütün görüşlerinde orta yolu tuttuğunu görmekte hiçbir güçlük çekmez.
a) Eş´ari´nin, Allah Tealâ´nm sıfatları hakkındaki görüüş, Mutezile ve Cüheymiyye ile Haşviye ve Mücessime arasında orta bir yol tutmuştur. Birinciler, Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, Allah Tealâ´nın sıfatlarından sadece, vücud, kıdem, beka ve vahdaniyeti kabul etmişler; semi, basar, kelâm ve diğer sıfat-ı zatiyeleri inkâra kalkışmışlar, «Bunlar zatın aynıdır» demişler, bu sıfatlar, Kur´an-ı Kerîm-´ de zikredilen «rahman» ve «rahim» gibi, Allah Tealâ´nm isimleridir, şeklinde iddiada bulunmuşlardır.
Haşviye ve Mücessime ise, Allah Tealâ´nm, zatım sıfatlandırırken onu, mahlukların sıfatlarına benzetmeye kalkışmışlardır. Allah Tealâ bundan beridir, yücedir, büyüktür.
İmam Eş´arî ise, Kur´an-ı Kerîm ve sünneti seniyyede zikredilen Allah´ın bütün sıfatlarının varlığım kabul etmiş, bunların, Allah´ın zatına yakışan sıfatlar olduğuna ve yaratıîanlardaki sıfatlara asla benzemediklerine karar vermiştir. Meselâ, Allah Tealâ´nm görmesi, işitmesi ve konuşması, yaratılanların görmesine, işitmesine ve konuşmasına benzemediğini ifade etmiştir.
b) Eş´arî´nin, Allah Tealâ´nm kudreti ve insanın fiilleri hakkındaki görüşü de Cebriye ile Mutezile arasında orta bir görüştür.
Mutezile, «Kul, Allah´ın, ona verdiği bir güçle kendi işlerini kendi yaratır.» demiş. Cebriye ise «İnsanın, herhangi bir şeyi icadetme-ye veya kazanmaya gücü yoktur. İnsan, rüzgârın önündeki tüy gibidir.» demişlerdir.
Eş´arî ise, «İnsanın bir şeyi icadetmeye gücü yetmez ama, kazanma kudreti vardır» demiştir.
c) Kıyamet gününde, Allah Tealâ´nm görülmesi hususunda da Mutezile, «Allah görülmez» demiş, bu husustaki Kur´an-ı Kerim âyetlerini tevil etmiş ve Peygamberimiz (S.A.V.)´in hadislerini «âhad» (Tek yolla geldikleri gerekçesiyle) oldukları için kabul etmemişlerdir.
Müşebbihe fırkası ise, Allah Tealâ´nın âhirette^ belirli bir şekilde görüleceğini iddia etmişlerdir.
İmam Eş´arî ise, orta yolu tutarak «Allah Tealâ´nm, kıyamette, herhangi bir şekle girmeyerek ve herhangi bir sınır tayin edilmeyerek görülmeyeceğini söylemiştir.»
d) «Allah´ın eli, onların elinin Üstündedir.»[27] âyeti gibi, Kur´an-ı Kerim´de zikredilen âyetler ve benzeri müteşabih hadisler hakkında Mutezile şöyle demiştir: «Allah´ın kudreti, kulların kudretinin üzerindedir.», Haşviye ise; «Allah´ın, bir organ olarak elinin bulunduğunu» söylemiştir,
Eş´ari ise, «Allah Tealâ´nın eli»nin bulunmasından maksat, «semi» ve «basar» gibi bir sıfatının bulunmasıdır» demiştir. Nitekim «İbane» adlı kitapta bu husus zikredilmiştir. Eş´ari, «el» in varlığını kabul etmiş, fakat diğer mahlukatın eline benzediğini reddetmiştir. Ancak, Mutezileye karşı çıkarak, şiddetle savunduğu bu görüşünden, daha sonra vazgeçtiği anlatılmaktadır. Çünkü «Lem´a» adlı kitapta, Eş´ari´nin, Mutezile gibi «Allah´ın elini «Kudret» ile tefsir ettiği anlatılmaktadır.
e) Kur´an-ı Kerîm hakkında Mutezile «Kur´an mahluktur. Allah tarafından, sonradan yaratılmıştır.» demiştir. Haşviye ise «Mu-katta´» harfler, Kur´an-ı Kerim´in, üzerine yazıldığı maddeler ve harflerin yazıldığı maddeler ve iki kapak arasında bulunan herşey mahluk değildir.» demiştir. Eş´arî ise, yine orta yolu tutmuş ve şunları söylemiştir: «Kur´an, Allanın kelamıdır, asla değişmez. Mahluk değildir. Sonradan meydana gelmemiş ve icadedilmemiştir. Mukatta´ harfler, renkler, Kur´an´m, üzerine yazıldığı maddeler ve kelimelerden çıkan sesler, mahluktur, sonradan icadedilmiştir.»
f) Büyük günah işleyen kimse hakkında Mutezile, iman ve ita-atiyle beraber, günahlarından tevbe etmezse, cehennemden ebediyyen çıkamaz.» demiştir.
Ehl-i sünnetten olmayan Mürcie ise, «´Allah´a samimiyetle iman eden kişiye, büyük günahları ne olursa olsun, zarar vermez.» demiştir.
İmam Eş´ari, bu hususta da orta yolu seçmiş ve şöyle demiştir: «Allah´ı birleyen ve doğru yoldan ayrılan günahkâr bir mü´min, Allah´ın iradesine havale edilmiştir. Allah, dilerse onu affedip cennetine koyar, dilerse, yoldan çıkmasından dolayı onu cezalandırır, fakat daha sonra yine cennetine koyar.»
g) Şefaat hususunda «İmamîyye» fırkası, hem Hz. Muhammed´in hem de imamlarının, şefaat edeceklerini söylemişlerdir. Mutezile ise, hiçbir kulun şefaat edemiyeceğini iddia etmişlerdir,
İmam Eş´ari ise, orta yolu seçmiş ve şunları söylemiştir; Peygamber Efendimiz (S.A.V.), mü´minlerden, cezaya layık olanlara makbul bir şefaatte bulunacak, Allah´ın emri ve izni ile, şefaatçi olacak ve diğer peygamberler gibi, ancak, kendisinden razı olduğu kimselere şefaat edecektir.»
Görülüyor ki; İmam Eş´arî, sapıklıklardan uzak kalmak için orta yolu seçmiştir. Matüridiye mezhebini anlatırken, Eş´ari´nin görüşlerini, başka görüşlerle de karşılaştırarak anlatmaya çalışacağız.
îmam Eş´arî, itikadi meselelere delil getirirken, hem nakli ve hem de aklî metodları kullanmıştır. Eş´ari, Kur´an-i Kerîm ve hadîs-i şeriflerde zikredilen, Allah´ın sıfatlarını, peygamberlerini, âhiret gününü, melekleri, hesabı, cezayı, sevabı olduğu giib kabul eder, Kur´an-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde zikredilen bu hususları ispat etmek için akli ve mantıkî delillere başvurur.
Eş´ari, aklî delilleri, hiçbir zaman, nakli delillerden üstün sayarak onları teVile kalkışmaz veya zahirlerinden uzaklaştırmak istemez. Bilalüs o, aklî delilleri nakli delillere hizmetçi olarak kullanır.
Eş´arî, bu hususta felsefî kaziyelerden mantıkçıların ve felsefecilerin daldıkları aklî meselelerden istifade etmiştir. İmam Eş´ari´nin, nakli deliller yanında aklî metodu da işletmesi, şu sebeplerden ileri gelmektedir.
1 İmam Eş´arî, Mutezile âlimlerinden ilim tahsil etmiş, bunların sohbet meclislerinde yetişmiş ve bunların kaynaklarından su içmiş, Kur´an-ı Kerim´deki itikadi meselelere delil getirme hususunda bunların yolunu seçmiş, fakat Kur´an-ı Kerîm´in ve hadîslerin metinlerini anlamakta bunların metodlarını kullanmamıştır. Malûm olduğu üzere, Muteziîiler, delil getirme bakımından, mantıkçıların ve felsefecilerin yolunu tutmuşlardır.
2 Eş´arî. Mutezilîlere karşı çıkmış ve bunlara cevap vermeye girişmiştir. Bu sebeple Eş´arî´nin, onların delilleri gibi delillere başvurması gerekmiş, onlara galip gelmesi, onların ortaya attığı şüpheleri bertaraf etmesi, onları susturması ve onların delillerini çürütmesi için, Mutevilîlerin, delil getirme metoduna uyması icabediyordu.
3 Eş´ari, felsefecilere, «Karamita»Iara, Batmîlere ve benzeri guruplara cevap vermeye girişmişti. Bunların çoğu ise, ancak mantıkî kıyaslarla susturulabiliyordu. Yine, bunlardan bazıları felsefeci idi, ancak aklı delillerle önleri kesilebiliyordu.
Şurası bir gerçektir ki, Hicrî III. ve IV. yüzyıllarda Mutezilîlik akımı zayıflamıştı. Mutezilîler, arzu ve heveslerine uyanlara ve Islama karşı saldırıya geçenlere cevap vermek için ortaya çıkmışlar ve bu hususta, büyük gayretler göstermişlerdir.
Mutezilîler zayıflayınca, ehl-i sünnet âlimlerinin arasında bu vazifeyi yürütecek zatlar ortaya çıkmalıydı. Bu, ağır ve tehlikeli işe, Ebu Hasan el-Eş´ari´nin sahip çıkması gerekmiştir. Çünkü o, Mutezilîlerin talebesi idi. Bu hususta Mutezililerin gayretlerini biliyordu. Ayrıca o, zamanında, Mutezililerin otoriteleri sarsıldıktan sonra, ehl-i sünnet vel cemaatin tanınan bir imamı olmuştu.
îşte bu sebeplerle İmam Eş´ari, büyük bir itibar kazanmış, pek çok taraftar bulmuş ve idareciler tarafmdanda yardım ve destek görmüştür. Bunun üzerine Eş´ari, hasımları olan, Mutezilîleri, heva ve heveslerine uyanları ve kâfirleri takibctmiş, bütün bölgelere taraftarlarını göndererek, ehl-i sünnet vel cemaatin hasım ve muhaliflerine karşı savaş açtırmıştır. Asrında yaşamış olan âlimlerin çoğu onu, «ehl-i sünnet vel cemaat imamı* diye adlandırmışlardır. Bununla beraber, Eş´arî´den sonra gelen bir kısım âlimler, ona muhalefet etmişlerdir. Meselâ; İbn-i Hazmf İmam Eş´arî´yi, kulun fiilleri hususundaki görüşünde, Cebriyecilcrden saymış, çünkü ona göre Eş´ari, kulun seçme hakkına sahip olduğunu tesbit etmemiştir. İbn-i Hazm, Eş´ari´yi, büyük günah işleyen kişi hakkındaki görüşünden dolayı da «Mürcie» fırkasından saymıştır. İbn-i Hazm, bu iki meselenin dışındaki bazı meselelerde de Eş´ari´nin peşini bırakmamıştır.[28]
Bununla beraber, Eş´ari´nin muhalifleri, İslâm tarihinin dalgaları arasında kaybolup gitmiş, taraftarları ise nesilden nesile güçlenmiş ve cun yolunu izlemişlerdir. Eş´ari´nin taraftarları, onun gibi, Mutezililere ve dinden çıkanlara karşı, her alanda savaşmışlar ve her itikadı meselede, karşı koymuşlardır.
Eş´ari´nin, bu büyük nüfuzuna rağmen, az sayıda da olsa büyük İslâm âlimlerinden, muhalifleri bulunmuştur. «Selefiyecileri» anlatırken izah edeceğimiz gibi, Hanbeli mezhebine mensup olanlardan bazı zatlar, Eş´arî´ye karşı çıkmışlardır.[29]
İmam Eş´ari´den Sonra Eş´arî Mezhebi
Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Eş´arî mezhebinin taraftarları pek çoktu. Eş´arî mezhebi, Irak ve Irak´ın batısında (daha önce de işaret ettiğimiz gibi) ehl-i sünnet veî cemaat mezhebi sayılmıştı. Daha sonra ortaya güçlü âlimler çıktı. Eş´arî´nin görüşlerini daha da kuvvetlendirdiler. Bazıları, Eş´arî´nin görüşlerine aşırı bir şekilde bağlandı. Öyle ki, sadece Eş´arî´nin varmış olduğu neticeleri Kabullenmekle kalmayıp, Eş´ari´nin neticelere varmak için sevkettiği önsözlere bile sımsıkı bağlı kaldılar. Eş´arî´nin, hem vardığı neticelere, hem de neticelere ulaşmak için zikrettiği mukaddimelere tâbi olmanın vâcib olduğunu söylediler. Bu guruptan olan âlimlerin önde gelenleri şuhlardır.
a) H. 403 M. 1013 de vefat eden Ebu Bekir el-Bakıllânî. Bu zat, büyük bir âlimdi. Eş´ari´nin araştırmalarını süzgeçten geçirdi. İlm-i kelâmın aklî delillerinin mukaddimelerinden bahsetti. Cevher ve ârâz hakkında konuştu. Ârâzm, kendisi gibi ârâz ulan şeylerle bulu-namiyacağım ve arazın iki zamanda bir yerde bulunamıyacağmı ve buna benzer meseleleri izah etmiştir. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Bakulânî, sadece Eş´ari´nin vardığı neticeleri kabullenmekle yetinmemiş, Eş´arî´nin, bu neticelere varmak için ileri sürdüğü önsözlerden başka bir yol kullanmanın da caiz olmadığını ileri sürmüştür. Böylece Bakulânî, Eş´arî´ye tâbi olmada, ona yardım etme ve onu desteklemede aşırı gitmiştir. Çünkü, aklî mukaddimeler, ne Kur´an´da zikredilmiştir, ne de hadislerde. Bu hususta saha geniştir, kapılar açık, yollar işlektir. Belki insanlar, düşünceleriyle-, tecrübeleriyle ve özel kabiliyetleriyle, Eş´ari´nin başvurmadığı bir kısım delil ve ispat vasıtalarına ulaşabilirler.
Eş´arî´nin ulaştığı neticelere, kendisine bahşedilen düşünce mahsullerine ters düşmedikçe, diğer insanlann elde ettiği delilleri almak, aslında kötü birşey değildir.
b) M. 1059´da doğan ve M. 111, Hicrî 505 de vefat eden îmanı Gazali, Bakillânî´den sonra gelmiş, fakat tam olarak onun yolunda yürümemiş ve onun davet ettiği şeylere davet etmemiştir. Bilakis Gazali, delil getirmede, Bakillânfye muhalefet etmenin, varılacak aynı neticeleri iptal etmeyeceğini, dinin, belirli kişilerin değil, bütün insanlann akıllarına hitabettiğini, insanların, kitap ve sünnette zikredilenlere iman etme mecburiyetinde ve onları diledikleri delillerle kuvvetlendirenime hürriyetine sahip olduklarını söyletmiştir.
Aslında Gazâlî, ne Eş´ari´ye, ne de Matûridi´ye tâbi olmuştur. Bilakis o, meselelere serbest araştırıcı nazarıyla bakmış, bir tâbi veya bir mukallit görüşüyle bakmamıştır.
Gazali, bu iki zatın, varmış oldukları birçok neticelerde onların jgörüşlerine katılmış, bazı, dinen uyulması gereken mesele saydıkları hususlarda da onlara muhalefet etmiştir. Bu sebepledir ki, Eş´arî taraftarlarından birçoğu, Gazâli´yi küfür ve zındıklıkla itham etmişlerdir. Gazâlî´nin «Feysal el-Tefrika beyn el-İslâm ve el-Zendeka» adlı eserinde söylediklerini görelim: Bu eserde şunlar zikredilmektedir : «Ey şefkatli kardeşim ve mutaassıp dostum! Seni oldukça kızgın ve fikren dağınık görüyorum. Bunun sebebi, dinî muamelelerin sırları hakkında yazılmış bazı kitaplarımıza, bir kısım hasetçi zümrenin dil uzatmalarının, kulağınıza gelmesi ve bunların, bu kitaplarımızda önceki sahabllerin ve ilm-i kelâm âlimlerinin mezheplerine ters düşen şeylerin mevcut olduğunu sanmaları, Eş´arî mezhebinden kıl payı kadar uzaklaşmanın kâfirlik olduğunu zannetmeleri ve çok az dahî olsa, onun mezhebine muhalefet etmenin, sapıklık ve hüsran olduğunu iddia etmeleri, senin kulağını tırmaîamasıdır.
Ey şefkatli ve mutaassıp kardeşim! Kendini yorma, bunlarla canını sıkma. Seni aldatanlara aldırma. Sana söylenenlere karşı sabret. Onlarla güzellikle anlaş. Kendisine haset edilmeyeni ve dil uzatılmayanı, büyük bir kimse sanma. Küfür ve sapıklıkla itham edilmeyeni gözünde büyütme.
Hangi davetçi, peygamberlerin ^fendisi olan Hz. Muhammed´den daha mükemmel ve akıllı idi O´na «bir deli» dediler. Hangi söz, âlemlerin Rabbi olan Alalh´ın kelâmından daha doğru olabilir Halbuki O´na da «öncekilerin masallarıdır» dediler. Kendi nefsini ve arkadaşım hesaba çek, ondan, kâfirliği tarif etmesini iste. Eğer o, sana, kâfirliği, «Eş´arî mezhebine muhalefet etmektir.» yahut «Mutezile mezhebidir.» veya «Hanbelî mezhebidir.» ya da «Buna benzer bir şevdir» şeklinde tarif ederse, bil ki o, aklanmış bir ahmaktır. Taklitçilik, onun elini, kolunu bağlamıştır. O, artık bir kördür. Onu düzelteyim diye zaman kaybetme. Böylesinin iddiasıyla hasımlarının iddialarını, birbiriyle karşılaştırmak, onu susturmak için sana delil olarak yeter. Çünkü bu kişi, kendisiyle muhalifleri arasında önemli bir fark ve önemli bir ayırım bulamayacaktır. Belki de senin arkadaşın, mezhepler içinde Eş´arî mezhebine meyleden biri olabilir. Eş´arî´den her rivayet edilene ve ağzından çıkana muhalefet etmenin, açıkça kâfirlik olduğunu sanabilir. Sen, ona sor ki; Hakkın, Eş´ari´ye tahsis edildiğini nasıl ispatlıyor da, Bakıllânî´nin küfrüne hüküm veriyor Çünkü Bakıîlânİ, Allah Tealâ´nm «Beka» sıfatında, ona muhalefet ediyor ve bu sıfatın, Allah´ın zatından başka olan bîr sıfat olduğunu zannediyor. Yine ona sor ki: Niçin, Bakülânî, Eş´ari´ye muhalefet etmekle, kâfir olmaya Eş´arî´den daha lâyık oldu
Niçin, hak, bunlardan birine tahsis edildi de diğerine verilmedi Yoksa hak, daha önce gelene mi tahsis edilir Bu takdirde, Eş´arî´den önce de Mutezililer gelmiştir. Bu sebeple, hakkın onlara tahsis edilmesi gerekirdi. Yoksa, hakkın tahsis ediliş sebebi, ilim ve fazilet bakımından üstün olmak mıdır Böyle olduğu takdirde hangi terazi ve ölçülerle faziletin derecelerini ölçtü de, kendisinin tâbi olduğu ve taklid ettiği zatlan da daha üstün bir zatın mevcut olmadığı görüşü doğdu ona.
Eğer bu arkadaşın, Eş´arî´ye, Bakillnî´nin muhalefet etmesine müsade ediyorsa, diğerlerine niçin yasaklıyor îzin verme yetkisinin kendisine tahsis edildiğine dair delili nedir
Eğer arkadaşın, Bakillânî´nin, Eş´arî ile olan ihtilafının, Iafzî bir ihtilaf olduğunu, öze yönelik olmadığını zannediyorsa (Nitekim, bazı mutaassıplar, Bakiîlâni ile Eş´ari´nin, devamlı olarak ittifak içinde olduklarını zannederek, kendilerini zorlamak suretiyle bu iddiada bulunmuşlar, Allah´ın sıfatlarının, zatının aynı veya gayri olduğu hususunda ihtilafın, basit bir ihtilaf olduğunu, üzerinde durulması gerekmediğini iddia etmişlerdir.) niçin Allah´ın sıfatları olmadığını söyleyen Mutezilîlere karşı bu derece sert davranıyor Halbuki Mutezililer, Allah´ın âlim olduğunu, ilmiyle bütün malumatları kuşattığını ve bütün mümkinata kadir olduğunu söylerler. Mutezililer, Eş´arî´ye sadece şu hususlarda muhalefet ederler. Meselâ; İlim ve kudret, Allah´ın zatı mıdır, yoksa zatına ilâve olarak birer sıfat mıdır
Mutezililerin ihtilafı ile, Bakillâni´nin ihtilafı arasında ne fark vardır »
Bu risaleden anlıyoruz ki, Gazali, itikadı meselelere, taklitten uzak, objektif bir bakışla bakıyordu. Herhangi bir imamı taklit etmiyor ve itikatta kabul edilen mezheplerden herhangi birine tâbi olmuyordu. Hernekadar vardığı sonuçlar, Eş´ari´nin vardığı sonuçlara yakın olsa da...
Gazaîî´den sonra da birçok âlimler geldiler. Eş´arî mezhebinin vardığı sonuçları kabul ettiler. Ve bu mezhebin delillerini çoğalttılar. Bunlar da, Eş´ari´nin, neticeye varmak için kullandığı mukaddimelere bağlı kalmayı tavsiye etmediler, sadece varılan neticelere bağlı kaldılar. Bu âlimlerden bazıları:
a) Hicrî 701, M. 1282 de vefat eden «Beyzavî» diye tanınan ´Abdullah b. Ömer´dir. Bu zat, münazara ilminde çok usta, takva sahibi bir imam, Şafiî mezhebinde derin bir fıkıhçıydı. Bu zatın, kelâm ilminde «Kitab el-Tevalih» adlı bir eseri mevcuttur.
b) Hicrî 816, M. 1413 tarihinde vefat eden Esseyyid Şerif el-Cürcani´dir. Bu zat, Hanefî mezhebinin fakihlerinden biridir. Aklî ilimlere âşinâ idi. Bu hususta birçok kitaplar yazmış ve insanlar, bunlardan istifade etmiştir.
Bu zatlardan daha önce ve daha sonra birçok dâhi âlimler gelmiş, aklî ve naklî ilimleri tahsil etmişlerdir. Bunların ileri sürdükleri deliller, Mutezile ve diğerlerine verdikleri cevaplar kaydedilmiş bulunmaktadır. Bu kayıtların sicili, zamanımıza kadar okutulan imvi kelâmdır.[30]
Eş´arî İle Cübbai´nin Tartışması
Eş´ariler hakkındaki sözlerimizi, Ebul Hasan el-Eş´arî ile, Mutezileden olan hocası Ebu Ali el-Cübbaî´nin arasında geçen ve elimizde bulunan şu münazara ile bitirelim. Tartışmanın konusu, Allah Tealâ´nın, en iyi olanı yapmasının, O´na vacip olup olmadığı meselesi idi.
Eş´arî Şu üç kişi hakkında ne dersin, bunların biri mümin, diğeri kâfir, üçüncüsü ise çocuktur.
Cübbai Mümin cennetin yüksek derecelerine erenlerden, kâfir ise, cehennemin alçak derecelerine düşeceklerden, çocuk ise kendisini kurtaranlardandır.
Eş´arî Şayet çocuk, yüksek derecede olanların mertebesine ulaşmak isterse (yani çocukken öldüğü halde) bu, onun için mümkün müdür
Cübbaî Hayır, çünkü ona denilir ki «Mümin bu derecelere, yaptığı amellerle ulaştı. Senin ise, bu gibi amellerin yoktur.
Eş´arî Çocuk, kusur benim değildir. Eğer beni yaşatsaydın, mümin gibi iyi ameller işlerdim.» derse
Cübbai Allah; «Biliyordum ki, yaşasaydm günah işleyecektin ve cezaya çarptırılacaktın. Senin menfaatini gözettim ve seni, mükellef olma yaşma ulaşmadan önce vefat ettirdim.» der.
Eş´ari Şayet kâfir, derse ki, çocuğun durumu gibi, benim durumumu da biliyordun. Onun gibi, benim de menfaatimi gözönünde bulundursaydın ya.
Bunun üzerine Cubbaî sustu ve verecek bir cevap [31]bulamadı.[32]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Kur´an-ı Kerîm Müddessir, 25
[2] Kur´an-ı Kerîm însan, 30. âyet
[3] Kur´an-ı Kerîm Secde, 13. âyet
[4] Kur´an-i Kerîm Buruç, 16. âyet
[5] Kur´an-ı Kerîm A´raf, 89. âyet
[6] İbn. Mâce Kit. Mukaddime bab. 10 Müsned İmam-ı Ahmed c. 2 sh. 86. Bu hadisi şerifin tercümesinde asıl kaynaklar göz önünde bulundurulmuştur.
[7] Araf suresi âyet, 188
[8] Nisa suresi, âyet; 116
[9] Buhari, Kitab el-Rikak, bab; 51/Müslim Kitab el-İman bab; 302 Nesaî, Kitab-el Cehennem bab; 10 - Not: Bu hadis, asıl kaynaktaki metnine göre tercüme edilmiştir.
[10] Rahman suresi âyet, 27 (11)) Sa´d suresi âyet; 75
[11] Sa d suresi ayet;75
[12] Kamer suresi âyet; 14
[13] Tâhâ suresi âyet;39
[14] Buhari Kitab el-Teheccüd bab; 14/ Müslim, Kitab; Salatül müsafirîn bab; 167/ Tirmizî Kitab el-Salat, bab; 211/Ebu Davud, Kitab el-Sünne bab; 21/Ibn-i Mace Kitab el-tkame bab; 182/Muvatta îmam Malik, Kitab el-Kur´an; bab;30
[15] Taha suresi âyet; 5
[16] Rahman suresi âyet; 27
[17] Maîde suresi âyet; 64
[18] Kamer suresi âyet; 14
[19] Nisa suresi, âyet; 166
[20] Fussilet suresi âyet; 15
[21] Saffat suresi âyet; 96
[22] Tur suresi âyet; 25
[23] A´raf suresi âyet; 178
[24] Mutaîfifin suresi âyet; 15
[25] İmam Eş´ari´ye göre, iman, artıp cksilebilir. Çünkü amel imandandır, îmam Matüridi´ye göre ise; imanın artıp eksilmesi söz konusu değildir. Çünkü iman, «kalb ile tasdiktir.» tasdikin ise eksilip artması söz konusu değildir.
[26] «Aşere-i mübeşşere» diye adlandırılan bu zatlar sonlardır; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman b. Avı, Hz. Sa´d b, Ebi Vakkas, Hz. Sa´d b. Zeyd ve Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrab´dır.
[27] Fetih suresi âyet;10
[28] EI-Fisal C. 3, sh. 22
[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/197-209.
[30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/210-213.
[31] Haşiyetül Kestelî, Ala şerhil Akaid sh. 16.
[32] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/213-214.
|
|
|
|