| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Maturidilik |
|
Yazar: RasitTunca - 08-29-2018, 09:39 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Matürîdî´nin Metodu Ve Görüşleri
a) Metodu:
b) Görüşleri:
MATÜRİDİLİK
Bu mezhep, Ebu Mansur el-Matüridî diye meşhur olan «Muham-med b. Muhammed b. Mahmud»´a nisbet edilmektedir.
Mfttürîdi, Semerkant´da, «Matürid» mahallesinde doğmuştur. Hicri 333, Miladi 914 de vefat ettiği tesbit edilmiştir. Hicri üçüncü yüzyılın son üçtebirinde ihnini -tahsil etmiştir. Yani Mutezilelerin, Hicri 3. yüzyılın ilk üçtebirinde fıkıh ve hadis âlimlerine kötü muamelelerinden dolayı halkın nefretini kazandıkları ve gazaplarına uğradıkları bir dönemde ilmini tahsil etmiştir.
Matürîdi´nin, hangi tarihte doğduğu, kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Hicri 3. yüzyılın ortalarında doğduğu anlaşılmaktadır. Matürîdi´nin, Hanefî fıkhını ve ilm-i kelâmı Hicrî 268 de vefat eden Yahya el Belhi´den okuduğu, kesinlikle sabittir.
Matürîdi´nin memleketi fıkıh ve usul-i fıkıh dallarında tartışma ve münazaraların çokça yapıldığı bir memleketti. Hanefî fıkıhçıîarı ile Şafiî fıkıhçıîarı arasında münazaralar yapılırdı. Öyleki, matemler esnasında dahî mescitlerde bu tip münakaşalar yapılırdı.
Fıkıh ve hadis âlimleriyle, Mutezilîler arasında fikri savaşlar şiddetlenince, fıkıh ve usul-i fıkıh sahalarında tartışmalar yapıldığı gibi, bu defa tartışmalar ilm-i kelâm sahasına kaydı. îşte Matüridi, akli düşüncelerle elde edilen neticeler sayesinde yai ısların kazanıldığı böyle bir ortamda yaşadı.
Matüridi, Hanefî mezhebindendi. Bunun ilm-i kelâmda geniş araştırmaları yanında, fıkıh ve usul-ü fıkıh dallarında da geniş araştırmaları vardı. îlm-i kelâm ile, fıkıh ve hadis âlimlerine yardım etti. Fakat Matüridi, hernekadar Eş´ari´nin vardığı neticelerin tamamında olmasa dahi, çoğunda onunla birleşmiş ise de, onun metodundan başka bir metod izlemiştir. înşallah bu hususu ilerde daha açık olarak izah edeceğiz.
Hanefi âlimlerinin çoğunluğu, İmam Matürîdi´nin varmış olduğu neticelerin, Ebu Hanife´nin, inanç hususunda tesbit ettiği neticelerle tam olarak birleştiği görüşündedirler. Ebu Hanife (R.A.)´nin üm-i kelâm dalında da geniş araştırmaları bulunmaktadır. Bu ilim dalında da parmakla gösterilecek kadar meşhurdu. Bunu, bizzat kendisinin ifade ettiği de anlatılmaktadır. Ebu Hanife´nin, itikadi meselelerde tartışmak için yirmi iki defa Basra´ya yolculuk yaptığı rivayet edilmektedir. Bu da, kendisini, tamamen fıkhı incelemelere vermesinden öncedir. Ebu Hanife´nin, eski araştırmalarından tamamen ayrıldığı söylenemez. Özellikle, İslâm inancını söküp atmak isteyen zındıklar ve benzerleri, Ebu Hanife´nin döneminde fikrî sapıklıkları yaymayı teşvik ediyorlardı. Ebu Hanife´den bu ilim dalında küçük risaleler kalmıştır. Bu risalelerdeki malumatların, Ebu Hanife´ye ait olduğunda şüphe yoktur. Hernekadar bu risalelerin kim tarafından te´lif edildiği âlimler arasında münakaşa konusu olsada... Bu risalelerden bir kısmı şunlardır:
el-Fıkhul Ekber
el-Fıkhul Ebsad
Risaletu Ebi Hanife ila Osman el-Bettî
Vasiyyet-i Ebu Hanife litilmizihi Yusuf b. Halid es-Semtî
Kitabul ilm, berren ve bahren ve sarkan ve garben ve bu´dan ve kurba.
Bu risalelerin bütününden, ortaya atılan şu meseleler hakkında, Ebu Hanife´nin, kendisine mahsus müstakil bir görüşü bulunduğu neticesine varılır. Bu meseleler, Allah Tealâ´nm sıfatlan, imanın mahiyeti, Allah´ı bilmenin, akıl ile mi, yoksa nakil yoluyla mı gerekli olduğu meselesi İnsanın yapmış olduğu işlerin, kendiliğinden iyi veya kötü olup olmaması, Allah Tealâ´nm, bütün mahlukat üzerindeki mutlak hakimiyetini kabul etmekle beraber, kulun fiilinin, kulun kendisine nisbetinin derecesi, kaza ve kader meselesi ve benzeri meselelerdir.
Iraklı fıkıh âlimlerinin hocası, İmam Ebu Hanife´den nakledilen bu görüşlerle, Ebu Mansur el-Matürîdî´nin, kitaplarında tesbit ettiği görüşler arasında ilmi bir karşılaştırma yapıldığı zaman, bu düşüncelerin, aslında birleştikleri ortaya çıkar. Bu nedenle âlimler, İmam Matürîdî´nin görüşlerinin, Ebu Hanife´nin, inanç hususundaki görüşlerinden kaynaklandığını ve Ebu Hanife´nin görüşlerinin esas olduğunu anlatmışlardır.
Irak âlimleri, çevrelerinde bulunan Şam âlimleri ve benzerleri, Ebu Hanife´nin fıkhı görüşlerini teferruatı andırmaya girişmişler, onun, itikad hakkındaki görüşlerine ise, önceleri yanlarında bulunan, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşleriyle, daha sonra da İmam
Eş´ari´nin bu husustaki görüşleriyle yetinerek pek önem vermemişler. Fakat, Maveraünnehr âlimleri, fıkhî görüşlere çok önem vermeleriyle birlikte,. Ebu Hanife´nin, itikad hakkındaki görüşlerine de özel bir itina göstermişler; bu görüşleri şerh etmeye, bunlar üzerinde yorumlar yapmaya ve bunları aklî delillerle ve mantıki kıyaslarla desteklemeye çalışmışlardır.
Matürîdî, kendi görüşleriyle Ebu Hanife´nin görüşleri arasındaki irtibatı araştırmayı bize bırakmıyor, bizzat kendisi, Ebu Hanife´nin şu kitaplarını rivayet ettiğim söylüyor. Bu kitaplar; «Fıkhul Ebsat, Risale ileîbetti, el-Âlinı vel Müteallim, Vasiyyetü Ebu Hanife li .Yusuf b. Halid» adlı kitaplardır.
Matüridi bu kitapları, Ebu Nasr Ahmet.b. el-Abbas el-Eyadî´den, Ahmed b. îshak el-Cürcani´den ve Nasr,b. Yahya el-Belhi´den rivayet ettiğini, bu zatların da bu kitapları, Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´nin talebesi, Ebu Süleyman Musa el-Cürcanî´den rivayet ettiklerini, Ebu Süleyman´ın da bu kitapları, Ebu Hanife´nin talebesi ve kendisinin hocası olan Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî´den rivayet ettiğini anlatır.
«İşârâtül Meranı» adlı kitabın sahibi, bu rivayet silsilesinin sonunda şöyle der: Matüridi, bu temel kaynakları, kendi kitaplarında kesin delillerle tahkik etmiş ve bunları, açık delillere dayandırarak, sağlam bir şekilde detayîandırmıştır.
Dostumuz, merhum, Zahidüî Kevseri «İşâratül Meram» adlı eserin mukaddimesinde şunları söyler: «Maveraünnehr ülkeleri, heva ve heveslerden. ve bidatlardan uzaktı. Çünkü bu memleketlerde, insanlar üzerinde istisnasız .bir tesir ve hakimiyeti vardı. Orada bulunanlar, hadisleri nesilden nesiîe naklederlerdi. Nihayet, «îmamül Hûda» diye tanınan, ehl-i sünnet imamı, Ebu Mansur Muhammed el-Mafrüridî ortaya çıktı. Kendisini, bu meseleleri tahkik etmeye ve delillerini tedkik etmeye vakfetti. Böylece, hem aklı hem de şer´i memnun edecek eserler yazdı. Buradan anlaşılıyor ki, Ebu Mansur el-Matüridî, itikad hakkındaki görüşlerini, Ebu Hanife´den rivayet ettiği bu risalelerde naklçdilen fikirlere dayandırmış ve bunları daha da detaylandıranş, açıkça izah edilmeyen hususları da izah edilen hususlar ışığında geliştirmiştir. Matüridî, dini mevzuları, aklî ve mantıki delillerle ispat eder ve şüpheye mahal bırakmazdı. Matüri-´di, incelediği konularda birçok kitaplar yazmıştır. Bu kitaplardan
bir kısmı şunlardır:
Tevilül Kur´an Me´haz eş-Şeraya
Kitab el-Cedel
El Usul fi Usul ed-Din
El-Makalât fil Kelâm
Kitab el-Tevhîd
«Ka´bî»nin Evailül Edilleye Reddiye adlı kitabı
«Kâ´bî´nin» Tehzibül Cedel adlı eserine reddiye
Ebu Muhammed el-Bâhüî´nin «Usulûl Hamse» adlı kitabına reddiye
Bazı Rafizîlerin «Kitabül İmame» adlı eserine reddiye
Karamitaya Reddiye.
Bir kısım âlimler, Matârîdî´nin, Ebu Hanife´ye nisbet edilen Fıknul Ekber» adlı kitaba şerh yazdığını söylemişlerse de ilmi incelemeler neticesinde bu şerhin, meşhur Hanefi fıkıhçısı Ebu el-Leys es-Semerkandi ait olduğunu ortaya koymuştur.[1]
Matürîdî´nin Metodu Ve Görüşleri[2]
a) Metodu:
Ebu Mansur el-Matüridi ile Ebu el-Hasan el-Eş´ari ayni devirde yaşamışlardır. Herbiri, diğerinin gerçekleştirmek istediği gayeyi gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ancak, îmam Eş´ari, hasımlarının bulunduğu bölgeye daha yakındı. Evet, İmam Eş´ari, Muteziliîerin vatanı ve türedikleri yer olan Basra´da bulunuyordu. Fıkıh ve hadis âlinıîe-riyle Mutezilîler arasındaki fikri savaş, Basra´nın da bağlı bulunduğu Irak bölgesinde cereyan ediyordu. Ebu Mansur el-Matüridi ise, savaş alanından uzaktı. Fakat bu savaşın yankısı, bulunduğu bölgeye de ulaşıyordu. Maveraünnehr ülkelerinde de Iraklı mutezilîle-rin sözlerini durmadan tekrarlayan Mutezilîler bulunuyordu. Matüridi bunlara karşı koyuyordu. Matürîdi ile Eş´arî´nin karşılaştıkları hasım aynı olduğu için, her ikisinin de vardığı neticeler birbirine ya-kmdı, fakat birbirinin aynı değildi. Birçokları, Eş´ari ile Matürîdi´nin, aralarındaki ihtilafın büyük olmadığını sanmışlardı. Hatta, Şeyh Muhammed Abduh «el-Akaidül Adudiyye» adlı eserin yorumunu yaparken, Matüridi ile Eş´ari´nin arasındaki ihtilafın on meseleyi aşmayacağını ve aralarındaki ihtilafın, gerçekte bulunmayıp, dış görünüşte bulunduğunu söylemiştir.
Ancak, Matürîdi´nin ve Eş´arî´nin görüşleri son şekilleriyle, derince incelendiği vakit, her -iki imamın düşünceleri ve varmış oldukları neticeler arasında farkların bulunduğu ortaya çıkar.
Şüphesiz ki, her iki imam da Kur´an-ı Kerim´in kapsadığı inanç meselelerini, akılla ve mantıkî delillerle ispat etmeye çalışıyordu. Ve Kur´an-ı Kerim´in getirdiği itikadı meselelere bağlı kalıyorlardı. Ancak, bunlardan biri, akla, diğerinden daha fazla önem veriyordu. Meselâ; Eş´ariler, Allah Tealâ´yı bilmenin, nakil yoluyla vacip olduğunu kabul ederken, Matürîdî´ler, Etiu Haaıife´nin metoduna uyarak, Allah´ı bilmenin akıl ile vacip olduğunu söylemişlerdir. Eş´ari´ler, şer´an bir delil olmadıkça eşyanın akıl. ile idrak edilebilecek bir iyiliği bulunduğunu kabul etmezler. Matürîdî´ler ise, eşyanın, akıl ile idrak edilebilecek, kendiliğinden bir iyiliğe sahip olduğunu kabul etmişlerdir.
İşte bu çeşit ihtilafları birçok meselelerde bulabiliriz. Bu sebeple şu niteceye varırız ki; Matürîdi´nin metodunda, israfa kaçmaksızın ve tökezlemeksizin, akim büyük bir otoritesi bulunmakta, Eş´arîler ise, nakil ile bağlı kalmış, nakli delilleri geçmişteki uygulamalarla desteklemişlerdir. Öyle ki, araştırıcı bir kişi, Eş´arilerin, fıkıh ve hadis âlimleriyle, Muteziliîerin arasında orta bir yol tuttuklarını, Matürîdî´lerin ise, Eş´ariler ile Mutezilîler arasında bir yol izlediklerini görür.
Müslümanların, mü´min olduklarında ittifak ettikleri şudört fırkanın bir meydanda bulundukları kabul edilecek olursa, meydanın bir ucunda Mutezile, diğer ucunda hadis âlimleri, ortanın Mutezile, tarafında Matürîdiler, hadisçiler tarafında ise Eş´ariler görülür.
Matüridi, serî delillerin irşadıyîa akla dayanır, aklî araştırmanın gerekli olduğunu söyler. Böylece, naklî delillere dayanmayı, gerçeği, naklî delillerden çıkarmayı ve akim, hataya düşüp sapacağından korkarak, nakli delillerden başkasına başvurulmamasını gerekli gören fıkıh ve hadis âlimlerine muhalefet etmiştir.
Matüridi, «Tevhid» adlı kitabında bu hususa cevap vererek şöyle demiştir: Bu iddia, şeytanın, hatıra getirdiği bir kuruntu ve vesvesedir. Aklî araştırmayı inkâr edenin, akli araştırmayla elde ettiği delilden başka bir delili yoktur. Bu da, bu gibi insanlara, aklî araştırmanın zorunlu olduğunu söylemeye mecbur kılar. Bunlar, akli araştırmayı nasıl inkâr edebilirler Halbuki Allah Tealâ kullarım, aklî araştırmaya davet etmiş ve onlara düşünmeyi ve muhakeme etmeyi emretmiş, onları öğüt ve ibret almaya mecbur kılmıştır. Bu da, aklî araştırmanın ve düşünmenin, ilmî kaynaklardan biri olduğuna dair delildir.
Görülüyor ki Matüridi, Akaid ilmini öğrenmek hususundaki ihtilafın tam esasına temas ediyor. Akaid ilmini öğrenmenin tek kaynağı nakil midir, yoksa, naklin yanında akıl da diğer bir kaynak mıdır sorusuna, naklin kaynak olduğunu kabul ettiği, bunun yanında, aklın da bir kaynak olduğu şeklinde cevap verdiği görülür.
Ancak, Matüridi, aklı, bilgi kaynaklarından biri kabul etmesine rağmen, aklın sapıklığa düşeceğinden korkmaktadır. Fakat, bu korku onu, fıkıh ve hadis âlimleri gibi akli araştırmayı men etmeye götürmüyor, aklî araştırmanın yanında nakle dayanılmasını ileri sürerek sapma ihtimaline karşı birtakım tedbirler almaya ve ihtiyatlı davranmaya sevkediyor.
Evet, Matüridi şöyle der: «Kim, nakli delillere dayanıp ihtiyatlı davranmanın gerekliliğini reddederse, o, Hesuiu Allah´dan bir işaret olmadan eksik ve sınırlı aklıyla, insanın aklından gizli kalan meselelerin mahiyetini bilmeye ve ilâhi hikmetlerin tümünü kuşatmaya kalkışırsa, o kimse, akla zulmetmiş olur. Ve ona taşıyamiyacağı bir yükü yüklemiş olur.» Bu sözlerden şu netice çıkarılır: Matüridi, nakle ters düşmeyen hususlarda, akim vereceği hükümleri kabul eder. Şer´a muhalif düşen aklî hükümlerde ise, şer´a boyun eğmenin gerekliliğini kabullenir.
Matürîdi´nin, Kur´an-ı Kerim´i tefsirde kılavuzu, «nakli delillerle yardımlaşarak aklî delillere başvurmanın gerekli olduğu- prensibidir. Matüridî, Kur´an-ı Kerîm´i tefsir ederken, müteşabih âyetleri, müteşabih olmayan âyetlere göre izah eder. Müteşabih olanları, müteşabih olmayanların ifade ettikleri mânânın ışığı altında tevil etmeye çalışır. Bir müminin aklî tevile gücü yetmiyorsa, bundan vaz geçmesinin daha doğru yol olduğunu söyler. Matüridî, mümkün olduğu nisbette, Kur´an-ı Kerim´i yine kendi âyetleriyle tefsir etmeye çalışır. Çünkü Kur´an´m âyetleri birbiriyle çatışmaz. «... Eğer Kur´an, Allah´dan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, O´nda. birbirine zıt olan şeyler bulurlardı.»[3]
Bu metod, Matüridi´yi, aklî metodları bakımından bazan Mutezililerle birleşmeye sevketmiş, birçok yönlerde ise onlara muhalefet etmesine sebep olmuştur. Matüridî ile Mutezililer, aklî araştırma yapmanın gerekliliği, Allah´ın akıl ile bilinmesinin gerekliliği, eşyanın, iyi veya kötü olduğunun akîen bilinebileceği hususlarında aynı görüştedirler.[4]
b) Görüşleri:
Daha önce de anlattığımız gibi, Matüridî´nin görüşleri, H. 3. yüzyılın başlarında, birbirleriyle ihtilâf eden Mutezililerle fıkıh ve hadis âlimlerinden, mutezilîlere daha yakındı. Bu sebeple, dostumuz, merhum Zâhidül Kevseri´nin şu sözü yerindedir: «Eş´ariler, Mutezile ile hadis âlimleri arasında bir yol tutmuş, Matüridiler ise Mutezile ile Eş´arîler arasında bir yol izlemiştir. Hakkında nass bulunmayan bütün temel meselelerde, nakli delillerin yanında aklî görüşlerinin bulunduğu açıkça görülür. Matüridî, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, varmış olduğu neticelerin çoğunda Eş´arî ile ittifak etmiş fakat bazılarında da ona muhalefet etmiştir. Şimdi ise hangi hususlarda ittifak edilip edilmediğini de açıklayarak, Matürîdi´nin, topluca görüşlerine, kısaca bir göz atalım.
a) Matüridî, Allah´ı bilmenin gerekli olduğunu idrak etmenin aklen mümkin olacağı görüşündedir. Nitekim, Allah Tealâ; Kur´an-ı Kerîm´in bir çok âyetlerinde, bakıp düşünmeyi emreder. İnsanlara, göklerin ve yerin hükümranlığına bakmayı emreder. Allah Tealâ insanları, akıl doğru yola yönelir, heva ve hevesten ve taklitten uzak kalırsa, Allah´a iman etmeye ulaşabileceğine ve onu tanıyabileceğine dair uyarıyor.
Akıl ile Allah´ı bilmeye çalışmak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin hükümlerine uymak demektir. Buna mukabil aklî araştırmayı bırakmak, Kur´an-ı Kerim´in âyetlerini ihmal etmek olur. Aklı, Allah´ı bilmek için bir vasıta kabul etmemek, Allah Tealâ´nın, akli araştırmaya bağladığı neticeleri hiçe saymak demek olur. Eğer, Allah´ı bilmek, bakıp araştırmaya bağlı olmasaydı, Allah Tealâ´nın, bakıp araştırmanın neticeleri olduğunu beyan ettiği şeyler reddedilmiş olur.
Ancak, Matüridî aklın, yalnız başına Allah´ı bilebileceğini kabul etmesine rağmen kulların mükellef oldukları hükümleri bilemeyeceğini beyan etmiştir. Bu da Ebu Hanife (R.A.)´ın görüşüdür.
Bu, Mutezilenin görüşüne yakın bir görüştür. Ancak, iki görüş arasında çok ince bir fark vardır. O da şudur:
Mutezile, Allah´ı bilmenin, aklen gerekli olduğu görüşündedir. Matüridîlerse, bu görüşü aynen kabul etmezler. Allah Tealâ´yı bilmenin gerekliliğinin akıl ile mümkün olabileceğini, ancak kesin olamayacağım söylerler. Allah´ı bilmenin gerekliliğinin, ancak, bu gerekliliği icadedecek bir güç tarafından meydana getirilebileceğini kabul ederler. O güç de, Allah´dır.
b) Matüridi mezhebi, varlıkların, kendiliklerinden kötü olabileceklerini ve insan aklının, birtakım varlıkların iyi veya kötülüklerini bilebilecek güçte olduğunu söylerler.
Matürîdîkre göre, sanki varlıklar üç kısma ayrılmaktadır:
İnsan akimin, tek başına, iyi olduklarını bilebileceği varlıklar.
İnsan aklının, tek başına kötü olduklarını bilebileceği varlıklar.
İyi veya kötü oldukları gizli olup, aklen bilinemiyen ve ancak Allah´ın bildirme siyle iyi veya kötülüğü anlaşılan yarlıklar.
Daha önce de Ebu Hasan el-Eş´arî´nin hocası Ebu Ali el-Cübbaî´-den naklettiğimiz gibi, Mutezililer de varlıkları böyle bir tasnife tâbi tutarlar. Fakat Matürîdîler, Muteziîîlerin, bu ayırımla varmış oldukları neticeleri kabul etmediler. Mutezililer, bu ayırımla şu neticeye varmışlardır:
Akıl, birşeyin iyiliğini idrak ederse, aklın emriyle o şeyi yapmak gereklidir. Buna mukabil, akıl, birşeyin kötülüğünü anlarsa, o şey, yasaklanmış olur. Matüridî, aynı yoldan yürümemiş, İmam Ebu Hanife´ye uyarak şunları söylemiştir. «Akıl, birşeyin, ne olduğunu idrak edebilse de, o şeyin, yapılıp yapılmaması, ancak, hikmet sahibi olan Allah´ın emriyle bilinir. Çünkü akıl, tek başına, dinî emir ve yasakları bilemez. Zira, dini emir ve yasaklan ancak Allah Tealâ koyar.
Matürîdî´nin, kabul ettiği bu görüşe, îmam Eş´arî katılmamaktadır. Çünkü Eş´arî, varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olduklarını kabul etmez. Eşyanın, ancak Allah´ın emri veya yasağıyla iyi veya kötü olduğunun anlaşılabileceğini söyler. Ona göre, bir şey Allah´ın emrettiği için iyidir. Başka bir şey de, Allah yasakladığı için kötüdür.
Görülüyor ki, Matürîdî mezhebi, Mutezile ile Eş´arî´nin ortasındadir.
c) Matüridî metodunun, Eş´arî ve Mutezile metodundan ayrıldığı üçüncü bir nokta da, Allah Tealâ´nm, yaptığı işlerdir.
Eş´arîler, Allah Tealâ´nm yapmış olduğu işlerin sebebi sorulmaz. Çünkü Allah Tealâ Kur´an-ı Kerîm´inde; «Allah, yaptıklarından dolayı sorguya çekilemez.»[5] buyurmaktadır, derler.
Mutezile, «Allah Tealâ, yaptığı şeyleri bir kısım maksat ve gayelerle yapar. Çünkü O, hikmet sahibidir. O´ndan, gelişigüzel bir iş meydana gelmez. Bilakis,, herşeyi bir plana bağlamıştır.» derler. Ve bundan şu neticeye varırlar: Allah Tealâ´nm, iki şeyden, iyisini ve iki iyi şeyden daha iyi olanını yapması kendi üzerine gereklidir. Çünkü varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olmaları ve, Allah Tealâ´mn hikmetsiz hiçbirşey yaratmaması şunu gerektirir: Allah Tealâ´nın, iyi olmayan birşeyj emretmesi, veya iyi olan bir şeyi yasaklaması, imkânsızdır. O halde, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi olanını yapması ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapması, onun üzerine vaciptir.
Matürîdî´nin, her iki guruba, muhalefet eden bir görüşte olduğu görülür. Matüri.di, Allah Tealâ´nm, boş davranışlardan uzak olduğunu ve yaptığı işlerin bir hikmete dayandığını, çünkü Allah Tealâ´nın, kendi kendini sıfatlandırdığı gibi hikmet sahibi ve herşeyi bilen bir zat olduğunu söyler.
Matüridi şöyle der: «Allah Tealâ koymuş olduğu hükümlerde ve yapmış olduğu işlerde bu hikmetini murad eder. Fakat, Allah Tealâ bu hikmetini dilerken, buna mecbur edilmiş değildir. Çünkü O, mutlak bir iradeye sahiptir. Dilediğini yapandır. Bunun için, Allah Tealâ´mn, iyi olan birşeyi veya daha iyi olan bir şeyi yapmasının, onun için gerekli olduğu söylenilemez. Çünkü birşeyin yapılmasının gerekli oluşu, serbest iradeyi ortadan kaldırır. Başkasının, Allah Tealâ´nm üzerinde bir hakkı olduğunu icabettirir. Halbuki, Allah Tealâ bütün yaratıkların üstündedir. Yaptıklarından hesaba çekilemez. O´nun üzerine, bir şeyin vacip olduğunu söylemek, O´nun hesaba çekilebileceğini gerektirir. Allah Tealâ bundan çok uzaktır, çok yücedir.
Şurası bir gerçek ki, bu mevzuda Matüridî ile Mutezile arasındaki anlaşmazlık, temelde bir anlaşmazlık olmayıp, sadece, temel düşünceyi ifadede ihtilaftır. Çünkü temel düşünce-, Allah Tealâ´nın işlerinin, dilediği ve takdir ettiği bir hikmete binaen olduğu ve Allah Tealâ´nın, boşuna bir iş yapmayacağıdır.
Fakat Mutezililer, bu temel düşünceyi ifade ederken, Allah´ın böyle yapmasının, Allah´ın üzerine vacip olduğunu söylemişler. Matürîdîler ise, bu şekilde ifadeyi kabul etmemişlerdir. Çünkü, Matilrîdîlere göre bir şeyin yapılmasının gerekli olduğunu- söylemek, o şeyin yapılmasından önce, hükmünün var olmasını gerektirir. Halbuki, Allah Tealâ´nın yaptığı işlerin, bir hikmete göre olduğuna hüküm verme, işin meydana gelmesinden önce değil, sonradır.
Ancak, Mutezile ile Eş´arüer arasındaki ihtilaf, düşüncenin özündedir. Bu ihtilaf, «İyilik ve kötülük, varlıkların kendisinde midir Yoksa Allah´ın bildirmesiyle mi bilinir » meselesinden kaynaklanmaktadır.
Eş´ari ile Matüridîler arasında, Allah Tealâ´nm yaptığı işleri ve yaptığı işlerde hikmet arama hususundaki ihtilafları, beklenmedik birtakım fer´İ meselelerde dahi ihtilaf etmelerine yol açmıştır.
Eş´ariler, «Allah Tealâ´nm, insanları, hiçbirşeyle mükellef tutmadan yaratabilirdi. Yaratılanları mükellef tutması, Allah Tealâ´nm bir iradesidir. Dilerse başka birşey de murad edebilir.» derler.
Matüridüerde; «Allah Tealâ, yaratılanları mükellef tuttuğu şeyleri dilediği bir hikmete binaen murad etmiştir. Allah Tealâ, dilediği ve kararlaştırdığı hikmetten başkasını murad etmez.» demişlerdir.
Bu sebeple;
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın, sırf akli bir faraziye ile Allah Tealâ´nm, kendisine itaat edeni cezalandırabileceğini ve kendisine isyan edeni de mükâfatlandırabileceğini mümkün görmüşler ve şunu söylemişlerdir: «Zira, Allah Tealâ´nın, itaatkâr kulu mükâfatlandırması, sadece onun merhametinden kaynaklanan bir lütuf-tur. Günahkâr olanı cezalandırması ise, sadece onu dilediğindendir. Allah Tealâ´nın yaptığı ve murad ettiği bir şey için yorum yapılamaz.»
Matüridîler ise şöyle derler: İtaatkâr kula sevap verilmesi, günahkâr kulun cezalandırılması, Allah Tealâ´nm hikmeti ve iradesine binaendir. Allah Tealâ, hikmet sahibidir, herşeyi bilendir. Allah Tealâ, birçok âyetlerde sevap ve cezayı zikrettikten sonra kendisinin, hikmet sahibi olduğunu beyan eder. Meselâ şu âyet-i kerîme bunu ifade eder: «Erkek ve kadnı hırsızların, yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin. Allah, azizdir, hakimdir. Herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.»[6]
Eş´arîler, nakli bir delil olmaksızın sırf akli bir faraziyeden hareket ederek, AÜah Tealâ´nm, sakındırdığı bir cezadan vazgeçebileceğini söylerler. Buna mukabil Matüridîler, buna cevaz vermezler. Allah Tealâ´mn, hikmeti gereğince böyle bir sakmdırmada bulunduğunu ve âyet-i kerimesinde; «Şüphesiz, Allah vaadinden dönmez.»[7] buyurduğunu, bu sebeple Allah Tealâ´nm, vaad ettiği mükâfattan, sakındırdığı cezadan dönmeyeceğini söylerler.
d) Bu meselelerden sonra, problemlerin en büyüğü olan, «Cebir ve ihtiyar» (yapmış olduğu işlerde kulun, mecbur ve serbest oluşu) meselesine geçelim. Bunun, Mutezile, Eş´ari ve Matüridîler arasında nasıl çekişme ve münakaşa konusu olduğunu görelim.
Daha önce, Mutezilîlerin bu konudaki düşüncelerini görmüştük. Mutezilîler, «Kul, kendi işini kendi yaratır. Böylece o hükümlere muhatap ve mükellef olur. Kulda bulunan, kendi işlerini yapai.fi. gücü, Allah tarafından yaratılmış ve kula verilmiştir.» derler.
Eş arüer ise, «Kulda görülen işleri, Allah yaratar. Kul, sadece cüz´i iradesiyle o işikesbeder. Kul; «kesb»i sebebiyle mükellef olur. Sevaba erer veya cezalandırılır.
Matürîdîler ise bu mevzuda, Allah Teaîâ´nın, bütün varlıkları yarattığını, kâinatta mevcut olan herşeyin, Allah´ın mahluku olduğunu, Allah´ın hiçbir ortağı bulunmadığını, yaratmayı O´ndan başkasına nisbet etmenin, O´na ortak koşmak olduğunu, bunun ise hiçbir zaman kabul edüemiyeceğini ve akla sığmayacağını beyan etmiş ve sonra da şunları söylemiştir. «Allah Tealâ´nm hikmeti ancak kulun, cüzî iradesiyle yapacağı hayırlı şeylerin sevap olacağını, yine cüzi iradesiyle yapacağı kötü işlerin günah olacağını gerektirmektedir. Allah´ın hikmeti yanında, adaleti de bu durumu gerektirmektedir. Böylece, Allah Tealâ´nın, «Sizi de, yaptıklarınızı da, yaratan Allahtır.» kelamı mucibince kulların işlerinin Allah tarafından yaratılmış olduğu ortaya çıkmaktadır.»
îşte, Matürîdi ile Mutezilenin arası bu noktada açılır. Çünkü Mutezililer, kulların işlerinin, Allah´ın kula verdiği bir güçle, kullar tarafından yaratıldığını söylerler. Fakat, kulun cüzi irade bulunduğu düşüncesiyle, kulda görülen işlerin, Allah tarafından ve Allah´ın verdiği güçle yaratıldığını söylemek nasıl bağd aştırılacak bir Bu hususta Matürîdî, aynen Eş´arînin sözlerini söyler ve şöyle der: «Kulun, yaptığı işlerde katkısı, sadece (kesb) kazanmaktır. Kul, bu hususta serbesttir. Kul, sevaba ve cezaya bu kazanma vasıtasıyla layık olur.» Matüridi, bu görüşte tamamen Eş´arî ile birleşir, ancak şu noktada yine ayrılırlar.
Eş´ari´ye göre kesb (kazanma), Allah tarafından yaratılan işle, kulun ihtiyarının (seçmesinin) birîeşmesidir. Fakat kulun bu kesbde hiçbir etkisi yoktur.
Eş´ari´nin bu ifade şekline göre, kulun işi gibi kesbi de Allah tarafından yaratılmıştır. Âlimler bu görüşün cebre yol açtığı kanaatindedir. Çünkü kulun herhangi bir katkısı olmayan bir seçimin hiçbir mânâsı yoktur. Bu sebepledir ki, Eş´ari´nin bu görüşüne «orta derecede bir cebr» denilmiştir. Selef iye mezhebini açıklarken de izah edeceğimiz gibi, İbn. Hazm ve İbn. Teymiye bu görüşün «mükemmel bir cebr» olduğunu söylemişlerdir.
Evet, Eş´arî´ye göre kesb anlayışı ve bu anlayışın yol açtığı mânâ budur.
Matürîdî´ye göre kesb (kazanma), Allah Tealâ´nın kula verdiği bir güçle yapılır. Matürîdî´ye göre kul, Allah´ın onda yarattığı bir güçle herhangi bir işi yapabilir veya yapmayabilir. Kul hürdür, bir işi yapmada seçme yeteneğine sahiptir. Dilerse bir işi yapar ve bu yapışı, Allah Tealâ´nın yarattığı işle birleşir, dilerse yapmaz. Sevap ve günah bu yolla kazanılmış olur. Kesb böyle izah edilince, Al-lahutealâ´nm kullarının seçmelerine göre fiillerini yarattığını söylemek, kulların kesbi bulunduğunu söylemekle çelişmez.
Görülüyor ki, Matürîdî,, bu görüşü ile Mutezile ile Eş´ari´ler arasında orta bir yol tutar.
Mutezile, 4şler, Allah´ın kula verdiği bir güç ile kul tarafından yaratılır.» der.
Eş´ariler ise, «Fiilin yaratılmasında kulun «Kesb» den başka herhangi bir katkısı yoktur. «Kesb» ise, kulun, tesiriyle meydana gelmeyen, sadece kulun isteğinin, Allah´ın yaratmasıyla birleşmesi demek olan bir şeydir» der.
Matürıdİ ise, «Kesb, kulun gücü ve tesiriyledir» der. Kesb´e tesir eden ve fiiller meydana geldiğinde eseri görülen,
kuldaki bu güce «İstitaat» (güç yetirme) denir. Ebu Hanife´ye göre kulun mükellef olmasının sebebi budur. Bu hususta, Matüridî de Ebu Hanife´ye tâbi olmuştur. Kuldaki bu «istitaat» fiillerin vukuunda görülür. Çünkü bu, sonradan yaratılan ve yenilenen bir güçtür. Bu sebeple «istitaatm» fiilden evvel bulunması gerekmemektedir.
Mutezililer, insandaki bu güç yetirmenin, fiillerin meydana gelmesinden önce insanda mevcut olduğunu, çünkü insanın, gücü yettiği için mükellef oluşu ve emir ve yasaklara muhatap oluşu, fiilin meydana gelmesinden öncedir.
e) Allah Teaîâ´nm sıfatları: Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Mutezile, Allah Tealâ´nın sıfatları bulunduğunu kabul etmemişlerdir. Eş´arî ise, Allah Tealâ´nın sıfatlarının var olduğunu ve bu sıfatların, zatın aynısı olmadığını söylemişler. «Allah´ın, kudret, irade, ilim, hayat, sem´i, basar, kelam gibi sıfatları vardır ve bunlar, onun zatının aynı değildir.» demişlerdir.
Mutezililer ise, «Allah Tealâ´nın zatından başka birşey yoktur. Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, «Alim», «habîr», «hakim», «semî», basîr» gibi kelimeler, Allah Tealâ´nın isimleridir.» demişlerdir.
Daha sonra, Matürîdî geldi, Allah Tealâ´nın, bu gibi sıfatları bu lunduğunu ispat etti. Fakat o, «Bu sıfatlar, Allah´ın zatından başka bir şey değildir.» dedi. Matürîdî´ye göre, bu sıfatlar, Allah Tealâ´nın zatıyla birlikte vardır. Zatından ayrılamazlar. Ve bunların, zat´dan ayrı, müstakil bir mahiyetleri yoktur ki, sıfatların birden fazla oluşunun, «Kadim» olan Allah´ın birliğine gölge düşürdüğü zannedilsin.
Matürîdî bu görüşü ile,Mutezileye yaklaşmış, daha doğrusu, hemen hemen Mutezile ile birleşmiştir.
Müslümanlar arasında, Allah Tealâ´nm, âlim, semi, basîr, kadir, murîd (irade edici) olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Aralarındaki ihtilaf sadece bu kelimelerin, Allah´ın zatından ayrı, kendilerine mahsus bir mahiyetleri bulunup bulunmaması hususundadır.
Mutezililer, onların, herhangi bir mahiyeti olacağını kabul etmemektedir.
Eş´ariler ise, bu kelimelerin, ancak, zatla bulunabileceğini, bununla beraber, zattan başka bir şey olduklarını söylemişlerdir.
Matüridîler ise, bu sıfatların, zattan başka birşey olmadıklarını kararlaştırarak, hemen hemen Mutezile ile birleşmişlerdir.
Meselâ: «Kelam» sıfatı ve Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olup olmadığı hususunda şöyle izahlarda bulunmuşlardır:
Mutezile; Allah Tealâ´nm, ister zatından başka bir şey olsun, isterse zatının tam aym olmasın, «Kelâm» diye bir sıfatının olduğunu kabul etmez. Ve Kur´an-ı Kerim mahluktur» der.
Eş´ariler ise bu meselede, fıkıh ve hadis âlimlerinin metodunu izlediler. Kur´an-ı Kerîm´in, «Kadim» olduğunu söyîemedilerse de, O´nun, Allah´ın kelamı olduğunu ve mahluk olmadığını ileri sürdüler.
Sonra Matüridi geldi. Engelleri aştı, Kur´an-ı Kerim´in, mânâsının, Aîlahu Tealâ´nm kelâmı olduğunu, bu itibarla kelamın, Allahu Tealâ´nm zati sıfatlarından biri olduğunu ve Allah´ın zatının kadimliği ile kadim olduğunu ve kelamının, harf ve kelimelerden meydana gelmediğini, çünkü harf ve kelimelerin, sonradan icadedildiklerini, sonradan icad edilen bir şeyin, varlığı gerekli, kadim bir zat´a sıfat olamayacağını, bir de sonradan icadedilen bir şeyin arazdan olduğunu, ârâzm ise, Allah´ın zatı ile kaim olamayacağını söylemiştir.
Bu izaha göre, Kur´an-ı Kerîm´in mânâsını gösteren harf ve ibareler hadistir (sonradan yaratılmıştır). Bundan şu neticeye varılır:
Kur´anı Kerîm´in, kadîm olan mânâsını ifade eden harfleri, lâfızları ve ibareleri hadistir.
Matüridî, bu izah tarzıyla Mutezile ile birleşmiştir. Çünkü o, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk olduğunu söylememiş ise de, hadis olduğunu söylemiştir.
Hülâsa, Kur´an-ı Kerîm, üç vasıfla sıfatlandırılnııştır.
Mutezilüer, Kur´an-ı Kerim´i «mahluk» olarak sıfatlandirmışlardır.
Eş´ariler, fıkıh ve hadis âlimleriylo, Kur´an-ı Kerîra´in «mahluk» olmadığını söylemişler, fakat onu, «kadim» olarak sıfatlandır-mamışlardır.
Matürîdîler ise, Kur´an-ı Kerîm´in «hadis» olduğunu söylemişler ve O´nun «mahluk» olduğunu söylememişlerdir. îşte ihtilaf konusu budur, ihtilaflar, herhangi bir neticeye varmamaktadır. Zira görüldüğü gibi ihtilaflar yüzeyseldir.
f) Matüridî, Allah Tealâ´nın, kendisini sıfatlandırdığı bütün sıfatları ve halleri, olduğu gibi kabul edip, asıllarını reddederek, onları değiştirmeye girişmemesiyle beraber Allah Tealâ´nın, cisimden, mekandan ve zamandan beri olduğunu kabul eder. Allah Tealâ´nın «yüz», «el», «göz» gibi uzuvlara sahip olduğunu zahiren ifade eden âyet-i kerîmeleri, te´vil eder ve daha önce beyan ettiğimiz prensibine göre hareket eder. O da; «Müteşabih âyetleri, mânâsı açık muhkem âyetlerle izah prensibidir.» Meselâ; Matüridî, «...Ve sonra Allah arşı istiva etmiştir...[8] âyet-i celilesindeki «istiva» kelimesini «Düzgünce yarattı» şeklinde izah etmiş. «... Biz ona şah damarından daha yakınızda-.[9] âyet-i celîlesini, «Allah Tealâ´nın azametine ve kudretinin kemaline işaret ediyor.» diyerek izah etmiştir. Böylece Matürîdi, her teşbihi veya cisim nisbet etmeyi, yahut yer ve zaman izafe etmeyi te´vil eder, böylece Mutezilîlere yaklaşır, yahut onlarla birleşir.
Eş´ari´den ise, bu hususta iki görüş nakledilmektedir. Birinci görüşünü «îbane» adlı eserde zikreder. Bu görüşe göre Eş´arî, müte-şabih âyetlerin tevil edilemiyeceğini, Allah Tealâ´nın «eli» bulunduğunu fakat onun elinin, yaratıkların eline benzemiyeceğini, çünkü O´nun, Kur´an-ı Kerîm´de «... O´nun hiçbir benzeri yoktur...»[10] buyurduğunu söyler.
«Lem´a» adlı eserde zikrettiği ikinci görüşü ise; riıüteşabih âyetlerin, muhkem âyetlere göre tevil edilebileceğidir. Nitekim, Matüridî de aynı yolu tutmuştur.
Bu görüşün, Eş´arî´nin son görüşü olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Eş´arîler, bu son görüşü kabullenmekte «Allah´ın eli veya yüzü vardır» diyenin, Allah´ı yaratılanlara benzeten kimselerden olacağına dair hüküm vermektedirler. Evet, bu son görüş, tamamen Matürî-dî´nin görüşünün aynısıdır.
g) Allah Telaâ´nm görülmesi meselesi. Kur´an-ı Kerim´de, Allah Teaİâ´nın, âhirette görüleceğine dair âyet-i celîleler mevcuttur. «O gün, Rablerine bakan, pırıl pırü parlayan yüzler de vardır.»[11] Buna dayanarak, Eş´arî, Allah Teaîâ´mn, kıyamette görüleceğini tesbit ettiği gibi, Matürîdi de tesbit etmiştir. Ancak, Mutezile fırkası, Allah Tealâ´nm görüleceği görüşünü reddetmiştir. Çünkü* Allah´ı görmek, görenin ve görülenin bir yerde bulunmasını gerektirir, bu ise, Allah Tealâ´ya «Mekân isnad etmek olur. Halbuki Allah Tealâ, herhangi bir yerde bulunmaktan münezzehtir. Zaman mefhumu O´nun için söz konusu değildir. Allah Teaîâ´mn kıyamette görüleceğine inanan Matüridî, "Allah Tealâ´mn, kıyamette görülmesi meselesinin, kıyamete ait hallerden olduğunu, bu hallerin, keyfiyetlerinin ne olduğunu ancak, Allah Tealâ´nın bilebileceğini, bizlerin bu hususta, keyfiyetin nasıl olacağını bilmeden, sadece, Allah´ın görüleceğini beyan eden metinleri bildiğimizi söyler.
Mutezile, kıyamette, Allah Tealâ´nın görülmesi meselesini, cisimlerin görülmesine benzetmektedir. Cismi olmayan bir şeyin görülmesini, cismi olan bir şeye kıyaslamaktadır. Bu ise, şartları bulunmayan bir kıyastır. Göz ile görülmeyen bir şeyi, göz ile görülen bîr şeye kıyaslamanın şartlarından biri de; görünmeyenin, görülenin cinsinden olmasıdır. Görülmeyen, görülenin cinsinden olmazsa, kıyasın şartları tahakkuk etmediği için, kıyas temelinden çürüktür.
Böylece Matüridî, Allah Tealâ´nm, kıyamette görüleceği neticesine varır. Allah´ı görme meselesinin, hesap, sevap ye ceza günü olan kıyamet gününün hallerinden biri olduğunu söyler. Görülmesinı, nasıl olacağını anlatmaya kalkışmanın mantıksız bir saldırı olduğunu beyan eder. Allah Tealâ´nın, nasıl görüleceğini, gerek olumlu gerek olumsuz yönden bilmeye çalışanın, haddini aştığını, ilminin üstünde olan bir şeyi öğrenmeye çalıştığını ´söyler. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurur: «Ey insanoğlu, bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü, kıyamet gününde, kulak, göz ve kalb, işte bütün bunlar, yaptıklarından mes´uldürler.»[12]
h) Büyük günah; İslâm âlimleri, mümin olan kişinin, cehennemde ebedî kalmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak, cehennemde ebedi olarak kalmayacak olan müminin- kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Haricîler, büyük veya küçük, hertürîü günah işleyenin, kâfir olduuğnu söylemişlerdir. Onlara göre, bu gibi bir insan ne nıüslümandır, ne de mü´min.
Mutezile ise, büyük günah işleyeni müslünıan sayar, fakat onun mü´min olduğunu kabul etmez. Onun, samimi bir tevbe ile tevbe etmedikçe ebedi olarak cehennemde kalacağını, fakat göreceği âzâbm, Allah´a ve Resul´üne iman etmeyenlerin azabından daha hafif olacağını söyler.
Harici ve Mutezililerin, ameli, imandan bir cüz (parça) saydıkları anlaşılıyor.
Ameli, imandan bir cüz saymayan, Eş´arî ve Matürîdi mezhepleri ise, büyük günah işleyenin, hesaba çekileceği ve ceza görebileceği, yahut Allah´ın, îûtfu ile o kimsenin günahlarım affedebileceğini kabul ederler. Büyük günah işleyenin imandan çıkmayacağını söylerler.
Bu hususta Matüridi´nin görüşü; «Tevbe etmnse dahi, büyük günah işleyen kimsenin, cehennemde ebedî olarak kalmayacağıdır.» Matüridi bu hususta yine şöyle söyler: «Allah Tealâ, Kur´an-ı Keriminde, kötülüğün derecesine göre insanı cezalandıracağını beyan buyurur ve şöyle der: «...Kim de bir kötülük işlerse sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır. Onlar, haksızlığa uğratılmazlar...»[13] Şüphesiz ki Allah´ı inkâr etmeyenin veya O´na ortak koşmayanın günahı, kâfir ve müşrikin günahından daha hafiftir. Allah Tealâ, cehennemde ebedî olarak kalmayı, ortak koşmanın ve inkâr etmenin cezası olarak tayin etmiştir. Şayet Allah Tealâ, inancı olduğu halde büyük günah işleyeni, kâfire verdiği ceza ile cezalandıracak olursa, kişiye, günahından fazla ceza vermiş olur. Bu da, Allah´ın, vaadinden dönmesi demektir. Allah ise, kullarına asla zulmetmez ve vaadinden asla dönmez.
Diğer yandan, inkâr edenle, günahkâr müminin cezasının eşit oluşu, Allah Tealâ´nm hikmet ve adaletine ters düşer. Çünkü günahkâr mümin, en büyük olan bir iyiliği yapmıştır. O da iman etmektir. Kâfir ise, eri kötü bir fenalığı yapmıştır. O da inkâr etmektir. Eğer, Allah Teaiâ, günah işleyeni ebedî olarak cehennemde bırakmış olsa, bu takdirde, en büyük fenalığı işleyenin cezasını, en büyük iyiliği işleyenin mükâfatına denk tutmuş olur... Adalet ve hikmet, cezanın suç kadar olmasını ve sadece mükâfatın, yapılan iyilikten daha fazla olabileceğini gerektirir.»
Sonra, Matüridi (R.A.) şunları söyler; «Müminlerden, günah işleyenlerin gerçek durumu Allah´a bırakılmıştır. Allah dilerse, kendinden bir lütuf, bir iyilik ve merhamet olarak, bunları affeder, dilerse, günahları kadar onlara azabeder. Fakat onlar, cehennemde ebedi olarak kalmazlar.
Böylece ehl-i İman, ümitle korku arasında bulunur. Allah Tealâ, küçük bir günahın karşılığında kulu cezalandırabilir, büyük bir günahı işlemesine rağmen onu affedebilir. Nitekim, bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur: «Şüphesiz ki Allah, kendine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında, dilediği kimseyi affeder. Kim, Allah´a orta : koşarsa şüphesiz, büyük bir günah ile iftira etmiş olur.»[14]
Hicrî 3. ve 4. yüzyıllarda, tslâmî düşünceyi meşgul eden bu meseleler hakkında Matüridi´nin topluca görüşleri bunlardır.
Bu meseleler, âlimler arasında, fikri sürtüşmelere yol açmıştır. Âlimler, bu meseleler hakkında ihtilaf etmenin, ehl-i kıble olan herhangi bir kişiyi küfre götürmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Âlimler arasındaki ihtilaf konusu şudur. Aralarında hangisinin metodu, sahabe-i kiram´m ve tabiinin metoduna daha uygundur Kurtuluşa daha yakındır Din için hayır dilemeyenlerin ortaya attıkları şüphelerden daha uzaktır
Matüridi´nin görüşleri, Mutezileye daha yakındır. «Bunun görüşleri, Ebu Hanife´nin görüşlerinin izahıdır.» denilmiştir. En iyisini Allah bilir.[15]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/214-217.
[2] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218.
[3] Nisa suresi âyet; 82
[4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218-220.
[5] Enbiya suresi âyet; 23
[6] Maide suresi âyet; 38
[7] Al-i Imran suresi âyet; 9
[8] Secde suresi âyet; 4
[9] Kaf suresi âyet; 16
Kaf suresi âyet; 16
[10] Şura suresi âyet; 11
[11] Kıyame suresi âyet; 22-23
[12] Isra suresi âyet; 36
[13] En´am suresi âyet; 160
[14] Nisa suresi âyet; 48
[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/220-231.
|
|
|
Eşarilik |
|
Yazar: RasitTunca - 08-29-2018, 09:36 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İmam Eş´ari´den Sonra Eş´arî Mezhebi
Eş´arî İle Cübbai´nin Tartışması
EŞ´ÂRİLİK
Mutezilîlerin fıkıh ve hadis âlimlerine karşı giriştikleri hücum şiddetlenmişti. Bunların hücumlarından ne bir tanınan fıkıh âlimi, ne de meşhur bir muhaddis kurtulabilmişti. Bu sebeple insanlar Mute-zililerden nefret etmişlerdi ve bunların adlan belâ ve musibetlerle anılırdı. Gitgide düşmanlık daha da kökleşmişti. Öyleki insanlar Mutezilîlerin iyiliklerini İslâmı savunmalarım, îslâm uğrunda çektikleri eziyetleri, zındıklara ve nefsine uyanlara karşı koymalarını unuttular. Bunları, insanlar; halifeleri, her takva sahibi imamı ve her doğru yolu gösteren muhaddîsi sorguya çekmeleri için kışkırtanlar şeklinde anıyorlardı.
Mütevekkil adlı halife, iktidara gelip Mutezilileri çeşresinden uzaklaştırıp, hasımlarını kendisine yaklaştırınca ve âlimlerden zincirleri çözünce fıkıh âlimleri ve inanç meselelerini sünnetin ışığında anlamaya çalışan hadis âlimleriyîe bunlara karşı koymaya girişti. Mutezilîlerin tartışma usûlünü iyi bilen ve onların görüşlerini kabullenmeyen bazı âlimler onlarla sert tartışmalara giriştiler. Arkalarından avam tabakası bunları destekliyor, bir kısım havas da bunlara katılıyordu. Ayrıca halifeler de bu âlimlere yardım ediyordu.
H.z yüzyılın sonlarına doğru ortaya gayret ve metanetleri ile seçilen iki âlim zât çıktı. Bunlardan biri Basra´da ortaya çıkan Ebu el-Hasen el-Eş´arî, diğeri ise Semerkant´da bulunan Ebu Mansur el-Mâtûridî idi, İmam-ı Eş´arî ile İmam-ı Mâtûridi´nin Mutezile mezhebine yakın ve uzak olma derecelerine göre aralarında ihtilaf bulunmasına rağmen, bunların her ikisi de Mutezileye karşı çıkmakta tam bir ittifak içinde idi.
Şimdi Ebu el-Hasen el-Eş´ari´yi anlatalım; daha sonra söz Matû-ridî´ye gelsin. İmam-ı Eş´ari H, 280 da CM. 873) Basra´da doğdu. H. 330 küsurda M. 935) vefat etti. İmam-ı Eş´ari üm-i kelâmı Mutezill-lerden tahsil etti. Onun devrindeki Mutezili hocası Ebu Ali el-Cübbâİ´-ye talebelik yaptı. İmam-ı Eş´ari konuşmasını çok iyi bildiği ve yaşlı bir kimse olduğu için, hocasının yerine kendisi tartışmaları yürütürdü.
İmam-ı Eş´ari, Mutezilîlerin sofralarından gıdalanması ve düşünce ürünlerinden faydalanmasına rağmen, Mutezilîlerden düşünce bakımından uzaklaşmaya karar verdi. Fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşlerine meyletti, halbuki Eş´arî fıkıh ve hadis âlimlerinin meclislerinde bulunmamış ve akaîd ilmini bunların metoduyla okumamıştı. İşte bu nedenle İmam-ı Eş´arî belirli bir süre evinden dışarı çıkmadı. Mutezile ve ehl-i sünnet fırkalarının delillerini karşılaştırdı. Neticede belirli bir görüşe vardı, bunun üzerine evinden dışarı çıktı. İnsanları bir araya toplanmaya çağırdı, cum´a günü Basra şehrinde bulunan «el-Mescid el-Câm» adlı caminin minberine çıktı ve insanlara şunları söyledi:
Ey insanlar! Şüphesiz ki beni tanıyan tanımıştır, tanımayana ise şimdi kendimi tanıtacağım. Ben filan oğlu filanım. Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, Allah´u Tealâ´mn âhiretde gözle görülemeyeceğini, kötü fiillerin benim gibi kullar tarafından yapıldığım söylerdim. Şimdi ise ben tevbe ettim, kesinlikle vaz geçtim. Mutezililere karşı çıkmaya ve onların rezilliklerini ortaya koymaya karar verdim.
Ey insanlar topluluğu! Bu müddet zarfında sizin gözünüzden kayboldum. Çünkü ben delilleri inceliyordum, bana göre deliller birbirine denk geldi ve bunlardan herhangi biri diğerine tercihe şayan olmadı. Bunun üzerine Allah´ü Tealâ´dan bana doğru yolu göstermesini diledim. O da bana şu kitaplara yazdığın; itikadı ilham etti. Şu elbisemden soyunduğum gibi, şimdiye kadar inandığım eski şeylerden soyundum.» Eş´ari bunları söyledi ve üzerinde bulunan elbisesini çıkardı, fıkıh ve hadis âlimlerinden oluşan ehl-i sünnet vel-cemaat yoluna göre yazdığı şeyleri insanlara dağıttı.
Eş´arî «el-îbâne» adlı kitabının önsözünde kısaca mezhebini ve Mutezileye karşı tenkidlerini izah etmiştir. Kitabın önsözünde Allah´a ´hamd ve senadan sonra şunlar zikredilmektedir: «Bundan sonra... Mutezilîler ve Kadercilerden bir çoğu heva ve heveslerine uyarak ileri gelenlerini ve geçmişlerini taklid etmeye girişmişlerdir. Bunlar Kur´an-ı Kerîm´i kendi görüşlerine göre yorumlamışlardır. Bu görüşlerine dâir Allah´u Tealâ, ne bir delil indirmiş rxe de onu açıklamıştır. Onlar bu görüşlerini ne âlemlerin Rabbi´nin Peygamberi olan Hz. Muhammed´den ve ne de selef-İ salibinden almışlardır... Bunlar, Allah´u Tealâ´nın, âhirette gözle görüleceğine dair sahabe-i kiram´ın Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´den rivayet ettiği hadis-i şeriflere muhalefet etmişlerdir. Halbuki bu rivayetler çeşitli yollarla gelmiş, bu husustaki nasslar mütevâtir derecesine ulaşmış ve haberler bolca intikal etmiştir.
Yine bunlar Resulullah (S.A.V.)´in şefaatini inkâr etmişler bu hususta selef-i sâlihîn´den gelen rivayeti kabul etmemişlerdir. Yine bunlar kabir azabını inkâr etmişler, kâfirlerin kabirlerinde azâb gördüklerini kabul etmemişlerdir. Halbuki bu hususta sahabe-i kiram ve tabiîn ittifak etmişlerdir. Keza bunlar, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğuna inanmışlar, böylece «Bu sadece* bir insan sözüdür.»[1] diyen mûşrîk kardeşlerinin benzeri bir söz söylemişlerdir. Bunlar, Kur´an-ı Kerim´in insan sözü gibi olduğunu zannetmişlerdir.
Bu Mutezililer, kötü işlerin kullar tarafından yaratıldığına inanmışlar ve isbat etmeye çalışmışlardır. Böylece iki yaratıcının bulunduğunu bunlardan birinin hayrı, diğerinin ise şerri yarattığını iddia eden mecûsilerin inancına benzer bir söz söylemişlerdir.
Bunlar, Allah´u Tealâ´nın, olmayan bir şeyi dileyebileceğini ve dilediği bir şeyinde olmayabileceğini zannetmişler, böylece bütün müs-lümanlarm Allah´ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz şeklinde üzerinde ittifak ettikleri inançlarına muhalefet etmişler ve Allah´u Tealâ´nm şu âyet-i ceîilelerini reddetmişlerdir: «Allah dilemedikçe siz hiçbirşey dileyemezsiniz.»[2] «Eğer biz dileseydik mutlaka herkese hidâyet verirdik.»[3] «O dilediğini mutlaka yapandır.»[4]
Rabbimiz olan Allah´ın dilemesi müstesna sizin dininize dönmemiz mümkün değildir.»[5]
İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bunların İslâm ümmetinin mecûsileri olduklarını beyân ederek şöyle buyurmuştur:
«Her ümmetin bir mecûsîsi vardır, benim ümmetimin mecûsîleride kader yoktur diyenlerdir. Bunlar hastalandığında kendilerini ziyâret etmeyin, Öldüklerinde onların haklarında iyi şehâdette bulunmayın ve onlarla karşılaştığınızda kendilerine selâm vermeyin.»[6] Evet bunlar Mecûsîlerin.inancı gibi bir itikad sahibi oldular. Sözleri Mecûsîlerin sözlerine benzedi. Şerrin ve hayrın ayrı ayrı birer yaratıcısı bulunduğunu zannettiler. Mecûsîlerin iddia ettiği gibi, bunlar da Allah´u Tealâ´nm dilemediği işlerin şer olduğunu zannettiler.
Muteziîîler, kendi kendilerine zarar veya menfaat verebileceklerini zannettiler. Böylece Allah´u Tealâ´nın şu kelâmını reddettiler: «De ki Allah´ın dilediğinin dışında ben kendim için bir menfaat elde etmeye ve bir zarar vermeke kadir değilim.»[7] Ve, bütün müslümanların, üzerinde ittifak ettikleri yoldan ayrılmış oldular.
Yine Mutezilîîer, yaptıkları işleri, sadece kendi güçleriyle yaptıklarını ve Rablerinin, herhangi bîr katkısı bulunmadığını zannettiler. Böylece, kendilerini Allah Tealâ´ya muhtaç olmaktan beri gördüler. Allah Tealâ´nın kudretiyle olduğunu kabul etmedikleri şeylerin, kendi kudretleriyle olduğunu zannettiler. Nitekim, mecüsüer de şerrin, şeytanın kudretiyle olduğunu, Allah Tealâ´nm kudretiyle olmadığını iddia etmişlerdir. Böylece Mutezililer, bu ümmetin Mecûsileri olmuşlardır. Çünkü onlar Mecûsîlerin itikadına girmişler, onların sözlerine sarılmışlar, kendilerini, onların saptırmalarına kaptırmışlar, insanlara, Allah´ın rahmetinden ümit kestirmişler, onun lütfundan ümitsizliğe düşürmüşler, günahkârların, ebedî olarak cehennemde kalacaklarına hüküm vermişler ve Allah Tealâ´nın şu kelâmına muhalefet etmişlerdir. «Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında, dilediğini bağışlar...»[8] Mutezililer, cehennem ateşine girenin, bir daha oradan çıkmayacağını sanmışlardır. Böylece, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadis-i şerifi reddetmişlerdir; «Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra, Allah Tealâ şöyle buyurur: «Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunanı cehennemden çıkarın.» Bunlar cehennemden yanıp kömürleşmiş olarak çıkarlar. Hayat ırmağına atılırlar ve orada sel kalıntısı topraklarda biten dere otu gibi biterler.»[9]
Mutezilîler, "Allah Tealâ´nm, vechi olmadığı görüşünü savunmuşlardır. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: «Yeryüzünde bulunan herşey fânidir. Baki olan, sadece azamet ve hikmet sahibi olan Rabbinin vechidir.»[10]
Mutezilîler, Allah Tealâ´nın, yed-i kudreti bulunduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ : «Ey İblis, bizzat yed-i kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir »[11] buyurmaktadır, Mutezilîler, Allah Tealâ´nm gözü olduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ, «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi nezaretimizde akıp gidiyordu.»[12] «Seni sevimli kıldım ki, nezaretim altında yetişesin.»[13] buyurmaktadır.
Mutezililer, Resulullah (S.A.V.)´den rivayet edilen şu hadisi inkâr ederler: «Şüphesiz ki Allah Tealâ, gecenin, son üçte bir bölümünde dünya semâsına iner...»[14]
Not: Allah Tealâ´ya mekan veya uzuv vb. şeyler isnad eden ´âyet ve hadislere «Müteşabihat» denir. Yani, mânâları kesin olarak anlaşılamayan metinler demektir. Mutezililer, bu gibi âyetleri tevil ederken, bu mahiyyelteki hadîsleri inkâr ederler. Ehl-i sünnet vel cemaat ise, âyet ve hadîs ayınım yapmaksızın hepsinin doğruluğunu kabul ederler ancak, ehl-i sünnetin önce geçen âlimleri «Biz bunları olduğu gibi kabul eder, gerçek mânâlarının ne olduğunu Yüce mevlaya bırakırız.» demişlerdir. Sonra gelen âlimleri ise, bu gibi metinleri münasip bir şekilde tevil etme yolunu tutmuşlardır. Böylece, kötü niyetlilere fırsat vermek istememişlerdir. Meselâ: Allah´ın, dünya semasına inmesini; Onun rahmetinin inmesi şeklinde tevil etmişlerdir.
Ben, Mutezilenin bu davranışlarını inşallah bölüm bölüm zikredeceğim, yardım ve destek, başarı ve doğruyu buldurmak Allah´ındır.
Eğer bir kimse dese ki; «Siz, Mutezilenin, Kaderiyenin, Cüheymıyenin, Haruriyenin, Rafiziyenin ve Mürcienin sözlerini red ettiniz. Kendi görüşünüz nedir İnancınız hangisidir Onu bize söyleyin.» Buna denilir ki: «Bizim sözümüz ve inancımız şudur: Allah Tealâ´nm kitabına, Resulullah´m sünnetine, sahabe-i kiramdan, tabiinden ve hadis âlimlerinden nakledilenlere, sımsıkı sarılırız.» Keza, Ahmed ibn-i Hanbel´in (Allah onun yüzünü ağartsın, derecesini yüceltsin ve sevabını bol versin) tuttuğu yolu tutarız ve onun sözüne ters düşen davranışlardan uzak dururuz. Çünkü o, faziletli bir imam, mükemmel bir önderdir. Allah, onun vasıtasıyla, sapıklık döneminde hakkı ortaya çıkardı. Onun vasıtasıyla izlenilecek yolu açıklığa kavuşturdu. Ve onunla, bidatçılann bidatini, sapıkların sapıklığını, şüphecilerin şüphesini bastırdı. Allah ona rahmet etsin. O, öncü bir imam, tanınmış bir büyük idi. Allah, müslümanlarm diğer bütün imamlarına da rahmet eylesin.»
" Bu ifadelerden de anlşaüıyor ki, îmam Eş´arî, İmam Ahmed İbn-i Hanbel´in görüşlerini diriltmek için ortaya çıkmıştır. Çünkü Eş´arî, îmam Ahmed´in metodunu, kendisine metod kabul etmektedir. Bu sebepledir ki Eş´arî, tercih ettiği îmam Ahmed îbn-i Hanbel´in metodu ile şunları" söylemiştir: îtikad hususunda kısaca görüşlerimiz şunlardan ibarettir: Allah Tealâ´ya, meleklere, kitaplara, peygamberlere, Allah katından bize gelenlere, güvenilir zatların, Resulullah (S.A.V.)´den naklettikleri şeylere iman ederiz. Bunlardan herhangi birini reddetmeyiz. Yine Allah Tealâ´nm yalnız bir tek ilah olduğuna, hiçbir kimseye muhtaç olmadığına, O´ndan başka hiçbir ilah bulunmadığına, eş ve çocuk edinmediğine, Muhammed´in, O´nun kulu ve peygamberi olduuğna, cennet ve cehennemin hak olduğuna, kıyametin mutlaka kopacağına, Allah Tealâ´nm, kabirlerde bulunanları mutlaka dirilteceğine iman ederiz.
Yine biz, Allah Tealâ´nın; «Rahman olan Allah, arşı kuşatmıştır.»[15] buyurduğu gibi, O´nun, arşın üzerinde bulunduğuna ve yine şu âyette buyurduğu gibi «Bakî olan sadece azamet ve ikram sahibi olan Rabb´in yüzüdür.»[16] Allah Teaîâ´nm vechi bulunduğuna, şu âyette buyurulduğu gibi «Yahudiler, «Allah´ın eli sıkıdır» dediler... Aksine, Allah´ın iki eli açıktır...»[17] elleri bulunduğuna, ve şu âyette buyurduğu gibi «İnkâr edilen Nuh´a bir mükâfat olarak o gemi, nezaretimizde akıp gidiyordu.»[18] bilmediğimiz bir keyfiyette, gözü bulunduğuna iman ederiz.
Keza biz, ´Allah Tealâ´nm, şu âyet-i kerimede bildirdiği gibi «...Allah onu bilerek indirmiştir...»[19] O´nun ilmi olduğuna, şu âyet-i celilede beyan ettiği gibi «Kendilerini yaratan Allah´ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mıydı ..»[20] Allah´ın kudret vs kuvveti olduğuna iman ederiz.
Biz, Allah Tealâ´nın, işitme ve görme sıfatlarının bulunduğunu ikrar ederiz. Mutezile ve Cûheymiye gibi, bu sıfatları inkâra kalkışmayız ve deriz ki; «Allah Tealâ´nm kelamı mahluk değildir. O, yarattığı herhangi bir şeye sadece «ol» demiştir. O da hemen oluvermiştir. Yeryüzünde herhangi bir hayır veya şer, O´nun iradesi dışında bulunamaz. Bütün eşya, O´nun iradesiyle olmuştur. Allah Tealâ birşeyi yapmadıkça herhangi bir güç, o şeyi yapamaz. Biz, hiçbir zaman, Allah´a muhtaç olmaktan beri kalamayız. Allah´ın ilminin dışına çıkamayız. Allah´dan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Kulların amelleri, Allah tarafmdan yaratılmış ve takdir edilmiştir. Nitekim Allah Tealâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: «Sizi de, işlediğiniz amelleri de Allah yaratmıştır.»[21] Kullar, herhangi birşey yaratmaya, kadir değillerdir. Kendileri de Allah tarafmdan yaratılmıştır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: Onlar, bir yaratıcıları olmadan mı yaratıldılar Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar »[22] Bu gibi âyetler Kur´an-ı Kerim´de pek çoktur.
Müminleri kendine itaat etmeye muvaffak kılan, Âllah´dır. Onlara lütufta bulunan ve onları gözeten O´dur. Eğer Allah, kullarını, zorla düzeltmeyi dilese, onlar düzelirler. Ve onları, zorla doğru yola iletecek olsa, doğru yolu bulurlar. Nitekim; Allah Tealâ şöyle buyuruyor : «Allah, kimi hidayetine erdirirse, muhakkak ki o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptınrsa işte onlar, hüsrana uğramış kimselerdir.[23]
Biz, ´Allah´ın kazasına kaderine, hayınna şerrine, acısına tatlısına iman ederiz. Ve biliriz ki, bizim başımıza gelecek şey, mutlaka gelecektir. Bize dokunmayan bela ise, bize dokunmayacağı takdir edilenlerdendir. Ve deriz ki; Kur´an-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. O, yaratılmamıştır. Kim, Kur´an-ı Kerim´in yaratıldığını söylerse, o kimse, Kur´an-ı Kerim´i inkâr etmiş olur.»
Allah Tealâ´nm, kıyamet gününde ayın ondördünde açıkça görüldüğü gibi, mü´minler tarafından görüleceğine inanırız. Nitekim Resulullah (S.A.V.)´den bu hususta birçok hadis-i şerifler rivayet edilmiştir. Ve deriz ki, kâfirler, kıyamet gününde Allah´ı göremeyecektir. Allah Tealâ bu hususta şöyle buyurmuştur. «Hayır, hayır o gün yalancılar, Rablerini görmekten mahrum olurlar.»[24]
Biz, ehl-i kıbleden herhangi bir kimseyi zina, hırsızlık ve içki içme gibi günahlarından dolayı kâfir saymayız. Haricîler, bu işleri yapanların kâfir olduklarını iddia ederler.
Biz deriz ki; «Büyük bir günah işleyen herhangi bir kişi, ancak o haram işin, helâl olduğunu iddia ederse kâfirdir - Yine doriz ki; «Allah Tealâ cehennemde yandıktan sonra, belirli bir topluluğu, Mu harnmed (S.A.V.)´in şefaati ile oradan çıkaracaktır-»
Kabir azabının varlığına iman ederiz. İmanın, dil ile ikrar, amel ile ispattan ibaret olduğuna, artıp eksilebileceğine inanırız.[25]
Biz, Allah Tealâ´nın, Peygamberinin sohbetine nıazhar kıldığı selef-i salihîn´i severiz. Biz onları, Allah Tealâ´nın övdüğü gibi överiz. Onları önderler kabul ederiz ve deriz ki: «Reşulullah (S.A.V.)´-den sonra ilk halife Hz. Ebubekir´dir. (Allah, onunla dini aziz kılmış ve onu mürtedlere karşı galip getirmiştir.) Bundan sonraki halife Hz. Ömer, ondan sonra Hz. Osman´dır. (Allah, yüzünü ak eylesin. Bu zatı haksızca ve düşmanca, bir kısım caniler öldürmüştür.) Bundan sonraki halife ise Hz. Ali (R.A.)´dir.
Evet, Resulullah (S.A.V.)´den sonra, imam ve halifeler, bu zatlardır. Ve bunların hilafeti, peygamberlik hilafetidir. Resulullah (S. A.V.)in, cennetle müjdelediği on kişinin, cennetlik olduklarına şehadet ederiz.[26] Resulullah (S.A.V.)´in diğer sahabîlerini, önderler kabul ederiz.. Aralarında geçen ihtilaflara karışmayız. Dört halifenin, doğru yolda bulunan, güzel ahlâklı ve faziletli kimselre olduklarına başkalarının, fazilette bunlara erişemeyeceklerine inanırız.
Müslümanların imamlarınca, iyi olarak tanınan rivayet âlimlerinin bütün rivayetlerini tasdik ederiz. Bunların imamlığını kabul eder, bunlara karşı gelenleri, doğru yolu terketmeleri halinde sapık kabul ederiz. Bunlara kılıçla karşı çıkmayız, fitne ânmda savaşmayız.
Deccalın çıkacağına, kabir azabına Münkir ve Nekir leğin bulunduğuna iman ederiz. Muhammed (S.A.Y) ın tığım bildiren hadisi tasdik ederiz. Uykuda gör» çoğunu hak olarak kabul ederiz. Müminlerin en lâ´nım bileceğine Ve bunlar için sadaka verilebileceğine, bunları, faydalandıracağına inanırız. Allah Tealâ ın, sallih kullarına bazı özel Allah Teala haller ihsan edeceğini kabul ederiz, muşrıklerm çocukları hakkında şöyle deriz: «Âhirette, Allah, bunlar için bir ateş yakacak, sonra bunlara bu ateşten geçin diyecek.» Nitekim rivayetler bunu beyan etmektedir. Ker fitneye davet edenden ayrılma, heva ve hevesine uyandan uzak durma görüşündeyiz. Bu sözlerimize deliller göstereceğiz.»
Bu sözleri uzun uzun naklettik. Çünkü bu sözler, Eş´ari´nin mezhebinin ve seçtiği yolun çok güzel bir özetidir. Bu özetm ifade ettıgı önemli hususlar şunlardır:
1 Salih kulların kendilerine ait birtakım halleri olabilir. Bu hallere, âlimler, mucizelerden ayırarak, «Keramet» adını vermişlerdir. Ölü için dua edilmesi ve sadaka verilmesi caizdir. Bunlar, oluye fayda sağlayabilir.
2 Eş´ari, sünnet yoluyla gelen bütün itikadı meselelerin kabul edilmesi görüşündedir. Ona göre, nıütevatir bir hadisle, tek yoldan rivayet edilen hadis arasında bu hususta fark yoktur.
îmam Eş´ari, sünnet ile1 sabit olan bütün itikadı meselelere her türlü delili getirir ve tek yolla gelen hadislerle sabit olan hususlara
inandığını ilan eder.
3 Eş´ari, müteşabih âyetlerde, nassların zahirlerini alır, nass-ların zahirini almanın, benzetmeye yol açacağı kanaatinde değildir. Eş´ari´ye göre, Allah´ın yüzü vardır, fakat kulların yüzü gibi değildir Eli vardır, fakat yaratılanlardan herhangi birinin elme benzemez.
4 İmam Eş´ari, inançlarının, îmam Ahmed b. Hanbel´m görüşlerine mutabık olduğu kanaatindedir. Eş´ari´ye göre, imam Ahmed öncü bir imam ve büyük bir âlimdir.
İmam Eş´arî´nin mezhebi, Mutezilîlerle ihtilaf eden fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşlerine uygundur. Eş´ari, nasslarnı mutlaka zahirini alır. Herhangi bir tevile başvurmaz. Eş´ari´nin mezhebi, heva. ve heveslerine uyanların görüşlerinden kesinlikle uzaktır. Aslında İmam Eş´arî´nin görüşleri, ifrat ve tefritten uzak, orta yolu tutan görüşlerdir. Onun görüşleri, aşın gidenlerle inkâr edenler arasında orta bir görüştür. Tartışmalarda aşırı uçları teşkil eden Mutezile, Haşviye ve Cebriyenin ortasında bir yol tutmuştur.
İmam Eş´arî´nin hayatını inceleyen araştırıcı, Eş´arî´nin geniş araştırmalarının, aşırı olmaktan uzak, orta bir mezhep seçmesini gerektirdiğini görür. Eş´arî´nin «Makalâtül İslâmiyyîn» adlı kitabı, bu zatın, bütün îslâm fırkalarının görüşlerini genişçe mütalâa ettiğini ve bu görüşleri titizlikle naklettiğini gösterir. Eş´arî, Kur´an-ı Kerîm ile ilişkisi olan felsefî görüşlerin orta yolunu tutmuşsa da hakkında âyet veya hadis, bulunan bütün mevzularda fıkıh âlimîeriyîe ittifak etmiştir. Araştırıcı, Eş´ari´nin bütün görüşlerinde orta yolu tuttuğunu görmekte hiçbir güçlük çekmez.
a) Eş´ari´nin, Allah Tealâ´nm sıfatları hakkındaki görüüş, Mutezile ve Cüheymiyye ile Haşviye ve Mücessime arasında orta bir yol tutmuştur. Birinciler, Kur´an-ı Kerim´de zikredilen, Allah Tealâ´nın sıfatlarından sadece, vücud, kıdem, beka ve vahdaniyeti kabul etmişler; semi, basar, kelâm ve diğer sıfat-ı zatiyeleri inkâra kalkışmışlar, «Bunlar zatın aynıdır» demişler, bu sıfatlar, Kur´an-ı Kerîm-´ de zikredilen «rahman» ve «rahim» gibi, Allah Tealâ´nm isimleridir, şeklinde iddiada bulunmuşlardır.
Haşviye ve Mücessime ise, Allah Tealâ´nm, zatım sıfatlandırırken onu, mahlukların sıfatlarına benzetmeye kalkışmışlardır. Allah Tealâ bundan beridir, yücedir, büyüktür.
İmam Eş´arî ise, Kur´an-ı Kerîm ve sünneti seniyyede zikredilen Allah´ın bütün sıfatlarının varlığım kabul etmiş, bunların, Allah´ın zatına yakışan sıfatlar olduğuna ve yaratıîanlardaki sıfatlara asla benzemediklerine karar vermiştir. Meselâ, Allah Tealâ´nm görmesi, işitmesi ve konuşması, yaratılanların görmesine, işitmesine ve konuşmasına benzemediğini ifade etmiştir.
b) Eş´arî´nin, Allah Tealâ´nm kudreti ve insanın fiilleri hakkındaki görüşü de Cebriye ile Mutezile arasında orta bir görüştür.
Mutezile, «Kul, Allah´ın, ona verdiği bir güçle kendi işlerini kendi yaratır.» demiş. Cebriye ise «İnsanın, herhangi bir şeyi icadetme-ye veya kazanmaya gücü yoktur. İnsan, rüzgârın önündeki tüy gibidir.» demişlerdir.
Eş´arî ise, «İnsanın bir şeyi icadetmeye gücü yetmez ama, kazanma kudreti vardır» demiştir.
c) Kıyamet gününde, Allah Tealâ´nm görülmesi hususunda da Mutezile, «Allah görülmez» demiş, bu husustaki Kur´an-ı Kerim âyetlerini tevil etmiş ve Peygamberimiz (S.A.V.)´in hadislerini «âhad» (Tek yolla geldikleri gerekçesiyle) oldukları için kabul etmemişlerdir.
Müşebbihe fırkası ise, Allah Tealâ´nın âhirette^ belirli bir şekilde görüleceğini iddia etmişlerdir.
İmam Eş´arî ise, orta yolu tutarak «Allah Tealâ´nm, kıyamette, herhangi bir şekle girmeyerek ve herhangi bir sınır tayin edilmeyerek görülmeyeceğini söylemiştir.»
d) «Allah´ın eli, onların elinin Üstündedir.»[27] âyeti gibi, Kur´an-ı Kerim´de zikredilen âyetler ve benzeri müteşabih hadisler hakkında Mutezile şöyle demiştir: «Allah´ın kudreti, kulların kudretinin üzerindedir.», Haşviye ise; «Allah´ın, bir organ olarak elinin bulunduğunu» söylemiştir,
Eş´ari ise, «Allah Tealâ´nın eli»nin bulunmasından maksat, «semi» ve «basar» gibi bir sıfatının bulunmasıdır» demiştir. Nitekim «İbane» adlı kitapta bu husus zikredilmiştir. Eş´ari, «el» in varlığını kabul etmiş, fakat diğer mahlukatın eline benzediğini reddetmiştir. Ancak, Mutezileye karşı çıkarak, şiddetle savunduğu bu görüşünden, daha sonra vazgeçtiği anlatılmaktadır. Çünkü «Lem´a» adlı kitapta, Eş´ari´nin, Mutezile gibi «Allah´ın elini «Kudret» ile tefsir ettiği anlatılmaktadır.
e) Kur´an-ı Kerîm hakkında Mutezile «Kur´an mahluktur. Allah tarafından, sonradan yaratılmıştır.» demiştir. Haşviye ise «Mu-katta´» harfler, Kur´an-ı Kerim´in, üzerine yazıldığı maddeler ve harflerin yazıldığı maddeler ve iki kapak arasında bulunan herşey mahluk değildir.» demiştir. Eş´arî ise, yine orta yolu tutmuş ve şunları söylemiştir: «Kur´an, Allanın kelamıdır, asla değişmez. Mahluk değildir. Sonradan meydana gelmemiş ve icadedilmemiştir. Mukatta´ harfler, renkler, Kur´an´m, üzerine yazıldığı maddeler ve kelimelerden çıkan sesler, mahluktur, sonradan icadedilmiştir.»
f) Büyük günah işleyen kimse hakkında Mutezile, iman ve ita-atiyle beraber, günahlarından tevbe etmezse, cehennemden ebediyyen çıkamaz.» demiştir.
Ehl-i sünnetten olmayan Mürcie ise, «´Allah´a samimiyetle iman eden kişiye, büyük günahları ne olursa olsun, zarar vermez.» demiştir.
İmam Eş´ari, bu hususta da orta yolu seçmiş ve şöyle demiştir: «Allah´ı birleyen ve doğru yoldan ayrılan günahkâr bir mü´min, Allah´ın iradesine havale edilmiştir. Allah, dilerse onu affedip cennetine koyar, dilerse, yoldan çıkmasından dolayı onu cezalandırır, fakat daha sonra yine cennetine koyar.»
g) Şefaat hususunda «İmamîyye» fırkası, hem Hz. Muhammed´in hem de imamlarının, şefaat edeceklerini söylemişlerdir. Mutezile ise, hiçbir kulun şefaat edemiyeceğini iddia etmişlerdir,
İmam Eş´ari ise, orta yolu seçmiş ve şunları söylemiştir; Peygamber Efendimiz (S.A.V.), mü´minlerden, cezaya layık olanlara makbul bir şefaatte bulunacak, Allah´ın emri ve izni ile, şefaatçi olacak ve diğer peygamberler gibi, ancak, kendisinden razı olduğu kimselere şefaat edecektir.»
Görülüyor ki; İmam Eş´arî, sapıklıklardan uzak kalmak için orta yolu seçmiştir. Matüridiye mezhebini anlatırken, Eş´ari´nin görüşlerini, başka görüşlerle de karşılaştırarak anlatmaya çalışacağız.
îmam Eş´arî, itikadi meselelere delil getirirken, hem nakli ve hem de aklî metodları kullanmıştır. Eş´ari, Kur´an-i Kerîm ve hadîs-i şeriflerde zikredilen, Allah´ın sıfatlarını, peygamberlerini, âhiret gününü, melekleri, hesabı, cezayı, sevabı olduğu giib kabul eder, Kur´an-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde zikredilen bu hususları ispat etmek için akli ve mantıkî delillere başvurur.
Eş´ari, aklî delilleri, hiçbir zaman, nakli delillerden üstün sayarak onları teVile kalkışmaz veya zahirlerinden uzaklaştırmak istemez. Bilalüs o, aklî delilleri nakli delillere hizmetçi olarak kullanır.
Eş´arî, bu hususta felsefî kaziyelerden mantıkçıların ve felsefecilerin daldıkları aklî meselelerden istifade etmiştir. İmam Eş´ari´nin, nakli deliller yanında aklî metodu da işletmesi, şu sebeplerden ileri gelmektedir.
1 İmam Eş´arî, Mutezile âlimlerinden ilim tahsil etmiş, bunların sohbet meclislerinde yetişmiş ve bunların kaynaklarından su içmiş, Kur´an-ı Kerim´deki itikadi meselelere delil getirme hususunda bunların yolunu seçmiş, fakat Kur´an-ı Kerîm´in ve hadîslerin metinlerini anlamakta bunların metodlarını kullanmamıştır. Malûm olduğu üzere, Muteziîiler, delil getirme bakımından, mantıkçıların ve felsefecilerin yolunu tutmuşlardır.
2 Eş´arî. Mutezilîlere karşı çıkmış ve bunlara cevap vermeye girişmiştir. Bu sebeple Eş´arî´nin, onların delilleri gibi delillere başvurması gerekmiş, onlara galip gelmesi, onların ortaya attığı şüpheleri bertaraf etmesi, onları susturması ve onların delillerini çürütmesi için, Mutevilîlerin, delil getirme metoduna uyması icabediyordu.
3 Eş´ari, felsefecilere, «Karamita»Iara, Batmîlere ve benzeri guruplara cevap vermeye girişmişti. Bunların çoğu ise, ancak mantıkî kıyaslarla susturulabiliyordu. Yine, bunlardan bazıları felsefeci idi, ancak aklı delillerle önleri kesilebiliyordu.
Şurası bir gerçektir ki, Hicrî III. ve IV. yüzyıllarda Mutezilîlik akımı zayıflamıştı. Mutezilîler, arzu ve heveslerine uyanlara ve Islama karşı saldırıya geçenlere cevap vermek için ortaya çıkmışlar ve bu hususta, büyük gayretler göstermişlerdir.
Mutezilîler zayıflayınca, ehl-i sünnet âlimlerinin arasında bu vazifeyi yürütecek zatlar ortaya çıkmalıydı. Bu, ağır ve tehlikeli işe, Ebu Hasan el-Eş´ari´nin sahip çıkması gerekmiştir. Çünkü o, Mutezilîlerin talebesi idi. Bu hususta Mutezililerin gayretlerini biliyordu. Ayrıca o, zamanında, Mutezililerin otoriteleri sarsıldıktan sonra, ehl-i sünnet vel cemaatin tanınan bir imamı olmuştu.
îşte bu sebeplerle İmam Eş´ari, büyük bir itibar kazanmış, pek çok taraftar bulmuş ve idareciler tarafmdanda yardım ve destek görmüştür. Bunun üzerine Eş´ari, hasımları olan, Mutezilîleri, heva ve heveslerine uyanları ve kâfirleri takibctmiş, bütün bölgelere taraftarlarını göndererek, ehl-i sünnet vel cemaatin hasım ve muhaliflerine karşı savaş açtırmıştır. Asrında yaşamış olan âlimlerin çoğu onu, «ehl-i sünnet vel cemaat imamı* diye adlandırmışlardır. Bununla beraber, Eş´arî´den sonra gelen bir kısım âlimler, ona muhalefet etmişlerdir. Meselâ; İbn-i Hazmf İmam Eş´arî´yi, kulun fiilleri hususundaki görüşünde, Cebriyecilcrden saymış, çünkü ona göre Eş´ari, kulun seçme hakkına sahip olduğunu tesbit etmemiştir. İbn-i Hazm, Eş´ari´yi, büyük günah işleyen kişi hakkındaki görüşünden dolayı da «Mürcie» fırkasından saymıştır. İbn-i Hazm, bu iki meselenin dışındaki bazı meselelerde de Eş´ari´nin peşini bırakmamıştır.[28]
Bununla beraber, Eş´ari´nin muhalifleri, İslâm tarihinin dalgaları arasında kaybolup gitmiş, taraftarları ise nesilden nesile güçlenmiş ve cun yolunu izlemişlerdir. Eş´ari´nin taraftarları, onun gibi, Mutezililere ve dinden çıkanlara karşı, her alanda savaşmışlar ve her itikadı meselede, karşı koymuşlardır.
Eş´ari´nin, bu büyük nüfuzuna rağmen, az sayıda da olsa büyük İslâm âlimlerinden, muhalifleri bulunmuştur. «Selefiyecileri» anlatırken izah edeceğimiz gibi, Hanbeli mezhebine mensup olanlardan bazı zatlar, Eş´arî´ye karşı çıkmışlardır.[29]
İmam Eş´ari´den Sonra Eş´arî Mezhebi
Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Eş´arî mezhebinin taraftarları pek çoktu. Eş´arî mezhebi, Irak ve Irak´ın batısında (daha önce de işaret ettiğimiz gibi) ehl-i sünnet veî cemaat mezhebi sayılmıştı. Daha sonra ortaya güçlü âlimler çıktı. Eş´arî´nin görüşlerini daha da kuvvetlendirdiler. Bazıları, Eş´arî´nin görüşlerine aşırı bir şekilde bağlandı. Öyle ki, sadece Eş´arî´nin varmış olduğu neticeleri Kabullenmekle kalmayıp, Eş´ari´nin neticelere varmak için sevkettiği önsözlere bile sımsıkı bağlı kaldılar. Eş´arî´nin, hem vardığı neticelere, hem de neticelere ulaşmak için zikrettiği mukaddimelere tâbi olmanın vâcib olduğunu söylediler. Bu guruptan olan âlimlerin önde gelenleri şuhlardır.
a) H. 403 M. 1013 de vefat eden Ebu Bekir el-Bakıllânî. Bu zat, büyük bir âlimdi. Eş´ari´nin araştırmalarını süzgeçten geçirdi. İlm-i kelâmın aklî delillerinin mukaddimelerinden bahsetti. Cevher ve ârâz hakkında konuştu. Ârâzm, kendisi gibi ârâz ulan şeylerle bulu-namiyacağım ve arazın iki zamanda bir yerde bulunamıyacağmı ve buna benzer meseleleri izah etmiştir. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Bakulânî, sadece Eş´ari´nin vardığı neticeleri kabullenmekle yetinmemiş, Eş´arî´nin, bu neticelere varmak için ileri sürdüğü önsözlerden başka bir yol kullanmanın da caiz olmadığını ileri sürmüştür. Böylece Bakulânî, Eş´arî´ye tâbi olmada, ona yardım etme ve onu desteklemede aşırı gitmiştir. Çünkü, aklî mukaddimeler, ne Kur´an´da zikredilmiştir, ne de hadislerde. Bu hususta saha geniştir, kapılar açık, yollar işlektir. Belki insanlar, düşünceleriyle-, tecrübeleriyle ve özel kabiliyetleriyle, Eş´ari´nin başvurmadığı bir kısım delil ve ispat vasıtalarına ulaşabilirler.
Eş´arî´nin ulaştığı neticelere, kendisine bahşedilen düşünce mahsullerine ters düşmedikçe, diğer insanlann elde ettiği delilleri almak, aslında kötü birşey değildir.
b) M. 1059´da doğan ve M. 111, Hicrî 505 de vefat eden îmanı Gazali, Bakillânî´den sonra gelmiş, fakat tam olarak onun yolunda yürümemiş ve onun davet ettiği şeylere davet etmemiştir. Bilakis Gazali, delil getirmede, Bakillânfye muhalefet etmenin, varılacak aynı neticeleri iptal etmeyeceğini, dinin, belirli kişilerin değil, bütün insanlann akıllarına hitabettiğini, insanların, kitap ve sünnette zikredilenlere iman etme mecburiyetinde ve onları diledikleri delillerle kuvvetlendirenime hürriyetine sahip olduklarını söyletmiştir.
Aslında Gazâlî, ne Eş´ari´ye, ne de Matûridi´ye tâbi olmuştur. Bilakis o, meselelere serbest araştırıcı nazarıyla bakmış, bir tâbi veya bir mukallit görüşüyle bakmamıştır.
Gazali, bu iki zatın, varmış oldukları birçok neticelerde onların jgörüşlerine katılmış, bazı, dinen uyulması gereken mesele saydıkları hususlarda da onlara muhalefet etmiştir. Bu sebepledir ki, Eş´arî taraftarlarından birçoğu, Gazâli´yi küfür ve zındıklıkla itham etmişlerdir. Gazâlî´nin «Feysal el-Tefrika beyn el-İslâm ve el-Zendeka» adlı eserinde söylediklerini görelim: Bu eserde şunlar zikredilmektedir : «Ey şefkatli kardeşim ve mutaassıp dostum! Seni oldukça kızgın ve fikren dağınık görüyorum. Bunun sebebi, dinî muamelelerin sırları hakkında yazılmış bazı kitaplarımıza, bir kısım hasetçi zümrenin dil uzatmalarının, kulağınıza gelmesi ve bunların, bu kitaplarımızda önceki sahabllerin ve ilm-i kelâm âlimlerinin mezheplerine ters düşen şeylerin mevcut olduğunu sanmaları, Eş´arî mezhebinden kıl payı kadar uzaklaşmanın kâfirlik olduğunu zannetmeleri ve çok az dahî olsa, onun mezhebine muhalefet etmenin, sapıklık ve hüsran olduğunu iddia etmeleri, senin kulağını tırmaîamasıdır.
Ey şefkatli ve mutaassıp kardeşim! Kendini yorma, bunlarla canını sıkma. Seni aldatanlara aldırma. Sana söylenenlere karşı sabret. Onlarla güzellikle anlaş. Kendisine haset edilmeyeni ve dil uzatılmayanı, büyük bir kimse sanma. Küfür ve sapıklıkla itham edilmeyeni gözünde büyütme.
Hangi davetçi, peygamberlerin ^fendisi olan Hz. Muhammed´den daha mükemmel ve akıllı idi O´na «bir deli» dediler. Hangi söz, âlemlerin Rabbi olan Alalh´ın kelâmından daha doğru olabilir Halbuki O´na da «öncekilerin masallarıdır» dediler. Kendi nefsini ve arkadaşım hesaba çek, ondan, kâfirliği tarif etmesini iste. Eğer o, sana, kâfirliği, «Eş´arî mezhebine muhalefet etmektir.» yahut «Mutezile mezhebidir.» veya «Hanbelî mezhebidir.» ya da «Buna benzer bir şevdir» şeklinde tarif ederse, bil ki o, aklanmış bir ahmaktır. Taklitçilik, onun elini, kolunu bağlamıştır. O, artık bir kördür. Onu düzelteyim diye zaman kaybetme. Böylesinin iddiasıyla hasımlarının iddialarını, birbiriyle karşılaştırmak, onu susturmak için sana delil olarak yeter. Çünkü bu kişi, kendisiyle muhalifleri arasında önemli bir fark ve önemli bir ayırım bulamayacaktır. Belki de senin arkadaşın, mezhepler içinde Eş´arî mezhebine meyleden biri olabilir. Eş´arî´den her rivayet edilene ve ağzından çıkana muhalefet etmenin, açıkça kâfirlik olduğunu sanabilir. Sen, ona sor ki; Hakkın, Eş´ari´ye tahsis edildiğini nasıl ispatlıyor da, Bakıllânî´nin küfrüne hüküm veriyor Çünkü Bakıîlânİ, Allah Tealâ´nm «Beka» sıfatında, ona muhalefet ediyor ve bu sıfatın, Allah´ın zatından başka olan bîr sıfat olduğunu zannediyor. Yine ona sor ki: Niçin, Bakülânî, Eş´ari´ye muhalefet etmekle, kâfir olmaya Eş´arî´den daha lâyık oldu
Niçin, hak, bunlardan birine tahsis edildi de diğerine verilmedi Yoksa hak, daha önce gelene mi tahsis edilir Bu takdirde, Eş´arî´den önce de Mutezililer gelmiştir. Bu sebeple, hakkın onlara tahsis edilmesi gerekirdi. Yoksa, hakkın tahsis ediliş sebebi, ilim ve fazilet bakımından üstün olmak mıdır Böyle olduğu takdirde hangi terazi ve ölçülerle faziletin derecelerini ölçtü de, kendisinin tâbi olduğu ve taklid ettiği zatlan da daha üstün bir zatın mevcut olmadığı görüşü doğdu ona.
Eğer bu arkadaşın, Eş´arî´ye, Bakillnî´nin muhalefet etmesine müsade ediyorsa, diğerlerine niçin yasaklıyor îzin verme yetkisinin kendisine tahsis edildiğine dair delili nedir
Eğer arkadaşın, Bakillânî´nin, Eş´arî ile olan ihtilafının, Iafzî bir ihtilaf olduğunu, öze yönelik olmadığını zannediyorsa (Nitekim, bazı mutaassıplar, Bakiîlâni ile Eş´ari´nin, devamlı olarak ittifak içinde olduklarını zannederek, kendilerini zorlamak suretiyle bu iddiada bulunmuşlar, Allah´ın sıfatlarının, zatının aynı veya gayri olduğu hususunda ihtilafın, basit bir ihtilaf olduğunu, üzerinde durulması gerekmediğini iddia etmişlerdir.) niçin Allah´ın sıfatları olmadığını söyleyen Mutezilîlere karşı bu derece sert davranıyor Halbuki Mutezililer, Allah´ın âlim olduğunu, ilmiyle bütün malumatları kuşattığını ve bütün mümkinata kadir olduğunu söylerler. Mutezililer, Eş´arî´ye sadece şu hususlarda muhalefet ederler. Meselâ; İlim ve kudret, Allah´ın zatı mıdır, yoksa zatına ilâve olarak birer sıfat mıdır
Mutezililerin ihtilafı ile, Bakillâni´nin ihtilafı arasında ne fark vardır »
Bu risaleden anlıyoruz ki, Gazali, itikadı meselelere, taklitten uzak, objektif bir bakışla bakıyordu. Herhangi bir imamı taklit etmiyor ve itikatta kabul edilen mezheplerden herhangi birine tâbi olmuyordu. Hernekadar vardığı sonuçlar, Eş´ari´nin vardığı sonuçlara yakın olsa da...
Gazaîî´den sonra da birçok âlimler geldiler. Eş´arî mezhebinin vardığı sonuçları kabul ettiler. Ve bu mezhebin delillerini çoğalttılar. Bunlar da, Eş´ari´nin, neticeye varmak için kullandığı mukaddimelere bağlı kalmayı tavsiye etmediler, sadece varılan neticelere bağlı kaldılar. Bu âlimlerden bazıları:
a) Hicrî 701, M. 1282 de vefat eden «Beyzavî» diye tanınan ´Abdullah b. Ömer´dir. Bu zat, münazara ilminde çok usta, takva sahibi bir imam, Şafiî mezhebinde derin bir fıkıhçıydı. Bu zatın, kelâm ilminde «Kitab el-Tevalih» adlı bir eseri mevcuttur.
b) Hicrî 816, M. 1413 tarihinde vefat eden Esseyyid Şerif el-Cürcani´dir. Bu zat, Hanefî mezhebinin fakihlerinden biridir. Aklî ilimlere âşinâ idi. Bu hususta birçok kitaplar yazmış ve insanlar, bunlardan istifade etmiştir.
Bu zatlardan daha önce ve daha sonra birçok dâhi âlimler gelmiş, aklî ve naklî ilimleri tahsil etmişlerdir. Bunların ileri sürdükleri deliller, Mutezile ve diğerlerine verdikleri cevaplar kaydedilmiş bulunmaktadır. Bu kayıtların sicili, zamanımıza kadar okutulan imvi kelâmdır.[30]
Eş´arî İle Cübbai´nin Tartışması
Eş´ariler hakkındaki sözlerimizi, Ebul Hasan el-Eş´arî ile, Mutezileden olan hocası Ebu Ali el-Cübbaî´nin arasında geçen ve elimizde bulunan şu münazara ile bitirelim. Tartışmanın konusu, Allah Tealâ´nın, en iyi olanı yapmasının, O´na vacip olup olmadığı meselesi idi.
Eş´arî Şu üç kişi hakkında ne dersin, bunların biri mümin, diğeri kâfir, üçüncüsü ise çocuktur.
Cübbai Mümin cennetin yüksek derecelerine erenlerden, kâfir ise, cehennemin alçak derecelerine düşeceklerden, çocuk ise kendisini kurtaranlardandır.
Eş´arî Şayet çocuk, yüksek derecede olanların mertebesine ulaşmak isterse (yani çocukken öldüğü halde) bu, onun için mümkün müdür
Cübbaî Hayır, çünkü ona denilir ki «Mümin bu derecelere, yaptığı amellerle ulaştı. Senin ise, bu gibi amellerin yoktur.
Eş´arî Çocuk, kusur benim değildir. Eğer beni yaşatsaydın, mümin gibi iyi ameller işlerdim.» derse
Cübbai Allah; «Biliyordum ki, yaşasaydm günah işleyecektin ve cezaya çarptırılacaktın. Senin menfaatini gözettim ve seni, mükellef olma yaşma ulaşmadan önce vefat ettirdim.» der.
Eş´ari Şayet kâfir, derse ki, çocuğun durumu gibi, benim durumumu da biliyordun. Onun gibi, benim de menfaatimi gözönünde bulundursaydın ya.
Bunun üzerine Cubbaî sustu ve verecek bir cevap [31]bulamadı.[32]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Kur´an-ı Kerîm Müddessir, 25
[2] Kur´an-ı Kerîm însan, 30. âyet
[3] Kur´an-ı Kerîm Secde, 13. âyet
[4] Kur´an-i Kerîm Buruç, 16. âyet
[5] Kur´an-ı Kerîm A´raf, 89. âyet
[6] İbn. Mâce Kit. Mukaddime bab. 10 Müsned İmam-ı Ahmed c. 2 sh. 86. Bu hadisi şerifin tercümesinde asıl kaynaklar göz önünde bulundurulmuştur.
[7] Araf suresi âyet, 188
[8] Nisa suresi, âyet; 116
[9] Buhari, Kitab el-Rikak, bab; 51/Müslim Kitab el-İman bab; 302 Nesaî, Kitab-el Cehennem bab; 10 - Not: Bu hadis, asıl kaynaktaki metnine göre tercüme edilmiştir.
[10] Rahman suresi âyet, 27 (11)) Sa´d suresi âyet; 75
[11] Sa d suresi ayet;75
[12] Kamer suresi âyet; 14
[13] Tâhâ suresi âyet;39
[14] Buhari Kitab el-Teheccüd bab; 14/ Müslim, Kitab; Salatül müsafirîn bab; 167/ Tirmizî Kitab el-Salat, bab; 211/Ebu Davud, Kitab el-Sünne bab; 21/Ibn-i Mace Kitab el-tkame bab; 182/Muvatta îmam Malik, Kitab el-Kur´an; bab;30
[15] Taha suresi âyet; 5
[16] Rahman suresi âyet; 27
[17] Maîde suresi âyet; 64
[18] Kamer suresi âyet; 14
[19] Nisa suresi, âyet; 166
[20] Fussilet suresi âyet; 15
[21] Saffat suresi âyet; 96
[22] Tur suresi âyet; 25
[23] A´raf suresi âyet; 178
[24] Mutaîfifin suresi âyet; 15
[25] İmam Eş´ari´ye göre, iman, artıp cksilebilir. Çünkü amel imandandır, îmam Matüridi´ye göre ise; imanın artıp eksilmesi söz konusu değildir. Çünkü iman, «kalb ile tasdiktir.» tasdikin ise eksilip artması söz konusu değildir.
[26] «Aşere-i mübeşşere» diye adlandırılan bu zatlar sonlardır; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman b. Avı, Hz. Sa´d b, Ebi Vakkas, Hz. Sa´d b. Zeyd ve Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrab´dır.
[27] Fetih suresi âyet;10
[28] EI-Fisal C. 3, sh. 22
[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/197-209.
[30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/210-213.
[31] Haşiyetül Kestelî, Ala şerhil Akaid sh. 16.
[32] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/213-214.
|
|
|
İtikadi Mezhepler |
|
Yazar: RasitTunca - 08-29-2018, 09:24 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Giriş.
1- Kader Meselesi:
2- Büyük Günah İşleyenin Durumu:
3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması :
1- CEBRİYE..
2- KADERİYE..
3-MÜRCİE..
4- MUTEZİLE..
A- Mutezile Mezhebinin Mahiyeti :
a) Tevhid = Allah´ı Birleme:
b) Adalet:
c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:
d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)
e) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:
C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Felsefelerden Alması:
D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:
E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:
F- Çağdaşlarına Göre Mutezile:
G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri:
H- Mutezilenin Münazaraları:
I- Mutezilenin tartıştığı hasımları:
Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası:
İTİKADÎ MEZHEPLER [1]
Giriş
Muhacir ve Ensardan oluşan ilk müminler ve samimiyetle bunlara tâbi olanlar, inançlarını, doğrudan Kur´an-ı Kerim´den alıyorlardı. Allah Tealâ´nin zatına nelerin yakıştığını ve nelerin yakışmayacağını, âyet-i kerime´lerden öğreniyorlardı. Bu sebeple, ilk müslümanlar arasında herhangi bir itikadı meselede tartışma olmamıştı.
Makrizî, «Hıtat» adlı eserinde şöyle der: «Şunu bil ki, Allan Tealâ, Arapların içinden elçisi Muhammed´i, bütün insanlara peygamber olarak gönderince Ruhüleniin Cebrail´in, Peygamber´e getirdiği Allah Tealâ´mn kitabında ve Allah Tealâ´nm doğrudan Peygamberine gönderdiği vahiyde Allah Tealâ, kendisini bizzat nasıl sifat-landırmışsa, Peygamber de insanlara rablerini o şekilde anlattı. Bu sebeple köylü olsun, şehirli olsun hiçbir Arap, Peygamber Efendimiz´-den, itikadı mevzular hakkında herhangi bir şeyin açıklanmasını işlememişti. Halbuki namaz, zekât, hac ve Allah Tealâ´nm emir ve yasağı bulunan diğer hususlarda, kıyametin durumu, cennet ve cehennem hakkında çeşitli sorular soruyorlardı.
Eğer, itikadi meseleler hakkında da herhangi bir açıklama istenseydi, helal-haram hakkında, teşvik ve sakındırma hususunda, kıyamet, savaş ve fitne mevzularında nakledilen hadîsler gibi, Allah Tealâ´nm sıfatları hakkında da, sorulara cevap olarak, bir kısım.hadisler rivayet edilmiş olurdu. Diğer mevzularda rivayet edilen hadîsler, hadîslerin mânâlarını izah eden, nakil yollarını açıklayan ve hadislerin metinlerini toplayan hadîs kitaplarında mevcuttur. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in hadîslerini toplayan kitapları dikkatle inceleyen ve selefi salihin´den gelen eserleri tedkik eden kimse görür ki, tabaka ve sayıları çok olmasına rağmen, herhangi bir sahabînin Resulullah (S.A.V)´den, Aliah Tealâ´nın Kur´an-ı Kerîm´de veya Peygamberinin lisanıyla kendisini vasfetttiği herhangi bir sıfat hakkında Peygamberimiz (S.A.V.)´den birşey sordukları, sağlam veya zayıf bir yolla rivayet edilmemiştir. Bilâkis, hepsi Allah Tealâ´nın sıfatları hakkındaki metinleri anlamışlar ve Allah Tealâ´nm sıfatları hakkında konuşmaktansa susmayı tercih etmişlerdir.
Evet, hiçbir şahabı, Allah Tealâ´nm sıfatları arasında, sifat-ı zatiyye veya sıfat-ı fiiliyye şeklinde herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bütün sahabîler, Allah Tealâ´ya, ilim, kudret, hayat, irade, semi´, basar, kelâm, celal, ikram, cûd/ inam, izzet, azamet gibi ezelî sıfatlar nisbet etmişlerdir. Sıfatların hepsi hakkında aynı sözü söylemişlerdir.»
İşte Makrizî bunları anlatmaktadır. Bu anlatılanlar, muhacir, ensar ve onlara samimiyetle tâbi olanlar hakkında tamamen doğrudur. Ancak, kendilerini tamamen Allah´a vermiş bu zatlar dışındaki bazı müslümanlardan fitne çıkarmak için ortaya soru atanlar görülmüştür. Allah Tealâ, bu gibi insanların durumlarını açıklayarak şöyle buyuruyor: «Sana kitabı indiren O´dur. O´nun bir kısım âyetleri muhkemdir, mânâsı açıktır. Bu âyetler, kitabın esasıdır. Diğer bir ktsım âyetleri de müteşabihtir, anlaşılması güçtür. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise -Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katmdandır.» derler. Bunları ancak, akıl sahipleri düşünür.» «Onlar, Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi haktan çevirme bize kendi katından rahmet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok bağışta bulunansın derler.»[2]
Ortaya atılan meselelerden birincisi «Kader» meselesiydi.[3]
1- Kader Meselesi:
Zaman zaman bazı tartışmalara yol açan meselenin, kader meselesi olduğu görülmektedir. Bu mesele, İslâmdan önceki dinlere mensup olanları da meşgul etmiştir. Hatta Allah´a ortak koşanlar bile, kader hususunda tartışmaya girişmişler ve Allah´a ortak koşma suçunu kadere yüklemeye kalkışmışlardır.
Bu hususta Allah Tealâ şöyle buyuruyor: -Allah´a ortak koşanlar şöyle diyecektir. «Eğer, Allah dileseydİ ne biz, ne de babalarımız ona ortak koşardık. Ve ne de bir şeyi haram kılardık.» Bunlardan Öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Nihayet azabımızı tattılar. Onlara deki: «Meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi var mı Siz sadece zanna tâbi oluyorsunuz ve siz yalan söylüyorsunuz.»[4]
Âlûsî tefsiri bu âyet-i celüenin izahında şunları söyler: Müşrikler bu sözleriyle, işledikleri suçlardan dolayı özür dilemek istemiyorlardı. Çünkü onlar Allah, yaptıklarını yüzlerine çarpsın işlediklerinin suç olduğuna inanmıyorlardı. Halbuki yaptıkları şeyler, onlar için sokucu bir yılan idi. Onlar, âyet-i celilenin de beyan ettiği gibi «Oysa kendileri, iyi bir iş yaptıklarını sanıyorlardı.»[5] Onlar, kendilerini Allah´a yaklaştırması için putlara tapıyorlardı. Onlar, birşeyi haram kılmadıklarını, haram kılanın Allah olduğunu iddia ediyorlardı. Onların, bu sözlerden maksatları, yaptıklarının hak ve meşru olduğuna ve Allah´ın razı olduğuna dair delil getirmekti. Onlara göre, Allah onların yaptıklarının olmasını diliyordu. Bir şeyi dilemek ise, emretmeye eşitti. Ve o işten razı olmayı gerektirirdi.
Hasılı bunlar, kısaca şunu demek istiyorlardı. Onların, Allah´a ortak koşmaları, birtakım şeyleri kendiliklerinden haram saymaları ve benzeri davranışlarda bulunmaları, Allah´ın dilemesiyle gerçekleşiyordu. Onlara göre, Allah´ın dilediği şey ise meşru idi ve Allah´ın razı olmasını icabettiriyordu.»[6]
Görülüyor ki, bu müşrikler, kader meselesini ortaya atıyorlar ve Peygamber´e karşı bunu delil olarak ileri sürüyorlardı. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in devrinde de, eskiden kalma bazı bilgilerin tesiriyle, kader meselesi dışında bir kısım meselelerin ortaya atıldığı görülmektedir.
Şehristanî, «el-Milel ve en-Nihal» adlı eserinde şunları söylemektedir : «Allah Tealâ´nm zatı hakkında tartışmaya girişen, işlerine karışmaya çalışan bir taifenin durumunu gözönüne getir. Allah Tealâ onları şu kelamıyla bu davranışlarından men etmiş ve korkutmuştur. «...Allah, yıldırımlar gönderir, onu dilediğine çarptırır.
Kâfirler, Allah haktada mücadele ederler. Halbuki Allah, büyük kudret sahibidir.»[7]
Bu durum, Peygamber" Efendimiz (S.A.V.) zamanında cereyan etmiştir. Halbuki, o dönemde Peygamber Efendimiz duruma hakim, güçlü, kuvvetli, sıhhati tam yerinde idi. Münafıklar ise, içlerinde nifak tohumlarını taşımalarına rağmen, korkularından müslüman olduklarını açığa vurma zorunda kalıyorlardı. Münafıklıklarını her fırsatta Resulullah´ın davranışlarına itiraz etmekle belli ediyorlardı. Bu itirazlar birer çekirdek oluşturdu ve bu itiraz çekirdeklerinden, bitkiler misali şüpheler doğdu.
Ortaya atılan ve insanlar arasında tartışmalara sebep olan bu meseleler ne kadar çok olsa da, bunlar içerisinde en büyüğü «Kader» meselesiydi. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), kadere iman etmenin farz olduğunu beyan etmiş ve kader meselesi hakkında tartışmayı ise yasaklamıştır.
Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın, Peygamber Efendimiz (S.Â.V.)´den şunları sorduğu rivayet edilmiştir: Cebrail: «Söyle bana iman nedir » diye sordu. Peygamberimiz de: «Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah´dan geldiğine iman etmendir.»[8] dedi.
Evet, kadere iman etmek, Allah´a boyun eğmek, onun ilminin şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki, Peygamber şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) insanları kadere iman etmeye davet etmiş, fakat kader meselesini tartışmayı men etmiştir. Zira kader meselesini tartışmak, düşünceleri saptırır, ayakları kaydırır, mezhep ve görüşlerin çelişmesi ile akılları şaşırtır. Bu durum ise, bölünmelere ve ayrılmalara sebep olur.
Diğer taraftan, kader meselesi hakkında tartışmaya girişmek, tartışanların gücünü aşan bir meseleye girişmek demektir. Çünkü, hiçbir kimsenin elinde, ihtilafları sona erdirecek ve konuyu kesin bir hükme bağlayacak herhangi bir delil yoktur.
Peygamber Efendimiz (S.AV.)i, âhirete irtihal ettikten sonra müslümanlar, başka dinden olanlarla münasebetlerde bulundular. Bu dinlerin sahipleri arasında kadere inanan, kadere inanmayan ve kader hakkında ileri-geri konuşanlar bulunmaktaydı. Bunun neticesi olarak kader hakkında, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in, kader meselesine dalmayı yasaklamasına rağmen, bir takım tartışmalar ortaya çıktı.
Bu hususta şu hâdise anlatılır: Hz. Ömer (R.A.)´e bir hırsız getirildi, Hz. Ömer ona «Niçin hırsızlık yaptın » diye sorunca hırsız «Bunu Allah takdir ettiği için yaptım.» dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, hırsıza ceazsını verdi. Hırsızlık cezasının dışında ayrıca, adamı kamçı ile dövdü. Bu fazla cezasının sebebi kendisinden sorulunca, şu cevabı verdi: «Elinin kesilmesi, hırsızlığının cezasıdır. Dayak, ise, Allah´a bir yalan İftira etmesindendir.»
Bazı insanlar, kadere iman etmenin, tedbirli olmaya ters düştüğünü zannetmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.) Şam´a, gitmek üzere yola çıkmıştı. «Serğ» demlen yere varınca, ona, Şam´da kolera bulunduğu haberi ulaştı. Abdurrahman b. Avf (R.A.) Hz. Ömer (R.A.)´e Resu-iullah (S.Â.V.)´ın şöyle buyurduğunu haber verdi: «Koleranın, herhangi bir yerde bulunduğunu işittiğiniz zaman, oraya girmeyin. Bulunduğunuz yerde meydana geldiğinde ise, ondan kaçmak için oradan çıkmayın.» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) insanlara şöyle seslendi :«Ben, sabahleyin bineğime binerek Medine´ye dönüyorum.» Bu kararla sabahlayınca Ebu Ubeyde b. Cerrah (R.A.) Hz. Ömer (R.A.) ´e şunu sordu: «Allah´ın kaderinden kaçmak için mi dönüyorsun » Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), şöyle dedi: «Ey Ebu Ubeyde, bunu başka biri söylemeliydi. Evet, Allah´ın kaderinden, yine Allah´ın kaderine kaçıyoruz.»[9]
Hz. Ömer (R.Â.) bu sözüyle, "Allah Tealâ´nm kaderinin, kulu her yerde ve her zaman kuşattığını, bunun ise sebeplere başvurmaya engel teşkil etmediğini, sebeplerin de takdir edilen şeylerden olduğunu, bizlerin, emirleri yerine getirirken, işlerin zorluklarını üstlenirken, sebeplere başvurmamızın gerekli olduğunu ifade etmektedir.
Şehit halife Hz. Osman (R.A.)´in öldürülmesine katılan bazı insanlar, Hz. Osman´ı kendilerinin öldürmediğini, Allah Tealâ´nm öldürdüğünü zannetmişlerdir. Hz. Osman (R.A.)´a taş atarken, bazıları şöyle demiştir: «Sana bunları Allah atıyor.» Hz. Osman (R.A.) ise şöyle cevap vermiştir: «Yalan söylüyorsunuz. Eğer Allah atsa, taşlar hedeften hiç şaşmaz.»
Evet, bu gibi şüpheler, diğer dinlerde olan insanların, nıüslü-mainlar arasına saçtıkları karışıklık tohumlarından başka birşey değildi.
Kader meselesi, her tartışma konusu olduğunda hava elektrikleniyor, akıllar bocalıyor, tartışma ve mücadele için bir ortam buluyordu. İnsanlar kader meselesinde çeşitli yönlere yöneliyor, bu yolla tartışma arzularını tatmin ediyorlardı. Fakat, diğer yandan insanları akli ve ruhî bakımdan kararsızlığa ve çelişkilere düşürüyorlardı.
Dinin, ruhlarına işlemediği bazı kişiler, kader meselesinde, yaptıkları kötülüklere bahane bulmaya ve bozgunculuklarını örtbas etmeye bir yol buldular. Herşeyi helâl sayma ve dinî yükümlülükleri ortadan kaldırmaya varacak bir yol izlediler. İslâmdan önce bazı müşriklerin ve putperestlerin yaptıkları gibi...
Kader meselesindeki münakaşalar, fitne yayıldıkça güçleniyordu. Bu sebeple kader çekişmeleri, Hz. Ali (R.A.) döneminde en had safhaya ulaşmıştı. İbn-i Ebil Hadid´in «Şerh-i Nehcül Belağa» adlı eserinde şunlar zikredilmektedir: Şamlı bir ihtiyar ayağa kalkarak Hz. Ali (R.Â.)´ye şunları sordu : «Söyle bana Şam´a gidişimiz Allah´ın akza ve kaderiyle midir » Hz. Ali (R.A.) şu cevabı verdi. «Tohumu yarıp ondan bitkiyi çıkaran, varlıkları yaratan yüce mevlaya yemin olsun ki, ayağımızı herhangi bir yere basmamız veya herhangi bir vadiye inmemiz mutlaka Allah´ın kaza ve kaderiyledir.» İhtiyar, tekrar şunları söyledi: «O halde yorulmamın mükâfatını Âllah´dan isterim. Ben, herhangi bir ücret almış değilim.» Bunun üzerine Hz. Âli (R.A.): «Yeter ihtiyar! Allah Tealâ, yürüdüğünüz vakit yürümenize, geri döndüğünüz vakit dönmenize karşılık büyük bir mükâfat verecektir. Siz, herhangi bir durumda mecbur edilmiş veya zorlanmış değilsiniz.» dedi. İhtiyar ise şöyle dedi: «Bu nasıl olur Bizi bu işe kaza ve kader sevketmedi mi » Hz. Âli (R.´A.) de şunları söyledi: «Vay haline! Sen, kaza ve kaderi, kulun iradesini elinden alan bir vasıta mı zannediyorsun Eğer böyîe olsaydı, ceza ve mükâfat, vaad ve tehdit, emir ve yasaklar bâtıl olurdu. Günah işleyen için, Allah tarafından herhangi bir kınama, sevap işleyen için de herhangi bir övülme sözkonusu olmazdı. İyilik yapan övülmeye, kötülük yapandan daha lâyık olmaz, kötülük yapan da yerilmeye, iyilik yapandan daha müstahak olmazdı. Bu söylediğiri, putlara tapanların, şeytanın askerlerinin, yalan yere şahitlik edenlerin ve gerçeğe karşı gözleri kör olanların sözleridir. Bunlar, bu ümmetin kadercileri ve mecusîleridir. Allah Tealâ, kulu serbest bırakarak ona emirde bulunur ve sakınması için bazı şeyleri yasaklar ve onu, gücünün yettiği seyirle sorumlu tutar, Allah´a ne zorla karşı gelinebilir, ne de ona zorla itaat edilir. Peygamberlerini, yarattıklarına boşuna göndermemiş, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri boşuna yaratmamıştır. «...Bu, kâfirlerin kanaatidir. Cehennem ateşinden, vay o kâfirlerin haline!»[10]
Bunun üzerine ihtiyar, şunları söyledi: «O halde bizi yürüten kaza ve kader nedir » Hz. Ali (R.A) şu cevabı verdi: «Bu, Allah Tealâ´nm emri ve hükmüdür.» Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: -Rabbin, ancak ona ibadet etmeni emretti.»[11] İhtiyar sevinerek kalktı.[12]
Evet, îbni Ebil Hadid ve Şerif er-Radi, Hz. ´Ali (R.A.)´den bu hâdiseyi naklederler. Şayet bu rivayet doğru ise, Hz. ÂH (R.A.) döneminde kader hakkında münakaşaların yoğunlaştığını ve Hz. Âli (R. Â.)nin, nasslarm zahirine baş vurarak bu meseleye dalmayı önlemeye çalıştığını gösterir.[13]
2- Büyük Günah İşleyenin Durumu:
Hz. Ali (R.Â.)´nin döneminde, kader meselesi yanında, büyük günah işleyenin durumu da, tartışmalara konu olmuştur. Büyük günah meselesini, hakem olayından sonra Hariciler ortaya çıkarmışlardır. Bu fırka, hakeme başvurmayı büyük günah kabul ederek buna başvuranların kâfir olduğuna hükmetmiştir.
Bunlar, bu noktadan hareket ederek, Hz. Âli ve taraftarlarını kâfirlikle itham etmişlerdir. Bu davranış, büyük günah işleyenin mümin olup olmadığı, cehennemde ebedî olarak kalacağı veya Âllah´ım rahmetinin herşeyi kuşatması sebebiyle affedileceği hususlarında tartışmalara yol açmıştır. Giderek ihtilaflar daha da büyümüş, bir kısım âlimler, bu meseleyi. Mutezile´nin en çok önem verdiği ve onların «Mutezile» diye adlandırılmalarına sebep olan mesele olarak kabul etmişlerdir.
Emevîler dönemi gelince, daha başlangıçta, siyasi durum istikrarsız bir vaziyetteydi. Bu istikrarsızlık içinde, siyasî çalkantılardan geri kalmayan birtakım fikrî çalkantılar da ortaya çıktı. Daha doğrusu, bunlardan herbiri diğerini takviye etmekte ve ona canlılık kazandırmaktaydı.[14]
3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması :
Bu dönemde müslümanların, Fars, Yunan ve Romalılarla münasebette bulunmaları dolayısiyle, aralarında felsefî görüşler yayılmaya başladı. Müslümanlarla ilişki kuran bu milletlerin nezdinde felsefî ilimlerin büyük bir önemi vardı.
îslâmdan önce, iran´da bulunan felsefi okullar gibi, Irak´ta da felsefi okullar meydana getirildi. Haris b. Kelede ve oğlu Nadr gibi bir kısım Araplar bu felsefî okullarda tahsil gördü. Bu ülkelere îs-Iâm geldiğinde ülke halkından, felsefî ilimleri bilenler vardı ve bunlar müslümanlara bu bilgileri aktarıyorlardı.
Süryanilerin, bu hususta büyük rolleri olmuştu. İbn-i Hallikân şunları anlatır: «Halid b. Yezid b. Muâviye, Kureyş kabilesinden, çeşitli ilim dallarını en çok bilen bir kimse idi. Bu şahsın kimya ve tıp hakkında bir takım görüşleri vardı. Halid, bu iki ilmi çok iyi biliyordu. Nitekim, Halid´in bilgisinin üstün olduğunu gösteren birçok misaller mevcuttur. Halid bu ilmi, Maryanüs er-Rumî adındaki bir papazdan öğrenmişti. Halid´in bu sahada yazılmış üç risalesi bulunmaktadır. Risalelerden biri, Halid´in, Maryanüs ile oîan münasebetlerini, ondan ilmi nasıl aldığını ve bu ilimlerin sembollerinin neler olduğunu ihtiva etmektedir.»
Çeşitli felsefelerin, müslümanların arasına girmesi neticesinde, itikada dair birçok felsefi meseleler ortaya çıktı. Bazı âlimler, Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen, «Allah Tealâ´mn sıfatlarının, zatının aynısı mıdır yoksa, ondan başka bir şey midir » Kelam, Allah Tealâ´mn sıfatı mıdır » Kur´an-ı Kerim mahluk mudur » gibi tartışmalara giriştiler. Böylece, anlaşmazlık konusu olan meseleler çoğaldı. Daha sonra tartışmalar, kader meselesine ve insanın iradesi meselesine yöneldi.
Ortaya şu soru çıkmıştı: İnsan, yaptıklarında serbest bir ifadeye sahip midir Yaptıklarını kendi gücüyle mi yapar Yoksa insan, iradesiz olarak hareket eden ve başkası tarafından yönlendirilerek rüzgârın önünde uçuşan bir kuş tüyüne mi benzer .. İşte böylece, düşünceler ve görüşler peşpeşe sıralanıp durdu.
Netice olarak, her âlimler topluluğunun, kendisine mahsus bir kısım görüşleri meydana geldi ve bu görüşler okunmaya ve incelenmeye elverişli, hakkında tartışmalar yapılabilecek ilmî mezhepler haline geldi ve ortaya itikadi Mezhepler» çıktı.
Yine, daha önce söylediğimiz kanaatimizi tekrar ederek deriz ki: Hiçbir zaman, itikadı mezheplerin ihtilaf etmesi, inanan cevher ve özüne dokunmamıştır. İhtilaflar, ´Allah´ın birliğine, peygamberlere, âhiret gününe ve meleklere iman etme gibi, inancın temel prensiplerinden uzak bir takım fer´î meseleler üzerinde felsefî bir üslupla tartışmadan ibaretti.
Yine deriz ki: Peygamber Efendimiz (S.´A.V.)´in getirmiş olduğu dinin hak olduğunda, asla şüphe meydana gelmemiş, ihtilaf şu meselelerde cereyan etmiştir: Kul, yaptığı işleri bir zorlama neticesinde mi yapar Yoksa kendi iradesiyle mi yapar Büyük günah işleyenin durumu nedir Kur´an-ı Kerîm mahluk mudur, değil midir
Böylece Eski Mezhepler, Cebriye, Mutezile, Mürcie, Eş´ariye, Matûridiye, Hanbeli gibi kısımlara ayrılmışlardır. Şimdi, tafsilatlı olmasa da, her mezhebi kısaca açıklamaya çalışalım:[15]
1- CEBRİYE
Daha Önce de, işaret ettiğimiz gibi, Sahabe-i Kiram ve Emeviler döneminde âlimler, Allah Tealâ´nın kudreti yanında, insanın kudreti ve kader meselesi hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.
Bir kısım âlimler, «Kul, yaptığı işlerin yaratıcısı değildir ve kula nisbet edilen işlerde kulun hiçbir katkısı yoktur.» demişlerdir.
Bu mezhebin temeli şudur: Herhangi bir iş yapmayı kuldan uzaklaştırıp bunu Allah´a nisbe´t eder. Çünkü bunlara göre kul, herhangi bir işe gücü yetmekle sıfatlandırılan!az. Çünkü o, yaptığı işleri, gücü, iradesi ve seçme serbestisi olmaksızın, mecburen yapar. Allah Tealâ, cansız varlıklarda görülen durumları yarattığı gibi, insanın diğer varlıklara mecazî olarak nisbet edildiği gibi, insana da mecazi olarak nisbet edilir. Mesela «Ağaç meyva verdi.» «Su aktı.» «Taş yuvarlandı.» «Güneş doğdu.» «Güneş battı.» «Gök bulutlandı.» «Gök, yağmur yağdırdı.» «Yerler yeşerdi.» «Yer mahsul çıkardı.» denildiği gibi...
«İnsan sevap kazanmaya veya ceza görmeye mecburdur.» İnsanın, mecbur olduğu ortaya çıktıktan sonra, artık kulun birtakım işlerle mükellef oluşu da cebriledir.[16]
İbn-i Hazm, Cebrîyecilerin delillerini izah ederek şöyle diyor: «Cebrîyeciler delil getirerek dediler ki: Allah Tealâ herşeyi yaratan ve yarattıklarında kendisine benzer hicbirşey bulunmayan bir mutlak güç sahibi olduğuna göre, ondan başka herhangi bir varlığın bir
iş yapmaması gerekir. Yine Cebrîyeciler dediler ki: «Bir işin yapılışını insana nisbet etmek «Zeyd öldü.» «Bina dikildi.» sözüne benzer. ´Aslında Zeyd´in kendisi öîmemiştir, O´nu Allah öldürmüştür. Bina dikilmemiştir, onu Allah dikmiştir.»
Tarihçiler, bu düşünceyi ilk önce kimin ileri sürdüğünü izah etmeye girişmişler ve mezhebe dönüşen bir düşüncenin, önce kimler tarafından ileriye atıldığını tesbit etmenin zor olduğu inancına varmışlardır. Bu sebeple, bu düşüncenin ne zaman başladığını veya ilk önce kimin ortaya attığını tayin etmemiz güçtür. Bununla beraber, Cebr hakkında söylenen sözlerin, Emeviler devrinin başında meydana çıktığını, yine Emevîîer devrinin sonunda bir mezhep halini aldığını kesinlikle söyleyebiliriz.
Elimizde «Murtaza» adlı âlimin «el-Münyetu vel-Emel» adlı eserinde zikrettiği, Emevilerin ilk dönemlerinde yaşayan iki büyük âlimin iki mektubu bulunmaktadır. Mektuplardan biri, Abdullah b. Abbas´a aittir. Abdullah bu mektubunda-, Şam´da bulunan Cebrîyecilere sesleniyor ve onları bu gibi sözleri söylemekten men ediyor ve şöyle diyor: «İnsanlara takvayı mı emrediyorsunuz Halbuki takva sahipleri, sizin bu görüşlerinizle yoldan salmıştır. İnsanları kötülükten sakındırmak mı istiyorsunuz Halbuki isyankârlar, sizin bu görüşlerinizle ortaya çıkmışlardır. Ey, geçmiş münafıkların çocukları, zalimlerin yardımcıları ve fâsıklarm mescitlerinin bekçileri! İçinizden Allah´a iftira eden, suçlarını O´na yükleyen ve yaptıklarını O´na nisbet edenden başka kimse çıkmaz mı »
İkinci mektup ise, Hasan´ı Basri (R.A.) tarafından, Basra´da Cebriye mezhebinin görüşlerini benimseyen bir kısım insanlara yazılmıştır. Mektupta şunlar yazılıdır. «Kim, Allah´a, kaza ve kaderine iman etmezse, o kişi küfre girmiştir. Kim, kendi günahını rabbine yüklerse, o da kâfir olmuştur. Allah Tealâ, kendisine zorla itaat edilen veya zorla isyan edilen değildir. Çünkü Allah, kullarına verdiği şeylerin gerçek sahibidir. Kullarının gücünü yettirdiği şeylere kendisi daha kaadirdir. Eğer kullar O´na itaat ederlerse, yaptıklarına mani olmaz. Şayet isyan ederlerse, dilerse yaptıklarına mâni olur. Eğer birşey yapmamışlarsa, onları birşey yapmamaya O zorlamış değildir. Eğer, Allah yarattıklarını itaat etmeye zorlamış olsaydı, onlardan sevabı kaldırırdı. Şayet onları günah işlemeye zorlamış olsaydı, onlardan cezayı düşürürdü. Eğer, onları başıboş bırakmış olsaydı, (hâşâ) kudretinde eksiklik olması icabederdi. Fakat, Allah Tealâ´nın, yarattıklarından gizli tuttuğu bir sırrı vardır. Eğer, kulları itaat ederlerse bu, Allah´ın kullarına bir lütfudur.
Bu anlatılanlardan anlaşıldığına göre,, Cebrîyeciler o zamanda da bulunmuş, Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basrî gibi büyük zatlar, bunlara cevap vermiş ve meselenin esasını açıklamaya çalışmışlardır. Abdullah b. Abbas´ın oğlu Ali´nin, şunları söylediği rivayet edilir : Bir defasında babamın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve şunları söyledi: «Ey Abdullah b. Abbas, surda bir kısım insanlar var. Yaptıklarının, Allah tarafından yapıldığını söylüyor ve Allah´ın, onlara cebren günah işlettiğini iddia ediyorlar.» Babam buna şu cevabı verdi: Eğer, burada onlardan biri bulunsaydı, boğazını sıkar, canı çıkıncaya kadar bırakmazdım. «Allah, kulları-günah işlemeye zorlar» demeyin. «Allah, kullarının yaptıklarını bilmez» de demeyin.»[17]
Daha önce de izah ettiğimiz gibi bu görüş, sahabe döneminde ortaya çıkmıştı. Hatta, daha önce de, müşriklerin dilinde dolaşıp durmaktaydı. Nitekim, biraz Önce de zikrettiğimiz gibi, Kur´an-ı Kerîm bu hususu beyan etmiştir.
Fakat, Emeviler dönemindeki Cebriyeciliğin önemi şuradan gelmektedir. Cebir hakkındaki sözler bu dönemde teorileşmiş ve mezhep haline gelmiştir. Bu mezhebi benimseyenler, başkalarım da ona davet edenler ve onu okuyup diğer insanlara açıklamaya çalışanlar bulunmuştur.
Cebriyeciliği ilk önce Yahudilerin icadettiği, daha sonra onu müs-lümanîara öğrettikleri, müslümanlann da onu yaydıkları ileri sürülmektedir.
Müslümanlardan Cebriyeciliğe davet eden ilk adamın Ca´d b. Dirhem olduğu, bu adamın Cebriyeciliği, Şam´da bulunan bir Yahudiden öğrendiği ve Basra´da halk arasında yaydığı ve Cehm b. Safvan´ın da Cebriyebliği bundan öğrendiği söylenilmektedir.
«Sarh el-Uyûn» adlı eserde Ca´d b. Dirhem hakkında şunlar anlatılmaktadır : Cehm b. Safvan, kendisine nisbet edilen Cehmiyye Cebriyeciliği bu Ca´d´den öğrenmiştir. Ca´d´in de İban b. Sem´an´dan, tban´m da Talût b, A´sam adlı bir Yahudiden öğrendiği söylenmektedir.[18] Bu sözlerden, bu görüşün Yahudilerden çıktığı ve Sahabe devrinde başladığı anlaşılmaktadır. Çünkü yukarda adı geçen Talût, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in döneminde hayattaydı, sahabe ve tabiîn devrini de gördü. Talût, zehirlerini kusmak için fitne döneminde büyük bir fırsat bulmuş ve nifak tohumlarını saçmıştır. Fununla beraber, bu düşüncenin, sadece Yahudi kaynaklı olduğu söyleyemeyiz. Çünkü daha önceleri, Farslar arasında da bu gibi düşünceler vardı. Bunlar, «Zerdüştlük» «Mani» lik ve benzeri mezheplerin uğraştıkları meselelerdendi. «el-Munye ve´1-Emel» adlı kitapta şunlar anlatılmaktadır:
Hasan-ı Basri´den rivayet edilmektedir ki, Parslardan bir adam, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´e geldi ve şöyle dedi: «Farsların, kızlarıyla ve kızkardeşleriyle evlendiklerini gördüm. Onlara «niçin böyle yapıyorsunuz » dendiğinde onlar, «Bu, Allah´ın kaza ve kaderidir.» diyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurdu : «Her ümmetin «mecusî» olanları vardır. Benim ümmetimin mecusîleri de «kader yoktur» diyenlerdir. Eğer hasta olurlarsa, onları ziyaret etmeyin. Ölürlerse, onlara şahadette bulunmayın.»
Cebriye mezhebini, Cehm b. Safvan benimsemiş, kendisini o yola adamış ve insanları ona davet etmiştir. Cehm b. Safvan, Horasanlıdır, «Beni Rasip» kabilesinin dostlarındandır. Şüryh b. el-Haris´in kâtipliğini yapmıştır. Cehm, Şüreyh ile birlikte «Nasr b. Seyyar´a» isyan etmiştir. Ve Emevîlerden Mervan oğullarının son zamanlarında, «Müslim b. Âhvaz el-Mâzinî» tarafından öldürülmüştür. Cehm, dâvasını yaymak için, Horasan ve havalisini seçmiştir. Öldürüldükten sonra, kendisine tâbi olanlar «Nihavend» şehrini karargâh edinmişlerdir.
Cebriye mezhebi bu havalide devam etmiş, nihayet «Ebu Man-sur el-Matüridî» mezhebi bu civarda ona galip gelmiştir. Bu konuyu ilerde, inşallah daha tafsilatlı olarak anlatacağız.
Cehm´in mezhebi, sadece cebr meselesiyle kalmayıp kendisine ait başka görüşleri de içine almaktadır. Bu görüşlerden bazıları şunlardır:
a) Cehm´in iddiasına göre, cennet ve cehennem fânidir. Hiçbir-şey ebedî olarak kalmayacaktır. Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen «Ebedilik» ten maksat, uzun süre kalmaktır ve yok olduktan sonra, yokluğunun ebedi olmasıdır. Yoksa ebedilik «devamlı kalmak» demek değildir.
b) Yine onun iddiasına göre, iman, bilmek demektir. înkâr ise, bilmemek demektir.
Cehm´in mezhebinin dış görünüşüne göre, Resulullah (S.A.V.)´in sıfatlarını bilen Yahudiler, ve peygamberin peygamberliğini yaki-nen bildikleri halde onu inkâr eden müşrikler mümin sayılırlar. Ne var ki Cehm, «Boyun eğip kabul etmek bilgiyi gerektirir, iman kabul edilen bilgi, sadece bir tahmin değil, kabul edip boyun eğmeyi icabettiren kesin bir bilgidir.» der.
c) Cehm´in iddiasına göre, Allah´ın kelâmı kadîm (Başlangıcı olmayan, ezelî) değil, hadistir. (Sonradan meydana gelmiştir.) Bazı âlimlerin, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk (yaratılmış) olduğu görüşleri, buna dayanmaktadır. Gerçi bu meselenin, inşallah yeri geldiğinde de izah edeceğimiz gibi, başka bir yönü daha vardır.
d) Cehm, Allah Tealâ´yı herhangi bir sıfatla tavsif etmez. Meselâ O´na «Dirilik» ve «ilim» sıfatını vermez. Ve der ki: «Ben, Allah´ı, yaratılmışlarda bulunan, bir sıfatla sıfatlamam.»
e) Cehm, kıyamet gününde Allah Tealâ´nın, kullan tarafından görülmesini reddeder.
Birçok kimseler bu görüşlerde Cehm´e tâbi olmuşlardır. Ancak, Cehmiye mezhebini meşhur eden ve onu diğerlerinden ayıran özellik, bu mezhebin Cebrîyeciliği ve «İnsanın ne iradesi, ne de bir fiili vardır.» görüşüdür. Bunun haricindeki görüşlerinde bunlara daha başkaları da katılmaktadır. Meselâ: Kur´an-ı Kerîm´in mahluk (yaratılmış) olduğunu Mutezile de ileri sürmüştür. Allah Tealâ´nın «Kelam» sıfatının bulunmadığını, yine Mutezile de iddia etmiştir.
Eski ve yeni birçok âlim, Cehmiye taifesine cevap vermeye girişmiştir. Biraz önce Hasan-ı Basrî´nin ve ondan evvel de Abdullah ibn-i Abbas´m, bunlara verdikleri cevapları nakletmiştik.
Evet, birçok büyük âlim, fıkıhçı ve hadisçi, «Cebir» düşüncesini reddetmiştir.
İbn-i el-Kayyım «Şifaul Alü» adlı kitabında, cebriyeciliğin, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in getirdiği İslama nasıl ters düştüğünü, bir cebriyeci ile bir Sünnî arasında tartışma şeklinde açıklıyor. Tartışmada şu hususlar anlatılıyor:
Cebriyeci Allah´ın birliğine gölge düşürmemek için, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek gerekir. Allah´ın birliği, ancak bu takdirde doğru olarak ifade edilmiş olur. Çünkü bizler, kulun cebir altında bulunduğunu kabul etmezsek, hâdiselerin, ´Allah r birlikte başka bir yapıcısının da bulunduğunu ve bu yapıcının, dilerse birşeyi yapacağını, dilemezse yapmayacağını ispat etmiş oluruz. Bu da açıkça, Allah´a ortak koşmaktır. Kurtuluş yolu ise, ancak kulun cebir altında bulunduğunu söylemektir.
Sünni Bilakis, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek, Allah´ın birliğine ters düşer. Bu iddia, ilâhî dinlere, peygamberlerin davetlerine, sevap verme veya cezalandırma hükmüne aykırı düşer.
Eğer, kulun cebir altında bulunduğu kabul edilirse, bütün ilahi nizamlar hükümsüz olur, emir ve yasakların mânâsı kalmaz, dolayısiyle ceza ve mükâfat diye birşey de söz konusu olmaz.
Cebriyeci Kulun cebir altında bulunmasının, emir ve yasaklara, sevap ve cezalara ters düşmesini iddia etmen, şaşılacak birşey değildir. Çünkü, bu eskiden beri söylenmektedir. Şaşılacak husus, cebir meselesinin, Allah´ın birliğine ters düştüğü şeklindeki iddialıdır. Halbuki cebir, Allah´ı birlemenin en güçlü belirtilerindendir. Nasıl olur da, birşeyi güçlendiren şey o şeye ters düşer
Sünnî Kulun cebir altında olduğunu söylemenden, Allah´ın birliğine ters düştüğü en açık meselelerdendir. Bu meselenin, Allah´ın birliğine ters düşmesi, ilâhî emir ve yasaklara ters düşmesinden daha açıktır. Bunun izahı şöyledir:
Tevhid inancının temeli, Allah´dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed´in, Allah´ın peygamberi olduğunu kabullenmektir. Kulun cebir altında bulunduğunu söylemek ise, bu inanca ters düşmektedir. Çünkü, ilâh demek, kemâl ve azamet sıfatlarıyla muttasıf olan demektir.
İlâh, kalblerin gerçekten ilâh kabul ettiği, severek, korkarak ve ümit ederek bağlandığı zat demektir. Peygamberlerin getirdiği tevhid ilâhlığm yalnız âlemlerin rabbi olan Allah´a ait olduğunu ortaya koymak ve yalnız O´nun ilâh olduğunu kabul etmektir. Bu da Allah´a boyun eğmeyi, O´na karşı aczini itiraf etmeyi, O´nu tam bir muhabbetle sevmeyi, O´na itaat etmek ve rızasını kazanmak için en son gayreti kullanmayı, O´nun sevdiği ve dilediği şeyleri herhangi bir kulun sevdiği ve arzuladığı şeylere tercih etmeyi gerektirir.
Evet, peygamberlerin davetlerinin temeli budur. Onlar, insanlığı buna davet etmişlerdir. Tevhid de, işte budur. Allah, geçmişlerden de geleceklerden de bundan başka bir din kabul etmez. Allah, peygamberlerine bunu emretmiş, kitaplarında bunu indirmiş, kullarını buna davet etmiş vs tunun için kullarına mükâfat ve ceza yurdu yaratmış ve bunun kemale ermesi ve gerçekleşmesi için bir nizam göndermiştir.
Ey Cebriyecil Hal böyle iken, sen de kalkmış diyorsun ki; «Kulun bunda ne bir kudreti vardır, ne de bir tesiri. Kul, bunu yapmış da değildir. Allah Tealâ kula bunu emrederken ona, gücünün yetmediği birşeyi emretmiştir. Daha doğrusu, Rab kula, Rab olarak kendisinin yapması icabeden işi yapmayı emretmiştir. Yahut Allah Tealâ kula emirler vermiş de, daha sonra kulu, verdiği emirlerin aksini yapmaya zorlamış, kul ile kula emredilen işlerin arasına girmiş, onun bu emirleri yerine getirmesini engellemiş, kula bu emirleri yerine getirmesi için hiçbir yol.bırakmamıştır.
Ey Cebriyeci! Sana göre kaîbler, sevgi, muhabbet, aşk, istek ile Allah´a ulaşamaz, O´nun rızasını isteyemez.
Allah´ı birlemek, ilâhlık ve kulluğu ispat ve kabulle mümkündür. Sen ise ey cebriyecif Allah´ın, sevilen, sevgisinde ve rızasına ulaşmada ve cemalini müşahade etmede kalblerin yarıştığı en büyük sevgili olduğunu inkâra kalkışarak ilâhlık mânâsını reddediyorsun. Kulun, bir iş yapan, ibadet eden ve Rabbini seven bir varlık olduğunu inkâra kalkışarak da kulluk mânâsını reddediyorsun. Böylece Allah´ı birleme meselesi, cebir ile Allah´ın sevgisini inkâr arasında kaybolup gidiyor. Çünkü sen, Allah´ı kula, yapmaya gücünün yetmediğini emreden ve terketmeye gücünün yetmediğini bırakmayı emreden bir zat olarak sıfatlandırıyorsun. Daha doğrusu, Allah Tealâ kula, kendisine ait olan işi yapmayı veya yapmamayı emrettiğini, daha sonra kul, emredileni, yapmadığı takdirde onu ağır bir şekilde cezalandırdığını, yani, kulu kendisine ait bir işi yapmadığından dolayı cezalandırdığını ileri sürüyorsun.
Allah´ın, kulu, emrettiğini yapmadığı veya yasakladığını yaptığı takdirde cezalandırması, O´nun gökte uçmayı terketmesinden, dağları yerinden oynatmamasından, denizlerin suyunu boşaltmamasından dolayı cezalandırmasına benzediğini açıkça ileri sürüyorsun. Başka bir ifade ile, Allah´ın, kulu, bunlardan dolayı ceza alan dırmasının, kulun hiçbir payı bulunmadığını renginden, boyundan ve kilosundan dolayı cezalandırmasına benzediğini iddia ediyorsun.
Yine, Allah´ın, kendisine hiçbir şekilde isyan etmeyen bir kulu en şiddetli bir azapla cezalandırmasının mümkün olabileceğini, Allah´ın hikmet ve merhametinin buna mâni olmayacağını, hattâ, Allah, kendisine karşı gelmeyeni cezalandırmayacağını vaad etse bile, yine de cezalandırabileceğini iddia ediyorsun. Allah Tealâ´yı "böyle bir sıfattan tenzih etmiyorsun.
Yine sen, Allah´ın, kullarını yükümlü tuttuğu meselelerde, okuyup yazması olmayan bir körü okumakla mükellef tutması, kötürüm bir insanı koşmakla mükellef tutması gibidir, diyorsun. Böylece, davet ettiğin bu inanç metoduyla, Rabbi gazaplandırıyorsun. Ve insanların, yüce mevladan uzaklaşmasına sebep oluyorsun. Ayrıca, bu sözünle Allah´ın birliğini ifade ve ispat ettiğini zannediyorsun. Halbuki, sen, tevhid ağacını kökünden sölcflp atıyorsun
Kulun, cebir altında bulunduğu şeklindeki iddianın, şeriata ters düşmesi meselesi açık ve seçiktir. Çünkü sanatın temeli, emir ve yasaklara dayanır. Emredenin, bir şeyi başkasına değil, bizzat kendisine emretmesi ve bir işi başkasına değil, yine kendisine yasaklamasının, mânâsız olduğu açıktır. Çünkü emir ve yasaklar, kulun fiili ile, onun itaat ve isyanı ile ilgilidir. Fiili olmayan bir kimseden itaat veya ir,yan nasıl beklenebilir İtaat ve isyan bahis konusu olmayınca da, mükâfat ve ceza sözkonusu olmayacaktır. Allah Tealâ´nm, kıyamet gününde kullarına bahşedeceği nimetler ve vereceği cezalar, kulun itaat veya isyanının karşılığı olmayıp, sadece, Allah Tealâ´nın irade ve kudretinden doğan bir muamele olacaktır.
Cebriyeci Kul, herhangi bir davranışta bulunduğunda bu davranış, ya sadece Allah tarafından takdir edilmiş olur veya kul, sadece kendi gücüyle bunu yapmış olur. Yahut da, davranış, Rab ve kulun ortaklaşa katkılarıyla meydana gelir. Bu üç ihtimalden en sonuncusunun bâtıl olduğu kesindir.
Ne var ki, bu üç görüşten herbirini belirli bir gurup savunmuştur.
a) Eğer davranışın sadece Rabbin takdiriyle meydana geldiği görüşü kabul edilecek olursa ki, biz bu kanaatteyiz, bu durum cebrin tam kendisidir.
b) Şayet davranış, sadece kul tarafından yanılmış bir fiil kabul edilecek olursa, bu takdirde bazı şeylerin, ´Allah Tealâ´nm kudretinden uzaklaştırıldığı söz konusu olur. Böylece Allah Tealâ, herşeye kadir olmuş sayılmaz. Yaratılan âciz kul ise, yaratıcının kadir olamadığı bir kısım işlere kadir olmuş sayılır.
Kaderiyeciler, işte bu noktada tevhid inancından ayrılmışlar ve mecusîlere benzemişlerdir.
el Eğer «davranış, Rab ile kulun ortaklaşa katkısıyla meydana gelmiştir» denirse, Allah´a eş koşulur. Bir işin iki yapıcı tarafından meydana getirildiği ve iki gücün katkısıyla oluştuğu ve bir eserin iki sanat sahibi tarafından yapıldığı kabul edilmiş olur ki, bu da imkânsızdır. Çünkü, iki eser sahibi bir eser üzerinde birleştikleri takdirde, o eser, kendisini meydana getirenlerden birinin bulunması halinde, diğerine muhtaç olmaz. Böylece birbiriyle çelişik iki durum ortaya çıkar. Bir eser, hem iki eser sahibine muhtaç kabul edilir, hem de hiçbirine ihtiyacı yokmuş kabul edilir.
Sünnî Allah´ın kudretinin, zat, sıfat ve fiillerden mümkin olan herşeyi kapsadığını, herhangi bir şeyin, Allah Tealâ´nın kudretinin haricinde olmayacağını deliller göstermektedir. Keza, kulun kendi işini kendi güç ve iradesiyle yaptığını, yaptıklarının ise gerçekten kendisine ait bir fiil olduğunu, bu sebeple, akla, örfe ve dine göre bazen övülüp bazan da verildiğini ve Allah Tealâ´nın, akıl sahibi kullarını, hatta hayvanları bu tabiatta yarattığını yine deliller göstermektedir.
Yine delillerle sabittir ki, muayyen bir işin, iki fail tarafından yapılması, belirli bir eserin iki müessir tarafından ayrı ayrı meydana getirilmesi mümkün değildir.
Yine deliller göstermektedir ki, olayı meydana getiren bulunmadıkça, olayın meydana gelmesi ve tercih eden bulunmadıkça birşeyin Fercih edilmesi imkânsızdır. Allah Tealâ, bütün bunları akıllara yerleştirmiştir. Akl-ı selimden kaynaklanan deliller, asla birbirleriyle çelişmez ve birbirlerine ters düşmezler. Bunların bazılarına dayanarak, diğerlerini çürütmenin imkânı yoktur. Bilakis, bunların hepsine birden dayanılır ve bunların icabı yapılır. Çünkü bunlar, birbirlerini destekler mahiyettedir. Akl-ı selime dayanan.delillerin bir birleriyle çelişik olduklarını, ancak basireti zayıf, şüpheci olanlar, tutarsız olarak çokça konuşanlar zannederler. İlim, şüphelerden ve tutarsızlıklardan beri olan bir şeydir.
Bu mesele hakkında doğru olan şudur: Kulda görülen fiil, Allah Tealâ´nın, kula verdiği kudret ve irade ile meydana gelmiştir. Allah Tealâ, kulun, bir işi yapmasını dilediği zaman kulda, o işi yapacak bir kudret ve o işe sevkedecek bir sebep yaratır ve kulda görünüş, kula nisbet edilerek ona «kulun işi» denir. Bu ifade şekli, eseri, sebebe bağlama kabilindendir.
Diğer taraftan, kulda görülen bu fiil, yaratılma bakımından Rabbîn kudretine nisbet edilir. O halde iki kudretin tesiriyle bir işin meydana gelmesi imkânsız değildir. Çünkü, iki kudret sahibinden kulun kudreti, Rabbin kudretinin bir eseri ve O´nun bir cüz´üdür. Rabbin kudreti ise müstakildir, başka bir güce dayanmaksızın tesirini gösterir.
Bu meseleyi ifade ederken «İki kudret sahibinin bir eseri» şeklinde izaha kalkışmak, yanlış bir ifadedir ve işi karıştırmaktan ibarettir. Çünkü bu ifade şekli, her iki kudretin, eşit olduğu kanaatini verir. «Bu elbise, şu iki adamındır.» «Bu ev, şu iki ortağındır.» misalinde olduğu gibi...
Kulun fiili, kulun, sonradan yaratılan kudretiyle meydana gelir. Bu mesele, bir işin, sebebi tarafından meydana getirilmesine benzer. Sebep, sebebin meydana getirdiği olay, fail, vasıta... bütün bunlar, Allah Teaîâ´nın, ezeli ve ebedi olan kudretinin bir eseridir. Böylece, Allah Tealâ´mn kudreti, kapsamından ve kemalinden uzaklaştırılmış olmaz ve mümkin olan herşeyi kapsamına almaktan beri kılınmış olmaz. Kâinatta yüce R-abbin irade ve kudretinden başka, kendi başına etken olan hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Bütün varlıklar, Allah Tealâ´mn yarattığı mahluklardır. Bunlar, Allah Tealâ´nın kudretinin ve iradesinin bir eseridir. Bunu inkâr eden kişi, Allah Tealâ´dan başka bir yaratıcının varlığını veya yaratıcısız olarak yaratılanların bulunduğunu ispat etmek zorundadır.
Cebriyeci Kaderiyecilere göre, kâfirin sapıklığı ve cehaleti, kâfir tarafından yaratılmış ve kâfirin isteği ile meydana gelmiş bir hadisedir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü, böyle olacak olsaydı, kâfirin, bunları, kasıtlı olarak yapması icabederdi. Zira, kasıt, istekle yapılan işlerin gereklerindendir. Kâfirin sapıklık ve cehaletinde bile bile kasıtlı olması imkânsızdır. Çünkü akıl sahibi bir insan, kendisinin, sapıklık ve cehalet içinde olmasını istemez. O halde kâfir, kendi isteğiyle kendisinde görülen fiilin faili değildir.
Sünni Sana şaşıyorum ey Cebriyeci! Kulu inkâr ve zulmü yapan bir kişi olmaktan tenzih ediyorsun ve bütün bunları Allah Tea-lâ´ya. nisbet ediyorsun. Şu sözün de çok acaip. Diyorsun ki: «Akıllı bir kişi kendisi için inkâr ve cehaleti tercih etmez.» Halbuki sen, birçok insanların, sırf inat, taşkınlık ve çekemezlikten dolayı inkâr ve cehaleti kasıtlı olarak, kendisi için seçtiğini, hak ve doğruluğun, bunların dışında bulunduğunu bildiği halde heva ve hevesine, cehaletine ve insafsızlığına boyun eğdiğini, .onu doğru yola ve hidayete götürecek sebeplere muhalefet ettiğini, sapıklık yolunu tuttuğunu, hidayet yoluna sırt çevirdiğini görmektesin. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan yüce Allah şöyle buyurur-.«Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimden uzalclaştıracağım. Onlar her âyeti görseler yine ons, iman esmezler. Doğru yolu gördükleri zaman onu kendilerine yol edinmezleri. Fakat azgınlık yolıftıu gördüklerinde onu kendilerine yol edinirler. Bunun sebebi ise, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmalarıdır.»[19] Diğer bir âyet-i kerîmede : «Se-mud´a gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar, körlüğü, hidayete tercih ettiler...»[20] buyurmuştur.
Yine, Allah Tealâ, Firavun´un kavmini anlatırken şöyle buyurur : «Vicdanları, doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulümleri ve büyüklenmeîeri yüzünden o mucizeleri inkâr ettiler. Bozguncuların akıbeti nasıl oîdu bir bak.»[21] Diğer bir âyet-i celilede de şöyle buyurur: «Biz, Âdi ve Senıud kavimlerini de helak ettik. Bu, geride kalan yerlerinden de size belli olmaktadır. Şeytan, yaptıkları kötülükleri, kendilerine süsleyip güzel göstererek, onları doğru yoldan uzaklaşünnışti. Halbuki kendileri bunu anlayacak durumdaydılar.»[22] Bir başka âyet-i kerîmede: «... Halbuki onlar, o sihri satın alan kimsenin, âhiretten bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı...»[23] buyurmaktadır. Yine diğer bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: «Allah´ın, kullarından dilediğine iütfundan birşey indirmesini kıskanarak, O´nuiı indirdiklerini inkâr etmekle, kendilerini, karşılığında sattıkları şey, ne kötüdür!..»[24] Başka bir âyet-i celilede: «Ey kitap ehli, gözünüz gördüğü haîde, Allah´ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz »[25] «Ey kitap ehli, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz »[26] Yine bir âyette: «...Ey kitap ehli, niçin iman edeni Allah´ın yolundan men ediyorsunuz Hak olduğuna şahitken, o yolu eğri göstermeye çalışıyorsunuz.»[27] buyurulmaktadır.
Kur´an-ı Kerîm´de bu gibi âyetler pek çoktur. Allah Tealâ, bunlarla inkarcıların, bile bile, kasten, sapıklık ve inkârı tercih ettiklerini beyan etmektedir. Diğer yandan, herhangi bir şeyin sapıklık ve körü körüne bir saplantı olduğu ortada açıkken kişi, bunun doğru birşey olduğunu sanarak, kasten onu yapmak [28]ister.[29]
2- KADERİYE
Daha önce de anlattığımız gibi, Müslümanlar, Hulefa-i Raşidîn döneminin sonlarında ve Emeviler döneminde «Kaza ve Kader» meselelerini tartışmaya girişmişlerdi. Bunlardan bazıları çok aşırı giderek, insanın, yaptığı işlerde hiçbir iradesi olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bunlar, daha önce açıkladığımız Cebriyecilerdir.
Bunlara mukabil, Kaderiyeciler de, diğer bir cihetten aşırı gitmişler, insanın yaptığı bütün işlerin, -Allah´ın iradesinden müstakil olarak, tamamen kulun kendi iradesinden kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir. «Mutezililer» de bu görüştedirler. Ancak «Mutezilîler» ilmi kelâmın başka meselelerinde de meşhurdurlar. Bu sebeple, «Mutezilik» ayrı.bir mezheptir. Kaderiye mezhebine dahil değildir. «Kaderiyeciler» «Mutezilîlerle» birleştikleri bu aşırıhklanyla kalmamışlar, içlerinden, daha aşırı giderek, «ilim ve takdir» anlamına gelen ilâhi kaderin bulunmadığını iddia edenler çıkmış ve «İşler, kendiliğinden, takdirsiz olarak meydana gelir ve onu Allah, meydana geldikten sonra bilir» diyenler bulunmuştur.
Bunların liderlerinden Ma´bed b. Halid el-Cühenî´nin, «Kadere-sarılarak günahlardan kurtulmak isteyen bir kişinin sözlerini duyunca ona şu cevabı verdiği rivayet edilir: «Kader diye bir şey yoktur. îşler, takdirsiz olarak, kendiliğinden meydana gelir.» Cüheni, bu sö -leriyle, ´Allah Tealâ´nm, ezeli iradesini ve ezeli ilmini inkâr etmiş olur. Buda Kur´an ilmini, yüce Yaratıcı´nm kudretinin dışına çıkarmak olur.
Bazı tarihçiler, bu fırkanın, «Kaderiye» diye adlandırılmasına hayret etmişlerdir. Çünkü bunlar, kaderi inkâr eden kişilerdir. Nasıl olur da, kader´e nisbet edilerek «Kaderiyeciler» denir
Bazıları, bunların söylediklerinin tam aksi ile isimlendirilmelerine engel bir durum bulunmadığını, zira bazı şeylerin, zıtlanyla isimlendirilmesinin bir vakıa olduğunu söylemişlerdir.
Diğer bir kısım insanlar ise bu durumu, şöyle izaha çalışmışlardır. «Kaderiyeciler kaderin Allah Tealâ tarafından olmadığını ve kullara ait olduğunu iddia ettikleri için «Kaderiyeciler» diye adlandırılmışlardır. Çünkü bunlar, herşeyi, insanın irade ye kudretine dayandırmışlar ve böylece bir nevi insanı kadere hakim olan bir varlık kabul etmişlerdir.»
Bazı yazarlar ise, bunlara «Kaderiyeci» adının, muhalifleri tarafından takıldığını «Bu ümmetin mecûsîleri de Kaderiyecilerdir.»[30]
hadis-i şerifinin kapsamına girmeleri için böyle yaptıklarını ileri sürmüşlerdir.
Türkiye´nin eski Şeyhülislâmı merhum üstad Mustafa Sabri hoca efendi, Kaderiyecilere bu ismin verilmesine başka bir sebep göstermektedir. O sebep te şudur; «Kaderiyecilerin inançlarının, mecû-silere benzemesidir. Mecûsiler, ilâhın iki tane olduğunu, hayırı yaratan ilâhın NUR, şerri yaratan ilâhın ise KARANLIK olduğunu iddia etmektedirler. Kaderiyeciler ise, hayır ile şerrin arasını ayırmakta, hayrın Allah´tan olduğunu, şerrin ise şeytandan kaynaklandığını ve ´Allah´ın, şerri dilemediğini ileri sürmektedirler.[31]
Tarihçiler, insanları bu mezhebe davet eden kişinin kim olduğu ve bu mezhebin nerede meydana çıkıp yayıldığı hakkında derin araştırmalara girişmişlerdir.
Bizim kanaatimize göre, insanlar arasında ortaya çıkıp yayılan görüşlerin, bir takım tahminlere dayanmaksızın, başlangıç noktasını kesin olarak tesbit etmek çok zordur. Kaderiyecilik konusunda da durum bundan ibarettir. Ancak, araştırıcıların çoğu, bu dvşüncenin, görüşlerin çarpıştığı, fikirlerin çeliştiği ve inançların karmakarışık olduğu bir dönemde ilk defa Basra şehrinde ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir.
Bütün Irak toprakları bu tip çatışmalara sahne olmuştu. «Sarh el-Uyûn» adlı kitapta, şunlar anlatılır: «Kader meselesinde ilk önce konuşan kişi Irak´h birisidir. Bu adam daha önce hristiyan idi. Sonradan müslüman oldu. Ma´bed eî-Cuhenî ve Ğaylan eltımışkî, Kaderiyeciliği bu adamdan öğrenmişlerdir. Bundan da anlaşılıyor ki, Kaderiyecilik düşüncesi sonradan îslâma sokulan bir fikirdir. Müslümanlar arasında, yabancı birisi tarafından, îslânı adına yayılmıştır. Bu fikri yayan yabancı ise, art niyet taşımaktadır.»
Daha önce hristiyan olan bu Iraklı adamdan «Kadercilik» düşüncesini iki kişi almıştır. Bunlardan biri, bu düşünceyi Irakta yayma vazifesini üzerine alan Ma´bed el-Cühenî´dir. Diğeri ise, Samda halkı bu mezhebe davet eden Ğaylan el-Dımışki´dir.
Ma´bed el-Cühenî, insanları kısa bir süre bu fikre davet etme imkânı buldu. Abdurrahman b. el-Eş´as´m isyanı ortaya çıkınca, hemen ona katıldı. Eş´as mağlup olunca Ma´bed, bu fikre davet eden ve yardım eden.bir kişi olduğu için Haccac tarafından öldürülen kişiler arasında bulunuyordu. Görülüyor ki, Ma´bed, ortaya çıkan her fitnede sinsice yer alıyor ve çeşitli tuzaklara başvuruyordu. Nihayet boynu vuruldu.
Ğaylan el-Dımışki´ye gelince : Bu adam, Şam´da halkı kaderciliğe çağırmaya devam etti. Bu mevzuda Ömer b. Abdülaziz ile dahi münakaşa etmişti. Ğaylan, Ömer b. Abdülaziz´e mektuplar yazarak , onu adaletli olmaya davet etti. Ona yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu : Ey Ömer! Bakıyorsun fakat göremiyorsun, farkedi-yor ama tam anlamıyorsun. İyi bil ki Ömer, sen, İslâmda çürümüş kalıntılara ve silik bir takım izlerentiştin.
Ey ölüler arasında bulunan ölü! Ne takibedecok bir iz bulabiliyorsun, ne de faydalanacak bir ses işitebiliyorsun. Sünnetler çiğnendi, bid´atlar ortaya çıktı, âlimler sindirildi konuşamaz oldular, cahillere nasihat edilecekken, meseleler onlardan sorulur oldu. Halife vardır ki, ümmet onunla kurtuluşa erer. Yine halife vardır ki, ümmet onunla helak olur. Ey Ömer! Sen, bunların hangisindensin Allah Tealâ buyuruyor ki-, «Onları, emrimizle, doğru yolu gösteren önderler yaptık.»[32]
İşte bu sıfatta olan bir halife, hidayet Önderidir. Ona uyanlar da hidayettedir. Bunun aksi olan halife hakkında ise, Allah Tealâ şöyle buyuruyor: «Biz onları dünyada cehennem ateşine çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü de yardım edilmeyeceklerdir.»[33]
«Ateşe gelin» diye çağıran hiçbir davetçi bulamazsın. Aksi takdirde ona kimse uymaz. Burada «ateşe davet edenler» den maksat, insanlar: Allah´a isyana davet edenlerdir.
O halde ey Ömer! Ayıpladığı bir şeyi- yapan veya yaptığı bir şeyi ayıplayan yahut uyguladığı hükümlere uyanları cezalandıran, yahut da suç saydığı hükümleri tatbik eden herhangi bir hikmetli davrananı gördün mü
Yine sence, kullarını, güçlerinin yetmediği şeylerle mükellef tutan yahut, takdirine boyun eğenleri cezalandıran bir merhametli yüce mevla olur mu
Yine sana göre, insanları zulmetmeye, zulme karşı zalimce davranmaya sevkeden, adaletli bir ilâh bulunur mu
Ve yine sana göre, insanları yalan söylemeye, birbirlerini aldatmaya sevkeden, doğru sözlü bir mevla mevcut mudur
Bu kadar izah, açıklama olarak yeter. Kör´ün körlüğünü artırmak için de kâfidir.»[34]
Evet, işte bunlar, Ğaylan el-Dımışkî´nin Ömer b. Abdülaziz´e yazmış olduğu mektup veya mektuplardan bir kısmıdır.
Ömer b. Abdülaziz´in Ğaylan´ı davet ederek, düşünceler: hakkında onunla tartıştığı, neticede Ömer´in, Ğaylan´ın delillerini çürüttüğü ve Ğaylan´ın, Ömer´e şunları söylediği anlatılır. -Ey müminlerin emiri, ben sana sapık bir kişi olarak geldim, sen ise beni hidayete erdirdin. Kör olarak geldim, basiretimi açtın. Cahil olarak geldim, bana ilim öğrettin. Allah´a yemin olsun ki bu mesele hakkında artık hiçbirşey konuşmayacağım.»
Ancak, anlaşılmaktadır ki Ğaylan, müminlerin emiri Ömer b. Abelaziz öldükten sonra tekrar eski düşüncelerine dönmüştür. Murtaza, «el-Munye vel Emel» adlı eserinde Ömer b. Âbdülaziz´in Ğaylan´a şunları söylediğini anlatır. «Yapmakta olduğun vazifede bana yardımcı ol.» Ğaylan ise Ömer´den şunu istemiştir. «Beni, hazine mallarını satmaya ve haksızlıkları.giderme vazifesine tayin et.» Ömer, Ğaylan´i, bu vazifeye tayin etti. Ğaylan, hazine mallarını satıyor ve insanlara şöyle diyordu : «Gelin hainlerin malına! Gelin zalimlerin malına! Gelin Resuîullah´m sünnene ve davranışlarına uymayarak onun ümmetine halife olanların yığdıkları dünya metama!»[35]
Ğaylan, Ömer b. Abdüîaziz vefat ettikten sonra da insanları bu dâvasına davet etmiştir. Nihayet, Hişam b. Abdülmelik dönemi başlamış, bu düşünceler çokça yayılmış, Fars ve Horasan bu düşüncelerin temerküz ettiği yerler haline gelmiştir. Hişam b. Abdülmelik, buralarda devletine karşı tehlikeler hissetmiş, Horasan ve Fars´tan esen her rüzgâra karşı savaş açmıştır. Daha önce, Horasan´da bulunan valisinin, Ca´d b. Dirhem´i «Kur´an-ı Kerim mahluktur» dediği için öldürdüğünü anlatmıştık. Tabii ki Hişam b. Abdülmelik Ğaylan´ın pe-sini bırakamazdı. Onu, dâvasını yaymaya devam etmekte serbest bırakmazdı.
Fakat Hişam, delilsiz, dâvâsız bir şekilde Ğaylan´ı öldürmek istemiyordu. Bu sebeple onu, zamanının en büyük fıkıhçısı olan İmam Evzai ile tartışmaya davet etti. «Ikd el-Ferid» ve «Şerh el-Uyûn» adlı eserlerde zikredildiği gibi, imam Evzaî, Ğaylan ile tartışmış ve onu susturmuştur. Bu tartışmayı «Mehasin el-Mesaî fî Menakıb-i Ebu Ömer el-Evzaî» adlı kitabın sahibi zikretmiş ve «Bu, bir kaderiyeci ile yapılan münakaşadır.» demiştir.
Bu tartışma «Ikd el-Ferid>ve «Şerh el-Uyûn» adh eserlerdeki ile karşılaştırıldığı zaman, Kaderiyecinin, Ğaylan ei-Dımışkî olduğu anlaşılır. «Mehasin el-Mesaî» adlı kitapta zikredilen tartışma ve o tartışmanın girişi şöyledir:
«Hişam b. Abdülmelik döneminde Kaderiyeci bir adam vardı. Hişam, birgün ona bir kişi göndererek onu huzuruna çağırdı ve şunları söyledi: «Senin hakkında çok, dedikodu edildi.» Kaderiyeci şu cevabı verdi: -Evet, Ey müminlerin emiri, dilediğini çağır onunla tartışalım. Eğer onun vasıtasıyla benim hatalı olduğumu ortaya koyabilirsen boynumu sana teslim ederim.» Hişam, «İnsaflı konuştun. dedi. İmam Evzaî´ye bir kişi gönderdi. Evzaî gelince, Hişam ona «Ey Ebu Ömer, bu Kaderiyeci ile bizim adımıza tartış.» dedi. Bunun üzerine :
Evzaî (Ğaylan´a hitaben) İster üç, ister dört, istersen tek bir mesele seç.
Kaderiyeci Ğaylan Üç mesele olsun.
Evzaî Söyle bakalım. Allah Tealâ yasakladığı birşeyin yapılmasına müsaade eder mi
Kaderiyeci Ğaylan Bu mesele hakkında hiçbir fikrim yoktur.
Evzai Birinci mesele bu idi. İkinci olarak, söyle bakalım Allah Tealâ emrettiği bir şeyin yapılmasına mâni olur mu
Kaderiyeci Ğaylan Bu mesele birincisinden daha zor. Benim, bu hususta da bir fikrim yoktur.
Evzaî Ey müminleri emiri, bu ikinci meseledir, dedi ve Ka-deriyeciye hitaben şöyle söyledi. «Söyle bakalım, Allah Tealâ, haram kıldığı birşeyin yapılmasına yardım.eder mi
Kaderiyeci Ğaylan Bu mesele birinci ve ikinci meseleden daha zordur. Benim, bu hususta da herhangi bir düşüncem yoktur.
Evzaî Ey müminlerin emiri, işte üç mesele, bundan ibaret.
Bunun üzerine Hişam emretti ve Kaderiyecinin boynunu vurdurdu. Sonra da Evzaî´ye yönelerek «Bize bu üç meseleyi izah et bakalım.» dedi. Evzaî: «Peki, ey müminlerin emiri!» dedi ve şöyle devam etti: «Ey müminlerin emiri bilmiyormusun ki, Allah Tealâ, yasakladığı bir şeyin yapılmasına müsaade etti. Hz. Âdem´in, ağaçtan yemesini yasakladı, daha sonra ise ondan yemesine müsaade etti. Âdem´de yedi. Ey müminlerin emiri, yine bilmiyor musun ki, Allah Tealâ bir şeyi emretti, sonra da yapılmasına mani oldu. İblis´e, Hz. Âdem´e secde etmesini emretti, sonra da onun secde etmesine mâni oldu. Ve yine bilmiyor musun-ki, ey müminlerin emiri, Allah Tealâ birşeyi haram kıldı, sonra da onun işlenmesine müsaade etti. Leş, kan ve domuz etinin yenmesini yasakladı, sonra da, zaruret halinde bunların yenmesine müsaade etti.
Bunun üzerine Hişam; «Söyle bakalım, ona soracağın tek mesele hangisiydi » dedi. Evzaî şu cevabı verdi: «Ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, Allah Tealâ, seni yaratırken kendi dilediği gibi mi, yoksa senin istediğin gibi mi yarattı Kaderiyeci; «Kendi istediği gibi yarattı.» diyecekti. Ben de ona diyecektim ki; «Allah seni, senin istediğin zaman mı, yoksa kendi dilediği vakit mi öldürecektir » O da diyecekti ki; «Kendisi dilediği zaman.» Bunun üzerine ben ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, Allah Tealâ seni öldürdükten sonra nereye gideceksin Onun dilediği yere mi, senin dilediğin yere mi » O diyecekti ki, «Onun dilediği yere.»
Ey müminlerin emiri! Şurası bir gerçek ki, kendi yaratılışını güzelce yapmaya, kendi rızkını artırmaya, ecelini ertelemeye ve kendisini dilediği yere koymaya gücü yetmeyen bir varlığın elinde hangi güç ve kudret bulunur
Kaderiyeciler ne Allah´ın kelamına, ne peygamberlerin sözlerine, ne cennettekilerin sözlerine, ne cehennemliklerin sözlerine, ne meleklerin sözlerine, ne de kardeşleri îblis´in sözüne rıza gösterirler.
Allah Tealâ´nın kelamı şudur: «Rabbi onu seçerek salih kullardan eyledi.»[36]
Meleklerin ki işe şudur- «Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur.»[37]
Peygamberlerin sözüne gelince, Şuayb (A.S.) şöyle demiştir: «...Muvaffakiyetim ancak Allah´tandır. Sadece ona güvenirim ve ona yönelirim.»[38]
İbrahim (A.S.) de şöyle demiştir: «Eğer rabbim beni doğru yola sevketmeseydi yemin olsun ki sapık kavimden olurdum.»[39]
Nuh (A.S.) ise şöyle demiştir: «Eğer, Allah sizi azdırmayı dilerse, öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. O, sizin rabbinizdir.»[40]
Cennetlikler şöylo demişlerdir: «Bizi, buna erdiren Allah´a hamdolsun. Eğer, Allah bizi doğru yola sevketmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık.»[41]
Cehennemliklerin sözü ise şudur : «... Eğer, Allah bizi doğru yola sevketmiş olsaydı, biz de sizi o yola sevkederdik...»[42]
Şeytanın sözüne gelince; O da; «Rabbim, beni saptırdığın için...»[43] demiştir.
Şayet bu tartışma doğruysa, ki bize göre doğru olmaması için bir sebep yoktur. bu, eşit olmayan iki taraf arasında cereyan eden bir tartışmadır. Taraflardan biri, soru sormakta tam olarak serbest iken, diğeri, hiçbir açıklama isteyemeden sorulara olduğu gibi cevap vermek zorundadır. Ya cevap verecektir, yahut da boynu kılıçla kesilecektir. Tartışmanın başlangıcından da anlaşılmaktadır ki, tartışmaya girişilmeden önce idama karar verilmiş, daha sonra insanların huzurunda kararı haklı göstermek için tartışma açılmıştır. Yoksa, Kaderiyecinin öldürülmesinin sebebi bu tartışma değildir. Bu mesele, önce hüküm verip, daha sonra onu uygulamak için şahitleri dinlemeye benzer.
Diğer yandan bütün sorular tek amaca yöneliktir, rumuzlar kadar kapalıdır. Öyle ki; Hişam b. Abdülmelik´in kendisi bile soruları anlayamamıştır. Eğer Hişam, meselenin gerçek yüzünü öğrenmek için tartışma açtırmış olsaydı, adamı öldürmeden önce, soruların ne demek olduğunu öğrenmek isterdi. Sorular, soru olmaktan ziyade bilmecelere benziyorlardı. Bu, bir tartışma değil, daha önce kararlaştırılmış ölüme bir bahane ve bir gerekçe hazırlamaktı.
Münakaşa nasıl olursa olsun bu, Evzai´nin," Kur´an-ı Kerim´i incelikleriyle bildiğini ve tartışmadan önce buna hazırlandığını göstermektedir. Evzaî, tartışma esnasında, zahirleriyle Kaderiyeciliği reddeden birçok âyet-i kerîme zikretmiştir.
Gaylan öldürüldü ama, mezhep te öldü mü Tek kelimeyle; hayır ölmedi. Bazı âlimlerin söyledikleri gibi başka mezhepler içinde de erimedi. Çünkü bu mezhep daha sonraları Mutezile mezhebine karışmasına rağmen, Basra´lıîar arasında uzun süre yaşamış, dalîan-mış-budaklanmış, hatta Kaderiyecilerin bazı fırkalarının «Dualizm» anlayışına benzeyen bir mezhebe dönüşmelerine sebep olmuştur. «Dualizm» mezhebine mensup olanlar, kâinatın, aydınlık ve karanlık olmak üzere iki güce boyun eğdiğine, hayırın aydınlık, şerrin karanlık tarafından meydana getirildiğine karar vermişlerdir. Ka-deriyeciler ise; hayırın Allah´dan, şerrin ise Allah´ın iradesinin bir katkısı olmaksızın, kendi nefislerinden kaynaklandığına hüküm ver-, mislerdir. Böylece Kaderiyeciler, Allah Tealâ´nm iradesine karşı inatlaşmışlardır. «Allah, onların iddialarından münezzehtir, çok yücedir.»[44]
Bir Kaderiyeci ile bir Sünnî arasındaki tartışma[45]
İbnül Kayyım, bir Kaderiyeci ile bir Sünni arasında şöyle bir münazara tasavvur eder. Münazarada taraflardan herbiri, diğerine karşı deliller ileri sürer. İbnül Kayyim, tartışmada her iki mezhebe yer vermesine rağmen, Sünni´yi Kaderiyeciye galip getirmeye çalışır. Biz burada bu tartışmanın bir bölümünü zikredeceğiz:
Kaderiyeci Allah Tealâ, amelleri, kullara bazan genel olarak, bazan da özel olarak nisbet etmiştir: Kulun genel olarak her ameli yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller şunlardır.
a) Allah Tealâ şu âyet-i celilede kulun, amelleri yapmaya güç yetirebileceğini beyan eder: «Sizden hür mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kinişe...»[46]
b) Şu âyet-i kerîmede de kulların herhangi bir şeyi dileyip dilememe gücünün bulunduğunu beyan eder: «Bilhassa, içinizden, doğru yolu bulmayı dileyenler için.»[47]
c) Allah Tealâ şu âyot-i kerîmede de bir şeyi isteyip istememe gücünün bulunduğunu beyan ederek şöyla buyurur: «Onu kusurlu (arızalı) yapmak istedim.»[48]
d) Şu âyetlerde de kulun, birşeyi yapmaya, kazanmaya ve İmal etmeye gücünün yetebileceğini beyan ederek şöyle buyurur: «... Yaparlar.»[49] «... Amel ederler.»[50] «...o halde kazandıklarınızdan dolayı...»[51] «Bu işledikleri ne kötü bir şeydir.»[52]
Kulun, sadece bazı işleri yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller ise şunlardır-. Kulun namaz kılması, oruç tutması, hacc ötmesi, temizlenmesi, zina işlemesi, hırsızlık yapması, cana kıyması, yalan söylemesi, kâfir olması, günahkâr olması ve benzerleri...
Bu çeşit fiilleri, kullara değil de sadece Allah´a nisbet etmek, yahut hem kullara hem de Allah´a nisbet etmek mümkün değildir. O halde, bu fiiller sadece kullara nisbet edilir.
Sünnî Bu sözde hak da var bâtıl da. «Allah fiilleri kullara nisbet etti.» şeklindeki sözün, şüphesiz ki doğrudur. Fakat, «Bu fiillerin kullara nisbet edilişi, Allah´a nisbet edilmelerine engeldir.» şeklindeki sözün, anlaşılmayacak kadar kısa ve karışıktır.
Şayet sen, bu işlerin Allah´a nisbet edilemeyeceği sözünde, bunları Allah´ın bizzat yapmadığını, bunlarla sıfat!anamryacağım, bunlara terettüp eden hükümlerden, Allah´m yükümlü olmayacağını ve bu fiillerden isimler türetilerek, Allah´ın bu isimlerle isimlendirilemiyeceğini kastediyorsan, doğru söylüyorsun. Bu itibarla bu fiillerin hiçbiri Allah´a nisbet edilemez.
Fakat, Bu fiillerin Allah´a nisbet edilmesi mümkün değildir.» sözünle, Allah´ın, bunları bilmediğini, gücünün bunlara yetmediğini, bunları dilemediğini ve bunları yaratmadığım kastediyorsan, şüphe yok ki bu sözün bâtıldır. Çünkü Allah Tealâ bu fiilleri bilmekte, takdir etmekte ve yaratmaktadır. Bu fiillerin kullara nisbet edilişi, bu son izah tarzıyla Allah´a nisbet edilmelerine engel değildir. Bu durum şu misâle benzer: «Bütün mallar Allah Tealâ tarafından yaratılmıştır ve gerçekte onun mülküdür. Buna rağmen Allah Tealâ, malların mülkiyetini kullara nisbet eder.»
Evet, bütün ameller ve mallar, Allah´ın yarattığı ve mâlik olduğu şeylerdir. Allah TeaJâ bunları kullarına nisbet eder. Kullarını, mallara sahip kılan ve onlara amelleri yaptıran O´dur. Bu sebeple amellerin, hem Allah´a hem de kullara nisbet edilmesi, doğrudur.
Ameller de, mallar da kulların kesb ve iradeleriyle meydana gelir. Mallan ve onları kazananları, amelleri ve onları işleyenleri yaratan Allah´tır. O halde kulların mal ve amellerinin gerçek sahibi ve mutasarrıfı, Aİlah´dır. Kulların duymalarının, görmelerinin ve ruhlarının sahibi ve mutasarrıfı olduğu gibi...
Kullarına işittiren, kullarını gördüren ve kullarına amel yaptıran O´dur. Duyma ve görme organları ve gücünü, duyma ve görme fiilini kullarına veren O´dur.
Yine, amel etme vasıtasını, gücünü ve amelin kendisini kullara, Allah vermiştir. Bir işin yapılmasını el´e nisbet etmek, bir sözün söylenmesini dil´e nisbet etmek, duymayı kulağa, görmeyi göze nisbet etmek gibidir. Görme ve duymanın, gören ve duyan organlara nisbet edilmeleri, konuşma ve herhangi bir şeyi tutmanın dil ve el´e nisbet edilmesi gibidir. Şayet kullar, görmeyi ve duymayı yarattıysalar, görme, duyma organlarını ve gücünü ve görmeye duymaya vasıta o!an birçok sebepleri de kullar mı yaratmıştır Yoksa tek ve kah-har olan, her şeyin yaratıcısı olan Allah mı yaratmıştır
Kaderiyeci Eğer kulların fiillerini Allah yapmış olsaydı, yapılan fiillerden isimler türetilerek onların Allah´a nisbet edilmesi gerekirdi. Bu fiillerden türetilecek isimlerle anılmaya Allah, kullardan daha lâyık olurdu. Çünkü, dinleri, dilleri ve örfleri değişik olmasına rağmen bütün insanlar, ayakta durana «ayakta» derler. Yemek yiyene «yiyen» derler. Hırsızlık yapana «hırsız» derler. Diğer bütün işler bunlar gibidir.
Siz, işi tersine çevirdiniz. Gerçekleri alt-üst ettiniz. Kullarda görülen fiillerden isimler türetilerek, o fiillerin gerçek yapıcısı olarak kabul ettiğiniz Allah Tealâ´ya, türetilen isimlerin nisbet edilemiye-ceğini, aslında bu fiilleri yapmayan kullara nisbet edilebileceğini iddia ettiniz. Bu ise, alda, lügatlara ve milletlerin örflerine ters düşmektedir.
Sünnî Fiilin gerçek yapıcısı kul, onu yaratan ve onun gizli ve aşikâr vasıtalarını halkeden, Allah´tır. Bu fiillerden isimler türetilerek onları yapan kullara nisbet edilir ve meselâ: Ayağa kalkana «ayakta», oturana «oturan», namaz kılana «namaz kılan», hırsızlık yapana «hırsız», zina edene «zânî» denir. Çünkü iş, kim tarafından yapılırsa o işin hükmü başkasına değil ona aittir. O fiilden isim türetilerek, onu yapmayana değil, yapana nisbet edilir. Ortada dört husus vardın İkisi mânevidir, ikisi de maddi. Mânevi olanlar, birşoy hakkında olumlu veya olumsuz hüküm koymaktır. Bu ise Allah´a aittir.
Maddî olanlara gelince; hükümden sorumlu olmak veya olmamaktır. Yeme, içme, zina etme, hırsızlık yapma fiilleri kul tarafından yapıldığı için, bu fiillerin hükümleri kula aittir ve kul, bunlardan türetilecek isimlerle adlandırılır. Bu fiillerin hükümlerinin Allah´a ´ait olması ve bunlardan türetilecek isimlerin ona nisbet edilmesi mümkün değildir. Fakat bu hal, hiçbir zaman bu fiillerin, Allah´ın bilgisi ve kudreti dışında meydana geldiklerini ve Allanın, kullarına verdiği bir güçle meydana gelmediklerini ve bunları, Allah´ın yaptırmadığını ifade etmez.
Kaderiyeci Eğer Allah, bu işlerin yaratıcısı olsaydı, bu sayılanlar, Allah için de söz konusu olurdu.
Sünni Senin bu iddian bâtıldır ve yalan bir dâvadır. Çünkü, ´Allajh Tealâ´nm, mahîukaünda yarattığı fiillerden isimler türetilerek ona nisbet edilmez ve bu fiillerin neticeleri Allah´a izafe edilemez. Bilakis, o fiillerden türetilen isimler o filleri bizzat işleyenlere izafe edilir. Meselâ: Allah Tealâ renkleri, çeşitli tatları, kokulan ve hareketleri yaratmıştır. Fakat bunlardan türetilen isimler ve bunların hükümleri Allah´a izafe edilmemiştir.
Hükümlerin izafe edilmesi demek «falan oturuyor», «falan yiyor», «falan içiyor» şeklinde ifadelerde bulunmak demektir.[53]
Burada, îbnül Kayyim´in, ehl-i sünnet vel cemaat mezhebini kendi görüşü ve hocası îbni Teymiyye´nin görüşüne göre tasvir ettiği görülmektedir. Çünkü İbnül Kayyım, kulun fiillerinin,-yaratıcısının Allah Tealâ olduğunu, buna rağmen onların kula nisbet edileceğini, zira, Allah Tealâ´nm kulda yapıcı bir güç yarattığım ve işin, kul tarafından başarıldığını ileri sürdüğünü görmekteyiz. İbnül Kayyim´e göre, kulun, kendisine nisbet edilen fiillerle ilgisi, Allah Tealâ´nm, yarattığı şeyleri bizzat kesbedenin o işle olan ilgisi kadardır. Kes-betmek (kazanmak) de yine, Allah Tealâ´nm kula verdiği bir gûc ile gerçekleşir.
İbnül Kayyım, bu izahatıyla bu mesele hakkındaki İmam Eşarî1 nin görüşünü, ehl-i sünnet vel cemaatin görüşü olarak kabul etmemekte, bilakis, bunları Cebriyecilerden saymaktadır. İleride bu meseleyi anlatırken, Sünnilerin görüşlerini izah edeceğiz.[54]
3-MÜRCİE
Bu fırka, büyük günah işleyenin mümin sayılıp sayılmayacağı hakkındaki tartışmaların çoğaldığı bir.dönemde ortaya çıkmıştır.
Hâriciler, büyük günah işleyenin kâfir olduğunu, Mutezililer ise bunların mümin olmadığım, fakat kendilerine «müslüman» denebileceğini ileri sürmüşler, Hasan el-Basrî ve tabiînden bir gurup da, buyuk günah işleyenin münafık olduğunu, çünkü yapılan amellerin, kalbin delili sayılacağını, dille, söylenen sözün imana delil olmayacağını söylemişlerdir.
Müslümanların çoğunluğu ise, büyük, günah işleyenin günahkâr, fakat mümin olduğunu, durumunun Allah´a kaldığını, Allah dilerse, ona, günahı kadar azap edeceğini, dilerse onu affedeceğini beyan etmişlerdir.
îşte bu ihtilaflı ortam içerisinde «Mürcie» fırkası ortaya çıkmış, kafirlikle birlikte yapılan itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, günah işlemenin de imana herhangi bir zararı olmayacağını açıkça ileri sürmüşlerdir.
Bu fırkaya mensup olanlardan bazıları da, büyük günah işleyen kışının durumunun, kıyamet gününde Allah´a bırakıldığını beyan etmişler ve bunlar, ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin, birçoğu ile pekçok noktalarda birleşmişlerdir. Hatta, görüşler, incelikleriyle tetkik edildiği zaman, bunların görüşlerinin, aynen ehl-i sünnetin görüşleri olduğu ortaya çıkar.
Bu fırkanın asıl çekirdeği, Hz. Osman döneminin sonlarına doğru, Hz. Osman´ın idaresi, valileri hakkında ortaya atılarak bütün İslam âlemine yayılan dedikodulardır. Bu dedikodular neticesinde ortaya çıkan fitne, Hz. Osman (RA.)´ı öldürmeye kadar varmıştır.
îşte bu dönemde, Sahabe-i Kiram´dan bir kısmı susmayı tercih etmiş ve müslümanların birbirlerine girmelerine sebep olan bu fitneye katılmamayı daha uygun bulmuşlar ve Ebubekir (R.A.)´ın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)´den rivayet ettiği şu hadis-i şerife sıkıca sarılmışlardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu hadiste şöyle buyurmuştur: -Yakında ortaya fitneler çıkacaktır. O fitneler ortaya çıktığı zaman, oturan kişi bu fitneye yürüyenden, yürüyen ise, buna koşandan daha iyidir. Dikkat edin, bu fitne meydana geldiğinde, devesi olan devesinin peşine, koyunu olan koyununun peşine, arazisi olan, onunla meşgul olmaya gitsin.» Orada bulunan bir kişi: «Ey Allah´ın Besulü, ya kişinin devesi, koyunu ve arazisi yoksa » diye sordu. Peygamber Efendimiz ona şu cevabı verdi: «Kılıcını alsın ve onun ağzını taşa vursun. Sonra kurtulma imkânı varsa kendini kurtarsın.»[55]
Evet, bu cemaat, Hz. Osman (R.A.) döneminde ortaya çıkan ve onu öldürmeye kadar giden fitneden uzak kalmıştır.
Hz. Ali (R.A.) dönemine kadar uzayan bu fitneye karışmamışlar ve Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye arasında meydana gelen savaşlar hakkında hiçbir görüş ileri sürmemişlerdir.
Sa´d b. Ebl Vakkas, yukardaki hadisin ravisi Ebubekr, Abdullah b. Ömer ve İmran b. Husayn bu cemaattendir. Bu Sahabîler, çarpışan iki guruptan hangisinin haklı olduğu hükmünü peşinen vermiyerek geri bırakmışlar ve bunların durumlarını Allah Tealâ´ya havale etmişlerdir.
Bu hususta imam Nevevî şöyle der: «Mesele, Sahabe-i Kiram arasında tereddütlü bir durumdaydı. Hatta, sahabe-i kiramdan bir cemaat bu mesele hakkında kararsızlığa düştü. Çarpışan her iki topluluktan da uzaklaştı. Savaşmadı ve hangi tarafın haklı olduğunu kesin olarak bilemedi.
Bazı büyük sahabîlerin, ortaya çıkan fitne hakkında peşin hüküm vermeyip, mesele hakkındaki yargılarını ertelemeleri, birçok gazilerin şüpheye düşmesine sebep olmuştur. Bu sebeple İbn-i Asakir, tarihinde bunlara, «Şüpheciler» adını vermiş, yani; meydana gelen ihtilafla hakkın hangi tarafa ait olduğunda şüphe edenler demek istemiş ve şunları söylemiştir. «Onlar şekk içinde bulunan şüphecilerdir. Onlar Resulullah´m zamanında gazvelere katılmışlardı. Bunlar, Hz. Osman´ın ölümünden sonra Medine´ye döndüklerinde, giderken, birlik ve beraberlik içinde bıraktıkları insanları ihtilaf içinde bulmuşlar ve şunları söylemişlerdir: «Biz, sizi birlik ve beraberlik içinde ihtilafsız olarak bıraktık, geri döndüğümüzde ise sizi ihtilaf içinde bulduk. Bazınız diyor ki «Osman haksız yere öldürüldü. O ve taraftarları insaf edilmeye daha lâyıktılar.» Diğer bir kısmınız ise diyorki: «Ali ve taraftarları daha haklıdır.»
Bize göre, onların hepsi güvenilir zatlardır, hepsi doğru söyler. Biz, kendimizi onlardan ayırmayız. Onlara lanet okuyamayız. Ve onlar arasında şahitlikte etmeyiz. Onların durumlarını Allah´a havale ederiz. Onlar arasında Âîlah hüküm versin.»
Müslümanlar arasındaki ihtilaflar had bir safhaya varıp sadece anlaşmazlıklar hakkında hüküm verme safhasında kalmayıp, büyük günah işleyenin durumu da bunlara eklenince, ortaya meseleler hakkında peşin hüküm vermeyen ve işi Allah´a havale eden bir kısım sahabîlerin yolunu izleyen yepyeni bir gurup çıktı. Bu yeni gurup, büyük günah işleyenin durumu hakkında peşin hüküm verilemeyeceğini, bunların durumlarının, gayblan bilen Allah´a bırakıldığını beyan etmişler, siyasi tartışmalardan uzak kalmışlar ve günah işleyen kişi hakkında herhangi bir şey söylemekten kaçınmışlardır. Çünkü, günah işleyenler hakkındaki dedikoduların, siyası anlaşmaz lıklardan kaynaklandığı kanaatine varmışlardır.
Çünkü bu ihtilafın kaynağı, Hariciye mezhebine mensup olanların kendilerine muhalif olanlar hakkındaki düşünceleridir.
Mürcie mezhebine mensup olanlar, birbirleriyle ihtilaf edenler için şunları söylemişlerdir. «Onlar, «Lailahe illallah Muhammedun Resulullah» diyerek, Allah´dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed (S.A.V)´in onun peygamberi olduğunu kabul ederler. O halde onlar, ne kâfirdir, ne de müşrik. Bilakis, onlar müslümandır. Onların durumlarını ´Allah´a havale ederiz. İnsanların gizliliklerini ancak Yüce Mevla bilir ve onları, ona göre hesaba çeker.» Şüphe yok ki, bu, doğru bir metottur. İhtilaflara karışmama ve büyük günah işleyenin durumunu Allah´a bırakma metodudur. Belki de büyük günah işleyenlerden bazılarının günahları affedilir, kötülükleri iyiliklere çevrilir.
Ne var ki daha sonra bazı insanlar zuhur etti, büyük günah işleyen kimse hakkında yukarda geçen olumsuz tavırla yetinmedi, daha ileri giderek, iman bulunduğu sürece günahın hiçbir zararının olmayacağına hükmetti.
Bu düşüncede olanlar, şöyle dediler: «îman; ikrar, tasdik, itikad ve bilgiden ibarettir. Bunların bulunmasıyla birlikte, günahların hiçbir zararı yoktur. İman, amelden tamamen ayrı bir şeydir.» Hattâ, bunlardan bir kısmı iyice aşırı giderek, imanın, sadece kalble tasdik etmekten ibaret olduğunu iddia etmişler ve şöyle demişlerdir : «Şayet imanı sadece kalben kabul eden bir kişi, dili ile kâfir olduğunu açıkça söylese veya putlara tapsa yahut İslâm diyarında Yahudi ve Hristiyanlardan ayrılmasa veya haç´a tapsa yahut İslâm ülkesinde, teslis (Allh´ı üçlü kabul etme) inancını açıklasa ve bu hal üzere ölse bile, böyle bir kişi, Allah katında tam imanlı bir mümindir ve cennetliktir.»[56]
Hatta bu fırkaya mensup bazı kişiler şu iddiada bulunmuşlardır. «Eğer bir kişi, Allah Tealâ´nm, domuz etini yemeyi haram kıldığını biliyorum, fakat, onun haram kıldığı domuz, şu koyun mu yoksa başka birşey mi bilmem» dese bile o kişi yine mümindir.
Yine onlara göre bir kişi: «Allah Teaîâ´nnı, Kabe´yi hac etmeyi farz kıldığını bilirim. Fakat Kabe´nin nerde olduğunu bilmem. Belki de o, Hindistanda´dır.» dese böyle bir kişi mümindir.» Bu sözleri söyleyenler şunu kastetmektedirler: Bu gibi meseleler, imanın haricinde olan meselelerdir. Yoksa gerçekten «Bu meseleler hakkında şüphe edilir.» demek istememektedir. Çünkü, aklı olan bir kişinin, Kâ´be´nin nerde olduğu hususunda şüphe etmesi imkânsızdır. Yine koyunla domuzu birbirine karıştırmak mümkün değildir.[57]
Bunlardan da anlaşılıyor ki, Mürcie fırkasına mensup olanlar, amelin imanla ilişkisi olması mevzuunda, ameli küçümsemede son derece ileri gitmişler, amelin, cennete girip girmemede bir fonksiyonu olup olmadığı konusunda da ameli basit görmüşler, hattâ imanın aslını bile hafife almışlar, onu hakikatinden saptırmışlar ve imanın sadece kalben kabulden ibaret olduğunu, bütün dış hareketlerin kişinin kalbine iman girmediğini gösterse bile sadece kalbin kabulünün iman sayılacağını ileri sürmüşlerdir. Hatta, daha da aşırı giderek, açıkça görülen ve bilinen şeyler hakkında şüphe etmenin, imanın tek temel şartı olarak kabul ettikleri «kalb ile kabul» e zarar vermiyeceğini, çünkü zahirde görülen bu şeylerin, imanın esasından olmadığını iddia etmişlerdir. Meselâ, onlar, «Kâ´be´nin nerede olduğu hakkında şüphe etmek ve domuzun hangi hayvan olduğunda tereddüt etmek, imana zarar vermez, fakat akla zarar verir.» demişlerdir.
îşte, bu doğru olmayan sözlerin tartışıldığı bir dönemde, bu mezhebe tâbi olanların içinden, imanın esaslarını ve itaatlan hafife alan, faziletleri küçümseyen kişiler çıkmış, her müfsit, heva ve hevesine uyan laubali kimse bu mezhebe girmiştir. Öyle ki, mezhep içindeki müfsitîer gitgide çoğalmış, mezhebi, yaptıkları kötülüklere âlet etmiş, fesatları için bir kaynak edinmiş ve art niyetlerini devam ettirmeye uygun bulmuşlardır. Bu mezhep, birçok müfsitlerin isteklerine tam uygun düşmüştür.
Bu konuda Ebui Ferec eMsfahanî «el-Ağani» adlı kitabında şu hadiseyi anîtaır: «Bir Şii ile bir Mürcie aralarında anlaşamamışlar ve ilk karşılaşacakları kişiyi, aralarında hüküm vermesi için hakem seçmeyi kararlaştırmışlardır. Onlar, herşeyi helal sayma görüşünde olanlardan bir kişiye rastlamışlar ve şunu sormuşlardır: «Şii bir kişi mi daha iyi bir kimsedir, yoksa bir Mürcie mezhebine mensup olan mı » O kişi şu cevabı vermiştir: «Balon, benim üst tarafım Şii´dir, alt tarafım ise Mürcieci.»
Bütün bu anlatılanlardan şu neticeye varabiliriz: Mürcie, ´değişik anlayışlarda iki gurup insanın mezhebi idi.Birinci gurup, sahabe-i kiram döneminde ve sahabe-i kiramdan sonra Emevîler döneminde ortaya çıkan ihtilaflar hakkındaki hükümlerle yetinmişler, başkaca ihtilaflara düşmemişlerdir.
İkinci gurup ise, Allah´ın affının herşeyi kapsadığına inanan ve Allah´ın, inkârdan başka ,bütün günahları affedeceğine hüküm veren, inkârla birlikte itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, imanla beraber de herhangi bir günahın zararı olmayacağına inanan kişilerdir.
Zeyd b. Ali b. el-Hüseyin, bu gurubu kastederek, «Fâsıkları, Allah´ın affı ile ümitlendiren Mürcie mezhebinden ben uzağım.» demiştir.
Bu son fırka, «Mürcie» ismini lekelemiş ve birçok âlimlerin b´uidimle ayıplanmalarına sebep olmuştur.
Büyük günah işleyenin, «cehennemde ebedi olarak kalacağım iddia eden Mutezilîler, (bu görüşlerini paylaşmayan) büyük günah´ işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemde ebedi olarak kalmayacağını, belkide Allah Tealâ´nm, onu affedip rahmetine kavuşturacağını beyan eden ve bu husustaki görüşlerine katılmayan her kişiye «Mürcie» adım takarlardı.
İşte bu sebeple Mutezilîler, birçok fıkıh ve hadis âlimlerini «Mürcieci» olarak nitelemişler, Ebu Hanife ve talebeleri îmam Ebu Yusuf ve Muhammed´i v.b. «Mürcieci» olarak adlandırmışlardır.
Bu hususta Şehristanî şöyle söylemiştir. «Yemin ederim ki îmam Ebu Hanife ve arkadaşlarına «Mürcieci» denilirdi. Belki de bunun sebebi, Ebu Hanife´nin, imanın, kalb ile ikrardan ibaret olduğunu, artıp eksilemeyeceğini söylemesidir. Ebu Hanife´nin bu sözünden, ameller hakkında hüküm vermeyi ertelediği anlaşılmıştır. Bu zat, ameller hakkında çok titiz davrandığı halde onların terkedilmesine nasıl fetva vermiş olabilir
Ebu Hanife´ye «Mürcieci» denilmesinin başka bir yönü daha vardır. O da, Ebu Hanife´nin, hicri birinci asırda ortaya çıkan «Kaderi yecilerin» «Mutezilelere muhalefet etmesidir. Çünkü Mutezilîler, kader meselesi hakkında kendilerine muhalefet eden herkese «Mürcieci» derlerdi. Hariciler de aynı şeyi söylerlerdi. Bu ad Ebu Hanife´ye, mutlaka Mutezile ve Harici fırkaları tarafından takılmıştır.
Bu şekilde «Mürciecilik» ile suçlanan kişi sadece Ebu Hanife ve arkadaşları olmamış, Hasan b. Muhammed b. Âli b. Ebi Talib, Sa´d b. Cübeyr, Âmr b. Mürre, Muharib b. Dessar, Mukatil b. Süleyman, Ebu Hanife´nin hocası Hammad b. Ebî Süleyman ve Kadİd b. Cafer de «Mürcieci» olarak adlandırılmıştır. Bu zatlar hadis imamlarıdır, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna ve ebedî olarak cehennemde kalacağına hüküm vermemişlerdir.
Bir kısım âlimler, Mürcie mezhebini iki kısma ayırmışlardır,
a) Sünnete tâbi olan Mürcieciler: Bunlar, büyük günah işleyenin, sadece günahı kadar azap göreceğini, cehennemde ebedi olarak kalmayacağım belki de Allah Tealâ´nm, onu affedip rahmetine gark ederek ona hiç azap etmeyeceğini ve bunun, Allah tarafından bir lütuf olduğunu, Allah´ın ise dilediğine lütufta bulunacağını ve Allah´ın büyük Lütuf sahibi olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh ve hadis âlimlerinin çoğu bu guruptandır.
b) Bid´atlara uyan Mürcieciler Bunlar, inkârla beraber itaatin fayda vermediği gibi, imanla birlikte günahın bir zararı olmayacağını iddia edenlerdir. Çoğunluğun görüşüne göre, aslında «Mürcie» ismi bunlara mahsustur. Herkes tarafından kınanması gerekenler de bunlardır.
Buna göre «Mürcie» ismini büyük imamlardan uzaklaştırmak gerekir. Böylece, herşeyi mubah gören şu ibahiyeciler bu zatlarla karıştırılmasın. Şüphesiz ki doğruyu en iyi bilen Allah´dır.[58]
4- MUTEZİLE
Bu fırka, Emeviler döneminde ortaya çıkmış, fakat ´Abbasîler döneminde uzun bir zaman İslâm düşünce âlemini işgal etmiştir.
Âlimler, bu mezhebin ilk ortaya çıkış tarihinde ihtilaf etmişlerdir.
Bazılarına göre bu mezhep Hz. Ali´nin oğlu Hz. Hasan´ın, hilafeti bırakıp, Hz. Muaviye´ye devretmesi üzerine Hz. Ali taraftarlarından bir gurubun siyaseti bırakarak kendilerini itikadı meselelere vermeleri sırasında ortaya çıkmıştır.
Bu hususta Ebu Hüseyin´in el-Taraîfî, «Ehlül ehvai ve el-Bida´» adlı kitabında şunları anlatır. «Bunlar, kendilerine «Mutezile» adını taktılar. Bunun sebebi ise, Hz. Ali´nin oğlu Hz, Hasan´ın, hilafeti Hz. Muaviye´ye bırakması üzerine, birtakım insanların Hz. Hasan, Hz. Muaviye ve bütün insanlardan ayrılıp evlerinden ve camilerden dışarı çıkmamaları ve «Biz, ilim ve ibadetle meşgulüz.» demeleridir.
Âlimlerin çoğunluğuna göre ise, Mutezile fırkasının başı, Vâsıl b. Ata´dır. Vâsıl b. Ata, Hasan-ı Basri´nin ilmî sohbetlerinde hazır bulunurdu. Bir gün, daha sonra asırlar boyu insanların zihnini meşgul eden -Büyük günah işleyenin durumu- meselesi ortaya çıktı. Vâsıl b. Ata, Hasan-ı Basri´ye muhalefet ederek, «Ben, büyük günah işleyenin, kesinlikle mümin olmadığını, müminlikle kâfirlik arasında bir derecede «Elmenziletu beynel menzileteyn» bulunduğunu söylüyorum.» dedi. Ve Hasan-ı Basrî´nin meclisinden ayrıldı, camide kendisine başka bir meclis kurdu.
Mutezilüere göre, mezhepleri, Vâsıl b. Atadan çok evveldir. Onlar, ehl-i beyt´ten çoklarını kendi mezheplerinin mensubu sayarlar. Hattâ Hasan-ı Basrî´yi bile kendi mezheplerinin mensuplarından biri olarak kabul ederler. Hasan-ı Basrî, kulun fiili hakkında Kaderi-yecilerin sözünü söylüyordu. Bu söz ise, daha ilerde açıklanacağı gibi, Mutezüilerin sözüdür. Yine, Hasan-ı Basrî büyük günah işleyen kimse hakkında, Mutezililerin görüşüne yakın birşey söylüyor ve onların görüşünün zıddını söylemiyordu. Çünkü o, büyük günah işleyeni münafık sayıyordu. Münafık ise, iman ehlinden sayılmaz. O, ebedî cehennemliklerdendir.
Murteza, «El-Münye ve el-Emel» adlı kitabında Mutezilileri, tabaka tabaka zikretmektedir.
. Bize göre, Mutezile mezhebi Vâsıl b. Ata´dan daha önce ortaya çıkmıştır. Ehl-i beytten bir çoğu, Vâsıl b. Ata´nm yolundan gitmişlerdir. Meselâ, Vâsıl´m samimi dostu olan Zeyd b. Ali bunlardandır. Vâsıl, bu mezhebe davet edenler içerisinde en belirgin kişi olduğu için, birçokları bunu, mezhebin başı kabul etmişlerdir.
Bu fırkaya, neden «Mutezile» adı verilmiştir Bunun cevabı ihtilaflıdır. Mutezililerin, Hz. Ali (R.A.l´nin ordusunun içinde türedik-lerini, daha sonra da siyasetten ayrıldıklarını ileri sürenlere göre -Mutezile» adı bunların, ortaya çıkış şekillerinden alınmıştır. Mutezililerin, Hasan-ı Basri´nin meclisinden ayrıldıklarını ileri süren görüşe göre de «Mutezile» adı yine bunların ortaya çıkış şekillerinden alınmıştır.
Bazı misyonerlere göre ise, bunlara «Mutezile» denmesinin sebebi, bunların takva sahibi, dünyaya önem vermeyen, hayatın zevklerini terkeden kişiler olmasıdır. «Mutezile» kelimesi, bu kelimeyle sıfatlan anların, dünyaya önem vermeyen kişiler olduklarını ifade eder.
Gerçek şudur ki, bu fırkaya mensup olanların hepsi, misyonerlerin söyledikleri sıfatta değildir. İçlerinden bazı takva sahibi olduğu halde, diğer bazıları, günahkârlıkla suçlanan kişilerdir. Bazıları salih kişi, diğer bazıları ise fâcir idi.
Merhum Dr. Ahmed Emin «Fecrûl îslâm» adlı kitabında şöyle der: «Bize göre, bu fırkanın «Mutezile» diye adlandırılmasının başka bir sebebi de vardır. Bu sebep, Makrizi´nin «Hıtat» adlı eserini okurken dikkatimizi çekti. Bu sebep şudur: Mutezileliğin ortaya çıktığı ve daha önceki dönemlerde yaygm bulunan Yahudi fırkalar arasında «el-Feruşîm» adlı bir fırka bulunuyordu. Makrizî, bunun, «Mutezüe» mânâsına geldiğini söyler. Bazı âlimler, «Feruşîm» fırkasının, kader meselesi hakkında görüşler ileri sürdüğünü ve bunların, «bütün fiillerin Allah Tealâ tarafından yaratılmadığını» iddia ettiklerini söylemişlerdir. «Mutezile» adının, bu fırkaya, Müslüman olan Yahudiler tarafından, takılması ihtimali uzak değildir. Çünkü, bu, Müslüman olan Yahudiler, Yahudi fırkası «el-Feruşim» ile «Mutezilîler» arasmda büyük bir benzerlik görmüşlerdir.[59]
Gerçekten, Yahudi Mutezilesi ile İslâm Mutezilesi arasında büyük bir benzerlik vardır. Yahudi Mutezilîleri Tevrat´ı felsefecilerin mantığına göre tefsir etmişlerdir. Müslüman Mutezililer ise, Kur´-an-ı Kerîm´de zikredilen Allah´ın sıfatlarını felsefecilerin mantığına göre yorumlamaya kalkmışlardır.
Makrizî, Mutezile» diye adlandırdığı «Feruşim» ler hakkında şöyle der: «Tevrat´ta bulunan hükümleri, ataları filozofların izahlarına göre tefsir [60]ederler.[61]
A- Mutezile Mezhebinin Mahiyeti :
Ebu Hasan el-Hayyat, «intişar» adlı kitabında şunları söyler. «Hiçbir kimse şu beş temel prensibi bir arada kabuîlenmedikçe «Mutezile» ismine lâyık olamaz. Bu prensipler şunlardır: Tevhid, adalet, vaad, vaid, el-menziletu beynel nıenzileteyn, emr-i bil ma´ruf ve nehy-i anil münker. işte Mutezile, bu prensipleri birlikte kabullenen kimsedir.
Evet, bu esaslar, Mutezile mezhebinin temel prensiplerinin tamamıdır. Bunlardan şaşan veya başka bir yol tutan kimse Mutezilîlerden değildir. Muteziîîler onun günahını yüklenmezler. O da sorumluluğunu, MuteziHlerin üzerine yıkamaz. Şimdi bu prensiplerden herbirini kısa kısa izah edelim:[62]
a) Tevhid = Allah´ı Birleme:
Tevhid, Mutezile mezhebinin cevherini ve "düşüncelerinin esasını teşkil eder, İmam Eş´arî «Makalatül îslamiyyîn» adlı kitabında tevhid meselesini izah ederek şöyle der: «Şüphesiz ki Silah Tealâ birdir, tektir. Onun, hiçbir benzeri yoktur. O, herşeyi işiten ve görendir. O ne cisimdir, ne gölge, ne bedendir, ne suret, ne kandır, ne de et. O, bir şahıs değildir. O, ne cevherdir ne ârâz. O´nun ne rengi vardır, ne tadı, ne kokusu vardır, ne de elle tutulabilecek şekli.O ne sıcaktır ne soğuk, ne yaştır ne de kuru. O´nun ne boyu vardır ne eni, ne de derinliği. O, ne toplanır ne dağılır, ne hareket eder ne sakin kalır ne de bölünür. O´nun ne kısımları vardır ne de parçaları ne organları vardır ne de azaları. O´nun için yön söz konusu değildir. O´nun ne sağı vardır ne solu, ne arkası vardır ne de önü. O´nun ne üstü vardır ne de altı. Hiçbir yer onu kaplayamaz. O´nun için «zaman» diye bir kavram yoktur. O´nun, bir şeye dokunması veya birşeyden uzaklaşması yahut herhangi bir. yere girmesi mümkün değildir. O, yaratılanların, sonradan yaratıldıklarını gösteren herhangi bir sıfatla sıfatlandırılamaz. O´na, herhangi bir mesafe isnat edilemez. Ve O, herhangi bir yöne gitmekle sıfatlanamaz. O, sınırlanmış bir şey değildir. O, ne babadır ne oğul. Kudretler O´nu kuşatamaz, perdeler kapatamaz. Duygular O´nu algılayamaz. O, insanlarla kıyaslanamaz. Hiçbir yönde yaratılanlara benzemez. O´nun için âfetler ve felâketler sözHonusu değildir. O, hatıra gelen ve hayal edilen hiçbir şeye benzemez. O, herşeyden önce var olan, sonradan icat edilenlerden evvel bulunan, bütün yaratılanlardan evvelce mevcut olandır. O, herşeyi bilendir, herşeye kadir olandır. Diridir ve ilelebed böyle devam edecektir. Gözler O´nu görmez amma, O, gözleri görür. Hayaller dahi O´nu kuşatamaz. O, kulaklarla dinlenemez. O, bir «şey» dir ama, bizim bildiğimiz «şey» lerden değildir.
Allah Tealâ âlimdir, kadirdir, diridir. Fakat kendisinden başka âlimler, kadirler ve diriler gibi değildir. Kadim olan (başlangıcı bulunmayan) ancak O´dur. O´ndan başka kadim yoktur, ilâh, yalnız O´dur. O´ndan başka ilâh yoktur. Mülkünde O´na ortak yoktur. Saltanatında veziri, icad ettiklerinde ve yarattıklarında yardımcısı yoktur. O, yaratılanları geçmiş bir örneğe göre yaratmamıştır. Herhangi bir şeyi yaratmak O´na, diğer birşeyi yaratmaktan ne kolaydır ne de zor. O´nun için, menfaat elde etmek sözkonusu değildir. O´na hiçbir zarar dokunamaz. Ö´nun için ne sevinme sözkonus.udur, ne de lezzetler. Acı ve elemler O´na erişemez. O, sona eren bir gaye sahibi değildir. O, fâni değildir. O´na, acizlik ve eksiklik ulaşamaz. Kadınlara dokunmaktan, eş ve çocuk edinmekten beridir.[63]
Muteziîîler temel prensip olan tevhid noktasından hareket ederek, Allah Tealâ´nın, kıyamet gününde görülmesinin mümkün olmayacağını, çünkü Allah´ı görmenin, cisim ve yön icabettirdiğini ileri sürmüşlerdir.
Yine Mutezililer, bu prensibe dayanarak, ´Allah Tealâ´nm sıfatlarının, zâtından ibaret olduğunu, O´ndan başka birşey olmadığını, aksi takdirde «kadim» ligin çoğalmasının sözkonusu olacağını iddia etmişlerdir.
Yine Mutezililer, tevhid prensibine dayanarak, Kur´an-ı Kerîm´-in, Allah Tealâ´nm yarattığı bir mahluk olduğunu ve Kur´an´m mahluk olduğunu söylemenin, «kadim» sıfatının çoğalmasını önleyeceğini iddia etmişlerdir. Kur´an-ı Kerîm´e «mahluk» demelerinin diğer bir sebebi de, bunlardan çoğunun, Allah Tealâ´nm «kelâm» sıfatının bulunmadığı düşüncesini taşımalarıdır.[64]
b) Adalet:
Mes´udî, «Müruc el-Zeheb» adlı kitabında, adaleti, Mutezilîlerin görüşlerine göre açıklayarak şöyle der: «Adalet şu demektir: Allah Tealâ bozgunculuğu sevmez. Kulların fiilini O yaratmaz. Kullar. Allah´ın, kendilerine verdiği bir güçle, emredilen veya yasaklanan şeyi yaparlar. Allah, ancak dilediğini emreder ve ancak, sevmediğini yasaklar. Allah, emrettiği her iyiliğin mükâfatını üzerine almıştır. Yasakladığı her kötülükten ise beridir.[65] Kullarını, güçlerinin yetmediği hiçbirşeyle sorumlu tutmaz. Onlar için, güçlerinin yetmediği birşeyi dilemez. Herkes, herhangi bir şeyi ancak, Allah´ın kendisine vermiş olduğu güçle alabilir veya bırakabilir. Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah´tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imtihanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir.»
Mutezililer bu prensibe dayanarak; «Kul, yaptığı işlerinde irade sahibi değildir.» diyen Cebriyecilere cevap vermişlerdir. Çünkü; kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur. Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yoktur.
Mutezileler, bu prensibe dayanarak, kulun, işlerini kendisinin yarattığını ileri sürmelerine rağmen, Allah Tealâ´yı acizlikten tenzih etmeyi ihmal etmemişler ve şunu söylemişlerdir: «Kul, işlerini, Allah´ın ona verdiği ve onda yarattığı bir güçle yapar. Gücü veren´ Allah´dır. Allah´ın,´ kula vermiş olduğu o gücü geri almaya kudreti tamdır. Kula bu gücü vermesinin sebebi, onu tamamen mükellef tutmak içindir.[66]
c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:
Mutezililer, vaad ve vaidin, mutlaka gerçekleşeceğine inanırlar. Allah Tealâ´nm vaadettiği sevap ve korkuttuğu ceza, mutlaka gerçekleşeceği gibi, samimi tevbeyi kabul edeceğine dair olan vaadi de mutlaka gerçekleşecektir. Bu sebeple, iyilikte bulunan iyilikler mükâfatlandırılacak, kötülük yapan ise kötülüğün karşılığı olarak, can yakıcı bir azapla cezalandırılacaktır. Tevbesiz büyük günahlar affedilmeyeceği gibi, iyi amel işleyen de sevabından mahrum edilmeyecektir.
Mutezililer, bu prensiplere dayanarak, «inkârla birlikte itaatin bir faydası olmadığı gibi imanla birlikte günahın da bir zararı yoktur.» diyen Mürcie fırkasına cevap vermişlerdir. Çünkü Mürciecile-rin iddiaları doğru kabul edilecek olursa, Allah Tealâ´nm korkutması (vaidi) boşuna olur. «Allah, onların iddialarından münezzehtir, çak [67]yücedir.[68]
d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)
Şehristanî «el-Milel ve el-Nihal adlı eserinde, günahkâr müslümanın, müminlikle kâfirlik arasındaki bir mertebede bulunduğu meselesini izah ederek şöyle der:
«Bu mesele şöyle izah edilmiştir: Vâsıl b. Âtâ demiştir ki: «îman, iyi meziyetlerden ibarettir. Bu meziyetlerin birlikte bulunduğu kişiye «mümin´» denir. Ve bu isim onu övme mahiyetindedir. Yoldan çıkan fâsık ise, hayırlı meziyetler kendisinde bulunmadığı için, övülecek bir isme lâyık olmaz ve kendisine «mümin» denilemez. Bu kimseye «kâfir» de denilemez. Çünkü bu kişi, kelime-i şehadet getirmekte ve daha başka hayırlı ameller de işlemektedir. Bunun bu yaptıklarını inkâr etmek mümkün değildir. Ne var ki böyle bir insan, tev-be etmeden dünyadan ayrılırsa, ebedî olarak cehennemde kalacaktır. Çünkü âhirette iki fırka insan vardır. Biri cennetlik, diğeri ise cehennemliktir. Fakat böyle bir günahkâr kişinin cehennem ateşi hafifletilir.»
Mutezilîler, ehl-i kıble olan bir günahkârın, kâfirlikle müminlik arasında bir mertebede bulunduğuna inanmalarına rağmen, böyle bir kişiyi, gayr-i müslimîerden ayırdetmek için buna «müslüman» denilebilir. Bu ad ona, ikram için veya övülmek için takılmaz. Böyle bir kişiye dünyada müslüman muamelesi yapılır. Çünkü böyle bir kimsenin tevbe etmesi beklenir ve doğru yolu bulması umulur.
Şii olmasına rağmen, Mutezilüerin ileri gelenlerinden biri olarak kabul edilen İbn-i Ebil Hadid bu hususta şunları söyler: «Herne-kadar biz, «büyük günah işleyene mümin ve müslüman denilemez.» diyor.sakta; böyle bir kişiyi ehl-i kitab olan gayr-i müslimîerden ve putperestlerden ayırmak için buna «müslüman» denileceğini kabul ederiz. Büyük günah işleyene «müslüman» adı ancak, bu adın, kendisine saygı´ için veya kendisini övmek için takıîmadığını ifade eden bir karinenin veya bir kelimenin bulunduğu vakit takılır.»[69]
e) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği temel prensiplerden biri de budur.
Mutezilîler, fslâm dâvasını yaymak, sapıklara doğru yolu göstermek, müslümanların dinini bozmak için hakk ile bâtılı birbirine karıştıranların hücumlarını önlemek için, iyiliği emretme ve kötülüğe mâni olmanın, bütün müminler için kaçınılmaz bir vazife olduğuna inanmışlardır.
Bu sebeple Mutezilîler, Abbasîler döneminde ortaya çıkarak, ls-lâmî gerçekleri yıkmaya çalışan, Islâmm tutulacak kulplarını teker, teker kırmaya girişen zındıklık akımı önünde kendilerini hakkı savunmaya adamışlardır.İlerde açıklayacağımız gibi, Mutezilîleri bu işe, Abbasi haîiflerinden Mehdi koşmuştu.
Diğer taraftan Mutezilîler, hadis âlimlerine ve fukahaya karşı çıkmış, kendi görüşlerini, bazan deliller ileri sürerek, bazan da zor kullanarak onlara kabul ettirmeye çalışmışlardır. Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olup olmaması konusunda bu noktaya işaret edeceğiz.
İşte Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği beş temel prensip bunlardır. Bunların hepsine birlikte iman etmeyen kişi «Mutezile» ismine lâyık değildir.[70]
B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:
Mutezilîler, inanç meselelerini isRat için delil getirirken, hakkında nass bulunan meseleler hariç, diğer meselelerde aklî hükümlere dayanırlardı. Bunları, şeriata saygı göstermek dışında hiçbirşey, akla güvenmekten uzaklaştıramazdı. Her meseleyi önce aklen düşünürlerdi. Akim kabul ettiğini kabullenirler, akim kabul etmediğini ise terkederlerdi.
Mutezilüerin, bu şekilde aklî metoda kapılmalarına sebep şunlardır.
a) Mutezililerin, eski medeniyet ve kültürlerin kaynaştığı Irak ve Fars bölgelerinde bulunmaları.
b) Bunların, Arap soyundan olmayışları. Mutezilüerin çoğunluğu, Arap asıllı olmayan kimselerdendi.
c) Mutezilüerin, Yahudi, Hristiyan ve felsefî düşünceleri Arap-çaya nakletmeye çalışan diğer gayr-ı müslimlerle çok sık temasta bulunmaları sebebiyle eski filozofların görüşlerinin bunların arasına sızmasıdır.
Mutezilelerin, kayıtsız, şartsız akıllarına güvenmelerinden şu netice doğmuştur: Onlar, birşeyin iyiliği veya kötülüğü hususunda akla dayanarak hüküm verirler ve şöyle derlerdi: «Bütün bilgiler akıl ile elde edilir ve akla göre vaciptir. Nimetler bahşedene şükretmek, nakli delillerle bildirilmeden önce de gereklidir. İyilik ve kötülük, iyi ve kötü şeylerde bulunan birer zâti sıfattır.»[71] (İyi olan bir şeyin iyiliğini ve kötü olan birşeyin kötülüğünü, nakli deliller gelmeden de akıl ile, bizzat kendi durumlarından anlayabiliriz.)
Mutezilüerin hocalarından biri olan «Cübbai» şöyle der: Allah Tealâ´mn yasakladığı şeyler iki kısımdır.
aa __ Allah Tealâ´mn yasakladığı fakat, yasaklamayıp emretmesi de mümkün olan şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafından yasaklandıkları için kötüdürler.
bb Allah Tealâ´mn yasakladığı ve aksini emretmesi olmayan şeyler. Bunların kötülüğü kendiliğindendir. Meselâ, bir kimse yasaklanan bu şeyin yasak olduğunu bilmese dahi bunun kötü bir şey olduğunu anlayabilir.
Yine, Allah Tealâ´nm emrettiği şeyler de iki kısımdır.
cc Allah Tealâ´nm, yapılmasını emrettiği, fakat emretmeyip yasaklaması da mümkün olabilen şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafından emredildiîderi için iyidirler.
dd Allah Tealâ´nın emrettiği ve emretmemesi mümkün olmayan şeyler. Bunların iyiliği, kendiliğindendir.[72] (Emredilmeseler dahi kişi aklı ile bunların iyi olduğunu bilebilirdi.)
Mutezilîler, bu görüşe dayanarak, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi olanını yapmasının ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapmasının onun için gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar, şu gerekçeyi ileri sürmüşlerdir. Madem ki eşyanın içinde, kendiliğinden iyi ve kötü olanlar bulunmaktadır, o halde kendiliğinden kötü olan bir şeyin yapılmasını, Allah´ın emretmesi imkânsızdır.
Yine, kendiliğinden iyi olan bir şeyin yapılmamasını emretmesi imkânsızdır.
Allah Tealâ, kendiliğinden iyi olan bir şeyi hükümsüz bırakmaz. Yapılmasını emreder. îşte buna; «iyi olanı yapma mecburiyeti» denir.
Mutezilîlerin çoğunluğu bu görüşü kabul etmiş ve şöyle demişlerdir. «Allah Tealâ, ancak iyi olan şeyleri yapar. İyi olanı yapmak O´nun üzerine vaciptir. îyi olmayan bir şeyi yapmak ise Allah Tealâ için imkânsızdır.»[73]
C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Felsefelerden Alması:
Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler devrinde Arap-İslâm düşüncesine, yavaş yavaş Hint ve Yunan felsefesi girmeye başladı.
Yunan felsefe akımları müslümanlara Farslar yoluyla geldi. Çünkü îslâmdan önce Fars kültürü, Yunan felsefesinin etkisinde kalmıştı.
Yine müslümanlara Yunan felsefesi, Süryaniler kanalıyla intikal etti. Çünkü Süryaniler, Yunan felsefesinin mirasçısı olmuşlar ve onu dini kisvelerine büründürmüşlerdi.
Yunan felsefesi, bizzat Yunanlılar eliyle de müslümanlara intikal etmişti. Çünkü, Arap olmayan bazı müslümanlar, Yunancayı çok iyi biliyorlardı.
Mutezilîler, görüşlerinde bu felsefenin tesiri altmda kalmışlar, delil getirme metodlarının çoğunu bunlardan almışlardır. Yunan felsefesi, Mutezilîlerin delillerinde ve kıyaslarının önermelerinde apaçık görülmüştür.
Mutezilîleri, Yunan felsefesini incelemeye sevkeden iki sebep vardır:
a) Mutezilîler, Yunan felsefesinde aklî açlıklarını giderecek ve fikri boşluklarını dolduracak düşünceler bulmuşlar, bunlarla fikrî eğitimler yapmışlar ve kendilerini, delil ileri sürme hususunda güçlendirmişlerdir.
b) Filozoflar ve diğerleri, bazı îslâmî prensiplere hücum edince, Mutezilîier bunlara karşı çıkmışlar ve onların tartışma ve münazara usullerini kullanarak cevap vermeye çalışmışlardır. Filozoflara galip gelmek için, onlardan çok şeyler öğrenmişler ve bu yolla, gerçekten müslüman filozoflar olmuşlardır.[74]
D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:
Mecusî, Yahudi, Hristiyan ve diğerlerinden birçok guruplar, İslâm dinine girmişlerdir. Bunların kafaları, eski dinlerine ait fikirlerle doluydu ve bu eski fikirler, damarlarındaki kanlarına kadar işlemişti. Diğer yandan bunların bazıları, müslüman olduklarını açığa vuruyor, fakat ya korktuğu ya bir dünya menfaati gözettiği, yahut da fitne çıkarmak suretiyle müslümanîan saptırmak istediği için asıl inançlarını gizliyorlardı. Bu tip insanlar müslümanlann arasında, onları inançlarında şüpheye düşürecek şeyleri yaymaya girişmişlerdi. Bunun neticesi olarak, görünüşte îslâm ismini taşımalarına rağmen aslında Islâmın temelini baltalayan bir takım guruplar ortaya çıkmıştır.
Mucessîme (Allah´a cisim isnad eden), Allah´ın bazı imamlara hulul ettiğini (girdiğini) iddia eden Rafizîler ve zındıklar bu guruplardandır, îşte bu guruplara karşı kendini îslâm. dinini savunmaya adayan, aklî ve nakli delilleri inceleyen yepyeni bir gurup ortaya çıkmıştır. Bu da Mutezile fırkasidir.
Evet Mutezilîler, kendilerini dini savunmaya adamışlardır. Mutezilîlerin birlikte destekledikleri ve zafere ulaşması için el ele verdikleri beş temel prensip, kendileriyle muhalifleri arasında geçen şiddetli tartışmaların neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunların, yukarıda izah ettiğimiz şekliyle tevhid inançları, Mücessime ve Müşebbihe fırkalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır. Adalet prensipleri «Cüheymiye» fırkasına, «vaad» prensipleri «Mürcie» fırkasına, «Elmen-ziletu beynel menzileteyn» prensipleri ise hem «Mürcie» hem de «Hariciye» fırkalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır.´
Abbasi halifesi Mehdi döneminde, ruhların tenasühünü (ölen canlıların ruhlarının yeni doğan diğer canlılara girdiğini) iddia eden «Mukanna´ el-Horasanî» adlı bir kişi ortaya çıkmış, insanlardan, bazılarını kandırmış ve Maveraünnehr tarafına doğru gitmişti. Halife Mehdi, bunu bastırabilmek için büyük zorluklarla karşılaşmıştı. Bu sebeple Mehdi, zındıkların ve zındıklığın peşini bırakmamış, devlet kılıcıyla bunların kökünü kurutmak için peşlerini takibetmiştir. Fakat kılıç, her görüşü yok etmeye ve her mezhebi öldürmeye kadir olmadığı için, Mehdi, bu zındıklara cevap vermek, onları delillerle susturmak, ortaya attıkları şüpheleri yok etmek ve sapıklıklarını ortaya çıkarmaları için, Mutezile mezhebine mensup olanları ve benzerlerini teşvik etmiştir. Onlar da usanmadan, yılmadan bu yolda çalışmışlardır.[75]
E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:
Daha önce de belirttiğimiz gibi Mutezilîler, Emevîler devrinde ortaya çıkmışlardır. Bunlar, Emeviler tarafından herhangi bir reaksiyonla karşılaşmamışlardır. Çünkü bunlar, Emeviler aleyhinde anarşi meydana getirmemişler ve onlara karşı savaş açmamışlardır. Zira bunlar, sadece düşünce ile meşgul olan, ilmî deliller peşinde koşan ve meseleleri sıhhatli ölçülerle değerlendiren bir fırka idi. Emeviler, bunlara karşı çıkmamışlarsa da yardım da etmemişlerdir.
Abbasîler dönemi başlayınca;, inkarcılık ve zındıklık akımları her tarafa yayılmış, Abbasi halifeleri, Mutezilîleri, zındıklar karşısında yaîm bir kılıç gibi bulmuşlar, bunları köreltmek istememişler, bilakis kendi yollarında devam etmelerini teşvik etmişlerdir.
Kendisini, Mutezile âlimlerinden biri olarak sayan Abbasi halifesi Memun, iktidara gelince, Mutezilîlerle sıkı ilişkiler kurdu, onları kendisine yaklaştırdı. Vezirlerini ve muhafızlarım bunlardan seçti. Memun, Muteziliîerle fıkıhçılar arasında, bir görüş üzerinde ittifak etmeleri için, karşılıklı münazaralar tertipler´idi. Bu durum, Mehdi´nin ölüm tarihi olan Hicri 218 yılma kadar devam etti. Bu tarihte ilmi tartışmalar, tehdit ve işkencelere dönüştü. Bunun sebebi, ve planlayıcısı Memun´un veziri ve kâtibi olan Ahmed b. Ebî Dûad el-Mutezili´dir.
Şüphesiz ki bu davranış, bir düşüklüktür. Memun gibilerin, iktidar dönemlerinde bu hadiselerin meydana gelmesine razı olmamaları gerekirdi. Bu davranışlarla, fıkıhçılara ve hadis âlimlerine zorla Mutezilenin görüşü kabul ettirilmek isteniyordu.
İktidar gücü, belli görüşleri destekleyerek, insanları inançları dışındaki görüşleri kabullenmeye zorlayan bir güç değildir. Dinde zorlamanın haram olduğuna göre, insanları, dine ters düşmeyen görüşlerinden zorla ayırıp özel bir görüşe sevketmek nasıl helâl sayılabilir
Mehdî, fıkıhçılara, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zorla söyletmeye çalışıyordu. Bazı âlimler, Mehdî´nin şerrinden korkarak ve onun cezalarından çekinerek onun arzusuna uygun cevap vermişlerse de; diğer bir kısım âlimler, işkencelere, haksızlıklara ve uzun süren mahkumiyetlere katlanmışlar ve inançlarına ters düşen bir sözü söylememişlerdir.
Bu fitne, Memun´un vasiyeti üzerine, Abbasi halifeleri Mutasım ve Vâsık dönemleri boyunca devam etmiştir. Ayrıca Vâsık, Mutezilenin görüşü olan, kıyamette Allah´ın görülemiyeceği meselesini kabullendirmek için de zora başvurmuştur.
Abbasi halifesi Mütevekkil iktidara gelince bu musibeti ortadan kaldırmış, işleri normal seyrinde yürümeye terketmiş ve görüşleri kendi istikametlerinde yürümeye bırakmıştır. Hatta Mutezilîlere karşı çıkmış ve onlara iyi bir gözle bakmamıştır.[76]
F- Çağdaşlarına Göre Mutezile:
Fıkıhçılar ve hadis âlimleri Mutezilîlere karşı şiddetli bir savaş açmışlardı. Böylece Mutezilîler iki güçlü hasım arasında kalmışlardı.
Bir tarafta Zındıklar, Müşebbihe´ler, Mücessimler ve bunlara benzeyenler, diğer tarafta ise fıkıh ve hadis âlimleri bulunmaktaydı. İnsan, fıkıh ve hadis âlimlerinin sahalarına baktığı zaman, bunların, her fırsatta Mutezilîleri şiddetle eleştirdiklerini görür. îmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel´in Tevhid ilmini ve tevhidçilerin metoduyla bu ilmi öğreneni kınadıklarını gördüğün zaman, bunların aslında Mutezilîleri ve metodîarım eleştirdiklerini bil. Fakat, fıkıh ve hadis âlimlerinin, Mutezile görüşlerini destekleyen Memun tarafından kendilerine işkence yapılmasından önce de Mutezilîleri sevmemelerinin sebebi nedir
Bana göre, birkaç sebep bir araya gelerek bu düşmanlığı ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
a) Mutezilîler, inanç meselelerini anlama mevzuunda selef-i salihîn´in (önceki ihlas müslümanların) yolundan ayrılmışlardı. Selef-i salihîn´in devamlı olarak okuduğu zikri, Kur´an-ı Kerim idi. Allah Tealâ´mn sıfatlarını ve itikadî meselelerden, iman edilmesi gerekenleri öğrenmek isteyen herkes, Kur´aıı-ı Kerîm´e ve sünnet-i se-niyye´ye başvurur, bunların dışına taşmazlar ve bunlardan başkasına güvenmezlerdi.
Evet, inanç meselelerini açık seçik olan Kur´an-ı Kerîm´in âyetlerinden öğrenirlerdi. Herhangi bir mesele hakkında tereddüte düştükleri zaman ise, çok iyi bildikleri, Arap dilinin ifadelerinden anlamaya çalışıyorlardı. Bütün bunlara rağmen birşey anlayamazlara a işi Allah´a havale ederler, mesele hakkında herhangi bir şey konuşmazlar, fitne ve şüphe tohumlarının saçılmasına razı olmazlardı.
Bu durum, Arapların mizacına, uygundu. Çünkü Araplar, aslında mantık, ve felsefe bilmiyorlardı ve ilim adamı değillerdi. Araplar arasında ilim gelişip, özellikle, felsefi bilgiler yayılınca,´ ortaya, Arapların bu durumuna karşı Mutezile fırkası çıktı. Mutezili-ler, herşeyde aklı hakem tayin etmeye başladılar. Onu, araştırmalarının temeli kabul ettiler. Akıllarının ihtirası onları herşeyin mahiyetini öğrenmeye şevketti.
Mutezililerin dinî öğrenimde, başvurdukları bu yeni metod, fıkıhçılar ve hadis âlimlerince dinî tahsilde görmedikleri yepyeni bir metod idi. Bu sebeple fıkıh ve hadis âlimleri, Mutezilîlere karşı, eleştiri kılıçlarını çekmişler ve onlar aleyhine kötü sözler yaymaya girişmişlerdir.
b) Mutezilîler, Zındıklarda, Kafizüerle ve Dualistlerle (iki tanrı kabul edenlerle) ve benzerleriyle tartışma yapmakla meşgul idiler.
Tartışma bir çeşit savaşa benzer. Savaşan kişi, karşısında savaşanın taktiğine göre dayranır, onun silahına göre tedbir alır, onun planlarını ve amacını öğrenmeye çalışır. Bütün bunlar ise, iki düşma-nm, birbirinden etkilenmesine ve birbirlerinin metodlarmı taklit etmelerine sebep olur. İşte bu nedenle, Mutezile fırkasına mensup olanlara da muhalifleri tarafından bir kısmı düşünceler sızmıştır.
´Ancak bu düşünceler, Mutezüüerin, inançlarını değiştirecek veya onları İslâmdan çıkaracak, yahut, İslama saldıranlara karşı mücadelelerini zayıflatacak derecede köklü düşünceler değildi. Nyberg´-m «İntişar» adlı kitabını neşrederken yazdığı şu önsöz ne güzeldir: «Bir savaşta büyük bir düşmanla karşılaşan kişi, düşmanı ve savaş şartları iîe bağlı kalır. Savaşın seyrine göre vaziyet alır. Bu kişinin, oturmasında, kalkmasında, hareketinde ve durmasında, düşmanı takip etmesi gerekir. Böyle bir kişi bazan, bizzat düşmanından ve düş-manın taktiklerinden etkilenir. Düşünce sahsaındaki çarpışmalar da böyledir. Genellikle düşüncelerin oluşmasında, düşmanın etkisi taraftarlarm etkisinden daha az değildir. Hatta, Hanbelî mezhebine mensup olan bazı insanlar, arkadaşlarının, kendilerini inkarcılara cevap vermeye adamalarının, bizzat onların da inkâra sapmalarına sebep olduğundan, şikâyetçi olmuşlardır.
Bu sebeple, Mutezile mezhebine mensup olanların görüşleri içinde acaip bazı görüşlerin de yer almasına şaşmamalıdır. Çünkü bunlar, düşmanlarıyla yaptıkları tartışmalardan etkilenmişlerdir.
c) İnanç meselelerini öğrenme hususunda Mutezililerin metodu sırf akılcı bir metoddu. Hernekadar onlar, Kur´an´rn nasslarma´ muhalefet etmemeye çalışıyorlar idiyse de1...
Mutezililerin görüşü ile Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin zahiri, birbiriyle çeliştiği takdirde onlar, Kur´an-ı Kerim´i kendi görüşlerine ters düşmeyecek ve zahiri mânâsından da uzaklaşmayacak bir şekilde te´vil ederlerdi.
Bu metodun temelini, akla güven teşkil eder. Halbuki aklın temayülleri ve aldanmaları vardır. Bu sebeple Mutezilîler, sırf aklî temayüllerine uyarak birçok hatalara ve kötülüklere düşmüşlerdir.
Meselâ; Mutezililerin. imamlarından olan Cübbaî´nin «Allah, kulunun duasını kabul ettiği vakit kuluna itaat etmiş olur.» sözüne srnı-sıkı sarılması bu kabildendir. Cübbaî´nin bu görüşte direnmesinin sebebi şu idi: Bir zaman ona Ebu Hasen el-Eş´ari şu soruyu sormuştu : Sana göre, itaat etmek ne demektir » Cübbaî: Başkasının istek ve iradesine muvafakat etmektir. Kim, başkasının isteğini yerine getirirse ona itaat etmiş olur.» dedi. Bunun üzerine Ebuî Hasen: Bu prensibe göre, Allah Tealâ´nm, kulunun isteğini yerine getirdiği takdirde, ona itaat etmiş olması gerekir. Allah Tealâ´nın kuluna itaat etmesi caiz görüldüğü vakit ise, onun, kuluna boyun eğmesi de caiz görülmüş olur.» «Allah bundan münezzehtir, çok yücedir.»[77]
Yine Mutezililerin imamlarından olan Ebu el-Huzeyl´in şu söğü bu kabildendir. «Cennet ehli hür iradeye sahip değildir. Çünkü onlar, hür iradeye sahip olmuş olsalardı, mükellef olmaları icabeder-di. Âhiret ise ceza ve mükâfat yurdudur, yükümlülük yurdu değildir.»
Şüphesiz ki bu söz, gerçeklerden uzak bir akılcılıktır. Çünkü, hür iradeye sahip olmak, her zaman yükümlülüğü gerektirmez. «Hayyat» adındaki âlim, Ebu ei-Huzeyl´in bu görüşten döndüğünü söyler.[78]
İşte Mutezilîlerin bazılarında görülen bu tip garip düşünceler, halk arasında, bütün Mutezilîlerin görüşü gibi yayılıyor ve aleyhlerinde- kötü sözler söylenümesine vesile oluyordu.
d) Mutezilîler, İslâm ümmeti nezdinde büyük mevkileri bulunan birçok zatlarla münakaşa ve mücadele etmişler, hasımlariyla tartışmalarında ölçüyü kaçırmışlar, her türlü sözü söylemekten çekinmemişlerdir.
Yine, Mutezilüerin imamlarından sayılan Câhiz´in, fıkıh ve hadis âlimleri hakkında söylemiş olduğu şu sözlere bir bakın: «Hadis âlimleri, avam tabakasmdandır. Onlar, taklitçidirler. Delil çıkarmaya çalışmazlar ve serbestçe hareket edemezler. Taklit ise, akli deliller karşısında kendisinden uzak durulan ve Kur´an´da yasaklanan bir husustur.» Câhiz, sözlerinin sonunda şunları söyledi: «Hadisçile-rin «zahitler, âbidler bizdendir» şeklindeki sözlerinin cevabı şudur: «Sayıca kendilerinden daha az olan Haricîlerin âbidleri, hadisçi-lerin âbidlerinden daha çoktur. Buna ilaveten, Hariciler iyiniyet sahibidirler. Daha hoş, çıkarcılıktan çok uzak, takva yönünden daha samimi, kıyafet bakımından daha mütevazı, yollarında daha kararlı, dâva uğrunda canlarını ve kanlarını daha fazla feda eden, kendilerine daha az mal toplayan ve başkalarını daha az mahrum eden, daha fazla zâhid ve daha çok gayret sarfeden insanlardır.»[79]
Câhiz´in, haklarında böyle konuştuğu zatlar, bütün halk nezdinde ve ulemadan birçoklarına göre mevki ve makamları üstün olan kişilerdir.
İşte bu sebeple, yapılan bu tenkidler, müsîümanlarm çoğunluğunun, Mutezililerden nefret etmelerine sebep olmuştur. Hernekadar mücerred gerçekleri araştırmak isteyen kişiler nzdinde takdir edilmiş olsalarda...
e) Birçok inkarcılar, Mutezile mezhebinde fitne tohumlarını ve bâtıl görüşlerini yayabilecek ve îslâma vesveselerini sokabilecekleri yuvalar buldular. İnkarcıların gerçek maksatları ortaya çıkınca Mutezüîler, bunları kendilerinden uzaklaştırmalardır.
Meselâ: İbn-i Ravendi, Ebu İsa el-Verrak, Ahmed b. Hait ve Fadl el-Hadesî bunlardandı. Bu adı geçen kişiler, bir kısım, îslânıî prensipleri yıkıcı görüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları, müsîümanlarm inancını bozmak için Yahudiler tarafından kiralanmakla suçlanmışlardır.
Mutezilîler, hernekadar, kötülükleri ortaya çıkan bu tip insanlardan daha sonraları uzaklaşmışlarsa da, daha önce bunların, Mutezilüerin arasında bulunmaları, kendilerini bulaştırdıkları murdarlıkların, Mutezilîlere de sıçramasına sebep olmuşlardır. Hernekadar. Mutezilîlerin hocaları, kendilerinin, bu gibi insanlardan uzak olduklarına dair yeminler etmişlerse de, yine de suçlamalar, Mutezilîlerin üzerinde kalmıştır. Çünkü, akla, suçsuzluktan daha önce suçluluk gelir.
f) Abbasilerden, Mutezililere arka çıkan, onlara yardım eden, onların mezheplerini benimseyen ve onların görüşlerine taassup derecesinde bağlı olanlar çıkmıştır. Bu gibi insanlar halkı Mutezilîliği kabullenmeye zorlamışlar, fıkıh ve hadis âlimlerine işkence yapmışlar, onların başına çeşitli musibetler getirmişlerdir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, fıkıh ve hadis âlimleri, bu işkence ve musibetlere sabretmişlerdir.
Fıkıh ve hadis âlimlerinin, içine düştükleri bela ve musibetler, halkın onlara acımasına ve Mutezilîlere kızmasına vesile olmuştur. Böylece, takva sahibi bu zatların çektikleri elem ve izdıraplar, Mutezilîlerin itibarını düşürmüş ve günahları Mutezilîlerin boynunda kalmıştır.
Mutezilîlerin içinde, risaleler yazarak bu gibi işkence ve eziyetlerin, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılmasını destekleyen kişilerin de bulunması, durumu iyice kötüleştirmiştir. Câhiz´in, halife tarafından, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılan işkenceyi savunur mahiyette söylediği şu sözü bu kabildendir: «Biz, ancak, hakkında çokça delil gösterdiğimiz kişinin, kâfirliğine hükmederiz. Ve biz, ancak, itham altında bulunanları imtihan ederiz. Sanıkları ortaya çıkarmak, tecessüs (kusur aramak) değildir. Yine, sanıkları sorguya çekmek, gizlilikleri teşhir etmek değildir. Eğer, her suçu ortaya çıkarmak bir teşhir ve her sorguya çekmekte bir «tecessüs» sayılsaydı, hâkimler, insanların gizliliklerini en çok ifşa eden ve onların kusurlarını bulmaya en çok çalışan kimseler olurlardı.
Zorbalığa dayanan görüşlerin, yıkılmaya mahkum olduğu, bir gerçektir. Çünkü kaba kuvvet kördür, ahmaktır. Doğruluktan sapmak, serserice hareket etmek kaba kuvvetin şânmdandır. Kaba kuvvete dayanan her görüş, neticede mağlup olur. Çünkü insanlar, kaba kuvvete dayanan görüşün gerçekliği hususunda şüpheye düşerler. Zira, gerçekten, sağlam delillere dayalı, güçlü bir görüş, hiçbir zaman kaba kuvvete ihtiyaç hissetmez.»[80]
G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri:
Câhiz´in sözlerinden de anlaşıldığı gibi mutezilîler, fıkıh âlimlerini tenkid etmişler. Ahmed b. Hanbel gibi bir zatı dinî yönden itham etmişlerdir. Tabii olarak bu ithamlara karşılık ithamlarla cevap verilmiştir.
Mutezilîlerin, fıkıh ve hadis âlimlerini suçlamaları, A.bbasilerin, bunları destekledikleri dönemlerde meydana gelmişti. Elbetteki suçlamalara cevap aynı dönemde meydana gelecekti, işte bu sebeple, fıkıh ve hadis âlimleri, mutezile fırkasına mensup olan insanları dinen suç sayılan her şey ile itham etmişlerdir. Öyle ki, îmam Ebu Ha-nife´nin talebesi, îmam Ebu Yusuf, mutezilüeri zındıklıkla itham etmiş, îmam Malik ve îmam Şafii, bunların şahitliklerinin kabul edil-miTjecefine dair fetvalar vermiş ve Ebu Hanife´nin talebesi, Muham-med b. Hasen eî-Şeybanî, mutezilı bir kişinin arkasında namaz kılanın, namazım iade etmesinin gerekli olduğuna fetva vermiştir. Mutezilîler hakkındaki kötü sözler, bu büyük imamlara mensup olan insanlara da sirayet etmiş, dolayısıyle bunlar mutezilîleri fâsıklıkla tdoğru yoldan ayrılmakla), haram işlemekle suçlamışlardır.
Şurası bir gerçektir ki, hararetli tartışmalara kadar giden anlaşmazlıklar, elbetteki birtakım çamur atmalara ve haksız suçlamalara yol açacaktır.
Mutezile fırkasına yöneltilen suçlamalardan birçoğu tarafsız bir görüşten kaynaklanmıyor, bilakis tarafgirlikten ve görüşîerdeki taassuptan kaynaklanıyordu. Her taassup, idrak kapılarından birisini mutlaka kapatır.
Şüphesiz ki mutezilîler, hatalı olsunlar veya olmasınlar, ortaya koymuş oldukları tutumlarıyla, dinin çerçevesinden çıkmış değillerdir. Mutezüîlere, insanları davet ettikleri doğru şeylerden ve îslâmı savunmalarından dolayı sevap vardır. îslamı savunma huşunda mutezilîlerin, öncülük yapmaları sebebiyle üstünlükleri vardır.
Vâsıl b. Ata´ya, tâbi olanlar, çeşitli İslâm beldelerine dağılmışlar, oralarda bulunan, neva ve hevesine uymuş kişilere karşı mücadele vermişlerdir. Vâsıl´m arkadaşı Amr b. Ubeyd, zındıklara karşı savaş açmış, ehl-i hak ile dost ve ehl-i heva ve heves ile düşmandı. Amr, şair Beşşar b. Burde´nin arkadaşı idi. Beşşar´ın zındık olduğunu anlayınca, arkadaşı olması, onu Bağdat´tan sürdürmesine engel olmadı. Beşşar, sürgünden sonra Bağdat´a ancak, Amr´in vefatından sonra Ebu Cafer el-Mansur devrinde dönebilmiş tir.
Amr, müttakî bir kişiydi. Câhiz, bunun hakkında biraz da taassuba kaçarak şöyle demiştir: «Amr´m ibadeti, bütün fıkıh ve hadis âlimi âbidlerin ibadetlerine denktir.»
Mutezililerin devam eden her kuşağında, kendilerini ibadete veren ve takva sahibi olan bir gurup bulunmuştur. Mutezilîlerden bazılarının müttakî oluşu, aşırı ihtiyacına rağmen devletten herhangi bir mal almamalarına sebep olmuştur.
î&nltaıldığma göre, ´Abbasî halifesi Vâsık, veziri Ahmet b. Du-ad´a şunu sormuştur: «Niçin, başkalarını hâkim tayin ettiğin gibi, arkadaşlarım mutezilileri hakim tayin etmiyorsun » Duad ise şu cevabı vermiştir: «Ey müminlerin emiri, senin arkadaşlram bundan kaçmıyorlar. Meselâ: Cafer b. Bişr... Kendisine onbin dirhem gönderdim kabul etmedi. Daha sonra bizzat ben gittim, yanma girmek için izin istedim, bana izin vermedi. îzinsiz olarak içeri girdim. Kılıcını yüzüme dayadı ve «İşte şimdi seni öldürmek bana helâl oldu.» dedi. Bunun üzerine oradan uzaklaştım. Böylelerini nasıl hâkim tayin edeyim »
Ne gariptir ki bu Cafer´e bazı arkadaşları iki "dirhem vermiş o da kabul etmiştir. Bunun üzerine Cafer´e «Nasıl oluyor da onbin dirhemi reddediyor ve iki dirhemi kabul ediyorsun » diye sorulunca, şu cevabı vermiştir. «Bu onbin dirheme, tarafgir yaltakçılar benden daha çok lâyıktır. Ben ise bu iki dirheme daha çok lâyıkım. Çünkü bu iki dirheme benim ihtiyacım var. Ve Allah Tealâ bunları bana dilenmeden gönderdi.»
Şüphesiz ki bu davranış, iffetli ve onurlıs bir şahsiyetin "davranışıdır. Bu onurlu kişi, devletin malmm helâl olmayan yollardan toplandığı kanaatinde olduğu için, şüphe etmiş ve onu reddetmiştir. Diğer taraftan helâl ve temiz olan iki dirhemi kabul etmiştir.[81]
H- Mutezilenin Münazaraları:
İlm-i kelâm, mutezile fırkasına mensup olanların, gerek mecusî, dualist, heva ve hevesine uyan sapıklarla gerekse, fıkıh ve hadis âîimleriyle ve İmam Eş´arî, İmam Matüridî ile yaptıkları tartışmalardan doğmuştur.
Mutezilîler, ilm-i kelamda dairenin merkezini, değirmen çarkının milini teşkil etmektedirler. Bunlar, tartışmalarıyla îslâmî düşünceyi iki asra yakm bir zaman meşgul etmişler ve tartışma meclislerinde halifelere, vezirler ve âlimler bulunmuş, görüşler birbiriyle çarpişmiş, İslâmî düşünce Fars veya Yunan yahut Hint felsefeleriyle donatılmaya çalışılmıştır.
Mutezilîler, münakaşalarında belirli özellikleriyle seçilmişler, kendilerine Özel bir renk veren hususiyete bürünmüşler ve kendilerine mahsus özel bir anlayış ortaya koymuşlardır. Hernekadar hüküm çıkarma yolları ve hüküm çıkarmak için kullandıklara mukaddimeleri, diğer islâm cemaatlerinin mukaddime ve metodlanna muhalif idiyse de bunların anlayışları genellikle dinin davet ettiği prensiplere ters düşmemekteydi.
Mutezilenin, araştırma ve tartışmalardaki en belirgin özellikleri şunlardır.
a) Başkalarını taklitten kaçınmaları, incelemeden, delilleri değerlendirmeden ve işleri ölçüp-tartmadan başkalarına kayıtsız şartsız tâbi olmamaları.
Mutezilîler, görüş sahiplerinin şahıslarına değil görüşlere saygı gösterirlerdi. Söyleyene değil, söylenen hak söze ihtiram ederlerdi. Bu sebeple mutezilîler birbirlerini dahi taklit etmemişlerdir.
Mutyezilenin devamlı uyduğu kural şu idi. «Her mümin, dinin temel meselelerinde yapacağı içtihadı ne gerektiriyorsa onu yapmakla mükelleftir.»
Belki de mutezilîlerin, şu guruplara bölünmelerinin sebebi budur.
Vasiliye: Bunlar, mutezile mezhebinin en önde gelen adamı olan Vâsıl b. Ata´nm görüşlerini tercih edenlerdir.
Huzeyliye: Bunlar, Hicrî ikinci yüzyılda mutezilîlerin hocalığını yapan Ebul Huzeyl el-Allâf m taraftarlarıdır.
Nazzâmiye: Bunlar, Ebul Huzeyl el-Allah ım talebesi olan İbrahim b. Seyyar el-Nazzam´a tâbi olanlardır.
Hâitiye: Bunlar, Ahmed b. Hait´in taraftarlarıdır.
Bîşriyye: Bunlar, Bişr b. el-Mu´temir´in taraftarlarıdır.
Muammeriye: Bunlar, Muammer b. Ubbad el-Selemî´ye tâbi olanlardır.
Mizdariye: Bunlar, «Ebu Musa» diye adlandırılan ve «Mizdar» diye lakap takılan İsa b. Subeyh´in taraftarlarıdır.
Sumâmiye: Bunlar, Sumame b. Eşres el-Numeyrî´nin tarfatarlarıdır.
Hişamiye: Bunlar, Hişam b. Ömer el-Fûtî´nin taraftarlarıdır.
Cahiziye: Bunlar, meşhur edip, Câhiz´in taraftarlarıdır. Câhiz, edipliğiyle birlikte mutezile mezhebine mensup olan âlim bir kişiydi.
Hayyâtiye: Bunlar, Ebul Hüseyin el-Hayyat´ın taraftarlarıdır.
Cübbaîye: Bunlar, Ebul Hasen el-Eş´arî´nin hocası ve Hicrî üçüncü yüzyılda mutezilîlerin hocası olan Ebu Ali el-Cubbaî´nin taraftarlarıdır.
Behşemîye: Bunlar da, Cübbâîye fırkasının hocası olan Cübbâî´nin oğlu Ebu Haşini Abdüsselam´a tâbi olanlardır.
b) Mutezilîlerin özelliklerinden biri de, itikadı meseleleri ispat hususunda akla dayanmalarıdır. Mutezilîler, Kur´an-ı Kerîm´in yolundan sapmamak için imdadı Kur´an´dan almışlardır. Fakat bunların pek fazla hadis bilgileri yoktu. Çünkü bunlar, inanç meselelerinde hadislere dayanmıyor ve onları delil olarak kullanmıyorlardı.
Mutezilîlerin akla dayanmaları, onları, devirlerinde Arapçaya tercüme edilen aklî ilimleri tahsile sevketmiştir. Bunlar, bu ilimleri incelemişler ve bunlardan, düşmanlarıyla çarpışabilecek ve delil çıkarabilecek kadar nasiplerini almışlardır. Bu sebeple birçok filozofluk taslayanlar, bunlara katılmışlardır. Çünkü bu gibi insanlar, mutezilîlerin görüşlerini kendilerine uygun bulmuşlardır. Zira mutezilîlerin görüşleri, kendilerini ihata eden dini ruhu ve onlara hakim olan Allah´ı tenzil etme düşüncesi yanında, insan aklının açlığını doyuran felsefî görüşleri de kapsamaktaydı. Bu sebeple, mutezile fırkasına mensup olan kişiler arasında birçok seçkin yazarlar, büyük âlimler ve akıllı filozoflar bulunmuştur.
c) Mutezilîler, güzel konuşma ve meseleleri iyi izah etme özellikleriyle de seçilmişlerdir.
Mutezilîlerin arasında çok güzel hatipler ve münazara usullerini iyi bilen tartışmacılar mevcuttu. Bunlar, devamlı mücadele yaptıkları için nasıl tartışma yapılacağanı çok iyi biliyorlardı. Yine bunlar, düşmanın nasıl mağlup edilebileceğini öğrendikleri için mücadele usullerini çok iyi biliyorlardı.
îşte mutezilenin lideri olan Vâsıl b. Ata büyük bir hatip, karşısındakinin ne düşündüğünü sezebilen, hazırcevap ve hazırlıksız konuşabilen bir kimse idi.
îşte, mutezilenin hocalarından biri olan İbrahim b. Seyyar el-Nezzam. Bu zat zeki, çok güzel konuşan, konuşması tesirli, edip ve şair bir kimse idi.
Yine mutezilîlerden biri olan Ebu Osman Emr el-Câhiz hakkında, Sabit b. Kurra el-Saibî şunları söyler. «Ebu Osman el-Câhiz, müslümanlarm hatibi, ilm-i kelamcıların hocası, eskilerin ve bütün hatiplerin efendisi, konuştuğu zaman belagatıyla meşhur hatiplerden «Sahban» a benzer, münazaraya giriştiğinde ise, meşhur münazaracı «Nazzam» gibidir. Arap dilinin ve edebiyatın üstadıdır. Kitapları, gül bahçeleri, izah ettiği meseleler, çeşitli meyvelerdir. Onunla tartışmaya giren herkes, daha önce onu görmek zorunda kalırdı. Ona sataşan herkes ise sonunda ona boyun eğerdi.»[82]
I- Mutezilenin tartıştığı hasımları:
Mutezile fırkası;
a) Mecusî, dualist, cebriye ve bidatçılarla.
b) Fıkıh ve hadis âlimleriyle.
c) Eş´arî ve Matüridi´lerle.
Mücadele ve münazaralarda bulunmuşlardır.
Şimdi, mutezil´lerin, sırasıyla, heva ve heveslerine uyanlarla, bi-. datçılarla, kâfirlerle mücadele ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olup olmadığı hususunda da fıkıh ve hadis âlimleriyle geçen tartışmalarını anlatmaya çalışalım. Eş´arî ve Matüridılerle olan münakaşalarını ise, bu mezheplerin bahsine bırakalım.
a) Mutezilenin, şehevanî arzularına uyanlarla ve kâfirlerle yaptıkları münakaşalar:
Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Emevüer döneminin sonlarında ve Abbasilerin ilk zamanlarında. Zındıklar çoğalmış, müslümanların araşma, kalblerinde Farslarm ve başkalarının dinlerinden kalıntılar taşıyanlar sızmış, bu kişiler, müslümanlara karşı kin beslemiş, bazan yüzlerinden maskeyi kaldırmışlar, bazan da îslâm kisvesine bürünerek, hiçkimse farkına varıp tedbir almadan zehirlerini saçmak için, kendilerine ait bâtıl inançları aşılamışlardır.
Evet, zındıklardan birçoğu sinsice faaliyet gösterenlerdi, İslâm için en büyük tehlikeyi bunlar meydana getiriyordu. Çünkü bazı insanlar bunlara aldanıyorlardı.
Mutezile fırkası bunların karşısına dikildi, zındıkların, İslâma karşı saldırıya geçtiklerini kabul ettikleri her alanda onlarla çarpıştılar.
Daha sonra mutezüîler, kendilerini gizlemeyen, dualist ve dehrî-lerle karşı karşıya gelmişlerdir. Mutezilenin lideri Vâsıl, arkadaşlarını, zındıklarla savaşmaları için çeşitli şehirlere göndermiştir. Vâsıl, bizzat kendisi de îsiâmı savunmaya girişmiştir. Yazmış olduğu eserlerden biri de «Elf Mesele» (Bin Mesele) adlı kitaptır. Bu kitabı,
Hristiyanlıkla Mecusîlik birleştirilerek ortaya çıkartılan, Fars mezhebi «Manikeizm» e[83] cevap olarak yazmıştır. Vâsıl b. Ata´dan sonra gelen talebeleri de aynı yolu takip etmişlerdir.
Mutezililerin tartışma metodları güçlü, delilleri sağlam, konuşmaları fasih ve açık, kendileri ise, tahsil ettikleri ilimlerden ve yaptıkları tartışmalardan elde ettikleri büyük bir ikna gücüne sahiptiler. Öyle ki, müslüman olmayan bazı hasımları bunlarla yaptıkları tartışmalardan sonra müslüman oluyorlardı.
Mutezile tarihini yazan yazar şöyle der: «Ebu Huzey el-Allâf vasıtasıyla üçbinden fazla Mecûsî müslüman olmuştur. Çünkü Allâf, tartışmada çok mahir ve güçlüydü. İnsanları davet ettiği şey, kuvvetli, insanların kendisini davet ettikleri şey ise zayıftı.»
«İntişar» adlı kitapta, bu tartışmaların bir kısmı nakledilmektedir. Bunlardan biri de, bir «Manikeizm» mezhebine mensup olanla bir Mutezilî arasında geçtiği söylenen şu tartışmadır:
Manikeistler, doğru söylemenin yalan söylemeye zıt olduğunu, doğru söylemenin iyi olduğunu ve «Nur» dan geldiğini, yalan söylemenin ise kötü olduğunu ve «Karanlık» tan geldiğini iddia etmişlerdir. Bu sebeple Ebul Huzeyl´in talebesi İbrahim Nazzâm şunları sormuştur :
Nazzâm Söyleyin bakalım, bir insan tutar bir yalan söylerse bu durumda yalancı kimdir
Manikeistler Yalancı olan «karanlık» tır.
Nazzâm Şayet yalan söyleyen kişi, daha sonra yalan söylediğine pişman olur da «Ben yalan söyledim. Kötü bir şey yaptım.» derse bu takdirde «yalan söyledim.» diyen kimdir
Manikeistler (Bunun üzerine birbirlerine girmişler, ne söyleyeceklerini bilememişlerdir.)
Nazzâm Eğer, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım» sözünü «Nur» un söylediğini zannediyorsanız «Nur» yalancı olmuş olur. Çünkü yalan söyleme onun tarafından meydana gelmedi ve onun ağzından çıkmadı. Buna ilâveten yalan söylemek bir kötülüktür. Bu takdirde, Nur» tarafından bir kötülük meydana getirilmiş olur. Bu da sizin iddialarınızı yıkar. Eğer siz, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım.» diyenin »karanlık» olduğunu kabul ediyorsanız, karanlığın doğru söylemiş olduğu ortaya çıkar. Doğru söylemek bir iyiliktir. Bu takdirde karanlıktan hem doğru söz hem de yalan söz meydana gelmiş olur ki bu da sizin inancınıza göre birbirine zıt olan hayır ve şerrin birîeşmesidir.»
Bu tartışmadan anlaşılmaktadır ki, büyük bir araştırma, -zındıkları takip, söz konusudur. Ve mutezüîlerle tartışanların bütün yolları kesilmektedir.
Şerh el-Uyûn adlı eserin sahibi, adı geçen bu Nazzâm ile, her şeyde şüphe eden ve varlıkların bir gerçeği olduğunu inkâr eden sofist Salih b. Abdülkuddus´un arasında geçen diğer bir muhavereyi anlatır.
Adı geçen. Salih´in bir çocuğu ölmüştü. Ebul Huzeyl el-Allâf, sofist arkadaşına gitti. Yanında, henüz küçük bir çocuk olan ve yanından ayrılmayan Nazzâm bulunuyordu. Ebul Huzeyl, sofist arkadaşının ölen çocuğuna yanıp yakıldığını görünce ona şunları söyledi: «Sana göre insanlar, bitkiler gibiyse, oğluna acımana bir sebep göremiyorum.» Burada Huzeyl şunu demek istiyordu: (Sofistlere göre insanlar ve bitkilerin varlıkları bir gerçeğe dayanmaz. İnsanın değerlendirmesine tâbidir. Çünkü salih insanın ( gerçek mahiyetinde şüphe etmekteydi.) Bunun üzerine Salih şu cevabı verdi: «Ey Ebul Huzeyl, oğlum «Şükuk» adlı kitabı okumadığı için ona acıyorum.» Ebul Huzeyl: «Şükuk» kitabı nedir » dedi. Salih, «Benim telif ettiğim bir kitaptır. Onu okuyan, var plan şeyler hakkında şüpheye düşer, neticede ona, bunlar yokmuş kanaati gelir. Olmayan şeyler hakkında da şüphe eder. Neticede ona, o şeylerin var oldukları kanaati gelir.» dedi. Bunun üzerine Nazzâm müdahale ederek şunları söyledi: «Sen de oğlunun ölmesinden,şüphe et. Ölmüş olsa dahi onu ölmemiş kabul et. Yine sen, oğlunun bu kitabı okuduğunda şüphe et. Herne-kadar onu okumadıysa da sen, onu okuduğu kanaatine var.»
Bu son hadise ve benzerleri, Mutezile fırkasına mensup olanların ufuklarının geniş olduğunu, gönüllerinin dar olmadığını, dolayısıyla, kendileriyle mücadele eden gayr-i müslimlerle veya sapıklıklarını düzeltmek istedikleri sapıklarla dahi iyi ilişkiler kurmayı bilmişlerdir. Bu, âlimlerin davranış şeklidir. Âlimlerin gönlü, inanç bakımından kendilerine muhalif olanlara bile açıktır. Tâ ki Allah Tealâ onları hidayete erdirsin.
Biz, Mutezililerîe, zındık ve mürtedler arasında geçen bazı tartışmaları anlatmadan geçemiyeceğiz.
aa) Abbasi halifesi Memun´un, Horasanlı bir mürtedleması.
Memun, Mutezilîlerden sayılır. Bu sebeple o Mutezilelerden bahsederken «arkadaşlarımız» tabirini kullanırdı. Bu nedenle Memun´un, bu tartışması, Mutezile üslubuyla cereyan etmiştir.
Mehdi döneminde Horasanda bir kişi dinden çıkmış, bu kişi Halife Memun´a gönderilmiş ve aralarında şu tartışma geçmiştir:
Memun Seni, haklı olarak öldürmekten ise, yine seni haklı olarak sağ bırakmayı daha çok isterim. Seni itham altına sokmaktan ise, senin beraatine karar vererek serbest bırakmam benim için daha hoştur. Sen daha önce Hristiyan iken, sonra müslüman oldun. Sen orada daha fazla imkâna sahip olan ve çok yaşayan biriydin. Fakat sen, alışıp ısındığın şeyi yadırgadın, daha sonra bize sırt çevirerek kaçtın. Söyle bakalım, seni, daha önce sevdiğin ve ısındığın şeylerden nefret ettiren ve onları yadırgamana sebep olan şey nedir Eğer, bizde hastalığının ilacım bulursan, kendini onunla tedavi etmiş olursun. Hasta doktorlar dahi istişareye muhtaçtır. Şayet şifa bula-mazsan, ilaçlar derdine çare olamazsa, kendine karşı mazur sayılırsın. Artık kendi kendini kınamazsın. Eğer seni öldürürsek, şeriatın hükmüyle öldürürüz. Yahut da sen, meseleyi yeniden gözden geçirir ve sağlam bir karara varırsın. Ve böylece içtihadında, elinden geleni yaptığını, meseleyi ciddiyetle ele almada herhangi bir ihmalde bulunmadığım bilmiş olursun.
Mürted Beni nefret ettiren şey, aranızda gördüğüm çokça ihtilaflardır.
Memun Bizde iki türlü ihtilaf mevcuttur. Birincisi, ezan hakkında, cenaze namazında alman tekbirler hakkında, teşehhüd hakkında, bayram namazları hakkında ve bayramdan önce, farz namazlarının arkasından getirilen tekbirler hakkında ve fetva şekilleri hakkında ve benzeri mcselelerdeki ihtilaflar.
Aslında bunlar ihtilaf değil, alternatifler arasından birini seçmek, dar kalıplardan kurtulup meseleleri genişletmek ve zorlukları hafifletmektir. Meselâ: Ezanda ve kamette «Hayye alessalah» «Hay-ye alelfelah» cümlelerini ikişer defa söyleyen kimse günah işlemiş olmadığı gibi, sadece ezanda iki defa söyleyip kamette bir defa söyleyen kimse de günahkâr değildir. Bunlar birbirlerini ayıplamazlar ve kınamazlar. Bunu sen de gözünle görmekte ve bizzat şahit olmaktasın.
İkinci ihtilafımız ise, bize indirilen Kur´an-ı Kerîm´in ve bize bildirilen hadis-i şeriflerin aslında tam bir ittifak içinde bulunmakla birlikte, Kur´an´ımızın beylerinin ve Peygamberimiz (S.Â.V.)´in hadislerinin izahlarında ettiğimiz ihtilaflardır.
Eğer seni bu tip ihtilaflar nefret ettirdi de, ondan dolayı bu kitabı inkâra kalkıştıysan, şunu iyi bilmelisin ki, bu takdirde, Tevrat ve İncil´in lafızlarının indirilmesinde ittifak edildiği gibi,onlarda bulunan lafızların tevilinde de ittifak edilmesi, Yahudi ve Hristiyanlar arasında, lafızların tevili hususunda hiçbir ihtilafın bulunmaması gerekirdi. Ve yine senin, sadece lafızlarının tevili bulunmayan bir dile başvurman gerekirdi. Eğer, Allah Tealâ, kitaplarının, peygamberlerinin sözlerinin ve peygamberlerin vârisleri olan âlimlerin sözlerini tevile muhtaç olmayacak şekilde yaratmak isteseydi, elbette-ki yapardı.
Fakat bizlere, çaba harcamayı lüzumlu kılmayan bir din ve dünya verilmemiştir. Eğer durum böyle olsaydı zorluklar, mükellefiyetler ortadan kalkar, yarışmalar, rekabetler bulunmaz ve insanların birbirlerinden üstün olması sözkonusu olmazdı. Allah, dünyayı böyle bir esas üzerine kurmamıştır.
Mürted Şahadet ederim ki, Allah birdir, O´nun ne bir benzeri, ne de bir çocuğu vardır. Isa Mesih O´nun kuludur. Muhammed haktır ve sen de gerçekten müminlerin emirisin.
bb) Afşin b. Kâvs´m muhakemesi.
Bu muhakemeyi, İbn-i Cerir el-Taberî´nin tarihinde anlatıldığı şekliyle anlatıyoruz. Bu muhakeme, İslâm düşmanlarının, İslama karşı taşıdıkları kötü niyetleri tasvir ediyor. Bu muhakemeyi Mutezillierin yürüttüğünü beyan ediyor ve devlet idaresinde büyük idareci» mertebesine ulaşan bir kişinin kâfirliğini nasıl gizlediğini, devranışlarıyla sezdirdiği halde diliyle ikrar etmediğini ortaya koyuyor.
Bu muhakemeyi anlatmaya başlamadan evvel, doğuda İslâm memleketlerinde Fars iktidarını isteyen İranlılarla, îsiâm devleti içinde eski dinlerini ihya etmeye çalışan putperestler arasında yayılan zındıklıktan biraz bahsedelim:
İslâmm, kökünün söküp attığı devletlerin kalıntılarından meydana gelen güçler, ısMının nurunu söndürmek için harekete geçmişler, fakat eski hakimiyetlerini kuvvet kullanarak, tekrar elde edemedikleri için müslürnanların kalbinde İslâmm gücünü zayıflatmaya, eski dinleri tekrar ihya ederek mu Umanların arasında yaymaya, çalışmışlardır.
Farslar, Hristiyanhkla Mecusiliği, hatta bii loşun Hint felsefesinin de karışımı oları «Manikeizm» mezhebini yaymaya çalınmışlardır. Yine bunlar, Mecusiliği yeniden organize eden ve güç kullanmayı tavsiye eden Zerdüştlüğü yaymaya çalışmışlardır.
Yine Farslar, Deysan ve Markiyun adlı kişilerin fikirlerini yaymaya çalışmışlar ve malların, kadınların ortak olması lâzım geldiğini, herhangi bir şeyin kimseye özel olarak tahsis edilemiyeceğini iddia eden «Müzdek» in görüşlerine davet etmişlerdir. Böylece Farslar, İranda yayılmak suretiyle orayı tahrip eden bu mezhep vasıtasıyla İslâm devletini de tahrip etmek istemişlerdir.
Halife Mcnvn devrinde «Babek el-Hurreml» adlı bir kişi ortaya çıkmış, Manikeizm´i yaymaya çalışmıştır. Memun, Babek´e karşı kılıçla, düşüncelerine karşı ise, fikrî tartışmalarla, mücadele etmiştir. Bu tartışmaları bizzat Memun yaptığı gibi, gerek devlet idaresinde nüfuzları bulunan, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad ve Ah-med b. Ebî Duad gibi Mutezilîlerin ileri gelenleriyle, gerekse devlet idaresinde nüfuzu bulunmayan, Bişr el-Mutemir, Cafer b. Mübeşşir, Câhiz ve benzerleriyle yardımîaşmıştır.
Memun, kardeşi Mutasım´a, kendisinden sonra Babek el-Hurremi´ye uyanlarla savaşmasını vasiyet etmiştir. Mutasını da kardeşinin vasiyetini yerine getirmiş, en ileri gelen komutanlarından biri olan Afşin´i Babek´in üzerine göndermiş, Afşin, Babek ile savaşmış ve onu öldürmüştür.
Fakat ne gariptir ki, Babek´i öldüren Afşin de mümin değildi. Müslüman görünüyor, kendisinin ve Semerk antlıların çoğunluğunun, îslâmdan önceki dini olan putperestlik inancını taşıyordu. Afşin, Babek´e karşı yaptığı savaşta zafere ulaştıktan sonra, kendisi de muhakeme edilmiştir.
Afşin´i, tartışma hususunda mütehassıs olan, delilleri ortaya koymada ve güçlü, deliller bulmakta usta olan Mutezililerden iki kişi muhakeme etmiştir. Şimdi, Taberi tarihinin zikrettiği şekliyle bu muhakemeyi görelim.
Afşin huzura getirildi. O zamana kadar ağır bir mahkum muamelesi gönnüyordu. Muhakeme salonuna, yaptıklarından dolayı Afşin´i kınamaları için ileri gelen bazı kişiler de getirilmiş, mevki sahiplerinden hiçbiri unutulmamıştı.
"Afşin´le, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad münazara yapmıştı. Taberistan âmiri Mazyar, Mubez, Sefed krallarından biri olan Merzuban b. Türkeş ve Sefed halkından iki kişi, Afşin´in muhakemesinde hazır bulunanlardandı.
Abdülmelik, Sefed halkından olan ve üzerlerindeki elbiseleri eski ve yırtık olan o iki kişiyi çağırdı ve onlara «Size ne oldu » diye sordu. Bunun üzerine o iki kişi sırtlarını, açtılar ve etlerinin dayaktan çürümüş olduğunu ve sadece kemiklerinin kaldığını gösterdiler. Abdülmelik Afşin´e «Bunları tanıyor musun » diye sordu. Afşin «Evet tanıyorum. Şu imam, şu da müezzindir. Bunlar, «Eşrusene» denilen yerde bir mescit yapmışlar. Bunun üzerine, ben de onlara biner değnek vurdum. Çünkü Sefed kralı ile aramızda, herkesi, dininde serbest bırakacağımıza dair bir anlaşma vardı. Bunlar ise «Eşrusene» halkının putlarının bulunduğu bir binaya zorla girmişler ve putları çıkararak orayı mescit yapmışlardır. Bu nedenle ben de onların herbirerine biner sopa vurdum. Bu cezayı, tecavüzde bulunmaları ve halkın anlaşmasını ihlal ettiklerinden dolayı verdim.
Muhammed b. Abdülmelik İçinde, Allah´ı inkâr ifadeleri bulunan, altın, mücevherat ve kumaşlarla süslediğin yanındaki şu kitap nedir
Afşin Bu, babamdan bana miras kalan bîr kitaptır. İçinde Farslara ait edebiyat, hem de senin anlattığın inkâr meseleleri bulunmaktadır. Ben bu kitaptaki edebiyata ait bölümlerden faydalanıyor, diğer kısımlarıyla ilgilenmiyorum. Ben bu kitabı bu şekilde süslü olarak miras buldum. İhtiyacım olmadığı için de onun süslemelerini bozup almadım, olduğu gibi bıraktım. Bu kitap, senin evinde bulunan Müzdek´in kitabına ve Kelile ve Dinine kitaplarına benzemektedir. Bunun, insanı dinden çıkaracağını sanmıyordum.» Daha sonra Mubez ileri çıkarak şunları söyledi: Mubez Bu adam, boğulan hayvanları yiyor ve beni de yemeye zorluyordu. Boğulan hayvanların etinin, kesilen hayvanların etinden daha tatlı olduğunu iddia ediyordu. Bu adam ayrıca, her şarşamba günü siyah bir koyun öldürür, onu kılıcıyla iki parçaya böler, parçalarının arasından yürüyerek geçer, dalıa sonra onun etini yerdi.
Bu adam birgün bana şunları söyledi: «Ben bu milletin içine girdim ve sevmediğim herşeyi yapmak zui unda kaldım. Bunların yüzünden zeytinyağı yedim, deveye bindim ve takunya giydim. Fakat, bu ana kadar benden hiçbir tüy düşmedi. (Yani avret mahalli ve diğer yerlerin pis kıllarını hiç temizlemedim.)»
Afşin Söyler misiniz bana Bunları anlatan kişi, dinen, kendisine güvenilen bir kimse midir (O anda Mubez, henüz müslüman olmamıştı. Halife Mütevekkil döneminde Islama girdi.)
Orada bulunanlar «Hayır» dediler. Bunun üzerine:
Afşin Kendisine güvenmediğiniz ve adaletli kabul etmediğiniz bir kişinin şahitliğini kabul etmenizin anlamı nedir dedi ve sonra Mubez´e yönelerek, ona şunları söyledi. Benim evimle senin edinin arasında, herhangi bir kapı veya pencere mi var da, ordan beni gözetliyor ve yaptıklarımı biliyorsun
Mubez Hayır.
Afşin (Mubez´e yaklaşarak) Ben seni evime alıp sırlarımı sana açıklayıp, Farsçaya ve Farslara karşı sevgim olduğunu anlatıyor muydum (Neden şimdi benim aleyhimde bulunuyorsun )
Mubez Evet.
Afşin Eğer, sana gizli olarak anlattığım sırlarımdan birini açıklarsan, o takdirde sen, dinine güvenilmeyen, sözünde durmayan biri olursun.
Bunun üzerine Mubez geri çekildi. Merzuban b. Türkeş ileri geçti. Orada bulunanlar Afşin´e: Bunu tanıyor musun dediler. Afşin de: Hayır, dedi. Bunun üzerine Merzuban a: Peki, sen bunu tanıyor musun dediler. O da: Evet bu Afşin´dir, dedi. Sonra oradakiler Afşin´e; Bu, Merzuban´dır. dediler.
Merzuban (Afşin´e) Ey yalancı! Sen, nasıl kendini savunuyor ve birtakım hilelere başvuruyorsun
Afşin Ne diyorsun sen ey uzun sakallı
Merzuban Memleketinin halkı sana yazdıkları yazılarda nasıl hitap ediyorlar
Afşin Babama ve dedeme hitap ettikleri şekilde yazıyorlar.
Merzuban O halde nasıl yazdıklarını söylesene.
Afşin Hayır söyleyemem.
Merzuban Onlar sana Eşrusene diliyle şöyle şöyle yazmıyorlar mıydı
Afşin Evet.
Merzuban Bunlarm mânâsı; «Kul olan filan oğlu falandan İlaha...» demek değil midir
Afşin Evet, öyledir.
Muhammed b. "Abdüîmelik Hiç. müslümanlar. böyle bir sözün kendilerine söylenilmesine katlanabilirler mi Ben, sizin en yüce Rabbinîzim.»[84] diyen Firavundan ne farkın ka,ldı
Afşin Bu, dedeme, babama ve îslâma girmeden önce halkın bana karşı bir davranış şekliydi. Bana itaatten ayrılmamaları için kendimi onlardan aşağı düşürmek istemedim.
Bunun üzerine orada hazır bulunanlardan, İshak b. İbrahim b. Mus´ab, Afşin´e şunları söyledi: Hz. Haydar, sen, Firavunun iddia ettiği şeyleri iddia ettiğin halde, nasıl olur da Allah´a yemin edersin, biz de sana inanırız, yeminini kabul edebiliriz ve sana müslürnan muamelesi yaparız
Daha sonra Taberistaıı âmiri Mazyar ileri geçti. Orada bulunanlar Afşin´e: Bunu tanıyor musun dediler. Afşin: Hayır, dedi. Bu defa Mazyar´a: Sen bunu tanıyor musun diye sordular. Mazyar: Evet tanıyorum. Bu, Afşin´dir, dedi. Orada bulunanlar Afşin´e «Bu, Mazyar´dır.» dediler. Afşin : «Şimdi onu tanıdım» dedi. «Hiç onunla yazıştm mı » diye sordular. Afşin: «Hayır» dedi. Mazyar´a dönerek: «Bu sana herhangi bir şey yazdı mı » dediler.
Mazyar: «Evet, bunun kardeşi Haşin, benim kardeşim Kûhiyar´a şunları yazdı. «Şüphesiz ki bu aydınlık dine benimle senin babandan ve Babek´den başkası yardım etmiyordu. Babek, ahmaklığından, kendi kendini öldürttü. Öldürülmesine engel olmak için elimden gelen herşeyi yaptım. Fakat ahmaklığı, onu, düştüğü sonuca sürükledi. Eğer sen bu İşe karşı çıkarsan, insanların, senin üzerine salacakları, benden başka herhangi bir kimse yoktur. Benimle beraber ise, süvariler ve cengaverler bulunmaktadır. Şayet seninle birleşirsem, bizimle, Araplar, Mağripliler ve Türklerden başka savaşacak kimse yoktur.
Bir Arap bir köpek gibidir. Önüne bir parça ekmek at, sonra başım demir topuzla Su sinek Mağripliler ise, başları yenecek kimselerdir. Şeytanın çocukları Türklere gelince, bir saat içerisinde okları biter. Sonra süvariler onlara bir hamle yapar ve köklerini kurutur. Böylece din, Parsların dini olur.»
Bunun üzerine Afşin şöyle söyledi.
Afşin Bu adamın, kendi kardeşi ile benim kardeşime isnad ettiği olayla´benim uzak ve yakından hiçbir alâkam yoktur. Kaldı ki, ben bu mektubu, onu kendime çekmek ve güvendirmek için yazmış olsaydım, kötü bir şey yapmış olmazdım. Çünkü, halifeye güç ile yardım ettiğim gibi, taktik ve hile ile de yardım etmem çok yerindedir. Bu yolla onun kafasını koparır, halifeye getirirdim. Ve büyük bir mükâfat elde ederdim. Nitekim, halifenin nezdinde, Abdullah b. Tâhir böyle bir mükâfat kazanmıştır.
Bundan sonra Mazyar geri çekildi. Afşin´in Merzuban b. Türkeş´e söyledikleri ve İshale b. İbrahim´in de konuştukları bitince İbn-i Ebi Duad Afşin´i azarladı. Bunun üzerine Afşin Ebu Duad´a şunları söyledi: «Ey Ebu Abdullah! Sen, öyle bir adamsın ki, boyun bağım açıyorsun, onu tekrar boynuna bağîaymcaya kadar bir topluluğu imha ediyorsun.
İbn-i Ebi Duad. (Afşin´e) Sen sünnet oldun mu
Afşin Hayır.
İbn-i Ebu Duad Bunu yapmana engel neydi Halbuki kişinin Müslümanlığı bununla tamamlanır.
Afşin İslâm dininde takıyye yapmak yok mudur [85]
İbn-i Ebu Duad Evet vardır.
Afşin Korktum ki, vücudumdaki bu organın ucunu kesersem
ölürüm.
İbn-i Ebu Duad Sen, savaşlarda oklar atıyor ve kılıç sallıyorsun. Bu durum seni harpten geri bırakmıyor da, küçük bir deri parçasını koparmaktan mı çekiniyorsun
Afşin Savaş, beni zorlayan bir zaruret halidir. Ortaya çıktığı zaman ona katlanırım. Bu mesele ise, kendi kendime yapacağım birşeydir. Ayrıca, sünnet yaptırırsam canımın güvenlik içinde olacağına güvenemiyorum. Sünne´t olmamanın, kişiyi İslâmdan çıkaracağını da şimdiye kadar bilmiyordum. .
İbn-i Ebu Duad "Artık Afşin´in chırumu anlaşılmıştır, dedi ve hapsedilmesini emretti.[86]
İşte bu, Afşin´in muhakemesi ve tartışmalarıdır. Bu muhakeme, Mutezile ´mezhebine mensup olanların, sapıklık ve zındıklıkla itham edilenlerin karşısına nasıl dikildiklerini gösteriyor. Ve cereyan ettiği çağın durumunu tasvir ediyor. Öyle ki, bazı topluluklar, kendilerini İslâm´a girmiş gibi göstermişler ve içlerinde başka bir din gizlemişlerdir.
Eğer Afşin´e yöneltilen ithamlar doğruysa bu, kalpleri bozuk olanların komutanlık mertebesine kadar ulaştıklarını göstermektedir. Ve bu muhakeme bizleri, Afşin hakkında şu üç neticeye vardırmaktadır.
1 Şu bir gerçektir ki, Afşin´in kalbine iman girmemiştir. O, savaşçı ve gözü pek bir askerdi. Allah´a iman etmediği gibi, putlara da iman etmiyordu. Onun tek amacı devlet kademelerinde en yüksek mertebelere ulaşmaktı. İşte bu sebepledir ki Afşin, Babek el-Hur-remî ile savaşma teklifini hiç tereddüt etmeden kabul etmiş ve onu yok etmiştir. Böylece, halife nezdinde itibar kazanmak istemiştir.
2 Afşin´in Babek el-Hurremfye karşı takındığı tavır, Babek´in galip gelmesini arzu edenleri kızdırmış ve onların Afşin´i ihbar etmelerine ve ele vermelerine sebep olmuştur. Muhakemede hazır bulunan bütün şahitlerin, putperest oluşları bizleri bu neticeye vardır mıştır. Zira insanın hatırına şöyle bir soru gelmektedir: Niçin görünüşte müslüman olan Afşin´in aleyhine şahitlik etmek için, dinleri İslama ters olan kişiler seçilmiştir
3 Muhakemeden çıkardığımız üçüncü sonuç ta şudur. Afşin´in Araplara karşı büyük bir kini vardı. Ve çok sert, çok merhametsiz ve çok zorba bir adamdı. Eğer böyle olmasaydı, imama ve müezzine, ancak iman ve insanlıktan nasibi olmayan bir kişinin yapabileceği bu ağır işkenceyi yapmazdı.
b) Mutezilenin, fıkıh ve hadis âlimleriyle münakaşaları. (Kor´an´ın mahluk olup olmadığı meselesinde)
Kur´an-ı Kerîm´in mahlûk (yaratılmış) olup olmaması meselesi Mutezilenin tarihi ile paralel yürür. Mutezilîler her anlatıldığında hatıra bu mesele gelir. Çünkü, Abbasiler döneminde bu meseleyi onlar ortaya atmışlar ve Abbasî halifesi bunların görüşüne dayanarak fıkıh ve hadis âlimlerini, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu söylemeye zorlamış ve bu âlimlerin bir kısmının başına birçok musibetler, gelmiştir.
Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, üç Abbasi halifesi; Memun, Mu´tasım ve Vâsık dönemlerinde bütün insanların zihinlerini meşgul etmiş ve düşüncelerin çarpışmasına, inanç hürriyetinin yok edilmesine sebep olmuştur.
Yine bu mesele yüzünden, bu konu hakkında görüş beyan etmekten çekinenler ve dinî nassîarm sınırlarını aşmak istemeyenler, büyük işkenceler görmüşlerdir. Bunların hiçbir günahı yoktu. îşkence görmelerinin tek sebebi, çeşitli düşünce akımları ve fikrî yanılgılar içinde doğru yoldan sapacaklarından korkarak, kendilerini Allah Tealâ´nın kitabına ve Resulullah´m sünnetine vermeleri idi.
Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, yukarıda anlatılan üç halifenin dönemlerinden daha önce mevcuttur. Kur´an´m mahluk olduğunu Ca´d b. Dirhem söylemişti. Ve bu sözünden dolayı onu, Küfe valisi, Halid b. Abdullah el-Kasrî Öldürmüştü.
Yine bu sözü Cehm b. Safvan da söylemişti. Bu adam, Cebriye mezhebini anlatırken izah ettiğimiz gibi, Allah´ın «Kelâm» sıfatını inkâr ediyordu. Cebriyecilerin inançlarına göre, «Kelâm» sıfatının inkâr edilişinin sebebi, Allah´ı, yaratılanlara benzetmekten uzaklaştırmaktır, îşte aynı bu nedenle Kur´an-ı Kerîm´in, Allah tarafından yaratıldığı ve «Kadim» olmadığı meselesi ortaya çıkmıştır.
Daha sonra Mutezilîler ortaya çıktılar. Kur´an-ı Kerim´de zikredilen Allah Tealâ´nm «Sıfat-ı subutiyesini» bütünüyle reddettiler. Kur´an-i Kerim´de zikredilen «Sıfat-ı subutiyelerin» bizzat, Allah´ın zatının isimleri olduğunu ve Allah´ın sıfatları olmadığını iddia ettiler. Bu sıfatlar, «Hayat», «İlim», «Semi», «Basar», «İrade», «Kudret»,. «Kelam» ve «Tekvin» sıfatlandır,
Mutezilîler, ´Allah Tealâ´nm «Kelâm» sıfatını da inkâr ettikleri için, Allah´ın konuştuğunu kesinlikle reddettiler,
«Allah Musa ile konuştu.»[87] âyetinde beyan edildiği gibi, Kur´-an-ı Kerimde Allah´a konuşmayı isnad eden âyeti şöyle yorumlamışlardır : «Allah Tealâ herşeyi yarattığı gibi, konuşmayı da ağacın içinde yarattı ve ağaç konuştu.»
Mutezilîler, «Kelâm» Allah Tealâ tarafından yaratılmıştır. «Kur1-an, Allah´ın mahlukudur» sözlerini bu esasa dayandırmışlar ve Abbasiler döneminde Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesinde yoğun bir tartışmaya girişmişlerdir. Bir kısım fıkıh âlimleri de bunlara katılmıştır. Meselâ: «Bîşr b. Gayyas el-Mureysî» Mısır fuka-hası arasında büyük bir mevkii bulunmasına rağmen, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu söylemiştir. Bu zatın hocası ve İmam Ebu Hanife´nin talebesi olan İmam Ebu Yusuf, Bişr´e, bu iddiasından vazgeçmesini telkin etmiş, fakat Bişr vazgeçmemiştir ve Ebu Yusuf onu bu yüzden meclisinden kovmuştur.
Kur´an´ın mahluk olup olmadığı hakkındaki tartışmalar, Harun er-Reşid döneminde başlamıştır. Harun er-Reşid, inanç mevzularında -tartışmayı ve felsefelerin görüşleri ışığı altında münakaşa yapmayı teşvik eden bir zat değildi. Bilakis onun, inanç meselelerinde tartışanları hapsettiği, Mutezilîlerin de bunlardan olduğu rivayet edilmektedir. Bu sebeple Harun er-Reşid, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki konuşmaları teşvik etmemiştir. Kendisine, Bişr b. Gayyas el-Mureysî´nin, Kur´an-ı Kerim hakkındaki sözleri ulaşınca şunları söylemiştir: «Eğer, "Allah onu benim elime düşürürse yemin olsun ki onu öldürürüm.» Bu yüzden Bişr, Harun er-Reşid dönemi boyunca gizlenmiştir.
İktidara Memun gelince, Muteziîiler çevresine toplanmış, Mcmun en önemli adamlarını bunlardan seçmiş ve onlara en büyük ikramlarda bulunmuştur. Öyle ki, Memun´un yanına, Mutezile mezhebinden olan Ebu Hişam el-Futî gelince Memun onu takdir ettiğinden yerinden kımıldayarak ayağa kalkmaya dahi yeltenirmiş. Halbuki Meraun başka hiçbir kimseye böyle davranmazmış. Bunun sebebi, Memun´un, Mutezile imamlarından olan Ebul Huzeyl el-Allaf in, «Dinler ve mezhepler tarihinde» talebelerinden oluşudur. Memun bu talebeliği ile ve halifeliği boyunca ilimle meşgul olmasıyla Mutezileden sayılmıştır.
Memun, dinler ve mezhepler tarihi mevzularında münazara meclisleri tertip ederdi. Bu yarışmanın gözde adamları ve bu sahanın ileri gelenleri Mutezililerdi. Çünkü bunlar, akli ilimleri çokça okumuşlardı. Mutezilîler, Memun´un yanında itibar gördüklerini anladılar. Memun´un özellikle ileri gelen adamlarını bunlardan seçmesi ve Ahmed b. Ebî Duad´ı en yakın adamlarından yapmsaı, Mutezilîîere daha fazla güç kazandırdı. Hatta Memun, vefatı esnasında, kardeşi Mu´tasım´a Ahmed b. Ebî Duad´ı tavsiye ederek ona şunları söyledi: «Ebu Abdullah Ahmed b. Ebî Duad» senden ayrılmasın. Onunla her işinde istişare et. Çünkü o, bu işe lâyık bir kimsedir.»
Memun ile Muteziliier arasındaki bu fikri beraberlik ve Memun´un özel ve umumî işlerinde bunları kendisine yaklaştırması Mutezililerin, Memun´a, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu açıkça ilan
ettirmelerine sebep olmuştur.
Memun ileri ikiyüzoniki tarihinde Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu ilân etmiş, bu hususta meclisinde bulunanlarla tartışmalar yapmış ve delillerini öne sürmüştür. Bununla beraber Memun, insanları, inanç ve görüşlerinde serbest bırakmış ve onları benimsemedikleri bir görüşe, tartışmak istemedikleri bir düşünceye zorlamamıştır. Ne yazık ki Memun ölüm yılı olan Hicrî ikiyüz onsekiz tarihinde, Mutezililerin teşvikleri sonunda, insanları zorla Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğu inancını benimsemeye zorlamış hatta bu hususta kuvvete başvurmuştur.
Memun bu girişimine, «Rakka» Iö şehrinde bulunduğu bir sırada, Bağdattaki yardımcısı îshak b. İbrahim´e mektuplar göndererek, fıkıh ve hadis âlimlerini imtihana çektirip, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu zorla söyletmekle başlamıştır.
Memun, evvelâ devlette vazifeli olanları veya idarecilerle, idari emirleri uygulayanlarla ilişkileri bulunanları meselâ; mahkemelerde şahitlik edenleri zorlamakla başladı. Memun´un, Îshak b. İbrahim´e gönderdiği birinci mektubun son bölümünde şunlar anlatılmaktadır. «Çevrende bulunan kadıları topla, müminlerin emirinin mektubunu onlara oku. Önce onları imtihan et. Kur´an-ı Ka´in mahluk olduğu ve sonradan yaratıldığı hususundaki inançları. ortaya çıkar ve onlara deki: Müminlerin emin dinine, Allah´ı birlemedeki samimiyetine ve kesin inancına güvenmediği kimselerle, yaptığı işlerde yardımlaş a m ayacak ve halkının işlerini emanet ettiği bu gibi kimselere artık güvenmeyecektir. Onlar bu inancı kabullenir, müminlerin emirinin görüşüne katılır ve hidayet ve kurtuluş yolunda bulunurlarsa onlara emret, insanlara şahitlik için kendilerine gelen şahitleri çok iyi tedkik edip, Kur´an hakkındaki bilgilerini sorsunlar ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, sonradan meydana getirildiğini kabul etmeyen ve bu görüşü benimsemeyenin şahitliğini kabul etmesinler ve bunların şahitlik ettikleri hadiselerin altına imza atmasınlar. Müminlerin emirine, tayin ettiğin hakimlerden gelen bu husustaki bilgileri ve onlara bu hususta emirler verdiğini yaz. Sonra işi bizzat sen yürüt. Peşlerini takip et ki, Allah Tealâ´nm gönderdiği hükümler, dinde basiret sahibi olanların ve Allah´ı birlemede ihlaslı olanların şahitlikleriyle tatbik edilmiş olsun.»[88]
Bu mektuptan anlaşılıyor ki Memun, bu sözü söylemeyeni devlet vazifesinden mahrum etme, şahit ise şahitliğini kabul etmeme cezasmdan başka bir ceza ile cezalandırmam aktadır.
Memun, ikinci mektubunda, devlet idaresinde görevi bulunan ve bunlarla münasebeti olanlara ilaveten, fıkıh ve hadis âlimlerinin, fetva, eğitim ve irşad makamında bulunan herkesin sorguya çekilmesini, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki cevaplarının, kendisine gönderilmesini emretmiştir. İshak İbn-i İbrahim, bunları sorguya çektikten sonra cevaplarını Memun´a gönderiyordu. Çoğunluk, bu mesele hakkında kesin karar vermemeyi ve susmayı tercih ediyordu.
Memun yazdığı üçüncü mektupta ise, sert davranmıştır. Kur an-ı Kerim´in mahluk olup olmadığı hakkında çekimser kalanları küçümsüyor, onları tenkid ediyor ve haklarında alcı sözler söylüyordu. Memun, bununla da yetinmedi, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu söylemeyeni ere ağır cezalar koydu.
Üçüncü mektupta şunlar anlatılmaktadır: «Mektubunda» emirel müminine adlarım yazdığın ve emirel mümininin bu mektubunda sana zikrettiği, yahutta zikretmek istemediği kişilerden, ´Allah´a ortak koşmaktan vazgeçmeyenleri, ellerini kollarını bağlayarak emirel mümininin ordusuna gönder. Bunlarla birlikte, kendilerini yollarda koruyacak ve emirel mümininin ordusuna varıncaya kadar onlara bekçilik edecek muhafızlar gönder. Muhafızlar bunları güvenilir ellere teslim etsinler. Böylece müminlerin emiri bunlara nasihatta bulunsun. Şayet, düşüncelerinden vazgeçmez ve tevbe etmezlerse, inşallah bunların hepsini kılıçtan geçirecektir. Kuvvet ancak Allah´ındır.»[89]
Bu mektuptan da anlaşılıyor ki Memun, devlet vazifelerinden mahrum etme cezasını ağırlaştırarak, idam tehditleri savurmaktadır.
İshak b. İbrahim, düşünmeden derhal Memun´un emrini uygulamaya başladı. Fıkıh ve hadis âlimlerini, müftüleri topladı, onlan, kendilerinden istediğini ikrar etmez, söylemek istediğini söylemezlerse, ağır bir cezaya çarptıracağını, çekinmeden Memun´un reva gördüğü hükmü yerine getireceğini ve ağır cezalar vereceğini anlattı. Bunun üzerine âlimler, onun istediği gibi konuştular ve o mezhebi kabullendiklerini ilân ettiler.
´Ancak, Allah Tealâ, dört kişinin kalplerini pekiştirdi ve onlara cesaret verdi. Haklarında, Allah Tealâ´nm emir ve hükümlerine dayandılar, cesaretle sözlerinde ısrar ettiler. Bunlar, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, el Kavariri ve Seccade idi. Bu zatlar iplerle bağlandılar ve zincirlere vuruldular. îlk geceyi zincirlere bağlı olarak geçirdiler. Ertesi sabah Seccade Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul etti. Onun zincirlerini çözdüler ve serbest bıraktılar. Diğerleri ise aynı durumlarında devam ettiler.
İkinci gün .aynı sorular tekrar soruldu. Kavarîri´nin iradesi zayıfladı. Kur´an´m mahluk olduğunu kabul etti. Bunun üzerine onun da zincirleri çözüldü. Geriye iki kişi kaldı. Onların üçüncüsü ise, Allah idi. Bu iki zat, Tarsusta Memun´un huzuruna çıkmak üzere, zincirlerle bağlı olarak gönderildiler. Muhammed b. Nuh, yolda şehid oldu. İshak b. Ahmed, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul edenlerin serbestçe Memun´un huzuruna çıkmalarım istedi. Bunlar, Tarsusa gidip Memun´un huzuruna çıkacaklarına dair kefiller bıraktılar. Yolda giderlerken Memun´un ölüm haberini duydular. Fakat, (Allah onu affetsin) Memun, dünyayı kardeşi´Mutasım´a bir vasiyet bırakmadan terketmedi. Vasiyetinde kardeşine, Kur´an-ı Kerim hakkındaki görüşlerine sımsıkı sarılmasını, insanları zorla buna davet etmesini tenbih etti.
Memun, kafasını şartlandıran bu düşüncenin, uyulması gereken bir dinî hüküm olduğunu, buna davet edilmeyip, insanlar bunu kabule zorlanmadıkça, sorumluluğundan kurtul un amayacak bir dinî vecibe olduğunu zannediyordu.
Vasiyetinde şunlar vardı. «Ey Ebu İshak, bana yaklaş, dilediğin gibi öğütte bulun. Kur´an-ı Kerîm´in mahluk oluşu meselesinde kardeşinin yolunu tut.»
İşte bu vasiyet sebebiyle Memun´un ölümünden sonra fitne fesat bitmemiş, bilakis daha da genişlemiş, fitnenin doğurmuş olduğu kargaşa ve sızlanmalar artmış ve bu mesele, takva sahibi, âlim, fıkıh ve hadis bilginleri ve fetva makamında bulunanlar için dönüp dolaşan bir bela haline geldi.
Ahmed İbn-i Hanbel, bu belanın içinde kalmaya devam etti. Vücudu kamçılarla yara bere içinde bırakıldı. Buna rağmen bu zat, musibetlere göğüs gerdi, hiçbir zaman inancından taviz vermedi. Onsekiz ay hapiste kaldı, Boyun eğmeyeceğinden ve isteklerini kabul etmeyeceğinden ümitlerini kestiler. Nihayet onu serbest bıraktılar.
Ahmed İbn-i Hanbel tekrar fetva makamına ve hadis hocalığına döndü. Mutasım ölünceye kadar aynı vazifeye devam etti.
Vâsık iktidara gelince, aynen bu hususta babasının izinde yürüdü. Görüşüne katılmayanlara büyük işkencelerde bulundu. Fakat Vâsık, İmam Ahmed´e daha fazla işkence yapmayı uygun bulmadı, onu sürgün etti. Fetva vermesine mâni oldu ve ona şunları söyledi. «Kimseyle görüşmeyeceksin. Benim bulunduğum şehirde kalmayacaksın.» Bundan sonra İmam Ahmed, gizli olarak yaşadı. Namaza dahi çıkamıyorüu. Nihayet, bu haldeyken vefat etti.
Vâsık dönemindeki zulüme, sadece İmam Ahmed uğramamış, başkaları da bundan kurtulamamışlardır. Diğer şehirlerde bulunan âlimler, Bağdat´a gönderiliyor, bu meselede sorguya çekiliyor ve kalblerinde sakladıkları inançlarını açıklamaya zorlanıyorlardı. Bunlardan biri de îmam Şafii´nin arkadaşı, Mısırlı fıkıh âlimi, Yusuf b. Yah el-Buveytî idi. Bu zat, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu söylemeye davet edildi. Fakat o, bunu söylemeyince, zincire vuruldu ve. mükâfatını Rabbmdan bekleyerek, zincirler arasında ruhunu Hakk´a teslim etti.
Yine bu alimlerden biri de Naîm b. Hammad idi. Bu zat, eli kolu bağlı olarak Vâsık´in zindanlarında can verdi.
Yine, bu âlimlerden biri de Ahmed b. Nasr el-Huzaî idi. Vâsık, bu zatı, kendi görüşlerini benimsemediği için öldürdü ve astı.
Mutezilelerden olan Sümame b. Eşres´in, Ahmed´i, Vâsık´a şikâyet ettiği ve Vasık´m da, sonunda Ahmed´i öldürdüğüne pişman olduğu ve Sümame´ye ve onun öldürülmesine teşvik eden herkese sitemde bulunduğu rivayet edilmektedir.
Âlimler, Hakkın sesini boğan bu kör fitnede, merhamet sadasını susturan bu şiddetli bela içinde yıllarca yaşadılar. Bu meseleye dalmamak büyük bir suç sayılıyor, herhangi bir müslüman bu hususta mazur görülmüyor, bir mümin, geçmişteki iyiliklerinden veya güzel ahlâkından yahut güzel davranışlarından ve insanların, kendisine karşı saygı duymasından dolayı dahi affedilmiyordu. Musibetler gittikçe arttı, fitne fesat devam etti. öyle ki, insanlar bu durumdan iyice usandı. Hattâ bu.düşünceyi savunanlar bile bu işten bıktılar. Bir takım insanlar yanında bu mesele artık alay konusu edilir oldu.
Komikliği ile meşhur Ubade adında bir kişinin, birgün, halife Vâsık´m huzuruna gelerek onunla şunları konuştuğu anlatılır:
Ubade Kur´an-ı Kerîm hususunda Allah, sana büyük bir mükâfat versin. C3u deyim, Ârapçada «Başın sağ olsun» demektir.)
Vâsık Vay senin haline! Hiç, Kur´an-ı Kerim ölür mü
Ubade Ey müminlerin emiri! Her mahluk (yaratılan) ölmeye mahkumdur. Vallahi ey emir! Kur´an-ı Kerim öldükten sonra in-´ sanlara teravihi kim kıldıracak
Vâsık (gülerek) Allah, kahretsin seni, yeter sus!
Muhammed Kemaleddin el-Demirî «Hayatül hayvan» adlı kitabında şunları anlatır: «Vâsık, hayatının sonlarına doğru, Kuran-ı Kerim´in mahluk olduğu görüşüne katılmayanlara işkence yapmaktan vazgeçmiştir. Bunun" sebebi ise; birgün işkence görenlerden ihtiyar bir hoca, Vâsık´m huzuruna çıktı ve, muhakemeyi yürüten Ah-med b. Ebî Duad´a şunları söyledi: «Sen, Resulullah (S.A.V.)´in, Hz. Ebubekir´in, Hz. Ömer´in, Hz. Osman´ın ve Hz. Ali´nin davet etmedikleri bir şeye insanları davet ediyorsun. Sen ya ´Onlar bunu biliyorlardı» yahut ta «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı» demek zorundasın. Eğer «Onlar bunu biliyorlardı, fakat söylemeyip sustular» dersen bana da, sana da, onların yaptıkları .gibi susmak gerekir. Şayet dersen ki, «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı, fakat ben bildim.» Ey ahmak oğlu ahmak! Peygamber (S.A.V.)´in ve Hulefa-i Raşidi´nin bilmediği bir şeyi sen mi bileceksin » Vâsık bu sözleri işitince yerinden fırladı ve ihtiyarın bu sözlerini tekrarlamaya başladı... İhtiyarı affetti. Ve oğlu Muhtedî´nin de anlattığı gibi, ısrarla sürdürdüğü bu davranışından vazgeçti.[90]
Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası:
Bu mesele hakkındaki ihtilafta bir taraf Mutezililer, diğer tar ise fıkıh ve hadis âlimleriydi. İhtilafın şiddetli dalgaları bizlere, "bizzat mevzuu ve mevzudaki ihtilaf noktasını unutturmam aladır.
Belki de İmam Ahmed´in görüşü, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşüyle birleşmekte ve onların görüşünü de bize yansıtmaktadır.Bu nedenle, İmam Ahmed´in görüşünü izah etmek, fıkıh ve hadiselilerinin görüşünü izah etmek demek olacaktır.
İmam Ahmed´in görüşünü ve Mutezilüerin, katı tutumlarım ina girişmeden önce şunu iyi bilmeliyiz ki, İmam Ahmed b. Hanbc in de içlerinde bulunduğu, görüşlerine itibar edilen âlimler;
a) Kur´an-ı Kerîm´i okumanın hâıdis olduğu (sonradan yaı tıldığı), onun harflerini telaffuz etmenin (söylemenin) hadis olc ğu hakkında ittifak etmişlerdir.
b) Kur´an-ı Kerîm´de, yazılarla şekillendirilmiş harflerin hâı olduğunda hiçbir şüphe olmadığı hususunda da ittifak etmişlere Bu âlimler, Kur´an-ı Kerîm´c iki açıdan bakılacağını söylemişlere
a) Bu noktadan hareket edilirse, Kur´an-ı Kerim´in kaynağı bakış açısı Kur´an-ı Kerim´in kaynağının, Allah Teaîâ olduğunu, Allah Tealâ´nın konuşma sıfatının bulunduğu ve Kur´an-ı Kerim onun kelamı olduğu ortaya çıkar.
b) Kur´an-ı Kerim´deki harflere ve harflerden meydana ge kelimelere, kelime ve cümlelerden anlaşılan mânâlara bakış açısı İşte, ihtilafın esas noktası bu son iki bakış açısıdır.
Birinci bakış açısı bakımından Mutezililer, Allah Tealâ´nın, nuşma sıfatının olmadığını, çünkü böyle bir sıfatın, ancak yar landa bulunabileceğini iddia etmişler, Kur´an-ı Kerîm´de Allah Telâ´ya «konuşma» isnad edilen her âyeti, «Allah Tealâ konuşmayı, nuşulân yerde yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir. Meselâ; Allah´ım, Hz Musa ile konuşmasını, «Allah Tealâ, konuşmayı ağe yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir.
Mutczili olmayan fıkıh ve hadis âlimleri ise, Allah Tealâ´j «Konuşma» sıfatının bulunduğunu, bu sebeple,. Kur´an-ı Kerim Allah kelâmı olduğu, dolayısıyle Kur´an´m, diğer yaratılanlar , mahluk olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.
İkinci bakış açısına göre ise ki bu da Kur´an-ı Kerîm´de oku harflere ve harflerden anlaşılan manalara bakış açışıydı. Mutezililer kendilerine has metodlarla hareket ederek, okunan harflerin ve anlaşılan mânâların, Allah tarafından yaratılan şeyler olduğunu söylemişlerdir.
îmanı Ahmed ve ehl-i sünnetten onun görüşünü benimseyenler, Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâlarının, Allah Tealâ tarafından yaratılan bir mahluk olmadığını, çünkü bunlar, Allah Tealâ´nın kelâmının bir dış görüntüsü olduğunu söylemişlerdir.
O halde Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâları «Kadim» (başlangıcı olmayan) mıdır Bu soru hakkında İmam Ahmed, daha önceleri, herhangi bir cevap vermiyor, susmayı tehcih ediyormuş. Daha sonra ise, açıkça görüşünü beyan ederek şunları söylediği rivayet edilmiştir. «Kim, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zannederse, o kişi «Cehmiye» (Cebriye) mezhebindendir. Kim de «mahluk değildir» derse o da bidatçı (dinde olmayanı dinden gösteren) dir.» Evet, İmam Ahmed, bu meseleye girişmenin, bidat olduğu görüşündedir. Fakat, fitne ve fesat her tarafa yayılınca, açıkça görüşünü belirtmiş, Kur´an-ı Kerim´in lafız ve mânâlarının «mahluk» olmadığını söylemiştir, İmam Ahmed, Mütevekkil adlı halifeye yazdığı mektupta bu görüşünü açıklamıştır. Mektupta şunlar zikredilmektedir:
«Birçokları, geçmişlerimizden «Kur´an-ı Kerim´in Allah kelâmı olduğunu ve mahluk olmadığını» söylediklerini rivayet etmişlerdir. Ben de bu görüşe katılıyorum. Bu mesele hakkında, Allah Tealâ´nm kitabında, Resulullah (S.A.V.)´in sünnetinde, Sahabe-i Kiram´ım ve tâbiin´in sözlerinde mevcut olan görüşlerden başka hiçbirşey söylemek istemiyorum. Çünkü bu konuda konuşmak, hoş bir şey değildir.»
Bunlardan, şu neticeye varılır; İmam Ahmed uzun bir süre sustuktan sonra görüşünü ortaya koyarak, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olmadığını söylemiştir. Bununla beraber îmam Ahmed, hiçbir zaman Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğunu söylememiştir. Bu hususta susmayı tercih etmiştir. Zira bu mesele, ilm-i kelamın özünü teşkil eden meselelerden biridir. İmam Alııncd ise, kelâmcı değildir.
Bu izah ve incelemelerle, Mutezilîlerin görüşlerine ters düşen ve Mutezilîlerin, karşısında savaştıkları görüşü beyan ettik. Mutezilîlerin, kendi görüşlerini ve çizdikleri planlarını izah etmiş olduk. Kısaca Mutezililer, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu, sonradan meydana .getirildiğini ve kadim olmadığını söylemişlerdir.
Görüldüğü gibi bunîar, iki ayrı görüştür. Her görüş sahibinin, kendisine göre bir yöntemi vardır. Bunlardan herhangi biri, diğerini kâfirlikle itham etmemiştir. Ancak, burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: Niçin Muteziliîer, iktidar ellerine geçince, tartışma usulünü bırakıp tehdit ve işkence metoduna başvurmuşlardır Halbuki onlar, münazaracı ve münakaşacı bir topluluktur. Memun, Mutasim ve Vâsık halifeleri bir yana bırakalım. Çünkü bunlar icraatta bulunan kişilerdi. Asıl görüş ise Mutezile´nindi. Hatta bu hususta yazılan yazı ve vasiyetlerin hepsi Ahmed b. Duad´m eliyle kaleme alınmıştı. Belki de Ahmet, Memun´un ölüm hastahğmdaki zayıf durumunu istismar etmiş, yazabildiği şeyleri yazmış ve onun namına emirler vermiştir. Bunu, akla yakm gösterecek bir delil de şudur: İşkenceler ve işkenceyi emreden mektupların hepsi, Memun´un, Bağ dat´ın dışında bulunduğu´ ve hasta olduğu zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, yukarıda sorulan soruya muhatap olarak Mute-zilîleri kabul etmek zorundayız. Onların bu hususta mazur sayılıp sayılamayacaklarını araştırmak lâzımdır. Ancak, hiçbir zaman onların özürleri, işkence ve zulümlerini haklı gösteremez. Zira bu işkence ve zulümler, Ahmed İbn-i Hanbel gibi takva sahibi zatlara asla reva görülemez.
Mutezililerin günahlarını hafifletebilecek veya onlara yöneltilen tenkidleri giderebilecek tek özür, şu husus gösterilebilir: Ehl-i sünnet vel cemaatin «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir, o Allah´ın kelamıdır.» sözü, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu görüşüne yol açmaktadır. Bu da Hristiyan] arın, müslümanlan şüpheye düşürmek ve îsa-eMsilvin ilâh olduğuna yahut ilah gibi «Kadim» olduğuna müslünıanları inandırmak için bir delil edinmelerine sebep oluyordu. Evet, Hristiyaniar, bu gibi düşüncelerim müslümanlarm arasında yayıyorlardı. «Turasil Îslâm adlı kitapta, Halife Hişam b. Abdülmelik dönemine kadar Emevilerin hizmetinde bulunan «Yuhan-na el-Dımîşkî» hakkında şunlar anlatılır: «Bu zat, bazı Hristiyanlara, müslümanlarm itikadlanm bozmak için Hristiyanlara, rnüslümanlarla mücadele edecekleri bazı hususları Hristiyanlara öğretiyor ve şunları söylüyordu: «Eğer bir Arap (Müslüman) sana Isa-Mesih hakkında ne dersin » diye sorarsa ona şu cevabı ver: «O, Al-lah´m^kelimesidir.» Sonra; «Hristiyan olan kimse, müslümana şunu sormalıdır: «Kur´an-ı Kerîm´de Isa-Mesih nasıl isimlendiriliyor » Bu sorudan sonra, müslüman cevap verinceye kadar, Hristiyan hiçbirşey konuşmasın. Çünkü Müslüman, şunları söylemeye mecburdur: «Mesih, Meryem oğîu isa´dır. Allâh´m peygamberi ve kelimesidir. Allah onu Meryem´e ilka etmiştir. Ve o, Allah´dan bir ruhtur.» Bunun üzerine Hristiyan, Allah´ın kelimesi ve ruhunun, mahluk olup olmadığını sormalıdır. Şayet müslüman «Mahluktur» derse Hristiyan ona şu cevabı vermelidir. «Allah Tealâ varken, «kelime ve «ruh» yok muydu » Evet, sen, bunları söyleyecek olsan Arap (müslüman) ister istemez mağlup olacaktır. Çünkü, müslümanlarm görüşüne göre böyle bir sözü söyleyen zındıktır.»
Evet, müslümanlarca arasında bu gibi sözler yayılıyordu. Bunlar, gayr-i müslimlerle ve zındıklarla mücadele eden Mutezilîlerin gözünden kaçmıyordu. Bu sebeple onlar, biliyorlardı ki, «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir» denilmesi, onun, «Kadim» olduğu inancına götürüyor. Bu da Hris uyanlara, tartışabilecekleri deliller temin ediyordu. Bunun için, bu gibi sözler söylenilmem eliydi ki, müslümanlar aleyhine delil olmasın ve İslama saldırmak isteyenler için bir gedik meydana getirmesin. Bununla beraber Mutezilîler, kendi görüşlerinin, şüphe götürmeyen bir gerçek olduğuna inanıyorlardı. Hadis âlimlerinin görüşlerini benimseyenlerin sözleri, İsa-Mesih hakkındaki Hristiyanlann sözlerine benziyor ve «kadim» lerin birden çok olmasına yol açıyor ve insanların okudukları Kur´an-ı Kerim´in, Allah Tealâ gibi «kadim» sayılmasına sebep oluyor zannediyorlardı.
Mutezilîlerin görüşlerinin bir kısmını yansıtan bu bakış açıları İslama karşı titiz davranmalarından pek uzak değildir. Onları bu davranışa iten sebep, saf bir imandır.
Ahmed İbn-i Hanbel ve onun arkadaşları olan fıkıh ve hadis âlimleri, dinleri için ihtiyatlı davrandıkları gibi, Mutezilîler de dinleri için ihtiyatlı davranmaya ve İslama kem gözle bakan herkesin önüne set çekmeye çalışıyorlardı. Böylece dinden çıkmış olmuyorlardı.
Evet, bu meseleye hiç dalmasalar daha iyi olurdu. Fakat, İslâm için hayır dilemeyenler, bu meseleyi her tarafa yaydılar. Böylece her müslümanm îslâmı savunması, gerçeği olduğu gibi anlatması ve insanları ona davet etmesi gerekirdi.
Mutezilîler, Memun adına gönderilmiş mektuplarda bunu açıkça beyan ediyorlardı. Ve «Kur´an-ı Kerîm kadimdir.» diyenlerin, Hristiyanîam, İsa aleyhisselam hakkında iddiada bulundukları gibi bir iddia içinde bulunduklarına dair deliller ileri sürüyorlardı. Bu mektupların birinde şu ifadeler bulunmaktadır. «Kur´an-i Kerim´in Kadim olduğunu söyleyenler, bu sözleriyle, Meryem oğlu İsa hakkında Hristiyanlann «O, mahluk değildir. Çünkü o, Allah´ın kelimesidir.» iddialarına benzemektedirler.»
Bu sözlerden, Mutezüîîerm, Hristiyanlann, Kur´an-ı Kerîm´deki «İsa, Allah´ın kelamıdır» âyet-i kerimesinden kendilerine delil çıkarmaya çaîıştıklannı gözden kaçırmadıklan anlaşılmaktadır. Belki de Muteziliîerin hatırına, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncenin veya Allah Teaîâ´nm kelamı olması itibariyle «Kur´an-ı Kerim mahluk değildir.» sözünün, dolaylı yolla, Kur´an´ın «Kadim» olduğunu ifade eden iddianın, bir Hristiyan düşüncesi olduğu ve müslümanlar araşma yayılan bozuk düşüncelerden biri olduğu gelmiştir. Bu düşünce, Kur´an-ı Kerim´in takdis etmesi hasebiyle, müslüman topluluklar arasında da kabul görmüştür.
Biz, Hristiyanların, müslümanlarm, Allah´ın kelamının «Kadim» veya Hadis» olduğu hakkında tartışmadan kaçınma düşüncelerini müslümanları susturmak için istismar ettiklerini görmüştük. Hz. İsa´nın «Kadim» olduğu tartışılmak istenilmemiştir. Çünkü Hristiyanlara göre Hz. İsa´nın uluhiyet makamı vardır. Mutezilîlerden biri olan Câhiz, «Hris ti yanlar» adlı risalesinde şunları ifade eder. «İslama kem gözle bakanlar, fıkıh ve hadis âlimlerinin sözüyle, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığı iddiasından hoşlanırlar. Ve bu iddianın, hadis âlimlerinin peşinden giden avam tabakası arasında kabul görmesini dilerler.»
Yuhanna el-Dımışkı gibilerin, İslama sokuşturmak istedikleri meselelerin, ehl-i sünnete yapılan işkence ile bir alâkası olmadığını kabul etsek bile, yazılan mektuplarda Kur´an-ı Kerim mahluk değildir.» sözünün, Hristiyanlann iddialarına benzediği düşüncesini açıkça görürüz. Mutezilîler, «Kur´an-ı Kerîm kadimdir» sözünün, ilahın birden çok olduğu iddiasına yol açtığını açıkça söylemişlerdir. Çünkü Hristiyanlar, aynen bu yolu tutmuşlar, evvela, Îsa-Mesih´in «Kadim» olduğunu iddia etmişler, sonra ona tapmışlar, daha sonra da onu ilah edinmişlerdir.
Mutezililer, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncesi avam tabakası arasında yayılınca ve İslâm ümmetinin çoğu bunu kabul edince, nasıl ki sonradan gelen Hz. İsa´ya tapmışlarsa, müslümanların, geriden gelecek nesillerinin de Kur´an-ı Kerim´e tapabileceklerinden korkmuşlardır. Özellikle Mutezilîler, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığını söyleyen hadis ve fıkıh âlimlerine, halkın büyük bir güven duyduğunu görmeleri ve bu güvenin, korktukları şeye sürükleyeceğine kuvvetle ihtimal vermeleri, onları daha da telaşa düşürmüştür.
Bize göre, Mutezilîlere yöneltilen tenkidleri tamamen bertaraf bilir. Fakat zulüm ve işkenceler, Mutezilîlerin ve onlarla beraber, etmese de onların yaptıkları işleri, hafifletecek gerekçe bunlar olanaksızlıkların günahlarını yüklenenlerin isteklerini gerçekleştirdi mi Bilakis bu davranışlar, işkence görenlerin yücelmesine, düşüncelerinin yayılmasına ve insanların, işkence ânında dahi söylemeyecekleri aşırı sözleri söylemelerine sebep olmuştur. Ahmed îbn-i Han-bei, Kur"an-ı Kerîm´deki okuduğumuz harf ve kelimelerin «Kadim» olmadığını söylüyordu. İmam Ahmed ve onun arkasından gidenler, bu sözü söylemeken de imtina ettiler.
Evet, daha sonra mesele titizlikle incelendi. Sonra gelen ulema tarafından tetkik edildi. îslâm düşünürlerinden birçoğu, Mutezilenin görüşünü benimsedi. Fakat bu, baskı ve işkence ile olmamıştı. Bilakis, âlimlerin münazaraları ve Mutezilîlerin yayınladıkları risalelerle gerçekleşmişti. Eğer iş, baştan serbest bırakılacak olsaydı, Mutezilenin düşüncesi daha, fazla yayılma şansı bulabilecekti ve tarihleri bu gibi´ işkencelerle kirlenmiş olmayacaktı.
Bu anlatılanlar, Mutezüîlerin düşüncelerinden, görüşlerinden, araştırmalarından ve tartışmalarından bazı örneklerdir. Bunlardan açıkça üç netice meydana çıkmaktadır.
1 Mutezilüer, gerçekten, İslâm filozofları sayılırlar. Çünkü bunlar, İslâm inancını akli yönden incelemişler ve îsîâmi gerçeklere de bağlı kalmışlardır. îslâmm gölgesinden dışarı çıkmamışlardır. Bunlar, Kur´an-ı Kerîm´in, itikada ait âyetlerini, felsefî bir yorumla anlamaya ve bu âyetlerin ifade ettiği gerçeklere nüfuz etmeye çalışmışlar, hiçbir zaman şeriattan sıyrılmamışlar ve onun nasslarından kopmanuş lardır.
2 Mutezilüer, îslâmm emrettiği, «iyiliği emretme ve kötülüğe mâni olma» vazifesini yapmışlar, zındıkların, dinden çıkanların, kâfirlerin hile ve tuzaklarını başlarına geçirmişlerdir. Abbasî devletinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan «Zındıklık» akımının önünde durmaları için, bu gibi insanların varlığı gerekliydi, İşte b une-denîe Abbasi devletinin ilk halifeleri, bunları teşvik etmişlerdir. Harun er-Reşid, daha önceleri bunları takib etmiş ve bazılarını hap-setmişse de, daha sonra bunları serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Çünkü o, Mutezilîlerin, «Sumniye» ve benzeri putperestler ile tartışabileceklerini anlamıştır.
3 Mutezilîlerin, bir takım garip düşünceleri ve davranışları mevcuttur. Bu gibi haller, nassîardan aynlmasa dahi, akla geniş hürriyet veren kişilerde görülen şeylerdir. .[91]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/117.
[2] ÂI-i İmran suresi âyet, 7-8
[3] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/117-118.
[4] En´am suresi âyet, 148
[5] Kehf suresi âyet, 104
[6] Ruhül Meanî C. 8, Sh. 50
[7] Ra´d suresi âyet, 13
[8] Müslim, Kitab el-İman bab; I/Ebu Davud Kitab es-Sünne bab, 16/Tirmizî Kitab el-Kader bab, l0/Nesaî, Kitab el-İman bab, 5
[9] Bubarî, Kitab el-Merda, bab; 3O/Müslim( Kitab es-Selame bab, 98/Muvatta´ Kitab el-Medîne bab; 22
[10] Sad suresi âyet, 27
[11] Isra suresi âyet, 23
[12] Şerh-i Nehcül Belağa, İbn-i Ebil Hadîd C. 18, Sh. 227-228 - Kahire baskısı
[13] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/118-123.
[14] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/123.
[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/124-125.
[16] el-Milel ven Nihal, Şehristanî
[17] el-Munyetu ve l-Emel
[18] Sarh el-Uyûn
[19] Araf suresi âyet; 146
[20] Fussılet suresi âyet; 17
[21] Neml suresi âyet; 14
[22] Ankebut suresî âyet; 38
[23] Bakara suresi âyet; 102
[24] Bakara suresi âyet; 90
[25] Al-i îmran suresi âyet; 70
[26] ÂI-i îmran suresi; 71
[27] Âl-i îmran suresi âyet; 99
[28] Şifa el-Alil; Kaza, Kader ve Hikmet mevzuları, bkz.
[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/126-136.
[30] Ebu Davud Kitab es-Sünne bab; 17, Eî-Müstedrek, Hâkim´Şerh-i Nevevi C. 1, Sh. 253 -156
[31] Not: ´ Son paragrafın tercümesinde, Müslim şarii Nevevî´nin ifadesi, Kitaptaki ifadeye tercih edilmiştir.
[32] Enbiya suresi âyet; 73
[33] Kasas suresi âyet; 41
[34] El-Munye vel-Emel, Murtaza
[35] EI-Munye vel-Emel
[36] Kalem suresi âyet; 50
[37] Bakara suresi âyet; 32
[38] Hud suresi âyet; 88
[39] En´am suresi âyet; 77
[40] Hud suresi âyet; 34
[41] A´raf suresi âyet; 43
[42] İbrahim suresi âyet; 21
[43] Hicr suresi âyet; 39
[44] Isra suresi âyet; 43
[45] Bu münazara, İbn-i Kayyim´in «Şifaül Alîl fî mesailii kaza vel Kader ve Hikmeti ve etta´lil» adlı kitabında tasavvur ettiği şekildedir.
[46] Nisa suresi âyet; 25
[47] Tekvir suresi âyet; 28
[48] Kehf suresi âyet; 79
[49] Yunus suresi âyet; 36, 46
[50] Yusuf suresi âyet; 19
[51] A raf suresi âyet; 39
[52] Maide suresi âyet; 63
[53] Bkz. Şifaul Alil; Bu eserde münazaranın tümü mevcuttur.
[54] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/137-147.
[55] Buharî, Kitab el-Fîten bab; 9/Müsîİm, Kitab el-Fîten bab, 10/Ebu Davud, Kitab el-Fiten faab; 2/Müsned-i İmam Ahmcd b. Hanbel, C. 2, Sh. 283
[56] EI-Fisal fil milel ve el-Nihal, Mürcie bahsi
[57] EI-Müel ve el-Nihal - Şehristanî
[58] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/148-153.
[59] Fecrul İslâm´dan kısaltılarak alınmıştır.
[60] el-Hitat, Markizi
[61] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/154-156.
[62] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/156.
[63] Eşari «Makalatûl İslâmiyyin» Mutezile bolümü.
[64] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/156-158.
[65] Mutezililer bu görüşlerini şu âyetten almışlardır, «Sana ne iyilik gelirse Allah´tandır. Sana ne kötülük gelirse kendi nefsindendir.» (Nisa Suresi âyet; 79)
[66] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/158-159.
[67] İsra Suresi âyet; 43
[68] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/159.
[69] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/159-160.
[70] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/160.
[71] Şehrislânî, el-milel ve el-Nihal
[72] Makalatûl Islamiyyîn, el-Eş´arî
[73] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/160-162.
[74] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/162-163.
[75] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/163-164.
[76] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/164-165.
[77] el-Fark beyn el-Firak, Bağdadî
[78] El-întisar İbn-i Ravendiye cevap bölümü.
[79] Câhiz, el-Füsul el-Muhtar.
[80] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/165-169.
[81] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/170-171.
[82] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/171-174.
[83] Manikeistler, bir Mecusî taifesidir. Esaslarını Mecusîlik ve Hıristiyanlıktan almışlardır. Bunlar da Mecusîler gibi Hayır ve Şerrin birer ilahı bulunduğuna inanırlardı. Onlara göre Hayır ilahı NUR, Şer ilahı ise ZULMET idî. Günümüzdeki Tezidiye mezhebi bunların kalıntısıdn. Bunlar, Zinayı terketmek, dünyada zahid olmak ve benzerî bazı iyi şeylere davet etmişlerse de et yemeyi haram saymak, zararlı hayvanları öldürmemek gibi şeyleri de benimsemişlerdir.
[84] Naziat Suresi âyet; 24
[85] Takıyye : Kişinin dni inancına ait bazı meseleleri tehlike hissettiği anlarda gizlemeğidir.
[86] Taberi Tarihî, C. 9, sn. 107-111, Dâr el-Maarîf baskısı
[87] Nisa Suresi âyet; 164
[88] Taberi tarihi c. 8, sh. 633, 634, Darül maarif baskısı Kahire
[89] Taberi tarihi C. 8. sh. 642-644
[90] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/174-190.
[91] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/191-196.
|
|
|
İmam-ı Eşari |
|
Yazar: RasitTunca - 08-29-2018, 09:21 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İmam-ı Eşari
Ehl-i sünnetin iki itikad imamından biridir. İsmi, Ali bin İsmail’dir. Künyesi, Ebu'l-Hasen'dir. 260 veya 266 (m. 879) senesinde Basra'da doğdu. 324 veya 330 (m. 941) da Bağdat'ta vefat etti. Basra kapısı ile Kerh arasındaki kabristana defnedildi. Soyu, Eshab-ı kiramdan büyük bir sahabeye dayanmakta olup, şeceresi şöyledir: Ali bin İsmail bin İshak bin Sâlim bin İsmail bin Abdullah bin Musa bin Bilal bin Ebi Bürde bin Ebu Müsel-Eşari'dir.
İmam-ı Eşari, üvey babası ile mutezile kelamcılarından olan Ebu Ali Cübbai'nin talebesi olduğundan, bu bozuk yol üzerine yetiştirilmişti. 40 yaşına kadar mutezile fırkasında bulundu. Bu fırkanın meşhurlarından oldu. 40 yaşından sonra, Ramazan-ı şerifte gördüğü rüyada Peygamber efendimizin emri üzerine, bu bozuk yoldan dönüp, ehli sünnet itikadına girdi.
Bu rüyasından sonra onbeş gün evinden çıkmadı. Meseleleri derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Camii'ne gidip, kürsüye çıktı. O sırada mutezile bozuk yolunun meşhur ve kuvvetli âlimlerinden sayılan ve böyle bilinen imam-ı Eşari, kürsüden cemaate şöyle hitap edip: "Ey insanlar! Çoktan beri size görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Sonunda Allahü teâlâdan beni hidayete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teâlâ beni hidayete, doğru yola kavuşturdu. Mutezile yoluna ait itikadlarımın hepsinden vazgeçip, kurtuldum" diyerek, Ehl-i sünnet itikadına girdiğini herkese ilan etti.
Önceden mutezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptal etti. Ehl-i sünnet itikadı üzere kitaplar yazıp, dağıttı, ömrünün sonuna kadar bu doğru itikadın yayılması için uğraştı.
Ebu'l-Haseni Eşari hazretlerinin Ehl-i sünnet mezhebine geçmesi ile, kelam ilmi, mutezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i sünnete geçmesi, Ehl-i sünnet itikadının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O zaman tesirli ve zararlı olan mutezile yolu mensupları, imam-ı Eşari hazretleri tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan mutezilenin ileri gelenlerinden Ebu Ali Cübbai ile yaptığı münazarada onu mağlup etti. Çok meşhur olmasına rağmen, Eşari hazretlerinin karşısında cevap vermekten aciz kaldı.
Ebu Sehl Sulûki şöyle anlatır:
"Basra'da bir mecliste Ebu'l-Hasen Eşari ile mutezililer arasında çetin bir münazara oldu. Mutezililer çok kalabalıktı. Onunla münazaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse onun karşısına çıkamadı. İkinci defa böyle bir münazara için gittiğimizde, mutezileden kimse gelmemiş, münazaraya cesaret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zat imam-ı Eşari'ye, "Firar ettiler, kaçtılar yaz, kapıya as" dedi.
İmam-ı Eşari hazretleri; tefsir, hadis ve fıkıh ilmini zamanın meşhur âlimlerinden olan Zekeriyya bin Yahya es-Saci'den, Ebu Halife el-Cumhi, Sehl bin Serh, Muhammed bin Yaküb el-Mukri, Abdurrahman bin Halef ed-Dabi'den öğrenmiştir.
Bağdat’ta Cami-i Mensür'da Cum'a günleri Ebu İshak Mervezi'nin hadis derslerine devam etmiş, kendisi de Ebu İshak Mervezi'ye kelam ilmini öğretmiştir.
İmam-ı Eşari hazretleri tasavvuf ilminde de âlim ve evliya idi. Ebu İshak İsferani şöyle demiştir: "Benim ilmim, Şeyh Ebu'l-Hasen Bahili'nin ilmi yanında, deniz yanında bir damla gibidir. Ebu'l-Hasen Bahili'nin de, (benim ilmim, Ebu'l-Hasen Eşari'nin ilmi yanında, deniz yanındaki bir damla gibidir) dediğini işittim."
İmam-ı Eşari, gayet tatlı, açık ve ikna edici konuşurdu. Bu sebeple hocası Cübbai, daha önce münazaralara kendi yerine onu gönderirdi. Hakkın, doğrunun ortaya çıkması için mücadeleyi sever, yazarak ve anlatarak hak uğrunda müdafaadan yılmazdı.
İmam-ı Eşari hazretlerinin zamanı, mutezile fırkasının Ehl-i sünnete çok saldırdığı, hatta zorbaya baş vurduğu bir döneme rastlamaktadır. Valilik, kadılık gibi makamlar, mutezile fırkasından olanların elinde bulunuyordu. Böylece bozuk itikadlarını yayıyorlar, insanları saptırıp, imanları ile oynuyorlardı. Bu sırada imam-ı Eşari ve diğer Ehl-i sünnet âlimleri, kitaplar yazarak onları reddediyor, bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. İmam-ı Eşari ayrıca, mutezile fırkasının ileri gelenleri ile çetin münazaralara girip, onları susturdu. Kendisine, neden onların yanlarına, hatta devlet erkanından olanlarının makamına gittiği sorulunca, şöyle cevap vermiştir: "Onlar valilik, kadılık gibi makamlarda bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i sünneti anlatanların, onu yayıp, hizmet edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?"
Ebu Abdullah ibni Hafif şöyle anlatmıştır:
"Gençliğimde, imam-ı Eşari hazretlerini görmek için Basra'ya gitmiştim. Basra'ya vardığımda, heybetli ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zat gördüm. Ona, "Ebu'l- Hasen Eşari hazretlerinin evi nerededir?" dedim. "Onu niçin arıyorsun?" dedi. "Onu seviyorum ve görüşmek istiyorum" dedim. Bana, "Yarın erkenden buraya gel" dedi. Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp, Basra'nın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü, içeri girince, o zata yer gösterdiler. O da oturdu. Mutezilenin meşhur âlimleri, münazara için orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar, aralarında oturan bir mutezile âlimine çeşitli meseleler sormaya başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zat karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip, onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam ikna edip, doyurucu bilgi veriyordu.
Ben, bu zatın haline ve ilmine hayran oldum. Yanımda bulunan birine "Bu zat kimdir?" dedim. "Ebu'l-Hasen Eşari'dir" dedi. İmam-ı Eşari evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına yaklaşınca, İmam-ı Eşari'yi ve hizmetini nasıl buldun?" buyurdu. "Fevkalade" dedim.
Sonra, "Efendim, o mecliste neden siz baştan bir mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?" dedim.
“Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allahü teâlânın dininde yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isnat edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz” buyurdu."
İmam-ı Eşari; eser yazmak, münazaralara girmek ve kıymetli talebeler yetiştirmek suretiyle, Ehl-i sünnet itikadının yayılması ve böylece insanların saadete kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Yetiştirdiği talebelerinden bir kısmı şu zatlardır: Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebu'l-Hasen Bahili, Ebu Abdullah bin Hafif Şirazi, Hâfız Ebu Bekr Cürcani el-ismaili, Şeyh Ebu Muhammed Taberi el-Iraki, Zahir bin Ahmed Serahsi, Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, Dimyani.
Bunlardan Ebu Abdullah Tai, imam-ı Ebu Bekr Bakıllani'nin hocasıdır. Ebu'l Hasen Bahili de Ebu İshak isferani'nin ve hocası olan Ebu Bekr Fürek'in hocasıdır. Bu zat, önceden imamiyye fırkasından iken, Ebu'l-Hasen Eşari hazretleri ile yaptığı bir münazara ve ilmi mübahese sonunda hatasını anlayıp, imamiyye fırkasını terk edip, Ehl-i sünnet itikadına girdi, imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikadı Basra'da yaydı, ibni Hafif ise, İmam-ı Eşari'nin en meşhur talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyin) Şirazlıların şeyhi, üstadı ismiyle meşhur olmuştur.
Diğer meşhur bir talebesi olan Dimyani ile İbni Hafif, İmam-ı Eşari'nin münazara meclislerinde yanında bulunurlardı. Talebelerinden Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, uzun müddet imam-ı Eşari'nin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Sirafa dönüp, orada ders verip, talebe yetiştirmiş; imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikad bilgilerini memleketinde yaymıştır.
Şeyh Ebu Ali Zahir de, hocası imam-ı Eşari'den öğrendiği Ehl-i sünnet bilgilerini Horasan'da yaydı. Böylece imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikad bilgileri, Ehl-i sünnet mezhebi, doğuda ve batıda yayıldı. Hicri 300 senesinden itibaren Irak havalisinde, İran'da yayıldı. Selçuklu devleti hükümdarlarının resmi mezhebi oldu. Daha sonra Atabekler tarafından müdafaa edilip, Şam ve Bağdat çevresinde yayıldı. Selahüddin Eyyübi Mısır'ı fethedince, orada da yayıldı.
Eserleri:
İmam-ı Eşari hazretlerinin eserleri, beş grupta toplanır:
1. Kırk yaşından önce mutezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan iptal etmiştir.
2. Felsefecilere, yahudi, hıristiyan ve mecusilere yazdığı reddiyeler.
3. Hariciye, mutezile, şia ve zâhiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler.
4. Makalatlar
5. Kendisine sorulan suallere cevap olarak yazdığı risaleler ve diğerleri.
İmam-ı Eşari hazretlerinin pek çok eseri vardır. Bunları ibni Asakir "Tebyin" isimli eserinde, ibni Fürek'den nakledip, isimlerini yazmıştır, ibni Fûrek ise, "Ebu'l-Hasen el-Eşari, el-Umed (veya el-Gamed) adlı kitabında, kendi eserlerini saydığını bildirmektedir. Bu eserler, onun yanında dersini dinleyenlere söyleyerek yazdırdıkları, çeşitli İslam memleketlerinden sorulan suallere verdiği cevapları ihtiva eden, üçyüzyirmi senesine kadar yazdığı kitaplardır. Bundan sonra üçyüzyirmidört senesine kadar da pek çok eser yazmıştır" demektedir, İbni Fürek ayrıca, Ebu'l-Hasen el-Eşari'nin el-Umed adlı eserinde isimlerini bildirdiği eserlerden başka kitaplarını da bildirmektedir.
"El-Umed" adlı eserde bildirilen kitaplardan bazıları:
1) Kitab-ül-F'usül: Mülhidler (dinsizler), tabiatçı felsefeciler, dehriler, zamanın ve âlemin kadim olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapta; brehmenler, yahudiler, hıristiyanlar ve mecusilere de cevaplar vermiştir. Bu kitap büyük bir eserdir.
2) Mücez: On iki kitaptan ibarettir.
3) Halk-ül-efal
4) İstitaa hakkındaki kitap
5) Sıfatlar hakkındaki kitap
6) El-Luma fi'r-reddi ala ehli'z-zeygi ve'l bida': Kur'an-ı kerim, Allahü teâlânın iradesi, Allahü teâlânın görülmesi, kader, istitaa, va'd ve va'id ve imamet meselelerinden bahseden on bölüm ihtiva eden kıymetli bir kitaptır, İmam-ı Eşari hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısır'da ve Beyrut'ta basılmıştır. Beyrut baskısında, ayrıca Richard J.Mc. Carthy tarafından bir mukaddime ve İngilizce’ye tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hülasa ederek, Joselp Heli tarafından Almancaya tercüme edilmiştir.
7) Risalet-ül-iman: Spitta bu kitabı Almancaya tercüme etmiştir.
8) Kitab-ul-Funün: Mulhidlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır.
9) Kitab-ün-Nevadir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır.
10) Dehrilerin (dinsizlerin) Ehli tevhide karşı yaptıkları bütün itirazlarının toplandığı bir kitap.
11) El-Cevher fi'r-Reddi ala ehli'z-Zeygi vel-Münker.
12) Nazar, istidlal ve şartları hakkında Lübbai'nin suallerine verilen cevaplar.
13) Mekalat-ül-felasife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir. Kitap üç makaleyi ihtiva eder. Eserde ibni Kays ed-Dehri'nin bazı şüpheleri, Aristo’nun sema (gök) ve alem hakkındaki fikirleri çürütülmüş; hadiseleri, saadet ve şekaveti yıldızlara bağlıyanlara lazım gelen şeyler açıklanmıştır.
14) Cevab-ül-Horasaniyyin: Çeşitli meseleleri ihtiva eder.
El-Umed'de bildirilenlerden başka, ibni Fürek'in zikrettiği eserlerinden bazıları da şunlardır:
1) Tenasühe inananlar hakkındaki eser.
2) Mantıkçılara dair yazılan eser.
3) Hıristiyanlar hakkında yazılan kitap.
4) Delail-ün-nübüvve hakkındaki kitap.
İmam-ı Eşari'nin ayrıca: Risale ketebbiha ila ehli's-sagr bi bab-ül-ebvab adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas dağlarının Hazar denizi ile bitiştiği yerde bab-ül-ebvab (Demirkapı yahud Derbend) denilen kasabanın âlimlerine yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerini geniş olarak anlatmaktadır.
Bunlardan başka şu eserleri de meşhurdur:
Makalat-ül-islamiyyin: Bu eserinde itikadi fırkalardan ve kelam ilminin ince meselelerinden bahsetmektedir. Matbudur.
El-ibane an usül-üd-diyane; Ehl-i sünnet dışı fırkaların reddi için yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde topladığı eseridir.
Kavl-ül-cumlat, Eshab-ül-hadis ve Ehlüs-Sünne fi'l-itikad (basılmamıştır.)
Risalet-ül-istihsan el-Havdu fi ilm-il-kelam, basılmıştır, ingilizce tercümesi vardır.
İzah-ül-Bürhan et-Tebyin ala usülid-din
Kitab-ül-ulüm
Tefsir-ül Kur'an- eş-Şerh vet-tafsil.
Doğru yolun temel bilgileri
İmam-ı Eşari hazretlerinin, Kafkas sıradağlarının Hazar Denizine ulaşan ucunda Bab-ül-ebvab (Demirkapı veya Derbend) denilen kasaba âlimlerine, Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için yazdığı "Risaletün ila ehli's-sagr" (Hudüd ahalisine bir mektub) adlı eserinde bazı bölümlerin tercümesi şöyledir:
Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi, doğru yola ulaştıran sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helake götüren bid’atlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakînin (kat'i ve kuvvetli imanımızın) hasıl ettiği serinlik ve huzur ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi aziz kıldı. Bizi, Resulüne uyanlardan, Onun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bid’atlere dalıp, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti.
Resulullaha salat-ü selam olsun ki, bizi Allahü teâlânın emir ve yasaklarına davet etti. Allahü teâlâ bu hususta ona âyetleriyle yardım etti. Kendisine mucizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını Onun ile bildirdi, içlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet bâtıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı.
Resulullah, Peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasihatte bulundu.
Şimdi! Ey Bab-ül-ebvab halkından olan âlimler ve büyükler! Allahü teâlâ sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medinet-üs-Selam'da (Bağdad'da) mektubunuzu aldım. Allahü teâlânın nimetleri içerisinde olduğunuzu, halinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı.
Allahü teâlâya çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan nimetlerini artırması için Allahü teâlâya yalvardım. Duaları kabul eden Odur. Büyük lütuflarda bulunmak Ona layıktır.
Allahü teâlâ yardımcınız olsun. Geçen sene 267 (m. 881) bir takım sualler sormuştunuz.
Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabul ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyen (o kimselerden) yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz.
Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resulüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için Allahü teâlâya hamd ettim.
Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihinin asıl kabul edip, dayandıkları bazı hususları (yazmamı) istiyorsunuz.
Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak suretiyle, bid’at sahiplerinin düştüğü, Kur'an-ı kerim ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim.
Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihine tâbi olmakta haklı olduğunuzu, Ehli bid’atin ise, Selef-i salihine muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şer'i delillerden, Resulullahın bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri red eden, Peygamberlerin getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. Allahü teâlâdan yardım dileyerek ve Ona güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümit ediyorum. Allahü teâlâ bana kâfidir ve O ne güzel vekildir.
Allahü teâlâ sizi doğru yola hidayet eylesin. Biliniz ki, Selef-i salihinin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu şudur:
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamı bütün dünyaya Peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı kitabi idi. Bunlar, Allahü teâlânın gönderdiği Tevrat ve İncil'i değiştirmişler, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Allahü teâlâya davet ediyorlardı.
Bir kısmı felsefeci idi. Bunlar, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış neticelere varmaları sebebiyle, bir çok bâtıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı.
Bir kısmı, brehmen idi. Bunlar, Allahü teâlânın Peygamberlerini inkâr ediyorlardı.
Bir kısmı, dehri idi. Bunlar da, kâinatın sonsuz olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia ediyorlardı.
Bir kısmı, mecusi idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı.
Bir kısmı putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Bunlar da şaşkınlık içerisinde kalmışlardı.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ise, insanların, kâinat ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahluk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allahü teâlânın varlığı ve birliği inancına davet etti.
Onlara, üzerinde bulundukları yolun yanlış olduğunu, böyle bâtıl yolları terk etmelerini istedi. Resulullah onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allahü teâlâdan bildirdiği hususlarda doğru olduğunu, apaçık âyetler ve mucizelerle ispat etti. Sonra Allahü teâlâya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Allahü teâlâ Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resulullah, insanlara, kendilerinde dil, suret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliğin ise onların sonradan yaratılmış olduklarını gösterdiğini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde ve gerekse, onların dışındaki varlıklarda, Allahü teâlânın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, Allahü teâlâyı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler vardır. Nefslerinizde de (hücrelerde vücut yapınıza kadar;) bir çok alametler vardır (ki, hep Allahü teâlânın kudretine, ilmine azamet ve iradesine delalet ederler;) Hâlâ görmeyecek misiniz" buyurdu. (Zariyat 20-21)
Yine, insanın yaratılış safhaları, suret ve şekillerindeki değişik durumlara da mealen şu âyet-i kerime ile işaret buyuruldu:
"Andolsun ki, Biz insanı (Âdem'i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem'in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratışla (ruh ve nutuk verip) insan haline getirdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan Allahü teâlânın şanı ne kadar yücedir." (Müminun 12-13-14)
Bunlar, Allahü teâlânın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, Onun irade ve tedbirine delalet eden en açık delillerdendir.
İnsan çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir suretle değil de, kendisine has özellikleriyle malum olan ve en güzel surette meydana gelmesi mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir.
İnsana baktığımızda şunları görüyoruz:
1- İnsanın başka varlıklarda bulunmayan, kendisine mahsus bir sureti vardır.
2- İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir.
3- İhtiyaç hasıl oldukça, tertip üzere hazırlanmış gıda aletleri, mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek suretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder.
4- Ağızdan alınan gıdalar, mideye gelir. Mide, kendisine ulaşan gıdaları pişirir. Bu gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, tâ saçlara ve tırnaklara kadar ulaşır.
5- Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücudun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazifeler için hazırlanmıştır.
6- Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır.
7- Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (a'zalar). Bunlardan başka, tesadüfi olarak düşünülmesi imkansız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamayacak kadar çok şey vardır.
Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasteden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, yukarıda saydığımız hallerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.
Sonra Allahü teâlâ mealen: "Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösterir, kesin deliller vardır" âyet-i kerimesiyle [Al-i imran 190] bu hususu (Allahü teâlâdan başka her şeyin sonradan yaratıldığı, bunları Allahü teâlânın yarattığını) ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, Ay, Güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve miktarına işaret buyuruldu.
Mesela, gece, insanların istirahatı olduğu gibi ve mahsüllerine fazla gelen güneş hararetini (sıcaklığını) serinletmektedir.
Gündüz ise, mahlukatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi, karanlık, onların fayda temin edecek şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mani olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatin (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kâfi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı.
Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlarını geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatları için yeterli bir miktarı da gece kılındı. Böylece, onların halleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lazım olan kadarını alacaklardır.
Böyle yapmakla, Allahü teâlâ mahlukatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Yine, mahlukatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi alemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı.
Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların); Allahü teâlânın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen "Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allahü teâlâ koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları Ondan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, hâlimdir. Azap için acele etmez, gafurdur (çok bağışlayıcıdır) âyet-i kerimesiyle işaret buyuruldu. (Fatır 41)
Bu âyet-i kerime ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allahü teâlâdan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.
Sonra felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; Allahü teâlâ mealen "Arzda birbirine komşu kıt'alar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerin de bazısını bazısına üstün kılıyoruz. (Tad, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlarda da düşünen bir topluluk için pek çok ibretler (alametler) vardır" buyurdu. (Rad 4)
Daha sonra Allahü teâlâ, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi. Allahü teâlâ işlerinde hiçbir ortağı bulunmadığını mealen, "Eğer yer ile gökte, Allah’tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu" âyet-i kerimesi ile bildirdi. (Enbiya 22)
Sonra, önce yaratıldıklarını kabul ettikleri halde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman mealen "(Ey Resulüm) de ki: "Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamiyle bilir" buyurdu. (Yasin 79)
Sonra bunu onlara: Mealen "O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz" âyet-i kerimesi ile beyan eyledi. (Yasin 80)
Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgar sebebi ile biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah) eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.)
Sonra putlara tapanların yüzlerine vurarak, kendi yonttukları şeylere ibadet etmenin bozukluğunu mealen, "Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" kavli ile beyan etti. (Saffat 95)
Sonra mealen "Sizi de, yaptıklarınızı da Allahü teâlâ yarattı" buyurdu. (Saffat 96)
Böylece putlara değil, kendisine ibadetin vacip olduğunu beyan etti. Eğer sizin yontmanız olmadan, put, put olmuyorsa, Allahü teâlânın yaratması olmadan da, sizin suret ve heyetlerinizin olmayacağı, evvel emirde (kolayca) bilinen bir şeydir. Bundan dolayı, sizi ve sizin yonttuğunuzu yaratmak sureti ile, yonttuğunuz şeyleri de ben yaratmış olduğumdan, ibadete onlar değil ben layığım; çünkü sizi, işlerinizi yapmanıza muktedir kılan benim, buyuruyor.
Allahü teâlâ. Peygamberlerini inkâr edenleri de Enam suresi 91. âyet-i kerimesinde red buyurdu. Mealen; "Yahudiler, Allahü teâlânın kadrini, gereği gibi tanıyamadılar. Çünkü: "Allah hiçbir insana bir şey indirmedi" dediler. (Vahy ve kitapları inkâr ettiler.) Onlara de ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar haline koyup hesabınıza geleni açıkladığınız fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler, size (Peygamber diliyle Kur'an-ı kerimde) öğretilmiştir. Ey Resulüm! Sen, Allah (indirdi) de! Sonra onları bırak. Bâtıl dedikodularında oynaya dursunlar."
Nisa suresi 165. âyet-i kerimesinde ise mealen: "(iman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri Cehennemle) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyamette "Bizi imana çağıran olmadı" diye Allahü teâlâya bir hüccet ve özürleri olmasın" buyuruldu.
Resulullahın Ehl-i kitaba karşı onların kitaplarında, kendi vasıflarının bildirilmesi, isim ve hususiyetlerine işaretlerin bulunması ile delil getirdi. Ehl-i kitap bunları gizledi.
Allahü teâlâ, Resulullaha hak Peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında, mucizelerle yardım eyledi. Resulullaha en büyük mucize olarak Kur'an-ı kerim verildi. Müşrikler, Kur'an-ı kerimin Allahü teâlânın kelamı olduğuna inanmıyorlar, Hazret-i Muhammed'in sözüdür, diyorlardı. Allahü teâlâ, o zaman en fasih ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kur'an-ı kerimin on suresi veya bir suresi gibi bir söz söylemelerini istedi, insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten aciz kaldılar. Böylece onların, Resulullaha iman etmeme hususunda özürleri ortadan kalkmış oldu.
Hazret-i Musa da Firavun'un sihirbazlarını, asasıyla rezil ve rüsva etmekle, hem sihirbazların ve hem de diğer insanların kendisine iman etmeme mazeretlerini gidermişti. Musa aleyhisselamın asasından meydana gelen harikulade hallerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allahü teâlânın yapacağına, hem sihirbazları ve hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mucize karşısında sihirbazlar, Hazret-i Musa'ya iman ettiler.)
Hazret-i İsa da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi alaca olanları iyileştirmek, o zamanda insanları aciz bırakan şeylerle (mucizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan tabiplerin kendisine inanmama mazeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle işleri, ancak Allahü teâlânın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.)
Resulullah da, kendi kavminden olan, edebiyatta yüksek dereceye ulaşan edebiyatçıların, kendisine iman etmeme hususunda bu mazeretlerini bertaraf etti. Çünkü, Kur'an-ı kerimin edebi yüksekliğini onlar da kabul ediyorlardı.
İşte Resulullah efendimiz, yukarıda bildirilen yanlış yollara sapmış kimselere, getirdiği deliller ve mucizelerle, yollarının bozuk olduğunu, davet ettiği yolun ise doğru olduğunu anlatıyordu. Resulullah efendimiz, onlara daima karşısında duramayacakları deliller getirdiği, aralarında uzun müddet kaldığı halde, fevkalade ihtiraslarından dolayı, iman etme şerefine kavuşamadılar.
Allahü teâlânın Resulullaha verdiği mucizelerden bazısı şöyledir:
Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemaatı, az bir yiyecek ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübarek parmakları arasında fışkıran suyla, hayvanları ve sahiplerini kanana kadar su içirmesi, kurdun kendisine konuşması, kızartılmış koyunun ben zehirliyim diye haber vermesi, ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın yerinden sökülerek huzurlarına gelmesi, emri üzerine ağacın tekrar yerine gitmesi, insanlar kalblerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri şeyleri haber vermesi.
Allahü teâlâ gizliyi, gizliden daha gizli olanları da bilir. Her şey Onun yanında hazır gibidir. Yer ve gökte hiç bir şey ondan gizli kalamaz.
Kıyamet günü müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde mealen: “Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüzleri) Rablerine bakar” buyurmaktadır. (Kıyamet 22-23)
Resulullah da:
"Ayı gördüğünüz gibi, kıyamet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. Onu görmekte güçlük çekmeyeceksiniz" buyurmaktadır.
Allahü teâlâ yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. O istediğini saptırır, istediğini hidayetiyle doğru yola iletir, istediğini aziz, istediğini fakir, istediğini zengin eder. Onun işlerinde asla noksanlık yoktur. O, her şeyin mutlak sahibi ve malikidir. O istediğini yapar.
Allahü teâlâ mahlukatını iki kısma ayırdı. Cennete gidecekleri, isimleri ve babalarının isimleri ile beraber yazdı. Cehenneme gideceklerin isimlerini de yazdı. Resulullah efendimizle Hazret-i Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hazret-i Ömer Peygamber efendimize "Ya Resulallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp bitmiş mi, yoksa, daha yeni başlanmış bir iş mi?" diye sorunca, Resulullah efendimiz: "[Allahü teâlâ ezeli ilmi ile kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bildiği için] Bunlar, hesabı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir" buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer: "Öyleyse niçin ameller yapıyoruz (çalışıp, çabalıyoruz) ya Resulallah?" diye sorunca Peygamber efendimiz: "İbadet yapınız! Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur" buyurdu.
[İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. Bunları Levh-i mahfuz’da yazmıştır. Böyle olduğu için, kulun mecbur olması gerekmez.
Takvimlere, bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez.
İşte Allahü teâlânın da, ezeli ilmi ile, kulların kendi istekleri ile günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine cebri bir müdahale değildir.]
Allahü teâlâya ve Peygamber efendimizin iman etmeye davet ettiği şeylere iman eden kimseleri, küfürden başka hiçbir günah imandan çıkarmaz, imanlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle imandan çıkmayıp, dinin bütün emirleriyle mükelleftirler.
Ehl-i kıbleden olup, günahkâr olanları da, Allahü teâlâ mealen: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın" Maide suresi, 6. âyet-i kerimesi ile mümin diye isimlendirmiştir. Eğer akidesi bozuk olan Kaderiyye'nin [ve vehhabilerin] dediği gibi günahkârlar, günahları sebebiyle imandan çıkmış olsalardı, onlara abdest farz olmazdı. Allahü teâlânın hitabı da bütün müminlere değil, yalnız itaat edenlere olurdu. Yine Allahü teâlâ, mealen "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahü teâlânın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya) koşunuz. Alış-verişi bırakın" buyurdu. (Cum'a 9)
Bu hitabı yalnız itaat edenlere tahsis buyurmadı. Bu hitap aynı zaman da günahkârları da içerisine almaktadır.
Küfrü gerektiren bid’at ve işlerden başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiçbir kimse hakkında Cehennemliktir diye hükmedilemez. Allah’ın ve Resulünün Cennetle müjdelediklerinden başka hiçbir müslüman için isim vererek Cennetliktir denilemez.
Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Muhakkak ki, Allahü teâlâ, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden mağfiret buyurur (affeder)" âyet-i kerimesi ile delalet ediyor. (Nisa 6)
Çünkü, Allahü teâlâ kendisi haber vermedikçe, asiler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber efendimiz: "Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennete, yahut Cehenneme koymayınız" buyurdu.
İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allahü teâlâ bu hususa mealen, "Halbuki üzerinde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerim olan katip melekler var" âyet-i kerimesi ile delalet buyurdu. (İnfitar 10-11)
Kabir azabı haktır, insanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihan edilecek.
Kabirde sual sorulacak, Allahü teâlâ dilediği kimseye cevap vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyamet günü ilk sur üfürülünce, göklerde olanlar ve Allahü teâlânın diledikleri bayılıp düşecek, (ölecekler) ikinci surun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (dirilecekler). Allahü teâlâ insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak olarak diriltecek, (Dünyada iken) Allahü teâlâya itaat eden ve isyan eden bedenler, kıyamet günü diriltilecektir. Yine dünyada iken sevap ve günah işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sahipleri hakkında şahidlik edeceklerdir. Allahü teâlâ insanların amellerini tartmak için terazi koyacak. Kimin sevabı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de sevabı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyamet gününde insanlara, amel defterleri verilecek. Amel defteri sağ eline verilen kimsenin hesabı kolay görülecektir. Amel defteri sol eline verilenler azap göreceklerdir.
Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür, insanlar oradan amellerine göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. [Yalnız kıyamette köprü, terazi vardır denince, dünyadaki köprü ve teraziler akla gelmemelidir. Sırat köprüsü için de durum böyledir. Ahirette amellerin tartılması için terazi kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir. Mesela, (Sınıf geçmek için imtihan köprüsünden geçilir) diyoruz. Halbuki imtihanın köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez. (S.Ebediyye)]
Kalbinde zerre miktarı imanı olan kimse, Cehennemde günahı kadar yandıktan sonra, Cehennemden çıkacaktır.
Resulullahın şefaati, ümmetinden büyük günah sahipleri için olacaktır.
Ümmetinden bir kavmi yanıp, kara kömür olduktan sonra ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücudu hiç azap görmemiş gibi terü taze olacak. Kıyamet gününde Resulullahın havzı bulunup, içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen kimse, bir daha susamıyacaktır.Tuttukları doğru yolu; Peygamber efendimizden sonra değiştirenler, o havuzdan uzaklaştırılacaklar.
Resulullahın mirac gecesi semaya çıkarıldığına dair habere iman etmek vaciptir.
Deccal'e, İsa aleyhisselamın inerek Deccal'i öldüreceğine, güneşin batıdan doğacağına, Dabbet-ül-ardın çıkacağına ve bunlardan başka, sika (güvenilir) zatların Peygamberden bize nakledip, doğruluğunu bildirdikleri, diğerleri gibi kıyametten önce vukua geleceklerine dair tevatür ile bildirilen diğer alametler hakkında gelen haberlere iman etmek lazımdır.
Peygamber efendimizin, gerek Allahü teâlânın kitabında ve gerekse sahih olan hadis-i şeriflerinde, bütün getirdiklerini tasdik etmeye, bunların muhkemleriyle amel, müşkil, müteşabih olanların nassını ikrar etmenin (kabul etmenin) tefsirini, ilim ihata edemeyecek olanların hakikatini, ilmi ilahiyeye havale etmek vaciptir.
Müminlerin üzerine, emr-i maruf ve nehy-i anil-münker (iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma) vaciptir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve dil ile mani olurlar. Muktedir olmazlarsa kalbleri ile o işi kötü görürler.
Peygamber efendimizin hadis-i şerifi gereğince, asırların hayırlısı, Eshab-ı kiramın zamanıdır (asrıdır) Sonra Tabiin ve Tebe-i tabiin asırlarıdır.
Eshab-ı kiramın en üstünü, Bedir muharebesine katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i mübeşşeredir (Cennetle müjdelenen on Sahabi). Aşere-i mübeşşerenin en üstünü dört halifedir. [Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anhüm)] Bunların halifelikleri, o zamandaki müslümanların rızası ile olmuştur. Müslümanlar bu tertip üzere ittifak ettiler (birleştiler).
Muhacir ve Ensardan ibaret olan Bedir ehli arasında, Aşere-i mübeşşereden sonra efdaliyet, hicret ve önce müslüman olmaya göredir. Peygamberimizin da'vet ettiği şeylere iman ederek, bir saat olsun kendisi ile görüşen yahut onu bir defa gören Eshab-ı kiram, Tabiinden üstündür.
Eshab-ı kiram için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahih ve doğru tevil yolları aramalı, takip ettikleri yolun en iyi yol olduğuna hüsni zan etmelidir.
[Eshab-ı kiram arasında olan muharebeleri iyi sebeplerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıklar, nefsin arzuları, mevki, rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden dolayı değildi. Çünkü, bütün bunlar, nefs-i emmarenin kötülükleridir. Eshab-ı kiramın nefsleri ise, insanların en iyisinin (aleyhisselam) sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu.
Şu kadar var ki, Emir'in yani Hazret-i Ali'nin halifeliği zamanında olan muharebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılan hata etti. Fakat ictihad hatası olduğundan bir şey denemez. Nerde kaldı ki, fasık denilsin, ictihad hatası, fısk, günah değildir. Hatta ayıplamaya bile izin yoktur. Çünkü, ictihadda hata edene de bir sevap vardır. Eshab-ı kiramın hepsi müctehid idi. Hepsi adil idi.
Herbirinin verdiği haber makbul idi. Hazret-i Ali'ye uyanların ve ondan ayrılanların verdikleri haberler, doğrulukta ve güvenilmekte farksız idi. Aralarındaki muharebeler, itimadın gitmesine mani olmamıştır.
O halde hepsini sevmek lazımdır. Çünkü, onları sevmek, Peygamber efendimizin sevgisinden dolayıdır. Bir hadis-i şerifte, "Onları seven, beni sevdiği için sever" buyurulmuştur. Onlara düşmanlık, Peygamberimize düşmanlık olur. Hadis-i şerifte, "Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder" buyurulmuştur. O büyükleri tazim etmek, hürmet etmektir. Onlara hürmetsizlik, tahkir etmek, Onu tahkirdir. Evliyanın büyüklerinden Ebu Bekr-i Şibli buyuruyor ki: "Eshab-ı kirama tazim etmeyen, kıymet vermeyen bir kimse, Resulullaha iman etmemiş olur."] Bu hususta Selef-i salihin, Peygamber efendimizin "Eshabımı zikrederlerse, siz kendinizi tutunuz" hadis-i şerifine uydular. Ehli ilim, bu hadis-i şerifin manası için "iyiliklerinden başkası ile onları zikretmeyiniz (anmayınız) demektir, dediler.
Yine Peygamber efendimiz: "Eshabım hakkında bana eziyet etmeyiniz. Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, eğer sizin biriniz hayır yolunda Uhud dağı kadar altın infak etse, onların küçük ölçek, hatta yarım ölçeklerine bile varamazsınız" buyurdu. Yine Allahü teâlâ mealen "Muhammed (aleyhisselam) Allahü teâlânın Peygamberidir. Onun beraberinde bulunanlar (Eshab-ı kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde eder halde (namaz kılarken) Allahü teâlâdan sevap ve rıza, istediklerini görürsün. Secde eserinden (çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen) nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur" âyet-i kerimesi ile meth ve sena eyledi. (Feth 29)
Şeyhaynın (yani Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer'in), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya cahildir veya inatçıdır.
Yakub aleyhisselamın oğulları arasında meydana gelen işler, onların kıymetini düşürmeyeceği gibi, dünya işlerinde, Eshab-ı kiram arasında olup-biten işler de onların kadr-u kıymetlerini düşürmez. İster icma ettikleri, ister ihtilaf ettikleri şeylerde olsun, Selef-i salihinin sözlerinin dışına çıkmak hiçbir kimseye caiz değildir.
Peygamber efendimizin, "Ehli havaric Cehennemin kelbleridir" ve "iki fırka var ki, onlara şefaat etmem; mürcie ve kaderiyye" diye rivayet edilen, hadis-i şeriflerine binaen Eshab-ı kiramı sevmeyenler, hariciler, kaderiyye ve mürcieden ibaret olan Ehl-i bid’ati zem ve onlardan uzak olup, onlarla beraber olmamak gerektiğini islam âlimleri bildirmişlerdir.
Yine Peygamber efendimiz, "Kaderiyye bu ümmetin mecusileridir" buyurdu.
Bunlar, Allahü teâlânın yaratması gibi yaratabileceklerini iddia ettiler.
Müslümanların birbirlerine iyilik etmesi ve sevişmesi lazımdır. Fakat Peygamberimizin Eshabından birisini, yahut Ehl-i beytini ve ezvacını (mübarek zevcelerini) kötüleyenlerden uzaklaşmak gerekir.
İşte Selef-i salihinin üzerinde bulunduğu temel bilgiler bunlardır. Selef-i salihin, bilgilerde kitap ve sünnetin hükmüne tâbi oldular. Halef (sonra gelen âlimler) de bu hususta onlara uydu. Allahü teâlâ bizi ve sizi faydalandırsın.)
|
|
|
İmam-ı Matüridi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-29-2018, 09:18 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İmam-ı Matüridi
Ehl-i sünnetin iki itikad imamından birincisidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed Matüridi'dir. Künyesi, Ebu Mensur'dur. Doğum yeri Semerkand'ın Matürid nahiyesidir. Hicri 333 (m. 944) yılında Semerkand'da vefat etti.
İmam-ı Matüridi, imam-ı a'zam Ebu Hanife'nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet itikadının, kelam bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi, izah ve ispat etti. Kelam ilminde, akaidde müctehid olan imam-ı Matüridi, kelam ve fıkıh ilmini Ebu Nasr İyad'dan öğrendi.
İlimde çok iyi yetişen imam-ı Matüridi, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle Ehl-i sünnet itikadını yaymıştır.
Yetiştirdiği talebelerden el-Hakim es-Semerkandi adıyla meşhur Ebul-Kasım ishak bin Muhammed, Ebu Muhammed Abdülkerim bin Musa el-Pezdevi, Ebul-Leys el-Buhari ve Ebul-Hasen bin Said gibi ilim ve takva yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmam-ı a'zam hazretlerinden gelen itikad bilgilerini nakleden İmam-ı Matüridi'den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu hususta binlerce kitap yazarak, Peygamber efendimizin gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet itikadını yaymışlardır.
İmam-ı Matüridi'nin yaşadığı devir, Abbasi Devleti'nin zayıflamaya başladığı ve yeni İslam devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasi güçler ve itikadi fırkalar arasında mücadelenin arttığı bir zamana rastlar. İmam-ı Matüridi de diğer İslam âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet itikadını müdafaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve müslümanların bu doğru itikada uymalarını sağlamıştır. Bu hususta takip ettiği usul, İmam-ı a'zamın el-fıkh-ül-ekber, er-Risale, el-fıkh-ül-ebsat, el-Âlim vel müteallim ve el-Vasiyye gibi itikadla ilgili kitaplarında bildirilen itikad bilgilerini, akli ve nakli delillerle açıklayarak tasnif etmek olmuştur. Böylece Matüridi hazretleri, Ehl-i sünnet itikadında müctehid imam oldu.
Eserleri:
Hayatını ilme ve Ehl-i sünnet itikadını yaymaya hasreden ve bu hususta büyük hizmetler veren Matüridi hazretleri, benzerine rastlanmayacak ölçüde değerli eserler yazmıştır. Başlıca eserleri şunlardır
1) Kitab-üt-tevhid: Bu kitapta sapık fırkaların sözlerinin yanlış olduğunu ispat edip, doğru itikad olan Ehl-i sünnet itikadını çok mükemmel bir şekilde açıklamıştır.
2) Tevilat-ül-Kur'an: Tefsire dair benzeri az bulunan bir eserdir. Semerkandi bu esere büyük bir şerh yazmıştır.
3) Reddü Evaili'l-Edille lil Ka'bi ve Beyanü vehmi'l Mutezile: Mutezileyi reddeden ve çürüten bir eserdir.
4) Er-Reddü ala usül'il Karamita: Karamita fırkasını reddeden bir eserdir.
5) Reddu kitab-ül-imame li Ba'zir-Revafiza: Eshab-ı kirama düşman olanları reddeden bir eseridir.
6) Kitab-ül-makalat fil-kelam: Kelam ilmine dair bir eseridir.
7) Me'haz-üş-şeriyye: Fıkıh ilmine dairdir.
8) Kitab-ül-cedel: Usül-ü fıkıh ilmine dair olan bu eserinden başka kitapları da vardır.
İmam-ı Matüridi'nin naklen bildirdiği Ehl-i sünnet itikadının esaslarından bazıları şunlardır:
Allahü teâlâ kadim olan zatı ile vardır.
Her şeyi, O yaratmıştır. Birdir. İbadete hakkı olan da Odur. Ondan başka hiçbir şey, ibadet olunmaya layık değildir. Kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları; hayat, ilim, semi', basar, kudret, irade, kelam ve tekvin'dir. Bu sıfatları da ezelidir. Allahü teâlânın isimleri tevkifidir, yani dinimizde bildirilen isimleri söylemek uygun olup, bunlardan başkasını söylemek yasak edilmiştir.
Kur'an-ı kerim Allah kelamıdır, Onun sözüdür. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimi harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahluktur. Bu harf ve kelimelerin manası, Kelam-ı ilahiyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur'an denir. Bu harf ve kelime kalıpları içinde Kelam-ı ilahi olan Kur'an mahluk değildir. Allahü teâlânın öteki sıfatları gibi ezelidir, ebedidir.
Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihatasız, yani şekli olmayarak görecektir. Nasıl görüleceği düşünülemez. Çünkü Onu görmeyi akıl anlayamaz. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu dünya ve insanın bu dünyadaki yapılışı Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen yalancıdır. Hazret-i Musa, Peygamber olduğu halde bu dünyada göremedi. Peygamber efendimiz mirac gecesinde gördü ise de, bu dünyada değildi. Dünyadan çıktı, ahirete karıştı. Cennete girdi ve orada gördü.
Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve kötü işlerin hepsi Onun takdiri, dilemesi iledir. Fakat iyi işlerden razıdır, fenalardan razı değildir, insanın yaptığı işte, kendi kuvveti de tesir eder. Bu tesire "kesb" denir.
Peygamberler Allahü teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdiği her haber doğrudur, yanlışlık yoktur.
Kabir azabı, kabrin sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen meleklerin soru sorması, kıyamette her şeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yer küresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerinde toplanması, yani ruhların cesetlere gelmesi, kıyamet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkuşu ve kıyamette sual ve hesap, iyiliklerin ve günahların oraya mahsus bir terazi ile tartılması, Cehennem üzerinde sırat köprüsünün bulunması vardır. Bunların hepsi olacaktır.
Müminlere mükafat ve nimet için hazırlanmış olan Cennet, kâfirlere azap için hazırlanmış Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de Allahü teâlâ yoktan var etmiştir. Cennet ve Cehennem ebedi, sonsuz kalınacak yerdir. Zerre kadar imanı olan ve bu iman ile ahirete göçen Cehennemde ebedi (sonsuz) kalmayacaktır.
İbadetler imana dahil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tembellikle yapmayan kâfir olmaz.
Mümin ne kadar büyük günah işlerse işlesin imanı gitmez. Ancak farzlara ve haramlara, olduğu gibi inanmak lazımdır. Emir ve yasaklardan herhangi birine inanmamak veya hafife almak veya alay etmek, değiştirmeye kalkışmak imanı giderir ve sonsuz olarak Cehennemde yanmaya sebep olur.
Halifelikten konuşmak, dinin esas bilgilerinden değildir. Dört halifenin yüksekliği halifelik sıralarına göredir. Eshab-ı kiramın hepsini istisnasız sevmek ve hürmet etmek lazımdır. Hepsi adil ve din ilimlerinde müctehid idiler.
Muhammed aleyhisselama iman edenler, başka Peygamberlerin ümmetinden daha üstündür.
Matem tutmak, dinde yoktur. Üzülmek başka, matem tutmak başkadır. Hadis-i şerifte, (İki şey vardır ki, insanı küfre (imanın gitmesine) sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır) buyuruldu.
Resulullaha, Eshab-ı kirama, Tabiine ve evliyaya tevessül ederek, yani onları vesile ederek dua etmek, duanın kabulüne sebep olur.
Dini deliller müctehidler için dörttür: Kitap, Sünnet, icma-i ümmet, Kıyası fukaha. Avamın delili müctehidin fetvasıdır.
Tenasühe, yani ölen insanın ruhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrar dünyaya gelmesine inanmak, dine aykırıdır. Böyle inananın imanı gider.
Kıyamet günü Allahü teâlânın izni ile iyiler kötülere şefaat edecek, araya girecektir. Peygamber efendimiz, (Şefaatim ümmetimden günahı büyük olanlaradır) buyurdu.
Peygamberin mucizesi, evliyanın kerameti ve salih müminlerin firaseti haktır.
Evliyanın kerameti, vefatından sonra da devam eder.
Her bid’at dalalettir, sapıklıktır. Bid’at, dinde sonradan yapılan şey demektir. Peygamberimiz ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dinde meydana çıkarılan, itikad ve ibadet olarak yapılmaya başlanan değişikliklerdir ve büyük felakettir.
Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez.
Ebu Mensur-i Matüridi hazretleri, irade-i cüziyye hakkında buyurdu ki:
İrade-i cüziyye, bir varlık değildir. Var olmayan şey, yaratılmış olmaz, irade-i cüziyye, kullarda bir haldir. Kuvveti, bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irade-i cüziyyelerini kullanmakta serbesttir. Mecbur değildir. Şeytana, (İrade, bende bir haldir, iyiliğe kullanırsam Allahü teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz) diye cevap verilir.
Allahü teâlânın, kul irade etmeden de, yaratması caiz ise de, ihtiyari olan işleri yaratmaya, kulların iradelerini sebep kılmıştır. İrade-i cüziyyemizin sebep olması da, Allahü teâlânın iradesi iledir. Kul, bir iş yapmak irade edince, Allahü teâlâ da, o işi irade ederse, o işi yaratır. Kul irade etmezse, ihtiyari olan o işi yaratmaz. Şu halde, kul irade-i cüziyyesini ibadete sarf ederse, Allahü teâlâ, ibadeti yaratır. Eğer günahlara sarf ederse, günahları yaratır.
O zaman kul, dünyada fena olur, ahirette azap görür. Böyle olduğunu bilen bir kimseye, şeytan bir şey diyemez.
(Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzu edersiniz!) mealindeki âyet-i kerimenin manasını, Ebu Mensur-i Matüridi hazretleri şöyle açıklıyor: "İhtiyari işleriniz, yalnız sizin iradenizle olmaz. Sizin iradenizden sonra, Allahü teâlâ da, o işi irade edip yaratır.”
|
|
|
Leonard Bernstein Kimdir? Biyografisi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-25-2018, 05:32 AM - Forum: Biyografiler
- Yorum Yok
|
 |
Leonard Bernstein Kimdir? Biyografisi
Leonard Bernstein kimdir? Hayatı
Leonard Bernstein kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1918) ABD’li orkestra şefi ve besteci. 20. yy’ın tanınmış orkestra şeflerindendir. 25 Ağustos 1918’de, Massachusetts’de doğdu. 14. Oktober 1990 da New York City, New York da vefat etti (öldü)) Boston’daki Latin Müzik Okulu’nu bitirdikten sonra, Harvard Üniversitesi’ne girdi, kompozisyon ve piyano eğitimi gördü. 1939’da bu okulu bitirdikten sonra iki yıl Philaddphia’daki Curtis Müzik Enstitüsü’nde, Fritz Reiner’den orkestra şefliği ve Randall Thompson’dan orkestrasyon dersleri aldı. 1943’te Arthur Rodzinski tarafından New York Filarmoni Orkestrasına atandı. Bruno Walter’in, konuk şef olarak orkestrayı yöneteceği bir gece ansızın rahatsızlanması üzerine, ilk kez bir orkestra yöneltmek zorunda kaldı ve büyük başarı kazandı. Bundan sonra ABD’nin ve Avrupa’nın birçok tanınmış orkestrasını yöneterek, uluslararası bir üne erdi.
Leonard Bernstein, yoğun konser programlan olan bir orkestra şefi olmasının yanı sıra, ABD’nin önemli çağdaş bestecilerinden biri olabilmiştir Jlk önemli yapıtı 1942’de bestelediği Jeremiah senfonisidir. Copland, Blitzstein gibi, çağdaş ABD klasik müziğinin en önemli bestecilerinin yetiştiği bir kuşaktandır. Yapıtlarında kovboy şarkıları, Meksika dans ezgileri, caz müziği gibi kaynaklardan alman müzikal renklen başarıyla kullanmıştır. Özellikle, cazdan kaynaklanan armonik fikirlere sık sık yer verir. Esin kaynaklarından biri de, dinsel Yahudi müziği olmuştur. Bu türde ürün vermiş başlıca çağdaş bestecilerdendir.
Leonard Bernstein yapıtlarında, tümüyle stilize edilmiş bir canlılığı dışavurur. Sık sık yapılan ritim değişiklikleri, müziğine özgür, neşeli bir hava kazandırır.
Leonard Bernstein Eserleri
Senfoni:
Jeremiah, 1943;
The Age of Anxiety, 1949, (“Korku Çağı”);
Kaddısh,
Bale:
Fancy Free, 1944, (“Hayalden Irak”);
Fascimile, 1946, (“Kopya”).
Müzikal:
On the Town 1944, (“Kentte”);
Wonderful Town, 1953, (“Şahane Kent”);
Candide, 1956;
West Side Story, 1957, (Batı Yakası’nın Hikayesi).
Kitap:
The Joy of Music, 1959, (“Müzik Zevki”);
The Infinite Variety of Music, 1966, (“Müziğin Sonsuz Çeşitliliği”).
Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 16. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983
Leonard Bernstein
Leonard „Lenny“ Bernstein (ˈbɜːrnstaɪn; geboren als Louis Bernstein am 25. August 1918 in Lawrence, Massachusetts; gestorben am 14. Oktober 1990 in New York City, New York) war ein US-amerikanischer Komponist, Dirigent und Pianist.
Zu Bernsteins erfolgreichsten Bühnenwerken gehören die Musicals On the Town (1944), und Candide (1956, Neufassung 1974) und vor allem West Side Story (1957). Die Verfilmungen von On the Town (mit Gene Kelly und Frank Sinatra)[1] sowie West Side Story[2] waren Welterfolge. Ebenfalls für den Broadway schrieb er das Musical Wonderful Town (1953).[3]
Leben und Werk
Leonard Bernstein entstammte einer jüdischen Einwandererfamilie aus Riwne (Równo) aus Süd-Russland (heute Ukraine). Sein Vater war Sam Bernstein und seine Mutter Jennie Bernstein. Geboren wurde er am 25. August 1918 in Lawrence als Louis Bernstein. Er war ein schwächliches und oft kränkelndes Kind mit Asthma und Heuschnupfen. Von seinem Wesen her war er scheu und zurückgezogen, hatte aber schon im Kindesalter viel Freude an der Musik, am Chorgesang und Orgelspiel. Des öfteren nahm ihn sein Vater zu Konzerten und kirchlichen Veranstaltungen mit. Die Freude war groß als ihm eine Tante ein gebrauchtes Klavier schenkte. Nach einigen eigenen Experimenten und "Spielübungen" erhielt er ab Oktober 1932 Klavierunterricht bei Helen G. Coates.[4] Sehr frühzeitig stand deshalb sein Berufswunsch fest - er wollte Pianist werden. Doch dieser Wunsch wurde nicht von seinem Vater geteilt. Es kam zu heftigen Auseinandersetzungen bis hin zu finanziellen Konsequenzen. Deshalb begann er nach dem allgemeinen Schulabschluss ein Studium an der Harvard-Universität. Hier hatte er Vorlesungen in Philosophie, Ästhetik, Literatur- und Sprachwissenschaften. Auch Musikfächer waren dabei. Sein erstes öffentliches Konzert hatte Leonard 1934 als Pianist mit dem Boston Public School Symphony Orchestra. Hier spielte er ein Klavierkonzert von Edward Grieg. Im Alter von 16 Jahren änderte er seinen Vornamen in Leonard, der bis dahin sein Rufname gewesen war. Bei einer Tanzaufführung 1937 lernte er seinen lebenslangen Mentor und Freund Aaron Copland kennen.[4] Sein erstes eigenes Konzert als Dirigent und Komponist gab er 1939 mit "The Birds" in Harvard. Das Studium schloss er im Juni 1939 ab.[4] Für sein weiteres berufliches Fortkommen war die Begegnung mit dem Dirigenten Dimitri Mitropoulos (1896 – 1960) von entscheidender Bedeutung. Dieser riet ihm, seine musische Begabung erkennend, sein Studium am Curtis institute of music philadelphia in Pennsylvania bei Fritz Reiner (1888 – 1963) fortzusetzen. Diesem Rat folgte er und sein bester Lehrer in diesem Institut war Walter Piston (1894 – 1976). Diese Zeit, so sagte es Leonard Bernstein später einmal "war die schönste Zeit meines Lebens". [5]
Dirigate
Leonard Bernstein am Klavier (1955)
Im Juli 1940 hatte er einen Auftritt als Dirigent einer Symphonie im neu eröffneten Berkshire Music Center vom Tanglewood Music Festival.[4] Bereits 1943 wurde er Assistant Conductor (2. Dirigent) des New York Philharmonic Orchestra unter Artur Rodziński, der ihn in Tanglewood als Assistenten von Serge Koussevitzky (1874 – 1951) erlebt hatte. Am 13. November 1943 konnte Bernstein seine Begabung unter Beweis stellen, als er kurzfristig für den erkrankten Bruno Walter (1876 – 1962) in der Carnegie Hall einspringen musste. Die eindrucksvolle Aufführung von Schumanns Manfred-Ouvertüre und Strauss’ Don Quixote, die über den Rundfunk landesweit übertragen wurde, verhalf ihm zum Durchbruch. Im gleichen Jahr wurde seine erste Sinfonie "Jeremiah", die er seinem Vater gewidmet hatte, fertig.
Bernstein war als Dirigent bald international angesehen, sodass er zahlreiche Konzerte mit weltweit bekannten Orchestern dirigieren konnte, vor allem als (erster US-amerikanischer) Musikdirektor des New York Philharmonic Orchestra (1958–1969) sowie als regelmäßiger Gastdirigent der Wiener Philharmoniker und des Symphonieorchesters des Bayerischen Rundfunks bis zu seinem Tod 1990. Sein Repertoire umfasste klassische wie avantgardistische Werke; vor allem das Werk Gustav Mahlers fand seine Beachtung und Bewunderung.
Bei seinem ersten Dirigat in Europa leitete Leonard Bernstein am 9. Mai 1948 in München ein Akademiekonzert des Bayerischen Staatsorchesters im Prinzregententheater [6], um bei dieser Gelegenheit am 10. Mai 1948 das „St. Ottilien X-Concentration Camp Orchestra“ („Orkester fun der Szeerit Hepleitah“) aus Holocaust-Überlebenden bei zwei Konzerten[7] in den DP-Lagern Landsberg und Feldafing der United Nations Relief and Rehabilitation Administration (UNRRA) zu dirigieren[8] Link:[Leonard Bernstein mit dem St. Ottilien X-Concentration Camp Orchestra (1948)].
Sein erstes Konzert in Berlin dirigierte er im Rahmen der Berliner Festwochen im Jahr 1959. Bei einer sechswöchigen Tournee des New York Philharmonic Orchestra durch 13 Länder leitete der US-amerikanische Dirigent 1959 am Höhepunkt des Kalten Krieges auch Konzerte in der Ukraine und Russland neben den westeuropäischen Staaten Frankreich, Norwegen, Italien und Deutschland.[9] Am 1. Oktober 1959 dirigierte Bernstein zum ersten Mal in Berlin und leitete unter anderem die Ouvertüre Le carnaval romain von Berlioz sowie das Klavierkonzert Nr. 17 in G-Dur von Wolfgang Amadeus Mozart, das er vom Flügel aus leitete.[10] Sein Konzert in Berlin wird als Beginn einer bis an sein Lebensende bestehenden freundschaftlichen Verbundenheit zu Berlin gewertet.
Kompositionen
Leonard Bernstein (1945)
Bernsteins Einakter-Oper Trouble in Tahiti (Premiere 1952) geriet für eine Oper zu kurz, sodass er sie als Szene 2 und 4 im zweiten Akt seiner neuen Oper A Quiet Place einbaute. Die Uraufführung von A Quiet Place war am 17. Juni 1983 in der Houston Grand Opera,
Houston.[11]
Angeregt durch sein jüdisches Erbe schrieb Bernstein die Symphony Nr. 1 „Jeremiah“ (1943), die er seinem Vater widmete. Die Uraufführung von „Jeremiah“ dirigierte er mit dem Pittsburgh Symphony Orchestra 1944. Dafür erhielt er den New York Music Critics' Award. Seine Symphony Nr. 2 „The Age of Anxiety“ war eine Auftragsarbeit der Koussevitzky-Stiftung, die er diesem zu Ehren widmete („For Serge Koussevitzky, in tribute“). Sie hatte 1949 mit dem Boston Symphony Orchestra Premiere mit Serge Koussevitzky am Pult und Bernstein am Klavier. Seine Symphony Nr. 3 „Kaddish“, die der 1963 komponierte, wurde erstmals vom Israel Philharmonic Orchestra aufgeführt. „Kaddish“ hat Bernstein dem Andenken John F. Kennedys gewidmet („To the Beloved Memory of John F. Kennedy“). Es folgten die Chichester Psalms (1965) ein dreiteiliges Chorwerk, bezogen auf hebräische Psalmentexte.[12] Sein Musiktheater-Werk „Mass“ (Messe), ein Theaterstück für Sänger, Schauspieler und Tänzer – so der Untertitel des Werks – kam 1971 in Washington zur Uraufführung.[13] Es war ein Auftragswerk für die Eröffnung des John F. Kennedy Center for the Performing Arts in Washington, DC.
Das Musical 1600 Pennsylvania Avenue wurde von ihm nach der Adresse des Weißen Hauses in Washington benannt, wo auch die Handlung spielt. Es sollte eine künstlerische Antwort auf die Nixon-Ära und Watergate-Affäre sein. Es war ein Versuch, Amerikas „Patriotismus in seiner Bigotterie aufzuzeigen, mit dem Hinweis, dass die (Rassen-)Freiheit noch nicht überall angekommen war“. Doch das Musik-Drama konnte für das damalige Publikum nicht überzeugend genug die Gegensätze darstellen zwischen dem Alltag der Präsidenten, ihrer First Ladies und dem Leben von deren schwarzer Dienerschaft. Bernstein hatte vier Jahre an dem Werk gearbeitet (1972–1976) und komponierte dafür mehr Musik als für jede andere Komposition (Libretto: Alan Jay Lerner).[14] Die Voraufführung in Philadelphia war ein Misserfolg und zudem wurde er als „Rassist“ beschimpft. Auch die Aufführung in New York musste bereits nach einer Woche abgesetzt werden. Der einzige Hit des Musicals war „Take Care of This House“,[15] ein Chor, der zu Präsident Jimmy Carters Amtseinführungs-Gala im Januar 1977 vorgetragen wurde. Später stellte Bernstein dann aus verschiedenen Szenen des Musicals „A White House Cantata“ zusammen. Bernsteins Erben wollen jetzt das Musical wieder aufleben lassen, da nach Meinung der Tochter die Zeit damals noch nicht reif dafür war.[16]
Bernstein hielt sich in erster Linie für einen Komponisten ernster Musik, womit er seine „Musicals“ als weniger wichtig erachtete.
Musikalische Lehrstunden
Seine Fernsehreihe Young People’s Concerts, Konzerte für junge Leute mit dem New York Philharmonic Orchestra, waren einflussreiche Beiträge zur musikalischen Bildung. Zwischen 1958 und 1972 leitete Bernstein (mit einigen Unterbrechungen) insgesamt 53 Konzerte. Mit seinem Charisma, seiner großen Sprachbegabung und seinem Humor konnte er gleichermaßen Kinder wie Erwachsene fesseln. Mit Werken der klassischen Musik erläuterte er Grundbegriffe wie etwa Tonart, Impressionismus oder stellte Komponisten und Werke vor (Gustav Mahler, Beethovens Fidelio, Sibelius).
1973 hielt Leonard Bernstein auf Einladung der Harvard-Universität die sechsteilige Vorlesungsreihe The Unanswered Question, in der er über die Grundlagen der Musik in Analogie zur linguistischen Forschung Noam Chomskys sprach. Der Titel war eine Anspielung auf das gleichnamige Werk des US-amerikanischen Komponisten Charles Ives.
Deutschland
Leonard Bernsteins dirigierte sein erstes Konzert in Deutschland bereits im Jahr 1948. Viele amerikanische Künstler und Musiker wie Artur Rubinstein oder Isaac Stern boykottierten seit 1939 jegliche Auftritte in Deutschland. Leonard Bernstein allerdings hat im Alter von 29 Jahren, auf Einladung von Generalmusikdirektor Georg Solti, als erster amerikanischer Dirigent nach dem Zweiten Weltkrieg das Bayerische Staatsorchester im Prinzregententheater in München geleitet. Er leitete eine Sinfonie von Roy Harris, eine C-Dur Sinfonie von Schubert sowie vom Klavier aus das Klavierkonzert von Maurice Ravel. Bereits nach kurzer Zeit hatte er das Orchester, das ihm anfangs durchaus kritisch gegenüberstand, von sich überzeugt, so dass Bernstein das Konzert in einem Brief an Helen Coates als „vollen Erfolg“ bezeichnete.[17] Einen Tag später, am 10. Mai 1948 spielte der jüdisch-amerikanische Dirigent mit 20 Holocaust-Überlebenden und 10.000 Lagerinsassen im Publikum in den Konzentrationslagern Feldafing und Landsberg. Leonard Bernstein beschrieb dieses Ereignis mit den Worten: „Mein Herz hat geweint. Es war schön, durch Musik sich den Menschen zu nähern, die vorher nur Hass empfunden hatten.“[18]
Am 19. Januar 1971 vereinbarte Bernstein mit der deutschen Filmproduktionsfirma Unitel GmbH und Co.KG mit Sitz in Hamburg, dass diese nahezu alle zukünftigen Dirigate von Leonard Bernstein aufnehmen sollte.[19] Zwischen den 1970er- und 1990er-Jahren wurden von Unitel nahezu 200 Musikfilme produziert, darunter Sinfonien von Mahler, Brahms, Beethoven, Schumann sowie Kompositionen von Haydn oder Mozart.[20]
Leonard Bernstein (1987)
Im Jahr 1981 leitete Bernstein das Symphonieorchester des Bayerischen Rundfunks und dirigierte Wagners Tristan und Isolde in Münchens Herkules-Saal; Gesangssolisten waren unter anderem Hildegard Behrens und Peter Hoffmann. Bernstein hielt Tristan und Isolde für ein zentrales Werk der Musikgeschichte und fügte hinzu, dass er viel Zeit seines Lebens damit verbracht habe, dieses auf Deutsch zu lesen, zu verstehen und zu lösen. Die Aufnahmen des Musikdramas wurden im Januar, Mai und November 1981 jeweils separat als Konzerte aufgenommen und direkt im Fernsehen ausgestrahlt sowie später als Audioaufnahme bei Philips veröffentlicht. Karl Böhm, der als einer der bekanntesten Wagnerkenner galt und selbst Tristan und Isolde dirigiert hatte, meinte zu Bernsteins deutlich langsamerer Interpretation des Dramas, dass dieses so gespielt worden sei, als ob es Wagner dirigiert hätte.[21]
Ebenfalls 1981 vertonte Bernstein einen Text von Günter Kunert für eine Olympische Hymne anlässlich eines Kongresses des Internationalen Olympischen Komitees (IOC) in Baden-Baden. Bernsteins Hymne eröffnete den Kongress am 23. September 1981 mit dem Baden-Baden Jugendchor und dem Sinfonieorchester des Südwestfunks Baden-Baden. Dirigiert wurde die Hymne von David Shallon.[22]
1987 gründete er die internationale Orchesterakademie (heute: Schleswig-Holstein Festival Orchestra) des Schleswig-Holstein Musik Festivals. Damit wollte er jungen, talentierten Nachwuchsmusikern die Möglichkeit geben, von international anerkannten Künstlern zu lernen.[23] Dieses Klassik-Festival wurde ein Jahr zuvor von dem deutschen Pianisten Justus Frantz ins Leben gerufen und findet alljährlich zwischen Juni und August in Norddeutschland statt.[24] Bernstein war seitdem auch an der allgemeinen Planung des Festivals beteiligt.
Als eine seiner letzten Produktionen dirigierte Leonard Bernstein am 23. und 25. Dezember 1989 auf eine spontane Einladung von Justus Frantz hin in Berlin Beethovens 9. Sinfonie (in der Philharmonie und im Konzerthaus, damals noch Schauspielhaus genannt). Das Konzerthaus, das im Zweiten Weltkrieg nahezu komplett zerstört und im Rahmen aufwendiger Restaurationen wieder zu einem der schönsten Konzerthäuser der Welt wurde, lag nur wenige hundert Meter von der ehemaligen Grenze am Brandenburger Tor entfernt. Bernstein ließ für diesen besonderen Anlass Musiker aus West- und Ost-Deutschland sowie aus den vier Besatzungsmächten Amerika (New York Philharmonic Orchestra), Russland (Kirow Theatre Orchestra aus Leningrad), Frankreich (Orchestre de Paris) und Großbritannien (London Symphony Orchestra) gemeinsam auftreten.[25]
Für die Feierlichkeiten anlässlich des Falls der Berliner Mauer ließ Bernstein im vierten Satz Freiheit statt Freude singen. Damit machte er aus der Ode an die Freude eine Ode an die Freiheit. „Ich bin sicher, Beethoven würde uns zustimmen“, so Bernstein.[26] Das Konzert wurde in über 20 Ländern im Fernsehen übertragen und sein Biograph Humphrey Burton kommentierte für CBS, die ganze Welt beobachte die Euphorie Berlins und Bernstein stelle als amerikanischer Jude das Herz der Feierlichkeiten dar.[27] Bernstein selbst sagte dazu, dass er an diesem Abend einen historischen Moment erlebt habe, der unvergleichbar sei gegenüber anderen Erlebnissen seines langen, langen Lebens.[25]
Österreich
Im großen Sendesaal des Funkhauses Wien fand im April 1963 die erste Aufführung von Leonard Bernsteins Musical Candide in deutscher Sprache statt. In der Rundfunkbearbeitung und Regie von Marcel Prawy mit dem Orchester und Chor des ORF unter der musikalischen Leitung von Samuel Krachmalnick lasen unter anderem die Burgschauspieler Blanche Aubry und Heinrich Schweiger Voltaires Novelle; es sangen Mimi Coertse und Rudolf Christ.
Im Jahre 1959 trat Leonard Bernstein erstmals bei den Salzburger Festspielen auf, 1966 debütierte er an der Wiener Staatsoper mit Falstaff, in den folgenden Jahren leitete er hier Aufführungen von Der Rosenkavalier und Fidelio. Im Rahmen dieses Aufenthalts in Wien nahm Bernstein außerdem eine Oper für Columbia Records auf sowie sein erstes Konzert mit den Wiener Philharmonikern. Er dirigierte Mahlers Das Lied von der Erde mit Dietrich Fischer-Dieskau und James King. Dieser sowie weitere Auftritte Bernsteins mit den Wiener Philharmonikern hatte die Bindung zwischen Bernstein und dem Orchester gefördert und intensiviert. Bernstein hat von 1967 bis 1976 sämtliche Sinfonien von Mahler dirigiert, die alle von Unitel Classica aufgezeichnet worden sind. Im Jahr 1970 hat Bernstein anlässlich des 200. Geburtstags von Beethoven ein 90-minütiges Programm in und um Wien drehen lassen. 1978 kehrte Bernstein noch einmal nach Wien zurück, um an der Wiener Staatsoper Otto Schenks Fidelio-Inszenierung neu zu beleben.
Zeitlebens bestand eine freundschaftliche Rivalität zu Herbert von Karajan, so leitete Bernstein auch im Herbst 1989 die Gedenkstunde für Herbert von Karajan im Wiener Musikverein.
Bernstein war bereits für das Dirigat des Neujahrskonzertes der Wiener Philharmoniker 1992 vorgesehen, dem jedoch sein Tod zuvorkam.
Abschied
Grab von Leonard Bernstein auf dem Green-Wood Cemetery in Brooklyn, NYC, (♁Grablage)
Gesundheitlich schon sichtlich angeschlagen dirigierte Bernstein in seiner letzten Produktion am 19. August 1990 das Boston Symphony Orchestra in Tanglewood. Diese Aufnahme der Four Sea Interludes von Benjamin Britten und der 7. Sinfonie in A-Dur von Beethoven wird als sein Final Concert bezeichnet.
Am 14. Oktober 1990 starb Bernstein 72-jährig an akutem Herzversagen infolge eines Emphysems und einer Krebserkrankung.[28] Sein Grab befindet sich auf dem Green-Wood Cemetery in Brooklyn, New York City.
Privatleben
Bernstein heiratete am 9. September 1951 die aus Chile stammende Schauspielerin Felicia Montealegre, sie hatten drei Kinder: Jamie Anne Maria (* 1952), Alexander Serge Leonard (* 1955) und Nina Maria Felicia (* 1962).[29] Bernstein war ein liebevoller Vater, doch gleichzeitig in der Musikwelt für seine Promiskuität bekannt. Das Paar trennte sich Mitte der 1970er-Jahre, als seiner Frau bekannt wurde, dass er homosexuelle Beziehungen hatte. Nach der Trennung lebte Bernstein mit Tom Cothran zusammen. Nachdem bei seiner Frau Lungenkrebs diagnostiziert worden war, kehrte er noch einmal zu ihr zurück und blieb bis zu ihrem Tod im Juni 1978.[30]
Auf einer Geburtstagsfeier Aaron Coplands im Jahr 1979 erklärte Bernstein ihn in seiner öffentlichen Grußansprache zu „meinem ersten Freund in New York, meinem Meister, meinem Vorbild, meinem Weisen, meinem Therapeuten, meinem Führer, meinem Berater, meinem älteren Bruder, meinem geliebten Freund.“ Copland war bisexuell.[31]
Freundschaftlich verbunden war „Lenny Bernstein“ unter anderem mit Helmut und Loki Schmidt.[32]
Preise und Ehrungen (Auswahl)
1951 wurde Bernstein in die American Academy of Arts and Sciences gewählt.
1965 erhielt Bernstein den internationalen Léonie-Sonning-Musikpreis.
1970 bekam Bernstein das Große Goldene Ehrenzeichen für Verdienste um die Republik Österreich.[33]
1976 Österreichisches Ehrenzeichen für Wissenschaft und Kunst
1981 erhielt er die Ehrendoktorwürde der Hebräischen Universität Jerusalem.
1982 bekam er den Ehrenring der Stadt Wien.
1985 wurde er für sein Lebenswerk mit dem Grammy Award ausgezeichnet.
1987 wurde ihm der Ernst von Siemens Musikpreis verliehen.
1988 bekam er den Brahms-Preis der Brahms-Gesellschaft Schleswig-Holstein in Heide.[34]
Er gewann insgesamt elf Emmy Awards.
Werke
Leonard Bernstein bei der Orchesterprobe in der Albert Hall, 1973
Orchesterwerke
Sinfonien
1. Sinfonie Jeremiah
2. Sinfonie The Age of Anxiety
3. Sinfonie Kaddish (mit Soli und Chor)
Chichester Psalms (1965) (mit Soli und Chor)
Fancy Free
Dybbuk, Suite für Orchester
Slava: Eine politische Ouvertüre
Serenade über Platons Symposium
Divertimento for Orchestra (Auftragswerk für das Boston Symphony Orchestra, 1980)
Halil (Nocturne für Soloflöte, Streichorchester und Schlagwerk)
Prelude, Fugue and Riffs für Soloklarinette und Jazzensemble (1949)[35]
Bühnenwerke
Trouble in Tahiti (1952)
Candide. Buch: Lillian Hellman nach Candide oder der Optimismus von Voltaire, UA: 1956, als „komische Operette“, Neufassung 1974 als „Musical“
A Quiet Place (1984; beinhaltet „Trouble in Tahiti“ als Rückblende)
Musicals
On the Town (1944)
Wonderful Town (1953)
West Side Story (1957)
Candide (1956, revidiert 1989)
1600 Pennsylvania Avenue (1976)
Kammermusik
Klaviertrio (1937)
Klarinettensonate (1941/1942)
Brass music (1959)
Klaviermusik
Sonate (1938)
Touches – Chorale, Eight Variations and Coda (1983)
mehrere Miniaturen genannt Anniversaries
Filmmusik
Die Faust im Nacken (On the Waterfront) (1954)
Andere Werke
Mass
Lieder: Peter Pan
Lied in: The Madwoman of Central Park West
Liederzyklus: I Hate Music
Liederzyklus: La bonne cuisine (gesungene Kochrezepte)
Elegy for Mippy II für Soloposaune
Songfest
Bücher
The Joy of Music, (dt.: Freude an der Musik)
Young People's Concerts. Deutsche Ausgabe: Konzert für junge Leute. Die Welt der Musik in 15 Kapiteln. Omnibus, München 2007, ISBN 978-3-570-21827-3.
The Infinite Variety of Music, 1967, 5 Fernsehmanuskripte, 4 Symphonie-Analysen (dt.: Von der unendlichen Vielfalt der Musik, 1975)
The Unanswered Question, 1976, 6 Harvard-Vorlesungen, (dt.: Musik – die offene Frage, 1982)
Findings, 1982, 42 kürzere Texte 1935–73, (dt.: Erkenntnisse, 1990)
Literatur
-- chronologisch --
Joan Peyser: Leonard Bernstein: die Biographie eines Musikgenies. Heyne, München 1991, ISBN 3-453-04626-9.
Enrico Castiglione: Ein Leben für die Musik. Gespräche mit Leonard Bernstein. Henschel Verlag, Berlin 1993, ISBN 978-3-89487-182-6.
Humphrey Burton: Leonard Bernstein. Knaus, München 1994, ISBN 3-8135-0217-1.
Meryle Secrest: Leonard Bernstein. A Life. Knopf, New York 1994, ISBN 0-679-40731-6.
Peter Gradenwitz: Leonard Bernstein: 1918–1990; unendliche Vielfalt eines Musikers. Atlantis, Zürich 1995, ISBN 3-254-00174-5.
Thomas R. Seiler: Leonard Bernstein. Die letzten zehn Jahre. Ein fotografisches Portrait. Edition Stemmle, Zürich 2000, ISBN 978-3-908161-97-4.
Barry Seldes: Leonard Bernstein. The political life of an American musician. University of California Press, Berkeley (California) 2009, ISBN 978-0-520-25764-1.
Jonathan Cott: Dinner with Lenny. The Last Long Interview with Leonard Bernstein. Deutsche Übersetzung von Susanne Röckel. Titel: Leonard Bernstein. Kein Tag ohne Musik. C. Bertelsmann, München 2012, ISBN 978-3-570-58037-0.
Alexander Niemeyer: Musik und Gedächtnis bei Ernest Bloch und Leonard Bernstein: Kultursemiotische und unterrichtsdidaktische Studien zum erinnerungskulturellen Potential von Musik. Dissertation an der Universität Paderborn 2014, S. 391–663, urn:nbn:de:hbz:466:2-17132.
Sven Oliver Müller: Leonard Bernstein. Der Charismatiker. Reclam, Ditzingen 2018, ISBN 978-3-15-011095-9.
Dokumentarfilme
Leonard Bernstein: Reflections. Dokumentarfilm, USA, 1978, 52 Min., Buch und Regie: Peter Rosen, Produktion: Peter Rosen Productions, DVD-Ausgabe: 2009, deutsche Erstsendung: 16. März 2010 bei 3sat, Inhaltsangabe von ARD, Vorschau, 3:08 Min. Gespräch mit Bernstein in dessen Wohnung am Central Park, ergänzt mit Proben- und Konzertaufnahmen in der Carnegie Hall und in Tel Aviv.
Leonard Bernstein Conducts West Side Story. (Alternativtitel: Leonard Bernstein: The Making of „West Side Story“.) Konzertprobe, Großbritannien, Deutschland, 1985, Fernsehfassung: 55 Min., DVD: 89 Min., Produktion: BBC, Unitel, Inhaltsangabe von ARD. Über Leonard Bernsteins erste eigene Tonträger-Einspielung der West Side Story mit Kiri Te Kanawa als Maria, José Carreras als Tony und Tatiana Troyanos als Anita, online-Video.
Bernstein Story. Dokumentarfilm, Deutschland, 2015, 45:00 Min., Buch und Regie: Georg Wübbolt, Produktion: Bernhard Fleischer Moving Images, 3sat, ZDF, Erstsendung: 10. Oktober 2015 bei 3sat, Inhaltsangabe von 3sat und von ARD, Porträt zum 25. Todestag Leonard Bernsteins.
Leonard Bernstein – Das zerrissene Genie. Dokumentarfilm, Deutschland, 2018, 52:38 Min., Buch und Regie: Thomas von Steinaecker, Produktion: 3B-Produktion, SRF, Unitel, ZDF, arte, Erstsendung: 19. August 2018 bei arte, Inhaltsangabe von ARD, online-Video aufrufbar bis zum bis 16. November 2018.
Etiketler : Leonard Bernstein Kimdir?, Leonard Bernstein Biyografisi,Leonard Bernstein,Leonard, Bernstein,Leonard Bernstein Hayatı,Leonard Bernstein resimleri,Leonard Bernstein eserleri,Leonard Bernstein ödülleri,Leonard
|
|
|
İstiklal Marşı - 10 Kıtası -Text Halinde - Yazı Halinde |
|
Yazar: RasitTunca - 08-23-2018, 04:58 AM - Forum: Şiirler Şarkılar
- Yorum Yok
|
 |
İstiklal Marşı - 10 Kıtası -Text Halinde - Yazı Halinde
İstiklal Marşı
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk´a tapan, milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım...
Garb´ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hâyasızca akın.
Doğacaktır sana va´dettiği günler Hakk´ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma´bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar - ki şehâdetleri dinin temeli -
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerihamdan, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na şım!
O zaman yükselerek Arş a değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk a tapan, milletimin istiklal.
|
|
|
Sevgililer Günü Anlamlı Sözler |
|
Yazar: RasitTunca - 08-23-2018, 04:45 AM - Forum: Güzel Sözler
- Yorum Yok
|
 |
Sevgililer Günü Anlamlı Sözler
Sevgililer ,Günü ,Anlamlı ,Sözler, Aşk,ve ,Sevgi ,Şiirleri
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Sevgililer Gününde sevdiklerinize anlamlı mesajlar gönderin. Pek çok ülkede kutlanmakta olan Sevgililer Günü her yıl 14 Şubat'ta kutlanıyor. Sevgililer Günü en anlamlı mesajları, en manalı SMS mesajları, Sevgililer Günü en güzel sözleri, Sevgililer Günü en anlamlı sözleri için tıklayınız... Sevgililer gününde sevgilinize gönderebileceğiniz paylaşabileceğiniz en güzel sözleri, en anlamlı mesajları burada. Sevgililer Günü 14 Şubat günü kutlanacak. Sevgililer Gününe özel mesajlarla, Sevgililer Günü için en anlamlı en güzel sözlerle Sevgililer Gününde sevdiklerinizi sevindirin...
SEVGİLİLER GÜNÜ nasıl BAŞLADI?
Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda Sevgililer Günü, "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.
Günümüzde Sevgililer Günü
14 Şubat, 1800 yıllarda Amerika'lı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir.
SEVGİLİLER GÜNÜ İÇİN EN GÜZEL, SÖZLER AN ANLAMLI MESAJLAR
Bir demet gül vermek isterim sana. Güllerden güzelsin aslında. Gülü bir gün, seni sonsuza dek seviyorum.
Eğer gökyüzü bir parça kâğıt, deniz bir şişe mürekkep olsaydı yine de sana olan duygularımı yazmaya yetmezdi. Seni o kadar çok seviyorum ki.
Bazı rüyalar diğerlerinden daha uzun sürer. Bazıları da çok çok güzel. Benim en uzun ve en güzel rüyam şu an bu mesajı okuyor. Sevgililer günün kutlu olsun!
Sen günesin doğduğu, karanlığın bittiği yerdesin sen hep kalbimde yatan tek sevgilimsin. Sevgililer günün kutlu olsun!
Sana dalgalardan kalem yaptım ve kıyıya seni seviyorum yazdım, sen de inandın değil mı? Sen delisin, seni sevmedim, sana bağlandım sana taptım.
Bugün her zamankinden farklı bir şey yapayım dedim olmadı yine sana defalarca asık olup seni düşündüm... Sevgililer günün kutlu olsun!
Bu sevgililer gününde beyaz bir güvercin yolluyorum sana kanatlarında mutluluk, yüreğinde sevgi ve sadakat, kar beyaz tüylerinde umut ve gagasında iyi geceler öpücüğü, yanağını uzat.
İnsanlar tanıdım yıldızlar gibiydi, hepsi parlıyordu. Ama ben seni, güneşi seçtim, bir güneş için bin yıldızdan vazgeçtim. Sevgililer günümüz kutlu olsun!
Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yasamaya razıyım seninle... Daha nice sevgililer gününü beraber geçirmek dileğiyle..
Bana bir günün 24 saat, bir saatin 60 dakika ve bir dakikanın 60 saniye olduğu öğretildi ama sensiz gecen bir saniyenin sonsuzluk kadar uzun olduğu öğretilmedi. Yaşamımızın her anında birlikte olmamız dileğiyle sevgilim... Sevgililer günümüz kutlu olsun.
O kadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Öylesine bağlanmışım ki sensiz duramıyorum. Sevgililer günün kutlu olsun!
Gönlüme taht kurdun, gönlümün sultanı oldun, gece gökyüzünde parlayan yıldızım, sabah ise ruhuma doğan güneşim oldun. Sevgililer günün kutlu olsun!
Sevgililer gününde belki yanında değilim ama dünde, bugünde, yarında yüreğin kadar yanındayım. Kendini yalnız hissettiğinde elini kalbine koy ben hep ordayım!
Sen dünyaya sürgün bir meleksen ve ben seni o kadar çok seveceğim ki bir daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin... Sevgililer günün kutlu olsun!
Ayrılık küçük sevgileri oldurur ama büyük sevgileri güçlendirir. Tıpkı rüzgârın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi... Bizim de sevgimiz hep yasayacak ve daha da güçlenecek sevgilim. Nice sevgililer günlerinde birlikte olmak dileğiyle...
Dün gece sen uyurken kızıla boyadım denizleri, uçurumdan attım sessizliği, haber saldım rüzgârlara fısıldasınlar seni ne çok sevdiğimi ve özlediğimi.
Sana dijital bir gül yolluyorum, çünkü uzaklarda elimden ancak bu kadarı geliyor. Ama bil ki gerçeğini, gözlerinin içine bakarak vermek isterdim. Ve seni sevdiğimi fısıldamak.. Sevgililer günümüz kutlu olsun!
Sen benim hayatımda olduğun surece, ne sen kimseye rakip ne de kimse sana rakiptir. Daha nice sevgililer gününde beraber olmayı diliyorum.
Güller anlatsın sana olan sevgimi, güller anlatsın yansızlığımı, çaresizliğimi. Yavaş yavaş eriyen yüreğimi güller anlatsın ben anlatamadım.
Öperim dudaklarından gül kokulu yanaklarından her dem gözlerimin hapsindesin kalbimin tek sahibisin... Sevgililer günün kutlu olsun!
Güneşin doğduğu da bir gerçek battığı da... Kalbimin attığı da bir gerçek, günün bittiği de... Ne çıkar tüm gerçekleri saysak tek tek. Seni seviyorum, işte o en büyük gerçek...
Yüreğimdeki tek arzu, hayalimdeki tek tutku, beni yaşatan tek duygu senmişsin bebeğim... Sevgililer gününü kutluyorum. Daha nice yıllara.
Seni sevdiğim kadar yasasaydım olumsuzluğun adını aşk koyardım... Sevgililer günün kutlu olsun biricik aşkım!
Doğan her günün sabahında içimde gözlerini görebilmek aşkı olmasa, inan hiç bir şeye değmezdi yasamak. Sevgililer günün kutlu olsun!
Sana doğru bir kelebek uçurdum, dağları denizleri astı seni buldu, yanağına ufacık bir öpücük kondurdu. Hissettin mi? Sevgililer günün kutlu olsun!
Bir yudum sevgi koskoca bir okyanusa bedeldir. Simdi uzaklarda senin bir yudum sevgine hasretim sevgilim. Seni hasretimi tüketircesine kucaklıyorum.
Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakin olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakin olmak isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun biriciğim.
Bir kus olup gitsem, assam su enginleri, varsam senin yanına. Öpsem doyasıya, koklasam seni, en büyük hediye odur bana.
Bulutlara yükledim hasretimi, rüzgârlarla yolladım sevgimi, yağmurlar yağdırdım gözyaşlarımla küçük melekler gönderdim seni öpmeye! Sevgililer günün kutlu olsun!
Maviler giyer bulut olurum, yeşiller giyer bahar olurum, bakarsın bir gün beyazlar giyer senin olurum. Sevgililer günün kutlu olsun.
Sevgililer öpüşürken neden gözlerini kapatır bilir misin? Çünkü gözleriyle değil de kalpleriyle görmek isterler. Yanı hissetmek isterler. Ben de seni ruhumun derinliklerinde hissediyorum sevgilim çünkü seni çok seviyorum. Sevgililer günümüz kutlu olsun!
Sen çöllerde serap gibisin, engin denizlerde yakamoz gibisin, ışığım sensin, güneşim sensin... Bil ki çok özlendin... Sevgililer günün kutlu olsun!
Hanı en güzel aşklar imkansız gelir ya insana, imkansız olduğun için aşığım sana!.. Sevgililer günü kutlu olsun bir tanem, seni çok seviyorum.
Gözlerin nehir kirpiklerin köprü olsa, ben üzerinden geçerken ipler kopsa ve düştüğüm yer dudakların olsa. Sevgililer gününde bir öpücük borçlusun bana...
Nasıl ki uzaktaki yıldız parlak gelirse insana, uzakta olduğun için tutkunum sana! Hanı en güzel asklar imkânsız gelir ya insana, imkânsız olduğun için tutkunum sana.
Sen çöllerde serap, engin denizlerde yakamoz, ormanın derinliklerinde ki huzur gibisin, ışığım sensin, güneşimsin... Bil ki çok özlendin... Sevgililer günün kutlu olsun!
Denizi içerken maviler takıldı boğazıma, karaya vuran balık gibi çırpınıyorum. Mavi gözlerini özlüyorum. Sevgililer günün kutlu olsun.
Hadi gel tut ellerimi! Benimle yan! Benimle meydan oku her çaresizliğe! Benimle uyu benimle uyan. Birlikte varalım nice yıllara.
Sesini duysam da her an yüzünü görmek gibi değil, özlediğimi bil her an çünkü hiç bir şey seni sevmek gibi değil! Seni o kadar çok özledim ki... Sevgililer gününde yanında olup sana sarılmak için çıldırıyorum. Sana bahçeden gül değil güneşten atom koparıp getirmek istiyorum ama kalbim gibi ellerin de yanar diye korkuyorum. Sevgililer günün kutlu olsun.
Biliyorsun her gökkuşağının bittiği yerde bir hazine saklanırmış. Eskiler böyle der. Gökkuşağını takip ettim geçenlerde sende bitti... En değerli hazinemsin benim, canımsın. Sevgililer günümüz kutlu olsun.
Seni tahmin edeceğin kadar değil, tahammül edemeyeceğin kadar çok seviyorum. Sana "sevgilim!" diyebildiğim için kendimi çok şanslı görüyorum.
Seni yıldızlara benzetiyorum onlar kadar uzak onlar kadar erişilmezsin ama bir farkın var onlar bin tane sen bir tanesin. Sevgililer günün kutlu olsun.
Beni karanlıktan aydınlığa, yalandan gerçeğe, ölümden ölümsüzlüğe götürdüğün için teşekkürler. Seni seviyorum. Daha nice günlere hep birlikte canım.
14 şubat sevgililer günü mesajları şiirleri sözleri
Yasamak özlemsiz, özlem sevgisiz, sevgi sensiz olmaz! Unutma ki sevmek daima beraber olmak değil, sensizken bile seninle olabilmektir... Bu sevgililer gününde yanında değilim belki ama özlemim sevgim hep seninle. Seni seviyorum!
Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar, ormandaki ağaçlar, dünyadaki insanlar, okyanustaki sular, sahildeki martılar ve güneşin ışıklarından daha çok seviyorum. Birlikte daha güzel günlere gitmemiz dileğiyle sevgililer günün kutlu olsun!
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Sevgililer Günü Mesajları,sevgililer günü ile ilgili anlamlı sözler, sevgililer günü ile ilgili sözler,
14 şubat sevgililer günü mesajları, 14 şubat sevgililer günü anlamlı sözler…
Aşk, yalnız sende gerçekmiş… Seninle aşkı yaşamak hiçbir şeye değişilmezmiş…
Sevgililer Günün Kutlu Olsun Aşkım.
Yüreğimdeki tek arzu, hayalimdeki tek tutku, beni yaşatan tek duygu senmişsin incitanem…
Sevgililer günümüz kutlu olsun. Daha nice yıllara.
Doğan her günün sabahında içimde gözlerini görebilmek aşkı olmasa, inan hiçbir şeye değmezdi yaşamak.
Sevgililer günün kutlu olsun! Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun bedenimde olduğu sürece seni sevmeye devam edeceğim. Sevgililer günün kutlu olsun!
O kadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Dolanıp sarmak geliyor içimden, saramıyorum. Öylesine bağlanmışım ki, sensiz duramıyorum. Uykudan uyanınca insanı uyandığına pişman eden, geri dönmek isteyip de dönemeyince çaresizlikten delirten, hayatta bir defa görülebilen harika bir rüyasın! Seni çok seviyorum. Sevgiler günümüz kutlu olsun sevgilim!
Sen çöllerde serap gibisin, engin denizlerde yakamoz gibisin, ışığım sensin, güneşim sensin… Bil ki seni çok özlendim… Sevgililer günün kutlu olsun özlemim!
Bugün her zamankinden farklı bir şey yapayım dedim olmadı yine sana defalarca aşık olup seni düşündüm… Sevgililer günün kutlu olsun!
Sevgililer öpüşürken neden gözlerini kapatır bilir misin? Çünkü gözleriyle değil de kalpleriyle görmek isterler. Yani hissetmek isterler. Ben de seni ruhumun derinliklerinde hissediyorum sevgilim çünkü seni çok seviyorum. Sevgililer günümüz kutlu olsun!
Maviler giyer bulut olurum, yeşiller giyer bahar olurum, bakarsın bir gün beyazlar giyer senin olurum. Sevgililer günün kutlu olsun.
Sevgililer gününde belki yanında değilim ama dünde, bugünde, yarında yüreğin kadar yanındayım. Kendini yalnız hissettiğinde elini kalbine koy; ben hep ordayım! Sevgililer günümüz kutlu olsun aşkım.
Sana doğru bir kelebek uçurdum, dağları denizleri aştı seni buldu. Yanağına ufacık bir öpücük kondurdu, hissettin mi? Sevgililer Günümüz Kutlu Olsun Aşkım…,
Sen Tanrıya dilediğim dilek, göklere uzanan ellerimsin. Sen gözümden süzülen yaş, tek düşüncem, hasretimsin. Sen yaşadığım ömür, en güzel günlerim ve daima benimsin…
Bulutlara yükledim hasretimi, rüzgarlarla yolladım sevgimi, yağmurlar yağdırdım gözyaşlarımla küçük melekler gönderdim seni öpmeye! Sevgililer günün kutlu olsun!
Hani en güzel aşklar imkansız gelir ya insana, imkansız olduğun için aşığımsana!.. Sevgililer Günün kutlu olsun birtanem, seni çok seviyorum.
Sevgililer gününde beyaz bir güvercin yolluyorum sana; kanatlarında mutluluk, yüreğinde sevgi ve sadakat, karbeyaz tüylerinde umut ve gagasında iyi geceler öpücüğü, yanağını uzat. Yüreğin kadar yanındayım. Kendini yalnız hissettiğinde elini kalbine koy; ben hep ordayım! Hadi gel tut ellerimi! Benimle yan! Benimle meydan oku her çaresizliğe! Benimle uyu benimle uyan. Birlikte varalım nice yıllara. Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun biriciğim.
Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle… Daha nice sevgililer gününü beraber geçirmek dileğiyle. Gözlerin nehir kirpiklerin köprü olsa, ben üzerinden geçerken ipler kopsa ve düştüğüm yer dudakların olsa. Sevgililer gününde bir öpücük borçlusun bana. Bazı rüyalar diğerlerinden daha uzun sürer. Bazıları da çok çok güzel olur.Benim en uzun ve en güzel rüyam, şu an bu mesajı okuyor. Seni çok ama çok seviyorum biriciğim.
Sesini duysam da her an yüzünü görmek gibideğil, özlediğimi bil her an çünkü hiçbir şey seni sevmek gibi değil! Seni o kadar çok özledim ki… Sevgililer gününde yanında olup sana sana sarılmak için çıldırıyorum… Sen güneşin doğduğu, karanlığın bittiği yerdesin sen hep kalbimde yatan tek sevgilimsin. Sevgililer günün kutlu olsun!
Yaşamak özlemsiz, özlem sevgisiz, sevgi sensiz olmaz! Unutma ki sevmek daima beraber olmak degil, sensizken bile seninle olabilmektir…
Bu sevgililer gününde yanında değilim belki ama özlemim sevgim hep seninle. Seni seviyorum! Dün gece sen uyurken kızıla boyadım denizleri, uçurumdan attım sessizliği, haber saldım rüzgarlara fısıldasınlar seni ne çok sevdiğimi ve özlediğimi. Eğer gökyüzü bir parça kağıt, deniz bir şişe mürekkep olsaydı yine de sana olan duygularımı yazmaya yetmezdi. Seni o kadar çok seviyorum ki. Kuyruklu yıldızlar vardır, dünyaya yetmiş yılda bir gelirler. İnsanlar onu hayatı boyunca belki bir kez görürler. Ben o yıldızı sende gördüm aşkım. Sevgililer günümüz kutlu olsun.
Sen dünyaya sürgün bir meleksin ve ben seni o kadar çok seveceğim ki bir daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin… Sevgililer günün kutlu olsun!
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
» @--)--) sana dijital bir gül yolluyorum, çünkü uzaklarda elimden ancak bu kadarı geliyor. Ama bil ki gerçeğini, gözlerinin içine bakarak vermek isterdim. Ve seni sevdiğimi fısıldamak.. Sevgililer günümüz kutlu olsun! Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar kadar çok seviyorum.
» Sen dünyaya sürgün bir meleksin ve ben seni o kadar çok seveceğim ki bir daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin... Sevgililer günün kutlu olsun!
» Ayrılık küçük sevgileri öldürür ama büyük sevgileri güçlendirir. Tıpkı rüzgarın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi... Bizim de sevgimiz hep yaşayacak ve daha da güçlenecek sevgilim. Nice sevgililer günlerinde birlikte olmak dileğiyle...
» Kuyruklu yıldızlar vardır, dünyaya yetmiş yılda bir gelirler. İnsanlar onu hayatı boyunca belki bir kez görürler. Ben o yıldızı gördüm, o da sensin birtanem.
» Biliyorsun her gökkuşağının bittiği yerde bir hazine saklanırmış. Eskiler böyle der. Gökuşağını takip ettim geçenlerde sende bitti... En değerli hazinemsin benim, canımsın. Sevgililer günümüz kutlu olsun
» Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun bedenimde olduğu sürece seni sevmeye devam edeceğim. Sevgililer günün kutlu olsun!
» Seni tahmin edeceğin kadar değil, tahammül edemeyeceğin kadar çok seviyorum. Sana "Sevgilim!" diyebildiğim için kendimi çok şanslı görüyorum.
» Seni yıldızlara benzetiyorum onlar kadar uzak onlar kadar erişilmezsin ama bir farkın var onlar bin tane sen bir tanesin. Sevgililer günün kutlu olsun
» Eğer gökyüzü bir parça kağıt, deniz bir şişe mürekkep olsaydı yine de sana olan duygularımı yazmaya yetmezdi. Seni o kadar çok seviyorum ki.
» Bana bir günün 24 saat, bir saatin 60 dakika ve bir dakikanın 60 saniye olduğu öğretildi ama sensiz geçen bir saniyenin sonsuzluk kadar uzun olduğu öğretilmedi. Yaşamımızın her anında birlikte olmamız dileğiyle sevgilim... Sevgililer günümüz kutlu olsun.
» Okadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Öylesine bağlanmışım ki sensiz duramıyorum. Sevgililer günün kutlu olsun!
» Doğan her günün sabahında içimde gözlerini görebilmek aşkı olmasa, inan hiçbir şeye değmezdi yaşamak. Sevgililer günün kutlu olsun!
» bütün mevsimleri bir günde,bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle...daha nice sevgililer gününü beraber gecirmek dileğiyle...SENİ ÇOK SEVİYORUM
» Bugün mavi bulutları avucunuza mutluluğu baş ucunuza sevgimi de usulca kalbinize koyuyorum. Güneş yalnızca sizin için doğsun sizi seviyorum! Sevgililer gününüz kutlu olsun.
» Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun biriciğim.
» DuYGuLaR VaRDıR aNLaTıLaMaYaN..SeVGiLeR VaRDıR KeLiMeLeRe SıĞMaYaN...BaKıŞLaR VaRDıR iNSaNı öMüR BoYu aĞLaTaN...YoLLaR VaRDıR aŞıLMaSı GüÇ oLaN. KaLPLeR VaRDıR aCıLaRLa PaRÇaLaNaN.Ve iNSaNLaR VaRDıR HiÇ uNuTuLMaYaN.SaNMa BeNi SeViPTe BıRaKaNLaRDaN. BeNiM SeVGiM MeZaRa KaDaR oLaNLardanSın ... SEVGİLİLER GÜNÜN KUTLU OLSUN PITIRCIĞIM;)
» Sevgililer Günün Kutlu olsun.... Sen benim yaşama sewincimsin!!!! SEn benİm VazgeÇilmezimsin..... SEn benimsin Aşkımmm
» DALGALAR SAHİLE VURDUĞUZAMAN KUMSAL ŞU İMZAYI ATAR SENİ SEVİYORUM
» SEVGİYİ YAŞAYANLARIN;SEVMEYİ ÖĞRETENLERİN TÜM SEVENLERİN SEVMEYE LAYIK OLANLARIN VE BİLHASSA SENN HER GÜNÜN SEVGİ GÜNÜ OLSUN, HER GÜNÜN SEVGİYLE DOLSUN...
» sana doğru bir kelebek uçurdum, daşları denizleri aştı seni buldu, yanagına ufacık bir öpücük kondurdu. Hissettin mi ? sevgililer günün kutlu olsun
» aşkımın yapamayacağı hiçbirşey yoktur sadece bana sevgililer gününde hediye all:)
» seni sensiz yaşamak çok zor be gülüm. sevgililer günün hep benli geçsin.sevgililer günün kutlu olsun.
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
♥ Seni tahmin edeceğin kadar değil, tahammül edemeyeceğin kadar çok seviyorum. Sana "Sevgilim!" diyebildiğim için kendimi çok şanslı görüyorum.
♥ Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun bedenimde olduğu sürece seni sevmeye devam edeceğim. Sevgililer günün kutlu olsun!
♥ Biliyorsun her gökkuşağının bittiği yerde bir hazine saklanırmış. Eskiler böyle der. Gökuşağını takip ettim geçenlerde sende bitti... En değerli hazinemsin benim, canımsın. Sevgililer günümüz kutlu olsun.
♥ Kuyruklu yıldızlar vardır, dünyaya yetmiş yılda bir gelirler. İnsanlar onu hayatı boyunca belki bir kez görürler. Ben o yıldızı gördüm, o da sensin birtanem.
♥ Ayrılık küçük sevgileri öldürür ama büyük sevgileri güçlendirir. Tıpkı rüzgarın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi... Bizim de sevgimiz hep yaşayacak ve daha da güçlenecek sevgilim. Nice sevgililer günlerinde birlikte olmak dileğiyle...
♥ Sen dünyaya sürgün bir meleksin ve ben seni o kadar çok seveceğim ki bir daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin... Sevgililer günün kutlu olsun!
♥ @--)--) sana dijital bir gül yolluyorum, çünkü uzaklarda elimden ancak bu kadarı geliyor. Ama bil ki gerçeğini, gözlerinin içine bakarak vermek isterdim. Ve seni sevdiğimi fısıldamak.. Sevgililer günümüz kutlu olsun! Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar kadar çok seviyorum.
♥ Sana doğru bir kelebek uçurdum, dağları denizleri aştı seni buldu, yanağınaufacık bir öpücük kondurdu. Hissettin mi? Sevgililer günün kutlu olsun!
♥ Doğan her günün sabahında içimde gözlerini görebilmek aşkı olmasa, inan hiçbir şeye değmezdi yaşamak. Sevgililer günün kutlu olsun!
♥ Bir yudum sevgi koskoca bir okyanusa bedeldir. Şimdi uzaklarda senin bir yudum sevgine hasretim sevgilim. Seni hasretimi tüketircesine kucaklıyorum.
♥ Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun biriciğim.
♥ Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar, ormandaki ağaçlar, dünyadaki insanlar, okyanustaki sular ve güneşin ışıklarından daha çok seviyorum.
♥ Bulutlara yükledim hasretimi, rüzgarlarla yolladım sevgimi, yağmurlar yağdırdım gözyaşlarımla küçük melekler gönderdim seni öpmeye! Sevgililer günün kutlu olsun!
♥ Bir kuş olup gitsem, aşsam şu enginleri, varsam senin yanına. Öpsem doyasıya, koklasam seni, en büyük hediye odur bana.
♥ Hani en güzel aşklar imkansız gelir ya insana, imkansız olduğun için aşığımsana!.. Sevgililer Günnü kutlu olsun birtanem, seni çok seviyorum.
♥ Gece bir başka giyer siyahını, yıldızlar daha bir sönük olur ve hayat daha bir (BibBiiiiiib) oynar oyununu sen yanımda yoksan eğer. Beyaz bir güvercin yolluyorum sana; kanatlarında mutluluk, yüreğinde sevgi ve sadakat, karbeyaz tüylerinde umut ve gagasında iyi geceler öpücüğü, uzat yanağını . Muuckk!!!
♥ GUNESIN DOGDUGU DA BIR GERCEK BATTIGI DA... KALBIMIN attığı DA BIR GERCEK, GUNUN BITTIGI DE... NE CIKAR TUM GERCEKLERI SAYSAK TEK TEK. SENI SEVIYORUM, ISTE O EN BUYUK GERCEK...
♥ OPERIM DUDAKLARINDAN GUL KOKULU YANAKLARINDAN HER DEM GOZLERIMIN HAPSINDESIN KALBIMIN TEK SAHIBISIN... SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
♥ GULLER ANLATSIN SANA OLAN SEVGIMI, GULLER ANLATSIN YANLIZLIGIMI, CARESIZLIGIMI. YAVAS YAVAS ERIYEN YUREGIMI GULLER ANLATSIN BEN ANLATAMADIM.
♥ SEN BENIM HAYATIMDA OLDUGUN SURECE, NE SEN KIMSEYE RAKIP NE DE KIMSE SANA RAKIPTIR. DAHA NICE SEVGILILER GUNUNDE BERABER OLMAYI DILIYORUM.
♥ SANA DIJITAL BIR GUL YOLLUYORUM, CUNKU UZAKLARDA ELIMDEN ANCAK BU KADARI GELIYOR. AMA BIL KI GERCEGINI, GOZLERININ ICINE BAKARAK VERMEK ISTERDIM. VE SENI SEVDIGIMI FISILDAMAK.. SEVGILILER GUNUMUZ KUTLU OLSUN!
♥ DUN GECE SEN UYURKEN KIZILA BOYADIM DENIZLERI, UCURUMDAN ATTIM SESSIZLIGI, HABER SALDIM RUZGARLARA FISILDASINLAR SENI NE çok SEVDIGIMI VE OZLEDIGIMI.
♥ AYRILIK KUCUK SEVGILERI OLDURUR AMA BUYUK SEVGILERI GUCLENDIRIR. TIPKI RUZGARIN MUMU SONDURUP YANGINI GUCLENDIRDIGI GIBI... BIZIM DE SEVGIMIZ HEP YASAYACAK VE DAHA DA GUCLENECEK SEVGILIM. NICE SEVGILILER GUNLERINDE BIRLIKTE OLMAK DILEGIYLE...
♥ BULUTLARA YUKLEDIM HASRETIMI, RUZGARLARLA YOLLADIM SEVGIMI, YAGMURLAR YAGDIRDIM GOZYASLARIMLA KUCUK MELEKLER GONDERDIM SENI OPMEYE! SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
♥ BIR KUS OLUP GITSEM, ASSAM SU ENGINLERI, VARSAM SENIN YANINA. OPSEM DOYASIYA, KOKLASAM SENI, EN BUYUK HEDIYE ODUR BANA.
♥ BIR YUDUM SEVGI KOSKOCA BIR OKYANUSA BEDELDIR. SIMDI UZAKLARDA SENIN BIR YUDUM SEVGINE HASRETIM SEVGILIM. SENI HASRETIMI TUKETIRCESINE KUCAKLIYORUM.
♥ SANA DOGRU BIR KELEBEK UCURDUM, DAGLARI DENIZLERI ASTI SENI BULDU, YANAGINAUFACIK BIR OPUCUK KONDURDU. HISSETTIN MI? SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
♥ DOGAN HER GUNUN SABAHINDA ICIMDE GOZLERINI GOREBILMEK aşkı OLMASA, INAN HICBIR SEYE DEGMEZDI YASAMAK. SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
♥ SENI SEVDIGIM KADAR YASASAYDIM OLUMSUZLUGUN ADINI ASK KOYARDIM... SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN BIRICIK ASKIM!
♥ YUREGIMDEKI TEK ARZU, HAYALIMDEKI TEK TUTKU, BENI YASATAN TEK DUYGU SENMISSIN BEBEGIM... SEVGILILER GUNUNU KUTLUYORUM. DAHA NICE YILLARA.
♥ HADI GEL TUT ELLERIMI! BENIMLE YAN! BENIMLE MEYDAN OKU HER CARESIZLIGE! BENIMLE UYU BENIMLE UYAN. BIRLIKTE VARALIM NICE YILLARA.
♥ DENIZI ICERKEN MAVILER TAKILDI BOGAZIMA, KARAYA VURAN BALIK GIBI CIRPINIYORUM. MAVI GOZLERINI OZLUYORUM. SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN.
♥ GOZLERIN NEHIR KIRPIKLERIN KOPRU OLSA, BEN UZERINDEN GECERKEN IPLER KOPSA VE DUSTUGUM YER DUDAKLARIN OLSA. SEVGILILER GUNUNDE BIR OPUCUK BORCLUSUN BANA...
♥ HANI EN GUZEL ASKLAR IMKANSIZ GELIR YA INSANA, IMKANSIZ OLDUGUN için ASIGIMSANA!.. SEVGILILER GUNNU KUTLU OLSUN BIRTANEM, SENI çok SEVIYORUM.
♥ SEN COLLERDE SERAP GIBISIN, ENGIN DENIZLERDE YAKAMOZ GIBISIN, ISIGIM SENSIN, GUNESIM SENSIN... BIL KI çok OZLENDIN... SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
♥ Sen çöllerde serap gibisin, engin denizlerde yakamoz gibisin, ışığım sensin, güneşim sensin... Bil ki çok özlendin... Sevgililer günün kutlu olsun!
♥ Sevgililer öpüşürken neden gözlerini kapatır bilir misin? Çünkü gözleriyle değil de kalpleriyle görmek isterler. Yani hissetmek isterler. Ben de seni ruhumun derinliklerinde hissediyorum sevgilim çünkü seni çok seviyorum. Sevgililer günümüz kutlu olsun!
♥ Maviler giyer bulut olurum, yeşiller giyer bahar olurum, bakarsın bir gün beyazlar giyer senin olurum. Sevgililer günün kutlu olsun.
♥ SEN DUNYAYA SURGUN BIR MELEKSIN VE BEN SENI O KADAR çok SEVECEGIM KI BIR DAHA CENNETINE GERI DONMEK ISTEMEYECEKSIN... SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
♥ SEVGILILER GUNUNDE BELKI YANINDA DEGILIM AMA DUNDE, BUGUNDE, YARINDA YUREGIN KADAR YANINDAYIM. KENDINI YALNIZ HISSETTIGINDE ELINI KALBINE KOY BEN HEP ORDAYIM!
♥ MAVILER GIYER BULUT OLURUM, YESILLER GIYER BAHAR OLURUM, BAKARSIN BIR GUN BEYAZLAR GIYER SENIN OLURUM. SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN.
♥ SEVGILILER OPUSURKEN NEDEN GOZLERINI KAPATIR BILIR MISIN? CUNKU GOZLERIYLE DEGIL DE KALPLERIYLE GORMEK ISTERLER. YANI HISSETMEK ISTERLER. BEN DE SENI RUHUMUN DERINLIKLERINDE HISSEDIYORUM SEVGILIM CUNKU SENI çok SEVIYORUM. SEVGILILER GUNUMUZ KUTLU OLSUN!
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
GONLUME TAHT KURDUN, GONLUMUN SULTANI OLDUN, GECE GOKYUZUNDE PARLAYAN
YILDIZIM, SABAH ISE RUHUMA DOGAN GUNESIM OLDUN SEVGILILER GUNUN KUTLU
OLSUN!
O KADAR GUZELSIN KI YUZUNE BAKAMIYORUM TITRIYOR ELLERIM, ELLERINI
TUTAMIYORUM OYLESINE BAGLANMISIM KI SENSIZ DURAMIYORUM SEVGILILER GUNUN
KUTLU OLSUN!
BANA BIR GUNUN 24 SAAT, BIR SAATIN 60 DAKIKA VE BIR DAKIKANIN 60
SANIYE OLDUGU OGRETILDI AMA SENSIZ GECEN BIR SANIYENIN SONSUZLUK KADAR
UZUN OLDUGU OGRETILMEDI YASAMIMIZIN HER ANINDA BIRLIKTE OLMAMIZ
DILEGIYLE SEVGILIM SEVGILILER GUNUMUZ KUTLU OLSUN
BUTUN MEVSIMLERI BIR GUNDE, BUTUN YILLARI BIR MEVSIMDE YASAMAYA
RAZIYIM SENINLE DAHA NICE SEVGILILER GUNUNU BERABER GECIRMEK DILEGIYLE
INSANLAR TANIDIM YILDIZLAR GIBIYDI, HEPSI PARLIYORDU AMA BEN SENI,
GUNESI SECTIM, BIR GUNES için BIN YILDIZDAN VAZGECTIM SEVGILILER GUNUMUZ
KUTLU OLSUN!
BU SEVGILILER GUNUNDE BEYAZ BIR GUVERCIN YOLLUYORUM SANA KANATLARINDA
MUTLULUK, YUREGINDE SEVGI VE SADAKAT, KARBEYAZ TUYLERINDE UMUT VE
GAGASINDA IYI GECELER OPUCUGU, YANAGINI UZAT
Seni tahmin edeceğin kadar değil, tahammül edemeyeceğin kadar çok
seviyorum. Sana “Sevgilim!” diyebildiğim için kendimi çok şanslı
görüyorum.
Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun
bedenimde olduğu sürece seni sevmeye devam edeceğim. Sevgililer günün
kutlu olsun!
Biliyorsun her gökkuşağının bittiği yerde bir hazine saklanırmış.
Eskiler böyle der. Gökuşağını takip ettim geçenlerde sende bitti… En
değerli hazinemsin benim, canımsın. Sevgililer günümüz kutlu olsun.
Kuyruklu yıldızlar vardır, dünyaya yetmiş yılda bir gelirler.
İnsanlar onu hayatı boyunca belki bir kez görürler. Ben o yıldızı
gördüm, o da sensin birtanem.
Ayrılık küçük sevgileri öldürür ama büyük sevgileri güçlendirir.
Tıpkı rüzgarın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi… Bizim de
sevgimiz hep yaşayacak ve daha da güçlenecek sevgilim. Nice sevgililer
günlerinde birlikte olmak dileğiyle…
Sen dünyaya sürgün bir meleksin ve ben seni o kadar çok seveceğim ki
bir daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin… Sevgililer günün kutlu
olsun!
@–)–) sana dijital bir gül yolluyorum, çünkü uzaklarda elimden ancak
bu kadarı geliyor. Ama bil ki gerçeğini, gözlerinin içine bakarak vermek
isterdim. Ve seni sevdiğimi fısıldamak.. Sevgililer günümüz kutlu
olsun! Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar kadar çok seviyorum.
Sana doğru bir kelebek uçurdum, dağları denizleri aştı seni buldu,
yanağınaufacık bir öpücük kondurdu. Hissettin mi? Sevgililer günün kutlu
olsun!
Doğan her günün sabahında içimde gözlerini görebilmek aşkı olmasa,
inan hiçbir şeye değmezdi yaşamak. Sevgililer günün kutlu olsun!
Bir yudum sevgi koskoca bir okyanusa bedeldir. Şimdi uzaklarda senin
bir yudum sevgine hasretim sevgilim. Seni hasretimi tüketircesine
kucaklıyorum.
Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni
görebilmen için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde
gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak
isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün
kutlu olsun biriciğim.
Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar, ormandaki ağaçlar,
dünyadaki insanlar, okyanustaki sular ve güneşin ışıklarından daha çok
seviyorum.
SENI HER DUSUNDUGUMDE KALBIME BIR YILDIZ CIZIYORUM BENIM SIMDI KAC
YILDIZIM VAR BILIYOR MUSUN? BENIM ARTIK BIR GOKYUZUM VAR SEVGILILER
GUNUMUZ KUTLU OLSUN!
HANI GOZLER vardır SOZLERI ANLATIR, HANI SOZLER vardır GOZLERI
ANLATIR, BIR DE ASK vardır SENI ANLATIR NICE SEVGILILER GUNLERINE MINIK
BEBEGIM
BUGUN HER ZAMANKINDEN FARKLI BIR SEY YAPAYIM DEDIM OLMADI YINE SANA
DEFALARCA aşık OLUP SENI DUSUNDUM SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
SANA DALGALARDAN KALEM YAPTIM VE KIYIYA SENI SEVIYORUM YAZDIM, SEN DE
INANDIN DEGIL MI? SEN DELISIN, SENI SEVMEDIM, SANA BAGLANDIM SANA
TAPTIM
SEN GUNESIN DOGDUGU, KARANLIGIN BITTIGI YERDESIN SEN HEP KALBIMDE YATAN TEK SEVGILIMSIN SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
Seni denizdeki kumlar, gökteki yildizlar, ormandaki agaçlar,
dünyadaki insanlar, okyanustaki sular, sahildeki martilar ve günesin
isiklarindan daha çok seviyorum Birlikte daha güzel günlere gitmemiz
dilegiyle sevgililer günün kutlu olsun!
Beni karanliktan aydinliga, yalandan gerçege, ölümden ölümsüzlüge
götürdüğün için Teşekkürler Seni seviyorum Daha nice günlere hep
birlikte canim
Seni yildizlara benzetiyorum onlar kadar uzak onlar kadar
erisilmezsin ama bir farkin var onlar bin tane sen bir tanesin
Sevgililer günün kutlu olsun
Bugün her zamankinden farkli bir sey yapayim dedim olmadi yine sana
defalarca aşık olup seni düsündüm Sevgililer günün kutlu olsun!
Seni tahmin edecegin kadar degil, tahammül edemeyecegin kadar çok
seviyorum Sana “sevgilim!” diyebildigim için kendimi çok sansli
görüyorum
Biliyorsun her gökkusaginin bittigi yerde bir hazine saklanirmis
Eskiler böyle der Gökkusagini takip ettim geçenlerde sende bitti En
degerli hazinemsin benim, canimsin Sevgililer günümüz kutlu olsun
Sesini duysam da her an yüzünü görmek gibi degil, özledigimi bil her
an çünkü hiç bir sey seni sevmek gibi degil! Seni o kadar çok özledim ki
Sevgililer gününde yaninda olup sana sarilmak için çildiriyorum
HADI GEL TUT ELLERIMI! BENIMLE YAN! BENIMLE MEYDAN OKU HER CARESIZLIGE! BENIMLE UYU BENIMLE UYAN BIRLIKTE VARALIM NICE YILLARA
DENIZI ICERKEN MAVILER TAKILDI BOGAZIMA, KARAYA VURAN BALIK GIBI
CIRPINIYORUM MAVI GOZLERINI OZLUYORUM SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN
GOZLERIN NEHIR KIRPIKLERIN KOPRU OLSA, BEN UZERINDEN GECERKEN IPLER
KOPSA VE DUSTUGUM YER DUDAKLARIN OLSA SEVGILILER GUNUNDE BIR OPUCUK
BORCLUSUN BANA
HANI EN GUZEL ASKLAR IMKANSIZ GELIR YA INSANA, IMKANSIZ OLDUGUN için
ASIGIMSANA! SEVGILILER GUNNU KUTLU OLSUN BIRTANEM, SENI çok SEVIYORUM
SEN COLLERDE SERAP GIBISIN, ENGIN DENIZLERDE YAKAMOZ GIBISIN, ISIGIM
SENSIN, GUNESIM SENSIN BIL KI çok OZLENDIN SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
SEVGILILER OPUSURKEN NEDEN GOZLERINI KAPATIR BILIR MISIN? CUNKU
GOZLERIYLE DEGIL DE KALPLERIYLE GORMEK ISTERLER YANI HISSETMEK ISTERLER
BEN DE SENI RUHUMUN DERINLIKLERINDE HISSEDIYORUM SEVGILIM CUNKU SENI çok
SEVIYORUM SEVGILILER GUNUMUZ KUTLU OLSUN!
MAVILER GIYER BULUT OLURUM, YESILLER GIYER BAHAR OLURUM, BAKARSIN BIR
GUN BEYAZLAR GIYER SENIN OLURUM SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN
BULUTLARA YUKLEDIM HASRETIMI, RUZGARLARLA YOLLADIM SEVGIMI, YAGMURLAR
YAGDIRDIM GOZYASLARIMLA KUCUK MELEKLER GONDERDIM SENI OPMEYE!
SEVGILILER GUNUN KUTLU OLSUN!
BIR KUS OLUP GITSEM, ASSAM SU ENGINLERI, VARSAM SENIN YANINA OPSEM DOYASIYA, KOKLASAM SENI, EN BUYUK HEDIYE ODUR BANA
SEN BENIM HAYATIMDA OLDUGUN SURECE, NE SEN KIMSEYE RAKIP NE DE KIMSE
SANA RAKIPTIR DAHA NICE SEVGILILER GUNUNDE BERABER OLMAYI DILIYORUM
SANA DIJITAL BIR GUL YOLLUYORUM, CUNKU UZAKLARDA ELIMDEN ANCAK BU
KADARI GELIYOR AMA BIL KI GERCEGINI, GOZLERININ ICINE BAKARAK VERMEK
ISTERDIM VE SENI SEVDIGIMI FISILDAMAK SEVGILILER GUNUMUZ KUTLU OLSUN!
DUN GECE SEN UYURKEN KIZILA BOYADIM DENIZLERI, UCURUMDAN ATTIM
SESSIZLIGI, HABER SALDIM RUZGARLARA FISILDASINLAR SENI NE çok SEVDIGIMI
VE OZLEDIGIMI
AYRILIK KUCUK SEVGILERI OLDURUR AMA BUYUK SEVGILERI GUCLENDIRIR TIPKI
RUZGARIN MUMU SONDURUP YANGINI GUCLENDIRDIGI GIBI BIZIM DE SEVGIMIZ HEP
YASAYACAK VE DAHA DA GUCLENECEK SEVGILIM NICE SEVGILILER GUNLERINDE
BIRLIKTE OLMAK DILEGIYLE
SEN DUNYAYA SURGUN BIR MELEKSIN VE BEN SENI O KADAR çok SEVECEGIM KI
BIR DAHA CENNETINE GERI DONMEK ISTEMEYECEKSIN SEVGILILER GUNUN KUTLU
OLSUN!
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun bedenimde olduğu sürece seni sevmeye devam edeceğim. Sevgililer günün kutlu olsun!
» Seni tahmin edeceğin kadar değil, tahammül edemeyeceğin kadar çok seviyorum. Sana "Sevgilim!" diyebildiğim için kendimi çok şanslı görüyorum.
» Seni yıldızlara benzetiyorum onlar kadar uzak onlar kadar erişilmezsin ama bir farkın var onlar bin tane sen bir tanesin. Sevgililer günün kutlu olsun
» Eğer gökyüzü bir parça kağıt, deniz bir şişe mürekkep olsaydı yine de sana olan duygularımı yazmaya yetmezdi. Seni o kadar çok seviyorum ki.
» Bana bir günün 24 saat, bir saatin 60 dakika ve bir dakikanın 60 saniye olduğu öğretildi ama sensiz geçen bir saniyenin sonsuzluk kadar uzun olduğu öğretilmedi. Yaşamımızın her anında birlikte olmamız dileğiyle sevgilim. Sevgililer günümüz kutlu olsun.
» Okadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Öylesine bağlanmışım ki sensiz duramıyorum. Sevgililer günün kutlu olsun!
» Doğan her günün sabahında içimde gözlerini görebilmek aşkı olmasa, inan hiçbir şeye değmezdi yaşamak. Sevgililer günün kutlu olsun!
» bütün mevsimleri bir günde,bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle.daha nice sevgililer gününü beraber gecirmek dileğiyle.SENİ ÇOK SEVİYORUM
» Bugün mavi bulutları avucunuza mutluluğu baş ucunuza sevgimi de usulca kalbinize koyuyorum. Güneş yalnızca sizin için doğsun sizi seviyorum! Sevgililer gününüz kutlu olsun.
» Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun biriciğim.
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Yüreğimdeki tek arzu, hayalimdeki tek tutku, beni yaşatan tek duygu
senmişsin incitanem... Sevgililer günümüz kutlu olsun. Daha nice
yıllara.
Doğan her günün sabahında içimde gözlerini görebilmek aşkı olmasa, inan
hiçbir şeye değmezdi yaşamak. Sevgililer günün kutlu olsun!
Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun bedenimde
olduğu sürece seni sevmeye devam edeceğim. Sevgililer günün kutlu olsun!
O kadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini
tutamıyorum. Dolanıp sarmak geliyor içimden, saramıyorum. Öylesine
bağlanmışım ki, sensiz duramıyorum. Uykudan uyanınca insanı uyandığına
pişman eden, geri dönmek isteyip de dönemeyince çaresizlikten delirten,
hayatta bir defa görülebilen harika bir rüyasın! Seni çok seviyorum.
Sevgiler günümüz kutlu olsun sevgilim!
Sen çöllerde serap gibisin, engin denizlerde yakamoz gibisin, ışığım
sensin, güneşim sensin... Bil ki seni çok özlendim... Sevgililer günün
kutlu olsun özlemim!
Bugün her zamankinden farklı bir şey yapayım dedim olmadı yine sana
defalarca aşık olup seni düşündüm... Sevgililer günün kutlu olsun!
Sevgililer öpüşürken neden gözlerini kapatır bilir misin? Çünkü
gözleriyle değil de kalpleriyle görmek isterler. Yani hissetmek
isterler. Ben de seni ruhumun derinliklerinde hissediyorum sevgilim
çünkü seni çok seviyorum. Sevgililer günümüz kutlu olsun!
Maviler giyer bulut olurum, yeşiller giyer bahar olurum, bakarsın bir
gün beyazlar giyer senin olurum. Sevgililer günün kutlu olsun.
Sevgililer gününde belki yanında değilim ama dünde, bugünde, yarında
yüreğin kadar yanındayım. Kendini yalnız hissettiğinde elini kalbine
koy; ben hep ordayım! Sevgililer günümüz kutlu olsun aşkım.
Sana doğru bir kelebek uçurdum, dağları denizleri aştı seni buldu.
Yanağına ufacık bir öpücük kondurdu, hissettin mi? Sevgililer Günümüz
Kutlu Olsun Aşkım…
Sen Tanrıya dilediğim dilek, göklere uzanan ellerimsin.
Sen gözümden süzülen yaş, tek düşüncem, hasretimsin.
Sen yaşadığım ömür, en güzel günlerim ve daima benimsin...
Bulutlara yükledim hasretimi, rüzgarlarla yolladım sevgimi, yağmurlar
yağdırdım gözyaşlarımla küçük melekler gönderdim seni öpmeye! Sevgililer
günün kutlu olsun!
Hani en güzel aşklar imkansız gelir ya insana, imkansız olduğun için
aşığımsana!.. Sevgililer Günün kutlu olsun birtanem, seni çok seviyorum.
Sevgililer gününde beyaz bir güvercin yolluyorum sana; kanatlarında
mutluluk, yüreğinde sevgi ve sadakat, karbeyaz tüylerinde umut ve
gagasında iyi geceler öpücüğü, yanağını uzat. Yüreğin kadar yanındayım.
Kendini yalnız hissettiğinde elini kalbine koy; ben hep ordayım!
Hadi gel tut ellerimi! Benimle yan! Benimle meydan oku her çaresizliğe! Benimle uyu benimle uyan. Birlikte varalım nice yıllara.
Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen
için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını
yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak isterdim ki
beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun
biriciğim.
Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım
seninle... Daha nice sevgililer gününü beraber geçirmek dileğiyle.
Gözlerin nehir kirpiklerin köprü olsa, ben üzerinden geçerken ipler
kopsa ve düştüğüm yer dudakların olsa. Sevgililer gününde bir öpücük
borçlusun bana.
Bazı rüyalar diğerlerinden daha uzun sürer. Bazıları da çok çok güzel
olur.Benim en uzun ve en güzel rüyam, şu an bu mesajı okuyor. Seni çok
ama çok seviyorum biriciğim. Sesini duysam da her an yüzünü görmek
gibideğil, özlediğimi bil her an çünkü hiçbir şey seni sevmek gibi
değil! Seni o kadar çok özledim ki... Sevgililer gününde yanında olup
sana sana sarılmak için çıldırıyorum...
Sen güneşin doğduğu, karanlığın bittiği yerdesin sen hep kalbimde yatan tek sevgilimsin. Sevgililer günün kutlu olsun!
Yaşamak özlemsiz, özlem sevgisiz, sevgi sensiz olmaz! Unutma ki sevmek
daima beraber olmak degil, sensizken bile seninle olabilmektir... Bu
sevgililer gününde yanında değilim belki ama özlemim sevgim hep seninle.
Seni seviyorum!
Dün gece sen uyurken kızıla boyadım denizleri, uçurumdan attım
sessizliği, haber saldım rüzgarlara fısıldasınlar seni ne çok sevdiğimi
ve özlediğimi.
Eğer gökyüzü bir parça kağıt, deniz bir şişe mürekkep olsaydı yine de
sana olan duygularımı yazmaya yetmezdi. Seni o kadar çok seviyorum ki.
Kuyruklu yıldızlar vardır, dünyaya yetmiş yılda bir gelirler. İnsanlar
onu hayatı boyunca belki bir kez görürler. Ben o yıldızı sende gördüm
aşkım. Sevgililer günümüz kutlu olsun.
Sen dünyaya sürgün bir meleksin ve ben seni o kadar çok seveceğim ki bir
daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin... Sevgililer günün kutlu
olsun!
Çoğalarak seviyorum seni, giderek daha çok...
Her şeyi yeniden biriktirir gibi, çoğala çoğala.
Uzaklığında da, yakınlığında da her zamanda ve her mekânda...
Geceleri kısaltıp gündüz oluyorsun, gündüzleri bitirip yıldız oluyorsun.
Daha çok seviyorum seni, yaramın kanamasını kesen bir ilaç gibi.
Bir kıvılcımdan, bir yangına dönüşür gibi, büyüyerek ve daha çok.
Her an daha çok...
Sevgililer günün kutlu olsun aşkıııımm...
Seni çoooook seviyorum...
Aşk bir eşkiyanın hayata itirazıdır; Konuşursa çatışma, susarsa savaş,
severse devrim olur. Tutki ben eşkiyayım ve seni seviyorum...
|
|
|
Mehmet Akif Ersoy Şiirleri - Safahat |
|
Yazar: RasitTunca - 08-23-2018, 04:29 AM - Forum: Şiirler Şarkılar
- Yorum Yok
|
 |
Mehmet Akİf Ersoy Şİİrlerİ...SAFAHAT
Acem Şahı
Bu merdi ki mülk-i seraser zemin
Neyerzed ki huni çeked ber zemin
Sa di
Gürz-i girân-ı zulmünü ey kanlı nâsiye;
Eyvân-ı zer-cidâına as ziynetin diye!
Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını,
Canlarla yak meçâil-i mâtem- penâhını!
Makberlerin hufeyre-i muzlim-dehanları,
Dendân-ı gayz u kahra şebîh üstühanları
Yâd eylesin mezâlimini tâ ebed senin,
Ey cephesi, kitâbesi bin kanlı medfenin!
Ey bir hayâle tuhfe kılan bin hakîkati,
Ey âhenîn eliyle kazıp kabr-i milleti,
Nûr-i hayât ufuklarını herc ü merc eden
Meyyitlerin izâmı gibi târumâr eden!
Ey hâdimi serâçe-i mâtem feşanların!
Rah,r-ı akûr-i zulmüne pâmâl olanların
(*) Bu manzûmeyi Midhat Cema1 ile beraber yazmıştık. Bu birinci parça onun, aşağıda gelecek ikinci parça benimdir.
Gül-gonce-i mezân mıdır tâc-ı devletin
Tutmuşsa da avâlim-i efkân şöhretin,
Zannetme ki hükûmetinin efseriyledir.
Sa´dî´lerin mezâr-ı çemen-ber-seriyledir...
Sa´dî´lerin mezârı, evet, bir avuç türâb...
Tahtınsa bir cihan ki senin âsüman-meâb!
Lâkin o kabre bence fedâ taht ü efserin...
Makber-güzîn olup da sükût eyliyenlerin
Feryâd-ı vâpesînine değmez bu velvelen...
Mudhik gelir nigâh-ı temâ,râma hâilen!
Bin mülkü, milleti yok eden pençe-i felek,
Bir şahsı şüphesiz ebedî kılmamak gerek.
Mâzî ki işte makbereler mâverâsıdır,
Milletlerin haziyre-i zair-cüdâsıdır
Atfeylesen nigâhını ka´r-ı zalâmına;
Milletlere gözün ilişir na´ş nâmına!
Dârâ´ların o nâsiye-i târumârını,
Ecdâdının izâmını, çökmüş mezârını
Pîş-i nigâh-ı ibretine al da bir düşün...
Çoktur bu rütbe dağdağa bir kabza hâk için!
İklîmler alan o muazzam Napolyon´un
Bir hufredir kazandığı şey. İşte bak onun
En son serîri makbere-i mâtemîsidir,
Akreplerin nedîmi, yılanlar enisidir!
Yer kalmamış sarây-ı muallâna bak utan:
Mâtem-sarâylarla dolu sâha-i vatan!
Emr-i cihan-mutâı bu dünyâyı râm eden
Eslâfının -bugün düşünürsek -değil iken
Toprak dolan dehenleri feryâda muktedir,
Hâlâ senin bu velvele-i nahvetin nedir
Riyâset be-dest-i kesânî hatâst
Ki ez destiŞan-i desthâ ber Hudâst
Sa´dî
Bu müdhiş velvelen İrân´ı dâim inletir sanma.
"Muzaffersin!" diyen sesler bütün hâindir, aldanma.
Zafer yâb olduğun kimdir Düşün bir kerre, millet mi
Adâlet isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi
Nasîbin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten
Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten
Emîn ol bunca mazlûmun yüreklerden kopan âhı,
Tependen indirir elbette bir gün lâ´netu´llâhı!
Sığınmış olduğun şevket-sarây-ı zulmü pek muhkem
Hayâl etmektesin... Lâkin ne bârûlar, ne müstahkem
Penâh-ı bî-amanlar, heybet-i Kahhâr-ı Mutlak´la,
Kökünden devrilip bir anda yeksân oldu toprakla!
O, bir çok memleket vîrân edip yaptırdığın eyvan
Harâb olmaz mı Kabristâna dönmüşken bütün İran
Evet, İrân ı kabristâna döndürdün, helâk ettin;
Kefen yaptın girîbân-ı ümîdi çâk çâk ettin!
"Bütün dünyâ için bir damla kan çoktur" diyorlar, sen,
Şu ma´sûm ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden!
Yüzünden perde-i temkîni artık kaldırıp attın:
Ne mâhiyyet, nasıl fıtrattasın, dünyâya anlattın!
Livâü´1-hamd-i hürriyyet iken İslâm için gâyet,
Nedir pâmâl-i istibdâdın olmak öyle bir râyet
Kazak celbeyleyip tâ Rusya´dân sâdâtı çiğnettin;
Yezîd´in rûhu şâd olsun... Emînim çünkü şâd ettin!
Şehâmet gösterip binlerce Beytullâh´ı bastırdın;
Şecâat arz edib birçok ricâlullâhı astırdın!
Ne Allah´tan hayâ ettin, ne Peygamber´den âr ettin:
Devirdin kâ´be-i ulyâ-yı dîni, hâk-sâr ettin!
Hamâset perverân-ı kavmi tuttun bir bir öldürdün,
Umûmen Şark´ı ağlattın, umûmen Garb´ı güldürdün..
Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Garb´ın da vicdânı,
Görüp ecsâd-ı mazlûmîne meşher hâk-i İrân´ı!
O Sâ´dî´ler, o Hâfız´lar, o Firdevsî, o Râzî´ler,
Gazâlî ler, o Kutbüddin, o Sa düddin, o Kâdîler.
Yetiştirmiş; o Örfi´nin, o birçok şems-i irfanın
Ziyâsindan tenevvür eylemiş iklîmi dünyânın,
Bugün makhûr-i nâdânîsidir bir fırka haydûdun!
Nedir pinhân olan esrârı bilmem, bunda Ma´bûd´un.
Hayır, Ma´bûd´a ircâında yoktur bunların ma´nâ:
Yataklık eylemez cânîye -hâşâ- bir zaman Mevlâ.
Şehâmet perverâ, Şâhâ! Zaman, bî-dâdı kaldırmaz;
Hatâ etmektesin şâyed diyorsan "Kimse aldırmaz."
Bu istibdâda artık bir nihâyet ver ki: İstikbâl
Karanlık derler amma işte pek meydanda: İzmihlâl!
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Ahiret Yolu
Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor:
Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;
Denildi: "Fâtiha!´; âmîni kestiler bu sefer,
Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu,
Diyordu:
- Söyleyin Allâh için şu merhûmu,
Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar
- İyi biliriz!
-Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz,
Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya
- Evet!
- İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...
- Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
- Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!
Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!"
Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn,
Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi
İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;
Baş örtüsüyle kadınlargözüktü pencereden:
-Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!
-Yıkıldı dostlar evim, barkım... Ah gitti kocam!..
-Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
-Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre!
-Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...
-Babam ne oldu
-Baban... Öldü.
-Etme Ayşe Hanım,
Bu söylenir mi ya Hicrân olur zavallı kıza...
Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...
Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...
Göründü cumbada baktım ki tombalak, sanşın,
Sevimli bir küçücek kız... Beiinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.
Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.
Sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin,
Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,
Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana
Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.
Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını
Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını
Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,
Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.
Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.
O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,
Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût
İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;
Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.
Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı
Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:
Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,
Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,
Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
Ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi,
Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.
Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
Açıldı dîde-i im´âna perde perde hayât.
Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;
Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
Elinden yok halâs imkânı, mâdâme´l-hayât uğraş...
O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!´
Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;
Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.
Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,
Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ´atler.
Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:
Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!
Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan
Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el´ân
Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im´ân...
Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
Müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;
Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.
Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna
Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
Kabardı toprağın altında bir an, bir ur!
Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ´atini·
Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
İlel´ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!..
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Alınlar Terlemeli
Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,
Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!
Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkâk;
Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da´vâ-yı istihkâk
Bu milyarlarca da´vâdan ki inler dağlar, enginler;
Otumıuş, ağlıyan âvâre bir mazlûmu kim kinler
Emeklerken, sabî tavrıyla, topraklarda sen hâlâ,
Beşer doğrulmuş, etmiş, bir de baktın, cevvi istîlâ!
Yanar dağlar uçurmuş, gezdirir beyninde dünyânın;
Cehennemler batırmış, yüzdürür kalbinde deryânın;
Eşer a´mâkı, izler keşfeder edvâr-ı hilkatten;
Deşer âfâkı, birşeyler sezer esrâr-ı kudretten;
Zemin mahkûmu olmuştur, zaman mahkûmu olmakta;
O, heyhât, istiyor hâkim kesilmek bu´d-i mutlakta!
***
Tabîat bin çelik bâzûya sahipken, cılız bir kol,
Ne kâhir saltanat sürmekte, gel bir bak da, hayrân ol!
Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,
Yek-âheng olmuş, işler, çünkü birleşmekte muztardır:
Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü Hep hüsran;
Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!
Cihan artık değişmiş, infırâdın var mı imkânı,
Göçüp ma´mûrelerden boylasan hattâ beyâbânı
Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hâzır. Devr-i cem´iyyet.
Gebermek istemezsen, yoksa izmihlâl için niyyet,
"Şu vahdet târumâr olsun!" deyip saldırma İslâm´a;
Uzaklaşsan da îmandan, cemâ´atten uzaklaşma.
İşit, bir hükm-i kat´î var ki istînâfa yok meydan:
"Cemâ´atten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah´tan.
Nedir îman kadar yükselterek bir alçak ilhâdı,
Perîşân eylemek zâten perîşan olmuş âhâdı
Nasıl yekpâre milletler var etrâfında bir seyret
Nasıl tehvîd-i âheng eyliyorlar, ibret al, ibret!
Gebermek istiyorsan, başka! Lâkin, korkarım, yandın;
Ya sen mahkûm iken, sağlık ölüm hakkın mıdır sandın
Zimâmın hangi, ellerdeyse, artık onlarınsın sen;
Behîmî bir tahammül, varlığından hisse istersen!
Ezilmek, inlemek, yatmak sürünmek var ki, âdettir;
Ölüm dünyâda mahkûmîne en son bir sa´âdettir:
Desen bir kere "İnsânım!" kanan kim Hem niçin kansın
Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın.
Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa´y ister:
Nedir üç dört alın Bir yurdun alnından boşansın ter.
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Amin Alayı
Gözüm ki kana boyandı, şarâbı neyliyeyim
Şarâbı neyliyeyim
Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyliyeyim
Kebâbı neyliyeyim
Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç!
İlâhi ben bu bir avuç türâbı neyliyeyim
Türâbı neyliyeyim
Âmin! Amin!"
En önde, rahlesi âguş-i ihtirâmında
Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek;
Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında,
Şafak ziyâları hattâ ufûl edip gidecek
Kadar lâtîf, iki ma´sûmu bir açık payton
Vakâr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun,
Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun
O rûhtan daha sâfi olan yüreklerden,
Zaman zaman bir ilâhî terâne yükseliyor;
Bu cûş-i saffetin aksiyle ta meleklerden
Zemîne doğru bir "amîn!" sadâsıdır geliyor.
Muhîti her birinin bir sabâh-ı nûrânûr,
Bütün bu kâfile efrâdı, pür-sürûd-i sürûr,
Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor!
Bu bir ketîbe-i ma´sûmedir ki, ey millet:
Selâma durmalısın şanlı rehgüzârında;
Bu bir cenâh ki: Atîde bir ufak hareket
Yapıp cihanları oynatmak iktidârında!
Gelir de sâye-i imdâd-ı Hak´ta bir gün, bu,
Girer diyâr-ı meâlîye doğrûdan doğru.
Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu!
Evet, ilerlemek isterse kârbân-ı şebâb,
Yolunda durmaya gelmez. O çünkü durmı(Zeker)
Sabâh-ı sermed-i âtîye eylemekte şitâb;
O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak!
Onun kudûmü için nâzenîn-i istikbâl,
Açar da sîne, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl
Durur mu artık onun karşısında, mâzî, hâl
Fakat o zemzemeler uçtu hep dudaklardan...
Sürûd-i neşve bu âlemde pek süreksizdir!
Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan,
Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,
Mehîb-manzara bir anlı şanlı gerdûne;
İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine,
Yol açtı bir iri ses mevkibin geçip önüne:
- Siz ey heyâkil-i bî-rûhu devr-i mâzînin,
Dikilmeyin yoluna kârbân-ı âtînin;
Nedir tarîkını kesmekte böyle isti´câl
Durun, ilerlesin Allâh için, şu istikbâl.
<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<
Bülbül
-Basri Bey oğlumuza-
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok yolcu yok ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâ mevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!
-Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed ıûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu´d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın - kanatlandım mı - eb´âda;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark´ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb´a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc ü merc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî´lerin, Fâtih´lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osmân´ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ´nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma´bedinden Yıldırım Hân´ın;
Şenâ´atlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan´ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me´vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümalar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm´ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
<<<<<<<<<<<<<<<<<
Hakkın Sesleri
"Yâ Muhammed, de ki: Ey mülkün sâhibi olan Allah´ım,
sen mülkü dilediğine verirsin; sen ınülkü dilediğinin elinden
alırsın; sen dilediğini azîz edersin; sen dilediğini zelîl edersin;
hayır yalnız senin elindedir; sen, hiç şüphe yok ki, her şeye
kâdirsin."
İlâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem;
Meşiyyet sende, herşey sende... Hiçbir şey değil âdem!
Fakat, hâlâ vücûd isbât eder, kendince, hey sersem!
Bugün, üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem;
Yann toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem!
İlâhî, "Mâlike´l-mülk´üm" diyorsun... Doğru, âmennâ.
Hakîkî bir tasarruf var mıdır insân için Aslâ!
Eğer almışsa bir millet, edip bir mülkü istîlâ;
Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî pervâ;
Alan sensin, veren sensin, senin hükmündedir dünyâ.
İlâhî, en asîl akvâmı alçaltırsın istersen;
Dilersen en zelîl eşhâsa izzetler verirsin sen!
Bu haybetler, bu hüsranlar bütün senden, bütün senden!
Nasıl tâ Arş´a yükselmez ki me´yûsâne bin şîven
Ne yerler dinliyor yâ Rab, ne gökler, rûhum inlerken!
Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!
Diyorduk: "Bir buçuk milyar!" Meğer tek bir nefer yokmuş!
Bu hissiz toprağın üstünde mazlûmîne yer yokmuş!
Adâlet şöyle dursun, böyle birşeyden haber yokmuş!
Bütün boşlukmuş insanlık; Ne istersen, meğer yokmuş!
İlâhî, altı yüz bin müslüman birden boğazlandı...
Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı!
Ne ma´sûm ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Ne bîkes hânümanlar işte, yangın verdiler, yandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!
Sabâhü´l-hayr-ı hürriyyet, İlâhî, leyl-gûn oldu
Karanlık bir hezîmet her taraftan rû-nümûn oldu!
Şehâmet gitti; gayret söndü; kudretler zebûn oldu.
O mevcâ-mevc sancaklar ne müdhiş ser-nigûn oldu!
Sukûtun dehşetinden kalb-i rahmet, belki, hûn oldu:
Ezanlar sustu... Çanlar inletip durmakta âfâkı.
Yazık: Şark´ın semâsından Hilâl´in geçti işrâkı!
Zaman artık Salîb´in devr-i istîlâsı, ilhâkı.
Fakat, yerlerde kalmış hakların ferdâ-yı ihkâkı,
Ne doğmaz günmüş ey âcizlerin kudretli Hallâk´ı!
İlâhî, şer´-i ma´sûmun şu topraklardı son yurdu...
Nasıl te yîd-i kahrın en rezîl akvâma vurdurdu
Evet, milletlerin en kahbesinden, üç leîm ordu,
Gelip tâ sînemizden vurdu, seyret hem, nasıl vurdu:
Ki istikbâl için çarpan yürekler ansızın durdu!
Tecellî etmedin bir kerre, Allâh´ım, cemâlinle!
Şu üç yüz elli milyon rûhu öldürdün celâlinle!
Oturmuş eğlenirlerken senin - hâşâ - zevâlinle,
Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infiâlinle
Nedir İslâm´ı tenkîlin bu müsta´cel nekâlinle
Sus ey dîvâne! Durnaz kâinâtın seyr-i mu´tâdı.
Ne sandın Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı.
Cihan kanûn-i sa´yin, bak, nasıl bir hisle münkadı!
Ne yaptın "Leyse li´l-insâni illâ mâ-se´â" vardı!..
"İşte sana onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan
yurdları!.. "
Geçenler varsa İslâm´ın şu çiğnenmiş diyârından;
,Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezârından;
Yürekler parçalar bir nevha dinler reh-güzârından.
Bu mâtem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubârından
Hurûş etmekte, son ümmîdinin son inkisârından
Evet, son inkisârından ki yoktur cebrin imkânı:
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nâzanı!
Nasıl, ey yolcu, bin lâ´net gelip ezmez ki vicdânı;
Dudaklar, çâk çâk olmuş, içerken zehr-i hüsrânı,
Uzaktan baktı - koşmak nerde! - milyonlarca yârânı!
Bu ıssız âşiyanlar bir zaman candan muazzezdi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;
Şu kurbağlar seken vâdîde, ceylânlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne handân gölgeler sezdi;
Bütün mâzîyi bir tûfan, fakat, hep boğdu, hep ezdi!
Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu
Neden kalbin kararmış Bin ocaktan bir ziyâ yok mu
İlâhî, kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu
Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu
Bütün yokluk mu her yer Bâri bir "Yok!" der sadâ yok mu
***
Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kân değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye´simi kahreyliyeyim, bilmem ki
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!..
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak nerde ucu!
Bu ne hicrân-ı müebbed bu ne hüsrân-ı mübin...
Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi çenâatle oyulmuş gözler!
"Medeniyyet" denilen vahşete lâ´netler eder,
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden!
Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat;
Sonra, nâmûsuna kurbân edilen bunca hayat!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!
Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler.
Saç, kulak, el, çene, parmak...Bütün enkâz-ı beşer!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!
Ey, bu toprakta birer na´ş-ı perî,san bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var...
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark´ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salîb´in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!
Hele i´lânı zamanında şu mel´un harbin,
"Bize efkâr-ı umûmiyesi lâzım Garb´in;
O da Allah´ı bırakmakla olur" herzesini
Halka îman gibi telkîn ile, dînin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!..
Yine hicrân ile çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi bir yâr-ı müsâid lâzım!
Artık ey yolcu bırak... Ben, yalınız ağlıyayım!
"Nizâr evlâdı: Yetişin ey Nizâr oğullan! Yemenliler de: Yetişin
ey Kahtan oğulları! dedi mi, hemen tepelerine felâket iner;
hemen Allah´ın nusreti üzerlerinden kalkar; hepsine birden
de kılıç musallat olur. "
Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk
Bak nasıl doğranıyor Kalk, baba, kabrinden kalk!
Diriler koşmadı imdâdına, sen bâri yetiş...
Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer pek müdhiş!
Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:
Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.
O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!
O ne tûfan ki: Yakıp yıktı bütün vâdîyi!
Âşinâ çehre arandım... O, meğer, hiç yokmuş...
Yalınız bir kuru çöl var ki, ne sorsan: Hâmûş!
Âşinâ çehre de yok hiçbirinin yâdı da yok;
Yakılan bunca hayâtın, hani, ecsâdı da yok!
Yoklasan külleri, altından, emînim, ancak
Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!
Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın
Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabanın
Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti...
Öyle bir gitti ki hem: Bir daha gelmez ebedî!
Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba
"Meşhed"in beynine haç saplanacak mıydı baba!
Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra,
Hırvat´ın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!
Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri...
Yer yarılmış, yere geçmiş, şühedâ türbeleri!
Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...
Sen misin, yoksa hayâlin mi Vefâsız Kosova!
Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın
Hani sînende yarıp geçtiği yol "Yıldırım "ın
Hani asker Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd
Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün Nerde o iyd
Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını;
Yok mudur sende Murâd´ın iki üç damla kanı
Âh Meşhed! O ne Sâhandaki meyhâne midir
Kandilin, görmüyorum, nerde Şu peymâne midir
Ya harîminde yatan ,şapkalı sarhoşlar kim
Yoksa yanlış mı Hayır, söyleme, bildim... Bildim!
Basacak mıydı, fakat, göğsüne Sırb´ın çarığı
Serilip yerlere binlerce şehîdin sarığı,
Silecek miydi en alçak neferin çizmesini
Dürtecek miydi geçen, leş gibi her lîmesini
Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,
Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne
Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necîb
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda... Garîb!
Hani, haysiyyetinin gölgesi çiğnense eğer;
-Olmadan üç kişinin, beş kişinin, hûnu heder-
Kahraman gayzı yatışmaz, kanı coşkun efrâd
İşte haysiyyet-i kavmiyye muhakkar, berbâd!
Hani "Nâ-mahreme ben söyliyemem kızlarımın,
Karımın ismini... Hem öldürürüm, sorma sakın!"
Diye, tahrîr-i nüfûs istemiyen er kişiler!
Hani, göstermediler eski celâdetten eser;
Fuhşu i´lâya koşan bir sürü nâ-merd öteden,
Ne selâmlık ne harem dinlemeyip çiğnerken!
Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtâriyyet
Korkarım, ,simdi nasîbin mütemâdî haybet!
Hani, ey unsur-i bî-râbıta, istiklâlin
Ebediyyen, sanırım, söndü bütün âmâlin!
Hani "Başkım"cıların kurduğu yüksek hülyâ
Seni yıllarca avutmuş da o mel´un rü´yâ,
Uyumuştun... Ya uyansaydın eder miydi tebâh,
Mülkü, birdenbire âfâka çöken kanlı sabah
....................................................................
....................................................................
Üç sefil ordu çevirsin o metîn ordumuzu,
Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu...
Kimsesiz âilelerden kimi gitsin bıçağa;
Kimi bin türlü fecâ´atle çekilsin kucağa...
Birinin ırzı heder, dîgerinin hûnu helâl...
....................................................................
İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl,
Seni tahrîk eden üç beş alığın ma´rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezîl âkıbeti
Hani, milliyyetin İslâm idi... Kavmiyyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.
"Arnavutluk" ne demek Var mı şerîatte yeri
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış Nerde!
Müslümanlık´ta "anâsır"mı olurmuş Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel´în ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;
Adı batsın onu İslâm´a sokan kaltabanın!
Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel
Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan
Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zîşân´ın İlâhî sözünü.
....................................................................
....................................................................
Veriniz başbaşa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:
Ne hükûmet kalıyor ortada billâhi, ne din!
"Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor:
Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,
Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid da´vâ
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum...
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!..
"Oğullarım! Gidiniz de Yûsufla kardeşini araştırınız; hem
sakın Allah´ın inâyetinden ümîdinizi kesmeyiniz. Zîrâ,
kâfırlerden başkası Alah´ın inâyetinden ümîdini kesmez."
Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle:
Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir"
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz
Kendin mi senin, yoksa, ümîdin mi yüreksiz
Âtîyi karanlık görüvermekle apıştın
Esbâbı elinden atarak ye´se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın,
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın
Ye´s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar,
Lâ´netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez...
En korkulu cânî gibi ye´sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye´s ile çirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel´un, daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev´ûd-i Hudâ´dan
Hüsrâna rızâ verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da "Yapışsam... " demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmıyacaktır.
Feıyâdı bırak kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me´mûl ise haykır!
Yok yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
"İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!" deme; yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye´se kapılma.
"İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helak
eder misin, Allah´ım .."
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
" Yandık!" diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfân arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn´i.
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn´i!..
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicâz´ın
Âteşli muhîtindeki sûzişli niyâzın,
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta;,
Çan sesleri boğsun da, gömülsün mü sükûta
Sönsün de, İlâhî, şu yanan me,s´al-i vahdet,
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban
Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-i leîmin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur´ân-ı Hakîm´in
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet
Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhî, bu ne zillet
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma´nâ
Zâlimleri adlin, hani, öldürmedi hâlâ!
Cânî geziyor dipdiri... Can vermede ma´sûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm´
Lâ yüs´el´e binlerce suâl olsa da kurban;
İnsan bu muammâlara dehşetle nigeh-ban!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmânına kandık;
Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhî, yakacaktın...
Yaksaydın a mel´unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi´ yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki ma´bed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin âilenin mâtemi çağlar!
En kanlı şenâ´atle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm´ı elinden tutacak kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor. Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
"Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu "
Olmaz ya... Tabiî... Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse, "cehâlet" denilen yüz karasından,
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.
Kâfi mi değil yoksa, bu son ders-i felâket
Son ders-i felâket neye mâl oldu Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!
"Son ders-i felâket" ne demektir Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!
Zira, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;
Zîrâ, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!
Coşkun, koca bir sel gibi, dâim beşeriyyet,
Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet.
Dağlar, uçurumlar ona yol vermemek ister...
Lâkin, o, ne yüksek ne de alçak demez örter!
Akvâm o büyük nehre katılmış birer ırmak...
Elbet katılır...Hangisi ister geri kalmak!
Bizler ki bu müdhiş, bu muazzam cereyanla,
Uğraşmadayız... Bak ne kadar çılgınız, anla!
Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!
Kurşun gibi sür´atli, denizler gibi taşkın,
Bir çağlayanın menba´ı dehhâşına doğru,
Tırmanmaya benzer, yüzerek başka değil bu!
Ey katre-i âvâre, bu cûşun, bu hurûşun,
Ahengine uymazsan, emîn ol, boğulursun!
Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık
Silkin de: Muhîtindeki zulmetleri yak yık!
Bir baksana: Gökler uyanık yer uyanıktır;
Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!
Eyvâh! Bu zilletlere sensin yine illet...
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldın, ne nâmûs!
Ey sîne-i İslâm´a çöken kapkara kâbûs,
Ey hasm-ı hakîkî, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!
Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
İslâm´ı da "batsın!" diye tutmuş, yediyorsun!
Allah´tan utan! Bâri bırak dini elinden...
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!
Lâkin, ne demek bizleri Allah ile iskât
Allah´tan utanmak da olur ilim ile... Heyhât
Siz iyiliği emr eyler, kötülükten nehy eder, Allah a inanır olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış hayırlı bir milletsiniz.
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz
Gelmişiz, dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkkken bütün afakı insaniyyetin,
Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin,
Yarmışız edvar-ı fetretten kalan yeldaları;
Fikr-i ferda doğmadan yağdırmışız ferdaları!
Öyle ferdalar ki: Kaldırmış serapa alemi;
Dideler bir cavidani fecrin olmuş mahremi.
Yirmi beş yıl, yirmi beş bin yıl kadar feyyaz imiş!
Bak ne ani bir tekamül! Bak ki: Hala mündehiş
Yad-ı fevka l-ı i tiyadından onun tarihler;
Görmemiş benzer o müdhiş seyre, hem görmez beşer,
Bir taraftan dinimiz, ahlakımız, irfanımız;
Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsanımız;
Yükselip akvamı almış fevc fevc ağuşuna;
Hepsi dalmış vahdetin aheng-i cuşucuşuna,
Emr-i bi l ma ruf imiş ihvan-ı İslam ın işi;
Nehy edermiş, bir fenalık görse, kardeş kardeşi.
Kimse haksızlıktan etmezmiş tegafül ihtiyar;
Ferde raci sadmeden efrad olurmuş lerzedar.
Biz, neyiz Seyreyle artık; bir de fikr et, neymişiz
Din de kürkün aynı olmuş: Ters çevirmiş giymişiz!
Nehy-i ma´rûf emr-i münkerdir gezen meydanda bak!
En metîn ahlâkımız, yâhud, görüp aldırmamak!
Yıktı bin mel´un kalem nâmûsu, bizler uymadık:
"Susmak evlâdır´" deyip sustuk... Sanırsın duymadık!
Kustu bin murdar ağız şer´in bütün ahkâmına;
Âh, bir ses bâri yükselseydi nefret nâmına!
Altı yüz bin can gider; milyonla îmân eksilir;
Kimseler görmez! Gören sersem de Allah´tan bilir!
Sonra, şâyet,sahsının incinse, hattâ, bir tüyü:
Yer yıkılmış zanneder seyr eyleyen gümbürtüyü!
Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin vermeyin;
Fodla çiy kalsın, ´pilâv bitmiş" deyin, göstermeyin,
Fes, külâh, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;
Mi´delerden fışkırır tâ Arş´a aç bir velvele!
Ortalık altüst olurken ses çıkarmazdım, hani,
Öyle bir dernekte seyret gel de artık sen beni!
Göster, Allah ım, bu millet kurtulur, tek mu cize:
Bir "utanmak hissi" ver gâib hazînenden bize!
"Onlara: "Yer yüzünde fesat çıkarmayın" denildiği zaman,
"Biz ıslahtan başka birşey yapmıyorıız" derler. Gözünü aç, iyi
bil ki: Onlar yok mu, işte asıl müfsid onlardır, lâkin farkında
değiller."
Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti,
Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müdhiş ayeti!
Ey vatansız derbederler, ey denî kundakçılar!
Milletin, az çok duran bir dîni, bir nâmûsu var.
Şimdi nevbet onların... Yansın da onlar, öyle mi
Târumâr olsun bütün bir Müslümanlık âlemi!
Ey hayâ nâmında bir hissin vücûdundan bile,
Pek haberdâr olmayan yüzsüz, hayâsız! Bak hele!
Arkasından taklak attın en denî bir şöhretin;
Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mâhiyyetin!
Bir külâh kapmaksa şayet bunca hırsın gâyesi;
Kendi nâmûsun olur er geç onun sermâyesi.
Yoksa, nâmûsuyle, vicdaniyle halkın oynama....
Sonra kat kat nâsiyenden sarkacak birçok yama!
Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya, ey cânî, bürün:
Hem bütün dünyâyı ifsâd eyle, hem muslih görün!
Kendi ırzından cömert olmaksa mu`tâdın eğer;
Kendi mâlindir senin, hakkın tasarruf, kim ne der
Milletin, lâkin henüz ma´sûm olan evlâdına,
Verme bir mel´un temâyül mübtezel mu´tâdına!
Biz ki her mevcûdu yıktık gâyesiz bir fikr ile;
Yıkmadık bir şey bıraktık... Sâde bir şey: Âile.
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslâh eyledik
İşte vîran memleket! Her yer delik her yer deşik!
Bunların ta´miri kâbil... Olsa ciddiyyet, sebât:
Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet âilât,
En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok.
Kim ki kalkar der, onun hayvan kadar iz´anı yok!
Ailî bir inkılâb olsun! diyen me yûs olur;
Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir ......... olur.
Çünkü "çıplak" inkılâbâtın rezâlettir sonu...
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!
Bir de halkın dîni var, sık sık ta arruzlar gören.
Hâle bak: Millette hissiyyâtı oymuş öldüren!
Dîni kurbân etmeliymiş, mülkü kurtarmak için!..
Tut da, hey sersem, bu idrâkinle sen âlim geçin!
Her cemâatten beş on dinsiz zuhûr eyler, bu hâl
Pek tabı îdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl.
Hangi millettir ki efrâdında yoktur hiss-i din
En büyük akvâma bir bak: Dîni her şeyden metin.
Düşme ey avare millet, bunların hızlanına;
Vakıfız biz hepsinin pek muhtasar irfanına:
Şark a bakmaz, Garb ı bilmez, görgüden yok vayesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi.
"Allah´ın âsâr-ı rahmetine bir baksana! Toprağı, öldükten
sonra, tekrar nasıl diriltiyor İşte o Allah, bütün ölüleri
muhakkak diriltecek, hem O herşeye kâdirdir. "
Çık da bir seyret bahârın cûş-i rengâ-rengini;
Nefh-i Sûr´un dinle mevcâ-mevc olan âhengini!
Bir yeşil kan, bir yeşil can yağdırıp, kudret, yere:
Yemyeşil olmuş, fezâ, gömgök kesilmiş dağ, dere.
En kısır toprak doğurmuş, emzirir birçok nebat;
Fışkırır bir damlacık ottan, tutup sıksan, hayat!
Dün, kemikten külçe hâlindeydi her çıplak fidan;
Bak: Ne sağlam kan, bugün, dolgun yüzünden damlayan!
Dün, kudurmaktaydı ormandan cahîmî bin zefir;
Âşiyan tutmuş, bugün, her dalda perran bir safir!
Dün, nigeh-bânıydı milyarlarca zî-rûhun sübât;
Silkinip çıkmış o mahbesten, bugün, bir kâinât.
Dün, ne mâtemdeydi âlem! Yer hazin, gökler hazin;
Sûr-i fıtrattır bugün: Fıtrat bugün sahrâ-güzin!
İşlemiş kırlarda yer yer kudretin feyyâz eli,
Öyle yapraklar ki sun´undan: Gidip bir görmeli!
Öyle amma, gördüğüm elvâh-ı şevkin rağmine,
Bende hâlâ zevke benzer duygu yok, hâlâ yine!
Bir değil, yüz bin bahâr indirse hattâ âsüman;
Hiç kımıldanmaz benim rûhumda kök salmış hazan!
Dem çeker bülbül... Benim beynimde baykuşlar öter!
Sonra, karşımdan geçer bir bir, yıkılmış lâneler!
Âşinâlık yok hayâlin konsa en bildik yere,
Yâd ayaklar çiğniyor: Düşmüş vatan yâd ellere!
Başka ses bilmem, muhîtimden enîn eyler huruş;
Beklerim dinsin bu mâtem, beklerim, olmaz hamûş!
Âh! Tek bir âşiyandan bin yetîmin nâlesi,
Yükselirken, dinleyen insan mıdır bülbül sesi
Duygusuz olmak kadar dünyâda lâkin derd yok;
Öyle salgınmış ki mel´un: Kurtulan bir ferd yok!
Kendi sağlam... Hissi ölmüş, rûhu ölmüş milletin!
İşte en korkuncu hüsrânın, helâkin, haybetin!
Ey, ölüm renginde topraktan hayat i´lâ eden,
Bir yığın toprak da olsak sâde çiğnenmek neden
Başka tıynetler mi hep şâyân ola ihsânına
Âh, yükselsem de, bir düşsem senin dâmânına!
Bir nesî ister kımıldanmak için canlar bugün;
Bir nesîm olsun, İlâhî... Canlanır kanlar bütün.
Nev-bahârın rûhu etsin bir de bizlerden zuhûr...
Yoksa, artık Sûr-i İsrâfil´e kalmıştır nüşûr!
|
|
|
|