Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Paraben Nedir ne işe yarar, Parabenin zararları nelerdir, Paraben neden kullanılır
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 05:08 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Paraben Nedir ne işe yarar, Parabenin zararları nelerdir, Paraben neden kullanılır, Raf ömrünü uzatmak

Paraben Nedir, Zararları Nelerdir?

Günümüz dünyasında doğal yaşam, doğal beslenme ve hatta kişisel temizlik bile artık eskisinden çok daha zor. Çünkü, günlük hayatta kullandığımız kozmetik ürünlerin, ilaçların, cilt bakım ürünlerinin, gıdaların ve temizlik ürünlerinin çoğunda paraben var. Peki, tüm uzmanların “uzak durun” diye uyardığı bu paraben nedir?

Paraben bir koruyucu; ürünlerin raf ömrünü uzatıyor ve zararlı bakteri ve mantar oluşumunu engelliyor. Düşük maliyetli olduğundan, birçok kozmetik ve kişisel bakım ürününde kullanılıyor. Eğer kozmetik ürünlerinin arka etiketlerinin üzerinde methylparaben, ethylparaben, propylparaben, butylparaben ya da benzylparabenisimlerini görüyorsanız, bilin ki o üründe paraben bulunuyor.

Ürünlerin içinde genellikle birden fazla paraben kullanılıyor. Ayruca, mikroorganizmaların geniş etki alanlarına karşı koruyucu olduklarından, sıkça diğer koruyucu maddelerle de birlikte kullanılıyorlar. Karışımların içinde düşük seviyede kullanılan parabenin aktivasyonu, koruyucunun da aktivasyon müddetini uzatıyor.

Kozmetik ürünlerin içinde yüzde 0,01 ile yüzde 0,3 arası oranda bulunan paraben, ürünü bozulmaya karşı dayanıklı hale getirdiği ve raf ömrünü uzattığı için bugün günlük hayatımızda kullandığımız pek çok ürünün içinde var. Bu tip özellikleri nedeniyle, paraben oldukça zehirli. Deride egzama, tahriş gibi alerjik reaksiyonlara yol açıyor. Yalnızca uygulandığı bölgenin yüzeyinde kalmıyor, cilde, dokulara, kana ve idrara dahi geçiyor.

Yapılan deneylerde, meme kanseri olan kadınlardan alınan tümör örneklerinde paraben olduğu dahi tespit edildi. Vücuttaki hormonal reaksiyonları artıran kimyasal bileşikler içeriyor, bir de vücuttaki östrojen hormonu taklit ediyor; bu sebeple meme kanseri riskinin artmasına yol açıyor. Memedeki yağ oranı, vücuttaki toksinlerin memede birikmesine sebebiyet veriyor ve bu nedenle kadınlarda en çok meme kanserine rastlanıyor.

Edinburgh Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre 20 ayrı tümörün 18’inde paraben olduğu tespit edilmiştir. Bu oran yüzdeliğe vurulduğunda yüzde 90 gibi korkunç bir rakam çıkıyor. Sonuç olarak, günlük hayatta sürekli olarak kullandığımız ve vazgeçemediğimiz pek çok deodoran, antiperspirant sprey, el ve yüz kremi gibi ürünler meme kanseri olma riskimizi ciddi anlamda yükseltiyor.

Danimarka Çevre Koruma Ajansı’nın 3 yaş altı çocuklarda yaptığı araştırma, parabenin endokrin yapısını bozucu etkisini kanıtladıktan sonra, Danimarka’da, propyl ve butylparaben isimli paraben türleri, 3 yaş altı çocuklara özel tüm ürünlerde yasaklanmıştır.

Aynı zamanda, Kasım 2011’de yapılan, kadınlarda kozmetik ürün kullanımıyla kandaki paraben seviyesi arasındaki ilişkiyi masaya yatıran çalışmaya göre, 332 deneğin yüzde 22’sinde kanda ethyl parabene ve yüzde 29’unda ise propyl parabene rastlanmıştır. Bununla birlikte, kozmetik ürünün kullanım frekansı arttıkça, kandaki paraben seviyesinin de yükseldiği saptanmıştır.

Yine 2011 yılında Türkiye Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu parabenin vücutta zehirli etki oluşturacak ölçüde biriktiğini ve direkt olarak kansere sebep olduğuna yönelik kanıtlanmış bilimsel veri olmadığını belirtmiştir. Sağlık Bakanlığı, ülkemizde ilaçların, kullanıma sunulmadan önce, içerik ve katkı maddesi açısından paraben de dahil olmak üzere kontrol edildiğini ve mevzuat sınırları içindeyse ruhsatlandırıldığını söylemiştir. Türkiye’nin ilaç ruhsatlandırmayla alakalı mevzuat sınırları Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile uyumludur.

Aynı açıklamada, Sağlık Bakanlığı ebeveynleri de uyararak, bebek ve çocukların korunması için, paraben içeren ürünlerin hekim ve eczacıya danışarak kullanılmasını önermiştir.

Parabenin Zararları Nelerdir?

    Toksiktir, vücutta toksin birikmesine yol açar.

    Egzama ve tahriş gibi alerjik reaksiyonları tetikler.

    Vücuttaki östrojen hormonunu taklit eder ve meme kanseri riskini ciddi orana artırır.

    Cilt tarafından emildiği için tüm vücuda, tüm dokulara, hatta kana ve idrara bile karışabilir.

    Endokrin sisteme büyük zarar verir. Yani, beze oluşumu ve hormon üretimine müdahale eder.

    Bebek ve çocuklarda gelişim ve bağışıklık sistemi sorunlarına sebep olur.

    Erkek üreme fonksiyonlarının bir kısmına zarar verme riski vardır. Bazı çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, erkeklerde testesteron seviyesinde azalma meydana getirir ve sperm sayısını düşürür.

    Vücuttan atılan ya da atık ürünlerin içerisinde kalmış olan paraben, parçalanamadığı için göller, dereler, ırmaklar ve kanalizasyon sularına karışarak, tarımda ve günlük olarak kullanılan sulara karışır. Dolayısıyla, vücuttan attığımızı ve tamamen kurtulduğumuzu sandığımız bu toksik madde, çevresel etkenlerle, belirli bir döngü içerisinde vücudumuza geri dönebilir ve sağlığımızı tehdit etmeye devam edebilir.

    Erken yaşlanmaya sebebiyet verir. Cildi gençleştirmek ve güzelleştirmek amacıyla üretilen ürünlerin içerisinde olan parabenin erken yaşlanmaya yol açması ironik görünse de, uzmanlar, bu konuda insanları uyarıyor. Yapılan araştırmalar, parabenin güneş ışınına karşı hassasiyet geliştirerek güneşin vücuda verdiği hasarı artırdığını ve cilt hücrelerinin normalden daha hızlı öldüğünü gösteriyor.

Hangi ürünlerde paraben var, alırken en çok dikkat edilmesi gereken ürünler neler?

[color=#0000]Kozmetik ve cilt bakım ürünleri:[/color]

    Fondöten
    Kapatıcı
    Pudra
    Göz farı
    Allık
    Maskara
    Makyaj çıkarıcı ürünler
    Ruj ve parlatıcı
    Oje (özellikle hızlı kuruyanlar)
    El ve yüz kremleri
    Nemlendirici ve losyonlar
    Diş macunu
    Güneş yağı
    Tonik
    Deodorant
    Vücut spreyi
    Antiperspirant spreyler
    Parfüm
    Sabun
    Şampuan
    Saç kremi
    Tıraş losyonu

İlaçlar:

    Tüm krem ve merhem türleri
    Kulak, burun ve göz damlası
    Rektal ve vajinal ilaçlar
    Bandaj ve sargı bezi
    Lokal anestezik ilaçlar

Gıdalar:

    Salata soslar
    Ketçap, mayonez, hardal ve diğer soslar
    Reçeller
    Dondurulmuş yiyecekler
    Hazır meyve suları

ÖNEMLİ:

    Bazı kortizon krem ve merhemlerinin içinde paraben bulunabilir.

    Paraben içeren krem ve merhemler, kronik cilt sorunu yaşayan kişiler tarafından kullanılmamalıdır.

    İnsanların paraben konusunda artık daha bilinçli olması nedeniyle, bazı markalar, paraben içermeyen kozmetik ürünleri de üretip satmaktadır. Piyasadan ürün satın alırken bu ürünleri tercih etmeye dikkat etmek gerekir.

    Yasa gereği, kozmetik ve cilt bakım ürünlerinde kullanılan ham maddelerin müşteriyi bilgilendirmek amacıyla arka etiket üzerinde yazılması zorunludur. Ürünlerin arkasındaki bu etiketlerin üzerinde “paraben içermez”, “paraben free” ya da “parabensiz” ibaresinin olup olmadığını kontrol etmek ve satın alımı buna göre yapmak sağlık açısından çok önemlidir.

    Eğer alınabiliyorsa, organik ürünler daima tercih edilmelidi

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Dini Bilmeceler
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:20 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Dini Bilmeceler 1- 2

DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ YARIŞMA SORULARI VE CEVAPLARI

Soru 1 İslam Dinine göre su bulunmadığı zaman toprakla sembolik olarak alınan abdeste ne denir?
Cevap 1 Teyemmüm
Soru 2 Hz. Muhammed’in farz ve vacip dışında yaptığı ve bizden de yapmamızı istediği iş ve davranışlara ne denir?
Cevap 2 Sünnet
Soru 3 Hz. Muhammed’in kızı, damadı ve torunlarıyla devam eden soyuna ne ad verilir?
Cevap 3 Ehl-i Beyt
Soru 4 Hz. Muhammed’in güvenilir olması nedeniyle daha genç yaşta iken aldığı lakab (isim) nedir?
Cevap 4 Emin lakabı (Muhammed’ül Emin)
Soru 5 İslam’ın ilk inen ayetinde geçen emir nedir?
Cevap 5 Oku
Soru 6 Hz. Muhammed’in Medine’de yaptığı ve kabrinin de bulunduğu mescidin adı nedir?
Cevap 6 Mescid-i Nebi
Soru 7 Süleyman Çelebi’nin yazdığı Hz. Muhammed’in doğumunu anlatan şiirin adı nedir?
Cevap 7 Mevlid
Soru 8 Ruh çağırma, falcılık ve türbelerde mum yakma gibi gerçek olmadığı halde sonradan uydurulan, yaygınlaştırılan aslı esası olmayan inançlara ne denir?
Cevap 8 Batıl İnanç (Hurafe)
Soru 9 Hinduizm ve Budizm’de önemli bir yeri olan ruhun bir bedenden başka bir bedene geçmesi anlamına gelen inancın adı nedir?
Cevap 9 Reenkarnasyon (Ruh Göçü)
Soru 10 Bir dini inancı ve görüşü yaymak için yapılan tüm etkinlikler olarak değerlendirilen ve temel amacı başka din inanç ve düşüncede olan insanları kendi dinlerine kazandırmak amacıyla yapılan faaliyetlere ne denir?
Cevap 10 Misyonerlik
Soru 11 Allah’ın emir, yasak ve öğütlerini peygamberlere bildirmesine ne denir?
Cevap 11 Vahiy
Soru 12 İslam dini Peygamberi Hz. Muhammed’in doğum ve vefat tarihleri nedir?
Cevap 12 doğum: 571 – vefat: 632
Soru 13 Hz. Muhammed ve beraberindeki müslümanların 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmesine ne denir?
Cevap 13 Hicret
Soru 14 Kur’an-ı Kerim 114 sureden oluşmaktadır. İlk inen ayetler hangi surede yer almaktadır.
Cevap 14 Alak Suresi
Soru 15 İnsanın ruhuna ve kişiliğine yerleşen diğer insanların da yapılmasından hoşnut olacağı iyi, güzel ve doğru davranışlara ne denir?
Cevap 15 Güzel Ahlak
Soru 16 Bir inanç ve düşünceye körü körüne bağlanıp başka inanç ve düşüncelere karşı olumsuz tutum içinde olmaya ne denir?
Cevap 16 Taassup (Bağnazlık)
Soru 17 Oruca başlama vaktine ne denir?
Cevap 17 İmsak
Soru 18 Müslümanların hacc mevsimi dışında kabeyi ve kutsal yerleri ziyaret etmeye ne denir?
Cevap 18 Umre
Soru 19 Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında üye olduğu, haksızlıklara karşı oluşturulan birliğin adı nedir?
Cevap 19 Erdemliler Birliği (Hılfu’l-Fudul)
Soru 20 İslam dininde mali bir ibadet olan Kurban ibadetinde geçen “Kurban” kelimesi ne anlama gelmektedir?
Cevap 20 Yakın olmak, yakınlaşmak
Soru 21 İslam inancına göre maddi yeterliliği ve sağlılığı yerinde olan insanların ömründe bir defa yerine getirmesi zorunlu olan ibadet hangisidir?
Cevap 21 Hacc
Soru 22 İslam’da sevgi ve hoşgörü anlayışının en önemli temsilcilerinden olan ve Mesnevi adlı eserin de sahibi dünyaca ünlü İslam Bilginin adı denir?
Cevap 22 Mevlana
Soru 23 Allah’a kulluk etmek, saygı göstermek ve O’nun bize verdiği nimetlere şükretmek amacıyla yapılan iş ve davranışlara ne denir?
Cevap 23 İbadet
Soru 24 İslam inancına göre kişinin bir işinin olması için elinden geleni yapıp sonucunu Allah’a bırakıp ve sonucuna da razı olmasına ne denir?
Cevap 24 Tevekkül
Soru 25 Namaz kılan bir müslümanın namazda yönelmesi gereken yön hangi yöndür?
Cevap 25 Kıble
Soru 26 Müslümanlara, günde beş kez, belli bir yerde namaz kılmaları ve namaz için toplanma vaktinin geldiğini ilân etme çağrısına ne denir?
Cevap 26 Ezan
Soru 27 Hz.İsa’ya verilen Kutsal kitabın ismi aşağıdakilerden hangisidir.
Cevap 27 İncil
Soru 28 Kur’an-Kerim’in indirilişi yaklaşık kaç yıl sürmüştür?
Cevap 28 23 Yıl
Soru 29 Hz. Muhammed’e gelen vahiy ifadeleri onun döneminde kimler tarafından yazılmıştır?
Cevap 29 Vahiy Katipleri
Soru 30 Ayet sayısı bakımından Kur’an-ı Kerim’in en kısa ve en uzun sureleri nedir?
Cevap 30 En kısa sure: Kevser – En uzun sure: Bakara
Soru 31 Sabrın sembolü olarak kabul edilen peygamber hangi peygamberdir?
Cevap 31 Hz. Eyyüp
Soru 32 Büyükbaş hayvanlardan kurban kesilirken bir kurbana en fazla kaç kişi ortak olabilir?
Cevap 32 7 kişi
Soru 33 Kurban ibadeti hangi peygamberle birlikte başlamıştır.
Cevap 33 Hz. İbrahim
Soru 34 İslam dinine göre tabiat olaylarını düzenlemekle görevli melek hangisidir.
Cevap 34 Mikail
Soru 35 Sinagog, Yahova, Sebt Günü, Haham gibi terimler hangi dine aittir?
Cevap 35 Yahudilik (Musevilik)
Soru 36 Ramazan ayına özgü bir ibadet olan ve Ramazan Bayramı sabahına kadar gücü yeten herkesin hem kendisi hem de bakmakla sorumlu olduğu kişiler için vermekle yükümlü olduğu sadaka hangisidir?
Cevap 36 Fıtır Sadakası (Fitre)
Soru 37 Câmide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu, kıble tarafındaki duvarın ortasında bulunan, oyuk, girintili yere ne ad verilir?
Cevap 37 Mihrap
Soru 38 İslam tarihinde ilk siyasi ayrılık hangi olaydan sonra ortaya çıkmıştır?
Cevap 38 Cemel Vakası (Cemel Olayı)
Soru 39 İnsanların doğruya ve iyiye yöneltmek için ALLAH’ın peygamberleri aracılığıyla bildirdiği ilahi kurallar bütününe ne denir?
Cevap 39 Din
Soru 40 Her yıl Nisan ayının üçüncü haftası Hz. Muhammed’in doğumunun kutlanması etkinliklerine ne ad verilmektedir.
Cevap 40 Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri
Soru 41 Yahudilerin ibadet yerlerine ne ad verilir?
Cevap 41 Havra veya Sinagog
Soru 42 Dince uygun görülüp yasaklanmayan iş ve davranışlara ne denir
Cevap 42 Helal
Soru 43 Akşam vakti olup orucu açma zamanına ne denir?
Cevap 43 İftar
Soru 44 İnanan insanların Allah’tan istekte bulunmalarına ne denir?
Cevap 44 Dua
Soru 45 İslam dinine göre Allah’ın insanlara yapılmasını kesin olarak emrettiği şeylere ne ad verilir?
Cevap 45 Farz
Soru 46 İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarına verilen özel isim nedir?
Cevap 46 Sünnet
Soru 47 Ramazan ayı boyunca Kur’an-ı Kerim’i okumasını bilen birinin ezberden veya yüzünden okurken diğerlerinin okunann bölümleri Kur’an’dan takip etme geleneğine ne ad verilir?
Cevap 47 Mukabele
Soru 48 İslam Peygamberi Hz. Muhammed’e ilk vahiy nerede gelmiştir?
Cevap 48 Hira Mağarası
Soru 49 İslam Peygamberi Hz. Muhammed’e ilk vahiy ne zaman gelmiştir?
Cevap 49 610 yılında
Soru 50 İslam Peygamberi Hz. Muhammed’e ilk vahiydeki ilk emir nedir?
Cevap 50 Oku
Soru 51 Ramazan ayı dışında bir işin olması ve bir isteğin gerçekleşmesine bağlı tutulan oruca ne ad verilir?
Cevap 51 Adak Orucu
Soru 52 Ramazan ayında yatsı namazından sonra vitir namazından önce kılınan 20 rekatlık namaza ne ad verilir?
Cevap 52 Teravih namazı
Soru 53 Ramazan ayında hastalık,yaşlılık,yolculuk gibi durumlar nedeniyle tutulmayan oruçların ramazandan sonra gününe gün tutulmasına ne ad verilir?
Cevap 53 Kaza Orucu
Soru 54 Yılın bir ayında bedenle yapılan ibadete ne denir?
Cevap 54 Oruç
Soru 55 Ramazan ayı dışında sevap kazanmak amacıyla tutulan oruçlara ne ad verilir?
Cevap 55 Nafile Orucu
Soru 56 Camilerde imamın hutbe okuduğu yere ne ad verilir?
Cevap 56 Minber
Soru 57 Ezan okuyan din görevlisine ne ad verilir?
Cevap 57 Müezzin
Soru 58 Cuma ve Bayram namazlarında minberde imam tarafından okunan dua ve öğütlere verilen ad nedir?
Cevap 58 Hutbe
Soru 59 Zengin Müslümanların, mallarının kırkta birini fakirlere vererek yerine getirdikleri ibadete ne ad verilir?
Cevap 59 Zekat
Soru 60 Mekke’deki Kâbe ve çevresindeki kutsal yerlerin ziyaret edilmesi şeklinde yapılan ibadete ne denir?
Cevap 60 Hacc
Soru 61 İslam dinine göre kişinin kendisine, topluma ve doğaya yararlı olmak için yaptığı işlere ne denir?
Cevap 61 Salih Amel
Soru 62 İslam’ın 5 şartı içinde, hem malla (para) , hem bedenle yapılan ibadet hangi ibadettir?
Cevap 62 Hacc
Soru 63 Su bulunamadığı zaman toprakla yapılan abdeste ne ad verilir?
Cevap 63 Teyemmüm
Soru 64 İslam Peygambere inanan, onu gören arkadaşlarına ne ad verilir?
Cevap 64 Sahabe
Soru 65 Bir günde kılınan namazlarda toplam kaç rekat vardır?
Cevap 65 40
Soru 66 Vitir Namazı hangi namazla birlikte kılınır?
Cevap 66 Yatsı Namazı
Soru 67 KAMET ne zaman okunmaya başlar?
Cevap 67 Farz namaza başlamadan önce
Soru 68 Bir kişinin arkasından , onun duyunca hoşlanmayacağı sözler söylemeye ne denir?
Cevap 68 Gıybet (Dedikodu)
Soru 69 Sadece mal ile yapılan ibadet hangisidir?
Cevap 69 Zekat
Soru 70 Hz. Musa ya verilen kutsal kitabın adı nedir?
Cevap 70 Tevrat
Soru 71 Müslümanların Mekke den Medine ye göç etmesine ne ad verilir?
Cevap 71 Hicret
Soru 72 Hac ayının dışında bir zamanda Mekke ve Medine’deki kutsal yerleri ziyaret etmeye ne denir ?
Cevap 72 Umre
Soru 73 Ahirette hayatında günah ve sevapların tartılacağı yerin adı nedir?
Cevap 73 Mizan
Soru 74 Kıyametin başladığını Sür’a üfleyerek bildirecek olan melek hangisidir?
Cevap 74 İsrafil
Soru 75 Hacer-ül Esved den başlayarak Kabe’nin çevresinde 7 defa dönmeye ne ad verilir?
Cevap 75 Tavaf
Soru 76 Hacıların giydiği özel dikişsiz elbiseye ne ad verilir ?
Cevap 76 İhram
Soru 77 Kunut duaları hangi namazda okunur?
Cevap 77 Vitir
Soru 78 Günah çıkarma aşağıdaki hangi dine ait bir ritüeldir?
Cevap 78 Hiristiyanlık
Soru 79 “Bir kez gönül yıktın ise, Bu kıldığın namaz değil. Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil.” Bu dizelerin sahibi hangi Türk İslam şahsiyetidir?
Cevap 79 Yunus Emre
Soru 80 “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla (başlarım)” ifadesi neyin Türkçe karşlılığıdır?
Cevap 80 Bismillahirrahmanirrahim (Besmele)
Soru 81 İslâm dininin kesin olarak yasakladığı iş ve davranışlara ne ad verilir?
Cevap 81 Haram
Soru 82 Müslümanların haftada bir gün toplu olarak kılması farz olan namaz hangi namazdır?
Cevap 82 Cuma Namazı
Soru 83 Hz. Muhammed’in doğumunun kutlandığı kandil gecesi hangi gecedir?
Cevap 83 Mevlid Kandili
Soru 84 Bütün dinler tarafından tavsiye edilen ve savurganlık ile cimrilik arasında olan güzel huy nedir?
Cevap 84 Cömertlik
Soru 85 Allah’ın istediği dinî hükümleri ve diğer haberleri peygamberlerine bildirmesine ne ad verilir?
Cevap 85 Vahiy
Soru 86 Peygamberler kendilerine peygamberlik gelmeden önce de sonra da kötü davranışlarda bulunmamışlardır. Onların bu şekilde davranmaları hangi sıfatlarının bir gereğidir?
Cevap 86 İsmet Sıfatı
Soru 87 Cemaat (topluluk) olmadan kılınamayan ve hutbe okunma şartı olan namazlar hangi namazlardır?
Cevap 87 Cuma Namazı ve Bayram Namazı
Soru 88 İnsanda doğuştan var olan, hakkı kabul ve idrak etme, Allah’ı bulma ve O’na inanma yeteneğine ne denir?
Cevap 88 Fıtrat
Soru 89 İslâmiyetten önce, eski Türklerde görülen Tanrı inancı hangisidir?
Cevap 89 Gök Tanrı İnancı
Soru 90 Bireyler arasında sevgi ve saygı bağlarını güçlendiren, gelir dengesizliğinin giderilmesine katkı sağlayan ibadet aşağıdakilerden hangisidir?
Cevap 90 Zekat Vermek
Soru 91 Akıllı ve ergenlik çağına gelmis olmanın dışında herhangi bir şart aranmaksızın her müslümana farz olan ibadet aşağıdakilerden hangisidir?
Cevap 91 Namaz kılmaz
Soru 92 Bütün dinlerde kutsal yerleri ziyaret (Hacc) etmek bulunmaktadır. Buna göre; Efes’teki “Meryem Ana” hangi din mensuplarının ziyaret yeridir?
Cevap 92 Hıristiyanlar
Soru 93 Müslümanların kıblesi neresidir?
Cevap 93 Kabe
Soru 94 Kur’an-ı Kerim’de kaç sure bulunmaktadır?
Cevap 94 114
Soru 95 Kur’an-ı Kerim ‘in ilk suresi hangi suredir?
Cevap 95 Bakara Suresi
Soru 96 Kur’an-ı Kerim ‘in son suresi hangi suredir?
Cevap 96 Nas
Soru 97 Kur’an-ı Kerim’ın her 30 sayfalık bölümüne ne ad verilir?
Cevap 97 Cüz
Soru 98 Vahiy meleği hangi melektir?
Cevap 98 Cebrail
Soru 99 İslam dininin en önemli iki kaynağı hangileridir?
Cevap 99 Kur’an ve Sünnet
Soru 100 Allah’ın ,peygamberlere,Cebrail vasıtasıyla veya doğrudan ilahi bilgileri aktarmasına ne ad verilir?
Cevap 100 Din
Soru 101 Allah’ın varlığını , birliğini Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul edene ne ad verilir?
Cevap 101 Müslüman
Soru 102 Hicret hangi yılda gerçekleşmiştir?
Cevap 102 622
Soru 103 Kur’an sayfalarının birleştirilip tek kitap haline getirilmesi hangi halife zamanında olmuştur?
Cevap 103 Hz. Ebubekir
Soru 104 Kur’an-ı Kerim’ın çoğalatılması hangi halife zamanında olmuştur?
Cevap 104 Hz. Osman
Soru 105 Bir kimsenin sahip olduğu üstünlükleri,faziletleri nimetleri çekememek,bunların yok olmasını istemeğe ne denir?
Cevap 105 Haset
Soru 106 İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in bütün kötülüklerin anası olarak nitelediği fiil hangi fiildir?
Cevap 106 İçki İçmek
Soru 107 Beş vakit namaz hangi gecede farz kılınmıştır?
Cevap 107 Miraç Gecesi
Soru 108 Müslümanların ilk kıblesi neresidir ve nerede bulunur.
Cevap 108 Mescid-i Aksa – Kudüs
Soru 109 Namazda ayakta durmaya ne denir?
Cevap 109 Kıyam
Soru 110 Namazda Kuran okumaya ne denir?
Cevap 110 Kıraat
Soru 111 Zebur hangi peygambere indirilmiş bir kitaptır?
Cevap 111 Hz. Davud
Soru 112 İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in anne ve babasının adı nedir?
Cevap 112 Amine – Abdullah
Soru 113 İslam Peygamberi Hz. Muhammed kaç yaşında peygamber olmuştur?
Cevap 113 40
Soru 114 İslam Peygamberi Hz.Muhammed kaç yılında nerede vefat etmiştir?
Cevap 114 632 yılında Medine
Soru 115 Birden fazla kişiyle imam eşliğinde birlikte kılınan namaza ne ad verilir?
Cevap 115 Cemaatle namaz
Soru 116 Kur’an surelerini oluşturan cümlelerden her birine ne ad verilir?
Cevap 116 Ayet
Soru 117 Mekke’nin yönetciliğini yapıp düşmanlardan koruyan Hz. Muhammed’in dedesinin adı nedir?
Cevap 117 Abdülmuttalip
Soru 118 İlk ve son peygamber hangi peygamberdir?
Cevap 118 Hz. Adem – Hz. Muhammed
Soru 119 Allah’ın emri ve yardımıyla gemi yapıp kendisine inanları koruyan peygamber kimdir?
Cevap 119 Hz. Nuh
Soru 120 Hıristiyanlığın Kutsal kitabı ve peygamberi kimdir?
Cevap 120 İncil – Hz. İsa
Soru 121 Başkalarını aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söze ne denir?
Cevap 121 Yalan
Soru 122 İlk dört müslüman kimlerdir?
Cevap 122 Hz.Hatice, Hz.Ebubekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd
Soru 123 Teslis (üçleme) inancı hangi dinde vardır?
Cevap 123 Hristiyanlık
Soru 124 Herhangi bir araştırma,kesin bilgi ve delile dayanmadan başkaları hakkında yapılan olumsuz tahmin ve görüşlere ne denir?
Cevap 124 Kötü Zan
Soru 125 Şit (as) kaç sayfa kitap (suhuf) verilmiştir?
Cevap 125 50 sayfa
Soru 126 Vefat eden İnsanların kıyamete kadar kabirde geçecek hayatlarını adı nedir?
Cevap 126 Berzah
Soru 127 Kur’an-ı Kerim’i açıklayan, yorumlayan bilim dalına ne denir?
Cevap 127 Tefsir
Soru 128 Geleceği öğrenmek, şans ve kısmeti anlamak amacıyla oyun kağıdı, kahve telvesi , el ayası gibi şeylere bakarak anlam çıkarmaktır. İslam dininin yasakladığı yanlış bir davranış olan bu batıl inanç nedir?
Cevap 128 Falcılık
Soru 129 Tabiat olaylarıyla ilgilenen meleğin adı nedir?
Cevap 129 Mikail
Soru 130 Şeytanı Tanrı edinme şeklinde tanımlanan her türlü kötülüğü serbest sayan sapkın inanç nedir?
Cevap 130 Satanizm
Soru 131 İnsanın günah ve sevaplarını yazmakla görevli melekler hangi meleklerdir?
Cevap 131 Kiramen Katibin
Soru 132 Bir dinin görüş ve anlayış farklılığı neticesinde ortaya çıkan kollarına ne denir?
Cevap 132 Mezhep
Soru 133 Aynı dinin içinde tasavvufa dayanan ve Allah’a ulaşma arzusuyla tutulan yollara ne ad verilir?
Cevap 133 Tarikat
Soru 134 İnsan hangi yeteneği ile iyiyi ya da kötüyü dileyip ister ve ya tercih eder?
Cevap 134 İrade
Soru 135 Hz İsa’ ya inanan ilk kişilere ne denir?
Cevap 135 Havari
Soru 136 Hacıların şeytan taşladıkları ve kurban kestikleri yerin adı nedir?
Cevap 136 Mina
Soru 137 Musevi din adamına ne ad verilir?
Cevap 137 Haham
Soru 138 Hindistan’da bir zamanlar yaygın olarak uygulanmış olan, insanları sınıflara bölmüş Hinduizmi de etkilemiş sınıf sisteminin adı nedir?
Cevap 138 Kast Sistemi
Soru 139 Yahudilerin kutsal günleri hangi gündür?
Cevap 139 Cumartesi
Soru 140 Hristiyanların kutsal günleri hangi gündür?
Cevap 140 Pazar
Soru 141 Müslümanların kutsal günü hangi gündür?
Cevap 141 Cuma
Soru 142 Ahirette herkese dağıtılacak olan ve içinde insanın dünyada yaptığı iyilik ve kötülüklerin yazılı olduğu deftere ne denir?
Cevap 142 Amel Defteri
Soru 143 Hacc ibadeti esnasında Kabenin yakınlarındaki Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelmeye ne denir ?
Cevap 143 Sa’y
Soru 144 İslamın en temel inancı olan Allah’ın var ve bir olması inancının terim adı adı nedir?
Cevap 144 Tevhid
Soru 145 Bir insanın dinen sorumlu olabilmesi için ilk şart (ön şart) nedir?
Cevap 145 Akıl sahibi olması
Soru 146 Mekke’de inen ayetlere ne ad verilir?
Cevap 146 Mekki ayet
Soru 147 Hz. Muhammed’e verilmiş en büyük mucize nedir?
Cevap 147 Kur’an-ı Kerim
Soru 148 Kitapçık biçimindeki ilahi kitaplara ne ad verilir?
Cevap 148 suhuf
Soru 149 Bir suçu veya kötü bir davranışı bilerek başkasına yüklemeye ne denir?
Cevap 149 İftira
Soru 150 Bir insanın kendisini diğer insanlardan üstün görmesine ne denir?
Cevap 150 Kibir
Bir sözdür ki şeytan kaçar, Bir anahtardır, her kapıyı açar…
Bismillah

Minarede ses, Ölümsüz nefes
Ezan
Eğilirsin kalkarsın, Engelleri yıkarsın, Bazen perde açılır, Sen Kabe’ye bakarsın.
Namaz

Duygular içinde pirdir, Onsuz hayat zehirdir.
Sevgi

Senede verir otuz okka üzüm
Ramazan

Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne

Dört köşedir beş değil, Kimse ondan hoş değil.
Kabir

Maldan paradan verilir, Kırkta bir. Onunla Cennete varmadan, Cennet olur kabir…
Zekât

Gökten ay ile yıldızı kopardılar, kanımızın içine koydular.
Bayrak

Nar tanesi nur tanesi, Bu dünyanın bir tanesi.
Kur’an

Bir küçük minare, beyler ona dayana.
Baston

Hasretleri kavuşturur, Dalgınları barıştırır.
Bayram

Talebe toplar, Öğretmen dağıtır.
İlim

Âdem peygamberin sahip olmadığı ama çocukların sahip olduğu şey nedir?
Anne-baba

Gelir bir bir Gider bir bir Gelen gider Giden gelmez
Doğum-ölüm

“Çinde bile olsa arayın bulun!” diyor Peygamber. Akıllara nur, yüreklere fer, Onu bilenindir başarı, zafer…
İlim

Dil ile verilir, Sadaka denilir.
Güzel söz

Son sözümüz o olsun, Ruhumuz nurlarla dolsun…
Kelime-i Şehadet

Ağız kapalıdır Yenmez içilmez… İslam’ın şartıdır, Asla vazgeçilmez..
Oruç

Bir odadan bir odaya geçiştir, İnanmayana pek zorlu iştir.
Ölüm

Tufandı bütün dünyayı su bastı. O gemi yaptı, Herkes gemide toplandı. Sular çekildi, yağmur durdu, Gemi Cudi dağına oturdu..
Hz. Nuh

Bilgi verir herkese, En güzel dosttur bize.
Kitap

Geldi mi gider, Gitti mi gelmez!
Gençlik, ihtiyarlık

Bir adam bir komutla, Bin adamı devirir.
İmam, cemaat

Kat kat içinde, Kat kitap içinde, Ne molla bilir; Ne kitap içinde.
Alınyazısı

El eker dil biçer.
Yazı

Asla barınamaz öfke ve kin, Bir saray ki kapısı yürekteki sevgin…
Din

Hz. Musa’nın elindeki nur, Onun iniş yeri Cebel-i Tur
Tevrat

Hz. İsa’ya indi,İnançsızlık silindi. Dertlere ilaç oldu, Bütün acılar dindi…
İncil

Her varlık onu söyler, Her şey O söz ile dirilir…O söz ile cennete girilir.
La ilahe illallah

Dünya bir tarla, ahiret harman, Çalış çabala, Oraya girmeninİlk şarttır iman.
Cennet

Son sözümüz o olsun, Ruhumuz nurlarla dolsun…
Kelime i Şahadet.

Bir sözdür ki şeytan kaçar, Bir anahtardır, her kapıyı açar…
Bismillah

Evliyaların başı en birincisidir, Hz. Muhammed (s.a.v) soyunun bir incisidir.
Abdülkadir Geylani (k.s)

Parmağıyla işaret etti ay parçalandı,Parmaklarından su aktıHerkes içti suya kandı.
Hz. Muhammed (a.s.v)

Tufandı Bütün dünyayı su bastı.O gemi yaptıHerkes gemide toplandı.Sular çekildi, yağmur durdu, Gemi Cudi dağına oturdu..
Hz. Nuh

Demiri avcuna alır yoğururdu hamur gibi.. Buydu onun mucizesi. Zebur’u okurken dağlar taşlar dinlerdi. Pek güzeldi sesi…
Hz. Davut (a.s)

Kuyuya atıldı, kuyudan çıktı,İşi hizmetçilik oldu, Zindana atıldı, zindandan çıktı,Mısır’a melik oldu.
Hz. Yusuf (s.a)

Her tarafı yara oldu, Sanki bir gül gibi soldu. En son yara dilini sardı,O Allah’a yalvardı:“Dilimle seni zikrediyorum, Onu iyileştirmeni diliyorum!”Bu yüzden kurtuldu tüm yaradan, Onu iyileştirdi Yaratan..
Hz. Eyüp (a.s)

Ölüleri diriltmek mucizesi, Mesih’tir bir ismi Hz. Meryem annesi, Hanne ninesi, İmran dedesi..
Hz. İsa

Altı şartı var, Onsuz hayat dar. Onlara uyan, Nurlanır par par.
İmanın şartları

Tek isteği insanı cehenneme sokmak, Ona uyanlarsa ahmaktan daha ahmak.
Şeytan

Bir odadan bir odaya geçiştir,İnanmayana per zorlu iştir.
Ölüm

Başı elham sonu nas, iç nurundan tas be tas.
Kur’an

Çivisi yok bir gün kopar, Bazı insanlar ona sanki tapar, Fanidir, onun da sonu var, Ecel bir gün onu da kapar…
Dünya

Akılla bilinmez, kalble bilinir, Saygıyla silinmez, kinle silinir.
Sevgi

Bir nedir? Beş nedir? Kabedeki taş nedir?
Allah, Namaz, Hacer-ûl Esved

Bilene gereksiz, Bilmeyene yetersiz; Büyükler söyler, Küçükler dinler.
Öğüt

Az gitti, uz gitti, Dere tepe düz gitti. Altı ay bir güz gitti; Uyanınca hep bitti.
Rüya

Ünü gelir ürkütür, Beyi, paşayı korkutur.
Azrail

Dizi dizi yıldızlar Ne erkek ne de kızlar Işıktan öte hızlar Güzel kokuyu özler.
Melekler

Gelir bir bir, gider bir bir, kalır bir, Ne yerdedir, ne göktedir, o bir sır.
Allah (c.c.)

İstanbul’un surlarına bayrağı dikti, Her tarafı mızrak ve ok yarası,Sonra gözlerini göklere dikti.
Ulubatlı Hasan

Kosova savaşında şehit düşen Ölürken “Attan inmeyesüz.” diyen.
Murat Hüdavendigar

İnsanda var bir kabe Onsuz insan harabe.
Kalb

Zıddıdır küfür, Bunca nimete karşıGerektir ………
Şükür

Her işe onunla başlarız, Odur her kapıyı açan anahtar,İlk dua, ilk yakarışVe ilk niyazımız…
Besmele

Sayıları beştir, ışıl ışıl kardeştir, Âlemlere güneştir.
İslam’ın şartları

Konya’da fener Allah der döner.
Mevlana

Ezelden ebede giden yolcu, Allah’a ulaşır yolunun ucu.
İnsan

Öyle günler ki nurlar saçılır, O günlerde Cennet kapıları açılır.
Pazartesi-Perşembe

Kabartmalı bir kitap Özlü, hikmetli hitap Harfleri atom, yıldız, Hakk’ı anlatır yalnız.
Tabiat

Bir küçücük aynacık İçinde bütün varlık
Kalb

Anneler söyler İlahi gibi Bebekleri uyutur Tatlı iklimi…
Ninni

Bir ağaç ismi Osmanlının kurulduğu yer Oradan çıktı ilk filizler.
Söğüt

Adaletiyle ünlü, Dört halifeden biri Hattapoğlu lakabı Gönlü ebedi diri…
Hz. Ömer

“Şahadet parmağı gibi” göğe yükselir, Her gün beş vakit Allah u ekber denir.
Minare

Namaz için kıbleye Döneriz Allah diye, Bil bakalım nereye?
Kabe

Kelimeler bir çiçek Özünde has içecek, Arı, böcek, kelebek, Herkesi cezbedecek.
Güzel Söz

Sağı, solu, altı, üstü nur, Dışı mutluluk içi dolu huzur…
Kur’an

Yuvarlaktır, düz değil; Doksan dokuz, yüz değil.
Tesbih

Gözden damlar; Bazen çağlayana döner. Allah için olursa, Cehenneme düşse Cehennem söner…
Göz yaşı

Denize atıldı, balık yuttu, Kayboluyordu Allah elinden tuttu…
Hz. Yunus

Allah’tan aldığı emri ulaştırır peygambere. İşte o vahiy meleği. Selam onun üzerine
Cebrâil (a.s.)

Ömrümüz sona erince ruhu bedenden ayırır. Mü’min olan korkmaz ondan çünkü hep hazırlıklıdır
Azrâil (a.s.)

Vakti saati gelince iki kere üfler Sûr’a. İlkinde ölür her canlı. Ardından gelir huzura
İsrâfil (a.s.)

Kar ve yağmuru yağdırır. O estirir rüzgârları. Allah’ın izniyle yapar elbette bütün bunları
Mikâil (a.s.)

İki güzel melek vardır. Yaptıklarımızı yazar. Sağdaki iyilikleri soldaki kötülükleri.
Kirâmen Kâtibîn

Onlar sorular sorar İnsan kabre girdiğinde “Rabbin kimdir, dinin nedir?” Bilemezsen vay haline!
Münker ve Nekir

Sanki elimizden tutar tam düşeceğimiz zaman. Çoğunlukla korur bizi ufak tefek kazalardan.
Hafaza melekleri

Ne de güzel bir yer cennet Orda meleklerin başı
İnşallah bize olacak o da cennet arkadaşı
Rıdvan

Rabbim korusun bizleri azabından, gazabından
Sığınırız o Rahîm’e Cehennemin başkanından
Mâlik
Doksan dokuz cemaat iki müeezzin bir imam.

Tesbih

Yapan satar, alan kullanmaz, kullanan hiç bilmez.
Tabut

Hasretleri kavuşturur, dargınları barıştırır.
Bayram

Kaş ile gözden yakın, söylenen sözden yakın. .

Ecel

Gökten bir elma düştü, oniki parçaya ayrıldı on birini yediler, birine hayır dediler.

Ramazan ayı


Tags: Aile ve Sağlık, Dini Bilmece, Dini Bilmeceler, Dini Chat, DİNİ HİKAYELER, dini sohbet, islam, iSlami Chat, iSlami Haberler, iSlami Rüya Tabirleri, islami site, Islami Sohbet Platformu, iSlami Sohbetler, islamisohbet, Peygamberler Tarihi ve Hayatı,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Fatıma'nın Elinin (Hamse Elinin) SIRRI Nedir ?
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:14 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum (1)



Fatıma'nın Elinin (Hamse Elinin) SIRRI Nedir ?

Birçok kültürde kutsallığına inanılan “Fatma’nın Eli” koruyucu ve şifalandırıcı etkisi sebebiyle günlük yaşamda da çeşitli objelerde kullanılmaktadır. Fatma kimdir, eli neden kutsaldır?

Hz. Muhammed ve Hz. Hatice’nin en küçük kızı olan Hz. Fatma, Mekke’de Hz. Muhammed’e vahyin ilk geldiği yıl dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Üç ablası da o dönemde evli oldukları için annesinin yokluğunda ve Müslümanlığı yaymak için mücadelesinde babasının en büyük destekçisi olması, ona “babasının annesi” lakabını kazandırmıştır.

Bizzat babasının terbiyesi altında, İslami eğitimin en yüksek derecesini almıştır. Çok mütevazi ve örnek bir hayat sürmüştür. Kuran’ı yorumlama kabiliyeti vardır. Bu anlamda İslam aleminin önemli bir şahsiyetidir. Hz. Muhammed, Fatma‘nın bu üstün vasıfları kendi çabasıyla elde ettiğini vurgulamış, ”Bu alemde bazı mertebelere erişmek için peygamber kızı olmak da yeterli değildir.” demiştir. Ve kızı Fatma’yı kazandığı bu vasıflarla ‘ilklerin ve sonların seyyidesi’ (efendisi) olarak tanıtmıştır.

Hz. Fatma, Kevser Suresi’nin iniş sebebidir. Erkek evladı olmadığı için soyunun devam etmeyeceği söylentilerine karşı, Hz Muhammed’e Kevser Suresi’yle soyunun Hz. Fatma ile devam edeceği müjdelenmiştir. Peygamber, bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Kızım Fatma, bedenimin bir parçasıdır, gözümün nurudur, kalbimin meyvesidir, bedenimdeki ruhumdur, insan şeklinde bir huridir. İbadet mihrabında ayağa kalktığında yıldızlar yeryüzündekilere nur saçtığı gibi, onun nuru da gökteki meleklere öyle nur saçar.”

Böyle özel bir şahsiyet olan Fatma, Peygamberin izniyle “Eti etimden, kemiği kemiğimdendir” dediği amcasının oğlu Hz. Ali ile evlenmiştir. Hasan ve Hüseyin adını verdikleri 2 çocukları olmuştur. İşte bu aile; Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyt’idir.

Mütevazi yaşamıyla Müslümanlar’a örnek olan, Hz. Muhammed’in “Vücudumun bir parçası, gözümün nuru; kalbim, ruhum ve vicdanım” dediği, soyunu devam ettiren kızı Hz. Fatma, halk inançlarında farklı bir konuma sahiptir. Anadolu’dan Hindistan’a kadar “Fatma’nın Eli”nin kötülüklerden koruduğuna inanılır. En son Topkapı Sarayı ve Türk Kadınları Derneği’nin ortaklaşa düzenledikleri “Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Beyt Sevgisi” konulu sergi ve Salih Suruç’un “Hz. Fatıma” kitabıyla anılan Hz. Fatma’nın kısa süren hayatı ilginç ayrıntılarla dolu.

Hz. Muhammed’in kızı Fatma, bir gün mutfakta helva kavururken, eşi Hz. Ali‘yi genç ve güzel bir kızla görür ve pişen helvaya elini daldırır ancak hiçbir şey olmaz, helvayı böyle kavurmaya devam eder. Kocası durumu fark edince Fatma’nın elini tencereden çıkartır. O günden sonra elinin kutsallığına, gücüne, adeta yenilmezliğine inanılır. Her güçlük adeta onun eliyle aşılacaktır. Sahiplerine şans getirdiğine ve onlara sabır ve sadakat erdemleri verdiğine inanılan bir tılsım haline gelir.

Bu nesne genellikle ‘Fatma’nın Eli’ olarak bilinse de Araplar arasında ‘Hamse Eli‘ diye anılır. Hamse, beş demektir ve bir elin parmak sayısını gösterir. Hindu’lar ‘Humsa Eli’, Museviler ise ‘Hameş Eli’ veya ‘Miryam’ın Eli’ adını vermişlerdir. Bazı kültürlerde yukarıya dönük, bazı kültürlerde aşağıya dönük el şeklinde bulunmaktadır. İslam ve Musevilik’te yer alan bu ortak sembolün gücüne günümüzde de halen geniş bir coğrafyada inanılmaktadır.

Avcu açık ve içinde nazardan koruduğuna inanılan göz sembolüyle tamamlanan bu el figürü, yıllardır evlerin, iş yerlerinin uğur sembolü olarak kullanılmaktadır. Elin içinde bulunan göz, farklı boyutlara açılan kapıların ve bu boyutlarda yer alan varlıkların enerjilerinin sembolüdür.

Anadolu’da kadınlarımız yemek pişirirken, ”Fatma’nın Eli”yle yaptıklarına niyet ederler ki yemekleri lezzetli olsun. Anneler karnı ağrıyan çocuğuna, ”Fatma’nın Eli” ile dokunurlar ki, yavrularını şifalandırsınlar.

Başarılı futbolcu Maradona 1986 yılında, ülkesine Dünya Kupası’nı getiren eliyle attığı gol sonrası “O el benim elim değil, ‘Fatma’nın Eli’ idi” şeklinde yaptığı açıklamayla herkesi şaşırtmıştır. Dünyaca ünlü tasarımcıların parçalarında yer alan bu sembol, her geçen gün daha fazla evin duvarlarını süslemekte, daha fazla kadının vazgeçemediği aksesuarı olmaktadır.

2008 yılından itibaren, birçok ünlü tasarımcının koleksiyonlarında Fatma Ana'nın eli sıklıkla görülmeye başlandı. Üstelik sadece takılarda, dekorasyonda da değil. Tişörtlerin, çanta üzerlerinde artık Fatma Ana'nın elini görmek mümkün. Avrupa ve Amerika'daki butikler dahi İslam ve Musevi dünyasının bu ortak simgesiyle donatılmış durumda.

Fatma Ana'nın elinin anlamı nedir?

Fatma'nın Eli' olarak bilinse de Arapça'da 'Hamse Eli' diye anılır. Hamse, beş anlamına gelir ve bir elin parmak sayısını gösterir. Hindu'lar 'Humsa Eli', Museviler ise 'Hameş Eli' veya 'Miryam'ın Eli' adını vermişlerdir. Özellikle Kuzey Afrika'da özellikle çok değerlidir. Güç, bereket, dayanıklılık gibi insanlığın en manevi ihtiyaçlarına kucak açan bu sembolün keşfedilmesinin altında bir kıskançlık hikâyesi yatar.

Neden güç simgesi?
Hz.Fatma bir gün mutfakta helva kavururken, eşi Hz. Ali'yi genç ve güzel bir odalıkla görür ve pişen helvaya elini daldırır ancak hiç bir şey olmaz, helvayı böyle kavurmayı devam eder. O günden sonra elinin kutsallığına, gücüne adeta yenilmezliğine inanılır. Her güçlük adeta onun eliyle aşılacaktır. İslam ve Musevilik'te yer alan bu ortak sembolün, geniş bir coğrafyada gücüne günümüzde halen inanılmakta.

Neden tasarımcıların gözbebeği?
Dünya küresel bir krize 2008 yılında girdi. İngiltere ve Amerika'nın başı çektiği ülkelerde, birçok kişi işlerini kaybetti. Avrupa'daki birçok ülke halen işsizlikle mücadele ediyor. Bunların dışında da, yeryüzünde milyonlarca kimse son yıllarda artan kanser ve tedavisi güç hastalıklara daha sık yakalanır oldu. Terör, doğal afet gibi insanlığın bir anda hayatlarında kökten değişiklik yaratan olaylar kuşkusuz kişilerin maneviyata sığınmalarında büyük bir etken. Aktuel.com.tr olarak şans ve sembol kolye tasarımları ile ünlü Antik Takı tasarımının tasarımcılarından Sevim İsot'a fikrini sorduk.


İnsanlar zor dönemlerinde mücadele ederken, böyle simgelere ihtiyaç duyabiliyorlar. Ekonomik krizler de çok etkiliyor. Tasarımları boyunlarında taşımaları elbette batıl inanç ama kendilerini iyi hissediyorlar. Uğur getirdiğine inanıyorlar. Biz de bir çok farklı tasarımlar bulunuyor ve geneldetasarımlarımız hep bu yönde, kişilerin kendilerini iyi hissetmelerine yönelik şeyler. Nazar dualarımız var bunların hepsi kişilerin zor dönemlerinde daha çok sarıldıkları ürünler. İşte böyle bir tabloda, en çok üzerimizde taşımaya ihtiyaç duyduğumuz simgelerden biri oluyor, Fatma Ana'nın eli. Hem bize bereket, hem de tüm olumsuzluklara dayanma gücü getiriyor. Tasarımcıların da bu güzel simgeyi kullanmak çok hoşlarına gidiyor.

Hangi yabancı tasarımcılar bu figürü kullanıyor?
Amerika'da Urban Outfitters mağazaları koleksiyonlarında Fatma Ana'nın elinin olduğu tişörtleriyle dikkatleri üzerlerine çektiler. Müslüman kesimlerden bu sembolün herkesin üzerinde yer almasının aşağılayıcı olduğuna dair tepkiler alırlarken, geniş bir kesim tarafında da çok büyük beğeni aldı. Lüks sevenlerin tasarımcısı Celine Leora'da yardım sevenler için düzenlenen bir gecede Fatma Ana'nın elini parfüm şişelerinin üzerine tasarlayarak herkesin ilgi odağı haline gelmişti. Ünlü takı tasarımcısı Ileana Makri'de 18 ayar pembe altın ve pırlanta işlemeli eli de New York Barneys mağazalarında satışa sunuldu. Türkiye'den de birçok isim son dönemlerde bu kutsal simgeyi tasarımlarına taşıdı: Paşabahçe'de dekorasyonda kullanırken, bir çok takı tasarımcısı pırlanta ve nazar boncukları kullanarak Fatma Ana'nın eline koleksiyonlarında yer verdi.

HZ. MUHAMMED'İN SOYUNU DEVAM ETTİREN HZ. FATMA, HALK İNANÇLARINDA DA ETKİLİ

Mütevazı yaşamıyla Müslümanlara örnek olan, Hz. Muhammed'in "Vücudumun bir parçası, gözümün nuru; kalbim, ruhum ve vicdanım" dediği, soyunu devam ettiren kızı Hz. Fatma, Aleviler arasında özel bir değere, halk inançlarında farklı bir konuma sahip. Anadolu'dan Hindistan'a kadar "Fatma'nın Eli"nin kötülüklerden koruduğuna, inanılıyor. En son Topkapı Sarayı ve Türk Kadınları Derneği'nin ortaklaşa düzenledikleri "Osmanlı Devleti'nde Ehl-i Beyt Sevgisi" konulu sergi ve Salih Suruç'un "Hz. Fatıma" kitabıyla anılan Hz. Fatma'nın kısa süren hayatı ilginç ayrıntılarla dolu.

"Hz. Muhammed'in kızı Fatma, kocası Hz. Ali'yi genç ve güzel bir odalıkla görünce o sırada pişirmekte olduğu helvaya şaşkınlıkla elini daldırır ve karıştırmaya başlar. Kocası durumu fark edince Fatma'nın elini tencereden çıkartır. Fatma'nın eli yüzyıllardır sahiplerine şans getirdiğine ve onlara sabır ve sadakat erdemleri verdiğine inanılan bir tılsım haline gelir. Bu nesne genellikle 'Fatma'nın Eli' olarak bilinilirse de Araplar arasında 'Hamse Eli' diye anılır. Hamse, beş demektir ve bir elin parmak sayısını gösterir. Hindu'lar 'Humsa Eli', Museviler ise 'Hameş Eli' veya 'Miryam'ın Eli' adını vermişlerdir. Bazı kültürlerde yukarıya dönük, bazı kültürlerde aşağıya dönük el şeklinde bulunmaktadır."

Bu sözler, Fatma'nın Eli'nin seramikle yeniden yorumlayan sanatçı Sara Aji'ye ait. Hz. Muhammed'in soyunu, ataerkil bir toplumda bir kadından devam ettiren, Müslümanlığın en önemli kişiliklerinden biri olan Hz. Fatma'ya dair bir yazıya, bir sanatçıdan alıntıyla başlamamın sebebi ise aşikâr! Hz. Fatma, salt dinsel boyutuyla değil, mitolojik bir efsane olarak da Anadolu'dan Hindistan'a kadar uzanan bir coğrafyada etkili. Gaziantep Üniversitesi'nden Doç. Dr. Ruhi Ersoy, "Kadın Kamlardan Ebelere" çalışmasında Mersin yöresi Tahtacı Türkmenleri arasında, doğum esnasında ebenin işe "Benim elim değil, Fatma Ana'nın eli" diyerek başladığını, doğum yapacak kadının karnını eliyle ovup doğumu gerçekleştirmeye çalıştığını belirtiyor. Ünlü tasavvuf uzmanı Annemarie Schimmel de, "Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri" adlı kitabında Fatma'nın Eli'nin önemine dikkat çekiyor: "Parlak gümüş veya altın mücevherler üzerine kazınan veya kırmızı boyayla çizilen, bazen de evi koruması için duvara çizilen 'Fatma'nın Eli', İslam dünyasında en sevilen muskalardan birine kaynak olmuştur. Bu el genellikle Sufilerin kullandıkları asa veya değneklerin baş tarafını oluşturur. Ayrıca Ali veya Oniki İmam'ın isimleri bazen metal bir 'Fatma'nın Eli'nin üzerine kazınır".

"Babasının annesi"
Anadolu'nun pek çok yerinde Fatma'nın Eli ile ilgili inançlar mevcut. Konu hakkında görüşlerini aldığımız Prof. Dr. Beyza Bilgin, halk arasında genellikle kolye olarak kullanılan Fatma'nın Eli'ndeki 5 parmağın, sülalenin 5 üyesi, Hz. Muhammed, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i sembolize ettiğini belirtiyor. "Annem fırına yemek koyarken dahi 'Benim elim değil, Fatma'nın eli koyuyor' derdi. İlaçla geçmeyen ya da ilaca gerek olmayan hastalıkların, Fatma'nın Eli'yle dokunulduğunda, dua okunduğunda iyileşeceğine inanılır" sözleri ise bu inancın ne kadar hayatın içinde olduğunu kanıtlıyor. Prof. Bilgin, Hz. Fatma'nın Hz. Muhammed'in kızı olduğu ve bilgileri ilk elden öğrendiği için önemli olduğunun da altını çiziyor. Bu noktada kısaca Hz. Fatma'nın yaşamına göz atmak gerekiyor.
Hz. Muhammed ve Hz. Hatice'nin en küçük kızı olan Hz. Fatma, Mekke'de doğdu. Küçük yaşta annesini kaybetti. Üç ablası da o dönemde evli oldukları için annesinin yokluğunda ve Müslümanlığı yaymak için mücadelesinde babasının en büyük destekçisi olması, ona "babasının annesi" lakabını kazandırdı. Kaynakların büyük bölümüne göre 18 yaşındayken Hz. Ali ile evlendi. Camile Adams Helminski'nin "Sufi Kadınlar" kitabında yer verdiği bu evliliğe dair bir ayrıntı, aile ilişkilerini aydınlatıyor: "Fatma ve Ali'nin evlilikleri Cebrail tarafından vahyedilmiş bir evlilik olmasına rağmen birçok evlilik gibi iniş çıkışları olan bir evlilikti. Bir gün Ali ve Fatma birbirlerine dargın iken Hz. Muhammed onların ziyaretine gelir. Kendisinin ikisinin arasına uzandığı ve her ikisinin de ellerini alarak kendi karnı üzerine koyduğu söylenir. Peygamber onlara kendisiyle beraber nefes almalarını ve içleri huzur doluncaya kadar bu konumlarını muhafaza etmelerini söyler. Bir süre sonra onların kulübesinden yüzünde tebessüm ile ayrılır. Niçin gülümsediğini soran bir arkadaşını şöyle yanıtlar: 'En sevdiğim iki kişi artık huzura kavuştular'".
Hz. Fatma ve Ali'nin beş çocukları oldu, ancak üçü çocuk yaşta öldü ve Hz. Muhammed'in soyu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile devam etti. İslam kaynakları o günün şartlarında son derece ataerkil bir toplum olan Arabistan'da, peygamber soyunun bir kadından devam etmesini çok önemsiyor. Parıldayan anlamında "Zehra", temiz anlamında "Betül" lakaplarına da sahip olan Hz. Fatma'nın kişiliğine dair Tevfik Ebu İlm'in İnsan Yayınları tarafından yayımlanan "Hz. Fatıma" kitabında şu satırlar dikkat çekiyor: "Kırmızıya çalar beyaz bir ten, siyah ve uzun saçlar. (Kemal ve güzelliğin en üstün örneği idi. Arap yarımadasındaki tüm kadınların sahip oldukları bilgi ve ilimlerden haberdardı ve hepsini kavramıştı. Kuran ayetlerine dayanarak Ebu Bekir ile girdiği tartışmalar, onun Kuran ayetlerine vâkıf olduğunu ortaya koymaktadır". Hz. Fatma'nın dış görünüşü, konuşması, hal ve tavırlarıyla Hz. Muhammed'e en çok benzeyen kişi olduğunu Hz. Ayşe de belirtmiş. Baba ile kızı arasındaki çok yakın ilişki, Hz. Muhammed'in bir sefere çıkarken en son, geldiğinde ise ilk önce kızını ziyaret etmesi, kızını gördüğünde ayağa kalkarak yerini ona vermesi gibi örneklerden anlaşılıyor. Ebu İlm'in kitabında yer alan yine Hz. Ayşe'ye ait şu satırlar da manidar: "Resulullah'a Fatıma'yı sanki bal şerbeti içer gibi öylesine öpmesinin sebebini sordum. Bana 'Beni miraca götürdükleri gece Cebrail beni cennetin içine götürdü ve bana bir elma verdi. Onu yedim. Ne zaman o elmayı özlesem Fatma'yı öpüp, cennetin kokusunu ondan alıyorum. (O benim kalbim, ruhum ve vicdanımdır. Her kim onu üzerse beni, her kim beni üzerse Allah'ı üzmüştür".
Alevilerin "Fatma Ana"sı
Aynı kitapta yer verilen Hz. Muhammed'in "Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum. Biri Allah'ın kitabı; O, hidayet ve nurdur, onunla amel edin. Diğeri Ehl-i Beytim" hadisini özellikle Aleviler çok önemsiyor. Alevilerin çoğu, Hz. Fatma ve Hz. Ali'nin nikâhının Allah'ın huzurunda, meleklerin şahitliği ile kıyıldığına, Hz. Fatma'nın Hz. Ali ile evlenmek için Allah'a, kadın soyunun tek şefaatçisi, yani kurtarıcısı olmak için şart koştuğuna, Allah'ın bu şartı kabul ettiğine inanıyor. İbrahim Bahadır "Alevi ve Sünni Tekkelerinde Kadın Dervişler" kitabında "Fatma Ana"nın, 12 İmam'ı Hz. Muhammed'e dayandıran şahsiyet olarak Sufilerin manevi lideri olduğunu belirtiyor: "Alevi Bektaşi yoluna gönül vermiş kadınlar, Hz. Fatma'yı veli, ermiş olarak kabul edip, kendilerini onun manevi mirasçısı saymışlardır. Birçok Alevi tekkesinde ya da dini mekânlarda bulunan ocakların çoğunun adı Fatma Ana Ocağı'dır."

Hz. Fatma'nın savaşlara katıldığı, babasının ve eşinin ev dışındaki bazı işlerini üstlendiği, aynı zamanda şiir de yazdığı söyleniyor. Babasının kendisine miras olarak bıraktığı Fedek arazisini, halifeliğine karşı çıktığı Ebu Bekir'in, peygamberin kendisine "Benden miras kalmaz" dediğini iddia ederek el koyması üzerine peygamberin mescidinde yaptığı, Ebu İlm'in kitabında yer alan konuşma, hitabet yeteneğine de işaret ediyor: "Peygamberin kızı olduğum, sizin için gökteki güneş kadar açıktır. Siz Müslümanlar acaba babamın mirası konusunda yenilgiye uğramama ve haksızlığa uğratılmama vicdanınızla razı mısınız? (…) Uyanık olun; duraksamadan eğrilik ve yıkım yoluna yöneldiğinizi, toplumun idaresini eline alması gereken kişiyi yönetimden ve makamından uzaklaştırdığınızı görüyorum". Yine aynı kitapta, Ebu Bekir ve Ömer'e hitaben "Siz ikiniz beni öfkelendirdiniz, huzur ve rahatımı sağlamadınız. Peygambere kavuştuğum an sizi şikâyet edeceğim, adaletin yerine getirilmesini isteyeceğim" sözleri ise Müslümanlar arasındaki temel fikir ayrılıklarından birine işaret ediyor.

Türk Kadınları Derneği Başkanı Cemalnur Sargut:
"Kuran'ı yorumlama kabiliyetine sahiptir"
"Hz. Fatıma İslam tasavvufunda hem kendi yapısı, hem Peygamberimizin ruhunu taşıması, hem de soyunu devam ettirmesi sebebiyle çok önemli. Kevser suresinin iniş sebebidir. Erkek evladı olmadığı için soyunun devam etmeyeceği söylentilerine karşı Kevser Suresi'nde soyunun Hz. Fatıma ile devam edeceği müjdelenmiştir. Peygamberimizin, içeri girdiğinde ayağa kalktığı tek kişidir. Peygamberimizin kadındaki tecelliyi bu şekilde kabul edişi çok büyük bir lütuftur İslam alemi için. Peygamberimiz kendi hakikatini görmüş Hz. Fatıma'da.
Hepimiz için örnek bir hayat sürmüş, çok mütevazı yaşamış. Tasavvuf insanı onun yaşantısını örnek alır. Evlatlarını kaybedeceğini bildiği halde, gözünde bir damla yaşla Hz. Peygamber'den Hz. Hüseyin ve Hz Hasan için gözyaşı döken insanlara şefaat etmesi için izin istemiş, bunun üzerine Cebrail onu bütün İslam kadınları için şefaatçi ilan etmiştir. Kuran'ı yorumlama kabiliyetine sahiptir. Devrimizin Meryem'idir. Betül'dür, adet görmediği halde çocuk doğurmuştur. Acılı bir ana ama nefsini susturmuş, ruhunu konuşturmuştur. Babasındaki Allah tecellisinden başka bir şeye önem vermemiş, Hz. Ali'yi de aynı tecelli için sevmiştir. Aralarındaki muhabbet her Müslüman aile için örnektir ama salt mecazi aşk olarak düşünmek bence hakarettir."

Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı Ayşe Sucu:

"Yeniden okunması gereken bir şahsiyet"
"İslam tarihinde ve Kur'an'da rol-model kadın şahsiyetler arasında yer alan Hz. Fatma, sadece kadınlar için değil, bütün inananlar için oynadığı rol açısından yeniden okunması gereken bir şahsiyettir. Peygamberimizin kendinden sonra dinin öğrenileceği adres olarak bir kadını 'Hz. Ayşe' yi göstermesi ve yine altı kız çocuğundan biri olan Hz. Fatma ile soyunun ve aile bağının, kurumsal ve manevi anlamada sürdürülüyor olması, kadınlar üzerinden topluma ve tüm insanlığa verilen bir mesaj olarak algılanması gerekir. Yine peygamberimizin sünnetini bütün olarak okumamız gerekirse, sosyal şartların da getirdiği bir durum belki de bir zorunluluk olarak kendilerinin çok eşli olmasına rağmen Hz. Fatma'nın eşi Hz. Ali'nin ikinci eş almak istemesine şiddetle karşı çıkması, çok eşliliğe "sünnet" gözüyle bakanlar için de dikkate alınması gereken bir mesajdır. Dönemin toplumsal ve kültürel yapısına baktığımızda kadına ve kız çocuklarına verilen değer öncelikle peygamberimizle Hz. Fatma arasındaki baba kız ilişkisi, tüm babalar için örnek teşkil etmelidir. Bütünüyle sevgi, saygı, şefkat, merhamet ve muhabbet içerikli bu ilişki sağlıklı ve örnek bir aile kurumunun oluşmasına zemin teşkil etmiştir. "Ehl-i beyt" kavramını maddi ve manevi boyutuyla bu açıdan da okumamız gerektiğine inanıyorum."

El Sembolü

El motifi genelde duvarlara asılmak üzere yapılan resimlerde kullanılmıştır. Falname’deki bir minyatürde yer alan el motifinde parmakların üstünde yukarıda sözü edilen 5 kişinin adı yazılıdır.[1]

El simgesi ayrıca İslam’a göre en kutsal 2 kadın olan Hz. Fatıma ve Hz. Meryem’in sembolüdür. İnanışa göre Hz. Meryem İsa Mesih’i doğuracağı sırada tuttuğu dal bir el seklini almıştır. Bunun yanısıra el, Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın simgesi olarak da kullanılmıştır. Hangi anlama gelirse gelsin bu simgenin nazarlık olarak insanları kötülüklere karsı koruyacağına inanılmıştır.[2]

El motifinin Hz. Muhammed ve onun ailesine duyulan sevginin bir işareti olarak mezar taşlarına islendiği de belirtilmektedir. Bu mezar taslarının Caferi mezhebine mensup yörelerde yoğunlaştığı görülmektedir. El motifinin aynı zamanda İslam sancağının ellerde taşındığını ve bunun sürekliliğini simgelediği ileri sürülmektedir.[3]

Fatma, kocası Hz. Ali'yi genç ve güzel bir odalıkla görünce o sırada pişirmekte olduğu helvaya şaşkınlıkla elini daldırır ve karıştırmaya başlar. Kocası, durumu fark edince Fatma'nın elini tencereden çıkartır. Fatma'nın eli, yüzyıllardır sahiplerine şans getirdiğine ve onlara sabır ve sadakat erdemleri verdiğine inanılan bir tılsım haline gelir. Bu nesne genellikle 'Fatma'nın Eli' olarak bilinilirse de Araplar arasında 'Hamse Eli' diye anılır. Hamse, 5 demektir ve bir elin parmak sayısını gösterir. Hindu'lar 'Humsa Eli', Musevilerse 'Hameş Eli' ya da 'Miryam'ın Eli' adını vermişlerdir. Kimi kültürlerde yukarıya dönük, kimi kültürlerde aşağıya dönük el şeklinde bulunmaktadır." [4]

Parmakların açık tutulduğu el motifi, 5 parmaktan ötürü Arapça 5 anlamına gelen “hams” olarak da isimlendirilmektedir. 11. yüzyılda büyük olasılıkla Şii etkileriyle “Ali’nin eli” (Pençe-i Ali) olarak nitelendirilen sekil Kerbela’da bir elini kaybeden Ali’nin oğullarından birinin anısını da yaşatıyor olabilir. Aynı motif Mağrip’te Fatıma’nın Eli olarak saygı görür.[5][6]

Fatma’nın eli Ortadoğu'daki kültürlerde kullanılan bir uğur, bereket, şans ve mutluluk sembolüdür. Pek çok formda kullanılır. Gümüş, altın kolye, takı olarak, duvarlara asılan figür olarak yaklaşık 3000 yıldır Anadolu’da ve Ortadoğu’da kullanılmıştır. Elin ortasındaki Mısır geleneğinden kalma Horus’un gözü, ya da “her şeyi gören gözün” şans getireceğine ve nazarı uzaklaştıracağına, kem gözlerden insanları sakınacağına inanılırdı. Elin ortasındaki 3 balık, bereket sembolüdür. Genellikle elin çeşitli taraflarına kimi dualar da yazılırdı. Fatma’nın eli diğer kültürlerde, Meryem’in eli, Miriam'ın Eli ya da Khamsa olarak da bilinir. Bu eli taşıyan kişilerin şanslarının açılacağına, nazar gelmeyeceğine, bereketlerinin açılacağına inanılırdı. Aslında bu semboller Mısır’da da kullanılmaktaydı ve yaklaşık bu sembollerin tarihi 4000 yıl önceye gitmektedir. Benzer sembolleri çok çeşitli kültürlerde ya da Masonluk gibi gizli teşkilatlarda da rastlanmaktadır. Ortadoğu’da yerleşen hemen her kültürde bu sembol yerel kültür ve dinle bütünleştirilip yüzyıllardır kullanılmıştır.

Daha da eskiye gidersek, Finikelilerin tanrıçası Tanit’in elinin de nazardan koruduğuna ve iyi şans getirdiğine inanılıyordu.

Yahudilik'te Hamsa ya da Miryam'ın Eli


Hamsa; İslam ve pagan kültürünün bir ürünü de olmasına rağmen günümüzde Yahudiliğin ve İsrail’in sembolü olarak anılıyor.Açık bir elin içine gömülü olan bir göz şeklinde olan, her kültürde değişik isimleri bulunan Hamsa’nın, Fatma’nın eli ve Miryam’ın eli gibi isimleri bulunuyor. Aynı zamanda İbranicede 5 anlamına “Hamesh” de bu sembol için kullanılan isimlerden biridir.[7]

Yahudi kültürüne göre bu 5 parmak Torah'ın 5 kitabını sembolize eder. Elin sağ ve sol parmakları yanlara dönüktür. Diğer 3 parmaksa dikeydir. Hamsa'nın tıpkı nazarlık gibi şeytanı uzak tuttuğuna inanılır. Ağırlıklı olarak açık mavi rengindedir. Fakat turistlerin ilgisini çekmek için farklı renk ve desenlerde de yapılıyor. Hamsa evin bir köşesine asıldığı gibi kolye, yüzük, bilezik gibi de kullanılabiliyor.[8]

İslam kültüründe “Fatıma Eli” diye bilinen figürün Yahudi kültüründe de “Abla Meryem’in Eli” (Sister of Moshe Rabenu) diye bilinir. Meryem (Miryam), Hz. Musa'nın ablasıdır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman araştırmacılar Hamsa’yı birçok değişik şekilde tanımlarlar.3 din için de muska anlamı taşıdığı, nazardan koruduğu ve Paganlar için de bereket sembolü olduğuna dair inanışlar var.Aynı zamanda Kabalistik bir sembol de olan Hamsa, Yahudi sanatında birçok dalda bu sembole rastlayabiliriz.İslam kültürüne göre ise; 5 parmak İslam’ın 5 şartını ve 5 duyuyu temsil eder.

Günümüzde Kabala öğretisinin popüler bir hal almasıyla birlikte Hamsa takan ünlüler artmıştır. Madonna, Brittany Spears ve Demi Moore gibi ünlüler Hamsa takanlardan sadece bazıları.[7]

Şiilere göre 5 sayısı; Peygamber Sülalesindeki 5 “kutsal kişiyi” vurgulamaktadır. Bunlar; Muhammed, Fatma, Ali, Hasan ve Hüseyin’dir. Değişik formatlarda Hamsalar’a rastlamak mümkündür. Üzerinde kalp olan, Davud’un Yıldızı olan ya da Allah yazan Hamsalar da bulabilirsiniz.[7]


Fatıma'nın Eli

Fatıma‘nın Eli, nazarlık olarak ve kötülüklerden korunmak, kem bakışlara karşı kullanılır. Hz. Muhammed‘in kızı Hz. Fatıma‘ya gönderme yapılır. Fatıma‘nın eli şans getiren bir tılsım olarak da kullanılmaktadır. Eski Türk‘lerde de Umay Ana‘nın elidir. Umay Ana sıkıntıda ve doğum yapmakta olan kadınlara yardım eder. Fatıma‘nın eli, birçok kültürde, kapılara çizilir. Endülüs‘teki Elhamra Sarayı‘nın girişindeki büyük taş el bir tılsımdır ve en güzel bir örnektir. Yaygın olarak kullanılan nazarlık ve takıdır.

Fatıma’nın elinin kem gözlerden koruduğuna inanılmaktadır. Kapı girişlerinin üzerine kötülükleri koruma amacıyla islenen motif biçimsel olarak Arapça harflerle “Ya Allah” yakarışını anımsatmaktadır.[9][6]

Fatıma'ya yönelik anlatılan mit şöyledir:

"Tanrı kâinatı yarattığında, daha siyah parçaları yokken, yer ve gök su iken, Kandilde bir Nur parladı. Bu nur’un içinde bir kadın gözüktü. Başında bir Taç, 2 kulağında 2 Küpe, belinde de bir Kemer vardı. Cebrail Nur içinde Kadın’ı görünce şaşkınlığa düştü. Hakk’a niyaz etti, kim olduğunu bilmek istedi.
Hakk’tan bir nida geldi; dedi: “Ey Cibril, O, Cennetin Seyyidesi Fatıma-tüz Zehra’dır.”
Cibril sual etti: “Ey Tanrım, ne kadar güzeldir.”
Tanrı buyurdu: “Biz O’nu nur âlâ nur’dan yarattık.”
Cibril sual etti: “Ya Rab, başındaki nedir?”
Tanrı buyurdu: “Başındaki Taç, Tac-ı Devlettir ki bu Muhammed Mustafa’dır.”
Cibril, belindekini sual eyledi.
Hakk buyurdu: “Ya Cibril, belindeki de Kemer olup, Fatıma’nın helâli olan Ali’dir.”
Cibril sual etti: “Kulaklarındaki nedir?”
Hakk buyurdu: “Şebber-ü Şübber (Hasan ve Hüseyin) Cennetin Efendileri.”

Bu mitik anlatımda Fatıma, başında tâcıyla bir kraliçe olarak tanımlanır. Nasıl ki Meryem Ana’ya cennetin kraliçesi denir, aynı şekilde Hz. Muhammed de Fatıma’nın cennet kadınlarının efendisi olduğunu söyler. Babası Hz. Muhammed, ona ayrıca “Ümmü Ebîha” yani "Babasının Annesi" takma adını verir. Ayrıca Hz. Muhammed'in soyu "kevser" olarak nitelenen Fatıma'dan devam eder ve kâh bereket kâh şifa için "Fatıma'nın Eli"nden yardım istenir. Bu benzerlikler ve niteliklerden hareketle Ana Tanrıça arketipiyle Fatıma arasında bir bağ kurulabileceği öne sürülür.[10]

Annemarie Schimmel de, "Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri" adlı eserinde Fatma'nın Eli'nin önemine dikkat çekiyor:

"Parlak gümüş ya da altın mücevherler üzerine kazınan ya da kırmızı boyayla çizilen, bazen de evi koruması için duvara çizilen 'Fatma'nın Eli', İslam dünyasında en sevilen muskalardan birine kaynak olmuştur. Bu el, genellikle Sufilerin kullandıkları asa ya da değneklerin baş tarafını oluşturur. Ayrıca Ali ya da 12 İmam'ın isimleri, bazen metal bir 'Fatma'nın Eli'nin üzerine kazınır".[4]

Anadolu'nun pek çok yerinde Fatma'nın Eliyle ilgili inançlar mevcut. Konu hakkında görüşlerini aldığımız Prof. Dr. Beyza Bilgin, halk arasında genellikle kolye olarak kullanılan Fatma'nın Eli'ndeki 5 parmağın, sülalenin 5 üyesi, Hz. Muhammed, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i sembolize ettiğini belirtiyor. "Annem fırına yemek koyarken dahi 'Benim elim değil, Fatma'nın eli koyuyor' derdi. İlaçla geçmeyen ya da ilaca gerek olmayan hastalıkların, Fatma'nın Eli'yle dokunulduğunda, dua okunduğunda iyileşeceğine inanılır" sözleriyse bu inancın ne kadar hayatın içinde olduğunu kanıtlıyor. Prof. Bilgin, Hz. Fatma'nın Hz. Muhammed'in kızı olduğu ve bilgileri ilk elden öğrendiği için önemli olduğunun da altını çiziyor.[4]

Sinema ve Popüler Kültür

Karımı Nasıl Parçaladım (Picking Up The Pieces)

Filmin konusu: ex (Woody Allen) bir Yahudi kasaptır. Uzmanlığı Yahudilik'te haram olmayan etlerdir. Karısı Candy (Sharon Stone) ne yazık ki pek sadık bir eş değildir. Tex onu iş üstünde yakalayınca cinnet geçirip öldürür. Suçu gizlemek için Candy'nin güzel bedenini parçalara ayırarak Meksika'da çöle gömer.Fakat talihsiz kadının kesik eli ortaya çıkar ve ona dokunan kör bir kadının tekrar görmesine yol açar. Bunun üzerine Candy'nin eli 'Bakire Meryem'in Eli' olarak ün yapar. Kilisenin gözden düşmüş rahibinin tüm itirazlarına rağmen kasabanın belediye başkanını fırsatı değerlendirmek isteyince ortalık birbirine girer. Böylece aralarında mûcizeyi görmek isteyenler, televizyoncular ve tövbekar hayat kadınlarının da bulunduğu bir kitlenin 'el'in peşine düşmeleri sonucu kasaba adeta bir sirke döner.

Dabbe 3: Bir Cin Vakası

Filmin konusu: Film Konusu: Ceyda T, yaşamını Ankara’da sürdüren sıradan bir annedir. Eşi Sinan ve kızları Burcu’ya fiziksel dünyada olmayan bir mahlukat musallat olur. Nereden çıktığı belli olmayan bu cin, bedensiz bir varlıktır ve aileye olan şiddetli saldırıları durmak bilmez. Ankara GATA Tıp Fakültesi’ne müracaat eden ailenin evlerine video kayıt sistemi kurularak, evin takip altına alınmasına karar verilir. Herkes ailenin aklını yitirdiğinden şüpheleniyorken kamera kayıtları gerçeğin ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Yönetmen Hasan Karacadağ'ın 'Dabbe' serisinin son filmi 'Dabbe-Bir Cin Vakası' filmi vizyona girdiği ilk hafta 140000 kişi tarafından izlendi. Türk korku sinemasının başarılı örneklerinden olan film; izleyenlerde şok etkisi yaratıyor ve nazar boncuğunun tehlikeli bir tılsım olduğunu savunuyor. Çoğu kültürlerde ve dinlerde, kötülüklerden korunmak için güçlü bir tılsım olarak kabul edilen nazar boncuğu, Türkiye'de de 'kem gözlere' karşı korunmak için kullanılıyor.

Karacadağ ise 'Dabbe-Bir Cin Vakası'nın izleyicide yarattığı şoku anlamak için öncelikle inanç sistemini sorgulamak gerektiğine inanıyor. Yönetmen şöyle konuşuyor: "Nazar ve büyü İslamiyet'e göre haktır. Bilim de artık bunu kabul etmiştir. Psikokinezi denilen; bakışlardan yayılan zararlı elektromanyetik dalgaların insan ve hayvanlar üstünde etkili olduğu deneysel olarak kanıtlanmıştır. Kimi hayvanların; gözleriyle avlarını hipnoz ederek zayıflattığı, ardından saldırıya geçtiği net olarak gözlemlenmiştir. Aynı durum insanlar için de geçerlidir. Hz. Muhammed de hadislerinde hem insanların, hem de cinlerin nazar değdirebildiklerini söylüyor. Fakat bunu önlemek için vücuda takılan herhangi bir nesne ve tılsımın işi daha da kötüleştireceğini yine hadislerinde anlatıyor." Eski Mısır ve Babil'de 'nazar'a inanıldığını anlatan Hasan Karacadağ; özellikle o dönemlerdeki yazıtlarda, nazar boncuğunun simgesi 'tek göz'ün şeytanla ilgili olduğunu belirtti. Babil'de insanların tapındığı 5'ler tanrısı Hamsa'nın (Fatıma'nın eli olarak bilinir) da nazar boncuğunun çıkış noktası olduğunu söyleyen Karacadağ şu tespitte bulundu: "Nazar boncuğundaki tek göz; cini yani şeytanın bakışını temsil etmektedir. Bu durumda nazar boncuğunu koruma amaçlı takan herkes şeytan ve cinlerle anlaşma yapmıştır diyebiliriz." Yönetmen nazar boncuğu takanları da şöyle uyardı: "Nazar boncuğu takanların bir an önce onlardan kurtulması ve yok etmesi gerekmektedir.

Kaynaklar

[1] Metin And, Minyatürlerle Osmanlı- İslam Mitologyası, stanbul, 1998, 41-42; Halit Çal, “Osmanlı Kapı Halkaları ve Kapı Tokmakları”, Osmanlı, 11, Ankara, 1999, 275-284.
[2] "Metin And, Minyatürlerle Osmanlı- İslam Mitologyası", İstanbul, 1998, 41-42.
[3] Timur Sili, “Taşların Dili”, Bilig, 2, Kazakistan, 1996, 223.
[4] "Her Derde Deva Görülen Fatıma'nın Eli", Haber Aktüel, sayı:165.
[5] Selçuk Mülayim, "Değişimin Tanıkları", İstanbul, 1999, s.39.
[6] Gülşen Baş, "Diyarbakır'daki İslam Dönemi Mimarisinde Süsleme" (Doktora tezi), Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sanat Tarihi anabilim Dalı, Van 2006.
[7] "Yahudiliğin ve İslamiyet’in Ortak Sembolü: Hamsa", israilblogu.com/2012/09/07/Yahudiligin-ve-islamiyetin-ortak-sembolu-hamsa/
[8] cnnturk.com/2010/yasam/diger/08/06/islamiyet.ve.Yahudiligin.ortak.sembolu/585854.0/index.html
[9] Annemarie Shimmel, "Sayıların Gizemi", (Çev. Mustafa Küpüsoglu) İstanbul, 2000,129.
[10] Elif Ersoy, "Ana Tanrıça Kültü", Anadolu Aydınlanma Vakfı.


Etiketler : Fatıma'nın Elinin SIRRI Nedir ? , Hamse Elinin SIRRI Nedir ?, Fatıma'nın Eli ,(Hamse Eli), Resimleri , Fatıma Calligraphy , Nazar Boncuğu Resimleri,nazar,boncuk,nazar boncuk,mavi boncuk,mavi boncuk takisina,Mavi boncuk takışına ölürüm TÜRKİYEM,Mavi boncuk takışına,,Mavi boncuk, takışına, ,TÜRKİYEM,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Neden mutlu değiliz? Neden Mutlu Olamıyoruz ? Neden mutluluğu arıyoruz?
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:11 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Neden mutlu değiliz? Neden Mutlu Olamıyoruz ? Neden mutluluğu arıyoruz?

Hepimiz  hep mutluluk peşinde koşarız,sevmek sevilmek isteriz,ama dikkat ederseniz hep birilerine kendimizi sevdirmek için çalşırız.Can Dündar’ın söylediği gibi hep bir şeyler yaparak içimizdeki boşluğu doldurmaya çalşışarak mutlu olmaya çalışrız,ama o boşluk hiç dolmaz,biri biter biri başlar,sonsuza kadar da böyle gider,eğer farketmezsen aslı boşluğun ne olduğunu.Mutlu olmak için,olmaz sa olamazlardan olan kendini sevmek,kendine saygı duymak,kendi değerini fark  etmek.İşte  içindek, boşluğu doldurabilmek için önce kendini tanıyıp,kendini sevmek gerektiğinin farkına varmak gerekir.İşte Can Dündar aşağıdaki  harika yorumu ve yazıları size bunu daha iyi açıklayacaktır.

İki yarımı toplayınca bir etmiyor..



Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.

Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı. Hayatın matematiği farklı;

iki yarımı toplayınca bir etmiyor. İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de
mutlu olamıyor.

Önce yalnızdık.

9 ay boyunca karanlık bir yerde dışarı çıkmayı bekledik ve dünyaya ağlayarak
geldik.

Pişman gibiydik. Ya da mecburen gelmiş gibi.

Biraz büyüdükten sonra, kendimizi bildiğimiz anda, içimizi kemiren, kalbimizi
kurcalayan o tuhaf duyguyu hissettik: Bir yerde bir eksik var dedik.

Korktuk.

‘Bunun sebebi ne?’ diye sorduk kendimize. Cevabı yapıştırdık:

‘Demek ki sahip olmadığımız bir şeyler var.

O yüzden eksiklik hissediyoruz’. Peki, neye sahip olmamız gerekiyor?

Çocukken ‘yaşımız küçük’ diye düşündük. Her istediğimizi yapamıyoruz.

Kurallar, yasaklar var. Büyüyünce her şey yoluna girecek.

Büyüdükçe bir şey değişmedi.

Yine huzursuzduk. İçimizden bir ses aynı sözcükleri fısıldıyordu:

‘Bir eksik var. Kafamız karıştı. Nasıl kurtulacağız bu iğrenç duygudan?

Nasıl geçecek bu?

Aklımıza yeni cevaplar geldi: Okulu bitirince geçecek. İşe girince geçecek.
Para kazanınca geçecek. Tatile gidince geçecek. Okulu bitirdik. Diploma aldık.

İşe girdik. Kartvizit aldık. Çalıştık. Para kazandık. Taşındık. Araba aldık.
Çalıştık. Eve yeni eşyalar aldık. Tatile gittik. Dans ettik. Terfi ettik.
Kartviziti değiştirdik.

Daha çok çalıştık. Daha çok para kazandık. Çalıştık. Çalıştık.

Geçmedi.’Bir yerde bir eksik var’ hissi, hala orada duruyordu.

Bu sefer de ‘Sevgilimiz olunca geçecek’ dedik. ‘Yalnızlığımız sona erince bu
illetten kurtulacağız.

‘Beklemeye başladık.

Derken, biri çıktı karşımıza aşık olduk. Ve anında başka biri olduk.

Daha güçlü, daha güzel, daha akıllı biri. Hesap cüzdanları, kartvizitler,

hatta ilaçlar bile böyle hissetmemizi sağlamamıştı.

Sevgilimizin gözlerinde, daha önce bize verilmemiş kadar büyük sevgi ve
hayranlık gördük.

Sevgilimizin gözlerinde Tanrı’ yı gördük.

Işığı gördük.’Tünelin ucundaki ışık b u olmalı’ diye düşündük ‘kurtulduk’.

Sonra bir gün, daha dün bize deli gibi aşık olan insan çekip gidiverdi.

Ya da artık eskisi gibi sevmediğini söyledi. Ya da başka birine aşık olduğunu
söyledi.

Ya da daha kötüsü, başka birine aşık oldu ama söylemedi.

Telefonu açmamasından, elimizi tutmamasından, sevişmemesine bahane bulmak
zorunda kalmamak için biz uyuduktan sonra yatağa gelmesinden anladık, bir
terslik olduğunu.

Belki de sevmekten vazgeçen veya terk eden sevgilimiz değildi, bizdik.

Fark etmez. Sonuçta aşk bitti.

Şimdi her yer bomboş. Şimdi tekrar yalnızız. Başladığımız yere döndük.

Yıllarca uğraştık, eksiğin ne olduğunu bulamadık. Halbuki her şeyi denedik, her
yere baktık.

Öyle mi? Bakmadığımız bir yer kaldı.

İçimize bakmadık.

Eksik parçayı dışarıda aradık ama içimizde saklı olabileceğini akıl etmedik.

Birilerini sevdik, birileri bizi sevsin diye uğraştık ama kendimizi sevmedik.

Şaşıracak bir şey yok, tabii ki sevmedik.

Kendimizi sevsek bu kadar koşturur muyduk? Canımız yanmasın diye duvarların
ardına saklanır mıydık?

Kendimizi boş sanıp doldurmaya uğraşır mıydık? Terk edilmekten korkar mıydık?

Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.

Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.

Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.

İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.

‘Herkes beni sevsin’ diye uğraşınca kimse gerçekten sevmiyor, herkes sevgisine
şart koyuyor, sınır koyuyor.

Oysa ‘kendime duyduğum sevgi bana yeter’ diye düşününce, kendimizi olduğumuz
gibi kabullenince yarım tamamlanıyor.

Her şey bir oluyor. İşte o zaman perde aralanıyor.

Acı diniyor.

İşte o zaman başka `bir`i bir araya gelerek, hesabın kitabın, korkunun kaygının
hüküm sürdüğü sahte bir sevgi yerine, gerçek bir sevgi yaratılabiliyor.

Neden mutlu değiliz? Neden mutluluğu arıyoruz?

nsanın en büyük 2 özelliği mutlu olma çabası ve birşeyin mutlaka kulu olmasıdır.

İnsan, kalbindeki hanif fıtratı gereği daima mutluluğun peşinde koşar. Mutluluğu bulmak için elinden geleni herşeyi yapar. Aşağıdaki örnekler size tanıdık geliyor mu?

   Ah bi üniveristeyi kazansam çok mutlu olucam
   Ah şu okul bitsin iyi bir işe gireyim çok mutlu olucam
   Ah şu çocukla bi evlensem çok mutlu olucam
   Ah şu araba benim olsa ne mutlu olurdum
   Ah bir çocuğum olsa çok mutlu olucam
   Ah bizim oğlan askerliğini bi bitirse çok mutlu olucam
   Ah bizim kız bir evlense çok mutlu olucam
   ......

Ne oldu? Hayat bitti. Mutluluğu yanlış yerde arıyorsunuz. Peki nerede arayacağız?

13 / RAD - 28 : Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah'ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah'ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

Diğer yandan insan mutlaka bir şeyin kuludur. Çünkü yaratılışı bu şekildedir. Makamının, kocasının, sevgilisinin, paranın ........ mutlaka bir şeyin kuludur. Biraz önce saydıklarımız insan bedenlerinden nefs bedenin istekleridir. Nefs bunları ister ve bunları bulunca mutlu olacağını sanır. Hep daha fazlasını ister elde ettikçe bakar ki hala mutlu değil daha fazlasını ister ve bu denklem sonsuza kadar uzar. Asla mutlu olmaz.

45/ CASİYE-23:Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim), Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakır, onların kalplerindeki sem'i (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Halâ düşünmez misiniz?

Yani insan eğer nefsinin kulu olursa karşımıza yukarıdaki tablo çıkar. Halbuki Allah, insanı neden yarattı?

51/ ZARİYAT-56 :Biz insanları ve cinleri başka bir şey için değil bize kul olsunlar diye yarattık.

Sonsuz Sevgilerimle…


ALINTI

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Çocuk Yetiştirirken 13 Altın Kural
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:08 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Çocuk Yetiştirirken 13 Altın Kural


Çocuğun ağzından anne ve babasından istekleri;
1-Beni şımartmayın.Her istediğim şeyi elde edemiyeceğimi biliyorum,sedece sizi deniyorum.
2-Bana tatlı sert davranmaktan çekinmeyin.Bunu tercih ederim benim daha daha güvenli hissetmemi sağlar
3-Benim kötü huylar edinmemi engelleyin.Bunların erkenden ortaya çıkarılmasında ve önlenmesinde size güveniyorum.
4-Benim yanlışlarımı başkalarının önün de söylemeyin.Benimle yalnız konuşursanız daha iyi anlarım.
5-Sizden nefret ettiğimi söylediğimde üzülmeyin. Aslında sizden değil beni engelleme gücünüzden nefret ediyorum.
6-Her hangi bir şeyin sonucunda beni kurtarmayın.Bazen acı veren şeyleri bu yolla öğrenirim.
7-Benim küçük hastalıklarımı büyütmeyin.Bunları yenecek güçteyim.
8-Düşüncesizce yerine getiremiyeceğiniz şeyleri yapacağınıza söz vermeyin
.Bu sözler yerine getirilmediğinde çok kırıldığımı unutmayın
9-Kendimi istediğim kadar iyi anlatamadığımı unutmayın.Bunun için ara sıra yanlışlarım çıkar.
10-Dürüstlüğümü fazla zorlamayın.Kolayca korkup yalan söyleyebilirim.
11-Tutarsız olmayın.Benim kafamı iyica karışyırır ve size olan güvenimi sarsar.
12-Benden özür dilemiyecek kadar gururlu olmayın.Bazen içten bir özür beni size çok yakınlaştırabilir.
13-unutmayınki büyümek için sizin anlayışınıza ve sevginize muhtacım,ama bunu size söylemem gerekmez değilmi?

Çocuk yetiştirmede 20 sihirli kural!
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iyi, başarılı ve mutlu çocuk yetiştirmenin kurallarını sıraladı. Tarhan, ebeveynin büyük hatasına da dikkat çekti.

Üsküdar Üniversitesi Rektörü ve psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çocuk yetiştirmede en önemli konunun çocukla doğru iletişim kurmak olduğuna dikkat çekerek, disiplin ve nasihatin dengeli olması gerektiğini vurguladı.

İyi, başarılı ve mutlu çocuk yetiştirmenin ilk kuralının çocuk ile doğru iletişim kurmak olduğuna dikkat çeken Tarhan, anne-babalara çocuklarını korumacı tavırla yetiştirmek yerine, onlara mücadele etme yolunun gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Tarhan bunun için anne ve babalara çocuk yetiştirme 20 sihirli kuralı açıklıyor.

İşte o kurallar:

1- Çocuk yetiştirmenin birinci adımı, çocuğun şefkatli-karakterli anne-babasıyla huzurlu bir ortamda büyütülmesidir.

2- Anne-babanın çocuğu kendi parçası olarak görüp onun hayatı hakkında her şeyi bilmeye çalışması doğaldır ancak çocuğun da özelline saygı duyulmalı ve kendini özgür hissetmesine fırsat tanınmalı.

3- Çocuğun mutluluğu, ebeveynin mutluluğunun önüne geçmemeli. Ancak ikisi arasında sağlıklı bir denge kurulmalıdır.

4- Ebeveyn, çocuğunu bütün güçlüklerden korumak yerine, ona sorumluluk duygusunu ve güçlükleri birlikte aşmayı öğretmelidir.

5- Ailenin yükünü ebeveynin tek başına taşıması yerine, anne-baba ve çocuğun da içinde olduğu bir takım oluşturup sorumluluklar ve hayat paylaşılmadılır.

6- Anne-baba, çocuğunu yorucu, zor işlerden korumak yerine çocuğunu hayata hazırlamak görevini üstlenmeli.

7- Anne –babalar, çocuklarının sorunlarını dinlemeli, çözümünü çocukla birlikte aramalı.

8- Anne-baba çocuklarının, koydukları kurallara itaat etmesini beklemeli, ancak onların da kurallara itiraz hakkının olduğunu unutulmamalıdır. En etkili emirin de seçenek sunmak olduğu bilinmelidir.

9- Anne-babalar, çocukların sözlerini yetişkin insan gibi dinlemeli, ancak onlardan büyük insan gibi davranmalarını beklememelidir.

10- Disiplin ve nasihatin yumuşak ve devamlı olması halinde etkili olduğu nasihatte örnek olmanın da önemi unutulmamalıdır.

11- Çocukların arkadaşları ve sosyal hayatı yakından takip edilmeli ancak fazla müdahale edilmemelidir.

12- Ebeveynin, çocuğunu hayat köprüsüden geçirmekten ziyade o köprüden nasıl geçeceğini öğretmesi gerektiğini bilmeli.

13- Bir anne çocukları ile ilgilenirken kendini evde hapsolmuş ve tutuklanmış hissedebilir. Bu doğal. Ancak ebeveynin sıradan olaylardan zevk almayı başaran kişilerin özgürlük - sorumluluk dengesini kurabilenlerin mutlu olabildiğini unutmamalı.

14- Ebeveyn, anne, baba, eş, iş adamı rolünün hepsini kendi şartlarında yaşamalı. Farklı rollerini farklı alanlarda yaşamalı.

15- Anne- babanın çocuğunun gizli düşüncelerini bilmek gibi bir görevi yok. Çocuğa özerk alan bırakıp onun kendi gemisinin kaptanı olmasına fırsat vermeli.

16- Anne- baba çocuğuna zaman zaman kızıp sinirlenebilir ancak önemli olan sonrasında öz eleştiri yapabilmeli ve haksız olduğu durumlarda çocuğundan özür dileyebilmelidir.

17- Çocuğun ani sorularını cevaplayamayacak kadar meşgul olunsa da ona sonradan zaman ayrılmalı ve hak ettiği ilgi gösterilmeli.

18- Çocuk eğitiminde sevgi, ilgi, saygı, sabır ve güven kelimelerin sihirli kelimeler olduğu unutulmamalı. Çocuğunuzun ne düşündüğünü önemsediğinizi hissettirmek ve kendisini ifade etmesinde cesaretlendirmekle sihirli kelimeleri harekete geçirdiği bilinmeli.

19- Sabır amaca yönelik olmalıdır, her istediği yapılan çocuk bencil her şeyine “hayır” denilen çocuğun da inatçı olduğu unutulmamalı.

20- En önemlisi de çocuğa insani değerlerin ve empatinin öğretilmesi. İdeal insanın dünyayı değiştirmeye kendisinden başladığı bilinmeli.


Mutlu çocuk yetiştirmek için 10 altın kural



24 Kasım, 2015  |   Kategori: Çocuk Sağlığı, Ruhsal Sağlık
cocuk-mutlu-sevincMutlu ve huzurlu bir çocuk yetiştirmek isteyen anne ve babaların baçı önemli temel kurallara dikkat etmesi gerektiğini söyleyen Uzman Psikolog Gamze Eser, tüm ebeveynlere kılavuz olabilecek önemli öneri ve uyarılarda bulundu. İşte 10 altın kural! Mutlu, özgüveni yüksek, kendine ve başkalarına karşı saygılı olmayı başarabilen bireylerin, mutlu bir çocukluk geçirmiş olduklarını söyleyebilirim. Yaşamımız boyunca birçok acı-tatlı, iyi-kötü, güzel-çirkin, sevgi dolu-sevgisiz anlar yaşarız. Önemli olan bu anlarda dahi öz huzurumuzu elimizde tutabilmektir. Dünyaya gelen her çocuk, annesi-babası tarafından yetiştirilemiyor maalesef. Bu yazı çocuk yetiştiren tüm bireyler için yol gösterici olması amacıyla kaleme alınmıştır.

– Tutarlı olun

Tutarlılık; herkesin kendisi için istediği ama çoğu zaman karşısındakine uygulayamadığı bir kavramdır. Çocukların yetiştirildiği ortamda olması gereken en önemli davranış biçimi tutarlılıktır. Doğru rol model olabilmek; sözlerimizle davranışlarımızın birbirine örtüşmesi ile mümkün olur. Sürekli paylaşmanın olmazsa olmaz olduğunu konuşan bir babanın acil bir durumda ihtiyacı olan arkadaşına arabasını vermemesi tutarsızlığın en basit örneğidir.
– Sevginizi doğru şekilde gösterin

Kuşkusuz her anne-baba çocuğunu çok sever. Önemli olan bunu doğru biçimde göstermek ve sevginin koşulsuz olduğunu öğretmektir. Koşullar ve istekler üzerine kurulmuş sevgi ilişkileri, hem karşılıklı güven sorgulamasına açıktır hem de temel olarak değersizlik hissi yaşatır. Her birey koşulsuz sevildiği zaman mutludur ve koşulsuz sevmeyi öğrendiği zaman huzurludur.

   Oyuncaklar çocukların karakter gelişimini nasıl etkiliyor?

– Yapabileceği işleri elinden almayın

Çocuklar hangi yaş grubunda olursa olsun işe yaradığını hissetmek ister ve bu duygu var olma güdülerini güçlendirir; yeterlilik hissini pekiştirir. Merdivenden çıkmak, masa hazırlamak, kapıyı açmak ve bunun gibi her yaş grubuna uygun birtakım fiziksel eylemleri gerçekleştirmesine izin vermek, çocuğunuzun özgüvenini pekiştirir ve başarma duygusunu tatmasını sağlar. Bu duyguyu çocuğunuzun elinden almayın.
– Rekabet değil işbirliğini öğretin

Rekabetçi yaklaşım her birey için uygun değildir. Herkeste aynı etkiyi göstermez.Ama işbirliği duygusu, bütünleştirici, öğretici ve içinde saygı barındıran bir duygudur. Takım sporları, grup çalışmaları, birlikte oynadığınız oyunlar, okul projeleri gibi faaliyetlerde birleştirici ve tamamlayıcı yaklaşımda bulunmayı tercih edin.
– Saygı göstermeyi öğretin

Bireyin sahip olması gereken temel duygulardan biri de; kendisine ve başkalarına saygı duymasıdır. Çocuklarımıza bu durumu ancak davranışlarımızla gösterebiliriz. Onlar bizim aynamızdır. Ne konuştuğumuza değil nasıl davrandığımıza bakarlar ve bu şekilde kendilerini yönlendirirler. Eşimize, arkadaşlarımıza gösterdiğimiz saygı onlar için yol gösterici olur.

   Çocukların okulda uyum sorunu yaşamaması için dikkat edilmesi gerekenler

– Mükemmel diye bir şey yoktur

Mükemmel olmasını istemek çocuğa zarar verir. Kimse mükemmel değildir. Sizler de değilsiniz. Eksiklerimizi ve yapamadıklarımızı çocukların tamamlamasını istemek ve zorlamak mutsuz birey yetiştirmek için yapılan bilinçsiz davranışlardır.
– Geçmişte yaşamak ve yaşatmak

Sürekli yaşanmışlıklardan bahsetmek, yaşanan olumsuzlukları durmadan dillendirmek, yaptığı hataları affetmemek ve sürekli hatırlatmak çocuklarınızın sizden uzaklaşmasına ve onları anlayacak başka birilerini aramaya iter. Bunun yerine, affedin, dinleyin ve geçmişte yaşamayı bırakın.
– Önemli olduğunu ona hissettirin

Hepimiz sevdiğimiz kişiler tarafından değerli olduğumuzu hissetmek ve bilmek isteriz. Çocuklarımıza değerli olduklarını maddi temellerle gösteremeyiz. Bu, sadece onların değerli olma algısını tamamen yanlış şekillendirmiş olmakla kalmaz;aynı zamanda mutluluğun temelini paraya dayandırmış oluruz. Önemli hissetmek için sizin güzel sözleriniz ve davranışlarınız yeterlidir.

   İlgiden yoksun çocuklarda gelişim sorunları yaşanıyor

– Kıskanmayın

Kıyaslanmaktan hoşlanan birey yoktur. Hoşunuza gitmeyen, rencide edici ve özgüven kırıcı bu davranışı çocuklarınıza uygulamayın. Herkes dünyaya farklı parmak iziyle gelirken okulda aldığı notlar, sosyal ve fiziksel becerileri yüzünden kıyaslanmayı hak etmez. Herkes özeldir. Hepimizin becerileri farklı farklıdır. Mutsuz çocuk sürekli etrafındaki yaşıtlarıyla kıyaslanan çocuktur; unutmayın!

– Sorgulamayı öğretin

Çocuklarımıza isteklerini, davranışlarını, söylemlerini sorgulamayı öğretin. Bunun için sorular sorun ve cevaplar bekleyin. Asla yargılamayın. ‘’Ben öyle istiyorum, öyle olacak!’’ kalıbından uzak durarak yaklaşımda bulunun. Çocuğunuza evet veya hayır cevabını verirken mutlaka gerekçesini de sunun. Bu sayede o da sorgulamayı, her söyleneni doğru kabul etmemeyi öğrenecektir.


Sağlıklı çocuk yetiştirmek için 10 altın kural

Gözünüzün bebeği çocuklarınızı sağlıklı büyütebilmek için basit ama önemli bazı temel kurallara uymanız gerekiyor Dr. Yunus Emre Mercan, çocukların hem ruhsal hem de fiziksel gelişimi için gerekli 10 öneride bulunuyor


Hayatta en önemli şeyin sağlık olduğu gerçeğinden yola çıkarak, çocukları sağlıklı büyütmenin şifrelerini çözmek lazım... Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Emre Mercan, çocuk sağlığında önemli 10 altın kuralı anlattı:

5 AYLIKKEN DOĞUM AĞIRLIĞININ EN AZ 2 KATINA ULAŞMALI
Bebeğinizin ilk altı ay için ayda 600-800 gram alması yeterlidir. İkinci altı ay için de ayda 400- 600 gram kilo artışı normaldir. Bebeğin, beş aylıkken doğum ağırlığının en az iki katına, bir yaşındayken de üç katına ulaşması gerekir. Eğer ilk hafta içinde doğum ağırlığının yüzde 10’undan fazla kilo kaybı olmuşsa; bu yeterli beslenemediği anlamına gelir. Bu yüzden bebeğinizi ilk bir senede, herhangi bir sorunu olmasa bile her ay doktor kontrolüne götürmeniz çok önemlidir.

İLK 6 AY SADECE ANNE SÜTÜ İLE BESLEYİN
Üst solunum yolu enfeksiyonu, bebekler için kabusa dönüşebilir. Bu yüzden, koruyucu özelliklerinden dolayı ilk altı ay sadece anne sütü vermeye, özen gösterin. Altı aydan sonra da ek besinlerle beraber anne sütüne devam edin. Enfeksiyonlardan korumak için bebeğinizi herkese öptürmemeye çalışın. Hastalandığınızda çift maske takmaya, evinizde bir soğuk buhar cihazı bulundurmaya (hava yollarını nemlendirerek mikropların yerleşmesini engeller) dikkat edin.

OKUL ÇAĞINDA HER GÜN 60 DAKİKA EGZERSİZ YAPSIN
Çocuğunuzun hayata obez olarak devam etmemesi için alacağınız önlemler bebeklikte başlamalıdır. İlk altı ay sadece anne sütü vermenin ve beslenme kurallarına dikkat etmenin yanı sıra; okul ya da ergenlikteki çocuklarınızı her gün minimum 60 dakika orta derecede egzersiz yapmaya teşvik edin. Basketbol, voleybol oynamasını sağlayın.

ATEŞİ 39’UN ALTINA DÜŞMÜYORSA MUTLAKA DOKTORA BAŞVURUN
Çocuğunuzun ateşini soğuk uygulama ve evinizde bulunan ateş düşürücülerle 39 derecenin altına düşüremiyorsanız ve bu şikayete; şiddetli kusma, aşırı öksürük, şiddetli karın ağrısı, boğaz ve kulak ağrısı, boyun ağrısı ve iyi beslenmeme gibi sorunlar da eşlik ediyorsa, mutlaka doktorunuza başvurun. Saydığımız ek belirtiler olmamasına rağmen çocuğunuzun ateşi iki günden fazla devam ederse de doktora götürmeniz gerekir.

GÜNDE 3-5 KEREDEN FAZLA KUSUYORSA DİKKATLİ OLUN
Bebeklerin gün içinde üç-beş kereden sık tekrarlayan yoğun kusmaları varsa, doktorunuza başvurmanız gerekebilir. Halk arasında ‘mide üşütmesi’ denilen şey aslında mide ve bağırsakların enfeksiyona maruz kalmasıdır. Bu durum geçene dek kusmalar devam edebilir. Önemli olan, çocuğun yeteri kadar sıvı almasıdır. Günde bir-iki kez kusan çocuğa bir şeyler içirebiliyorsanız sıvı eksikliği oluşmaz. Eğer art arda üç-beş kez kusup sıvı içemiyorsa doktora başvurmayı ihmal etmeyin.

3 YAŞINDAN SONRA TANSİYON VE KAN YAĞLARINA BATIRIN
Çocuklukta yapılan testler, yaşamsal önem taşır. Örneğin, doğum sonrası yapılan işitme testi, doğuştan işitme kusurlarının erken tanısı için çok önemlidir. Bir yaşına kadar bir kez tam kan sayımı ve idrar analizlerinin yapılması, anemi ve idrar yolu enfeksiyonlarını taramak açısından önem taşır. İlk bir yaşta yapılan göz kayması-göz tembelliği muayenesi, görme kusurlarını önler. İlk beş yaşta gelişim testi yaptırmanız, çocuğun fark etmediğiniz ufak gelişim kusurlarının tanınmasını sağlar. Üç yaşından sonra tansiyon ve kan yağlarına baktırmanız da onu kalp ve damar hastalıklarından korunması için ilk basamağı oluşturur.

OKUL ÖNCESİ ÇAĞA KADAR GÜNDE 2 KEZ UYUMALI

Yenidoğan bebekler günde 18 saat uykuya ihtiyaç duyarken, yaş ilerledikçe ihtiyaç duyulan uyku süresi azalır. Bebek, altı aydan sonra gece uyumalarına yoğunlaşır ve uyku sıklığı gün içinde ikiye kadar düşer. Okul öncesi dönemde, öğleden sonra kısa süreli ve gece uykusundan oluşan iki dönemli uyku söz konusu olmalıdır. Bebeğinizde uyku sorunu varsa, geceleri ağlayarak uykusundan kalkıyorsa, bu durum enfeksiyondan psikolojik rahatsızlıklara kadar birçok sorundan kaynaklanabileceği için doktorunuza başvurmayı ihmal etmeyin.

GÜNDE 2 SAATTEN FAZLA TELEVİZYON İZLETMEYİN
Özellikle üç-altı yaş arasındaki çocukların günde iki saatten daha fazla televizyon karşısında zaman geçirmesinin sakıncalı! Çünkü çocuk, televizyon seyrederken hem hareket etmiyor, hem de besin değeri düşük gıdaların reklamlarını görüp bunları yemek istiyor. Sonuçta da obezite riski artıyor. Çocuğunuza örnek olmak için kendi televizyon alışkanlıklarınızı kısıtlayın, istediği programı planlı olarak izlenmesine olanak sağlayın, haftada en az bir kez televizyon izlememe günü oluşturun. Onu değişik oyun aktivitelerine kanalize edin ve yemek yerken televizyon seyretmesini engelleyin.

2 YAŞ ÜSTÜNDEKİ ÇOCUĞA DİŞ FIRÇALAMAYI ÖĞRETİN
Çocukların sağlıklı mide bağırsak sistemlerinin olması, büyük oranda sağlıklı dişlerinin olmasına bağlıdır. Bu nedenle 2 yaş üstü çocuğunuzu, diş fırçası ve mercimek büyüklüğündeki çocuk diş macunlarıyla dişlerini fırçalamaya teşvik edin. Ayrıca 5 yaşına kadar dişlerini fırçalamada onlara eşlik etmek son derece önemlidir. Çocuğunuzun dişlerini düzenli aralıklarla, en az yılda bir kez diş hekimine kontrol ettirmeyi de unutmayın.

EV KAZALARINA KARŞI 14 ÖNLEM
Ayaklanan bebeğiniz dünyayı büyük bir merakla keşfetmeye çalışır ama bu keşif sırasında, siz fark etmeden ona arkanızı döndüğünüz saniyelik anlarda bile bir kazaya maruz kalabilir. “O buraya çarpmaz”, “Asla buradan düşmez” demeyin. Bebeğiniz aklınızın ucundan geçirmediğiniz şeyleri bile yapabilir. İşte, kazaları en aza indirmek için evde almanız gereken 14 önlem...

YAKICI ALETLERDEN UZAK TUTUN
1- Evdeki halıların kaymaması için altına kaymayı önleyici yaygılardan koyun.
2- Mama sandalyesinde emniyet kilidinin olmasına dikkat edin.
3- Dört aylıktan sonra dönme kabiliyetleri başladığı için karyola korkuluğunu ondan uzaklaşmadan kapayın.
4- Prizleri, priz koruyucularla kapatın.
5- Açıkta elektrik kablosu/kordonu bulundurmayın.

6- Kalorifer peteklerini kaplattırmayın.
7- Sıcak ve ateş kavramlarını ona öğretin.
8- Kibrit-çakmak gibi yanıcı ve yakıcı aletleri çocuğun yanında bulundurmayın.
9- Çay-kahve gibi sıcak içilen içecekleri onun yanında dikkatli için.
10- Masa örtüsü üzerinde sıcak bir yiyecek ya da içecek varsa onu çekmemesi için önlem alın. Gözünüzü üzerinden ayırmayın...

11- İlaçları banyodaki ecza dolabında ya da onun ulaşamayacağı bir yerde saklayın.
12- Naylon torbaları başına geçirerek havasız kalma ihtimaline karşı, erişemeyeceği bir yere kaldırın.
13 Etrafta makas, bıçak gibi kesici aletler bulundurmayın.
14- Solunum yollarına kaçırma riski olduğu için kuruyemiş ve küçük oyuncak parçalarını, iki yaşın altındaki bebeklere vermeyin.




Çocuklarınızla ilişkinizde onların bir kişi olduğunu unutmayın.Korunmaya ve desteğe ihtiyaçları var ama aynı zamanda fikirlerini söylemeyede hakları var.Dahası aileyi ilgilendiren her konuda düşüncelerini ifade etme hakları var

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Eğitim başarısını arttırmada ailenin rolü
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:02 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Eğitim başarısını arttırmada ailenin rolü

anne babanın, gencin eğitim başarısı konusunda yapabilecekleri ,“katkı” ve “yardımla” sınırlıdır. Temel kural yardıma ihtiyacı olanın yardım istemesidir.

Bu nedenle ona yapmak istediğiniz yardımlarda onunla işbirliği içinde olmanız ve

onun, söyledikleriniz ve yapmak istedikleriniz konusunda ikna olması ve inanması esastır.

Geçmişte başarı çok çalışmak iken, şimdi ise başarı etkili çalışmak olarak tanımlanmaktadır.
Etkili çalışmak, zamanı, belirlenmiş öncelikler doğrultusunda programlı olarak kullanmaktır. Etkili çalışmak için dinlenmeye, eğlenmeye, dostlarla vakit geçirmeye de gereksinim vardır. Eğitim başarısı ders başında ne kadar zaman geçirildiğine değil, çalışılan konudan öğrencide geriye ne kaldığına bağlıdır.
*

Çalışma ile ilgili önemli ilkeler vardır. Bunlar:

1) Öğrenci problem çözerken çözüme ulaşıncaya kadar ara vermemesi, (en fazla 40 dakika)

2) Çalışmadan sonra 10 dakika tekrar , 10 dakika mola vermesi.


3) Gece yatmadan öğrendiklerini 10 dakika tekrar etmesi

4) Notların tekrar yazılması veya çalıştıktan sonra notların tekrarı ve hızla gözden geçirilmesi.

5) Çalışma zamanının, çizelgeli çalışma programına göre planlanması.

6) Çocuğunuza uygun çalışma ortamı hazırlamak için 18-20 derece oda ısısında derli toplu bir oda ya da köşe, sessiz ve ışığı yeterli düzeyde çalışma masası ve malzemelerin düzenli bir şekilde masanın üzerinde durmasıdır.


Çocuğunuzun Yanlış Çalışma Alışkanlıkları:

1) TV izleyerek ya da müzik dinleyerek çalışmak,

2) Yatarak, uzanarak çalışmak,

3) Çalışırken atıştırmak,

4) Posterle dolu bir oda,

5) Çalışmayı sürekli erteleme alışkanlığı,

6) Önemsiz işlere verimsiz saatleri harcamak,

7) Programsız çalışmak olarak sayılabilir.


Çocuğunuzun sınava hazırlanmasında, sınav kaygısını azaltmak ebeveynlere düşmektedir. Bu konuda ebeveynlerin yaptıkları yanlışlara bakacak olursak;

Bunlar: Yüksek başarı beklentisi, çocuğun eleştirilmesi, ad takılması, dayak vs. gibi cezalarla eğitilmesi, çocuğu başkalarıyla kıyaslama, çocuğun sınırlarını zorlama, başarısızlığı ceza ile bağdaştırmak, hayatın “amacını” sorgulayıp sürekli çalışmasını hatırlatmak.

Çocuklarınızın başarıya ulaşmaları için düzenli aile hayatı, problemleri kabullenmek, sosyallik konusunda model olmak, ergeni iyi tanımak, yaratıcılığını desteklemek gerekir.

Olgun insanlar yetiştirebilmek için ebeveynlerin de olgun olması, olumlu benlik duygusuna sahip olması, yani yapıp yapmayacaklarının, sınırlarının farkında olması gereklidir.

Olgun biri diğerleriyle hem yakın hem de genel ilişkilerde sıcak bağlar kurma yeteneğine sahiptir. Dış gerçeklerle bağlantı içinde düşünür, hareket eder yani durağan değildir, değişikliklere uyum gösterir ve kendini yeniler. Değiştiremeyeceği durumu kabullenir ve soruna o noktadan yeni bir çözüm arar.

Unutmayın, “Hoşgörü, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, kendi istediği gibi mutlu olmasına imkan verme büyüklüğüdür.”


DERS ÇALIŞMA KONUSUNDA YAŞANILAN SORUNLAR

Tüm imkanları olmasına rağmen bir öğrencinin ders çalışma konusunda isteksiz ve motivasyonsuz olması özellikle veliler ve öğretmenler kanalıyla önümüze gelen en büyük problemlerden birisidir. Öğrencilerin derslerine yönelik motivasyonlarını olumsuz etkileyen etmenlere bakacak olursak;

1) Öğrencinin yapamayacağına ve başarısız bir öğrenci olduğuna inanmış ya da inandırılmış olması.

2) Ailenin bu konudaki tüm sorumluluğu almış olmasından dolayı öğrencinin herhangi bir sorumluluk almak istememesi ya da almaması, yani, bir anlamda bu problemden kendisini yalıtmış olması.

3) Öğrencinin büyük bir başarı korkusu duyması.

Tüm bu problemlerin giderilmesi hususunda öğrenci, veli ve öğretmenler ile görüşmelerin yapılması ve buna göre çözümler aranması faydalı olacaktır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 En İyi 100 Meslek Sıralaması
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:55 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



En İyi 100 Meslek Sıralaması

CareerCast.com tarafından  25’incisi yayınlanan meslek derecelendirme raporu, 2013 en iyi 100 mesleğini sıraladı.

Meslekler kazanç getirileri ve çalışan memnuniyetleri göz önünde bulundurularak sıralandı.

*İşte yılın en iyi 100 meslek sıralaması.

01. Aktüer (Aktüer; finansal riskleri değerlendirebilen, çözümler öneren, ve her çözümün uzun dönemdeki sonuçlarını irdeleyebilen bir profesyoneldir)

Yıllık gelir: 91 bin 211 Dolar

02. Biyomedikal Mühendisliği

Yıllık gelir: 85 bin 163 Dolar

03. Yazılım Mühendisliği

Yıllık gelir: 89 bin 147 Dolar

04. Odyolog (Odyoloji işitme işlevini tüm fiziksel ve nörolojik öğeleriyle inceleyen bilim dalı)

Yıllık gelir: 68 bin 135 Dolar

05. Mali Planlayıcı

Yıllık gelir: 107 bin 222 Dolar

06. Diş Sağlığı Uzmanı

Yıllık gelir: 69 bin 107 Dolar

07. Mesleki Terapist

Yıllık gelir: 74 bin 108 Dolar

08. Optometrist ( Gözlük veya kontakt lens işleri)

Yıllık gelir: 95 bin 254 Dolar

09. Fizyoterapist (Fizyoterapi alanında en az lisans mezunu sağlık meslek mensubudur)

Yıllık gelir: 78 bin 102 Dolar

10. Bilgisayar Sistem Analisti

Yıllık gelir: 79 bin 145 Dolar

11. Kayropraktik Uzmanı (Elle tedavi uzmanı)

Yıllık gelir: 66 bin 361 Dolar

12. Konuşma Bozuklukları Uzmanı

Yıllık gelir: 69 bin 143 Dolar

13. Fizyolog (İnsan vücudu ile ilgili problemlerin çözüme kavuşturulması)

Yıllık gelir: 83 bin 58 Dolar

14. Üniversite Profesörü

Yıllık gelir: 64 bin 343 Dolar

15. Veteriner

Yıllık gelir: 83 bin 184 Dolar

16. Diyetisyen

Yıllık gelir: 54 bin 124 Dolar

17. Eczacı

Yıllık gelir: 113 bin 71 Dolar

18. Matematikçi

Yıllık gelir: 101 bin 171 Dolar

19. Sosyolog

Yıllık gelir: 74 bin 195 Dolar

20. İstatistikçi

Yıllık gelir: 74 bin 200 Dolar

21. Fizikçi

Yıllık gelir: 106 bin 195 Dolar

22. Gözlükçü

Yıllık gelir: 33 bin 148 Dolar

23. Ayak Hastalıkları Uzmanı

Yıllık gelir: 119 bin 234 Dolar

24. Web Geliştirici

Yıllık gelir: 78 bin 191 Dolar

25. Tarihçi

Yıllık gelir: 66 bin 250 Dolar

26. Çevre Mühendisi

Yıllık gelir: 79 bin 145 Dolar

27. Şartlı Tahliye Memuru

Yıllık gelir: 48 bin 165 Dolar

28. Petrol Mühendisliği

Yıllık gelir: 122 bin 167 Dolar

29. Meteoroloji Uzmanı

Yıllık gelir: 90 bin 183 Dolar

30. Jeolog

Yıllık gelir: 84 bin 169 Dolar

31. İnsan Kaynakları Müdürü

Yıllık gelir: 99 bin 182 Dolar

32. İnşaat Mühendisi

Yıllık gelir: 78 bin 140 Dolar

33. Ortodonti Uzmanı

Yıllık gelir: 187 bin 163 Dolar

34. Solunum Terapisti

Yıllık gelir: 55 bin 80 Dolar

35. Tıbbi Kayıtlar Teknisyeni

Yıllık gelir: 33 bin 150 Dolar

36. Astronom

Yıllık gelir: 96 bin 228 Dolar

37. Psikiyatrist

Yıllık gelir: 170 bin 179 Dolar

38. Bilgisayar Programcısı

Yıllık gelir: 73 bin 176 Dolar

39. Sosyal ve Topluluk Müdürü/ Yöneticisi

Yıllık gelir: 59 bin 180 Dolar

40. Pazar Araştırma Analisti

Yıllık gelir: 60 bin 242 Dolar

41. Avukat Yardımcısı

Yıllık gelir: 47 bin 179 Dolar

42. Dişçi

Yıllık gelir: 143 bin 153 Dolar

43. Cilt Bakım Uzmanı

Yıllık gelir: 29 bin 183 Dolar

44. Endüstriyel Makine Tamircileri

Yıllık gelir: 46 bin 126 Dolar

45. Hekim (Genel Uygulama)

Yıllık gelir: 176 bin 61 Dolar

46. Lojistik

Yıllık gelir: 72 bin 147 Dolar

47. Muhasebeci

Yıllık gelir: 63 bin 175 Dolar

48. Yönetim Danışmanı

Yıllık gelir: 78 bin 223 Dolar

49. Sosyal Hizmet Uzmanı

Yıllık gelir: 41 bin 169 Dolar

50. Hekim Yardımcısı

Yıllık gelir: 89 bin 97 Dolar

51. Cerrah

Yıllık gelir: 311 bin 78 Dolar

52. Meslek Danışmanı

Yıllık gelir: 54 bin 172 Dolar

53. Duvar Ustası

Yıllık gelir: 47 bin 179 Dolar

54. Bilirkişi

Yıllık gelir: 56 bin 194 Dolar

55. Hemşire (Kadrolu)

Yıllık gelir: 66 bin 116 Dolar

56. Arkeolog

Yıllık gelir: 56 bin 181 Dolar

57. Müze Müdürü

Yıllık gelir: 49 bin 222 Dolar

58. Psikolog

Yıllık gelir: 68 bin 182 Dolar

59. Cam Ustası

Yıllık gelir: 37 bin 188 Dolar

60. Teknik Yazar

Yıllık gelir: 65 bin 168 Dolar

61. Mimar

Yılık gelir: 73 bin 170 Dolar

62. Etkinlik Koordinatörü

Yıllık gelir: 46 bin 193 Dolar

63. İş Güvenliği/ Sağlık Müfettişi

Yıllık gelir: 66 bin 140 Dolar

64. Kredi Yöneticisi

Yıllık gelir: 58 bin 259 Dolar

65. Nükleer Arındırma Teknisyeni

Yıllık gelir: 38 bin 164 Dolar

66. Tesisatçı

Yıllık gelir: 48 bin 193 Dolar

67. Tıbbi Teknolog

Yıllık gelir: 57 bin 95 Dolar

68. Mahkeme Yazıcısı

Yıllık gelir: 49 bin 254 Dolar

69. İşveren

Yıllık gelir: 50 bin 70 Dolar

70. Biyolog

Yıllık gelir: 71 bin 159 Dolar

71. Muhasebeci- Sayman

Yıllık gelir: 35 bin 152 Dolar

72. Tıbbi Laboratuar Teknisyeni

Yıllık gelir: 37 bin 128 Dolar

73. Halkla İlişkiler Yöneticisi

Yıllık gelir: 93 bin 252 Dolar

74. Sigortacı

Yıllık gelir: 61 bin 182 Dolar

75. Yönetici Asistanı

Yıllık gelir: 46 bin 137 Dolar

76. Elektrikçi

Yıllık gelir: 49 bin 177 Dolar

77. Otomobil Bakım Servisi

Yıllık gelir: 38 bin 183 Dolar

78. Sigorta Acentası

Yıllık gelir: 47 bin 342 Dolar

79. Yargıç

Yıllık gelir: 120 bin 394 Dolar

80. Nükleer Mühendisliği

Yıllık gelir: 102 bin 121 Dolar

81. Online Satış Müdürü

Yıllık gelir: 88 bin 249 Dolar

82. Makine Mühendisliği

Yıllık gelir: 79 bin 135 Dolar

83. Saç Stilisti

Yıllık gelir: 23 bin 141 Dolar

84. Haberleşme Cihazları Mekanik Tamircileri

Yıllık gelir: 54 bin 139 Dolar

85. Vergi Tahsildarı

Yıllık gelir: 50 bin 210 Dolar

86. Resepsiyonist

Yıllık gelir: 26 bin 111 Dolar

87. Kanalizasyon Tesisi Operatör

Yıllık gelir: 25 bin 160 Dolar

88. Kütüphaneci

Yıllık gelir: 55 bin 158 Dolar

89. Endüstriyel Tasarımcı

Yıllık gelir: 61 bin 174 Dolar

90. Okul Müdürü

Yıllık gelir: 87 bin 119 Dolar

91. Zoolog

Yıllık gelir: 57 bin 161 Dolar

92. Antropolog

Yıllık gelir: 56 bin 181 Dolar

93. İlkokul Öğretmeni

Yıllık gelir: 53 bin 131 Dolar

94. İnşaat/ Yapı Müfettişi

Yıllık gelir: 53 bin 159 Dolar

95. Zararlılarla Mücadele İşcisi

Yıllık gelir: 30 bin 135 Dolar

96. Acil Tıp Teknisyeni

Yıllık gelir: 31 bin 165 Dolar

97. Endüstri Mühendisliği

Yıllık gelir: 77 bin 130 Dolar

98. Elektrik Mühendisi

Yıllık gelir: 86 bin 140 Dolar

99. Hemşire (Pratik Lisanslı)

Yıllık gelir: 41 bin 84 Dolar

100. Havacılık ve Uzay Mühendisi

Yıllık gelir: 102 bin 128 Dolar

KAYNAK :
careercast

Etiketler : En İyi, 100 Meslek ,Sıralaması,meslek derecelendirme raporu,Meslekler ,en iyi Meslekler ,kazanç getirileri,ve, çalışan memnuniyetleri ,göz önünde, bulundurularak ,sıralandı,en çok kazanç getiren meslekler, en çok kazandıran meslekler, en çok , kazandıran meslekler,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Hıdırellez (Hızır ilyas) Hakkında Bilgi
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:52 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Hıdırellez (Hızır ilyas) Hakkında Bilgi

Hıdırellez

Hıdırellez ya da Hıdrellez, Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu’da kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir.

Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdırellez günü, dünyada darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ile denizlerin hakimi olduğuna inanılan İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak düşünülür ve kutlanır.

Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan Hıdırellez günüdür. 6 Mayıs’tan başlayıp 4 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 5 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 5 Mayıs günü gecesi kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelmektedir. Türkiye’de Hıdrellez Bayramı 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Rum Ortodoks Patrikhanesi¦Rum Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler “Aziz George” günü olarak kutlamaktadırlar.

Hıdırellez’in UNESCO’nun ‘İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi’ne alınması amacıyla 2010 yılında çalışmalar başlatılmıştır.
Kökeni

Hızır ve Hıdırellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdırellezin Orta Asya, Ortadoğu ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Hıdırellez Bayramı’nı ve Hızır düşünüşünü tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran,Osmanlı itibâriyle Balkanlar ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı sevinç kutlamaları yapılmaktadır. Kimi yazılı eserler bu tipteki en eski ritüellerin milattan evvel Mezopotamya’daki Ur şehrinde yapıldığını göstermektedir. Kışın bitişiyle “Tammuz” ismi altında kutlanan bu ritüeller Mezopotamya ovasını sulayan Fırat ve Dicle nehirlerinin uyaran gücünü temsil etmektedir.
Hızır inancı

Hızır ın; yaşam suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolanarak, bolluk ve sağlık dağıtan, darda kalıp başı sıkışanlara yardım eden bir veli (Tanrı nazarında makbul, ermiş bir ulu) veya nebî (peygamber) olduğuna inanılır.[5] Hüviyeti tam olarak bilinmese de halk arasında ve İslam mitolojisinde bir Hızır geleneği vardır. Hızır’ın bir isim değil, bir lakap olduğu genel olarak kabul gören bir kanaattir. Ancak çeşitli kaynaklarda adı ve nesebi hakkında çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bazıları Hızır ile İlyas peygamberin aynı şahıs olduklarını öne sürmüştür.

Halkın Hızır hakkında kanaat ve inanışı onun ebedi olduğu ve baharda tabiatın uyanmasını sağladığı yönündedir. Anadolu’dan başka Kafkasya, Trakya, Kırım, Azerbaycan ve Suriye’nin birçok yerinde makamları vardır; bu da onun İslam aleminde hemen her yerde varlığına inanılan, ancak belirli bir kişi olmadığı bir simgeden ibaret olduğunu anlatır. Hızır doğasal bir durumu, baharla vücut bulan yaşamın tazelenmesini simgeler.

Halk arasında Hızır’ın sahip olduğuna inanılan vasıflar insanlara şifa, sağlık, uğur getirdiği tabiattaki diriliş, uyanış ve canlılığın insana yansıması şeklinde ortaya çıkar.[6] İslamiyet öncesi “Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar” gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak düşünülür.
Kuran’da Hızır

Kur’an’da Kehf Suresi’nde (60-82) Musa ve bir gencin kıssası anlatılmaktadır. Kehf Suresi’de dahil olmak üzere hiçbir yerde Hızır ismi geçmemektedir ancak çeşitli hadislerde bu şekilde anılmaktadır. Olayın yaşandığı yer için “iki denizin birleştiği yer” denilmektedir. Uzun bir yolculuk yapan Musa ile yanındaki gencin beraberlerinde, yemek için getirdikleri balığın kaçması ile başlayan olay sonrasında, 65. ayette “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” denilerek gönderme yapılan Hızır’dan söz edilir.
Gelenekler

Halk huzura kavuşmak ve türlü dileklerde bulunmak için kışın sona erdiği tabiatın uyandığı hıdrallez’de çeşitli çarelere başvurur. Anadolu’da halk tercihen beyaz elbiseler giyerek gün doğmadan önce yeşil ve bol sulu kırlara gidilip eğlenilir. Kutlamalar yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Bu gibi yerlere bu nedenle Hıdırlık denildiği de olur.

Hızır’ın gezdiği kabul edilen yeşil yerlerde dolaşıp çiçek toplanır, oyunlar oynanır, baharın ilk kuzusu kesilerek yenilir. Toplanan çiçekler kaynatılıp içilirse hastalıklara iyi geleceğin; bu su ile kırk gün yıkanan kişinin gençleşip güzelleşeceğine inanılır.

“Hızır Hakkı” için kuzu kesmek, Hızır geleneğinin yayıldığı her yerde görülen genel bir adettir. Diyarbakır’da Ciğaret adıyla ayrı bir tören yapılır. Baharın bu taze kuzusunu yemekle bedenlerin sağlık ve canlılık kazanacağı inanışı vardır.

Hızır’ın eli değen şeylerin dolup taştığı rivayeti nedeniyle Hızır günü arifesinde yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağzı açık bırakılır. Ev, bağ, bahçe isteyenler herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparak; altın ve benzeri ziynet eşyası isteyenler ağaç yapraklarını kollarına veya boyunlarına takarak isteklerine kavuşacaklarına inanır.

Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme adeti vardır. Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır çünkü tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamaya yöneliktir.
Hızır sopası

Bazı yerlerde hastalıklar, ağrılar için şifa olduğuna inanılan Hızır Sopası geleneği vardır. Bu sopa ağrı-sızı olan yerlere vurulursa ağrıların geçeceğine inanılır.
Baht açma törenleri

Hıdrellezde baht açma törenleri oldukça yaygın olarak uygulanır. Talih ve kısmet açtırmak isteyen genç kız ve kadınlardan yüzük, küpe gibi eşyalarını çömleğe atmaları istenir ve çömleğin üzerine su eklenerek ağzı kapatılır. Kapalı çömlek bir gece boyunca bir gül ağacının dibinde bekletilir. Ertesi günü bir araya toplanan kadınlar, çömleği ortaya koyarak maniler eşliğinde eşyaları çıkarmaya başlarlar. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir
Yoğurt mayalama geleneği

Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine bağlı Yörük köylerinde bir yıllık yoğurt mayası, Hıdırellez ve bu günü takip eden 2 gün süresince sabah ezanı ile tan ağarması arasındaki sürede doğadaki bitkilerin üzerinden toplanan çiy tanelerinden sağlanır.

Trabzon-Şalpazarı İlçesi’nde maya katılmadan yoğurt yapılır. Mayalama sıcaklığındaki sütün içine besmeleyle bir tahta kaşık konur. Bu şekilde elde edilen maya bir yıl kullanılır ve gelecek yıl tekrar değiştirilir.

Kaynak : wikipedia

Bu konuyu yazdır

Dini-1 4 Mezhep Ve Dört Büyük Müctehid
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:31 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



4 Mezhep Ve Dört Büyük Müctehid


İslâm Hukuku ilminin özel adı olan “Fıkıh” lügatte bilmek, anlamak, şuurlu olarak idrak etmek, bir şeyin künhüne vâkıf olmak, kapalı bir şeyin hakikatine nüfuz edebilmek, kendisine hüküm taalluk eden gizli bir mânâyı kavrayabilmek gibi anlamları ifade eder.

Fıkıh’ın ıstılahtaki anlamı ise: “İnsanın amel yönünden lehine ve aleyhine olan şer’î hükümleri bilmesi” demektir. Diğer bir tarife göre de: “Uygulamaya, yani ibâdet, kulluk ve muamelâta ilişkin şer’î hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek”ten ibarettir. İşte bu hükümleri böylece bilen kişiye de “Fakın” adı verilir.

Öyleyse “Fıkıh İlmi”, amellere ilişkin şer’î hükümleri ayrıntılı delilleriyle bildiren ilimdir. Tarifinden de anlaşılacağı üzere bu ilim, dinî, siyâsî ve medenî hayatın bütün hususlarını en geniş bir biçimde içine almakta olup, hem ibâdetlerde, hem de aile, miras, emval ve ukûd gibi sosyal hayat münâsebetleri gereği olan bütün uygulamalarda (muamelât) yapılacak veya sakınılacak cihetlere dâir hükümleri içerir. Bundan başka ceza hükümleriyle muhakeme usullerine ve nihayet devletin idaresi ve teşkilâtıyla, savaş hukukuna taallûk eden hükümler de fıkhın kapsamı içindedir.

Bütün bu konulardaki şer’î hükümlerin çıkarılması için elimizde dört asıl kaynak vardır. Çıkarılacak bütün kazâî hükümlerin, şer’an muteber olabilmeleri için, mutlaka bunlara dayanmaları gerekir. Fıkıh usûlünün prensiplerini teşkil eden bu dört asıl kaynak şunlardır:

1- Kitâb

2- Sünnet

3- Kıyâs

4- İcmâ

Buradaki “Kitâb”tan kasıt, son peygamber Hz.Muhammed (s.a.s.) e Allahü Teâlâ tarafından Cebrail vâsıtasıyle vahyedilmiş olan Kur’an-i Kerim’dir.

“Sünnet”, Rasûlü Ekrem (s.a.s.) efendimizin söz, davranış ve uygulamalarının toplamını ifade eder.

“Kıyâs”, bir şeyde sabit olan hükmün benzerini, o hükmün içtihadı sebebini taşıması cihetiyle, diğer bir şeyde de bir rey ve ictihad neticesi olarak ortaya koymaktır.

“İcmâ” ise, bir asırda bulunan İslâm müctehidlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir. Bir aklî hüküm veya bilinmesi yalnız sarih nakle dayalı olan şeyler hakkındaki ittifaka icmâ adı verilmez. Âlemin sonradan yaratılmış olmasına, kıyametin vukuuna ait ittifaklar gibi. Çünkü bunlar zaten Kur’an’da açıkça belirtilmektedir. Aynı zamanda avamın bir konu hakkındaki ittifakları da icmâ sayılmaz.

Şer’î hükümlerin ilk tebliğcisi şüphesiz ki Rasûlü Ekrem (s.a.s.) dir. O, îlâhî vahye mazhar seçkin bir insan olması dolayısıyle bütün dinî hükümlere tam anlamıyla vâkıftı. Onun ulvî huzurundan feyz alan ashab-ı güzin de şer’î delillerin ve hükümlerin bütün inceliklerini biliyorlardı. Çünkü ortaya çıkan her türlü meseleyi kendisine soruyor ve cevabını da en tatmin edici bir şekilde alıyorlardı. Ashab-ı Kiram’a yetişip “tabiîn” unvanını alan birçok büyük insan da, Peygamber efendimize yakın bir zamanda dünyaya gelmiş olduklarından İslâm’ın bütün hükümlerine mükemmel bir şekilde âşinâ bulunuyorlardı.

Tabiînin son zamanlarına doğru İslâm dünyası genişlemeye başlamış, çeşitli ırklara mensup birçok kavimler İslâmiyetle şereflenmişlerdi. İslâm topraklarının genişlemesi, müslümanların çoğalması ve zamanın ilerlemesiyle sosyal hadiseler günden güne artıyor, çeşitli cereyanlar ortaya çıkıyor ve birçok meseleler çözüme ve açıklamaya muhtaç bulunuyordu. İşte bu durum karşısında İslâm bilginlerinin olağanüstü derecedeki çalışmaları başladı, birçok ilimler tedvin edildi. İlk olarak hadîs, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimleri metodlu bir şekilde kurularak bu konuda her biri kendine has özellikler taşıyan ve birer hukuk okulu olan fıkhî mezhebler ortaya çıktı.

“Mezheb” kelimesi lügatte, gidilecek yol veya yer anlamına gelir. Istılahta ise “İmamların seçtikleri meslek, yol ve sistem”, demektir. Elinizdeki kitabın konusuyla ilgili olan fıkhî mezhebler tebe-i tabiîn devrinden itibaren ortaya çıkmışlardır. Hanefi, Şafiî, Hanbelî ve Malikî mezhebleri ise bunlar arasında en yaygın ve bağlıları en fazla olan mezheblerdir. Okuyucunun bu dört mezheb hakkında fikri olsun diye bu mezheb ve onların İmamları hakkında genel bilgiler verildi.


İMAM AZAM EBÛ HANÎFE



Asıl adı Numan b. Sabit olan ve İmam Azam lakabıyla tanınan Ebû Hanîfe, Hicrî 80 (Milâdî 699) yılında Kûfe’de doğdu. Önce burada Kur’an’ı hıfzetti. Arapçanın o zaman henüz kurulmakta olan sarf ve nahvi ile şiir ve edebiyatını öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak’ın en büyük üstadlarından hadîs ve fıkıh dersleri aldı. O zamanlar Küfe ve Basra’da çok ilerlemiş olan cedel ile İslâm’ın dinî felsefesi olan kelâm’ı öğrendi. Kaynaklar onun mantıkta ve hazır cevaplılıkta doğuştan üstün bir yeteneğe sahip olduğunu belirtmektedir. Kûfe’nin en ileri gelen İmamlarından Ebû Amr Âmir Şa’bî ile yakın münasebeti vardı. Hatta ilim yoluna girişinde bu zatın büyük etkisi olduğu anlaşılıyor. Yine kaynaklara göre, 16 yaşındayken babasıyla birlikte Hicaz’da bulunmuş ve 714 yılında, Mekke’de, Kabe’nin hareminde râvilerin ders halkalarında hadîsler dinlemiştir. Ebû Hanîfe bu seyahatinde Ata b. Ebî Rebah ve Nâfi gibi tabiînden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadisler dinlemiştir. Ayrıca onun Irak’ta iken tabiînden 93 zat ile görüştüğü rivayet edilmektedir ki, bu durum Ebû Hanîfe’nin tabiînin küçüklerinden ve tebe-i tabiînin büyüklerinden olduğunu göstermektedir.

Ebû Hanîfe, bütün bu tahsili sırasında, bir yandan da ticâret hayatına girmiş bulunuyordu. Bu âlim-tüccarın, Hind, İran ve Arap Yarımadasının ticaret yollarının birleştiği ve aynı zamanda kelâmî münâkaşaların kaynaştığı Basra’ya 20 defadan fazla gidip geldiği söylenir. Artık olgunlaşmış bir genç olan Ebû Hanîfe, Basra’da ticâret işlerini yürütürken buradaki çeşitli ilmî ve fikrî gruplarla da temasa geçmişti. Bunlar arasında Haricîler, Şia, Kaderiye ve Dehriye mezheblerinin İmam ve müdafileri de vardı. Bunların en büyükleriyle tartışmalara ve sohbetlere girdiği ve böylece kelâm ve cedel’de epeyce ilerlediği bilinmektedir. Bütün bunlardan sonra nasslarda görülen, Hz. peygamber (s.a.s.) ve sahabelerinden anane yoluyla gelen ve başlıca cumhur-u ulemâ inanç asıllarının şekillendirilerek vecizeler halinde ifadeleri ve bunların Kur’an ve Hadîs sınırları içerisindeki akıl ve mantığın da yardımıyla savunulmaları hususunda büyük başarılar elde ettiği muhakkaktır.

Ebû Hanîfe, İslâm dünyasında yaklaşık bir yüzyıl içinde gelişmiş olan bilgilen elde etmekle birlikte, kendisi için bunları yeterli görmüyordu. Onun düşüncesine göre; bütün bunlar ancak hazırlık mahiyetindeki bilgilerden ibaretti. Bu bilgilerin de yardımıyla din ve dünya işlerinin düzenlenmesine yarayacak olan “fıkh”ı elde etmek gerekiyordu. O dönemde Fıkıh İlmi, genişçe ve daha genel bir çerçeve içinde olsa da, ayrı bir ihtisas bölümü olmak üzere yeni kurulmaya başlamıştı. Bu konuyla daha çok İslâm dünyasının müftüleri ve hâkimleri uğraşmaktaydı. Nihayet Ebû Hanîfe, fıkhı yeniden kurma konusundaki kararını verdi. Bu sırada yaşı yirminin üstünde bulunuyordu. Irak’ın en ileri gelen fakîhi Hammad b. Ebî Süleyman’ın Küfe camiindeki derslerine devam etti. Aynı zamanda oranın başka âlim ve fakîh muhaddislerinden ders dinledi. İmam Azâm’ın, İmam Cafer es-Sâdık ile, Hz. Ömer, Hz.AIi, İbn Mes’ud ve İbn Abbas kollarına mensup bilginlerden ve bunlara ilâveten daha 4000’e yakın din bilgininden hadîs dinlediği de rivayet edilmektedir. Ebû Hanîfe, Hammad’ın da en gözde öğrencisiydi. Hocası bulunmadığı zaman onun yerine vekâlet ederdi. Onun derslerine yaklaşık olarak 10 yıl devam ettikten sonra, bir ara ayrı bir tedris halkası kurmayı düşünmüş, fakat hocasına yaptığı iki aylık vekilliği zamanında verdiği 60 fetvadan yirmisinin hocası tarafından düzeltildiğini görerek, Hammad’ın vefatına kadar onun ders halkasından ayrılmamıştır.

Hammad b. Süleyman’ın Hicrî 120 yılında ölümü üzerine, yaşı kırk dolaylarında olan Ebû Hanîfe, hocasının diğer ileri gelen öğrencilerinin ve arkadaşlarının ısrarlı ricaları üzerine, hocasından boşalan kürsüye geçmiş ve dersleri devam ettirmeye başlamıştır. Zaten Ebû Hanîfe, öteden beri yüksek vekarı, samimiyeti ve ciddiyetiyle kendisini çevresine kabul ettirmişti. Aynı zamanda o, resmî görevlerden ve devlet kapısından uzak kalmaya da azmetmişti. Derin takvasından başka, fıkıhtaki ilham ve sezgi derecesini bulan kavrayışlı bilgisini tatlı ve güler yüzlü bir şekilde, vecizelerle süsleyerek anlatma hususundaki müstesna yeteneği sayesinde kısa zamanda ders halkası dolup taşmaya başladı. İslâm dünyasının hemen her yerinden akın akın gelen öğrenciler ve aynı zamanda halktan dinleyicilerle ders kürsüsü sımsıkı sarıldı. Bazı aralıklarla 30 yıl kadar süren ders ve fetva halkalarında yetişen öğrencilerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan en az 40 kadarının ictihad derecesine ulaştığı bilinmektedir. Halkasında yetişen öğrencilerinin adlan, künyeleri ve şehirlerini gösteren kitaplar yazılmıştır. Ebû Yusuf Yakub b. İbrahim el-Ensarî Zufer b. el-Huzeyl el-Ensâri, Dâvud et-Tâî, Esed b. Amr, Afiyet b. Yezid el-Avdî, Hasan b. Ziyâd, Kasım b. Maan, Ali b. Mushir, Mindel b. Ali, Hibban b. Ali ve Muhammed b. Hasan el-Şeybânî gibi büyük âlim ve müctehidler İmamın halkasında yetişenlerin en büyüklerindendir.

Ebû Hanîfe’nin tedris ve fetva verme hususunda izlediği yol, başka bilginlerin yolundan farklıydı. Onun halkasında iki türlü müzâkere yapılırdı:

1- Öğrenci için izlenen muntazam fıkıh dersleri.

2- Dışardan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular.

Ebû Hanîfe, ele alınacak konuyu ortaya koyar ve mesele açık bir şekilde, tartışmalı olarak müzâkere edilirdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olanlar ve ictihad derecesine yükselenler, düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra sıra Ebû Hanîfe’ye gelirdi. İmam, meseleyi yeniden tasvir ve izah ileten sonra kendi düşünce ve ictihadlarını delilleriyle ortaya koyar ve gerekli düzeltmeler yapılarak cevaplar verildikten sonra, alınan karar, çoğunlukla delillerinden tecrit edilerek, son derece veciz cümlelerle bizzat kendisi tarafından yazıya geçirilirdi. Bu yazılı vecizeler daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir.

İmam Azam, müzâkeresini yeterli görmediği ve olgunlaştığına kanaat getirmediği meselelerin yazı ile tesbitini yasaklardı. Ebû Hanîfe’nin bu ılım halkaları, başta kendilerinin, sonra da arkadaşlarının fıkhî nezâret ve salahiyetleri altında çalışan ilmî bir istişare meclisi niteliğindeydi. İşte böylece İslâm dininin amellerle ilgili bütün talimi yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. İbadetlerden başka aile hukuku, muamelât, hudut, ukûbat, sulh ve cihad hükümleri, miras ve benzeri konuları içeren ve daha sonra kendisinin öğrencisi İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed tarafından tedvin edilip Zahir el-Rivâyât adıyla anılan büyük teliflerin metinleri bu halkalarda karara bağlanmış ve tesbit edilmiş olan konulardır. Rivayete göre İmam’ın huzurundaki ders halkalarında karara bağlanan meselelerin sayısı yarım milyonu bulmaktadır.

Ebû Hanîfe, bir taraftan fıkhın eski olaylara verdiği cevaplardan meydana gelen hükümleri öğrencilerine öğretirken, bir taraftan da yeni olaylara ait hükümleri araştırırdı. Bunun yanında aynı türden olan geleceğe ait bir takım olayların meydana çıkması da mümkün olduğu için, bunlara ait farazî meseleler de Ebû Hanîfe’nin meşgul olduğu konular arasındaydı. İşte böylece yeni bir ictihad kapısından fıkhın külli kaidelerine doğru yürümek için geniş bir yol açılmış bulunuyordu. İmama göre geçmiş, bazı şartlara bağlı olarak bugün (hâl) için örnek teşkil ettiği gibi, gelecek için de örnek olabilirdi. Öyleyse gelecekte çıkması mümkün olan meseleler için cevaplar arayıp bulmakta bir mahzur yoktu; hatta bu zorunluydu. İşte bu surette fıkıh, geçmiş ile hâlin dar çerçevelerini aşarak geleceğe girmiş ve bu yolda geçmiş ve hâlin somut meselelerinden sonsuz geleceğin ideal fıkıh düşüncesine doğru geçilmiş oluyordu. Nitekim böylece Ebû Hanîfe’nin halkasında bulunan fiilî ve teorik hükümler belki yüz binleri geçiyordu. Artık bu kadar çok sayıdaki hükümlerin bir zapt ve rapt altına alınması şart olmuştu. Her gün hacmi artmakta olan meselelerin bazılarının aynı cins ve neviden oldukları görülerek, ona göre tasnif edilebileceği meydana çıkmış oluyordu. Bu suretle fıkıh meseleleri cinslerine göre kitaplara, kitaplar da nevilerine göre bab ve fasıllara ayrılıyor ve başta taharet olmak üzere ibadetler, münâkehat, muamelat, hudut, ukûbât konularıyla devam ediyor ve nihayet miras kitapları olmak üzere sıralanarak fıkıh’ın tedvini Ebû Hanîfe’ye nasip oluyordu.

Fikıh’ı, “insanın leh ve aleyhinde olan, yani iyi veya kötü olan şeyleri bilmesi” şeklinde tarif eden Ebû Hanîfe, bu konuda önce Kur’an ve Hadisten ibaret olan nass’lara başvurur, sonra bu nasslarda hakkında kesin hüküm bulunmayan meselelerde, yine nassın şümul ve gölgesinde kıyâs’a ve ümmetin icmâına bakardı. Sünnet’in Hz. Muhammed (s.a.s.) e dayanmasını tayin hususunda, İmam Azâm’ın kendisine göre, esaslarını üstadlarından aldığı ve Usûl-i Fıkıh’ta ayrıntılı olarak bildirilen özel metodları vardı. Bu metoda göre her an’ane bir sünnet olmayabilirdi. Bundan dolayı İslâm’ın esaslarına ve asıllarına uymayan “haber-i vâhid”leri reddederdi. Doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet’e bağlanamayan meseleler hakkında, iyi ve kötünün, yani mâruf ve münkerin tanınmasında ashabın ihtilâfı görülürse, bunlar arasında kendi görüşüne uygun olan birini tercih eder, fakat kesin olarak bunların sınırları dışına çıkmazdı. Çünkü Peygamber efendimizin sahabelerinden birine dayanan fetva ve hükümler, ya onların kendi ictihad ve görüşleri yahut da Hz. Peygamber (s.a.s.) e dayanan mürsel bir sünnettir. İmama göre, ashabın mürselleri, başkalarının müsnetlerinden daha kuvvetli sayılırdı ve mutlaka bunlardan herhangi birine uymak gerekirdi.

İmam Azam Ebû Hanîfe, bütün ehl-i sünnet tarafından saygı gören dört büyük müctehid mezheb İmamının birincisidir. Gerek kıdem ve gerekse mezhebindeki genişlik ve büyüklük bakımından, kendisine verilen “İmam Azam” unvanına hakikaten lâyık olduğunu göstermiştir. Aslında İslâmiyetin ilk feyizli çağlarında müslümanlar arasından birçok büyük müctehidler çıkmıştır. Fakat onların ictihadlan ve ictihad metodları hakkıyla zabt edilememiş, kendilerine tabi olanlar da bu dünyadan göçünce mezhebleri devam edememiştir, İmam Azam ise, yukarıda anlattığımız metodlarla, mezhebinin kalıcı olmasını sağlayacak çok büyük bir yol geliştirmiş ve dolayısıyla da mezhebi devam edegelmiştir.

İmam Ebû Hanîfe’nin hayatı ve yaşayışı hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır. Onun nezih hayatı, zühd ve takvası, yüksek ahlâkı, üstün ilim ve zekâsı herkes tarafından bilinmekte ve teslim edilmektedir. Bu husustaki bazı olayları okuyucularımıza sunmakta fayda görüyoruz:

Harun el-Reşid, İmam Eû Yusuf’tan İmam Azâm’ın ahlâkını anlatmasını istemesi üzerine İmam Ebû Yusuf: “Hiçbir söz söylemez ki, yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zabt eden (bir melek) hazır bulunmasın”4 ayetini okuduktan ve her söz söyleyenin söylediği şeyi Allah’ın bildiğini belirttikten sonra şöyle dedi: “İmam Azam, Allahü Teâlâ’nin haram kıldığı şeylerin yapılmasını şiddetle engellemeye çalışırdı. Din hakkında bilmediği bir şeyi söylemekten şiddetle kaçınırdı. O, daima Hakk’a itaat olunmasını isterdi. Çokça sükût eder, daima tefekküre dalar ve ilim sahibi olmak için çalışırdı. istenildiği takdirde ilmini ve malını ziyadesiyle harcamaktan çekinmezdi. Hiçbir kimseyi hayırdan başka bir şeyle anmazdı.”

Zehebî’nin “Tezkiretü’l-Huffâz” adlı kitabında şu satırlar yer alır: ‘İmam Azam, gerçek bir önder, müteverrî, âlim, müteabbid, büyük şan sahibi bir zattı. Sultanın atıyyelerini kabul etmez, bizzat kendisi ticâretle uğraşıp kazanırdı.”

İmam Azam gerçekten de son derece müteverri idi. Belki bir hükümde kusur ederim diye kadılığı kabul etmemişti. Aslında seleften birçok kişi de kaza mevkiinde bulunmaktan kaçınmışlardı. Çünkü gerçekten de, insanlar arasında adaleti hakkıyla temin oldukça güç ve manevî sorumluluğu gerektiren bir görevdi. İmam Azam ise, aynı zamanda büyük bir müctehid idi ve bütün zamanını ictihad için harcıyor, yüzlerce öğrenci yetiştiriyordu. Böyle bir görev üstlenmiş bir insan kaza işleriyle bağlanarak ilim ve ictihad alanındaki çalışmasını kısmen de olsa sekteye uğratamazdı. Buna rağmen hem Emevîler ve hem de Abbasîler tarafından göreve zorlanmıştı. Acaba bunun sebepleri nelerdi? Bu konuda bazı tarihî görüşler vardır:

Bazılarına göre İmam Azam, zamanın bütün icraatına, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde bakıyor, fakat istediği şartları göremediğinden üzülüyordu. Bunu hisseden ve bir vehme kapılan idareciler ise İmamı hesaba çekmek ve başında bulunduğu topluluğu dağıtmak için bahane arıyor, ona kabul etmeyeceği bir görev teklif ediyor ve bundan kaçınmasını bahane ederek kendisine eziyette bulunuyorlardı. Hatta bazıları İmam Azâm’ın Emevîlere karşı kıyam etmek isteyen Hz. Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd taraftarı olduğunu ve ona yardım ettiğini söylüyorlardı. Bu yüzden Emevî valisi İbn Hubeyre’nin işkencesine mâruz kalmıştı.

İmam Azâm’ın Abbasîler zamanında da Hz. Ali’nin torunlarından Muhammed ve İbrahim’e mütemayil olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ebû Cafer Mansur, bu sebeple İmam Azâm’a düşmanlıkta bulunmuştur. Ancak bu rivayetin doğru olmadığı görüşünü de savunanlar vardır. Bunlara göre Ebû Cafer Hicrî 145 yılında Bağdat şehrini kurmaya başlamış ve 149 yılında tamamlamıştı. Burası İslâm’ın önemli ve en büyük merkezlerinden birisi olacaktı. Dolayısıyla bu merkezde kadı olacak kimsenin de Ebû Hanîfe gibi büyük bir müctehid olması gerekiyordu. Fakat Ebû Hanife’nin bu göreve yaklaşmaması Ebû Cafer için büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Nitekim Ebû Cafer Mansur, Ebû Hanîfe’nin görevi kabul etmeyeceğini bile bile, onun kadı olmasında ısrar etti. Fakat bunu kabul etmeyen İmamı hapsettirip işkence yaptırdı. Sağlık durumu bozulunca hapisten çıkardı, fakat vetva ve derslerinden menetti. Ebû Hanîfe ise kısa bir süre sonra Allah’ın rahmetine kavuştu. (H.150/M.767)

İmam Azam Ebû Hanîfe değeri çok yüce olan bir bilgindir. Onun meydana getirdiği ictihad müessesesi İslâm âlemi için bir rahmet vesilesi olmuştur. Adı da müslümanlar arasında hayır, rahmet ve şükranla anılmakta, bugün dünyanın çeşitli yerlerinde onun kurduğu mezhebe mensup milyonlarca insan yaşamaktadır.5


İMAM ŞAFİÎ


Kendi adına izafeten Şafiî mezhebinin kurucusu olan İmam Şafiî’nin asıl adı Ebû Abdullah Muhammed b. İdris eş-Şâfiî el-Kuraşî’dir. Dört büyük mezheb İmamı arasında nesebinin Kureyş’e dayanmasıyla seçkin bir yere sahiptir. Büyük dedesi Safi, gençliğinde Rasûl-i Ekrem’e ulaşmıştır. Onun babası Saib de Bedir gazvesinde İslâmiyeti kabul etmiş muhterem bir sahabidir. Annesi ise, bir rivayete göre İmam Hüseyin hazretlerinin torunu Abdullah’ın kızı Fâtıma, diğer bir rivayete göre ise Ümmü Habibe-i Ezdiyye’dir.

Kaynakların belirttiğine göre İmam Şafiî, Hicrî 150/M.767 yılında Şam beldelerinden Gazze’de; diğer rivayetlere göre de Askalan veya Yemen’de doğmuş, yetim kalmış, daha iki yaşındayken annesi tarafından Mekke’ye götürülmüş, orada büyümüş, bir ara Medine’ye gitmiştir. 20 yaşlarında Mâlik b. Enes’ten, onun ölümüne kadar dersler almıştır. Şafiî daha sonra Yemen’de bir memuriyet aldı. Burada gizlice Zeydî İmamı Yahya b. Abdullah’a biat ettiği için, diğer Alevîlerle birlikte tutuklanarak Halife Harun Reşid’in yanına Rakka’ya götürüldüğü rivayet edilir. Ancak halife onu serbest bıraktı. Biri Hicrî 184 ve diğeri de 195 yıllarında olmak üzere iki defa Bağdat’a gitti ve toplam iki yıl orada kaldı. Buradan tekrar Mekke’ye geldi, iki yıl kaldıktan sonra 199 yılında Mısır’a giderek Füstat bölgesine yerleşti.

İmam Şafiî, daha dokuz yaşındayken Kur’an-i Kerim’i hıfzetmiş, genç yaşlarda Mekke müftüsü Ebû Hâlid Müslim İbn Halid’den fıkıh dersleri almıştı. Biraz sonra İmam Mâlik’e ulaşarak ondan da fıkıh ve hadîs dersleri okudu. Daha sonra Irak’a giderek İmam Muhammed Şeybânî’den de fıkıh dersleri aldı ve Kitab el-Hücce gibi eserlerini burada yazdı. Bu sırada İmam Muhammed’in kitaplarını okumuş, onları istinsah ederek incelemişti. Süfyan İbn Uyeyne, Abdülaziz İbnü’l-Mâçişûn gibi bilginlerden de hadîs dersleri aldı.

İmam Şafiî yalnızca mevcut olan fıkıh malzemesini elden geçirmekle kalmamış, fıkıh ilminin temellerini ve usullerini de araştırmıştır. İmam Şafiî bu yüzden Usûl-i Fıkh’ın kurucusu olarak kabul edilmektedir.

İmam Şafiî, çok genç yaşlardayken arap diline, şiir ve tarihine büyük bir vukûfiyet kazanmıştı. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’i hakkıyla anlamak ve ahkâmına güç yetirebilmek konusunda eşi az bulunur bir müctehiddi. Dolayısıyla İmam Şafiî kuvvetli bir müfessirdi. Bu büyük İmamın Kur’an âyetlerinden ne kadar büyük bir itina ile ahkâmlar çıkarmış olduğuna “Kitâbü’1-Ümm” adlı kitabı tanıklık etmektedir.

İmam Şafiî, aynı zamanda büyük bir muhaddisti. Daha yirmi yaşındayken İmam Mâlik’in “Muvattâ”sını bütünüyle ezberlemiş, o büyük müctehidin huzuruna girince, kitabını baştan sona kadar ezberinden okumuş, gerek hıfzındaki kuvvet ve gerekse dilindeki fesahat ve talâkatle İmam Mâlik’in takdir ve teveccühlerini kazanmıştı. O, birçok muhaddislerle bir arada bulunmuş, özellikle bir bakıma öğrencisi ve bir bakıma da hocası olan İmam Ahmed İbn Hanbel ile hadîs-i şerif müzâkerelerinde bulunmuştur. Fakat zamanının büyük kısmını tedrise ve içtihada hasretmiş olduğu için, hadîs-i şeriflere ait mahfûzâtı, başka bir kısım muhaddisler derecesinde olamamıştır. Hadislerin râvilerine ve kuvvet derecelerine hakkıyla vakıftı ve rivayetlerinde bazı eksiklikler buludan hadisleri kullanmaktan şiddetle kaçınırdı.

İmam Ahmed b, Hanbel’in oğlu Abdullah şöyle demiştir: “Ben babama Şafiî’nin nasıl bir insan olduğunu sordum. Çünkü ona çok dua ediyordu. Babam dedi ki: Şafiî dünya için güneş ve insanlar için sağlık mesabesindedir. Bak, hiç bunların yerine geçecek bir şey var mıdır?”

İmam Şafiî hazretleri ictihadlarında Kur’an-ı Kerim’e, Hz. Peygamberin Sünnet’ine, îcmâ’a, sahabe-i kiramın sahih sözlerine ve kıyasa dayanmıştır. Ashabın ihtilaflı sözlerini, istihsanı ve maslahat-ı mürseleyi birer delil olarak kabul etmemiştir. Şöyle ki: İmam Şafiî, fıkhî hükümleri önce Kur*an-ı Kerim’den çıkarmaya çalışırdı. Aradığı meseleyle ilgili olarak Kur’an’da bir delil bulamazsa Hadîs-i Şerife ve icmâa müracaat ederdi. Bunlarda da bir şey bulamazsa ashabı kiramın ittifak ettikleri sözlere başvururdu. Münker olmayan ve rivayetinde töhmeti gerektiren bir durum bulunmayan zayıf hadisi ve mürsel hadîsi bile kıyastan daha üstün tutardı.

İmam Şafiî hazretleri, diğer mezheblerce kabul edilmiş olan “istihsan’ı da bir delil olarak kabul etmemiştir. Bilindiği gibi İhtihsan; hakkında nass bulunmayan meselelerde ve olaylarda zorluk ve maslahat dikkate alınarak ona göre hüküm vermekten ibarettir. Diğer mezheblerin birçok toplumsal olayın çözüme bağlanmasında bir hal çaresi olarak gördükleri istihsanı delil olarak kabul etmeyen İmam Şafiî: “îstihsan’da bulunmak isteyen, kendisinin sâri olmasını murad etmiş olur” demiştir.

İmam Şafiî’nin ictihad ettiği meseleler yeni mezheb ve eski mezheb olarak iki kısma ayrılmıştır. Onun Hicrî 195 yılında Bağdat’a gittiği vakit eski mezhebini neşrettiği görülür. Sonra Bağdat, Cezîre, Şam, Mısır gibi gezip dolaştığı yerlerde birçok büyük muhaddislerle karşılaşmış ve bir kısım sahih hadîsleri daha öğrenmiştir ki, bunları menfaatlerin celbi ve mefsedetlerin defi hususlarındaki bazı rey ve ictihadlarını tadil etmekte kullanarak Füstat’da yeni mezhebini neşretmiştir. Kısacası bu büyük İmam da, kendi ictihadlarına göre müstakil bir fıkhî mezheb meydana getirmiştir.

İmam Şafiî’nin başlıca eserleri şunlardır: Ahkâmü’l-Kur’an, Es-Sünen, Îhtilâfü’l-Hadîs, Er-Risâle fi’1-Usûl, EI-Mevâris, Kitâbü’1-Ümm, Müsnedü’ş-Şâfiî, Edebü’1-Kâdı, El-Eşribe, Fezâil-i Kureyş, Es-Sebku ver-Remy.

İmam Şafiî’nin mezhebi doğuda ve batıda yayılmış, milyonlarca müslüman kendisini İmam olarak kabul etmiş, hatta bilfiil ictihad gücünü kendisinde taşıyan birçok büyük fakîhler bile onun açtığı ictihad yolunu takip etmişlerdir. Meşhur muhaddislerden Ebû Nuaym ve daha birçok kimseye göre: “Kureyş’in âlimi yeryüzünü ilimle dolduracaktır” hadîs-i şerifindeki “âlim’den muradın İmam Şâfıî olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu durum İmam Şafiî ile gerçekleşmiştir. Gerçi Kureyş’ten birçok âlim ortaya çıkmıştır, ancak İslâm dünyasının her tarafında yaygın hale gelen bir mezhebin kurucusu olmak şerefi İmam Şafiî’ye nasip olmuş ve yine onun yazdığı kitaplar büyük bir kabul görmüştür.

İmam Şafiî hazretleri Hicrî 204 (Milâdî: 819/820) yılında Mısır’da vefat etmiştir.6


İMAM MÂLİK



Tam adı Ebû Abdullah Mâlik b. Enes b. Ebî Âmir b. Amr b. el-Hâris b. Geymân b. Hüseyl el-Asbahî olan Mâlik b. Enes’in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle bitlikte Hicrî 90 ile 97 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Ancak kaynaklar daha çok 93 (Milâdî: 712) yılında doğmuş olabileceği üzerinde dururlar. Medine’de dünyaya gelen İmam Mâlik b. Enes, burada büyümüş ve yetişmiştir.

Tebe-i Tabiînden olan İmam Mâlik, tabiînden birçok fukahâya yetişmiş, gençliğinden itibaren ilim sahasına atılmış, üç yüzü tabiînden, altı yüzü de onların tabiîlerinden olmak üzere dokuz yüz şeyhten hadîs-i şerif ahzetmiştir. Bunlar arasında Yahya İbn Said, Nâfi, Zührî, Makburî, Abdullah İbn Dinar, Hişam İbn Amr, Zeyd İbn Eşlem, Rebia İbn Abdurrahman gibi zatları sayabiliriz.

İmam Mâlik hemen bütün hayatını Medine’de geçirmiştir. Bu hususta elde bulunan kronolojik kesin delil, kendisinin Hz. Ali ailesine mensup hilâfet müddeîsi Muhammed b. Abdullah’ın 145 yılındaki isyanına karıştırılmış olmasıdır. Daha 144 yılında, Halife Mansur, onu Mekke’deki Hassânîlere göndermiş ve hilâfet iddiası ile itham edilen Muhammed ve İbrahim b. Abdullah adındaki kardeşleri işletmişti. Bu kendisinin genel bir saygınlık kazanmış olduğunu ve hiç olmazsa siyaset bakımından hükümdara düşman olmayan bir tavır takındığını gösterir. Bir de iki kardeşin hapsedilmiş olan babaları Abdullah’tan müsadere edilen mallarla temin edilen gelirin kendisine verilmesi suretiyle hizmetinin bedeli ödenmişti. Vazifesi başarıyla sonuçlanmadı ve 145 yılında Muhammed Medine’yi zabt edince, İmam Mâlik bir fetvasında, Mansur’a yaptığı biatin kendisini vicdanen herhangi bir şeye mecbur etmediğini, çünkü bu biatin zorla alındığını ilân etti. Bunun yanında İmam Mâlik ayaklanmaya katılmadı ve evinde kalmayı tercih etti. Ayaklanmanın başarısızlığa uğraması üzerine 147 yılında Medîne valisi Cafer b. Süleyman tarafından kırbaçla dövülmek suretiyle cezalandırıldı. Bunun sonunda da omzunda bir sakatlık kaldı. Daha sonra halife onunla barışmış olmalı ki, Mehdî, Mekke’de Harem inşaatıyla ilgili olarak onun da görüşünü almıştır. 179 yılında da Halife Harun el-Reşid hac münasebetiyle gelip onu görmüştür.

İmam Mâlik Hicrî 179 yılında (Milâdî: 795/796), kısa bir hastalıktan sonra Medîne’de vefat etti. Bu sırada yaklaşık 85 yaşındaydı ve Bakî mezarlığına defnedildi.

İmam Mâlik’in belli başlı eseri Kitâb el-Muvattâ’dır. Zeyd b. Ali’nin Kitâb el-Mecmû’u istisna edilecek olursa, bugüne kadar gelmiş olan en eski müslüman hadîs kitabıdır. Bu eserin amacı, Medîne’de ve Medîne çevresinde yaygın bir halde bulunan sünnetçe kabul edilmiş icmaa göre, dinin kanun ve hukukunun, menâsik ve amellerinin tam bir tablosunu çizmek, sünnet ve icmâ’dan hareket ederek henüz tesbit edilmemiş olan her şey için nazarî bir kıstas vermektir. Abbasîlerin ilk dönemlerinde bile, en basit meselelerde dahi birtakım fikir ayrılıkları ortaya çıkıyordu. İşte bunlar arasından “bastırılıp düzeltilmiş” (ki el-muvatta kelimesi de bu anlama gelmektedir) bir yol göstermekte ayrı bir pratik fayda bulunmaktaydı, İmam Mâlik bu kitabıyla Medine’de örf haline girmiş olan kanunu sistem haline getirip tedvin etmek istiyordu.

İmam Mâlik’in Muvatta’dan başka eserler yazıp yazmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü bu konuda yazılan ilk kaynaklarda mesele müphem bir tarzda ele alınmaktadır. Ona isnat edilen eserler iki kısma ayrılır:

   a) Fıkha dair eserler,
   b) Muhtelif konularda yazılmış eserler.

Fıkha dair eserler arasında Abdullah b. Abdülhakem el-Mısrî tarafından nakledilmiş olan Kitab el-Sünen veya el-Sünne’den, Abdullah b. Abdülcelil tarafından rivayet edilen Kitâb el-Ezkiyâ’dan ve Hâlid b. Nezzâr ile Muhammed İbn Mutarrif tarafından rivayet edilen bir Risale fi’l-Fetva’dan söz edilmektedir. Ayrıca “Tefsir”, “Risale fi’l-Kader vel-Redd alâ’l-Kaderiyye”, “Kitâb el-Nücûm” ve “Kitâb el-Sirr” adlı kitaplarının bulunduğu da rivayet ediliyor ki, bütün bunların ona ait olduğu kesin değildir.

İmam Mâlik, yaşadığı dönem bakımından, fıkıhta kıyasın devamlı ve esas halinde olmayıp, ancak ârîzî olarak elde edilmesi istenen bir delil için kullanıldığı bir safhayı, yani İslâm’daki hukukî düşüncenin henüz bir hukuk ilmi haline gelmediği bir safhayı temsil eder. Mekân bakımından da o, İslâm hukukunun kesin temellerinin atıldığı Medine’nin temsilcisidir. Muvatta ile amaçladığı şey, dinî ve ahlâkî düşünceleri bütün hukukî hayata sindirmekti. Eski İslâm hukukunun özellikleri, meselelerin ortaya konulması kadar, hukukî konuların bünyesinde de açıkça görülmektedir. Medîne halkının ittifaklarına da büyük bir önem verilmektedir.

İmam Mâlik de, diğer mezheb İmamları gibi en başta Kur’an-ı Kerim’i, sonra Hz.Muhammed (s.a.s.) in sünnetini, icma-ı ümmet’i ve kıyası şer’î delil olarak kabul etmektedir. Bu arada dayandığı esaslar arasında Medîne halkının ittifak ettikleri meseleleri, çeşitli adlar verilen başka esasları da sayabiliriz. Medînelilerin ittifak ettikleri şeyler icmâ’dan ayrı olarak bağımsız bir delil olarak kabul edilir. Çünkü onlar Rasülullah (s.a.s.) in fiil ve sözlerine başkalarından daha fazla vâkıftılar. Mâliki mezhebinde “maslahat-i mürsele”de göz önünde bulundurulur. Bu, hakkında belirli bir şer’î hüküm bulunmayan bazı meselelerde kendisine müracaat olunacak hususlardır. O hadise hakkında maslahatın gereklerine göre hüküm verilir. Böylece o hüküm de başıboş bırakılmamış olur. Bu delil Hanefî mezhebinin kabul ettiği “istihsan” mesabesindedir.

Mâlik b. Enes hazretleri, ehl-i sünnet arasında kabul edilen dört büyük mezhebten birinin, yani Malikî mezhebinin kurucusudur. İmam Şâfıî: “Âlimler anılınca, İmam Mâlik bir yıldızdır. Eğer İmam Mâlik ve İbn Uyeyne olmasaydı Hicaz’ın ilmi söner giderdi” diyor.

Zehebî, “Tabakâtü’l-Huffâz” adlı kitabında şöyle der: “İmam Mâlik de bir takım menâkib toplamıştır ki, bunların başkalarında böyle içtima etmiş olduğunu bilmiyorum: Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin ve anlayış, pek geniş bir ilim, doğru rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i nebeviyeye ittiba, fıkıhta, fetvada ve kaidelerin sıhhatında herkesin önünde bulunmak…”

İmam Mâlik hazretleri, Peygamber efendimize karşı çok büyük bir muhabbet beslerdi. Medine içinde hep yaya yürür, hiçbir zaman hayvana binmezdi. Halbuki yeteri kadar serveti vardı. Bir gün İmam Şafiî hazretleri bunun sebebini sormuş, o da şöyle cevap vermişti: “Bir mübarek belde ki, onun toprakları içinde Nebiyyi Zîşanın muhterem cismi medfun bulunmaktadır. Ben orada nasıl olur da hayvana binebilirim.”

Aynı zamanda İmam Mâlik, Medîne-i Münevvere’ye karşı da büyük bir bağlılık gösterirdi. Hatta Harun Reşid kendisini hilâfet merkezi olan Bağdat’a davet edince: “Ey Mü’minlerin emiri, Rasûlü Ekrem (s.a.s.)

“Benden sonra bazı kimseler dünyayı tahsil için Medine’den çıkacaklardır. Fakat eğer bilirlerse Medine onlar için daha hayırlıdır” buyurmuştur. Diğer bir hadîslerinde de:

“Medîne habis olanları kendi sahasından dışarıya atar” buyurmuşlardır.

“Artık ben nasıl Medine’den dışarı çıkabilirim” cevabını vermiştir.

Harun Reşid, oğlu Emin ile Me’mun’u hadîs dinlemek için İmam Mâlik’in meclisine göndereceğini söylemiş. İmam da bunu şu şartla kabul etmişti: “Evet, buyursunlar. Fakat nerede yer bulurlarsa orada otururlar. Yoksa biz halife oğullarıyız diye halkın boyunlarına basarak meclisin ortasına geçmeye çalışmasınlar”. Emin ile Me’mun bu şartlarla İmam’ın derslerine devam etmiştir.7


İMAM AHMET BİN HANBEL


Dört büyük İslâm mezhebinden Hanbelî mezhebinin kurucusu olan ve İbn Hanbel adıyla tanınmış olan Ahmed b. Muhammed Hanbel Hicrî 164 (M.780) yılında Bağdat’ta doğdu. Gerek Bağdat’taki tahsili esnasında ve gerekse tahsil amacıyla Irak, Suriye ve Hicaz’dan Yemen’e kadar yaptığı seyahatlerde bütün çalışmasını hadîs tetkikine ayırdı. Memleketine dönüşünde İmam Şafiî’den fıkıh ve fıkıh usûlü dersleri aldı. Dini telâkkileri, itikatta olsun, amelde olsun, İslâmın ilk devrindeki ananelerle kesin bir şekilde teayyün etmişti.

Ahmet İbn Hanbel, birçok büyük âlimle karşılaşmıştır. Bunlar arasında İmam Şafiî, Süfyan İbn Uyeyne, İbrahim İbn Sa’d, Cerir İbn Abdülhamid, İmam Ebû Yusuf, Yahya el-Kattan, Velid İbn Müslim, Vekî, Yezid İbn Harun, İsmail İbn Uleyye ve Abdürrezzak gibi büyüklerden hadîs ve fıkıh öğrenmiştir. Kendisinden de İmam Buharî, İmam Müslim, Ebû Davud, Ebû Hatim-i Razî, Hasen İbn Musa, Begâvî, İbn Ebi’d-Dünya, Osman İbn Saidi’d-Dârimî gibi ünlü İslâm bilginleri rivayetlerde bulunmuşlardır.

Ahmet İbn Hanbel, büyük bir müfessir ve yüksek bir muhaddistir. Oğlu Abdullah tarafından takrirlerinden toplanıp ilâvelerle genişletilen ve 29.000’e yakın hadîsi ihtiva eden büyük bir hadîs külliyatı “Müsned” çok şöhret kazanmıştır. Zamanında hadîs ilmi tedvin edilmiş, hadislerin mertebeleri belirginlik kazanmış, birçok kuvvetli muhaddisler yetişmişti. Ahmed b. Hanbel bütün bu hadisleri görmüş, incelemiş, hafızasına nakşetmiş ve meşhur kitabını da böylece meydana getirmişti. Kitabındaki 29.000 civarındaki hadîsleri 700.000 hadîs arasından seçtiği rivayet edilmiştir. İmamın, Müsned’ten başka namaz erkânı ve adabına dair “Kitâb el-Salât ve mâ yelzem fîhâ” adlı bir eseri daha vardır. Öte yandan hapiste yazmış olduğu “el-Redd alâ’l-Zenâdıka ve’l-Cehmiye fî mâ şekkât fîhi min müteşâbih el-Kur’an” adlı eseri cedel mâhiyetinde bir eserdir ve Hanbelî ulemâsı tarafından sık sık zikredilmektedir. “Kitâb Tâat el-Rasûl” adlı bir kitabında da Kitâb ile Sünnet arasında bir çelişki görüldüğü zaman izlenecek yolu göstermektedir. Dinî inanç ve kanaatlerini de “Kitâb el-Sünne” adlı eserinde topluca açıklamıştır.

Ahmet İbn Hanbel, fıkhî hükümlerde azimet yolunu seçmiştir. İctihadlarını Kur’an-ı Kerim’e, sahih ve merfû hadîslere, Ashab-ı Kiram’ın sözlerine dayandırmıştır. Ashab-ı Kiram’ın sözlerini rey ve kıyasa tercih ederdi. Ancak bu esasa aykırı olmaması halinde rey ve kıyas yoluyla da hükümler çıkardığı olurdu. Maslahat-i Mürsele’yi de bir delil olarak kabul etmiştir.

İbn Hanbel, merfû hadîslere aykırı olan bir şeye iltifat etmezdi. Sahabenin fetvalarıyla amel eder ve bunlar arasında ihtilaflı olan meselelerde Ki-tab ve Sünnet’e en yakın gördüklerine sarılırdı. Bir konuda diğer türden hadîsler bulunmadığında mürsel denilen hadîs ile hasen kabilinden saydığı zayıf hadîslerle de amelde bulunurdu. Rivayetinde töhmet bulunan zayıf hadîsleri ise terk ederdi.

İmam Şafiî onun hakkında şöyle demiştir:

“Ben Bağdat’tan çıkarken, orada herkesten daha fâzıl, daha âlim, daha fakîh bir halef olarak Ahmed b. Hanbel’i bıraktım.” Bir başka rivayete göre İmam Şafiî:

“Ben Ahmet İbn Hanbel ile Süleyman İbn Davudi Hâşimî’den daha akıllı kimse görmedim” demiştir.                   Ebû Hatim şöyle demiş:

“Ahmet İbn Hanbel’i seven bir insan gördün mü bil ki, o insan sünnet sahibidir.”

Halife Me’mun, Mu’tasım ve Vâsık zamanlarında akaidin Mutezile mezhebine göre tayini ve bunun devlet tarafından bir bakıma resmî mezheb haline çıkarılması üzerine, diğer başka âlimlere birtakım işkenceler de yapılmıştır. İmam Hanbel de, diğerleri gibi, bir itikad sorgusuna (mihne) çekildi, prangaya vurularak Me’mun’un yanına götürülürken, yolda halifenin ölüm haberini aldı. Bu halifenin halefi döneminde de bedenî ceza ve hapislere sabırla tahammül etti ve inançlarında en küçük bir fedakârlıkta bulunmadı. Ancak Mütevekkil zamanında devletçe Ehl-i Sünnet’e dönüldüğü için artık çektiği meşakkatler sona erdi. Halife tarafından taltif edildi. Kendi haberi olmadan ailesine maaş bağlandı. Hz. Peygamber’in sünnetine karşı sarsılmaz bağlılığı, etrafında büyük bir talebe kalabalığının toplanmasını sağladı.

Ahmed b. Hanbel hazretleri âbid, zâhid, yüksek seciye sahibi olan nezih bir insandı. Fakir olarak yaşamayı bir nimet sayar, “insana az bir mal yetişir, çok mala gerek yok” derdi. Kendisine yöneltilen servet ve riyaseti her zaman reddetmiştir. H. 241 yılında (Milâdî: 855) Bağdat’ta vefat etti.8

Bu konuyu yazdır