| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Ben Müheymin Olamadım Amma, Siz Olabilirsiniz |
|
Yazar: RasitTunca - 07-09-2018, 03:58 PM - Forum: Sizlerin Başından Geçenler
- Yorum Yok
|
 |
Ben Müheymin Olamadım Amma, Siz Olabilirsiniz
Sen hiç ölmek üzere kurumak üzere olan bir çiçeğe bir güle su verip, onun hayata yeniden tutunmasını canlanmasını sagladınmı? bundan seneler önce uzak bir memlekette calişmaya gidiyorum, ve orada bir oda kiraladım orda kalıyorum, ve birgün işden geldim ve, ibadetimle, yemekle falan ugraşıyorum, cam yarım acık, bir kuş sesi geliyor : "cakcik cuk,cakcik", ben duyuyorum, amma ne oluyor diye camdan (Pencereden) bakmak, bir türlü aklıma gelmedi. Az sonra, farkında olmadım, ses susmuştu, az sonrada ben, biraz hava alayım ve, cayır cimene bakayımda, gönlüm ferahlasın diye, camı (pencereyi) acdım, ve camdan aşagı bakdım ki, bir serce yada bir bülbül yagmursuyu bidonuna düşmüş, ve su iceyim derken, icine düşmüş ve, cıkamamış ve bogulmuş, meger ses, o ses o imiş, imdat diyormuş amma, ben angutluk edip, o an bunu anlamadım, ben kuş dili bilmem be Ey Yar, Ey Salik, Ey Sofi, Ey Sofiyem, o yüzden, bilseydim, belki onun "imdat! yardım et! boguluyorum dediklerini duyar, bahceye cıkar, onu hayata döndürürdüm. Bazen ecel geldimiydi, Allame olsan, veya Peygamber olsan, veya,mehdi olsan, yardım edemezsin. Cünkü senin makamin henüz o kivama ermemişdir cünkü. Ey Sofi, o yüzden adımlarına dikkat et, ve bir damla su için canından olma, su icilecek ve, icilmyecek yeri ayırt et artık, yine Ben bir damla aşk şarabından iceyim derken, bazılarının canına sebeb olmakdan korkarım. Bak bazıları benim erişemeyecegim kadar uzak bir yerdeler, halbuki penceremden bakınca, görecek kadar da yakınlar amma, bak bazen mehdi olsan evliya olsan,.. yetişemezsin, o kuşa oldugu gibi. Ey bülbül hayata küsme, ve aynı ışık kelebeklerinin, yanma pahasına, lambaya yahut da muma dogru saldirmalari gibi sevdigine saldırma, nede küsme, bak diyorum ya ben bile yetişemedim, o (Bülbül) ne diyor, ben bilemedim, o na HIZIR bile olamadım, yani el-Müheymin işde bende tecelli edecekti o an amma biz henüz o zaman daha ermemişdik o an, Elmüheymin nedir işde HIZIR olma hikmeti, amma ben o an o isimin esmanın manasını henüz bilmiyordum, bak Sofi/Sofiye! sen sen ol suya düşmüş bir sinek, bir kelebek, bir karinca görürsen o aşkin, sevdicegin için ve MEHDi AŞKINA , sen o nlara yetiş ve, o nu Kurtaran, meded eden HIZIRI ol, bu daha yolun başlangici, ve onu bogulmakdan kurtar, kurumaya yüz tutmuş bir cicek mi gördün, biraz su ver, agzı kurumuş bir hayvanmı gördün, biraz su ver, aclıkdan eti kemigine deymiş, yapışmış bir hayvanmı gördün, bir dilim ekmegin varsa, yarısınıda böl o na ver. sen müheymin ve HIZIR cübbesini giy ve, şefaat etme yetkisini al, cebbar ol biraz, Ey sofi! o an Ben bak olamadım, bazen, bazen, bazen işde,........belki biraz daha cırpınsa idi o kuş, biraz daha sabredip dayanabilse idi, ben pencereyi acacakdim, ve görecektim o nun halini, ve belki HIZIR olup kurtaracaktim O nu. Amma kader işde, bazen ne hiziriliga, ne vezirlige, ne de mehdilige taakat bırakmıyor, insanız ve Ey Sofi/Sofiye! insan etten kemikden kandan, insanin Rabbi olmasa, insan aciz varlık, Rabbimiz Cenabı Allah ise yüce varlık, ve yaratan, her an herkesten haberdar olan, biz ise, ancak onun haber ettiklerini, bildirdiklerini bilebiliyoruz, yoksa, o haber etmezse, işde yapacak birşey de, bir bilgide yok.
işde Raşidi Tarikatinda HIZIRLIGA cıkma makamı burasıdır, bak bende bir oldu, iki oldu, sende kac defa olacak, o gecitten köprüden gecerken başarirsan, Tarikatin pirini aramak için, gözlerini yum, 13 estagfirullah de, ve olan biteni, icindeki kalp dilinden, ona hem hal et, anlat ki, ve birde isim ve yer ve konumda bildirki, kimler o makama bu sene cikmiş, yada cikamamiş bilelelim.
Başağaçlı Raşit Tunca
~2009 Senleri Hatırası
Schrems, 24 Şubat 2018 Pazartesi
Original Kar©glan
|
|
|
Zekat Hakkında Detaylı Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 12:11 PM - Forum: ibadetlerimiz Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Zekat Hakkında Detaylı Bilgiler
ZEKAT
Kelime anlamiyla zekat; temizlik, artmak, bereketli olmak, iyi ve düzgün olmak manasina gelir.
Dini anlamiyla ise; nisap miktari zenginlige sahip olan Müslümanin Allah’in hakki olanlara verilmesini emrettigi belli miktarda mali vermesidir.Veren kimseyi cimrilik kirlerinden ve günahlardan temizledigi ve malinda berekete vesile oldugu için, kelime manasi ile dini manasi arasinda bir bag vardir.
Örfde, mecburi olmayan küçük bagislar için kullanilan sadaka kelimesi de, Kur’an’da ve hadiste zekat manasinda kullanilmistir.
Zekatin Hükmü
Zekat, hicretin ikinci yilinda, Ramazan orucundan sonra farz kilindi, Islam’in bes sartindan birisidir.Kur’an-i Kerim’de zekati emreden pekçok ayet vardir.Bunlardan birisi:
“Iman edip iyi isler yapan, namaz kilan ve zekât verenler var ya, onlarin mükâfatlari Rableri katindadir. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” mealindeki Bakara Suresi, 277. ayetidir. Bu ayette beraber zikredilen namaz ve zekat kelimeleri Kur’an-i Kerim’de ayni ifade ile birçok yerde daha tekrarlanmistir.Bu ayetlerden bir kismi sirasiyla: Bakara Suresi 177. ve 271.,Enam Suresi 141., Tevbe Suresi 11. ve 60., Enbiya Suresi 73., Nur 37., Beyyine Suresi 5. Ayetleridir.
Iki Cihan Serveri Efendimiz (s.a.v)’in de bu konudaki hadislerinden birkaç örnek verelim:
“Islam, bes esas üzerine kurulmustur:Allah(c.c)’ dan baska ilah olmadigina ve Muhammed (s.a.v)’in Allah’in peygamberi olduguna sehadet etmek, namaz kilmak,zekat vermek,Ramazan orucunu tutmak ve hacca gitmektir” (Tirmizi Iman-3; Buhari Iman-1;Müslim Iman-21)
“Mallarinizi zekat ile koruyunuz.Hastaliklarinizi sadaka ile iyilestiriniz, bela dalgalarini dua ve niyaz ile karsilayiniz” (Büyük Islam Ilmihali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Yay.,Sy.435)
Zekatin dinimizdeki yeri nedir?
Zekat, dinin diregi olan Namaz ibadetinden hemen sonra gelmekte ve birlikte zikredilmektedir.Ikisinin birbirine baglanmasinin en mühim hikmeti, namazin dinin diregi, zekatin ise Islam’in köprüsü olmasidir.Namaz, dini koruyan, zekat asayisi temin eden Ilahi iki esastir.
Ebedi saadetin basta gelen sartlarindan biri olan zekat,öylesine kuvvetli bir iman asametidir ki; müminlerle kanli çarpismalara giren müsriklerin tevbe edip namaz kilmalari ve zekat vermeleri halinde , savas halinin kalkacagi ve eski müsriklerin bu alametlerle birlikte müminlerin din kardesi vasfini kazanacaklari bildirilmistir.( Tevbe Suresi 5.Ayet – “Haram aylar çikinca müsrikleri buldugunuz yerde öldürün; onlari yakalayin, onlari hapsedin ve onlari her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eger tevbe eder, namazi dosdogru kilar, zekâti da verirlerse artik yollarini serbest birakin. Allah yarligayan, esirgeyendir.” )
Zekatin dindeki ehemmiyeti içindir ki; Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) ‘nin vefatindan sonra halife seçilen Hz.Ebu Bekir (r.anh) , zekat vermeyenlerle savasmis ve bununla ilgili olarak söyle söylemistir:
“Allah (c.c) ‘ a yemin ederim ki, namazla zekatin arasini ayiranlarla mutlaka savasacagim . Çünkü zekat mali bir haktir.Allah(c.c) ‘a yemin ederim ki;Resulullah (s.a.v) ‘a vermis olduklari bir deve yularini dahi bana vermezlerse ,bu sebeble onlarla mutlaka savasirim” (Ebu Davud – Zekat:1)
Zekat Vermemenin Mesuliyeti
Gerek ayetlerde gerekse de hadislerde farz olan zekati vermeyenler siddetle tehdit edilmislerdir .Kur’an-i Kerim’de Ali Imran Suresi 180.Ayetinde “Allah’in, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasinlar ki o, kendileri için hayirlidir; tersine bu onlar için pek fenadir. Cimrilik ettikleri sey de kiyamet gününde boyunlarina dolanacaktir. Göklerin ve yerin mirasi Allah’indir. Allah bütün yaptiklarinizdan haberdardir.” denilmistir.Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadisi serifinde “Allah’in kendisine vermis oldugu malin zekatini vermeyen kimsenin mali, Kiyamet gününd, iki gözünde iki siyah nokta bulunan, dehsetli,zehirli bir yilan sekline sokulur ve bu yilan o gün mal sahibinin boynuna sarilir.Sonra agzi ile mal sahibinin çenesinin iki tarafindan yakalar ve ‘Ben senin dünyada çok sevdigin malinim, ben senin hazinenim ‘ der” söylemistir. ( Buhari, Zekat:3 ; Ibni Mace, Zekat:3 )
Zekat Kimlere Farzdir?
Bir kimsenin zekat vermekle mükellef olabilmesi için bazi sartlar vardir.Bu sartlari söylece siralayabiliriz:
Müslüman Olmak: Zekat,akli basinda,ergenlik çagina ermis ve hür olan Müslümanlara farzdir. Hanefi mezhebi disindaki diger mezheplere göre çocuklarin ve delilerin de zekat vermeleri gerekir.Onlarin zekatini onlara ait olan maldan velileri verir.Bunlar çocuklarin malina zekat düsmesine delil olarak su hadisi zikrederler: ” Mali bulunan bir yetimin velisi olan onun adina ticaret yapsin.Ta zekat onu yemesin.” ( Tirmizi, Zekat:15 )
Nisap miktari mala sahip olmak: Zekatin farz olmasinin bir sarti da, asli ihtiyaçtan baska nisap miktari veya daha fazla bir mala sahip olmaktir.Nisap, zekatin farz olmasi için tayin olunan miktarda mal demektir.Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) zamaninda altinla gümüsün satin alma gücü bakimindan günümüzde oldugu gibi büyük fark yoktu.Dolayisiyla zekat için nisap miktari bunlar üzerinden belirlenmisti.Zirai mahsüllerin ve hayvanlarin disinda kalan mallarda nisap miktari altinda Hanefilere göre 85 gram; gümüste ise 595 gram: Safilere göre ise altinda 72 gram, gümüste 504 gram olaraka tespit edilmistir.O devirde 85 gram altinla, 595 gram gümüsün satin alma gücü birbirine esitti fakat günümüzde bu nisaplar arasinda büyük bir fark vardir.Bu sebeple günümüzde nisap miktari olarak altinin esas alinmasi zekatin gayesine daha uygundur.
Malda bir artisin olmasi: Zekati verilecek mal hakikaten veya hükmen artmali, yani sahibine gelir getirmelidir.Artmayan mal için zekat vermek gerekmez.Hakikaten artis, ticaret yolu veya dogum yolu ile artistir. Ticareti yapilan mallar gün geçtikçe kiymetlenir.Zekati verilmesi gereken koyun,sigir gibi hayvanlar ise her sene yavruladiklarindan kiymet kazandiklarindan hakiki bir artis vardir.Yine para, ekin ve meyveler gelisen mallardir.
Hükmi artis ise altin ve gümüse mahsustur.Bu madenler her ne kadar maddeleri itibariyle bir artis göstermeseler de , degerleri her zaman artar.Buna hükmi artis denir.
Mala sahip olmak: Zekati verilecek mala insan tam sahip olmalidir.Sahibinin elinde ve tasarrufunda bulunmayan malin zekatini vermek gerekmez.Satin alinip alis veris yapildiktan sonra henüz ele geçmemis olan mal zekata tabidir.Rehin birakilan mal zekata tabi degildir.Belirli bir sahibi bulunmayan, kaybedilmis ve gasbedilmil mala zekat düsmez.
Bir yilin geçmesi: Zekata tabi olan malin üzerinden hicri takvime göre bir yilin geçmesi gerekir.Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadisinde “Üzerinden bir yil geçmedikçe bir malin zekatini vermek gerekmez.” buyurarak buna dikkat çekmistir.Bu bir yil içinde artis gerçeklesir, hayvanlar yavrular, ihtiyaçlar ,fiyatlar degisir.
Hanefilere göre, nisap miktari hem senenin evvelinde, hem de senenin sonunda bulunmalidir.Mesela bir kimse asli ihtiyaçlarindan fazla olarak 100 gram altina sahip olsa, bir sene geçtikten sonra bu altin 60 grama düsse, bu kimseye zekat vermek farz degildir.Fakat nisap miktarinin sene içinde azalmasi zekata mani degildir.Mesela alti ay geçtikten sonra 60 grama düsse, fakat senenin sonunda 120 grama çiksa, senenin basindaki 100 gram veya alti ay sonraki 60 gram degil de, senenin sonunda 120 gram altinin zekati verilir.Zekata tabi olan bir mal üzerinden bir sene geçtikten sonra artsa, artan kisim zekata tabi olmaz.Onun zekata tabi olmasi için bir senenin geçmesi gerekir.Mesela birinin elinde geçen yilin Ramazan ayinin onuncu gününde 100 milyon lira bulunsa, bu senenin Ramazan ayinin onuncu gününde bu miktar 120 milyon olsa,Ramazan’in on besinde 130 milyona çiksa, bu kimse 120 milyonun zekatini verir.
Safiilere göre ise yil içerisinde nisap bir an bile olsa eksilirse, o yil için zekat vermek gerekmez.Yilin baslangicinda nisap tam olur,yil içerisinde eksilir, sonra yine tamamlanirs, zekatin farz olmasi için nisabin tamam oldugu günden itibaren bir yil geçmesi gerekir.Ancak bir insanin zekattan mal kaçirmak için yil içerisinde servetini mesela bir miktar malini birisine hibe edip daha sonra almak gibi, hile-i ser’iyye ile, eksiltmesi mekruhdur.Alimlerin çogunluguna göre ise böyle yapmak haramdir.
Zekatin farz olmasi için malin üzerinden bir senenin geçmesi, bir sene dolmadan zekat verilmez demek degildir.Fakat bir senede iki defa zekat verilmez.
Borçlu olmamak: Zekatin farz olmasinin sartlarindan biri de, eldeki malin varsa, borçlar çiktiktan sonra nisap miktarina ulasmasidir.Mesela elinde asli ihtiyaçlarindan fazla olarak bir milyari bulunan, fakat sekiz yüz milyon borcu bulunan birine zekat farz degildir.Zekat vermek için bütün sartlar varsa, kisinin zekati kendisine farz olduktan sonra olan borçlanmalari , zekatin farziyetine mani degildir. Bir alacakli alacagindan vazgeçse, o günden itibaren bir sene geçince, borcundan vaz geçilen kimsenin nisap miktarinda mali oldugu takdirde üzerine zekat farz olur.
Asli Ihtiyaçlar nelerdir?
Asli ihtiyaçlar ( havaici asliye ), genis bir tarifle maddi ve manevi hayati devam etmesi için muhtaç olunan seylerdir.Insanin arzu ettigi hersey zaruri ihtiyaç degildir.Zekat mükellefiyeti bakimindan zaruri ihtiyaçlar sunlardir:
Ev ve ev esyasi: Ev ve ev için gerekli olan zaruri ihtiyaçlar, diger bir tabirle lüks olmayan harcamalar zekattan muafdir. Buzdolabi, çamasir makinasi, evde kullanilan aletler ihtiyaçtir.Evde ihtiyaç fazlasi olan diger esyalar veya çift olan esyalar satmak yani ticaret gayesiyle olmadigi takdirde, zekata tabi degildir. Ancak bu esyalarin toplami nisap miktarina ulasirsa, zekat almamaya, kurban kesmeye ve fitre vermeye sebebtir.
Safii mezhebine göre, bir kimse çalisarak geçimini temin edemiyorsa, evde bulunan esyalarinin nisap miktarina ulasmasi zekat almasina mani degildir, alabilir.Bizim tercihimiz de budur.
Temel bir ihtiyaç, mesela ileride ev alma düsüncesiyle ayrilan paradan zekat verilmez.Ancak paranin üzerinden bir yil geçtigi halde henüz ev alinmamissa bu para zekata tabidir.
Yiyecek: Kisinin kendisi, hanimi ve çocuklari için bir aylik ( baska bir rivayete göre bir senelik) yiyecek, içecek ve erzak giderleri de zekattan muafdir.
Giyim ve kusam masraflari: Bir müslümanin kendisi, hanimi ve bakimini üstlendigi kimselerin kürk ve benzeri gibi lüks olmayan giyim kusam masraflari da zekattan muafdir.
Tedavi giderleri: Dinimizde kisinin sihhatini korumasi farzdir. Bu sebeble, sahsin kendisi ve bakmakla mükellef oldugu kimselerin her nerede olursa olsun, tedavi giderleri nisaba dahil degildir.
Egitim harcamalari: Kisinin kendisi ve aile fertlerinin egitim harcamalari nisaba dahil edilmez. Ilim adamlarinin kitaplari da zekata tabi degildir.
Binek masraflari: Bir müslüman ister kendisi için, isterse ailesi için olsun seyahat ve ise gelirken harcadigi masraflar zekattan muafdir.
Lüks olmamak sartiyla kisinin vasat(orta) halli bir otomobili de nisaba dahil degildir. Ancak büyük bir servet olan lüks arabalarin zekata dahil edilmeleri gerekir.Ancak büyük bir servet olan lüks arabalarin zekata dahil edilmeleri gerekir.Çünkü binek zaruri ihtiyaçlardan olmakla birlikte, bunu lükse kaçarak temin etmek zaruri degildir.
Hizmetçi için yapilan harcamalar: Hizmetçi için yapilan harcamalar da zekata tabi degildir.
Ticaret yerleri ve ticaret vasitalari: Bir tüccarin, esnafin ticaret için kullandigi dükkan, tezgah, atölye ve benzeri tesisler de zekatin muafdir.
Ziraat ve hayvancilik vasitalari: Hayvancilikla ugrasan kimselerin yaptirdiklari tesisler; ziraatla ugrasan kimselerin traktör, patos, biçer döver ve benzeri vasitalari da zekattan muafdir. Ancak bir çiftçi traktörü ve biçer döveri ile baskalarina is yapiyorsa, geliri nisaba dahil edilmeli ve zekati verilmelidir.
Nisap miktarindaki farklilik nereden kaynaklaniyor?
Araplar, ticari hayatlarinda dirhem, miskal, kirat ve benzeri ölçüleri kullaniyorlardi.Altin ve gümüsün nisabi tayin edilirken bu ölçüler esas alinmis, altinin nisabi yirmi miskal, gümüsün nisabi ise iki yüz dirhem olarak tespit edilmisti. ( Muvatta, Zekat:1 ; Müslim, Zekat:1 )
Eskiden simdi kullandigimiz, gramlar ve hassa teraziler yoktu. Dirhem ve miskal hesabi arpa tanelerine göre yapiliyordu. Yapilan hesap ve tahminlere göre bir dirhem elli adet, bir miskal ise yetmis iki adet arpanin agirligina esitti. ( Tecrid-i Sarih Tercümesi, 5:50 )
Bu itibarla dirhem ve miskalin grama çevrilmesi için, belirtilen miktarda arpa tanelerini tartmak gerekir.Mesela 20 miskal, 1440 adet arpa tanesinin agirligina esittir.
Iste 20 miskalin grama çevrilmesinde birbirini tutmayan rakamlarin çikmasinin sebebi, arpa tanelerinin büyüklük ve küçüklük bakimindan farkli olmasindan kaynaklanmaktadir.Yapilan tartimda 20 miskala karsilik olarak 80 gr, 85 gr, 93 gr ve 100 gr seklinde rakamlar çikmistir.
Miskal ve dirhemin grama çevrilmesinde arkeolojikbulgulardan faydalananlar da vardir. Bunlar, dünyanin meshur müzelerinde bulunan en eski Islam dinarlarini tartmislar ve bunlarin 4.25 gram geldigini tespit etmislerdir. Buna göre altinda nisap miktarini 20 * 4.25 =85 gram olarak tespit etmislerdir. Gümüste de on dirhemin yedi dinara esit olmasi hesabiyla bir dirhemin yedi dinara esit olmasi hesabiyla bir dirhemi 2.975 gram olarak bulmuslardir.Buna göre 200 * 2.975 =595 gramdir.
Hanefi mezhebinde, altinda nisap miktari olarak fakirin lehine olmasi için bu hesaplama sonucunda bulunan 85 grami, gümüste ise 595 grami esas alinir. Ssfii, Hanbeli ve Maliki mezheplerinde ise 20 miskal altin 72 grama, 200 dirhem gümüs 504 grama esittir.
Altin ve gümüs biriktirmek caiz midir?
Pekçok ayet-i kerimede ve hadis-i serifde, müminler Allah yolunda mallarini harcamaya tesvik edilirler. Allah yolunda harcamanin asgari haddi ve temel unsuru ise, zekattir.Zekat, dinin temel esasidir. Bu sebeble, yerine getirilip getirilmemesi, kisi de imanin kuvvetliligiyle dogrudan alakali bir esas olarak görülmüstür.
Zekat sadece biz Müslümanlara farz kilinmis bir ibadet degildir.Daha önce de müstakil bir baslik altinda ele aldigimiz gibi önceki ümmetlere de farz kilinmisti.
“Vaktiyle biz, Israilogullarindan: Yalnizca Allah’a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakin akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almis ve “Insanlara güzel söz söyleyin, namazi kilin, zekâti verin” diye de emretmistik. Sonunda aziniz müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.” ( Bakara Suresi, 83. Ayet )
“Ona (Ibrahim’e), Ishak’i ve fazladan bir bagis olmak üzere Ya’kub’u lütfettik; herbirini salih insanlar yaptik.Onlari, emrimiz uyarinca dogru yolu gösteren önderler yaptik ve kendilerine hayirli isler yapmayi, namaz kilmayi, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.” ( Enbiya Suresi: 72., 73. Ayetler)
Ancak, Yahudi ve Hristiyanlar emrolunduklari zekati terkettiler, altini ve gümüsü toplamaya basladilar. Bunlarin bazilari biriktirdikleri altinlari sandiklarda, hazinelerde saklarken bazilari da gömerlerdi. Altin ve gümüsü piyasaya sürerek insanligin istifadesine sunmalari, onlardan bir kismini fakir fukaraya tasadduk etmeleri gerekirken bunu yapmadilar.Bunun üzerine Cenab-i Hakk, mallarini Allah yolunda harcamaktan kaçinan bu gibi kimseleri siddetle tehdit ederek su ayet-i kerimeyi indirdi: “Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve rahiplerden birçogu insanlarin mallarini haksiz yollardan yerler ve (insanlari) Allah yolundan engellerler. Altin ve gümüsü yigip da onlari Allah yolunda harcamayanlar yok mu, iste onlara elem verici bir azabi müjdele! (Bu paralar) cehennem atesinde kizdirilip bunlarla onlarin alinlari, yanlari ve sirtlari daglanacagi gün (onlara denilir ki): ‘Iste bu kendiniz için biriktirdiginiz servettir. Artik yigmakta oldugunuz seylerin (azabini) tadin!’ ” ( Tevbe Suresi: 34., 35. Ayetleri )
Bu ayeti tefsir eden müfessirler, altin ve gümüs biriktirmeleri sebebiyle azapla tehdit edilen kimselerin, zekatlarini vermeyen kimseler oldugunu ifade ederler.Zekatini vermek sartiyla altin veya para biriktirmenin caiz oldugunu söylerler. Hz.Ömer, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Abbas (r. anhüm) gibi alim Sahabiler de bu kanaattedir.Abdullah ibni Ömer (r.a) bu mesele ile ilgili olarak söyle der: “Zekati ödenen sey yedi kat yerin altinda da olsa yigip biriktirme sayilmaz.Zekati ödenmeyen sey de yerin üzerinde de olsa yigma ve biriktirmedir.” ( Tefsir-i Kebir, 16:44)
Abdullah bin Abbas da ,ayette geçen “Allah yolunda infak edemezler” cümlesini “Mallarinin zekatini vermek istemezler” seklinde tesfir etmistir.Nitekim Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) de bununla ilgili olarak söyle buyurur: ” Bir sey zekati verilecek miktara ulasir da zekati verilirse kenz sayilmaz” (Ebu Davud, Zekat :4)
Netice olarak söylemek gerekirse, zekatini vermek sartiyla bir Müslümanin elindeki paranin degerini muhafaza etmek maksadiyla veya baska sebeplerle altin almasinda ve biriktirmesinde bir mahzur bulunmamaktadir.Dinimize göre, zekati verilen ve helal dairesinde ihtiyaçlar için sarfedilen mal ne kadar çok olursa olsun övülmüstür. Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) Hz. Ebu Bekir, Hz.Osman, Hz. Talha bin Ubeydullah ve Hz. Abdurrahman bin Avf (r. anhüm) gibi zengin Sahabileri müminlerin büyüklerinden saymis ve onlari övmüstür.Sayet helalinden mal birikitrmek uygun bir davranis olmasaydi, Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) zengin Sahabileri övmezdi.
Su da var ki, Müslümanlarin ihtiyaçlarindan fazla olarak sahip olduklari mal ve parayi herhangi bir surette biriktirmek yerine, ticarette kullanmalari, bir is yeri açmalari fazilet ve takvaya daha uygun bir davranisdir ve buna tesvik vardir. Çünkü bu durumda, diger Müslüman kardeslerinin de istifade etmesi söz konusudur.
Zekat kimlere ve nerelere verilir?
Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadislerinde ” Bana zekat ver” diyen birisine söyle buyurmustu: “Yüce Allah zekatin verilecegi yerler hususunda ne bir peygamberin, ne de bir baskasinin hükmüne razi olmayarak, onunla ilgili hükmü kendisi verir.On sekiz sinifa taksim etti.Eger o sekiz sinifin içinde isen sana hakkini veririm” ( Ebu Davud, Zekat:24 ; Müsned,4:169 )
Evet, zekati farz kilan Cenab-i Hakk onun nereye verilecegini de kendisi tayin etmistir: “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düskünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (Islâm’a) isindirilacak olanlara, (hürriyetlerini satin almaya çalisan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalisip cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” ( Tevbe Suresi,60.Ayet )
Bu ayette geçen sekiz sinifi söyle açiklayabiliriz:
1,2 . Fakirler ve miskinler: Hanefilere göre fakir, nisap miktari mala sahip olmayan kimsedir. Miskin ise hiçbir seyi olmayan kimsedir.Buna göre miskin, fakirden daha muhtaçdir. Safiilere göre ise, fakir hiçbir mal ve kazanci olmayan kimsedir.Miskin de, mali veya kazanci olup da geçimine kafi gelmeyen,yani gideri gelirinden fazla olan kimsedir.Buna göre fakir miskinden daha muhtaçdir.
Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) de bir hadislerinde miskinle ilgili olarak söyle buyurmustur: “Miskin, bir iki hurma veya bir iki lokma ile geri çevrilen degildir.Asil miskin, insanlardan bir sey istemedigi için onlar tarafindan durumu bilinmeyen, bu sebeple kendisine bir yardimin yapilmadigi kkimsedir.” ( Ebu Davud, Zekat:24 ; Buhari,Zekat:53 ; Müslim, Zekat:101 )
3. Zekat Memurlari: Zekat mallarinin toplanmasi, korunmasi, hesaplarinin tutulmasi ve layik olanlara dagitilmasi için devlet baskani veya yetkili kildigi kimse tarafindan görevlendirilen kisidir.Bu, çalisma karsiliginda alinan bir ücret oldugundan, zekat memurunun zengin olmasi zekattan hisse almasina engel degildir.
4. Müellefe-i kulub: Müellef-i kulub, gönülleri Islama isindirilanlar demektir.Bunlardan bazilari yeni Müslüman olmus inançlari zayif olan kimselerdir. Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) Islama isinmalari ve Müslümanlara zarar vermemeleri için onlara zekattan pay vermistir.Mesela Uyeyne bin Hisn ile Akra bin Habis, Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) ‘nin bu gaye ile hisse verdiği kimselerdendi.
Fakat Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhüm) müellefe-i kuluba zekat vermemislerdir. Hz.Ömer(r.a), zekattan hisse isteyen Uyeyne bin Hisn ve Akra bin Habis’e “Resulullah (s.a.v) kalplerinizi Islama isindirmak için size hisse veriyordu.Artik Allah, dinin güçlendirmistir.Müslüman kalmaya devam ederseniz ne ala, aksi takdirde bizimle sizin aranizda kiliç vardir” demistir.
Hanefiler, müellefe-i kuluba zekat verilmeyecegi görüsündedir.Alimlerin çogunluguna göre ise, müellefe-i kuluba ihtiyaç aninda günümüzde de zekat verilebilir.Safiilere göre kafir olanlara zekat verilmez.
5. Köleler: Efendisiyle hürriyetine kavusmak üzere anlasan küleler de, kendilerine zekat
verilmesi gereken gruplardan birisidir.Bu da dinimizin insanlarin kölelikten kurtulmasi için gösterdigi gayretlerden birisidir.
6. Borçlular: Hanefilere göre borçlu, borcu olan ve borcundan baska nisap miktari mala
sahip olmayan kimsedir.Safiiler ve diger mezhep imamlari da borçluyu, kendisi için borçlanan kimse ve toplumun menfaati için borçlanan kimse diye iki kisma ayirmislardir.
7. Allah yolunda cihat edenler: Allah’in dinini ve dince mukaddes tanina seyleri korumak,
Allah’in ismini yüceltmek için mücadele eden kimselerdir.Bunu sadece maddi cihad olarak anlamamak gerekir.Manevi cihad edenlere de zekat verilir.
8. Yolcular: Parasizlik sebebiyle yolda kalmis olanlardir.Memleketlerinde zengin olsalar
dahi böylelerine zekat verilir.
Bir zekat sekiz sinifa mi taksim edilecek?
Hanefilere ve alimlerin çogunluguna göre zekatin sekiz siniftan sadece birisine verilmesi caizdir. Safiilere göre ise, zekatin sekiz sinifa taksim edilmesi gerekir.Bu mezhebe göre zekatin her siniftan en az üçüne verilmesi tarzindaki taksim caiz degildir.Zamanimizda sekiz siniftan ancak genel olarak dördünü bulmak mümkündür.Bunlar; fakirler, miskinler, borçlular ve yolculardir.
Zekatin tamami bir kisiye verilebilir mi?
Hanefi ve Safiilere göre fakir ve miskinlere ihtiyaçlarini karsilayacak kadar zekat vermek caizdir.Hanefilere göre , eger zekat ayri ayri kimselere verildigi takdirde çok küçük parçalara ayrilacaksa, tamamini bir kisiye vermek daha uygundur. Mesela evlenmek için borca giren bir fakire, ihtiyacini karsilayacak kadar zekat toptan verilebilir.Bir kimseye nisap miktari veya nisap miktarindan fazla zekat vermek caiz ise de, böyle yapmak kerahatten uzak degildir.Ancak borçlu olan birisine hem borcunu ödeyecek, hem de elinde bir miktar para kalacak sekilde zekat verilebilir.
Kari ile koca birbirlerine zekat verebilir mi?
Zengin bir koca fakir olan hanimina zekat veremez. Çünkü kadinin geçimi zaten kocasinin üzerinedir. Imam-i azam’a göre bir kadin da fakir olan kocasina zekat veremez. Imam Ebu Yusuf, Imam Muhammed, Imam Safii ve Imam Malik’e göre ise, zengin bir kadin fakir olan kocasina zekat verebilir. Kayinpeder ve kayinvalide fakir olan damadina zekat verebilecegi gibi, zengin olan damat da fakir olan kayinpederine ve kayinvalidesine zekat verebilir.
Amcaya, kardese, dayiya,hala ve teyzeye zekat verilebilir mi?
Fakir olan amca, kardes,dayi, hala ve teyzeye zekat verilebilir. Hatta bu daha efdaldir.Bir hadis-i serifte “Fakirlere verilen sadaka bir sadakadir, akrabaya verilen sadaka iki sadakadir. Biri sadaka, digeri akrabaya iyilik ” buyurularak bunun önemine dikkat çekilmistir.
Zengin zekat malindan yiyebilir mi?
Zengine zekat almak helal olmamakla beraber, zengin birisi bir fakire verilen zekattan yiyebilir.”Zengine zekat helel degildir buyuran Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) fakire verilen zekatin hediye edilmesi durumunda, zengine onu almasinin caiz oldugunu bildirmistir. ( Ebu Davud, Zekat:26 ; Müsned, 3:97)
Bir defasinda Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v)’ne Hz.Aise (r.anha) ‘nin azadli kölesi Berire’ye sadaka olarak verilen bir et getirilmistir. Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) onun nereden geldigini sordu. “Berire’ye verilen sadaka” cevabini verdiler.Resullulah ( s.a.v), “Bu onun için sadaka,bizim için hediyedir ” buyurarak o etten yedi. Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v), bu sözüyle Berire’ye sadaka olarak verilen etin artik onun mali oldugunu, vasfinin degistigini, kendileri için bir sadaka degil, Berire’ nin ikrami oldugunu ifade etmislerdir. (Buhari, Zekat:61 ; Ebu Davud, Zekat:30 ; Müslim, Zekat:170 )
Islami hizmetlere zekat verilir mi?
Ayet-i kerimede geçen ve “Allah yolunda harcanma” olarak tercüme edilen “fi sebilillah” ifadesi, mutlak ve umuni olarak zikredilmistir.Bu tabir bazi fikih kitaplarimizda her ne kadar silahla cihada katilan gazilere ve yolda kalan hacilara tahsis edilmisde de ,tefsirlerde ve güvenilir fikih kitaplarimizda meseke daha genis olarak ele alinmistir.Mesela Hanefi mezhebi alimlerinden Imam Kasani, Bedaiu’s-Sanai isimli meshur eserinde bulunan ilgili olarak söyle der: “Allah yolunda olanlardan maksat, Allah’a yaklastiran herseydir.Eger ihtiyaç varsa bu manaya, Allah’a itaat yolunda çalisan herkes ile bütün hayir yollari girer.”
“Fi sebilillah tabiri umumidir” diyen Fahreddin Razi, bu tabiri söyle açiklar.”Fi sebilillah tabiri sadece gazilere mahsus degildir. Zekat bütün hayir yollarina verilebilir. Ölülerin techiz ve tekfini, kale ve cami yapimi da bu tabirin içine girer.” ( Tefsir-i Kebir, 16:113 )
Elmalili Hamdi Yazir da, zekatin mücahidlere cihat malzemesi alinmak üzere sarfedilebilecegini söyler. (Hak Dini Kur’an Dili, 4:2581 ).Eskiden cihad kiliçla, kalkanla,topla tüfekle yapiliyordu.Simdi ide genelde cihad gazeteyle, dergiyle , kasetle ,web üzerinden yapiliyor.Bunlar düsmana atilan birer bomba hüviyetini tasir.Dolayisiyla bir Müslüman Islama layikiyla hizmet ettigine, bu yolla dinsizlerle, inkarcilarla cihat ettigine inandigi müesseselere zekat verebilir.
Sonuç olarak, zekat Islam’in gönüllerde yayilmasi ve din düsmanlarinin tahribatini önlemek için Allah yolunda faaliyet gösteren hizmet kuruluslarina da verilir.Günümüzde böyle hizmet kuruluslarina zekat vermek daha da ehemmiyet kazanmistir.Kaldi ki bu da bir cihaddir. Nitekim Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadislerinde “Müsriklere karsi malinizla, caninizla ve dilinizle cihat edin” ( Müsned, 3:13,16 : Ebu Davud, Chad 5,38 ) buyurmuslardir. Bugün din düsmanlariyla yapilan en tesirli cihad gazete,dergi,web, kitap, radyo ve televizyon yoluyla yapilmaktadir.
Gayesi Islama hizmet olmayan kurum ve kuruluslara yardım yapilsa da zekat verilemeyecegi gerçegi hatirdan uzak tutulmamalidir.
Zekat nerelere ve kimlere verilmez?
Zekat verilecek kimseler ve yerler belli oldugu gibi, zekat verilmeyecek kimseler de bellidir. Su kimselere de zekat verilmez.
Müslüman olmayan birine zekat verilmez
Nisap miktari mala sahip olan kimseye zekat verilmez.
Anneye, babaya, dede ve nineye, onlarin anne ve babasina zekat verilmeyecegi gibi; kendi çocuklarina, torunlarina, torunlarinin çocuklarina ve daha asagisina da zekat vermek caiz degildir.
Safii mezhebinde ise bu sayilanlar birbirlerine sadece borçlu iseler borçlarinin ödenmesi için zekat verebilirler.Aksi halde veremezler.
Bos gezen ve çalismayan kimseye nisap miktari mala sahip olmadiginda zekat vermek Hanefi mezhebine göre caizse de, zekat vermek uygun olmaz.
Zekat ehil, yani layik olan kimseye verilmelidir. Bunun için de arastirma yapilmalidir. Ve alinan zekat maksada uygun tarzda kullanilmalidir.Mesela zekat alan fakirin bunu sefahete ve gayr-i mesru yollara degil, zaruri ihtiyaçlarina harcamasi gerekir.Borçlu da zekati borcuna sarfetmelidir.
Islam’in aleyhine çalisan kisi ve kuruluslara zekat verilmez.
Zekat ve NiyetZekatta niyetin önemi nedir?
Zekati fakire verirken veya zekat için mal ayirirken bunu zekat olduguna kalben niyet etmek gerektigi hususunda dört mezhep alimleri ittifak halindedir.Dil ile niyete ise gerek yoktur.Bir kimse, bir fakire zekat niyetiyle bir sey verirken onu rencide etmemek için “Bu bir hibedir” dese, zekatin sihhatine zarar vermez. Kendisine zekat verilen kimsenin aldığı seyin zekat oldugunu bilmesi de sart degildir. Fakire ,”Bu benim zekatimdir” demeye gerek yoktur.Ancak baskalarina örnek olmak söz konusu ise, zekatin açiktan verilmesi daha faziletlidir. Çünkü zekat farz bir ibadettir.Farzda ise riya olmaz.
Bir mal fakire niyetsiz olarak verilirse, sonradan bunu zekat olmasi istense, eger verilen sey fakirin elinde duruyorsa, o sey zekat yerine geçer. Fakat elinden çikmissa, zekat yerine geçmez.Asil olan vekilin degil, zekati veren kimsenin niyetidir.Bu sebeble zekat veren kimse verdiği seyi ya vekile verirken veya vekil fakire verirken niyet etmelidir.
Bir kimse, zekata niyet etmeksizin zaman zaman fakirlere birseyler verse, o seyler zekat yerine geçmez.
Zekat verirken, niyet Allah rizasini kazanmak olmalidir
Zekatta bir mali, bir parayi fakire veya bir hizmet kurulusuna verirken, gaye sirf Allah rizasini kazanmak olmalidir. Baska bir karsilik beklenmez.Böyle olunca da bir zengin zekatini verirken kesinlikle zekat verdiği kimseyi minnet altina almayi düsünemez. Bilakis kendisini zekat borcundan kurtardigi için zekat verdiği kimseye Teşekkür etmelidir.Kasa basindaki memurun mal sahibinin emriyle verdiği kisilere karsi hiçbir minnet taslamaya hakki olur mu?Çünkü mali veren de ,zekatin verilmesini emreden de allahü Teala ‘dir.Zekat bu suurla verildiginde fakir kendisini minnet altinda hissetmez, bir eziklik duymaz.Çünkü bilir ki, o mal veya para zaten kendisinin degildir.Zenginin üzerinde emanet olarak durmaktadir.Dolayisiyla borcunu ödeyen biri borçlu oldugu kimseyi minnet altina alamayacagi gibi, borcunu alan kimse de bie eziklik içinde olmaz.Nitekim zekatin zengin üzerinde fakirin bir borcu oldugu gerçegini Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadislerinde söyle ifade ederler: “Malin zekatini ödedigin vakit, üzerindeki borcu ife etmis olursun” ( Ibni Mace, Zekat:3)
Para ve altinin zekati nasil hesaplanir?
Paranin zekati:
Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) zamaninda günümüzde oldugu gibi para yoktu.Dinar isimli altin para ile, dirhem isimli gümüs para vardi.Zekat da bu sebeple altin ve gümüs para üzerinden hesaplaniyordu.Bunun için, günümüzde paralarda nisap miktari, altin esas alinarak tespit edilir. Bu da 85 gram altindir.Bir miktar parasi, bir miktar da altini olan kimse, sayet her ikisinin toplami 85 gram altina esit gelirse, zekat vermekle mükellefdir.
Safilere göre böyle bir ilave yapilamaz.Bir kimse zekatla mükellef olabilmesi için nisap miktari altina veya paraya sahip olmasi gerekir.Safiilerde nisap miktari 72 gram altindir. Paranin zekati 1/40 ( % 2.5 )’dir.
Altinin Zekati
Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadislerinde, “Altin üzerinden yirmi miskalden azinda zekat yoktur, gümüs üzerinden iki yüz dirhemden azinda zekat yoktur” buyurarak, altin ve gümüsün nisap miktarini belirlemistir.Bu da günümüz ölçülerine göre altinda 85 gram, gümüste 595 gram eder.*
85 gram altinin zekati 2 gram altindir. Bu ise 1/40 demektir.85 gramdan sonrasi, yaklasik 20 gram olmadikça zekata tabi degildir.85+20 olursa, o yirmi gram da ayrica zekata tabidir.Ancak 20 gramdan az olan altin zekata tabi olan baska bir seyle mesela para ile birlikte hesaplandiginda nisap miktarina ulasiyorsa yine zekati verilir.85 grama ilaveten mevcut olan 20 gram altinin zekata tabi olmamasi, Imam-i Azam ‘a göredir.Talebesi olan Imam Ebu Yusuf ve Imam Muhammed’e göre bu fazlaligin da kirkta biri zekat olarak verilir.
Imam Safii ve diger mezhep imamlari da fazlalik için 1/40 zekat verilecegi görüsündedirler. Gümüste de ölçü 1/40’dir.Buna göre 595 gram gümüsün zekati, 15 gram gümüsdür.
Altindan veya gümüsten yapilmis sanat eserleri eger nisap miktarina ulasirsa zekati verilir. Böyle bir antika eserin zekati eger kendisinden verilecekse tartilir, kirkta biri zekat olarak verilir.Fakat baska birseyden verilirse, degeri nazara alinir.Kendi cinsinden ödendigi takdirde de Imam-i Azam ve Ebu Yusuf’a göre degeri esas alinir.
Hanefi mezhebine göre altin, gümüs ve ticari mallarinin nisap miktarinda bunlarin bir cinsten bulunmasi sarti aranmaz.Mesela bir kimsenin bir miktar altini, biraz gümüsü, biraz da ticaret esyasi bulunsa, bunlarin toplami nisap miktarina ulassa, böyle birinin zekat vermesi farzdir. Safii’ye göre altin ile gümüs farkli cinsten olduklari için, nisapta beraber hesaplanmazlar.
* Altin için 72, 91, 96 ve 100 grami; gümüs için de 642 ve 700 grami esas alanlar da vardir. Bu farkliligin nereden kaynaklandigini daha önce anlattik.Oraya bakilabilir.
Karisik altinin zekati (Magsus)
Magsusun ( halis olmayan, yani yabanci madenler karismis olan altin veya gümüs ) zekati hakkinda mezheplerin çesitli görüsleri vardir.Mesela Hanefi alimlerine göre, altin veya gümüsün halis olmasi sart degildir.Içindeki altin veya gümüs agirligi yabanci madenlerden fazla veya ona esit ise, tamamini altin veya gümüs olarak düsünüp zekatini vermek gerekir.
Safiilere göre, “magsus” olan altinin içerisndeki halis altin kismi nisap miktarina ulasmadikça zekatini vermek gerekmez.
Zinet esyasina zekat düser mi?
Kadinin kullandigi zinet esyasi ya altindan, ya gümüsten veya inci,elmas,yakut ve zümrüt gibi kiymetli taslardan yapilan kadinlarin zinet esyasina zekat düsmedigi hususunda bütün alimler ittifak halindedir.Ancak zinet esyalarina zekat düsüp düsmeyecegi hususunda mezhepler arasinda farkli görüsler vardir.
Mesela Hanefi mezhebine göre, altindan veya gümüsten yapilmis olan, nisan yüzügü, küpe,bilezik gibi zinet esyalari nisap miktarina ulastiginda, üzerinden bir sene geçtigi zaman zekat vermek gerekir.Bu zinet esyalarinin zekati kendi cinsinden degil de baska bir seyle, mesela para ile ödenecekse, kiymetleri esas alinir.Bunda ittifak vardir.Kendi cinsleriyle, yani altin veya gümüsle ödenecegi takdirde ise Imam-i Azam ve Imam Ebu Yusuf ‘a göre grami, Imam Züfer’e göre kiymetleri ,Imam Muhammed’e göre ise daha faydali olan hangisi ise o esas alinir.Mesela 85 gram agirliginda olan bir altin bilezik, üzerindeki sanat eseri sebebiyle fiyat itibariyla 110 gram altin degerinde olsa, eger altindan baska birseyden verilecekse,85 gramin degil, maddi degeri olan 110 gramin zekati verilir.Fakat altin olarak verilecekse, Imam-i Azam ve Imam Ebu Yusuf’a göre 85 gramin zekati verilir.Altin ve gümüsten olan zinet esyasinin zekatini vermek Hanefi mezhebine göre gerektigi halde, cumhur dedigimiz müçtehidlerin çogu, zinet esyasina zekat düsmeyecegi kanaatindedir.Mesela Safii, Maliki,Hanbeli mezhebine göre ve birçok Sahabi ve Tabiine göre zinet esyasina zekat düsmez.
Safii mezhebine göre, kadinin sahip oldugu altin ve gümüsten olan zinet esyasinin üzerinden bir sene geçmis olsa bile, zekata tabi olmaz.Bu mezhebe göre, kadinin zinet esyasi insanin normal olarak kullandigi elbise gibidir, sahsi ihtiyacidir.
Maliki ve Hanbeliler’e göre kadinin kullanma hakkina sahip olduklari zinetlerin zekata tabi olmadigi görüsündedirler.Fakat Malikiler’e göre bir anne ,kizi için veya bir erkek evlenmeden önce ileride lazim olacak düsüncesiyle aldığı zinet esyasi üzerinden bir sene geçtigi takdirde zekatini vermesi gerekir.Yine bu mezhebe göre kullanilmayacak derecede kirilan zineti tamir ettirme düsüncesi olmazsa,zekatini vermek gerekir.
Erkeklerin ise altindan zinet esyasi kullanmalari caiz degildir.Kullanilirsa , zekata tabi mallariyla birlikte nisaba ulasirsa, zekat vermeleri farz olur. ( Mezahibü’i-Erbaa, 2:602 ; Muvatta, Zekat:5 )
Ancak ” Kadinin zinetine zekat düsmez” diyen alimler, kadinin zinet esyasinin örfe ve içtimaimevkisine göre normal olmasini ve zekattan servet kaçirma gibi bir niyet tasinmamasini sart kosmuslardir. Israfa ve gösterise kaçan veya zekatinin verilecegi kanaatindedirler. ( Hukuk-u Islamiyye Kamusu, 4:112 )
Bazi müçtehidler de “Bunlarin zekati ihtiyaci olanlara emaneten vermektir.Veya süs esyalarina sadece bir defaya mahsus olmak üzere zekat düser” hükmünü benimsemislerdir. Zinet esyasina zekatin verilecegini savunan alimlerin de, verilmeyecegini savunan alimlerin de delilleri vardir.Mesela,zinet esyasinin zekata tabi oldugunu savunan Hanefiler ve Mücahid Zühri gibi alimler,su hadisi görüslerine delil olarak zikrederler:
Bir kadin ile kizi beraber Resulullah (s.a.v)’a gelmisti.Kizin kolunda iki tane kalin bilezik vardi. Resulullah(s.a.v) kadina, “Bunun zekatini veriyor musun?” dedi. Onon “Hayir” cevabi üzerine de söyle buyurdu:
“Kiyamet gününde Allah(c.c)’in onlarin yerine sana atesten iki bilezik taktirmasi hosuna gider mi?”
Bu tehdidi duyan kadin hemen onlarin çikartti ve “Ikisi de aziz ve celil olan allah ve Resulüne aittir” diyerek Resulullah (s.a.v)’a uzatti. ( Ebu Davud, Zekat:9 )
Yine bu alimler, Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) Hz. Aise(r.anha) ‘nin parmaklarindaki büyük yüzüklerin zekatini vermedigini söylemesi üzerine, “Onlarin zekatini vermemen atese girmen için sana yeter” ( Ebu Davud, Zekat:9) seklindeki tehdidini de delil olarak zikrederler.
Zinet esyasina zekat düsmeyecegini söyleyenler de, “Zinet esyasi zekata tabi degildir” ( Darekutni, Sünen,2 :107 ) hadisini ve Hz.Aise (r.anha)’nin kardesinin yetim kizlarina baktigini, onlarin zinet esyasi oldugu halde zekatlarini vermedigini görüslerine delil olarak zikrederler.(Muvatta, Zekat:5) Ayrica Hz.Cabir bin Abdullah (r.a) zinetin zekati hususundaki bir suali verilmeyecegi seklinde cevaplandirdigini söylerler.
Bu hususta Hanefi mezhebinin esas alinmasi, fakirleri koruma açisindan daha uygundur.
Sahsi fikrime göre ise; her iste oldugu gibi mümin olayin vera tarafina sarilmali ve imaninin derecesini süpheli taraftan sakinarak göstermelidir.Allahu alem…
Ticaret esyasinin zekati nasil hesaplanir?
Her çesit ticaret mali nisaba, yani 85 gram altinin degerine ulastiginda zekata tabidir.Semure bin Cündüb (r.a) bununla ilgili olarak söyle bir hadis rivayet eder:
“Resulullah (s.a.v) satis için hazirladigimiz seylerden zekat vermemizi emrederdi” ( Ebu Davud, Zekat: 3)
Senenin basinda nisap miktarinda olan ticaret mallarinda, sene sonundaki piyasa fiyatlari esas alinir.Yalniz KDV hariç tutulur. Çünkü bu para tüccarin degil, maliyenindir.
Hanefilere göre sene içerisinde nisap miktarindan artis veya eksilis zekata tesir etmez. Fakat sene sonunda ticaret mali nisap miktarindan asagiya düserse, zekata tabi olmaz. Safiilere ve Malikilere göre, nisap miktarina sadece sene sonunda itibar edilir. Buna göre sene basinda nisap miktarinda olmayan bir mal sene sonunda nisaba ulasirsa, zekatini vermek gerekir.
Cinsleri ayri ayri da olsa, ticaret esyalari birlikte hesaplanir.
Bir malin ticaret esyasi sayilabilmesi için kar etme niyeti ile fiilen satisa arzetme unsurlarinin bulunmasi gerekir. Baslangiçta ticaret için satin alinmayan bir mal, sonradan ileride satilmak üzere saklanacak olsa, üzerinden bir sene geçmis olmakla zekat düsmez.Fakat otomobil alim satimi yapan biri satmak için aldığı otomobillerden birini bir müddet kullanacak, isi bittikten sonra satacak olsa, o otomobil yine ticaret esyasidir. Zekat verilirken o da hesaplanir.
Hanefilere göre ticaret malinin zekati kendi cinsinden ödenebilecegi gibi, kiymeti para olarak da ödenebilir. Mesela bir konfeksiyoncu isterse, zekatini elbise olarak, isterse para olarak verebilir.Safii mezhebine göre ise bir malin zekatinin kendi cinsinden ödenmesi gerekir.
Hisse senedinin zekati nasil hesaplanir?
Diger ticaret mallari gibi, hisse senedi zekata tabiidir. Buna göre hisse senedinin degeri tek basina veya zekata tabi baska bir mala eklendiginde, asli ihtiyaçtan fazla olarak nisap miktarina ulasiyorsa, üzerinden bir yil geçtikten sonra zekatinin verilmesi farz olur. Mesela asli ihtiyaçtan fazla olarak Hanefilere göre 85; Safiilere göre 72 gram altina veya bu degerde paraya veya ticari esyaya sahip olan kimse dinen zengin sayilir.
Hisse senedinin nasil hesaplanacagi hususunda alimler arasinda farkli görüsler vardir. Bazi alimler ortaklarina hisse veren sirketleri zekat mükellefiyeti bakimindan ticari ve sinai olmak üzere ikiye ayirirlar. Bazi alimler ise böyle bir ayrima gerek görmezler. Biz önce sirketleri zekat mükellefiyeti bakimindan ikiye ayiran görüs üzerinde duralim.
Ticari sirket, sermayenin pek az kismi sabit tesislere yatirilmis, sermayenin çogu hareketli olan, ihracat, ithalat veya iç pazarda devamli mal ile nakit arasinda yer degistiren sirketlerdir.
Sinai sirket ise, sermayenin çogunu fabrika,makine, otel, gemi ve nakil vasitalari gibi sabit olan, üretime ve kazanca vesile teskil eden seylere yatiran sirkettir.
Her iki sirketin zekatini da iki sekilde ödemek mümkündür.Ya sirket ortaklarina kar (kazanç) dagitmadan önce zekati öder, kazancin kalanini dagitir. Veya zekat isine hiç karismaz, ortaklarina kazançdan hisselerini dagitir,her ortak zekatini kendisi öder.
Ticari sirketin zekati söyle hesaplanir: Eger zekati sirket ödeyecekse sabit malzeme, vasita ve büro gibi seyler için yatirilmis sermaye çikarilir.Hareketli sermayeye kazanç ilave edilir, toplamin kirkta biri ( %2.5) zekat olarak verilir.
Zekati sirket degil de sahis ödeyecekse, hisse senedinin ister piyasa degerine, isterse üzerindeki degere kazanci da ilave ederek kirkta birini (%2.5) zekat olarak verir. Tercihte serbesttir. Hisse senedinin piyasa degerini esas almasi fakirler açisindan faydali oldugundan daha uygun olur. Sirket ortaklarina kazanç dagitmamis da sermaye arttirimina gitmisse, önceki hisse senedi sonraki verilen senet de ilave edilerek, toplam deger üzerinden kirkta bir olarak verilir.
Ticari sirketlerin zekatlarinin hesaplanmasi hususunda bütün alimler ittifak etmis olmakla birlikte, sinai sirketlerin zekatlarinin hesaplanmasi hususunda farli görüsler vardir. Bazilarina göre yalnizca kazancin kirkta biri verilir, bazilarina göre ise, sabit sermaye ile kazanç toplaminin kirkta biri ( % 2.5 ) zekat olarak verilir. Muasir alimler ise bu görüslerin ikisine de katilmiyor veüçüncü bir görüs ileri sürüyorlar.
Diyorlar ki: Eger kazancin kirkta biri zekata tabii tutulursa, çok büyük rakamlara varan servetler zekat disi birakilmis oluyor. Bu durumda hem ticari sirketlere haksizlik edilmis, hem de fakirin aleyhine bir uygulama ortaya çikmis oluyor. Söyle ki:
Yüz milyonla ticaret yapan bir ticari sirket düsünelim. Bu sirket 20 milyon lira da kar(kazanç)
elde etmis olsun. Böyle bir ticari sirketin 120 milyonun % 2.5 ‘u üzerinden 3 milyon lira zekat ödemesi gerekir. Yüz milyonluk bir makine ile yilda 20 milyon kazanan bir sinai sirketin ödeyecegi zekat miktari ise sadece kazanci olan 20 milyonun % 2.5 ‘u yani 500.000 liradir.Ayni sermaye ile çalisan ve ayni miktarda kazanç kazanan iki sirketin ödedigi zekat miktarinda bu derece fark olmasi, uygun düsmemektedir.
Iste bu adaletsizligi göz önüne alan muasir Islam alimleri, sinai sirket ve kuruluslari eski uygulama içinde mülk veya kiralanmis araziden elde edilen mahsül ile, kiraya verilen zinetten elde edilen gelire benzetmislerdir.Buna göre sinai sirketlerin zekatlarinin hesaplanmasinda üçüncü bir yol ileri sürmüslerdir. Zekat sadece kazançtan verilecekse kazancin onda biri zekat olarak verilir. Mesela on milyon lira sermayesi olan biri iki milyon kazanç elde etse, sermayeyi hiç hesaba katmaz, iki milyon liranin onda birini zekat olarak verir. bu ise 200.000 lira eder.
Gayr-i sarfi kazançtan ödendiginde ise, zekat yirmide bir olarak ödenir.
Sirketleri ticari ve sinai olarak ayiranlarin yani sira bir de böyle bir ayirim yapmayan görüs vardir. Bunlara göre sirketin çesidine bakmaksizin piyasa degeri ile yillik kazanç toplaminin kirkta biri ( %2.5) zekat olarak verilir.
Netice olarak söylemek gerekirse, elinde ticari sirkete ait hisse senedi olanlar ister fakirin menfaati için senetlerinin piyasa degerine – ki en uygun ve faziletli olan budur- ister üzerindeki degere kazancini ekleyerek toplamin kirkta birini ( %2.5) zekat olarak verebilirler.
Sinai sirkete ait hisse senedi bulunanlar ise, isterlerse yillik kazancin onda birini zekat olarak verirler; isterlerse iki sirket arasinda ayirim yapmayan alimlerin görüslerini esasa alarak ticari sirket gibi hesap edip zekat verirler.
Maden ve definelerin zekati nasil hesaplanir?
Alimlerin çogunluguna göre, sahibi bilinmeyen definelerin 1/5’i devlete, geri kalani da bulan kimseye aittir.
Madenlere gelince, bu konuda alimler arasinda farkli görüsler vardir. Bu görüsleri nakletmeden önce konunun iyi anlasilmasi için, öncelikle maden çesitleri üzerinde duralim.
Madenler üç kisimdir:
Kati olup ateste eritilebilen, dökümü yapilabilen madenler: altin, gümüs, demir, bakir, kalay, nikel gibi.
Eritilmeye elverisli olmayan kati madenler: Kömür, kireç, yakut, alçi tasi ve elmas gibi.
Sivi halde bulunan madenler: Petrol, sudan elde edilen tuz, zift gibi.
Hanefi mezhebine göre, bu üç grup madenden sadece birinci gruptakiler, yani isi ile eritilip sekillendirilebilen madenler zekata tabidir. bu mezhebe göre, madenler ganimet hükmünde oldugundan 1/5 nisbetinde zekat vermek gerekir. Eritilmeyen ve sivi olan madenlere ise, zekat vermek gerekmez.
Safiiler ise, “Ey iman edenler! Kazandiklarinizin iyilerinden ve rizik olarak yerden size çikardiklarimizdan hayra harcayin. ” ( Bakara Suresi 267.Ayet ) mealindeki ayeti bütün madenlere tesmil etmezler. Bunlara göre, sadece altin ve gümüs zekata tabidir, diger madenlere zekat düsmez.
Ahmed bin Hanbel ise bütün madenlerin ayetin sümulü içine girdigin, dolayisiyla zekata tabi oldugunu ifade eder.Ahmed bin Hanbel’ e göre madenlerden 1/40 nisbetinde zekat alinir.
Imam Malik de, eger emek ve masraf çok ise 1/40, maden emek ve masrafa galip ise 1/5’inin zekat olarak verilecegi kanaatindedir.
Bu görüslerden bize en uygunu, günümüzde uygulamaya daha müsait oldugu için Hanbeli mezhebinin bütün madenlerin zekata tabi olacagi görüsüdür. Bunu tercih etmemizin birinci nedeni, yukarida mealini verdigimiz ayet-i kerimenin umumi olmasidir. Ikincisi; petrol, kömür gibi madenlerin zamanimizda büyük bir servet kaynagi olmasidir.
“Defineye beste bir nisberinde zekat vardir” hadis-i serifi, define ve madenlere zekat verilmesi gerektiginin delilidir. ( Buhari, Zekat:66; Müslim, Hudud:45 ; Tirmizi, Zekat:16 ; Ahkam:37 )
Madenlere zekat verilmesi için Hanefi mezhebine göre nisap miktari sart degildir.Azi da , çogu da zekata tabidir. Malikilere, Safiilere ve Hanbelilere göre ise, madenlerde de nisaba itibar edilir. Madenlerde nisap da altin ve gümüsün nisabi kadardir. Madenlerde nisap miktarinin bir defada elde edilmesi sart degildir.Çikarilan madenin bir senelik miktari bir birine eklendiginde, nisap miktarina ulasmasi kafidir.
Madenlerin zekati ile ilgili diger bir husus da, zekatinin verilmesi için üzerinden bir yil geçmesi gibi bir sartin aranmadigidir.
Bal ve diger hayvan ürünlerine zekat düser mi?
Bal, Yüce Rabbimizin biz kullarina ikram ettigi gidali, lezzetli ve sifali bir nimettir.Cenab-i Allah ari manasina gelen “Nahl” Suresi’nde balin bu özelligine isaretle söyle buyurur:
“Rabbin bal arisina: Daglardan, agaçlardan ve insanlarin yaptiklari çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylastirdigi yaylim yollarina gir, diye ilham etti. Onlarin karinlarindan renkleri çesitli bir serbet (bal) çikar ki, onda insanlar için sifa vardir. Elbette bunda düsünen bir kavim için büyük bir ibret vardir.” ( Nahl suresi, 68. ve 69.Ayetler )
Ebu Hanife’ye göre, bal eger ösri arazideki aridan elde ediliyorsa miktari ne olursa olsun 1/10 nisbetinde zekat düser. Ahmed bin Hanbel’e göre ise, arazinin ösri arazi olup olmamasi hükmü degistirmez. Her halukardabala zekat düser. Bala zekat düsecegini söyleyen alimler görüslerine delil olarak birçok hadis naklederler. Ebu Seyyare el-Met’i ‘den rivayet edilen bir hadis su mealdedir:
” ‘Ey Allah’in Resulü,benim arilarim var’ dedim. ‘Onda birini zekat ver!’ buyurdu ” ( Neylü’l-Evtar, 4:146 )
Kaynaklarimizda Hz.Ömer (r.a) ‘in da baldan zekat aldığı rivayet edilir. ( Ebu Davud, Zekat :13)
Bal hem ölçülebilmekte, hemde saklanabilmektedir. Bu sebeple hurma ve hububat gibi bala da zekat düser. Çünkü bir malin ölçülebilir ve saklanabilir olmasi, zekatin prensiplerindendir. Dolayisiyla bala zekat düsecegi kiyasla da sabittir.
Safii ve Maliki mezhebinde ise, umumiyetle bala zekat düsmedigi fikrindedirler. Bu mezheplerind, bal sivi oldugu için süt hükmündedir ve süte de icma ile zekat düsmedigini görüsündedirler.
Fakat gerek bu konudaki hadisleri, gerek hububatla kiyas, gerekse zekatin umumi prensipleri bala zekat düsecegi görüsünü hakli çikarmaktadir.
Ayrica yumurta ve ipek gibi hayvanlardan elde edilen mahsuller de bala kiyas edilerek masraflari çikarildiktan sonra 1/10’u zekat olarak verilir.
Deniz mahsullerine zekat düser mi?
Imam-i Azam ve talebesi Imam Muhammed ‘in de içinde bulundugu bazi alimler, denizden elde edilen balik, sünger ve inci gibi seylerin zekata tabii olmadigi görüsündedirler. Içlerinde Imam-i Azam’in talebesi Ebu Yusuf’un da bulundugu bazi alimler ise, bu servetin zekattan muaf tutulamayacagi kanaatindedirler. Bu görüs tercih edilmeye daha uygundur.
Tarim ürünlerinin zekati (ösür)
Tarim ürünlerinin de bir mal oldugu ve bu bakimdan zekata tabii bulundugu Kitap,Sünnet ve Icma ile sabittir. Mesela su iki ayette mahsüllerden zekat verilecegine dikkat çekilmektedir:
“Ey iman edenler! Kazandiklarinizin iyilerinden ve rizik olarak yerden size çikardiklarimizdan hayra harcayin. ” ( Bakara Suresi 267.Ayet )
“Çardakli ve çardaksiz (üzüm) bahçeleri, ürünleri çesit çesit hurmalari, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narlari yaratan O’dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devsirilip toplandigi gün de hakkini (zekât ve sadakasini) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” ( En’am Suresi, 141.Ayet )
Müfessirler bu ayetlerdezikredilen bagista bulunma (harcama) ve fakirin hakkinin zekat olduguna dikkat çekerler. ( El-Cessa, Ahkamü’l-Kur’an , 1:543 ; Yusuf el-Kardavi,Islam Hukukunda Zekat, 1:352 ; Tefsirü’t- Taberi, 5:555 ; 12:161 ).Es-Süddi gibi bazi müfessirler de bu ayetin hükmünün zekat ayetleriyle neshedildigini, yani hükmün kaldirildigin söylerler. Fakat buna katilmak mümkün degildir. Çünkü bu ayetlerin neshedildigini söylemeyi gerektirecek hiçbir delil yoktur.
Ösrün verilmesine hadisten de deliller vardir. Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadislerinde bununla ilgili olarak söyle buyurmuslardir: “Yagmurun, kaynaklarin suladigi veya suyu dipten alan mahsulden onda bir; su çekilerek sulanan mahsulde de yirmide bir zekat vardir” ( Müslim, Zekat:7; Buhari, Zekat: 55; Ebu Davud, Zekat:12)
Kitap ve sünnetle sabit olan ösür, icma yani alimlerin ittifakiyla da sabittir.Islam alimleri,yerin mahsulünde sulanma durumuna göre bir veya yirmide bir zekat verilecegi hususunda ittifak etmislerdir.
Ösre tabi olan mallar
Hanefi mezhebine göre, ot,odun ve farisi kamisi disinda kalan bütün tarim ürünleri zekata tabidir. Imameyne göre, bir mahsulün zekata tabi olmasi için çürümeden en az bir yil kalabilecek vasifta olma sarti aranmakta ise de, mezhepte tercih edilen görüs birincisidir.
Safii ve Maliki mezhebine göre ise, ancak bir muhafaza edilebilen, depolanabilen ve tabii gida maddesi olan hububat ve meyvalar zekata tabiidir. Hububattan arpa, bugday,mercimek, nohut, misir, pirinç ve bakla gibi ürünler; meyvalardan sadece üzüm ve hurma. Bu mezheplere göre tabii gida sinifina girmeyen findik, fistik ve ceviz gibi gidalar zekata tabi degildir.Yine depolanamayacagi ve kurutulamayacagi için seftali, armut, elma gibi meyvalar da zekata tabi degildir.
Ahmed bin Hanbel’e göre ölçülebilen, bekletilebilen ve kurutulabilen mahsullerin zekati verilir.
Ösür için bir nisap var midir?
Hanefi mezhebine göre çikan ürün az olsun, çok olsun zekata tabiidir. Imam-i azam ‘in talebeleri olan Imam Ebu Yusuf ve Imam Muhammed ‘e ve müçtehidlerin çogunluguna göre ise, bir tondan az olan hububattan ve bir sene müddetle elde tutulmayan sebzeler için ösür alinmaz.
Ösür için mahsulün üzerinden bir sene geçmesi gerekir mi?
Ösrün verilebilmesi için mahsulün üzerinden bir sene gibi bir vaktin geçmesi gerekmez.Bir senede birkaç defa alinan mahsulün ösrü, her defa için ayri ayri ödenir.
Ösür miktari ne kadardir?
Ösür, arazinin sulama sekline göre degisir. Arazi sayet yagmur ve kaynak sekline göre sulaniyorsa, onda biri ; motorla veya emek sarfedilerek sulaniyorsa yirmide biri zekat olarak verilir.Bazilari ise buna muhalefet ederler.Geçmiste belki tarla için fazla masraf yapilmiyordu. Günümüzde ise, tarlanin sürülmesi, ekilmesi, gübrelenmesi, mahsulün nakli bir hayli masrafli olmaktadir.Böyle bir zamanda masraflar çikarilmadan zekat verilmesinin, zekat esasina uymayacagini söylerler.Bu konuyla ilgili, Sahabilerden Abdullah bin Abbas (r.a), “Kisi arazisi için yaptigi masraflari zekattan önce öder” derken,Abdullah bin Ömer (r.a) de ,”Meyve için yaptigi masraflari karsilar ve geri kalanin zekatini verir” der.Masraflarin çikaralacagini söyleyen baska alimler de vardir.( Yusuf el-Kardavi, Islam Hukukunda Zekat, 1:398)
Fakirin ösür vermesi gerekir mi?
Zekat, zenginden fakire uzanan bir yardım oldugundan, gerçekten fakir olan ve ürettigi mahsüle muhtaç bulunan birisinin ösür vermesi de gerekmez.
Ösür verilmemis mahsulden yemek
Henüz ösrü verilmemis hububat veya agaç üstündeki meyveden yemek Hanefi mezhebine göre de, Safii mezhebine göre de caiz degildir; yiyen günahkar olur. Çünkü zekati çikarilmadigindan içinde kul hakki bulunmaktadir. Ancak sonradan ödenmek üzere hesap ederek yemekte bir mahzur yoktur.
Bir mahsulden kaç defa ösür alinir?
Ekin ve meyvelerde ösür senede bir defaya mahsus olmak üzere farzdir. Ösrü verilen meyve ve ekinlerin üzerinden birkaç yil geçse tekrar ösür vermek gerekmez. Böyle bir mahsul satilsa, karsiliginda alinan para nisap miktarina ulassa da, zekati verilmez.Ancak bu paranin üzerinden bir yil geçtikten sonra zekati verilir. Zeytinden ösür alinmissa,o zeytinden elde edilen zeytin yagindan ösür alinmaz.
Vakif arazisinden ösür verilir mi?
Ösürde mal sahibine degil, araziye itibar edilir. buna göre arazi vakfa ait bulunsa da, ösrünün verilmesi gerekir. Safiilere göre camilere vakfedilmis olan ürünlerden zekat yoktur.
Zekat malin iyisinden verilmeli
Yüce Allah, Bakara Suresi 267. Ayet-i Kerimesi’nde “Ey iman edenler! Kazandiklarinizin iyilerinden ve rizik olarak yerden size çikardiklarimizdan hayra harcayin. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacaginiz kötü mali, hayir diye vermeye kalkismayin. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyiktir.” buyurarak müminlere zekatlarini çürük, bozuk veya hastalikli mallardan vermemeleri noktasinda ikaz etmistir.
Zekat memurlarina israrla Müslümanlarin mallarinin iyisini almamalarini emreden Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) (Ebu Davud, Zekat:5 ; Nesei, Zekat:12 ) de mükelleflere mallarinin orta hallisinden zekat vermelerini istemis ve bununla ilgili olarak söyle buyurmustur:
“Üç sey vardir ki, onlari yapan kimse imanin lezzetini almis olur. Bunlar, kisinini bir olan Allah’a kulluk edip, O’ndan baska ilah olmadigina inanmasi, gönül hosnutluguyla malinin zekatini seve seve vermesi, ne yasli, ne uyuzlu, ne hasta ve ne de adi olan hayvani zekat olarak vermemesidir. Zekatinizi mallarinizin orta hallisinden verin.Çünkü Allah sizden malinizin iyisini istememis, fakat adisini de vermenizi emretmemistir. ( Ebu Davud,Zekat: 5)
Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir defasinda da Übey bin Ka’b (r.a)’i zekat almasi için birisine göndermisti. Übey bin Ka’b (r.a) o zata gitti, hayvanlarini toplamasini istedi.O kimse develerini toplayinca zekat olarak iki yasina basmis bir deve vermesi gerektigini söyledi. O kimse, “Onun ne sütü var ne de tasimaya elverisli. Ama su deve hem genç , hem de besili disi bir devedir.Bunu al.” dedi. Übey bin Ka’b (r.a) ,” Emrolunmadigim seyi almam. Resulullah yakinimizda.Bana takdim ettigin seyi ona takdim etmeyi arzu ediyorsan bunu yap. O kabul ederse ben de ederim. Kabul etmezse ben de etmem.”
O sahabi vermek istedigi deveyi de yanina aldi, beraberce Resulullah ‘a gittiler. Sahabi durumu O’na anlatti. Peygamberimiz söyle buyurdu:
“Vermen gereken deve, memurun istedigidir. Ama ondan daha iyisini vermek istiyorsan, Allah bunun sevabini sana verir.Biz de onu senden kabul ederiz.” O kimse, “Iste o budur ya Resulullah.Onu sana getirdim. Buyur al” dedi. Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) onun alinmasini emretti ve o Sahabiye malinin bereketlenmesi için dua etti. (Ebu Davud, Zekat:5 ; Müsned, 5:12)
Hayvanlarin iyisini zekat olarak vermek faziletli oldugu gibi, meyvenin de iyisini zekat vermek gerekir. Bir hadislerinde adi ve küçük hurmanin zekat olarak alinmasini yasaklayan Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) , adi hurmayi zekat olarak veren birisi için de, “Bu kimse isteseydi, bundan daha iyisini zekat olarak verebilirdi. Bu zekatin sahibi kiyamet günü adi kuru hurma yiyecektir” ( Ebu Davud, Zekat:18 ; Ibni Mace, Zekat:19 ) buyurmustur
|
|
|
Namazda Denge Ve Düzen Yani Tadil-i Erkan Ne Demektir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 11:57 AM - Forum: ibadetlerimiz Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Namazda Denge Ve Düzen Yani Tadil-i Erkan Ne Demektir? Tadil-i Erkana Riayet Etmek Nasıl Olur?
SORU: Namazda tadil-i erkan ne demektir? Tadil-i erkana riayet etmek nasıl olur?
CEVAP: Tadil-i erkan, Namaz kılarken acele etmeden, hareketleri yavaş ve sakince yapmaktır. Yani namazda rükû, rükûdan sonra ayakta durma, secde ve iki secde arasındaki oturmanın hakkını vererek, tam bir sukûnet içinde ve yerli yerinde tam olarak yapmak demektir.
Örneğin rükuya eğilir eğilmez hemen kalkılmaz. Rükudan kalkınca biraz beklemek belini dik tutmak gerekir. Secdeden kalkınca da öyle. Bunlara tadil-i erkan denir.
Tadil-i erkan’a riayet’in ölçüsü rüknler arasında Sübhânallah diyecek kadar durmaktan ibarettir. Buna göre, meselâ rükûdan doğrulduktan sonra dimdik ayakta durup, en az sübhânallah diyecek kadar beklemek ve daha sonra secdeye gitmek, secdeler arasında da en az sübhânallah diyecek kadar oturmak gerekmektedir.
Namazda, özellikle rükûdan sonra ayakta durma ve secdeden sonra oturma konusunda dikkatli olmak gerekmektedir. Çünkü bunlar hafif olarak hemen geçiştiriverilen yerlerdir. Buralarda hiçbir şey okunmasa dahi, bir tesbîha miktarı susarak durulmalıdır. Bu kadar durulmaz ise, namazı bozulmamakla beraber kişi günahkâr olur (Tahtâvî, a.g.e., s. 201).
Allah Teâlâ Kur’an’da, Hz. Peygamber (s.a.s) de hadislerinde namazların gerektiği gibi kılınmasını özellikle belirtmiştir.
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu:
“Namaza kalktığın zaman önce güzelce abdestini al. Sonra Kıble’ye dön, tekbir al ve sonra Kur’an’dan bildiklerinden kolayına geleni oku. Sonra tatmin (âzâların sâkin) oluncaya kadar rükû yap. Sonra rükûdan kalk ve (âzâların sâkin oluncaya kadar) dimdik ayakta dur. Sonra tatmin oluncaya kadar secde yap, sonra secdeden kalk ve tatmin oluncaya kadar (iki secde arasında) otur. Sonra namazlarının hepsini bu şekilde kıl. (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd-Tirmizî-Nesâî-İbni Mâce)
---------------
Namazda rükû,rükûdan sonra ayakta durma, secde ve iki secde arasındaki oturmanın hakkını vererek, tam bir sukûnet içinde ve yerli yerinde mutmain olarak yapmaya Tadili Erkan denir.
Ta’dil, düzeltmek, kuvvetlendirmek demektir. Erkân ise “rükn” ün çoğuludur. Kelime anlamlarıyla ta’dil-i erkân, rükünlerin yerli yerinde yapılmasını ifade etmektedir.
Allah Teâlâ Kur’an’da, Hz. Peygamber’de hadislerinde namazların gerektiği gibi kılınmasını özellikle belirtmiştir. Kur’an, namaz kılmayı ifade için “namaz kılmak” anlamına gelen “salla” fiili yerine “ekame” fiilini tercih etmiştir ki, bu kelime “hakkını vererek yapmak” anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber de pek çok hadisinde bu konuyu işlemiştir.
Ebû Hureyre’in rivâyetine göre bir gün Hz. Peygamber mescide girdi. O arada bir adam daha mescide girdi ve namaz kıldı. Sonra Hz. Peygambere gelerek selâm verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Dön ve namazını kıl; çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu. Bir başka hadisinde Hz. Peygamber: Rükû ve secdeleri tamamlayın” buyrulmuştur. Diğer bir rivâyette de “Rükû ve secdelerinizi güzel yapın” buyurulmuştur.
Teberanî’nin el-Kebr’indeki bir hadise göre Hz. Peygamber namaz kılarken rükûyu tam yapmayın, secdeye de yatıp kalkan bir adamı görünce: “Şu adam bu hal,i üzere ölse Muhammed milleti dışında ölmüş olurdu” buyurdu. Huzeyfe rükû ve secdelerini tam yapmayan bir adamı gördü ve adam namazı bitirince, namazının olmadığını, eğer ölmül olsa, sünnet üzere ölmeyeceğini; bir başka rivâyette de, Hz. Muhammed’in yaratıldığı fıtratın dışında bir fıtrat üzere ölmüş olcağını hatırlattı. Ayrıca Hz. Peygamber ahrette kişinin ilk sorguya çekileceği ibadetin namaz olduğunu haber vermektedir. Eğer namazı düzgün ise felah bulmuş, kurtulmuştur. Eğer namaz konusunda başarısız olmuş ise, hüsrana uğramıştır.
Delâleti zannî olsa da, bu hadislerin bütünü ele alındığında, neredeyse delâleti kat’î gibi görünmektedir. Bu nasslardan yola çıkan İmam Mâlik, İmam Şâfiî, Ahöed b. Hanbel, İmam Ebû Yûsuf gibi fukahanın çoğunluğu ta’dil-i erkanın farz olduğu görüşündedirler. İmam Ebû Yusuf gibi fukahanın çoğunluğu tadili erkanın farz olduğu görüşündedir.İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre ise, tadili erkan vaciptir.Muhakkik fukaha da bu görüşü tercih etmiştir.Bir gruba göre de tadili erkan vacibe yakın sünnet-i müekkededir.
Ancak İbnül Hümam’ın naklettiğine göre, İmam Muhammed ve Ebu Hanife’nin bu konudaki görüşlerinin Ebu Yusuf’un görüşüne benzediğini bildiren bir rivayeti vardır.Nitekim İmam Muhammed’e rüku ve sücudda itidalin terki sorulduğunda “namazın caiz olmadığından korkarım” diye cevap vermiştir.Tercih edilen ve muteber olan görüş İmam Azam ile İmam Muhammed’e göre tadili erkanın vacip olduğu olduğudur.
Tadili erkanın farz olduğunu söyleyen fukahaya göre bunun terki halinde namaz batıl olur ve tadili erkana riayet ederek yeniden kılmak gerekir.Vacip olduğunu söyleyenlere göre ise sehv secdesi gerekmektedir.
Tadili erkana riayetin ölçüsü rüknler arasında Sübhanallah diyecek kadar durmaktan ibarettir.Buna göre, mesela rükudan doğrulduktan sonra dimdik ayakta durup, en az sübhanallah diyecek kadar beklemek ve daha sonra secdeye gitmek, secdeler arasında da en az sübhanallah diyecek kadar oturmak gerekmektedir.
Hanefilerden bazıları rüku ve secdelerde i’tidale riayet etmeyenin namazını iade etmesi gerektiği görüşündedir.Diğer bazısı da tadili erkanın sehven terki halinde sehiv secdesi,kasten terki halinde ise namazın iadesi gerektiği görüşündedir.
Tadili erkana riayet etmeksizin kılınan namaz,sıfatındaki noksanlık sebebiyle kasır(eksik) edadır.Kasır eda ile ödenmiş yükümlülükteki eksiklik, misli varsa misliyle telafi edilir.Eğer yoksa noksan olanın hükmü sakıt olur ve noksanlıktan dolayı günah terettüp eder.Tadili erkanın misli olmadığından misli ile telafisi mümkün değildir.
Namazda, özellikle rükudan sonra ayakta durma ve secdeden sonra oturma konusunda dikkatli olmak gerekmektedir.Çünkü bunlar hafif olarak hemen geçiştiriverilen yerlerdir.Buralarda hiçbir şey okunmasa dahi, bir tesbiha miktarı susarak durulmalıdır.Bu kadar durulmaz ise, namazı bozulmamakla beraber kişi günahkar olur.
-------------
Tadili Erkan ne demek ve nasıl yapılır
Namazın rükunlarını birbirine eşit ve denk bir şekilde yapmaya ta'dîl, namazın içindeki farzlara rükun ve çoğuluna erkân denir.
Ta'dil-i erkân, namazın rükünlerini yerli yerinde ve sırasına uygun yapmaktır. Başka bir söyleyişle kıyamda iken dosdoğru, rükûda iken dümdüz, rükûdan kalkınca beli iyice doğrultup “sübhanallah” diyecek kadar durmak, iki secde arasında yine bir teşbih miktarı kadar oturmak, kısacası her rüknü gerektirdiği gibi yapmaktır.
Öyleyse Allah'ın huzurunda olduğumuzu düşünerek. Acele etmeden sükûnet içerisinde namazlarımızı kılmalıyız.
Allah Teâlâ: "Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler" (Mü"minûn 23/ 2) buyurur.
Ta'dîl-i erkân nasıl yapılır?
Namazın içinde beş yerde ta'dîl-i erkân vardır; 1-Rükûda 2-Kavmede 3-Birinci secdede 4-Celsede 5-İkinci secdede. Namazı ta'dîl-i erkân ile güzelce kılabilmek için,
Rükû ve secdelerde acele etmeyip âzâların tam sakinleşmesini beklemeli ve en az bir defa tesbih edecek kadar beklemelidir. Rükûdan doğrulup ayağa kalkmaya kavme ve iki secde arasında biraz oturmaya da celse denir. Kavmede acele etmeyip ayakta biraz dimdik durmalı ve celsede de biraz oturup iki secdeyi hemen peşi peşine yapmamalıdır.
Daha fazla yük taşıyacağı için, çok katlı binaların direkleri daha kalın demirlerle ve daha kaliteli betonlarla güçlendirildiği gibi, dinin direği olan ve dini taşıyacak olan namazın da ta'dîl-i erkân ile daha fazla güçlendirilmesi zorunludur. Aksi halde binalar çöktüğü gibi din de çöker ve altında kalan insanların hem mânevî hayatı hem de gelecekleri söner.
Ta'dil-i Erkan ile ilgili Hadisler
Resulullah (sav) buyurdular ki: 'Sizden biri, rükü ve secdelerde belini (tam olarak) doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz.'
Ravi: Ebu Mes'ud el-Bedri
Tadili Erkan rükûnları düzgün yapmak anlamına gelir. Namazla ilgili bir terim olarak Tadil-i Erkan; rükûnların hakkını vermek, itminan halinde bulunmak, hareketten sonra durmak yahut kalkması eğilmesinden ayrılacak şekilde iki hareket arasında sükunet bulmaktır. Namazda Tadil-i Erkan; rükûda, rükûdan doğrulmada, secdede iki secde arasındaki oturuşta söz konusu olur. Mesela rükûdan kıyam doğrulurken vücut dimdik bir hale gelmeli ve sükunet bulmalı, en az bir kere "Sübhânallahi'l azîm" (Yüce olan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim) diyecek kadar ayakta durup sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında bu şekilde bir tespih miktarı durmalıdır. Nitekim Hadîs-i Şerîfte; "Sizden biri, rükû ve secdelerde belini (tam olarak) doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz" buyurudur (1) Diğer bir Hadîs-i Şerîfte de rükû ve secdelerin tadil-i erkana uygun olarak yapılması emredilmekte ve şöyle buyurulmaktadır: "Rükû ve secdeleri yerine getirin, Allah'a yemin olsun, siz secde ve rükû ettikçe ben arkamda olanları da görüyorum" (2). Tadil-i Erkan İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed'e göre vaciptir. Bu iki ayrı görüşten birincisine göre, tadil-i erkan yapılmaksızın kılınan bir namazı yeniden kılmak (iade etmek) gerekir. İkinci görüşe göre ise, Bu durumda yalnız sehiv secdesi etmek yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece insanlar itilaftan kurtulmuş olur. Namazdan manevi feyiz ve zevk almak isteyenler, namazda tadil-i erkana riayet ederler, acele etmekten sakınırlar. Acele etmeyi saygıya ve edebe aykırı görürler. Ebu Hüreyre -radıyallahü anh- 'den rivayet edildiğine göre; Bir adam mescide gelip rükû ve secdelerinde tadil-i erkana riayet etmeden bir namaz kıldı. Nebi -sallallahü aleyhi ve sellem- de onu gözetliyordu. Adam namazını bitirip geldi, selam verdi ve Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem- : -Git tekrar kıl, çünkü sen namaz kılmadın,buyurdu. Adam gidip tekrar kıldı. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- tadil-i erkana riayet edinceye kadar, onu üç defa geri çevirdi. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- , bu adama sonunda şöyle demiştir: -Namazı kalktığın zaman, güzelce abdest al, sonra kıbleye ve tekbir al, sonra Kur'an'dan bildiğin sonra kolayına gelen bir yeri oku, sonra rükû et ve organların yatışıncaya kadar rükûda kal, sonra başını kaldırarak iyice doğrul! sonra secdeye git ve organların yatışıncaya kadar secde halinde kal, sonra başını kaldır ve organların yatışıncaya kadar otur! sonra tekrar secdeye git ve organların yatışıncaya kadar secde hakinde kal, sonra bütün namazlarda aynen yap. (3) Tirmizi'nin rivayetinde şu ifade vardır: "Bunu yaptığın zaman, namazın tamam olur; eğer bunlardan noksan yaparsan, namazını da noksan yapmış olursun. " (4) Bir gün Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin yanında hırsızlıktan söz edildi, Efendimiz sordu; - Hırsızlığın hangi çeşidi daha çirkindir? Sahabeler: -Allah ve Resulü daha iyi bilir, diye cevap verdiler. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz şöyle buyurdu: -Hırsızların en kötüsü namazdan çalandır. Yani rükûunu, secdesini, hûşu ve kıraatini tam yapmayarak çalandır. -Bu hırsızın eli kesilir mi? dediler. Efendimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- de: -Bilakis kesilir, buyurdular, orada hazır bulunanlar güldüler. (5) Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, namaz kılan fakat kıyam rükû ve celsesinin ahkamını yerine getirmeyen birini gördüğünde şöyle buyurmuştu: -Eğer bu hal üzere ölürsen, kıyamet gününde sana Ümmet-i Muhammed demezler. Rükû ve secdeleri düzgün yapılmayan namaza Allah değer vermez. Nitekim Fahr-i Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: -Altmış sene namaz kıldığı halde bir tanesi kabul olmaz. Çünkü güzel rükû etse de, secdesini güzel etmez. Secdesi düzgün olsa, Rükûu düzgün olmaz. Zeyd Bin Vehb anlatıyor: Huzeyfe -radıyallahu anh-namaz kılarken sücut ve rükûunu yerine getirmeyen bir kimseyi gördü ve onu çağırıp: -Ne vakitten beri bu şekilde namaz kılarsın? dedi. O kimse de: -Kırk senedir, dedi. Huzeyfe -radıyallahu anh- Buyurdu ki: -Öyleyse sen kırk senedir namaz kılmadın, eğer vefat edersen Muhammed Rasulullah sünneti üzere ölmezsin. (6) Müslüman tadil-i erkana riayet etmeli, namazını acele etmeden ağır ağır, Ruhuna sindirerek, huzur sükun ve hûşu içinde kılmaya çalışmalıdır. 1) Ebu Davud, Salat, 148 2) Buhari, Eyman, 3 3) Müslim, Salat, 45 4) Tirmizi, Mevakit, 110 5) Darimi, Salat, 78 6)Buhari, Ezan, 119
Tadil-i Erkan’a göre namaz nasıl kılınır?
Namazda rükû, rükûdan sonra ayakta durma, secde ve iki secde arasındaki oturmanın hakkını vererek, tam bir sukûnet içinde ve yerli yerinde mutmain olarak yapmak.
Ta’dîl, düzeltmek, kuvvetlendirmek demektir (İbn Manzûr, Lisânü’lArab, XI, 432). Erkân ise “rükn”ün çoğuludur. Kelime anlamlarıyla ta’dîl-i erkân, rükünlerin yerli yerinde yapılmasını ifade etmektedir. loading...
Allah Teâlâ Kur’an’da, Hz. Peygamber (s.a.s) de hadislerinde namazların gerektiği gibi kılınmasını özellikle belirtmiştir. Kur’an, namaz kılmayı ifade için “namaz kılmak” anlamına gelen “sallâ” fiili yerine “ekame” fiilini tercih etmiştir ki, bu kelime “hakkını vererek yapmak” anlamına gelmektedir. Hz. Paygamber de pek çok hadisinde bu konuyu işlemiştir.
Ebû Hureyre (r.a)’ın rivâyetine göre bir gün Hz. Peygamber (s.a.s) mescide girdi. O arada bir adam daha mescide girdi ve namaz kıldı. Sonra Hz. Peygambere gelerek selâm verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Dön ve namazını kıl; çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu (Buhârî, Eymn, 15; Tirmizî, Salat, 110, İsti’zân, 4; Nesâî, İstiftâh, 7, Tatbîk, 15, Sehv, 67; İbn Mâce, İkâme, 72). Bir başka hadisinde Hz. Peygamber: Rükû ve secdeleri tamamlayın” buyurmuştur (Buharî, Eymân, 3; Müslim, Salât, III; Nesâî, Tatbîk, 16, 60). Diğer bir rivâyette de “Rükû ve secdelerinizi güzel yapın” (Ahmed b. Hanbel Müsned, II, 234, 319, 505) buyurulmuştur.
Teberanî’nin el-Kebr’indeki bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a.s) namaz kılarken rükûyu tam yapmayan, secdeye de yatıp kalkan bir adamı görünce: “Şu adam bu hali üzere ölse Muhammed milleti dışında ölmüş olurdu” buyurdu. Huzeyfe (r.a) rükû ve secdelerini tam yapmayan bir adamı gördü ve adam namazı bitirince, namazının olmadığını, eğer ölmüş olsa, sünnet üzere ölmeyeceğini; bir başka rivâyette de, Hz. Muhammed (s.a.s)’in yaratıldığı fıtratın dışında bir fıtrat üzere ölmüş olacağını hatırlattı (Buhârî, Ezan 119; Nesâî, Sehv, 66; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 384). Ayrıca Hz. Peygamber ahirette kişinin ilk sorguya çekileceği ibadetin namaz olduğunu haber vermektedir. Eğer namazı düzgün ise felah bulmuş, kurtulmuştur. Eğer namaz konusunda başarısız olmuş ise, hüsrana uğramıştır (Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvud, Salât, 145; Nesâî, Salât, 9, Tahrîm, 2; İbn Mâce, İkâme, 202; Darimı, Salât, 91,…).
Delâleti zannî olsa da, bu hadîslerin bütünü ele alındığında, neredeyse delâleti kat’î gibi görünmektedir. Bu nasslardan yola çıkan İmam Mâlik, İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Ebû Yûsuf gibi fukahanın çoğunluğu ta’dîl-i erkanın farz olduğu görüşündedirler. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre ise, ta’dl-i erkân vâciptir. Muhakkîk fukaha da bu görüşü tercih etmiştir. Bir gruba göre de ta’dîl-i erkan vacibe yakın sünnet-i müekkededir (Ali el-Kâr, Risâle fi’l-hâs alâ ta’dîli’l-erkân fi’s-sâlât, Süleymaniye ktp, Es’ad Efendi, nr. 1690, vr. 127b; Tahtâvî, Hâşiye alâ Merâkı’l-felâh, İstanbul 1985, s. 202).
loading...
Ancak İbnü’l-Hümâm’ın naklettiğine göre, İmam Muhammed ve Ebû Hanîfe’nin bu konudaki görüşlerinin Ebû Yusuf’un görüşüne benzediğini bildiren bir rivâyeti vardır. Nitekim İmam Muhammed’e rükû ve sücûdda i’tidâlin terki sorulduğunda “namazın câiz olmadığından korkarım” diye cevap vermiştir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 128a). Tercih edilen ve muteber olan görüş, İmam Azam ile İmam Muhammed’e göre ta’dîl-i erkânın vacip olduğu olduğudur (Tahtâvî, Haşiye alâ Merâkı’l-felâh, İstanbul 1985, s. 201).
Ta’dl-i erkân’ın farz olduğunu söyleyen fukahaya göre, bunun terki halinde namaz bâtıl olur ve ta’dîl-i erkâna riayet ederek yeniden kılmak gerekir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 127b,128a). Vacip olduğunu söyleyenlere göre ise sehv secdesi gerekmektedir.
Ta’dl-i erkân’a riayet’in ölçüsü rüknler arasında Sübhânallah diyecek kadar durmaktan ibarettir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 128a; Tahtâvî, Hâşiye alâ Merâkı’l felâh, İstanbul, 1985, s. 201). Buna göre, meselâ rükûdan doğrulduktan sonra dimdik ayakta durup, en az sübhânallah diyecek kadar beklemek ve daha sonra secdeye gitmek, secdeler arasında da en az sübhânallah diyecek kadar oturmak gerekmektedir.
Hanefilerden bazıları rükû ve secdelerde i’tidâle riayet etmeyenin namazını iade etmesi gerektiği görüşündedir. Diğer bazısı da ta’dîl-i erkânın sehven terki halinde sehiv secdesi, kasden terki halinde ise namazın iadesi gerektiği görüşündedir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 128a, 130a-b).
Ta’dîl-i erkâna riayet etmeksizin kılınan namaz, sıfatındaki noksanlık sebebiyle kâsır (eksik) edâdır. Kasır eda ile ödenmiş yükümlülükteki eksiklik, misli varsa misliyle telâfi edilir. Eğer yoksa noksan olanın hükmü sâkıt olur ve noksanlıktan dolayı günah terettüp eder. Ta’dil-i erkânın misli olmadığından misli ile telâfisi mümkün değildir (Şâşı, el-Usûl, Beyrut 1402/1982, s. 150).
Namazda, özellikle rükûdan sonra ayakta durma ve secdeden sonra oturma konusunda dikkatli olmak gerekmektedir. Çünkü bunlar hafif olarak hemen geçiştiriverilen yerlerdir. Buralarda hiçbir şey okunmasa dahi, bir tesbîha miktarı susarak durulmalıdır. Bu kadar durulmaz ise, namazı bozulmamakla beraber kişi günahkâr olur (Tahtâvî, a.g.e., s. 201).
Kaynaklar:
mmsrn com
islamevim com
huzursayfasi com
Ebu Davud, Salat 148, (855);
Tirmizi, Salat 196, (265);
Nesai, İftitah 88, (2, 183);
İbnu Mace, İkam
|
|
|
Kuran-ı Kerimdeki Şeytan ile ilgili Ayetler |
|
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 11:32 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Kuran-ı Kerimdeki Şeytan ile ilgili Ayetler
Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o ! Nisa, 38
(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler.
(Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz,
biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler. Bakara, 14
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin,
şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. Bakara, 168
Şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve hayasızlığa teşvik eder. Allah ise katından
bağışlanma ve lütuf vaat ediyor. Allah her şeyi kuşatır ve bilir. Bakara,268
Şeytan sizin düşmanınızdır. O halde sizde onu düşman bilin, doğrusu o, taraftarlarını
cehennemlik olmaya çağırır. Fatır, 6
De ki, sığınırım ben, insanların Rabbine, insanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi
vesvesenin şerrinden.O ki insanların kalplerine kötü düşünceler fısıldar. Gerek
cinlerdense gerekse insanlardan olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allaha sığınırım
(Nas Süresi).
Allah hakkında bilmeden tartışan ve her azılı şeytana uyan insanlar vardır.
O kendisini dost edinen kimseyi saptırır ve alevli azaba götürür. Hacc, 3-4
İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak
için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. (Araf,16)
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve
sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi. (Araf,17)
Ey Âdem oğulları! şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için
elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.
Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz
şeytanları, inanmayanların dostları kıldık. Araf, 27
Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası
nâmına bir şey ödeyemeyeceği, günden çekinin. Bilin ki, Allah'ın verdiği söz gerçektir.
Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi
kandırmasın. Lokman, 33
...Şüphesiz ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına vesvese verirler.
Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki, Allah'a ortak koşanlar olursunuz. En'am, 121
İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan sana içten bağlı olan kulların bir yana,
hepsini azdıracağım" dedi. Allah: "Doğrudur; işte Ben hakikati Söylüyorum, sen ve
sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım." Sad, 82-85
De ki. "Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım. Mü'minün, 97-98
Şeytan Kötü ruhun, kötü birinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve delaletin önderinin, Allah'ın ve O'nu seven, O'na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahalaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlık. Evren'de Hz. Adem (a.s.)'den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu. Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi. Yüce Allah'ın Adem'e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilahi rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkarcı kesiminden gizli bir varlıktır. Hz.Adem'e (a.s) karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilahi rahmetten ebediyen kovuluşu "İblis" adını almasına sebep oldu. O'nun küfrü inkar şeklinde olmayıp, emri yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir. Lanetlenmesi ve Cennetten Kovulması Hz.Adem'e (a.s) secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu ana kadar, Allah'ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göremi hareket ettiği bilinmiyordu. Emir hissiyatına ters düştü ve emri yerine getirmekten kaçındı. Gerekçesi, kendisinin ateşten, Adem'in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen Adem'in yeryüzünde Allah'ın halifesi olması, Allah'tan bir ruh taşıması gibi asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Adem'de toprak toprak, kendisinde ateşten başka bir mahiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkum sanmıştı. Bu anlayış, Şeytan'a Allah huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O'nun lanetini haketme dışında hiçbirşey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. Şeytanın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkara götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti. Cenab-ı Hak buyuruyor: Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi. (Araf, 13) Yücelik sıfatları kendisine ait olan Yüce Allah, bu emirle onu bulunduğu makamdan derhal azledip indirdi. Kibirine karşılık küçüklüğe ve hakarete mahkum etti. Aslının ateş olmasına güvenerek, hayırlılık ve fazileti kendisinde aslından intikal eden bir miras, elinden alınmaz bir kişisel özellik gibi varsayarak bu imtihan zamanına kadar bulunduğu o mutluluk makamından düşmeyeceğini zanneden ve bu zannıyla: Yaratıcı'nın emrini eleştirmeğe kalkışan İblis'e bu ilâhî emir, eşyanın bütün özelliklerinin sadece bir Allah vergisi olduğunu, bu şekilde bir defada fiilen anlatıverdi. (1) Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi. (Hicr,34-35) Cennet'ten Niçin kovuldu? Yüce Allah, İblis'i isyanından dolayı kovuvermemiş, sorguya çekmiştir. Sorgusunda özür beyan etme yerine kibir ve gururla gösterdiği inat ve küfürden dolayı da bulunduğu makamdan indirmiş, yerinden çıkarmış "in oradan çık, artık alçaksın, küçüksün" diye yerinden atıp düşürerek, aşağılamış ve alçatmış, birinci "çık" emrinin mutlak oluşuna göre o anda bu çıkarmanın henüz ebedî bir kovma olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer İblis uslanıp edebini takınsa, düzelmeye yüz tutsaymış affı muhtemel bulunuyormuş. Nitekim, zaman tanıma ricası bir dereceye kadar yerine getirilmiştir. Fakat bunun üzerine şükür ve düzelme yerine bütün bütün şımarıp hak yola ve iman edenlere ve doğru yolda bulunanlara karşı kötülük etmeye ebediyyen, azmettiğini ortaya koyduğu zamandır ki emriyle tamamen kınanmaya, kovulmaya ve ahirette de kendisine uyanlarla beraber ebedî azaba mahkûm edilmiştir. İblis'in, yaratıcıyı ve ahireti inkar etmediği halde bu düşme ve bedbahtlığına sebep kibir ve gurur ile hissiyata tabi olması ve bu şekilde arzusuna uygun olmayan hususlarda, ilâhî emre sataşıp saldırma fikrinde bulunması olmuştur. Onda bu hasletin ortaya çıkmasına da, insanın özel bir şeref ile yaratılması ve secde emrini kazanması sebep olmuştur. Buna karşılık İblis'in ecelinin tehir olunmasında da insanın düşmesine yakın sebep, kendi hatalarıdır. Fakat bu hataların karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili yönleri vardır. Allah'a karşı serbest kalmak isteyen İblis insan ile imtihan olmuş bulunduğu gibi, İblis gibi serbest kalmak sevdasına düşecek olan insanlar da İblis ile imtihan kılınmışlardır. Şu halde yaratılışlarıyla İblis'in düşmesine sebep olmuş insanlar, kendi iradeleriyle onun akıbetine düşmemek için yaratılışlarına bahşedilen bu ezelî nimetin şükür hakkını yerine getirmeli ve İblis'in izine gitmekten son derece sakınmalıdır. Ve bilmelidir ki, İblis'in gösterdiği huylardan hangisi bir kimsede varsa, onda şeytandan bir huy var demektir. Ve onun düzeltilmesine çalışmalıdır. (1) Mühlet Verilişi Tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Hedef insandı. Çünkü insan yüzünden ilahi rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah'tan kıyamete kadar mühlet istedi. Şeytan, "- İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver" (Araf, 14) diye Allah'a yalvardı. İnsanların tekrar dirileceği günden maksat ise sur'a ikinci üfürülüş zamanıdır. Bu şekilde yalvarmakla, tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Hiçbir yaratığın herhangi bir dilek ve duasını toptan reddetmek, şânından olmayan yüce Allah, huzurundan kovduğu İblis'in bile ricasını mutlak suretle reddetmiyerek: Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi. (Araf, 15) Belirli bir zamandan maksat ise, sur'a birinci üfleniş zamanıdır. Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu. Görevi Şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu insandı. Gönlündeki intikam duygularını cüretkar bir eda ile Yüce Allah'a şöyle açıkladı: "İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi. " (Hicr, 39-40) O bilinen vakte kadar mühlet müsadesini alan İblis Ya Rabbi! dedi, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki veya azgınlığıma hükmetmen sebebi ile; yani Allah katından kovulmuş, iyilik ve rahmetten uzaklaştırılmış bir melûn, böyle bir mühlet müsaadesini elde edince şımarır da onu azgınlığa bir teşvik vasıtası olarak kabul eder. Böyle şımartman hakkı için veya çamurdan yaratılanı küçümseyip secdeetmediğimden dolayı benim azgın âsi olduğuma hükmetmenden dolayı mutlaka ben, yeryüzünde onlara süsleme yapacağım. Yani maddelerini bahane ederek o kuru çamuru, o kokar balçığı, onlar için süsleyip insanlığın esas yükselmesine vesile olan ruhtan daha hoş, daha süslenmiş, daha kıymetli göstereceğim. Ve mutlaka hepsini azdıracağım. Ayetdende anlaşılacağı gibi şeytana, Allah'ın halis kulları üzerinde etki olabilecek hiç bir güç verilmemiştir. Binanyaleyh düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, "Allah'ın kulu" sıfatını koruyacaktır. Şeytana ait bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir. Havva'nın Yaratılışından Sonra Hz.Adem Adn Cenneti'nde ikamet eiyordu. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. Eşinin adı Havva idi. Bu arada şetan öç almayı planlıyordu. Bunun üzerine Adem ve eşini Allah şöyle uyardı: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." (Bakara 35) Aslında Adem'e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise , yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahsına çıkılması ve Allah'ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti. Adem ve eşi, melek olma veya Cennet'te ebedi kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular. "Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi. Ve onlara: "Elbette ben size öğüt verenlerdenim." diye de yemin etti." (Araf 20-21) "Ağaca yaklaşmayın" emrine sabırsızlık edip ondan yediler. Ağaçtan meyve tadınca ayıp yerleri kendilerine açılıverdi. "Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı Ağacı tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar." (Araf 22) Allah Adem'e görevini hatırlatarak: "... Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?" (Araf 22) Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, derhal tevbe ettiler. " Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!" (Araf 23) Allah'da tevbelerini kabul etti. Fakat cennet de daha fazla kalmalarına müsaade etmedi ve şu emri verdi: "Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız!" (Araf 24-25) Şeytana Karşı Uyarı Şeytanla Adem ve Havva arasında geçen bu hadiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için, insanları da uyardı ve şöyle buyurdu: "Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık. " (Araf 27) İblis de cinden olduğundan, o şeytan ve onun hemcinsleri nesil ve insan askerleri gözünden gizlenebilen cin toplulluğundandırlar. Hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremiyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemiyerek göründüğü de olur. "Şeytan sizi belaya uğratmasın." yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür. Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi, ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan ona görmediği tarafından, gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyen imansızların dostları kılmışızdır. İmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi. "Muhakkak biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları günaha sevkediyorlar." (Meryem, 83) âyeti delaletince imansız kalblere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytanlığı sever, şeytana mahsus hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar, eşkiyanın reisi, en büyük haydut olur. Bunun gibiimansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevkeder, soydurur, soyarlar. "Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır. O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister." (Bakara - 168-169) "Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar. Allah o şeytana lanet etti. Ve o da: "Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını değiştirecekler" dedi.Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur. Şeytan onlara vaad eder ve onları boş umutlarla oyalar. Oysa şeytanın onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir. Bunların varacakları yer cehennemdir. Ondan kurtulmak için çare bulamazlar." (Bakara 117-121) Bu ayetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu da gösterir. KAYNAKLAR 1) Elmalı Tefsiri, Araf Suresi 2) Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Meali 3) Şeytan, Ahmet Güç, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Şamil İslam Ansiklopedisi 4) Gençlere Öğütlerim, Mehmed Emre
Satanizm
Satanizm Modernizmle beraber sosyal organizasyonlarda önemli değişiklikler olmuştur. En başta aile, akrabalık, yaş grupları eski fonksiyonlarını yitirmiş, bunun yerine kazanılan statüler ön palana çıkmış ve akrabalığın yerini uzmanlaşmış teşekküller almıştır. Satanizm'in Tanımı: Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Satanizm, başlangıç itibariyle ortaçağ büyücülerine ve Hıristiyanlık'tan uzaklaşan ayrılıkcı gruplara (heretiklere) kadar dayandırılmış bulunan ve 19. Asrın sonlarında Amerika ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan ve günümüze kadar düzensiz olarak da olsa devam ettirilmiş olan bir inanç ve uygulamadır. Ahmet Güç, belki de Türkçe olarak yapılmış en geniş araştırma olan eserinde, çeşitli kaynaklardan Satanizmle ilgili şu tanımları zikretmektedir. Satanizm: "Şeytan'a, diğer bir ifadeyle Yahudi-Hıristiyan geleneği tarafından Tanrı'nın tam karşısında mutlak kötüIük veya mutlak kötülüğün temsilcisi olarak tecessüm ettirilen şahsiyet veya prensibe ibadet etmek demektİr. Aynı zamanda bu ibadet; Yahudi-Hıristiyan dini tahakkümüne karşı bir başkaldırı hareketi olarak da tanımlanmaktadır." "Satanizm; Katolik Hıristiyanlarına karşı aşırı isyankar gruplar tarafından değişik zamanlarda uygulanmış olduğu söylenen, Şeytan'a tanrı diye tapınma faaliyetidir." "Satanizm; Şeytanî tasarruf veya uygulama; Şeytan'a ibadet ve özellikle Hıristiyan ayininin alaylı bir tarzda kutlanışıdır." "Satanizm; netice itibariyle insanı özgürleştirmek; onun hayat, zevk ve mutlak özgürlük arzusunu tatmin etmek amacıyla Tanrı'ya başkaldırma cesaretine sahip Melek olarak Lusifer'e tapınılmış olan, Hıristiyanlık içindeki bir sapkınlıktır"(1) Genel olarak yapılan bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere Satanizm; karakteristik olarak bİr protesto hareketi şeklinde, şeytanın en önemli özelliği olan muhalefet ve başkaldırıyı esas alarak özellikle Hıristiyanlığa ve genel olarak da dine ve dînî olan her şeye karşı çıkan bir reaksiyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Geleneksel Satanizm: Ülkemiz gündemine, son yıllardaki bir takım hadiselerle gelen Satanizm akımının, bugünkü gençler üzerindeki merak ve tesirini anlamak açısından, daha ziyade önem taşıyan modern Satanizmdir. Ancak Satanizmin bu dönem anlayışını daha iyi kavramak açısından, temellerini oluşturan geleneksel anlayışa da temas etmek yararlı olacaktır. Genel olarak ifade etmek gerekirse geleneksel Satanizm; Hıristiyanlığın Şeytan anlayışını, Hıristiyan ahlak ve felsefesini, Hıristiyanlığın hayat ve dünya görüşünü baz alan ve fakat tamamen Hıristiyanlık karşıtı bir görüş ve düşünceye sahip bulunan bir grubun temsil ettiği Satanist anlayıştır.(2) Geleneksel Satanizmde yedi basamaklı bir sistem söz konusu olup, bunun ilki kişinin önce "BIack Mass" gibi Satanist törenlere katılması ve daha sonra ise Satanist bir grup meydana getirmesi şeklinde olur. Ayinler, büyüsel gruplar ve belirli sinistler (kötü, karanlık) görevleri üstlenme yolu ile kötülüğün doğrudan tecrübelerini gerektiren bu yolun ilk safhalarından sonra birey daha da ilerler. Bu tür ilk görevlerden birini söylemek gerekirse, bu, insan kurbanını veya şeytana kurban sunmayı gerektirir. Daha sonraki safhalarda ise kişi, uzun yıllar isteyen birtakım denemelerden geçilir ve yedi basamaklı bu denemeler sonunda gerçek bir üstat olmaya hak kazanır.(3) Modern Satanizm: "LaVeyan Satanizm" diye de adlandırılan modern Satanizm, Anton Szandor LaVey tarafından kurulan ve organize bir teşkilat haline getirilen Satanist grubun adıdır. LaVey 1966'da San Fransisko'da "Şeytan'ın Kilisesi'ni (The Church of Satan) kurmuş ve onun başrahibi olmuştur. LaVey, organize faaliyetlerinin çoğunu kilise mensupları dışındakilere çevirmiş ve kitaplar yazmaya başlamıştır. İşte bu tür faaliyetlerinin bir sonucu olarak "The Satanic Bible (Şeytan'ın Kutsal Kitabı)" 1969 yayınlanmış, onu 1972'de "The Satanic Rituals (Satanist Ayinler)" takip etmiştir. Üçüncü kitabı '"The compleat Witch" ise Avrupa'da basılmıştır.(4) LaVey'in kurucusu olduğu bu Satanist grubun temel hedefi, özel olarak Hıristiyanlığa fakat genel olarak bütün dinlere karşı "alternatif bir din" oluşturmaktır. Bu günkü Satanist anlayışla ilgili internette, İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanmış bir çok yayına ve siteye rastlamak mümkün. Araştırmanın baş kısmında da, ülkemizde Satanizmi gündeme getiren hadiseleri zikrederken, bu gençlerin genellikle internetteki Satanist yayınlarla ilgilendikleri ve bu siteleri sürekli ziyaret ettiklerine dair haberleri aktarmıştık. Hem bu yayınlara bir örnek teşkil etmesi açısından, hem de kendi ifadeleriyle satanizmi nasıl algıladıklarını anlamak açısından, LordSATAN takma ismiyle bir Satanistin hazırlamış olduğu yazıyı olduğu gibi veriyoruz: "Şu anda kendime yer vermek istemiyorum. Önemli olan diğer bilgileri bir an önce bitirebilmek ve sizlere satanizm'i açıklamak. Ama belli başlı bilinmesi gereken yönlerini. Özel kısımları açıklanmayacak. Ayinlere yer vermiyeceğim. Yüzeysel olarak zaten basın sizin gözünüzü boyuyor. Bizler bebek kurban etmeyiz maalesef... Ama şunu da söylemek gerekir her dinde tanrıya bir kurban verilir bizim kurban ettiğimiz varlıklar oğlak burcunun yaratıklarıdır... İnsanların inançları özgürdür ve buna kimse karışamaz. Sonuçta ben neye inanmak istiyorsam ona inanırım ve gerekirse de taparım. Çok kısa bir zamanda diğer eksikliklerimi de halledeceğim ve sizlere bir kaynak sunmaya çalışacağım." Satanizm nedir? Ve Ekoller: Webster's Encyclopedic Unabridged Dictionary of the English Language sözlüğüne baktığımızda, şu cümleleri okuruz; "Şeytan'a ve şeytanî güçlere tapmak -Hıristiyan ayinlerinin dönüştürülerek Şeytan'a tapılması- Şeytani tavırlar ve Eylemler" Bu yeterli bir açıklama değildir. Hiçbir özetleme veya komprime tanımlama Satanizm'i açıklayamaz. Çünkü tüm doktrinler ve kutsal metinler genellikle Satanistler tarafından reddilmektedir. Ancak Satanistler, kendilerini tanımlayabilirler ama bunu yaparken paylaşma oranları çok küçüktür. Tarihin derinliklerinde, gerçek veya imajinatif Satanizmin geleneksel düşmanının Hıristiyanlık olduğu görülür. Şimdilerde ise, Satanistler daha ılımlıdırlar ve düzene daha çok insan hakları ve özgürlük çizgisinde karşı çıkarlar. Buna bir anlamda; liberalizm de denilebilir, birçok Satanist liberal çizgide parti ve dernek üyesidirler. Ama sonuç olarak sözlük anlamında olduğu gibi, tüm Satanistler ve Satanizm "Şeytan" karakterini taşırlar ve sergilerler. Geçerli ahlak kurallarına karşı çıkmaları, kendilerine aşırı güvenleri, isyanları ve düzene zıtlıkları bu görüşü kanıtlar. Tüm inanç sistemlerinde olduğu gibi, Satanik gruplar da çeşitlidir. Faklılıklar ya da akımlar günümüzdeki birçok sosyal etkiden kaynaklanır; Dabbler: Daha çok bu yola eğlence için sapanlar; ciddi bir amaçları yoktur. Bu kategoriye daha çok gençler girerler. Şeytan Kilisesi: Anton LaVey'in öğretisine göre kurulmuş ve çalışmaktadır. Bireyselliğe, egonun tatmin edilmesine, öz güvene ve Nietzche tarzı üstün insana inanırlar. Bu gruplar majiyi dünyasal güç için araç olarak kullanırlar. Şeytan'ı insanlığın ardındaki itici güç olarak kabul ederler. Gnostikler: iki gruba ayrılırlar; -Promethean Gnostikleri: Edebî Şeytan'a inanırlar ama dünyayı yaratan "Jehovah"ın kötü bir ilah olduğunu kabul ederler. Şeytan "Işığı Getiren" dir. Bu çok eski veya mitolojik tanımlama. Anadolu'daki Yezidiler'de ve Ophitler'de de görülür. -Karanlık Gnostikler: Doğanın karanlık güçlerine inanırlar. Geçici ve kaprisli bir tanrıya inanırlar, birçok batılıya göre bu kötü güçtür. Burada, bazı tarihsel Hristiyan akideleri görülür; örneğin Hindû ilahı Kali'ye tapanlar da bu grubun içindedir. İkincil Satanistler; Hrıstiyanlığa karşıdırlar. Çoğu Satanist tanımlamasını ve kimliğini kabul etmez; kuşkucudurlar ve sabit inançların tümünden kaçarlar. Bazı Voodoo inançları Orta Çağ türü Cadıcılık ve Tantrik Budizm'in bazı formları bu kategoriye girerler. Cehennem Kulüpleri: 18. Yüzyıl'dan kalma bir ekol. Ekolün kurucusu Wharton Dükü'dür. İçlerinde, Sir Françis Dashwood, Benjamin Franklin ve İngiliz asili Earl of Sandwich'in adlarının geçtiği bu özel kulüp, gizli ayinlerinin yanısıra, politik entrikaların, hizipleşmelerin ve okkült eylemlerin merkezi olarak bilinir. Günümüzde New York ve Londra'da halâ yaşamaktadır. Romanlik/Promethean Satanistler: Sadece edebidirler. İzledikleri önemli isimler Wiliam Blake, Charles Baudelaire, Maupertin. Lautremont and Gabriele D'Anmunzio'dur. Sol El Yolu Paganları: Daha çok küçük gruplar halinde Avrupa'da görülürler ve bazıları Satanist olarak tanımlanır. İki ana grup dikkat çeker; "Fraternity of Baelder" ve "Order of Nine Angles-ONA" Bu gruplar gelenekçidirler ve antik kaynaklara saygı gösterirler, daha keskin ve katı, yaklaşımları vardır. Satanism Destructive Task Force: Temel olarak Satan Kilisesinin öğretilerini uygular (majikal güç) ama eski Pagan inanışlarına da saygı gösterirler. Voodoo ve diğer büyü kolları ile yakından ilgilidirler. Kurucu: Lord Satan. Arthur Desmond ve World Deniad Org. Crowley'ler. Order the Evil Eye. 12- Luciferian Light Group. Copyright © 1999 Satanizm Destructive, Task Force Kaynak: Diyanet Aylık Dergisi, Mayıs, 2001 1- Güç, Ahmet, Satanizm, İst.,1999, s. 47-48. 2- a.g.e., 119. 3- bkz., a.g.e., s.127-138. 4- LaVey'in hayatı ve kişiliği için bkz. Güç, 105. vd.
İblis'in Allah'a isyanı
Kuran'a göre şeytan, ilk insan olan Hz. Adem'den bu yana insan neslini Allah yolundan saptırmak için çaba harcayan ve kıyamete kadar da harcayacak olan varlıkların genel adıdır. Tüm şeytanların atası ve en büyüğü ise, Hz. Adem'in yaratılmasıyla birlikte Allah'a isyan eden İblis'tir.
Kuran'dan öğrendiğimize göre Allah Hz. Adem'i yaratmış ve meleklerden ona secde etmelerini istemişti. Melekler Allah'ın emrini yerine getirirken, cinlerden olan İblis Hz. Adem'e secde etmedi. Kendisinin insandan daha üstün bir yaratık olduğunu öne sürdü. Bu itaatsizliği ve küstahlığı yüzünden Allah'ın huzurundan kovuldu.*
Allah'ın huzurundan ayrılmadan önce, bu duruma düşmesine neden olan insanları kendisi gibi saptırmak için Allah'tan süre istedi. Allah da ona kıyamet gününe kadar süre tanıdı. Böylece İblis'in insana karşı verdiği mücadele başladı. Allah İblis'i ve ona uyanları cehenneme dolduracağına hükmetti. Allah, Kuran'da bu olayı şöyle haber vermiştir:
Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
(Allah:) "Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."
O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)" dedi.
(Allah:) "Sen gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi.
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." (Araf Suresi, 11-18)
İblis böylece Allah'ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar sürecek olan mücadelesine başladı. İnsanları aldatarak saptırmak için onlara sokuldu. İlk büyük tuzağı, cennette yaşamakta olan Hz. Adem'i ve eşini kandırarak onları Allah'ın emrine isyana sürüklemesiydi. İnsanlık tarihinin başlangıcındaki bu olay Kuran'da şöyle anlatılır:
Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.
Şeytan, kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin yerlerini" açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir."
Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.
Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"
Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."
(Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır."
Dedi ki: "Orda yaşayacak, orda ölecek ve ordan çıkarılacaksınız." (Araf Suresi, 19-25)
İşte insanlığın dünyadaki yaşamının başlangıcı, Hz. Adem'in üstteki ayetlerde anlatılan hatasıydı. Ancak Hz. Adem Allah'a tevbe etti ve Allah onu bağışladı. Ancak İblis'in insanların aleyhine yürüttüğü mücadelesi son bulmadı. Kuran'ın Maide Suresi'nde bildirildiği gibi, Hz. Adem'in iki oğlundan birini ayarttı ve onu kardeşini öldürmeye sürükledi. (Maide Suresi, 27)
O tarihten sonra da İblis insan neslinden pek çok kişiyi kandırdı ve kendi safına çekti. Öte yandan diğer cinlerden de pek çok yandaşı oldu. İblis'in yolunu izleyen bu cinler, aynı onun gibi insanları saptırmak için onlara sokulmaya, onların "kalplerine gizlice vesvese vermeye" (Nas Suresi, 4) başladılar. İblis'in yandaşı olan bu cinler ve insanlar da onun sahip olduğu "şeytan" sıfatını kazandılar. (Şeytan, "uzak olmak" kökünden gelen bir kelimedir ve Allah'ın rahmetinden kovulup uzaklaştırılmış her azgın ve isyankar kulun sıfatıdır.)
Dolayısıyla insanoğlunun karşı karşıya olduğu en büyük tehlike olan şeytan, liderliğini İblis'in yaptığı bir grup cin ve insandır. Bu cin ve insanlar, İblis'in yolunu izlerler, kendileri saptıkları gibi diğer insanları da saptırmaya çalışırlar. "Cinni" (cinlerden olan) şeytanlar, insanlar tarafından görülmedikleri için onlara fark edilmeden yanaşır, zihinlerine saptırıcı düşünceler sokarlar. "İnsi" (insanlardan olan) şeytanlar ise diğer insanlara açıkça sokulur, onları Allah'ın yolundan alıkoymak için telkinde bulunurlar. Bu, insanın yakın dostu gibi görünen bir insan olabileceği gibi, bir zorba ya da bir "fikir adamı" da olabilir. Kuran'da, bu tehlikeye karşı müminlere şu dua öğretilmektedir:
De ki: İnsanların Rabbine sığınırım.
İnsanların malikine,
İnsanların (gerçek) ilahına;
"Sinsice, kalplere vesvese ve şüphe düşürüp duran" vesvesecinin şerrinden.
Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar);
Gerek cinlerden, gerekse insanlardan. (Nas Suresi, 1-6)
Şeytan insana bu denli sinsice yaklaşabilen bir düşman olduğuna göre, ondan sakınmak için azami dikkat göstermek gerekir. Bunun en başta gelen şartı, şeytanı tanımaktır. Şeytanı tanımak için ona baktığımızda ise, oldukça garip, oldukça esrarengiz bir mantığa sahip olduğunu görürüz. Önce İblis tarafından kullanılan ve sonra da onun tüm takipçileri tarafından devralınan bu mantığın temelinde, kibir ve büyüklenme yatmaktadır.
Şeytanın Özellikleri
Şeytan her insanın hayatı boyunca binlerce defa karşılaşacağı en büyük düşmanıdır. Düşmandır çünkü, insan yüzünden Allah katındaki makamını kaybetmiştir. Yeryüzünde bulunmasının tek nedeni de insanları saptırmak için Allah'tan aldığı izindir. Kıyamete kadar, bu izin doğrultusunda olabildiği kadar çok insanı cehennem ateşine sürükleyecek, bunu başarmak için her türlü yolu deneyecektir. Bu amaçla şeytan, insanları her an gözler (Araf Suresi, 27), insana zarar verecek planlar ve oyunlar hazırlar.
Çoğu insan şeytanın ne kadar büyük bir tehlike olduğunun farkında bile değildir. Şeytan bu insanların mantığına göre, uzak, hatta hayali bir varlıktır. Onlara göre yalnızca çok büyük kötülükleri yapan, vahşi, cani kimseler şeytana uyarlar. Kendilerini ve kendileri gibi normal insanları zaten temiz kalpli görürler. Ancak arada yapılan ufak tefek hatalar için "şeytana uydum" denir.
Oysa bu gaflet, insanın hayatı boyunca yapabileceği en büyük hatalardan biridir. Çünkü şeytan —iman eden küçük bir grup dışında— insanların tamamına yakınını kendi kontrolü altına almıştır. Bu insanlar farkında olmadan en büyük düşmanları olan şeytanın istediği hayatı yaşar ve onun peşinden cehenneme giderler. Oysa insanların yapması gereken, şeytanı çok iyi tanımak ve onu düşman edinmektir. Allah bunu insanlara Fatır Suresi'nde emretmiştir:
Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin... (Fatır Suresi, 6)
Şeytanın farkına varmak, onu bir düşman olarak kavramak insanı kurtuluşa götüren adımlardan biridir. Bunun için öncelikle şeytanın özelliklerini, daha sonra da kullandığı taktikleri bilmek gerekir. Birçok Kuran ayetinde ayrıntılı olarak tarif edilen bu özellikler aşağıda ana başlıklar altında sıralanmıştır.
Sinsi ve Yalancıdır
Şeytan, insanları doğru yoldan alıkoyabilmek için öncelikle gerçekleri örter. Bunun en geçerli yolu ise sinsice yalan söyleyerek insanları kandırmaktır. Yalan yoluyla, sahte ve boş vaadler vererek insanları kendi tarafına çekmeye çalışır. Daha iyi bir sosyal statü, daha çok para, daha çok cinsellik, daha rahat bir hayat, hatta ahirette daha üstün bir konum bile vaad eder. Ancak yalan söylediğini ve boş vaadlerde bulunduğunu ahirette kendisi itiraf edecektir:
İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaadi vaadetti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim…(İbrahim Suresi, 22)
Fakat bu itiraf ancak dünya hayatı sona erdikten sonra, şeytan ve dostları kıyamet günü haşredildikleri zaman gerçekleşir. Elbette bu gerçeği öğrenmek şeytanın dostlarına hiçbir fayda sağlamaz. Hepsi tarih boyu şeytana tabi olan diğer insanlarla beraber cehenneme girerler.
İtaatten Çıkmış, Saygısız ve Nankördür
Şeytan kendisini yoktan var eden ve sahip olduğu bütün özellikleri veren Allah'a karşı büyük bir nankörlük içindedir. (İsra Suresi, 27) Bu nankörlük ve kendini bilmezlik içinde kendi yaratıcısına başkaldırmış ve itaatten çıkmıştır.
Azgın ve Kaypaktır
Şeytanın dikkat çekilen bir başka özelliği de hem azgın, hem de kaypak (Hac Suresi, 3) oluşudur.
İtaatten Düzeni İnanlar İçin Çok Zayıftır
Şeytanın iman edenlere karşı kurduğu tuzaklar ve hileli düzenler dıştan bakıldığında güçlü gibi gözükse de bu aslında bir aldanıştır. Çünkü gerçekte şeytanın hileli düzeni zayıftır ve yıkılmaya mahkumdur:
İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar, öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa Suresi, 76)
Gücü Yalnızca Çağırmaya Yeter
Şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. O yalnızca insanları davet eder. Bu davete uyan insanın kendisidir. Yani insan bir vicdansızlık yaptığında, bunun sorumluluğunu şeytana yükleyip bırakamaz. Asıl kınaması gereken şeytana uyan nefsidir. Şeytan bu gerçeği ahirette kendisini suçlayan inkarcılara karşı şöyle bildirecektir:
...Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. (İbrahim Suresi, 22)
İnsanların Düşmanıdır
Şeytan'ın insanın başdüşmanı olduğu birçok ayette belirtilmiştir. (En'am Suresi 142, Kehf Suresi 50, Yasin Suresi 60) Çünkü şeytanın insana vermek istediği zarar, yeryüzünde hiç kimsenin veremeyeceği kadar büyüktür. Şeytan insanın cehennemde sonsuza kadar yanmasını ister. Bu sebeple de insanın en büyük düşmanıdır. Bu gerçek ayetlerde bildirilmektedir:
Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)
Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır. (Yusuf Suresi, 5)
İyilikten ve Hayırdan Yana Hiçbir Yönü Yoktur
Varlığını insana zarar ve sıkıntı vermeye adamış olan şeytan, insanlar için hiçbir hayır ve iyilik sahibi değildir. Şeytanın bu özelliği ayetlerde de "her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş" (Nisa Suresi, 117) olarak bildirilmiştir.
İnsanlar Üzerinde Bir Pisliktir
Şeytanın insan üzerindeki etkisi, Kuran'da "pislik" olarak tanımlanır:
...Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 11)
Allah Katından Kovulmuştur
Şeytan itaatsizliği ve nankörlüğü yüzünden Allah katından aşağılanarak ve horlanarak kovulmuştur. Zaten "şeytan" kelimesi de bizzat bu kovulmuşluk anlamını içermektedir. Şeytanın bu özelliği Al-i İmran Suresi 36, Tekvir Suresi 25 ve Hicr Suresi 17
Şeytan'ın Gücü Zayıftır
Şeytan hakkında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır. Şeytan Allah'tan müstakil bir güç değildir. Allah tarafından yaratılmıştır ve O'nun kontrolündedir. Düşmanlığı insana karşıdır.
Şeytanın Allah'tan bağımsız bir güç olduğunu düşünenler yanılırlar. Bu kimseler şeytanın Allah'a karşı bir mücadelesi olduğunu zannederler. Oysa şeytanın insanlara Allah'ın dinini yaşatmak istememesinin nedeni, bunun insanları yıkıma uğratmak için tek yol olduğunu bilmesidir. Yoksa şeytanın Allah'a karşı bir düşmanlığı söz konusu olamaz. Sonuç olarak o da Allah'ın yarattığı bir kuldur ve O'nun izniyle faaliyetini sürdürmektedir. Kendisine tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek üzere o da saptırdığı insanlarla beraber cehenneme atılacaktır.
Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım. (Sad Suresi, 85)
Unutulmaması gereken, şeytanın müminler üzerinde bir gücü olmadığıdır. Şeytanın gücü yalnızca Allah'ın tespit ettiği, daha doğrusu cehennem için özel olarak yarattığı insanlar üzerinde geçerlidir.
Şeytan Allah'ın mümin olarak yarattığı bir kulu saptıramaz. Sadece, müminin dünya hayatındaki imtihanı gereği bazı küçük hatalar yapmasına vesile olabilir. Şeytanın saptırma etkisi yalnızca kalbinde hastalık bulunan kimseler üzerindedir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.
Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir. (Nahl Suresi, 99-100)
Bir başka ayette müminlerin şeytan tarafından saptırılamayacakları şöyle bildirilmiştir.
"Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak Rabbin yeter. (İsra Suresi, 65)
Şeytan da Allah tarafından yaratılmış bir varlık olduğuna göre, herşeyde olduğu gibi onun yaratılışında da sonsuz hikmet vardır.
Örneğin, şeytanla beraber büyük bir insan topluluğunun cehenneme sürüklenmesi, kıyamet günü müminlerin Allah'a şükürlerini, cennete karşı duyacakları sevinci artıracak bir unsurdur.
Şeytan aynı zamanda mümin topluluğun içinde gizlenen münafıkların ortaya çıkmasını sağlar. Bu hastalıklı kimseleri etkisi altına alarak, müminler aleyhine faaliyette bulundurur. Böylece münafıklar mümin topluluğu içinde gizlenemeyerek kendi kendilerini deşifre etmiş olurlar. Müminler de içlerinde barınmaya çalışan bu pislik grubunu kolaylıkla teşhis ederler. Dahası şeytanın faaliyetlerinin ve münafıklar üzerindeki etkisinin farkına varan müminlerin —Kuran 'da geçen bir ayetin tecellisini gördükleri için— imanları ve Allah'a yakınlıkları artar:
Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.
(Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kuran'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir. (Hac Suresi, 53-54)
Bu mümin topluluğun içinde bir tür temizlik anlamına gelir. Zaten Allah'ın şeytana süre tanımasının hikmetlerinden biri budur. Allah bu durumu Kuran'da şöyle açıklar:
Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular.
Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak Biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, her şeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 20-21)
Cahiliye toplumu tarafından bilinmeyen bir başka nokta ise şeytanın yaptırım gücünün olmadığıdır. O yalnızca insanı davet eder. Eğer insanın kalbinde bir hastalık varsa bu çağrıya uyar. Yoksa şeytanın insanlar üzerinde zor kullanabilecek bir gücü yoktur. Kendisine uyanların hatta tapanların hepsinin aslında ne kadar büyük bir gaflet içinde olduklarını bilir. Şeytanın kıyamet günü kendisine uyanlara yapacağı itiraf ayette şöyle geçer:
İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaadi vaadetti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azap vardır." (İbrahim Suresi, 22)
Etiketler :
Kuran-ı Kerimdeki Şeytan ile ilgili Ayetler,Şeytan ile ilgili Ayetler,Şeytan hakkindaki Ayetler,Şeytan,Kuran-ı Kerimdeki ,Kuran-ı Kerimdeki Şeytan,
|
|
|
Müslümanın Bilmesi Gereken Sorular ve Cevapları Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 11:10 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Müslümanın Bilmesi Gereken Sorular ve Cevapları Nedir? Kabirde Neler Sorulacak?
Muslumana sorular
Müslümanmısın?
Elhamdülillah Müslümanım.
Müslümanım demenin manası nedir?
Allah'ı bir bilmek, Kur'an-ı Kerim'i ve Muhammed Aleyhisselam'ı tasdik etmektir.
Ne zamandan beri Müslümansın?
"Bela" dediğimiz zamandan beri Müslümanım.
"Bela" zamanı neye derler?
Misak'a derler. Yani Cenab-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben: - Elestü birabbiküm (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) diye sordu. Onlar da: "Bela (Evet Rabbimizsin)" dediler. O zamandan beri Müslümanım demektir.
Rabbin kimdir? Seni kim yarattı?
Allah
Sen kimin kulusun ?
Allah'ın kuluyum
Dinin hangi dindir?
İslam dinidir.
Kitabın hangi kitaptır?
Kur'an'dır.
Din nedir?
Akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla sırf hayır ve saadete ulaştıran, ilahi bir kanundur.
İslam nedir?
Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği hükümleri kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, yaşamaktır.
İman Nedir?
Hz.Peygamber'in, Allah'tan getirdiği hükümlerin doğruluğunu kabul ve tasdik etmektir.
INGİLİZCESİ
Are you a Muslim?
Thanks be to Allah (Alhamdulillah), I am a Muslim
What does it mean to be a Muslim?
Knowing that there is only one Allah, and accepting the Holy Qur'an and Prophet Muhammed (s.a.s.)
Since when have you Muslim?
I have been a Muslim since the time of the world (Balaa)
What does "Balaa" mean?
It is a covenant (mithaq). That is, Allah asked whwn He created all souls: "Am I not your Lord (Rabb)"? They answered "Yes, for certain you are our Lord (Rabb) (Balaa)." Thus, I have been a Muslim from that time.
Who is your Lord (Rabb)? Who created you?
Allah
Whose slave are you?
I am the slave of Allah.
What is your religion?
My religion is İslam.
Which book do you believe in?
I believe in the Holy Quran.
What is Din?
It is the set of laws which guides the sane people who believe with their free will to the most right, the most beautiful, and everlasting happiness.
What is Islam?
It is the name of the last divine religion which was sent to human beings by God through His Prophet Muhammad?
What is Iman (Belief)?
It is the acceptance and attestation of the decrees which are known in certainty that they are brought from God by the Prophet.
Kabirde Ne Sorulacak, Cevapları Nedir? İşte Her Müslümanın Bilmesi gereken o 13 soru
Kabir sualleri ve cevapları
Ölümü hatırlamak ve ölüden ibret almak için kabir ziyaret etmek ve salihlerin, velilerin kabirlerinden bereketlenmek müstehaptır.
Ölümü hatırlamak ve ölüden ibret almak için kabir ziyaret etmek ve salihlerin, velilerin kabirlerinden bereketlenmek müstehaptır. Ölümü ve kabirde sorulacak sualleri her zaman hatırlamalıdır. Mü’minlerden dokuz kimseye de kabirde sual olmaz: Şehit, düşman karşısında nöbette iken ölen, veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıktan ölen, böyle hastalıklar yayıldığı zaman kaçmayıp sabrederek başka sebeple ölen, sıddîklar, baliğ olmayan çocuklar, Cuma günü veya gecesi ölenler, her gece Tebâreke ve Secde sûresini okuyanlar ve ölüm hastalığında İhlâs sûresini okuyanlara kabir suali olmaz. Kabirde Münker ve Nekir meleklerine cevap olarak şunları ezberlemelidir:
Ayrıca aşağıdaki esasları da bilmek lazımdır:
Kimin zürriyetindensin?
CEVAP
Âdem aleyhisselamın.
Kimin milletindensin?
CEVAP
İbrahim aleyhisselamın.
İman nedir? Amentü’nün esasları nelerdir?
CEVAP
İman, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasaklara inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.
İman, Amentü’de bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve beğenmektir.
Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba’sü ba’del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]
İslam’ın şartları nelerdir?
CEVAP
Şunlardır:
1- Kelime-i şehadet getirmek
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü demek. Manası şudur:
(Ben şehadet ederim ki, [Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki] Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür.)
Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir.
2- Namaz kılmak
3- Zekât vermek
4- Oruç tutmak
5- Hac etmek
Allahü teâlânın sıfatları nelerdir?
CEVAP
Allahü teâlânın Sıfat-ı zatiyye’si altıdır:
1- Vücûd
2- Kıdem
3- Bekâ
4- Vahdaniyyet
5- Muhalefetün-lilhavadis
6- Kıyâm bi-nefsihi
Allahü teâlânın Sıfat-ı sübûtiyye’si sekizdir:
1- Hayat
2- İlm
3- Sem’
4- Basar
5- İrade
6- Kudret
7- Kelam
8- Tekvîn
BİR MÜSLÜMANIN KENDİSİNE SORMASI GEREKEN SORULAR
Bir Müslüman her gece yaşadığı günün muhâsebesini yapmalı ve kendine şu sualleri sormalıdır. İşte 41 maddede bir Müslümanın günlük nefis muhasebesi…
Bir Müslüman her gece yaşadığı günün muhâsebesini yapmalı ve kendine şu sualleri sormalıdır. İşte 41 maddede bir Müslümanın günlük nefis muhasebesi…
Nasıl ki, güzel ve hayırlı bir netice için güzel bir gidişat zarurî ise, mesut bir âhiret hayatı için de îman ve sâlih amellerle müzeyyen, istikâmet üzere bir dünya hayatı elzemdir. Ebedî saâdete açılan bir ölüm, ancak îman ve Kur’ân nurları altında geçen nezih bir hayatın mükâfâtıdır.
Dolayısıyla bir müslümanın, İslâm’ı hayatının hiçbir safhasında unutmaması gerekir. Yirmi dört saatini, kendisine en zirve rehber olarak takdim edilen Peygamberler SultânıEfendimiz gibi değerlendirme gayreti içinde bulunması îcâb eder. Bu hususta da kendi hâlini ciddiyetle ve sık sık mîzân etmesi gerekir.
Zira Hazret-i Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur:
“Hesâba çekilmeden evvel kendinizi hesâba çekiniz. En büyük arz (yani Allah Teâlâ’nın huzûruna çıkarılıp O’na arz edileceğiniz gün) için (sâlih amellerle) süsleniniz! Şüphesiz dünyadayken nefsini hesâba çeken kimse için kıyâmet günündeki hesap hafif olacaktır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)
BİR MÜSLÜMANIN GÜNLÜK NEFİS MUHASEBESİ
Bir müslüman her gece; yaşadığı günün muhâsebesini yapmalı ve kendine şu sualleri sormalıdır:
1- Bu sabah hayat defterini nasıl açtın? Sana yeni bir gün bahşeden Rabbine şükrettin mi?
2- Cenâb-ı Hakk’ın seni istiğfâra dâvet ettiği seher vaktinde, O’nunla buluşmaya koşabildin mi? O vakitte tuğyân eden ilâhî rahmet ve mağfiretten ne kadar nasiplenebildin? Yoksa o husûsî fırsat demlerini, uykuyla zâyî mi ettin?
3- Seher vaktinin feyzini bütün gününe taşıyabildin mi? Bugün, hayatın ne kadar zikrullah ikliminde geçti? Ne kadar Rabbini hatırlayabilme-nin rûhâniyeti içinde oldun?
4- Bugün, nefsânî lezzetleri yok eden ölümü tefekkür ettin mi?
5- Bugün hayatın gereksiz telâşlarından sıyrılıp ne kadar Rabbine yöneldin? Karşılaştığın ilâhî kudret ve azamet nakışları, gönlünde ne kadar bir tefekkür derinliği meydana getirdi?
6- Minarelerden yükselen ilâhî dâvete kulak verip kaç vaktini cemaatle kılabildin? Namazlarını Hakk’ın râzı olduğu kıvamda; yani huşû içinde, kalp ve beden âhengiyle edâ edebildin mi?
7- Bugün kazancının, yediğinin, içtiğinin ve giydiğinin; helâl mi, şüpheli mi, haram mı olduğuna dikkat ettin mi? Haramlardan sakınma duygusu her davranışında seninle beraber oldu mu?
8- Bugün kul haklarına dikkat ettin mi? “Üzerime hiçbir kul hakkı geçmedi, kimseyi incitmedim.” diyebilir misin?
9- Bugün mahlûkâta, Hâlık’ının şefkat, merhamet ve muhabbet nazarıyla bakabildin mi?
10- Kapındaki kedinin ve köpeğin hakkına dikkat ettin mi? Kedisini aç bırakarak ölümüne sebep olan bir kişinin ilâhî azâba, susuz bir köpeğe su veren bir kişinin de ilâhî affa nâil olduğunu düşünerek, mahlûkâta merhametle muâmelede bulundun mu?
11- Bugün, annenin, babanın, akrabalarının hâlini hatırını sorup gönüllerini alabildin mi? Eğer onlar âhirete intikal etmiş iseler, ruhları için bir Fâtiha okuyup hediye edebildin mi?
12- Bugün aile yuvanı gönül gözüyle seyredip, oranın bir cennet bah-çesi olduğu idrâkiyle; sokakların, çarşı-pazarın, modaların, reklâmların, televizyonun, internetin menfî tesirlerinden kendini ve çoluk-çocuğunu koruyabildin mi?
Bu hususta;“Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..” (et-Tahrîm, 6) emr-i ilâhîsini hayatına ne kadar tatbik edebildin?
13- Şayet evinin hanımı isen, beyini güler yüz ve muhabbetle uğurlayıp helâl rızık getirmesi için duâ ettin mi? Akşam yine onu tebessüm ve tatlı dille karşılayıp yorgunluğunu gidermeye, nezih ve örnek bir aile olmaya çalıştın mı?
14- Şayet evinin beyi isen, hanımına ve evlâtlarına karşı ne kadar müşfik ve merhametli davrandın? Senin onlara bırakabileceğin en büyük mîrâsın, âhiret mîrâsı olduğunu düşünüp onların dînî, ahlâkî ve mânevî te-rakkîleri için ne kadar gayret gösterebildin?
15- Allâh’ın sana emânet olarak ihsân ettiği evlâtlarına, bugün terbiye ve âdâb olarak ne öğrettin? Allah ve Rasûlü’nün aşkını, enbiyâ ve evliyânın sevgisini onların gönüllerine aşılayabildin mi?
16- Yarın seni temsil edecek, senin devam eden parçan olacak evlâtlarına İslâm şahsiyeti kazandırabilmek için bugün neler yaptın?
17- Kıyâmet günü, senin için yüz akı ve göz aydınlığı olmaları gayesiyle bugün yavrularının gönül bahçelerine hangi fazîlet tohumlarını ektin?
18- Evlâtlarına dînin, îmânın, vatanın, bütün mukaddesâtın bir emânet olduğu şuurunu verebildin mi? Bu cennet vatanı bizlere hediye eden ecdâdını ve Allah yolunda canlarını seve seve fedâ eden aziz şehidleri, onların îman heyecanlarını evlâtlarına hatırlatabildin mi? Allâh’ın en büyük nîmeti olan Kur’ân’ın, semâlarımızda yankılanan ezanların ve hür bir şekilde dalgalanan bayrağımızın, en büyük şeref ve haysiyetimiz olduğunu idrâk ettirebildin mi?
19- Evlâdının dünyevî tahsili için yıllarca emek, zaman ve masraf sarf ediyorsun; ya onun âhiret tahsili için ne yaptın? Evlâdının ebedî istikbâlini ilgilendiren bu tahsil için, sadece yaz mevsiminde bir-iki ay câmiye göndermeyi yeterli mi gördün?
20- Bugün hidâyete muhtaç insanlara; yumuşak bir dil, hayranlık uyandıran bir hâl ve rahmet tevzî eden bir kalp ile yaklaşabildin mi? Onlara emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker’de bulunup hidâyetleri için duâ ettin mi? Onlara hâlinle de örnek bir “müslüman şahsiyeti” sergileyebildin mi?
21- Bugün selde sürüklenen kütükler misâli nesiller kaybolurken; başta aile efrâdın olmak üzere, mes’ul olduğun insanları devrin fitne ve şerlerinden muhafaza için hangi tedbirleri aldın?
22- Bir çocuğun yahut bir gencin elinden tutup câmiye götürebildin mi? Birkaç genci etrafına toplayıp, maddî-mânevî ikramlarda bulunarak hak ve hakîkati sevdirmeye çalıştın mı? Allah için sevdiğin bir kişiye hediye olarak ne verdin?
23- Bugün Allâh’ın sana ihsân ettiği nîmetleri kimlerle ve ne kadar paylaşabildin? Bugün infâk ehli olabildin mi?
24- Bugün bir mü’mini sevindirmenin kalbî hazzını tadabildin mi?
25- Bugün bir yetim başı okşadın mı? Bir hastayı ziyaret ettin mi? Bir cenâze teşyîinde bulundun mu?[1]
26- Bugün komşularınla ve civarındaki muhtaçlarla alâkadar oldun mu? Aç yatan komşunun, soğukta titreyen gariplerin ıztırâbı yüreğini sızlattı mı?
27- Bugün memleketimize sığınan Suriye muhâcirleriyle imkânlarını paylaşabildin mi? O Muhâcirlere Ensâr olma yolunda mesafe katedebildin mi?
28- Bugün dünyanın diğer ucunda da olsa ümmet-i Muhammed’in derdiyle dertlendin mi? Mazlumların çektiği çilelerden dolayı yüreğinde bir ıztırap hissettin mi?
29- Bugün açların doyması, hastaların şifâ bulması, borçları altında ezilenlerin feraha çıkması için herhangi bir gayret gösterdin mi? Bu maksatla kalbî, kavlî ve en mühimi de fiilî duâlar ettin mi?
30- Bugün, tanıdığın tanımadığın herkese Allah için selâm verebildin mi? Tebessümü sadaka bilip insanları mütebessim bir çehre ile karşılayabildin mi?
31- Bugün sana sert ve kaba davranan, kötülük yapan bir kişiye Allah için iyilikle mukâbelede bulunup onu affedebildin mi?
32- Bugün hiç dost kazanabildin mi? Kaç dostunla dostluğunu tazeledin?
33- Bugün bir Allah dostuyla veya sâlih insanlarla beraber olmaya gayret ettin mi? Sana -nefsinin hoşuna gitmese bile- Hak rızâsı için dâimâ doğruları söyleyecek sâlih ve sâdık bir dost edindin mi? Fâsık ve fâcirlerle beraberlikten kalbini koruma endişesi taşıdın mı?
34- Bugün yoldan, insanlara ezâ verecek bir şeyi kaldırdın mı?
35- Bugün faydalı ilmini artıran, irfânını geliştiren herhangi bir hizmet veya faaliyet içinde bulundun mu?
36- Bir gönül eczahânesi olan sohbetlerden, kalbine ve rûhuna şifâ olacak, feyzini artıracak mânevî ilâçları alabildin mi?
37- Kıyâmete kadar devam edecek en büyük mûcize olan Kur’ân-ı Kerîm’den bugün kaç sayfa okudun? Orada sana verilen mesajları tefekkür ederek mûcibince amel ettin mi? En hayırlılardan olmak için; Kur’ân’ı öğretenlerden, Kur’ân hizmetine koşanlardan, yardım edenlerden oldun mu?
38- Bugün, hayatına sızmaya çalışan kötü alışkanlıklara karşı koyma irâdesini gösterebildin mi?
39- Bugün dilini, boş ve lâubâlî konuşmalardan, yalan ve dedikodu-dan, gıybet ve münâkaşadan ve bir gönle diken batırmaktan muhafaza ede-bildin mi?
40- Bugün hayat defterini nasıl kapattın? Amel defterinin bugüne ait sayfalarına neler yazıldı? İlâhî hesap gününde bugünkü sayfanın hesâbını verebilecek misin?
41- Velhâsıl bugün; dâimî bir hayat kaseti doldurmakta olduğunu, her hâl ve hareketinin ilâhî kameralarla kayda alındığını hiç düşündün mü? Ge-çirdiğin son yirmi dört saatin muhâsebesini yapıp nefsinle hesaplaştın mı?..
İşte bu nevî muhâsebelerle gayrete gelip ölüme lâyıkıyla hazırlanabilen mü’minler, ölümden korku duymak yerine onu ebedî bir vuslat vesilesi olarak telâkkî ederler. Böyle olunca da, her iki âlem arasında geçit vazifesi gören ölüm güzelleşmeye başlar.
Demek ki ölümün soğuk ürpertilerinden kurtulmanın yegâne çâresi; “Ölmeden evvel ölünüz!” ifâdesinin tefekküründe derinleşerek sâlihâne bir ömür yaşamaya gayret etmektir.
Dipnot:
[1] Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12.
Kaynaklar:
peygamberlerhayati com
Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları
Etiketleri :
Müslümanın Bilmesi Gereken Sorular, ve Cevapları Nedir?,Müslümana sorulari ve cevaplari,kabirde neler sorulcak,sual melekleri neler soracak,öldükten sonra melekler neler soracak,münker nekirin sorulari,
|
|
|
Kelime-i Tevhid Zikrinin Anlamı ve Faziletleri - Arapça Türkçe Tafsilatlı Yazılışı |
|
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 10:35 AM - Forum: Zikir ve Tesbihat Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Kelime-i Tevhid Zikrinin Anlamı ve Faziletleri - Arapça Türkçe Tafsilatlı Yazılışı
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri kelime-i tevhîdin mânâsını şöyle îzah eder: “«La ilahe illallah» zikrinden maksat, âfâkî ve enfüsî, yani dıştaki ve içteki bâtıl ilâhları yok etmektir. Âfâkî ilâhlar, Lât ve Uzzâ gibi, kâfirlerin bâtıl ilâhlarıdır. Enfüsî ilâhlar ise, nefse âit arzulardır.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri; kelime-i tevhîdin yüceliğini anlatırken şöyle buyurur:
“Allah Teâlâ’nın gazabını teskin hususunda «La ilahe illallah» sözünden daha faydalı bir şey yoktur. Bu söz, cehenneme girmeye sebep olan gazabı teskin ediyorsa, başka gazapları daha çabuk teskin eder. Zira diğer gazaplar, cehennem azâbını doğuran gazaptan çok daha hafiftir. Nasıl teskin etmesin ki, kul bu sözü tekrarlayarak mâsivâdan yüz çevirmiş, onları reddetmiş ve kalbinin kıblesi Cenâb-ı Hak olmuştur. Zâten gazabın sebebi de, kulun müptelâ olduğu farklı farklı yönelişlerdir. Kelime-i tevhîd ile bunlar yok olduğuna göre gazap da sükûnete erecektir.
Bu mânâya mecaz âleminden şöyle bir misâl verebiliriz: Bir kimse hizmetkârından rahatsız olsa ve ona gazaplansa, o esnâda hizmetkâr aklını kullanarak bütün meşgaleleri terk edip bütün varlığıyla efendisine yönelse, efendisinde hizmetkâra karşı tabiî olarak şefkat ve merhamet hisleri uyanır ve öfkesi sükûn bulur.
KELİME-İ TEVHİDİN FAZİLETİ
“La ilahe illallah” sözünün, âhiret için saklanan ilâhî rahmetin yüzde doksan dokuzunun anahtarı olduğunu görüyorum. Küfür karanlıklarını ve şirk tortularını bertaraf etmede bu güzel kelimeden daha tesirli bir şey olmadığını biliyorum…
Kelime-i tevhîdin fazîleti karşısında şu dünyanın tamamı bile bir kıymet ifâde etmez! Keşke büyük bir okyanusa nisbetle bir damla hükmünde olabilseydi! (O kadar bile değildir.) Ancak bu kelime-i tayyibenin kıymet ve azameti, onu söyleyenin mânevî derecesi nisbetindedir. Söyleyenin derecesi ne kadar yüksek olursa bu kelimenin azameti de o kadar artmaktadır…
Bir insanın bir köşeye çekilip mânevî hazzına vararak bu mübârek zikirle meşgul olmayı arzu etmesine denk olabilecek başka bir temennî şu dünyada yoktur. Ancak ne yazık ki her temennîye kavuşmak müyesser olmuyor. Bâzen gaflet hâli buna mânî oluyor ve halka karışmak gerekiyor.”[1]
“LA İLEHE İLLALLAH” ZİKRİNDEN MAKSAT NEDİR?
Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri kelime-i tevhîdin mânâsını şöyle îzah eder:
“«La ilahe illallah» zikrinden maksat, âfâkî ve enfüsî, yani dıştaki ve içteki bâtıl ilâhları yok etmektir. Âfâkî ilâhlar, Lât ve Uzzâ gibi, kâfirlerin bâtıl ilâhlarıdır. Enfüsî ilâhlar ise, nefse âit arzulardır. Nitekim Cenâb-ı Hak; «Nefsini ilâh edinen kişiyi gördün mü?..» (el-Câsiye, 23) buyurur. Şerîatin insanları mükellef tuttuğu ve kalben tasdîk etmekten ibâret olan «îman» için, âfâkî ilâhların yok edilmesi kâfîdir. Enfüsî bâtıl ilâhların yok edilebilmesi için ise nefs-i emmârenin tezkiye edilmesi lâzımdır. Ehlullâh’ın yoluna girmenin gâyesi ve neticesi de budur. Hakîkî îmâna ulaşmak için, bu her iki türden bâtıl ilâhları yok etmek îcâb eder… Îmânın hakîkati, enfüsî ilâhları da bertaraf etmeye bağlıdır.”[2]
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri evlâtlarını ısrarla zikre teşvik ederdi. Nitekim, oğlu Muhammed Mâsûm Hazretleri’ne yazdığı bir mektubunda şöyle buyurur:
“Zaman, zikir zamanıdır. Bütün nefsânî arzularınızı «La» kelimesinin içine koyun ki onları kökünden yok edip geriye hiçbir arzu ve gâye bırakmayın… O’nun takdîrine râzı olun!
Kelime-i tevhîd zikri esnâsında «La ilahe: Sadece Allah vardır» sözüne geldiğiniz vakit, bütün bilinen ve hayâl edilenlerin ötesinde bulunan ve bizim için tam bir gayb olan Allâh’ın zâtından başka bir şey gönlünüze gelmesin! Evler, köşkler, çeşmeler, bahçeler, kitaplar ve diğer şeyler insanın zihnine kolayca geliverir. Bunlar sizin vaktinizi almasın!”[3]
HER DURUMDA ALLAH’I ZİKRET
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin dâimâ zikir hâlinde olmayı tavsiye ettiği ifâdelerinden bir kısmı da şöyledir:
“Bu tarîkati isteyen kişi, hak ehlinin görüşleri istikâmetinde îtikādını düzeltip fıkhî hükümleri öğrenerek bildiklerinin îcâb ettirdiği şekilde amel ettikten sonra, bütün vakitlerini Allâh’ın zikrine sarf etmelidir. Ancak bu zikrin kâmil ve mükemmil bir şeyhten alınması şarttır. Çünkü kendisi noksan olan, başkalarını kemâle erdiremez… Abdestli, abdestsiz, ayaktayken, otururken devamlı zikirle meşgul olmalıdır. Gelirken, giderken, yerken, yatarken aslâ zikri terk etmemelidir.”[4]
“Mâlûmdur ki, bu dünya çalışma yurdudur, boş durma ve dinlenme yeri değildir. Gayretinizi tamamıyla çalışmaya yönlendirmelisiniz. Boş durmayı ve eğlenmeyi bir kenara bırakınız! Dilinizi «La ilahe illallah» zikri ile öylesine meşgul ediniz ki, lisânınız zaruret olmadıkça bu kelime-i tayyibenin dışında bir şey söylemesin! Zikir, hem dil hem de kalp ile hafî yolla yapılmalıdır… Tembellik ve gevşeklik, düşmanların nasîbi olsun! Amel-i sâlihler işlemeli, çalışmalı, yine çalışmalı…”[5]
“Şunu iyi biliniz ki, sizin ve hattâ bütün insanların saâdet ve selâmeti, Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeye bağlıdır. İmkân nisbetinde bütün vakitleri Allah Teâlâ’nın zikri ile geçirmek îcâb eder. Bu hususta bir anlık gaflet bile doğru değildir.”[6]
Lâ ilahe illallah nedir? Lâ ilahe illallah zikrinin faziletleri nelerdir? Yetmiş bin (70 000) kelime-i tevhid okumanın dinî dayanağı var mıdır?
Kelime-i tevhid sözlük anlamı ile “Allah’ı birleme cümlesi” demektir. “Lâ ilahe illallah” sözünden ibarettir ve “Allah’tan başka ilah yoktur.” anlamına gelir. Bu cümlenin ifade ettiği mana İslam’ın temel ilkesini oluşturur. Hz. Peygamber, “Kıyamet gününde benim şefaatim sayesinde en mutlu olacak insan, kalbinden içtenlikle, Lâ ilâhe illallah diyendir.” (Buhârî, İlim, 33; Rikâk 51) buyurmuştur.
EN FAZİLETLİ ZİKİR – EN FAZİLETLİ DUA
Zikir, hatırlamak ve hatırlatmak demektir. Kelime-i tevhidi zikir olarak okumak, okuyana ve dinleyenlere Allah’ı hatırlatacağı için sevap kazandıran bir ameldir, zikirlerin en güzelidir. Resûlullah, “En faziletli zikir ‘Lâ ilahe illallah’; en faziletli dua da ‘Elhamdülillah’ demektir.” (İbn Mâce, Edeb, 55) buyurmuştur.
GÜNDE 100 DEFA “LA İLAHE İLLALLAH” DEMENİN FAZİLETİ
Bunun yanında günde yüz defa “Lâ ilâhe illallah” diyenin çeşitli şekillerde mükâfatlandırılacağı yönünde hadisler bulunmaktadır. (İbn Mâce, Edeb, 54) Sahih hadislerde belirtilenler dışında dua veya zikirlerin belli sayılarda yapılması gerektiğine inanıp bunu iddia etmek doğru değildir.
---------------
“Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerike leh..” – Anlamı, Fazileti ve Arapça Yazılışı
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı pek çok fazileti bulunan ve bir sahih rivayette İsm-i Âzam mertebesini taşıyan cümle-i tevhidiye
Lâ ilâhe illallàhu vahdehû lâ şerîke leh, lehül-mülkü
ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.
Arapça Yazılışı:
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Anlamı:
Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur; o tektir, ortağı yoktur. Mülk onundur, hamd ona mahsustur ve o her şeye kàdirdir.
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerike leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hâmdü yuhyi ve yumit ve hüve hayyun lâ yemût biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir.
“Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O birdir; Onun hiçbir şeriki yoktur. Mülk Ona ait, hamd Ona mahsustur. Hayatı veren de O’dur, ölümü veren de O’dur. O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir. Bütün hayır Onun elindedir. O her şeye hakkıyla kàdirdir. Her şeyin ve herkesin dönüşü de O’nadır.”
(Buharî, Ezân: 155; Teheccüd: 21; Müslim, Zikir: 28, 30, 74, 75, 76; Tirmizî, Mevâkıt: 108; Hac: 104; Nesâî, Sehiv: 83-86; İbni Mâce, Dua: 10, 14, 16; Ebu Davud, Menâsik: 56; Dârîmî, Salât: 88, 90; Muvatta’, Hac: 127, 243; Kur’an: 20, 22; Müsned, 1:47; 2:5; 3:320; 4:4; 5:191.)
Amr İbnu Şuayb an Ebîhi an Ceddihî (radıyallâhu anh)’dan rivayet edildiğine göre:
“Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Duaların en faziletlisi Arefe günü yapılan duadır. Ben ve benden önceki peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz; Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr. (Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir. O, herşeye kâdirdir) sözüdür.”
[Muvatta, Kur’ân 32,; Tirmizî, Da’avât 133]
Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)’dan rivayet edildiğine göre:
“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Kim, “Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâşerîke leh, lehu’l mülkü ve lehu’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.” duasını bir günde yüz kere okursa, kendisine 10 köle âzad etmiş gibi sevab verilir, ayrıca lehine yüz sevab yazılır ve yüz günahı da silinir. Bu, ayrıca üç gün akşama kadar onu şeytana karşı muhafaza eder. Bundan daha fazlasını okumayan hiçbir kimse, o adamınkinden daha efdal bir amel de getiremez.
Kim de bir günde yüz kere “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse hataları dökülür, hatta denizin köpüğü kadar çok olsa bile.”
[Buhârî, Daavât 54, Bed’ü’l-Halk 11; Müslim, Zikr 28; Muvatta, Kur’ân 20; Tirmizî, Daavât 61,]
Ebu Sa’id radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre:
“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Kim, sabah namazının peşinden ‘Lâ ilâhe illallahu vahdehu la şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehû’l-hamdü bi-yedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr.’ (Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur, mülk ona aittir, hamdler de ona layıktır, her çeşit hayır O’nun elindedir. O her şeye kadirdir.) derse kendisine, Hz. İsmail evlatlarından bir köleyi âzâd etmiş gibi sevap yazılır.”
Kelime-i Tevhid "Lâ ilahe illallah, Muhammedun Rasulualalh" Yazili Resimler
DİPNOTLAR
[1] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, II, 591-594, no: 37.
[2] Maârif-i Ledünniyye, s. 69, 24. Bölüm.
[3] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, III, 169, no: 2.
[4] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, III, 454, no: 84.
[5] İmâm-ı Rabbânî, Mükâşefât-ı Gaybiyye, 29. kısım.
[6] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, I, 569, no: 190.
Kaynaklar:
Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları
Diyanet Fetva Kurulu
----
Etiketler : Kelime-i Tevhid Zikrinin Anlamı ve Faziletleri,Arapça Türkçe Tafsilatlı Yazılışı,Kelime-i Tevhid Arapça Yazılışı,لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ,Kelime-i Tevhid Türkçe Yazılışı,Kelime-i Tevhid Yazılı Resimler,
|
|
|
Şehitlerimiz için Yapılabilecek Dua Örneği |
|
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 06:31 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
güzel dualar, şehit duaları, şehitlere dua, şehit duaları, şehitlere dua
بسم الله الرحمن الرحيم
اَ لْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ لْعأَ لَمِين
و لصَّلأ ةُ و ا لسَّلأمُ علىَ رَ سؤُ لِنأَ مُحَمَّدِ وَ عَلَى األٍهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِىنَ
Ya rabbi senin rızan için ellerimizi açtık, sana yalvarıyoruz, ya rabbi bizi huzurundan boş çevirme, bizi kendinden başkasına muhtaç etme, bizi kendinden başkasına yalvartma ya rabbi.
Şu cennet vatanımızın her karış toprağı senin uğrunda canlarını veren, şehit kardeşlerimizin kanlarıyla sulanmış, biz bu vatana sahip çıkmak için tarih boyu canlarımızı vermişiz, bugün vatanımız tehlikeye girdiğinde 7’den 70’e kadınıyla erkeğiyle canlarımızı feda etmek üzere ebrehenin ordusunun karşısında ebabil kuşlarının attığı taşlar misali hiçbir güç kuvvet yetiremez, silahların tankların önüne başlarını koyan ve ta istikal savaşından bu zamana kadar vatanımız kurtarmaya çalışan tüm şehit kardeşlerimizin ruhlarını şad eyle..
Ya rabb bizim vatanımızı düşman çizmeleriyle çiğnetme, bizi vatansız bırakma, bizi bayraksız bırakma, bizim hürriyet ve istikalalimize musallt olanlara fırsat verme ya rabbi.bizi hürriyet ve istikalimiziden mahrum bırakma ya rabbi. Minarelerimizde okunan ezanı Muhammedileri dindirme, ayyıldızlı bayrağımızı gönderlerden indirme ya rabbi, indirme ya rabbi, düşmanlarımıza fırsat verme ya rabbi.özellikle yeryüzünde ebu cehiller, ebu lehepler, ebreheler olduğu gibi firavunlar, nemrutlar olduğu gibi onlar tarihin hiçbir devrinde eksik olmadılar, bugünkü firavunların, bugünkü ebu cehillerin ebu leheplerin şerrinden muhafaza eyle .
Ya rabbi. Şurada toplanan kardeşlerimiz sana ellerini açtılar sana olan imanları sana olan güvenleri, sana olan tevekküleri ile sana yalvarıyorlarlar . ya rebbel alemin bunlar bedirde,bunlar uhutta, bunlar çanakkalede, bunlar kurtulus savaşında, vatanlarını milletlerini dinlerini inançlarını korumak için savaşan kardeşlerimiz gibi ya rabbi bu uğurda can veren şehitlerimizi okunan kuranlar hurmetine Yasinler hurmetine, aşırlar hurmetine ruhlarını şad eyle makamlarını cennet eyle, bedir şehitleri ile haşr eyle. Uhut şehitleri ile beraber haşr eyle.
Ya rabbel alemin bizleri ve şu kardeşlerimizide bedirden uhuttan sağ olarak dönen kardeşlerimizle haşr eyle. Burada toplandığımız gibi yarın mahşer gününde peygamberimizin sancağı altında toplanmayı haşru cem eyle. Peygamberimizi vatan sevgisi imandandır buyuruyor vatan uğruna şehit olan tüm şehitlerimize merhamet eyle. Bizi rahmetinden mahrum bırakma bizi her türlü tehlikelerden kötülerden kötü insanların şerrinden iblis kılıklı hainlerden, ebu cehil kılıklıların şerrinden, özellikle hürriyet ve istikalimize tasallut eden bizi köleleştirmek bizi diz çöktürmek bize emir verildiğinde emirlerini yerine yetirtmek isteyenlere ya rabbi fırsat verme, bize güç ve kuvvet nasip eyle bizi kendinden başka hiç kimseye muhtaç etme ya rabbi.
Ya rabbel alemin şu güzen cennet vatanımızda ayaklarımızı bastğımız her yerde şehitlerimizin kanları ve kemikleri var.Onların kanlarını ve kemiklerini sızlatacak yanlış işler yapmaktan bizleri muhafaza eyle. O şehit kardeşlerimizin uğrunda şehit oldukları davalarına sahip çıkacak ihlaslı imanlı vatanını ve milletini seven nesiller yetiştirmeyi nasip eyle ya rabbi.. bizi kendinden başkasına muhtaç etme. Dualarımızı ve okunan kuranları kabetüllah, ravzai mutahharada yapılan dualar zümresine dahil eyle.
Bu necip bu asil millete şu cennet vatanımıza hizmet etmek isteyenlere güç ve kuvvet nasip eyle. Onların ömürlerini hayırlı bereketler ihsan eyle.. Sayıni ve sayımızi meşkur eyle, amellerini ve amellerimizi makbul eyle..Onları beddua edenlerin beddularından koru ya rabbi. Onların beddualarını kendi başlarına makus eyle ya rabbi.. ya rabbi cehennem ateşlerini onların başlarına makus eyle. Makus eyle ya rabbi. Makus eyle ya rabbi. Onları kahhar ismi şerifin hurmetine kahru perişan eyle ya rabbi. Yaralalanan kardeşlerimize acil şifalar ihsan eyle ya rabbi.
Devletimizi miletimizi payidar eyle, vatanımızı milletimizi ve tüm İslam vatanlarını muhafaza eyle. bütün şehitlerimize rahmet eihsan eyle. Kabirlerini pür nur eyle makamlarını ali eyle cennetinele cemalinle müşerref eyle a rabbi,
|
|
|
Vazelin nelere iyi gelir, Vazelinin kullanım alanları nelerdir |
|
Yazar: RasitTunca - 07-08-2018, 05:34 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Vazelin nelere iyi gelir, Vazelinin kullanım alanları nelerdir, Vazelinin faydaları nelerdir?
Vazelin (parafin yağı) vücudunuzun birçok bölgesinde birçok cilt probleminizi gidermek için kullanabileceğiniz bir kremdir. Makyaj temizliğinden nasır tedavisine, cilt bakımından saç bakımına kadar yaygın bir kullanım alanı bulunan vazelin ve faydalarını sizler için derledik.
Vazelin Nedir? Vazelin 1859 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde petrol kuyularında çalışan işçilerin kesik ve yaralarını iyileştirmek için kullandıkları, daha sonra bunu fark eden bir kimyagerin 1870 yılında Vazelin petrol jeli ismiyle piyasaya sunduğu, şimdilerde ise kozmetik sahasında adından sıkça bahsettiren bir kremdir.
Genellikle renksiz ve kokusuz olan vazelinin artık pembe, soluk sarı, beyaz renkli ve koku aromalı da üretilmektedir.
Her şeyden önce belirtmekte fayda gördüğümüz diğer bir konu da vazelin okside olmaz ve havayla temasında herhangi bir kimyasal madde ortaya çıkmaz.
Vazelin ham petrol, mineral yağ ve bal mumu karışımından elde edilen bir tür yağlı merhemdir. Vazelin Robert Chesebrough adlı bir kimyager tarafından keşfedilmiş bir maddedir. Hatta Robert Chesebrough’ın vazelinin ömrü uzatacağını iddia ederek, 96 yaşına kadar her sabah 1 kaşık vazelin yediği rivayet edilir. Elbette biz vazelin yemenizi asla tavsiye etmesek de vazelinin çok geniş kullanım alanı olduğu muhakkaktır. Bunların arasında, vazelinin nemlendirici olarak kullanılmasından bitlerden kurtulmaya yardımcı olmaya kadar pek çok amaçla kullanmak yer alır. İşte vazelinin muhteşem faydaları, kullanım alanları;
Bitlerden kurtarır
Vazelin, bit ve sirkeleri yok etmek için kullanılan en etkili maddelerdendir. Bol miktarda vazelini alın saç diplerine bit ve sirke olan yerlere sürün. Bit tarağı kullanmadan önce bir saat bekleyin. Bit tarağı ile saçınızı tarayıp yıkayın, şampuanlayın ve durulayın. Sirkeler, bitler geçene kadar her gün bu uygulamaya devam edin.
Parfüm Kalıcılığı Sağlar
Eğer sizde parfümünüzün çabuk uçtuğunu düşünüyorsanız, parfüm sıkmadan önce el bilekleri ve boyun gibi bölgelerinize biraz vazelin sürüp parfümü bu bölgeye sıkın. Gün boyu koku üzerinizde kalacak ve parfümdeki kimyasaldan bir nebze cilt temasını engellemiş olacaksınız.
Dudak Peelingi
var reklamstore_region_id = 516102;var reklamstore_location="manuel"; Vazelin en etkili doğal dudak peelingi maddesidir. Dudaklarınızda solgun, kuru ve çatlaksa vazelin ile peeling yaparak bu sorundan kurtulabilirsiniz. Bunun için, biraz toz şeker ile az miktar vazelini dudaklarınıza sürün. Hafif dairesel hareketler ile dudaklarınızı ovun. Dudaklarınızı ılık su ile durulayın ve dudak kremi sürün.
Topukları yumuşatır
Genellikle topuklarda görülen çatlamaların yumuşatılması ve pürüzsüz bir hale gelmesi vazelin kullanımı ile mümkün olmaktadır. Bunun için yatmadan önce çatlamış bölgeye vazelin sürün. Temiz çorap giydikten sonra uyuyabilirsiniz. Sabah kalktığınızda gözle görülür etkisini fark edeceksiniz.
Tırnak bakımı
El tırnakları ve çevresindeki deride gerek çevre şartları gerekse cilt kuruluğundan dolayı kötü bir görüntüye bürünebilmektedirler. Gece yatmadan önce bir miktar vazelini tırnaklarınıza, tırnak altına ve etrafındaki deriye sürün. Bir çift ameliyat eldivenini giyin ve sabah kalktığınızda nemli ve yumuşak parmaklarınızı kullanmaya başlayın. Bu yöntem aynı zamanda tırnak kırılmalarını da önler. Bunun nedeni tırnaklarında atık hücrelerden oluşmasıdır. Nemini kaybeden tırnakta kırılma kaçınılmazdır. Bu yüzden haftada en az iki gece tırnaklarınıza vazelin sürüp yatmanız tırnak nem dengesini koruyacaktır.
Pişiği önler
Sizde sabah koşu ve sporu yapanlardan iseniz vazelinin bu faydasından yararlanmalısınız.Birbirine sürterek tahriş olabilecek apış arası bölgelerinize spora başlamadan vazelin sürün. Bunun yanı sıra soğuk havalardan etkilenecek yüz, dirsekler veya kulak gibi açıkta kalan bölgelerde de kullanımı, kızarıklık ve tahrişleri önleyecektir.
Doğal highlighter
Highlightere dünya kadar para vermenize gerek yok! Vazelini highlighter olarak kullanabilirsiniz. Makyaj yaparken elmacık kemikleri ve kaş kemiklerine süreceğiniz az miktarda vazelin daha belirgin hatlar oluşturur. Aynı zamanda cilt parlamasının da önüne geçerek daha sağlıklı ve güzel görünmenizi sağlar.
Eklem Yerlerine Uygulanması
Dirsek ve diz gibi devamlı hareket halinde bulunan eklem yerleri zamanla çatlak ve pürüzlü bir hal alır. İşte tam bu noktada vazelin imdadımıza yetişir. Gün içinde 1-2 defa bu bölgelere uygulayacağınız bir miktar vazelin cildinizi yumuşatacak ve nemli tutarak kendini onarmasını kolaylaştıracaktır.
Küpe Takma
Uzun süre küpe takmadıysanız ilk takımı biraz acılı olmaktadır. Vazelin burada etkili bir yumuşatıcı görevi görerek acı duymanızı engeller. Küpeyi takmadan önce az miktarda vazelini kulak memenize ve küpe deliğine yedirin ve acısız olarak küpelerinizi kullanın.
Saç karışıklığını giderir
Bazı durumlarda özellikle saçlarımızın uç kısımları birbirine karışır ve çözümü can yakabilmektedir. Bunun içinde minik bir parça vazelin kullanarak saçlarınızın daha kolay açılmasını sağlayabilirsiniz. Bu yöntem ile saçlarınızın uç kısımlarındaki kuru görüntüde ortadan kalkmış olur. Dikkat etmeniz gereken fazla vazelin kullanmamaktır, çünkü fazla kullanımı saçlarınızda yağlı bir görüntü oluşturur.
Sıkışan Çekmeceler
Zamanla aşınan ahşap çekmecelerde zor açılıp kapanma veya ses yapma gibi sorunlar oluşmaktadır. Böyle bir sorununuz varsa, çekmecenin ray kısmına veya sürtünen kısma bir miktar vazelin sürün ve bu dertten de kurtulun.
Ruj Lekelerini Önler
Ruj yaparken dişinize bulaşan ruj bazı kadınların çok sık başına gelen bir sorundur. Sizde bundan kaçınmak istiyorsanız, ruj yapmadan önce dişinizin dış yüzeyine vazelin süzerek bu sorundan kurtulabilirsiniz.
Sıkışan Fermuarlar
Vazelin çok can çıkıcı olan kapanmayan fermuar sorununda da en pratik çözümdür. Fermuarın her iki tarafına süreceğiniz vazelin ile açılıp kapanması oldukça kolaylaşacaktır.
Ateş Tutuşturma
Kamp ve piknik gibi yerlerde ateş yakıp yemek yemek veya eğlenmek için ateş yakmanız gerektiğinde, bir bez veya pamuğa vazelin sürün ve bunu diğer malzemelerin tutuşturmasında kullanın. Vazelin hızlı bir şekilde tutuşacak ve uzun süre yanarak çalı çırpının tutuşmasına yardımcı olacaktır
Kapak Açıcı
Oje gibi makyaj malzemelerinizi kullandıktan sonra, şişenin ağzına bulaşmış boya bir dahaki kullanımda açılmasını zorlaştırmaktadır. Sizde kullandıktan sonra şişe ağzına biraz vazelin sürerseniz daha sonra açılırken bir zorluk çıkarmayacaktır.
Makyaj Çıkarıcı
Yan etkileri olmayan ve kolay bir yöntemde vazelin kullanarak makyajınızı çıkarabilirsiniz. Vazelin uyguladıktan sonra su ile temizliği sonlandırın.
Vazelinin belki de yüzlerce kullanım alanı bulunmaktadır. Biz burada bir kadın için en çok kullanabileceğiniz uygulamalardan bahsettik. En iyisi elinizin altında bir kavanoz vazelin bulundurarak gün içinde diğer kullanım alanlarını kendinizin keşfetmesi.
Vazelinin Müthiş Kullanım Alanları ve Faydaları
Aslında vazelin birçok cilt problemimize derman olacak bir kremdir. Yaralardan kesiklere, bazı yanık çeşitlerinde kullanılabilen vazelinin faydalarını ve kullanım alanlarını siz okuyucularımız için aşağıya sıralıyoruz:
1- Cilt Bakımında
Aslında vücudumuz için kullandığımız birçok losyon ve kremin özünde bulunan vazelini cilt bakımınızda gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz. Cildinizi nemlendirmede (özellikle çok kurumuş ciltler üzerinde son derece etkilidir.), cildiniz üzerinde oluşan kurulukların ve çatlakların giderilmesinde kullanabileceğiniz gibi cildiniz üzerinde oluşan kesiklerin, yanıkların ve çiziklerin iyileştirilmesinde de kullanabilirsiniz. Vazelin kullanarak cildinizin nemli kalmasını ve yumuşak kalmasını sağlayabilirsiniz.
2- İyileşmez sandığınız nasırların tedavisinde
Galiba bunun en önemli tanığı benimdir. Yıllar önce ayağımda çıkan ve sebep olduğu ağrılardan dolayı neredeyse yürüyemez hale geldiğim nasırlarımdan vazelinin sayesinde kurtuldum. Yatmadan önce nasırlı bölgenize vazelini sürün yatağınızın krem olmaması için de ayağınıza bir çorap giyip sabaha kadar yatın. Kısa zaman içerisinde nasırlarınızdan kurtulduğunuzu göreceksiniz.
Ayrıca ayaklarınızın altında oluşan çatlakları da nasır ile tedavi edebilirsiniz.
3– Saç bakımında
Kullandığınız şampuanların ve saç kremlerinin içerisinde saçlarınızı yumuşatması için vazelin kullanıldığını biliyor musunuz? Saçlarınızın yumuşak, daha parlak ve kolay taranması için vazelin kullanmanızı tavsiye ederim. Vazelin kurumuş saçlarınızı besler, onları yumuşatır. Ayrıca saç uçlarınızdaki kırıkların giderilmesini sağlar.
4- Kaş şekillendirici
Vazelin sayesinde dökülmüş olan kaşlarınızın yeniden çıkmasını ve kaşlarınızın istediğiniz şekilde şekillenmesini sağlayabilirsiniz.
5- Tırnak koruyucu
Vazelin kullanarak tırnaklarınızın çabuk kırılmasını önleyebilir, tırnaklarınızı daha dayanıklı hale getirebilirsiniz. Vazelin tırnaklarınızın daha esnek olmasını sağlar.
6- Bebek bakımında
Bebeğinizde bezlenmeden kaynaklı oluşan pişikleri vazelin ile giderebilirsiniz. Kaldı ki birçok bebek yağının bileşeninde de vazelin kullanılır.
7- Makyajınızı temizlemede
Vazelini makyaj temizlemede de kullanabilirsiniz. Hem de cildinizi tahriş etmeden. Ayrıca bu sayede cildinizde kızarıklıkta meydana gelmez.
8- Cildinizin parlak görünmesinde
Cildinize süreceğiniz vazelin cildinizin parlak ve canlı görünmesini sağlar.
9- Dövme yaptırdıktan sonra oluşan hassasiyetin giderilmesinde
Yaptırdığınız dövmelerden sonra dövme yaptırdığınız bölgede haliyle ağrılı bir hassasiyet oluşacaktır.Dövme yaptırdığınız yerin iyileşmesini hızlandırmak için vazelin kullanmanızı tavsiye ederiz.
Vazelinin zararı var mıdır?
Tabiki her şeyde olduğu gibi vazelini de aşırı kullanmanız bazı sorunlara neden olabilir. Örneğin güneşli havalarda kullanacağınız vazelin cildinizde kararmaya neden olabileceği gibi, aşırı kullanımının meme kanseri riskini artırabilir. Ayrıca havayla temas eden yerlerinize sürdüğünüz vazelin çevresel tozların cildinize yapışmasına neden olabilir.
|
|
|
|