| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
"U ve Ü" Harfi rüya tabirleri |
|
Yazar: RasitTunca - 07-15-2018, 03:34 PM - Forum: Rüya Tabirleri
- Yorum (2)
|
 |
"U ve Ü" Harfi rüya tabirleri
"U" Harfi
* UÇKUR: Rüyada uçkur görmek, kadina delâlet eder. Hamile bir kadinin uçkur
görmesi, dogacak çocugun kiz olacagina isarettir. Yine kadinin rüyada uçkur
görmesi, erkek kardesine, efendisinin akrabasina ve amcasina alâmettir.
Rüyada uçkur görmek, yardım edici mal ile de tâbir olunur. Uçkurun kuvveti,
yardimcinin kuvvetine delâlet eder.
Rüyada uçkurunun yilan oldugunu görmek, hanimin akrabalari tarafindan bir düsman
kazanmaya isarettir. Rüyada uçkurunu kendi basinin altina koydugunu gören kimse
çocugunu kabul etmez.
Rüyada uçkurunu kestigini görmek, hanimi ile geçiminin iyi olmadigina isarettir.
* UÇURTMA: Rüyada uçurtma görmek, izzet, seref ve yüksek bir derece almaya
isarettir. Çünkü uçurtma yükseklerde uçar.
Rüyada uçurtma ile oynadigini görmek, bos islerle ugrasmaya delâlet eder. Zira
uçurtmanin insana bir menfaati yoktur.
Bazi kere de uçurtma görmek, sihir ve efsun yaptirmaya delâlet eder. Rüyada evinin
üzerine bir uçurtmanin düstügünü görmek, rüya sahibinin evine yapilacak sihre
isarettir.
Rüyada iplikleri ile onu havaya çikardigini ve uçurdugunu görmek, yalan ve
aldaticiliga delâlet eder.
* UÇMAK: Ibn-i Sîrîn (rh.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada kanadi ve tüyleri olmadigi halde
uçtugunu görmek, bir halden diger bir hale intikal etmeye isarettir. Rüyada bir evin
damindan diger evin damina uçtugunu görmek, zevcesini bosayip bir baska kadinla
nikahlanmaya delâlet eder.
Rüyada semaya uçtugunu ve bir daha yere inmedigini görmek, rüya sahibinin
ölümüne delâlet eder.
Rüyada bir dagin tepesine uçtugunu görmek, büyük bir makama nail olmaya isarettir.
Uçarken bir sey üzerine düstügünü görmek, öyle bir seye mâlik olmaya delâlet eder.
Rüyada henüz evlenmemis bir kadinin, evinden tanidigi bir erkegin evine uçtugunu
görmesi, o erkekle evlenmesine delâlet eder.
Rüyada alçak bir yerden yüksek bir yere uçtugunu görmek, arzu ve murada nail
olmaya isarettir ve yükseldigi nisbette sani yücelir.
Rüyada uçarken gökte kayboldugnu ve geri dönmedigini görmek, ölümdür. Yine
rüyada kendi evinden tanimadigi bir eve uçtugunu görmek, ölüm ile tâbir olunur.
Onun tanimadigi ev kabirdir.
Nablusî demistir ki:[/color][/b]
- Havada güvercinler gibi uçtugunu ve yeryüzünde bulunanlardan diledigine zarar
Fihrist’e dön
vermeye ve diledigine de fayda temin etmeye muktedir oldugunu gören bir kimse,
saltanat, izzet ve serefe nail olur.
Rüyada kuslarla beraber uçtugunu görmek, yabanci bir kavmin arasinda bulunmaya
delâlet eder.
Rüyada düz bir sekilde uçtugunu ve hiç zahmet çekmeden gittigini görmek, islerinin
zahmet çekmeden düz gitmesine isarettir.
Bir kimsenin rüyada iki kanadi olup o iki kanatla uçtugunu görmesi, hayir, izzet ve
serefe delâlet eder. Bu rüya, herkes için hayirdir.
Zindanda olan bir adamin rüyada uçtugunu görmesi, hapisten kurtulmaya isarettir.
Kirmani demistir ki:[/color][/b] Rüyada semaya dogru çok uçtugunu görmek, hacca gitmege;
kendi evinden meçhul bir eve uçtugunu görmek, ölüme; kus kanatlari gibi kanatlari
oldugunu görmek, halkin taaccüp ve hayretini mucib olacak bir halin zuhuruna delâlet
eder.
Rüyada istedigi zaman uçtugunu ve istemedigi zaman da uçmadigini görmek, rüya
sahibi için büyük bir hayra delâlet eder ve ona isleri kolay olur.
Gurbette olan bir kimsenin rüyada uçtugunu görmesi, vatanina dönecegine isarettir.
Rüyada kanatsiz olarak uçtugunu ve göge dogru yükseldigini görmek, siddetli bir
korkuya delâlet eder.
* UD: Rüyada bekâr bir kimsenin ud görmesi, evlenmeye; evli kisinin ud görmesi de,
çocuga delâlet eder.
Ebu Saidü'l-Vaaz demistir ki:[/color][/b] Rüyada ud çaldigini görmek hakikata ters düsen bir
söze delâlet eder. Ud dinlemek de böyle tâbir olunur.
Rüyada kendi evinde ud çaldigini görmek, bir musibete ugramaya isarettir.
Rüyada ud çalarken kirisinin kirildigini görmek, üzüntü, keder ve gamdan kurtulmaya
delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada Müslümanlarin liderinin kapisinda ud çaldigini görmesi, eger
ehilse velayet ve saltanata delâlet eder. Ehil degilse, bu rüya, yalan söze isarettir.
Zalim adamin rüyada ud çaldigini görmesi, zulmü ile bir kavmi inletmesine delâlet
eder.
* UDCU: Bir kimsenin rüyada udcuyu görmesi, üzüntü, keder ve sikintilardan
kurtulmaya, ferahlik ve sevince delâlet eder. Bazi kere de udcuyu görmek, sikayet
etmeye, inlemeye, sesle aglamaya delâlet eder.
* UD AGACI: Rüyada ud agaci görmek, medih ve senaya, seref ve izzete, evli için de
çocuga delâlet eder.
* UFUK: Rüyada ufkun piril piril oldugunu görmek, üzüntü ve kederden kurtulmaya;
ufkun karardigini görmek de mesakkatli bir isle karsilasmaya delâlet eder.
* UHUD DAGI: Rüyada Medine yakinlarindaki Uhud dagini görmek, "Uhud bizi
Fihrist’e dön
sever, biz de onu severiz" hadis-i serifînce Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in muhabbetine
delâlet eder. Uhud sehidle-rini görmek, izzet, seref, kuvvet ve kudrete, düsmana galip
gelmeye ve akibetin güzelligine delâlet eder.
* ULEMA: Rüyada Islâm âlimlerinden birini görmek veya onlarin meclisinde
bulunmak, dinde salâha, iman kuvvetine ve hayra delâlet eder.
* ULULUK: Rüyada Ululuk ve yücelik görmek, hayra ve izzete delâlet eder.
* UMRE: Bir kimsenin rüyada hac ve umre yaptigini görmesi, uzun ömre, güzel
amele, günahlarin magfiretine, hayir ve berekete delâlet eder.
Rüyada umre yaptigini görmek, mala, nimete, menfaata, makbul amele ve dinde
gayrete delâlet eder.
Bazi kere de umre yaptigini görmek, ömrün nihayetine ve hastanin ölümüne delâlet
eder. Çünkü umre ve hacda giyilen ihram bir nevi kefendir.
* UN: Rüyada un görmek, zahmetsiz ve mesakkatsiz kazanilan helal mala delâlet
eder. Rüyada arpa unu görmek, dinde istikamete delâlet eder.
Rüyada pirinç unu görmek, güç ile elde edilen mala isarettir. Çünkü pirinç mesakkatle
elde edilir.
Bir kimsenin rüyada un eleyicisini görmesi, hak ile batil arasini ayiran hakime delâlet
eder.
* UNCU: Rüyada uncuyu görmek veya ondan bir miktar un aldigini görmek, hazir
rizka ve hakki bildirmeye, siddet ve mesakkatten sonra refah ve rahata delâlet eder.
* UR: Kisinin rüyada vücudunda ur çiktigini görmesi, mal ve menfaata delâlet eder.
* URBA: Rüyada elbise görmek, hayirli memuriyete, bekâi için evlenmeye, talebe
için de ilme nailiyete delâlet eder.
* URGAN: Rüyada urgan görmek, izzet ve mevkidir. Gökten sarkitilan bir ip görmek,
Kur'ân-i Kerim'e delâlet eder. O ipe tutundugunu görmek, Hak yolda olmaya ve
Kur'ân'a uymaya isarettir.
* ÜRYAN: Kisinin rüyada kendisini çiplak halde görmesi, iç yüzünün selâmetine ve
temizlige delâlet eder. Ibadet ve taat ehli kimselerin rüyada çiplak olduklarini
görmeleri, dindarlik ve çok hayra isarettir.
* USTA: Kisinin rüyada usta görmesi, fakirlik ve zenginlik ile tâbir olunur. Çünkü bazi
usta zengin, bazi usta fakirdir. Bazi kere de yolculuk ve geçim hususunda tereddüt
etmeye delâlet eder. Bazan da usta görmek, sabir ve sebat etmeye alâmettir.
Rüyada bir ustanin üzerinde toz toprak oldugunu görmek, ustanin o isten üzerine
bulasan toz toprak miktari faydalanmasina delâlet eder.
Rüyada bir ustayi, ev ve duvarlari temelinden sökerken ve evleri yikarken görmek, o
mahalde vuku bulacak korkunç bir hadiseye veya ölümlere delâlet eder. Çünkü
hanelerin yikilmasi felâkettir.
Fihrist’e dön
* USTA VE MIMAR: Rüyada usta ve mimar görmek, halkin arasini mesru bir yolla
bulan bir adama delâlet eder.
Rüyada mimari yaptigi is karsiligi para almiyor görmek, fazilet sahibi bir kimseye
delâlet eder. Bazi kere de usta ve mimar, sair ve ömrü uzun kimseye alâmettir.
Rüyada bina yikan bir mimari görmek, ahdini bozan ve yalan söz eden kimseye
delâlet eder. Bazan da mimar görmek, ülfet ve muhabbete ve yardimlasmaya delâlet
eder.
Yine rüyada usta ve mimar görmek, müskül islerin kolayca halledilecegine isarettir.
Çünkü ustalar islerini bilerek yaparlar.
* USTURA: Bir kimsenin rüyada ustura görmesi, erkek çocuga delâlet eder. Çünkü
onunla çocuklar sünnet edilir.
Rüyada ustura ile tras oldugunu veya bir sey kestigini görmek, yapmayi arzu ettigi bir
isi birakmaya isarettir. Rüyada ustura ile eti parça parça ettigini görmek, rüya
sahibinin insanlara eza veren ve sarkintilik eden kimse olduguna delâlet eder.
Bazi kere de ustura görmek, kin ve nefrete, elem ve istirap veren ve kötü söz eden
dile delâlet eder.
* USAK: Rüyada usak dedigimiz erkek hizmetçiyi görmek, yardima, sevince ve
menfaata delâlet eder. Çünkü usak efendinin hizmetini gören kimsedir. Rüyada zenci
bir hizmetkâr aldigini görmek, iyilik ye berekete, düsmana galip gelmeye delâlet eder.
* UTANMAK: Bir kimsenin rüyada Allahu Teâlâ'dan utandigini ve nefsini kötü
islerden men ettigini görmesi, iman ve rizkin kat kat olmasina delâlet eder. Günahkâr
birinin böyle bir rüya görmesi, günahtan tevbe etmeye ve Hakk'a dönmeye isarettir.
Kâfir bir kimse rüyada utandigini ve nefsini serden men ettigini görse, bu rüya onun
hidayetine delâlet eder.
* UTARIT YILDIZI: Rüyada bu yildizi görmek, büyük bir kimseye vâsil olmaya, yahut
bir yerden diger bir yere göç etmeye delâlet eder.
* UYANIK DURMAK: Rüyada uyanik durdugunu görmek, dost ve arkadaslardan
ayriliga delâlet eder. Bu sebeple rüyada geceleyin çok uyanik kaldigini ve hiç
uyuyamadigmi gören kimse, dostlarindan ayri düser.
* UYANIKLIK: Kisinin rüyada kendisini uyanik bir halde görmesi, islerinde dogru yolu
gözetmesine, çirkin ve kötü seylerden uzak durmasina ve ömrünün uzun olmasina
delâlet eder.
Rüyada uyuyan bir kisiyi uyandirdigini görmek, o zâti Hak ve dogru yola sevketmeye
ve irsada delâlet eder.
* UYANMAK: Rüyada kisinin kendisini uyanmis görmesi, cehd, taat ve ibadete
isarettir ve bu rüya ikbal ile tâbir olunur.
Ebu Saidü'l-Vaaz demistir ki:[/color][/b] Rüyada uykuda olup uyandigini görmek, gafil oldugu
bir ise vakif olarak çalismaga; bir uyuyani uyardigini görmek de onu Hak yola irsada,
Fihrist’e dön
bir baskasinin kendisini uyandirdigini görmek, onun kendisini Hak yola hidayetine
delâlet eder.
Rüyada uyanmak, bes vech ile tâbir olunur:[/color][/b]
a) Islerde akillica hareket,
b) Din ve dünyaya ait umurunda devam,
c) Haram olan seylerden uzak durmak,
d) Maas ve rizkin çoklugu,
e) Uzun ömür.
Rüyada uzun zaman uyanik oldugunu görmek, çok uzun ömre delâlet eder. Rüyada
derin uykudan uyanarak derhal kalktigini görmek, din ve dünya islerinde gayrete ve
cehde isarettir.
* UYKU: Rüyada kendisini uykuda görmek, tenbellik ve gaflet alâmetidir.
Yine rüyada uyku, menfaatlarin meydana çikmamasina ve yüce Allah'in insana vacip
kildigi salih amellerden gaflet etmeye isarettir.
Henüz kocaya gitmemis bir kiz, rüyada kendisini uyuyor görse, bu rüya onun için
nikâha ve kocaya delâlet eder.
Rüyada bütün insanlarin uykuda olduklarini görmek, topye-kün insanlar hakkinda
kötülüge ve piyasanin pahali olmasina delâlet eder.
Rüyada arkasi üzerine uyudugunu görmek, dünyaca nail olacagi kuvvet ve kudrete
delâlet eder. Uyku rüyasi, üzüntü, keder ve sikintinin gitmesine de delâlet eder.
Bir valinin rüyada kendisini uyuyor görmesi, onun valilikten azledilecegine isarettir.
Korkan bir kimsenin rüyada uyudugunu görmesi, korkudan emin olmaya delâlet eder.
Taat ve ibadet ehli bir kisinin rüyada uyudugunu görmesi, mübarek bir yolculuga
çikmaya, tenha bir yere çekilip Allahu Teâlâ'yi zikretmeye ve dünya zinetlerine ragbet
etmemeye delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada birçok agaçlar altinda uyudugunu, sagina ve soluna yattigini
görmesi, neslinin çok olacagina ve o neslin devamina delâlet eder.
Rüyada karni üzerine yattigini görmek, mülke, mal ve evlada isarettir.
Rüyada bir kabristanda, yol üzerinde veya bir kabir üstünde uyudugunu görmek,
hasta için ölüme, saglam için de issizlige ve sikintiya delâlet eder.
Yani üzerine uyudugunu görmek, hayir, hastalik ve ölüm ile tâbir olunur.
* UYUKLAMAK: Rüyada uyuklamak, korkudan emin olmaya, günahkâr ve asi için
tevbeye, kâfir için de hidayete isarettir.
Bir kimsenin rüyada uyukladigini görmesi, fakirlikten zenginlige, sikinti ve
mesakkatten genislige, kitlik ve yokluktan bolluga delâlet eder.
* UYUSUKLUK: Rüyada elinin veya azasindan bir yerinin uyustugunu görmek,
yardimindan mahrum kalmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
* UYLUK: Rüyada uyluk görmek, insanin kudret ve kuvveti, mal ve menba-i iftihar
ettigi maiseti, kavmi ve milleti ile tâbir olunur.
Kirmanî demistir ki:[/color][/b] Rüyada uylugunun kesildigini görmek. ehlinden ayri düsmege ve
gurbete delâlet eder ve o kisi gurbette ölür.
Rüyada sag uyluk, baba tarafindan akrabaya, sol uyluk da anne tarafindan akrabaya
delâlet eder.
Rüyada uylugundan bir parça etin koparilmis ve kesilmis oldugunu görmek, rüya
sahibi için bir musibete alâmettir.
Cafer-i Sâdik (r.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada uyluk görmek, dört vech ile tâbir olunur:[/color][/b]
a) Ehl-i Beyt,
b) Dost ve ahbab,
c) Hizmetçi,
d) Mal.
* UYUZ: Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada vücudunda uyuz oldugunu
görmek, zahmet ve mesakkat ile mal kazanmaya delâlet eder. Rüyada uyuzu
kasidigini ve ondan su çiktigini görmek, mala nail olmaya delâlet eder.
Rüyada kendi bedeninde uyuz veya bir baska hastalik oldugunu görmek, fakir için
islerin kolaylasmasina ve zenginlige delâlet eder. Zengin ise mali artar ve makami
yükselir.
Rüyada boynunun uyuz oldugunu görmek, rüya sahibinin sirtina yüklenecek borca
isarettir.
Sag elinde uyuz oldugunu görmek, geçim hususunda zahmet ve mesakkat çekmeye
delâlet eder. Eger uyuz sol elde olursa, ortagi veya kardesi tarafindan erisecek
üzüntü ve kedere delâlet eder.
Rüyada yanaginda uyuz görmek, akraba ve kabile tarafindan gelecek üzüntü ve
kedere delâlet eder.
Rüyada uyuzunu kasidigini ve teskin oldugunu görmek, zahmet ve mesakkattan
kurtulmaga delâlet eder. Yine rüyada uyuzunu kasidigini, kasidigi yerden kan ve irin
çiktigini görmek, maksada erismeye, sikinti ve üzüntüden halâs olmaya ve rizka
delâlet eder.
Rüyada uyuz oldugunu görmek, üç sekilde tâbir edilir:[/color][/b]
a) Mal,
b) Kötü söz,
c) Ikrah edilen bir seyin husulü.
* UZAKLIK: Rüyada uzaklik görmek, mahrumiyete delâlet eder. Sahislarin uzakligi,
münazaaya, ölüme veya azle alâmettir.
* UZUNLUK: Bir kimsenin rüyada boyunun uzadigini görmesi, ilim ve malin
artmasina delâlet eder. Devlet reisinin boyunun uzadigini görmesi, saltanatinin
kuvvetine ve mülkünün genisligine delâlet eder.
Fihrist’e dön
Bir tüccarin rüyada boyunun uzadigini görmesi, çok çok kâr elde etmeye isarettir.
Rüyada boyunun asiri derecede uzadigini görmek, ecelin yaklastigina ve bulundugu
rütbenin elden gitmesine delâlet eder. Rüyada boyun asiri derecede kisalmasi da
yine ölüme delâlet eder.
Birkimsenin rüyada asiri olmamak sartiyla boyunun uzadigini görmesi, ömrün uzun
olmasina alâmettir. Rüyada boyu uzun oldugu halde boyunun kisaldigini görmek, iyi
degildir. Zira bu rüya itibardan düsmeye ve ecelin yaklasmasina delâlet eder.
Rüyada kisa olan boyun uzamasi, fitneye, cimrilige, bazi kere de kuvvet ve
zenginlikle yardima delâlet eder.
Bir sultanin rüyada boyunun uzadigini görmesi, düsmanlarina karsi zafer bulmaya
delâlet eder.
***
Fihrist’e dön
Ü
* ÜCRET: Nablusî demistir ki:[/color][/b] Rüyada ücret görmek, üzüntü ve ugursuzluga ve
baskasinin elinde bulunan bir seye tama' etmeye delâlet eder.
Rüyada bir is mukabili ücret aldigini görmek, emir altina girmeye ve baskasina
bagimli olmaya delâlet eder.
Rüyada bir seye ücret Ödedigini görmek, iyi bir ise alâmettir. Yine rüyada ücret
almayi gerektiren bir is yaptigini görmek ve o isi yapmak, ahde vefaya, dostlugu
muhafazaya ve ücretleri kazanmaya delâlet eder.
* ÜFLEMEK: Rüyada atese üfledigini ve onu tutusturdugunu görmek, fitneye isarettir.
Yere üflemek, sirlari kesfetmeye ve sir saklamayan bir adama sir söylemeye delâlet
eder.
Bir kimsenin rüyada sura üflendigini görmesi, salih kisilerin kurtulusu ile tâbir olunur.
Surun sesini isitmek de muzdarip edecek haberleri duymaya delâlet eder.
Rüyada ikinci sur üflendigini isitmek, hayatin ve geçimin devamina ve gizli seylerin
meydana çikmasina, hastanin sifa bulmasina ve zindanda olanin kurtulmasina
delâlet eder.
Rüyada et v.s. gibi seyleri pisirmek için atese üfürmek, menfaat kasdiyla bir seyi
tahrik etmeye isarettir.
Bir kimsenin rüyada kadin üzerine üfledigini görmesi, o kadinin hamile olduguna
delâlet eder.
* ÜLKER: Sanatkâr bir kimsenin rüyada Ülker yildizini görmesi, sanatinda söhret
bulmasina ve bu ugurda isim yapmaya delâlet eder.
Rüyada Ülker yildizini görmek, islerinde temkinli hareket eden ve isini saglam tutan
adama delalet eder.
Bir kimsenin rüyada Ülker yildizinin gökten yere düstügünü görmesi, o sene içinde
koyun ve sigir gibi hayvanatin helak ve telefine delâlet eder.
Rüyada koynuna Ülker yildizinin girdigini görmek, izzet ve serefe ve büyük bir
saltanata delâlet eder.
Henüz evlenmemis bir kizin rüyada Ülker yildizini koynuna girmis görmesi, serefli,
asil ve sanli bir kimse ile evlenmesine delâlet eder.
* ÜMID KESMEK: Rüyada her seyden ümit kesip Allahu Teâlâ'ya döndügünü ve
onun rahmetine ümid bagladigini görmek, kurtulusa, saadete, refah ve selâmete
delâlet eder.
Bunun aksine rüyada Allah'in rahmetinden ümid kestigini görmek, cehenneme
götürecek kötü ameller islemeye delâlet eder.
Fihrist’e dön
* ULEMA: Ulema, verese-i enbiya olduklarindan rüyada âlim ve ulema görmek,
Sünnet-i Enbiyaya tâbi olmaya delâlet eder.
Cafer-i Sâdik (r.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada ulema görmek, dört vech ile tâbir olunur:[/color][/b]
a) Ulüvv-ü kadr,
b) Serefli bir makam,
c) Allah nezdinde makbuliyet ve kabul,
d) Velayet.
Rüyada bir âlimin elini öptügünü görmek, ilimden istifade etmeye ve sadiklarla
olmaya delâlet eder.
* ÜMERA: Bir kimsenin rüyada âmirlerden birinin evine geldigini görmesi, feyz ü
berekete delâlet eder.
Rüyada bir âmirin kendisine gazap ve hiddetle baktigini görmek, bela ve felakete,
emirle beraber bir yatakta yattigini görmek, ondan gelecek bir çok hayir ve berekete
delâlet eder. Rüyada bir âmirin sofrasinda bulundugunu ve onunla beraber yemek
yedigini görmek, yemek tatli ise helal mala, aci ve eksi ise haram mala delâlet eder.
Rüyada bir emirin elinde kiliç oldugu halde süratle yürümekte veya bir ata binmis
ilerlemekte oldugunu görmek, düsmana karsi zafer bulmaya ve korkudan emin
olmaya delâlet eder.
* ÜRPERMEK: Bir kimsenin rüyada ürperdigini görmesi, Allahu Teâlâ'dan korkmaya,
kalbinin yumusakligina, sefkat ve merhamet sahibi olmaya delâlet eder.
* ÜSARE: Bir kimsenin rüyada üzüm suyu siktigini görmesi, ucuzluk ve bolluga
erismeye delâlet eder. Fakir bir adamin rüyada ve mevsiminde üzüm siktigini
görmesi, zenginlik ile tâbir olu nur.
Hastanin rüyada üzüm siktigini görmesi, hastaliktan sifa bulmaya isarettir/Ilim
yolunda olan bir talebenin üzüm sikmasi, ilim tahsilinde basarili olmasina ve Sünnet-i
Seniyye'ye ittibaya delâlet eder.
Yine bir kimsenin rüyada üzüm, incir ve süt karisimi bir seyi siktigini görmesi, devlet
ve saltanata, rizik ve menfaata delâlet eder.
Bekâr kadin veya bekâr erkek, rüyada üzüm siksa, bu rüya onlarin evlenmesine
isarettir.
Rüyada kitlik, sikinti, üzüntü içinde bulunan insanlardan her biri bir yerde üzüm, incir
ve sair seyleri siktiklarini görseler, bu rüya sikintidan kurtulmaya, bolluk ve berekete
kavusmaya delâlet eder.
Nablusî demistir ki:[/color][/b] Bir kimse rüyada üzüm siktigini ve sarap yaptigini görse, Yusuf
(a.s.)'in meshur kissasina binaen, o kimse hükümdarin yaninda hosuna giden
seylere ve haram mala nail olur.
* ÜVEYIK: Cafer-i Sâdik hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada üveyik görmek, üç vech ile
tâbir olunur:[/color][/b]
Fihrist’e dön
a) Zevce,
b) Evlat,
c) Hizmetçi.
Rüyada üveyik görmek, yalanci evlat ile de tâbir olunur. Bundan dolayi kendisine bir
üveyik verildigini veya üveyik tuttugunu görmek, rüya sahibinin yalanci bir evladi
olacagina isarettir.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada üveyik görmek, huyu kötü, dini noksan ve
insanlara boyun egmez bir kadina delâlet eder. Rüyada bir üveyik tuttugunu veya
kendisine üveyik verildigini gören kimse, öyle bir kadinla evlenir.
Rüyada evine üveyik kusu girdigini görmek, eve girecek hirsiza delâlet eder.
* ÜZENGI: Bir kimsenin rüyada egersiz tek basina üzengi görmesi, erkek çocuga
delâlet eder. Eger ile birlikte görülen üzengi, isinde kendisine itimat olunan bir çocuga
isarettir.
Rüyada üzenginin ziynetli ve parlak oldugunu görmek, güzel söhrete,, serefli mala ve
yücelige delâlet eder. Rüyada üzenginin gümüsten oldugunu görmek, huri yüzlü
hizmetçilere isarettir.
Rüyada görülen üzenginin demirden olmasi, rüya sahibinin güç ve kuvvetine,
kalaydan olmasi onun isinde yumusak ve zayii olmasina delâlet eder.
Bazi kere de üzengi görmek, serefli bir mala delâlet eder. Üzenginin ziynetinin
çoklugu ve parlakligi reislik ve söhretin yüceligidir. Yine üzengi rüyasi, güzel ve
müstesna hizmetçiye delâlet eder.
Rüyada eger için bir veya iki üzengi yaptirdigini görmek, iki hizmetçiye nailiyete
delâlet eder. Rüyada üzenginin kesildigini ya da çalindigini görmek, hizmetçilerin
elden çikmasina delâlet eder.
Bazi kere de üzengi görmek, çetinlik ve mesakkatten kurtulmaya, rahata kavusmaya
ve yolculuga delâlet eder. Bazan da iki üzengi, iki nikahli hanima veya iki çocuk,
yahut iki hizmetkâra delâlet eder.
* ÜZEYR (A.S.): Rüyada Üzeyr (a.s.)'i görmek, ilim, hikmet, marifet, yazi ve tabiat
ilimlerine asina olmaga ve reislige delâlet eder.
Rüyada Üzeyr (a.s.)'in kendisine tebessüm ettigini görmek, izzet ve serefe, nimet ve
affa delâlet eder.
* ÜZGÜN: Rüyada kendisini üzgün ve kederli görmek, müjdeye, ele geçecek nimete
ve sevince delâlet eder.
Rüyada üzgün ve kederli bir kimseyi teselli ettigini görmek, o kisiyi
menfaatlendirmeye delâlet eder.
* ÜZÜM: Rüyada üzüm görmek, güzel, devamli, genis ve toplu bir riziktir.
Rüyada mevsimi içinde salkim salkim üzümler görmek, dünyada meydana gelen
ucuzluga ve bol maisete delâlet eder.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada vaktinde beyaz üzüm görmek, yagmur ve
Fihrist’e dön
çig ile tâbir olunur. Beyaz üzüm vaktinde yemek, helal mala delâlet eder. Rüyada
çavus üzümü yedigini görmek, mesakkatle hâsil olan mala delâlet eder. Vaktinde
kirmizi üzüm yemek, az bir menfaata isarettir.
Rüyada beyaz ve siyah üzüm görmek, hayra delâlet eder. Rüyada bir salkim üzüm
buldugunu görmek, bir kadindan gelecek toplu mala delâlet eder.
Cafer-i Sâdik (r.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada her vakit siyah ve beyaz üzüm görmek, üç
veeh ile tâbir olunur:[/color][/b]
a) Evlat,
b) ilm-i feraiz,
c) Mal.
Rüyada üzüm sirasi görmek de üç sekilde tâbir edilir:[/color][/b]
a) Hayirli mal,
b) Güzel hal ve bereket,
c) Gam ve beladan halâs.
Rüyada birçok beyaz üzümler görmek, gündüz yagmuruna, siyah üzümler görmek
gece yagmuruna, beyaz ve siyah karisik üzümler görmek, gece ve gündüz çok
yagmura delâlet eder.
Rüyada mevsiminde görülen üzüm, hayir ve menfaattir. Kadinlardan ve onlar
vasitasiyla elde edilecek rizka da delâlet eder.
Yine üzüm görmek, güzel ve helal rizka, dostluk ve muhabbete delâlet eder.
* ÜZÜM ÇUBUGU: Rüyada asma agaci görmek, güzel bir kadina isarettir. Rüyada
asmanin kesilmis dal ve budaklarindan bir seyler aldigini görmek, serefli bir kadindan
gelecek mala delâlet eder.
Bekâr bir kimsenin rüyada üzüm bagi aldigini görmesi, evlenmek ile tâbir olunur ve o
kisi iyi bir kadinla evlenir.
Rüyada bir asma altinda oturdugunu görmek, uzun ömre, dinde salâha, menfaat ve
rizka delâlet eder.
Bir adamin rüyada bir asmanin dallarindan su aldigini görmesi, bir kadindan gelecek
mirasa ve mala isarettir. Zira asma agaci zengin kadinla tâbir edilir.
Rüyada basinda asma agaci bittigini görmek, rüya sahibinin basinda açilacak yaraya
delâlet eder.
Kirmanî demistir ki:[/color][/b] Rüyada bir üzüm bagi satin aldigini veya ona mâlik oldugunu
görmek, serefli ve varlikli bir kadinla evlenmeye delâlet eder.
* ÜZÜNTÜ: Bir kimsenin rüyada üzüntülü oldugunu görmesi, bir hadis-i serif
geregince, günahlarinin affina delâlet eder. Bazi kere de bu rüya, aska delâlet eder.
Çünkü âsik adam sevgilisinden uzakta oldugu için daima üzüntülüdür.
***
|
|
|
"V ve Y " Harfi rüya tabirleri |
|
Yazar: RasitTunca - 07-15-2018, 03:32 PM - Forum: Rüya Tabirleri
- Yorum (2)
|
 |
"V ve Y " Harfi Rüya Tabirleri
* VADI: Bir kimsenin rüyada vadi görmesi, salih amele, iyi hal ve helal mala ve o mali
Allah yolunda infak etmeye ve Hakk'in rizasina ermeye isarettir.
Rüyada ekilip biçilme si mümkün olmayan bir vadide oldugunu ve orada yürüdügünü
görmek, hacca gitmeye delâlet eder.
Rüyada agaç, çiçek, güzel bitki ve duru su bulunan bir vadiyi görmek, söhrete, yüce
makama, izzet ve serefe delâlet eder.
Bazi kere de vadi görmek, orada oturan halka veya orada ekilip biçilen mahsule
delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada bir vadide bir yeri kazdigini ve çukur açtigini görmesi, aile
efradindan veya akrabalarindan birinin ölümüne delâlet eder.
Rüyada bir vadiye düstügünü ve fakat hiçbir sikinti ve aci duymadigini görmek,
hükümdar tarafindan faydaya veya bir baskan tarafindan gelecek hediyeye delâlet
eder.
Bir kimsenin rüyada vadiden çiktigini görmesi, bütün arzu ve isteklerinin yerine
gelecegine isarettir.
Rüyada bir vadide ve düz bir sekilde yüzdügünü ve istedigi istikamette gittigini
görmek, sultanin hizmetine girmeye, ihtiyaç ve maksadinin hükümdar tarafindan
görülmesine delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada kendisiyle gidecegi yol arasina bir vadinin mani oldugunu
görmesi, eger o kisi yolcu ise yolunun kesilecegine delâlet eder.
Bazi kere de vadi görmek, daglarin kendisini kusatmasindan Ötürü zindan ve hapse
delâlet eder.
* VAHDET: Rüyada teklik görmek, rüya sahibinin sanatin da, görüs ve tedbirinde
zamanin teki olmasina delâlet eder.
Bazi kere de rüyada kendisini tek ve tenha bir halde görmek, perisan olmaya ve fakir
düsmeye isarettir.
Yine rüyada bir yerde tek basina kaldigini görmek, mesakkat ve güçlüge, üzüntü ve
kedere, fakr-ü zarurete düsmeye delâlet eder.
* VAHIY: bir kimsenin rüyada kendisine bilinen bir melek vasitasiyla vahiy
olundugunu görmesi, izzet ve ikbale, san ve söhrete,. hayir ve nimete, mal ve refaha
delâlet eder.
Bazi kere de bu rüya, ilim ve hikmete, din kuvvetine, güzel amele ve sidka delâlet
Fihrist’e dön
eder.
* VAIZ: Kisinin rüyada vaiz görmesi, Kur'ân-i Kerim, Sünnet veya bir seyden ögüt ve
nasihat almasina delâlet eder. Bazi kere de vaiz görmek, kendilerinden nasihat ve
ögüt alinacak büyük kimselere ve nesnelere delâlet eder.
Rüyada kendisini kürsü üzerinde vaaz ediyor görmek, izzet ve serefe, iyi bir isimle
anilmaya ve Sünnet-i Seniyye'ye tâbi olmaya isarettir. Çünkü kürsüler ögüt yeridir ve
enbiya makamidir.
Rüyada hasta adamin yanma bir vaizin geldigini görmek o hastanin ölümüne delâlet
eder. Çünkü hadis-i serifte:[/color][/b] "Vaiz olarak size ölüm yeter." buyurulmustur.
* VAKIF: Bir kimsenin rüyada Allah rizasi için malini vakfettigini görmesi, kendisiyle
Allah'a yaklasacak mala, güzel amele, dünya ve ahirette itibarin artmasina, dinde
salâha delâlet eder.
Yine bir kimsenin rüyada kitap, ev veya bir mal vakfettigini görmesi, günahtan halâs
olmaya, hidayete, isminin söhret bulmasina hayirli bir evlada delâlet eder.
Rüyada haram bir mal vakfettigini görmek, haram mal ile iyilik yapmayi istemeye ve
halka zulüm etmeye isarettir.
Rüyada bir yere sarap, içki, put ve günah olan seyleri vakfettigini görmek, bahtsizliga,
fitneye ve akibetin perisan olacagina delâlet eder.
* VAHSI SIGIR: Rüyada bir vahsi sigir gördügünü veya kendisine birinin bir vahsi
sigir verdigini görmek, mal ve ganimete delâlet eder.
Rüyada vahsi sigirin derisi, basi ve eti mal ve ganimet ile tâbir olunur.
Disi ve vahsi sigir görmek, zevceye, yavrusu evlâda, basi devlet ve kuvvete isarettir.
Rüyada vahsi sigira kursun attigini ve fakat isabet ettiremedigini görmek, istedigi ve
bekledigi isin olmayacagina delâlet eder.
* VALI: Fakir bir adamin rüyada bir sehre vali oldugunu görmesi, derecesinin
yükselecegine, eline bol ve çok mal geçecegine, sikinti ve siddetten halâs olacagina
delâlet eder.
Bazi kere de rüyada vali görmek, üzüntü ve sikintilara, içki içmeye, günaha dalmaya
ve oyuna delâlet eder.
Rüyada âdil, Allah'tan korkan, halka iyilik eden bir valiyi görmek, sevince, ferah ve
salâha delâlet eder.
* VALIDE (Anne): Rüyada kendi annesini görmek, hayir ve berekete, sevinç ve
sürura delâlet eder.
* VASI (Ölünün vasiyetini yerine getirmeye memur edilen adam): Bir kisinin rüyada
kendisinin vasi edildigini görmesi, alti sekilde tâbir olunur:
a) Haber verilen seyin gerçek olduguna,
b) Ona bir isin havale edilmesine,
Fihrist’e dön
c) San ve serefinin yüceligine,
d) Ilim ve irfan nuruna mâlik olduguna,
e) Kirk yasini asmis olmasina,
f) Allahu Teâlâ'nin himayesinde bulunmaya.
Rüyada bir çocuga vasi oldugunu görmek, ele geçecek nimete ve menfaata ve güzel
isimle anilmaya delâlet eder.
* VASIYET: Rüyada malini bir kimseye vasiyet ettigini görmek, o adam ile arasinda
vâki olacak iyilik, yardım, sebep, birlesme ve birbirlerine kavusmaya delâlet eder.
Bazi kere de vasiyet ettigini görmek, emanetleri edaya, borçlari ödemeye, ahiret
hayatina hazirlanmaya delâlet eder.
Rüyada aralarinda düsmanlik bulunan bir kimseye malini vasiyet ettigini görmek, kin
ve düsmanligin sona erecegine ve ikisi arasinda baris yapilacagina delâlet eder.
* VEBA: Bir kimsenin rüyada halk arasinda veba çiktigini görmesi, hapis ve zindana,
ser ve kötülüge ve devlet baskani tarafindan gelecek eza ve cefaya delâlet eder.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada taun ve veba görmek, harbe, fitneye, siddet
ve üzüntüye delâlet eder.
Yine rüyada bir sehirde veba salgini oldugunu görmek, o sehirde çikacak savasa
delâlet eder.
Rüyada kendisini vebaya yakalanmis görmek, sehid olarak vefat etmeye isarettir.
* VEBAL (Günah): Rüyada kendisini bir vebal altina girmis görmek, kaldiramayacagi
yükün altina girmeye isarettir.
* VEDALASMAK: Rüyada zevcesiyle vedalastigini görmek, onu bosamaya isarettir.
Arkadaslariyla veda ettigini görmek, ölüme veya onlardan uzaklasmaya delâlet eder.
Nablusî demistir ki:[/color][/b] Rüyada vedalasmak, rütbenin gitmesine, zevcesini bosamaya,
hastanin ölümüne, yahut bir mekândan diger bir mekâna göç etmeye veya bir
sanattan diger bir sanata intikal etmeye alâmettir.
Yine rüyada vedalasmak, iki ortagin birbirlerinden ayrilmasina, valinin azline ve
tüccarin zarara ugramasina delâlet eder.
Evlenmek muradinda olan bir adamin rüyada vedalastigmi görmesi, o evlenmenin
batil olacagina delâlet eder.
Rüyada hastanin dostlariyla veya ailesiyle vedalasmasi, ölümüne alâmettir.
Bazi kere de vedalasmak, sevgi ve dostluga delâlet eder. Çünkü dostlar birbirleriyle
vedalasirlar.
* VEKALET: Bir kimsenin rüyada vekil oldugunu görmesi, üzerinde birçok günahlarin
toplanmasina delâlet eder. Vekalet rüyasi, zenginlige, birinin mülküne nezaret
etmeye ve islerde ehil olmaya isarettir.
Fihrist’e dön
Rütbe ve makam elde etmek arzusunda olan birinin rüyada bir kimseye vekalet
verdigini görmesi, arzu ve emeline erismeye delâlet eder.
Rüyada hasta bir kimsenin yerine vekil biraktigini görmesi, hastanin ölümüne delâlet
eder. Saglam adamin vekil birakmasi, hasta olacagina isarettir.
* VERGI MEMURU: Bir kimsenin rüyada vergi memuru görmesi, borcu ödemeye,
elçiye ve emanetçiye delâlet eder. Vergi memuru, polis ile de tâbir olunur.
* VERGI TOPLAMAK: Bir adamin rüyada tahsildar oldugunu ve vergi topladigini
görmesi, kiymet ve meziyetinin yüce olmasina ve halk nezdinde itibara delâlet eder.
Rüyada vergi öder oldugunu görmek, üzüntü ve sikintidan kurtulusa ve ahde sadik
kalmaya delâlet eder.
* VEZIR (Bakan): Bir kimsenin rüyada vezir oldugunu görmesi, izzet, seref, nimet ve
yüksek makama delâlet eder. Rüyada bir vezirin kendisine kiliç veya baska bir sey
verdigini görmek, hayir ve menfaata, rizik ve mala delâlet eder.
Rüyada bir vezirin mutad olmayan bir mahalle geldigini görmek, fenaligin meydan
bulmasina, gam ve hüzüne isarettir. Rüyada evine bir vezir geldigini ve misafir
oldugunu görmek, o vezirden menfaat görmeye delâlet eder.
* VILLA: Rüyada mamur bir villa veya kösk görmek, mütedeyyin, takva sahibi, izzetli
ve namuslu bir adama delâlet eder. Rüyada bir villanin içine girdigini görmek, büyük
bir devlete ve saltanata erismeye delâlet eder.
* VISNE: Rüyada tatli visne görmek, helal mala, aci visne haram mala isarettir.
* VITIR: Rüyada vitir namazi kildigini görmek, günahlarin magfiretine, vacip olan bir
seyi yerine getirmeye, hayir ve berekete delâlet eder.
Rüyada kunut duasinin tamamini okudugunu görmek, Allahu Teâlâ'ya yakin olmaya,
cennete götürecek amelleri islemeye, kalb ve gönül safasina delâlet eder.
Fihrist’e dön
Y
* YABA: Rüyada yaba görmek, çiftçilikle ugrasmaya ve topraktan rizik elde etmeye
delâlet eder.
Bazi kere de yaba görmek, mesakkat ve zahmet ile elde edilen rizka isarettir.
* YABANCI: Rüyada yabanci görmek, korku ve siddete delâlet eder. Insanin
kendisini yabanci bir diyarda görmesi, gariplige, pismanliga ve üzüntüye delâlet eder.
* YABAN GÜLÜ: Bir kimsenin rüyada yaban gülü görmesi, dost ve ahbaplardan uzak
kalmaya isarettir.
* YABAN HARDALI: Rüyada yaban hardali yedigini görmek, zahmet ve mesakkatle
elde edilecek rizka alâmettir. Bazi kere de yaban hardali görmek, içi disindan daha
hayirli olan bir kimseye delâlet eder.
* YABANÎ GÜVERCIN: Rüyada yabani güvercin görmek, çok yalan söyleyen bir
çocuk ile tâbir olunur.
Yine rüyada yabani güvercin görmek, ülfet edemeyen, saliha olmayan, yalani çok,
gönül kiran, kötü sözlü ve dini noksan bir kadina delâlet eder.
Rüyada güvercin eti buldugunu görenin eline mal geçer. Kendisine bir güvercinin
uçup geldigini görmek, uzak bir yerden gelecek hayirli habere delâlet eder.
Rüyada basina, omzuna veya ensesine bir güvercin kondugunu görmek, rüya
sahibinin yaptigi amellere isarettir. Eger o güvencin siyah ve koyu renkli ve çirkin ise,
fena ve kötü amele, güvercin beyaz ve güzel olursa, bu kere de güzel ve iyi amellere
delâlet eder.
Rüyada evinin saçagina, bahçedeki agacina, pencere önüne bir güvercin kondugunu
görmek, o haneye gelecek misafire delâlet eder.
* YABAN IGDESI: Kisinin rüyada yaban igdesi, az bir rizka isarettir. Yaban igdesinin
meyvesi, ona malik olan için mala delâlet eder.
* YABANI KAZ VE ÖRDEK: Rüyada yabani kaz görmek, ucuzluk, bereket, nimet ve
çok mala delâlet eder. Yabani kaz, kadri yüce ve serefli bir kadina da isarettir.
Bekâr bir kimsenin rüyada bir yaban ördegi tutup evine getirdigini görmesi, bir katinla
evlenmeye delâlet eder. Yine rüyada yaban ördegi görmek, liyakati az, müsrif bir
kadin ile tâbir olunur.
Rüyada görülen yaban ördeginin tüyü mal ve ganimete isarettir.
Cafer-i Sâdik hazretleri demislerdir ki:[/color][/b] Rüyada beyaz kaz ve ördek görmek, mal veya
zengin zevceye, siyah kaz ve ördek ise hizmetçiye delâlet eder. Rüyada bir kaz veya
ördek kesip etinden yedigini görmek, zevcesinden gelecek mal ve mülke delâlet eder.
* YABANI SIGIR: Rüyada kendi basinin yabani sigir basi gibi oldugunu görmek,
reislige, ganimete ve yabanci bir takim insanlar üzerine amir olmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
Bir kimsenin rüyada yabani sigiri görmesi, çok ibadet eden ve fakat ehl-i sünnetten
ayrilmis bulunan lider bir adama delâlet eder.
Rüyada bir sigir gözü buldugunu görmek, ömrü kisa olan etli ve güzel bir kadina nail
olmaya isarettir.
* YABAN KEÇISI: Rüyada disi yaban keçisi görmek, zengin ve servet sahibi
kadinlara delâlet eder. Bir kimsenin rüyada bir disi yaban keçisi buldugunu görmesi,
geçimi hususunda çalismaya, bolluga ve hayira delâlet eder.
Rüyada yabani disi keçiler görmek, bolluk, bereket, hayir, rahatlik ve huzura delâlet
eder.
Bir kadinin rüyada yabani disi keçinin kendi evine girdigini görmesi, sikinti ve siddete
isarettir.
* YABANI ZAFERAN: Bir kimsenin rüyada yabani zaferan görmesi, yapacagi
herhangi bir is için verilecek zamana delâlet eder.
Rüyada yabani zaferani yonca ekili tarlanin etrafina ektigini görmek, hatir ve hayale
gelmeyen bir yerden erisecek fayda ve menfaata delâlet eder.
* YAG: Rüyada hayvan yagi görmek, uzun ömre; madeni yag, zeytinlik ve feraha,
nebati yag, sevinç ve sürura delâlet eder.
* YAG TULUMU: Rüyada yag tulumu görmek, alim zâhid bir kimseye delâlet eder.
* YAGLANMAK: Kisinin rüyada vücudunu yagladigini ve yag ile ogdugunu görmesi,
halk arasinda güzel söhrete kavusmaya delâlet eder.
Rüyada ot ve çiçekten çikarilan güzel ve hos koku ile bedenini ogusturdugunu
görmek de ayni sekilde tâbir olunur.
Isçi, amele gibi geçimlerini kendi alin teri ile kazananlarin rüyada bedenlerini yagla
ogusturduklarmi görmeleri, rahata, rizik-larmin yenilenmesine ve kuvvetlerinin
ziyadeligine delâlet eder.
Rüyada yagin kötü kokusu ile vücudunu ogusturdugunu görmek, halk arasinda kötü
isimle anilmaya isarettir.
* YAGLAYICI: Rüyada yaglayici görmek, güler yüzlülüge, güzel söze, izzete,
düsman üzerine galip gelmeye delâlet eder.
Bazi kere de yaglayici görmek, riyakârca muamelede bulunan ve yaltaklik yapan bir
kimse ile tâbir edilir.
* YAGMUR: Rüyada yagmur, eger zarar meydana gelmemisse, hayra ve rizka
delâlet eder.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada yagmur suyu ile yikandigini görmek,
korkudan emin olmaya; yagmur tanelerinden ses geldigini görmek, izzete, ulvi
mertebeye ve insanlar arasinda meshur olmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
Yagmur görmek, hayir, bereket, rizik, nimet ve rahmet ile de tâbir edilir. Çünkü
yagmur, Allah'in rahmetidir.
Bir kimsenin rüyada yagmurun çok acele kendisine ulastigini görmesi, sikintisiz,
güzel ve genis bir rizka delâlet eder...
Rüyada yagmurun sadece kendi evine yagdigini görmek, menfaate, hayra, rizka,
iyilige ve rahmete isarettir.
Rüyada çiftçilerin yagmur görmesi, müjdeye, mahsulünün bolluguna ve rizkinin
genisligine delâlet der.
Rüyada gökten bal, süt, yag veya zeytinyagi yagdigini görmek, bütün insanlar için
hayra alâmettir.
Rüyada semadan kiliç yagdigini görmek, insanlarin mübtela olacaklari cenk, cidal ve
düsmanliga delâlet eder. Gökten kavun ve karpuz yagdigini görmek, halkin
hastalanmasina isarettir. Yine rüyada gökten kan ve tas yagdigini görmek de, azab,
musibet ve perisanliga delâlet eder.
Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada gökten kar yagdigini görmek, alti vech ile tâbir
olunur:[/color][/b]
a) Genis rizik,
b) Hayat,
c) Çok mal,
d) Ucuzluk,
e) Menfaat,
f) Hayir.
Bazi kere de rüyada yagmur görmek, çekirge, dolu ve siddetli rüzgar gibi gelecek
afetlere ve musibetlere delâlet eder. Yine yagmur görmek, bazi hallerde fitnelere ve
dökülecek kanlara delâlet eder.
Rüyada günahkâr ve asi bir kimsenin yagan yagmur suyundan gusül abdesti veya
namaz abdesti aldigini görmesi, tevbe etmeye, Hakka dönmeye; kafirin ayni rüyayi
görmesi de Müslüman olmasina delâlet eder.
Yagmur rüyasi çok çesitli tâbir edilmistir. Yine yagmur, Allah Teâlâ'nin rahmetine, hak
olan Islâm dinine, Cenâb-i Hakk'in ihsan ettigi ferahlik ve yardima, Kur'ân-i Kerime,
ilim ve hikmete, irfan ve marifet nuruna delâlet eder.
Rüyada gökten yagmur gibi su aktigini görmek, o mahalde hastalik ve azab vukuuna
delâlet eder. Rüyada saf ve berrak olan yagmur suyundan içtigini görmek, hayir ve
berekete delâlet eder.
Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada yagmur görmek, on sekilde tâbir olunur:
a) Rahmet,
b) Bereket,
c) Hastalik,
d) Bela,
e) Fisk,
Fihrist’e dön
f) Fitne,
g) Iman,
h) Küfür,
i) Yalan
i) Kaht (Kuraklik).
Rüyada yagmurun sakin ve faydali yagmasi, hayir ve bereket; siddetli ve tufan
halinde yagmasi, gam, keder ve musibettir.
* YAGMURLUK: Bir kimsenin rüyada yagmurluk görmesi, iyi bir isim yapmaya, hayir
ile yad edilmeye isarettir. Yagmurluk, tüccar için de iyi nam ve güzel bir söhrete
delâlet eder.
Rüyada görülen yagmurluk iyi kumastan olursa, din ve dünyaliga, eger pamuktan ise,
zikredilen tâbirin biraz daha asagisina isarettir.
Bazi kere de yagmurluk görmek, kuvvet ve yardimciya delâlet eder.
Rüyada elbisesiz olarak sadece yagmurlugu giydigini görmek, fakirlige alâmettir.
* YAG SATICISI: Rüyada yag saticisini görmek, büyük bir alime, faziletli ilim
adamina, ilim ve malda halk ile ortak olan kimseye isarettir.
Bir kimsenin rüyada kendisini yagci sifatinda görmesi; bekâr ise, zengin ve güzel bir
kadinla evlenmeye delâlet eder. Rüyada kendisini yag satiyor görmek, hayir ve
menfaate, rizik ve nimete delâlet eder.
Bazi kere de rüyada yag satani görmek, erkeklerin mallarini biriktiren adama isarettir.
Zira yag maldir. Rüyada yag sattigini gören kisi, bir faydaya nail olur ve zengin bir
adamin himayesinde geçimini sürdürür.
* YAHUDI: Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada Yahudi görmek, üç vech ile tâbir
olunur :
a) Müskül bir isin meydana çikmasi,
b) Cevapta suhulet,
c) Sünnet ve seriatte kuvvet.
Imam Nablusî de söyle demistir: Rüyada görülen yahudi gerek genç ve gerekse
ihtiyar olsun :
"Insanlarin iman edenlerle düsmanlik bakimindan en siddetlisi, andolsun ki,
Yahudilerle Allah'a es kosanlari bulacaksin" (Maide, 82) mealindeki âyet-i Kerime
isaretince, yaman bir düsmandir.
Bir kimsenin rüyada kendisine "Yahudi!" diye çagirildigini ve kendisinin de bu hali
çirkin sandigini ve üzerinde beyaz elbiseler bulundugunu görmesi, üzüntü ve
kederden kurtulmaga, Allahü Teâlâ'nin rahmetine nail olmaga ve hayra delâlet eder.
Rüyada yasli bir yahudi görmek, rüya sahibinin helak olmasini isteyen bir düsmana
delâlet eder. Yine rüyada görülen yahudi, dost kiligina bürünmüs bir düsmandir.
Rüyada kendisinin Yahudi oldugunu görmek, haktan yüz çevirip bidat yollarina
sapmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
Bir kimsenin rüyada Yahudi tabiatina girdigini görmesi, amca veya halasindan
gelecek mirasa delâlet eder. Çünkü yahudiler dünyaya karsi çok haristir.
Davasi olan bir kimsenin rüyada Yahudi oldugunu görmesi, o hakki inkâr etmesine
isarettir. Yine rüyada Yahudi görmek, kasap tayfasindan zahmet ve mesakkat
görmeye delâlet eder.
Bazi kere de Yahudi görmek, müneccim ve hilekar kimseye delâlet eder.
Rüyada yasli ve kocamis bir yahudi görmek, insanin helak olmasina arzu eden bir
düsmana alâmettir. Hasili yahudi görmekte hayir yoktur.
* YAHYA (A.S): Bir kimsenin rüyada Hazret-i Yahya (a.s)'i görmesi, takva sahibi
olmaya, dinde salaha ve iman da kuvvete delâlet eder. Yine onu görmek, afet ve
belalardan halas olmaga isarettir.
Allahu Teâlâ'nin Kerim kitabinda:[/color][/b]
"- Ey Zekeriyya! Hakikaten biz sana Yahya adinda bir ogul müjdeleriz ki,
bundan evvel biz hiçbir (kimseyi) adas yapmamistik." (Meryem, 7) mealindeki
ayet geregince, onu rüyada görmek, müjdelenmeye, insanlar arasinda takva ve
faziletle anilmaya ve musibetlerden muhafaza edilmeye alâmettir.
* YAKI OTU: Rüyada yaki otu görmek, ortak olmayi arzu eden kimse için hayra
isarettir. Hastanin rüyada yaki otu görmesi, onun vefatina delâlet eder.
* YAKUB (a.s): Rüyada Yakub (a.s)'i görmek, rizka, kuvvete, nimete, zevceye,
yardimciya ve çok ogula delâlet eder.
Yakub Nebiyi, Yusuf un derdiyle aglar görmek, üzüntü ve keder ise de, sonunda
sürür ve feraha ermeye isarettir.
Yine o Hak elçisini görmek, çok ibadet ederek Allah'in rizasina ermeye, gönül
mahzunluguna, Rabbi kerimine teslimiyete ve fakirlere infak etmeye delâlet eder.
Bazi kere de Hazret-i Yakub'u görmek, Yusuf misali güzel ve nazli bir evlattan ayri
düsmeye ve gözyasi dökmeye, sonra ona kavusup vuslatla riziklanmaya ve
sevinmeye delâlet eder.
Bir kimsenin Yakub (a.s)'i görmesi, çok mala, yolculuga piyasanin pahali olmasina,
kaybolmus bir seyin tekrar bulunmasina, ailesi hakkinda güzel bir akibete, mal ve
evlada delâlet eder.
Yusuf (a.s) 'in meshur kissasina binaen, Rüyada Yakub (a.s)'i görmek, üzüntüye,
çoluk çocugunu ve çok sevdigi kimselerini kaybetmeye ve fakat sonunda devlete
ermeye delâlet eder.
Çocugu veya herhangi bir seyi kaybolmus kimsenin rüyada Yakub (a.s)'i görmesi,
çocugunun ve kaybolmus seyinin bulunmasina delâlet eder.
* YAKUT: Rüyada yakut görmek, feraha, sürura, güzellige ve güzel söhrete delâlet
eder.
Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada yakut görmek, bes sekilde tâbir olunur:
Fihrist’e dön
a) Mal,
b) Içtihad (Dini bir isde hüküm vermek),
c) Ilim,
d) Evlat,
e) Çok akraba
Bir kimsenin rüyada parmagina yakut yüzük taktigini görmesi, nimete nail olmaya,
Sünnet-i Seniyyeye uymaya, isim ve söhret bulmaya alâmettir.
Bekâr ve evlenmek isteyen bir kisinin rüyada parmagina yakut yüzük taktigini
görmesi:[/color][/b] "Sanki onlar (birer) yakuttur, mercandir" (Rahman, 58) mealindeki âyet
geregince, mütediyyin ve güzel bir kadinla evlenmeye delâlet eder.
Rüyada delik ve çatlak bir yakut görmek, dul bir kadinla evlenmeye isarettir.
Rüyada deniz veya nehirden ölçeklerle ölçülecek derecede yakut çikardigini görmek,
büyük bir servete ve mala delâlet eder.
Alim ve fazil bir kimsenin rüyada yakut görmesi, ilminin ziyadeligine ve makaminin
yüksekligine delâlete eder.
Rüyada kendi basinda Yakut ve mercandan bir tac oldugunu görmek, bir hanim
tarafindan gelecek izzet ve kuvvete veya güzel ve müstesna bir kadindan nail olacagi
mülke delâlet eder.
Rüyada bir yakut tasi buldugunu görmek, ele geçecek mala isarettir. Rüyada yakut
tasi görmek, her veçhile hayir ve menfaattir.
Yine rüyada Alim için Yakut ilim, Vali için vilayet ve tüccar için de ticarete delâlet
eder.
Rüyada kendi evinde kirmizi yakuttan bir yüzük buldugunu görmek, güzel ve kalbi
kati bir kadinin rüya sahibini sevmesine delâlet eder.
* YALAK: Rüyada yalak görmek, rizkin artmasina ve menfaata delâlet eder.
* YALAMAK: Bir kimsenin rüyada su veya süt ve bunlara benzer bir seyi yaladigini
görmesi, çoluk çocugunun nafakasini kismaya veya cüzi bir kazanca delâlet eder.
Bazi kere de rüyada helal ve güzel bir seyi yaladigini görmek, mücevhere ve nefis
seylere alâmettir.
* YALAN: Rüyada yalan söyledigini görmek, akilsiz ve ahmaklik ile tâbir olunur.
Çünkü yalan yüz kizartir.
Bazi kere de yalan görmek, yalan yere sahidlik yapmaya, iftira etmeye ve kurtulustan
uzak olmaya delâlet eder.
Yine rüyada yalan görmek veya yalan söylemek:[/color][/b] "Allah'a yalan düzenler ise, süphe
yoktur ki felah bulamazlar." (Nahil:[/color][/b] 116) mealindeki ayet isaretince, betbahtliga ve
kurtulusa ermemeye delâlet eder.
Ibn-i Kesir demistir ki:[/color][/b] Rüyada Allah ve Resulü üzerine yalan söyledigini görmek,
küfür ve büyük günaha delâlet eder.
Fihrist’e dön
Rüyada yapmadigini yaptim, görmedigini gördüm diyerek kendi nefsine yalan
söyledigini görmek, son nefeste imansiz gitmi-ye alâmettir. Çünkü yalan ile iman bir
arada bulunmaz.
* YILDIZ: Rüyada yildiz görmek, riyakârlik ile tâbir olunur. Çünkü yildiz altindaki
çirkinligi kapatan seydir.
* YALDIZCI: Kisinin rüyada yaldizci görmesi, evleri süsleyen, güzel konusan, söz ve
fiilinde dogru olan bir adama delâlet eder.
Rüyada Kur'ân-i Kerim veya hadis kitaplari gibi kitaplari yaldizlayan ve süsleyen birini
görmek, Sünnet-i Seniyyeye tabi olmaya, dinde salaha, iman kuvvetine ve Hakka
yakinliga delâlet eder.
Rüyada bid'at olan seyleri ihtiva eden bir kitabi yaldizladigini görmek, rüya sahibinin
bidat ve sapiklikta olduguna isarettir.
* YALI: Rüyada deniz kenarinda mamur bir yali görmek veya onun içine girdigini
görmek, korku ve siddetten emin olmaya, hayir ve menfaata delâlet eder.
* YALIN AYAK: Rüyada yalin ayak yürüdügünü görmek, sikinti ve mesakkata
delâlet eder. Bir kimsenin rüyada yalin ayak yolculuk yaptigini görmesi, takat
yetiremeyecegi bir borcun altina girmesine delâlet eder.
Rüyada ayakkabisi varken, ayakkabisini çikararak yalin ayak yürüdügünü görmek,
velayete nailiyete delâlet eder.
Denilmistir ki:[/color][/b] Rüyada yalin ayak yürümek, üzüntü ve kederin gitmesine isarettir.
Birisiyle ortak is yapan adamin rüyada tek ayakkabi ile yürüdügünü görmesi,
ortagindan ayrilmaya delâlet eder.
Rüyada yalin ayak yürümek, bazi kere de zevceden ayrilmaya veya ölüme delâlet
eder.
Her seyin en güzelini ve dogrusunu Allahu Telâlâ bilir.
* YALTAKLIK: Bir alim ve bilginin kendisinde olan ilmi ögrenmek için bir baskasinin
kendisine yaltaklik ettigini görmesi, serefe nail olmaya, dinde salâha ve dogruluga ve
arzu ettigi seye kavusmaya delâlet eder.
Rüyada tanidik bir kadinin kendisine yaltaklik ettigini görmek, düsmandan emin
olmaya isarettir. Bazi kere de rüyada yagcilik ve yaltaklik, cönertlige, takvaya ve
sadaka vermeye alâmettir.
Dünya metaindan bir sey için bir kimseye yaltaklik etmek, istenmeyen ve makbul
olmayan bir rüyadir. Yaltakçilik adeti olmayan bir adamin rüyada yaltaklik etmesi,
zillet ve hakarete isarettir.
* YAMACI: Herhangi bir seyi yamayan, tamir eden bir kimseyi rüyada görmek, gönül
almaya veya devam edip duran fakirlige delâlet eder.
* YANAK: Rüyada güzel bir yanagin üzerinden öptügünü görmek, güzel rizka,
Fihrist’e dön
menfaate ve mülke malik olmaya delâlet eder.
Rüyada yanak görmek, hayra, nimete, bolluga, güzel geçime, ferahlik ve sürura ve
islerin düzgünlügüne delâlet eder.
Rüyada görülen yanaklar, insanin ameline, isine, kirmiziligi ve etliligi rütbe ve
makamina, hastalik ve siddetten kurtulmaya, nasip ve sevince delâlet eder.
Rüyada kirmizi ve dolgun yanak, hayir ve bereket; çukur yanak zayif bir düsmandir.
Rüyada iki yanagi birden görmek, insanin kendisiyle güzellestigi veya sevdigi seye
delâlet eder.
Rüyada yanaklarinin gümüs gibi parladigmi görmek, Allah indinde makbuliyete, salih
ve güzel amele, gece namazina ve Sün-net-i Seniyyeye tabi olmaya delâlet eder.
Rüyada yanagin sariligi ve siyahligi, rüya sahibi için, korku, üzüntü ve itibardan
düsmesine delâlet eder.
Rüyada yanagini tozlu ve toprakli bir halde görmek, zillet ve meskenete isarettir.
* YANILMA: Rüyada herhangi bir sey hakkinda yanildigini görmek, üzüntü, keder ve
sikintiya delâlet eder.
* YANKESICI: Rüyada yankesici görmek, hilekâr bir âlim ile tâbir edilir.
Bir kimsenin rüyada yankesici tarafinda cebinden altinlarinin çalindigini görmesi,
hilekâr bir âlimden hileye dair bilgi almaya delâlet eder.
Yine rüyada yankesici görmek, insanlari hile ile aldatan ve agzi çok söz yapan
kimselere isarettir.
* YANMAK: Rüyada azalarindan birini yanmis görmek, aci bir habere veya üzüntüye
delâlet eder.
* YARA: Kisinin rüyada vücudunu yaralanmis görmesi, çalisma neticesi eline
geçecek mala delâlet eder. Rüyada sag elinin yaralandigini görmek, erkeklerden
kendisine yakin olanlardan istifade edecegi mala isarettir.
Rüyada iki ayagindan yaralandigini görmek, memleketinde sebati, devami ve
saltanatinin sürekli olmasina delâlet eder. Çünkü ayagi olmayan insan yürüyemez ve
oldugu yerde kalir.
Rüyada devlet reisi veya bir önderin basinin yarildigini, cild ve kemiginin yarildigini
görmesi, uzun ömre ve kendi akranlarinin ölümünü görmeye delâlet eder. Yani o
hepsinden sonra ölür.
Rüyada gögüste ve kalbde yara görmek, gençler için ask ve muhabbete, ihtiyar ve
yaslilar için de üzüntü ve kedere delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada karnindan yaralandigini görmesi, evladi tarafindan gelecek mala
alâmettir. Rüyada sag elinin bas parmaginda yara oldugunu görmek, borçlanmaya
isarettir.
Rüyada yaralandigini fakat yarasinda kan akmadigini görmek, kendisine ait fazilete
yaklasmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
Rüyada baldirindan yaralandigini görmek, ömrünün uzun ve kat kat olacagina delâlet
eder.
Nablusî (rh.a) demistir ki:[/color][/b]
- Rüyada bir kimsenin vücudunda veya karninda gördügü taze yarasi ve o yaradan
kanin çikmasi, rüya sahibinin malina isabet edecek zarara, yahut onun hakkinda
rahatsiz edici bir sözün söylenmesine delâlet eder. Ve o söylenen söz sebebiyle
kendisine sevap ve ecir yazilir.
Rüyada bir kumandanin kemiginin kirildigini görmesi, askerinin bozguna ugramasina
ve kuvvetinin sarsilmasina delâlet eder.
Sol elinin yaralandigini görenin askeri ziyadelesir ve iki misline çikar. Sag elinin
yaralandigini görmek, elinde bulunan mal ve mülkün iki misli artacagina delâlet eder.
* YARALAMAK: Rüyada bir kimseyi yaraladigini görmek, onu üzüntü, keder ve
sikintiya düsürmeye isarettir. Rüyada bir adami yaralamak sebebiyle diyet ödedigini
görmek, düsmanin sevinmesine delâlet eder.
Bazi kere de yaralamak, rüya sahibinin kadrinin yüce olmasina, bazi kere de namus
hakkinda iftira ile itham edilmesine isarettir.
* YARAMAZ SÖZ: Rüyada yaramaz, dine edebe aykiri bir söz isitmek, günah
islemeye ve nasihat kabul etmemeye isarettir. Yine rüyada düsünüp tasinmadan
konusmak ve sürc-i lisan ederek:[/color][/b] "Yemin olsun ki, öyle degil, böyle!" gibi agizdan söz
çiktigini görmek, günahkâr ve asi için tevbeye, kâfir için de hidayete delâlet eder.
Rüyada yaramaz ve beyhude söz söyleyen bir kimseyi görmek, bos ve ise
yaramayan söze delâlet eder.
Bazi kere de böyle bir kimseyi görmek, batil ve bos söz eden mukallid kimseye
delâlet eder. Çünkü mukallid, insanlari güldürmek için çok defa bos sözler söyler.
Yine rüyada yaramaz söz söyleyen birini görmek, vadinde durmayan, sözünü yerine
getirmeyen kimseye delâlet eder.
* YARASA KUSU: Rüyada bir kimsenin Yarasa kusu görmesi, Sünnet-i Seniyyeyi
icra etmeye ve delilleri açiklamaya delâlet eder.
Yarasa kusu görmek, ibadet ehli biri ile de tâbir edilir. Bazi kere de yarasa kusu
görmek, issizlik, tembellik ve korkunun gitmesine delâlet eder.
Hamile bir kadinin rüyada Yarasa Kusu görmesi, hayir ve iyilige alâmettir.
Rüyada yarasa kusunu bir yere girmis görmek, o yerin harap
olacagina alâmettir. Yarasa kusu , ne yapacagini sasirmis zalim bir kimseye de
delâlet eder.
Yarasa kusu görmek, hirsizlik gibi kötü ve fena bir isten dolayi gizlenmeye ve
haberleri dinlemeye delâlet eder.
* YARMAK: Rüyada herhangi bir seyi yarmak, ayriliga, hicrana, hasrete delâlet eder.
Yine bir nesneyi yarmak, hileye isarettir.
Rüyada vurup büyük bir tasi yardigini görmek, vali ve daha yüksek makamdaki
Fihrist’e dön
devlet büyüklerinden birisinin halini arastirmaya delâlet eder.
Rüyada kale gibi metin ve müstahkem mevkileri delip içeri girdigini görmek, henüz
kocaya gitmemis bekâr kizlara kasdetme-ye veya memleket haberleri toplamaya
delâlet eder.
Rüyada bir evi delip içine girdigini görmek, arzu ettigi bir kadina kavusmaya isarettir.
* YARISMAK: Fakir bir kimsenin rüyada yaristigini görmesi, zengin olmaya;
yolcunun görmesi, selametle vatanina dönmeye delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yaristigini ve yarisi kazandigini görmesi, kuvvet ve kudrete, mal
ve menfaata delâlet eder.
Rüyada kosu yarisi görmek, hareket etmeye, oyun oynamaya ve batil seylere sürat
vermeye veya kendisinde fayda olmayan yolculuga delâlet eder.
Rüyada atli olarak yaristigini görmek, gururlanmaya, mahzurlu bir is yapmaya; yaris
esnasinda attan düstügünü görmek, çetin ve zor günlerin gelecegine delâlet eder.
Yine rüyada yaris görmek, insanlar arasinda çikacak fitneye ve tefrikaya, bunun
neticesi musibete delâlet eder.
* YARIS MEYDANI: Bir kimsenin rüyada yaris meydani görmesi, sevince, düsman
üzerine galip gelmeye, çocuklar için Kur'ân-i Kerimi hatmetmeye delâlet eder.
Kapisinda ati olan bir kimsenin rüyada kendisini yaris meydanmda görmesi,
kendisinde olan san'ata ve maharete delâlet eder.
* YAS: Bir kimsenin rüyada kendisini matem içinde görmesi, sevinçli ve sürurlu
günlerin pek yakinda gelecegine delâlet eder.
* YASEMIN: Kisinin rüyada yasemin görmesi, sevinç, rahatlik ve hayra delâlet eder.
Yasemin görmek, âlimler ile de tabir olunur.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Zevcesi hamile olan birinin rüyada agaci üzerinde
yasemin görmesi, dogacak çocugun erkek olacagina delâlet eder.
Bekâr bir kimsenin rüyada açilmis yaseminler görmesi, bekâr ve hasnâ bir kizla
evlenmeye delâlet eder.
Rüyada açilmis yaseminler topladigini görmek, mal ve menfaate, hayir ve rahata
delâlet eder.
Nablusî demistir ki:[/color][/b] Rüyada Yasemin görmek, âlimlere delâlet eder. Bundan dolayi
bir kimse rüyada melekler gökten inerek bir sehirden yasemin topladiktan sonra
gittiklerini görse, o sehrin alimlerinin gitmesine delâlet eder.
Yasemini agacinin dalinda kokladigini görmek, bakire bir kizla evlenmeye isarettir.
* YASTIK: Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada yastik görmek,bes vech ile tâbir
olunur:[/color][/b]
Fihrist’e dön
a) Erkek hizmetçi,
b) Hizmetçi,
c) Dinin safiyeti ve güzelligi,
d) Takva,
e) Makam.
Rüyada bir yastik üzerinde oturdugunu görmek, nimete, uluvv-i kadre ve menzilete
delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yastik görmesi, ev sahibine ve halka hizmet eden bir kadina
isarettir.
Ilim sahibi kisilerin rüyada yastik görmeleri, muttaki olmalarina, dinde salâha ve
imanda kuvvete delâlet eder.
Rüyada güzel yastiklar görmek, güzel ve hasnâ hizmetçilere delâlet eder. Bazi kere
de yastik görmek, güzel ve serefli zevceye dosta, evlada ve sefkatli bir anneye
delâlet eder.
Rüyada dört köseli yastik görmek, serefli bir rütbe ile tâbir olunur.
Rüyada bir yastigi sirtlayip götürdügünü görmek, hayir ve berekete isarettir. Rüyada
yastikta görülen yirtiklik da darlik gibi durumlar, rüya sahibinin hizmetçisine nisbet
edilir.
Rüyada avam halkin yastik görmeleri, onlarin arkadaslari ve dostlarina delâlet eder.
Rüyada duvar yastigi görmek, zevceye, ona dayanmak, zevceye itimada isarettir.
Ebu Saidü'l-Vaaz demistir ki:[/color][/b]Rüyada duvar yastigi hizmetkar ile tâbir olunur.
Bas yastigi görmek, zevceye, biriktirilen mala, sir saklamaya, rahat ve güzel bir
hayata delâlet eder.
* YAS: Rüyada gözünün yaslarla doldugunu görmek, sevinçli bir habere, sürür ve
feraha delâlet eder. Yine rüyada Allah korkusundan dolayi gözünün yas akittigini
görmek, magfirete, rahmete, ebedi nimetlere ve dinde salâha delâlet eder.
* YAS HURMA: Rüyada yas hurma görmek, mala, bol rizka, helal kazanca delâlet
eder.
Yas hurma saticisini görmek, biriktirilmis helal kazanca ve sünneti bilen bir adama
delâlet eder.
* YASLI KADIN: Bir kimsenin rüyada yasli kadin görmesi, acizlik ile tâbir olunur.
Yasli kadin görmek, elden giden dünyaliga, üzüntüye, bazi kere de ahirete delâlet
eder.
Rüyada müslüman, mütedeyyin, salâh erbabi bir yasli kadin görmek sevince, sürura
ve helal mala alâmettir. Rüyada yasli bir kadinin kendi evine geldigini görmek,
dünyanin insana yönelmesine delâlet eder. Çünkü dünya yasli kadina nisbet edilir.
Yine rüyada yasli bir kadinin kendi evinden çiktigini görmek, rüya sahibinden
dünyanin yüz çevirmesine ve bunun neticesi sikintiya düsmeye delâlet eder.
Genç bir kadinin rüyada kendisini kocamis, ihtiyarlamis, saçi agarmis görmesi,
dünyada halinin iyi olduguna delâlet eder.
Fihrist’e dön
Çocuktan kesilmis bir kadinin tekrar eski haline geldigini, kuvvet buldugunu görmesi,
din ve dünyasinin mamurluguna delâlet eder.
Rüyada yasli kadin görmek, ot bitirmez, ekin vermez bir yere de isarettir. Çünkü yasli
kadin her seyden kesilmistir.
Rüyada kâfir olan ihtiyar kadin görmek, haram mala da delâlet eder. Rüyada yasli bir
kadinin hamile kadinin yanma girdigini görmek, sirf hayirdir.
Bazi kere de rüyada yasli kadin görmek, ümit sektikten sonra hamile olmaya delâlet
eder.
Rüyada gökten yer yüzüne yasli bir kadin indigini ve halkin buna taaccüp ettigini
görmek, kitlik ile tâbir olunur. Rüyada çirkin yüzlü yasli bir kadin görmek, harp ve
kitligin sona ermesine ve bollukla müjdelenmeye delâlet eder.
Rüyada bir kimsenin yasli bir kadinla bir seyler alip verdigini veya onunla ugrastigini
görmesi, dünya ile ugrasmaya delâlet eder.
Rüyada yasli kadinin etli ve güzel bir surette görülmesi, ose-neki kazanç ve ticaretin
güzel olacagina; yasli kadinin eksi yüzlü ve çirkin görülmesi, üzüntü ve kedere,
söhret ve rütbenin elden gitmesine delâlet eder.
* YASMAK: Rüyada yasmak görmek, mal, servet ve zenginlige delâlet eder. Bekâr
kimsenin yasmak görmesi, evlenmek ile tâbir olunur.
Rüyada yüz örtüsü görmek, ilme, ömrü uzun bir kiz çocuguna ve aile saadetine
delâlet eder.
* YATAK: Rüyada güzel bir yatak görmek, güzel ve hasna bir kadina isarettir.
Rüyada yataginin yumusak ve genis oldugunu görmek, zevcesinin ahlâkinin
genisligine ve efendisine itaat etmesine delâlet eder.
Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada yatak görmek, dört sekilde tabir olunur:[/color][/b]
a) Zevce,
b) Hizmetçi,
c) Velayet,
d) Bolluk ve bereket.
Bir kimsenin rüyada yün, kil veya pamuktan yapilmis yatak görmesi, zevcenin
zenginligine; yesil ve bayaz yatak görmesi, zevcenin dindar, ibadet ehli, itaatkâr ve
namusunu koruyan bir hanim olmasina delâlet eder.
Bekâr bir kimsenin rüyada bir yatak satin aldigini görmesi, güzel bir kadinla
evlenmesine isarettir.
O isi yapmaya ehil bir adamin rüyada yatagini devlet reisinin kapisina serilmis bir
halde görmesi, bir vilayete vali olmaya delâlet eder.
Rüyada kendi yatagi üzerinde bir köpek veya hinzir görmek, fasik bir adamin
hidayetine delâlet eder.
Fihrist’e dön
Danyal (a.s) demistir ki:[/color][/b] Rüyada eski bir yatagin yeni oldugunu görmek, zevcenin
kötü ve bozuk ahlâkinin iyi ahlâka dönüsecegine delâlet eder. Bunun aksine, yeni
yatagin eski yatak haline geldigini görmek de, zevcenin ahlâkinin bozulmasina
isarettir.
Rüyada yataginin havada ve boslukta durdugunu görmek, rüya sahibinin haniminin
vefatina alâmettir.
Rüyada yeni yatak görmek, güzel, hal ve vakti yerinde zevceye eski ve yirtik yatak
da, dini ve vefasi olmayan bir kadina delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada tanimadigi bir yerde tanimadigi bir yatak görmesi, o yatagin
büyüklügü nisbetinde kendisine isabet edecek bir arsaya isarettir.
Rüyada kendi yatagini terk ettigini ve baska bir yatak satin aldigini görmek,
nikâhinda olan zevcesini birakip bir baska kadinla evlenmeye delâlet eder.
Kisinin rüyada yataginda gördügü iyilik, kötülük, fazlalik ve noksanlik rüya sahibinin
hanimina aittir. Yatak iyi ve düzgün ise, zevcenin iyiligine, yirtik, kötü ve çürük ise
hanimin ahlakinin bozukluguna isarettir.
* YATSI VAKTI: Bir kimsenin rüyada yatsi vaktini görmesi; "Aksam, sabah Rabini
hamd ile (tenzih ve) tesbih et!" mealindeki ayet geregince, Allahü Teâlâ'yi tesbih
etmeye, zikre, sükre ve ibadete, bunun neticesi de magfirete mazhariyete delâlet
eder.
Bazi kere de yatsi vakti, hile yapmaya, yalan söze, fitne zuhu-runa ve akibeti belli
olmayan bir seye delâlet eder.
* YAVAS YÜRÜMEK: Nablusî demistir ki:[/color][/b] Rüyada yavas yavas yürümek, hirsizliga,
yahut insan veya hayvandan hirsizligi kasteden kimsenin hallerini gözetlemeye
delâlet eder.
* YAY: Bir kimsenin rüyada yay görmesi, sefere, erkek kardese, kadina veya çocuga;
bir âyetin isaretince de Allahü Teâlâ'ya yakinliga delâlet eder.
Rüyada kan içinde bir yay görmek, rüya sahibinin zevcesinin kiz çocugu meydana
getirecegine delâlet eder. Rüyada zevcesinin kendisine bir yay verdigini görmek,
hanimin erkek çocuk doguracagina isarettir.
Rüyada bir yayi kurdugunu ve fakat kendisinin de onunla beraber büküldügünü
görmek, uzun ömre delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yay ile ok attigini ve hedefe isabet ettirdigini görmesi, saltanatin
devamina, dogru hükme, insafli davranmaya ve adaletli olmaya delâlet eder.
Rüyada savas için ok attigini görmek, seref ve söhretle galip gelmeye ve rakibinden
muhtaç oldugu seyi almaya alâmettir.
Bekar bir adamin rüyada yaya kiris taktigini görmesi, onun kisa zaman içinde
evlenecegine delâlet eder.
Kirda sapan tasi ile tas attigini görmek, helal mala ve ganimete delâlet eder.
Fihrist’e dön
Bir valinin rüyada yayin elinde kirilmis oldugunu görmesi.
vazifeden azledilmesine, tüccarin görmesi, ticaretinde zarar ve ziyana delâlet eder.
Devletin yüksek kademesinde bulunan bir kimsenin rüyada attigi okun nisana isabet
etmemesi de zalim bir idareci olduguna delâlet eder.
Rüyada elinde kirisi geçirilmis bir yay oldugunu görmek, rüya sahibinin elçi olacak bir
oglunun dünyaya gelmesine isarettir.
* HALLAÇ YAYI: Rüyada yorganci veya hallaç yayi görmek, mali israf etmeye ve
çalmadan oynamaya isarettir.
Rüyada kendisiyle delik delinen yayli âleti görmek, rizik, fayda ve maisete delâlet
eder.
Rüyada bir yaya kiris geçirdigini ve fakat kirisin kesildigini görmek, rüya sahibinin
hanimini bosamasina isarettir.
* YAYCI: Rüyada yayciyi görmek, uzun ömre, kudret ve kuvvete, düsman üzerine
galip gelmeye ve siddete delâlet eder.
Bazi kere de rüyada yayciyi görmek, cihat ve savas için insanlari tesvik eden
kimseye isarettir. Yayci, askerin kumandanina veya devletin baskanina da delâlet
eder. Çünkü yayi bükmek kuvvet gerektiren seydir.
* YAYIK: Kisinin rüyada yayik görmesi, rizka, menfaata ve islerin az bir mesakkat ile
neticesine delâlet eder. Zira yayiktan az bir mesakkattan sonra yag alinir.
* YAYLA: Rüyada genis bir yayla görmek, genis rizka, karli ise, refah ve rahata
isarettir.
* YAZ: Rüyada yaz mevsimini görmek, emel ve arzulara kavusmaya, ele geçecek
toplu mala ve hayirli rizka delâlet eder.
* YAZICI: Rüyada yazici görmek, güzel haberlere, defter tutan kimselere, iyiyi kötüyü
birbirinden ayird eden akilli bir zata delâlet eder.
* YAZMAK: Rüyada güzel yazi yazdigini görmek, din ve dünyanin salâhi için
çalismaya delâlet eder.
Rüyada bir kimsenin kendisi için yazi yazdigini görmek, hayir,
menfaat ve murada ermeye isarettir. Bir sayfa üzerine yazi yazdigini görmek,
mirasa delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada Kur'ân-i Kerim'den bir ayetin kendi gömlegi üzerine yazilmis
oldugunu görmesi, Kur'ân-i Kerime tabi olmaya, onun hükümlerine uymaya ve dinde
salâha delâlet eder.
Rüyada sol elle yazi yazdigini görmek, çirkin ve kötü islere ve sapikliga isarettir.
Ebu Saidü'l-Vaaz demistir ki:[/color][/b] Rüyada kagit üzerine yazi yazmak, hakki inkâr etmeye
isarettir.
Rüyada kan ile yazi yazdigini görmek, faiz mali için sened ve hüccet yazmaya delâlet
Fihrist’e dön
eder.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada bir kitap yazdigini görmek:[/color][/b]
"Artik elleriyle kitabi (Tevrati yalan yanlis) yazip da sonra onu az bir para ile
satabilmek" bu Allah katindandir" diye gelenlerin vay haline." (Bakara, 79)
Mealindeki âyet-i kerimenin isaretince, o kisinin haram bir mala malik olmasina
delâlet eder.
Rüyada kendi yazdigi yazinin kötü oldugunu görmek, günahlardan tevbe etmeye
delâlet eder. Yine rüyada bir kitap yazdigini fakat onu tamamlayamadigmi görmek,
rüya sahibininis ve ihtiyacinin tamamlanacagina alâmettir.
* YAZI HOKKASI: Rüyada yazi hokkasi görmek, zengin bir kadin ile evlenmeye
delâlet eder.
Kirmani demistir ki:[/color][/b] Rüyada hokka buldugunu görmek, akrabadan bir kadin ile
evlenmeye isarettir.
Rüyada hokkasinin gümüsten oldugunu görmek, yine evlenmeye delâlet eder veya
rüya sahibi evine bir hizmetçi alir.
* YEDI YILDIZ: Rüyada yedi yildizi görmek, âlim ve serefli erkek kardese delâlet
eder. Rüyada o yildizlarin semadan döküldügünü görmek, alim ve fazil kimselerin
vefatina alâmettir.
* YEGE (EGE TÖRPÜ): Rüyada ege görmek, dil ile tâbir olunur. Yine ege rüyasi,
ihtiyaçlari gidermeye, kalem ilmini bilen kisiler için de, güzel ibadet etmeye isarettir.
Rüyada bir seyi egeledigini görmek, nikahlanmaya alâmettir.
* YELELI AT: Bir kimsenin rüyada yelesi ve kuyrugu siyah diger yerleri kizil bir at
görmesi, izzet, seref ve yücelige delâlet eder. Bu rüya, bazi kere de zengin bir kadina
isarettir.
* YELKEN: Kirmani demistir ki:[/color][/b] Bir kimsenin rüyada yelken açtigini görmesi,
günahlardan tevbe etmeye ve kurtulusa delâlet eder.
Rüyada denizde bir geminin yelkenlerini açilmis görmek, güzel isimle anilmaya, sena
edilmeye ve hayra isarettir.
Yine bir kimsenin rüyada yelken görmesi, saltanata ve kuvvete delâlet eder. Rüyada
kendisi için yelken açtigini görmek, devlete, izzete, serefe ve' nimete delâlet eder.
Kirmani demistir ki:[/color][/b] Bir kimsenin rüyada yelken açtigini görmesi, günahlardan
kurtulmaga isarettir. Açtigi yelkenin rüzgar ile dolup sistigini görmek, tesebbüs edilen
isten netice almaya, mal ve kazanca delâlet eder.
Rüyada açtigi yelkenin parçalandigini görmek, rüya sahibinin islerinin çikmaza
girecegine; yelkenin delinip rüzgari tutmaz oldugunu görmek de, bir hastalik veya
felaket yüzünden üzüntü ve kedere ugramaya delâlet eder.
Yelken saticisini görmek, yolculuklara ve rizik talep etmeye ya da nikâh için
hazirlanmaya isarettir.
Fihrist’e dön
* YELKENCI: Rüyada yelkenci görmek, uzun emeller tasiyan bir arkadasinizdan
ayrilmaya delâlet eder.
* YELKOVAN: Rüyada saatin yelkovanini görmek, zamani iyi degerlendirmeye,
büyük bir zât ile karsilasmaya ve menfaata delâlet eder.
* YELLENMEK: Rüyada yellendigini görmek, fena ve çirkin bir söze alâmettir.
Yellenmek küçük günah ile de tâbir olunur.
Yine rüyada yellenmek, ayiplanmaya, yalniz kalmaya, yalan söze, cemmati
dagitmaya, seref ve itibardan düsmege delâlet eder.
* YELPAZE: Bir kimsenin rüyada yelpaze görmesi, rahatliga, mihnet ve siddet
sikintilarindan kurtulmaga, fakirlikten sonra zenginlige ve evlada delâlet eder.
Rüyada hurma yapragindan yapilmis bir yelpaze görmek, yolculukla mal elde etmeye
isarettir.
Bazi kere de yelpaze kadin için kocaya ve çocuga delâlet eder. Yine yelpaze görmek,
insanlarin kendisinden faydalandiklari bir kimseye delâlet eder. Çünkü yelpaze
ferahlik veren bir seydir.
* YEM: Rüyada hayvanlara mahsus yem görmek, rizka, mala ve menfaata delâlet
eder.
YEMEGE DAVET:[/color][/b] Rüyada insanlari yemege davet ettigini görmek, hayir için
toplanmaya, birlik ve beraberlige, ülfet ve muhabbete delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada bir kavmi yemege davet ettigini ve hazir edilmis yemegi de
davetlilerin yedigini görmesi, onlarin üzerine reis olmaya delâlet eder. Yemek yiyenler
için hasta ve üzüntülü biri varsa, o da hastalik ve üzüntüden halas olur.
Rüyada çok meyve ve sarap bulunan bir meclise davet edildigini görmek, cihada
davet edilmeye ve sonunda sehidlige ermeye isarettir.
Rüyada dügün yemegine davet edildigini görmek, pismanlik ile tabir olunur.
* YEMEGI HAZMETMEK: Rüyada yedigi bir yemegi hazmettigini görmek, rüya
sahibinin sanatinda çaliskan ve titiz bir kimse olduguna delâlet eder.
Yine rüyada yemegi hazmetmek, her iste sen ve neseli olmaga isarettir.
* YEMEK: Bir kimsenin rüyada sari renkli yemek yedigini görmesi, hastaliktir. Ancak
yemek kus eti ise, hastalik degildir. Rüyada beyaz renkli her yemek, eksi yemekten
hayirlidir.
Rüyada tipki su içer gibi yemegi içtigini görmek, rizkin artmasina delâlet eder. Ziyafet
maksadi ile hazirlanmis yemekten yemek, müjdeye, yas için hazirlanmis yemekleri
yemek de, üzüntü ve kedere delâlet eder.
Rüyada kabak yemegi yedigini görmek, hidayet ve Sünnet-i Seniyyeye itibar etmeye
ve keskin zekaya delâlet eder. Alimlerin yemeklerinden yedigini görmek, ilim, hidayet
ve berekete isarettir.
Fihrist’e dön
Zahid ve fakirlerin yemekleri, o yemeklerden yiyenler için tev-be ve hidayettir.
Rüyada et ile pismis yemek görmek, fakir için zenginliktir. Etsiz yemek ise, fakirlik
alâmetidir.
Bir kimsenin rüyada eksi olan yemegi yemedigini ve Rabbine de hamdettigini
görmesi, sevinç ve neseye, üzüntü ve kederden kurtulmaya delâlet eder.
Rüyada her zaman pisirilen yemekleri görmek, rizik ve daimi olan faydalara isarettir.
Melik ve sultanlarin yemekleri, izzet ve serefe, o yemeklerden sultanla beraber
yiyenler için de rütbelerinin yenilenmesine delâlet eder.
* YEMEK DOLABI: Rüyada bos yemek dolabi görmekte hayir yoktur. Bu rüya
maisette müskülâta delâlet eder. Dolapta yemek ve mesrubattan bir sey varsa, bu
rüya, yolculuga, hayir ve menfaata delâlet eder.
* YEMEK YEMEK: Bir kimsenin rüyada bir kapta yemek yedigini görmesi, kanaat ile
tâbir olunur. Ancak yemek yedigi kap altin ve gümüsten ise, bu rüya haram mala ve
çok borca delâlet eder.
Rüyada insanlar arasinda yemek yedigini görmek, söhrete ve iyi bir isimle anilmaya
delâlet eder.
Rüyada sag eli ile yemek yedigini görmek, sünnet-i Seniyyeye tâbi olmayip sol eliyle
yemek yemek ise düsmana itaata, dosta cefaya delâlet eder.
Rüyada yemegi bir baskasinin eliyle yedigini görmek, namuslu ve kanaat sahibi
olmaya ve Allah'a itimad ve tevekküle delâlet eder.
Bazi kere de bu rüya, hastalik ile tâbir olunur. Çünkü hasta da yemek yemekten aciz
kalir, baskasinin yardimi ile yemegini yer.
Rüyada kendi etini yedigini görmek, biriktirdigi mali yemeye isarettir.
Bir kimsenin rüyada beyaz mantar yedigini görmesi, emre, nehye, iste acele etmeyip
itidal üzere olmaya, uzun ömre, hasta için afiyet ve sifaya delâlet eder.
Danyal (a.s) demistir ki:[/color][/b] Rüyada pismis et görmek ve yemek, suhuletle hasil olan
hayir ve menfaata, kebap et görmek ve yemek, mesakkatle husule gelen rizka delâlet
eder.
Kirmani demistir ki:[/color][/b] Rüyada tencerede pismis et görmek ve ondan yemek, rizik ve
nimete delâlet eder. Eti kebap olarak pisirdigini görmek, haram mala isarettir.
Cafer-i Sâdik hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada et görmek, dört vech ile tâbir olunur:
a) Mal,
b) Miras,
c) Hüzün,
d) Musibet.
Rüyada yilan eti görmek, düsmandan mala, at eti izzet ve ri-fata, katir eti hastalik ve
manzara, sigir eti de vücudun sihhatine delâlet eder.
Rüyada sahu veya iftar yemegi yedigini görmek, hayirli ve bereketli rizka, günahlarin
Fihrist’e dön
magfiretine, akibetin güzelligine ve dinde salaha delâlet eder.
* YEMEN ZAFERANI: Nablusî demistir ki:[/color][/b] Rüyada Yemen Zaferanini görmek,
sevindirici haberlere veya garip insana delâlet eder. Meyve garip kokulu bitkilerden
"Vers" bitkisine benzeyen sari bitkilerin tâbiri de böyledir.
* YEMIN: Bir kimsenin rüyada yalan yere yemin ettigini görmesi, fakirlik, zillet,
mahrumiyet ve hileye delâlet eder. Çünkü yalanla iman bir yerde durmaz.
Rüyada dogru bir sey üzere yemin etitgini görmek, zafere ermeye, hak söze, Allahü
Teâlâ'ya veya keffaret vacip olan bir sey üzerine yemin ettigini görmesi, Hakka ittibaa
ve Sünnet-i Seniy-yeye tabi olmaya delâlet eder.
Rüyada Haç'a, yildizlara, günese, yahut denize veya bunlar gibi seylere yemin ettigini
görmek, sapikliga, nifaka, sözü bozmaya ve serre delâlet eder.
* YEMLIK: Rüyada içine para veya saman konulan yemlik görmek, izzet ve kuvvete
delâlet eder. Bazan da yemlik görmek, zevceye isarettir.
* YEMIS: Rüyada taze yemis, yani meyve görmek, devamli rizka, kuru meyveler,
devami olmayan rizka delâlet eder.
Rüyada meyve yedigini görmek, hastaliklardan sifa bulmaya ve devamli afiyete
delâlet eder.
* YENGEÇ: Rüyada yengeç yedigini görmek, uzak bir yerden gelecek hayra delâlet
eder. Yengeç, haram mal ile de tâbir olunur.
Bir kimsenin rüyada yengeç görmesi, tutulacak yeri bilinmeyen hilesi anlasilmaz,
kendisine ulasilmasi kolay olmayan ve arkadasligi çetin bir adama delâlet eder.
Kirmani demistir ki:[/color][/b] Rüyada yengeç görmek, sert tabiatli, himmeti büyük, nesebi
azim bir kimseye isarettir. Bir baska kavle göre de yengeç, fena huylu, kibirli ve
hasud bir adama delâlet eder.
* YENI BIR SEY: Rüyada yeni ber sey görmek veya yepyeni elbise almak, sevindirici
habere, müjdeye, hayra ve feraha delâlet eder.
* YENI DOGMUS ÇOCUK: Rüyada yeni dogmus bir bebek görmek, üzüntü, keder,
zahmet ve mihnet ile tâbir olunur. Çünkü çocugun büyütülmesinde zahmet ve
mesakkat çoktur.
Hasta va maraz bir kadinin rüyada çocuk dogurdugunu görmesi, hastaliktan sifa
bulmaya delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yere birakilmis küçük bir kiz çocugunu yerden kaldirdigini veya
kucagina alip o çocugu uyuttugunu görmesi, rüya sahibi hapiste yahut sikinti ve
muhasara altinda ise, bunlarin hepsinden kurtulmasina delâlet eder.
* YENIÇERI: Osmanli ordusunun erleri olan Yeniçerileri rüyada görmek, izzet, seref,
güç, kuvvet ve itibarin artmasina delâlet eder.
* YER-ZEMIN: Rüyada yer, yani zenim görmek, korkudan emin olmaya, zenginlik ve
Fihrist’e dön
mala delâlet eder.
* YER: Rüyada yer görmek, o görülen yerin seref ve kiymetine, madde ve cevherine
göre tâbir edilir.
Meselâ rüyada Arafatta hacilarin vakfeye durduklari yeri görmek, af ve magfirete,
dualarin kabulüne, helal ve genis rizka, dinde salâha delâlet eder.
Rüyada mahser yerini görmek, korku ve siddetten emin olmaya, vaadini yerine
getirmeye, sirlari gizlemeye, fakirlikten sonra zenginlige delâlet eder.
Bazi kere de rüyada mahser yerini görmek, nefsi hesaba çekmeye, hidayet ve
tevbeye, nasibi az bir rütbeye delâlet eder.
Rüyada yerin yarildigmi görmek, haram ve bidatlarm, günah ve kötülüklerin asikâre
islenmesine delâlet eder. Bazi kere de yerin yarilmasi, o yer için iyi ve hayra isarettir.
Bir kimsenin rüyada yer görmesi, ilme, güzel ve düzgün söz söylemeye, dünyaya,
ahirete ve orada geçen ömre delâlet eder.
Rüyada kendisinin toprak oldugunu görmek, insanlar arasinda kadr ve kiymetinin
yüce olmasina delâlet eder. Çünkü ilk peygamber ve ilk insan topraktan yaratilmistir.
Bir adamin rüyada kitlik yerden çikip bolluk ve bereketli yere gittigini görmesi,
bidatten Sünnet-i Seniyye'ye geçmeye delâlet eder.
Rüyada yerin kendisini yuttugunu ve fakat batmadigini görmek, uzak bir yolculuga
delâlet eder. Rüyada yerin kendisi için duruldugunu görmek ise, rüya sahibinin
ölümüne isarettir.
Bir kimsenin rüyada eliyle veya baska bir nesneyle yeri dövdügünü görmesi, ticaret
için sefer etmeye alâmettir.
Bazi kere de rüyada yer görmek, o yerin genisligi, büyüklügü, darligi ve küçüklügü
nisbetinde o yere sahip olan kisinin dünyaligina delâlet eder.
Rüyada yer yarilip içinden bir hayvan çiktigini ve kendisi ile konustugunu görmek,
hayret edilecek bir hadise ile karsilasmaya isarettir.
Yine rüyada yerin yarildigini ve oradan yartici bir hayvanin çiktigini görmek, zalim bir
hükümdarin zuhuruna delâlet eder. Yerden yilanin çikmasi da böyledir.
Bir kimsenin rüyada yerin yarildigini ve içinden nebatlar çiktigini görmesi, o yer
halkinin bolluk ve ucuzluga nail olacaklarina delâlet eder.
Yine bir kimsenin rüyada eli ile yeri durdugunu görmesi, mal ve mülke nailiyete
delâlet eder.
Rüyada kendisi için yerin yarildigini görmek, uzun ömre delâlet eder.
Rüyada bir yer üzerinde oturdugunu görmek, o yerde iktidar-li, kuvvetli ve nüfuzlu
olmaya alâmettir.
Bir kimsenin rüyada bir yere mâlik oldugunu görmesi, bekâr ise evlenmeye, evli ise
Fihrist’e dön
çocugunun dünyaya gelmesine veya mirasa konmaya delâlet eder.
Rüyada yeri yedigini görmek, rüya sahibinin o yerde çalisarak kazancindan büyük
fayda elde etmesine isarettir.
Bir kimsenin rüyada ekilecek arazi görmesi, o arazinin ekilip biçilmesine, ziraatina ve
mahsulüne, bolluguna, kitligina, güzel kokan nebatlara ve çiçeklere delâlet eder.
* YERE BATMAK: Bir kimsenin rüyada yere battigini görmesi, devlet reisi tarafindan
erisecek korku ve siddete delâlet eder. Rüyada kendisinin yere battigini görmek,
azab ile tâbir edilir.
Bazi kere de rüyada yere batmak, çok uzak bir yolculuga delâlet eder.
Yine yere batmak, muhabbet ve vecd ehli için kesif ve kerametin zuhuruna delâlet
eder.
Nablusî demistir ki:[/color][/b]
- Rüyada yerin bir tarafinin yarilip yine yere batmasi o yer halkina isabet edecek
siddetli bir hastaliga yahut orada çekirge, dolu, kitlik, pahalilik v.s. gibi meydana
çikacak âfet ve belaya delâlet eder.
* YER ELMASI: Rüyada yer elmasi görmek, feyiz ve berekete delâlet eder. Bazan da
bu rüya, üzüntü, mesakkat, siddet ve sikintiya isarettir. Yer elmasi, mal, mülk ve rizik
ile de tâbir edilir.
* YER MANTARI: Bir kimsenin rüyada yer mantari yedigini görmesi, helal mala ve
rizka delâlet eder. Rüyada yer mantari görmek, ileri gelen kimselerin sevdigi, kerem
ve vefa sahibi bir adama delâlet eder.
Bazi kere de yer mantari, kendisinde hayir olmayan bir kadina delâlet eder.
* YERIN YESILLENMESI: Bir kimsenin rüyada yeryüzünün yesillendigini ve her
tarafin çimenlerle doldugunu görmesi, evli ise zevcesinin hamileligine ve çocuk
sancisindan dolayi kivranmaya delâlet eder.
Bekâr bir kimsenin bu rüyayi görmesi, iffetli bir hanimla evlenmeye isarettir.
* YESIL EKIN BASAGI: Bir adamin rüyada yesil ekin basagi görmesi, birbiri üzerine
yigilmis mala delâlet eder. Çünkü basaklar da tarlada herbiri üzerine yigilir.
Rüyada sapi üzerinde duran yesil basak görmek, rizka, ucuzluk ve bolluga ve nimetin
devamina delâlet eder.
Bazi kere de yesil basaklar görmek, dünyanin senelerine, aylarina ve günlerine
alâmettir.
Rüyada yesil ekin basaklarini yerden kaldirdigini ve topladigini görmek, rizka,
menfaata, mala, hayir ve iyilige delâlet eder.
Rüyada kuru ekin basagi görmek, kitliga, bazi kere de fazla mülke delâlet eder.
Rüyada tanidik bir kimsenin ekin basaklarini yerden kaldirdigini görmek, o kimseden
gelecek iyilik ve menfaate delâlet eder.
* YESIL MESE: Rüyada yesil mese görmek, kuvvet, kudret, sihhat ve afiyete delâlet
eder. Kökünden kesilmis veya kurumus mese görmek, zarar ve ziyan ile tâbir olunur.
Fihrist’e dön
* YESIL KURT: Rüyada sebzeleri yiyen yesil kurt görmek, hilekâr bir hirsiza delâlet
eder.
Bir kimsenin rüyada cebine bu kurdun girdigini görmesi, cebindeki paranin hirsizlar
veya yankesiciler tarafindan asirilacagi-na isarettir.
* YETIM: Bir kimsenin rüyada yetim kaldigini görmesi, hakir görülmeye alâmettir.
Rüyada herhangi bir yetimi görmek, düsmana galip gelmeye ve düsman üzerindeki
hakki almaya delâlet eder.
Rüyada bir yetime ikramda bulundugunu görmek, hayir ve berekete ve gönül
safasina delâlet eder. Çünkü yetimin basini oksamakta bereket vardir.
* YIKANMAK: Rüyada su ile yikanip temizlendigini görmek, üzüntü, keder ve
sikintidan halâs olmaya delâlet eder. Bazi kere de bu rüya günahlardan
temizlenmeye isarettir.
* YIKAYICI: Bir kimsenin rüyada yikayici görmesi, cahil veya nasihat kabul
etmeyenleri terbiye eden ögreticiye delâlet eder. Yine yikayici, üzüntü, keder ve
sikintidan kurtulmaya, yolculuk için hazirlik yapmaya ve tedbirli olmaya delâlet eder.
* YIL: Kitlik, sikinti ve siddet içinde olanlarin rüyada yil görmeleri, hayrin artmasina,
sikinti ve siddetten kurtulmaya delâlet eder.
Nablusî demistir ki:[/color][/b] Rüyada yil görmek, Allahü Teâlâ'nin:[/color][/b]
“- Münafiklar görmüyorlar mi ki, onlar her yil ya bir, ya iki kere çesitli belalara
çarpiyorlar da yine tevbe etmiyorlar ve onlar ibret de almiyorlar." (Tevbe, 126)
mealindeki âyet-i kerime isaretince, rüya sahibinin kendisinde veya bir baskasinda
görecegi belaya delâlet eder. Eger kitlik içinde iseler bu rüya hayrin artmasina
isarettir.
* YILAN: Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada yilan görmek on sekilde tâbir olunur:
a) Gizli düsmanlik
b) Maiset,
c) Selamet,
d) Saltanat
e) Emirlik,
f) Devlet,
g) Zevce,
h) Evlad,
i) Öülm,
i) Sel.
Rüyada bir yilanin uçarak yüksek bir yere kondugunu görmek, gönül süruruna delâlet
eder.
Bir kimsenin rüyada bir yilanin etini çig olarak yedigini görmesi, düsman üzerine galip
gelmeye ve düsmanin malindan nasiplenmeye delâlet eder.
Rüyada yilanin eti, kemigi, derisi, kani düsmanin malina delâlet eder. Rüyada yilanin
kendisine güzel bir sözle hitap etitgi-ni görmek, düsman ile sulh olmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
Kirmanî demistir ki:[/color][/b] Bir beyaz yilan görüp bunu tuttugunu ve bu yilana malik
oldugunu görmek, yüksek mertebelere nailiyete delâlet eder.
Rüyada yesil yilan görmek, dinin düsmani olarak tâbir edilir.
Bir kimsenin rüyada kendisini bir yilanin isirdigini görmesi, düsmani tarafindan
erisecek eza ve mesakkate isarettir.
Rüyada bütün sokaklarin yilanlarin istilasina ugradigini ve sokaklarda yilanlarin
gezdigini görmek, o yerde harbin meydana gelmesine ve düsmanin galebe etmesine
alâmettir.
Rüyada bir yilandan iki elleri üzerine mal bulastigini görmek,
düsmanin ölümüne ve onun malindan geçecek menfaata delâlet eder.
Rüyada yilan eti yedigini görmek, sevinç, menfaat ve izzete delâlet eder. Rüyada
basinda yilan oldugunu görmek, rüya sahibinin saninin melikler yaninda yüce
olacagina alâmettir.
Bir kimsenin rüyada bahçe ve bostaninin yilanlarla dolu oldugunu görmesi, o
bostandan meydana gelecek büyüme ve gelismeye, nebatatin fazlaligina ve
bereketine delâlet eder.
Rüyada yilanin derisini altin olarak buldugunu görmek, meliklerin hazinesinin ele
geçmesine delâlet eder.
Nablusî demistir ki:[/color][/b] Rüyada koynunda yilan oldugunu ve bunu keserek üç parça
ettigini gören kimse zevcesini üç talakla bosar. Eger iki parça etse, düsmanindan
intikamini alir.
Bir kimsenin rüyada yilanin yüksek bir yerden indigini görmesi, o mahalde sanli
birinin veya oranin reisinin ölümüne delâlet eder.
Yine bir kisinin rüyada yilanlari çigneyerek onlarin aralarinda gezindigini görmesi,
dereler dolusu sellerin akacagi büyük bir yagmura alâmettir.
Rüyada karin yilani (yani solucan) görmek, insan ile beraber sofrasinda yemek yiyen
akraba ve ailesine isarettir. Çünkü solucan da insanin gidasina ortaktir ve onu yer
bitirir.
Rüyada bir yilani beline sardigini görmek, bele takilan kemere delâlet eder.
* YILAN TUTAN: Kisinin rüyada yilan tutan birini görmesi, kötü ve serli kimselerle
geçinmeye, bugz ve düsmanligini gizli tutarak düsmani idare etmeye isarettir.
Bazi kere de yilan tutani görmek, bir kimsenin ardinca gidip izini takip etmeye delâlet
eder.
Rüyada yilanlara afsun okuyani görmek, yalanci ve hilekâr kimseye delâlet eder.
Rüyada hasta bir adamin yilancinin yaninda yilanlar oldugunu görmesi, ömrünün
uzun olmasina isarettir.
Rüyada yilancinin yaninda yilan degil de, ipek böcegi görülürse, rüya sahibinin
tevbesine, fakir ise zenginlige delâlet eder.
Fihrist’e dön
Ebu Saidü'l-Vaâz demistir ki:[/color][/b] Rüyada kara yilan görmek, mal ve menfaate, su yilani
görmek, kadri yüce bir zatla sohbete, ejderha görmek kuvvetin ziyadeligine delâlet
eder.
Rüyada yilanlar dolu bir kap görmek, rüya sahibinin müslümanlara karsi
düsmanligina delâlet eder.
* YILDIRIM: Rüyada gökten yildirim düstügünü ve bilhassa yagmur gibi yagdigini
görmek, o mahalde vuku bulacak harp dolayisiyla bela ve fitnenin zuhuruna ve kan
dökülmesine delâlet eder.
Rüyada yildirim düserken kendisini yaktigini görmek, o sehrin istilaya ugramasina
veya orada zuhur edecek fitne ve fesada yahut siddetli harbe delâlet eder.
Yine rüyada yildirimin bir yere düstügünü görmek, azab ile tâbir olunur. Çünkü
yildirim düstügü yeri helak eder. Rüyada yildirimin düstügünü görmek, firtina, dolu,
hastalik, afet ve birtakim belalara delâlet eder.
Yine yildirim düstügü yere zalim bir hükümdarin gelmesine de delâlet eder.
Rüyada hasta bir kimsenin evine yildirim düstügünü görmesi, onun ölümüdür.
Rüyada birbiri ardinca bag ve bahçelere ve ekin tarlalarina yildirimlar düstügünü
görmek, afet, bela, musibet, vergi, zam ve zulüm ve fesada delâlet eder.
Rüyada bir yere yildirim düstügünü ve faydali seyleri yaktigini görmek, borca ve
orada çikacak kitliga ve yokluga isarettir.
Rüyada her seyin siddetli olarak geldigini görmek, korkuya, hastaliga, kitliga, sikinti
ve darliga delâlet eder.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada siddetli rüzgar estigini görmek, o mahal
halkina siddetli korku hasil olacagina:[/color][/b] agaçlari kökünden sökecek derecede siddetli
rüzgar görmek, yine o mahal halkina veba, kitlik v.s. gibi bir bela ve musibetin
gelecegine delâlet eder.
Rüyada içinde hasta olan bir eve yildirim düstügünü görmek, o hastanin vefatina
delâlet eder.
Yine bir kimsenin rüyada bulundugu sehire yildirim düstügünü ve oralari yaktigini
görmesi, devlet baskaninin o sehire gelmesi sebebiyle çikacak fitne ve fesada veya
kitliga delâlet eder.
* YILDIZ: Bir kimsenin rüyada yildiz görmesi, insanlarin sereflilerinden biri olarak
tâbir edilir.
Rüyada yildizlari emdigini görmek, âlimlerin ilimlerinden istifadeye ilim ve hikmet
ögrenmeye ve irfan nuru ile gidalanmaya delâlet eder.
Rüyada isik saçan parlak bir yildiz görmek, sevinç, ferah ve sürura isarettir.
Bir kimsenin rüyada evinde kendi yaninda birtakim parlak yildizlarin toplanmis
oldugunu görmesi, yaninda halkin ileri gelen ve sereflilerinin toplanmasina delâlet
eder.
Fihrist’e dön
Eger rüyada görülen yildizlar parlak degilse, bu kere de, halkin ileri gelenleri ve
sereflileri kendilerine erisen bir musibetten dolayi onun yaninda toplanirlar.
Rüyada büyük yildizlarin düstügünü görmek, insanlarin reisinin hoca, üstad ve
mütehassislarin kuvvetine delâlet eder.
Rüyada kendisinin büyük ve parlak bir yildiz haline geldigini görmek, zenginlige
alâmettir.
Rüyada yildizlara mâlik oldugunu görmek, insanlarin ileri gelenlerinin muhabbet ve
sevgisine mâlik olmaya delâlet eder.
Rüyada bir yildizi alip elinde tuttugunu görmek, serefli ve kadri yüce bir kadina ve
ondan olacak akilli bir çocuga delâlet eder.
Rüyada bir yildizi alip elinde tuttugunu görmek, serefli ve kadri yüce bir kadina ve
ondan olacak akilli bir çocuga delâlet eder.
Rüyada zühre yildizinin dogdugunu görmek, izzet ve ikbâle, müsteri yildizinin
dogdugunu görmek, ömrün sonuna kadar safa ve sürür içinde yasamaya delâlet
eder.
Bir kimsenin rüyada yildizlardan birisine bindigini görmesi, devlet, kuvvet, memuriyet,
hayir ve menfaate delâlet eder.
Rüyada büyük isikli ve parlak yildizlari görmek, hayir, ihsan, nimet, menfaat ve güzel
bilgiye delâlet eder.
Bir adamin rüyada yildizlarin basi ucunda oldugunu görmesi, serefli bir zata hizmet
etmesine ve bu sayede halk arasinda üstün olmasina delâlet eder.
Rüyada yildizlarin gökten yere düsmesi ve parça parça olmasi birçok kavmin helake
ugramasina ve silinip gitmelerine delâlet eder.
Yine rüyada gökte bulunan yildizlarin düstügünü görmek, rüya sahibinin yildiz
mesabesinde bulunan saçlarinin dökülmesine isarettir.
YILDIZLARI GÜTMEK:[/color][/b] Rüyada bu ise ehil bir kimsenin yildizlari güttügünü görmesi,
halk üzerine vali olmayadelâlet eder.
Rüyada kendi evinde nice nice yildizlarin bulundugunu görmek, yildiz mesabesinde
kiymetli evlatlarin vücuda gelecegine delâlet eder.
* YIRTICI KUSLAR: Bir kimsenin rüyada yirtici kusun pençesini görmesi, düsman
üzerine galibiyete delâlet eder ve o kimse zafer bulur. Zira bu kusun pençesi,
kendisini korumak için bir kalkan vazifesi görür.
Rüyada yirtici kusun hücumuna ugradigini görmek, siddetli bir düsmana isarettir.
Yine rüyada bu kus ile bogustugunu, kusun pençesini kopardigini görmek, düsmana
zafer bulmaya delâlet eder.
* YIRTIK: Rüyada elbisesini yirtik halde görmek, iyi degildir. Çünkü insan eski ve
yirtik elbiseyi elden çikarmak ister. Eski ve yirtik elbiseleri almak fakirlige, satmak
fakirligin gitmesine delâlet eder.
Fihrist’e dön
* YIRTMAK: Rüyada üzerindeki elbiseyi yirttigini görmek, pismanlik ve üzüntüye
delâlet eder.
* YITIK: Rüyada bir yitik bulup almak, hizmetçiye, nefis seylere, mübarek bir çocuga
ve meydana çikacak bir nimete delâlet eder.
* YOGURT KURUSU: Bir kimsenin rüyada yogurt kurusu görmesi, beyaz ekmek ve
rizka delâlet eder.
Bazi kere de rüyada yogurt kurusu görmek, az bir zahmetle elde edilen rizka isarettir.
Yogurt kurusunun tiridini görmek, eger onda yag varsa çok faydali bayagi bir ticarete
alâmettir.
Rüyada yogurt yedigini görmek, helal kazanca, yogurt eksi ise haram para elde
etmeye isarettir.
Yine rüyada tatli yogurt görmek, helal mala, faydali rizka, eksi yogurt, haram mala ve
pismanliga delâlet eder.
* YOK OLMAK: Rüyada yok olmak, faydali seyleri iptal etmeye, hastaliga,
kiskançliga, ziraat ve ticaretin verimsiz olmasina alâmettir.
Tasavvuf ehline göre, rüyada yok olmak, varliga delâlettir.
* YOKSULLUK: Rüyada yoksulluk, dinde salâha ve halinde sebat ve devama delâlet
eder.
Bazi kere de rüyada yoksul oldugunu görmek, zenginlige delâlet eder. Rüyada bir
yoksula hizmet ve iyilik ettigini görmek, salih kimselerle arkadas olmaya, Allah
indinde çok nasibe ve güzel bir sona delâlet eder.
* YOL: Rüyada tek serit halinde ve dümdüz bir yol görmek, Islama, hidayete, sidk ve
vefaya; egri bügrü çesitlik yollar görmek, dinde olmayan bidatlara delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yolun disinda yürüdügünü görmesi, dinde fesada ve bozukluga
isarettir.
Rüyada yol görmek, bes sekilde tâbir olunur:
a) Kocaya gitmis kadin,
b) Helal kazanç,
c) Dogruluk ve her nefs için takdir edilen ölüm,
d) Sünnet,
e) Islâm.
Bir kimsenin rüyada devlet reisini sarp bir yolda yürüyor görmesi, o yerde adaletin
icra edilecegine isarettir. Rüyada dogru yol görmek, Allahu Teâlâ'nin kitabina,
Peygamber-i Zîsan'in sünnetine veya bir seyhe ya da bir mürside uymaya delâlet
eder.
Deniz içinde yol görmek, üzüntü, sikinti ve darliktan kurtulmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
* YOLCULUK: Rüyada en iyi sefer, Kabe istikametine yapilandir. Bu sebeple Kabe
istikametinde yola çiktigini görmek, Allahu Teâlâ'nin hosnutluguna isarettir.
Yolculuk rüyasi, salâh erbabi için ganimet, izzet, mesakkat ve sikintidan kurtulmaga
delâlet eder.
Rüyada bulundugu mekândan daha güzel bir yere gitmek üzere yola çiktigini
görmek, halin güzelligine ve muradin husulüne delâlet eder.
Ebu Saidü'l-Vaaz demistir ki:[/color][/b] Rüyada yol görmek, üç vech ile tâbir olunur:
a) Bir mekândan diger mekâna intikal,
b) Bir halden diger bir hale dönüs,
c) Sefer.
Ryada bir hastanin uzak bir yola yolculuk ettigini veya bir evden hiç bilmedigi bir eve
tasindigini görmesi, onun ölümüne delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yolculuktan döndügünü görmesi, isin bitmesine ve istegin yerine
gelmesine alâmettir. Rüyada yaya olarak yola çiktigini görmek, rüya sahibinin
üzerinde birikecek borca delâlet eder.
* YOL AZIGI: Rüyada yol azigi hazirladigini görmek, karada ve denizde yolculuk
etmeye, bir yerden diger bir yere göçmeye delâlet eder.
* YOLCULUKTAN DÖNMEK: Rüyada yolculuktan döndügünü görmek, rüya
sahibinin üzerine vacip olan seyi ödemesine alâmettir.
Bazi kere de yolculuktan döndügünü görmek, üzüntü ve siddetten, yaramaz
seylerden halâs olmaga, nimete ermeye, günahtan tevbeye, iyi ve güzel hale delâlet
eder.
Bilirsiniz ki:[/color][/b] Tevbe günahtan dönmektir. Bu sebeple yolculuktan dönmek, günahtan
dönmek gibi tâbir edilmistir.
Bir kimsenin rüyada bir baskasinin yolculuktan döndügünü görmesi, siddetten sonra
ferahliga, hastaliktan afiyete ve insanin önceki haline dönmesine isarettir. Eer o
yolcunun gelisi sevinç ve sürür veriyorsa, hayir ve menfaat kat kat artar. Sayet
üzüntü ve keder hâsil oluyorsa, bu durumda korktugu bir seye düsmeye delâlet eder.
* YOLDAN SAPMAK: Bir kimsenin rüyada düz ve dogru bir yoldan saptigini görmesi,
Hak ve hidayetten uzaklasmaya ve serli adamlarin izini takip etmeye delâlet eder.
Rüyada egri bügrü bir yoldan çikip, düz ve dogru bir yola girdigini görmek, sapikligi
terk ederek hidayete ermeye, kitap ve sünnete uymaya ve dinde salâha delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yolunu kaybettigini görmesi, batil seylere dalmaya isarettir. Eger
dogru yolu bulursa selâmete ve feraha erisir.
* YOLLUK: Bir insanin rüyada yolculuk için yolluk tedarik etmesi, takvaya, bazi
kere de fakir için zenginlige, borcu olan içinde borcunu ödemeye isarettir.
Rüyada yolluk yüklenmek, ahiret azigi olarak da tâbir edilir. Çünkü ahirete de aziksiz
gidilmez.
Fihrist’e dön
* YOL ÜZERI: Rüyada yol üzerinde insanlara eza ve cefa veren bir seyi kaldirdigini
görmek, imana, sadaka vermeye, günahlardan temizlenmeye, güzel ve yumusak
huylu olmaya delâlet eder.
Yine rüyada yol üzerinden eza veren seyleri kaldirdigini görmek, mertebenin
yüksekligine, emir ve nehye, iyilik ve hayra delâlet eder. Bunun ziddina insanlarin
geçecegi yola, diken, tas veya insanlari rahatsiz edecek bir sey koydugunu görmek,
kötü söz söylemeye, insanlari eli ve dili ile rahatsiz etmeye, ser ve fena islere delâlet
eder.
* YONTULMUS TAS: Bir kimsenin rüyada kiremit ve tugla yerine yontulmus tas ile
bina yaptigini görmesi, izzet, seref, talih ve uzun arzuya ve korkudan emin olmaya
delâlete der.
Rüyada kerpiç yerine kiremit ve tugla ile bina yaptigini görmek, yücelik ve rizka ve
menfaate delâlet eder.
Rüyada âdi ve bayagi taslarla bina insa ettigini görmek, fakirlik ve zillete isarettir.
* YORGAN: Bir adamin rüyada geceleyin bir yorgan alip onun içinde uyudugunu
görmesi, hayirli bir zevceye ve feraha delâlet eder.
Bazi kere de rüyada yorgan görmek, rahatlik, kuvvet, emniyet, faydali kadin ve
dinlenmek ile tâbir edilir.
Rüyada yorgan ve çarsaf görmek, kuvvet ve itimad sahibi güzel bir kadina delâlet
eder.
Bir kimsenin rüyada inciden yapilmis bir yorgan görmesi, zevcesinin dinde salahina
ve Kur'ân-i Kerim'i ezberlemesine alâmettir.
Yine yorgan görmek, erkegin kendisiyle yatacagi kadina delâlet eder.
* YUFKA: Rüyada yufka ekmek görmek, genis ve bol rizka ve helal kazanca delâlet
eder. Yufka ekmegi yedigini görmek de aynen böyle tâbir edilir.
Rüyada elinde bulunan yufka ekmekleri yedigini görmek, geçimin orta halli olmasina
delâlet eder.
Rüyada elinde iki yufka ekmek oldugunu ve birbirinden bir digerinden yedigini
görmek, bir nikahla iki kiz kardesi bir arada tutmaya delâlet eder.
* YULAF: Rüyada yulaf görmek, hayir ve menfaate delâlet eder.
* YULAR: Bir kimsenin rüyada elinde bir yular oldugunu görmesi, mal, menfaat, taat
ve tevazuya delâlet eder.
Rüyada bir kimsenin boynuna ip takip onu istedigi cihete çektigini görmek, o kimse
üzerine âmir olmaya ve onu diledigi gibi gütmeye delâlet eder.
* YULAR SAPI: Rüyada bir kimsenin elinde yular sapi oldugunu görmesi, güç isleri
kolaylastirmaya isarettir. Yular sapi görmek, hayir veya serre inkiyad etmeye de
alâmettir.
Fihrist’e dön
* YUMAK: Rüyada iplik yumagi görmek, geçim sahipleri için faydaya ve hayirli rizka
delâlet eder. Bazi kere de rüyada iplik yumagi görmek, basiretli hareket eden ve
akillica davranan hizmetçiye veya uzun ömre delâlet eder. Çünkü iplik yumagi çözüldügü
zaman uzayip gider.
* YUMRUK: Rüyada yumrukla vurdugunu görmek, diliyle cömertlik gösterip eliyle bir
sey vermemeye delâlet eder. Yumrukla vurmak, Müslümanlar arasinda hatali söz
söylemeye de isarettir.
Rüyada yumrukla bir yilanin basini ezdigini görmek, düsman üzerine galip gelmeye,
kuvvet ve kudrete delâlet eder.
Bazi kere de yumrukla vurmak, intikam almaya veya bir yerden borç para istemeye
isarettir.
* YUMUSAK HUY: Rüyada yumusak huylu, tatli sözlü, güler yüzlü oldugunu görmek,
Sünnet-i Seniyye'ye ittibaya, din büyüklerinin yolunda gitmeye, hayir ve ülfete delâlet
eder.
Nablusî demistir ki:[/color][/b] Kadri ve sani yüce kimselerin rüyada insanlarin rezillerine karsi
yumusak davranmalari, kadir ve sanlarinin noksanligina ve makamlarinin elden
gitmesine delâlet eder.
* YUMURTA: Bir kimsenin rüyada taze pismis yumurta görmesi, kolaylikla elde
edilen rizka isarettir. Rüyada tavugun yumurtladigini görmek, çocuk ile tâbir olunur.
Rüyada çig yumurta yemek, haram mala delâlet eder. Çig yumurta yedigini görmek,
hüzün ve kedere isarettir.
Cafer-i Sâdik (r.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada yumurta görmek, dokuz sekilde tâbir olunur:
a) Evlat,
b) Ehl-i Beyt,
c) Mal,
d) Izzet,
e) Rütbe,
f) Hacet talip etmek,
g) Murada ermek,
h) Hizmetçi,
i) Zevce.
Rüyada elinde taze pismis yumurta oldugunu görmek, zor ve çetin islerin
halledilmesine ve mala delâlet eder.
Bazi kere de rüyada yumurta görmek, güzel kadinlara, hisim, akraba ve dostlarin bir
araya toplanmalarina ve para biriktirmeye delâlet eder.
Rüyada taze bir yumurtayi kirip yagda pisirdigini ve yedigini görmek, izzet, ferahlik,
sevinç, rizik, menfaat ve mala alâmettir.
Bir kimsenin rüyada papagan kusunun yumurtasini görmesi, takva sahibi ve iffetli bir
hizmetçiye delâlet eder. Turna kusunun yumurtasini görmek, fakir ve miskin evlada
isarettir. Rüyada kendisine bir yumurta verildigini görmek, serefli ve aziz bir çocugun
Fihrist’e dön
olmasina isarettir.
Bazi kere de yumurta, evlat, zevce, hizmetçi ve mala delâlet eder.
Rüyada pismis yumurtayi soydugunu görmek, hizmetçilerinin malina nailiyete
isarettir. Bundan dolayi yumurtanin beyazi gümüs, sarisi altin ile tâbir olunur.
Rüyada kucagina beyaz bir tavugu aldigini ve tavugun piliçler çikardigini görmek, zor
ve imkansiz bir isin meydana çikmasina ve rüya sahibinin imanli bir evladi olacagina
isarettir.
* YUNUS (A.S.): Rüyada Yunus (a.s.)'i görmek, iste acele etmeye, iyi ve güzel bir
hayat sürmeye, Hak rizasi için nefsini azarlamaya ve çok çok Rabbini zikretmeye
delâlet eder.
* YUNUS BALIGI: Rüyada Yunus baligi görmek, ülfete, hayirli rizka, ve insanlarla
hos geçinmeye delâlet eder. Çünkü Yunus baligi insanlara karsi sevgilerle doludur.
* YUSUF (A.S.): Rüyada Allah'in aziz peygamberi ve cihanin güzeli Yusuf (a.s.)'i
görmek, cemale, mülk ve hidayete, rüya tâbirinde isabete, irfan ve marifet nuruna
ermeye, düsman üzerine zafer bulmaya, fakirlikten zenginlige, san ve söhrete, kadri
yüce bir sahsa meftun olmaya delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada Yusuf (a.s.)'in kendisine bir sey verdigini veya kendisiyle
konustugunu görmesi, rüya tâbirinde essiz olmaya, tarih ilmini bilmeye ve yabanci bir
yerde hayra ermeye, devlete nailiyete delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada Yusuf (a.s.)'in gömlegini görmesi, üzüntü ve kederden halâs
olmaya ve hastaliktan sifa bulmaya delalet eder. Çünkü Yakub (a.s.) Yusuf un
gömlegini gözlerine sürdügünde gözleri sifa bulmustu.
Eger rüyada görülen gömlekte kan varsa, bu rüya, ayriliga, hapse girmege; gömlekte
yirtik varsa, itham edilmeye delâlet eder. Çünkü bütün bunlar Hazret-i Yusuf un
basina gelmistir.
Rüyada Yusuf (a.s)'i gören kadinin nimeti elinden gider. Tipki Züleyha gibi. Fakat
Züleyha gibi kadri ve sani yüce ise, tevbe ve istigfar eder ve o kadinin tevbesi yüce
Rabbi tarafindan kabul edilir. Sonra murad ve maksadina kavusur. Fakir ise zengin
olur, dünya ve ahiret saadetine erisir.
Rüyada Hazret-i Yusuf u görmek, yabanci bir yerde hayra ve nimete erismeye
isarettir. Eger hapis ise, kurtulur ve düsmanlarina karsi zafer bulur. Eger kayipsa,
vatanina selâmetle döner. Dünyada bir muradi varsa muradina nail olur.
* YUVA: Rüyada agaç üzerinde kus yuvasi görmek, zevceye ve sahid olan birinin
sahitlik yaparken durdugu noktaya delâlet eder. Yine agaç üzerinde kus yuvasi
görmek, kusun delâlet ettigi kimseye isarettir.
Hamile kadinin agaç üzerinde kus yuvasi görmesi, çocugunun salimen dogmasina
delâlet eder.
Yine kus yuvasi görmek, hayirli bir zevceye, kazançli bir ise, menfaat ve hayira
delâlet eder.
Fihrist’e dön
* YUSUFÇUK KUSU: Rüyada Yusufçuk kusu görmek, hayir ve müjdeye delâlet eder.
Yusufçuk kusunun gelip basina kondugunu görmek, devlet ve nimete ermeye
isarettir.
* YUVARLANMAK: Bir kimsenin rüyada bir dagdan veya bir tepeden asagiya dogru
yuvarlandigini görmesi, zühd, takva ve veraya delâlet eder. Yuvarlanmak, dünyadan
el çekip tamamiyle kendisini Cenâb-i Hakka ibadete vermeye de alâmettir.
* YÜK: Kisinin rüyada sirtinda yük görmesi ve o yükünde agir olmasi, kötü ve serli
komsuya delâlet eder.
Rüyada agir yük görmek, günah ve ser ile de tabir olunur. Yine rüyada boyun ve
omuz üzerine görülen yük, günaha isarettir.
Rüyada yeni dogmus bir çocugu yüklendigini görmek, o çocuk için rahat ve emniyete,
rüya sahibi için de çetinlik ve mesakkate delâlet eder. Çünkü o çocugu tasimak, onu
meydana getirmek demektir ki, bir çocugun büyüyüp kemale ermesi kolay degildir.
Rüyada odun yüklendigini görmek, giybet ve koguculuk ile tâbir olunur.
* YÜKSÜK: Insanin rüyada yüksük görmesi, rizka, evlada, zevceye, binek hayvanina
veya yolculuga delâlet eder.
Bazi kere de yüksük görmek, darlik ve sikintiya, bazan da yaris yapan çocuklar için
birincilik almaya delâlet eder.
Rüyada bir ölünün parmaginda yüzük görülmesi; "Onlar için demirden kamçilar da
var" (Hac, 21) mealindeki âyet geregince o ölünün azaba ugradigina delâlet eder.
* YÜK INDIRMEK: Rüyada insan veya hayvan sirtindan yük indirdigini görmek,
bildigi veya bilmedigi kimselere sadaka vermeye ve ihsanda bulunmaya isarettir.
Yine rüyada herhangi bir adamin sirtindaki yükü indirmek, onu refaha erdirmeye ve
ona ikram etmeye alâmettir.
* YÜN: Rüyada yün görmek, helal mala delâlet eder. Kendi vücudunda yün bittigini
görmek, malin artmasina, rizka ve menfaate delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yün üzerinde uyudugunu görmek, zevcesi tarafindan gelecek
çok mala alâmettir.
Rüyada yün taktigini görmek, malini kötü islerde sarf etmeye isarettir.
Rüyada yünden mamul esya görmek, saliha zevceye, iplik haline gelmis yün, hayirli
mal ve servete, bir yastik veya yatagina yün doldurmak, evlenmeye delâlet eder.
Alim bir kimsenin rüyada üzerinde hiçbir elbise olmadan koyun derisini giydigini
görmesi, temiz bir adamdan gelecek mala ve menfaate isarettir.
Rüyada yün görmek, keder, siddet, sikinti ve mesakkatten kurtulmaga delâlet eder.
Rüyada bir arslanm yün giydigini görmek, halkin mallarini zorla ellerinden alan zalim
bir amire delâlet eder.
Rüyada köpegin yünlü bir sey giydigini görmek, adi bir kimse-nin,muhterem bir zatin
mali ile zengin olmasina isarettir.
Fihrist’e dön
Bazi kere de yün görmek, gümüse delâlet eder.
* YÜNCÜ: Rüyada kis mevsiminde yüncüyü görmek, kazanç ve ticarete delâlet eder.
Yüncüden beyaz yün aldigini görmek, nese ve sevince alâmettir. Siyah yün almak,
keder ve üzüntüdür.
* YÜREK ÇARPMASI: Rüyada yürek çarpma halini görmek, bir seyi terk etmeye
isarettir.
Rüyada yürek damari görmek, rüya sahibinin can, ruh ve kalb kani ile tâbir olunur.
Yürek damari, ferah, sevinç ve üzüntülerin de menseidir.
* YÜRÜMEK: Bir kimsenin rüyada yalin ayak yürüdügünü görmek, üzüntü ve kederin
gitmesine, dinin güzelligine, Allah için mütevazi olmaya, Islama ve hayirla
riziklanmaya delâlet eder.
Rüyada kosarak yürüdügünü görmek, düsman üzerine galip gelmeye isarettir.
Bazi kere de rüyada yürümek, salih ve güzel amele delâlet eder. Rüyada
gökyüzünde yürüdügünü görmek, yagmur suyu üzerinde yürümeye alâmettir.
Rüyada dag ve demir gibi cansiz varliklarin yürüdügünü görmek, siddete, din ve
dünya islerinde ihtiyatli hareket etmeye ve halk tarafindan yapilacak yardima delâlet
eder.
Yine rüyada yürümek:[/color][/b] "O halde onun omuzlarinda yürüyün (Allah'in) rizkindan
yiyin." (Mülk, 15) mealindeki âyetin isaretince rizik talep etmeye delâlet eder.
Rüyada basini önüne egerek yürüdügünü görmek, uzun ömre delâlet eder. Bir
kimsenin rüyada tek ayagi üzerinde yürüdügünü görmek, mal veya ömrünün yarisinin
gittigine isarettir
Bir kimsenin rüyada hayvan gibi yürüdügünü görmesi, cahil kisilerin ahlakiyla
ahlâklanmaya delâlet eder.
Gözleri zayif gören bir adamin rüyada birçok ayaklari bulundugunu ve o ayaklarla
yürüdügünü görmesi, kör olarak, yürümek için baskalarina muhtaç olmasina delâlet
eder. Çünkü köre herkes yol gösterir ve adeta onun ayagi olur.
Rüyada tas üzerinde yürüdügünü görmek, keder, üzüntü ve sikintiya sebretmeye
isarettir.
* YÜZ (ÇEHRE): Kisinin rüyada yüzünü güzel görmesi, dünyada iyi halli olusuna,
hayir üzerinde bulunduguna, müjde ve sevince delâlet eder.
Yine bir kimsenin rüyada yüzünü parlak ve neseli görmesi, güzel hale, dinde salaha,
iyi ahlaka ve sevince delâlet eder.
Kirmanî demistir ki:[/color][/b] Rüyada yüz görmek, ziynete ve maisete delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yüzünü siyah , vücudunun beyaz oldugunu görmesi, içinin
disindan daha hayirli olduguna delâlet eder. Yani onun kalbi saf ve berraktir.
Yine rüyada yüzünün beyaz ve vücudunun siyah oldugunu görmesi, disinin içinden
Fihrist’e dön
daha hayirli olduguna isarettir.
Cephe oldugu halde rüyada yüz görmek, üç sekilde tâbir olunur:
a) Mal,
b) Yüksek makam,
c) Güzel zevce.
Rüyada yüzünü kirmiziya meyyal beyaz görmek, sihhat ve afiyete, bugday rengi ve
esmer görmek, refah ve maisete, zümrüt gibi yesil görmek, ruhunun iman ve Islâm ile
süslendigine delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yüzünün büyük oldugunu görmesi, yüksek rütbeye ve makama
erismeye delâlet eder. Rüyada yüzünü ve yüzündeki sakalini görmek, kalb
temizligine ve dinde salaha isarettir.
Rüyada kisinin yüzünü burusturdugunu, çirkinlestirdigini görmesi, makaminin elden
gitmesine ve yalan söylemeye delâlet eder.
Yine rüyada yüzünün çatlayip yarildigmi görmek, rüya sahibinin hayasizligina delâlet
eder.
Rüyada iki yüzü oldugunu görmek:[/color][/b] "Allah Teâlâ iki yüzlülere bakmaz." Hadis-i
serifince, rüya sahibinin sonunun fena olacagina delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yüzünün terledigini görmesi, haya ve iman sahibi olduguna
delâlet eder. Bazi kere de yüz sariligi, ask ve muhabbete isarettir.
Denilmistir ki:[/color][/b] Rüyada yüz sariligi, zillet ve kiskançliga delâlet eder. Bazan da yüz
sariligi nifak alâmetidir. Çünkü sarilik hastalikla, hastalik da nifakla tâbir olunur.
Kisisinin rüyada yüzünün sarardigini görmesi:[/color][/b] "Secde izinden (meydana gelen)
nisanlari yüzlerindedir." (Feth:[/color][/b] 29) mealindeki mübarek âyet geregince çok ibadet
yapmaya, çok zikre ve çok secdeye delâlet eder. Çünkü bu mübarek âyet secde ve
ibadet edenlerin yüzlerindeki sarilikla tafsil edilmistir.
Bir kadinin rüyada yüzünün isle siyahlandigini görmesi, kocasinin ölümüne isarettir.
Yine bir kadin rüyada yüzüne potra sürüp, sürme çektigini görse, bu rüya, kendisi ve
kocasi hakkinda iyilige ve yüz güzelligine düskün olmaya alâmettir.
Yüzünün tüy bitmeyen yerine rüyada tüy bittigini görmek, borçlanmaya, söhret ve
makamin elden gitmesine delâlet eder.
Rüyada yüzünü eksitmis bir halde görmek, rüya sahibinin bir kiz çocugu olacagina
isarettir. Çünkü insanlar ekseriya çocuklarinin erkek olmasini arzu ederler.
* YÜZE VURMAK: Bir kimsenin rüyada kendi yüzüne vurdugunu görmesi, Yüce
Allah'in:[/color][/b] "Bunun üzerine (Ibrahimin) zevcesi (Sâre) bir feryad içinde yönelib (elini)
yüzüne vurdu. (Ben) dogurmaz bir koca kari (yim)" dedi. (Zâriyât, 29) mealindeki
âyet isaretince çocuktan kesildikten sonra erkek bir çocuga nail olmaya delâlet eder.
Bu rüya kadin ve erkek için ayni manaya gelir. Vaktiyle Zekeriyya (a.s)'da çocuktan
kesildikten sonra Hazret-i Yahya ona lütfedilmisti.
Fihrist’e dön
* YÜZMEK: Bir kimsenin rüyada denizde yüzdügünü görmesi, arzu ve emeline
kavusmaya delâlet eder. Ilim talep eden birinin rüyada denizde yüzdügünü görmesi,
o ilmi elde etmeye alâmettir.
Rüyada denizin tâ derinliklerine girdigini ve orada güzel ve hos bir sekilde yüzdügünü
görmek, büyük ve çetin bir isi basarmaya ve büyük memuriyete delâlet eder.
Rüyada deniz veya irmakta yüzdügünü görmek, dinde salaha ve güzellige, saglam
itikada ve imanda kuvvete delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada kendisini suyun örttügünü ve orada öldügünü görmesi, son
nefeste sehid olarak can vermeye delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada denizde kafasi üzerine yüzdügünü görmesi, tevbe etmeye ve
isledigi günahlardan pisman olmaya isarettir.
Rüyada suda yüzdügü halde korktugunu görmek, korku, siddet, hapislik veya bir
hastaliga delâlet eder. Sahilden uzaklastigi nisbette hastaligi ve hapisligi de uzar.
Rüyada yüzmek için denize girdigini hatta denizin içinde görünmedigini görmek, rüya
sahibinin helakine delâlet eder.
Bir kimsenin bir vadide düz olarak yüzdügünü ve arzu ettigi yere vardigini görmesi,
Sultanin hizmetine girmeye ve ondan menfaat elde etmeye delâlet eder.
* YÜZMEK: Rüyada bir adamin derisini yüzdügünü görmek, onun giybetini etmeye
ve fena islere delâlet eder. Yine rüyada kendi derisinin yüzüldügünü görmek, isabet
edecek bir musibete isarettir. Bazi kere de bu rüya hayra ve evlenmeye delâlet
eder.
* YÜZÜSTÜ DÖNMEK: Kisinin rüyada yüzüstü döndügünü görmesi, zarar ve
hüsrana ugramaya ve Sirk kosmaya delâlet eder.
Rüyada yüzünden kafasi ve arkasi üzerine döndügünü görmesi, rüya sahibinin tevbe
edip pisman olmasina ve Rabbine iltica etmesine isarettir.
* YÜZÜSTÜ DÜSMEK: Kisinin rüyada yüzüstü düstügünü görmesi, bir ayetin
isaretince dogru yolu terkederek sapikliga dönmesine delâlet eder.
* YÜZÜK KASI: Cafer-i Sâdik (r.a) demistir ki:[/color][/b] Rüyada yüzük kasi görmek, sekiz
sekilde tâbir olunur:
a) Evlad,
b) Mal,
c) Velayet,
d) Is ve maiset,
e) Hizmetçi,
f) Seref,
g) Ziynet,
h) Sir ve hikmet.
Yine rüyada yüzük kasi görmek, seref, mal ve nimete delâlet eder. Devlet reisi için
Fihrist’e dön
rüyada yüzük kasi görmek, velayettir, bir kadinin rüyada yüzük kasi görmesi, onun
için ziynet ve pahadir.
* YÜZÜNÜ GIZLEMEK: Bir kimsenin rüyada yüzünü gizledigini görmesi, eger hanimi
hamile ise dogacak çocugun kiz olacagina isarettir.
Rüyada bir yerde gizlenerek herkesten yüzünü sakladigini görmek, felakete
düsmekten korkmaya ve firara delâlet eder.
* YÜZ YASTIGI: Rüyada yüz yastigi görmek, iffetli ve güzel zevceye delâlet eder.
|
|
|
"Z " Harfi Rüya Tabirleri |
|
Yazar: RasitTunca - 07-15-2018, 03:30 PM - Forum: Rüya Tabirleri
- Yorum (1)
|
 |
"Z " Harfi Rüya Tabirleri
* ZABITA: Bir kimsenin rüyada zabita memuru görmesi, kurtulusa ve herkesin
selâmetine delâlet eder. Çünkü zabita halkin islerini islaha memurdur.
Rüyada zabita memuru görmek, islerini islaha çalisan ve insanlari koruyan kimselere
de isarettir.
Zabita memurunu güzel bir halde görmek, güzel bir yardima, siddet ve korkudan
emin olmaya delâlet eder.
Rüyada kendisini zabita memuru olmus görmek, bir bela ve âfete isarettir. Zira bir
memurlukta manevî vebal vardir.
Rüyada zabita memurunu pejmürde bir sekilde görmek, o memurun isinin ehli
olmadigina ve kötü bir kimse olduguna delâlet eder.
Zabita memuru görmek, bazi kere de gam ve üzüntüye delâlet eder. Çok kere zabita
memurlari esnafi sikistirirlar.
* ZABIT (Subay): Rüyada zabit görmek, izzet ve serefe, halk arasinda iyi bir isimle
anilmaya delâlet eder.
* ZAFERAN: Rüyada zaferan görmek, iyi bir sekilde medh edilmeye ve güzel isme
delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada yüklerle zaferani oldugunu görmesi, çok mala ve nimete nail
olmaya alâmettir.
Bekâr bir adamin rüyada zaferan görmesi veya almasi, güzel ve zengin bir kadinla
evlenmeye delâlet eder.
Rüyada zaferan ögüttügünü görmek, çesitli sebeplerden dolayi hastaliga isarettir.
Rüyada havanda zaferan dövdügünü görmek, bir kadinla münasebette bulunmaya
delâlet eder.
* ZAFER: Rüyada düsmana karsi zafer kazandigini görmek, san ve söhrete ve iyi bir
isimle anilmaya delâlet eder.
* ZAHIRE: Rüyada bugday, arpa gibi zahire görmek, mala, rizka ve menfaata delâlet
eder. Fakir bir adamin rüyada zahire görmesi, zengin olacagina alâmettir.
* ZAYIFLIK: Rüyada zayiflik, korku ve siddete delâlet eder.
* ZAHMET: Rüyada zahmet ve mesakkat çektigini görmek, refaha, rahatliga, sürür
ve sevince delâlet eder. Çünkü her zahmetin sonunda bir rahmet vardir.
Bazi kere de rüyada zahmet ve mesakkat çektigini görmek, isinde hile yapmaya, batil
yolla insanlarin mallarini yemeye delâlet eder.
Mesakkat ve zahmet görmek, kaçinilmasi gereken seyleri yapmaya da isarettir.
Fihrist’e dön
* ZALIM: Zalim ve insafsiz birinin rüyada adaletli ve insafli davrandigini görmek,
malin ve canin emniyetine delâlet eder.
Günahta israrli olan bir kimsenin rüyada adaletli isler yaptigini görmesi, tevbe etmeye
ve günahtan halâs olmaya isarettir.
Rüyada zalim bir sultanin adaletini görmek, tebaanin üzüntü ve kederden
kurtulmasina ve sevince erismesine delâlet eder.
Rüyada bir kimsenin kendisine zulmettigini görmek, rüya sahibinin sevinç ve sürura
erisecegine isarettir.
* ZAM: Rüyada insanlarin yiyecegi ve giyecegi seylere zam yapildigini görmek, kolay
kazanilan rizka, menfaat ve mala delâlet eder.
* ZAMAN: Rüyada, gece ve gündüzden bir saatlik bir zamani görmek, o zaman
miktari nimete ye paraya delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada dualarin kabul edilecegi saati görmesi, kötülüklerin ve yaramaz
seylerin ortadan kalkmasina, fakirin zenginligine ve sözü yerine getirmeye delâlet
eder. Rüyada cuma saatini görmek, hastanin sifa bulmasina ve hayirli rizka delâlet
eder.
* ZAMK: Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada zamk görmek, mal ve esyanin
arkada kalanina delâlet eder. Rüyada zamk yedigini veya bir kimsenin kendisine
verdigini veya satin aldigini görmek, halkin mal ve emvalinden istifade etmeye
alâmettir.
Rüyada bir kimseye zamk verdigini görmek, kendi malindan ona ihsan etmeye
isarettir.
Rüyada zamk görmek, az bir menfaata delâlet eder.
* ZAMBAK ÇIÇEGI: Rüyada zambak çiçegi görmek, refah ve genislige, rizik ve mala
ve müjdeli habere delâlet eder.
* ZAN: Rüyada bir kimseye hüsn-ü zanda bulundugunu görmek, hayir ve iyilige
delâlet eder. Kötü zanda bulunmak da bunun ziddi ile tâbir olunur.
* ZAR: Rüyada zar görmek ve oynamak, hakîr düsmana, harp ve husûmete delâlet
eder. Rüyada zar ile kumar oynadigini görmek, ne suretle olursa olsun hayra alâmet
degildir.
Cafer-i Sâdik (r.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada zar ve kumar oynamak bes vech ile tâbir
olunur:[/color][/b]
a) Kumar ve muhasebe,
b) Zevce,
c) Evlat,
d) Kiz hizmetçi,
e) Mal.
Fihrist’e dön
Rüyada zar çektigini görmek, talih oyunlarina bel baglamaya ve bos ümide delâlet
eder.
* ZARARA UGRAMAK: Rüyada zarara ugradigini görmek, insanin isledigi günah ie
tâbir edilir.
Rüyada kendisine zarar ve musibet eristigini görmek, üzüntü, siddet ve mesakkate
delâlet eder.
Bazi kere de rüyada zarara ugramak, itikadin bozukluguna veya hidayetten sonra
sapikliga delâlet eder.
Rüyada zarar ve musibete duçar oldugunu görmek, hastanin ölümüne, fakirlige,
hapislige ve körlüge delâlet eder.
* ZARF: Rüyada içinde mektup olan bir zarf görmek, ilme. ince bir mânâya, maksada
erismeye ve içine bir sey konulan sandiga delâlet eder.
Rüyada postadan bir zarf geldigini görmek, müjdeli ve hayirli habere veya gurbette
olan bir kimsenin dönmesine delâlet eder.
* ZAYIFLIK: Bir kimsenin rüyada ziyifligmi ve kuvvetten düstügünü görmesi, kuvvete
ve kudrete delâlet eder. Rüyada zayiflik görmek, ask ve üzüntü ile de tâbir olunur.
Yine rüyada zayif oldugunu görmek, fakirlige, makam ve mevkiden düsmege delâlet
eder. Rüyada vücudunun zayif oldugunu görmek, dinde noksanliga isarettir ve o kisi
farz olan ibadetleri eda etmekte tembellik eder.
* ZAYI VE TELEF ETMEK: Rüyada güzel ve hos bir seyi zayi ettigini görmek,
bulundugu bir hayri ifsad etmeye yani bozmaya isarettir. Veya o kisi sehadet ve
ahdini bozar.
Rüyada altin veya gümüs gibi bir seyi zayi ettigini görmek, kuyumcular hakkinda kötü
söz söylemeye delâlet eder. Bazi kere de bir seyi telef etmek, kin ve düsmanliga
delâlet eder.
* ZEBERCED: Kisinin rüyada zeberced görmesi, temiz, pak. dogru, secaatli, takva ve
vera sahibi, dindar ve soylu birine delâlet eder.
Zeberced görmek, temiz ve helal mala da alâmettir.
Rüyada bir kimsenin kendisine" zeberced verdigini görmek, hayra, nimete, mala ve
menfaata delâlet eder. Yine rüyada zeberced görmek, çok hayra, devamli sevince,
menfaat ve helal mala isarettir.
Bazi kere de zeberced görmek, ilim ve takvadan hâsil olan dogru söze delâlet eder.
Rüyada bir zeberced tasi buldugunu görmek, ele geçecek helal mala isarettir. Mâlik
oldugu zebercedi kaybettigini görmek, malda meydana gelecek zarara delâlet eder.
Rüyada bekâr bir kadinin bir erkegin kendisine zeberced hediye ettigini görmesi, o
kisi ile evlenmesine delâlet eder.
* ZEBUR: Rüyada Allah (c.c.) tarafindan kulu ve peygamberi Hazret-i Davud (a.s.)'a
Fihrist’e dön
nazil olan Zebur'u görmek, tevbe ve Allah korkusuna, ibadete, kalbleri birlestirmeye,
nese verici seylere ve hitabete nail olmaya delâlet eder.
Rüyada Zebur'u okudugunu görmek, peygamberlerin yolunca gitmeye isarettir.
* ZEHIR: Kisinin rüyada zehir görmesi, mala delâlet eder. Bir adamin rüyada
kendisine zehir içirdigini ve vücudunda sisler meydana geldigini görmesi, meydana
çikacak sis miktarmca mala nailiyete delâlet eder.
Rüyada zehir içtigini görmek, uzun ömre delâlet eder.
Ibn-i Kesir (rh.a.) demistir ki:[/color][/b]
- Rüyada taninmis bir kimsenin kendisine zehir verdigini veya içirdigini görmek, o
zattan gelecek haram mala delâlet eder.
Rüyada zehir içerek vefat ettigini görmek, çok uzun yasamaya delâlet eder.
Rüyada çok zehirlere mâlik oldugunu ve bunlarla ugrastigini görmek, ahiete faydasi
olmayan islerle vakit geçirmeye delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada öldürücü zehir görmesi, ölüme isarettir. Yine zehir, onu rüyada
içen kimse için, üzüntü ve kedere delâlet eder.
* ZEHIRI YOK EDEN ILAÇ: Rüyada zehiri gideren ilaci görmek, korkudan emin
olmaya delâlet eder.
Bir gün bir adam, Ibn-i Sîrîn hazretlerinin huzuruna gelip:[/color][/b]
- Ey imam, dedi, rüyamda bir yilan elimin bas parmagindan isirdi ve elimin bas
parmagi siserek aci ve istirap verdi ve bir ilaç alip agzima koyunca acisi zail oldu.
Ibn-i Sîrîn (rh.a.) o kimseye hitaben:[/color][/b]
- Ey Adem, dedi, sen günahkâr kimselerle düsüp kalkan birisin. Eger ilacin tesiri
olmadi deseydin, seni bir seye temessük etmis zannederdim. Ancak o seyin ne
oldugunu ben de bilmem.
* ZEKAT: Rüyada malinin zekâtini verdigini görmek, eldeki malin ziyadeligine,
temizligine ve artmasina delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada kendisine farz olan zekâti verdigini görmesi, nimete nail olmaya,
farzlari edaya, namazlari vaktinde kilmaya ve dinde salâha delâlet eder. Çünkü
Kur'ân-i Kerim'de:[/color][/b] "Namazi dosdogru kilin, zekâti verin." buyurulmustur.
Yine bir adamin rüyada malinin zekâtini ayirip bir yere koydugunu görmesi, Allahu
Teâlâ tarafindan islerinin kolaylastirilmasina ve tevbeye delâlet eder.
Rüyada zekât vermek; menfaate, rahat ve sürura, makamin yükselmesine ve
belalarin def edilmesine delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada fitresini verdigini görmesi, namaza, tehlil ve tesbihe, borcu
ödemeye, hastaliktan berî olmaya alâmettir.
Rüyada zekât verdigini görmek, müjdeye, hayira, feyz ve sifaya, güç islerin
kolaylasmasina, hüzün ve sikintidan kurtulmaya, düsman üzerine galip gelmeye ve
Fihrist’e dön
bol rizka delâlet eder.
* ZEKERIYYA (A.S.): Rüyada pegamberlerden Zekeriyya (a.s.)'i görmek, dinde
salâha, müjdeye, imanda kemale ve salih bir evlat ile tebsir edilmeye delâlet eder.
Zekeriyya (a.s.)'i görmek, hayirli isleri basarmaya da isarettir.
Rüyada onun kabrini kazdigini görmek, onun yolunda gitmeye delâlet eder. Kazilan
kabirde onun mübarek vücudundan bir eser bulunursa, rüya sahibi muradina nail
olur.
* ZELZELE: Rüyada zelzele görmek, bir yerden bir baska yere göç etmeye alâmettir.
Rüyada bir dagin sarsildigini veya yerinden koptuktan sonra tekrar yerine geldigini
görmek, korku ve siddete delâlet eder. Çünkü zelzele büyük âfetlerdendir.
Rüyada yerin sarsildigini görmek, is ve geçimde meydana gelecek canliliga ve
berekete delâlet eder.
Bazi kere de rüyada zelzele görmek, feryad ü Ilgan etmeye, karmakarisik sözlere,
can sikici haberlere ve sirlarin meydana çikmasina delâlet eder.
Rüyada bir mahalde zelzele oldugunu ve orada bir takim insanlarin yere battigini ve
bir kisminin da kurtuldugunu görmek, devlet reisinin oraya gelecegine ve halka zulüm
ile muamele edecegine isarettir.
Bazi kere de bu rüya, siddetli bir hastaliga delâlet eder.
Kitlik hüküm süren bir yerde zelzele oldugunu görmek, o yerin mahsulünde meydana
gelecek büyüme ve berekete delâlet eder. Rüyada bag ve bahçede zelzele oldugunu
görmek, o bahçede mahsulâtin çok olacagina ve yaz yemislerinin bolluguna delâlet
eder.
Rüyada Mayis ayinin gece ve gündüzünde zelzele oldugunu görmek, halk arasinda
çikacak kavgaya ve devamli meydana gelecek fitnelere delâlet eder. Haziran'da
görülen zelzele, serli ve kötü insanlarin helakine isarettir.
Temmuz ayi içinde zelzele görmek, sanli ve ulu bir zatin vefatina delâlet eder.
Agustos ayinda görülen zelzele, o yere yönelecek bir düsmana isarettir.
Rüyada her ayin kendine göre tâbiri vardir. Zelzele rüyasina türlü türlü tâbirler
yapilmistir. Her seyin en güzelini ve dogrusunu ancak Allahu Teâlâ bilir.
* ZEMBIL: Rüyada zembil görmek, zevceye, hizmetçiye, çocuga, mala, rizka ve
menfaate delâlet eder. Yine zembil rüyasi, aile ve çocuklari için arzu ettikleri seyi
hazirlayan ev sahibine delâlet eder. Zembil, bazi kere de erkek hizmetçiye isarettir.
Rüyada zembil görmek, uzun ömre, nimete, hayir ve berekete, din kuvvetine ve
mirasa da delâlet eder.
* ZEMZEM: Bir kimsenin rüyada zemzem içtigini görmesi, dert ve hastaliklardan sifa
bulmaya, gönül aydinligina, ilim ve irfana nailiyete delâlet eder. Çünkü zemzemde
sifa vardir ve ne niyetle içilirse, o sey hâsil olur.
Yine rüyada zemzem içtigini görmek, takva ve iyilik cihetinden bir hayra erismeye
isarettir. Rüyada zemzemi bir testiye doldurdugunu görmek, irfan nuru ile
bezenmeye, ilme, hikmete ve helal rizka delâlet eder.
Zemzem ile abdest aldigini ve namaz kildigini görmek, hacca gitmeye isarettir.
Rüyada baskalarina zemzem ikram ettigini görmek, çok çok hayra nail olmaya delâlet
eder.
Rüyada zemzem suyunu basina döküp onunla serinledigini görmek, günahlardan
halâs olmaya ve hastaliktan sifaya delâlet eder.
* ZENGIN: Rüyada çok çok zengin oldugunu görmek, fakirlik ve kanaat ile tâbir
olunur. Çünkü kanaat, tükenmez bir hazinedir.
Rüyada zengin ve varlikli bir kimseyi görmek, sikinti ve üzüntüye delâlet eder. Çünkü
zenginlerin üzüntüsü eksik olmaz.
* ZENCEFIL: Ibn-i Srîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada zencefil yedigini gören hasta
olur ve neticesinde vefat eder. Rüyada zencefil sattigini veya birine verdigini görmek,
keder ve üzüntüden kurtulmaya delâlet eder.
Rüyada zencefil ile resim yaptigini veya boyadigini görmek, dünyanin pis seyleriyle
magrur olmaya isarettir.
Bir kimsenin rüyada zencefil ile Kur'ân-i Kerim veya tevhide it bir sey yazdigini
görmek, hayir ve menfaata delâlet eder.
* ZERDALI: Rüyada ve mevsiminde görülen zerdali, altinlara delâlet eder. Rüyada
yesil zerdali görmek, gümüs para ile tâbir olunur.
Rüyada zerdali agacinin meyvelerinin yesil oldugunu görmek, gümüs paraya, sari
oldugunu görmek, altina delâlet eder.
Bekâr bir kimsenin rüyada zerdali agacindan meyveler topladigini görmesi, zengin ve
güzel bir kadinla evlenmeye delâlet eder.
Bazi kere de zerdali agaci görmek, kendisinden istifade edilmeyen hastalikli bir
adama isarettir.
Rüyada meyveli veya meyvesiz bir agacin dalini kirdigini görmek, yakini ve dostu
olan bir adamla kavga etmeye alâmettir.
Bir kimsenin rüyada mevsimi disinda sari zerdali yedigini görmesi, altin para sadaka
etmeye ve hastaliktan sifa bulmaya delâlet eder.
Bazi tâbirciler demislerdir ki:[/color][/b] Rüyada zerdali agaci görmek, münafik bir adama
isarettir. Çünkü, sarilik hastalik; hastalik ise, nifaktir.
Rüyada elma agaci üzerinden zerdali topladigini görmek, halktan zorla vergi almaya
isarettir. Çünkü elma agacinda zerdali olmaz.
Bazan da zerdali, korkuya delâlet eder. Bazi kere de kolaylikla erisilecek rizka
isarettir.
* ZERDE: Rüyada, zaferansiz beyaz zerde görmek, menfaata delâlet eder. Zerdeyi
Fihrist’e dön
zaferanli ve sari renkte görmek, hastalik ile tâbir olunur.
* ZERGEDAN: Rüyada zergedan görmek, büyük bir mala delâlet eder.
* ZEVCE: Rüyada insanin kendi zevcesini görmesi veya ondan bir sey almasi,
müjdeye, bahtin açikligina ve menfaata delâlet eder.
* ZEYBEK: Rüyada zeybekleri oynarken görmek, sevinçli günlere, dügün ve
bayrama veya bir seyi kutlamaya delâlet eder.
* ZEYTIN: Bir kimsenin rüyada zeytin görmesi, ilme, hikmete, berekete ve menfaate,
güzel rizka, mübarek bir zata ve güzel bir zevceye delâlet eder. Çünkü zeytin
mübarek bir meyvedir.
Rüyada zeytin agaci satin aldigini görmek, hayir ve menfaate, feyz ü berekete
delâlet eder. Zeytin agaci diktigini görmek, bol ve genis rizka isarettir.
Rüyada zeytin agacinin üstüne çiktigini örmek, çok ve bol nimete nail olmaya
isarettir. Zeytin agacindan indigini veya düstügünü görmek, eldeki nimetin
noksanlasacagma delâlet eder.
Kirmanî demistir ki:[/color][/b] Rüyada zeytin agaçlarindan yaprak toplayip evine götürdügünü
görmek, hayirli rizka ve çok mala delâlet eder.
Günahkâr bir adamin rüyada zeytin görmesi, iman ve hidayet nuruna ermeye,
tevbeye, ilme ve Kur'ân-i Kerim okumaya delâlet eder.
Bazi kere de zeytin görmek, kolay elde edilen mala, helal rizka, sevince ve geçimde
genislige delâlet eder.
Yine rüyada zeytin görmek veya yemek, hayir ve berekete isarettir.
Zeytin agaci görmek, mal, esya ve serefli bir kadina da delâlet eder. Rüyada agaçtan
zeytin topladigini görmek, hayir ve berekete delâlet eder.
Nablusî (rh.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada zeytin yapragi görmek, emniyet edilir saglam bir
seye tutunmaya veya salih kimselere ya da insanlarin hayirlilarina delâlet eder.
Rüyada zeytin temizledigini yahut siktigini görmek, çetinlik ve
mesakkate isarettir. Zeytinin yapragi ise, iste sabir ve sebata, hastalarin iyilesip afiyet
bulmalarina delâlet eder.
* ZEYTINYAGI: Bir kimsenin rüyada zeytinyagi görmesi, rizik ve helal mala delâlet
eder. Rüyada zeytin yagi ile vücudunu yagladigini görmek, afiyet ve sifaya alâmettir.
Bazan da zeytinyagi görmek, ilim, bereket, hidayet, hikmet, batini nur ve helal rizka
delâlet eder.
Yine zeytin yagi rüyasi, göz ve gönül nuruna ve kalb safasma delâlet eder.
Bir kimsnin rüyada zeytinyagi içtigini görmesi, sihire veya hastaliga isarettir. Rüyada
temiz ve güzel zeytinyaginin çirkin olarak görülmesi, sözü bozmaya, vaadinden
dönmeye delâlet eder.
Fihrist’e dön
* ZEYTINYAGCI: Rüyada zeytinyagciyi görmek, ilim ve hi dayet ile tâbir olunur. Bir
kâfirin rüyada zeytinyagciyi görmesi, Müslüman nuru ile sereflenmesine ve
hidayetine delâlet eder. Yine rüyada zeytinyagciyi görmek, ilim sahiplerine ve
sultanlara yakinliga delâlet eder.
* ZIRH: Rüyada zirh görmek, korku ve siddetten emin olmaya, kudret ve kuvvete, mal
ve maisete delâlet eder. Rüyada zirh görmek, bes vech ile tâbir olunur:
a) Emn ü eman,
b) Seref,
c) Güzel geçim,
d) Evlat,
e) Nimet.
Bir kimsenin rüyada zirh görmesi, düsmandan vikaye ve muhafazaya delâlet eder.
Çünkü, zirh harpte düsmandan korunmak için kullanilir.
Rüyada zirh dokudugunu görmek, kuvvetli bir yer yapmaya ve kaleye delâlet eder.
Rüyada kendisine zirh giydirildigini görmek, devlet dairelerinden birinde yüksek bir
memuriyete delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada kendi üzerinde demirden bir gömlek görmesi, dinin korunmasina,
kalbde kuvvete, bedende sihhate delâlet eder.
Bir kadinin rüyada zirh görmesi, kendisi için örtüye ve kendisini muhafaza eden
kocaya isarettir.
Rüyada zirh görmek, üzüntü ve kederden kurtulmaya da delâlet eder. Zirh, gücü
kuvveti yerinde ve babasinin yardimina kosan bir çocuga da isarettir.
Yine rüyada zirh giydigini görmek, yardimci erkek kardese, yahut sefkatli bir çocuga
veya mal ve mülke delâlet eder.
Rüyada demirden iki bilegi oldugunu görmek, iki erkek akrabaya delâlet eder. Yine bir
kimsenin rüyada"kendi üzerinde demirden iki bilek oldugunu görmesi, rüya sahibinin
çocuguna ve yolculukta olan kuvvetine delâlet eder.
* ZIRH USTASI: Kisinin rüyada zirh yapan ustayi görmesi, çetin ve müskül isleri
kolaylastirmaya delâlet eder. Bekâr bir kisinin zirh ustasini görmesi, serefli bir kadinla
evlenmeye delâlet eder.
Rüyada zirh yapani görmek, halka edeb ve ilim ögreten ve onlara iyi ahlâki gösteren,
buna mukabil kendisinde nifak olan kimseye delâlet eder.
Yine zirh yapani görmek, halkla ünsiyet ve ülfet etmeye, güze] ve hikmetli söz
söylemeye isarettir.
* ZIT SEYLER: Rüyada sag olan bir adamin ölü oldugunu görmek, o kisinin
hayatinda elde edecegi nasibe delwâlet eder.
Buna mukabil, ölü bir adamin rüyada sag olarak görülmesi, onun ahirette güzel ve
büyük bir nasibe nail olacagina isarettir.
Fihrist’e dön
Rüyada suyun atese, atesin suya dönüstügünü görmek, acayip haberlere ve
beklenmedik hadiselere delâlet eder.
* ZIRNIK (Siçan otu): Rüyada bu otu görmek, mesakkat ve hastaliga isarettir.
Rüyada zirnik otu yedigini görmek, ölüme delâlet eder.
* ZIFT: Rüyada zift görmek, mala ve rizka delâlet eder. Zift ve boyayi bir arada
görmek, kaçinilacak seylerden korunmaya ve ziyarete isarettir.
Bazi kere de zift görmek, kazanç ve tevbeye delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada elbisesine zift bulastigini görmesi, hayir ve menfaata delâlet
eder. Rüyada zift yedigini görmek, haram ma] yemeye veya gam ve hüzüne delâlet
eder.
* ZILIF: Bir kimsenin rüyada zilif görmesi, hastaliktan halâs olmaya ve afiyete delâlet
eder.
Rüyada iki tarafta zilif görmek, hayirli ve temiz iki erkek çocuga delâlet eder.
Rüyada kendi ziliflerini yoldugunu görmek, eldeki servetin zayi olmasina delâlet eder.
Rüyada bir baska adamin zilfini yoldugunu görmek, yolan kisinin yolunan kisiden
ödünç para almasina isarettir.
* ZILLET: Rüyada kendisinin hor ve hakir oldugunu görmek, aziz ve muzaffer olmaya
isarettir. Çünkü, rüya bazi kere ters tecelli eder.
Bazi kere de zillet rüyasi, fakirlik, yoksulluk ve dinde noksanliga delâlet eder.
* ZIL: Rüyada bir kapinin zilini görmek, beklenmedik habere delâlet eder. Çünkü
kapilara bazan beklenmedik kimseler gelebilir.
* ZIKRULLAH: Rüyada Cenab-i Hakk'i zikrettigini görmek, korku ve siddetten emin
olmaya, hayir ve rahmet kapilarinin açilmasina, hastaliktan sifaya, güç islerin
kolaylasmasina delâlet eder.
Rüyada, Rabb-i Kerim'ini çok zikrettigini görmek, çok çok hayra ve sürura delâlet
eder ve rütbenin yükselmesine de isarettir.
Rüyada "Lâ ilahe illallah" diyerek zikrettigini görmek, çok çabuk gelecek nimete,
feraha ve rahmete delâlet eder. Rüyada Kelime-i Tevhid'i zikretmek, son nefeste
iman ile gitmeye de alâmettir.
Bir kimsenin rüyada "Lâ havle vela kuvvete" okundugunu görmesi, husûl-i mal ve
nimete ve Allahu Teâlâ'nin hifz ve emaninda olmaya delâlet eder.
Ibn-i Kesir (rh.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada "lâ havle" okudugunu görmek, çok hayira ve
define bulmaya delâlet eder. Çünkü, bu kelime cennet hazinelerindendir.
Rüyada "Allah" ism-i seriliyle zikrettigini veya zikrolundugunu görmek, din ve itikadin
saglamligina, dünya ve ahirette aziz ve muhterem olmaya, cennet ve ridvan ile
müjdelenmeye delâlet eder.
Fihrist’e dön
* ZINA: Rüyada zina ettigini görmek, hainlige ve betbahtliga delâlet eder. Çünkü
zina, hayasizliktir.
Bir kimsenin rüyada zina ettigini görmesi, hirsizlik ile tâbir olunur. Çünkü zina eden
kisi hirsiz gibi gizlenir.
Zina, bazi kere de hayir ile tâbir edilir. Bundan dolayi güzel ve genç bir kadinla zina
ettigini gören kimse, malini muhafaza edilecek bir yere koyar.
Bir hükümdarin rüyada zina ettigini ve kendisine de had cezasi vuruldugunu görmesi,
saltanatinin kuvvetine delâlet eder.
Nablusî (rh.a.) demistir ki:[/color][/b]
- Rüyada güzel yüzlü temiz kiyafetli salih, dindar ve âlim olarak bilinen bir kisim
kimselerin güya zina eden bir kadina müracaatlari ve ondan bir sey elde ettiklerinin
görülmesi, o kimselerin bir âlimden ilim almalarina ve ilme talip olmalarina ve o zina
eden kadindan nail olduklari sey miktarinca, o âlimden ilim ögrenmelerine delâlet
eder.
Yine rüyada tanidigi bir kisinin zevcesi ile zina ettigini görmek, o kisinin malindan ele
geçecek nasibe delâlet eder.
Rüyada bir kimsenin genç bir kadinla oynastigini görmesi, görünmez bir yerde malini
zayi etmesine alâmettir.
* ZINCIR: Bir kimsenin rüyada zincir görmesi, ömrü uzun olan kadina ve helal mala
delâlet eder. Bazi kere de zincir, korkutulmaya isarettir.
Rüyada zincirle baglandigini görmek, üzüntü ve kedere delâlet eder. Rüyada
boynunda bir zincir oldugunu görmek, eger bekâr ise, ahlâksiz ve huysuz bir kadinla
evlenmeye delâlet eder.
Rüyada ayak ve elden zincirle bir direge baglandigini görmek, üzüntü, mesakkat,
keder ve sikintiya delâlet eder. Zincir görmek,
islerin durgunluguna ve çetinlesmesine de isarettir.
Gümüsten mamul saat zinciri görmek, birikmis mala, hizmetçiye, menfaat ve rizka
delâlet eder.
Ebu Saidü’l-Vaaz demistir ki:[/color][/b] Rüyada tutulup pirangaya konuldugunu görmek, büyük
sikintiya ve musibete delâlet eder.
Rüyada ellerinin bogazina zincirle bagli oldugunu görmek, cimrilige delâlet eder. Yine
rüyada boynunda zincir oldugunu ve çekilip götürüldügünü görmek, nifak ve fitneye
alâmettir.
* ZINDAN: Rüyada meçhul bir zindana girdigini görmek, kabir ile tâbir olunur. Çünkü
zindan, hayatta olanlarin kabridir. Eger zindan bilinen bir yer ise, rüya, üzüntü, keder
ve sikintiya delâlet eder.
Rüyada haneye benzeyen bir zindanda oldugunu görmek, bir kadin ile evlmeye ve
ondan gelecek mala ve evlada delâlet eder. Rüyada bir odada hapis edildigini
görmek, hayir ve menfaata delâlet eder.
Fihrist’e dön
Rüyada zindandan çiktigini ve fakat tekrar zindana girdigini görmek, rüya sahibinin
yeniden günah ve kötü islere dönmesine delâlet eder.
Rüyada zindandan firar ettigini görmek, mesakkat ve zahmetten kurtulmaya veya
ölüme delâlet eder.
Cafer-i Sâdik (r.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada zindana girip hemen çiktigini görmek, arzu
ettigi seye tamamiyla nail olmaya delâlet eder.
* ZINDANCI: Kisinin rüyada zindanciyi görmesi, kabirleri kazan kimseye isarettir.
Çünkü zindan da bir nevi kabirdir.
* ZIYAFET: Bir kimsenin rüyada ziyafet verdigini görmesi, hayir ve nimetin üzerinde
toplanmasina delâlet eder.
Rüyada bazi kimseleri toplayip onlara ziyafet verdigini ve bosa giden seyler
yedirdigini görmek, o kisiler üzerine reis olmaya delâlet eder.
Kirmani demistir ki:[/color][/b] Rüyada ziyafet sofrasindan bir sey yedigini görmek, hayir ve
rizka delâlet eder. Bekâr bir adamin rüyada kurulmus sofradan yemek yedigini ve su
içtigini görmesi, iyi ve serefli bir hanimla evlenmeye delâlet eder.
Denilmistir ki:[/color][/b] Bir kimsenin rüyada ziyafet vermesi, kaybolan bir zatin gelmesine
isarettir.
Rüyada sofranin üzerinde birçok yemekler oldugunu ve kendisinin de sedirde
oturdugunu görmek, izzet, seref, velayet, ferah, velime, müjde ve menfaata delâlet
eder.
Rüyada sofrayi kurdugunu görmek, uzun ömre; kurulmus sofrayi toplamak da ölüme
delâlet eder.
* ZIYARET: Bir kimsenin rüyada Resûl-i Ekrem (s.a.v.) efendimizi ziyaret ettigini
görmesi, salih ve güzel ameller isleyerek kendisini Allahu Teâlâ'ya sevdirmeye, korku
ve siddetten emin olmaya, halkin büyüklerine yaklasmaya, sanin yüceligine, âlim,
fazil, gönül ehli ve büyük zatlara muhabbet etmeye ve onlar ile olmaya delâlet eder.
Yine rüyada Allah'in sevgili ve serefli Resûlü'nü ziyaret etmek ve onun mübarek
cemalini görmek, hidayet, ilim, hikmet ve marifete ve imanda kemâle, onun sefaatine
ermeye alâmettir.
Rüyada Mescid-i Aksa'yi ziyaret ettigini görmek, berekete, ilimlere, harika sirlara
muttali olmaya, fazilet ve irfana, san ve
serefe delâlet eder.
Rüyada, Allah'in kudsi evi Kabe'yi ziyaret ettigini görmek, hacca gitmeye, dualarin
kabulüne, güzel ameller islemeye, dinde salâha, günahlarin magfiretine ve manevî
rizka delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada Hazret-i Ibrahim'i ziyaret ettigini görmesi, ana babaya itaat ve
onlara iyilige, Allah yolunda fedakârliga, sidk ve iman kuvvetine, Cenab-i Hakkin
keremine mazhar olmaya delâlet eder.
Fihrist’e dön
Rüyada peygamberleri, velileri, sahabileri, kudsî yerleri ziyaret ettigini görmek, hayir
ve berekete, makamin yüksekligine, duanin kabulüne, günahlarin magfiretine ve
ziyade hayra delâlet eder.
* ZIYNET: Rüyada inci, cevher, taç gibi ziynet esyasi görmek, ibadet eden insana,
ilme, hayir ve menfaata delâlet eder. Bazi kere de ziynet görmek, süs ve israfa
isarettir.
* ZIYAN: Rüyada, ticaret veya herhangi bir seyde zarar ve ziyana ugradigini görmek,
itikadin bozukluguna veya rüya sahibinin günahina delâlet eder.
* ZULÜM: Rüyada ilim ve irfan sahibi ve Kur'ân ehli kimsenin zulüm yaptigini
görmek, Allahu Teâlâ'nin af ve magfiretine nail olmaya delâlet eder.
Rüyada bir adamin kendisine zulmettigini görmek, düsman üzerine galip gelmeye
isarettir.
Ibn-i Sîrîn hazretleri demistir ki:[/color][/b] Rüyada bir kimseye zulmettigini görmek, zulüm
eyledigi kisinin zulmüne ugramaya delâlet eder. Rüyada kendisinin zalim oldugunu ve
ona buna zulmettigini görmek, feyz ü felahtan uzakliga ve sonun perisanligina delâlet
eder.
Rüyada bir hükümdarin veya devlet reisinin halka zulmettigini görmek, fitne ve fesada
ve memleketin harab olmasina delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada iktidar sahibi bir adam tarafindan yapilan zulmü görmesi,
mahvolmaya ve ülkelerin yikilip gitmesine delâlet eder.
Denilmistir ki:[/color][/b] Rüyada zalim oldugunu gören kimse fakirlige duçar olur. Rüyada,
yaptigi haksizlik ve zulmü itiraf ettigini görmek, Allah'a yüz tutmaya ve tevbeye
delâlet eder.
Rüyada zulmettigi bir kimsenin kendisine beddua ettigini görmek, rüya sahibi için
azab ve ikaba isarettir. Çünkü:[/color][/b] "Mazlumun bedduasindan sakininiz" buyurulmustur.
Rüyada kendisine zulmeden bir adamin kendi aleyhine beddua ettigini görmek, hayir
ve müjdeye isarettir.
* ZURNA: Rüyada zurna görmek, davul gibi tâbir olunur. Zurna çalindigini isitmek, iyi
bir söz isitmeye delâlet eder.
Ebu Saidü'1-Vaaz demistir ki:[/color][/b] Rüyada bir hastanin yaninda zurna çalindigini
görmek, ölü üzerine aglamaya delâlet eder.
Rüyada bir padisahin veya yüksek makam sahibi birinin kendisine bir zurna verdigini
görmek, refah ve sürura delâlet eder.
Rüyada zurna çaldigini ve parmaklarini zurnanin delikleri üzerine koydugunu
görmek, Kur'ân-i Kerim'i ve mânâsini ögrenmeye delâlet eder. Ve o kisi çok güzel
Kur'ân okur.
Rüyada hastanin zurna çalmasi, onun ecelinin geldigine alâmettir.
Bazi kere de rüyada bu âleti görmek, oyuna, hareket etmeye ve fitneye delâlet eder.
Fihrist’e dön
Bir kimsenin rüyada kendi yaninda zurna, kaval ve düdük bulundugunu görmesi, bir
hadis isaretince Kur'ân-i Kerim okumada üstad olmaya delâlet eder.
Rüyada elinde altindan bir zurna oldugunu ve onu çaldigini görmek, âlimler için
ilimlerinin intisar edecegine delâlet eder.
Yine rüyada zurna, ney ve kaval gibi seyler görmek, ölü üzerine aglayan bir kadina
isarettir.
* ZURNACI: Bir kimsenin rüyada zurnaciyi görmesi, feraha, üzüntü, keder,
mesakkat ve sikintinin gitmesine delâlet eder. Bazi kere de zurnaciyi görmek,
aglamaya ve feryat etmeye isarettir.
Zurnaci görmek, halki birbirine düsüren, fitne ve fesat çikaran kötü kimselere de
delâlet eder. Çünkü zurna çalmak havai ve bos seydir.
* ZUHD: Rüyada kendisini zühd haline bürünmüs görmek. "Halkin elinde olandan
zühdde bulun ki, halk seni sevsin." hadis-i serifînce, halk tarafindan sevilmeye
delâlet eder.
Zühd, takva, vera, Allah muhabbetine götüren seylerdir. Bunlari görmek de magfiret-i
ilâhiyeye mazhariyete delâlet eder.
* ZÜLKARNEYN (A.S.): Rüyada Hazret-i Zülkarneyn'i görmek, bir adama bir
ihtiyacindan dolayi sefaat etmeye ve onun ihtiyacini gidermeye, onun elinden tutup
selâmete çikarmaya delâlet eder.
Zülkarneyn (a.s.)'i rüyada görmek, güzel isimle anilmaya, dinde sidka ve hayirli
amellere delâlet eder.
Yine rüyada o mübarek zati görmek, uzun ömre, nimet ve berekete delâlet eder.
* ZÜLKIFL (A.S.): Rüyada, Allah'in elçilerinden Hazret-i Zülkifl’i görmek, bir kimseye
kefil olmaya ve emanete delâlet eder.
Yine Zülkifl (a.s.)'i görmek, Hak yolda sebata, Allah'a teslimiyete, hayir ve menfaata
delâlet eder.
* ZÜMRÜT: Rüyada zümrüt görmek, helal mala, evlada, ihvan kardese ve rizka
delâlet eder.
Bir kimsenin rüyada zümrüt görmesi, sehadete, cennet kösklerine girmeyi gerektiren
güzel amel ve hareketlerde bulunmaya delâlet eder.
Kirmani demistir ki:[/color][/b] Rüyada iri taneli ve ayipsiz zümrüt tasina mâlik oldugunu
görmek, takvaya, din ve salâha, helâl mal ve rizka delâlet eder.
Ebu Saidü'1-Vaaz demistir ki:[/color][/b] Rüyada zümrüt görmek, terbiyeli ve ahlâki güzel
secaatli bir kimseye isarettir.
Rüyada zümrüte rastgeldigini veya ona mâlik oldugunu görmek, salih kardeslere,
ahlâki güzel evlada, faydali ilme, temiz ve helâl mala delâlet eder.
Fihrist’e dön
* ZÜNNAR: Rüyada zünnar görmek, çocuga isarettir. Bu sebeple rüyada zünnarmm
kirildigim görmek, rüya sahibinin çocugunun vefatina alâmettir.
Biliyorsunuz zünnar Hiristiyanlarin bellerine sardigi kusaktir. Rüyada Müslümanm
zünnar görmesi, san ve söhrete isarettir. Yine Müslüman ve dindar bir kimsenin
rüyada zünnar görmesi, galibiyet ve yardima delâlet eder.
Bazi kere de zünnar, ibadete ve onu giyen kimse için ibadet ve taata alâmettir.
Rüyada görülen zünnar, yeni elbise üzerinde ise, çocuga, elbisenin altinda ise, din ve
dünyanin bozukluguna isarettir.
Zünnar görmek, zina ve atese, bazan da ömrün normal olmasina delâlet eder.
Rüyada elinde zünnar oldugunu görmek, dinde zaafa isarettir.
* ZÜLÜF: Bir kimsenin rüyada zülüf görmesi, mala, erkek çocuga, ziynete ve
hizmetçiye delâlet eder.
Evli bir kadinin rüyada zülüf ve saçlarini görmesi, iyi ve üstün bir çocuk doguracagina
ve senenin ucuzluk ve bolluk içinde geçecegine ve rizka delâlet eder.
Yine bir kadinin rüyada zülüf ve saçlarini kalin ve birbirine dolasmis görmesi, söhret
bulacagi bir ise delâlet eder.
Bir kadinin rüyada zülüf ve saçlarini ördügünü görmesi, insanlarin basina geçip âmir
olacak bir çocuk dogurmasina ve senenin ucuzluk ve bolluguna ve hayirlarin
çokluguna delâlet eder.
Evli kadinin rüyada saçini simsiyah görmesi, kocasinin halinin güzelligine ve kocasi
yaninda olan kiymetine alâmettir.
Bir kadinin rüyada basini devamli olarak açik görmesi, kocasinin kaybolup artik
ebediyyen ona dönmemesine isarettir. Bekâr bir kadinin bu rüyayi görmesi, ebedî
olarak evlenmemesine delâlet eder.
Bazi kere de kadinin rüyada saçini berrak ve siyah görmesi, kocasinin mali ile
zengin olmasina delâlet eder.
Yine rüyada zülüf görmek, mal ve erkek çocuga alâmettir. Zülüf görmek, maisetin iyi
olacagina, hayir ve menfaata da delâlet eder.
* ZÜRAFA: Rüyada zürafa görmek, garip haberlere, hamile kadina, mal ve geçim
hakkinda âfete delâlet eder.
Rüyada bir zürafaya bindigini görmek, çok çetin ve zor islerin üstesinden gelmeye
delâlet eder. Çünkü zürafaya binmek güç bir istir.
Denilmistir ki:[/color][/b] Zürafayi görmekte hayir yoktur. Çünkü bu hayvan, mal hakkinda âfete
delâlet eder.
Rüyada zürafa görmek, efendisine itaat etmeyen kadina da delâlet eder.
Rüyada bir zürafaya mâlik oldugunu ve onu diledigi gibi kullandigini görmek, itaatkâr
hizmetçiye isarettir.
Fihrist’e dön
* ZUYUT (Yaglar):Rüyada yaglar görmek, mal ve nimete delâlet eder.
Danyal (a.s.) demistir ki: Rüyada Züyut (yani yaglar) mal ve nimetle ve mirasla tâbir
olunur.
Rüyada pelesenk, zambak gibi agir yaglar ilim ve hikmete delâlet eder.
Rüyada, yasemen, menekse, nilüfer ve süsen yaglari görmek, büyüklerden menfaat
elde etmeye isarettir.
Ibn-i Sîrîn (rh.a.) demistir ki:[/color][/b]Rüyada vücudunu herhangi bir yagla bulasmis görmek,
hastalik ile tâbir olunur. Israf etmeksizin basini yagladigini görmek, sihhate ve
ziynete isarettir.
Rüyada yag yemek ve onunla yaglanmak -israf olmadigi halde-ziynet ve sihhate,
israf edilirse gam ve kedere delâlet eder.
Rüyada biyigini ve gögsünü yagladigini görmek, yalan yere yemin etmeye alâmettir.
Rüyada zeytinyagi yedigini görmek, helâl mala delâlet eder.
Cafer-i Sâdik (r.a.) demistir ki:[/color][/b] Rüyada pak ve güzel kokulu yag görmek, alti sekilde
tâbir olunur:
a) Güzel ve hasna hizmetçi,
b) Zikir ve sena,
c) Güzellik
d) Menfaat,
e) Iyi ve hos söz,
f) Yumusak huy.
Rüyada hangi cinsten olursa olsun fena kokulu ve bozuk yaglar görmek, üç vech ile
tâbir olunur:
a) Ahlâksiz zevce,
b) Fasik kimse,
c) Çirkin söz.
Sunu ifade edelim ki, hayat rüyalar kadar hos ve güzel olmayabilir. Nasil ki gözümüzü
açinca rüyadan eser kalmiyorsa, bir gün gözümüzü yumunca da bizden eser
kalmayacak. Yani içinde bulundugumuz dünya bir rüya gibi silinip gidecektir. Insanlar
uykudadir, ölünce uyanirlar. O halde, simdi uyanmaya bakmali ve yol için azik
hazirlamali.
Evet:
Bir dakika içinde neler girer rüyama,
Yeller eser yerinde bu saltanatin ama!
|
|
|
MUSTAFA KEMAL ATATURK Biography (English -Deutsch) |
|
Yazar: RasitTunca - 07-11-2018, 03:50 AM - Forum: Mustafa Kemal ATATÜRK
- Yorum (1)
|
 |
MUSTAFA KEMAL ATATURK Biography (English -Deutsch)
Mustafa Kemal Pascha, seit 1934 mit dem Nachnamen Atatürk (osmanisch مصطفى كمال پاشا Muṣṭafâ Kemâl Paşa; * 1881 in Selânik, heute Thessaloniki; † 10. November 1938 in Istanbul), war der Begründer der Republik Türkei und von 1923 bis 1938 erster Präsident der nach dem Ersten Weltkrieg aus dem Osmanischen Reich hervorgegangenen modernen Republik.
Seine Verdienste als Offizier bei der Verteidigung der Halbinsel Gallipoli 1915 gegen alliierte Truppen, welche die Dardanellen unter ihre Kontrolle bringen wollten, und ab 1921 der Abwehrkampf gegen die nach Anatolien vorgedrungenen Griechen haben ihn zur Symbolfigur türkischen Selbstbehauptungswillens und Nationalbewusstseins werden lassen. Als Machtpolitiker, der die Modernisierung seines Landes nach westlichem Vorbild beharrlich vorantrieb, hat er mit der Abschaffung von Sultanat und Kalifat sowie mit weitreichenden gesellschaftlichen Reformen einen in dieser Form einmaligen Staatstypus geschaffen. Darauf beruhen – trotz teilweiser Kontroversen über sein Wirken – die personenkultartige Verehrung, die ihm in der Türkei bis heute entgegengebracht wird, und die Unangefochtenheit des ihm 1934 vom türkischen Parlament verliehenen Nachnamens Atatürk (Vater der Türken)
Leben und Wirken
Herkunft und Jugend
Geboren wurde Mustafa als Sohn der seit 1871 verheirateten Eheleute Ali Rıza Efendi und Zübeyde Hanım 1881 in Selânik, dem heute griechischen Thessaloniki, das damals Teil des Osmanischen Reiches war. Zugleich war es Heimstatt verschiedener Völker, in der Muslime mit Juden und Christen vorwiegend friedlich zusammenlebten. Mustafas Großvater väterlicherseits hieß Kızıl Hafız Ahmed Efendi. Seine Mutter war Tochter einer alteingesessenen bäuerlichen Familie des Städtchens Langaza (heute Langadas) bei Thessaloniki.
Es gibt verschiedene Vermutungen über Atatürks ethnische Abstammung – nach einigen Berichten soll er albanisch-mazedonischer Herkunft sein, er selbst behauptete später, von den Yörük-Turkmenen abzustammen –, jedoch gibt es für keine dieser Aussagen hinreichende Belege.[1] Gesichert ist, dass seine Eltern und seine nahen Verwandten türkische Muttersprachler waren.[2]
Sein Vater Ali Rıza war zunächst als Beamter im Amt für religiöse Stiftungen, 1876/77 als Leutnant eines Freiwilligenbataillons, sodann als Zollbeamter und als Holzhändler tätig gewesen.[3] Von fünf Geschwistern Mustafas erreichte nur die Schwester Makbûle Atadan das Erwachsenenalter. Mustafa Kemals eigenes genaues Geburtsdatum steht nicht fest. Er selbst wählte dafür später den 19. Mai – das Datum, an dem er 1919 mit 38 Jahren in der anatolischen Küstenstadt Samsun landete, um Kräfte für die Befreiung des Landes von den Siegermächten des Ersten Weltkriegs und vom Sultanat zu sammeln.
Mustafas Kindheit war von mehreren Umbrüchen bestimmt, in denen mitunter bereits sein ausgeprägter Eigenwille[4] und seine Durchsetzungsfähigkeit zur Geltung kamen. Nur wenige Tage besuchte er, vor allem wegen der Aufnahmezeremonie, die von der Mutter gewollte Koranschule. Dann wechselte er mit Unterstützung des Vaters auf eine Privatschule nach westlichem Vorbild. Als er sieben Jahre alt war, starb sein Vater. Die Mutter, die ihre beiden verbliebenen Kinder kaum ernähren konnte, zog zu ihrem Bruder aufs Land, wo keinerlei geregelter Schulbesuch möglich war. Nach zweijähriger Schulpause wurde Mustafa in die Obhut seiner Tante in Thessaloniki gegeben, damit er wieder am Unterricht teilnehmen und nebenbei das Vieh des Onkels hüten konnte. Schlimme Prügel, verbunden mit blutigen Striemen auf dem Rücken, die er von einem Lehrer bezog, ließen ihn zum wiederholten Male zum Schulabbrecher werden und die Mittelschule relegierte ihn. Als Zwölfjähriger bewarb er sich dann heimlich an der militärischen Mittelschule in Saloniki, bestand die Aufnahmeprüfung und setzte seinen Willen anschließend gegen den Widerstand der Mutter durch. Den Beinamen Kemal (arabisch: Vollendung) hat ihm nach eigenem Bekunden sein dortiger Mathematiklehrer gegeben, den er mit seinen Fähigkeiten beeindruckte. Die Abschlussprüfung 1895 absolvierte er als Viertbester.
Militärische Schulung und politische Anfänge (1896–1905)
Seine Ausbildung setzte er 1896, fernab der Familie, im westmazedonischen Manastır (heute Bitola) an der dortigen höheren Militärschule (Kadettenschule) fort. An dieser, wie auch an anderen militärischen Ausbildungsstätten des damaligen Osmanischen Reiches, gab es starke westlich orientierte Reformbestrebungen.
Im Verlauf des 19. Jahrhunderts waren Öffnungstendenzen gegenüber dem Westen – bis hin zu der von Sultan Abdülhamid II. 1876 eingeführten Verfassung (nebst Parlament), die er allerdings zwei Jahre später widerrief – wiederholt von osmanischen Herrschern gefördert worden. Für die jungtürkische Oppositionsbewegung (vor allem an den Militärschulen), an die Mustafa Kemal nun in Manastır Anschluss fand, war dies der Ansatzpunkt.
Die älteste Fotografie mit Mustafa Kemal zeigt ihn 1901 in Gesellschaft seiner Schulkameraden der Militärschule (sitzend von links nach rechts: Kâzım Özalp, Mustafa Kemal und Ali Fuat).
Mustafa Kemal mit 26 Jahren (1907)
Nach wiederum hervorragend bestandener Abschlussprüfung gelangte Mustafa Kemal 1899 als Offizieranwärter an die Militärakademie in Istanbul. Hier wurde er wegen oppositioneller politischer Umtriebe auffällig, profitierte aber von der Protektion des liberalen Akademiedirektors. Bald nach dem Ende seiner Offiziersausbildung geriet er in die Fänge des Geheimdienstes, musste mehrere Monate im Gefängnis verbringen und kam nur durch die neuerliche Fürsprache des Direktors der Militärakademie wieder auf freien Fuß. Die Geheimdienstakte seiner Verfehlungen verzeichnete nicht nur politische Unbotmäßigkeit, sondern u. a. auch den als unehrenhaft geltenden Umgang mit Prostituierten und eine Alkoholkrankheit.[5] Der übermäßige Konsum von Rakı, einem Schnaps, dem der unter Schlafstörungen Leidende zusprach, sollte in der Tat späterhin zu einem lebensverkürzenden gesundheitlichen Problem werden. 1902 schloss er die Kriegsschule als Achtbester ab und wurde zur Stabsausbildung zugelassen. Zugleich wurde er zum Unterleutnant befördert.
Die Militärakademie hatte er Anfang 1905 unter vierzig Absolventen seines Jahrgangs als Fünftbester im Dienstrange eines Hauptmanns (Yüzbaşı) beendet, was eine Karriere als Stabsoffizier erwarten ließ.
Militärische Laufbahn (1906–1919)
Bis er nach den Niederlagen des Osmanischen Reiches im Ersten Weltkrieg als Reorganisator der türkischen Gesellschaft wirken konnte, hatte Mustafa Kemal eine ganze Reihe vergeblicher Anläufe genommen, zu einer staatlichen Führungsposition zu gelangen.
Wegen Aktivitäten für die Geheimzeitung „Vatan“ (türkisch Vaterland) und der Organisation heimlicher Versammlungen wurde er verhaftet und nach einer wochenlangen Inhaftierung in Einzelhaft 1906 fernab der politischen Brennpunkte auf einen Außenposten in Damaskus abkommandiert.[6] Dort ging er gegen die aufständischen arabischen Drusen im Hauran vor. In Damaskus kam Mustafa Kemal in Kontakt mit einem Anhänger der oppositionellen Jungtürken, der an einem gescheiterten Attentat auf Sultan Abdülhamid II. beteiligt gewesen war. Durch einen Buchladen handelte er u. a. mit verbotenen französischen Schriften. Mustafa Kemals Gruppierung „Vatan ve Hürriyet Cemiyeti“ fusionierte mit dem jungtürkischen Komitee für Einheit und Fortschritt, für das Mustafa Kemal in Jerusalem, Jaffa und Beirut weitere Mitglieder anwarb. Ende 1906 gab ihm sein militärischer Vorgesetzter Rückendeckung für eine verdeckte Reise zurück nach Saloniki, wo Mustafa Kemal eine Zweigstelle seiner Geheimgesellschaft gründete, aber vergeblich Zugang zu den führenden Köpfen der jungtürkischen Opposition suchte. Der Gefahr, hier als Deserteur entdeckt zu werden, begegnete er durch seine rechtzeitige Rückreise nach Syrien.
Nach seiner Beförderung zum „kolağası“ wurde er im September 1907 nach Mazedonien versetzt. Doch auch das verschaffte ihm keinen Eintritt in den Führungszirkel des jungtürkischen Komitees für Einheit und Fortschritt. So war es der um ein Jahr jüngere jungtürkische Offizier und sein langjähriger politischer Rivale Enver, der den Sultan mit einer Militärrevolte zwang, die Verfassung von 1876 wieder in Kraft zu setzen, und der Mustafa Kemal dann für lange Zeit politisch im Abseits hielt.
Die politischen Ziele Envers und Mustafa Kemals unterschieden sich vor allem in zwei Punkten. Während Enver die militärischen Verbindungen zum Deutschen Kaiserreich möglichst eng halten und im Kriegsfall mit den Deutschen „gemeinsame Sache“ machen wollte, lehnte Mustafa Kemal dies ab und strebte die unabhängige Reorganisation der osmanischen Armee an. Und während Enver für die Zukunft ein pantürkisches Reich unter Einschluss der Turkvölker Mittelasiens avisierte, waren Mustafa Kemals nationalstaatliche Vorstellungen von vornherein in etwa an der heutigen Ausdehnung des türkischen Staatsgebietes orientiert. 1908 wurde er dem Generalstab des Armeekorps in Saloniki zugeteilt.
Danach erhielt er Gelegenheit, seine militärischen Organisations- und Führungsfähigkeiten zu zeigen: 1909 wurde er zum Ausbildungsleiter jener Divisionen berufen, durch deren Einsatz Abdülhamid II. zur Abtretung der Sultanswürde an seinen Bruder Mehmed V. gezwungen wurde, nachdem Abdülhamid gegen das neugewählte Parlament vorgegangen war. 1910 nahm Mustafa Kemal als Beobachter an den französischen Herbstmanövern bei Grandvilliers in der Picardie teil und kam so erstmals nach Westeuropa.
Italiens imperialistisches Ausgreifen nach Nordafrika 1911 führte zur Entsendung Enver Paschas, der in Tripolis die osmanischen Truppen gegen die Italiener in den Kampf führen sollte. Mustafa Kemal meldete sich freiwillig für diesen Einsatz und wurde gleichfalls beauftragt. Beider Rivalität nahm hier bereits deutliche Züge an. Im Oktober 1912 gab das Osmanische Reich die nordafrikanischen Provinzen verloren, da die Lage auf dem Balkan eine militärische Kräftekonzentration erforderte. Bulgaren, Griechen und Serben belagerten im Ersten Balkankrieg Adrianopel (heute Edirne) und schickten sich an, auch die Reste der osmanischen Herrschaft auf dem europäischen Kontinent zu beseitigen. Als im Streit um die Kriegsbeute dann aber 1913 im Zweiten Balkankrieg Bulgaren und Griechen aneinandergerieten, nutzten die jungtürkischen Militärs unter Envers Führung die Gelegenheit zur Rückeroberung Edirnes. Damit hatte Enver sich erneut für eine steile politische Karriere empfohlen: Er wurde umgehend Kriegsminister. Mustafa Kemal wurde zum Oberstleutnant befördert und vom Generalstab mit der vorerst wenig anspruchsvollen Aufgabe betraut, die Führung jener Streitkräfte zu übernehmen, die die Dardanellen und die Halbinsel Gallipoli zu verteidigen hatten.
Im Herbst 1913 wurde er als Militärattaché an die osmanische Botschaft in Sofia versetzt. Dies war eine neuerliche politische Kaltstellung, die er mit seinem politischen Weggefährten Ali Fethi teilte, der als Generalsekretär des jungtürkischen Komitees für Einheit und Fortschritt abgelöst und als Botschafter ebenfalls nach Sofia befördert wurde. Mustafa Kemal nutzte allerdings den Zeitraum vor Ausbruch des Ersten Weltkriegs, um sich in Sofia mit diplomatischen Gepflogenheiten und Umgangsformen vertraut zu machen, was ihm später als Staatspräsident sehr zustattenkommen sollte.
Erst nach wiederholten vergeblichen Anfragen zu Beginn des Weltkriegs wurde ihm im Januar 1915 das Kommando über die auf der Halbinsel Gallipoli stationierte 19. Division der 5. Armee übertragen. Auf diesem Posten vollbrachte er im Abwehrkampf gegen die Alliierten, welche die Herrschaft über die Dardanellen erringen wollten, eine legendäre militärische Glanztat, die schließlich den Rücktritt des britischen Ersten Lords der Admiralität Winston Churchill zur Folge hatte. Von seinem obersten militärischen Vorgesetzten Enver Pascha wurde Mustafa Kemal aber weiterhin missachtet, so dass er bereits ein Abschiedsgesuch vorbereitete. Durch Vermittlung des deutschen Oberbefehlshabers der 5. Armee, General Liman von Sanders, der sich mahnend an Enver wandte, verblieb Mustafa Kemal letztlich im Dienst.
Im Januar 1916 versetzte man Mustafa Kemal nach Edirne. Ende Februar 1916 wurde er mit seinen Einheiten zur Verstärkung der 3. Armee an die anatolische Ostfront verlegt. Für seine Verdienste bei der Verteidigung Gallipolis erhielt er nachträglich die Beförderung zum General, verbunden mit dem Ehrentitel Pascha. Die Russische Revolution 1917 führte zur Beruhigung der militärischen Lage im Osten, was Enver zu neuen offensiven Vorstößen gegen die Engländer in Mesopotamien und Ägypten inspirierte, während Mustafa Kemal die Konzentration auf die Verteidigung des anatolischen Kernlandes für nötig hielt und sich Envers Plänen offen widersetzte. Daraufhin wurde er – vorgeblich wegen Krankheit – vom Dienst beurlaubt.
Als Sieger von Gallipoli wurde er zur Jahreswende 1917/18 für einen Besuch des Kronprinzen Vahideddin bei Kaiser Wilhelm II. im deutschen militärischen Hauptquartier in Spa als Militärattaché und persönlicher Adjutant bestimmt. Den Optimismus des Ersten Generalquartiermeisters Erich Ludendorff und Generalfeldmarschalls Paul von Hindenburg zur geplanten Frühjahresoffensive für das Jahr 1918 teilte Mustafa nicht. Ludendorff und Hindenburg konnten auf seine Frage, welches konkrete Ziel die Offensive eigentlich habe, keine ausreichende Antwort geben.[7]
Mustafa Kemal gelang es trotz mehrerer Vorstöße nicht, Kronprinz Vahideddin für seine Vorstellungen und Machtambitionen in der Führung des Osmanischen Reiches zu gewinnen. Als Vahideddin im Juni 1918 tatsächlich die Thronfolge antrat, erhielt Mustafa Kemal bald ein wichtiges Armeekommando an der Palästinafront. Vor der Rückkehr in die Türkei am 27. Juli 1918 verweilte Mustafa Kemal zur Therapie einer Nierenbeckenentzündung noch für einige Wochen als Kurgast im böhmischen Karlsbad, wo er seinen alten Förderer Cemal Pascha traf.
Nach dem Debakel in Palästina gaben Enver und seine Regierungsvertrauten Anfang Oktober 1918 ihre Positionen auf und flohen außer Landes. Auch ihre Nachfolger verweigerten jedoch Mustafa Kemal Pascha das von ihm angestrebte Kriegsministerium. Vahideddin ernannte Mustafa Kemal am 30. Oktober 1918 noch zum Oberbefehlshaber der Heeresgruppe Yıldırım, um die Verteidigung Syriens gegen die Briten zu übernehmen, ein aus Sicht der Hohen Pforte bereits aussichtsloses Unterfangen, das dann auch nur auf einen geordneten Rückzug hinauslief.
Angesichts der nach dem Waffenstillstand von Mudros am 30. Oktober beginnenden alliierten Besatzungspolitik empfahl er demobilisierten Truppen, sich zu Guerillaverbänden im Inneren Anatoliens zu formieren und sich für einen künftigen Befreiungskampf bereitzuhalten. Unterdessen lief Mustafa Kemal nach einer neuerlichen Parlamentsauflösung durch Sultan Mehmet VI. Vahideddin selbst Gefahr, als potentieller Oppositioneller unschädlich gemacht zu werden. Seine Lage klärte sich auf unverhoffte Weise, als er – im Mai 1919 zum Generalinspekteur ernannt – zur Bekämpfung griechischer Milizen im Hinterland von Samsun und zur Demobilisierung der IX. Armee nach Ostanatolien entsandt wurde, wo mit Kâzım Karabekir und Ali Fuad zwei Heerführer mit ihren Truppen bereitstanden, die sich seiner Führung unterordneten.
Befreiungskrieg und Republiksgründung (1919–1924)
Am 15. Mai 1919, unmittelbar vor Mustafa Kemals Einschiffung nach Samsun, hatte die von der britischen Regierung unterstützte griechische Invasion in Smyrna (heute Izmir) begonnen. Diese ging dann in eine östliche Expansionsbewegung griechischer Truppen über, die von der Regierung in Konstantinopel nicht verhindert werden konnte. Generalinspekteur Mustafa Kemal machte sich daraufhin daran, den Widerstand gegen die Besatzungsmächte zu organisieren, und leistete den Telegrammen aus Konstantinopel, die seine Rückberufung anordneten, keine Folge. Auf seine Entlassung reagierte er mit dem Ablegen der Uniform und der Einberufung von Kongressen in Erzurum und Sivas sowie der Gründung der Nationalversammlung 1920 in Ankara (Ankara wurde in der Folge nach und nach zur neuen türkischen Hauptstadt ausgebaut). Diese machte ihn zu ihrem Vorsitzenden und ernannte eine gegen den Sultan und die Alliierten gerichtete Regierung. Aufgrund der Opposition wurde er zusammen mit weiteren Führungsmitgliedern von der osmanischen Regierung durch den Scheichülislam mit einer Todesfatwa belegt und vom Istanbuler Militärgericht in Abwesenheit zum Tode verurteilt.[8]
Den von der Regierung in Istanbul am 10. August 1920 unterschriebenen Friedensvertrag von Sèvres, der eine weitgehende Kontrolle der Alliierten (Briten, Franzosen, Griechen, Russen und Italiener) über einen osmanischen Reststaat festschrieb, lehnte die Große Nationalversammlung empört ab und erklärte die Unterzeichner zu Verrätern.
Im Januar und im März 1921 errangen die Truppen der Befreiungsarmee im Türkischen Befreiungskrieg unter Führung des Kommandeurs der Westfront Oberst İsmet bei İnönü zwei große Siege über die Griechen. Nunmehr wurde Mustafa Kemal von der Nationalversammlung zum Oberbefehlshaber ernannt. Angesichts nochmaliger griechischer Truppenverstärkungen ordnete Mustafa Kemal einen vorläufigen taktischen Rückzug hinter den Fluss Sakarya an und ließ sich in Vorbereitung des Entscheidungskampfes mit unbegrenzten Vollmachten ausstatten. Mit einem die Griechen überraschenden Konzept flexibler Flächenverteidigung – statt eines starren Stellungskriegs – gelang es ihm in der Schlacht am Sakarya im August 1921, die Griechen unter Generalmajor Nikolaos Trikoupis erneut zurückzuschlagen. Fünf von acht griechischen Divisionen wurden dabei aufgerieben. Mustafa Kemal wurde dafür im September 1921 von der Nationalversammlung zum Marschall (türk.: Mareşal) ernannt und mit dem Ehrentitel Gazi geehrt. Doch erst nach einem weiteren Jahr des Kräftesammelns gelang es Mustafa Kemal mit einem Überraschungsangriff bei Dumlupınar am 26. August 1922, die griechischen Truppen in die Flucht zu schlagen.
Der Vertrag von Sèvres war damit hinfällig und wurde nach Verhandlungen mit der, nun von den Alliierten anerkannten, Regierung in Ankara 1923 durch den Vertrag von Lausanne (türk.: Lozan, Name von Straßen und Plätzen) ersetzt, der – bis auf die Meerengen und das 1939 angeschlossene Gebiet von İskenderun – die Souveränität der Türkei in den heute bestehenden Grenzen herstellte. Beim folgenden Bevölkerungsaustausch zwischen Griechenland und der Türkei mussten eineinhalb Millionen Griechen Kleinasien verlassen, und eine halbe Million Türken aus Griechenland wurden in die Türkei umgesiedelt.
Mustafa Kemal Pascha am 29. Oktober 1923, dem Tag der Ausrufung der Republik Türkei
Mit seiner auf den eigenen Machterhalt gerichteten nachgiebigen Haltung gegenüber den Alliierten hatte Sultan Mehmed VI. sich selbst und seine Stellung diskreditiert. Die von Mustafa Kemal im November 1922 energisch betriebene Abschaffung des Sultanats stieß deshalb zunächst kaum auf Widerstand. Ein Kalif (Abdülmecit II.) war danach das nominelle Staatsoberhaupt des alten Osmanischen Reiches. Am 29. Oktober 1923 wurde schließlich durch eine große Verfassungsänderung die Republik Türkei gegründet, geleitet von einem Präsidenten als Regierungsspitze und alleinigem Leiter der Exekutive. Dieses Amt war auf Anspruch und Stellung von Mustafa Kemal zugeschnitten. Daneben gab es noch den in Istanbul residierenden Kalifen.
Nicht nur in ihren Anfängen, sondern bis heute ist die Republik Türkei mit Mustafa und seinem Namen engstens verknüpft. Seine politischen Leitlinien, die Prinzipien des Kemalismus, werden offiziell weiterhin hochgehalten. Es sind dies: Republikanismus im Sinne von Volkssouveränität, Nationalismus als Wendung gegen den Vielvölkerstaat des osmanischen Zuschnitts, Populismus als Ausdruck einer auf die Interessen des Volkes, nicht einer Klasse gerichteten Politik, Revolutionismus im Sinne einer stetigen Fortführung von Reformen, Laizismus, d. h. Trennung von Staat und Religion, und Etatismus mit partieller staatlicher Wirtschaftslenkung.
Zur Absicherung der neuen Staatsordnung und zur Durchsetzung des Leitbilds einer laizistischen Republik musste aber nicht nur mit dem Sultanat der Osmanen gebrochen werden, sondern auch mit dem Kalifat. Als Kalifen sahen sich die osmanischen Herrscher als „Vertreter des Propheten Gottes“ und als die religiösen Oberhäupter aller Muslime.[9] Das osmanische Kalifat hatte jedoch mit dem zunehmenden Niedergang des Reiches stark an Einfluss in der islamischen Welt eingebüßt. Um bei der Republik-Gründung nicht die Opposition der Strenggläubigen hervorzurufen, hatte Mustafa Kemal, als er den Sultan ins Exil gezwungen hatte, die Würde des Kalifen zunächst auf dessen Cousin Abdülmecit II. übertragen lassen. 1924 schien ihm dann der Zeitpunkt gekommen, auch diesen Sammelpunkt von Anhängern der alten Ordnung zu beseitigen. Am 3. März 1924 beschloss die Nationalversammlung die Abschaffung des Kalifenamts. Am Tag darauf mussten alle Angehörigen der Familie Osman die Türkei verlassen. In der Folge wurden die Derwischklöster und die religiösen Gerichtshöfe geschlossen, Religionsschulen für Geistliche und Richter aufgelöst, die allgemeine Schulpflicht wurde eingeführt und alle Schulen wurden einem Erziehungsministerium unterstellt.
Gesellschaftsreformer (1924–1938)
Der Bruch mit den Strukturen und Institutionen des Osmanischen Reiches blieb ein Wagnis, das Widerstand hervorrief. Einige der wichtigen Mitstreiter aus den Anfängen des Befreiungskrieges, darunter Kâzım Karabekir und Ali Fuad, trennten sich von der Volkspartei des Präsidenten und gründeten mit der Erlaubnis Mustafa Kemals im November 1924 die oppositionelle Fortschrittspartei. Diese machte sich u. a. den Respekt vor Gewissensfreiheit und religiösen Gefühlen zum Programm und gewann Unterstützung unter den Anhängern der Scharia. Zur ernsten Herausforderung der jungen Republik und ihres Präsidenten wurde diese Entwicklung, als es im Februar 1925 in Südostanatolien zu einem Aufstand von Kurden kam, deren geistiger Führer Scheich Said die Rückkehr zu Sultanat und Kalifat propagierte. Mit aller Härte und Brutalität wurde der Scheich-Said-Aufstand militärisch niedergeschlagen und dabei das Ziel verfolgt, die kurdische Opposition weitestmöglich auszulöschen. Im Juni erging ein Verbot der Fortschrittspartei; Notstandsgesetze, Pressezensur und Justizapparat wurden gegen Opponenten in Stellung gebracht. Ein 1926 in Izmir aufgedecktes Mordkomplott dreier Verschwörer gegen den Präsidenten wurde von Mustafa Kemal als Gelegenheit genutzt, mit den Häuptern der Opposition als vermeintlichen Drahtziehern des geplanten Anschlags im Rahmen eines Schauprozesses vor dem „Freiheitsgericht“ abzurechnen. Die Republik nahm Züge einer Diktatur an.
Seine gebieterische und rastlos vorwärts drängende Natur war dem Leitbild eines modernen republikanischen Staatswesens nach westlichem Orientierungsmuster verpflichtet. Schon in einer Tagebuchaufzeichnung vom 6. Juni 1918 hatte er das Grundmotiv aller späteren Reformschritte formuliert:
„Sollte ich eines Tages großen Einfluß oder Macht besitzen, halte ich es für das Beste, unsere Gesellschaft schlagartig – sofort und in kürzester Zeit – zu verändern. Denn im Gegensatz zu anderen glaube ich nicht, daß sich diese Veränderung erreichen läßt, indem die Ungebildeten nur schrittweise auf ein höheres Niveau geführt werden. Mein Innerstes sträubt sich gegen eine solche Auffassung. Aus welchem Grund sollte ich mich auf den niedrigeren Stand der allgemeinen Bevölkerung zurückbegeben, nachdem ich viele Jahre lang ausgebildet worden bin, Zivilisations- und Sozialgeschichte studiert und in allen Phasen meines Lebens Befriedigung durch Freiheit erfahren habe? Ich werde dafür sorgen, daß sie auch dahin kommen. Nicht ich darf mich ihnen, sondern sie müssen sich mir annähern.“[10]
Dieses Programm verwirklichte er Zug um Zug, nachdem er gesiegt und in der Funktion des Staatspräsidenten die erstrebte Schlüsselposition innehatte. Es war eine Vielzahl tiefer Veränderungen in Tradition und Gewohnheiten, die er seinen Landsleuten binnen weniger Jahre umzusetzen vorgab.
Auf die Abschaffung des Kalifats ließ er ein äußeres Zeichen prowestlicher Säkularisierung folgen, indem er den Hut als männliche Kopfbedeckung als Teil der „nationalen Tracht“ propagierte (Hutrevolution) anstelle des für das ganze Osmanische Reich bis dahin typischen Mischung aus Fes, Turban und Kalpak. Wer fernerhin in der Öffentlichkeit mit diesen orientalischen Kopfbedeckungen angetroffen wurde, riskierte eine Geld- oder Gefängnisstrafe. In den gleichen Zeitraum fällt das Verbot der religiösen Bruderschaften und Orden. In Ostanatolien erhob sich gegen diese Entwicklungen teilweise erbitterter Widerstand, der mit Verhängung des Ausnahmezustands, scharfen Polizeimaßnahmen und Verhaftungen beantwortet wurde. Von sogenannten Unabhängigkeitsgerichten wurden in diesem Zusammenhang 138 Todesurteile ausgesprochen.[11] 1934 erfolgte eine zweite Kleiderreform, welche den Geistlichen das Tragen ihres Gewands nur in ihren Arbeitsbereichen (Moschee, Beerdigung) gestattete.
Eine Umwälzung gesellschaftlicher Strukturen bedeuteten die von Mustafa Kemal eingeleiteten Schritte zur Frauenemanzipation, die in einer Neuordnung des ehelichen Scheidungsrechts, in der rechtlichen Gleichstellung von Mann und Frau, in der Förderung einer höheren Schulbildung und im Universitätszugang auch für Mädchen und Frauen zum Ausdruck kam.
Wie bei seinem Reformwerk nahezu durchgängig, ist Mustafa Kemal auch hier mit eigenem Beispiel vorangegangen. Als der langjährige Junggeselle schließlich heiratete, war es Latife Uşşaki, eine selbstbewusste, von westlichen Einflüssen geprägte Frau, deren emanzipiertes Auftreten ihm imponierte. Die Trauung am 29. Januar 1923 fand ohne religiöse Zeremonie statt und wurde vom Bürgermeister von Izmir vollzogen, wobei Mustafa Kemal die Gelegenheit nutzte, zu verkünden, dass alle Eheschließungen in der Türkei künftig ebenfalls von Vertretern des Staates durchzuführen seien. In der Ehe wie in der Öffentlichkeit konnte Lâtife eigene Standpunkte vertreten und so zu einer Modernisierung des Frauenbilds in der Türkei beitragen. Dabei zeigte sich allerdings auch, dass Mustafa Kemal mit seinen Staatsgeschäften und nächtlichen Diskussionsrunden zu sehr befasst war, um der jungen Frau ein ihren Wünschen entsprechendes Eheleben zu bieten. Als ihre Kritik nach zweieinhalbjähriger Ehe das für ihn tolerierbare Maß überstieg, betrieb er die Trennung und spätere Scheidung. In der Folge gelang es ihm mittels gezielter Förderung von ihm adoptierter Mädchen und junger Frauen im eigenen Einflussbereich, das Ziel der Frauenemanzipation erfolgreich zur Geltung zu bringen. Von grundlegender gesamtgesellschaftlicher Bedeutung war die Einführung des aktiven und passiven Frauenwahlrechts. Seit 1930 konnten Frauen an Kommunalwahlen teilnehmen, seit 1934 auch an den Parlamentswahlen.
Es ist charakteristisch für seine Arbeits- und Vorgehensweise, dass Mustafa Kemal die Reformvorstellungen, die er in groben Zügen bereits früh entwickelt hatte, einem Kreis ausgewählter Berater und Sachkundiger bei spätabendlichen Tischgesellschaften vorstellte, für die er jeweils eine spezielle Liste der Einzuladenden ausgab. Offene Kritik ertrug er schlecht und duldete sie kaum; aber ohne den Rat und die Ideen von Sachkennern gehört zu haben, machte er sich auch nicht an die politische Umsetzung seiner Projekte.
Ende 1925 wurde die islamische Jahreszählung nach der Hedschra durch die christliche Zeitrechnung abgelöst (zu Einzelheiten der Reform des Kalenders und der Jahreszählung siehe: Rumi-Kalender). Zehn Jahre später trat dann der Sonntag als arbeitsfreier Tag an die Stelle des den Muslimen heiligen Freitags. Außerdem wurde das metrische System eingeführt. Die am Koran orientierte Rechtsprechung wurde durch das Schweizer Zivilrecht, welches mit nur unbedeutenden Anpassungen übernommen wurde, abgelöst. Die Rechtsübernahme schloss auch das moderne Erbrecht und Familienrecht des Zivilgesetzbuches ein. Daneben wurden das deutsche Handelsrecht und das italienische Strafrecht übernommen.
Als Amtssprache wurde die osmanische Hochsprache der bisherigen Eliten, die stark von der höfischen Sprache Persisch und von der heiligen Sprache Arabisch beeinflusst war, in einem von Sprachwissenschaftlern begleiteten Prozess durch die türkische Volkssprache abgelöst. Bis 1928 wurde die osmanische Sprache nach islamischer Tradition in der arabischen Schrift notiert. Mustafa Kemal ließ diese durch das lateinische Alphabet ersetzen, das der vokalreichen türkischen Sprache besser entsprach. Außerdem ließ es sich mit deutlich weniger Zeitaufwand erlernen[12] und verstärkte die durch Mustafa Kemal angestrebte Westorientierung. Auch auf diesem Feld legte er persönlich Hand an, indem er, mit Tafel und Kreide umherreisend, Unterricht erteilte. Den Koran ließ er ins Türkische übertragen und las im Dolmabahçe-Palast als Erster aus der Übersetzung vor. Das Ziel jedoch, dass in den Moscheen statt auf Arabisch nur noch auf Türkisch gebetet werden sollte, erwies sich als unerreichbar und wurde nach seinem Tod nicht weiter verfolgt.
Mustafa Kemal hatte ein distanziertes Verhältnis zum Islam. Während der Dardanellen-Schlacht schrieb er in einer französischsprachigen Korrespondenz mit Madame Corinne, es sei merkwürdig, dass Mohammed, der den Männern viele Huris verspreche, sich überhaupt nicht für die Frauen einsetze. Folglich, während die Männer sich nach dem Tod des Besitzes der Paradiesfrauen erfreuten, fänden sich die Frauen in einem unerträglichen Zustand.[13] Während der Befreiungskriege machte er zur Mobilisierung auch von religiöser Rhetorik Gebrauch. Als junger Staatspräsident ermutigte er 1923 in einer Predigt in der Zaganos-Pascha-Moschee die Bevölkerung, mit der „letzten und vollkommensten Religion“, dem Islam, keinerlei Konflikte mit den wissenschaftlichen Errungenschaften des modernen Zeitalters zu sehen, und rief dazu auf, die islamische Predigt in der Moschee für jedermann verständlich auf Türkisch und mit wissenschaftlichen Erkenntnissen im Einklang abzuhalten. Bestehende theologische Einsprüche (z. B. bezüglich der Stellung der Frau und des Kunstverständnisses) sollten durch Theologen neu interpretiert werden. Später als konsolidierter Staatsmann verzichtete er auf religiöse Bezüge oder äußerte sich kritischer.
Im Herbst 1929 äußerte sich Mustafa Kemal im Interview mit Emil Ludwig zum Thema Religion wie folgt:
„Sie wundern sich, dass die Moscheen sich so schnell leeren, obwohl sie niemand schließt? Der Türke war von Hause aus kein Muslim, die Hirten kennen nur die Sonne, Wolken und Sterne; das verstehen die Bauern auf der ganzen Erde gleich, denn die Ernte hängt vom Wetter ab. Der Türke verehrt nichts als die Natur. […] Ich lasse jetzt auch den Koran zum ersten Mal auf Türkisch erscheinen, ferner ein Leben Muhammads übersetzen. Das Volk soll wissen, dass überall ziemlich das Gleiche steht und dass es den Pfaffen nur darauf ankommt zu essen.“[14]
„Vater der Türken“
Am Ende des durchgreifenden Reformprozesses stand eine Änderung des Namensrechts, die zu einer effektiveren Verwaltung des Personenstandwesens führen sollte und wiederum an westliche Muster anknüpfte: Jeder Bürger der Türkei wurde zur Annahme eines Familiennamens verpflichtet. Mustafa Kemal erhielt von der Nationalversammlung mit dem Gesetz Nr. 2587 vom 24. November 1934 den Namenszusatz bzw. Nachnamen Atatürk (Vater der Türken), welcher unter gesetzlichen Schutz gestellt wurde. Für einige Vertraute und Weggefährten suchte er selbst die künftigen ehrenden Nachnamen aus. So auch für Ismet Pascha, der wegen seiner Verdienste im Befreiungskrieg gegen die Griechen nach dem Ort seiner beiden großen Schlachtenerfolge den Nachnamen İnönü erhielt. İsmet İnönü hat als Ministerpräsident über viele Jahre Mustafa Kemal Atatürk von der alltäglichen Regierungsroutine entlastet und wurde nach dessen Tod sein Nachfolger als Staatspräsident. Mustafa Kemals Namenswahl und die Ehrenbezeugungen, die er auf sich vereinte (1926 wurde in Istanbul ein erstes Denkmal errichtet, dem ungezählte weitere im ganzen Lande folgten, s. u.), entsprachen den zeittypischen Formen des Personenkults in autoritären Regimen. Dieser hat in der Folge eine bis heute fortwirkende integrierende Wirkung für das türkische Staatswesen entfaltet. Atatürk gelang es, als Freiheitskämpfer, Staatspräsident und „oberster Lehrer der Nation“ mit seiner Person das Vakuum zu füllen, das mit der Abschaffung von Sultanat und Kalifat sowie mit der Abkehr von herkömmlichem Brauchtum zum Zwecke der Modernisierung einherging. So hat er es zweifellos auch als seine Aufgabe angesehen, seinem nach der Kriegsniederlage in gänzlich neuem staatlichen Rahmen zu organisierenden Volk ein Selbstbewusstsein und eine Identität zu vermitteln, ohne die es womöglich keinen stabilen neuen Staatsverband hätte bilden können. Er ist dabei sehr weit gegangen. Nicht nur, indem er, in glorifizierender Absicht, die Wurzeln des Türkentums in Mittelasien bis auf Attila und Dschingis Khan zurückführte, sondern vor allem, indem er die Lehrmeinung verbreiten ließ, die Türken seien das älteste Volk der Welt, von dem alle anderen Völker direkt oder indirekt abstammten.[15]
Demokratie, Einhaltung der Menschenrechte und das Primat des Rechts waren nicht immer vollständig gewährleistet.[16] Ethnische Minderheiten wie Kurden und Armenier[17] wurden in ihrem sprachlichen und kulturellen Eigenleben unterdrückt und im Widerstandsfall mit militärischen Mitteln bekämpft.[18] Während des Ersten Weltkrieges vor dem Völkermord geflohenen Armeniern wurde allerdings das Recht auf Rückkehr eingeräumt, was während der Präsidentschaft Atatürks auch genutzt wurde. Die Rechte der in der Türkei verbliebenen religiösen Minderheiten (der orthodoxen Christen und der Juden) auf kirchliche Selbstverwaltung wurden unter Atatürk ausdrücklich garantiert.[19] Hingegen wurden Rassisten, aber auch Kommunisten in der Türkei politisch verfolgt.[20] 1930 wurde als ein erneuter Vorstoß Atatürks zur Etablierung einer gemäßigten Oppositionspartei die Gründung der Freien Republikanischen Partei genehmigt, welche nach Streitigkeiten wieder aufgelöst wurde.
Außenpolitisches Wirken
Atatürks Nationalismus war nach innen gerichtet, bezog sich auf die Türkei und ihre Bevölkerung und beinhaltete nach außen keine aggressive Komponente. Er lehnte eine pantürkisch motivierte imperialistische Expansion im Gegensatz zu seinem früheren Rivalen Enver Pascha ab:
„Heute sind alle Nationen der Erde fast Verwandte geworden oder bemühen sich, es noch zu werden. Infolgedessen muss der Mensch nicht nur an die Existenz und das Glück derjenigen Nation denken, der er angehört, sondern auch an das Vorhandensein und Wohlbefinden aller Nationen der Welt … Wir wissen nicht, ob uns nicht ein Ereignis, das wir weit entfernt glauben, eines Tages erreicht. Aus diesem Grund muss man die gesamte Menschheit als einen Körper und eine Nation als sein Glied betrachten.“[21]
1932 trat die Türkei dem Völkerbund bei. 1936 wurde ihr durch das Abkommen von Montreux die im Vertrag von Lausanne noch vorenthaltene Souveränität über die Meerengen Bosporus und Dardanellen sowie die diesbezügliche Kontrolle der Schifffahrt zugestanden. Zu Griechenland konnte schon von 1930 an ein gutnachbarliches Verhältnis hergestellt werden, und beim Balkanpakt 1934 in Athen war es vor allem Atatürks multilateralen Ausgleichsbemühungen zuzuschreiben, dass ein die Türkei, Griechenland, Jugoslawien und Rumänien zusammenführendes Vertragswerk geschlossen werden konnte. Im selben Jahr schlug der griechische Premierminister Venizelos – wenn auch erfolglos – Mustafa Kemal Atatürk für den Friedensnobelpreis vor.
Zu den faschistischen Diktatoren Mussolini und Hitler hielt Atatürk unmissverständlich Abstand und hieß eine Vielzahl zu Beginn der NS-Herrschaft ins türkische Exil flüchtender Wissenschaftler, Künstler und Architekten in der Türkei willkommen, die eine Mitwirkung der Exilanten bei der Modernisierung des Landes und beim Aufbau des türkischen Hochschulwesens gut gebrauchen konnte. Für manche von ihnen wurden die Universitäten von Ankara und Istanbul[22] zu neuen Wirkungsstätten. Unter denen, die in der Türkei eine Zuflucht fanden, waren der spätere Regierende Bürgermeister von Berlin Ernst Reuter sowie die Architekten Clemens Holzmeister, der den Regierungsbezirk in Ankara entwarf, und Bruno Taut, der 1938 den Katafalk zur Trauerfeier für den verstorbenen Atatürk entwerfen sollte.
Ambivalent war das Verhältnis Atatürks zur benachbarten Großmacht Sowjetunion. Beide Staaten unterstützten sich gegenseitig in dem Bemühen, die internationale Isolierung durch die Siegermächte zu überwinden. Auch die von sowjetischer Seite dem jungen türkischen Staat in begrenztem Umfang gewährten Aufbauhilfen hat Mustafa Kemal gern entgegengenommen. Von der kommunistischen Ideologie und dem sowjetischen Gesellschaftsmodell jedoch distanzierte er sich deutlich.
Bereits beim Festakt zum zehnjährigen Jubiläum der Republik Türkei im Oktober 1933 sah Mustafa Kemal einen möglichen neuen Krieg in Europa voraus und legte sein Land für diesen Fall auf einen Kurs der Neutralität fest.[23] Dem amerikanischen General Douglas MacArthur, der zur Manöverbeobachtung Anfang der 1930er Jahre die Türkei aufsuchte, gab er folgende Prophezeiung, die allerdings erst 1951 veröffentlicht wurde, mit auf den Weg:
„Meiner Meinung nach wird das Schicksal Europas wie gestern auch morgen von der Haltung Deutschlands abhängig sein. Diese außergewöhnlich dynamische und disziplinierte Nation von 70 Millionen wird, sobald sie sich einer politischen Strömung hingibt, die ihre nationalen Begierden aufpeitscht, früher oder später den Vertrag von Versailles zu beseitigen suchen. Deutschland wird in kürzester Zeit eine Armee aufstellen können, die imstande sein wird, ganz Europa, mit Ausnahme von England und Russland, zu besetzen … der Krieg wird in den Jahren 1940/45 ausbrechen … Frankreich hat keine Möglichkeit mehr, eine starke Armee aufzustellen. England kann sich bei der Verteidigung seiner Insel nicht mehr auf Frankreich verlassen. Amerika wird in diesem Krieg genau wie im Ersten Weltkrieg nicht neutral bleiben können. Und Deutschland wird wegen des amerikanischen Kriegseintritts diesen Krieg verlieren…“[24]
Tod und Nachfolge
Mustafa Kemal Atatürk starb am 10. November 1938 in Istanbul an den Folgen einer Leberzirrhose. Entsprechend der Verfassung des türkischen Staates wurde nach seinem Tod der Präsident der Großen Nationalversammlung Mustafa Abdülhalik Renda übergangsweise Staatspräsident, bis am darauffolgenden Tag İsmet İnönü vom Parlament zum neuen Staatspräsidenten gewählt wurde.
Er hinterließ ein Land, das einerseits von seinem autoritären Führungsstil und von seiner mitunter demonstrativen Härte bei der Ausschaltung politischer Gegner geprägt war, das sich andererseits aber westlicher Lebensart und aufklärerischem politischen Denken weit geöffnet hatte.
Würdigung, Kritik und Nachwirken
Nicht nur in der Türkei, wo noch heute jede herabsetzende Äußerung über den Staatsgründer unter Strafe steht, wurde und wird Mustafa Kemal Atatürk für seine Lebensleistung Respekt gezollt und ein ehrendes Andenken bewahrt.
Die Spanne seiner Bewunderer reicht u. a. vom britischen Premierminister Winston Churchill, dem Gegner im Ersten Weltkrieg, über den „NS-Führer“ und Diktator Adolf Hitler, der auch ein Bündnis mit der Türkei anstrebte,[25] bis zu den amerikanischen Präsidenten Franklin D. Roosevelt und John F. Kennedy, der Kemal Atatürk 1963 anlässlich dessen 25. Todestags in einer Ansprache würdigte.[26] 1981 wurde von den Vereinten Nationen und der UNESCO weltweit zum 100. Geburtstag das Atatürk-Jahr ausgerufen.
Zu einem Vorbild, das zur Nachahmung anspornte, wurde Atatürk vor allem in Staaten der so genannten Dritten Welt verehrt, die in ihm den Vorkämpfer der Unabhängigkeit von den Kolonialmächten sahen, wie z. B. Mustafa Kemals iranischer Zeitgenosse Reza Schah Pahlavi, Indiens nachmaliger Ministerpräsident Jawaharlal Nehru oder der ägyptische Staatspräsident Anwar as-Sadat.[27][28] So schrieben der pakistanische Muhammad Iqbal und bengalische Nationaldichter Kazi Nazrul Islam Gedichte zu seinen Ehren.
Als führender Kopf der Nationalbewegung 1919–1923 wurde er von den Alliierten und dem landesweit bekannten Istanbuler Journalisten Ali Kemal als „Räuberhäuptling“ bezeichnet, Lord Balfour nannte ihn in diesem Zusammenhang den „schrecklichsten aller schrecklichen Türken“ (most terrible of all the terrible Turks).[29] Nach dem Unabhängigkeitskrieg trennten sich im entbrannten Machtkampf um die Zukunft des Landes die Wege ehemaliger Mitstreiter, die wie der General Kâzım Karabekir und die Intellektuelle Halide Edib Adıvar zu aus der Macht gedrängten Oppositionellen seines radikalen Reformprogrammes und autoritären Führungsanspruchs wurden. Teile der Geistlichkeit, besonders die der entmachteten Tekkes, unter anderem Said Nursî, verglichen ihn mit dem Deccal.[30] Es gab zahlreiche Attentatsversuche.
Das Heer, aus dessen Reihen Mustafa Kemal aufgestiegen war und das er seit den Befreiungskriegen auf sich verpflichtet hatte, blieb, insbesondere gegenüber islamistischen Tendenzen, nicht nur in den Wechselfällen der politischen Entwicklung nach dem Tode Atatürks, sondern während des gesamten 20. Jahrhunderts die autoritäre Garantiemacht des Kemalismus. Diese noch immer bestehende Sonderstellung der Armee in der Republik Türkei gehört zu dem von Atatürk hinterlassenen politischen Erbe, auch wenn unterdessen längst ein pluralistisches Parteiensystem existiert und Regierungswechsel nach Wahlen häufig stattgefunden haben.
Im Dolmabahçe-Palast in Istanbul, wo Mustafa Kemal am 10. November 1938 um 9:05 Uhr starb, wurden alle Uhren angehalten und auf seine Todeszeit eingestellt. Dies wurde jahrzehntelang beibehalten, die Uhr in seinem Sterbezimmer zeigt diese Zeit noch heute. Sein Leichnam wurde nach Ankara gebracht, zunächst im dortigen Ethnographischen Museum aufgebahrt und 1953 in dem eigens dafür geschaffenen Mausoleum Anıtkabir zur letzten Ruhe gebettet. Noch heute erweisen ihm junge Brautpaare dort ihre Reverenz. Zum Todestag Mustafa Kemals wird in der Türkei um 9:05 Uhr eine Trauerminute eingelegt, zu der landesweit Sirenen erklingen. Sein Bild findet sich auf sämtlichen Münzen und Geldscheinen der türkischen Währung. In vielen türkischen Städten stehen mehrere Atatürk-Statuen auf öffentlichen Plätzen und Parks. Daneben befinden sich in fast allen öffentlichen Gebäuden Büsten von Atatürk, und viele Straßen und Einrichtungen, wie beispielsweise der Atatürk-Staudamm, der Atatürk-Flughafen und das Atatürk-Olympiastadion tragen seinen Namen.
Wichtige Gedenkstätten und Denkmäler:
Das Geburtshaus Atatürks in Thessaloniki ist heute ein Museum. In der Türkei wurden zwei originalgetreue Nachbauten des Hauses als Denkmäler errichtet: in Istanbul (Ortsteil Avcılar/Ambarlı) sowie in Ankara im Atatürk Orman Çiftliği. Andere Wohnorte Atatürks wie sein Apartment in Istanbul, Yalova-Haus, die Villa Kostaki oder die Florya-Seevilla sind ebenfalls Museen. Im Dolmabahçe-Palast in Istanbul sind Atatürks Arbeits- und Sterbezimmer Teil des Museums.
Das erste Denkmal Atatürks vom österreichischen Bildhauer Heinrich Krippel in Sarayburnu in Istanbul wurde am 6. November 1926 eingeweiht. Ein weiteres Porträt Krippels wurde am 29. November 1926 in Konya enthüllt. Es folgte das Siegesdenkmal (1927) auf dem Ulus-Platz in Ankara in berittener Pose neben dem damaligen Parlament.
Der Taksim-Platz wurde als neues Zentrum der modernen Stadt Istanbul um das Republik-Denkmal des italienischen Bildhauers Pietro Canonica aus dem Jahre 1928 konzipiert. Canonica erschuf ebenfalls ein Jahr zuvor die Statue Atatürks in Uniform auf dem Sieges-Platz in Ankara.
Im Güvenpark in Ankara steht das Denkmal des Vertrauens. Es wurde 1935 nach den Entwürfen der österreichischen Bildhauer Clemens Holzmeister, Anton Hanak und Josef Thorak errichtet und trägt als Inschrift ein Zitat von Atatürk: „Türke, rühme dich, arbeite und vertraue.“ (Türk, öğün, çalış, güven.). Es ist dem Geheimdienst und der Militärpolizei gewidmet.
Im Ausland gibt es zahlreiche Gedenkstätten, so das Denkmal auf der ANZAC Parade in der australischen Hauptstadt Canberra (1985) und die Atatürk-Gedenkstätte in Wellington, Neuseeland, nach ihm benannte Straßen in Indien (Neu-Delhi), Bangladesch (Dhaka) und Pakistan (Islamabad, Larkana), Dominikanische Republik (Santo Domingo).
1922 wurden einige Städte nach Atatürk benannt:
Kemaliye (ehemals Eğin) in Erzincan,
Mustafapaşa (ehemals Sinasos) in Nevşehir,
Kemalpaşa (ehemals Nif) in İzmir und
Mustafakemalpaşa (ehemals Kirmasti) in Bursa.
Sonstiges
Mustafa Kemal wird in einigen Lexika als Freimaurer geführt (Loge: Macedonia Risorta et Veritas No. 80, Thessaloniki).[31][32] Nach Ansicht des Historikers und Atatürk-Biographen Andrew Mango ist seine Mitgliedschaft zwar nicht völlig erwiesen, aber zumindest doch sehr wahrscheinlich.[33]
Filme
Im 1932 gedrehten Film Bir Millet Uyanıyor (Eine Nation erwacht) von Muhsin Ertuğrul, einem der bedeutenden Filme des türkischen Kinos über den Türkischen Befreiungskrieg, spielte er eine Nebenrolle. Im Film wirkte auch General Kâzım Özalp mit.[34]
Im 2012 produzierten Spielfilm Çanakkale 1915 wird Mustafa Kemal von Ilker Kizmaz interpretiert.
Schriften
Nutuk („Rede“ – programmatische Marathonrede Atatürks auf dem zweiten Parteitag der CHP). Auf Deutsch erschienen in zwei Bänden:
Mustafa Gasi Kemal Pascha: Der Weg zur Freiheit, 1919–1920. Aus dem Französischen übersetzt von Paul Roth. Mit einer Einführung und Anmerkungen von Kurt Koehler, K. F. Koehler Verlag, Leipzig 1928.
Mustafa Gasi Kemal Pascha: Die nationale Revolution, 1920–1927. Aus dem Französischen übersetzt von Paul Roth. Mit Anmerkungen von Kurt Koehler, K. F. Koehler Verlag, Leipzig 1928.
Takımın Muharebe Tâlimi (Übersetzung aus dem Deutschen – 1908)
Cumalı Ordugâhı – Süvari: Bölük, Alay, Liva Tâlim ve Manevraları (1909)
Ta’biye ve Tatbîkat Seyahati (1911)
Bölüğün Muharebe Tâlimi (Übersetzung aus dem Deutschen – 1912)
Ta’biye Mes’elesinin Halli ve Emirlerin Sûret-i Tahrîrine Dâir Nasâyih (1916)
Zâbit ve Kumandan ile Hasb-ı Hâl (1918)
Vatandaş için Medeni Bilgiler (zusammen mit seiner Adoptivtochter Afet İnan – 1930)
Geometri (Mathematikbuch – 1937)
Türk Gençliğine Hitabe (1927)
Onuncu Yıl Nutku (1933)
Bursa Nutku (1933)
Balıkesir Hutbesi (1923)
Literatur
Dursun Atilgan: Mustafa Kemal Atatürk. Leben, Leitvorstellungen, Leistung. Önel Verlag, Köln 1998, ISBN 3-929490-66-8.
Kurt Bittel (Hrsg.): Mustafa Kemal Atatürk 1881–1981. Vorträge und Aufsätze zu seinem 100. Geburtstag. Groos, Heidelberg 1982, ISBN 3-87276-272-9.
Mahmut Esat Bozkurt: Atatürk ihtilâli. Istanbul 1995, ISBN 975-343-095-7.
Johannes Glasneck: Die Rolle der Persönlichkeit Kemal Atatürks im nationalen Befreiungskampf der Völker des Nahen Ostens. Akademie-Verlag, Berlin 1983. (Neuauflage: Kemal Atatürk und die moderne Türkei. Ahriman-Verlag, Freiburg 2010, ISBN 978-3-89484-608-4).
Dietrich Gronau: Mustafa Kemal Atatürk oder die Geburt der Republik. Fischer, Frankfurt am Main 1994, ISBN 3-596-11062-9.
Halil Gülbeyaz: Mustafa Kemal Atatürk. Vom Staatsgründer zum Mythos. Parthas-Verlag, Berlin, 2004, ISBN 3-932529-49-9.
M. Şükrü Hanioğlu: Atatürk. An intellectual biography. Princeton University Press, Princeton 2011, ISBN 978-0-691-15109-0.
Friedrich Karl Kienitz: Atatürk, Kemal, in: Biographisches Lexikon zur Geschichte Südosteuropas. Bd. 1. München 1974, S. 108–110
Patrick Kinross: Atatürk. The Rebirth of a Nation. Weidenfeld Nicolson Illustrated 1993, ISBN 0-297-81376-5.
Klaus Kreiser: Atatürk. Eine Biographie. C.H. Beck Verlag, München 2014, ISBN 978-3-406-66594-3.[35]
Andrew Mango: Atatürk. John Murray, London 1999, ISBN 0-7195-6592-8 (englisch).
Bernd Rill: Kemal Atatürk. Rowohlt, Reinbek 1985, ISBN 3-499-50346-8.
Dirk Tröndle: Mustafa Kemal Atatürk. Mythos und Mensch. Muster-Schmidt Verlag Gleichen, Zürich 2012, ISBN 978-3-7881-0169-5.[36]
Vamık D. Volkan, Norman Itzkowitz: Immortal Ataturk. A Psychobiography. London 2001, Phoenix Press, ISBN 0-226-86388-3.
S. Eriş Ülger: Atatürk und die Türkei in der deutschen Presse (1910–1944). Hückelhoven 1992, ISBN 3-923143-80-X.
Stefan Ihrig: Atatürk in the Nazi Imagination, Harvard University Press, 2014. ISBN 978-0-674-36837-8.
Weblinks
Commons: Mustafa Kemal Atatürk – Album mit Bildern, Videos und Audiodateien
Wikiquote: Kemal Atatürk – Zitate
Literatur von und über Mustafa Kemal Atatürk im Katalog der Deutschen Nationalbibliothek
Zeitungsartikel über Mustafa Kemal Atatürk in der Pressemappe 20. Jahrhundert der Deutschen Zentralbibliothek für Wirtschaftswissenschaften (ZBW).
Levke Harders: Kemal Atatürk. Tabellarischer Lebenslauf im LeMO (DHM und HdG)
Türkisches Kulturministerium über Mustafa Kemal Atatürk aufgerufen am 30. Oktober 2008.
Türkische Botschaft Wien mit Informationen zum Geburtshaus und zur Ausstellung dort aufgerufen am 30. Oktober 2008
Atatürk Archiv auf ataturktoday.com (englisch und türkisch) aufgerufen am 30. Oktober 2008
Mustafa Kemal Atatürk – Eine Biografie (Video) aufgerufen am 30. Oktober 2008
Michael Winter: Ich bin die Türkei. Seit 75 Jahren schwankt die demokratische Republik am Bosporus zwischen Militärdiktatur und Re-Islamisierung. In: Die Zeit. Nr. 43, 17. Oktober 1997.[37]
Einzelnachweise
Mango: Atatürk (1999), S. 27.
Mango: Atatürk (1999), S. 27 bzw. 28.
Andrew Mango: Atatürk. 1. Auflage. Overlook Press, Woodstock, N.Y. 2000, ISBN 1-58567-011-1, S 27/29. Mango weist darin nach, dass die tradierte Geschichte vom harten Leben des Zollbeamten und der Wechsel in den Beruf des Holzhändlers von den Daten her nicht stimmig ist.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. Rowohlt, Reinbek 1985, S. 19.
Dietrich Gronau: Mustafa Kemal Atatürk oder die Geburt der Republik. Fischer, Frankfurt am Main 1994, S. 54.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. 9. Auflage. Rowohlt, 2008, ISBN 978-3-499-50346-7, S. 25 f.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. 9. Auflage. Rowohlt, 2008, ISBN 978-3-499-50346-7, S. 45.
Nurullah Ardic: Islam and the Politics of Secularism: The Caliphate and Middle Eastern Modernization in the Early 20th Century. Routledge, 2013, S. 249 f.
Bernard Lewis: The Political Language of Islam. Chicago 1988, S. 44–50.
Dietrich Gronau: Mustafa Kemal Atatürk oder die Geburt der Republik. Fischer, Frankfurt am Main 1994, S. 125 f.
Halil Gülbeyaz: Mustafa Kemal Atatürk. Vom Staatsgründer zum Mythos. Parthas-Verlag, Berlin, 2004, S. 187.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. Rowohlt, Reinbek 1985, S. 100.
Klaus Kreiser: Atatürk. Eine Biographie. München 2008, S. 90.
Klaus Kreiser: Atatürk. Eine Biographie. München 2008, S. 235 f.
Halil Gülbeyaz: Mustafa Kemal Atatürk. Vom Staatsgründer zum Mythos. Parthas-Verlag, Berlin, 2004, S. 199.
Michael Neumann-Adrian/Christoph K. Neumann: Die Türkei, ein Land und 9000 Jahre Geschichte. München, 1990, S. 312.
Boris Barth: Genozid. Völkermord im 20. Jahrhundert. Geschichte, Theorien, Kontroversen, Verlag C. H. Beck, München 2006, S. 71.
Anahide Ter Minassian: La république d’Arménie. 1918–1920 La mémoire du siècle., éditions complexe, Bruxelles 1989, S. 220.
Michael Neumann-Adrian/Christoph K. Neumann: Die Türkei, ein Land und 9000 Jahre Geschichte. München, 1990, S. 301.
Michael Neumann-Adrian/Christoph K. Neumann: Die Türkei, ein Land und 9000 Jahre Geschichte. München, 1990, S. 309.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. Rowohlt, Reinbek 1985, S. 118.
A. Vicdani Doyum: Alfred Kantorowicz unter besonderer Berücksichtigung seines Wirkens in İstanbul (Ein Beitrag zur Geschichte der modernen Zahnheilkunde). Medizinische Dissertation, Würzburg 1985, S. 41–93
Halil Gülbeyaz: Mustafa Kemal Atatürk. Vom Staatsgründer zum Mythos. Parthas-Verlag, Berlin, 2004, S. 211.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. Rowohlt, Reinbek 1985, S. 124.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. Rowohlt, Reinbek 1985, S. 147.
Remarks on the 25th Anniversary of the Death of Kemal Atatürk, 4. November 1963. Audiofile auf: jfklibrary.org.
Bernd Rill: Kemal Atatürk. Rowohlt, Reinbek 1985, S. 146.
Halil Gülbeyaz: Mustafa Kemal Atatürk. Vom Staatsgründer zum Mythos. Parthas-Verlag, Berlin, 2004, S. 228.
THE TWO KEMALS; The Polished Aristocrat of European Circles in Contrast With the Ruthless Commander of Fanatical Turks, New York Times 1. Oktober 1922.
Umut Azak: Islam and Secularism in Turkey: Kemalism, Religion and the Nation State. I.B.Tauris, 2010, S. 134.
Robert A. Minder: Freimaurer Politiker Lexikon. Edition zum rauhen Stein, ISBN 3-7065-1909-7, S. 229–231.
Atatürk, Kemal. In: Eugen Lennhoff, Oskar Posner: Internationales Freimaurerlexikon. 2006, ISBN 3-7766-2161-3, S. 92.
Andrew Mango: Atatürk. John Murray, 1999, ISBN 0-7195-5612-0, S. 93.
Oliver Leaman Companion Encyclopedia of Middle Eastern and North African Film, 2001, S. 558 f., Abschnitt Muhsin Ertuğrul [1].
Vgl. Rezension der 1. Auflage, in: Die Zeit, Nr. 43/2008.
Vgl. Lutz Berger: Rezension zu: Tröndle, Dirk: Mustafa Kemal Atatürk. Mythos und Mensch. Sudheim 2011. In: H-Soz-u-Kult. 8. Juni 2012.
mit dem geänd. Untertitel: Aufklärer, Henker und Übervater: M. K. Atatürk katapultierte ein Volk von Bauern und Analphabeten vom Mittelalter in die westliche Moderne. In: Die Zeit. Welt- und Kulturgeschichte. Band 13, ISBN 3-411-17603-2, S. 585–601 (mit Abb.)
|
|
|
Mustafa Kemal Atatürk 'Biyografi' |
|
Yazar: RasitTunca - 07-11-2018, 03:24 AM - Forum: Mustafa Kemal ATATÜRK
- Yorum (6)
|
 |
Mustafa Kemal Atatürk 'Biyografi'
Mustafa Kemal Atatürk ( 1881 - 1938 )
"Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek de ildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir."
"ıki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... ıkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben de il, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için u raşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!"
1881
Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın o lu olarak Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde do du.
1893
Mustafa Selanik'teki Askeri Hazırlık Okuluna başlar ve burada ö retmeni tarafından kendisine ikinci ismi "Kemal" verilir.
1895
Mustafa Kemal Manastırdaki Askeri Liseye (Askeri Rüştiye) başlar.
1899
Mustafa Kemal ıstanbul'da Harbiye'nin hazırlık sınıfına başlar.
1902
Mustafa Kemal Harbiye'den mezun olur ve buradan sonra Harp Akademisine (Erkan-ı Harbiye) devam eder.
11 Ocak 1905
Mustafa Kemal Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olur ve şam'da bulunan Beşinci Orduda görev almak üzere şam'a gönderilir.
Ekim 1906
Mustafa Kemal ve arkadaşları şam'da "Vatan ve Hürriyet" adıyla gizli bir dernek kurarlar.
1907
Askeri rütbesi kola ası olur ve yine aynı yıl içinde görevi Makedonya'daki 3. Orduya tayin edilir ve Selanik'e gönderilir, Cemiyetinin Merkezi Selanik'te ıttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşir
23 Temmuz 1908
Yukarıdaki gizli ve siyasi faaliyetlerinin sonucu 2. Meşrutiyetin, padişah Abdulhamit'e kabul ve ilan ettirilmesi
13 Nisan 1909
ıstibdat taraftarları yeni rejime karşı ayaklanır, Rumeli'den bunları bastırmak için yola çıkan Hareket Ordusunun Kurmay Yüzbaşkanlı ına deruhte etmesi ve bu ayaklanmada önemli bastırıcı rol oynar
1911
Trablusgarb savaşına iştirak eder ve oradaki kuvvetlerimizin Kurmaylı ını üzerine alır. Bu arada rütbesi binbaşılı a yükseltilir.
13 Eylül 1911
Mustafa Kemal ıstanbul'daki Genel Kurmaya tayin edilir.
9 Ocak 1912
Mustafa Kemal Libya'daki Tobruk taarruzunu başarılı bir şekilde yönetir.
24 Ekim 1912
Balkan Savaşının başlaması üzerine ıstanbul'a döner ve Bolayır'da toplanmış olan kuvvetlerimizin hareket şubesi müdürlü üne tayin edilir
25 Kasım 1912
Mustafa Kemal Hareket Başkanı olarak Akdeniz Bo azları özel Kuvvetlerine atanır.
27 Ekim 1913
Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Ataşe olarak atanır.
2 şubat 1915
Tekirda 'da kurulması kararlaştırılan yeni bir tümenin komutanlı ına tayin edilir. Onun teşkil etti i ve 19. Tümen adını alan bu tümen Çanakkale savaşlarında parlak başarılar göstermiştir
25 Nisan 1915
ıttifak Devletleri Arıburnuna çıkarma yaparlar ve Mustafa Kemal Tümeni ile ilerlemelerini durdurur.
1 Haziran 1915
Çanakkale savaşlarında gösterdi i büyük başarılardan dolayı rütbesi albaylı a yükseltilir
9 A ustos 1915
Mustafa Kemal Anafartalar Grup Kumandanlı ına getirilir.
1 Nisan 1916
Çanakkale savaşları zaferlerimizle bitti inden Diyarbakır'daki kolordunun komutanlı ına tayin edilmiştir. Oraya giderken Tu generalli e terfi eder.
6-7 A ustos 1916
Mustafa Kemal Bitlis ve Muş'u düşmandan geri alır. Bu başarısı üzerine 2. Ordu komutanlı ına atandı.
31 Ekim 1918
Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olur.
30 Nisan 1919
Mustafa Kemal Erzurum'da bulunan Dokuzuncu Orduya geniş yetkilerle Müfettiş olarak atanır.
16 Mayıs 1919
Mustafa Kemal ıstanbul'u terkeder. ıstanbul'dan 3. Ordu Müfettişli i göreviyle Bandırma vapuruyla gider.
19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Samsun'a ayak basar.
21 Mayıs 1919
Erzurum'daki 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa ile temas eder
23 Mayıs 1919
Ankara'daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile temas eder
28 Mayıs 1919
Türk Milletini işgallere protesto için mitingler yapmaya davet eder
3 Haziran 1919
Do u vilayetlerinde bir Ermeni Hükümetinin kurulması ve ıngiliz himayesi fikirlerine karşı oldu unu beyan eder
21 Haziran 1919
Yurdun ba ımsızlı ını kurmak için Türk Milletini kendisiyle birlikte çalışmaya davet eden tarihi beyannameyi yayınlar
8 Temmuz 1919
Mustafa Kemal gerek Üçüncü Ordu Müfettişli i görevinden gerekse ordudan istifa eder.
23 Temmuz 1919
Mustafa Kemal Erzurum Kongresi Başkanlı ına getirilir. Erzurum Kongresinde millet iradesine dayanan bir millet meclisiyle kuvvetini, gene millet iradesiyle oluşan bir hükümetin kurulması lüzumunu ilk hedef olarak ilan eder.
4 Eylül 1919
Mustafa Kemal Sivas Kongresi Başkanlı ına getirilir. Sivas Kongresinde yurdun muhtelif bölgelerinde kurulmuş olan müdafaa cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirip bütün millet kuvvetlerini bir elde idare etmek imkanını sa lar.
11 Eylül 1919
Çalışmalarını bitiren Sivas Kongresi delegeleri tarafından seçilen Temsil Heyeti Başkanlı ına getirilir
15 Eylül 1919
Temsil Heyeti, Türk Milletinin yetkili makamı olarak ilan edilir
7 Aralık 1920
Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya yerleşir ve bu şehri milli harekatın merkezi yapar
27 Aralık 1919
Mustafa Kemal ıcra Heyeti ile Ankara'ya gelir.
23 Nisan 1920
Mustafa Kemal Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açar ve bu meclise başkan seçilir.
11 Mayıs 1920
Mustafa Kemal ıstanbul hükümeti tarafından ölüme mahkum edilir.
5 A ustos 1921
Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi tarafından Başkumandan olarak atanır.
23 A ustos 1921
Türk birliklerinin Mustafa Kemal tarafından yönetildi i Sakarya savaşı başlar.
19 Eylül 1921
Sakarya Zaferinden altı gün sonra Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ile Gazi ünvanını verir.
26 A ustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu Kocatepe'den yönetmeye başlar.
30 A ustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Paşa Dumlupınar savaşını kazanır.
1 Eylül 1922
Türk Ordularına "ılk hedefiniz Akdeniz'dir, ıleri!" emrini verir
10 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal ızmir'e girer.
1 Kasım 1922
Büyük Millet Meclisi, Gazi Mustafa Kemal'in Hilafetin kaldırılması Yönündeki önerisini kabul eder.
14 Ocak 1923
Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım ızmir'de vefat eder.
29 Ekim 1923
Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi.
24 A ustos 1924
Gazi Mustafa Kemal ıstanbul Sarayburnu'nda ilk kez şapka giyer.
9 A ustos 1928
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda yeni Türk Alfabesi ile ilgili konuşma yapar.
3 Mart 1924
Cumhuriyet rejiminin Türkiye'de kökleşip yerleşmesi için şart olan hilafetin kaldırılmasını sa lamıştır. Aynı yıl içerisinde medreseleri kapattırarak milli e itim alanındaki birli i sa lama yolunu açmıştır. Gene bu suretle laik ve modern esaslara göre e itim ve ö retim yapan müesseselerin kurulmasına zemin hazırlamıştır.
1 Mayıs 1924
Orta Ça ın dini hukuk geleneklerine göre çalışan şer'iye mahkemelerini kaldırdı
26 A ustos 1924
Milli sermayeyi ço altmak özel teşebbüsleri teşvik ederek kurmak ve Türk bankacılı ını geliştirmek amacıyla ış Bankasını kurdu.
5 Mayıs 1925
Memlekette modern çiftçili i geliştirmek maksadıyla yapılacak teşebbüslere bir örnek olmak üzere kendi parasıyla bir Orman Çiftli ini kurdurdu
1925
Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanun kabul edilerek batıl inanç ve taassup yatakları ortadan kaldırıldı
25 Aralık 1925
Medeni kıyafeti getirdi
26 Aralık 1925
Miladi takvim ve modern saat ölçüsünü de iştiren kanun kabul edildi
17 şubat 1926
Türk Medeni Kanununun kabul edilmesiyle Türk milleti ümmet devrinden ça daş medeniyete geçirildi
1 Kasım 1928
Çıkarılan bir kanunla Türk Milletinin kolayca okuyup yazmasını temin edecek olan yeni Türk alfabesi kabul edildi.
12 Nisan 1931
Gazi Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumunu kurar.
12 Temmuz 1932
Gazi Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurar.
29 Ekim 1933
Cumhuriyet'in 10.yıl nutkunu yazar ve okur
16 Haziran 1934
Büyük Millet Meclisi bir yasa geçirerek Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verme kararı alır.
1934
Kasım ayında Türk kadınına siyasi hakları tanıyan yasa çıkarıldı. Avrupa'da baş gösteren siyasi buhran karşısında Balkan Antantının kurulmasında en önemli rolü oynadı.
1936
Montrö Antlaşması ile bo azların tahkiminin sa lanmasını temin etti. Sadabat Paktıyla memleketimiz için gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmasında nazım rol oynadı.
4 Temmuz 1938
Türkiye'nin ayrılmaz bir parçası olan Hatay'ın ba ımsız bir Türk devleti olmasını sa lamıştı ki bu vatan parçası ölümlerinden sonra Anavatan'a katılmak imkanını bu sayede buldu.
10 Kasım 1938
Atatürk perşembe sabahı saat 9.05'te hayata gözlerini yumdu. Türkiye yasa bo uldu...
19 Kasım 1938
Cenazesi ulusal egemenli in simgesi olarak kurdu u başkent Ankara�ya getirildi.
21 Kasım 1938
Türkiye�nin her yerinden Ankara�ya koşan halk ulu önderin cenazesini büyük bir törenle Etno rafya Müzesi�nde hazırlanan geçici kabrine u urladı.
10 Kasım 1953
Ölümünün on beşinci yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir'e aktarıldı.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN AıLESı
Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım, Hacı Sofu ailesinden Feyzullah A a'nın kızıdır. Zeki, sa duyulu, dine ve geleneklere ba lı bir kadındı. O lunun mahalle mektebine gelenekten olan ilâhilerle başlamasını istemişti. Ancak aşa ıda görece imiz gibi o lunun zamanın gerektirdi i biçimde yetişmesini engellememiş, hele kocası öldükten sonra onun iyi ö retim görmesine elinden geldi i kadar çalışmıştır.
Onun sa duyusu ve taşıdı ı yüksek onur duygularının bir örne i aşa ıdaki olayda görülür. O, daha Selanik'te bulundukları sırada o lunun, kendi evinde, II inci Abdülhamit yönetimine karşı çalışan bir takım arkadaşlariyle yaptı ı toplantıda nelerle u raşıldı ını ö renince, padişaha karşı çalışmanın sonuçlarından ürkmüş, ancak Mustafa Kemal'in işi kendisine anlatması üzerine sorunu kavrayıp "gizli şeyleriniz varsa ben saklayayım, muvaffak olmak zordur, mahvolmak daha tabiidir" dedikten sonra şöyle konuşmuştur: "... evlâdım bir gün bu işler olduktan sonra seni namus ve haysiyet sahibi olanlarla görmezsem işte o zaman meyus olurum. Ben senin kadar okumadım, senin kadar bilmem, seni gördü ün, anladı ın şeyleri yapmaktan menetmiye kalkışmam, yalnız dikkat et, esas muvaffak olmaktır, muvaffak olmaya çalış".
Selanik Yunanlıların eline düştükten sonra kızı Bayan Makbule (Ata'dan) ile ıstanbul'a gelen Zübeyde Hanım millî mücadele sırasında binbir merak ve heyecan, ancak büyük kıvanç duyguları içinde ıstanbul'da kalmış ve Ankara'ya gitmiştir. Kalbinden hasta bulundu u için Ankara'da kalması uygun görülmemiş ve zaferden sonra ızmir'e gönderilmiştir. Orada 1923 yılında vefat etmiştir.
Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi, Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin'den ayrılarak Serez'de yerleşmişler, oradan da Selânik'e gelmişlerdi. Ali Rıza Efendi, önce Selanik'te evkaf kâtipli i yapmıştır. Atatürk, onu az hatırladı ını söylemekle birlikte zekâ ve azmini anar, modern düşünceli bir kimse oldu unu söylerdi.
1876 da Sırbistan'la savaş başladıktan sonra Selanik'te gönüllülerden bir "Asakiri Milliye" taburu kurulmuş ve Ali Efendi orada mülâzımı evvel (Üste men) olmuştur.
II. Abdülhamid'in vehmi üzerine bu ve buna benzer birlikler da ıtıldıktan az sonra Ali Efendi'nin evkaftan çekilip rüsumat memuru oldu u anlaşılıyor. Daha sonra özel hayata atılıp kereste tüccarlı ı yapmıştır.
Atatürk'ün Selanik'te do du u evden ailenin orta halli, hatta bundan az üstün durumda oldu u anlaşılmaktadır.
XIX. uncu yüzyılda hele taşralarda kayıtlar pek eksik oldu undan onun do um günü bilinmemektedir. O, Rumi 1286 yılında do muş olarak kayıtlı oldu una göre 1880 veya 1881 de do muş demektir. Adı Mustafa idi.
19 Mayıs 1932 de Bay Reşit Saffet Atabinen'in kendisine "Do um gününüzü kutlarım" yollu bir telgraf çekmesi, Atatürk'ün hoşuna gitmişti. Bundan az sonra Temmuz 1932 de Türk Tarih Kurumu'nun ilk kongresi sırasında Aydın Halkevi'nin tarih, dil, edebiyat komitesinin bir "Gazi Günü" kabul etmek istedi ini söyleyip ona do um gününü soran ö retmene Atatürk: "Bana onu sormayınız, ben do du um günü bilmiyorum" der ve "Gazi Günü" olarak da : "Samsun'a çıktı ım günü" yapınız sözünü eklemiştir.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK YILLARI
Mustafa okula başlama ça ına gelince, geleneklere ba lı annesiyle modern düşünceli babası arasında bir çatışma olur. Zübeyde Hanım, küçük Mustafa'nın, ilâhiyle Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine, Ali Rıza Efendi ise modern ö retimde bulunan şemsi Efendi'nin özel okuluna gitmesini ister. Sonunda Ali Rıza Efendi, bir çıkar yol bulur: Küçük Mustafa, ilk ö renimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının iste i ile Selânik'te ça daş e itim yapan şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. şemsi Efendi, yeni ö rencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir etti inden, küçük Mustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu.
Küçük Mustafa, bu okulda okurken babasını kaybetmiştir. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldü ü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selânik'te vefat etmiştir.
1888 yılında Ali Rıza Efendi'nin ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım'a düştü. Bunun üzerine, Zübeyde Hanım, üç çocu u ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftli inde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi'nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle küçük Mustafa'nın ö renimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik'e dönerek halasının yanında, bıraktı ı yerden ö renimine devam etti.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖÐRENıM HAYATI
Küçük Mustafa, şemsi Efendi ılkokulu'ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça ö retmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve Askerî rüştiyeye giden bir komşu çocu unun giyimini ve genel olarak subayların kılı ını pek be enen küçük Mustafa, askerî rüştiiyeye girmek ister; askerlikten ürken annesi ise bunu istemez, ancak Mustafa bir akrabasının delaletiyle okulun kabul zamanında askerî rüştiyeye gidip imtihan verir ve okula alınır (1893). Böylelikle annesine karşı bir olup-bitti yapmış ve kendisine en uygun gelecek yola girmiş bulunur. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve ö retmenlerinin sevgisini kazandı; ö retmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gere ini hissetmişlerdi.
Bu okulda matematik ö retmenli i yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç ö rencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki di er Mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzere ö rencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık genç ö renci Mustafa Kemal olmuştu.
Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî ıdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık yaptı. ılerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak olan Ali Feşi (Okyar) de bu okulda ö renci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî ö reniminin yanısıra yabancı dil ö renimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik'e döndü ü zaman Fransızca dersleri alıyordu.
Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî ıdadisi'ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde ıstanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye ö reniminden sonra 10 şubat 1902'de bu okulu Te men rütbesiyle bitirdi ve ö renimine Harp Akademisi'nde devam etti. 1903 yılında Üste men olmuştu. 11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişili i ile kendisini arkadaşlarına ve ö retmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matemati e, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve e ilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay ıstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, şam'a atandı.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ASKERÎ HAYATI
şam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldı ı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun e itim ve ö retimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendi i bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar şam'a döndü. şam'dan ayrılması hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini korudu undan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha şam'da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kola ası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlı' ında bir göreve getirildi.
Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik'e geldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da temel düşüncesiydi. Selânik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişli i de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi. Bu esnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "ıttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlü e koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya ça ırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı.
23 Temmuz 1908 tarihinde ıkinci Meşrutiyet ilân edildi i zaman Mustafa Kemal, Kola ası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "ıttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak ıstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü de işikliklerin gerçekleştirilmesi gere ine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri "ıttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna ra men fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.
II. Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki ıstanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlı ı'na getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde ıstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse ıstanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun ıstânbul'a girdi i gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra ıstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlü üne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî e itim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.
O, II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "ıttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "ıttihat ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak do rudan do ruya askeri vazifesine verdi. "ıttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlı ı ve aralarının açılması böyle başladı.
Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini başarı ile yürütürken 1910 yılı Eylül ayında askeri manevraları izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik'e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut şevket Paşa'nın yanında görev aldı.
Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlı a sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden oldu u gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişli inin hoşuna gitmedi. O'nu Selânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde ıstanbul'da Genelkurmay Başkanlı ında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine ıstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlı ı'nda çalıştı.
5 Ekim 1911'de ıtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de ıstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.
12 Mart 1912 de Derne Komutanlı ına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılı a terfi etti.
1912 yılı Ekim ayında Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek ıstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Bo azı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlı ı Harekât şubesi Müdürlü ü'ne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu'ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlı ı'na getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü.
Mustafa Kemal, Balkan Harbi'nden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterli ine atandı. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrad ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterli ine atandı ı günlerde yakın arkadaşı Ali Feşi (Okyar) de Sofya Elçili ine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterli i esnasında
1 Mart 1914 tarihinde yarbaylı a terfi etti. 1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı.
Bu sıralarda 1 A ustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez ıttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal, bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu iste i yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirda 'da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlı ına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya'dan ayrılarak ıstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 şubat 1915'te Tekirda 'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada, 19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.
Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyordu. ıngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Bo azı'nı geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak a ır zayiat verdi. Donanması ile Bo azı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadası'nı çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlı ı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlı ına da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı.
Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulundu u kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gere ince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti.
Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladı ını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen ıngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta etti i 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.
Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdi i emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"
|
|
|
Nutuk (Söylev) Mustafa Kemal Atatürk |
|
Yazar: RasitTunca - 07-11-2018, 03:17 AM - Forum: Mustafa Kemal ATATÜRK
- Yorum Yok
|
 |
NUTUK - (SÖYLEV)
SAMSUN'A ÇIKTIĞIM GÜN GENEL DURUM VE GÖRÜNÜŞ
1919 yılı mayısının l9 uncu günü Samsuna çıktım. Genel durum ve görünüş:
Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta1 yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir "Ateşkes Anlaşması"2 imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça yollar araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki Hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.
Ordunun elinden silâhları ve cepanesi alınmış ve alınmakta...
ıtilâf devletleri, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, ıtilâf donanmaları ve askerleri ıstanbulda. Adana iline Fransızlar; Urfa, Maraş, Antebe ıngilizler girmişler. Antalya ile Konyada ıtalyan birlikleri, Merzifonla Samsunda ıngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve memurları ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 mayıs l9l9 da ıtilâf devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu ızmire çıkarılıyor.
Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çalışıyorlar.
Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgeler, ıstanbul Rum Patrikliğinde kurulan Mavri Mira Kurulu'nun (belge: 1) illerde çeteler kurmak ve yönetmekle, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraştığını doğruladı. Yunan Kızılhaçı, Resmî Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Kurulu'nun çalışmalarını kolaylaştırmaya yardım ediyor. Mavri Mira Kurulu'nca yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşını aşmış gençler de katılarak, her yerde geliştiriliyor.
Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Kurulu ile düşünce birliği ederek çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tam Rum hazırlığı gibi ilerliyor.
Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz kıyılarında kurulan ve ıstanbuldaki merkeze bağlı Pontus Cemiyeti kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor (belge: 2) .
DÜşÜNÜLEN KURTULUş YOLLARI
Durumun korkunçluğu ve ağırlığı karşısında, her yerde, her bölgede birtakım kişilerce kurtuluş yolları düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünceyle girişilen çalışmalar, birtakım örgütler doğurdu. Örneğin: Edirne ve çevresinde Trakya-Paşaeli adlı bir dernek vardı. Doğuda (belge: 3), Erzurumda ve Elazığda (belge: 4), genel merkezi ıstanbulda olmak üzere Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti3 kurulmuştu. Trabzon'da Muhafazai Hukuk4 adlı bir dernek bulunduğu gibi ıstanbulda da, Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti5 vardı. Bu dernek merkezinin gönderdiği delegeler, Of ve Rize çevresinde şubeler açmışlardı (belge: 5, 6).
Yunanlıların ızmire gireceğinin açık belirtilerini Mayısın on üçünden beri gören, ızmirde birtakım genç yurtseverler, ayın 14/15 inci gecesi, bu acıklı durumu aralarında görüşmüşler; bir olupbittiye geldiği kuşku götürmeyen bu girişin, katma (ilhak) ile sonuçlanmasını önlemek düşüncesinde birleşmişler ve Reddi ılhak6 ilkesini ortaya atmışlardır. Bu ilkenin yayılması için aynı gece ızmirde Yahudi Maşatlığına toplanabilen halkça bir gösteri toplantısı7 yapılmışsa da ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle bu toplantıdan umulduğu ölçüde sonuç alınamamıştır.
ULUSAL KURULUşLAR, SıYASAL AMAÇLARI
Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasal erekleri üzerine kısaca bilgi vermek uygun olur düşüncesindeyim.
Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin ileri gelenlerinden kimisiyle daha ıstanbulda iken görüşmüştüm. Osmanlı Devletinin çökeceğini kesinliğe yakın bir olabilirlik içinde görüyorlardı. Osmanlı Yurdunun parçalanacağı korkusu karşısında Trakyayı, olabilirse Batı Trakya ile birlikte, ıslâm ve Türk topluluğu olarak bütünüyle kurtarmayı düşünüyorlardı. Bu amaca ulaşmak için o zaman akıllarına gelen tek çıkar yol, ıngilterenin, olmazsa Fransanın yardımını sağlamaktı. Bu düşünceyle kimi yabancı devlet adamlarıyla ilişki kurmak ve konuşmak yollarını da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.
Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin ikinci maddesi), doğu illerindeki bütün halkın dinsel ve siyasal haklarının özgürce gelişimini sağlayacak yasa ve töre içi yollara başvurmak; adı geçen illerdeki müslüman halkın tarihsel ve ulusal haklarını, gerektiğinde, uygar toplumlar önünde savunmak; doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin nedenleriyle etmenleri ve bunları yapanlar ve yaptıranlarla ilgili tarafsızca soruşturma açarak suçluların tez günde cezalandırılmalarını istemek; Türklerle azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesine ve eskisi gibi iyi bağların pekiştirilmesine çaba göstermek; doğu illerindeki, savaştan doğma yıkım ve yoksulluğu, hükümet katında girişimlerde bulunarak elden geldiğince giderme yollarını aramaktı.
ıstanbuldaki yönetim merkezlerinden verilmiş olan bu yönerge gereğince, Erzurum şubesi, doğu illerinde Türklerin haklarını korumakla birlikte, Ermenilerin göçü sırasında yapılan kötü işlerle halkın hiç ilgisi bulunmadığını ve Ermeni mallarının, buralara Ruslar girinceye dek korunduğunu; buna karşılık, müslümanlara çok kıyasıya davranıldığını ve dahası, buyruk dışı olarak göçten alıkonulan kimi Ermenilerin, koruyucularına yaptıkları kötülükleri, kanıtlanmış belgelerle uygarlık dünyasına sunmaya ve bildirmeye ve doğu illerine dikilen tutkulu bakışları söndürmek için çalışmaya karar veriyor (Erzurum şubesinin Bildirisi).
Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin ilk Erzurum şubesini kuran kişiler, doğu illerinde yapılan propagandaları ve bunların ereklerini, Türklük - Kürtlük - Ermenilik sorunlarını, bilim, teknik ve tarih bakımından inceleyip araştırdıktan sonra, gelecekteki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum şubesi'nin basılı raporu):
1 - Hiç göç etmemek;
2 - Hemen bilim, iktisat, din örgütleri kurmak;
3 -Saldırıya uğrayacak doğu illerinin herhangi bir bucağını birlikte savunmak.
Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin ıstanbuldaki yönetim merkezinin, bilim ve uygarlık yöntemleriyle amaca ulaşabileceği konusunda çokça iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten bu yolda çaba göstermekten geri durmuyor. Doğu illerinde Müslüman halkın haklarını savunmak için Löpeyi (Le Pays8) adında Fransızca bir gazete yayımlıyor. Hâdisat9 gazetesinin sahipliğini üzerine alıyor. Bir yandan da ıtilâf devletleri başbakanlarına ve ıstanbuldaki temsilcilerine birer andırı10 veriyor. Avrupaya bir kurul yollamaya girişiyor (belge: 7) .
Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin kurulmasına yol açan önemli kaygı ve nedenler, doğu illerinin Ermenistana verileceği sanısına dayanıyor. Bu sanının da, Doğu illeri nüfusunda Ermenileri çoğunlukta göstermeye ve tarihsel haklar bakımından öncelikli saydırmaya çalışanların, bilimsel ve tarihsel belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmaları; bir de Müslüman halkın Ermenileri toptan öldüren yırtıcılar olduğu iftirasını doğruymuş gibi kabul ettirmeleri ile gerçek olabileceği inancı üstün geliyor. Bundan dolayı dernek, aynı gerekçe ve araçlarla donanmış olarak tarihsel ve ulusal hakları savunmaya çalışıyor.
Karadeniz kıyılarındaki bölgelerde de, bir Rum Pontus hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp yaşama haklarını ve varlıklarını koruma amacıyla, Trabzonda da birtakım kişiler ayrıca bir dernek kurmuşlardı.
Merkezi ıstanbulda olan Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti'nin siyasal erek ve amacı, adından anlaşılmaktadır. Her halde merkezden ayrılmak amacını güdüyor.
YURT ıÇıNDE VE ıSTANBULDA ULUSAL VARLIğA DÜşMAN KURULUşLAR
Kurulmaya başlayan bu örgütlerden başka, yurt içinde daha birtakım kuruluşlar ve girişimler de ortaya çıkmıştı. Özellikle Diyarbakır (belge: 8, 9), Bitlis, Elazığ illerinde, ıstanbuldan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti11 vardı. Bu derneğin amacı, yabancı devletlerin kanadı altında, bir Kürt hükümeti kurmaktı.
Konya ve dolaylarında, ıstanbuldan yönetilen Tealii ıslâm Cemiyeti12 kurulmasına çalışılıyordu. Yurdun hemen her yanında ıtilâf ve Hürriyet, Sulh ve Selâmet Cemiyetleri13 de vardı.
ıNGıLıZ MUHıPLER CEMıYETı
ıstanbulda çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de, birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı.
ıstanbulda önemli sayılacak kuruluşlardan biri ıngiliz Muhipler Cemiyeti14 idi. Bu addan ıngilizleri sevenlerin kurdukları bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar, kendi varlıklarını ve çıkarlarını sevenler ve kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık çaresini Loyd Corç (Lloyd George) Hükümeti aracılığıyla ıngiliz desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu mutsuzların, ıngiltere Devletinin, bütünüyle, bir Osmanlı Devleti bırakmak ve korumak isteğinde olup olamayacağını bir kez düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gerekir.
Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı15 olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali beyler ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte ıngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Yapılan işlerden ve işlemlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Fru idi.
Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri dış görünüşü ve uygarca girişimlerle ıngiliz desteğini istemeğe ve sağlamağa yönelen niteliği idi. Ötekisi, gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırmalara yolaçmak, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi hayınca girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Mollanın, derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi gizli işlerinde de ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu dernek için söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gerektiğinde göstereceğim belgelerle daha iyi anlaşılacaktır.
AMERıKANIN GÜDÜMÜNÜ ıSTEYENLER
ıstanbuldaki kadın erkek birtakım ileri gelen kişiler de, gerçek kurtuluşu Amerikanın güdümünü16 istemek ve sağlamakta görüyorlardı. Bu kanıda olanlar, düşüncelerinde çok direndiler; tam uygun işin, kendi görüşlerinin desteklenmesi olduğunu tanıtlamaya çok çalıştılar. Bu konuda da, sırası gelince bazı açıklamalar yapacağım.
ORDUMUZUN DURUMU
Genel durumu belirtmek için ordu birliklerinin nerelerde ve ne durumda olduklarını açıklamak isterim. Anadoluda, başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes Anlaşması yapılır yapılmaz birliklerin savaşçı erleri koyverilmiş, silâh ve cepanesi elinden alınmış; bu birlikler, savaş gücünden yoksun birtakım kadrolar durumuna getirilmişti.
Merkezi Konyada bulunan ikinci Ordu Müfettişliğine bağlı birliklerin durumu şöyle idi:
Bir tümeni (41. Tümen) Konyada ve bir tümeni (23. Tümen) Afyonkarahisarında bulunan 12. Kolordu, karargâhıyla Konyada bulunuyordu. ızmirde düşman eline düşen 17. Kolordunun, Denizlide bulunan 57. Tümeni de bu kolorduya bağlanmıştı.
Bir tümeni (24. Tümen) Ankarada ve bir tümeni (11. Tümen) Niğdede bulunan 20. Kolordu, karargâhıyla Ankarada idi.
ızmitte bulunan 1. Tümen, ıstanbuldaki 25. Kolorduya bağlanmıştı. ıstanbul'da da 10. Kafkas Tümeni vardı.
Balıkesir ve Bursa bölgesinde bulunan 61. ve 56. Tümenler, karargâhı Bandırmada bulunan ıstanbula bağlı 14. Kolorduyu meydana getiriyorlardı. Bu kolordunun komutanı, Meclisin açılışına dek, rahmetli Yusuf ızzet Paşa idi.
Üçüncü Ordu Müfettişliği, ki müfettişi bendim, karargâhımla Samsuna çıkmış bulunuyorum. Doğrudan doğruya buyruğum altında iki kolordu bulunacaktı. Biri, merkezi Sıvasta bulunan 3. Kolordu. Komutanı, yanımda getirdiğim Albay Refet Bey. Bu kolorduya bağlı bir tümenin (5. Kafkas Tümeni) merkezi Amasyada, öteki tümeninin (15. Tümen) merkezi Samsunda idi. Öbürü, merkezi Erzurum'da bulunan 15. Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir Paşa idi. Tümenlerinden birinin (9. Tümen) merkezi Erzurumda, komutanı Rüştü Bey; ötekisinin (3. Tümen) merkezi Trabzon'da idi, komutanı Yarbay Halit Bey idi. Halit bey, ıstanbula çağrılmış olduğundan komutanlıktan çekilerek Bayburtta saklanmış; tümen, vekillikle yönetiliyor; kolordunun öbür iki tümeninden 12. Tümen, Hasankale doğusunda sınırda, 11. Tümen Bayazıtta bulunuyordu.
Diyarbakır bölgesinde bulunan iki tümenli 13. Kolordu bağımsızdı, ıstanbula bağlıydı. Bir tümeni (2. Tümen) Siirtte, öbür tümeni (5. Tümen) Mardinde idi.
MÜFETTışLıK GÖREVıMıN GENış YETKıLERı
Benim yetkim, bu iki kolorduyu doğrudan doğruya buyruğum ve komutam altında bulundurmaktan daha genişti. Müfettişlik bölgeme yakın birliklere de bildirim yapabilecektim. Bu arada bölgemde bulunan ve bölgeme yakın olan valiliklere de bildirimde bulunabilecektim.
Bu yetkiye göre Ankarada bulunan 20. Kolordu ve bunun bağlı olduğu müfettişlik ile ve Diyarbakırdaki kolordu ile ve hemen bütün Anadoluda sivil örgütlerin başında bulunan yöneticilerle yazışabilecek ve ilişkiler kurabilecektim.
Bu geniş yetkiyi, beni ıstanbuldan sürmek ve uzaklaştırmak amacıyla Anadoluya gönderenlerin bana nasıl verdiklerine şaşabilirsiniz. Hemen söylemeliyim ki, bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Her ne olursa olsun benim ıstanbuldan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, "Samsun ve bölgesindeki güvensizliği yerinde görüp önlemek için Samsuna değin gitmek" idi. Ben, bu işin başarılmasının, üstün yetkili bir görev verilmesine bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O günlerde Genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezinleyen kişilerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular ve yetkiyle ilgili yönergeyi17 de ben kendim yazdırdım. Dahası, Harbiye Nazırı18 olan şakir Paşa bu yönergeyi okuduktan sonra imzalamaktan çekinmiş, mührünü, anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde basmıştır.
GENEL DURUMA DAR BıR ÇERÇEVEDEN BAKIş
Bu açıklamadan sonra genel durumu, daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca, hep birlikte gözden geçirelim:
Düşman devletler Osmanlı Devletine ve ülkesine maddesel ve tinsel bakımdan saldırmışlar; yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kurtuluş çaresi saydıkları yollara başvuruyorlar... Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumunun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta...
Burada, pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halifenin hayınlığından haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavramaya yetenekli değil... Bu inançla bağdaşmaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hayın, istenmez olur.
Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, ıngiltere, Fransa, ıtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren itilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyordu.
Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. ılkin, ıtilâf devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; sonra da, Padişah ve Halifeye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.
DÜşÜNÜLEN KURTULUş YOLLARI
şimdi baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, nasıl bir karar düşünülebilirdi?
Açıkladığım bilgilere ve gözlem sonuçlarına göre üç türlü karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, ıngilterenin koruyuculuğunu19 istemek;
ıkincisi, Amerikanın güdümünü istemek.
Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devletinin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bütün olarak bir devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.
Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarıyla ilgilidir. Örneğin: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devletinden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgeler de, Osmanlı Devletinin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına olupbitti gözüyle bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu üç türlü kararın gerekçesi, yapmış olduğum açıklamalar arasında vardır.
BENıM KARARIM
Baylar, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün kanıtlar20 ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son olarak, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktaydı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi kavramı kalmamış birtakım anlamsız sözlerdi.
Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu ?
O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?
Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, kısıntısız, koşulsuz, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak.
ışte, daha ıstanbuldan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsunda Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.
YA BAğIMSIZLIK YA ÖLÜM
Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi:
Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.
Oysa, Türkün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yokolsun, daha iyidir.
Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!
ışte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık.
Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?
şu ayrımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefinin gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve elbette, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusla karşılaştırılınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka olur.
Sonra, Osmanlı soyunu ve devletini21 sürdürmeğe çalışmak, elbette Türk ulusuna karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da, padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlık güvenli sayılamazdı. Artık yurtla, ulusla hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi?
Halifeliğe gelince, bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı?
Görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için ulusun daha alışmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu. Kamunun diline düşmesinde büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen noktaların söz konusu edilmesinde kesin zorunluk vardı.
Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların halifesine baş kaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.
UYGULAMAYI EVRELERE AYIRMAK VE ADIM ADIM ıLERLEYEREK AMACA VARMAK
Türk ata yurduna ve Türkün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silâhlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gereklerini ve isterlerini ilk gününde açıklamak ve söylemek, elbette yerinde olamazdı. Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve olaylardan yararlanarak ulusun duygu ve düşünceleri üzerinde işlemek ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Netekim öyle olmuştur. Ancak dokuz yılda yaptıklarımız bir mantıkçı gözüyle düşünülürse, ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Burada, kafalarda yer tutabilecek bazı duraksama düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz.
Beliren ulusal savaşın tek amacı, yurdu dış saldırıdan kurtarmak olduğu halde bu savaşın, başarıya ulaştıkça, ulus iradesine dayanan yönetimin bütün ilkelerini ve şekillerini evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi olağan ve kaçınılmaz bir tarih akışı idi. Bu kaçınılmaz tarih akışını, gelenekten gelen alışkanlığı ile, hemen sezinleyen padişah soyu, ilk andan başlayarak ulusal savaşın amansız bir düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz tarih akışını, ilk anda ben de gördüm ve sezinledim. Ama, baştan sona, bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. ıleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddesel savaşa boş kuruntular niteliği verebilirdi; dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzüntü duyanlar arasında ise, geleneklerine, düşünme yeteneklerine, ruhsal durumlarına uymayan olabilir değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için pratik ve güvenilir yol, her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu bu idi. Ben de böyle yaptım. Ancak tuttuğum bu pratik ve güvenilir başarı yolu; yakın çalışma arkadaşım olarak tanınmış kişilerden kimileriyle aramızda, zaman zaman görüşlerde, davranışlarda, yapılan işlerde beliren temelli ve ikinci derecede anlaşmazlıkların, kırgınlıkların ve sırasında ayrılıkların da nedeni ve açıklaması olmuştur. Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal hayatın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmelerinde, kendi düşünme ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır. Bu noktaları, aydınlanmanız için, kamuoyunun aydınlanmasına yararlı olmak için, sırası geldikçe, birer birer göstermeye çalışacağım.
ULUSAL SIR
Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal sır gibi vicdanımda taşı(Zeker) yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundayım.
ORDU ıLE ıLışKı
şimdi baylar, ilk iş olmak üzere bütün orduyla ilişki kurmak gerekli idi.
Erzurumda On Beşinci Kolordu Komutanına 21 mayıs 1919 da yazdığım bir kapalı telde: "genel durumumuzun almakta olduğu korkunç şekilden pek üzgün olduğumu; ulusa ve yurda borçlu olduğumuz en son vicdan ödevini yakından, birleşik çalışmayla, en iyi yapabileceğimiz kanısıyla bu son görevi kabul ettiğimi; bir an önce Erzuruma gitmek isteğinde bulunduğumu ama Samsun ve yöresinin durumu, güvensizlik yüzünden kötü bir sonuca varma niteliğinde bulunduğundan, buralarda ister istemez birkaç gün kalmak gerekeceğini" bildirdikten sonra, "beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak bir şey varsa bildirilmesini" rica ettim (belge: 10).
Gerçekten, Samsun ve yöresinde Rum çetelerinin Müslüman halka saldırması ve ötedenberi araçsız bırakılmış olan bu bölge yöneticilerinin yabancı devletlerin işe karışmaları yüzünden hiçbir tedbir alamaması, durumu güçleştirmişti.
Tanıdığımız ve kendisinden büyük çaba umduğumuz bir kişinin Samsuna mutasarrıf olarak atanmasını sağlamaya girişmekle birlikte, Üçüncü Kolordu Komutanını geçici olarak Canik22 mutasarrıflığına atadım. Elden gelen bölgesel tedbirlerin alınmasına ve özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan çekinmeye yer olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede ulusal örgütler kurmaya girişildi.
23 mayıs 1919 da Ankara'da bulunan Yirminci Kolordu Komutanına: "Samsuna geldiğimi ve kendisiyle daha sıkı ilişki kurmak istediğimi ve ızmir bölgesinden daha kolaylıkla alabileceği bilgileri öğrenmek istediğimi" bildirdim.
Bu Kolordunun durumu ile daha ıstanbulda iken ilgilenmiştim. Güneyden Ankara bölgesine trenle taşınması söz konusu idi. Bu yer değiştirmenin engellendiğini anlamış olduğumdan, ıstanbuldan ayrılışım günlerinde Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşadan, kolordunun trenle taşınması gecikirse karadan yürüyerek Ankaraya gönderilmesini rica etmiştim. Bundan dolayı, söz konusu kapalı telyazımda23: "Yirminci Kolordunun bütün birliklerinin Ankaraya gelmeyi başarıp başaramayacaklarını" sordum. "Canik sancağı24 üzerine bilgi verdikten sonra bir iki güne değin Samsundan karargâhımla, bir süre için Havzaya gideceğimi ve herhalde Samsundan ayrılmadan önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi" yazdım.
Yirminci Kolordu Komutanından, üç gün sonra, 26 mayıs 1919 da aldığım karşılıkta: "ızmirden düzenli bilgi alamadıklarını, düşmanın Manisaya girişini de telgrafçıların haber verdiğini, kolordunun Ereğlide bulunan birliklerinin hepsi trenle taşınamadığından, karadan yürüyüşe başladıklarını, ancak, yerin uzaklığı dolayısıyla Ankaraya ne zaman ulaşacaklarının belli olmadığını" bildiriyordu.
Kolordu Komutanı yine bu telyazısında: "Afyonkarahisarında bulunan 23. Tümenin, er sayısının pek az olduğundan ve orada ellerine geçen erleri bu tümene göndermekte olduklarından söz açtıktan sonra, Kastamonu ve Kayseri bölgelerindeki güvenliği bozan birtakım olaylar üzerine haberler gelmeye başladığını" bildiriyor ve zaman zaman bilgi vereceğini yazıyordu (belge: 11).
27 mayıs 1919 gününde Havzadan, hem Yirminci Kolordu Komutanından hem de bu kolordunun bağlı olduğu Konyadaki ordu müfettişliğinden: "Afyonkarahisarındaki tümenin güçlendirilmesi için hangi kaynaklardan yararlanıldığını ve gücünün artırılıp artırılamayacağını ve bugünkü durumumuza göre, bu tümene nasıl bir görev verilmesinin düşünüldüğünü" sordum (belge: 12, 13).
Kolordu Komutanı, 28 mayıs 1919 da sorduğum işler üzerine bilgi veriyor ve: "Düşman buralara girmeye kalkışırsa 23. Tümen, bulunduğu yeri bırakmayacak ve saldırıya uğrarsa, halktan alacağı yardımla, kesimini savunacaktır" diyordu (belge: 14).
Ordu Müfettişi de, 30 mayıs 1919 da verdiği karşılıkta: "23. Tümen, Karahisarın güvenliğini korumakla birlikte, düşmanın her türlü ilerleyişine, her türlü araçla karşı koyacaktır" diyordu. Bu araçların hazırlanmakta olduğunu ve Konyada orduyu destekleyebilecek bir kuvvet hazırlamaya çalışıldığını; ancak, buna daha ad ve san konmadığını bildiriyordu.
Ben, müfettişliğe yazdığım telde: "Konyada bir vatan ordusu kurulmakta olduğu üzerine bazı haberler yayılmıştır; bunun içyüzü ve örgütü nedir?" demiştim. Böyle bir soru sormaktaki düşüncem, biraz da onları özendirmek ve uyarmak idi. Müfettişliğin verdiği son bilgi, bunun üzerinedir (belge: 15).
Kolordu Komutanı bu soruma: "Konyada vatan ordusunun kuruluşundan haberim yok" diye karşılık vermişti.
Yirminci Kolordu ve Konyadaki Ordu Müfettişliği ile ilişki kurmam üzerine aldığım haberlerden uyanıklığı gerektiren noktaları 1 haziran 1919 da Erzurumda On Beşinci Kolordu ve Samsunda Üçüncü Kolordu ve Diyarbakırda On Üçüncü Kolordu Komutanlarına bildirdim (belge: 16).
Trakyada bulunan kuvvetleri ve komutanlarını bilmiyordum. O bölge ile de ilişki kurmak gerekti. Bu düşünceyle, ıstanbulda, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşadan 16 haziran 1919 da özel şifre ile (Cevat Paşa ile ayrılışım günü gizli bir şifre kararlaştırmıştık) Edirnede Kolordu komutanının kim olduğunu ve Cafer Tayyar Beyin nerede bulunduğunu sordum (belge: 17). Cevat Paşa 17 haziranda karşılık verdi. "Cafer Tayyar Beyin Birinci Kolordu Komutanı olarak Edirnede bulunduğunu" ögrendim (belge: 18).
Amasyadan 18 haziran 1919 günü, Edirnede Birinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Beye kapalı telle verdiğim yönergede başlıca şunları bildirdim: "Ulusal bağımsızlığımızı boğan ve yurdun bölünmesi tehlikelerini hazırlayan ıtilâf devletlerinin yaptıklarını ve ıstanbul Hükümetinin tutsak ve güçsüz durumunu biliyorsunuz."
"Ulusun kaderini böyle bir hükümetin eline bırakmak, dağılmaya boyun eğmektir."
"Trakya ve Anadoludaki ulusal örgütleri birleştirmeye ve ulusun sesini bütün gürlüğüyle dünyaya duyuracak güvenilir bir yer olan Sıvasta birleşik ve güçlü bir kurul toplamaya karar verilmiştir."
"Trakya-Paşaeli Cemiyeti, yetkili olmamak üzere ıstanbulda bir kurul bulundurabilir."
"Ben ıstanbulda iken Trakya Cemiyeti üyelerinden kimileriyle görüşmüştüm. şimdi zamanı geldi. Gerekenlerle gizlice görüşerek hemen örgütler kurunuz ve benim yanıma da delege olarak değerli bir iki kişi gönderiniz. Onlar gelinceye değin, Edirne ili haklarının savunucusu olmak üzere, beni vekil ettiklerini belirten, imzalı bir belgeyi kendi imzanızla ve kapalı telle bildiriniz."
"Bağımsızlığa ulaşıncaya değin, bütün ulusla birlikte, özveriyle çalışacağıma kutsal inançlarım adına andiçtim. Artık ben Anadoludan hiçbir yere gidemem."
Trakyanın direnme gücünü artırmak amacıyla bu yönergeye şu bilgileri de ekledim: "Anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. Bütün kararlar, bütün komutanlar ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutassarrıfların hemen hepsi bizden yanadır. Anadoludaki ulusal örgütler ilçe ve bucaklara dek genişledi. ıngiliz koruyuculuğu altında bir bağımsız Kürdistan kurulması ile ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve bu amacı güdenler yola getirildi. Kürtler, Türklerle birleşti" (belge:19).
YUNAN ORDUSUNUN MANıSA VE AYDIN ÇEVRESıNE GıRışı
Bu tarihe değin Yunan ordusunun Manisa ve Aydın çevrelerine de girdiğini öğrendim. Ama ızmirde ve Aydında bulunduklarını bildiğim kuvvetlerin ne durumda olduklarını gösterir açık bir bilgiyi daha hiç bir yerden elde edemiyordum. Doğrudan doğruya bu kuvvetlerin komutanlarına da bazı emirler yazmıştım. Bunun üzerine, 29 haziranda, 56. Tümen Komutanı Bekir Sami Beyin, iki gün önceki tarihi taşıyan, bir kapalı telini aldım.
56. Tümene ızmirde Hurrem Bey adında bir kişi komuta ediyormuş. Bu komutan ve ızmirdeki iki alayın kılıç artıkları, subaylarıyla birlikte, hemen hepsi tutsak olmuşlar. Yunanlılar bunları gemilerle Mudanyaya götürmüşler. Bekir Sami Bey bu kılıç artıklarının komutasını üzerine almak için gönderilmiş.
Bekir Sami Bey 27 haziran 1919 günlü telinde, 22 haziran 1919 günlü iki buyruğumu ancak 27 haziranda Bursaya vardığında alabildiğini söylüyor ve verdiği bilgiler ve yaptığı açıklamalarda: "Ulusal amaçları gerçekleştirecek yeter araçları bulamadığımdan, tümenimi düzene sokmayı başarırsam daha iyi hizmetler yapılabileceği kanısında olduğumdan, 21 haziran sabahı Kuladan Bursaya doğru yola çıkmak zorunda kaldım. Bununla birlikte, birçok engeller olduğu halde, ulusal ayaklanmanın yurdun kurtarılması için çok gerekli olduğu düşüncesini her yana yaymayı başardım." diyor. Düşündüklerimin ve yaptıklarımın doğruluğuna sağlam inancı olduğunu bildiriyor ve bu konuda hemen işe giriştiğini; Çinede bulunan 57. Tümene de buyruk vermekliğimi ve kendisine de buyruk vermeyi sürdürmemi istiyordu (belge: 20).
*
ULUSAL ÖRGÜTLER KURULMASI VE ULUSUN UYARILMASI
Bir hafta kadar Samsunda ve 25 mayıstan 12 hazirana dek Havzada kaldıktan sonra Amasyaya gittim. Bu süre içinde bütün yurtta ulusal örgütler kurulması gerekliğini bir genelge ile bütün komutanlara ve sivil örgütlerin baş yöneticilerine bildirdim.
Dikkate değer ki, ızmire ve daha sonra Manisaya ve Aydına düşmanın girişi ve yapılan her türlü saldırı ve zulüm hakkında ulus daha aydınlanmamış ve ulusal varlığına vurulan bu korkunç darbeye karşı açıkça hiçbir üzüntü ve sızıltı göstermemişti. Ulusun bu haksız darbe karşısında sessiz ve durgun kalması, elbette ulus için iyiye yorumlanamazdı. Bundan dolayı, ulusu uyarıp harekete getirmek gerekli idi. Bu amaçla 28 mayıs 1919 günü, valilere ve bağımsız mutasarrıflıklara, Erzurumda On Beşinci Kolordu, Ankarada Yirminci Kolordu ve Diyarbakırda On Üçüncü Kolordu Komutanlıklarına, Konyada Ordu Müfettişliğine genelge ile şu yolda bildirimde bulundum:
ızmire ve daha sonra ne yazık ki Manisaya ve Aydına düşmanın girişi, gelecek tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, ulusal tepkilerin daha canlı olarak gösterilmesi ve sürdürülmesi gereklidir. Ulusal yaşayışı ve bağımsızlığı bozan düşmanın yurda girişi ve yurt parçalarını koparıp alması gibi olaylar bütün ulusa kan ağlatmaktadır. Üzüntüler dindirilemiyor. Ulusun katlanamayacağı ve dayanamayacağı bu olayların hemen önlenmesi, bütün uygar uluslarla, büyük devletlerin adaletinden ve etkisinden sabırsızlıkla beklendiği yolunda, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba gününe dek gerekli işlemlerin arkası alınarak, yapılacak büyük ve coşkun toplantılarla ulusal gösterilerde bulunulması ve bunun köylere varıncaya dek her yerde yapılması ve bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Babıaliye25 etkili telgraflar çekilmesi ve yabancıların bulunduğu yerlerde bunlara da etki yapmakla birlikte, ulusal gösterilerde düzenin son derece korunması ve Hıristiyan halka karşı bir saldırıya ve düşmanlık gösterisine benzer davranışlardan sakınılması çok gereklidir. Sizler bu konularda duyarlı ve etkili bulunduğunuzdan, işin iyi yönetileceğine ve başarılacağına tam güvenim vardır. Sonucun bildirilmesini rica eylerim.
ULUSAL GÖSTERı TOPLANTILARI
Verdiğim bu yönerge üzerine her yerde gösteri toplantıları yapılmaya başlandı.
Yalnız sayılı yerlerde, bazı kuruntular yüzünden, duraksamalar olduğu anlaşılmıştır. Örneğin: On Beşinci Kolordu Komutanının Trabzon ile ilgili olarak gönderdiği 9 haziran 1919 günlü kapalı telden (belge: 21): "Gösteri toplantısı sırasında Rumların uygunsuz davranışlarda bulunabilecekleri ve hiç yoktan kötü bir olay çıkabileceği düşünülerek, gösteri toplantısına karar verilmiş iken bu kararın uygulanmadığı.... gösteriyi düzenleyen kurulun toplantısında ıstrati ve Polidisin de bulunduğu" anlaşılıyordu.
Trabzon, Karadeniz kıyısında önemli bir merkez olduğundan, orada ulusal girişimler ve çalışmalarda kararsızca davranış ve Yunanlılara karşı yapılacak ulusal gösterilerle ilgili görüşmelerde ıstrati ve Polidis Efendileri bulundurmak gibi, girişimin ciddi olmadığını gösterecek gevşeklikler, elbette ıstanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir.
Verdiğim yönergedeki temel düşünceyi kötüye kullanacak kadar ustalık gösterenler de oldu. Örneğin: Sinopa yeni atanan bir mutasarrıf, orada yapılan gösterileri kendisi yönetiyor ve gösteri kararlarını kendisi yazıp halka imza ettirdiğini söylüyor ve bize de bir örneğini gönderiyor. Bu adamın zavallı halka gürültü patırtı arasinda imza ettirdiği uzun yazılar içinde şu satırlar gizleniyordu: "Türkler ilerleyip gelişemediyse ve Avrupanın uygarlık ilkelerini kabul edip sindiremediyse bu, şimdiye değin iyi bir yönetime kavuşamadığından ileri gelmiştir. Türk ulusu, ancak kendi padişahının buyruğu ve egemenliği altında olmak koşuluyla Avrupanın gözetim ve denetiminde kurulacak bir yönetim örgütü ile yaşayabilir."
Baylar, Sinop halkı adına ıtilâf devletleri temsilcilerine verilen 3 haziran 1919 günlü bu andırının altındaki imzalara göz gezdirirken müftü vekili efendinin imzasının yanında gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan ve yazdıran ruhu bulup çıkarmama yaradı. 0 imza, Hürriyet ve ıtilâf Fırkası ikinci başkanı olan kişinin imzası idi.
ULUSAL GÖSTERıLERıN YANKILARI
Her yerde gösteriler yapılması için bildirimler yaptığım günden üç gün sonra, Harbiye Nazırının 31 mayıs 1919 günlü şu telini aldım:
ıngiltere Olağanüstü Komserliğinden Babıâliye bildirilip Harbiye Nazırlığına gönderilen nota örneği aşağıya çıkarılmıştır:
Bugüne değin gelen raporlardan Üçüncü Kolordu bölgesinde her zaman görülebilecek haydutluk olaylarından başka bir şey olmadığı bilinmekle birlikte, son notada ileri sürülen olaylar üzerine özel soruşturma yapılarak sonucunun ivedilikle bildirilmesini rica ederim.
31.5.1919 Harbiye Nazırı
şevket
Örnek
1 - Sıvasın bugünkü durumu ve adı geçen şehirde ya da bu şehrin yakınında çok sayıda toplanmakta bulunan Ermeni sığınıklarının26 esenliği üzerine en son olarak oldukça kaygı verici haberler aldığımı yüksek katınıza bildirmekle ün duyarım.
2 - Bundan dolayı, askeri komutanın görev bölgesi içinde bulunan Ermenilerin iyi korunması ve gözetilmesi için elden gelen bütün tedbirlerin alınmasını kesin olarak belirten ve herhangi bir şekilde öldürme ya da kötü davranış olursa kendisinin doğrudan doğruya sorumlu tutulacağını bildiren bir telin Yüksek Harbiye Nazırlığınca adı geçen komutana ivedilikle çekilmesi yolunda buyruk verilmesini yüksek katınızdan rica ederim.
3 - Bu yönergeye benzer yönergelerin ilgili sivil yöneticilere de ayrıca gönderilmesini rica ederim.
4 - Yurt içindeki düzensizlik üzerine yüksek katınızın haklı olarak ne kadar kaygılı bulunduğunu bildiğim için yüksek katınıza ayrıca işbu (..........) uyulacağı kanısındayım.
5 - Söz konusu olan yönergenin gönderilme tarihi üzerine verilecek bilginin beni pek çok sevindireceğini bildiririm.
Sıvas vali vekilliğinden aldığım 2 Haziran 1919 günlü bir telyazıda da: "Bugün Albay Dömanj (Demange) imzasıyla alınan telde (ızmire Yunanlıların girişi üzerine Aziziyede Hristiyanların ölümle korkutulduğu öğrenilmiştir. Bu ise uygun değildir. Size haber veriyorum ki bu durumlar, müttefik askerlerinin ilinize girmesine sebep olur.) anlamında bildirim yapılmaktadır ... " denilmekte idi.
Gerçekte, ne Sıvasta kaygı verici bir durum vardı, ne de Hristiyanlar ölümle korkutulmuştu. Bunu, ulusça yapılmaya başlanılan gösteri toplantılarından kaygılanan ve bunu amaçlarının gerçekleşmesine engel sayan Hristiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini çekmek için bile bile yaydıkları uydurma haberler olarak kabul etmek gerektir (belge: 22, 23, 24). Harbiye Nazırlığının nota örneğini içine alan teline verdiğim karşılığı olduğu gibi bilginize sunacağım.
ıstihbarat 3 Haziran 1919
Çok ivedidir.
sayi 58
Harbiye Nazırlığı Yüksek Katına
K: 2 Haziran 1919 şifre:
Sıvas ve çevresinde eskiden beri bulunan Ermenileri ve daha sonra sığınanları korkutacak hiçbir olay geçmemiştir. Ne Sıvasta, ne de çevresinde kaygı verecek hiçbir durum yoktur. Herkes sessizce kendi iş ve güçleriyle uğraşmaktadır. Bunu kesin olarak ilginize sunar ve inanmanızı dilerim. şu duruma göre, ıngiliz notasındaki haberlerin nereden çıktığını benim bilmem gerekir. Düşmanın ızmir ve Manisaya girişiyle ilgili acı haber üzerine Müslüman halkın yaptığı ve Hıristiyan azınlıklara karşı hiçbir düşmanlık duygusu gütmeyen toplantılardan kimi kişilerin ürkmüş olmaları düşünülebilir. ıtilâf devletleri, ulusumuzun haklarına ve bağımsızlığına saygılı kaldıkça ulus da yurt dokunulmazlığının kesinliğine güvendikçe Müslüman olmayan halkın korkuya düşmesine hiçbir sebep yoktur. Bu konuda devlete karşı her türlü sorumluluğu yüklenir ve buna tam olarak güvenilmesini dilerim. Ama, bağımsızlığı ve ulusal varlığı yok eden ve ulusun hayatını tehlikeye düşüren düşmanın yurda girişi, cana kıyması ve her türlü saldırıları gibi, ızmir yöresinde görülegelen olayların ve benzerlerinin baş göstermesine karşı ne ulusun coşkusunu ve iç acısını, ne de bundan doğan ulusal gösterileri engelleyip durdurmak için kendimde ve hiç kimsede hiçbir güç göremeyeceğim gibi bu yüzden ortaya çıkacak olayların karşısında da sorumluluk yüklenebilecek ne komutan, ne sivil yönetici, ne de hükümet düşünürüm.
Mustafa Kemal
Bu nota örneğiyle verdiğim karşılığın örneği bütün komutanlara, vali ve mutasarrıflara genelge ile bildirildi.
O günlerde ıngiliz Muhipler Cemiyetiyle birlik olarak bütün ulusça ıngiltereden yardım istenmesinin, bu dernek adına, Sait Molla imzasıyla bütün belediye başkanlıklarına bir telle bildirildiğini ve bu teli etkisiz bırakmak için, ulusu gereği gibi aydınlatmakla birlikte, hükümet katına başvurmaktan geri kalmadığımı da öğrenmişsinizdir (belge:25). Bundan başka, 27 mayıs 1919 günü "Türkiye Havas - Royter" adındaki ajansın, toplanan Saltanat şurası27 ile ilgili olarak verdiği haberler arasında: "Bütün üyelerin düşüncesi, Türkiyenin büyük devletlerden birinin yardımını sağlamak üzerinde toplanmıştır" haberini yayması üzerine Sadrazama: "Ulusun, bağımsızlığını korumaya kararlı olduğunu ve bütün kötü sonuçlara karşı her türlü özveriyi göze aldığını ve ulusal vicdanı yansıtmayan haberlerin kaygı verici tepkiler doğurduğunu" yazmakla birlikte, bütün ulusa da bu durumu nasıl bildirdiğimi başka bir açıklama sırasında söylemiştim.
Sadrazam Ferit Paşanın Parise, bilinen çağrılışı üzerine, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk toplantı günlerinde bazı demeçler vermiştim. Bu konuda düşünce ve davranışımın ne olduğunu açıklamak amacıyla şu belgeyi olduğu gibi bilginize sunacağım:
şifre Havza
ıvedidir 3.6.1919
Kişiye özel
Samsunda Üçüncü Kolordu Komutanı Refet Beyefendiye
Erzurumda On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Paşa Hazretlerine
Canik Mutasarrıfı Hamit Beyefendiye
Erzurum Valisi Münir Beyefendiye
Sıvas Vali Vekili Hâkim Hasbi Efendi Hazretlerine
Kastamonu Valisi ıbrahim Beyefendiye
Ankarada Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine
Konyada Yıldırım Birlikleri Müfettişi Cemal Paşa Hazretlerine
Diyarbakırda On Üçüncü Kolordu Komutan Vekili Cevdet Beyefendiye
Van Valisi Haydar Beyefendiye
Fransa siyasal temsilcisi Bay Döfrans'ın (Defrance) sadrazamlık yüksek katına gelerek Osmanlı Devletinin haklarını konferansta savunmak için Parise gidebileceklerini bildirdiği, Dahiliye Nazırlığının resmi bildirimlerinden ve ajans yayınlarından anlaşılmıştır. Ulusumuzun ızmir olayı üzerine gösterdiği ulusal tepki ve böylece bağımsızlığı koruma konusunda beliren kesin direnişinin sonucu olan bu şerefli durum övülmeğe değer. Ama, böyle olduğu halde Yunanlılar ızmir iline girmekten alıkonulmuş değildir. Her halde ulusun, haklarını bilir ve onu çiğnetmemek için parçalanmaz bir bütün olarak ölesiye savaşa hazır olduğunu ıtilâf devletlerine karşı göstermeye ve tanıtlamaya devam edildikçe adı geçen devletlerin ulusumuzu sayar ve haklarını tanır olacaklarına kuşku yoktur.
Sadrazam Paşa Hazretlerinin konferansta Osmanlı Devletinin haklarını savunmak için büyük çaba gösterecekleri tabiidir. Ancak, ulusça kesin olarak savunulması istenilen ve gerekli görülen haklar özellikle iki noktada önem kazanır. Birincisi, kesin olarak devlet ve ulusun tam bağımsızlığı. ıkincisi de yurtta çoğunluğun azınlıklara feda edilmemesidir.
Bu konuda, Parise gitmeye hazırlanan kurulun görüşü ile ulusal vicdanın kesin isteği arasında tam bir uygunluk gerekir. Böyle olmazsa ulus, çok güç durumda ve düzeltilemez olupbittiler karşısında kalabilir. Bu kaygıyı doğuran nedenler şunlardır: Sadrazam Paşa Hazretleri, duyduğumuz demecinde Ermeni özerkliği ilkesini kabul etmiş olduğunu bildirdi. Bunun sınırını bildirmedi. Bundan, doğu illeri halkı elbette üzüntü duydu ve durumun açıklanmasını istemek zorunda kaldı. Toplanmış olan Saltanat şurasında da, hemen bütün üyeler, ulusal bağımsızlığın korunmasını ve ulus alınyazısının bir ulusal kurultay eline bırakılmasını istedikleri halde, yalnız Hükümetin dayandığı ıtilâf ve Hürriyet Fırkası adına, başkan Sadık Bey ıngilterenin koruyuculuğunu istemeyi yazılı olarak önerdi. Geniş bir Ermenistan özerkliği ve Devletin bir yabancı devlet koruyuculuğunun kabulü konularında ulusal istekle bugünkü hükümetin görüşü arasında uygunluk olmadığı görülüyor. Sadrazam Paşa Hazretleriyle yanında gidecek kurulun, ulus haklarını savunmada uyacakları ilkeler ve program ulusça bilinmedikçe, yukarıda bilgilerine sunulan noktalarda kaygılanmaktan geri durulamaz. Bundan dolayı, illerdeki ve illere bağlı yerlerdeki Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi ılhak derneklerinin temsilci kurullarınca ve bu derneklerin kuruluşları tamamlanamayan yerlerde de Belediye Kurullarınca Sadrazam Paşa Hazretlerine ve doğrudan doğruya Padişah Hazretlerine telyazılarıyla başvurularak ulusal bağımsızlığın tam dokunulmazlığı ve ulus çoğunluğu haklarının korunması ilkesinin ulusun temel koşulu olduğu bildirilmeli ve gidecek kurulun buna göre savunma ilkelerini ulusa resmi olarak ve açıkça duyurması istenmelidir. Ulusun davranışı üzerine, gidecek kurulun savunmaya çalışacağı ilkelerin gerçekten ulusun isteği olduğu ıtilaf devletlerince bilinecek ve elbette daha çok önemle göz önünde tutulacağı için, kurulun görevi kolaylaşacaktır. Bu düşüncelerin gerekenlere tezelden ulaştırılmasını ve bildirilmesini, yurdumuzun alınyazısı adına yüce ve yurtsever kişiliğinizden önemle rica ederim. Bu telin alındığı zamanın bildirilmesini de rica ederim.
Mustafa Kemal
ıSTANBULA GERi ÇAğRILIşIM
Bu tarihten beş gün sonra, yani 8 haziran 1919 da Harbiye Nazırının beni ıstanbula çağırdığını ve gizli olarak sormam üzerine kimlerin isteğiyle ve niçin çağrıldığımı, devlet büyüklerinden bir kişinin bildirdiğini daha önce yaptığım bir açıklama sırasında söylemiştim. Bu bilgiyi veren devlet büyüğü, Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Cevat Paşa idi. Bunun üzerine, ıstanbul ile yapılmış yazışmaların bir kısmı herkesçe öğrenilmiştir. Bu yazışmalar, Erzurumda görevimden çekildiğim güne değin değişik Harbiye Nazırlarıyla ve doğrudan doğruya saray ile süregelmiştir.
Anadoluya geleli bir ay olmuştu. Bu süre içinde bütün orduların birlikleriyle ilişki ve bağlantı sağlanmış ve halk elden geldiğince aydınlatılarak uyarılmış, ulusça örgütleşme düşüncesi yayılmaya başlamıştı. ışler, artık bir komutan kimliği ile yürütülüp yönetilemeyecekti. Yapılan çağrıya uymamak ve gitmemekle birlikte, ulusal örgütler kurmaya ve ulusal ayaklanmayı yönetmeyi sürdürdüğüme göre, baş kaldırır duruma girdiğim kuşku götürmezdi. Bundan başka ve özellikle uygulamaya karar verdiğim girişim ve yürütümlerin köklü ve sert olacağını tasarlamak güç değildi. Bundan dolayı girişim ve yürütümlerin bir an önce kişisel olmak niteliğinden çıkarılması ve bütün ulusun birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve yansıtacak bir kurul adına yapılması çok gerekli idi.
SIVASTA GENEL BıR ULUSAL KONGRE TOPLAMA KARARI
Bunun için, 18 haziran 1919 günü Trakyaya verdiğim yönergede işaret ettiğim bir noktanın uygulanmasının zamanı gelmiş bulunuyordu. Hatırınızdadır ki o nokta, Anadolu ve Rumeli ulusal örgütlerini birleştirecek, bunları bir merkezden yönetmek ve adlarına iş görmek üzere, Sıvasta genel bir ulusal kurultay toplamaktı. Bu amaçla emir subayım Cevat AbbasBeye 21/22 haziran 1919 gecesi Amasyada söyleyip yazdırdığım genelgenin başlıca noktaları şunlardı:
1 - Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
2 - ıstanbuldaki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.
3 - Ulusun bağımsızlığını yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.
4 - Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.
5 - Anadolunun her yönden en güvenli yeri olan Sıvasta ulusal bir kongrenin tezelden toplanması kararlaştırılmıştır.
6 - Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.
7 - Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidirler.
8 - Doğu illeri adına 10 temmuzda Erzurumda bir kurultay toplanacaktır. O güne değin öteki il delegeleri de Sıvasa ulaşabilirlerse Erzurum kongresinin üyeleri de Sıvasta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar (belge: 26).
Görüyorsunuz ki bu yazdırdıklarım, çoktan vermiş ve dört gün önce Trakyaya bildirmiş olduğum bir kararın Anadoluya da genelge ile bildirilmesinden başka bir şey değildir. Bu kararın 21/22 haziran 1919 gecesi, karanlık bir odada alınmış korkunç ve gizemli28 yeni bir karar olmadığı kolaylıkla anlaşılır sanırım.
Bu noktanın aydınlanması için isterseniz küçük bir açıklamada bulunayım.
Baylar, o müsvedde işte şu kağıtlardır, dört maddeliktir, içindekileri söyledim. Altında benim imzam vardır. Bir de, görevi dolayısıyla, kurmay başkanım bulunan Albay Kâzım Beyin (şimdi ızmir valisi Kâzım Paşa), kurmaylarımdan bildirim işleriyle görevli Hüsrev Beyin (şimdi elçi), askerî makamlara şifre eden29 emir subayım Muzaffer Beyin ve sivil orunlara şifre eden bir sivil görevlinin imzaları vardır. Bundan başka daha bazı imzalar vardır.
Bu imzaların, bu müsveddeye konması güzel bir talih ve raslantıdır.
ADINI SAKLAYAN BıR TANIDIğIN AMASYAYA GELMESı
Daha Havzada bulunduğum sırada, Ankarada bulunan Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşadan bir kapalı tel aldım. Bu tel: "Tanıdığınız bir kişi kimi arkadaşlarla ıstanbuldan buraya gelmiştir. Ne yapmalarını buyuruyorsunuz?" anlamında idi. Sanki bir bilmeceyi andıran bu tel, beni hem pek çok ilgilendirdi hem de şaşırttı. Söz konusu kişiyi tanıyorum. Benden ne yapacağını soruyor. Ankaradan arkadaşım olan güvenilir bir komutanın yanında. Tel de kapalı teldir. O halde neden adını kapalı olarak bile yazdırmaktan çekiniyor? Epeyce düşündüm. Anlar gibi oldum. Kestirilebilir ki bilmece çözmekle uğraşacak zamanım yoktu. Ama, Fuat Paşayı yakından görmek; bölgeleri, çevreleri, düşünceleri üzerinde görüşmek bence çok istenilir bir şeydi. Bu bilmeceli telin uyandırdığı düşünceyle kendisine şu ricada bulundum: "Ankaradan ayrıldığımızı belli etmeyecek biçimde gereken düzenlemeleri yaptıktan sonra ad ve kılık değiştirerek birkaç gün için ivedilikle yanıma geliniz. ıstanbuldan gelen arkadaşları da birlikte getiriniz."
Gerçekten, Fuat Paşa dediğim gibi Havzaya doğru yola çıkar. Ama, bazı zorlayıcı nedenlerden dolayı, hemen Havzadan ayrılıp Amasyaya gitmem gerekmişti. Fuat Paşa, Havza yolunda durumu anlar ve Amasyaya yönelir. ışte böylece 21/22 de Amasyada yanımda bulunuyor. Adı, kapalı telde bildirilmeyen kişi de Rauf Bey idi.
ıstanbuldan ayrılmak üzere, evimden otomobile bineceğim sırada Rauf Bey oraya gelmişti. Bineceğim vapurun izleneceğini ve ıstanbulda iken yakalamadıklarına göre, belki de Karadenizde batırılacağımı güvenilir kimselerden işitmiş, onu bildirdi. Ben ıstanbulda kalıp tutuklanmaktansa batıp boğulmayı yeğledim ve yola çıktım. Kendisine de, önünde sonunda ıstanbuldan çıkmak zorunda kalırsa benim yanıma gelmesini söyledim.
Rauf Bey gerçekten ıstanbuldan çıkmak gereğini duymuş ve çıkmış; ama benim yanıma gelmedi. Arkadaşı olan 56. Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Beyle buluşmak istemiş ve ızmir savaşboyuna daha yakın bir yerde daha etkili ve daha yararlı olacağını sanarak Bandırma-Akhisar yoluyla Manisa bölgesine gitmiş. Gittiği yerde, halkın içgücünü30 yitik, durumu öldürücü ve korkunç görmüş. Hemen adını değiştirerek oradan Ödemiş, Nazilli, Afyonkarahisar üzerinden Aziziye - Sivrihisar yoluyla ve araba ile de Ankaraya Fuat Paşanın yanına gelmiş ve bana başvurmuş. Pek güzel ama, adını saklayarak beni üzmenin anlamı var mıydı ?
Öte yandan, Onuncu Kolordu Komutanım olup Samsun Mutasarrıflığında bıraktığım Refet Beyi artık Sıvasa, Kolordu merkezine göndermek istiyordum. Birkaç kez, gelmesi için emir vermiştim. Bölgesinde geziye çıkmış. Emirlerime bile karşılık alamıyordum. En son, o da bir raslantıyla, o gün gelmişti.
RAUF VE REFET BEYLERıN KARARSIZLIğI
şimdi imza işine gelelim: Ben müsveddenin yeni gelen arkadaşlarca da imzalanmasını istedim. O sırada Rauf ve Refet Beyler benim odamda, Fuat Paşa başka bir odada bulunuyorlardı.
Rauf Bey, konuk olduğundan bu müsveddeye imza koymak için kendinde bir ilgi ve yetki görmediğini, incelikle söyledi. Bunun bir tarihsel anı değerinde olduğunu ileri sürerek imza etmesini söyledim. Bunun üzerine imza etti.
Refet Bey imzadan çekindi ve böyle bir kongre toplamaktaki amaç ve yararı anlayamadığını söyledi.
ıstanbuldan beri yanımda getirdiğim bu arkadaşın - tuttuğumuz yola göre- anlaşılması pek kolay olan bir işte böyle düşünüş ve duyuşu bana çok acı geldi. Fuat Paşayı çağırttım. Paşa, düşüncemi anlayınca hemen imza etti. Fuat Paşaya Refet Beyin çekinmesi nedenini anlayamadığımı söyledim. Fuat Paşa Refet Beyi biraz sıkı sorgulayınca, Refet Bey müsveddeyi eline alarak kendine özgü bir işaret koydu. Öyle bir işaret ki bunu bu müsveddede bulmak biraz zordur. Buyurun, merak eden inceleyebilir.
Baylar, gereksiz gibi görülebilen bu açıklama, sonraki yıllar ve olaylarla ilgili bazı karanlık noktaları aydınlatmaya yarar düşüncesiyle yapılmıştır.
ıSTANBULDAKı BAZI KıMSELERE GÖNDERDığıM MEKTUP
Kongreye çağrı genelgesi, sivil ve askeri makamlara şifreli olarak gönderildi. Bundan başka, ıstanbulda bulunan kimi kişilere de gönderildi. Ancak, bu kişilere ayrıca bir de genelge niteliğinde mektup yazdım. Kendilerine mektup yazdığım kişiler şunlardı:
Abdurrahman şeref Bey, Reşit Akif Paşa, Ahmet ızzet Paşa, Seyit Bey, Halide Edip Hanım, Kâra Vasıf Bey, Ferit Bey (Nafia Nazırı31 idi), Sulh ve Selâmet Fırkası32 Başkanı Ferit Paşa (sonradan Harbiye Nazırı oldu), Câmi Bey, Ahmet Rıza Bey.
Bu mektupta söylediğim noktaları özet olarak bildireceğim:
1 - Yalnız mitingler ve gösteriler, büyük amaçları hiçbir zaman gerçekleştiremez.
2 - Bunlar ancak doğrudan doğruya ulusun bağrından doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.
3 - Aslında, acı olan durumu öldürücü biçime sokan en keskin etmen, ıstanbuldaki karşı akımlar ve ulusal erekleri zararlı bir biçimde desteksiz bırakan siyasal ve ulus yararına aykırı propagandalardır. Bunun cezasını yurdumuzun nasıl çektiğini pek çok görmekteyiz.
4 - Artık ıstanbul Anadoluya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.
5 - Size düşen özveri pek büyüktür (belge: 27).
*
ALı KEMAL BEYıN GENELGESı
25 hazirana değin Amasyada kaldım. Hatırlarsınız ki, o günlerde Dahiliye Nazırlığı görevinde bulunan Ali Kemal Bey, benim görevimden çıkarıldığım ve artık benimle hiçbir resmi işlem yapılmaması ve hiçbir isteğimin yerine getirilmemesi konusunda şifre ile bir genelge yayınlamıştı.
23 haziran 1919 gün ve 84 sayılı olan bu genelge, dikkate değer bir anlayışı gösterir belge olduğu için, olduğu gibi bilginize sunacağım:
Dahiliye Nazırı Ali Kemal Beyin 23.6.1919 gün ve 84 sayılı şifresinin açılmış örneğidir.
"Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte, bugünün siyasasını o derece bilmediği için, olağanüstü yurtseverlik ve çaba gösterdiği halde, yeni görevinde hiç başarılı olamadı. ıngiliz Olağanüstü Temsilcisinin isteği ve üstelemesi üzerine görevinden alındı ve alındıktan sonra yaptıkları ve yazdıkları ile de bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Reddi ılhak dernekleri gibi, Karesi33 ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı haksız yere kırdırmaktan ve böyle bir durumdan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka bir iş görmeyen; emirsiz, saygısız ve kanunsuz kurulan bazı kurullar için öteden beri çektiği tellerle de siyasadaki yanılmaları yönetimde de artırdı. Adı geçenin ıstanbula getirilmesi Harbiye Nazırlığını ilgilendiren bir görevdir. Ama Dahiliye Nazırlığının size kesin buyruğu, artık o kişinin görevinden çıkarılmış olduğunu bilmek, kendisiyle hiçbir resmi işleme girişmemek, hükümet işleriyle ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu yönergeye uygun iş görmekle ne gibi sorumlulukların ortadan kalkacağını anlayacağınızı biliyorum. Bu önemli ve korkulu dakikalarda memur olsun, halktan olsun, her Osmanlıya34 düşen en büyük ödev, barış konferansınca kaderimiz üzerine karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek; akıllıca ve tedbirlice davranışlara uymak; parti, mezhep, ırk anlaşmazlıklarını gözetmeksizin herkesin hayatını, malını, ırzını korumakla uygarlık dünyası karşısında bu yurdu bir daha lekelememek değil midir?"
ALı KEMAL BEY VE PADışAH
Bu genelgeden ancak Sıvasa vardığım 27 haziran 1919 günü haberim oldu. Ali Kemal Bey, 23 haziran günü bu genelgesiyle düşmanlara ve Padişaha karşı önemli bir görev yaptıktan sonra 26 haziran 1919 günü Hükümetten çekilmiştir. Ali Kemal Beyin Sadrazama verdiği resmi çekilme yazısından başka, Saraya gidip Padişaha kendi eliyle verdiği çekilme yazısı örnekleri ve sözlü olarak bildirdikleri ve Padişahın ona verdiği karşılık hakkında çok sonra bilgi edindim.
Ali Kemal Bey, çekilme yazılarında, özellikle Padişaha sunduğunda: "Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerinde birden başgösteren ayaklanma ve kargaşalık belirtileri üzerine, ayaklanma ateşinin hemen ve yayılmadan durdurulup söndürülmesi ve yokedilmesi için tedbir almak, yalnız kendi makamını ilgilendirirken, Padişahtan gördüğü yakın ilgiyi ve güveni çekemeyen bazı arkadaşlarımın birçok boş özürler ileri sürerek ayaklanmanın genişlemesine yol açmakta olduklarından" söz ettikten sonra; "resmî görevinden çekilmekle birlikte özel olarak hizmet edeceğini ve bağlılıktan ayrılmayacağını" yazısına ekliyor ve sözlü olarak da: "Resmî görevden ayrılmamı fırsat sayan hasımlarımın saldırışlarından kulunuzu koruyunuz" diye yalvarılıyor.
Padişah, buna karşlık: "Beni büsbütün yalnız bırakmayacağına güveniyorum. Bağlılığınız bana büyük umut ve teselli vermiştir. Saray her dakika size açıktır, Refik Beyle işbirliği yapmaktan ayrılmayınız" gibi okşayıcı sözler söylüyor (belge: 28).
Bağlılığından Padişahın büyük umut ve teselliye kapıldığı Ali Kemali, nazırlık görevinde ve Padişahın yanında gördükten sonra, onu bir de asıl gerçek görevi başında görelim,
Canınız sıkılmazsa, Sait Mollanın Rahip Fru'ya yazdığı mektuplardan birini gözden geçirelim:
"Ali Kemal Beye son felaketi üzerine üzüntü duyduğumuzu söyledim. Bu değerli kişiyi elde bulundurmak gerek. Bu fırsatı kaçırmayalım. Bir armağan sunmak için en uygun zamandır."
"Ali Kemal Bey dün o kişi ile görüşmüş. Basın işinde biraz ağırdan almak gerektiğini söylemiş. Bir kere herhangi bir gidişten yana çevrilen düşünür ve yazarları öncekine aykırı bir amaca yöneltmek bizde kolay olmaz. Bütün resmi görevliler ulusal ayaklanmayı şimdilik iyi görüyorlar, demiş. Ali Kemal Bey, yönergenize eksiksiz uyacak. Zeynelabidin partisiyle de işbirliği yapmaya çalışıyor. Kısacası, işler bulandırılacak."
Bu mektupta bir çıkma yapılmış, şimdi onu da okuyalım: "Çıkma: Bir kaç kezdir söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşaya ve onu tutanlara biraz arka çıkar gibi görünmeli ki kendisi tam güvenle buraya gelebilsin. Bu işe olağanüstü önem veriniz. Kendi gazetelerimizle onu destekleyemeyiz."
Bu belgeler üzerinde sırası gelince, daha çok bilgi veririm. şimdilik bu kadar yeter.
ALı GALıP BEY SIVASTA
Ali Kemal Beyin, Amasyada iken daha duymadığımı söylediğim genelgesi, memurların ve halkın kafalarını gerçekten karıştırmış. Her yerde eksik olmayan yıkıcı ruhlu kimseler, hemen bana karşı propagandaya ve çalışmaya girişmişler.
Bu yoldaki baltalayıcı gösterilerin ve işlerin en önemlisi Sıvasta düzenlenmeye başlanmış.
ızin verirseniz bunu kısaca anlatayım: Dahiliye Nazırı Ali Kemal Beyin genelge ile verdiği buyruğun tarihi olan 23 haziran günü, Sıvasta Ali Galip Bey adında bir kişi, on kadar adamıyla hazır bulunuyormuş. Bu kişi, ıstanbuldan, Elazığ Valisi olarak gönderilmiş olan Kurmay Albay Ali Galiptir. Sözde, ilin ikinci derecede memurları olmak üzere, birtakım adamları da ıstanbuldan seçmiş, yanında götürüyor.
Ali Galip, yolu üzerinde bulunan Sıvasta durmuş. Özel görevi bulunduğu belli olan Ali Galip, orada hemen kendinden yana etkin kişiler bulmuş. Görevini iyi uygulamak için düzen kurmaya başlamış.
Dahiliye Nazırlığının, beni kötüleyen buyruğu gelir gelmez, çalışma başlamış. Sıvas sokaklarında benim "hayın, baş kaldırmış, zararlı bir adam" olduğum yolunda, duvarlara yaftalar yapıştırılmış.
Kendisi de bir gün, Sıvasta vali bulunan Reşit Paşa merhumun yanına giderek, Dahiliye Nazırlığının buyruğundan söz açtıktan sonra, Sıvasa gidersem bana karşı nasıl davranacağını sormuş.
Reşit Paşa, ne yapılabileceğinin açıklanmasını istemiş. Ali Galip: "Ben senin yerinde olsam hemen kollarını bağlar, tutuklarım ve senin de böyle yapman gerekir" demiş.
Reşit Paşa, bu işin bu denli kolay olacağına inanamamış; görüşme epey uzamış. Görüşmeye katılanlar çoğalmış. Üstelik bir kısım halk, verilecek kararı anlamak üzere toplanmış.
Bugün, haziranın 27 nci günüdür. Gözlerimizi, yeniden bu noktaya dönmek üzere, bir an için bu levhadan ayıralım ve Amasyaya çevirelim.
SIVASA GıDış
Ayın yirmibeşinci günü, Sıvasta beni kötüleyici birtakım uygunsuz olaylar geçmeye başladığını öğrendim. 25/26 haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Beyi çağırdım ve: "Yarın sabah karanlıkta Amasyadan güneye gideceğiz" dedim. Bu gidişimiz gizli tutularak hazırlık yapılması için emir verdim.
Bir yandan da Beşinci Tümen Komutanı ve kurmaylarımla, gizli olarak, şu tedbiri kararlaştırdık: Beşinci Tümen Komutanı tümeninden seçme subay ve erlerle olabildiğince güçlü bir atlı piyade birliğini hemen o geceden başlayarak çabucak kuracaktı. Ben, 26 haziran sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobil ile Tokata gitmek üzere yola çıkacaktım. Birlik, kurulur kurulmaz, Tokat üzerinden Sıvasa doğru gönderilecek ve benimle bağlantı kurulacaktı. Gidişimiz, hiçbir yere telle bildirilmeyecek ve elden geldiğince Amasyada da açığa vurulmayacaktı.
26'da Amasyadan yola çıktım. Tokata varır varmaz telgrafhaneyi göz altına aldırarak benim varışımın Sıvasa ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26/27 gecesini orada geçirdim, 27'de Sıvasa doğru yola çıktım. Otomobille Tokattan Sıvasa aşağı yukarı altı saattir.
Sıvas valisine, Tokattan Sıvasa gelmek üzere yola çıktığımı bildiren açık bir tel yazdım. ımzayı "Ordu Müfettişi" diye attırmıştım.
Telde, özel bir düşünce ile, yola çıkış saatimi bildirmiştim. Ama bu telin, ayrılışımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana değin hiçbir yoldan Sıvasa bilgi verilmemesini sağlayacak tedbirleri aldırdım.
şimdi baylar, gözlerimizi yeniden Sıvasta bıraktığımız levhaya çevirelim.
Ali Galip Beyle Reşit Paşa arasında bana karşı ne gibi bir işlem yapılacağının tartışılması sahnesine... Tartışmanın kızıştığı bir sırada, Reşit Paşanın eline benim Tokattan çekilen telimi verirler. Reşit Paşa, hemen Ali Galip Beye uzatır: "ışte kendisi geliyor; buyurun, tutuklayın!" der. Reşit Paşa, telde yazılı olan yola çıkış saatini görünce hemen kendi saatini çıkarır, bakar; sonra da: "Efendim, geliyor değil, gelmiş olacaktır" der.
Bunun üzerine Ali Galip: "Ben tutuklarım dedimse, benim ilim içinde olursa tutuklarım, demek istedim" deyince toplantıda bulunanları bir heyecan kaplar. Hep birden: "Haydi öyle ise karşılamaya gidelim" diyerek toplantıya son verirler.
Ancak, şehrin ileri gelenleri ile, halkla ve askerle parlak bir karşılama hazırlığı yapabilmek için biraz zaman kazanmak gerektiğini; oysa, hesapça benim, Sıvas şehri kapılarına değin yaklaşmış olacağımı göz önünde bulundurarak beni, şehrin yakınında bulunan Ziraat Nümune Çiftliğinde biraz dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali Paşa, karargâhımın sağlık başkanı olup daha önce, gerekli örgütleri kurmak için Sıvasa göndermiş olduğum Talî Beyi çağırtarak, bu görevin yapılmasını ondan rica etmiş ve karşılama hazırlıklarını bitirince hemen kendisinin de yanımıza geleceğini söylemiş.
Gerçekten, tam Nümune Çiftliği yakınında, karşımıza çıkan bir otomobilin içinden Talî Bey göründü. Otomobillerden indik, çiftliğin avlusunda oturduk. Talî Bey, anlattığım durumu ayrıntılarıyla açıkladıktan sonra, görevinin beni burada biraz oyalamak olduğunu söyleyince hemen ayağa kalktım: "Çabuk otomobillere ve Sıvasa!" dedim.
Bunun nedenini anlatayım. O anda hatırıma gelen şu idi: Karşılama töreni yapacağız diye Talî Beyi aldatmış olabilirler ve gerçekte ters bir düzen yapmak için zaman kazanmak isteyebilirlerdi. Otomobillere binmek üzere iken Sıvas yönünden başka bir otomobil yanımıza yaklaştı. ıçinde Vali Paşa vardı.
Reşit Paşa: "Efendim, birkaç dakika daha dinlenmez misiniz?" diye söze başladı. "Yarım dakika bile dinlenmek istemiyorum. Hemen gideceğiz ve sen benim yanıma gel" dedim.
- Efendim, dedi, sizin yanınıza Rauf Bey binsin; ben arkadaki otomobille de gelirim.
- Hayır, hayır! dedim, siz buraya...
Bu basit tedbirin neden alındığı kendiliğinden anlaşılır.
Sıvas şehrine vardığımızda, caddenin iki yanı büyük bir kalabalık ile dolmuş, askeri birlikler tören duruşu almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selamladım.
Bu görünüş, Sıvasın saygıdeğer halkının ve Sıvasta bulunan yiğit subay ve erlerimizin bana ne denli bağlı olduğunu ve sevgi beslediğini belirten canlı bir tanık idi.
Bundan sonra, doğruca Kolordu Komutanlığına gittim ve hemen Ali Galibi ve onun yardakçısı olduklarını anladığım fesatçıları getirttim. Onlara ne yaptığımı açıklayarak, aslında epey yorgunluk verdiğinden şüphe etmediğim ayrıntıları uzatmak istemem.
Yalnız bir noktayı belirtmekle yetineceğim.
Baylar, bu Ali Galip, karşılaştığı kötü durumdan sonra gizli diyecekleri olduğunu söyleyerek, geceleyin yalnızca yanıma gelmek istedi. Kabul ettim. Davranışlarının dış yüzüne önem vermemekliğimizi rica ile, Elazığ valiliğini kabul ederek gelmekten amacının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu ve Sıvasta kalışının, benimle buluşup buyruk almak için olduğunu açıklamaya ve bin türlü kanıtla bizi inandırmaya çalıştı ve sabaha dek oyalayarak başarı da sağladığını saklamayıp söylemeliyim.
*
ERZURUMA GıDış
Sıvasta kurulan örgütler ve yapılacak işler üzerine gerekenlere yönerge verdikten sonra, hiç uyumadan geçen 27/28 gecesinin sabahında bir bayram günü, Sıvastan Erzuruma doğru yola çıkıldı.
Bir haftalık sıkıntılı bir otomobil yolculuğundan sonra 3 temmuz 1919 günü, halkın ve askerin içten gelen gösterileri arasında, Erzuruma varıldı. ıstanbul Hükümetinden gelebilecek yıkıcı bildirimleri denetlemek ve durdurmak için haberleşme kanalı olan önemli merkezlerde gereken tedbirlerin alınması için bütün komutanlara, 5 temmuz 1919 tarihinde buyruk verdim (belge:29).
Komutan, Vali ve Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti Erzurum şubesi ile görüşüldü. Vali Münir Bey, ıstanbul Hükümetince görevinden çıkarılmıştı. Gitmeyip Erzurumda kalmasını bildirmem üzerine daha Erzurumda bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılıp ıstanbula gitmek üzere Erzurumdan geçen Mazhar Müfit Bey de Münir Bey gibi Erzurumda beni bekliyordu.
ULUSAL AMAÇ YOLUNDA ORTAYA ATILMAK KARARI
Bu iki vali beyle, On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Kara Bekir Paşa ve yanında bulunan Rauf Bey, eski ızmit Mutasarrıfı Süreyya Bey ve karargâhımdan Kurmay Başkanı Kâzım Bey ve Kurmay Hüsrev Bey, Doktor Refik Bey arkadaşlarımla önemli bir görüşme yapmayı uygun gördüm. Kendilerine genel ve özel durumu ve tutulması zorunlu olan yolu anlattım.
Bu arada en elverişsiz durumları, genel ve kişisel tehlikeleri, sırasına göre nelerin göze alınması zorunlu olacağını açıkladım: "Ulusal amaçlarla ortaya atılacakların yok edilmesini düşünenler bugün yalnız Saray, ıstanbul Hükümeti ve yabancılardır. Ama bütün halkın aldatılabileceğini ve bize karşı duruma çevrilebileceğini de düşünmek gerektir. Önder olacakların, her ne olursa olsun, tutulan yoldan dönmemeleri, yurtta barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye değin amaç uğrunda özveriyi sürdüreceklerine işin başında karar vermeleri gerekir. Yüreklerinde bu gücü duymayanların işe girişmemeleri çok daha iyi olur. Çünkü, böyle bir durumda hem kendilerini ve hem de ulusu aldatmış olurlar.
Bir de, söz konusu görev, resmî makam ve üniformaya sığınarak el altından yapılamaz. Böyle bir tutum, bir ölçüye değin yürüyebilir. Ama, artık o dönem geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun, bu sese katılmasını sağlamak gerektir.
Benim, görevden çıkarıldığım ve her türlü sonuçla karşı karşıya bulunduğum kuşku götürmez. Benimle açıkça işbirliği yapmak, o sonuçları şimdiden kabul etmektir. Bundan başka, söz konusu ettiğimiz durumun istediği adam, daha birçok bakımlardan da, ille ben olabilecekmişim gibi bir iddia yoktur. Yalnız, her halde bu yurt çocuklarından birinin ortaya atılması zorunlu olmuştur. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki o arkadaş, bugünkü durumun gerektirdiği yolda yürümeyi kabul etsin." dedim.
Bu konuşma ve açıklamadan sonra hemen bir karar almak uygun olmayacağından bir süre düşünmek ve özel konuşmalar yapabilmek için görüşmelere son verdiğimi bildirdim.
Yeniden toplandığımızda, işin başında benim bulunmamı istediler ve kendilerinin bana yardımcı ve destek olacaklarını bildirdiler. Yalnız bir arkadaş, Münir Bey, önemli özrü dolayısıyla bir süre için kendisinin eylemli görev almaktan bağışlanmasını rica etti. Ben, görünüşte görevden ve askerlikten ayrıldıktan sonra, şimdiye değin olduğu gibi, üst komutan imişim gibi buyruklarımın yerine getirilmesinin başarı için temel koşul olduğunu söyledim. Bu da eksiksiz onaylandıktan sonra toplantıya son verildi.
Baylar, ıstanbulda Genelkurmay Başkanlığı katında, görevden ayrılan Cevat Paşa ile göreve başlayan Fevzi Paşadan ve Barış Hazırlıkları Komisyonunda çalışan ısmet Beyden başlayarak, Erzuruma gelinceye değin, her yerde gördüğüm ve karşılaştığım komutan, subay, her türlü devlet adamları ve ileri gelen kişilerle, burada, Erzurumda yaptığım gibi görüşmeler ve anlaşmalar yapmıştım. Bunun yararını değerlendirebilirsiniz.
*
ERZURUM KONGRESı HAZIRLIKLARI
Erzuruma varışımın ilk günlerinde, Erzurum Kongresinin toplanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almakla uğraşmaya önem verildi.
Baylar, Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin, 5 mart 1919 günü, bir çalışma kurulu meydana getirilerek kurulmuş olan Erzurum şubesi, Trabzon ile de anlaşarak 1919 yılı temmuzunun onuncu günü Erzurumda bir Doğu ılleri Kongresi toplamaya girişti. Benim daha Amasyada bulunduğum günlerde, haziran içinde, doğu illerine delege göndermeleri için öneri ve çağrı mektubu yolladı. ıllerden delege getirtilmesi için, o günden başlayarak benim Erzuruma varışıma değin ve ondan sonra da, bu konuda olağanüstü çaba gösterdi.
Ama, o günlerin koşulları içinde böyle bir amacın gerçekleştirilmesindeki güçlüğün büyüklüğü, kolaylıkla anlaşılır. Kongrenin toplanma günü olan 10 temmuz yaklaştığı halde illerden gerekli delegeler seçilip gönderilmiyordu.
Oysa, bu kongrenin toplanmasını sağlamak artık pek önemli bir iş olmuştu. Bundan dolayı, bizim sağlam tedbirler almamız gerekti.
ıllerin herbirine açık bildirimler yapmakla birlikte, bir yandan da kapalı tellerle valilere, komutanlara gereği gibi bildirimler yapıldı. Sonunda, on üç gün gecikme ile yeterince delege toplanabildi.
Baylar, ulusal ayaklanmayı ordunun desteklemesi, askerin ve halkın çalışmalarını birbiriyle düzenli duruma getirmek, önemli bir konu idi.
Trabzondaki tümeni, komutan vekili yönetiyordu. Asıl komutanı Halit Bey Bayburtta gizlenmişti. Halit Beyi, gizlendiği yerden çıkarmak, iki bakımdan gerekli idi. Biri ve en önemlisi, ıstanbula çağırılmanın ve bu çağrıya gitmemenin korkulacak, gizlenilecek nitelikte olmadığını halka ve özellikle askerlere göstererek iç gücünü35 yükseltmek gerekiyordu. Bir de, kıyıda önemli bir yer olan Trabzona dışarıdan bir saldırış olursa oradaki tümenin başında ateşli bir komutan bulundurmak uygun olacaktı.
Bunun için, Halit Beyi Erzuruma getirttim. Ona, kendim özel bir yönerge verdikten sonra, gerektiğinde hemen tümenin başına geçmek üzere Maçkada bulunması için emir verdirdim.
Biz bu işlerle uğraşırken, bir yandan da ıstanbulda Harbiye Nazırlığı makamında bulunan Ferit Paşanın ve Padişahın, ıstanbula dönmemi sağlamak için sürüp giden aldatıcı tellerine de, türlü karşılıklar vermekle zaman yitirmek zorunda bulunuyorduk.
Harbiye Nazırlığı: "ıstanbula gel" diyordu. Padişah: "Önce hava değişimi al, Anadoluda bir yerde otur; ama bir işe karışma." diye başladı. Sonunda, ikisi birlikte: "ılle gelmelisin." dedi.
RESMı GÖREV VE YETKıLERı BIRAKARAK ULUSUN SEVGıSıNE, CÖMERTLığıNE VE YığıTLığıNE GÜVENMEK VE BÖYLECE GÖREVE DEVAM ETMEK KARARI
"Gelmem" dedim. En sonra, 8/9 temmuz 1919 gecesi, Sarayla açılan bir telgraf başı konuşması sırasında, birdenbire perde kapandı ve 8 hazirandan 8 temmuza değin, bir aydır süren oyun son buldu. ıstanbul, o dakikada benim resmî görevime son vermiş oldu; ben de o dakikada, 8/9 temmuz 1919 gecesi saat 10.50 sonrada36 Harbiye Nazırlığına, saat 11.00 sonrada Padişaha görevimle birlikte askerlik mesleğinden çekildiğimi bildiren telleri çekmiş oldum.
Durumu, ordulara ve ulusa kendim bildirdim. O günden sonra resmî görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun sevgisine, cömertliğine ve yiğitliğine güvenerek ve onun bitmez uyarıcı ve yaratıcı kaynağından37 aydınlanıp güçlenerek38 vicdanımızın gösterdiği yolda görevimizi yapmaya devam ettik.
Biz 8/9 temmuz gecesi ıstanbul ile telgraf başında konuşurken, bunu başka dinleyenlerin ve bununla ilgilenenlerin de bulunduğunu kestirmek güç değildir.
O günlerde ve ondan sonraki zamanlarda, en hafif deyimiyle bönlüklerini uyanıklık ve tedbir gibi göstermeye çalışmış olanlar hakkında, bir fikir vermiş olmak için, izin verirseniz, şu belgeyi olduğu gibi bilginize sunmak isterim.
140-140
Konyadan
9 Temmuz 1919
Saat: 6
Üçüncü Ordu Müfettişliği Başyaverliğine
Telgraf ve Posta Genel Müdürü Refik Halit Bey ile Konya Valisi Cemal Bey, 6/7 temmuz gecesi, telgrafla makine başında konuştular. Konuşmanın şu yolda geçtiğini öğrendim:
"Mustafa Kemal Paşa Hazretleri için gereken işlem yapıldı. ıstanbula getirilecek. Cemal Paşa Hazretleri için de işlem yapılmak üzeredir."
Konya valisi de: "Teşekkür ederim" dediler.
Paşa Hazretlerine uygun göreceğiniz biçimde bildirmenizi rica ederim.
ıkinci Ordu Müfettişliği
şifre Müdürü
Hasan
MERSıNLı CEMAL PAşANIN ıSTANBULA GıTMESı
Gerçekten, Konyada bulunan ıkinci Ordu Müfettişi Cemal Paşanın on gün süre ile izinli olarak ıstanbula gittiğini dört gün önce öğrenmiş ve şaşmıştım.
Cemal Paşa ile, Samsuna çıktığımdan beri, ulusal amaçları gerçekleştirmek için işbirliği yapma, askeri ve ulusal örgütler kurma konularında yazışmamız vardı. Kendisinden umut verici, olumlu karşılıklar almıştım.
Benim ile bu yolda ilişki kurmuş olan bir komutanın, kendi kendine, izin alıp ıstanbula gitmesi akla sığacak iş değildi. Bunun için, 5 temmuz 1919 günlü kapalı tel ile Konyada On ıkinci Kolordu Komutanı Albay Salâhattin Beye şu iki maddeyi yazdım:
1 - Cemal Paşanın on gün için ıstanbula gidişinin gerçek nedenini açıkça ve tezelden bildirmenizi;
2 - Sizin, her ne olursa olsun, oradaki birliklerin başından ayrılmanız uygun değildir. Bu konuda Fuat Paşa ile de haberleşerek olabilecek en kötü davranışlara karşı tedbir almanız gereklidir. Her gün, durumunuz üzerine kısa bilgi vermenizi rica ederim.
Bu kapalı telin örneğini o gün Ankarada Fuat Paşaya da bildirdim.
Salâhattin Beyin Konyadan 6/7 temmuz günü, yani Refik Halit Beyin Konya Valisi Cemal Beyle telgraf başında konuştuğu sırada, karşılık olarak çektiği kapalı telde: "Cemal Paşa ıstanbulda kimi kişilerle ve ailesiyle görüşmek üzere on gün süre ile ve kendi isteğiyle izinli olarak ıstanbula gitmiştir." denilmekte idi (belge: 30, 31, 32, 33).
Cemal Paşa gitti, ama gelemedi. Kendisini çok zaman sonra Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı göreceğiz.
KOMUTAYI BIRAKMAMAK BUYRUğU
Ne yazık ki, bu durumu bilen ve kendisine birliklerin başından ayrılmaması salık verilen Salâhattin Beyin de bir süre sonra ıstanbula gittiğini öğrendik. Cemal Paşanın gösterdiği bu kötü örnek üzerine 7 temmuz 1919 günü şu genel bildirimi yaptım:
1 - Bağımsızlığımızı koruma uğrunda derlenip örgütlenmiş olan ulusal kuvvetlere hiçbir yönden karışılamaz ve dokunulamaz. Devletin ve ulusun alınyazısında, ulusal irade etmen ve egemendir. Ordu, bu ulusal iradeye bağlı ve onun hizmetindedir.
2- Müfettiş ve komutanlar, herhangi bir nedenle, komutanlıktan çıkarıldıklarında, yerlerini alacak kişiler, işbirliği yapılacak nitelikte olursa, komutayı bırakacaklar; ama etkili bulundukları bölgede kalarak ulusal görevlerini yapmaya devam edeceklerdir. Olmazsa, yani bir ikinci ızmir olayına meydan verebilecek kimseler atanırsa, komuta hiç bırakılmayacak ve bütün müfettiş ve komutanlarca, güven ve inanın kalmadığı ileri sürülerek yapılan işleme uyulmayacaktır.
3 - Yurdumuzu kolaylıkla ele geçirmek amacıyla, ıtilâf devletlerince yapılan baskı sonunda, Hükümet herhangi bir askeri birliğimizi ve ulusal örgütümuzü dağıtmak için buyruk verirse, kabul edilmeyecek ve uygulanmayacaktır.
4 - ıstek ve amacı ulusal bağımsızlığı sağlamak olan Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi ıIhak cemiyetleri ile bunların girişimlerinin bozulup dağılmasına yol açacak herhangi bir etkiyi ve karışmayı ordu, kesin olarak önleyecektir.
5 - Devletin ve ulusun bağımsızlığını sağlama uğrunda bütün sivil devlet memurları, Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi ıIhak cemiyetlerinin, ordu gibi, türeye uygun yardımcılarıdır.
6 - Yurdun herhangi bir bölgesine saldıran olursa bütün ulus, haklarını savunmaya hazır bulunduğundan, bu gibi olaylar çıkınca işbirliği için her yer birbirine en kısa zamanda haber vererek savunmada birlik sağlanacaktır.
Bu bildirim, Anadolu ve Rumelide bulunan bütün ordu ve kolordu komutanlarına ve başka gerekenlere gönderilmiştir.
REFET BEYıN ÜÇÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIğINI BIRAKMASI
Bu genel bildirimden beş altı gün sonra, Kavak'tan "Üçüncü Kolordu Komutanı Refet" imzalı, 13 temmuz 1919 da yazılmış bir kapalı tel aldım. Tel şudur:
"ıstanbuldan bir ıngiliz gemisiyle, Harbiye Dairesi Başkanı Albay Salâhattin Bey, beni değiştirmek üzere geldi. Benim de o gemi ile dönmemi Harbiye Nazırlığı emrediyor. Salâhattin Bey, amaca uygun olarak çalışacak. Genel duruma göre komutayı adı geçene bırakmayı uygun buldum ve Harbiye Nazırlığına görevden çekildiğimi bildirdim. Ayrıca geniş bilgi veririm. Sıvasa doğru yola çıkıyorum. Beşinci Tümen Komutanı Arif Bey aracılığı ile Amasyaya karşılık veriniz."
Baylar, açıkça söylemeliyim ki, bu tutum ve davranışı pek beğenmedim. Refet Beyin benimle olan işbirliği, ıstanbulca biliniyor. Bu çalışmalardan yana olan bir kişi, onu değiştirmeye ve hem de ıngiliz gemisiyle gelince, hemen düşünülecek şey, bu kişinin ıngiliz görüşüne uygun iş görebileceğine güvenilmiş olmasıdır. Bu yargı, bir sanı niteliğinde olsa bile, Refet Beyin komutayı hemen vermemesi, hiç olmazsa bizim de düşüncemizi sorması gerekirdi.
ınanıp komutayı verdiğine göre de, hiç olmazsa bir süre yanından ayrılmayıp durumu ve görüşlerimizi iyice benimsetinceye dek birlikte çalışması ve kendisi ile aramızda gerekli bağlantıyı kurduktan sonra uzaklaşması doğru olurdu, düşüncesinde bulundum. Bununla birlikte, olupbitti karşısında bırakılmış olduğuma göre, iki noktada avunç aramakla yetinmek zorunda kaldım. Birincisi, Refet Beyin telindeki: "Salâhattin Bey amaca uygun olarak çalışacak" cümlesi; öteki de, Refet Beyin hiç olmazsa ıstanbula gitmemiş olması idi.
Bu durum üzerine: "komutanların ıstanbula gitmek konusunda en küçük bir yanılmalarının pek pahalıya mal olacağını, gene de programımızı iyi uygulamaya devam edeceğimizi" bütün komutanlara bildirerek hemen dikkatlerini çektim. Refet Beye de o gün (14 temmuz 1919): "Salâhattin Beyin kararlarımızı iyi uygulayacağı, buradaki arkadaşlar arasında pek çok sevindirici ve güçlendirici olmuştur" cümlesini de içine alan bir kapalı tel çektirdim.
14 Temmuz 1919
Amasyada Beşinci Tümen Komutanlığına
Refet Beyedir: Aşağıdaki teli uygun görürseniz Salâhattin Beye ulaştırınız ve sonucunu bildiriniz. Mustafa Kemal
Salâhattin Beyefendiye: ıstanbulun kapalı çevresinden, ulusun mutlu kucağına gelmeniz ve özverili arkadaşlarınızın dayanç39 ve yurtseverlik çevresine girmeniz büyük bir sevinçle karşılandı. Kutsal amacımızın gerçekleştirilmesi uğrunda gösterilecek ortak çabada Tanrı hepimizi başarılı kılacaktır. Gözlerinizden öperim. (Mustafa Kemal)
Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Albay
Kâzım
Salâhattin Bey üzerinde ilk kuşkuyu gene, Salâhattin Beyin "amaca uygun çalışacağını" söyleyerek ona güvenen ve hemen komutayı bırakıp Sıvasa doğru uzaklaşan Refet Bey göstermiş oldu.
Refet Beyin Amasyadan çektiği bir tel, yalnız Salâhattin Bey üzerindeki kuşkuyu değil, daha birkaç nokta ile ilgili düşünceleri de kapsıyordu. ızin verirseniz olduğu gibi bilginize sunayım.
ıvedidir. Amasyadan
Güvenlikle ilgilidir. 15.7.1919
719
Erzurumda On Beşinci Kolordu Komutanlığına
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:
Salâhattin Beyi tanırsınız. Birdenbire ürkmemesi gereklidir. Önce Kâzım Paşa, kutlama dolayısıyla, yumuşak sözler kullanarak kendisiyle yazışmaya girişmelidir. Hamit Beyin görevden çıkarılması konusunda daha bir şey yok. Ama yerinde bırakılması için gereken yerlere başvuruldu. Görevden çıkarılırsa buralarda kalacağını pek ummuyorum. Bununla birlikte, gene etki yapıyorum. Benim dönmem için ıngilizlerin Hükümete baskı yapacakları kuşku götürmez. Ben, duruma göre, gereken yollara başvurarak buralarda kalacağım. ıngilizlerden ve buradan geçen Amerikalılardan anladığıma göre, Kâzım Paşanın durumu da tehlikelidir. Her zaman ölçülü davranılmasını ve işlerin iyi yönetilmesini yeniden salık veririm. (Refet)
5. Tümen Komutanı
Arif
Bu telde adı geçen Hamit Bey, Samsun mutasarrıfı idi, Hamit Bey, Samsuna varışımızın ilk günlerinde Refet Beyin, geçmişteki dostluğu dolayısıyla, ortak amaç yolunda sonuna dek bizimle birlikte özveri ile çalışacak nitelikte bir arkadaş olduğuna güvendiği için bana salık verdiği ve benim Sadrazamlığa ve özel olarak, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşaya yazmam üzerine Samsuna getirebildiğimiz kişi idi.
Böyle bir kişinin er geç görevden çıkarılacağı kuşku götürür müydü? Ama, Refet Bey: "Yerinde bırakılması için gereken yerlere başvuruldu." diyor. Nereye? Kimlerin katına? Kim başvurdu? Sonra: "Görevden çıkarılırsa buralarda kalacağını pek ummuyorum, bununla birlikte gene etki yapıyorum" diyor. Nereye, ıstanbula mı gidecek, nasıl? Bu kişi bugüne değin bizimle çalışmıyor muydu?
Bu telinde Refet Bey, kendisinin dönmesi için ıngilizlerin Hükümete baskı yapacaklarını kesin görüyor ve duruma göre gereken yollara başvurarak buralarda kalacağını söylüyor. Oysa durum belli ve yapılacak işi ben kendisine 7 temmuz 1919 günlü genel yönergemde bildirdim (Adı geçen yönergenin ikinci maddesi). Ondan başka yapılacak iş yoktu.
Refet Bey, ıngilizlerden ve buradan geçen Amerikalılardan anlamış ki: "Kâzım Paşanın da durumu tehlikelidir." Bu ne demektir? En çok sıkı durmaları gereken arkadaşların, iyilik düşünmeyecekleri besbelli olan kimselerin sözleri üzerine tehlike kuruntusu yapmaları ve bunu inançla söylemeleri neyi gösterir ?
Refet Bey, telinin sonunda, bana da ders veriyor: "Her zaman ölçülü davranılmasını ve işlerin iyi yönetilmesini yeniden salık veririm" diyor.
Buradaki "ölçülü" sözünden, ne anlam çıkabileceğinin yorumlanmasını anlayışlı kişilere bırakırım.
Bana iyi yönetimi salık veren kişi, bu öğütlemeyi, benim verdiğim buyruk ve yönergeyi iyi uygulayıp görevi başından ayrılmadan önce yapmış olsaydı daha içten davranmış olurdu, sanırım.
HAMıT BEYıN ıSTANBUL HÜKÜMETıNCE GÖREVDEN ÇEKıLMESı
Baylar, Hamit Bey, 14 temmuz 1919 günü Samsundan bana şu kısa teli çekmişti:
"Görevden çıkarıldığımı sağlam yerden öğrendim. şu bir iki gün içinde buyruğun gelmesini bekliyorum. Sonra ıstanbula gideceğimi saygı ile bildiririm."
Refet Beyin komutayı bırakmış olmasından üzüntülü iken o gün, önemli bir kesimde özveri ile çalışacağını umduğumuz başka bir arkadaşın da, sanki olağan koşullar içinde bulunuyormuşuz gibi, anlaşılmaz bir düşünüş göstermekte olduğunu öğrendim.
Hamit Beye 15 temmuz 1919 günü şöyle bir tel yazıldı:
"Kardeşim Hamit Bey, sizin yerinize ıbrahim Eşem Beyin atandığını öğrendik. Refete yazdım ve buluşarak birlikte içeri doğru gelmenizi rica ettim. Bilmem hangi güven düşüncesi, size ıstanbula gitmek isteğini veriyor. Bundan başka, biz değerli arkadaşlarımızı ıstanbuldan Anadoluya çekip çıkarmaya ve böylece gerçek yurtseverleri dileklerinden yoksun etmemeye çalışırken siz, bu davranışınızla, en azından, kapalı bir çevreye giriyorsunuz. Biz hiç uygun görmedik. Refetle buluşunuz. Ya Sıvas yakınlarında birlikte kalırsınız ya da rahatça bizim yanımıza gelirsiniz. Kesin cevap bekleriz" (belge: 34).
Beş gün sonra (20 temmuz 1919) Canik Mutasarrıfı Hamit Beyin Samsundan gelen teli şu idi:
Bizansın artan alçaklıkları karşısında umutsuzluğa düşen ulus, Doğudan bir umut ışığı bekliyor.
Buraları ve buradakileri öyle düşsel bir biçim ve yaratılışta görüyorlar ki acaba bir şey var mı diye ben de kuşkuya düşüyorum. ılgisizliğimden utanıyorum.
Gerçekte uyumuyoruz. Bir şey yapmak istiyoruz. Ama bu şeyin biçim ve kuramlarıyla uğraştığımız, uzun yollar seçtiğimiz kanısındayım. Zaman ve durum, beklemeye elverişli değildir. Yurdun durumu dakikadan dakikaya kötüleşiyor. Bunun için sözümüzü kısa kesip işleri çabuklaştırmak gerekiyor. Bu konuda benim aklıma gelen şudur:
Her yerden ve hep birden Padişah Hazretlerine tel çekelim. On aydan beri gözü önünde ve çok zaman kendi istek ve hevesince olup biten alçaklıklarla nereye sürüklenmekte olduğunu gören ulusun, ne olursa olsun, kendi kaderine yön vermeye karar verdiğini hatırlatalım ve kırk sekiz saat içinde ulusun güvenebileceği bir hükümet kurulmaz ve kurucular meclisinin toplantıya çağırılması karar altına alınmazsa, ne kendisini ne de hükümetini tanımadığımızı bildirelim. Bunda hiçbir zorluk yok, geleneksel boyun kırmaktan üzüntü duymayan ulus, biz yürüyelim, arkamızdan gelsin efendim.
Beş gün önce, görevden çıkarılırsa ıstanbula gideceğini bildiren Canik Mutasarrıfının bu telini, biraz kızgınca yazılmış olmakla birlikte, karar ve çalışma öğütleyen bir nitelikte bulduğunuzu umarım.
Mutasarrıf Bey, ulusun bir umut ışığı beklediği yerde, acaba bir şey var mı diye kuşkuya düşüyor.
Bizi, ne yapmak istediğini bilmeyen, biçim ve kuramlarla uğraşan şaşkınlar sanıyor. Sözü kısa kesip işleri çabuklaştırmak için yapılacak şeyi de söylüyor. Eğer bundan sonra bütün görüşlerindeki yersizliği belirten çirkin bir düşünceyi ortaya koymasaydı iyi ederdi.
Baylar, tarih, "geleneksel boyun kırmaktan üzüntü duymayan ulus, biz yürüyelim, arkamızdan gelsin" düşünce ve inancında bulunanların karşılaştıkları sonuçlar ve cezalarla doludur. Yöneticilerin, özellikle devlet adamlarının, böyle yanlış ve çürük düşüncelere hiç kapılmamaları gerekir. Hamit Bey, bu telinde, bizim Refet Beyle birlikte içerlere çekilmesi konusunda yazdıklarımıza hiç değinmiyor.
Hamit Beyin bu teline 21 temmuz 1919 günü verdiğimiz bir karşılıkta şunu söyledik: "Tanrı dilerse her şey olacaktır. Yalnız, ulusun güveneceği bir hükümet kurmak için önce o hükümete destek olacak bir kuvveti yaratmak gerekir. O da, doğu illeri kongresinin ve ondan sonra da Sıvas genel kongresinin toplanmasıyla olacaktır."
REFET BEYLE YAZIşMALAR
Baylar, Üçüncü Kolordudan, dolayısıyla Refet ve Salâhattin Beylerden gene söz açmak gerekiyor. ılişki şudur:
ıngilizler, Sıvasa bir tabur gönderecekleri haberini yaydılar. Olabilecek herşeye karşı, Sıvasa gelen çeşitli yollar boyunca askerî tedbirler aldırmak gerekti. Bunun için Amasyada bulunan Beşinci Tümen Komutanlığına 18 temmuz 1919 günü yazdığım bir buyrukta, o sırada Amasyada bulunan Refet Beyle ilgili olarak da şu cümleler vardı: "Duruma Refet Beyin önemle dikkati çekilir. Belki Refet Bey böyle bir durumu göz önünde tutarak şimdilik Amasyada kalmayı daha uygun bulur."
Beşinci Tümen Komutanının 19 temmuz 1919 da verdiği karşılıkta dikkati çeken şu cümleler vardı: "Salâhattin Bey daha Samsundadır. şimdiye değin kendisiyle görüşemediğim gibi hiçbir gerçek ve önemli yazışma da yapılmadığından, adı geçenin düşünce ve görüşünün ne yolda olduğunu bilemiyorum. Ama Refet Bey, gerektiğinde ıngilizlere karşı koyacak kadar atılganlık gösteremeyeceğini sezdirmişti. Refet Bey, 18 temmuz 1919 da Sıvasa doğru yola çıktı." (belge:35)
Bunun üzerine Refet Beye şu kapalı teli çektirdim:
şifre l9 Temmuz 1919
Kişiye özeldir.
Sayı
151
Amasyada Beşinci Tümen Komutanlığına
Sıvasta Üçüncü Ordu Sağlık Müfettişi
Albay ıbrahim Talî Beyefendiye
Refet Beyedir: Salâhattin Beye telimi verdiniz mi? Bu arkadaşımızın kesin görüşlerinin her halde öğrenilmesi ve kararsızlık ya da iki yüzlü davranış gibi felaket doğuracak bir duruma hiçbir şekilde göz yumulmaması bir yurt ödevi olduğundan bu konuda "evet" ya da "hayır" diye kendisinden söz alınması ve ona göre bir karar verilmesi çok gereklidir. Sizin bıraktığınız yerden başlamak, kendileri için tek programdır. şimdiye değin hemen bir hafta olduğu halde hiçbir kesin bilgi alınmaması ve ıstanbuldan alınan bir yazıda, adı geçen için sağlam bir güven gösterilmemesi ve yola çıkmadan önce Sadık Beyle gizli bir görüşmesinden ve dostluğundan söz edilmesi ve yakınılması bu telimin yazılmasına yol açmıştır. Bunu ve bunun sonuçlarını özellikle sizin anlamanız ve çözümlemeniz gereklidir. Çünkü, herhangi bir halk topluluğunda söyleyeceği yanlış ve ulusal amaca aykırı bir tek sözün bile yapacağı ters etkiyi ve bunun yaratacağı durumu şimdiden düşünmek yeter. (Mustafa Kemal)
Üçüncü Ordu Kurmay Başkanı Albay
Kâzım
Yalnız bu telimize değil çok şeye karşılık olan Refet Beyin şu telini olduğu gibi bilginize sunacağım:
Güvenlikle ilgili ve Sıvastan
çok ivedidir. 22.7.1919
1728
Erzurumda Üçüncü Ordu Müfettişliği Vekili
Kâzım Kara Bekir Paşa Hazretlerine
1 - Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Telinizi Salâhattin Beyden ayrıldıktan sonra aldığım için kendisine veremedim. Salâhattin Beyi herkes gibi siz de çok iyi tanırsınız. Kararsız yaratılışlı bir kişi. Bu bölgede on günden çok kalmamak düşüncesi ile gelmiş. Az kaldı, komutayı almadan geri kaçacaktı. Kendisine güven ve inan vererek yurt ödevini hatırlattım. Yurdunu her halde sever; ama vakitsiz iş görmeye gelemez. Aşağı yukarı Vali Reşit Paşadan biraz daha iyi. On Üçüncü Kolordudan gelen silâhlardan haberli olduğu gibi, bu işi düzenlemek için ıstanbulda da çalışmış ve başarı göstermiş. Buraya onu Cevat Paşa seçmiş. Bu duruma göre, amaca zararlı olamaz ve hiçbir halk topluluğunda amaca aykırı tek bir söz söylemez. Tersine, amaca göre, ama sessiz olarak çalışacağına söz verdi. Sadık Beyle ilişkisi üzerine verilen bilgiye inanamıyorum. Aslına bakılırsa, aldığımız haberi iyi belgelemeden ve belli bir program düzenlemeden çalışmak, kuvvetlerin yitimine yol açıyor. Doğu durumu üzerine bana bilgi verirken, aldığımız sişirme haberlere kapılmamış olsaydınız, belki ben daha iyi bir yol tutar ve komutayı bırakmak zorunda kalmazdım. Kendiliğinden karar verecek kişilerin, gerçek durumu bilmeleri gerektiğini siz de kabul edersiniz. Bunun için, Salâhattin Beyi boş yere ürkütmek ve "hayır" dedirtmekle ne çıkacak? Aslında, o kaçmaya hazır. Yerine acaba kim gelecek? Buyruklarınızın kısa ve açık olmasını rica ederim. Salâhattin Bey için olan telinizi zahmet edip bir daha okuyunuz. Fırtına ile başlayıp yavaşlıkla biten bu telden kesin düşüncenizi çıkaramadım. Bununla birlikte, birkaç güne dek Salahattin Bey Samsundan dönüyor. Kendisiyle görüşeceğim. Herhalde onu uygun bir yolla amaca göre çalıştırmak için gerekli tedbirleri alıyorum.
2 - Samsuna çıkarılan taburun, buradaki Hintli Müslümanları değiştirmekle birlikte, özellikle Sıvasta bulunduğunuzu sandıkları sizlere karşı bir korkutma amacı da güttüklerini, ıngilizlerle görüştüğümde anladım. Beni ıstanbula gitmeye kandırmak için, Kavakta bulunduğum sırada bir ıngiliz binbaşısı geldi. ıngilizlere gösterdiğim direnmeden yararlanarak, sizi güçten düşürmek için beni aldırdıklarını açıkça söyledi. Sizin öteki dayanağınız, Kâzım Paşa imiş; onun için Kâzım Paşa, ıngilizlerin üstelemesini gerektirecek bir ip ucu vermemelidir. Ferit Paşanın, siz görevden çekilirken, Kâzım Paşayı vekil olarak ataması, ıstanbuldakilerden kimisinin kötü bir düşüncesi olmadığını gösteriyor. Ama ıngilizlerin üstelemesi karşısında bir şey yapamazlar. Kâzım Paşanın vekilliğe atanması da Salâhattin Beyin Sadık Bey hesabına buraya gelmediğini kanıtlar.
3 - Benim ıstanbula götürülmem için ıngilizler resmi olarak ıstanbul Hükümetine baskı yapabilirler. Çünkü, benimle ıngilizlerin arasında resmi bir bağlantı var (!). Bu baskı artarsa Salâhattin Beyi güç bir durumda bırakmamak için izimi kaybedeceğim.
4 - Hamit Beyin değiştirilmesi söylentisi henüz gerçekleşmedi. Onun, yerinde bırakılması için gerek Salâhattin Bey (*) gerekse ıngilizler ıstanbula başvurdular. Adı geçenin değiştirilmek istenmesi, Dahiliye Nazırlığı ile kavga etmesindendir. Salâhattin Beyin yerine Konyaya Sedat Beyin geldiği de doğru degildir. Her ne kadar bütün komutanların değiştirileceğini haber aldığımı, adı geçen yazıyorsa da Kâzım Paşanın vekilliğe atanması bunun doğru olmadığını gösteriyor.
(*) Öteki Salâhattin Beydir.
5 - Sıvas Kongresi ile ilgili olarak Sadrazamlıktan doğruca illere gönderilen 20 temmuz 1919 günlü teli gördünüz mü? Karahisardaki Tümen Komutanı, bu Kongreye delege seçimi için buralarda bildiri yayınlamış. Böyle bir davranışı uygun buluyor musunuz? Alman barışı ve Doğudaki sessizlik, durumun gelişmesini bekleyerek, bizim de tedbirli bulunmaklığımızı gerektirmiyor mu ? Kendim için hiçbir kaygım olmadığını artık anlamışsınızdır(!). Yalnız, kararsız ve programsız davranışlarla amaçtan ayrılacağız. Ya tedbirli olalım ya da hemen işi açığa vuralım. Ama ikisinden birini yapalım. Sıvas Kongresinin bugün için yararlı olacağını umuyor musunuz? Bugünkü duruma göre bu kongrenin Sıvasta ve açık olarak yapılmasını tehlikeli bulmuyor musunuz? Güney yönlerinden Sıvasa gelecek bir baskın, özellikle bu il halkının kansızlığı yüzünden, Anadoluyu ikiye ayırır ve pek tehlikeli olur. Bunun için bu ilin, son günlere değin, tarafsızmış gibi görünmesi pek çok önemlidir. Bu Kongrenin ille toplanması gerekiyorsa, aldığınız haberlere göre delegeler gelebileceklerse, acaba bunun doğuda bir yerde toplanması daha uygun olmaz mı?
6 - Sıvas ve Amasya şehirleri halkı pek karışık; ilçelerde ve köylerdeki halk, bunlara göre pek çok iyi. Bundan sonra, ona göre çalışmamı düzenleyeceğim.
7 - ıstanbuldan aldığım haberde, buradaki ulusal ayaklanmanın, hiçbir parti ya da hiçbir kişinin özel isteklerini yerine getirmek için olmayıp ulusal kurtuluş ve bağımsızlığın sağlanması amacı ile yapıldığını bildirmek üzere, sizin bir bildiri yayımlayarak ıngilizleri yatıştırmanız salık veriliyor. Gerekli görülürse ben bunun, sizin bir bildirinizle değil, belki Erzurum Kongresinin kararları arasında yayımlanmasının uygun olacağını sanıyorum.
8 - Ajanslar, Millet Meclisi seçimlerinden söz ediyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ? (Refet)
Üçüncü Kolordu Kurmay Başkanı
Zeki
Bu tele verdiğimiz karşılığı da olduğu gibi bildirmekle yetineceğim.
şifre 23.7.1919
Subay eliyle çekilmesi
ıvedidir.
171
Sıvasta Üçüncü Kolordu Kurmay Başkanı Zeki Beye
Refet Beyefendiye:
1 - Salâhattin Beyle ilgili teli bir daha okumak üzere aradım, ama bulunamıyor. Hatırladığıma göre Salahattin Bey için söz konusu olan şeyler ıstanbuldan bildirilmişti. Her alınan haberi, istenildiği gibi belgelemek kolay olmuyor. Doğu durumu üzerine aldığımız bilgiler aşırılıktan uzak olmamakla birlikte, bize yanlış bir adım attırmış değildir, kanısındayım. Ulusun alınyazısı ile ilgili işlerde, yalnız doğu olaylarının gelişimi temeline dayanmakla yetinilmiş değildir. Ulusal örgütlere genişlik ve canlılık vermek; kongrelerle ulusal istekleri ortaya koydurmak; orduyu ulusal örgütlere yardımcı kılmak; ulusal amacın yitimine meydan vermemek için komuta ve silah işlerinde, bilinen kesin kararı vermekte, yapıldığından başka türlü ve daha ölçülü davranmak, acaba bugünkü iyi sonucu verebilir miydi ? Herhalde şimdiki durum herkesi sevindirecek niteliktedir.
2 - Kâzım Paşanın vekil olarak atanması pek uygun düşmüştür. ıngilizlerin üstelemesini gerektirecek bir ip ucu vermemeye çalışıyor. Ama, silah işinde ve Trabzona yapılacak bir çıkarmayı önleme konusunda çekingen davranamayacağımız açık bir gerçektir. Oysa, bu nedenler ıngilizlerin elbette hoşuna gitmeyecektir.
3 - ıngilizler, benim ıstanbula götürülmem için pek çok üstelediler ve Hükümeti iyiden iyiye baskı altına aldılar. Hükümet ve Padişah ile, makine başında günlerce süren konuşmalarda işin bu yanı pek açık olarak bildirildi. Bu konuşmalarda neler geçtiği, buluşmamızda bilginize sunulacaktır. Ama, meslekten çekilince üsteleme son buldu. Bu duruma göre, sizin için de, görevden çekildikten sonra çok üsteleyeceklerini ummam. Bununla birlikte, iş tersine de olsa, izinizi kaybetmektense Salâhattin Beyin güç duruma girmesini yeğlerim. Burada Halit Bey için, Hükümet ve ıngilizler, Kâzım Paşayı çok sıkıştırdılar. Kâzım Paşa, birşey yapılamayacağını söylemekte direndiğinden, şimdi Halit Bey, resmi olmasa da, tümeninin başındadır.
4 - Hamit Bey, son bir teli ile hepimizden daha hızlı iş görmek isteğini gösteriyor. şimdilik yumuşatıldı.
5 - Sıvas kongresi ile ilgili teli daha görmedim. Gerçekten bazı yerlerde olumlu ve bazı yerlerde de olumsuz aşırılıklar görülüyor. Elbette duruma göre verimli iş görmek için tedbirli davranma isteğindeyim. Herkes için bu kesin ve açık program, bugün toplantıya başlayan Erzurum Kongresi görüşmelerinden çıkacaktır.
Sıvas Kongresinden pek çok fayda beklerim. Bugün değil, Sıvas Kongresi ilk söz konusu olduğu gün bile, her yerden ve özellikle Güneyden bir baskın gelmesini, çok olası gördüğümü ve bu nedenle savunma tedbirleri alınması için ricada bulunduğumu hatırlarsınız. Bununla birlikte, Erzurum Kongresinin toplantıları sırasında, Sıvasa gelecek delegelerin sayısına ve Erzurum Kongresinin yapacağı etkilerle doğacak duruma göre daha elverişli ve güvenli bir yöntem de düşünülür.
6 - ışleri düzenleme konusundaki, siz kardeşimin görüşleri pek yerindedir. Bununla birlikte, şehirlileri de ulusal duygu ve etki altında tutmaktan uzak kalınmayacağını umarım.
7 - Ulusal ayaklanmanın amaç ve ereği, kongrece her yere gönderilecek bildirilerle, düşündüğümüz gibi yayılacaktır.
8- Millet Meclisi toplanmalıdır. Ama ıstanbulda değil, Anadoluda. Bu konu, kongrede görüşülecek ve bunun üzerine işe girişilecektir. Hepimiz gözlerinizden öperiz, kardeşim. (Mustafa Kemal)
Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı
Albay
Kâzım
ERZURUMLULARIN DESTEğı
Baylar, ben askerlikten çekilince, bütün Erzurum halkının ve Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin Erzurum şubesinin bana, karşı pek açık olarak gösterdikleri güven ve yakınlığın bende bıraktığı unutulmaz izlenimleri burada açıkça anmayı bir ödev sayarım.
Derneğin Erzurum şubesinden aldığım 10 temmuz 1919 günlü yazıda: "Derneğin başına geçmemi ve Çalışma Kurulu Başkanlığını kabul etmemi" öneriyorlar ve birlikte çalışmak üzere ayırdıkları beş kişinin adlarını bildiriyorlardı.
Bu beş kişi: Raif Efendi, Emekli Binbaşı Süleyman Bey, Emekli Binbaşı Kâzım Bey, Albayrak Gazetesi Müdürü Necati Bey, Dursun Beyoğlu Cevat Bey idi. Söz konusu ettiğim yazıda, Rauf Beyin de Çalışma Kurulu ıkinci Başkanlığına seçildiği bildiriliyordu (belge: 36).
O günlerde, Erzurum şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Raif Efendi ve üye Hacı Hafız Efendi, Süleyman Bey, Maksut Bey, Mesut Bey, Necati Bey, Ahmet Bey, Kâzım Bey ve yazman Cevat Bey idi.
Erzurum şubesi, ıstanbuldaki Genel Merkez Başkanlığına ulaştırmaya çalıştıkları bir telle: "Genel Merkez adına söz söyleme yetkisinin bana verildiğinin telle bildirilmesini" de rica ettiler (belge: 37).
Bundan başka, bizim Erzurum Kongresine girmemizi kolaylaştırmak için, Kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Emekli Binbaşı Kâzım ve Dursun Beyoğlu Cevat Beyler delegelikten çekildiler.
*
ERZURUM KONGRESı
Baylar, bildiğiniz gibi, Erzurum Kongresi 1919 yılı temmuzunun 23 üncü günü, pek gösterişsiz, bir okul salonunda açıldı. ılk günü, beni başkanlığa seçtiler. Kongre üyelerini durum ve bir kerteye dek, düşünülenler üzerinde aydınlatmak için yaptığım konuşmada:
Tarih ve olayların sürükleyişiyle, gerçekten içine düştüğümüz kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan kabarıp coşmayacak hiçbir yurtseverin düşünülemeyeceğine işaret ettim. Ateşkes Anlaşması hükümlerine aykırı olarak yapılan saldırılardan ve yurda düşmanların girişinden söz açtım.
Tarihin, bir ulusun varlığını ve hakkını hiçbir zaman tanımazlıktan gelemeyeceğini, bunun için de yurdumuzu, ulusumuzu, kötüleyici yargıların yüzde yüz değerden düşeceğini söyledim.
Yurt ve ulusun kutsal varlıklarını kurtarma ve koruma konusunda son sözü söyleyecek ve bunun gereğini yaptıracak gücün, bütün yurda bir elektrik ağı gibi yayılmış olan ulusal akımdan doğan yiğitlik ruhu olduğunu söyledim.
ıçgücünün artırılmasına yaramak üzere de bütün zulüm görmüş ulusların, ulusal amaçlarına ulaşmak için, o günlerdeki çalışmaları üzerine, elde edilen bazı bilgileri özetledim.
Ve ulusun kaderinde sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak Anadoludan doğabileceğini belirttim ve ulusal iradeye dayanan bir Millet Meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma ereği olarak gösterdim (belge: 38).
ERZURUM KONGRESıNıN BıLDıRıSı VE KARARLARI
Baylar, Erzurum Kongresi 14 gün sürdü. Çalışmasının sonucu, düzenlediği tüzük ve bu tüzüğün içindekileri herkese duyuran bildiridir.
Bu tüzük ve bildiri, o zamanın ve çevrenin gerektirdiği az önemli düşünceler çıkarılarak incelenecek olursa birtakım köklü ve geniş kapsamlı ilkeleri ve kararları ortaya koyabiliriz.
ızin verirseniz bu ilkeleri ve kararları, benim daha o zaman nası1 anladığımı açıklayayım:
1 - Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz (Bildiri, madde 6;Tüzük, madde 3 ün ayrıntıları; Tüzük ve Bildirinin 1 inci maddeleri okunup incelensin).
2 - Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı Hükümetinin dağılması halinde ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır (Tüzük, madde 2 ve 3; Bildiri, madde 3).
3 - Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğinin sağlanmasına ıstanbul Hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu yapacaktır (Tüzük, madde 4; Bildiri, madde 4).
4- Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak temel ilkedir (Bildiri, madde 3).
5 - Hristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez (Bildiri, madde 4).
6 - Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz (Bildiri, madde 7).
7 - Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır (Bildiri, madde 8).
Bu ilke ve kararlar, türlü türlü yorumlanmışsa da, temel nitelikleri hiç değiştirilmeksizin uygulanabilmiştir.
Baylar, biz, Kongrede özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri saptamaya çalışırken, Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım demeçler yayımlıyordu. Bu demeçlere "Sadrazamın ulusu curnal etmesi" dense yeridir. 23 temmuz 1919 günlü ajansla, dünyaya şunu ilân ediyordu: "Anadoluda karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı olarak Millet Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor. Bu işlerin sivil ve askeri memurlarca yasak edilmesi gerekir."
Buna karşı gereken tedbirler alındı ve Millet Meclisinin toplantıya çağrılması istendi (belge:39).
Ağustosun yedinci günü kongre toplantısını kapatırken, kongre üyelerine:
"Önemli kararlar alındığını ve bütün dünyaya ulusumuzun varlık ve birliğinin gösterildiğini" söyledim ve: "Tarih, bu Kongremizi çok az görülebilen büyük bir eser olarak yazacaktır" dedim (belge: 40).
Sözlerimin yersiz olmadığını zaman ve olayların tanıtladığı kanısındayım, baylar.
Erzurum Kongresi, tüzük gereğince, bir Temsilciler Kurulu seçmişti.
Dernekler yasasına uyularak verilmesi gereken dilekçe yerine Erzurum Valiliği katına sunulan 24 ağustos 1919 günlü bildiride, Temsilciler Kurulu üyelerinin adları ve kimlikleri şöylece gösterilmişti:
Mustafa Kemal Eski Üçüncü Ordu Müfettişi, askerlikten
çekilmiş
Rauf Bey Eski Bahriye Nazırı
Raif Efendi Eski Erzurum Milletvekili
ızzet Bey Eski Trabzon Milletvekili
Servet Bey Eski Trabzon Milletvekili
şeyh Fevzi Efendi Erzincanda Nakşî şeyhi
Bekir Sami Bey Eski Beyrut Valisi
Sadullah Efendi Eski Bitlis Milletvekili
Hacı Musa Bey Mutki Aşiret Başkanı
(belge: 41)
Baylar, yeri gelmişken şunu bilginize sunayım ki bu kişiler hiçbir zaman bir araya gelip birlikte çalışmış değillerdir. Bunlardan ızzet, Servet ve Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve şeyh Fevzi Efendiler, Sıvas Kongresine katılmışlar ve ondan sonra biri Erzuruma, ötekisi Erzincana dönerek bir daha aramıza katılmamışlardır. Rauf Bey ve Sıvas Kongresinde aramıza katılan Bekir Sami Bey, ıstanbuldaki Millet Meclisine gidinceye dek, bizimle birlikte bulunmuşlardır.
ERZURUM KONGRESıNDE GÖRÜLEN DURAKSAMALAR
Baylar, söz arasında küçük bir noktaya da dokunmak isterim. Benim, bu Erzurum Kongresine üye olarak girip girmemekliğim düşünülmeğe değer görüldüğü gibi, Kongreye katıldıktan sonra da başkan olup olmamaklığım üzerinde duraksayanlar bulunmuştur. Bu duraksayanlardan kimilerinin düşüncelerini iyi niyetlerine ve içtenliklerine yormakla birlikte, başka birtakım kimselerin bu konuda içtenlikten büsbütün uzak olduklarına, tersine kötülük amacı güttüklerine daha o zaman kuşkum kalmamıştı. Örneğin, düşman casusu olup her nasılsa Trabzon ili içinde bir yerden kendini kongreye delege göstertip gelen Ömer Fevzi Bey ve bunun arkadaşları gibi. Bu kişinin hayınlığı, sonradan Trabzondaki ve oradan kaçtıktan sonra ıstanbuldaki işleri ve davranışlarıyla kesin olarak anlaşılmıştır.
Kongrenin bitiminden iki üç gün önce başka bir tartışma da söz konusu olmaya başlamıştı. Bazı yakın arkadaşlarım, benim Temsilciler Kuruluna girip açık olarak çalışmamı sakıncalı görüyorlardı. Düşünceleri şu noktalarda özetlenebilir: "Ulusal girişim ve çalışmaların bütün anlamıyla ulustan doğduğunu, gerçekten ulusal olduğunu göstermek gerekir. Böyle olursa, girişimler daha güçlenir ve kimsenin kötü yorumuna ve özellikle yabancıların olumsuz düşüncelerine yer kalmaz. Ama, tanınmış ve hele ıstanbul Hükümetine ve Halifelik ve Padişahlığa karşı baş kaldıran biri durumuna düşmüş; saldırı noktası olan benim gibi bir adamın, bütün bu ulusal girişimlerin başında bulunduğu görülürse, çalışmaların ulusal amaçlar yolunda olmaktan çok, özel istekleri gerçekleştirmek için olduğu kanısına yol açılabilir. Bunun için, Temsilciler Kurulu üyeleri, illerle bağımsız sancakların seçeceği kişiler olmalıdır. Ancak böylelikle, ulusal bir güç gösterilebilir."
Bu düşüncelerin yerinde olup olmadığını araştıracak değilim. Yalnız benim de, bu düşüncelere karşı olan düşüncelerimin dayanak noktalarından bazılarını sayayım: Her şeyden önce ben, ne olursa olsun, kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü, zaman geçirmeksizin ulusal iradenin işler duruma getirilmesini ve ulusun kendi başına silâhlı ve edimli olarak tedbirler almaya başlamasını sağlamak zorunluluğuna inanıyordum. Bu temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, Kongrede yönetici olarak çalışmayı ve üyeleri aydınlatmayı çok gerekli görüyordum. Netekim öyle oldu. Erzurum Kongresinin, daha önce açıkladığım ilke ve kararlarını herhangi bir temsilciler kurulunun uygulatabileceğine benim güvenim olmadığını açıkça söylemeliyim. Netekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır. Bundan başka, daha Amasyada iken karar verdiğim ve bütün ulusa her türlü araçlarla duyurttuğum Sıvas Genel Kongresinin toplanmasını sağlamak; bütün ulusu ve yurdu tek bir kurulla temsil etmek; sonra, yalnız doğu illerini değil, yurdun bütün parçalarını aynı dikkat ve duyarlıkla savunma ve kurtarma çarelerini bulmaya çalışmak gibi işleri, her hangi bir kurulun başarabileceği kanısında olmadığımı açıkça söylemek zorundayım. Çünkü, bende böyle bir kanı bulunsaydı, işe giriştiğim güne dek, bu konuda uğraşanların çalışma sonuçlarını bekleyerek görevimden çekilmemek yolunu tutardım. Hükümete, Padişah ve Halifeye karşı baş kaldırmayı gerekli görmezdim. Tersine, ben de bazı iki yüzlü ve iki yanlılar gibi dış görünüşü pek parlak ve gösterişli olan, o günün ordu müfettişliğini ve Padişah Hazretlerinin yaverliği sanını elden bırakmazdım.
Gerçi benim açıkça ortaya atılmamda ve bütün ulusal ve askerî işlerin başına geçmemde, kuşkusuz, sakınca vardı. Ama o sakınca, başarısızlığa uğradığımda herkesten önce ve herkesten çok en büyük cezaya çarptırılmaktan başka birşey olabilir miydi? Oysa, bütün yurdun ve koskoca bir ulusun ölüm ve dirimi söz konusu olurken, "yurtseverim" diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerine yer var mıdır?
Baylar, ben, kimi arkadaşlarca ileri sürülen düşünce ve kuruntulara uysaydım, iki bakımdan büyük sakıncalar doğacaktı. Birincisi, düşüncelerimde, kararlarımda ve bütün kişiliğimde yersizlik ve yetersizlik olduğunu açığa vurmak ki bu davranış, benim vicdan buyruğu ile üzerime aldığım görev bakımından düzeltilemeyecek bir yanlış olurdu.
Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için, gücü ve yeteneği sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, "yurtseverim" diyen binbir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok hatırlı ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluğuna inanmakla; korkusuz, kuşkusuz ve hele sert yürünebilir mi ve en sonunda ulaşılması çok güç olan hedefe varılabilir mi? Tarihte böylece ereğe ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? ıkincisi, baylar, ulus, yurt, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincanlı bir Nakşî şeyhi ve Mutkili bir aşiret başkanı gibi bilisizlerden40 de kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi? Bırakıldığında "yurdu ve ulusu kurtaracağız" dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi kötü bir yanılgıya41 düşmeyecek miydik? Böylesine bir kurula, perde arkasından yardım edilebileceği düşünülse bile bu yöntem, güvenilir sayılabilir miydi?
Bu söylediklerimin, o günlerde değilse bile, artık bugün bütün dünyaca kabul olunabilecek gerçeklerden olduğuna hiç kuşkum yoktur. Bununla birlikte, ben bu söylediklerimi o günlerden kalma bazı anılar ve belgelerle burada doğrulamayı, gelecek kuşakların siyasal ve toplumsal eğitimi bakımından ödev sayarım.
Bu dakikaya kadar olduğu gibi, bundan sonra da sözünü edeceğim olaylar dolayısıyla, bu yön kendiliğinden aydınlanmaya başlayacaktır.
*
Baylar, Erzurum Kongresinin bitiminde, Ferit Paşadan sonra Harbiye Nazırlığına yeni geldiği anlaşılan bir Nâzım Paşanın imzasıyla, On Beşinci Kolordu Komutanlığına 30 temmuz 1919 günlü şöyle bir buyruk geldi:
"Mustafa Kemal Paşa ile Refet Beyin Hükümet kararlarına karşı gelmelerinden ötürü hemen yakalanarak ıstanbula gönderilmeleri Babıâlice42 uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden, kolorduca önemle yardım edilmesi ve sonucundan bilgi verilmesi rica olunur".
Bu buyruğa, Kolordu Komutanlığınca gereği gibi karşılık verildi. Bu karşılığı, öteki komutanlara da, olduğu gibi gönderterek dikkatlerini çektirdim.
Kongre bildirisi, yurt içinde her yere ve yabancı devlet temsilcilerine türlü yollarla bildirildi. Tüzük de komutanlara ve başka güvenilir orunlara kapalı tel ile bölüm bölüm verilerek bulundukları yerlerde basılıp, çoğaltılmasının ve yayımının sağlanmasına çalışıldı. Bu iş, elbette günlerce sürdü. Bu iş dolayısıyla Sıvasta Üçüncü Kolordu Komutanı Salâhattin Beyden aldığım, 22 ağustos 1919 günlü bir telde: "Tüzüğün ıkinci ve dördüncü maddelerinin yayımını sakıncalı bulduğu, bir kez daha incelenmesi gereği" bildiriliyordu (belge: 42).
ıkinci madde- Birlik olarak savunma ve direnme ilkesinin kabul edildiğine;
Dördüncü madde - Geçici hükümet kurulabileceğine ilişkin maddelerdir.
KARAKOL CEMıYETı
Biz, Erzurumda kongre kararlarının her yerde anlaşılmasını ve birlikte uygulanmasını sağlamaya çalışırken "Karakol Cemiyetinin Teşkilâtı Umumiye Nizamnamesi43" ve "Karakol Cemiyeti Vezaifi Umumiye Talimatnamesi44" diye basılı birtakım kâğıtların bütün orduya; komutan, subay, herkese dağıtıldığı bize bildirildi.
Bu yönetmeliği okuyan, bana en yakın komutanlar bile, bu işi benim yaptığımı sanarak iyiden iyiye kuşkuya düşmüşler. Benim, bir yandan kongreler toplayıp açık olarak ulusal ortak çalışmalar yaparken, bir yandan da gizemli ve korkunç bir komite kurmakla uğraştığım sanısına kapılmışlar. Gerçi, bu işleri ve örgütleri yapanlar ıstanbulda bulunuyorlarmış; ama, herşeyi benim adıma yapmakta imişler.
Karakol Cemiyetinin tüzüğüne göre, genel merkez üyeleri ve sayıları, toplanma yerleri ve nasıl toplandıkları, nasıl seçilip görevlendirildikleri kesin olarak gizli ve saklı tutulur. Bir de, en ufak bir gizi açığa vuran ya da Karakol Cemiyetine tehlike getiren; dahası, tehlike getirici bir kuşku uyandıran, hemen asılır.
Yönetmeliğinde de, "bir ulusal ordu"dan söz ediliyor ve: "Bu ordunun başkomutanı ve genelkurmay başkanı, ordu, kolordu ve tümen komutanları ve kurmayları seçilmiş ve atanmış olup gizli ve saklı tutulur. Bunlar, görevlerini gizli olarak yaparlar" deniliyor.
Baylar, hemen komutanları uyardım; bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini hiç uygulamamaları gerektiğini ve bu işin kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim.
Sıvasa varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vâsıf Beyden anladım ki, bu işi yapan kendisi ve bazı arkadaşları imiş.
Her halde böyle bir davranış doğru değildi. Herkesi asmakla korkutarak, bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların buyruklarına uymaya zorlamak çok tehlikeli idi. Gerçekten, orduda görevli herkeste hemen bir korku ve birbirlerine karşı güvensizlik başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının: "Benim komutam altındaki kolordunun acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan acaba ne vakit ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak?" gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması beklenilmez değildi.
Sıvasta Kara Vâsıf Beye, gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli genelkurmay başkanının kimler olduğunu sorduğum zaman: "Hepsi siz ve arkadaşlarınızdır." diye karşılık vermişti. Bu, büsbütün beni şaşırtmıştı. Bu karşılık, elbette akla ve mantığa uygun olamazdı. Çünkü, hiç kimse bana böyle bir düzen ve kuruluştan söz açmış ve benden bu iş için izin almış değildi.
Bu derneğin daha sonra, özellikle ıstanbulda, bu ad altında çalışmasını sürdürmeye çabaladığı anlaşıldığına göre, iyi niyetle kurulduğu ve sıkışınca bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerin doğruluğu ileri sürülemez.
BıR ış GÖREMEDEN AVRUPADAN DÖNEN FERıT PAşAYA ÇEKTığıM KAPALI TEL
ıstanbul Hükümetini ulusal girişimleri önlemekten vazgeçirmek, başarıyı çabuklaştırmaya ve kolaylaştırmaya yarayacağı için önemliydi. Bu düşünceyle, Ferit Paşanın elbette hiçbir başarı sağlamadan hemen hemen onuru kırılmış bir durumda, ıstanbula dönüşünden yararlanarak, kendisine 16 ağustos 1919 günü bir kapalı tel gönderdim. Bu telde başlıca şu cümleler vardı:
Bay Klemanso (Clemenceau) nun yüksek kişiliğinize45 olan ayrıntılı karşılık yazılarını son. günlerde okuyunca, ıstanbula nasıl acı ve üzüntü içinde döndüğünüzü çok iyi anlıyorum ........................ ...............................................................................................................bölüşmek ve devletimizi ortadan kaldırmak düşüncesini bu denli açık ve onur kırıcı olarak gösteren bir yazı karşısında titremeyecek duygulu bir kişi düşünemem. Tanrıya binlerce şükürler olsun ki, ulusumuz ruhundaki dayanç ve yiğitlikle tarih boyunca sürüp gelen hayat ve varlığını ne alınyazısına bırakacak, ne de böyle cellatça yargılara kurban edecektir.
şimdi iyice inanıyorum ki, yüksek kişiliğiniz de bugünkü genel durumu ve devlet ve ulusun gerçek yararlarını üç ay önceki gözlerle görmüyordur.
Dokuz aydan beri iş başına gelen hükümetlerin, hep biribirinden daha çok güçsüzlüğe uğraması ve en sonunda ne yazık ki, artık iş görmez bir kerteye düşmesi, ulusun yüksek onuru karşısında gerçekten pek üzücü oluyor. Doğrusu şu ki, yurdun ve ulusun kaderi için içeride ve dışarıda sözü geçer olrnak kuşkusuz ulusal iradeye dayanmayı gerektirir.
Yaşama hakkı ve bağımsızlığı için çalışan ulusun amacındaki temizlik ve içtenliğe karşı ıstanbul Hükümeti düşmanca davranma yolunu tutuyor. Böyle bir davranış elbette büyük üzüntüler doğurur. Ulusu, ıstanbul Hükümetine karşı istenilmeyen davranışlara sürükleyecek niteliktedir. Çok açık olarak söyleyeyim ki ulus, her türlü iradesini kullanabilecek güçtedir. Yapacaklarını önleyebilecek hiçbir kuvvet yoktur. ıstanbul Hükümetinin giriştiği olumsuz işleri hiçbir yerde, hiçbir kimse yürütemeyecektir. Ulus, çizdiği program içinde çok kesin ve bilinçli adımlarla ereğine doğru yürümektedir. ıstanbul Hükümetinin şimdiye değin olan engelleyici davranışlarının hiçbir yerde hiçbir etki yapmamakta olmasıyla gerçek durumun sizce anlaşıldığı kuşku götürmez.
ıngilizlerin gösterdikleri yolda kurtuluş çaresi aramak da yersizdir ve sonucu yıkımdır. Kaldı ki, ıngilizler de en sonunda gücün ulusta olduğunu anlayarak hiçbir dayanağı olmayan ve ulus adına hiçbir yere söz veremeyen, verse bile bunu ulusa benimsetemeyecek olan bir hükümetle sonuçlu bir işe girişilemeyeceğine inanmışlardır. ....................................... ................
...............................................................................................................
...............................................................................................................
Bütün dilekler şu noktada toplanmıştır: Hükümet, türeye uygun46 olan ulusal akıma karşı gelmekten vazgeçerek Milli Kuvvetlere dayansın ve her türlü girişiminde ulusun isteklerine uysun!
Bunun için de, ulusal varlığı ve iradeyi temsil edecek olan Millet Meclisinin kısa zamanda toplanmasını sağlasın .......... ...............................................................................................................
SIVAS KONGRESı HAZIRLIKLARI
Baylar, Sıvasta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız Kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sıvasa gelmelerini sağlamak için, Amasyada başlamış olan çalışma ve yazışmalar daha sürüp gidiyordu. Bütün komutanlar ve her yerde birçok yurtseverler, olağanüstü çaba gösteriyorlardı. Fakat, yine her yerde olumsuz ve kötüleyici propagandalar ve özellikle ıstanbul Hükümetinin engelleyici tedbirleri işi zorlaştırıyordu.
Bazı yerlerden, hem delege seçmiyorlar, hem de halkın içgücünü kıracak ve herkesi umutsuzluğa sürükleyecek karşılıklar veriyorlardı. Örneğin, Yirminci Kolordu Komutanı adına Kurmay Başkanı Ömer Halis Beyin ıstanbuldan alınan bilgileri kapsayan 9 ağustos 1919 günlü kapalı telinde şu maddeler dikkati çeker görüldü:
1 - ıstanbul delege göndermiyor. Orada yapılan işleri uygun görmekle birlikte, atılgan bir duruma girmek istemiyor.
2 - ıstanbuldan delege gönderilemeyecektir. Gönderilmek istenen kişiler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine güvenemediklerinden, boşuna para harcamamak ve yolculuk sıkıntıları çekmemek için yola çıkmıyorlar.
(Bilindiği gibi bazı kişileri özel mektupla da çağırmıştık)
Biz, dört bir bucaktan delege seçtirmek ve göndertmekte karşılaşılan güçlükleri yenmeye çalışırken, öte yandan kongre için en güvenilir yer olarak seçtiğimiz Sıvasta da bir kaygı ve coşku başladı.
Baylar, burada sırası gelmişken söyleyeyim ki, ben Sıvası gerçekten her yönden güvenilir saymış olmakla birlikte, daha Amasyada iken Sıvasa gelen bütün yollar üzerinde uzaktan ve yakından her türlü askerî tedbir ve düzeni aldırmayı da gerekli bulmuştum.
SIVAS VALıSıNıN KAYGILARI
Sıvastaki kaygı ve coşku şöylece anlaşıldı. 20 ağustos günü öğleyin Sivas Valisi Reşit Paşanın istemesiyle telgraf başına çağrıldığım zaman, paşanın uzun bir teli veriliyordu. O tel şudur:
Erzurumda Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
ılkin, sizi rahatsız ettiğimden dolayı beni bağışlamanızı diler, sağlığınızı sorarım. Ne iş için rahatsız ettiğimi aşağıda bildiriyor ve açıklıyorum efendim. Görünüşte, Fransızlara ait kurumları teslim etmek, gerçekte buraların durumu üzerinde incelemeler yapmak için, Cizvit papazları ile birlikte önceki gün ıstanbuldan Sıvasa gelerek valilik katını ziyaret eden Fransız subaylarının bu ziyaretlerine karşılık dün sabah yanlarına gitmiştim. Ziyaret ve konuşmanın sonunda orada bulunan Fransız binbaşılarından Jandarma müfettişi Bay Brüno (Brunot), biraz özel görüşmek istediğini söyleyerek beni başka bir odaya aldı. Söylediği sözleri olduğu gibi aktarıyorum:
"Mustafa Kemal Paşa ile Kongre üyelerinin Sıvasa gelip burada bir kongre yapacaklarını işittim. Bunu ıstanbuldan gelen Fransız subayları söylediler. Sizinle böylesine dostça konuşur ve kişiliğinize karşı pek çok saygı beslerken bu işi benden saklamanıza çok üzüldüm" dedi. Ben de gereken karşılığı vererek kendisini inandırmaya çalıştımsa da son söz olarak: "Eğer Mustafa Kemal Paşa Sıvasa gelir ve burada kongre toplamaya kalkışılırsa beş on gün içinde askerlerimizin buralara gireceğini kesin olarak biliyorum. Sizin kişiliğinize beslediğim saygı dolayısıyla bunu haber veriyorum. ınanmazsanız, iş olup bittikten sonra inanırsınız. O vakit yurdunuzu uçuruma sürükleyenler arasına siz de girmiş olursunuz" sözlerini söyledi. Dahiliye Nazırlığından dün aldığım kapalı tel de, başka türlü yazılmakla birlikte gene bu kanıyı uyandıracak nitelikte idi. Yeni gelen Fransız subaylarından biri dün Kolordu Komutanı ile uzun uzadıya görüşerek kongre konusunda Komutan Beyefendinin düşüncesini anlamaya çalıştığı gibi, bu sabah da Bay Brüno bana gelerek, alafranga saat üçte, öbür Fransız subaylarıyla birlikte kongre üzerine görüşüleceğini, ama kendisinin aradaki dostluk dolayısıyla daha önce benimle ayrı görüşmek istediğini bildirdi. Bir süre konuşulduktan sonra sonuç olarak şunu da söyledi: "Ben dünden beri bu iş üzerinde pek çok düşündüm. Sonunda şuna karar verdim ki, eğer Mustafa Kemal Paşa ile Kongre üyeleri, Sıvas Kongresinde ıtilâf devletlerine karşı kışkırtıcı davranışlarda bulunmazlar ve onlar için saldırgan bir dil kullanmazlarsa kongrenin toplanmasında hiç bir sakınca yoktur. Ben kendim General Franşe Despere'ye (Franchet d'Esperey) yazar, Mustafa Kemal Paşa için çıkarılan tutuklama buyruğunu geri aldırır ve kongrenin toplanmasına engel olunmaması için Dahiliye Nazırlığından size buyruk göndertirim. Fakat şu koşulla ki, siz de benden hiçbir şey saklamayacaksınız ve içten dostluğumuzu gözeterek biribirimize karşı hep açık bir dil kullanacağız. Yalnız kongrenin toplanacağı günü öğrenmek gerekir" dedi. Ben de kendisine bu konuda kesin bir şey bilmediğimi ve öğrendiğimde kendisine bildireceğimi ve aradaki dostluk dolayısıyla hiçbir şeyi saklamayacağımı söyledim. Binbaşının işgal konusunda dünkü kesin sözlerine karşın bugünkü yumuşaklığının nedenini, en ince ayrıntıları kavrayan yüksek görüşlerinize sunmayı ödev bilir ve bu konuda sözü uzatmayı gereksiz sayarım. Açıkça anlaşılıyor ki, bunların düşüncesi kongreyi Sıvasta toplatmaya yanaşmış görünerek, kongrenin yüce üyeleriyle sizi burada toplamak ve el altından hazırlıkta bulunarak bütün arkadaşları ele geçirmekten ve hem de burayı işgal etmeyi olup bittiye getirmekten başka bir şey değildir. Dün akşam Dahiliye Nazırlığından aldığım kapalı bir tel de, başka biçimde yazılmış olmakla birlikte, aşağı yukarı gene bu nitelikteydi. ışte ben her gerçeği, saklı tutulmak ricasıyla sizlerin bilginize sunuyorum. Bundan sonra tutulacak yolun çizilmesi size düşer. Düzenli dolaplı bir tehlikenin bu denli yakın ve sanki elle tutulacak kadar görünmekte olduğunu bilip dururken, durumu size bildirmemeyi ve sonuç olarak Sıvasta kongre toplamaktan vazgeçilmesini önermemeyi vicdanıma sığdıramadım. ışte bunun için sizlerden ve orada bulunan öbür yüksek arkadaşlardan pek çok rica ederim ki, ikinci bir kongrenin toplanmasına kesin gereklik yoksa vazgeçilsin. Gereklik varsa, dört yandan ele geçirilmesi pek kolay olan Sıvasın toplantı merkezi olmasından vazgeçilerek, düşmanın kolayca giremeyeceği Erzurumda ya da uygun görülürse Erzincanda toplanma yoluna gidilmesini yurdun esenliği adına çok rica ederim. Kolordu Komutanı Salâhattin Beyefendi de bu konudaki görüşlerini ayrıca Kâzım Paşa Hazretleri aracılığıyla size yazacaklardır. şimdi yanımda bulunan eski Sıvas milletvekili Rasim Bey de eski Erzurum milletvekili Hoca Raif Efendi Hazretlerine bu konudaki bilgi ve düşüncesini kapsayan bir tel çekecektir. Elbette okuduktan sonra Hoca Raif Efendi Hazretlerinin Ilıcadan dönüşünde kendilerine yollamak iyiliğinde bulunursunuz. ışte efendim, durum böyledir. Söz götürmez yurtseverliğinize karşı sizi daha çok rahatsız etmekten çekinir ve karşılık olarak göndereceğiniz buyruğunuzu beklerim, efendim. ışte Rasim Beyin teli.
Reşit
Bu tele orada verdiğim karşılığı, olduğu gibi bilginize sunacağım. Ertesi gün, Temsilciler Kurulu adına da aynı anlamda uzun bir tel çekilerek yatıştırmaya ve inandırmaya çalışıldı (belge: 43). Ayrıca, Kadı Hasbi Efendiye de aracılı bir tel çekildi (belge: 44). Kolordu Komutanına da gerektiği gibi yazıldı (belge: 45). Rasim Beye de, gönlünün rahatlaması için, kendim yazdım (belge: 46).
20 Ağustos 1919
saat: 1 sonra
Sıvas Valisi Reşit Paşa Hazretlerine
Verdiğiniz bilgiye ve yüksek görüşlerinize özellikle teşekkürlerimi sunarım. Bay Brüno ve arkadaşlarının gözdağı vermek için söylediklerini yüzde yüz kurusıkı sayarım. Sıvas Kongresinin toplanması yeni bir şey olmayıp aylardan beri dünyaca bilinen bir iştir. Tuhaftır ki, ıstanbulda bulunan yetkili Fransız siyasa adamlarının da bana gönderdikleri haberler, Anadoluda ulusça girişilen işlerin pek haklı ve türeye uygun olduğu ve ulusumuzun istekleri kendilerine açıkça bildirilirse iyi karşılayacaklarını ve uygulanmasını üzerine alacaklarını gösterir yazılı bir güvenceyi şimdiden vermeye hazır oldukları yolundadır. Bay Brüno'nun ikinci görüşmede ağız değiştirmesi ve yumuşaması bizleri kazanmak için olsa gerektir. Binbaşı Brüno'nun dediği gibi, Fransızların beş on günde Sıvasa girmeleri o kadar kolay bir şey değildir. şunu hatırlamanız gerekir ki, ıngilizler bu konuda gözdağı vermekte daha ileri giderek Batumdaki askerlerinin Samsuna çıkarılmasına karar verdiler ve dahası, özellikle beni korkutmak için, bir tabur da çıkardılar. Fakat bu çıkarmaya karşı, ulusun güçlü bir dayanç ve inan ve ateşle karşı koyacağı gerçeği kendilerince anlaşıldıktan sonra hem kararlarından dönmek, hem de Samsuna çıkarmış oldukları askerleriyle birlikte orada bulunan taburu alıp götürmek zorunda kalmışlardır. Sıvas Kongresinde görüşülecek konularda, Erzurum Kongresi Bildirisinden kolayca anlaşılacağı üzere, ıtilâf devletlerine karşı kışkırtmalarda bulunmak gibi amaçlar güden hiçbir yön yoktur. Burada şunu da bilginize sunayım ki, ben ne Fransızların ve ne de herhangi bir yabancı devletin yardımına gönül indirecek değilim. Benim için en büyük barışma yeri ve yardım kaynağı ulusumun kucağıdır. Kongrenin gerekliği, zamanı ve toplantı yeri üzerine etki yapacak bir davranış, benim kendi kararımın çok üstünde geçerliği bulunan ulus kararına bağlıdır. Yalnız, düşündüğünüz gibi Fransızların, kongre üyelerinin Sıvasta toplanmasını ister görünerek, sonradan bu üyeleri ele geçirebilmesi bence çok uzak kuruntulardandır. Bütün bu sözlerimi, olduğu gibi Bay Brüno'ya söylemenizde de hiçbir sakınca görmüyorum. Böylece, ulusumuzun, haklarını korumak ve bağımsızlığını savunmak için Erzurum Kongresi Bildirisiyle bütün dünyaya olduğu gibi kendilerinin ıstanbuldaki siyasal temsilcilerine de bildirmiş olduğu temel kararları uygulamaktan çekinmeye hiçbir şekilde yer olmadığı Bay Brüno'ya ve arkadaşlarına anlatılmış olur. Bay Brüno bilmelidir ki, Fransızların Sıvasa girmeye karar vermeleri, kendilerine pek pahalıya mal olabilecek yeni kuvvetlerle ve çok paralarla yeni bir savaşa karar vermelerine bağlıdır. Bunu Jandarma Binbaşısı Bay Brüno ile arkadaşları düşünseler bile, Fransız ulusunun böyle bir karara uyabileceği sanılamaz.
Milletvekili Rasim Beyin Raif Efendi Hazretlerine olan telyazısını okudum. Korkmaya yer olmadığının kendilerine lütfen duyurulmasını rica ederim.
Gerek bana ulaştırdığınız bilgi ve düşüncelerinizi gerekse Rasim Beyin telyazısını Temsilciler Kuruluna, olduğu gibi sunacağım. Bundan dolayı, Sıvas Kongresi ile ilgili kesin karar, ancak Temsilciler Kurulunun görüşmeleri sonunda belli olacaktır. Alınacak karar elbette size bildirilecektir. Yalnız bugün için ricam, Brüno'nun gözdağı verdiğini halka duyurmamanız, böylece iç gücünün kırılmasını önlemenizdir. Saygılarımın kabulünü, Salâhattin ve Refet Beyefendilere de selamımın ulaştırılmasını rica ederim saygıdeğer Paşa Hazretleri.
Mustafa Kemal
Verilen karşılık üzerine Reşit Paşadan alınan ikinci tel:
Ben anlayabildiğim kadarını sizlerin bilginize sunmakla vicdan ödevimi yerine getirmiş oluyorum. ıstanbuldaki Fransız siyasa adamlarının görüşlerini ve size verdikleri sözlere güvenilip güvenilemeyeceğini kestiremem. Söz götürmez yurtseverliğiniz açısından yurdun esenliği söz konusu olduğuna göre, iyice düşünerek gereken yolun tutulması sizlerle, yüce kongre üyelerinden orada bulunan saygıdeğer kişilere düşer. Buyruklarınızı yerine getireceğimi bildirir, saygılarımı sunarım efendim
Reşit
Baylar, Diyarbakır ve Bitlis dolaylarındaki halkı aydınlatmak düşüncesiyle, oralarda ordu komutanı olarak bulunduğum sıralarda kendileriyle tanıştığım birtakım ileri gelen kişilere özel mektuplar yazdım ve Van, Bayazıt çevrelerinde bulunan bazı aşiret başkanlarıyla da bağlantı ve ilişki kurdum (belge: 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53).
ERZURUMDAN AYRILMA GEREğı
Daha sonra baylar, Ağustos içinde her yerden birtakım delegelerin Sıvasa yollandıkları ve kimilerinin de Sıvasa varmaya başladıkları anlaşıldı. Sıvasa varan delegeler bizim ne zaman yola çıkacağımızı sormaya başladılar.
Artık Erzurumdan ayrılmak gerekiyordu. Ama, şimdiye değin verdiğim bilgiden anlaşılmıştır ki, Sıvas Kongresi doğu ve batı illerinin ve Trakyanın, yani bütün yurdun birliğini sağlamak amacını güdüyordu. Bunun için, bu kongrede doğu illerinin delegeleri bulunmak gerekirdi. Bu illerden Sıvas Kongresi için delegeler seçtirmeye kalkışmak ise yaramaz bir düşünceydi. Erzurum Kongresinde bulunan delegelerin de Sıvasa götürülemeyecekleri anlaşılıyordu. Kaldı ki, geldikleri yerlerden doğu illerinin haklarını savunmak için yetki almış olan bu delegelerin daha genel bir amaca ilişkin yetkileri de yoktu. Gene bu nedenle, Erzurum Kongresinin Sıvas Kongresine doğu illeri adına bir delege topluluğu göndermeye yetkisi olamayacağı da açık bir gerçekti.
Yeniden delege seçtirmeye kalkışmak ne ölçüde işe yaramaz idiyse, birtakım kuramsal düşüncelerin çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o ölçüde işe yaramazdı.
En kolay ve çıkar yol, Vilâyatı şarkiye Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulunu Sıvasa götürüp kongreye katmaktı.
Üyelerden Mutki aşireti başkanının, Mutki dağlarından dışarı çıkmaktan korktuğunu ben kendim bilirdim. Siirt milletvekili Sadullah Bey ortada yok.
Servet ve ızzet Beyler, kongre biter bitmez birer özür bildirerek Trabzona gitmiş bulunuyorlar.
Erzurumda Rauf Bey ve Raif Efendi var. Raif Efendi de özür bildiriyor.
Yolumuzda, Erzincanda şeyh Fevzi Efendiyi bulabileceğiz.
Servet ve ızzet Beyleri çağırdım, gelmediler. Raif Efendiye bizimle gelmesi için rica ettik, kabul etti.
Sonunda, Temsilciler Kurulu üyesi olarak, Erzurumdan üç kişi, Erzincandan bir kişi ve Sıvasta bulduğumuz Bekir Sami Beyle beş kişi olduk ve Sıvas Kongresini meydana getiren delegelerin belgelerini incelemek gereği duyulduğu zaman ben, orada şöyle bir belge yazdım ve altını Temsilciler Kurulu mühürü ile mühürledim.
Temsilciler Kurulundan:
Mustafa Kemal Paşa
Rauf Bey
Bilginlerden Raif Efendi
şeyh Fevzi Efendi
Bekir Sami Bey
Yukarda adları yazılı kişiler, Doğu Anadolu adına Sıvas Kongresinde bulunmak üzere Erzurum Kongresince görevlendirilmişlerdir.
Mühür
Baylar, Erzurumdan çıktığımız gün, 29 ağustos 1919'dur.
SIVAS YOLUNDA
Amasyadan Erzuruma gelirken Sıvasta küçük bir hikâyeye konu olan olayı unutmamışsınızdır. Tuhaftır ki, Erzurumdan Sıvasa giderken de buna benzer küçük bir durumla karşılaştık. Erzincandan batıya doğru yola çıktığımız günün sabahı, Erzincan Boğazına gelir gelmez, birtakım jandarma erlerinin ve subaylarının coşkulu ve korkulu bir davranışla otomobillerimizi durdurduklarını gördük.
Durumu açıkladılar: "Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlardır. Tehlike var. Geçilemez."
Bir subay, kuvvet gönderilmesini merkeze yazmış. O kuvvet gelince gerekli düzenlemeyi yapacak, haydutları püskürtecek ve yolu açacakmış...
Pek iyi ama, bu haydutların kuvveti nedir; neresini, nasıl tutmuş; ne kadar kuvvet gelecek, ne zaman gelecek?
Bu bilmeceler çözülünceye kadar, geriye, Erzincana dönmek ve kim bilir kaç gün beklemek gerek! Bizim ise işimiz pek ivediydi. Ben Erzurum ile Sıvas arasındaki yolu belli süre içinde aşıp belli günde Sıvasta bulunamazsam; şurada burada, şundan ya da bundan ötürü korktuğum ve beklediğim, Sıvasta ve her yerde duyulursa bozgun başlayabilir, işler altüst olabilirdi.
O halde karar? Tehlikeyi göze alıp yola devam etmek. Başka türlü yapamazdık. Yalnız küçük bir düzenleme yapmayı uygun buldum.
Ellerinde hafif makineli tüfekler bulunan özverili arkadaşlarımızdan birkaçını (şimdi bir alay komutanı olan Osman Bey, ki Tufan Bey adıyla tanınmıştır, bunların başında idi.) bir otomobil ile kendi otomobilimizin önüne geçirdik. Sağdan soldan gelecek, uzaktan
|
|
|
Atatürk'ün Hayati - İlkeleri - Devrimleri - Onuncu Yıl Nutku - Gençliğe Hitabesi |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2018, 07:14 PM - Forum: Mustafa Kemal ATATÜRK
- Yorum Yok
|
 |
ATATÜRK'ÜN KRONOLOJiK HAYATI
1881 Mustafa Selanik'te dünyaya gelir.
1893 Mustafa Selanik'teki Askeri Hazırlık Okuluna başlar ve burada öğretmeni tarafından kendisine ikinci ismi "Kemal" verilir.
1895 Mustafa Kemal Manastırdaki Askeri Liseye başlar.
1899 Mustafa Kemal İstanbul'da Harbiye'nin hazırlık sınıfına başlar.
1902 Mustafa Kemal Harbiye'den mezun olur ve buradan sonra Harp Akademisine devam eder.
11 Ocak 1905 Mustafa Kemal Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olur ve Şam'da bulunan Beşinci Orduda görev almak üzere Şam'a gönderilir.
Ekim 1906 Mustafa Kemal ve arkadaşları Şam'da "Vatan ve Hürriyet" adıyla gizli bir dernek kurarlar.
Eylül 1907 Mustafa Kemal Üçüncü Orduya tayin edilir ve Selanik'e gönderilir.
13 Eylül 1911 Mustafa Kemal İstanbul'daki Genel Kurmaya tayin edilir.
9 Ocak 1912 Mustafa Kemal Libya'daki Tobruk taarruzunu başarılı bir şekilde yönetir.
25 Kasım 1912 Mustafa Kemal Hareket Başkanı olarak Akdeniz Boğazları özel Kuvvetlerine atanır.
27 Ekim 1913 Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Ataşe olarak atanır.
25 Nisan 1915 İttifak Devletleri Arıburnuna çıkarma yaparlar ve Mustafa Kemal Tümeni ile ilerlemelerini durdurur.
9 Ağustos 1915 Mustafa Kemal Anafartalar Grup Kumandanlığına getirilir.
1 Nisan 1916 Mustafa Kemal Tuğgeneralliğe terfi eder.
6-7 Ağustos 1916 Mustafa Kemal Bitlis ve Muş'u düşmandan geri alır.
31 Ekim 1918 Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olur.
30 Nisan 1919 Mustafa Kemal Erzurum'da bulunan Dokuzuncu Orduya geniş yetkilerle Müfettiş olarak atanır.
16 Mayıs 1919 Mustafa Kemal İstanbul'u terkeder.
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Samsun'a ayak basar.
8 Temmuz 1919 Mustafa Kemal gerek Üçüncü Ordu Müfettişliği görevinden gerekse ordudan istifa eder.
23 Temmuz 1919 Mustafa Kemal Erzurum Kongresi Başkanlığına getirilir.
4 Eylül 1919 Mustafa Kemal Sivas Kongresi Başkanlığına getirilir.
27 Aralık 1919 Mustafa Kemal İcra Heyeti ile Ankara'ya gelir.
23 Nisan 1920 Mustafa Kemal Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açar.
11 Mayıs 1920 Mustafa Kemal İstanbul hükümeti tarafından ölüme mahkum edilir.
5 Ağustos 1921 Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi tarafından Başkumandan olarak atanır.
23 Ağustos 1921 Türk birliklerinin Mustafa Kemal tarafından yönetildiği Sakarya savaşı başlar.
19 Eylül 1921 Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ile Gazi unvanını verir.
26 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu Kocatepe'den yönetmeye başlar.
30 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal Paşa Dumlupınar savaşını kazanır.
10 Eylül 1922 Gazi Mustafa Kemal İzmir'e girer.
1 Kasım 1922 Büyük Millet Meclisi, Gazi Mustafa Kemal'in Hilafetin kaldırılması Yönündeki önerisini kabul eder.
14 Ocak 1923 Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım İzmir'de vefat eder.
29 Ekim 1923 Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi.
24 Ağustos 1924 Gazi Mustafa Kemal İstanbul Sarayburnu'nda ilk kez şapka giyer.
9 Ağustos 1928 Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda yeni Türk Alfabesi ile ilgili konuşma yapar.
12 Nisan 1931 Gazi Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumunu kurar.
12 Temmuz 1932 Gazi Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurar.
16 Haziran 1934 Büyük Millet Meclisi bir yasa geçirerek Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verme kararı alır.
10 Kasım 1938 Atatürk vefat eder.
ATATÜRK'ÜN İLKELERİ
Cumhuriyetçilik
Kemalist devrimler siyasi bir devrim niteliğindedir ve çokuluslu bir imparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece Modern Türkiye' nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Kemalizm insanların arzularını yerine getirebilecek yegane rejimin cumhuriyet rejimi olduğuna inanmaktadır.
Halkçılık
Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Kemalist Devrim ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşımaktaydı. Bu devrim seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yönelik bir biçimde gerçekleştirilmişti. Kemalist Devrimler, özellikle İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere batı kanunlarının Türkiye' de uygulamaya konmasıyla birlikte kadınların statüsüne kökten değişiklikler getirmiştir. Üstelik, 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda Türkiye'nin gerçek Yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindeydi.Gerçekte, halkçılık ilkesi için yapılan resmi açıklamada Kemalizmin sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olduğu ifade edilmekte ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmiyordu. Kemalist ideoloji, aslında, Türk vatandaşlığı olarak ifade edilen bir fikre dayanmaktaydı. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri, onların daha fazla çalışmaları için gerekli psikolojik teşviki sağlayacak, birlik fikri ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olacaktı.
Laiklik
Kemalist laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmiyor, ayrıca dinin eğitim, kültürel ve yasal konulardan da ayrılması anlamını taşıyordu. Laiklik, düşünce özgürlüğü ve kuruluşların dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olmaları anlamına geliyordu. Böylece, Kemalist devrim ayrıca laik bir devrim idi. Kemalist devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğer birçoğu ise laikliğe ulaşılmış olması nedeniyle gerçekleştirilebilmiştir. Kemalist laiklik ilkesi Tanrı karşıtı bir ilke değildi. Bu akılcı ve dini siyasettir dışında tutan bir ilke idi. Bu Kemalist ilke aydınlanmış İslam'a değil, çağdaşlığa karşı olan Müslümanlığa karşısındaydı.
Devrimcilik
Atatürk'ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de reformculuk veya devrimcilikti. Bu ilkenin anlamı Türkiye'nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğu idi. Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benimsendiği anlamına geliyordu. Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınmalarının çok ötesine geçti.
Milliyetçilik
Kemalist devrim ayrıca milliyetçi bir devrim idi. Kemalist milliyetçilik ırkçı bir yapıda değildi. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesi idi. Bu milliyetçilik, tüm diğer milletlerin bağımsızlık haklarına saygılı idi. Yine bu milliyetçilik, sosyal içerikli bir milliyetçilikti. Yalnızca anti - emperyalist değil, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine karşı olan bir milliyetçilikti. Kemalist milliyetçilik, Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.
Devletçilik
Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye'nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesinin de devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği alanlara veya özel sektörün yetersiz kaldığı alanlara veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesi gerektiği anlamında yorumlanmaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.
Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir devrimciydi. O dönemlerde, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ve kültürel açıdan gelişmiş toplumların aktif bir üyesi olabilmesi için, modernize edilmesi çok önemli idi. Mustafa Kemal ülkesindeki yaşamı modernize etmiştir. Atatürk 1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşları ve hayatta kalabilmeleri için yaşamsal öneme sahip olan devrimleri hayata geçirmiştir. Tüm bu devrimler, Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile karşılanmıştı.
ATATÜRK DEVRİMLERİ
Harf Devrimi
Atatürk'ün gerçekleştirmiş olduğu en önemli devrimlerden birisi, Arap alfabesinin kaldırılması ve Latin alfabesinin kabul edilmesi olmuştur. 3 Kasım 1928 tarihinde, yeni Türk Alfabesi kabul edilmiştir.
Kıyafet Devrimi
Kıyafet devrimi ile birlikte, kadınlar çarşaf giymekten vazgeçerek, modern kadın elbiseleri giymeye başladılar. Erkekler ise fes yerine şapka giymeye başladılar.
Hukuk Sisteminin Laikleştirilmesi
1920 yılında kurulmuş olan yeni Türkiye Devletinin yeni bir hukuk sistemine ihtiyacı vardı. Atatürk, Şeriat Kanununun yerine İsviçre Medeni Kanununu getirmiş, o dönemde geçerli olan ceza yasasının yerine ise İtalyan Ceza Yasasını getirmiştir. Türk Hukuk Sistemi ise tüm çağdaş gereksinimler Çerçevesinde modernize edilmiştir.
Öğrenimin Laikleştirilmesi
19. Yüzyıl başlarına dek, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde çeşitli eğitim sistemleri uygulanmaktaydı. Atatürk İslami eğitim veren medrese sisteminin yeni toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini gördü. Bu nedenle, batı modellerine benzeyen yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması gerekliydi. Böylece, mevcut sistem değiştirilerek 1933 yılında bir üniversite reformu gerçekleştirilmiştir.
Kadınlara Sağlanan Medeni Haklar
Atatürk Devrimleri ile birlikte, yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş olan Türk kadınına yeni haklar tanınmıştır. Böylece kabul edilmiş olan medeni kanun gereğince bundan böyle kadınlar da erkeklere tanınan haklara sahip olacaklar, resmi görevlere atanabilecekler, oy verme ve Millet Meclisine seçilebilme hakkına sahip olabileceklerdir. Tek eşlilik ilkesi ve kadınlara tanınan eşit haklar, Türk toplumuna bir canlılık kazandırmıştır.
Atatürk'ün Türk Tarihi ile ilgili Çalışmaları
Kültürel alanda bir tür milliyetçilik anlamındaki yazı devrimi sonrasında, Atatürk tarih konusuna ağırlık verdi ve 1931 yılında Türk Tarih Kurumunu kurdu. Burada, Türkiye Tarihi kapsamlı bir şekilde incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Bunların dışında, Yeni Takvim, Ağırlıklar ve Ölçüler, Tatiller ve Soyadı Kanunu gibi diğer birçok devrimler de gerçekleştirilmiştir. Bu konudaki bazı örnekler arasında 1924 Hafta sonu Yasası, 1925 Uluslararası Zaman ve Takvim Sistemi, 1926 Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu, 1933 Ölçü Sistemleri ve 1934 Soyadı Yasası sayılabilir. 1932 yılında Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen yasa gereğince Türkler soyadı aldılar ve Milletin liderine de "Türklerin Babası" anlamına gelen Atatürk soyadı verildi .
CUMHURİYETİN 10.YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE ATATÜRK' ÜN NUTKU
ORJİNAL
Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim. Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkara ne yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk Milleti,
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş doğacaktır.
Türk Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene! Ankara, 29 Ekim 1933
YENİ TÜRKÇE
Türk Ulusu!
Kurtuluş Savaşı'na başladığımız 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk Kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki başarıyı, Türk Ulusunun ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimle yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı hiçbir zaman yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorunluluğunda ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve uygar ülkeleri düzeyine çıkaracağız. Ulusumuzu en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip kılacağız. Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bize zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici görüşüne göre değil, çağımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmektedir. Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız. Bunda da başarılı olacağımıza kuşkum yoktur. Çünkü Türk ulusunun karakteri yüksektir. Türk ulusu çalışkandır. Türk Ulusu zekidir. Çünkü Türk Ulusu, ulusal birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Çünkü Türk Ulusunun yürütmekte olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir. Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk Ulusunun tarihsel bir niteliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki ulusumuzun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusuna ara vermeden ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek ulusal ülkümüzdür. Türk ulusuna çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlığa gerçek huzurun sağlanması yolunda, kendine düşen uygarca vazifeyi yapmakta başarılı kılacaktır. Büyük Türk Ulusu! Onbeş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaat eden çok sözlerimi işittin. Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, ulusumun, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, ulusal ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Ulusunun büyük ulus olduğunu bütün uygar dünya, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Hiçbir an kuşkum yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar yeteneği, bundan sonra ki gelişmesi ile, geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Ulusu!
Sonsuzluğa akıp giden her on yılda, bu büyük ulus bayramını daha büyük onurla, mutluluklarla, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene! 29 Ekim 1933
Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi
Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927
|
|
|
Istiklal Marşimiz |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2018, 07:04 PM - Forum: Mustafa Kemal ATATÜRK
- Yorum Yok
|
 |
İSTİKLAL MARŞIMIZ
iSTiKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
İSTİKLAL MARŞIMIZIN TÜRKÇESİ
Korkma, sönmez bu tan yerlerinde yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim ulusumun yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim ulusumundur ancak,
Çatma, yulun olayım, yüzünü ey baylan ay(ça) !
Batur soyuma bir (kez) gül! Ne bu kızgınlık, bu (ne)öfke?
Yaramaz sonra senin için dökülen kanlarımız
Kazanımıdır, Tanrıya tapan, ulusumun özgürlük!
Ben geçmişten beridir özgür yaşadım, özgür yaşarım.
Kaysa çılgın bana ildirme (zincir) vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, engelleri çiğner, aşarım
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım
Batının çevrenlerine sarmışsa çelik örgülü duvar,
Benim inanç dolu göğsüm gibi sınırlarım var.
Ulusum, korkma! Nasıl böyle bir inancı boğar,
Uygarlık! dediğin tek dişi kalmış yırtıcı?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Kalkan et gövdeni, dursun bu utanmazca akın.
Doğacaktır sana söz verdiği günler Tanrının
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri toprak! diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce beleneksiz(kefensiz) yatanı
Sen süyek(şehit) oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyayı alsan da bu uçmak yurdunu.
Kim bu uçmak yurdun uğruna olmaz ki yulu?
Süyekler(şüheda) fışkıracak toprağı sıksan, süyekler!
Beni, sevdiğimi, bütün varımı alsın da Tanrı
Etmesin tek yurdumdan beni asla ayrı
Tinimin senden, Tanrım, şudur ancak isteği
Değmesin gömütümün göğsüne (o) pis eli
Bu kutsal çağrılar ki inancın kökleşmişliğinin tanıkları
Ölümsüz yurdumun üstünde benim inlemeli
O durumda Tanrı sevgisine dalarak bin kez eğilir varsa-taşım,
Bütün yaralarımdan, yakarışlar, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır tinim(ruhum) gibi yerden arınık ölüm;
Sonra, yükselerek göğün tepesine değer belki başım.
Dalgalan sende tan yerleri gibi ey ünlü ay!
Yarasın artık tüm senin için dökülen kanlarımız
Sonsuza dek sana yok, soyuma yok ortadan kalkmak
Kazanımıdır, özgür yaşamış, bayrağımın özgürlük,
Kazanımdır, Tanrıya tapan, ulusumun bağımsızlık !
MEHMET AKİF ERSOY
TÜRK İSTİKLAL MARŞININ YAZIMINDA MEHMET AKİF ERSOYUN KULLANDIĞI ARAPÇA SÖZLERİN TÜRKÇE KARŞILIKLARI
afak: çevrenler
şafak: tanyeri
hür: özgür
millet: ulus
hak: Tanrı
hakkı: edinimi, edin, kazantı, üleş, kazanım
hilal: ay, ayça
şanlı: ünlü
arş: gök
istiklal: bağımsızlık, kurtuluş
hürriyet: özgürlük
ebediyen: süregen, sonsuza dek
izmihlal: yok olma, dağılma, göçme
zaman: uçur
marş: ezgi
kurban: adak
çevre: yüz
ey: ulan
nazlı: baylan
kahraman: alp
ırk: soy
şiddet: yeğin, azış, kıykım
celal: büyüklük, ululuk, kızgınlık
helal: doğru, doğruç, uygun, turfa, yararlı
ezel: geçmiş
zincir: bağgen
bend: büvet
zırh: savaş giysisi
serhaddim: sınır
iman: inanç
medeniyet: uygarlık
canavar: yırtıcı
siper: kalkan
hayasızca: utanmadan
kefen: ölü giysisi
şehit: ülkün
dünya: yalçuk
cennet: uçmak, asman
vatan: yurt
şuheda: şehitler, ülkünler
can: dirlik, öz, kişi
canan: sevgili
hüda: Tanrı
cüda: ayrı
ruh: tin
ilahi: oğan
emel: amaç
namahrem: sakınçlı
ezan: çağrı
din: öke, inanç
şahadet: ülkün
temel: taban
ebedi: bengi, ölümsüz, sonsuz
vecd: dalgınlık
secde: eğilmek
ceriha: yara
ruhi mücerred: arı tin
|
|
|
ATATÜRK hakkında ilginç Bilgiler.. |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2018, 06:49 PM - Forum: Mustafa Kemal ATATÜRK
- Yorum Yok
|
 |
Atatürk Hakkında İlginç Bilgiler
* Atatürkün Cumhurbaşkanlığı sırasınd Hiç yurtdısına cıkmadığını, butun liderlerin onu Turkiye de ziyarete geldiklerini,
* Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu,
* Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu,
* Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulur,
Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz dediğini,
* Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
"Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim" dediğini,
* Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı :
"Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" dediğini,
* Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir"
* Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu,
* Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma olduğunu,
* `Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
* Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
* "Minber" adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini
* Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" ,
* Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ ü örnek alsın yeter" dediğini,
VE ATATÜRK :
"Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum."
M. Kemal ATATÜRK
* Dr. Neşet Ömer bey Atatürk’ü muayenesi sırasında dilini çıkarmasını istemiş, Atatürk o anda “ve aleykümselam” diyerek gözlerini kapatmış ve son nefesini vermiştir. Hulusi TURGUT. Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları. Sh 659. Türkiye İş Bankası Yayınları. 2009.
Sadece birisi, birileriyle karşılaşınca “verilen selama cevaben” söylenmesi gereken bu sözü kim(ler)e demiştir? Açıklaması aşağıdaki Kur’an ayetlerinde:
“Ölmek üzere olan kişi … Allah’a yakın olanlardan ise … eğer kutlu, uğurlu kişilerdense, ‘Selam sana kutlu ve uğurlu kişilerden!’ denir ona.” (Vakıa 56/88-91)
Biz göklere havale etmeyiz, akıl ve ilimle yerde yaparız işimizi. Atatürk
—————–
“Ey böyük Türk’ün böyük Komutanı! Seni ziyaret etmekle özüm ve milletim adına şeref duydum. Senin Asgerin.” Ebulfez ELÇİBEY. Azerbaycan Cumhurbaşkanı. Kasım 1993. Anıtkabir özel defteri
——————-
“Hiç dünyada böyle bir şey gördünüz mü? 1938’de vefat etmiş bir liderin bu kadar tartışıldığını, her gün köşe yazılarına konu edildiğini, taraftarlarıyla karşıtlarının kanlı bıçaklı olduğunu hatırlıyor musunuz? Dünyada böyle bir örnek var mı? Amerikan basını kendi liderlerini unutmuş durmadan Atatürk’ü yazıyor, Fransız basınında De Gaulle’den çok Atatürk adına rastlanıyor, Britanya’da adı, Churchill’den fazla geçiyor… Bütün dünya niçin işi gücü bırakmış da 130 yıl önce Selanik’te doğmuş olan bir Osmanlı çocuğuyla ilgileniyor?” Zülfü Livaneli 29.11.2011
—————
Bir gün mecliste, Halk Partisi tüzüğü konuşulduğu zaman, Konya milletvekili Naim Hazım kürsüde ağır eleştirilerde bulunuyordu. Eleştiriler hiç de hoşa gidecek şeyler değildi. Hoca bir aralık:
-“Bu ‘asri’ kelimesi ne demektir?” deyince, Gazi, başkanlık makamında oturduğunu unutarak, yukarıdan konuşmacıya doğru eğilerek:
“Adam olmak demektir, hocam adam olmak…” der
—————
“Onun serveti kendinin değildi!… Milletinindi. Bunu önce Nutuk’da belirtmiş, daha sonra da gereken hukuki altyapıyı hazırlayarak, nesi var nesi yoksa Hazine’ye bağışlamıştı.
Kendilerine çıkar sağlamak için özel yasalar çıkarttıran devlet adamlarına dünyanın her yerinde rastlanmıştır, bundan sonra da rastlanacaktır. Fakat nesi var nesi yok, tüm mal varlığını ulusuna, yani hazineye bağışlamak için özel yasa çıkarttıran bir devlet adamına, ne Atatürk’ten önce ne de sonra bir daha rastlanmamıştır…” Orhan Çekiç. 1938 Son Yıl. Kaynak Yayınları
—————-
“Yüz yılda bir, bir dâhi gelir; küçük Asya’dan çıkacağını ben nereden bilebilirdim?”
1922 Eylül’ünde Çanakkale’de İngiliz kuvvetlerine ültimatom vererek kenara çekilin geçeceğiz diyen Kemal’in askerlerine karşı verdiği saldırı emrini kimse dinlemeyince 12 Ekim 1922 de istifa etmek zorunda kalan Türk düşmanı – Yunan dostu İngiltere eski Başbakanı Lloyd George.
——————-
Atatürk Cumhurbaşkanlığı sırasında hiç yurtdışına çıkmamıştır, birçok lider Türkiye’ye onunla görüşmeye gelmiştir,
——————–
Sakarya Savaşı çok kritik gidiyor. Her an kaybedebiliriz.. Savaş yitirilirse Ankara düşer. Meclis, bu ihtimali dikkate alıp, gerektiğinde hemen daha içerilere çekilme kararı vermiş.. Ankara, taşınma telaşı içinde. Öte yandan Mustafa Kemal’in derhal Sakarya’ya hareket ve orduya bizzat kumanda etmesi de uygun görülmüş. Mustafa Kemal o sıralar hem ev, hem makam olarak Ankara Garı içindeki küçük bir lojmanı kullanıyor. Ertesi sabah erkenden Sakarya’ya hareket edecek. Gece yarısı Özel Kalem Müdürünü yanına çağırıyor ve soruyor. “Kararname hazır mı? Hemen getir, Sakarya’ya gitmeden imzalayayım. Ne olur ne olmaz?” Mustafa Kemal’in o en karanlık günde unutmadığı, peşine düştüğü, savaşa gitmesine bir kaç saat kala “Hemen getir, imzalayalım” dediği kararnameyi tahmin etmeniz mümkün değil. Ama şimdi okuyunca Atatürk’ün neden bu kadar “Büyük” olduğunu, neden tüm dünya liderleri arasında bir benzerinin daha bulunmadığını bir kez daha anlayacaksınız.. “Ankara’da bir Etnografya Müzesi Kurulması ve Eski Ankara Evlerinin Korunması Hakkında Kararname..”
Kendinden ve ordusundan o kadar emindi yani.
Sakarya Savaşı’ndan sonra ..Atatürk’e şöyle sormuşlardı: “Sakarya cephesi bozulsaydı ve düşman Ankara’ya doğru ilerleseydi ne yapardınız?” Bu soruya Atatürk hiç bir tereddüt göstermeden anında şu cevabı vermişti:
-“Güle güle beyler der, onları Anadolu’nun ortasında yok ederdim … ”
“İşte o zaman işimiz zor olabilirdi” ya da “bunu düşünmek bile istemiyorum” gibi bir cevap vermemiştir. Cevabı kendinden emin ve sonu sanki baştan bilen bir kararlılıkta olmuştur.
Bu iki anekdot gösteriyor ki Atatürk, Sakarya Savaşı’nda düşmanı mağlup edeceğini kesin olarak biliyordu. Bundan en küçük bir endişesi bile yoktu.
——————
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre, 10 bin civarında kitap okumuş. Atatürk tarafından kenarlarına notlar, eleştiriler, açıklamalar konarak okunan kitapların dökümü şöyle: 1233 tarih, coğrafya ve biyografi, 121 felsefe, 161 din, 387 dilbilim, 261 askerlik, 204 siyasal bilimler, 150 hukuk. Bitmedi. Yurt içinde yaptığı tüm gezilerde, okuyacağı kitaplardan birkaç sandık yanına alıp götürürdü. Bu kitapların aralarında Doğu ve Batı filozoflarının eserleri de vardı. Cumhuriyet, 9 Aralık 2004.
——————
Takvimler 1923… Adres Kordon. Naim Palas. Cumbada oturuyor Sarışın Kurt. Sevmez fazla yemeği. Leblebi var önünde. Garson titriyor, çünkü çocuk Rum. Sesleniyor Gazi, şefkatli… “Vre Dimitri” diyor: “Gel bakayım.” Çocuk “Buyur Pasam” diyor ş`lere dili dönmeyen, kırık dökük Türkçesiyle. .. “Sizin Kosti …” diyor, işgal sırasında kasıla kasıla İzmir`e gelen Yunan Kralı Konstantin`i kastederek, “geldi mi buraya?” -Geldi Pasam –Oturdu mu bu masaya? -Oturdu pasam –Güneş batarken rakı içti mi? -İçmedi Pasam. –E o zaman sormadın mı be çocuk, Ne halt etmeye almış İzmir`i?
————————
Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş: -Bu köşk kimin? -Kirkor’un… -Ya şu koca bina? -Yorgo’nun… -Ya şu? -Salomon’un… Atatürk biraz sinirlenerek sormuş: -Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur: -Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…
Atatürk’e göre hayatında cevap veremediği tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur.
—————–
Atatürk‘ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada, “1981 Atatürk Yılı” olarak kutlanmıştı. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir. Oy birliği ile alınan 27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu kararında aynen şunlar yazıyordu: “UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümü’nde, 1981 yılında anılmasını kararlaştırmıştır. Atatürk kimdir; Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkilapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu”
—————-
Atatürk dünyada “başöğretmen” sıfatlı tek liderdir.
—————–
“1923 yılı sonlarında İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: “Avrupa’ya talebe yollanacaktır.” Allah Allah dedim, ülke yıkık dökük. Her yer virane… Bu durumda Avrupa’ya talebe göndermek lüks gibi gelen bir şey. Ama şansımı bir denemek istedim… 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye yazmış… Vakit geldi. Sirkeci Garı’ndayım ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam gitmeyeceğime karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzii (dağıtıcısı) ismimi çağırdı: “Mahmut Sadi, Mahmut Sadi…” “Benim” dedim. “Telgrafın var.” Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu: “Sizleri (yurtdışında okumaya) bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz. Mustafa Kemal.” Bunu okuyunca düşündüklerimden utandım… “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim.Düşünün, 1923 yılında o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman neler hissettiğini sezebilen ve ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi? Çok başarılı oldum. Kıvılcım olarak gittim, ülkeme alev olarak döndüm. İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum, Kürsü Başkanı oldum. Daha sonra ülkemin Başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım!” Ordinaryüs Prof. Sadi Irmak. Çalışma Eski Bakanı ve Eski Başbakan.
——————-
Bütün hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Kesin bir hücumla Türk topraklarından düşman temizlenecekti. Artık zamanı gelmişti… Yabancı elçiler, diplomatlar, kor diplomatik temsilciler 24 Ağustos gecesi verilecek olan kokteylde O’nu bulamayacaklardı. Çünkü gizlice hareket etmişti. 25-26 Ağustos gecesi Kocatepe’nin hemen güneyindeki, dere içindeki Başkomutanlık Karargahı’ndaydı. Ankara’dan ayrılmadan önce yakın bir arkadaşına şunları söylemiştir:
– “Taaruz haberini alınca hesap ediniz…Onbeşinci gün İzmir’deyiz…” Şu an bu satırları yazarken bile yine tüylerim ürperiyor… Evet… Yine inanılacak gibi değil ama Taarruzdan 14 gün sonra İzmir’e varılmıştır!…
Atatürk’ün buna cevabı şu olur: “Bir gün yanılmışım.” (Bülent Pakman’ın notu: İzmir’den gelen “Rumlar Türkleri kesiyor yetişin” haberi üzerine bir süvari birliği olağanüstü bir gayretle durup dinlenmeden İzmir’e yönelmiş, normalden 1 gün önce İzmir’e girmiştir. Esas ordu Mustafa Kemal’in tahmin ettiği günde İzmir’e girmiştir).
———————–
Osmanlı döneminde okullarda okutulan geometri kitaplarındaki terimler anlaşılmaz bir haldeydi. Üçgene müselles, alan için mesaha-i sathiye, dik açı yerine zaviye-i kaime, yükseklik yerine kaide irtifaı deniliyordu. 1936 yılının sonbaharında Atatürk, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman ve Agop Dilaçar’ı Beyoğlu’ndaki Haşet kitabevine gönderir ve Fransızca geometri kitapları aldırır. Kitaplar gelince uzmanlarla beraber gözden geçirmiş ve geometri kitabının ilk çalışmalarına başlamıştır. Kış ayları boyunca Dolmabahçe Sarayı’nda bu kitap üzerine çalışan Atatürk’ün hazırladığı kitap Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1937’de yayımlanmıştır. Atatürk kitabında Arapça ve Farsça kökenli bazı geometri terimlerine boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, çokgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe gibi günümüzde hala kullanmayı sürdürdüğümüz Türkçe karşılıklar bulmuştur.
44 sayfalık bu eserin hiç bir baskısında Mustafa Kemal Atatürk’ün ismi yer almaz. Devlet Basımevi tarafından 1937 yılında İstanbul’da yapılan ilk baskısının dış kapağında; “Geometri öğrenenlerle, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığınca neşredilmiştir” ifadesi yer almaktadır.
————————–
Atatürk yemek yerken İngiliz astsubayın kendisini izlediğini farketmiş. Önceleri umursamayıp yemeğine devam etse de uzun süre devam eden nefret dolu bakışlar Atatürk’ü rahatsız etmiş. Yaverine bakışların sebebini öğrenmesini buyurmuş. Yaveri Ata’ya: “Çanakkale’ de babasını öldürmüşsünüz Atam!” demiş. Atatürk’ ün verdiği cevap ise şu olmuş:
“Git sor kendisine; babasının Çanakkale’de ne işi varmış“
———————-
Kurtuluş sonrası İngiliz Donanması’nın İzmir Limanı’nda kalmayı sürdürmesi Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı çok tedirgin etmekteydi. İngiliz Donanma Komutanı ziyaretine gelir. Gazi konukseverlik gösterir. Amiral, kendi yurttaşları ile azınlıkların durumlarını sorar. Gazi; suç işlemeyenlerin İzmir’de kendisi kadar güvende olacaklarını, suç işleyenlerin yargının önüne çıkacaklarını söyleyince konuşma gerginleşir.
Donanma komutanı der ki:
– Fakat Paşa Hazretleri, olağanüstü günler geçirdik. Yunan Ordusu’ndan yüreklenen alan bazı Rum ve Ermeniler şımarıklık yapmış olabilir. Bunlar, olağanüstü günlerin olaylarıdır. Hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler, halkın düşmanlığına bırakılacak olursa, bütün dünya size karşı ayağa kalkar!
Son tümceye kadar gülümsemekte olan Mustafa Kemal Paşa, amiral gözdağına kalkışınca sözünü bıçak gibi keser:
– Şu “Efendi Devlet” rolünü bir yana bırakınız Amiral! Uluslara da gözdağı vermekten vazgeçiniz! İngiltere ve müttefiklerinin (bağlaşıklarının) ayağa kalkıp kalkmayacağını düşünmem! Bunlar ülkemin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına izin vermem!
Amiralin yüzü kül gibi olur:
– İngiltere Hükümeti’nin uyrukdaşlarını her yerde koruma hakkı, devletler hukukunun güvencesi altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını yalnızca rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz…
İşte o zaman Mustafa Kemal Paşanın tepesi iyice atar:
– Arkaladığınız Yunan Ordusu’nun denizde yüzen leşlerini sanırım görmüş olmalısınız! Türk Ordusu düzeni sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı boşaltacak güçtedir de… Donanmanızın en kısa sürede limanı terk etmesini istiyorum!
Amiral ne yapacağını şaşırır ve şöyle der:
– İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?
Paşa burada son sözünü söyler:
– Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr Antlaşması’nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık… Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Bizim gözümüzde “barış antlaşması yapmamış” iki devletiz. Savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi hemen kara sularımızdan çekmeniz konusunda sizi uyarıyorum!
Amiral kekeler:
– Affedersiniz!
Amiral odadan ayrılır.
Görüşmeden sonra İngiliz Hükümeti, Türk Hükümeti’ne uyarı verir. Komutana söylenenlerin yazı ile gerçeklenmesini ister… İstenen yapılır. Söylenenler yazılarak olduğu gibi gönderilir. Olay kentte de duyulur ve tedirginlik başlar. Ancak birkaç saat sonra İngiliz ve Fransızlar, kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere bindirip sessizce çekip giderler.
Salih Bozok o anı şöyle anlatmaktadır:
“Verilen zaman bittiğinde, büyük İngiliz donanmasının uzaklaşmasını izledik. O ise, bakmıyordu bile…”
Kaynak: Hanri Benazus, Anılarla Atatürk’ün İzmir’i. (Yaveri Salih Bozok’tan.)
———————————–
Bir röportajda “Milletler Cemiyeti’ne üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye sorulur “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz”. diye cevap verir, Birleşmiş Milletlerin 2. Dünya Savaşından önceki kuruluşu olan Cemiyet-i Akvam yani Milletler Cemiyeti’nin daveti üzerine 6 Temmuz 1932 de Türkiye üye olur.
—————————
Gazi’nin kimlik kodlarının tümünün tecelli alanı bulduğu tarihî eser Nutuk’tur. Nutuk, bazı Atatürk düşmanı mecnunların iddia ettikleri gibi, ‘Atatürk’ün hatıratı’ değildir. Aynı anda tarihî, edebî, felsefî, siyasî bir eserdir. Hemen ekleyelim, edebî yönden baktığımızda, Nutuk, Osmanlıcanın en selis ve seçkin kullanıldığı ender eserler arsındadır. Kısa cümleleri birer edebî söylem gibi yerine oturmaktadır. Ama iş bu kadar değildir. En girift meselelerin ele alındığı en koyu Osmanlıca cümlelerin bazıları son derece uzundur. Bu uzun cümlelere, dikkatle ve eleştirel gözle baktım; hiçbirinde en küçük bir anlam kayması, en küçük bir içinden çıkılmazlık yoktur. Murat ve maksat, en kısa cümlelerdeki vecizlik ve selislikle ifade edilmiştir. Prof Yaşar Nuri Öztürk, Yurt Gazetesi 19.11.2012.
———————-
1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı (Libya’yı) işgal etmesi üzerine, Mustafa Kemal, Enver Paşa, Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Ali Fethi (Okyar) gibi bazı gönüllüler, gizli yollarla Libya’ya giderek orada bölge halkını İtalyanlara karşı örgütleyerek “gerilla savaşı” vermişlerdir. O yıllarda İtalyanlara karşı savaşan aşiretlerden biri de Sunusilerdir. Bu aşiretin lideri Ahmet Sünusi bir gün rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Hz. Muhammed, Ahmet Sünusi’nin elini sol eliyle sıkınca, Ahmet Sünusi, Hz. Muhammed’e, “Ey Allah’ın Resulü, neden sağ elini uzatmadın?” diye sorar. Hz. Muhammed, bu soruya “Sağ elimi Anadolu’da Mustafa Kemal’e uzattım” diye cevap verir… (Ahmet Sünusi ile ilgili yazımızı okumak için lütfen TIKLAYIN)
——————-
Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim“.
———————-
Bir tarihte Atatürk Ege Vapuru ile Mersin’e gitmiş. Dönüşte vapur Fethiye’de durmuş. Kasabada halk şenlik yaparken, gemilerden de havai fişekler atılıyormuş. Kendisine eşlik eden Zafer Torpidosu’nda bulunan Atatürk, donanmanın şenliklerini seyrederken, kumandanlardan biri, Zafer Torpidosu kumandanına bir torpil atmasını söylemiş.
Torpido Kumandanı:
– Hay hay efendim, demiş, yalnız bir torpilin değeri elli bir liradır. Bunun üzerine Atatürk:
– Vazgeçin torpil atmaktan, bu millet o kadar zengin değildir. Ve torpido kumandanına dönerek:
– Sizi kutlarım, diye iltifatta bulunmuş.
E.Tümg. Muzaffer ERENDİL. İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk. s.143
————————
Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı : “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir“.
———————–
“Türkler, Hz. Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in ”Türk” adlı oğlunun neslindendir. Türk milletinin kökünün dayandığı ”Türk” adındaki insan, insanlığın ikinci babası Hz. Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.” Mustafa Kemal ATATÜRK
—————————
“Ölülerden medet ummak medeni bir toplum için yüz karasıdır. bugün ilmin, fennin bütün kapsamıyla medeniyetin saçtığı ışık karşısında filan veya falan şeyhin irşadıyla maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların medeni Türk toplumunda var olabileceğini asla kabul etmiyorum” Mustafa Kemal ATATÜRK 30 Kasım 1925
—————————
Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir“.
————————–
Gazi Çiftliği’nde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu:
– Merhaba nine!
Kadın Atatürk’ün yüzüne bakarak hafif bir sesle:
– Merhaba, dedi.
– Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp
– Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
– Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı:
– Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
– Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
– Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım daaaa… Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan beri böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
– Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti:
– Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona “Sağ ol paşam!” demek için geldim. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı bulacağım yeri deyiver. Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek:
– Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum, anacığım, dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öpmek istedi Atatürk’ün ellerini; Atatürk onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı:
– Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi:
“Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.”
Kaynak: Prof.İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın Derlemeleri
——————————-
Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında takibat yapılıyordu. Durumu Atatürk’e arz ettiler,
– Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş. Atatürk sordu:
– Ben ne yapmışım ona? Evrakı tetkik edenler açıkladılar:
– Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş ta ondan.
Atatürk’e bunu söyleyen bir milletvekilidir. Atatürk sormuş,
– Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?
– Hayır…
– Ben Trablus’tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şey. Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!.
———————–
“Türk hitabet sanatının erişilmesi en güç ve en güzel örneklerinden biri de Nutuk’tur.” İsmail Arar (Sinan Meydan, Nutuk’un Şifreleri, 73)
———————–
Mustafa Kemal Diyarbakır’dayken, İttihatçı fedailerden Yakup Cemil bir hükûmet darbesi yapmaya karar vermiştir. Savaşın kaybedildiğini düşünmektedir. Tek kurtuluş yolunun Bab-ı Âli’yi basıp, hükûmeti devirerek Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı’nı değiştirmek olduğuna inanmaktadır. Yeni Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı olarak da Mustafa Kemal’i düşünmektedir. Anlaştığı arkadaşlarından biri komployu Enver Paşa’ya haber vermiştir. Bunun üzerine Yakup Cemil kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Mustafa Kemal Falih Rıfkı Atay’a anlattığı hatıralarında şöyle demektedir: “O vakit tümenlerimden birine komuta eden Ali Fuad (Cebesoy)’a : Yakup Cemil asılmış. Sebebi de ben Başkomutan vekili ve Harbiye nazırı olmadıkça kurtuluş yoktur demiş. Dediğini yapmış bile olsaydı ben İstanbul’a gittiğimde ilk iş olarak Yakup Cemil’i cezalandırırdım. Eğer ben, o ve onun gibiler tarafından iktidara getirilecek bir adamsam, adam değilim!” demiştir. Falih Rıfkı Atay, Çankaya(2010) ,Pozitif Yayınları, Bir komplo sf 116.
………………………..
Norveç`te eskiden `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim bulunmaktaydı. (Günümüz Norveç nesli bunu bilmiyor)
————————-
İlk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi anlatıyor: “Ata’nın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, “Paşam beni mahcup ediyorsunuz” dediğim zaman ‘Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır.’ buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.” Atatürk ve Din Eğitimi – Ahmet Gürtaş – Diyanet İşleri Bakanları Yayınları s.12
—————————-
Atatürk cebinden 50 000 lira harcayıp Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an’ın Türkçe Mealini yazdırmıştır.
——————————
Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var. Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma’dır.
—————————–
Dünya’da bir devlet başkanı adını taşıyan tek çiçek `Atatürk çiçeği`dir. Bu çiçeğin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin’in koyduğu, tüm dünyada bu isimle üretilip satılmakta olduğu söylenmektedir. Ancak bu konuda tam mutabakat bulunmamaktadır. Kesin olarak bilinen Atatürk’ün bu çiçeğin Türkiye’de yetiştirilmesinde gösterdiği özen ve gayrettir.
——————————
Atatürk Arapça biliyor muydu? Birçok din hocasından daha iyi biliyordu ve bunu kendisi de ilan ve itiraf etmiştir. Dinci ve dinsiz yobazlar bu gerçeği saklarlar. Onlara göre, Atatürk’ü ‘Arapça biliyor’ göstermek onu örtülü biçimde ‘dindarlaştırmak’ olur. Onlara göre Atatürk’ü Arapçanın A’sını bile bilmeyen bir adam olarak tescil etmek lazımdır. Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Yurt Gazetesi 19.11.2012.
————————
Yunan başkomutanı Trikopis, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçmiş ve saygı duruşunda bulunmuştur.
————————-
”Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının ‘Kavm-i Necip (B. Pakman’ın notu: Osmanlı döneminde Araplara verilen ad, soyu temiz kavim demek) evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın’ diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.”Atatürk. Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19.
————————-
Atatürk “Minber” adında bir gazete çıkartmış ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçmiştir. Hakimiyeti Milliye ve Ulus Gazetelerinde bir çok yazısı yayımlanmıştır.
————————-
Son yedi yüz yılın en büyük İslam düşünürü olarak kabul edilen Pakistanlı İslam alimi, şair, filozof ve politikacı Muhammed İkbal’in (9 Kasım 1877 – 21 Nisan 1938) oğlu Cavit İkbal anlatıyor: “Babama göre, Peygamber ve ilk dört halife döneminde İslam devleti bir cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal’in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp Millet Meclisi’ne devredilmesi olarak görüyordu. Bu sistemde Meclis artık halife hükmündedir. Ulema sözlerinin üstündeki içtihat gücünün, hilafet makamından alınarak Meclis’e verilmesi, İkbal’e göre çok yeni bir olgudur. Babamın Mustafa Kemal’i çok sevmesinin sebebi de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmeleri ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir. Babam, Mustafa Kemal’in geleneklerle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatinde idi.
Güney Afrika Müslümanları 1933’te babama gelip, uzun ömürlü olması için dua ettiklerinde, babam onlara şöyle demişti: ‘Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Muhammed Ali Cinnah için dua edin”
“Babam’ın zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı. Babam, bunların İslam’da esasen var olduğu kanaatinde idi. Bu konudan söz edildiğinde ‘Reform yapmıyorum, İslamiyet’i özüne çeviriyorum’ derdi. Babam’a göre, laiklik de İslam’ın özünde vardı. Bana kalırsa, İslam’da hukukun üstünlüğünün kanıtı Kur’an’dır ve Peygamber bile hukukun üstünlüğüne tâbidir. Babam, bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olması gerektiğini düşünüyordu. Özellikle kadının durumuna vurgu yapıyordu. Babam, bütün bu düşünceleri hayata geçirme güç ve dehasına sahip bir tek Müslüman önder tanıyordu: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Bunu gördüğü, buna inandığı için Atatürk’ü hep tebcil ve tâzimle anmış, ona hep dualar etmiş, onu hep Müslümanların umudu ve ufku olarak göstermiştir.”
——————–
Küçükken çocuklar “birdirbir oynar mısın” diye sorarlar. Mustafa Kemal’in yanıtı: “Oynarım ama ben eğilmem dimdik dururum. İsteyen üstümden atlar geçer gider.“
——————
Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı’nın vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metin: “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm“,
———————-
“Bir milleti anlamak için, onun liderlerini incelemekten daha iyi bir yol yoktur. Türkler, Mustafa Kemal gibi, çağımızda henüz hiç kimsenin aşamadığı büyüklük ve yetenekte çok nadir bir insan yetiştirmiştir.” 1920’li yıllarda ülkemizde Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi olarak bulunmuş olan General Charles H. Sherrill.
———————-
Şili’nin başkenti Santiago Belediye Başkanı’na göre Atatürk kentte örnek alınmış ve herkesin örnek alması için de bir parka “Atatürk rölyefini” ve altına uzun bir açıklama konmuş. Apoguinda caddesindeki Novigod Park’ta, arkasında küçük bir şelale olan rölyefde Atatürk portresi ve İspanyolca yazı var: “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkesinin fedakâr ve sadık hizmetkarı, benzeri olmayan, insanlık idealinin canlı örneği.. Bütün hayatını Türk Milletine adamış, milletine kendi ruhunu, ateşini vermiştir. Hatırası ve fikirleri, milletinin ruhunu ateşli tutan, sönmez bir meşale olarak yaşamaktadır.”
——————
“Çoğu ailelerin öteden beri çok kötü bir alışkanlıkları var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar lâfa karışınca, sen büyüklerin konusuna karışma der, sustururlar. Artık çocuklarımızı düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da, başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız.” Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları
Manevi kızı Ülkü’yle elinden geldiğince sık vakit geçiren Mustafa Kemal Atatürk çocuklar için düşünceleri: “En çok hoşuma giden halleri riyakârlık bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamaları”
————————-
Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi: “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ü örnek alsın yeter“
——————-
Fransa Başbakanı Briand’ın 1921 yılında Ankara Hükümeti ile Ankara Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle kendini eleştirenlere “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” diyenlere Mecliste verdiği cevap: “Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’ nun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.”
——————-
Tam bir Atatürk hayranı olan Castro’nun ülkesi Küba’da Atatürk’ten başka hiçbir ülkenin liderinin büstü yoktur. Castro sadece Atatürk büstüne izin vermiştir. Daha ötesi Atatürk’ün hayatını anlatan bir de kitap bastırıp ücretsiz olarak dağıttırmıştır. Castro, Havana’da Puerto Caddesi’ndeki parka Atatürk’ün büstünü koydurmuştur, büstün altında, Türkçe ve İspanyolca olarak “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu-yurtta barış, dünyada barış” yazıyor.
——————
“Devrimci Kemal Atatürk, bizim esin kaynağımız oldu. 1919’da Anadolu’dan emperyalistleri atmak için, Bandırma gemisiyle Samsun’a çıktı. Büyük bir zafer kazandı. Biz de tam 40 yıl sonra, ülkemizden faşistleri kovmak için Granma gemisiyle Havana’ya çıktık. Biz de zaferle kucaklaştık. Ben de devrim gerçekleştirdim. Ama Atatürk’ün yaptıklarını yapamazdım. Türkler sağdan sola doğru yazarken Harf Devrimi ile tam tersi yönde yazmaya başladı. Kıyafet Devrimi ve Medeni Kanun’la kadınlara getirilen statü çok önemliydi. Ona ve devrimlerine hayranım. Kendinize başka bir önder aramayın.” Fidel Castro İstanbul 1996.
———————–
1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şanghai Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao’nun ilk sözler: “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm“.
————————
Ata, Amasya ziyareti sırasında yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; “Kimdir bu?” Vali yanıt verir; Efendim kendisi Şıh’tır. Yörede çok hatırlısı vardır. Atatürk Şıh’ı yanına çağırır; “Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan” der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir. Şıh; “Emrin olur Paşam” diyerek yerine çekilir. Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya’daki Şıh’ı hatırlar ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh’ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya’dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata’yı görmek üzere Ankara’ya yola çıkmış… Şıh gelir Ata’nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka görünüme bürünmüştür. Atatürk’ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata’ya sorarlar; “Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız? ” Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp; “Dün akşam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh’ı Afyon’a vali atadığımı bildirdim” der. Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh’a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır; “İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla…”
*Mustafa Kemal’in Büyük Taarruz öncesi ettiği dua: “Yarabbi! Sen Türk Ordusunu muzaffer et… Türklüğün ve Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme Rabbim, Yunanlıların kazandığını gösterme bana! Onlar kazanacaksa, şu gök kubbe benim başıma yıkılsın daha iyi!“
————–
Muhlis Sabahattin İstanbul’da Opera ve Operetler oynayan bir kumpanya kurmuş, 1930’lar.. Carmen’i oynuyorlar.. Turneye çıkmışlar.. Trenle.. İzmit.. Ful çekmişler.. Oradan Adapazarı.. Havalar bozunca temsil iyi gitmemiş.. Eskişehir tam felaket.. Kar diz boyu, temsil bile yapamamışlar.. Yapamayınca da otelde rehin kalmışlar iyi mi?. Beş lira lazım.. Beş lira da önemli para ha.. Babam anlatırdı.. Bebek Belediye’de 125 kuruşa faça masa donatılıp Müzeyyen dinlendiği günler..
Kumpanya karalar bağlamış otelde mucize beklerken, haber duyuluyor..
Atatürk Ankara’dan trene binmiş Eskişehir’e geliyor.. Şapka devrimi, o yıl çıkan ve kadınlarda peçeyi kaldıran kanunla tamamlanmış.. Ata, tanıtmak ve anlatmak için dolaşıyor..
Muhlis Bey lobide haykırıyor..
“Atatürk arkadaşım.. Parayı bulduk..”
Kostüm sandıklarını açıyor.. İçinden bir frak çıkarıyor. Giyiyor.. Doğru Eskişehir garına.. Orada görevliler penguen kılıklı adama bakıyorlar.. Biri “Amerikan Sefiri olmalı” diyor.. Yol açıyorlar.. Muhlis Bey en öne geliyor.. Tren gara giriyor.. Vagonun camı iniyor.. Atatürk’ün şapkalı eli gardakileri selamlıyor..
Sonra, iniyor aşağı, karşılayıcılara teşekkür etmek için..
Bir bakıyor, karşısında yakın dostu Muhlis Sabahattin..
Kollarını açıyor.. “Muhlis!..”
“Kemal!..”
Sarmaş dolaş oluyorlar..
Muhlis Bey iki cümleyle özetliyor..
“Otelde rehin kaldık, Kemal. Beş lira lazım!..”
Atatürk ceplerini karıştırıyor, cüzdanı açıyor..
Üç tek lira çıkıyor üzerinden..
“Üç liram var, Muhlis!..”
“Beş lira lazım, Kemal..”
Atatürk yanındaki dört yıldızlı generale dönüyor..
“İki liran var mı?..
Paşa ceplerini karıştırıyor ve 1 lira uzatıyor..
“Bu kadar var paşam..”
Atatürk “Dört lirayla idare et Muhlis” diyor..
“Beş lira, Kemal” diyor, Muhlis Bey..
Atatürk özel kalem müdürüne dönüyor bu defa.. Hasan Rıza Soyak olmalı..
“Bir lira bul” diyor.. Özel Kalem Müdürü ceplerini karıştırıp, beş kuruşlar, on kuruşlarla bir lirayı denkleştiriyor..
Atatürk sonunda “Beş Lira”yı Muhlis Sabahattin’e uzatıyor..
Ali Poyrazoğlu “Ben bu hikayeyi birinci elden dinledim” dedi.. “O kumpanyanın Carmen temsilinde Don Jose’yi canlandıran tenor Celal Sururi’den..”
Devrin güzelliğine bakar mısınız?.. Hani sövdükleri devrin..
İnanmadınız değil mi?.
İnanılacak gibi değil çünkü..
Ama Atatürk’ün hangi yaptığı inanılacak gibiydi ki?.
Onun için “Ata” Türk’tü o!..
Teşekkürler Atam.. Sana minnet!.. Sana şükran!..
Hıncal Uluç
———————————–
“İngiliz, Fransız ve İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırıp bizi de yenince karşımızda sıradan bir adam bulunmadığını ve O’nun gerçek yaratıcı erkini kavramaktan uzak kalmış olduğumuzu kabul ettik.” Yorgi PESMAZOĞLU Yunan Ekonomi Bakanı
——————————————-
“Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum.“ M. Kemal ATATÜRK
——————————————-
“Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yakında ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür; tarih bir köprüdür, inanç bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir.” Atatürk 29 Ekim 1933.
———————————-
Atatürk 1933 yılında Mısır Büyükelçisi’ne, Çankaya sırtlarından doğmakta olan güneşi göstererek şunları söyler: “Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak gerçekleşecektir. Bu milletler, bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, bunları yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.” Dünya gazetesi, 20. 12. 1954
———————————————————-
Bir gencin Atatürk’e “Gençliğin ideali ne olacak?” sorusu üzerine Atatürk : “Türklükten büyük ideal mi olur mu? Bugün sınırlarımız dışında bunca Türk yaşıyor. Bunların arasında bir kültür birliği kurmalıyız.
Aynı tarihten geliyoruz, geçmişimizi yeterince bilmiyoruz. Aynı dili konuşuyoruz, birbirimizi anlamıyoruz.
İstanbul’da konuşulan Türkçe, burada yayınlanan dergi; Kırgız’da, Kıpçak’ta, Özbekistan’da, Azerbaycan’da bizim anladığımız gibi anlaşılmadır. Her tarafta İstanbul lehçesi konuşulmalıdır. Hunlar, bütün Türk âleminde bizim anladığımız gibi anlaşılsın. Niçin ben Türkiye Reisicumhuru olarak Türk dili ve Tarihiyle bu kadar yakın ilgileniyorum?
İstiyorum ki, menşeimizle (kökenimizle) ilgili bilgiler birbirine eş ve sağlıklı olsun.
Temiz Türkçemiz, her tarafta aynı biçimde konuşulsun.”
İhsan Sabri Çağlayangil,”Sınırlarımız Dışında Yaşayan Türkler”, s.7
——————————
“Biliriz ki Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasınlar diye yaratmıştır. Ve âzami derecede faydalanabilmek için de, bugün kâinattan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir..“ ATATÜRK
___________________
“…Atatürk adı bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’ nin doğması, yeni Türkiye’ nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ ün Türk halkının işidir… Şüphesiz ki, Türkiye’ de giriştiği derin ve geniş inkilaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur… “John F. KENNEDY A.B.D Başkanı
(Orijinal metin: …The name of Ataturk brings to mind the historic accomplishments of one of the great man of this century, his inspired leadership of the Turkish People, his perceptive understanding of the modern world and his boldness as a military leader. It is to the credit of Ataturk and the Turkish People that a free Turkey grew out of a collapsing empire and that the new Turkey has proudly proclaimed and maintained its independence ever since. Certainly there is no more successful example of national self reliance then the birth of the Turkish republic and the profound changes initiated since then by Turkey and Ataturk…)
—————————————————————————————-
Atatürk döneminde TORPİL!
Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN’ DİR. Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır.
Bakanın gür sesi: “Giriniz!”
Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk’ten gelen bir mektuptur. Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur.
“Bay Abidin ÖZMEN Milli Eğitim Bakanı
Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz bir liseye parasız yatılı olarak kaydını yaptırın.”
Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
“Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.
Mektubun içeriği şöyle: “Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum.” Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek: “Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.” diyerek olayı anlatmış. İnönü, Bakan adına özür dilemiş.
Atatürk: “Yok! Demiş özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse”
Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985’te gazetesinde yayımlar.
—————————————————–
Yıl 1935 yaz mevsimi…O günlerde Londra Büyükelçisi Ali Fethi Okyar izinli olarak Ankara’da ve Çankaya’ da misafir. Bilinir ki kendisi, Mustafa Kemal’ in çocukluk arkadaşıdır ve Fethi Bey, Sofya sefiri iken Mustafa Kemal yanında ataşemiliterdir. Dışişleri Bakanı Dr.Tevfik Rüştü Aras gelir ve Atina’ dan yeni döndüğünü, Balkan Paktı’na temel felsefe içinde Türk-Yunan ilişkileriyle ilgili askıda ne varsa hepsini kökünden hallettiğini müjdeler. Mustafa Kemal sakin ve şeklen memnun dinler, hatta kutlar. O gittikten sonra Fethi Okyar’ a döner, gülümser: “Bizim Hariciye Vekili Yunan’ın sadece Atina’dan idare edildiği zannı içindedir” der. Gece sofrada başta Başbakan ve nadir olarak bulunan Genelkurmay Başkanı, sivil-asker devlet büyükleri vardır. Konu açılır, herkes memnundur. Atatürk, düşünceler tamamlandıktan sonra şu TARİH DERSİ’ ni verir: “İki ülke ve millet vardır ki, sadece devlet merkezlerinden değil, dünyanın her yerinden, denizlerden bankalara kadar çok yerden idare edilirler. Bunlar Yunanlılar ve Yahudilerdir. Bunlar ve benzerleriyle resmi anlaşmalar hadiselerin sadece bir bölümünü teşkil eder. Hayal kırıklığına uğramamak için bazı milletlerin tarih terkibini de, faaliyet sahasının yaygınlığını da terazinin kefesine koymak şarttır.”
——————————————————————
Çanakkale’de ölen askerleri için 1934 yılında Yeni Zelandalı ve Avustralyalı annelere Atatürk’ün gönderdiği mesaj:
“Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Bu ulvi mesaj aynı zamanda Wellington’da, Yeni Zelanda Hükümeti tarafından inşa ettirilen Atatürk Anıtı’nda yazılı olup her yıl 25 Nisan tarihinde ülkede düzenlenen ANZAC günü anma törenleri sırasında ülkede mukim Türk Büyükelçisi tarafından okunmaktadır.
________________________________________________
Çanakkale’de savaşırken bir kolunu kaybeden Fransız Generali Gouraud’ya, yıllar sonra Ankara’da karşılaştıkları zaman, Generalin boş kolunu işaret ederek: “Türk topraklarında yatan şerefli kolunuz, memleketlerimiz arasında son derece kıymetli bir bağdır!” demiştir.
________________________________
“Atatürk’ün Nutku, bir devlet kurucusunun milletine hesap verme örneğidir ve tarihte eşine az rastlanır.” Prof. Afet İnan
———————————————–
Fransız devlet adamı Franklin Bouillon 9 Haziran 1921’de Ankara’ya gelmiştir. Fransızlar, Milli Mücadele’nin gücünü, anlamını öğrenmeye çalışmaktadır. O günlerde Yunan ordusu Afyon’u ele geçirmiştir. Dönemin Ankara’sı yokluklar bir yana, bir yabancı bakanı ağırlayabilecek olanaklardan tamamen yoksundur. Yusuf Kemal Bey, güç bela alafranga bir tuvalet yaptırır. Otomobil olmadığından, çift atlı bir fayton hazırlatılır konuk bakan için. Ancak tüm aramalara karşın, Fransız misafiri ağırlayacak yemek takımı bulunamamıştır Ankara’da. Yusuf Kemal Bey, son çare olarak Mustafa Kemal Paşa’dan şöyle bir istekte bulunur: Kuvayı Milliye için çalışan İstanbul’daki gizli teşkilat Mim Mim Grubu acaba İstanbul’dan 6 kişilik yemek takımı kaçırıp Ankara’ya yollayabilir mi? Çünkü Ankara’da 6 kişilik tabak ve buna uygun servis takımı yoktur. (MM – Milli Müdafaa olarak da geçer. Ayrıntılı bilgi için bkz: Selahattin Salışık, Kurtuluş Savaşı’nın Gizli Örgütü, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999)
Mustafa Kemal bu isteği şöyle yanıtlar:
“Yusuf Kemal Bey… Bu Fransız, Ankara istasyonuna geldiğinde tören kıtasının perişan halini gördü. Askerin postalı bile yoktu. Başlarındaki kalpak, omuzlarındaki tüfek çeşit çeşitti. O, bu yetersizlikler içinde senin dayanma gücünü görmeye, ölçmeye geldi. Sen ona, üzerinde tuğray-ı garray-ı Osmani işlemeli altın yaldızlı sofra takımıyla ikramda bulunursan, o “Bab-ı Ali kafası bunlarda da devam ediyor, hayret! Aynı yolda vatan kurtarma, yeni bir devir açma iddiaları var, ancak sabun köpüğü” der. Ve istilayı tamamlama yolunda Paris’e göz kırpar. Sen adamı al, Meclis’e götür, orada tek yumruk halindeki haysiyet şahlanışını görsün. Mektep karavanasından tek kap yemeği tahta tabak, tahta kaşıkla yesin. Ve bu görünürdeki yokluk içinde milletin sağlam istinadını anlamaya çalışsın. Zaten şimdi o, başlayan savaşın neticesini bekleyecek. Önce kendin inan, sonra da misafirini inandır…”
Hariciye Vekili Yusuf Kemal Tengirşenk’in anılarından.
————————————————————
Mustafa Kemal muzaffer Başkomutan olarak İzmir’e girdiği gün, önüne serilen Yunan bayrağını, “Bayrak bir milletin bağımsızlık alâmetidir; düşmanın da olsa saygı göstermek gerekir!” diyerek yerden kaldırtmıştır.
__________________________________
Atatürk, 15 Temmuz 1936’da Yalova’dan Bursa’ya geçerken İznik’e uğramıştı.’ Yanında Celal Bayar, Afet hanım ve daha bazı arkadaşları vardı. Afet hanım İznik’i gezmek için Atatürk’ten izin alır. Atatürk:
– “Hay, hay… Gidebilirsiniz fakat asıl İznik’i göremeyeceksiniz. Çünkü o toprağın altındadır” der.
Atatürk etrafındakilere sorar: – “İznik kaç kapılıdır?” Bir İznikli yanıt verir: – “Üç kapısı vardır efendim. Bulunduğumuz yerin doğusundaki kapı, kuzeyindeki Yenişehir kapısı, güneyindeki istanbul kapısı…” Atatürk’ün “Peki Batı kapısı nerede?” diye sorması üzerine İznikli öyle bir kapının olmadığını ve böyle bir kapıyı bilmediklerini söyler. Atatürk bir müddet susar.. Ve o konuyla ilgili başka bir söz etmez.. Konu kapanır… Aradan seneler geçer… Biriken suları İznik Gölü’ne akıtmak için kanal açmaya uğraşan işçiler, suların kendiliğinden boşluk bularak akmaya başladığını görürler… Kazıya devam edilir… Sonunda toprağın alatından tam teşkilatlı kurşun bir kapıyı ortaya çıkartırlar… İşte bu kapı Atatürk’ün aradığı ve bahsettiği kapıdır!…
________________________________________________
İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın amma,
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz..
Neyzen Tevfik
_____________________________
Atatürk beraberindekilerle birlikte trenle bir yurt seyahati sırasında, Celal Bayar, Atatürk’ün etrafındaki gruptan daha ileride bir kişiyle görüşmektedir.
Ata’nın gözleri bir an Celal Bayar’ın üzerinde durur. Atatürk’ün uzaklara bakışı O’nun bir düşünce âlemine daldığını göstermektedir.
Kısa bir süre sonra birden yanındakilere döner ve der ki:
“Şayet bu memlekette bir gün kansız bir ihtilal olacaksa ve bu ihtilale biri de liderlik edecekse o adam Celal Bayar olacaktır.”
1930’lu yıllarda ki bu görüş, 1950 seçimlerinde Celal Bayar’ın liderliğinde Demokrat Partinin iktidar oluşu ile doğruluğunu göstermiştir.
_____________________
İngiltere Kralı 8. Edvard ve sevgilisi Bayan Simpson Atatürk’ün misafiri olarak İstanbul’dalar.
Atatürk misafirleriyle birlikte bulundukları geminin güvertesinden Moda’da yapılan deniz yarışlarını seyrediyorlardı.
Bir ara Bayan Simpson elindeki dürbünü ile yerinden kalkar, güvertenin diğer ucuna doğru yürürken, Kral da Atatürk’ü başı ile selamlar, sevgilisinin arkasından O’nu takip ederken Atatürk yanındakilere eğilerek:
“Kralın, madama karşı zaafı olduğunu görüyorum. Korkarım ki tahtını bu kadın yüzünden kaybedecek.” demiştir.
Bir süre sonra 8. Edvard, Bayan Simpson yüzünden tahtan feragat etmiştir.
________________
Ankara’da yabancı diplomatların da bulunduğu bir toplantıda Majino hattından söz açılmış; yabancılar bu savunma hattını çok övmüşlerdi.
Atatürk söylenenleri dinledikten sonra der ki:
“Nasreddin Hocanın türbesini biliyor musunuz? Cephesi duvarla örülüp kapısına kocaman bir kilit asılmıştır. Fakat üç tarafı tamamıyla açıktır.”
Fransızlar, Almanların Fransa’yı istila etmelerini önlemek için sınıra, o zamanlarda aşılması mümkün görülmeyen, Majino Hattı olarak adlandırılan bir savunma hattı yapmıştı.
İkinci Cihan Savaşı’nın başlaması ile birlikte 1939 yılında Alman ordusu, Majino hattını 12 saatte geçerek Paris’e girmişti.
Atatürk’ün bu konudaki görüşü doğrulanmıştı.
_________________________
Atatürk Mac Arthur ile olan bir görüşmesinde şöyle diyordu: – “Versay Antlaşması I. Dünya Savaşı’na sebebiyet vermiş olan nedenlerden hiç birini halledemediği gibi, bilakis dünün başlıca rakiplerinin arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirmiştir. Zira galip devletler mağluplara sulh şartlarını zorla kabul ettirirlerken, bu memleketlerin Etnik, Jeopolitik ve İktisadi özelliklerini asla nazarı itibara (dikkate) almamışlar ve sadece intikam hisleri ile hareket etmişlerdir. Böylelikle bu gün içinde yaşadığımız sulh devresi sadece mütarekeden ibaret kalmıştır. Eğer siz Amerikalılar Avrupa işleri ile ilgilenmekten vazgeçmeyerek Wilson’un programını tatbik etmekte ısrar etseydiniz, bu mütareke devresi uzar ve bir gün devamlı bir sulha müncer olabilirdi, (barışa ulaşılabilirdi) Bence dün olduğu gibi, yarın da Avrupa’nın geleceği Almanya’nın alacağı vaziyete bağlı bulunacaktır. Fevkalade bir dinamizme sahip olan bu 70 milyonluk çalışkan ve disiplinli millet üstelik milli ihtiraslarını kamçılayabilecek siyasi akıma kendisini kaptırdı mı, er geç Versay antlaşmasının tasviyesine gidilecektir.“
Atatürk Almanya’nın İngiltere ve Rusya hariç olmak üzere bütün Avrupa Kıtasını işgal edebilecek bir orduyu kısa bir zamanda oluşturabileceğini, savaşın 1940-1946 yılları arasında başlayacağını ve sona ereceğini, Fransa’nın ise kuvvetli bir ordu yaratmak için lazım gelen nitelikleri artık kaybettiğini ve İngiltere’nin Adalarını savunmak için bundan sonra Fransa’ya güvenemeyeceğini önceden bildirmiştir.
O yıllarda Dünya’nın büyük devletleri olarak kabul edilen Amerika, İngiltere ve Fransa’daki yöneticiler I. Dünya Savaşı gibi bir savaşın asla olmayacağını iddia ediyorlardı. Atatürk ise bütün bunların aksine yeni bir dünya savaşının çıkacağını ve bu savaşı da Hitler’in başlatacağını söylüyordu.
– “Savaşı o başlatacak, insanlığın başına bela olacak” diyordu.
1938 yılında hastalığının ilerlediği günlerde bile savaşın yakınlaştığını hissediyordu. Gerçi birçok tedbirler almıştı ama onun tek isteği Türkiye Cumhuriyeti’nin bu savaşın dışında kalmasıydı. Tıpkı İttihat ve Terakki Yöneticileri’ni I. Dünya Savaşı’na girmemeleri konusunda uyarması gibi… Onun bu isteğini vefatından sonra İsmet İnönü gerçekleştirmiştir.
Açıkça şöyle diyordu: – “Bu harp neticesinde dünyanın vaziyeti ve dengesi baştanbaşa değişecektir. İşte bu devre esnasında doğru hareket etmesini bilmeyip en küçük bir hata yapmamız halinde, başımıza I. Dünya Savaşı’ndan sonra mütareke zamanında ne geldiyse, ondan daha ağırlarının geleceğini görüyorum.” Savaşın çıkış tarihini net bir şekilde söylemiş olduğuna şahit olanların sayısı bir hayli fazladır.
Celal Bayar “Atatürk’ten Hatıralar” kitabında: “Azami üç seneye kadar dünyada bir savaş patlayacağına ve bunun tesirlerinin Türkiye’de yakından duyulacağına ilişkin olarak; Atatürk’e hükümet kanalından hiç bir bilgi verilmemiştir” derken, benim teorimi yani Atatürk’ün geleceği önceden görebildiğini teyid etmektedir. Atatürk adeta tüm dünyanın geleceğini okuyordu. Örneğin İtalya için de şu görüşlere yer vermiştir:
– “İtalya Mussolini idaresi altında şüphesiz büyük bir kalkınmaya ve inkişafa (gelişmeye) mazhar olmuştur. Eğer Mussolini müstakbel (gelecekteki) bir harpte İtalya’nın zahiri (görünen) heybet ve azametinden harp haricinde kalmak suretiyle yeterince yararlanabilirse, sulh masasında da başlıca rollerden birini oynayabilir. Fakat korkarım ki, İtalya’nın bu günkü şefi, Sezar rolünü oynamak hevesinden kendisini kurtaramayacaktır...”
________
13 Nisan 1934. Edremit’de Ordu Evinde verilen yemekte İtalya olayları, Mussolini’nin Kara Gömleklileri konuşulurken Mussolini için Atatürk şunları söylemiştir:
“Mussolini bir maceraperesttir. Milletini bir uçuruma sürüklemektedir. Şunu hatırlatırım ki bir gün gelecek, Mussolini’yi kendi milleti linç edecektir. Bu sözlerimi kehanetime mal etmeyiniz. Bunlar benim kendi görüşlerimdir.”
Yıl 1945. İkinci Dünya Savaşı son bulmuş; İtalya mağlup ülkeler arasındadır. Mussolini metresiyle birlikte İtalya’dan İsviçre’ye kaçarken sınırda İtalyan gençleri tarafından yakalanır. Metresiyle birlikte öldürülür. Her ikisi de ayaklarından asılarak, sallandırılır.
____________
Mussolini bizden İzmir’i istiyordu. Rodos’a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan sefiri Povli Çankaya’ya geldi.
Atatürk sefire: “Söyle o koca herife; o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçik`le Roma’ya girerim !” diye cevap verdi. Kaynak :1 Münir Hayri Egeli, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar, Ankara 1959, s. 74–75.
B. Pakman’ın notu: Bu palavra falan değildir. Büyük insan İtalyanların savaşçı millet olmadığını biliyordu. Nitekim Libya’da zavallı bedeviler tükeninceye kadar yenilgi üstüne yenilgi aldılar. 2. Dünya savaşında Yunanistan’da rezil oldular. Almanlar o kadar cephede savaşırken mecburen gelip hem İtalyanları kurtarmak hem de Yunanistanı kendileri işgal etmek zorunda kaldılar.
—————-
Atatürk aynı zamanda Amerika’nın geçen savaşta olduğu gibi bu gelecekteki muhtemel savaşta da (II. Dünya Savaşında) tarafsız kalamayacağını ve Almanya’nın ancak Amerikan müdahalesiyle mağlup edilebileceğini de sözlerine ilave edip şöyle devam etmiştir:
– “Avrupalı devlet adamları başlıca anlaşmazlık konusu olan önemli siyasi meseleleri her türlü milli bencilliklerden uzak ve yalnız toplum yararına uygun olarak son bir gayret ve tam bir iyi niyetle ele almazlarsa, korkarım ki, felaketin önü alınamayacaktır. Zira Avrupa meselesi İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlıklar problemi olmaktan artık çıkmıştır. Bu gün Avrupa’nın doğusunda bütün medeniyeti ve hatta bütün insanlığı tehdit eden yeni bir kuvvet belirmiştir. Bütün maddi ve manevi imkanlarını topyekûn bir şekilde ihtilali gayesi uğruna seferber eden bu korkunç kuvvet, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılar’ca henüz malum olmayan yepyeni siyasi metodlar tatbik etmekte ve rakiplerinin en küçük hatalarında bile mükemmelen istifade etmesini bilmektedir. Rusya’nın yakın komşusu ve bu memleketle çok savaşmış bir millet olarak biz Türkler, orada cereyan eden olayları yakından takip ediyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan Doğu milletlerinin düşüncelerini mükemmelen istismar ederi, onların milli ihtiraslarını okşayan ve kinlerini tahrik etmesini bilen Bolşevikler yalnız Avrupayı değil, Asyayı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almıştır.“
……………..
Saltanat çürümektedir. Bir gün hep birden çökmesi ihtimali vardır… Almanların, I. Dünya Savaşı’nı kazanması imkansızdır. Mustafa Kemal. (Halep’ten İstanbul’a 20 Eylül 1917’de gönderdiği rapordan)
Ankara… Cumhuriyetin 10. yılı… Kutlamaların tümüne katıldığı için yorgun düşen Atatürk, geç saatlerde Ankara Palas Oteli’nde, Başbakan Şükrü Kaya ve yazar Ruşen Eşref Ünaydın’la sohbet ediyor. Ruşen Eşref bir ara “Paşam etraf çok kalabalık. Korumaları biraz artırsak mı?” diye soruyor. Atatürk “Hayır, olmaz!” diyor. “Bu, icraatından emin olmayanların yapacağı iştir!”
………
O kadar çok ki.. Hollanda Amsterdam’da ve Yeni Zelanda’nın başkenti Vellington’daki Atatürk anıtları, Romanya Bükreş’te, Kırgızistan ve Kazakistan’da, Venezuella La Plaza Santa Sofia’da, İsrail’de, Bakü’de, Gence’de Atatürk heykelleri var. Bakü’de ayrıca Atatürk Parkı var. Japonya Kuşiminto’da Atatürk’ün ata binmiş büyük bir heykeli, şehir meydanına konmuş. Roma, Yeni Dehli, Bakü ve birçok ülkenin başkentlerinde, Gence’de Atatürk bulvarları/caddeleri var.
…….
Fransa Büyükelçisi, Atatürk’ün masasına gelerek bir davette bulunuyor: “Sayın Cumhurbaşkanı, sizi İstanbul veya İzmir Limanı’ndan Türk Bayrağı çekilmiş bir harp gemisiyle alarak, donanmamızla ülkemize götürmek istiyoruz. Orada Fransız Orduları Başkomutanı olarak karşılanacaksınız!” Atatürk’ün cevabı hazırdır: “Teşekkür ederim mösyö. Böyle bir gezi düşünmüyorum!..” Fransız Büyükelçi ayrıldıktan sonra Atatürk, masadakilerin şaşkın bakışları arasında tarihi konuşmasını yapıyor: “Beyler… Bunlar bize hâlâ Doğulu gözüyle bakıyorlar. Adam bana bir aşiret şeyhini imrendirecek tantana teklif ediyor! Bu efendi hangi Batılı devlet adamına bu teklifi yapabilir? Gülerler adama! Bizi hâlâ böylesine basit şeylerle elde edebileceklerini sanıyorlar. Öğrenemediler bir türlü!.. Ama öğrenecekler, öğrenecekler! Haydi Beyler Cumhuriyetimize…”
* * * * *
Mustafa Kemal, Harp Okulu’nda sınıf arkadaşı Ali Fuat’la (Cebesoy) sohbet ediyor: “Ali Fuat, senin Fransızcan çok iyi…” “Senin de matematiğin Mustafa…” “O zaman şöyle yapalım: Sen bana Fransızca çalıştır, ben de sana matematik…” “Ama senin Fransızcan da iyi…” “Daha iyi olmalı…” “Tamam Mustafa, öyle olsun…” “Biraz Makedonca biliyorum ama Fransızca, Arapça, Almanca ve İngilizce de öğrenmek istiyorum.” “Başka ne kaldı ki?..” “Arapça bilmemiz şart! Topraklarımızın pek çoğu oralar. Fransızca diplomasi dili…” “Almanca?..” “Almanlar kadim müttefikimiz değil mi?.. Öğrenmek şart Ali Fuat… Ben iyi bir komutan olacağım… İyi bir komutan…” Olur da… Hem de adını tarihe yazdıran eşşiz bir Başkomutan…
——————
Çanakkale Savaşı sonralarında Atatürk’ü Ziyarete gelen Amerikalı General belirli bir süre konuştuktan sonra Türk askerini görmek istediğini Atatürk’e belirtir ve Atatürk’te en yakın askeri kışlaya generali götürür. Askerler generali törenle karşılarlar (Bu günkü gibi değil tabi savaş koşullarında). General bakar ki askerler bitkin çoğunun üniformaları yırtık paramparça, ayaklarında çoğuna yakınının botları yok olanların ki ise ayak parmakları ve ayaklarının büyük bölümü yırtıklardan dışarı çıkmış, çoğu açlıktan bitkin halde gözüküyor. Daha sonra Amerikalı general sıradaki askerin birine yaklaşır ve omzuna eliyle biraz güç uygular ve Asker yere düşer; General Atatürk’ e dönerek şunu söyler: “SİZ ÇANAKKALE ZAFERİNİ BU ASKERLERLE Mİ KAZANDINIZ ?” Atatürk – “EVET Biz Çanakkale’yi bu askerlerle kazandık” dedikten sonra yere düşen askerin kulağına birşeyler fısıldadıktan sonra General’e askeri tekrar sarsmasını ister.General az önce bitkin bir biçimde yere düşen Askeri bütün gücüyle sarsmaya çalışır ama ASKER kımıldamaz sanki beton bir heykel gibi durur ve çok güçlü bir direnç gösterir.Bunu gören General büyük bir şaşkınlık içinde Atatürk’e sorar: -“Az önce kulağınıza ne söylediniz ?” Atatürk şunlar söyler : – “İlk başta omuzuna dokunduğunuzda yere düştü çünkü sizi dost olarak biliyordu. İkincisinde ise kulağına sizin bize düşmanımız olduğunu söyledim”.
——-
“Olağanüstü bir devlet adamı. Olağanüstü bir lider. Türkiye’yi baştan yaratan eşsiz bir lider. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dağılan Osmanlı’dan Türkiye’yi yarattı ve modern dünyaya dahil etti. 20.yüzyılın en önemli tarihi kişiliklerinden bence.” Paul Auster. ABD’li roman yazarı, şair ve senarist
—————
Ne diyor: “Mustafa Kemal rakı içerdi kaldırıp atalım!” Fatih Sultan Mehmet’de “şarap” içerdi… Orda ses yok!.. Bugün ki hesaplarına dokunmuyor çünkü… Ona “Hazreti Fatih” diyor; Mustafa Kemal’in içtiği rakıların, kadehlerin sayılarını sayarak onu cehennemlik ilan ediyor… Böyle haysiyet paydası düşük bir anlayış olur mu?.. Prof. Yaşar Nuri Öztürk
—————
“Gazi, İsmet Paşa’yı Eskişehir istasyonunda sevgiyle kucaklar, bağrına basar. Olan biteni İsmet Paşa’nın ağzından dinlemek için sabırsızlanmaktadır. İsmet Paşa’yı Lozan’dan beri takip etmekte olan yerli ve yabancı basın ordusu da Eskişehir’e gelmiştir.
“Mustafa Kemal ve İsmet Paşa yanındakilerle birlikte Eskişehir istasyonundan ayrılırken bir fırsatını bulup yanlarına kadar gelen bir Fransız bayan gazeteci şöyle sorar:
“-Paşam Lozan Konferansı sırasında çok hararetli ve hırçın görüşmeler oldu. İsmet Paşa çok güzel Fransızca bilmesine rağmen çok ağır duyuyor. Ağır duymasından dolayı da söylenenleri dinleyemediği kulaktan kulağa dolaşıyor. Bu arada konferansın ikinci defa açılacağı duyumları var. Şayet konferans ikinci defa açılırsa, İsmet Paşa’nın yerine daha iyi duyan ve dinleyen bir kimseyi gönderseniz daha çabuk netice alamaz mısınız?
“Günlerdir bir çocuk sabırsızlığı ile İsmet Paşa’yı bekleyen Gazi, o alev alev yanan gözlerini bayan gazeteciye çevirerek şöyle der:
“HANIMEFENDİ, 600 SENE SİZ SÖYLEDİNİZ BİZ DİNLEDİK. OYSA BUNDAN SONRA BİZ SÖYLEYECEĞİZ SİZ DİNLEYECEKSİNİZ. İSMET PAŞA’NIN DUYACAKLARI DEĞİL SÖYLEYECEKLERİ MÜHİMDİR. KONFERANS AÇILDIĞI ZAMAN LOZAN’A BAŞDELEGE OLARAK TEKRAR İSMET PAŞA GİDECEKTİR.
“Konferans ikinci defa açıldığı zaman Türkiye’yi temsilen İsmet Paşa Başdelege olarak gene Lozan’daydı ama İngilizler ve Fransızlar kendi delegelerini değiştirmişlerdi.
“İngilizler Lord Curzon’un yerine İngiltere’nin Türkiye eski Büyükelçisi Sir Horas Rumbold’u, Fransızlar ise Bombard’ın yerine General Pelle’yi göndermişti.
“Müttefikler İsmet Paşa’nın dediklerini duymuş ve dinlemişler, 24 Temmuz 1924 günü de Türkiye’nin bağımsızlığının belgesi olan LOZAN ANTLAŞMASI’nı imzalamışlardı.” S. Eriş Ülger, Türk Rönesansı ve Anılarda Gazi Mustafa Kemal Atatürk, s. 69-71
……………………
değirmenAlman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam’dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve ‘Bana şuraya bir saray yapın” diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral’ın beğendiği yerde bir değirmen. Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
– Buyrun?
– Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
– Satmıyorum ki ne parası?
– Saçmalama Kral istedi.
– Bana ne. Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki.
Adamları gelip Kral’a diyorlar ki;
– Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. Satmıyorum dedi.
– Çağırın bakalım bana şu adamı.
Değirmenci gelip, Kral’ın karşısında duruyor. II. Frederick;
– Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
– Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
– Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
– Sen koskoca kralsın, paran çok. Git Almanya’nın heryerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!
II. Frederick ayağa kalkıyor;
– Unutma ki ben Kralım!
Değirmenci bakıyor ve diyor ki;
– Asıl sen unutma ki Berlin’de hakimler var!
Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiçkimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz. Bugün bütün gelişmiş ülkeler hukuk fakültelerinde bu olayı anlatırlar. “Berlin’de hakimler var!”
– Potsdam’da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yanyana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.
Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
– Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?
II. Frederick diyor ki;
– Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi.
Ve 31 Aralık 1917. Berlin’de bir otelde yılbaşı kutlamaları yapılacak, Osmanlı heyeti var orada. Aralarından biri bu öyküyü anlatıyor. Ve;
– Hadi Potsdam çok yakın. Gidip adaletin simgesi olan o değirmen ve sarayı yanyana görelim.
Kimse gelmiyor ve o öyküyü anlatan tek başına kalkıp gidiyor. Herkes yılbaşı kutlarken o gidip adaletin simgesini izliyor uzun uzun. O Mustafa Kemal Atatürk.
Sunay Akın’dan
…………………
”Mustafa Kemal’in mirlivaliğa (tümgeneral) terfi iradesi cebimdedir. ama siz onu bilmezsiniz. O hiç bir şeyle memnun olmaz. General olur, korgenerallik ister. Korgeneral olur, orgenerallik ister. Orgeneral olur, müşirlik (mareşallik) ister. Müşir yaparsınız, bununla da yetinmez, padişahlik ister !..”Enver Paşa
Enver Paşa’nın bu sözleri aktarıldığında:
“Ben Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim…’‘ Mustafa Kemal (Vehbi Vakkasoğlu, Son Bozgun, Cilt I, s. 144)
———————————
“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
“Geldikleri gibi giderler”
“Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.”
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
“Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.”
“Egemenlik verilmez, alınır”
“Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir”
“Ne mutlu Türk’üm diyene!”
“Yurtta sulh, cihanda sulh!“
Kaynak : bpakman wordpress com
Etiketler : ATATÜRK, hakkında, ilginç Bilgiler,Mustafa Kemal,Kemal Atatürk,Atatürk,
|
|
|
|