Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Tekamül Nedir? Nasıl Tekamül Edilir?
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:25 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Tekamül Nedir? Nasıl Tekamül Edilir?

Tekamül ne demek?

Dünyadaki bütün ezoterik, hermetik, mistik vb. ekollerinde insanın hedefi tekamül etmek olarak adlandırılır. Peki bu tekamül etmek ne demek?

Bunu tarif etmeden önce; ezoterik, hermetik, mistik vb. ne demek onu tarif etmek gerekir. Madem ki tekamülü bunlar hedef olarak gösteriyor, bunlar nedir onu da bilmemiz lazım.

Derine inip ezoterik, hermetik, mistik açıklamaları tek tek yapılabilir. Ancak bunların tekamül hedefi büyük ölçüde aynı olduğundan ben burada lazım olduğu kadar açıklama yapacağım.

İnsan için var olan en gerçek şey şuurdur (yani bilinçtir). Herkes biraz felsefe okuyarak “aslında var olmayabilirim”, “gördüğüm her şey belki de hayaldir”, “acaba bir oyunun içinde miyiz” gibi sorularla karşılaşıp bunları cevaplamaya çalışabilir. Ancak soru işareti olamayacak bir şey vardır ki o da bir bilince sahip olduğumuz gerçeğidir.

Bu gerçek çok basittir, şu anda bu yazıyı okuyan herkesin iyi ya da kötü çalışan bir bilince sahip olduğu kesindir. Bilincin varlığı tartışmaya açık bir konu değildir. Komadaysan şuurun kapalıysa ne kitap okuyabilirsin ne konuşabilirsin ne oy verebilirsin ne namaz kılabilirsin ne yemek yiyebilirsin hiç bir şey yapamazsın, bu kadar net.

Ezoterik, hermetik, mistik vb. ekollerin bu yazı içinde bizi ilgilendiren tarafı da bilinçle ilgili tarafı. Tekamül ise bir insanın mümkün olan en yüksek şuur seviyesine ulaşmasıdır diyebiliriz.

Bu “en yüksek şuur seviyesi” nasıl bir şey olabilir, oraya nasıl ulaşılır gibi soruların “şöyle ulaşılır” türünden kesin, net bir cevabı yoktur. Ben bunu kesinlikle biliyorum diyen insanın ise şuur seviyesinden şüphe etmek gerekir.

Şuur kelimesinin ingilizcesi “consciousness”, yani vicdan kelimesinin ingilizce karşılığı ile aynı. Bu benzerliği başka dillerde de görmek mümkün. Buradan yola çıkarak da tekamülün, şuur ve vicdan gelişiminin elele yürümesi gerektiği bir yol olduğunu düşünebiliriz.

Bu kadar geniş bir şuur seviyesinden bahsediyorsak tekamül “iyi insan” olmak ile açıklanabilecek bir şey değildir. Bu sadece tekamülü dar bir kapsama indirgemek olur. Tekamül bundan fazlası olmalıdır.

Tekamülün ne olduğuna dair bize ipucu verebilecek ve aynı zamanda içeriği de biraz tanıdık olan tasavvuf ve kabala var. Eğer merak eden olursa, tekamül konusuna bunlar üzerinden devam etmek daha doğru olur.

Kelime anlamı olgunlaşmak, gelişmek olan tekâmül bir Yaratıcı yasasıdır.


Bütün yaratılanlar tekâmül eder. Bütün insanlar, bütün cisimler, bütün olaylar, kısaca bütün yaratılanlar değişir, başkalaşır, çeşitli hallere girerek gelişir. İnsanlıkta temelde daima bir ilerleyiş ve gelişme vardır; bu, tekâmülün gereğidir. Yaşama karışıklık değil, bir düzen ve ahenk hâkimdir


Tekâmülün sonu yoktur. Çünkü hayat sonsuzdur. O halde varlık ne kadar gelişirse gelişsin, tekâmülünün sonuna varamayacaktır.


Dünya, sonsuz evrende bulunan tekâmül okullarından biridir. Yaratıcı nasıl sonsuzsa, “O” nun Bilgisi ve tekâmül ortamları da sonsuzdur. Evrende her yer varlıkla ve hayatla doludur. Her ortam bir tekâmül yeridir ve varlıklar burada yaşayarak bilgi ve tecrübe edinirler. Dünya okulundan diploma alana kadar tekrar tekrar doğulur. Tekrar doğuşlar tekâmül için konulmuş bir Yaratıcı kuralıdır.


Tekâmül tek bir ömre sığmaz. Tekâmülün sonsuzluğu yanında sadece dünya bilgi ve tecrübesini göz önüne alsak bile, bir insan ömrünün bu kadar bilgi ve tecrübeyi elde etmesine zamanı ve enerjisi yetmez. Böylesine kısa bir süre içinde yapılan faaliyetler ise beden, toplum ve tabiat tarafından sınırlandırılır. Bu yüzden tekrar doğuşlarla yeni imkânlar sağlanır, tekâmül hızlandırılır.


Dünya hayatı canlıların tekâmülü içindir.


Evren düzeni, mükemmelen işleyen kanunlarla sağlanır. Bu kanunların dışında hiç bir varlık, hiç bir harekette bulunamaz. O halde tesadüf olmadığı gibi saçma ve abes bir iş de yoktur. Bilelim ya da bilmeyelim, her hareketin bir sebebi ve sonucu vardır. Bu sonucun ise evren ahengine uygun olmamasına imkân yoktur. Demek ki, insan ne yaparsa yapsın, tekâmül eder; ancak yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşmaktan kaçınamaz. Seçim insana kalmıştır, çünkü o, hareketlerinden sorumlu bir varlıktır.


Tekâmül adım adım gerçekleşir. Ruh varlığı tekrar tekrar doğuşlarla maddi evrenlerdeki bilgi ve deneyimini artırarak yavaş yavaş sonsuz tekâmül yolculuğunu sürdürür. Ve varlık öyle bir tekâmül seviyesine ulaşır ki, artık bedende doğmak mecburiyetinden kurtulur. Tekâmülün bir amacı da, ruhların, Tanrısal düzeni, doğada kendi imkânları oranında yürütebilecek bir düzeye ve etkinliğe ulaşmalarını sağlamaktır.


Bu sebeple ruhlar, madde kanunlarını öğrenmek ve onları uygulamak zorundadırlar.

Kuran’a göre tekâmül ve bilimsel anlamı

Öncelikle belirtmeliyim ki ben hiçbir dinin ya da düşüncenin mensubu değilim. Yazdıklarım tamamen kendi düşüncelerimdir. Bu minvalde niyetim, ne İslam’ı yermek, nede yüceltmektir… Benim amacım yıllardır yaptığım araştırma ve incelemelerin sonucunda ulaştığım bilgileri paylaşmaktır. Bu düşüncelerim hiçbir kesimin düşünceleriyle moda mod uymaz. Her kesimin -bana göre- doğrularını alıp yanlışlarını eleştirmekteyim. Din konusu kutsal değer olduğu için pek eleştirmek istemem ama bazen zorunlu oluyor.

Ben tüm dinlerin kutsal olduğunu ve insanların tekâmül etmeleri için oluşturulduğunu düşünüyorum. Dinlerdeki asıl amaç kişilerin Tekâmül edebilmeleri için yaşam alanı oluşturmaktır. Onun için çeşitli dinler ve faklı akımlar vardır. Tüm bu dinler insanların yapısı ya da bozması değildir. Her şey ana planın eseridir. Ana programa Kuran Levhi Mahfuz demektedir. Onun için benin dinim doğru, seninki yanlış demek sadece inançla söylenebilir. Hiç kimsenin elinde delil yoktur. Var olduğu söylenen delillerle kişi ancak kendini kandırır. Başkası o deliller, saçmalıktan başka bir şey değildir. Fakat herkes doğmadan, hangi inançta doğacağı bellidir. Çünkü en iyi tekâmülü o yaşam alanında yapacaktır.

Yaşam alanı olarak düşünmeyi bir kandırmaca gibi görmek doğru değildir. Yazılarımda bizlerin, henüz çocukluk dönemini bitirememiş olduğumuzu söylemiştim. İşte dinler bizim bu çocukluk döneminde doğru yönde gidebilmek için uymak zorunda olduğumuz şeylerdir. Doğru kelimesi yanlış anlaşılmasın. Benim söylediğim “doğru” sadece tekâmül için yapılması gerekenleri yapmayı içerir. Eğer çocuğunuz okula gitmek istemezse “onun özgür seçimidir” diye düşünmezsiniz. Gelecekteki refahı için onu ikna eder, olmazsa zorlarsınız. Kendi kararlarını vermesine ancak belli bir yaştan sonra izin verirsiniz. İşte dinler tam olarak bu işi yapmaktadır. Onun için kıyamete kadar hükümleri vardır. Çünkü kıyametten sonra kendi kararlarımızı verebilecek olgunluğa geleceğiz.

Kıyamette tüm dinler kalkacaktır ve gerçek bilgi hâkim olacaktır. Fakat her din mensubu “gerçek bilginin” kendi dininde olduğunu sanmaktadır. Oysa gerçek bilgi bir din içermeyecektir. Bu bilgilerin ne olacağını zamanı geldiğinde öğreneceğiz.

Edindiğim bilgileri hem Kuran’dan hem de bilimden elde ettim. Fakat asıl baz aldığım bilimdir. Önce bilimsel konularla geliştim. Sonra aynı şeylerin birçoğunun Kuran’da da olduğunu gördüm. O zaman bizi yönlendirenlerin her iki yöntemi de kullandığını anladım. Tüm yazılarımı okuyanlar beni çok daha iyi anlayacaktır. Çünkü her makalem ana konunun bir köşesinden ilintilidir.

Araştırmalarımı yaparken ilk ulaştığım sonuç şuydu! Eğer Tanrı diye bir şey varsa ve insanı yarattıysa kesinlikle insana ihtiyacı var olmalıdır. Kuran’da bu ihtiyacın iki farklı anlatımla anlatıldığını gördüm. İlki çok çocukça ve bencilce olarak


Zariyat 56 Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

düşüncesiydi. Bu mantık hiçte bir tanrıya yaraşır mantık değildir. Çevrenizde bir tanıdığınız, bir sürü robot yapsa ve onları belli kurallara uymaları için, içlerinden bir robotu uyarıcı olarak görevlendirse. Özgür iradeleriyle bir kısmı görevlendirilen robota inanmasa ve bu inanmayanları ateşe atıp yaksa; onu sadistlikle suçlarsınız. “İlle de inanmalarını istersen, hepsine sen ulaş” dersiniz. Böyle adaletsiz ve güvensiz bir yöntemi insaf dışı görürsünüz. (En azından ben görürüm.) Fakat Allahın böyle yapacağına inanırız. Onun böyle bir hakkının olduğunu düşünürüz. Ben bu mantığın doğru olamayacağını düşündüğüm için incelemeye devam ettim.

İnceledikçe ikinci ama biraz gizli bir mantık daha gördüm.


Enbiya 16-17 Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.

mantığıydı. Bu iki mantık birbirleriyle çelişiyordu. Öyle ya hem eğlence istemiyordu hem de kendine tapınan kullar yaratmıştı. Bu iki durum bana iki farklı amaç gibi göründü. Bana göre ilk mantığa göre mevcut inanışlar oluşmuştu. Yani bugünkü İslam inancı bu mantığa göre şekillendi. (Elbette tek başına bu ayetler değildir. Durumu kısaca anlatabilmek için bu ayetleri seçtim.)

İkinci mantıktaysa gizli bir amaç var gibi duruyor. Tanrının canı sıkıldı da bu işleri yaptı gibi durmuyor. Bir amaç olmalı. Bu amacı incelemeye çalıştığımda yine biraz gizlenen ruh konusuna ulaştım. İnsan ruhu tanrıdandır ama tanrı bir parçasını dünyaya neden göndersin? Üstelik burada tanrıyı tanımayan, ona söven, onu istemeyen bir sürü insan olacağını bile bile… Kuran’a göre Allah insanın kötü olacağını bilmektedir. Fakat ona rağmen yine de gizli bir sebepten yaratması gerekmiştir. Bunca hakareti duymayı göze alacak kadar önemlidir.


Bakara 30 Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

Meleklerin dahi bilmediği bu önemli sebep bizim ve evrenin yaratılmasının asıl sebebidir.

İşte bu sebebi incelediğimde insanın ruhunu ve bu ruhun tekâmülünü görmekteyim. Tanrıdan çıkan ve insan sayesinde yine O’na döndürülecek olan ruhun geri dönüşü tekâmülle olabilecektir. Bu mantık meleklerin bir zamanlar insan olduğunu söyleyen ayetle de desteklenmektedir.


ENBİYA 26 – Böyle iken dediler ki: “Rahmân çocuk edindi.” Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah’ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.

Ayetteki ikram olunmuş kul sözünün karşılığı tekâmüldür. Bu mantığa göre bir zamanlar dünyada yaşamış olan Atlantisliler şimdi melekleri oluşturmaktadır. Fakat bir insanın kan döken canavardan, bir meleğe dönüşmesi için epey zaman geçmesi gerekir. Melek olmanın yolu bozgunculuk ve kan dökmekten geçiyor. İşte Bakara 30’da meleklerin bilmediği şey budur. Fakat meleklerin bilmediği şeyi benim biliyor olmam garip gelebilir. Fakat gerçekte melekler her şeyi biliyorlar. Ayetler bizi bilgilendirmek amaçlıdır. Onun için bende bu bilgiyi bilebiliyorum. Yani biz görelim diye o ayetler o şekilde oluşturulmuştur. Hep, Kuran’ın sembolik dille yazıldığını söylüyorum. Gerçi bu ayette pek sembol yok. Direk olarak meleklerin insanların ikram olunmuşlarından oluştuğunu söylemektedir. Bu ayette tek gizlenen şey tekâmüldür. Aslında anlatılan şey “bir zamanlar dünyada yaşamış birileri tekâmül ederek melek oldular.”

Yukarıdaki ayette tekâmül gizlenmiş ama başka ayetlerde açıkça yazmaktadır. Bana göre Tekâmülü anlatan en önemli ayet


Me’âric  4 Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.

diyen ayettir. Bu ayete göre kıyametten sonra dünya yılıyla ellibin yıl daha tekâmül edeceğiz. Oysa mevcut tefsirlerin çoğu bu işi yolculuk olarak alır. Fakat ifritin veya Hızır’ın sahip olduğu (Neml 39-40) yeteneğin, meleklerde olmadığını düşünmek doğru değildir. Eğer mevcut Kuran yorumunda tekâmülün olduğu kabul edilseydi, bu ayeti yolculuk olarak düşünmeyeceklerdi. Mevcut yoruma rağmen, bazı akımlar tekâmülü, bazıları yeniden doğuşu kabul eder. Kuran’da tekâmülü anlatan en ciddi ayetlerden biri de;

Secde / 5 O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.
ayetidir. Ayette sistemi kuranın O olduğunu fakat geri dönüşün kendiliğinden olduğunu görüyoruz. Bu sürenin de 1000 yıl süren bir gün olduğunu anlıyoruz. Burada sistemi kimin kurduğu sorunu var. Çünkü tüm sistemi kuran Kaynaktır. Fakat dünya tekamül sistemini kuran YMT’dur. Benim anladığım buradaki “O” kaynağa değil “Rab”be karşılık gelmektedir. O zaman bu ayetten bir insanın 1000 yıl tekamül ettikten sonra kıyameti yaşayarak öte dünyaya gideceğini anlıyorum. Ondan sonra da Mearic 4’deki elli bin yıllık tekâmül süreci başlamış olacak. Demek ki bizler kaç kere ölüp dirilsek de toplamda 1000 yıllık bir dünya hayatı yaşamış oluyoruz. Acaba eski peygamberlere verilen uzun ömürler bu durumu anlatmak için miydi?

Tekâmül ile yeniden doğuş eşdeğerdir. Tek hayatta tekâmülü bitirmek mümkün olamayacağından her ikisini beraber düşünmek zorunludur. Fakat mevcut yorumlara göre İslam da yeniden doğuş yoktur. Oysa benim yaptığım incelemeye göre Kuran’da yeniden doğuş olduğu düşüncesi, olmadığı düşüncesinden daha baskındır. Bu konuyu bu yazımda inceledim. Son zamanlarda yeniden doğuş düşüncesi bazı İlahiyat Profesörleri tarafından da Kuran’da müteşabih (anlamı kapalı) kabul edilmiştir. Dediğim gibi Kuran’a geçmişte yapılan yorum, günümüzde de son sürat savunulmaktadır. Eğer incelerseniz ortaya attıkları ayetler yeniden doğuşu değil, yaşanmış olan önceki hayatlarına geri gidebilmelerini yasaklar. Bu durumu yeniden doğuşa atfetmektedirler. Oysa yeniden doğuş da aynı şekilde yaşanmış bir hayatın tekrarını kabul etmez. O hayattan alınacak olan, alınmıştır. Hayatı tekrar ederse, yeni bir şey alamayacağı için gereksiz bir bedenlenme olmuş olur.


MÜ’MİNUN 99,100- Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, “Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder,” “Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.

Bu ayet anlattığım mantıkla incelendiğinde harika bilgiler içerir. Aynı hayatın tekrarı kabul edilmez ve ölümden tekrar dirilene kadar bir berzah hayatı vardır. İşte bu berzah hayatı da dünya hayatı kadar önemlidir. Yeniden dünyaya gelebilmek için bir hazırlık dönemi gerekir. Önceki hayatında elde edilen kazanımlar berzah hayatında ruha yüklenir. Ondan sonra bir sonraki hayat için hazır olabilir. Ayetteki yeniden diriliş mevcut inanış için kıyametteki son diriliş olarak alınır. Gizlenen tekâmül konusu yüzünden öyle anlaşılması istenmiştir. Açık olmayan bu bilgileri peş peşe dizdiğimizde çok farklı şeyler görüyoruz. Ancak o zaman buradaki “yeniden dirilişin” çok kereler olduğu anlaşılabilir.

Şimdi de tekâmül etmenin bilimsel karşılığını anlamaya çalışalım. Diğer yazılarımda da yazdığım gibi ruh dünyada bedenlendikçe gelişir. Tekâmül olarak aldığım bu süreç tamamen bilincin gelişmesidir. Başlangıçta sıfır olan bilinç gittikçe artar. Bilinç ise IQ ve EQ denilen zekâlardan oluşur. Aslında tekâmül bir dönüşüm işlemidir. Ruh tekâmül ettikçe kütle kaybeder ve dalga titreşimi artar. Başlangıçta sadece kütle varken, sonra kütle azalarak bilinç artar. Bu artış E=mc2 ile formüle edilir. Örneğin astral düzeyde oluşturulan atom tekâmül sürecine sokulur. Bu bildiğimiz hidrojen veya Karbon atomu ya da diğerlerinden başkası değildir. Ruh atom halindeyken sıfır bilince sahiptir. Atom bir canlı bedenine bağlanarak otomatik süreç boyunca zekâ kazanması sağlanır. Bu süre yaklaşık 50 bin yıl sürer ama çok az kazanım olur. Hayvan bedenlerinde tekâmüle sokulan ruh, hayvanın yaşadığı zorlukları yaşayarak etkilenir. Önceleri olaylara etki etmez ama uzun süren bu sürecin bir yerlerinde etki etmeye başlar. Sorunlara çözüm bulmaya başlar. Örneğin karganın cevizi kırmak için trafik lambalarındaki trafiği kullanması gibi. Bu süreçte hemen bütün hayvanlar kullanılır. Böcekler, balıklar ve sürüngenlerin bir kısmı ruh taşımaz. Rüya ruhun işlevidir, onun için rüya görmeyen hayvanların ruh taşımayacaklarını düşünüyorum. Bu süreçteki hayvanları, bilim daha iyi tespit edecektir.

Şekil 1’de tekâmül sürecini izleyebilirsiniz. Ruh, astraldeki bir atom olarak başlar, tekâmül ettikçe dalga titreşimi artar. İlk olarak en küçük dalga titreşimi artışında, atom dağılır ve alt elemanları olarak devam eder. Bu noktada ruhun enerjisi “zayıf kuvvet” dediğimiz kuvveti aşar.  Böylece ruh alt elemanlarına bölünür. Artık ruh tek atomdan değil proton, nötron ve elektronlardan oluşan bir enerjidir. Titreşimi arttığı için 4 boyutlu uzayın elemanı olur. Bu uzay, Kuran’da geçen 7 gök katının ilkidir ve içindekileri karanlık madde olarak biliyoruz. Fakat yanlış anlamaya sebep olmamak için bu proton, nötron ve elektronların süpersimetrik parçacıklar olduğunu anlamak gerekir. Onları göremiyoruz.

Kısacası ayetteki ikram olunmuş kul sözünün karşılığı tekâmüldür. Ruh tekâmül ederek dalga titreşimini artırmaya devam eder. Bu sırada sadece titreşimi artmaz aynı zamanda enerjisi de artar. Enerjisi arttıkça yeni bir kritik değere ulaşır. Enerji “güçlü kuvvet”i geçtiğinde yeni bir uzaya geçer. Bu uzay 5 boyutlu uzaydır ama artık süpersimetrik proton veya süpersimetrik nötronlar parçalanarak kuarklarına ayrılmıştır. Ruhun toplam enerjisi, oluşan yeni parçacıkların enerjileri toplamıdır. Bu süreçte dalga titreşimi de artmaya devam eder. Süpersimetrik Kuarklar da “renk kuvveti” denilen kuvvete ulaştığında, alt parçacıklarına ayrılır ve bu süreç sicimlere kadar devam eder.

Evrendeki bir ruhu ve anti evrendeki ikizini temsil etmektedir. Her iki ruh aynı süreçleri yaşayarak ayrı ayrı tekâmül eder. Her ikisi de sicimlerine ayrıldığında birleşirler. Ruh tekâmül ettikçe kütlesi azalır dedim ama sicim olduğunda da kütlesi vardır. Hem de ilk atom halindeki kütlesine sahip olmaya devam eder. Aslında süreç içinde ruhun kütlesi hiç azalmaz. Sadece aynı kütle çok fazla parçacık tarafından taşınır.  Bir sicim olarak çok küçük bir kütleye sahip olur ama o ruhu oluşturan tüm sicimlerin toplam kütlesi, ilk oluştukları atoma eşittir. Fakat tüm sicimler antisiyle birleşerek, tamamen enerjiye döner. Kütle yok olur ve ruh saf bilinç olarak Kaynakla bir olur. İşte o zaman Kuran’da yazan “Bize döndürüleceksiniz” eylemi gerçekleşmiş olur.

Tüm bu süreç içinde bir yere kadar tekâmül insanla olmaktadır. Hayvan bedenleriyle başlayan süreç, 1. Gök katını geçer. 2. Gök katında ruh insan bedenlerine enkarne olur. Ruh geçici sürelerle, farklı bedenleri kullanarak gelişir. Kıyametten sonra ise artık açık tekâmül eder. Yani artık bedenlenmeden saf bilinç olarak öte dünyada tekamül eder.

Otomatik dönem dediğim süreç 50 bin yıl kadar sürer. Ondan sonra yarı bilinçli dönem başlar ve oda 10 bin yıl kadar sürer. Yarı bilinçli dönem otomatik dönemin çok çok üstünde bir tekâmül sağlar. Bedensiz olarak ise  dünya yılıyla 50 bin yıl süren -bir gün- daha tekâmül ederiz. Toplam 110 bin yıl süren tekâmül içinde, insan bedenlerini 10 bin yıl kadar bir süre kullanırız. İnsan ve hayvan bedenlerindeki süreç, asıl tekâmül edeceğimiz bilinçli dönemin alt yapısıdır. Kıyametten sonra bilinçli tekâmül edeceğiz. Bilinçli olacağımız için çok daha verimli olacak. Çünkü tüm enerjimizi tekâmül etmeye ayıracağız. Oysa şimdi tekâmül etmek gibi bir kaygımız yok. Fakat yaşadığımız hayattaki zorluklar ve gelişmeler bizi tekâmül ettiriyor. Yani zoraki tekâmül ediyoruz.

Evrenimiz astral dünyanın yansımasıdır ya da hologramıdır. Astral düzeyde olan atomlar dünyamıza da yansır. Fakat tekâmülle alt elemanlarına ayrılan atom artık evrenimize yansımaz. Fakat kütle çekim etkisini hissederiz. İşte bilim insanlarının karanlık madde dedikleri şey odur. Bu durumu başka yazılarımda da yazdım. Evren insanın tekâmül etmesinden kaynaklanan bir kütle kaybına uğramaktadır. Yani bizler Kaynakla bir olduğumuzda evrenden bir atomu eksiltiriz. Bu süreç bizden öncede devam ettiği için uzun süredir evren kütle kaybetmektedir. Arka plan fon ışımasına göre kozmik tarihin ilk yarısı sonunda kütle kaybı başlamış. Demek ki o zamana kadar evrende canlı oluşamamış. Canlının oluşumundan sonra, evrenin gittikçe yavaşlayan genişleme hızı, tersine dönerek gittikçe hızlanmış.

TEKAMÜL ve REENKARNASYON

Tekamül, sözcük anlamıyla gelişme, olgunlaşma, evrim anlamına gelmekte olup, ezoterik öğretilerde ruhun gelişimi, olgunlaşması anlamında kullanılır. Tekamülün hedefinde kemale ermek, kamil insan olmak vardır. Kamil insan, ideal insan demektir. İnsanlığın en yüksek mertebesidir. Tasavvuftaki tanımıyla ruhsal anlamda tanrılaşmaktır. Yani, aklın zincirlerinden kurtulup  özgürleşmesi, tam bir iradeye sahip olunması, karakteristik yapının mükemmelleşmesidir. Evrensel insan modeline ulaşılmasıdır.

Kamil insan

Kamil insan her yönüyle ideal ve örnek insandır.
Bilgisi, idraki ve aklı son derece gelişmiştir.
Tüm zincirlerinden kurtulmuş, tabularını yıkmıştır.
Hiç kimseyi aşağılamaz, insanlar arasında ayrım yapmaz.
Almadan verir, sevilmeden sever.
Boş konuşmaz, sözü öz ve gerçektir.
Eline, beline ve diline hakimdir.
Sonsuz hoşgörü ve tevazu sahibidir.
İbadeti şekilde değil bilinçte ve yaşam tarzındadır.
Zenginlikten mağrur olmaz. Fakirlikten hicap duymaz.
Doğal sirküleyi hisseder, tabiatla bir ahenktir ve an’da yaşar.
Her nefes alışından mutluluk duyar.
Olmakta olan her şeyin bütünün yararına olduğunu bilir.
Kainatın ahengini her yerde, her şeyde ve her an gören, hisseden, yaşayan kişi’dir.
Ben’den ve bencillikten uzaktır. O nefsine değil, nefsi ona tutsaktır.
Cimrilik, hırs, haset, alay, kibir, yalan, riya, şehvet, şöhret, gaflet, gazap gibi çirkin karakterlerden kendini arındırmıştır.
İnsanlar arasında saygıyı, dostluğu ve dayanışmayı sağlamaya çabalar.
Her türlü şiddete, zulme ve işkenceye karşıdır.
Kul hakkının yenmesine, hırsızlığa, sömürüye karşı durur.
Barışı, adaleti, sevgiyi, mutluluk ve huzuru inşa için çalışır.
Önemsediklerinin en başında yaşama hakkı gelir.
Yaşayan her varlığa sevgi duyar.
Ölüm korkusunu yenmiştir, ölüme yeni bir yaşama geçiş gözüyle bakar.

Bir varlığın bu mertebeye ulaşabilmesi için dünyada olduğu gibi bütün kainatta geçireceği sayısız tekamül merhaleleri vardır. İşte bu merhalelerin dünyada geçen kısmına reenkarnasyon denir.

Reenkarnasyon:

Enkarne: Ete (bedene) girmek,

Reenkarnasyon: Tekrar ete (bedene) girmek,

Basit olarak anlatıldığında reankarnasyon (tekrar doğuş, tekrar bedenlenme, ruh gezisi) ruhun, doğum ve ölüm sirkülasyonu sayesinde tekrar tekrar insancıl varoluşa geçmesi anlamına gelir.

Amaç sonsuz tekamüle ulaşmaktır.

Bütün büyük dinler ve dünya görüşlerinin öğretilerinde bu sirkülasyonun, yani ruhsal boyuttan materyal boyuta ve tekrar ruhsal boyuta geçmenin, gerekli olduğunda yatar.

Ruhun öğrenmek zorunda olduğu tüm dersler ve görevler bittiğinde, yani tekamülü tamamlandığında ancak bu sirkülasyon sona erer ve ruh sonsuzlukta yerini bulur.

Her ruhun amacı o büyük tekliğe, bütünlüğe dönüştür. Burada artık iyiyi veya kötüyü, siyahı ve beyazı, karanlığı ve aydınlığı birbirinden ayıran tezatlık kuralı geçerli değildir.

Mevlana şöyle der: Kaynağından kopan herşey, kaynağıyla birleşmeyi arzular.

Reenkarnasyon anlayışına göre yaşam bir okuldur ve bu okulda her insan ayrı bir sınıfta dersini öğrenmeye çalışır. Tekâmül etmek için dünyaya doğan ruh, dünya üzerinde bilgi ve tecrübesini arttırmak için bir beden kullanır. Fakat bu bilgi ve tecrübe tek bir hayatta öğrenilemez çünkü buna zamanı ve enerjisi yetmez. Bu yüzden reenkarnasyonlarla insana yeni imkanlar sağlanır, tekâmül hızlandırılır. Hayatımızda yaşadığımız krizler, zorluklar birer sınavdır. Ve eğer kendimiz üzerinde çalışır ve bu sınavları aşarsak, hedefimize ulaşmış oluruz.

Dünyada adalet reenkarnasyonla sağlanır


Dünyada insana verilen zenginlik, sağlık güzellik, kısa ömür, fakirlik, hastalık, çirkinlik gibi değerler, ruhun bilgi ve tecrübesini arttırmaya yarayan vasıtalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli değerlerdir. Kişisel hayattan, aile hayatından itibaren insan hayatı bütünüyle birbirinden farklıdır: İnsanların bilgi düzeyleri, yaşadıkları zaman ve mekan, sahip oldukları yetenek ve olanaklar farklıdır. Bunun yanında kimi insan çocukluğunda yaşamını kaybeder. Kimisi sakat doğar, kimisi kronik bir hastalıkla yaşar. Kimisi ezer, kimisi ezilir. Kimisi hayatını hapislerde geçirir. Kimisi öldürülür, kimisi işkencelere, zulümlere uğrar. Reenkarnasyon sayesinde her canlı eşit yaşam şartlarına sahip olur.

Platon’a göre reenkarnasyon iki türde varolur:

1-      Seçim sistemi: Buna göre ruh eski yaşamındaki eylemlerine uyacak bir hayvan veya insan bedeni seçer. Yani ruh yaşam koşullarını önceden seçmiş ve böylece kaderini belirlemiş olur.

2-      Denge sistemi: Burada yeni yaşam tamamen eski yaşama bağlıdır. Eski yaşamda yapılan hataların acısı yeni yaşamda çekilir. Örneğin zenginken fakiri horlayan birisi yeni yaşamında fakirin durumuna düşebilir ve onun çekmiş olduğu acıların aynısını yaşar.

Bu iki sistemde de anlatılmak istenen şu anki yaşamın bir sonraki yaşamı etkilediği veya etkileyebileceğidir. Her koşul bütün kullara eşit bir sistemde sunulur. Bu yaşam şartlarını nasıl değerlendiğimize göre bir sınav yaşanacaktır.

Ve tabii ki bu bir takım sonuçları yaratacaktır.
Bizim hayatı nasıl yorumladığımız gelişimimizi sağlayacaktır. Ruhsal varlığımız en üst olgunluk seviyesine çıktığında var oluş süreci bitecektir.

Tenasüh

Reenkarnasyon ve tenasüh kavramları, aynı ilkeleri içerdikleri sanılarak birbirleriyle sık sık karıştırılmaktadır. Oysa bu iki kavram arasında çok temel farklılıklar bulunmaktadır.

Bu temel farklar şöyle açıklanır:

    Tenasüh inanışında ruhların sürekli olarak tekrar bedenlenmesi ilkesi bulunmakla birlikte, deneysel spiritüalizmin reenkarnasyon kavramındaki ruhsal tekamül ilkesi bulunmaz. Oysa reenkarnasyon kavramında ruhsal tekamül ilkesi vardır; yani ruhların dünyada bedenlenmeleri tekamülleri içindir.

    Tenasüh inanışı, ruhların dünyaya gelip gitmelerini ceza ve ödül düalitesine dayandırır. Deneysel ruhçuların reenkarnasyon kavramında ise varlığın cezalandırılması veya ödüllendirilmesi gibi şeyler sözkonusu değildir. Reenkarnasyonizme göre, dünya yaşamı, yapılmış hataların intikamının alınması için oluşturulmuş olamaz. Kısaca, insan dünyaya bir önceki yaşamında neden başarılı olamadığının hesabını vermek için değil, gelişmek için gelir. Bir insan ruhunun bir sonraki yaşamında dünyaya geleceği beden onun tekamül gereksinimlerine ve nedensellik kuralına göre belirlenir.

    Tenasüh inanışına göre, bir insan ruhu ceza aldığı takdirde bir sonraki bedenlenmesinde dünyaya bir hayvan bedeninde gelebilir. Reenkarnasyon kavramına göreyse tekamülde geri dönüş, yani gerileme yoktur; zaten bir hayvan bedeni bir insan ruhunun gelişim gereksinimleri için yeterli olamaz.

Bilimsel Araştırmalar

Reenkarnasyon inancının binlerce yıllık bir geçmişi olduğuna inanılıyor. Bugün daha çok Doğu kültüründe yaygın olduğu bilinse de Batı tarihinde ilk kez Pisagor ve Platon gibi bazı antik Yunan düşünürleri tarafından dile getirilmiş olan “ruh göçü” reenkarnasyon, aslında eski Mısır, Kelt, Maya ve İnka uygarlıkları gibi birçok uygarlıkta bilinen ve kabul görmüş olan bir kavram.

Reenkarnasyon günümüzde en çok Hindular ve Budistler arasında yaygın bir inanış biçimi. Din uzmanları ise dünya çapında 1.25 milyarın üzerinde insanın reenkarnasyon inancına sahip olduğunu tahmin ediyor. Öte yandan bu inanış bilim dünyasının da ikiye bölünmesine neden olmuş durumda. Birçok bilim adamı reenkarnasyonu mantık dışı ve hatta “saçma” bulurken, kimileri de reenkarnasyonun varlığını bilimsel olarak kanıtlayabilmek için araştırmalarını azimle sürdürüyor.

Bu araştırmacıların başında Virginia Üniversitesi’nden Prof. Ian Stevenson geliyor.

Prof. Stevenson yaşamının40 yılını, geçmiş yaşamlarını hatırlıyor gibi görünen çocukları incelemeye ayırmış. Yaklaşık 1000 çocuk üzerinde incelemelerde bulunmuş. İncelediği vakaların sayısı 2002 yılında 2000’i aşmış. Prof. Stevenson her vakada çocukların raporlarını metotlu olarak belgelemiş. Böylece, çocukların anlattıkları ile ölen kişilere ait olguların paralellik göstermekte olduğunu doğrulamayı başarmış. Aynı zamanda sözkonusu ölen kişilerde ölüm ve yaralanmaya yol açmış yara izlerinin sözkonusu çocuklarda doğum işareti ve doğum kusuru olarak belirmiş olduğunu, otopsi fotoğrafları gibi tıbbi kayıtlarla doğrulamış.

Prof. Stevenson’un yardımcılarıyla bilimsel anlamda son derece titiz bir şekilde incelediği bu vakalarda, geçmiş yaşamlarını (reenkarnasyonlarını) hatırladıklarını söyleyen bütün çocukların iddialarının araştırıldığı ve hepsinin doğrulandığı öne sürülüyor.

Ölümden sonra yaşamın devam ettiğine dair inanışlar içinde reenkarnasyon en eski inanç. Daha tek tanrılı dinler ve cennet-cehennem inancı ortada yokken ruh göçüne inanıyor insanlar. Günümüzde modernleştirilmiş reenkarnasyon inancı ile de cennet inancına meydan okuyor. Bu açıdan iki büyük avantaja sahip. Cennete gidip gelen ve anlatan yok ama, bir önceki yaşamını anlatan insan çok. Bu açıdan inandırıcılığı çok daha fazla. Bunun yanında reenkarnasyonla gerçek adaletin sağlanıyor olması, insanları daha fazla kendine çekiyor. Cennet-cehennem inancında ise adalet kavramı yoğun olarak tartışılıyor. Yaşı küçükken ölen bir çocuğun cennete gitmesine bir itimas gözüyle bakılıyor. Ayrıca dünya nimetlerinden ve fırsatlarından eşit olarak faydalanamamak kabul edilemiyor.  Yani, dinlerin adaletsiz tanrısı yerine, sadece insanlara değil, tüm varlıklara karşı adil bir tanrı anlayışı ortaya konuluyor.

Reenkarnasyon inancı cennet-cehennem inancındaki dinler içinden de inanır bulabiliyor. Müslüman, Hristiyan ve Museviler içinde de çok sayıda bu inanca sahip olanlar var. Müslüman olduğunu söyleyen bir insan aynı zamanda reenkarnasyonu da savunuyor. Cennetin en son aşama olduğuna inanıyor. Hatta Kur’an’da reenkarnasyonu işaret eden ayetler olduğu öne sürülüyor. Yaşar Nuri Öztürk ve Süleyman Ateş gibi İslamcılar tarafından da bu iddialar kesin olarak reddedilmiyor. Buna karşın İslamcıların çoğu tarafından aşağıdaki ayetin açık olarak dünyaya dönüşü reddettiği öne sürülür:

Müminun / 99-100. Nihayet onlardan birine ölüm gelince: “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! bu sadece onun söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.

Fakat bu ayet aynı kimlikte, aynı bedende dünyaya dönüşten bahseder ve bunu reddeder. Reenkarnasyonda da aynı kimlik ve bedende dönüş yoktur. Buna karşın Bakara-28 ayetinin reenkarnasyonu işaret ettiği ileri sürülür.

Bakara-28. Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.

Bu ayetten medet uman müslüman reenkarnasyoncular da yanılıyor. Çünkü ayette sözedilen insana cansızken can verilmesi, ve ölümden sonra diriltilmesidir. Tekrar tekrar yaşamdan bahsedilmez.

Evrim ile tekamül arasındaki fark nedir?

Bazıları tekâmülü, evrim karşılığı olarak kullanırlar. Oysa, bu iki kelime kavram olarak birbirinden çok farklıdırlar. Evrimcilerin “tekâmül” derken kastettikleri mânâ, bir türün zaman içerisinde bir başka tür hâline gelmesidir.

Halbuki, tekâmül, ilâhî terbiye ile kemâle ermek demektir. Daha açık bir ifade ile tekâmül, meselâ, bir kavun çekirdeğinin çeşitli safhalardan geçerek kavun hâline gelmesidir. Evrimci tekâmülü böyle anlamaz. Ona göre, söz konusu çekirdek çok uzun bir zaman sonra karpuz, kabak yahut bir başka meyve veya sebze hâline gelebilir.

İlim, hikmet, rahmet gibi nice hakikatleri bize ders veren “terbiye” ve “tekâmülü”, “evrim” gibi, donuk ve ruhsuz, bir kelimeye sığıştırmak mümkün değil.

İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır? İbrahim Hakkı Hazretlerinin yaratılışla ilgili sözlerinin evrimle ilgisi var mıdır?

İslam alimlerinin, canlıların yaratılışı ve gelişmesiyle alakalı düşünceleri zaman zaman yanlış değerlendirilmektedir. Bunda bazı tabir ve terimlerin değişik anlaşılmasının rol oynadığı muhakkak. Farklı değerlendirmeye sebep sadece bu değil, tabii. Bilhassa evrimciler, onların bu konudaki görüşlerini istismar ediyorlar. Bu tip yanlış anlaşılmalara ve istismara mani olmak için, İslam alimlerinin konuyla alakalı eserlerinden bazı pasajlar vererek hakikati açıklamaya çalışacağız.

Bilindiği gibi evrim; "kademeli olarak gelişme ve değişme" demektir. Lügat manası böyle olmakla beraber, terim manası, bir türden bir başka türün veya bir varlıktan başka bir varlığın yavaş yavaş ve tesadüfen meydana gelmesidir. Bütün canlıların tek bir menşe (orijin)'den türeyip silsile halinde birbirinden tesadüfen geliştiğini savunan teori de "evrim teorisi"dir. Bu evrim felsefesinin dayandığı prensipleri dört kategoride toplamak mümkündür.

Bunlar:

    1. Tedricilik (kademeli gelişme), yani, evrim hadiseleri uzun zaman içinde ve adım adım cereyan etmiştir.

    2. Bir türden başka bir tür veya bir varlıktan başka bir varlık hasıl olmuştur.

    3. Günümüzdeki bütün varlıklar, tek bir hücrenin farklılaşmasıyla meydana gelmiştir. Yani tek hücreden omurgasız çok hücreliler, onlardan balık, balıktan kurbağa, kurbağadan sürüngen, sürüngenden kuş ve memeli ve neticede maymundan insan hasıl olmuştur.

    4. Bütün hadiseler, tesadüfen ve kendi kendine cereyan eder.

Burada hemen şunu ilave edelim ki, İslam alemindeki her alimin şahsi görüş ve düşüncelerini, yorum ve içtihatlarını İslam adına kabul etmek doğru değildir. Bu sahada çalışanlar iki grupta mütalaa edilebilir. Birinci gruptakiler, İslami kaynaklardaki hükümlerin tefsir ve yorumunu yaparlar. Diğer grubu da felsefeciler teşkil ederler. "İslam alimleri" deyince, daha ziyade birinci gruptakiler anlaşılmalıdır. Çünkü, felsefeciler başka kaynakların etkisinde de kalmış olabilirler.

Şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. O da yaratılışçı görüştür. Varlıkların meydana gelişini tamamen ilmi esaslarla açıklamaya çalışan ve evrimci düşünceye zıt olarak ortaya çıkmış bir görüştür.

Esasen şu anda, geçmişteki Müslümanların evrim konusundaki değerlendirme ve düşüncelerini aktüel hale getiren evrimcilerdir. Yaratılışçılar bu konunun fenni sahada tartışılmasını istemektedirler. Fakat evrimciler, zaman zaman dinden de medet istiyorlar. Kendi evrim teorilerine İslam alimlerinden destek arıyorlar. Bu çabaları her şeyden önce iddialarını destekleyen ilmi delillerinin bulunmadığını gösterir.

Türlerin orijinini ve getirdikleri değişiklikleri mantıkla çözmek mümkün değildir. Bu hususta isabetli bir şey söyleyebilmek için ya deney ve tecrübeye dayanacaksınız ya da vahye. Bu konunun fiilen ele alındığı yüz elli yıldır, yapılan deney ve elde edilen tecrübeler, tatmin edici bir netice hasıl etmemiştir. İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. Dolayısıyla, yirminci asrın sağladığı her türlü bilgi birikimine rağmen, türlerin menşei hakkında kesin bir şey söylenemezken, günümüzden asırlarca önceki alimlerin bu sahada fazla bilgi sahibi olması elbette mümkün değildir. Kaldı ki, çoğu zaman herhangi bir vahye veya deneye dayanmayan bir felsefecinin görüş veya düşüncesi bize ne dereceye kadar delil olacaktır? Bir başka ifadeyle, bize, evrimin felsefesi değil, delilleri lazımdır. Evrim, bir felsefecinin ne "var" demesiyle var olur, ne de "yok" demesiyle yok olur.

Evrimcilerin iddialarına geçmişten delil aramalarına elbette kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak, geçmişteki bu mana ve mefhumların nasıl ifade edildiğine dikkat edilmesi kaydıyla. Şimdiye kadar yapıla geldiği gibi uydurma terimlerle mesele izaha kalkışılır, değişim ve başkalaşımı ifade eden her kelime yerine "evrim" kullanılırsa, belirli bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla evrim görüş ve düşüncelerinin kritiği yapılırken, bilhassa bu konuda geçmişte kullanılmış Arapça ve Osmanlıca kelimelerin manası iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu hassasiyetin yeterince gösterilemeyişinden dolayı, her sahada olduğu gibi, burada da kavram kargaşasına yol açılmıştır. Bu ifade ve terimleri tam yerinde kullanmayanlar, belki de farkında olmayarak bütün İslam alimlerinde evrimci düşüncenin hakim olduğu imajını uyandırmışlardır.

Bu hususta mefhum anarşisine, kavram kargaşasına mani olunması veya en azından asgariye indirilmesi, evrim terminolojisine gereken hassasiyetin gösterilmesiyle mümkündür.

EVRİM TERMİNOLOJİSİ

Evrim konusunda aynı mana ve mefhumların aynı kelimenin farklı kimseler tarafından değişik manalarda kullanılması halinde, karşılıklı ithamların ötesinde bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır.

Evrimin karşılığı olarak kullanılan ve fakat değişik mefhumları ifade eden kelimelerden bazıları şunlardır:

Tekamül: Tekamül kelimesi, evrimin manasını karşılamamaktadır. Çünkü tekamül bir canlının kendi iç bünyesindeki değişikliklerle belirli bir seviyeye ulaşması, kemale ermesidir. Mesela, elma çekirdeği tekamül eder, elma ağacı haline gelir. Tek hücreden ibaret olan zigot tekamül ederek Allah'ın izniyle yetişkin bir insan olur.

Biyolojide bir canlının embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadar geçirdiği safhalara "ontogeny" denir. Tekamül bunun yerine kullanılmalıdır. Bir canlının ilk yaratılışından itibaren günümüze kadar geçirdiği farz edilen ve ilmi tahkikle açıklanmaya çalışılan ve henüz nazariye olmaktan ileriye gidemeyen safhalara da "filojeni" denir. Evrim de bunun karşılığı olarak alınmalıdır.

Bu manada kainattaki bütün varlıklar tekamül kanununa tabidir.

İstihale: Evrim meselesinin münakaşa sahasına geçmesinden sonra bu polemiğe temas eden İslam alimleri, istihale kelimesini kullanmayı tercih etmişlerdir. Daha önceki alimler de bu kelimeyi kullanmışlarsa da onların bu kelimeye yükledikleri mefhum ile evrim kelimesinin ifade ettiği mana arasında hiçbir irtibat yoktur. Esasen evrim yeni bir mefhum olduğu için Arapça’da tam oturmuş bir karşılığı yoktur. Bu sahadaki bazı otoriteler, evrimin tam karşılığı olarak "tatavvur" kelimesinin kullanılabileceğini ileri sürerler. Nitekim Arapça lügat "el-Müncid"in Darwin maddesinde bu teori, "Tatavvur teorisi" olarak adlandırılmıştır.

Netice olarak şu kesinlikle söylenebilir ki, tekamül ve istihale kelimeleri, evrim mefhumunu karşılamaktan çok uzaktırlar. Bu ıstılahların tam oturmamış olmasını, evrim teorisinin yeniliğinden başka, teoriye yapılan tali ilavelerle kazandığı farklı manada aramak gerekir.

Tahavvül: Bu konuda yanlış değerlendirmelere sebep olan kelimelerden biri de tahavvüldür. Bunun ifade ettiği mana da "evrim" kelimesiyle karşılanmaya çalışılmaktadır. Tahavvül kelimesinin yerine de "evrim"in kullanılması mümkün değildir. Çünkü, tahavvülle izah edilmeye çalışılan, atom veya moleküllerin bir mertebeden başka bir mertebeye geçişidir.

Buraya kadar yapılan açıklamaların ışığında, bu husustaki görüşleri en çok istismar edilen İslam alimlerinin evrimi değerlendirişlerini görelim. Düşünceleri farklı kimseler tarafından değişik şekillerde yorumlananların başında şüphesiz İbrahim Hakkı Hazretleri gelir.

İbrahim Hakkı Marifetnamesi'nde meseleyi şöyle nakleder:

    "Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur, (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur." (Hakkı, İ., Marifetname, s.29).

İbrahim Hakkı Hazretleri burada tahavvülat-ı zerrat'tan (atom ve moleküllerin hal değiştirmesi) bahsetmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret etmektedir. Nitekim, bu ifadelerinden bir kaç paragraf sonra meseleyi iyice açıklığa kavuşturmakta ve şöyle demektedir:

    "O akıcı vücut, bitki alemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olmaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vasfını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Yahut hayvana yem olacak duruma gelir. Fakat yenmeden evvel yok olur gider ve bu yolda, bu suretle nice yıllar gecikir. Bazen de bir hayvan, insanın yemesine elverişli bir duruma gelmişken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mertebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur." (a.g.e., s. 30).

Bu ifade hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır. Burada nazara verilmek istenen husus; elementlerin tahavvülat (hal değiştirme)'la bir mertebeden diğerine geçtiğidir. Topraktan bitki vasıtasıyla alınan faraza bir sodyum atomu, çiçekte canlılık kazanmakta, koyunda daha hareketli bir hale geçmekte, insan bünyesine gelince en yüksek mertebeye ulaşmış olmaktadır. Şimdi fennen tesbit edilen de bunun haricinde bir şey midir? Vücudumuzda görev yapan atom ve moleküller, bitki ve hayvani gıdalardan aldığımız elementler değiller mi? Aslında toprakta bulunan elementlerden doğrudan istifade edemediğimiz için bitki ve hayvanlar devreye girmektedir. İslam alimleri bu geçişi tasvir etmektedirler.

İbrahim Hakkı, canlıların yapı benzerliklerine göre sınıflandırıldığına da dikkati çekmekte ve madenlerle bitkiler arasında ara varlığın mercan, bitkilerle hayvanlar arasındakinin hurma, hayvanlarla insanlar arasındakinin de maymun olduğuna işaret etmektedir.

Görüldüğü gibi, bu bir sınıflamadır. Canlıların hikmetle ve kademe kademe yaratıldığına, bunlar arasında yapı benzerliklerinin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Darwin'in, "tabii seleksiyonla basit bir türden yüksek yapılı organizmaların tesadüfen teşekkül ettiği" görüşüyle yukarıdaki ifadeler, birbirleriyle iltibas edilmeyecek kadar açıktır.

Bütün bunlara rağmen, belirtmeye çalıştığı görüşlerde yanlış anlaşılma söz konusu ise, mesuliyet yine O'na ait değildir. Çünkü İbrahim Hakkı eserinin çoğu yerinde başkalarının görüşlerini nakleder. Nitekim bu konuya da; "Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki..." sözüyle başlamış ve böylece bu hususla alakalı mesuliyeti onlara yüklemiştir. İşin aslı da odur. Çünkü bunlar ayet ve hadislerden değil, hikmet ehlinden nakillerdir.

İbrahim Hakkı Hazretleri ilk insanın yaratılışıyla alakalı olarak da şu ifadeyi kullanmıştır:

    "Cinlerin yaratılışından 20.000 yıl sonra Cenab-ı Hak, Hz. Âdem (as)'i yaratmak isteyince Azrail (as)'i yeryüzüne gönderip ona, yedi iklimden toprak aldırmış ve sonra Cebrail (as)'i gönderip o kuru toprağı yoğurtup hamur haline getirtmiş ve kırk gün o şekilde bekletmiştir. Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, yeryüzünde evlatlarına peygamber yapmıştır." (a.g.e., s. 18).

Şimdi bu fikirleri, dile getiren bir alimi, insanın maymundan evrimleştiğini savunan bir kimse olarak takdim etmek, İbrahim Hakkı'yı kendi adına konuşturmak olur ki, bu da en azından tarafsız ilim ahlakıyla bağdaşmaz.

O'nun, bütün canlıların en uygun tarzda yaratıldığını belirten şu ifadesi de oldukça dikkat çekicidir:

    "Cenab-ı Hak, her şeyi münasip, yerli yerinde ve güzel bir ortamda yaratmıştır. Her canlıya yaraşan ve yarayan ve her organın durumuna uygun olan mizacı, tabii bir yapıyı ona vermiştir. Ve bütün alemde olan mizaçların en uygununu ve en mükemmelini insana ihsan etmiştir. Her organa en uygun ve yararlı mizacı, tabiatı, yapıyı vermiştir." (a.g.e., s. 164).

Bu ifadeleri kullanan birisinin evrimci olması mümkün mü? Esasen insanoğlunun ilk yaratılışına izah araması tabii bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla İslam alimleri de müşahedeye uygun yorum getirmişlerdir. Geçmişteki ilim, günümüzdekinden farklı bir yoruma imkan vermiş de olabilir. Bu bakımdan yaratılış meselesine izah getirmeye yönelik yeni ilmi buluşlara, eski düşüncenin hükümleriyle karşı çıkmanın makul bir izahı yoktur.

Son devrin Diyanet işleri başkanlarından A. Hamdi Akseki de evrim meselesini şöyle değerlendirir:

    "...Ahadis (hadisler) ve asar (selef alimlerinin sözleri) ile Ayat-ı Kerime'nin hey'et-i umumiyesinden bilistidlal Hz. Âdem'in ilk insan ve ilk peygamber olduğuna ve topraktan yaratıldığına itikad ediyoruz. Cumhur-u müsliminin ve Ehl-i sünnetin mezhebi budur." (İslam-Türk Ansiklopedisi Mecmuası, No. 87, s. 2, 1947)

Bu konudaki görüşü istismar edilenlerden birisi de Merhum Hamdi Yazır'dır. Aslında O'nun bu konuyu değerlendirişi, hiçbir yoruma yer bırakmıyacak kadar açıktır. Şu ifadeleri meseleyi gayet güzel açıklar:

    "Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında noksanlıktan kemale doğru, yani, basitten mürekkebe giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğuna dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor, aslan aslandan, at attan, maymun maymundan, köpek köpekten vs. Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeden, yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya tekamülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğuna bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve mesela bir takdire göre maymunun biri veya birkaçı, insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmi yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki, aynı menşeden gelme davası doğrudur. Evvela bütün hayvanat için bu menşein aslı maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifade ile topraktır. Bu maddeden hayatın meydana gelebilmesi ise, ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi harici bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü, noksandan, kendi kendine bir kamil hasıl olamaz. Mesela bir okkalık siklet (ağırlık) iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur."

    "...Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne de zaruridir... 'Kurbağalar balıktan doğmuş.' demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret de bulunmadığı halde böyle bir hüküm, elbette fenni ve felsefi bir hüküm değildir."

    "Bunun hangisinin hangisinden doğduğunu mantık bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) ya tecrübe veya vahiy bildirir. Halbuki şimdiye kadar balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir. Ve bu iddia tecrübe mahsulü olan Pastör nazariyesine de tamamen muhaliftir... Vahiy ise bize, '...Siz insansınız. İnsan olunuz, kardeş olunuz, hepiniz bir babanın evladısınız...' diyor... Bütün bunlardan yakini olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da ilk insanın arzın sinesinde doğmuş olmasıdır." (Yazır, Hak Dini, 1/329-330).

İslam'ın bu konuya bakışını şu cümleler ne güzel dile getirmektedir:

    "Alemde görünen şu nakışlar, şu cilveler bütün isimleri kudsiyye ve cemile olan Celal sahibi Cemil bir Zatın tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır. Hikmetle değişen mühürleridir..."

    "Meyveler, güzel tad, koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Ta ki, nebati hayat mertebesinden hayvani hayat mertebesine terakki etsinler."

Görüldüğü gibi, İslam alimlerinin bu konudaki görüşleri tahavvülat-ı zerreye (elementlerin hal değiştirmesine) dayanmakta, topraktan canlılar tarafından alınan elementlerin, onların bünyelerinde kazandığı mertebelere dikkat çekilmektedir.

El-Cahız, İhsan-üs-Safa, İbn-i Miskeveyh, Nizam-i Aruzi Semerkandi, Nasır-ı Tusi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhammed Kazvini, İbn-i Haldun, Kınalızade Ali Efendi, Abdü'l-Kadir-i Bidil gibi İslam alimleri ve felsefeciler, bu konuyla alakalı olarak, ufak tefek ifade farklılıklarının ötesinde, esasta aynı manaları tekrar ettikleri için, onların görüşlerine yer vermeye gerek görmedik.

Esasen İslam alimlerinin evrim diye bir problemi yoktur. Çünkü onlar, alfabenin 29 harfini bilen ve bununla istediği kelimeyi yazabilen birisinin, "balık" yazdıktan sonra, "kurbağa" yazmak için muhakkak "balık" kelimesindeki harfleri kullanmasının gerekli olmadığını çok iyi bilirler. Dolayısıyla balığı yaratan bir kudretin, kurbağayı da maymunu da insanı da ayrı ayrı yaratabileceğini düşünürler. Ve onlar;

    "Neviler için birer evvel baba lazımdır... Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei (başlangıcı) en başta bir babada kesildiği gibi, nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir."

görüşünü kabul ederler.

Maddeciler maddenin ezeli olduğunu öne sürüyorlar. Bu iddiaya nasıl cevap verebiliriz?

Maddeciler, maddeye, o cansız, şuursuz ve iradesiz varlığa uluhiyet isnat etmelerinin saçmalığını, kendi iç âlemlerinde, çok iyi bildiklerinden, oyunlarını bir başka sahada sergilemeyi tercih ettiler. Maddenin ezelî oluğunu iddia etmeye başladılar. Bu, maddeye “İlâh” demenin bir başka şekliydi. Ama bunu bir felsefe olarak ileri sürdüler ve kendini adatmak isteyen gafillerden, oldukça taraftar da buldular.

Evrimciler, insanı anne ve babasının yaptığını iddia etmenin ne kadar saçma olacağını çok iyi bildiklerinden, onun yaratılışını milyonlarca yıl öncesine götürüp, meseleyi bir başka hayvandan evrimleşme şeklinde açıklamaya kalkıştıkları gibi, bunlar da insanı aynı oyunla maziye götürüyor, maddenin ezeliyetiyle meşgûl ederek ona kendi yaratılışını unutturuyorlardı. Maddenin bir yardımcı mahlûk olduğu meydanda iken, onu bir ilâh olarak takdim etmeğe çalışıyorlardı.

Nur Külliyatı'ndan bütün materyalistleri susturan bir hakikat dersini burada aktarmak isteriz:

    “Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu muhakkaktır.” (Muhakemat)

Hudus, bir şeyin sonradan meydana gelmesi; bir başka ifadeyle, bir şeyin evvelinin olması demektir. Hadis, ise evveli olan şeye deniliyor.

Maddenin hudusu, yani sonradan var edilmesi muhakkaktır, çünkü suret değiştiriyor ve hareket ediyor. Bir hareketi bir başkası takip ediyor. Bu ikinci hareketle, birinci hareket ortadan kaybolmuş oluyor.

Yukarıdaki hakikat dersinde, maddenin sıfatlarının hâdis olduğu ortaya konuldu. Hareket hadistir, bir hareketin yok olması ve yerine bir başkasının gelmesi her iki hareketin de hadis olduğunu gösteriyor. Buna göre madde bu hadis sıfatları taşıdığından, kendisinin de hadis olması icap eder. Zira hadis sıfatlar ancak hâdis olan bir varlıkta bulunabilir. Bu son hüküm “hudusu muhakkaktır" ibaresiyle net biçimde ortaya konulmuş.

Aynı şeyi suret için de söyleyebiliriz. Madde, suret yani şekil değiştirdiğine göre, önceki şekli de sonradan takındığı suret de hâdistir. Hâdis bir sıfatı taşıyanın kendisi ezelî olamaz, o da hâdistir, sonradan yaratılmıştır, mahlûktur.

Başta da kısaca değindiğimiz gibi, maddenin ezeli olduğu iddiası maddecilerin ve materyalistlerin kendi batıl davalarını ispat edememelerinden doğmuştur.

Bir cam kâseyi düşünelim: “Onun aslı olan cam, kâse hâlini nasıl aldı?” sorusuna bir materyalistin verecek cevabı yoktur.

Bir de camın imâl edilmesi var. Camın aslı kum, kireç ve soda maddeleri. Bunlar bir işlemden geçerek cam hâlini alıyorlar. Bu sonucun arkasında bir ilim, bir kudret, bir irade yatıyor. Yoksa bu maddelerin cam olmaya ne ihtiyaçları var ki, böyle uzun ve çileli bir yola kendiliklerinden girsinler. Bu bir terbiye meselesidir.

İşte, şu kâinat sarayı da cansız elementlerle yapıldı. Ama kâinat ilk noktadan itibaren durmadan yol aldı, büyüdü, gelişti, yayıldı, değişti. Ve sonunda bu gün gördüğümüz hâlini aldı. Bütün bu faydalı ve hikmetli işler cansız maddelere verilemeyeceğine göre, onları büyüten, değiştiren ve geliştiren biri var.

Dünün tuğlaları bugün ev olmuşsa, dünün mürekkebi şimdi kitap olarak karşımıza çıkmışsa, dünün hareketsiz maddeleri bu gün bir taksi yahut uçak hâline gelmişse, biraz düşünmek ve bu gelişme ve değişmelerin onların yapılmasında kullanılan maddenin ezeli oluşuyla açıklamak aklen mümkün değildir. Ama kendini aldatmak isteyenleri böyle bir vehim doyurabilmektedir.

Varlıkların yaratılması evrimle açıklanabilir mi? Biyoloji sahasında evrim karşıtı çok faydalı yazılar okudum. Yaratılışla ilgili aklî deliller verir misiniz?

Hayalen geçmiş zamana doğru uzanalım. Git gide tâ dünyanın lâv hâlinden yeni yeni uzaklaşmaya başladığı, soğumaya yüz tuttuğu devreye varalım. İçi kızgın ateş, dışı ise yavaş yavaş sakinleşmekte olan bu arz küresinin başında durup, bugün şahit olduğumuz eşyanın isimlerini birer birer sayalım. Sözlükteki bütün isimleri burada sıralayacak değiliz. Sadece konuya ışık tutmaya yetecek birkaç kelimeyi hatırlayalım:

El, ayak, kanat, göz, ince bağırsak, pankreas, pençe, gaga, tırnak, dal, kök, yaprak, çam, söğüt, elma...

Bu kelimelerle evrim safsatasına bir bıçak atalım, sonra bunlara yeni kelimeler ekleyelim. Bu gün dünyamızda hayat süren bitki ve hayvan türlerini sayalım birer birer. Her birinin organlarını tek tek hatırlayalım. Ve soralım kendimize: Bütün bunlar sonsuz bir ilim ve hikmetten haber vermiyorlar mı? Bunların bir ateşin soğumasıyla kendi kendine, zamanla evrim geçirerek meydana geldiklerine nasıl inanılabilir?..

Yine mâziye dönüyoruz. Dünya dayanmış döşenmiş. Boş bir saray gibi, misâfirlerini bekliyor. O an kâinatta olmayıp, bugün iç âlemlerimizi kuşatmış olan manevî hâdiseleri bir bir hayalimizden geçirelim: Sevgi, korku, merak, endişe, kin, merhamet, zulüm, kurnazlık, saflık, hırs, umursamazlık, şefkât...

Bütün bunlar, yeryüzündeki canlılara nereden ve nasıl ithal edildiler? Sonsuz denecek kadar çok olan bu farklı karakterler, hangi evrimle vücut buldular?

Yaratılış ister âni olsun, ister milyarlarca sene sürsün. İnsan, ister doğrudan yaratılsın ister dolayısıyla. Şu soruların cevabı nasıl verilecek:

    - Görmeyen kâinattan gören insanları kim çıkarttı?

    - Bilmeyen şu âlemden, bilen meyveleri (insanları) kim süzdü?

    - Hissetmeyen, sevmeyen, korkmayan şu saraya, bu hissiyatla donatılmış misafirleri kim getirdi?

    - Görmemek nasıl evrim geçirdi de görmek oldu?

    - İşitmemek işitmeye, anlamamak anlamaya nasıl inkılâp etti?

    - Can nedir bilmeyen bu kâinat ağacı, canlı meyveleri nereden elde etti?..

    - Akıllara durgunluk veren bu olayları cahil unsurların uzun süre beklemesiyle izah etmek mümkün mü?

Şimdi bir perde daha gerilere gidelim. Kâinatın şu hazır hâle getirilmek üzere ilk hareket noktasına hayalen uzanalım. O noktadan evvel hiçbir mahlûk mevcut değil. Şu sayacağım kelimeleri hayalimizden sıra sıra geçirelim: Su, taş, hava, yıldız, ay, gezegen, güneş, demir, azot, krom, nikel, dağ, ova, sema, samanyolu, cazibe, radyoaktif dalgalar, elektrik... Ve daha niceleri.

Bu eşyanın yoktan yaratılışı, sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse nasıl izah edilecektir? Dünkü boş arsada bugün bir köşk görüyorsak hemen soruyoruz: “Bu köşkü kim yaptırdı?" sorusu değil aklımızdan, hayalimizden dahi geçmiyor ki; arsa evrim geçirdi de köşk oldu diyelim. O hâlde, yokluk üzerine halk ve inşa edilen bu kâinat için, bu safsata nasıl ileri sürülebiliyor. Yokluk, evrim geçirdi de varlık mı oldu?

Bütün bunlar bir yana, şu sorunun cevabını arayalım:

    Dünya ile güneş başlangıçta aynı mahiyette iken, dünya okyanuslarla, ormanlarla, hayvanlarla, insanlarla doldu da beriki neyi bekliyor; niçin evrim geçirmiyor? Çok iyi biliyoruz ki o da tekâmül etse ortada ne güneş kalır, ne dünya. O hâlde, soruyu şöyle değiştirelim: Güneşin tekâmülüne kim müsaade etmiyor?

Bazıları, Darwin’in yaratıcıya inanan bir evrimci olduğunu iddia ederler. Ben aksini savunacak değilim. Yalnız, şu var ki, bir evrimci yaratıcıya inanıyorsa, savunduğu teori ile bu inanç birlikte düşünüldüğünde, ortaya şöyle garip bir tablo çıkar:

    “Bu kâinat, bir yaratıcı tarafından güneşi, ayı, yıldızlarıyla; havası, toprağı, yer altı kaynaklarıyla, tam tamına canlıların yaşayabilecekleri şekilde yaratılmış. Sonra, artık o yaratıcı işe karışmamış... Evrimle, isteyen deve olmuş, isteyen tilki, isteyen maymun olmuş, isteyen insan, isteyen elma vermiş, isteyen zeytin..."

Evrimi, Darvin’den de önce savunan Lamark şöyle diyor:

    “Zürafanın atası, geyiğe benzeyen ve boynu uzun olmayan bir tip idi. Ortamda yeterince ot bulamayınca ağaç yapraklarını yemeye mecbur kaldı. Alt yapraklar bittikçe daha yükseklere erişebilmek için çabaladı. Böylece boynu uzadı, nesilden nesile geçtikçe daha fazla arttı ve bugünkü zürafa ortaya çıktı.”

Bu iddiayı ciddiye alanlara soralım:

    - Zürafa boynunu uzattı ki, ağacın yukarı kısmındaki yapraklarını yesin, deniliyor. İyi ama, meyve ağaçları niye meyve verecek şekilde evrim geçirdiler?.. Meyveleri kendileri mi yiyeceklerdi, yoksa yavruları mı?

    - İnsanın hizmetine verilen at, bu çevikliğini otları yakalamak için mi kazanmış dersiniz?

    - Öküz, yükümüzü taşımak için mi güçlü oldu?

    - Tavuk, elimizden kaçmamak için mi uçamayacak şekilde evrim geçirdi?

Âlemdeki varlıklar için, “mektubat-ı rabbaniye” tâbiri kullanılmakta... Yâni, her varlık bir ilâhî terbiyeden geçmiş, çok mânâlar yüklenmiş, ayrı bir şahsiyet kazanmış ve bir rabbanî mektup olmuş. Bu mektupların mürekkebi: Atomlar. Bir materyaliste göre, mektupları mürekkepler yazmışlardır. Tabiatçıya göre mürekkebin mektup olması tabiîdir. Ve bir evrimciye göre; “Mektuplar mürekkeplerin çok uzun süre beklemesiyle yazılmışlardır!”

Kâinat kitabının mürekkebi atomlardır, dedik. Bu atomlar ilâhî kudret ile var edilmişler ve yüz kadar elementten sonsuz denecek kadar çok yıldız, güneş, gezegen yaratılmış. Bunların tamamına birden kâinat diyoruz ve onun kendi kendine var olmayacağını, yahut bir başka kâinatın evrim geçirmesiyle meydana gelemeyeceğini çok iyi biliyoruz.

Güneş sistemimize bakalım: O da ayrı bir sistemin evrimleşmesiyle ortaya çıkmış değil.

Bugün her türün ayrı bir genetik yapıya sahip olduğu ispat edilmiş durumda. Canlılardaki, terbiye fiili, bu genetik yapı ve bu ilâhî program üzerine cereyan ediyor. O sonsuz ilim ve kudret sahibi, milyarlarca çekirdeği, yumurtayı, nutfeyi harika bir terbiyeden geçiriyor. Âdetâ noktalardan kitapları, damlalardan ummanları çıkarıyor...

Evrim felsefesini dâvâ edinenler, bu sonsuz rahmeti ve bu ilâhî terbiyeyi hiç nazara almazlar ve insanlara şöyle seslenirler:

“Ne bu âlem düşünülmeye değer, ne de kendi varlığınız! Siz bunları bir tarafa bırakınız! Sadece ve sadece ilk insanın hangi hayvandan evrimleştiğine kafa yorunuz!..”

İnsanla maymunun bazı benzerlikleri evrime delil değil mi?

Soru: 1. Bir maymunun insanlarda var olan bir özelliğe sahip olması normal midir?

Cevap 1. Gayet normaldir. Maymunla, atla veya inekle insanın benzer olmasının ne mahzuru var? Yaratan Allah değil mi? İstediğini istediği gibi yapar ve yaratır. Allah neyi ne şekilde yaratmışsa muhakkak o en güzel şekilde yaratılmıştır.

İnsanın sol beyni maymuna benzese ne fark eder, kediye benzese ne fark eder, köpeğe benzese ne fark eder. Bunların birbirine benzemesi veya farklılığı bizim âlemimizde önemli olmamalı.

Allah istediğini istediği şekilde yaratmıştır ve yaratır. Varlıkların her birisi kendi genetik yapı ve özelliğine has olarak yaratılmıştır. Koyun koyun olarak, at at olarak, inek de inek olarak yaratılmıştır.

Bitkiler âlemi de öyledir. Fasulyenin yaratılışı ayrı, domatesin genetik yapısı ve yaratılışı farklıdır. Bunların bazı elementler bakımından benzerliği, yaratıcılarının aynı olduğuna delildir.

Canlıların içerisinde insanın atası çamurdan ama en mükemmel şekilde, his, duygu ve düşüncelerle donatılarak yaratılmıştır.

Bilgisayar malzemeleri satan dükkâna gitsen, 8 gigabaytlık birbirinin benzeri üç tane flaş disk alsan,  bunlara farklı bilgileri yükleyemez misin? Bu flaş disklerin ham maddesi aynı, dış görünüşleri aynı değil mi? Kabul et ki o flaş diskin birisi insanın maddî yapısı, flaş disk içindeki bilgi de her bir insanın ruhuna yüklenmiş manevî duygular, hissiyat, arzu ve isteklerdir. Diğer flaş diskin birisini maymun, bir diğerini de koyun kabul et. Onlara yüklediğin bilgiler birbirine yakın da olabilir, çok farklı da olabilir.

Sen ve senin cinsinden birisi insan olarak flaş diski istediği malzemeden ve istediği kapasitede yapıp, içerisine istediği bilgiyi yükleyecek, ama Cenab-ı Hak istediğini istediği şekilde yapıp yaratamayacak. Flaş diskleri adeta birbirinden medyana getirmek zarureti gibi, her canlıyı diğerinden meydana getirecek. Böyle bir ilah anlayışı olabilir mi? Bu, Allah’ı gerçek manada bilememekten ileri gelmektedir.

Soru: Canlıların temel yapısı ne?

Cevap:  Hücre.

Soru: Hücrenin yapısı ne? Hangi büyük bileşenlerden meydana geliyor?

Cevap: Hücre zarı, sitoplazma zarı ve sitoplazma, mitekondri, golgi cihazı ve çekirdek gibi yapı ve organellerden.

Soru: Bunların temeli ne?

Cevap: Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, Nükleik asitler.

Soru: Proteinler, yağlar, karbonhidratların temeli ne?

Cevap: Karbon, hidrojen, oksijen, kükürt, fosfor, demir gibi yüz on dört element.

Soru: Şimdi bütün canlıların temeli bu 114 element midir?

Cevap: Evet. İnsan ve hayvanlar gibi ruhlu olanların ruhları farklıdır. Ama maddî olarak temel elementleri aynıdır.

- Peki, bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda, yani bütün canlılarda bu temel elementlerin aynı veya benzer olması, bu canlıların birbirinden meydana geldiğini mi gösterir?

- Hayır. Ustalarının ve yaratıcılarının bir olduğunu gösterir. Tıpkı kütüphaneler dolusu kitapların insan tarafından 29 harfle yazıldığı gibi, kâinattaki canlıları da Cenab-ı Hak bu temel elementlerden yazmış, yani halk etmiştir. İsterse başka maddelerden veya nurdan da yaratabilirdi. Nitekim, şeytanı ateşten, melekleri de nurdan, sesten, ışıktan ve karanlıktan yarattığı gibi.

- Ateist bilim adamları her şeyi niçin benzerlikler üzerine bina etmeye çalışıyorlar?

- “Ateist” demek Allah’ı kabul etmeyen demektir. Şimdi Allah’ı yok farz ederek varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklayacaksın. Nasıl açıklarsın? Yani, eser var ama ustası ve yapanı olmadığını farz ederek onun meydana gelişini izah etmeye çalışacaksın. Haydi yap bakalım yapabiliyor musun?

Mesela, üstündeki gömleğin bir ustası, onu makine ile dokuyan daha sonra gömlek olarak diken birilerini yok sayarak elementlerden gömleğin meydana gelişini açıkla bakalım. Ne yapacaksın? Bir takım benzerlikleri ileri sürerek, tesadüfe, tabiata havale ederek akla ve mantığa uymayan bir takım hurafeler uyduracaksın.

Bazıları da bu saçmalıkları bilim zannedip senin arkana düşecek ve hakikate ulaşamadığı için de sıkıntı ve depresyona girecek.

Soru 2. “Eğer bu tespit doğru ise neye işaret eder?”

Cevap 2. Varlıkların bazı yönlerden benzer olması, onların yaratıcılarının bir olduğuna işaret eder.

Soru 3. “Bu tür bir benzerlik sadece maymunda mı var?”

Cevap 3. Hayır. Zeka itibariyle insana en çok benzeyen Attır. Konuşma cihetiyle benzeyen papağandır. Kimyevî maddelere tepki verme bakımından faredir. O bakımdan insanlar için hazırlanan yeni ilaçların etkileri önce farelerde denenir.

Soru 4. “Bu doğruysa nasıl değerlendirmeli ve anlamalıyız?”

Cevap 4. Allah istediğini istediği tarzda yaratır. İnsanların keyfine ve arzusuna göre kâinatı idare etmez.

Soru 5. “Şayet doğru ise evrimle bir alakası yoktur inşallah”.

Cevap 5. Evrimle bir alakası yoktur. Evrimcilerin ileri sürdüğü manada, yani evolüsyon manasında, bir türden bir başkasının silsile halinde meydana gelmesi tarzında bir evrim kâinatta mevcut değildir.

Maymunun beyni büyük olsa da, küçük olsa da, insana benzese de, benzememse de, onların kastettiği manada bir evrim söz konusu değildir.

Bizim kastettiğimiz manada canlılardaki gelişme ve farklılaşma tekâmüldür. Evrim değildir. Tekâmül, bir başka ifade ile kemale ermedir. Bu tekâmül kâinatta bir kanun halinde mevcuttur. Her varlık zaman içerisinde gelişir, farklılaşır ve nihayet ölür.

Mesela, insan bu kanuna tâbi olarak tek hücre halinde anne karnında bu âleme ayak basar, bebek olarak dünyaya gönderilir, çocukluk, gençlik devrelerinden geçerek gelişir, farklılaşır ve yetişkin hale gelir.

Mesela bir elma çekirdeğinden filiz çıkıyor. Fidan oluyor, meyveli ağaç oluyor. İşte bütün bu değişme farklılaşmalar tekâmüldür.

Aynı şekilde kuzu tekâmül kanununa tâbi olarak zaman içerisinde gelişip farklılaşıyor koç veya koyun oluyor. Bu değişim evrim değil, tekâmüldür.

Şimdi burada insan beyninin şekillenmesi elbette tek hücreyle başlayan zigotun bölünmesi ve zamanla hücrelerin farklılaştırılmasıyla meydana getiriliyor.

Tedrici gelişim ve değişim dediğimiz tekâmül cansız âlemde de geçerlidir. Yer küre ve bütün âlem birden bu şekli almamıştır. Allah zaman içerisinde onu geliştirip üzerinde yaşanır hale getirmiştir.

Soru 6. “Maymunun bilgisayarda tuşlara basarak kelimelerin kavramlarını algılaması normal midir?”

Cevap 6. Normaldir. Ne yani; “Niçin maymuna tuşa basma ve algılama kabiliyetini verdin?” diye Allah aleyhinde dava mı açalım? Allah algılama kapasitesi olarak maymuna ne vermişse maymun ona kanaat ediyor. İtiraz etmiyor. İnsan buna itiraz hakkını ve yetkisini kimden alıyor?

Bu algılama sınırının ne olduğunu tespit için maymuna bilgisayar da kullandırılır, telefon da. Bunun neyine itiraz ediyorsunuz? Allah maymuna şimdikinden daha fazla anlama ve idrak kapasite verseydi, itiraz mı edecektir? Sadece ondan nasıl faydalanabileceğinin hesapları ve denemeleri yapılırdı, hepsi o kadar. Ya da maymuna şimdi sahip olduğu özelliklerden daha az özellik verilse idi onun hakkında yas mı tutacaktık?

Bunlara kafa takmak ve bunlardan bir yerlere varmak çabası boş bir hayal ürünüdür. İnsanı lüzumsuz meşgul eder. İnsanın Allah’a olan asıl ibadet vazifesini unutturur. Bırakın o tip çalışmaları o konu ile meşgul olan ilim adamları yapsın, size ne? İster maymun on tuş yazsın, isterse 20. Bunların bizim âlemimizde hiçbir yeri yoktur ve olmamalıdır.

Siz kaplumbağanın, güvercinin ve kelebeğin günde ne kadar besin aldığını, nelerle beslendiğini biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Onu bilmemek sizin için bir noksanlık mıdır? Hayır, değildir. Çünkü onları bilmek ve araştırmak ne senin ve ne de benim vazifemdir. İşte kaplumbağa, güvercin ve kelebek neyse, sinek de, serçe de maymun da bizim için öyledir ve öyle olmalıdır.

Soru 7. “Bunu başka hayvanlarda yapabilir mi?”

Cevap 7. Araştırılır. Başka hayvanlar da tuşa basabiliyorsa, bu tespit edilir ve o hayvanların tuşa bastığı öğrenilmiş olur. Şayet, tuşa basan bir hayvana rastlanmamışsa, “böyle hayvan yoktur” denir. Hepsi o kadar. Bunun evrimle ne ilgisi var?

Allah koyuna ot yeme kabiliyetini, aslana da et yeme kabiliyetini vermiş. İnsana ise her ikisini de nasip etmiş. Diğer taraftan tavuğa da hem ot yeme ve hem de et yeme kabiliyetini vermiş. Bunlardan evrimle ilgili bir yere varmak mümkün değildir.

Soru 8. “Vesvese hastalığından kurtulmak istiyorum”.

Cevap 8. Vesvese hastalığından kurtulmanın yolu, evrimcilerin her söylediğinin aksini ispatlamak değildir. Kâinattaki her bir varlığın yaratılış gayesi bir değil binlercedir. İnsan bazı varlıkların sadece birkaç özelliğini tespit edip nazara veriyor. Hâlbuki o varlığın, insanın bilemediği pek çok yaratılış gayesi vardır. Bunları insanın bilmesi mümkün olmadığı gibi, anlamaya da insanın ömrü yetmez. O bakımdan varlıkların niçin ve nasıl yaratıldığını o işin uzmanlarına bırakmak, vesveseden kurtulmak için esastır.

İnsan önce kendisinin niçin yaratıldığını, dünyaya niçin gönderildiğini, buradan nereye götürüleceğini öğrenmelidir. Çünkü dünyaya gönderiliş gayesini uygun yaşayıp yaşamadığından hesaba çekilecektir.

Hiç kimseye maymunun sol beyni ile insanın sol beyninin birbirine benzeyip benzemediği sorulmayacaktır. Maymunun bazı yönlerden insana niçin benzediğinin hesabı istenmeyecektir. Ama ibadetleri yapıp yapmadığının, Allah’ı bırakıp tabiatı ilah edindiğinin hesabı en çetin şekilde sorulacaktır.

Vesveseden kurtulmak istiyorsanız vesvesenin mahiyetini öğreneceksiniz. Bunun için Risale-i Nurlardan 21. Söz’ün İkinci Makamı’nı okumalısınız. Yoksa evrimcilerin ayak izlerini takip edecek olursanız, onlar sizin o evrim bataklığında boğulmanıza sebep olurlar. O zaman Allah korusun imansız olarak ahrete gidiverirsiniz.

Zaten evrimcilerin şimdiye kadar hiç kimseyi cennetin kapısına götürdüğüne şahit olunmamıştır. Ama kendilerini takip eden ve yollarından ve arkalarından gidenlere her şeyi tabiata ve tesadüfe verdirerek, şeytanın da yardımıyla hep Allah’ı ve peygamberi inkâr ettirmişlerdir.

Allah’ı ve peygamberi tanımayıp emirlerine isyan edenlerin gideceği yer de her halde cennet olmayacaktır.

Dünya imtihan yeridir. Herkes kendi cüz’i iradesi ile istediğinin arkasından gitmekte serbesttir. İsteyen şeytanın yolundan, isteyen de Peygamberin yolundan gider. Ama sonucuna da katlanacaktır.

İlk insandan beri değişime uğradık mı?

Burada esas verilmek istenen, bir yaratıcının devreden çıkarılarak her şeyin tabiat ve tesadüfün eseri olduğunu zihinlerde yerleştirmektir. Bunun için evrimi bu dinsizlik ideolojilerine alet yapıyorlar. Bu konuda da evrimi farklı manalarda kullanarak kavram kargaşasını meydana getiriyorlar. Neticede evrimden kimin neyi kastettiği anlaşılmaz hale geliyor. Ondan sonra doğrunun yanında yanlış fikirlerini de veriyorlar.

Önce evrimden neyin anlaşılması gerektiğini kısaca verelim.
Evrimi nasıl anlamalıyız?

Evrim kelimesi; başkalaşma, farklılaşma, kademeli olarak gelişme ve değişme ve ilerleme gibi aralarında değişik farklar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır.
Evrimin yerine kullanılan tâbirler:

Tekâmül, istihale, tatavvur, tahavvül, tebdil, tebeddül, tağyir, tegayyür, terakki, sudur, zuhur, tecdid, ontojeni, filojeni ve evolüsyondur.
Tekamül:

Şayet  “EVRİM” terimiyle “TEKÂMÜL” manası, yani kademeli değişim ifade ediliyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur.Meselâ bir elma çekirdeğinin; filiz, fidan ve meyveli ağaç hâline gelişi kademeli değişimin bir ifadesidir.Aynı şekilde; bir insan embriyosunun; zigottan itibaren gelişerek, çok hücreli embriyo, bebek, çocuk, genç ve yetişkin insan safhaları da kademeli gelişmenin bir başka örneğidir.Bu manada bütün canlılar her an değişme, başkalaşma ve farklılaşma kanunlarına tâbidirler.
Tahavvülat:

Şayet evrim teriminden TAHAVVÜLAT, yani hal değiştirme kastediliyorsa, o da teori değil bir kanundur. Elementlerin hal değiştirmesi, TAHAVVÜLAT-I ZERRAT olarak ifade edilir.

Kısaca ifade edersek, atom ve moleküllerin, bir halden bir başka hale geçerek, yani hal değiştirerek canlıların bünyesinde yer almaları, bir takım biyoloji ve fizik kanunları çerçevesinde olmaktadır. Dolayısıyla elementlerin bu şekilde hal değiştirmesi, teori değil kanundur.

İnsan yaklaşık yüz trilyon hücreden meydana gelmiştir. Her bir hücrede bir saniyede üç bin değişik reaksiyon olmaktadır. Bir saniye sonraki insan, madde cihetiyle bir saniye önceki insan değildir. Bünyesinde pek çok element değişim ve başkalaşıma uğramıştır. Bütün canlı varlıklar her an değişim içerisindedir. Bu ve benzeri bütün değişim ve başkalaşımlar EVRİM olarak ifade ediliyor. Bu manadaki bütün değişim ve başkalaşımlar teori değil bir kanundur.
Evrim tartışmasının altında yatan nedir?

Burada, bir yaratıcının kabulü veya reddi vardır. Meselâ elinizde bir gözlük var. Bunun hangi maddelerden yapıldığını, ne iş gördüğünü en ince ayrıntılarına kadar inceliyorsunuz. Böyle bir durumda herkes gözlüğün bir ustanın eseri olduğunda hemfikirdir.

Gözlük yerine canlıların gözü dikkate alınınca, o da en ince yapısına kadar inceleniyor, ne işe yaradığı ve nasıl çalıştığı ortaya konulmaya çalışılıyor. Buraya kadar evrimcilerle yaratılışçılar arasında problem yoktur. Bu gözün ustasının kim olduğuna sıra gelince, tartışma başlıyor.Yaratılışı savunanlar, eldeki gözlüğün; ilim, irade ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğu gibi, ondan daha mükemmel olan bu gözün de ilim, irade ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğunu kabul ederler. 

Ateist evrimciler ise, gözlüğün ustasını kabul ettikleri halde, gözün tesadüfen ortaya çıktığını ve bir ustasının bulunmadığını belirtiyorlar ve böyle bir iddianın bilimsel bir yaklaşım tarzı olduğunu ileri sürüyorlar. Maddeyi ilahlaştıran pozitivist inanç savunucuları, böylece evrim teorisini, bilimsel platformundan çıkararak ideolojilerine âlet ediyorlar.
Sonuç olarak;

Evrim teorisi, bilimsel platformundan çıkarılarak “Ulûhiyet” fikrini yıkmaya ve inkâr etmeye, kâinattaki etkili tek gücün “tesadüf, şuursuz sebepler ve tabiat” olduğunu ispat etmeye çalışan kasıtlı ve art niyetli davranışlara alet edilmektedir.

Özellikle insanın geçmişi hususunda dinî kaynakların detaylı bilgiler vermesi, evrim teorilerinin de insanın evveliyatını maymun veya daha aşağı yapılı bir hayvana bağlamaları, tenkit ve itirazları bu konu üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Evrimin tasarlanmamış bulunduğunu ve insanın da tesadüf eseri ortaya çıktığını savunan doktrin, deneye değil, ateizmi prensip edinen materyalist felsefeye dayanmaktadır.

Evrimin alternatifi görüşlere izin verilmeyişi ve evrim için ileri sürülen delillerin kritiğinin yapılmayışı, materyalist düşünceye bağlı pozitivist felsefe hâkimiyetinin devamını sağlamak içindir.

Fillerin fosil kayıtları iddiası, evrime delil mi?

Fransızlar tarafından çizilmiş ve resimlendirilmiş fillerin ağız ve diş yapıları. Bu resimler, evrimin meydana geldiği hakkında kanaat hasıl etmek için yapılmış hayali resimlerdir.

Bu tip resimleri çizmede Fransızlar çok ustadır. Genelde evrimle ilgili düşündükleri şekil ne ise onları alt alta çizerler. Bir ansiklopedi de yayınlarlar. O ansiklopedilerden de ders kitaplarına aktarılır.

Bütün maymun, insan ve benzeri varlıkların resimleri, onların film senaryoları ve çekimleri hep Fransa tarafından yapılır ve yönlendirilir. Arkasından da dünyaya servis edilir.

Hiç kimsenin bunların hakikatini anlama ve araştırma gibi bir imkânı yoktur. Bu, senelerden beri böyle devam etmektedir. Böylece evrimin varlığı hakkında beyin yıkama ve kamuoyu meydana getirmede sistemli şekilde çalışmaktadırlar.

Fillerin evrimi adı altında takdim edilen de budur.

Onların yaptığı ve çizdiği bu fosillerin aslı esası yoktur. Kabul edelim ki bu çizilen resimlerin aslı olsun ve hakikatte böyle ağız ve diş yapısına sahip filler işaret edilen devirlerde yaşamış olsun. Bu bir canlı türünden bir başkasının evrimleştiğine nasıl delil olacaktır? Çünkü işin başında da, ortasında da ve sonunda da mevcut olan varlık fildir. Sadece diş şekillerinde değişiklik görülüyor. Böyle bir farklılaşma ve değişiklik zaten her canlının kendi hayat devresinde vardır. Biz ona tekâmül, yani mükemmel hale gelme, kemale erme diyoruz.

Siz çocukluk resimlerine baksanız kendinizi tanıyamazsınız. O çocukluk devresinde ellerinizin,  ayaklarınızın ve kollarınızın uzunluğu ve genişliği şimdiki gibi mi idi? Elbette hayır.

İşte şayet olmuşsa fillerdeki değişme de sizin çocuklukla yetişkinlik arasında farkınız gibidir.

Siz çocukluk devrindeki yapıda değilsiniz. Peki, siz şimdi evrim geçirerek farklı bir canlı mı oldunuz? Şayet öyle ise, filler de evrim geçirerek böyle olmuştur.

Bazı kör semender ve kör balık, evrime delil mi?

“Bu o şekilde düşünenlerin iddialarının asılsız olduğunu gösterir” deriz.

Gözsüz balığı yaratan kim ise, gözlü balığı da yaratan odur.

- Gözsüz insan yok mu?

- Var.

- Gözü olup da görmeyen insan yok mu?

- Var.

- Peki, normal göze ve görmeye sahip insanlar bu gözü olmayan, ya da gözü olup da görmeyen insanlardan tesadüfen mi meydana geldiler?

Elbette ki Cenab-ı Hak her bir canlıyı şimdi ayrı ayrı yaratıyor.

Gören balığı ayrı, görmeyeni ayrı, gören semenderi ayrı, görmeyeni ayrı, gören insanı ayrı, görmeyeni ayrı halk ediyor.

Şimdi onların bu fikir ve düşünce yapısında, akıl ve mantık ölçülerini görüyor musunuz?

Güya gözsüz balıklardan gözlüler tesadüfen meydana gelecek.

Böyle bir ahmaklık olur mu?

Gözsüz olan, veya gözü olup da görmeyen insanlar kimin eseri ise, normal göze sahip olanlar da O’nun eseridir.

Bir yaratıcıyı kabul etmek istemeyen ateistler, kendi felsefelerine göre, canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiği safsatasını ileri sürüp birilerinin aklını çelmeye çalışıyorlar.

Yoksa bunların iddialarının hiçbir ilmî tutarlılığı ve delili yoktur.

Canlılar Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle her an yeniden yaratılıyor, gelişiyor, farklılaşıyor, büyüyor ve ölüyor.

Onlar canlılarda görülen bu gelişme, değişme ve büyümeye “evrim” diyorlar.

Canlılarda görülen bu tedrici, yani yavaş yavaş meydana gelen bu değişiklikler Cenab-ı Hakk’ın tedrici tekâmül kanununun tecellisidir.

Bu kanun cansız âlemde de kendini göstermektedir.

Dünya birden bu şekilde yaratılmamıştır. Başlangıçta güneşle birlikte idi. Daha sonra Cenab-ı Hak onu ayırdı ve uzaydaki bu yörüngesine yerleştirdi. Zamanla üzerinde canlıların yaşayacağı şekle getirdi.

Ateist evrimciler, yukarıdaki sorudaki iddialarında olduğu gibi, bir canlının bir başkasının tesadüfen değişerek meydana geldiği iddialarını da “evrim” ile ifade ediyorlar. Böylece bir kavram kargaşası ortaya çıkıyor. Ondan sonra dönüp şöyle bir soru soruyorlar:

- Sen dünyaya bir bebek olarak gelmedin mi? Sen devamlı değişmiyor musun? İşe biz bu değişikliklere “evrim” diyoruz. Sen bunu inkâr mı edeceksin?

Tabiî bunu kasten yapıp batıl fikirlerini, doğruların arasında vermeye çalışıyorlar.

Hâlbuki canlılardaki tekâmül kanunu Allah’ın eseridir ve her an devam etmektedir.

Fakat onların burada vermeye çalıştıkları, bir canlının bazı noksan organları gelişip farklılaşarak başka bir canlıyı verdiği görüşü tamamen batıldır, safsatadır, saf zihinleri bulandırıp Allah’ı inkar ettirerek o insanları, kendilerinin bulunduğu şeytan ordusuna katmaktır.

DNA'nın şifresini çözen adam Francis Collins'de evrimcidir; ama Allah'a iman ettiğini söylüyor? Neden evrimi kabul ediyor?

Evrim konusunda kargaşaya ve çatışmaya sebep olan en büyük etken, evrimden neyin kastedildiğinin tam anlaşılamamasındandır.

Evrim; tekâmül, tahavvül, tebeddül ve evolüsyon gibi pek çok farklı manalarda kullanılıyor. Yaratılışçılarla evrimcilerin anlaşamadığı nokta, evrimcilerin bir yaratıcıyı kabul etmeyişleri ve canlıların tesadüfen birbirinden silsile hâlinde meydana geldiğini ileri sürmeleridir. Yani, evolüsyon manasında bir değişimi ileri sürmeleridir.

Tekâmül manasında, yani bir canlının embriyodan başlayarak en mükemmel hâle gelinceye kadar geçirdiği safhaları ifade eden değişimi, Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle olduğunu kabul şartıyla yaratılışçılar da tasdik ediyorlar.

Kâinatta atomdan galaksilere kadar hiçbir şey kararında değildir. Bütün varlıklar her an değişim ve başkalaşım içerisindedirler. İnsanda ortalama yüz trilyon hücre vardır. Her hücrede bir saat içerinde yirmi bin reaksiyon olmaktadır. Yani insanda bir saat içerisinde; yüz trilyon x yirmi bin = …. Kadar değişiklik olmaktadır. Bu değişime evrim deniyor. Bu manada evrim, yani değişim, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin eseridir. Böyle bir değişim, canlı ve cansız bütün evrende hâkimdir ve bütün bu değişim ve başkalaşımlar Allah’ın eseridir.

Evrim konusunda daha fazla bilgi için: “Evrim ve Yaratılış”, “İnsanlık Tarihi Boyunca Evrim” adlı kitaplarımıza veya “sorularlaevrim” sitesinde "evrim terminolojisi" açıklamasına başvurulabilir...

İnsanın ortak ata şeması ispatlandı mı?

Soru 1. 4-6 milyon yıl önce Şempanzelerle veya maymun benzeri varlıklarla gen dizilimlerine göre %98 benzerliğin bulunduğu, bunun da ortak atadan geldiğimizin delili olduğu ileriye sürülüyor. Bu doğru mu?

Cevap:

Evrimciler tarafından, insanla maymun arasındaki genetik benzerliğin %98 olduğu iddia edilmekte ve dolayısıyla maymunla insan arasında evrim bakımından bu yönüyle ilişki kurulmaya çalışılmaktadır.

Bu, iddianın ilmî bir dayanağı yoktur. İnsan ve maymun genlerinin %98 birbirine benzediği iddiası, yıllar önce evrimciler tarafından üretilmiştir ve devamlı olarak bir slogan gibi kullanılmaktadır. İnsanda ve şempanzede bulunan 30-40 civarındaki temel proteindeki aminoasit dizilimlerinin ayniliği, bu benzerlik iddiasına delil olarak ileri sürülmektedir.

İnsanda yaklaşık 100 bin protein vardır. Bunların içerisinde 40 tanesi benzerdir.  40 proteinin benzer olması, insanla maymunun %98 benzer olduğunu göstermez. Böyle bir yaklaşım, ilmî olmaktan çok, propaganda amaçlıdır.

Kaldı ki, bu 40 proteinin DNA benzerliği konusu da tartışmalıdır. Bu çalışma 1987 yılında Sibley ve Ahlquist tarafından yapılmış ve Moleküler Evrim Dergisi (Journal of Molecular Evolution)’nde yayınlanmıştır. (Sibley and Ahlquist, Journal of Molecular Evolution, no. 26, s. 100)

Ancak, bu verileri inceleyen Sarich, burada kullanılan metodun fazla güvenilir olmadığını ve elde edilen verilerin çok abartılarak yorumlandığını belirtmiştir. (Sarich et al., Cladistics, 1989, no. 5, s. 3-32)

Kaldı ki, bu benzerlik iddia edildiği gibi %98 bile olsa, bu iki canlı grubu arasında evrime dayalı bir ilişki kurulamaz. Çünkü türler çok hususi genetik şifrelere sahiptir.

Temel proteinler, bütün canlılarda ortak hayati moleküllerdir. Dolayısıyla canlılar arasında bu yapılar bakımından benzerlikler fazladır. Çünkü bütün canlılar, aynı elementlerin belirli oranlarda ve sayıda birleştirilmesinin ürünüdür. Bu bakımdan genetik yapı temellerinin de benzemesi  gayet normaldir. Temel yapıların benzerliği,  evrimin değil, bütün varlıkların ustasının aynı olduğunun ve hepsinin aynı plan üzerine yaratıldığının delilidir.

Nitekim, nematod solucanları ile insan DNA'ları arasında %75'lik bir benzerlik vardır. (Karen Hopkin, "The Greatest Apes", New Scientist, 15 Mayıs 1999, s. 27)

Şimdi genetik yapı benzerliğinden dolayı insanla solucan benzerliği %75 midir? Böyle saçma şey olur mu? Canlılar arasında esas olan hangi maddelerden yapıldığı değil, bunların genlerine hangi bilgilerin ve özelliklerin şifrelendiğidir.

İki canlı türündeki genetik yapı farklılığı %1 bile olsa, bu fark, o iki canlı türünün tamamıyla farklı özelliklere sahip olması manasına gelmektedir.

Burada göz önünde tutulması gereken önemli bir husus, canlı vücutlarında bulunan bir genin, birden fazla özellik üzerinde etkili olmasıdır. Bir başka deyişle, bir özellik birden fazla genin kontrolüne verilmiştir. (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, Burnett Books Ltd., London, 1985, s. 145)

Şimdi bilgisayar ve flaş diskler yapıldıkları maddeler itibariyle ve şekil yönünden her bakımdan birbirlerine benzemektedirler. Bunları farklı kılan onlara yüklenmiş olan, daha doğrusu şifrelenmiş olan bilgidir.

İşte bütün canlılar belli oranlarda ve çeşitte 114 elementten yaratılmıştır. Ama her bir canlının genlerine şifrelenmiş olan program farklıdır. Dolayısıyla canlıların temel maddî yapısı benzerliğinden hareket ederek, bunların birbirinden meydana geldiğini iddia etmek, materyalist düşüncenin ve Allah’ı tanımak istemeyenlerin metodudur.

Onların planlarından birisi de, herhangi bir ilmî temele dayanmayan bu tip görüşlerini ispatlanmış bir bilgi gibi takdim etmeleridir.

İnsana benzerliği olan canlılar sadece maymunlar da değildir.  Anatomik yapısı itibariyle maymun, zekâ itibariyle at, konuşma  yönüyle papağan, sanat yönüyle bal arısı, sosyal yaşayış itibariyle karıncalar, yavrularına gösterdiği şefkat yönü itibariyle penguenler, insana diğer canlılardan daha yakındır. Kaldı ki, insanı diğer canlılardan ayıran sadece anatomik yapı, ya da birkaç özellik değildir.

İnsanın muhakeme etmesi, akletmesi, vicdan sahibi olması, muhakemesi ve yargıda bulunması, hayali, hafızası, muhabbeti, konuşması, düşünmesi ve inanç sahibi olması en önde gelen vasıflarıdır

Soru 2. Bir yaratıcı kontrolündeki evrim doğru mu? Yani Allah insanı daha aşağı yapılı varlıklardan hâsıl etmiş olamaz mı? Bazı yaratılışçıların evrimi savunmasına ne diyorsunuz?

Cevap: Allah istediğini, istediği gibi yaratır. Nitekim her an melaikeleri ve ruhanileri; havadan, ışıktan, sesten, karanlıktan yarattığı gibi. Varlıkları yaratan Allah olduğuna göre, O ilk insan Hz. Âdem’i doğrudan çamurdan ve en güzel şekilde yarattığını beyan ediyor. Daha bu konuda niçin tereddüde düşülüyor anlamak mümkün değil.

İlk yaratılışı laboratuarda denemek ve tekrar Hz. Âdem’i meydana getirmek mümkün müdür? Değildir.

O halde bu konuda ilmin söyleyeceği fazla bir şey olamaz. Bundan sonra ilim adına söylenecek iki şey vardır.

Birisi Semavî kitapların ve 124 bin peygamberle beraber milyonlarca evliyanın ve imanlı felsefecilerle ilim adamlarının ifade ettiği, ilk insan Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığıdır.

Diğeri de inkârcı felsefecilerin, insanın diğer varlıklardan meydana geldiği şeklindeki yorumları ve düşünceleridir.

İşte bütün hadise budur. Bundan sonra her iki farklı görüşün de taraftarları kendi düşüncelerinin doğru olduğunu ifade etmek için bir takım değerlendirmeler ileriye sürmektedir. Yalnız burada işin içerisinde olmayanları yanıltmak, kendi tarafına çekmek için, inkârcı felsefe grubu taraftarları, safsataya dayalı, hiçbir ilmî yönü olmayan kendi görüşlerinin ilmî olduğunun, Hz. Âdem’in topraktan yaratılışının ilmî olmadığının propagandasını yapıyorlar.

Şimdiye kadar insanın başka bir canlıdan meydana geldiğini gösteren hiçbir fosil bulunamamıştır. İnsanın atası olduğu iddia edilen fosillerin hepsinin uydurma ve sahtekârlık eseri olduğu ispatlanmıştır.

Evrim çok farklı manalarda kullanılmaktadır

Bazı yaratılışçıların kastettiği ve kabul ettiği evrim ile ateist felsefecilerin kabul ettiği evrim farklıdır. Tekâmül, tahavvül, tebeddül, terakki, tagayyür,  ontojeni, filojeni ve evolüsyon v. s. gibi 30’dan fazla tâbir ve kelime atılarak hepsinin yerine “Evrim” kelimesi kullanılmıştır. Bu durumda evrimle kimin ne kastettiği anlaşılmamakta ve karışıklığa sebep olmaktadır.

Mesela siz evrimden tekâmülü kastediyorsanız, bu kanundur. Zira tekâmül, bir varlığın kemale ermesi ve olgunlaşması manasında kullanılır. İnsan anne karnında bir hücre olarak hayata adım atıyor. Allah’ın izniyle gelişip farklılaşarak ve tekâmül ederek bebek haline geliyor. O tekâmül kanununa tâbi olarak gelişip farklılaşarak kemale ulaşıyor.

Bu manada bütün canlılar ve hatta cansız âlem de tekâmül kanununa tâbidir. Cenab-ı Hak bu kâinatı zaman içerisinde tekâmülle kemale erdirmiştir.

Şayet siz evrimden tahavvülü kastediyorsanız, o da bütün âlemde görünen bir kanundur. Elementler gerek canlı bünyesinde ve gerekse cansız âlemde hal değiştirir, bir halden başka bir hale geçerler. Yani tahavvül ederler. Mesela hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır. İkisi birleştirilerek su meydana getirilir. Karbon oksijenle birleştirilir, karbon monoksit ve karbon dioksit ortaya çıkar ve böylece o elementler hal değişikliğine uğratılmış olurlar. Bütün bu hadiseler birer kanun çerçevesinde cereyan eder.

Bu konuda tartışmaya sebep olan evrim, evolüsyon manasındaki evrimdir. Bu manadaki evrim, bütün canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiğini ileri süren, bir yaratıcıyı kabul etmeyip dinsizliği esas alan felsefî bir görüştür.

İşte evrim konusuna sathi bir nazarla bakanlar evrimden kimin ne kastettiğini anlamakta güçlük çekmektedirler. Hâlbuki yaratılışçılar da evrimi, ama kendi anladıkları ve kastettikleri manada bir evrimi savunuyorlar. Zira genel manada evrim her türlü değişme ve farklılaşma manalarında kullanılıyor.

Bu çerçeveden bakıldığı zaman kâinatta hem canlı âlemde ve hem de cansız âlemde sabit olan ve hiç değişmeden duran bir varlık yok ki. Her an bütün canlılar Cenab-ı Hakk’ın farklılaşma, gelişme ve büyüme kanunlarına tâbi olarak, O’nun emir ve iradesi ile değişiyor, gelişiyor, büyüyor, ölüyor. Cansızsa, parçalanıp, bölünüp, ufalanması sağlanıyor ve hakeza.

Kısacası âlem her an Allah’ın tasarrufunda halde hale geçiyor, cennet ve cehennemin meyvelerini yetiştiriyor.

Bu dünya pazarında isteyen istediğini almakta serbesttir. Aklı, kalbi ve ruhu neyi benimsiyorsa, hangi düşünce ve felsefe onu tatmin ediyorsa onu alacaktır.

Şimdi isteyen ateist felsefecilerin peşine düşer, onların savunduğu manada bir evrime inanır, isteyen de bütün semavî fermanların bildirdiği, 124 bin enbiya, 124 milyon asfiya, bir o kadar evliyanın ve imanlı bilim adamlarının kabul ettiği manada bir evrimi esas alır.

"Hem evrime, hem de yaratılışa inanıyorum." denilebilir mi? Hz. Âdem devrindeki insanların fiziksel farklılığı, evrime delil olabilir mi?

Cevap 1:

Önce evrimden neyin kastedildiğinin iyi anlaşılması gerekir. Çünkü evrim çok değişik manalarda kullanılıyor

Evrim kelimesi; başkalaşma, farklılaşma, kademeli olarak gelişme ve değişme ve ilerleme gibi aralarında değişik farklar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır.

Evrim yerine kullanılan tâbir ve kelimelerden bazıları şunlardır: Tekâmül, istihale, tatavvur, tahavvül, tebdil, tebeddül, tağyir, tegayyür, terakki, sudur, zuhur, techid, ontojeni, filojeni ve evolüsyondur. Bu tâbirlerin her birisinin ifade ettiği mana, diğerlerinden farklıdır. Burada sadece tekâmül ile tahavvülün manalarını vereceğiz.

Tekâmül

Tekâmül, kemale erme, mükemmel hale gelme manasında kullanılır.

Şayet “Evrim” terimiyle “Tekâmül” manası, yani ferdin embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadarki kademeli değişimi ifade ediliyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur.

Meselâ bir elma çekirdeğinin; filiz, fidan ve meyveli ağaç hâline gelişi kademeli değişimin bir ifadesidir.

Aynı şekilde; bir insan embriyosunun; zigottan itibaren gelişerek, çok hücreli embriyo, bebek, çocuk, genç ve yetişkin insan safhaları da kademeli gelişmenin bir başka örneğidir.

Bu manada bütün canlılar her an değişme, başkalaşma ve farklılaşma kanunlarına tâbidirler.

Tahavvül

Tahavvül, hal değiştirme, bir halden bir başka hale geçme manasında kullanılmaktadır.

Şayet evrim teriminden tahavvül, yani hal değiştirme kastediliyorsa, o da teori değil bir kanundur. Elementlerin hal değiştirmesi, tahavvülat-ı zerrat olarak ifade edilir.

Kısaca ifade edersek, atom ve moleküllerin, bir halden bir başka hale geçerek, yani hal değiştirerek canlıların bünyesinde yer almaları, bir takım biyoloji ve fizik kanunları çerçevesinde olmaktadır. Dolayısıyla elementlerin bu şekilde hal değiştirmesi, teori değil kanundur. Mesela, hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır. İkisi birleşince su meydana gelir ve artık bu elementlerin hali değişmiştir.

İnsan yaklaşık yüz trilyon hücreden meydana gelmiştir. Her bir hücrede bir saniyede üç bin değişik reaksiyon olmaktadır. Bir saniye sonraki insan, madde cihetiyle bir saniye önceki insan değildir. Bünyesinde pek çok element değişim ve başkalaşıma uğramıştır.

Bütün canlı varlıklar her an değişim içerisindedir. Bu ve benzeri bütün değişim ve başkalaşımlar "evrim" olarak ifade ediliyor. Bu manadaki bütün değişim ve başkalaşımlar teori değil birer kanundur.

Bütün bu değişiklikler Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle olmaktadır. Zaten bunun, akıl ve mantık çerçevesinde başka türlü izahı da mümkün değildir.

Burada esas tartışmaya sebep olan, evrimin evolüsyon manasında kullanımıdır.

Evolüsyon manasında kullanılan evrimde, bir yaratıcı devreden çıkarılır ve bütün canlıların silsile halinde ve birbirinden tesadüfen meydana geldiği ileri sürülür. Böyle bir iddianın hiçbir bilimsel değeri yoktur ve tamamen ateist ideolojiye bağlı pozitivist felsefenin ürünüdür.

Kâinatta hiçbir şey kararında değildir. Her an değişmektedir. Bütün bu değişiklikler, farklılaşma ve başkalaşımlar Allah’ın eseridir.

Gerek insanın ve gerekse diğer canlıların yaratılışıyla ilgili olarak, bilimin, ya da felsefenin ortaya koyduğu değer hükümleri, yapılan araştırma ve yorumlara bağlı olarak zaman içerisinde değişmektedir. Biz bütün bu değer hükümlerine bilgi adını veriyoruz.

Bu bilgilerin bir kısmı, ya da tamamı, Kur’an’ın yaratılış hakkındaki bildirdikleriyle bire bir örtüşebilir de, örtüşmeyebilir de. Bilimin ortaya koyduğu değer hükümleri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani, onlardan, kendi imkân ve kapasitemize göre, bizi ilgilendirenleri bir dereceye kadar biliriz. Fakat Allah’ın bildirdiklerine inanırız.

Yaratılış konusunda bir meseleyi, teorilerin veya bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu şekilde bilmek, insanı sadece malûmattar, yani bilgi sahibi yapar. İnanmak ise, tamamen ayrı konudur.

Siz Hıristiyan dinini bilmekle Hıristiyan olmadığınız gibi, evrim hakkında bir takım felsefî düşünce ve görüşleri bilmeniz, sizi dinden çıkarmaz. Ancak, o bilgilerin doğru olduğuna inanırsanız, o zaman o bilgilerin Kur’an’ın bildirdikleriyle çatışmaması gerekir.

Cevap 2:

Geçmişteki insanların kas ve vücut yapılarında irilik, zindelik ve canlılığın bulunduğu, ömürlerinin de şimdikilere göre daha uzun olduğu anlaşılıyor. Ama bu durum onları insan yapısının dışına çıkarmaz. İlk insan Hz. Âdem aynı zamanda ilk peygamberdir ve her yönüyle günümüz insanına benzemektedir. Onun genetik yapısında günümüzdeki bütün renk ve ırk karakterleri bulunduğu gibi, şimdi her bir ferdin genetik yapısı, onun genetik yapısının bir kombinasyonundan ibarettir.

Evolüsyon manasında, yani insanın daha aşağı yapılı canlılardan tesadüfen meydana geldiği felsefî görüşünü savunan evrimcilerin evrim görüşüyle bunun bir ilgisi yoktur.

Ancak, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle insanda şimdi her an görülen değişiklik ve farklılaşma manasında evrim teori değil bir kanundur.

Böyle bir değişiklik için Hz. Âdem’e kadar gitmeye gerek yoktur. Bir saniyede insanın her bir hücresinde üç bin değişik reaksiyon meydana geldiği hesabına göre, insanda ortalama yüz trilyon hücrenin varlığı dikkate alınırsa, bir saniyede insanda meydana gelen değişikliğin büyüklüğü anlaşılır. Bu değişikliğe evrim derseniz, bu da teori değil, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle teşekkül eden bir kanundur.

----------------
Kaynaklar :

seyfullahdemir
medium
hserdarceylan
panteidar
Sorularla İslamiyet

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Ahd-i misak ve "Galu Bela" Nedir? ve Ruhların Yaratılması
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:19 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Ahd-i misak ve "Galu Bela" Nedir? ve Ruhların Yaratılması

AHD-İ MİSAK VE RUHLARIN YARATILMASI
Ezeldeki ahd-i misak. Ahd-i ikrar:
1- Ashab-ı yemin. 2- Ashab-ı şimal. 3- Ülâikel mukarrebun.
Ashab-ı yemin şudur: Ruhlar yaratıldığında Cenab-ı Hak, ruhlar-dan vaad ve ahd aldı. Cümlesi Cenab-ı Hak’ tan gayriyi sevmemek ve Hakk’ı unutmamak için vaad ve ahd ettiler. Sonra dünyaya gelince üç sınıfa ayrıldılar.
1- Ashab-ı yemin mü’minlerdir.
2- Ashab-ı şimal şudur: Bunlar kafir, münafık ve Allah’ı unutanlardır. Cehennem ehlidir. Ezelde ki vaadi, ahdi ve ikrârı unuttular. Dünyaya ve hevalarına tabi oldular. Bunlar ehl-i cehennem oldular. Mü’minler unutmadı.
3-Ulâikel mukarrebun şunlardır: Onlar mukarrebler demek-tir. Yani Allah'a yakın olanlar demektir. Bunlar dünyaya gelince dünyada ezelki ahdi, ikrarı yenileyip, bir kâmilin elinden tevbe edip ve evvelki ikrârı bu­rada yerine getirdiler. Sıdk ile çalışıp Allah’a yakın oldular. İnsanlar böylece üçe ayrıldılar. Bu ikrâr yerini bulur.


“Ben bir gizli hazine idim. İstedim ki bilineyim. Ken-dimden bir sevgi zuhur etti. O sevgi üzerine kendi nurumdan bir nur ayırt ettim. O nurdan ahir zaman nebisinin nurunu halk ettim. O nurdanda ahir zaman nebisinin ruhunu halk ettim. Onun ruhundan bütün insanların ruhunu halk ettim.”[1]
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sordular:

“Ya Resulallah Cenab-ı Hak evvela neyi halk etti?”

Yani: “Sizin nebinizin nurunu, Benim nurumu yarattı.”[2]
Sonra o nuru kendi nurundan yaratıp dörde böldü. Birinden arşı kürsü, birinden melaikeleri, yerleri gökleri, birinden de Peygam-berimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhunu yarattı. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhuna beni zikret diye emretti. Zikrullah yaparken her bir ismin bir mazharı var. Yani bir zuhuratı var. Allah isminin zuhuratı nurdur. Rahman isminin zuhuratı kâinatı besleyici, bütün hayır ve berekettir. Rahmaniyetinin zuhuratını görünce terledi. O terin damlalarından bizim ruhlarımız halk olundu. Ondan sonra, bizim ruhlarımızla peygamberlerin ruhu ayrıldı, seçildi, istiğfa etti. İstiğfa demek Mustafa, seçilmiş demek. İstiğfa seçmektir. Peygamberlerin ruhlarını seçti. Onlara dedi ki; “Ben sizi yeryüzüne göndereceğim. Yeryüzünde kullarıma benim emrimi tebliğ edecek-siniz. Ahd ediyormusunuz?” Onlar da vaad ettiler. O zaman onlardan ahd-i misak aldı.
Bu defa bizim ruhlarımızı toplatıp bizim ruhlarımıza dedi ki; “Yeryüzüne indiğinizde benim muhabbetimden, benim zikrimden ayrılmayacağınıza vaad ediyormusunuz?” dedi. Bizim ruhlarımız da vaad etdi. Bizden de ahd-i misak aldı. Şimdi bu dünyaya geldik, bu cesedimiz yapıldıktan sonra bu dünyaya çıktık. Buradaki vazifelerimiz evvelki ahdimizi tazelemekdir. Allah için sevişmek, Allah için bağlanmak bu tarikat, bu şeriat ahkâmı, hepsi onun için kurulmuş ki, o evvelki ahd-i misakı tazelemek ve onun üstünde durmak lazımdır. Allah bizi ahdinde vefa, yani ezelde Cenab-ı Hak’ka verdiğimiz sözün üzerinde durmayı nasip, müyeser eylesin. Amin.
Kâbeyi muazzamayı niçin ziyaret ederler? O da ahd-i misakı tazelemek içindir. Hazreti Ömer, Hazreti Ali ile kâbeyi tavaf ederken, Hazreti Ömer Hacerül Esved’e varmış, elini koymuş demiş; “Ey taş ben biliyorum ki sende hiçbir şey yoktur. Allahu teâle emrettiği için sana yüzümü sürüyorum. Yoksa senden bir şey beklemiyorum” demiş. Öyle deyince Hazreti İmam Ali Efendimiz diyor ki; “Ya Ömer bu taş öyle bir taş ki Cenab-ı Hak kullarından ezelde ahd-i misak aldığında o ahd-i misakı bu taşın içine koymuştur. İşte o ahd-i misak bu taşın içindedir. Buraya kim gelip elini yüzünü sürmüş ise, bu taş yarin mahşerde şahitlik yapacaktır. Bu onun içindir” deyince Hazreti Ömer Efendimiz şöyle söylemiştir: “Ali olmasaydı Ömer helaka giderdi.”[3]

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sormuşlar, hac nedir ya resulullah? Diyor ki; “Hac iki şeyden ibarettir. Biri ‘ac’, biri ‘sec’. ‘Ac’ odur ki, beytullahın etrafında yüksek ses ile Allahu teâla’yı zikredip dönmen, ‘sec’ de kurbanın kanını akıtmaktır. Hac bu iki şeyden ibarettir” demiştir

"Ve Bana ne (mani) var ki, beni yaratmış olana ibadette bulunmayayım? Ve halbuki, O'na döndürüleceksiniz."[4]
Dediği odur, aslın nereden geldi? Cenab-ı Hak’kın nurundan. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in nuru, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in nurundan. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhu, oradanda bizim ruhlarımız halk olundu. Bu kanaldan süzülüp geldik. Şimdi geri o aleme yükselip aslını bulmaya bakmalısın işde tarikat dediği budur. Bu alemde şeriat ve tarikat la çalışdıkca ruhun yükselir alemi nasutdan alemi meleküte geçersin ordan alemi ceberuta ordan alemi lahuta geçersin ondan sonra gurbiyyeti ilahiyeye vasıl olursun işde Allah-ı zikredenlerin ruhu kendi ister bilsin ister bilmesin hergün alemi ulviye yükselmekdedir Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki “Bir kul Allah’a ibadet eder Allah’ı zikreder o kulun ruhu yükselir.”
Cenab-ı Hak hadisi kudsisinde şöyle buyurur:

“Allahu Teala ile kulların nefsi arasında yetmiş bin nurdan yetmiş binde zulmattan perde vardır. Hiçbir kimse yoktur ki bu perdeleri geçtiğini hissen maddeten anlasın kat’iyyen anlayamaz çünkü el ile tutulur göz ile görülür şey değildir fakat insan bu perdeleri geçer.”[5]
Şimdi bak bu perdeler nurdan zulmattan diyor. Nurun aksi zulmattır. Nurdan adlu adalet doğar, zulmattan zalımlık zulum doğar. Cennet nurdandır. Cehennem zulmattandır. Muhakkak bu dünyada yaşayan insan ya nur kazanmaktadır ya zulmat kazanmaktadır.
Kul ibadet ettikce o perdeleri geçer, fakat geçtigini anlayamaz. Kendisi yükselir Allah’a ibadet yapmakta maksadımız o durki ruhumuz yükselsin o alemi ulviyi bulsun süzülüp geldigimiz gurbiyyeti ilahiyyeyi o Allah’ı bulsun kulların bir kısmıda cehennem amelleri yapdıkca günaha masiyete daldıkca cehenneme yaklaşıyor Allah’a kulluk yapan Allah’ı zikreden Allah’a yaklaşıyor Kur’anı azimuşşan ki bu insanlara kıyamete kadar Allah’ın emir ve nehylerinden haber vermektedir. Sonra itiraz kabul etmem diyor. Kur’anı azimuşşan birinci hida-yetçimiz. Alim ulemalar peygamberler hep hidayetçidir. Sen bunlara tabi olursan senin için hiçbir korku yoktur. Allah’ın cennetide cemalıda senin içindir.

Yani: “Ne zaman desem ki “kun fe yekun” ol dediğim olur, yok ol dediğim yok olur.”[6]
Allah’ın yardımı kulun Allah’a olan güvencine inancına göredir. Kul Allah’a ne miktarda inanır güvenir ise Allah ona o kadar yardım eder. Allah’ın takdiri kulun fiiline göredir.

---------------------

Kâlû bela nedir?

Cenab-ı Hak, ruhları yarattığı zaman, (elestü birabbiküm) buyurdu. Ruhlar da (bela) diye cevap verdiler.

Elestü birabbiküm, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) demektir. Kalu Bela ise, (Evet [Sen bizim Rabbimizsin] dediler) demektir.

(Kalu Beladan beri müslümanım) demek, (Ruhlarımızın "Evet" dedikleri zamandan beri müslümanım) demektir.

Neam da, bela da evet demektir. Olumsuz soruların olumlu tasdiki için neam değil, bela kullanılır. Mesela, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) sorusuna neam denirse, (Evet sen bizim Rabbimiz değilsin) denmiş olur. Bela denirse, (Evet sen bizim Rabbimizsin) denmiş olur.

Kalubela; "Evet, dediler" anlamında bir akaid ve Kur'anî terimdir. Bu terkiple Yüce Allah'ın insanları rubûbiyet ve ulûhiyetini tanık kılarak onlardan buna dair söz almasıyla ilgili olay kastedilir.

Bu olayla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak; 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (demişti). 'Evet (buna) şahidiz,' dediler. Kıyamet günü: 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz." (A'râf, 172)
Allah'ın (cc) insanlardan bu şekilde söz alması, Arapça telaffuzuyla "Kalu belâ" şeklinde halk arasında yaygınlaşmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'de olay, Yahudilerden "Allah'a karşı sadece gerçeği söyleyeceklerine dair Tevrat üzerine söz alındığı" ifadesinden sonra sözkonusu edilmektedir. Böylece Allah'ın ulûhiyyet ve rubûbiyetine dair bütün insanlardan söz alınmış olduğu da hatırlatılmış olmaktadır.
Allah Teâlâ'nın insanlardan söz almış olması ne anlama gelir? Başka bir ifadeyle olay temsîlî midir, yoksa vakit midir? Gerçekten Allah insanları toplayıp onlarla âyette zikredildiği gibi karşılıklı konuşmuş mudur?
Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Halef dediğimiz hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Söyle ki:
Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbı olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yaratıklarına sanki: 'Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin' demiş, onlar da hal lisanıyla: "Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur, " demişlerdir. İnsanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah'ı rab olarak bilmeleri, şehâdet ve itiraf anlamındadır. Kur'ân ve Sünnette, Arapların dil üslûbunda bu şekilde sembolik anlatımlar çoktur. Meselâ Allah'ın yere hitabı, bir de onların cevap vermelerini anlatan şu âyet de böyledir: "İsteyerek veya istemeyerek (varlığa) gelin, dedi. 'İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet, 11)
Bu görüşte olanlar, "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar, sonra ebeveyni onu yahudileştirir veya hristiyanlaştırır veya mecûsileştirir" (Buhârî, Ebû Dâvud) hadisinin de görüşlerini desteklediğini söylerler. (Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Mahmut Hicâzî, Furkan Tefsiri)
Selefin görüşü ise, olayın sembolik değil, hakikat üzere olduğu şeklindedir. Allah, insanların hepsini babalarının sulhlerinden çıkarıp onları amellerine göre kümelere ayırdı. Onlara insan suretini, konuşma ve düşünme kabiliyetini verdi. Sonra onlardan söz aldı ve kendilerini buna şahit tutarak bazı görüşlere göre şahit tutulanlar meleklerdir: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar da: "Evet (sen bizim rabbimizsin)" dediler. Sonra Allah; "Hesap gününde bizim bilgimiz yoktu" diyerek mazeret ileri sürmeyesiniz diye yerleri, gökleri ve babanız Adem'i bu konuda şahitlik etmeğe çağırıyorum. Benden başka ibadete layık birinin bulunmadığını iyice belleyin. Bana herhangi bir şeyi ortak koşmayın. Verdiğiniz bu sözü size hatırlatacak peygamber ve kitap göndereceğim dedi. Buna bütün insanlar: "Şehadet ederiz ki, rabbimiz ve ilâhımız sadece sensin, senden başka rab ve ilah yoktur" diye cevap verdiler.
Allah, insanlardan bu ahdi aldıktan sonra onları yok etti.
Bazıları, -ki halk arasında da yaygın olan budur- insanların Allah'a bu şekilde söz vermelerinin ruhlar âleminde gerçekleştiğini söylerler. Bu görüşün hiç bir mesnedi yoktur.
Konuşmanın nasıl meydana geldiği ve meselenin incelikleri bizim için gaybtır. Gaybın nasıllığı üzerinde durulmaz. Nassların bildirdiği kadarıyla yetinmek gerekir. Aslında bu gibi meseleler üzerinde aklî değerlendirmeler yapsak bile kesin bir sonuca varmamız mümkün değildir. Ayrıca belli bir karine bulunmadıkça nassları te'vil etmemiz, ya da temsili olduklarını söylememiz de tutarlı bir tavır değildir.
Alimler, olayın ne zaman meydana geldiği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Ancak temsilî olduğunu söylemeyenlerin tamamı, bu olayın Hz. Âdem hayattayken meydana geldiği konusunda ittifak etmişlerdir.
Müşriklerin çocuklarının, büluğ çağına ulaşmadan ölmeleri durumunda Cennete gireceklerini söyleyenler, "Kalu belâ" âyetini delil göstermişlerdir. Çünkü çocuklar, büluğ çağına erinceye kadar, geçmişte Allah'a verdikleri ahid üzerinedirler Ancak büluğ çağından sonra, bu ahdin artık bir etkisi kalmamaktadır

--------------------

    Allah Teâlâ, dünyayı ve varlıkları yaratmadan önce dünyaya gelecek bütün insanların ruhlarını yarattı. Onları ilahî huzurda topladı ve kendilerine, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu. Ruhlar da, “Evet, bizim Rabbimiz Sen’sin!” dediler. Bu zamana “Kâlû belâ” denir.

Hani Rabbin (ezelde) Ademoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. (A’râf 172)  Allah’ın insanlardan bu şekilde söz alması, Arapça telaffuzuyla “Kalu belâ” şeklinde halk arasında yaygınlaşmıştır.

İnsan her şeyden evvel, Rabbine karşı vefâkâr olmalıdır. Bu ise, ancak ve ancak O’nun emirlerine riâyetle gerçekleşir.

Vefânın en mühim seviyesi;

Cenâb-ı Hakk’ın; ruhları yaratıp;

“–Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurduğu vakit;

“–Elbette yâ Rabbî!..” diye cevap verdiğimiz; «Kalû Belâ»daki ahde vefâdır. (Bkz. el-A‘râf, 172)

    KALU BELA AYETİ

Arapçası:

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ

Türkçesi:

Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

Ev tekûlû innemâ eşreke âbâunâ min kablu ve kunnâ zurriyyeten min ba’dihim, e fe tuhlikunâ bimâ fealel mubtilûn(mubtilûne).

Anlamı:

Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.

Yahut, “Bizden önce babalarımız Allah’a ortak koşmuşlar. Biz onlardan sonra gelen bir nesiliz. Şimdi batılcıların işlediği yüzünden bizi helâk mı edeceksin?” dememeniz içindir.

  KALU BELA AYETİ TEFSİRİ

İslâm akîdesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu Tanrı olarak tanıyıp kulluk etme görevi gelmektedir. Fakat insanlar, sorumlulukları hakkında gerektiği biçimde bilgi sahibi kılınmazlar yahut böyle bir bilgiye ulaşma yeteneği ile donanmış olmazlarsa bu durumu bir mazeret veya bahane olarak ileri sürmekte haklı olurlar. Bu sebeple söz konusu büyük sorumluluğun âdil bir temele dayanması için insanların bu hususta yeterli donanıma sahip kılınmaları gerekmiştir. Bu iki âyette insanların Allah tarafından böyle bir bilgi veya yetenekle donatıldığı haber verilmekte ve bunun gerekçesi açıklanmaktadır.

Tefsirlerde bu âyetlere başlıca iki farklı anlam verilmiştir:

1- Eski tefsirlerde geniş yer tutan, çoğu birbirinin tekrarı mahiyetindeki rivayetlere göre Allah Teâlâ dünyayı yaratmadan önce dünyaya gelecek olan bütün insanların ruhlarını –sonraları âyetin lafzından hareketle “rûz-i elest, bezm-i elest” şeklinde terimleşen– ruhlar âleminde bir araya getirerek onları kendi varlığına tanık kılmış; kendisinin onların rabbi olduğunu yine onlara onaylatmış; bu gerçeği tasdik ettikleri yönünde onlardan söz almış ve böylece kendisi ile dünyaya gelecek bütün kulları arasında bir tür sözleşme akdetmiş; ayrıca bu sözleşme yahut taahhüde onların bizzat kendilerini şahit tutmuş veya bir kısmını diğerleri hakkında tanık göstermiş ya da –bir başka yoruma göre– bizzat kendisinin ve meleklerin bu sözleşmeye şahit olduklarını onlara bildirmiştir.

Böylece insanların, “Bizim böyle bir sorumluluğumuz olduğunu bilmiyorduk” diyerek yahut inkârcılık veya putperestliği kendilerinin icat etmediğini, bunu atalarından miras aldıklarını, başka türlü bir bilgiye sahip olmadıkları için kendilerinin de bu inancı sürdürdüklerini, dolayısıyla bu hususta kendilerinin bir günahı ve sorumluluğu olmaması gerektiğini belirterek sorumluluktan kurtulmaları da önlenmiştir. İlk dönem Selef âlimleriyle sûfî âlimler, Sünnî ve Şiî kelâm bilginlerinin çoğunluğu âyeti böyle yorumlamışlardır.

2- Burada belirtilen sözleşme mecazi anlamda olup bu olay, dün-ya yaratılmadan önce değil, her insanın kendi bedeninin yaratılması sırasında gerçekleşmektedir. Bir görüşe göre zürriyetlerin baba sulbünde yaratılışı esnasında, başka bir görüşe göre anne rahmine yerleşip organik oluşumunu tamamlaması sürecinde Allah Teâlâ insanoğlunun doğasına ya da fıtratına kendisinin varlık ve birliğini tanıma, kavrama ve dolayısıyla kendisine inanma yeteneğini yerleştirmektedir. Şu halde Allah, her insanı, iman etmesi için yeterli zihnî ve psikolojik donanıma sahip kılmakta; iç ve dış âlemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk edecek birçok kanıtlar yaratmaktadır; böylece O, sanki insanlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sormakta, onlar da “evet” diyerek bunu tasdik etmektedirler.

İnsanın doğasındaki iman kabiliyeti bu âyetlerde temsilî bir dille anlatılmış bulunmaktadır (Zemahşerî, II, 103). Nitekim başka âyetlerde de buna benzer anlatımlar mevcuttur. Meselâ Fussılet sûresinin 11. âyetinde göğün ve yerin Allah’ın yasalarına göre işleyişi, “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, ‘İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!’ buyurdu. ‘Boyun eğerek geldik’ dediler” şeklinde anlatılmıştır.

Mu‘tezile ve Mâtürîdî âlimleriyle bazı Eş‘arî ve Şiî âlimlerinin de bu görüşte oldukları bildirilmekte, Fahreddin er-Râzî’nin de bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır (XV, 47). Başta İbn Teymiyye olmak üzere sonraki Selefîler, Allah’ın insandan ahid ve mîsâk almasını, insanın psikolojik muhtevasına kendi varlık ve birliğini tanıma kapasitesi vermesi şeklinde anlamışlardır. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar” anlamındaki hadisi de (Buhârî, “Cenâiz”, 93; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 18) bunu anlatmaktadır.

İlk görüş doğru kabul edildiğinde ruhların bedenlerden önce yaratıldığını da kabul etmek gerekmektedir. Ancak ikinci görüşü benimseyenler bunun doğru olmadığını savunurlar. Konu insanın bilgi alanını aştığı ve gayb alanına girdiği için âyetlerde bildirileni tasdik ederek insanlardan bir şekilde iman sözü alındığına inandıktan sonra bunun mahiyetinin ne olduğu hususunda kesin bir görüşü kabul etmek gerekli değildir. İşin hakikatini Allah bilir. 174. âyette işaret buyurulduğu üzere insana düşen görev, Allah’ın rab olduğu gerçeğini kavrayabilecek güçte yaratıldığına ve bu hususta kendisinden söz alındığına iman edip verdiği söze sadık kalmaktır.

----------------



-----DiPNOTLAR-------

[1] Mustafa bin Abdullah er-Rumi Keşf-uz-Zunun c.2.s.1040 (Beyrut), Ali bin Muhammed bin Ali el Cürcani Etta’rifat s.218 (Beyrut), Muhammed Abdurraif el Münavi Ettearif s.568 (Beyrut)

[2] Feraidü-l-Fevâid fi beyani-l-Akâid s.87 (Osmanlıca baskı), Şerh ve tercümei delâili Abdülkadiri Geylani, Kettani Mütevatir hadisler.

[3] Şir’atu-l-İslam

[4] Yasin 36/ 22

[5] Ramuzel Ehadis c.1.s.284/16

[6] Yasin 36/82


------------KAYNAKLAR------------

webhatti com
dinimizislam
(Kurtubî) (Şamil İslam Ansiklopedisi)
sorusorcevapbul
Tefsir: Diyanet İşleri – Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 623-652
islamveihsan

Bu konuyu yazdır

Dini-1 "Allah-ü Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan ve zulmetden perde vardır"
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:09 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



"Allah-ü Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan perde ve yetmişbin zulmetden perde vardır" Ne Demekdir? Namazda Allah ile Kul Arasindaki Yetmiş Bin Perde Açilir mı?

Cenâb-ı Hakk'ın, yetmiş bin perde arkasında olması, ne demektir?

Yetmiş bin perde, İlâhî sıfatların ve isimlerin tecelli mertebeleri ve mahlûkat âleminin tabakaları manasına gelir. Perdenin görünmeye engel olma manası olduğu gibi, görüntü mahalli manası da vardır; evimizin perdeleri birinciye, sinema perdeleri ikinciye misaldir. Soruda geçen perde kelimesi ikinci manada kullanılmıştır. Her varlık bir perdedir, onda Allah’ın Hâlık (yaratıcı, var edici) ismi okunur. Hayatlar bir perdedir Muhyi (hayat verici) ismini gösterirler. İlâhî isim ve sıfatların sonsuz tecelli mertebeleri vardır. Bunların her biri bir perdedir.

Misâl olarak Hakîm ismi üzerinde kısaca duralım: Hakîm, yani her şeye nice hikmetler takan, nice mânâlar ve faydalar yerleştiren, demektir. Bütün varlık âlemini tümüyle seyredebilmekten çok uzak olduğumuza göre, hiç olmazsa bu kâinatın bir küçük misali olan kendi varlığımıza bakalım. Saçımızdan tırnağımıza, sinir sistemimizden kan şebekemize kadar bütün bedenimiz hikmetlerle, faydalarla âdeta kaynaşıyor. Gözümüz, kulağımız, dişimiz, derimiz, iç organlarımız her biri ayrı bir ihtisas sahası. Her biri için nice tezler yazılmış, nice tebliğler sunulmuş, nice kitaplar telif edilmiş.

Bu kitaplarda ortaya konulan hikmetlerin tamamı, Hakîm isminin insan bedenindeki tecellisinin özlü bir tefsiridir. Buna aklımızı, hafızamızı, his dünyamızı da eklediğimizde maddemiz ve mânâmızla Hakîm ismine en güzel bir ayna olduğumuzu idrak ederiz. Sadece bir insanda bile Hakîm isminin bu kadar tecelli mertebeleri bulunduğunu görmekle ilâhî sanat ve hikmete hayran oluruz. Ve anlarız ki: : “Cenâbı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Düşüncemizi, varlık âleminin diğer birimlerinde ve fertlerinde de dolaştırmaya çalışırız. Hayalimizi semalara ve ötelerine göndeririz. Meleklere, arşa, Levh-i Mahfuza varırız. Hakîm isminin bu varlıkların her birinde başka tarzlarda ve farklı mertebelerde tecelli ettiğini görür ve yine aynı hakikate varırız: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Nur Külliyatından Miraç Risalesinde, yetmiş bin perdenin, “berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al ve tabakat-ı mevcudat” olduğu ifade edilir. Bir başka bahiste ise, Cenâb-ı Hakk'ın “huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan geçmek” gerektiği vurgulanır.

Maddî ve ekvanî şeklinde vasıflanan zulmanî perdeler, şu gördüğümüz madde âlemidir. Bunlar bir önceki vecizede “tabakat-ı mevcudat” şeklinde ifade edilmişlerdir. Nuranî perdeler için “esmaî ve sıfatî” denilmiştir. Bu perdeler, ilâhî isimlerin ve sıfatların farklı mertebelerdeki tecellileridir. Yine bir önceki vecizede berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al olarak kaydedilmiştir.

Soframıza dizdiğimiz nimetlerde Allah’ın Rezzak ismini çok küçük bir perdede okuyabiliriz. O anda üç dört nimeti, yine üç dört kişi yemektedir. Şehrimizdeki yüz binlerce insanı, sofraları başında hayal etsek, Rezzak ismini daha geniş bir perdede seyretme imkânı buluruz.

Bu yüz binleri, milyarlara taşıyalım. İnsanlar âlemine, bir milyonu aşkın hayvan türünü de ilâve edelim. İçinde bulunduğumuz zamanı genişletelim; geçmiş asırları düşünelim, gelecek nesillere nazar edelim. Her defasında bu ilâhî ismin tecellilerini daha geniş bir dairede temaşa etmiş oluruz.

Rezzak ismi gibi bütün isimlerin de böyle en küçük daireden, en geniş dairelere kadar nice tecellileri var.
İşte miraç mucizesiyle bu tecellilerin tümü seyredilmiş, ilâhî sıfat ve fiillerin bütün icraatları müşahede edilmiş ve mevcudat tabakalarının tamamı çok gerilerde bırakıldıktan sonra, bütün bu mülk âleminin yegâne maliki, tek Hâlıkı ve Hâkimi olan Cenâb-ı Hakk'ın rüyetine mazhar olunmuştur. O en büyük Resulün (asm.) bu en yüksek mucizesi bize en açık bir şekilde ders verir ki: “Cenâbı Hak yetmiş bin perde arkasındandır.”

Bu kâinat kitabı gibi Kur'an-ı Kerim de perde perde mânâlarla sarılı, iç içe nice sırlar ve hikmetlerle dolu. Bir perde seyredilmeden ikincisine geçilemiyor. O ilâhî fermanın kaynağı olan Kelam sıfatına gerçek mânâda muhatap olmak için, beşerin önünde sayılamayacak kadar perdeler var.

Sahabeleri, müçtehitleri, mücedditleri, bütün evliya ve asfiyayı ve nihayet tüm müminleri aynı Kur’an'ın terbiye ettiği düşünülürse, o İlâhî kelam ile aramızda yetmiş bin perde olduğu açıkça görülür. Bütün bitkiler aynı güneşe yüzlerini dönerler, ama her biri kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder ve feyiz alırlar. Bir bahçedeki her ağaç aynı toprağa dikilmiş, aynı su ile sulanmıştır; ama, her birinin başında ayrı meyveler boy göstermiştir.

Kâinat Kitabı ve Kur’an-ı Kerim... Her ikisinde de yetmiş bin perde var. İnsanoğlu kalp, ruh ve akıl sahasında mesafe kat ettikçe, farklı tecellilere mazhar olacak ve Rabbini tanıma vadisinde her an biraz daha yol alacaktır.

Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlı. Tembelliğimizi ne ölçüde yensek, gayret vadisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız.

Cenâb-ı Hakk'ın, yetmiş bin perde arkasında olması bize şu dersi de vermiş oluyor: İnsanoğlunun aczi, kusuru, cehli kısacası bütün noksan sıfatları da o yetmiş bin perdenin kısımlarındandır.

Hadîs-i şerîfde, “Allah-ü Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan perde ve yetmişbin zulmetden perde vardır” buyuruldu.

Mal, mülk, menfaat, dünya sevgisi, şehvet, zulmanî; Allah (CC)'a ait tecelliler ise nurânî perdedir.

“Zât-ı Ahmediye (ASM) yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını doğrudan doğruya Mi'rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir. ” (Mi’raç Risalesi)

Burada perdeden maksat bizim anladığımız gibi evimizin perdesi değil, ancak sinema perdesi gibidir.

Şöyle desek acaba uygun düşmez mi? Sinemadaki görüntülere bakıp da bu görüntülerin kendi kendine olduğunu birisi düşünse.... veya bu görüntüler tesadüfen meydana gelmiş diye düşünse... veya bu görüntüler aslında yok da bize varmış gibi geliyor diye başka birisi düşünse.... veya bu görüntülerde bir gaye yok diye birisi düşünse… veya birisi düşünse ki bu görüntüleri meydana getiren dolayısıyla bu manzaraları hazırlayan perde arkasında birisi var, yoksa bu kadar güzel görüntüler ve manalar kendi kendine teşekkül etmez. İşte bu sonuncunun düşüncesinde o sinema perdesi, perdelikten kalkıyor ve doğrudan doğruya hakikati görmeye sebep oluyor. Öncekiler ise yine bir şeyler görüyorlar ama sinema perdesinden maksat olan manayı anlayamıyorlar. Yani perdenin arkasında bir perdedar olduğunun farkına varmaları gerektiğini anlayamıyorlar.

Perde meselesinde şöyle bir misal verebiliriz.

Yediğimiz bir elmaya bakarak bu elmayı bize rızık olarak veren birisinin olduğunu, bu elmayı yaratanın bizi en iyi şekilde bildiğini, vücudumuza en uygun şekilde yarattığını, toprağı, suyu, havayı, güneşi elinde bulundurduğunu ve ona göre elmayı yarattığını, bir elmayı yaratmasıyla bütün elmaları yaratması arasında fark olmadığını, renginin gözümüze göre, tadının dilimize göre, sertliğinin dişimize göre, kokusunun burnumuza göre, şeklinin kalbimize göre yaratıldığını düşünüp, bizi ne kadar çok seven bir yaratıcımız olduğunu ve o yaratıcının bizi bu elma ile rızıklandırdığı gibi rızka muhtaç bütün mahlukatı da rızıklandırdığını ve hiç birisini unutmadığını ve bu nihayetsiz işleri yapabilmesi için hadsiz bir ilmi, nihayetsiz bir kuvveti, sonsuz bir iradesi olduğunu düşünsek bizim için hakikate bir pencere olur ve perdeler ortadan kalkar. Bunun gibi binlerce hakikatlere bir elmayı tefekkür etmekle ulaşabiliriz.

Peki bir de düşünsek ki: “Doğa ana hak ettiği saygıyı göstermenin, emek harcamanın ve onu sabırla beklemenin karşılığını bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini sunarak verdi.” Ne kadar manasız, ne kadar zulmani, ne kadar elemli bir düşüncedir. Akılsız, şuursuz, ilimsiz, kör, sağır, cansız bir tabiatten akıllı, şuurlu, ilimli, kuvvetli, canlı ve muntazam işleri beklemek ne kadar cehalettir. Hayatsız bir şeyden hayat beklemek, ilimsiz bir tabiattan ilimli ve kusursuz iş beklemek ne kadar ahmaklıktır.

Şimdi bu ikisini birbirine kıyas edelim. Birincisinde perde olmaktan çıkarak hakikati görmemize bir pencere olmuştur. İkincisi ise hakikatleri görmemize bir perde olmuştur. İşte perde diye bahsettiğimiz şey bu şekilde izah edilebilir. 33 Pencereli 33. Söz yaratanımıza perde olan şeyleri göstererek her birinden marifet iklimine pencereler açmıştır. Öyle ki sonunda düştüğü bir not ile bu risalenin ehemmiyetine işaret etmiştir.

Eğer mümkün olsa bir insan hafızasında nakşetse bir hazine bulmasından daha kıymetli olurdu.

Aslında hakikatler o kadar zahir olduğu halde bizim hakikate vasıl olamamamız ne kadar aciptir. Elmayı görüp de onu yaratan birisinin olduğunu anlamamak ne kadar ahmaklıktır.

İnsanlarda ülfet perdesi vardır. Ülfet, hakikatleri görmemize mani mühim ve kalın bir perdedir. Elmayı hep ağacın dalında gördüğümüzden dolayı sanki çok normal bir şeymiş gibi pek düşünmeyiz. Halbuki biraz tefekkür ettiğimiz zaman elmanın ağaçtan yani kuru, basit, ilimsiz, kör, sağır bir odun parçasından geldiğini; fakat bu elmanın nihayetsiz bir ilmin, iradenin, kudretin mahsulü olması gerektiğini derkedemiyoruz. Netice ile sebep arasında ne kadar büyük fark olduğunu, tabiri diğerle sebep ile müsebbep arasında hakikat noktasında çok uzaklık olduğunu derkedemiyoruz. İşte sürekli gördüğümüz hadiseler bize ülfet verip, hakikatin üstünde kalın bir perde olmuştur.

Risale-i Nur’da hakikatin görülmesine mani olan şeyler hakkında “perde” tabiri çok kullanılmıştır. Adet perdesi, ülfet perdesi, sema perdesi, arz perdesi, izzet perdesi, Kibriya perdesi, zeval perdesi, firak perdesi, alem-i şehadet perdesi, gaflet perdesi, hastalık perdesi, esbab perdesi, inayet perdesi, hikmet perdesi, ilim perdesi, kudret perdesi, toprak perdesi, adiyat perdesi, gayb perdesi….vs. bunun gibi nice perdeler vardır. Bu perdeler evimizdeki perdelere pek benzemiyor. Bunun gibi binlerce perdeyi kaldırmamız lazım ki hakikatleri perdesiz görmüş ve anlamış olalım. Onun için biz pek çok hakikatleri ve manaları araya perdelerin girmesi yüzünden fark edemiyoruz ve gaflet içinde bulunduğumuzdan göremiyoruz. “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır.” Tefekküre çok ehemmiyet verilmiş, insanlar düşünmeye sevk edilmiştir

2. Söz’ün başında hep okuyup geçtiğimiz bir bahis vardır "Yahu, sen divâne olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve tâlân etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musîbetli perde senin nazarından kalksın. Hakikati görebilesin. Zîrâ nihayet derecede âdil, merhametkâr, raîyyetperver, muktedir intizamperver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz."

10. Söz’de “İşte gel, bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyâreler, teçhizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, hükmediyor.”

17. Sözde: “iman, o toprağı rahmet kapısı ve cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.”

22. Söz’ün başında sebeplerin perde olmasının hikmetini beyan ettiği yerde deniliyor ki: “Ey esbâbperest gâfil! Esbâb, bir perdedir. Çünkü, izzet ve azamet öyle ister. Fakat, iş gören kudret-i Samedâniyedir. Çünkü, tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktizâ eder. Sultan-ı Ezelinin memurları, saltanat-ı rubûbiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rubûbiyetin temâşâger nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vâsıtalar; kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhâr içindir; tâ umûr-u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Aczâlûd, fakrpîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik ittihaz etmiş değildir.”

Yine devamında: “Hem, esbâb-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbâb vaz' edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsil-i mânevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: "Kabz-ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler."

Cenâb-ı Hak lisân-ı hikmetle ona demiş ki, "Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip, senden küsmesinler."

İşte görüldüğü gibi sebepler birer perdedir. Perde olması mühim hikmetleri içermektedir.

Perdelerin pencereye inkılap etmesi için üç tane tarif edici var. Bunları okumalı ve kulak vermeliyiz. Nedir bu üç tarif edici?

Birincisi: Kitab-ı kebir-i kainattır. Evet kainat büyük bir kitaptır. Kitap, bir manayı ifade eden yazılar bütünüdür. Öyle ise kainatın her bir noktası, her bir kelimesi, tâ cümlelerine kadar manaları içine almasıyla büyük bir kitap teşekkül etmiştir.

İkincisi: Kainat kitabının ayet-i kübrası olan Hazret-i Muhammed (ASM)’dir.

Üçüncüsü: Kur’an-ı Azimüşşan’dır.

Bu izahlardan sonra bazı perdeler açılmıştır inşaallah ….

Yetmiş bin perde, İlâhî sıfatların ve isimlerin tecelli mertebeleri ve mahlûkat âleminin tabakaları manasına gelir. Perdenin görünmeye engel olma manası olduğu gibi, görüntü mahalli manası da vardır; evimizin perdeleri birinciye, sinema perdeleri ikinciye misaldir. Soruda geçen perde kelimesi ikinci manada kullanılmıştır. Her varlık bir perdedir, onda Allah’ın Hâlık (yaratıcı, var edici) ismi okunur. Hayatlar bir perdedir Muhyi (hayat verici) ismini gösterirler. İlâhî isim ve sıfatların sonsuz tecelli mertebeleri vardır. Bunların her biri bir perdedir.

Misâl olarak Hakîm ismi üzerinde kısaca duralım:

Hakîm, yani her şeye nice hikmetler takan, nice mânâlar ve faydalar yerleştiren, demektir. Bütün varlık âlemini tümüyle seyredebilmekten çok uzak olduğumuza göre, hiç olmazsa bu kâinatın bir küçük misali olan kendi varlığımıza bakalım. Saçımızdan tırnağımıza, sinir sistemimizden kan şebekemize kadar bütün bedenimiz hikmetlerle, faydalarla âdeta kaynaşıyor. Gözümüz, kulağımız, dişimiz, derimiz, iç organlarımız her biri ayrı bir ihtisas sahası. Her biri için nice tezler yazılmış, nice tebliğler sunulmuş, nice kitaplar telif edilmiş.

Bu kitaplarda ortaya konulan hikmetlerin tamamı, Hakîm isminin insan bedenindeki tecellisinin özlü bir tefsiridir. Buna aklımızı, hafızamızı, his dünyamızı da eklediğimizde maddemiz ve mânâmızla Hakîm ismine en güzel bir ayna olduğumuzu idrak ederiz.

Sadece bir insanda bile Hakîm isminin bu kadar tecelli mertebeleri bulunduğunu görmekle ilâhî sanat ve hikmete hayran oluruz. Ve anlarız ki: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Düşüncemizi, varlık âleminin diğer birimlerinde ve fertlerinde de dolaştırmaya çalışırız. Hayalimizi semalara ve ötelerine göndeririz. Meleklere, arşa, Levh-i Mahfuza varırız. Hakîm isminin, bu varlıkların her birinde başka tarzlarda ve farklı mertebelerde tecelli ettiğini görür ve yine aynı hakikate varırız: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.”

Nur Külliyatı'ndan Miraç Risalesinde, yetmiş bin perdenin, “berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al ve tabakat-ı mevcudat” olduğu ifade edilir. Bir başka bahiste ise, Cenâb-ı Hakk'ın “huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan geçmek” gerektiği vurgulanır.

Maddî ve ekvanî şeklinde vasıflanan zulmanî perdeler, şu gördüğümüz madde âlemidir. Bunlar bir önceki vecizede “tabakat-ı mevcudat” şeklinde ifade edilmişlerdir. Nuranî perdeler için “esmaî ve sıfatî” denilmiştir. Bu perdeler, ilâhî isimlerin ve sıfatların farklı mertebelerdeki tecellileridir. Yine bir önceki vecizede berzah-ı esma ve tecelli-i sıfat ve ef’al olarak kaydedilmiştir.

Soframıza dizdiğimiz nimetlerde Allah’ın Rezzak ismini çok küçük bir perdede okuyabiliriz. O anda üç dört nimeti, yine üç dört kişi yemektedir. Şehrimizdeki yüz binlerce insanı, sofraları başında hayal etsek, Rezzak ismini daha geniş bir perdede seyretme imkânı buluruz.

Bu yüz binleri, milyarlara taşıyalım. İnsanlar âlemine, bir milyonu aşkın hayvan türünü de ilâve edelim. İçinde bulunduğumuz zamanı genişletelim; geçmiş asırları düşünelim, gelecek nesillere nazar edelim. Her defasında bu ilâhî ismin tecellilerini daha geniş bir dairede temaşa etmiş oluruz.

Rezzak ismi gibi bütün isimlerin de böyle en küçük daireden, en geniş dairelere kadar nice tecellileri var.

İşte mi'raç mucizesiyle bu tecellilerin tümü seyredilmiş, ilâhî sıfat ve fiillerin bütün icraatları müşahede edilmiş ve mevcudat tabakalarının tamamı çok gerilerde bırakıldıktan sonra, bütün bu mülk âleminin yegâne maliki, tek Hâlıkı ve Hâkimi olan Cenâb-ı Hakk'ın rüyetine mazhar olunmuştur. O en büyük Resulün (asm.) bu en yüksek mucizesi bize en açık bir şekilde ders verir ki: “Cenâb-ı Hak yetmiş bin perde arkasındandır.”

Bu kâinat kitabı gibi Kur'an-ı Kerim de perde perde mânâlarla sarılı, iç içe nice sırlar ve hikmetlerle dolu. Bir perde seyredilmeden ikincisine geçilemiyor. O ilâhî fermanın kaynağı olan Kelam sıfatına gerçek mânâda muhatap olmak için, beşerin önünde sayılamayacak kadar perdeler var.

Sahabeleri, müçtehitleri, mücedditleri, bütün evliya ve asfiyayı ve nihayet tüm müminleri aynı Kur’an'ın terbiye ettiği düşünülürse, o İlâhî kelam ile aramızda yetmiş bin perde olduğu açıkça görülür.

Bütün bitkiler aynı güneşe yüzlerini dönerler, ama her biri kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder ve feyiz alırlar. Bir bahçedeki her ağaç aynı toprağa dikilmiş, aynı su ile sulanmıştır; ama, her birinin başında ayrı meyveler boy göstermiştir.

Kâinat Kitabı ve Kur’an-ı Kerim... Her ikisinde de yetmiş bin perde var. İnsanoğlu kalp, ruh ve akıl sahasında mesafe kat ettikçe, farklı tecellilere mazhar olacak ve Rabbini tanıma vadisinde her an biraz daha yol alacaktır.

Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlı. Tembelliğimizi ne ölçüde yensek, gayret vadisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız.

Cenâb-ı Hakk'ın, yetmiş bin perde arkasında olması bize şu dersi de vermiş oluyor: İnsanoğlunun aczi, kusuru, cehli kısacası bütün noksan sıfatları da o yetmiş bin perdenin kısımlarındandır.

Namazda Allah ile Kul Arasindaki Yetmiş Bin Perde Açilir mı?


Namaz kılarken bütün benliğimizle Allah'ın huzuruna durmak ve O'nu görüyor gibi kılmak esastır. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) Cibril hadisinde ihsan; "Allah'ı görüyor gibi namaz kılmak, çünkü sen onu görmesen de o seni görür. " Şeklinde açıklanmıştır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

  "Bir kimseden ayrılır gibi namaz kıl." Yani kendine ve isteklerine veda et, onlardan ayrıl! Hatta Allahu Teala'dan gayrı her şeyden uzaklaş, bütün varlığını namaza ver!  "Kalbin hazır olmadığı namaza Allah Teala bakmaz." Buyurmuşlardır.



Namaz Kılan Kimsenin İki Yerde Çok Uyanık Olması Gerekir, Bunlardan Birincisi;

" İyyake na'büdü (Ancak sana ibadet ederiz) ve iyyake neste”n (ancak senden yardım dileriz)" ayeti kerimesini okurken muhatabımızın Hz Allah olduğunu düşünmemiz gerekir zira burada kul ile Allah arasındaki 70 bin perdenin kalkacağını, ikinci olarak da tahiyyat duasında "Esselamü aleykü eyyühennebiyyü" (Selam senin üzerine olsun ey nebi!) " Derken Peygamberimiz s.a.v 'e selam verdiğimizi düşünmemiz gerektiğini zira burada da kul ile Allah c.c arasındaki yedi bin perdenin kalkacağının evliyaullahtan birisi haber vermiştir.

Peygamber Efendimizin buyurdukları gibi:

" Namazda durup, arzusu, yüzü ve kalbi Allahu Teala ile olan, namazının sonunda anasından doğmuş gibi olur. " Yani bütün günahlardan temizlenir.



" Sağımda Cennet, Solumda Cehennem Arkamda Ölüm Meleği

Tenbihü'l - Gafilin isimli meşhur eserde (bak. Sh:195) ve bazı kitaplarda zikredildiğine göre, bir kere Hatemi Zahid Hazretleri, åsım ibn-i Yusuf Hazretlerinin yanına girdiğinde åsım (kuddise sirruhu) ona:

"Ey Hatem! Namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?" Diye sordu. O da "Evet" dedi. Bunun üzerine åsım (kuddise sirruhu) "Peki nasıl kılıyorsun?" Dedi. Buyurdu ki: "Namaz vakti yanaşınca, abdestimi sünnet vechi üzere tazeliyorum sonra, namaz kılacağım yere gelip dikiliyorum ta ki her uzvum yerleşiyor, Kabe'yi iki kaşımın arasında, Makam- ı İbrahim'i göğsümün hizasında, Allah-u Teala'yı mekandan münezzeh (pak ve uzak) olduğu halde başımda hazır, kalbimdeki her şeyi bilir olduğu halde görüyorum. Sanki ayağım Sırat Köprüsü'nün üzerinde cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum ve kılacağım namazın, son namazım olduğunu zannediyorum sonra, ihsan ile (Mevla'yı görür gibi) iftitah (başlama) tekbirini alıyorum, düşüne düşüne okuyorum, tevazü ile rukua eğiliyorum, tazarru ile (Allah'a yalvararak) secdeye kapanıyorum. Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor, (tahiyyat okuyor) sünnet üzere selam veriyorum. Sonra da o namazı ihlasa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum ve bu hal üzere sabra devam ediyorum."

Bunu duyan åsım (Kuddise sirruhu) Hazretleri "Ey Hatem! Senin namazın böyle mi? O da: " Evet, otuz senedir böyle kılıyorum. " Deyince, åsım (Kuddise sirruhu) Hazretleri ağlayarak: " Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılmadım. " Dedi.

---------KAYNAKLAR-----------

mumsema
risaleforum
Sorularla İslamiyet
ortadogugazetesi
M. Günay SIDDIKOĞLU

Bu konuyu yazdır

Muhammed-1 Hz. Muhammed (SAV) in şeytanla diyaloğu
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:01 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Hz. Muhammed (SAV) in şeytanla diyaloğu ve şeytanın anlattıkları ve öğrettikleri

ibn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor

- Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;

- Ev sahibi... İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.

Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu... izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:

- "Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.." Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik:

- En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

- "O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah'ın laneti onun üzerine olsun..."

Buyurunca; hemen Hz. Ömer:

- Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.

Dedi... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

- "Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak."

Sonra şöyle buyurdu:

- "Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..."

* * *

Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi'den. Şöyle anlattı:

- Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.

Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

- "Selam Allah'ındır ya laîn..."

Sonra ona şöyle buyurdu:

- "Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?"

Şeytan şöyle anlattı:

- Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- "Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı:

- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:

- Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl al*dattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu di*yeceksin.

Sonra... Allah-ü Teala buyurdu ki:

- Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.

İşte... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.

Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düş*manlarım benimle eğlenecek. Şu muhak*kak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

* * *

Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efen*dimiz şöyle sordu:

- "Madem ki, sözlerinde doğru olacak*sın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?"

Şeytan şu cevabı verdi:

- Sensin, ya Muhammed... Allah'ın ya*rattıkları arasında senden daha çok sevme*diğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- "Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.." Şeytan anlattı:

- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.

Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şe*kilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:

- "Sonra kimi sevmezsin?"

- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli iş*lerden sakınan alimi...

-"Sonra?.."

- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.

-"Sonra?.."

- Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet et*mez.

- "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu ne*reden bilirsin?.."

Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu

sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

- "Sonra kim?.."

- Şükreden zengin.

- "Peki, ama o zenginin şükreden oldu*ğunu nasıl anlarsın?.."

- Onu görürsem ki, aldığını helal yol*dan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:

O şükreden bir zengindir.

* * *

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sor*du:

- "Peki, ümmetim namaza kalkınca, se*nin halin nice olur?.."

- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.

- "Neden böyle olursun; ya laîn?.."

- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.

- "Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.

- "Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da, çıldırırım.

- "Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eri*yen bir kurşun gibi eririm.

- "Peki, ya sadaka verdikleri zaman ha*lin nasıldır?.."

- Ha, işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:

- "Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?"

Bunun üzerine İblis:

- Onu da anlatayım...

Dedikten sonra anlatmaya başladı:

- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:

1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.

2- O sadaka, veren kimseyi halkına sev*dirir.

3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.

4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ah*ları ondan defeder.

* * *

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sor*du:

- "Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi:

- O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?

- "Peki, Ömer b. Hattab için ne der*sin?.."

İblis buna da şu cevabı verdi:

- Allah'a yemin ederim ki, her gördü*ğüm yerde ondan kaçtım.

- "Peki Osman b. Affan için ne dersin?.."

- Ondan utanırım... hem de çok... Na*sıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan uta*nırlar. ..

- "Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin..."İblis onun için de şöyle dedi:

- Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği ce*vaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:

- "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Al*lah'a hamd olsun."

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:

- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldık*ça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..

Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki:

Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.

Fakat... Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz sordu:

- "Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?.."

Bu suale İblis şu cevabı verdi:

- Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O Allah için bir ihlasa sahip değildir.

Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlas sahi*bidir... Hemen onu bırakır kaçarım.

Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müd*det, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.

Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük gü*nahların en büyüğüdür.

Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş ol*ma sevgisi yine büyük günahların en büyük*leri arasındadır.

İblis, anlatmaya devam etti:

- Ya Muhammed, bilmez misin?.. Be*nim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.

Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.

Bir kısmını gençlere yolladım.

Bir kısmını da, meşayiha saldım.

Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musal*lat ettim.

Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaş*mazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.

Çocuklara gelince... onlarla da, bizim*kiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.

Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin ba*şına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.

Onlar, bunların yanına girer; halden ha*le sokarlar. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; baş*larlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye...

İşte... böylece, onlardan ihlası alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.

İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;

- Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah'a iba*det etti.

Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.

Onun peşine takıldım; hiç bırakma*dım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küf*re girdi.

Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:

- "... Şeytanın hali gibidir ki; o insana:

-Kafir ol...

Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:

- Ben, senden uzağım... Ben alemlerin

Rabbi olan Allah'tan korkarım." (59/16).

* * *

İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden na*sıl istifade ettiğini anlattı...

YALAN:

- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.

Her kim yalan söylerse... o benim dos*tumdur.

Her kim yalan yere yemin ederse... o da benim sevgilimdir.

Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim.

- "Muhakkak, ben size nasihat edi*yorum." (7/16).

Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.

GIYBET- KOĞUCULUK:

Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:

- Her kim, talak üzerine yemin eder*se... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.

Her kim, talakı ağzına alırsa... taa, ha*kikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.

NAMAZ:

- Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım.

O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.

Derim ki:

- Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.

Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.

Şayet o kimse, beni mağlup ederse... ona insan şeytanlanndan birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.

O, bunda da, beni mağlup ederse... bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:

- Sağa bak... sola bak...

Derim... O da, bakar... O ki böyle yap*tı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:

— Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.

Derim ve böylece onun huzurunu boza*rım.

Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.

Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına gide*rim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emre*derim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi...

Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kaza*namazsam; bu sefer cemaatle namaz kılar*ken onun yanma varırım.

Orada onun başına bir gem takarım... Başını imamdan evvel secdeden ve rukû'dan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.

işte... o böyle yaptığı için, kıyamet gü*nü Allah onun başını eşek başına çevirir.

O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.

Bunda da, ona mağlup olursam. Bu se*fer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.

Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şey*tan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.

İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi

yapar.

* * *

Şeytan bundan sonra, konuşmasına de*vam etti:

- Sen, ümmetin hangi saadetinden fe*rah duyarsın ki?..

Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar.

Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrede*rim. Ve onlara derim ki:

- Namaz size göre değil... O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.

Sonra da hastalara giderim:

- Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teala:

- "Hastalara zorluk yok..." (24/61)

Buyurdu... İyi olduğun zaman çokça kı*larsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hat*ta küfre de gidebilir.

Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse... Allah'ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.

Sonra şöyle dedi:

-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra... eğer yalan varsa... Allah (CC) beni kül eylesin.

İblis bundan sonra, konuşmalarına de*vam etti ve şöyle dedi:

-Ya Muhammed, sen ümmetin için fe*rah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların al*tıda birini dininden çıkardım.

* * *

Bundan sonra... Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:

- Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?"

- Faiz yiyen.

- "Dostun kim?"

- Zina eden.

- "Yatak arkadaşın kim?"

- Sarhoş.

- "Misafirin kim?"

- Hırsız.

- "Elçin kim?"

- Sihirbazlar.

- "Gözünün nuru nedir?"

- Karı boşamak.

- "Sevgilin kim?

- Cuma namazını bırakanlar.

* * *

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:

- "Ya laîn, senin kalbini ne kırar?"

- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi...

- "Peki, senin cismini ne eritir?"

- Tevbe edenlerin tevbesi.

"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?"

- Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.

- "Peki, yüzünü ne buruşturur?"

- Gizli sadaka.

- "Peki, gözlerini kör eden nedir?"

- Gece namazı.

- "Peki, başını eğdiren nedir?

- Çokça kılınan cemaatle namaz.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:

- "Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?"

- Namazlarını bilerek kasten bırakan*lar.

- "Peki, sana göre insanların en şakisi kim?"

- Cimriler.

- "Peki, seni işinden ne alı koyar?"

- Ulema meclisleri.

- "Peki, yemeğini nasıl yersin?"

- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.

- "Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalı*ğı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?"

- İnsanların tırnakları arasında.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de ce*vap verdi.

- "Rabbinden neler talep ettin?"

- On şey talep ettim.

- "Nedir onlar, ya laîn?"

- Şunlardır:

1- Allah'tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:

- "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.

Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.

Cinsi münasebet anında; Allah'a şey*tandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim... Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.

Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arka*daşı ve binek arkadaşı olurum.

Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:

- "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart..." (17/64)

2- Allah-ü Teala'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamam*ları bana ev olarak verdi.

3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pa*zar yerlerine bana birer mescid yaptı.

4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yap*tı.

5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.

6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi,

7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.

8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mal*larını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:

- "O kimseler ki; mallarını boş yere har*carlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlar*dır..." (17/27)

Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

- "Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabın*daki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim."

Bundan sonra İblis devam etti:

9- Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar be*ni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine ge*tirdi.

10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp gide*rim... gezerim... hem nasıl istersem...

Bütün bu isteklerimi verdi.

- Hepsi sana verildi.

Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.

Bundan sona İblis şöyle anlattı:

- Benim bir oğlum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevl eder... Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, in*sanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.

Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.

Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZÎ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya mu*vaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.

Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve ha*tip hutbe okurken.' Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

Bundan sonra İblis şöyle anlattı:

- Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra... her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:

- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolu*nu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:

- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.

Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar.

Eğer delalete sürüklemek elimde olsay*dı; yeryüzünde:

- Allah'tan başka ilah yoktur ve Mu*hammed Allah'ın resulüdür.

Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kı*lanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevin*den bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzün*de tek kafir bırakmazdın.

Sen, Allah'ın halkı üzerinde bir huccet*sin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.

Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.

Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah.

Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:

- "Bunlar, taa, sonuna kadar böyle de*ğişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119)

- "Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38)

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz, İblis'e şöyle buyurdu:

- "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..."

Bunun üzerine İblis şöyle dedi:

- Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.

Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzeh*tir.

Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:

- İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.

Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.

Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de... ashabına da... Amin!

Kaynak : Muhyiddini Arabi


Etiketler: Hz. Muhammed, (SAV) in,şeytanla, diyaloğu, şeytanın anlattıkları,  şeytanın öğrettikleri,şeytan ile konuşmasi, şeytan ile görüşmesi, şeytanın peygamberimizi ziyareti,şeytanın ashabi kirami ziyareti,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Muayyen günlerinde (hayızlı) kadınla cinsel ilişki günah mıdır?
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 06:28 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Muayyen günlerinde (hayızlı) halde bulunan veya lohusa kadınla cinsel ilişki  günah mıdır?

Muayyen (hayızlı) halde bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.
Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.
Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü rahatsız olabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.
Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor:
" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (Nesai, 1/189.)
Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendigi için, bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir.
Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir. İmam Muhammed, "Kan gelen yerden sakınılması şartı ile her taraftan faydalanılması helaldir." demiştir. İmamı-ı Şafi'de bu görüştedir. Bu durumda kan gelen yerin örtülü olması, açık olmaması lazım. Bunu yapan kimselerin de kendilerinden emin olması gerekir.

Adetli iken cinsel ilişkide bulunmak caiz değildir. Kur'an'da bu husus haram kılınmıştır. Lakin cinsel ilişki dışında erkek kadından, kadın da erkekten yararlanabilir. Bu ise caizdir. Cinsel ilişki dışında, kendileri (karı/koca) nasıl bir yol ve pozisyon izlerler, o şekilde kendi kendilerini tatmin ederler, bu helaldir.

Eğer, kadın ya da erkek her iki taraf da isteyerek, kadın adetli olduğu cinsel ilişkide bulunacak olurlarsa,

Eğer bu cinsel ilişki kanamanın ilk günlerinde ise, 1 Dinar altın. Eğer cinsel ilişki kanamanın son günlerinde ise, 0,5 Dinar altın fakirlere sadaka verirler ve her ikisi de, affedilmeleri bağlamında Rabb'lerine dua ederler.

1 Dinar altın, yaklaşık olarak, 4.5 gram altın demektir. (Para cinsinden: 675 TL)

0.5 gram altın ise, yaklaşık olarak 2.25 gram altın demektir. (Para cinsinden: 337 TL civarında)

NOT:

Eğer cinsel ilişkiyi iki taraf da kendi rızaları ile işlemişse, kadın ve erkek ayrı ayrı bu cezaları öderler ve tövbe ederler.

Yok eğer, kadın istemeyip de erkek istemiş ve az da zor kullanarak bu fiili işlemişse, bu sefer cezayı sadece erkek öder ve arkasından Rabb'in'den af ve mağfiret diler.

---------------

Muayyen (hayızlı) halde bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.

Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü rahatsız olabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor:

    " Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (Nesai, 1/189.)

Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendigi için, bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir.

Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir. İmam Muhammed, "Kan gelen yerden sakınılması şartı ile her taraftan faydalanılması helaldir." demiştir. İmamı-ı Şafi'de bu görüştedir. Bu durumda kan gelen yerin örtülü olması, açık olmaması lazım. Bunu yapan kimselerin de kendilerinden emin olması gerekir. (bk. İslam Fıkhı Ansiklopedisi; Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan, Gonca Yayınevi, 1993)

Kadın, hayız döneminde orgazm olması halinde gusül abdesti alması şart değildir. Adet dönemi bittikten sonra gusül abdesti alabilir.

------------------

Âdetli (hayız iken) veya lohusa kadınla cinsel ilişkinin kefareti var mıdır, varsa ne kadardır?

Önce bunun sağlık açısından, sakıncalı, tıbben mahzurlu, tiksinti ve her iki taraf için de eziyet verici bir iş olduğunu söylemeliyiz.

    "Sana hayızlı ile cinsel ilişkiyi soruyorlar. De ki, bu (her iki tarafâ da) eziyet verici bir şeydîr. Onlar âdetli iken onlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Iyice temizlendiklerinde Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Allah çok tövbe edenleri ve tertemiz'olanları sever." (Bakara, 2/222)

Görüldüğü gibi âdetli eşi ile cinsel ilişkiyi Allah yasaklamıştır ve bu yasağın haram kılma anlamına geldiği söylenmiştir. Her şeye rağmen şeytana uyar ve bu çirkin haramı işlerse, ikisi de isteyerek yapmışsa ikisi de günah işlemiş olur. Ikisinin de pişmanlık duyup tövbe etmesi ve istigfar etmesi gerekir.

Hz. Ebû Bekir Efendimize (ra) birisi bunu sormuş ve: "Istigfar et (bağışlanma dile) ve bir daha da yapma." cevabını almıştır. Biri istemeden diğeri onu zorlayarak yapmışlarsa, sadece zorlayan günahkâr olur. Işin fetvâ açısından hükmü budur. Ancak bir veya yarım dinar (bir dînar, yaklaşık 4.5 gr. altın demektir) sadaka vermesi müstehap (hoş ve daha temizleyici) bir davranış olur.

Allah Resulu (asm) buyuruyor:

    "Karısıyla hayız halinde, adetin ilk günlerinde ilişkide bulunursa bir dinar, son günlerinde bulunursa yarım dinar sadaka verir." (Nesai, Taharet 182)

Fıkıh kitaplarında şöyle geçmektedir:

    "Eğer kan kırmızı veya siyah ise bir dinar, sarı ise yarım dinar sadaka vermesi müstehap olur." (Mavsili, el-Ihtiyâr I/28; El-Muhit - Serahsi)

---------------------

Kadınların Özel hallerinde yapmaları haram olan ibadetler nelerdir?

Cevap: a) Namaz kılmak:
Âdetlinin ve loğusanın namaz kılmaları ve secde yapmaları haramdır.

Namaz ister farz, ister vacip, ister sünnet, ister nafile ve isterse geçmiş bir namazın kazası olsun. Secde de ister Kur’ân-ı Kerîm’deki secde âyetlerinin okunması ve dinlenmesiyle yapılacak olan tilâvet (okuma) secdesi olsun, isterse şükür secdesi olsun. Dolayısıyla âdetlinin ve loğusanın, her nasılsa, okudukları ya da duydukları secde ayetinden ötürü secde yapmaları gerekmez. Çünkü kendilerinde bunun için gerekli olan ehliyet yoktur.

Her vaktin, bir başlangıç tekbiri sığacak son anına itibar edilir. İmam Âzam’a göre başlangıç tekbiri (tahrîme) sadece “Allah”demekle olabilir. Dolayısı ile son andan maksat, “Allah”diyebilecek kadar bir zamandır.

Yani herhangi bir vakitten bu kadar bir süre kaldığında kadın kan görse o vaktin namazı kendisinden düşer. Yine o kadar bir süre kaldığında kan kesilse, o vaktin namazını kaza etmesi gerekir.
Namaz; kadın ister ilk âdet gören, isterse düzgün âdetli olsun, kanın ilk görüldüğü andan itibaren terk edilir. On günü geçmedikçe, âdet günlerinin sayısını aşan kan ile de namaz terk edilir. Yine âdet zamanı gelmeden fakat en az on beş gün temiz kaldıktan sonra gelen kan ile de namazı bırakır. Sonra bunların âdet kanı olmadığı anlaşılırsa bıraktığı namazları kaza eder.Bunun bir istisnası vardır o da; kalan temizlik günleri, âdet günlerine eklendiği takdirde on günü aşacak bir zamanda kan görmesi durumudur. Meselâ, âdet günleri yedi, temizlik günleri yirmi gün olarak yerleşen bir kadın, on beş gün temiz kaldıktan sonra kan görse yirmi güne kadar namazını kılması istenir. Çünkü büyük ihtimalle bu kadın âdet günleri olan yedi günde de kan görecek ve o takdirde kan gördüğü günlerin sayısı on iki gün olmuş olacaktır. Demek ki ilk beş günde gelen kan âdet kanı değildir.

b) Oruç tutmak:

Âdetlinin ve loğusanın her türlü orucu tutmaları haramdır. Ancak bu durumda tutmadıkları oruçlarını sonradan kaza ederler. Hatta oruçlu iken akşam olmadan az önce kan gelse o günün orucu bozulur ve onun da kazası gerekir.

Bu oruç eğer farz ise, âdetle geçen farz oruçların kaza edilmeleri gerekli olduğu için, nafile ise, nafileye başlamak onu bitirmeyi gerektirdiği için kaza edilir. Adetli olan kadının Ramazan orucunu daha sonra kaza etmesi şu hadisler gereğince onun üzerine farz olur:

Bir gün Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlara yaptığı bir konuşmasında onlara hitaben şöyle dedi: “Siz hayız olduğunuzda oruç tutmaz ve namaz kılmazsınız değil mi?” Onlarda: “Evet” dediler.” (Buhari, Hayz 6).

Bir başka hadis de şöyledir: Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)’nın anlattığına göre, bir kadın kendisine:“Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi?)” diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Sen Harûriyyeli (Hâricî) misin? Biz Resûlullah ile (aleyhissalâtu vesselâm) beraberken ay hali gördüğümüzde, bize tutamadığımız oruçları kaza etmemizi emrederdi, fakat namazların kazasını söylemezdi.” (Müslim, Hayz 69). Ebu Davud’un aynı rivayetinde yine Hz. Aişe’den şöyle bir ziyade de bulunmaktadır: “Biz orucu kaza etmekle namazı ise kaza etmemekle emrolunduk.” (Ebu Davud, Tahare 104).

Alimlerimiz, yukarıda zikredilen ve Hz. Aişe’den gelen rivayetlere binaen bayanların özel hallerinde oruç tutamayacaklarını, tutanların adet olduklarında bozmaları gerektiğini söylemişlerdir. Aslında kadınların hayız günlerinde oruç tutmayıp sonradan kaza etmeleri gerektiği, Kur’an’ın açıklayıcısı olan hadislerde açıkça belirtilmiştir. Bazı kişiler, sadece Kur’an’la hüküm verdiklerini zannetmeleri, Kur’an’ın tebliğcisi ve açıklayıcısı olan Allah Resulü’nü görmemeleri veya görmek istememeleri sebebiyle bu tür hiçbir mesnedi olmayan meseleleri biraz da meşhur olma niyetiyle gündeme getiriyorlar. Halbuki ne Aişe validemiz ne de diğer annelerimiz (Müslim, Hayz 68) ve o günkü kadınlar, özel günlerinde Ramazan ayında oruç tutmamışlardır. Hasılı, adetli kadınların Ramazan’da oruç tutmamaları ve sonradan kaza etmeleri gerektiği, dinimizin iki kaynağından biri olan Allah Resulü’nün hadislerinde açıklanmaktadır.

Diğer taraftan kadınların bu günlerdeki namaz kılmalarıya ilgili hüküm böyle değildir. Kadın bu günlerdeki namazlarından sorumlu olmadığı için, az önce de söylediğimiz üzere, son anında kan gördüğü vaktin namazı üzerinden düştüğü gibi, başladığı farz namaz esnasında kan gelse o namaz da üzerinden düşer. Ancak başladığı ve o esnada kan gördüğü namaz nafile ise, kan gelmekle bozulur ama sonradan kaza edilmesi gerekir. Çünkü yukarıda da ifade edildiği üzere, nafileye başlamak onu bitirmeyi gerekli kılar.

Yine, adamak (nezirde bulunmak) suretiyle kendisine namaz ya da oruç vacip kılıp bunları yerine getirme vaktinde âdet görse, ya da loğusa olsa başka günde adağını yerine getirmesi gerekir. Ancak âdet gördüğüm gün oruç tutmak, ya da namaz kılmak Allah için üzerime borç olsun, demenin hiçbir anlamı yoktur. Böyle demekle namazı ya da orucu kendisine borç etmiş olmaz.

c) Kur’ân-ı Kerim okumak:

Âdetlinin ve Loğusanın, Kur’ân-ı Kerim’den, bir ayetten az da olsa, okumaları haramdır. Çünkü Hz. Peygamberimiz: “âdetli kadın da cünüb de Kur’ân’dan bir şey okumasın”buyurmuşlardır. (Tirmizî, Taharet 98, 111; Nesâî, Taharet 170; İbni Mâce, Taharet 105)

Bu, Kur’ân-ı Kerim’i, Kur’ân olarak okuma halindeki hükümdür. Kur’an’dan olan sözlerle dua, ya da zikir kastetmesi halinde, okuyacağı şeyler uzunca bir ayet kadar varsa hüküm yine aynıdır. Ama “bismillah”, “elhamdülillah”gibi kısa ifadelerse bu caizdir. Buna göre “bismillahir-Rahmânir-Rahîm”ve “elhamdülillâhi Rabbilalemin”gibi şözleri söylemenin caiz olmaması gerekir, ancak dua, bereket ve hayır kastıyla söylemenin bir sakıncası olmadığı çoklarınca söylenmiştir. Hatta sırf dua kastıyla okuması halinde meselâ “Fâtiha”nin tamamını bile okumasında sakınca yoktur, diyenler de vardır. Ancak dua anlamına gelmeyen ayetleri dua kastıyla okumak, maksadı dua etmek de olsa caiz değildir.

Âdetli ya da Loğusa ve hattâ cünüp olan birisi Kurân öğreticisi ise her iki kelimeden birini atlamak suretiyle kesik kesik okur ve öğretir. Bazılarına göre âyetin yarısını öğretir keser ve diğer âyetin yarısını öğretir ve böylece devam eder. Bu durumdaki bir kadının Kur’ân-ı Kerîm’i, kelime aralarını ayırmak suretiyle, harf harf ya da kelime kelime heceleyerek okumasında sakınca yoktur, bu mekruh değildir.

Âdetlinin ve Loğusanın Tevrat’ı, İncil’i ve Zebur’u okuması da mekruhtur. Çünkü bunlar da aslında Allah’ın sözü idiler. İnsanlar bunları sonradan bozdu, ancak içlerinde asıllarından bazı parçaların bulunması muhtemeldir. Bundan; hem hükmü hem de okunuşu neshedilen (kaldırılan) Kur’ân ayetlerini okumanın da en azından mekruh olduğu anlaşılır.
Sadece ağzı yıkamak Kur’ân okumayı helâl kılmaz. Nitekim sadece elleri yıkamak da dokunmayı helal kılmaz.
 
d) Kur’ân’a dokunmak:    Tam bir ayetin yazılı olduğu şeye âdetlinin ve Loğusanın dokunması da haramdır. Dolayısıyla bir ayetten kısa bir Kur’ân parçasına dokunması mekruh (nahoş) değildir. Ancak bir ayetten az da olsa dokunamaz, diyenler de vardır. Bu Kur’ân parçasının; meselâ bir parada ya da bir tabloda olması halinde de durum aynıdır.

Abdest organları dışındaki bir organla dokunması halinde de en sağlam görüşe göre, yine haram işlemiş olur.
Tefsir, Hadîs ve Fıkıh gibi şeriat kitaplarına dokunması da haramdır. Çünkü bunlarda Kur’ân âyetleri bulunmaması mümkün değildir.

Bu ifade açıklamalı nahiv (Arapça gramer) kitaplarına da dokunamayacağını anlatır. Ancak İmam Azam’a göre hem nahiv kitaplarına hem de Hadîs ve Fıkıh kitaplarına dokunmak, bu ilimleri öğrenmekte olanlar için haram değildir. Talebesi olan diğer iki İmam ise aksi görüştedirler. Ne var ki, bu durumda bu kitapları tutmak isteyenler de ta’zim ve hürmet göstermek zorundadırlar ve bunu elbiselerinin yenleriyle tutarak değil, her abdestleri kaçtığında yeniden abdest alarak yapmalıdırlar.

Dokunma konusunda Kur’ân’ın yazılı kısmı ile yapraklarının boş bulunan beyaz kısmı ve Mushafa bitişik olan cildi eşittir. Bu hüküm sadece Kur’ân-ı Kerim’e aittir. Tabloda, parada, duvarda, tefsir ve hadis kitaplarında ise dokunmanın haram olduğu yer sadece Kur’ân ayetinin yazılı olduğu yerdir, bunun dışındaki yerlerine dokunması haram değildir.

Kur’ân-ı Kerim’e, ondan ayrı bir şeyle, meselâ ona bitiştirilmemiş bir ciltle ya da elbisenin yeniyle dokunması caizdir. Ancak elbisenin yeniyle dokunmasının mekruh (nahoş) olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü Kur’ân’a bitişik cilt ondan sayıldığı gibi, insanın üzerindeki elbisesi de kendisinden sayılır, demişlerdir.

Zikir ve dua mecmualarını tutmak caiz ise de hoş değildir, tutmamak daha iyidir.

Âdetli ve Loğusa olan kadın Kur’ân-ı Kerîm’i ve içinde Kur’ân âyetleri bulunan yazı parçalarını, okumadan yazacak olsa dahi yazamaz. Ancak okumadan yazabileceğini söyleyenler de vardır. Çünkü kalem Kur’ân’dan ayrı bir araçtır, nasıl Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden ayrı bir şeyle tutulabiliyorsa, bu durumdaki kalemle de yazılabilir, demişlerdir ki, bunun kıyasa daha uygun olduğu söylenmiştir. Yeter ki, eliyle dokunmuş olmasın. Sadece ellerin yıkanması dokunmayı helal kılmaz.

Kur’ân-ı Kerim’in yabancı dillerle yapılmış tercümelerine el sürmek de mekruhtur.

Küçük çocuklara, abdestleri olmasa bile, Kur’ân-ı Kerîm’i vermekte bir sakınca yoktur. Ancak mümeyyiz olanlarına, Kur’ân-ı Kerim’e ta’zimi, yani saygıyı öğretmek için abdest aldırmak güzel bir davranıştır.

e) Kâbe’yi tavaf etmek:

Âdetlinin ve loğusa kadının Kâbe’yi tavaf etmeleri de haramdır. Bu durumda iken tavaf yapmışsa tavafı geçerlidir (sahihtir), ancak bir hatâ ve bir günah işlemiştir, bu yüzden büyük başlardan bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Tavafın, mescidin içinde yapılmasıyla dışında yapılması arasında fark yoktur.

f) Mescide girmek:

Bu durumdaki kadının, beklemeksizin geçmek şeklinde de olsa mescide girmesi haramdır. Mescidlerin üzeri de mescid hükmündedir. Ancak yırtıcı bir hayvandan, hırsızdan, soğuktan, susuzluktan.. Korkmak gibi bir zorunluluk (zaruret) bulunması durumu müstesnadır. Böyle durumlarda da mümkünse teyemmüm yaparak girmesi daha güzel olur.

Bayram ve cenaze namazlarının kılındığı açık alanlardan geçmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bunlar mescid hükmünde değildir.
Soru: Kadınlar özel hallerinde ibadet ü taat adına neler yapabilirler?

Cevap: “Hayızlı kadınla cünüb kimsenin dua okumasında, yazılı duaya dokunmasında ve taşımasında, Allah Teâlâ’yı zikir ve tesbih etmesinde, kabirleri ziyarette bulunmasında, bayram namazgâhına girmesinde ve elini ağzını yıkadıktan sonra yiyip içmesinde bir beis yoktur. Fakat elini ağzını yıkamadan yiyip içmek cünüb kimseye mekruh olsa da hayızlıya yıkanmakla mesul olmadıkça mekruh değildir.”

“Hayızlı kadının her namaz vakti için abdest alarak namaz yerinde o namazı kılacak kadar oturması, âdetini unutmamak için tesbih ve tehlil ile meşgul olması müstehabtır.”demişlerdir. Bir rivayette: “Bu kadına evvelce kıldığı namazların en güzelinin sevabı verilir.”buyrulmuştur.”Bu ifadeler İbni Abidin’de geçmektedir.

Görüldüğü gibi, bir bayan adet veya hayızlı olduğu günlerde büsbütün Allah’la irtibatını kesmemeli ve yukarıda da ifade edildiği gibi, duayla, tesbihle, zikirle, abdestli olarak seccadesinde geçirdiği vakitle Allah’a yönelmelidir. Kadının bu şekilde davranması, özellikle evde bulunan çocuklar için çok önemlidir. Çünkü kadınların, özel hallerini bu şekilde değerlendirmeleriyle, onlara bakan çocukların zihinlerine, demek ki bazı zamanlarda ibadet yapılmayabiliyormuş şeklinde bir düşünce gelmeyecektir.

Diğer yandan adet halinde bulunan bir kadın Kur’an okuyamasa ve ona el süremese de, Kur’an’ı dinlemesinde veya ona bakmasında bir sakınca yoktur.

Soru: Hayızlı bir kadın cenaze yıkayabilir mi?
Cevap: Bilindiği gibi, kadın cenazeyi kadın, erkeği de erkek yıkar. Yıkayanın cünüp, hayızlı, nifaslı, ve gayrı müslim olması mekruhtur. (Yani hoş olmamakla beraber, bunların yıkadığı da olur.) Ama bunlardan başka yıkayabilecek kimse yoksa, bunların da yıkamalarında bir mahzur yoktur.

Soru: Hayızlı iken vücuttan tüy koparılmaz, tırnak kesilmez gibi söylentiler var. Bunun doğruluk derecesi nedir?

Cevap: Fıkıh Kitaplarının, adetli, loğusa ve cünübün yapması haram olan şeyler bölümlerine bakıldığında, vücutlarından tüy yolmaları, traş etmeleri, ya da tırnak kesmeleri gibi temizliklerin sayılmadığını görürüz. Bu da bu davranışların, bu halde iken haram olmadığını gösterir. Ancak bunun helâl olduğunu söyleyenler de yoktur. Hatta İmam Gazâlî, öbür dünya’daki dirilme bedenen olacâğından (haşr-ı cismânî) ve bu dünyada iken insandan kopan her parça; orada koptuğu yere yeniden takılacağından dolayı, bu hallerde iken tüy yolmaları mekruh olduğunu söyler. (F. Hindîyye 5/358) Bazı fetvâ kitaplarında da: “Cünüpken vücudundan tüy koparılmayacağını da bilmek gerekir.”denir. Ancak koltuk altı; kasık ve tırnak temizliğinin kırk gün geciktirilmesinin tahrimen (harama yakın) mekruh olduğunu düşünürsek diyebiliriz ki, temizlik süresi kırk günü aşmayacaksa, âdetli; lohusa ve cünübün vücudundan bir şey koparmaması gerekir. Aşacaksa “zararların hafif olanını”seçer ve bu tür temizliklerini yapabilir.
Soru: Hayızlı, nifaslı ya da cünüp iken, yeni doğmuş bebeğe bakılmaz deniyor. Bu ne derece doğrudur?

Cevap: Cünübün, âdetlinin ve loğusanın yapamayacağı şeyler fıkıh kitaplarında etraflıca anlatılmıştır. Buna göre bahsedildiği şekilde bir haram söz konusu değildir. Bu, olsa olsa maddeten ve mânen temiz olmaya karşı duyulan titizlikten ve bu konudaki hassaslıktan doğmuş bir söylenti ve bir yönüyle de güzel bir kabulleniş biçimidir. Çünkü bunda temizlikte acele etmeye teşvik vardır. Ancak insanın, bir helâle haram deme yetkisine sahip olmadığı ve Kur’ân-ı Kerim’de geleneklere göre yaşayanların kınandığı da bilinmelidir.
Soru: Âdetli İken Nikâh Kıyılır mı?

Cevap: Nikâhın sahih, ya da geçerli olmasının şartlarında böyle bir şey yoktur. Yani kadın, iddet bekliyor olması dışında hangi halde olursa olsun nikâhı sahîh ve geçerli olur. Yani âdetli iken yapılan bir nikâh da makbuldür. Ancak yörenizde böyle bir kabulleniş varsa, bu hüküm olarak yanlış olmakla beraber bir iyi niyete de işaret ediyor gibi görülebilir ki o da şudur: Evliliğe kadarki hayatlarını tertemiz geçiren karıkoca adaylarının zifaf geceleri önemlidir. Çünkü zifaf gecesi genellikle nikâhın kıyıldığı günün akşamına rastlar. O anda kadının âdetli olması, ya ömür boyu sürecek bir tiksintiye, ya yeni kurulan ailenin temellerine soğukluğun girmesine veya bu temellerin daha ilk günden bir haram ilişki üzerine kurulmasına sebep olabilir. Dolayısı ile düğün, imkân elverdiğince kadının âdetli zamanına denk getirilmemelidir. “Hayızlı iken nikâh olmaz”söylentisi de buradan çıkmış olabilir. Yani bu sözün işaret ettiği bir gerçek vardır ama söz, hüküm olarak doğru değildir. Doğru olmayınca mehrin geri verilip verilmemesiyle de ilgisi yoktur.

Soru: Âdetli karısı ile cinsel ilişkide bulunanın ne yapması gerekir?

Cevap: Önce bunun sağlık açısından, sakıncalı, tıbben mahzurlu, tiksinti ve her iki taraf için de eziyet verici bir iş olduğunu söylemeliyiz.

“Sana hayızlı ile cimayı soruyorlar. De ki, bu (her iki tarafa da) eziyet verici bir şeydir. Onlar âdetli iken onlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde Allah’ın size emrettiği yerden onlara gidin. Allah çok tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever.”(Bakara Suresi, 2/222)Görüldüğü gibi âdetli karısı ile cinsel ilişkiyi Allah yasaklamıştır ve bu yasağın haram kılma anlamına geldiği söylenmiştir. Her şeye rağmen şeytana uyar ve bu çirkin haramı işlerse, ikisi de isteyerek yapmışsa ikisi de günah işlemiş olur. İkisinin de pişmanlık duyup tevbe ve istiğfar etmesi gerekir. Hz. Ebûbekir Efendimize birisi bunu sormuş ve: “İstiğfar et (bağışlanma dile) ve bir daha da yapma”cevabını almıştır. Biri istemeden diğeri onu zorlayarak yapmışlarsa, sadece zorlayan günahkâr olur. İşin fetvâ açısından hükmü budur. Ancak bir veya yarım dinar (bir dinar, yaklaşık 4.5 gr. altın demektir) sadaka vermesi müstehap (hoş ve daha temizleyici) bir davranış olur. Bunun açıklaması da hadis-i şeriflerden alınarak şöyle yapılır: Bu günah, âdetin ilk günlerinde yapılmışsa bir dinar, sonlarında ise yarım dinar verilir. Ya da kan siyah devresinde ise bir, sarı devresinde ise yarım dinar verilir. Bu da diğeri ile aynı kapıya çıkar.(Mevsıli, el-İhtiyâr 1/28.) Bu söylediklerimiz elbette asıl cinsel ilişki (cima) için söz konusudur. Onun dışında ise koca karısından pek çok yolla yararlanabilir.

Soru: Hayızlı iken diş dolgusu yaptırılabilir mi?

Cevap: Hanefi mezhebinde gusül abdesti sırasında ağzın içinin de yıkanması farzdır. Fakat bir zaruretten dolayı diş dolgusu yaptırıldığında, yıkanması farz olan kısım o dolgunun üzeri olur. Bunun cünüpken veya hayızlıyken yaptırılması da, daha sonraki gusül abdestlerinin sıhhatine bir zarar vermez. Çünkü gusül esnasında, ağızda sabit bulunan dolgunun çıkarılarak, altının yıkanmasına imkân yoktur. Dolayısıyla bu zarureti gidermek için dolguların veya kaplamaların dış yüzeylerinin yıkanmasıyla guslün bu farzı yerine gelmiş olacaktır.

Ancak diş dolgusu için verilen bu fetva, zaruret ve ihtiyaç anında geçerlidir. Yoksa süs ve ziynet için gereksiz yere dişe yaptırılan dolgular için, guslün sahih olacağı şeklinde bir fetva verilemez.

Soru: Kur’an kursu öğretmenliği yapan bir kadın adet geldiğinde nasıl davranacaktır?
Cevap: Kur’an kursu öğretmenliği yapan bir kadın adet halinde şayet kendisine yardım edecek kimse varsa düzeni muhafaza etmek için kursa devam edecek ve öğretim işini yardımcıya bırakacaktır. Yardımcı yoksa Hanefi ulemasından Kerhi ile Tahavi’nin fetvasına göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhi: Öğretmen olan kadın adet halinde, kelime kelime; Tahavi ise, yarımşar ayet söylemekle öğretim yapmasında beis yoktur, diyor. Soru: Hayızlı olan bir bayanın eşi tarafından öpülmesi caiz midir? 

Cevap: Kişi adetli karısının diz kapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Onunla ilişkiye girmek haram olduğu gibi, üzerinde bir şey olmaksızın göbeğiyle diz kapağı arasından faydalanması da caiz değildir. Diz kapağıyla göbek arasında bir örtü olduğu halde üzerinden faydalanabilir.

Adet günlerinde bulunan bir kadın yalnız bırakılmamalı, ondan ayrı yatılmamalı ve ona karşı gösterilen ilgi ve alaka kesilmemelidir ki, kadın kendisini bir kenara itilmiş gibi hissetmesin. Diğer yandan yukarıdaki sınırları koruduktan sonra erkeğin, kadından faydalanması caizdir. Buna göre erkeğin hanımını öpmesinde okşamasında vs. bir mahzur yoktur.

-------------
Erkeğin hayızlı eşiyle cinsi münasebeti ve ölçüsü

Muayyen halde bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.

Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü bunalabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor.

" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (1)

Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendigi için bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir. Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir (2
--------
adetli iken cinsel ilişkide bulunmanın kefareti nedir varsa kimlere verilir

Cevap:

Hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunmak, Bakara Suresi 222. Ayette (Sana, kadınların aybaşı hali hakkında da sorarlar, de ki: "O bir ezadır (rahatsızlıktır)". Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin, temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın. Allah şüphesiz daima tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.)

haram kılınmıştır.Böyle bir ilişkide bulunan kimsenin bu günahından tövbe ve istiğfar etmesi gerektiği gibi belli bir miktar (ilk günlerdeki ilişki için 4,25 gr., son günlerdeki için bunun yarısı miktarda altın) sadaka vermesi de gerekli görülür. Hayızlı kadının göbekle diz kapağı arasından cinsel amaçla yararlanma da câiz görülmez. Bunun dışındaki yerler ve fiiller içinse herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Hayız kanı kesilen kadın gusletmedikçe cinsel ilişkide bulunamaz. Ancak Hanefîler hayız kanının alışılmış, belirli âdet süresinin sonunda kesilmesinden itibaren bir namaz vakti geçtikten sonra gusül yapılmasa da cinsel ilişkinin câiz olduğu görüşündedir.
Hayızlı kadınla cinsel ilişkinin dinen yasaklanması kadının beden ve ruh sağlığı açısından da son derece gerekli bir tedbirdir. Bu dönem, kadınların her türlü ruhî gerilime, mikrop ve hastalık kapmaya açık oldukları bir dönemdir.(D.İ.B. İLMİHAL)
Kefaret dinen fakir sayılan kimselere verilir.

Bir kimse, henüz âdetini tamamlamamış olan eşi ile cinsel ilişkiye girerse günahkâr olur. Onun için tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir. Bununla beraber fakir müslümanlara 1 (4,25 gr. altın) veya yarım dinar  sadaka vermesi uygun görülmüştür.

Abdullah İbn Abbas radıyallâhu anh’tan rivayet edildiğine göre Peygam­ber sallallâhu aleyhi ve sellem hanımına hayızlı iken yaklaşan kimse hakkında şöyle bu­yurmuştur:

“O (kimse) bir dinar yahut da yarım dinar sadaka verir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 46-47)

Abdullah İbn Abbas radıyallâhu anh demiştir ki:

“Bir kimse hanımına hayız kanının ilk görüldüğü zamanlarında yaklaşacak olursa bir dinar, kan kesildiğinde kadın daha yıkanmadan yaklaşacak olur­sa yarım dinar sadaka verir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 46-47)
------------

Adetliyken ilişkiye girmek

Adet döneminde kadınların hormon değişimi nedeniyle cinsel isteği yükselebilir veya erkek, adetliyken ilişkiye girmek için talepte bulunabilir. Peki, dini açıdan adetliyken ilişkiye girmek günah mı? Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, bu konuya açıkça değinmektedir.

Adetliyken ilişkiye girmek, İslami açıdan günahtır. Yani, Allah, bu dönemde evli çiftler arasında bile cinsel ilişkiyi yasaklamıştır. Bu yasağın sebebi, ruhsal ve fiziksel açıdan tıbbi olarak açıklanmıştır. Detaylarına değineceğiz ama öncesinde, Bakara suresinin 222. ayetine yer verelim:

Adetliyken ilişkiye girmek hakkında Kuran-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmuştur: “Sana adet hakkında soru soruyorlar. De ki: ‹‹O, sıkıntı verici bir durumdur; bu nedenle adet döneminde kadınlardan çekilin ve onlara temiz oluncaya kadar yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın…››”

Zaten, adetliyken ilişki sırasında kadın kendini psikolojik açıdan rahat hissetmez. Hatta ilişki sonrasında daha çok kanama olur ve adet sancısı artar. Ayrıca, adet döneminde kadınlar mikroplara karşı savunmasız olurlar. Erkeğin, herhangi bir hastalığı varsa veya yeterince temiz değilse, kadın mikrop kapabilir. Yani, kısa süreli bir zevk sonucu tüm sorunlar kadının başına kalabilir.

Bazı insanlar, adetliyken hamile kalmayacağını düşündüğü için korunmazsız ilişkiye girerler. Ancak, şu konuda da emin olmalısınız ki: Nadiren bile olsa, adetliyken ilişkiye girildiğinde hamile kalan kadınlar vardır. Ama, cinsel isteğiniz yükseldiği bu dönemde, orgazm olmaktan uzak kalmak zorunda değilsiniz. Aşağıdaki önerilerle, adet döneminde sağlık ve dini açıdan uygun tatmin yöntemlerini deneyebilirsiniz:

Peki, adetliyken nasıl orgazm olacaksınız? Klitorise masaj yaparak!

    Kendinizi temiz ve rahat hissetmek için banyoya girip ılık suyla duş alın.
    Özellikle genital bölgenizi ılık suyla veya genital bölge temizleyici jelle temizleyin.
    İyice kuruladıktan sonra tamponu nazikçe takın. İşte, kanama tamamen durdu; koku yok, sızıntı yok, dışarıdan belli olmak yok.
    Kendinizi ve eşinizi etkilemek için çekici iç giyim takımlarınızdan birini giyin, böylece havaya girebilirsiniz.

Kadınlar için mastürbasyon yöntemlerini kullanmak, adet döneminde müthiş zevk alarak orgazm olmanızı sağlar. Bunlar neler mi?

    Parmağınıza hafifçe krem sürüp klitorise masaj yapıp kendinizi uyarabilirsiniz.
    Banyoda, klitorise tazyikli su tutarak orgazm olabilirsiniz.
    Titreşimli vibratör gibi oyuncakları kullanarak klitoral orgazm yaşayabilirsiniz.

Bakireler için adetliyken orgazm olma yöntemi:

İstediğiniz sertlik ve büyüklükte yastığı bacaklarınızın arasına alın, istediğiniz pozisyona geçin ve yastığın üzerinde ileri-geri hareket edin. Bu yöntem özellikle bakireler için uygundur, kızlık zarına zarar gelmez. Kıyafetlerinizin üzerinizdeyken de yapabilirsiniz.

--------------

Adetli sevişme haram mıdır?

İslam dinine göre, "Bilmediklerimizi öğrenmek için soru sormak farz görevimizdir" diyen Ali Rıza Demircan Hoca, bu konuya şöyle açıklık getirdi: Yüce Allah, bütün yer yüzü varlıklarını, en güzel şekilde yarattığı ve ebedi hayat takdir ettiği insan için halk etmiştir. İnsanı da kendi zatına ibadet etmekle yükümlü kılmıştır. Onun ebedi Cennet mutluluğunu da ibadet görevini yapmasına bağlamıştır. İbadet, Allah'ın ve elçisi Hz.Muhammed'in emirleri ve yasaklarına itaat etmektir. Bir diğer anlatımla ibadet, hayatı, İslâm'a göre yaşamaktır. İslam'a inanan insan ona göre yaşayacaktır. Onun için çağdaş yaşam İslâm'dır.
Bunun içindir ki o, izinde yaşamakla mükellef olduğu kuralları doğrudan veya sorarak öğrenecektir. Bu sebeple dinimizi öğrenmek için soru yöneltmek büyük bir erdemdir. Bilmeyen insan için de farz bir görevdir. İşte İslam Dini'nde cinsel hayatı anlatan soru ve cevapları

Cinsel öğretim niçin önemlidir?
CEVAP: Müslüman olmak bedenimiz, ruhumuz, mallarımız ve toplumsal hayatımız üzerinde Yüce Allah'ımızın hakimiyetini kabul etmektir. O'nun hakimiyetini kabul etmek ekonomik ve siyasi hayatımız gibi cinsel hayatımızı da onun emirlerine ve yasaklarına göre düzenlemeyi gerektirir. Bu sebeple cinsel hayatla ilgili ilahi emirleri ve yasakları öğrenmek farz görevimizdir. Ayrıca bu ilahi emirlere ve yasaklara göre yaşamak da bizler için ibadettir. Çünkü ibadet Rabbimizin ve Peygamberimiz'in buyruklarına itaat etmektir.

Evlilik İslami görev midir?
CEVAP: Evlilik insan doğasının gereği, dinimizin de emridir. İslâm dininin emirleri ve yasakları aile çevresiyle ilgilidir. Ana–baba ve çocuklarla ilgili görevler, miras hukuku ve zina yasağı hep evlilikle alakadır. Cinsel gücü olup da nafaka sağlayabilecek kişi, eşe zulüm edebileceği endişesini taşımıyorsa evlilik farz bir görevdir. Nedensiz bekârlık İslâmî yol ve yöntem değildir. Ancak özellikle kadınlar için taliplisi olmadığında hiç şüphesiz bekâr kalış sorumluluk doğurmaz. Ne var ki kadınların bizzat kendilerinin veya ailelerinin evlenme teklif etmeleri de İslâmî adaba uygundur. Bazı İslâm bilginlerinin evliliğin zinaya düşme korkusu halinde farz olacağı şeklindeki yaklaşımları gereksizdir. Çünkü zinaya düşme tehlikesi her zaman vardır. Kur'ân diliyle "...zayıf yaratılan..." bir varlık olan insanın Yûsuf sûresinin 24 ve 33 âyetlerinde işaret edildiği gibi her zaman zinaya düşebilir. Baş koruyucu ise evliliktir.

Âdet halinde sevişmek, ilişkiye girmek haram mıdır?
CEVAP: Yüce Rabbimiz sınırsız bilgi ve rahmet sahibidir. O, kulluk denemesine uğrattığı insanlara yalnızca bedeni, rûhi, ahlâki veya sosyal yönden zarar verebilecek sözleri, davranışları ve işleri yasaklamıştır. Âdet halinde ilişki de zarar verebileceği için Eza olarak nitelenerek yasaklanmıştır. Bakara sûresinin 222 âyetinde şöyle buyurulmuştur: "Ey Peygamber! Sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki; O bir ezadır. Bu sebeple ay halindeki kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Temizleninceye kadar kendilerine yaklaşıp ilişkiye girmeyin. İyice temizlenip boy aptesti aldıkları zaman Allah'ın emrettiği üreme organından onlarla cinsel ilişkiye girebilirsiniz. Allah çok çok tövbe edenleri sever. İyice temizlenenleri / adet halinde ve ters yol ilişkisinden kaçınarak temizliğe özen gösterenleri de sever." Açıkça anlaşılacağı üzere adet halinde cinsel ilişki haram kılınmışsa da ilişkiye varmayan sevişme helâldir. Sevgili Peygamberimizin izlememiz gereken öğretisi ve uygulaması olarak âdet hali sırasında kadınlar temizliğe önem verip kokulardan arınmalı, kocalar da ilgisiz kalmamalı ama asla ilişkiye girmemelidir.

Oje boy abdestine engel midir?
CEVAP: Yapıştırıcı, boya, oje ve benzerleri gibi suyun vücudun tabii derisine ulaşımını engelleyici maddeler boy abdestine manidir. Bu gibi maddeler yıkanmadan önce çıkarılmalıdır.

Eşler arasında ilişki ne zaman yasaktır?
CEVAP: Eşler arasında ilişkinin yasak olduğu günler, geceler yoktur. Cuma, Kandil ve bayram gecelerinde de ilişkiye girilebilir. Ancak Kadir gecesi olduğuna yürekten inandığımız gecede ilişki yasak olmamakla beraber Peygamberimiz'in duâya yönlendirici uyarıları çizgisinde ertelenmesi öğütlenebilir.

Uzun süreli ayrılık, nikah yenilemeyi gerektirir mi?
CEVAP: Ayrılık sebebiyle uzunca bir süre ilişkiye girilmemesi nikahın yenilenmesini gerektirmez. Bir diğer anlatımla boşanma olmaksızın eşlerin birbirilerini kasıtla ihmal etmesi haram olmakla-günahkâr kılmakla birlikte nikahı düşürmez.

Masturbasyon haram mıdır?
CEVAP: Erkek veya kadın için mastürbasyonu yasaklayan doğrudan bir âyet ve sahih bir hadis yoktur. Eşlerden birinin mastürbasyon yapması; cinsel görevini aksatması durumunda- eşe zulüm olacağı için haramdır. İhtiyaç yokken mastürbasyon yapılması ise hayat maddesinin israfıdır. İsraf' ise haramdır. Ancak arzular şiddetlenir de zinaya düşme tehlikesi belirirse mastürbasyon caiz olduğu gibi vacib/yapılması gerekli bir görev olur.

Cinsel haz amaçlı bakışlar caiz midir?
CEVAP: Değişik mekânlarda karşılaşan erkeklerle kadınların birbirlerinden etkilenmeleri tabiidir. Ancak etkilenmeleri cinsel arzulu iradeli bakışmalara dönüşmemelidir. Söz ve anlam olarak Allah'ın Kitabı ve İslâm Dini'nin temel kaynağı olan Kur'ân'ın Nur suresinin 30. ve 31. âyetlerinde mümin kadınlar ve erkeklerin gözlerini cinsel arzulu bakışlardan korumaları emredildiği için cinsel haz amaçlı bakışlar cinsel taciz olarak yasaklanmıştır. Ancak beğeni ile sonuçlansa da cinsel arzuyla tekrarlanmayan ani bakmalar ve bakışmalar da sakınca yoktur. Çünkü Peygamberimiz, ardından iradeli cinsel bakışların gelmediği ani bakışların helâl olduğunu açıklamıştır.

Oral ilişki haram mıdır?
CEVAP: Cinsellikle ilgili olarak sorulan soruların büyük bir bölümünü oluşturan, klasik kaynaklarda yer almayan ve cevabı yanlış anlamalara da sebep olabilecek olan bu soruyu İslâm'a Göre Cinsel Hayat isimli kitabımızdan yapacağımız alıntı ile cevaplandıracağız: Kur'ân-ı Kerim'de ve Hz.Peygamber'in Sünnet'inde haramlığı açıklanmamış bütün sözler, davranışlar ve işler helâldir; yapılabilir. Haram olanları helâlleştirmek gibi helâl olanları haramlaştırmak da ilahlaşmak/ilahlaştırmak anlamına gelir. En büyük günahlardandır. Konuya bu duyarlılıkla eğileceğiz. Eşlerin birbirlerinin cinsel organlarını öpme-emme anlamına oral ilişki, İslâm öncesi Cahiliyet döneminde sevişme tekniği olarak bilinmekle beraber, Kur'ân ve Sünnet'te oral ilişki ile ilgili açık bir hüküm yoktur. Ancak genel kurallar vardır. Oral ilişkiyi iki kısım halinde incelemek gerekir.
a) Cinsel ilişkinin başlangıcında, şehvetlenmeden ötürü gelebilecek akıntı ve mezi dil ve dudaklara bulaştırılmadan yapılacak ve rûhî bunalım doğurmayacak oral ilişki ruhsat olarak onaylanabilir.
Ancak tabii bir duygu ile veya rûhî ve kültürel gelişim sebebiyle oral ilişkiye ilgi duymayan, hatta ona karşı olumsuz tavır alan eşi buna zorlamak, ruhsal bunalıma ve cinsel mutsuzluğa sebep olacağı cihetle zulüm olur. Sadizm gibi bu tür zulüm de şüphesiz haramdır. Harama yöneltici değinilen davranışlardan kaçınılsa da, tabiî bir sevişme tarzı olmadığı için, oral ilişkinin bir süre sonra nefretimsi duygulara sebep olabileceği ve dolaylı olarak cinsel mutluluğu olumsuz yönde etkileyebileceği gerçeğini de hatırlatarak, oral ilişkinin onay verilebilecek bu kısmından da kaçınılmasını öğütleriz. Nitekim kaçınılmasını tavsiye buyuran İslâm bilginleri de vardır.
b) Ağzı cinsel organa dönüştüren ve ağza boşalmayı içine alan oral ilişki ise -Allah bilir- haramdır.
Kur'ân ve Sünnet arka organdan (anüs) ilişkiyi haram kılar. Bu tür ilişkilerin helâl görülerek yapılmasını azaba uğrama sebebi olarak bildirirken, ağzı cinsel organa dönüştürerek yapılacak oral ilişkiyi daha bir haram kılacağı açıktır. Kaldı ki bu anlamda oral ilişki, yozlaştırılmamış insan doğasının çirkin bulacağı, iğrenç göreceği bir işlemdir; Kur'ân ifadesiyle Fahşâ ve Habîse'dir. Cinsel içerikli çirkinlik olan fahşâ ve pislik olan habîse ise Kur'ân'la haram kılınmıştır. Doğruları en iyi bilen Allah'tır ve bize düşen kulluk görevi, haram olma şüphesi taşıyan işlerden bile kaçınmaktır.

Müslüman bir bayan, kadın kuaförüne üreme, koltukaltı ve bacak bölgesi kıllarına yönelik işlem yaptırabilir mi?
CEVAP: Müslüman kadınlar, uyluk dahil üreme bölgesi ve yakın çevresi anlamına gelen Ferc'lerini Rabbimizin Kur'ânî emri gereği korumak; kızları ve kardeşleri dahil hiç kimseye açmamakla yükümlüdürler. (Nur 31) Bu sebeple bu bölgelerini açarak bir işlem yaptıramazlar. Ancak, kırk gün aşılmaksızın yapılması gereken temizliklerini, hastalık ve yaşlılık gibi her hangi bir sebeple bizzat yapamıyorlarsa, kadın kuaförü yanı sıra bir başka kadına da yaptırabilirler. Koltuk altı ve bacak bölgesi işlemlerinde ise dini bir sakınca yoktur. Erkekler de Ferc'lerini korumakla yükümlü olduklarından yukarıda kadınlara ilişkin olarak açıklanan hükümler, erkekler için de geçerlidir.(Nur 30) Zaruret halleri dışında doktorlar, kuaförler ve çocuklarımız dahil hiçbir Müslüman da bir başkasının üreme bölgesi çevresine bakamaz ve işlem yapamaz.

Bir bayanın cinsel cazibesini artıracak ve onu ilgi odağı kılacak şekilde parfüm kullanması helal/caiz midir?
CEVAP: Kocası ve babası - kardeşleri gibi ebediyen evlenemeyeceği mahremleri yanında kullanması helal ise de yabancılar yanında kullanması caiz değildir. Haramdır. Çünkü kadını kişiliği üzerinden değil de cinselliği üzerinden ilgi odağı kılacak bu işlem, Rabbimizin "Zinaya yaklaşmayınız..." şeklindeki yasağına aykırılıktır. ( İsra 32) Bu aykırılığı Peygamberimiz de şöylece açıklamaktadır:
"Şehvetle bakan kişi göz zinası yapmıştır. İlgilerini çekmek için güzel kokular sürünerek erkekler arasına giren kadında (şehvetle bakan kişiler gibi) günah işlemiştir." ( Ebû Davud Tereccül, 7)

-------------
Dipnotlar

1) Nesai, 1,189.
2) İslam Fıkhı Ansiklopedisi

-----------------

Kaynaklar:


islamisohbet gen tr
Sorularla İslamiyet
hikmet net
yuksektopuklar
mumsema
muminem
fetva net
Ali Rıza Demircan
[1] Faruk Beşer, Hanımlara Özel İlmihal

[2] Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar

[3] Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar

[4] İbni Abidin, Reddü’l-Muhtar

Bu konuyu yazdır

Dini-1 “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." Hadismidir?
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 06:16 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Ben, kainata, yere göğe sığmadım, fakat müminin kalbine sığdım, hadisi kutsisi mevzu mudur?

Bunun manası: Müminin kalbi, iman şuuruyla elde ettiği marifetullah / Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıması, Onun muhabbetiyle dolup taşıması ve bu yönüyle, Allah’ın zikrini hep içinde taşıması demektir. Bu mana doğrudur. Fakat hadis alimleri tarafından bunun sağlam bir aslının / kaynağının olmadığına işaret edilmiştir.(bk. Aclunî, 2/195).

Kalp, maddî ve manevî olmak üzere iki mânâda kullanılır. Birincisine yürek, diğerine de gönül denilir. Maddî kalp, (yürek) çam kozalağı şeklinde, kılcal damarlara kadar kan pompalayan ve insan hayatını devam ettiren bir organdır. Diğeri ise, (gönül) şuur, vicdan, idrak ve muhabbet gibi manevî âlemlerin merkezi konumunda ve mekânı olmayan rabbanî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati, bu manevî kalp sayesinde anlaşılır ve bilinir.

Kalbe, beytullah ve arş-ı Samedanî de denilmiştir. Bir cevher-i mücerret olan kalb, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, İslâm alimleri, “İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir.

Kalbe, İslâmiyet’in mahalli olması hasebiyle Sadr, Rü’yetullah’a mazhar olmasıyla Fuâd, dini bilmenin ve imanın mahalli olması noktasından Habbet-ül- kalp ve esma-i ilâhiyeye ayine olması bakımından da Mehcetü’l kalp denilmiştir.

Kalp, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin, sıfat ve esma-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir.

İşte “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." sözü, yani onun ile bilindim, anlamına gelmektedir.

Âyine-i Samed olan kalp, beden ikliminde itaat olunan bir melik gibidir. Cenab-ı Hakk’ın marifet ve muhabbetine mazhar ve ayna olan bu kalbin değeri, bütün tasavvurların fevkindedir.

--------------
Hadisi kudside; "Semavat ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." deniyor. Ancak Arş, kalpten daha güzel ve geniş bir tecelligah değil midir? Oraya neden sığmıyor da müminin kalbine sığdım deniyor?

Arş burada, isim ve sıfatların kendini en parlak bir şekilde gösterip sahnelediği alan ve yer anlamındadır. Bu yüzden Allah’ın her isim ve sıfatının bir arşı bir sahnesi vardır. O arşta o sahnede baş aktörlük  o isim ve sıfatındır.

Mesela, sema alemi Allah’ın celal ve azamet sıfatlarının arşı ve sahnesidir. Celal ve azamet sıfatı en parlak ve keskin olarak sema aleminde kendisini gösteriyor ki, bu sahnede baş aktör Celal ismidir. Diğer isimler bu ismin gölgesinde tecelli ederler. Aynı şekilde bir çiçeğin tatlı ve güzel yüzünde ise Allah’ın Cemal ve Müzeyyin ismi hakimdir ki, çiçek bu isimlerin arşı hükmündedir. Yani çiçekte galiben Cemal ismi sahneleniyor.

İnsan şu kainatın küçük bir modeli ve her tecellinin ince ve latif bir şekilde yazıldığı bir nüshası  olmasından dolayı, insan adeta Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının temerküz ettiği bir sahnesi, bir arşı hükmündedir. Yani kainatta azametli ve haşmetli olarak tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatları insanda da aynı şekilde, ama daha okunaklı ve mütevazi bir şekil ile tecelli ediyor. Yani insan kainata bir liste bir öz bir numune oluyor.

Aynı ilişki ve mana insan ile kalp arasında da vardır. Yani insan kainata nasıl bir modellik ve nüshalık ediyor ise, kalp de insana aynı modelliği ve nüshalığı ediyor. Tabiri yerinde ise Kur’an nasıl besmelede, besmele de “Be” harfinde saklı ve dürülü diye alimler ifade etmiş ise, aynı şekilde kainat insanda, insan da kalpte saklı ve dürülü bir vaziyettedir. “Ben yere göğe sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım.” kudsi hadisi bu manaya işaret eden bir levha gibidir.

Allah, insan kalbini nihayetsiz ihtiyaç, emel ve arzular ile donattığı için, her isme açılan ve o ismi hisseden bir hissiyat ve ölçücük insanın kalbinde vardır. Kalb bu noktadan kainatın küçük bir haritası gibidir. Allah’ın isim ve sıfatları ise bu haritayı aydınlatan bir güneş gibidir.

Ayrıca sema, arşı değil; arş semayı içine alır. 

Arş-ı azam: Arş, kelime olarak  “yükseklik, yüksek yer, tavan, çardak. hükümdarın tahtı., saltanat,” manalarına geliyor.

    “Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” (1)

Arş bütün mahlûkattan evveldir. Bütün âlemler, sistemler onun altında cereyan ederler, parlar sönerler, doğar ölürler. O ise onlardan evvel var olduğu gibi onlardan sonra da varlığını devam ettirir. Arşın varlığı şu görünen alemin varlığından daha zahirdir, zira bu alemde olan bütün faaliyetler oradan idare edilmektedir. Bu, ruhun varlığı bedenden daha zahirdir dememiz gibidir. Yine Arşın mahiyeti bilinmez, bu da onun Batın ismine mazhariyetidir. Bunun da en güzel misali, ruhun mahiyetinin bilinmeyişidir.

“Arş-ı Âzam” tabir edilen Büyük Arş ise, “Kâinatın daire-i âzamının unvanıdır.” Arşların arşı, kâinatın payitahtı ve merkezidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sınırsız egemenliği ve yüce haşmetiyle tecellî ettiği yerdir. Onun o Büyük Arşı, “kâinatın ve bütün varlık âlemlerinin sağını, solunu, üstünü, altını kaplamış ve hükmü altına almıştır.” Yani baştan sona, sondan başa, içten dışa, dıştan içe her şeyi kuşatmıştır.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubab


----------------

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Ben yerime ve göğüme sığmadım ama mü’min kulumun kalbine sığdım.”
Acaba Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bu hadis-i şerifle bize hangi mesajı ulaştırıyor? Elbette Kur’ân-ı Kerim’i inceleyerek ve bu istikametteki Kur’ân-ı Kerim âyetlerine dayalı olarak Resûlullah’ın mesajını çıkaralım.
Evvela “Mü’min kulumun kalbine sığdım.” ifadesini inceleyelim. Îmân sahibi kul için kalp ne ifade eder? İnsan Allah tarafından üç tane vücutla yaratılmış.

15/ HİCR-26: Ve lekad halaknel’insâne min salsâlin min hamein mesnûn.
Andolsun ki biz insanı şekillenebilen kuru bir balçıktan yarattık.
Fizik bedenimiz, içinde bulunduğumuz bu dünya âlemine (Zahiri âleme) aittir. Et ve kemikten oluşan, iç organlarla çalışan bir yapısı vardır. Yüce Rabbimiz ikinci olarak Berzah âlemine ait olan bir nefs dizayn etmiş.

91/ ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Yemin ederim ki o nefs sevva edildi (7 kademede).

Nefsimiz tamamen karanlıklardan müteşekkil, 19 tane afetle mücehhez; sağır, dilsiz, kör bir yapı içerisinde.
Allahû Tealâ’nın bize bahşettiği üçüncü vücudumuz ruhumuz.

32/ SECDE-9: Sümme sevvâhü ve nefeha fiyhi min rûhihî ve ce’ale lekümüssem’a vel’ebsâre vel’ef’ideh, kaliylen mâ teşkürûn.
Sonra (Allah) onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun ruhunun kalbine) sem’i (kalbin işitme hassası) basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

Ruhumuz ise tamamen nurdan müteşekkil, 19 tane hasletle mücehhez; işiten, konuşan ve idrâk eden bir yapı içerisinde.
Allahû Teâlâ üç tane emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde insanları yaratmıştır. Öyleyse üç emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılan bu insan için kalp ne ifade etmektedir? Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in hadis-i şerifinde geçen kalp fizik bedenin kalbi değil, nefsimizin kalbidir. Nefsimizin kalbi iki kapıya sahiptir: Takva kapısı, fücur kapısı. Allahû Teâlâ’nın, âyetlerinde ifade buyurduğu gibi, başlangıç noktasında bütün insanlarda takva kapısı kapalıdır. Yusuf Aleyhisselam Nefs-i Emmareyi Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde açıklarken şöyle buyuruyor:

12/ YUSUF-53: Ve mâ überriü nefsiy, innennefse le’emmâretün bissûı illâ mâ rahime rabbiy, inne rabbiy gafûrün rahiym.
(Yarabbi) Ben nefsimi ibrâ edemem (temize çıkaramam) çünkü nefsim bana sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Ama Rabbimin Rahim (esmasıyla tecelli ettiği nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim mağfiret eder (günahları sevaba çevirir) ve rahiymdir. (Rahmet gönderici, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edicidir).

Hangi nefs insan aklına sürekli şerri emreder? Eğer nefsin kalbinin takva kapısı kapalıysa, eğer %100 de fücur kapısı açıksa, o zaman o nefse şeytan %100 hakimdir. Nefsin kalbinde mevcut olan afetler; cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, iptilalar, kin ve adavet, kibir, küfür, mürayilik, nankörlük, öfke ve gayz, vefasızlık, sabırsızlık, yalan, zan ve zulümdür. Bu mevcut olan 19 tane afetin %100’üne iblis hakimse, tesir edebiliyorsa bu hastalıklarla, afetlerle iblis bize kumanda edebiliyor demektir.
İblis %100 negatife programlanmış bir varlıktır. Ondan pozitif bir etkinin vücuda gelmesi mümkün değildir. Öyle olunca şeytan fücur kapısından nefsimizin kalbindeki afetlere %100 tesir etmek suretiyle, (biz nefs-i emmaredeyken) her olayda aklımızı ikna ediyor, bizi kandırıyor ve bize şerr işlettiriyor. Başlangıç noktasında bütün insanlar nefs açısından Nefs-i Emmare’dedir.

? 50- KAF-16; “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemu mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hab lilveriyd.”
Biz insanı yarattık. Onun nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Nefsimizin kalbine, fücur kapısından şeytanın tesir etmesi, bu âyet-i kerimede vesvese ile ifade edilmiştir. Peki Allahû Teâlâ hangi standartlar altında bize şah damarımızdan daha yakındır?
Evvela gördük ki, Allah “Rahim” esmasıyla üzerimize tecelli etmediği süre içerisinde, nefsimizin kalbindeki takva kapısı sürekli kapalı, fücur kapısı da sürekli açıktır. Ve açık olan fücur kapısından, bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi, şeytan sürekli bize vesvese vermektedir ve açık olan fücur kapısından nefsimizin 19 tane afetine tesir etmek suretiyle sürekli bizi saptıracaktır. Ama âyet-i kerimede bir işaret var:
“İllâ mâ rahime rabbiy.”
Ama “Rahim” esmasının tecellisine mazhar olan nefsler müstesna.Acaba ne zaman “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli eder?
Biz imtihan dünyasındayız. Burası bizim için bir imtihan yeri.

21- ? ENBIYA-35 “Küllü nefsin zâikatülmevt, ve neblûküm bişşerri velhayri fitne, ve ileynâ türce’ûn.”
Bütün nefsler ölümü tadıcıdır. Biz sizi hayır, şerr ve fitne ile imtihan ederiz. Sonra Bize döndürüleceksiniz.

Allahû Teâlâ’nın bize bahşettiği üç tane vücut var. Bunlardan sadece bir tanesi ölür. Ölen, hücreden müteşekkil olan, hücre yapısına sahip olan fizik bedenimizdir. Ama hücre yapısına değil de, enerji yapısına sahip olan nefsimiz ve ruhumuz ölmez. Ruhumuz da enerji bedenimizdir, nefsimiz de enerji bedenimizdir. Ruhumuz tamamen nurdan müteşekkil olması sebebiyle, nefsimiz de karşıt elektronlardan meydana gelmesi sebebiyle enerji bedenlerdir. Her ikisi için de ölüm söz konusu değildir. Ama ölen fizik bedendir. Fizik beden öldüğü zaman, nefs ölümü tadıyor ve ruh Allah’a ulaşıyor.
Görülüyor ki, Enbiya Suresi 35. âyet-i kerimesi, nefsin ölümü tadacağını, fizik bedenimizin hayır, şerr ve fitneyle imtihan olacağını ve ruhumuzun da ölümle birlikte Allah’a döneceğini ifade ediyor. O halde akil ve baliğ olduğumuz noktadan itibaren, ölümümüze kadar bir imtihan hayatı içinde olduğumuzu net olarak söyleyebiliriz. Her olay bizim için bir imtihandır. Bizimle Allah arasındaki ilişkilerde, insanın kemalâtı için, Allahû Teâlâ’nın insana şah damarından daha yakın olma noktasına bizim gelebilmemiz için geçmemiz gereken 28 tane basamak vardır.
Evvela 1. basamakta olaylar var.
2. basamakta olayların bizler üzerinde bıraktığı tesir var. Olaylardan bizler doğru kararlar çıkartabilir miyiz? Nefs-i Emmare’deyken buna sahip olmadığımızı Allahû Teâlâ Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde açıklıyor.

2/ BAKARA-216: Kütibe aleykümülkıtâlü ve hüve kürhün leküm, ve asâ en tekrehû şey’en ve hüve hayrün leküm, ve asâ en tühıbbû şey’en ve hüve şerrün leküm. Vallahü ya’lemü ve entüm lâ ta’lemûn.
Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey, olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şer’dir. Ve (bütün bunları ) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

O halde Allahû Teâlâ bu âyet-i kerimeyle noktayı koyuyor. Olayları yaşıyoruz ama hangi olayın bizim için “şerr”, hangisinin bizim için “hayır” olduğunu nefs-i emmarede iken anlayamıyoruz, tefrik edemiyoruz, karar veremiyoruz. Doğru olanı kim bilir? Allah bilir.

42/ ŞURA- 51: Ve mâ kâne libeşerin en yükellimehullahü illâ vahyen7 ev min verâi hıcâbin ev yürsile resûlen feyûhıye bi’iznihî mâ yeşâ, innehü aliyyün hakiym
Allahın hiç bir insanla konuşması olmamıştır illâ vahy ile, veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah bilir ve hikmet sahibidir.

Olayların hangisinin “şerr” hangisinin “hayır” olduğunu Allah biliyor ama Allahû Teâlâ da kul ile vahiy yoluyla konuşuyor. Fakat biz Nefs-i Emmare’deyiz ve Nefs-i Emmare’deyken Allahû Teâlâ’dan vahiy alabilecek liyakatta değiliz. Aksine bu nefs kademesinde sürekli şeytandan vahiy alan bir standarttayız.

50-? KAF-16 “Ve na’lemu mâ tüvesvisu bihi nefsüh.”
Nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz.

Şeytan sürekli Nefs-i Emmare’deki kişinin nefsine vahyetmektedir. Olay buysa, o zaman bizim neye ihtiyacımız var? Bizim, bizimle Allah arasında Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide ihtiyacımız var. Çünkü, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in de ifade buyurduğu gibi; “Öyle Allah’ın sevgili kulları vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.”
Nefsimizin manevi kalbinin iki tane kapısından bahsetmiştik. Takva kapısı, fücur kapısı. Kur’ân-ı Kerim âyetlerini incelediğimiz zaman, takva kapısına nur kapısı, Allah kapısı da diyebiliyoruz. Kur’ân-ı Kerim daha birçok isimlerle, takva kapısını adlandırmaktadır.
Aynı şekilde fücur kapısına şerr kapısı, zulmet kapısı, şeytan kapısı diyebiliriz. Çünkü Allahu Teâlâ âyet-i kerimelerde böyle adlandırmıştır.
Eğer Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz; “Öyle Allah’ın sevgili kulları (mürşidleri) vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.” diyorsa o zaman başlangıç noktasında yâni Nefs-i Emmare’de nefsimizin kalbinde mevcut iki kapıdan bir tanesi olan takva kapısı %100 kapalı, fücur kapısı da %100 açıktır. Ama Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide ulaştığımız zaman, o mürşid öyle birisidir ki, O hayrın anahtarıdır. Yâni biz mürşidimize intisap ettiğimiz zaman, (hayrın anahtarı olduğu için) O’nun sayesinde bizim kalbimizin takva kapısı açılıyor.
Mürşide intisap ettiğimiz zaman, O şerr’in kilidiyse, ancak O şeytanın bize verdiği vahyi kapatabilen bir kilit durumundadır. O halde her halükârda bu özellikleriyle meseleye bakmamız lâzım.
Üçüncü basamakta kararımız var. Ancak biz tek başımıza karar veremiyoruz. Allahû Teâlâ’dan sormamız lâzım ama Allahû Teâlâ’dan da sorma yetkisine sahip değiliz. Çünkü Nefs-i Emmare’deyiz. Allahû Teâlâ’dan sorabilmemiz için bizim Allahû Teâlâ’dan vahiy alır olmamız lâzım. Halbuki biz vahye mazhar birisi değiliz. İşte, Allahû Teâlâ her insana, vahiy almadığı dönemde istisnasız Allah’tan vahiy alabilecek bir mürşid tayin etmiştir.
O halde üçüncü basamakta Allah’tan sormak demek; Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide sormak ve O’nun bize getirdiği davete icabet etmek demektir. Ve Allah tarafından vazifeli kılınan bütün mürşidler Allah’a davet etmektedirler.
Allah’a davet eden kişilerin özelliğine baktığımız zaman Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesindeki durumla karşılaşıyoruz. 14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na tâbî olan sahabenin hepsi basiret üzere, kalp gözüyle Allah’a çağırıyorlardı.

12/ YUSUF-108: Kul hâzihî sebiyliy ed’û ilallahi alâ basıyretin ene ve menittebe’aniy, ve sübhânallahi ve mâ ene minelmüşrikiyn.
De ki; Benim ve bana tâbî olanların basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Ve Allah’ı tenzih ederim. Ve ben müşriklerden değilim.

Öyleyse Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Sırat-ı Müstakiym üzere. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olan ve Allahû Teâlâ’nın, Allah’ın Zatı’na davet etmekle vazifeli kıldığı herkes Sırat-ı Müstakiym üzeredir.
Basiret üzere; basar hassası kalbimizde basarı (görmeyi) ifade ediyor. Görerek, kalp gözüyle (Allah’ın Zat’ını görerek) Allah’a çağırdığımız Sırat-ı Müstakiym yolu işte bu yoldur.
Demek ki Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşidin kalp gözü açıktır ve kalp gözüyle Allah’ı görerek, insanları Allah’ın Zat’ına çağırmaktadır. Mürşidin daveti dünya hayatında Allah’ın Zat’ına ulaşmaktır.
Biz serbest iradenin sahibiyiz. Serbest irademizle davete icabet ederiz veya davete icabet etmeyiz. Davete icabet etmeyip de Nefs-i Emmare’de kalan, hüsranda olan insanları bir kenarda bırakalım. Bizim için şu anda davete icabet edenler önemli. Çünkü hadis-i şerif davete icabet edenlerle alâkalıdır.
Üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı diledik. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Men habbebe likaâllahi habbeballahu likâihi. Men kerihe likaâllahi kerihallahu likâihi.”
Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dilerse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler. Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı kerih görürse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih görür.
O halde hayatı boyunca Nefs-i Emmare’de kalan insanlar kimlerdir? Allah’a ulaşmayı kerih görenler. Çünkü, Allah’a ulaşmayı bir insan kerih gördüğü zaman, Allah “Rahim” esmasıyla onun üzerinde tecelli etmez. Allah “Rahim” esmasıyla tecelli etmezse, onun kalbine asla rahmetini ulaştırmaz. O kişinin kalbine asla Allah’ın nuru girmez. Allah’a ulaşmayı dileyenler için durum nedir?
Kişi üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı dilediği zaman, dördüncü basamakta derhal Allahû Teâlâ “Rahim” esmasıyla o kişinin üzerinde tecelli eder. 99 esmanın sahibi Allah, “Rahim” esmasıyla o insanın üzerine tecelli ettiği zaman, 5. basamakta o kişideki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor.

17/ İSRA-45: Ve izâ kara’telkur’âne ce’alnâ beyneke ve beynelleziyne lâ yü’minûne bil’âhıreti hicâben mestûrâ.
Sen Kur'an-ı okuduğun (onlara anlattığın) zaman seninle onların arasına, ki onlar ahirete inanmazlar, gizli (örtülü) bir perde koyarız (hicab-ı mesture).

17/ İSRA-46: ve ce’alnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve fiy âzânihim vakrâ, ve izâ zekerte rabbeke fiylkur’âni vahdehü vellev alâ edbârihim nüfûrâ
Onların kalpleri üzerine ekinnet koyarız ki onu Kur'an-ı (senin söylediklerini) anlamasınlar (idrak, fıkıh edemesinler). Ve onların kulaklarına vakra (isminde bir engel) koyarız (seni işitmelerine mani oluruz). Sen Rabbini Kur'an'da tek olarak zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.

O halde “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli ettiği zaman, bizdeki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor. O güne kadar mürşidden nefret eden biz, Hicab-ı Mesture’nin kaldırılmasıyla mürşide muhabbet duyuyoruz.
Altıncı basamakta Allah kulaklardaki vakrayı da kaldırıyor ve biz mürşidin sözlerini işitmeye başlıyoruz. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Mü’min kulağından sulanır.” demiştir. İşte kulaklarımızdaki vakra kalktığı zaman biz sulanmaya başlıyoruz.
Yedinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor ve biz âmenû oluyoruz.
Sekizinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimize ulaşıyor ve ihbat müessesesiyle olayı takviye ediyor.
Dokuzuncu basamakta, başlangıç noktasında nur kapısı şeytana dönükken, Allahû Teâlâ (Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesine göre) Kendisine çeviriyor.
Ve onuncu basamakta Allahû Teâlâ (En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre) göğsünden kalbine rahmet yolu açıyor.
Gördüğünüz gibi bu noktaya kadar Allahû Teâlâ o kişinin kalbinde dört tane kalp şartını gerçekleştirir. Birinci kalp şartı; o kişinin kalbindeki ekinnetin alınması. İkinci kalp şartı; o kişinin kalbine Allah’ın ihbatı yerleştirmesi. Üçüncü kalp şartı; nur kapısının Allah’a dönmesi. Dördüncü kalp şartı; göğsümüzden kalbimize rahmet yolunun açılması.
Ama Allahû Teâlâ’nın “Mü’min kulumun kalbine sığdım” dediği noktada mıyız? Henüz mü’min değiliz. Mü’min olabilmemiz için, dört tane kalp şartı yeterli değil. Yedi tane kalp şartının sahibi olmamız lâzım. İşte dört tane kalp şartının sahibi olan insan, öyle idrak eder ki, Allah’ın Zat’ına ulaşmayı gerçekleştirebilmesi için, mutlaka kendisini Allah’a ulaştıran mürşidine intisap etmesi gerekli. O zaman Allahû Teâlâ’dan mürşidini diler. Allah’tan mürşid talep eden kişinin kalbine Allah da nurunu gönderir:

39/ ZÜMER-22 : Efemen şerehallahü sadrehü lil’islâmi fehüve alâ nûrin min rabbihî, feveylün lilkaâsiyeti kulûbühüm min zikrillâh, ülâike fiy dalâlin mübiyn.
Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı ve Rabbinden (kalbine gelen ) bir nur üzere olan kişi kalbi kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) gibi midir. Vay onlara ki kalpleri kasiyet bağlamıştır, zikir sebebiyle, (zikir yapmadıkları için) onlar açık bir dalâlet içindedirler.
12. basamakta, Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesine göre, Allahû Teâlâ gönderdiği nurla o kişiyi huşuya ulaştırır.

2/ BAKARA-46: Ellezine yezunnune ennehüm mülâku rabbihim ve ennehüm ileyhi raci'un .
O (huşu sahibleri) ki; onlar, Rabb’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O’na döneceklerini bilirler. (Yakîn derecesinde inanırlar).

13. basamakta;

2/ BAKARA-45: Veste'ınu bissabri vessalât. Ve inneha lekebiratün illâ alel haşi'ın.
(Allah'tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin…Fakat muhakkak ki bu, (hacet namazı ile kişiyi Allah’a ulaştıran Mürşidi sormak ) huşu sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Huşu sahipleri hacet namazıyla Allahû Teâlâ’dan mürşid talep ettiklerinde, huşu sahibi olan insana Allahû Teâlâ mutlaka mürşidini gösterir ve 14. basamakta kişi mürşide intisap ettiği zaman yedi kalp şartının sahibi olur.
Mürşidinize intisap ettiğiniz zaman kalbinizdeki takva kapısının üzerindeki mührü Allahû Teâlâ alıyor. Bu beşinci kalp şartıdır. Altıncı kalp şartı, Nefs-i Emmare’deki bütün insanların kalplerinde küfür yazısı vardır. İşte mürşide intisap ettiğiniz zaman Allahû Teâlâ o küfrü de kalpten alır.
Yedinci kalp şartı ise Allah’ın küfrü aldığı yere îmân kelimesini yazmasıdır.

58/ MÜCADELE-22: Lâ tecidü kavmen yü’minûne billâhi velyevmil’âhıri yüvâddûne men hâddallahe ve resûlehü ve lev kânû âbâehüm ve ebnâehüm ve ihvânehüm ev aşiyretehüm, ülâike ketebe fiy kulûbihimül’iymâne ve eyyedehüm birûhin minh, ve yüdhılühüm cennâtin tecriy min tahtihel’enhârü hâlidiyne fiyhâ, radıyallahü anhüm ve radû anh, ülâike hızbullah, elâ inne hızballahi hümülmüflihûn .
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya) îmân eden kavmi Allah’ a ve Resûl’üne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın , velev ki onlar babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır ve onlar Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (Mürşidin ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte onlar Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
Görüyoruz ki, kim mü’min oluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim küfürden kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim dalâletten kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Mürşidine intisap eden kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi mü’min ve o mü’min olan insan, kalp itibariyle 7 tane kalp şartının sahibi.
Hadis-i şerifi burada tekrar hatırlayalım:“Yerime ve göğüme sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” “Yerime, göğüme sığmadım”dan murat nedir acaba? Allahû Teâlâ mekândan münezzehtir. Allahû Teâlâ zamandan münezzehtir. Mekân, yer ve göğü ifade ediyor.

5? 7-HADID-4;: “Hüvelleziy halakassemâvâti vel’arda sitteti eyyâmin.”
O Yüce Allah’tır ki gökleri ve yerleri altı günde yarattı.

O halde gökler ve yerler kâinatı oluşturuyor. Allahû Teâlâ altı tane âlem yaratmış. Emr âlemini yaratmış; melekler var. Karşıt Emr alemini yaratmış; şeytan ve tayfası var. Zahiri âlemi yaratmış; biz insanlar varız. Karşıt Zahiri âlemde insanların nefsleri var. Gayb âleminde cinler, Karşıt Gayb âleminde cinlerin nefsleri var. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz “Yerime ve göğüme sığmadım.” dediği zaman kesinlikle bilmeliyiz ki Allah bu altı tane âlemin içinde değil. Allahû Teâlâ ne Emr âlemindedir, ne Karşıt Emr âleminde; ne Gayb âleminde, ne Karşıt Gayb âleminde, ne Zahiri âlemde, ne de Karşıt Zahiri âlemdedir. Çünkü, altı tane âlem mekânı ifade ediyor, Allah mekândan münezzehtir. Halik olan Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. Ancak mahlûkun mekâna ihtiyacı vardır. Mekân zaten zaman boyutuyla kaimdir. Nerede bir mekân varsa orada kesinlikle zaman vardır. O halde mekândan münezzeh olan Allahû Tealâ zamandan da münezzehtir. İşte, “Yerime, göğüme sığmadım.” dediği zaman aslında başka bir deyimle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz neyi açıklamış oluyor? Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu, Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu. Ama “Ben mümin kulumun kalbine sığdım.” diyor. O zaman bundan ne anlayacağız?
Mü’min olan kul mürşidine tâbîdir. Mürşidinden aldığı vasıta emirleri yerine getirmek suretiyle Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Raziye, Marziye Ve Tezkiye kademelerini birer birer geçecektir. Vasıta emirleri Resûlullah ve sahabenin yerine getirdiği biçimde yerine getirirse, Nefs-i Emmare’yi bitirdiği zaman o kişinin kalbindeki nur miktarı %7 artar; Nefs-i Levvame’de %7, Nefs-i Mülhime’de %7, Nefs-i Mutmainne’de %7, Nefs-i Raziye’de %7, Nefs-i Marziye’de %7 ve Nefs-i Tezkiye’de %7 artış olur.
İlk 7 basamak zaten âmenû olmak basamağı idi. Daha sonra kişi mürşidine 14. basamakta ulaşıyor. 7 tezkiye kademesini bitirdiği zaman da kişi 21. basamağa ulaşıyor. 21. basamaktaki mü’mini incelerseniz; kalbindeki nur miktarı %51,şeytanın karanlıkları ise %49. Şeytan fücur kapısından vesvesesini %49 oranında verebilir. Ama Allahû Teâlâ daha evvel %100 hakim olan iblisten %51’lik alanı almış, nurunu tamamen hakim kılmıştır. Ama henüz bu noktada Allahû Teâlâ “Mü’min kulunun kalbine sığıyor mu?” Henüz değil. Çünkü, Allahû Teâlâ’nın kalbe tecelli edebilmesi ancak o kalbin %100 nurlanmasıyla kaimdir. O zaman, kişi tasfiye kademelerinde yoluna devam edecektir.
Fena kademesinde zikrini artırdığı zaman kişinin kalbindeki nur miktarı %10 artar. Beka kademesinde kişinin kalbindeki nur miktarı %10 daha artar. Zühd kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10 daha artar. %51’e %40 ilave ederseniz %91 olur. İkinci emanet olan fizik bedenimizi Allah’a teslim ettiğimiz zaman kalpteki nur miktarı %91’dir ama henüz %9 karanlıklar vardır. Acaba mü’min kulun kalbinde Allah tecelli eder mi? Henüz değil. Çünkü kişinin kalbinde %9 karanlık var. Ve kişi zikrini artırarak 26. basamakta daimî zikre ulaşacaktır.
Daimî zikre ulaştığı an, o kişinin kalbine artık şeytanın karanlıkları girmeyecek, artık şeytan vesvesesini vermeyecek, şeytan ona vahyetmeyecektir. Şeytanın vahyinin bittiği yerde Allah’ın vahyi başlar. Burası Ulul-Elbâb makamıdır. Kişi sadece zemin katı görebilir. Kalbinde nur %100’e ulaşmıştır. Kişi çok kısa bir zaman dilimi içerisinde Ihlas’a ulaşıyor (27. basamak). Ve kişinin kalbindeki nur miktarı gene %100’dür. Fakat Ihlas’taki kişi birinci gök katından itibaren bütün gök katlarını görecektir.
Bir insanın kalbinde nur miktarı %100 olunca artık şeytanın o kişinin üzerindeki tesiri %0’dır. Şeytanın o kişi üzerindeki tesiri %0 olunca, Allahû Tealâ Ihlas’ın 7 şartını yerine getiren bu kulunu seher vaktinde Tövbe-i Nasuh’a çağırıyor. Tövbe-i Nasuh’la tövbe edebilen kişi Salâh’a ulaşıyor. Salâh’a ulaşan bir insan da mü’mindir. Mürşidine ulaşan bir insan da mü’mindir. Ama Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ne buyuruyor hadis-i şerifinde? “Yerime ve göğüme sığmadım.”Yâni Allahû Teâlâ kullarına diyor ki; “Beni mekânda aramayın. Beni zamanın içinde aramayın. Beni orada aramayın ama mü’min kulumun kalbinde arayın.”
O zaman mü’min kulun kalbinden murad nedir? Kişi Salâh’a ulaştığı zaman, Allahû Teâlâ’nın Zat’ına şahittir. Nasıl? Kur’ân-ı Kerim’i incelerseniz Allahû Teâlâ defaatle ruhun gözleriyle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e Zat’ına gösterdiğini söylüyor. Miraç olayında ruhun gözleriyle bir defa daha gösterdi, fakat daha evvel “enfüsî” olarak Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in nefsinin manevi kalbine yüzlerce defa, binlerce defa Zat’ını göstermişti.
O halde kalp aynasında Allah’ın Zat’ının kişiye gösterilmesi ne ifade ediyor? “Ben mü’min kulumun kalbine sığdım.”
“Mü’min kulun kalbine” demek Allahû Teâlâ’nın gelip o kalbi işgal etmesi demek değildir. Bir nefsin kalbi %100 nurlanmışsa, Allahû Teâlâ o kalp aynasında Kendi Zat’ını gösterir. Kişinin kalp gözü vardır. Kalp gözüyle Allah Zat’ını gösterirken gelip o kalbe Zat’ıyla girmesine gerek yoktur. Yine yokluktadır ama o kalbe kumanda eden Allah’tır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz,“Mü’minin ferasetinden çekininiz.” buyuruyor.
Buradaki mü’min, Salâh’taki bir mü’mindir. Salâh’taki mü’minin kalbi %100 nurlanmıştır ve Allah’ın Zat’ına şahit olanlardandır. Kalp gözüyle Allahû Teâlâ Zat’ını o kişiye gösterdiği zaman kişinin kendisine şah damarından daha yakın değil midir? İlmi kendisine fayda vermeyen alimlerin, önümüze çıkardıkları bu âyet-i kerimenin kesin açıklaması budur.

50- ? KAF-16 “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemü mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hablilveriyd.”
Ve andolsun ki Biz insanı yarattık. (Nefs-i emmaredeyken) ona nefsin ne vesvese verdiğini Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Dediği zaman Allahû Teâlâ’nın kendisine şah damarından daha yakın olan kişi, Salâh’taki bir kuldur. Nefsinin manevi kalbinde Allah’ın Zat’ına şahitlik eden bir kuldur. Bu kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi “mukarreb”tir. O halde mukarreb olan insana elbette Allahû Teâlâ şah damarından daha yakındır. Dolayısıyla Allah’ın kendisine şah damarından daha yakın olduğu kişi mürşidse, ve birileri diyorsa ki; “Mürşide ne gerek var, Allah bana şah damarımdan daha yakındır.” O zaman bu kişi kendisini mürşidin yerine koyuyor.Bir insan kendisini Allah’ın Resûl’ünün yerine koyarsa onun adı müşriktir ve o kişi şirk içindedir.O halde dikkat ederseniz, kişi şirkten kaçma zannı içinde, cehaleti sebebiyle aslında kendisini şirk bataklığında bırakıyor.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e bir Arap Bedevi geliyor. Resûlullah ona diyor ki:
-Deveni nereye bıraktın?
-Ben Allah’a emanet ettim.
-Hayır, git deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra Allahû Teâlâ’ya emanet et.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, Allah kendisine: “Deveni nereye bıraktın?” diye sorsaydı da “Ben Allah’a emanet ettim” deseydi, bu cevap yerli yerine otururdu. Bu cümle Resûlullah (S.A.V) için geçerli. Ama bir Bedevi henüz Nefs-i Emmare’deyse; “Ben devemi Allah’a emane
----------------
Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
sorularlarisale com
frmtr com

-------------
Etiketler : Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak. mü’min kulumun. kalbine sığdım, Hadismidir?, Hadis ise ,Kastedileni Açıklarmısınız,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Üç aylarda ve Receb Ayında Yapılacak İbadetler
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 06:13 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Üç aylarda ve Receb Ayında Yapılacak İbadetler

RECEB AYI ORUÇ, NAMAZ VE İBADETLERİ


Her kim haram aydan Perşembe, Cuma, cumartesi olmak üzere üçgün oruçlu olursa kendisine tuttuğu her gün için iki sene başka rivayete göre yediyüz yada dokuzyüz sene ibadet sevabı yazılır.
Receb ayından bir gün oruç tutup, bir gece dahi ibadette bulunan herhangi bir Müslümana mutlaka ALLAHu Teala bir senenin tüm günlerini oruç, tüm gecelerini ihya sevabı yazar.
Receb istiğfar, şaban namaz, ramazan ise Kur’an ayıdır.
Receb ayının ilk gününü, ortasındaki günü ve son gününü oruçlu geçirmek tamamını tutmuş gibi sevaptır.

RECEB AYININ İLK GECE VE GÜNDÜZ İBADETLERİ


Receb ayının ilk gecesini ibadetle geçiren sabaha bağışlanmış olarak çıkar.
***Kalplerin öldüğü günde recebin ilk gecesini ihya edenin kalbi ölmez. ALLAHu Teala onun üzerine başının tepesinden hayırları yağdırır, anasının kendisini doğurduğu gibi günahlardan çıkar ve günahkarlardan cehennemi hak etmiş yetmişbin kişiye şefaatçi kılınır.***
Recebin ilk gününün orucu üç senenin günahlarına, ikinci günü iki senenin günahlarına, üçüncü günü bir senenin günahlarına kefarettir. Sonraki her gün bir aylık bağışlamadır.
Recebi ilk gününü oruçlu geçiren kimseden cehennem gökle yer arası kadar uzaklaşır.

NAMAZI: her kim ilk gecesinde akşamı kıldıktan sonra; 1 fatiha, 1 ihlas ile 20 rekat namaz kılar ve 2 rekatta selam verirse onun sevabı ALLAHu Teala onu, canı,malı,ailesi şekilde sıratı şimşek gibi geçer.

RECEB AYININ İLK PERŞEMBESİ


Recebin ilk perşembesini oruçla geçireni cennete sokmak ALLAHu Teala üzerine bir hak olur.

Her kim ilk perşembesini oruçla geçirir, sonra Cuma gecesi olan o gece akşamla yatsı arası 12 rekat kılar, her rekatta 1 fatiha, 3 Kadir süresi, 12 kerede ihlas süresi ( her rekatta bu sürelerin hepsi okunacak) okuyup 2 rekatta bir selam verip namazı bitince
Oturduğu yerde 70 kere “ALLAHümme salli ala muhammedinnebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sellim
Sonra secdeye kapanır 70 kere “ Sübbühun guddusün rabbül melaiketi verruh
Secdeden başını kaldırıp oturduğu yerde 70 kere “ Rabbiğfir verham vetecavez amma ta’lemü feinneke entel azizül a’zam”
Sonra tekrar secdeye kapanıp 70 kere birinci secdede söylediğini okursa bittiğinde ALLAHu Teala’dan muradını isterse dileği muhakkak yerine getirilir. denizlerin köpükleri, kum taneleri, dağların ağırlığı, yağmurların damlaları, ve ağaçların yaprakları kadar fazla olsa da onun bütün günahlarını mağfiret eder. Bu kişi hane halkından 700 kişi hakkında kıyamet günü şefaatçi kılınır.

Recebin ilk Cuma gecesinin namazından gafil olmayın. O gecede namaz kılana ALLAHu Teala ve melekleri gelecek seneye kadar salatta bulunurlar. ALLAHu Teala kime salatta bulunursa o kişi dünyadan ancak imanla çıkar.

RECEB AYININ İLK CUMASI ( REGAİB GECESİ )

Receb ayının ilk cumasından gafil olmayın. O gecenin üçte biri geçince göklerde ve yerde bir melek bile kalmayıp hepsi Kâbe ve civarında toplanırlar. O anda ALLAH onlara bir tecelli ile “ ey meleklerim! Benden dilediğinizi isteyin.” Der. Onlarda “senden dilediğimiz receb orucunu tutanları bağışlamandır” derler. ALLAHu Teala” mutlaka bunu yaptım” der.
Recebin ilk cuması öğle ile ikindi arası 4 rekat namaz vardır. Her rekatta 1 fatiha, 7 ayetel kürsi, 5 felak, 5 nas, 5 ihlas okunur. Selam verince
“ La havle vela guvvete illa billahil aliyyil azimil kebiril müteali.” Zikri okunur. Sonunda “estağfirullahe ve etübü ileyhi” diye 10 kere tevbe edilir.

RECEB AYININ 13.14.15. GÜNÜNÜN ORUÇLARI

Receb ayının onüçüncü gününün orucu 3bin sene, ondördüncü gününün orucu 10bin, onbeşinci gününün orucu 13bin seneye denktir.

RECEB AYININ 15. GECESİ
Her kim recebin yarı günü namusunu koruyarak ve malından tasadduk da bulunarak, oruçlu ve zikir üzere geçirirse onun için cennetten başka bir karşılık yoktur.
Her kim recebin yarı gecesinde (15. gecesi) 14 rekat namaz kılar, her rekatta 1 fatiha, 20 ihlas, 3 felak, 3 nas sürelerini okur; namaz bitince 10 kere salat, 30’ar kerede “SübhanALLAH, Elhamdülillah, ALLAHu Ekber, La ilahe illALLAH” derse ALLAHu Teala ona sevaplarını yazmak, Firdevs Cennetinde kendisi için ağaçlar dikmek üzere bin melek yollar. O geceye kadar yaptığı bütün günahları siler, bir dahaki seneye kadar günah yazmaz, her okuduğu harfe karşılık cennette ona köşk bina eder, her rekata karşılık cennette ona şehir verir .
RECEB AYININ 27. GECESİ

Recebte öyle bir gün var ki o günü oruçlu geçirip, gecesini, ibadetle kaim olan kişi zamandan yüz seneyi oruç, yüz seneyi de kıyamla (gece ibadeti) geçirmiş gibi olur ki; o gün recebin bitmesine 3 gün kaladır.
Her kim recebin 27.günü oruç tutup o gün sadaka verirse ALLAHu Teala orucuna karşılık kişiye bin hasene, ikibin köle azadı yazar.
Her kim 27.gecesi 12 rekat namaz kılar her rekatta 1 fatiha ve1 tane Kur’an’dan bir süre okur her iki rekatta bir selam verir namazı o şekilde kılıp sonra 100 kere
“SübhanALLAHi velhamdülillahi vela ilahe illALLAHu vALLAHu ekber” diyip 100 istiğfar, 100 defa salat okursa bu kişi herhangi istediği bir duada bulunursa sabaha da oruca niyet ederse bir günah için dua etmemişse bütün duaları kabul olur.
Her kim 27. gecesi 2 rekat namaz kılıp her rekatta 1 fatiha, 20 ihlas okur, namazdan sonra 10 selavat getirirse kalblerin öldüğü günde onun kalbini diri tutar.

HER 10 GÜNDE 1 KERE KILINAN NAMAZ

Bir imanlı kişi 1 ile 10’u , 10 ile 20 arasında,20 ile 30 arasında 10’ar rekat olmak üzere ve her rekatta 1 fatiha 3 ihlas 3 kafirun sürelerini okursa mutlaka günahları silinir, ayın tamamını oruç tutmuş gibi olur, gelecek seneye kadar devamlı namaz kılanlardan sayılmış olur. Kendisi için her gün Bedir şehidlerinden bir şehid ameli yükseltilir.

RECEB ŞERİF DUA,ZİKİR VE NAFİLE İBADETER

Üç aylar girince recebden başlayarak ramazan sonuna kadar şu dua okunmalıdır.
“ ALLAHümme barik lena fi recebe ve şa’bane ve belliğna ramazan”

Her 10 gününün zikirleri: 100 kere
1 ile 10 arası : Subhanel hayyil gayyum—10la 20 arası : SubhanALLAHil ehadis samed
20 ile 30 arası : SubhanALLAHi-r raufi
*--Recep ayında sabah akşam her gün 70kere istiğfarda bulunmak gerekir.
“ ALLAHümmeğfirli verhamni ve tüb aleyye” istiğfarını çekmelidir.
*--Her kim recep ayında 1 kere bile ihlas süresin okursa elli senelik günahı silinir.
*--Bu ayda özellikle 27. günü sadaka vermelidir. Bin hasene ve ikibin köle azadı sevabı verilir.
*--Her kim receb ayının başında, ortasında ve sonunda GUSL alırsa anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından çıkar.
*--Bu ayda dili muhafaza etmeli dedikodu – gıybet etmemeli, sılahi
rahim yapmalı, hasta ziyareti yamalı, yedirip içirmeli, fakir giydirmeli, yetime ikram etmeli ve Kur’an hatmi yapmalıdır.

Üç Ayların başlaması Miladi takvime göre dün yani 19 Mart Pazartesi günü başladı. Üç aylardan ilki Recep ayı... Recep ayı içerisinde ise Regaib Kandili ve Mirac kandili bulunuyor. Ragaib Kandili'nin idrak eileceği tarih ise 22 Mart'ı 23 Mart'a bağlayan gece... Mirac Kandili ise 13 Nisan'ı 14 Nisan'a bağlayan gece idrak edilecek.

Şaban ayı içerisinde ise Berat Kandili bulunuyor. Berat Kandili 30 Nisan'ı 1 Mayıs'a bağlayan gece idrak edilecek. Ramazan ayının başlangıç tarihi 16 Mayıs 2018, Kadir Gecesi ise 10 Haziran'ı 11 Haziran'a bağlayan gece idrak edilecek.


Recep, Şaban ve Ramazan ayı olarak bilinen üç ayların başlamasıyla birlikte Mülüman alemi yapılacak ibadetler ve okunacak duaların hangileri olduğunu büyük bir heyecanla merak ediyorlar.
MÜBAREK “ÜÇ AYLAR”DA OKUNACAK DUALAR

“Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm. Allâhümme bârik lenâ fî recebe ve şa‘bân ve belliğnâ ramazân. Vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- kur’ân.”
Türkçe Anlamı:
Rahman ve rahim Allâh’ın adıyla.
Allâh’ım! Bizlere Receb ayını Şa‘ban ayını mübarek kıl. Bizi Ramazan’a kavuştur. (Ömrümüzü) Îmân ile bitirmeyi nasîb eyle. Kur’ân’ı bize kolaylaştır.

“Sübhâna’llâhi’l- hayyil- kayyûm.”
Türkçe Anlamı:
Ezelî ve ebedî hayat sâhibi Allâh’ım! Yaratıkların her işinde hâkim ve kâim olan Allâh’ım! Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

“Sübhâna’llâhi’l- ehadi’s- samed.”
Türkçe Anlamı:
Tek olan ve herkesin kendisine muhtaç olduğu Rabbim Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

“Sübhâna’llâhi’l- gafûri’r- rahîm.”
Türkçe Anlamı:
Ey merhameti bol olan ve çok affedici olan Allâh’ım! Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

ÜÇ AYLARI ORUÇLA KARŞILAMAK

Recep ayının 1.günü ile başlayan üç ayları karşılamak isteyen müslümanlar bu günü oruç ile geçirirler.  Regaip gecesinin içinde olduğu Recep ayında bolca oruç tutulmalıdır. Bu aya 'Recebü'l-asabb' da denilmiştir. Yani; iyiliklerin isabet ettiği Recep ayı. Recep ayına 'tövbe' ismi de konulmuştur. Mümin bu ayda ve özellikle de Regaip Kandili'nde günahlarını bolca kendine itiraf edip tövbe etmelidir.

Herhangi bir zorunluğu olmayan üç ayları karşılama orucu kişinin hürriyetine kalmıştır. Tutulduğu vakit bir sevaba vesile olan üç ayların ilk günü tutulan oruç, eğer Cuma gününe denk geliyorsa Perşembe yahut Cumartesi eklenerek tutulmalıdır. Hz.Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur;

"Allah'ım Recep, Şaban'ı bize mübarek eyle, bizi Ramazan'a ulaştır.' (Ahmed, Müsned) Bu gece (Regaip gecesinin gündüzü) oruç tutana birçok sevap haberi verilmiştir.

RECEP AYININ HANGİ GÜNLERİ ORUÇ TUTULUR?

Bir ihtiyar ayağa kalkıp: “- Yâ Resûlallâh! Ben Receb ayının hepsini oruçlu geçiremem.” deyince Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“- Sen Receb ayının birinci, onbeşinci ve sonuncu günleri oruç tut. Hepsini tutmuş sevâbına kavuşursun. Çünkü sevâblar on misli yazılır. Fakat sen, ilk cuma gecesinde gâfil olma ki melekler o geceye Regâib gecesi demişlerdir.

O gecenin üçte biri geçtikten sonra göklerde ve yerde bir melek kalmaz, hepsi Kâbe’ nin etrafında toplanırlar. Allâhü Te‘âlâ onlara hitâb eder:

‘Ey meleklerim, Benden dilediğinizi isteyiniz!’ der. Onlar da:

‘- Dileğimiz, Receb ayında oruç tutanları mağfiret etmendir’ derler. Allâhü Te‘âlâ da:

‘- Ben, Receb ayında oruç tutanları mağfiret ettim’ buyurur” diye buyurdular.

“Receb’de bir gün ve bir gece vardır ki o günde oruç tutan ve o gecede namâz kılan kimse için yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibâdet etmiş gibi sevâb verilir.” (Hadis-i Şerîf)

Peygamber Efendimiz oruç ayı olan Ramazan'ın dışında en çok Recep ve Şaban aylarında oruç tutmuştur. Recep ayına girildiğinde ise bu duayı dilinden düşürmemiştir. "Allahümme bârik lena fî recebe ve şa'bân ve belliğna ramazan" (Allah'ım Recep ve Şaban ayını bize bereketli kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır.)

ÜÇ AYLARDA HANGİ NAMAZLAR KILINIR?

Üç aylar bu namaz ile karşılanır...

Üç ayların başlangıcı olan Recep ayının ilk günü Allah rızası için iki rekat nafile namaz kılınır. Sonra samimiyetle günahlara tövbe edilir. 111 defa “Allahümme salli ala Muhammed” diye Peygamber Efendimize salat-ü selam getirilir. 1660 defa “ya Allah” diye tesbih çekilir. "Yüceltilmiş, içine ikramlar konulmuş ay" ve "hazırlanmak" anlamına gelen Recep ayının hilali ile birlikte feyizler bereketler müminlerin üstüne yağmur gibi iner.

Selman-ı Farisi (ra) rivayet ediyor:

Receb-i Şerif'in hilali girdiğinde Efendimiz (sav) bana hitaben buyurdular ki:

-''Ey selman! Her kim ki Receb ayında her rekatta BİR FATİHA, ÜÇ İHLAS ve ÜÇ de KAFİRUN SURESİ'ni okuyarak otuz rekat namaz kılarsa Allhü teala (cc) hazretleri o kimsenin günahlarını af ve mağfiret eder. Ona senenin tamamını oruç tutmuş sevabı verir. Gelecek seneye kadar namaz kılanlardan yazılır. Her gün onun için bedir şehitlerinden bir şehidin ameli kadar ameli yükselir.''

Recep ayında kılınacak namazlar

Bir imanlı kişi 1 ile 10’u , 10 ile 20 arasında,20 ile 30 arasında 10’ar rekat olmak üzere ve her rekatta 1 fatiha 3 ihlas 3 kafirun sürelerini okursa mutlaka günahları silinir, Recep ayın tamamını oruç tutmuş gibi olur, gelecek seneye kadar devamlı namaz kılanlardan sayılmış olur.

Recep ayının ilk Cuması kılınan namaz

ecebin ilk cuması öğle ile ikindi arası 4 rekat namaz vardır. Her rekatta 1 fatiha, 7 ayetel kürsi, 5 felak, 5 nas, 5 ihlas okunur. Selam verince “ La havle vela guvvete illa billahil aliyyil azimil kebiril müteali.” Zikri okunur. Sonunda “estağfirullahe ve etübü ileyhi” diye 10 kere tevbe edilir.

REGAİP GECESİ NAMAZI NASIL KILINIR?

Leyle-i Regâib’den evvelki perşembe günü oruç tutulup akşam birkaç lokma iftar edip akşam namazını edadan sonra iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” suresi ve oniki kere “İhlâs” sûresi okunacaktır.

Veyahud bir kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.

Namaz tamam olduğunda yetmiş kere:

“Allah’ım, ümmî nebî Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır.

Sonra secde edilip secdede yetmiş kere:

“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”

Secdeden baş kaldırıp otururken yetmiş kere:

“Rabbim, beni mağfiret et, bana rahmet et, bildiğin bütün kusurlarımdan geç, onları bağışla, şüphesiz Sen en yüce ve en kerîmsin.” duâsı okunacak.

Tekrar secde edip yine yetmiş kere:

“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.” duâsı okunacak. Ve sonra secdede iken dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak –celle ve alâ– Hazretleri’nden niyaz edilecektir. Sonra kişi secdeden başını kaldırıp namaz ve duâsı tamam olmuş olur.

MİRAÇ GECESİ NAMAZI NASIL KILINIR?

Receb-i Şerîf’in yirmiyedinci gecesine müsadif olan mübarek Leyle-i Mi’rac’da oniki rek’at nafile namaz kılınması müstahsen görülmüşdür. Her rek’atda Fâtihâ-i şerîfeden sonra başka bir sûre okuyarak iki rek’atda bir selâm vermeli ve sonra yüz kere:

“Allah’ı tesbih ederim/bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim, hamd Allah’a mahsustur, Allah’tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür.” zikrini okumalı.

Sonra yüz kere istiğfar etmeli ve yüz kere de Nebiyy-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem– Efendimiz’e salât ve selâm göndermelidir. Bunlardan sonra da kendisi için istediği şekilde dua eder.

Gündüzünde de oruçlu bulunmalıdır. Ma’sıyete dâir olmaksızın yapılacak her duânın kabulü inâyet-i ilâhiyyeden umulur. (İbn-i Asâkir, Fadlu Receb, no: 12)

HZ.PEYGAMBER ÜÇ AYLARDA ŞU DUALARI ETMİŞTİR...

Peygamber Efendimiz üç ayların manevi değerlerine işaret etmiştir. Söylenene göre Hz.Peygamber mübarek üç aylara girerken şu duayı etmiştir, "Allah'ım, mübarek kıl bize Recep ve Şaban'ı; affımıza vesile eyle Şehr-i Ramazan'ı"

“Ey Allah'ım! Recep ve şabanı bize mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur." (Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259)

“Allah'ım! Bizleri Regâible Sana rağbet eden, Miraç ile yücelen, Berat ile kurtuluşa eren, Kadrini idrak ederek Ramazanın sonunda cenneti hak eden kullarından eyle!"

Peygamber Efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde, “Recep Allah"ın ayı, şaban benim ayım, ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, I, 423, Hadis No: 1358) buyurmuştur.

“Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm. Allâhümme bârik lenâ fî recebe ve şa‘bân ve belliğnâ ramazân. Vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- kur’ân.”
Türkçe Anlamı:
Rahman ve rahim Allâh’ın adıyla.
Allâh’ım! Bizlere Receb ayını Şa‘ban ayını mübarek kıl. Bizi Ramazan’a kavuştur. (Ömrümüzü) Îmân ile bitirmeyi nasîb eyle. Kur’ân’ı bize kolaylaştır.

“Sübhâna’llâhi’l- hayyil- kayyûm.”
Türkçe Anlamı:
Ezelî ve ebedî hayat sâhibi Allâh’ım! Yaratıkların her işinde hâkim ve kâim olan Allâh’ım! Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

“Sübhâna’llâhi’l- ehadi’s- samed.”
Türkçe Anlamı:
Tek olan ve herkesin kendisine muhtaç olduğu Rabbim Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

“Sübhâna’llâhi’l- gafûri’r- rahîm.”
Türkçe Anlamı:
Ey merhameti bol olan ve çok affedici olan Allâh’ım! Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise beş mübarek kandil gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine, Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine, Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine, Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar.

REGAİB KANDİLİ ORUCU

Bir ihtiyar ayağa kalkıp: “- Yâ Resûlallâh! Ben Receb ayının hepsini oruçlu geçiremem.” deyince Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:
“- Sen Receb ayının birinci, onbeşinci ve sonuncu günleri oruç tut. Hepsini tutmuş sevâbına kavuşursun. Çünkü sevâblar on misli yazılır. Fakat sen, ilk cuma gecesinde gâfil olma ki melekler o geceye Regâib gecesi demişlerdir.
O gecenin üçte biri geçtikten sonra göklerde ve yerde bir melek kalmaz, hepsi Kâbe’ nin etrafında toplanırlar. Allâhü Te‘âlâ onlara hitâb eder:
‘Ey meleklerim, Benden dilediğinizi isteyiniz!’ der. Onlar da:
‘- Dileğimiz, Receb ayında oruç tutanları mağfiret etmendir’ derler. Allâhü Te‘âlâ da:
‘- Ben, Receb ayında oruç tutanları mağfiret ettim’ buyurur” diye buyurdular.
“Receb’de bir gün ve bir gece vardır ki o günde oruç tutan ve o gecede namâz kılan kimse için yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibâdet etmiş gibi sevâb verilir.” (H.Şerîf)


ÜÇ AYLARDA HANGİ ZİKİRLERİ ÇEKİLMELİDİR?

Üç aylar boyunca her gün 1100 kere "la ilahe illallah", 100 kere de "Muhammedürresulullah" diye tesbih etmekte hayır vardır. Üç ayların sonunda ise 90 bin kelime-i tevhid çekilir.

Recep ayında sabah akşam her gün 70 kere istiğfarda bulunmak gerekir. “Allahümmeğfirli verhamni ve tüb aleyye” istiğfarını çekmelidir.

ÜÇ AYLAR NASIL İHYA EDİLMELİDİR?

Bu günlerde nefisler hesaba çekilmeli, ana sermayemiz olan ömrümüzün nerede ve nasıl tüketildiği gözden geçirilmeli, amel defterimize neler yazıldığı, Mahşer günü kurulacak büyük divanın tek Hâkimi Yüce Allah'ın (cc) hakkımızda nasıl bir hüküm vereceği düşünülmelidir.

Bu aylar dua ve tövbelerimizin kabul edilme ümidini daha fazla hissedeceğimiz aylardır.

– Kur'an-ı Kerim okunmalı, okuyanlar dinlenmeli, uygun mekânlarda Kur'an ziyafetleri verilmeli, Kelamullah'a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.

– Peygamber Efendimize (s.a.s.) salât ve selâmlar getirilmeli, O'nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.

– Tefekkürde bulunulmalı, "Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah'ın benden istekleri nelerdir" gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.

4 Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli, manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk'a niyazda bulunulmalı

– Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı, gönüller alınmalı, kederli yüzler güldürülmeli.

– Günahlara samimi olarak tövbe ve istiğfar edilmeli, idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamette bulunulmalı.

– Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı, vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.

– Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.

-Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli, iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.

– Hayattaki manevî büyüklerimizin, hocalarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, mesaj yahut e-mail çekerek tebrik edilmeli, duaları istenmeli.

-Başta bütün insanlık olmak üzere kendimize ve sevdiklerimize mümkün mertebe ismen dualar etmeli.

HZ.PEYGAMBER ÜÇ AYLARDA ŞU DUALARI ETMİŞTİR...

Peygamber Efendimiz üç ayların manevi değerlerine işaret etmiştir. Söylenene göre Hz.Peygamber mübarek üç aylara girerken şu duayı etmiştir, "Allah'ım, mübarek kıl bize Recep ve Şaban'ı; affımıza vesile eyle Şehr-i Ramazan'ı"

“Ey Allah'ım! Recep ve şabanı bize mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur." (Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259)

“Allah'ım! Bizleri Regâible Sana rağbet eden, Miraç ile yücelen, Berat ile kurtuluşa eren, Kadrini idrak ederek Ramazanın sonunda cenneti hak eden kullarından eyle!"

Peygamber Efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde, “Recep Allah"ın ayı, şaban benim ayım, ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, I, 423, Hadis No: 1358) buyurmuştur.

ÜÇ AYLARDA OKUNACAK DUALAR...

“Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm. Allâhümme bârik lenâ fî recebe ve şa‘bân ve belliğnâ ramazân. Vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- kur’ân.”
Türkçe Anlamı: Rahman ve rahim Allâh’ın adıyla. Allâh’ım! Bizlere Receb ayını Şa‘ban ayını mübarek kıl. Bizi Ramazan’a kavuştur. (Ömrümüzü) Îmân ile bitirmeyi nasîb eyle. Kur’ân’ı bize kolaylaştır.

“Sübhâna’llâhi’l- hayyil- kayyûm.”
Türkçe Anlamı: Ezelî ve ebedî hayat sâhibi Allâh’ım! Yaratıkların her işinde hâkim ve kâim olan Allâh’ım! Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

“Sübhâna’llâhi’l- ehadi’s- samed.”
Türkçe Anlamı: Tek olan ve herkesin kendisine muhtaç olduğu Rabbim Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

“Sübhâna’llâhi’l- gafûri’r- rahîm.”
Türkçe Anlamı: Ey merhameti bol olan ve çok affedici olan Allâh’ım! Seni tüm noksan sıfatlardan tenzîh ederim.

ÜÇ AYLARDA HANGİ NAMAZLAR KILINIR?

Üç aylar bu namaz ile karşılanır...

Üç ayların başlangıcı olan Recep ayının ilk günü Allah rızası için iki rekat nafile namaz kılınır. Sonra samimiyetle günahlara tövbe edilir. 111 defa “Allahümme salli ala Muhammed” diye Peygamber Efendimize salat-ü selam getirilir. 1660 defa “ya Allah” diye tesbih çekilir. "Yüceltilmiş, içine ikramlar konulmuş ay" ve "hazırlanmak" anlamına gelen Recep ayının hilali ile birlikte feyizler bereketler müminlerin üstüne yağmur gibi iner.

Selman-ı Farisi (ra) rivayet ediyor:

Receb-i Şerif'in hilali girdiğinde Efendimiz (sav) bana hitaben buyurdular ki:

-''Ey selman! Her kim ki Receb ayında her rekatta BİR FATİHA, ÜÇ İHLAS ve ÜÇ de KAFİRUN SURESİ'ni okuyarak otuz rekat namaz kılarsa Allhü teala (cc) hazretleri o kimsenin günahlarını af ve mağfiret eder. Ona senenin tamamını oruç tutmuş sevabı verir. Gelecek seneye kadar namaz kılanlardan yazılır. Her gün onun için bedir şehitlerinden bir şehidin ameli kadar ameli yükselir.''

Recep ayında kılınacak namazlar

Bir imanlı kişi 1 ile 10’u , 10 ile 20 arasında,20 ile 30 arasında 10’ar rekat olmak üzere ve her rekatta 1 fatiha 3 ihlas 3 kafirun sürelerini okursa mutlaka günahları silinir, Recep ayın tamamını oruç tutmuş gibi olur, gelecek seneye kadar devamlı namaz kılanlardan sayılmış olur.

Recep ayının ilk Cuması kılınan namaz

ecebin ilk cuması öğle ile ikindi arası 4 rekat namaz vardır. Her rekatta 1 fatiha, 7 ayetel kürsi, 5 felak, 5 nas, 5 ihlas okunur. Selam verince “ La havle vela guvvete illa billahil aliyyil azimil kebiril müteali.” Zikri okunur. Sonunda “estağfirullahe ve etübü ileyhi” diye 10 kere tevbe edilir.


REGAİP GECESİ NAMAZI NASIL KILINIR?


Leyle-i Regâib’den evvelki perşembe günü oruç tutulup akşam birkaç lokma iftar edip akşam namazını edadan sonra iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” suresi ve oniki kere “İhlâs” sûresi okunacaktır.

Veyahud bir kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.

Namaz tamam olduğunda yetmiş kere:

“Allah’ım, ümmî nebî Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır.

Sonra secde edilip secdede yetmiş kere:

“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”

Secdeden baş kaldırıp otururken yetmiş kere:

“Rabbim, beni mağfiret et, bana rahmet et, bildiğin bütün kusurlarımdan geç, onları bağışla, şüphesiz Sen en yüce ve en kerîmsin.” duâsı okunacak.

Tekrar secde edip yine yetmiş kere:

“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.” duâsı okunacak. Ve sonra secdede iken dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak –celle ve alâ– Hazretleri’nden niyaz edilecektir. Sonra kişi secdeden başını kaldırıp namaz ve duâsı tamam olmuş olur.

MİRAÇ GECESİ NAMAZI NASIL KILINIR?


Receb-i Şerîf’in yirmiyedinci gecesine müsadif olan mübarek Leyle-i Mi’rac’da oniki rek’at nafile namaz kılınması müstahsen görülmüşdür. Her rek’atda Fâtihâ-i şerîfeden sonra başka bir sûre okuyarak iki rek’atda bir selâm vermeli ve sonra yüz kere:

“Allah’ı tesbih ederim/bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim, hamd Allah’a mahsustur, Allah’tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür.” zikrini okumalı.

Sonra yüz kere istiğfar etmeli ve yüz kere de Nebiyy-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem– Efendimiz’e salât ve selâm göndermelidir. Bunlardan sonra da kendisi için istediği şekilde dua eder.

Gündüzünde de oruçlu bulunmalıdır. Ma’sıyete dâir olmaksızın yapılacak her duânın kabulü inâyet-i ilâhiyyeden umulur. (İbn-i Asâkir, Fadlu Receb, no: 12)

RECEP AYININ HANGİ GÜNLERİ ORUÇ TUTULUR?

Bir ihtiyar ayağa kalkıp: “- Yâ Resûlallâh! Ben Receb ayının hepsini oruçlu geçiremem.” deyince Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“- Sen Receb ayının birinci, onbeşinci ve sonuncu günleri oruç tut. Hepsini tutmuş sevâbına kavuşursun. Çünkü sevâblar on misli yazılır. Fakat sen, ilk cuma gecesinde gâfil olma ki melekler o geceye Regâib gecesi demişlerdir.

O gecenin üçte biri geçtikten sonra göklerde ve yerde bir melek kalmaz, hepsi Kâbe’ nin etrafında toplanırlar. Allâhü Te‘âlâ onlara hitâb eder:

‘Ey meleklerim, Benden dilediğinizi isteyiniz!’ der. Onlar da:

‘- Dileğimiz, Receb ayında oruç tutanları mağfiret etmendir’ derler. Allâhü Te‘âlâ da:

‘- Ben, Receb ayında oruç tutanları mağfiret ettim’ buyurur” diye buyurdular.

“Receb’de bir gün ve bir gece vardır ki o günde oruç tutan ve o gecede namâz kılan kimse için yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibâdet etmiş gibi sevâb verilir.” (Hadis-i Şerîf)

Peygamber Efendimiz oruç ayı olan Ramazan'ın dışında en çok Recep ve Şaban aylarında oruç tutmuştur. Recep ayına girildiğinde ise bu duayı dilinden düşürmemiştir. "Allahümme bârik lena fî recebe ve şa'bân ve belliğna ramazan" (Allah'ım Recep ve Şaban ayını bize bereketli kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır.)

ÜÇ AYLARDA YAPILACAK İBADETLER NELERDİR?


Hicri takvime göre Recep, Şaban ve Ramazan ayını kapsayan aylara mübarek üç aylar denmiştir. Müslümanlar için mübarek olan geceleri de içine alan üç ayları ibadet ve şükür ile geçirmek tavsiye edilmiştir. Regaip, Miraç, Berat ve Kadir Gecelerini de içine alan üç aylarda yapılacak ibadetler merak ediliyor. Müslüman alemi için büyük önem taşıyan üç aylar Recep aynın ilk günü yani miladi takvime göre 19 Mart Pazartesi günü başladı. 16 Mayıs yani Ramazan ayının ilk günü sonrasında 14 Haziran'da yani arefe günü ise üç ayları uğurlayacağız.

Receb'i "Allah'ın ayı" olarak nitelendiren Peygamberimiz s.a.v.'e bunun hikmeti sorulduğunda, "Çünkü bu ayda özellikle mağfiret boldur. Bu ayda halkın kan dökmesine mani vardır. Bu ayda Allah Tealâ peygamberlerinin tevbelerini kabul buyurmuştur. Bu ayda peygamberlerini düşmanlarından korumuştur." buyurur.

ÜÇ AYLARI ORUÇLA KARŞILAMAK

Recep ayının 1.günü ile başlayan üç ayları karşılamak isteyen müslümanlar bu günü oruç ile geçirirler.  Regaip gecesinin içinde olduğu Recep ayında bolca oruç tutulmalıdır. Bu aya 'Recebü'l-asabb' da denilmiştir. Yani; iyiliklerin isabet ettiği Recep ayı. Recep ayına 'tövbe' ismi de konulmuştur. Mümin bu ayda ve özellikle de Regaip Kandili'nde günahlarını bolca kendine itiraf edip tövbe etmelidir.

Herhangi bir zorunluğu olmayan üç ayları karşılama orucu kişinin hürriyetine kalmıştır. Tutulduğu vakit bir sevaba vesile olan üç ayların ilk günü tutulan oruç, eğer Cuma gününe denk geliyorsa Perşembe yahut Cumartesi eklenerek tutulmalıdır. Hz.Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur;

"Allah'ım Recep, Şaban'ı bize mübarek eyle, bizi Ramazan'a ulaştır.' (Ahmed, Müsned) Bu gece (Regaip gecesinin gündüzü) oruç tutana birçok sevap haberi verilmiştir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 En Güzel Ve Anlamli Kandil Mesajlari
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 06:05 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



EN GÜZEL VE ANLAMLI KANDİL MESAJLARI

Kandil mesajları İslam coğrafyası için önemi büyük olan bu günde Müslüman aleminin gönderilerini süsleyecek. İbadetler eksiksizce gerçekleştirilmeye çalışılırken, dualar da dillerde zikredilecek. Regaip Kandili kapsamında en güzel mesajlar, sadece SMS değil, sosyal medya üzerinde de en çok paylaşılan sözleri oluşturacak. İşte, bu kapsamda yakınlarınıza gönderebileceğiniz en anlamlı Regaip Kandili mesajları ve sözleri derlemesi

Müslüman dünyası için en önemli günlerden birisi olan Regaip Kandili milyonlarca kişi tarafından idrak ediliyor. Bu mübarek günde ve gecede yakınlarının kandilini kutlamak isteyen vatandaşlar kandil mesajları ile bir birlerine hem dualar gönderiyorlar hem de bu özel günde bir birlerini hatırlıyorlar..

EN GÜZEL VE ANLAMLI KANDİL MESAJLARI

Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi, "Recep Allah'ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." bu mübarek günleri duasız geçirmemek dileğiyle, kandiliniz mübarek olsun.

Bir kucak sevgi, bir avuç dua, içten bir selam kapatır mesafeleri, birleştirir gönülleri. Eviniz huzur kalbiniz nur dolsun, mübarek kandiliniz kutlu olsun.

Şeytan senden çok uzakta, melekler başucunda olsun, duaların kabul, kederlerin son bulsun. Kandilin mübarek olsun.

Semanın kapılarının açılıp rahmetin sağanak, sağanak yağdığı bu günde düşen damlaların sizi ailece sırılsıklam etmesi dileğiyle.

Yükü sevgi, özü saygı, gücü barış, süsü hoşgörü olan mübarek Regaip Kandilini kutlarım Allah'a emanet olun.

Mübarek Regaip kandilinde yaptığınız tüm duaları Allah kabul etsin. Hayırlı kandiller!

Sofranız afiyetli, paranız bereketli, kararlarınız isabetli, yuvanız muhabbetli, kalbiniz merhametli, bedeniniz sıhhatli, yüzünüz mutlu, kandiliniz kutlu olsun.

Allah'a kulsun, zulmetler içinde parlayan nursun, senin gibi hakikatli dostun, kandilin mübarek olsun.

Borçlarımızdan, ceza ve günahlarımızdan kurtulmak için bu gece dua edelim.. Allah affeden ve bağışlayandır, unutmayalım.. Eller semaya kalkıp, yürekler bir atınca bu gece, gözler sevinç yaşlarıyla dolacak.. Kandiliniz mübarek, dualarınız kabul olsun!

Bu günlerin feyzi üzerinize, rahmeti geçmişinize, bereketi evinize, nuru ahiretimize, sıcaklığı yuvamıza dolsun. Kandiliniz mübarek olsun..

Bu gece kulun yalvarış ve yakarışlarını Yüce Mevla'ya sunacağı ve O'nun sonsuz affından, merhametinden, iyiliğinden bol bol yararlanacağı umut, huzur ve müjde gecesidir. Kandiliniz hayırlı olsun!

Bir kandil gülü savur sevdiklerine, size onlardan gülücükler getirsin öyle içten öyle samimi ol ki göz yaşlarını bile tebessüme çevirsin. Kandiliniz mübarek olsun.

Avuçların açıldığı, gözlerin yaşardığı, ilahi esintilerin kalpleri okşadığı anın bir asra bedel olduğu bu gece dualarda birleşmek dileğiyle kandilinizi kutlarım.

Allah'ın aşkıyla yan bu gece, Mevlana gibi dön bu gece, secdeye varıp huzura erince, şu fakiri de an bu gece. Hayırlı kandiller!

Bugün ellerini semaya gönlünü Mevlaya aç, bugün günahlardan olabildiğince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç çünkü bugün kandil, kandilin mübarek olsun.

Bu gece nur inmiş kalplere bir gül verilmiş tüm sevenlere işte bu sevenlerin duası semalarda buluşmuş bu gece dualarda buluşalım. Hayırlı Kandiller.

Bizlere sınava tutulduğumuz bu dünyanın geçiciliğini hatırlatan; kardeşçe, dürüst, mütevazı bir yaşamın kapılarını aralayan bu mübarek gecenizi kutlarım.

Bu gece Kandil gecesi. Dua edelim… Yürekler bir atsın bu gece, günahlarımız af olsun. İyi kandiller.

Bu gecenin feyzi üzerinize, rahmeti geçmişinize, bereketi evinize, nuru ahiretinize, sıcaklığı yuvanıza dolsun, kandiliniz mübarek olsun.

Bugün ellerinizi her zamankinden daha çok açın. Avucunuza melekler gül koysun, yüreğiniz coşsun. Regaip Kandiliniz hayırlara vesile olsun.

Duanız kabul, ameliniz makbul, saadetiniz daim olsun. Kandiliniz kutlu olsun.

Ellerin semaya, dillerin duaya, gönüllerin Mevla’ya yöneldiği bu mübarek geceni kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim.

Gecenin güzel yüzü yüreğine dokunsun, kâbuslar senden uzakta, melekler başucunda olsun, güneş öyle bir gecede doğsun ki duaların kabul, kandilin mübarek olsun.

Kardeşliğin daimi olduğu, sevgilerin birleştiği dostlukların hiç bitmediği, belki durgun, belki yorgun, yine de mutlu, yine de sevgi dolu nice kandillere.

Borçlarımızdan, ceza ve günahlarımızdan kurtulmak için bu gece dua edelim.. Allah affeden ve bağışlayandır, unutmayalım.. Eller semaya kalkıp, yürekler bir atınca bu gece, gözler sevinç yaşlarıyla dolacak.. Kandiliniz mübarek, dualarınız kabul olsun?

Bu gece Regaip Kandili. Dua edelim.. Yürekler bir atsın bu gece, günahlarımız affolsun. Hayırlı kandiller.

Ümit ederiz ki bu mübarek gece, zor günler geçirdiğimiz; fakat gelecek adına umutla dolu olduğumuz şu dönemlerde yeniden bir uyanışa vesile olur. Regaip kandiliniz mübarek olsun..

Regaip kandiliniz mübarek olsun! Kalpleriniz imanla dolsun!

Mübarek aylara Selam olsun.. Selam olsun Ey Regaib. Tüm Dualarınızın kabul olması dileğiyle.. Hayırlı kandiller.

Bugün ettiğiniz bütün dualar göklere yükselip, tek tek kabul olup üzerinize sağanak gibi yağsın inşallah. Regaip kandiliniz mübarek olsun.

Bin damla serpilsin yüreğine, bin tatlı mutluluk dolsun günlerine, binbir hayalin gerçekleri bulsun, her türlü duaların kabul olsun, Regaip kandilin mübarek olsun...

Vakti: Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Recep ayının, Müslümanlar arasında kutsal kabul edilen ilk cuma gecesi Regaib Kandilidir. Bu gecede Yüce Allah'ın rahmet, bağış ve yardımlarının dağıtıldığına inanılır. Diğer bir ifadeyle bu ümit ve inançla Yüce Allah’a ibadet edilir. Kur’an’da haram aylar diye anılan dört aydan bir tanesi Recep ayıdır."Haram Aylar"3

kavramına gelince kamerî aylardan Zi'l-Ka'de, Zi'lHicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. İnsanların güven içinde Hac ibadetini

yapabilmeleri için "Haram aylar" ile ilgili hükümler ta Hz. İbrahim (a.s.) zamanında konulmuştur. Hz. İbrahim(a.s.) ve oğlu Hz. İsmail(a.s.) den bu hükümleri alan halk onları devam ettirmiştir. Bu sebeple Cahiliyye döneminde haram aylara girildiği zaman bunların kutsallığına karşı gösterilmesi gereken saygının bir işareti olarak insanlar savaşmaktan ve her

türlü saldırıdan kaçınırlardı. İslam dini ulaştığı toplumlarda prensip olarak var olan iyi ve güzel uygulamalara dokunmaz. Aslı Hz. İbrahim(a.s.)'e dayanan temel amacından uzaklaştırılmış olsa da bu aylarda savaşmamak gibi güzel uygulamaları İslam dini sürdürmüş, bu aylarda kendilerine savaş açılmadığı sürece Müslümanlar müşriklerle savaşa girmemişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de Haram Aylara saygı gösterilmesi emri vardır.4 Bu aylarda her Müslümanın yapması gereken belirli ve zorunlu görevler yoktur. Ancak İslamın beş şartından birisi olan Hac ibadeti Haram aylardan biri olan Zi'l-Hicce ayında yerine getirilmektedir. Hac ibadetini yapacak kişilerin, hac ayları içerisinde ihrama girerek hacca başlaması gerekir. Hac ayları, Hicrî takvime göre Şevval, Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk 10 günüdür.

REGAİP KANDİLİNDE ORUÇ TUTULUR MU?

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Şaban’ın ortasında (Berat gecesi) ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allah, o gece güneşin batmasıyla dünya semasına (rahmeti ile) tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim, yok mu başka bir şey isteyen…’ buyurur.” (Bkz. Tirmizî, Savm, 39; İbn Mâce, İkâmet’u-Salat, 191)

demiştir.

Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.), Zilhicce’nin ilk dokuz günü (Ebû Dâvûd, Savm, 62; Tirmizî, Savm, 52), pazartesi ve perşembe günleri, âşûrâ ve arefe günü oruç tutar (Müslim, Sıyâm, 196, 197; İbn Mâce, Sıyâm, 41,42), pazartesi orucunu soranlara; “Bugün benim doğduğum, Peygamber olarak gönderildiğim ve Kur’an’ın bana vahyedildiği gündür.” (Müslim, Sıyâm, 198) diye cevap verirdi.



Bu ve benzeri rivayetlere dayanarak bazı İslam alimleri dini açıdan faziletli sayılan diğer gün ve gecelerin ibadetle ihyasının müstehap olduğunu söylemişlerdir.

KANDİLLERDE ORUÇ BİR GÜN SONRA MI TUTULUR?


Dinî açıdan güneşin batmasıyla önceki gün sona erer ve yeni bir gün başlar. Gece gündüzden önce gelir (Kurtubî, el-Câmi’, XIV, 15). Nitekim Ramazan ayı, Şaban ayının son gününde güneşin batışıyla başladığı için, o gece teravih namazı kılınmakta ve Ramazan’ın son gününde güneşin batışıyla Şevval ayı başladığı için, o gecede teravih namazı kılınmamaktadır. Cuma günü de Perşembe günü akşam vaktinin girmesiyle başlar, Cuma günü akşam vaktine kadar devam eder. Mesela “Recebin ilk Cuma gecesi” dendiği zaman perşembeyi ilk Cumaya bağlayan gece (akşam vaktinden sabah vaktine kadar olan süre) anlaşılır. Yine “Şaban’ın 15. gecesi” bu ayın 14. günü 15. güne bağlayan gece, “bayram gecesi” de arefe gününü bayrama bağlayan gecedir.

Bu itibarla kandil geceleri için tutulan nafile oruçların asıl zamanı, geceyi takip eden gün olmakla birlikte, daha önceki günle birlikte oruç tutulabilir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Recep ayı girdiği zaman :

"Allahım Recep ve Şaban'ı bize mübarek eyle ve bizi Ramazan ayını

bize mübarek eyle (Ramazan'a kavuştur) " diye dua etmişlerdir.

Said İbn Cübeyr’den (r.a.) nakledildiğine göre: “Recep ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabı verdi: İbn Abbas (r.a.)’yı dinledim şöyle demişti: “Rasulullah (s.a.v) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde oruç tutacak) derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi (ki biz galiba hiç oruç) tutmayacak derdik

"Beş gece vardır ki onlarda yapılan dualar geriye çevrilmez. Recebin ilk (Cuma) gecesi, Şabanın ortasında bulunan gece, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı geceleridir.8 Bu sebeple Müslümanlar bu geceyi hep ihya etmişlerdir.

Hadislerin sıhhati tartışmalı olmakla beraber rivayetlerden anlaşıldığına göre Resul-i Ekrem (sav)’in recep ayına ayrı bir değer verdiği anlaşılmaktadır. Regaib namazıyla ilgili rivayet de hicri 5. asra dayanmaktadır.

REGAİB KANDİLİNİN KELİME ANLAMI NEDİR?

Günlük hayatımızda her an gördüğümüz trafik ikaz levhaları gibi insan hayatında da belirgin işaretler ve dönüm noktaları vardır. Bunlar, belirli günler, kandiller ve bayramlardır. Kandiller zincirinin ilk halkası olan Regaip Kandilindeki “Regâip” kelimesi, Arapça bir kelime olan "re-ğa-be" kökünden gelmektedir. "re-ğa- be", kelime olarak, elde edilmesi arzu edilen değerler, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir.

REGAİB KANDİLİNİN ÖNEMİ

Regaip kandili bilhassa 18. asırda, tekke ve zaviyelerde gösterişli törenlerle kutlanmış, tasavvuf ehli olan şairlerce bu gece için "regâibiye" denilen şiirler yazılmıştır. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul ederek çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.

Regaibin diğer kandillerden farklı oluşu hem Recep ayında bulunması hem de Cuma gecesi oluşudur. Ayrıca Recep ayının hususiyetlerinden birisi de Regaib Kandili ve Mirac Kandili olarak bilinen iki kandilin bu ayda bulunmasındandır.

Bu günler ve geceler, kendimizi denetleme ve değerlendirme bakımından önemlidir.

Regâib kelimesi Kur'an'da “Regaib” şeklinde geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır. Terim olarak Regâib, Türkçe’de kandil dediğimiz mübârek gecelerden biridir.

Kaynak: hürriyet com tr

Bu konuyu yazdır

Dini-1 islamdaki Vasiyet ve Miras Hukuku Üzerine Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 06:02 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



islamdaki Vasiyet ve Miras Hukuku Üzerine Bilgiler

VASİYET : Emretmek, bir işi birisine ısmarlamak, bir malı ölümden sonra bağışlama anlamında bir fıkıh terimi. Terim olarak, dinî ilimlerden fıkıhta ve hadis usûlünde ayrı ayrı manalara gelmektedir.

Fıkıh Istılahında Vasiyet Fıkıh ıstılahında vasiyet iki aynı manada kullanılmaktadır.

1- Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya hayır kurumuna karşılıksız olarak bağışlamak (Tehanevî, Keşşafu Istılahati'l Funûn, II,1526; Nasuhî Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, V, 115).

2- Bir kimsenin ölmeden önce, küçük çocuklarının mâlî işlerini yürütmekte veya terikesinde tasarrufta bulunmakta birisini yetkili kılmasıdır (Tehânevî, aynı yer).

Malını veya bir malının menfaatına ölümüne bağlayarak bir şahsa veya hayır cihetine hibe eden kişiye vasî, kendisine mal veya menfaat bırakılan (vasiyet edilen) kişiye veya hayır cihetine mûsâ leh, vasiyet edilen mala ya da menfaate mûsâ bih, vasiyette bulunma olayında îsa denilir.

Vasiyet Çeşitleri

Vasiyet bir olay veya zamanla kayıtlı olmazsa, mutlak vasiyet, belirli bir olayla veya zamanla "şu işim olursa", "şu zamana kadar ölürsem." gibi kayıtlı olursa mukayyet vasiyet; mûsâ bihin miktarı, malın üçte biri, dörtte biri gibi bir oranla değil, belirli bir miktarla belli olursa mürsel vasiyet; miktar belli edilmeden terikenin üçte biri dörtte biri gibi bir oran vasiyet edilirse bu vasiyete de gayri mürsel vasiyet denilir. Vasiyet edilen şeyin mal veya menfaat olması bakımından da vasiyetler, vasiyye bi'l-mal ve vasiyye bil'l-menfaat kısımlarına ayrılırlar (Bilmen, a.g.e., V,115; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu, VIII, 9).

Vasiyetin Meşruiyeti

Vasiyet, İslâm'ın meşru kabul ettiği akitlerdendir. Tarihî açıdan bakıldığında vasiyetin İslâm'dan önce de var olduğu görülmektedir. Mesela Romalılarda aile reisi malında vasiyet yoluyla ve hiç bir kayda tabi olmadan dilediği gibi tasarrufta bulunuyordu. Hatta bazan malının tamamım yabancılara vasiyet edip, kendi varislerini mirastan mahrum bırakabiliyordu. Daha sonra bir takım değişiklikler yapılarak, babanın malının en az dörtte birini çocuklarına bırakması zorunlu hale getirildi. Cahiliye Araplarında da vasiyet sınırsız bir şekilde vardı. Araplar, kendi akrabalarını muhtaç bırakmak pahasına büyüklük taslamak için, mallarının tamamını yabancılara vasiyet ediyorlar ve bununla övünüyorlardı (Zuhaylî, a.g.e., VI, 7). Demek oluyor ki, İslâm vasiyeti ihdas etmedi, hazır buldu. İslah ederek ibka etti, hatta tavsiye etti.

Vasiyet, tüm İslâm müctehidlerine göre meşrûdur. Meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir; Bakara sûresinin 180. âyetinde: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzere bir borçtur'; 240. âyetinde de: "İçinizden ölüp de dul eşler bırakanlara gelince, onlar eşlerinin evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar bıraktıkları terikeden faydalanmaları hususunda vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse, iyilikle kendileri hakkında yaptıklarından size bir günah yoktur. Allah azîzdir hakimdir"buyurulmaktadır. Nisâ sûresinin 11 ve 12. âyetlerinde de ölenin bazı yakınlarının mirastaki hisseleri belirtilirken, bu hisselerin borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine ödeneceği beyan edilmektedir.

Hz. Peygamber'in hadislerinde de vasiyet teşvik edilmiştir. Mesela İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste: "Bir Müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey olup da, vasiyeti yastığının altında yazılı olmadan iki gece geçirmesi doğru değildir" buyurmaktadır (Buharî, Vesâya, 1; Müslim, Vesâya,1-4; İbn Mâce, Vesâyâ, 2). Hz. Peygamber bir başka hadisinde de: "Âllah (c.c) size, amellerinize ziyade olarak ölümünüz esnasında mallarınızın üçte birini tasadduk etti (vasiyet etme yetkisi verdi) "buyurmuştur (İbn Mace, Vesâyâ, 5; Zeylaî, Nasbu'r Râye, IV, 399, 400).

Bu âyet ve hadislerin delaleti doğrultusunda İslâm alimlerinin tümü vasiyetin meşruluğunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla vasiyet İcma ile de meşrudur (Merginânî, el-Hidâye, IV, 232; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 444).

Vasiyetin Hükmü Prensip olarak vasiyet müstehap (Merğınanî, a.g.e., IV, 231) veya menduptur (Zuhaylî, a.g.e. VIII,11). Yukarıdaki âyet zahiren vasiyetin farz olması gerektiği izlenimi verebilir. Çünkü âyet-i kerimede vâsiyetin Allah'ın kullar üzerinde bir hakkı olduğu vurgulanmaktadır. Ancak ulema bu âyetin, daha sonra inen miras âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Bu âyetin mensuh oluşunun delili sahabelerden bir çoğunun vasiyette bulunmamalarıdır. Çünkü eğer vasiyet farz olsaydı sahabelerin bunu terketmeleri mümkün olmazdı. Zaten İbn Abbas ve İbn Ömer vasiyetin farz olacağı izlenimini veren bu âyetin mensuh olduğunu söylemişlerdir (Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12).

Vasiyetler dînî açıdan beş grupta toplanırlar:


a- Vacip vasiyetler: Bir Müslümanın hayatında iken ödemesi gereken ama ödeyemediği borçlarını veya başkasına ait hakları -bu borçlar Allah hakkına taalluk edebileceği gibi kul hakkı da olabilir- ödenmesi veya sahiplerine verilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Dolayısıyla elinde birisine ait emanet mal bulunan, birisine borcu olup, borcun varlığına dair şiir vesîka bulunmayan kişinin bu emanetlerin sahiplerine verilmesini, borçların ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Aynı şekilde, hac, zekat, oruç gibi ibadetler kendisine farz olduğu halde eda edemeyenler, üzerinde keffaret borcu olanlar hac ve zekâtın edasını, orucun fidyesinin verilmesini, kefaretlerin ödenmesini vasiyet etmek zorundadırlar (İbn Kudâme, a.g.e., VI, 444; İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, VI, 648, haylî, a.g.e., VIII, 12).

b- Müstehap vasiyetler: Hali vakti yerinde olan kişinin, varis olmayan akrabalarına, yoksullara ve hayır kurumlarına vasiyette bulunması müstehaptır.

c- Mübah vasiyetler: Akrabalardan veya yabancılardan zengin olanlar için vasiyette bulunmak mübahtır.

d- Mekruh vasiyetler: Fakir varisi olanların, mallarını vasiyet etmeleri ittifakla mekruhtur. Ayrıca Hanefilere göre, kim olursa olsun fisku fücur ehline vasiyette bulunmak da tahrimen mekruhtur.

e- Haram olan vasiyetler: Haram bir işin yapılması için vasiyette bulunulması ittifakla haramdır. Mesela, bir Müslümanın kilise yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram olan bir şeyi vasiyet etmesi haramdır. Bu tür vasiyetlere uyulmaz. Ayrıca meşru cihetlere bile olsa malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesi de caiz değildir. Şayet vasiyet edilmişse, varislerin, malın üçte birisinden fazla olan kısmında bu vasiyete uymaları mecbur değildir. Ancak, isterlerse uyabilirler. Hambelilerdeki sahih görüşe göre bu tür bir vasiyet mekruhtur (İbn Kudâme, a.g.e., VI, 445; Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12, 13).

Vasiyetin Rüknü Ebu Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre vasiyetin rüknü; hibe, alım satım, icare vs. akitlerde olduğu gibi, icap ve kabuldür. Yani, mûsî vasiyette bulunacak, mûsa leh de kabul edecektir. Mûsa lehin kabûlünün bulunmaması halinde vasiyet tamamlamış olmaz. Mûsa lehin kabulü, sarahaten olabileceği gibi, kabul veya red etmeden ölmesi durumunda olduğu gibi delâleten de olabilir. Vasiyetin kabulü ancak, mûsînin ölümünden sonra olur (Kâsânî, Bedâiu's-Sanâî, VII, 331). İmam Züfer'e göre ise, vasiyetin rüknü sadece icaptır. Mûsînin vasiyetini mûsa lehin kabul etmesi gerekmez. Çünkü, musa lehin durumu varisin durumu gibidir. Nasıl varis mîrası red imkânına sahip değilse, musa leh de vasiyeti reddetme imkânına sahip değildir (Haskefı, Dürrü'l Muhtac VI, 650).

Vasiyette icab ve kabul, vasiyet kelimesi ile olabileceği gibi vasiyete delâlet eden başka kelimelerle veya yukarıda belirtildiği gibi delâleten de olabilir. Bu hüküm Hanefilere göredir. Cumhura göre ise delâleten kabul olmaz, mutlaka sözle yapılması gerekir (Zühaylî, a.g.e., VIII, 18).

Vasiyetin tahakkuku için kabulün şart olduğu görüşüne göre, kabul veya reddin fevrî (îcabın hemen peşinden) olması şart değildir. Mûsa leh, vasiyyeti, mûsînin ölümünden sonra olması kaydıyla ve reddetmemişse uzun süre sonra da kabul edebilir. Şafiîlere göre mûsa lehin kabul veya red ettiğine dair bir şey söylememesi durumunda vârisler ondan görüşünü açıklamasını talep edebilirler. Bu isteğe rağmen, görüş açıklamaktan imtina etmesi durumunda bu, vasiyeti red sayılır. Vârislerin zarara uğramamaları bakımından Şafiîlerin bu görüşü tatbike daha elverişlidir. Mûsa leh, kendisine vasiyet edilen şeyin hepsini kabul veya red zorunda değildir. Hepsini kabul veya red edebileceği gibi bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmesi de mümkündür (Zühaylî, a.g.e., VIII, 18, 19).

Prensip olarak mûsa leh vasiyeti kabul veya red ettikten sonra bu tasarrufundan rucû edemez. Ancak, varisler buna icazet verirlerse rucû caizdir. Varislerin hepsi veya birisi, mûsa lehin kabulden sonra rucunu kabul ederlerse vasiyet reddedilmiş olur, mal varislere geri döner. Şâfiî ve Hanbelilere göre mûsa leh vasiyeti kabul edip kazbettikten sonra artı geri dönemez.

Vasiyetin Şartları

Vasiyetin sahih olması için, mûsîde, mûsâ lehte ve mûsâ bihte bulunması gereken bir takım şartlar vardır;

a- Mûsîde bulunması gereken şartlar:

1- Mûsî (vasiyette bulunan şahıs), teberrua ehil olmalıdır. Buna göre, mûsî, âkil, bâliğ ve hür olmalıdır. Mûsînin akıl sahibi olması gerektiğinde ulema arasında her hangi bir görüş ayrılığı yoktur. Definin, bunağın ve baygının vasiyeti ittifakla caiz değildir. Büluğ konusu ise ihtilafladır. Hanelî ve Şâfiîlere göre mûsînin baliğ olması şarttır. Mâlikî ve Hanbelilere göre şart değildir. Onlara göre mümeyyiz olan çocuğun (on yaşı temyiz çağı kabul ediyorlar) vasiyetleri geçerlidir.

Sefahet sebebiyle kendisine hacr konulmuş olan mahcudun vasiyeti temelde ittifakla caiz olmakla birlikte bazı teferruatta mezhepler arasında ufak tefek görüş ayrılıkları vardır. Hanefilere göre mahcurun vasiyetinin geçerliliği, vasiyetin fakirlere veya bir hayır kurumuna olması ile kayıtlıdır. Zengin için yapacağı vasiyet geçerli değildir. Diğer mezheplere göre ise böyle bir şart yoktur. Ancak Şâfiîlere göre iflas sebebiyle hacr edilenin vasiyetinin cevazı, alacakların icazetine bağlıdır.

Sarhoşun vasiyeti Şâfiilerin dışındaki ulemaya göre mutlak olarak geçerli değildir. Çünkü aklı başında değildir. Şafiilere göre ise haram bir şeyden dolayı sarhoş olanınki sahihtir.

Kâfirin vasiyeti ittifakla caizdir (Merğınanî, a.g.e., IV, 234 vd., İbn Kudâme, a.g.e, VI, 558 vd., Zühayli a.g.e, VIII, 24 vd).

2- Mûsî, vasiyet ettiği mala malik olmalıdır. Bir kimsenin kendisine ait olmayan bir malı vasiyet etmesi caiz değildir.

3- Mûsî vasiyeti kendi rızası ve hür iradesi ile etmiş olmalıdır. İkrah, şaka veya hata ile yapılmış olan vasiyetlerin geçerliliği yoktur.

b- Mûsâ lehle (Kendisine vasiyet edilen kişi) ilgili olan şartlar:

1- Mûsâ leh, mevcut olmalıdır. Ana karnındaki cenin de mevcut sayıldığı için, cenine yapılan bir vasiyet geçerlidir.

2- Mûsa leh belli olmalıdır. Kim olduğu bilinmeyen meçhul bir şahsa vasiyet caiz değildir.

3- Mûsa leh mal edinmeye müstehak birisi olmalıdır. Dolayısıyla köle için yapılan vasiyet geçerli sayılmamıştır.

4- Mûsa leh, musî'in katili olmamalıdır. Mûrisi öldüren katil, mirastan mahrum olduğu gibi, mûsîsini öldüren mûsa leh de vasiyetten mahrum edilir. Bu görüş, Hanefî ve Hanbelîlere göredir. Şâfiî ve Mâlikîlere göre katile vasiyet yapılabilir.

5- Mûsa leh, mûsînin vârisi olmamalıdır. Vârise vasiyet caiz değildir. Şayet birisi vârisine vasiyette bulunmuşsa, bu vasiyetin geçerliliği diğer varislerin rızasına bağlıdır.

6- Mûsa leh, haram bir cihet olmamalıdır. Kumar salonu yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram bir cihet için yapılmış olan vasiyetler ittifakla geçersizdir. Vasiyet ciheti aslında mübah olmakla beraber, bir masiyete vesile olabilecek cinsten ise -fasıkların fısklarını icra edebilmeleri için yardımlaşmalarını sağlayacak bir tesis inşası gibi- Hanefi ve Şafiilere göre geçerli, Mâlikî ve Hanbelilere göre batıldır.

c- Musa bihte (Vasiyet edilen şeylerde) bulunması gereken şartlar:

1- Musa bih mal olmalıdır. Mal, taşınır ve taşınmaz bir mal olabileceği gibi, hak ve menfaat da olabilir. Bir kimse mesela evinin mülkiyeti varislerinin olması şartıyla, süknâsını (içerisinde oturma hakkı) bir başkasına vasiyet edebilir.

2- Mûsa bih olan mal, mütekavvim (Müslümanlar katında değeri olan bir mal) olmalıdır. Bir Müslümanın başka bir Müslüman için şarap, domuz gibi mütekavim olmayan bir şeyi vasiyet etmesi caiz değildir. Aynı şekilde, bir kimsenin ölümünden sonra peşinden ağıt okunması için vasiyette bulunması caiz olmaz.

3- Temlîki kabil olmalıdır. Bundan maksat; vasiyet edilen alın şer'î akitlerden bir akitle sahip olunması sahih bir mal olmalıdır. Binaenaleyh, henüz ana karnına düşmemiş bir yavruya vasiyet caiz değildir.

4- Vasiyet edilen mal muayyense, vasiyet edilirken, mûsînin mülkü olmalıdır.

5- Mûsa bihin masıyet veya şer'an haram olan bir şey olmaması gerekir. Meselâ kabrin gösterişli bir şekilde yapılması için vasiyette bulunmak caiz değildir.

6- Mûsînin varisi varsa, mûsa bih terikenin üçte birinden fazla olmamalıdır. Şayet üçte birden fazla olursa, fazla olan miktardaki vasiyetin edası varislerin icazetine bağlıdır. Bu Hanefilerin görüşüdür. Şâfiî, Mâlikî, ve Hanbelîlere göre ise, mûrisin varisi olmasa bile terikenin üçte birini aşan miktardaki vasiyet batıldır. Çünkü bu durumdaki birinin malında tüm Müslümanların hakkı vardır (Merğınânî, a.g.e., IV, 232; İbn Kudâme, VI, 563; Mevsılî, el-İhtiyar li Ta'lili'l-Muhtâr, V, 62; Bilmen, a.g.e., 122-127; Zühaylî, a.g.e., VIII, 26-53).

Vasiyetin Hukuki Hükümleri

Vasiyet, bütün alimlere göre lâzım (bağlayıcı olmayan) bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyle, ister sağlıklı halinde, ister hastalık halinde vasiyet etmiş olsun, istediği zaman vasiyetinin tamamından veya bir kısmından dönebilir (İbn Kudâme, a.g.e., IV, 518; Zeylaî, Tebyinü'l-Hakaik, VI,186; Meydanî, el-Lilbab Şeriru'l-Kitap IV, 178; Şirbînî; Muğni'l-Muhtâc, III, 71, 72).

Şartlarını haiz olan bir vasiyet sahihtir. Vasiyet mutlaksa, musî öldüğünde ve musa leh kabul ettiği andan itibaren, bir zamana veya şarta bağlı ise şartın tahakkuku ve zamanın gelmesinden itibaren vasiyet edilen mala malik olur. Vasiyetin infazı miras taksiminden önce gelir. Ölünün bıraktığı terikede yapılacak ilk işlem, techiz ve tekfin, sonra borçların ödenmesi, peşinden de vasiyetlerin infazıdır (Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu Feraizi Siraciyye, 2-5).

Mûsa bih muayyen bir mal ise sadece ona bağlıdır. Dolayısıyla henüz mşa lehin eline geçmeden telef olursa vasiyet de batıl olur. Mûsînin başka malları olsa o mallarla mûsâ lehin hiç bir ilgisi yoktur. Vasiyet, bir mal çeşidinin belirli bir oranı ise, vasiyet edildiği esnada mevcut olan mala taalluk eder.

Vasiyye bil'l-menfaa

Hanefilere göre menfaatten maksat, bir kölenin hizmeti, bir evde oturma hakkı ve geliri, bahçe ve tarlanın ürün ve kirasıdır (Kasânî, a.g.e., VII, 352).

Dört mezhep imamına göre menfaatin vasiyeti caizdir. Daha önce aynıların vasiyetinde vasiyet edilen malın terikenin üçte birinden fazla olmayacağına değinilmişti. Bu oranın, menfaatte nasıl takdiri yapılacaktır? Bu konu mezhepler arasında değişik değerlendirilmiştir; Hanefîler ve Mâlikîler menfaati vasiyet edilen malın değerine bakarlar. Şayet bu mal terikenin üçte birini aşmıyorsa, süresi ne olursa olsun vasiyet uygulanır. Fakat, bu mal terikenin üçte birinden daha fazla olursa, üçte biri kadarı geçerli, kalanı geçersizdir. Yani bu mezheplere göre itibar, menfata değil, menfaati vasiyet edilen aynadır. Şafii ve Hanbelî mezheplerine göre, muteber olan, mal değil, malın vasiyet müddetindeki menfaatidir. Çünkü mûsa bih, menfaattir. Hanbelîlerden bir görüşe göre, müddetin sınırsız olması halinde, Hanefîlerde olduğu gibi aynın kıymetine itibar edilir (Zühaylî, a.g.e., VIII, 86, 87).

Menfaatin elde edilmesi ya mûsa lehin bizzat kendisinin kullanması ile veya kiraya verip kirasını alması ile gerçekleşir. Şayet mûsi, vasiyet ederken bunlardan birisini kayıtlamamışsa, mûsâ leh dilediği şekilde istifade edebilir. Fakat, bir menfaat türü ile kayıtlamışsa Hanefilere göre bu kayda uymak zorundadır. Aksine hareket edemez. Dolayısıyle, kendisinin oturması için, oturma hakkı vasiyet edilen birisinin, evi kiraya vererek kirasını alması caiz olmaz. Şafii ve Hanbelîlere göre, musâ leh, böyle bir kayda uymak zorunda değildir. İstediği şekilde faydalanabilir.

Bir malın menfaati, mûsâ leh ile varisler arasında müşterek ise, dilerlerse malı kiraya verip kirasını bölüşürler, dilerlerse ve mal müsaitse malı aralarında bölüşüp her biri muayen bir kısmının menfaatini alır. Üçüncü bir yol olarak da malı münavebeli olarak kullanabilirler (İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtar, VI, 691 vd.).

Vasiyet edilen menfaat geçici olabileceği gibi, süresiz de olabilir. Şayet belirli bir süreye münhasırsa veya sonu gelecek bir cihete ise malın kendisi mûsinin varislerine aittir. Sürenin bitiminde onlara döner. Fakat, bir malın menfaati sınırsız olarak ya da mutlak olarak vasiyet edilmiş ve mûsa leh sonu gelmeyen bir türdense o aynı vakıf hükmündedir (Zühaylî, a.g.e., VIII, 92, 93).

İkinci Manada Vasiyet

Bir kimsenin, ölmeden önce küçücük çocuğuna ait malî işleri yapması veya terikesinde tasarrufta bulunması için birisini yetkili kılmasının, vasiyetin fıkıh ıstılahındaki ikinci manası olduğunu söylemiştik. Akıl hastalığı, bunama, akıl zaafı ve sefahat sebebiyle, bir kimsenin tasarruf yetkisi elinden alınmış ve işlerin yürütmesi için birisi tayin edilmişse buna da kayyum denilir. Kayyum vasi mesabesindedir (Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, II, 276). Şimdi de kısaca bu manadaki vasiyet üzerinde duralım.

Bir kimseyi, mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmekte yetkili kılan kişiye mûsî, yetkili kılınan şahsa vasî veya musâ ileyh, bu zatın sahip olduğu sıfata da vesâyet denilir. Bu anlamda iki türlü vasî vardır:

1- Vasıyyi Muhtar: Kişi tarafından seçilmiş olan vasîdir. Yani, bir kimse ölümünden sonra bıraktığı terike veya çocukları ile ilgili işlerde tasarruf etmesi için birisini yetkili kılarsa buna vasiyi muhtar (seçilmiş vasî), vasiyyul-meyyit (ölenin vasîsi), vasiyyu'l-eb (babanin vasîsi) denilir.

2- Vasiyyi Mensup (tayin edilmiş vasî): Yukarıda söylenilen işleri yapabilmesi için hâkim tarafından tayin edilmiş olan vasîdir. Buna vasiyyu'l kadî (hâkimin vasîsi) da denilir (Bilmen, a.g.e., V, 6).

İslâm hukuku prensip olarak vasî tayin etme yetkisini babaya vermiştir. Şayet baba vefat etmeden önce birisini vasî seçmişse çocuğun mallarında tasarruf etmek onun hakkıdır. Şayet seçmemişse ve varsa, sıra dede (babanın babası) ve onun tayin ettiği vasîdedir. O da yoksa o zaman vasî tayini hâkimin salahiyetine girer. Demek oluyor ki, çocuğun malı üzerindeki tasarruf yetkisi sırayla, baba, babanın vasîsi, babanın vasîsinin vasîsi, dede, dedenin vasîsi, dedenin vasîsinin vasîsi ve hâkimin vasîsine aittir (Mecelle, madde, 974; Karaman, a.g.e., I,196). Anne, kardeş, amca gibi akrabaların küçüğün malı üzerinde tasarruf yetkileri yoktur (Karaman a.g.e., II, 276).

Vesayet, mûsinin icabı ve vasînin kâbûlü ve meydana gelir. Tek taraflı bir irade yeterli değildir, dolayısıyla vasînin kabulü şarttır. Vasînin, âkil, bâliğ, hür ve taarrufa ehil olması gerekir. Bir gayri müslimin, Müslüman üzerindeki vesayeti caiz değildir.

Vasînin, çocuğun malı üzerindeki tasarrufu, küçüğün menfaatının kesin veya muhtemel olmasına bağlıdır. Kesin zararına olan tasarrufları ise geçerli değildir. Buna göre, vasî, küçüğün malından hibe, tasadduk gibi bir yolla teberruda bulunamaz. Hibe ve sadaka kabulü gibi mutlak menfaat olan tasarruflara yetkilidir. Kâra da zarara da ihtimali olan alım satım gibi tasarruflarda gabni fahiş * derecede zararına olmayacak tasarruflarda bulunabilir (Karaman, a.g.e., II, 276). Şayet vasiyyi muhtarın küçüğün malındaki tasarrufunda hıyaneti görülürse, hâkim tarafından azledilir. Ama bir hıyaneti söz konusu olmazsa, bir görüşe göre azletemez, diğer bir görüşe göre azlederse geçerlidir fakat günahkar olur. Hâkim kendi tayin ettiği vasîyi ise istediği zaman ve hiç bir kayda bağlı olmadan azledebilir (Bilmen, a.g.e., V, 182).

Bir vasî vesayet işlerini tek başına görmekten aciz ise hâkim ikinci bir vasî tayin edebilir. Ayrıca baba veya dedenin de birden fazla kişiyi vasî tayin etmesi mümkündür. Bu durumda vasilerden birisinin tek başına tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Şayet bulunur da yetimin malı zayi olursa bu malı tazmin etmek zorundadır.

Vasiyi muhtar vesayeti kabul ettiği zaman, musînin vefatından sonra artık vesayeti terk edemez. Hâkimin tayin ettiği vasî ise istediği zaman kendisini vesayetten azledebilir. Ancak daha önce hâkime haber vermesi gerekir. Vasiyyi muhtar, ücret alamaz, vasiyyi mansup ise hakimin takdiri ile belirli bir ücret alabilir. Ancak, vasıyyi muhtarın da muhtaç olması kaydıyla yetimin malından yemesi caizdir (Bilmen, a.g.e., V, 205 ; Zûhayıs, a.g:e, VIII,148).

Vesayet, vasî tayin eden kişi veya mercinin azli, çocuğun büyümesi, zamana bağlı olan vesayetlerde sürenin bitimi, belirli bir iş için vasî kılınması halinde o işin yapılmış olması, vasînin aklını kaybetmesi, fıska mübtelâ olması ve ölümü ile sona erer (Zühaylî, a.g.e., VIII, 149).

Hadis Usülü Istılahında Vasiyet

Hadis usûlü ilminde Vasiyet, hadis tahammül yollarından birisidir. Sefere çıkacak veya ölmek üzere bir şeyh (hadis bilgini) in, rivayet etmekte olduğu bir kitabı bir şahsa Vasiyet ederek bırakması demektir. Bu ilimde, vasîyette bulunan şeyhe, mûsî, kendisine kitap bırakılan öğrenciye mûsa leh denilir.

Vesayet yoluyla hadis tahammülünün caiz olup olmadığı bu sahanın bilginleri arasında tartışmalıdır. İçlerinde Nevevî'nin de bulunduğu bir gruba göre caiz değil, bir başka gruba göre caizdir. Caiz görenler de bu yolu hadis tahammül şekillerinin en alt seviyesi olarak kabul etmişlerdir. Vasiyet yoluyla tahammülü kabul edenler, şeyhi bu vasiyetiyle öğrencisine muayyen bir şey vermiş, ve onun kendi rivayetlerinden birisi olduğunu kabul etmiş gibi telakki ederler. Vasiyet edilen bir kimsenin rivayet sırasında vasiyet edenin sözlerini fazla veya eksik olmadan aynen aktarması gerekir (Suyutî, Tedrîbu'r-râvî fı Şerhi Takribi'n Nevevî, II, 59, 60; Tehanevî, a.g.e., II,1526; Yaşar Kandemir, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, trc. 79, 80).

“ İslâm’da vasiyetin hükmü nedir? Müslüman’ın vasiyet hususunda ne yapması gerekir? İki erkek evlâdı bulunan bir baba, malını eşit mi paylaştırmak zorundadır? Evlâtlarının durumu iyi ise malının hepsinin tasadduk edilmesini vasiyet edebilir mi?”

Vasiyet, bize ölüm belirtileri geldiğinde, yapmak isteyip yapamadığımız işlerin yapılmasını veya takip edilmesini, hayatta olan kimselerden rica etmektir. Üzerimizdeki kul hakkının ve Allah hakkının ödenebilir kısmının, bıraktığımız malın üçte biriyle ödenmesini vasiyet etmemiz vaciptir. Bıraktığımız malın üçte biri ile yerine getirilebildiği sürece, vasiyetimizi yerine getirmek varislerimiz üzerine de vaciptir. Eğer vasiyetimiz, malımızın üçte biri ile yerine getirilemiyorsa, vasiyetimizi yerine getirmek varislerimiz üzerine vacip olmaz. Yerine getirirlerse iyi olur. Fakat maddî imkânları yoksa bizim vasiyetimizi yerine getirmeye zorlanamazlar.

Bıraktığımız malın üçte ikisi ise varislerimizin hakkıdır. Mirasımız bu üçte ikilik kısımdır. Bu üçte ikilik kısım eğer çocuklarımızın ihtiyacından çok fazla ise, sağlığımızda onların haklarını ihtiyaçları kadar ayırıp, geri kalanını tasadduk konusu yapmamızda bir sakınca yoktur. Ancak çocuklarımızı ihtiyaç içinde bırakarak bütün malımızı tasadduk konusu yapmamız doğru olmaz. Çocuklarımızı başkalarının eline bakacak halde bırakmamız günahtır. Eğer mirasımıza pek fazla ihtiyaçları olmadığı kanaatindeysek, bu durumda yine onların rızalarını almamız gerekir.

Üzerimizde, hesabı sorulacak olan iki türlü hak vardır: a- Kul hakkı. b- Allah hakkı.

a) Kul Hakkı: İnsanlarla ilişkilerimizden doğan haklardır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile gitmemeliyiz. Varsa borçlarımızın ödenmesini muhakkak vasiyet etmeliyiz. Varislerimiz vasiyetimizi malımızın üçte birini kullanarak yerine getirmekle mükelleftirler. Eğer malımızın üçte biri borçlarımızı ödemiyorsa, varislerimiz, malımızın geri kalanından takviye yapar ve kul hakkını üzerimizden kaldırırlar.

b) Allah Hakkı: Zimmetimizde vasiyet konusu yapmamız gereken Allah hakkı şunlardır:

1- Oruç borcu: Hastalık dolayısıyla zamanında tutamadığımız, fakat iyileşmediğimiz için sonradan kaza da yapmadığımız oruç borcumuz için eğer kendimiz fidye ödememişsek, fidyemizin ödenmesini vasiyet ederiz. Mirasçılarımıza ne kadar oruç borcumuz olduğu konusunda bilgi vermeli ve borcumuz olan oruçların fidyesinin ödenmesini vasiyet etmeliyiz.

Fakat kendi elimizle fidye ödeme imkânımız olursa, oruç fidyemizi vasiyet konusu yapmadan kendi ellerimizle ödememiz şüphesiz çok daha efdaldir.
Eğer kendi ellerimizle fidye ödeme imkânı bulamamış isek, vasiyet ettiğimizde de, miras olarak bıraktığımız malımızın üçte birisi fidyemizi ödemeye yeterli değil ise, İnşallah Cenâb-ı Hakk’ın Ğafûr ve Rahîm isimleri imdadımızda olacaktır. O zaman Cenâb-ı Hak’tan (iskat ve devir gibi işlemlere gerek kalmadan) doğrudan bağışlanma ve af talep edeceğiz.

2- Zekât borcu: Çeşitli sebeplerle zamanında elimizle ödemediğimiz zekâtımızın, mirasımızdan ödenmesini vasiyet etmemiz vaciptir.

3- Hac borcu: Eğer maddî olarak muktedir olduğumuz halde hastalık dolayısıyla hacca gidememişsek, birisini göndermeye de fırsat bulamamışsak, güvenilir birisinin bizim için hacca gönderilmesini vasiyet etmemiz vacip olur. Varislerimiz bu vasiyetimiz için mirasımızın üçte birini kullanır.

4- Yemin borcu: Hayatımız boyunca bozduğumuz yeminlerimiz için ödememiz gereken kefaret miktarını eğer kendi ellerimizle ödememişsek, malımızın üçte biriyle ödenmesini vasiyet etmemiz vaciptir.

5- Kurban Borcu: Kurban Bayramına yetişen bir kurban mükellefi, eğer kurban kesmeden vefat ederse, Kurban Bayramı çıkmadan kendisi için kurban kesilmesini vasiyet eder. Varisler, bu vasiyet için bıraktığımız mirasın üçte birini kullanır.

6- Namaz borcu için fidye ödenmediğinden, namaz için vasiyet söz konusu değildir.

Eğer mirasın üçte birisi ile bu haklar ödenebiliyorsa, ölen kişinin vasiyeti de varsa, mirasçıların yapacakları öncelikli iş, mirası paylaşmadan, bu vasiyeti yerine getirmek olmalıdır. Bu vasiyetleri gerçek harcamalarla yerine getirmeden, ıskat ve devir gibi işlemlerle hiçbir Allah borcunu düşürme imkânı yoktur. Fakat fakir için tövbe ve istiğfar ile, af ve bağışlanma talebi ile Allah borcunu düşürme kapısı açıktır.

Allah hakkı ve kul hakkının dışında vasiyet yapmak kendi tercihimize bağlıdır ve vacip değildir. Kabrimizin nerede olacağı, namazımızı kimin kıldıracağı, cenâzemizi kimin yıkayacağı, torunumuza kendi adımızın konulması… vs. gibi konularda vasiyet yapmak vacip olmamakla berâber, bir sakıncası da yoktur. Konusu günah olmayan vasiyetlerimiz mirasçılarımız tarafından yerine getirilirse iyi olur. Fakat falan adamı öldüreceksin, kanımızı yerde bırakmayacaksın, falan adamla konuşmayacaksın…vs gibi konusu günah olacak şekilde vasiyet yapmak, veya böyle vasiyetlere uymak câiz değildir.

Ebedilik için yaratıldık ama ebedileşme yerimiz burası değildir. Cennet veya cehennemde ebedi kalmak üzere yaratıldık. Buralardan geçip gitmek kesin kaderimizdir. Bugünü de yarını da kati olmayan bir beklemeden başka seçeneğimiz olmayan, gidişi kesin bir yolun ortasındayız. İstikametimiz ve hedefimiz belli olmasına rağmen, fani olana kapılıp gittiğimiz olmaktadır. Ölülerin çocukları olduğumuz halde, ölülerden kalan mirasları yediğimiz halde kendimizi aldatıyoruz.
En büyük hakikat olan ölümün en az ilgiyi, en az hazırlığı görmesi şaşırtıcıdır. Ölüme ilgisizlik insanın kendini aldatmasından başka nedir?
Hayır. Akıl, ölüme hazırlanmayı emreder. Kalıcı olmayan konuta yatırım yapmaya değmez. Akıl böyle emreder, akıllılar böyle yapar. Ölüm hakikatini görmek için mü'min olmak da gerekmez. O, herkesin ortak kaderidir. Ancak onun için gerçek hazırlığı mü'min yapar. Diğerleri sade bir korku ile yetinirler.
Ölüm için yapılacak en önemli hazırlık, onu yok saymamakla başlamalıdır. Bu birinci basamaktır.
İkinci basamak da onu uzakta görmemek olur. Ölümü, yaşlılara, hastalara daha uygun
görmek, ona karşı hazırlıktan kaçınmaktır.
Mü'min, dünyayı elinden kaçırmamakla ahireti önünde bilmek arasında hassas bir ayarla yaşadığı zaman kazanması muhtemel hale gelir. Dünyadan da nasibini unutmamak önemli bir ilkedir. Bu hassas ayarla yaşandığı zaman, ahiret şartlarına ayarlanmış bir dünya hayatı yaşanmış olur ki, aranan ve beklenen de o dur. Ölümü evham haline getirip, gevşemek yerine, ölüme hazırlıklı olup dünyayı elde tutmak yaraşandır. Zira dünya kurtulup gitme yeri değildir. Dünya kazanıp gitme yeridir. Bu açıdan dünyaya kapılmak bir tehlike olduğu kadar, dünyayı tamamen ihmal etmek de bir tehlikedir.
Mü'minin dünya hayatında omuzlandığı yükü, bir anını heba edemeyeceği kadar ağırdır.
Ahirete hazırlıklı olmanın en basit işaretlerinden biri, ölümden sonrası için vasiyet bırakmaktır. Kitabımız Kur’an ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hadislerinde
yer alan vasiyet konusu, bugün bilindiğinden daha ciddi tutulmuş, tavsiye edilmiş meselelerden biridir. Maalesef, bu zamanda yaşayan Müslümanların, eski zamanlara göre vasiyet bırakma gerekliliği daha fazla olduğu halde ihmal edilmektedir. Bu ihmalin bir nedeni sünnet bilgisinden mahrum kalmak veya sünneti ikinci plana atan bir anlayışla yaşamak olarak
kaydedilebilir. Ama asıl nedenin, ölümü uzak ihtimal olarak görmek, onu yaşlılara daha yakın, ağır hastalarla daha iç içe görme telakkisinin olduğu ne yazık ki bir gerçektir.
Kul haklarının çok daha yoğun bir şekilde yaygınlaştığı zamanımızda, ölümden sonrasının en önemli dertlerinden biri olarak helallik sağlamayı, iyi bir isimle yâd edilmeyi sağlayacak en muhtemel imkânımız vasiyetimizdir. Bize göre hikmeti ne olursa olsun, vasiyet bırakmak, genç ve ihtiyar her Müslüman için önemli sünnetlerden bir sünnettir. Sahabenin ihmal etmediği bir sünnet olarak önümüzde durmaktadır. Bugün az uygulanıyor olması vasiyetin önemini azaltmaz.
Adabına uygun bir vasiyet bırakmak, bir öğlen namazının nafilelerini eda etmek gibi, nebevi çizgiyi izleme yollarından biri olarak görülmelidir. Sünnete uymak, sünnet üzere yaşamak bu anlayışın sonucudur.
Vasiyet yazmayı, ölüm sendromuna tutulma olarak görmemizin bir nedeni yoktur. Vasiyetten
Kur’an’ımızda vasiyetin zikredildiği ayetler için,

    Nisa Suresi, 11. ayet: Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir'dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, siz onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.
    Nisa Suresi, 12. ayet: Eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya da (ayıracakları) borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte biri onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (Yine bu hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Mirası aranan erkek ya da kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup erkek veya kız kardeşi bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır. Eğer bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette ya da (varsa) borçtan sonra- üçte bir'de -zarara uğratılmaksızın onlara ortaktırlar. (Bu size) Allah'tan bir vasiyettir, Allah, bilendir, (kullara) yumuşak olandır.
    Bakara Suresi, 182. ayet: Bunun yanında, kim, vasiyet edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha gireceğinden korkup da ikisinin (tarafların) arasını bulup-düzeltirse, artık ona günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Maide Suresi, 106. ayet: Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size): "Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz" diye Allah adına yemin etsinler.
    Meryem Suresi, 31. ayet: "Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti."
    Bakara Suresi, 181. ayet: Bundan böyle kim onu (vasiyeti) işittikten sonra değiştirirse, günahı elbette onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
    Bakara Suresi, 180. ayet: Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması -Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak- size yazıldı (farz kılındı).
    Bakara Suresi, 240. ayet: İçinizde ölüp de (geride) eşler bırakanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir yıla kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar). Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların maruf (meşru) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir.
    Zariyat Suresi, 53. ayet: Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.
    Bakara Suresi, 132. ayet: Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.)
    Nisa Suresi, 9. ayet: Arkalarında bıraktıkları zayıf çocuklardan dolayı korku duyanların, (vasiyetleri altında olanlar için de) içleri ürpertiyle titresin. Allah'tan korksunlar ve onlara doğru söz söylesinler.
    Şura Suresi, 13. ayet: O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni hidayete erdirir.


Vasiyet hakkında hadisler

Amr İbnu Harice radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselm devesinin üzerinde hitabede bulundu. Ben devenin boynunun altında idim. Deve durmadan geviş getiriyor, hayvanın salyası omuzlarımın arasına akıyordu. İşte bu esnada Aleyhissalatu vesselam’ın şu sözünü işittim;

"Allah Teala Hazretleri her hak sahibine hakkını verdi. Bu sebeple varislerden biri Iehine vasiyet yoktur."

Tirmizi Vesaya 5, (2122); Nesai Vesaya 5, (6, 247).

Talha İbnu Musarrıf anlatıyor: "İbnu Ebi Evfa radıyallahu anh: "Resûlullah vasiyette bulundu mu?" diye sordum.

"Hayır dedi. Ben tekrar:

"Öyleyse, kendi vasiyette bulunmaksızın halka nasıl vasiyeti farz kılar veya emreder" dedim.

"Kitabullah’ı vasiyet etti " diye cevap verdi."

Buhari, Vesaya 1, Megazi 83, Fezailu’l-Kur’an 18; Müslim, Vasiyet 16, (1634); Tirmizi, Vesaya 4, (2120); Nesai, 2 (6, 240).

Esved İbnu Yezid anlatıyor: "Hz. Aişe radıyallahu anha’nın yanında, Hz. Ali’nin Resulullah aleyhissalatu vesselam’ın vasisi olduğunu söylemişlerdi:

"Resulullah ona ne zaman vasiyette bulundu? Öleceği sırada o benim göğsüme yaslanmış vaziyette idi, bir leğen getirtti. Kucağımda bükülmüştü, öldüğünü bile hissetmedim. Öyleyse ona ne zaman vasiyet etti" diye itiraz etti."

Buhari, Vesaya 1, Megazi 83; Müslim, Vasiyyet 19, (1636); Nesai, Vesaya 2, (6, 240).

Amr İbnu şu’ayb an ebihi an ceddihi anlatıyor: "As İbnu Vail es-Sehmi (kendi adına) yüz kölenin azad edilmesini vasiyet etti. Oğlu Hişam, ona bedel, elli tanesini azad etti. Oğlu Amr da ona bedel geri kalan elliyi azad etmek istedi ve:

"Hele Resûlullah aleyhissalatu vesselam’a bir sorayım!" dedi, ona gelip:

"Ey Allah’ın Resûlü! Babam, kendi adına, yüz köle azad edilmesini vasiyet etmişti. Hişam onun adına elli köle azad etti! Benim üzerime de elli tanesi kaldı. Onun adına ben azad edebilir miyim?" dedim. Aleyhissalatu vesselam, bana: "Eğer o müslüman idiyse, ona bedel azad etseniz veya ona bedel sadaka verseniz veya ona bedel hacc yapıverseniz bu ona ulaşırdı" buyurdular."

Ebu Davud, Vesaya 16, (2883).

Yetimin vasisi hakkında hadisler

Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki:
“Ey Ebu Zerr! Ben seni zayıf bir kimse görüyorum. Ben kendim için sevdiğimi senin için de aynen severim. Öyleyse iki kişi üzerine emir olmayasın, yetim malına da velilik yapmayasın.”

Ebu Davud, Vesaya 4, (2868); Nesai, Vesaya 10, (6, 255). Amr İbnu Şu’ayb an ebihi an ceddihi anlatıyor: “Bir adam Aleyhissalatu vesselam’a gelerek: “Ben fakirim, hiçbir şeyim yok, üstelik bir de yetimim var!” dedi. Aleyhissalatu vesselam:
“Yetimin malından ye! Ancak bunu yaparken ne israfa kaç, ne aceleci ol, ne de kendine mal et” buyurdular.”

Ebu Davud, Vesaya 8, (2872); Nesai, Vesaya 11, (6, 256). Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam’dan iki şey öğrendim: “İhtilamdan sonra yetimlik kalmaz, geceye kadar gün boyu sessiz durmak yoktur.” Ebu Davud, Vesaya 9, (2873).

Hz. Enes anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam’a ölüm vakti geldiği vakit, Aleyhissalatu vesselam’ın can çekişirken yaptığı vasiyetin hepsi: “Namaz(ı ihmal etmeyin) ve sağ ellerinizin sahip oldukları(nın yani kölelerinizin hukukuna riayet edin)” demek olmuştur.” RESULULLAH’IN VASİYETİ

Hz. Enes anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Mahrum kişi, vasiyet etmekten mahrum kalan kişidir.” VASİYETE TEŞVİK

Cabir İbnu Abdillah radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Kim vasiyet yapmış olarak ölürse doğru bir yol ve sünnet üzere ölmüş olur; takva ve şehadet üzere ölmüş olur, mağfirete uğramış (günahları bağışlanmış) olarak ölmüş olur.” VASİYETE TEŞVİK

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Kim varisinin mirasçılığı (hakkı)ndan kaçarsa Allah Kıyamet günü o kimsenin cennetten mirasçılığını keser.” VASİYETTE ZULÜM

Muaviye İbnu Kurre babasından naklen anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Kim, ölüm yaklaşınca vasiyette bulunur ve vasiyeti de Allah’ın kitabına uygun olursa, bu vasiyeti, onun hayatında vermeyi ihmal ettiği zekatına kefaret olur.” VASİYETTE ZULÜM

Büsr İbnu Cahhaş el-Kureşi radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam (bir gün) bir avucuna tükürdü, sonra bu tükrüğü işaret parmağıyla göstererek buyurdular ki : “Allah Teala hazretleri diyor ki: “Ey Ademoğlu! Sen nasıl olur da beni aciz yerine koyar ve zekatını ödemezsin! Halbuki ben seni şu tükrük damlası kadar bir sudan yarattım. Sen, ne vakit ruhun şuraya gelince -eliyle boğazını gösterdi- “Sadaka veriyorum!” dersin. Sadaka vermenin zamanı bu mu!” SADAKA ÖLÜM SIRASINDA DEĞİL HAYAT BOYU VERİLMELİ

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Şüphesiz, Allah Teala hazretleri, (ahirete göndereceğiniz hayır) amellerinizi artırmak için, vefatınız zamanında mallarınızın üçte birini size tasadduk etti (vasiyet etme yetkisini verdi).” SADAKA ÖLÜM SIRASINDA DEĞİL HAYAT BOYU VERİLMELİ

İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Ey Ademoğlu! İki şey vardır ki, hiçbirisi senin hakkın değildir ve ben onları rahmetimle sana bağışladım:
1) (Canını almak üzere) gırtlağından tuttuğum anda malından sana (vasiyette bulunman için üçte bir nisbetinde) bir pay ayırdım, ta ki onunla seni temizleyeyim, günahlarından arındırayım.

2) Ecelin sona erdikten sonra kullarımın sana (kılacakları cenaze) namazı.” SADAKA ÖLÜM SIRASINDA DEĞİL HAYAT BOYU VERİLMELİ

Hz. Enes anlatıyor: “(Veda hutbesi sırasında) ben Resûlullah aleyhissalatu vesselam’ın devesinin (boynunun) altında idim. Devenin salyası üzerime akıyordu. Efendimizin şöyle söylediğini işittim: “Allah Teala Hazretleri her hak sahibine hakkını vermiştir. Bilesiniz, varise vasiyet yoktur.” VARİS LEHİNE VASİYET OLMAZ

sonra yıllarca yaşamak en az, hiçbir vasiyet yazmadan hazırlıksız gitmek kadar muhtemeldir. Ölümün zamanı ve yeri yok. Her an ölümle iç içeyiz. Hatta yürüyen ölüleriz biz.
Çocuklarına ve yakınlarına mümkün olduğu kadar sorunsuz bir mal ve istikameti belli bir anlayış bırakmanın önemli sebeplerinden biri olarak vasiyet, insan tarihi kadar eskidir. Çaresiz insanın, nihai çarelerinden biridir.
Vasiyetin, bizden sonrakilerce nasıl tatbik edileceği ise bizim elimizde olmayan, bizi de fazlaca ilgilendirmeyen bir meseledir. Bizim için önemli olan bu sünneti önemsememiz ve tatbik etmemizdir.

Vasiyetin hikmeti Vasiyetin kazandırdığı

Bize emredilen bir işin hikmetini aramayız. Emre itaat etmek bizim vazifemizdir. Eğer emredilen veya yasaklanan bir şeyin hikmetlerine vakıf olursak buna şükrederiz. Zira hikmetine vakıf olduğumuz bir işi idrak etmemiz ve tatbikimiz daha kolay olur. Kulluk sebepler, sırlar araştırma hali değildir. Kulluk teslimiyettir. Bir iş, bize Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetlerinden biri olarak bildirilmiş ise bizim için gerekçe tamamdır. Sünnete ittiba etmek,
sahabenin yaptığını yapmak hikmetin ta kendisidir.
Vasiyette bizim menfaatimize olan önemli açılımlar vardır:
a- Vasiyetin en ön önemli hikmetlerinden biri, gelecek kuşağa akide yatırımı yapmaktır.
‘Ben tevhid akidesine bağlı yaşadım, size de bu akideyi vasiyet ediyorum.
Kur’an’a sarılın.’ gibi ifadeler basit görülmemelidir.
Bu açıdan sünnete uygun bir vasiyet yapıldığında, tevhid akidesine yatırım yapılmış olmakta, bir anlamda tebliğ yapılmaktadır. Bu ise her mü'min için ziyadesiyle önemli bir görevdir. Tebliğin genel şartları arasında, sonucu görmek gibi bir şart bulunmadığına göre, bizim bıraktığımız vasiyetimizin etki edip etmediği de bizim için önemli değildir. Üzerimize düşeni, şartlarına uygun olarak yerine getirmiş olmamız bizim için yeterlidir.
İbni Ömer radıyallahu anhuma rivayet ediyor. Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem buyurdular ki:
‘Vasiyet edecek bir şeyi
bulunduğu halde bir Müslüman’ın,
iki geceden fazla
vasiyeti yazılmış olmadan
uyuması hak değildir.’
İbni Ömer diyor ki:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bu sözünü duyduktan sonra, vasiyetim yanımda olmadan bir gece geçirmedim. Buharî, Vasaya,1; Müslim, Vasiye,1
4
b- Ölen bir Müslüman’ın, kendisinden sonraya kalanlara tevhidi, takvayı ve ibadetleri vasiyet
etmesi, onlara hayır çeşitlerinden birini icra etmeleri için telkinde bulunması
onun namına bir ecir hanesi açılması demektir
ki, bu büyük bir kazançtır. Öldükten
sonra da amel defterlerinin açık kalmasını
kendi ellerinle sağlamanın yoludur bu.
c- Kabir âleminin en büyük endişelerinden biri
olan kul haklarından arınmanın yegâne
yolu vasiyet bırakmaktır. Kul hakkı ise
cennetin önünde ağır bir engeldir. İnsanların
birbirlerinin haklarına karşı en esnek
bulundukları bir zaman diliminde yaşıyoruz.
Kesinlikle, ahiret âlemine haklardan
arınmış olarak gitmemiz gerekir.
d- Vasiyet, insanın varisleri arasında bilhassa
çocukları açısından çıkabilecek tartışmaların,
kimi zaman aile bağlarının kopması
şeklinde sonuçlanabilecek nizaın engellenmesinde
de vasiyetin önemi büyüktür.
e- Vasiyet aslında bizim açılımımızdır. Yaşadığımız
zaman dilimizde ne ile yaşadığımızı,
yapmayı planlayıp, yaptıklarımızı,
yapamadıklarımızı, beklentilerimizi sıralamış
oluruz. Sevenlerimiz bizi daha çok
sever, sevmeyenlerimizin bize bakışını değiştiririz.
Allah Teâlâ ve meleklerinin yanında,
kullarını da emellerimize ve nihai
arzumuza şahit tutmuş oluruz.
f- Vasiyet bırakırken sünnete ittiba etmiş olmayı niyet etmemiz halinde de, bunların
ötesinde bir sünnet sevabını idrak etmiş oluruz ki, başlı başına bu bile bir kazançtır.
g- Vasiyet, insanın genç yaşında uygulaması icap eden bir sünnettir. Bir kenarda vasiyeti
yazılı bulunan veya şahitlere duyurulmuş haliyle vasiyeti bilinen bir Müslüman’ın
nefis murakabesi, eylemlerini kontrol etmesi çok daha kolaydır. Vasiyet bu manada
bir iç kontrol mekanizmasıdır.
Kim vasiyet eder?
Bir mal vasiyeti yapanın
-Tasarruf ehliyeti olan biri olması gerekir.
-Ölüm anından önce vasiyet yapmalıdır.
-Bütün malını kapsayacak bir borç içinde
olmamalıdır.
-Vasiyetinde şaka ve ihtimal olmamalıdır.
Kime vasiyet edilir?
Kendisine mal vasiyet edilenin
-Vasiyet edenin varisi olmaması gerekir.
-Muğlak ifadelerle vasiyet edilmiş olmamalıdır.
‘Şu’ veya ‘şunlar’ gibi açık ifadeler
kullanılmalıdır.
-Temellük hakkı olmayan biri olmamalıdır.
-Vasiyet edenin katili olmamalıdır.
-Vasiyeti kabul etmelidir.
Ne vasiyet edilir?
Vasiyet edilecek şeyde şu özellikler bulunmalıdır:
-Vasiyete konu şey, vasiyet edenin ölümünden
sonrası için olmalıdır. Yoksa
adı, vasiyet değil hibe olur.
-Temellükü mümkün bir şey olmalıdır.
-Mubah bir nesne olmalıdır.

5 Vasiyet bırakmanın hükmü

Borcu bulunan, bu borç hakkında alacaklılar açısından belge sıkıntısı bulunan, bir konuda kilit durumda
olan bir Müslüman’ın vasiyet bırakması VACİPTİR.
Malı bulunan, varislerinin onun bırakacağı mala ihtiyacı olmayacak kadar zengin olduğu kimsenin
vasiyet bırakması SÜNNETTİR.
Muhtaç durumda varisleri bulunan birinin vasiyetle malını hayra yönlendirmesi MEKRUHTUR.
Malın üçte birinden fazlasını vasiyet olarak bırakmak, vasiyeti zulüm ve intikam için kullanmak veya
zaten mala varis olacak birine ayriyeten vasiyetle mal bırakmak CAİZ DEĞİLDİR.
Bunların dışındaki vasiyetler MUBAHTIR.
Vasiyeti tatbik etmenin hükmü
Kendisine vasiyet edilenin vasiyetin içeriğini tatbik etmesi
vaciptir. Vasiyeti ihmal etmek uygun değildir. Eğer vasiyette,
vasiyet bırakılan için zorluk sayılabilecek bir ağırlık
varsa ona uyulmayabilir.
Vasiyetin zamanı
Eğer vasiyet, ölümle bağlantılı bir zamana ait taleplerde
bulunuyorsa, o zaman içinde tatbik edilir. Geniş bir zaman
içinde yapılabilecek taleplerden müteşekkil ise geniş bir
zamanda tatbik edilmesinde sakınca yoktur.
Vasiyetin belgesi
Vasiyetin belgesi, ikna gücü olan her şeydir, denebilir. Bir
noter yazısı, iki muteber şahit, önceden aile arasında ilan
etmiş olma gibi, ikna etme ve tartışmaya mecal bırakmama
gücü olan her şey muteberdir.
Vasiyet eden vasiyetinde değişiklik yapabilir. Yaptığı değişiklikleri de aynı şekilde belgeler.
Vasiyette neler bulunmalıdır?
Vasiyeti yapan, en başta kendini tanıtır. İman ve akideye temas eder, varislerine ve vasiyetine muhatap
olanlara takvayı vasiyet eder. Ölümden ibret almalarını öğütler.
Borçlarını ve alacaklarını zikreder. Kime, ne kadar ne zaman verdiğini, aldığını açıklar. Yanında veya
kasasında emanet olarak bulunan şahıs veya vakıf, dernek mallarını zikreder. Onların korunmasını
ısrarla tembih eder.
Ölümünden sonra bidatlere tevessül edilmemesini emreder.
Abdullah bin Mesudradıyallahu anhın vasiyetinden:
‘Bismillahirrahmanirrahim.
Bu, Abdullah bin Mesud’un vasiyetindendir.
Bu hastalığımdan bana ölüm gelirse,
vasiyetimin dayanağı Allah Teâlâ, sonra
da Zübeyr bin Avvam ve oğlu Abdullah’tır.
Üstlendikleri her şeyde ikisi de
tam yetkilimdir. Kızlarımdan hiç biri
onlardan birinin izni olmadan evlendirilmesin.’
Beyhaki, Kübra, 6/282
6 Cenazesini kimin kıldırmasını istediğini zikreder. Ashaptan bunun örnekleri vardır. Ebu Bekir,
Ömer’in; Ömer, Suhayb’ın; Ümmü Seleme, Said bin Zeyd’in; Aişe, Ebu Hureyre’nin; İbni Mesud,
Zübeyr’in cenazesini kıldırmasını vasiyet ettiği rivayet edilir. Allah hepsinden razı olsun.
Varislerinin durumu uygunsa, malının üçte birinin hayırlara kullanılmasını ister. Bu hayır yollarını
zikreder. Mümkünse bu alanları, tartışmaya yol açmayacak şekilde açıklar. Çocuklarının dünya ve
dinleriyle ilgili nasihatlerini yazar.
Vasiyette incelikler
1- Vasiyetin ana konusu, bırakılan malı yönlendirmektir. Vasiyet denince akla mal gelir. Ancak
vasiyeti, malı ve geride kalanların akidesini, ahlakını yönlendirme gayretlerinden biri olarak
görmenin de yararı vardır.
2- Vasiyeti, riya meselesi haline getirmek tehlikelidir. Mümkün olduğunca vasiyeti gizli tutup,
ölüm halinde açığa çıkmasını sağlamak daha faydalı olabilir. Ama herkesin durumu kendisi
açısından özellik arz edebilir.
3- Vasiyet eden, vasiyetini mal üzerinden yapacaksa, öncelikle kendine mirasçı durumda olmayan
akrabalarını yakınlık sırasına göre kollamalıdır. Yakınlıkla beraber de daha takva olan
önemsenmelidir. Şeriat ilimleriyle meşgul bir yeğeni olan önceliği ona vermelidir. Veya bakıma
muhtaç bir yeğeni olan önceliği ona tanımalıdır.
4- Vasiyetin yapıldığı kişi, mirasçılar arasında bulunmamalıdır. Zira mirasçı zaten mirastan pay
alacaktır. Ona özellikle bir vasiyet yapılması, diğer mirasçıların ezilmesi anlamına gelir. Bu da
zulümdür. Zulüm haramdır.
5- Vasiyetin tatbiki, borçlar ödendikten sonra kalan üzerinden yapılır. Borçlar ödenmeden vasiyetin
değeri yoktur.
6- Allah’ın rızası dışında bir alana vasiyet yapılsa dahi muteber değildir. Mesela, saz çalınan bir
köy lokaline yatırım yapmayı vasiyet edenin vasiyetinin değeri yoktur.
7- Bidatin ihyası için yapılan bir vasiyete uyulması gerekmez.
8- Varisi olmayan malının tamamını, dilediği gibi vasiyet edebilir.
Varisleri bulunan ise malının üçte birini vasiyet edebilir. Üçte birinden fazla olması halinde
ise, o öldükten sonra varislerinin o oranı kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde vasiyetin değeri
olmaz.
Ölümünden sonra, kendisi için hac yapılmasını vasiyet eden bir Müslüman’ın bıraktığı malın
üçte biri haccetmeye yeterli geliyorsa vasiyeti infaz edilir. Aksi takdirde, varislerinin kendiliğinden
hibe etmesi ile hac yaptırılabilir.
9- Bir Müslüman çocuklarının bakımı, evlendirilmeleriyle ilgili vasiyette bulunabilir ve kişi tayin
edebilir. ‘Çocuğumu filanca kişi evlendirsin.’ diyebilir.
10- Fıkıh bilgisi yeterli olmayanların, yazdıkları vasiyeti fıkıh bilen biriyle istişare etmeleri uygundur.

--------------------
Miras bölümünde bu konuya kısmen dokunmuş bulunuyoruz. Ancak fukaha bunun önemini dikkate alarak ayrı bir bolümde be­lirtmeyi uygun görmüşlerdir. Biz de onların bu görüşüne uyarak ta­mamını miras bölümünde belirtmedik, onu özel bir bölüm haline ge­tirmeyi uygun gördük.

Vasiyet : îslâm Şeriatına göre, ölümden sonraya yönelik te­berru = bağış yolu bir temliktir. Bu, bir ayn olabileceği gibi, bir menfaat de olabilir.[1]


Vasiyetin Rüknü :



Şu kadar mal veya paramı falan kişiye verilmek üzere vasiyet ettim veya falan kişiye vasiyet ettim, demesidir.[2]


Vasiyet Müstehabdır :



Vasiyet eden kişinin üzerinde zekat, namaz, oruç, hac ve benzeri Allah'a ait bir borç yoksa, vasiyet etmesi  müstehabdır. Bu tür borçlar varsa, o takdirde vâcibdir.[3]

Vasiyete, kendi için vasiyet yapılan kişinin kabulü şarttır. Öyleki, vasiyet eden kişi ölünceye kadar o kimse kendisi için yapılan vasiyeti ya açık, ya da delâleten reddetmemis.se, bu bir kabul sayı­lır. Vasiyet eden henüz ölmeden, kendisi için vasiyet yapılan kimse ya açık ya da delâleten bunu reddetmişse, yapılan vasiyet huküm-

süz kalmıştır. Bu bakımdan vasiyeti yapan ölünce vârisleri reddedilen o vasiyeti artık yerine getirmezler.[4]

Vasiyeti kabul ise, vasiyet edenin ölümüyle gerçekleşir. Yani o rihe kadar bir red sözkonusu değilse, vasiyet edenin ölümüyle yap-İı vasiyet kabul edilmiş olur. [5]


Vasiyetin Şartı :



Vasiyet edenin temlike, kendisi için vasiyet edilenin de temellü-3 ehil olmaları ve yapılan vasiyetin de temlike kabiliyetinin bulun-tası şarttır. Aksi halde yapılan vasiyet geçersizdir.

Bunu bir iki misal ile açıklıyalım :

Kaybolmuş bir malın vasiyet edilmesi, temlike kaabiliyeti olma-an bir maldır. Akli dengesi yerinde olmayanın vasiyeti veya aklî engesi bozuk olan kimse için vasiyet edilmesi ise, vasiyet edenin ve :endisi için vasiyet edilenin temlik ve temellüke ehil olmadıklarına aisaldır. [6]


Malın Ne Kadarı Vasiyet Edilebilir?



Ölümünden sonra yerine getirilmek üzere yapılacak bir vasiyet, çişinin malının üçte birini açmamalıdır. Yani bir kimse ancak mah-ıın üçte birini vasiyet edebilir. Fazlasını vasiyet etmesinin geçerliği, rârislerinin iznin© bağlıdır.

Bu bakımdan fukaha vasiyet konusunda şu hükmü tesbit etmiş­lerdir : Mahn üçte birinden azını vasiyet etmek müstehabdır. Bu, va­siyet edenin ister fakir, ister zengin olmasına bağlı bir sınırlama de­ğildir. Herkes için geçerli olan bir istihbab kapısıdır.[7] 


Az Malı Bulunan Kişinin Vasiyeti :                               



Fakir sayılacak kadar az bir malı olan kimsenin varisleri bulu­nuyorsa, o takdirde hiç vasiyet etmemesi daha uygundur. Çünkü va­risleri aç ve perişan bırakıp başkasına yardım elini uzatmak, fazilet değildir. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin bu hususta uyarılan vardır.

Mah çok olup zengin sayılan kişilerin de en çok mallarının üçte birini vasiyet etmeleri mümkündür. Yukarıda belirttiğimiz gibi, faz­lasını vasiyet etmeye yetkili ve me'zun değildir.

Yapılan vasiyetin de bir hayır ve iyilik anlamı taşıması şarttır. Günahı gerektiren konular için yapılan vasiyet, Allah katında bir serdir.[8]


Hiç Vârisi Bulunmayan Kişinin Vasiyeti :



Hiçbir vârisi bulunmayan zengin bir kimse malının tamamını vasiyet edebilir ve devlet hazinesi buna müdahale yetkisine sahip değildir. Yani bu hususta Beytü'1-Malm iznine başvurmasına gerek yoktur. Kendi malında -varisleri olmadığına göre- her türlü tasar­rufa sahiptir.[9]


Vârise Vasiyet Caiz Midir?



Allah her hak sahibinin hakkını belirlemiştir. Bir kişi öldüğün­de terikesi    Allah'ın belirlediği ölçüde mirasçıları arasında taksim edileceğinden, bir vâris için vasiyet etmek, doğru değildir. Ancak di-, ğer vârisler bu vasiyeti uygun görüp kabul ederlerse, geçerlik kaza­nır, uygun görmedikleri takdirde, hükümsüz kalır.

O halde bir kimse ölmeden önce hem kendi vârisine, hem de bir yabancıya vasiyet ederse, öldükten sonra yabancı hakkındaki vasi­yeti -malının üçte birini aşmıyorsa- geçerlik kazanır. Vârisi hakkın­daki vasiyeti, diğer varisler tarafından uygun görülürse geçerlik ka­zanır, aksi halde hükümsüz kabul edilir. Vasiyet eden ölmeden ön­ce, mevcut vârislerin yapılan vasiyeti uygun görüp görmemeleri bir hüküm taşımaz, ancak vasiyet eden murisleri öldükten sonraki ica­zetleri hüküm taşır.[10]


Kendisine Vasiyet Yapılanın Durumu :



Kendisine vasiyet yapılan kişinin durumu, vasiyeti yapanın ölü­mü anındaki durumuyla anlam taşır. Vasiyet eden ölmeden önce vâ­risi bulunan kardeşine vasiyet eder, fakat ölmeden önce bir oğlu do­ğarsa, o takdirde kardeşine yaptığı vasiyet geçerlik kazanır. Çünkü oğlu yokken kardeşi vâris idi, vârise ise vasiyet doğru değildir. Ama bu arada bir oğlu doğunca, kardeşi vâris olmaktan düştü, o nedenle de kendisi için yapılan vasiyet geçerlilik kazandı.

Bunun aksini düşünecek olursak :

Adamın bir oğlu bulunduğu halde kardeşine vasiyet etti, kendi­si ölmeden önce oğlu öldü. Bu durumda kardeşi için yaptığı vasiyet geçersiz kalır. Çünkü oğlunun ölmesiyle kardeşi vâris durumuna geçmiş oluyor, vârise ise vasiyet yapılmaz.[11]


Vârislerden Bir Kısmı Vasiyeti Red, Bir Kısmı Uygun Görürse :



Adam ölmeden önce ya bir yabancıya malının üçte birinden faz­lasını vasiyet etmiş, ya da vârislerinden birine vasiyette bulunmuş­sa, öldükten slonra onun bu vasiyetini vârislerinden bir kısmı red, bir kısmı da uygun bulursa, o takdirde, uygun bulanlara düşen hisse nisbetinde geçerlik kazanır, red edenlerin hisselerine nisbetle dü­şer.[12]


Kaatil İçin Vasiyet :



Kaatil için vasiyet caiz değildir. İster kasden, ster hataen öldür­müş olsun, farketmez. O halde bir kimse kendi vârisine veya bir ya­bancıya vasiyet ettikten sonra o vâris ya da o yabancı tarafmdan-ya kasden ya da hataen öldürülürse, yapılan vasiyet hükümsüz ka­lır. Ancak İmam A'zam Ebû Hanîfe'ye göre, diğer vârisler bu vasi­yeti geçerli sayarlarsa, o takdirde yerine getirilir. İmameny ise buna muhalefet etmişlerdir.[13]


Kaatil Çocuk Ya Da Deli Olursa :



Adam küçük oğluna veya deli bulunan bir vârisine veya yaban­cı küçük bir çocuğa ya da deliye vasiyette bulunduktan sonra o ço­cuk veya deli tarafından öldürülürse, vârisler buna icazet vermese-ler bile yapılan vasiyet geçerli sayılır. [14]


Kadın Keskin Bir Aletle Adamı Yaralarsa :



Bir kadın keskin bir alet veya keskin olmayan başka bir aletle bir adamı yaraladıktan sonra adam ölmeden ona vasiyet eder ve ev­lenir, sonra da Ölürse, kadın ne mirasçı olur, ne de kendisi için yapı­lan vasiyete hak kazanır. Ancak mehr-i mislini alır. [15]


Mirasçının Oğluna Vasiyet Caiz Midir?



Mirasçının oğlu ona vâris olmadığına göre, onun için vasiyet et­mesi caizdir. Bunun gibi, kendisini öldürenin babasına da vasiyet ca­izdir, çünkü o kaatil değil, kaatilin babasıdır. Aynı zamanda kaati-lin oğluna da vasiyet etmesi caiz kabul edilmiştir.[16]


Canlı Bir Hayvan Îçin Vasiyet :



Adam ölmeden önce, «falan adamın atına veya öküzüne yedirilmek üzere şu kadar para vasiyet ettim» derse, öldükten sonra bu vasiyet geçerli sayılır ve yapılan vasiyet at veya öküz sahibine tes­lim edilir. At ve öküz öldüğü takdirde vasiyet de hükümsüz kalır. Bunun gibi, at veya öküz sahibi onu sattığı, yani başka bir adamın malı olduğu takdirde de vasiyet hükümsüz kalır. Çünkü yapılan va­siyet hayvanla sahibi arasındaki bağlantıyla ilgili bulunuyordu. Bu ilgi kalkınca, vasiyet de hükümsüz duruma gelir.[17]


Gayr-İ Müslim Vatandaşa Vasiyet :



Müslüman kimsenin gayr-i müslim vatandaş için, gayr-i müslim vatandaşın da müslüman için vasiyeti sahihtir, geçerlidir. [18]Ama müslümanm harbî (= gayr-i müslim bir ülkede yaşıyan kimse) için vasiyeti caiz değildir. [19]O halde bir müslüman, darü'l-harbde bu­lunan bir harbî için vasiyette bulunursa, varisler bunu uygun görse­ler bile geçerli kabul edilmez. Harbî kendisine yapılan vasiyeti al­mak üzere eman dileyerek îslam ülkesine geçse, yine de vasiyet ona verilmez. îsterse vârisler o vasiyeti uygun görmüş olsunlar, hükmü değiştirmez.

Vasiyet eden Müslüman da dar-i harbde, kendisi için vasiyet edi­len harbî de dar-i harpte bulunursa, yapılan vasiyet geçerli olur mu? îlim adamlarının bunun geçerliği hakkındaki görüşleri farklıdır.[20]

Harbi, eman dileyerek îslâm ülkesinde bulunuyor ve bir müs­lüman onun için vasiyet ediyorsa, o takdirde yapılan vasiyet terike-nin üçte birinden geçerlidir. Bu hususta vârislerin icazetine başvu­rulmaz, ancak yapılan vasiyet terikenin üçte birini aşıyorsa, o takdirde icazetlerine başvurulur.

Bunun gibi, İslâm ülkesinde bulunan bir harbiye sadaka da ve­rilebilir.[21]


Murtedde Vasiyet Caiz Midir?



Bilindiği gibi, murtedd, dinden dönen kimseye denilir. Bu durumda olan bir kimseye vasiyet yapmak caiz değildir, yapılsa bile geçer­li kabul edilmez.[22]


Bıraktığı Mal Ancak Borçlarını Karşılarsa :



Bir kimse borçlu olduğu halde vasiyette bulunursa, ölünce ba­kılır : Bıraktığı mal borçlarına yetiyor mu? Yetiyorsa, olduğu gibi borçları ödenir ve vasiyeti yerine getirilmez. Borçlardan sonra bir şey artarsa, o takdirde artan kısmın üçte birinden geçerli olur. Va­risler icazet verdiği takdirde, üçte birini aşarsa yine yerine getirilir. Ancak alacaklılar alacakanndan vazgeçerlerse, o takdirde va­siyeti yerine getirilir.[23]


Çocuk Ve Delinin Vasiyeti Caiz Değildir :                               



Çocuk temyiz çağına girmedikçe, yaptığı vasiyet geçerli sayıl­maz. Deliren kimsenin de vasiyeti caiz değildir. Ancak ölmeden önce aklı yerine gelir de vasiyet yaptıktan sonra ölürse, o takdirde geçer­li kabul edilir.[24]

Geveze alaycının, zorlananın ve bir de yanlışlıkla söyleyenin va­siyeti sahih değildir. Ciddi olup hür ve akıl bulunanın vasiyeti an­cak geçerlidir.[25]

Kanunen tasarruftan men'edilen çocuğun temyiz çağında da bu­lunsa vasiyeti kıyasen caiz değildir. Yolda kalmış, evinden ve ma­lından uzakta olan kimsenin vasiyeti ise caizdir.[26]

Ancak çocuk vasiyet ettikten sonra ergenlik çağına girer ve yap­tığı vasiyeti geçerli kabul ederse, o takdirde caiz olur ki aslında bu yeni bir vasiyet sayılır.

Ana rahmindeki çocuk için vasiyet etmek caizdir, eğer vasiyet tarihinden itibaren altı aya varmadan doğarsa böyledir. Daha geç doğarsa, yapılan vasiyet geçerli değildir. Çünkü bu çocuğun ondan olup olmadığı kesin değildir.[27]

Ana rahminde bulunan çocuk için vasiyette bulunduktan sonra adam ölür, kadın da bir ay sonra ölü bir doğum yaparsa, vasiyet ge­çerli olmaz. Ama diri doğduktan sonra ölürse, vasiyet geçerlidir, te-rikenin üçte birinden çıkarılıp anasına, yani vârislerine verilir.

Ana rahmindeki çocuğu vasiyet yapıldıktan ve adam öldükten sonra kadın kısa bir süre sonra ikiz doğurur. Her ikisi de diri doğar, ancak biri ölürse, vasiyet nasıl taksim edilir? Yapılan vasiyet ikiye ayrılır, yarısı diri kalan çocuğundur, yarısı da ölen çocuğun varislerinindir. [28]


Vasiyetten Vazgeçmek Caiz Midir?



Bir kimse önce vasiyet ader, sonra henüz ölmeden o vasiyetinden vazgeçerse, bu caizdir ve geçerlidir, Ancak bu vazgeçmek sözlü mü olmalıdır, yoksa delâleten de olabilir mi? Her ikisi de mümkün ve caizdir. Sarih biçimde sözlü olarak «Ben yaptığım vasiyetten vaz­geçtim» demesi kâfidir. Delâleten vazgeçmek ise, vazgeçtiğine delâ­let eden bir davranışta bulunmasıdır.[29]


Bu Manayla Vasiyet Dört Kısma Ayrılır :



Birincisi : Hem söz, hem davranış bakımından feshettiği ihtima­lini taşır. İkincisi : Sadece söz bakımından feshettiği ihtimali taşır. Üçüncüsü : Yalnız fiil cihetiyle fesh ihtimali taşır. Dördüncüsü her iki cihetle de fesh ihtimali taşımaz.

Birinci şekil, belli bir mal veya parayı vasiyet ettikten sonra, «va­siyeti feshettim» veya «vasiyetimden döndüm» demesidir. Fiil cihe­tiyle de o malı satması ve o parayı harcayıp tüketmesidir. İkinci şe­kil, sadece sözlü olarak feshi mümkündür, fiilen mümkün değildir : Malının üçte birini veya dörtte birini  vasiyet etmesi gibi. Bu öldük­ten sonraya yöneliktir.  Aynı zamanda belli bir mal veya belli nis-bette bir para da değildir. O takdirde «Bu vasiyetimden vazgeçtim veya onu feshettim» demesi kâfidir ve bu fesh sadece sözlüdür. Üçün-3iı sekil, sadece fiilen vazgeçilir, yani feshedilir, sözlü olarak değil. Vasiyet ettiği bir malı, hiçbir şey söylemeden satması gibi. Dördün­cü şekil, vasiyet ettikten sonra ne sözlü, ne de fiili bir vazgeçme du­rumu olmayanıdır. [30]


Vasiyet Ettiği Malı Sattıktan Sonra Tekrar Alırsa :



Bir kimse belli bir malı vasiyet ettikten sonra satar veya birine bağışlar, sonra pişman olup geri alırsa, vasiyet hükümsüz kalır.

O halde vasiyet edilen bir koyunu boğazlayıp yemesi vasiyetten dönüş kabul edilir. Onun yerine başka bir koyun vasiyet olarak ve­rilmez. Çünkü belli bir koyunu belirlemiş ve sonra da onu boğazla-mıştı, artık başkası onun yerine geçmez.

Aima vasiyet ettiği elbiseyi yıkatması, bir dönüş sayılmaz. Falan kimse için yapmış olduğum vasiyetin tamamı hararadır veya faizdir, demesi bir rücu' anlamına gelmez. Ancak «Yaptığım va­siyetimin tamamını ibtal ettim veya tamamı hükümsüzdür, boştur.» derse, o takdirde hükümsüz kalır.[31]

Vasiyeti yaptıktan sonra geciktirdim, demesi dönüş sayılmaz. Ama «onu terkettim» demesi dönüş sayılır. Yani vazgeçmiş kabul edilir.[32]

Bunun gibi, «falan adama vasiyet ettiğim şu kadar malımı veya şu binamı, falan adam için vasiyet ediyorum, onun değil bunun ola­cak şekildeki ifadeler de ilk vasiyetten rücu' sayılır.

Vasiyet ettiği ikinci adam hayatta değilse, birinci vasiyet geçer­li sayılır. Vasiyet ettikten sonra o ikinci adam ölürse, bu durumda vasiyet edenin ölümü onun ölümünden sonra meydana geldiğinden her iki vasiyet de hükümsüz kalmıştır. Vasiyete konu olan mal ol­duğu gibi vasiyet edenin varislerine kalır.[33]

Ölümünden sonra falan adama verilmek üzere bir miktar külçe halindeki altını vasiyet ettikten sonra onu kuyumcuya götürüp bir takım zinet eşyası haline getirirse, bu vasiyetten rücu' ettiğini gös­terir ve ona göre işlem yapılır. Yani altını zînet eşyası haline getir­dikten sonra ölürse, artık o eşyalar vasiyet edilen kişiye değil, vasi­yet edenin varislerine intikal eder.

Tarlasını veya boş bir arsasını vasiyet ettikten sonra o tarlada ekin ekerse, bu rücu' sayılmaz. Ama ağaç, bağ ve benzeri şeyler di­kerse, bu vasiyetten rücu' sayılır. Vasiyet ettiği boş arsa üzerine bi­na ve benzeri bir şey yapması da rücu' anlamına gelir.[34]

Bunun gibi bağındaki taze üzümü veya tarlasındaki henüz yeşil bulunan buğdayı veya kümesindeki yumurtaları birisi için vasiyet edip kendisi henüz ölmeden üzüm olgunlaşıp kuru üzüm haline geti­rilir, başaklar kuruyup biçilir ve yumurtalar kuluçkaya bırakılarak civciv olursa, yapılan vasiyet hükümsüz kalır. Çünkü bu değişiklik­ler vasiyetten rücu' anlamına gelir.

Ama bunlar vasiyet edenin ölümünden sonra değişikliğe uğrar­sa, vasiyet muteber sayılır ve vasiyet edilen kişilere verilir. [35]


Vasiyet Anlamına Gelen Sözler :



Birisine «sen benim ölümümden sonra vekilimsin» derse, bu va­siyet anlamına gelir, o nedenle adam vekil değil, vasî sayılır.

Bunun aksine «Benim hayatımda sen vasisin» derse, bu vekâ­let anlamına gelir. O nedenle adam onun vasisi değil, vekili kabul edilir. Çünkü kişi hayatta iken vasisi olmaz, vekili olur.[36]

«Vasim olman üzere sana üçbin lira ücret verdim» derse, şart hükümsüzdür; üçbin lira ise vasiyet olarak caizdir.

«Sizler şâhid olun ben falan adam için bin lira vasiyet ettim ve falan adam için de vasiyet ettim onun benim malımda bin lirası var-dir», derse, birinci sözü muteber bir vasiyettir; ikinci sözü ise ikrar­dır, yani o adama bin lira borçlu bulunduğunu ikrar etmesi anlamı-nadır.

«Malımdan onbin lira falanadır» derse, bu ikrar değil vasiyet ka­bul edilir. Bunda istihsan vardır. Yani kıyasa pek uygun değildir.

Ölüm hastalığında kardeşine «Falan adamı ücretle tut da benim vasiyetimi infaz eylesin, yerine getirsin» derse, kardeşi onun vasîsi olur, tabii kabul ettiği takdirde.[37]

«Ben öldüğümde cenazemi falan yere nakledin ve şu yerde de malımın üçte birinden bir hastane yapın» dedikten sonra vefat eder­se, hastane hakkındaki vasiyeti vasîsi tarafından aynen yerine geti­rilir. Sözünü ettiği yere cenazesinin nakliyle ilgili vasiyeti geçerli sa­yılmaz. Vasî bu vasiyeti yerine getirir de hayli masraf yapar, varis­ler ise buna razı olmazsa, vasi yaptığı masrafları kendisi öder. Ama vârisler buna izin verirlerse, o takdirde vasî o vasiyeti de yerine ge­tirir.

Zengin bile  olsa, öldükten sonra kabrinin    mermer ve benzeri şeylerle yapılmasını ve gereken tezyinatın yerine getirilmesini vasi-ı  yet ederse, bu tür vasiyetler -gereksiz harcamaya yol açtığından ba­tıldır, hükümsüzdür, yerine getirilmez.[38]

Öldükten sonra ta'ziye için gelenlere yemek verilmesini vasiyet ederse, fakih Ebû Cafer'e göre : Onun bu tür vasiyeti, malının üçte birinden karşılanmak kaydiyle caizdir. Uzun mesafeden gelenlerle cenaze evinde bazı hizmetlerden dolayı uzun süre kalanların hazır­lanan yemeklerden yemeleri helâldir. Tabii ölenin terikesinin üçte birini aşmıyorsa, aksi halde vârislerin iznine başvurulur. Bu husus­ta, yani ölü evinde yemek yiyecekler hususunda fakirle zengin ara­sında  bir ayrım yapılmaz.

İhtiyaç fazlası yemek hazırlanırsa, fazla kısmına vasî zamın olur. Çünkü gereksiz bir harcama tazminatı gerektiren hususlar­dandır.

«Ben öldükten sonra gelenlere ve çevrede oturanlara üç gün ye­mek verin» diye yapılan bir vasiyet de geçersizdir. Çünkü İslâm'da böyle bir sünnet yoktur. Vârislere intikal edecek malı gereksiz yere harcamak anlamındadır. [39]


Lüks Sayılacak Bir Kefen Vasiyet Etmek :



Zengin de olsa, normalin üstünde bir kefen vasiyet etmemelidir. Çünkü bunlar arızi şeyler. Aslolan güzel ameller, üstün meziyetlerle kabrin içini süslemek, oraya sönmeyecek bir meş'aîe götürmektir. Kabrin üstünün mermer veya benzeri şeylerden yapılıp süslenmesi İslâm nazarında bir değer taşımaz. Çünkü Allah şekillere ve mallara değil, kalblere ve amellere bakar.

Bu bakımdan lüks sayılacak evsafta bir kefen vasiyet eden kim­senin bu vasiyeti yerine getirilmez. Yani vasisi olan kişi bu tür va­siyetleri yerine getirmekle mükellef değildir, aynı zamanda yetkisi de yoktur.

Fukahanm çoğuna göre, adam nasıl bir kefen vasiyet ederse et­sin, emsaline ve örfe uygun bir kefene sarılarak defnedilir.[40]

Kadın da hastalandığında kocasına, üzerinde borç kalan mehri-ni tamamen kefene sarfetmesini vasiyet ederse, onun da bu vasiyeti hükümsüzdür, yerine getirilmez, emsaline uygun bir kefen yapılır.[41]


Beni Evinmin Önünde Veya Bahçemde Gömün Diye Vasiyet Etmesi :



Bu tür vasiyetler de geçersizdir. Çünkü bir Müslümanın dindaş­larına ait bir kabristanda gömülmesi hem sünnet, hem onun için da­ha hayırlıdır. Ancak evimi kabristan olmak üzere vasiyet ettim, der ve orası kabristan olmaya elverişli bulunursa, vasiyetine itibar edi­lir. Aksi halde değil. [42]


Falan Adam Namazımız! Kılsın :



Falan adam namazımı kılsın veya kıldırsın, diye yapılan vasi­yetler de muteber doğildir. Bu bakımdan ehil olan herhangi bir adam onun cenaze namazını kıldırabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Hattâ el-Hulasa adlı kitapta bu tür vasiyetlerin sahih olmadığı belirtil­miştir. [43]


Malının Üçte Birini Müslümanlara Kefen Alınmasına Vasiyet Ederse :



Zengin bir adam malının üçte birini Müslümanların kefen ihti-tiyacmı veya onların kabirlerini hazırlatmayı veya defin masrafla­rını karşılamayı belirterek vasiyet ederse, bu vasiyet hükümsüz ka­bul edilir. Ama bunu fakir müslümanlarm kefenlenmesi, kabirleri­nin hazırlanması için vasiyet edecek olursa, bu geçerli sayılır.[44]


Zinet Eşyamla Veya En Güzel Elbisemle Beni Defnedin Diye Vasiyyette Bulunursa :



Bu ve benzeri vasiyetler de sünnete aykırı olduğundan yerine getirilmez. Vârisler istese bile, bu caiz değildir. Yapılacak tek şey, emsaline uygun bir kefen ile defnedilmesini sağlamaktır. [45]


Kabrinin Sıvanmasını Vasiyet Ederse :



Kabrinin iç veya dışının sıvanmasını veya kabrinin üzerine kub-bemsi bir şeyin yapılmasını veya mermerden bir dış kabir yapılma­sını vasiyet ederse, bunların hiçbiri caiz değildir. Vasisi bulunan ki­şi bu tür vasiyetleri yerine getirmez.[46]

Ancak gevşek bir arazide kabri canavarlardan korumak için sı­vamak ta bir sakınca yoktur.

Kızma veya oğluna elli bin lira verip, «bununla ben öldüğümde kabrimi imar et, beşbin lirasını kendine harca ve geriye kalanıyla buğday alıp fakirlere dağıt» diye vasiyet ederse, Fakîh Ebu'l-Ka sım'a göre, vârisi için vasiyet ettiği beşbin lira hükümsüzdür. Çün­kü vârise vasiyet yapılmaz. Sonra kabrine bakılır, sünnete uygun bir onarıma muhtaçsa ona göre, sarfedilerek onarılır. Geriye kalan paranın tamamı fakirlere sarfedüir.[47]


Kur'ân Okutulmasını Vasiyet :



Adam hastalanınca, «Ben öldükten sonra bir kimseye şu kadar para verip kabrim üzerinde Kur'ân okutmanızı vasiyet ettim» der­se, bu vasiyet hükümsüzdür.[48]

Çünkü bu gibi hususlarda Kur'ân-i bir geçim vasıtası haline getirmemek lâzım. Aksi halde bu bir âdet haline gelir de bir kısım insanlar işini gücünü bırakıp ölülere Kur'ân okumayı meslek edinir ki  bu Sünnet-i Rasûlüllah'a aykırıdır.

Ancak tanıdığı bir kişinin kendisi için Kur'ân okumasını vasiyet ederse, o kimse bir ücret almaksızın Kur'ân okuyabilir. [49]


Mevcut Kitaplarının Toprağa Gömülmesini Vasiyet Ederse :



Kitaplar bilindiği gibi, okunup yararlanmak içindir. O bakımdan  bir kimse «Ben öldükten sonra kitaplarımı da bir yere gömün» diye ' vasiyet ederse, onun bu vasiyeti caiz değildir,' yerine getirilmez. Ancak o kitaplarda toplumun ahlâkını bozan, inançları zayıflatan, nes­li bozan düşünceler varsa, o takdirde vasiyet yerine getirilir. Bunda dinen bir sakınca yok, belki sevap vardır.[50]                               


Bir Cami'ye Sarf edilmek Üzere Yapılan Vasiyet :                     



Cami ve mescidlere sarfedilmek üzere yapılan vasiyetler caiz­dir. Adam öldükten sonra vasiyet ettiği para câmi'lerin aydınlatma temizletme ve benzeri ihtiyaçlarına sarfedilir. [51]


Kendi Adına Allah Yolunda Savaşa Çıkanlara Verilmek Üzere Vasiyette Bulunursa :



Adam hastalığında vasisine, «Ben öldükten sonra şu kadar paranın benim yerime Allah yolunda savaşacak bir kimseye veya bir­kaç kimseye vermenizi vasiyet ettim» derse, onun bu vasiyeti aynen: yerine getirilir. Ancak savaşa çıkan kimseye vasiyet edilen para teslim edilince, o kimsenin de bu parayı sadece o yolda harcaması, ar-:; ta kalanı getirip vasiyet edenin vârislerine vermesi gerekir. İsterse^ Allah yolunda savaşa çıkan kimse zengin olsun, yine de vasiyet uya-' rmca para ona verilebilir. [52]


Gayr-i Müslimlerden Fakir Çocuklara Harcanmak Üzere Vasiyet :



İslâm, insan unsuruna değer verir. Bu bakımdan hayır işlerin­de gayr-i müslimleri bir tarafa itmez; onlara da sadaka olarak yar­dım yapılmasını tavsiye eder.

Nitekim Müslüman bir kimse ölmeden önce, «Şu kadar para ayırdım, ben ölünce bu yarayı gayr-i müslimlerden fakir çocuklara dağıtırsınız» derse, bu vasiyet caizdir ve vasisi aynen yerine getirir. [53]


Kilise ve Havra Yapılması İçin Vasiyet :



Bir Müslüman ölmeden önce, bir miktar para ayırıp vasisine «Ben Ölünce bu para ile bir kilise veya havra yaptırınız» derse, bu vasiyet caiz değildir, yerine getirilmez. Çünkü bunda ma'siyet vardır. Ama malının üçte birini cami ve mescid yapılmasına harcan­mak üzere vasiyet ettim, derse, bu vasiyet geçerlidir. Çünkü bunda sevap vardır. [54]


Mutlak Anlamda Vasiyet :



Adam hastalandığı günlerde yanında toplanan dost ve yakınla­rına, «Ben öldükten sonra benim için vasiyet konusunda caiz olan ne varsa, onları yerine getirin» der, belli bir miktar ve belli bir cihst tayin etmezse, îmam Muhammed'e göre, vasiyeti caizdir. Ancak te-rikesinin üçte biri hesaplanarak çıkarılır ve fakirlere dağıtılır. Vâ­risler buna müdahale edemezler. Çünkü bir kimse malının üçte bi­rini vasiyet edebilir.

«Ama vârislerim nasıl isterlerse, öylece benim için hayır yapsın­lar» diye vasiyet ederse, o takdirde bu varislerin takdirine bırakılmış bir vasiyet kabul edilir, nisbeti üzerinde durulmaz.[55]


Ekili Tarlanın Toprağını Vasiyet Ederse :



Ekili bulunan tarlasının toprağı, yani mülkiyetini hayır yapıl­mak üzere vasiyet ederse,    ekin biçildikten sonra bu vasiyet yerine getirilir. Çünkü ekin vârislerin hakkıdır. [56]


Atını Veya Silâhını Vasiyet Ederse :



Hastalanınca mevcut atım veya silahını  -Allah yolunda savaşa çıkanlara verilmek üzere- vasiyet ederse, bu caizdir ve öldüğünde vasisi bu vasiyeti aynen yerine getirir. Savaşa çıkanın fakir ya [a zengin olması bu hususta farketmez.[57]


Câmi'lerde Okunmak Üzere Mushaf Alınıp Konulması Vasiyet Edilirse :



Cami' ve mescidlerde okunmak üzere ya yanındaki mevcut mus-lafların oralara konulmasını ya da parayla satın alınıp konulmasını ırasiyet etmek caizdir. Vârisleri ya da vasisi onun bu husustaki va-siyetini aynen yerine getirir.

Ancak bu tür vasiyetler İmam A'zam Ebû Hanife'ye göre, hü­kümsüzdür, yerine getirilmez.[58]

Mevcut arsasını cami' yapılmak üzere veya cami1 yapmak isti-yenlere verilmek üzere vasiyet etmesi caizdir.[59]


Malının Üçte Birini Allah Yolunda Harcanmak Üzere Vasiyet Ederse :                                           



Adam malının üçte birinin Allah yolunda harcanmasını vasi­yet eder, fakat bunun cihetini tahsis etmezse, o takdirde bu vasiyet caizdir ve daha çok Allah yolunda savaşa çıkanlara harcanır. îmam Muhammed'e göre, hacce gidip te yolda kalan ve parası yetmiyen-lere de verilebilir.[60]


Malımı Hayırlı İşlerde Harcayın :



Ölüm hastalığında, «Malımı hayır yollarında harcayın» diye va­siyet ederse, o takdirde öldükten sonra vârisleri veya vasisi onun terikesinin üçte birini cami' köprü, okul, hastahane ve benzeri hayır yerlerine sarfederler.[61]


Vasiyetin Hükümsüz Kalması :                                                 



Adam hasta bulunduğu bir sırada yabancı bir kadının kendisin­de şu kadar alacağı bulunduğunu ikrar eder veya ona bir şeyler ve­rilmesini vasiyet eder, ya da ona bir bağışta bulunur ve sonra da o kadınla evlendikten sonra ölürse, borçlu bulunduğuna dair ikrarı ge­çerlidir. Vasiyet ve bağışı geçersizdir.

Müslüman olan kimse, kâfir oğlu için bir miktar para veya mal ayırıp öldükten sonra ona verilmesini vasiyet eder veya ona bir şey bağışta bulunur veya ona borçlu bulunduğunu ikrar eder ve adam henüz ölmeden oğlu Müslüman olursa, ikrarı da, bağışı da, vasiyeti de hükümsüz kalır.[62]


İşaretle Vasiyette Bulunmak :



Ağır hasta olup konuşamıyacak durumda olan ve fakat aklî me­lekesi yerinde kabul edilen kimse, el veya baş işaretiyle vasiyette bulunur, yanındakiler de onun bu işaretinden arılarlarsa; yaptığı va­siyet caizdir. Aynen uyulur. Ama etrafındakiler onun yaptığı işaret­leri anlamazlar veya farklı biçimde anlarlarsa, o takdirde geçerli kabul edilmez.[63]


Felçli, Yatalak Ve Çok Yaşlı Kimsenin Vasiyet Ve Bağışlan :



Ölmeyecek şekilde felçli, yatalak ya da yaşlı bulunan ve aklî dengesi yerinde olan kimselerin hem yaptığı vasiyet, hem de bağış­ları geçerlidir. Çünkü hayır konularında bunlar da sağlam kişiler gibi kabul edilir. İsterse malının tamamını bağışlayabilir. Yani ta­sarrufa ehildirler.

Ama felçli, yatalak ya da çok yaşlı kimse, bu duruma düştükten sonra çok yaşamaz da ölürse, o takdirde onun hastalığı, ölüm has­talığı sayılır ve bağış olarak yaptığı şey, ancak bıraktığı malın üçte birinden çıkarılır. Çünkü bu artık ölümden sonraya yönelik bir va­siyet kabul edilir.[64]


Vasiyetten Sonra Aklî Dengesi Bozulursa :



Vasiyetten sonra aklî dengesi bozulur ve kendine gelmeden ölür­se, daha önce yaptığı vasiyet geçerli sayılır mı? Fukahamn çoğuna göre, durum hâkime iletilir. Uygun görürse, vasiyeti yerine getirilir. Uygun görmediği takdirde geçersiz kabul edilir.[65]

Hapishanede idama mahkûm olan bir kimse hasta durumunda kabul edilir ve yapacağı vasiyetler bu ölçüde itibar görür. Ama sa­vaşta olan kimse böyle değildir. Çünkü onun kurtulma şansı vardır. Bu bakımdan savaş alanında yaptığı vasiyet, hasta olmayan kişinin vasiyeti mesabesindedir. Ama savaş alanında bilfiil savaşa başlar­ken yaptığı vasiyet, hasta kimsenin vasiyeti mesabesindedir. Çünkü ölme ihtimali daha kuvvetlidir.

Hapisteki idamdan kurtulur, bilfiil savaşa giren öldürülmeden geri dönerse, hastalandıMan sonra iyileşen kimseye benzetilir ve ar­tık malının tamamında tasarrufa yetkili kabul edilir.[66]

Cüzamlı, çok ateşli sıtmalı kimseler ayakta duramayıp  sık  sık yatıyorlarsa,  hjasta  kabul  edilirler  ve  vasiyetleri  ona  göre, tec­viz görür. Yani ölüm hastalığı kabul edilerek, yaptıkları vasiyetlerimi iyîleşmeyip ölürlerse, aynen uygulanır.[67]                                 

Kendisine felç geldikten veya dili tutulduktan sonra artık konuşma imkanı bulunmaz da baza işaretlerle veya yazılı olarak bildirmekle derdini anlatabilir ve bu hali bir yıl devam ederse, o takdirde bu" kimse dilsizler hükmünde kabul edilir. Otıa göre, hibe ve vasiyet ko­nusu değerlendirilir.[68]

Doğum sancılan içinde kıvranan bir kadının o esnada yaptığı, vasiyet mal mm üçte birinden muteber tutulur. Eğer kurtulursa, artık malında istediği gibi tasarruf edebilir.[69]                             


BİRÇOK ŞEYLERİ BİRDEN VASÎYET ETMEK



Ölüm hastalığında adam bazı hayır kurumlarına verilmek, kıl­madığı namazların, tutmadığı oruçların keffareti olmak, vermediği zekâta mahsup edilmek, gitmediği farz haccm yerine getirilmesini dilemek gibi birçok vasiyetleri birden yapar ve sonra ölürse, nasıl bir yol takip edilir? Malının üçte biri bütün bunlara yetiyorsa, o tak­dirde hepsi de yerine getirilir. Yetmediği takdirde, vârislere başvu­rulur, varisler kendilerine düşen hisssden bunu karşılarsa, yine hep­si yerine getirilir. Karşılamadıkları takdirde, farz olanlar öne alınır, sonra vâcib.sonra da sünnet olanlar..

Yapılan vasiyetlerin hepsi de farz kapsamına giriyorsa, o tak­dirde vasiyet eden kişinin önce hangi farzdan söz etmişse ona önce­lik tanınır.[70]

Ancak Hacc ve Zekât gibi önemli iki farz için vasiyette bulun­muş ve önce .zekattan sözetmişse, yine de hacce öncelik verilir. Arta kalanı zekât borcu olarak fakirlere dağıtılır.[71]

Katil keffaretiyle yemin keffareti hususları için vasiyet ederse önce hangisini anmışsa, ona öncelik tanınır.

Fıtır keffaretiyle, hataen adam öldürme keffareti için yapılan vasiyette ise, adam öldürme keffaretine öncelik tanınır.[72]

Sadaka-i Fıtır ile Kurban vasiyet etmişse, Sadaka-i Fıtra öncelik tanınır. Her ne kadar kurban kesmek vacibse de Sadaka-i Frfr'ın vü-cubu muttafekun aleyhdir. Kurbanın vucuibu ise ictîhad konusudur. Hatta sadaka-i fıtır Ramazanda bozulan orucun keffaretine de tak­dim edilir.

Kurban ise nafile- mahiyette olan vasiyetler üzerine takdim edi­lir. Aynı derecede olan vasiyetlerde ölenin malının üçte biri hepsi­ne kâfi gelirse mesele yok. Gelmediği takdirde hepsini yerine kısmen olsun getirmede eşit şekilde bir dağıtım yapılır. Ancak hacc ibâdeti müstesna, onun gibi farzlar bulunduğu halde önce o yerine yerilir artan bir şey olursa, diğer farzlar için harcanır.[73]

Yapılan vasiyet tamamen nafile ibadetlerle ilgiliyse, hangisini önce anmışsa, onunla başlanır. Arta kalanı sırasiyle diğerlerinin ye­rine getirilmesine harcanır.[74]

Ölüm hastalığında on bin lira fakirlere, on bin lira hısımlarına ve on bin lira da kılmadığı namazlara keffaret olmak üzere muhtaç­lara vasiyet eder ve ölür, ancak malının üçte biri bu vasiyeti kar­şılamazsa, o takdirde sözü edilen üçte bir mal üçe ayrılır. Hısımlara isabet eden onlara verilir. Üzerindeki bir aylık namaza keffaret için ayrılan yetmiyecek olursa, fakirlere ayrılan kısım Üe takviye edilir. Çünkü keffaret de fakirlere dağıtılmaktadır. Aynı zamanda vasiyet edilmiş bir ilahi haktır, o nedenle fakirlere takdim edilir.[75]


Hacc Îçin Yapılan Vasiyet :



Ölen kişi kendisine gerektiği halde haccetmeden ölmüş, ancak eyerine hac yapılmasını vasiyet  etmişse,  malının  üçte biri yetecek olursa, bulunduğu şehir ya da kasabadan güvenilir bir adam tutu­larak ona bedel hacce gönderilir. Para yetmediği takdirde, nereden göndermeye yeterse, oradan gönderilir.

Hac yolunda hastalanıp ölen kimse, ölmeden yerime hac yapılsın diye vasiyet ederse, imam Ebû Hanîfe'ye göre, yine de ölenin oturduğu beldeden adam tutulup gönderilir. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre, öldüğü yerden adam tutulup hac yaptırı­lır. Bunda istihsan vardır.[76]


Hısımlara, Komşulara, Yetimlere Ve İlim Ehline Verilmek Üzere Yapılan Vasiyetler :



îmam Ebû Hanîfe'ye göre, yukarıda sözü edilen sınıflara yapı­lacak vasiyetlerde dört şart aranır :

1 — Vasiyete müstehak olanların iki ya da daha fazla olması,

2 — Hısımlarda en yakınlarına sırasiyle öncelik verilmesi, uzak hısımların bu haktan mahrum kalması, miras hukukunda    olduğu gibi,

3 — Hısımların zirahm bulunması,

4 — Bunların vasiyet edenin mirasçıları olmaması..

Bu türlü vasiyetlerde taksim yapılırken kadın erkek ayırd edil­mez, hepsine de eşit biçimde verilir.[77]

Yine bu gibi vasiyetleri taksimde müslüman, kâfir, köle, hür, küçük ve büyük eşit biçimde alırlar, herhangi bir ayırım yapılmaz,

îmameyne göre, bu gibi vasiyetlerde sadece zirahm değil, baba ve ana tarafından mirasçı olmayan bütün yakınlara verilebilir. Ay­nı zamanda yakın akraba ile uzak akraba, bir kişiyle bir kaç kişi ara­sında da bir ayrım yapılmaz. Kâfir ile Müslüman da eşit biçimde va­siyetten alırlar.

imam Ebû Hanîfe'ye göre, vasiyete müstahik olan yakın akraba bir tane ise malın yarısı ona verilir. Gerisi diğer uzak akrabaya tak­sim edilir.[78]

Baba ve oğul -akraba tabiriyle- bu vasiyete dahil olmadıklarına göre, dede ve torun, yani babanın baba ve oğlun oğlu dahil olurlar mı? Ez-Ziyadat adlı eserde bunlar dahil olur, denilmiş ve muhalefet edip etmiyenlerden sözedilmemiştir. Hasan bin Ziyad'in Ebû Hanî'-fe'den yaptığı rivayete göre, dede ile torun da bu vasiyete girmezler, îmam Ebû Yusuf'tan da böyle rivayet edilmiştir. Ve sahih olan da budur.

Ölen kimse mirasçılarından başka iki amcasını ve iki de dayısı­nı bırakacak olursa, akrabaya yaptığı vasiyetten sadece iki amcaya verilir, dayılara verilmez. Bu da îmam Ebû Hanîfe'nin içtihadıdır. İmameyne göre, dayılarada verilir.

Vasiyet edenin bir amca iki de dayısı bulunursa, îmam Ebû Ha­nîfe'ye göre, amcaya üçte birin yarısı, iki dayıya vasiyetin yarısı ve­rilir. İmameyne göre, eşit biçimde alırlar.

Yalnız bir amcası bulunursa, îmam Azam'a göre, üçte birinin yarısı ona verilir ve geriye kalan yarı da ölenin mirasçılarına redd-olunur. îmameyne göre, geriye kalan nısıf mahrem olmayan zirah-me verilir.[79]

Akrabaya vasiyet eden kimse geriye bir halâ bir amca, bir dayı bir de teyze bırakırsa, vasiyetin tamamı amca ile halâya eşit şekilde verilir.[80]

Vasiyet edenin akrabası sayılmıyacak kadar çok ise, ne yapılır? Fukahadan bir kısmına göre, vasiyet hükümsüz kabul edilir. Mu-hammed bin Seleme'ye göre, caizdir, ona göre bir taksimat yapılır. Fetva da buna göredir.[81]

Vasiyet edenin bir oğlu bulunduğu halde nesepte farklı durum­da olan üç kardeşine vasiyette bulunursa, bu caizdir. Çünkü oğlu varken bunlar mirasçı olamıyorlar, o nedenle vasiyet bunlar arasın- da eşit biçimde taksim olunur. Ölenin bir kızı ve yine farklı durum- da üç kardeşi bulunur da onlara vasiyet ederse, ana-baba bir kar- dese verilmez, çünkü o, ölenin kızıyla birlikte mirasçı olabiliyor. Di- ğer iki kardeş mirasçı olamadıkları için vasiyet o ikisi arasında tak- sim olunur.

Vasiyet eden geriye oğlunu, kızım bırakmamış, sadece farklı du- rumda bulunan üç kardeşini bırakmışsa, yaptığı vasiyetin tamamı  baba bir kardeşine verilir. Çünkü Ana-baba bir kardeşle, ana bir kardeş mirasçı oluyor.

Kadın malının yarısını bir yabancı kimseye verilmek üzere va­siyet eder ve geriye sadece kocasını bırakırsa, malının yarısı vasiyet ettiği yabancıya verilir. Kalanın üçte biri kocasına ve geriye kalan altıda biri Beytü'l mal'e serilir. Bunun taksim şekli şöyledir : Yabancı önce terikenin üçte birini alır. Geriye üçte iki kalır. Kocası geriye kalan o üçte ikinin yarısını mirasçı olarak alır ki bu üçte birdir. Ge­riye malın üçte biri kalır, yabancı vasiyetinin tamamı olan altıda bi­rin yansını alır. Geriye o üçte birin yansı yani altıda biri kalır, o da Beytü'1-male devredilir.

Kadın malının yarısını kocasına vasiyet eder. başka mirasçı bı­rakmazsa, o takdirde bu vasiyet caiz kabul edilir, kocasLmalın yan­sını miras yoluyla, yarısını da vasiyet sebebiyle alır.

Adam malının tamamını bir yabancıyla karışma vasiyet eder ve ölürse, o takdirde, önce yabancı malın üçte birini alır. Kansı ise geriye kalan, yani üçte bir çıktıktan sonraki malın dörtte birini alır ki bu altıda bir eder. Geriye malın yansı kalır, o da vasiyet gereği ikisi arasında eşit biçimde taksim olunur.[82]

«Malımın üçte birini yalanlanma ve başkalarına verilmek üzere vasiyet ettim» derse, malının üçte biri mirasçı olmayan yakınlarına verilir.

Malının üçte birini kavmine veya aşiretine vasiyet ederse, bu caiz değildir. Ancak kavminin veya aşiretinin fakirleri diye bir açık­lama yaparsa, o takdirde caiz olur.[83]

«Malımı falan adamın kızlarına vasiyet ettim» derse, o falan ada­mın aynı zamanda erkek çocukları da bulunursa, mal sadece kızla­rına verilir. Adamın oğullan ve bir de oğullannın kızları bulunursa, vasiyetin tamamı oğullannın kızlarına verilir. Adamın sadece kız­larının kızlan bulunursa, bunlar vasiyete dahil olamazlar. Çünkü bunlar falanın ne kızları, ne de oğlunun kızlandır. Kızının kızlan «falanın kızları» tabirine girmiyor. Ancak bu tabirle kızlarının kız­larını kasdettiğine dair bir belirti, bir işaret bulunursa, o takdirde onlara verilir.

«Malımın üçte birini falanın babalarına verin» diye vasiyet eder, o falanın hem babalan, hem de analan bulunursa, hepsi de vasiye­tin kapsamına girer. O falanın babalan ve analan yok da sadece de­deleri ve nineleri varsa, vasiyet kapsamına girmezler. [84]


Ev, Bağ, Bahçe Ve Benzeri Şeyleri Vasiyet Etmek :



Bu gibi şeylere vasiyet etmek caizdir. Ne var ki vasiyet eden kim­se, vârislerini aç ve muhtaç bırakmamaya dikkat etmelidir. Çünkü önce onlann doyması gerekir. Vasiyet ancak fazla maldan yapılırsa, daha hayırlı ve feyizli olur. Bununla beraber fakir, zengin herkes malının üçte birini vasiyet edebilir.

O halde adamın sadece bir evi bulunur, onu da bir fakire vasi­yet ederse, öldükten sonra ancak o evin üçte biri fakire verilir. Üçte ikisi mirasçılara kalır. Bölünmesi mümkün olmadığında bir ay ya da bir yıl fakir oturur, iki ay ya da iki yıl mirasçılar oturur.[85]

Hastalanmadan önce vasiyette bulunur ve bunu bir kâğıda ya­zar, sonra hastalanır ve ikinci bir vasiyet daha yazarsa, bakılır, ikin­ci yazıda birinci vasiyetinden rücu' ettiğine dair bir kayıt yoksa iki­si de geçerli olur.[86]

Vasiyet ettikten sonra kendisini vesveseye kaptırır ve çok geç­meden bunar ve kendine gelmeden, yani şuuru yerine gelmeden ölür­se, îmanı Muhammed'e göre, yaptığı vasiyet hükümsüzdür. Ancak aklı başına gelir de baş işaretiyle olsun o vasiyetinin yerine getiril­mesini anlatabilirse, o takdirde caiz olur. Fukahanın çoğu ise buna­ğın baş işaretiyle yaptığı tasvibi uygun görmemişlerdir.

Üzerinde bir oruç keffaretinin bulunduğunu söyler ve bunun ödenmesi için vasiyet ederse, malının üçte biri altmış fakire -herbi-rine yanmşar sâ (1667 gr.) verilmek üzere- yetecek olursa, dağıtılır. Yetmiyecek olursa, vârislerin icazetine başvurulur. İcazet vermedik­leri takdirde üçte biri kaç fakire yeterse Öylece dağıtılır.[87]

Ekmek ve buğday alınıp fakir ve düşkünlere dağıtılmasını vasi­yet eder, ancak bunun nakil ve hammaliye ücretlerinden sözetmezse, o takdirde vasî bunları sadaka yolu taşıtıp dağıtma imkânım bulur­sa öyle yapar, imkân bulamadığı takdirde, malının üçte birinden bu kabil ücretleri çıkarıp gerekeni yaptmr.

Ama câmi'e verilmek üzere bazı mallar vasiyet etmişse, o takdir­de nakil ve hamaliye ücretleri bu vasiyete dahildir.

Bir miktar para ayınp bunlann beş yıl içinde eşit taksitlerle fa­kirlere dağıtılmasını vasiyet ederse, vârisleri ya da vasisi vasiyet yol­lu bırakılan paranın tamamını bir sene içinde fakir ve muhtaçlara dağıtabilirler. Bunda bir sakınca yoktur.

Kendisini öldüren kaatilin -henüz ölmeden önce- bağışladığını vasiyet ederse, Ebu Hanîfe'nin kıyasına göre, yapılan vasiyet caiz de­ğildir, uygulanmaz.[88]

Bir mecliste malının altıda birini, diğer bir mecliste yine malı­nın altıda birini vasiyet ederse, ister bunlardan birine şahit tutsun, ister tutmasın, fukahanm icma'iyle, sadece malının altıda biri dağı­tılır, yani vasiyet ettiği yerlere verilir.

Bir meclisde malının dörtte birini, diğer bir mecliste altıda biri­ni vasiyet ederse, az çoğa dahil edilerek sadece malinin dörtte biri vasiyeti gereğince harcanır. Gerisi hükümsüz kalır.[89]

Adam malının üçte birinin- öldükten sonra fakirlere dağıtılması­nı vasiyet eder de vasisi bilerek veya bilmiyerek o malı zenginlere dağıtırsa, zamın olur. Bu îmam Muhammenin içtihadıdır.[90]

Bir kişideki alacağının öldükten sonra hayır işlerine sarfedilme-sini vasiyet ettikten sonra, o alacağının bir kısmını borçluya bağış­lar veya kendisi alıp harcarsa, yaptığı vasiyet bozulmuş olur. [91]


VASİLİĞİ KABUL ETMEK



Vasi : Bir ölünün vasiyetini yerine getirmekle me'mur olan kim­seye denilir. Böyle bir hizmeti Allah (C.C.) için yapmakta büyük se­vap olmakla beraber, dikkat edilmediği takdirde vebalı da o nisbette büyüktür.

Bunun için îmam Ebû Yusuf şöyle demiştir : «Vasiyet konusuna girip vasi olmanın ilk adımı bir hata-, ikinci adımı hıyanet, üçüncü adımı hırsızlık olabilir.» îmam Şafiî de, «Vasiliğe ancak geri zekâlı ya da hırsız olan heves eder.» demiştir.[92]

Vasiler genel anlamda Üçe ayrılır :

1 — Güvenilir, aynı zamanda kendisine ölenin yaptığı vasiyet­leri yerine getirmeye yetecek, güc ve bilgisi vardır. Hakim böyle bir vasîyi azledemez.

2 — Güvenilirdir, ancak beceriksiz ve âcizdir. Hâlkim ona yar­dım edecek ikinci bir kimseyi görevlendirebilir.

3 — Açıktan günah işliyen bir inkarcı ya da sefih bir kimse ola­bilir. O takdirde hâkimin onu azletmesi vâcibdir.[93]


Vasinin Vasiyeti Kabul Etmesi :



Vasî edinilmek istenen kimse, kendi arzusuna bağlıdır, dilerse böyle bir hizmeti kabul eder, dilerse reddeder. Bu hususta zorlana­maz.

O halde hasta bir kimse tanıdığı bir adama : «Seni kendime vasî ta'yin ettim» der, o da sesini çıkarmazsa, hastanın ölümünden son­ra verilen görevi yapmaya başlarsa, kabul etmiş sayılır. Başlamazsa, kabul etmemiş olur.

Hasta böyle bir vasiyeti ona tevdi ettiğinde, O, «Kabul etmiyo­rum» derse, yapılan vasiyet hükümsüz kalır.

Vasiyet yapan kimse, bir adamına «Senin vasilik görevini kabul edeceğini sanmıyorum» der, o da, «Hayır, kabul ettim» derse, böyle bir vasiyet de caiz ve geçerli sayılır.[94]

Hasta kişi bir tanıdığının gıyabında onu kendine vasî ta'yüı eder ve ölürse, durum ne olur? Vasiyet edenin ölümünden sonra vasî ta'-yin edilen adama haber gönderildiğinde, önce «kabul etmiyorum» der, sonra pişman olup «kabul ettim» derse, bu geçerli ve caizdir. Yetkili makam onu bu hizmetten men'etmediği takdirde, verilen gö­revi Allah CC.C.) rızası için yerine getirir.[95]

îmam Muhammed (Rahmetullahi aleyh) el-Câmiu's-Sağîr adlı eserinde diyor ki : «Hasta bir adam, tanıdığı bir kimseyi kendine va­sî ta'yin ettikten sonra o vasî pişman olup vasilik yapmayacağını söy­lerse, bu isteği reddedilir. Çünkü vasiyet edenin hayatında bu hiz­meti kabul etmiş bulunuyordu. Hayatında da bunu yüzüne karşı red-detmişse, reddi sahih kabul edilir; gıyabında reddetmişse, kabul edil­mez.[96]

Vasi ta'yin edilen kişiye, istediği zaman bu hizmeti bırakabilir serbesti verilmişse, o takdirde istediği zaman bırakabilir.[97]

Bir adamı vasî ta'yin etmek arzusuyla hasta «Seni kendime va­sî ta'yin ettim» der, o da «kabul etmiyorum» diye reddeder ve vasiyeti yapan da hiç sesini çıkarmaz da ölürse, vasî ta'yin etmek istediği adam, onun vasiyetini kabul ettim» diye açıklamada bulunursa, bu­na itibar edilmez, yani artık vasî sayılmaz. Ama kendisine bu hiz­met tevdi edildiğinde hiç sesini çıkarmaz, adamın ölümünden sonra «Ben vasiliği kabul ettim» derse, bu caizdir ve geçerlidir.

Bu durumda önce «Kabul etmedim» der, sonra da «kabul ettim» diye ilâve eder ve bunu hâkimin huzurunda söylerse, hâkim onu va­silikten çıkarır.

Gıyabında kendisine vasilik verildiği bildirilir, o-da ya bir adam­la, ya da mektupla bunu kabul etmediğini vasiyet edene bildirdik­ten sonra «kabul ettim» diyerek pişmanlık gösterirse, artık buna iti­bar edilmez, yani yapılan vasiyet geçersiz kalır.

Hasta kimse önce bir tanıdığının yüzüne karşı «Seni vasî ta'yin ettim» der, ö da bunu kabul edip ayrıldıktan sonra, vasiyeti yapan kimse, «bundan vazgeçtim, onu vasiliğimden çıkardım» der ve hazır bulunanları şahit tutarsa, Ebu Hanife'den yapılan rivayete göre, onu vasilikten çıkarması gıyabında da sahih olur,

Vasinin, vasiyet edenin gıyabında «vasiliği reddettim, kabul etmiyorum demesi, hükümsüzdür. Çünkü vasiyet edenin bundan her­halde haberdar edilmesi gerekir.

Ölüm hastalığında adam tanıdık iki kişiyi vasî ta'yin eder, ama onlardan biri «kabul ettim» dediği halde diğeri susup cevap vermez  ve sonra da vasiyeti yapan ölünce, vasiyeti kabul eden kimseye di­ğeri, «haydi çarşıya çık da vasiyet eden için kefen ve lüzumlu teçhiz malzemelerini al» diye teklifte bulunur, o da sesini çıkarmadan gi­dip satın alırsa, bu vasiyeti kabul anlamına gelir ve o da vasî sayılir. [98]


Vasinin İstifa Etmesi :



Yukarıda da belirttiğimiz gibi, vasî, vasiyet edenin ölümünden sonra vasiliği artık reddedemez. Ancak bir takım mazeretleri orta­ya çıkarsa, o takdirde hakime başvurup azledilmesini talep eder, hâ­kim bunda maslahat görürse, o takdirde onu azleder.[99]


Vâsi Fâsık Olursa :



Vasinin güvenilir bir kimse olması gerekir. Aksi halde yapılan vasiyeti çar-çur edip hem kendisi kul hakkına tecavüz etmiş olur, hem vasiyet sahibine ihanette bulunur, hem de çevreye kötü misal olur. Vasiyet eden kimse, onun fâsık olduğunu bilmez de vasî ta'yin eder, öldükten sonra bu hususta şikâyet vaki olursa, hâkim derhal işe müdahale edip o fâsıkı azleder. İmam Ebû Hanîfe ve Hasan bin Ziyad'e göre, hâkim onu azlettikten sonra yerine emîn bir kişiyi ta'­yin edebilir.

Ama fâsık dürüst davranır ve fisk-u fücurdan tevbe edip vazge­çer, bu yolda salahı zahir olursa, artık azledilmesine gerek kalmaz. [100]


Harbî Ya Da Zimmî Vasî Ta'yin Edilebilir Mi?



Yukarıda da belirtildiği gibi, harbînin vasî ta'yin edilmesi caiz değildir, isterse güven istîyerek İslâm ülkesine girmiş bulunsun, far-ketmez.

Zımmî'ye gelince, Müslim kişi onu vasî ta'yin ettiği takdirde hâ­kim isterse, bu vasiyeti ibtal edebilir. Bunun gibi, bir zımmînin bir harbî'yi vasî ta'yin etmesi de caiz değildir.

Zimmînin zimmîye vasiyeti caiz ve geçerlidir. Hâkim böyle bir vasiyeti ibtal etmez.

Harbî eman dileyerek İslâm ülkesine girer de bir Müslümanı kendine vasî ta'yin ederse, bu caiz ve geçerlidir. Hâkim yine böyle bir vasiyeti ibtal cihetine gitmez.[101]

Bir Müslüman bir harbîyi vasî ta'yin ettikten sonra o harbî Müs­lüman olursa, o takdirde yapılan vasiyet geçerli sayılır. Bunun gibi, murteddi vasî ta'yin ettikten sonra müslüman olursa, vasiyet sahih kabul edilir.

Bilindiği gibi, çocuğu, bunağı ve cinneti devam eden kimseyi va­sî ta'yin etmek caiz değildir. Çünkü bunlar ehil sayılmazlar. Ama kadım veya iki gözünü kaybetmiş bir a'mayı vasî ta'yin etmek ca­izdir. [102]


Birden Fazla Vasî Ta'yin Etmek :



Bir kişiye iki adam vasî ta'yin edilmişse o takdirde bazı husus­lar müstesna olmak üzere, vasiyet işlerini beraber yürütmeleri ve birbirlerinden izin almadan tasarrufta bulunmamaları gerekir. An­cak şu hususlar da münferiden hareket edip tasarrufta bulunabi­lirler :

a) ölüyü teçhiz ve tekfinde,

b) Ölünün borçlarını ödemede,

c) Emanetleri sahiplerine vermede,

d) Bozulması veya değerini kaybetmesi kesin olan mallarının satışında münferiden hareket edebilirler.[103]

ölene ait alacakları, emânetleri münferiden almazlar; ikisi bir-araya gelip öylece teslim ve tesellüm işlemini yürütürler.

Ancak iki kişiyi vasi ta'yin ettiğinde, herbiriniz tasarrufta ta­mamen serbestsiziniz, münferiden de yürütebilirsiniz, derse o takdir­de vasilerin münferiden de tasarrufta bulunmalarında bir sakınca yoktur.[104]

Vasiyette bulunan kişi ta'yin ettiği birden fazla vasinin herbiri-ne ayrı ayrı hizmetler belirlerse, durum ne olur? İmam Ebû Hanîfe ile îmam Ebû Yusuf a göre, herbiri hem kendilerine tahsis edilen me­selelerde, hem de diğerlerinde tasarruf edebilir. Bunda bir 'sakınca yoktur. îmam Muhammed'e göre, herbiri ta'yin edildiği hususla il­gilenir. [105]Bu meselede fetva, îmam Ebû Hanîfe'nin kavline gö­redir.[106]

Her birine ayrı bir hizmet verilen iki vasiden biri ölürse/durum hâkime arzedilir. Hâkim, sağ kalan vasinin bütün işleri güvenle yü­rüteceğine itimad ederse, ona yetki verir, şüpheli kalırsa, başka emîn bir kişiyi ölenin yerine geçirir.

Üzerinde borç bulunan ve alacakları olan, aynı zamanda vâris­leri de mevcut kimse öldükten sonra, bir adam şahid getirip hem kendisinin, hem de hazır olmayan bir adamın vasi bulunduklarını id­dia ederse, hâkim şahitlere veya elindeki belgeye istinaden onun ve hazır olmayan kişinin vasiliğini kabul eder. Ancak İmam A'zam'a göre, istisna edilen bazı hususlardaki tasarruflar dışında gaib olan vasi gelmedikçe, hazır olan vasi tasarrufta bulunamaz.

îmam Ebû Yusuf'a göre, gaib olan da ortaya çıkıp beyyine ge­tirmedikçe vasiliği onaylanmaz.

Adam hastalığında bir tanıdığına, ben ölünce malımın üçte biri­ni vasiyet ediyorum, dilediğin yere koyabilirsin, derse, vasî de muhtaçsa, o takdirde kendine sardedebilir. Ama «Malımın üçte birini di­lediğine verebilirsin» derse, kendi nefsine harcıyamaz, çünkü «ve­rebilirsin» tabiri, onun bir başkasına vermesini gerektirmektedir.[107]

Vasiyet ederken vasisine «Falan adamın görüşünü veya bilgisi­ni alarak tasarrufta bulun» derse, vasi onların görüşünü almak zo­runda değildir. Ama «Ancak falan kişinin görüşünü alarak tasarruf­ta bulunabilirsin» şeklinde bir ifade kullanırsa, o takdirde vasî sözü edilen kişinin görüşüne başvurmadan tasarrufa yetkili değildir.[108]


Hasta Bulunan Kimse Oğlunu Vasî Ta'yin Ederse :



Hasta bulunan kendi vârislerinden birini vasi ta'yin eder, öldük­ten sonra vârisi henüz onun vasiyetini yerine getirmeden hastala­nır ve umudu kalmaz da başka bir adamı çağırarak, «Seni hem ken­dime, hem de vasisi bulunduğum murisimin vasiliğine ta'yin ettim» der, o da kabul ederse, bu üçüncü şahıs, her ikisinin de vasisi duru­muna geçer. Ama ona «Seni vasî ta'yin ettim» der ve başka bir şey söylemezse, yine de her ikisine vasî ta'yin edilmiş sayılır. Fukahamn çoğunun görüşü bu doğrultudadır. îmameyn'e göre, sadece ikinci ki­şinin vasisi sayılır, birinci kişinin değil.[109]


Musînin Vasî Ta'yin Edilmesi :



Hasta bir adam tanıdık bir kimseyi kendine vasî ta'yin edip he­nüz ölmeden önce başka bir adam da onu (hasta kimseyi) kendine vasi ta'yin ettikten sonra ölürse, birinci musi hem vasî, hem de musî olmuş oluyor. Bu durumda vasiliği reddetmeden ölürse, onun vasisi her ikisinin de vasisi sayılır ve her iki malda tasarrufa yetkili kılınır.[110]


Bir Cemaati Birden Vasî Ta'yin Etmek :



Hastalandığında başucunda toplanan beş on kişiye hitaben ben öldükten sonra malımın üçte birini şu ve şu hayır yollarında dağıtın diye hepsini vasî ta'yin eder ve ölürse, hepsi de vasî ta'yin edilmiş kabul edilir. Ama o cemaat hastanın bu teklifine karşı susup cevap vermezlerse, ölümünden sonra bir kısmı bunu kabul etmiyebilir. Ka­bul edenler vasî kalır ve vasiyetin gereğini yerine getirirler,

Bu durumda olan vasiyeti cemaatin -biri müstesna- hepsi redde­derse, durum ne olur? Ölen kişi onların hepsinin vasi olmasını iste­miş, fakat onlar sükût ile karşılamışlar, adam ölünce bu işe yanaş­mak istemiyerek reddetmişlerse, vasilik sadece bir kişi üzerinde kal­mışsa, durum hâkime götürülür. Hâkim güvenilir bir adamı da va­si ta'yin ederek ikisinin birlikte tasarruf etmesine cevaz verir.[111]


Birden Fazla Vasinin İhtilafa Düşmesi :



Vasiler birden fazla olur da mal üzerinde ihtilafa düşerlerse, mal kabil-i taksim ise ikiye ayrılır, herbirine bir kısmı verilerek ihtilâf giderilir. Mal kabü-i taksim değilse, isterlerse biri diğerine tasarrufu terkeder> isterlerse bir başka adama emanet olarak bırakıp öylece tasarrufu yürütürler. [112]


Yetimlerin Birden Fazla Vasileri Bulunursa :



Yetimlerin birden falza vasisi bulunduğu takdirde, tasarruf için ikisinin de hazır bulunması gerekir. Sadece birinin tasarrufu, imam Ebû Hanife'ye göre, caiz değildir. Bilhassa onların malından bir şey satmak istediklerinde, biri hazır olmasa bile, müsaadesi istihsal edi­lerek bir vasî tarafından satışın sağlanması ancak caiz olur. [113]


VASİYET ÜZERİNDE ŞEHADET



îki vasî kendileriyle birlikte üçüncü bir şahsa (falan adama) da vasiyet yapıldığını, yani onunda vasî bulunduğunu iddia ederlerse, istihsanen şahitlikleri kabul edilir. [114]O üçüncü şahıs da kendisi­ne vasilik verildiğini aynen söylediği takdirde vasiliği kabul edilir. Kendisi böyle bir iddia da bulunmadığı halde diğer ikisinin iddiası hem kıyas, hem istihsan yoluyla kabul edilmez.

Bunun gibi, ölenin iki oğlu, babalarının falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia eder, o adam da aynı iddiada bulunsa, yine kıyasen ka­bul edilmese de istihsanen kabul edilir. Ama o adamın kendisi böyle-bir iddiada bulunmazsa, geriye kalan vârisler de iddiada bulunmaz­larsa, o takdirde ölenin iki oğlunun şahitliği kabul edilmez. Bu hem kıyasen, hem istihsanen böyledir.

îki adam, ölen kimse üzerinde alacakları bulunduğunu iddia edip ölenin bu konuda falan adama vasiyette bulunduğunu söyler ve o falan da aynı iddiada bulunursa, bu da ancak istihsanen kabul edilir. O falan böyle bir iddiada bulunmazsa, ikisinin şehadeti kabul edil­mez.

Bunun aksine iki kişi, ölen kimsenin kendilerinde alacağı bulun­duğunu ve bu hususta falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia ederler, o falan adam da aynı şeyi söyleyip iddia ederse, hem kıyas, hem is­tihsan üzere bu şahitlik kabul edilir. Ama vasî gösterdikleri adam böyle bir iddiada bulunmuyorsa-, -vârisler böyle bir iddiada bulun­salar bile- şahitlikleri hem kıyasen, hem istihsanen kabul edilmez.

Vasinin iki oğlu falan kimse babamıza vasiyette bulundu der, vasî de aynı iddiada bulunur, vârisler ise böyle bir iddiada bulun­mazlarsa, o iki oğlanın şahitlikleri hem kıyas, hem istihsan yoluyla kabul edilmez. Bu bakımdan hâkim o adamı vasî ta'yin edemez. An­cak başka şahit getirdiği takdirde kabul edebilir.

Vasilik yapmak istiyen kimse vasiyet hususuna çok rağbet edi­yorsa, o takdirde iki oğlunun şahitliği hiç kabul edilmez. Ama o va­siyete hiç rağbet etmiyor, bilâkis kaçıyorsa, vârisler de murislerinin onu vasî ta'yin ettiğini iddia ediyorlarsa, o takdirde onların bu hu­sustaki şahitlikleri kabul edilir.

Bu meselelerde kardeşin ve iki ortağın -durumları farklı olsun ol­masın- şahitlikleri kabul edilir.

İki vasiden birinin oğulları falan kimsenin babamızı falan kişiy­le birlikte vasî ta'yin ettiğini iddia ederler, ama babalan böyle bir id­diada bulunmazsa, şahitlikleri kabul edilir. O da böyle bir iddiada bulunursa, kabul edilmez.

îki başka şahit ortaya çıkar da ölen falan kimsenin falan kişiyi vasî ta'yin ettikten sonra bu vasiyetinden döndüğünü iddia edip şa­hitlikte bulunurlarsa, kabul edilir. Aynı zamanda bu iki şahit, ona yaptığı vasiyetten döndükten sonra falan adamı vasî ta'yin etti der­lerse, bu da kabul edilir.[115]

İki şahit, ölen kimsenin falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia eder, ama o adamın iki 'veya daha fazla oğlu da ölenin bu vasiyetin­den rücu' ettiğini, yani babalarını vasilikten azledip yerine falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia edip şahitlik ederlerse, bunların şe­hadeti kabul edilir.

Bunun gibi, iki oğlu, falan adamın babalarını önce vasi ta'yin ettiğini sonra onu azlederek yerine falan adamı ta'yin ettiğini iddia ederek şahitlik ederlerse, yine şehartetleri kabul edilir. Çünkü bu ve benzeri iddialarda gizli bir amaç güdülmediği açıktır.

îki şahit ölen falan kimsenin falan kimseyi vasî ta'yin ettiğini söyler, ancak bunlardan birisi, ölen bana cuma günü bunu söyledi, diğeri de bana cumartesi söyledi diyerek değişik: tarih verseler yine de şahitlikleri kabul edilir. Çünkü bu konudaki şahitlikte zaman farkı şehadete mani1 değildir.[116]

İki vasi, ölen kimsenin malında onun küçük varisine ait bir his­senin bulunduğunu iddia ederlerse, bu husustaki şehadetleri kabul edilmez. Büyük bir vârise ait olduğunu iddia etmeleri de caiz görül­memiştir. Ama bunlara ait malın başka birisinin malında bulundu­ğuna o iki kişinin şahitlik etmesi geçerli sayılır. Bütün bunlar îmam Ebû Hanîfe'ye göredir. îmameyn'e göre, iki şahit büyük bir varise ait malın ölenin malında bulunduğuna şahadette bulunurlarsa, ka­bul edilir. [117]

Şayet vasî belli olur, ancak kendisine neyin vasiyet edildiği bi­linmez, ama iki kişinin ona vasiyet edilen şey hususunda şahitlik ederlerse, şahitlikleri kabul olunur.[118]

Bir kimse hastalığında ikiden fazla kişiyi fazılı vasiyette bulun­duğuna şahit tutar, ancak vasiyeti okumazsa, ileride kâğıtta yazılı bulunan şeyler hususunda o şahitlerin şahitliği kabul olunmaz. [119]Allah (C.C.) daha iyisini bilir. [120]

---------------------

Herkes vasiyetini hazırlamalıdır

Sual: Vasiyet nasıl yazılır, dinimizde hükmü nedir?
CEVAP
Her Müslüman, ölmeden önce vasiyetini yazmalıdır. Vasiyeti, ölüm hastalığında yazmak vacip; sıhhatte iken yazıp, yanında taşımak müstehaptır.

Vasiyette evladına, ahbabına son nasihatini yapmalıdır. Kendinde hakkı bulunanlarla helalleşmelerini, alacaklarını, vereceklerini, borçlarının ödenmesini, iskat yapılmasını, hac borcu varsa vekil gönderilmesini istemeli; cenaze hizmetindeki ve definden sonraki isteklerini bildirmelidir. Hanımına olan Mehr-i müeccel borcunun ödenmesi için vasiyet etmelidir. Bu isteklerinin yapılması için, adil iki şahit yanında bir vasi seçmelidir.

Ölmüş müminlerin ruhları birbirlerini ziyaret ederler. Bilhassa, cuma gecelerinde konuşurlar. Ölenin ruhu göğe çıkınca, müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. Vasiyet etmeden ölenlerin ruhlarına konuşmak için izin verilmez. (Feraid-ül-fevaid)

İskat için fidye
Namazları kaza etmeden ölüm hâli gelen kimseye, bu namazların iskatı için, bırakacağı maldan fidye verilmesini vasiyet etmek vacip olur. Vasiyet etmezse, velisinin, hatta yabancının kendi malından iskat yapması caiz olur.

Hacca gidemeyen zenginin, hac parasını bırakarak, başkasının gönderilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Malı olmayan meyyit [ölü], ölmeden önce, devir yapılmasını vasiyet ederse, velinin devir yapması gerekmez. Meyyitin kefaretlerini iskat edecek kadar malının hepsini, mirasın üçte birini aşmamak üzere vasiyet etmesi vacip olur. Böylece, devre lüzum kalınmadan, iskat yapılır. 1/3’ü iskata yetiştiği halde, 1/3’den az malın devir yapılmasını vasiyet etmek günahtır. Vasiyet etmeyip, vârisi kendi parası ile hacca gidebilir veya birini gönderebilir.

Vasiyet edilmeyen zekat iskatının yapılması gerekmez. Ancak vâris, zekat iskatı için de, kendiliğinden devir yapabilir. Günah olan bir şeyi yapmak için vasiyet edilmez ve böyle vasiyetler yerine getirilmez.

Vasiyet ile ilgili birkaç hadis-i şerif meali:
(Rüyada Cennet ehli iki kadın gördüm. Biri konuşamıyordu. Konuşan kadın, “Ben vasiyet ettim. Bu vasiyetsiz öldü, kıyamete kadar konuşamaz” dedi.) [Deylemi]

(Vasiyetsiz ölmek büyük bir kusur, ahirette ise ateşe girmek ve rezil olmaktır.) [Taberani]

(Vasiyet etmesi gerektiği halde, vasiyetsiz iki gece geçirmeye bir Müslümanın hakkı yoktur.) [Buhari]

(Vasiyette vârislerden birini zarara sokmak büyük günahtır.) [İ.Cerir, Beyheki]

(En fazla malın üçte birini vasiyet et! Vârisleri zengin olarak bırakmak, fakir ve muhtaç durumda bırakmaktan daha hayırlıdır.) [Müslim]

Fazla hizmet eden veya muhtaç olan çocuğuna, bir şey hediye etmek caizdir. Bir kimse, malının hepsini çocuğunun birine verip diğerlerine vermese, verilen mal, bu çocuğun mülkü olur. Fakat babası, salih çocukları arasında ayrım yaptığı için günaha girer. Salih olana daha çok mal vermek caizdir. Çocukları fâsık olanın, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi iyidir. (Bezzâziyye)

Sual: Vefat eden kadın, malının kaçta kaçını vasiyet edebilir?
CEVAP
Zevc veya zevceden başka vârisi yoksa, malının hepsini de vasiyet edebilir. Varsa, sülüsten fazlasını edemez.

Sual: Hacda haram işlemeden haccedemiyen kadın, ne yapar?
CEVAP
Haram işlemeden hac yapmaya çalışır. Haram işlemeden hac yapamazsa, vasiyet etmelidir. Şöyle vasiyet yapabilir: (Ölene kadar hacca gidemezsem, yerime vekil gönderin)

Sual: Biri, malının hepsini yabancıya vasiyet etse, hepsi mi verilir?
CEVAP
Vârisi yoksa hepsi, varsa ancak üçte biri verilir.

Sual: Babam malı çocuklarının kimine az, kimine çok verdi. Ölünce, az alanın çok alandan mal istemeye hakkı var mı?
CEVAP
Yoktur.

Sual: Babam, ölmeden önce, söz ile bahçemizi camiye bağışlayıp (Ben ölünce verirsiniz) demişti. Vermezsek günah mı?
CEVAP
Evet. Zira, vasiyetin 1/3 ünü yerine getirmek vaciptir.

Sual: Bizde cenazeye iştirak edene para dağıtılır. Babam da bana böyle yapmamı vasiyet etti. Yapmam lazım mı?
CEVAP
Mirasın üçte birinden vermek lazımdır. Sadaka sevabını babanızın ruhuna hediye edersiniz.

Sual: (Organlarımı vakfettim yahut ölünce organlarımın alınmasını vasiyet ettim) demek caiz mi?
CEVAP
Değildir. Bunların sahih olabilmeleri için, mütekavvim mal ile yapılmaları gerekir. İnsanın hiçbir parçası mal değildir. Fakat (Ben öldükten sonra kanımın, organlarımın bir müslümana verilmesine zaruret olursa, verilmesi için izin veriyorum) demek caiz olur. Yahut hiçbir şey söylemese, ihtiyaç olunca, yeni ölmüş birinin organını alıp hasta birine nakletmek caizdir. (S.Ebediyye)

Sual: Tanıdıklardan biri, (Beni ölünce yakın) diye vasiyet etmiş. Uygun mudur?
CEVAP
Elbette uygun değildir. Dört hak mezhebin hiçbirinde ölü yakılmaz. Ölünün yakılması Hindularda ve başka kâfirlerde vardır.

Sual: Babam vasiyet etmeden öldü. Şimdi seneler geçti. İskatını yapmam caiz midir?
CEVAP
Çok iyi olur.

Sual: Kendimiz için okuduğumuz hatmi ve hatm-i tehlili, mezarımıza mı göndermek gerekir, yoksa, bekletip biz ölünce, ruhumuza gönderilmek üzere vasiyet mi etmek gerekir?
CEVAP
Bekletip vasiyet etmek diye bir şey yoktur. Okunan hatmin ve hatm-i tehlilin hürmetine mağfiretimiz için dua edilir. Sevabı da başta Peygamber efendimiz olmak üzere, bütün enbiya ve ölü, diri bütün müminlere bağışlanır. Yaptığımız bütün ibadetler, kabir için, ahiret için bir hazırlıktır. Hayır ve hasenatı da sağlığında vermeyip, (Ben öldükten sonra şuralara verin) demek, sağlığında vermek gibi olmaz.

Sual: Rahmetli annem, sağlığında, Yasin-i şerif okuyup kasete aldı. “Ben ölünce bunu dinleyip sevabını bana gönderin” dedi. Vasiyetini yerine getirmekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Dine uygun olmayan vasiyetler yerine getirilmez. Kasetten Yasin-i şerifi dinlemek ibadet olmaz. Kasetten dinlenilen Kur'an-ı kerim ölüye bağışlanmaz. Bizzat okuyarak bağışlamak gerekir.

Sual: Kurban kesemeyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet ederse, vasiyet edilen kurban, ne zaman kesilir?
CEVAP
Bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi gerekir. Vasiyet etmemiş ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını o kimseye hediye edebilir. Sevabı, kesenin olur. Ölüye de hediye edilir. Bunların etinden, kesen de yiyebilir. (İ. Âbidin)

Sual: Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı Ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, ne yapar?
CEVAP
Fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de; onun tutamadığı her oruç için, fakire bir fıtra veya değerini verir. (Bedâyi)

Bir vasiyet örneği
Bismillâhirrahmânirrahim. Elhamdülillahi Rabbil’âlemin. Essalâtü vesselamü alâ resulinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma’in.

Ben ölünce, bıraktığım mal ile, dine uygun olarak techiz ve tekfinim yapılsın. Borcum çıkarsa, hepsini ödeyip geriye kalanın 1/3’ü ayrılsın. Bu para ile namaz iskatı, oruç, yemin ve adaklarım için kefaret yapılsın. Dine uygun olarak iskat yapılsın.

Bunları aklım ve şuurum yerinde olarak yazdım. Bu vasiyeti yerine getirmeye ........................ vasi tayin ettim. Hakkımı herkese helal ettim. Onlar da bana haklarını helal etsin!

[Vasi bu vasiyeti kabul edip, hepsini en iyi şekilde yapmayı üzerine alır. İki şahitle beraber dördü imzalar.]

---------------------

Vasiyet Örneği

Alıntı:‘Ben,……………….oğlu/kızı…………………………………
……… bu vasiyeti …. / … / ……… - …./ …. / ……… tarihinde
yazıyorum.
Allah’tan başka hiçbir ilah bulunmadığına şehadet ederim.
Muhammed aleyhisselamın Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna
şehadet ederim. İslam hak ve son dindir. Müşrikler istemese de
Allah, dinini galip getirecektir. Cennet ve cehennem haktır.
Dirilmek haktır. Rabb olarak Allah’tan, nebi olarak Muhammed
aleyhisselamdan razıyım. Melekler haktır. Peygamberler
haktır. Kıyametin geleceğinde şüphe yoktur. Ölüm insanoğlunun
kaderidir. Hangimiz daha iyi amel yapacağımız belli olsun
diye, Allah bizi yarattı. Dilediği zaman da ruhumuzu kabzedecektir.
Eşim, çocuklarım ve benimle yakınlık bağı bulunan bütün akrabama
vasiyetim şudur:
Beni, Ehlisünnet itikadında, cemaat ehli, mü'min kardeşlerini
seven, kâfirleri asla sevmeyen, cihad edemese bile mücahid
olarak Rabbine kavuşmayı uman, camileri evi gibi bilen, Müslümanlar
arasında ayrım yapmayan, İslam’ı siyasetiyle, ticaretiyle,
ahlakıyla, muamelatıyla, ibadetiyle bir bütün olarak gören,
Allah’ın peygamberleri arasında hiçbir ayrım yapmayan,
İslam’ın halifesi ve devleti olması için kendini feda etmeye
hazır olan, Kur’an’ı okumak ve amel etmek için Allah’ın gönderdiğine
katiyetle iman eden, hadisi şerifleri Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellemin emaneti olarak gören, onlarla
amel etmeyi imanından bir bölüm olarak telakki eden, Mekke,
Medine ve Kudüs’ü birbirinden ayırmayan, Yahudi’yi lanetli
gören, elindekinden infak etmedikçe Allah’a yaklaşılmayacağına,
sabırsız bir adım bile yol alınamayacağına kesinlikle ina8
nan, çoluk çocuğu en büyük imtihanlardan biri gören, kusurlarını
itiraf edip, İslam şerefi ile şereflenmenin bedeline uygun
bir gayretin içinde olamadığını kabul edip Rabbi’nin rahmetine
sığınan biri olarak biliniz.
Beni, size karşı işlediğim hatalardan dolayı bağışlayın. Karanlık
kabrimde Rabbimin azabına muhatap olacağım yanlışlarımı
bağışlayın. Artık, geride kalanların benim namıma yapacakları
hayırdan başka bir emelim yoktur. Bana acıyın, Allah da size
rahmet etsin.
Benim resimlerimi evin duvarlarına asmayın. Saklayacaksanız
beni gönüllerinizde saklayın. Benim için yaptırdığınız hayırlara
adımı yazmayın. Melekler sizin yaptığınızı görsün yeter.
Benim adıma, Kur’an’ımıza destek olacak hizmetler yapmaya
çalışın. Çocukların Kur’an okumalarına, mü'min olmayanların
iman etmesine vesile olacak amelleri yaparken beni de Kur’an
sevdalısı biri olarak anın. Ramazan gecelerinde, bilhassa hatimleriniz
için dualar ettiğiniz zamanlarda beni unutmayın. İsmimi
anın. İftar sofralarında iken, benim halimi düşünün de
bana acıyıp, o saatte makbul olan dualarınıza beni de katın.
Benden sonra yaşadığınız evde, ilim meclisleri kurmaya devam
edin. Muhakkak evimizde bir Kur’an halkası bulunsun.
Ayda bir hatim yapılmasını ihmal etmeyin. Ehli Kur’an’a, hadis
ulemasına hürmetkâr olun ki, onlar gibi olmasak da, onları
sevmemiz sayesinde Allah bize de rahmet etsin.
Evimize ziyaret maksatlı bile olsa, facir kimseleri sokmayın.
Facirlerin evine de girmeyin. Erkek çocuklarım camide cemaatle
namaz kılmayı ihmal etmesinler. Benden sonra doğanların
isimleri ashabı kiramın ve salih kulların isimlerinden olsun.
Yabancıların isimlerini bile evimize sokmayın. Mahallemizin
camisinde bir ihtiyaç olduğunda onu siz gidermeyi çalışın.
Allah rızası için hangi dernek, vakıf kurulursa ona üye olun,
orada aktif görevler alın. Kadınlar, evlerinde otururken yapacakları
hizmetler alsınlar.

Benim için istiğfar etmeyi unutmayın. Sizin istiğfar etmenize
çok muhtaç olduğum bir yerdeyim. Size verdiğim emeklerimin
karşılığı ve Allah’ın emri olan anne baba hakkı hatırı için beni
unutmayın. Hacca gideniniz olursa beni orada hatırlasın. Tavaf
ederken ve Arafat’ta muhakkak beni de anın. Bana Rabbimin
rahmetini isteyin.
Allah’a ve Peygamberi Muhammed aleyhisselama imanınız
tam olsun. Gizli ve açık bütün işlerde Allah’tan takva üzere
yaşayın. Müslüman olduktan sonra en büyük iş namazdır. Sakın
bir vakit namaz ihmal etmeyin. Ölürken bile namaz kılacak
halde olun. Namaz bizim, diğer milletlerle olan ayrıcalığımızdır.
Allah’ın diğer emirlerini de ihmal etmeyin. Orucunuzu tutun.
Zekâtınızı verin; fakirlerin hakkından sofranıza geçmesin.
İmkân bulan haccetsin. Haramlardan kaçınmadıkça Allah’ın
rızasına eremeyeceğinizi bilin. Küçüğü, büyüğü diye ayırmadan
her haramı kendinize düşman bilin. Şeytan sizi, haramlardan
birine düşürürse, hemen tevbe etme yolunu kullanın. Haramlar
içinizde gömülü kalmasın. İlimle meşgul olmayı ihmal
etmeyin. İlimlerin başı Allah’ın kitabı ve Peygamberi’nin sünnetidir.
Cemaatten ayrılmamanızı tavsiye ederim. İnsanlara
iyilik edenlerden olun, iyilik edenlerle beraber bulunun. Nesil
yetiştirmeye çalışın. Barıştırın. Veren el olun, alan el olmaktan
Allah’a sığının.
Büyük çocuklarım küçüklerine merhametli olsun. Birbirlerini
takvaya teşvik etsinler. Akrabalar arası ilişkileri zayıflatmasınlar.
Benden sonra, arkamdan hiçbir bidat işlenmesin. Beni mezarıma
koyduktan sonra, bir hayvan kesilip eti dağıtılacak kadar
bir zaman orada bekleyin. Ondan sonra beni hayırla anın ki,
Allah bana rahmet etsin.
Çocuklarım ve beni sevenlerim benim için dua etsin. Benim
adıma sadaka verenden Allah razı olsun. Mübarek vakitlerde
ve mübarek yerlerde beni hayırla yâd edenden Allah razı olsun.
10
Şu anda kimseye borcum yoktur, alacaklı da değilim.
Bıraktığım malımdan üçte birini Allah yolunda kullanmanızı
vasiyet ediyorum. Bir köy camisinin ihyası için de o malı kullanabilirsiniz.
Bir hadis kitabını bastırıp dağıtabilirsiniz. Bir fıkıh
kitabı bastırabilirsiniz.
Bu vasiyetimi, eşimin, büyük çocuğumun, diğer çocuklarımın
sırayla hangisi varsa tatbik etmesini isterim. Vasiyetime uymaları
halinde onlardan razı olurum.
Benimle bağı bulunanlardan bana haklarını helal etmelerini dilesinler.
Benim unuttuğum bir hakkı benden talep eden olursa
onu versinler.
Bütün insanlar gibi ben d çocuklarıma, eşime ve sevdiklerime
doymuş değilim. Onlardan ayrılmak bana ağır geldi. Ama biliyorum
ki, bu dünya doyma yeri değildir. Çocuklarımla, eşimle,
annemle, babamla, dostlarımla, kardeşlerimle cennette buluşma
gününe erteledim hasretimi. Orada buluşup, ebediyen ayrılmayacağız.
Orada hep beraber olacağız. Nebilerle, sıdıklarla,
şehitlerle, salihlerle, Ebu Bekirlerle, Ömerlerle beraber olacağız.
O güne kadar, herkes hasretini içine gömsün. Hepinizi
Allah’a emanet ederim.
Allah sizi ve beni, sevip razı olduğu kullarıyla beraber cennetinde
cemetsin.
Bütün hamdler Allah’adır. Salât ve selam Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem efendimizedir.
Allah’ın cennetinde buluşuncaya kadar selamünaleyküm.’__

----------------------------

DiPNOTLAR :



[1] Et-Tebyln - Zeylai - Fetvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/429.

[2] El-Muhlt - Radıyüddin Serahsİ.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/429.

[3] Et-Tebyîn – Zeylaî.

[4] Fetâvâ-yi Hindiyye - El-Vecîz Lil-Kerderî.

[5] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/429-430.

[6] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/430.

[7] El-Kifâye - Fetavâ-yi Hindiyye - El-HidAye – Merğinani.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/430.

[8] Hızanetü'l-Müftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/430.

[9] Hızanetü'l-Mûftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/431.

[10] Fetâvâ-yi Kaadıhsn - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/431.

[11] Et-Tebyin – Zeylaî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/431.

[12] El-Kâfî - El-Mervezî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.

[13] El-Mebsut - Şemsü'l-Eimme Serahsî - El-Hidâye – Merginani.

[14] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.

[15] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.

[16] Fetavâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.

[17] Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432-433.

[18] El-Kâfî – Mervezî.

[19] El-Bedayi'  -Kâsani - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[20] El-Muhit - Radıyûddin Serahsi.

[21] Tatarhaniyye - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/433.

[22] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/433.

[23] El-Hidaye – Merğinani.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/434.

[24] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[25] El-Bedayi' – Kâsaniâ.

[26] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[27] El-Kâfiâ – Mervezî.

[28] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/434-435.

[29] Fetâ-vâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/435.

[30] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/435.

[31] El-Kafi – Mervezî.

[32] Hızanetül-Müftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[33] El-Kâfî - Mervezî - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[34] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[35] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/435-436.

[36] Fetâvâ-yi Hindiyye - Hızanetü'l-Müftin – Taceddin.

[37] Fetâvâ-yi Hindiyye - Hızanetü'I-Müftîn.

[38] Fetâvâyi- Hindiyye : 6/85.

[39] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/437-438.

[40] Tatarhaniyye - Fetâvâyi Hmdiyye.

[41] El-Muhit - Radıyüddin Serahsi.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/438.

[42] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/438-439.

[43] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.

[44] Fetâvâ-yi Hindiyye - Nevadir-i İbn Semma'e.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.

[45] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.

[46] Fetâ-vâ-yi Hindiyye.

[47] Fetâvâ-yi Hindiyye ; 6/96.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.

[48] Fetâvâ-yi Hindiyye : 8/96.

[49] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/440.

[50] El-Muhit - Radıyûddin Serahsî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/44.

[51] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/440.

[52] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/440.

[53] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.

[54] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.

[55] Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.

[56] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.

[57] El-Muhit - Radıyüddin Serahsi.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441-442.

[58] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî - Fetâvâ-yi Hindiyye : 6/98.

[59] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442.

[60] Fetâvâ-yi Ebu Leys - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442.

[61] Tatarhaniyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442.

[62] Fetâvâ-yi Hindiyye - El Kâfi – Mervezî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442-443.

[63] Hızanetü'l-Müftin.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/443.

[64] El-Kâfi – Mervezi.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/443.

[65] Hızanetü'l-Müftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[66] Şerh-i Taimvî.

[67] El-Aynî - Şerhü'l-Hidâye.

[68] Hızanetü'l-Müftin.

[69] Şerh-i Tahavî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/443-444.

[70] El-Bedayi'- Kasani.

[71] Fetâva-yi Hindiyye i 6/HS.

[72] Hızanetü'l-Müftin.

[73] Hızanetü'l-Müftîn - Fetavâr-yi Hindİyye.

[74] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[75] Fetâva-yi Kaadıhan - Fetâva-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/444-445.

[76] El-Kâfî -. Mervezî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/445-446.

[77] El-Muhit - Radıyüddin Serahsİ.

[78] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[79] El-Bedayi' – Kâsanî.

[80] El-Hidâye -. Merğinanî.

[81] Tatarhaniyye - Fetâvâ-yl Hindiyye.

[82] Fetâva-yi Hindiyye : 6/117.

[83] Fetâvâ-yi Hindiyye ; 6/117.

[84] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/446-448.

[85] El-Kâfî - Mervezi - El-Mebsut - Şemsü'l-Eimme Serahsi.

[86] Hızanetü'l-Müftin.

[87] Hızanetü'l-Müftin.

[88] Fetava-yi Kaadıhan.

[89] Şerh-i Tahavi - Fetavâ-yi Hindiyye.

[90] Tatarhaniye - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[91] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/448-450.

[92] Geniş bilgi için bak : Fetavâ-yi Kaadıhan - Fetavâ-yi Hindiyye.

[93] Hızanetû'l-Müftin.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/450-451.

[94] Fetavâ-yi Kaadıhan.

[95] Siracü'l-Vehhac – HâlvanI.

[96] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[97] Hızanetü'l-Müftîn - Fetavâ-yi Hindiyye.

[98] Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/451-452.

[99] Siracü'l-Vehhac – Halvanî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/452.

[100] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/452-453.

[101] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[102] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/453.

[103] Fetâvâ-yi Htndiyye.

[104] Hızanetü'l-Müftin.

[105] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[106] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[107] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[108] Hızanetü'l-Müftîn - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/453-455.

[109] Fetâvâ-yi' Kaadıhan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/455.

[110] Şerh-i Tahavî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/455.

[111] Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/455-456.

[112] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/458.

[113] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/456.

[114] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[115] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[116] El-Muhit - Rad'yüddin Serahsi.

[117] El-Hidâye -. Merğinanî.

[118] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[119] El-Muhit - Radıyüddin Serahsi.

[120] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/456-458.

------------
Kaynaklar :

Sorularla islamiyet - Hüseyin KAYAPINAR
fikih info - Ömer F. Arı - Süleyman Kösmene
mumsema org -    Nureddin YILDIZ
islamiyontem net
dinimiz islam
kuranfihristi net/ayetleri/vasiyet
--------------
Etiketler : islamdaki, Vasiyet, Miras Hukuku, Üzerine Bilgiler,Vasiyet bırakmanın hükmü,Vasiyeti tatbik etmenin hükmü,Vasiyetin zamanı,Vasiyetin belgesi,Vasiyette neler bulunmalıdır?,Vasiyet Örneği,Ne vasiyet edilir?,Kime vasiyet edilir?,Vasiyetin hikmeti, Vasiyetin Meşruiyeti,Vasiyet Çeşitleri,Vasiyetin Şartları,Vasiyetin Hukuki Hükümleri,Vasiyet hakkında hadisler,Vasiyet hakkında Ayetler,

Bu konuyu yazdır