Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,269
» Toplam Yorumlar 8,405

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Safca inanmak - iman ve inanmanın Gücü Olan Plasebo Nedir ?
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 12:24 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Safca inanmak - iman ve inanmanın Gücü Olan Plasebo Nedir ?

Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

İlaç vücuda ağız, burun veya enjeksiyon yolu ile verilebilir.

Aslında plasebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın "işe yarayacak" ilaç olduğunu düşünmesinden alır. Plasebo tıbbın bilimsel olarak açıklayamadığı bir yöne "insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücü"ne yöneliktir.

Tıbbi olarak kurtulma olasılığı zayıf görülen birçok hasta, basitçe ölüm istatistiklerine girmekten bu güç sayesinde kurtulmuş, tıbbın çözüm bulamadığı kanserin tedavisinde çoğunlukla, yüksek moral ve iyileşme azmi olmuştur.

İşte plasebo yeterince azmi olmayan fakat tıbben tedavisi de bulunmayan hastalıkların "bu ilaç sana çok iyi gelecek ama senin de çabalaman lazım" sözleri ile pazarlanan çaresidir.

Bazı zamanlar ise hiçbir hastalığı bulunmayan ama doktor kapıları aşındıran "Hastalık Hastalarının" tek reçeteli ilacıdır.

Plasebo gayrı resmi yazışma dilinde ve halk arasında yararlı tıbbi içeriği bulunmadığını ifade etmek için bazen "şeker hapı" olarak da adlandırılır.

------------------

Plasebo Etkisi Nedir?


Plasebo etkisi; kişinin aldığı ilaç (ilaç yerine verilen etkisiz ilaç) hakkında kendini iyileştireceği yönündeki düşüncesi, bu inancına paralel olarak fiziksel veya psikolojik iyileşmesidir. Bir bakıma, bireyin kendini iyileşeceğine inandırmasıdır. Alınan ilacın hiçbir etkisi olmasa bile, kişi inandığı için meydana gelen hem fiziksel hem psikolojik olarak iyileşmesidir.

Plasebo (Placebo), Latincede “memnun edeceğim” anlamına gelmektedir. Ortaya çıkışı ilginçtir; I. Dünya Savaşında eczanelerde ilaçlar tükendiği zaman, bazı doktorlar günümüzde alternatif tıp olarak bilinen tekniklerle hastaların acı ve şikayetlerinin azaldığını fark eder. 1950’li yıllarda klinik araştırmaların da yapılmasıyla birlikte “plasebo etkisi” önemli bir yere sahip olmuştur.
Halk arasında tıbbi içeriği bulunmadığı için “şeker hapı” olarak adlandırılmaktadır. Kişi bu hapın ilaç olduğuna inanmıştır; fakat bu ürünün ana maddesi şekerdir. Bu ilaçlar etkisizdir. İçeriğinde kimyasal madde bulunmamakta ve hiçbir şekilde hastaya iyi gelecek bir etki oluşturmamaktadır. Hastalar kendilerine hapın iyi geleceğini düşündükleri için, hap hastaların iyileşmesini sağlar.

4891_plasebo-etkisi-nedir-1-620x350Plasebo nörobiyolojisi’nin dünyanın önde gelen araştırmacılarından biri olan Fabrizio Benedetti, plasebo etkisi üzerine bir deney yapmıştır. Denek, önce acıya maruz bırakılmış ve ağrılarını morfinle kontrol altına almıştır. Fakat deneyin son günü bir farklılık yaparak morfin yerine tuzlu su kullanmıştır. Acıların bu şekilde de azaldığı, dindiği görülmüştür.

Kanser hastaları başta olmak üzere, daha birçok hastalıkta kişinin iyileşmesine inanmasının ve pozitif düşünmesinin ne kadar önemli olduğu kabul edilen bir gerçektir.

-------------------------

Plasebo Etkisi Nedir?

Hayır, alternatif-rock grubu Placebo’nun gençlerin üzerindeki etkilerinden bahsetmeyeceğim. Bu yazıda, psikoloji ve tıp araştırmalarında sıkça ismini duyduğumuz ‘plasebo etkisi’ni anlatacağım.
Plasebo Etkisi Psikolojik Araştırmalar

Yaşınız ne olursa olsun, sizi genç hissettiren ortamlarda bulunmak, sizi gençleştiriyor.

Plasebo etkisi‘nin tarihinden plasebolarla ilgili birçok yazı bahsetmez. Ancak, plasebonun etkisi kadar nasıl ortaya çıktığı da oldukça ilginçtir. 1. Dünya Savaşı sırasında eczanelerde ilaç kalmadığında, bazı doktorlar alternatif tedavi teknikleriyle hastaların acısını ve şikayetini azalttıklarını farkederler. Özellikle 1950’lerde klinik araştırmaların yapılmasıyla birlikte plasebo etkisi tıp dünyasında tanınırlık kazanır. Yani plasebo etkisi, klinik geçerliliği olmayan alternatif tedavi uygulamalarının hastanın algısında onu iyileştirdiğine inanmasıyla gerçekleşen fiziksel ve/veya psikolojik iyileşmedir. Bir psikolojik araştırma ile bunu örneklendirelim: Harvard Üniversitesi’nden Ellen Langer, bakım evlerinden bir grup yaşlı insanı toplar ve onları birkaç hafta boyunca onların gençliğinde popüler olan dekor, müzik, kıyafet ve yiyeceklerin bulunduğu bir deneysel bakım evinde ağırlar. 3 hafta sonra hastaların fizyolojik parametrelerine baktığında, grubun önemli bir çoğunluğun cildinin gerginleştiğini, gözlerinin daha iyi gördüğünü, kaslarının güçlendiğini hatta kemik yoğunluğunun arttığını belirler. Ne kadar ilginç değil mi? 70 yaşlarındaki bir grup insanı, onları gençliklerindeki gibi hissettiren bir ortama koyduğunuzda fiziksel olarak gençleşiyorlar. Tabii bu plasebo etkisini ölçen binlerce araştırmadan sadece biri. Bugün piyasaya sürülen ilaçların hepsinin etkililiği plasebo testleriyle ölçülüyor. Yani bir ilacın etkisi deneme araştırmalarında aynı ilacın plasebosundan önemli ölçüde daha etkiliyse ancak piyasaya sürülüyor.

Yine Harvard Üniversitesi’nden Ted Kaptchuk da, ilaç firmalarının yürüttüğü bu tarz klinik deneylerin aslında ‘eksik’ olduğunu öne sürüyor. Ted Kaptchuk bu konuya şu soruyla meydan okuyor: Eğer klinik deneylerde ilaçların plasebolardan daha etkili olduğunu bulmaya çalışıyorsak, plaseboların da etkililik çıtasını yükselmemiz gerekmez mi? Yani klinik deneylerde sadece plasebo vs. ilaç yerine, plasebo vs. plasebo deneyleri yapmamız gerekmez mi? Kendisi Çin’de bir enstitüden Çin Tıbbı üzerine diploma almış biri olarak, Ted Kaptchuk aslında Harvard Üniversitesi’nde ilginç bir kişilik. Yaptığı deneyler de farklı akademik geçmişini yansıtıyor. Örneğin, 2000’lerde yaptığı bir deneyde bağırsaklarından rahatsızlık duyan (irritable bowel syndrome) 262 hastayı 3 gruba ayırıyor: Bir grup hiç tedavi görmüyor, onlara tedavi için beklemede oldukları söyleniyor. Bir diğer grup, uygulayıcının hastaya ilgi göstermediği ve hemen işini yapıp çıktığı bir akupunktur tedavisi grubuna alınıyor. Son grup ise uygulayıcının hastaya çok ilgi gösterdiği, “Bugün nasılsınız?” “Emin olun bu tedavi size çok iyi gelecek.” gibi sözlerle hastasını rahatlatan ve hastasına ölçülü bir biçimde fiziksel temasta bulunduğu bir tedavi grubuna alınıyor. Sonuçlar gösteriyor ki, sonuncu grup diğer iki gruptan önemli ölçüde daha çok iyileşme gösteriyor (semptomların azalması, hastanın kendi sağlık durumuyla ilgili yorumları). Belki bu araştırmanın sonuçları için birçok kişi “E her halde öyle olacak.” diye tepki verecek. Ancak, özellikle günümüzde sağlık sektörünün özelleştirilmesiyle hızlıca yapılan taramalar, doktorların hastaya birebir ilgisinin azalması gibi durumlar artarken, bu araştırma bir doktor tarafından uygulanan ‘sahte bir tedavi’nin bile ilgili bir tavırla verildiğinde etkili olabileceğini gösteren tek araştırma.

Plasebo Etkisi Pozitif vs. Negatif‘Nocebo’ nedir?

Placebo, nocebo’nun tam tersi etkisi için kullanılan bir terim. Yani hasta eğer bir sorun olmadığı halde, kendisine zararlı bir uygulama yapıldığına inandırılırsa ters tepkiler gösteriyor. Bunu da şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir deneyde zehirli sarmaşığa alerjisi olan deneklerin koluna son derece zararsız bir yaprak sürtülüyor ama bunun zehirli sarmaşık olduğu söyleniyor. Bu deneydeki herkes yaprağın sürtüldüğü yerde kızarıklık ve kaşıntı tepkisi veriyorlar. Latince’de Placebo “Memnun edeceğim.” (I shall please.) Nocebo ise, “Zarar vereceğim.” (I shall harm.) demek.

Plasebo ve nosebo deneyleri bize gösteriyor ki, hastanın algısı ve inancı aslında hastanın iyileşmesinde veya kendini kötü hissetmesinde en büyük etken. Ancak Ted Kaptchuk şunu da ekliyor: “Plasebolar hastayı fizyolojik olarak tamamen iyileştirmiyorlar. Ancak plaseboların, hastanın benlik algısında ve iyileşme sürecinde pozitif bir etkisi olduğu açık.”

Herkese plasebo tadında günler dilerim.

----------------------


Plasebo Etkisi Nedir?


Çoğumuz yalnızca kendimizi iyi hissetmediğimiz zaman doktora gideriz. Sıramızı bekleriz, muayene oluruz, neyimizin olduğunu ve ne yapmamız gerektiğini öğrenmek isteriz. Genellikle bu sürecin sonunda elimize bir reçete tutuşturulur. Kendimizi iyi hissettiğimiz sürece doktorun reçeteye yazdığı ilaçların içinde ne olduğu hakkında çok fazla düşünmeyiz. Doktorun en iyisini bildiğine güveniriz.

Peki, bu güven iyileşme sürecinde ne kadar rol oynar? Reçetedeki ilaçları işe yarayacağına güvenerek aldıktan sonra, ya aslında doktorun yazdığı ilaçların iyileştirme etkisinin kanıtlanmadığını öğrenirseniz? Ama iyileştiniz. O hapları aldıktan sonra iyi olacağınızı ummuştunuz, umduğunuz başınıza geldi.

İşte “plasebo etkisi“nin temel fikri bu. Plasebo etkisi, kişinin hastalığı için kanıtlanmış tedavi edici bir etkisi olmamasına rağmen bir ilacı aldığında kendisini iyileştirebileceği algısının oluşmasıdır. Plasebo kelimesi, Latince’ de “memnun edeceğim” (şikayetlerden kurtaracağım) sözünden türediği için ilaçlar ve tedavi kendi başına bir plasebo olarak adlandırılır. Plaseboların birkaç farklı çeşidi vardır. Etken maddesi olmadığı için farmakolojik olarak etkisiz olanları vardır. Bunlar genellikle şeker gibi temel bileşenler içerir (şeker hapı terimi de buradan gelir). İçinde aktif bileşenler olup hastanın özel durumu üzerinde işe yaradığı ispatlanamayan ilaçlar da plasebo sayılabilir. Ameliyat, enjeksiyon ve diğer tıbbi müdahaleler şeklinde olan plasebolar bile var. Bazıları tamamlayıcı ve alternatif tıbbın da plasebo sayıldığını düşünüyor.

Plaseboların hastaların %30’unun üstünde işe yaradığı görülmüş, bu nedenle yıllarca doktorlar tarafından kullanılmışlar. Aslında çoğu zaman plasebolar, hastanın acısını hafifletmek için doktorun, ilgisi ve desteği dışında, önerebileceği tek şeydir. Bazı araştırmacılar plaseboların psikolojik bir tepkiyi harekete geçirdiğine inanıyor. İlaçları alınca kendinizi iyileşmiş hissetmeye başlıyorsunuz. Ama son zamanlarda yapılan araştırmalar plaseboların fiziksel etkilere de sebep olabileceğini gösterdi. Bu nedenle bazılarına göre doktorların plasebo ilaçları reçeteye yazmasında hiçbir sakınca görmüyorlar. Ne de olsa doktor hastasına yardım ediyor. Ama diğerleri bu uygulamanın zararlı olduğunu ve etik olmadığını, aldatıcı hatta kanuna aykırı olduğunu düşünüyorlar.

Plaseboların işe yarayabildiğini uzun süredir biliyor olmamıza rağmen nasıl ve niçin işe yaradığını kısa bir süredir düşünerek bir sonuca varmaya başladık.
Plasebo etkisi: hepsi kafamızın içinde mi?

plasebo-etkisi-bilimfilicom-1Plasebo etkisini açıklayan kuramlardan biri “özne- beklentisi” etkisidir. İnsanlar ilaç aldıklarında sonucun ne olması gerektiğini zaten bildikleri için sonucu bilinçsiz bir şekilde değiştirebilirler. Ya da netice öyle olmasa bile öyle olduğunu söyleyebilirler. Bir başka açıklama da klasik koşullanmadır. Plasebo etkisini deneyimleyen kişilerde placebo ilaç aldıklarında hastalık belirtileri hafifler. Yani ilaç alarak iyileşmeyi öğrenirler, ilacın gerçekten işe yarıyor olması o kadar önemli değildir.

“Özne- beklentisi” etkisi ve klasik koşullanma birbirine oldukça benziyor. İki açıklamada da hastanın sonuç beklentisi var. “Özne- beklentisi” etkisi öznel çünkü sadece kişinin söylediklerine dayanıyor. Ama plasebo almanın ölçülebilen fiziksel etkilerinin olması klasik koşullanma teorisini güçlendiriyor.

2002’de Amerika’ının Kaliforniya eyaletindeki UCLA Nöropsikiyatrik Enstitüsü‘nde yapılan bir araştırmada iki hasta grubuna deneysel antidepresan verilmiş üçüncü gruba plasebo verilmiş. İlaçları aldıktan birkaç hafta sonra her grubun beyin aktivitesi electroencepholography (EEG) kullanılarak ölçülmüş. Plaseboya olumlu tepki verenlerin beyin aktivitesinin ilaca olumlu tepki verenlerden daha büyük bir artış gösterdiği saptanmış. Bu aktivite ayrıca beynin prefrontal korteksi merkezliymiş. Bütün bunların sonucunda UCLA araştırmacıları çalışmasının sonuçlarının beynin plasebo ile kandırılamayacağını gösterdiğini şeklinde yorumlamışlar. Yani aslında beyin ilaca ve plaseboya farklı şekilde cevap veriyor.

Pek çok araştırma, ağrıyı azaltmak için beynin plaseboya nasıl tepki verdiğini incelemiş. En etkili olanlardan biri 2004’te Michigan Üniversitesi`nde yapılan bir çalışma. Bu çalışma plasebo etkisinin beynin kendisinin sahip olduğu doğal ağrı kesiciler olan endorfinlerle ilgili olduğunu gösterdi. Bu çalışmada sağlıklı deneklere ağızdan ağrılı ama zararsız bir enjeksiyon verilirken beyinleri de PET tarayıcısı ile tarandı. Deneklere ağrı seviyelerinin oranı soruldu ve araştırmacılar beyin taraması boyunca ağrıyı belli bir seviyede tutmak için farklı oranlarda tuz enjekte ettiler. Daha sonra deneklere ağrı kesici olarak düşündükleri şey verildi ve hepsi plasebo aldıktan sonra ağrı seviyelerinde bir azalma deneyimlediğini söyledi. Ama ayrıca beynin ağrıya cevap veren endorfin reseptörlerinin bulunduğu alanlarında da bir değişiklik görüldü. Ağrı kesici beklentisi beynin ağrı kesme sisteminin aktif hale gelmesine neden oldu.

Plasebo etkisine olan duyarlılık genetik olabilir. 2008 yılında İsveç’te Upsala Üniversitesi‘nde gerçekleştirilen bir çalışmada sosyal kaygı bozukluğu olan küçük bir grup test edildi. Plasebo içeren bir tedaviden sonra bütün denekler tryptophan hydroxylase-2 adında değişken bir gen için test edildi. Bu gen ruh halini düzenleyen serotonin nörotransmitterinin üretilmesinden sorumludur. Plaseboya olumlu cevap veren deneklerin büyük çoğunluğunda bu genden iki tane varken plaseboya cevap vermeyenlerde hiç yok. Geçmiş bir çalışmada da, bu genden iki taneye sahip olanların daha az kaygı duydukları görüldü.

Plasebolar yalnızca beyindeki ölçülebilir etkilerle sonuçlanmakla kalmaz, ayrıca ağrı ve belirtilerin kesilmesi için kasların ve sinir hücrelerinin de gevşediği görülmüştür. Bu yüzden plasebo etkisi aslında kafamızın içinde ama yalnızca psikolojik değil, fizyolojik bir yanı da var.
Araştırmalarda Plasebolar

plasebo-etkisi-bilimfilicom-2Plasebolar genellikle ilaçların ne kadar işe yaradıklarını (yani etkinlğini) belirlemek için klinik ilaç deneylerinde kullanılır. Plasebo kullanılan kontrollü deneylerde iki farklı denek grubu gerekir. Bir grup denenen ilacı alırken diğer grup plasebo alır. Deneye bağlı olarak plasebo etkisiz bir bileşen içerebilir ya da aktif bir ilaç olabilir. Bu deneyler çifte körlük yöntemiyle yapılır. Oluşabilecek ön yargılardan kaçınmak için ne denekler ne de araştırmacılar hangi grubun hangi maddeyi aldığını bilmez. Eğer araştırmacılar plasebo verdikleri grubu bilirlerse, denekler üzerinde oluşacak etki hakkında şüpheye düşebilirler.

Eğer ilacın sonuçları, güvenlik önlemleri gibi diğer kriterler de göz önünde bulundurulduğunda, plasebodan önemli derecede daha iyi olursa, genellikle ilacın başarılı olduğu düşünülür. Plasebolar çoğunlukla zihinsel hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların denenmesinde uygulanır. Bu tip ilaçlar denenirken özellikle plasebo etkisinin güçlü olduğu düşünülür. Bu nedenle denenen bir ilacın aslında hâlihazırda kullanılanlardan daha iyi olup olmadığını belirlemek zor olabilir.

Son zamanlarda bazı araştırmacılar plasebo kontrollü klasik deneylerin ilaçları test etmede etkili bir yol olup olmadığını sorgulamaya başladı. Eğer plasebo ilaçtan daha iyi bir performans gösterirse, bu durum ilacın gerçekten etkisiz olduğunu mu gösterir? Herkes o şekilde düşünmüyor. Dr. Ted Kaptchuk şöyle diyor: “İlacın işe yaradığından emin olduğumuzda bile aktif bir ilaç standart bir deneyde plasebodan daha iyi olmayabilir.” Bunun tam tersi de doğru olabilir. Yapılan bir deneyde ilaç plasebodan daha iyi bir performans gösterdi, bu nedenle araştırmacılar doğal olarak ilacın etkili olduğu kararını verebilirdi. Ama aynı olumlu sonuç beklentisiyle başka bir denek grubuna ne olduğu söylenmeden ağrı kesici verildi ve işe yaramadığı görüldü. Yapılan başka çalışmalar hastalar ne kullandığını bilmediklerinde bazı ilaçların beklendiği kadar işe yaramadığını gösterdi.

Plasebo kontrollü deneyleri eleştirenler, aslında plasebo etki diye birşey olmadığını çünkü birçok hastalığın tedaviye gerek kalmadan kendiliğinden iyileştiğini söylüyor. Bütün pozitif sonuçları plaseboya atfetmenin yanlış olduğunu ve klinik bir deneyde plasebo etkisini doğru bir şekilde ölçmek için şimdiye kadar hiçbir tedavi görmemiş üçüncü bir denek grubuna ihtiyaç olduğunu öne sürüyorlar. Plasebo etkisinin destekçileri ise placeboların yalnızca gerçek hastane koşullarında gösterilebileceğine inanıyor. Çünkü klinik deneylerde deneklerin plasebo alabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi gerekiyor.

Sözün özü, hangi düzenekte olursa olsun plasebo kullanımı oldukça karışık. Ama plasebo kullanımı düşündüğünüzden daha da yaygın.
Plaseboların Reçeteye Yazılması

plasebo-etkisi-bilimfilicom-3Doktorlar yıllardır reçetelere plasebo yazmasına rağmen bunlar hakkında çok fazla konuşmuyorlardı. Araştırmacılar plaseboların klinik kullanımı hakkında çalışmaya başlaması oldukça yeni sayılır. Bu türden ilk araştırma bir tıp fakültesi öğrencisi ve bir fizikçi tarafından 2007 yılının sonlarına doğru Chicago Üniversitesi‘nde gerçekleştirildi. Bu çalışma Chicago bölgesindeki hastanelerde yaklaşık 200 doktorun %45’inin tıp hayatlarının birçok noktasında reçeteyle plasebo yazdığını gösterdi. Reçeteye yazmasalar bile hemen hemen bütün doktorlar plaseboların tedavi edici bir etkisinin olduğuna inanıyor. 2008 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen başka bir çalışmada da benzer sonuçlar görüldü. Amerika Birleşik Devletleri’nde 600 den fazla doktorun yarısı bir ankette reçeteyle plasebo yazdığı cevabını verdi.

Doktorlar genellikle hastalarını başka türlü rahatlatamadıkları durumlarda reçeteye plasebo yazar. Böyle hastalar ya yan etkilerinden dolayı var olan ilaçları alamıyor ya da hazırda etkili bir ilaç bulunmuyor. Örneğin sürekli yorgunluktan yakınan bir hastaya, doktor bu belirtilerin altında yatan sebebi bulamamışsa, muhtemelen vitamin almasını önerir. Dr. Danielle Ofri’nin 2008 araştırmasına göre hastaların bazılarında vitaminlerin işe yarıyor ve vitamin almanın hiçbir dezavantajı yok. Vitaminler kesinlikle insanlar için yararlı, fakat yorgunluğa çare olduklarına dair bir kanıt yok.

Doktorların reçeteye plasebo yazmalarıın başka bir nedeni ilaç arsızı hastaların ısrarlarıdır. Ama bazen gerekmediği halde ilaç almak faydadan çok zarar getirebilir. Bunun en yaygın örneği, bir virüs nedeniyle soğuk algınlığına yakalandığında hastaya antibiyotik verilmesidir. Antibiyotikler yalnızca bakteriyel hastalıkların tedavisinde etkilidir, virütik hastalıklarda işe yaramaz. Ama birçok hasta her ne olursa olsun antibiyotiğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Böyle durumlarda antibiyotik veren doktorlar, hastanın bağışıklık sistemi zayıfladığı için nasılsa sonunda bakteriyel bir enfeksiyona yakalanacağını ileri sürüyorlar. Ama antibiyotiğe dirençli bakteriler ve yalnızca gerektiğinde antibiyotik verilmesinin önemi hakkında daha çok şey öğrendikçe bu uygulamanın azaldığı görülüyor.

Doktorun reçeteye yazdığı plasebo çoğu zaman bir şeker hapı değil. Araştırmalara göre en yaygın iki plasebo ağrı kesici olan aspirin ve vitamin benzeri haplar. Bazı doktorlar plasebo olarak antibiyotik ve yatıştırıcıları da reçeteye yazıyorlar. Eleştirenler bunların hiç birinin gerçekte plasebo olmadığını çünkü doğrudan o hastalıkta işe yaramasa bile hepsinin bir şekilde aktif bileşen içerdiğini söylüyorlar.

Elbette ki plasebo kullanımı oldukça tartışmalı bir konu. Reçeteye plasebo yazmanın ahlaki boyutu da var.
Reçeteyle Plasebo Vermeyle İlgili Tartışmalar

Amerika Tıp Birliği 2006 yılında plasebolarla ilgili bir politika oluşturdu. Bu politikaya göre hasta bilgilendirildiği ve kabul ettiği sürece teşhis ve tedavi için plasebo kullanılabilir. Burada eleştirilmesi gereken en büyük nokta doktorların hastanın o anki durumuna iyi gelip gelmeyeceği kanıtlanmamış bir ilacı vererek aslında onlara yalan söylemesi.

Peki, doktorlar Amerika Tıp Birliğinin politikalarını çok katı bir şekilde uygularlarsa ne olur? Hastalarına aslında onlara verdikleri şeyin içinde ilaç olmadığını ya da onların hastalığı üzerinde işe yarayıp yaramadığının bilinmediğini söylemek zorunda kalırlar. Bazı araştırmacılar bu durumun plasebo etkisini psikolojik yönden sekteye uğratacağına inanıyorlar. Ama bazıları, özellikle plaseboların klasik koşullanma yoluyla çalıştığına inananlar, ilacın aslında plasebo olduğunu açığa vurmanın ilacın işe yaramayacağı anlamına gelmediğini söylüyorlar.

Çok az sayıda doktor reçeteye plasebo yazdığı hakkında açıkça konuşur ama bu doktorlar genelde hastalarına doğrudan yalan da söylemezler. İlaçta hastalığa iyi gelebilecek bir şeyin olduğunu fakat tam olarak nasıl işe yaradığını bilmediklerini söylerler. Plasebo kullanımını destekleyenler bunun bir yalan olmadığını, bazı durumlarda yararlı olduğunun bilindiğini söylüyor. Amerika Tıp Birliği politikası doktorlara, hastalarına plasebo etkisini açıklamalarını ve herhangi bir tedavi boyunca plasebo kullanmak için hastaların onayını almaları gerektiğini belirtiyor. Bu yolla, hastalar tam olarak ne zaman plasebo kullandığını bilmeyecek ve aynı zamanda plasebo etkisinden yararlanabilecekler.

Reçeteye plasebo yazmanın bir başka temel problemi ise, placebo etkisinin nüfusun yarısından fazlasının üzerinde işe yaradığının gösterilememesi gerçeğidir. Eğer doktor plasebo verir ve işe yaramazsa hem hasta hem de doktor tedavi bulma çalışmasında başladıkları yere dönmüş olurlar. Eğer doktor plasebo vermeye devam ederse hem hastanın güveni sarsılabilir hem de gelecekte vereceği bir ilacın iyileştirici etkisini azaltabilir. Üstüne üstük plasebolar genellikle kısa vadelidir, kronik hastalıklarda işe yaramazlar.

Antibiyotik ve yatıştırıcıların plasebo olarak verilmesi de gerçekten büyük bir tehlikedir. Şeker hapı, aspirin ya da vitaminler büyük problemlere yol açmazlar, ama antibiyotik ve yatıştırıcılar yarardan çok zarar verebilir. Kişinin hastalığında işe yaramasa bile birçok yatıştırıcı alışkanlık yaptığı için kişi ilaca bağımlılık geliştirebilir. Gerek olmadığı halde antibiyotik veren doktorlar, MRSA gibi antibiyotiğe karşı dirençli bakterilerin daha da dirençli olmasına katkıda bulunurlar.

Tartışmalar yalnızca plaseboların ne içerdiği hakkında değil, ayrıca doktorların ve araştırmacıların placeboları kullanmaya devam edip etmemeleri konusunda da sürüyor. Hatta plasebo kullanımını destekleyenlerin bazıları plasebo kelimesi yerine “zihin-beden ilacı” ya da “bütünleşik iyileşme” terimlerinin kullanılması gerektiğini savunuyor. Görünüşe göre pek çok insan plasebo etkisinin işe yaradığına inanmaya devam ediyor, bu nedenle placebo kullanımının yakın zamanda azalması beklenmiyor.


Kaynaklar :
-----------------
Wikipedia
Bilgiustam
Pavlovspartner
Bilimfili

Etiketler :
_________________
Safca inanmak ,iman, ve ,inanmanın Gücü, Olan, Plasebo Nedir ?,Plasebo,Plasebo Etkisi Nedir?,Etkisi Nedir?,Plasebo, "işe yarayacak",‘Nocebo’ nedir?,bir ilacı aldığında, kendisini iyileştirebileceği, algısının oluşmasıdır.,bireyin, kendini, iyileşeceğine inandırmasıdır ,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Pil Nedir - icadı ve Tarihçesi - Pil Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 03:42 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Pil Nedir - icadı ve Tarihçesi - Pil Hakkında Bilgiler

Pil, kimyasal enerjinin depolanabilmesi ve elektriksel bir forma dönüştürülebilmesi için kullanılan bir aygıttır. Piller, bir veya daha fazla elektrokimyasal hücre, yakıt hücreleri veya akış hücreleri gibi, elektrokimyasal aygıtlardan oluşur.

Bilinen en eski insan yapısı piller, Bağdat Pilleridir. MÖ 250 ve M.S. 640 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Pillerin gelişimi, 1800 yılında İtalyan fizikçi Alessandro Volta tarafından geliştirilen Voltaik (Voltaic) pil ile başlamıştır. Dünya çapında pil endüstrisi (2005 yılı yaklaşık değeri) 48 milyar A.B.D doları ciroya sahiptir.

İcadı

Günümüzde kullanılan en önemli araçlardan biri olan pil, 1800 yılında tesadüf sonucu bulunmuştur. Elektriğe ilişkin bilgiler, MÖ 6. yüzyıl yıllarına kadar gitmekle [kaynak belirtilmeli] birlikte bilimsel olarak ilk defa 17. yüzyılda ele alınmıştır. Ancak 19. yüzyıla kadar bilinen elektrik türü, bir kumaşa sürterek elde edilen ya da yıldırım elektriği olarak bilinen statik elektriktir. 19. yüzyılda buna elektrik akımı eklenmiş ve sürekli elektrik akımını mümkün kılan pil icat edilmiştir. Elektriğin bu dalındaki çalışmaları başlatan kişi, ünlü kurbağa deneyi ile tanınan Luigi Galvani (1737–1798)’dir.

1780 yılında yaptığı deneylerin sonuçlarını 1791’de açıklayan Galvani, "hayvansal elektrik" teorisini ortaya attı. Bu teorisini, rastlantı sonucu ölü bir kurbağanın bacağındaki sinirlerin neşter ile kesildiğinde kasıldığını gözleyerek oluşturmuştu. Buna göre, canlıları oluşturan hücreler elektrik içermekteydi.

1793'de Galvani'nin deneylerine devam eden Alessandro Volta (1745–1827) kurbağa bacağı kasılmalarının farklı iki metalden kaynaklandığını bulur. Bacağın uyarılması, birbirine benzemeyen iki farklı metalden ve hücrelerin sıvı içermesinden kaynaklanıyordu. O hâlde elektrik elde edebilmek için iki farklı metale ve sıvıya ihtiyaç olmalıydı. Bundan yararlanarak bakır ve çinko madenleri alarak aralarına tuzlu suya batırılmış süngerler yerleştiren Volta, elektrik akımını elde etmeyi başardı. Böylece Volta Pili adı verilen pili buldu (1800).

Böylece Volta, Galvani'nin biyolojik deneylerinin sonucu olan Hayvansal Elektrik Teorisi’ni ortadan kaldırdı. Galvani’nin deneyleri bilim tarihinin en ilginç olaylarından birisidir. Galvani ve Volta arkadaştılar ve Galvani asla Volta’ya kuramını ortadan kaldırdığı için kin duymadı. Volta da Galvani’nin deneylerinin güzel ve şaşırtıcı deneyler olduğunu yazmaktaydı. Çalışmalarından ötürü Napolyon onu ödüllendirdi ve Avusturya İmparatoru, onu Padua Üniversitesinde Felsefe Fakültesi Başkanlığına getirdi. Ölümünden 54 yıl sonra 1881’de Volt adı, elektrik gücü birimi olarak onun anısına ithafen kullanılmaya başlandı.
Çeşitleri

Genel olarak piller, kullanıldıktan sonra atılan (Non-rechargeable) ve tekrar şarj edilebilen (Rechargeable) piller olarak ikiye ayrılır.

   Kullanıldıktan sonra atılan (şarj edilmeyen) piller:
       Çinko-karbon pil - Düşük maliyetli - az enerji gerektiren uygulamalar için.
       Çinko-klorid – Çinko–karbon pilden biraz daha uzun ömürlüdür.
       Alkalin pil - Alkaline/manganez "uzun ömürlü" pillerdir , daha fazla güç ihtiyacı gerektiren uygulamalarda da kullanılabilir.
       Gümüş-oksit pil – Genelde işitme cihazlarında kullanılır.
       Lityum (Lithium) pil – Genelde dijital kameralarda kullanılır. Saat ve bilgisayar saatlerinde de kullanıldığı görülür.Çok uzun ömürlüdür, fakat pahalıdır.
       Civa (Mercury) pil – Genelde dijital saatlerde kullanılır.
       Çinko-hava pil – Genel olarak işitme cihazlarında kullanılır.
       Isıl (Termal) pil – Yüksek sıcaklık depolar. Askeri uygulamalarda önem taşır.
   Şarj edilebilen (tekrar kullanılabilen) piller:
       Kurşun-asit pil – Araçlar, alarm sistemleri ve kesintisiz güç ihtiyacı olan yerlerde kullanılır.
       Lityum-iyon pil – Oldukça yaygın olan türdür. Yüksek şarj yoğunluğu vardır. Dizüstü bilgisayar, cep telefonları, müzik çalarlar ve daha birçok taşınabilir dijital cihazda kullanılır.
       Lityum-iyon polimer pil – Lityum iyon pilin temel karakteristiklerini taşır, farkı daha az şarj yoğunluğu olmasıdır. Bu pilin kimyası üreticinin ihtiyacına göre kullanım yeri avantajı yaratabilmesidir. (Örneğin; ultra –ince pil)
       Sodyum-sülfür (NaS) pil
       Nikel-demir pil
       Nikel metal hidrit (Ni-MH) pil
       Nikel-kadmiyum pil - Li-Ion ve Ni-MH pil tiplerinin tüm uygulamalarında kullanılabilir. Bu pil, uzun şarj adedine sahiptir (1500 defanın üzerinde). Fakat diğer tiplere göre daha az enerji yoğunluğuna sahiptir. Ni-Cd piller eski teknolojide kullanılmakta olup, hafıza sorunlarına yol açmalarından dolayı yerini modern pillere bırakmaktadır. Ayrıca içerdiği kadmiyum dolayısı ile kullanımı sınırlandırılmaktadır.

       Sodyum-metal klorid pil
       Nikel–çinko pil
       Erimiş tuz pili


Pillerin bir araya gelerek oluşturdukları pil gruplarına "Batarya" denmektedir. 1960'lardan önceki lambalı radyo alıcılarında yaygın olarak kullanılmakta idi. Günümüzde ise taşınabilir bilgisayarda yaygın olarak bataryalar kullanılır. Cep telefonlarında ise, yeni çıktıklarında 3 hücreli bataryalar kullanılmakta idi. Ancak şu anda neredeyse tüm telefon modellerinde tek hücreli Lityum iyon piller kullanılıyorsa da, alışkanlık sebebi ile bunlar da hatalı olarak "batarya" diye adlandırılmaktadır.

Meyveden pil üretimi


Limondan ya da asit içerikli başka meyvelerden basit piller yapmak mümkündür. Bu tip pillere, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmeleri nedeniyle “voltaik piller” adı veriliyor. Piller, asidik bir çözelti içerisine iki farklı metalin yerleştirilmesi mantığıyla yapılır. Buna göre, limona örneğin çinkoyla kaplanmış bir çivi ve bakır bir madeni para batırıldığında, limon suyu gerekli asit çözeltisini oluşturur ve elektrik üretebilir. Ancak elde edilen elektrik akımı oldukça zayıf olup, LED’de hafif bir ışıma sağlamaya yetecek kadardır.

Çevreye etkisi
Pil geri dönüşümü


250 yıllık gelişiminden beri piller en pahalı enerji kaynakları arasında yer almaktadır, ayrıca bünyesinde çok pahalı ürünler hatta bazen cıva, kurşun, nikel gibi riskli kimyasallar bulundurmaktadır. Bu yüzden günümüzde kimyasal madde içeriği olduğu için insan metobolizmasını etkilemekte ölümcül sebeblere neden olmaktadır. Piller yutulduğunda tehlikeli ve ölümcül olabilirler.Artık çoğu bölgelerde kullanılmış pillerdeki toksit maddelerin geri kazanımı için geri dönüşüm merkezleri kurulmuştur.Çevreye atılan atık piller çevre kirliliğine sebep olduğu gibi güneş ısısının etkisiyle patlama olasılığı kaçınılmaz olduğu için patlama sonucu içindeki kimyasal maddelerin dışarı çıkması sonucu insan sağlığı için risk taşımaktadır.
Rohs Belgesi
Özellikle pil, batarya üretimi ve ithalatında bazı zararlı maddelerin kullanımının sınırlandırılması amacıyla pil ve batarya atıklarının çevreyle uyumlu olduğunu gösteren belge. Bu belgeye sahip olmadan hiçbir ithalatçı ya da üretici imalat ve ithalat yapamaz. Rohs Belgesi ile batarya ve pillerde aşağıda yazılı maddeler test ile aranır. Bunlar; Kurşun (Pb) Civa (Hg) Kadmiyum (Cd) Hexavalent krom (VI) (Cr (VI) Certain brominated flame retardants (BFR’s) Polybrominated biphenyls (PBB’s) Polybrominated diphenyl ethers (PBDE’s) Bu testler akredite laboraturlar tarafından yapılır.

Akıllı telefonlardan dizüstü bilgisayarlara, modern piller sıkça kullandığımız teknolojilerin en önemli parçaları arasında. Özellikle yeni telefonlarımızın her gün şarja ihtiyaç duyması nedeniyle pilleri unutmamız mümkün değil. Peki bu kadar sık kullandığınız bir teknoloji hakkında ne kadar bilginiz var?

Piller ve onlara nasıl davranmanız gerektiği konusundaki bilgilerinizi genişletmenin zamanı geldi.

Piller nasıl ortaya çıktı?

İşlevsel ilk elektromanyetik pilin ortaya çıkışı, 1800 yılına dayanıyor. Alessandro Volta'nın ürettiği ilk pil, tuzlu suya batırılmış kağıt disklerin ayırdığı bakır ve çinko levhalardan oluşuyordu. Bu kağıt diskler, bir süre için kararlı bir elektrik akımı üretebiliyorlardı. Voltaik pil olarak adlandırılan bu pil, peşinden gelecek pil denemelerinin öncüsü olacaktı.

Pil tasarımı 1836 yılında John Frederick Daniell tarafından standart haline getirildi. Sülfürik asit ve çinko elekrotla doldurulmuş, seramik konteynere batırılmış, bakır sülfat çözümüyle dolu bakır kap, genel-geçer pil standardı halini aldı ve sayısız elektrikli telgraf ağında kullanıldı.

1979'da ise Oxford Üniversitesi'nden Koichi Mizushima ve John Goodenough, pozitif elektrot için lityum kobalt oksit, negatif elektrot için lityum metali kullanan şarj edilebilen pili gösterdi. Böylece lityum hücrelerin öncüsü ortaya çıkmış oldu. Pilin ticari hale gelmesi, yıllar sonra 1991'de Sony ve Asashi Kasei tarafından gerçekleştirildi.


Modern pilin tanımı

Taşınabilir cihazlarımıza elektrik akımı sağlayan elektrokimyasal hücrelere modern pil adını veriyoruz. Piller, şu iki kategoriye ayrılırlar: Tek kullanımlık piller ve şarj olabilen piller.

Tek kullanımlık pillerin elektrotları kullanım sırasında geri döndürülemeyecek biçimde değişikliğe uğradığından, onları şarj etmek mümkün olmaz. Şarj edilebilen pillerin elektrotları ise ters akım ile tekrar yüklü hale getirilebilir.

Modern taşınabilir elektronik cihazların çoğu, lityum tabanlı pilleri kullanmaktadır. Bunlar arasında en çok rastlanan pil türü, lityum iyon (Li-ion) pillerdir. Zaman zaman lityum polimer (Li-Po) pillere de rastlayabilirsiniz - bu pillerin enerji yoğunluğu daha azdır ve üretilmesi daha maliyetlidir.

Li-Po piller, hafiflikleri, esnek tasarımları, düşük ve yüksek sıcaklıklarda daha iyi çalışabilmeleri sayesinde popülerliklerini hala korumaktadırlar. Li-ion piller genellikle ilk elektrot olarak lityum kobalt oksit (LiCoO2) ve ikinci elektrot olarak grafit ve elektrolit olarak bir organik çözücüden oluşurlar. Bu bileşimin kullanılmasının nedeni, yüksek enerji yoğunluğu ve pilin kullanımda olmadığı sırada enerjiyi daha yavaş kaybetmesidir.

Lityum tabanlı tüm piller, bir Basınç Sıcaklık Katsayısı'na sahiptir. Bu, pilin uç noktalarda veya aşırı kullanımda devre dışı kalmasını sağlayan bir mekanizmadır. Bu işlev devreye girdiğinde şarj/deşarj işlemini mümkün kılan kimyasal bileşimlere genellikle kalıcı olarak hasar verilir.

Şarj süreci

Yüksek güç yoğunluğu ve tekrar şarj edilebilme yetenekleri, taşınabilir teknolojilerde lityum tabanlı pilleri tercih sebebi haline getirdi.

Şarj işlemi sırasında lityum iyonlar, elektrolit içerisinden geçerek pozitif lityum kobalt oksit elektrot üzerinden negatif grafit elektrota ulaşırlar. Deşarj veya kullanım sırasındaysa iyonlar, elektrolit üzerinden geriye doğru, negatiften pozitife doğru akarlar. Bu işlem, AA pillerdeki 1,5 voltluk akıma göre daha yüksek bir voltajda, 3,7 voltta gerçekleşir. Lityum tabanlı pillerin tüketici elektroniklerinde sıkça kullanılmasının nedenlerinden biri de budur.

Lityum tabanlı piller, laptop gibi daha büyük cihazlarda da kullanılır. Bu tür cihazların pilleri, birden fazla lityum iyon hücresinden ve aşağıdaki ek bileşenlerden oluşur:

Sıcaklık sensörü: Hücrelerin güvenliğini ve kalıcılığını sağlamak için ısıyı takip eder.

Voltaj düzenleyici: Paketin içindeki her hücrenin çıkış voltajını düzenleyen sensör ve devre.

Pil şarj durumu: Şu anki şarj durumu (yüzde 59 gibi) hakkında işletim sistemini bilgilendiren sensör.

Konektör: Pili laptop'la bağlayan bağlantı noktası. Markaya göre değişiklik gösterir.

Pil bakımı

Lityum iyon pillerin çoğunda bulunan pozitif elektrot LiCoO2, hasar gördüğünde tehlikeli bir hal alır. Diğer pillerin aksine yanıcı, basınçlı bileşenler, istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Lityum iyon piller, bu sorunu çözmek için bir dizi güvenlik testine tabi tutulurlar.

Isı

Lityum iyon pillerin aşırı ısındıklarında alev alabildiklerine rastlanmıştır. Isı altında ve beklenmedik basınç veya kısa devreye maruz kalan piller, "patlayabilir". Bu durumda pil, kullanılmaz hale geldiği gibi, içerisinde bulunduğu taşınabilir cihaza da hasar verebilir. Lityum iyon pillerin içerisinde her hücreyi diğerinden ayıran bir ayırıcı bulunmaktadır. Bu ayırıcı, şarj ve deşarj süreçlerinde pozitif ve negatif elektrotları ayrı tutar. Ayırıcının hasar görmesi veya delinmesi, elektrotların temas etme olasılığını ortaya çıkarır. Bu durumda pil hızla ısınarak patlayabilir.

Piller, bu tür durumları engellemek üzere havalandırma mekanizmalarına sahiptirler, ancak kimyasal bileşimin doğası gereği patlama olasılığı tamamen ortadan kalkmaz.

Deşarj

Lityum iyon piller, "tam" deşarj olmaktansa, kısmen deşarj olmayı tercih ederler. "Şarj belleği" adı verilen etkiye sahip olmadıklarından, kısmi deşarj pilin gelecekteki performansını etkilemeyecektir. Bununla birlikte pili "tamamen" bitirmek, lityum tabanlı pilin voltajının düşmesine neden olabilir. Bu durumda pil, kalıcı olarak hasar görebilir.

Yaşlanma süreci

Lityum tabanlı piller, şarj/deşarj döngülerinin sayısına bağlı olarak 2 - 4 yıl ömre sahiptirler. Pilinizi kaç kere şarj ettiğinizi saymanıza gerek yok. Zira yeni bir pili hiç kullanmadan saklasanız bile, pil ömrü yine 2 - 4 yılı geçmeyecektir.

Yeni bir taşınabilir ürün satın alırken, pilinin ne kadar beklediğini kontrol etmenizde fayda var. Bir sene depoda bekleyen bir pilin, tahmin edeceğiniz üzere ömründen bir sene gitmiştir.

Li-Air (Lityum hava)

Lityum pillerin bir sonraki nesli, lityum hava kimyasallarından oluşacak. BU piller, çok yüksek güç yoğunluğu sunarken, çok hafif tasarımları da mümkün kılıyor. Li-Air piller, akımı teşvik etmek için oksijenden faydalanıyorlar ve bu sayede daha yüksek güç yoğunluğu elde edebiliyorlar. Ancak ne yazık ki Li-Air'in ticari hale gelebilmesi için birkaç önemli alandaki araştırmanın tamamlanması gerekiyor.

Son 400 yılın en önemli buluşlarından biri elektrik olmuştur. Ama burada akıla gelen soru elektriğin yaşamımızda bu kadar uzun zamandır olup olmaması ise cevap “evet, hatta daha uzun zamandır var” olacaktır. Şaşılacak bir gerçek ise tarihin en eski çağlarından beri bilinen elektriğin ancak 1800 lü yıllardan başlayarak insanlar için kullanılabilecek bir düzeye getirilmiş olmasıdır.
Pili kim icat etti?

Elektrik üretmede kullanıldığı bilinen en eski yöntem ise statik yüklemedir. “Elektrikli tabanca” da denen Alessandro Volta (1745-1827) buluşu olan düzenek içine elektrik teli konulduktan sonra metan gazı doldurulan bir şişeden oluşuyordu. Telden bir elektrik kıvılcımı yollandığında kıvılcım metan gazını ateşleyerek şişenin patlamasına yol açıyordu.

Daha sonraları Volta bu buluşunu Volta uzak mesafeler arasında haberleşme amacı ile kullanmayı düşündü, tabi ki yalnızca bir işaret iletebilen. Düşüncesine göre İtalya’da Como ve Milano şehirleri arasında tahta direkler üzerinde bakır tel çekilecek ve bir tarafında kıvılcım üreteci, diğer tarafında da metan dolu şişe bulunacaktı. Taraflar arasında kararlaştırılmış bir olay gerçekleştiğinde de kıvılcım jeneratörü çalıştırılıp öteki uçtaki şişe patlatılacak ve böylece olayın gerçekleştiği mesajı iletilmiş olacaktı. Fakat bu iletişim hattı hiç gerçeğe dönüştürülmedi.

Elektrik üretiminde sonraki kademe ise elektroliz yöntemi ile oluştu. Volta 1800 yılında bazı sıvıların metaller arasında kimyasal reaksiyon yaratıp devamlı elektrik üretimine yol açtığını fark etti. Daha sonrada bu üretim hücrelerini seri bağlayarak gerilimin arttırıldığını gördü. Bu gözlemler pilin keşfedilmesine öncülük etmiştir.

Pilin icadı ile deneyler artık kıvılcımların bir anlık etkisi ile sınırlı kalmaktan kurtuldu. Artık kesintisiz ve devamlı bir elektrik kaynağı elde edilmişti.

1800’lerin başında Fransa teknolojik gelişmelerin zirvesine ulaşmıştı. Yeni buluşlar ve fikirler siyasi arenadan da destek görmeye başlamıştı. Bir davet üzerine Volta Fransa Ulusal Enstitüsünde Napolyon Bonapart’ın da bulunduğu bir topluluğa bir dizi ders verdi. Bu dersler sırasında yapılan pillerden kıvılcım üretme, elektrik ile çelik bir teli eritmek, elektrik ile bir silahı ateşlemek ve suyu elemanlarına ayırmak gibi deneylerde Napolyon bizzat Volta’ya yardımcı oldu.

1802 de Dr. William Cruickshank seri üretilecek pilin tasarımını yaptı. Cruickshank aynı boyutlarda kare şeklinde kesilip uçlarından lehimlenmiş bakır ve çinko plakaları etrafı çimento ile sıvanmış tahta kutulara koyarak içini tuzlu su ya da su ile seyreltilmiş asitle dolduruyordu. Plakaların aralarındaki mesafeyi sabit tutmak için tahta yüzeyin üzerine oluklar yapılıyordu.

Sir Humphry Davy‘nin Londra Kraliyet Enstitüsü kasalarına çok güçlü pilleri yerleştirmesi yeni buluşların önünü açtı. Davy pilleri karbon elektrotlara bağlayarak elektrikle üretilen ilk ışığı elde etti. Bugün ark lambası dediğimiz düzeneğin çalışmasını izleyenler sonraları bu ışığın o güne kadar gördükleri en parlak ışık yayı olduğunu söylediler.
Şarj Edilebilen Pil

Tekrar doldurulamadıkları için yapılan bütün bu piller ilkel piller sınıfına giriyordu. 1859 da Fransız fizikçi Gaston Planté şarj olabilen pili icat etti. Bu pillerin çalışma prensipleri bugün hala kullandığımız akülerdeki kurşun/asit sistemi ile aynı idi.

Elektrik üretmede kullanılan üçüncü, ama en önemli olan, metot ise çok sonraları keşfedilen manyetik alan metodu idi. 1820de Fransız bilgin André-Marie Ampère (1775-1836) elektrik taşıyan tellerin bazen birbirlerini çektiğini bazen de ittiğini gördü. 1831 de İngiliz Michael Faraday (1791-1867) bir bakır diskin (bobin) kuvvetli bir manyetik alanın etkisi altında kaldığında nasıl elektrik ürettiğini görsel olarak örnekledi. Farada ve ekibi bobin ve mıknatıs arasında hareketliliğin devam ettiği sürece elektrik üretiminin de kesintisiz olarak devam ettiğini ortaya koydular.
Nikel-kadmiyum Pil

1899 da İsveçli Waldmar Jungner nikel-kadmiyum pili icat etti. 1947 de Neumann pil hücresini (gözesini) tam olarak sızdırmaz bir şekilde izole etmeyi başardı. Bu yenilikler bugün kullandığımız sızdırmaz nikel-kadmiyum pilin doğuşuna öncülük etti. Nikel-metal-hidrit pil sistemleri üzerindeki çalışmalar 1970’lerin ortalarında başladı. Fakat metal-hidrit alaşımlar hücre (göze) ortamlarında dengeli olamıyorlardı. 1980 ortalarında geliştirilen yeni hidrit alaşımları bu dengesizliği azaltarak bileşimin kararlılığını arttırdı. Bütün bu gelişmelerden sonra 1990′ arda nikel-metal-hidrit piller piyasaya çıktı.
Lityum İyon Pil

İlk lityum piller ise 1970’lerde ortaya çıktı. 1980’lerde bu pillerin şarj edilmesi üzerinde çalışmalar başladı ise de ortaya çıkan güvenlik sorunlarından dolayı vazgeçildi. Lityumun doğasında var olan dengesizlik özellikle şarj sırasında problemler, hatta tehlikeli durumlar, yaratıyordu. Bu yüzden araştırmalar lityum iyonları kullanan ve metal bazlı olmayan pillere kaydı. Aslında iyon bazlı lityumun enerji üretme yeteneği metal bazlı lityumdan düşük olmasına rağmen eğer şarj edilirken gerekli önlemler alındığında daha güvenli idi. 1991 de Sony lityum-iyon pili piyasaya sürdü.
Pilin tarihçesine bakıp ne kadar ilkel bir ortamdan bu günlere geldiğimizi düşünebiliriz. Ama günümüzdeki gelişme hızını göz önüne aldığımızda bizden sonraki nesillerinde bugün bizim modern kabul edip kullandığımız pil teknolojilerini ilkel bulmaları kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.

Akıllı telefon bataryaları hakkında 5 efsane 5 gerçek

Taşınabilir cihazların teknolojisi geliştikçe pil teknolojisi de gelişiyor. Akıllı telefonlardan dizüstü bilgisayarlara kadar tüm taşınabilir cihazlarda kullanılan piller de zaman içinde büyük değişiklik geçirdi. Pillerle ilgili eskiden geçerli olan bazı durumlar artık değişti. Bu yüzden, eskiden doğru olan bazı şeyler hala devam ediyor gibi düşünülüyor. Piller hakkındaki efsanelerin bir bölümü de bunlardan kaynaklanıyor. Taşınabilir cihazlarımızda kullandığımız pillerle ilgili efsaneler ve bunların ardındaki gerçeklere birlikte göz atalım.

Efsane 1: Piliniz Tamamen Bitmeden Şarj Etmeyin
Piller eskiden şimdiki gibi akıllı değildi. Eski piller tam kapasitelerini unutabiliyor, bu nedenle de bir daha tamamen şarj edilemiyordu. Bu nedenle pillerin tam bitmeden şarj edilmemesi tavsiye ediliyordu. Akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasında en çok dile getirilenlerden biri de buydu. Bu durum artık neredeyse tüm taşınabilir cihazlarda kullanılan lityum-iyon pillerle tarihe karıştı. Bu piller tamamen bitmeden şarj edilseler de tam kapasitelerini hatırlayabiliyor. Örneğin, pilinizin önce%75'ini kullandınız ve sonra şarj ettiniz diyelim. Daha sonra pilinizin%25'ini kullandığınızda bu tam bir şarj döngüsü olarak kabul ediliyor. Yani bir şarj döngüsünü tamamlamak için pilin%100'ünü tek seferde bitirmenize gerek yok. Parça parça yapsanız da pil bunu algılayabiliyor.

Yine de birçok üretici üç ayda bir pili tamamen bitirip tam şarj edilmesini tavsiye ediyor. Her şarjda pilim ömrü az da olsa azaldığı için cihazınızın işletim sisteminin bunu algılaması için bunun yapılması tavsiye ediliyor. Bu sayede piliniz için kalan süre daha doğru bir şekilde gösterilebiliyor.

Efsane 2: Dolu Pili Şarj Etmeye Devam Etmeyin
Birçoğumuz gece yatmadan telefonumuzu şarja koyuyoruz ya da ofiste kullandığımız dizüstü bilgisayarı sürekli prize takılı kullanıyoruz. Bu da cihazların pilleri doluyken şarj etmeye çalışmaya devam etmek anlamına geliyor. Fazla şarj etmenin pillerin aşırı ısınmasına hatta patlamasına neden olduğunu söyleyenler bile olmuştur fakat böyle bir durum söz konusu değil.

İlk lityum-iyon piller doluyken şarj edildiğinde aşırı ısınabiliyordu, bu doğru. Ancak artık piller eskisinden daha akıllı. Şarj cihazları ve cihazlar artık pil dolmuşken şarj devam ediyorsa ne yapacaklarını biliyorlar ve bunu engelliyorlar. Prize takılı cihaz pil harcamaya devam ettiği için böyle durumda cihaz aslında az da olsa şarj olmaya devam ediyor. Uzmanlar bunun pil ömrüne olumsuz etkisinin pili tamamen bitirip yeniden şarj etmekten daha az olduğunu belirtiyor.

Efsane 3: Uygulamaları Kapatmak Pil Ömrünü Uzatır
Akıllı telefonları her ne kadar cebimizdeki bilgisayarlar olarak görsek de aslında kullandıkları işletim sistemleri ve donanımlar açısından dizüstü bilgisayarlardan çok farklılar. Dizüstü bilgisayarınızın pili, aynı anda birçok program açıksa ve bunların bazıları internet bağlantısı gerektiriyorsa daha hızlı bitecektir. Buradan hareketle akıllı telefonlarda da aynı şeyin olması beklenir değil mi? Akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasında bu da bulunuyor. Akıllı telefonlar bilgisayarlardan farklı çalıştığı için işin aslı böyle değil.

Örneğin iOS'ta bir uygulamayı kullanmayı bıraktığınızda o uygulama dondurulur. Yani hiçbir şey yapmaz, hiçbir kaynak kullanmaz. Bu yüzden onu seçip tamamen kapatmanın pil ömrüne bir etkisi olmaz. Aksine, uygulamaları kapatmak işlemci gücü gerektirdiğinden bunu yaparken pili biraz daha fazla kullanmış olursunuz. Ayrıca iOS'ta bir uygulamayı kapattığınızda bu uygulama telefonun RAM'inden kaldırılır. Uygulamayı yeniden açtığınızda verilerin RAM'e tekrar yüklenmesi gerekir. Bu kaldırma ve yükleme işlemi de pil harcanmasına neden olur. Buna ek olarak, iOS zaten daha fazla belleğe ihtiyaç duyduğu zaman o sırada kullanılmayan uygulamaları otomatik olarak kapatır. Tüm bunlar Android için de geçerli.

Piyasada bulunan "görev temizleyici" adlı birçok uygulama arka plandaki uygulamaları kapatarak pil ömrünü uzattığını iddia etse de aslında bunların işe yaramaktan çok pilin daha çabuk bitmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Bunları kullanmak yerine pil harcayan çeşitli uyarılar, veri transferi ve senkronizasyon özelliklerini kapatmanız daha çok işinize yarayacaktır.

Piyasada bulunan "görev temizleyici" adlı birçok uygulama arka plandaki uygulamaları kapatarak pil ömrünü uzattığını iddia etse de aslında bunların işe yaramaktan çok pilin daha çabuk bitmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Bunları kullanmak yerine pil harcayan çeşitli uyarılar, veri transferi ve senkronizasyon özelliklerini kapatmanız daha çok işinize yarayacaktır.

Efsane 4: Bluetooth, Wi-Fi ve Konum Servislerini Kapatarak Pil Ömründen Büyük Ölçüde Tasarruf Edersiniz
Başlıkta saydıklarımızın pil ömrüne etki ettiği doğru. Ancak bunların etkisini biraz abartıyor olabiliriz. Sanki bunları kapattığımızda pilimizin çok daha fazla dayanacağını düşünüyoruz ancak gerçek biraz daha farklı. Örneğin MacWorld tarafından yapılan bir testte uçak moduna alınan bir iPhone 5'in pilinin en fazla yarım saat daha fazla dayandığı tespit edildi. Böylece akıllı telefonlar hakkındaki efsaneler arasında yer alanlardan biri daha çürütülmüş oldu.


Aktif olarak kullanmadığınız uygulamaların konum servislerini kapatmanın ise pil ömrüne çok fazla etki etmediğini söylemek gerek. Ancak konumunuzu bir nedenden dolayı sürekli takip eden uygulamalara dikkat edin. İşte pilinizi bir çırpıda bitirenler onlar. Wi-Fi ve Bluetooth özellikleri ise artık eskisi kadar çok pil harcamıyorlar. Elbette kullanmadığınız zaman bunları kapatmak pilinizin daha yavaş tükenmesine neden olacak fakat aradaki fark çok büyük değil. Bu nedenle bunları kapatmadığınız zaman pilinizin anında biteceğini düşünmenize gerek yok. Pili en hızlı bitiren şeyin ekran olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bu yüzden, piliniz uzun gitsin istiyorsanız ekranı kapatın ve telefonu gerçekten ihtiyacınız olduğu zaman kullanana kadar cebinize koyun. İşte bu akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasından değil bizden bir uyarı.

Akıllı telefon üreticileri cihazınızla birlikte gelen şarj aletini kullanmanız konusunda ısrarcılar. Kullanma kılavuzuna göz atarsanız başka bir şarj aleti kullanmamanızın önemle tavsiye edildiğini görürsünüz. Ancak durum bundan biraz farklı. Elbette gidip de ucuz ve kötü şarj aletlerini kullanın demiyoruz fakat kaliteli diğer şarj aletleri de işinizi görecektir.


Modern USB şarj aletlerinin standartları belirlenmiştir. Bu standartlarda olan tüm şarj aletlerinin arasında pek fark yoktur. Şarj etme süresi şarj aletinden şarj aletine değişebilse de bunun pil ömrüne bir etkisi yoktur. Belirli değerler arasındaki USB şarj aletlerinin telefonunuzun piline zarar verme olasılığı çok düşük. Mevcut telefonlar şarj aletinden ihtiyacı olduğu kadarından fazlasını almayacak şekilde tasarlandığı için, doğru seviyede akıma sahip herhangi bir şarj aleti ısınmaya neden olmadan düzgün bir seviyede şarj edebilir. Yani dememiz o ki, standartlara uygun bir şarj aletiyle telefonunuzu şarj etmeniz mümkün. Çok daha fazla para verip telefonunuzla aynı marka bir şarj aleti satın almanız şart değil. Güvenilir başka bir marka da kullanabilirsiniz.

iPhone Pili ve Performansı

iPhone aygıtınızın performansı ve bunun pilinizle olan ilişkisi hakkında bilgi edinin.

iPhone'unuz sade ve kullanımı kolay bir deneyim sunmak için tasarlandı. Bu ancak ileri düzey mühendislik süreçleri ve gelişmiş teknolojinin bir araya gelmesiyle mümkün olabiliyor. Teknoloji ile ilgili önemli alanlardan biri de pil ve performanstır. Piller karmaşık teknoloji ürünleridir. Pil performansını ve buna bağlı olarak iPhone performansını etkileyen birçok değişken söz konusudur. Tüm şarj edilebilir piller tüketim mallarıdır ve sınırlı bir kullanım ömrüne sahiptir. Bir süre sonra kapasiteleriyle birlikte performansları düşer ve değiştirilmeleri gerekir. Pil yaşının artması iPhone aygıtınızın performansında değişikliğe neden olabilir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için bu makaleyi hazırladık.
Lityum iyon piller hakkında

iPhone pilleri için lityum iyon teknolojisi kullanılmıştır. Eski nesil pil teknolojileri ile karşılaştırıldığında lityum iyon piller hızlı şarj olur, uzun süre dayanır ve küçük boyutta daha fazla pil ömrüne olanak sağlayan yüksek bir güç yoğunluğuna sahiptir. Şarj edilebilir lityum iyon teknolojisi şu anda aygıtınız için en iyi teknolojiyi sunar. Lityum iyon piller hakkında daha fazla bilgi edinin.

Pil performansını en üst düzeye çıkarma

"Pil ömrü", bir aygıtın şarj edilmesi gereken zamana kadar çalışmaya devam ettiği süredir. "Pil kullanım ömrü", bir pilin değiştirilmesi gereken zamana kadar geçen süredir. Aygıtınızla gerçekleştirdiğiniz işlemler, pil ömrünü ve kullanım ömrünü etkileyen faktörlerden biridir. Aygıtınızı nasıl kullanırsanız kullanın pilinizden en iyi şekilde yararlanmanızı sağlayacak yöntemler mevcuttur. Bir pilin kullanım ömrü "kimyasal yaşı" ile ilgilidir ve bu, yalnızca belirli bir sürenin geçmesiyle sınırlı değildir. Şarj döngülerinin sayısı ve bakım gibi farklı faktörleri de içerir. Pil performansını en üst düzeye çıkarmak ve pil kullanım ömrünün uzamasına yardımcı olmak için bu ipuçlarından faydalanın. Örneğin, uzun bir süre boyunca kullanılmayacak olan iPhone aygıtlarının pilini yarıya kadar şarj edin. Ayrıca iPhone'u, sıcak ortamlarda (doğrudan güneş ışığına maruz kaldığı ortamlar da dahil) uzun bir süre boyunca şarj etmekten veya bırakmaktan kaçının.

Piller kimyasal olarak yaşlandığında

Tüm şarj edilebilir piller tüketim bileşenleridir ve bu bileşenler kimyasal olarak yaşlandıkça daha az etkili hale gelir.

Lityum iyon piller kimyasal olarak yaşlandıkça daha az şarj tutar. Bu durum, bir aygıtın şarj edilmesi için gereken sürenin kısalmasına neden olur. Bu, pilin maksimum kapasitesi ile (aygıtın yeni alındığı zamana kıyasla pil kapasitesi ölçümü) ilişkilendirilebilir. Ayrıca pillerin maksimum anlık performans veya gereken "en yüksek gücü" sunma yeterliliği azalabilir. Bir telefonun düzgün çalışması için elektronik parçaların pilden anlık olarak yük çekebilmesi gerekir. Pilin empedansı, bu anlık güç iletimini etkileyen özelliklerden biridir. Yüksek empedansa sahip bir pil, güç sağlaması gereken sisteme yeterli düzeyde güç sağlayamayabilir. Kimyasal yaşının fazla olması pilin empedansını artırabilir. Şarj düzeyi düşük olduğunda ve soğuk bir ortamda pil empedansı geçici olarak artar. Kimyasal yaşın da fazla olduğu durumlarda empedans artışı daha da önemli bir hal alır. Bunlar pil kimyasının özellikleri olup sektördeki tüm lityum iyon piller için geçerlidir.

Güç çekilen bir pilin empedans düzeyi ne kadar yüksekse pilin voltajı da o kadar fazla düşer. Elektronik bileşenlerin düzgün çalışması için belirli bir düzeyde voltaj sağlanması gerekir. Buna aygıtın dahili depolama alanı, güç devreleri ve pilin kendisi dahildir. Güç yönetim sistemi, pilin bu gücü sağlama kapasitesini belirler ve işlemleri sürdürmek üzere yükleri yönetir. İşlemler, güç yönetim sistemi tarafından sağlanan tam kapasite ile sürdürülemeyecek duruma gelirse sistem, bu elektronik bileşenlerin korunması için kapatılır. Sistemin kapatılması aygıt tarafından gerçekleştirilse de kullanıcı için beklenmedik bir durum olabilir.

Beklenmedik kapanmaları önleme

Pil şarjının az olması, kimyasal yaşın fazla olması ve düşük sıcaklıklar kullanıcıların beklenmedik kapanmalarla karşılaşma olasılığını artırır. Olağanüstü durumlarda sistem daha sık kapanabilir. Bu da aygıtın güvenilirliğinin veya kullanılabilirliğinin büyük ölçüde kaybedilmesine neden olur. iPhone 6, iPhone 6 Plus, iPhone 6s, iPhone 6s Plus, iPhone SE, iPhone 7 ve iPhone 7 Plus modellerinde iOS, aygıtın beklenmedik şekilde kapanmasını önlemek ve kullanılmaya devam etmesini sağlamak için en yüksek performans durumlarını dinamik olarak yönetir. Bu performans yönetimi özelliği iPhone'a özgüdür ve diğer Apple ürünleri için geçerli değildir.

Bu performans yönetimi yaklaşımında aygıtın sıcaklığına, pilin şarj durumuna ve pil empedansına bakılır. Yalnızca bu değişkenler için gerekli olması durumunda iOS, beklenmedik kapanmaları önlemek için bazı sistem bileşenlerinin (CPU ve GPU gibi) gösterdiği maksimum performansı dinamik olarak yönetir. Sonuç olarak aygıttaki iş yükleri kendi kendini dengeler ve bir anda daha büyük ve hızlı performans artışı sunmak yerine sistem görevlerinin daha düzgün bir şekilde dağıtılmasına olanak sağlar. Bazı durumlarda kullanıcılar aygıtın günlük performansında farklılıklar görebilir. Algılanan farklılık düzeyi, belirli bir aygıt için ne kadar performans yönetimine ihtiyaç duyulduğuna bağlıdır.

Üst düzey performans yönetiminin gerekli olduğu durumlarda kullanıcılar aşağıdaki gibi etkileri fark edebilir:

    Uygulamaların başlaması için geçen sürenin uzaması
    Kaydırma sırasında kare hızının düşmesi
    Arka aydınlatmanın azaltılması (Denetim Merkezi'nde geçersiz kılınabilir)
    Hoparlör ses yüksekliğinin -3 dB'ye kadar düşmesi
    Bazı uygulamalarda kare hızının aşamalı olarak azalması
    En alışılmadık durumlarda kamera flaşı etkisizleştirilir ve bu, kamera arabiriminde görülebilir
    Arka planda yenilenen uygulamalar, başlatıldıktan sonra yeniden yükleme gerektirebilir

Bu performans yönetimi özelliği çoğu önemli alanı etkilemez. Bunlardan bazılarını aşağıda bulabilirsiniz:

    Hücresel arama kalitesi ve ağ aktarım hızı performansı
    Fotoğraf ve video çekme kalitesi
    GPS performansı
    Konum doğruluğu
    Jiroskop, akselerometre ve barometre gibi sensörler
    Apple Pay

Pildeki şarj düzeyinin düşük olmasına ve ortam sıcaklığının azalmasına bağlı olarak performans yönetiminde görülen farklılıklar geçicidir. Bir aygıtın pili kimyasal olarak yaşlanmışsa performans yönetiminde görülen değişiklikler daha kalıcı olabilir. Bunun nedeni, tüm şarj edilebilir pillerin tüketim malı olup sınırlı bir kullanım ömrüne sahip olması ve bir süre sonra değiştirilmesi gerekmesidir. Böyle bir sorunla karşı karşıyaysanız ve aygıtınızın performansını artırmak istiyorsanız aygıtınızın pilini değiştirmeyi düşünebilirsiniz.
iOS 11.3 için

iOS 11.3, beklenmedik kapanmaları önlemek için gerekli olan performans yönetimi düzeyini düzenli aralıklarla değerlendirerek bu performans yönetimi özelliğini geliştirir. Pil sağlığı, gözlemlenen en yüksek güç gereksinimlerini karşılayabilecek durumdaysa performans yönetimi düzeyi düşürülür. Aygıt tekrar beklenmedik bir şekilde kapanırsa performans yönetimi düzeyi artırılır. Sürekli devam eden bu değerlendirme süreci, daha uyarlanabilir bir performans yönetimine olanak sağlar.

iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X modellerinde genel sistem performansını en üst düzeye çıkarmak için hem güç gereksinimlerini hem de pilin güç kapasitesini daha doğru şekilde tahmin etmenizi sağlayan gelişmiş bir donanım ve yazılım tasarımı kullanılmıştır. Bu, iOS'in beklenmedik kapanmaları öngörmesine ve bunları önlemesine daha kesin bir şekilde izin veren farklı bir performans yönetimi sistemine olanak tanır. Sonuç olarak, performans yönetiminin etkileri iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X modellerinde daha az fark edilebilir. Zamanla, tüm iPhone modellerindeki şarj edilebilir pillerin kapasiteleriyle birlikte en yüksek performans düzeyi azalır ve pillerin değiştirilmesi gerekir.



Pil Sağlığı (Beta)

iPhone 6 ve sonraki modeller için iOS 11.3'e pil sağlığının yanı sıra pilin değiştirilmesinin gerekip gerekmediğini gösterecek yeni özellikler eklenecek. Bu özelliklere Ayarlar > Pil > Pil Sağlığı (Beta) bölümünden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca kullanıcılar, beklenmeyen kapanmaları önlemek için maksimum performansı dinamik olarak yöneten performans yönetimi özelliğinin açık olup olmadığını görebilir ve bu özelliği kapatmayı seçebilir. Bu özellik yalnızca, pili maksimum anlık güç sağlama özelliği azalmış bir aygıtta beklenmedik bir kapanma olması durumunda etkinleştirilir. Bu özellik iPhone 6, iPhone 6 Plus, iPhone 6s, iPhone 6s Plus, iPhone SE, iPhone 7 ve iPhone 7 Plus modellerinde kullanılabilir.

(Not: Yazılımı iOS 11.3'e güncellenen aygıtlarda performans yönetimi özelliği başlangıçta devre dışıdır ancak daha sonra aygıt beklenmedik bir şekilde kapanırsa yeniden etkinleştirilir.)

Pilin ve genel sistemin tasarlandığı gibi çalışması ve dahili bileşenlerin korunması için tüm iPhone modellerinde temel performans yönetimi özelliği bulunur. Yüksek veya düşük sıcaklıklarda davranışın yanı sıra dahili voltaj yönetimi de buna dahildir. Bu performans yönetimi özelliği, hem güvenlik hem de aygıtın beklenen şekilde çalışması için gereklidir ve kapatılamaz.

Pilinizin maksimum kapasitesi

Pil Sağlığı ekranında, maksimum pil kapasitesinin yanı sıra en yüksek performans kapasitesi ile ilgili bilgiler bulunur.

Maksimum pil kapasitesi, aygıtın yeni alındığı zamana kıyasla pil kapasitesinin ölçümünü gösterir. İlk kez kullanılan bir pilin kapasite düzeyi %100'dür ve pilin kimyasal yaşı arttıkça bu kapasite azalır. Belirli bir süre sonra aygıtın birkaç saatte bir şarj edilmesi gerekebilir.

Normal bir pil, normal koşullar altında çalışıp 500 tam şarj döngüsüne ulaştığında başlangıçtaki kapasitesinin %80'ine kadarını koruyacak şekilde tasarlanmıştır. İki yıllık garantiye, kusurlu piller için sunulan servis kapsamı dahildir. Aygıt garanti kapsamı dışındaysa Apple, ücret karşılığında pil servisi sunar. Şarj döngüleri hakkında daha fazla bilgi edinin.



Pilinizin sağlığı azaldıkça en yüksek performans sunma yeterliliği de azalır. Pil Sağlığı ekranında bulunan En Yüksek Performans Yeterliliği bölümünde aşağıdaki iletilerle karşılaşabilirsiniz.

Performans normal

Pil durumu, olması gereken en yüksek performans düzeyini destekleyebiliyorsa ve performans yönetiminin uygulanması gerekmiyorsa şu iletiyi görürsünüz:

Piliniz şu anda olması gereken en yüksek performansı destekliyor.

Performans yönetimi uygulandı

Performans yönetimi özellikleri uygulandığında şu iletiyi görürsünüz:

Bu iPhone, pil gereken en yüksek gücü sağlayamadığı için beklenmeyen bir şekilde kapandı. Bunun yeniden olmasını engellemeye yardımcı olmak için performans yönetimi uygulandı. Etkisizleştir…

Performans yönetimi özelliğini etkisizleştirmeniz halinde tekrar açamayacağınızı unutmayın. Beklenmedik bir kapanma görüldüğünde bu özellik otomatik olarak tekrar etkinleştirilir. Bu özelliği etkisizleştirme seçeneği de mevcuttur.

Pil sağlığı durumu bilinmiyor

iOS aygıtın pil sağlığı durumunu belirleyemiyorsa şu iletiyi görürsünüz:

Bu iPhone pil sağlığı durumunu belirleyemiyor. Bir Apple Yetkili Servis Sağlayıcısı pilinizin bakımını sağlayabilir. Servis seçenekleri hakkında daha fazlası…

Bu, pilin düzgün takılmamasından veya bilinmeyen bir parçasının olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Performans yönetimi özelliği kapatıldı

Uygulanan performans yönetimi özelliğini etkisizleştirirseniz şu iletiyi görürsünüz:

Bu iPhone, pil gereken en yüksek gücü sağlayamadığı için beklenmeyen bir şekilde kapandı. Performans yönetimi korumalarını elle etkisizleştirdiniz.

Aygıtta başka bir beklenmedik kapanma görülürse performans yönetimi özellikleri yeniden uygulanır. Bu özelliği etkisizleştirme seçeneği de mevcuttur.

Pil sağlığı azaldı

Pil sağlığı önemli ölçüde azalırsa aşağıdaki ileti görüntülenir:

Pilinizin sağlığı önemli ölçüde azaldı. Bir Apple Yetkili Servis Sağlayıcısı tam performans ve kapasite için pilinizi değiştirebilir. Servis seçenekleri hakkında daha fazlası…

Bu ileti bir güvenlik sorunu olduğu anlamına gelmez. Pilinizi kullanmaya devam edebilirsiniz. Ancak daha gözle görülür pil ve performans sorunları yaşayabilirsiniz. Pilinizin değiştirilmesiyle daha iyi bir deneyime kavuşabilirsiniz.



Kaynaklar
Wikipedia
Sabah Gazetesi
Chip Dergisi
apple com

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Radyo Nedir - icadı ve Tarihçesi - Radyo Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 03:22 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Radyo Nedir - icadı ve Tarihçesi - Radyo Hakkında Bilgiler

Radyo, elektromanyetik radyo dalgalarındaki ses modülasyonunu önce elektronik ortama sonra da sese çeviren elektronik alet. Türk Dili dergisinde Kırgız Türkçesinde radyo anlamında kullanılan үналгы /ünalgı/ sözünün Türkiye Türkçesinde kullanılması da gündeme getirilmiştir. Radyoyu Marconi icat etmiştir.

Yayınlanan elektromanyetik dalgaları alıp, duyulabilen sese çeviren devrelerden oluşmuş cihaza Radyo denir.
1 . Elektrik dalgalarının özelliğinden yararlanarak seslerin iletilmesi sistemi.
2 . Elektrik dalgalarıyla düzenli olarak yayın yapan istasyon ve bu istasyonun programlarını düzenlemekle görevli kuruluş.
3 . Bu istasyonun yayınlarını alan araç:

İlk Radyo yayını 1907 de Berlin ile Kopenhag arası bir söz iletiminde yapıldı. 1910 da A.B.D.de bir müzik iletimi, 1914 de Belçika’da bir konser iletimi gibi cesaret verici olmayan birkaç deneme sonrası 1920 şubatında Büyük Britanya ‘da başladı.

Radyonun yaygınlaşması ise ancak 1955 yılında transistorlu alıcıların kullanımıyla başlar. Başlangıçta ulusal veya bölgesel hizmet veren radyo yayınlarında, kilometrelik dalgalar ( uzun dalga ) ve hektometrelik dalgalar ( orta dalga ) kullanılıyordu.

1930- 35 arası, dekametrelik dalgalarla (kısa dalga) yapılan yayınlar Deniz ötesi ülkelere erişme olanağı sağladı. Böylece radyo iletişim dünyasının vazgeçilmez araçlarından biri haline geldi.

Elektromanyetik dalga alıcısı; Radyo dalgaları'ndaki ses modülasyonunu önce Elektronik ortama sonrada sese çeviren elektronik alet; alıcı.

Radyolar ( radyo alıcıları ) elektromanyetik tayfın belli bir aralığını dinlemek üzere dizayn edilir. Radyonun seçicilik ve hassaslık faktörlerine göre kalitesini değerlendirmek mümkündür - Q faktörü.

Popüler radyolar iki tür modülasyonu almak üzere dizayn edilmişlerdir: AM ( Genlik Modülasyonu ) ve FM ( Frekans modülasyonu )

Genlik modülasyonunun; taşıyıcılı yayın, SSB ( Single side band - Tek bandlı yayın) ve CW ( Continuous Wave - Daimi dalga ) olmak üzere alt bölümleri vardır.

Normal bir radyo alıcısında Orta Dalga ( MW - Mid Wave ) ve FM, bazen de uzun dalga ( LW- Long wave ) bulunmaktadır.

Kısa dalga ( SW- Short Wave ) radyoları kalitesine ve çeşidine göre alış tayfi değişmektedir. İstasyonlar genelde AM ( genlik modülasyonu ) ( Amplitude Modulation ) ile yayın yapmaktadır. Bu tür yayınları dinleyenlere SWL ( Short Wave Listener- Kısa Dalga dinleyicisi ) denmektedir.

Yeni çıkan XM radyo türü de uydudan yüksek frekanslı sayısal yayınları almak üzere dizayn edilmiştir. Halen ABD'de ticarî olarak piyasaya sunulan bu radyo türünde ses kalitesi oldukça yüksektir. Halen aboneliğe dayalı ve belli bir ücret karşılığı tüm kıtaya kesintisiz ve reklamsız şifrelenmiş radyo yayını yapılmaktadır.

Teknolojinin son yıllarda hızla gelişmesine paralel olarak ve internet kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber, internet üzerinden yayın yapan radyoların sayıları hızla artmaktadır.

Radyonun Tarihi icadı - Radyoyu kim icat etti

İtalyan Mucit Guglielmo Marconi radyoyu icat eden kişi olarak kayıtlara geçmiştir. Ancak radyonun kendi icadı olduğunu iddia eden birçok kişi ortaya çıkmıştır. Telsiz telegraf patentine sahip olan Nikolai Tesla, Olive Lodge bu iddiayı ortaya atanların başında gelir. Rus mucit Alexander Stepanovitch Popov ise anlaşılabilen ilk radyo dalgalarını iletmeyi başarmış ancak bu icadı için Patent almamıştır. Daha pek çok insan vardır fakat ticari başarıyı yakalayan kişinin Marconi olduğu herkesçe kabul edilir.

İlk Radyoyu kim buldu

Popov, Lodge ve Marconi, Edward Branly'nin bulduğu Branly Tüpü adı verilen ve radyo dalgalarını saptamak için kullanılan bir aracı geliştirmeye çalışıyorlardı. 1890 yılında başlayan bu geliştirme çabaları 1895 yılında Marconi ve Popov'un birbirlerinden habersiz bir şekilde geliştirmeleri ile sonlanacaktı. 1896 yılında ise ilk defa Popov tarafından "Heinrich Hertz" ismi Mors alfabesi kullanılarak anlaşılır bir şekilde iletildi.

İtalya'da aradığı desteği bir türlü alamayan Marconi sonunda İngiltere'ye gitti ve burada ilk radyonun patentini aldı. Bu patent alımının ardından birçok farklı versiyonu üretildi. Lee De Forest ve Edwin Howard Armstrong Amerika'da radyo teknolojisinde çok büyük değişiklikler yaptılar. Tüpler ve devreler kullanarak bambaşka bir hal kazandırdılar. 1947 yılında transistorun icadı ise radyo teknolojisi için bir devrim olmuştur.

Radyonun çalışma prensibi

Ses dalgaları farklı frekanslarda titreşir; bu titreşimler mikrofonlarla toplanır ve elektrik sinyallerine dönüştürülür. Bu sinyaller amplifikatör denen yükselteçlerden geçirilerek güçlendirilir ve ardından osilatör denilen vericide üretilmiş daha yüksek frekanstaki taşıyıcı dalgaların üzerine bindirilir. Bunun için her iki dalganın üst üste gelmesi gerekir.Bu işleme modülasyon ve işlemi yapan cihaza modülatör denir. Devreden çıkan akım tekrar amplifikatörde yükseltilir ve ses sinyalleri şeklinde antene ulaşır, oradan da elektromanyetik dalgalar biçiminde yayılır. Radyo alıcısında ise taşıyıcı dalgalar Anten tarafından alınır, radyo frekans yükselticisinde güçlendirilir.Ses frekansları dedektörde ayrılır ve yeniden yükseltgenerek elektrik salınımları olarak hoparlörlere gönderilir ve burada ses titreşimlerine dönüştürülür.

Radyo alıcıları

Radyolar (radyo alıcıları) elektromanyetik tayfın belli bir aralığını dinlemek üzere tasarlanır. Radyonun seçicilik ve hassaslık faktörlerine göre kalitesini değerlendirmek mümkündür - Q faktörü.

Popüler radyolar iki tür modülasyonu almak üzere dizayn edilmişlerdir: AM (Genlik Modülasyonu) ve FM (Frekans modülasyonu)

Genlik modülasyonunun; taşıyıcılı yayın, SSB (Single side bant- Tek bantlı yayın) ve CW (Continuous Wave- Daimi dalga) olmak üzere alt bölümleri vardır.

Normal bir radyo alıcısında Orta Dalga (MW- Mid Wave) ve FM, bazen de uzun dalga (LW- Long wave) bulunmaktadır.

Kısa dalga (SW- Short Wave) radyoları kalitesine ve çeşidine göre alış tayfi değişmektedir. Aşağıdaki bantlar uluslararası yayın yapan kurumlara ayrılmıştır. Bu istasyonlar genelde AM (genlik modülasyonu) (Amplitude Modulation) ile yayın yapmaktadır. Bu tür yayınları dinleyenlere SWL (Short Wave Listener - Kısa Dalga dinleyicisi) denmektedir.

Radyo dalgalarının bir başka belirleyici özelliği de genliğidir. Genlik, radyo dalgasının salınım sırasında ulaştığı en yüksek salınım şiddetidir. Radyo kanallarının şifrelenmesinde genelde frekans ve genlik değerleri kullanılır. AM radyolarda genlik değeri değiştirilerek, FM (Frequency Modulation - Frekans Modülasyonu) radyolarda da kendilerine verilen frekans aralığında dalganın frekansı değiştirilerek şifreleme yapılır.

Radyo antenleri yalnızca belirli frekanstaki yayınları almak üzere ayarlandığı için geri kalan radyo dalgalarını algılamaz. Radyo dalgaları içine gizlenmiş şifreler, alıcı tarafından çözülüp, hoparlörler üzerinden dinlenilen ses dalgalarına dönüşür.

Bu bantların arasında amatör radyoya, ticari gemilere ve askeriyeye ayrılmış bantlar bulunmaktadır. Genelde bu yayınlar SSB, CW, RTTY modülasyonlarını içermektedir. Bu tür yayınları almak için radyonun BFO (Beat Frequency Oscillator -Vuru Frekans Osilatörü) denilen ek bir devreye ihtiyacı vardır. Taşıyıcıyı suni olarak oluşturan bu devre ile gönderme sırasında bastırılan taşıyıcı tekrar ilâve edilerek, sinyallerin normal bir radyo alıcısı ile dinlenilebilmesi sağlanır. Bu tür radyolarda ses bandının genişliğini de değiştirmek mümkündür.

Yeni çıkan XM radyo türü de uydudan yüksek frekanslı sayısal yayınları almak üzere dizayn edilmiştir. Halen ABD'de ticarî olarak piyasaya sunulan bu radyo türünde ses kalitesi oldukça yüksektir. Halen aboneliğe dayalı ve belli bir ücret karşılığı tüm kıtaya kesintisiz ve reklamsız şifrelenmiş radyo yayını yapılmaktadır.

Teknolojinin son yıllarda hızla gelişmesine paralel olarak ve internet kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber, internet üzerinden yayın yapan radyoların sayıları hızla artmaktadır.

Türkiye'de radyo

Tarihi gelişim
Cumhuriyetin ilanından sonra 1925 yılında "Telsiz tesisi hakkında kanun" adıyla bir yasa çıkarılarak ülke genelinde bir telsiz şebekesi kurulmasına karar verildi. Bu amaçla açılan ihale sonucu bir Fransız şirketi telsiz şebekesini yani radyo vericisi kurma işlemini üstlendi. Fransız şirketi 1925 yılında Ankara ve İstanbul'da çalışmalarına başladı. Telsiz vericilerinin inşaatı sürerken radyo yayınının nasıl yapılacağı bilinmiyordu. Bunun için ilk çalışmaları İleri gazetesinin sahibi Sedat Nuri Bey başlattı. Sedat Bey bunun için bir şirket kurdu. 1926 yılında vericilerin yapım işlemi tamamlandığında radyonun kuruluş çalışmaları da başlamıştı. Fakat bu iş için yeterli maddi kaynak yoktu. Sedat Bey bu fikrinden tanıdığı bir ajans sahibine ve o dönemde Mustafa Kemal'in emriyle banka kuran Celal Bayar'a bahsetti. Onlardan bu iş için maddi destek istedi. Sedat Bey, radyonun sadece maddi destekle olmayacağını biliyordu. Teknik destekte şarttı. Bunun için de yeğeni, telsiz meraklısı Hayrettin Bey'e konuyu açtı. Hayrettin Bey işinde uzman biriydi. Çünkü Sultan II. Abdülhamid döneminde evden eve telgraf hattı kurabilen biriydi. Hayrettin Bey bunun üzerine çalışmalara başladı. Projenin hayata geçirilmesi için çalışmalara başlanmıştı. Fakat başlangıç aşamasında bazı sorunlar ortaya çıktı. Hükümetten bazı kişiler radyonun kurulmasına karşıydı. Ülkenin ve milletin henüz çok geride olduğunu, birçok kişinin bunu hazmetmesinin zor olduğunu, bunlar aşılsa bile eldeki teknik elemanın ve malzemenin yeterli olmayacağını söylediler. Hayrettin Bey onlarla aynı görüşte değildi. Dünyada en çok plak satışının Türkiye'de olduğunu, halkın dinlemeye meraklı olduğunu anlattı. Onun bu çabaları radyo karşıtlarını ikna etmeye yeterli olmadı. Sonunda bu girişimden Mustafa Kemal'e bahsetmeye karar verildi. Mustafa Kemal'in, "Getirsinler de dinleyelim o vakit." demesi üzerine Hayrettin Bey bütün teçhizatı Orman Çiftliği'ne götürdü. İstasyon ararken bir Rus radyosu çıktı. Mustafa Kemal bir müddet dinledikten sonra birden ayağa kalkarak "Efendiler, bakınız Ruslar şu anda propaganda yapmaktalar. Bu radyo bize ziyadesiyle gerekli." deyip radyonun hemen kurulmasını emretti. Hükümet, Mustafa Kemal'in bu isteğiyle radyo sisteminin kurulmasına karar verdi. O tarihlerde birçok ülkede radyo yayını olmasına rağmen henüz hiçbir ülkede güçlü ve gelişmiş bir radyo istasyonu yoktu. Diğer ülkelerdeki radyolarının toplam verici güçleri 116 kiloWatt'tı. Ankara ve İstanbul'da kurulacak istasyonların verici güçleri ise 20 ve 250 kiloWatt'tı. Bunlar en güçlü vericiler olarak kurulmuştu. Yapılacak radyo yayınlarının Avrupa'nın her yerinden dinleneceği tahmin edilerek yayınların Türkçenin yanı sıra Fransızca ve Almanca dillerindende yapılması planlanmıştı. Nihayet takvimler 6 Mayıs 1927'yi gösterdiğinde ilk radyo yayını da başlamıştı. Ankara'da ilk yayınsa Kasım 1927'de yapıldı. Radyonun Anadolu'ya yayılması 1940 ve 1950 yıllarında olmuştu. 1970'li yıllardaysa Türkiye'nin tamamında dinlenmeye başlamıştı.

Gününmüzdeki Türkiye'nin en iyi 10 radyo programı

Sabah kalktığımızda, trafikte, yolculuğa çıktığımızda veya gece uykumuz kaçtığında... Elimiz radyoya uzanır. Peki müziğin en iyisini, sohbetin en tatlısını bulabileceğiniz radyo programları hangileri?

1) UYKUNUZU AÇACAK
GEVEZE SHOW / VIRGIN RADIO

Bu yayının takipçileri güne hareketli şarkılarla başlamanın yanı sıra her gün üç ilginç haber de öğreniyor. Saffet Emre Tonguç, “Geveze’nin muhteşem hikâyelerini çok iyi bir diksiyonla anlatmasına bayılıyorum” diyor.

İstanbul 106.2, Ankara 93.8, İzmir 103.1

2) UNUTULMAYA YÜZ TUTMUŞ ALBÜMLER
BİR ZAMANLAR / RADYO D

Hakan Eren, Türk pop müziğinin unutulmaya yüz tutmuş albüm ve plaklarını günümüze taşıyor. Suat Kavukluoğlu, “Bir radyo programından çok daha fazlası. 45’liklerin yeniden patlamasında etkisi büyük” diyor. Pazar ve pazartesi 21.00-23.00

İstanbul, Ankara ve İzmir 104.0

3) KURU HABERLE YETİNMEYİN
NİHAT’LA MUHABBET / SHOW RADYO

Sabah işe veya okula giderken kuru haberlerle yetinmek istemiyorsanız bu program doğru adres. Naim Dilmener, “Nihat Sırdar ülkede ve dünyada olup biteni akıl, kalp ve mizahla aktarıyor” diyor. Hafta içi her gün 07.00-09.00

İstanbul 89.8, Ankara 88.8, İzmir 89.6

4) BOL BOL KAHKAHA ATTIRIYOR
BAY J / POWER FM  

25 yıldır radyoculuk yapan Bay J, programında kendi hayatından hikâyelere ve ülke gündemine ilişkin konulara yer veriyor. Yayında kadınlar hakkında ilginç bilgilere de rastlayabilirsiniz. Hafta içi her gün 19.00-21.00


5) SÜRPRİZLERLE DOLU
MATRAX / SHOW RADYO

2002’den beri Zeki Kayahan Coşkun’un hazırlayıp sunduğu program oldukça eğlenceli. Coşkun, yayına bağlanan dinleyicilere bazen deneyler yaptırıyor, bazen şarkılar söyletiyor... Hafta içi her gün 22.00-01.00.

İstanbul 89.8, Ankara 88.8, İzmir 89.6

6) TOPLUMSAL KONULAR VE MİZAH
GAZOR / BEST FM

1995’ten beri radyoculuk yapan Cem Arslan, toplumsal konularda oldukça hassas. Yayında mizah kokan bir konu seçip bunun üzerine interaktif bir yayın yapıyor. Genç Mücahit’le atışmaları da oldukça keyifli. Hafta içi her gün 18.00-20.00

İstanbul, İzmir 98.4, Ankara 98.3

7) MÜZİK HAKKINDA HER ŞEY
GÜLŞAH GÜRAY / RADYO EKSEN

Hem müzik dünyasından son haberleri hem de güne pozitif başlayacağınız enerjik şarkıları dinleyebilirsiniz. Kanat Atkaya, “Güne başlamak için sert bir kahve ve Gülşah’ı dinlemekten daha iyi bir yöntem bilmiyorum” diyor. Hafta içi her gün 07.00-10.00

İstanbul 96.2

8) GÜNDEMİ Tİ’YE ALIYORLAR
ARAGAZ / METRO FM


Kadir Çöpdemir ve Pascal Nouma’nın sunduğu program ‘Trafik hiç bitmesin’ dedirtiyor. Gündemi ti’ye alıyorlar, özellikle de magazin konularını...  Pascal’ın aksanı da dikkat çekici.Hafta içi her gün 06.30-09.20

İstanbul, Ankara ve İzmir 97.2

9) ÇEVRE ONLARDAN SORULUR
EKONOMİ EKOLOJİ/ AÇIK RADYO

İki gazeteci, bir akademisyen ve bir aktivist... Pelin Cengiz, Serkan Ocak, Barış Baykan ve Mahil Ilgaz’ın hazırlayıp sunduğu program Türkiye’nin dört bir yanındaki çevre sorunlarını masaya yatırıyor. Perşembe 10.30-11.00.

İstanbul 94.9

10) TRAFİĞİ KATLANILIR KILIYOR
TALK RADYO / VIRGIN RADIO

Okan Bayülgen 15 yılın ardından yeniden radyo programı yapıyor. Akşam trafiğiyle boğuşanlara destek olan programa Burcu Bakdur’un sobeti de renk katıyor. Hafta içi her gün 18.00-20.00

İstanbul 106.2, Ankara 93.8, İzmir 103.1

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tırnak Makası Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:53 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Tırnak Makası Hakkında Bilgiler

Önemi bakımından çok değerli bir icat olan tırnak makası Çinliler tarafından keşfedilmiştir. Tırnak makası ile sadece uzayan tırnaklarımızı değil bunun yanında parmaklarımızın kenarlarında uzayan et parçalarını da kesmemize yarar.

Makas Kumaş kağıt bez saç gibi maddeleri kesmek için kullanılan perçinli bir eksen ile ortadan birbirine eklenen kestirmek için biri diğerine yaklaştırılan iki çelik bıçak parçası.

İnşaatçılık sektöründe bir çatının kendi ağırlığı ile kar rüzgar ve buna benzer yükleri taşıyabilmesini sağlayan ağaç ve demir kiriş sistemine iki tren yolunun üçüncü bir tren yolu ile kesiştiği yere tren katarlarının bir hattan diğer hatta geçmesini sağlamak için rayları açıp kapamaya yarayan otomatik cihazlara da makas adı verilir. Motorlu ve motorsuz vasıtaların tekerleklerinin iç tarafındaki iğ denen kısma yassı çelik levhalarının üstüste konarak meydana getirdikleri sistem de bu isimle anılır.

Makas çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır. Lambanın bulunmadığı mumların aydınlatmada kullanıldığı devirlerde yanan mum fitillerini kesip temizlemek için mum şamdanlarının yanında üst kısımlarında kutu şeklinde hazneleri bulunan makaslar vardı.

Osmanlılarda makasçılık 15 ve 16. asırlarda bir sanat dalı olarak en yüksek seviyeye çıkmıştır. Makaslar ne kadar hafif olursa o kadar değerlidir. Bunun yanında makasın yapımında kullanılan çelik cinsi de çok mühimdir.

Makasların yapılış ve kullanılış şekillerine göre çeşitleri ve biçimleri vardır: Kullanılmaları da değişiktir: Teneke ince kağıt saç kumaş bez gibi maddeleri kesmek için kullanılan makaslar tek elle kullanılır. Bahçıvanların otları ve buna benzer ağaçları aynı boyda kesmek için kullandıkları ağaç saplı makaslar ile kalın saç levhaları demir ve madeni telleri kesmede kullanılan makaslar çift elle kullanılır. Bunlardan başka kartonculuk ciltçilik ve konfeksiyonculukta büyük topları kesmek için kullanılan makaslar ise tezgah üzerinde oturtulmuş bir şekilde otomatik olarak kullanılır.

Kullanılan başlıca makas çeşitleri: Kağıt makası tırnak makası terzi makası bahçe makası çit makası bahçıvan makası düğme makası cep makası dal makası oya makası mum makası dikiş makası bıyık makası teneke makası biçki makası demir kesme makası ile bir de kumaşı tırtıllı şekilde kesmek için ağzı oyuk oyuk olan “Sürfile” makasıdır.

Manikür Pedikür deyip geçmeyin onun da sıkı bir tarihi var

Hiç düşündünüz mü, günlük yaşamda özellikle kadınlar için vazgeçilmez olan, erkekleri de hızla içine çeken 'el ve ayak bakımı' ne zamandan beri biliniyor ve uygulanıyor? Manikür setleri koleksiyonuma katılan her bir parçayla derinleşen araştırmalar sırasında fark ettim ki, manikür ve pedikür tarih boyunca hep var olmuş, hep ilgi görmüş.
Maniküre kelimesi Latince el anlamına gelen “manus” ve bakım-önem vermek-ihtimam göstermek anlamına gelen “cura” kelimesinden türemiş. Bilinen tarihi bizi çok eskilere götüren manikür uygulaması, belli ki seyyahlarla, ticaret yollarıyla ve kültürlerin kaynaşmasıyla dünyanın farklı alanlarına yayılmış, uygulanış şekliyle gelişmiş ve teknik olarak da evrilmiş.

ESKİ MISIR'DA STATÜ SEMBOLÜYDÜ

El ve ayak bakımı tarihi çok eskilere gidiyor. MÖ 3000'li yıllarda, Eski Mısır’da, tırnakların farklı boylarda ve değişik renklerde olması sosyal statünün gereğiydi. Yapılan kazılarda bulunan mumyaların tırnaklarının cilalı ve kına sürülü olduğu tespit edilmiş. Soyluluk ve zenginlik, genellikle tırnak üstüne sürülen renklerle ifade edilmiş. İşçi ve köylü sınıfı da el-ayak bakımı konusunda çok istekliymiş ama cila olarak sadece şeffaf ve parlak olmayacak şekilde natürel renkler kullanabilmişler. Tırnaklarını uzatamamışlar ve tırnaklarına renkli boyalar sürememişler. Bu devirde yaşayan köleler için kesinlikle yasak olan manikür, onların kolay tanınmasını da sağlamış.

600 yıl önce Çin’de varlıklı kişiler, tırnak bakımlarında altın ve gümüş renklerini tercih etmiş. Tırnakların üstüne sürülen sıvının, yani bugünkü adıyla ojenin kalıcı olması için de yumurtanın beyaz kısmıyla birlikte kemik unundan çıkartılan jelatin ve kauçuk kullanılmış. Ming hanedanlığında aristokrat sınıfa ait kadınlar, siyah ve açık kırmızı tonlarda tırnaklarını boyamış, tırnaklarının uzun ve bakımlı olmasına önem vermişler.

ORTAÇAĞ'DA TIRNAKLAR SEKİZ GÜNDE BİR KESiLİRDİ

Ortaçağ boyunca özellikle Avrupa’da günümüzden çok farklı bir temizlik anlayışı olduğunu biliyoruz. Bu zaman diliminde insanlar yıkanmak yerine silinmeyi tercih etmişler. Temizlenme de özellikle aristokratlar için sık sık temiz iç çamaşır değiştirmekle sağlanmış. Suyun vücuda teması hoş karşılanmasa da, genellikle sadece ellerin temizliği suyla yapılmış. Hollandalı eğitim kitapları yazarı Desideius Erasmus 1530 yılında yazdığı sağlık kılavuzunda parmak bakımını da anlatmış ve tırnakların sekiz günde bir kesilmesini söylemiş. Bu yıllarda kısa tırnağın sağlıklı olduğu hep vurgulanmış. Bu dönemde Osmanlı kadınları da yarısına kadar kına sürdükleri tırnaklarını uzatmadan kesiyorlardı. Zaten Anadolu'da el bakımında kına kullanımı hiç eksik olmamıştı.

18'inci yüzyılda makas, tırnak bakımının vazgeçilmez parçası olmuş ve manikür aletleri dikiş setleri içinde yer almış. İlginçtir, el ve ayak bakımında ölü derinin makasla alınması da bu yıllarda denenmiş.

İLK TÖRPÜ PORTAKAL AĞACI KABUĞUNDAN

19'uncu yüzylı başlarında manikür setlerinin içindeki aksesuarların nicelik ve nitelik olarak gelişim göstermesi, özellikle 1830'da doktor Sits tarafından gerçekleştirilmiş. Doktorun hastaları üzerinde ilk kez portakal ağacı kabuğundan yaptığı törpüyü kullanması kısa sürede Amerika’ya, sonrasında da dünyanın her yerine yayılmış. Kısa ve ucu keskin olarak törpülenmiş tırnaklar moda olmuş. Bugün filmlere, tiyatrolara, genellikle kadın hayatının dramatize edildiği edebi eserlere ve  sohbetlere konu olan “tırnakları törpülemek” o günden başlayan bir süreçte özellikle kadınların vazgeçilmezi olmuş. El ve ayak bakımı ilk zamanlarda lüks olarak algılansa da hızla tüm sosyal katmanlara yayılmış.

OJEYİ BİR DOKTOR TESADÜFEN KEŞFETTİ

Sanayi Devrimi el ve ayak bakımına da yansımış. Gelişimi günümüze kadar artarak ilerleyen akrilik içerikli ojeler, bir doktor tarafından tesadüfen keşfedilmiş. Keskin makaslar, törpüler, fırçalar ve dar alanlarda tırnak derisine bakım yapabilecek şekilde geliştirilmiş metal aksesuarlar tasarlanmış. Günümüzde manikür seti içinde düşünemeyeceğimiz çok şey o yıllarda aynı çanta içinde kullanılmış. Koleksiyoncuları peşinden koşturan bu dönem manikür setlerinde yeni üretilmeye başlanan minik gümüş kurşun kalemler, korse sıkıcısı, çekecek, kürdan, kulak temizleme çubuğu ve parfüm şişesi de yerleştirilmiş. Tabii ki tutma yerleri de önemsenmiş, gümüş, sedef, fildişi, abanoz, hatta altın gibi değerli malzeme sap yapımında kullanılmış.

Manikür aletlerinin içine konduğu çantalar da her zaman gösterişli olmuş. Nadide deriler, ipek ve kadife kaplı kılıflar ilk görüşte göze hoş gelecek şekilde tasarlanmış. Yine bu yıllarda, aromatik yağlar, yumuşak pamuklu bezler, sürülen renkli ojelerin ve yağların çıkartılması için denenen asit tipleri ile gelişen masaj teknikleri de manikürün günümüze uzanan yolculuğunda etkili olmuş.

1870-1880’li yıllara gelindiğinde, el yapımı deri çantalar içine yerleştirilen manikür setlerinin her yerde bulunabildiği, gözde dükkânların özenle süslenen vitrinlerinde sergilendiği biliniyor. Kadın çantalarının vazgeçilmez parçası ve en gözde hediye haline gelmiş. Aynı zamanda uzman manikürcüler yetişmesiyle, şehirlerin en popüler caddelerinde manikür bakımı yapan yerler açılmaya başlanmış. El ve ayak bakımı neredeyse sosyalleşmenin yeni yüzü olmuş.

Manikür setleri koleksiyonuma her baktığımda, insanoğlunun kendini bakımlı ve güzel görme isteğinin hep var olduğunu ve hep var olacağını tekrar düşünüyorum.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Makas Nedir? Makas Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:30 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Makas Nedir? Makas Hakkında Bilgiler

Mısırlılar ilk kumaş kesicisini icat etti.


İlk makas benzeri yaylı araçlar muhtemelen Bronz Çağı'na dayanır. C şekilli yaylara bağlı kesiciler bulunduğu makaslar ise M.S. 1500 yılında Mısır'da sanat eserlerinden silüetleri kesip çıkarmak için kullanıldı.

Antik Roma'da ve Asya'nın bazı bölgelerinde kullanılan menteşeli makaslar, bronz ve demirden yapılmaydılar ve 16. yüzyıl Avrupası'nda kullanılanılanlara benziyorlardı. Makas ve benzeri araçların kullanımı, demir dövme yöntemlerinin iyileşmesi ile doğru orantılı olarak arttı. 1761 yılında Robert Hinchcliffe, dökme demirden yapılan makası Sheffield'da icat etti. O dönemde üretilen makasların pek çoğu el ile dövülmüştü ancak on dokuzuncu yüzyılda yüksek miktarda üretimi desteklemek amacıyla makasların tasarımı sadeleştirildi.

Makaslarda kullanılan çelik, makasın kalitesine göre değişen miktarlarda karbon içermektedir. Şahmerdan (serbest düşmeli tokmak) kullanılarak kırmızı renkli sıcak çelik çubuklardan kesiciler oluşturuldu. Kesiciler daha sonra kesildi ve sertleştirildi. Çelik, %0.55 ve %1.03 arasında değişen oranlarda karbon içermektedir. Daha fazla karbon, bazı uygulamalarda daha sert kesicilerin oluşturulması anlamına gelir.

Tıbbî uygulamalarda ve diğer özel kullanım alanlarına hizmet eden makaslar, paslanmaz çelik kullanılarak üretilir. Daha ucuz makaslar ise daha yumuşak çelikler üzerinde soğuk baskı tekniği kullanılarak üretilir. Tenekeci makasları da ev makaslarının üretiminde kullanılan tekniklere benzer teknikler kullanılarak üretilir.

Kâğıt, kumaş, bez gibi levha halindeki ince şeyleri kesmeye yarayan, ortadan birbirine bir mille tutturulmuş iki bıçaktan meydana gelmiş kesme âletidir. Kâğıt makası, bez makası, mum makası, dikiş makası, tırnak makası, teneke makası, biçki makası gibi birçok çeşitleri vardır.

Eskiden, yazıya verilen önemden dolayı, kâğıt makaslarının çoğu altın kakma süsle bezenir, saplarında iki parmağın geçirilebileceği halkalı tutacaklar bulunurdu. Gene eskiden, mumların yanan fitillerini kesip temizlemek için şamdanların yanından eksik edilmeyen bir çeşit makas daha vardı. Bu mum makaslarının bıçakları üzerinde küçük kutu biçiminde, kapaklı bir hazne bulunurdu. Kesilen fitil parçası bu kutuda kalarak yere düşmez, ortalığı kirletmezdi.

Bu iki makasın dışında kalan makas çeşitleri hâlâ kullanılmaktadır. Bunlar birbirinden çok küçük özelliklerle ayrılır. Meselâ dikiş makasları irice, keskin; tırnak makasları küçük, bazı şekillerinde uçları kıvrık, biçki makasları dikiş makaslarından daha uzun, ağır olur; «sürfile» makaslarının ağızları kumaşı tırtıllı kesecek şekilde oyulmuştur.

Demiryollarında, bir katarı bir hattan öbür hatta geçirmek için, rayları açıp kapayan düzene de «makas» denir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Dondurma Hakkında Bilgiler ve Her şey
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:20 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Dondurma Hakkında Bilgiler ve Her şey

Sıcak bir yaz gününde yenen iyi bir dondurmanın tadı başka hiçbir şeyde yoktur. Peki dondurmanın herkesi gülümseten sırrı ne? İşte dondurma hakkında bilmeniz gereken her şey…

Süt, ya da meyva sularının özel usullerle dondurulmasıyla yapılan bir tatlıdır. Genç, yaşlı herkesin sevdiği dondurma, hem serinletici, hem de besleyici bir yiyecektir.

Dondurma yapmak için, krema, süt, şeker, mısır nişastası, ya da salep, bazan da yumurta bir araya konarak karıştırılır. Süt daha önceden kaynatılmış, ya da pastörize edilmiş olmalıdır. Kimi vakit, vanilya gibi özel koku verici maddeler de konur. Bunların hepsi,’ dondurma makinesine konmadan önce, iyice karıştırılır.

Dondurma makinesinde dikkat edilecek en önemli nokta, karışımın sürekli olarak karıştırılmasıdır; yoksa dondurma gereken kıvamı bulmaz; dondurma kabının yanlarına gelen karışım ortadakilerden daha önce donar. Bir süre karıştırıldıktan sonra, buz billurları meydana gelmeye başlar.

FARKLI ÜLKELERDE İLKLER VE ENLER

* New York’ta ilk dondurma satışı 1774 yılında başlar. 1843 yılında da Philadelphia’lı ev kadını Nancy Johnson, elle çalışan ilk dondurma makinesini icat eder. ◊ İlk endüstriyel üretimi 1851 yılında ABD’nin Boston kentinde yapılır.
* Dünyanın dondurmayı mükemmel bir yaz hoşluğu olarak kabul etmesi İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusuna bu lezzeti dağıtılmasıyla başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi dondurma yiyerek kutlanır.
* Dünyada en fazla dondurma tüketen ülke ABD. Ortalama bir insan 48 kutu dondurma yiyor. Amerikan ailelerinin yüzde 98’inin buzluğunda her zaman dondurma bulunur. ◊ Dünyanın en büyük dondurma tatlısı (sundae) 1988 yılında Kanada’nın Alberta eyaletinde yapıldı ve ağırlığı 24 tondu.
* Dünyada en sevilen dondurma çeşidi vanilyalı, ikincisi çikolata, üçüncüsü de çileklidir.
* Dondurma külahı 1904 yılında ABD’nin St. Louise kentinde yapıldı.
* Bir külah dondurma ortalama 50 yalayışta biter.
* Türkiye dünyada, dondurmayı yalnızca yaz mevsiminde tüketme alışkanlığı en yüksek ülkedir. Dünyanın en soğuk ülkelerinden biri olan Finlandiya’da ise, kişi başı tüketim 9, Türkiye’de 3,5 litredir.
* Kanada’da dondurma yaz mevsiminden daha çok kışları tüketilir.

Sütün, şekerin, suyun, yumurtanın ve meyvelerin karıştırılarak  dondurulmasıyla ortaya çıkan dondurma, her toplumun damak zevkine ve kültürüne  bağlı olarak farklılıklar gösterir fakat yine de  7'den 70'e herkesin çok sevdiği bir tatlıdır. İşte bu keyifli ve vazgeçilmez yiyecek hakkında daha önce hiç duymadığımız bilgiler;

Dondurma, eski tarihlerde buzdan yapılmaktaydı. Süt bazlı dondurmaların üretilmeye başlaması ise 10. yüzyıldan sonraya tekabül etmekte.
Roma İmparatoru Nero’nun, dağın zirvesinde biriken kar ve buzları toplatıp özel bir odada muhafaza ettiği ve kendisine sunulan meyvelerin üzerine konulmasını istediği bilinmektedir.
Marko Polo 1254-1324 yılları arasında ziyaret ettiği Çin’de ilk kez dondurmayı denemiştir. Avrupa, dondurma ile 13. yüz yıldan sonra Marko Polo’nun Çin’den İtalya’ya dönmesi sayesinde tanışmıştır.
Dondurmanın sanayi üretimi 1851 yılında Amerika’nın Boston eyaletinde başlamıştır.

İlk dondurma reklamı 18 Eylül 1849 tarihinde Ceride-i Havadis gazetesinde yer almış ve Beyoğlu Alman konsolosluğu karşısında açılan bir şekerci dükkânında satılan dondurmanın reklamı yapılmıştır. Resim ve çizimlere yer verilmeyen metin içerikli reklamda “nefis” ve “gayet ucuz” gibi sloganik sözcükler görülür.

ilk basılı yemek kitabı olan 1882 tarihli Ayşe Fahriye’nin “Ev Kadını” adlı kitapta kaymaklı, vanilyalı, kahveli, limonlu, vişneli, frenküzümlü, çilekli, kızılçıklı karadutlu, kayısılı, kavunlu dondurma tarifleri bulunmaktadır. Bu tarifler hep dondurma kutularında yapılacak şekilde verilmiştir. Ancak 1930’lu yıllarda artık evlere girmeye başlayan buzdolapları dondurma tariflerine de değişiklik getirir.

Dondurmanın İkinci Dünya Savaşı sırasında askeriyelere dağıtılması tüm dünya tarafından kabul edilen bir yaz lezzeti olmasını sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi dondurma yenerek kutlanmıştır.
Dünyanın en büyük dondurması 1988 yılında Kanada’da üretilmiştir. Dondurmanın toplam ağırlığı tam olarak 24 tondur.
İstatistiklere göre en çok tercih edilen dondurma çeşidi vanilyalı dondurmadır. Sırasıyla çikolatalı, çilekli ve kurabiyeli dondurma çeşitleri diğer en çok tüketilenler arasındadır.
Bugüne kadar üretilen en ilginç dondurma çeşidi sosisli sandviç aromalı dondurmadır.
İstatistiklere göre en çok dondurma satılan gün Pazar’dır.
Tarihçilere göre Büyük İskender, nektar ve bal aromalı buz yemeyi severdi.
Temmuz ayı Amerika’da “Ulusal Dondurma Ayı” olarak kabul edilmektedir.
Dondurulmuş muhallebi ve dondurulmuş yoğurt da bir tür dondurma çeşidi sayılmaktadır.

O zaman, dondurma olmuş demektir. Fındık, fıstık gibi maddeler bundan sonra katılır. Satış için yapılan dondurmalar büyük makinelerde hazırlandıktan sonra, kâğıt, ya da plastik maddelerden yapılmış özel kaplara konur. Bunlar, yeniden sıfırın altında bir soğuklukta saatlerce tutulacak olursa, iyice katılaşır.

Meyvalı dondurmaların yapımı da sütlü dondurmalar gibidir. Ancak, bunlarda süt yerine meyva suyu kullanılır.Dondurma birçok şekillerde yapılarak çeşitli adlar altında piyasaya sürülmektedir. Bunların hepsinin aslı bîrdir, kıvamları değişiktir.

Evde Dondurma Yapımı Tarifleri-Evde Kolay Dondurma Yapımı

Evlerde dondurma yapmak için eskiden dondurmacıların yararlandığı kapların küçüğü kullanılırdı. Bu kaplar içi içe iki kovaya benzer.

Dıştaki ağaçtan yapılmıştır. İki kabın arasına buz konur; bu buz tuzla karıştırılır. Bu sayede O0,nin altında bir soğukluk elde edilir. İçteki kaba dondurma karışımı konur. Makinenin kolu çevrilince, hem bu kap döner, hem de içindeki karışım, madenî kollarla durmadan karıştırılmış olur.

Şimdi bunun yerini elektrikli makineler almıştır. Bu makinelerin bir de pervanesi vardır. Makine buz dolabının içine konur, hazırlanan sıvı dondurma karışımını dondurma haline getirir. Evde dondurma yapmanın bir başka yolu da, karışımı buz dolabının buz kaplarına koymaktır. Bir süre sonra karışım alt ve yanlarından donmaya başlayınca, çıkarılır, başka bir kaba konarak iyice karıştırılır, yumurta dövücüyle dövüldükten sonra, gene buz dolabına konur.

-Dondurmanın 17. yüzyılda Fransa'da ortaya çıktığı düşünülüyor.Buna rağmen bir rivayete göre 13. yüzyılda Roma imparatorunun karların meyve suyuyla tatlandırılması için meyve sularını dağlara gönderdiği söylenir.

-Dondurma külahının fikri 1903 yılında bir İtalyan tarafından bulundu.Ve patentlendirildi.Fakat 1904 yılında St. Louis Dünya Fuarında Suriyeli bir waffle satıcısının dondurma satıcısına yardım etmek için hamurları külah şeklinde yapması külahı popülerleştirmiştir.

-Uluslararası Süt Gıdaları Birliği'ne göre, bugün ortalama bir Amerikalı yılda yaklaşık 20 litre dondurma yiyor.

-En çok satan dondurma aromaları pazarın yüzde 33'ünü oluşturan  vanilya ve yüzde 19'unu oluşturan  çikolata.

-En büyük dondurma konisi 2.81 metre  uzunluğunda olup İtalyan Della Vecchia ve Andrea Andrighetti tarafından üretilmiştir.

-Karabuğdaylı,biralı ve parmesanlı dondurma üreten dondurmacılar vardır.

-Haziran, en çok dondurmanın üretildiği aydır.

-ABD'nin orta bölgesi en çok dondurma ve dondurmayla ilgili dondurulmuş ürünler üreten bölgedir.

-California Amerika'da en çok dondurma üreten eyaletidir.

-Bir top dondurmayı bitirebilmeniz için ortalama 50 defa yalamanız gerekir.

-5 kişiden 1'i dondurmalarını hayvanlarıyla  paylaşıyor.

-Amerika'da bir ürün dondurma olarak etiketlenecekse en az %10 süt yağı bulundurmalıdır.

-ABD, Temmuz ayını Ulusal Dondurma Ayı olarak kutluyor.

-ABD, Dünyada'ki en çok dondurmayı üreten ülkedir.

-Dondurma 1660'da Fransa'da halka sunulmuştur.

-Kilo vermek için hazırlanmış bir dondurma diyeti mevcut.

-Missouri, 2008 yılında Dondurma Külahını Resmi Devlet Tatlısı olarak belirledi.

-Pazar günleri haftanın herhangi bir gününden daha fazla dondurma satılıyor.

-Bir zamanlar, Kansas'ta vişne pastasına dondurma servis etmek yasalara aykırıydı.

-Rupert Grint'in ilk hayali  dondurmacı olmaktı. Ve Harry Potter filmlerinden kazandığı parayla bir dondurma arabası satın aldı.

-Kanada'da kış aylarında yaz aylarına göre daha fazla dondurma satılmaktadır.

-Amerika'da ilk dondurmacı 1776 yılında açıldı.

KİM İCAT ETTİ?

Dondurmanın bilinen bir mucidi yok; haliyle rivayet muhtelif. İncil’de Kral Süleyman’ın ‘hasat zamanı buzlu içecekler tükettiğine’ dair ifadeler mevcut; Büyük İskender’in bal, meyve, şarap ve yemişlerle tatlandırılmış buz yemeyi sevdiği rivayet ediliyor. ‘Roma’yı yakan zalim imparator’ Neron’un, meyveyle karıştırılmak üzere buz getirmeleri için kölelerini dağlara gönderdiği belirtiliyor.

KÖKENİ ÇİN’DE

Ancak tarihçilere göre, bugün bildiğimize benzeyen, yani sütle yapılan ‘ilk dondurma’nın kökeni tam 2 bin 200 yıl önceye, Asya’ya dayanıyor. Zira Çinlilerin M.Ö. 200’lerde bir tür süt-pirinç karışımını karda dondurarak elde ettiği yiyecek, ilk sütlü ‘dondurma’ olarak kabul ediliyor. 7. yüzyıla gelindiğindeyse, İmparator Tang ‘işi ilerletmiş’ görünüyor. Kaynaklara göre, Tang’ın tam 94 ‘buzcu’su varmış. Görevleri, manda sütüyle karıştırılıp kafurla tatlandırılmak üzere hanedana dağlardan buz getirmekmiş.

AVRUPA’YA MARCO POLO GETİRDİ

Peki Çinlilerin sütlü dondurma ‘icadı’, bugün anavatanı sanılan İtalya’ya nasıl geldi? Burada iş, yaklaşık 600 sene sonra, Marco Polo’ya düşmüş. Venedikli seyyah, 13. yüzyılda meşhur Çin gezisinden Avrupa’ya döndüğünde cebinde dondurma tarifleri de varmış. İşte o tarifler, aşçılar tarafından sürekli geliştirilerek 16. yüzyıla gelindiğinde dondurmaya dönüşmüş.

VOLTAIRE VE DIDEROT’NUN GİTTİĞİ DONDURMACI

Söylencelere göre, dondurma Fransa’ya, Kral 2. Henry ile evlenen İtalyan soylu Catherine de Medici’nin aşçıları tarafından 1553’te götürülmüş. 17. yüzyılda hüküm süren İngiltere Kralı 1. Charles sofrasından dondurmayı eksik etmezmiş. Hatta tarifini kimselerle paylaşmaması için aşçısına hatırı sayılır miktarda bir ödeme yapmış.


Dondurma hakkında her şey
Sıcak bir yaz gününde yenen iyi bir dondurmanın tadı başka hiçbir şeyde yoktur. Peki dondurmanın herkesi gülümseten sırrı ne? İşte dondurma hakkında bilmeniz gereken her şey…

Café Procope. Fransa Ulusal Kütüphanesi koleksiyonunda bulunan bu gravürde, Voltaire (elini kaldıran) ve Diderot ‘dondurmacı’da.

Dondurmanın Avrupa’da aristokratların sofrasından çıkıp biz fanilere ulaşmasını ise Sicilyalı bir göçmene, Francisco Procopio Cuto’ya borçluyuz. Procopio 1670’de Paris’in ilk kafesi olan Café Procope’u açmakla kalmayıp, kenti dondurmayla tanıştırdı. Yarattığı trend öyle ‘tatlı’ydı ki, 1676’ya gelindiğinde Paris’te dondurmacı sayısı 250’ye ulaşmış, dondurma pastane ve restoranların da menüsüne girmişti.

Avrupa’da hızla yayılan dondurma modası, Kuzey Amerika’ya ise 18. yüzyılın ortalarında ulaştı. İlk dondurma fabrikası ABD’de, Jacob-Fussell tarafından 1851’de kuruldu. 20. yüzyılda soğutucuların ve yeni nesil dondurma makinelerinin icadı gibi teknolojik gelişmeler dondurmayı iyice yaygınlaştırdı.

GELATO, SORBE, MARAŞ… NE FARKI VAR?

Dondurma en basit tanımıyla süt, şeker ve meyveyi, yumurta, salep, nişasta veya guar zamkı gibi kıvam vericilerle karıştırıp dondurarak yapılır. Ancak tabii ki bu kadar kolay değil; her ustanın kendi formülü, her yöntemin kendi inceliği, her markanın kendi hedefi var. Sütün cinsi veya kullanılan makineden, kıvam vericinin ne olduğuna ve dondurmanın kaç derecede muhafaza edildiğine uzanan parametreler, lezzette belirgin değişime yol açıyor. Peki hangi tip dondurma nasıl yapılıyor?

İTALYAN TAZELİĞİ: GELATO

Son yıllarda Türkiye’de de epey popüler olan klasik, ‘taze’ İtalyan dondurması. Geleneksel olarak ‘artisan’ bir felsefeyle, günlük süt, krema ve taze meyvelerle yapılıyor. Raf ömrünü uzatmak için katkı maddesi kullanılmıyor, yani taze tüketiliyor; ki en önemli özelliği de bu.

‘Gelato’nun bir diğer tanımlayıcı özelliği, çok az hava içermesi. Endüstriyel dondurmalar maliyeti düşürmek için bol miktarda havayla adeta köpürtülürken, gelatoda hava oranı geleneksel olarak yüzde 25-30’u geçmiyor. Yumuşaklığını koruması için -12 ila -15 derece arasında muhafaza ediliyor. Tüm bunlar şu anlama geliyor: Gelato diğer dondurmalara kıyasla daha yoğun, daha kıvamlı. Geleneksel bir ‘gelato’da meyve tadını daha çok almamızın nedeni de bu. Bu dondurmada yağ ve şeker oranları da diğerlerine kıyasla yüzde 50-60 oranında daha düşük. Doğal ürünlerle yapılması, ‘hava basılmaması’ ve el işçiliği, ‘artisan’ gelatonun maliyetini artırıyor.

MEYVENİN EN TATLI HALİ: SORBE

Etimolojik kökeni ‘şerbet’e dayanıyor; ‘karsambaç’ı andırıyor. En basit tanımıyla, ‘dondurulmuş meyve püresi’. Ayırt edici özelliği, içinde süt bulunmaması. Şeker ve suyun mevsimsel meyveler ile belli oranlarda karıştırılmasıyla yapılıyor, meyve tadını öne çıkarmak için limon suyu da kullanılıyor. Süt içermediği için aslında teknik olarak dondurma kategorisinde sayılmıyor. Şeker yerine bal kullanılabiliyor; meyvenin tadına veya tarife göre ‘sıfır şeker’le yapılanları var. Reçeteler meyveden meyveye, mevsimden mevsime, ustadan ustaya değişiyor. Vegan ve vejetaryenler için en serin lezzet…

MARAŞ’TAN BAŞKA YERDE YOK!

Gerçek Maraş dondurması yapmak için uyulması gereken kurallar, tıpkı bu dondurmanın kendisi gibi ‘sert’. Keçi sütü ve salep kullanılması şart; tekniği bilen ustalar tarafından dövülerek dondurulması, bu sayede elastik hale getirilmesi gerekiyor.

Bu dondurmayı benzersiz kılan ana faktör ise Maraş’ın kendi doğal aroması… Zira kenti kuşatan Ahir Dağı’nın faunasından beslenmiş keçilerin sütü kullanılıyor, salep de yine bölgedeki yabani orkidelerin yumrularından elde ediliyor. Maraş dondurmasının parlak beyaz rengi ve satırla kesilmesini gerektiren kendine özgü sertliği de keçi sütünden geliyor. Gerçek Maraş dondurmasında ‘hacim genişlemesi’, yani içine basılan havanın oranı yüzde 50’yi geçmiyor. Makbulü, çatal ve bıçakla yenecek kadar sert, kıvamlı olanı…

‘SANAYİ TİPİ’ DONDURMA

Bir de ‘market dondurması’ diye bildiğimiz endüstriyel dondurma var. Yağ oranı bazı ‘modeller’de yüzde 15’i aşıyor; hacminin genişlemesi için çok yüksek oranda hava basılıyor. Doğal dondurmaların aksine, içinde bitkisel yağ, glikoz şurubu, soya aroması, peyniraltı suyu ve kıvam artırıcılar gibi maddeler var. Uzmanlara göre, ‘gerçek’ dondurma değil.

3) NEDİR BU ROMA DONDURMASI?

Bir ara her köşe başında karşımıza çıkardı: ‘Meşhur Roma Dondurmacısı’, ‘Gerçek Roma Dondurması’, hatta ‘Öz Hakiki Roma Dondurması’… Gelgelelim, Roma’da ‘Roma dondurması’ diye bir şey yok! İtalya’da dondurma yapım teknikleri ve tarifler (ülkedeki diğer her şey gibi) güneyden kuzeye yol boyu değişiyor. Fakat hepsinin ortak adı ‘gelato’. Peki o zaman nedir bu ‘Roma Dondurması’?

‘Dondurma canavarı’ çocuklardan biriyken, bir yazlık sitedeki Roma Dondurmacısı’nın makinesine saçlarımı kaptırmıştım. Kaymaklı dondurmayı karıştırdığı sırada oluşan helezonik şekillerden gözlerimi alamamıştım… Alın çizgimin hemen bittiği yerde, pek de küçük olmayan bir alanda saçlarım olmasızın gezmek zorunda kaldığım ayların travmasını yine Roma Dondurması yiyerek atlattığımı sanıyordum ki, o makine bir kez daha karşıma çıktı!

“Adı neden Roma Dondurması?” sorusuyla aradığım bir dizi dondurmacıdan “İtalya’nın başkenti olduğu için” yanıtını aldım. “Dondurmayı ilk bulan Çinliler ama ilk kullanan İtalyanlar” gibi fıkravari bir yanıt da geldi. İşin aslını, Büyükada’da 1962’den bu yana hizmet veren Büyükada Roma Dondurmacısı’ndan Hasan Usta anlattı. Yanıt, bizzat o makinede saklıydı!

MAKİNA + TAZELİK = ROMA DONDURMASI!


İşte o makina! (Fotoğraf, Cattabriga’nın sitesinden alınmıştır.)

Hasan Usta’nın aktardığına göre, hikâye bir yanıyla şöyle: Bolognalı Otello Cattabriga, 1927 yılında ilk otomatik dondurma makinesini icat eder. Dondurma karışımını dikey bir eksende hem soğutup hem karıştıran bu makine, güç gerektiren geleneksel el yapımı tekniği bir adım öteye taşır. Sektör kendi adına devrim yaşar: Dondurma üretimi hızlanır, imalathanelerde kadınlar da çalışmaya başlar, makine ve mucidinin ünü yayılır. Türkiye’de de bu marka makineyi kullanan dondurmacılar açılır; janjanlı ve itibarlı dükkan ismi arayışlarında, muhtemelen kulağa daha ‘seksi’ geldiği için ‘Romalılık’ tercih edilir. Mucidin Bolognalı olduğu unutulur…

Hikâyenin bir diğer yanına da, Ortaköy’ün ünlü Roma Dondurmacısı Liji’nin sahiplerinden Fuat Güler dikkat çekti. Güler “Neden Roma?” sorusuna hiç duraksamadan, “Taze olduğu için” yanıtını verdi. Türkiye’deki her Roma dondurmacısının İtalyan usulü günlük taze dondurma çıkarıp çıkarmadığı meçhul ama Liji, Büyükada ve Yeşilköy gibi ‘eski Romalılar’ hala bu yöntemle üretim yapıyor.

4) ELVIS’TEN UZAYA, 9 ‘İLGİNÇ’ BİLGİ

SALEP İHRACATI YASAK: Türkiye’de dondurmaya kıvam vermek amacıyla yaygın olarak kullanılan salebin ihracatı yasak. Zira dondurma düşkünlüğümüz salep orkidesini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiş durumda. MADO, bu tehlikeye karşı özel yetiştirdiği salebi, eğitim verdiği köylülere toplatıyor.

SARAYIN TERCİHİ FISTIKLI: Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yabancı konuklara ve özel davetler sırasında
dondurma ikram edildiği biliniyor. Menülerde en sık rastlanan çeşit fıstıklı.

FESTİVAL ZAMANI: Maraş’ta, Maraş dondurmasını tanıtmak için her yıl dondurma festivali düzenleniyor.

dondurma 13ÜNİVERSİTESİ, MÜZESİ VAR: İtalyan dondurma makinesi markalarından Carpigiani, 2012’de Bologna’da bir ‘dondurma üniversitesi’ ve müzesi açtı. Müzede, dondurmanın tarihine dair 10 bin fotoğraf ve belge, video- röportajlar, 20 orijinal makine ve çeşitli aletler sergileniyor.

KÜLAHI GEÇ GELDİ: Dondurmayla külah ilk defa, ABD’nin St. Louis kentinde 1904’te düzenlenen Dünya Fuarı’nda buluştu.

NEDEN SUNDAE: ABD’de sos ve şuruplarla servis edilen, Türkiye’de de bazı zincir fast-food restoranlarında satılan dondurmalı tatlı ‘Sundae’, adını din adamlarına verilen bir tavizden alıyor. Söylenceye göre, dönemin moda içeceği dondurmalı sodanın satışı, Evanston kasabasının din adamları tarafından dikkat dağıttığı gerekçesiyle pazar günleri yasaklanmış. Gelirinden olmak istemeyen esnaf çareyi yasağın etrafından dolanmakta bulunmuş; soda yerine şurup kullanarak yeni bir tatlı icat etmiş: Ice Cream Sunday (Pazar dondurması). Ancak kiliseyi daha da kızdırmamak için sondaki ‘y’ harfi değiştirilmiş.

ASTRONOTLARIN AKLINDAN ÇIKMIYOR: NASA’ya göre, Amerikalı astronotların uzayda en çok özlediği üç gıdadan biri dondurma. Diğer ikisi, pizza ve gazlı içecek.

KRAL’IN SON TERCİHİ: Rock’n Roll’un Kralı Elvis Presley’nin ölümünden önce son yediği şey dört top dondurma ve çikolata parçalı bisküviydi.

REKLAM HİLESİNE DİKKAT: ABD’de bazı dondurma reklamlarında erimiş bir görüntüden kaçınmak için patates püresi kullanıldığı biliniyor.

5) NEREDE YEMELİ?

ALİ USTA
Ünü İstanbul’u aşan Ali Usta 1969’dan bu yana hizmet veriyor. Günün hemen her saati önünde uzanan kuyrukla Moda’nın simgesi. 70’e yakın çeşitten her gün 35-40’ı tezgahta bulunabilir. Kavrulmuş badem tanelerini göz ardı etmenin imkânsız olduğu bademli ve antep fıstıklı dondurmasının yanı sıra tarifini sakladıkları şeker pembe ‘Santa Maria’sı meşhur. Müdavimleri arasında Acun Ilıcalı, oyuncu Emre Kınay ve Fenerbahçeli futbolcular var.

Topu 4, kilosu 60 TL.

BAYLAN PASTANESİ
İstanbul’un en eski pastanesi; 62 yıldır tadına doyulamayan ‘Kup Griye’nin mucidi. Avrupa’nın bazı pastanelerinde ‘Coupe Baylan’ adıyla yapılan bu tatlıyı, “Vanilyalı ve karamelli dondurmanın kremşanti, balbadem ve karamel sosuyla karşı konulamaz karışımı” diye niteliyorlar. Tarifi 1954’ten bu yana hiç değişmemiş.

Kup Griye: 17 TL.

BEŞİKTAŞ ROMA DONDURMACISI
Beşiktaşlıların 1962’den bu yana ‘vazgeçilmez’ uğrak noktası. İnek sütü kullanıyorlar, taze meyveleri tercih ediyorlar. Meyvelilerin yanı sıra tarçınlı, karamelli ve çikolatalı dondurmaları meşhur.

Topu 2.5, kilosu 34 TL

BALKAYMAK
1980’den bu yana Moda’da. Balı Erzincan’dan, keçi sütü Bafra’dan, salebi Kastamonu’ndan geliyor. Çikolatalısında bile diyet seçeneği var. En çok sattığı çeşitler balkaymak, karadutlu ve damla sakızlı. Turkuaz renkli ‘İtalyan karamel’ modeli, yani karamelli-sakızlı dondurması da mutlaka denenmeli. Ünlü müdavimleri arasında Ali Sunal, Ceyda Düvenci ve Kenan İmirzalıoğlu’nu sayıyorlar. 5 yıldızlı otellere satış yapsalar da, imalathaneleri hala Moda’da.

Topu 3.5, Kilosu 45 TL.

BÜYÜKADA ROMA DONDURMACISI
Büyükada’nın en işlek noktasında, İskele Caddesi’nde 1960’dan bu yana hizmet veriyor. 30 civarında çeşidi var; karpuzlu ve karadutlu çok lezzetli. Girişte müşterileri güleryüzle karşılayan Hasan Usta, “Bebekken ilk dondurmalarını buradan yiyenler şimdi bana ‘dede’ diyor” sözleriyle Adalıların gözündeki yerini özetliyor.

1 topu 1.5 TL, 5 topu 5 TL.

CREMERIA MILANO
İtalyan Benucci ailesinin ‘1930’ların gerçek İtalyan dondurma lezzetini canlandırma’ mottosuyla kurduğu Cremeria Milano’nun Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’da da şubeleri var. Süt, krema, yumurta, şeker ve taze meyve gibi doğal malzemelerle yapılan Milano usulü ‘artisan’ dondurma satıyor. Özellikle Bebek şubesi ünlüler geçidine sahne oluyor; Ebru Akel, Çetin Tekindor ve Kıvanç Tatlıtuğ müşterileri arasında. Mojitolu dondurması popüler, hindistancevizli ve bitter çikolatalısı enfes.

Topu 6, iki topu 11, kilosu 60 TL.

DONDURMACCI
Yüzde 100 doğal dondurma yapıyorlar; hiçbir katkı maddesi veya yapay tatlandırıcı kullanmıyorlar. Fıstık Antep’ten, fındık Giresun’dan, portakal Antalya’dan, salep Maraş’tan geliyor. Mevsimsel meyvelerle ürettikleri dondurmanın çeşidi yıl boyunca 100’e yaklaşıyor. Manda sütlü ve tuzlu karamelli dondurmaları ile vişneli sorbesi mutlaka denenmeli.

Küçük topu 2.5, büyük topu 3,5, kilosu 60 TL.

DONDURMINO
Alaçatı’dan sonra ikinci şubesini Karaköy’de açtı. ‘Türkiye’de sadece bir çiftlikte var olan’ Jersey sütünü kullanarak gerçek manada İtalyan ‘gelato’su yapıyorlar. Nutella’dan acı bademe, lavanta-biberiye-fesleğen karışımından incirli-cevizli ve limoncello’ya uzanan 70 çeşit dondurması var. Spesiyalleri, İtalyan peyniri Mascarpone üzerinde çıtır çikolata bulunan ‘Besame mucho (Beni daha çok öp)’. Her gün değişen ‘şefin spesiyali’ni de unutmamalı.

Topu 5, kilosu 80 TL.

GIRANDOLA
Gerçek İtalyan dondurmasının İstanbul’daki en iyi adreslerinden biri. En az 20 çeşit dondurma her daim mevcut. After Eight, Yalancı Mojito, Portakallı Bademli gibi çeşitleri mevcut; hepsi taze. Tarçın-elma mutlaka denenmeli.

Topu 6, kilosu 60 TL.

GÜNEŞ DONDURMA
1975’ten bu yana Bebek’te. 15 sene önce kış mevsiminde de hareketlilik sağlamak için waffle işine girmişler ama “Asıl işimiz dondurma, biz eski dondurmacıyız” diyorlar. 22 çeşitten denenmesi ‘elzem’ olanları, karadut, sakız, limon ve kavunlu dondurmaları. Müdavimleri arasında şarkıcı Pakize Suda, futbolcu Arda Turan ve ‘ikoncan’ Eda Taşpınar var.

Bir topu 2.5, kilosu 45 TL.

KURTULUŞ DAMLA DONDURMACISI
1989’dan bu yana bölgenin en meşhur dondurmacılarından biri. 11 çeşit dondurmaları arasında en beğenilenleri, sade, çikolatalı, limonlu ve çilekli.

Topu 1.75, kilosu 32 TL.

LİJİ ROMA DONDURMACISI
İlk şube 1962’de Kınalıada’da açılsa da 1974’te kapanmış. 1982’de yeniden açıldığı Ortaköy’de, Dereboyu Caddesi’nde hizmet veriyor. Balkan göçmeni sahipleri, esasında ‘1939’da Sofya’da açıldıklarını’ vurguluyor. Özelliği, doğal malzemelerle günlük dondurma çıkarması. Tahinli-cevizli, fıstıklı ve damla sakızlı dondurmaları meşhur.

Topu 2, kilosu 40 TL.

MİNİ DONDURMA
1968’den bu yana Bebek’te adı gibi ‘mini’ bir dükkanda, önünde uzayan kuyruklara rağmen ikinci bir şube açmadan hizmet veriyor. 22 çeşit dondurması var. Meşhur damla sakızlı dondurmasının sakızı bizzat Sakız Adası’ndan, sütü özel bir çiftlikten geliyor. Kendi özel tavsiyeleri, damla sakızlı, bal-bademli, kestaneli ve tabii ki, ‘piyasada başka hiçbir yerde yok’ diye anlattıkları ünlü güllü lokumlu dondurma. “Müdavimleriniz kim?” sorusuna “Orhan Gencebay bal-bademliye bayılır, Ebru Şallı güllü lokumlu yer” yanıtını alıyoruz.

Topu 2.5, kilosu 45 TL.

NAZMİ USTA’NIN GİRİT SAKIZ DONDURMASI
Eski Foça’nın 30 yıldır eskimeyen yüzü. Sakızlı dondurması ve önünde uzanan kuyrukla meşhur. 35 çeşit dondurma yapıyor, 20’sini her gün tezgahta bulmak mümkün. Sakızı Sakız Adası’ndan, karadutu Tire’den, fıstığı Antep’ten getiriyor. Cevizli dondurmasının cevizi daha iç kemiği oluşmadan toplanıyor, kavunlu sorbesinde mutlaka topatan kavunu kullanılıyor. Müdavimleri arasında eski Beşiktaşlı futbolcu Metin Tekin var.

Topu 1,5 kilosu: 25 TL.

YAŞAR PASTANESİ
MADO’nun ‘doğum yeri’, bir tür ‘Maraş dondurması müzesi’. 1980’de Maraş’ta açılan Yaşar Pastanesi, dört kuşaktır dondurmacılık yapan sahiplerinin aile yadigarı eski eşyaları ve dövme ustalığının sergilendiği ‘Maraş dondurması’ şovları ile turist mıknatısı sayılıyor.

Kilosu: 28 TL.

YAŞAR USTA’NIN SORBE VE DONDURMASI
Yaşar Usta tam 54 yıldır dondurma yapıyor; dondurma ve sorbelerinin büyüsünü şöyle anlatıyor: “Dondurmanın sırrı gayet basittir. Dört püf noktası vardır. Birincisi temizliktir. İkincisi dürüstlüktür. Üçüncüsü sevgidir. Dördüncüsü tüm müşterileri ailenin bir ferdi olarak görmektir.” İlk şubeyi Bostancı’da açmış; bugün Bostancı, 4. Levent, Bağdat Caddesi, Koşuyılu, Cihangir, Kadıköy ve Bakırköy’de şubeleri var. Kavunlu sorbe ve cicibebeli dondurması çok lezzetli. Cihangir şubesinin müdavimleri arasında Orhan Pamuk ve Kenan İmirzalıoğlu da var.

Kilosu 60 TL.

YEŞİLKÖY ROMA DONDURMACISI
1970’de iki kardeş tarafından kurulmuş, bugün ikinci nesi tarafından işletiliyor. İtalyan tipi dondurma yapıyorlar; sırları da taze malzeme kullanmaları. Müdavimleri arasında Galatasaraylı sporcular, özellikle de basketbolcular var. Yaklaşık 20 çeşit dondurmasının en beğenilenleri kestaneli, çikolatalı ve kaymaklı. Bu yaz ‘İtalyan karameli’ni de denemeli…. Topu 2, kilosu 40 TL.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Emrah Karaduman Aleyna Tilki – Dipsiz Kuyum Şarkı Sözleri
Yazar: RasitTunca - 09-17-2018, 01:50 AM - Forum: Şiirler Şarkılar - Yorum Yok



Emrah Karaduman Aleyna Tilki – Dipsiz Kuyum Şarkı Sözleri
Misafir çocuğu gibiydin
Geldin dağıttın gittin
Ben her gün kokunu öperdim
Yazıp sustuğum sendin

Gönül almayı bilmeyene ömür emanet edilmez
Kaderin izin vermediğine şansın gücü yetmez

Düşmeye doyamadığım dipsiz kuyumdun
Kırılan hayallerimin başrolü oldun
Seni affedecek yollar bulmaktan yoruldum
Seni ben gibi kim sever sanıyorsun?

Söz: Emrah Karaduman, Mevlana, Anonim
Müzik: Emrah Karaduman
Düzenleme: Emrah Karaduman
Yönetmen: Aleyna Tilki

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Emrah Karaduman - Cevapsız Çınlama Şarkı Sözleri
Yazar: RasitTunca - 09-17-2018, 01:48 AM - Forum: Şiirler Şarkılar - Yorum Yok



Emrah Karaduman - Cevapsız Çınlama Şarkı Sözleri

Kağıt kesiğinden daha çok çok acıtır.
Hemen geçmez öyle vicdanın izi,
Aklımda ne varsa, dilimde hepsi
Sağduyum herkesten önce arazi

Kulağımda sayısız cevapsız çınlama
Biri beni mi anıyor, seviyorum sanıyor.
Köprüleri yakalı, kaldırıp kenara atalı.
Yüzünü unutalı uzun zaman oluyor

Kalbimde kırılmadık yer mi bıraktı?
Yaptığıyla söylediği nedense farklı.
Mazlumun ahı aheste aheste alınır.
Bırakın kazandım zannetsin zavallı.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Erkin Koray – Fesuphanallah Şarkı Sözleri
Yazar: RasitTunca - 09-17-2018, 01:31 AM - Forum: Şiirler Şarkılar - Yorum Yok



Erkin Koray – Fesuphanallah Şarkı Sözleri
Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah
Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah
Biri biterken öbürü de başlar vermesin Allah
Biri biterken öbürü de başlar vermesin Allah
Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım Vallah
Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım Vallah
Yok mu çaresi dostlar fesuphanallah
Yok mu çaresi dostlar fesuphanallah

Alemin keyfi yerinde yine maşallah
Alemin keyfi yerinde yine maşallah
Bize de bir gün kader güler güler inşallah
Bize de bir gün kader güler güler inşallah
Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım Vallah
Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım Vallah
Yok mu çaresi dostlar fesuphanallah
Yok mu çaresi dostlar fesuphanallah

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca