| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Şaban Ayı Hakkında Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 05:59 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Şaban Ayı Hakkında Bilgiler
Kamerî ayların sekizincisi.
Ayın hareketlerine göre hesaplanan Arabî ayların ilki Muharrem, sonuncusu da Zilhiccedir. Şaban, Receb ile Ramazan ayları arasında yer alır. Şaban ayının Araplar arasındaki eski adı Azil idi.
Araplar, Şaban ayına "şehrullâh-i muazzam", "şehru'l-kerâme" ve "şehru'l-kasîr" de derler. Böyle demelerinin sebebi, bu ayda bostanlara çıkıp, beraberlerinde götürdükleri yemek ve diğer şeyler pişinceye kadar gezip eğlenmeyi âdet edinmeleriydi. Medineliler, bu ayın on beşinci gecesine "leyletü'l-helva" (helva gecesi) derler. Araplar, o gece evlerinde, durumlarına göre tatlılar pişirip yerler ve yedirirlerdi. Eskiden bizim toplumumuzda da, hemen her kandil gecesi bir helva gecesiydi. Fakir-zengin akrabaya, komşuya helva dağıtmak âdetti. Ülkemizin bazı yörelerinde bu âdetin günümüzde de devam ettiği görülmektedir.
Şaban ayını önemli kılan özelliklerden biri, "şühûr-i selâse" denilen "üç aylar"ın ikincisi olmasıdır. Bilindiği gibi, üç ayların ilki Receb, üçüncüsü de Ramazandır. Şaban ayının önemli bir hususiyeti de, "Beraat gecesi"nin bu ayın on beşinci gecesine tesadüf etmesidir. Beraat gecesi, meleklerin inmesi, duaların kabul olunması, duaların geri çevrilmemesi gibi birçok fazilete sahip olduğu için, bulunduğu ayı da değerli kılmıştır (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983, III, 302).
İbn Mâce, Şaban ayı ve özellikle Beraat gecesi hakkında rivayet edilen şu iki hadisi kaydeder:
"Şaban ayının yarısı (Beraat gecesi) gelince; gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Şüphesiz ki Allah, o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim! Rızık isteyen yok mu? Rızık vereyim! Şifa dileyen yok mu? Şifa vereyim!" (Sünen, İkâmetü's-Salât, 191).
"Allah Teâlâ, Şabanın on besinci gecesi (Beraat gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asî olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar" (Sünen, İkâmetü's-Salât, 191)
Peygamber Efendimiz, bu ayda mümkün olduğu kadar oruç tutardı. Hz. Âişe, O'nun bu davranışını şu sözleriyle ifade eder: "Rasûlüllah'ın (s.a.s) Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim" (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IV, 295).
Şaban ayı, İslam tarihinde bazı önemli olayların gerçekleşmesi açısından da önemlidir. Bunlar arasında, hicretin ikinci yılına rastlayanŞaban ayı ortalarında nâzil olan âyetle kıblenin Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Haram'a çevrilmesi ve diğer bir âyetle de Ramazan orucunun farz kılınması sayılabilir.
İlâhî feyz ve bereketin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek ay, mü'minler için en kârlı ve kazançlı fırsattır. Çünkü Şâban'ın değer ve kıymetini arttıran en önemli tarafı, diğer aylara göre (Ramazan hariç) yapılan her amelin ve ibadetin sevabının üç yüz kattan fazla oluşudur.(1)
Diğer vakitlerde kılınan bir rekât namazın sevabı on ise, Şaban ayında üç yüzden fazladır. Okunan her bir Kur'ân harfi için üç yüz cennet meyvesi vardır.
Yine bu ihsan ve bağış ayı olan günlerde amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler, her an şeytan ve nefsin fırlattığı gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olur. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler en bereketli şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileride hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlar için de bir siper hüviyetini taşır.
Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı.
"Şaban benim ayımdır."
"Şaban günahları temizleyendir"(2)
buyurarak kadrini yüceltirdi.
Receb ayı geldiği zaman da şöyle buyururdu:
"Allah'ım, Receb ve Şaban (ayını) bize mübarek ve bereketli kıl."(3)
Böylece dua ve niyazlarında bu ayların kudsiyetini dile getirmişlerdir.
Peygamberimiz (asm) in Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de devamında gelecek olan Kur'ân ayı olan Ramazan'dan dolayı idi. Hz. Enes'in rivayetine göre, Peygamberimiz'den sual ederler:
"Ya Resulallah, Ramazan'dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?"
Bu soruya Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
"Ramazan'ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şâban' da tutulan oruçtur." cevabını verirler.(4)
Basta Hz. Âişe (ra) Validemiz olmak üzere sahabilerin beyanına göre Peygamberimiz (asm) bazan Şaban ayının tamamını, çok kere de çoğu günlerini oruçlu geçirirdi. Zaten diğer günler, bilhassa pazartesi ve perşembe günleri de oruçlu bulunan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam maddî ve manevî pekçok hikmetinden dolayı oruç ibadetini sıkça yapardı. Bu hususta Hz. Âişe (ra)'nin şöyle bir rivayeti vardır:
"Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam bazı aylarda çok oruç tutardı. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç iftar etmedi sanırdık. Bazı aylarda da çok iftar ederdi. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç oruç tutmadı derdik. Resulullahın Aleyhissalâtü Vesselam Ramazan'dan başka bir ayın orucunu tamamladığını görmedim. Şaban'daki kadar, kendisinde, çok oruçlu olduğu bir ay da görmedim"(5)
Hz. Âişe (ra) başka bir rivayetinde bu konuda şunları söyler:
"Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam senenin hiçbir ayında Şaban ayındakinden fazla oruç tutmaz ve şöyle buyururdu:
"Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da size asla bıkmış muamelesi yapmaz. Allah yanında amelin en makbulü, kişinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir."(6)
Yine Hz. Âişe (ra), İbni Mâce'de geçen başka bir rivayetinde de,
"O (Resul-i Ekrem) Şaban ayının tamamını oruçla geçirerek nihayet Şâban'ı Ramazan'la birleştirirdi."(7)
diyerek Peygamberimiz (asm)'in bu ayda daha çok oruç tuttuğunu ifade etmektedir.
Bu iki rivayetten hadis âlimleri, Peygamberimiz (asm)'in bazı seneler Şâban'ın tamamını, bazı zamanlarda da çok günlerini oruçlu geçirdiği kanaatine varmışlardır. Zaten hadiste geçen "tamamı" mânâsına gelen "küll" kelimesi Arapça'da çoğunluk mânâsında kullanılırdı.
Bir kimse bir ayın çok günlerini oruçlu geçirirse, tamamını oruçlu geçirdiği ifadesi yer alırdı. Her iki rivayetten Şaban ayının tamamını oruçlu geçirmenin veya bir kısmında oruç tutmanın caiz olacağı hükmü çıkarılmaktadır.
Şaban ayında oruç, namaz, sadaka gibi ibadetlerin ve diğer imâni ve İslâmî hizmetlerin fazla yapılmasının bir hikmeti de, devamında gelecek olan Ramazan ayı için zihnen, bedenen ve ruhen bir hazırlık ve alışkanlığa sebep olmasıdır. Çünkü bazı insanlar, "Nasıl olsa, Ramazan gelince daha çok ibadet ederiz." diye gaflet ve tembelliğe kapılabilirler. İşte Şâban'da yapılan ibadetler bu perdeyi yırtmaktadır.
Bu hususa Peygamberimiz (asm), Hz. Üsame bin Zeyd'in suâli üzerine işaret etmektedir. Hz. Üsame sorar:
"Yâ Resulallah, Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmedim."
Bunun üzerine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyururlar:
"Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim."(8)
Bu mübarek günleri değerlendirerek gün ve gecelerimizi manevî yönden daha çok bereketli kılarsak, bu ayın feyzinden daha fazla istifade etmiş oluruz. Bu aylarda tutulan oruç farz ve vacip olmayıp sadece sünnettir. Peygamberimiz (asm)'e uyarak sevap ve mükâfatına nail olmak için oruç tutmaya gayret ederiz.
Cenab-ı Hak bizleri Şaban ayının nurundan ve feyzinden en azami mertebede istifade eden kullarından eylesin. Amin.
Şaban Ayının Fazileti Hakkında Bilgi
İlâhî feyzin bereketin yeryüzünü sevindirdiği bu değerli ay, müminler için en karlı ve kazançlı fırsattır. Çünkü Şâban ayının değer ve kıymetini arttıran en önemli tarafı, diğer aylara nazaran (Ramazan hariç) yapılan her amelin ve ibadetin sevabının üç yüz kattan fazla olmasıdır. Şualar, s. 416.
Diğer günlerde kılınan bir rekât namazın sevabı on ise, Şaban ayında üç yüzden fazladır. Okunan her bir Kur’ân harfi için üç yüz cennet meyvesi verilmektedir.
Şaban ayında amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler, her an şeytan ve nefsin fırlattığı gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olur. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler en bereketli şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileride hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlar için de bir siper hüviyetini taşır.
Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı.
“Şaban benim ayımdır.”
“Şaban günahları temizleyendir”Keşfü’l Hafâ. II/9. buyurarak kadrini yüceltirdi. Receb ayı geldiği zaman da şöyle buyururdu:
“Allah’ım, Receb ve Şaban (ayını) bize mübarek ve bereketli kıl.”Müsned, I/259.
Böylece dua ve niyazlarında bu ayların kudsiyetini dile getirmişlerdir.
Peygamberimiz (asm) in Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de devamında gelecek olan Kur’ân ayı olan Ramazan’dan dolayı idi. Hz. Enes’in rivayetine göre, Peygamberimiz’den sual ederler:
“Ya Resulallah, Ramazan’dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?”
Bu soruya Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
“Ramazan’ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şâban’ da tutulan oruçtur.” cevabını verirler.Tirmizı, Zekât: 28.
Basta Hz. Âişe (ra) Validemiz olmak üzere sahabilerin beyanına göre Peygamberimiz (asm) bazan Şaban ayının tamamını, çok kere de çoğu günlerini oruçlu geçirirdi. Zaten diğer günler, bilhassa pazartesi ve perşembe günleri de oruçlu bulunan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam maddî ve manevî pekçok hikmetinden dolayı oruç ibadetini sıkça yapardı.
Hz. Âişe (ra) bir rivayetinde şöyle buyuruyor:
“Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam senenin hiçbir ayında Şaban ayındakinden fazla oruç tutmaz ve şöyle buyururdu:
“Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da size asla bıkmış muamelesi yapmaz. Allah yanında amelin en makbulü, kişinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir.”Müslim. Sıyam: 177.
Bu faziletli günleri değerlendirerek gün ve gecelerimizi manevî açıdan daha çok bereketli kılarsak, bu ayın feyzinden daha fazla istifade etmiş olacağız. Bu mübarek aylarda tutulan oruç farz ve vacip olmayıp sadece sünnettir. Peygamberimiz’e uyarak sevap ve mükâfatına ermek için oruç tutmaya gayret ederiz.
Müslümanlar arasında mübarek üç aylar olarak bilinen; Recep, Şaban ve Ramazan ayı İslam dininin önem verdiği aylardır. Mübarek üç aylardan olan Şaban ayı, bunların ikincisine denk gelmektedir. Bu aylarda yapılan namaz, tövbe, dua ve oruç gibi ibadetlerin kabul olunacağı bildirilmiştir. Çokça ibadet yapılıp, tövbe edilmesi için bu aylar sebep kılınmıştır. Bu ay içinde önemli bir yeri olan diğer husus ise, Berat Gecesini içinde barındırmasıdır. Şaban ayının on beşinci gecesine denk gelen Berat Gecesi, bir yıl içinde olacak her şeyin bu gece meleklere bildirilmesi ile önemli bir gece sayılmaktadır. Peygamber efendimiz (asm) bu gece için; “Bu sene içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu sene içinde öleceklerin isimleri bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip edilir. Bu gece herkesin ameli ve işleri Allahü Teâlâ’ya arz olunur.” buyurmuştur. Şaban ayı, peygamber efendimize mahsus bir ay kılınmıştır. Peygamber efendimiz (asm), “Şaban benim ayım; Recep, Allahü Teâlâ’nın ayı; Ramazan da benim ümmetimin ayıdır. Şaban günahlara kefaret ayı, Ramazan ise günahların temizleyici ayıdır.” buyurmuştur. Recep tohum ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır.
Şaban Ayında Yapılacak İbadetler
–“Allâhümme bârik lenâ fî Şaban ve belliğnâ Ramazan” duası her gün bir defa okunmalıdır. Anlamı ise, “Yâ Rabbi, bize Recep ve Şaban’ı mübarek eyle ve bizi Ramazan’a ulaştır.” şeklindedir.
–Şaban ayının mümkünse pazartesi ve perşembe günleri oruç tutulmalıdır. Peygamber efendimizin de (asm) en sevdiği oruçlar arasında, Şaban ayında tuttuğu oruçlar vardı. Nafile oruçların en üstünü sorusuna cevap olarak ise, “Oruçların en üstünü, Ramazan-ı şerife tazim ve hürmet için Şaban ayında tutulan oruçtur.” buyurmuştur.
–Elden geldiğince sadaka verilebilir.
–Şaban ayı, peygamber efendimizin (asm) ayı olduğu için bolca salavat getirilmelidir. Allahü Teâlâ: “Muhakkak ki Allah (cc) ve melekleri o peygambere salat ederler. Ey iman edenler (sizde) ona salat edin ve (ona) teslimiyetle selam verin!” (Ahzab, 56) buyurmuştur.
–İman ve Kuran hakikatleri ile meşgul olunmalıdır.
–Şaban ayı ve Berat Gecesinde namaz kılınmalıdır.
–Nefis muhasebesi yapılmalıdır.
–Kendimiz, ailemiz ve istediğimiz şeyler için bol bol dua okunmalıdır.
–Zikir çekilmelidir. “Lâ ilâhe illallah vela na’budu illa iyyah muhlisine lehud-din velev kerihel kafirun.” Anlamı ise; “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Biz ancak O’na ibadet ederiz. Kâfirler istemese de, biz taatımızı sırf O’na tahsis ederiz.” şeklindedir ve bu zikrin bin senelik ibadet yazdırdığı söylenmiştir. Aynı zamanda bu ay, hayır kapılarının açıldığı ve bereketin indiği aydır.
Şaban Ayında Çekilecek Tespihler
–Şaban ayının ilk on gününde:
“Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan vehtimlenâ bil-îmân ve yessirlenâ bil Kuran.”
Ardından 100 defa: Subhânallâhi’l-Latîf
–Şaban ayının ikinci on gününde:
“Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan vehtimlenâ bil-îmân ve yessirlenâ bil Kuran.
Ardından 100 defa: Subhânallâhi’r-Razzâk.
–Şaban ayının üçüncü on gününde:
“Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan vehtimlenâ bil-îmân ve yessirlenâ bil Kuran.”
Ardından 100 defa: Subhânallâhi’l-Azîz.
-----------------
Dipnotlar :
1) Şualar, s. 416.
2) Keşfü'l Hafâ. II/9.
3) Müsned, I/259.
4) Tirmizı, Zekât: 28.
5) Buhari, Savm: 51.
6) Müslim. Sıyam: 177.
7) İbni Mâce, Savm: 4.
8) Nesei, Savm: 70.
----------------
Kaynaklar :
sorularlaislamiyet
forumumine net-Mefail HIZLI
islamalimi com
kutsaldinislam com
--------------
Etiketler : Şaban Ayı, Hakkında Bilgiler,Şaban,üç aylardan Şaban,Mübrek Şaban,Mübarek Şaban Ayı,Şaban Ayı hakkinda hadisler,Şaban Ayının Fazileti,Şaban Ayında Yapılacak İbadetler,Şaban Ayında Çekilecek Tespihler,
|
|
|
İnsan ölmeden biraz evvel, öleceğini hissedebilir mi? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 05:56 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İnsan ölmeden biraz evvel, öleceğini hissedebilir mi? Azrail (as) kendisine görünür mü?
İnsanlar ölürken yanında bulunanları güçlükle tanır ve bazan da hiç tanıyamaz. Bunun sebebi, ölüm anındaki insanın aklî kuvvetinin zayıflaması olduğu sanılıyorsa da, o değildir. Belki hayattakilerin katiyen anlayamadıkları ve anlayamayacakları bazı şeylerin, o durumdaki insana açılması ve onun bütün mevcudiyetinin kendi benliğine çekilmesidir. Ölmek üzere olan hastada görülen ve yanındakiler tarafından anlaşılamayan yüz ifadeleri ve bazı sözler de bu derûnî hal ile ilgilidir. Yani onun görüp, yanındakilerin göremedikleri şeylerle ilgilidir.
İbn Ebi'd-Dünya'nın (v.327/938) tahric ettiğine göre, sahabeden sonra gelen neslin (tâbi'in) meşhur fakihlerinden olan Ebu Cafer Muhammed b. Ali (v. 117/ 735), ölümü anında insana iyi ve kötü amellerinin gösterileceğini ve o esnada insanın, iyiliklere yönelip kötülüklerden göz yumacağını söylemiştir. Kıyâme Sûresi'ndeki: "O gün insan işlediği ve işlemediği (önden gönderdiği ve tehir ettiği) amellerle uyarılır. (Bütün amelleri kendisine haber verilir.)"1 âyetinin tefsirinde Hasan-ı Basri’nin (v. 110/728) şöyle dediğini Suyûtî (v. 911/1505) haber vermiştir : "Ölümü anında o kişinin hafaza melekleri iner ve ona hayır ve şer, bütün yaptıkları arzolunur. Bir iyilik görünce sevinerek bakar, ondan gözünü ayırmaz ve yüzü parlar. Bir kötülük görünce de gözünü indirir, bakmak istemez ve yüzünü ekşitir. "2
Rasûlullah (asv) in, ensârdan ölüm döşeğindeki bir hastanın yanına varıp, nasıl olduğunu, neler gördüğünü sorması ve adamın da biri beyaz, biri siyah iki şeyin kendisine hazırlandığını söylemesi üzerine Rasûlullah (asv), hangisinin kendisine daha yakın olduğunu sorar. Adam siyahın daha yakın olduğunu söyleyip kendisine dua etmesini ister. Bu istek üzerine Peygamberimiz (asv) adama dua eder ve adam bu duadan sonra siyahın uzaklaştığını haber verir ki,3 bu da son anda insana amellerinin gösterildiğine delildir. Çünkü adamın gördüğü siyah şey, kötü amelleri, beyaz da iyilikleridir.
Berâ' İbn Azib, Ahzab Sûresi'nin : "Ona (Allah'a) kavuşacakları gün onlara (mü'minlere) sağlık dileği, (her türlü kederden) selâmettir."4 âyeti hakkında şöyle demektedir: "Buradaki selâm, ölüm meleğinin, mü'minin ruhunu kabzedeceği zaman ona verdiği selâmdır ki, ölüm meleği ona selâmla azaptan eman vermedikçe ruhunu kabzetmez."5 Ölüm meleği insanın ruhunu almaya gelince selâm verir, sonra kendisine âhiretteki makamı gösterilir. İnsanlar kabir ve baka alemindeki durumlarını bu andan itibaren idrak ederler ki, Hz. Ali'nin : "Gideceği yeri bilmeden bir kimsenin bu dünyadan çıkması haramdır." dediği rivayet edilmiştir.6
Câbir b. Abdillah'dan (v. 74/693) rivayet edilen bir hadisinde Peygamberimiz (asv), çölde yaşayan Araplardan birisinin Yûnus Sûresi'ndeki : "Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjdeler vardır."7 âyetini sorması üzerine, âyetteki âhiret müjdesinden kastın, mü'minin ölümü anında müjdelenmesi olduğunu belirtmiştir.8
Hazreti Aişe (v. 57/676) validemizin rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde ise Peygamberimiz (asv), herkese ölümü zamanında makamının gösterileceğini, makamını görünce mü'minin Allah'a kavuşmayı sevip isteyeceğini; kâfirin ise bunu kerih göreceğini haber vermiştir. Peygamberimiz (asv): "Kim Allah'a kavuşmayı isterse, (severse), Allah da ona kavuşmayı sever ve kim de Allah'a kavuşmayı çirkin görür (hoşlanmazsa), Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz." buyurunca Hz. Aişe: "Ya Rasûlallah hepimiz de ölümü sevmeyiz." dedi. Buyurdu ki : "O manâda değil. Bu, kişinin ölüm zamanındadır ki, mü'min (can verme anında) Allah'ın rahmeti, rızası ve Cenneti ile müjdelendiği zaman Allah'a kavuşmayı arzu eder ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise Allah'ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman, Allah'a kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz."9 Peygamberimiz (asv), yine Hz. Aişe'nin rivayet ettiği diğer bir hadislerinde : "Hiçbir Peygamberin ruhu, Cennetteki yerini görünceye kadar kabzolunmaz." buyurmuştur ki, kendisinin son sözünün "Refîku'l-A'lâ" olması da,10 Cennetteki makamının kendisine gösterildiğine delildir.
Kur'an-ı Kerim'de insanların ölüm anında karşılaşacakları lütuf, müjde ve cezaya açık işaretler vardır. Bu, dünya hayatında iken takdim ettikleri amellere göre ve yaptıkları hayır ve şerlere göre olacaktır. "Amma ölü, mukarrabûndan (hayırda ileri geçenlerden) ise, artık onun için bir rahatlık, hoş rızık ve Na'îm Cenneti (Nimetleri bitmez bir Cennet) vardır."11 âyetindeki rahatlığın ölüm anında olacağı bildirilmektedir. "Amma ölü, inkâr eden sapıklardan (mükezzibinden) ise, ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır..."12 âyetindeki azap da ölüm anındadır ve âhirette de onu Cehennem azabı beklemektedir.13 Tabiîn müfessirlerinden olan Mücâhid, (v. 100/718) Fussilet Sûresi'ndeki: "Gerçekten Rabbimiz Allah'tır, deyip de sonra sebat gösterenler (ve sâlih amel işleyenler var ya,) onların üzerine (ölüm anında) ; Korkmayın, mahzun olmayın, va'd olunduğunuz Cennetle müjdelenin, diye melekler inecektir." 14 âyetinde bildirilen durumun, ölüm anında olduğunu söylemiştir.15 Buradaki müjdenin, ölüm anında, kabirde ve kıyamette (ba'ste) korkunca olmak üzere üç yerde, olduğunu söyleyen müfessirler de vardır. 16
İşte bütün bunlar, ölüm anında iyilerden ve kurtuluş ehlinden olan mü'minlerin melekler tarafından rahmet ve müjdeyle karşılanacaklarının delilidir.
Kâfirler ve vazifesini tam yapmamış olan mü'minlerin ise, melekler tarafından ölüm anında azapla müjdelenecekleri ve yerlerini görünce dünyaya dönüşü arzulayacakları Mü'minûn Sûresi'nde haber verilmektedir.17
Böylece ölümü anında kişinin makamını görüp haz veya elem duyması ile nimet ve azap başlar.18 Artık o andan itibaren tevbe kapısı kapanır ve makamını gördükten sonra iman bile makbul olmaz. 19 Çünkü imanın değeri, ğayba iman edilmesi sebebiyledir. Kur'an-ı Kerim mü'minleri överken "ğayba iman edenler" 20 diye vasıflandırmaktadır. Ahiretteki azabı gördükten sonraki iman, ğayba iman olmadığı için makbul değildir. Nitekim Fir'avn da son anında, boğulurken iman etmek istemiş, ama bu, Allah tarafından kabul edilmemiştir. 21 Gâfir Sûresi'nde de azabı gördükten sonra iman ettik diyenlere imanlarının fayda vermeyeceği açıkça bildirilmektedir.22
Selam ve dua ile...
-------------------------
Dipnotlar:
1) Kıyame, 75/13.
2)Suyûtî, Şerhüs-Sudûr, v. 33 a,Nr.7253; v.170 a, Nr. 7371/3.
3) Aynı eser, aynı yer.
4) Ahzâb, 33/44.
5) Hasan el-Idvi, a.g.e. s. 17.
6) Suyûti, a.g.e. v. 35 b; 171 b.
7) Yûnus, 10/64.
8) Suyûti, a.g.e , v. 35 b; 171 b..
9) Buhari, Sahih, Rikâk, 41, c. VII, s. 191; Ibn Mâce, Sünen, Zühd, 31, c. II., s. 1425; Tirmizi, Sünen, Cenâiz, 67, c. II, s. 247, (Tercemesi) Tirmizi bu hadis için "Hasen-Sahihtir" demiştir.
10) Buhari, Sahih, Rikâk, 41, c. VII, s. 192.
11) Vâkı'a, 56/88-89.
12) Vâkı'a, 56/92-93.
13) Suyûti, a.g.e. v. 34 b; v. 171 a.
14) Fussilet, 41/30.
15) Mücâhid b. Cebr, Tefsiru Mücâhid, c. II, s. 571, Pakistan, tarihsiz.
16) Suyûti, ag.e. v. 35 b; v. 172 a
17) Mü'minûn, 23/99-100 : Nihayet o müşriklerin herbirine ölüm geldiği vakit şöyle diyecekler : Rabbim, beni dünyaya geri çevir, ta ki, ben, terkettiğim imanı yerine getirip sâlih bir amelde bulunayım..."
18) Bkz. Nisa, 4/97; Enfâl, 8/50; Nahl, 16/32; Abdulkerim el-Hatib. Allah ve'1-lnsan, s. 460, Beyrut, 1975.
19) er-Râzi, Muhammed b. Ebi Bekr, el-Hidâye, Emâli Şerhi) v. 69 a, Konya Yusufağa Küt, Nr. 7048; Şa'râni, a.g.e. s. 16
20) Bakara, 2/3
21) Yûnus, 10/90-92.
22) Mü'min 40/84-85 : "O vakit azabımızın şiddetini gördüklerinde şöyle dediler : "Allah'ın birliğine iman ettik ve ona ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik." Fakat azabımızı gördükleri vakit, imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları hakkındaki sünneti budur. İşte kâfirler, burada aldanmışlardır."
----------------
Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
Kabir Hayatı, Prof. Dr. Süleyman Toprak
---------------
Etiketler : İnsan, ölmeden biraz evvel, öleceğini hissedebilir mi?, Azrail (as) kendisine görünür mü?,azarili görmek,ölümü hissetmek,ölecegini bilmek,ölecegini bilebilirmi,
|
|
|
Ruh nedir? - Ruh Hakkında Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 05:54 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Ruh nedir? - Ruh Hakkında Bilgiler
Ruh için şu tanımlar yapılır:
“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”
“Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun."
“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”
Bazı insanlar Peygamber Efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.
“Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?
Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kâinat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.
Hadiste “Kendini bilen rabbini bilir.” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!
- Ruh hakkında neler biliyoruz?
Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.
Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.
Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hâlâ mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.
Dostlarımız soruyorlar, “Ruh nasıl bir şey?” diye. “Bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.
Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.
Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.
Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.
Nur Külliyatı'nda, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:
“Ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”
Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?
Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, Cenâb-ı Hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.
- Ruh beyinden mi ibarettir?
İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.
İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.
“İrade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.
Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.
Ona, “Ben bir bilgisayarım.” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.
Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkâr edebiliriz?
- Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?
Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...
Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...
İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.
Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.
Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...
Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim:
Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.
Ters yöne giden bir arkadaşımıza, b diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.
Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.
Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...
Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.
Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor. Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.
Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:
Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.
Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.
Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.
Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.
Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.
Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.
Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...
Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.
Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.
Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...
Bir başka açıdan:
Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:
Beden ruh içindir, ruh beden için değil.
Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.
Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.
Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.
“Göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (Sözler)
Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?
Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.
Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.
Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...
Ruhun serbest olması ne demektir?
Nur Külliyatı'nda ölümün “mahiyeti” yani “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor.
Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir.
Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.
***
Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka şeyler görmeye başlar.
***
İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir. Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur.
Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir.
Nur Külliyatı'nda “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, Birinci Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır.
Ruh, bedenden ayrıldığında, onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur.
Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir. Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur.
Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor.
Ölüm, beden içindir; ruh için değil. Sebeplere bağlı olarak, zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.
***
“Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatı'nda “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme). Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, On Yedinci Lem’a).
Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.
Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki, bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.
Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar.
Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır.
İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder.
***
Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere -özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara- gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.
Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir.
Gerçi, o saadet diyarında bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.
--------------------
İnsana hayat veren ve onu, düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddî olmayan, ölümsüz varlık. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy, cebrail vb. anlamları vardır.
Allah Teâlâ, Hz. Adem`le başlayan ve Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulan vahiy süreci içerisinde insan oğlunu bir çok gaybî meselede bilgilendirmiştir. Madde dışı âleme dair bilinen bilgilerden sağlıklı ve güvenilir olanı sadece, Allah`ın peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırmış olduğu bilgilerdir. Kur`ân-ı Kerîm`de insanı canlı kılan anlamdaki ruhun mahiyeti hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye yer verilmemiş olmasından hareketle; ilahî hikmetin, ruhun hakikatini, Allah`ın insanoğluna vermiş olduğu ve bütün bilginin yanında çok cüz`i kalan malumatın dışında tuttuğu söylenebilir.
Kur`ân-ı Kerim`de rûh kelimesi değişik bir kaç anlamda kullanılmıştır.
Allah Teâlâ, Hz. Âdem (a.s)`ın cesedini topraktan şekillendirdikten sonra ona kendi rûhundan üflemiş ve böylece Adem (a.s) hayat kazanmıştır. Yine, insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona kendi rûhundan üflemiş ve onu rûh sahibi canlı bir insan haline getirmiştir: "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce balçıktan vareden sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan, sonra şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O`dur" (es-Secde, 32/7-9); "Hani bir zaman Rabbin melekler: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım; Şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin" demişti" (es-Sa`d, 38/71-72) Ana karnında insan yaratılışının aşamaları ve rûhun ona üfürülüşü hak. ayrıca bk. Buhari, Enbiya, I ; Müslim, Kader, I ). İsa (a.s)`ın babasız olarak yaratılışı anlatılırken de rûh, aynı anlamda kullanılır: "Irzını koruyan Meryem`i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik..." (el-Enbiya, 21/91: Ayrıca bk. Et-Tahrim, 66/12). İsa (a.s) bundan dolayı rûhullah (Allah`ın rûhu) olarak da isimlendirilmiştir (bk. Buharî, Tefsiru Sûre, 2; Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Ahmed b. Hanbel, III, 368).
Yine ruh kelimesi Cebrail (a.s)`ın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, "Ruhul-Kudüs" ve "Ruhul-Emin" terkipleri ile geçmektedir: "De ki; "Kur`ânı, Ruhul-Kudüs (Cebrail), Rabbimin katından hak olarak indirdi" "...Meryemoğlu İsa`ya da açık mucizeler verdik ve onu Ruhu`l-Kudüs ile te`yid ettik" (el-Bakara, 2/87, 253); "Uyarıcılardan olasın diye, bu Kur`ân-ı açık bir Arapça lisanıyla senin kalbine, "Ruhul-Emin" (Cebrail) indirmiştir" (eş-Şuara, 26/ 193-195).
Bazı âyetlerde de rûh kelimesi ile Allah, Teâlâ`nın vahyi, yani âyetleri kastedilir: "Allah meleklerini, vahyi (ruh) ile, kullarından dilediğine göndererek..." (en-Nahl, 16/2; ayrıca bk. el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52).
Dört âyette rûh, Allah Teâlâ`nın emrine bağlanmıştır (el-İsra, 17/85; en-Nahl, 16/2; el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52). Rûhu Allah`ın emrine bağlayan ve muhtevasından ruh ile neyin kastedildiği açıkça anlaşılmayan;
"Ey Muhammed! Sana ruhtan sorarlar. De ki; "Ruh, Rabbimin emrindendir (O`nun bildiği bir iştir) size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) mealindeki âyet, ruh konusu üzerindeki tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Müfessirler bu âyette ruhtan Cebrail`in, İsa (a.s)`ın, Kur`ân`ın ve Hz. Ali (r.a)`a isnad edilen ve fakat doğruluğu çok şüpheli sayılan tuhaf bir yaratık kılığındaki bir meleğin kastedildiği şeklinde değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelamcıların ve müfessirlerin çoğuna göre ise bu âyette sorulan ruh, cesede hayat veren şeydir (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmil-Kur`ân, Beyrut 1966, X, 323-324; Fâhreddin er-Râzî, Tefsirül-Kebir, XXI, 36). Görüş sahibi müfessirler, peygamberden, insanı canlı kılan bu ruhun mahiyeti, insan bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmeşinin şekli ve yaşama olan bağlantısının sorulduğunu ileri sürmüşler ve işte bu şeyin Allah`tan başka hiç bir kimse tarafından bu yönlerinin bilinmediğini kabul etmişlerdir (bk. Kurtubî, aynı yer).
Ruh nedir, anlaşılabilir mi?
Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.
“emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?
Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.
Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!
Ruh hakkında neler biliyoruz? Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.
Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.
Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.
Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye. “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.
Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.
Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.
Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.
Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:
“ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”
Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?
Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.
Soru : ruh beyinden mi ibarettir?
İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.
İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.
“irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.
Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.
Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.
Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?
Soru: ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?
Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)...”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî.”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”
Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...
Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...
İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.
Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.
Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...
Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.
Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.
Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.
Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...
Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.
Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.
Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:
Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.
Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.
Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.
Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.
Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.
Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.
Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...
Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.
Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.
Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...
Bir başka açıdan:
Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:
Beden ruh içindir, ruh beden için değil.
Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.
Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.
Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.
“göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (sözler)
Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?
Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.
Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.
Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...
--------------------
RUHUN VARLIĞININ DELİLLERİ NELERDİR?
İnsan, beden ve ruhtan meydana gelir. Beden, ruhun bineği ve aletidir. Ruh, bedende tasarruf etmektedir. İmam-ı Gazali, bedeni bir şehre benzetmiş, ruhu bu şehrin padişahı olarak görmüştür.
Ruhun varlığına dair pek çok delil mevcuttur. Yazımızda bu delillerin birkaçını sıralamak istiyoruz.
1. Her insan sıklıkla kendisinden bahseder. "Görüşüm" der, "şahsiyetim" der, kısacası "ben" der. Bu "ben"in yerini insan vücudunda aradığımızda, insan hücrelerinden başka bir şey göremiyoruz. Bu hücrelerde ise, onlara ait gerçeklerden başka bir şeye rastlamıyoruz. Acaba "ben" nerededir?
2. İnsan vücudu devamlı değişmektedir. Her an vücudumuzda sayısız hormon ve enzimler yapılmakta, hücreler ölmekte ve yerine yenileri gelmektedir. Aldığımız gıdalarla hücrelerimiz tazelenmekte, aynı zamanda hücre içindeki maddelerin yerine başka maddeler gelmektedir. Böylelikle, söz gelimi birkaç sene sonra insan -zerresine kadar olmak üzere- tamamıyla değişmektedir. Şu andaki vücudumuzun bir süre sonra, oraya buraya saçılacağı, kendimizin bambaşka maddeden yeniden oluşacağımız tıbben bir hakikattir.
Gözle görülmeyen zerresine kadar bambaşka olan şahsın "ben"i aynı kalmaktadır. İnsanı maddeden ibaret sayarsak, "ruh"u inkar edersek, izah nasıl olacaktır?
3. Bir şey yapmak, konuşmak istediğimizde bu fikir zihnimize nereden, nasıl gelmektedir? Kim söylemektedir?
4. Mesela yürümek istediğimizde, sayısız mekanizma karışık hadiseler zinciri ile harekete geçmekte ve yürümemiz sağlanmaktadır. Biz bu sırada bunların farkında bile olamıyoruz. Acaba bu sayısız olayı düzenleyen, arada en ufak bir aksaklık olmasını önleyen kuvvet nedir?
5. İnsana hareket sağlayan kuvvet, yani canlılığı devam ettiren güç nedir?
6. Canlı ile ölü arasındaki fark nedir? Bir kimse öldüğünde; vücudu da içinde beyni de kalbi de bütün sinir sistemi de muhafaza olunduğu halde, niçin bir madde yığınından başka bir şey değildir?
7. Bir hücrenin çalışmasını düşünelim. Sayısız hadiseler cereyan ediyor. Düzenli bir şekilde hücrede hayat sürüp gidiyor. Her şey ölçülüp biçilmiş gibi, büyük titizlik dikkati çekiyor. Karışıklık ve tehlike meydana gelmiyor. Acaba bu mükemmel işleyişi, bizim farkına bile varamadığımız bu organizasyonu sağlayan nedir?
8. Hücredeki karışık olaylar nereden yönetilir? Çekirdek (nukleus) diye cevap verebiliriz. Nukleusu ise enzimler ve haberci RNA aracılığı ile DNA içindeki genler idare eder. Kısacası, hücrenin beyni olan DNA'nın en yüksek seviyesi, genlerin bütünü şeklinde düşünülebilir. Fakat bunun nereden yönetildiği aranırsa, cevap ne olacak?
9. Aynı soruyu insan beyni için soralım. Vücudu beyin idare eder. Beynin de alt merkezleri, üst merkezleri vardır. Bazı merkezler diğerlerinin emrindedir. En yüksek merkez, en yüksek seviye hangisidir? Korteks mi (beyin kabuğu)?
Belki evet. Çünkü şuurlu çalışmamız ve irademiz kortekse bağlıdır. Fakat burası da en yüksek seviye olamaz. Çünkü retiküler formasyonda bir bozukluk olunca, korteks sağlam olsa bile insan uyku veya narkoz halinde olmakta, duyumlar meydana gelmemektedir.
Buna göre beyinde en yüksek seviye, kati olarak belirtilemez. Beynin en yüksek seviyesi, onun bütünüdür gibi yuvarlak bir sonuca varılır. Gerçekten ancak her bölümü normal ve sağlıklı olduğu zaman, her bir bölümü kendi görevini en mükemmel bir şekilde yapabilir. Peki, beyni idare eden en yüksek seviye nedir?
İnsan, beden ve ruhdan meydana gelmiştir. Ruhun bedeni terk etmesiyle ölüm olur ve ruh asıl vatanına kavuşur. Bu vatanı da ruhun dünyada tasarruf sahibi olduğu bedeni nasıl kullandığı belirler.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi:
"Eğer Allah Teala, seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini sana ısmarlamasa, bırakmasa idi sen cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin?"
(Doç. Dr. Sefa Saygılı)
RUH NEDİR, RUHUN MAHİYETİ ANLAŞILABİLİR Mİ?
Ruh için aşağıdaki tanımlar yapılır:
“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”
“Bir kanun-u zîvücud-u haricî.” (Hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun.) (Sözler)
“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”
Bazı insanlar Peygamber Efendimize (asm) ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “O, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.
“Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?
Hadiste “Kendini bilen rabbini bilir.” buyuruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek Ona ulaşacağız!
Ruh hakkında neler biliyoruz? Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.
Ruh, sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. İcraatıyla ve tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine engel olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Mesela, bir yer çekimi kanunu hayat ve şuur sahibi olsaydı ruh özelliği kazanırdı.
Ruh, şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle plânlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.
----------------
Ruh Nedir?..
Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok cahil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere dayanarak bize sordu...
“Kurân’da Allâh Rasûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu hâlde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..?”
Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım...
Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz. Muhammed’e üç sual sormak üzere karar alırlar ve derler ki;
“Şayet gerçekten Allâh Rasûlü ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zira daha evvel de hiçbir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır. Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır...”
İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullâh’a gelip birinci sorularını sorarlar:
− RUH nedir?..
Hz. Rasûlullâh, ilâhî inayet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:
− Yarın gelin, inşâAllâh cevap veririm, der...
Ertesi gün geldiklerinde de onlara, şu âyeti okur; der ki:
“Yes’eluneke anir RUH... Kul er RUH’u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi illâ kaliyla...”
Burada vurgulanan gerçeği dilimize şöyle çevirebiliriz:
“(Yahudiler) SANA RUH’TAN SORUYORLAR... DE Kİ: ‘RUH, RABBİMİN HÜKMÜNDENDİR. İLİMDEN SİZE PEK AZ VERİLMİŞTİR (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!’” (17.İsra’: 85)
Şayet biraz izan sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler, ârifler, velîler, Nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..
Yani, Yahudilere denmektedir ki:
“Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..
Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz... Çünkü madde ötesini değerlendirmekten âcizsiniz...
Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölüm ötesi Ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hz. İSA’yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz... Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!”
Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslâm âlimi ve velîsi İmam Gazâli dahi “İhya-u Ulûmid’din” isimli kitabının 1’inci cilt “Rub’ul ibâdat” bölümünde şöyle demektedir:
“Yoksa sanma ki, Hz. Rasûlullâh Efendimiz (sallâllâhu aleyhi vesellem) RUH’un hakikatini bilmiyordu!.. Zira, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?.. RUHUN hakikatini Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı velîler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!..”
Evet söz İmam Gazâli’den açılmışken O’nun RUH konusunda çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim...
Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip okuyabilirler...
“Mişkâtül Envâr” (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir kitapçık olup; “RUH’un hakikati, Allâh’ın Tekliği ve varlıkta ALLÂH dışında bir şey olmadığı” yolundaki İmam Gazâli’nin görüşlerini ihtiva etmektedir... Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.
İmam Gazâli’nin “Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi” isimli kitabından “ruh” ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â’zâm Abdulkâdir Geylânî’nin “Kaside-i Ayniyye”sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:
“O’na RUH üfledim” buyurulması kinayedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O’nun aynı değil midir?..
Lâkin Hakk’ı hulûlden tenzih et!..
Zira, O’nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O’nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki!.. Zâtın, her şeyi meydana getiren orijindir!..”
Gavsı Â’zâm Abdulkâdir Geylânî’nin gerek “Kaside-i Ayniyye”sindeki bu satırlarında; ve gerekse de “Risâle-i Gavsiye”sindeki açıklamalarında (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, “RUH” hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.
Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce Gazâli’nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da “RUH” hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklayalım...
Gazâli rahmetullâhu aleyh şöyle diyor...
“Kavli ilâhîdeki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular...
Cevap verdim ki, tesviye, RUH’u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Âdem hakkında evlat ve ahfadı tasfiye ve tadil şartıyla meniden ibarettir.
Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ’s olan şeydir...
İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH’ta hiçbir değişme meydana gelmeyerek, O’ndan nutfede RUH ihdas olunur...”
Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:
Nutfede esas ve itidal vuku bulmazdan evvel, insan “RUH”unun henüz yaratılmamış olmasıdır.
Gazâli, “RUH” hakkında şöyle devam etmektedir:
“RUH cisim dahi değildir... Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü... Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.
Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz küll’e izafet demek olup, bu hususta ise ne küll ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz.”
“Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan RUHLARI nutfede zuhuruyla hadis olmuştur...”
Gazâli’nin bu ve daha başka, bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı sonuçları ise şöyle sıralamak mümkündür:
a) Ruh aslında gayrı mahlûk, bâkî, kendiliğinden kaîm ve TEK’tir!..
b) Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir... Yani, O’nda çokluk, ayrılık yoktur!.. Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH’tur!..
c) Cesetlere taalluku hâlinde birtakım çeşitli vasıflar kazanır ve bu vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâkî kalır.
Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruhta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur...
“RUH” hakkındaki İmam-ı Gazâli’nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin yazmış olduğu “Allâh’ı inkâr etmek mümkün mü?” isimli kitabında bulabilirsiniz!..
“RUH” konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullâh da AbdülKerîm Ciylî hazretleridir.
“İNSAN-I KÂMİL” isimli kitabında, “Ruh adlı melek” bölümünde tasavvuftaki adıyla “Ruh-u Â’zâm” olan bu tek orijin ve asıl “Ruh”tan söz eden AbdülKerîm Ciylî, ayrıca “Ruhülkuds” bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır. İsteyenler “Ruh” hakkında büyük çoğunluğu mecazî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler...
Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile “RUH”un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya...
“RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyla TEK’tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır...
Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH”tan meydana gelmiştir.
Her şeyin “RUH”tan meydana gelmesinin misalini sanırım şöyle verebiliriz:
“Madde” adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir... Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur... Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey enerjidir...
Enerji, bu boyuttaki yapısı itibarıyla bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını Allâh’ın kudreti oluşturmaktadır!..
Allâh’ın Zât’ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden söz edilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı “RUH”tur!..
Ve bu “Ruh”, Allâh’ın “Kudret” sıfatının zuhuru oluşunun yanı sıra; “Akl-ı Evvel” ismiyle işaret edilen “Evrensel Şuur” ya da bir başka tanımlama ile “Kozmik Bilinç”tir!..
Her nesnenin yapısındaki “bilinç”, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan “Ruh”ta mevcut olan “bilinç”ten ileri gelmektedir... Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahalin kabiliyet ve istidadı nispetinde olmaktadır.
“Ruh”, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar sûretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..
Esasen, AbdülKerîm el Ciylî’nin de bahsettiği gibi, “Ruh” bir “melek”tir.. Öyle bir “melek” ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu “melek”ten oluşmuştur!.. Her şeyin aslı, orijinidir!.. Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O’dur!..
Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün... Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı, aynı tek şeydir... “SU”dur!.. “GAZ”dır; (H2O)!.. Hepsinin orijini atomlardır gibi...
ALINTI
|
|
|
Nargile Nedir? Nargile içerken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar |
|
Yazar: RasitTunca - 09-06-2018, 03:48 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Nargile Nedir? Nargile içerken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
NARGİLE NEDİR?
Nargile, alt kısmında sıvı konulan bir hazne, hemen üst kısmında delikli ve dumanı taşıyan bir boru gövde, boru gövdeye bağlanan marpuç, en üst kısımda nargile tütünün konulduğu lüle’den oluşan ve lüle üzerine konulan kömürün lüle içerisinde ki tütünü yakması ve elde edilen dumanın marpuç kullanılarak çekilmesi şeklinde bir çalışma yapısı mevcuttur.
Ek parçalar da aleminyum folyo, sipsi, maşa ve nargile kömürüdür.
Sipsi marpuç’un ucuna takılan bir nargileyi birden fazla kişi kullanmasını sağlayan ağızlıktır.
Maşa ise nargile kömürünün lüle üzerine konmasında ve alınmasında kullanılır.
Aleminyum folyo, nargile kömürünün tütünle temasını engeller.
Nargile kömürü, nargile tütününü yakmak için kullanılan maddedir.
NARGİLE İÇERKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR
Öncelikle nargilede kullanacağınız tütün kalitesine dikkat ediniz. Kalitesiz bir tütünden içerken hiçbir şey anlamazsınız. Önerim Al Fakher tütünüdür. İçimi hem çok iyi hemde tütünün şerbetlenme olayı gayet başarılıdır.
Nargile kömürü seçimi de bir o kadar önemlidir. Çünkü, kötü kömür öncelikle çabuk geçer, çok kül atar ve lülede ki tütünün yüzeyine folyo’da ki deliklerden sızar ve tütünün hem tadının daha çabuk gitmesini hemde tütünü kuruttuğu için çabuk yanmasını sağlar. Nargile kömürleri, meşe ağacından elde edilen kömür, sıkma kömür, hindistan cevizi kabuğundan yapılmış kömürdür. Bu bilgiler ne işimize yarayacak dediğinizi duyar gibiyim, bu bilgiler ile uygun olan kömür tipini seçeceğiz. Hindistan cevizi kabuğundan elde edilen kömür kaliteli ancak yanması biraz vakit alan bir kömürdür. En önemli özelliği ise kömürün dayanım süresi gayet iyidir. Meşe kömürüne gelecek olursak geç yanan bir kömürdür ancak dayanımı çok yüksektir. Sıkma kömür ise kömür tozlarının sıkıştırılması ile elde edilmiştir. Çabuk yanar ve dayanımı azdır. Bu bilgiler ışığında size uygun kömürü seçebilirsiniz. Benim önerim Hindistan cevizi kabuğundan elde edilen kömürlerdir.
Nargile içiminden sonra parçaların temizliğin mutlaka yapınız.
Lüleye tütünü topak halinde değilde parçalayarak koyunuz.
Lüle üzerindeki folyo’yu ince bir iğne ucuyla delin ve deliklerin çok büyük olmamasına dikkat edin.
İçtiğiniz tütün karışımlarından iyi tat almak istiyorsanız sürekli aynı marpuç’u kullanmayın. Ekşi tatlar için ayrı, tatlı tatlar için ayrı ve kahve karışımları için ayrı marpuç kullanmanızı öneririm.
Sıvı haznesinde süt kullanırsanız nargile içtikten sonra kesinlikle sıvı haznesinde sütü bekletmeden yıkamalısınız yoksa çok kötü koku yapıyor.
Nargile’yi ilk açarken közleri sürekli aynı bölgede tutup uzun süre çekim yapmayın genelde yapılan bir hatadır. Nedeni başlangıçta zaten aromayı daha fazla alırsınız bu tada kapılıp sürekli çekim yaptığınızda tütünün üst kısmını yakarsınız ve buda nargilenin tadının kötüleşmesine ve içerken dumanın boğaza vurmasına sebep olur. Közleri farklı yerlere koyarak açın nargileyi ve közlerin üzerinde biriken küllerin lüle içerisine sızmaması için belli aralıklarla maşa ile alıp üzerinde ki külü döküp tekraradan lüle üzerine koyunuz.
NARGİLE TÜTÜN KARIŞIMI ÖNERİLERİ
Kırmızı-yeşil elma, nane karışımı, içimi hoş bir karışımdır. Çok fazla tat karışımı istemiyorsanız çok ideal.
Anason, Üzüm karışımı, bol aromalı duman, ağır ancak içimi insanı baymayan türden bir karışım.
Gül,nane karışımı, hafif olsun tadı iyi olsun diyorsanız bu karışım tam size göre.
Karpuz, çilek karışımı, hem bol aromalı duman hemde hafif olsun diyorsanız mutlaka denemelisiniz!
Nane, limon karışımı, hem çok keskin bir tad almak, hemde içimi ne hafif ne de ağır olan bir karışım denemek isteyen içiciler için idea bir karışım.
Kavun,muz karışımı, bol aromalı duman ve hafif içime sahiptir.
Muz, bal, az damla sakızı karışımı, içimi hoş ve hafiftir.
Cappuccino, bal karışımı, yoğun aromalı duman alabileceğiniz, hoş bir tada sahiptir.
Ananas, vişne karışımı, farklı bir tat denemek isteyenler için ideal ancak içimi hafiftir.
Üzüm, böğürtlen karışımı, yoğun aromalı duman isteyenler için, orta ağırlıkta bir karışım.
Çikolata, franbuaz karışımı, açıkçası ben çok sevemedim, farklı bir tadı var ve orta ağırlıkta bir içimi var.
Hindistan cevizi, cappuccino karışımı, gerçekten hoş bir tadı var yoğun aromalı duman elde edebilirsiniz.
Şeftali, nane karışımı, açıkçası bana hitap etmeyen ancak çok fazla içeni gördüğüm bir karışım, hafif ve yoğun tat alabilirsiniz.
Kayısı, nane karışımı, hafif ve aroması fena değil diyebilirim.
BENİM FAVORİLERİM
Portakal, limon, nane, az damla sakızı karışımı, bu karışım da hem yoğun aromalı duman alabilirsiniz, hemde insanı baymayan orta ağırlıkta bir içime sahip.
Anason, üzüm karışımı, sadece anasonun da içimi gayet iyidir ancak üzümle birleştiğinde yoğun aromalı duman ve orta ağırlıkta bir içime sahip bir karışım elde ediliyor.
Kavun, nane karışımı, hafif bir içime sahip, bol aromalı duman elde edebileceğimiz bir karışım.
Türk kahvesi, vanilya, fındık ve az bal sıvı haznesine de süt konularak yapılan karışım, arkadaşlar en yoğun tat aldığım karışım budur. Bol aromalı duman ve orta ağırlıkta bir karışımdır.
Kaynak : webagi net/2017/08/12/nargile-nedir-nargile-tutun-karisimi-onerileri
------
Etiketler : Nargile,narghile,Hookah,Nargile içerken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar,Nargile içerken,Nargile Tütün Karişimi Önerileri,
|
|
|
Mısır Piramitleri Nedir? Mısır Piramitlerinin isimleri Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-06-2018, 03:15 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Mısır Piramitleri Nedir? Mısır Piramitlerinin isimleri Nedir?
Mısır piramitleri, temel olarak firavun ve eşleri için yapılmış yapılardır diyebiliriz. Ancak yapılma nedeni ölümden sonra yaşam inancıydı. Firavunlar ölümün ardından cesedi zarar görmeyecek şekilde muhafaza edilecek, korunaklı bir yerde kalmasını sağlamak amacıyla piramitleri inşa ettirmişlerdir. Aynı zamanda firavunların, değerli eşyalarını ve kendi yaptıkları sanatsal çalışmalarını da piramitlerde muhafaza ettiklerine dair bilgiler mevcuttur. MÖ 2630 ve MÖ 1620 yılları arasında inşa edilmiştir.
MISIR PİRAMİTLERİ İSİMLERİ
Khufu (Keops) Piramidi
Mikerinos (Mykerinos) Piramidi
Kefren Piramidi
KHUFU (KEOPS) PİRAMİDİ
MÖ 2551 – MÖ 2560 yılları arasında Kahire de yapılmış olan üç piramit’in en büyüğüdür. İçerisinde 3 oda olduğu söylenmektedir ancak bu zamana kadar piramit’in içerisine girilememiştir. Piramitin yükseliği 145 metredir. Taşların üst üste konması ile inşa edilmiştir. Piramit yapılışından bu güne kadar bir çok gizemi barındırmaktadır. Bunun temel nedeni ise piramit’i yaptıran kişi khufu, inşa bittikten sonra piramit’in yapımında çalışan herkesi öldürmesidir.
MİKERİNOS (MYKERİNOS) PİRAMİDİ
Gize piramitlerinin en küçüğüdür. Mikerinos öldükten sonra oğlu shepseskaf tarafından yaptırılmıştır. Mikerinos’un diğer piramitlere göre yapısal bir farklılığı vardır oda defin odasının alt kısımda olmasıdır. Yüksekliği ise yaklaşık olarak 66 metredir.
KEFREN PİRAMİDİ
Kahire de, gize bölgesin de inşa edilmiştir. Mikerinos tarafından yapıldığı söylenmektedir. Büyüklük olarak 143 metre boyu ile 2. büyük piramittir. Piramidin 2 adet girişi vardır. Kefren’in 23 adet heykeli doğu tarafında bir kısımda bulunmaktadır. Piramit içerisindeki odaların genişliğinin bir hayli büyük olduğu söylenmektedir.
Sphinx ve Kefren Piramidi
MISIR PİRAMİTLERİNİN İNSANLARI ŞAŞIRTAN ÖZELLİKLERİ
Kirletilmiş su, piramit’in içerisinde bırakılırsa su belli bir müddet sonra arıtılmış halde olur.
Piramit kimin adına yapıldıysa, onun mezarının bulunduğu odaya doğduğu ve tahta çıktığı günlerde güneş girer.
Piramitlerin yapımında kullanılan taşların ağırlığı 2500 kg civarında olup yapıldıı yere yüzlerce kilometre mesafeden getirildiği söylenmektedir. Nasıl getirildiği konusunda da farklı fikirler bulunmaktadır. Mesela tekerlekli bir taşıma sistemi kullanılarak getirildiği, büyük hayvanların çekerek getirdiği veya yapımında binlerce kişi çalıştığı için çalışanlar tarafından taşındığı gibi.
Yanık, kesik gibi yaralar piramit’in içerisinde çok daha hızlı iyileşme göstermektedir.
Çöp atıkları piramit’in içerisinde koku vermez ve donuk bir kalıp alır.
Piramit’in içerisinde yetiştirilen bir bitki dışarıya göre çok daha hızlı büyümektedir.
Piramit’in içerisine konan süt belli bir süre sonra yoğurt haline gelir.
Piramit’in içerisinde sonar, radar vb. cihazlar çalışmamaktadır.
Piramitlerin en iç kısmı hakkında çok bir bilgi birikimine sahip değiliz. Çünkü piramit araştırmacılarının yaptığı araştırmalarda sürekli aynı yerde döndüklerini, kaybolduklarını ancak iç kısmına erişemediklerini belirtmişlerdir.
Keops, Mikerinos ve Kefren piramitlerinin yapımında ciddi matematiksel hesaplamalar olduğunu ispatlayan olaylar mevcuttur. Mesela, üç piramit arasında pisagor üçgeni olacak şekilde inşa edilmiştir ve kenar oranı 3:4:5’tir.
Keops piramitinin dört yüzeyinin toplam yüz ölçümü, piramit’in yüksekliğinin karesine eşittir.
Keops piramidi, 4 ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.
Ekin ortasıyla mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir yani piramitlerin yapımı ile bir çeşit güneş saati de elde edilmiştir.
Keops piramidi ile dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir.
Keops piramitinin, yüksekliğini 1 milyar ile çarparsak yaklaşık olarak dünya ile güneş arasındaki mesafeyi elde ederiz.
Daha bunun gibi bir çok özellik vardır diyebilirim öğrendikçe de ekleyeceğim ve son olarak da değinmek istediğim bir nokta var keops piramidinin aynısını japonya yapmaya çalıştı ancak çalışmaları başarısız olmuştur.
|
|
|
Kisa Bir Saglik Uyarisi |
|
Yazar: RasitTunca - 09-03-2018, 07:15 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum (4)
|
 |
KISA BIR SAĞLIK UYARISI
Her ilacin yan tesiri oldgu gibi, gözleri bozulanlarin takdigi gözlügünde bir icinden birde dişindan yan tesirleri vardir, icden olanlara girmeyecegiz amma, biz dişdan olanina biraz deginecegiz, ve gözlük madde fiziki bir yapisi oldugu için belli bir gramaji var, ve bu gramaj işde, yüksek veya, az ise az, cok ise cok, olarak takildigi burunun üst kismina bir basinc uygular, ve nefesin gecdigi o deligi daraltmaya başlar ve gözlügü hic cikarmazsaniz senelerce aylarca, gözlük gözlük, ve misla ile bizim bir kücük evimiz vardi oraya hanim biryerden bulmuş, zehirli sarmaşik dedikleri sarmaşik dikdiydi ve yapraklari güzel diye. işde gecen sene üc yada alti ay kadar o eve gitmedim ve bakamadim, ve bu sene bir gitiim, o sarmaşik heryeri kaplamiş, ve agaclarim vardi, kiraz agaci, elma agaci, bütün agaclari dahi bogacak kadar sarmiş, ve bogmak üzereymiş ve gittik onun kanatlarini biraz kesdik, yani ve kirazi kurtarmaya calişdik öyle bir pislikki dala köklerini yapiştrimiş ve benim uzanamadigim noktalara kadar sarlanmiş, aşagilari yolduk amma, yukarilar kaldi, ve artik oralari yine ölmez tahmnim, cünkü agacin üstüne yapişmiş, agacdan besinini sorup aliyor, bitki yani, ceccal gibi bişey yani, hani sevgisiyle öldürür derlerya yani, işde gözlük takincada burun deliigndeki, killar kücük kücük killar var, onlar işde sen böyle gözlügü cikarmayinca, birde o delige basinc yapinca, onlar alt uca degmeye başlar, ve daha sonra sarmaşik gibi burun deliginin icini kaplar ve hata belkide alt tarafa sapalanmya başlar, ayni sarmaşikin kökünü kessende, o yukarda biyerde kökünü artik sarildigi agaca gömmüş, ordan vitamanini alir ya işde, öyle birşey, ve yine ayni durum killar olmasa bile, burun icinde uzanan et parcaciklari vardir, onlar ayni bu işlemi yapar, ve burun tikanir, ve burun tikaninca, dogru nefes alinmayinca, işde herşey bozulur bedende, hasta olunur, ne akil dogru calişir, ne göz, ne kulak, yeterince nefes almayan midede kalpde, her organ yavaş yavaş hasta olup harap olmaya başlar, o yüzden gözlük takanlar, zaman zaman gözlügünüzü bir kenara koyun, ve güzlüksüz durun, gözünüz veya kafaniz agriyorsa, bilinki damarlara baski yapmiş gözlük, ve kanve oksijen göze ve kafaya iyi gitmeyince oksijensiz ve kansiz kalan organ, sana sinyal veriyor, bana yeterince oksijen ve kan gelmiyor diye , sen amma anlayipda gözlügü cikarip, o burnuna baski yaptigi yeri kurtarmak yerine, aspirin, derman gripin gibi ilac yutuyorsan, vücut dilinden anlamayan insansin.
hassas nokta en yukarda gözlügün hemen altindaki kikirdak ile kemigin birlestigi üst iki deligin üstünde hassas et bölgesi cok dar bir delik var orda zaten
Rasit Hoca tespiti, ister kabul edip uygulayin, isterseniz uygulamayin kişisel bir görüşdür tavsiyedir.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems
|
|
|
Sudoku Kuralları Nelerdir, Sudoku Nasıl Oynanır? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 03:50 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=48505]
Sudoku Kuralları Nelerdir, Sudoku Nasıl Oynanır?
Klasik Sudokuyu tanıyalım
Yanda gördüğümüz 9x9 boyutlarında boş sudokudur. 9x9 Klasik sudoku, 9 satır, 9 sütun ve 9 bölgeden oluşmaktadır. Klasik sudoku sorusu altta soldaki resimdeki gibidir. Soruda, 81 adet rakamdam bazıları yerleşmiş olarak verilir. Verilmeyen kısımlara ise 1'den 9'a kadar olan rakamlar öyle yerleştirilmelidir ki sudokunun her satırında 1'den 9'a kadar olan rakamların hepsi bulunmalı ve 1'den 9'a olan rakamlar sadece birer defa yer almalıdır. Aynı kural, sütunlar ve bölgelerde de sağlanmalıdır.
Üç Temel Kural
Sudoku sorularında belirlenmiş miktarda rakam sudoku içine yerleştirilmiş olarak verilir. Daha sonra belirlenmiş 3 temel kurala uygun olacak şekilde rakamları yerleştirmemiz istenir.
* Her satırda tüm rakamlar bulunmalı ve bu rakamlar sadece birer defa yer almalıdır.
* Her sütunda tüm rakamlar bulunmalı ve bu rakamlar sadece birer defa yer almalıdır.
* Her bölgede tüm rakamlar bulunmalı ve bu rakamlar sadece birer defa yer almalıdır.
- Sudoku 9x9’ luk bir ızgarada oynanır bu ızgara “bölge” isimli 3x3 alt ızgaralara bölünmüştür
[attachment=48506]
- Sudoku, sayılarla doldurulmuş bazı ızgara hücreleri ile başlar:
[attachment=48507]
- Sudoku’nun konusu, aşağıdaki uyarılara göre boş hücreleri 1 ve 9 arasındaki rakamlarla doldurmaktır (her hücre için yalnızca 1 rakam):
1. Rakam, her satır üzerinde yalnızca bir kez olabilir:
İzin verilen
[attachment=48508]
İzin verilmeyen
[attachment=48509]
2. Rakam, her kolon üzerinde yalnızca bir kez olabilir:
İzin verilen
[attachment=48510]
İzin verilmeyen
[attachment=48511]
3. Rakam, her bölge üzerinde yalnızca bir kez olabilir:
İzin verilen
[attachment=48512]
İzin verilmeyen
[attachment=48513]
- Bu kurallar, her sayının her bir satır, kolon ve bölgede yalnızca bir kez kullanılabileceği şeklinde özetlenebilir.
İşte bu. Sudoku bulmacalarını çözmeye hazırsınız.
Sudoku çözme yöntemleri
Sıkıştırma tekniği
[attachment=48514]
Her bölgede (her satırda veya her sütunda) herhangi bir rakamdan sadece bir tane bulunmalıdır. Sudoku çözülürken en çok kullanılan yöntem, bölgelerdeki (satırlardaki veya sütunlardaki) eksik olan rakamları taramaktır. Hangi bölgelerde hangi rakamların eksik olduğuna bakılır (bunu yaparken tüm sudoku içindeki en fazla adette bulunan rakamdan başlayınız). Bu eylem yapılırken bölgede eksik olan bir rakam, yan veya alt/üst bölgelerdeki aynı rakamlar ile yatay/dikey taramalar yapılarak o bölgede bulunamayacağı yerler elenir; bulunma ihtimali olan tek yer bulunmaya çalışılır.
Resimdeki örnekte, birinci ve ikinci bölgede 1 rakamı mevcuttur. Üçüncü bölgede 1 rakamı yoktur. Üçüncü bölgede 1 rakamının yerini bulmayı düşündüğümüzde, birinci ve ikinci bölgelerde 1'lerin bulunduğu satırlarda (1. ve 2. satır) bir daha 1 rakamı olamayacağı için (sudoku kuralı) üçüncü bölgede kırmızı ile çizilmiş satırlara 1 rakamı gelemez.
Altıncı bölgedeki 1 rakamının bulunduğu yerden dolayı üçüncü bölgedeki g sütununa 1 rakamı gelemez.
O zaman üçüncü bölgede 1 rakamının gelebileceği sadece bir yer kalmıştır.
Üçüncü bölgedeki 1 rakamının yeri i3'te olmalıdır.
Satır-sütun kesişmesinde tek ihtimal
[attachment=48515]
Sudoku içinde herhangi bir satır ile bir sütunun kesişimindeki rakam olmayan yerleri gözden geçirdiğimizde, kesişimdeki yere gelecek rakamı bulma ihtimali olabilir (Kesiştireceğiniz yer seçiminde, satır ve sütunda çok sayı bulunan yerleri seçiniz).
b sütunu ve 4. satırın kesişiminde yerde (b4) rakam yoktur. Bu rakamı bulmak için şöyle bir yol izlenir.
4. satırda 8, 7, 1 ve 6 rakamları olduğundan b4'e bu rakamlardan birisi gelemez.
b sütununda 9 ve 5 rakamları olduğundan b4'e bu rakamlardan birisi gelemez.
Dördüncü bölgede 8, 7, 4 ve 3 rakamları olduğundan b4'e bu rakamlardan birisi gelemez.
O zaman b4'e gelemeyecek rakamları listesi gözden geçirdiğimizde; 1, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 rakamlarıdır.
O zaman b4'e gelebilecek tek rakam kalmıştır. O da 2 rakamıdır.
Satır-sütun etkileşimleri
[attachment=48516]
Bazı sudoku sorularında satırlardaki rakamlar ile sütunlardaki rakamlar arasındaki özel durumlardan dolayı bir bölgede bir rakamın yerini tam olarak bulamasak bile o bölgede gelebileceği yerleri tahmin etmek kolaydır.
Bu teknikte, bir bölgede bir rakamın gelebileceği yerler (bir, iki veya üç yere gelebilme durumlarında) bir satır boyunca veya bir sütun boyunca olduğunda, o satırın veya sütunun diğer bölgelerinde bir daha o rakam bulunamaz.
Resimdeki kısmi sudokunun ikinci bölgesinde 7 rakamının bulunduğu satırda (2. satır) bir daha 7 rakamı bulunmayacağına göre birinci bölgede a2, b2 ve c2 karelerine 7 rakamı gelemez. Bu yüzden birinci bölgede 7 rakamının gelebileceği iki yer vardır. Bu yerler b1 ve b3'tür.
b sütununu düşündüğümüzde birinci bölgede b1 veya b3 karelerinin birisinde mutlaka 7 rakamı bulunması gerekeceğinden (hangisinde olduğunu kesin olarak bilmesekte) yedinci bölgede b sütununa 7 rakamı gelemez. O zaman yedinci bölgede 7 rakamının gelebileceği sadece bir yer kalmaktadır.
Yedinci bölgedeki 7 rakamının yeri a9'da olmalıdır.
Satır veya sütundaki eksik rakamlar
[attachment=48517]
Bir satırda (sütunda) bir çok rakam bulunmuş ve çok azı bulunmamışsa bu yöntem uygulanır.
Resimdeki altıncı satırda sadece iki rakam belli değildir. 1,2,3,4,5,8 ve 9 rakamları bilinmektedir. 6 ve 7 rakamları çıkmamıştır.
Kalan boş kareler b6 ve h6'dır.
h6'nın bulunduğu h sütununda bir tane 6 rakamı bulunmaktadır (h2'de).
Bu 6 rakamı h sütununda bulunduğu için h6'ya 6 rakamı gelemeyecektir.
O zaman altıncı satırda eksik olan 6 rakamının gelebileceği tek yer vardır, o da b6 karesidir. Ve yine bu satırda eksik kalan 7 rakamının gelebileceği bir tek yer vardır; h6'dır.
Bu yöntem "Satır-sütun kesişmesinde tek ihtimal" yöntemi ile benzerlik göstermektedir aslında.
İhtimalleri yazmak ve 'İkililer'den yararlanmak
[attachment=48518]
İhtimalleri yazmak
Zor sudoku soruları klasik çözüm yöntemleri ile çözülemezler. Bu yüzden İhtimal yazma yöntemi, tıkanan bir sudokuyu açacaktır.
Bazen bir bölgede verilmemiş her boşluğa gelebilecek tüm rakam ihtimalleri, bazen bir satırda verilmemiş her boşluğa gelebilecek tüm rakam ihtimalleri, bazen de bir sütunda verilmemiş her boşluğa gelebilecek tüm rakam ihtimalleri boşluklar içine küçük rakamlar halinde yazılır. Bazen de burada olduğu gibi tüm sudokuda rakam bulunamamış her boşluk için ihtimallerin yazılması gerekebilir.
Bu ihtimallerin yazılmasından yararlanarak diğer boşluklara gelebilecek rakamlar bulunabilir. Bazen de tüm boşluklar içindeki ihtimallerin birbirleri ile etkileşimi sonucu bazı ihtimallerin elenmesi ve bir boşluğa gelebilecek tek bir rakamı bulma ihtimali olabilir.
İkililerden yararlanmak
İhtimaller yazılırken, resimdeki kısmi sudoku örneğinde olduğu gibi bazen de bir bölgedeki eksik olan bir-iki rakamın (yedinci bölgede 4 ve 9 rakamı) bölge içinde gelebilme ihtimali olan yerlere yazılması yeterli olur ki; o bölgedeki verilmeyen her rakam için ihtimalleri yazmaya gerek yoktur.
Burada "ikili" olarak kastedilen, bir bölgede (bir satır veya bir sütunda) iki rakamın gelebileceği yerler düşünülüp ihtimalleri bölgedeki boşluklara yazıldığında bu iki rakam sadece aynı iki boşluğa gelebilme ihtimalidir ( yedinci bölgede 4 ve 9 rakamları sadece c7 ve c8'e gelebilme ihtimalleri vardır. üst ve yan bölgelerdeki 4 ve 9'ların yerlerinden dolayı).
Resimde yedinci bölgede 4 ve 9 rakamlarının sadece aynı iki yere gelebilme ihtimali (c7 ve c8), bu iki boşluğa başka rakam gelebilme ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Çünkü bu bölgedeki bu iki boşluktan başka bir yere gelemiyorsa bu iki boşluktan birinde 4, diğerinde de 9 olmalıdır. Hangisinin tam olarak c7'de mi c8'de mi olduğunu bilmesekte c7 ve c8'in 4 ve 9 rakamları ile dolu olduğunu emin olabiliriz.
Yedinci bölgede 4 ve 9 rakamlarnıın yerlerinin belli olduğunundan hareketle, o bölgede başka bir rakamın gelebileceği yeri bulmaya çalışalım. Dördüncü bölgedeki 6'nın ve dokuzuncu bölgedeki 6'nın pozisyonunda dolayı yedinci bölgede 6 rakamının gelebileceği yerler, c8 ve b9 gibi görünmektedir. Ancak biraz önce bahsettiğimiz durumdan dolayı c8'e 4 veya 9'dan başkası gelemez bu yüzden yedinci bölgede 6 rakamı sadece b9'a gelebilir.
Satır veya sütun içindeki 'gizli ikililer'
[attachment=48519]
Sudoku çözerken ihtimallerin yazılmasından önceki yöntemde bahsetmiştik.
Resimde gördüğünüz sudokuda yedinci satırda ihtimalleri yazarak ikililer elde edebiliyor muyuz bakalım.
A7'ye gelebilecek rakamlar
Yedinci bölgede 1, 2 ve 4 olduğundan a7'ye 3'ün gelebileceğini düşünerek başlayalım. a7'nin satırında ve sütununda başka 3 rakamı olmadığından a7'ye 3 gelebilir.
Sıra ile gidersek a7'ye 5 gelebilir. a7'nin satırında ve sütununda 5 rakamı olmadığından a7'ye 5 gelebilir.
a7'ye 6 gelemez. a7'nin satırında 6 rakamı olduğundan (h7) a7'ye 6 rakamı gelemez.
a7'ye 7 gelemez. a7'nin sütununda 7 rakamı olduğundan (a4) a7'ye 7 rakamı gelemez.
a7'ye 8 gelebilir. a7'nin satırında ve sütununda 8 rakamı olmadığından a7'ye 8 gelebilir.
a7'ye 9 gelebilir. a7'nin satırında ve sütununda 9 rakamı olmadığından a7'ye 9 gelebilir.
a7 karesine 3, 5, 8, 9 rakamları gelebilir.
A7 satırındaki diğer boşluklara da bu şekilde gelebilecek rakam ihtimallerini yazalım.
Daha önceki yöntemde bahsettiğimiz "ikililer" bazen açık olarak görünmeyebilirler. Burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: "Bu satırda herhangi iki rakam sadece aynı iki karede bulunuyor mu?".
f7 ve g7 karelerine baktığımızda 1 ve 4 rakamlarının bu satır içinde sadece bu iki karede olduğunu görebiliriz. Bu şu anlama geliyor; 1 ve 4 rakamları a7 sütununda sadece f7 ve g7 karelerine gelebiliyorsa, 1 ve 4 rakamları mutlaka bu iki karede yer almalıdır. f7 ve g7'de görülen ihtimaller içinde başka sayılar olsa bile f7 ve g7'ye yalnız 1 ve 4 yazılabilir. f7 ve g7'de diğer ihtimalleri eleyebiliriz.
[attachment=48519]
Yedinci satırda 1 ve 4 rakamlarının yerini tam olarak belirlememiz(!) ve bu yerlerdeki diğer itimalleri silebilmemiz bize yedinci satıra başka rakamların ihtimalleri ile ilgili önemli bir ipucu kazandırdı.
Yedinci satırda 7 rakamın sadece d7'de yazılı olduğunu görebiliyoruz. Bu satıra gelebilecek 7 rakamı sadece d7'de bulunabilirmiş. Bu satırda başka hiç yere gelebilme ihtimali yokmuş.
O zaman d7'de kesin olarak 7 rakamı olmalıdır.
1 ve 4 ikilisi sayesinde yedinci satırda bir rakamın yerini kesin olarak bulmuş olduk.
Buraya tıklayın ve Sudoku oynamaya hemen başlayın!
http://www.sudoku.name/index-tr.php
Etiketler : Sudoku Kuralları Nelerdir, Sudoku Nasıl Oynanır?,Sudoku Bulmacası,Zeka geliştiren bulmaca,zeka bulmacası,Sudoku Nasıl Çözülür,
Kaynaklar :
sudoku matematiktutkusu com
sudoku name
|
|
|
Bademcik iltihaplanmasının Evde Tedavisinde Ne Yapılır? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 02:16 PM - Forum: Sağlık Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Bademcik şişmesine ne iyi gelir? Bademcik iltihaplanmasının Evde Tedavisinde Ne Yapılır?
Bademcik şişmesine ne iyi gelir?
Bademcik şişmesi vücutta hızlı şekilde çoğalan mikropların neden olduğu bir hastalıktır.
Bademcikte hastalık durumunun ilerlemesi halinde vücut direncini düşer, beslenme ile ilgili sorunlar yaşanır.
Tıpta "tonsilit" adı verilen bademcik iltihabı özellikle çocuklar arasında sık görülen bir rahatsızlıktır fakat her yaştan insanın bademcikleri şişebilir.
Bademciklerin şişmesine neden olan enfeksiyon boyun ağrısı, ateş ve baş ağrısına da yol açabilir. Şişliğin verdiği rahatsızlığı azaltmak ve ağrıyı hafifletmek için bademcik şişmesine iyi geldiği bilinen bazı yöntemleri kullanabilirsiniz.
İLAÇSIZ EVDE TEDAVİ
- Bademcikleriniz şişken yutkunmak bir dert olduğu için çiğnemeniz gerekmeyen sıvı gıdalarla beslenin. Sebze çorbası, tavuk çorbası gibi çorbalar hem besleyicidir hem de yemek yerken yaşadığınız ağrıları en aza indirir.
- Her gün bal ile karıştırılmış sıcak su için
- Hastalık sürecinde kesinlikle sigara tüketmeyin
- Tuzlu su ile her gün boğazınıza gargara yapın
- Kuşburnu, nane ve adaçayını sıklıkla tüketin
- Günde 2 kapsül sarımsak tüketin.
- Bu dönemde vücudun ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineralleri almak için taze sıkılmış meyve ve sebze suları içebilirsiniz.
- Boğazınızı tahriş edebilecek aşırı baharatlı yemeklerden, kahve ve koladan uzak durun.
- Boğazının kurumasını önlemek için oturduğunuz yerin ve yatak odanızın havasını nemlendirin.
- Dinlenin. Dinlenmek enfeksiyonun kısa sürede vücuttan atılmasına yardımcı olur.
- Şişlik 7-8 gün içinde inmediyse, en azından iyileşme işareti vermediyse doktora gidin.
İLAÇLI TEDAVİ
Bademcik şişmesiyle birlikte yüksek ateş, titreme, kulaklara vuran ağrı, boyun bölgesinde bulunan lenf bezlerinde şişme, çocuklarda karın ağrısı, kusma görülüyorsa bu durum doktor tedavisi gerektirebilir. Bademcik iltihabı tedavisi için doktorunuz hastalığın şiddetine ve etkilediği alana göre antibiyotik önerebilir. Ek olarak antiseptik gargara reçete edebilir.
|
|
|
Telkari El Sanatı Nedir ? Çeşıtlerı Nelerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 10:22 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Telkari El Sanatı Nedir ? Çeşıtlerı Nelerdir?
Telkari El Sanatı
Telkari’ nin sözcük anlamı tel ile yapılan sanattır. Ancak bu tanım, tel ile yapılan her sanatsal çalışmanın telkari olduğu anlamına gelmez. Örneğin, ‘Trabzon işi’ hasır örgü bileziğe tel ile yapılmasına rağmen telkari denilmez. Yine, ağaç üzerine yollar açıp içine döverek tel gömme işinin de telkari olduğu sanılmaktadır; oysa bunun adı ‘tenzil’ sanatıdır. Telkari’ye aynı zamanda ‘vav işi’ de denilmektedir. Bu isim, Osmanlıca vav harfinin, uygulamada motif olarak sıkça kullanılmasından dolayı verilmiştir. Ayrıca bu sanata çift işi diyenler de vardır. Bu ismin kaynağı ise, işin yapımı sırasında parçaların teker teker biraraya getirilmesinde kullanılan, cımbıza benzer ancak ucu daha ince olan ve ‘çiff’ olarak isimlendirilen alettir. Bu iki isim de genellikle sanatkarlar, arasında kullanılır. Telkari yaka iğnesi Bir çok geleneksel sanatımızda olduğu gibi, telkaride de sanatkar işinde kullanacağı her türlü malzemeyi kendisi yapmak zorundadır. Yani, usta telkaride kullanacağı telleri kendi atölyesinde ham maddeden elde etmektedir.
Öyle ise biz de, bu sanat dalımızı anlatmaya, kullanılacak telin yapımıyla başlayabiliriz. Ocakta pota içerisinde eritilen maden (bu işte en çok kullanılan maden gümüştür, bazen altın ve başka madenler de kullanılır) çubuk haline getirilmek için kalıba dökülür. Yapılacak işin şekline göre çubuk döküm, üzerinde genişten dara doğru delikleri olan çelikten yapılmış haddeden geçirilir. Haddeden geçirme işlemi zor ve zaman alıcıdır. Hadde sağlam bir yere tesbit edilmelidir. Haddenin geniş tarafından sokulan tel öbür ucundan çekilirken uzar ve aynı zamanda incelir. Maden, bu tekrarlar sırasında sertleşir; sertleştikçe tavlanır, yani kor haline gelinceye kadar ateşte bekletilir; soma da haddeden kolay geçsin diye balmumuna daldırılır. Haddeden çekmek için özel penseler kullanılır.
Haddeden çeken usta beline manda derisinden yapılmış, üzerinde madeni halkalar olan kalın bir kuşak bağlar. Kol gücünün yetmediği ve telin uzadığı zamanlar telin ucunu belindeki derinin madeni halkalarına takar ve beden gücünü de kullanarak işi sona erdirir. Bu yorucu çalışma, kalınlığı aşağı yukarı 0.5 cm olan gümüş çubuk 1 mm’ lik ince bir tel haline gelinceye kadar sürer. Her telkari işi iki ana kısımdan meydana gelmiştir. Birincisi işin ana iskeleti olan ‘muntaç’ (kılavuz); ikincisi de muntaç içine yerleştirilmiş vav, kake, dudey, gül, tırtıl, güverse vb. isimlerle anılan her biri farklı biçimlerde yapılmış motiflerdir.
Çalışmaya önce muntaç yapımıyla, yani ana iskelet kurularak başlanır. Muntaçın tel kalınlığı motiflerin tel kalınlığının iki katıdır. Muntaçdan soma ara boşluklar teker teker büyük bir titizlik ve sabır ile doldurulur. Bütün bu çalışmalar, ceviz ağacından kesilmiş düz yüzeyli bir levha üzerinde yapılır. Bu ceviz levha, üst yüzü yakılarak yağı alındıktan soma, ağır demir levhalar altında iki-üç gün bekletilerek kullanılacak hale getirilir. Son zamanlarda, ceviz levha yerine iletken özellikleri zayıf, yanmaz amyant levhalar da kullanılmaktadır.
Bazı kaynaklar, ana iskeletin kurulmasında tellerin ‘lehim’le birleştirildiğinden özetmektedirler. Bu bütünüyle yanlıştır. Çünkü bir gümüş işine lehim değdi mi, o iş hurdaya atılır. Lehim gümüşü çürütür.
Gümüş tellerin birleştirilmesinde kullanılması gereken yöntem ‘kaynak’ tır. Mili metrik tellerin kaynak yapılması çok güçtür. Çünkü ısı biraz fazla kaçırılırsa telin kendisi erir. Dolayısıyla bu çalışma büyük titizlik ve sabır ister. Bunun için önce, ayarı belli bir ölçüde düşürülen gümüş, eğelenerek küçük tanecikler halinde bir güderi parçası içine toplanır. Eğelenmiş gümüş bir kaba konur ve içerisine toz boraks katılır.
Suya daldırıldıktan soma amyant üzerine yerleştirilen ana iskeletin her bir parçası bu gümüş-boraks karışımı ile kaynak yapılarak birleştirilir. İskeletin yapımından sonra motif yerleştirme işi, aynı şekilde kaynak yöntemiyle devam eder. Ancak motif yapımı uzun zaman alır. Bu yapım sırasında da büyük bir titizlik ve sabır gereklidir. Telkariden yapılan işler sayılamayacak kadar çeşitlidirler. Mesela sigara ağızlıklarından, tütün kutusundan, fincan zarflarından tutun da çeşitli tepsiler, kemerler, tepelikler, aynalar hep telkari tekniği ile yapılmışlardır. Bu sanatın kaynağının Mezopotamya ve eski Mısır olduğu sanılmaktadır.
Buralardan Uzak Doğuya, başka bir koldan ise Anadolu’ya ve Anadolu üzerinden de Avrupa’ya yayıldığı bilinmektedir. Yurdumuzda ise en önemli telkari merkezi Mardin’in Midyat ilçesi olmuştur. Midyat işleri son derece zarif ve kıymetlidirler.Ayrıca Ankara-Beypazarı ilçesi de telkari sanatının yaşatıldığı önemli bir merkezdir. Telkari işlemelerde ustalar potada erittikleri gümüş madenini kalıplara dökerek, elde edilen metali haddeden defalarca geçirirler. İstenilen kalınlıkta tel haline getirirler. Bu tellerden büyük bir sabırla sanat eseri ürünler yaparlar.
Ayrıca gümüş ince levha haline getirilerek kemer, şekerlik, mücevher kutusu,silah kabzası,sigaralık, kalem, tepsi, fotoğraf çerçevesi, anahtarlık, künye, kaşık, kibritlik, takunya,vazo, tesbih, gondol, masa üstü isimlik,isimli yüzük vs. yapmaktadırlar. Telkari altın ve gümüş sanatı Selçuklu dönemi, özellikle Artukluların hüküm sürdüğü Mardin, Midyat ilçesi ve yöresinde gelişmiştir.
Gümüş tel işleme sanatı anlamına gelen “telkari”, ince tel haline dökülen gümüşün bükülmesiyle oluşturulan küçük motiflerin bir araya getirilmesi olarak tanınır. Tümüyle el işçiliğine dayalı bir sanattır.Geçmişi 5 bin yıl öncesine kadar dayanan altının gizemli yolculuğu, kuyum ustalarının hünerli ellerinde şekil bulan el sanatlarıyla hayat buluyor. Bu kuyumculuk sanatlarından biri de Telkari.Deyim yerindeyse saç teli inceliğindeki altın ve gümüş tellerle yapılan el dokumasına telkari sanatı deniyor.
Ustaların ellerinde şekilden şekile giren takılar, insanı adeta 1001 gece masalarına alıp götürür. Telkari tekniğinin işlendiği ürünlerde göze çarpan sanat inceliği, insanı tarihi karanlıklarından günümüze bir sanat yolculuğuna çıkarıyor.Sanat işlemeciliğinde tel, ne kadar ince olursa takının değeri de o kadar artar. İncecik, dantelvari işlemecilik sanatı olan telkarinin tarihi geçmişi de oldukça eskiye dayanıyor. Melleart’ın bilimsel araştırmalarının bulguları referans alınarak geliştirilen tezlere göre, maden sanatının ilk adresi Anadolu’dur. 8000 yıldan uzun bir tarihe sahip olan Çatalhöyük’te yapılan arkeolojik kazılarda çıkarılan bakır ve kurşundan yapılmış süs eşyaları da bu tezi kuvvetlendirmektedir.
Geleneksel Türk maden sanatına ait altın, gümüş, bakır, pirinç ve tunç objeler Selçuklu ve Osmanlı ustaların eserleridir. Malzeme olarak daha ziyade altın ve gümüşün kullanıldığı kuyum sanatı, Türk maden işçiliğinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgulara göre, telkâri tekniğinin M.Ö. 3000 yılından beri Mezopotamya’da M.Ö. 2500’den bu yana da Anadolu’da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Telkârinin asıl merkezinin 12. yüzyılda Musul olduğu, bu sanatın Musul’dan Suriye’ye, oradan da Anadolu’ya geçtiği ileri sürülmektedir. Telkâri yapımının 15. yüzyıldan bu yana ise Türkler arasında da yaygın olduğu, özellikle de Güneydoğu Anadolu’da çok geliştiği bilinmektedir.
Mardin’de Telkari
Özellikle Mardin ve Midyat ilçesinde telkari sanatı oldukça gelişmiştir. Hatta Mardin ve Midyat ilçesi, telkari2nin doğup büyüdüğü yer olarak hafızalarda yerini çoktan kazımış durumda. Sayıları bugün bir elin parmakları kadar azalan ustalar, sanatı yaşatmak ve geleceğe taşımak için çalışmalarını sürdürüyor. Her el sanatı gibi gün geçtikçe kan kaybeden Telkari Sanatına Mardin Valiliği destek veriyor. Sanatın sürekliliğinin sağlanması için ilde genç ustalar tarafından işlenen telkariler, Avrupa’daki moda evlerine kadar götürülecek. Böylece geleneksel el sanatı, broşür dağıtımından uluslararası fuarlara kadar birçok hizmetten faydalanmış olacak. Bugün el kalemi ile parlatma işlemi Mardinli ustaların bir geleneği olarak devam etmektedir.
Beypazarı Telkâri İşçiliği
Telkari sanatı, Beypazarı’ na Ahilik yoluyla kazandırılmıştır. Beypazarlılar bu sanatı kabul etmişler ve zaman içinde geliştirmişlerdir. Daha çok süs eşyaları ve takılar yapılmaktadır. Kemer, kolye, bilezik, küpe, iğne, başlık ve tılsım başlıca takı çeşitleridir. Telkarideki motifler tabiatın Türk-İslam düşüncesi ile yorumlanışı ve Türk zevkini yansıtır. Beypazarı ilçesi, telkâri sanatı, giyimi kuşamı, yemekleri, evleri ve el sanatları açısından incelenmeye ve araştırılmaya değer özellikler gösterir. İlçede gümüş işleri yapımının tarihi çok eskilere dayanır.
Eski ustalar döküm gümüş ve altın işleri yaparken son 40 -50 yıldan bu yana telkâri ile uğraşmaya başlamışlardır. Bu eski ustaların yetiştirdiği ve onların bıraktığı yerden başlayan yeni ustalar ise 20. yy’ın son çeyreğinde telkâriyi Beypazarı’nda geliştirerek adını yurtdışına kadar duyurmuşlardır. Beypazarı’nda üretim geleneksel tekniğinden sapmadan küçük işletmelerde yapılmaktadır. İlçede 40 kadar işyerinde 30’a yakın usta ve kalfa ile 400’e yakın çırak ve işçi telkâri alanında çalışmaktadır.
Telkari Yapım Teknikleri:
Tel Çekme
Külçe halindeki gümüş veya hurda gümüşler potada eritilerek ince çubuklar halinde dökülür.Daha sonra bu çubuklar silindirlerden ve haddelerden geçirilerek istenilen inceliğe getirilir.
Model Hazırlama
Yapılacak ürün önce ana hatlarıyla 1 / 1 ölçekte bir kağıt üzerine çizilir. Ürünün ana iskeletini oluşturacak parça esas alınarak hangi kısımlarında kaç mikron kalınlığında tel kullanılacağı, iç kısmının ne şekilde, hangi desenlerle doldurulacağı belirlenir ve taslak üzerine yazılır.
Tavlama
Haddelerden çekilen ve bükülen gümüş süratle sertleşir ve işlemede büyük kolaylık sağlayan yumuşaklığını kaybeder. Bu tellerin yumuşaklıklarını tekrar kazanmaları için asbest bir tabaka üzerinde ısıtılarak tavlanmaları gerekir. Tellerin çekilmeleri ve ürüne işlenmeleri sırasında tavlama işlemi sık sık yapılır.
Kesim
Herhangi bir ürün yapılacağı zaman gerekli bütün teller taslak üzerinde belirlenen kalınlık ve uzunluklara göre kesilerek hazırlanır.
Şekil Verme
Ürünü oluşturan ana iskeletin kesilmiş ve yassılaştırılmış parçaları çizilmiş olan taslak üzerine konularak şekillendirilir ve belirli yerlerinden kaynakla birleştirilir. Sonra ince teller yerleştirilerek iskelet tamamlanır. İskeletin içerisindeki boşluklar işin tekniğine göre daha ince tellerle doldurulur ve sıkıştırılır , gerekli yerlerden kaynakla birleştirilir. Bu şekilde içleri doldurularak hazırlanmış parçaların her birine bükülerek yada çukurlaştırılarak son şekil verilir ve parçalar ara bağlantılarla birleştirilerek bir araya getirilir
Ayrıntıların Yapımı
Telkâride bir ürünü oluştururken ana parçaların dışında bu ana parçaları birleştirmede ve süslemede çeşitli parçacıklar kullanılır. Örneğin “geverse” adı verilen minik küreler yapılırken matkap yardımı ile bir çivi üzerine sarılan ince teller makasla kesilir ve küçük halkalar elde edilir. Bu halkalar bir kömür parçası üzerinde ısıtılıp eritilerek minik toplar haline getirildikten sonra iki ağaç blok arasında sıkıştırılıp döndürülerek yuvarlaklaştırılır. Böylece 1-2mm çapında içi dolu kürecikler elde edilir. Daha büyük küre ve topları yaparken gümüş plaka önce presle değişik çaplarda daireler halinde kesilir.
Birleştirme ve Kaynak
Telkâri tekniği ile yapılan her ürünün tamamı telden yapılır. Bunun için bir ürün binlerce parçadan bükülerek ve birleştirilerek oluşturulur. Bu yüzden bu teknikte kaynak önemli bir yer tutar. Kaynak materyali olarak gümüş pirinç karışımı bir alaşım kullanılır.
Ağartma
Bütün parçaları birleştirilmiş bir ürün son şeklini aldığı zaman ısıtma, kaynak ve diğer işlemler nedeniyle kirlenmiş, kararmış ve oksitlenmiş durumdadır. Ürünün doğal parlak rengini alabilmesi için ağartma işlemi uygulanmaktadır. Bu uygulamada bütün ürünler bir bakır kap içine konulur ve üzerlerine nitrik asitli su ilave edilir. Ürünler doğal renklerini alıncaya kadar birkaç dakika süreyle kaynatılır. Daha sonra bol su ile durulanır ve kurutulur.
Son İşlemler
Ağartılan ürünler deterjanlı (eskiden deterjan yerine çöven kullanılırdı) su ile tekrar yıkanır ve ince telli bir fırça ile iyice fırçalanır. Yüzeydeki fazlalıklar ve kaynak artıkları temizlenir; ürünlerin yüzeyi düz bir çelik parçası ile parlatılır.
Hasır Telkari
“Örgü işi” veya “Trabzon işi” olarak da bilinen bu teknikte, ürün tellerin örülmesi ile ortaya çıkarılmaktadır. Daha çok Trabzon yöresinde uygulanan bu teknikte altın ve gümüş teller sekiz santimetreye kadar ende örülerek şeritler haline getirilmektedir. Daha sonra silindirler arasından geçirilen bu örgüler ezilerek tam bir örgü şerit haline getirilir. Bu şeritler uygun uzunlukta kesilerek bilezik ve kolye yapılır.
Kakma Telkari
Bu teknikte bir taş, maden veya ağaç yüzey üzerine kazınan şekil ya da oyukların içine tel yerleştirilir. Tel kakma yapılacak yüzey üzerine çizilen şekil, kazıma veya asitle oyma tekniği ile yüzey üzerinde çukurlaştırılır. Bu çukura yerleştirilen çoğunlukla köşeli tel çekiçle vurularak sıkıştırılır ve şekil içerisine gömülür. Yüzeyden taşan kısımlar alınır, eğelenir, perdahlanıp parlatılır. Bu teknikle silah kabzaları, bıçak sapları, şemsiye sapları, zarf açacakları, yazı takımları, kaşık sapları, tespihler, nalınlar, ağızlıklar, baston sapları, şamdanlar, vb. eşya süslenir.
Kafes Telkari
Bu teknikte tellere şekil verildikten sonra kaynakla birleştirilerek bir ana iskelet oluşturulur. Bu iskeletin içi daha ince tellerle doldurulduktan sonra yine kaynak yapılır ve gerekirse ürün minik kürelerle ve toplarla süslenir.Bu teknikle kül tablaları, çakmak kılıfları, sigara ve mücevher kutuları, şamdanlar, tepsiler, şekerlikler, vazolar, ağızlıklar, nargile uçları, çiçekler, sigara tabakaları, fincan, bardak, sürahi vb. eşya kılıfları, abajurlar, çeşitli tabaklar, düğmeler, kol düğmeleri, küpeler, tepelikler, kolyeler, broşlar, bilezikler, kemerler ve yüzükler üretilir. Beypazarı’nda telkâride bu teknik kullanılır.
Kaynak :unutulmussanatlar.com
|
|
|
|