Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Nalıncılık – Takunyacılık - Nalin Nasil Yapilir?
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 10:19 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Nalıncılık – Takunyacılık - Nalin Nasil Yapilir?

Nalın nedir?

Özel durumlarda giyilen, vücudun statik elektriğini alan bir çift tahtadan ayakkabı. Türk işleme sanatıyla birleşmiş süslü, altın, gümüş işlemeli, sedef kakmalı, incili boncuklu, çeşit çeşit desenleriyle ustasının elinde süslenen, eskiden her gelinin çeyizinde mutlaka bulunan(yöresel) tahta ayakkabı. Nalın düz zeminler; taş, ıslak veya çamurlu yerlerde, genelde abdesthane, hamam ve banyolarda, eski ocak başlarında(mutfak) giyilen, üstten tasmalı bir tür tahta ayakkabı. Nalın, Arapça“nal” ayakkabı, ve “naleyn” bir çift ayakkabı, manasına gelen kelimeden türemedir. Türkçede “nalin” şeklinde söylendiği gibi “nalın” olarak da kullanılmaktadır. Nalın, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde, günlük hayatta geniş ölçüde kullanılırdı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar nalın yapımı, Özellikle İstanbul'da bir meslek ve sanat dalı haline gelmişti. Günümüzde bu mesleği ancak çok az sayıda yöresel ustaların devam ettirdiğini ve gün geçtikçe bu sağlıklı ürünün ancak tarih sayfalarında kaldığını/kalacağını görüyoruz.

Takunya NALIN NASIL YAPILIR?

Nalın yapılacak ağaçlar hızarlarda biçilir. Hızara götürülen kerestelerin kuru olması gerekmektedir. Kerestelerin bir çift nalın (ayak numarasına göre) çıkacak şekilde boylamaları yapılır. Bir çift nalının et kalınlığı ne kadar olacaksa o yükseklikte ve kalınlıkta keresteler boylanır. Sonra dikdörtgen prizma şeklinde kesilen keresteler ortalarından kesilerek ikiye ayrılırlar. Bu işlemle her tek “nalın”ın aynı dokulu (ağacın kendine has damarı vardır) çıkışı sağlanır. Hızarın olmadığı dönemlerde bütün bu işlemler tümüyle “nalıncı keseri” ile yapılırdı. Ağaç tamamen bu keserle şekillendirilip yontulurdu. Sonraları hızarlarda belli kalıplarda kesilen ağaçlar yine nalıncı keseri ile rötuşlanarak takunya haline getirilirdi. Nalın - Takunya ustası ve dükkanı Daha sonra nalıncı keseri ile yontma işlemine geçilir. “Nalıncı keseri gibi hep kendine yontar” deyimi de bu keserin yapısından ve yaptığı işlevden, ustanın ağacı kendine doğru yontarak şekil vermesinden kaynaklanmaktadır. Nalıncı keserinin sapı ile ağzı arasındaki açı dardır. Bu nedenle normal keserlere göre sapları da daha uzun olur. Kütük üzerinde takunyalara şekil verilirken keserin kopardığı yongaların hepsi dağılmadan takunyacının kucağına dolar. Bu nedenledir ki “hep kendine yontar” sözü doğmuştur ve doğrudur da. Uzun bir uğraştan sonra şekillenen nalının zımpara işine geçilir. Sonra boyama işlemi yapılır. Kırmızı en çok kullanılan boya rengidir. Verniklenerek parlatılan nalınlar satılmak üzere raflardaki yerlerini alırlar. Nalın almaya gelen kadınlar ve kızlar ayaklarının ölçülerine göre nalınlarını seçerler. Nalıncı, nalınların üst tasmalarını müşterisinin ayak ölçüsüne göre hemen oracıkta özel takunya çivisi ile (siyah ve geniş başlı bir çividir) çakarak verir. Nalınların tasmalarının inci süslemeli olanı olduğu gibi kamyon lastiğinin keten bölümünün ince dilimler halinde kesilerek yapılanı da, kösele olanı da vardır. Takunya ayağa giyildiğinde tasmanın çivi başından çıkmaması için lastikten kesilen küçük parçalar kullanılırdı. Böylece tasmanın çivi başını zorlayarak çıkması engellenirdi. Gaziantep’in eski kesme taştan yapılmış evlerinin dar dehlizlerinde kadınların, genç kızların ve çocukların takunyaları ayak tabanına değdikçe “şıp şıp” diye ses çıkartarak sokak aralarında yankılanırdı. Bu sesleri şimdi bile duyar gibiyim. Çocuklar büyüklerinin nalınlarını giymeyi pek severlerdi. Bakkala giderlerken ayaklarına bol gelen tasma yüzünden zor yürürlerdi. Öyle ki, bazen tasmaları kopar nalının bir teki ellerinde gelirlerdi. Evde nalıncı çivisi olmadığından herhangi bir çivi ile tasma tekrar çakılır, büyük gelen çivinin başını eğerek tasmanın tekrar çıkması engellenirdi. Tabii bu arada çocuğun bir güzel azarlanması da kaçınılmazdı. Nalıncı dükkanı NALININ VE NALINCILIĞIN TARİHTEKİ YERİ Rehber Ansiklopedisinde nalıncılığın tarihteki yeriyle ilgili olarak şu bilgilere yer verilmiş: “Nalın, Arapça’da ayakkabı anlamına gelen ‘nal’ ve bir çift ayakabı anlamına gelen “naleyn” kelimelerinden türemedir. Türkçede ‘nalin’ şeklinde söylendiği gibi ‘nalın’ olarak da kullanılmaktadır.” Nalın, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde, günlük hayatta geniş ölçüde kullanılırdı. XIX. yüzyılın sonlarına kadar nalın yapımı, özellikle İstanbul’da bir meslek ve sanat dalı haline gelmişti. Hususi nalıncı ustaları ve pazarları mevcuttu. Gene bu asırlarda berber çıraklarının, ayakları çıplak olarak, kendilerine has nalınlarını dükkanlarında giyme mecburiyetleri vardı. Osmanlı hamamlarında, müşteri nalınlarıyla, hamam tellaklarının nalınları ayrı yapıda idi. Hatta nalınların kullanıldıkları hamamları ve buna benzer yerleri belirtmek için nalınlara beyitler bile yazılırdı.
Türk insanı nalınlara beyit yazar da mani yazmaz mı? İşte onlardan bir kaçı:

Ayağında nalını Gelir salını salını Yürümene değişmem Alsam dünya malını.
Ayağımın nalını, Eğdim kiraz dalını, Zengin olsan ne yazar Köpek yesin varını.
Nalını tıkır tıkır Gülüşü fıkır fıkır Gelişi güzel ama Gidişi ölümden beter.

Eskiden fırın, abdestlik, ocaklık (mutfak) vb. gibi yerlerin temiz tutulması ve temizlenmesi için de özel nalınlar giyilirdi.

Kaynak : unutulmussanatlar

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türk Tarihinde Müzikle Tedavi - Music Terapi
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:49 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Türk Tarihinde Müzikle Tedavi - Music Terapi

Türklerde müzikle tedavi

Müzik, duyguları yoğunlaştıran bir özelliğe sahip olduğundan, pek çok

medeniyetlerde dini duyguların güçlenmesinde, hastalıkların tedavisinde oldukça

yaygın bir yöntem olarak kullanılmıştır. Türklerde müzik, Türk tarihi kadar

eskiye gitmektedir. Bazı tarih ve müzik bilim adamları en az 6000 yıldan beri

devam eden bir Türk müziği tarihinden bahsetmektedir.

Orta Asya döneminde kullanılan kopuz veya saz tedavi edici, iyi ruhları çağıran,

kötü ruhları kovan önemli bir çalgı olarak kullanılmıştır. Ayrıca Altaylar ve

kuzeyinde davullar da hasta tedavisinde ve dini törenlerde özellikle “şamanlar”

tarafından kullanılmıştır. Şaman herşeyden önce kendine özgü tekniğiyle, ruhu

göklere yükselten veya yer altına indiren bedenin vücuttan ayrıldığını

hissettiren bir trans (aşkın) ustasıdır.

Daha sonra İslam dini tesiri ile “Baksı” adını alan tedavi eden hekimler Altay,

Kaşgar, Kırgız Türklerinde ortaya çıkmıştır. Baksı, seans süresince müzik, şiir,

taklit ve dansı sanatkar bir biçimde birleştirerek hastayı iyileştirmeye

çalışmıştır. Kendisinden tamamen geçtiği zaman(trans) yaptığı dansın özellikle

iyileştirici bir güce sahip olduğuna inanılmıştır.

İslam Medeniyeti tarihinde özelikle tasavvuf ekolü mensupları(sufiler) müzikle

uğraşmış, kullanmış ve savunmuşlardır. Sufiler, akli ve asabi hastalıkların

müzik ile tedavi edildiğinden bahsetmişlerdir.

Türk Müziği makamlarının ruha olan etkileri Farabi’ye göre şöyle

sınıflandırılmıştır:

1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe-huzur) verir.
2. Rehavi makamı: İnsana beka(sonsuzluk fikri) verir.
3. Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir.
4. Büzürk makamı: İnsana havf(korku) verir.
5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti, güven hissi verir.
6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir.
8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir.
9. Saba makamı:İnsana cesaret,kuvvet verir.
10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.
11. Hüseyni makamı: İnsana sükunet, rahatlık verir.
12. Hicaz makamı:İnsana tevazu(alçakgönüllülük) verir.

Farabi Türk müziği makamlarının zamana göre psikolojik etkilerini de şu şekilde

göstermiştir:

1. Rehavi makamı: yalancı sabah vaktinde etkili
2. Hüseyni makamı: sabahleyin etkili
3. Rast makamı: güneş iki mızrak boyu etkili
4. Buselik makamı: kuşluk vaktinde etkili
5. Zirgüle makamı: öğleye doğru etkili
6. Uşşak makamı: öğle vakti etkili
7. Hicaz makamı: ikindi vakti etkili
8. Irak makamı: akşam üstü etkili
9. Isfahan makamı: gün batarken etkili
10. Neva makamı: akşam vakti etkili
11. Büzürk makamı: yatsıdan sonra etkili
12. Zirefkend makamı: uyku zamanı etkilidir.

Duygusal olarak makamların insan üzerindeki tesirleri hekimlerce şöyle

açıklanır:

1. Irak makamı insana tat ve çeşni
2. Zirgüle makamı uyku
3. Rehavi makamı ağlama
4. Hüseyni makamı güzellik
5. Hicaz makamı alçak gönüllülük
6. Neva makamı yiğitlik
7. Uşşak makamı gülme hisleri verir.

Büyük İslam bilgini ve filozoflarından İbn Sina (980-1037) Farabi’nin

eserlerinden çok yararlandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek tıp

mesleğinde uyguladığını ifade etmiş ve şöyle demiştir: “Tedavinin en iyi

yollarından, en etkililerinden biri hastanın aklî ve ruhî güçlerini artırmak,

ona hastalıkla daha iyi mücadele etmek için cesaret vermek, hastanın çevresi

sevimli, hoşa gider hale getirmek ona en iyi musikiyi dinletmek ve onu sevdiği

insanlarla biraraya getirmektir.”

İslamiyetten önceki Asya Türk Musikisindeki beşseslilik, dini tesirle birlikte

değişmeye başlamış ve bir gamda sekiz ses kullanılmaya başlanmıştır. Bu müzik

yavaş yavaş Selçuklu müziğini ve bununla yakın ilgisi olan Mevlevi Müziğini

oluşturmuştur. 13.yüzyılda yaşayan Safiyüddin Urmevi büyük Türk-İslam bilgini

olarak karşımıza çıkar. Safiyüddin, Türk Musikisi sistemini ilmi şekilde ortaya

koymuş, santur, nüzhe, mugni gibi çalgıları icat etmiştir.

Safiyüddin’den sonra, 1360-1435 yılları arasında yaşamış Hoca Abdülkadir

Meragi’den doğunun yetiştirdiği en büyük bestekar, musiki bilgini, hanende,

sazende olarak söz edilir. 1207 yıllarında doğmuş olan Mevlana’nın babası

Bahaeddin Veled Anadoluya gelirken mevlevi kültürünü oluşturan ney, rebab, çeng,

kudüm, halile, mazhar gibi çalgıları getirmiştir. Musikiye zamanla Itri, İsmail

Dede Efendi gibi dahi bestekarlar girmiştir.

Kaynak;Yrd. Doç. Dr. Pınar SOMAKCI’nın Türklerde Müzikle Tedavi başlıklı

çalışmasından.

Kaynak:
---------
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 15 Yıl : 2003/2 (131-140 s.)

Bu konuyu yazdır

Oku-1 İngiltere’de trafik neden tersten akar?
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:42 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



İngiltere’de trafik neden tersten akar?

İngiltere’de trafik niçin soldan akar?
Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için de çok geçerli bir sebep vardı.
Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun solundan, duvar dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarını emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.
Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma’ya gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.
18. yüzyılın sonlarında ABD’de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü zorlaştırıyordu.
Çok geçmeden ABD’de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali sırasında, ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye, Parislilerden yolların sağından gitmelerini istedi.


Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki ikmal arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve zaptettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi.
İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler. Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam ettirdiler. Zaten İngilizler’de Amerikalılardan farklı olarak sürücü arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.
Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü olan ABD’de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.
İngiltere’de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar.
Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan, karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal etmeyin.

Kaynak,Temel korugan

Bu konuyu yazdır

Oku-1 1 Ocakda Neler Oldu - Tarihte Yılın İlk Günü Neler Oldu
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:38 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



1 Ocakda Neler Oldu - Tarihte Yılın İlk Günü Neler Oldu


Tarihte Yılın İlk Günü Olan Olaylar


MÖ 45 – Jülyen takvimi ilk kez kullanılmaya başlandı. 16. yüzyıla kadar

kullanıldıktan sonra yerini Gregoryen takvime bırakacaktır.
404 – Telemachus, Kolezyum’daki bir gladyatör dövüşünü ayırmak isteyince

kalabalık tarafından taşlanarak öldürüldü. Honorius onun anısına dövüşleri

yasakladı. Bu dövüş son gladyatör dövüşü olarak tarihe geçti.
1515 – I. François Fransa’da tahta çıktı.
1788 – Londra’nın en eski gazetesi The Times yayımlanmaya başladı.
1801 – Cüce gezegen Ceres Giuseppe Piazzi tarafından keşfedildi.
1808 – Amerika Birleşik Devletleri’ne köle girişi yasaklandı.
1891 – Penaltı, Birleşik Krallık’taki Stoke City-Notts maçındaki tartışmalar

üzerine kural kitabına girdi.
1899 – Küba’da İspanyol egemenliği sona erdi.


1901 – Avustralya’nın kuruluşu. Avustralya Koloni Federasyonu, on yıllık bir

planın ardından, seçme ve seçilme, temsil edilme haklarını elde ettiler. Böylece

Britanya Krallığı’nın yönetiminde, Avustralya Kraliyet Devleti doğmuş oldu. İlk

başbakanı Edmund Barton’dır.
1901 – Nijerya, Birleşik Krallık himayesine girdi.
1901 – Pentakostalizm mezhebi, Topeka, Kansas’da Bethel Bible College’de ilk

ayin sonrası kurulmuş oldu.
1923 – Türkiye’nin ilk futbol federasyonu olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakı

(bugün Türkiye Futbol Federasyonu) kuruldu.
1925 – Amerikan astronom Edwin Hubble, samanyolu dışında başka galaksiler

keşfettiğini açıkladı.
1926 – Gece yarısından itibaren Uluslararası Takvim ve Saat kullanılmaya

başlandı.
1929 – Millet Mektepleri açıldı.
1929 – Anadolu demiryolu hattı ile Haydarpaşa Limanı millileştirildi.
1934 – Alcatraz adası, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir hapisanesi haline

getirildi.
1939 – Sidney, Avustralya’da sıcaklık 45 °C’yi buldu; şehirde bu bir rekor.
1945 – Fransa, Birleşmiş Milletler’e alındı.
1949 – Endonezya’da Hollandalı askerler Cava’yı ele geçirdi.
1956 – Sudan bağımsız bir cumhuriyet olduğunu ilan etti.
1958 – Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu.
1959 – Küba Devriminin zaferi. Diktatör Fulgencio Batista yeni yılın ilk

saatlerinde Havana’dan kaçtı. Camilo Cienfuegos ve Che Guevara önderliğindeki

gerilla kolları Havana’ya girmeye başladı. Bütün Küba’da işçiler ve köylüler

Fidel Castro’nun çağrısına uyarak genel greve başladı.
1960 – Kamerun BM yönetiminden bağımsızlığını kazandı.
1960 – İlk meteorolojik uydu ‘Tiros’ Amerika Birleşik Devletleri tarafından

fırlatıldı.
1965 – Filistin Kurtuluş Örgütü içerisinde yer alan El Fetih, ilk silahlı

eylemini gerçekleştirdi. Ahmet Amr Musa önderliğindeki gerilla birlikleri,

İsrail’in işgal altında tuttuğu Batı Şeria topraklarına sızarak, bir köprüyü

havaya uçurdu.
1967 – Anadol marka ilk Türk otomobili piyasaya çıktı.
1971 – Amerika Birleşik Devletleri’nde televizyonda sigara reklamları

yasaklandı.
1973 – Birleşik Krallık, İrlanda ve Danimarka Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)

üyesi oldu.
1974 – İsrail’de yapılan seçimleri Golda Meir liderliğindeki İsrail İşçi Partisi

kazandı.
1978 – Hindistan havayollarına ait Boeing 747 tipi bir yolcu uçağı, Mumbai

açıklarında havada infilak ederek denize çakıldı; 213 kişi öldü.
1979 – Çin Halk Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında diplomatik

ilişkiler başladı.
1981 – Yunanistan Avrupa Ekonomik Topluluğu üyeliğine kabul edildi.
1984 – Brunei bağımsızlığını kazandı.
1984 – Nijerya’da General Muhammed Buhari kansız bir darbeyle iktidarı ele

geçirdi.
1990 – David Dinkins, New York’un ilk siyah belediye başkanı olarak görevine

başladı.
1990 – Ruanda İç Savaşı başladı.
1992 – Schengen Antlaşması yürürlüğe girdi.
1993 – Çekoslovakya dağıldı. Slovakya ve Çek Cumhuriyeti kuruldu.
1994 – NAFTA (Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması) yürürlüğe girdi.
1994 – Meksika’nın Chiapas eyaletindeki kızılderililer, ulusal kuruluşları için

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu önderliğinde ayaklanarak bölgenin denetimini

ele geçirdiler.
1995 – Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Hamzalı köyüne saldıran PKK mensupları,

yedisi çocuk on dokuz kişiyi öldürdü. Bir PKK’lı öldürüldü.
1995 – Dünya Ticaret Örgütü kuruldu.
1995 – İsveç, Avusturya ve Finlandiya Avrupa Birliği üyeliğine kabul edildi.
1996 – Gümrük Birliği anlaşması Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Anlaşma, Türkiye ile 15 Avrupa ülkesi arasında geçerli oldu.
1997 – Zaire Dünya Ticaret Örgütü üyesi oldu.
1998 – Avrupa Merkez Bankası kuruldu.
1999 – Avrupa para birimi Euro yürürlüğe girdi (Birleşik Krallık, Danimarka,

İsveç ve Yunanistan hariç).
2002 – Hollanda’da ötanaziyi yasallaştıran karar yürürlüğe girdi. Hollanda,

ölümcül durumdaki hastalara hayatlarını sona erdirme hakkı veren ilk ülke oldu.
2002 – Taiwan Chinese Taipei gibi Dünya Ticaret Örgütü üyesi oldu.
2002 – Euro banknot ve bozuk paraları Avrupa Birliği üyesi ülkeler’de

kullanılmaya başlandı.
2005 – Türk Lirası’ndan (TL) 6 sıfır atıldı. Yeni Türk Lirası (YTL) tedavüle

girdi.
2007 – Bulgaristan ve Romanya, resmen AB üyesi oldular. Slovenya Euro bölgesine

dahil oldu.
2007 – Endonezya Adam Air havayollarına ait AA574 sefer sayılı Boeing 737 tipi

bir yolcu uçağı Sulawesi Adası’nın dağlık bir bölgesine düştü. Uçakta 102 kişi

bulunuyordu.
2008 – Malta, Kıbrıs Cumhuriyeti, Agrotur ve Dikelya Avro kullanımına geçti.
2009 – Tayland’ın başkenti Bangkok’ta düzenlenen yeni yıl kutlamalarında çıkan

bir yangında en az 61 (66?) kişi yaşamını yitirdi.
2009 – Avusturya, Japonya, Meksika, Türkiye ve Uganda, Birleşmiş Milletler

Güvenlik Konseyi masasında geçici üye olarak yerlerini aldılar.
2009 – Euro kullanmaya başlayan Slovakya, Avro Bölgesi’nin 16. üyesi oldu.
2010 – Pakistan’ın Lakki Marwat kentinde düzenlenen voleybol turnuvasında

gerçekleşen intihar saldırısında 105 kişi yaşamını yitirdi, 100’den fazla kişi

yaralandı.
2010 – Slovakya Euro bölgesine dahil oldu.
2010 – İspanya Avrupa Birliği Konseyi Başkanlığını İsveç’ten devraldı.
2010 – Hint Okyanusu üzerine güneş tutulması gerçekleşti.
2011 – Mısır’ın İskenderiye şehrindeki Kıptîlerin gerçekleştirdiği yeni yıl

ayini sırasında gerçekleşen patlamada 23 kişi yaşamını yitirdi.
2011 – Estonya Euro bölgesine dahil oldu.
2011 – Estonya’nın Tallinn ve Finlandiya’nın Turku kentleri bir yıllığına Avrupa

Kültür Başkenti oldu.
2011 – Macaristan, AB Dönem Başkanlığını devraldı.
2014 – Letonya bu tarihte Euro kullanmaya başladı ve Euro bölgesine katıldı.
2014 – İsveç Umeå, Letonya Riga Avrupa Kültür Başkenti oldu.
2015 – Litvanya , Euro Bölgesi’nin 19. üyesi oldu.

Doğumlar

0 – Hz. İsa, (ö. 33)
1431 – VI. Alexander, 214. Papa (ö. 1503)
1449 – Lorenzo de’ Medici, De facto Floransa Hükümdarı (ö. 1492)
1467 – I. Zygmunt, Jagiellon Hanedanı üyesi Lehistan kralı; Litvanya Büyük Dükü

(ö. 1548)
1484 – Huldrych Zwingli, İsviçre Protestan Reform’unun lideri (ö. 1531)
1823 – Sándor Petőfi, Macar şair (ö. 1849)
1854 – James George Frazer, İskoç insan bilimci, yazar ve halk bilimci (ö. 1941)
1863 – Pierre de Coubertin, Fransız Olimpiyat Oyunları kurucusu (ö. 1937)
1864 – Alfred Stieglitz, Amerikan fotoğrafçı (ö. 1946)
1879 – Edward Morgan Forster, İngiliz roman, öykü ve deneme yazarı (ö. 1970)
1887 – Wilhelm Canaris, Alman amiral, Nazi Almanyası’nda Abwehr başkanı (ö.

1945)
1895 – John Edgar Hoover, ABD federal polis örgütü FBI’ın kurucusu ve 1924-1972

arasında aralıksız olarak yöneticisi (ö. 1972)
1901 – Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Türk gazeteci ve yazar
1906 – Hacı Ömer Sabancı, Türk iş adamı, Sabancı Holding’in kurucusu (ö. 1966)
1911 – Necdet Kent, Türk diplomat (ö. 2002)
1912 – Kim Philby, Britanyalı istihbarat görevlisi (soğuk savaş döneminin en

önemli çift taraflı casusu) (ö. 1988)
1912 – Nikiforos Vrettakos, Yunan şair ve yazar (ö. 1991)
1915 – İhsan Devrim, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı, İstanbul Şehir

Tiyatrosu’nun oyuncularından, Süper Baba dizisinin Sürmeneli dedesi
1916 – Danyal Topatan, Türk sinema sanatçısı (ö. 1975)
1917 – Fahri Erdinç, Türk edebiyatçı ve şair (ö. 1986)
1917 – Nezahat Tanyeri, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 1986)
1919 – Jerome David Salinger, Amerikan yazar (ö. 2010)
1922 – Rocky Graziano, Amerikan boksör (ö. 1990)
1927 – Abdulbasit Abdussamed, Mısırlı Hâfız ve Kur’an kâri’si (ö. 1988)
1927 – Ahmet Kostarika, Türk sinema oyuncusu (ö. 1994)
1927 – Maurice Béjart, Fransız-İsviçreli dansçı, koreograf ve opera yönetmeni

(ö. 2007)
1929 – Bedih Yoluk, Kazancı Bedih adıyla bilinen gazelhan (ö. 2004)
1929 – Metin Erksan, Türk film yönetmeni (ö. 2012)
1930 – Tahsin Saraç, Türk şair (ö. 1989)
1932 – Leman Çıdamlı, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2012)
1941 – Selçuk Uluergüven, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu (ö. 2014)
1942 – Cevat Yurdakul, Adana Emniyet Müdürü (suikast sonucu) (ö. 1979)
1943 – Baykal Kent, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2012)
1946 – Birsen Ayda, Türk sinema oyuncusu (ö. 2011)
1948 – Devlet Bahçeli, Türk ekonomist ve siyasetçi, MHP Genel Başkanı
1951 – Yalçın Güzelce, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2015)
1952 – Hüseyin Velioğlu, Hizbullah kurucu lideri (ö. 2000)
1952 – İbrahim Tatlıses, Türk Halk Müziği sanatçı
1953 – Özay Fecht, Türk caz şarkıcısı, oyuncu ve eğitimci
1954 – Volkan Saraçoğlu, Türk sinema, dizi ve tiyatro sanatçısı (ö. 2014)
1955 – Cem Gürdap, Türk sinema oyuncusu (ö. 2007)
1959 – Osman Delikkulak, Türk eski Side Belediye Başkanı
1960 – Hakan Karahan, Türk yazar, şair, senarist, oyuncu ve film yapımcısı
1961 – Uğur Polat, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1962 – Korcan Karar, Türk haber spikeri
1962 – Kürşat Alnıaçık, Türk tiyatrocu ve oyuncu
1968 – Davor Suker, Hırvat futbolcu
1970 – Tuba Atav, Türk haber spikeri
1972 – Lilian Thuram, Fransız futbolcu
1976 – Erdem Akakçe, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1976 – Mustafa Doğan, Türk asıllı Alman futbolcu
1986 – Deniz Celiloğlu, Türk oyuncu
1987 – Serdar Özkan, Türk futbolcu
1989 – Hasan Ali Durtuluk, Türk futbolcu
1990 – Koray Avcı, Türk müzisyen
1991 – Tolga Sarıtaş, Türk oyuncu
1992 – Jack Wilshere, İngiliz futbolcu
1992 – Hazar Ergüçlü, Türk oyuncu
1995 – Nuri Fatih Aydın, Türk futbolcu
1997 – Muhammet Beşir, Türk futbolcu

Ölümler

379 – Basileios, Yunan rahip (d. y. 329)
1515 – XII. Louis, Fransa kralı (d. 1462)
1560 – Joachim du Bellay, Fransız Rönesans şairi (d. 1522)
1748 – Johann Bernoulli, İsviçreli matematikçi (d. 1667)
1782 – Johann Christian Bach, Alman besteci (d. 1735)
1891 – Antonio Stoppani, İtalyan jeolog, paleoantolog ve öncü popüler bilim

yazarı (d. 1824)
1894 – Heinrich Hertz, Alman fizikçi (d. 1857)
1921 – Theobald von Bethmann Hollweg, Alman şansölyesi (d. 1856)
1929 – Mustafa Necati, Türk siyasetçi (d. 1894)
1958 – Edward Weston, Amerikan fotoğrafçı (d. 1886)
1963 – Filippo Del Giudice, İtalyan film yapımcısı (d. 1892)
1965 – Mehmet Emin Erişirgil, Türk eğitimci, felsefeci, yazar ve siyasetçi (d.

1891)
1966 – Vincent Auriol, Fransa Devlet Başkanı (d. 1884)
1972 – Maurice Chevalier, Fransız aktör ve şarkıcı (d. 1888)
1994 – Cesar Romero, Küba asıllı Amerikan oyuncu (d. 1907)
1995 – Eugene Wigner, Macar asıllı ABD’li fizikçi ve matematikçi (d. 1902)
2001 – Ray Walston, ABD’li aktör (d. 1914)
2003 – Yusuf Nalkesen, Türk Sanat Müziği bestekarı (d. 1923)
2015 – Mario Cuomo, Amerikan politikacı ve yazar (d. 1932)
2015 – Ömer Karami, Lübnan eski başbakanı (d. 1934)
2015 – Boris Morukov, Rus fizikçi ve kozmonot (d. 1950)
2015 – Donna Douglas, Amerikan oyuncu ve komedyen (d. 1933)

Bayramlar ve Yıldönümleri

Yılbaşı
Küba Ulusal Bayramı
Sudan Bağımsızlık Günü
Ağrı Aşıklar Bayramı

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tarikatler - Örgütler - Cemaatler - Hakkında Ayrıntılı Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:29 AM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok



Tarikatler - Örgütler - Cemaatler - Hakkında Ayrıntılı Bilgiler

Tarikat

Tarikat (  Arapça :  طريقة), veya Tarik kelimesi "yol" anlamına gelir, "Allah’a ulaştıran yol" mânâsında kullanılmaktadır. Tarikatlar Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi’ne özgün düşünce ve

inanç hareketleri olarak değerlendirilmektedir. Birçok tarikatın menşei Hicri 5. / Miladi 11. asırda Abdülkâdir Geylânî’nin yolundan gidenler tarafından oluşturulan Kadiri

Tarikatıdır.[kaynak belirtilmeli] Ebû Sâlih Muhyiddîn Abdülkâdir Geylânî, neseben hem Hasanî ve hem de Hüseynîdir. Abdulkadir Geylânî’nin soyundan gelen evlad ve torunları da

yaşadıkları muhitlerde “Şerîf”, “Şurefâ”, “Seyyid” olarak anılmışlardır.

Tarikat, Allah'a ulaşma ve onu tanıma yollarından her biri.[1] İslamiyet'te, İslamiyet'in kalbi boyutu üzerinde duran ve "kalbin fıkhı" diye nitelenen tasavvuf öğretisinin

uygulandığı düzenli kurumsal yapılar olarak tarif edilir.

Tarîk

Tarîk Arapça'da "yol" demektir. Tarîkat ise bu kelimenin çoğuludur ve "yollar" manasına gelir. Mezhep kelimesi "Zehebe" (  Gitmek) fiilinden türemiş olup anlam olarak

benzemektedir. Tarikat tasavvuf için yol, mezhep ise şeriat için yol demektir. Tarikat keşfe ve ilhama dayanırken, mezhepler ise "nakle" (  Kutsal kitaplar ve peygamberler)

dayanır.

Tarikler (  Tarikat) de "Mürşit" denilen mânevî önderler eşliğinde tasavvuf öğretisini uygulamaya istek duyan kişilere (  talip) yolun esasları hakkında teorik ve pratik bilgi

verilir. Yola giren kimseler (  mürid) ve yolda ilerleyenler (  salik) tasavvuf öğretisinin esaslarını yaptıkları pratiklerle (  zikir, tefekkür, rabıta, murakabe, nafile

ibadetler vs.) kendi derunlarında keşf ederler.

Türkiye'de tarikatlar

Türkiye'de çeşitli halk sınıfları ve tipleri arasında farklı sufi tarikatları gelişmiştir. Örneğin, Bektaşi tarikatı daha çok köylülere ve askerlere hitap ederken, Nakşibendi

tarikatı, ilahiyatçı ve bilim adamlarını; Mevlevi tarikatı, müziği ve şiirleriyle sanatsal eğilime sahip olanları; Halveti tarikatı ise sultanlar, generaller, önemli hükümet

adamları ve yöneticileri içinde barındırmıştır.

Tarîkat silsileleri

Silsileleri Ali bin Ebâ Tâlib'e bağlananlar

Ali bin Ebâ Tâlib ve Ehl-i Beyt’e karşı olan muhâbbet duyguları sebebiyle Mevlevîlik ile Kadirîlik gibi aslen Sünnî kimlik gösteren Bâtınî-Tarîkat, silsilelerini Cüneyd-i

Bağdâdî, Serî-i Sekatî, Ma'ruf-u Kerhî’den sonra sırasıyla ya “Davud-u Taî”, “Habib-i Acemî”, “Hasan-ı Basrî” veyahut ta Câferiyye Şiîliği'nin resmen İmâm olarak kabul ettiği ve

On İki İmâmlar’ın ilk sekizi olarak ta bilinen “İmâm Ali er-Rıza”, “İmâm Mûsâ el-Kâzım”, “İmâm Câʿfer-i Sadık”, “İmâm Muhammed el-Bakır”, “İmâm Ali bin Hüseyin Zeyn el-Âb’ı-

Dîn”, “Hüseyin Seyyîd’ûs-Şuhedâ”, ve “Hasan el-Mûctebâ” aracılığıyla Ali bin Ebâ Tâlib Merkedî ile Muhammed Mustafa’ya bağlamaktadırlar.

Ayrıca, yine Sünnî-Bâtınî Tarikâtı olarak bilinen Halvetiyye ile Bayramiyye de kendi silsilelerini “Cüneyd-i Bağdâdî”, “Serî-i Sekatî”, “Ma'ruf-u Kerhî”, “Davud-u Taî”, “Habib-i

Acemî”, “Hasan-ı Basrî” aracılığıyla; Rufâîlik ise “İmâm Mûsâ el-Kâzım”, “İmâm Câʿfer-i Sâdık”, “İmâm Muhammed Bakır”, “Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn”, “Hüseyin Seyyîd’ûs-Şuhedâ”

aracılığıyla Ali ile Muhammed’e bağlanmaktaydılar. Bunlardan başka Sühreverdiyye ile Üveys’îyye silsileleriyse Ali el-Mûrtezâ ve Ömer ibn Hattab aracılığıyla Muhammed Mustafa’ya

bağlanmaktaydılar.

Silsileleri Ebu Bekir es-Sıddîk'a bağlananlar
Diğer taraftan da Nakşibend’îyye ile onun kolları olan Hakkân’îyye ile Hâlid’îyye gibi yine Sünnî kimlik gösteren Bâtınî-Tarîkat, silsilelerini Ebû’l Hasan Kharakânî, Ebâ

Yezîd-i Bistâmî, İmâm Câʿfer es-Sâdık, Kâsım bin Muhammed, Salmân-ı Fârisî aracılığıyla Ebu Bekri’s-Sıddiyk ile Muhammed Mustafa’ya bağlarlar.

----------------------------------
Tarikatlar Cemaatler ve İstihbarat

Zor ve sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz. Tarih boyunca benzer dönemleri yaşadığımız da çok olmuştur ama Türk milletinin varlığı bugüne kadar devam edegelmiştir.

Zor bir milletiz ve stratejik bir coğrafyayı kendimizi yurt edinmişiz. ABD Başkanı Bill Clinton 1999 yılı Kasım ayında Türkiye’ye geldiğinde yaptığı konuşmada :  “Beyaz Saray’da

her sabah uyandığımda dünya haritasına bakarım. Gözüm sürekli Türkiye’ye ilişir. Ülkeniz dünyanın merkezinde ve en kritik coğrafyasında bulunuyor.” Demişti.

Binlerce kilometre uzakta bir devlet başkanının gözü her sabah Türkiye’nin üzerinde. Bunun gibi pek çok devletin, örgütün, istihbarat kuruluşlarının  gözü hep Türkiye’ye

çevrili. Bu yüzden Türkiye üzerinde her zaman planları olanlar olmuştur, olacaktır da.

Ben temelde savaşa ve mücadelelere Âdem ve Şeytan arasındaki mücadele olarak bakarım. İşin mihenk noktası olarak bu temeli alırım. Tepe nokta olarak burayı aldıktan sonra

diğerlerinin kimin yanında yer aldığına bakarım. Zaman zaman iş o kadar girift hale getiriliyor ki, kim kimin safında belli olmuyor. İşte bu belirsizlik noktasında da insanlar

tuzaklara düşüyorlar.

Türkiye üzerinde emeli olanlar elbette dışarıdan açıkça gelip müdahalede bulunmuyor. Böyle bir müdahalenin adı ise zaten savaştır. Ne yapıyorlar; Türkiye’nin içerisindeki

yapıları kullanıyorlar. Konumuz cemaatler ve tarikatlar olduğu için bu yapı üzerindeki yabancı istihbaratların oyunlarını ele alacağız. Burada toplumuzun dini duygularını ve iyi

niyetini kullanarak bize karşı silah olarak kullanıyorlar.

Kur’an’da :  “…ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın…” (  Lokman, 31/33)

Bu ayet bize bir uyarıda bulunuyor. Bu ayet, insanları, Müslümanları uyarıyor. Demek ki, Şeytan bizi aldatmak için bir yol  daha  bulmuş ve Cenab-ı Allah bizi uyarıyor.

Doğru yolda olduğunu sanan nice insan var ki, Şeytan’ın askeri olduğunun farkında bile değil.

Tasavvufu öğrenmeye çalışan birisiyim. Literatürü de az çok bilirim. Hakiki tarikatların da var olmasından ve yaşamasından yanayım. Ama şunu da biliyoruz ki, gerçek tarikatlar o

kadar azaldı ki. Gerçekten insana edep, erkân öğreten onların seyri sülüğünü tamamlayan çok az tarikat var. Çoğu tarikatın,  içi boşaltılmış. Öyle ki  manevi olarak

yetkilendirilmemiş kişiler posta oturmuşlar.

Bir hadisi şerifte :  “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (  Fırka-ı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka cehenneme gidecektir." Denilmektedir. Ama

hangi

cemaate, tarikata  sorsan kendini  o bir fırka sayıyor. Hiç kimse “acaba o 72 fırkanın içinde biz de olabilir miyiz?” diye düşünmüyor.

Cemaat ve tarikat arasındaki ayrımları bilmemiz gerekir. Burada beraber anmamızın sebebi; yapıların işleyişi arasındaki farklardan dolayı değil,  bu yapıların nasıl

kullanıldığını örneklememiz açısındandır.

İslam birlik olmaya önem verir. Hak olanın yanında yer almak bizim vazifemiz. Bir topluluğun yanında değil, hak olanın, doğru olanın yanında durmamız gerekir. Yanlışa düşmüş

milyonların arkasından; topluluk, cemaat, tarikat diye takılır giderseniz Hak’tan uzaklaşmış olursunuz. Yanlışa düşmüş topluluğun yanında, peşinde olmaktansa tek başına

hakikatin yanında durmak daha önemli ve doğrudur.

Şimdi bu girizgâhtan sonra gelelim asıl anlatmak istediğimiz tarikat ve  cemaat yapılanmalarındaki istihbarat  örgütlerinin etkisine. Aslında bu bir kitap konusu kadar önemli

ama burada ana fikirlerle meramımı anlatmaya çalışacağımı ümit ediyorum. Bu anlattıklarım benim şahsi fikirlerim kimseyi bağlamaz ama düşündüklerimi, gördüklerimi ve

yaşadıklarımı da yazmalıyım.

Hz. Ali (  ra) bir sözü var :  “En tehlikeli düşman, bize benzeyip de bizden olmayandır.”

Ne güzel bir tespit. Bu söz bizim şimdi yaşadığımız sıkıntıları ne de güzel anlatıyor.

Burada -çok az olan hakikilerini tenzih ederek- cemaat ve tarikatların işleyişleri ilgili düşüncelerimi paylaşayım :

Ülkemizde bir tarikat veya cemaat elbette yabancı bir isim  etrafında oluşturulmaz. (  Tarikat silsilerini  kastetmiyorum.) Örgütlenme için bizden biri olması lazım.  Açıktan

bir

İngiliz, Amerikalı, bir Alman gelip; şeyh, lider, efendi vs. olamaz. Bunun için bizden birinin posta oturtulması, lider yapılması lazım.

Bizden biri bulunup; cemaatin, tarikatın başına oturtuldu mu sonra insanları onun etrafında toplarlar. Buradaki şeyh, lider, efendi istihbarat örgütlerinin kontrolündeki

kişidir. Gerçek  islam’dan, tasavvuftan, tarikat işleyişinden söz edilemez. Ama  bu sahte yapı ve onun başındaki kişi, gerçekleri ile  aynı argümanları kullanırlar. Gerçeği ile

sahtesini ayırt etmek zorlaşır. O yüzden yukarıdaki lokman suresindeki ayeti özellikle verdim.

Bizim dinimiz hep aklı ön planda tutmuş, düşünmeyi öğütlemiştir. Kuran’da şu uyarılarla sık karşılaşırız : 

-Siz hiç düşünmüyor musunuz?

-Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti. 

-Allah düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini böyle açıklar.

-Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?

-Düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.



Zaten İslam’da aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur. Aklı olmayanlara da lafımız yok.

Şimdi cemaatin, tarikatın başına yerleştirilen bu sahte  lider, şeyh, efendi  etrafında toplanan kalabalıklar  ‘BİR KİŞİ’ üzerinden kontrol edilir ve yönlendirilir. Böyle bir

yapıyı da  kimse tek başına bırakmaz. İşte burada istihbarat kuruluşları (  elbette yabancı istihbaratları kastediyorum) birbirleri savaşırlar. Böyle bir yapıyı kimse birbirine

kaptırmak istemez. Düşünsenize bir kişi üzerinden milyonlarca kişiyi ve onların bağlantılarını kontrol edebiliyorsunuz. Böyle bir yapı hangi istihbarat örgütünün iştahını

kabartmaz?

İstihbarat kuruluşları bir kişiyi kontrol edince, milyonlarca kişiyi kontrol ettikleri bir yapıyı elbette kolay kolay bırakmak istemezler. Bu istihbarat kuruluşları açısından

bulunmaz bir fırsattır ve maliyeti de çok düşüktür. Dünyada böyle bir sistem yoktur. Bu yüzden cemaat, tarikat üzerinden bir savaş yürütülür. Bunun için dikkat ederseniz

Türkiye’de pek çok cemaat, tarikat yapılarında baştaki pek çok kişi ya öldürülmüş veya şaibeli kazalarda hayatlarını kaybetmişlerdir. (  Hayatını kaybeden kişilerin istihbarat

kuruluşları ile ilgisi var demiyorum, örnek olarak veriyorum.) Ölen kişinin yerine kim oturacağı da tartışma konusu olur, cemaatler ve tarikatlar gelecek kişi üzerinde

anlaşamadıkları için de zaman zaman bölünürler.

O sahte şeyh, lider, efendi  bütün cemaatini, tarikatını bu istihbarat kuruluşlarına satar.

Türkiye’deki bu yapıların üzerinde en çok  BND, CİA ve MI6  faaliyet yürütmektedir. Hatta bu cemaatleri ve tarikatları kendi aralarında  paylaşmışlardır. Falan yapı, falan

istihbarat örgütü ile ilgilidir diyebileceğimiz spesifik örnekler de vardır.

Bakın bunu bir tarikat lideri söylüyor, ne kadar doğru bir tespit :

“Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, "Sen bu adamlarına şöyle yap!" derler. Bana da tabi olmayın, İslâm'a tabi olun! Allah'ın emrine tabi

olun!”

Bunu dikkatinizi çekerim bir tarikat lideri söylüyor. Belli ki bu kişi oyunu görmüş ve feryat ediyor.

Bu ülkenin insanlarını ve imkânlarını kullanarak ülkemize savaş açıyorlar.

Dikkat ederseniz Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki isyanların çoğu dini argümanlarla şeyhler üzerinden çıkarılmıştır.

Bu yapılar Osmanlı’da nasıldı? Nasıl kontrol ediliyordu? Her önüne gelen cemaat-tarikat kurabiliyor muydu veya posta oturabiliyor muydu?  Bunları irdelemek lazım. Osmanlı nasıl

çözüm bulmuştu? Şimdi bizim neler yapmamız lazım?


----------------------------

[Resim: 577eeb826a677.jpg]

TÜRKİYE’DE TARİKATLAR

Bazı tarikatlar ile ilgili basın ve medyada yapılan yorumları okurken, üzülmemek mümkün değildir.
Gavs’ın resmimin altında onlarca yorum var... Bazıları din adına facia..! Ben ilahiyatçı olarak ilk defa indirilen ve
uydurulan din tabirlerini yıllar önce Yaşar Nuri Öztürk’ten duyunca biraz kızmıştım. Ama şimdi bu millet
mutlaka bu uydurulan dinden kurtulmalıdır diyorum ve hatta øslam dünyası...! ønsanlar yorumlarında Gavs’ın
günah çıkardığından ve tevbe kabul ettiğinden bahsediyor. Cennete gitmek için bunlar gerekir diyor. Öncelikle
Allah’a sığınırım bu tür rezil iddialardan..! Tevbe her yerde ve her zaman Allah'a yapılır ve şahsilik esastır. Birinin
huzurunda törenle yapılmaz. Hz. Peygamber(  s a.v)’in böyle bir uygulaması yoktur, ancak uyarısı vardır. Günah
çıkarma olayı, Pavlos’un uydurduğu Hıristiyanlığa aittir. Bütün bunlar şirktir. Allah’ın ipine, yani kuvvet ve
kudretine sarılmayı Kur'an-ı Kerim emreder. Hz. Peygamber (  s a.v) bunu yapmış ve yapmayı Müslümanlardan
istemiştir. Günde kıldığı
40 rekat namazda, okuduğu Fatiha suresinde Allah’in ne dediğini bilmeyen bir
Müslüman, ne cenneti hayal etsin ve ne de gavs dedikleri varlık bir şey yapabilir. Kur'an-ı Kerim ve Resulullah
(  s.a.v)'a dön ve Allah ve Resulüne bağlan..! Kur'an-ı Kerim'in TAĞUT diye tarif ettiği şeylerden uzak dur..!
Çünkü Kur'an-ı Kerim ısrarla gizli şirkten bahseder.
Tarikatlar; eğer barikat değilse ve müritlere sadece tebliğ yapılıyorsa itirazım yok, ama müritler
şeyhlerine bir manevi mertebe yükler ve onu insanüstü görürlerse felaket başlamış demektir. Hz. Peygamber
(  s.a.v) insandı ve erdemli mükemmel insandı, ama insanüstü değildi. Yani üstün insandı ama insanüstü değildi
demek ve görmek lazımdır. Bazı tarikatlarda müritler sonsuz bir bağlılıkla şeyhlerine bağlılar. Bu durum Allah ve
Resulü içindir. Orta yolu bulmak en doğru olanıdır. Bu yolu bize gavs, şeyh belirlemez. Allah ve Resulü
belirlemiş...! El etek öpmekle Müslüman olunmaz. “Müslüman olmak bir guruba dahil olmak değil, bir duruşa
sahip olmaktır." Müslüman’in görevi zengin olmak değil, zengin ise zekat vermektir. Bomba atan øsrail'e taş atmak
değil, Bedir'de yapıldığı gibi vuruşmaktır. Biraz düşün ve bir Kur'an-ı Kerim mealini al ve oku..! ølk gelen ayetin
emrini yerine getir, yoksa Yunus suresi 100. ayette emredilen şeyle karşılaşırsın. Aklini kullan..! Ona buna
tapma..! Allah'tan kork ve “øyyake ne’budu ve iyyake nestain.” “Yalnız ve ancak sana ibadet ederim
ve yalnız ve ancak sen bana yardım edebilirsin.” tevbemi kabul edecek ve beni cennetine koyacak
sensin Allah'im..! Sadece ve ancak Allah'ın rızası için Müslümanlara rehber olan ve tebliğ görevini yapan şahıs ve
tarikatlara imreniyor ve alkışlıyorum. Uyarım asla onlara değil, tamamen uyarıma uyan, adına ne derse desin
onlar içindir. Allah onları ıslah eylesin ve Allah bizleri de yolunda hizmet edenlerden eylesin inşaallah..!
Türkiye’nin her bölgesinde mutlaka bir tarikat ve cemaat vardır. Çoğunlukla kurdukları vakıflar
aracılığıyla hareket ediyorlar. Kimileri de neredeyse holdingleşmiş durumdadır. Postluk bazen babadan oğla ve
bazen de kardeşlere geçiyor. Cemaatlerin bazılarının siyasetle çok yakın bağları var iken, bazıları ise politikayla
ilgilenmiyor. Ancak bütün Türkiye’nin her bölgesinde, günlük hayatı ve insan ilişkilerini etkiliyorlar. Tarikatları,
kurucularını, etkili oldukları bölgeleri ve yaklaşımlarını ortaya koymaya çalışmak gerekirse, aşağıdaki tablo ortaya
çıkmaktadır.
1- Menzilciler :  Nakşibendi tarikatının Menzil kolu adını, Adıyaman’ın Menzil köyünden alıyor.
Cemaatin en ünlü ismi, uğradığı zehirli iğne saldırısından bir süre sonra hayatını kaybeden Raşit Erol’dur. Şeyh
postunda şimdi kardeşi Abdülbaki Erol oturuyor. Şeyhlerine Seyda olarak anarlar. Şeyh adaylarından
Fevzettin Erol ise şimdilik cemaatin Ankara ve Afyon örgütlenmesini yönetiyor. Menzilcilerin Ankara çevresi
“Semerkant Grubu” olarak da adlandırılıyor. Fevzettin Erol, yılın bir bölümünü Afyon’daki merkezde geçiriyor.
Cemaat, ekonomik gücünü özellikle kendilerine derviş adını veren müritlerin kurduğu şirketlerin, belediyelerden
aldığı ihalelerle artırıyor. Raşit Erol’un “ømanı kurtarmanın ve pekiştirmenin kafi olduğu bir devir
yaşıyoruz” anlayışıyla hareket eden cemaatin Adıyaman-Menzil ve Ankara merkezleri özellikle alkol
bağımlılığından kurtulmak isteyen kişilerin ilgi odağıdır. Cemaat, genellikle siyasetin dışında kalmaktadır.

2- Süleymancılar : Cemaatin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’dır. Soyunu Nakşibendi
Şeyhi Selahaddin øbn-i Seracettin’e dayandırıyor. Zamanla bağımsız bir yol izledi. Faaliyetlerini “Kurs ve
okul talebelerine yardım dernekleri” adı altında yürütüyor. Türkiye’nin her ilinde en az bir Kur’an kursuna
sahip olan cemaatin, kurs ve öğrenci yurtlarının toplam sayısının 1500 olduğu söyleniyor. Süleyman Hilmi
Tunahan’ın ölümünün ardından cemaat liderliğine Kemal Kaçar geçti. Onun ölümü sonrasında ise cemaat her
ne kadar reddedilse de iki kardeş Ahmet Denizolgun ile Beyazıt Denizolgun arasında bölündü.
3- Gülen Cemaati ve Nurcular :  Türkiye’nin tarikat ve cemaat haritasında Nurcular ağırlıklı bir
yer işgal ediyor. Tarikatın en ünlü ismi Fethullah Gülen’in etkinlik alanı Türkiye’nin tüm illerini kuşatıp, tarikat
okulları kanalıyla Afrika’dan Uzakdoğu’ya uzanıyor. Akyazılılar ve Türkiye Öğretmen Vakfı gibi
kuruluşlarla başlayan örgütlenmesi bugün büyük bir ekonomik ve siyasi güce dönüşmüş durumdadır. Cemaatin
medyadan eğitime, finansa ve sağlık sektörüne kadar pek çok alanda yatırımı bulunuyor. Gülen’ın, uzun süredir
ABD’de yaşaması, olası vefatı sonrasında bu büyük ekonomik gücün nasıl paylaşılacağı belli değildir.
Nur cemaatinin içinde adı sık geçen diğer gruplar şunlar :  Liderliğini Mehmet Kutlular’ın yaptığı Yeni
Asyacılar, istanbul ilinde yoğunlaşmışlardır. Liderleri øzzet Yıldırım, Hizbullah tarafından kaçırılıp öldürülen
Med-Zehra Vakfı çevresi , Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yoğunlaşmışlardır. Müslüm Gündüz
liderliğindeki Aczmendiler de Elazığ ve østanbul illerinde faaliyet göstermektedirler. Az sayıda Yeni
Nesilciler, Yazıcılar da Türkiye’nin bir çok yerinde varlıklarını sürdürmektedirler.
4- Nurcu Kırkıncı Hoca Grubu :  Bediüzzaman Said Nursi’nin ölümünden sonra Nurcular,
10’dan fazla gruba bölündü. En etkin grup Fethullah Gülen cemaatidir. Ancak Nurcular içinde bir isim var ki, Said
Nursi’nin ölümünden bu yana “Talebeler” içindeki saygın önder konumunu hiç kaybetmiyor. Bu isim, Nurcular
arasında Kırkıncı Hoca olarak tanınan Mehmet Kırkıncı’dır. Said-i Nursi’nın, “Evlerinizi medrese yapın”
çağrısına uyup Erzurum Karanlık Kümbet Medresesi’ni kuran Kırkıncı Hoca, yaşamını burada
sürdürüyor. 12 Eylül darbesinden iki yıl sonra MGK Başkanı Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’e
mektup yazan Kırkıncı Hoca, “Dini güçlendirmek, milleti güçlendirmektir” demiş ve ima yoluyla da olsa
anayasa referandumunda cemaat desteğine karşılık, cemaate destek arzusunu dile getirmişti. Bu tavrı nedeniyle
Nurcular arasında eleştirilse de, müritleri ve Gülen’i Nurcu yapan hocası olduğu için, Gülen Cemaati taraftarları
arasında özel bir otoriteye sahiptir.
5- iskenderpaşa Cemaati : Geçmişi 1800’lü yıllara, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’ye kadar
uzanıyor. Uzun süre, Gümüşhanevi tekkesi cemaate ismini verdi. Mehmet Zahit Kotku şeyhlik postuna
oturduktan sonra, görev yaptığı øskenderpaşa Camii tarikata ismini verdi. Mehmet Zahit Kotku’nun ölümünden
sonra liderliğe geçen damadı Prof. Dr. Esad Coşan da 2001 yılı Şubat ayında Avustralya’da trafik kazasında
öldü. Post, oğlu Nurettin Coşan’a kaldı. Esat Coşan, tarikatı kurduğu vakıflar sayesinde büyüttü. Bunların en
etkin olanı Hakyol Vakfı’dır. Esat Coşan, ølim Kültür ve Sanat Vakfı ile Sağlık Vakfı’nı da kurarak
örgütlenmeyi genişletti. “Hanım Dernekleri”yle kadın örgütlenmesine yöneldi. Şu andaki lider Nurettin Coşan,
dini eğitiminin yanı sıra New York’ta işletme öğrenimi gördü. Babasının isteğiyle 1996 tarihinde aile şirketi
Server Holding’in yöneticiliğini üstlendi. Ticari faaliyetleri ve seyahatleri nedeniyle liderlik görevini yerine
getiremediğini iddia eden bir grubun muhalefet başlattığı ve tarikattan koptuğu söyleniyor. Siyasetin
birçok önemli ismi, cemaatle gönül birliği içindedir. øskenderpaşa Tarikatı’nın bir de “Sağduyu Partisi” adında
siyasi partisi vardır.
6- ismail Ağa Cemaati : Kurucusu Ebu øshak øsmail Efendi’dir. 1723 tarihinde østanbul-
Fatih’te adını taşıyan camiyi inşa ettirdi. Ölümünden sonra cemaati tarikat yoluna girdi. Şeyh Batumlu Ali
Haydar Efendi, 1960 tarihinde ölene kadar liderliği yürüttü. Görevi øsmail Ağa Camii imamı Mahmut

Ustaosmanoğlu devraldı. Cemaat østanbul’un merkezi Fatih’te, Türkiye’nin en dikkat çeken øslami gettosunu
oluşturdu. Sarık, şalvar ve cübbeli giyimleriyle diğer Nakşibendi gruplarından ayrılıyorlar. øsmail Ağa Cemaati,
Mahmut Ustaosmanoğlu’nun kökeni nedeniyle øslami gruplar içinde “Oflular” olarak da tanınıyor
7- Kadiri Muhammediye : Kadiri tarikatı kökenli Muhammediye kolu østanbul, Ankara, Kayseri ve
Düzce’de güçlüdür. Lideri Şeyh Seyyid lakabını kullanan Muhammed Ustaoğlu’dur.
1987 tarihinde
imamlıktan emekliye ayrılan Ustaoğlu, østanbul’da yaşıyor. Cemaatin Kayseri vekili Muammer E., Almanya
vekili Şükrü Oral’dır. Muhammediye, tarikat şeceresini Kadiri tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani’ye
dayandırmakla birlikte kendisini Nakşibendi ve Mevlevi geleneğinin parçası kabul ediyor. Zikir törenlerinde zaman
zaman yaklaşık bin kişiyi buluşturmayı başarıyor.
8- Halveti tarikatının Şabaniye Kolu : Bu Tarikatın şeyhlik postunda Mehmet Dumlu oturuyor.
Türkiye’nin en aktif Halveti tarikatı olarak biliniyor. Düzenli yaptıkları zikir törenlerine kadın ve erkeğin bir arada
katılmasıyla tanınıyorlar. Kütahya merkezli cemaatin zikir törenlerine østanbul’un yanı sıra, Bursa, Uşak,
Eskişehir, Ankara ve Afyon’dan da geniş katılımlar oluyor.
9- Hizb’ut-Tahrir : Bu grup kendisini “ødeolojisi øslam olan parti” olarak tanımlıyor. Adlarını
Hizb’ut- Tahrir Türkiye sözcüsü Yılmaz Çelik’in østanbul Fatih Camii’ndeki basın açıklamasıyla
duyurdular. Ankara ve østanbul’un yanı sıra Şanlıurfa ve Van’da da güçlü oldukları biliniyor. Örgüt çalışmalarını
Ankara merkezli “Köklü Değişim” adlı dergi çevresinde sürdürüyor.
10- Galibiler : Kadiri-Rufai tarikat geleneğinden gelen cemaatler arasında tarikatlığını ilan eden tek
koldur. Şeyhleri Hacı Galip Hasan Kuşçuoğlu’dur. Zikirde şiş çekmeleriyle tanınıyorlar. Yaptıkları zikre
yaklaşık 3 bin kişi katılıyor. Şeyh Kuşçuoğlu kendisini şöyle tanımlıyor :  “Mezhep olarak Hanefi; meşrep
olarak Alevi; yol olarak Kadiri-Rufai Galibiyiz.” Faaliyetlerini, şeyhin adını taşıyan eğitim vakfı
kanalıyla sürdürüyor. Cemaat ,Antalya’da yoğun olarak faaliyettedir.
12- icmalciler :  Kadiri tarikatının icmal Kolu’nun lideri Haydar Baş’tır. Son dönemde
çalışmalarını Bağımsız Türkiye Partisi adıyla sürdürüyor. Parti, 3 Kasım 2002 seçimlerden büyük bir
yenilgiyle çıktı. Ulusal televizyon ve günlük bir gazetenin sahibi olan Haydar Baş’ın Türkiye’nin en zengin cemaat
liderleri arasında olduğu iddia ediliyor. Trabzon ve çevresinde güçlüdürler.
13- Cerrahiler : Halveti tarikatına dayanıyor. Dergahları, østanbul’da Fatih-Karagümrük’teki
Kethüda Canfeda Hatun Camii bitişiğindedir. Zikirlerinde, müzik ve ibadet dışında hiçbir şey konuşulmuyor.
Müritleri arasında çok sayıda tanımış ses sanatçısı bulunuyor. Tarikatın Tophane’deki Kadiriler yokuşundaki
Kadirhane’sinde düzenlenen zikir törenleri neredeyse turistikleşmiş durumdadır. Kadirhane’nın şeyhi Ahmet
Misbah Erkmenkul’dur. Celvetiye tarikatına bağlı øsmail Hakkı Bursevi tarafından kurulan Hakkiye
kolunun müritleri ise en çok Bursa’da yaşıyor. Kurucularının adını taşıyan bir vakıfları vardır.
14- Uşşakiler :  Halveti tarikatının bir kolu Uşşakiler’dir. Merkezi østanbul Kasımpaşa’dadır.
Kurucusu Pir Hüsameddin’in türbesi de bu semtteki aynı isimli camidedir. Tarikatı kamuoyuyla tanıştıran isim
øbrahim øpek’tir. Uzun yıllar sessiz faaliyet gösteren tarikat onunla birlikte ün kazandı ve øpek Yolu adlı yeni
bir cemaat oluştu. øbrahim øpek’in 2000 yılında ölümünün ardından posta 44 yaşındaki eski milli güreşçi Fatih
Nurullah oturdu. Fatih Nurullah, tarikat nüfusunu artırmak için herkese açık kutlamalar, piknikler düzenliyor ve
zikirleri tarikat üyesi olmayanlara da açıyor. Tarikatın Kasımpaşa’daki merkezi her yıl Bolu’da ve Çorum’da
düzenlediği “Devran” adlı zikir törenleriyle tanınıyor. Bolu’daki son devran törenine 2 bin kişi katılmıştı.

15- Tillocular : Kurucuları Sultan Memduh Hazretleri’nin türbesinin bulunduğu Siirt-Tillo
beldesi manevi merkezleridir. Süryanice “Yüksek Ruh” anlamına gelen Tillo geleneği, Kadiri tarikatının en
güçlü kollarındandır. Siyasete uzak durmaları nedeniyle øcmalcilerden, Kadiri-Rufai geleneğinde faaliyet
sürdürmesi nedeniyle de Galibiler’den ayrılıyorlar.
16- Hazneviler :  Türkiye Kürtleri arasında en güçlü Nakşibendi cemaatlerinden biridir. Merkezi
Suriye’dedir. Hatay, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Batman’da örgütlüler. Cemaatin şeyhi Muhammed
Haznevi, yılda en az bir kez Türkiye’ye gelip, zikir törenlerini yönetirdi. 2013 yılında öldüğünde, binlerce Türk
müridinin cenaze töreni için Suriye’ye geçmek istemesi haber bültenlerine konu olmuştu. Şeyhliği Muhammed
Haznevi’nin oğlu Muhammed Muta Haznevi üstlendi.
17- Hakikatçılar : Hemen hemen tüm cemaatlere karşı yürüttüğü mücadele ile tanınan Hakikatçılar’in
şeyhi Ömer Öngüt’tür. Adapazarı’nda yaşayan Ömer Öngüt, Cemalettin Kaplan, Fethullah Gülen, Necmettin
Erbakan, Süleymancılar, øsmailağa Cemaati ve Diyanet’e yönelik ağır eleştiri içeren kitaplarıyla tanınıyor. Sakarya
başta olmak üzere Düzce, Bursa ve Ankara’da önemli sayıda müride sahiptir.
18- Nakşibendi Yahyalı Cemaati : Kayseri’de Gülen Cemaati ile birlikte en güçlü dini gruptur.
Nakşibendi tarikatının Anadolu’daki en önemli kolları arasındadır. Adını Yahyalı Hacı Hasan Efendi’den
alıyor. Şimdi şeyh postunda oturan kişi Ramazan Dinç’tir. Cemaat, Kayseri’deki sanayi gelişimine paralel
olarak hızla büyüdü.
19- Işıkçılar : Seyit Abdülhalim Arvasi’ye bağlı Hüseyin Hilmi Işık’ın kurduğu cemaat,
günümüzde øhlas Holding şemsiyesi altında büyüdü. Cemaatin lideri Enver Ören’in ölümü ile øhlas Finans’a
el konulması cemaatin güç kaybetmesine neden oldu.
20- Melamiler : Melami tarikatının kamuoyu önüne çıkan en önemli ismi Ahmet Arslan’dır. Emekli
Astsubay olan Ahmet Arslan, Şeyh Hasan Özlem’in 1996 tarihinde ölümünün ardından posta oturdu. 66
yaşındaki Ahmet Arslan, Manisa-Salihli ilçesinde yaşıyor. Cemaatin Aydın, Adana, Uşak ve øzmir’de mürit
grupları bulunuyor. Tarikatın diğer önemli ismi Davud Yılmaz, 73 yaşında, øzmir’de yaşıyor ve küçük bir
cemaati kontrol ediyor. østanbul’da da takipçileri vardır. “øbadet gizli, gösterişsiz olmalıdır.” yaklaşımını
savunan Melamiler, genellikle ev toplantılarında bir araya geliyorlar.
21- Erenköy Cemaati : Kökleri Kelami Dergahı’na ve şeyhi Erbilli Mehmet Esat’a
dayanıyor. Mehmet Esat, tekkeler kapatılınca Erbil’deki arazilerini satıp, østanbul’a yerleşti. Erenköy’de bir köşk
aldı ve cemaatin temellerini attı. Menemen ayaklanmasına karıştığı iddiasıyla gözaltındayken, rahatsızlanıp
hayatını kaybetti. Erenköy Cemaati, Mehmet Esat’ın halifesi Mahmud Sami Ramazanoğlu’nca kuruldu.
Nakşibendi geleneği içinde, esnaf ve işadamlarının kolu olarak biliniyor. Ramazanoğlu’nun ardından cemaatin
dini sorumluluğunu Musa Topbaş üstlendi. Onun ölümüyle üç isim ön plana çıktı :  Yeni Şafak’ın eski başyazarı
Ahmet Taşgetiren, Eymen Topbaş ve Konya’da yaşayan Tahir Büyükkörükçü’dür. Şeyh postuna
Büyükkörükçü’nün oturduğu ileri sürülüyor. Konya’da Erenköy Mahallesi’nde yaşayan Büyükkörükçü bir dönem
Milli Selamet Partisi milletvekilliği de yapmıştı. Erenköy Cemaati’nin Ankara örgütlenmesini ise Muradiye Vakfı
yürütüyor.

-------------------------

[Resim: 24527340zh.jpg]

Osmanlıda Tarikatlar

Sofi adını ilk kullanan Küfeli Ebu Haşim (  S.57-58  )
Diğer taraftan tasavvufî faaliyetlere İslâmiyet’in ilk. yıllarında hiç rastlanmazken, yukarıda da sebeplerine işaret edildiği tarzda sofî adını ilk kul­lanan ve ilk zaviyeyi

kuran kişi’nin Kûfeli Ebû Haşim olup, bu zat’ın H. II. yüzyılla (  H. 150’lerde) öldüğü sanılır.

Bundan sonra Süfyan Sevrî gelir ki bu zat da H. 168, Milâdî 784-785’lerde yaşamıştır. (  116)

Yine bu cümleden olmak üzere, eski Hıristiyan keşişlerinin yetiştiği Mısır’da H. 245,-M. 859-860 tarihlerinde yaşamış olan Zünnûn (  1-17), (  Bu zât Zünnûn-u Mısrî adîle de

meşhurdur) H. 261, M. 874-875’lerde yaşamış bulunan Bayezîd’i Bistamî (  118  ), aynı şekilde hakkında türlü fi­kir ve kanaatler ileri sürülmekte olan ve tasavvuf! fikirleri

yüzyıllardır bu-* tün tasavvuf çevrelerinde devamlı şekilde tartışma konusu olan ve nihayet halen daha tartışılan bu fikirlerinden dolayı feci bir şekilde işkencelere ta­bi

tutulduktan sonra öldürülmüş bulunan Hallaç Mansûr, (  H. 309, M. 921 -922) (  119) islâm tasavvuf dünyası’nın ünlü simalarından Cüneyd Bağdâtî, (  120) vb. gibi büyük

mutasavvıflar,

bütün karşı koymalara ve şeriatçılar tarafından gösterilen direnmelere rağmen mesleklerini devam ettirmeye ça­lışmışlar ve muvaffak da olmuşlardır.

Türklerde ilk tasavvuf hareketleri (  S.59)

Türklerin İslâmiyet’le temasları sonunda, birdenbire sosyal temayül­lerine de uygun düşen birtakım yeni sistemler ve özellikle tasavvuf cere­yanları hararetle benimsenmiş,

özellikle islâmiyet’le temaslarından sonra büyük Türk şehirleri tasavvuf faaliyetlerinin belli başlı merkezleri haline gelmeye başlamıştı. Meselâ Horasan, H erat, Nişabur, Meru,

Buhara, Fer-gana gibi Türk şehirleri bunlardan bazılarıdır.

Daha sonraları Buhara ve Semerkant gibi merkezlerse mutasavvıf ve derviş yetiştiren birer tasavvuf ve tarikatlara malzeme imâl eden fabrikalar haline gelmişlerdi ki, (  ileride

görüleceği gibi) işte Anadolu’da faaliyet gös­teren büyük tarikatların bir kısmı, (  hatta dolaylı olarak hemen hemen hepsi de denebilir) çoğu zaman bu merkezlerden birinden

gelme

veya onlardan birine bağlı bulunmakta idi.

Geylani’nin vahye mahzar olduğu yalanı (  S.72)

Ayrıca Gîylânî’ye “Allah’a birtakım sorular sorup Ya Gavs’el, A’zam” diye cevaplar alınmasından ve bunları yazmasından meydana gelmiş -adetâ vahy’e dayanan (  ilahî vahy’e

mazhar

olduğunu iddia eden) bir risale nisbet edilmektedir ki, bu risale dolayısıyle ona daha sonraları birçok kerametler de atfedilmiştir. Nitekim Yafî, O’nun pişmiş ve yenmekte olan

bir tavuğu dirilttiğini, Sa’ranî, Hızır’la görüştüğünü, bir yıl Medam harabele­rinde içmeden, bir yıl da yemek yemeden yaşadığını ve daha birçok ke­rametlerini nakleder.

Tefrîh’ul hatır fî tercemeti Abdü’l – Kadir gibi kitaplarda da daha bir çok kerametlerinden bahsedilir. Meselâ kendisine hizmet eden birisi ölünce Azrail’e o’nun rûhu’nun

verilmesini buyurmuş, Allah emriyle aldığını Söyleyen meleğe de kızınca fırlayıp göğe çıkmış, Azrail’in o gün aldığı ruhları doldurduğu zembili çekip almış, içinde ne kadar ruh

varsa hepsini dağıtmış, onlar da gidip cesetlerine girmişler, o gün ölenlerin hepsi di­rilmiş.

Mürid’in Yeseviye kayıtsız şartsız bağlanışı (  S.76-78  )

İşte Yeseviyye tarikatının âdabından birkaç örnek :  Mürid şeyhine son derece bağlı olmalıdır. Bütün mal, mülk nesi varsa şeyhine teslime, veya şeyhinin emri gereğince o’nu

başkalarına dağıtmağa amade (  hazır) olma­lıdır. Şeyh’in sırlarını hiç bir surette yaymamalıdır. Her haliyle düşünmeden şeyhinin hareketlerini kendisine örnek edinmelidir, aksi

halde bütün emekleri boşa gider.

Bu tarikatta halvet esnasında nefse ait bütün arzu ve istekler yanıp mahvolur ve mürid bunların tesirlerinden kolayca kurtulma imkânı bulur. Böylece de ilâhî kalb gözü açılarak

hakikat âlemini görebilme imkânı ha­sıl olur.

Zikr’i Erre :  Yeseviyye tarikatı’nın bir başka özelliği de zikir esnasın­da müridlerin hançerelerinden çıkan ve «Erre» denen bir sestir. Rivayetle­re göre Yesevî dervişleri ve

şeyhlerinin zikir esnasında boğazlarından dü­dük sesi gibi bir ses çıkar ki, bunun sebebi söyle izah edilmektedir :  Bir gün Hızır Aleyhi’s – selâm Ahmed Yasevî’yi ziyarete

gelir

ve her günkünün aksine Hocayı o gün müteessir ve üzgün bir halde bulur. Sebebini sorar. Bu yüksek makamlara ermişken «nedendir üzüntünüz?» der. Hoca şu ce­vabı verir :  «Rufeka

ve

fukara’nın batınlarını kasvet kabzetmiş» (  arkadaş ve fakirlerin kalblerini telâş almış) izalesini imkânsız gördüğüm için keder ve sıkıntı içinde kaldım. O zaman Hızır

Aleyhi’s-

selâm «Ah, ah!» diye zikrullah’a başlar ve mevcud sıkıntı ortadan kalkar.

Böylece de Yeseviyye tarikatı’nın zikir usûlünü Hızır Aleyhi’s – selâm koymuş olur. Bu bakımdan zikir esnasında her müridle Hızır beraberdir. Zikir esnasında hançereden ses

çıkıncaya kadar çalışmalıdır. En makbul zikir en çok ses çıkarabilen dervişin zikridir.

Kaynak :  Osmanlı Devletini Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Biri :  Tarikatlar – Hasan Küçük, Türdav Yay., İstanbul-1976

Osmanlı Padişahlarının mensup oldukları tarikatlar

1 — Sultan Osman Gazi — Ahi tarikatı

2 — Sultan Orhan Gazi — Ahi tarikatı

3 — Sultan Murad-ı Hüdavendigâr — Ahi tarikatı

4 — Sultan Yıldırım Bayezid — Zeyniyye tarikatı

5 — Çelebi Sultan Mehmet — Zeyniyye tarikatı

6 — Sultan ikinci Murat — Bayramiyye tarikatı

7 — Sultan Fatih Mehmet — Bayramiyye tarikatı

8 — Sultan Bayezid Veli — Cemaliyye tarikatı

9 — Sultan Yavuz Selim — Sünbüliyye tarikatı

10 — Sultan Kanunî Süleyman — Gülşeniyye tarikatı

11 — Sultan Sarı Selim — Halvetiyye tarikatı

12 — Sultan Üçüncü Murat — Uşakiyye tarikatı

13 — Sultan Üçüncü Mehmet — Halvetiyye tarikatı

14 — Sultan Birinci Ahmet — Celvetiyye tarikatı

15 — Sultan Birinci Mustafa — Celvetiyye tarikatı

16 — Sultan Genç Osman — Celvetiyye tarikatı

17 — Sultan Dördüncü Murad — Celvetiyye tarikatı

18 — Sultan Birinci ibrahim — Halvetiyye tarikatı

19 — Sultan Avcı Mehmet — Halvetiyye tarikatı

20 — Sultan ikinci Süleyman — Halvetiyye tarikatı

21 — Sultan ikinci Ahmet — Halvetiyye tarikatı

22 — Sultan ikinci Mustafa — Halvetiyye tarikatı

23 — Sultan Üçüncü Ahmet — Cerahiyye tarikatı

24 — Sultan Birinci Mahmut — Halvetiyye tarikatı

25 — Sultan Üçüncü Osman — Raufiyye tarikatı

26 — Sultan Üçüncü Mustafa — Cerahiyye tarikatı

27 — Sultan Birinci Abdülhamit — Nakşibendiyye tarikatı

28 — Sultan Üçüncü Selim — Mevlevi tarikatı

29 — Sultan.Dördüncü Mustafa — Nakşibendiyye tarikatı

30 — Sultan İkinci Mahmut — Cerahiyye tarikatı

31 — Sultan Abdülmecit — Cerahiyye tarikatı

32 — Sultan Abdülaziz — Bektaşi tarikatı

33 — Sultan Beşinci Murat — Bahaiyye tariki (  Mason)

34 — Sultan İkinci Abdülhamit — Şazeliyye tarikatı

35 — Sultan Mehmet Reşat — Mevlevi tarikatı..

36 — Sultan Mehmet Vahdettin

-----------------
İlluminati Tarikati (  örgütü) Nedir

"Illuminati" buraya yönlendirilmektedir. Diğer kullanımlar için Illuminati (  anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Adam Weishaupt, İlluminati topluluğunun kurucusu.

İlluminati, çoğul bir sözcük olup tekili (  Latince :  illuminatus, Türkçe :  aydınlanmışlar) tarihteki adıyla «Bavyeralı İlluminati», batıl inanca, ön yargıya, dinin sosyal

hayat

üzerindeki etkisine, iktidarın kötüye kullanımına karşı Aydınlanma Çağı döneminde 1 Mayıs 1776'da kurulmuş bir topluluk olup modern illuminati; zihin kontrolü uygulayarak,

hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni'ni sağlamak amacıyla hareket ettiği iddia edilen, monarşileri yıkmayı, dini inançları yok etmeyi, ulus devletleri ve

vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmeyi planladığı öne sürülen; ancak faaliyeti ve varlığı kanıtlanamamış bir yapılanmadır.[1] Bazı komplo teorisyenleri,

İlluminati üyelerini ışığın insanları ya da aydınlanmışlar olarak addetmektedirlerdir.

[Resim: baphomet5saoi.png]

[Resim: baphomet1zja32.jpg]

[Resim: baphomet2sibgh.jpg]

[Resim: baphomet3n1br4.jpg]




Baphomet Nedir veya Kimdir?

Baphomet, günümüz dünyasında henüz çözülememiş bir semboldür. Birçok araştırma yapılmasına rağmen henüz kesin bir sonuca varılamamıştır. Genel olarak ise araştırmacılar, bunu

Tapınakçılar ile alakalı bir anagram olduğu kanısına varmıştır.Bu konuyla ilgili en bilinen yargı ise şudur :  14. yüzyılda Katolik Kilisesi’ nde aforoza uğrayan Tapınakçıların

itaat ettiği, taptığı bir figür olduğudur. Bu figür şeytani olarak anılır.

Baphomet sözcüğünün kökeni hakkında da bir bilinmezlik mevcuttur. Yunancada Sophia kelimesinin Atbash ile şifrelenmesiyle ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Sophia, hikmet

anlamına gelmektedir. İbranice’ ye göre bir birleştirme söz konusudur. Bir diğer görüş de vaftizlik (  Baphe ) ve ustalık (  Metis ) kelimelerinin birleşmesinden oluştuğu

görüşüdür. Bazı görüşlerde de Latince kısaltmaların birleşmesiyle oluştuğu yargısı mevcuttur.

14. yüzyılda aforoza uğrayan her Tapınakçı, yargılandıkları zaman Baphomet’ e inandıklarını söylemiştir. Yani sahte bir tanrı olarak dolayısıyla şeytan betimlemesi olarak dile

getirmişlerdir. Bunun resimleri de gün yüzüne çıkmış ve günümüzde oldukça popüler bir hale gelmiştir. Uzun boynuza sahip bir keçinin resmi görülür bu betimlemede. O dönemde

Tapınak şövalyeleri Baphomet’ e göre hareket ettiklerini söylemişlerdi. Suçsuzluğunu ispatlamaları ise, bu varlığın olduğunu kanıtlamalarına bağlıydı. Oysa olmayan bir sahte

tanrı veya şeytani bir imgenin kanıtlanması mümkün olamazdı. O dönemde şövalyelerle birlikte Baphomet de suçlu görüldü ve konu kapanıp gitti. Ancak araştırmacılar hiçbir dönem

bu şeytani imgenin peşini bırakmadı. Sürekli bir arayış içine girdiler. En belirgin yargı ise bir anagram olduğu ve bu anagramın Tapınakçıların bilinmeyen adının şifrelenmesiyle

oluştuğu görüşüdür.

19. yüzyılda etkinlik gösteren araştırmacı yazar Alphonse Louis Constant (  Levi ), ortaya oldukça ilginç bir deyiş atmıştır. Tamamen araştırmalarına dayalı bir yorum olsa da

çok

kabul görmüştür. Bu deyiş şöyledir :  Templi Omnium Hominum Pacis Abbas (  İnsanlar arasındaki barışın babasının tapınağı ), yani ” Tem. O. H. P. Ab. ” idi. Tersten okunuşuyla

BAPHOMET. Son günlerde Masonlarla Tapınakçılar arasında sıkı bir bağ kurulduğundan dolayı, bu imge aynı zamanda “Mason Tanrısı” olarak da görülmektedir. İlginç bir konu da

“FEMEN” örgütünün yaptıkları işaretin bu imgeye çok benzemesidir. FEMEN, Ukrayna’ da kurulmuş feminist ve aktivist kadınlardan oluşan bir örgüttür. Henüz FEMEN örgütünün yaygın

olarak kullandığı hareketin Baphomet ile bağının olup olmadığı ortaya konulamamıştır.

Tarihi

Hareket 1 Mayıs 1776 yılında Ingolstad'ta (  Yukarı Bavyera), Ingolstadt Üniversitesi kilise hukuku profesörlerinden biri olan filozof Adam Weishaupt tarafından beş kişiyle

kuruldu.[2] Aydınlanma Çağı'nın bir kolu olarak özgür düşünceyi temel edinmiş üyelerden oluşan topluluk masonluğu model aldı.[3] İlluminati üyeleri gizli bir yemin ettiler ve

üstlerine itaat edeceklerine dair ant içtiler. Üyeler her biri farklı derecelere sahip olmak üzere üç ana sınıfa ayrıldı ve pek çok İlluminati grubu var olan Masonik loca

üyeliklerini iptal etti.

Weishaupt başlangıçta topluluğun isminin "Perfectibilists (  Mükemmelleştiriciler)" olmasını planladı.[2] Grup ayrıca «Baveryan İlluminati» diye de adlandırıldı ve ideolojisine

"İlluminizm" dendi. Brunswick dükü Ferdinand ve diplomat Franz Xaver von Zwack gibi pek çok önemli isim, entelektüel ve politikacı kendilerini grup üyesi saydı. Topluluğun pek

çok Avrupa ülkesinde şubesi açıldı ve on yıl içerisinde 2000'e yakın üyesi oldu.[4] Topluluk edebiyat dünyasından da Johann Wolfgang von Goethe, Johann Gottfried Herder ve Gotha

ile Weimar düklerinin de ilgisini çekti.

1777 yılında Karl Theodor Bavyera'nın yöneticisi oldu. Theodor aydınlanmacı mutlakiyet taraftarıydı ve döneminde İlluminati dahil bütün gizli toplulukları yasakladı. Baveryan

hükümeti tarafından 1785'te yayınlanan bildiri grubun dağılmasına neden oldu. Weishaupt kaçtı. Topluluğun yazışmaları, döküman ve belgeleri toplatılıp daha sonra hükümet

tarafından yayınlandı.

Komplo teorileri

«Baveryan İlluminati» Mark Dice, David Icke, Texe Marrs, Ryan Burke, Jüri Lina ve Morgan Gricar gibi yazarlarında belirttiğine göre halen faal olan bir örgüttür. Pek çok teori

dünyadaki birçok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusunu gizli bir örgüt olan İlluminati olarak gösterir. Komplo teorisyenlerine göre birçok ABD Başkanı, bu örgüte

doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmektedir. Ayrıca birçok tanınmış çocuk çizgi filmlerinde bilinçaltı mesajlarıyla beyin yıkama gerçekleştirildiği iddia edilmektedir.[5]

Myron Fagan'a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali, John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir.[6]

1797 ile 1798 yılları arasında yayınlanan Augustin Barruel'in Memoirs Illustrating the History of Jacobinism ve John Robison'un Proofs of a Conspiracy kitaplarında illuminatinin

ayakta kaldığı ve Fransız İhtilali'nin mimarı olduğu gibi uluslararası komplo teorileri ortaya atıldı.

Popüler kültüre yansımaları

Günümüzde İlluminati ile ilişkilendirilen pek çok sembolün Hollywood sinemasında ve Amerikan müzik endüstrisinde kullanıldığı düşünülmektedir. Stanley Kubrick'in Eyes Wide Shut

adlı filmi, bugüne kadar yapılmış en kapsamlı İlluminati deşifresi olarak kabul edilir. Filmde sadece örgütün ritüellerine ve semiyolojisine hakim insanların anlayabileceği pek

çok göndermenin olduğu bilinmektedir.

Popüler müzikte ise Lady Gaga, Rihanna, Katy Perry, Jay Z ve Kanye West gibi şarkıcılar kliplerinde İlluminati sembollerini kullanmıştır. En sık kullanılan semboller piramit,

tek göz, üçgen ve güneştir.

Baphomet

Baphomet veya Bafomet, 14. yüzyıl başlarında Katolik Kilisesi tarafından aforoz edilen Tapınakçıların[2] taptığı iddia edilen şeytanî figür.

Kelime kökeni

Bafomet sözcüğünün kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak dönemler içerisinde çeşitli iddialar ortaya atılmıştır.

    Yunancada hikmet anlamına gelen Sophia sözcüğünün Atbash şifrelemesi olduğu iddia edilmiştir. Bu şifreleme İbrani alfabesinde kullanılan ve harflerin sondan başa doğru

yazılması esasına dayanan bir tekniktir. Bafomet kelimesi İbrani alfabesinde yazılıp üzerinde Atbash uygulandığında Sophia kelimesi türemektedir.[3]
    Yunancadaki Baphe (  vaftiz) ve Metis (  ustalık) kelimelerinin birleşimi olduğu iddia edilmiştir.
    İdris Şah'a göre Bafomet kelimesi Ebu Fihamet (  Anlayışın Babası) kelimesinden türetilmiştir.
    Levi'ye göre bir dizi Latince kısaltmadır. Temp. ohp. Ab - Templi omnium hominum pacis abhas (  İnsanlar arasındaki barışın babası) demektir.
----------------

Masonluk

Masonluk, kökleri her ne kadar 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarına kadar dayanıyor olsa da, 24 Haziran 1717 tarihinde Londra'da bir araya gelen dört locanın girişimiyle

Londra Büyük Locası kurulmuştur.[1] Masonlara göre masonluk akılcılık, bilimsellik ve insanlığın oluşumundan bu yana ortaya çıkarak, insanlığın gelişimine ve bilgi birikimlerine

katkıda bulunmuş bir kültür ve fikir üst yapı kurumudur.[2] Ezoterik ve sadece üyelerine açık olan örgüttür. Dünyanın birçok ülkesinde 5 milyon üyesi ile değişik biçimlerde

mevcuttur. Sadece İngiltere, İskoçya ve İrlanda'da 480.000; Amerika Birleşik Devletleri'nde ise 2 milyonu aşkın üyesi bulunmaktadır.

Tarihi

Masonluğun ilk dönemlerdeki gelişimi biraz tartışmalı bir konudur ve tahminlere dayanmakta. İskoçya'da ilk Mason localarının 16. yüzyıl başlarında var olduğunu söyleyebilmek

için kanıtlar bulunmaktadır.[5] ve İngiltere'de 17. yüzyılın ortalarında var olduklarına dair kesin kaynaklar mevcuttur.[6] Masonik Elyazması isimli şiir yaklaşık 1390 yılına

tarihlenmiştir ve en eski masonik belge olarak bilinmektedir.[7]

İlk Büyük Loca(  İngilizce : Grand Lodge of England), Londra'nın daha önceden faal olan dört locası akşam yemeği için bir araya geldiği 24 Haziran 1717 tarihinde kurulmuştu. Bu

yapı, çoğu İngiliz Localarının katıldığı bir düzenleyici organa dönüştü. Ancak birkaç loca, yeni yapının bazı modernleştirmeleri tasvip etmesi ve Üçüncü Derece'nin oluşturulması

gibi bazı kararlar almasına gücenerek 17 Temmuz 1717 tarihinde "İngiltere'nin Kadim Büyük Locası (  Antient Grand Lodge of England-GLE)" isimli rakip büyük locayı kurdular. İki

rakip Büyük Loca, 25 Kasım 1813 tarihinde "İngiltere'nin Birleşik Büyük Locası (  İngilizce :  United Grand Lodge of England-UGLE)" adı altında birleşinceye kadar "Modernler" ( 

GLE)

ve "Gelenekçiler(  İngilizce : Atiens-Ancients)" diye anılan iki loca üstünlük için birbirlerine hasım oldular.
GLE'yi kuran Londra Locasının Merkezi.

İrlanda ve İskoçya'nın Büyük Locası 1725 ve 1736 yıllarında peş peşe kuruldu. Masonluk 1730'lu yıllarda Gelenekçiler ve Modernler tarafından Kuzey Amerika'daki İngiliz

Kolonilerine ihraç edildi. Ayrıca, İrlanda ve İskoçya Büyük Locaları pek çok bölgesel büyük localar altında organize olan kardeş localar kurdu. Amerikan Devrimi'nden sonra

eyaletlerde bağımsız ABD Büyük Locaları oluştu.

Felsefe

Masonlar arasında ortak bir felsefi tutum ve insanlık ülküsünden söz etmek mümkündür. Masonlara göre masonluk, bütün insanlar için ortak koşulan insanlık ülküsü noktasında

insanlar arasında sevgi, saygı, tolerans, hak eşitliği, evrensel kardeşlik ve bilimsel gelişmenin gerekliliğini kabul eder. Yine masonlara göre masonluk, "Bütün insanlar

arasında, sevgi, hoşgörü ve kardeşliğin kurulmasını hedefleyen ve çalışmalarını hakikatin araştırılması yolunda yoğunlaştırmış bir fikir üst yapı kurumudur."[8] Masonlara göre,

bir masonun amacı her bakımdan gelişmiş, ideal bir insan olmaktır. Bu doğrultuda masonik felsefe, daha iyi bir birey olmaya odaklanmıştır. Öyle ki masonlukta, kötü bir bireyi

iyi bir birey haline getirme uğraşı söz konusu değildir. Nitekim masonlara göre, masonluk bir tekâmül sürecidir. Masonlar kendi aralarında kardeşliklerini ve bağlılıklarını dile

getirmek amaçlı, birbirlerine karşı birader ya da kardeş olarak hitap ederler. Bununla beraber yine kendi aralarında mesaj niteliği taşıyan birtakım mottolar da kullanırlar. Bu

mottolardan biri olan :  "Audi, vide, tace" yani dinle, gör ve ketum ol anlamına gelen Latince motto, masonların genel yaşam biçimlerini şekillendiren tavrı özetlemektedir.

Masonlar arasında; dinlemek, görmek yolunda bir adım olarak kabul edilmekte ve bu eylem neticesinde kişi yaşam üzerine düşünüp gerçeği kendi içinde aramaya başlamasının

gerekliliği vurgulanmaktadır. Masonlar arasında sık kullanılan bir diğer motto olan V.i.t.r.i.o.l. de ise yine aynı şekilde insanın içine bâtın bir yolculuğa çıkıp, kendi ve

evren üzerine derin bir düşünceye sevk edilmesi gerektiği anlatılmaktadır.[9][10] Masonlar benzer bir düşünce sevkini, aralarına yeni katılan adayı bir gün boyunca sadece bir

mumun yandığı ve bir kitap ile kuru kafanın bulunduğu karanlık bir odada ölüm ve yaşam üzerine düşündürmek amacıyla yalnız bıraktıkları mason adayına karşı gerçekleştirirler.

Masonlukta genel olarak tanrıya Evrenin Ulu Mimarı denmesi, evrenin sistematik ve nizami bir şekilde ilerlediğini belirtmeyi amaçlar.[11] Ancak Skoç riti masonlarının aksine

Fransız riti'nden olan Özgür Masonlar bir tanrı arayışını ve dogmatik gördükleri birtakım görüşleri kabul etmez ve sadece bilimselliğin ışığında yaşadıklarını ifade ederler.

Masonlar aralarında sıkça kullandıkları ışık sözcüğü ise farkındalığa vesile olan aydınlığın asıl kaynağı olarak ele alınır.[12][13] Sonuç olarak masonlar, masonluğu

dogmatiklikten uzak, akıl ve bilimin öncülüğünde belli erdem değerleri ile ideal insana giden tekâmül yolu ve de yetkinleşme sanatı olarak tanımlamaktadırlar.[14]


Operatif Masonluk

Masonluk, Ortaçağ'daki ve Rönesans'taki zanaat örgütünün değişik bir biçimde devamı olarak ortaya çıkmaktadır. Operatif masonluk, duvarcılık mesleğini beden çalışmasıyla ve elle

yapılan zanaatkarların kurmuş olduğu meslek birliklerinden ortaya çıkmıştır. Ortaçağ'da katedral ve kiliseleri inşa eden duvarcı ustalarına mason diye hitap edilmiştir. Bu

zanaatkarların mesleki sırları saklamaları için aralarında kullandıkları sembolik anlamlar taşıyan kelimeler ve rumuzlar olmuştur. Aynı zamanda Tanrı'nın evini inşa ettikleri

için halk ve din görevlileri arasında masonlar yani duvarcı işçileri kutsal olarak kabul edilmişlerdir. Operatif masonlar toplandıkları loncalarda çalışmalar yapıyorlardı.

Aralarında Çırak, Kalfa ve Usta olarak belirlenmiş, becerilerine ve bilgi birikimlerine göre şekillenen bir derece sistemi mevcut olmuştur.

Şövalye Kökeni


Masonluğun kökleri ile ilgili bir başka çokça tartışılan ve öne sürülen konu ise, Masonların, şövalye kökenli bir topluluk olması ile alakalıdır. Tapınak Şövalyeleri'ne 1307

yılında Vatikan ve Fransa başta olmak üzere çoğu Avrupa krallığı tarafından açılan açık savaşın ardından 1314 yılında İskoçya'nın İngiltere'ye karşı kazandığı Bannockburn

zaferinde Tapınak Şövalyeleri'nin kendi kıyafet ve kılıçları ile İskoç kralı Robert Bruce'un yanında savaştıkları, tüm tarih kitaplarında yerini almış bir gerçektir. Rosslyn

Şapeli başta olmak üzere Tapınak Şövalyeleri tarafından yapıldığı bugün net olarak bilinen nice kilise ve kale de, bahsekonu şövalyelerin bu dönemlerde Britanya'daki

varlıklarını açıkça göstermektedir.

Yoğunlukla, Avrupa ve ABD'de çalışmalarını sürdüren çok sayıda Masonik rit ise Şövalye Masonluğu denen bir janrı kabul etmişler ve çalışmalarını Masonluğun şövalye kökenleri

üzerine sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Şövalye Masonluğu doğrultusunda çalışmayan ritlerin bile hemen hemen tamamı şövalyeliğe mutlaka bir atıf yaparlar. Örneğin, Türkiye'de de

uygulanan, dünyanın en yaygın riti Skoç Riti'nin yüksek derecelerinin çoğunluğu şövalyelik üzerinedir ve şövalye isimleri taşır. İkinci en yaygın rit olan ve özellikle ABD'de

yoğun olarak izlenen York Riti'nin en yüksek derecesinin adı Tapınak Şövalyesi'dir.

Masonların kullandıkları pek çok sembolün şövalyelerden gelmiş olması bir sır değildir. Örneğin, Masonların bazı törenlerinde kullandıkları kılıçlar, gerek şekilleri gerek

anlamlarıyla bu geleneği yansıtmakta olan şövalye kılıçlarıdır.

Masonluğun köklerini şövalyelere dayandıran görüşlere göre, kimlikleri ortaya çıkan Tapınakçılar, kendilerine -daha önce kıta Avrupasında olduğu gibi- yönelebilecek

saldırılardan korunmak için, duvarcı loncaları kimliğine bürünmüş, sembollerini ve çalışmalarını eski duvarcıların sembolleri ile birleştirmiş ve eski sembollerine bu yönlü

anlamlar da yüklemiş, duvarcı kimliği ile kendilerini tanıtmışlar, fakat çalışmalarını ve esas yüzlerini her zaman, hatta sonradan aralarına kabul edilen ve henüz belli bir

dereceye gelmemiş olan üyelerinden bile gizli tutmuşlardır. Belki bu yüzdendir ki, günümüzde halen izlenilmeye devam edilen Masonik ritlerde de şövalyeliği esas alan dereceler

hep yukarılarda yer alır.

Masonluğun kökenleri ile ilgili konular bugün Masonların dahi kesin olarak görüş birliğine varabildikleri bir konu değildir. Farklı obediyans ve ritler, farklı görüşleri öne

sürerler. Bugünkünden çok daha gizli olan geçmişlerinde herhangi bir yazılı kayıt tutulmamış olması bunun en önemli sebebidir. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın da

dahil olduğu dünya Masonluğu da, Özgür Masonlar Büyük Locası'nın dahil olduğu obediyanslar da, ritüellerinde Masonluğun köklerini Operatif Masonlara dayandırır, ilk 3 derece

ritüellerinde -şövalye yaşam tarzı denebilecek bir anlayışa atıfları saymazsak- şövalyelikten, ismen, bahis açmazlar. Şövalyelik kökleri ile ilgili konular yüksek derecelerde

işlenilir.

İlk Büyük Loca'nın Kuruluşu

24 Haziran 1717'de İngiltere'de 4 Loca bir araya gelerek, ilk Büyük Loca'yı, İngiltere Büyük Locası'nı kurdular. Kısa zaman içinde İngiltere'deki diğer Locaların da katılması

ile genişlemiş ve 1723 yılında Büyük Loca, geleneksel ve kadim yasalarını derleme görevini Protestan bir Rahip olan James Anderson'a vererek ilk yazılı anayasasını oluşturdu ve

Masonluğun, ara vermeden sürdürülecek olan, yazılı tarihi ve ilk yazılı yasaları böylece resmen başlamış oldu. Anderson Anayasası (  veya Anderson Yasaları veya Nizamnamesi) adı

verilen bu kuralların ana hatlarına, bugün halen dünya düzenli Masonluğunca riayet edilmektedir. Her ne kadar Anderson Anayasası kısa süreli bir anlaşmazlığa yol açmış ve York

Locası'nın önderliğinde bir grup İngiltere Büyük Locası'ndan ayrılarak ayrı bir Büyük Loca kurmuş olsa da, ancak 1813 yılında bu iki Büyük Loca tekrar bir araya gelerek, bugün

varlığını halen sürdüren ve düzenli Masonluğun ilk Büyük Locası olarak kabul edilen İngiltere Birleşik Büyük Locası'nı oluşturmuşlardır. Geleneksel olarak, günümüzde de

sürdürüldüğü şekliyle, İngiltere Birleşik Büyük Locası Büyük Üstatları kraliyet ailesi ile soylu dük veya lordlar arasından seçilir.

Şubat 2011}} Dosya : Declaration des droits de l'homme AE-II-3701 original.jpg|thumb|right|250px|En üstünde mason simgesi bulunan İnsan Hakları Beyannamesi]] Geleneksel dünya

düzenli Masonluğu Büyük Locaları, Çırak, Kalfa ve Üstat olmak üzere Masonluğun üç remzi derecesinde çalışırlar. Üstat derecesi, Masonluğun en üst derecesi olarak kabul görür ve

localarda Üstat derecesinin üzerinde herhangi bir derece ne konuşulur ne de bulunur.

Genel olarak 33 dereceli bir sistemin çeşitli tarikat ve cemiyetlere bağlı kimseleri aynı localarda çalıştırmak amacı ile Elias Ashmole'nin düşündüğü kabul edilir. Ashmole, bu

sistem içinde, insan düşüncesinin çeşitli dereceleriyle ilgili bilgileri bir gelişim içinde anlatmak, uygulamak amacını gütmüştür. Fakat 33 dereceli sistemi Ashmole'den önce

Fransız Masonlarının düşündüğü ve Dante'nin, düşüncelerinden yararlanarak hazırladığı da Jean Palou gibi bazı masonluk tarihini inceleyenler tarafından ileri sürülmektedir.

Derecenin bulucusu kim olursa olsun, gerçek olan bugün için 33 derecenin geniş ölçüde kabul edilmiş olması ve belirli görüşleri ve öğretilere işaret etmesidir. Yalnız

Ashmole'nin önerdiği 33 derecenin gruplandırılması ile şimdiki gruplandırma arasında fark vardır. Ashmole, 33 dereceyi dört gruba ayırmıştır. Birinci grup 1-3. dereceleri

içerir. Operatif Masonluğun çırak-kalfa-usta derecelerine gelmektedir, ikinci grup, 15 dereceli olacaktır ve geçmişe ait bütün ananeler parça parça açıklanacaktır. Esası Rose-

Croixlardan alınmıştır. Üçüncü grup 13 derecelidir ve Templier Şövalyelerinin geleneklerini yansıtmaktadır. Sonuncusu dördüncü grup, Simyagerlerden alınmıştır ve bütün

derecelerin sentezini belirtmektedir. Ashmole'nin bu ayrımına karşılık, şimdiki 33 derece 7 kısma ayrılmaktadır.

Türkiye'deki Mason Localarının da kabul ettiği İskoç Ritüeline göre masonluk 33 derece üzerine düzenlenmiş bulunmaktadır. Her derece belirli bir öğretinin temelini

oluşturmaktadır ve kendine özgü sembolleri, kutsal kelimeleri, ritüeli ve ikaf töreni vardır.

Masonlukta 33 derece her zaman kabul edilmiş değildir. Eski Operatif masonlar, yalnız çıraklık ve kalfalık arkadaşlık sınıflarını kabul etmişlerdir. Ustalık ise bir derece

olmayıp, yalnızca bir yöneticiliktir. Bu yöneticilik, likayat ve ehliyet esaslarına dayanmıştır. Masonluğun fikri çalışmalar durumunu almasından, Londra Büyük Mahfilinin

kuruluşundan sonra da, iki derece kabul edilmiştir. Buna karşılık Ramsayın reformcu davranışları ve mükemmel üstatlar mahfili kurmak isteği, dördüncü dereceyi ortaya

çıkartmıştır. Bu arada, masonluğun yalnız Hristiyanlık etkisinde kalmadığını göstermek için, o çağda (  XVII. yy.) var olan bütün dini ve fikri temayülleri masonluk içinde

temsil

ettirme endişesi, birdenbire dereceleri 91'e kadar çıkartmıştır. 1758 yılında, II.Frederick (  1712-1786), 33'lüler Süprem Konseyi kurmayı ve İskoç ritinin muntazam bir

dereceler

sistemine kavuşmasını istedi. Sonunda, 1800 yılında, ilk defa bir 33'ler konseyi Charleston'da kuruldu. Bu konseyden yetki alan masonlar, 1804 yılında Fransa'da, 1805'de

italya'da, 1813 yılında Kuzey Amerika'da, 1817'de Belçika'da, 1824'te de İrlanda'da, 1829'de İskoçya'da ve 1861'de Türkiye'de, 33'ler konseyi kurmuş ve 33 derece hemen hemen

ortak bir derece sistemi olmuştur. Buna rağmen günümüzde, yalnız dört dereceyi uygulayan bazı Alman Ritleri vardır.

Farklı bir dernek hüviyeti altında ve farklı bir yerde toplantılarını gerçekleştiren, 3. derecesinin üzerindeki dereceler için rit adı verilen Masonik yollar ve öğretiler

izlenir. Bu ritlere katılmak veya katılmamak Üstat derecesine sahip Masonların kendi isteklerine kalmış bir seçimdir, zorunlu veya yapılması gereken bir yükümlülük değildir. Bu

derecelerin çalışmaları, Masonluğun ilk üç derecesinde verilen öğretilerin gizlerine ve sırlarına daha vakıf olabilmek için yapılan araştırmaların yanı sıra yüksek felsefi ve

spiritüel çalışmaları da içinde barındırır.
"Ateş Evi" olarak bilinen bir Mason tapınağı. Genellikle Skoç riti düşüncesine sahip Masonlar için hizmet vermektedir.(  Washington, D.C., ABD, 12 Ocak 2009)

Türkiye'de de takip edilen 33 dereceli Skoç Riti dünya üzerinde en fazla üyeye sahip olan ve bu yönüyle en fazla tercih edilen felsefi dereceler ritidir. Onu, özellikle ABD'de

geniş bir kesimce benimsenen York Riti takip etmektedir.

Dünya üzerinde var olan çeşitli ritler içerisinde 99 dereceli Memfis-Misraim Riti gibi yoğun bir çalışma gerçekleştirenleri var olduğu gibi, tek dereceden oluşan bazı ritler de

vardır.

Herhangi bir ritte, dördüncü derece ve yukarısına devam edebilmek için Büyük Loca'ya bağlı olarak çalışan düzenli bir Locada Üstat derecesine sahip olmuş olmanın yanı sıra, bu

ana Loca ile ilişkilerinin herhangi bir dönemde düzensiz olmaması ve yükümlülüklerinin aksatılmadan yerine getirilmesi gerekir. Kendi Locasında düzensiz ilan edilen bir üyenin,

yüksek derecelerdeki üyeliği de otomatik olarak düşer. Ayrıca bu localarda sadece erkekler ve akraba olmayanlar bulunmaktadır.

Masonluktaki dereceler
Santa Cruz de Tenerife Masonik Tapınağı, İspanya'da Franco diktatörlüğü döneminde hayatta kalan birkaç mason tapınağından biriydi.



1. Derece :  Çırak
2. Derece :  Kalfa
3. Derece :  Usta
4. Derece :  Ketum Üstat
5. Derece :  Mükemmel Üstat
6. Derece :  Sır Kâtibi
7. Derece :  Nazır
8. Derece :  Bina Emiri
9. Derece :  Dokuzlar’ın Seçilmiş Üstadı
10. Derece :  Onbeşler’in Seçilmiş Üstadı
11. Derece :  Yüce Seçilmiş Şövalye
12. Derece :  Üstat Mimar
13. Derece :  Solomon Krallığı’nın Şövalyesi
14. Derece :  Yüce Üstat (  Kutsal Kubbe Büyük Seçilmişi)
15. Derece :  Doğu Şövalyesi (  Kılıç Şövalyesi)
16. Derece :  Kudüs Prensi
17. Derece :  Doğu ve Batı Şövalyesi
18. Derece :  Salipverdi Şövalyesi (  Güllü Haç Şövalyesi)
19. Derece :  Büyük Pontif (  Yüce İskoçyalı)
20. Derece :  Düzenli Locaların Büyük Saygıdeğer Üstadı
21. Derece :  Prusya Şövalyesi
22. Derece :  Lübnan Prensi (  Krali Balta Şövalyesi)
23. Derece :  Sır Sandığı Başkanı
24. Derece :  Sır Sandığı Prensi
25. Derece :  Tunç Yılan Baş Şövalyesi
26. Derece :  İskoçyalı Papaz (  İnayet Prensi)
27. Derece :  Kudüs Tapınağı’nın Hakim Amiri
28. Derece :  Güneş Şövalyesi
29. Derece :  Saint Andre Büyük İskoçyalısı
30. Derece :  Seçilmiş Büyük Kadoş Şövalyesi
31. Derece :  Büyük Müfettiş Kumandan
32. Derece :  Kutsal Sır Yüce Prensi
33. Derece :  Büyük Genel Müfettiş


-----------------
KAYNAKLAR  :
Erol Elmas
Mehmet BOZKURT
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
Bazi internet sayfalari

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Vitray Sanatı Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:24 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Vitray Sanatı Hakkında Bilgiler


VİTRAY
Günümüzde çok yaygın olarak, evlerde, otellerde, fabrikalarda, yemek ve oyun salonlarında, camilerde ve bunun gibi birçok mekanda çok amaçlı kullanılan bir sanat tekniği olan vitraya, kısaca cam resmi diyebiliriz. Vitray, insanların bulundukları mekânı süsleme ve onların duygularını ifade etme ihtiyacından doğan çok farklı ve özgün bir sanattır. Işıklı cam resmi sanatı, her şeyden önce renkli ya da renksiz cam parçalarından resim yapmak ve onları ışığın önüne yerleştirmekten ibarettir. Bu yerleştirme mimariye uygun yapılmalıdır. Dolayısıyla ışık düzeni iyi çözümlenmelidir. Vitray, her yönü ile mekân süsleme sanatının vazgeçilmez unsurudur. Vitray sanatı, geçmişten günümüze kadar olan gelişiminde sadece kullanılan teknikler ve malzemelerdeki değişiklikler dışında, uygulandığı alanlarda da değişikliklere uğraşmıştır.

Birçok alanda vitray sanatı uygulanmaktadır. Oteller, özel konutlar, işyerleri, okullar ve alışveriş merkezlerindeki pastane ve sinemalarda vitrayların örneklerini görmek mümkündür. Bu modül sizlere vitray sanatı, vitray sanatının tarihçesi, kullanılan desen ve motifler, cam türleri ve cam üstü işlemleri, kullanılan araç gereçler hakkında bilgi verecektir. Bu bilgiler doğrultusunda özgün çalışmalar tasarlayabilecek, vitray yapabileceksiniz.

Vitray Sanatı
Vitray Fransızca‟da “vitrail”, İngilizce‟de “stained glass” ve Almanca‟da “glasmalerei” diye adlandırılmaktadır. Günümüzde vitrayın, birbirine yakın olan birkaç tanımı yapılmaktadır. Vitray, demir bir armatüre kurşun ya da çimentoyla tutturulmuş, genellikle renkli cam parçalarından oluşan ve bir açıtı kapatmak, hatta aydınlık ve süsleyici geniş bir yüzey elde etmek için kullanılan saydam düzenlemedir. Renklendirilen cam tabakaların daha önceden eskizi yapılan tasarımlar, şekline uygun küçük parçalar halinde kesilir. Bu kesilen parçaların alçı, demir ve kurşundan çerçevelere tutturulmasıyla hazırlanmış kompozisyonlara vitray denir. Bu kompozisyonlar, renkli ya da renksiz camlardan oluşmuştur. Genellikle pencere ve kapılara uygulanmaktadır.

Vitray sanatı, her şeyden önce renkli ya da renksiz cam parçalarından resim yapmak ve onları ışığın önüne yerleştirmekten ibarettir. Bu yerleştirmede mimariye uygunluğa, dolayısıyla ışık düzenine dikkat edilmelidir. Tanımın oluşmasında, çizim aşamasındaki tasarım cam, ara eleman ve ışık büyük faktördür. Onun içindir ki bir vitrayda bu sayılanlardan herhangi birisi eksik ise tanımlamakta birçok zorlukla karşılaşılabilir.

Tarihi Süreçte Vitray Sanatı
Vitrayın doğuşu, ana malzemesi olan camın bulunuşuna kadar gider. şöyle ki insanlar, yapılarda ışık sağlamak amacıyla pencere ve benzeri delikler, boşluklar, aralıklar bırakmışlardır.
Bunlar (pencereler) yapıların cinslerine ve bulundukları yerlerin iklim değişikliklerine göre çeşitli biçim ve boyutlardadır. Bu boşlukların (pencerelerin) günlük veya mevsimlik hava değişimleri sebebiyle kısmen veya tamamen kapatılması yoluna gidilmiştir.

Bu amaçla taş, alçı, ahşap ve madenden parmaklık ve kafesler; yine ahşap, maden, deri, kumaş vb. malzemelerden kapak ve panjur yapılarak kar, yağmur, rüzgâr, toz, sıcak ve soğuk gibi doğal değişimlere karşı konulmuştur. ilk vitray tekniğini Romalılar bulmuştur. Bu tekniği, açmış oldukları küçük delikleri, camlarla kapatarak kullanmışlardır. Daha sonraları delikleri taşıyan kaideler, bronz, bakır, kurşun, alçı ve mermer olmak üzere çeşitlenmiştir. VII. yy.a gelindiğinde Araplar, Bizanslılardan aldıkları tekniği, daha çok tezyini motiflerle işlemişlerdir. X ve XI. yy.da birçok kaynak, bu teknikte ağaç çerçevelerin ana eleman olarak kullanıldığını açıklamaktadır. XI. yy.a ait kaynaklar, bu eserlerden bugüne ait bir iz kalmadığını göstermektedir. 14. yy.da yapılan süslemelerde İran ve Arabistanda çizgi süslemeleri ile üsluplaştırılmış çiçek ve yapraklardan yararlanılmıştır.

İslamiyetin resim yapmayı yasaklaması, sanatkârlara çizgi, yazı ve doğal motifleri işleme zorunluluğu getirmiştir. Vitrayın XV. yy.daki çöküşü Türkler için bir başlangıç olmuştur. Pek çok yazılı kaynak, İslam dünyasının fazlaca cam merkezlerinin ortaya çıkmasına tanık olduğunu gösterir. Bu tarih 9. yy ortalarına denktir. 17 ve 18. yy.da camcılık gelişim açısından da önem gösterir. Türklerde vitray 15. yy.da uygulanmaya başlandı. Türk sanatında daha çok alçılı vitray kullanılmıştır. En güzel alçılı vitray örnekleri, 1557 yılında inşaatı tamamlanan Süleymaniye Camisinin pencerelerinde, Sarhoş İbrahim adıyla anılan ünlü sanatkârın döktüğü renkli camlarda görülür. Osmanlılar, 16. yy.da kendi dini mekânlarına vitrayı ulaştırmışlar. Osmanlıda vitray, Hıristiyanlardaki gibi dini temaları işleyemediği için Osmanlının dini mekanlarında cam, bir süsleme unsuru olarak kullanılmıştır. Vitray birleştirme unsuru da farklıdır. Batı kurşun kullanırken Osmanlı alçı kullanmıştır.

Türkler, vitrayda kendilerine özgü bir teknik geliştirmişlerdir. Eskiden ayna camı, mineli cam, bezemeli cam, buzlu, çiçekli, göbekli, hareli, isli, kaplama renkli, kavratmalı cam çeşitlerini kullanan Türkler, pencerede bulunan camların kayıtlarını ilk önce çamurdan, daha sonra alçıdan yapmışlardır. 1557 yılında inşa ettikleri Süleymaniye Camisinde, Kanuni Türbesinde ve Topkapı Sarayında bu tekniğin en güzel örneklerini sunmuşlardır. Günümüzde de ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarında verilen vitray eğitim programları, ülkemizde ilk olarak 1950„li yıllarda Tatbiki Güzel Sanatlar Okulunda yer almıĢtır. Devler Güzel Sanatlar Akademisinde ise 1970‟li yıllarda Ferruh Başağa tarafından vitray teknikleri uygulatılmaya başlamaıştır.

Uygulama Alanları
Vitrayın dini ve sivil mimarideki kullanım alanlarında önemli bir yer teşkil etmesi, pek eskiye gitmez. şöyle ki camın, mimari kadar eskiye gitmemesinden kaynaklanan boşluk, vitrayı ileriki yıllarda gündeme getirir. Işık, yaşanılan mekân içerisinde gerekli olan aydınlığı önemli kılarken daha ileride estetik bir düzen içerisinde, vitrayın kullanım alanlarının da gerekliliğini ortaya konar. Günümüze gelinceye kadar vitray daha çok pencere süslemelerinde kullanılırdı. Sanayileşme insanların, çalışma alanlarıyla evleri arasındaki sıkı bağı, kesin bir şekilde ortadan kaldırmıştır. Bu durum, vitrayın geleneksel mekânı kilise, saray ve bazı burjuva evlerinde kullanılmasında da büyük değişikliklere yol açmıştır. Sanayileşmeyle birlikte vitray, bu sanatı yapan kişilerin evlerini de süslemeye başlar. işi ile evi arasında geçen zamandan dolayı vitray sanatçıları evlerine daha özen göstermeye başlar. Böylece vitray geleneksel mekân kullanımının dışına çıkar ve kendisine yeni bir mekân bulur.

İster alçı olsun, ister kurşun, ister boyama, isterse de geniş yüzeyleri örtecek beton vitray olsun, hep yapının dışarıyla bağlantısını kesecek yüzeylerde uygulanmıĢtır. Cam, parçalar haline getirilerek ara eleman olarak da macun ve benzeri karışım ile tavan ve döşemelere yapıştırılarak kullanılır. Alüminyum, kurşun, beton, alçı, bakır, ahşap ve çelik konstrüksiyon kullanılarak kapı, pencere kaplamada iç mekândaki bölmelerde (paravan ve diğer ayrım teşkil eden bölmelerde) ve dekoratif bağlamda, süs eşyası unsuru olarak iç ve dış duvar, tavan ve zeminlerde ayrıca iç mekânlarda aydınlatma aracı olarak kullanılır.

Vitray Desenlerinin Genel Nitelikleri
Bilindiği gibi süsleme sanatları, milletlerin kültür ve sanat anlayışını gösteren unsurların başında yer almaktadır. Bu nedenle de süslemenin ana unsuru olan motifler, büyük bir önem taşımakta ve bezeme sanatının temelini teşkil etmektedir. Türk el sanatlarında uyguladığımız kompozisyonların desenlerini motifler oluşturur. Motif kompozisyonun esasını teşkil eden bir unsurdur.

El sanatlarının ve güzel sanatların her kolunda kompozisyonun esasını teşkil eden en ufak unsura motif denir. Tezyinatta süsü meydana getiren, ayrı ayrı biçimlere de motif denir. Türk motifleri, tahminlerin üstünde olağanüstü geniĢ bir konudur. Türk bezeme ögelerine konu olan kaynaklar genelde dört grupta toplanır.
Ø Bitkisel motifler
Ø Hayvansal motifler
Ø Geometrik ve sembolik motifler
Ø Doğadan stilize edilen motifler

Bitkisel motifler bitkilerin gövde, dal, yaprak, çiçek ve meyvelerinin sonsuz biçim ve renk zenginliği, bezeme tasarımı hazırlayanlar için bulunmaz bir kaynaktır. Orta Asya‟dan Anadolu‟ya uzanan atalarımızın yaptığı bezeme çalışmalarında bitkisel konular sürekli işlenmiştir. Bu konuyla ilgili bezeme çalıĢmaları Osmanlı imparatorluğu döneminde doruk noktasına ulaşmıştır.

Geometrik ögelerle yapılan bezemelerin temelinde simetrik düzenlemeler egemendir. Simetrik düzenleme insan üzerinde monoton bir etki yaptığı için rahatlatıcı bir yönü vardır. Hangi malzeme ile işlenirse işlensin güzel görünümlü, geometrik bir bezemeye sürekli bakıldığı zaman insana huzur verir. Duvar, ahşap, deri, kâğıt, çini, cam gibi düz yüzeylere değişik araçlarla istenilen teknikte geometrik bezeme çalışmaları yapılabilir.

Hayvansal motiflerde ise hayvan üslubunun doğuşunda insanların tabiatüstü kuvvetlere karşı olan eğilimleri kadar (korku, saygı, büyü, sihir) bozkır hayatının gerektirdiği konargöçerlik ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan hayvan besleyiciliği (çobanlık) ile bu hayat tarzının gerekli kıldığı ekonomik faaliyetler rol oynamıştır. Bozkırların yüzyıllarca efendisi olan Türk boyları neticede hayvan üslubu etrafında bir inançlar sistemi oluşturmuş ve bu inançlar sistemi içerisinde maddi ve manevi her alanda hayvan üslubunu içeren orijinal bir kültür yaratmışlardır.

Türk bezeme sanatında bitkisel ve hayvansal görünümlerin arasında doğadan esinlenerek stilize edilen biçimlere de rastlanır. Yuvarlak, kıvrık, dalgalı biçimler içeren bu ögeler güneş, ay, bulut, alev, su dalgaları gibi konulardan alınmıĢtır. Orta Asya‟dan itibaren Türk süsleme sanatında kullanılan bu tür ögeler, kullanılacak bezemenin anlam taşıyan yerlerinde ya da gerektiğinde sembol olarak kullanılmıştır.

Günümüzde Vitray Sanatı ve Uygulama Alanları
Dekoratif eklentilerden arınmış, insanları zorlayıp ona bakmalarını sağlayan bir boşluk mimarisi artık mimarları da etkilemiş ve son zamanlarda gerçekten çağdaş işler çıkmıştır. Mimarların camı kullanmada yaşadıkları estetik problem, aslında onu hangi boşlukta kullanmaları gerektiğinden doğar. Günümüzde ise vitray tekniklerinin bazılarının, iç mekânda göze hoş gelmeyen, rahatsız edici bazı bölümlerde değerlendirildiği görülür. Hem mekân içindeki bazı kullanım alanlarını ayırmada, hem de aynı mekân içinde aydınlatma aracı olarak da kendini gösterir.

Mimariye biçim vermekten öte, dış ve iç mekânın etkili ve görkemli kılınmasını sağlar. Uygulama mekân olarak vitray genelde ışığı iyi alan yerlere uygulanır fakat ışık almayan bölümlere de ( kapı, pencere, tavan vb.) uygulanabilir. Işığa göre vitrayın nereye ve hangi teknikle uygulanacağı bilinmelidir. Vitray uygulanmadan önce, uygulanacak alanın dışarı ile bağlantısı hatta iç dekorasyonla bağlantısı gözden geçirilerek işe başlanması daha mantıklı olur. Rengi, çizgisi, hareketi ile dört dörtlük çıkarılan bir vitrayın, mekâna uyum sağlayamadıktan sonra bir anlam ifade etmeyeceğini bilmek gerekir.
Cam üzerinde ahenkli bir Şekilde oynayan ışığın, her an değişen görünümünü, izleyiciye adeta bir tablo gibi sunan ve kalıcılığını sağlayan mekândaki doğru seçimi ve uygulamadaki titizliği gösteren sanatçılarımız, piyasada sadece ticari amaç doğrultusunda işin sanatsal yanını dahi bilmeyen kişilerle savaş vermek durumunda kalmaktadır.

Temel Vitray Çeşitler
Vitray kullanılan malzeme ve materyale göre çeşitlere ayrılır.
Kurşunlu Vitray Tekniği
Kurşunlu vitray, cam parçalarının işleniş bakımından çok elverişli bir maden olan kurşunla, birbirine bağlanmasıyla meydana getirilen tekniktir. Diğer tekniklere göre kurşunlu vitray tekniğinde ekleme ve çıkarmalar daha kolay olur. İlk vitraylar, kurşun çubukların rende ile oyulup bu oyuklara cam parçaları yerleştirilmesiyle yapılıyordu. Bu teknik gelişmiş, vitray sanatının bir numaralı metodu haline gelmiĢtir. Kurşunlu vitray tekniği XX. yüzyıla kadar alçılı vitray dışında tek teknik olarak görülmektedir. Günümüzde de bu teknik hala önemini yitirmemiştir ve cam parçaları bu teknikle bağlanmaktadır.

Kurşun tipleri: Kenar kurşunları tek kanal U tipidir. Aralarda kullanılacak raylar çift kanaldır. Kurşun, yumuşak olduğu için elle şekil alabilir.
Kurşun çeşitleri
Kurşunlu vitray tekniğinde işe başlamadan önce bu vitray tekniğinin uygulanacağı alanın tespitinin önemli olduğunu unutmamak gerekir. Tespitten sonra sıra, vitrayın oluşumu için gerekli olan aşamalara gelir. Bu teknik; kapı, pencere, paravan ve dolap kapaklarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Uygulama aşaması: Kurşunlu vitrayda camları kesmek için en pratik ve doğru çözüm kullanılacak camları kesmek için kartondan kalıp hazırlamaktır. Çalışmaya, hazırlanan eskizin 1/1 oranında büyültülmesi ile başlanır. Vitrayın uygulanacağı alanın çizim dışı (sınırları) kalın ve siyah bir kalemle belirtilir.

Sonra bu alanın içine çizim yapılır. Eskiz 1/1 oranında büyültülürken kurşun çubukların 3-12 mm arasında değişen kalınlıkta ve çelik çubukların 1.5 cm olmasına dikkat edilir. İkinci iş, bölmeleri meydana getiren kayıtların çizimidir. Bu çizim esnasında, pencere mimarisinde kayıtları birçok sanatçı ya kullanmaz ya da unutur. Boş bir düzeneğe yapılan eskizin uygulama safhasında kendilerine monte edilirken çıkaracağı zorluklardan haberdar olmazlar. Bu kayıtların (her bir bölümün) 1metre kareden fazla olmaması gerekir. Aksi takdirde, yapılan vitrayda, kısa sürede problem çıkabilir. Eskiz öyle olmalıdır ki kayıtla bütünleşip göze hoş gözükmelidir. Kayıtla kendini sıyıran bir eskizde, kopukluklar meydana gelebilir.

Buna dikkat etmek gerekir. Yapılacak eskizde, konuya ve mimariye uyumluluk iki önemli unsurdur. Tasarımı (eskizi) yaparken mimari plana, ışık düzenine dikkat edilmelidir. Mimari yapının dış görünüşü ve buna bağlı olarak konulacak mekânı iyi çözümleyip eskizi bu doğrultuda yapmak daha doğrudur. Eskiz yapımı, birçok sanatçıya göre değişir. Kimi sanatçılar, ana hatları ile yaptığı işi büyütme aşamasında irdeler. Kimisi de çizimi yapıp renklendirdikten sonra vitrayı örme aşamasında, kurşun kalınlıklarına kendi kafasından ekleme ve sıralama yapar. Doğru olanı ölçekli çizimdir. Çıkan şablonlar yağlı kâğıdın birisine hafifçe monte edilir. Kesilen şablonlar eğer büyütülmüş olan eskizde numaralandırılmış yerlere konursa daha sonra yerlerine monte edilmesi hem vitrayı hızlandırır hem de işte değiştirilmesi gereken bir bölüm olursa sağlanan düzen içerisinde çabuk görülür.

Kesilen şablonlar camın düz kısmına konur. Elmasla çevresi takip edilerek çizilir. Cam üzerinde kesilecek yeri elmasla çizmeden, elmasın mutlaka gaz dolu bir kaba batırılması gerekir (Bu yöntemle hem camın kesimi kolaylaşır hem de elmasın ömrü uzamış olur.). Camın çiziminden sonra kırılması, ters tarafına bastırılmasıyla gerçekleşir. Cam kesme işlemi sırasında istenmeyen pürüzler, cam penseleri ya da taşlama motoru yardımıyla düzeltilir. Tam yuvarlak parçalar için cam pergeli denen aletle cam çizilir ve kesim yapılır. Oval parçalara gelince, önce iç eğriler varsa onlar çizilip çıkartılır sonra diğer tarafın çizilip çıkarılması gerekir. Düz şerit camların kesiminde bant düzenekler geliştirilerek aynı genişlikteki camlar düzgün olarak çıkarılır. Kurşun eritme potasına konulan kurşunlar, kurşunu eritebilecek güçte bir ısı kaynağı ile eritilir.

Erimiş kurşun, bir kelepçe ile kalıplara dökülür. Kısa bir aradan sonra kalıptaki kurşun çıkartılır. Kalıp haline giren kurşun çubuklar, isteğe göre (ince veya kalın) kurşun çekme makinesinin dişli ve lokmaları takıldıktan sonra önce kalın, sonra ince dişlerden geçirilerek çekilir. Düzgün çıkması için makinenin diğer ucundan çıkan kurşunu çekecek ikinci bir kişinin pense ile yardımı gerekir. Günümüzde teknik imkânların zorlanması piyasaya preslenmiş kurşunu da sokmayı başarmıştır. Kurşunlama işleminden önce yapılan camların örülme aşaması, masa üzerinde oluşturulan köşeden başlanarak yapılır. Örme esnasında camların oynamasını engellemek için geçici olarak çivi çakılır.

Kurşunla camların birbirlerine kenetlenmesi (örülmesi) sonrasında sıra lehimleme işlemine gelir. Kurşun çubukların değme noktalarından elektrikli bir havya aracılığı ile lehimleme işlemi yapılır. Kurşun çubukları lehimlemeden önce birleşim noktalarının üstünden sert bir cisimle bastırılır (boşlukların kapanması için). Lehimlerin nokta halinde ve yassı olması en iyi olanıdır ( Havyanın lehim çubuğuna fazla bastırılmasıyla oluşan büyük ve görünümü pek hoş olmayan lehim yığıntısı vitrayı estetik güzellikten uzaklaştırır.). Lehimleme işlemi bittikten sonra arka yüzü için de aynı işlem uygulanır. Lehim işi bitiminde ingiliz beziri ile kaba üstübeç karıştırılıp boza kıvamına getirilir. Karışım, vitrayın üzerine sert bir fırça yardımı ile sürülür.

Bunun yapılmasının nedeni camlardaki yükseklik farkından doğan, cam arasındaki boşlukları doldurup daha kuvvetli hale getirmektir. Son olarak vitray, kurşunlara çakılmış olan çivilerden kurtarılıp kaldırılır ve monte aşamasına geçilir. Hazırlanan vitray, dik taşınarak ahĢap veya madeni çerçevelerden herhangi birine monte edilmelidir. Büyük yüzeylere yapılmış olan vitray için kesinlikle bir desteğe (Metal olabilir.) ihtiyaç duyulur. Dış cephe için yapılmış kurşunlu vitrayın dışarıdan gelebilecek herhangi bir etki karşı, vitrayın ön cephesine tel ya da destek camın yerleştirilmesinde yarar vardır.

Tiffany Vitray Tekniği

Tiffany tekniği adını Amerikalı sanatçı Louis Confort Tiffany‟den alır. Amerikalı dekoratör ve cam sanatçısı, Charles Lewis Tiffany‟in oğludur. Önceleri ressamlık yaptı. 1878‟de süslem ve cam sanatları anlamında etkinlik gösteren bir firma kurdu. Yaklaşık 1890‟dan başlayarak Bing ile birlikte vitrayları, vitraylı abajurları, sedef etkisi yaratan birkaç katmandan oluşan, üfleme yöntemi ile yapılmış bitkisel esinli, filigranlı, cam vazolarıyla Avrupadaki Art Nouveau üzerinde etkili olmuştur. Bu ürünler sanayi üretimine de elverişliydi. Sanatçı Tiffany bu tekniği küresel abajur yapımı için geliştirmiştir.

Temel olarak Tiffany tekniği, cam parçalarının birbirine bağlanması işleminden dolayı kurşunlu vitray tekniğine benzer ama kurşunlu vitray tekniğinde çok küçük detayların oluşturulması imkânsızdır. Onun içindir ki kurşunlu vitray tekniği daha çok dış mimari alanlarda tercih edilir. Tiffany tekniğinde ise en küçük parçaların bile birleştirilmesi mümkündür. Çünkü kurşunlu vitrayda kullanılan bağlayıcı malzeme kurşun çubuğun yerine bu teknikte bakır folyolar cam parçalarının etrafına sarılır ve yine lehim ile birbirine bağlanır. Kurşun çubukların çok küçük cam parçalarının etrafına sarılmasının teknik imkânsızlığı Tiffany‟de söz konusu değildir. Tiffany‟de en küçük detaylar bile uygulanabilir.

Tiffany vitray
Tiffany tekniği, vitray tekniğine kıyasla daha ince ve dikkatli bir işçilik gerektirir. Tiffany tekniğinde, yapılacak iş için seçilmiş eskiz büyütülür. Sonra diğer vitray tekniklerindeki aşamalar uygulanır. Cam kesimi bittikten sonra diğer tekniklerden farklı olarak camlar yan yana getirilir. Ara eleman olarak da çok ince bakır bant kullanılır. Her bir parça bantla iki yüzüne gelecek şekilde kaplanır, bu parçalar daha sonra eskizdeki durumu göre yan yana getirilir ve üzerinde çok ince ve düzgün olması şartıyla lehim gezdirilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, camlar arasında lehim ile yapılacak kısımdır.Bu kısmın çok dikkatlilik ve titizlik içerisinde olması gerekir.

Uygulama aşaması:

Vitray yapılacak alanın ölçüsü alınır ve bu ölçü doğrultusunda vitrayın tasarımına geçilir. ilk tasarım kartona çizilir. Kartondan parşömen kâğıdına geçirilir. Parşömen kâğıdına geçirilen model tasarımın parçaları numaralandırılır. Numaraların bir birine yakın yapılması uygulamanın ileriki aşamalarında kolaylık sağlayacaktır. Tasarımı yapılan ve numaralandırılan vitray kalıpları kartondan kesilir. Bu kesme işlemini vitray makası ile yapmak gerekir, aksi takdirde vitray örülürken birleşmez ya da parçalar yerlerine sığmaz. Kesilen parçalar, camın üzerine konulur ve elmas bıçağıyla kesme teknikleri kullanılarak kesilir.

Kesme işlemi camın üzerinde bir çizik gibi görünür, yani kesilen parça hemen düşmez. Kesilen parçanın düzgün kırılabilmesi için elmas bıçağıyla çizilen kısmın üzerinden hafif bir şekilde vurulur. Bu işlem koparılmak istenen parçanın daha rahat kırılması içindir. Cam kırılırken camın üstünden aşağıya doğru baskı yapılır. Kırılırken atabilecek çapaklar yanlışlıkla bir kazaya sebep olmaz. Kesilip çapakları temizlenen cam parçasının kenarları bakır folyo ile kaplanır. Camın her iki yüzünden bakır folyoların görünmesi gerekir. Her cama uygulanacak bakır folyoların kalınlığı farklıdır. Folyo Ģeridin muhakkak her iki yüzde görünmesi gerekir. Sarma işlemi bittikten sonra folyo sarılan kenarlar ezilerek dümdüz hale getirilir. Vitray parçalarının örme işlemi başlamadan önce tasarımın yapıldığı karton masaya serilir. Vitray örülürken kayma olmaması için vitray masasının kenarlarına ince çıtalar çakılır.

Parçalar tasarımın üzerinde olmaları gereken yerlere konur bu şekilde vitray örülmeye başlanmıştır. Örülen vitrayın üzerine bezir yağı sürülür. Bu yağ lehimleme işleminde çok yardımcı bir kimyasaldır. Yağlama bittikten sonra lehim çubukları, lehim makinesinin ucu ile eritilir ve camların uç noktalarından ilk önce birer lehim damlatılır. Bu işlem örülen parçaların lehim sırasında kaymamasını önler. Bu işlem bitikten sonra parçaların her yeri lehimlenir. Lehimleme işlemi bittikten sonra vitray sabunlu su ve süngerle iyice temizlenir. Montaj işlemi yapılır.

Alçılı Vitray Tekniği
Alçılı vitray tekniği, camların birbiriyle bağlantısının alçı ile sağlandığı, iş bittikten sonra tekrar bir müdahalenin zor olacağı, genelde cami süslemesinde yer alan ve Türklere özgü bir tekniktir. Alçılı vitray tekniği ilk zamanlar, kesinlikle bir destek camı gerektirirdi ve o narin alçılı düzenek yıllar boyu güzelliğini, diriliğini korurdu. Vitray tekniğinin 15.yy.daki çöküşünü iyi değerlendiren Türkler, kendilerine özgü teknik ve motiflerle alçılı vitray tekniğini geliştirmiş ve ağırlıkla Süleymaniye (1557),Yeni Camii Hünkâr Kasrı, Topkapı Sarayı gibi dini yapılarda olmak üzere, az da olsa sivil mimariye de yerleştirmişlerdir.
Uygulama aşaması: ilk önce mekâna uyum sağlayacak bir tasarım seçilir. Sonra 1/1 ölçekteki tasarım, 3 ayrı kâğıda büyütülür. Uygulamanın yapılacağı alan olarak mermer bir altlık kullanılır. Büyütülen karton üzerinde cam yerleri tespit edilip çıkartılır. ġablonlar büyütülen diğer kâğıdın üzerine monte edilir. şablonun biri cam büyüklüğünde, diğeri cam boşluğu büyüklüğünde olmalıdır. Kartondan çıkartılan cam boşluklarını meydana getiren karton parçaları, 5 cm‟lik strafor üzerine konur ve elektrik akımı geçiren rezistans yardımı ile parçalara ayrılır.

Diğer taraftan büyütülmüş olan 1/1 ölçekli çizimin üzerine kesilen strafor parçaları tutturulur. Kâğıdın üzerinde alçı iskeleti oluşturacak çizgiler, yüzeyde oluĢturularak aralıklar ayarlanır. Uygulanacak alana ne kadar alçı kullanılacağının hesabı iyi yapılmalıdır. Alçı, geniş bir kapta boza kıvamına gelene kadar karıştırılarak hazırlanır. Dizim işlemi bitmiş straforların arasındaki kanallar, alçı ile doldurulur. işin etrafı ahşap çerçeve ile kapanır (Alçının donmasını yavaşlatmak için içine sirke ve tutkal konulabilir.). Alçı donduktan sonra ağırlığı kaldırabilecek bir tezgah üzerine (masa, metal sehpa…) dik olarak konur. Kasnaktaki cam boşlukları eğer çamur ile yapılacak olursa alçının şekillendirilmesi için temizlenmesi gerekir. Bu temizleme işi, strafor kullanıldığında hem daha temiz, hem de çabuk ve daha kolay olacaktır. Straforları alçı iskeletten ayırmak için sert bir cisim kullanılır (tokmak, bıçak sapı gibi). Alçıya verilecek eğimler görüş mesafesine göre değişir.

Göz seviyesine göre alçıya, ucu sivriltilmiş bir bıçak yardımıyla eğim verilir. Eğim işinden sonra boşluklardan biraz daha büyük kesilen camların monte edilmesine sıra gelir. Camlar yerleştirildikten sonra arka taraftan üzerine hazırlanan alçı karışım dökülür. Bu aşamadaki alçı karışım şerbet kıvamında olursa iyi olur. Kanallar iyice donduktan sonra cam üzerinde oluşan alçılı yüzey, bir sünger yardımı ile temizlenir. Eğer tek taraflı değil de iki düzen arasında yer alacaksa ilk kat strafordan sonra biraz büyük kesilmiş olan camların üzerine kıstırıp diğer bir tabaka için yine üstüne strafor döşenir. Daha sonra kanalları yine alçılayıp aynı işlem uygulanır. Dış etkilerden çok rahat zarar görebilecek nitelikte olan alçı vitrayı, dış cepheden korumak içiçin koruyucu pencere kullanmak gerekir. Nitekim Osmanlılardaki cam sistemi de böyledir.

Betonlu Vitray Tekniği
XX. yüzyıla kadar uygulanan alçı ve kurşunlu vitray tekniklerinin birçok örneklerinin yanı sıra renkli ve kalın camlı, yapımında çimentonun bulunduğu yeni bir teknik ile karşılaşılır. Beton vitray tekniği diye adlandırdığımız bu tekniğin kendine mimari yapıda çok çabuk yer bulduğu gözlenir. iki boyutlu ve dekoratif özelliği fazla olan betonlu vitray, ışık almayan mekânlar için ideal bir tekniktir. Uygulama aşaması: Beton vitray tekniğinin uygulama aşaması çok önemlidir. Taşıyıcı birime göre parçalamalar yapmak gerekir. Küçük alanlarda parçaların hacmini küçültmek ve bunun gibi yerlerde bu tekniği uygulamak pek tekniği göstermez ve yetersizdir. Uygulamadan önce yapılan taslakta organik hareketlerin aksine düşey, yatay, dik çizgilere, bölünmelere yer vermek tekniğin uygulanırlığını daha rahatlatır. Buradan amaç parçaları daha rahat monte edebilmektir.

Bazı sanatçılar, kuvvetlendirici demir tel ve çubuklar kullanırlar. Fakat bu pek gerekli değildir. Nitekim ingiliz çimento imalciler derneği bu usulün geçerli olmadığını bildirmiştir. Bakır pirinç veya galvanizli tel veya çubuk kullanılabilir. Bunlarında çimento ile sağlanmaları demir kadar olmamakla birlikte amaca biraz olsun götürür. Yüzeye çok yakın olan metal oksitlenir (Bilhassa demirde oksitlenme diğerlerine nazaran daha hızlı olur.). Tel kullanmakta bir başka sakınca, camlar arasına dökülen çimentonun, özellikle dar bölmelere dökülürken çimentonun karıştırabilmesidir. Eğer yine de tel kullanılmak istenirse bu desene ve telin alacağı yola göre çizilen ana hatlara bakılmalıdır. Büyütülen eskiz ince bir kâğıda geçirilip numaralandırılır ve renklendirilir. işin etrafı ahşap veya demir bir kasayla sarılır. Cam ya elmas ya çelik bir kesiciyle kesilir. Küçük parçalar elmas, büyük parçalar çelik keskiyle kesilir.

Kesilen camları yerlerine tutturmada kil veya macundan faydalanılır. Karışım esnasında, kimi sanatçılar normal çimentoya boya katıp değişik renk elde etmeye çalışır fakat normalde vitrayın taşıyıcı elemanı, zaten gölgede kalacağından bu kısmı siyaha yakın görünecektir. Bu olayın sadece iç ve dış ışığın eşit olduğu durumlarda uygulanabileceği görülür. Dökme işleminden sonra 2–3 gün beklenir. Iş kurduktan sonra sıra camın temizlenmesine gelir. Temizleme işlemi yapılırken iş dik tutulur. Vitrayın kuruması 2-3 haftayı bulacaktır.
Yapıştırma Vitray Tekniği (Mozaik, Sandeviç, Yığma Cam Teknikleri) Bu teknik diğer tekniklerdeki gibi camların kurĢun, alçı, beton yerine düz bir (renksiz) cam plaka üzerine yan yana getirilerek renksiz bir cam yapıştırıcı ile tutturulmasından ibarettir. Yapıştırma vitray, cam parçalarının desenin şekline göre bütün bir camın üzerine yapıştırılarak yapılan çalıĢmadır. Kontrolünün kolay olması, rahat darbe alabilecek mekânlarda uygulanabilmesi sebebiyle diğer uygulamalara göre seçiciliği daha fazla olan bir tekniktir. Bu teknik diğer tekniklerin yanı sıra son dönem vitray sanatında ek bir dönem olmuĢtur. Tabiatıyla uygulanış ve malzemede, en azla yetinen bu tekniğin, diğer tekniklere göre uygulanışı daha kolaydır.

Camlar yan yana dizilerek resmin kompozisyon kısmı, taşıyıcı elemanların endişesi duyulmadan çok rahat halledilir. Bu teknikte ölçü sınırı yoktur. Ölçü, üzerine monte edilen cam ve destek kullanılan renksiz camın büyüklüğüyle sınırlıdır. Diğer tekniklere göre koruyucu camın geçerli yol olmasına rağmen, yapıştırmada kullanılan malzemenin güneş alan yerlerde, zamanla iş üzerinde sararmaya yol açtığı ve işin görünümünü bozduğu görülmüştür. Uygulama aşaması: Yapılan eskiz bir karton üzerine büyütülür, şablon isteğe bağlıdır. Sadece küçük parçaların yerleştirileceği alanların çizimi yeterlidir. ½ metrekareyi geçen alan için 4 mm, ½ metrekareden büyük alanlar için 5 mm ve daha büyük alanlar için 7–8 mm‟lik destek camına gerek duyulabilir. Cam kesiminden sonra aralık bakımından eskize göre dizilerek renksiz vernik ile yapıştırılır. Yapıştırılmış olan küçük camların arasında bırakılan boşluklara, macun ve hazırlanan harcın doldurulması, bilinen bir yöntemdir. Birçok dolgu maddesinin yanında Oktay Maral‟ın bulduğu dolgu maddesi bu işe doğru sonuç verir. 1 ölçek portland çimentosu, 3 ölçek temizlenmiş ince dere kumu veya çok iyi yıkanmış deniz kumu, siyah renk elde etmek için 2/4 ölçek siyah toz boya (suda eriyebilen) birbirine karıştırılıp su yerine inceltilmiş plastik tutkal kullanılarak yapılan karışımla bu aralar doldurulur. Tutkalın suyu sızar, verniği bozmaz. Zamanla sertleşip çok dayanaklı bir hale gelir. iş bitiminde konulacağı kasa ve çerçevenin altına keçe, lastik veya macun koymak gerekir. işin basınç nedeni ile sağlayacağı kuvvetle köşelerinin zarar görmemesini sağlamak için gerekli olan bir sistemdir. Monte esnasında yapıştırma vitrayın düz plaka kısmı, cephenin dışına bakacak şekilde yapıştırılan alanın içine ve üzerine tekrar bir plaka camı gerektiği bilinmektedir.

Füzyon Vitray Tekniği
Bu teknik, insanlık tarihinin en eski cam tekniklerinden biridir ve eski Mısır‟da 4500-5000 yıl önce kullanılmıştır. Aynı dönemlerde bu teknik Anadolu‟da da kullanılmıştır. Özellikle Konya Karatay Medresesi Müzesi ve Ankara Sanat Müzesinde bu eserleri görmek mümkündür. Daha sonraları unutulmuş olan bu teknik, 1930‟lu yıllarda Amerikalı bir sanatçı tarafından tekrar kullanılmaya başlamış ve bugünkü teknolojiyle, batı kültürünün sanatsal ortamında yer almıştır.
Uygulama aşaması: Yapılan tasarıma uygun olarak camlar el işçiliği ile kesilir (Bu camlar plaka halindedir.). Daha önce kesilmiş olan zemin camı üzerine dizilir ve fırına yerleştirilir. Bu fırınlara füzyon fırını denir. Yüksek sıcaklığa (0‟dan – 900 ºC‟ye) kontrollü olarak çıkıp inebilen fırınlardır. Fırın içerisinde 750 ~ 850 ºC‟de pişen camlar bir bütün haline gelir. Fırın içindeki camlar kontrollü olarak soğutulduktan sonra fırından alınır. Füzyon camlar kullanıma veya montaja hazırdır. Füzyon tekniği yapılış açısından full füzyon ve tekli füzyon olmak üzere iki çeşittir. Füzyon tekniği ile üretilmiş camların kullanım alanları:
Ø Kapılarda
Ø Pencerelerde
Ø Merdiven kovalarındaki pencerelerde
Ø Çatı ışıklarında
Ø Ara bölmelerde
Ø Duvar panolarında
Ø Merdiven korkuluklarında
Ø Masa üstü veya duvar objelerinde
Ø Hediyelik eşya objelerinde
Ø Banyo ve mutfaklarda dekor veya bordür olarak
Ø Aydınlatmalarda
Ø Tavan aydınlatmalarında
Ø Mobilya sektöründe
Ø Mimaride çeşitli alanlarda kullanılır.
Çeşitli Diğer Uygulamalar Camı parçalamadan sadece cam üzerine uygulanan tekniklerden bazıları da şunlardır:
Dökme, Doldurma Cam Tekniği Kalıplar kullanılarak oluşturulan bir uygulamadır. Bu işlemde küçük parçalar haline getirilen camlar belirlenen kalıp içerisine doldurulur. Isıl işleme tabii tutularak elde edilmiş olur.
Polyester Tekniği
Sentetik alçı olarak nitelendirilen polyester malzemesi, alçı uygulanılan alanlarda rahatlıkla kullanılan bir malzemedir. Alçı vitrayda alçının ağırlığından dolayı yapılan ürünün tavanda, kapılarda uygulanması zordur. Polyesterle bu ağırlık azaltılmaktadır.

Boyama (Taklit Vitray)

14. yy.da gümüş renkleriyle sarıya boyanan camlara kadar uzanır. Daha sonra boyama ile yapılan vitrayların dayanıklı olmadığı anlaşılmıştır. Birçok karışımla (10 ölçü sentetik, vernik, bezir, neft karışımına, toz boya ve talk karışımı) ve piyasada bulunan hazır cam boyalarıyla boyanmış camların, gün ışığında dayanıklılığının az olduğu ve içinde bulunan vernik ve neftin camın rengini değişime uğrattığı görülmüştür. Fakat tiner ve alkollü boyayla boyanmış, renklendirilmiş camların yapay ışık altında etkisinin kaybolmadığı da görülmüştür. Cam üstünde yapılan boyama aşamasında püskürtme, fırça ve ipek baskı tekniği uygulanabilir.
Uygulama aşaması: Boyama çalışmalarında çizilen eskize göre kesilen camın bir yüzü matlaşma atölyesinde kum püskürtülerek matlaştırılır. Daha sonra temizlenen cam, çizilen desenin üzerine yatırılır, matlanmış tarafın üst tarafa gelmesine dikkat edilir. Daha sonra desenin hatları kontur pasta ile çizilir, kontur pastanın kuruması beklenir. Bundan sonra cam boyaları, fırça veya enjektör yardımıyla boyama işlemi yapılır. Enjektörle yapılan çalışmada fırça izleri görünmeyecek ve yapıt daha güzel olacaktır. Bu çalışma fırçaya göre öncelikle tercih edilir. Çalışma düz zemin üzerinde yapılmalı, ortam temiz ve tozsuz olmalıdır. Çalışma bittikten sonra yapıt kurumaya bırakılır.


Kaynak :Millî Eğitim Bakanlığı
KAYNAKÇA
 AKAR Azade, Cahide KESKĠNER, Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Tercüman Sanat ve Kültür Yayınları, Ġstanbul, 1978.
 Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cam Boncuklar, Ana Yayıncılık, Ġstanbul, 1992.
 BAKIER Ömür, Anadolu Mimarisinde Pencere Camı Kullanımına Kısa Bir BakıĢ, 1. Uluslararası Cam Sanatı Sempozyumu Bildirileri, TġCFAġ Belge ve Bilgi Merkezi Yayınları, Ġstanbul, 1990.
 DELĠDUMAN Canan G, Vitray Teknikleri Lise 2, MEB Yayınları, Ankara, 2001.
 ELDÖREN ġadiye, “Vitray Sanatında Star: ġükriye IĢık” Sanat ve Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1992.
 ELĠBAL Gültekin, “ġükriye IĢık’ın Vitrayları Üzerine” Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1982.
 ETĠKE S., Kız Liseleri için Desen, MEB Yayınları, Ankara, 2001.
 GÜNYAS Abdülkadir, “ġükriye IĢık ve Vitray Üzerine”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1985.
 IġIK ġükriye, “Vitray Sanatı Üzerine”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1985.
 ĠZER AyĢegül, “ġükriye IĢık ve Vitray Sanatı”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1985.
 KAPASH, Opal Camlar,www.kapash.com.tr (11.07.2012 / 10.00)
 KESKĠNER Cahide, Türk Süsleme Sanatlarında Çiçekler, Hatayi, Nehir Matbacılık, Ankara, 2002.
 KILIÇKAN Hüseyin, Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Bezeme Sanatı ve Örnekleri, Ġnkılap Kitap Yayınevi, Ġstanbul, 2004.
 KÖKLÜ Remzi, “Cam Üretimi ve Tasarımı”, Sanat Çevresi Dergisi, Ġstanbul, 1995.
 MARAL M. Oktay, Vitray IĢıklı Cam Resmi, Karaca Ofset Basımevi, Ġstanbul, 1970.
 MENGÜġ Serpil, Ġstanbul ve Antalya Ġlinde Bulunan Mimarilerin Süslemelerinde Kullanılan Vitrayların Ġncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, El Sanatları Eğitimi, Ankara, 2010.
 ÖZSEZGĠN Kaya, Zeki Faik Ġzer, Paris Dönemi ÇalıĢmaları “Halı, Vitray, Kolaj ve GuaĢlar”, Artist Dergisi, Ġstanbul, 2004.
 ÖZTAġ Gülgün, Ġzmirden Bir Vitray Sanatçısı, Selahattin Çelebi “Doğru Vitray Üretme”, Art Dekor Dekor, Ġstanbul, 1995.
 SÖZER Metin, Uğur TANYELĠ, Sanat Kavramlar ve Terimler Sözlüğü, Remzi Kitapevi, Ġstanbul, 1992.
 TOPAL Ferhat, Cam Boncukları, erdemliinsan . Azbuz . com (18.07.2012 / 11.00)

Bu konuyu yazdır

Oku-1 SEDEFKÂRLIK - sedef kakmacılık sanatı
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:19 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



SEDEFKÂRLIK - sedef kakmacılık sanatı

SEDEF NASIL OLUŞUR?

Sedef, sıcak denizlerin akıntılı sularında Tuz, kireç ve fosfordan oluşan kalker bir maddedir. Beyaz, arusek, çöp, taş sedef olmak üzere çeşitlenir. Beyaz sedef, çift kabuklu ve daha düzdür. Hakim renk beyaz olsa da; ışığa göre açık mavi, pembe, yeşil, sarı tonlar taşıyabilir. Arusek sedef; tek kabuklu ve açık pembe, mavi, yeşil tonlarındadır. Çöp sedef koyu renkli, daha çok meneviş ve desen taşır. Taş sedef ise, beyaz sedefin daha az parlak olanına denir. Sedefin genel olarak bulunduğu yerler özellikle zarif incilerin toplandığı bölgelerdir. Avustralya’nın kuzeyi ve doğusu, Tahiti, Gambier adaları, Meksika’nın Büyük okyanus kıyıları ve Madakaskar’da bol miktarda bulunur.

Sedef’in aslı, bilindiği gibi deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır. Uzun ömrün sembolü sayabileceğimiz bu kabuklar, milyonlarca yıllık fosiller halinde karalarda da görülür. Sıcak denizlerin yetiştirdiği çok iri yumuşakçaların kabukları, zengin sedef kaynaklarıdır. Hammaddesinin sıcak denizlerden sağlanması dolayısıyla sedefkârlığın Doğu’da başladığı tahmin edilmektedir. Sümer mezarlarında rastlanan ilk sedef işçiliği örnekleri de bu iddiayı güçlendirmektedir. Çin, Hindistan, Siyam gibi Uzak Doğu’nun “sanatı ve sanatkârı bol” ülkelerinde doğan sedefkârlık, Orta Asya Türkleriyle beraber Anadolu’ya gelmiştir. Çabuk kırılabilen “nazlı” bir malzeme oluşu ve genellikle ahşap üzerine uygulanması nedeniyle, çok eski sedef işçiliği örneklerine ne yazık ki yeterince sahip değiliz. Ancak gerek Marko Polo ve gerekse Türklerle ilişkisi olan bazı Bizans elçilerinin hatıralarından, “. . .Türklerin sedef veya sedefle bezenmiş çeşitli eşya yapımında” usta olduklarını öğreniyoruz. Osmanlı devrinde ilk sedef süsleme işlerine, Edirne’deki İkinci Bayezid Camii kapı kanatlarında rastlamaktayız.

SEDEFkarlıkta kullanılan malzemeler

Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler sedefkârlıkta kullanılan diğer malzemelerdir. Bunların hepsine birden bezeme veya süsleme malzemeleri diyoruz. Bağa; büyük kaplumbağaların sırtından çıkar, tırnaksı bir maddedir, ısıyla yumuşatılır ve istenilen forma girer. Açık ve koyu sarı, kahve, kızıl kahverengi, menevişli estetik bir malzemedir. Alt kısmına altın varak yapıştırılarak kullanılır. Fildişi, sert ve dokulu bir malzemedir. Fileto ise üst üste yapıştırılan ahşap ve ona uygun malzemelerin yanlamasına kesilmesiyle elde edilen bir süsleme unsurudur. Altın ve gümüş özellikle günümüzde takı çalışmalarında kullanılmaktadır. Ahşap olarak, bu süsleme malzemelerini iyi gösterecek koyu renkli abanoz, pelesenk, ceviz ve maun gibi ağaç türleri tercih edilir.

SEDEF NERELERDE KULLANILIR?


Ceviz, abanoz, maun vb. ahşap yapıtların üzerine çeşitli formlarda açılan yuvalara, aynı biçimlerde kesilmiş sedefleri yapıştırarak gömme yoluyla yapılan süslemeye “sedef kakma” denir. Ahşabın üzerine sedefleri çeşitli motifler oluşturacak biçimde doğrudan yapıştırarak elde edilen bezemeyi “sedef kaplama” denir. İnsanoğlu bu cazip maddeyi herhalde ilk gördüğü andan itibaren kullanmış, güzellikler meydana getirerek, “sedefkârlık” denilen bir meslek oluşturmuş. Bu alandaki son büyük usta olan sedefkâr Vasıf, Sedefkarlığı “ahşap bezeme sanatı” olarak tanımlıyor. Sedefin daha çok ahşapla beraber kullanılması da bu tarifi doğruluyor. Biz de buna bir uygulama sanatı dersek yanlış olmaz herhalde. Çünkü elde, mevrut desen ile formlar vardır ve sedefkâr bunları sedefe uygular. Hattat yazıyı yazar, müzehhib deseni çizer. Sanatkara düşen, bunları bozmadan, kendi zevk unsurlarını da katarak işlemektir.

Osmanlı’da sedef neden bu kadar yaygındı?

Sadece Osmanlıda değil, diğer bütün medeniyetlerde sedef vardı. Çünkü sedef çok fotojenik bir malzeme, sedeften yapılan bir eser insanı mutlu ediyor. İkincisi sedef denizden geliyor. Onun için mazisi temiz, altın gibi kirli değil. Dolayısıyla sedef hem diğer sanatlarda süsleme unsuru olarak hem de başlı başına bir malzeme olarak kullanılmıştır. Ahşabın yanında, altınla beraber, zümrüt, yakut, lal taşı gibi değerli taşlarla beraber hatta gümüşle beraber yan yana kullanıldığı zaman fotojenik bir görüntüsü olduğu için her yerde çok değişik şekillerde işlenebilir. Onun için benim sanatımı sorduklarında kuyumculuk ile marangozluk arasında bir iş diyorum. Bazen takı yapıyoruz bazen bir sarayın kapısını, bazen bir hocanın konuştuğu kürsüyü yapıyoruz, bazen insanların okuduğu Kur’an rahlesini…

Osmanlı ülkesinde bu sanat öylesine rağbet gördü ve gelişti ki; Kur’an mahfazalarından sultan kayıklarının köşklerine; yeniçeri yatağan kabzasından, hattatın hokka takımına; Çelebi’nin kavukluğundan, Hanımefendi’nin nalınına kadar hemen her yerde sedef kullanıldı. Öyle ki, Hocazade Saadeddin, Fatih Sultan Mehmed’in cenaze töreninden bahsederken, “Tabutun som sedeften yapılmış olduğunu” bildirmektedir (kanaatimizce burada “sedef kaplamalı” bir tabut tarif edilmektedir). 15. yüzyılda Topkapı Sarayı dâhilinde bir sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir.

Sedefkârlık her şeyden önce bir “çizim, ölçü ve estetik sanatı” olduğundan mıdır bilinmez, saraydan yetişen ünlü mimarlardan pek çoğunun aynı zamanda bu sanatın ehli olduğunu görüyoruz. 16. ve 17. yüzyıllar, sedefli eşya kullanmanın İstanbul’da bir moda haline geldiği çağlardır. Ayrıca sedef, mimari unsurların süslemesine de alabildiğine girmiştir. Üçüncü Murad’ın Ayasofya Camii haziresindeki türbesinin kapı kanatlarına Dalgıç Ahmed Ağa; Sultanahmet Camii’nin pencere ve cümle kapısı kanatlarına da Mimar Mehmed Ağa gibi ünlü yapı ustaları tarafından sedef kakmalar yapılmıştır. Evliya Çelebi, Dördüncü Murad devri sedefkârlarından bahsederken şöyle diyor: “100 dükkân, 500 neferdürler. Pirleri Şuayb-i Hindi’dir…”

19. yüzyıla girerken, sedefkârlık geçmiş dönemlerdeki ilgiden yoksun kaldığı için giderek gerileyen bir sanat olmuştur. 19. yüzyılın sonunda, tıpkı sönmek üzere olan bir mumun son parıltısı gibi, sedefkârlık vadisinde iki ışığın parladığını görüyoruz: Sultan İkinci Abdülhamid ve Sedefkâr Vasıf (Sedef)…

Esaslı bir “ince marangoz” olan İkinci Abdulhamid, Yıldız Sarayı’nda kurduğu Sedefhane’de kendisi de bizzat çalışarak latif eserler vermiştir. Vasıf Hoca’ya gelince… 1876 Beşiktaş doğumlu bu sanatkâr, Mekteb-i Bahriye’nin Marangoz ve Oymacılık Bölümü’nden 22 yaşında mülazım (teğmen) rütbesiyle mezun olmuş; 1912 yılında, yani 36 yaşındayken binbaşı rütbesiyle emekliye ayrılarak Beşiktaş’ta açtığı atölyesinde çalışmaya başlamıştır. Türk sedefkârlığının literatüre geçen en son “mükemmel” eseri, Vasıf Sedef’in yaptığı, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’ndeki kapılardır.

1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki Şark Tezyinatı Şubesi’nde bir “Sedefkarlık kürsüsü” kurulmuş ve Vasıf Sedef bu kürsünün öğretim üyeliğine getirilmiş, ölümüne kadar (1940) bu görevini sürdürmüştür.

Sedefkarlık sanatını omuzlayıp 20. yüzyılın ortalarına doğru getirmeye çalışan Vasıf Hoca dan başka, bu sanatın son ustası, 1982 yılında kaybettiğimiz Nerses Semercioğlu’dur… Sedefçilik sanatını 1980’lerin başına kadar getiren son profesyonel kişi olan Nerses Semercioğlu, “yeniden keşfedilircesine” 1950’lerden sonra değer kazanmaya başlayan bu sanatla geçimini sürdürmüştür. Ancak günümüzde kendi çabası ile bu sanatı üst düzeyde icra eden birkaç ustanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Sedef işçiliği, Gömme (veya Kakma), Kaplama ve Macunlama teknikleri olmak üzere üç değişik tarzda yapıla gelmiştir. Ayrıca, sedef işçiliği, gerek motif özellikleri ve gerekse kullanım sahaları ve tarzları bakımından 4 ana grupta toplanmaktadır; Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi… Bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar; gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi” eserlerde; fildişi, bağa (kaplumbağa inceltilmişi) ve kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına ‘altın varak” yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik şeklidir.

Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti otar Şam’da ortaya çıktığı için Şam işi olarak adlandırılan teknik de yine gömme (kakma) denilen tarzda hazırlanır. Şam işinde “taş sedef” dediğimiz kalın ve beyaz sedefin sadece bir yüzü düzeltilir; diğer yüzü kaba bırakılarak ağaca gömülür; sedefin çevresine 1 mm genişlik ve 1 mm derinlikte kurşun-kalay karışımı teller çakılır.

Viyana işi ise, “Boule” adı verilen metal kaplama tekniğinin yanında düzensiz olarak yerleştirilen sedef parçalarından meydana gelir. Daha ziyade, “arusek” ismi verilen veya “çöp” diye bildiğimiz renkli cins sedeflerin kullanıldığı yerler; masa, kanepe, komodin, büfe, ayna gibi eşyalardır.

Kudüs işine gelince… Bu teknik mobilyada veya diğer küçük eşyada kullanılan bir teknik değildir. Sedef kabuklar üzerine yapılan cami ve benzeri maketler, bitki ve hayvan motifleri olarak kendisini gösterir.

Sedefkarlik Örnekleri

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Gravür Sanatı Nedir ?
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:11 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Gravür Sanatı Nedir ?


Gravür Sanatı Nedir Tanım :

Fransızca “Gravure” sözcüğünden alınan gravür, kazıma resim sanatı demektir. Ağaç, metal ve muşamba gibi çeşitli materyal üzerine kazınarak ya da taş üzerine yağlı kalem ile işlenerek ve baskı ile elde edilen resim ya da yazıya “gravür” adı verilmektedir.

Gravür sanatı, çinko, bakır, madeni veya tahta ya da linolyum (=muşamba) gibi plakalara kazıma tekniğini içerir ve kazınan resimlerin kağıda basılması ve çoğaltılmasıyla elde edilir.

Tarihçe :

Grafik sanatların bir kolu olan ve Osmanlıca’da “ hakk “ (=kazıma-kabartma) sözcüğü ile ifade edilen resim tekniğinin, XV. yüzyılda, Hollanda’da başladığı sanılıyor. Daha sonra diğer coğrafyalara yayılan bu sanat, Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa’da yapıla gelmiştir. İlk bilinen gravürler XV. yüzyılda Ren kıyılarında ağaç üzerine kazınarak yapılmış olan figürlerdir. XV. Yüzyılda Alman Albert Dürer, ağaç ve bakır üzerine yaptığı gravürlerle tanınır. İtalya’da Marca Antonio, maden üzerine çelik uçla kazı-yırak- yaptığı eserleriyle bilinir. Fransa’da gravür sanatının ilk temsilcisi Jean Duvet’tir. XVI. Yüzyılda Avrupa’da çok ünlü gravür sanatçıları yetişmiştir. Thomas Leu, Robert Monteuil, Andran’lar, Jean Pesne, Edelinck, Callot, Claude ve Brebiette bunlardandır. Ressam Rubens renkli gravürü ile tanınırken, Rembrandt, bakır üzerine yaptığı desenlerde büyük ifade gücüne ulaşmıştır.

XVIII. Yüzyılda gravür sanatı gelişmiş ve renkli ağaç baskılar dünya üzerinde görülmeye başlamıştır. Bu sanat Japonya’da da ileri gitmiş ve Avrupalı sanatçıları etkilemiştir. Türkiye’de II. Abdülhamit devrinde azınlıklar ve daha önceleri Avrupa ülkelerinin elçileri tarafından başlatılan gravür sanatı, saray çevresinde gelişmiştir. XVII. yüzyıl ve daha sonraları, özellikle İstanbul’u tasvir eden batılı elçi ve gezgin sanatçılar, çok sayıda renkli ve siyah-beyaz gravür çalışması yapmışlardır. Bu çalışmalar, Avrupa ve ABD kütüphanelerinde nadir eserler olarak korunmaktadır. İstanbul, İzmir ve diğer büyük merkezleri gravürlerle tasvir eden belli başlı sanatçılar şunlardır:

Jean-Baptiste van Mour, Antoine Ignace Melling, Eugene Flandin, Thomas Allom, William Bartlett, Gaspare Fossati, Louis-François Cassas, Joseph Schranz, Germain-Fabius Brest, Amadeo Pireziosi ve CarI Gustaf Löwenhielm. İstanbul ve çevresinin tarihini, mimarisini, yaşayışını, hayatın pek çok detaylarıyla tasvir etmişlerdir.

İstanbul’da, azınlıklar, evlerindeki özel preslerle gravür baskıları yaparken, Türkler de bu sanata ilgi duymuş ve çeşitli baskılar gerçekleştirmişlerdir. Fakat, bunların yaptıkları baskılar konusunda belge mevcut değildir.

Bilinen ilk gravürler, Osman Hamdi Bey’in açtığı Güzel Sanatlar Akademisi’nde taş baskı yöntemiyle yapıldı. Yapılan bu gravürlerin en iyi örnekleri Ressam Hoca Ali Rıza’nın yaptığı çalışmalardır.

Cumhuriyet döneminde, 1937’de, Güzel Sanatlar Akademisi’nde açılan gravür atölyesinde, ilk Türk gravürcüleri yetiştirildi. Burada ****l plakalar üzerine, iksilografi [Resim Basma] ve litografi [Yazı Basma] çalışmaları başlatıldı. Sabri Berkel özellikle gravür çalıştı. Daha sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Nevzat Akoral, Cemal Tollu Turgut Zaim ressamlar da gravür çalıştılar. Bunlar arasında sayılmayan ve gravür sanatında isim yapan sanatçılar ise Muzaffer Aslıer, Aliye Berger, Muammer Bakır, Gündüz Gölönü ve Mustafa Plevneli’dir.

Teknik :

Gravür, esas olarak iki teknikle yapılır :
Tahta üzerine kabartma gravür ve metal üzerine oyma gravür.

1- Tahta Üzerine Kabartma Gravürler:

a- Lifli tahta üzerine kazıma gravür tekniği
b- Uç tahta gravür tekniği
c- Tümsek gravür tekniği
d- Japon gravür tekniği

1- Métal Üzerine Oyma vb. Gravürler:
a- Kazı gravür tekniği

b- Kalburlama gravür tekniği

c- Kuru uç gravür tekniği

d- Siyah usul veya mezzo tinto tekniği

e- “Ofort” tekniği

f- “Acqutinta” teknikleri

g- Kalem tarzı gravür veya ruletli gravür tekniği

h- Yumuşak vernik tekniği

i- Bakır üzerine silme tekniği


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kaatı Sanatı Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-01-2018, 09:05 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok


Kaatı Sanatı Hakkında Bilgiler

KATI SANATI HAKKINDA


Türkler tam anlamıyla kendilerine özgü ve tamamen orijinal süsleme sanatlarına sahiptir. Bu süsleme sanatlarından biri de kağıt ve deri oymacılığı olarak bilinen “katı'” sanatıdır. İslamiyet’ten önce bulundukları coğrafyalarda Türkler kültürel birikimlerini oluşturdular ve İslamiyet’ten sonra ise Uzak Doğu etkilerini; İran, Arap ve Bizans etkileriyle sentezleyerek Osmalı kültürü Çatısı altında Avrupa’ya kadar yaydılar.Türk katı’ sanatı da bu uzun kültürel tarihi seyrin içinde Türk süsleme sanatları içinde yerini aldı.

Bugün Türkiye’deki ve Çeşitli ülkelerdeki müzelerde yazma eserler ve albümlerin cilt kapaklarındaki deri oymalardan, cilt içi süslemelerinden veya kitap içinde özenle yapılmış oyma süslemelerden, katı’ sanatının kendine özgü varlığını bütün dünyaya kabul ettirdiğini görüyoruz. Dünyada diğer kültürlerde kağıt sanatlarının bazı örneklerini görürüz. Fakat bu tarz Çalışmalar ve Türk katı’ sanatının zengin kompozisyonları ve ince işçiliğinin arasındaki belirgin farklar hemen öne Çıkar.

KATI’ NEDİR?

Kat veya katı’ kelimesinin sözlükteki anlamı ‘kesmektir’. Katı’ sanatı ise bir kağıt veya deri üzerindeki yazıyı, motifi veya şekli oyup Çıkartarak bir başka kağıt ya da deriye yapıştırmak suretiyle gerçekleştirilen bir süsleme sanatıdır. Bu şekilde yapılmış esere ‘kaatıa’ veya ‘mukatta’ sanatkarına ‘kaatı’ ve ‘kattaa’ denir. Kağıdı kesip oyarak meydana getirilen yazılara ise ‘mukatta yazı’ denir.

KATI’ SANATI NERELERDE UYGULANIR?

Tarihi gelişimi içinde katı’ sanatının ilk örneklerini deri kitap kaplarında ve kap içindeki süslemelerinde rastlıyoruz. Daha sonra gelişen kitap süsleme sanatları içinde mukatta’ yazı olarak, el yazması eserlerin içinde sayfa veya sayfa kenar süsü olarak, minyatür albümlerinde kenar süsü olarak karşımıza Çıkar. Yine kaatıa levhalarda, şiir albümlerinde ve mecmualarda, hadis ve dua kitaplarında; sülüs, nesih ve nesta’lik oyma yazı olarak uygulanmıştır.

Bu kağıt oyma hatların sayfa kenarlarındaki bordürler değişik oyma motifler ile süslenmiştir. İlerleyen zamanlarda gelişen yeni üsluptaki Çalışmaların farklı örnekleri ise yazı Çekmeceleri ve kutu üzerindeki oyma tabiat manzarası şeklindeki Çalışmalardır.

KATI’ SANATINDA UYGULANAN MOTİFLER

Katı’ sanatında geniş bir uygulama alanı olduğu gibi, zengin bir motif Çeşitliliği de bulunmaktadır. Her türlü bitkisel motif;Çiçekler, ağaçlar, otlar, meyveler yalın kat veya Çok katlı olarak Çalışılır. Ayrıca her türlü hayvan figürlerinde veya manzara kompozisyonlarındaki karma motiflerde ev, cami, köşk ve gemi gibi figürlerde uygulanmıştır. Serbest kompozisyonlarda vazo, ibrik, Çanak gibi objelerin de ustalıkla işlendiğini görürüz.

Sayfa kenarlarında dişi oyma kalıplarla hazırlanan süslemelerde Türk süsleme sanatlarında uygulanan bütün motifler ve desenler uygulanmıştır. Rumi motifleri özellikle cilt kapağı süslemelerinde köşebent, şemse ve bordür olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır.Genellikle üçgen veya kare formundaki geometrik süslemeler ise sayfa süslemelerinde veya sayfa aralarında separatör olarak kullanılmıştır. Ayrıca serbest formların yazı kalıbının içine veya dışına uygulanarak dantel gibi oyulduğu Çok başarılı uygulamalar da vardır.

Oymacılıkta bir motifin iki türlü kullanım şekli vardır. Bir motif kesilip Çıkartıldıktan sonra başka bir yere yapıştırılan kısma “erkek oyma” denir. Erkek oyma dikkatle kesilip Çıkartılınca, içi oyulmuş olan kısım, yani “dişi oyma” yine ayrı bir süsleme olarak kullanılmaktadır. Oymaların erkek ve dişisi yani desenin negatif ve pozitifi genellikle yanyana kullanılır.

KATI’ NIN TARİHİ GELİŞİMİ

Sanat tarihçileri katı’ sanatının Orta Asya’da bir halk sanatı olarak doğduğunu ileri sürmektedir. İlk katı’ örnekleri oyma deri kitap kaplarında görülür. İslam dünyasına bu kanalla geçmiş ilk kağıt oyma örneklerine 15. yy’da Timurlar ve Akoyunlular döneminde rastlanır.

16. yy’dan itibaren Safeviler’de ve Osmanlılar’da gelişme göstermiştir. 16. yy’ın Osmanlı münevvlerlerinden Gelibolulu Mustafa Ali Efendi’nin günümüze kadar gelen “Menâkıb-ı Hünerveran” adlı eserinde Herat’lı Abdullah Kaatı ‘nın kağıt oyma sanatının ilk ve en önemli temsilcisi olduğunu kaydeder. Aynı dönemin en önemli katı’ sanatkarları arasında Şeyh Muhammed Dost, Sengi Ali Bedahşi ve Muhammed Bakır’ı sayabiliriz. Sanatkarın “Hüseyin Baykara Divanı” bugün İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde yer alır.

Aşık Çelebi Meşairü’ş- Şu’arâ adlı eserinde, 16. yy’da Osmanlılar’da Fatih Sultan Mehmet döneminde Efşancı Mehmet’in döneminin en ünlü oyma sanatçısı olduğunu kaydeder. Ona ait kaatıa levhalar devlet erkanı tarafından ödüllendirilmiştir. Efşancı Mehmet’e atfedilen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan Nişapuri Albümü içindeki imzasız kaatıa bahçe büyük bir ustalık ve zerafetle işlenmiştir. Yine aynı üslupta hazırlanmış Viyana Milli Kütüphanesin’deki III. Murat Albümü içindeki benzeri bahçeler Osmanlı kağıt oyma sanatının bahçe konulu en güzel örnekleridir.

Osmanlılarda kağıt oymacılığının en parlak dönemini yaşadığı Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki sanatkarlardan en önemlilerinden biri olan Benli Ali Çelebi’ye ait nesta’lik erkek oyma gazel ve rubailerin yer aldığı bir mecmua ile sülüs ve nesta’lik oyma hatla yazılmış bir 40 Hadis Kitabı Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndedir. Aynı sanatçının nesih kağıt oyma Arapça bir dua kitabı vardır. Ali Çelebi’nin oğlu Albülkerim Çelebi devrinin tanınmış şairlerindendir. Aynı zamanda da seçkin bir hattat ve kağıt oyma ustasıdır. Mehmet bin Gazanfer de nesta’lik hatla oyma yapan önemli bir sanatkardır. Her iki sanatkarın da Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde eserleri bulunmaktadır.

16. yy’ın ikinci yarısından itibaren Bursalı Fahri olarak tanınan ünlü katı’ ustası II. Selim, III. Murat ve I. Ahmet dönemlerinde eserler vermiştir. Bursalı Fahri’nin eserlerinden bazı örnekler günümüze kadar ulaşmıştır.17. yy’da Mehmet Nakşi adlı ünlü katı’ sanatkarı Edirne Sarayı’nda IV. Mehmet ve ondan sonra gelen sultanlar döneminde, sarayın himayesinde oyma yazı eserler vermiştir. Bu eserlerin bazıları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir.

17. yy’a ait önemli diğer bir eser ise Mundy Albümü olarak bilinir. Gezgin Peter Mundy’nin İstanbul’da satın aldığı Osmanlı tiplerinin tasvirlerinin yer aldığı eserin sayfa kenarları Çok Çeşitli kaatıalar ile süslüdür. Eser Londra British Library’dedir.
Aynı devirde yaşadığı düşünülen bir başka katı’ ustası ise Gazneli Mahmud’dur. Gaznevi Albümü olarak bilinen sanatçıya ait albümün içindeki hatlar, şiirler, süslemeler, albümün cildi ve içindeki kağıt oyma Çalışmalarının tamamı kendisine aittir. Yarı kıymetli taşların da kullanıldığı devrinin üslubunu yansıtan bu önemli eser bugün İstanbul Üni. Kütüphanesindedir.

18. yy’dan itibaren, Lale Devri’nin etkisi altında kitap sanatlarında oluşan yeni bir üslup ile kağıt oyma sanatında yeni tarz eserler ortaya konmuştur. III. Ahmet ve I. Mahmut dönemlerindeki kağıt oyma yazı sanatının son temsilcilerinden biri de Mehmet Halazade’dir. Aynı zamanda hattat olan sanatkarın oyma nesta’lik eserlerinden bazıları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir.

Yeni üsluptaki eserler arasında kaatıa manzara resimlerini sayabiliriz. Daha önceki klasik dönemdeki eserlerden farklı olarak bu Çalışmalar mukavva kutu veya ahşap yazı Çekmecelerinin iç kapaklarına Çalışılmıştır. Bu eserlerin en önemlilerinden biri Cambazzade Osman imzalı mukavva yeşil bir kutu içindeki kaatıa bir manzara resmidir. Çok Çeşitli bitkilerin, ağaçların ve hayvanların yer aldığı bu zengin kompozisyonda üç boyutlu bir görünüm hakimdir.

Katı’ sanatının gelişmesinde; saraya bağlı Çalışan sanatkarlar ve saray dışındaki Çarşı ustalarının yanısıra Mevlevi derviş ve dedelerinin de büyük rolü olmuştur. Eskiden Mevlevi dergahları ilim ve sanat yuvasıydı. Bu dergahlarda her sanat dalında olduğu gibi katı’ dalında da önemli sanatkarlar yetişmiştir. 18. yy’ın ilk yarısında yaşamış olan Mevlevi sanatkar Derviş Hasan Eyyubi’ye ait bir yazı Çekmecesinin iç kapağındaki ve dışındaki katı’ süslemeler döneminin günümüze kadar gelmiş en önemli örneklerindendir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndeki eserde bir Boğaziçi manzarası bütün detaylarıyla zarif bir şekilde işlenmiştir.

Kağıt oyma sanatı 18. ve 19. yüzyıllarda ağırlıklı olarak kağıt oyma yazı geleneği ve Çiçek kompozisyonları ile devam eder. Bu devrin en önemli eserlerinden biri halen Ankara Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunan Mehmet Selim Divanı’dır. Bu divanın içindeki vazolu kompozisyonlar ve bahçe manzarası katı’ süslemelerinin tarzına uygun benzer Çalışmalar, Londra British Library’de bulunan bir şiir antolojisinde de yer alır. Bu antolojide ayrıca kağıt oyma hayvan tasvirleri de dikkat Çekicidir.
Yukarıda bahsi geçen eserlerden de anlaşılacağı üzere kağıt oymacılığında kağıt oyma bahçe ve Çiçek uygulamaları, 19. yy başlarına kadar karakteristik özelliklerini korumuştur. Ancak onun ardından gelen gerileme döneminde siyasi ve ekonomik olumsuzluklar sonucu sadece halk sanatı kapsamında eserler verilmiş, önemli sanat eserleri üretilememiştir.

Dünya müzelerinde yer alan dikkat Çekici, önemli kaatıa eserler arasında Paris Ulusal Kütüphanesi’nde yer alan içinde katı’ süslemelerin yer aldığı bir minyatür albümünü de sayabiliriz.

19.yy ve 20. yy başlarında Vahdeti, Süleyman, Osman Rıfkı gibi sanatkarlara ait sınırlı sayıda eserin bir kısmı İstanbul Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Antalya Şehir Müzesi, Konya Mevlana Müzesi ve Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bulunmaktadır.
19. yy’da Osmanlı Musevi sanatkarlarının dini geleneklerine uygun olarak hazırladıkları Ketuba evlilik sözleşmeleri ve diğer süslü levhaları da katı’ sanatının farklı Çalışmaları olarak sanat tarihmizde yer alırlar.

DİŞİ OYMA KALIPLAR

Kağıt oyma sanatında dişi oyma kalıplar kullanılarak uygulanan bir süsleme tekniğidir. Özellikle 16. yy’da sayfa kenarı süslemelerinde kullanılmıştır. Aynı kalıpların birçok defa kullanılabilmesinden kaynaklanan kolaylık ve pratikliğinden dolayı yaygın bir biçimde uygulanmıştır.

Eskiden bu tür kalıpların deriden hazırlandığı tahmin edilmektedir. Daha sonra bu kalıplar, Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver tarafından karton veya şeffaf plastik kullanılarak hazırlanmıştır. Karton; oyulmadan önce bir tarafına bezir yağı sürülür ve kurutulur. Böylece karton daha sağlam ve ıslanmaya dayanıklı hale gelir. Kartonun yağlı olmayan yüzeyine geçirilen desenler oyularak kalıp hazırlanır. Bu kalıbın oyulmuş kısımlarından, küt bir fırça yardımıyla boya veya sulanmış altın ile desen zemine aktarılır. Fırça ile tamponlama yapılabileceği gibi, Çeşitli yöntemlerle püskürtme veya serpme de yapılabilir.

Bu tür süslemeli el yazması eserlerden Avrupa müzelerinde Çokça örnekleri vardır. Ülkemizde ise bu tarz süslemelerin en önemlileri Muhibbi Divanlarında ( Topkapı Sarayı Müzesi ve Arkeoloji Müzesi ), Guy ve Çevgan ( Topkapı Sarayı Müzesi) ve Kaside-i Bürde ile Divan-ı Muradi (Süleymaniye Kütüphanesi) adlı eserlerde yer alır.

KULLANILAN MALZEMELER

Eskiden oymacılıkta, ‘nevregen’ adı verilen ve cilt yapmakta kullanılan bir tür ucu eğri bıçak veya mukraz (makas) kullanılırdı.. Günümüzde ise, küçük ucu kıvrık makas, kretuar ve bisturi kullanılmaktadır. Makas ile elde kesim yapılır, ancak kretuar kullanımında bir zemine ihtiyaç vardır. ‘Mat’ adı verilen kesme tablası, kretuarın rahat kullanımını sağlar ve zemine sürten keskin ucun körelmesini önler.Kesilen kağıt parçaları ile rahatça Çalışabilmek ve zarar vermeden küçük hassas parçaları tutabilmek için pul cımbızı kullanılır.

Yapıştırıcı olarak nişasta muhallebisi kullanılır. Buğday nişastası ve su pişirilerek hazırlanan muhallebinin içine bir miktar şap katılır. Kağıt oymacılığın en önemli temel malzemesi ise kağıttır.

KAĞIDIN ÖNEMİ

Katı’ sanatında kaliteli yani sık gözenekli ve tüylenmeyen kağıtlar kullanıma elverişlidir. Aharlamak ve mührelemek kağıdın kullanışını arttıran unsurlardır.
Çeşitli kağıtların amaca uygun olup olmadığını bilmek tecrübeye bağlıdır. Çok ince ve yumuşak dokulu kağıtlar keserken elde kolayca deforme olup bozulabileceğinden tercih edilmez. Kolay kesilebilen, yapıştırırken kıvrılıp buruşmayan ve aşırı genleşmeyen kağıtlar kullanılır. Bu özelliklere sahip her türlü ebrulu kağıt, hazır renkli kağıt, hamurunda özel lifler, dokular olan veya üzeri baskılı fantazi kağıtlar kullanılabilir. Bunlara ilave olarak kendimiz de istediğimiz renk ve özellikte kağıtları kendimiz hazırlayabiliriz.

KAĞIT BOYAMA

Eskiden bitki ve köklerden elde edilen doğal boyalar kullanılırdı. Günümüzde ise kaliteli boya seçenekleri bol miktarda bulunduğu için daha Çok hazır boyalar tercih ediliyor. Katı’ sanatında kullanmaya uygun kağıt boyamak için, akrilik ve benzeri su bazlı boyalar kullanılır. Kağıdın özelliğini bozmayan ve solmayan kaliteli boyalar kullanılmasına dikkat edilmelidir. İstenen sonucu elde etmek için bu özellikte farklı cins boyalar birbirleri ile karıştırılarak da kullanılabilir.

Kağıt boyamanın farklı yöntemleri vardır. En eski yöntemlerden biri banyo yöntemidir. Yani tekne içindeki boyalı suyun içine kağıdı tamamen daldırıp banyo ederek kağıdı renklendirmektir. Bu işlem istenen sonuç elde edilene kadar tekrar edilebilir. Daha Çok doğal boyalar için tercih edilen bir yöntemdir.

Diğer bir yöntem, sürme tekniği ile boyamaktır. Fırça, sünger veya pamuk gibi malzemelerle kağıdın yüzeyine, kağıdın özelliğini bozmayacak ve Çok kalın bir tabaka oluşturmayacak şekilde boya sürülür. Düz bir boyama yapılabileceği gibi, değişik ton geçişleri sağlanarak, değişik formlarla baskılar yaparak veya buruşturmak, katlamak gibi kağıda değişik şekiller vererek sonsuz seçeneklerle birçok farklı sonuç elde edebiliriz.

Püskürtme yöntemi, yine tercih edilen renklendirme yöntemlerinden biridir. En basit şekliyle, sert kıllı bir fırçayı boyaya batırıp, parmağımızla kağıdın üzerine boya zerrelerini ince ince sıçratarak basitçe uygulayabileceğimiz gibi, havalı püskürtme yapan airbrush boya tabancaları da kullanılabilir. Yukarıda bahsi geçen boyama yöntemlerini birarada kullanarak yaratıcı sonuçlara ulaşılabiliriz.

KAĞIT SEçİMİNİN ÖNEMİ

Yapacağımız Çalışmanın özelliklerine göre farklı kağıt cinslerini tercih edebiliriz. Çalışmanın ebadı, kompozisyon içindeki motiflerin detayları gibi özelliklere bağlı olarak, kağıt seçimi önem kazanır. Örneğin; tamamı tek parça ve yalın kat bir oymada biraz tok ve daha dayanıklı bir kağıt tercih etmeliyiz. Aksi halde, kağıdı oyarken desen bütünlüğünü tek parça halinde muhafaza etmek mümkün olmaz. Buna karşılık; küçük ve katmerli bir gül kesiminde, üstüste yapıştırılan parçaların zarif bir görüntü oluşturması için, ince bir kağıdın tercih edilmesi uygundur. Yine Çok detaylı bir motifi kesebilmek, onun kıvrım ve inceliklerini verebilmek, ancak ince kağıtlarla mümkündür.

Kağıt seçiminde, kağıt kalınlığının yanısıra renk uyumu da Çok önemlidir. Kağıdın rengi Çiğ olmamalı, aynı zamanda donuk veya cansız durmamalıdır. Kesilecek motifin şekline ve kompozisyondaki konumuna göre, olgun bir uyumluluk oluşması için parlak ve dikkat Çekici renklerden Çok, kağıdı ve Çalışmayı ön plana Çıkaracak tercihler yapılmalıdır. Birlikte kullanılacak kağıtlar yanyana geldiğinde, gözü yormayacak, aynı zamanda motifin formunu belli edecek görünümde olmalıdır. Farklı ebrular birlikte kullanılacaksa; onların yanısıra düz renkli kağıtlar da kullanılarak göz yorucu bir görünümden kaçınılmalıdır.

Ağaç ve Çiçek gibi katmerli motiflerde; her bir katmanda sırasıyla aynı rengin farklı tonlarını açıktan koyuya veya bir kat açık renk, bir kat koyu renk sıralamasıyla Çalışmak, boyuta daha fazla derinlik kazandırır.

Oyma yazı Çalışmalarında ise, tarihi örneklere baktığımızda genellikle düz renk kağıtların tercih edildiğini görürüz. Beyaz, kırık beyaz ve Çay tonları gibi açık renklerin yanısıra, erkek veya dişi Çalışmalarda kontrast oluşturması için siyah, lacivert, yeşil gibi koyu renkler birlikte kullanılarak, hattın daha net bir şekilde görünmesini sağlanır.

YAPIŞTIRMA

Yapıştırmak için nişasta ve su ile hazırladığımız nişasta muhallebisi kullanılır. Nişasta ve su birlikte kaynatılarak boza kıvamında bir muhallebi elde edilir. Daha sonra ufak bir miktar şap ilave edilir. Pişirirken ve soğuturken, aralıksız karıştırarak topaklanma veya üzerinde kabuklanma olması önlenir. Eğer istenmeyen bir topaklanma oluşuysa, muhaellebi sık bir tülbentten süzülerek kullanılabilir. Kullanıldıktan sonra artan muhallebi oda sıcaklığında birkaç gün tazeliğini korur.

Yapıştırma yapmadan önce, yapıştırılacak zeminin üzerinde motifin dış sınırları kalemle ufak işaretler konarak belirlenir. Bu sınırlar içine muhallebi ince bir tabaka halinde, dengeli bir şekilde hızlıca sürülür. Muhallebi kurumadan motif dikkatlice yerine yerleştirilir. Üzerine kağıt havlu veya bir parça kraft kağıdı kapatılır. Bu şekilde üzerine bastırarak motif kaydırmadan yapıştırılır. Taşan muhallebi kağıt havluya geçer. Taşan fazlalıklar bitene kadar bu işlem birkaç defa tekrar edilir. Oyulmuş parçalar sıra ile bu şekilde yapıştırılır ve kendi kendine kuruması için bekletilir.

Çok büyük boy motiflerde, motifin tamamı tek seferde yapıştırılmaz. Önce motifin sadece ana hatları yapıştırılır. Daha sonra kalan kısımlara sırayla devam edilir. Bazı Çalışmalarda üç boyut etkisi verebilmek için kağıdın uç kısımları zemine yapıştırılmadan bırakılabilir. Katmerli Çiçek Çalışmalarında, her bir katın arasına ufak bir miktarda sürülen muhallebi ile katlar üstüste yapıştırıldıktan sonra ortasına mühre ile bastırılır. Bu şekilde bütün katların iyice birbirine yapışması sağlanırken, aynı zamanda Çiçek katlarının kenarlarının hafifçe kalkması da temin edilir. Çiçek bu şekilde kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra gerekirse, tekrar Çiçek katları dikkatlice kat araları düzeltilir. Katmerli ağaç ve hatayi Çalışmalarında da aynı şekilde, sıra ile üstüste parçalar gerekli olan taraflarından yapıştırılır ve kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra tekrar elde düzeltilerek üç boyut etkisi verilir.

Büyük ve tek parça oymaları yapıştırırken genleşme daha fazla olacağından öncelikle genleşme dikkate alınarak yapıştırma yapılır. Erkek oymalarda genellikle yapıştırmaya ortadan başlanarak dışarı doğru devam edilir. Böylece genleşmenin her yöne dengelenmesi sağlanır. Dişi oymalarda ise, desen kısmı ortada oyuk olarak bulunduğundan, önce desenin dış Çerçevesi yapıştırılır. Daha sonra dıştan içe doğru sırayla devam edilir. Bu şekilde, genleşme en aza indirilirken, desenin formu da bozulmaz.

Bu konuyu yazdır