| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Salih Müslüman olarak yaşayıp, imanla ölmek için, neler yapmalı? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 08:03 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Salih Müslüman olarak yaşayıp, imanla ölmek için, neler yapmalı?
Kurtuluş için yedi geçit
Sual: Salih Müslüman olarak yaşayıp, imanla ölmek için, neler yapmalı?
CEVAP
Dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek gerekir. Şu yedi geçidi geçen, muradına kavuşur. Bu geçitler: 1- İlim, 2- Pişmanlık, 3- Eşkıya, 4- Bela, 5- Sebep, 6- İhlâs, 7- Şükür.
1- İlim geçidi: İlimsiz bir şey olmaz. İlim öğrenmek herkese farzdır. İlim, gerçek bir rehberdir. İlim başlara taçtır, herkes ona muhtaçtır. Doğru ibadet yapabilmek, hakkı bâtıldan ayırmak için, ilim öğrenmek şarttır. İlmi bugün bir kişiden öğrenemeyeceğine göre, gerçek İslâm âlimlerinin yazdıkları muteber eserleri okuyup öğrenmek gerekir. İlim ve âlimler çok kıymetlidir. Birkaç hadis-i şerif meali:
(Âlimle oturmak, yüzüne bakmak ibadettir.) [Hakim]
(Âlimin nefesi zikir ve tesbihtir.) [Deylemi]
(Allahü teâlâ cahilin bir günâhını affetmeden önce, âlimin kırk günâhını affeder.) [Ebu Nuaym, Hatib]
(Âlimin iki rekât namazı, cahilin bin rekâtından daha hayırlıdır.) [Şirazi]
(Âlimlerin uykusu ibadettir.) [İ. Gazali, İ. Rabbani, T. Kurtubi muhtasarı]
Âlim, yatarken sabah namazına kalkacağım, yarın şu faydalı işleri yapacağım diye niyet ederek uyur ve uykusu ibadet olur. Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır. Cahil, ibadet ediyorum diye bid’at işleyebilir, günaha ve küfre düşebilir. Hakkı söyleyeceğim diye fitneye sebep olabilir. Onun için (Cahille bal yeme, âlimle taş taşı) demişlerdir. İlmi ağaca benzetirsek, ibadet bu ağacın meyvesi gibidir. Ağaç olmadan meyve olmaz. Fakat meyvesiz ağacın az da olsa kıymeti vardır. Odun olarak istifade edilebilir. Bunun için ilmiyle âmil olmayan âlim, muma benzetilir. Başkalarını aydınlattığı halde, kendisini yakıp bitirir. Herkesin, tevhid ilminden doğru itikadı bilecek kadar öğrenmesi ve namaz oruç gibi ibadetler için lüzumlu ilimleri bilmesi farzdır. İlim geçidi, meşakkatlıysa da, hedefe ulaşabilmek için geçilmesi şarttır. İhlâssız ve ibadetsiz, bu geçit geçilemez. Bir hadis-i şerif meali:
(Âlimlere övünmek, cahillerle tartışıp onları susturmak, insanların takdirini kazanmak için ilim öğrenen, Cehenneme gider.) [Tirmizi]
Peygamber efendimiz, miraç gecesi Cehennemdekilerin çoğunun fakirler olduğunu görmüştü. Bu fakirlerin, mal para fakiri değil, ilim fakirleri [cahiller] oldukları bildirilmiştir. O halde, Allahü teâlânın emir ve yasakları öğrenilip, ilmiyle âmil olmaya çalışılırsa, Allah’ın izniyle, bu engel geçilmiş olur.
2- Pişmanlık geçidi
İlim geçidini geçenin, günahları için tevbe etmesi gerekir. Tevbe etmeyen, ibadetlerinde başarılı olamaz; çünkü günahların yükü, ağırlığı perişanlığa sebep olur. Her günah bir bağ, bir engeldir. Bu bağları koparıp, engelleri aşarak iyilik yapmak zordur. Günahlar kalbi karartarak, her türlü hayra mani olur. Hayra koşma arzusu olmayan, günahlarla bağlanmış demektir. Günahlara pişman olmak ve kendinde hakkı olanların rızalarını almak farzdır. Tevbe, gazab-ı ilahiden korkup, rıza-i ilahiye kavuşmak için, günah işlememeye azmetmektir. Tevbenin doğru olabilmesi için gerekli dört şart şudur:
1- Bir daha günah işlemeyeceğine, kesin karar vermek,
2- İşlediği günahlara tevbe etmek, 3- Tevbe ettiği günahı tekrar yapacak güçte olmak. Mesela, eşkıyalık yapıp da, felçli olanın, (Artık eşkıyalık yapmayacağım) demesi abes olur. İstese de yapamaz. 4- Tevbe, sırf Allah’ın rızasına kavuşmak ve gazabından kurtulmak için yapılmalı. Dünyevi gayelerle yapılan tevbe, makbul değildir. Mesela, insanların korkusundan dolayı tevbe etmiş olmamalı. Midesi ağrıdığı için içkiyi bırakan, içkiyi bırakmış sayılmaz. Tevbe, pişmanlıktır. Bir hadis-i şerifte, (Günahlara pişmanlık, tevbedir) buyuruldu. (Hâkim)
Tekrar günah işleme korkusu, tevbeye mani değildir. Günahlar üç kısımdır:
1- Kazası farz olan günahlar. Bunlar için tevbe edip, kaza etmeye çalışmalı.
2- İçki ve kumar gibi günahlar için, tevbe edip bir daha yapmamalı.
3- Kul haklarıyla ilgili günahlar. Bunlar; mal, can, namus ve gıybetle ilgili olabilir.
Bu pişmanlık geçidinin, aşılması güçtür, bir an önce geçilmezse daha büyük zararlara sebep olur. Gecikmesi çok tehlikelidir. Günahla kalb kararır, pişman olup tevbe etmedikçe kalb temizlenmez. Eğer günahlarımız bizi korkutmuyor, ibadet etmeye zaman ve zemin bulamayıp doğru yola gelemiyorsak, kalbimiz kararmış demektir. Hiçbir günahı küçük görmemeli. Her gün tevbe ve istigfar etmeli. Bir hadis-i şerifte, (Günahına tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir) buyuruldu. (Taberani)
Günahlarımızı teker teker düşünerek ağlamalıyız. Kırık kalble Allahü teâlâya dua etmeliyiz! Mesela, (Ey Rabbim, kaçak kulun, âciz kulun, günahkâr kulun, kapına geldi. Senden af ve mağfiret diliyor. Günahlarımı affet, ömrümün kalan kısmında sana isyan etmekten beni koru! Çünkü her şey senin kudretindedir) diye dua ve tevbe etmeli. Bu engeli de geçmek için, (Günah işlerken acizlik göstermediğin gibi, tevbede de acizlik gösterme!) kuralını unutmamalı.
3- Eşkıya geçidi
Bu geçitte, insanı soyup soğana çevirecek dört eşkıya bulunur. Bunlar; dünya [faydasız iş], kötü arkadaş, şeytan ve nefstir.
Birinci eşkıya dünyadır; yani faydasız şeyler ve haramlardır. Dünya geçicidir. Dünyada yapılan iyilikler, ahiret içindir. Sonsuz olanı, geçici olana tercih etmeli. Dünyanın faydasız şeylerinden yüz çevirip, Allah için olan işlerle meşgul olmalı, salihlerle beraber olmaya çalışmalı. Bir hadis-i şerif meali: (Âlimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür.) [İ. Gazali]
Allah’a bağlanmak için, uzun emelden, imkânsız olan muratlardan, hayal peşine düşmekten, insanı meşgul edecek faydasız düşüncelerden de, uzak durmalı. Allah sevgisinden başka, her sevgiyi kalbden çıkarmalı. Allah sevgisine götürecek şeyleri sevmek, Allah sevgisindendir. Allahü teâlâ, dünyanın Allah için olmayan her şeyine düşmandır. Allah’ı seven, O’nun sevmediklerine düşman olur, haramlardan zevk almaz; çünkü haram, ateş gibidir, hatta ateşten daha yakıcıdır. Ahiret ateşinin şiddetini düşünen, haram ateşine elini uzatmaktan son derece kaçar. Zehirli necaset, süslü bir pasta haline getirilse, altın tabak içine konsa, bilen biri onun süsüne, cilasına aldanmaz; ama pastanın içinde ne olduğunu bilmeyen, onu yiyebilir. Hatta bu çok hoş görünen pastayı yemediği için arkadaşını ayıplar, onu aptallıkla suçlar. Alkolik olan da, içki içmeyeni böyle ayıplar.
İkinci eşkıya kötü arkadaştır ki, şeytandan ve nefisten daha zararlıdır. Bir hadis-i şerif meali:
(Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Kiminle dostluk ettiğinize dikkat edin!) [Hâkim]
Kötü arkadaşı düzeltmek için, onunla düşüp kalkmaya çalışırsan, sen onun bir eğrisini düzeltmeye çalışırken, o senin on doğrunu bozar. Bir hadis-i şerifte, (Akıllı, diline sahip olur, zamanını iyi kullanır, işine yönelir ve en sağlam dostuna karşı da ihtiyatlı olur) buyuruldu. (Deylemi)
Tanımadıklardan zarar görmeyiz. Ne zarar görmüşsek, tanıdığımız kötülerden görmüşüzdür. Bunun için, kötü arkadaştan uzak durmalıdır.
Üçüncü eşkıya şeytandır. Şeytanın şerrinden kurtulabilmek için onun hilelerini bilmek gerekir. Nasıl ev sahibi uyanıkken eve hırsız giremezse, şeytan da uyanık olana hile yapamaz. İlim geçidini geçen, şeytanın yaptığı hileleri bilir, ona göre tedbirini alır.
Dördüncü eşkıya nefsimizdir. Nefis, o kadar ahmaktır ki, her istediği kendi zararınadır. Çok zararlı bir iç düşmandır. İçteki yaranın tedavisi zordur. Nefis, aynı zamanda, binek atımızdır. Nefis çok beslenirse azar, ele avuca sığmaz, azgın atın sürücüsünü yere attığı gibi yere vurur. Çok zayıflatmak da kötüdür. Onunla hayırlı işler yapılmaz. Gemle idare edecek kadar beslemeli.
4- Bela geçidi
İbadet ederken, gelecek şu belalara sabretmeli:
1- Rızık ve geçim derdi, gafilleri doğru ibadet etmekten alıkoyar. Her canlının rızkını, Allahü teâlâ verir. Sebeplere yapışarak, rızık için çalışmalı. Hem çalışmalı, hem de Allahü teâlâya tevekkül etmeli. Tevekkül, gerekli tedbirleri aldıktan sonra, neticeyi Allah’tan beklemektir. Rızık için tevekkül edenin, imanı kuvvetlidir. Bir hadis-i şerifte, (Eğer Allahü teâlâya hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç kalkıp, akşam tok dönen kuşlar gibi, sizin de rızkınızı verirdi) buyuruldu. (Tirmizi)
2- Kuruntu, huzurlu ibadet etmeyi önler. Bundan kurtulmanın çaresi, gerekli tedbirleri aldıktan sonra işin sonucunu Allah’a bırakmaktır; çünkü biz, bir şeyin sonucunun iyi mi, kötü mü olacağını bilemeyiz. Hayır sandığımız çok şey şerle sonuçlanabilir, şer sandığımız çok şey de hayırla sonuçlanabilir. Bir âbidin, şeytanı görmek için yaptığı dua, kabul olur. Şeytan buna, (Eğer 40 yıllık ömrün olmasaydı, şimdi seni öldürürdüm) der, gözden kaybolur. Âbid de, (Önce dünyadan murat alayım, 20 yıl hayatımı yaşarım, sonra tevbe ederim, nasıl olsa Allah tevbeleri kabul eder. Kalan 20 yılı da ibadetle geçiririm) diyerek ibadeti bırakır, sefahate dalıp felakete düşer. 20 yılı doldurmadan ölür. Tevbe etmeye fırsat kalmaz.
3- Belalar ibadet etmeyi engelleyebilir. Bir hastalık, bir bela gelince bağırıp çağırmak faydasızdır. Aksine zararlı olur. Bunun çaresi, Allah’ın takdirine razı olmaktır.
4- Belaların ve çekilen zahmetlerin getireceği perişanlıktan kurtulmanın çaresi sabretmektir. Sabırlı olmayan, başarılı olamaz. Dünya ve ahiret hayatını kazanmak isteyenin, açlığa, insanların kötülemesine ve çeşitli musibetlere sabretmesi gerekir. Allah’tan korkarak sabreden, sıkıntılardan kurtulur, muradına erer. Allahü teâlâ, Eyüp aleyhisselamı sabrından dolayı övmüştür. Bir anlık sabır, büyük hayırlara kavuşturur. Sabır, erişmek istenilen şeylerin anahtarıdır. Her hayra sabırla ulaşılır. Mukadder olan şey başa gelir, eğer sabredilirse ecri görülür. Sabredilmez, bağırılır, çağırılırsa, günaha girilir ve huzursuz olunur. Bir hadis-i kudside, (Kaza ve kaderime razı olmayan, belalara sabretmeyen, verdiğim nimetlere şükretmeyen, benden başka rab arasın!) buyuruldu. (Taberani)
Allahü teâlâ, sevdiklerini sıkıntılara maruz bırakır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(En şiddetli bela, Enbiya, evliya ve benzerlerine gelir.) [Tirmizi]
Allahü teâlânın gönderdiği bela ve sıkıntılara sabrederek göğüs germek, büyük nimettir. Sabredemeyen, felakete maruz kalır ve bu engelden geçemez.
5- Sebepler geçidi
Bu geçit, havf ve reca engelidir. Havf yani Allah korkusu, günah işlemeye engel olur. Nefsimiz, günah işlemeye meyyaldir. Korkmazsa, nefsi gemlemek mümkün olmaz. Salih bir zat, günah işlemek ister. Özel bir banyoya gider. Çok sıcak olan su, bu zatın elini yakar. Sıcakta fazla duramaz, bayılırken, kendini dışarı atar. Kendine gelince nefsine, (Şu sıcaklığa dayanamadın, Cehennem ateşine nasıl dayanırsın? Bunu bilerek Cehennemlik iş yapmak ahmaklıktır) der. Allah korkusu olmazsa nefis, ibadetlerindeki kusurları göremez, hatta ibadetiyle övünür. Bir zat, nefsine, (Salih gibi konuşur, münafık gibi iş yaparsın. Bu hâlinle, Cenneti nasıl istersin?) der.
Reca yani ümit, Allah’a ibadet etmeye sebep olur. İbadet nefse ağır gelir. Nefs, bu çektiklerinin karşılığının bire 10, bire 700, hatta daha fazla verileceğini bilirse, o zaman hayırlı işler pek ağır gelmez. Nimete kavuşmak için, sıkıntılara katlanır. İşin sonunda para alacağını ümit eden hamal, ağır yükleri yazın terleyerek, kışın üşüyerek seve seve götürür. Hasat zamanı ürün alacağını ümit eden çiftçi, bütün yıl, soğuk sıcak demeden çalışır. İşte nefse, Cennette hayal edilemeyen nimetlere kavuşmak için salih amel gerektiği anlatılırsa, ibadetler kolay gelir.
Bu geçidin, iki yanında tehlikeli iki yol vardır. Biri yeis [Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesme] yolu, diğeri de, güven [Allahü teâlânın azabından emin olma, korkmama] yoludur. Bu iki yol çok tehlikelidir. Bu yolda yürüyenler, uçuruma yuvarlanırlar. Orta yol ise havf ve reca [Allah’tan korkup, rahmetinden de ümidini kesmeme] yoludur. Bu yol, korkuyla karışık, sevgi ve ümit yoludur. İnsan, acizliğini düşünmeli, Allahü teâlânın azabının çok şiddetli olduğunu iyi bilmeli. Dünyada ilmine, ibadetine, soyuna ve hiç bir faziletine güvenmemeli. Allahü teâlâ, 80 bin yıl ibadet edip dünyada secde etmediği yer bırakmayan İblis’i, bir emrini yerine getirmediği için ebedi olarak kovdu. 80 bin yıllık ibadetini yüzüne çarptı. O halde, Allah’ın azabından emin olmayıp Ondan çok korkmalı.
Çok günahkâr da, Allah’tan ümit kesmemeli; çünkü Allah’ın rahmeti boldur. Eshab-ı kehfin köpeği bile, Cennete girecektir. Zâlimlerin şerrinden kaçıp, mağaraya giden müminlerin peşine düşen bir köpeğe, Rabbimiz böyle muamele ederse, ömrünü dine hizmet etmekle geçiren müminlere neler vermez? O halde günahım çok diye Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, ibadetim çok diye de, kendini garanti Cennetlik bilmemeli.
6- İhlâs geçidi
İbadet çok olsa da, ihlâs yoksa boştur. İhlâs, yalnız Allah rızası için yapmaktır. Kabul olmayan çok amel kıymetsizdir. Az da olsa, ihlâslı ve devamlı amel makbuldür. Bir hadis-i şerif meali:
(Allahü teâlâ, ancak ihlâsla yapılan ameli kabul eder.) [Nesai]
Altın bir vazoyu bir liraya satmak ahmaklıktır. Bir hayra karşılık Rabbimizin vereceği sevablar karşısında, kulların onu övmesinin, milyarların yanında bir kuruş kadar değeri yoktur. Böyle bir kula, Allahü teâlâ, (Ey kulum, mutlak kudret sahibini bilirken, ibadetlerine karşılık, benim bilmem ve seni ödüllendirmem yetmezmiş gibi, başkalarının bilmesini ve seni övmelerini istemen vefasızlık değil mi? Kimin rızasını kazanmak için yapmışsan git, karşılıklarını onlardan al) derse halimiz nice olur?
Bütün insanlar bizi beğense, el üstünde tutsa; fakat Allahü teâlâ beğenmese ne kıymeti vardır? Tersine, bütün insanlar bizden nefret etse, Allahü teâlâ razı olsa ne zararı olur? Bununla beraber, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği kimseleri, diğer insanlar da sever. Hedefi yalnız Allah rızası olanlar, dünya ve ahirette rahat ederler. Riya gibi, ucub da ibadetleri yok eder. Ucba düşen, Allah’ın lütfunu düşünemez. (Bunu ben yaptım, ben olmasaydım bu olmazdı. Ben müdür olsam, bakan olsam, şöyle yapardım) demek ucub olur. Riya ile ucub, farkına varılmadan amellere girer, onları bozar.
Süfyan-ı Sevri hazretleri, bir hacıya misafir olur. Hacı, (Oğlum ikinci hacdan getirdiğim tabağı ver) der. Üstad, (Bu sözünle, yaptığın her iki haccı da ifsat ettin) diye buyurur.
Ne kadar kabul olmuş çok ibadet yapılsa da, yine kul kendi ibadetiyle Cennete giremez. Bir hadis-i şerifte, (Hiç kimse, kendi ameline karşılık, Cennete girmeye hak kazanamaz) buyuruldu.
Kulun kıymetli bir amelini götüren melekler, birinci göğe gelince, oradaki vazifeli melek, (Götürün bu ameli, sahibinin yüzüne çarpın. O gıybet ederdi, gıybet edenlerin ameli buradan geçmez) der. 2. gökteki melek, ihlâssız amelleri geçirmez. 3. kattaki melek, kibirlilerin amellerini geçirmez. 4. kattaki ucub edenlerinkini geçirmez. 5. kattaki hasetçilerinkini geçirmez. 6. kattaki merhametsizlerinkini geçirmez. 7. kattaki melek, riyakârların amelini geçirmez. Yedi kat göğü geçen amel bile, rıza-ı ilâhi kastedilmezse geri çevrilir. O halde her işte, ihlâsa çok önem vermeli! (Yarın: Şükür geçidi)
7- Şükür geçidi
Çok önemli altı engeli geçtik. Şimdi bu büyük nimetlere karşılık, Allahü teâlâya şükretmeli, Ona olan minnet borcumuzu ödemeye çalışmalıyız! Nimetler, şükredilirse devamlı olur. Şükredilmezse yok olur. Bir hadis-i şerifte, (Nimet, yabani bir kuştur. Uçup gitmemesi için, ayağını şükürle bağlayın) buyuruldu. Nimet iki kısımdır:
1- Dünyevi nimetler: Faydalı şeylere kavuşmak ve zararlı şeylerden korunmak.
2- Dînî nimetler: Hidayete ermek, küfür ve bid’atten korunmak.
Şükür, Allah’ın verdiği nimetleri yerinde sarf etmek, gizli açık Allah’a itaat edip günahlardan kaçınmaktır. Kişi, Rabbinin verdiği nimetleri günaha vasıta kılarsa, şükretmiş olmaz.
Bir hükümdar, bir hizmetçisine, çok değer verse, ona saray yaptırıp, emrine de hizmetçiler tahsis etse, (Bu nimetlere karşılık günde sadece bir saat hükümdara hizmet edeceksin, diğer saatlerde serbestsin) dese, hizmetçi bu bir saati, diğer hizmetçilerin elindeki, birkaç kuruşu almak için, yalvarmakla geçirse, hükümdar buna ne der? (Bu hizmetçi, yapılan ikramın değerini takdir edemeyecek kadar aşağı biri. Bunu kapımdan kovun) demez mi? İşte insanlar, nefislerine uydukları zaman, bu hizmetçinin durumuna düşerler. En büyük nimet, salih Müslüman olmaktır. Verilen bu nimetler elden çıkarsa, büyük felâket olur. Çünkü en acı ve en güç şey, sevildikten sonra itibardan düşmektir. Allahü teâlâ sana Müslümanlığı nasip ettiğine göre, Onun yanında itibar sahibisin. Bu nimetlerine şükretmezsen, itibardan düşer, kapısından kovulabilirsin. Bu nimetleri saymak mümkün mü? Nimet bollaştıkça şükrü zorlaşır.
Bir defa nefes alıp vermesek ölürüz. Bu hava nimetine günde kaç kere şükrediyoruz? Bedavadan elde ettiğimiz için, şükrü hatırlamayız bile. Rahat nefes alabilmenin kıymetini bilebilmek için astımlı mı olmak gerekir? Bir astımlı rahat nefes alabilmek için, görürken kör olan bir âmâ görebilmek için, konuşurken lal olan konuşabilmek için, kolları varken kopan, ayakları sağlamken felçli olan, duyarken sağır olan, tekrar eski nimetlerine kavuşabilmek için, bütün varlıklarını vermeye hazırdır. Bu nimetlere sahip olan insanların şükredebilmeleri için, bu nimetlerden yoksun olmaları mı gerekir? Akıl nimetini düşünelim, akılsızın hâlinden ibret almak ve Rabbimizin verdiği sayısız nimetlere, her an şükretmek gerekir. Bir kişi, akıllı ama âlim değilse, âlim ama ilmiyle amel etmezse, ilmiyle amel eder; ama ihlâslı değilse, ihlâslı; ama akıbetini düşünmezse, bunlara çok şaşılır.
-----Kaynak----------
Dinimiz islam
|
|
|
Bereket Nedir? Bereketi Nasıl Elde Edebiliriz? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 08:01 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Bereket Nedir? Bereketi Nasıl Elde Edebiliriz?
Bereket
Ashab-i Kiram'in âdetleri idi ki, her meyvenin turfandasim gördüklerinde o turfandayı huzûr-i Rasulullah (sav)'a getirirlerdi. Rasulullah (sav) da meyveyi alır ve şöyle dua ederdi: "Ey Allah'ım! Bizim meyvelerimize bereket ihsan eyle. Ey Allah'ım! Bizim şehrimize bereket ihsan ey!e. Ey AlIah'ım! Bizim mahsülerimize, miidlerimize bereket ihsan eyle. Ey Allah'ım! Muhakkak ki ibrahim Senin kulun, dostun peygamberindir. Ben dahi Senin kulun ve Senin Peygamberinim. İbrahim peygamber Sana Mekke için dua etti. Ben de Sana Medine için dua ederim. İbrahim Peygamberin'in Mekke için Sana dua ettiği gibi ve İbrahim Peygamberin Mekke için dua ettiğinin bir mislini de ihsan buyurman için dua ederim." (Mevahib, 2/23) Rasul-i Ekrem (sav), o turfanda meyveyi mübarek eline alıp zikrolunan dualardan sonra gördiiğii çocukların en küçiiğünü çağırıp ona verir idi. Bu hadis-i şerifte izah edilen meseleler: l.RasuI-i Ekrem (sav) ürünlerin bereketi için dua buyurdular. Zira dünya geçiminin büyük bir kısmı bunlar üzerinedir. 2.İbrahim (as)'in Mekke hakkındaki duası su ayet-i celilede beyan buyrulmuştur "Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulurki bu nimetlere şükrederler." (İbrahim, 14/37) 3.Rasul-i Ekrem (sav)'in Medine hakkında buyurduğu duanın semeresinin zuhuru kendi zaman saadetlerinde ve hulefa-i raşidin döneminde, doğu ve batıdan Medine-i Münevvere'ye gelen ürünlerde malın çokluğuyla ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar hep Rasul-i Ekrem (sav)'in hürmetinedir.
Bereketi Nasıl Elde Edebiliriz?
İnsan, dünya hayatında vaktinin artmasını, ömrünün uzamasını, malının çoğalmasını, çoluk çocuğunun çok olmasını, maîşetinin rahat olmasını ve bütün sevdiği şeylerin bolluğunu arzular, ki ona göre bütün bunlar, dünya saadetinin en önemli rükünleridir. Ancak şuurlu bir müslüman, bütün bu nimetlerin kendisi hakkında hayırlı ve bereketli olmasını diler, bu konuda çok dua eder. Bereket, "ilâhî hayrın bir şeyde sübût bulmasıdır" diye tarif edilmiştir. Bereket, az bir şeye girerse onu bol eyler. Bol bir şeye karışırsa, onu daha faydalı yapar. Bereket, bolluk değildir. Bereket, dünya ve âhiret saadeti adına faydalı oluştur. Nice az şeye sahip insan vardır ki berekete kavuşmuştur. Nice nice çokları eline geçirmiş zavallılar vardır ki, bereket ve hayrın ne demek olduğunu anlamadığından dolayı, o ellerindeki bol nimetlerden istifade edememekte, onları dünya ve âhiret adına kullanamamaktadırlar. Öncelikle bereketin azlıkla çoklukla öncelikli bir irtibatı yoktur. Yerine göre azlıktır, yerine göre çokluktur, yerine göre saadettir, yerine göre de hüzündür bereket… Şimdi kısaca ve belirgin noktalarıyla âyet ve hadisler ışığında bereket kaynaklarına bir göz atalım isterseniz.
Bereketi Nasıl Elde Edebiliriz?
1-Takvâ: Hocaefendi'nin yorumları ışığında Takvâ, ALLAH'ın emirlerini kemâl-i hassasiyetle tutup, yasaklarından kaçınmak ve fiziğin kanunlarına riâyet sûretiyle O'nun azabından korunma ve sakınma cehdi; şirkten ve şirki işmam eden şeylerden korunmak; farzları titizlikle yerine getirmek ve büyük günahlardan kaçınmak; küçük günahlara karşı titizlik göstermek; şüphelilerden kaçınmak… gibi anlamlara gelir. Takvâ, her türlü hayrın başıdır. Kur'an'da: "Eğer o ülkelerin ahalisi, iman edip takvâ dâiresine girselerdi, elbette Biz üzerlerine gökten, yerden nice bereket ve bolluk kapılarını açardık. Fakat onlar peygamberleri yalancı saydılar, Biz de işledikleri kötülükler sebebiyle kendilerini cezaya çarptırdık." (A'râf, 96) buyrulur. Yine ilgili bir başka âyette: "Kim ALLAH'a karşı gelmekten sakınırsa (takvâ dâiresine girerse), ALLAH ona sıkıntılardan çıkış kapıları açar. Onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır." (Talâk, 2-3) buyrulur. Yani "aklına hayaline gelmediği bir yerlerden ihsan eder" demektir. Sâlih zâtlardan birine, "Fiyatlar yükseldi." denince, "takvâyla onları indirin, düşürün" diye cevap verir. Yani bir ekonomik bir dengesizlik varsa, takvâ konusunu tekrar gündeminize sokun, demektir bu. Yine, "Takvâ sâhibi biri, hiçbir zaman muhtaç olmaz." denmiştir.
2-Kur'ân-ı Kerim Okumak: Kur'ân-ı Kerîm, bereket ve şifâ kaynağı bir kitaptır. O'nun bereket ve şifâ oluşu, O'na olan îtikad ile doğru orantılıdır. "Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar." (Sad, 29). Kur'ân-ı Kerîm okumak vb. sâlih ameller, her türlü hayır ve bereketi celbederler.
3-Dua: Rahmet ve Bereket Peygamberi Efendimiz, bütün işlerinde ALLAH'tan hayır ve bereket dilemiştir. Meselâ, evlenmeyi düşünenler için: "Bârekallâhu leke ve aleyke ve cemea beynekümâ alâ hayr" "ALLAH sana ve senin üzerine bereket ihsan etsin, mübârek etsin. İkinizi de hayırla birleştirsin." buyurmuştur. Demek ki evlenme meselesinde "hayır ve bereketi" düşünmek ve bu şekilde dua etmek gerekiyor. Aynı şekilde, ALLAH Rasûlü, Zât-ı Âlîlerine yemek yediren bir sahabinin dua isteği üzerine şöyle buyurmuştur: "ALLAHümme bârik lehüm fîmâ razaktehüm va'ğfir lehüm ve'r-hamhüm" "ALLAHım! Onlara vermiş olduğun rızıkları bereketli eyle. Onları affet. Ve onlara merhamet buyur!" O'nun hayat-ı seniyyesinde benzeri dualar çoktur.
4-Hırs ve Cimrilikten Kaçınmak: ALLAH Rasûlü (Aleyhisselâm), Hakîm b. Hizâm'a şöyle buyurmuştur: "Yâ Hakîm! Şüphesiz şu mal, göz alıcı ve çok tatlıdır. Ancak bununla beraber insanların ellerinin kiri vardır onda. Kim bunu sehâvetle/gönül zenginliği ve cömertlikle alırsa o mal ona berkeketli olur/olsun. Kim de onu açgözlülükle alırsa, o mal ona asla mübârek ve bereketli olmaz/olmasın. Bu, nefsi cimri olan kişi, tıpkı yiyip yiyip asla doymayana benzer." Aynı mânâda Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur: "Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefâleti getirir. Hırs sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesîle-i rahmettir."
5- Alışveriş Muâmelelerinde Sıdk: Bu, doğruluk ve sadâkat meselesi çok önemlidir. İlgili bir hadîs-i şerif şöyledir: "el-Beyyiâni bi'l-hiyâri mâ lem yeteferrekâ! Fe in sadekâ ve beyyenâ bûrika lehümâ fî bey'ihimâ. Ve in ketemâ ve kezzebâ muhikat bereketü bey'ihimâ" "Alıcı ve satıcı alışveriş yerinden ve bu konudan ayrılmadıkları müddetçe muhayyerdirler. Her ikisi de doğru (sâdık) olurlar ve her şeyi açık seçik belirtirlerse alışverişleri mübarek/bereketli ve hayırlı olsun/olur. Şayet bazı şeyleri gizlerler ve dahi yalan da söylerlerse alışverişlerinin bereketini mahvederler/mahvolsun."
6- İşleri, Günün Evvelinde Yapmak: İslâm'ın istediği değerlerden biri, dakik ve erkenci olmaktır. Güneş doğmadan fecirde kalkıp, ibadeti yapıp hemen günlük işlere başlamalıdır. Borcu geciktirmeyip vaktinde ödemeli, verilen söze uymalı, vaatleri vaktinde yerine getirmelidir. Bunu, "ALLAHümme bârik li-ümmetî fi bükûrihâ" yani: "ALLAH'ım! Erkenci olmayı ümmetim hakkında mübârek kıl!" duası ifade eder. Duayı nakleden Sahr el-Gâmidî, Rasûlullah'ın, orduları sabah erken yola çıkardığını kaydettikten sonra, kendisinin tüccar olduğunu, malları müşteriye sabahın ilk saatlerinde gönderdiğini, böylece zenginliğe kavuştuğunu kaydeder. Erkenci olmanın gereği ve sabah namazından sonra yatmanın mekruhluğu üzerine başka rivâyetler de vardır: "Rızkı talep etmeye erken başlayın; çünkü erken başlamak berekettir, başarıdır." "Sabah vaktindeki uyku, rızka mâni olur." Bir diğerinde, sabah vakti uyuyan Hazreti Fâtıma (radıyALLAHu anhâ)'yı Rasûlullah'ın ayaklarıyla dürterek uyandırıp, "Ey kızım, kalk, Rabbinin rızk taksimine şâhit ol, gâfillerden olma, zira ALLAH rızkı, fecirle güneşin doğumu arasında taksîm eder." buyurur. Büyüklerimiz, sabah namazını vaktinde kılmayıp geciktirenin ve dolayısıyla bütün işlerini geç vakitlere erteleyenlerin, o gün yiyecek bir rızık bulmalarının bile çok ilginç bir şey olduğunu belirterek: "Sabah namazını güneşin doğmasından sonra kılan bir adamın o gün herhangi bir rızık bulabilmesi hayret vericidir." derler. Yani o gün karnını doyurduğuna şükretsin, aslında bulamaması çok normaldi, demektir.
7- Sünnet-i Seniyyeye Uymak: Çünkü her türlü işimizde sünnete uymak hayır ve bereket getirir. Bu konuda birçok hadis vardır. "Bereket, yemeğin ortasına iner. Tabağın kenarlarından yemeye çalışın. Ortasından yemeyin!" ALLAH Rasûlü, parmakları yalamayı ve tabağı israfsızca temizlemeyi emir buyurmuşlardır: "Birinizin lokması düşerse onu alsın, temizleyip tekrar yesin. Onu şeytana bırakmasın. Çünkü siz, bereketin, yiyeceğin neresinde olduğunu bilemeyebilirsiniz."
8- Tevekkül: Hocaefendi'nin yorumları ışığında tevekkül, sebepler dairesinde arızasız esbaba riâyet edip, sonra da Kudreti Sonsuz'un üzerimizdeki tasarrufunu intizardır. Sebeplere tevessül ile beraber onlara tesir-i hakiki vermemelidir. "Kim ALLAH'a tefvîz-i umûr ederse O, ona kâfidir." (Talâk, 3). Meşhûr hadislerinde ALLAH Rasûlü, ne hoş ifade buyurur: "Eğer Cenâb-ı Hakk'a lâyıkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizi, sabah yuvasından aç ayrılıp, akşam tok olarak dönen kuşların beslendiği gibi rızıklandırırdı."
9- İstişare ve İstihâre: Önemli işlerde ehil insanlarla istişare ve ayrıca gerekirse ALLAH'a istihâre çok önemlidir. Sonunda ALLAH'ın kulu için seçtiğine de kabûl ve rıza göstermelidir. Muhakkak ki ALLAH'ın seçtiği dünya ve âhiret saadeti adına nefsimizin tercihinden çok daha faydalıdır. ALLAH Rasûlü bize istihâreyi öğretmiş, nâfile olarak iki rekat namaz kılmayı ve sonra da şöyle dua etmeyi emir buyurmuşlardır: "ALLAHım! Senin ilminle Senden hayır istiyorum. Senin kudretinle Senden güç istiyorum. Senin büyük lütfundan istiyorum. Zira Senin gücün yeter, benim ise yetmez. Sen bilirsin, ben ise bilmem. Sen gaybları hakkıyla bilirsin. ALLAHım, şu iş, Senin ilminde dinim, dünyam, hayatım, işimin sonu itibariyle benim için hayırlı ise, onu bana takdir eyle ve kolaylaştır. Sonra onda bana bereketler ihsan eyle. Eğer bu iş, Senin ilminde dinim, dünyam, hayatım, işimin sonu itibariyle benim için şerli ise, onu benden, beni de ondan uzaklaştır ve hayır nerede ise onu bana takdir et, sonra onunla beni memnun et!"
10- İstiğnâ, İktisat ve Kanaat: "Kim bir ihtiyaca düşer, onu insanlara arzederse, ihtiyacı pek giderilmez. O ihtiyacını ALLAH'a bildirirse/arzederse, ALLAH ona, ya tez zamanda ya da daha sonra gınâya kavuşturur." "Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur." "İktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat'î bir surette sebeb-i bereket..." (19. Lem'a).
11- İnfak ve Sadaka: İnfak ve sadaka rızkın bereketlenmesine en büyük vesilelerden biridir. "De ki: Rabbim dilediği kimsenin rızkını, nasibini bollaştırır, dilediğinin nasibini de kısar. Siz hayır yolunda her ne harcarsanız ALLAH onun yerini doldurur, arkasını getirir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe, 39). Bir hadîs-i kudsi de şöyledir: "Ye'bne Âdem! Enfik, ünfik aleyk" "Ey Âdemoğlu! İnfak et ki Ben de sana infak edeyim.!" Bediüzzaman'ın tesbitleri konuya anlamlı bir katkı sunar: "Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyâttır. Zekâtı vermeyenin, herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır."
12- Haramlardan Sakınmak: Haramın bütün şekil ve bütün sûretlerinden kaçınmak lâzımdır. Çünkü haramda bereket, hayır ve devamlılık yoktur. Bu konuda âyet ve hadisler pek çoktur: "ALLAH faizin bereketini eksiltir, zekât ve sadakaları ise nemalandırır, bereketlendirir." (Bakara, 276).
13- Nimetlere Karşı Şükür ve Hamd: Kalbin Zümrüt Tepeleri'nin ışığı altında şükür; herhangi bir iyiliğe karşı gösterilen memnûniyet ve minnettarlık; insana bahşedilen duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gâyeleri istikametinde kullanmak anlamlarına gelir. Kalble, lisanla, îfâ edilebileceği gibi bütün uzuvlarla da yerine getirilebilir. Şükür önemli bir amel ve kıymetli bir sermaye olmasına rağmen "Kullarımdan şükredenler pek azdır" (Sebe, 13) fehvasınca, hakîki manâda uygulayanı fazla olmayan bir ameldir. Hakîkî şükür, nimetin tam bilinmesiyle gerçekleşir; zira nimetin kaynağı ve onu verenin takdir edilmesi büyük ölçüde nimetin bilinmesine bağlıdır. "Düşünün ki: Rabbiniz şöyle ilân buyurdu: Eğer şükrederseniz ben de nimetimi daha da artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, iyi biliniz ki azabım çok şiddetlidir" (İbrahim, 7).
14- Beş Vakit Farza Devam: Namaz, bereketin en büyük kaynağıdır: "Ailene ve ümmetine namaz kılmalarını emret, kendin de namaza devam et. Biz senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. Güzel âkıbet, takvâdadır, yani ALLAH'ı sayıp haramlardan korunmaktadır." (Tâ Hâ, 132).
15- İstiğfarı İhmâl Etmemek: Kur'an, Hazreti Nuh'un çığlıklarını anlatırken meseleye açıklık getirir: "Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gafurdur. Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin. Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin." (Nuh, 10-11-12). Hz. Ömer (radıyALLAHu anh) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında istiğfar etmekle yetinince, etraftan: "Yağmur için dua etmediniz?" diye sorulunca: "Ben, semanın yağmur gelen kapılarına vurdum" buyurmuş ve bu âyeti okumuştu. Hasan Basrî'nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikâyet etti. O da: "İstiğfar et" dedi. Başka biri malî sıkıntılardan, diğeri çocuğunun olmadığından, birisi arazisinin verimsizliğinden dertlenince, onlara da aynı şeyi söyledi. Etrafındakiler garipseyince o, bu âyeti okudu.
16- Anne-Baba ve Büyüklere Hürmet: Bediüzzaman Hazretleri, anne-baba ve büyüklere hürmetin sebeb-i bereket olduğunu 21. Mektup'ta uzun uzadıya açıkça beyan eder: "Ey derd-i maişetle müptelâ olan insan! Bil ki, senin hanendeki bereketli direği ve rahmet vesilesi ve musibet dâfiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme, "Maişetim dardır, idare edemiyorum." Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk-ı maişetin daha ziyade olacaktı. Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi bereket sûretinde geliyor. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define: Onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin."
Dar bir makale çerçevesine sığıştırmaya çalıştığımız mesele, aslında daha ayrıntılı işlenebilirdi. Çünkü "esbab-ı bereket" dediğimiz meselenin daha teferruatlı yanları da vardır. Bunun bir imtihan oluş boyutu… meselâ değinilmesi gereken bir yanıydı. Sadece âyet ve hadisler ışığında kabaca işlemeye çalıştık. Ancak yine selef-i sâlihîn dediğimiz büyüklerin hayat tarzlarında, bize emânet edilen bazı bereketli sözlerinde bunları yakalamaya çalışmak da gerekirdi. İnşALLAH bunları başka bir zaman ele almaya çalışırız. Rabbim, hayatımıza bereket ihsan etsin. İşlerimizi hayırlı eylesin. Dünya ve âhiret adına kazançlı çıkmamıza yardımcı olsun.
|
|
|
Kulun Rabbi ile 3 imtihan yeri |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:56 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Kulun Rabbi ile 3 imtihan yeri
İnsanların tabi olduğu üç imtihan yeri var ve hepsi de Allah’ın rububiyetiyle yakından ilişkilidir.
Birinci İmtihan Yeri; “ELESTU BEZMİ”dır:
Beşer aklının sınırlarını aşan, gaybî alemin o malum-u mechul lâhûtî meclisi olan “Elestu Bezminde” Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna bütün insanlar manevî / rûhânî yapılarıyla, hikmet lisanıyla “Evet" demişlerdi. Yani: "Biz seni Rab olarak kabul ettik, emir ve yasaklarına saygılı davranacağımıza söz verdik, senin bize göndereceğin mesajlara göre hayatımızı tanzim edeceğiz." İlgili ayetin meali şöyledir:
“Bir zaman Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendileri hakkında şâhit tutarak: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demişti. Onlar da: 'Evet' demişlerdi. Bunu, kıyâmet günü, 'Bizim bundan haberimiz yoktu.' dememeniz için yaptık.” (Araf, 7/172).
İnsanların ruhlar âleminde verdikleri bu sözlerinde samimi olup olmadıklarını test etmek üzere, Allah tarafından insanlara peygamberler gönderildi, onlara mesajlarını ulaştırdılar.
İkinci İmtihan Yeri: ŞEHADET ÂLEMİ / Dünyadır:
İnsanlık âilesinin kurulduğu ilk günden itibaren yepyeni bir imtihan başladı. Ruhani âlemdeki imtihanın uygulamalı kısmı olan bu imtihanın gerçekleşmesini sağlayan ilk muallim Hz. Adem (as), son muallim ise Hz. Muhammed (asv)’dir. Son mesaj Kur’an-ı Kerim'in her tarafında söz konusu rububiyete vurgu yapılması, imtihanın bu çerçevede yapılacağının işaretini vermektedir. Çünkü, Tevhid-i Rububiyet, Tevhid-i Uluhiyeti gerektirir. Yani, Kâinatı yaratan, idare eden, yöneten kim ise, ibadet edilmeye layık hakikî Mabud da odur. Bu gerçeği ders vermek içindir ki;
- Kur’an’ın ilk inen mesajı: “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak, 96/1) mealindeki ayetle başlamıştır.
- Son inen mesajın son ayeti “Rabbine hamd ile tesbih et ve Ondan af dile. Çünkü O Tevvabdır/Tövbeleri çok kabul edendir.” mealindedir.
- Tertip sırası bakımından Kur’an’ın ilk suresi olan Fatiha'nın Besmeleden sonra ilk ayetinin meali: “Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” şeklindedir.
- Kur’an’ın son suresi, Nas’ın ilk ayeti “De ki, insanların Rabbine sığınıyorum.” mealindedir.
- İbadete ilk davet eden ayet Bakara suresinin 23. ayeti: “Ey insanlar! Hem sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet edesiniz.” mealindedir.
İnsanlarını en son imtihan kitabı olan Kur’an’ın Allah’ın Rab ismine yaptığı vurgular, imtihanın tamamen bu çerçevede cereyan edeceğini göstermektedir.
Ruhanî âlemde Allah’ı Rab olarak kabul edenlerin, dünyaya geldikten sonra sözünde durup durmadıklarını test etmek üzere son bir imtihan daha yapılmaktadır.
Üçüncü İmtihan Yeri: BERZAH / Kabir âlemidir:
Aşağıdaki ayetler, insanların mutlaka Rablerinin huzuruna varacaklarını ve onu Rab kabul edip etmediklerinden sorguya çekileceklerini göstermektedir.
“De ki; Sizi -canınızı almakla görevlendirilen- ölüm meleği vefat ettirecek, sonra da Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz.”(Secde, 32/11).
“Kim güzel ve makbul bir iş yaparsa, kendisi için yapar. Kim de kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz.”(Casiye, 45/15).
Kabir sorgusu:
Aşağıdaki ayetler kabir azabına işaret etmektedir:
“Onlar (Firavun ve taraftarları) sabah, akşam ateşin karşısına getirilirler. Kıyâmetin kopacağı gün de “Firavun ailesini en şiddetli azaba sokun!” denilir.”(Mümin, 40/46).
“Allah’a karşı yalan uyduranlardan veya kendisine bir şey vahyedilmediği halde; 'Bana vahyolundu.' diyen kimse ile 'Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim.' diyenden daha zâlim kim olabilir? Ölümün şiddetli sıkıntıları içinde bulunurken ve melekler ellerini uzatarak; 'Haydi ruhlarınızı çıkartıp teslim edin, bugün Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden, O’nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, alçaltıcı azâbıyla cezalandırılacaksınız.' derken o zâlimlerin hâlini bir görsen!”(Enam, 6/93).
Buharî’ye göre ayette geçen ve bizim “alçaltıcı azâp” diye tercüme ettiğimiz “azabe’l-hun”, kavramı aynı zamanda “hafif azap” demektir. Bu ise şiddetli olan cehennem azabından önce kabirde olacak bir azap olduğunu göstermektedir.
“Biz onları (münafıkları) iki kez cezaya çarptıracağız. Sonra müthiş bir azaba uğratılacaklardır.” (Tevbe, 9/101).
Demek ki, ilk azap kabirde olur.
Buharî bu üç ayeti kabir sorgusu ve azabı için delil olarak zikretmiştir.(bk. Buharî, Cenaiz, 87).
Aşağıdaki hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere, Rabbimiz ve Peygamberimiz (asm) ile ilgili ilk sorgulama kabirde başlayacak ve bu sorgulamanın sonucuna göre, “kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukur olacaktır.”(bk. Tirmizî, Kıyamet, 26).
“Ölü kabre konduktan sonra, Münker ve Nekir adında iki melek gelip Peygamber Efendimizi (asm) kastederek ‘Bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sorarlar. (Mümin kimse) daha önce dediği gibi der: ‘O Allah’ın kulu ve resulüdür. Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür.’ Melekler ‘Böyle diyeceğini biliyorduk.' derler ve kabrini genişletip aydınlatırlar. Münafık -ve kâfir- kimse ise, bu soruya ‘Bilmiyorum.’ diye cevap verir. Melekler ona da ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk.' derler. Yere denilir, o da adamın kaburgalarını iç içe geçirecek şekilde onu sıkar ve kıyamete kadar orada azap çeker.”(Buharî, Cenaiz, 87; Tirmizî, Cenaiz, 70; hadis meali özet olarak Tirmizi’den alınmıştır).
Ölünün defninden sonra ölüye telkin vermenin müstahap olduğuna dair rivayetler vardır. Telkinlerin başında Allah’ın rububiyeti gelir: Ölüye hitaben şöyle denir:
“De ki: Rabbim Allah’tır, Dinim İslam’dır, Peygamberim Muhammed'dir.(asv).” (Neylu’l-evtar, IV/89).
Konuyu -teberrüken, müjdeli- bir ayetin mealiyle bitirelim:
“Ey mütmain olan nefis! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön, kullarımın arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr, 89/27-30).
Kabir azabının diş ağrısından yetmiş kat daha büyük olması gibi ifadeler, azabın şiddetini anlatan kesretten kinayedir. Azabın şiddetini düşünmek için Allah’ın sonsuz gücünü düşünmek yeterlidir. Bir ismi “Şedidu’l-İkab” olan Allah, bir kimseye acı vermek isterse, o acının büyüklüğünü tasavvur etmek mümkün değildir.
Her yönden günahların sardığı bu asrın insanlarına kabir azabının dehşetini tasvir etmek, ümitsizliğe sevk edeceğinden -özellikle de bir sitede- yayınlanması hikmetli irşat metoduna aykırıdır. Bu sebeple konuya işaret etmek üzere, bir kaç ayet ve hadisi aktarmakla iktifa edeceğiz. Ümit ederiz ki, dersini almak isteyenler -bizimle beraber onlar da- kendilerine düşen nasihat payını almış olurlar. Ancak ayet ve hadisleri yazmadan önce kabirdeki sorgu-sualin temelini teşkil eden Allah’ın rububiyeti (yaratıcılığı, idareciliği ve terbiye ediciliği) hakkında özet bir bilgi vermekte fayda görüyoruz. Çünkü, bir kimseye kabir azabının olup olmaması, tamamen Rabb ve Peygamber hakkındaki sorularla doğrudan alakalıdır.
Sorularla İslamiyet
----------------------
Kulun, Rabbi ile, 3 imtihan yeri,Elestü bezmi,Dünya alemi,Berzah alemi,şehadet alemi,kabir alemi,yaratilirken,
|
|
|
Kuran a Göre Allahin Sevdigi Kullarin Özellikleri Nelerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:49 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Kuran a Göre Allahin Sevdigi Kullarin Özellikleri Nelerdir?
Soruda geçen konuyla ilgili bazı ayet mealleri şöyledir:
Bakara suresi:
1. "Elif. Lâm. MÎm." 2. "O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir."
3. "Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar."
4. "Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar."
5. "İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır."
195. "(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever."
222. "Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: "O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever."
Al-i İmran suresi:
76. "Hayır! (Gerçek, onların dediği değil.) Kim sözünü yerine getirir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever."
134. "Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever."
146. "Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever."
148. "Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiretin güzel mükafatını verdi. Allah güzel davrananları sever."
159. "Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever."
Maide suresi:
13. "İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah iyilik yapanları sever."
42. "Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever."
54. "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir."
93. "İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah iyilik edenleri sever."
Tevbe suresi:
4. "Ancak Allah'a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever."
7. "Allah'a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah kendine karşı gelmekten sakınanları sever."
108. "Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever."
Hucurat suresi:
9. "Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah'ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, âdaletli davrananları sever."
Haşr suresi:
9. "Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."
Mümtehine suresi:
8. "Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever."
Saf suresi:
4. "Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever."
|
|
|
Kaside-i Bürde - Şair Ka’b bin Zuhair in Müslüman Olan Şiiri |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:40 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Kaside-i Bürde - Şair Ka’b bin Zuhair in Müslüman Olan Şiiri
Selem ağaçlarını mı, ordaki dostları mı andın ki birden
Gözbebeğin kanlandı, gözyaşın aktı kırmızı kırmızı
Yoksa bir yel mi esti Kâzime yönünden;
Yoksa Eden Dağı’nın üstünde, kapkaranlık gecede
Şimşek mi çaktı?
Gözlerine ne oldu ki, “dur ağlama” desen çoşar ırmak olur;
Ya kalbine ne dersin, “yetiş huzur” dedikçe artar acısı gamı
Aşk gizli kalır mı kimseden, niçin aldatır kendini insan?
Gönül yanıp dururken, gözden akarken çeşme gibi gözyaşı
Aşk olmasaydı döker miydin gözyaşını böyle taze toprağa?
Gözün uykudan kaçar mıydı, andığında Ban Ağacını, Alem Dağını
Âşık inkar etse ne çıkar, gerçek şahitler var:
Yaşa batık gözler, sararmış yüz, zayıf ten ve göz çukurları.
Aşktan değil de neden bu peki, bir yanağında kırmızı gül;
Bir yanağında sarı gül döküntüsü, izi;
Kızılırmak, Yeşilırmak yatağı
Evet, yârin hayali gelip beni birden uyandırdı;
Sevgi, zaten gelir gamlarla, mahveder vücut hazlarını
Aşkım sebebiyle bana dil uzatan, utanır mıydın ki bilseydin,
Yanık aşklarıyla meşhur Özr oymağı gençlerinden daha mazurum, beterim hakçası.
Gizlenir gibi değil ki bu sır, işte sen de öğrendin;
Şimdi, de diyeceğini, kat by derde bir dert de sen
Zaten yok sonu yok başı
Öğüdünü esirgemedin sağol benden ama;
Tutamadım onları, çünkü tutuktur zaten sevenin kulakları
Yaşlı adama, ağarmış saça, utanmadan; “yalan söylüyorsun” dedim
Nasıl inkâr, itham edilebilir oysa, ağaran saçın beyazlığı?
Günaha batık nefs, öğüt mü dinler!
Kendi karanlığına gömülmüş ak saç, nasıl ışıtsın bu karanlığı?
Güzel fiillerle bir şölen hazırlayamadı nefsim;
Misafirse sessiz, ihtişamsız apak çıkageldi, karşılayan bile olmadı
Bilseydim ki, yok bende bir karşılama gücü bile,
Siyaha boyadığım bir panonun ardına saklardım kendimi ve bu sırrı
Kim çeker benim nefsimi bu hoyratlık alanından?
Çılgın atları zaptedip dört döndüren süvariler gibi tıpkı
Günah işleye işleye günahı bitireyim dersin belki içinden
Boş hayal! Yemek vücudu arttırır, günah da günahı.
Nefs memedeki çocuktur, vaktinde kesmezsen sütten,
Koca adam olur da, hâlâ emzik ister, arar sütü mamayı
Nefsine sen hâkim ol! O olmasın sana hâkim;
Çünkü nefs neye hâkim olursa, onu ya öldürür, ya soldurur hâsılı
Nefs sürüsü bırakırsan yayılır her yöne; görmeli gözetmeli;
Otu çok tatlı gelen yaylalara yaymazlar koyunları
Nefsin tattırdığı hazzın çoğu semm-i katildir;
Ağuyu altun tasta bal içre sunarlar, bunlar onun suç ortağı
Açlığın ve tokluğun hilelerinden koru kendini,,
Evet açlığın da Çok açlık, tokluktan da zararlı
Gözünden yaşlar boşalt ki, ne haramlar doldurmuştun vaktiyle
Ve sığın tövbe gölgelerine, odur en serin hurma altı
Şeytana ve nefsine uyma! Baş kaldır, isyan et!
En akla yakınmış gibi gelen sözlerini bile dinleme, deş ve bul püf noktalarını
Bazan hasım kılığındadır, bazan hısım, bazan hakem,
Düpedüz hilekârdırlar, ne hakemi, ne hasımı, ne hısımı!
Allah’ım sen affet bizi! Bizzat söyleyip te tutamadığımız sözlerden
Ki andırır kısırların nesliyle öğünmesini tıpkı.
Sana “yap!” dedim ama ben yapmadım onu;
Sana “yol işte bu yoldur” dedim ama nefs, beni o yola bırakmadı
Üstüme borç olan namazı kıldım, orucu tuttum; ama o kadar
Ölüm, evet ölüm göz önündeyken bir parçacık arttırmadım onları
Kendime zulmettim, ihmal ettim geceleri ihya sünnetini
Can verdi gecelere namazla O, öyle ki, şişerdi ayakları
Boş midesinin üstüne taş kor, derisini büzüp düğümler,
Çekilen karnına kuşak bağlardı; yine azalmazdı açlığa sabrı.
Altundan ulu dağlar nefsine sundular da kendilerini,
Reddetti O, gösterdi onlara gerçek ululuğu ve gerçek altını.
Zühd ve takvasını arttırdı, eksiltmedi o dağlarca zarûret
Ne denli olsa da yok edemez ihtiyaç, insandaki temizliği, pırıltıyı.
Dünya ne oluyor ki, O ona muhtaç olsun
Dünya O’na muhtaç ki, onun için değil midir varoluşu, yokluktan çıkışı?
Bu dünyanın ve öte dünyanın, göze görünür- görünmez yaratıkların,
Acemin, Arabın, bölük bölük bütün insanlığın Hz. Muhammed’dir başı
Bir eşi yoktur O’nun emir ve nehiy peygamberliğinde;
“Evet” i tam evetti, “hayır” ı tam hayırdı.
Her yönden hücum eden korkunun türlüsünden
Ancak O Sevgili kurtarabilir bizi, O’nun merhameti, O’nun şefaati.
Kim döndüyse sesine, koşup yapıştıysa O’nun eteğine,
Yapışmış oldu kopmaz bir ipe, hiç kopmaz ve tam kurtarıcı.
İçiyle ve dışıyla, ahlak ve yaradılışta üstündür,
öbür peygamberlerden bile;
Hiçbirinin ilmi, keremi O’nu geçemedi, O’nunkine ulaşamadı
Ve hepsi umar ve bekler, Allah’ın Resûlundan;
Denizinden bir avuç su;
Yağmurundan bir damla su yollamasını
Dururlar huzurunda hepsi yerli yerinde
Kimi ilminden bir nokta,
Hikmetinden bir hareke bir kısmı
Peygamber ruhu alıp peygamber vücudunu,
mükemmel peygamber olunca,
O’nu Sevgili edindi seve seve insan yaratan, insan ören Rabbi
Üstünlüğünde eşit ve ortak yoktu O’na kimse;
Güzelliğiyse parçalanmaz bölünmez bir bütündü, ne çıkacak,
ne eklenecek bir şey vardı.
Hristiyanların kendilerine gelen Resûl için dediklerini dememek şartıyla,
Öğ öğebildiğin kadar Yücelt yüceltebildiğince O Hakk Kahramanını
Korkmadan istediğin ölçüde şerefi bağla O’na;
İstediğin ölçüde O’nun değerlilik hakkını tanı
Erginliğine yok son ki, orada durup,
Dil, cesaretini bulsun, O’nu anlatmayı
Mucizeleri bile gerçeğinin yanında sönük kalır;
Yoksa ismi anılınca çürüyen kemikler bile canlanıp ayağa kalkmalıydı
Aklın yetişmeyeceği tekliflerle etmedi bizi imtihan;
Bizi sevdiğinden elbet Biz de hemen inandık O’na
En ufak şüphe bize yaklaşmadı
O’nun gerçeğine ermekte cümle âlem âciz kaldı;
Uzak âciz kaldı, yakın âciz kaldı, acz çepçevre sardı dört yanı
Güneş küçük sanılır uzaktan bakılınca;
Göz dayanmaz amma, çıplak gözle bakıldı mı
İnsan nasıl bu yerde anlar O’nun gerçeğini,
Ki rüyada görsen O’nu, sana yeter ömür boyu
Bu mutluluk ve O’nun nurdan bakışları
İnsanlığın bilip bileceği şu, bilgilerinin sonu şudur ancak;
O insandır ve yaratılmışların en iyisi, en güzeli, en hayırlısı
Ve Peygamberlerin halka gösterdiği mucizeler,
O’ndandı, O’nun nurundandı, O’nun habercisi, O’nun öncü ışıklarıydı
Çünkü O erdemlik güneşi, öbür peygamberlerse yıldızlardır,
O yıldızlar ki; Güneşten aldıklarıyla aydınlatırlar karanlıkları
Gel gör ki, Rabbim O’na neler verdi, nasıl süsledi O’nu
Ahlâkını güzellikle sardı, müjdeyle, güler yüzlülükle benek benek noktaladı
Latifliği bir çiçek, dolunay şeref ve değeri
Cömertliği bir deniz, yardımı zamandır tıpkı
Tek başına bir yerde, O’nu görsen, heybetinden
Sanırsın arkasında asker, asker,asker bir ordu gizli, bir ordu saklı
O’nun tebessümünden ve konuşmasındandır sanki;
Sedefte saklı inci, İnciler hep sedefte saklı
O’nun toprağının kokusundan daha güzel var mı koku?
Ne mutlu o kişiye ki koklamış, öpmüş ola o toprağı!
Doğuşu açıklar bize her yönden her açıdan O’nu
Başlangıcı da iyi O’nun, sonu da
Hoştur doğuşu ve batışı
O doğum günü ki, iyi farkına vardı İran, indiğinin
Kendisi için korku, kendisi için ceza, kendisine cehennem âzabı
Göçtü, darmadağın oldu Kisra’nın saray duvarları o gece
Devleti de, bu duvardan başlayarak yarıldı, çatladı ve dağıldı
Son nefesini verdi, korkudan mecûsi meş’alesi
Ve Yahudi nehri, bilinmeyen bir yere alıp gitti,
Dert yuvası başını
Ve sapık Save halkı, her günkü gibi
Su aldıkları göle gittiklerinde;
Bu da nesi? Kurumuş kül olmuş!
Döndüler elleri boş,
Kızgın kudurmuş ve çatlamış dudakları
Sanki doğmuştu ateşte su,suda ateş duygusu!
Tabiat, o gün yoldan çıkmışları, tabiatından çıkararak karşıladı
Sanki, çarpıkların ateşi sıkıldı terledi de sulanıp söndü üzüntüden;
Sularıysa hüzünlerinden ateş gibi kızdı, buharlaştı
Cinler çığlık atarlar, Nurlar, saçarlarken havaî fişeklerini
Hak böyle tantanayla çıkıyordu ortaya, Hakk’ın sesi ve ihtişâmı
Kör oldular, sağır oldular, felç oldular, muştuları duymadılar,
Haberleri almadılar; görmediler korkutuş yıldırımlarını
“Bundan sonra o eğri dinimiz belini doğrultup ayağa kalkamaz”
Dediler, haberini verdiler kâhinleri, ozanları
Gökte yıldızların aktığı görülürdü
Ve aynı anda yerde putların devrildiği, yıkıldığı
Ve vahy yolundan çekilip gitti bozgun
Şeytanların şahı; bozgun askeri yerinde kala kaldı
Nasıl ki, Ebrehe’nin ordusu dağılmıştı;
İki avuçtan atılanla bir ordu kör olmuş, yere saplanmıştı
Allah dedikten sonra o taşların atılışı
Rabbine yalvarır yalvarmaz balığın karnından atılanın çıkışını andırmıştı
Yemin ederim ikiye bölünen aya,
O’nun kalbiyle ilgili ayaAnd içerim aya karşı!
Ve o hayrı, keremi içine alan mağaraya
And içerim ki, Kafirlerin gözleri içerdeki Işıktan kör oldu bakamadı
And içerim ki, Muhbir-i Sadık mağaradaydı ve Sıddık mağaradaydı
Görmediler ve sandılar ki, orda, kimsecikler yoktu ve olamazdı
Ne bilsinler ki, örümcek O’nun için örmüş ağını
Güvercin, O’nun için yuva yapmış, yumurta bırakmış uçup durmaktaydı
Allah isterse bir güvercin, bir örümcek ağıyla da korur,
Kat kat zırhı ve yüksek kaleleri aratmaz,
onlardan müstağni kılar insanı
Ve bir örnek daha:
Çağırınca Peygamber, Ağaçlar geldi, eğildi huzurunda;
Dallarıyla, kökleriyle yürüdüler; Çünkü yok ayakları
Çizgiler çekerek yol ortasına, yazılar yazarak
Güzel yazılar yazarak; dalları budakları.
O bulut gibi ki, O nereye giderse üstünde o da oraya gider,
O’na, gün ortasında yakan güneşe karşı gölge yapardı
Dünyanın sıkıntısı binince boğazıma
Hemen sarılır, sığınırım O’na
O hemen kurtarır bu zavallıyı
İki dünyaya ait hiçbir şey yok ki, o hayır saçan elden
İstemiş olayım da almamış olayım, olmadı
Aklın ermeyince hemen inkâra kalkma rüya vahiylerini;
Belki gözleri uyurdu O’nun ama, kalbi uyumazdı
Nübüvvetiyle O gerçeğin doruğuna çıkmıştı
Nasıl inkâr olunabilir erginlerin rüya durumları
Allah’ın alanı bu. Ne vahiy çalışmakla olur
Ve ne de bir suçtur Peygamberin gâibi çizip anlatışı
Bir dokunmakla nice hastayı iyi etti eli
Nice çılgınlık zincirini kırıp mahkûmlarını kurtardı
Kara kıtlık yılları oldu, O’nun duasıyla canlı ve ak
Sanki gecenin oratasında ansızın bir dolunay çıktı
Bulut akıttı durdu suyu öylesine ki, o kurak vâdilerde;
Oldu her sel bir arim seli, her ırmak bir deniz ırmağı
Bırak konuşayım, anlatayım o mûcizeleri:
Geceleri dağlarda yakılan şölen ateşleri gibidir âşikârlıkları
İnciyi işlersen değerlenir şüphesiz;
Ama işlemesen de inci incidir; incilikte farksızdır işlenmişi, hamı
Ama nasıl uzanabilir hayali övüşün o yüceliklere
Ki orda hüküm sürer o davranış ve ahlâkın hârikalar mantığı
Biri Kur’an Âyetleri: Haktır, Allah’tan gelmedir,
Ezelî ve ebedîdir, sonradandır, fakat yoktur öncesi başı
Zamanla kayıtlı değil getirdiği kutsal haber
Son saatten, Addan, İremden haber.
Odur mutlak haberlerin saltanatı
Devam edip gidiyor O’nun hükmü. Üstündür
Öbür peygamber mûcizelerine ki, tesirleri ve hükümleri ebedî olmadı
Öyle muhkemdir ki, hamlede yıkar inkârı ve şüpheyi
Tartışma kabul etmez; hâkime hakeme yok ihtiyacı
Kimse karşı çıkamadı O’na. Yeltenmediler değil ama.
Düşmanı, en düşmanı bile O’na sığınmakta buldu var olmayı
Belâgatı, düşmanının davasını uzaklara fırlatır:
Kötü niyetlinin elini hareminden ırakta tutmaktır zaten yiğide yaraşanı
Kemmiyette anlamlar deniz dalgalarından büyük;
Keyfiyetse, güzellikte ve değerde cevahirden üstün ve san’atlı
Madem okuyunca gözün, gönlün nur doldu, aydınlandı;
Zafer buldun her vakit. Öyleyse bu sağlam ipe iyi yapış, sarıl sıkı
Okuyuşun, korkusundansa alev alev yanan cehennem ateşinin
İtfaiyesi budur yalnız ateşin: Yanık yürekle çağırmaktır tek şartı
Sanki O şöyle bir pınar: Yüzü simsiyah olan
Gelip bir yıkanmakla bembeyaz olur; budur nur pınarı
Ve O, adalette sırat gibi kıldan ince; hak ve eşitlikte de,
Hassas ve ayarlı mizan gibi, insanlar ve kâinatlar arası
Bakma bilmezlikten gelişlerine, inkarlarına yüreği karaların
Onlar öyle bilir, öyle anlarlar ki. Ama ya kıskançlıkları?
Eh! Öyleyse kalksın ağrıyan göz inkâr etsin, göremiyor ya,
Güneşi, gün ışığını; yaralı ağız da, alamadığından suyu, suyun lezzetini, tadını
Çölde hızlı hızlı giden yoksullar; develeri
İz bırakarak giden dilek sahipleri görürsün. Yön tektir; O Hayr kaynağının evi alanı
Sen ey, anlayanlar için, bizzat varoluşunla ne büyük işaret ve mûcize,
Nimetin kadrini bilenler için ne büyük nimetsin, ne büyük Hakk armağanı
Ne hesabı mümkün, ne kitabı harikalarının
Ve yine de usanmaz insan bir bir anmaktan onları
Kalktın bir gece, kutsal bir yerden kutsal bir yere gittin,
Kapkaranlık gecelerde dolunay nasıl ilerlerse
Alımlı alımlı
Çıktın, boyuna çıktın Yükseldin Kâbe Kavseyne kadar,
Ki, daha önce ne kimse çıkmıştı oralara,
Ne de hayal ve ümit etmişti; bırak çıkmayı
Seni öne geçirdi her yerde peygamberler, resuller,
Seni öne geçirip arkada durdular kendileri, hizmet geleneği icabı
Delip yedi kat göğü geçip gittin Sen o üstün insanlarla alay alay;
Başlarında Sendin, başlarında sallanan sancak Senin sancağındı
Öyle çıktın, yükseldin ki, yarışanlar kaldı yarı yolda;
Yakınlıkta ilerisi, daha ötesi kalmadı
Bütün makamlar geride kaldı Makamından
Çağrıldığın o an, Tektin artık nasıl tekse; gök ve kale sancakları.
Devşirmek için yemişlerini gözlerden saklı
Bir buluşmanın ve gizliden gizli sırrı
Topladın öğülesi gök çiçekleri, üstünlükleri tek başına;
Aştın bütün menzilleri yalnız, ıssız kalabalıksız, hızlı hızlı
Tayin edildiğin iş nice ulu;
İdrakse ne kutlu sana mahsus nimetler alanını
Günler geçer, geceler geçerdi; gün ne, gece ne bilmezlerdi
Ancak haram ayı geceleri yaparlardı uyku bayramı
Yüzen atlar denizinin üstünden akar asker denizi,
Atlar dalga dalga deniz ileri, çoşkun kahramanları
Onlar ki, koşar Allah’a doğru, yaşar Allah için;
Mahveder, kökünden söküp atar küfrü, şimşekten kılıçları
Ne mutlu sana bana Ulu İslam Milleti, şuurların örgüsü;
Bize Yaratan verdi o sağlam, o yıkılmaz yapıyı
Allah, bizi kendisine çağıranı, çağırınca kendisine,
O Peygamberlerin oldu, bizse ümmetlerin başı
Bir arslanın nasıl ürkerse koyunlar sesinden, heybetinden,
Öyle perişan etti. O’nun çıkış haberi, inkar yobazlarını
Peygamber terketmedi savaş alanını; düşman,
Çevrilinceye dek göğdelere, kasap çengellerine asılı
Düşmanların gözü hep kaçışta olurdu savaşlarda;
Kol ve bacakları kıskanırlardı, kargaların kapıp kaçtığı
Onlarla kurtuldu yalnızlıktan İslam Milleti, Dini;
Sanki yadellerden döndü, yurdunu buldu, sıla yaptı
Allah, ordusuyla koruyacak, varlık var oldukça O’nu;
O, dul ve yetim, babasız ve sahipsiz olmadı
Her biri bir dağdır savaşta, onlara çarpan, onlarla çarpışanlara
“Savaş meydanında ne gördün?” diye sor, düşmanlarına sor onları
Bedire sor, Huneyne sor, Uhuda sor Sor bütün savaş alanlarına;
Kesin sonuç alışta, zaferde onlar mı üstündü,
yoksa kendi işinde veba mı?
Kıpkırmızı çıkaranlardır kapkara vücutlara sokup
Yıldırımdan da çabuk, bunlar ak çelik kılıçları
Onlar sanki kâtip, süngüler de kalemleriydi
Ve vücutlarda bir tek harfi bile noktasız bırakmazlardı
Silahla donanmışlardır ve yüzlerinden tanınırlar
Seçilirken ilk bakışta nasıl hemen seçilirse ağaçlar içinde gül ağacı
Her biri silahları içinde saksı içindeki gonca gibi;
Zafer rüzgarları sana armağan eder kokularını.
Dağlarda fışkıran çamlar gibi birden zuhur ederler atlar üstünde;
Kolanların ilmeklerin sıkılığı değil dimdik tutan onları, yüreklerin, bileklerin sağlamlığı
Kalpleri, dudakları uçukladı korkudan düşmanların
Ayıramaz oldular kahramanı koyundan, kardan karanlığı,
kargadan kartalı
Onlara bir ormanda rastlayan aslan bile uslanırdı,
Çünkü beraberlerindeydi Peygamberin zaferi ve duası
Yok dostundan tek kişi yardımını görmesin,
Düşmanından tek kişi yemesin tokadını
Dinin kanatlarını gerdi ümmet üstüne;
Gözlerden saklar orman aslan yuvalarını
Ne felsefe, ne mantık durup dayanabildi,
Kur’an’ın karşısında. Fikir gecelerini ışıttı aydınlığı
Yeter sana peygamber mucizesi, okumamışken bilgisi;
O “cahiliyet” çağında, öksüzlük de üste, terbiye ve ahlâkı
O’nu öğer öğerim, yorulmam ve usanmam. Affa sebep umarım;
Şairlikle, devlet memurluğuyla geçen ömrün bütün suçlarını
Boyna bir boyunduruk bunlar: Korkulu son hazırlar.
Sürüklediler beni; sanki ben kurbanlık bir deve, onlar ipi halkası
Ah! Çocukluk etmişim; harcamışım kendimi bir ömür boyu:
Bir ömür boyu, toplamış, devşirmişim suç ve pişmanlıkları
Bir de düşün nefsimin ticaret zararını,
Bir an duraklamadan din satıp alan dünyayı
Ismarlama yerine hazır eşya düşkünü;
Parayı peşin alıp yiyen, malı boyuna borçlanan imalatçı
Gerçi günah işliyorum ama dönmüş değilim O’na verdiğim sözden,
Kopar cinsinden değil gönlümün bağı
Söz vermiştir kurtaracaktır, adıyla çağrılanı
Ve beni O’nun adıyla çağırırlar
Ve insanlık içinde kim olabilir, O’ndan çok sözünde duranı
Yarın hesap gününde tutmazsa O elimden:
Sen benim için de: Vay sana!
Hey sonsuz kayan adam, uçurumlar kurbanı
Haşa! O, mahrum etmez yardımından isteyeni;
Koğmaz konu komşuyu, soğuk karşılamaz kendine sığınanı
Düşüncemi, şiirimi O’nu öğme yoluna koyduğum günden beri,
O oldu benim için koruyucular koruyucusu, kurtarıcılar kurtarıcısı
Lütfunu esirgemez en dar elden bile O.
Çünkü: Yağmur ihmal etmez çiçeklerle süslemekte
su tutmaz yalçın dağ uçlarını
Gözüm yok, bu dünyanın parasında pulunda, zerresinde.Bu türlü zehirleri
İki avucunu açıp toplar ancak, Herem’in öğücüsü şair Züheyr takımı.
Ey insanların en iyisi!. En üstünü! Yalnız sana sığınılır,
Herkes için geçerli, kimsenin kurtulamadığı vakit kapıyı çaldı mı
Allah’ın Resûlü, beni de bürümeye, örtmeğe yeter kurtaran örtün
Göründüğü o gün, öç alan adıyla Yaratıcı
Bu dünya ve öte dünya, senin bağış bolluğundan örnekler;
Levh ve kalem bilgisinin bilgindedir kaynağı
Nefsim! Düşme umutsuzluğa büyük günah işlemişlik yüzünden
Mutlak bağışlayan yanında, değil büyüğü küçüğünden farklı
Nefsim! Düşme umutsuzluğa büyük günah işlemişlik yüzünden
Mutlak bağışlayan yanında, değil büyüğü küçüğünden farklı
Günahların büyüklüğüne göre gelir, o ne kadar büyükse o daha da büyük olur,
Umulur ki, dağıtılırken kullara Yaratanın acıyışı
Rabbim! Yalvarışlarımı döndürüp çevirme bana geri;
Rahmetinden elverir bir rakam eklemeden, kapama hesabımı.
Rabbim! Bu kuluna yardım et, bu dünya ve öte dünyada.
Korkulu olaylar ve durumlarda yok bir parçacık olsun dayanıklığı
Rabbim! İzin ver çözülsün ebedî salavat bulutları bir kez daha
Boşansın Resûl üstüne sel sel, sicim sicim “Selam! Selam” yağmurları
Ailesi üstüne, arkadaşları ve bağlıları üstüne bir kez daha.
Yaşasın bir kez daha, o sana en yakın, eli açık, gönlü ipekten yumuşak, içleri pırıl pırıl yolunun uluları
Ban ağacının yaprağını, göğdesini titrettikçe tiril tiril Bad-ı Sâba,
Kızgın çöllerde ürpettiği sürece develeri devecinin şarkıları
Çeviri : Sezai Karakoç
Kâ’b bin Züheyr, büyük bir şâirdi. Babası Züheyr, sayılı Arap edip ve şâirleri arasında yer alırdı. İki oğlu Kâ’b ile Büceyr’i de kendisi gibi edip ve şâir yetiştirmişti.
Şâir Züheyr bin Ebî Sülmâ, ehli kitap kimselerin sohbetine devam ederken, âhirzamanda bir peygamberin geleceğini onlardan işitmişti.
Bir gece rüyâsında gökten bir ip uzatıldığını, ipe tutunmak için elini uzattığı halde, onu tutamadığını görmüştü. Bu rüyâsını, ahirzamanda gelecek olan peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu.
Bu sebeple vefatından önce oğullarına, “Gelecek olan peygambere iman ediniz!” diye vasiyette bulunmuştu.699
Kur’an’ın fesahat ve belagatı karşısında gözleri kamaşan bir çok kuvvetli edip, şâir ve hatip, İslâmiyetle müşerref olmuştu. Bununla beraber, şirkte direnen, Peygamberimizle Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlığı şiir ve hitabeleriyle dile getirmekten geri durmayanlar da vardı.
Kâ’b bin Züheyr bunlardan biri idi. Babasının ölümü üzerine, şöhretine kendisi vâris olmuştu. Kardeşi Büceyr, Resûl-i Ekrem safında yer almışken, Kâ’b bir türlü şirkten vazgeçmiyordu. Zaman zaman yazdığı şiirleriyle Efendimizi ve Müslümanları hicvederek, onları üzüyordu.
Bir gün yine kardeşi Büceyr’e Müslüman olmasından dolayı duyduğu kin ve kızgınlıkla inkâr saçan bir şiir yazıp göndermişti. Büceyr (r.a.), şiiri Peygamber Efendimize okuyunca, son derece müteessir oldular. Kâ’b’ın şiirleriyle Müslümanlara hakareti artık tahammül sınırını aşmıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Ashabına şu emri verdi:
“Kim Kâ’b bin Züheyr’e rastgelirse, onu öldürsün! Kanı şu andan itibaren mübah kılınmıştır.”670
Bu müsaadenin verilmesinden sonra, Kâ’b’ın uğrayacağı âkıbet şüphesiz dehşetli olacaktı. Bunu düşünen kardeşi Büceyr, son bir defa kendisini ikaz edip nasihatta bulunmak üzere bir mektup yazdı. bundan kurtulabilmenin tek çaresinin de ancak, Hz. Resûlullaha gelip af dilemek olduğunu bildirdi.671
Mektubu alan Kâ’b, yerinde duramaz bir hale gelmişti. Âdeta kocaman yeryüzü kendisine dar gelmeye başlamıştı. Her an son nefesini verecekmiş gibi ecel teri döküyordu. Aleyhinde verilen bu karar üzerine, kurtulamayacağını anlamıştı. İki şeyden birini tercih etmek zorundaydı: Ya şirkte devam edecek ve ele geçmemek için köşe bucak kaçacaktı, veyahut Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak sadakât elini uzatıp, o âna kadar yaptıklarından pişmanlık duyduğunu itiraf edecek ve af dileyecekti.
Ka’b akıllı davranıp ikinci yolu tercih etti. Zaten kardeşinden mektup gelir gelmez de, iç âlemini bir pişmanlık duygusu kaplamıştı.
Uzun mesafeyi kısa zamanda katedip Medine’ye gelen Ka’b, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı. Peygamberimiz, onu şahsen tanımıyordu. Kâ’b, bu durumu akıllıca kullandı. Peygamber Efendimizin, huzurunda diz çöküp mübârek elini tuttuktan sonra zekice şöyle bir teklifte bulundu:
“Kâ’b bin Züheyr, tevbe etmiş ve Müslüman olarak huzuru saadetinize gelmek istiyor. Ben, onu size getirsem, ona emân verir, tevbesini ve Müslümanlığını kabul eder misiniz?
“Kâ’b, şiirleriyle Müslümanları üzmekten vazgeçer ve bundan pişmanlık duyup Müslüman olursa artık Resûl-i Kibriyâ ile arasında bir mesele kalmamış demekti. Nitekim, Resûl-i Ekrem bu teklife, “Evet” cevabı vererek bu kanâatını izhar buyurdu.
Bu cevap üzerine, Ka’b’ın mânâ âlemi birden bire parladı ve elini Hz. Resûlullahın elinden ayırmadan şehâdet getirdi:
“Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allah’ın Resûlüdür.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve etrafında bulunan Sahabîler bir anlık bir hayrete kapıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Sen kimsin?” diye sordu.
Kâ’b, “Ben, Kâ’b bin Züheyr’im Yâ ResûlAllah” diye cevap verdi.
O sırada Ashabdan biri ortaya atıldı. “Yâ ResûlAllah! İzin ver de şu Allah düşmanının boynunu vurayım” dedi.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Bırak onu! O, şu âna kadar içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duymuş ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir”672 buyurdu.
Gönül ülkesi İslâmın manevî kılıcı ile fethedilen Ka’b hemen o anda Arap edebiyatında şaheser parçalar arasında yer alan “Banet Süâdü” isimli kasidesini Hz. Resûlullaha sundu.
“Suad’ın ayrılığın yetmiyormuş gibi, iki taraf arasında söz taşıyanlar bana; ‘Ey Ebû Sülmâ’nın oğlu! Sen, artık kendini ölmüş bil’ dediler.
“Kendilerine güvenip de başvurduğum her dost ise bana; ‘Seni oyalayıp teselli edemem, başının çaresine bak’ dedi.
“Ben de, ‘Çekilin yolumdan’ dedim. Rahman’ın takdir ettiği her şey elbette olacaktır.
“İnsanoğlunun mes’ud hayatı ne kadar uzun olursan olsun, mutlaka bir gün bir tabutta taşınacaktır.
“Resûlullahın beni öldüreceğini haber aldım.
“Resûlullahın yanında bağışlanmak en çok umulan şeydir.
“Özür beyân ederek Allah Elçisinin yanına geldim.
“Resûlullahın katında özür daima kabule şayandır.
“Merhamet ve teenni ile muâmele et bana!
“İçinde bir çok nasihat ve hükümler bulunan Kur’an hediyesini sana ihsan eden Allah, hidâyetini arttırsın!
“Rakiplerimin dedikodusuyla beni muâheze etme!
“Hakkımda bir çok dedikodular yapılmışsa da, ben pek o kadar suçlu değilimdir.
“Ben şimdi öyle bir makamda bulunuyorum ki, burada gördüğüm ve işittiğim şeyleri bir fil görüp işitseydi, muhakkak titrerdi.
“Burada, beni mutlak Allah’ın izniyle Peygamberin affına nâil olmak kurtarabilir.
“Ben, Yüce Peygambere karşı hiçbir itirazda bulunmadan sağ elimi, onun adâletli eline uzatıyorum.
“Şimdi, söz onun sözüdür
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlarından bir kılıçtır…”673
Ka’b, Resûl-i Ekrem ve Müslümanların kahramanlık ve yiğitliklerinden bahsederek kasidesine devam ediyordu.
Kaside içinde bir beyt var ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ondan son derece memnun olmuştu. O “Tâc Beyit” şuydu:
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.”
Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan mübarek bürdesini [hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek memnuniyeti yanında tebrik ve takdirlerini de izhar etti.
Bundan sonra “Banet Süâdü” adlı kaside “Kaside-i Bürde” olarak anılmaya başlandı.
Ka’b bin Züheyr, Hz. Resûlullahın bu hediyesi ile her zaman, her yerde iftihâr ederdi. Ömrünün sonuna kadar onu yanında muhafaza etti.
Bir seferinde Hz. Muâviye, on bin dirhem vererek onu almak istemişti.
Ka’b, “Resûlullahın hırkasını giymek hususunda kimseyi nefsime tercih etmem”674 diye cevap vermişti.
Fakat Hz. Muaviye, Ka’b’ın vefatından sonra bu arzusuna nâil oldu. Mirasçılarına yirmi bin dirhem göndererek, Hz. Resûlullahın bu mübarek Hırka-i Saadetlerini kendilerinden aldı.675
Daha sonra bu mübârek hırka Emevilerden Abbasilere, onlardan da Yavuz Sultan Selim eliyle Osmanlılara geçti.676
Bugün, Hz. Resûlullahın bu mübarek hırkası “Mukaddes Emânetler” arasında Topkapı Sarayının “Hırka-i Saadet” dairesinde muhafaza altında bulunmaktadır.677
“Hırka-i Saadet; 1,24 metre boyunda geniş kollu olup siyah yünlü kumaştan yapılmıştır.
“İçi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.
“Önünde, sağ tarafında 0,23 x 0,30 ebâdında bir parçası noksandır. Sağ kolunda da eksiklik vardır. Yer yer haraptır.
“Hırka-i Saadet, müteaddit bohçalara sarılmış olduğu halde (0,57 x 0,45 x 0,21) ebâdında üstten açılır çifte kapaklı altın bir çekmece içindedir.* Bunun üzerinde, Sultan Aziz tarafından yaptırıldığı ve şefaat talebini havi uzunca bir kitabe de bulunmaktadır.
“Bu çekmece Ayrıca bohçalar içinde olarak büyük bir altın sandukaya konulur. Bu da Sultan Aziz tarafından yaptırılmış olup üzerinde ‘Lâ ilâhe illAllah. Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’lâlemin. Lâ ilâhe illAllah el-Melikü’l-Bakkü’l-Mübîn Muhammedün Resûlullah Sadıku’l-Va’di’l-Emîn’ yazılıdır.
“Dört ayaklı kâidesi de altın kaplamalıdır.”678
Topkapı Sarayı Müzesi sabık müdürü Tahsin Öz, daha sonra kitabında şu satırlara yer verir:
“Saltanat devrinde, hükümdar, Ramazan’ın on beşinci günü, Topkapı Sarayına gelir. Hırka-i Saadet, merasimi mahsusa ile açılır ve başucunda bizzat hükümdar bulunduğu halde devlet ricali ve saray memurları tarafından ziyaret olunur ve destimaller hediye olunurdu. Bilâhare saray kadınları da ziyâret ederlerdi.
“Hırka-i Saadetin başmuhafızı hükümdar olup, onun gaybubetinde bu vazife Tülbent Ağasına âittir. Hırka-i Saadet hademe teşkilâtı, Topkapı Sarayı müze haline intikal edinceye kadar (3 Nisan 1924) aynı gelenek ile devam etmiştir.”679
Hırka-i Saâdet (Bürde-i Saâdet) odasının temizliğine padişahlar da katılırmış.
Peygamber efendimizin Kab bin Züheyr’e hediye ettiği Hırka-i Saadet, 495 yıldır Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor…
Hırka-i Saadet odasının temizliğine padişahlar da katılırmış.
Fatih Sultan Mehmet tarafından saray köşkü olarak yaptırılan, uzun yıllar Padişahların has oda olarak kullandıkları yer şimdi Kutsal Emanetler Bölümü…
Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır seferinden, İstanbul’a getirdiği Hırka-i Saadet’in muhafaza edildiği mekân…
Bu mekân aynı zamanda Yavuz Sultan Selim döneminde taht odası olarak da kullanılmış.
Yavuz Sultan Selim bu odanın içinde bir nişi kapattırmış ve Hırka-i Saadet’in muhafazasına tahsis ettirmiş.
Bu oda hep kutsal oda olmuş.
Padişahlar savaşa gitmeden bu odada dua ederlermiş,
Tahta oturma merasimlerinin ilk kısmını burada yaparlarmış,
Oğullarının sünnetlerini,
Kızlarının nikâhlarını burada yaptırırlarmış.
Padişahlar kendi dönemlerinde Hırka-i Saadet için birbirinden kıymetli altın, Murassa değerli taşlarla bezeli som gümüşten muhafazalar yaptırmışlar.
Bir haberdeki yazıyı aktarıyorum:
Topkapı Sarayı Müzesi Kutsal Emanetler Bölüm Sorumlusu Sevgi Ağca, AA muhabirine verdiği bilgide:
”Ziyaretten önce padişahların katıldığı Pars denilen Hırka-i Saadet temizliği merasimi var. O merasimde, Hırka-i Saadet odası içindeki bütün kutsal emanetler padişahın da bizzat sırtında Revan köşküne taşınıyor. Sonra gümüş şebeke, çiniler, dolapların içleri gül sularıyla ve özel süngerlerle silinerek temizleniyor. Yine padişah da mutlaka bu temizliğe katılıyor. Şayet katılamazsa üst düzey devlet erkânından dininden emin olduğu kişileri kendi yerine vekil tayin ediyor. Katılamama sebebi de yataktan kalkamayacak kadar hasta olmak veya seferde olmak gibi sebepler. Onun dışında mutlaka iştirak ediyorlar.”
Hırka-i Saâdet(Bürde-i Saâdet)
Peygamberimiz’in şair Kâ’b Bin Züheyr’e hediye ettiği hırka…
Kutsal Emanetlerarasında sayılıyor.
Erkek kardeşi Büceyr’in Müslüman olmasından hoşnut kalmayan Kâ’b Bin Züheyr, Peygamberimizi ve İslam’ı hicveden şiirler yazdı. Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethinin ardından, Kâ’b Bin Züheyriçin idam kararı alındı.
Müslüman olan Kâ’b Bin Züheyr, daha önce yaptıklarından pişmanlık duyarak gizlice Medine’ye gitti, kendisini tanıtmadan Peygamberimizin huzuruna çıktı.
Peygamberimiz tarafından affedileceğini öğrenince kendini tanıttı ve peygamberi öven ünlü şiiri Kaside-i Bürde’yi yazdı.
Kaside’yi çok beğenen Peygamberimiz, sırtından hırkasını çıkararak Kâ’b Bin Züheyr’e hediye etti.
Bu hırkayı Muaviye b. Ebi Süfyan satın almak istedi ve on bin dirhem teklif etti ama Kâ’b Bin Züheyronu satmaya razı olmadı.
Ancak ölümünden sonra Muaviye yirmi bin dirhem karşılığında hırkayı satın aldı.
Sırayla Emeviler’e ve Abbâsiler’e geçen hırka bir süre Mısır’da korundu ve Abbâsihalîfeleri tarafından bazı törenlerde giyildi.
Fiziksel Özellikleri
1.24 m. boyunda geniş kollu ve siyaha çalan yünlü kumaştan yapılmıştır.
İç kısmı, krem renkli yünden kaba bir kumaşla kaplıdır.
Önünde sağ tarafında 23×30 cm. ebadında bir parçası noksandır.
Sağ kolunda da eksiklikler olan hırka 57x45x21 cm. ebadında üsten açılan çifte kapaklı altın bir çekmece içinde, bohçalara sarılmış olarak muhafaza edilmektedir.
1962’den beri Topkapı Sarayı’nda halkın ziyaretine açıktır.(alıntı)
Şair Ka’b bin Zuhair
الشاعر كعب بن زهير
|
|
|
Namaz kılmanın mekruh olduğu (kerâhet) vakitler |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:37 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Namaz kılmanın mekruh olduğu (kerâhet) vakitler
Beş vakit vardır ki, onlara "mekruh vakitler" denir:
Birincisi: Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) ki, memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zamanla yükselişine kadar olan zamandır.
İkincisi: Güneşin yükselip de tam tepeye geldiği zeval anının bulunduğu vakittir. Bu da öğle namazından önceki kırk dakikalık bir zamandır.
Üçüncüsü: Güneşin sararmasından ve gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden itibaren batışı zamanına kadar olan vakittir. Bu da güneşin batmasından yani akşam namazından kırk beş dk. öncedir.
Dördüncüsü: Fecri Sadıkın doğmasından güneşin doğacağı zamana kadar olan vakittir.
Beşincisi: İkindi namazı kılındıktan sonra güneşin batmasına kadar olan vakittir.
İlk üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz namazlar, ne vitir gibi vacip olan namazlar, ne de önceden hazırlanmış bir cenaze namazı kılınabilir, ne de evvelce okunmuş bir secde ayeti için tilavet secdesi yapılabilir. Bunlar yapılsa iadeleri gerekir.
Bu üç vakitte nafile namazda kılınmaz. Ancak kılınacak olsa kerahetle caiz olur ve iadesi gerekmez. Çünkü bu kerahet nafile namazların sıhhatli olmasına engel değildir. Bununla beraber bu vakitlerden birine rastlayan bir nafile namazı kerahet vaktinden sonra onu kaza etmek daha fizaletlidir.
Bu üç vakit ateşe tapanların ibadet zamanıdır. Onlara benzemekten kaçınmak, Hak dine saygının gereğidir.
Diğer iki kerahet vaktinde ise nafile namaz kılmak mekruhtur. Farz ve vacip namaz mekruh değildir. Cenaze namazı ve tilavet secdesi de mekruh değildir. Bu iki vakitten birinde başlanmış olan bir nafile namazı, kerahetten kurtulması için bozulmuş olursa, sonradan onu kaza etmek gerekir.
Güneşin batışı halinde yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir. Fakat diğer bir günün kazaya kalmış olan ikindi namazı kılınmaz. Çünkü kamil bir vakitte vacip olan bir ibadet, nakıs olan (keraheti bulunan) bir vakitte kaza edilemez. Kerahet vakti ise ibadetlerin noksanlığına sebebdir.
Güneşin doğuşuna rastlayan her hangi bir namaz ise bozulmuş olur. Bunun için bir kimse daha ikindi namazını kılmakta iken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazını kılmakta iken güneş doğsa, namazı bozulur. Çünkü birinci halde, yeni bir namaz vakti girmiş olur. İkinci halde ise, namaz vakti çıkmış; fakat yeni bir namaz vakti girmemiş olur.
Tam zeval anına rastlayan bir namaz farz veya vacip ise bozulur; eğer nafile ise mekruh olmuş olur. Yalnız İmam Ebu Yusufa göre cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılınması caizdir ve keraheti yoktur. Zeval vakti son bulup da güneş batıya doğru yönelmeye başlayınca artık ittifakla kerahet vakti çıkmış olur.
Kerahet vaktinde okunan bir secde ayetinden dolayı secde yapılabilir. Ancak kerahet vaktinden sonraya bırakmak daha faziletlidir. Yine kerahet vakitlerinden birinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı o vakitte kılınabilir. Öyleki faziletli olan bu namazı geciktirmeyip hemen kılmaktır. Çünkü cenazelerde acele etmek menduptur.
Güneşin batışından sonra, daha akşam namazının farzını kılmadan nafile namaz kılmak mekruhtur. Çünkü akşam namazı geciktirilmiş olur. Oysa ki, akşam namazında acele etmekte fazilet vardır.
Cuma günü imam hutbeye çıktıktan sonra veya ikamet getirildikten sonra namaza başlamak mekruhtur.
İki bayram namazından önce ve bayram hutbeleri arasdında ve bu hutbelerden sonra, bayram namazı kılınan yerde nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi, güneş tutulması, yağmur duası ve hac hutbeleri arasında da mekruhtur. Bu hutbeleri dinlemek lazımdır.
Mekruh olmayan bir vakitte başlanmış olan nafile bir namaz bozulmuş olsa, (bunu kaza etmek vacip olduğundan) ikindi namazından sonra güneşin batışına kadar ve fecrin doğuşundan sonra güneşin bir mızrak boyu yükselmesine kadar kaza edilmez, mekruhtur. Bununla beraber kaza edilse sahih olur. Diğer kerahet vakitleri de böyledir. Ancak başta sıralanan ilk üç kerahet vakti böyle değildir. Onların birinde kaza edilmesi sahih olmaz; yeniden kaza edilmesi gerekir.
Sorularla İslamiyet
|
|
|
4 Büyük Peygamber ve 4 Büyük Kitap |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:31 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
4 BÜYÜK PEYGAMBER 4 BÜYÜK KİTAP
1- Musa (aleyhisselam.)'a : Tevrat
2- Davut (aleyhisselam)'a : Zebur
3- Isa (aleyhisselam)'a : Incil
4- Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem)'e : Kurani Kerim gönderilmiştir.
TEVRAT: Tevrat kelimesi sözlükte, Kanun, Şeriat anlamlarına gelir, Israilogullarından Hz.Musaya indirilmiştir. Hz. Musa(aleyhisselam.)'dan sonra Tevratın aslı kaybolmuştur. Israilogullarının din bilginleri tarafindan yazılan farklı Tevrat nüshaları ortaya çıkmıştır. Böylece Tevrat, ilahi kitap olma özelliğini kaybetmiştir. Tevrat´a Ahd-i Atik(Eski Ahid) de denir.
ZEBUR: Zebur kelimesi sözlükte Yazılı şey, kitap anlamlarına gelir. Hz. Davud(aleyhisselam.)'a gönderilen ilahi kitaptır. Içinde 150 sure vardır, bu kitapta daha cok öğütler, dualar, ilahiler yer almaktadır. Bugün elde hiç bir nüshası yoktur, ancak Mezmürlar adıyla Tevratin içinde yer aldığı söylenmektedir.
INCIL: Incil kelimesi sözlükte Müjde, ögretmekanlamlarına gelir. Hz. Isa(aleyhisselam) aracılıgıyla Israilogullarına gönderilmiştir. Incilin aslı kısa zaman içerisinde kaybolmuştur, bugün elde mevcud olan incil, insanlar tarafından yazılmıştır. Bu Incil 4 kitap ve bazi mektuplardan meydana gelmiştir. 1- Yuhanna
2- Markos
3- Luka
4- Matta
bu kitaplarda Hz.Isa(aleyhisselam)'in ilah olduğu yazılmaktadır. Peygamberimizden hiç bahsedilmiyor. Incil´e Ahdi Cedid(Yeni Ahid) de denir.
KUR´ANI KERiM: Kuran kelimesi sözlükte Toplamak, okumak manalarına gelir. Yüce ALLAH tarafından Cebrail(aleyhisselam.) aracılığıyla 610 yılında Hira magarasında 40 yaşında olan peygamberimize inmiştir. Indirildigi andan itibaren yazılarak ve ezberlenerek bize kadar ulaşmıştır. Bu sebeble indigi gibi bize ulaşmıştır. Kiyamete kadar da tek harfi bile degişmeden aslını muhafaza edecektir, Cünkü ALLAH´ü teala onu koruyacağını şu ayetle haber vermektedir: Kur´anı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.(Hicr süresi-9.ayet) Kuran 23 senede yavaş yavaş inmiştir, ayetlerin bazısı Mekkede bazisi Medinede inmiştir. 87si Mekke 27si Medine de inmiştir. 114 suredir, en faziletli sure FATiHA süresidir. 6666 ayettir, en faziletli ayet Ayetel kürsi'dir. En uzun süre Bakara süresidir ( 50 sayfa). En kısa süre Kevser süresidir. Kuran 30 Cüzdür, 600 Sahifedir.
1. Hz. Musa (Tevrat)
Hz. Musa, 4 büyük kitaptan biri olan Tevrat'ın verildiği ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderdiği azimli peygamberlerden biridir. Hz. İbrahim'in soyundan olup, İsrailoğulları'nın inançlarını iyileştirmek ve onları Allah'ın dilediği düzene kavuşturmakla görevlendirilmişti. Hz. Musa'nın küfürle mücadelesi Kurân'da uzun uzun anlatılmaktadır.
Hz. Musa, çocukların öldürüldüğü yıl dünyaya gelmiştir. Babası İmran ve ve annesi Yocheved, ona yalnızca 3 ay bakabilmiştir. Kurân'da anlatıldığına göre Hz. Musa'nın annesine: "Çocuğu emzir, başına geleceklerden korktuğun zaman onu suya (Nil'e) bırak. Korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız." denmiştir. Annesi Hz. Musa'yı ziftle birbirine yapıştırılmış otlardan oluşan bir muhafaza içerisinde Nil Nehri'ne bırakır. Yahudi kaynaklara göre Firavun'un kızı Thermuthis, Kurân'a göreyse Firavun'un karısı, Hz. Musa'yı bulur ve saraya alır. Fakat çocuğun İbranî olduğu kısa sürede anlaşılır. Hz. Musa'nın ablası, onu emzirecek bir İbranî aile bildiğini söyler ve onu gerçek annesine geri götürür.
Hz. Musa büyür ve birgün İsraîloğulları'ndan biriyle sokakta kavga eden bir Kıptî'ye bir tokat atar. Kıptî, yere düşüp can verir. Hz. Musa, yaptığına pişman olur ve Firavun'dan korkarak Medyen şehrine gider. Orada Hz. Şuayb'ın kızı "Safura" ile evlenir. Bir süre sonra Mısır'a dönüp gitmek üzere eşiyle beraber yola çıkar. Giderken Tûr Dağı'na uğrar ve orada Allah'ın hitabına kavuşur, kendisine peygamberlik verilir. Büyük kardeşi Harun'la Firavun'u dine çağırmaya Allah tarafından görevli kılınırlar.
Hz. Musa, Kızıldeniz'i mûcizevî bir şekilde asâsıyla yararak İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarmış, Firavun 2. Ramses ve ordusu İsrailoğulları'nın peşinden gelirken Kızıldeniz'de boğulmuşlardır.
Hz. Musa'ya verilen ve halk arasında Tevrat olarak bilinen "Eski Ahit", 39 bölümden meydana gelir. Bunlar arasında Allah'ın doğrudan Tur dağında Hz. Musa'ya yazılı levhalar halinde indirdiği kitap asıl Tevrat'tır. Alimlerin birçoğuna göre, bu Levhalarda ünlü 10 Emir vardı. Yani Tevrat, Kurân gibi parçalar halinde değil bir defada indirilmiştir.
Tevrat'ın aslının Allah kelamı ve peygamberine indirdiği kutsal bir kitabı olduğuna inanmak her Müslüman'a farz olup, bunu inkâr etmek kişiyi küfre düşürür. Çünkü Kurân-ı Kerîm'de Tevrat'ın Allah'ın kutsal kitaplarından biri olduğu açıklanmıştır:
"Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik..." (el-Maide 5/44).
İslam inancına göre Tevrat, Hz. Musa aracılığıyla İsrailoğullarına gönderilmiştir. Fakat onlar tarihte yaşadıkları kötü olaylar, uğradıkları sürgünler ve esaretler nedeniyle Tevrat'ın Allah'tan gelen şeklini koruyamamışlardır. Tevrat'ın asıl nüshası kaybolunca, Yahudi din biliminsanlarını tarafından kaleme alınan Tevrat nüshaları ortaya çıkmıştır. Bugün elde bulunan Tevrat nüshaları, çeşitli müdahalelere maruz kalmış, dolayısıyla ilahî kitap olma özelliğini önemli ölçüde yitirmiştir.
Hz. Davud
2. Hz. Davud (Zebur)
Hz. Davud, İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerden biridir. Hem peygamber, hem de hükümdardır. Soy bakımından Hz. Yakup'un Yahuda adlı oğluna dayanır. Hz. Süleymân'ın babasıdır. Kendisine İbrâni dilinde "Zebûr" kitâbı verilmiştir.
Allah, Hz. Mûsâ'dan sonra, İsrâiloğulları'na birçok peygamberler göndermiştir. Bu peygamberler, insanları Tevrât'ın hükümleriyle amel etmeye dâvet etmişler; fakat zaman geçtikçe azgınlaşan İsrâiloğulları, Tevrât'ın hükümlerini değişmişler, peygamberlerini dinlememişler, ahlâkları tamâmen bozulmuştur. Allah, Amâlika kavmi hükümdârı Câlût'u karşılarına belâ göndermiş; Câlût, İsrâiloğulları'nı vatanlarından sürüp çıkarmış, daha sonra, Tâlût isimli bir hükümdâr gelerek memleket işlerini ve orduyu düzene koymuş ve Câlût'un üzerine yürüdü. Tâlût'un ordusunda bulunan Hz. Davud, Câlût'u öldürmüş ve Tâlût'un ölümünden sonra, kendisi hükümdâr olmuştur. Bir süre sonra Allah, kendisine peygamberlik görevi ve Zebûr adlı kitabı vermiş ve Hz. Davud, insanları Allah'ın dinine dâvet etmiş ve adâletle hükmetmiştir.
Hz. Dâvûd'un çok güzel ve tesirli sesi vardı. Kendisine İbrâni dilinde Zebûr kitabı geldi. Bu kitap, manzum şekilde olup, eski manzum kitapların en ünlüsüdür. Zebûr, ünlü 4 ilâhi kitaptan biri olup, Tevrât'tan sonra gönderilmiştir. Vaaz ve nasihat şeklinde olup, Tevrât'ı kuvvetlendirdi. Onu açıklayıp onunla amel etmeye çağırdığından, Tevrât'ın hükümlerini yürürlükten kaldırmadı. Hz. Davud, Hz. Mûsâ'nın getirdiği dinî kuvvetlendirdiğinden resûl olmayıp, Beni İsrâil'e gönderilen nebilerden biridir.
Yazılı şey ve kitap anlamına gelen Zebur, Hz. Davud'a indirilmiştir. Zebur'un bölümlerine “Mizmar” denir. İslam inancına göre bugün Zebur'dan geriye birkaç Mizmar kalmış, diğerleri kaybolmuştur. Zebur, “Mezmurlar” başlığı altında Tevrat'ın içinde yer almaktadır. Yine İslamiyet'te Zebur'un da zamanla Tevrat ve İncil gibi metinleriyle birlikte tahrif edildiğine inanılır.
Hz. İsa
3. Hz. İsa (İncil)
İsa Mesih, Kurân'da adı geçen ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden biridir. İsa Mesih, Batılı tarihçilere göre miladi yıldan 4 ya da 5 yıl kadar önce doğmuştur. Yine Batılı tarihçilere göre İsa Mesih, Romalıların elinde bulunan Yahudiye'de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde 30 yaşlarına doğru peygamberliğini insanlara bildirmiş ve önce Celile'de sonra Kudüs'te insanları hak dine davet etmiştir. Yahudilerin dinini ikmal onların dine kattıklarını düzeltmek için gönderilen İsa Mesih, kendisine indirilen İncil adli kutsal kitapta bunu söyle anlatır: "Ben yok etmeye değil, tamamlamaya geldim." İsa Mesih, Yahudilerin tahrif ettiği Tevrat'ı onların anlayışından kurtarmaya, Hz. Musa'nın getirdiği akideyi yerleştirmeye ve Yahudilere daha önce bildirilen zahmetli kimi ilahi yasaları hafifletmeye çalışmıştır.
Memleketi Celile'de Genaseret gölü kıyısında ilk vaaz ve tebliğlerini bildiren İsa Mesih, daha sonra Kudüs'e gitti. Yahudiler İsa Mesih'i, dönemin Romalı Kudüs valisi Pontus Pilatus'a şikayet ettiler. Havarilerin içinde Yahuda isimli birisi İsa Mesih'e ihanet etti ve Hıristiyanların inancına göre İsa Mesih, çarmıha gerilerek öldürüldü. Kurân'daysa bu olay söyle anlatılmaktadır:
"Halbuki onlar İsa Mesih'i öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı" (en-Nisa, 4/156).
Rivayete göre İsa Mesih'e ihanet eden Yahuda, Romalılar tarafından İsa zannedilerek asılmıştır.
Kurân'a göre İsa Mesih'in annesi Hz. Meryem'dir. Meryem, yine Kurân'da ismi geçen 4 seçkin aileden biri olan İmrân ailesindendi. Hz. Meryem, Zekeriya'nın koruması ve gözetim altındaydı. Meryem, Beytü'l-Makdis'te, doğu tarafta özel bir bölmeye yerleştirilmişti. Zekeriya, Meryem'in yanına geldikçe orada, rızkını ve yiyeceğini hazır görürdü. Hz. Meryem, Beytü'l Makdis'te zikirle, ibadetle hayatîni geçiriyordu. Iste bu sırada Allah, ona bir beşer sûretiyle Cebrail'i gönderdi. Bu durum, Kurân'da şu şekilde anlatılır:
"Meryem dedi ki; ben senden Rahman'a sığınırım. Eğer O'ndan korkuyorsan bana dokunma! O da, ben, temiz bir oğlan bağışlamak için Rabbinin sana gönderdiği elçiden başkası değilim, dedi. Meryem; bana bir insan dokunmamışken, ben kötü kadın olmadığım halde nasıl oğlum olabilir? dedi. Cebrail, bu böyledir; çünkü Rabbin, "bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mûcize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız, " diyor, dedi. İş olup bitti. Böylece Meryem, İsa'ya gebe kalarak bir köseye çekildi. Doğum sancıları başladı ve başına gelen bu hadiseden dolayı çok üzülerek, keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, dedi" (Meryem, 19/1 8-23).
Cebrail, Meryem'e, babasız doğuracağı çocuğun özelliklerini ve mücadelesini haber vermiş, Meryem'i teselli etmiş ve ayrılıp gitmişti. Hz. Meryem'in kendisini Allah'a ibadete verdiğini ve onun tertemiz bir kadın olduğunu bilenler de bilmeyenler de bu duruma hayret etmiş ve doğumun bu şekilde nasıl olabileceği tartışmasına girmişlerdi. Hz. Meryem ise olayı, çocuğa sormalarını işaret etmişti. Fakat "Onlar, biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz?" dediler. Çocuk, "ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübârek kildi. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekât vermemi, anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum gün de, öleceğim gün de, dirileceğim gün de, bana selâm olsun, dedi" (Meryem, 19/23-33).
İsa Mesih'in babasız olarak mûcizevî bir şekilde doğusu, Allah'ın dilemesinden ibâretti. Hatta Allah katında, oluş itibariyle Adem ile İsa arasında fark yoktu. Gerçekten de ayet-i kerimede, durum su şekilde izah edilir:
"Gerçekten İsa Mesih'in babasız dünyaya geliş hâli de Allah katında Adem'in hâli gibidir. Allah, Âdem'i topraktan yarattı, sonra da ona ol dedi; o da hemen (insan) oluverdi." (Âli İmrân, 3/59).
İsa Mesih, 30 yaşında iken peygamberlik görevi aldığında, hemen İsrailoğullarına durumu bildirdi. İsa Mesih'in çağrısına kulak tıkayan ve ellerindeki Tevrat'ı tahrif edip pek çok değişiklikler yapan İsrailoğulları, İsa Mesih'e inanmadılar. Ayrıca Allah, İsa Mesih'in peygamberliğini destekleyen mûcizeler de gösteriyordu. İsrailoğulları, İsa Mesih'i ve ona tâbi olanları durdurmak için pek çok yol denediler; sonunda İsa Mesih'i öldürmeye karar verdiler. Fakat Allah, onların planlarını etkisiz hâle getirdi. Yahudiler, İsa Mesih'e benzeyen birini yakalayıp astılar ve "Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" dediler (en-Nisâ, 4/157). Öte yandan Kurân, asıl durumu su şekilde açıklar:
"Halbuki onlar İsa Mesih'i öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. Ayrılığa düştükleri şeyde, doğrusu şüphededirler. Onların bu öldürme olayına ait bir bilgileri yoktur. Fakat kuru bir zan peşindedirler. Kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah, onu kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, hâkimdir" (en-Nisâ, 4/157-158).
Hz. İsa ayette de belirtildiği gibi, öldürülmeden göğe yükseltilmiştir. Mezarı dünyada değildir. Ayrıca Miraç'ta, peygamberimiz kendisini görmüştür. İsa Mesih, göğe yükselmeden önce, havârîlerine ve tüm İnsanlığa su müjdeyi vermişti: "Ey İsrailoğulları! doğrusu ben, benden önce gelmiş olan, Tevrat'ı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adi Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim" (es-Saf, 61/6).
Hz. İsa göğe çekildiği sıralarda kendisine inananların sayısı çok azdı. Daha sonra bir ara İsa Mesih'in getirdiği inancı kabul edenlerin sayısı arttıysa de, sonunda Hıristiyanlar da İsrailoğulları gibi yoldan çıktı ve pek çok yanlışlıklara saptılar. Bugün, Hıristiyanların sahip oldukları teslis inancı, İsa Mesih'in göğe yükseltilmesinden hemen sonra ortaya çıkmıştır.
İsa Mesih'e 4 büyük ilâhi kitaptan biri olan İncil verilmiştir. Kurân'da İncil'in İsa Mesih'e verilişiyle ilgili şu bilgiler vardı:
"Arkalarından da izlerince Meryem oğlu İsa Mesih'i Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik; ona da bir hidâyet, bir nur bulunan İncil'i, ondan önceki Tevrat'ın bir tasdikçisi ve sakınanlara bir hidâyet ve öğüt olmak üzere verdik" (el-Mâide, 5/11).
Fakat bu İncil de Tevrat gibi tahrifata uğramıştır. Bununla birlikte Allah tarafından son peygamber Hz. Muhammed'e indirilen Kurân, Zebur, Tevrat ve İncil'in hükümlerini ve geçerliliklerini ortadan kaldırmıştır. İsa Mesih İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre cisim ve ruhuyla göğe yükseltilmiştir. Kıyamet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslam şeriatıyla hükmedecektir.
Hz. Muhammed
4. Hz. Muhammed (Kurân-ı Kerîm)
Hz. Muhammed, 571'de Mekke de dünyaya geldi. Doğmadan önce babası yaşamını yitirdi. Doğduktan kısa bir süre sonra annesini kaybetti. Sonra dedesi Abdulmuttalip'in koruyuculuğunu girdi. Onun ölümünden sonra da amcası Ebû Tâlib'in yanında kalmaya başladı.
Hz. Muhammed, küçük yaşlardan itibaren ticarete atıldı. Mekke'de yaşayan ve puta tapan insanlara karşı çıkıyordu. Bu yüzden de o insanlardan uzak kalmak için sürekli gözlerden uzak Hira mağarasına çekiliyordu. Bu arada ilk eşi Hatice'yle evlendi. Hatice'den Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma adında altı çocuğu oldu Kasım ve Abdullah küçük yaştayken yaşamını yitirdi.
Yine birgün Hira mağarasına çekildiğinde vahiy meleği olan Cebrail geldi ve ona ilk vahiy olan "oku" emrini verdi. Böylece Hz. Muhammed'e 40 yaşında peygamberlik verilmiş oldu. Ona ilk eşi Hatice iman etti ardından Hz. Ali, sonra Zeyd bin Harise, ardından da Hz. Ebû Bekir iman etti. Sonra birçok insan bu mesaja kulak verdi.
Müslümanların çok olmasına rağmen Mekke'nin ileri gelenleri, Müslümanlara türlü eziyetler işkenceler ve boykot uyguluyorlardı. Bundan korunmak için bir kısım Müslümanlar, Habeşistan'a hicret etti. Daha sonra arkalarında bir kısım Müslüman daha Habeşistan'a hicret etti. Sonunda Hz. Muhammed'in emriyle bütün Müslümanlar Medine'ye hicret etti. Önden Müslümanlar gitti arkalarından da Hz. Muhammed ve arkadaşı Ebû Bekir gitti. Medine yerlileri (ensar), Müslümanları çok iyi karşıladılar. Medine yerlileriyle (ensar) Mekke'den hicret edenler (muhacir), kardeş ilan edildi. Böylece Medine İslam devleti kurulmuş oldu.
İslam devletinin kurulmasıyla müşrikler Müslümanlara saldırmaya başladı ilk savaş Bedir savaşı oldu. Müslümanlar, ticaret için giden bir Mekke kervanını Mekke'de kalan eşyaları için el koymak istediler bunu duyan Mekkeliler savaş hazırlığı yaptılar ve Müslümanların üzerine geldiler. Bedir kayalıklarında karşılaşan ordular savaştılar. Bedir savaşında Müslümanlar galip geldi bunun sonucunda Şam ticaret yolu Müslümanlara açılmış oldu. Savaşta ele geçen esirler, 10 Müslüman'a okuma yazma öğretmek şartıyla serbest bırakıldı.
Mekkeli müşrikler, Bedir savaşının intikamını almak için Uhud savaşını başlattı. Uhud savaşının başında Müslümanlar galipken peygamberimizin görevlendirdiği okçuların yerini terk etmesiyle Müslümanlar mağlup oldu. Fakat yine de müşrikler kesin bir zafer kazanamadılar. Ardından hendek savaşı oldu çünkü Mekkeliler Müslümanlara ağır bir darbe vurmak istiyorlardı. Müslümanlar bunu duyunca Selman-ı Farisi'nin önerisi üzerine Medine'nin etrafına kuyular kazdılar ve şehir savunmasına geçtiler. Böylece savaş Müslümanların zaferiyle sonuçlandı.
628'de Müslümanlar hacca gitmeye karar verdiler. Bundan tedirgin olan Mekkeliler onları içeri almayarak Hudeybiye anlaşmasını imzaladılar. Hudeybiye anlaşması artık Müslümanların tanındığını gösteren bir anlaşmadır. 629'da Müslümanlar Hayber'i fethetti. Hayber'in fethiyle Şam'ın ticaret yolu Müslümanların eline geçti.Hayber'in fethinden sonra Müslümanlar ilk kez Bizans'la savaştı Mute'de savaşan ordular hiçbir sonuç elde edemeden geri döndüler.
630'da Mekke'nin fethi gerçekleşti. Mekke'nin fethinden sonra Arap yarımadası hızlı bir şekilde Müslümanların kontrolü altına girdi. Müslümanlar ve putperest Arap kabileleri arasında yapılan Huneyn savaşını da başarıyla Müslümanlar kazandı. Huneyn zaferinden sonra Taif şehri kuşatıldı. Hz. Muhammed'in son seferiyse Tebük seferi olmuştur. Hz. Muhammed son kez Müslümanlarla beraber hacca gitti ve buna veda haccı adı verildi veda haccında Müslümanlara veda niteliğinde konuşan Hz. Muhammed 632'de Medine de yaşamını yitirdi şu anda kabri Medine de Ravza-ı Mutahhara da bulunmaktadır.
Kurân-ı Kerîm, Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kurân, son Peygamber Hz. Muhammed'e Cebrâil tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakledilerek günümüze kadar gelmiştir. Kurân-ı Kerîm, ferde ve cemiyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî-mânevî bir hidayet rehberidir. Hükümet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır.
|
|
|
Tekamül Nedir? Nasıl Tekamül Edilir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:25 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tekamül Nedir? Nasıl Tekamül Edilir?
Tekamül ne demek?
Dünyadaki bütün ezoterik, hermetik, mistik vb. ekollerinde insanın hedefi tekamül etmek olarak adlandırılır. Peki bu tekamül etmek ne demek?
Bunu tarif etmeden önce; ezoterik, hermetik, mistik vb. ne demek onu tarif etmek gerekir. Madem ki tekamülü bunlar hedef olarak gösteriyor, bunlar nedir onu da bilmemiz lazım.
Derine inip ezoterik, hermetik, mistik açıklamaları tek tek yapılabilir. Ancak bunların tekamül hedefi büyük ölçüde aynı olduğundan ben burada lazım olduğu kadar açıklama yapacağım.
İnsan için var olan en gerçek şey şuurdur (yani bilinçtir). Herkes biraz felsefe okuyarak “aslında var olmayabilirim”, “gördüğüm her şey belki de hayaldir”, “acaba bir oyunun içinde miyiz” gibi sorularla karşılaşıp bunları cevaplamaya çalışabilir. Ancak soru işareti olamayacak bir şey vardır ki o da bir bilince sahip olduğumuz gerçeğidir.
Bu gerçek çok basittir, şu anda bu yazıyı okuyan herkesin iyi ya da kötü çalışan bir bilince sahip olduğu kesindir. Bilincin varlığı tartışmaya açık bir konu değildir. Komadaysan şuurun kapalıysa ne kitap okuyabilirsin ne konuşabilirsin ne oy verebilirsin ne namaz kılabilirsin ne yemek yiyebilirsin hiç bir şey yapamazsın, bu kadar net.
Ezoterik, hermetik, mistik vb. ekollerin bu yazı içinde bizi ilgilendiren tarafı da bilinçle ilgili tarafı. Tekamül ise bir insanın mümkün olan en yüksek şuur seviyesine ulaşmasıdır diyebiliriz.
Bu “en yüksek şuur seviyesi” nasıl bir şey olabilir, oraya nasıl ulaşılır gibi soruların “şöyle ulaşılır” türünden kesin, net bir cevabı yoktur. Ben bunu kesinlikle biliyorum diyen insanın ise şuur seviyesinden şüphe etmek gerekir.
Şuur kelimesinin ingilizcesi “consciousness”, yani vicdan kelimesinin ingilizce karşılığı ile aynı. Bu benzerliği başka dillerde de görmek mümkün. Buradan yola çıkarak da tekamülün, şuur ve vicdan gelişiminin elele yürümesi gerektiği bir yol olduğunu düşünebiliriz.
Bu kadar geniş bir şuur seviyesinden bahsediyorsak tekamül “iyi insan” olmak ile açıklanabilecek bir şey değildir. Bu sadece tekamülü dar bir kapsama indirgemek olur. Tekamül bundan fazlası olmalıdır.
Tekamülün ne olduğuna dair bize ipucu verebilecek ve aynı zamanda içeriği de biraz tanıdık olan tasavvuf ve kabala var. Eğer merak eden olursa, tekamül konusuna bunlar üzerinden devam etmek daha doğru olur.
Kelime anlamı olgunlaşmak, gelişmek olan tekâmül bir Yaratıcı yasasıdır.
Bütün yaratılanlar tekâmül eder. Bütün insanlar, bütün cisimler, bütün olaylar, kısaca bütün yaratılanlar değişir, başkalaşır, çeşitli hallere girerek gelişir. İnsanlıkta temelde daima bir ilerleyiş ve gelişme vardır; bu, tekâmülün gereğidir. Yaşama karışıklık değil, bir düzen ve ahenk hâkimdir
Tekâmülün sonu yoktur. Çünkü hayat sonsuzdur. O halde varlık ne kadar gelişirse gelişsin, tekâmülünün sonuna varamayacaktır.
Dünya, sonsuz evrende bulunan tekâmül okullarından biridir. Yaratıcı nasıl sonsuzsa, “O” nun Bilgisi ve tekâmül ortamları da sonsuzdur. Evrende her yer varlıkla ve hayatla doludur. Her ortam bir tekâmül yeridir ve varlıklar burada yaşayarak bilgi ve tecrübe edinirler. Dünya okulundan diploma alana kadar tekrar tekrar doğulur. Tekrar doğuşlar tekâmül için konulmuş bir Yaratıcı kuralıdır.
Tekâmül tek bir ömre sığmaz. Tekâmülün sonsuzluğu yanında sadece dünya bilgi ve tecrübesini göz önüne alsak bile, bir insan ömrünün bu kadar bilgi ve tecrübeyi elde etmesine zamanı ve enerjisi yetmez. Böylesine kısa bir süre içinde yapılan faaliyetler ise beden, toplum ve tabiat tarafından sınırlandırılır. Bu yüzden tekrar doğuşlarla yeni imkânlar sağlanır, tekâmül hızlandırılır.
Dünya hayatı canlıların tekâmülü içindir.
Evren düzeni, mükemmelen işleyen kanunlarla sağlanır. Bu kanunların dışında hiç bir varlık, hiç bir harekette bulunamaz. O halde tesadüf olmadığı gibi saçma ve abes bir iş de yoktur. Bilelim ya da bilmeyelim, her hareketin bir sebebi ve sonucu vardır. Bu sonucun ise evren ahengine uygun olmamasına imkân yoktur. Demek ki, insan ne yaparsa yapsın, tekâmül eder; ancak yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşmaktan kaçınamaz. Seçim insana kalmıştır, çünkü o, hareketlerinden sorumlu bir varlıktır.
Tekâmül adım adım gerçekleşir. Ruh varlığı tekrar tekrar doğuşlarla maddi evrenlerdeki bilgi ve deneyimini artırarak yavaş yavaş sonsuz tekâmül yolculuğunu sürdürür. Ve varlık öyle bir tekâmül seviyesine ulaşır ki, artık bedende doğmak mecburiyetinden kurtulur. Tekâmülün bir amacı da, ruhların, Tanrısal düzeni, doğada kendi imkânları oranında yürütebilecek bir düzeye ve etkinliğe ulaşmalarını sağlamaktır.
Bu sebeple ruhlar, madde kanunlarını öğrenmek ve onları uygulamak zorundadırlar.
Kuran’a göre tekâmül ve bilimsel anlamı
Öncelikle belirtmeliyim ki ben hiçbir dinin ya da düşüncenin mensubu değilim. Yazdıklarım tamamen kendi düşüncelerimdir. Bu minvalde niyetim, ne İslam’ı yermek, nede yüceltmektir… Benim amacım yıllardır yaptığım araştırma ve incelemelerin sonucunda ulaştığım bilgileri paylaşmaktır. Bu düşüncelerim hiçbir kesimin düşünceleriyle moda mod uymaz. Her kesimin -bana göre- doğrularını alıp yanlışlarını eleştirmekteyim. Din konusu kutsal değer olduğu için pek eleştirmek istemem ama bazen zorunlu oluyor.
Ben tüm dinlerin kutsal olduğunu ve insanların tekâmül etmeleri için oluşturulduğunu düşünüyorum. Dinlerdeki asıl amaç kişilerin Tekâmül edebilmeleri için yaşam alanı oluşturmaktır. Onun için çeşitli dinler ve faklı akımlar vardır. Tüm bu dinler insanların yapısı ya da bozması değildir. Her şey ana planın eseridir. Ana programa Kuran Levhi Mahfuz demektedir. Onun için benin dinim doğru, seninki yanlış demek sadece inançla söylenebilir. Hiç kimsenin elinde delil yoktur. Var olduğu söylenen delillerle kişi ancak kendini kandırır. Başkası o deliller, saçmalıktan başka bir şey değildir. Fakat herkes doğmadan, hangi inançta doğacağı bellidir. Çünkü en iyi tekâmülü o yaşam alanında yapacaktır.
Yaşam alanı olarak düşünmeyi bir kandırmaca gibi görmek doğru değildir. Yazılarımda bizlerin, henüz çocukluk dönemini bitirememiş olduğumuzu söylemiştim. İşte dinler bizim bu çocukluk döneminde doğru yönde gidebilmek için uymak zorunda olduğumuz şeylerdir. Doğru kelimesi yanlış anlaşılmasın. Benim söylediğim “doğru” sadece tekâmül için yapılması gerekenleri yapmayı içerir. Eğer çocuğunuz okula gitmek istemezse “onun özgür seçimidir” diye düşünmezsiniz. Gelecekteki refahı için onu ikna eder, olmazsa zorlarsınız. Kendi kararlarını vermesine ancak belli bir yaştan sonra izin verirsiniz. İşte dinler tam olarak bu işi yapmaktadır. Onun için kıyamete kadar hükümleri vardır. Çünkü kıyametten sonra kendi kararlarımızı verebilecek olgunluğa geleceğiz.
Kıyamette tüm dinler kalkacaktır ve gerçek bilgi hâkim olacaktır. Fakat her din mensubu “gerçek bilginin” kendi dininde olduğunu sanmaktadır. Oysa gerçek bilgi bir din içermeyecektir. Bu bilgilerin ne olacağını zamanı geldiğinde öğreneceğiz.
Edindiğim bilgileri hem Kuran’dan hem de bilimden elde ettim. Fakat asıl baz aldığım bilimdir. Önce bilimsel konularla geliştim. Sonra aynı şeylerin birçoğunun Kuran’da da olduğunu gördüm. O zaman bizi yönlendirenlerin her iki yöntemi de kullandığını anladım. Tüm yazılarımı okuyanlar beni çok daha iyi anlayacaktır. Çünkü her makalem ana konunun bir köşesinden ilintilidir.
Araştırmalarımı yaparken ilk ulaştığım sonuç şuydu! Eğer Tanrı diye bir şey varsa ve insanı yarattıysa kesinlikle insana ihtiyacı var olmalıdır. Kuran’da bu ihtiyacın iki farklı anlatımla anlatıldığını gördüm. İlki çok çocukça ve bencilce olarak
Zariyat 56 Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
düşüncesiydi. Bu mantık hiçte bir tanrıya yaraşır mantık değildir. Çevrenizde bir tanıdığınız, bir sürü robot yapsa ve onları belli kurallara uymaları için, içlerinden bir robotu uyarıcı olarak görevlendirse. Özgür iradeleriyle bir kısmı görevlendirilen robota inanmasa ve bu inanmayanları ateşe atıp yaksa; onu sadistlikle suçlarsınız. “İlle de inanmalarını istersen, hepsine sen ulaş” dersiniz. Böyle adaletsiz ve güvensiz bir yöntemi insaf dışı görürsünüz. (En azından ben görürüm.) Fakat Allahın böyle yapacağına inanırız. Onun böyle bir hakkının olduğunu düşünürüz. Ben bu mantığın doğru olamayacağını düşündüğüm için incelemeye devam ettim.
İnceledikçe ikinci ama biraz gizli bir mantık daha gördüm.
Enbiya 16-17 Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.
mantığıydı. Bu iki mantık birbirleriyle çelişiyordu. Öyle ya hem eğlence istemiyordu hem de kendine tapınan kullar yaratmıştı. Bu iki durum bana iki farklı amaç gibi göründü. Bana göre ilk mantığa göre mevcut inanışlar oluşmuştu. Yani bugünkü İslam inancı bu mantığa göre şekillendi. (Elbette tek başına bu ayetler değildir. Durumu kısaca anlatabilmek için bu ayetleri seçtim.)
İkinci mantıktaysa gizli bir amaç var gibi duruyor. Tanrının canı sıkıldı da bu işleri yaptı gibi durmuyor. Bir amaç olmalı. Bu amacı incelemeye çalıştığımda yine biraz gizlenen ruh konusuna ulaştım. İnsan ruhu tanrıdandır ama tanrı bir parçasını dünyaya neden göndersin? Üstelik burada tanrıyı tanımayan, ona söven, onu istemeyen bir sürü insan olacağını bile bile… Kuran’a göre Allah insanın kötü olacağını bilmektedir. Fakat ona rağmen yine de gizli bir sebepten yaratması gerekmiştir. Bunca hakareti duymayı göze alacak kadar önemlidir.
Bakara 30 Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.
Meleklerin dahi bilmediği bu önemli sebep bizim ve evrenin yaratılmasının asıl sebebidir.
İşte bu sebebi incelediğimde insanın ruhunu ve bu ruhun tekâmülünü görmekteyim. Tanrıdan çıkan ve insan sayesinde yine O’na döndürülecek olan ruhun geri dönüşü tekâmülle olabilecektir. Bu mantık meleklerin bir zamanlar insan olduğunu söyleyen ayetle de desteklenmektedir.
ENBİYA 26 – Böyle iken dediler ki: “Rahmân çocuk edindi.” Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah’ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.
Ayetteki ikram olunmuş kul sözünün karşılığı tekâmüldür. Bu mantığa göre bir zamanlar dünyada yaşamış olan Atlantisliler şimdi melekleri oluşturmaktadır. Fakat bir insanın kan döken canavardan, bir meleğe dönüşmesi için epey zaman geçmesi gerekir. Melek olmanın yolu bozgunculuk ve kan dökmekten geçiyor. İşte Bakara 30’da meleklerin bilmediği şey budur. Fakat meleklerin bilmediği şeyi benim biliyor olmam garip gelebilir. Fakat gerçekte melekler her şeyi biliyorlar. Ayetler bizi bilgilendirmek amaçlıdır. Onun için bende bu bilgiyi bilebiliyorum. Yani biz görelim diye o ayetler o şekilde oluşturulmuştur. Hep, Kuran’ın sembolik dille yazıldığını söylüyorum. Gerçi bu ayette pek sembol yok. Direk olarak meleklerin insanların ikram olunmuşlarından oluştuğunu söylemektedir. Bu ayette tek gizlenen şey tekâmüldür. Aslında anlatılan şey “bir zamanlar dünyada yaşamış birileri tekâmül ederek melek oldular.”
Yukarıdaki ayette tekâmül gizlenmiş ama başka ayetlerde açıkça yazmaktadır. Bana göre Tekâmülü anlatan en önemli ayet
Me’âric 4 Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.
diyen ayettir. Bu ayete göre kıyametten sonra dünya yılıyla ellibin yıl daha tekâmül edeceğiz. Oysa mevcut tefsirlerin çoğu bu işi yolculuk olarak alır. Fakat ifritin veya Hızır’ın sahip olduğu (Neml 39-40) yeteneğin, meleklerde olmadığını düşünmek doğru değildir. Eğer mevcut Kuran yorumunda tekâmülün olduğu kabul edilseydi, bu ayeti yolculuk olarak düşünmeyeceklerdi. Mevcut yoruma rağmen, bazı akımlar tekâmülü, bazıları yeniden doğuşu kabul eder. Kuran’da tekâmülü anlatan en ciddi ayetlerden biri de;
Secde / 5 O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.
ayetidir. Ayette sistemi kuranın O olduğunu fakat geri dönüşün kendiliğinden olduğunu görüyoruz. Bu sürenin de 1000 yıl süren bir gün olduğunu anlıyoruz. Burada sistemi kimin kurduğu sorunu var. Çünkü tüm sistemi kuran Kaynaktır. Fakat dünya tekamül sistemini kuran YMT’dur. Benim anladığım buradaki “O” kaynağa değil “Rab”be karşılık gelmektedir. O zaman bu ayetten bir insanın 1000 yıl tekamül ettikten sonra kıyameti yaşayarak öte dünyaya gideceğini anlıyorum. Ondan sonra da Mearic 4’deki elli bin yıllık tekâmül süreci başlamış olacak. Demek ki bizler kaç kere ölüp dirilsek de toplamda 1000 yıllık bir dünya hayatı yaşamış oluyoruz. Acaba eski peygamberlere verilen uzun ömürler bu durumu anlatmak için miydi?
Tekâmül ile yeniden doğuş eşdeğerdir. Tek hayatta tekâmülü bitirmek mümkün olamayacağından her ikisini beraber düşünmek zorunludur. Fakat mevcut yorumlara göre İslam da yeniden doğuş yoktur. Oysa benim yaptığım incelemeye göre Kuran’da yeniden doğuş olduğu düşüncesi, olmadığı düşüncesinden daha baskındır. Bu konuyu bu yazımda inceledim. Son zamanlarda yeniden doğuş düşüncesi bazı İlahiyat Profesörleri tarafından da Kuran’da müteşabih (anlamı kapalı) kabul edilmiştir. Dediğim gibi Kuran’a geçmişte yapılan yorum, günümüzde de son sürat savunulmaktadır. Eğer incelerseniz ortaya attıkları ayetler yeniden doğuşu değil, yaşanmış olan önceki hayatlarına geri gidebilmelerini yasaklar. Bu durumu yeniden doğuşa atfetmektedirler. Oysa yeniden doğuş da aynı şekilde yaşanmış bir hayatın tekrarını kabul etmez. O hayattan alınacak olan, alınmıştır. Hayatı tekrar ederse, yeni bir şey alamayacağı için gereksiz bir bedenlenme olmuş olur.
MÜ’MİNUN 99,100- Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, “Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder,” “Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.
Bu ayet anlattığım mantıkla incelendiğinde harika bilgiler içerir. Aynı hayatın tekrarı kabul edilmez ve ölümden tekrar dirilene kadar bir berzah hayatı vardır. İşte bu berzah hayatı da dünya hayatı kadar önemlidir. Yeniden dünyaya gelebilmek için bir hazırlık dönemi gerekir. Önceki hayatında elde edilen kazanımlar berzah hayatında ruha yüklenir. Ondan sonra bir sonraki hayat için hazır olabilir. Ayetteki yeniden diriliş mevcut inanış için kıyametteki son diriliş olarak alınır. Gizlenen tekâmül konusu yüzünden öyle anlaşılması istenmiştir. Açık olmayan bu bilgileri peş peşe dizdiğimizde çok farklı şeyler görüyoruz. Ancak o zaman buradaki “yeniden dirilişin” çok kereler olduğu anlaşılabilir.
Şimdi de tekâmül etmenin bilimsel karşılığını anlamaya çalışalım. Diğer yazılarımda da yazdığım gibi ruh dünyada bedenlendikçe gelişir. Tekâmül olarak aldığım bu süreç tamamen bilincin gelişmesidir. Başlangıçta sıfır olan bilinç gittikçe artar. Bilinç ise IQ ve EQ denilen zekâlardan oluşur. Aslında tekâmül bir dönüşüm işlemidir. Ruh tekâmül ettikçe kütle kaybeder ve dalga titreşimi artar. Başlangıçta sadece kütle varken, sonra kütle azalarak bilinç artar. Bu artış E=mc2 ile formüle edilir. Örneğin astral düzeyde oluşturulan atom tekâmül sürecine sokulur. Bu bildiğimiz hidrojen veya Karbon atomu ya da diğerlerinden başkası değildir. Ruh atom halindeyken sıfır bilince sahiptir. Atom bir canlı bedenine bağlanarak otomatik süreç boyunca zekâ kazanması sağlanır. Bu süre yaklaşık 50 bin yıl sürer ama çok az kazanım olur. Hayvan bedenlerinde tekâmüle sokulan ruh, hayvanın yaşadığı zorlukları yaşayarak etkilenir. Önceleri olaylara etki etmez ama uzun süren bu sürecin bir yerlerinde etki etmeye başlar. Sorunlara çözüm bulmaya başlar. Örneğin karganın cevizi kırmak için trafik lambalarındaki trafiği kullanması gibi. Bu süreçte hemen bütün hayvanlar kullanılır. Böcekler, balıklar ve sürüngenlerin bir kısmı ruh taşımaz. Rüya ruhun işlevidir, onun için rüya görmeyen hayvanların ruh taşımayacaklarını düşünüyorum. Bu süreçteki hayvanları, bilim daha iyi tespit edecektir.
Şekil 1’de tekâmül sürecini izleyebilirsiniz. Ruh, astraldeki bir atom olarak başlar, tekâmül ettikçe dalga titreşimi artar. İlk olarak en küçük dalga titreşimi artışında, atom dağılır ve alt elemanları olarak devam eder. Bu noktada ruhun enerjisi “zayıf kuvvet” dediğimiz kuvveti aşar. Böylece ruh alt elemanlarına bölünür. Artık ruh tek atomdan değil proton, nötron ve elektronlardan oluşan bir enerjidir. Titreşimi arttığı için 4 boyutlu uzayın elemanı olur. Bu uzay, Kuran’da geçen 7 gök katının ilkidir ve içindekileri karanlık madde olarak biliyoruz. Fakat yanlış anlamaya sebep olmamak için bu proton, nötron ve elektronların süpersimetrik parçacıklar olduğunu anlamak gerekir. Onları göremiyoruz.
Kısacası ayetteki ikram olunmuş kul sözünün karşılığı tekâmüldür. Ruh tekâmül ederek dalga titreşimini artırmaya devam eder. Bu sırada sadece titreşimi artmaz aynı zamanda enerjisi de artar. Enerjisi arttıkça yeni bir kritik değere ulaşır. Enerji “güçlü kuvvet”i geçtiğinde yeni bir uzaya geçer. Bu uzay 5 boyutlu uzaydır ama artık süpersimetrik proton veya süpersimetrik nötronlar parçalanarak kuarklarına ayrılmıştır. Ruhun toplam enerjisi, oluşan yeni parçacıkların enerjileri toplamıdır. Bu süreçte dalga titreşimi de artmaya devam eder. Süpersimetrik Kuarklar da “renk kuvveti” denilen kuvvete ulaştığında, alt parçacıklarına ayrılır ve bu süreç sicimlere kadar devam eder.
Evrendeki bir ruhu ve anti evrendeki ikizini temsil etmektedir. Her iki ruh aynı süreçleri yaşayarak ayrı ayrı tekâmül eder. Her ikisi de sicimlerine ayrıldığında birleşirler. Ruh tekâmül ettikçe kütlesi azalır dedim ama sicim olduğunda da kütlesi vardır. Hem de ilk atom halindeki kütlesine sahip olmaya devam eder. Aslında süreç içinde ruhun kütlesi hiç azalmaz. Sadece aynı kütle çok fazla parçacık tarafından taşınır. Bir sicim olarak çok küçük bir kütleye sahip olur ama o ruhu oluşturan tüm sicimlerin toplam kütlesi, ilk oluştukları atoma eşittir. Fakat tüm sicimler antisiyle birleşerek, tamamen enerjiye döner. Kütle yok olur ve ruh saf bilinç olarak Kaynakla bir olur. İşte o zaman Kuran’da yazan “Bize döndürüleceksiniz” eylemi gerçekleşmiş olur.
Tüm bu süreç içinde bir yere kadar tekâmül insanla olmaktadır. Hayvan bedenleriyle başlayan süreç, 1. Gök katını geçer. 2. Gök katında ruh insan bedenlerine enkarne olur. Ruh geçici sürelerle, farklı bedenleri kullanarak gelişir. Kıyametten sonra ise artık açık tekâmül eder. Yani artık bedenlenmeden saf bilinç olarak öte dünyada tekamül eder.
Otomatik dönem dediğim süreç 50 bin yıl kadar sürer. Ondan sonra yarı bilinçli dönem başlar ve oda 10 bin yıl kadar sürer. Yarı bilinçli dönem otomatik dönemin çok çok üstünde bir tekâmül sağlar. Bedensiz olarak ise dünya yılıyla 50 bin yıl süren -bir gün- daha tekâmül ederiz. Toplam 110 bin yıl süren tekâmül içinde, insan bedenlerini 10 bin yıl kadar bir süre kullanırız. İnsan ve hayvan bedenlerindeki süreç, asıl tekâmül edeceğimiz bilinçli dönemin alt yapısıdır. Kıyametten sonra bilinçli tekâmül edeceğiz. Bilinçli olacağımız için çok daha verimli olacak. Çünkü tüm enerjimizi tekâmül etmeye ayıracağız. Oysa şimdi tekâmül etmek gibi bir kaygımız yok. Fakat yaşadığımız hayattaki zorluklar ve gelişmeler bizi tekâmül ettiriyor. Yani zoraki tekâmül ediyoruz.
Evrenimiz astral dünyanın yansımasıdır ya da hologramıdır. Astral düzeyde olan atomlar dünyamıza da yansır. Fakat tekâmülle alt elemanlarına ayrılan atom artık evrenimize yansımaz. Fakat kütle çekim etkisini hissederiz. İşte bilim insanlarının karanlık madde dedikleri şey odur. Bu durumu başka yazılarımda da yazdım. Evren insanın tekâmül etmesinden kaynaklanan bir kütle kaybına uğramaktadır. Yani bizler Kaynakla bir olduğumuzda evrenden bir atomu eksiltiriz. Bu süreç bizden öncede devam ettiği için uzun süredir evren kütle kaybetmektedir. Arka plan fon ışımasına göre kozmik tarihin ilk yarısı sonunda kütle kaybı başlamış. Demek ki o zamana kadar evrende canlı oluşamamış. Canlının oluşumundan sonra, evrenin gittikçe yavaşlayan genişleme hızı, tersine dönerek gittikçe hızlanmış.
TEKAMÜL ve REENKARNASYON
Tekamül, sözcük anlamıyla gelişme, olgunlaşma, evrim anlamına gelmekte olup, ezoterik öğretilerde ruhun gelişimi, olgunlaşması anlamında kullanılır. Tekamülün hedefinde kemale ermek, kamil insan olmak vardır. Kamil insan, ideal insan demektir. İnsanlığın en yüksek mertebesidir. Tasavvuftaki tanımıyla ruhsal anlamda tanrılaşmaktır. Yani, aklın zincirlerinden kurtulup özgürleşmesi, tam bir iradeye sahip olunması, karakteristik yapının mükemmelleşmesidir. Evrensel insan modeline ulaşılmasıdır.
Kamil insan
Kamil insan her yönüyle ideal ve örnek insandır.
Bilgisi, idraki ve aklı son derece gelişmiştir.
Tüm zincirlerinden kurtulmuş, tabularını yıkmıştır.
Hiç kimseyi aşağılamaz, insanlar arasında ayrım yapmaz.
Almadan verir, sevilmeden sever.
Boş konuşmaz, sözü öz ve gerçektir.
Eline, beline ve diline hakimdir.
Sonsuz hoşgörü ve tevazu sahibidir.
İbadeti şekilde değil bilinçte ve yaşam tarzındadır.
Zenginlikten mağrur olmaz. Fakirlikten hicap duymaz.
Doğal sirküleyi hisseder, tabiatla bir ahenktir ve an’da yaşar.
Her nefes alışından mutluluk duyar.
Olmakta olan her şeyin bütünün yararına olduğunu bilir.
Kainatın ahengini her yerde, her şeyde ve her an gören, hisseden, yaşayan kişi’dir.
Ben’den ve bencillikten uzaktır. O nefsine değil, nefsi ona tutsaktır.
Cimrilik, hırs, haset, alay, kibir, yalan, riya, şehvet, şöhret, gaflet, gazap gibi çirkin karakterlerden kendini arındırmıştır.
İnsanlar arasında saygıyı, dostluğu ve dayanışmayı sağlamaya çabalar.
Her türlü şiddete, zulme ve işkenceye karşıdır.
Kul hakkının yenmesine, hırsızlığa, sömürüye karşı durur.
Barışı, adaleti, sevgiyi, mutluluk ve huzuru inşa için çalışır.
Önemsediklerinin en başında yaşama hakkı gelir.
Yaşayan her varlığa sevgi duyar.
Ölüm korkusunu yenmiştir, ölüme yeni bir yaşama geçiş gözüyle bakar.
Bir varlığın bu mertebeye ulaşabilmesi için dünyada olduğu gibi bütün kainatta geçireceği sayısız tekamül merhaleleri vardır. İşte bu merhalelerin dünyada geçen kısmına reenkarnasyon denir.
Reenkarnasyon:
Enkarne: Ete (bedene) girmek,
Reenkarnasyon: Tekrar ete (bedene) girmek,
Basit olarak anlatıldığında reankarnasyon (tekrar doğuş, tekrar bedenlenme, ruh gezisi) ruhun, doğum ve ölüm sirkülasyonu sayesinde tekrar tekrar insancıl varoluşa geçmesi anlamına gelir.
Amaç sonsuz tekamüle ulaşmaktır.
Bütün büyük dinler ve dünya görüşlerinin öğretilerinde bu sirkülasyonun, yani ruhsal boyuttan materyal boyuta ve tekrar ruhsal boyuta geçmenin, gerekli olduğunda yatar.
Ruhun öğrenmek zorunda olduğu tüm dersler ve görevler bittiğinde, yani tekamülü tamamlandığında ancak bu sirkülasyon sona erer ve ruh sonsuzlukta yerini bulur.
Her ruhun amacı o büyük tekliğe, bütünlüğe dönüştür. Burada artık iyiyi veya kötüyü, siyahı ve beyazı, karanlığı ve aydınlığı birbirinden ayıran tezatlık kuralı geçerli değildir.
Mevlana şöyle der: Kaynağından kopan herşey, kaynağıyla birleşmeyi arzular.
Reenkarnasyon anlayışına göre yaşam bir okuldur ve bu okulda her insan ayrı bir sınıfta dersini öğrenmeye çalışır. Tekâmül etmek için dünyaya doğan ruh, dünya üzerinde bilgi ve tecrübesini arttırmak için bir beden kullanır. Fakat bu bilgi ve tecrübe tek bir hayatta öğrenilemez çünkü buna zamanı ve enerjisi yetmez. Bu yüzden reenkarnasyonlarla insana yeni imkanlar sağlanır, tekâmül hızlandırılır. Hayatımızda yaşadığımız krizler, zorluklar birer sınavdır. Ve eğer kendimiz üzerinde çalışır ve bu sınavları aşarsak, hedefimize ulaşmış oluruz.
Dünyada adalet reenkarnasyonla sağlanır
Dünyada insana verilen zenginlik, sağlık güzellik, kısa ömür, fakirlik, hastalık, çirkinlik gibi değerler, ruhun bilgi ve tecrübesini arttırmaya yarayan vasıtalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli değerlerdir. Kişisel hayattan, aile hayatından itibaren insan hayatı bütünüyle birbirinden farklıdır: İnsanların bilgi düzeyleri, yaşadıkları zaman ve mekan, sahip oldukları yetenek ve olanaklar farklıdır. Bunun yanında kimi insan çocukluğunda yaşamını kaybeder. Kimisi sakat doğar, kimisi kronik bir hastalıkla yaşar. Kimisi ezer, kimisi ezilir. Kimisi hayatını hapislerde geçirir. Kimisi öldürülür, kimisi işkencelere, zulümlere uğrar. Reenkarnasyon sayesinde her canlı eşit yaşam şartlarına sahip olur.
Platon’a göre reenkarnasyon iki türde varolur:
1- Seçim sistemi: Buna göre ruh eski yaşamındaki eylemlerine uyacak bir hayvan veya insan bedeni seçer. Yani ruh yaşam koşullarını önceden seçmiş ve böylece kaderini belirlemiş olur.
2- Denge sistemi: Burada yeni yaşam tamamen eski yaşama bağlıdır. Eski yaşamda yapılan hataların acısı yeni yaşamda çekilir. Örneğin zenginken fakiri horlayan birisi yeni yaşamında fakirin durumuna düşebilir ve onun çekmiş olduğu acıların aynısını yaşar.
Bu iki sistemde de anlatılmak istenen şu anki yaşamın bir sonraki yaşamı etkilediği veya etkileyebileceğidir. Her koşul bütün kullara eşit bir sistemde sunulur. Bu yaşam şartlarını nasıl değerlendiğimize göre bir sınav yaşanacaktır.
Ve tabii ki bu bir takım sonuçları yaratacaktır.
Bizim hayatı nasıl yorumladığımız gelişimimizi sağlayacaktır. Ruhsal varlığımız en üst olgunluk seviyesine çıktığında var oluş süreci bitecektir.
Tenasüh
Reenkarnasyon ve tenasüh kavramları, aynı ilkeleri içerdikleri sanılarak birbirleriyle sık sık karıştırılmaktadır. Oysa bu iki kavram arasında çok temel farklılıklar bulunmaktadır.
Bu temel farklar şöyle açıklanır:
Tenasüh inanışında ruhların sürekli olarak tekrar bedenlenmesi ilkesi bulunmakla birlikte, deneysel spiritüalizmin reenkarnasyon kavramındaki ruhsal tekamül ilkesi bulunmaz. Oysa reenkarnasyon kavramında ruhsal tekamül ilkesi vardır; yani ruhların dünyada bedenlenmeleri tekamülleri içindir.
Tenasüh inanışı, ruhların dünyaya gelip gitmelerini ceza ve ödül düalitesine dayandırır. Deneysel ruhçuların reenkarnasyon kavramında ise varlığın cezalandırılması veya ödüllendirilmesi gibi şeyler sözkonusu değildir. Reenkarnasyonizme göre, dünya yaşamı, yapılmış hataların intikamının alınması için oluşturulmuş olamaz. Kısaca, insan dünyaya bir önceki yaşamında neden başarılı olamadığının hesabını vermek için değil, gelişmek için gelir. Bir insan ruhunun bir sonraki yaşamında dünyaya geleceği beden onun tekamül gereksinimlerine ve nedensellik kuralına göre belirlenir.
Tenasüh inanışına göre, bir insan ruhu ceza aldığı takdirde bir sonraki bedenlenmesinde dünyaya bir hayvan bedeninde gelebilir. Reenkarnasyon kavramına göreyse tekamülde geri dönüş, yani gerileme yoktur; zaten bir hayvan bedeni bir insan ruhunun gelişim gereksinimleri için yeterli olamaz.
Bilimsel Araştırmalar
Reenkarnasyon inancının binlerce yıllık bir geçmişi olduğuna inanılıyor. Bugün daha çok Doğu kültüründe yaygın olduğu bilinse de Batı tarihinde ilk kez Pisagor ve Platon gibi bazı antik Yunan düşünürleri tarafından dile getirilmiş olan “ruh göçü” reenkarnasyon, aslında eski Mısır, Kelt, Maya ve İnka uygarlıkları gibi birçok uygarlıkta bilinen ve kabul görmüş olan bir kavram.
Reenkarnasyon günümüzde en çok Hindular ve Budistler arasında yaygın bir inanış biçimi. Din uzmanları ise dünya çapında 1.25 milyarın üzerinde insanın reenkarnasyon inancına sahip olduğunu tahmin ediyor. Öte yandan bu inanış bilim dünyasının da ikiye bölünmesine neden olmuş durumda. Birçok bilim adamı reenkarnasyonu mantık dışı ve hatta “saçma” bulurken, kimileri de reenkarnasyonun varlığını bilimsel olarak kanıtlayabilmek için araştırmalarını azimle sürdürüyor.
Bu araştırmacıların başında Virginia Üniversitesi’nden Prof. Ian Stevenson geliyor.
Prof. Stevenson yaşamının40 yılını, geçmiş yaşamlarını hatırlıyor gibi görünen çocukları incelemeye ayırmış. Yaklaşık 1000 çocuk üzerinde incelemelerde bulunmuş. İncelediği vakaların sayısı 2002 yılında 2000’i aşmış. Prof. Stevenson her vakada çocukların raporlarını metotlu olarak belgelemiş. Böylece, çocukların anlattıkları ile ölen kişilere ait olguların paralellik göstermekte olduğunu doğrulamayı başarmış. Aynı zamanda sözkonusu ölen kişilerde ölüm ve yaralanmaya yol açmış yara izlerinin sözkonusu çocuklarda doğum işareti ve doğum kusuru olarak belirmiş olduğunu, otopsi fotoğrafları gibi tıbbi kayıtlarla doğrulamış.
Prof. Stevenson’un yardımcılarıyla bilimsel anlamda son derece titiz bir şekilde incelediği bu vakalarda, geçmiş yaşamlarını (reenkarnasyonlarını) hatırladıklarını söyleyen bütün çocukların iddialarının araştırıldığı ve hepsinin doğrulandığı öne sürülüyor.
Ölümden sonra yaşamın devam ettiğine dair inanışlar içinde reenkarnasyon en eski inanç. Daha tek tanrılı dinler ve cennet-cehennem inancı ortada yokken ruh göçüne inanıyor insanlar. Günümüzde modernleştirilmiş reenkarnasyon inancı ile de cennet inancına meydan okuyor. Bu açıdan iki büyük avantaja sahip. Cennete gidip gelen ve anlatan yok ama, bir önceki yaşamını anlatan insan çok. Bu açıdan inandırıcılığı çok daha fazla. Bunun yanında reenkarnasyonla gerçek adaletin sağlanıyor olması, insanları daha fazla kendine çekiyor. Cennet-cehennem inancında ise adalet kavramı yoğun olarak tartışılıyor. Yaşı küçükken ölen bir çocuğun cennete gitmesine bir itimas gözüyle bakılıyor. Ayrıca dünya nimetlerinden ve fırsatlarından eşit olarak faydalanamamak kabul edilemiyor. Yani, dinlerin adaletsiz tanrısı yerine, sadece insanlara değil, tüm varlıklara karşı adil bir tanrı anlayışı ortaya konuluyor.
Reenkarnasyon inancı cennet-cehennem inancındaki dinler içinden de inanır bulabiliyor. Müslüman, Hristiyan ve Museviler içinde de çok sayıda bu inanca sahip olanlar var. Müslüman olduğunu söyleyen bir insan aynı zamanda reenkarnasyonu da savunuyor. Cennetin en son aşama olduğuna inanıyor. Hatta Kur’an’da reenkarnasyonu işaret eden ayetler olduğu öne sürülüyor. Yaşar Nuri Öztürk ve Süleyman Ateş gibi İslamcılar tarafından da bu iddialar kesin olarak reddedilmiyor. Buna karşın İslamcıların çoğu tarafından aşağıdaki ayetin açık olarak dünyaya dönüşü reddettiği öne sürülür:
Müminun / 99-100. Nihayet onlardan birine ölüm gelince: “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! bu sadece onun söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.
Fakat bu ayet aynı kimlikte, aynı bedende dünyaya dönüşten bahseder ve bunu reddeder. Reenkarnasyonda da aynı kimlik ve bedende dönüş yoktur. Buna karşın Bakara-28 ayetinin reenkarnasyonu işaret ettiği ileri sürülür.
Bakara-28. Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.
Bu ayetten medet uman müslüman reenkarnasyoncular da yanılıyor. Çünkü ayette sözedilen insana cansızken can verilmesi, ve ölümden sonra diriltilmesidir. Tekrar tekrar yaşamdan bahsedilmez.
Evrim ile tekamül arasındaki fark nedir?
Bazıları tekâmülü, evrim karşılığı olarak kullanırlar. Oysa, bu iki kelime kavram olarak birbirinden çok farklıdırlar. Evrimcilerin “tekâmül” derken kastettikleri mânâ, bir türün zaman içerisinde bir başka tür hâline gelmesidir.
Halbuki, tekâmül, ilâhî terbiye ile kemâle ermek demektir. Daha açık bir ifade ile tekâmül, meselâ, bir kavun çekirdeğinin çeşitli safhalardan geçerek kavun hâline gelmesidir. Evrimci tekâmülü böyle anlamaz. Ona göre, söz konusu çekirdek çok uzun bir zaman sonra karpuz, kabak yahut bir başka meyve veya sebze hâline gelebilir.
İlim, hikmet, rahmet gibi nice hakikatleri bize ders veren “terbiye” ve “tekâmülü”, “evrim” gibi, donuk ve ruhsuz, bir kelimeye sığıştırmak mümkün değil.
İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır? İbrahim Hakkı Hazretlerinin yaratılışla ilgili sözlerinin evrimle ilgisi var mıdır?
İslam alimlerinin, canlıların yaratılışı ve gelişmesiyle alakalı düşünceleri zaman zaman yanlış değerlendirilmektedir. Bunda bazı tabir ve terimlerin değişik anlaşılmasının rol oynadığı muhakkak. Farklı değerlendirmeye sebep sadece bu değil, tabii. Bilhassa evrimciler, onların bu konudaki görüşlerini istismar ediyorlar. Bu tip yanlış anlaşılmalara ve istismara mani olmak için, İslam alimlerinin konuyla alakalı eserlerinden bazı pasajlar vererek hakikati açıklamaya çalışacağız.
Bilindiği gibi evrim; "kademeli olarak gelişme ve değişme" demektir. Lügat manası böyle olmakla beraber, terim manası, bir türden bir başka türün veya bir varlıktan başka bir varlığın yavaş yavaş ve tesadüfen meydana gelmesidir. Bütün canlıların tek bir menşe (orijin)'den türeyip silsile halinde birbirinden tesadüfen geliştiğini savunan teori de "evrim teorisi"dir. Bu evrim felsefesinin dayandığı prensipleri dört kategoride toplamak mümkündür.
Bunlar:
1. Tedricilik (kademeli gelişme), yani, evrim hadiseleri uzun zaman içinde ve adım adım cereyan etmiştir.
2. Bir türden başka bir tür veya bir varlıktan başka bir varlık hasıl olmuştur.
3. Günümüzdeki bütün varlıklar, tek bir hücrenin farklılaşmasıyla meydana gelmiştir. Yani tek hücreden omurgasız çok hücreliler, onlardan balık, balıktan kurbağa, kurbağadan sürüngen, sürüngenden kuş ve memeli ve neticede maymundan insan hasıl olmuştur.
4. Bütün hadiseler, tesadüfen ve kendi kendine cereyan eder.
Burada hemen şunu ilave edelim ki, İslam alemindeki her alimin şahsi görüş ve düşüncelerini, yorum ve içtihatlarını İslam adına kabul etmek doğru değildir. Bu sahada çalışanlar iki grupta mütalaa edilebilir. Birinci gruptakiler, İslami kaynaklardaki hükümlerin tefsir ve yorumunu yaparlar. Diğer grubu da felsefeciler teşkil ederler. "İslam alimleri" deyince, daha ziyade birinci gruptakiler anlaşılmalıdır. Çünkü, felsefeciler başka kaynakların etkisinde de kalmış olabilirler.
Şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. O da yaratılışçı görüştür. Varlıkların meydana gelişini tamamen ilmi esaslarla açıklamaya çalışan ve evrimci düşünceye zıt olarak ortaya çıkmış bir görüştür.
Esasen şu anda, geçmişteki Müslümanların evrim konusundaki değerlendirme ve düşüncelerini aktüel hale getiren evrimcilerdir. Yaratılışçılar bu konunun fenni sahada tartışılmasını istemektedirler. Fakat evrimciler, zaman zaman dinden de medet istiyorlar. Kendi evrim teorilerine İslam alimlerinden destek arıyorlar. Bu çabaları her şeyden önce iddialarını destekleyen ilmi delillerinin bulunmadığını gösterir.
Türlerin orijinini ve getirdikleri değişiklikleri mantıkla çözmek mümkün değildir. Bu hususta isabetli bir şey söyleyebilmek için ya deney ve tecrübeye dayanacaksınız ya da vahye. Bu konunun fiilen ele alındığı yüz elli yıldır, yapılan deney ve elde edilen tecrübeler, tatmin edici bir netice hasıl etmemiştir. İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. Dolayısıyla, yirminci asrın sağladığı her türlü bilgi birikimine rağmen, türlerin menşei hakkında kesin bir şey söylenemezken, günümüzden asırlarca önceki alimlerin bu sahada fazla bilgi sahibi olması elbette mümkün değildir. Kaldı ki, çoğu zaman herhangi bir vahye veya deneye dayanmayan bir felsefecinin görüş veya düşüncesi bize ne dereceye kadar delil olacaktır? Bir başka ifadeyle, bize, evrimin felsefesi değil, delilleri lazımdır. Evrim, bir felsefecinin ne "var" demesiyle var olur, ne de "yok" demesiyle yok olur.
Evrimcilerin iddialarına geçmişten delil aramalarına elbette kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak, geçmişteki bu mana ve mefhumların nasıl ifade edildiğine dikkat edilmesi kaydıyla. Şimdiye kadar yapıla geldiği gibi uydurma terimlerle mesele izaha kalkışılır, değişim ve başkalaşımı ifade eden her kelime yerine "evrim" kullanılırsa, belirli bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla evrim görüş ve düşüncelerinin kritiği yapılırken, bilhassa bu konuda geçmişte kullanılmış Arapça ve Osmanlıca kelimelerin manası iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu hassasiyetin yeterince gösterilemeyişinden dolayı, her sahada olduğu gibi, burada da kavram kargaşasına yol açılmıştır. Bu ifade ve terimleri tam yerinde kullanmayanlar, belki de farkında olmayarak bütün İslam alimlerinde evrimci düşüncenin hakim olduğu imajını uyandırmışlardır.
Bu hususta mefhum anarşisine, kavram kargaşasına mani olunması veya en azından asgariye indirilmesi, evrim terminolojisine gereken hassasiyetin gösterilmesiyle mümkündür.
EVRİM TERMİNOLOJİSİ
Evrim konusunda aynı mana ve mefhumların aynı kelimenin farklı kimseler tarafından değişik manalarda kullanılması halinde, karşılıklı ithamların ötesinde bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır.
Evrimin karşılığı olarak kullanılan ve fakat değişik mefhumları ifade eden kelimelerden bazıları şunlardır:
Tekamül: Tekamül kelimesi, evrimin manasını karşılamamaktadır. Çünkü tekamül bir canlının kendi iç bünyesindeki değişikliklerle belirli bir seviyeye ulaşması, kemale ermesidir. Mesela, elma çekirdeği tekamül eder, elma ağacı haline gelir. Tek hücreden ibaret olan zigot tekamül ederek Allah'ın izniyle yetişkin bir insan olur.
Biyolojide bir canlının embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadar geçirdiği safhalara "ontogeny" denir. Tekamül bunun yerine kullanılmalıdır. Bir canlının ilk yaratılışından itibaren günümüze kadar geçirdiği farz edilen ve ilmi tahkikle açıklanmaya çalışılan ve henüz nazariye olmaktan ileriye gidemeyen safhalara da "filojeni" denir. Evrim de bunun karşılığı olarak alınmalıdır.
Bu manada kainattaki bütün varlıklar tekamül kanununa tabidir.
İstihale: Evrim meselesinin münakaşa sahasına geçmesinden sonra bu polemiğe temas eden İslam alimleri, istihale kelimesini kullanmayı tercih etmişlerdir. Daha önceki alimler de bu kelimeyi kullanmışlarsa da onların bu kelimeye yükledikleri mefhum ile evrim kelimesinin ifade ettiği mana arasında hiçbir irtibat yoktur. Esasen evrim yeni bir mefhum olduğu için Arapça’da tam oturmuş bir karşılığı yoktur. Bu sahadaki bazı otoriteler, evrimin tam karşılığı olarak "tatavvur" kelimesinin kullanılabileceğini ileri sürerler. Nitekim Arapça lügat "el-Müncid"in Darwin maddesinde bu teori, "Tatavvur teorisi" olarak adlandırılmıştır.
Netice olarak şu kesinlikle söylenebilir ki, tekamül ve istihale kelimeleri, evrim mefhumunu karşılamaktan çok uzaktırlar. Bu ıstılahların tam oturmamış olmasını, evrim teorisinin yeniliğinden başka, teoriye yapılan tali ilavelerle kazandığı farklı manada aramak gerekir.
Tahavvül: Bu konuda yanlış değerlendirmelere sebep olan kelimelerden biri de tahavvüldür. Bunun ifade ettiği mana da "evrim" kelimesiyle karşılanmaya çalışılmaktadır. Tahavvül kelimesinin yerine de "evrim"in kullanılması mümkün değildir. Çünkü, tahavvülle izah edilmeye çalışılan, atom veya moleküllerin bir mertebeden başka bir mertebeye geçişidir.
Buraya kadar yapılan açıklamaların ışığında, bu husustaki görüşleri en çok istismar edilen İslam alimlerinin evrimi değerlendirişlerini görelim. Düşünceleri farklı kimseler tarafından değişik şekillerde yorumlananların başında şüphesiz İbrahim Hakkı Hazretleri gelir.
İbrahim Hakkı Marifetnamesi'nde meseleyi şöyle nakleder:
"Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur, (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur." (Hakkı, İ., Marifetname, s.29).
İbrahim Hakkı Hazretleri burada tahavvülat-ı zerrat'tan (atom ve moleküllerin hal değiştirmesi) bahsetmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret etmektedir. Nitekim, bu ifadelerinden bir kaç paragraf sonra meseleyi iyice açıklığa kavuşturmakta ve şöyle demektedir:
"O akıcı vücut, bitki alemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olmaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vasfını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Yahut hayvana yem olacak duruma gelir. Fakat yenmeden evvel yok olur gider ve bu yolda, bu suretle nice yıllar gecikir. Bazen de bir hayvan, insanın yemesine elverişli bir duruma gelmişken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mertebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur." (a.g.e., s. 30).
Bu ifade hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır. Burada nazara verilmek istenen husus; elementlerin tahavvülat (hal değiştirme)'la bir mertebeden diğerine geçtiğidir. Topraktan bitki vasıtasıyla alınan faraza bir sodyum atomu, çiçekte canlılık kazanmakta, koyunda daha hareketli bir hale geçmekte, insan bünyesine gelince en yüksek mertebeye ulaşmış olmaktadır. Şimdi fennen tesbit edilen de bunun haricinde bir şey midir? Vücudumuzda görev yapan atom ve moleküller, bitki ve hayvani gıdalardan aldığımız elementler değiller mi? Aslında toprakta bulunan elementlerden doğrudan istifade edemediğimiz için bitki ve hayvanlar devreye girmektedir. İslam alimleri bu geçişi tasvir etmektedirler.
İbrahim Hakkı, canlıların yapı benzerliklerine göre sınıflandırıldığına da dikkati çekmekte ve madenlerle bitkiler arasında ara varlığın mercan, bitkilerle hayvanlar arasındakinin hurma, hayvanlarla insanlar arasındakinin de maymun olduğuna işaret etmektedir.
Görüldüğü gibi, bu bir sınıflamadır. Canlıların hikmetle ve kademe kademe yaratıldığına, bunlar arasında yapı benzerliklerinin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Darwin'in, "tabii seleksiyonla basit bir türden yüksek yapılı organizmaların tesadüfen teşekkül ettiği" görüşüyle yukarıdaki ifadeler, birbirleriyle iltibas edilmeyecek kadar açıktır.
Bütün bunlara rağmen, belirtmeye çalıştığı görüşlerde yanlış anlaşılma söz konusu ise, mesuliyet yine O'na ait değildir. Çünkü İbrahim Hakkı eserinin çoğu yerinde başkalarının görüşlerini nakleder. Nitekim bu konuya da; "Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki..." sözüyle başlamış ve böylece bu hususla alakalı mesuliyeti onlara yüklemiştir. İşin aslı da odur. Çünkü bunlar ayet ve hadislerden değil, hikmet ehlinden nakillerdir.
İbrahim Hakkı Hazretleri ilk insanın yaratılışıyla alakalı olarak da şu ifadeyi kullanmıştır:
"Cinlerin yaratılışından 20.000 yıl sonra Cenab-ı Hak, Hz. Âdem (as)'i yaratmak isteyince Azrail (as)'i yeryüzüne gönderip ona, yedi iklimden toprak aldırmış ve sonra Cebrail (as)'i gönderip o kuru toprağı yoğurtup hamur haline getirtmiş ve kırk gün o şekilde bekletmiştir. Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, yeryüzünde evlatlarına peygamber yapmıştır." (a.g.e., s. 18).
Şimdi bu fikirleri, dile getiren bir alimi, insanın maymundan evrimleştiğini savunan bir kimse olarak takdim etmek, İbrahim Hakkı'yı kendi adına konuşturmak olur ki, bu da en azından tarafsız ilim ahlakıyla bağdaşmaz.
O'nun, bütün canlıların en uygun tarzda yaratıldığını belirten şu ifadesi de oldukça dikkat çekicidir:
"Cenab-ı Hak, her şeyi münasip, yerli yerinde ve güzel bir ortamda yaratmıştır. Her canlıya yaraşan ve yarayan ve her organın durumuna uygun olan mizacı, tabii bir yapıyı ona vermiştir. Ve bütün alemde olan mizaçların en uygununu ve en mükemmelini insana ihsan etmiştir. Her organa en uygun ve yararlı mizacı, tabiatı, yapıyı vermiştir." (a.g.e., s. 164).
Bu ifadeleri kullanan birisinin evrimci olması mümkün mü? Esasen insanoğlunun ilk yaratılışına izah araması tabii bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla İslam alimleri de müşahedeye uygun yorum getirmişlerdir. Geçmişteki ilim, günümüzdekinden farklı bir yoruma imkan vermiş de olabilir. Bu bakımdan yaratılış meselesine izah getirmeye yönelik yeni ilmi buluşlara, eski düşüncenin hükümleriyle karşı çıkmanın makul bir izahı yoktur.
Son devrin Diyanet işleri başkanlarından A. Hamdi Akseki de evrim meselesini şöyle değerlendirir:
"...Ahadis (hadisler) ve asar (selef alimlerinin sözleri) ile Ayat-ı Kerime'nin hey'et-i umumiyesinden bilistidlal Hz. Âdem'in ilk insan ve ilk peygamber olduğuna ve topraktan yaratıldığına itikad ediyoruz. Cumhur-u müsliminin ve Ehl-i sünnetin mezhebi budur." (İslam-Türk Ansiklopedisi Mecmuası, No. 87, s. 2, 1947)
Bu konudaki görüşü istismar edilenlerden birisi de Merhum Hamdi Yazır'dır. Aslında O'nun bu konuyu değerlendirişi, hiçbir yoruma yer bırakmıyacak kadar açıktır. Şu ifadeleri meseleyi gayet güzel açıklar:
"Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında noksanlıktan kemale doğru, yani, basitten mürekkebe giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğuna dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor, aslan aslandan, at attan, maymun maymundan, köpek köpekten vs. Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeden, yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya tekamülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğuna bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve mesela bir takdire göre maymunun biri veya birkaçı, insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmi yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki, aynı menşeden gelme davası doğrudur. Evvela bütün hayvanat için bu menşein aslı maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifade ile topraktır. Bu maddeden hayatın meydana gelebilmesi ise, ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi harici bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü, noksandan, kendi kendine bir kamil hasıl olamaz. Mesela bir okkalık siklet (ağırlık) iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur."
"...Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne de zaruridir... 'Kurbağalar balıktan doğmuş.' demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret de bulunmadığı halde böyle bir hüküm, elbette fenni ve felsefi bir hüküm değildir."
"Bunun hangisinin hangisinden doğduğunu mantık bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) ya tecrübe veya vahiy bildirir. Halbuki şimdiye kadar balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir. Ve bu iddia tecrübe mahsulü olan Pastör nazariyesine de tamamen muhaliftir... Vahiy ise bize, '...Siz insansınız. İnsan olunuz, kardeş olunuz, hepiniz bir babanın evladısınız...' diyor... Bütün bunlardan yakini olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da ilk insanın arzın sinesinde doğmuş olmasıdır." (Yazır, Hak Dini, 1/329-330).
İslam'ın bu konuya bakışını şu cümleler ne güzel dile getirmektedir:
"Alemde görünen şu nakışlar, şu cilveler bütün isimleri kudsiyye ve cemile olan Celal sahibi Cemil bir Zatın tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır. Hikmetle değişen mühürleridir..."
"Meyveler, güzel tad, koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Ta ki, nebati hayat mertebesinden hayvani hayat mertebesine terakki etsinler."
Görüldüğü gibi, İslam alimlerinin bu konudaki görüşleri tahavvülat-ı zerreye (elementlerin hal değiştirmesine) dayanmakta, topraktan canlılar tarafından alınan elementlerin, onların bünyelerinde kazandığı mertebelere dikkat çekilmektedir.
El-Cahız, İhsan-üs-Safa, İbn-i Miskeveyh, Nizam-i Aruzi Semerkandi, Nasır-ı Tusi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhammed Kazvini, İbn-i Haldun, Kınalızade Ali Efendi, Abdü'l-Kadir-i Bidil gibi İslam alimleri ve felsefeciler, bu konuyla alakalı olarak, ufak tefek ifade farklılıklarının ötesinde, esasta aynı manaları tekrar ettikleri için, onların görüşlerine yer vermeye gerek görmedik.
Esasen İslam alimlerinin evrim diye bir problemi yoktur. Çünkü onlar, alfabenin 29 harfini bilen ve bununla istediği kelimeyi yazabilen birisinin, "balık" yazdıktan sonra, "kurbağa" yazmak için muhakkak "balık" kelimesindeki harfleri kullanmasının gerekli olmadığını çok iyi bilirler. Dolayısıyla balığı yaratan bir kudretin, kurbağayı da maymunu da insanı da ayrı ayrı yaratabileceğini düşünürler. Ve onlar;
"Neviler için birer evvel baba lazımdır... Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei (başlangıcı) en başta bir babada kesildiği gibi, nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir."
görüşünü kabul ederler.
Maddeciler maddenin ezeli olduğunu öne sürüyorlar. Bu iddiaya nasıl cevap verebiliriz?
Maddeciler, maddeye, o cansız, şuursuz ve iradesiz varlığa uluhiyet isnat etmelerinin saçmalığını, kendi iç âlemlerinde, çok iyi bildiklerinden, oyunlarını bir başka sahada sergilemeyi tercih ettiler. Maddenin ezelî oluğunu iddia etmeye başladılar. Bu, maddeye “İlâh” demenin bir başka şekliydi. Ama bunu bir felsefe olarak ileri sürdüler ve kendini adatmak isteyen gafillerden, oldukça taraftar da buldular.
Evrimciler, insanı anne ve babasının yaptığını iddia etmenin ne kadar saçma olacağını çok iyi bildiklerinden, onun yaratılışını milyonlarca yıl öncesine götürüp, meseleyi bir başka hayvandan evrimleşme şeklinde açıklamaya kalkıştıkları gibi, bunlar da insanı aynı oyunla maziye götürüyor, maddenin ezeliyetiyle meşgûl ederek ona kendi yaratılışını unutturuyorlardı. Maddenin bir yardımcı mahlûk olduğu meydanda iken, onu bir ilâh olarak takdim etmeğe çalışıyorlardı.
Nur Külliyatı'ndan bütün materyalistleri susturan bir hakikat dersini burada aktarmak isteriz:
“Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu muhakkaktır.” (Muhakemat)
Hudus, bir şeyin sonradan meydana gelmesi; bir başka ifadeyle, bir şeyin evvelinin olması demektir. Hadis, ise evveli olan şeye deniliyor.
Maddenin hudusu, yani sonradan var edilmesi muhakkaktır, çünkü suret değiştiriyor ve hareket ediyor. Bir hareketi bir başkası takip ediyor. Bu ikinci hareketle, birinci hareket ortadan kaybolmuş oluyor.
Yukarıdaki hakikat dersinde, maddenin sıfatlarının hâdis olduğu ortaya konuldu. Hareket hadistir, bir hareketin yok olması ve yerine bir başkasının gelmesi her iki hareketin de hadis olduğunu gösteriyor. Buna göre madde bu hadis sıfatları taşıdığından, kendisinin de hadis olması icap eder. Zira hadis sıfatlar ancak hâdis olan bir varlıkta bulunabilir. Bu son hüküm “hudusu muhakkaktır" ibaresiyle net biçimde ortaya konulmuş.
Aynı şeyi suret için de söyleyebiliriz. Madde, suret yani şekil değiştirdiğine göre, önceki şekli de sonradan takındığı suret de hâdistir. Hâdis bir sıfatı taşıyanın kendisi ezelî olamaz, o da hâdistir, sonradan yaratılmıştır, mahlûktur.
Başta da kısaca değindiğimiz gibi, maddenin ezeli olduğu iddiası maddecilerin ve materyalistlerin kendi batıl davalarını ispat edememelerinden doğmuştur.
Bir cam kâseyi düşünelim: “Onun aslı olan cam, kâse hâlini nasıl aldı?” sorusuna bir materyalistin verecek cevabı yoktur.
Bir de camın imâl edilmesi var. Camın aslı kum, kireç ve soda maddeleri. Bunlar bir işlemden geçerek cam hâlini alıyorlar. Bu sonucun arkasında bir ilim, bir kudret, bir irade yatıyor. Yoksa bu maddelerin cam olmaya ne ihtiyaçları var ki, böyle uzun ve çileli bir yola kendiliklerinden girsinler. Bu bir terbiye meselesidir.
İşte, şu kâinat sarayı da cansız elementlerle yapıldı. Ama kâinat ilk noktadan itibaren durmadan yol aldı, büyüdü, gelişti, yayıldı, değişti. Ve sonunda bu gün gördüğümüz hâlini aldı. Bütün bu faydalı ve hikmetli işler cansız maddelere verilemeyeceğine göre, onları büyüten, değiştiren ve geliştiren biri var.
Dünün tuğlaları bugün ev olmuşsa, dünün mürekkebi şimdi kitap olarak karşımıza çıkmışsa, dünün hareketsiz maddeleri bu gün bir taksi yahut uçak hâline gelmişse, biraz düşünmek ve bu gelişme ve değişmelerin onların yapılmasında kullanılan maddenin ezeli oluşuyla açıklamak aklen mümkün değildir. Ama kendini aldatmak isteyenleri böyle bir vehim doyurabilmektedir.
Varlıkların yaratılması evrimle açıklanabilir mi? Biyoloji sahasında evrim karşıtı çok faydalı yazılar okudum. Yaratılışla ilgili aklî deliller verir misiniz?
Hayalen geçmiş zamana doğru uzanalım. Git gide tâ dünyanın lâv hâlinden yeni yeni uzaklaşmaya başladığı, soğumaya yüz tuttuğu devreye varalım. İçi kızgın ateş, dışı ise yavaş yavaş sakinleşmekte olan bu arz küresinin başında durup, bugün şahit olduğumuz eşyanın isimlerini birer birer sayalım. Sözlükteki bütün isimleri burada sıralayacak değiliz. Sadece konuya ışık tutmaya yetecek birkaç kelimeyi hatırlayalım:
El, ayak, kanat, göz, ince bağırsak, pankreas, pençe, gaga, tırnak, dal, kök, yaprak, çam, söğüt, elma...
Bu kelimelerle evrim safsatasına bir bıçak atalım, sonra bunlara yeni kelimeler ekleyelim. Bu gün dünyamızda hayat süren bitki ve hayvan türlerini sayalım birer birer. Her birinin organlarını tek tek hatırlayalım. Ve soralım kendimize: Bütün bunlar sonsuz bir ilim ve hikmetten haber vermiyorlar mı? Bunların bir ateşin soğumasıyla kendi kendine, zamanla evrim geçirerek meydana geldiklerine nasıl inanılabilir?..
Yine mâziye dönüyoruz. Dünya dayanmış döşenmiş. Boş bir saray gibi, misâfirlerini bekliyor. O an kâinatta olmayıp, bugün iç âlemlerimizi kuşatmış olan manevî hâdiseleri bir bir hayalimizden geçirelim: Sevgi, korku, merak, endişe, kin, merhamet, zulüm, kurnazlık, saflık, hırs, umursamazlık, şefkât...
Bütün bunlar, yeryüzündeki canlılara nereden ve nasıl ithal edildiler? Sonsuz denecek kadar çok olan bu farklı karakterler, hangi evrimle vücut buldular?
Yaratılış ister âni olsun, ister milyarlarca sene sürsün. İnsan, ister doğrudan yaratılsın ister dolayısıyla. Şu soruların cevabı nasıl verilecek:
- Görmeyen kâinattan gören insanları kim çıkarttı?
- Bilmeyen şu âlemden, bilen meyveleri (insanları) kim süzdü?
- Hissetmeyen, sevmeyen, korkmayan şu saraya, bu hissiyatla donatılmış misafirleri kim getirdi?
- Görmemek nasıl evrim geçirdi de görmek oldu?
- İşitmemek işitmeye, anlamamak anlamaya nasıl inkılâp etti?
- Can nedir bilmeyen bu kâinat ağacı, canlı meyveleri nereden elde etti?..
- Akıllara durgunluk veren bu olayları cahil unsurların uzun süre beklemesiyle izah etmek mümkün mü?
Şimdi bir perde daha gerilere gidelim. Kâinatın şu hazır hâle getirilmek üzere ilk hareket noktasına hayalen uzanalım. O noktadan evvel hiçbir mahlûk mevcut değil. Şu sayacağım kelimeleri hayalimizden sıra sıra geçirelim: Su, taş, hava, yıldız, ay, gezegen, güneş, demir, azot, krom, nikel, dağ, ova, sema, samanyolu, cazibe, radyoaktif dalgalar, elektrik... Ve daha niceleri.
Bu eşyanın yoktan yaratılışı, sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse nasıl izah edilecektir? Dünkü boş arsada bugün bir köşk görüyorsak hemen soruyoruz: “Bu köşkü kim yaptırdı?" sorusu değil aklımızdan, hayalimizden dahi geçmiyor ki; arsa evrim geçirdi de köşk oldu diyelim. O hâlde, yokluk üzerine halk ve inşa edilen bu kâinat için, bu safsata nasıl ileri sürülebiliyor. Yokluk, evrim geçirdi de varlık mı oldu?
Bütün bunlar bir yana, şu sorunun cevabını arayalım:
Dünya ile güneş başlangıçta aynı mahiyette iken, dünya okyanuslarla, ormanlarla, hayvanlarla, insanlarla doldu da beriki neyi bekliyor; niçin evrim geçirmiyor? Çok iyi biliyoruz ki o da tekâmül etse ortada ne güneş kalır, ne dünya. O hâlde, soruyu şöyle değiştirelim: Güneşin tekâmülüne kim müsaade etmiyor?
Bazıları, Darwin’in yaratıcıya inanan bir evrimci olduğunu iddia ederler. Ben aksini savunacak değilim. Yalnız, şu var ki, bir evrimci yaratıcıya inanıyorsa, savunduğu teori ile bu inanç birlikte düşünüldüğünde, ortaya şöyle garip bir tablo çıkar:
“Bu kâinat, bir yaratıcı tarafından güneşi, ayı, yıldızlarıyla; havası, toprağı, yer altı kaynaklarıyla, tam tamına canlıların yaşayabilecekleri şekilde yaratılmış. Sonra, artık o yaratıcı işe karışmamış... Evrimle, isteyen deve olmuş, isteyen tilki, isteyen maymun olmuş, isteyen insan, isteyen elma vermiş, isteyen zeytin..."
Evrimi, Darvin’den de önce savunan Lamark şöyle diyor:
“Zürafanın atası, geyiğe benzeyen ve boynu uzun olmayan bir tip idi. Ortamda yeterince ot bulamayınca ağaç yapraklarını yemeye mecbur kaldı. Alt yapraklar bittikçe daha yükseklere erişebilmek için çabaladı. Böylece boynu uzadı, nesilden nesile geçtikçe daha fazla arttı ve bugünkü zürafa ortaya çıktı.”
Bu iddiayı ciddiye alanlara soralım:
- Zürafa boynunu uzattı ki, ağacın yukarı kısmındaki yapraklarını yesin, deniliyor. İyi ama, meyve ağaçları niye meyve verecek şekilde evrim geçirdiler?.. Meyveleri kendileri mi yiyeceklerdi, yoksa yavruları mı?
- İnsanın hizmetine verilen at, bu çevikliğini otları yakalamak için mi kazanmış dersiniz?
- Öküz, yükümüzü taşımak için mi güçlü oldu?
- Tavuk, elimizden kaçmamak için mi uçamayacak şekilde evrim geçirdi?
Âlemdeki varlıklar için, “mektubat-ı rabbaniye” tâbiri kullanılmakta... Yâni, her varlık bir ilâhî terbiyeden geçmiş, çok mânâlar yüklenmiş, ayrı bir şahsiyet kazanmış ve bir rabbanî mektup olmuş. Bu mektupların mürekkebi: Atomlar. Bir materyaliste göre, mektupları mürekkepler yazmışlardır. Tabiatçıya göre mürekkebin mektup olması tabiîdir. Ve bir evrimciye göre; “Mektuplar mürekkeplerin çok uzun süre beklemesiyle yazılmışlardır!”
Kâinat kitabının mürekkebi atomlardır, dedik. Bu atomlar ilâhî kudret ile var edilmişler ve yüz kadar elementten sonsuz denecek kadar çok yıldız, güneş, gezegen yaratılmış. Bunların tamamına birden kâinat diyoruz ve onun kendi kendine var olmayacağını, yahut bir başka kâinatın evrim geçirmesiyle meydana gelemeyeceğini çok iyi biliyoruz.
Güneş sistemimize bakalım: O da ayrı bir sistemin evrimleşmesiyle ortaya çıkmış değil.
Bugün her türün ayrı bir genetik yapıya sahip olduğu ispat edilmiş durumda. Canlılardaki, terbiye fiili, bu genetik yapı ve bu ilâhî program üzerine cereyan ediyor. O sonsuz ilim ve kudret sahibi, milyarlarca çekirdeği, yumurtayı, nutfeyi harika bir terbiyeden geçiriyor. Âdetâ noktalardan kitapları, damlalardan ummanları çıkarıyor...
Evrim felsefesini dâvâ edinenler, bu sonsuz rahmeti ve bu ilâhî terbiyeyi hiç nazara almazlar ve insanlara şöyle seslenirler:
“Ne bu âlem düşünülmeye değer, ne de kendi varlığınız! Siz bunları bir tarafa bırakınız! Sadece ve sadece ilk insanın hangi hayvandan evrimleştiğine kafa yorunuz!..”
İnsanla maymunun bazı benzerlikleri evrime delil değil mi?
Soru: 1. Bir maymunun insanlarda var olan bir özelliğe sahip olması normal midir?
Cevap 1. Gayet normaldir. Maymunla, atla veya inekle insanın benzer olmasının ne mahzuru var? Yaratan Allah değil mi? İstediğini istediği gibi yapar ve yaratır. Allah neyi ne şekilde yaratmışsa muhakkak o en güzel şekilde yaratılmıştır.
İnsanın sol beyni maymuna benzese ne fark eder, kediye benzese ne fark eder, köpeğe benzese ne fark eder. Bunların birbirine benzemesi veya farklılığı bizim âlemimizde önemli olmamalı.
Allah istediğini istediği şekilde yaratmıştır ve yaratır. Varlıkların her birisi kendi genetik yapı ve özelliğine has olarak yaratılmıştır. Koyun koyun olarak, at at olarak, inek de inek olarak yaratılmıştır.
Bitkiler âlemi de öyledir. Fasulyenin yaratılışı ayrı, domatesin genetik yapısı ve yaratılışı farklıdır. Bunların bazı elementler bakımından benzerliği, yaratıcılarının aynı olduğuna delildir.
Canlıların içerisinde insanın atası çamurdan ama en mükemmel şekilde, his, duygu ve düşüncelerle donatılarak yaratılmıştır.
Bilgisayar malzemeleri satan dükkâna gitsen, 8 gigabaytlık birbirinin benzeri üç tane flaş disk alsan, bunlara farklı bilgileri yükleyemez misin? Bu flaş disklerin ham maddesi aynı, dış görünüşleri aynı değil mi? Kabul et ki o flaş diskin birisi insanın maddî yapısı, flaş disk içindeki bilgi de her bir insanın ruhuna yüklenmiş manevî duygular, hissiyat, arzu ve isteklerdir. Diğer flaş diskin birisini maymun, bir diğerini de koyun kabul et. Onlara yüklediğin bilgiler birbirine yakın da olabilir, çok farklı da olabilir.
Sen ve senin cinsinden birisi insan olarak flaş diski istediği malzemeden ve istediği kapasitede yapıp, içerisine istediği bilgiyi yükleyecek, ama Cenab-ı Hak istediğini istediği şekilde yapıp yaratamayacak. Flaş diskleri adeta birbirinden medyana getirmek zarureti gibi, her canlıyı diğerinden meydana getirecek. Böyle bir ilah anlayışı olabilir mi? Bu, Allah’ı gerçek manada bilememekten ileri gelmektedir.
Soru: Canlıların temel yapısı ne?
Cevap: Hücre.
Soru: Hücrenin yapısı ne? Hangi büyük bileşenlerden meydana geliyor?
Cevap: Hücre zarı, sitoplazma zarı ve sitoplazma, mitekondri, golgi cihazı ve çekirdek gibi yapı ve organellerden.
Soru: Bunların temeli ne?
Cevap: Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, Nükleik asitler.
Soru: Proteinler, yağlar, karbonhidratların temeli ne?
Cevap: Karbon, hidrojen, oksijen, kükürt, fosfor, demir gibi yüz on dört element.
Soru: Şimdi bütün canlıların temeli bu 114 element midir?
Cevap: Evet. İnsan ve hayvanlar gibi ruhlu olanların ruhları farklıdır. Ama maddî olarak temel elementleri aynıdır.
- Peki, bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda, yani bütün canlılarda bu temel elementlerin aynı veya benzer olması, bu canlıların birbirinden meydana geldiğini mi gösterir?
- Hayır. Ustalarının ve yaratıcılarının bir olduğunu gösterir. Tıpkı kütüphaneler dolusu kitapların insan tarafından 29 harfle yazıldığı gibi, kâinattaki canlıları da Cenab-ı Hak bu temel elementlerden yazmış, yani halk etmiştir. İsterse başka maddelerden veya nurdan da yaratabilirdi. Nitekim, şeytanı ateşten, melekleri de nurdan, sesten, ışıktan ve karanlıktan yarattığı gibi.
- Ateist bilim adamları her şeyi niçin benzerlikler üzerine bina etmeye çalışıyorlar?
- “Ateist” demek Allah’ı kabul etmeyen demektir. Şimdi Allah’ı yok farz ederek varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklayacaksın. Nasıl açıklarsın? Yani, eser var ama ustası ve yapanı olmadığını farz ederek onun meydana gelişini izah etmeye çalışacaksın. Haydi yap bakalım yapabiliyor musun?
Mesela, üstündeki gömleğin bir ustası, onu makine ile dokuyan daha sonra gömlek olarak diken birilerini yok sayarak elementlerden gömleğin meydana gelişini açıkla bakalım. Ne yapacaksın? Bir takım benzerlikleri ileri sürerek, tesadüfe, tabiata havale ederek akla ve mantığa uymayan bir takım hurafeler uyduracaksın.
Bazıları da bu saçmalıkları bilim zannedip senin arkana düşecek ve hakikate ulaşamadığı için de sıkıntı ve depresyona girecek.
Soru 2. “Eğer bu tespit doğru ise neye işaret eder?”
Cevap 2. Varlıkların bazı yönlerden benzer olması, onların yaratıcılarının bir olduğuna işaret eder.
Soru 3. “Bu tür bir benzerlik sadece maymunda mı var?”
Cevap 3. Hayır. Zeka itibariyle insana en çok benzeyen Attır. Konuşma cihetiyle benzeyen papağandır. Kimyevî maddelere tepki verme bakımından faredir. O bakımdan insanlar için hazırlanan yeni ilaçların etkileri önce farelerde denenir.
Soru 4. “Bu doğruysa nasıl değerlendirmeli ve anlamalıyız?”
Cevap 4. Allah istediğini istediği tarzda yaratır. İnsanların keyfine ve arzusuna göre kâinatı idare etmez.
Soru 5. “Şayet doğru ise evrimle bir alakası yoktur inşallah”.
Cevap 5. Evrimle bir alakası yoktur. Evrimcilerin ileri sürdüğü manada, yani evolüsyon manasında, bir türden bir başkasının silsile halinde meydana gelmesi tarzında bir evrim kâinatta mevcut değildir.
Maymunun beyni büyük olsa da, küçük olsa da, insana benzese de, benzememse de, onların kastettiği manada bir evrim söz konusu değildir.
Bizim kastettiğimiz manada canlılardaki gelişme ve farklılaşma tekâmüldür. Evrim değildir. Tekâmül, bir başka ifade ile kemale ermedir. Bu tekâmül kâinatta bir kanun halinde mevcuttur. Her varlık zaman içerisinde gelişir, farklılaşır ve nihayet ölür.
Mesela, insan bu kanuna tâbi olarak tek hücre halinde anne karnında bu âleme ayak basar, bebek olarak dünyaya gönderilir, çocukluk, gençlik devrelerinden geçerek gelişir, farklılaşır ve yetişkin hale gelir.
Mesela bir elma çekirdeğinden filiz çıkıyor. Fidan oluyor, meyveli ağaç oluyor. İşte bütün bu değişme farklılaşmalar tekâmüldür.
Aynı şekilde kuzu tekâmül kanununa tâbi olarak zaman içerisinde gelişip farklılaşıyor koç veya koyun oluyor. Bu değişim evrim değil, tekâmüldür.
Şimdi burada insan beyninin şekillenmesi elbette tek hücreyle başlayan zigotun bölünmesi ve zamanla hücrelerin farklılaştırılmasıyla meydana getiriliyor.
Tedrici gelişim ve değişim dediğimiz tekâmül cansız âlemde de geçerlidir. Yer küre ve bütün âlem birden bu şekli almamıştır. Allah zaman içerisinde onu geliştirip üzerinde yaşanır hale getirmiştir.
Soru 6. “Maymunun bilgisayarda tuşlara basarak kelimelerin kavramlarını algılaması normal midir?”
Cevap 6. Normaldir. Ne yani; “Niçin maymuna tuşa basma ve algılama kabiliyetini verdin?” diye Allah aleyhinde dava mı açalım? Allah algılama kapasitesi olarak maymuna ne vermişse maymun ona kanaat ediyor. İtiraz etmiyor. İnsan buna itiraz hakkını ve yetkisini kimden alıyor?
Bu algılama sınırının ne olduğunu tespit için maymuna bilgisayar da kullandırılır, telefon da. Bunun neyine itiraz ediyorsunuz? Allah maymuna şimdikinden daha fazla anlama ve idrak kapasite verseydi, itiraz mı edecektir? Sadece ondan nasıl faydalanabileceğinin hesapları ve denemeleri yapılırdı, hepsi o kadar. Ya da maymuna şimdi sahip olduğu özelliklerden daha az özellik verilse idi onun hakkında yas mı tutacaktık?
Bunlara kafa takmak ve bunlardan bir yerlere varmak çabası boş bir hayal ürünüdür. İnsanı lüzumsuz meşgul eder. İnsanın Allah’a olan asıl ibadet vazifesini unutturur. Bırakın o tip çalışmaları o konu ile meşgul olan ilim adamları yapsın, size ne? İster maymun on tuş yazsın, isterse 20. Bunların bizim âlemimizde hiçbir yeri yoktur ve olmamalıdır.
Siz kaplumbağanın, güvercinin ve kelebeğin günde ne kadar besin aldığını, nelerle beslendiğini biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Onu bilmemek sizin için bir noksanlık mıdır? Hayır, değildir. Çünkü onları bilmek ve araştırmak ne senin ve ne de benim vazifemdir. İşte kaplumbağa, güvercin ve kelebek neyse, sinek de, serçe de maymun da bizim için öyledir ve öyle olmalıdır.
Soru 7. “Bunu başka hayvanlarda yapabilir mi?”
Cevap 7. Araştırılır. Başka hayvanlar da tuşa basabiliyorsa, bu tespit edilir ve o hayvanların tuşa bastığı öğrenilmiş olur. Şayet, tuşa basan bir hayvana rastlanmamışsa, “böyle hayvan yoktur” denir. Hepsi o kadar. Bunun evrimle ne ilgisi var?
Allah koyuna ot yeme kabiliyetini, aslana da et yeme kabiliyetini vermiş. İnsana ise her ikisini de nasip etmiş. Diğer taraftan tavuğa da hem ot yeme ve hem de et yeme kabiliyetini vermiş. Bunlardan evrimle ilgili bir yere varmak mümkün değildir.
Soru 8. “Vesvese hastalığından kurtulmak istiyorum”.
Cevap 8. Vesvese hastalığından kurtulmanın yolu, evrimcilerin her söylediğinin aksini ispatlamak değildir. Kâinattaki her bir varlığın yaratılış gayesi bir değil binlercedir. İnsan bazı varlıkların sadece birkaç özelliğini tespit edip nazara veriyor. Hâlbuki o varlığın, insanın bilemediği pek çok yaratılış gayesi vardır. Bunları insanın bilmesi mümkün olmadığı gibi, anlamaya da insanın ömrü yetmez. O bakımdan varlıkların niçin ve nasıl yaratıldığını o işin uzmanlarına bırakmak, vesveseden kurtulmak için esastır.
İnsan önce kendisinin niçin yaratıldığını, dünyaya niçin gönderildiğini, buradan nereye götürüleceğini öğrenmelidir. Çünkü dünyaya gönderiliş gayesini uygun yaşayıp yaşamadığından hesaba çekilecektir.
Hiç kimseye maymunun sol beyni ile insanın sol beyninin birbirine benzeyip benzemediği sorulmayacaktır. Maymunun bazı yönlerden insana niçin benzediğinin hesabı istenmeyecektir. Ama ibadetleri yapıp yapmadığının, Allah’ı bırakıp tabiatı ilah edindiğinin hesabı en çetin şekilde sorulacaktır.
Vesveseden kurtulmak istiyorsanız vesvesenin mahiyetini öğreneceksiniz. Bunun için Risale-i Nurlardan 21. Söz’ün İkinci Makamı’nı okumalısınız. Yoksa evrimcilerin ayak izlerini takip edecek olursanız, onlar sizin o evrim bataklığında boğulmanıza sebep olurlar. O zaman Allah korusun imansız olarak ahrete gidiverirsiniz.
Zaten evrimcilerin şimdiye kadar hiç kimseyi cennetin kapısına götürdüğüne şahit olunmamıştır. Ama kendilerini takip eden ve yollarından ve arkalarından gidenlere her şeyi tabiata ve tesadüfe verdirerek, şeytanın da yardımıyla hep Allah’ı ve peygamberi inkâr ettirmişlerdir.
Allah’ı ve peygamberi tanımayıp emirlerine isyan edenlerin gideceği yer de her halde cennet olmayacaktır.
Dünya imtihan yeridir. Herkes kendi cüz’i iradesi ile istediğinin arkasından gitmekte serbesttir. İsteyen şeytanın yolundan, isteyen de Peygamberin yolundan gider. Ama sonucuna da katlanacaktır.
İlk insandan beri değişime uğradık mı?
Burada esas verilmek istenen, bir yaratıcının devreden çıkarılarak her şeyin tabiat ve tesadüfün eseri olduğunu zihinlerde yerleştirmektir. Bunun için evrimi bu dinsizlik ideolojilerine alet yapıyorlar. Bu konuda da evrimi farklı manalarda kullanarak kavram kargaşasını meydana getiriyorlar. Neticede evrimden kimin neyi kastettiği anlaşılmaz hale geliyor. Ondan sonra doğrunun yanında yanlış fikirlerini de veriyorlar.
Önce evrimden neyin anlaşılması gerektiğini kısaca verelim.
Evrimi nasıl anlamalıyız?
Evrim kelimesi; başkalaşma, farklılaşma, kademeli olarak gelişme ve değişme ve ilerleme gibi aralarında değişik farklar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır.
Evrimin yerine kullanılan tâbirler:
Tekâmül, istihale, tatavvur, tahavvül, tebdil, tebeddül, tağyir, tegayyür, terakki, sudur, zuhur, tecdid, ontojeni, filojeni ve evolüsyondur.
Tekamül:
Şayet “EVRİM” terimiyle “TEKÂMÜL” manası, yani kademeli değişim ifade ediliyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur.Meselâ bir elma çekirdeğinin; filiz, fidan ve meyveli ağaç hâline gelişi kademeli değişimin bir ifadesidir.Aynı şekilde; bir insan embriyosunun; zigottan itibaren gelişerek, çok hücreli embriyo, bebek, çocuk, genç ve yetişkin insan safhaları da kademeli gelişmenin bir başka örneğidir.Bu manada bütün canlılar her an değişme, başkalaşma ve farklılaşma kanunlarına tâbidirler.
Tahavvülat:
Şayet evrim teriminden TAHAVVÜLAT, yani hal değiştirme kastediliyorsa, o da teori değil bir kanundur. Elementlerin hal değiştirmesi, TAHAVVÜLAT-I ZERRAT olarak ifade edilir.
Kısaca ifade edersek, atom ve moleküllerin, bir halden bir başka hale geçerek, yani hal değiştirerek canlıların bünyesinde yer almaları, bir takım biyoloji ve fizik kanunları çerçevesinde olmaktadır. Dolayısıyla elementlerin bu şekilde hal değiştirmesi, teori değil kanundur.
İnsan yaklaşık yüz trilyon hücreden meydana gelmiştir. Her bir hücrede bir saniyede üç bin değişik reaksiyon olmaktadır. Bir saniye sonraki insan, madde cihetiyle bir saniye önceki insan değildir. Bünyesinde pek çok element değişim ve başkalaşıma uğramıştır. Bütün canlı varlıklar her an değişim içerisindedir. Bu ve benzeri bütün değişim ve başkalaşımlar EVRİM olarak ifade ediliyor. Bu manadaki bütün değişim ve başkalaşımlar teori değil bir kanundur.
Evrim tartışmasının altında yatan nedir?
Burada, bir yaratıcının kabulü veya reddi vardır. Meselâ elinizde bir gözlük var. Bunun hangi maddelerden yapıldığını, ne iş gördüğünü en ince ayrıntılarına kadar inceliyorsunuz. Böyle bir durumda herkes gözlüğün bir ustanın eseri olduğunda hemfikirdir.
Gözlük yerine canlıların gözü dikkate alınınca, o da en ince yapısına kadar inceleniyor, ne işe yaradığı ve nasıl çalıştığı ortaya konulmaya çalışılıyor. Buraya kadar evrimcilerle yaratılışçılar arasında problem yoktur. Bu gözün ustasının kim olduğuna sıra gelince, tartışma başlıyor.Yaratılışı savunanlar, eldeki gözlüğün; ilim, irade ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğu gibi, ondan daha mükemmel olan bu gözün de ilim, irade ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğunu kabul ederler.
Ateist evrimciler ise, gözlüğün ustasını kabul ettikleri halde, gözün tesadüfen ortaya çıktığını ve bir ustasının bulunmadığını belirtiyorlar ve böyle bir iddianın bilimsel bir yaklaşım tarzı olduğunu ileri sürüyorlar. Maddeyi ilahlaştıran pozitivist inanç savunucuları, böylece evrim teorisini, bilimsel platformundan çıkararak ideolojilerine âlet ediyorlar.
Sonuç olarak;
Evrim teorisi, bilimsel platformundan çıkarılarak “Ulûhiyet” fikrini yıkmaya ve inkâr etmeye, kâinattaki etkili tek gücün “tesadüf, şuursuz sebepler ve tabiat” olduğunu ispat etmeye çalışan kasıtlı ve art niyetli davranışlara alet edilmektedir.
Özellikle insanın geçmişi hususunda dinî kaynakların detaylı bilgiler vermesi, evrim teorilerinin de insanın evveliyatını maymun veya daha aşağı yapılı bir hayvana bağlamaları, tenkit ve itirazları bu konu üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Evrimin tasarlanmamış bulunduğunu ve insanın da tesadüf eseri ortaya çıktığını savunan doktrin, deneye değil, ateizmi prensip edinen materyalist felsefeye dayanmaktadır.
Evrimin alternatifi görüşlere izin verilmeyişi ve evrim için ileri sürülen delillerin kritiğinin yapılmayışı, materyalist düşünceye bağlı pozitivist felsefe hâkimiyetinin devamını sağlamak içindir.
Fillerin fosil kayıtları iddiası, evrime delil mi?
Fransızlar tarafından çizilmiş ve resimlendirilmiş fillerin ağız ve diş yapıları. Bu resimler, evrimin meydana geldiği hakkında kanaat hasıl etmek için yapılmış hayali resimlerdir.
Bu tip resimleri çizmede Fransızlar çok ustadır. Genelde evrimle ilgili düşündükleri şekil ne ise onları alt alta çizerler. Bir ansiklopedi de yayınlarlar. O ansiklopedilerden de ders kitaplarına aktarılır.
Bütün maymun, insan ve benzeri varlıkların resimleri, onların film senaryoları ve çekimleri hep Fransa tarafından yapılır ve yönlendirilir. Arkasından da dünyaya servis edilir.
Hiç kimsenin bunların hakikatini anlama ve araştırma gibi bir imkânı yoktur. Bu, senelerden beri böyle devam etmektedir. Böylece evrimin varlığı hakkında beyin yıkama ve kamuoyu meydana getirmede sistemli şekilde çalışmaktadırlar.
Fillerin evrimi adı altında takdim edilen de budur.
Onların yaptığı ve çizdiği bu fosillerin aslı esası yoktur. Kabul edelim ki bu çizilen resimlerin aslı olsun ve hakikatte böyle ağız ve diş yapısına sahip filler işaret edilen devirlerde yaşamış olsun. Bu bir canlı türünden bir başkasının evrimleştiğine nasıl delil olacaktır? Çünkü işin başında da, ortasında da ve sonunda da mevcut olan varlık fildir. Sadece diş şekillerinde değişiklik görülüyor. Böyle bir farklılaşma ve değişiklik zaten her canlının kendi hayat devresinde vardır. Biz ona tekâmül, yani mükemmel hale gelme, kemale erme diyoruz.
Siz çocukluk resimlerine baksanız kendinizi tanıyamazsınız. O çocukluk devresinde ellerinizin, ayaklarınızın ve kollarınızın uzunluğu ve genişliği şimdiki gibi mi idi? Elbette hayır.
İşte şayet olmuşsa fillerdeki değişme de sizin çocuklukla yetişkinlik arasında farkınız gibidir.
Siz çocukluk devrindeki yapıda değilsiniz. Peki, siz şimdi evrim geçirerek farklı bir canlı mı oldunuz? Şayet öyle ise, filler de evrim geçirerek böyle olmuştur.
Bazı kör semender ve kör balık, evrime delil mi?
“Bu o şekilde düşünenlerin iddialarının asılsız olduğunu gösterir” deriz.
Gözsüz balığı yaratan kim ise, gözlü balığı da yaratan odur.
- Gözsüz insan yok mu?
- Var.
- Gözü olup da görmeyen insan yok mu?
- Var.
- Peki, normal göze ve görmeye sahip insanlar bu gözü olmayan, ya da gözü olup da görmeyen insanlardan tesadüfen mi meydana geldiler?
Elbette ki Cenab-ı Hak her bir canlıyı şimdi ayrı ayrı yaratıyor.
Gören balığı ayrı, görmeyeni ayrı, gören semenderi ayrı, görmeyeni ayrı, gören insanı ayrı, görmeyeni ayrı halk ediyor.
Şimdi onların bu fikir ve düşünce yapısında, akıl ve mantık ölçülerini görüyor musunuz?
Güya gözsüz balıklardan gözlüler tesadüfen meydana gelecek.
Böyle bir ahmaklık olur mu?
Gözsüz olan, veya gözü olup da görmeyen insanlar kimin eseri ise, normal göze sahip olanlar da O’nun eseridir.
Bir yaratıcıyı kabul etmek istemeyen ateistler, kendi felsefelerine göre, canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiği safsatasını ileri sürüp birilerinin aklını çelmeye çalışıyorlar.
Yoksa bunların iddialarının hiçbir ilmî tutarlılığı ve delili yoktur.
Canlılar Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle her an yeniden yaratılıyor, gelişiyor, farklılaşıyor, büyüyor ve ölüyor.
Onlar canlılarda görülen bu gelişme, değişme ve büyümeye “evrim” diyorlar.
Canlılarda görülen bu tedrici, yani yavaş yavaş meydana gelen bu değişiklikler Cenab-ı Hakk’ın tedrici tekâmül kanununun tecellisidir.
Bu kanun cansız âlemde de kendini göstermektedir.
Dünya birden bu şekilde yaratılmamıştır. Başlangıçta güneşle birlikte idi. Daha sonra Cenab-ı Hak onu ayırdı ve uzaydaki bu yörüngesine yerleştirdi. Zamanla üzerinde canlıların yaşayacağı şekle getirdi.
Ateist evrimciler, yukarıdaki sorudaki iddialarında olduğu gibi, bir canlının bir başkasının tesadüfen değişerek meydana geldiği iddialarını da “evrim” ile ifade ediyorlar. Böylece bir kavram kargaşası ortaya çıkıyor. Ondan sonra dönüp şöyle bir soru soruyorlar:
- Sen dünyaya bir bebek olarak gelmedin mi? Sen devamlı değişmiyor musun? İşe biz bu değişikliklere “evrim” diyoruz. Sen bunu inkâr mı edeceksin?
Tabiî bunu kasten yapıp batıl fikirlerini, doğruların arasında vermeye çalışıyorlar.
Hâlbuki canlılardaki tekâmül kanunu Allah’ın eseridir ve her an devam etmektedir.
Fakat onların burada vermeye çalıştıkları, bir canlının bazı noksan organları gelişip farklılaşarak başka bir canlıyı verdiği görüşü tamamen batıldır, safsatadır, saf zihinleri bulandırıp Allah’ı inkar ettirerek o insanları, kendilerinin bulunduğu şeytan ordusuna katmaktır.
DNA'nın şifresini çözen adam Francis Collins'de evrimcidir; ama Allah'a iman ettiğini söylüyor? Neden evrimi kabul ediyor?
Evrim konusunda kargaşaya ve çatışmaya sebep olan en büyük etken, evrimden neyin kastedildiğinin tam anlaşılamamasındandır.
Evrim; tekâmül, tahavvül, tebeddül ve evolüsyon gibi pek çok farklı manalarda kullanılıyor. Yaratılışçılarla evrimcilerin anlaşamadığı nokta, evrimcilerin bir yaratıcıyı kabul etmeyişleri ve canlıların tesadüfen birbirinden silsile hâlinde meydana geldiğini ileri sürmeleridir. Yani, evolüsyon manasında bir değişimi ileri sürmeleridir.
Tekâmül manasında, yani bir canlının embriyodan başlayarak en mükemmel hâle gelinceye kadar geçirdiği safhaları ifade eden değişimi, Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle olduğunu kabul şartıyla yaratılışçılar da tasdik ediyorlar.
Kâinatta atomdan galaksilere kadar hiçbir şey kararında değildir. Bütün varlıklar her an değişim ve başkalaşım içerisindedirler. İnsanda ortalama yüz trilyon hücre vardır. Her hücrede bir saat içerinde yirmi bin reaksiyon olmaktadır. Yani insanda bir saat içerisinde; yüz trilyon x yirmi bin = …. Kadar değişiklik olmaktadır. Bu değişime evrim deniyor. Bu manada evrim, yani değişim, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin eseridir. Böyle bir değişim, canlı ve cansız bütün evrende hâkimdir ve bütün bu değişim ve başkalaşımlar Allah’ın eseridir.
Evrim konusunda daha fazla bilgi için: “Evrim ve Yaratılış”, “İnsanlık Tarihi Boyunca Evrim” adlı kitaplarımıza veya “sorularlaevrim” sitesinde "evrim terminolojisi" açıklamasına başvurulabilir...
İnsanın ortak ata şeması ispatlandı mı?
Soru 1. 4-6 milyon yıl önce Şempanzelerle veya maymun benzeri varlıklarla gen dizilimlerine göre %98 benzerliğin bulunduğu, bunun da ortak atadan geldiğimizin delili olduğu ileriye sürülüyor. Bu doğru mu?
Cevap:
Evrimciler tarafından, insanla maymun arasındaki genetik benzerliğin %98 olduğu iddia edilmekte ve dolayısıyla maymunla insan arasında evrim bakımından bu yönüyle ilişki kurulmaya çalışılmaktadır.
Bu, iddianın ilmî bir dayanağı yoktur. İnsan ve maymun genlerinin %98 birbirine benzediği iddiası, yıllar önce evrimciler tarafından üretilmiştir ve devamlı olarak bir slogan gibi kullanılmaktadır. İnsanda ve şempanzede bulunan 30-40 civarındaki temel proteindeki aminoasit dizilimlerinin ayniliği, bu benzerlik iddiasına delil olarak ileri sürülmektedir.
İnsanda yaklaşık 100 bin protein vardır. Bunların içerisinde 40 tanesi benzerdir. 40 proteinin benzer olması, insanla maymunun %98 benzer olduğunu göstermez. Böyle bir yaklaşım, ilmî olmaktan çok, propaganda amaçlıdır.
Kaldı ki, bu 40 proteinin DNA benzerliği konusu da tartışmalıdır. Bu çalışma 1987 yılında Sibley ve Ahlquist tarafından yapılmış ve Moleküler Evrim Dergisi (Journal of Molecular Evolution)’nde yayınlanmıştır. (Sibley and Ahlquist, Journal of Molecular Evolution, no. 26, s. 100)
Ancak, bu verileri inceleyen Sarich, burada kullanılan metodun fazla güvenilir olmadığını ve elde edilen verilerin çok abartılarak yorumlandığını belirtmiştir. (Sarich et al., Cladistics, 1989, no. 5, s. 3-32)
Kaldı ki, bu benzerlik iddia edildiği gibi %98 bile olsa, bu iki canlı grubu arasında evrime dayalı bir ilişki kurulamaz. Çünkü türler çok hususi genetik şifrelere sahiptir.
Temel proteinler, bütün canlılarda ortak hayati moleküllerdir. Dolayısıyla canlılar arasında bu yapılar bakımından benzerlikler fazladır. Çünkü bütün canlılar, aynı elementlerin belirli oranlarda ve sayıda birleştirilmesinin ürünüdür. Bu bakımdan genetik yapı temellerinin de benzemesi gayet normaldir. Temel yapıların benzerliği, evrimin değil, bütün varlıkların ustasının aynı olduğunun ve hepsinin aynı plan üzerine yaratıldığının delilidir.
Nitekim, nematod solucanları ile insan DNA'ları arasında %75'lik bir benzerlik vardır. (Karen Hopkin, "The Greatest Apes", New Scientist, 15 Mayıs 1999, s. 27)
Şimdi genetik yapı benzerliğinden dolayı insanla solucan benzerliği %75 midir? Böyle saçma şey olur mu? Canlılar arasında esas olan hangi maddelerden yapıldığı değil, bunların genlerine hangi bilgilerin ve özelliklerin şifrelendiğidir.
İki canlı türündeki genetik yapı farklılığı %1 bile olsa, bu fark, o iki canlı türünün tamamıyla farklı özelliklere sahip olması manasına gelmektedir.
Burada göz önünde tutulması gereken önemli bir husus, canlı vücutlarında bulunan bir genin, birden fazla özellik üzerinde etkili olmasıdır. Bir başka deyişle, bir özellik birden fazla genin kontrolüne verilmiştir. (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, Burnett Books Ltd., London, 1985, s. 145)
Şimdi bilgisayar ve flaş diskler yapıldıkları maddeler itibariyle ve şekil yönünden her bakımdan birbirlerine benzemektedirler. Bunları farklı kılan onlara yüklenmiş olan, daha doğrusu şifrelenmiş olan bilgidir.
İşte bütün canlılar belli oranlarda ve çeşitte 114 elementten yaratılmıştır. Ama her bir canlının genlerine şifrelenmiş olan program farklıdır. Dolayısıyla canlıların temel maddî yapısı benzerliğinden hareket ederek, bunların birbirinden meydana geldiğini iddia etmek, materyalist düşüncenin ve Allah’ı tanımak istemeyenlerin metodudur.
Onların planlarından birisi de, herhangi bir ilmî temele dayanmayan bu tip görüşlerini ispatlanmış bir bilgi gibi takdim etmeleridir.
İnsana benzerliği olan canlılar sadece maymunlar da değildir. Anatomik yapısı itibariyle maymun, zekâ itibariyle at, konuşma yönüyle papağan, sanat yönüyle bal arısı, sosyal yaşayış itibariyle karıncalar, yavrularına gösterdiği şefkat yönü itibariyle penguenler, insana diğer canlılardan daha yakındır. Kaldı ki, insanı diğer canlılardan ayıran sadece anatomik yapı, ya da birkaç özellik değildir.
İnsanın muhakeme etmesi, akletmesi, vicdan sahibi olması, muhakemesi ve yargıda bulunması, hayali, hafızası, muhabbeti, konuşması, düşünmesi ve inanç sahibi olması en önde gelen vasıflarıdır
Soru 2. Bir yaratıcı kontrolündeki evrim doğru mu? Yani Allah insanı daha aşağı yapılı varlıklardan hâsıl etmiş olamaz mı? Bazı yaratılışçıların evrimi savunmasına ne diyorsunuz?
Cevap: Allah istediğini, istediği gibi yaratır. Nitekim her an melaikeleri ve ruhanileri; havadan, ışıktan, sesten, karanlıktan yarattığı gibi. Varlıkları yaratan Allah olduğuna göre, O ilk insan Hz. Âdem’i doğrudan çamurdan ve en güzel şekilde yarattığını beyan ediyor. Daha bu konuda niçin tereddüde düşülüyor anlamak mümkün değil.
İlk yaratılışı laboratuarda denemek ve tekrar Hz. Âdem’i meydana getirmek mümkün müdür? Değildir.
O halde bu konuda ilmin söyleyeceği fazla bir şey olamaz. Bundan sonra ilim adına söylenecek iki şey vardır.
Birisi Semavî kitapların ve 124 bin peygamberle beraber milyonlarca evliyanın ve imanlı felsefecilerle ilim adamlarının ifade ettiği, ilk insan Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığıdır.
Diğeri de inkârcı felsefecilerin, insanın diğer varlıklardan meydana geldiği şeklindeki yorumları ve düşünceleridir.
İşte bütün hadise budur. Bundan sonra her iki farklı görüşün de taraftarları kendi düşüncelerinin doğru olduğunu ifade etmek için bir takım değerlendirmeler ileriye sürmektedir. Yalnız burada işin içerisinde olmayanları yanıltmak, kendi tarafına çekmek için, inkârcı felsefe grubu taraftarları, safsataya dayalı, hiçbir ilmî yönü olmayan kendi görüşlerinin ilmî olduğunun, Hz. Âdem’in topraktan yaratılışının ilmî olmadığının propagandasını yapıyorlar.
Şimdiye kadar insanın başka bir canlıdan meydana geldiğini gösteren hiçbir fosil bulunamamıştır. İnsanın atası olduğu iddia edilen fosillerin hepsinin uydurma ve sahtekârlık eseri olduğu ispatlanmıştır.
Evrim çok farklı manalarda kullanılmaktadır
Bazı yaratılışçıların kastettiği ve kabul ettiği evrim ile ateist felsefecilerin kabul ettiği evrim farklıdır. Tekâmül, tahavvül, tebeddül, terakki, tagayyür, ontojeni, filojeni ve evolüsyon v. s. gibi 30’dan fazla tâbir ve kelime atılarak hepsinin yerine “Evrim” kelimesi kullanılmıştır. Bu durumda evrimle kimin ne kastettiği anlaşılmamakta ve karışıklığa sebep olmaktadır.
Mesela siz evrimden tekâmülü kastediyorsanız, bu kanundur. Zira tekâmül, bir varlığın kemale ermesi ve olgunlaşması manasında kullanılır. İnsan anne karnında bir hücre olarak hayata adım atıyor. Allah’ın izniyle gelişip farklılaşarak ve tekâmül ederek bebek haline geliyor. O tekâmül kanununa tâbi olarak gelişip farklılaşarak kemale ulaşıyor.
Bu manada bütün canlılar ve hatta cansız âlem de tekâmül kanununa tâbidir. Cenab-ı Hak bu kâinatı zaman içerisinde tekâmülle kemale erdirmiştir.
Şayet siz evrimden tahavvülü kastediyorsanız, o da bütün âlemde görünen bir kanundur. Elementler gerek canlı bünyesinde ve gerekse cansız âlemde hal değiştirir, bir halden başka bir hale geçerler. Yani tahavvül ederler. Mesela hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır. İkisi birleştirilerek su meydana getirilir. Karbon oksijenle birleştirilir, karbon monoksit ve karbon dioksit ortaya çıkar ve böylece o elementler hal değişikliğine uğratılmış olurlar. Bütün bu hadiseler birer kanun çerçevesinde cereyan eder.
Bu konuda tartışmaya sebep olan evrim, evolüsyon manasındaki evrimdir. Bu manadaki evrim, bütün canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiğini ileri süren, bir yaratıcıyı kabul etmeyip dinsizliği esas alan felsefî bir görüştür.
İşte evrim konusuna sathi bir nazarla bakanlar evrimden kimin ne kastettiğini anlamakta güçlük çekmektedirler. Hâlbuki yaratılışçılar da evrimi, ama kendi anladıkları ve kastettikleri manada bir evrimi savunuyorlar. Zira genel manada evrim her türlü değişme ve farklılaşma manalarında kullanılıyor.
Bu çerçeveden bakıldığı zaman kâinatta hem canlı âlemde ve hem de cansız âlemde sabit olan ve hiç değişmeden duran bir varlık yok ki. Her an bütün canlılar Cenab-ı Hakk’ın farklılaşma, gelişme ve büyüme kanunlarına tâbi olarak, O’nun emir ve iradesi ile değişiyor, gelişiyor, büyüyor, ölüyor. Cansızsa, parçalanıp, bölünüp, ufalanması sağlanıyor ve hakeza.
Kısacası âlem her an Allah’ın tasarrufunda halde hale geçiyor, cennet ve cehennemin meyvelerini yetiştiriyor.
Bu dünya pazarında isteyen istediğini almakta serbesttir. Aklı, kalbi ve ruhu neyi benimsiyorsa, hangi düşünce ve felsefe onu tatmin ediyorsa onu alacaktır.
Şimdi isteyen ateist felsefecilerin peşine düşer, onların savunduğu manada bir evrime inanır, isteyen de bütün semavî fermanların bildirdiği, 124 bin enbiya, 124 milyon asfiya, bir o kadar evliyanın ve imanlı bilim adamlarının kabul ettiği manada bir evrimi esas alır.
"Hem evrime, hem de yaratılışa inanıyorum." denilebilir mi? Hz. Âdem devrindeki insanların fiziksel farklılığı, evrime delil olabilir mi?
Cevap 1:
Önce evrimden neyin kastedildiğinin iyi anlaşılması gerekir. Çünkü evrim çok değişik manalarda kullanılıyor
Evrim kelimesi; başkalaşma, farklılaşma, kademeli olarak gelişme ve değişme ve ilerleme gibi aralarında değişik farklar bulunan pek çok kelime, tâbir ve deyim yerine kullanılmaktadır.
Evrim yerine kullanılan tâbir ve kelimelerden bazıları şunlardır: Tekâmül, istihale, tatavvur, tahavvül, tebdil, tebeddül, tağyir, tegayyür, terakki, sudur, zuhur, techid, ontojeni, filojeni ve evolüsyondur. Bu tâbirlerin her birisinin ifade ettiği mana, diğerlerinden farklıdır. Burada sadece tekâmül ile tahavvülün manalarını vereceğiz.
Tekâmül
Tekâmül, kemale erme, mükemmel hale gelme manasında kullanılır.
Şayet “Evrim” terimiyle “Tekâmül” manası, yani ferdin embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadarki kademeli değişimi ifade ediliyorsa, bu manadaki evrim, teori değil, bir kanundur.
Meselâ bir elma çekirdeğinin; filiz, fidan ve meyveli ağaç hâline gelişi kademeli değişimin bir ifadesidir.
Aynı şekilde; bir insan embriyosunun; zigottan itibaren gelişerek, çok hücreli embriyo, bebek, çocuk, genç ve yetişkin insan safhaları da kademeli gelişmenin bir başka örneğidir.
Bu manada bütün canlılar her an değişme, başkalaşma ve farklılaşma kanunlarına tâbidirler.
Tahavvül
Tahavvül, hal değiştirme, bir halden bir başka hale geçme manasında kullanılmaktadır.
Şayet evrim teriminden tahavvül, yani hal değiştirme kastediliyorsa, o da teori değil bir kanundur. Elementlerin hal değiştirmesi, tahavvülat-ı zerrat olarak ifade edilir.
Kısaca ifade edersek, atom ve moleküllerin, bir halden bir başka hale geçerek, yani hal değiştirerek canlıların bünyesinde yer almaları, bir takım biyoloji ve fizik kanunları çerçevesinde olmaktadır. Dolayısıyla elementlerin bu şekilde hal değiştirmesi, teori değil kanundur. Mesela, hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır. İkisi birleşince su meydana gelir ve artık bu elementlerin hali değişmiştir.
İnsan yaklaşık yüz trilyon hücreden meydana gelmiştir. Her bir hücrede bir saniyede üç bin değişik reaksiyon olmaktadır. Bir saniye sonraki insan, madde cihetiyle bir saniye önceki insan değildir. Bünyesinde pek çok element değişim ve başkalaşıma uğramıştır.
Bütün canlı varlıklar her an değişim içerisindedir. Bu ve benzeri bütün değişim ve başkalaşımlar "evrim" olarak ifade ediliyor. Bu manadaki bütün değişim ve başkalaşımlar teori değil birer kanundur.
Bütün bu değişiklikler Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle olmaktadır. Zaten bunun, akıl ve mantık çerçevesinde başka türlü izahı da mümkün değildir.
Burada esas tartışmaya sebep olan, evrimin evolüsyon manasında kullanımıdır.
Evolüsyon manasında kullanılan evrimde, bir yaratıcı devreden çıkarılır ve bütün canlıların silsile halinde ve birbirinden tesadüfen meydana geldiği ileri sürülür. Böyle bir iddianın hiçbir bilimsel değeri yoktur ve tamamen ateist ideolojiye bağlı pozitivist felsefenin ürünüdür.
Kâinatta hiçbir şey kararında değildir. Her an değişmektedir. Bütün bu değişiklikler, farklılaşma ve başkalaşımlar Allah’ın eseridir.
Gerek insanın ve gerekse diğer canlıların yaratılışıyla ilgili olarak, bilimin, ya da felsefenin ortaya koyduğu değer hükümleri, yapılan araştırma ve yorumlara bağlı olarak zaman içerisinde değişmektedir. Biz bütün bu değer hükümlerine bilgi adını veriyoruz.
Bu bilgilerin bir kısmı, ya da tamamı, Kur’an’ın yaratılış hakkındaki bildirdikleriyle bire bir örtüşebilir de, örtüşmeyebilir de. Bilimin ortaya koyduğu değer hükümleri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani, onlardan, kendi imkân ve kapasitemize göre, bizi ilgilendirenleri bir dereceye kadar biliriz. Fakat Allah’ın bildirdiklerine inanırız.
Yaratılış konusunda bir meseleyi, teorilerin veya bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu şekilde bilmek, insanı sadece malûmattar, yani bilgi sahibi yapar. İnanmak ise, tamamen ayrı konudur.
Siz Hıristiyan dinini bilmekle Hıristiyan olmadığınız gibi, evrim hakkında bir takım felsefî düşünce ve görüşleri bilmeniz, sizi dinden çıkarmaz. Ancak, o bilgilerin doğru olduğuna inanırsanız, o zaman o bilgilerin Kur’an’ın bildirdikleriyle çatışmaması gerekir.
Cevap 2:
Geçmişteki insanların kas ve vücut yapılarında irilik, zindelik ve canlılığın bulunduğu, ömürlerinin de şimdikilere göre daha uzun olduğu anlaşılıyor. Ama bu durum onları insan yapısının dışına çıkarmaz. İlk insan Hz. Âdem aynı zamanda ilk peygamberdir ve her yönüyle günümüz insanına benzemektedir. Onun genetik yapısında günümüzdeki bütün renk ve ırk karakterleri bulunduğu gibi, şimdi her bir ferdin genetik yapısı, onun genetik yapısının bir kombinasyonundan ibarettir.
Evolüsyon manasında, yani insanın daha aşağı yapılı canlılardan tesadüfen meydana geldiği felsefî görüşünü savunan evrimcilerin evrim görüşüyle bunun bir ilgisi yoktur.
Ancak, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle insanda şimdi her an görülen değişiklik ve farklılaşma manasında evrim teori değil bir kanundur.
Böyle bir değişiklik için Hz. Âdem’e kadar gitmeye gerek yoktur. Bir saniyede insanın her bir hücresinde üç bin değişik reaksiyon meydana geldiği hesabına göre, insanda ortalama yüz trilyon hücrenin varlığı dikkate alınırsa, bir saniyede insanda meydana gelen değişikliğin büyüklüğü anlaşılır. Bu değişikliğe evrim derseniz, bu da teori değil, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretiyle teşekkül eden bir kanundur.
----------------
Kaynaklar :
seyfullahdemir
medium
hserdarceylan
panteidar
Sorularla İslamiyet
|
|
|
Ahd-i misak ve "Galu Bela" Nedir? ve Ruhların Yaratılması |
|
Yazar: RasitTunca - 09-08-2018, 07:19 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Ahd-i misak ve "Galu Bela" Nedir? ve Ruhların Yaratılması
AHD-İ MİSAK VE RUHLARIN YARATILMASI
Ezeldeki ahd-i misak. Ahd-i ikrar:
1- Ashab-ı yemin. 2- Ashab-ı şimal. 3- Ülâikel mukarrebun.
Ashab-ı yemin şudur: Ruhlar yaratıldığında Cenab-ı Hak, ruhlar-dan vaad ve ahd aldı. Cümlesi Cenab-ı Hak’ tan gayriyi sevmemek ve Hakk’ı unutmamak için vaad ve ahd ettiler. Sonra dünyaya gelince üç sınıfa ayrıldılar.
1- Ashab-ı yemin mü’minlerdir.
2- Ashab-ı şimal şudur: Bunlar kafir, münafık ve Allah’ı unutanlardır. Cehennem ehlidir. Ezelde ki vaadi, ahdi ve ikrârı unuttular. Dünyaya ve hevalarına tabi oldular. Bunlar ehl-i cehennem oldular. Mü’minler unutmadı.
3-Ulâikel mukarrebun şunlardır: Onlar mukarrebler demek-tir. Yani Allah'a yakın olanlar demektir. Bunlar dünyaya gelince dünyada ezelki ahdi, ikrarı yenileyip, bir kâmilin elinden tevbe edip ve evvelki ikrârı burada yerine getirdiler. Sıdk ile çalışıp Allah’a yakın oldular. İnsanlar böylece üçe ayrıldılar. Bu ikrâr yerini bulur.
“Ben bir gizli hazine idim. İstedim ki bilineyim. Ken-dimden bir sevgi zuhur etti. O sevgi üzerine kendi nurumdan bir nur ayırt ettim. O nurdan ahir zaman nebisinin nurunu halk ettim. O nurdanda ahir zaman nebisinin ruhunu halk ettim. Onun ruhundan bütün insanların ruhunu halk ettim.”[1]
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sordular:
“Ya Resulallah Cenab-ı Hak evvela neyi halk etti?”
Yani: “Sizin nebinizin nurunu, Benim nurumu yarattı.”[2]
Sonra o nuru kendi nurundan yaratıp dörde böldü. Birinden arşı kürsü, birinden melaikeleri, yerleri gökleri, birinden de Peygam-berimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhunu yarattı. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhuna beni zikret diye emretti. Zikrullah yaparken her bir ismin bir mazharı var. Yani bir zuhuratı var. Allah isminin zuhuratı nurdur. Rahman isminin zuhuratı kâinatı besleyici, bütün hayır ve berekettir. Rahmaniyetinin zuhuratını görünce terledi. O terin damlalarından bizim ruhlarımız halk olundu. Ondan sonra, bizim ruhlarımızla peygamberlerin ruhu ayrıldı, seçildi, istiğfa etti. İstiğfa demek Mustafa, seçilmiş demek. İstiğfa seçmektir. Peygamberlerin ruhlarını seçti. Onlara dedi ki; “Ben sizi yeryüzüne göndereceğim. Yeryüzünde kullarıma benim emrimi tebliğ edecek-siniz. Ahd ediyormusunuz?” Onlar da vaad ettiler. O zaman onlardan ahd-i misak aldı.
Bu defa bizim ruhlarımızı toplatıp bizim ruhlarımıza dedi ki; “Yeryüzüne indiğinizde benim muhabbetimden, benim zikrimden ayrılmayacağınıza vaad ediyormusunuz?” dedi. Bizim ruhlarımız da vaad etdi. Bizden de ahd-i misak aldı. Şimdi bu dünyaya geldik, bu cesedimiz yapıldıktan sonra bu dünyaya çıktık. Buradaki vazifelerimiz evvelki ahdimizi tazelemekdir. Allah için sevişmek, Allah için bağlanmak bu tarikat, bu şeriat ahkâmı, hepsi onun için kurulmuş ki, o evvelki ahd-i misakı tazelemek ve onun üstünde durmak lazımdır. Allah bizi ahdinde vefa, yani ezelde Cenab-ı Hak’ka verdiğimiz sözün üzerinde durmayı nasip, müyeser eylesin. Amin.
Kâbeyi muazzamayı niçin ziyaret ederler? O da ahd-i misakı tazelemek içindir. Hazreti Ömer, Hazreti Ali ile kâbeyi tavaf ederken, Hazreti Ömer Hacerül Esved’e varmış, elini koymuş demiş; “Ey taş ben biliyorum ki sende hiçbir şey yoktur. Allahu teâle emrettiği için sana yüzümü sürüyorum. Yoksa senden bir şey beklemiyorum” demiş. Öyle deyince Hazreti İmam Ali Efendimiz diyor ki; “Ya Ömer bu taş öyle bir taş ki Cenab-ı Hak kullarından ezelde ahd-i misak aldığında o ahd-i misakı bu taşın içine koymuştur. İşte o ahd-i misak bu taşın içindedir. Buraya kim gelip elini yüzünü sürmüş ise, bu taş yarin mahşerde şahitlik yapacaktır. Bu onun içindir” deyince Hazreti Ömer Efendimiz şöyle söylemiştir: “Ali olmasaydı Ömer helaka giderdi.”[3]
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sormuşlar, hac nedir ya resulullah? Diyor ki; “Hac iki şeyden ibarettir. Biri ‘ac’, biri ‘sec’. ‘Ac’ odur ki, beytullahın etrafında yüksek ses ile Allahu teâla’yı zikredip dönmen, ‘sec’ de kurbanın kanını akıtmaktır. Hac bu iki şeyden ibarettir” demiştir
"Ve Bana ne (mani) var ki, beni yaratmış olana ibadette bulunmayayım? Ve halbuki, O'na döndürüleceksiniz."[4]
Dediği odur, aslın nereden geldi? Cenab-ı Hak’kın nurundan. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in nuru, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in nurundan. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhu, oradanda bizim ruhlarımız halk olundu. Bu kanaldan süzülüp geldik. Şimdi geri o aleme yükselip aslını bulmaya bakmalısın işde tarikat dediği budur. Bu alemde şeriat ve tarikat la çalışdıkca ruhun yükselir alemi nasutdan alemi meleküte geçersin ordan alemi ceberuta ordan alemi lahuta geçersin ondan sonra gurbiyyeti ilahiyeye vasıl olursun işde Allah-ı zikredenlerin ruhu kendi ister bilsin ister bilmesin hergün alemi ulviye yükselmekdedir Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki “Bir kul Allah’a ibadet eder Allah’ı zikreder o kulun ruhu yükselir.”
Cenab-ı Hak hadisi kudsisinde şöyle buyurur:
“Allahu Teala ile kulların nefsi arasında yetmiş bin nurdan yetmiş binde zulmattan perde vardır. Hiçbir kimse yoktur ki bu perdeleri geçtiğini hissen maddeten anlasın kat’iyyen anlayamaz çünkü el ile tutulur göz ile görülür şey değildir fakat insan bu perdeleri geçer.”[5]
Şimdi bak bu perdeler nurdan zulmattan diyor. Nurun aksi zulmattır. Nurdan adlu adalet doğar, zulmattan zalımlık zulum doğar. Cennet nurdandır. Cehennem zulmattandır. Muhakkak bu dünyada yaşayan insan ya nur kazanmaktadır ya zulmat kazanmaktadır.
Kul ibadet ettikce o perdeleri geçer, fakat geçtigini anlayamaz. Kendisi yükselir Allah’a ibadet yapmakta maksadımız o durki ruhumuz yükselsin o alemi ulviyi bulsun süzülüp geldigimiz gurbiyyeti ilahiyyeyi o Allah’ı bulsun kulların bir kısmıda cehennem amelleri yapdıkca günaha masiyete daldıkca cehenneme yaklaşıyor Allah’a kulluk yapan Allah’ı zikreden Allah’a yaklaşıyor Kur’anı azimuşşan ki bu insanlara kıyamete kadar Allah’ın emir ve nehylerinden haber vermektedir. Sonra itiraz kabul etmem diyor. Kur’anı azimuşşan birinci hida-yetçimiz. Alim ulemalar peygamberler hep hidayetçidir. Sen bunlara tabi olursan senin için hiçbir korku yoktur. Allah’ın cennetide cemalıda senin içindir.
Yani: “Ne zaman desem ki “kun fe yekun” ol dediğim olur, yok ol dediğim yok olur.”[6]
Allah’ın yardımı kulun Allah’a olan güvencine inancına göredir. Kul Allah’a ne miktarda inanır güvenir ise Allah ona o kadar yardım eder. Allah’ın takdiri kulun fiiline göredir.
---------------------
Kâlû bela nedir?
Cenab-ı Hak, ruhları yarattığı zaman, (elestü birabbiküm) buyurdu. Ruhlar da (bela) diye cevap verdiler.
Elestü birabbiküm, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) demektir. Kalu Bela ise, (Evet [Sen bizim Rabbimizsin] dediler) demektir.
(Kalu Beladan beri müslümanım) demek, (Ruhlarımızın "Evet" dedikleri zamandan beri müslümanım) demektir.
Neam da, bela da evet demektir. Olumsuz soruların olumlu tasdiki için neam değil, bela kullanılır. Mesela, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) sorusuna neam denirse, (Evet sen bizim Rabbimiz değilsin) denmiş olur. Bela denirse, (Evet sen bizim Rabbimizsin) denmiş olur.
Kalubela; "Evet, dediler" anlamında bir akaid ve Kur'anî terimdir. Bu terkiple Yüce Allah'ın insanları rubûbiyet ve ulûhiyetini tanık kılarak onlardan buna dair söz almasıyla ilgili olay kastedilir.
Bu olayla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak; 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (demişti). 'Evet (buna) şahidiz,' dediler. Kıyamet günü: 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz." (A'râf, 172)
Allah'ın (cc) insanlardan bu şekilde söz alması, Arapça telaffuzuyla "Kalu belâ" şeklinde halk arasında yaygınlaşmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'de olay, Yahudilerden "Allah'a karşı sadece gerçeği söyleyeceklerine dair Tevrat üzerine söz alındığı" ifadesinden sonra sözkonusu edilmektedir. Böylece Allah'ın ulûhiyyet ve rubûbiyetine dair bütün insanlardan söz alınmış olduğu da hatırlatılmış olmaktadır.
Allah Teâlâ'nın insanlardan söz almış olması ne anlama gelir? Başka bir ifadeyle olay temsîlî midir, yoksa vakit midir? Gerçekten Allah insanları toplayıp onlarla âyette zikredildiği gibi karşılıklı konuşmuş mudur?
Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Halef dediğimiz hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Söyle ki:
Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbı olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yaratıklarına sanki: 'Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin' demiş, onlar da hal lisanıyla: "Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur, " demişlerdir. İnsanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah'ı rab olarak bilmeleri, şehâdet ve itiraf anlamındadır. Kur'ân ve Sünnette, Arapların dil üslûbunda bu şekilde sembolik anlatımlar çoktur. Meselâ Allah'ın yere hitabı, bir de onların cevap vermelerini anlatan şu âyet de böyledir: "İsteyerek veya istemeyerek (varlığa) gelin, dedi. 'İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet, 11)
Bu görüşte olanlar, "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar, sonra ebeveyni onu yahudileştirir veya hristiyanlaştırır veya mecûsileştirir" (Buhârî, Ebû Dâvud) hadisinin de görüşlerini desteklediğini söylerler. (Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Mahmut Hicâzî, Furkan Tefsiri)
Selefin görüşü ise, olayın sembolik değil, hakikat üzere olduğu şeklindedir. Allah, insanların hepsini babalarının sulhlerinden çıkarıp onları amellerine göre kümelere ayırdı. Onlara insan suretini, konuşma ve düşünme kabiliyetini verdi. Sonra onlardan söz aldı ve kendilerini buna şahit tutarak bazı görüşlere göre şahit tutulanlar meleklerdir: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar da: "Evet (sen bizim rabbimizsin)" dediler. Sonra Allah; "Hesap gününde bizim bilgimiz yoktu" diyerek mazeret ileri sürmeyesiniz diye yerleri, gökleri ve babanız Adem'i bu konuda şahitlik etmeğe çağırıyorum. Benden başka ibadete layık birinin bulunmadığını iyice belleyin. Bana herhangi bir şeyi ortak koşmayın. Verdiğiniz bu sözü size hatırlatacak peygamber ve kitap göndereceğim dedi. Buna bütün insanlar: "Şehadet ederiz ki, rabbimiz ve ilâhımız sadece sensin, senden başka rab ve ilah yoktur" diye cevap verdiler.
Allah, insanlardan bu ahdi aldıktan sonra onları yok etti.
Bazıları, -ki halk arasında da yaygın olan budur- insanların Allah'a bu şekilde söz vermelerinin ruhlar âleminde gerçekleştiğini söylerler. Bu görüşün hiç bir mesnedi yoktur.
Konuşmanın nasıl meydana geldiği ve meselenin incelikleri bizim için gaybtır. Gaybın nasıllığı üzerinde durulmaz. Nassların bildirdiği kadarıyla yetinmek gerekir. Aslında bu gibi meseleler üzerinde aklî değerlendirmeler yapsak bile kesin bir sonuca varmamız mümkün değildir. Ayrıca belli bir karine bulunmadıkça nassları te'vil etmemiz, ya da temsili olduklarını söylememiz de tutarlı bir tavır değildir.
Alimler, olayın ne zaman meydana geldiği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Ancak temsilî olduğunu söylemeyenlerin tamamı, bu olayın Hz. Âdem hayattayken meydana geldiği konusunda ittifak etmişlerdir.
Müşriklerin çocuklarının, büluğ çağına ulaşmadan ölmeleri durumunda Cennete gireceklerini söyleyenler, "Kalu belâ" âyetini delil göstermişlerdir. Çünkü çocuklar, büluğ çağına erinceye kadar, geçmişte Allah'a verdikleri ahid üzerinedirler Ancak büluğ çağından sonra, bu ahdin artık bir etkisi kalmamaktadır
--------------------
Allah Teâlâ, dünyayı ve varlıkları yaratmadan önce dünyaya gelecek bütün insanların ruhlarını yarattı. Onları ilahî huzurda topladı ve kendilerine, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu. Ruhlar da, “Evet, bizim Rabbimiz Sen’sin!” dediler. Bu zamana “Kâlû belâ” denir.
Hani Rabbin (ezelde) Ademoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. (A’râf 172) Allah’ın insanlardan bu şekilde söz alması, Arapça telaffuzuyla “Kalu belâ” şeklinde halk arasında yaygınlaşmıştır.
İnsan her şeyden evvel, Rabbine karşı vefâkâr olmalıdır. Bu ise, ancak ve ancak O’nun emirlerine riâyetle gerçekleşir.
Vefânın en mühim seviyesi;
Cenâb-ı Hakk’ın; ruhları yaratıp;
“–Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurduğu vakit;
“–Elbette yâ Rabbî!..” diye cevap verdiğimiz; «Kalû Belâ»daki ahde vefâdır. (Bkz. el-A‘râf, 172)
KALU BELA AYETİ
Arapçası:
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ
Türkçesi:
Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ev tekûlû innemâ eşreke âbâunâ min kablu ve kunnâ zurriyyeten min ba’dihim, e fe tuhlikunâ bimâ fealel mubtilûn(mubtilûne).
Anlamı:
Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.
Yahut, “Bizden önce babalarımız Allah’a ortak koşmuşlar. Biz onlardan sonra gelen bir nesiliz. Şimdi batılcıların işlediği yüzünden bizi helâk mı edeceksin?” dememeniz içindir.
KALU BELA AYETİ TEFSİRİ
İslâm akîdesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu Tanrı olarak tanıyıp kulluk etme görevi gelmektedir. Fakat insanlar, sorumlulukları hakkında gerektiği biçimde bilgi sahibi kılınmazlar yahut böyle bir bilgiye ulaşma yeteneği ile donanmış olmazlarsa bu durumu bir mazeret veya bahane olarak ileri sürmekte haklı olurlar. Bu sebeple söz konusu büyük sorumluluğun âdil bir temele dayanması için insanların bu hususta yeterli donanıma sahip kılınmaları gerekmiştir. Bu iki âyette insanların Allah tarafından böyle bir bilgi veya yetenekle donatıldığı haber verilmekte ve bunun gerekçesi açıklanmaktadır.
Tefsirlerde bu âyetlere başlıca iki farklı anlam verilmiştir:
1- Eski tefsirlerde geniş yer tutan, çoğu birbirinin tekrarı mahiyetindeki rivayetlere göre Allah Teâlâ dünyayı yaratmadan önce dünyaya gelecek olan bütün insanların ruhlarını –sonraları âyetin lafzından hareketle “rûz-i elest, bezm-i elest” şeklinde terimleşen– ruhlar âleminde bir araya getirerek onları kendi varlığına tanık kılmış; kendisinin onların rabbi olduğunu yine onlara onaylatmış; bu gerçeği tasdik ettikleri yönünde onlardan söz almış ve böylece kendisi ile dünyaya gelecek bütün kulları arasında bir tür sözleşme akdetmiş; ayrıca bu sözleşme yahut taahhüde onların bizzat kendilerini şahit tutmuş veya bir kısmını diğerleri hakkında tanık göstermiş ya da –bir başka yoruma göre– bizzat kendisinin ve meleklerin bu sözleşmeye şahit olduklarını onlara bildirmiştir.
Böylece insanların, “Bizim böyle bir sorumluluğumuz olduğunu bilmiyorduk” diyerek yahut inkârcılık veya putperestliği kendilerinin icat etmediğini, bunu atalarından miras aldıklarını, başka türlü bir bilgiye sahip olmadıkları için kendilerinin de bu inancı sürdürdüklerini, dolayısıyla bu hususta kendilerinin bir günahı ve sorumluluğu olmaması gerektiğini belirterek sorumluluktan kurtulmaları da önlenmiştir. İlk dönem Selef âlimleriyle sûfî âlimler, Sünnî ve Şiî kelâm bilginlerinin çoğunluğu âyeti böyle yorumlamışlardır.
2- Burada belirtilen sözleşme mecazi anlamda olup bu olay, dün-ya yaratılmadan önce değil, her insanın kendi bedeninin yaratılması sırasında gerçekleşmektedir. Bir görüşe göre zürriyetlerin baba sulbünde yaratılışı esnasında, başka bir görüşe göre anne rahmine yerleşip organik oluşumunu tamamlaması sürecinde Allah Teâlâ insanoğlunun doğasına ya da fıtratına kendisinin varlık ve birliğini tanıma, kavrama ve dolayısıyla kendisine inanma yeteneğini yerleştirmektedir. Şu halde Allah, her insanı, iman etmesi için yeterli zihnî ve psikolojik donanıma sahip kılmakta; iç ve dış âlemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk edecek birçok kanıtlar yaratmaktadır; böylece O, sanki insanlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sormakta, onlar da “evet” diyerek bunu tasdik etmektedirler.
İnsanın doğasındaki iman kabiliyeti bu âyetlerde temsilî bir dille anlatılmış bulunmaktadır (Zemahşerî, II, 103). Nitekim başka âyetlerde de buna benzer anlatımlar mevcuttur. Meselâ Fussılet sûresinin 11. âyetinde göğün ve yerin Allah’ın yasalarına göre işleyişi, “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, ‘İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!’ buyurdu. ‘Boyun eğerek geldik’ dediler” şeklinde anlatılmıştır.
Mu‘tezile ve Mâtürîdî âlimleriyle bazı Eş‘arî ve Şiî âlimlerinin de bu görüşte oldukları bildirilmekte, Fahreddin er-Râzî’nin de bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır (XV, 47). Başta İbn Teymiyye olmak üzere sonraki Selefîler, Allah’ın insandan ahid ve mîsâk almasını, insanın psikolojik muhtevasına kendi varlık ve birliğini tanıma kapasitesi vermesi şeklinde anlamışlardır. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar” anlamındaki hadisi de (Buhârî, “Cenâiz”, 93; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 18) bunu anlatmaktadır.
İlk görüş doğru kabul edildiğinde ruhların bedenlerden önce yaratıldığını da kabul etmek gerekmektedir. Ancak ikinci görüşü benimseyenler bunun doğru olmadığını savunurlar. Konu insanın bilgi alanını aştığı ve gayb alanına girdiği için âyetlerde bildirileni tasdik ederek insanlardan bir şekilde iman sözü alındığına inandıktan sonra bunun mahiyetinin ne olduğu hususunda kesin bir görüşü kabul etmek gerekli değildir. İşin hakikatini Allah bilir. 174. âyette işaret buyurulduğu üzere insana düşen görev, Allah’ın rab olduğu gerçeğini kavrayabilecek güçte yaratıldığına ve bu hususta kendisinden söz alındığına iman edip verdiği söze sadık kalmaktır.
----------------
-----DiPNOTLAR-------
[1] Mustafa bin Abdullah er-Rumi Keşf-uz-Zunun c.2.s.1040 (Beyrut), Ali bin Muhammed bin Ali el Cürcani Etta’rifat s.218 (Beyrut), Muhammed Abdurraif el Münavi Ettearif s.568 (Beyrut)
[2] Feraidü-l-Fevâid fi beyani-l-Akâid s.87 (Osmanlıca baskı), Şerh ve tercümei delâili Abdülkadiri Geylani, Kettani Mütevatir hadisler.
[3] Şir’atu-l-İslam
[4] Yasin 36/ 22
[5] Ramuzel Ehadis c.1.s.284/16
[6] Yasin 36/82
------------KAYNAKLAR------------
webhatti com
dinimizislam
(Kurtubî) (Şamil İslam Ansiklopedisi)
sorusorcevapbul
Tefsir: Diyanet İşleri – Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 623-652
islamveihsan
|
|
|
|