Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Nefis Muhasebesi
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 02:50 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Nefis Muhasebesi

Peygamberimiz buyurdu ki: (Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü Teala’ya münacat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticarette çalışıp, helal para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mubah olan şeylerle kendini eğlendirip, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez). İkinci halîfe, Ömer-ül-Faruk, [23 senesinde Medîne-i Münevvere’de vefat etti. Hücre-i Saadet’tedir] buyurdu ki, hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz! Allahü Teala, mealen buyurdu ki: (Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını]haramlardan almamaya uğraşınız ve bu cihadda sebat ediniz, dayanınız!). Bunun içindir ki, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefis ile alış-verişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticaretin kazancı Cennettir. Ziyanı da Cehennemdir. Yani karı, ebedî saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir. Bunlar nefslerini, ticaretteki ortak yerine koymuşlardır. Ortak ile, önce şartname yapılır, sözleşilir. Sonra, işlerine, sözünde durup durmadığına dikkat edilir.

Nihayet hesaplaşılıp, hiyanet yapmışsa mahkemeye verilir. Bunlar da, nefisleri ile, bir ortak gibi, sıra ile şu işleri yaparlar: Şirket kurmak, onu murakabe edip gözetmek, muhasebe, yani hesaplaşmak, muakabet yani cezalandırmak, mücahede yani onunla uğraşmak ve muatebet yani onu azarlamaktır:

Birinci iş, şirket kurmaktır. Ticaret ortağı insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki,dünyada kazanılan şeyler, muvakkattir. Aklı olan, buna kıymet vermez. Hatta, bazıları, (Geçici olan hayır, sonsuz kalan şerden daha kıymetsizdir) dedi. İnsanın her bir nefesi, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazîne yapılabilir. Asıl bunu hesap etmek icap eder. Aklı olan kimse, her gün, sabah namazından sonra, hatırına hiç bir şey getirmeyip, ortağı olan nefsine demelidir ki: (Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır ve ahıret uzun ise de; orada ticaret ve kar olmaz.

Bu dünya günleri, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istenir, fakat ele geçmez. Bugün, bu nîmet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak, fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, daha bir gün müsaade etmeleri için, yalvardığını, sızladığını ve sana, bir gün bağışladıklarını ve şimdi, o günde bulunduğunu farz et! O halde, bu günü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, dilini, gözlerini ve yedi azanı haramdan koru!

Cehennemin yedi kapısı var, demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz isen ve bugün ibadet yapmaz isen, seni cezalandırırım! Nefis asî, emirleri yapmak istemez ise de, nasihat dinler ve riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona te’sîr eder. İşte nefis muhasebesi böyle olur. Resulullah buyurdu ki, (Akıllı kimse, ölmeden önce Hesabını gören, ölümden sonra kendisine yarıyacak şeyleri yapan kimsedir). Bir kere de buyurdu ki: (Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü Teala’nın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!). İşte hergün, nefis ile böyle şartlaşmalıdır.

İkinci iş, murakabedir. Yani, nefsi kontrol etmek, ondan gafil olmamaktır. Ondan gafil olursan, kendi şehvetlerine ve tembelliğine döner. Allahü Teala’nın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar, birbirinin dışını görür. Allahü Teala ise, hem dışını,hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Buna inanmayan kafirdir.

İnanıp, muhalefet etmek ise, büyük cesarettir. Allahü Teala mealen buyuruyor ki: (Ey insan! Seni her an gördüğümü bilmiyor musun?). Bir Habeş, Resulullah efendimizin huzuruna gelip, (Çok günah işledim. Tövbem kabul olur mu?) dedikte, (Evet, olur) buyurdu. O günahları işlerken, O, görüyor mu idi? dedi; (Evet) buyurunca, Habeş, bir ah! çekti ve yıkılıp can verdi. Îman ve haya böyle olur.

Peygamberimiz buyurdu ki, (Allahü Teala’yı görür gibi ibadet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor). Onun gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Büyüklerden biri, bir talebesini, başkalarından daha çok severdi. Ötekiler, bu hale üzülürdü. Her birine bir kuş verip, (Bunu, kimsenin görmediği bir yerde kesip getiriniz) dedi. Hepsi tenha bir yerde kesip getirdi. O talebe ise, kesmeden getirdi. (Niçin sözümü dinlemedin, canlı getirdin?) buyurdukta, (Kimsenin görmediği bir yer bulamadım. O, her yeri görüyor.) dedi. Diğerleri, bunun müşahede makamında olduğunu anladılar.

Mısır maliye nazırının zevcesi olan Zelîha, Yusuf aleyhisselamı, kendisine çağırınca, önce kalkıp büyük olduğunu sandığı, bir heykelin yüzünü örttü. (Bunu, niçin örttün?) buyurdukta, ondan utandığım için, dedi. (Sen, bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?) buyurdu.

Biri, Cüneyd-i Bağdadîden (207-298 [m. 910] Bağdadda) sorup, (Sokakta, kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi men edemiyorum. Bu günahtan kurtulmak için ne yapayım?) dedikte, (Allahü Teala’nın seni, senin o kadını görmenden daha çok gördüğünü düşün!) buyurdu. Peygamberimiz buyurdu ki: (Allahü Teala, Adn ismindeki Cenneti, şu kimseler için hazırladı ki, günah işleyecekleri zaman, Onun büyüklüğünü düşünüp, Ondan haya ederek, günahlardan kaçınırlar).

[Kadınların, saçları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haramdır. Îmanı olan kadınlar, Allahü Teala’nın gördüğünü düşünmeli, yabancı erkeklere çıplak görünmemelidir].

Abdüllah ibni Dînar diyor ki, Ömer ile Mekke-i Mükerreme’ye gidiyorduk. Bir çoban sürüsünü dağdan indiriyordu. Halîfe buyurdu ki, bu koyunlardan birini bana sat! Ben köleyim. Bunlar benim malım değil, dedi. Efendin ne bilecek, kurt kaptı dersin! O bilmezse, Allahü Teala biliyor ya, deyince, Ömer, ağladı ve efendisini bulup, bu köleyi satın aldı ve azad etti ve (Bu sözün, seni bu dünyada azad ettiği gibi, o cihanda da azad eder) buyurdu.

Üçüncü iş, amellerden sonra yapılacak muhasebedir. Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kardan ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlardır. Kar da, sünnetler ve nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır. İnsan, ortağına aldanmamak için, onunla hesaplaştığı gibi, nefse karşı daha uyanık davranmak lazımdır. Çünkü nefis, çok hîleci ve yalancıdır. Kendi arzularını, sana iyi, faydalı gösterir. Her mubahı bile sormalı, bunu niçin yaptın demelidir. Zararlı birşey yaptı ise, tazmîn ettirmeli, ödetmelidir.

İbnissamed, büyüklerden idi. Altmış hicrî senelik hayatının Hesabını yaptı. Yirmi bir bin beş yüz gün idi. Ah! Her gün, en az, bir günah yapmış isem, yirmi bir bin beş yüz günahtan nasıl kurtulurum? Halbuki, öyle günlerim oldu ki, yüzlerce günah işlerdim, diye düşünerek, bir feryat edip yıkıldı. Baktılar, ruhunu teslim etmişti. Fakat, insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işledikte, odasına bir kum koysa, bir kaç sene içinde oda kum ile dolar. Eğer, omuzlarımızdaki katip melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lazım gelirdi. Halbuki, gaflet ile, çeşitli düşünceler ile, birkaç sübhanallah desek, tesbîhi alır, sayar, yüz kere söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da, terazîde sevap kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır. İşte, Ömer, bunun için buyurdu ki: (Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!).

Ömer her akşam, kamçı ile ayaklarına vurup, bugün niçin böyle yaptın? derdi. İbni Selam odun yüklenmiş taşıyordu. Sen hammal mısın? dediklerinde, nefsimi tecrübe ediyorum, bakalım nasıl olacak, dedi. Enes [91 de vefat etti] diyor ki, Ömer’i gördüm, kendi kendine diyordu ki, (Yazıklar olsun sana ey nefsim ki, sana, emîr-ül-müminin diyorlar. Ya Allahü Tealadan kork veya Onun azabına hazırlan!).

Dördüncü iş, nefse ceza yapmaktır. Nefis ile hesap yapıp, kusurlarını görüp, ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Her azaya böyle ceza vermelidir.

Cüneyd-i Bağdadî (298 [m. 910] de Bağdat ‘ta vefat etti) diyor ki, (İbnil Kezîtî, bir gece cünüb oldu. Gusletmeye kalkarken, nefsi tembellik etti ve hava soğuk, hasta olursun, sabır et, yarın hamama git dedi. Entari ile gusletmeye yemin eyledi. Öyle yaptı ve Allahü Teala’nın emrinde gevşeklik yapan nefsin cezası budur, dedi.

Birisi, bir kıza baktı, sonra pişman olup, ceza olarak serin su içmemeye yemin etti ve içmedi. Ebu Talha bağında namaz kılıyordu. Güzel bir kuş, yanına kondu. Ona dalarak, kaç rekat kıldığını şaşırdı. Nefsine ceza olarak, bağı fakirlere sadaka verdi. [Ebu Talha Zeyd bin Sehl-i Ensarî bütün gazalarda bulundu. (34) yılında 74 yaşında vefat etti.] Malik bin Abdüllah-il Hes’amî diyor ki, Rebahül Kaysî gelip babamı sordu. Uyuyor dedim. İkindiden sonra yatılır mı dedi ve gitti. Arkasından gittim. Kendi kendine: Ey boşboğaz! Senin nene lazım ki, başkasının yatmasına karışırsın. Ahdim olsun ki, bir sene başını yastığa koymayacaksın, diyordu.

Temîm-i Darî uykuya dalıp, akşam namazını kaçırmıştı. Nefsine ceza olarak, bir sene uyumamaya ahd etti. [Temîm-i Darî Eshab-ı kiramdan idi.] Mecma’ büyüklerden idi. Bir pencereye bakarak, bir kız gördü. Bir daha yukarı bakmamaya ahd etti.

Beşinci iş, mücahededir ki, bazı büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibadet ederlerdi. Abdüllah ibni Ömer bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. Ömer, bir cemaati kaçırdığı için, iki yüz bin dirhem gümüş kıymetindeki bir malı sadaka verdi. Abdullah ibni Ömer, bir akşam namazını geciktirmişti. Hava kararıp iki yıldız görünmüştü. Bu kadar geciktirdiği için, iki köle azad eyledi. Böyle yapanlar çoktur.

Nefsine ibadetleri seve seve yaptıramayan kimseye en iyi ilaç, salih bir zatın yanında bulunmaktır. Onun ibadetleri zevk ile yaptığını görerek, kendi de alışır. Birisi diyor ki, ibadet yapmak için, nefsimde tembellik gördüğüm zaman, Muhammed bin Vasî ile sohbet ediyorum. [Muhammed bin Vasî 112 [m. 721] de vefat etti.] Onunla birlikte bulunmakla, nefsimin bir hafta içinde, ibadetleri seve seve yaptığını görüyorum. Bir Allah adamını bulamayanlar, daha evvel yaşamış, salih insanların hayatını okumalıdır. Ahmed bin Zerîn bir tarafa bakmazdı. Sebebini sordular. Allahü Teala, gözleri, dünyadaki intizama, her şeydeki inceliklere ve Onun kudret ve azametine ibret ile bakmak için yarattı. İbret almadan, istifade etmeden bakmak hatadır dedi. Ebüdderda diyor ki, dünyada, üç şey için yaşamak isterim: Uzun gecelerde namaz kılmak için, uzun günlerde oruç tutmak için ve salih kimselerin yanında oturmak için. [Ebüdderda Eshab-ı kiramdandır. Hazrec kabîlesindendir. Şam’da ilk valî idi. (33) de vefat etti.] Alkama bin Kays nefsi ile çok mücahede ederdi. Nefsine neden bu kadar azab ediyorsun? dediklerinde, onu çok sevdiğim için, onu Cehennemden korumak için derdi. Sana bu kadar sıkıntı emrolunmadı dediklerinde, yarın başımı dövüp, niçin yapmadım dememek için, cevabını verirdi. [Alkama, Tabiînin büyüklerindendir. İbni Mes’udün talebesidir. Altmış bir de vefat etti.]

Altıncı iş, nefsi tekdîr etmek, azarlamaktır. Nefis yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek ve şehvetlerine kavuşmak ister. Allahü Teala, bizlere, nefislerimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeyi emir buyuruyor. Bu vazîfemizi başarabilmek için, onu bazen okşamamız, bazen zorlamamız ve bazan söz ile, bazan da iş ile, idare etmemiz lazımdır. Çünkü, nefis, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlayacağı güçlüklere sabır eder.

Nefsin, saadete kavuşmasına mani olan en büyük perde, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılır, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder. Bunun içindir ki, Allahü Teala, Zariyat suresinde, mealen, (Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir) buyurdu. Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasihat ona tesir eder. O halde önce kendi nefsine nasihat et ve onu azarla!

Hatta, onu azarlamaktan hiç geri kalma! Ona de ki: Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Halbuki, senden daha ahmak kim var ki, ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiriyorsun. Senin halin, şu katile benzer ki, polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, idam edeceklerini bildiği halde, zamanını eğlence ile geçiriyor. Bundan daha ahmak kimse olur mu? Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmeyeceği ne malum? Bugün gelmezse, bir gün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü, ölüm kimseye vakit tayin etmemiş ve gece veya gündüz, çabuk veya geç, yazın veya kışın gelirim dememiştir. Herkese ansızın gelir ve hiç ummadığı zamanda gelir. İşte ona hazırlanmadın ise, bundan daha büyük ahmaklık olur mu?

O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Günahlara dalmışsın. Allahü Teala, bu halini görmüyor sanıyorsan, kafirsin! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkar ve hayasızsın ki, Onun görmesine önem vermiyorsun! O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Hizmetçin sana itaat etmezse, ona nasıl kızarsın! O halde, Allahü Teala’nın sana kızmayacağından nasıl emîn oluyorsun! Eğer Onun azabını hafîf görüyorsan, parmağını aleve tut! Yahut, kızgın güneş altında bir saat otur! Yahut da, hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallılığını, dayanamayacağını anla! Yok eğer, dünyada yaptıklarına ceza vermeyecek sanıyorsan, Kur’an-ı kerime ve yüz yirmi dört binden ziyade Peygambere inanmamış oluyorsun ve hepsini yalancı yapmış oluyorsun. Çünkü, Allahü Teala, Nisa suresinin yüz yirmi ikinci ayetinde mealen, (Günah işleyen, cezasını çekecektir) buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günah işleyince, O kerimdir, rahîmdir, beni affeder diyorsan, dünyada, yüz binlerce kişiye niçin zahmet, açlık ve hastalık çektiriyor ve tarlasını ekmeyenlere mahsulünü vermiyor! Şehvetlerine kavuşmak için, her hîleye baş vuruyorsun ve o vakit Allahü Teala kerimdir, rahîmdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir demiyorsun. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemeyeceğini söyleyeceksin. Fazla sıkıntıya dayanamayanların, az bir zahmet ile, bu sıkıntıyı önlemeleri lazım olduğunu, Cehennem azabından kurtulmak için, dünyada zahmete katlanmanın farz olduğunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyanın bir miktar zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azabına ve ahiretteki zillet ve alçaklığa ve tard olmaya, kovulmaya nasıl dayanacaksın? O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Para kazanmak için çok zahmet ve aşağılıklara katlanıyor ve hastalıktan kurtulmak için, bir yahudi doktorun sözü ile, bütün şehvetlerinden vazgeçiyorsun da, Cehennem azabının, hastalıktan ve fakirlikten daha acı olduğunu ve ahiretin dünyadan çok uzun olduğunu bilmiyorsun. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeği, bugün etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünkü tövbe, geciktikçe zorlaşır ve ölüm yaklaşınca, hayvana yokuş önünde yem vermeye benzer ki, faydası olmaz. Senin bu halin, şu talebeye benzer ki, dersine çalışmayıp, imtihan günü hepsini öğrenirim sanır ve ilim öğrenmek için, uzun zaman lazım olduğunu bilemez. Bunun gibi, pis nefsi temizlemek için de, uzun zaman mücahede etmek lazımdır.

Ömür, boşuna geçince, bir anda, bunu nasıl yapabilirsin? İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin ve sıkıntı çekmeden önce rahatlığın ve ölmeden önce hayatın kıymetini niçin bilmiyorsun? O halde yazıklar olsun sana ey nefsim! Kışın muhtaç olacağın şeylerin hepsini, niçin yazdan hazırlayıp hiç geciktirmiyorsun ve bunları elde etmek için, Allahü Teala’nın merhametine, ihsanına güvenmiyorsun? Halbuki Cehennemin zemherîri, kışın soğuğundan az değildir ve ateşinin sıcaklığı, temmuz güneşinden aşağı değildir. Bunların hazırlığında, hiç kusur etmiyorsun da, ahıret işlerinde gevşek davranıyorsun. Bunun sebebi nedir? Yoksa ahiret ve kıyamet gününe inanmıyor musun ve kalbindeki bu küfrü, kendinden de mi saklıyorsun? Bu ise, ebedî felaketine sebeptir. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Marifet nurunun himayesine sığınmayıp da, öldükten sonra, şehvet ateşinin, canını yakmasından, Allahü Teala’nın lütfü ve merhameti ile kurtulacağını sanan bir kimse, kalın elbisesinin himayesine girmeden, kışın soğuğunun, Allahü Teala’nın lütfü ile kendisini üşütmeyeceğini sanan kimseye benzer. Bu kimse, bilemiyor ki, Allahü Teala, birçok faydaları sağlamak için, kışı yaratmış ise de, lütuf ve merhamet ederek, elbise yapılacak şeyleri de yaratmış ve insanlara, elbise yapmak için akıl ve düşünce vermiştir. Yani, Onun ihsanı, elbise temînini kolaylaştırmakta olup, elbisesiz üşümemek şeklinde değildir. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahların Allahü Teala’yı kızdırdığı için, azap çekeceğini zannetme ve günahlarımın Ona ne zararı var ki, bana kızıyor deme! Zannettiğin gibi değil. Seni yakacak olan Cehennem azabı, senin içinde ve şehvetlerinden meydana gelmektedir. Nitekim, insanın hastalığı, yidiği zehirden ve içine giren zararlı şeylerden meydana gelmekte olup, tabîbin sözlerini dinlemediği için, onun kızmasından hasıl olmuyor. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Ey nefsim! Anladım ki, dünyanın nîmetlerine ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennete ve Cehenneme inanmıyorsan, bari ölümü inkar etme! Bu nîmet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Dünyaya niye sarılıyorsun? Bütün dünya senin olsa ve dünyadaki insanların hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız! İsmleriniz unutulacak, hatırlardan silinecek. Geçmiş padişahları hatırlayan var mı? Halbuki sana dünyadan az bir şey vermişler. O da bozulmakta, değişmektedir. Bunlar için, sonsuz Cennet nîmetlerini feda ediyorsun. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Bir kimse, kıymetli ve sonsuz dayanıklı bir mücevheri verip, bununla, kırık bir saksı satın alırsa, ona nasıl gülersin? İşte dünya, alınan saksı gibidir. Onu kırıldı bil ve ebedî cevheri, elinden çıktı bil ve sana pişmanlık ve azab kaldı bil! Bunlar ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes nefsini azarlı(Zeker), kendi hakkını ödemeli ve nasihate, önce kendinden başlamalıdır! Allahü Teala, doğru yolda gidenlere selamet ihsan buyursun! Amîn.


-------------------
Kaynak : İmam Gazali

Büyük islam alimi İmam-ı Muhammed Gazalî [450] hicrî senesinde Tus şehrinde tevellüd etmiş, 505 [m. 1111] senesinde, yine orada vefat etmiştir. Yüzlerce kitabı içinde, son yazdığı (Kimya-i saadet) ismindeki kitabında, dördüncü rüknün altıncı aslında, farisî olarak buyuruyor ki: Enbiya suresi, kırk yedinci ayetinde mealen, (Kıyamet günü terazî kuracağım. O gün, kimseye zulmedilmeyecektir. Herkesin, dünyada yapmış olduğu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydana çıkarıp, terazîye koyacağım. Herkesin Hesabını yapmaya yetişirim) buyurdu. Bunu haber verdi ki, herkes dünyada kendi hesabına baksın.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Himmetin Kur’an Ve Sünnette Yeri Var Midir?
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 02:46 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok


HİMMETİN KUR’AN VE SÜNNETTE YERİ VAR MIDIR?

MÜRŞİDİN HİMMET ve TASARRUFU

Himmet, Yüce Allah’ın sevdiklerine ikram ettiği özel rahmetidir. Mürşid-i kâmil, Yüce Allah’ın halifesidir; yer yüzünde en mühim görevi üstlenmiş muttaki dostudur. Yüce Allah bu dostlarına verdiği görev kadar destek de vermektedir. Allah dostlarına verilen bu yetki ve müjdeler şu ayet-i kerimede özetle ifade edilmiştir:

“Bilesiniz ki, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır.

Onlar için dünya hayatında ve ahiret hayatında nice müjdeler (keramet ve güzel haller) vardır. ”114

Büyük arif İmam Gazâli (k.s), Yüce Allah’ın gerçek takvaya eren dostlarına kırk çeşit keramet verdiğini, bunların yirmisini dünyada bahşettiğini, yirmisini de ahirette vereceğini belirtmiştir. Dünyada verdiği keramet ve destekler içinde şunları da saymıştır:

Yüce Allah, muttaki dostlarını, sever, onları yüce katında özel olarak zikreder, meleklerine över. Bu ne büyük bir ikram ve şereftir.

Yüce Allah, dostunu özel himayesine alır; onun bütün işlerine kefil olur. Onu düşmanlarından korur. Onun gönlünü yüce marifeti ve muhabbetiyle zengin eder. Onun Allah’tan başka bir derdi olmaz.

Yüce Allah, dostlarına bir heybet verir; onu görenler kendisine boyun büker, hürmet eder, tevazu gösterir.

Yüce Allah dostlarını gönüllere sevdirir; bütün müminler onu sever, kendisini hürmetle anar.

Yüce Allah, dostlarını bütün aleme rahmet ve bereket vesile yapar. Onun her sözü, her işi bereketlidir. Onun bastığı topraklar, gezdiği yerler, gördüğü insanlar, kendisiyle bereketlenir, feyizlenir.

Yüce Allah, yeri, karayı, havayı, denizi, hayvanları, dostunun emrine verir. O bunları dilediği zaman istediği gibi kullanır.

Yüce Allah yerin hazinelerini dostunun önüne açar, eline verir. Ancak o, bütün bunları gizli bir tuzak görür; hepsinden Allah’a sığınır; Allah’tan sadece O’nun sevgisini ve rızasını ister. Bu tür keramet ve nimetlere takılıp Yüce Sevgilisinden kopmaz.

Yüce Allah dostlarını ulu kapısına arz edilecek işlerde bir vesile ve reis yapar. Halk ilahi huzura girmeye onu vesile eder; ona hizmet ettirerek halka sevdirir ve bu vesile ile insanların hidayetine vesile eder. Onun aracılığı ile ihtiyaçlar ilahi huzura arz edilir, onun hak katındaki hatırına dertlere çare aranır, o, sıkıntılardan kurtuluş ister.

Yüce Allah, dostlarının duasını kabul eder. Onlar ne isterse verir. Bir işte şefaatçi olurlarsa, dileklerini geri çevirmez. Bütün bunlar Yüce Allah’ın dünyada iken dostlarına verdiği keramet ve yetkilerdir. Bir de ahirette verecekleri vardır ki, onların birincisi meleklerin teşrifatı ve selamı ile hoş bir halde ruhlarını teslim etmektir.”115

İşte dünyada muttakilere imam yapılan kâmil mürşidler, bu tür yetki ve tasarrufa sahip yapılmışlardır. Onlara verilen bu yetkileri şu meşhur kudsi hadis çok güzel özetlemektedir:

“Kim benim velilerimden birisine düşmanlık yaparsa, ben ona karşı harp açarım/ondan dostumun intikamını alırım.

Bir kulum farz kıldığım amelleri yaparak bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri ile de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim.

Ben bir kulumu sevdiğim zaman, (kendisine vereceğim özel nurum ile) onun işiten kulağı, konuşan dili, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, anlayan kalbi olurum. O artık benimle işitir, benimle konuşur, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür, benimle anlar. Benden bir şey isterse, istediğini veririm; bana sığınırsa kendisini korurum.”116

Büyük müfessir İmam Fahruddin Râzî (rah), bu hadis-i kudsiyi velilere verilen kerametin en güzel bir delili olarak görür ve şu açıklamayı yapar:

“Bir insan samimiyetle Yüce Allah’a kulluğa devem ederse, Allah’ın: “onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum” buyurduğu bir makama yükselir. Yüce Allah’ın sevdiği kuluna ikram ettiği celal nuru, onda bir kulak olunca, o, yakını işittiği gibi, uzağı da işitir. Bu nur, bir kul için göz olunca, o, yakını gördüğü gibi, uzağı da görür. Yine Allah’ın celal nuru bir kulda el olunca, o kul, zora, kolaya, yanındakine, uzaktakine, çok şeye gücü yeter.”117
Muhammed Saki ELHÜSEYNİ

----------------------------
Kaynak: ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ

114- Yunus 10/62-64.
115- Bkz: Gazali, Minhacü’l-Abidin, 419-424. (Beyrut 1998 )

116- Buhari, Rikak, 38; İbnu Mace, Fiten, 16; Beğavi, Şerhu’s-Sünne, I, 142; Beyhaki, K. Zühd, No: 696-700; Tabarani, el-Kebir, No: 7880.
117- Bkz: Razi, Mefatihu’l-Gayb, XXI, 90-91.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Terbiyenin Temeli: Niyet
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 02:42 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



TERBİYENİN TEMELİ: NİYET


Hak yolu kalple başlar. Kalp, karar merkezidir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Niyet işin evvelidir. Niyet, amelden hayırlıdır. Niyet, samimiyettir. Samimiyet, bütün hayırların anahtarıdır. Yüce Allah her işimizde kalbe ve kalpteki niyete bakar. Niyeti güzel olan güzel sonuç alır; kötü olan, yolda kalır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuştur.

“Hiç şüphesiz ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık bulur.

Herkese niyet ettiği şey verilir.

Kim, hicretini Allah ve Resûlü için yapmışsa, onun hicreti Allah ve Resûlü için olmuştur.

Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve evlenmek istediği bir kadın için yaparsa, onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur. ”1

Bu hadis-i şerif, mükellef olan bir kulun yaptığı bütün ibadet ve işleri içine almaktadır. Bu hadisin beyan edilmesine sebep olan olay da konumuz için ibretlik bir olaydır. Rivayet şöyledir:

Mekke-i Mükerreme’de adamın birisi bir kadına talip olup onunla evlenmek istedi. Kadının ismi Ümmü Kays idi. Kadın adama Medine’ye hicret etmeyi şart koştu. Adam da hicretin fazilet ve sevabına ulaşmak için değil, sırf kadına kavuşmak için Mekke-i Mükerreme’den kalkıp Medine-i Münevvere’ye hicret etti. Görünüşte bu adam da diğer Müslümanlar gibi vatanını terk etti. Fakat diğer Müslümanlar bu hicreti sırf Allah ve Resûlü için yaptılar. Adamın durumu Resûlullah (s.a.v) Efendimize sorulunca, bu hadisi beyan buyurdular. Arkadaşları ona, Allah için değil de kadın için Medine’ye göç ettiği için: “Ümmü Kays’ın muhâciri” diyorlardı.2

Herkes, amelden önce niyetine bakmalıdır. Niyet Allah rızası olmayınca, ne yapılsa boştur; sahibine faydası yoktur. Ta ki niyetini düzeltene kadar.

Hadis-i şerifte niyetin önemi şöyle belirtilmiştir:

“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Mümin (Allah için) bir amel yaptığı zaman kalbinde bir nur yayılır.”3

Bütün arifler, bu konu üzerinde çok durmuşlardır. Öyle ki, terbiye yolunda ilerlemenin veya geri kalmanın temelde niyete bağlı olduğunu söylemişlerdir.

Büyük veli Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), bu mühim konuya şöyle dikkat çekmiştir:

“Manevi terbiyeye giren kimseyi hak yolunda gerileten, manevi yükselmesini engelleyen ve yolunu tıkayan şeylerin çoğu, başlangıç hâlinin ve niyetinin bozukluğundan kaynaklanır.”

Gavs-ı Sâni Hz.leri de bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır: “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter.”

Yine Gavsımız (k.s), niyet konusunda şöyle buyurdular:

“Bir insan sabah kalkınca, güzelce abdestini alsa, evinden işine giderken: “Ya Rabbi, sen Rezzâk-ı mutlaksın/bütün yaratıkların rızkını verensin. Biz çalışsak da çalışmasak da sen bizim rızkımızı verirsin. Lakin rızık için çalışmayı bize sen emrettin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya, kazanmaya gidiyoruz.” diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nafile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmek yeterlidir.”

Güzel niyetin güzel sonuç vermesi, amelin salih olmasına bağlıdır. Kötü amelde iyi niyet olmaz. Haram bir iş, iyi niyetle helal olmaz, yapana fayda vermez.

Münafık kimse, görünüşte güzel işler yapabilir; namaz kılar, hacca gider, sadaka verir, zikir çeker, fakat niyeti Allah rızası olmadığı için bunların bir faydasını göremez. Hatta bütün yaptıkları azap sebebi olur. Bu, münafıklığın cezasıdır.

Bir mümin, kötü bir işe niyetlense, fakat kötü işi yapmadan düşünse ve yapmaktan vazgeçse, bu davranışı kendisine bir sevap kazandırır. Günahı yaparsa, bir günah olarak yazılır. Günaha samimi olarak tövbe eden kimsenin ise, bütün günahları affedilir. Bütün bunlar, imanın kerameti ve faziletidir.

Mümin, iyi bir işe niyetlense de yapmasa, bir sevap kazanır. İyiliği yapınca, en az on sevap kazanır; bu sevap ihlasına göre yüz, yedi yüz ve daha fazlasına kadar devam eder.

Bütün ibadetlerin özü, Yüce Allah’a karşı samimiyet ve ihlastır. İhlassız amel, ruhsuz insan gibi ölüdür, faydasızdır.

Allah rızasını hedefe almayan hiçbir terbiye sistemi kulu Allah’a ve ebedi saadete ulaştıramaz.

Tasavvuf terbiyesinin hedefi, kulu ihlasa ve rıza makamına ulaştırmaktır. İhlas her işini Yüce Allah’ın istediği şekilde O’nun rızası için yapmaktır. Rıza da, Yüce Allah’ın her emrine ve tecellisine teslim olmaktır.

Bu yola Allah için girmeyen kimse, niyetini düzeltmeden bir fayda göremez. Niyeti güzel ve düzgün olan kimse, ameli az olsa bile fayda görür.

Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Allah’ın zikri ve Allah için olan şeyler hâriç, dünya ve içindekiler lanetlenmiştir.” 4

Baştan sona zikir ve edeb için kurulan tasavvuf terbiyesini, nefsinin kötü arzularına ve dünya menfaatine alet edenlerin hesabını Allah görür. Bütün peygamberler ve arifler ondan davacı olur.

Bu yol, hak yoludur. Bu yol cennet yoludur. Bu yol, terbiye yoludur. Bu yol, Yüce Allah’ın yoludur. Bu yol, nazik ve kıymetli bir emanettir. Ona ihanet edenin sonu felakettir.

M.Saki Elhüseyni

---------------------
Kaynak: ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ

1- Buhari, İman, 41; Ebu Davud, Talak, 11; Tirmizi, Cihad, 16; Nesai, Teharet, 59; İbnu Mace, Zühd, 26.
2- İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî, I, 16-17.
3- Tabarani, el-Kebir, No: 5942; Beyhaki, Şuabu’l-İman, V, 343; Ebu Nuaym, Hilye, III, 255; Suyuti, es-Sağîr, No: 9296.
4- Tirmizi, Zühd, 14; İbnu Mace, Zühd, 3.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 İnternet Üzerinde Resimlerinizi Yükleyip Linkini Alabileceğiniz Adresler
Yazar: RasitTunca - 09-23-2018, 05:30 PM - Forum: internet Bilgileri - Yorum Yok

[Resim: 50688195qr.png]

İnternet Üzerinde Resimlerinizi ve Dosyalarınızı Yükleyip Linkini Alabileceğiniz Adresler


(09-23-2018, 02:05 PM)Münevver yazdı: merhaba yöneticilerim, merhaba Raşit, bana bildirdiginize göre forumunuzda "https" Güvenli link sistemi varmiş, peki ben resimlerimi nereye yüklüyebilirmki, öyle htpsli link alabileyim, elimde cok güzel bir sürü, png cicek ve cicek demeti resimi var, foruma eklemek istiyorum ama nereden "https" li resim linki alabilirim bilmiyorum, yardimci olurmusunuz


iyiki sordun, bu konuyu bilmeyen arkadaşlarada örnek teşkil eder bu konu evet sistemimiz güvenli link sistemi üzrine kurulu
çogu resim upload siteleri dah henüz güvenli link sistemine geçmedi
bilhassa  flatcast tema yüklüyenlerin yüklediği

"https  :  //  www  . directupload   .  net" VAR.

Buraya-TIKLA

https://www.directupload.net/

26.11.2018 Tarihi itibaeri ile Directupload sayfasida Güvenli domaine gecmisdir artik bu sayfaninda SSL i var

yine

"https  :  //  www   .  imagenetz  .  de" VAR.


Buraya-TIKLA

https://www.imagenetz.de/

buraya dosyada yüklüyebilirsiniz

imagenetz.de sayfasida Güvenli domaine gecmisdir artik bu sayfaninda SSL i var


ve şu an "https..."  link veren benim bildiğim kadarı ile

"https: // freeimage . host/"     VAR.

Buraya-TIKLA

https://freeimage.host/

ve birde

"https  :  //   picr  . de"     VAR

Buraya-TIKLA

https://picr.de/

ve birde

"https : // imgur . com" VAR.

Buraya-TIKLA

https://imgur.com/


ve birde


"https : // postimages . org" VAR.

Buraya-TIKLA

https://postimages.org/

ve burasida üye  bile olsan hit almayan resimleri 3 ay icinde siliyor

ve birde

"https : // hizliresim . com" VAR.

Buraya-TIKLA

https://hizliresim.com/


"RAR" , "ZIP" GiBi DOSYA YÜKLEME SAYFALARI

dosya yüklemek icinde

"https : // www . mediafire . com"   VAR.

Buraya-TIKLA

https://www.mediafire.com



ve birde

"http  :  //  www   .  imagenetz  .  de" VAR.


Buraya-TIKLA

https://www.imagenetz.de/


------------------
-----------
---
Etiketler : İnternet Üzerinde, Resimlerinizi Yükleyip, Dosyalarınızı Yükleyip, Linkini Alabileceğiniz Adresler,resim yükleme sayflari,dosya yükleme sayflari,image upload sites,audio yükleme sayflari,rar yükleme sayflari,zip yükleme sayflari,7zip yükleme sayflari,resim yükle,imaga upload,pictures upload,fotgraf yükle,foto yükle,internete foto yükle,fotogragraflarini yükle,fotograf linki al,resim linki al,bilder upload sites,swf yükleme sayflari,flash dosya yüklem sayflari

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Tasavvuf ve Sufizm
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:59 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Tasavvuf ve Sufizm

Tasavvuf, sufilik, halk deyimi ile sofuluk (Arapça :  صُوفِية sufiyye) (Farsça :  تصوف tasavvuf) (Farsça :  صوفیگری sūfīgarī), İslam'ın iç veya mistik yüzü olarak tarif edilir.

Tasavvuf kelimesinin kökleri Muhammed döneminde keçi ve benzeri hayvanların kılından yapılmış çobanların giydiği üst kalın elbise, kepenekten geldiği söylenmektedir. Bu görüşün açıklanmasında peygamberin döneminde hiç bir sohbeti kaçırmayan ve İslâm peygamberinin tüm dini açıklamalarına daime katılan çok fakir bir bedevi grubu anlatılmaktadır. Bunlar işleri veya mecbur sebeplerden dolayı sohbete ve konuşmalara katılamayan diğer din mensuplarına İslam hakkında peygamberin konuşmalarını anlatırlarmış. Bunların kendilerini tamamen fiziki olarak da İslam'a ve dini yaşamaya adamaları her kesimin dikkatini çekmiştir. Belirgin özellikleri olan giydikleri keçi kılından olan üst kalın elbise nedeniyle suffa ehli (Ashab-ı Suffa) olarak anılmaya başlanmışlardır. Nitekim bu giydikleri elbise Arapça dilinde soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Yine bu görüşe göre İslam peygamberinin bahçede sohbet yaptığı etrafı açık çardak benzeri bir yapı yüzünden de tasavvuf kelimesinin türeyebileceği söylenmektedir. Zira bu yapı da soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Bu ifadeler kapsamında "tasavvuf" lafzı buralardan gelebilir denilmektedir ancak esasta kelimenin ruhani manası Kuran-ı Kerim'im "yaşama geçirilmiş hali, Kuran-ı Kerim'in tamamına inanıp onu yaşamak"[1] olarak tarif edilmektedir.[2]

Tasavvufun mistisizmin İslam özelindeki hali olduğunu iddia edenler olduğu gibi, mistisizmin Çin-Hindu dinlerinden gelmesi nedeni ile İslam ile tamamen farklı olduğunu iddia edenler de olmuştur. Kimilerine göre, tasavvuf şeriattan daha yüksek bir aşamayı ifade eder. Mutasavvıflar sufi olmaya çalışmışlar, tekkeler, medreseler kurmuşlardır. Sufiyâne hayat yaşamaya çalışanlara derviş de denilir. Türkler arasında Tasavvuf Batı Türkistan’da çıkmıştır.[3] İlk sufiler keşif sahibi insanlardı, mala mülke değer vermezler, bazen çıkınları bile olmadan gezer ve gittikleri yerlerde insanları dini yönden aydınlatırlardı. Batı Türkistan’daki bu ilk sufilerin bazıları, bir tarikat gütmedikleri için tarikat şeyhleri gibi isim yapmamış olabiliyorlardı

Kelimenin kökeni

Arapça tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği tam olarak bilinmemektedir. En çok kabul gören görüşlere göre :

    Saflaşma anlamında "safâ" kökünden,
    Yün elbise giyinme anlamında "suf" kökünden,

Yün giyme anlamı için kullanılan peygamber sözlerinden bir kısmı :

    Enes bin Malik demiştir ki :  "Rasulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner ve yün elbise giyerdi."[4]
    Abdullah bin Mesud'un rivayetine göre Peygamber şöyle söylemiştir :  "Allah Teâlâ, Musa ile konuştuğu gün üzerinde yün bir cübbe, yünden yapılmış bir şalvar ve kolları yün bir elbise vardı. Ayakkabıları da merkeb derisinden idi."[5]
    Peygamberin evinin yanında suffe denilen odalarda ikamet eden, fakirler olan Ashab-ı Suffe gibi yaşama anlamında suffe kökünden türemiş olabilir.


İnanç, kültür, öğreti

Sufizm'in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb âlemine ait hakikatleri manevi latifelerle arama yoludur. Hedef, insan-ı kâmil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgunluk ve kemale erme yoludur. Tasavvuf, silsile yolu ile Muhammed Peygamber'e dayandırılan, Allah'ı anlamaya vesile olarak, Peygamber vârisi olduğuna inanılan Evliya ve Mutasavvıflar tarafından, "Hakk'tan aldığını halka sunuş" yolu olarak takdim edilen, dinin fıkıh, kelam, Ahlak ve tasavvuf olmak üzere dört ana temelden oluştuğu inancını savunan Mutasavvıfların yolu olarak ortaya çıkmıştır.

    Tasavvuf, Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır. (Cüneyd Bağdadi)
    Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)
    Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Abdülkadir Geylani)
    Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî Ala' Ad-Dawla As-Simnani
    Tasavvuf, insanı Allah’tan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir. (Ali ibn Sahl Rabban al-Tabari)
    İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şeriata uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir. (Muhammed Bâkî-billâh)
    Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü'l-Hayr)
    Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demektir. (Ebû Bekr el-Kettânî)
    Tasavvuf :  Kâinatı eksik görmek, daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir. (Ebû Amr ed-Dımeşkî)
    Tasavvuf; kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır. (Amr bin Osman el-Mekkî)[kaynak belirtilmeli]
    Sufizm Peygamberlerin öğretisinin özüdür. Kaynağı ilk insana kadar gider, çünkü tohumu her insanın kalbinde mevcuttur.[6] Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa) marifete ulaşma yoludur. Hakiki bilgi ise Allah'ı bilmektir. (Salahattin Ali Nader Angha)


Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, Allah’a yapılan yolculuğun ilmidir. Kabul edilen çözümlemeye göre suf’tan, yünden gelir. Şeyh Hasan Basri şöyle demiştir :  “Bedir ashabından kırk kişi gördüm, hepsi yün giymişlerdi.” Bu, sufi – tasavvefe – yüne büründü demektir; İslam’ın yolunu dille ve kitaptan öğrenmeyle tasdik edenlerinkinden farklıdır. Kadim yola, Mutlak Hakikat’in doğrudan yaşandığı asli yola girmektir.

Sırrı hazretleri şöyle dedi :  “Peygamberimiz(sav)’i rüyamda gördüm ve kendisine şöyle sordum. ‘Ya Resulallah[sav] tasavvufnedir?” Cevaben şöyle buyurdu :  ‘Dâ’vâyı terketmek; mânâyı gizlemektir.

Tasavvuf erbabı olan dâvayı terketmek, mânâyı da saklamalıdır, bütün büyüklerimiz, ehli olmayanlardan ve cahillerden) Hakk’ın esrarını örtüp gizlemişlerdir. ve sanki ondan habersizmişcesine tecâhül etmişlerdir. cahiller beşeriyyettin hazzını aşamayanlardır.Tasavvuf erbabı ise beşer üstü manevi nazlara sahip olanlardır.

Hem öyle zevk ki, bu mertebede olan kimse, Hakk’tan başkasını görmez. Onda alâyim-i nefsânî ve meâlim-i insanî olmaz.

İşte hakikatte tasavvuf : İnsanın her şeyiyle, hem zahiren, hem de bâtınen Allah’la olan bağlantısını kurmasıdır. Bir âşık, zahirî ve bâtınî olarak ru’yet-i halkı iskât eylese Hakk’ın sırrına lâyık olur. Ve nur-u ilahide fena bulur.

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine tasavvufun ne olduğunu sordular, o da cevaben :  “Tasavvuf nefsin Allah’ın Vahdetinde fena bulmasıdır.” buyurdu. Sahib-i tasavvuf, bu fenaya erdikten sonra hakikî
mutasavvıf olur.

Ebu Muhammed el- Harirî şöyle buyurdu :  “Tasavvuf, yaratılmış olan şeylerin alçaklığından kurtulup, Allah’ın övdüğü şeylerin dairesi içerisine girmektir.”

Cüneyd dedi :  “Sufi toprak gibidir, üzerine gübre serpilir ama içinden güller biter.” Yine dedi ki :  “Sufi, masumu da, mücrimi de besleyen toprak, herşeyi örten sema, her şeyi yıkayan yağmur gibidir.”

Sufi evrenseldir. Evrenin Hakikatinin berrak bir tecellisine yer açabilmek için nefsinin izlerini azaltmış, yok etmiştir. Kainatı sarıp sarmalamış, silip öteye geçmiştir. Sufi “Allah” demiştir, kavrayıncaya kadar. Bütün erkek ve kadınlar dünyada çocuklar gibi oyundadırlar. Sufinin görevi başlangıçtaki sonu fark etmek, sondaki başlangıcı kabul etmek, vahdete ulaşmaktır. Zahirdeki zıtlıklar aynı kabulle karşılandığında, an “hal” olduğunda ve kalp doluda da boşta da sükûnetini koruduğunda, bunu nur üstüne nur kabul ettiğinde yün hırkaya bürülü kişi aynı zamanda şeref hırkasını giymiş ve kemâle ermiştir.

İmam şunu da söyledi :  “Eğer tasavvuftan daha büyük bir ilim olduğunu bilseydim, ona sürünerek de olsa giderdim.”

Herşeyin en iyisini Allah bilir.


Öğreti

    Tasavvuf insanın kendisini keşfetme yoludur. Dini kurallara bağlı, dogmaları esas alan bir olgu değildir. Tasavvuf “Ben kimim? Nerden geliyorum? Ve nereye gideceğim?” sorularını soran kişilerin, sorularına sufizm yoluyla cevap bulabileceklerine inandıkları yoldur.

Tasavvufun çok önemli iki boyutu vardır :

    Dikey boyut :  İç yasamı keşfetme, insanın aslını, özünü bulması,

2. Yatay boyut :  insanlara hizmet etmek ve dünyevi ilişkileri uyum, güzellik ve sevgi boyutunda ayarlamak.[7]

    Kimilerine göre de, mutasavvıf, hedefine ulaştığı zaman sûfî olur.
    Sufizm ile tarikatlar arasındaki ayrım; Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakıştır. Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumlaşmış olgulardır. Buz ile su ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Okyanusla bir testi su benzetmesi de sufizmle tarikatlar arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır :  Okyanusdan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki? (İnayat Han, Mevlana)

Kaynağı ve tarihi


Çıkış

Tasavvufun ilk örneği olarak İslam peygamberinin Hira mağarasında inzivaya çekilmesi gösterilir. Tasavvufta Peygamberin orada halktan uzak kalarak nefsini terbiye ile uğraştığına, Sahabeden Ali ve Ebubekir gibi bazı kimselerin tasavvufi gerçekleri Peygamber'den aldığına ve nesilden nesile aktardığına inanılır.

"Suffe ehli; Medine'de duracak yerleri, sığınacak kimseleri olmayan sayıları zaman içinde değişen erkeklerden oluşuyordu. Mescid-i Nebevinin etrafındaki hücrelerde bir arada yaşıyorlardı. Ziraat yapmaya, süt hayvanları ile uğraşmaya veya ticarete imkânları yoktu. Gündüzleri odun taşı(Zeker) ve hurma çekirdeklerini kırıp öğüterek karınlarını doyurmaya çalışıyor; geceleri ise ibadetle ve Kur'an okumakla meşgul oluyorlardı. Şu ayetlerin onlar hakkında olduğu düşünülür : " "Rablerinin rızasını dileyerek sabah ve akşam O'na dua eden fakirleri yanından kovma."[8][9] "Sabah akşam rablerinin rızasını dileyerek O'na dua ve ibadet eden kimselerle beraber sabret, gözünü onlardan ayırma!"[10]

Tarikat liderlerinin veya velilerin de peygamberin vârisleri olarak bu yolu takip ettikleri kabul edilir.

Doktrinin şekillenmesi

    Doktrin imam Gazali ve Kuşeyri gibi önderler tarafından şekillendirilmiştir.

Tasavvuf'ta şii - batıni etkilenmeler; Tasavvufun Şiîlik ile alâkalı olduğu ve bazı mutasavvıfların şii eğilimli oldukları bilinmekle beraber, bu olguyu bütüne yaymak mümkün değildir. Yeni Eflâtunculuk, Yunan felsefesi, Kabalizm ve İran etkilerinin henüz oluşmamış olduğu eski devirlerde de tasavvuf hareketlerine rastlanmaktadır. Bu ilk mistiklere ait eserlerden günümüze kadar elimizde kalanları bulunmamakla beraber, sadece rivayet ve menkıbeleri hayâtta kalmıştır.

Helenistik etkiler; Hâkim Tirmizî’den sonra Fârâbî’nin getirdiği yenilikler sayesinde tasavvufa girmeye başlamıştır.[11]

Yayılım
    9. yüzyıldan itibaren Türkistan, İran ve Kuzey Afrika bölgesinde sûfî görüşler müsait ortam bularak yaygınlaşmıştır. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan çöküntü ve sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi şehirleri içeren Fergana Vadisi pek çok mutasavvıf yetiştirmiştir. Ahmed Yesevi, Abdulkadir Geylani gibi tasavvuf büyükleri bu bölgede tasavvuf ve tarikat yapısını olgunlaştırmışlardır. Bu bağlamda, özellikle 10. yydan sonra tasavvufa en büyük katkıyı Fars ve Türkmen Müslümanların yaptığını belirtmek gerekir.[kaynak belirtilmeli] Hatta Hallac-ı Mansur gibi kimi Arap kökenli sûfî bu nedenle Türkistan'da ve İran'da uzun süreler bulunmuşlardır. Bu noktada Türkler'in ve İranlılar'ın İslam öncesi şaman inançlarının tasavvufa etkisi açıktır. Kültürel etkileşim İslam’ın Hindistan'a yayılması ile Budizm, Hinduizm ve İslam arasında da gerçekleşmiştir.

Abdal Musa, Beyazid Bistâmî, Bişri Hafî, Celâleddîn Rûmî, Cüneyd Bağdadi, Fudayl bin İyâz, Hacı Bektaş, Hâris el-Muhasibî, İbrahim Edhem, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn İbn Arabî, Şâh-ı Nakşibendî, Yunus Emre, diğer büyük sufiler arasında sayılabilir.

Teori ve perspektif
Bilgi kuramı


Tasavvufa göre, bilginin kaynağı üçtür :

    Akıl
    Nakil
    Vahiy

Tasavvuf, her üçünü de kabul etmekle beraber vahyin özel bir şekli olan ilhama dayanır. İlhamın ancak arınmış, temiz bir kalbe gelebileceğine inanılır. Vahyin çeşitleri vardır. En üstte peygambere yapılan vahiy, en altta ise arı gibi hayvanlara yapılan vahiy vardır. İlham ise peygamber olmayan insanlara Allah'ın bildirmesidir. Buna göre, şeriat ve Kur'an yargıları da dâhil olmak üzere, söze dayanan teorik bilgilerin tümü sözel bilgidir. Bu bilgiler dıştan okunarak elde edilebilir. Oysa iç bilgi, dıştan okunarak elde edilemez, bu bilgi insanın içinden doğarak gelir ve gerçek bilgi budur. Tasavvufa göre, asıl bilginin, tasavvuf bilgisi denilen bu bilgi olduğu; kardeşlik duygusunu geliştirdiği, toplu olarak bir arada yaşama duygusunu güçlendirdiği, insanları iyilik ve olgunluğa götürdüğü kabul edilir. Dış bilgi elde eden kişinin kendisi için iyilik istediği, tasavvuf bilgisi olan kişinin ise tüm insanlığı düşündüğüne inanılır.
Tasavvuf ve felsefe

Tasavvuf konu olarak felsefenin alanına girmektedir. Ancak tasavvuf bir felsefi ekol değildir. Tasavvuf, felsefeden farklı olarak aklı yalnızca maddi dünyada delil olarak kullanır. Ancak metafizik âlemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğunu iddia eder.

Tasavvufta akıl dışında bir diğer bilgi kaynağı da ‘nakil’dir. İman, vahye dayanan nakle teslim olmak demektir. Bu görüşe göre, iman ispat gerektirmez. Tasavvuf bu iki görüş arasında bilginin başka bir kaynağı olduğu iddiasındadır. Nefsini temizleyip Allah'tan gelen ilhamlara hazır hale getiren bir veliye Allah'ın izni ile bilinmeyenlerin kapısının teker teker açıldığına inanılır. Bu yola girenlerin her ilerleyişinde yeni bir makama varılır; Her makamın kendine özgü pratiği vardır. Örneğin bazı makamlarda sürekli zikir yapılırken, bazı makamlarda kişi Kur'an okumayı bırakır ve yalnızca tefekkür eder.

Tasavvufta saf bilgiyle, uygulama (pratik) olmadan ilerleme sağlanamayacağına inanılır. Bu nedenle, tasavvufi gerçeğe kavuşmak için bu yola girmek ve nefsi arındırmak gerekir. Tasavvufi bilgi tefekkür (meditasyon ve Mürşid-i Kâmil vasıtasıyla elde edilir. Tasavvuf ile elde edilen bilgi şüphe içermez. Ancak tasavvufun önde gelen temsilcileri Hâris el-Muhasibî ve Gazâlî'ye göre insanları tasavvufa yönlendiren şey şüphedir. Diğer tassavvuf âlimlerine göre ise insanları tassavvufa yönlendiren güdü içsel arayıştır (Mevlana Rumi). Tasavvuf ilerleyen safhalarında şüphe barındırmamasına rağmen, tasavvufun başlangıcında şüphe ve insanın içine düştüğü kalbi zihni boşluktan kaynaklanan arayış vardır.
Tasavvuf ve mistisizm

Mistisizm inançların ve dinlerin manevi (aşkın) yönlerini ifade eden kavramın adıdır. Mistikler, yaşadıkları din, kültür ve medeniyet ortamında şekillenirler. Bu nedenle kavram olarak bu şemsiyenin altında incelenseler de birbirinden farkları vardır. Tasavvuf ve sufizmin İslam mistisizmi olduğu söylenebilir. Tasavvuf ve sufizm İslam dinine özel bir terim olup diğer dinlerin mistiklerinden bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Sufizm ve tasavvufun mistisizmden başlıca farkları şunlardır :

    Mistisizmde ıstırap önem taşıdığı hâlde tasavvufta ıstırabın özel bir yeri yoktur.
    Tasavvufta terbiye metotları fertlerin karakter yapılarına göre farklılık arz ettiği hâlde, mistisizmde bu farklılık ve zenginlik yoktur.
    Tasavvufta mânevî yükseliş için ferdî gayret esas olduğu hâlde, mistisizmde değildir.
    Mistik sadece vecd ehli olduğu hâlde, sûfî hem vecd ehli, hem de ilim talibidir.
    Tasavvufta zikir ve şeyh ile birlikte bulunmak (sohbet) esastır. Mistisizmde böyle bir esas yoktur.
    Mistisizm, rûhun cesede hakîmiyetini sağlama ameliyesidir. Tasavvuf ise rûhun arıtılıp Hakk'a vuslata erdirilmesidir.[12]
    Tasavvufta peygamber yoluyla Allah'a ulaşmak vardır. Mistisizmde peygamber veya bir mürşid-i kâmil yoktur.
    Tasavvuf şeriat kurallarının üzerine bina edilmiş olup İslam dininin bir yüzüdür. Tasavvuf İslam'dan bağımsız düşünülemez.
    Tasavvufun ahlak kuralları tamamen İslam peygamberinin sünnet denen sözlü ve fiili hareketlerine dayanır. Tasavvuf özel anlamayla sünneti harfiyen yerine getirmektir.

Doğal olarak bu tanımlamalar sünni tarikat ekollerini tarif etmekte, ancak tarihte görülen ve dışsal olarak Ortodoks İslam inancına aykırı görülen Bektâşîlik, Kalenderîlik gibi tarikatleri kapsamamaktadır.

Uygulama

Tasavvufta zikr, murakabe Rabıta ve şeyh veya tövbe ve mürşide bağlanma yolu ile seyru suluk'a girilir. Bazı tarikatler için aşk ve cezbe ön plandadır.

Şeyh (Mürşid-i Kâmil) ve Pir

Mürşid-i Kâmil (olgun rehber)[13] Mürşid-i kâmil olarak kabul edilen şeyh, daha önce aynı yoldan geçmiş, Allah'tan gelen ilhamlara açık kimsedir. Şeyh, müridin (murad eden, isteyen) düşünce hayatını kontrol altında tutar. Onun zayıf noktalarını bilir ve ona göre bir eğitim tertip eder. Şeyhin kalp gözü açık olduğundan müridin kalp hayatını kendisinden daha iyi bildiğine inanılır.

Fahruddîn-i Râzî şeyhte şu şartların aranmasını şart koşar :

    İhlâs
    Sadık olmak
    Doğru yoldan hiç ayrılmamak
    Tasavvuf alanında merhale merhale ilerlemiş olmak.

Şeyh, Dünya'yı ve masivayı kalbinden çıkarmış, yalnız Allah'a dayanan kimsedir.
Ayrıca bakınız :  Bekâ, Fena, Fenafillah, Keşf ve Keramet
Seyr-ü süluk

    Ana maddeler :  Şeriat, Tarikât, Marifetullah, Hakikat, ve Gnostisizm

Batıni-tasavvuf anlayışında hakikat yolculuğu değişik basamaklar geçilerek gerçekleştirilir. Şeriatte helâl olan tarikatte haram, tarikatte helâl olan hakikatte haramdır. Meselâ kısas şeriatte helâldir, tarikatte haramdır.[14] Tasavvufçulara göre tasavvuf dinin içyüzü ve ruhudur.

Şeriat kapısı
    Şeriat kapısı hakikat yolculuğunun ilk ve en düşük basamağıdır. Dinin şekil ve uygulama ile ilgili kurallarını belirler. Bu mertebe seyr-ilallah, (Allah'a yolculuk) olarak isimlendirilir.

Şeriat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki benim" dir.

Tarikat kapısı
    Tarikatlar Tasavvufun somut organize olmuş halidir. Tasaavuf (saf ve kamil insan olma) düşüncesi alıştırma ve tekrarlamalar (tarikat terbiyesi ve zikirler) ile olgunlaştırılır. Sufiye göre şeriat kabuktur. Amaç öz kabul edilen tasavvuf yoluna (tarikat) ulaşmaktır. Buradaki seviye seyr billah (Allah ile birlikte yürümek) tir.

Tarikat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki de senin"dir.

Marifet kapısı
    Marifet Allah’ı tanımaktır. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ve fakr (her şeyden vazgeçme) ile ele geçer. Bu mertebe seyr fillah, fena fillah (Allah'ta yolculuk, Allah'ta kaybolma, En-el hak ve Hulul seviyesine ulaşma olarak kabul edilir.

Marifet seviyesindeki ana fikir "Ne benimki var ne seninki"dir.

Hakikat kapısı

    Salik'in geri dönüş yolculuğudur. Kişinin hakikatlere vasıtasız ulaştığı, kalp gözüyle bilgi aldığı kabul edilir. Bu makam mürşitlik makamıdır ve salik'in ulaştığı hakikat bilgisini geri dönüp isteyen (mürid)lerine aktardığı makamdır. Bu seviye seyr anillah (Allah'tan yolculuk), fark badel cem" (birleştikten sonra ayrılma) gibi ifadelerle anlatılır.

Hakikat seviyesindeki ana fikir "Ne sen varsın, ne ben", "her şey O'dur" anlayışı, yani Vahdet-i vücudtur.

Eleştiriler

Tasavvufçular şeriat kalıplarının dışına taşan dini tutumları ve anlatımlarındaki hayal, sembolizm, gerçeklik karışımı ifadelerle değişik eleştirilerin hedefi olmuşlardır. Eleştirilerin bir kısmı ahlaki yozlaşma, Müslüman din anlayışının bozulması, İslamın insana bakış açısının tasavvuf eliyle bozulması, vahdet-i vücud ve tefani gibi hint kökenli tasavvufi inanışların tevhide aykırılığı, eserlerinin ilahi ilham, vahiy veya fütühatlarla yazdırılmaları, herkesin bu sözleri ya da hakikatları anlayamayacağı iddiaları, Kur'anda geçen veli, zikir gibi bazı kavramların tasavvufçular tarafından gerçek kullanım amaçlarından farklı kullanılması gibi konularla ilgilidir.[15]

Zikir

Zikir, hatırlamak, anmak, zihinde tutmak, unutmamak anlamına Kur’an kaynaklı bir terimdir. Tasavvufta zikir kendisine sıklıkla atıf yapılan bir kavramdır.

Kur'an ifadeleri

Kur'an'ın birçok yerinde geçen zikir kavramı, Allah ile kul arasındaki iletişimi ifade eden bir anlama sahiptir. Kur'an'da anma, yad etme, hatırlama (12 : 85); şükretme, hatırda tutma (2 : 40,47); diline dolama (21 : 36, 60); anlama, akletme, düşünme, ibret alma (6 : 80, 126; 7 : 57); ün, şan, kendisi ile bilinen, izzet kazanılan şey (94 : 4); öğüt verme, öğüt alma (3 : 7; 13 : 19; 37 : 13) şeklinde kullanılmıştır.

Tasavvufi yorumlar

Tasavvufta her şartta ve durumda Allah'ın varlığını beyninde ve kalbinde hissetme hâli olarak yorumlanır. Buna göre Kur'an kendisini ez-Zikr şeklinde isimlendirerek vahyin kendisini hatırlatıcı olarak tanımlamıştır. Bu kavrayışa göre zikir konuşma ve vücut hareketleriyle yapılan pratiklerden öte bir anlama sahiptir.

Tarikatların pratiğinde Allah'ı çok anıp, azâmetini düşünmek ve Esma-ül Hüsnasını okuyup tefekkür etmek zikir olarak nitelenir. Tarikat meclislerinde sık sık zikir toplantıları yapılır. Zikir tarikata göre ya da mürid'in haline ve derecesine göre Cehrî (sesli) veya Hafî (sessiz) olur.

Râbıta (tasavvuf)

Râbıta, bir tasavvuf terimi. Tasavvufta belirli tarikatlarda bulunan bir uygulamaya verilen isimdir. Etimolojik açıdan râbıta sözcüğü rabt kökünden türemiştir ve “birleştirmek” ve “bağlamak” anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise müridin, konsantre olup şeyhini aklında canlandırarak şeyhinden yardım istemesi, şeyhinin yardımı ile Allah'tan feyz alması anlamına gelir.

Özellikle Nakşbendi ve Süleyman Hilmi Tunahan cemaatinde önemli bir yere sahip olan râbıtanın genelde benzer olmakla birlikte farklı tanımları vardır. Ünlü mutasavvıflardan Abdülhakîm Arvâsî’nin Râbıta-i Şerîfe isimli, râbıtayı anlatan risalesinin Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilmiş nüshasında râbıta şöyle tanımlanmaktadır :  “Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayâl hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.”[1]
Tarihçe

Râbıtadan bir tasavvuf terimi olarak ilk kez bahseden eser Raşahât Ayn’ul-Hayât’tır. Ali bin Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaki tarafından Farsça kaleme alınan eserde çeşitli yerlerde râbıta sözcüğü geçmektedir. Râbıtanın tam bir tanımı veya uygulanışına dair herhangi detaylı bir bilgi içermez. Râbıtanın ilk detaylı açıklaması ve tanımı Nakşibendî Silsile-i Sadat’ında da yer alan ünlü mutasavvıf Hâlid-i Bağdâdî tarafından yapılmıştır. Halid Bağdâdî’nin ilgili eseri Muhammed Esad Efendi’ye yazdığı bir mektuptur ve Risaletün fi Tahkıyk’ır-Râbıta olarak adlandırılmıştır. Bu eser salt râbıtaya ilişkin yazılmış ilk eserdir. Bu eserin ardından, büyük oranda bu esere dayanan ve sadece râbıtayı konu alan çeşitli eserler de kaleme alınmıştır, örneğin :  er-Rahme’tül-Hâbita fi Tahkıyk’ır-Râbıta, İsbât’ul-Mesâlik fi Râbıta’tıs-Sâlik, Râbıta-ı Şerîf[2]
Özellikleri

Râbıta dinî veya ruhanî bir uygulama olarak çeşitli kurallara sahiptir. Bu kurallardan belki de en önemlisi Allah'da fânî olmuş (bakınız :  Allah'ta fânî olmak) yani en üst seviyeye ulaşmış bir şeyhe râbıta yapılmasıdır. Ölü şeyhlere de râbıta yapılabilir[3]. Râbıtayı bir farz olarak kabul eden mutasavvıflar olsa da[4] genelde tasavvufî çevreler râbıtayı yararlı ve gerekli görmekle birlikte tam olarak bir ibadet veya farz olarak yorumlamazlar.

Uygulama

Rabıta müridin mürşidinin suretini hayalinde canlandırmasıdır. Şazelilik gibi bazı tarikatlarda rabıtanın bulunmayışı uygulamanın tüm tasavvuf yollarında olmadığının bir göstergesidir. Özellikle Nakşibendilikte rabıtanın önemi zikirden bile daha fazladır. Uygulamada bazı çeşitlilikler olsa da genel olarak gözler kapalı şekilde mürşitin göz önüne getirilir ve ondaki ilahi bir nurun müride aktığı hayal edilir. Diğer bazı tarikatlarda imajinasyon, mürşidin suretini canlandırmak şeklinde değil de Allah'ın isimlerinden birini veya zat ismini (Allah) zikrederken harflerinin zihinde canlandırılması şeklinde gerçekleştirilir.


Sezgi


Sezgi; felsefe, mistisizm, ezoterizm ve farklı öğreti sistemlerinde farklı anlamlarda kullanılan terim.Kullanım çeşitleri

    Kimi felsefi akımlarda akıl yoluyla kavranamayacak gerçeklerin derin düşünme (tefekkür) yoluyla aranışı sezgi kapsamında değerlendirilir.
    Ruhçulukta sezginin, insanın kendi düşüncesi olmaktan ziyade çeşitli etkenlerden kaynaklanan tesirlerle belirdiği kabul edilir ki, bu etken genellikle bedensiz bir ruhtur. Bu yüzden ruhçular yüksek bilgileri içeren tebliğlerin alındığı ruhsal irtibatlara “sezgisel (intuitif) irtibat” derler.
    Gnostiklere ve antikçağ inisiyelerine göre spiritüel aydınlanma yolunda üç tür bilgi mevcuttur ki, bunlardan öğretim yoluyla öğrenilebilir bilgi mathesis, his ya da ıstırap yoluyla edinilebilen bilgi pathesis, sezgi yoluyla öğrenilebilir bilgi de gnosis olarak adlandırılmıştır. İnisiyasyonlarda en yüksek aşamaya ulaşanların, yani inisiye oluş aşamasına erişenlerin sezgi yoluyla aldıklarını çevresine aktararak aydınlatması söz konusu olur. İnisiye adayının bu hale gelişi kimi inisiyasyonlarda tohumun bitki haline gelmesi sembolizm'iyle, kimi inisiyasyonlarda ise meşale sembolüyle temsil edilmiştir.
    İlham (inspiration) adı verilen sezgi söz veya yazı tarzında dışarı yansıdığında vahiy (revelation) adını alır. Vahiy sözcüğü yalnızca peygamberler için kullanılan bir terim değildir. Terim Araplar’da İslamiyet gelmeden önce de bilinen ve kullanılan bir terimdi.

Felsefî bakış açısıyla sezgi


En genel anlamıyla, gerçekliği dolaysız olarak içten ya da içeriden kavrayabilme, tanıyıp bilme yetisi. Adım adım ilerleyen gidimli düşünmenin ya da bir takım uğraklardan geçerek yol alan akıl yürütmenin tersine, bir şeyi doğrudan doğruya algılayıp kavrama; bilinçli bir düşünme ve yargıya varma süreci olmaksızın doğrudan, aracısız gerçekleşen anlama ya da bilme; hiçbir çıkarıma dayanmaksızın, dolaysız bir biçimde bilgiye ulaşma yordamı.

Başka bir deyişle, önermelerden başka önermelere yönelerek, mantıksal yolla çıkarımlar yaparak ilkelerden sonuca ulaşan, tek tek parçalardan bütünlüğü olan bir düşünce oluşturan gidimli düşünme yoluna karşı, doğrudan ya da aracı kullanmaksızın düşünce kuran, bütünü bir kerede, bir bakışta tümüyle ele geçiren, şeylerin özüne dolaysız bir biçimde, doğrudan doğruya ulaşan, şeyleri tüm bir devingenliği içinde bütünlüklü kavrayan içten duyma yolu.

Derviş Kimdir?


Bu nedir?’
‘Kuş dili sözlüğü.’
‘Yeni kitabınız mı?’
‘Eskimeyen bir kitabım. Yaşadıkça yazıyorum.’
‘Hangi harftesiniz?’
‘D…’
‘Sözcük?’
‘Derviş’
‘Okuyabilir miyim?’
‘Tabi, buyur’
‘Derviş, iki nokta üst üste  :  Oysa tek nokta olmalı. Sadece bir nokta. O dahi benliktir. Çünkü bir yer işgal ediyor. Mekanı, zamanı ve belirtisi varsa yani varlık iddiası içeriyorsa benlik sahibidir. Sahiplik duygusu olan derviş olamaz. Sen derviş olamazsın.Ben derviş olamam. Ben, ben dedikçe hiçbirşey olamam. Hiç olmak o denli güç ki. Şey olmak da öyle. Bir’i bulmak. Hiçbirşey’i bir arada bulmak…’
‘Bir de devriş var…’
‘Evet. O çok önemli…’
‘Devrilmekle mi ilgili?’
‘Derviş yorgun bir sözcük. Eprimiş, içeriksizleşmiş, kirlenmiş…’
‘Haklısınız. Sözcüklerin canına okumakta üstümüze yok.’
‘Sorun sözcükte değil, onların gerisindeki deneyimlerde…’
‘Sözcükler eylemlerdir, diyen bunu mu ima ediyor?’
‘Sanırım. Bu da sorunlu ama. Onun tam olarak neyi ima ettiğini anlamak güç. Dil oyundur. Bir tür tuzak. Örtüdür. Gizler, ima ettiğini, en açık biçimde dahi olsa örter. Yorar, yorulur, anlamı ‘Devrilmek diyordum…’
‘Bir tür devrim yani. Devrilmiş olan. İçindeki yapı çökmüş. Yıkıldı fikir kalem, yapıldı din ve imanım, diyor Mısri…Devriş, içi öncelikle viran olmuş kişidir.’
‘Ne güzel…’
‘Güzel mi çirkin mi yaşayınca bilirsin. Meyhane taşradan mukassi görünür amma…Yani aksi de geçerlidir…’
‘Anlayamadım?’
‘Devriş, diyorum, aslında derviş sözcüğünden müştak, izini kaybettiren bir kelimedir. Arapça devr ve Türkçe iş sözcüklerinin tutkulu ilişkisinden doğmuştur. Devir işi demektir. Devir işi, yani devriş, devrederek akranlarına fark atan ve O’nun huzuruna ulaşan bilge demektir. Sözcüğün, Farsça der, yani kapı ile; piş, yani ön kelimelerinden oluştuğu, kapı önü, kapı eşiği, yoksul kişi anlamına geldiği söylense de bu rivayetten ibarettir. Zira şimdilerde örneklerine sıkça rastladığımız kapı eşikleri, granit sertliğinde mermerden ya da metal cinsinden yapılmaktadır. Bu denli sert ve yoğun malzemenin biçim almak üzere yumuşaması mümkün olamayacağından derviş sözcüğünün aslının devriş olması daha gerçekçi görünmektedir. Özetle, devriş, ‘devrilerek Hakk’ın önüne düşen ve yolculuğunu tamamlayıp O’nun varlığına katılan kişi’dir…

Kaynakça



    ^ Kuran-ı Kerim, Âli imrân 119
    ^ http  : // www.mihr. com/Home/Publishment/0
    ^ TDV, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 3, sahife 161, İstanbul, 1989.
    ^ Tirmîzî, Cenaiz 32; İbnu Kesir, el-Bidaye, VI, 10,46-47
    ^ Tirmîzî, Libas, 10; Hâkim, Müstedrek, I,28
    ^ Sufizm
    ^ Mevlana Celaleddin Rumi, Inayet Han, A.M. Schimmel
    ^ En'am 52
    ^ Avarif'ül Mearif, Şeyh Sühreverdi, Semerkand Yayınları, Dr. Dilaver Selvi, s.77
    ^ Kehf 28
    ^ Balcıoğlu, Tahir Harimi, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları – Tasavvufun Şiîlikle münasebeti, Sayfa 268, Ahmet Said Baskısı, 1940.
    ^ Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
    ^ Şeyh yerine Mürşid-i Kâmil demek daha doğrudur. Arap toplumlarında liderlik özelliği olan herkese şeyh denebilmektedir. Bir siyasi lider de şeyh olabilir. Fakat Mürşid-i Kâmil tasavvufla alakalı bir terim olup tam olarak tasavvuf şeyhini anlatmaktadır.
    ^ http :  //www.cemalnur. org/contents/detail/seriat-tarikat-hakikat-marifet-nedir/639
    ^ http :  // www.tevhidnesli. de/3e-_Tasavvuf,-m.ue.sl.ue.manlar%26%23305%3Bn-ahlak%26%23305%3Bn%26%23305%3B-bozmu%26%23351%3Btur-.htm
    ^ http :  // www.galibi. com/en/books/odtu.htm

    ^ Râbıta-i Şerîfe, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, No. 243435, s.18.
    ^ Üniversite Kütüphanesi, 438/21; Beyazıt Devlet Kütüphanesi, 243435.
    ^ Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufî Ahlâk, s. 2/272; Abdülhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîf, s.23.
    ^ Mustafa Fevzi, İsbât’ul-Mesâlik fi Râbıta’tıs-Sâlik, s. 19.

    Metapsişik Terimler Sözlüğü, Ergün Arıkdal
    Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları



Referans kitaplar



    Hâris el-Muhasibî, Er-Riaye, Işık Yayınları (Çev. Prof. Dr. Abdulhakim Yüce)
    Ebu Talib el-Mekkî, Ku'tu'l-Kulûb, I-IV, çev. M. Tan, İstanbul, 1999
    Kuşeyri, Risâle Tasavvufa Dair Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1981.
    El Munkizu Mined Dalal, İmâm-ı Gazâlî
    El Munkiz ve Tasavvufi İncelemeler, Prof. Dr. Abdulhalim Mahmud, Kayıhan Yayınları
    Avariful Maarif, Şeyh Sühreverdî
    İhya-ı Ulum'id-dîn, İmâm-ı Gazâlî
    Tarîkat-ı Muhammediyye, İmâm-ı Birgivî
    Mehmet Ali Ayni, Tasavvuf Tarihi, İstanbul, 1340.
    Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri, VD, s.II, 1942.
    Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, İstanbul, 1969.
    Mahir İz, Tasavvuf, İstanbul, 1969.
    Yaşar Nuri Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.
    Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1991.
    Cavit Sunar, Tasavvuf Felsefesi, [kaynak belirtilmeli]
    Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1991
    Seyda Muhammed Konyevi, Adab, Reyhani Yayınları, Konya.
    Mustafa Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa, 2004.
    'İslamda Tasavvuf ve Galibilik' (ODTÜ yüksek lisans tezi)[16]
    Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri bölüm tezi. [1].
    100. yıl İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Bilim Dalı lisans tezi [2]
    Hazret İnayet Han, Sufi Meditasyonu, Okyanus Yayınları, Temmuz 2008
    Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan, Tarihi ve Tasavvufi Şahsiyetler, İstanbul, 2008.
    Hazret İnayet Han, Mistik Yürek, Okyanus Yayınları, İstanbul 2003

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Biat Etmek Nedir? Biat Etmek Ne Demektir? Akabe Biatları Kısaca Nedir?
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:55 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum (1)



Biat Etmek Nedir? Biat Etmek Ne Demektir? Biat’ın Kelime Anlamı Nedir?Akabe Biatları Kısaca Nedir?

Dini anlamda üst varlığın emirlerine uymak ve onun yolundan hareket etmek anlamındaki sözcük daha sonraları padişah ve sultanlar dah sonra siyasetçiler için bürokratların bağlılık ve emirlerine kayıtsız şartsız teslimiyet yeminlerine dönüşmüştür.Biat etmeyen ise en şanslı ise görevinden alınır veya sorgusuz sualsiz öldürülürdü.
Bir çok yerde “Biad ” olarak kullanılsa da Türk Dil Kurumu “Biat”olarak tanımlamıştır.

İslâm’da “biat” nedir, nasıl yapılır?

Kelime olarak, ahdetme, söz verme, birinin hâkimiyetini kabullenme, ona bağlılığını sunma mânâsına gelen bîat; İslâm hukûkuna göre, hilâfet makamına geçen kişinin eli üzerine el koymak veya musâfaha etmek (el sıkışmak) yoluyla bağlılığını göstererek itâat edeceğine dâir söz vermektir.

Tasavvuf ıstılâhında ise bîat; müridin, mürşidine sâdık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağına, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair söz vermesidir. Bu maksatla tarîkat mensupları arasında düzenlenen merâsime de, ‘bîat merâsimi’ denir.

Bir başka târifle bîat; şeyhten el alıp söz vererek, onun dostuna dost, düşmanına düşman olmak… Gerek rahat-ferah ve gerekse sıkıntılı zamanlarda ona itâat edip emrinden dışarı çıkmamaktır.

Akabe Biatları Kısaca Nedir?

Akabe Biatları, Hz. Muhammed ile Medineli bir topluluk arasında yapılmıştır. Mekke’ nin 2 kilometre yakınlarında bulunan Akabe adındaki bölgede gerçekleştiği için bu ismi almıştır. Birinci Akabe biatı 621 ikincisi ise 622 yılında gerçekleşmiştir.

Birinci Akabe Biatı

621 yılında hac mevsiminde Allah Resulü 6 kişiden oluşan Medineli bir kafile ile görüştü. Medine’nin Hazrec kabilesinden olan bu kafileye Hz. Muhammed İslam’ı anlattı. Onlar da şehadet getirerek müslüman oldular.

İkinci Akabe Biatı

Bir sene sonra aynı yerde buluşmak üzere Allah Resulü’ne söz verip Mekke’den ayrılan Hazrecliler bir yıl sonra Allah Resulü’ne geldiler. Abdulmuttalib’in evinde gizli bir görüme gerçekleştirdiler. Allah’ın bir lütfu olarak bu dönemde Medine’nin Evs ve Hazrec kabileleri İslam’ı kabul etmişti. Bu tarihi ittifak gerçekleştirildiği sırada Hz. Peygamber’in yanında amcası Hz. Hamza, Hz. Abbas ve Hz. Ali bulunuyordu.

Buluşmanın gizliliği için her türlü tedbir alınmıştı. Buna rağmen müşrikler arasında fısıltı halinde haberler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Silahlarıyla toplantı yerine geldiler.

Hz. Hamza ve Hz. Ali kılıçlarını çekerek onları karşıladılar. Hz. Hamza’ya toplantının olup olmadığını sordular. Hz. Hamza öyle bir şey olmadığını söyledi. Kureyşliler bir sonuç alamadan geri döndüler.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Gavs Nedir ? Kutbul Akdam Nedir ? Kutup Nedir ? Kutbul irşad Nedir ?
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:52 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Gavs Nedir ? Kutbul Akdam Nedir ? Kutup Nedir ? Kutbul irşad Nedir ? Ricalul Gayb Nedir ?

Tasavvufta kâinatın yönetiminden sorumlu olduğuna inanılan velîler örgütünün başı. Kutub ve kutbu’l-aktâb (kutublar kutbu) da denir. Manevî makamı esas alındığında daha çok kutup ya da kutbu’l-aktâb denildiği halde, özellikle kendisinden yardım istenilmesi durumunda “yardım eden” anlamında gavs ya da gavsu’l-âzam (en büyük gavs) olarak anılır. Ancak gavs ve kutub kelimeleri mücerret olarak kullanıldığında gavsu’l-âzam ve kutbu’l-aktâb anlaşılır. Gavslık makamına ibâdet ve riyâzetin çokluğu ile ulaşılmaz; doğrudan doğruya Allah’ın bağışı neticesinde elde edilir.
Gavs-ı A’zam :
Büyük gavs (yardımcı). Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin lakabı.

Gavs-üs-Sakaleyn :

İnsanlara ve cinlere yardım eden büyük velî Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin lakabı.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, tasavvufta Gavs derecesine ulaşmıştır. İnsanlara ve cinlere yardım etmesi ve imdatlarına yetişmesi sebebiyle Gavs-üs-sakaleyn ve Gavs-ül-a’zam lakablarıyla meşhûr olmuştur. (Şâh-ı Nakşibend)

İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir. (Bkz. Kutb-i Medâr ve Kutb-i İrşâd)

Kutb-ı Ârifîn :
Ârif denilen evliyânın başı, en büyüğü, yüksek ilimler sâhibi.
Kutb-ı ârifin Zünnûn-i Mısrî rahmetullahi aleyh şöyle buyurdu : “Her âzânın bir tövbesi vardır : Kalbin tövbesi, mâsiyeti (günâhı) terk etme husûsunda uyanık olmasıdır. Gözün tövbesi, haramlara bakmamasıdır; elin tövbesi, kendisinin olmayan şeyi almama sı; kulağın tövbesi, bâtıl (boş, yanlış ve bozuk, kötü) şeyleri dinlememesi; karnın tövbesi, helal yemesi; avret mahallinin tövbesi, kötü işlerden, zinâdan uzak durmadır.

Kutb-i Ebdâl :
Kutb-i aktâb, Kutb-i medâr.

Kutb-i İrşâd :

İnsanların irşâdına (doğru yolu bulmasına) ve hidâyetine (saâdete ve kurtuluşa ermesine) vesîle kılınan zâtların reisi.
Kutb-i irşâd, âlemin irşâdı ve hidâyeti için feyzlerin gelmesine vâsıta olur. Kutb-i irşâdın her zaman bulunması lâzım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem îmândan ve hidâyetten büsbütün mahrum kalır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, zamânını n kutb-i irşâdı idi. (İmâm-ı Rabbânî)
Kutb-i irşâd ile bütün insanlara îmân ve hidâyet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet (sapıklık), kötülük hâline dönerler. Bu, şeker hastasına verilen kıymetli gıdâların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yâhut safrası b ozuk olana tatlının acı gelmesi gibidir. Kutb-i irşâd, kâmil ve mükemmil (yetişmiş ve yetiştirebilen) olup, ender yetişir. Asırlardan, uzun yıllardan sonra, bir tâne bulunursa yine büyük nîmettir. Her şey onunla nurlanır. Onun bir bakışı kalb hastalıklarını giderir. Bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları silip süpürür. (İmâm-ı Rabbânî)
Kemâlât-ı ferdiyyeye de sâhib olan kutb-i irşâd çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küres inin ortasından Arşa kadar, herkese rüşd, hidâyet, îmân ve ma’rifet onun yolu ile gelir. Herkes ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyanus gibi (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse yâhut o, bir kimseyi sever onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan, kalbi feyz alır. Bunun gibi, bir kimse, Allahü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat birinci feyz daha büyük olur. Onu inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât bu kimseye kırılmışs a, Allahü teâlâyı zikretse bile rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması feyz yolunu kapatır. O zât bunun istifâdesini istememiş olmasa bile, onun zarârını istemese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikretmeseler de yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. (İmâm-ı Rabbânî)

Kutb-i Medâr :

Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.
Kutb-i medâr, her zaman bulunur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında da vardı. Fakat bunlara inzivâ (insanlar arasına karışmamak) lâzımdır. Bunları herkes tanımaz. Hattâ bâzıları kendilerini bile bilmezler. (İmâm-ı Rabbânî)
Kutb-i medâr, âlemde, dünyâda herşeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz (mânevî ilimlerin ve fâidelerin) gelmesine vâsıta olur. Herşeyin yaratılması rızıkların gönderilmesi, dertlerin belâların giderilmesi, hastaların iyi olması bedenleri n âfiyette olması, kutb-i medârın feyzleri ile olur. Îmân sâhibi olmak, hidâyete kavuşmak, ibâdet yapabilmek, günahlara tövbe etmek ise kutb-i irşâd’ın feyzleri ile olur. Kutb-i ebdâl’in (medarın) her zamanda, her asırda bulunması lâzımdır. Âlemin on dan boş kalması mümkün değildir. Çünkü âlemin nizâmı ona bağlı kılınmıştır. Eğer bu kutublardan biri giderse (ölürse), yerine başkası tâyin edilir. İrşâd kutbu böyle değildir. Çünkü âlemin rüşd, hidâyet ve îmândan boş olduğu zamanlar olur. Peygamber efendimiz, zamânının irşâd kutbu idi. O zamanda kutb-i ebdâl ise, hazret-i Ömer ve Üveys-i Karnî idiler. (İmâm-ı Rabbânî)

Kutb-ül-Aktâb :
Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar… denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.
Mutasavvıflara göre gavs ya da gavsu’l-âzam (eşanlamda kutub ve kutbu’l-aktâb) hakikat-i Muhammediye (Muhammedî hakikat)’ın mazharıdır. Bütün kâinatın kalbi mesabesindedir. Değirmen taşının milin (kutb) çevresinde dönmesi gibi kâinat da gavsın çevresinde döner. Kâinat içindeki bütün varlıklar hayat ruhlarını gavstan alırlar. Cebrâil onun nefs-i nâtıkası (ruhu, konuşması); Mikâil kuvvei câzibesi (çekme gücü) ve Azrâil kuvve-i dâfiası (itme gücü) hükmündedir. Kâinatta dilediği gibi tasarruf eder. Tasarrufu ilmine; ilmi, Allah’ın ilmine tabidir. Zâhiriyle âlemin zâhirini, bâtınıyla âlemin bâtınını idare eder.

Bazı mutasavvıflar gavslık (gavsiyet, kutbiyet) makamını ikiye ayırırlar. Birinci makam : İrşâd, ikinci makam : Vücud makamını oluşturur. İrşâd makamı, nübüvvetin bâtınını; vücud makamı da son nebi Hz. Muhammed’in bâtınını temsil eder. İrşâd makamı birden çok gavs tarafından temsil edilebilir, dolayısıyla aynı anda birçok gavs bulunabilir. Fakat vücud makamı ancak tek gavs tarafından işgal edilebilir; bu nedenle her yüzyılda ancak bir vücud gavsi vardır. Bu tarifte vücud gavsı, gavsu’l-âzam demektir. Gavsu’l-âzam’a ayrıca Abdullah, Abdu’l-Câmi adları da verilir.

Gavs’ın ya da gavsu’l-âzam’ın başkanlık ettiği veliler örgütüne ricâlu’l-gayb (gayb adamları, gayb erenleri) denir. Bunlar, Kur’an’ın, “Yeri döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsi) yerleştirdik” (Kaf, 50/7) ayetinde andığı “dağlar” mesâbesindedir. Ricâlullah, merdân-ı huda, merdân-ı gayb, hükûmet-i sûfiye gibi adlarla da anılan ricâlu’l-gayb örgütünde gavs’ın altında İmaman (iki İmam) bulunur. Sağdaki imama, İmam-ı yemîn, soldaki imama; İmam-ı yesâr denir. İmam-ı yemîn, gavs’ın hükümlerinin, imamı yesâr gavs’ın hakîkatinin mazharıdır. Gavs öldüğü zaman yerine İmam-ı yesâr geçer. Üçler de denilen gavs ile imaman’ın altında yeryüzünün dört yönünü yöneten evtâd-ı erbaa (dört direk) bulunur. Daha aşağıda ise nüceba (necibler, sekiz ya da kırk veli) ve nükebâ (nakibler, denetçiler, on ya da üçyüz veli) yeralır.

Başka bir tasnife göre, ricâlu’l-gayb toplam dörtbin velîden oluşur. Bunlar halktan gizlidirler (mektûm). Bunlar içinde ahyâr (hayırlılar) adı verilen üçyüz velî, ilk üst grubu oluşturur. Ahyâr, işlerin yapılmasına ya da yapılmamasına karar veren ehl-i hal ve’l-akd velîler, komutan velîlerdir. Bunların üstünde kırk velîden oluşan ve abdâl, büdelâ denilen velîler; bunların üstünde de ebrâr (iyiler) denilen yedi velî yer alır. Örgütün en üst mertebelerini de dört velîden oluşan evtâd (direkler); üç velîden oluşan nükebâ (denetçiler) ve gavs (ya da gavsu’l-âzam) işgal ederler. Ricâlu’l-gayb, yardımlaşarak kâinatı idare ederler.Bu görüşlerin bir kısmında ifrat var ise tamamen inkar etmeyen zatlar da vardır.Allahu Alem Şu Anda Zamanın Gavsı Adıyaman ilinin, Kahta İlçesinin Menzil Köyünde Yaşamaktadır..
RiCÂLÜLGAYB
sıfatlarını saydığınız, her birerinin ayrı ve farklı vazifeleri bulunan allah dostlarına tasavvuf lisanında “ricâlu’l-gayb”, “ricâlullah” ya da bir başka ifadeyle “gayb erenleri” de denilmektedir. arapça’da yetişkin, büluğa ermiş insan manasına gelen “racül” kelimesinin cem’îsi ile gözden saklı olan, görülüp bilinmeyen şeyler hakkında kullanılan “gayb” kelimesinin terkip biçimi olan “ricâlü’l-gayb”tabiri, bir tasavvuf ıstılahı olarak üçler, yediler, kırklar… diye bilinen evliyâullahı ifade eder. bu allah dostlarının en başında kutbü’l-aktâb bulunur. bunlar, kâinattaki hadiselerin sevk ve idaresinden sorumludurlar. bâtın âlimlerine göre bunlar; nücebâ, büdelâ, evtâd, imameyn ve kutb-i a’zam olan gavs’dan teşekkül ederler. nücebâ adı verilen veliler kırk kişidir, bu sebeple kendilerine kırklar da denilir. bunlar bütün yaratıkların yüklerini taşır, sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. hak’tan gayrısına bakmazlar. bu allah dostları ahlak-ı kerîme ve irfan sahibidirler. büdelâ denilen veliler ise yedi kişidir; bunlara yediler de denilir. içlerinden biri imamlarıdır. bulunduğu yerde cisim ve sûretini bırakarak sefere çıkmak, aynı zamanda muhtelif yerlerde gözükmek, büdelânın hususiyetlerinden/özelliklerinden­dir. evtâd ismini alan evliyaullah ise dört zattır. yerleri; doğu, batı, güney ve kuzey olmak üzere âlemin dört ayrı ciheti/köşesidir. bunların içinden birisi de onların imamıdır. çivi veya kazık manasına gelen kelimenin cem’îsi olan evtâd’a, bu ismin verilişi cihanı ayakta tutan dört direk mesabesinde oluşlarındandır. imameyn (iki imam), birisi kutb’un sağında öbürü de solunda bulunan iki şahıstır. sağda bulunan imam, melekût âlemine yani ruhânî âleme bakar… ve o’nun vücûdu kutbiyyet merkezinden ruhaniyyet âlemine yönelen bir aynadır. soldaki imam ise, mülk (madde) âlemine bakar… o’nun vücudu da, cisimler dünyasına aynadır. gavs’a gelince… o, kutb-i a’zamdır. mühim ve esrarlı işlerini halletmek isteyenler, ona muhtaç olurlar… teberruken vasıta kılınarak duası alınır. zira onun duası asla reddedilmez. yukarıda da belirttiğimiz üzere bu zevat-ı kirama “ricâlü’l-gayb”­­yerine “ricâlullah”, “gayb erenleri” de dendiği vakidir. ancak gayb erenleri on kişidir; huşu’ ve huzû-i rabbânî sıfatıyla mevsuf ve rabbânî tecellîlerin tesiri altında olduklarından dolayı ne halk onları tanır, ne de onlar halkı tanırlar. ancak her asırda mevcutturlar. söz konusu zevatın (kaddesallâhu esrârahum) mânevî meclisine “dîvân-ı sâlihîn”, bu velîler topluluğuna “ricâlullah” veya “ricâlülgayb” denilir. kutub, bu meclisin başında yer alır. “her hafta tensib edilen bir gecede ‘dîvan-ı sâlihîn’ kurulur. resûlüllah (s.a.v.) teşrîf ederse, reis o’dur. teşrîf etmezlerse, vâris-i rasûl olan zât riyâset eder. ve ahvâl-i âleme ait kararlar alınır, hükümler verilir. cârî hâdisâtın (meydana gelen hâdiselerin) ekserisi bu hükümlere bağlıdır.” [süleyman hilmi tunahan (k.s.)

MÜRŞİDİ KAMİL KİMDİR? GAVS, VELİ, KUTUP NE DEMEK?


Şeyh, Seyda, Hace, Hoca Ne Demektir?

Peygamberimiz’in (S.A.V) vefat etmesiyle bu din sona ermedi. Daha da güçlendi. Çünkü Allah, insanlara olan rahmet nurunu tamamlayacaktır. Bu yüzden insanlar, rahmet deryasından çok daha fazla istifade edebilmek için sahabileri aradılar, buldular. Onlardan, Resûl-i Ekrem’den [saiiaiiahu aleyhi vesellem] aldıkları ilmi sorup öğrendiler. Onlara “tabiin” ve daha sonra gelenlere ise “tebeu’t-tabiin” adı verildi.
Daha sonraki devirlerde insanlar, Hz. Peygamberin [saiiaiiahu aleyhi vesellem] nuründan giderek uzaklaştılar. Bu işi bilen ve anlayanların sayısı azaldı; ama hiçbir zaman yok olmadı ve olmayacaktır da … Eskiden şeyhler vardı; Resûlullah’ın (SAV) irşadını insanlara öğreten bu zatlara “şeyh” denilirdi. Şeyh demek Arapça’da “yaşlı, tecrübeli insan” demektir. Doğuda ilim ve irfan sahibi büyük alimlere de bu manada “seyda” denilir.

Orta Asya’da şeyhler gibi büyük zatlara ise “hace” denilirdi. Hacegan da haceler demektir. Günümüzde bu kelimenin halkımız arasındaki söyleniş şekli “hoca” olmuştur. Şimdi biz hoca denilince ne anlıyoruz? Bakınız isimler ne kadar da değişmiş! Ancak önemli olan isimler değil, o ismin taşıdığı gerçek sıfattır. Esas gaye hocaların, maneviyatta yetişmiş insan olmasıdır.

Buna göre şeyh, hace, mürşid-i kamil, veli ve evliya günümüzde sadece adı kalmış olan sıradan bir hoca anlamına gelmiyor. Bu sıfatı gerçek anlamda taşıyan kişi, nefsin isteklerinden kurtulmuş kimse demektir. Ve bir başkasını, kendi görüp geçirdiği yerlerden, nefsin kurduğu tuzaklardan gayet güvenli bir şekilde ve emniyet içinde Allah’a (C.C) götüren ilim sahibi zat demektir. Çünkü nefis belasını tanıyamayan kimse, bir başkasını da dinen irşad edemez.

“Aleyhinde konuşuluyor olması, tasavvufun hak olmadığını göstermez. Baksanıza, dinin güneşi Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve getirdiği hak dinin hakkında bile ne kadar ileri geri konuşan olmuştur. Ve kıyamete kadar da olacaktır. Onlar bilmiyorlar ki kendilerinin bu güzel din hakkındaki yalan ve iftiraları, onun daha güzel ve sağlam bir şekilde yayılmasına vesile olmaktadır. Tasavvufun aleyhindeki iftiralar da onun saf ve temiz bir hal alarak yayılmasına sebep oluyor.” Seyyid Muhammed Raşid Bilvanisi hazretleri (K.S)
İnsan-ı Kamil Mürşid-i Kamil Kimdir?

İnsan, manen yetişmiş olmayınca başkasına tesiri de kalmıyor. Yanına istediğin kadar git gel, faydası olmuyor. İnsanın manevi ilerlemesi olmuyor. Peki, bütün bunlar geçmişte olmuş; şimdi neden olmuyor? Maneviyatta iyi yetişmiş şeyhlerin sayısı çok azdır. Kamil mürşidlerin sayısı fazla değildir.
Maneviyatta iyi yetişmiş evliya zatlardan insan hemen etkileniyor. Onun taşıdığı sevgi ve muhabbet insana hemen tesir ediyor. İşte o zaman ruhumuz manen lezzet almaya başlıyor. “Bu insanda bir şey var” demekten kendimizi alamıyoruz. Aslında görmediğimiz halde bir şeyler (duygular, heyecanlar) içimize girmeye başlıyor. Manen yetişmiş insan demek, nefsini kemale erdirmiş mümin demektir.

Şeyh de nefsin isteklerinden kurtulmuş kimse demektir. Ve bir başkasını, kendi görüp geçirdiği yerlerden gayet güvenli bir şekilde, emniyet içinde Allah’a (C.C) götüren kişi demektir. Çünkü nefis, çeşitli arzularla her an doludur. Nefsin binlerce arzusu, isteği, vardır; bunları yok etmek lazımdır. Fakat nefsin arzusu, Allah Teala’nın muradı ile çatışmadığı müddetçe zararı yoktur. Mesela insanın kendi ailesi varken, bir başka hanımla gönül eğlendirmesi zinaya yaklaştırır. Bu, nefsin bir arzusudur.
Kalbimizle Allah Teala’nın birliğini Resûlullah’ın (S.A.V) peygamberliğini ve diğer iman esaslarını kabul eden her insan müslüman demektir. Ama her müslümanın bir de nefsi vardır. İnsan müslüman da olsa heva ve hevesleri uğruna günaha girebilir, her hoşuna gideni yapmak isteyebilir. O zaman kendisine menfaati olanı olmayanı nasıl ayırt edecek?

Mesela hem müslüman hem de yalan söylüyor, hırsızlık yapıyor, haram işliyor, emanete hıyanet ediyor, verdiği sözde durmuyor ise bu konuda kendisi nasıl kemale erecek? Bu sadece kitaplardan okumakla olmuyor. Bu hastalıklardan kurtulmadıkça bir müslüman, olgun bir mümin olamaz; müslüman olan kimsenin bulunduğu makam, mevkii ne olursa olsun! Çünkü ad önemli değil, insanın taşıdığı sıfat mühimdir.

Müslümanlık sıfatı, ancak kamil olmakla, manen ilerlemekle gerçekleşir. Kur’an ve Sünnet’in istediği insan, kamil mümindir. Biz onun için Allah’ı (C.C) tanıyan ve bilen birini yani şeyhi, kamil mürşidi arıyoruz. Resülullah’ı (S.A.V) sadece şeklen değil, onun sevgisini ve muhabbetini bize aktaracak manen olgun insan görmek istiyoruz. Bunun için de mürşid-i kamilin yanına gidiyoruz. Dinde ilerlemek isteyen, dini daha güzel yaşamak isteyen insanlar, tasavvufa girmekle bu yolu kabul etmişler demektir. İnsan kendi kendine ahlakını güzelleştiremiyor. Ahlakı güzelleştirmek, işte bu kamil zatların, mürşidlerin ve kamil şeyhlerin görevidir.

Evet, insanoğlu bazı olaylar karşısında biraz kendini frenleyebilir; ancak tamamen önüne geçemez. Biraz antrenman yapılarak, az da olsa pekala yol alınabilir. Ama iyi bir sporcu olmak için, işi iyi bilen bir hoca ile sürekli çalışmak lazımdır. Çünkü nefis terbiye görmedikçe ıslah olmaz. Nefsin, bize nerede neyi başımıza iş olarak açacağını anlamamız lazımdır. Ancak nefsi ıslah olan kimse insan-ı kamil olur.

Bir mürşid-i kamil veya kamil şeyh, insanı terbiye ederse kişinin namazdaki huşûu o zaman artar. Yaptığı işlerdeki kişinin manevi olgunluğu da çoğalır. Yaptığı işler yarım yamalak olmaz. Ancak tedavi görmek için gittiği manevi doktor, gerçekten bu konularda yeterli değilse kişi kemale eremez.
Din sadece kitaplardaki okunan ilim değildir. Din üç kısımdır. Önce ilim gerekir. Onu amel ile tamamlamak lazımdır. İlim ve amel ise ihlası meydana getirir. İhlas ise tasavvufun konusudur. Mürşid-i Kamillerin ve kamil şeyhlerin uzmanlık alanıdır. Bunun usullerini de yaşayarak ve kişilere yaşatarak öğretirler. Mürşid-i Kamiller ve kamil şeyhler, namazı sadece şekil olarak kılmamak, yanlış amellerle ömrü heba etmemek ve yapılan işlerde ihlası elde etmek için bize yol gösterirler, rehberlik yaparlar. İlmi kaynağından almamızı sağlarlar. İbadetleri, dinen daha sağlam yapmamızı, dinde ihlas sahibi olmamızı sağlarlar.
Siyah Kıl

Tasavvufta şeyh ile kastedilen, insanları Allah yoluna sevkeden Allah (C.C) dostu olan mürşid-i kamillerdir.
Fatih’in mürşidi Akşemseddin hazretleri (K.S) şeyhleri bize tanıtırken şeyhin en önemli vasfının “bedeninde siyah bir kıl” bulunmamasıdır, diye tarif etmiştir. Mademki şeyhtir, yaşlıdır; onun üzerinde artık siyah kıl olmaz. Bu ne demektir?
Tasavvufta siyah kıl, benliğe, enaniyete ve nefse işarettir. Kamil olan şeyhte kibirden, nefisten, şehvetten ve gazaptan ortaya çıkan birtakım nefsi özellikler olamaz. Siyah kıl beşeriyet vasfıdır; yani nefsin arzu ve isteklerinin olması anlamına gelir. Demek ki günümüzde güya şeyh olarak gösterilen kimi cahil kimseleri, gerçek şeyhlerden ayırt eden birtakım özellikler vardır. Kamil şeyh, haris olamaz. Kindar olamaz. Zinakar olamaz. Haramı helal, helali de haram yapamaz.

Üç türlü şeyh vardır :
1. Amel bakımdan şeyh (Tasavvuftaki kamil şeyhler ve mürşid-i kamiller),
2. İlmi açıdan şeyh (Zahiri ilimleri tahsil etmiş İslam alimlerine şeyh denir),
3. Makam ve mevki yönüyle şeyh (Özellikle Araplar arsında bilinen kabile büyükleri).

EVLİYA, VELİ, KUTUB ve GAVS NE DEMEKTİR?

Evliya, “veli” kelimesinin Arapça’daki çoğul şeklidir, “veliler” demektir. Veli kelimesi, Arapça dil kuralına uygun olarak alim, kadir gibi mübalağalı ism-i fail/öznedir. Buna göre veli, bilerek günah işlemez, ibadetlerinde devamlı kimse demek olur. Sözlük manası ise Allah’a (C.C) yakın olan kişidir. İbadetlerinin çokluğu ve ihlasının kuvvetli oluşu sayesinde Allah’a (C.C) yaklaşmış müslümandır. Veli olan zat günahlardan sakındığı gibi kalbine gafleti dahi getirmez. Kur’an’da evliyalar hakkında şöyle buyrulur :

“Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına (hiçbir) korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de” (Yunus 10/62).

Evliya olmak isimden ziyade sıfat ile ilgili bir yüce ahlaktır. Evliyanın en önemli özelliği görüldüklerinde yüce Allah’ı hatırlatmasıdır. Mürşid-i kamiller görüldüklerinde insanın aklına ahiret, Allah’ın azameti, cennet, cehennem, “Benim sonum ne olacak?” gibi düşünceler gelir. Bunun sebebi nedir? Çünkü evliyanın tertemiz kalpleri, Allah’a (C.C) irtibatlı olduğu için ruhaniyetleri devamlı olarak Rabbü’l Alemin’in birliğini yayar. Mesela bir gül demeti düşünün; vazoya konulduğunda kokusu mis gibi yayılır.
Evliyanın görülmesi de işte aynen bunun gibidir. Veliler duaları makbul, kullukları halis, insanlara hizmetleri Allah (C.C) rızası için olan samimi müslümaniardır. Karşılık beklemezler. Bütün hayatları, Allah Teala’nın rızasını tahsil etmek, azametine ulaşmak içindir. Sevgili Peygamberimiz (S.A.V) onları şöyle medhü sena etmiştir :

“Allah dostları (kamil mürşidler de) görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar.”

Cübbeli Ahmet'in Gavs Tarifi

GAVS KİMDİR VE KUTUB KİME DENİR :

Velilerden bir kısmına irşad görevi verilmiş, bir kısmına bu görev verilmemiştir. İrşadın en üstün mertebesi Gavsiyyef'tir. Gavs, manevî mertebelerin en yükseğinde bulunan zattır. Bu zata "Kutub" da denir. Bir başka deyişle Kutbül Aktab, yani kutuplar kutbu demektir. Gavs dünyadan göçünce onun yerine kutublardan Sâhib-i Şimal geçer. Ondan bir geride bulunan Sâhib-i Yemin ise Sâhib-i Şimal olur. Onun yerine Dörtlerden biri Sâhib-i Yemin olur, Onun yerine Kırklardan biri Evtâd olur. Yedilere alınır. Onun yerine Üçyüzlerden" biri Kırklara alınır. Onun yerine Birler"den biri Üçyüzlere alınır. Onun yerine sâlih kullardan biri Binlere alınır. Üçler, yediler ve kırklar denilen erenlere Gayb Erenleri denilir. Bunlar Yüce Allah tarafından belli görevlerle görevlendirilmiş Allah dostlarıdırlar. Derece itibariyle aralarında farklılıklar bulunur. Bu manevî derecelerin en üstünü Kutubluk derecesidir. En üst derecede ise Kutbiyyet-i Kübrâ denilen "Gavsiyyet" derecesi vardır. Bu makamda bulunan zat Allah Rasulü (s.a.v.)'nün gerçek temsilcisi, gerçek halifesidir. "Üçyüzler"den her biri bir nebi (peygamber) meşrebindedir. Üçyüzlerden kırkı, Âdem Aleyhisselam'ın meşrebindedir. Bunlara "Abdal" denir. Yetmişi Nuh Aleyhisselam'ın meşrebindedir. Bunlara "Nükeba" denir. Yedisi Allah Rasulü (s.a.v.)'in meşrebindedir. Bunların dördüne "Evtâd", ikisine "İmâmân" denir. İşte bunlardan biri "Gavsül A'zam"dır





Kaynaklar :

Ahmet ÇAĞIL – Mehmet ILDIRAR
Mürşid-i Kamil Kimdir / SEMERKAND
Ahiretrehberi
Bazi internet sayfalari
Cübbeli Ahmet
Kasri Arifan



Etiketler : Gavs Nedir ?, Kutbul Akdam Nedir ?, Kutup Nedir ?, Kutbul irşad Nedir ? ,Ricalul Gayb Nedir ?,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Fena Nedir ? Fena Mertebeleri Nelerdir ? Fâni Olmak Nedir?
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:48 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Fena Nedir ? Fena Mertebeleri Nelerdir ? Fâni Olmak Nedir?


Fenâ; fâni olmak yani yok olmak demektir. Yani kendisinde hiçbir varlık görmemesi, yok olduğu zatın emrini, isteğini kendisine tercih etmesi demektir. Yani (Ben yokum, sadece o var) diyebilmek ve buna göre yaşayabilmektir.

Fenâ-fil-ihvan:
Doğru yoldaki mümin kardeşlerinde fâni olmaktır. Onları çok sever. Her hususta onları kendine tercih eder, malını ve canını ondan esirgemez. Maddî bir ihtiyacı olduğunda kendi ihtiyacını hiç düşünmeden yardım eder. Özür dileyince, kendisi haklı olsa bile özrünü kabul eder. Onlara karşı vefalı olur, kusuru var diye terk etmez, kesinlikle bir menfaat veya hizmet beklemez, aksine onlara hizmet etmek için arkadaşlık yapar. Din kardeşlerinde fâni olmadan, fena-fiş-şeyhe kavuşulmaz.

Fenâ-fiş-şeyh: İnsanın, dinini öğrendiği hocasını çok severek onda fâni olmasıdır. Bunun için de, her hususta onun arzu ve isteklerine tâbi olması, iradesini, isteğini onun eline bırakması, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olması, aklına zıt gelse de, ona muhalefet etmemesi gerekir. Bu olmadan, fena-fir-resule kavuşulamaz.

Fenâ-fir-resul:
Resulullah'ı çok sevmek ve onda fâni olmaktır. Malından ve canından daha çok sevmesi gerekir. Bu sevgisinin alameti, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmaktır. Bir mümin, bütün bunlara tâbi olduktan sonra, mubahlarda da ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir Müslüman olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, yani sevgili olur. Bu olmadan, fena-fillah makamına kavuşulmaz.

Fenâ-fillah: Allahü teâlâyı her şeyden, canından, malından çok sevmektir, kalbden mâsivâyı yani Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarmak, tek arzusunun Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmasıdır. Kalbden mâsivâ çıkınca, oraya marifetullah girer. Marifetullah, Allahü teâlâyı tanımaktır. İnsan bu dereceye kavuşunca, ömrü boyunca, kalbi Allahü teâlâdan başka şeyleri hatırlamak istese bile hatırlayamaz.

Bekâ-billah: Yolların birleştiği yer, Allahü Tealanın ilminde, sıfatlarında fani olmak ve, Allahü teâlânın kulunu sevmesi demektir.

Fenâ-yı kalb: Yaratılmışların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak, kalbin Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi bilmemesi ve sevmemesi, unutmasıdır.

Fenâ-yı nefs: İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması, benliğini unutup, bırakması, yani Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemesidir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kâmil ve mükemmil [yetişmiş ve yetiştirebilen] bir zat ele geçerse, bütün arzuları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde, teneşirdeki ölü gibi olmalıdır. Önce fena-fiş-şeyh’dir. Bu, sonra fena-fillah haline döner. [Yani tasavvuf yolunun sonuna ermiş ve başkalarını da erdirmek için geri dönüp, herkes gibi görünen kâmil zata teslim olmalı. Önce, kendini onda yok etmeli, yani kendine değil, ona uymalı. Böyle olan kimse, yavaş yavaş, Allahü teâlâda yok olur. Yani kendi arzuları aradan kalkıp, Allahü teâlânın iradesiyle hareket eder. Kendi iradesi kalmaz.] (1/61 )

Bir kimseyi seviyorum deyince, ona karşı mecazi muhabbeti olduğu anlaşılır. Cahil ve bid’at sahibi, salih ve sadık her müslüman, Resulullahı böyle sevmektedir. Müslüman olmak için de, bu kadar muhabbet kâfidir. Feyz getiren hakiki sevginin hâsıl olması için, onun sözlerini, işlerini, hallerini ve ahlakını öğrenmesi ve bunları sevmesi lazımdır. Sevilene itaat edilir. Her şeyde ona tabi olunur. Hakiki sevgi pek çok olursa, sevdiğinden başka her şeyi unutur. Bu unutmaya fena-yı kalb denir. Hatta kendini de unutur. Kendini de unutmaya fena-yı nefs denir. Böylece, fena hâsıl olunca, yani bir Ârif böyle çok sevilince, onun kalbine Resulullah efendimizden gelmiş olan feyzler, ilahi marifetler, nurlar, sevenin kalbine akarak, hakiki ihlâsa kavuşur. Böylece hakiki ibadet yapmak nasip olarak, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşur. Bundan sonra fena-fir-resul hâsıl olur. Yani Resulullahı hakiki muhabbetle severek, feyzleri doğruca Onun mübarek kalbinden alır. Artık, vesileye ihtiyaç kalmaz. (S. Ebediyye )

Fena-yı kalb hâsıl olunca, kalbde mahlûklara ait düşünce kalmaz; fakat beyinden gitmez. Fena-yı nefs olunca, beyinden de gider. Bunu ancak tasavvuf ehli anlar. (Mekatib-i şerife)

FENÂ Fİ’R-RESÛL NE DEMEK?


Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbet deryasına gark olmak, O’nda yok olmak… Bu hâlin alâmeti, Kur’ân ve sünnet modelini hayatın her  safhasına aksettirebilmek… Bu o kadar mühimdir ki, fenâ-fi’r-rasûl mertebesine vâsıl olamayanlar, hiçbir zaman fenâ-fillâh mertebesine ulaşamazlar.

Fenâ-fi’r-resûl mertebesinin özü de, Hazret-i Peygamber’i her şeyden çok sevmek ve böyle bir muhabbetle O’na bağlanmaktan ibarettir.

Abdullah bin Hişam anlatır:

“Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyorduk. Rasûl-i Ekrem, orada  bulunanlardan Hazret-i Ömer’in elini avucunun içine almış oturuyordu. O sırada Ömer -radıyallâhu anh-:

«–Yâ Rasûlâllah! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!» diyerek Rasûlullâh’a olan muhabbetini ifade etti. Onun bu sözüne karşılık Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

«–Hayır, ben sana canından da sevgili olmalıyım!» buyurdu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen:

«–O hâlde Sen’i canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlâllah!» dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–İşte şimdi oldu.» buyurdu.” (Buhârî, Eymân, 3 )

HAKİKÎ İMÂNIN ŞARTI

   Bir başka hadîs-i şerifte de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in:

   “Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki; sizden biriniz, ben kendisine anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakikî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îman, 8 ) buyurması, son derecede câlib-i dikkattir.

İşte hakikî îmanın şartı budur. İnsanlık semâsının yıldızları olabilen bütün bahtiyar şahsiyetler, hep bu şartın içinde yaşadıkları için nice makamlara ermişlerdir. Dolayısıyla her şeyden önce Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i onlar gibi tanımalı, onlar gibi sevmeli, onlar gibi takip etmeliyiz. Unutmamalıyız ki; O’na muhabbet hürmeti gerektirir. O’na muhabbette yücelenler, hürmet itibarıyla can u gönülden rikkat sahibi olanlardır. Hem sahâbe, hem tâbiîn, hem de onların izinden giden bütün İslâm büyüklerinin en bariz özellikleri budur. Örnekler saymakla bitmez.

İSLÂM ÂLİMLERİNİN PEYGAMBER SEVGİSİNE DÂİR ÖRNEKLER

Defalarca hacca giden Ebû Hanife Hazretleri, türbe-i saadete bin bir edeple varır ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, “Yaklaş yâ imam!” izni üzerine boyun bükerek Ravza’ya girerdi.

İmam Mâlik, edebinden dolayı Medine sınırları içerisinde abdest bozmazdı.

Büyük müctehid İmam Nevevî Hazretleri de, Rasûlullah’la o kadar aynîleşmişti ki; Rasûlullâh’ın, karpuzu nasıl kesip yediğine hadis-i şeriflerde rastlamadığı için hayat boyu karpuz yemekten vazgeçmişti…

Yine Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar İslâm’ın nûrunu ve feyzini gönüllerde yeşerten büyük velî Seyyid Ahmed Yesevî, 63 yaşına girdiği zaman, temsilî bir mezar kazdırdı:

“Bana bu yaştan sonra toprak üstünde yaşamak gerekmez!” dedi. Bundan sonraki ibadet ve irşad hayatını, Rasûlullah’la aynîleşme neticesi bir mezarın içinde devam ettirdi. Çünkü samimî Peygamber âşıkları için ancak O’nun aşkı gönül ferahlığıdır.

Gönüller, O’nsuz câhiliye girdaplarında boğulmuş, zulüm ve isyan dehlizlerinde nefessiz kalmıştır. Ancak O’nun vesilesiyle hidayet ufuklarına kanat açma bahtiyarlığına erişen gönüller, iki cihanın ferahlığını aşk-ı Muhammedî’de bulmuşlardır.

HAZRET-İ FÂTIMA’NIN PEYGAMBER EFENDİMİZ İÇİN OKUDUĞU ŞİİR

Cennet hanımlarının efendisi olan Hazret-i Fâtıma -radıyallahu anha- Vâlidemiz, muhterem babaları Rahmet Peygamberi’nin kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alarak koklayıp gözlerine sürdükten sonra şu dörtlüğü söylemişlerdir…

مَاذَا عَلٰى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدٍ
أَلَّا يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَا
صُبَّتْ عَلَىَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا
صُبَّتْ عَلَى الْأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا

“Hazret-i Ahmed –sallâllahu aleyhi ve sellem-’in toprağını koklayan kişi, ömür boyu başka güzel ve pahalı kokular koklamasa ne kaybeder?!

Hazret-i Ahmed -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in toprağını koklayanın hâli ne mi olur? Ömür boyu çok pahalı ve güzel kokular koklamamak! (Zira buna ihtiyacı kalmaz.)

Pek muhterem babacığımın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler simsiyah gece kesiliverirdi.”[1]

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vefâtından sonra Hazret-i Fâtıma -radıyallahu anha- Annemizʼin yüzünün güldüğü hiç görülmemiştir. (İbn-i Sa‘d, II, 312; Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, XI, 25-26)

Kaynak :
Dinimiz islam

islam ve ihsan

Dipnot:  [1] İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173.
Osman Nûri Topbaş


Etiketler :
Fena Nedir ? ,Fena Mertebeleri ,Nelerdir ?,Fenâ-fir-resul,Fenâ-fiş-şeyh,Fenâ-fil-ihvan,Fenâ-fillah,Bekâ-billah,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Nefs Hakkında Yazılmış ve Söylenmiş Olanlar
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:43 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Nefs Hakkında Yazılmış ve Söylenmiş Olanlar
Editör Karoglan Hocanin önsözü :

Bu Makalede, Nefs hakkindaki bütün söylenmiş olanlari toplamaya çalışdım.
Amma ben bunların hepsini kabul edip tasvip ediyorum demek değil bizim
çizgimiz belli ve bu makaleyi yazmama sebeb bizim bazi forumlara açdigimiz tasavvufdaki nefsin halleri ve mertebeleri konumuzun altina
yapilan bazi yorumlari görünce onlara açıklama babında bu konuyu ele aldım.
ve nitkeim Nasrettin hocadan oldugu veya Hz Aliden oldugu söylenen bir Söz vardir "damdan düşenin halinden, damdan düşen anlar"
bizim yorumumuz ile ise berberlik bir berberden ögrenilir, kasapalik kasapdan  ögretmenlik ögretebilen birinden, dokturluk hekimlik hekimlerden ,...
nasil olurda tasavvuf balından lokmasından yememiş bazi münkirlerden tasavvuf bilgisi ögrenilsin, her ilim erbabından ögrenilirse o ilimde insan mahir olur .
ve tasavvuf lokması tatmamış ahmak bazi adamalar, bu konuda  ahkam kesiyorlar, ve biz iyisi kötüsü seçmedik ve bütün bu "nefs" hakkında internete eklenmiş bilgileri topladik ve bu makaleye ekledik. akilli insan bunlari bir süzgecden gecirir ve yüzmeyi kasapdan ögrenmez ! yüzmeyi deniz kiyisinda oturan suyu seli olan yerde olupda birde yüzme bilen birinden ögrenir, öyle dagin başinda oturupda, birde yüzme hakkindan ahkam kesenlerden degil.
Tasavuf öyle herkesin harci degildir, er kişilerin harcidir. bu yolda ucsuz nice denizler vardir, bu konuda yüzmesini bilmeyen ardimizdan gelmesin.
Tasaavuf ve kavramlarida, Tasavvuf ehli Mutasavvif kimselerden ögrenilir.

Bizim nefis hakkindaki risalelerimizde anlatiklarimiz şunlardir :

Nefs-i Emmare Bissüi Nedir? , Kötülüğü Emreden Nefis Nedir?
Öncelikle
Nefis demek Vücut Denilen Araba veya Motoru süren sürücü , şoför
Manasindadir. ve Bu Motor ve araba yaptiklarindan hesaba çekilcek olduğu
için,
onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler
yaptirilabilmesi için, önce terbiyet edilmesi gerekir.Yani sürüş
kurallarini ögrenmek gekekir. ve burada islamin şartlari olan namaz ve
oruç devreye girer, ve işde oruç ile insan önce nefsine gem vurmayi,
yani nefis atina, motoruna gem vurmayi, veyahut arabasinda, nasil fren
sistemini kullanmasi gerektiğini öğrenir. ve oruç ile yemeye helal olan
birşeye gem vurulur. daha sonra cima ya gem vurlur, yani frene basmasi
öğenilir. ve bunu öğrenince, artik insan islamin haram ve yasak dediği
durumlarda, frene basip nefis atinin gemini çekerek onu durdurur. ve
nefis kazandiği derece ile makam kazanir ve terbiyet ehli olur. ve işde
Nefs-i Emmare Bissüi Nedir? : denilince istilahi mana ile kötülüğü
emreden nefis demekdir. ve kötülük ise nefsin hoşuna giden (zina kumar
çalmak çirpmak fazlaca yemek israf,içki,..) gibi haram ve yasak olan
işlerdir. ve bu ameller işlendikce, nefis ati bunlarla beslenen bir at
ve araba olur, yani o arabanin benzini, ya iyilikle doludur ve iyilikle
hareket edip çalişir, yahut kötülük ile doldudur ve kötülük enerjsi ile
çalişir. ve haramlar işlendikce insan, cehennem çukuruna müstehak olur.
ve siyah ve kötü enerji, yikici yok edici bir kuvve kazanir. Eger
terbiyet olursa, beyaz ve renkli enerji kazanir. ve renklerine göre de
onun kuvvesi belli olur. ve her rengin bir melek grubu vardir, ve o
rengin haline bürününce, o grubun melekleri ona yardım ederler. Emmare
bissüi nefis, petrol mesabesindedir veya carbon elementini temsil eder,
veya yanici kömür ve cinsi nevisi, ve en alt seviye ölü nefisdir, artik
onun yeniden dirilmesi, mümkün değildir dersek yani, Allah kiyametten
sonra, haşrda onu yeniden halkeder ancak, dünyada ise onun carbon haline
dönmüş olmasi, tekrar bitki olup yeşeremeyecegini," fedhuli fi ibadi "
derecesine varip ve tekrar insan bedenine girip hizmet edeyemeciğni
belli eder. amma petrol ve kömür carbon cinsi olup Allah onlari sadece
cehennemlik olarak halketmişdir, ve onlar cehennemden çikip
kurtulamazlar, sonlari ikisininde yanmakdir. şayet onlardan firavun
gibi, sonradan akillanipda iman ettim diyenler olursa, onlar hem
zehirli, hem dibe çökücü, hem de dibe çöktürücü olan civa durmunda
olurlar. bir üst, ondan daha hafif, ve dünyamizin üst kismlarinda hayat
bulan madenler ve yani mesela demir gibi, veya bakir ve benzeri agir
metaller halindedir. ve insan, nefis atina gem vurmasini ögrenip, ve dur
denilen trafikde, durup. bekle denilen yerde. bekleyip. geç denilen
yerdede, durmadan hemen geçer ise, yani ayni trafik kurallari gibi,
nefsin de kurallari vardir, ve islamin emirlerine harfiyle uyan
kimsenin, nefis ati , kaza yapip ölmez, yahut yaralanmaz, yahut
şarampola yuvarlanmaz velhasil kelam.

Nefs-i Levvame Nedir? , Pişman Olan Nefis Nedir?
ikinci
Nefis makami Nefsi Levvame olup, levmedici nefis yani, yaptiği bir
yalnişin ardina, kendini levmedip „tüüüh keşke yapmasaydim, yalniş
birşey yaptim ben“ diyebilen nefis derecesidir.
Bu dereceye ulaşan
nefisin, vicdan melekesi çalişir haldedir ve vicdan denen meleke ona hep
yalnişlarinin ziddi olan iyi ile, yaptiği fiili mukayese etmesini
sağlar, ve bu yalniş, bu doğru diye bir kiyas yapma halini kazanir. Ve
yalnişlar : Amma Allahin kitabinda bildirilen haram ve yasaklar olsun,
amma bulunduğu toplumun kurallari olsun, bu kurallara uymamak hepsi
yalniş şeylerdir. Ve şeriat sadece islamin bildirdiği kurallar olmayip,
insanliğin hayri için olan kurallarda buna girer. Ve bir toplumun kerih
gördüğü şeylerde bu kurallardandir, hak gözlüğü ile bakinca, şeriata
aykiri olmayan hususlardada, onlara uymak, şeriata uymakdir. Hal böyle
olunca trafik kurallari, her ne kadar kuranda geçmesede, ehliyet alcak
olana, önce kurallar ögretilir : ilk baştda durmak ve geçmek vardir, ve
birde beklemek, en basit kurallar. Ondan sonra stop levhasi gelir, illa
durulmasi gereken yer, yani ister gelen, olsun ister gelen olmasin,
buraya varinca durmak mecburdur demek. Yani cümle sonuna nokta koyma
kurali gibi. Işde levmedici nefsin vicdan melekeleri çalişir, ve insan
vicdaninin sesini duyabilcek safiyete ulaşinca, yani sağdaki meleğin
sesini duyar hale gelince, belki herzman doğru olanlari yapamaz amma,
işde en azindan yalniş yaptiğini bilir ve özür dilemesi gerektiğini
bilir. Her ne kadar, bir adami dövdükten sonra özür dilerim demek, ne
abes işsede, o adama“ ben kendimde değildim, bilmeden oldu, kendimi
kaybettim, şuurumu kaybetmişim, o yüzden bunu yaptim“ derse cezasinda
hafifletici sebeblerden dolayi düşme olur yani. ve işde Hz Adem olmanin
ilk basamaği, yalniş yapan, Hz Adem ile Havva en aşağiya dünyaya
indirilince „Esteuzuibillah legad halaknel insane fi ahseni takvim.Sümme
redednahü esfele safilin.“ Ayetinin hükmü gereği dünyaya indirilen Hz
Adem ve Havva, dünyada yaptiklarindan pişman oldular. cünkü cennetde
herşey hazir, ellerinin ayaklarinin önündeyken, dünyada ise, yemek için
gayret, icmek için gayret, giymek için gayret etmeleri gerektiğini
anladilarki, biz yalniş yapmişiz, ve kolaylik yerine zorluğu seçmişiz
deyip ve pişman olup tövbe ettiler. Ve hata yapinca başa gelen belanin
birisi olan, birde eşinden ayri düşme belasi üzerlerinden kalkdi, ve
arafat denilen dağda buluştular. Ağlayip Tövbe edip Yaradandan özür
dilediler. Amma artik dönülmeyen yola girilmişdi, artik o cennete tekrar
ulaşmak için, bütün katlari geçmek gerekiyordu, ve aklari karasindan
seçmek gerekiyordu. Ve böylece insanoğlu vicdanin sesini duyunca adem ve
havva olur yani insan olur, şeytan ve ordusu olmakdan
kurtulur.cehhennem ehli olmakdan kurtulur.Ve bu dereceyi kaybetmek ve
emmare nefis derecesine yeniden düşmek tehlikesi vardir. ne zaman
vicdanin sesi duyulmaz oldu, kalp karardi ve ince sesleri, yani
meleklerin seslerini işitmez oldu, o zaman yine „emmare bissüi nefs“e
düşdü demekdir. Yani Yaptiği hatadan dönmiyen tövbe etmiyen hatasindan
pişman olmiyan nefs, meleklerihin ve vicdaninin sesini duyamayan nefis
derecesine.

Nefs-i Mülhime Nedir? , Hatalarindan Ders Alan Nefis Nedir?
Yani kendisine ilham gelen nefis, Nefsi Mülhime.
Mürid
yani hak yoluna giren salik sofi , artik levvame nefisden de öteye
geçip, eğer o yaptiği hatalardan ders alip, levmettiği bir fiili ikinci
defa yapmak durmunda kaldiğinda, önceki yaptiği hatadan ders alipda, o
hatayi yapmaz ise, artik mülhime makamina çikmiş olur. Ve artik bu
makamdaki bir nefis, vicdan meleklerinin komutani olan, bir üst melekler
grubunun sesini duymaya başlar. Ve ona, hep yapcaği her fiilde
amelinde, hatalarindan dolayi almiş oldugu yaralari gösterip, bak bunu
yapmazsan, bu yarayi almazsin diye tenbih ederler. Ve hal böyle olunca
mesela haramlar bellidir amma, haram veya mekruh veya helal oldugu belli
olmayan şüheli olan bir fiil yapildiğinda, veya yemesi harammi helalmi
oldugu şüpheli olan bir yiyecegi yiyince, o gün namazlar ağir gelmeye
başlar.ve vücuda kafir asker girince, derki ona” yatsiyi kilmada yat,
sabahi kalkinca kilarsin” diye tenbih eder. ve derki o vicdanin komutani
olan melek bak bu şüpheliyi yedin, ve o yüzden senin icndeki melekler
ordusunun, namaz kilacak takadi kalmadi, ve sana yatsiyi kilmadan yat
derler, sabah kalkma derler. ve sen birdaha bu şüheli şeyden uzak
durursan, bu duruma düşmezsin derler. ve o salikde onlarin sözünü
dinler, ve o şüpheli olan şeyden, veya amelden, veya fiilden uzak
olurlarsa, artik mülhime onda karar kilar, ve dahada yukari yükselir
hale gelir. Artik O Mürid yani sofi , o müridi terbiyet ve irşad eden
zaatin, Allahin ve meleklerinin ve hizirin yardimi ile oluşturduğu bazi
imtihan meviklerine sevkedilir. Bunun misali de : biz elektrik
teknisyenliği okurken öğretmen imtihan etmek için, bir elektrik aksami
yani, mesela sps sistemi veya, bir elektrik aksami dogru şekilde
baglanilir. ve öğreten hoca gelir , ve sen dişari çikarsin veyahut sana
göstermeden, o aksamin gidişatini değiştirir, ve mesela bir kabloyu
yalniş takar, veya bir kabloyu tamamen cikarir, veya bir rele açik
olcaksa kapali hale geitirir, gibi bir bilerek yapilan bağlanti hatasi
oluşturur. ve ögretilen ögrenci daha sonra bu hatayi arayip bulmak ile
imtihan olur. İşde şeyh de müridine , veyahut bir şeyhe bagli olmayan
fakat hak yolsucusu olan birine işde HIZIR aleyshisselamin oluşturduğu,
bilerek yapilan aksam değişikligi ile imtihan edilir. Ve eğer o salik ve
mürid, o aksamin doğrusunu, önceki yaptiği hatadan ders alipda biliyor
idiyse, o zaman o hatayi bilir, ve o imtihandan hataya düşmeden
kurtulur, veya hata yerine doğrusunu yaparak hatasiz çikar. Eğer
hatalardindan ders almasini bilmiyorsa, geçmişini gözden geçiremiyor
ise, Peygamberin “ölmeden önce kendinizi hesaba çekin” hadisini anlayip
yaşamiyorsa, ve vicdaninin komutani olan melekerin sesini duymaz olduysa
bu sefer tekrar levvame nefise, aşaği düşer.

Nefs-i Mutmainne Nedir? , Tam Teslimiyet ile iman Eden Nefis Nedir? Deyince
Mürid
hak yolcusu salik, eğer mülhimeden dahada ileriye geçebilirse, artik
ilhamdan öteye geçen nefis, artik hücreleri ve atomlari ile, yani
melekler ile devamli kontakt halindedir. Ve artik atomlarin nedensiz
niçinsiz Allahin emrine itaat halinde olduklarini anlayinca, yani bir
ordunun askerleri, ona emredileni yapmakla sorumlu olduklari gibi,
komutan hücüm diyorsa hücüm, bekle diyorsa bekle, onlar sadece sürücü
kuvvetin emrindeki meleker ordusudur. ve örnegin bir gözlük, onun sahibi
onu taktiği müddetçe, numarasi oldugu derece ile göze yardimci olmakla
sorumludur, onun, bunun ilerisine geçme veya, gerisine kalma yetkisi
yok. bir adim ileride atamaz bir adim geridede kalamaz. İnsanda
melekliği öğrenince, onun için artik cennet ümidi, cehennem korkusu
bitmişdir . dilerse Allah cennetine koyar, dilerse cehennemine, önemli
olan onun rizasidir. Yani emre itat etmek mühim olandir. emre itaat
ettikden sonra, onun sahibi onu istediği heryerde kullanabilir. ve Allah
adildir ki elbet gözüne takilcak gözlüğü afedesin götünde kiçda tuvalet
kağidi olarak kullanmaz, ve gerektiği yerde kullanir. Amma olurki sen
gözlük isen gözlüğü silah olarak kullanir, olurda şifa olarak kullanir
olurda süs için kullanir velhasil kelam. ve gözlük gibi olan için, şayet
bir kolu kirilsa ve kolumun birini kirdida neden kirdi? niçin kirdi
olamaz ? kirildi ise kirilmişdir ve mehdi dahi bir kolu yerinden
çikikdir, ve nedensizdir onun nedenini hak Teala bilir.
Umumi
sebebleri ve külli sebebler olarak sebebleri vardir. Sebebi kül hak
ilmindedir. insanlar ise düşdüm burkuldu gibi sebeblerin bilir. düşdüm
amma neden kirildi? amma neden onu Allah bilir. yani nedensiz niçinsiz
imana mutmain iman denilir. yani Rabbine tam teslimiyet ile teslim olmuş
ölü yikaciyinin elindeki ölü gibi, neyanna çevirirse oyanna döner,
itiraz edebilcek bir cani olmayan, ruh halindeki insan yani.

Nefs-i Raziye Nedir? , Pişmanliklari Olmayan Nefis Nedir? Denilince
Nefsi
Mutmainneden daha yüksek makama çikarsa bir nefis, artik Rabbinin onun
için yazdiği, kaderinde yaşadiği hiçbirşeyin tesadüfen değil, bilinçli
bir kader çizimi olduğu, ve her yaşananin bir sebebinin olduğunu
anlamaya başlar.
Hani Hz Musa ile Hz HIZIR yolculuk ederlerken
Musa
HIZIRIN Gemiyi deldiğini görünce, ona razi gelmedi, ve dedi bu gemiyi
niye deliyon dedi, bak bunlar bizi gemiye aldi zaten fakirler falan
filan,
HIZIR dedi bir canin gitti, sana bana karişma dedim dedi,
sonra
ikinci olay HIZIR çocuğu öldürdü, hemen itiraz etdi Bu çocuk günahsiz
sabi dedi, sen bunu niye öldürüyon, hadi büyük günah işlemiş suçlu biri
olsa, neyse dedi.
Hizir dedi ikinci caninda gitdi, sana bana karişma dedim dedi,
Ve
üçüncü olay oldu bir köye gitdiler, o köylü onlara iltifat etmedi,
yiyecek ekmek dahi vermediler, fakat Hz. HIZIR yikilmak üzere bir duvar
gördü, ve o duvari ustalik edip yeniden yapip düzeltti.
yine musaya
ters, bunlar iyi insanlar degil dedi, sen niye bunlara yardım ediyon
dedi, bari karşiliğinda yiyecek birşeyler isteseydik dedi.
Ve HIZIR
benim işlerime karişma dememişmiydim dedi, artik senin benimle yolculuk
edebilcek bir canin yok, Allah sana üç can verdiki, üç caninda öldü
malesef, artik yollarimiz ayrildi dedi, bundan sonra sen beni göremezsin
manasinda yani. ve dedi birinci olayin sebebi : çünkü ortada dolaşan
korsanlar veya devlet memurlari var, onlar sağlam gemileri topluyorlar,
ve ben o gemiyi hasarli yaptimki, onlar o gemiyi almasinlar, ve bu
korsanlar gemiye baktikdan sonra, gemi sahipleri gemilerini tamir edip,
tekrar calişip ekmeklerini kazanmaya devam etsinler diye yaptim dedi.
ikinci
olayda, çocuk büyüdüğü zaman çok kötü biri olcakdi, ve anne babasinida
günahkar yapicakdiki, onu öldürdümkü, Allah onlari daha salih bir evlat
ile, günaha girmekden koruyacak dedi.
ve üçüncü olay ise, o duvarin
altinda bir hazine vardi, ve o evde yetim veya öksüz çocuklar vardi ve o
çocuklar daha küçük olduğu için, eger duvar yikilirda hazine ortaya
çikarsa, o çocuklara vermeyip hazineyi başklari alicakdi, ben duvari
yaptimki, çocuklar büyüyünce o hazineyi, kendileri bulsun diye yaptim
dedi.
ve musa anladiki kaza, bela, ceza, tokat, hepsinin bir sebebi
var. o zaman, Rahman abes iş işlemez anladi, sen hiziri görmezsin,
bilmezsin, musaya bile hizir ile gidebilcek, onu görebilcek, onun
yaptiklarina bakabilcek üç can verildi, üç cani ölünce dedi hizir, sen
dünyaya ben bu gizli aleme dedi. ve musa anladiki Rahmandan razi olmak
lazimmiş. her olan kaderin ve olayin bir sebebi, sebebin bile, bir başka
sebebi var, sebebin sebebinin bile bir başka sebebi var. yani
vaazlarimizdan birinde anlattiğimiz temizler temizlerdendir ve temizler
içindir, peki biber fidesinin altina ters gübresi dökdük, ve biber o
gübreyi yedi , pis gübreyi yedi, amma bize cillop gibi tertemiz biber
verdi, hani temizler temizlerdendi, hani avaramu fimi var ya, hakimin
çocuğuda hirsiz olabiliyor, nuhun bebeside kenan olabiliyormuş, ve yine
bir üste çik yine o ters gübre dediğin bir inegin yediği tertemiz otlar
idi, o yedi ve ayrildi ters oldu, hani pisdi, ters ot iken tertemiz
degilmiydi, yani her olayin binlerce versiyonlari var kainatta, sen o
kapi, bu, şu kapi hangi kapyi açdin. ve rahman abes işle iştigal etmez,
bunu bilirsen, kötü sandiğin bir olay gelirse başina hamd et, iyi olay
gelirse şükret, ve yoluna devam etki, hakktan razi olan kul ol. ve
maddeler bunun için metin ismini çekerler, ve hiç bir madde, bitki,
metin çektigi sürece bozulmaz ölmez diridir. ne zaman ziikirden kesildi
ölür. ve o yüzden bardak bardaklikdan memnundur, zikrettiği müddetçe. ne
zaman senin ondan razi olmadiğin onun kulağina gitdi, üzülür ve
metanetini kaybeder ve sen onu terkettikce, sevgin bozuldukça,onun
şükrünü eda etmedikçe, metaneti bozulur. ve sonunda bitap düşer ve
zikirden kesilir, ve zikirden kesilince, bir bardaksa düşer kirilir, bir
koyunsa kasap alip gidip keser, bir bitkiyse sahibi gelir toplar alip
gidip satar, biride alir yer, insan ise hasta olur ölür gider. yani riza
rahmandan razi olmakdir. şayet ecel için bile çağiriyorsa, rahmana iman
ve itaat etki, seni bir başka bahara götürmek için çağiriyor , yeni bir
doğuma hazirlamak için verdiği ruh emanetini geri cağiriyor, ve
kaderine razi ol. ve artik ne zaman keşke şöyle olsaydi, bu olmazdi,
keşke böyle yapsaydim, bilmem doktur olurdum, bilmem şöyle yapsaydim
hakim olurdum deme, bilki bu gün ne oldunsa ne başina geldiyse, senin
için en iyisi o, birak keşkeleri ve rahmandan razi ol kurtul.
Ne
zaman keşkeleri birakdin, ve ikinci olarak hayatin tek şıklı degil çok
şıklı olduğunu anladin, ve bir kararda durmanin kör cahil karari
olduğunu anladin, ve eğer dünkü kararda kalsaydik, bu gün atomun da
parcalancağini bilmezdik, amma atom en kücük değil, ondan da kücükler
var deniyor bu gün, neden çünkü bir kararda saplanip kalmadilar, acaba
bölsek birşeyler vardimir deyince, araştirip buldular, yani cahil nefis
inatcidir, ve mesela illede elma isterin, illede şu kizi isterin diye
viyklar durur, o olmayinca muradim olmadi der. halbuki , Hz. Davuddan
ilmi ögrenen kurnaz şeytan, sana bir günah sunar hadi kumar oyna der,
sen kumar oynamammi dedin, o zaman içki iç der, onuda yapman dedin, o
zaman yalan söyle der, seçenek bol, yani sende şeytanla savaşmasini
öğrenceksen, sadece kurusıkı tüfekle savaşilmaycagini öğren, ve hayatta
başka seçeneklerin de oldugunu unutma, ve görelim mevla neyler neylerse
güzel eyler dedinmi, bilki sana riza veya raziye makami bir göz kirpti
demekdir, artik gir o kapidan ve makami marziyeye doğru yürü.
ve Hz
Davud aleyhisselam, eğilmezin bükülmezin sanan, secde etmiyon diyen,
demir cibilliyatli şeytani ateşde kizidirip şekil veren, egip büken ve
ona başka seçeneklerin de olduğunu öğreten peygamber. Hz Süleyman ise
onu demir haliyle değil, bizzat şeytan haliyle caliştirip başka
seçenekerinde olduğunu öğreten peygamber. pirimiz Davud aşkina gir ve
eğilmezin bükülmezin sanan nefsini demir gibi kizdir, ve döve döve, eğ
bük ve davud gibi, o nefisden zencirler kalkanlar balkon bahçe demirleri
yap.
varabilirsen taaa oraya, MAKAMI RIZAYA ve RAZiYEYE, makamin mübarek olsun.

Nefs-i Marziye Nedir? , Senin Razı oduğun değil - Allahın Razı Olduğu Nefis Nedir? denilince

Nefsi
Raziyeye Yükselmiş bir nefis artik, Rabbimizin her yarattiginin kader
cizgisinde dogru ve hak olan oldgunu anlamaya başlar, ve keşkelerini
birakirsa, ve sebeblerde bogulmaz ise , artik onun melekleri anlamaya
başladigi zaman, nefsi Marziyeye adim atmiş olur. ve hayatta
seceneklerin bol oldgunu anlamasi, ve kör cahil gibi bir kararda
diretmemsi gerektigini anlayinca yine marziyede yol almaya başlar.
Ve
dinimiz bize meleklerin yemedigini, icmedigini, tuvaletde
yapmadiklarini, ve cinsi münaasebettede bulunmadiklarini bildirir. ve
böyle olunca dünyamizda bunu yapabilen canlilara bizler elmentler
diyoruz. ve atomlar ve elementler canlidirlar, iclerinde hareket halinde
olmalarina ragmen, elektronlarin atomun cekirdegi etrafinda dönme
hizlari, onlarin katimi sivimi oldugunu belli eder. hizli dönen
elektronlar, onlari sert yapar, icine başka cisimilerin girmesine
onlarin hizli dönmeleri sebebiyle engeller. aynen bir pervanenin
saniyede 300 bin döndügünü düşün, ve sanki pervanenin boşluklari
olmadigini, ve sanki yuvarlak bir zil ve tek bir parca dönüyormuş gibi,
onun menzilinde katman oluşur. ve o icine başka bir şeyin girmesine
müsade etmez. işde elektronlarin hizida yogunluguda bizim elementleri
kati sert veya sivi yumuşak veyahutta gaz diye atfetmemize sebeb olur.
ve
işde bu melekler ordusu, bizim sesimizi duyar anlar,duruma göre hareket
ederler . ve göz denen canli organizmasinda 300 veya 300 bin tane melek
görevli oldugu bilinmekde yani göz 300 bin parcadan oluşuyor. ve canli
organizmalar moleküler yapilardan oluşmakda, yani molekül bir kac atom
cinsinin biribiriyle kurdugu fiziksel baglara molekül diyoruz. ve
moleküller ise yedigimiz icdigimiz yiyeceklerden alinan, öz maddelerden
imbiklenen atom parcaciklarinin, özel bir formül ile, yaptiklari
moleküler baglar. ve o elementler göz denen moleküler yapiyi
oluşturunca, görme sinyallerini algilayip, beyine sinir sistemi yoluyla
göndermekde, ve beyinde ise, o görüntü hakkindaki bütün veriler ile, ona
karşi yapilcak hareket ve ve davrarniş hakkinda, bir karar verilir.
işde
meleklik vasfi bu elementlerle algilanabilcegi için, mesela su
molekülünün kaynama noktasi 100 °C ve Demirin 1500 °C ler arasinda. ve
insanda, ya meleklige dogru gider, yahut cin ve şeytanliga dogru. ve
şeytanin maddesi demir ve ona yakin maddeler, işde o "galu bela da"
secde etmeyecegini iddia eden yapi yani, egilmen bükülmen diyen yapi,
demir gibi sert, işlenebilmesi ve yararli hale getirebilmesi için,
isitilmasi, ateşe tabi tutulmasi gereken yapi, ve ateşe maruz kalip
kaynama noktasi degil amma, yüksek derecede isininica, işde onu egip
büküp şekil verilir. ve demirciler işde, ona egilip bükülebilcegini
ögreten, ve onu terbiyet eden, aynen at terbiyecisinin, atin sirtina
eger vurdugu gibi, demir tebiyecisi bir demircide, demire şekil vermek
ici, onu isitip kizdirir, ve kizan demir yumuşar, ve dövüle dövüle şekil
alir. yahut dökme demir gibi 1150 °C derecelerdeki demir kaynama ergime
noktasina varmiş olur, ve sivi hale gecer, ve sivi haldeki demirde
kaliplara dökülerek, onun yararli bir kaliba şekle girip, insanin
hizmetine verilcek birer, mesala mazgal demirleri gibi, veyahut
kalorifer demirleri gibi, şekillerdeki yararli degişik demir kaliplarina
dökülerek, işde insanlarin hizmetine girer. ve nasil at üstüne eger
vurulunca, evcil olup hizmet ederse, demir dahi, demircilerin elinde
teerbiyet olup, insanlarin hizmetine girer, ve işe yarar hale gelir.

Allahü
Teala Adem Atamizi yarattiktan sonra, bütün herkese, benim halifeme
secde edin dedi. o secde Adem Atamizin taşidigi Muhammed A.S min
nurunaydi. yaratilişdan bu yana melekut, ceberut, lahut ve islam olanlar
o nura tavaf ederler, o secdenin simgesi amma, iblis müstesna. iste
iblis secde etmedi Adem Atamiza, bütün melekut ve digerlerini secdesi
rabbimizin ilminde gün hesabiyla beşyüz sene sürdü, iblis lanetli herkes
secdeye varirken ayakta beşyüz sene durdu kaldi. kibrinden her şeyi
degişti, itaati isyana şekli şemali, melekligi herşeyi degişti, bu süre
icinde hemde Adem Atamiza sirtini döndü. bir şeylere kizip sirtinizi
dönmeyin insanlara, bu şeytan ahlakidir. Allahim inananlari şeytan
aleyhillane ahlakindan uzak etsin.daha sonra mühlet aldi, ve cennette
Havva annemizi kandirip, Bugdaydan yedirdi. bugday posali idi, Allahü
Teala yasaklamişdi, bu yüzden yemeyin demişti, havva Annemizde Adem
atamizi yaniltti, ikiside yediler, az sonra barsaklar calişdi ve defi
hacet ihtiyaci hissettiler, Adem Atamiz aranmaya başladi, Allahü Teala
Biliyordu fakat sordu Adem Atamiza, Adem Ne aranirsin , pislenecek yer,
Allahü -Teala Adem Atamiza dedi, Cennette pislik olmaz, in dünyaya,
oraya pislen. yani ey insan oglu dünya pislenme yeridir, defi hacet
yeridir. burada mal mülk tutmak keyif yapmak yeri degil, cennetten
indirilmeden önce Adem Atamizdan, Peygamberimizin nuru alindi, ilk
ameliyat. ondan sonra dünyaya indirildi dünyada Adem Atamiz Havva
Annemizle ayri yerlere indirildi, Adem atamiz cok üzüldü, pişman oldu,
havva annemizden de ayri düşmüşdü, hem tövbe ediyorlar, hemde bir
birbirlerini ariyorlardi, Adem atamizin boyu 70 ziraydi, yani
parmaklarin ucundan dirsege kadar olan yer bir ziradir. yani yaklasik 28
-30 metre civarinda, tam kac metredir Allahü Teala bilir. dünyada bir
biribilerini ararken, arafatta buluştular. yani konumuza geri döndük
hacda tavaf ve say in yaninda birde Arafatta Vakfe yapilir. şimdi bunun
hikmetini anlatacagim. Adem atamiz tövbesinde dediki : cennettin
kapisinin üzerinde yaziyorduki "Lailahe illallah Muhammedün Rasulullah."
"Yarabbi cennetin kapisinda yazan isminle beraber yazdigin Muhammedin
hatirina bizi bagişla" dedi cenabi hak nidalarini duydu ve tövbelerini
kabul etti. ve Arafattayken bütün dünya alem yildizlar herşey
durduruldu, yani vakfedildi, ve Peygamberimiz Muhammed Mustafanin nuru,
Adem atamiza tekrar yerleştirildi. iste arafattaki vakfe, bu
sebebledir.yani ikinci ameliyat bu sünneti peygamberimizde yaşamişdir,
iki defa manevi ameliyat olmuştur, yani ameliyat olanlar üzülmesin,
ameliyata gidecekler desinlerki, Adem atamizin sünnetini, peygamberimiz
Muhammed Mustafanin sünnetini yaşamaya gidiyoruz niyetiyle ameliyata
girsinler, Allahin izniyle ameliyat şifa olacaktir.

Yine cam
denen madde, silisyum veya silikat yani kum tanesi isitilarak elde
edilir, ve onun terbiyeti yine ateş iledir. ateşde cehhennemde terbiyet
olur. ve cehennemin sicak tabakasi ile terbiyet olur. ve isitilinca,
bardak tas tapak veya pencere olur veya ayna haline girer. ve cam yine
kirilgan yapidadir, onu işledikden sonra soguyunca, yine o sanki eski
hali gibi sert olur, ve o halde iken, onu bükemezsin, bükmeye kalkinca
kirilir.

işde Havva Annemiz için yapilmiş olan rivayetlerde
gecerki, Havva Annemiz Hz. Ademin Kaburga kemiginden halkoldu. Ve kadin
kismini eger serbest birakirsan kaburga kemikleri gibi egik kalir, veya
onu tamamen düzeltmeye kalkarsan kirarsin incitirisin. ve hal böyle
olunca kadini ne serbest birakacaksin, öyle davulcuya zurnaciya kacacak
kadar, nede zorlayip dosdogru olacaksin diye egriligini düzeltmiye
kalkacaksin. ve ona yumuşaklikla muamele edip, hafif bükeceksin, ve onu
kirmadan egri oldgu yerlerde ona direnc uygulayacaksin. ve fazla direnc,
yine onu kirar incitir. yani elementar yapi, bu rivayet bize kadinin
nasil bir elementar yapisi oldugunu anlatir. ve kemik sertttir, mesal
bacak kemikleri egilmez, egersen kirilir, amma Allah, kaburga kemigini
öyle halkederki, o hafif egilebilcek yapidadir.
yani kadinin
terbiyetide, aynen demirinki gibi olmasada, ona yakin olarak, ne serbest
birakacak, nede ip gibi dosdogru yapican onu. aynen gögüs kefesindeki
gibi, ve 12. kaburgalarin agzi acikdir, ve onlar esnek bir yapidadir, ve
vücudun durumuna göre esnerler, ve onun görevi kalbi ve cigerlri
korumakdir. yani kadin erkegin zirhi gibidir.

Hal böyle olunca,
su 100 °C de kaynar dah önce kaynamaz. ve yemek, sulu yemek kaynamadan
pişmiş olmaz, ve en az 100 ° C li bir cehhennem ateşine maruz kalir o
yiyecekler, veyahut yanmiş hararet yapmiş bir beden, soguk su ister,
onun icebilcegi soguk su, en fazla 4 dereceya kadar olan su sogukdur,
ondan ötesi donma derecesine girmeye başlar, ve eksi bir derece donma
noktasidir, ondan sonra su kati hale gecer, ve artik icilmez olur . yani
su ise senin cibilliyatin, su isen, seni soguk ile terbiyet edersek,
sen 4 derecey kadar sivi kalabilirsin, eksi bir derecde donarsin, artik
kati olursun, yani aynen sistemimizdeki uranüs gezegeni gibi, havanin ve
suyun dondugu nokta. ve yani uranüsün oldugu nokta demek oluyorki,
güneş sistemimizin dört dereceden daha az oldugu bir uzaklik noktasi, ve
hal böyle olunca ondan daha uzaga gidildikce, sicaklik dahada düşer, ve
dört dereceden az sicaklik olan bir yerde hayat olmaz degilmi, amma su
molekülleri kati haldedir ve canli orgnizmalar vardir yani .

Yani
sen ey insanoglu, su gibi aziz bir kimse olsan, cok faydali bir kimse
olsan, senin ögrencegin yapi, yani Hz Osman gibi faydali, Hz Ebubekr
gibi dini mübine faydali bir yapida olsan, sana ögretilcek olan, dört
dereceden aşagi gecersen, sivi olmakdan cikarsin kati buz olmaya dogru
gidersin, ve faydan azalmaya başlar istidatin bozulur, ve ondan sonra
artik organizmalari saklamakda kullanilrisin. ve yine sicaga tabi
tutulursan, 100 °C kaynama noktan, bu sefer ondan yüksek derecede,
hiddetlenirsen, sen buhar olur ucarsin, kabina sigmamaya başlarsin, ve
gaz aynen kaynayan caydanlgin tepesinin atmasi gibi, tepen ativerir, ve
eger bir yerde gaz cogalir, ve kapaginida atamazsa, orayi patlatir ve
dişari cikar.
su gibi saf ve temiz olsan yine olmaz ve bazen kötü olmayi ögrenmen lazim ve,
Hz ömer veya
Hz.Aliye bir adam hakkinda "cok saf temiz , ve cok iyi adam " dediler. O da, "O adam kandırılmaya çok müsaitmiş" dedi.

yani afedesiniz cok iyi olursan, bir şeytan askeri gelir ve ac donunuda
bilemem ne eden demeye kalkar. ve kadin olmak o donu acmak ile başlar,
yani kadin ilk kanan, yani Hz Havvadan önce Lusi diye bir Havva daha
varmiş diyorlar, ve şeytan gelip ac bilmem neyini deyince ona kanan ve
acan kandirilan, ve şeytan soyunu üreten kabillerin soyu, ve ondan sonra
şeytanin erkekligi ve dişiligini allah yok etmiş, ve havvayi yaratmiş
ve havvayi ise yine saf bulup kandiran, hain şeytan ve askerleri, yani
kadin kandirilmaya müsait. erkeklik ise işde kanmamasini ögrenen, donunu
acmamayi ögrenen kimse, ve eger erkekleri kandirida onlar donunu acarsa
homo olur, ve artik ondan erkeklik kadinlik gider neutron drumuna
düşer. afedesiniz erkelik dişiligi olmayan cibilliyatsiz şeytan olur,
şeytanin tiki yokdur ve kuyrugunu kicina sokup üreyen yaratik. yani
kendi kendini dölliyen yaratik. yani zekeride faza uzatmaya kalkanlara,
öyle seninki o kadar uzunsa, döndürde kicina sok denir, yani o kadar
uzattinsa artik kicina sokda şeytan ol demekdir bu. yani cibilliyatsiz
şerrefsiz hain kalleş ahmak yaratik.

işde kuranda gecen "vusta
yol" bu yüzden önemlidir, atomlari anla anlamasina amma, demiri ögren
amma, demir olup, demirin düştügü hataya düşme, suyu ögren amma, suyun
düşdügü tuzaga düşme diye sana nefis marziye makami ögretilir.
yani
pipisi
tutisi olmayan meleklik vasfini ögren, amma sen insan kal, ve yerince
baba ol, yerince anne ol, ve yerince merhmetli, yerince cebbar ol,
yerince mümin, yeri gelince halid bin velid gibi ol, karşindaki bir
Muhammedse bile,
ve kanma öyle her lafa her söze, hemen bir düşün tefekkür et, bunun önü ne olur sonu ne olur diye, hemen atilma.
ve
demir oldunsa, senin yararli hale gelmen demek, önce azabi tadacan,
ateşe tabi tutulcan, ve sonra yandim pişdim demek olmaz, seni terbiyet
edicin, hangi kaliba sokduysa, ondan razi olabilmekdir. senin razi
oldugun degil, Allahin senden razi oldugu yeri bilmekdir. ve Allah seni
su yaptiysa, bilki senin kaynaman, pişme noktan 100°C, ve sen 80 ° C de
yoldan cayma bekle yansanda, buhar olsanda, sen ucup melek olmak
istiyorsan, önce 100°C de kaynayacan, ondan sonra ucmayi ögenirisin
buhar olursun. 80°C de evliya kesilip ucuyon kaciyon numaralari cekme
insanlara .
Ve Allah kainata fizik yasalari diye yasalar koymuş, ve
melekleri anlamak, onlari bilmek ile olur. ne ne zaman radyoaktif olur,
ne nezaman işik verir, ne nezaman kaynar, ne nezaman donar, ve ne zaman
agir olur, ne zaman hafif olur bunlari bilmek melek ilmidir.

Allahin
kainata koydugu yasalar, melek yasalaridir. Mesala 1 dioptri gözlük
olmuş bir cam, bir dioptri göstermek ile sorumlu, o onun sahibinin
koydugu kaliba, %100 uyar ve 1 dioptri gösterir, buna tam itaat eden
meleklik denir. onda sapma olmaz, ve sen o melegi anliyacak isen, ve
gözlük olabilecek bi safliga ulaşmak istersen, önce dioptri yasalarini
ögrenceksin, ve şeyh için derlerki, onun müridi, gassalin, yani ölü
yikayicinin elindeki ölü gibi olacak, o seni o yana cevirirse o yanna,
buyana cevirirse bu yanna döneceksin. sen ölüsün, sende itiraz olmaz,
olamaz yani.
işde meleklik, canli olmana ragmen, ölü gibi olmakdir
ve kapi duvar canta gömlek gibi ölü gibi davranabilmekdir, yaratan sana,
hangi kural ve yasa koyduysa, ona tam itaat etmekle sorumlusun. ve su
oldunsa, senin kaynama noktan 100°C, bundan aşagisinda olmaz. 80°C de
viyklarsan, indirirler ocakdan, ham kalir, kaynamiş olmazsin,ve makami
marziyeye cikamazsin, senin razi oldugun 80°C ye degil, sen Allahin sana
koydugu yasa olan, 100°C den razi olmalisin. senin razi oldugun,yeter
dedigin yer degil, Allahin senden razi oldugu yer önemli. yine donma
noktan belli, eksi bir derece, ondan önce hafif donarsin amma, tam donma
nokta sifir ve alti, ondan önce dondum olmaz, KATI oldum olmaz. işde
bunlari anladgin gün makami marziyeye cikdin demekdir. o güne ve o yere
varirsan, orda bu garip Raşid kuluda, onlarin meclisinde an, olurmu
unutma haaa.

Cikabilirsen o makama, makamin mübarek olsun.


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 06 Ocak 2015 Çarşamba

Original Kar © glan

Kaynak : http : //tasavvufda-nefsin-mertebeleri.blogspot.com

internetten Topladigimiz, Nefs Hakkinda yazilmiş ve Söylenmiş olanlar :

“Nefis” kavramı hakkında bilgi verir misiniz?

Çok
kıymetli olmak, cimrilik etmek, haset etmek, nazar etmek, kadın adet
görmek, layık görmemek anlamlarındaki “n-f-s” kökünden türeyen nefs
(çoğulu, enfüs ve nüfus) sözlükte ruh, can, akıl, insanın şahsı, bir
şeyin varlığı, zatı, içi, hakikati, beden; ceset, kan, azamet, izzet,
kötü söz, bir şeyin cevheri, arzu ve istek demektir. İnsandaki nefsin
mahiyeti hakkında ihtilaf edilmiştir. Nefsin, ruhani bir cevher ve gözle
görülmeyen latif bir varlık olduğunu, nur ve ziyadan yaratıldığını
söyleyenlerin yanında latif bir cisim, kan ve araz olduğunu söyleyenler
de olmuştur. Bilginlerin çoğunluğuna göre ruh ile nefis ayrı şeylerdir.
Ruh ve nefsin aynı şeyler olduğunu söyleyenler de olmuştur. Nefs kavramı
Kur’an’da tekil ve çoğul olarak 295 defa geçmiş ve Adem (a.s.) (Nisa,
4/1; En’am, 6/98 ), anne (Nur, 24/12), insan (Maide, 5/45), ehl-i din
(Nur, 24/61), can (Nisa, 4/66), ruh (En’am, 6/93), beden (Al-i İmran,
3/185), bedenle beraber ruh (Bakara, 2/286), Allah’ın zatı (Al-i İmran,
3/28 ), kişi (Bakara, 2/286), kendisi (Fussilet, 41/46), hem cins (Tevbe,
9/128 ), insanın iç alemi (Bakara, 2/248 ), ilahi tekliflere, emir ve
yasaklara, müjde ve uyarıya muhatap olan insanın manevi varlığı (Yusuf,
12/53; Kıyame, 75/12; Fecr, 89/27) kalp, göğüs (Bakara, 2/77, 109) ve
cins (A’raf, 7/118 ) anlamlarında kullanılmıştır. Nefs, hem insanın maddi
varlığını ve hem de insanda var olan fakat gözle görülmeyen, iyi ve
kötüyü arzu eden manevi varlığını ifade eder : “O Allah ki, sizi bir tek
nefisten inşa etti.” (En’am, 6/98 ); “Gerçekten nefis kötülüğü emreder.”
(Yusuf, 12/53); “Hayır daima kendini kınayan nefse yemin ederim.”
(Kıyame, 75/2); “Ey huzura eren nefis! “ (Fecr, 89/29); “Andolsun insanı
biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.” (Kaf, 50/16)
ayetleri ve “İnsanın en büyük düşmanı nefsine (heva ve hevesine)
uymasıdır.” (Acluni, I, 160) hadisinde geçen “nefs” kelimesi bu manayı
ifade eder.

Tasavvufta nefs kavramı, kendisinde iradi hareket,
duygu ve hayat kuvveti bulunan latif bir cevher şeklinde
tanımlanmaktadır. Kötülüğü emreden anlamına geldiği gibi, Allah
tarafından insana üflenen ve ruh-i Rahmani, ilahi ben anlamında da
kullanılmıştır. Mutasavvuflar nefsi; nefs-i emmare, nefs-i levvame,
nefs-i kamile, nefs-i raziye, nefs-i merdıyye, nefs-i mutmainne, nefs-i
mülheme, nefs-i zakiye ve nefs-i safiye kısımlarına ayırmışlardır.

Sözlükte
“emredici nefis” anlamına gelen nefs-i emmare, dini bir kavram olarak,
kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis demektir. Kur’an’da Hz.
Yusuf’un dilinden şöyle buyrulmaktadır : “Ben nefsimi temize çıkaramam.
Kuşkusuz nefis, kötülüğü durmadan emreder.” (Yusuf, 12/53) Nefs-i
emmare, kötü fiil ve davranışların kaynağıdır. Gerçekte insan nefsi tek
bir şeydir. Ancak o bulunduğu duruma göre çeşitli sıfatlarla
nitelenebilmektedir. Şehvete tabi olup, üzerine gazap hakim olduğu zaman
sahibine kötülük yapmasını emreder. Kötülüğü şiddetle arzulama, nefsin
tabiatındandır. Ancak Allah’ın emir ve yasaklarına riayet ederek, ilahi
rahmetin gölgesi altına sığınanlar, nefsin arzuladığı haram şeyleri
işlemekten kaçınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin
yaptırım gücü azalır.

Sözlükte “olgun nefis” anlamına gelen
nefs-i kamile, tasavvufta, bütün olgunluk özelliklerini elde etmiş,
irşad durumuna geçmiş nefis demektir. Buna nefs-i kudsiyye, nefs-i
safiyye ve nefs-i zekiyye de denilir.

Sözlükte “kınayıcı nefis”
anlamına gelen nefs-i levvame tasavvufta, kalbin nuru ile bir parça
nurlanmış, o nur ölçüsünde uyanıklık kazanmış nefis demektir. Bir ayette
şöyle buyrulmaktadır : “Hayır, daima kendini kınayan nefse and içerim.”
(Kıyame, 75/2) Bu nefis, kıyamet günü dünyada iken yaptığı kötülüklerden
ve elindeki imkan ve fırsatları en iyi şekilde değerlendirmediğinden
dolayı pişmanlık duyar. Levvame sıfatını alan nefis, yaptığı kötü
işlerin farkındadır, gafletten bir nebze sıyrılmıştır. Yeterince
olgunlaşmadığı için kötülükleri işlemeye devam eder. Ancak bununla
birlikte nefsini hesaba çeker ve yaptığı kötülüklerden tevbe eder.

Sözlükte
“hoşnut olunan nefis” anlamına gelen nefs-i mardiyye, tasavvufta, bütün
benliği ile Hakk’a teslim olan, Allah’ın kendisinden razı olduğu nefis
demektir. Bu niteliğe kavuşan nefis, insanları sırf Allah rızası için
sever, onların kusurlarını affeder, şefkat ve merhamet sahibidir, nefis
muhasebesini en iyi şekilde yapar, cömert, hassas ve ince düşünceli bir
yapıya sahiptir. Böyle nefisler için Allah kıyamet günü şöyle
buyuracaktır : “Ey huzura eren nefis, sen Allah’tan ve O da senden razı
olarak Rabbine dön! (İyi) Kullarımın arasına gir! Cennetime gir! “
(Fecr, 89/27-30)

Sözlükte “doyuma, huzura, rahata kavuşmuş
nefis”anlamına gelen nefs-i mutmainne dini bir kavram olarak, iman eden,
İslam’ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiçbir şüphe ve
tereddütü olmayan, neticede Allah ile manevi bir bağ kuran ve bunun
lezzetine ulaşan nefis demektir. Fecr suresinin son ayetlerinde
bildirilen ve “Cennetime gir” hitabına mazhar olan bu nefistir (Fecr,
89/27-30). Bu niteliğe kavuşan nefis, cömertlik, doğruluk, alçak
gönüllülük, güler yüzlülük, tatlı dillilik gibi güzel huy ve sıfatları
kazanmıştır. Daima tevekkül, tefviz, teslim, sabır ve rıza halleri
içindedir.

İlham edilmiş nefis demektir. Bundan maksat, insana
iyiliği ve kötülüğü, hayır ve şerri birbirinden ayırdedebilecek
yeteneğin verilmiş olması demektir. Kur’an’da; “Kişiye ve onu
şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülüğü ilham edene and olsun.”
(Şems, 91/7) denilmektedir.

Sözlükte “razı olan, hoşnut kalan
nefis” anlamına gelen nefs-i radiye, tasavvufta, her yönüyle Hakk’a
yönelen, Allah’tan gafil olmama şuuruna eren ve O’ndan razı olan nefis
demektir. Bu mertebedeki nefis, kendi iradesinden vazgeçip Hakk’ın
iradesine tabi olur. Hiçbir şeyden şikayetçi olmaz. Nefs-i radiye, Allah
için ibadet, zikir ve taat ile meşgul olarak dünyaya gönül vermeyen,
hayvani nefsin arzu ve isteklerini terkeden, Allah’ın sevgi ve rızası
dışında bütün arzu ve isteklerini bırakan kamil kimsenin ruhudur. Bu
makama erişmiş olan kimse, şüpheli şeylerden uzak durur (vera), keşif ve
keramet sahibi olur. Allah Teala bu mertebeye erişenlere, “Ey huzura
eren nefis! Razı olmuş ve (Allah tarafından) razı ve hoşnut olunmuş
olarak Rabbine dön! “ (Fecr, 89/27-28 ) diye hitap edecektir.

Kaynak : https : //fetva.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/37006/-nefis--kavrami-hakkinda-bilgi-verir-misiniz

Nefs - İslamda nefs kavramı nedir?

Cahiliye
dönemi Arap şiirinde daha çok birşeyin özünü, kendisini belirten zamir
olarak kullanılan nefs kelimesi zamanla yirmiyi aşkın anlamı dile
getirecek biçimde kullanılmaya başlandı. Ruh, can, kan, benlik, kalb,
iç, kimse, büyüklük, yücelik, cevher, nefret, irade, kem göz, nefs
kelimesinin dile getirdiği başlıca anlamlar arasındadır. Kur'an'da zamir
biçiminden başka, ruh, can, iç ve kalb anlamlarında kullanıldığı da
görülür. Felsefi düşüncenin yaygınlaşmaya başlamasından sonra kelime
daha çok ruh karşılığında kullanılmaya başlandı; kelami, tasavvufi ve
felsefi nazariyelerin konusu durumuna geldi.
Kur'an'da nefs kelimesi
çoğulu olan enfüs ve nüfûs biçimleriyle birlikte genellikle çeşitli
varlıkların kendilerini belirtmek üzere kullanılır. Ama zaman zaman
hayat ilkesi anlamında ruh, kalb ve iç anlamlarında kullanıldığı da
görülür. Sözgelimi,
"Gelin... kendimizi (enfüsena) ve kendinizi
(enfüseküm) çağıralım... (Âli İmran, 3/61) ayetinde "kendimiz=lenfüsena"
Hz. Peygamber'i, "kendiniz=lenfüseküm" ise Hz. İsa hakkında tartışmaya
kalkışan Hristiyanları dile getirilmektedir. Kelime, "...sen benim
nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde (nefsike) olanı bilmem..."
(el-Maide, 5/I 16) örneğinde olduğu gibi altı ayette Allah'ı, bir ayette
(el-Furkan, 25/3) ilahları, bir ayette de (el-En'am, 6/130) insan ve
cin topluluğunu belirtmek üzere kullanılır. "Haydi canlarınızı,
ruhlarınızı (enfüseküm) çıkarın..." (el-En'am, 6/93) ayetinde insan
ruhunu karşılayan nefs kelimesi, diğer bazı ayetlerde "kötülüğü emreden"
(emmâre) (Yusuf, 12/53), "kınayan/levvame" (el-Kıyamet, 75/2) ve
"huzura eren/mutmainne" (el-Fecr, 89/27) nitelikleriyle kullanılır. "
... Yusuf bunu içinde (nefsihi) sakladı..." (Yusuf,12/77)ş ve "...Allah
içinizden (enfüseküm) geçeni bilir..." (el-Bakara, 2/235) örneklerindeki
gibi kelime iç ve kalp anlamlarını karşılayacak biçimde de
kullanılmaktadır.
Kur'an'daki kullanılışının da etkisiyle Emeviler
döneminden itibaren nefs kelimesi yaygın biçimde ruh anlamında
kullanılmaya başlandı. Ama ashab, tabiun ve bunların izleyicisi olan
selef bilginleri nefsin mahiyeti, nitelikleri gibi konularda Kur'an ve
sünnette verilenle yetinerek susmayı yeğliyorlardı. Kur'an ve sünnette
geçtiği kadarına inanmayı ilke edinen selefe göre nefsin mahiyetinin
kavranması imkansızdı ve bu konuda tartışmaya girmek gereksizdi.
Hicrî
ikinci yüzyıldan itibaren Müslüman bilgin ve düşünürler, özellikle
Yunan felsefe metinlerinin Arapçaya çevrilmesinden sonra nefs konusunda
tartışmaya ve çeşitli düşünceler ileri sürmeye başladılar. Aristo
felsefesinin Yeni Eflatuncular tarafından yorumlanan biçiminin ağır
etkisini taşıyan bu tartışmalar sırasında nefsin mahiyeti, nitelikleri,
kadim olup olmadığı, ölümden sonraki durumu gibi konularda çok sayıda
düşünce ve nazariyeler ortaya çıktı.
Nefs konusuyla uğraşan bilgin ve
düşünürler, insan gerçekliğinin belirlenmesinde, o zamanlar başlıca
yöntem olan mantıki ihtimalleri göz önünde bulundurarak, düşüncelerini
bu ihtimallerden birisine dayandırmışlardır. Buna göre, sözgelimi bir
insan "düşündüm", "yaptım" dediğinde, buradaki "ben"le anlatılmak
istenilen ya cisim (beden), ya cisimsel birşey (araz ya da kuvvet), ya
da cisimle cisimsel olanın toplamından oluşabilir. Diğer bir seçenek de
bu şeyin ne cisim, ne de cisimsel olmamasıdır. Düşüncelerini bu
ihtimaller üzerine kuran Müslüman düşünürler öncelikle iki ana fırkaya
ayrıldılar. Birinci fırkaya göre nefs cisim ya da cisimsel olmayan soyut
bir varlıktır. İkinci fırka ise nefsin soyutluğunu kabul etmeyerek
cisim ya da cisimsel bir varlık olduğunu savunmuştur.
Nefsin soyut
bir varlık olmadığını savunan düşünürler, nefsin mahiyeti konusunda
birbirinden farklı çeşitli görüşler öne sürmüşlerdir. Bunların
başlıcaları şöyle özetlenebilir :
1. Nefs bir atomdur. İbn
el-Ravendi'nin savunduğu bu görüşe göre soyut mümkünlerin olması
imkansızdır. Nefs ya da ruh, kendi özüyle varolan bir cevherdir. Bu
cevher basit varlıkları kavrar. Yeri kalptir. Bu nefs insanın özünü
oluşturur.
2. Nefs, bedenle birlikte onaya çıkan canlılıktır. Nazzam
tarafından savunulan bu görüşe göre insan, bedenle birlikte varolan bu
hayattan ibarettir. İnsanda, beden dışında birşey yoktur.
3. Nefs, beyinde güç, kalpte fiildir.
4.
Nefs üç ayrı cisimden oluşan bir bileşiktir. Eski Müslüman hekimlerin
savunduğu bu görüşe göre nefsi oluşturan bileşiklerden birisi buhar gibi
sıcak ve latif bir cisimdir. Yeri kalptir. Hayvan bu nefsle varlık
kazandığı için nefs-i hayvani ya da ruh-ı hayvani adı verilir. İkincisi,
yine latif, buhar gibi bir cisimdir. Bunun yeri karaciğerdir. Buna da
nefs-i tabii ya da ruh-ı tabii denir. Üçüncüsü de yine buhar gibi latif
bir cisimdir. Yeri beyindir. Buna da nefs-i insani ya da ruh-ı insani
adı verilir.
5. İnsanın gerçekliğini oluşturan nefs, insanın maddi bedenidir. Bazı kelamcılar bu görüşü benimsemişlerdir.
6.
Nefs, kemiyet ve keyfiyet bakımından dört sıvının mutedil ölçüdeki
bileşiminden oluşur. Bu görüş de eski hekimler arasında yayılmıştır.
7. Nefs, mutedil ölçüdeki kandır.
8.
Nefs, mahiyet bakımından maddi bedene muhalif, ama gül suyunun gülde,
zeytin yağının zeytinde yayılması gibi bedene yayılan nurani, yüce, diri
ve hareketli bir cisimdir. Bu cisim ayrışmaz, değişmez, parçalanmaz.
Maddi beden oluşarak kendisine yetenek kazandığı zaman bu nurani latif
cisim bedene nüfuz eder, yayılır. Beden bu yayılmaya uygun olduğu sürece
canlı kalır; yayılmaya engel olan bir durum belirirse, nefsin yayılması
sona erer ve ölüm ortaya çıkar. Birçok büyük kelamcı bu görüşü
benimsemiş, İbn Kayyim el-Cevzî ve İmam Şarânî nefse ilişkin olarak
yazdıkları müstakil eserlerde bu görüşü savunmuş, Fahreddin er-Râzî bu
görüşün güçlülüğünü belirtmiştir.
Muhakkik kelamcılarla İslâm
filozofları ve mutasavvıflarının bir bölümü de nefsin soyut bir cevher
olduğunu savunmuşlardır. Bunlara göre insanın mahiyeti ne cisimdir, ne
de cisimseldir. Nefs, maddeden ayrık bir cevherdir. Ne var ki bunlar da
kendi içlerinde iki fırkaya ayrılmışlardır. Muhakkik kelamcılara göre
insan, bu nefs cevheriyle bedenin birleşmesinden oluşur. İkinci fırkayı
oluşturan filozoflarla mutasavvıflara göre ise, nefs bedene iliştiğinde
onunla birleşir. Nefs bedenin, beden de nefsin aynısı olur.
Birleşmelerinden sonra ikisinin toplamı insanı oluşturur. Ölümle bu
birlik bozulur. Nefs kalır, beden ise yok olur.
Tüm İslam fırkaları
nefsin kadim olmadığında, sonradan yaratıldığında görüş birliği
içindedirler. Buna karşılık nefsin bedenden önce yaratılıp yaratılmadığı
konusu görüş ayrılıklarına neden olmuştur. İslam filozofları olarak
bilinen Meşşâîler, nefsin bedenden sonra, yani ceninin ana rahmindeki
oluşumundan sonra yaratıldığını savunmuşlardır. Bazı ifadeleri
Gazalî'nin de bu görüşü benimsediğini göstermektedir. Ne var ki,
Gazâlînin nefsin bedenden önce yaratıldığını kabul ettiğini gösteren
ifadeleri de bulunmaktadır. Kelamcılarla mutasavvıfların büyük çoğunluğu
ise nefsin bedenden önce yaratıldığını kabul etmektedir.
Nefsin
mahiyeti konusundaki düşüncelerinde Yunan felsefesinin yoğun etkisinde
kalan Müslüman düşünürler, özellikle Aristoteles'in izinden giderek
nefsin üç türü, derecesi ya da durumu olduğunu kabul etmişlerdir. Buna
göre nefs nebatî, hayvani ve insani nefs olmak üzere üçe ayrılır. Tüm
bitki, hayvan ve insanlarda ortak olan nebatî nefsin üç gücü vardır.
el-Kuvvetü't-tegazziye (beslenme gücü), el-kuvvetü't-tenmiye (büyüme
gücü) ve el-kuvvetü't-tevellüdiyye (üreme gücü) denilen bu güçler
yardımıyla canlılar, varlıklarını ve türlerinin devamını sağlar. Hayvan
ve insanlarda ortak olan hayvani nefsin de kendine özgü güçleri vardır.
Bunlar hareket ve algı güçleridir. Hareket gücü, el-kuvvetül-baise
(harekete geçiren güç) ve el-kuvvetül-fâile (etkin güç) olmak üzere
ikiye ayrılır. el-Kuvvetül-baise, yararlı şeyleri çeker, zararlı şeyleri
defeder. el-Kuvvetül-fâile ise çeşitli hareketleri meydana getirmek
üzere sinir ve kaslara yayılmıştır; görevi, sinir ve kasları gerip
gevşeterek hareketi sağlamaktır. Algı güçleri de el-havasul-zahire (dış
algı güçleri) ve el-havasul-batınıye (iç algı güçleri) olarak ikiye
ayrılır. el-Havasul-zahire beş duyudan oluşur. el-Havasul-batınıye de
hiss-i müşterek (ortak duyu), musavvıra (tasarlama gücü), mütehayyile
(hayal gücü), vehim (sezgi gücü) ve hafızadan (hatırlama gücü) meydana
gelir. Yalnız insanlara özgü olan insani nefsin de kendine özgü güçleri
vardır. Bunlar el-kuvvetül atime (bilici güç) ve el-kuvvetül-amile
(yapıcı güç) adlarını taşır. Nefs-i natıka (düşünen, konuşan nefs) ya da
nefs-i akli (akli nefs) denen insani nefs bedenin düşünceye ait
fiilleri akletmesi ve genel işleri algılaması bakımından ilk
olgunluğudur.
Hemen hemen tüm kelamcılar, mutasavvıflar ve
filozoflarca benimsenen bu nefs nazariyesi İslâm dünyasında gelişen
psikolojinin (ilmü'n-nefs) temellerini oluşturur. Ama bu nazariye
kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflarca farklı biçimde ifade edilmiş,
özellikle İbn Sina, Gazalî, İbnül-Arabî ve er-Râzî gibi doktrin sahibi
büyük düşünürlerce farklı biçimlerde yorumlanarak kendi sistemleri içine
yerleştirilmiştir.

Nefs Kavramı Çerçevesinde Kur’an’da Kişiliğin Tekâmül Aşamaları


“Şu,
Allah’ı unuttuklarından dolayı, onlara nefislerini (kendilerini)
unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsıklardır.” (50/Haşr, 19).
Bilindiği gibi, Kur’an, Allah’ın koruması altındadır. Kâinattaki her şey
de Allah’ın denetimine tâbîdir. Ancak, Rabbimiz insanlara toplumsal
alanda kısıtlı, denetli bir seçme özgürlüğü tanımıştır. O yüzden
insanlar, Yaratıcısının râzı olmayacağı eylemler de ortaya
koyabilmektedirler. Çünkü insanoğlunun nefsi (özü) iki eğilimlidir :
Fücur ve takvâ.


İnsanoğlunun kötü eğilimleri; ekinin, neslin,
İlâhî dengelerin bozulmasına yol açabilmektedir. Nankörlüğe, zâlimliğe
meyilli olan nefis, nasıl ekolojik dengeyi bozuyorsa, toplumda adâletin
ikamesinin teminatı olan İlâhî vahye karşı da haddini aşabiliyor.


Hayat
tarzını fucûra dayalı olarak oluşturan insanlar, İlâhî vahye karşı iki
şekilde tavır gösterebiliyor : 1- İlâhî bildirimi inkâr, 2- İlâhî
bildirimi tahrif. Tahrif, nübüvvet kurumu kadar eski bir davranıştır.
Kısaca vahyi, aslî özünden uzaklaştırmak diyebileceğimiz tahrif de, iki
şekilde günde gelebilir : 1- İlâhî vahyin kelimelere dökülmüş halini
değiştirerek tahrif, 2- Tefsir ederek, yorumlayarak tahrif. Konumuz olan
nefis kavramı, birçok Kur’an terimi gibi ikinci tür tahrife konu
olmuştur. Bu Kur’ânî ıstılah üzerinde en çok felsefeciler ve
tasavvufçular oynamışlardır. Yunan kültüründeki insanı parçacı olarak
algılama eğiliminden doğan ruh-beden ikilemi şeklindeki tasavvur,
müslüman zihinleri parçalamış, laik sapmalara yol açmıştır.


Kadim
kültürleri ve Yunan kültürünü Arapça’ya çevirirken kelime, kavram
karşılıkları arama çabaları bazen Kur’ânî terimlerin anlam kaymasına yol
açmış, nihâyet tahrifine neden olmuştur. Tahrif edilen kavramlardan
birisi de “nefs”dir. Latince, Grekçe “ruh” (sprit) kavramına Arapça’da
karşılık olarak “nefs” kavramı kullanılmıştır. Bu yanlışlık yanında,
tasavvufçuların da nefis kavramını tahrif ettikleri açıktır.
Tasavvufçular, nefis kavramını sürekli olumsuz çağrışımlarla izah
etmişlerdir. Oysa Kur’an’da bu ıstılah, tek boyutlu olarak ne tam olarak
olumluya, ne de tam olarak olumsuza işaret etmek için kullanılmıştır.
Nefsin olumlu yönleri de vardır, olumsuz yönleri de vardır; Tıpkı insan
gibi. İyi insanlar da vardır, kötü insanlar da vardır. Nefsin iyi
hasletleri de vardır, kötü hasletleri de.


Müslümanca düşünmek
ve müslümanca yaşamak için, Kur’ânî terimlerin aslından, özünden
uzaklaştırılmasını önleme gayreti gerekmektedir.


Nefis
terimi, başka bir anlama geldiğine ilişkin kesin bir delil olmadığı
sürece, insanın bizzat kendisini ifâde eder. Bu terime izâfe edilen
zamirler müennestir (dişil). Çünkü kelime, semâî müennestir. Buna
rağmen, maalesef birçok mealde bu kavrama müzekker ifâdeler yüklendiğini
görüyoruz. Örneğin, nefse Âdem anlamı verilmektedir. Oysa nefis, erkek,
kadın bütün insan cinsi için kullanılması gereken bir muhtevâya
sahiptir. Nefis kelimesi, insan için kullanıldığında insanın nefsi, onun
benliği, özüdür. Yaşayan canlı varlık, hayat özü, şahsî kimlik,
insanlık, insan niteliklerinin toplamı gibi tanımlamalar da nefsi
anlatmaktadır. Kur’an’da nefis, insan için kullanıldığında; “benlik,
kişilik, fıtrat, şâkile” anlamlarında değerlendirilimiştir; hem iyiliğin
hem de kötülüğün taşıyıcısı olabilen bir vasfa sahiptir. Meselâ Secde
sûresinde nefis, kadın-erkek bütün insanları ifade eden muhtevayla
kullanılmıştır : “Eğer dileseydik, her insanı (nefsi), doğru yola
ulaştırırdık.” (32/Secde, 13). Kur’an’da nefis, genellikle zât, şahıs,
kişi anlamında kullanılmıştır (18/Kehf, 74; 2/Bakara, 72, 286; 20/Tâhâ,
40; 28/Kasas, 19, 33). 17/İsrâ sûresi 25. âyetinde de “içler, kalpler”
anlamında kullanılmıştır. Bazı âyetlerde de can, canlar anlamında
zikredilir (6/En’âm, 93; 9/Tevbe, 55, 85).


Nisâ Sûresi 1.
âyette geçen “nefs” terimine birçok müfessir, Âdem anlamını yüklemiştir.
Nefs kavramının semâî müennes oluşunu da gözönünde tutarak Muhammed
Abduh buradaki kullanımın insan soyunun ortak kökenini, ortak
özelliklerini ifâde ettiğini söylemiştir (Tefsîru’l-Menâr, c. 4, s.
323).


Kur’an’daki ilgili âyetlerden anlıyoruz ki, nefs,
insanın kendisi, insanı insan yapan özdür. Bu özün niteliklerini Şems
Sûresi bize şu şekilde haber vermektedir : “Andolsun nefse, takvâsını ve
fücûrunu ilham edene.” (91/Şems, 8 ). Bu âyetten Rabbimizin bütün
nefislere (insanlara) fücur ve takvâ ilham ettiğini öğreniyoruz. İlham
vurgusu; şuur ve insan irâdesi dışında Yaratıcının iyi ve kötü eğilimler
yerleştirdiğini ifâde eder.


İnsanlar kurdukları yaşam
alanlarında esas itibarıyla ya kötüye dönük, ya da iyiye yönelik,
kötülükten sakınan eylemler ortaya koyarlar. Bu eylemler iyiyi ve kötüyü
temyiz yeteneği sâyesinde ortaya çıkmaktadır. Aynı konuya Beled ve
İnsan Sûrelerinde de değinilmiştir : “Biz ona hayır ve şer olarak iki yol
gösterdik.” (90/Beled, 10); “Biz ona yolu gösterdik; ya şükredici
(şâkir) veya nankör (kâfir) olur.” (76/İnsan, 3)


Bütün insan
topluluklarının hayır ve şer tasavvurundan bütünüyle uzak olmaması
evrensel bir gerçektir. İnsanlık tarihinin her döneminde belli
doğrularda uzlaşılması, iyiye yönelik kabiliyetlerin insan fıtratında
mevcut olduğunun apaçık ispatıdır. İnsan iyiye ve kötüye meyilli olarak
yaratılmıştır. Ancak nefisten (kişiden) istenilen, takvâyı tercih ederek
Allah’a kulluk etmektir. Nefis, Yaratanına bağlanmalı, sadece O’na
ibâdet etmeli, yaratılanların önünde eğilerek kula kul olmamalıdır.
Böylece Allah’a bağlılık, alçaltıcı kulluktan nefsi kurtarır. Allah
nefse kendini temizleme eğilimini de, kirletme potansiyelini de
vermiştir (75/Kıyâmet, 2; 79/Nâziât, 40; 80/Abese, 7; 87/A’lâ, 14).
“Nefsini temizleyen kurtulmuş, kirletip örten iflâs etmiştir.” (91/Şems,
9-10).


Kur’ân-ı Kerim’e göre nefsin tüm arzuları kötü
değildir. Nefs, insan yapısındaki tabiî eğilimlerin toplamıdır. Nefsin
hevâ ile ilgili istekleri önlenmelidir. Ölçüsüz isteklerde gündeme gelen
hevâ, nefsin olumsuz yönüdür. Hevâsına uyanlar kendilerini müstağnî
gören zâlim ve sapıklardır. Örneğin insanın cinsel arzu duyması kötü
değildir. Ancak bu arzusunu zinâ ile doyurması fücurdur, yani kötüdür
(4/Nisâ, 27; 28/Kasas, 50; 30/Rûm, 29; 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 16;
79/Nâziât, 40).


Kur’an’da nefis, insanın bireysel kişiliğini
ifâde etmesinin yanında, 13/Ra’d Sûresi 11. âyetindde toplumsal kişilik
anlamında da kullanılmıştır. Âyet-i kerîmeye göre tıpkı bireysel
tekâmülde olduğu gibi, toplumsal tekâmülde de irâde etmek, özü harekete
geçirmekle mümkün olabilmektedir. Burada kısaca fücurdan bahsetmekte
fayda vardır.


Fücur, lügatte yarıp parçalamak demektir.
Kur’an’da takvâ ile zıt anlamlı olarak kullanılmaktadır. Elmalılı,
konuyla ilgili olarak şu bilgiyi vermektedir : “Fücur, haktan sapıp hak
yolunu yarmak ve hak nizamından çıkıp fıska, isyâna düşmektir. Bilhassa
zinâ, yalan vs. gibi edepsizlikler yoluyla şerre, isyâna düşmeye fücur
denir.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. s. 5857).
Fücurun ism-i fâili olan fâcir, Kur’an’da küfür gibi nitelemelere tâbî
tutulmaktadır. “Gerçekten eğer Sen onları bırakırsan, Senin kullarını
sapıtırlar ve günahkâr (fâcir) nankör kâfirlerden başka doğurmazlar.”
(71/Nûh, 27). “Fâcir”, müttakî ve ebrârın (iyiler) zıddıdır (38/Sâd, 28;
82/İnfitâr, 13-14). Kur’an’da fâcirin cehennemlik olduğu konusunda açık
beyanlar bulunmaktadır. Kısaca fücur ve fâcir, insanların kişilik
bozukluklarını, ruh kirliliklerini, kötüye olan eğilimlerini ifâde eder.
Fücûrun zıddı takvâ ise fıtratta yer alan iyiye yönelim yeteneğidir.


Nefis
ve Ruh : Nefis ve ruh, Kur’an’da çokça kullanılan kavramlardandır.
Ancak, bu kavramların Kur’an’ın inişinden sonraki anlamlandırılmalarına,
ruhu insanlara, meleklere, ulûhiyete tatbik eden hıristiyanlar ile Yeni
Eflâtuncuların çok büyük etkisi olmuştur.


Aristocular nefsi
rûhiyat bakımından birçok tahlile tâbî tutmuşlardır. İslâm felsefe
tarihinde el-Kindî, Yeni Eflâtunculuğun ruh telâkkisini İslâm dünyasına
ilk taşıyan filozof olmuştur. Dâru’l-Hikme’deki çeviri faâliyetleri
birçok müslüman zihnin İslâm’ın özgün terminolojisi ile ilgili olarak
bulanmasına yol açmıştır. Plotinus’un Ennead’lar eserinin çevirisinden
sonra müslümanlar insan ruhunun ilk önce nefis veya akıl vâsıtasıyla tek
mutlak sebepten aktığı (tecellî) anlayışını almışlardır. Buna göre
insan rûhu ezelî bir karaktere sahiptir. Ölmez, ebedîdir ve makul bir
cevherdir. Buna göre ruhun kurtuluşu duygular âleminin bedenî arzulardan
kurtulup, rûhî cevherin ebedî âlemine dönmekle mümkündür. Tasavvuf
düşüncesinde de ruhun menşei, mâhiyet ve geleceği, ezeliyeti,
ebediyetiyle ilgili birçok şey üretilmiştir.


Nefis
kelimesiyle ilgili zihinsel bulanıklık, ruh terimiyle alâkalı olarak da
sürdürülmüştür. Kur’an’a yabancı bir kültürle Kur’an’a yaklaşanlar,
vahiy meleği anlamına gelen ruh’u bile insan ruhuyla alâkalandırmaya
çalışmışlardır. Oysa Kur’an’da ruh kelimesiyle genellikle insan ruhu
kast edilmemiştir. Eski Yunan kültüründeki ruh-beden karşılığı, modern
çağlarda Descartes’in kartezyen felsefesiyle beslenmiş ve bugün ruh
denince akla genellikle insandan ayrı, ezelî-ebedî bir varlık
gelmektedir. Halbuki ruh terimiyle Kur’an’da genellikle vahiy, vahiy
meleği kast edilmiştir. Meleklerle ilgili olarak Kur’an’da hiçbir zaman
“nefis” kavramı kullanılmamıştır. Fakat nefsin çoğulu “enfüs”, insan ve
cin topluluğunu ifâde etmek için kullanılmıştır.


Kur’an’da
Nefsin (Kişiliğin) Tekâmül Aşamaları : Kur’an’da dört tür nefisten söz
edilmektedir : Emmâre, levvâme, mutmainne, râdıye-mardıyye.


1-
Nefs-i Emmâre : “Hiç kuşkusuz nefis, kötülüğü ve çirkinliği ısrarlı bir
şekilde emreder.” (12/Yusuf, 53) âyetinde belirtildiği gibi “emmâre”,
çok emreden anlamına gelir. Bedensel hazlara ölçüsüzce itibar eden,
lezzet ve şehvet için ahlâkî sınırları çiğneyen kişiyi ifâde eder.
Nefsin bu özellikleri mü’minlerde takvâ yeteneğiyle alt edilebilir.
Takvâ gücünden yararlanamayan insanlarda ise, fücur faaldir.


Nefsin
fücur boyutunu yukarıdaki âyet, emmâre kavramıyla tefsir ediyor.
Âyetteki konu, şehevî arzuların fücur tarafından zinâ ile giderilmesine
yönelik emmâre nefsin teşvikidir. Bu durumda her mü’min, Hz. Yusuf gibi
nefsin olumsuz arzusunu kırmalı ki, kendi kendisini temize çıkarıp
halini beğenip gurura kapılmasın; daha kötüsü günahlarını
meşrûlaştırmasın. Takvâya ve tevbeye sarılmak emmâre nefisten kurtulmak,
mutmainne, râdıye-mardıyye nefse sahip olmanın tek yoludur.


Emmâre
kişiliğindeki insanlar, alabildiğine isteklerinin maddî, şehevî
arzularının peşinden koşarlar. Günahlardan tevbe etmek yerine, isyanda
ısrar ederler. Bunlar kendilerini nefis muhâsebesine (özeleştiriye) tâbi
tutmazlar. İnsanın çalıştığından başkasına erişemeyeceğini unuturlar
(bk. 53/Necm, 39).


2- Nefs-i Levvâme : Kıyâme(t) Sûresi ikinci
âyette geçer. Bu âyette levvâme nefse yemin edilmektedir. “Levvâme”,
özünü eleştiren nefis (kişi)dir. Levvâme, levm kökünden türeyen bir
sıfattır. Kendisini ısrarlı bir şekilde kınayan anlamına gelir.
Özeleştirinin önemi hissettirilmektedir. Tevbe ile günahlara dönmemeyi,
kalbin ışığının kaybolmaması için otokritiğin önemini ihsas ettirir.
Mü’min, kendini sürekli özeleştiriye (levme) tâbî tutar; amellerini,
eylemlerini gözden geçirir, İlâhî ilkelerin denetiminden geçirerek
Rabbinin kulu olduğunu unutmaz. Günahkâr, zâlim, kâfir, fâcir kimseler
ise, kendilerini Yaratıcılarından müstağnî görme eğilimindedirler.
Nefsini (kendini) levmetmeyenler (kınamayanlar) özlerini eleştiremezler,
tutturdukları yolda ilerleme, tüm arzularını giderip dünyadan kâm alma
eğilimindedirler. Bu bağlamda Freud’un psikanalitik yönteminin tüm
içgüdülerin sınırsızca doyurulması gerektiği esasına dayandığını
hatırlanmalıdır. İnsanın hevâsını ilâh edinmesine yol açan bu anlayışla,
arzu duyulan her içgüdünün, dürtünün doyurulması amaçlanmıştır.


Levmin,
Kıyâme Sûresi bütünlüğündeki anlamı, yeniden diriliş günüyle
alâkalıdır. İnsanlar kıyâmet günü “keşke, keşke şöyle yapsaydım...” diye
kendilerini kınarlar. Nefs-i levvâme; iyilikler konusunda da kötülükler
konusunda da kendisini kınayan, kaçırılan fırsatlar için kıyâmet günü
pişmanlık duyan kimse demektir. Levvâme kişiliğindeki insanlar, fiilin
kendilerine yüklediği ana görevleri yerine getiren, büyük günahlardan
kaçınanlardır. Ancak, bazı etkiler altında bazı kusurlar işlemişlerse
de, bir daha bu gibi hatalara dönmeme konusunda kararlılık
gösterenlerdir. Mü’minlerin bile bütünüyla hatadan, kusurdan âzâde
olması mümkün olmadığından dolayı, önemli olan, istikbârı ve istiğnâyı
değil; tevbeyi tercih etmektir (bk. 3/Âl-i İmrân, 135; 53/Necm, 32).


3-
Nefs-i Mutmainne : Fecir Sûresi 27. âyette geçer. “Mutmainne”, “huzura
erme, doygunluk” anlamlarına gelir. Mutmain nefis, Allah’a gönül
bağlayan, itmînânı sadece Allah’a itaat, ibâdet ve zikirde bulan kişiyi
ifâde eder. Yani hiçbir şüphe taşımadan Allah’ı rab, peygamberin
getirdiği hak dini de hayat rehberi olarak benimseyendir. Başka bir
ifâdeyle Allah’ın yasaklarından mecbûren değil; severek kaçınan, uzak
durandır.


Elmalılı Hamdi Yazır, şöyle izah etmektedir :
“Mutmainne nefis, kararsızlık ve ihtiyaç ifâde eden ve birbirini izleyen
sebepler zincirinden kurtulup bunların arkasındaki gerçek etken olan
Allah’a yükselmiş, O’nu tanıma gâyesinde karar kılmış, varlığında ve
fiillerinde O’ndan başkasına eğilmeyi reddetmiş benlik demektir. Bunun
anlamı da, emmâre nefsin aldatıcı isteklerinden, Allah dışındaki şeylere
bağlılıktan kurtulup gerçek hürriyeti kazanmaktır.” (Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur’an Dili, Eser Neşr., c. 8, s. 5816)


Mutmainne nefsin
sahibi (mü’min kişi), Allah yolunda ne fedâkârlık gerekiyorsa yapan, bu
yolda gelen eziyetlere tahammül eden hak dinin gerektirdiklerinden asla
uzaklaşmayandır. Mevdûdî, 6/En’âm Sûresi 125. âyette geçen “şerhu
sadr”ın (göğüs genişliği), mutmainne nefisle aynı keyfiyeti işaret
ettiğini söylemektedir (Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Y. 1990, c. 7,
s. 115). Mutmainne kişiliğindeki mü’minler, büyük günahlardan
kaçındıkları gibi, küçük günahlardan da sakınırlar. Onlar hayatlarının
her ânında Allah’ı zikreder/anar, O’nun ilkelerini gözönünde tutarak
yaşarlar. “Öyle dönüş yapanlar ki, iman ederler ve Allah’ın zikriyle
kalpleri mutmain olur. Şüphesiz kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur
ve sükûn bulurlar.” (13/Ra’d, 28 )


4- Nefs-i Râdıye ve
Mardıyye : Râdıyye, hoşnut olan, râzı gelen anlamına gelir. 89/Fecr 28.
âyette de “Allah’tan râzı olan” nefis anlamında kullanılmıştır : “...Râzı
edici ve râzı edilmiş olarak Rabbine dön.” Tasavvufta, nefsin beşinci
mertebesi olarak kabul edilmiştir.


Mardıyye, râzı ve hoşnut
olunan demektir. 89/Fecr Sûresi 28. âyette Allah’ın kendisinden râzı
olduğu kişi anlamında kullanılmıştır : “...Râzı edici ve râzı edilmiş
olarak Rabbine dön.” (Tasavvufta mardıyye, nefsin altıncı aşaması olarak
geçer. Yaratıcıyla yaratılmışın ortak niteliklerinin toplandığı
ortaklığı ifâde eder.)


Tasavvufta Nefis : Kuşeyrî’ye göre
nefis, kulun sıfatlarının, huylarının, davranışlarının kötülerine
verilen isimdir (Kuşeyri, Risâle, I/305). Nefis, tasavvufta bütünüyle
yok edilmesi gereken bir şeydir. Nefis, tümüyle olumsuzdur ve
öldürülmelidir. Tasavvufta nefsin ölümlü ve iğretiden ölümsüze doğru
yükselişi şeklinde yorumlanan yedi aşama vardır. Nefsin merteberini
mutasavvıflar şöyle sıralarlar : 1- Emmâre : Yabancılarla dolu karanlıklar
mekânı, 2- Levvâme : Nurlar makamı, 3- Mülhime : Sırlara mazhariyet
makamı, 4- Mutmainne : Kemal, olgunluk makamı, 5- Râdıye : Visal, Mevlâ’ya
ulaşma makamı, 6- Mardıyye : Mevlâ’nın fiillerinin tecellî makamı, 7-
Kâmile : Mevlâ’nın makam, isim ve sıfatlarının tecellî makamı (Erzurumlu
İbrahim Hakkı, Marifetnâme, Âlem Tic. Y. İst. 1996, s. 556).


Tasavvufçular
bu kavramlardan beşini Kur’an’dan almış, ikisini ise kendileri
eklemişlerdir. Mülhime ve kâmile kavramları Kur’an’da geçmemektedir.
Mülhime ile velâyet vahyi almayı kast ederek yalancı peygamberliğe
dâvetiye çıkarmışlar, kâmile ile ise, fenâ fillâhı kast ederek Allah’da
yok olmayı, Allah gibi olmayı hedeflemişlerdir. Diğer beşini de,
diledikleri gibi anlamlandırmışlardır. İmam Gazâlî, İhyâ’sında nefs-i
Müsevvile diye bir kişilikten daha söz etmektedir. Ona göre nefs-i
müsevvile günah işleyen, tevbe eden, tevbesinde bir müddet durduktan
sonra yine günahlara dönen, keşke yapmasaydım diyen, ama tekrar tekrar
isyana bulaşan kimselerdir (Gazâlî, İhyâ, Bedir Y. İst, 1975, c. 4, s.
81).


Nefis Tezkiyesi : Tezkiye; temizlemek, arındırmak
demektir. Nefsimizdeki kötü yönelimleri temizlemenin yollarını Rabbimiz
bize öğretmiştir. Bunları özetleyecek olursak : Allah’ı çokça
zikretmek/anmak; Biz O’nu görmesek de O’nun bizi gördüğü bilinciyle
hareket etmektir. Tezkiye, Allah’ın âyetleri üzerinde düşünüp taşınmak,
O’nun rahmetini, büyüklüğünü, sonsuz lütfunu kabul etmek; tabiattaki ve
toplumdaki olayların nasıl birer âyet olarak onların Yaratanına tanıklık
ettiğini düşünmek; iyiliksever, şefkatli, öğütleyici, nasihat edici,
eğitici olmak; kâfirlere karşı sert, mü’minlere karşı yumuşak olmak,
helâl kazanmak, helâl yemek, Allah için nefret etmek, Allah için
sevmektir.


Nefsi tezkiye etmek; içki, kumar, zinâ, rüşvet,
yalan, iftira, haksız kazançtan kaçmak, fâiz yememek, gıybet etmemek,
harama bakmamak, kötü zanda bulunmamak, tekelcilik ve karaborsacılık
yapmamak, yalancı şâhitlikte bulunmamak, kötülüğe teşvik etmemekle olur.


Yoksa,
müridi şeyhe kul yapan, insanın hürriyetini mürşid lehine yok eden,
miskinleştiren, irâdeyi yok eden, şeyhi yükseltip mâsumlaştıran tasavvuf
anlayışıyla nefsin kötü eğiliminden kurtulmak mümkün değildir. Nefis
tezkiyesi, ney ve kaval üfleyerek, şiş batırarak, sihirbaz ve
canbazların yaptığı gibi ateş avuçlayıp kızgın demirler tutarak, râbıta
yaparak ve silsile ezberleyerek, ibâdet yerine danslar yaparak, posta
oturup el öptürerek olmaz. Nefis tezkiyesi, Allah’a gereğince kulluk
yaparak olur.


Nefislerini tezkiye ettiklerini iddiâ eden bazı
mutasavvıflar, ulûhiyete, rubûbiyete kalkışmakta, bazıları Allah’ın
zâtını müşâhede ettiğini, kimisi öldükten sonra da dirilere tasarrufta
bulunacağını iddia etmekte, kimi levh-i mahfûza hükmettiğini, oradaki
yazıları değiştirdiğini, melekût âlemine çıktığını söyleyebilmektedir.
Oysa, nefsini tezkiye eden kula kulluk yapmaktan, hevâsına kulluk
yapmaktan kurtulandır. Yoksa, kendine kulluk yapmaya çağıran biri,
nefsini tezkiye etmiş değil; şirkini arttırmış olur. Tezekkî, şahsiyetin
kötülüklerden temizlenmesi, arındırılmasıdır. “(Nefsini/kendini)
arındıran kurtuluşa ermiştir.” (87/A’lâ, 14).


Soınuç : Nefis,
insanın kendisidir. İnsan ise, iki yönlü bir varlıktır. İyiye de
eğilimlidir, kötüye de. Kur’an’da nefis, felsefecilerin dediği gibi ruh
demek değildir. Tasavvufçuların iddiâ ettikleri gibi de nefis, bütünüyle
mücâdele edilmesi gereken bir şey değildir. Nefsin fücur boyutuna karşı
fıtrî ve vahyî âyetlerle mücâdele etmeli, benliğimizi arındırarak takvâ
eylemlerinin ortaya çıkmasını sağlamalıyız. (10)


“Nefs” ve
türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 298 yerde geçer. “Nefs”i, temel
olarak olumsuz şekilde tanımlayan, hep mücâdele edilmesi, hatta
öldürülmesi gereken bir özellik olarak düşünen bir yaklaşım, Kur’an’a
uygun değildir. Kur’an, çünkü, nefis kelimesini Allah’a da nisbet
etmektedir. Kur’an’da hem de altı âyette Allah’ın nefsinden
bahsedilmektedir. Allah’a ıtlak olunan şeyin kötü olduğunu iddia etmek
nasıl mümkün olabilir?

“Nefs”in Allah’a ıtlak olunduğu âyetler,
ya bizzat Allah Teâlâ’nın kendi sözleriyle veya başka birinin ağzından
dile getirilmiştir. Bu âyetler hep “Allah’ın zâtı” mânâsını ifâde
etmektedir. Örneğin Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ’ya hitâben : “Seni nefsim
(kendim) için seçtim. ” (20/Tâhâ, 41) buyuruyor. Başka bir âyet-i
kerîmede de, bu defa Hz. İsa’nın ağzından “nefs” sözcüğü Allah Teâlâ
için kullanılmaktadır : “(Ey Rabbim!) Sen benim nefsimde olanı bilirsin,
ben Senin nefsinde olanı bilmem. ” (5/Mâide, 116).

Bazı âyetlerde
Allah Teâlâ, “nefs” kelimesini kendisi için kullanır : “O (Allah) rahmet
etmeyi Kendi nefsine (üstüne) yazdı. ” (6/En’âm, 12); “Rabbiniz rahmet
etmeyi Kendi nefsine (üstüne) yazdı. ” (6/En’âm, 54); “Allah sizi
nefsinden (Kendisinden) sakındırır. ” (3/Âl-i İmrân, 28 ve 30).

Kuranda Nefs İle İlgili Ayetler

Kadınlar,
oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi
nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya
hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah
2ın katındadır.
( Al-i İmran Sûresinin 14. Ayeti )

Zekeriya
mabedde namaz kılarken melekler ona, Allah sana, kendisinden gelen bir
kelimeyi (İsa'yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir
peygamber olarak Yahya�yı müjdeler� diye seslendiler.
( Al-i İmran Sûresinin 39. Ayeti )

Ey
iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de
olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan
kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar
(adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları
sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize
uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya
(şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan
hakkıyla haberdardır.
( Nisa Sûresinin 135. Ayeti )

Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.
( Maide Sûresinin 30. Ayeti )

Ben
nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis
aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok
merhamet edendir dedi.
( Yusuf Sûresinin 53. Ayeti )

Onlardan
öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Bütün tuzaklar Allah'a aittir. O, her
nefsin kazandığını bilir. İnkar edenler de dünya yurdunun sonunun kime
ait olduğunu bileceklerdir.
( Ra'd Sûresinin 42. Ayeti )

Herkesin
nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin
herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.
( Nahl Sûresinin 111. Ayeti )

Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter denilecektir.
( İsra Sûresinin 14. Ayeti )

Buna inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimseler seni ondan (ona hazırlanmaktan) sakın alıkoymasın, sonra helak olursun!
( Taha Sûresinin 16. Ayeti )

Samirî
şöyle dedi : Ben onların görmediği şeyi gördüm. Elçinin izinden bir avuç
avuçladım da onu attım. Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.
( Taha Sûresinin 96. Ayeti )

Zünnûn�u
da hatırla.8 Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini
asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, Senden
başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben
gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum diye dua etti.
( Enbiya Sûresinin 87. Ayeti )

Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?
( Furkan Sûresinin 43. Ayeti )

(Sayfa
380'ın devamı,44 Ayet)Belkıs, Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime
zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan
Allah'a teslim oldum� dedi.
( Neml Sûresinin 44. Ayeti )

Mûsâ,
Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet dedi. Allah da onu
affetti. Şüphesiz o, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
( Kasas Sûresinin 16. Ayeti )

Eğer
(bu konuda) sana cevap veremezlerse bil ki onlar sadece kendi
nefislerinin arzularına uymaktadırlar. Kim, Allah'tan bir yol gösterme
olmaksızın kendi nefsinin arzusuna uyandan daha sapıktır. Şüphesiz Allah
zalimler toplumunu doğruya iletmez.
( Kasas Sûresinin 50. Ayeti )

nefsinin
arzusunu ilah edinen, Allah'ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve
kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün
mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp
ibret almayacak mısınız?
( Casiye Sûresinin 23. Ayeti )

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.
( Kaf Sûresinin 16. Ayeti )

Onlardan
(muhacirlerden) önce o yurda (Medine ye) yerleşmiş ve imanı da
gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son
derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.
Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa
erenlerin ta kendileridir.
( Haşr Sûresinin 9. Ayeti )

O
halde, gücünüz yettiği kadar Allah'a karşı gelmekten sakının. Dinleyin,
itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden
korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
( Teğabun Sûresinin 16. Ayeti )

Nefsini arındır.
( Müddessir Sûresinin 4. Ayeti )

(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).
( Kıyame Sûresinin 2. Ayeti )

Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.
( Nazi'at Sûresinin 40. ve 41. Ayeti )

nefse
ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve
takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki,
nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
( Şems Sûresinin 7. 8. ve 9. Ayeti )

Kuranda nefis ile alakali tahmini 100 ayet geçiyor
2 : 54
- Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o
buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize
tevbe ile dönün de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Teâlânız
katında sizin için hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu.
Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm'dir.
2 : 57 - Ve üstünüze o bulutu
gölge yaptık, ve size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan yiyin, diye
üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Onlar, bize
zulmetmediler, lakin kendi nefislerine zulmediyorlardı.
2 : 87 -
Celâlim hakkı için Musa'ya o kitabı verdik, arkasından birtakım
peygamberler de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa'ya apaçık mucizeler
verdik, onu Rûhu'l-Kudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin
hoşlanmayacağı bir emirle gelen her peygambere kafa mı tutacaksınız?
Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına yalan diyecek, bir kısmını
da öldürecek misiniz?
2 : 90 - Ne kadar çirkindir o uğruna
kendilerini sattıkları şey ki; Allah'ın kullarından dilediğine kendi
lütuf ve kereminden vahiy indirmesine kafa tutarak, Allah ne indirdiyse
hepsini inkâr ettiler. İşte bu yüzden de gazap üstüne gazaba uğradılar.
Can yakıcı azap asıl kâfirler içindir.
2 : 102 - Tuttular da
Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına
düştüler. Halbuki Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, lakin o şeytanlar
kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil'de Harut ve
Marut'a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi
"biz ancak ve ancak sizi denemek için gönderildik, sakın sihir yapıp da
kâfir olmayın!" demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan
karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın
izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi
kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey
öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın
ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkiyle
bilselerdi, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.
2 : 109
- Ehl-i kitaptan birçoğu arzu etmektedir ki, sizi imanınızdan sonra
çevirip kâfir etsinler : Hak kendilerine iyice belirdikten sonra bile
sırf nefsaniyetlerinden ve kıskançlıktan dolayı bunu yaparlar. Buna
rağmen siz şimdi af ile, hoşgörüyle davranın tâ Allah emrini verinceye
kadar. Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.
2 : 130 - İbrahim'in
milletinden, kendine kıyan beyinsizden başka kim yüz çevirir? Biz onu
dünyada seçkin birisi yaptık, hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden
biridir.
2 : 187 - Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size
helâl kılındı. Onlar,sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü
durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için
müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın ve
Allah'ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah
iplikden size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye
kadar orucu tam tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde
iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, sakın onlara
yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp
korunsunlar.
2 : 207 - Yine insanlardan kimi de vardır ki, Allah'ın
rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok
merhametlidir.
2 : 231 - Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini
bitirdiklerinde, artık kendilerini ya iyilikle tutun veya güzellikle
salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın.
Her kim bunu yaparsa nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini
alay konusu edinmeyin, Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle
öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti hatırlayıp, düşünün. Hem
Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilir.
3 : 69 - Kitap ehlinden bir grup sizi saptırmak istediler, halbuki sırf kendilerini saptırıyorlar da farkına varmıyorlar.
3 : 117
- Onların bu dünya hayatında harcadıklarının durumu, kendilerine
zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup da mahveden kavurucu ve soğuk
bir rüzgarın hali gibidir. Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri,
kendilerine zulmediyorlar.
3 : 135 - Ve onlar çirkin bir günah
işledikleri, yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayarak
hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah'tan başka günahları
kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah)
üzerinde ısrar etmezler.
3 : 145 - Allah'ın izni olmadıkça hiçbir
kimseye ölmek yoktur. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim
dünya menfaatini dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret
sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri
mükafatlandıracağız.
3 : 161 - Hiçbir peygambere ganimet malını
gizlemesi (devlet-millet malını aşırması) yaraşmaz. Kim böyle bir aşırma
ve ihanette bulunursa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenerek
getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar
haksızlığa da uğramazlar.
3 : 185 - Her canlı ölümü tadacaktır.
Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim
cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa
ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka birşey değildir.
4 : 1 -
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp
ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi
adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'dan ve akrabalık
(bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde
gözeticidir.
4 : 29 - Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda
haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz
helaldir. Birbirinizin canına kıymayın. Şüphesiz Allah, size karşı çok
merhametlidir.
4 : 63 - Onlar, Allah'ın kalblerindekini bildiği
kimselerdir; Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine tesir
edecek güzel söz söyle!
4 : 64 - Biz hangi peygamberi gönderdikse,
sırf Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar
kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının
bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi,
elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı.
4 : 97 -
Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara,
"Ne işte idiniz?" derler. Onlar da : "Biz yer yüzünde zayıf
kimselerdik." derler. Melekler : "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz
de orada hicret etseydiniz ya?" derler. İşte bunların varacakları yer
cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir.
4 : 107 - Kendilerine hainlik edenleri savunma. Muhakkak Allah hain günahkârları sevmez.
4 : 113
- Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir
güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini
saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab (Kur'an)ı
ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın
sana olan lütfu büyüktür.
4 : 128 - Eğer bir kadın kocasının
geçimsizliğinden, yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse,
aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah yoktur. Sulh hep
hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve
geçimsizlikten sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan
haberdardır.
5 : 52 - Kalblerinde hastalık bulunanların : " Bize bir
felaket gelmesinden korkuyoruz" diyerek, onların arasına koşuştuklarını
görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder veya katından bir emir
(iş) getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.
5 : 70 -
Andolsun biz, İsrailoğulları'ndan söz aldık ve onlara peygamberler
gönderdik. Fakat ne zaman onlara bir peygamber nefislerinin hoşlanmadığı
bir şey getirmişse, bunlardan bir kısmını yalanlamışlar, bir kısmını da
öldürmüşlerdir.
5 : 80 - Onlardan birçoğunun kâfirleri dost
edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar
kötüdür! Allah onlara gazabetmiştir. Onlar ebedî olarak azap içinde
kalacaklardır.
5 : 105 - Ey inananlar, kendinize dikkat edin. Siz
doğru yolda olduğunuz takdirde doğru yoldan sapanlar size zarar
veremezler. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Yaptıklarınızı size O haber
verecektir.
6 : 12 - De ki : "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?"
"Allah'ındır" de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi,
varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama
kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.
6 : 26 - Onlar, insanları
Kur'ân'a iman etmekten menederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar.
Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değiller.
6 : 70
- Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya
hayatının aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey
yüzünden kendisini helake atmamasını, kendisi için Allah'tan başka hiç
bir dost ve hiçbir şefaatçi bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat. O,
azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz.
Onlar kazandıkları şey yüzünden helake uğratılmışlardır. Onlar için,
inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azab
vardır.
6 : 98 - Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Sonra sizin
için bir karar yeri, bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi,
anlayan bir toplum için apaçık beyan ettik.
6 : 130 - (Allah) "Ey
cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugününüze
kavuşacağınız hususunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" deyince
onlar : "Kendi aleyhimize şahidiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı ve
kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.
6 : 164 - De ki :
Allah herşeyin Rabbi iken, ben O'ndan başka Rab mi arayayım? Herkesin
kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç
kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz
Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.
7 : 9
- Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da âyetlerimize
haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.
7 : 23 -
Dediler ki : "Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi
bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana
uğrayacaklardan oluruz!"
7 : 160 - Biz onları oniki kabileye, o
kadar ümmete ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa'ya,
elindeki asâ ile taşa vur, diye vahyettik, vurunca hemen o taştan oniki
pınar akmaya başladı. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi.
Bulutu da üzerlerine gönderdik, gölgeledik. Onlara kudret helvası ve
bıldırcın indirdik. Size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin
temizinden yiyiniz, dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, lakin kendi
kendilerine zulmediyorlardı.
7 : 172 - Bir de Rabbin,
Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi
nefislerine şahit tutarak : Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği
vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim
bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).
7 : 177 - Â yetlerimizi inkâr edip, sırf kendilerine zulmeden o kavmin hali ne kadar kötüdür!
7 : 189
- Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini
de ondan yaratan Allah'tır. O, eşini kucaklayıp sarılınca (ona
yaklaşınca), eşi hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Bir müddet böyle
geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden Rableri olan Allah'a
şöyle dua ettiler : "Eğer bize salih bir evlat verirsen, biz muhakkak
şükredenlerden olacağız."
7 : 192 - Bu putlar, ne o tapınanlara, ne de kendi kendilerine yardım edebilirler.
9 : 42
- Eğer o sefer, yakın bir ganimet ve kolay bir sefer olsaydı
mutlaka peşine düşer gelirlerdi. Fakat o meşakkatli yolculuk kendilerine
uzun bir sefer geldi. Bununla beraber, "Bizim de gücümüz yetseydi,
sizinle beraber elbette sefere çıkardık." diyerek Allah'a yemin
edecekler, nefislerini helake sürükleyecekler. Allah biliyor ki, onlar
iyice yalancıdırlar.
9 : 70 - Onlara, kendilerinden öncekilerin;
Nuh Kavmi'nin, Âd'in, Semûd'un, İbrahim Kavmi'nin, Medyen Ashabı'nın ve o
mü'tefikelerin haberi gelmedi mi? Onların hepsine peygamberleri
delillerle gelmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmetmiş değildi, lâkin
onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
9 : 118 - Allah,
haklarında hüküm beklenen o üç kişiyi de bağışladı. Çünkü o derece
bunalmışlardı ki, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye
başlamıştı, vicdanları da kendilerini sıkıntıya sokmuştu. Allah'dan
kurtuluşun, ancak Allah'a sığınmakta olduğunu anlamışlardı. Sonra da
Allah, onları tevbekâr olmaya muvaffak kıldı da tevbelerini kabul
buyurdu. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çok çok kabul edendir, çok
merhametli olandır.
9 : 120 - Medine halkına ve civardaki
bedevilere, Resulullah'ın emrine aykırı hareket etmek uygun olmadığı
gibi, onun katlandığı zahmetlere öbürlerinin katlanmaya yanaşmamaları da
yakışık almaz. Çünkü onların Allah yolunda çektikleri hiçbir susuzluk,
hiçbir yorgunluk ve hiçbir açlık, ayrıca kâfirleri öfkelendirecek ayak
bastıkları hiçbir yer veya düşmana karşı elde ettikleri hiçbir başarı
yoktur ki, karşılığında kendilerine salih bir amel yazılmış olmasın.
Çünkü Allah, güzel iş yapanların mükafatını zayi etmez.
10 : 30 -
İşte burada herkes geçmişte yaptığını bulacak. Ve gerçek mevlaları olan
Allah'a döndürülecekler. İftira edip uydurdukları şeyler de
kendilerinden büsbütün uzaklaşıp gidecek.
10 : 44 - Şurası kesindir
ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi
kendilerine zulmedip duruyorlar.
10 : 54 - Zulüm yapmış olan
herkes, azabı görünce yeryüzündeki her şeyin sahibi olsa da, (o azaptan
kurtulmak için) hepsini feda ederdi. Ve içten içe pişmanlık duyardı.
Fakat aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulüm yapılmaz.
11 : 31
- Ben size "Allah'ın hazineleri benim yanımdadır." demiyorum ki.
Ben size "Ben bir meleğim." de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor
gördükleriniz hakkında "Allah onlara hiçbir hayır vermez." de demiyorum.
Onların içlerindeki niyeti, en iyi Allah bilir. (Bu söylediklerimin
aksini iddia etseydim) asıl o zaman zalimlerden olurdum.
11 : 101 -
Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Allah'ı
bırakıp da taptıkları tanrılar, Rabbinin emri gelince kendilerine hiçbir
fayda sağlayamadılar. Hasarlarını arttırmaktan başka bir şeye
yaramadılar.
12 : 53 - Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum.
Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle
yarlığadığı müstesna. Muhakkak ki, Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir.
13 : 11
- Her insan için önünden ve arkasından takip edenler vardır.
Allah'ın emrinden dolayı onu gözetirler. Allah bir kavme verdiğini, o
kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez. Allah bir kavme de
kötülük murad etti mi, artık onun geri çevrilmesine de imkan yoktur.
Onlar için Allah'dan başka bir veli de bulunmaz.
14 : 45 - Siz,
kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl azab
ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de vermiştik.
16 : 28
- (O kâfirler), kendilerine zulmetmiş kimseler olarak, meleklerin,
canlarını aldıkları kimselerdir. O vakit onlar şöyle diyerek teslim
olurlar : "Biz, bir kötülükten dolayı yapmıyorduk." (Onlara) : "Hayır,
Allah sizin ne maksatla yaptığınızı elbette çok iyi bilendir."
16 : 33 -
Ancak kendilerine, ruhlarını alacak meleklerin gelmesini veya
Rabbinin azab emrinin (kıyametin) gelip çatmasını bekliyorlar!
Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi,
fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi.
16 : 72 - Allah, size kendi
cinsinizden eşler, o eşlerinizden de oğullar ve torunlar yarattı. Sizi
helal ve güzel gıdalarla rızıklandırdı. Onlar, hâlâ batıla mı
inanıyorlar? ve Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?
16 : 89 - Biz
o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi üzerlerine bir şahit
göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Bu kitabı da,
her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir
rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik.
16 : 118 - Sana
anlattıklarımızı, daha önce yahudilere de haram kılmıştık. Biz onlara
zulmetmemiştik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmetmişlerdi.
18 : 51 -
Ben, onları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışında,
ne de kendilerinin yaratılışında şahit tutmadım ve hiçbir zaman doğru
yoldan çıkanları yardımcı edinmiş değilim.
21 : 35 - Her nefis
ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle
deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.
21 : 43 -
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı var? O tanrılar
kendilerine bile yardım edemezler, katımızdan da dostluk görmezler.
21 : 47
- Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse
hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi
ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız.). Hesap görenler
olarak da biz kâfiyiz.
21 : 102 - Bunlar onun (cehennemin) uğultusunu bile duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.
23 : 103
- Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine
yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.
24 : 12 -
Erkek ve kadın müminlerin, bu iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları
ile hüsnü zanda bulunup da, "bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez
miydi?
25 : 3 - Kâfirler, O'nu bırakıp bir şey yaratamayan, bilakis
kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne zarar ve ne de fayda
verebilen; öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya
güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.
25 : 21 - Bununla beraber,
bize kavuşmayı ummayanlar "Bize ya melekler indirilmeliydi, ya da
Rabbimizi görmeliydik" dediler. Andolsun ki, doğrusu nefislerinde
kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.
29 : 40 -
Nitekim onlardan herbirini günahları sebebiyle suç üstü yakaladık :
Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini korkunç bir
ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah
onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine yazık ediyorlardı.
29 : 57 - Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.
30 : 8
- Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve
bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre
için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı inkâr
etmektedirler.
30 : 9 - Onlar, yeryüzünde gezmediler mi ki,
kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş baksınlar? Onlar,
kendilerinden daha güçlüydüler. Toprağı sürmüşler ve onu, bunların imar
ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri
delillerle gelmişlerdi. Demek Allah onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar,
kendilerine zulmediyorlardı.
30 : 21 - Yine O'nun âyetlerindendir
ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler
yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda
düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.
30 : 28 - Allah,
size kendinizden bir misâl verdi : Hiç size rızık olarak verdiğimiz
şeylerde elleriniz altındaki kölelerinizden ortaklarınız bulunur da
onlarla siz eşit olur, aranızda birbirinizi saydığınız gibi, onları da
sayar mısınız? İşte biz, düşünecek bir kavim için âyetleri böyle
açıklıyoruz.
32 : 17 - Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına
karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu
bilemez.
33 : 6 - Peygamber, müminlere kendi nefislerinden önce
gelir. O'nun hanımları da onların analarıdır. Akraba da Allah'ın
kitabında birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha
yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir maruf (uygun bir vasiyet) yapmanız
müstesnâdır. Bu, kitapta yazılıdır.
34 : 19 - Buna karşı onlar : "Ey
Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve nefislerine
zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve tamamen didik didik
dağıttık. Şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette
ibretler vardır.
36 : 36 - Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden
ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı
ne yücedir.
39 : 6 - O, sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun
eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz
çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde
yaratılıştan yaratılışa yaratıp duruyor. İşte Rabbiniz Allah O'dur. Mülk
O'nundur, O'ndan başka tanrı yoktur. O halde nasıl haktan
çevrilirsiniz?
40 : 10 - O kâfirlere mutlaka şöyle bağırılacaktır :
"Elbette Allah'ın buğzu, sizin nefislerinize buğzunuzdan daha büyüktür.
Çünkü siz imana davet ediliyordunuz da inkâr ediyordunuz."
40 : 17 - Bugün her nefis kazandığı ile cezalanacaktır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.
41 : 31
- "Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız.
Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır."
41 : 53
- Biz onlara hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi
göstereceğiz ki, Kur'ân'ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun.
Senin Rabbinin her şeye şahit olması kafi değil mi?
42 : 11 - O
göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve
hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzen içerisinde üretip
çoğaltıyor. O'nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve
görür.
42 : 45 - Sen, onların aşağılıktan dolayı başları öne
eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını
görürsün, iman edenler de : "Gerçekten zarara uğrayanlar hem kendilerine
hem de ailelerine kıyamet günü yazık etmiş olan kimselerdir."
diyeceklerdir. İyi bilin ki zalimler devamlı bir azap içerisindedirler.
43 : 71
- Onların etrafında yiyecek ve içecekler altın tepsiler ve
kadehlerle dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı
herşey vardır. Siz orada ebedi olarak kalacaksınız.
45 : 22 -
Halbuki Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Hem de herkese
yaptığının karşılığı verilmek üzere, onlara asla haksızlık edilmez.
49 : 11
- Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin.
Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları
alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi
kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan
sora fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler
zalimlerdir.
50 : 21 - Her can, kendisiyle beraber bir sevk memuru ve bir şahid bulunduğu halde gelir.
51 : 21 - Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
53 : 23
- Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız
(boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar
yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri
tarafından yol gösterici gelmiştir.
57 : 22 - Yeryüzünde vuku bulan
ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu
yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre
kolaydır.
59 : 9 - Ve onlardan önce o yurda yerleşen imana
sarılanlar kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara
verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin
ihtiyaçları olsa dahi, onları öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin
cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir.
59 : 19 - Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.
73 : 20
- Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve
üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da
böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin
onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur'ân'dan size
ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip
Allah'ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha
başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur'ân'dan kolayınıza
geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir
borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz
her iyiliği, Allah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak
bulacaksınız. Allah'tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır,
merhamet edendir.
74 : 38 - Her nefis kendi kazancına bağlıdır.
81 : 7 - Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),
81 : 14 - Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.
82 : 5 - Herkes neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilir.
86 : 4 - Hiçbir nefis yoktur ki başında bir denetleyici bulunmasın.
89 : 27 - Ey, Rabbine, itaat edip huzura eren nefis!

KUR’ÂN-I KERİM’DE NEFS KELİMESİNİN FARKLI ANLAMLARDA KULLANILMASI

Nefsin
Ruh Anlamında Kullanılması : “Nefs” ile “ruh”un aslında aynıdır; terbiye
edilmemiş rûha “nefs”, terbiye edilmiş nefse de ruh denilir. Kur’an’da
“nefs”in en çok “ruh” anlamında kullanıldığını görüyoruz (6/En’âm, 93);
39/Zümer, 42; 75/Kıyâmet, 2; 91/Şems, 7-10 vb).

Nefsin “Kalp,
Gönül, İçdünya” vb. Anlamlarında Kullanılması : Kur’ân-ı Kerim’in birçok
yerinde nefs kelimesinin, “insanın kalbi, gönlü, içdünyası” gibi
mânâlarda da kullanıldığı görülmektedir (2/Bakara, 87, 109, 235; 3/Âl-i
İmrân, 154; 11/Hûd, 31; 12/Yusuf, 77; 27/Neml, 14 vb).

Nefsin
“İnsan Bedeni” Anlamında Kullanılması : (12/Yusuf, 32, 51; 3/Âl-i İmrân,
61, 145; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 33; 2/Bakara, 240; 16/Nahl, 7 vb).

“Nefs”in
“Bedenle Birlikte Ruh” Anlamında Kullanılması : (16/Nahl, 111; 3/Âl-i
İmrân, 25, 151; 11/Hûd, 105; 21/Enbiyâ, 47; 36/Yâsîn, 54; 82/İnfitâr, 5;
81/Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5, 19 vb).

Nefsin “Kötülüğü Emredici”
Anlamında Kullanılması : İnsanın her türlü kötülüğü işlemesine sebep
olan nefs-i emmâre ile ilgili âyet-i kerîmede Hz. Yusuf şöyle konuşuyor :
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, daima kötülüğü
emredicidir. Ancak Rabbimin merhamet ettiği hâriç…” (12/Yusuf, 53).
İnsan nefsi, kötülük yönüne meyledicidir ve bütün gücüyle kötü işleri
telkin edicidir. Genel olarak, insan nefsinin yaratılışında şehvete,
günaha ve kötülüğe doğru bir eğilim vardır. Nefis, kendi gücünü bu yönde
kullanır. Bu nedenle insan sırf kendi nefsiyle başbaşa kalırsa kötülüğe
sürüklenebilir. Ancak, yukarıdaki âyet-i kerîmeden de anladığımız üzere
Allah Teâlâ’nın koruduğu, yani Hz. Yusuf (a.s.)’un nefsi gibi Cenâb-ı
Hakk’ın lütuf ve rahmetiyle tüm kötülüklerden arındırılıp temizlenmiş,
başka bir deyişle terbiye edilerek rûhânî ve mânevî özellikler
kazandırılmış nefisler bundan müstesnâdır. Allah Teâlâ’nın himâyesi
nefsin kötülüğü emredici özelliğini etkisiz kılar. Kur’ân-ı Kerim’de
nefsin insanı aldatıcı ve kötü işlere sürükleyici özellikleri, özellikle
şu âyetlerde belirtilir : 12/Yusuf, 18; 20/Tâhâ, 96; 5/Mâide, 30;
14/İbrâhim, 22; 50/Kaf, 16; 59/Haşr, 9 vb.

Nefsin “İnsan, Cin,
Melek, Hayvan veya Bitki İçin Zât (Kişi, Kimse, Kendi, Şahıs vb. )”
Anlamında Kullanılması : Nefsin bir yönüyle de, “bir şeyin zâtı ve
hakikati, yani varlığı” mânâsına geldiğini biliyoruz. İşte bu anlamda
Kur’ân-ı Kerîm’de nefsin insanlara, cinlere, hayvanlara veya bitkilere,
kısacası yeryüzündeki canlı varlıklara ıtlak olunarak, onların zâtı,
varlığı mânâsında kullanıldığına şâhit oluyoruz : (2/Bakara, 48;
31/Lokman, 28, 34; 74/Müddessir, 38 )

Nefsin, “Cins, Tür”
Anlamında Kullanılması : Kur’ân-ı Kerim’in zengin kullanım biçimlerinden
biri de “nefs”in geçen tüm mânâlarının yanısıra, bir de “cins, tür”
anlamında kullanılmış olmasıdır (9/Tevbe, 128; 30/Rûm, 28; 7/A’râf, 189;
16/Nahl, 72; 42/Şûrâ, 11).

Nefsin Diğer Kullanılış Biçimleri :
Kur’ân-ı Kerim’de, “nefs”in, ana başlıklar altında toplamaya
çalıştıklarımızdan başka kullanılış şekilleri de vardır. Meselâ
Fahreddin Râzî, “nefs”in Kur’an’da “akıl” mânâsında da kullanıldığını
söyler. Ona göre : “Odur ki; geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur),
gündüzün de ne işlediğinizi bilir. Sonra belirlenmiş süre geçirilip
tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir…” (6/En’âm, 60) âyetinde geçen
bu durum, akıl dışındaki hallerin, uyku durumunda etkisini sürdürmesi
nedeniyledir. Akıl, uyku ile uyanıklık ânında değişen bir haldir. Demek
ki; Râzî, uyku ânında insanın aklını kullanamaması nedeniyle, bazı
âlimlerin “ruh” olarak anladıkları “nefs”i, burada “akıl” olarak kabul
etmiştir. Uyku ânında aklın fonksiyonlarını yitirmesi gözönünde
bulundurulursa, bu âyet-i kerîmedeki “nefs”ten “akıl” da anlaşılabilir.

Kur’an’da
nefsin işkence ve cezâlandırma (3/Âl-i İmrân, 28, 30), gayb (5/Mâide,
116) nefes, gırtlak, boğaz (9/Tevbe, 118 ) gibi başka anlamlarda
kullanıldığı da görülür.

Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’de nefis,
sadece kötülüklerin kaynağı olarak gösterilmez. Kur’an, nefsin terbiye
edilerek güzel özelliklerin ona kazandırılıp iyi bir ruh haline
getirilebileceğini ifade ederek bunu tavsiye eder. İnsanın gönlüne,
kalbine, iç dünyasına da delâlet eden nefis, insanın bedenden oluşan
cüssesini ve bedeniyle birlikte rûhunu da ifâde etmektedir. Kur’ân-ı
Kerim’de, nefs kelimesinin 298 yerde kullanılması ve nefs üzerine yemin
edilmesi, Allah Teâlâ’nın bu kavrama ne derece önem verdiğini
göstermektedir. (3)

HADİS-İ ŞERİFLERDE NEFS KAVRAMI

“Sizden biriniz, sakın ‘nefsim habis (pis) oldu’ demesin!” (S. Müslim ve Tercümesi, Mehmed Sofuoğlu, c. 7, s. 118 )

“Sizden
biriniz kendi nefsi için istediğini (din) kardeşi için de istemedikçe
(tam) iman etmiş olamaz. ” (Müslim, İman 71, 72, hadis no : 45)

“Müftüler
sana fetvâ vermiş olsalar da sen yine nefsine (kalbine) danış. ” (Ahmed
bin Hanbel, IV/228; Dârimî, Büyû’ 2; Buhârî, Târih)

Vâbisa ibn
Ma’bed (r. a. )’den rivâyet edildiğine göre, o şöyle dedi :
“Rasûlullah’ın huzuruna varmıştım. Bana : “İyiliğin ne olduğunu sormaya
mı geldin?” buyurdu. “Evet” dedim. O zaman şunları söyledi : “Kalbine
danış. İyilik, nefsin uygun gördüğü ve yapılmasını kalbin onayladığı
şeydir. Günah ise, içini tırmalayan ve başkaları sana ‘yap’ diye nice
nice fetvâlar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir. ”
(Ahmed bin Hanbel, IV/227-228; Dârimî, Büyû’ 2)

“Seni
işkillendirip huzursuz edecek, sana şüphe veren şeyleri bırak,
işkillendirmeyen, şüphe vermeyene bak!” (Buhârî, Büyû’ 3; Tirmizî,
Kıyâmet 60; Nesâî, Kudât (Kazâ) 11)

Ruhun Hürriyeti :

Ruh
ve nefis iki ordu gibidir, devamlı harp halindedirler. Hangi taraf ne
kadar alırsa orası onundur. Hepsini alırsa işgal eder, diğerini esir
alır.

Hidayet nuru ise Zühal yıldızı gibidir, nefsin karanlığını deler geçer. Tevhid tohumu vücudun her yanına dal salar, ihata eder.

Kendisi
ile dargın olanı önce kendisi ile barıştırmak gerekir. Çünkü onun nefsi
ile ruhu çoktan arayı açmış. Kendi kendisi ile barıştırılmazsa, Hakk’a
ulaştırmaya imkân olmaz.

Bir düşman bir memleketi istilâ edip
zaptettiği zaman, orada kendi rejimini yürütmek ister. Hiç kimseye söz
hakkı vermez, kimsenin hürriyete kavuşmasını istemez. Kendi eliyle
yaptığı putlara tapındırmaya mecbur eder. Gizli veya açık ilâhlık dâvâsı
güder.

Nefsi ile ruhu arayı açan kimsenin durumu da böyledir.
Düşmanını öğrenip mücadeleye girişir, muvaffak da olursa hürriyetine
kavuşur, işgalden kurtulur. Elindeki putu, gönlündeki mâsivâyı atar,
Hakk’a ulaşır, dünya saâdetine âhiret selâmetine erer.

Nefsin Tuzakları :

Nefis
bulunduğu makam ve dereceye göre, insana değişik tuzak ve hileler
kullanır. Her ne kadar bazen uslu duruyor gibi görünse de silâhları
yanıbaşında hazırdır. Hiç tahmin edilmeyen bir anda aniden o silâhı
kullanır ve ruhu öldürür.

Nefsin şeriattaki en büyük silâhı
“Vesvese vermek”tir. Kalbi zikrullahtan uzak tutmak ve ibadetlerin
faziletini gidermek için “Şu iş olmasa, şu şöyle olsa!” gibi
vesveselerle kalbi daima meşgul eder.

Tarikatta ise uyuma emri
verir. Müridi uyutmak suretiyle Hakk’ı zikirden uzaklaştırmaya çalışır.
Bunun için de, yeme-içme gibi uyku sebeplerini çoğaltır.

Velâyet ve nübüvvet dâvâlarını karıştırır. Kişiyi yersiz dâvâların peşinde koşturur.

Marifete geçince Rubûbiyet dâvâsı sürmeye çalışır. Şüphesiz bu bir gizli şirk olur.

İnsanî ve Hayvanî Sıfatlar :

İnsanlarda hayvanî sıfatlar vardır ve bunlar çok çeşitlidir.

Bir
kısım insanlar vardır ki, eti yenmeyen hayvan sıfatındadırlar. Onların
nefsi iman etmemiştir. Görünüşte çok iyi işlerde bulunurlar, fakat nefsi
iman etmediği için niyeti bozuktur.

Diğer bir kısım insanlar da
vardır ki, eti yenen hayvan sıfatındadırlar. Onların nefsi iman
etmiştir, fakat ıslah edememişlerdir. Onun içindir ki sıfat-ı
hayvaniyede kalmışlardır. Hangi hayvanî surette ise o şekilde mahşere
çıkacaklar. Suretlerinden kim oldukları bilinecek.

Bir kısım
insan da vardır ki, ahlâk-ı zemimeden sıyrılıp, sıfat-ı hayvaniyeden
arındıkları için insan suretindedirler. Onlar mahşerde insan suretinde
haşrolunurlar. Vücudunu tamamen nûrlandıran kimseleri toprak dahi
çürütmez. Çalışan bunun için çalışsın, yaşayan bunun için yaşasın.

Bir de insan-ı kâmil vardır ki, onlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır.

Sıfat-ı
hayvaniye ancak Allah-u Teâlâ’nın göstermesi ile görülür ve bilinir.
Allah-u Teâlâ dilediği kimseye o projektörü tuttuğu zaman, karşıdakinin
her sıfat-ı hayvaniyesini, hangi sıfatta olduğunu görür. Başka türlü
görülmez.

Size bir sır veriyorum.

Allah-u Teâlâ’nın
göstermediği bir kimse, karşıdakinin sıfat-ı insaniyede mi, sıfat-ı
hayvaniyede mi olduğunu nasıl bilir? Veya kendisini görmek isterse nasıl
görür?

Eğer haramlara dalıyorsa sıfat-ı hayvaniyededir. Kesinlikle kararını ver, kimseye söyleme.

Değil haramlardan, en küçük şüphelilerden de sakınıyorsa insandır.

Yalnız şu kadar var ki hangi sıfat-ı hayvaniyede olduğunu bilemez, onun ilmi onu çözemez.

Herkese
saldıranlar köpek sıfatında, düşmanlık yapanlar yılan sıfatında,
hilekârlar tilki sıfatında, hırsızlık yapanlar fare sıfatında, nankörlük
yapanlar kedi sıfatında, kıskanmayan kimseler domuz sıfatında... ve
buna benzer hayvani sıfatlar vardır. Bugün piyasadaki en çok suret köpek
ve domuz. Biz size misal veriyoruz.

Fakat eti yenen hayvan
sıfatında olan kimseler ayrıdır. Kimisi öküz, kimisi horoz sıfatındadır.
Koyun sıfatında olan çok azdır, mülhimeye geçmesi lâzımdır.

Velev ki iki kardeş de olsa, hanıma dikkat edenle etmeyen ayrıdır.

Mesela
bir kuluçka tavuğunun altında ördek yavrusu da bulunur, civciv de
bulunur. Fakat ördek suyu gördü mü hemen dalar, civciv dalmaz.

İnsan kendine baksın. Ben neredeyim? İster en yakını olsun, ister arkadaşı olsun, bu bir ölçüdür.

Sıfat-ı
hayvaniyenin hangisini huy edinmişse, hangisi ile amel ediyorsa, o
sıfat onda mevcuttur. O sıfatla ölecek, o sıfatla dirilecek.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar :

“Her kişi öldüğü hâl üzere dirilir.” (Müslim : 2878 )

Perde kalkınca herkesin sıfatı belli olacak ve görülecek, icraatı ile beraber.

Diğer bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor :

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.”

Hangi
hayvanî sıfatla ölmüş ise Allah-u Teâlâ hayattaki suretinin üzerine o
hayvan suretini verecek ve onun kim olduğunu herkes tanıyacak.



Sıfat-ı
hayvaniyenin ne olduğunu daha iyi kavrayabilmeniz için iki temsil
arzedeceğiz. Bu sıfatların izalesi için ne lâzımsa yapmak gerektiğini
ifade etmek istiyoruz.

Bir gün bir kadın geldi, bir rüyâ anlattı.
“Yüksekçe bir yerde oturuyordum. Bir baktım aşağıdan uzun bir fare
geliyor. Bana dediler ki : ‘Bu senin kocandır.’ O benim nasıl kocam olur
derken, yüzüne dikkatlice baktım, hakikaten de ona benziyordu.”

“Evet
evet hanım dedik, sıfat-ı hayvaniye böyledir. İnsan yarın bu kalıp
elbisesini soyduğu zaman, asıl sureti meydana çıkacak. Her insanda bu
sıfatlar mevcuttur, ancak izale edenler müstesna.”



Bir
başka temsil arzedelim. Adamın birisi takmış kafasına : “Ah, bir Hızır
olsam!” deyip dururmuş. Hızır Aleyhisselâm bir gün karşısına çıkar ve :
“Hızır olsan ne yapardın?” der. O da : “Bana bir saatliğine Hızır’lığını
verse, bak ne yapardım!” diye cevap verir. “Peki” der Hızır
Aleyhisselâm : “Ben Hızır’ım, bir saatliğine sana Hızır’lığımı verdim,
yapacağını yap.”

Adamın o anda perdesi açılır. Efkâra bakınca bir de ne görsün? Bütün insanlar hayvan.

Bir
eskici görür insan sıfatında ve ona : “Ben Hızır’ım, ne istersen iste
benden!” der. Eskici oralı olmaz : “Ben muhtaç değilim.” der. İnsan
sıfatında iki kişiye daha rastgelir, onlara da teklif eder, onlar da hiç
oralı olmazlar, hiçbir şey istemezler.

Daha bir saat dolmadan :
“Gelse de şu emaneti versem!” diye Hızır Aleyhisselâm’ı beklemeye
başlar. Nihayet gelir : “Ne yaptın?” diye sorar. O da anlatır. “Benim
gayem insanlara yardımcı olmaktı, fakat ben insan göremedim ki yardımcı
olayım. Al şu emaneti de kurtulayım.” der.

İşte insanların durumu budur.



Herkes
iradesini sarfettiği cihete muvaffak ve müyesser olur. Yani hidayet ve
dalâlette haline uygun bir yol tutar. Böylece de hidayet yolunda
yürüyenler mükâfatlarına nail oldukları gibi, dalâlet yollarına gidenler
de lâyık oldukları cezalara kavuşurlar. Herkesin amelinin karşılığı
verilecektir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor :

“De ki : Herkes kendi yaratılışına göre iş yapar. Rabb‘iniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir.” (İsrâ : 84)

Burada
herkesin takip ettiği yol ve işlediği amel neticesi, ceza ve mükafatla
karşılaşacağı hatırlatılarak insanların hidayet yoluna yönelmeleri için
öğüt verilmektedir.

NEFSİN TERBİYE VE ISLAH ŞEKİLLERİ

Tarikattaki Terbiye :

İlk
nefis terbiyesi tarikatta başlar. Zira Tarikat-ı aliye’ye dehalet
etmeyen bir kimse, nefsini tanıyıp tehlike ve tuzaklarından haberi olmaz
ki onunla mücadele etsin, ıslahına çalışsın.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde :

“Küçük cihaddan büyük cihada döndük.”

Buyurarak kâfirle olan cihadı küçük, nefisle olanı büyük saymıştır.

İnsanın
kendi nefsi ile cihad etmesine “Cihad-ı ekber” denilmiştir. Çünkü
düşmanların en büyüğü nefistir. Bir insanın sana yapacağı en büyük
düşmanlık seni öldürmesidir. Bu ise şehâdetine vesile olduğu için, seni
en yüksek mertebeye erdirir. Nefsin elinde ölürsen ebedi hayatın
mahvolur.

Bir Hadis-i şerif’lerinde de, nefsin bir mümin için ne büyük tehlike olduğunu haber veriyorlar ve şöyle buyuruyorlar :

“En şiddetli düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir.” (Beyhakî)

Kişi Tarikat-ı aliye’ye dehalet eder etmez iç âlemine dönüş yapar. İç düşmanını görür, onunla mücadele ve mücahedeye başlar.

En
büyük düşmanla mücadeleye girişildiği için Resulullah -sallallahu
aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle
buyurmuşlardır :

“Hakiki mücahid, nefs-i emmâresi ile savaşan kimsedir.” (Tirmizî)

Abdullah bin Amr -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyurmuşlardır :

“Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçınandır.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh : 10)

Mükerrem
denilmeye lâyık olan insan, nefsini tezkiye etmiş, güzel ahlâk sahibi
olmuş; içini, dışını, işini temizleyen, şeriat hizmetinde, tarikattaki
esaslara nâil ve vâkıf olan insandır.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde insanların kendilerini temize çıkarmalarını yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır :

“Kendinizi beğenip temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.” (Necm : 32)

İyiler de kötüler de gün gelecek Hakk’ın huzurunda seçileceklerdir.



Nefis
başlangıçta yeni doğan çocuğa benzer. Terbiye ile ıslah veya ifsada
kabiliyetli bulunduğundan, bir ilim-irfan erbabının taht-ı terbiyesine
girmeye muvaffak olursa; ilim, irfan ve fen öğrenerek terbiye olur,
dünya saâdetine ahiret selâmetine erer.

Nefsin her bir arzusu bir
put mesabesindedir. Süflî nefsi, his ve meyillerinden arındırıp tezkiye
etmedikçe kişi nefsin putlarına tapmaktan kurtulamaz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde :

“Gördün mü o hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi?” buyuruyor. (Furkân : 43)

İnsanlar nefislerinin hevâ ve heveslerine tâbi olunca nizam ve intizam bozulur, hayatın gerçeklerinden uzaklaşılır.

Tarikat-ı aliye’deki nefis terbiyesine en güzel misal, yünlerin halı hâline gelmesidir.

Çok
uzak yerlerden getirilen kirli ve karışık yünler evvelâ kazanlarda
yıkanıp temizlenir. Sonra çeşitli taraklardan geçerek didik didik olur,
tel tel ayrılır ve iplik hâline gelir. Benliği tamamen gider, renk renk
boyandıktan sonra istenilen şekilde yumak olur.

Halı olabilmesi
için de, bir dekoratörün kağıda çizdiği dekorlar üzerinde renklerine ve
ölçülerine göre yerleştirilmesi gerekir. Nihayet tezgâhlarda dokunarak
bu ipliklerden en güzel halılar meydana gelir.

Daha önceleri
üzerine bastığımız zaman ayağımıza dolaşan o kirli yünler, şimdi artık
basmaya kıyamadığımız nâdide birer halı olmuştur. Hiç kimseyi incitmez.

İşte
nefis de kirli yün gibidir. Ayrı ayrı bölümleri vardır. Temizlene
temizlene, incele incele, taraklardan tezgâhlardan geçe geçe halı gibi
olup, ayak altına serilmedikçe terbiye ve ıslahı mümkün olmaz, tarikat
mektebi de bitmiş sayılmaz. O ana kadar fırsat buldukça kişinin hep
ayağını dolaştırır.

Evvela didik didik yapacaksın, halı gibi
olduktan sonra onu yere sereceksin. Ayak altına serdiğin zaman rahat
ayak basabilirsin. Yoksa hilekârdır, emniyet etmeye gelmez.

Hakikattaki Terbiye :

Hakikattaki
nefis terbiyesinin misâli de buğday tanesidir. Bir buğday tanesi
toprağa düştüğü zaman önce çürüyor, varlığı yok oluyor. Sonra izn-i
ilâhî ile filiz veriyor, birçok başak yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını
eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında,
makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları
ayrılıyor. Buğday ambara, saman samanlığa konuluyor.

Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.

Bu
kadarla da bitmez, su ile yoğrulup hamur olur. Sonra fırına atılır.
Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve pişer. Güzel bir ekmek
hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda hâline
gelmiştir.

Ekmek fırına girip piştiği gibi, insan da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır.

Rivayet
olunur ki Musa Aleyhisselâm bir gün : “Yâ Rabbi! Müminleri harplerde
atların ayakları altında niçin çiğnetiyorsun, kullarını cehennemde niçin
yakıyorsun?” diye münâcatta bulunur. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ
Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek ona buğday ekmesini emreder. Musa
Aleyhisselâm buğdayı eker, biçer, harman yapar. Buğdayı ambara, samanı
samanlığa koyar. Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrâil Aleyhisselâm gelir.
“Yâ Musa ne yapıyorsun?” diye sorar. “Buğday ektim, biçtim, harman
yaptım. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da
yakıyorum.” diye cevap verir O zaman Cebrâil Aleyhisselâm : “Allah-u
Teâlâ da işte böyle yapıyor.” buyurur.

Bir insanın beşeriyete
faydalı olabilmesi için mânevî olarak ekilip varlığını yok etmesi
lâzımdır. Ondan sonra çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu
sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan
ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp
gidecekti. Mânevî ibtila fırınlarında pişe pişe ekmek olur, ondan
herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı yoktur.
Allah-u Teâlâ onu öyle bir hâle koyar ki, üstündeki varlığın sahibine
ait olduğunu çok iyi bilir.

Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır.
Allah-u Teâlâ ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran
yine O. “Yaptım” diye bir şey yoktur. “Yaptım” dememesi için zaten onu o
hâle koymuştur.

Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa düştün ve
çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra
harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un
oldun. Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede
kaldı? Bütün fiiller Fâil-i mutlak’ındır. Mevlâ dilediğini dilediği
yere koyar, dilediği yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine
âit olduğunu dilediğine duyurur.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor :

“Allah kime dilerse ona kat kat verir.” (Bakara : 261)

Bu veriş, Allah-u Teâlâ’nın dilediğince olacaktır.



Marifetteki Terbiye :

Marifetteki
terbiyeye gelince; dağ kadar büyük bir kaya düşünün. Nefsin kendisini
parçalamak, bu kayayı parçalamaktan zordur. Parçalandıkça, her bir parça
ile nefsin bir varlığı atılır. Her parçanın atılışında da yükseldiğini
ve terakkî ettiğini görür. Bu yükseliş çok süratlidir. Mümin-i kâmil’in
kalbi Arşırahmân’ın fevkinde olduğuna göre, tasavvur buyurun ki o
insanın ne kadar yükselmesi gerekiyor?

Kişi varlığını yok etmedikçe, eriyip hiç olmadıkça aslâ marifete erişemez.

Bu
dağ gibi kaya paramparça olduğu zaman, içindeki öz meydana çıkar. Bu
dağ parçalanacak ki o nur ortaya çıksın. Nefsin nurunu bulmak demek, onu
halkedeni bulmak demektir. “Men arefe”nin sırrı burada tecellî eder.

Şimdi
bir nefsin simsiyah durumuna bakın, bir de onu halkedene bakın. İşte
oraya erişen o nurla erişir. Artık o karanlık nefsinin varlığından eser
kalmaz. Vücudunun en kötü yeri iken, şimdi en iyi yeri olur. Çünkü o
artık nurdur, o nur ile Âlem-i lâhut’a erişir. Başka türlü Lâhut
âlemi’ne erişemezdi.

Hatta bazı kimselerin “Benim yolum tarikat
yolu değil hakikat yoludur.” demeleri insana ne kadar tuhaf geliyor.
Halbuki tarikattaki mücadeleyi bilse, değil o yola girmek, hemen kaçar.
Bu yolları yürümeden, Tarikat-ı aliye’ye ayak basıp hakikate çıkmadan,
insanın mârifete ulaşması; ilkokulu okumayan bir insanın üniversitede
okuyorum demesine benzer.

Netice Olarak :

Allah-u
Teâlâ Âyet-i kerime’sinde kendisine inanan ve Resul’ünü tasdik eden
kullarına; İslâm’ın bütün hükümlerini benimsemelerini, buyruklarını
uygulamala-rını, yasaklarını terketmelerini emir buyuruyor :

“Ey
iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm’ın sulh ve
selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık
düşmanınızdır.” (Bakara : 208 )

Allah-u Teâlâ’ya gerçek mânâda teslim olun, hem dışınızla hem içinizle O’na itaat edin. İslâm’a bir başka şeyi karıştırmayın.

Hakk’a uymayıp, Hakk’ı kendi arzu ve heveslerine uydurmaya kalkışanlar hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur :

“Eğer hak onların heveslerine uysaydı, gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi.” (Müminûn : 71)

Çünkü onların hevâ ve hevesleri bozuktur, farklı farklıdır, tutarsızdır.

Onlar nefislerinin arzularına meylettikleri için, Hakk’ı ve hakikati duymak, üzerinde düşünmek istemezler.

“Hayır! Biz onlara zikirlerini (şan ve şereflerini) getirdik. Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.” (Müminûn : 71)

Ona
iltifat etmiyorlar, ondan feyiz alarak nefislerini ıslâh etmek
istemiyorlar. O sayede nefislerinin şerrinden kurtulmak arzusunda
bulunmuyorlar, arzu ve heveslerine uymaya devam edip durmak istiyorlar.



Hesap
ve cezâ gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabbinin
rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nispette korkan,
nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan müminlere çok
büyük müjdeler vardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki :

“Rabb’inin
huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye
gelince, cennet onun varacağı yerin ta kendisi olacaktır.” (Nâziat :
40-41)

Allah’tan korkan kimse hevâ ve hevesine uymaz, ibadet ve
taate yönelir. Nefsâni arzulardan uzaklaştıkça iffetli olur, haramlardan
ve şüpheli şeylerden kaçındıkça verâ ve takvâ sahibi olur.

Şeddâd
bin Evs -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle
buyurmuşlardır :

“Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.

Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.” (Tirmizî : 2461)

Nefsine uyup günahlarda ısrar ettiği halde, Allah-u Teâlâ’nın kendisini affedip cennete koyacağını temenni eder durur.

Ebu
Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem
-sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle
buyuruyorlar :

“Allah altmış yaşına kadar ömür verdiği halde,
(yaratanı ve yaşatanı tanımayan) kimsenin mazeretini kaldırmıştır.”
(Buhârî. Tecrîd-i sarîh : 2020)

Dinî, dünyevî saâdet ve selâmet
yollarını öğrenmek için tecrübe zamanı demek olan bu müddet Hadis-i
şerif’te altmış yaş olarak sınırlandırılmıştır. Artık bu yaşa varan
kimsenin kusurları hakkındaki mazeretleri kaldırılmış oluyor. Ancak
tevbe istiğfar etmek ve gönülden Hakk’a yönelme yolu bulunuyor.

Bir
kardeşimizle konuşurken nefisle mücahededen bahis açılmıştı. “Yavaş
yavaş alışacağız inşaallah.” dedi. Bu sözü hem tuhafımıza gitti, hem de
hoşumuza gitti. Yaşını sorduk. “Altmış üç” dedi. “On üç desen daha çok
yakışacak.” dedik. Çünkü yavaş yavaş alışacağımıza göre, demek ki
önümüzde çok vakit var.

Ve mücahedenin, mücadelenin hakikatini ona izah ettik.

NEFSİN TERBİYESİ HAKKINDA HADİSLER-1


"Onların arkasından öyle bir nesil geldi ki, namazı terkedip
şehvetlerine uydular, onlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.
Ancak, tevbe eden, îman edip hayırlı amel İşleyenler müstesna, bunlar az
da olsa haksızlığa uğramaksızın cennete girerler". (Meryem, 59-60)

"Günün
birinde (Kârûn) süslenip ihtişamla kavminin huzuruna çıktı. Dünya
hayatına gönül bağlayanlar : "Ne olurdu Karun'a verilen nîmet bizde de
olsaydı! Muhakkak Kârûn büyük bir servet sahibidir" dediler. İlim sahibi
olanlar ise; "Yazıklar olsun size! İman edip iyi amellerde bulunan
kimselere,Allah'ın verdiği sevap daha hayırlıdır" dediler." (Kasas,
70-80)

"Sonra hiç şüphesiz o gün, verilen nimetler hakkında sorguya çekileceksiniz". (Tekâsur, 8 )

"Kim
dünyayı isterse, dilediğimiz kimselere istediğimiz miktarı çabucak
veririz de sonra ona cehennemi mekân kılarız. O da, kınanmış ve kovulmuş
olarak cehennemde yanar". (Isra, 18 )

Bu konudaki ayetler çok ve malumdur

Konu İle ilgili hadisler

491.
Hz. Âişe (r.a) der ki : "Peygamber ailesi onun vefatına kadar iki gün
peşipeşine arpa ekmeğinden karınlarını doyuramamışlardır." (Buhârî ve
Müslim rivayet etmişlerdir).

Diğer bir rivayet şöyledir :
"Peygamber ailesi Medine'ye hicretten vefatına kadar üç gece peşipeşine
doyasıya buğday ekmeği yememiştir.
Peygamber ailesinden maksad,
hanımları ve hizmetçileridir. Rasûlullah ve ailesi ferdleri üç gün
peşipeşine arpa ve buğday ekmeği bulamadan geçinir, hiçbir zaman
tıkabasa kannlannı doyuramazdı. Aylarca bacalarının tütmediği olur; yani
evlerinde yemek pişmezdi. Bu hareket onların yoksulluklarından değil,
hudutsuz cömertliklerindendir. Rasûlullah kendi malından zevcelerinin
senelik nafakalarını ayırır, Takat cömertliğinden bu nafaka senenin
yarısı gelmeden biterdi. En ucuz ve kolay yemek kuru hurma olduğu için
günde İki öğün yemek yerlerse, bunun biri mutlaka kuru hurma olurdu.
Hadisimiz, Rasûlullah'ın ve aile fertlerinin az ile yetinip, zühd hayatını tercih ettiklerine acık delildir.

492.
Urve'den rivayet edildiğine göre Âişe (ra) şöyle anlatmıştır : *'Ey
kız-kardeşimin oğlu! Vallahi biz peygamber hanımları, iki ayda üç hilâl
sayardık da bu zaman içinde Rasûlulİah'ın odalarında hiç ocaklık
yanmazdı"; "Ey Teyzeciğirn ne ile yaşardınız?" diye sordum, "iki kara
şeyle; yani hurma ve su ile; ancak Rasûlulİah'ın ensardan olan komşuları
hayvanlarının sütlerinden Rasûlullah'a gönderirlerdi, o da bizlere onu
verirdi" dedi. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.)

Daha
önceki bölümlerde geçtiği üzere, şayet Rasûlullah dileseydi, Allah Mekke
dağlarını ona altın yapacak ve emrine verecekti. Rasûlullah dünyaya
önem vermeyip; birgün açlığı, birgün tokluğu tercih etmiştir.Açlığında
Allah'a tazarru, tokluğunda da hamdetmeyi tüm dünyaya üstün görmüştür.
Bu sebeple eline geçen dünyalığı cömertçe dağıtmış, fakirlikten hiç
korkmamıştır. Bu zühd hayatında hanımları da onu takip etmişler,
şikayette bulunmamışlardır.

Kuru hurmaya siyah denmesi,
genellikle Medine'nin hurmaları siyah olduğundandır. Suya da tağlib
tarîkîyle siyah denilmiştir. Aksi takdirde suyun rengi yoktur.

Hz.
Âişe'nin (ra) bu özel durumu haber vermesi, şikayet değil, ümmeti için
Rasûlullah'ın örnek halini açıklamadır. Bu sebeple de bir beis yoktur.
Böyle örnek bir hâlin gizlenmemesi daha da uygundur.
Hadisimiz, kişinin ailevî hayatından şer'î mahzur taşımayan bir şeyi anlatmasında bîr beis olmadığına delildir.

493.
Ebu Saîd el-Mukbirî'den rivayete göre Ebu Hüreyre (r.a) bir kavme
rastladı, önlerinde kızartılmış bir koyun vardı. Onu yemeğe davet
ettiler. Ebu Hüreyre de "Rasûlullah doyasıya arpa ekmeği bile yiyemeden
dünyadan ayrıldı" diyerek yemeğe gitmedi. (Buhârî rivayet etmiştir).

Ebu Saîd tabiînin büyüklerindendir. Hz. Âişe ile ümmü Seleme'den rivayetleri mürseldir. Kendisinden 6 hadis rivayet edilmiştir.
Hadisimiz,
ashabın Rasûlullah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaya verdiği önemi ifade
etmektedir. Bu hadis, Rasûlullah ve ashabının hiç doymadıkları, aç
yaşayıp, aç öldükleri anlamına da gelmez. Fakat onlarda asıl olan şey,
yemeğe önem vermemek, tıka basa karınlarını duyurmamaktır.
Yani onlar
yemek için yaşamaz, yaşayabilmek İçin yerlerdi. Bir hadiste de "Kişinin
belini dik tutacak kadar yemesi onun için kâfidir" buyurulmuştur. Yine
bir hadiste "Ademoğlu midesinden daha şerli bir kap doldurmuş değildir"
buyurulmuştur.

494. Enes (ra) der ki : "Rasûlullah, ölünceye kadar
sofrada yemek yememiştir ve has undan yapılmış ekmek de yememiştir".
(Buhârî rivayet etmistir).
Buhârî'nİn naklettiği diğer bir rivayette "gözleri, kesinlikle kızartılmış koyun görmüş değildir." ziyadesi vardır.

Sofra
üzerinde yemek yemek, o zaman kibir alâmeti sayılırdı. Bu sebeple
Rasûlullah sofrada yemek yememiştir. Çünkü her halinde tevazuu tercih
etmiş ve tavsiyede bulunmuştur. .Sofrada yemek bidat ise de caizdir.

"Kızartılmış
koyun görmedi" cümlesi Rasûlullah'ın kızartılmış koyun yediğini görmedi
anlamındadır. Yani Rasûlullah, dünya rahatına alışıp nefislerine hoş
gelen yemekleri yiyenlere benzemezdi. Kendisini fakirlere, yoksullara
benzetmeye çalışmış, bu hayatıyla onların da gönlünü hoş etmiştir. Bu
şekilde hareket ümmetine vacip değilse de iki cihan saadetine ermek
isteyenlere güzel bir örnektir.
Nefsin isteklerim noksansız karşılamak kişide dünya muhabbetini artırır ve o da türlü hata ve isyanları doğurur.[9]

495.
Nu'man b. Beşir (ra) der ki; "Ben Peygamberinizin karnını doyuracak
kadar âdî hurmayı bile bulamadığını çok gördüm". (Müslim rivayet
etmiştir).

"Peygamberinizin" tabiri, muhataplara Rasûlullah'a
uymalarım ve dünyaya meyletmemelerini tenbih içindir. Çünkü ümmeti
Rasûlullah'ı en güzel Örnek olarak görmeli ve ona uymaya çalışmalıdır.
Ebu
Avâne'nin rivayetinde "Siz yiyecek ve içeceklerden dilediğinizi bulup
yiyorsunuz öyle mi? Ben Peygamberinizin karnını doyuracak kadar dahi âdî
bir hurmayı bile bulamadığını çok gördüm" şeklindedir.
Hadisimiz,
Rasülullah'ın bazan, çok az da olsa karnını doyuracak şeyler
bulamadığına delildir. Çünkü o, herşeyini tebliğe hasretmişti, karnının
açlığını ve doyurmak için birşeyler gerektiğini bile düşünemiyordu.
Nefsinin isteklerine hiç tâbi olmuyordu.

496. Sehi b. Sa'd (na)
der ki : "Rasûiullah, peygamber olarak gönderildiğinden ölünceye kadar
eteklenmiş un görmemiştir". Kendisine "Peygamber zamanında sizlerde elek
var mıydı?" diye soruldu. O da "Rasûiullah ölünceye kadar elek
görmemiştir" cevabını verdi. "Arpa ununu eleklemeden nasıl
yiyordunuz?"diye sorulunca şöyle dedi; "Arpayı Öğütüp havada savururduk,
uçan uçardı. Geriye kalanım da su ite ıslatıp hamur ederdik". (Buhâri
rivayet etmistir).

Rasûlullah, peygamberliğinden önce Şam
tarafına ticaret için gittiğinden oralarda eleklenmis saf un görmüştür.
Çünkü oralarda bu un çoktu. Peygamberliğinden sonra böyle bir uzak
sefere çıkmadığı için görmemiştir. Yaşadığı Medine'de ise elek yoktu ve
un eteklenmeden hamur yapılırdı.
Yine hadisimiz, bu bölümdeki diğer
hadislerle birlikte aynı manayı desteklemektedir. O da Rasûiullah ve
ashabının zühd hayatıdır. Hiçbir zaman dünya rahatını arzu
etmedikleridir.

497. Ebu Hüreyre'den (ta) rivayet edilmiştir :
Rasülullah bir gün veya gece evinden çıktı, yolda Ebu Bekir ve Ömer
ile karşılaştı. "Bu saatte evinizden niçin çıktınız" diye sordu. Onlarda
"açız" dediler. "Allah'a yemin ederim ki, ben de aynı sebepten evden
çıktım" buyurdu. Beraber yola koyuldular, Peygamberimiz ensardan birinin
evine vardı, adam evde yoktu. Hanımı Peygamberimizi görünce "Hoş
geldiniz, buyurun" dedi. Peygamberimiz beyini sordu "Bize tatlı su
getirmeye gitti" dedi. O sırada ev sahibi geldi, Peygamberimizle iki
arkadaşını görünce "Elhamdülillah, bugün kimse benden daha şerefli
misafirlere kavuşmamıştır" dedi. Koşarak onlara, üzerinde koruğu, kurusu
ve yası bulunan bir hurma salkımı getirip "buyurun" dedi. Hemen bıçağı
eline aldı, o zaman peygamberimiz "Sağılır koyun kesmeyesin" dedi.

Bir
koyun kesti. Onlar da koyun eti ile hurmanın bir kısmını yediler ve su
içtiler. Doyup sularını da içtikten sonra Peygamberimiz, Ebu Bekir ve
Ömer'e şöyle buyurdu : "Allah'a yemin ederim ki. kıyamet günü bu nimetten
sorguya çekileceksiniz. Açlık sizi evlerinizden çıkmaya zorlayınca, bu
nimete kavuşuncaya kadar geri dönmediniz". (Müslim rivayet etmiştir).

498. Halid b. Ömer el-Adevî'den (r.a) rivayeî edilmiştir :
Utbe
b. Gazvan (ra) Basra valisi iken bir gün bize hutbe okudu. Hamd-ü
senadan sonra şöyle dedi : Dünya, fâniliğini ilan ederek, yüzünü dönmüş
hızla gidiyor. Su kabının dibinde sahibi tarafından biriktirilen su
kalıntısı gibi az bir süresi kalmıştır. Sizler buradan, sonu olmayan bir
yurda göçeceksiniz. Oraya, yanınızda İyi ameller bulunarak gidiniz.
Çünkü bize anlatıldığına göre cehennemin ağzından atılan bir taş yetmiş
sene boyunca düşmeye devam ettiği halde cehennemin dibine ulaşamaz,
vallahi orası doldurulacak. Ne o, şaşırdınız mı? Yine bize anlatıldığına
göre cennet kapılarının her biri kırk yıllık mesafe genişliğindedir.
Buna rağmen kıyamet günü gelince aşırı kalabalık yüzünden çok
sıkışacaktır.

Kendimi Rasûlullah'ın yanında (iman eden ilk) yedi
kişinin yedincisi olarak görüyorum. Ağaç yapraklarından başka
yiyeceğimiz yoktu, öyle ki onları yemekten dolayı ağızlarımız kanıyordu.
(Bir
kere)(bürde) elime geçmişti. Onu, Sa'd b. Mâlik ile aramızda iki parça
etmiş,yarısı ben ,yarısını da Sa'd peştemal edinmiştik. Şimdi herbirimiz
birer şehrin valisi olduk. Bu yüzden ben kendi gözümde Önemli bîr adam
haline gelip, Allah'ın katında küçük olmaktan O'na sığınırım". (Müslim
rivayet etmiştir).


Rasûlullah dünyanın sonunun yaklaştığını
şöyle ifade etmiştir : "Ben ve kıyamet saati iki parmağım yapıştırarak
işte şöyleyiz" Salih amel, hayır, ibadet, taat hazırlayınız. Çünkü o gün
size onların faydası olur. Malınız, mülkünüz, eviadu iyalinizin sizi
kabre koyup geri döndükleri gün, amelinizle baş-başa kalacaksınız. İbn
Ömer de, hastalığınız için sağlıklı günlerinizde, ölümünüz için de
hayatta iken, ahirette size faydası dokunacak ameller biriktiriniz
tavsiyesinde bulunmuştur.

Taşın yetmiş sene düşmesine rağmen
cehennemin dibine ulaşmaması" Allah'ın azametine, kudretinin
sonsuzluğuna delildir. Muhataplarına cehennemin derinliğini hatırlatmak,
ondan sakındırmak ve ona girmeye sebep olacak hatalardan kaçındırmak
içindir.

499. Ebu Mûsâ el-Eş'arî (r.a) der ki : Âişe (r.a) bize
kaba kumaştan yapılmış bir gömlek ve peştemal çıkarıp gösterdi, "işle
Rasûlullah bunların içinde vefat etti" dedi. (Buhârî ve Müslim rivayet
etmişlerdir).

Hadisimiz, Hz. Peygamberdin (s.a) dünya zevkinden
ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Efendimiz, her şeyin en azı ve
basiti ile iktifa buyururdu. Ümmetinin de bu hususta ona uyması gerekir.
Rasûlullah'ın yemesinde, giyiminde tekellüften uzak bulunduğuna, dünya
malına, zînetine önem vermediğine bu hadis delildir.

Hz. Âişe'nin
o kaba kumaşları göstermiş olması, hiç başka birşey giymemişti anlamına
da gelmemelidir. Anlaşılması gereken şey; Hz. Rsygamber'in basit
şeylerle iktifa ettiğidir. Uyurken altına rahat edeceği bir döşek bile
edinmeyi arzu etmemesi, dünyaya ne derece kıymet verdiğine işarettir.
Nitekim o "Yurd ahiret yurdudur" buyurmuştur.

MÜSLÜMAN NEFSE HAKARET EDİLEBİLİR Mİ?

Merhum
Çekmegil, “Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir mi?” diye sorup bu başlık
altında şöyle diyor : (Başta tasavvuf kültüründen etkilenenler olmak
üzere, nice müslümanın ağzından ya da kaleminden nefse hakaretler
yağdırıldığına şâhit olmuşuzdur. ) “İnsanın en büyük düşmanı nefsidir. ”
Onun için “herkes kendi nefsiyle savaşmalıdır”, hatta bu işe “büyük
cihad” denir şeklinde ifadelere rastlamayan yok gibidir. Hatipler
kürsüde, imamlar minberde, yazarlar kitap ve makalelerinde, büyük
çoğunlukla nefsin büyük düşman olduğunu telkin edegelmişlerdir. Bu
kontrolsüz telkinler, tekrar edile edile insan zihninde öyle yer
etmiştir ki, değil bu söylenenlerin kritiğini yapmak, hatalı
olabileceğini bile hatırına getirmez.

Nefsi suçlama ve ona
hakaret konusunda aşırıya giden, “benim nefsim Firavundan aşağıdır”
diyen, “ah şu köpek nefsim” şeklinde nefsini suçlayan insanlar, toplumda
bu sözleriyle takvâ sahibi olduğunu göstermiş kabul edilir.

Peygamberimizin
şu hadisi konunun nasıl değerlendirilmesi gerektiği husûsunda ölçü
verir : “Sizden biriniz, sakın ‘nefsim habis (pis) oldu’ demesin!” (S.
Müslim ve Tercümesi, Mehmed Sofuoğlu, c. 7, s. 118 )

Kur’ân-ı
Kerim’de, kişinin kendi nefsine zulmetmesinin kınanmış olduğunu
(35/Fâtır, 32; 2/Bakara, 57; 3/Âl-i İmrân, 117; 11/Hûd, 21; 16/Nahl, 33;
18/Kehf, 35; 23/Mü’minûn, 209; 29/Ankebût, 40; 30/Rûm, 9; 34/Sebe’, 19;
39/Zümer, 53; 37/Sâffât, 113; 65/Talak, 1), “… Nefsinizi ayıplamayın…”
(49/Hucurât, 11) emrini görüyoruz.

Kaynaklara baktığımızda, nefs,
insanın bizzat kendisi, kendi rûhudur. Kur’an’da nefs, daha çok,
insanın kendisi anlamında karşımıza çıkar (82/İnfitâr, 5, 19). İnsanın
şahsiyetini meydana getiren zâtı, özüdür. (…) Bizzat, nefsi “düzenleyen”
Yaratıcısının bildirdiği gibi, nefs, kötülüğe düşme tehlikesiyle de
karşı karşıya olduğu halde, takvâya da tâlip olacak bir tercih hakkıyla
şereflenmiştir (91/Şems, 7-8 ). Bu şerefe şükretme vücûbiyetine imanla
“itmi’nâna, huzur ve tatmine ermiş nefs” (89/Fecr, 27) o kadar mesuttur
ki, artık o, Yaratıcısından râzı olarak huzurdadır. Bu huzurlu kul
Allah’ından; O’nun kendisine lâyık gördüğü fıtrattan ve imtihanındaki
takdirlerden râzı ve Allah da o nefsin itmînânından râzı olduğu halde
saâdete dâvet olunmaktadır (89/Fecr, 28-30). Ki, nefsin kendisini
tertemiz yapmanın mükâfatı olarak umduğuna ermiştir (91/Şems, 9).

Bu
kadar şerefli bir fıtratla yaratılarak en büyük saâdete namzet kılınan
nefs, elbette ki ayıplanamaz, kınanamazdı. Hattâ, söz konusu her nefse,
kendi nefsî kişiliğine saygı göstermesinin ve nefsini en önde
beslemesinin, bazı Usûl-i Fıkıh âlimleri bu saygının vâcip olduğu
kaydeder (Muhammed Ebû Zehra, Fıkıh Usûlü, çev. Abdülkadir Şener, 1973,
s. 356).

“Kimse ‘nefsim pis oldu’ demesin” ayıplamasın diye
mü’minleri sakındıran Allah Rasûlü, üstelik iyilik yapmaya “önce kendi
nefsinden başla…” (Müslim; Fî Zılâl, Hikmet Y. c. 1, s. 458 ) diye
emretmesi, dikkat edilmesi gereken husustur. Cenâb-ı Hak, insan
nefsindeki âyetlerden (41/Fussılet, 53) haber vererek “nefsini bilmeyen,
nefsini aşağılık yapanlardan başkasının” tevhid dininden yüz
çevirmeyeceğini vahyetmiştir (2/Bakara, 130).

İslâm fıkhına göre,
“bir kimse ne kendisine, ne de başkasına zarar verebilir. ” Onun için
bir mü’minin kendi nefsini “Allah’tan başkasına karşı alçaltması helâl
değildir. ” Bir kimse birini haksız yere öldürürse büyük bir günah
işlemiş olur (4/Nisâ, 93). Katilin dünya ve âhirette cezâsı çok ağırdır.
Fakat bir kimse, bizzat kendi nefsini öldürürse intihar etmiş olur ki,
onun cezâsı ebedî hayatta daha da ağırlaşır (Elmalılı, Hak Dini Kur’an
Dili, Eser Y. c. 2, 1344). “Kendinizi tehlikeye atmayın. ” (2/Bakara,
195), “…Nefislerinizi öldürmeyin. ” (4/Nisâ, 29). Aynı zamanda nefsinize
eziyet de etmeyin. Değil nefsi eziyetlere lâyık görmek; tam aksine,
onun meşrû ihtiyaçlarını temin ederek, hayatiyetini muhâfaza etmektir
iş. Nefsin korunması, İslâm’da aslî görevler arasında zikredilir. Din,
nefis, akıl, ırz, mal gibi temel haklar insanın vazgeçemeyeceği
vazifelerindendir. Hatta, nefsi korumak, dini korumaktan hemen sonra
ikinci sırada yerini alır. Nefsi her çeşit tecâvüzden koruyarak onu
izzette tutmak, hayatî bir görevdir.

Böyleyken “nefsi
öldürmek”ten bahsetmek, hele hele “ölmeden önce ölünüz” ve cihadın en
büyüğü, nefse karşı olanıdır”, “küçük cihaddan büyük cihada döndük” gibi
sözleri Allah Rasûlüne mal ederek delillendirmeden söylemek, değişik
mânâlarla da olsa, insanı hadis uydurmuş olmanın vebalinden
kurtaramayacağı gibi, diğer insanları da yanıltmaya götürebilir.

Başkasına
hakaret eden kötülük etmiş olur da, bizzat kendi nefsine hakaret eden
insan, nasıl kınanmaz? Şüphesiz nimet ne kadar büyük olursa, onu veren
Allah’a şükretmeye yanaşmayan nankör insan da o kadar hakir olur. Bu
imtihan âleminde fıska da, takvâdaki şerefe de tâlip olma hürriyetiyle
yaşayan her nefse, bu fırsatı izzette tutmak için bazı hudutlara
dikkatle yaşaması tavsiye edilmiştir. Yaratıcımız bizlere iyiye, güzele,
doğruya, kişiliği muhâfazaya kabiliyetli bir nefis vermiştir. Buna
şükreder halde bulunmak saâdete götürür insanı. Diğer yaratılmışlardan
ayrı olarak da tâlip olma hürriyeti verdiği bu nefse, kötüyü arzulama
meylini, yani hevâ ve hevesini kontrol altında tutmak için yine vahiyle
çizilmiş sınırlar göstermiş; onları aşmanın tehlikesine işaret
buyurmuştur (Bk. 9/Tevbe, 112; 4/Nisâ, 13-14; 2/Bakara, 187, 229;
65/Talâk 1; 58/Mücâdele, 4). Elbette bu çok önemli bildirilerin ışığı
altında nefsi kötülüklere düşmekten korumak her nefse fert fert aslî bir
görevdir ki, takvâ da işte budur. Bu hudutlar, izzete yetenekli,
zillete temâyüllü her nefis için konulmuş sınırlardır; büyük rahmettir.

Kim
bu merhamete lâyık olmak için, ihtiraslarından kendi nefsini korumuşsa
kurtuluşu müjdelenmiştir (Bk. 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16; 91/Şems, 9).
Hatta sevmediği halde, istemeyerek bu rahmet hudutlarını aşan,
“bilmeyerek bir fenâlık” yapan, ancak sonradan pişman olarak nefsini
tekrar sınırlar içerisinde muhâfazaya alan kimse, yine bu rahmete lâyık
görüleceği şefkatle haber veriliyor (Bk. 6/En’âm, 54). İşte bu büyük
rahmeti unutarak Allah’ın zikrinden gaflete düşersek, o zaman sadece
-bizden hiçbir zaman ayrı olmayan- nefsimiz kötülüğe düşmez; topyekün
bütün insanlığımızla beraber helâk olmayı hak etmiş oluruz demektir.
Şüphesiz ki insanlardan “iyi hareket edeni (muhsin) de vardı, nefsine
apaçık zulmedeni de” vardır (37/Sâffât, 113). Ve bu imtihan âleminde
daima var olması da yadırganamayacaktır.

Kötü arzularından
rahatsız olan her insan için meşrû görülmeyen hevâ ve hevesler kendi öz
nefsinde bile olsa, “Ben nefsimi tebrie etmem/temize çıkarmam”
(12/Yusuf, 53) diyerek haksızlığın müdâfa edilmemesi gerektiğini, bir
Peygamber ifâdesiyle veriliyor. Bu haberden şunu da anlayabiliriz : Bir
insan, peygamber de değilse, yaratanı tarafından özel olarak ikaz
edilmiyorsa, günahsız kalacağı garantisine hiç sahip değildir. Şüphesiz
ki irâde sahibi insan, şükürsüzlüğe râzı olarak yaşarken bir fenâlık
ederse, kendi nefsine kötülük etmiş olur (35/Fâtır, 18 ). Kim ihsân eder,
güzellik ve iyilik sergilerse, ancak kendi nefsi için yapmış olur
(17/İsrâ, 7). Ebedî hesap gününde “artık onlardan kimi şakıy, kimi de
saîd” olarak hesaplarını kendileri verecektir (11/Hûd, 105). Müslümanı
günah işlemez bir melek, ya da koyun telâkkî etmek sünnet anlayışına
uymaz.

Emmâreleşerek, yani Allah’ın emirleri dairesine girmeye
çalışmayarak kendi kendisini diktatörleştiren; mutlak âmir olabileceğini
zanneden her insan, hudutlara dikkat eden değil; sınırları tesbit etme
hakkının kendisinde olduğunu vehmeden ahmaktır. İşte bu tipler, her
istediğini illâ da yapmaya kalkar ki, bunlara nefs-i emmâre diyebiliriz.
Hudûdunu tanımadan “kötülükleri emreden” her nefis ölmeden evvel,
“kendini alabildiğine kınayan (levvâme/levm eden) nefs” (75/Kıyâme, 2)
haline inkılâp ederek tevbe ibâdetini yapmaya başlarsa kurtuluşa
yönelmiş olur. Yüce Allah, böylesi bir nefsin önemini anlatmak için
“Kasem ederim o pişman cana (nefs-i levvâmeye)” (75/Kıyâme, 2) buyurarak
yeminle bir iman esasını açıklıyor. Söz konusu emmâreleşen nefis, bir
kimsenin kendi öz nefsi de olsa, babası, atası, evlâdı veya kavmi de
bulunsa, İlâhî hudutları aşar halde ise elbette ki cezâlandırılmalıdır.
Çünkü suçludur o haliyle.

Eğer bir nefis, ister kendisinde,
isterse başkalarında bulunsun; vahyî tebliğlerle açıklanmış olan
günahları âdilâne ölçülerle karşılayarak kınayabilecek bir kişiliğe
yükselebilmişse, yine de takvâya tâlip olarak azizleşebilir. Hem nefsini
hem de ailesini, “acı azaptan koruyun!” (66/Tahrîm, 6) emrine uyarak
kim “nefsini hevâdan alıkoyduysa” muhakkak onun yeri cennettir
(79/Nâziât, 40-41). Çünkü onun yaratıcısı, nefislerin zaaflarını
bildiğinden tevbelerini kabul buyurarak “bağışladı” (2/Bakara, 187).

Kısacası,
insan nefs olarak kerîm ve şerefli yaratılmıştır. Ve bu lutfedilmiş
nefis, Kur’ân-ı Kerim’de bizzat insanın kendisi olarak zikredilir
(82/İnfitâr, 5). Ayrıca, kibrin düşürdüğü zulümle kendisini ezenlerin
dışında, doğruları kabullenen nefis, iyiye, güzele; takvâya kabiliyetini
mahfuz tutmuş bulunur ki, müjdelenmiş olur (91/Şems, 7-9). Özellikle bu
yetenek ve müjdelere şükrederek yaşıyorsa bir nefis, artık Allah’ın
kendisinden râzı olduğu mutmain bir nefistir (bk. 89/Fecr, 27).

Ruh,
can, nefis, yani insan, eğer Allah’ın zikrinden gafletle, kendi
kendisinin emrine giren bir gâfil gibi; “Hem ogan (tanrıyız), hem
kullarız” mısrâlarıyla, böbürlenen Ziya Gökalp gibi bir nefs-i emmâre
olmuşsa, yani mutlak “emretmek ve hükmetmek Allah’a mahsus” olduğu halde
gafletle kibirlenerek, kendi adına fermanlar çıkaran, savaşlar açan
modern putperest bir nefis olmuşsa, tabiatıyla kötülüğü emreden olur.
Ancak, bu kınanacak hal, nefsin kötülüğü emretmek için yaratılmış
olduğundan değil; İlâhî hudûda dikkate lüzum görmeyen insanın kendinden
çıkar olduğundandır. Bir kimse bu halden pişman olarak “nefs-i levvâme”
haline gelemiyorsa, bu onun gafletinin, ya da küfrünün eseri olabilir.
Böyle olunca da “mutmain nefis” olmaya çalışmayan hiçbir kimse elbette
temize çıkarılamaz.

Aslında nefis, mükerremdir. Ve İslâm
fıtratıyla doğan her nefis, dünyaya şeref vermiştir. İnsan malıyla
olduğu gibi, nefsiyle de imtihan olunmaktadır. “Sabredenlere müjdeler!”
(2/Bakara, 155)

Bütün bu özellikleri düşünebilirse,
Rasûlullah’ın, “Sakın nefsinizi kötülemeyin”, “Sizden biriniz, sakın
‘nefsim habis (pis) oldu’ demesin!” (S. Müslim ve Tercümesi, Mehmed
Sofuoğlu, c. 7, s. 118 ) şeklindeki uyarısını daha iyi anlamış oluruz.
Hele İslâm’da edâ edilmesi emredilen en büyük ibâdetin dahi insanın “…
ancak nefsi için…” (29/Ankebût, 6) yapar olduğunu Kitab-ı Kerim’de
görünce, herhangi bir delil göstermeden, mü’minin öz nefsini düşman
olarak ilân etmesinin izahını bulamıyoruz.

İnsanın kendi nefsine
haksızlık etmiş olmasının ne olduğunu, daha çok ahmak münkirlerin
hakkında “Onlar nefislerine zulmedenlerdir” (11/Hûd, 21) mealindeki
âyetten anlayabiliriz. İbâdet maksadıyla da olsa, nefse eziyet vermenin
tasvip edilmediğini, Rasûlullah’ın bu husustaki ikazlarını da görünce,
İslâmiyet’in fıtrata uygun yegâne ve tek din olduğunu bir daha idrâk
ederek şükrediyoruz. Budistlerin ve benzerlerinin, nefse eziyet
çektirerek, onu güya ıstıraplarla terbiye etme metodundan ilham alınan
davranışlarla, nefsi, İslâm’ın sunmuş olduğu kolaylıklardan, helâl
nimetlerden; hakkı bulunan meşrû hazlardan mahrum bırakmanın sünnete
uymadığını görüyoruz. Allah Teâlâ, gerek lezzetleri, gerek iştihaları
“zarûret miktarından daha azaltan kişileri de kınadı. ” Ebû’d-Derdâ (r.
a. ) şöyle söylüyordu : Allah Teâlâ, bütün lezzetleri ve her türlü
iştihaları, “aslında tamamıyla mahlûkatın yararlanması için yaratmıştır;
Gadabı/kızmayı kendilerine zarar veren şeyi onunla defetsinler için
yarattığı gibi. Doğudaki ruhu öne çıkaran Budizm ve benzeri dinler,
nirvana kelimesiyle ifâde edilen kurtuluşa ermek için nefse eziyet
vermeyi ibâdet sayan mistisizmin etkisindeki bazı kimseler, Buda’nın
altı yıl oruç tutarak kendisine eziyet edip duruşunu taklit eder
olmuşlardır.

Kişinin kendi nefsini kötülüklerden bizzat
korumasının “vâcip” olduğunu anlayan ve “müslümanım” diyen bir kimsenin
kendisini, “köpek nefsim”, “alçak nefsim”, “kâfir nefsim” gibi gereksiz
hakaretlerle kötülemesi ve bizzat kendi nefsini “en büyük düşman”
zannetmesi yakışık almaz; aynı zamanda, “mü’minim” deyişiyle açık bir
çelişki teşkil eder ki, günahtır. Bir kimse, kendisinin hem mü’min ve
insan olduğunu iddiâ edecek, hem de aynı zamanda kendisinde bir de
ayrıca, kâfir bir nefsin, köpek bir nefsin bulunacağına inanmış olması,
olacak şey midir? Ölçüsüzlüğün ortaya koyduğu bu nevî tezatlara ne denir
ki? Cenâb-ı Hak “insanın (bizzat) kendi nefsine karşı bir şâhit
(75/Kıyâmet, 14) olduğunu haber veriyor. Bizlere, İbn Kuteybe’nin “Bir
şeyi kendi nefsine isnâd eden kimse, onunla anılmalıdır” vecîzesiyle
hareket etmek hoş gelmiyor. Yücelerden yüce Allah, hepimizi, insanlardan
işittiği her sözü kritiksiz olarak hemen kabullenen mukallitler
olmaktan korusun. (4)

Müslümanca düşünmek ve müslümanca yaşamak
için, Kur’ânî terimlerin aslından, özünden uzaklaştırılmasını önleme
gayreti gerekmektedir. Tasavvufçular, nefis kavramını çok açık bir
şekilde tahrif etmişlerdir. Tasavvufçular, nefis kavramını sürekli
olumsuz çağrışımlarla izah etmişlerdir. Oysa Kur’an’da bu kavram, tek
boyutlu olarak ne tam olarak olumluya, ne de tam olarak olumsuza işaret
etmek için kullanılmıştır. Nefsin olumlu yönleri de vardır, olumsuz
yönleri de vardır; Tıpkı insan gibi. İyi insanlar da vardır, kötü
insanlar da vardır. Nefsin iyi hasletleri de vardır, kötü hasletleri de.
Kur’ân-ı Kerim’de insan, bir yanda olumlu, diğer yanda olumsuz
özelliklerle değerlendirilir.

“Nefis” terimi, başka bir anlama
geldiğine ilişkin kesin bir delil olmadığı sürece, insanın bizzat
kendisini ifâde eder. Nefis kelimesi, insan için kullanıldığında insanın
nefsi, onun benliği, özüdür. Yaşayan canlı varlık, hayat özü, şahsî
kimlik, insanlık, insan niteliklerinin toplamı gibi tanımlamalar da
nefsi anlatmaktadır. Kur’an’da nefis, insan için kullanıldığında;
“benlik, kişilik, fıtrat, şâkile” anlamlarında değerlendirilimiştir; hem
iyiliğin hem de kötülüğün taşıyıcısı olabilen bir vasfa sahiptir.
Kur’an’da nefis, genellikle zât, şahıs, kişi anlamında kullanılmıştır
(18/Kehf, 74; 2/Bakara, 72, 286; 20/Tâhâ, 40; 28/Kasas, 19, 33).
Kur’an’daki ilgili âyetlerden anlıyoruz ki, nefs, insanın kendisi,
insanı insan yapan özdür, takvâ ve fücur ilham edilen öz, benlik.

Kur’ân-ı
Kerim’e göre nefsin tüm arzuları kötü değildir. Nefs, insan yapısındaki
tabiî eğilimlerin toplamıdır. Nefsin hevâ ile ilgili istekleri
önlenmelidir. Ölçüsüz isteklerde gündeme gelen hevâ, nefsin olumsuz
yönüdür.

Tasavvufta Nefis : Kuşeyrî’ye göre nefis, kulun
sıfatlarının, huylarının, davranışlarının kötülerine verilen isimdir
(Kuşeyri, Risâle, I/305). Nefis, tasavvufta bütünüyle yok edilmesi
gereken bir şeydir. Nefis, tümüyle olumsuzdur ve öldürülmelidir.
Tasavvufta nefsin ölümlü ve iğretiden ölümsüze doğru yükselişi şeklinde
yorumlanan yedi aşama vardır. Nefsin merteberini mutasavvıflar şöyle
sıralarlar :

1- Emmâre : Yabancılarla dolu karanlıklar mekânı,
2- Levvâme : Nurlar makamı,
3- Mülhime : Sırlara mazhariyet makamı,
4- Mutmainne : Kemal, olgunluk makamı,
5- Râdıye : Visal, Mevlâ’ya ulaşma makamı,
6- Mardıyye : Mevlâ’nın fiillerinin tecellî makamı,
7- Kâmile : Mevlâ’nın makam, isim ve sıfatlarının tecellî makamı

(Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, Âlem Tic. Y. İst. 1996, s. 556).

Nefis
Tezkiyesi : Tezkiye; temizlemek, arındırmak demektir. Nefsimizdeki kötü
yönelimleri temizlemenin yollarını Rabbimiz bize öğretmiştir. Müridi
şeyhe kul yapan, insanın hürriyetini mürşid lehine yok eden,
miskinleştiren, irâdeyi yok eden, şeyhi yükseltip mâsumlaştıran tasavvuf
anlayışıyla nefsin kötü eğiliminden kurtulmak mümkün değildir. Nefis
tezkiyesi, ney ve kaval üfleyerek, şiş batırarak, sihirbaz ve
canbazların yaptığı gibi ateş avuçlayıp kızgın demirler tutarak, râbıta
yaparak ve silsile ezberleyerek, ibâdet yerine danslar yaparak, posta
oturup el öptürerek olmaz. Nefis tezkiyesi, Allah’a gereğince kulluk
yaparak olur.

Nefislerini tezkiye ettiklerini iddiâ eden bazı
mutasavvıflar, ulûhiyete, rubûbiyete kalkışmakta, bazıları Allah’ın
zâtını müşâhede ettiğini, kimisi öldükten sonra da dirilere tasarrufta
bulunacağını iddia etmekte, kimi levh-i mahfûza hükmettiğini, oradaki
yazıları değiştirdiğini, melekût âlemine çıktığını söyleyebilmektedir.
Oysa, nefsini tezkiye eden kula kulluk yapmaktan, hevâsına kulluk
yapmaktan kurtulandır. Yoksa, kendine kulluk yapmaya çağıran biri,
nefsini tezkiye etmiş değil; şirkini arttırmış olur. Tezekkî, şahsiyetin
kötülüklerden temizlenmesi, arındırılmasıdır. “(Nefsini/kendini)
arındıran kurtuluşa ermiştir. ” (87/A’lâ, 14).

Nefis, insanın
kendisidir. İnsan ise, iki yönlü bir varlıktır. İyiye de eğilimlidir,
kötüye de. Kur’an’da nefis, felsefecilerin dediği gibi ruh demek
değildir. Tasavvufçuların iddiâ ettikleri gibi de nefis, bütünüyle
mücâdele edilmesi gereken bir şey değildir. Nefsin fücur boyutuna karşı
fıtrî ve vahyî âyetlerle mücâdele etmeli, benliğimizi arındırarak takvâ
eylemlerinin ortaya çıkmasını sağlamalıyız. (5)

NEFS KAVRAMINININ YOZLAŞTIRILMASI VE “NEFSİN MERHALELERİ” TÂBİRİ

“Kur’ân’ı
Kerim’de nefsin çeşitli merhalelerinden bahsedilir mi, yoksa bunu
tasavvuf mu böyle anlamıştır?” Merhale, hedefe ulaşmak için ge­çilmesi
gereken konak yerine denir. Kur’ân-ı Kerim nefsin merhalelerinden
bahsetmez. Ama, tasavvufta nefsin yedi merhalesinden bahsedilir. Bunlar
nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne, nefs-i
râdıye, nefs-i mardıye ve nefs-i kâmile’dir. Nefs-i kâmile dışındakilere
Kur’an’dan delil getirilmeye çalışılır.

Nefsin mânevî
yükselişini Allah’tan başka kim takip edebilir. Bu konuda kendini karar
verme mevkiinde gören bir şeyh, bir münâfığı pek yüksek bir mertebede
göremez mi? Nitekim Kur’ân-ı Kerim bize Hz. Peygamberin münâfıkları
tanıyamadığını bildir­mektedir (9/Tevbe, 101; 63/Münâfikûn, 4).

Şimdi
nefsin merhaleleri ile ilgili ifadelere ba­kalım : Nefs-i emmâre : Münker
ve günah olan şey­leri işlemeyi teşvik ve emreden nefistir. Tasavvufa
göre emmâre nefis, ilk merhaledir. İnsan bir mürşide bağlanarak bu
aşamayı geçer, nefs-i emmâreden kurtulur. Hâlbuki nefs-i emmâre her
insanda olur. Âyete göre Hz. Yusuf gibi büyük bir peygamberin nefsi de
nefs-i emmâredir. Zaten insanın canı günahı çekmese ondan kaçınmanın ne
anlamı olur?

Âyetin metni de önemlidir. “Nefis kötülüğü emreder
durur” diye tercüme edilen, “İnne’n-nefse le emmâretun bi’s-sû’ ” isim
cümlesidir. Arapça’da isim cümlesi sübût ve devam ifâde eder. Yani isim
cümlesi ile ifade edilen hüküm bir zamanla sınırlı olmaz. Yani âyet,
nefsin, kötülüğü emredip durma özelliğinin kalıcı ve sürekli olduğunu
ifade eder.

Tasavvuf, ikinci merhaleye nefs-i levvâmeyi, üçüncü
aşamaya nefs-i mülhemeyi koymuştur. Tasavvuf anlayışına göre; “Nefs-i
mülheme : İlhâm ve keşfe mazhar ol­maya başlayan; neyin hayır, neyin şer
olduğunu idrâk edebilme melekesine sahip, şehvet istekle­rine karşı
kısmen direnme gücü bulunan nefstir. ” Adını “And olsun nefse isyânını
ve itâatını ilhâm edene. ” (91/Şems, 8 )âyetinden alır.

Nefsin,
bir noktadan sonra ilham ve keşfe mazhar olacağına inanmak insanı
şeytanın oyuncağı yapar. Şeytanın vesvese ve saptırma­ları ilham ve
keşif sanılmaya başlar. Büyüklerin ağzından çıkan her söz, Allah’ın ona
ilhamı sayı­lır ve tartışmasız kabul edilir. Nitekim bu inanç, Allah ve
Resulüne iftiralarla dolu nice kitapların kutsallaştırılmasına yol
açmıştır.

İçe doğan şey, şeytan ves­vesesi de olabilir. Çünkü o,
“insana ves­vese veren, onların içini karıştıran” (114/Nâs, 5)
varlıktır. Bazıları şeytan vesvesesini keşif ve ilham zanneder de
sapıtır. Allah Teâlâ şöyle buyurur : “Allah bazısını yola getirdi, bazısı
da sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’tan önce o şeytanları evliyâ
edindiler. Üstelik kendilerini doğru yolu tutmuş sanırlar. ” (7/A’râf,
30)

Aslında, nefs-i mülheme, tasavvufçuların iddia ettiği gibi
olgunlaşıp ilham ve keşfe, kerâmete mazhar olan nefsin bir aşaması
değildir. Mü’min-kâfir, her­kesin nefsi, nefs-i mülhemedir. Allah ona,
isyan­kârlığını ve takvâsını ilham ettiği gibi başka şey­leri de ilham
eder.

Dördüncü merhaleye nefs-i mutmainne, be­şincisine nefs-i
râdıye, altıncısına da nefs-i mardıye adı verilmiştir. “Ey itmi’nâna
ermiş itâatkâr nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan râzı olarak. ” (89/Fecr,
27-28 ) âyeti bu makama işaret kabul edilir. Hâlbuki Fecr sûresinin bu
son âyetleri, Kıyâmet günü Allah Teâlâ’nın müslüman kuluna yapacağı
hitâbı bildirir. Bunla­rın öncesine bakan hiç kimse bu konuda şüphe
edemez. (Bk. 89/Fecr, 21-30). Yedinci ve son merhaleye nefs-i kâmile
kon­muştur. Tasavvufçular bunu şöyle ifâde eder : Nefs-i kâmile : Bu
makamda sâlik, bütün ma­rifet makamlarını kazanarak irşâd mevkiine
yük­selir. Bu makam vehbîdir. ” Bu iddiaları iliştirecek bir âyet veya
hadis bu­lunamaz. Allah’ın ve Rasulü’nün bildirmediği bu makamları kim
nereden bilebilir?

Yukarıda belirtilen nefsin makamları ile
ilgili tasavvufî açıklamalarda her bir makamla ilgili akaid açısından
çok tehlikeli ifâdeler vardır… (6)

Tasavvufa göre, nefs-i mülheme
mertebesine gelen kişinin içine ilham gelmeye ve perdeler açılmaya,
gizli şeyler görünmeye başlıyor. Nefs-i mutmainne mertebesine gelince
beşer olma, yani insan olma özelliği bitiyor, “Nûr-i Muhammedî” ortaya
çıkıyor. Yani kişi insan-ı kâmil haline geli­yor ve Allah tarafından
muhatap alınma yani Allah ile karşılıklı konuşma safhası başlıyor.
Nefs-i râdıye mertebesinde ise kişi, esrâr-ı ilâhiyyeyi yani Allah’ın
sırlarını öğreniyor. Nefs-i mardıye mertebesinde o, Allah’tan, Allah
kuldan râzı oluyor, karşılıklı olarak birbirlerini memnun ediyorlar.
Şimdi bunlar, nefsin ilahlaşma süreci değildir de ya nedir? (7)

91/Şems,
7-10 âyetlerinden anlaşıldığı gibi, herkesin nefsinde mutlaka kötülük
vardır. Bir insanın, nefsindeki kötülükten temizlenmesinin tek yolu ise,
bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Allah’ın gösterdiği biçimde
ondan sakınmasıdır.

12/Yusuf, 53’de belirtilen Hz. Yusuf (a. s.
)’un sözleri, mü’minlerin nasıl düşünmeleri gerektiğini göstermektedir.
Mü’min, her ortamda nefsinin kendisini yanlış yola yöneltmek
isteyeceğinin bilincinde ve uyanık olmalıdır.

İZZET-İ NEFS :

Evet,
bazılarınca hep “zillet”le ilgili vasıflar yüklenip zelil kılınan
“nefs”in izzeti vardır, olmalıdır. Nefsin onurunu korumaya izzet-i nefs
denilir. İzzet-i Nefs; İnsanın insanlık, şeref ve haysiyetini koruması
demektir. İzzet kelimesi kuvvet, üstünlük, şeref ve gâlibiyet
anlamlarını dile getirdiği gibi, insanı zillete düşmekten alıkoyan iyi
nitelikler anlamına da gelir. İzzet’in zıddı zillettir. İnsan, nefsinin
izzetini korumakla yükümlüdür. Bu ise ancak Allah’a iman etmek, hayatını
O’nun emir ve yasaklarına göre düzenlemekle mümkün olabilir. Küfür,
şirk, nifak, isyan ise insanı zillete düşürür. Mü’min, imanı ile izzet
kazanır. Ne var ki kendisini(nefsini) küçültücü, izzetini zedeleyici her
türlü davranıştan kaçınmalıdır. “Nefsini temizleyip yücelten
kazanmıştır, onu alçaltan da ziyana uğramıştır. ” (91/Şems, 9-10)

Önemine
binâen tekrar edelim : “Nefs”i, temel olarak olumsuz şekilde tanımlayan,
hep mücâdele edilmesi, hatta öldürülmesi gereken bir özellik olarak
düşünen bir yaklaşım, Kur’an’a uygun değildir. Kur’an, çünkü, nefis
kelimesini Allah’a da nisbet etmektedir. Kur’an’da hem de altı âyette
Allah’ın nefsinden bahsedilmektedir. Allah’a ıtlak olunan şeyin kötü
olduğunu iddia etmek nasıl mümkün olabilir? Allah’ın sıfatlarından biri
de ‘Kıyam bi-Nefsihi’dir, yani O nefsiyle kaimdir, kendi kendine vardır,
hiç kimseye muhtaç değildir.

İFRAT VE TEFRİT;

Kur’an
referanslı düşünüp yaşamayanların en temel problemi… Kimi boşvermişlik,
kimi de takvâ adına aşırılıklar sırât-ı müstakîmin önünde engel
olmaktadır. Nefis konusunda da, nefsin oyununa gelip aşırılıklardan
birini seçme durumunda kalıyor insanlar. Nefsin emmâre özelliğini, kötü
arzularını, yani Kur’an’ın tâbiriyle hevâyı alabildiğine tatmin etme
arzusuyla yanıp tutuşan halk yığınlarının bu tavrına Kur’an hevâyı
putlaştırma diyor (25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23). Buna tepki de, nefsi
öldürülesi bir canavar görme şeklinde tarihten bu yana ortaya çıkmış.
Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah; “…Nefislerinizi öldürmeyin. ” (4/Nisâ, 29)
diye emrettiği halde.

Allah, nefsi insana zulüm olsun diye
yaratmamış. Tam tersine insanın olgunlaşması ve derecesinin yükselme
için bir araç olarak ihsan etmiş. Zâten nefis olmadan, insanın imtihana
tâbi tutulması, yaratıkların en güzeli ve en hayırlısı olmasına da imkân
yoktur. Kur’an, insana kendi kusurlarını ve nefsin problemlerini
sayarak nasıl tedbir alınması gerektiğini belirtir. Nefsin isteklerine
mubah istikametler çizmesi ve arzularına sınır koyması gerektiği halde,
nefisten şikâyet edip onu yok etmeye (ki, bu mümkün de değildir) çalışıp
olmayacak işlerle uğraşır nice insan.

Kur’an’ın beyanlarına göre
“nefsine zulmetmek”, günahkârların ve daha çok da kâfirlerin
özelliğidir. Peygamberimiz’in ifâde ettiği gibi, cesedinin/nefsinin
senin üzerinde hakkı vardır (Müslim, Sıyâm 193). Hadis-i şeriflerde
nefsini müdâfaa için öldürülenin şehid olduğu vurgulanır (bak. S. Müslim
Tercüme ve Şerhi, A. Davudoğlu, Sönmez Y. c. 2, s. 7). Kur’an’da
“…Nefislerinizi ayıplamayın…” (49/Hucurât, 11) diye emredildiği halde,
nefisler suçlanır hep. Halbuki nefis, insanın kendisidir. Suç ve günah
varsa, insan kendisi işlemiştir onu. Ve suçu yükleyecek bir yer
arayacağına kendi hatasını kabul ve itiraf edip hemen tevbeye sarılmalı,
Allah’ın affına mürâcaat etmelidir. Şeytanın bir oyunu da, kişinin
yaptığı suçu kabullenmesini engelleyip bir günah keçisi aratmasıdır. Bir
günah veya bir dinî görevi ihmal varsa, suçlu “ya yahûdidir, ya
düzendir, veya çevre, ya da nefis.” Böyle düşünen kimse tevbe kapısına
yaklaşamayacak ve temiz bir sayfa açıp olgunlaşamayacaktır; kısır döngü
içinde suçu bir yerlere yamayıp rahat edecektir… Ve kolaycılık bu konuda
da kendini gösterecektir : “Nefis merhale merhaledir, sınıf sistemi gibi
basamak basamaktır. En alttaki nefis, emmâre olan nefistir…” Bazı
yaptırımlarla (ki, bunların en kolayı bir şeyhe bağlanıp, her şeyi ona
havâle etmektir) insan, nefsine sınıf atlattıracak, râdıye, mardıye,
kâmile gibi zirvelere tırmandıracaktır. O durumdaki nefis de kötülüğü
artık hiç emretmeyeceğinden iş otomatiğe bağlanmış, kendiliğinden
kurtulma yolu sonuna kadar açılmış olacaktır. Artık nefis öldürülmüş
olmakta, kişi ölmeden önce ölmüş bulunmaktadır. (!)

Hâlbuki
nefsin ilk ve en alttaki basamağı sayılan emmâre vasfı, Hz. Yusuf
tarafından dillendirilmiştir (12/Yusuf, 53). Buna göre Yusuf (a.s.), hem
de först leydinin isteğine olumsuz cevap verdiği halde, insan
duygularının, yani nefsin kötülüğü şiddetle emrettiğini, günahlardan
hevânın zevk alacağını vurgular. Âyetin başında da nefsin tümüyle tebrie
edilip temize çıkartılmasının yanlış olduğunu vurgulama ihtiyacı
duymuştur. Çünkü nefsin doğasında kötülüğü emretme vardır. Bu, tevhid
şuuru ve Kur’an ahlâkıyla hayat boyu terbiye edilecek, ama buna rağmen,
ölüme kadar insanda bulunan nefis, fırsat buldukça kötülüğü emretmeye
çalışacaktır. Böylece müslüman da son nefesini verinceye kadar
olgunlaşmaya ve derecelerini arttırmaya devam etmiş olacaktır. Demek ki,
insan peygamber bile olsa, hem de ölünceye kadar nefsi, bazen takvâdan
râzı olurken, bazen kötülüğü de isteyip emredecektir.

Nefis
altı-yedi tane değil; bir tanedir. İnsan nefsi, zaman zaman uysallaşır,
kendisine ilham edilen takvâ ağır basar; zaman zaman azgınlaşır, kendine
ilham edilmiş fücur isteği ile dolar. “Nefse ve ona birtakım
kabiliyetler verip de fücûru (kötülükleri) ve takvâyı (iyilikleri) ilham
edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş,
onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir. ” (91/Şems, 7-10). Nefis,
devamlı terbiye ve ıslah edilmeye ihtiyaç hissettirir. İnsan hangi yaşta
ve hangi seviyede bulunursa bulunsun, yine insandır, beşerdir. Hata
yapma ihtimali ve meyli hâlâ olacaktır. Hevâsının bazı kötülük ve
günahlardan zevk alması devam edecektir. Kur’an talebesi müslümana düşen
görev, ibâdet ve ihsan çizgisini sürekli yaşayarak, takvâya da meyilli
olan nefsini ölünceye kadar ıslah etmeye ve onun isteklerine karşı
uyanık ve dikkatli olmaya gayret etmektir. Nefsini, hevâsını aklının ve
imanının kontrolünde tutmaktır. Bu dikkat gösterilmezse, hangi yaş ve
hangi seviyede olursa olsun hevâ insanı mahvedebilecek, hatta insanın
tanrısı olabilecektir. Nefsine hâkim olan, kimseye mahkûm olmaz. İnsan
gâlibiyeti içinde kazanır veya mağlûbiyet, onu kendi içinde yakalar.

Tasavvufun
etkisiyle insanlarımıza hâkim olan yanlış nefis anlayışının Kur’an’daki
nefis kavramıyla sağlaması yapılmalı, ifrat ve tefritten kaçınılarak
hayat boyu bize kötülüğü emredecek olan nefsin oyununa gelmeden ona
hâkim olmaya gayret edilmelidir. Hevânın hâkim olduğu kalp, her türlü
bireysel ahlâksızlığın, toplumsal fesâdın, her çeşit pislik, kötülük ve
zulmün kaynağı olan şirkin bulaşıcı mikroplarının toplandığı yerdir.
Bunun yanında, nefse karşı da âdil olmak, nefsimizin de bizim üzerimizde
hakkının olduğunu unutmamak gerekmektedir. Müslümana yakışan, nefis
kaynaklı hevâya değil; İlâhî kaynaklı hüdâya, tâbi olmaktır.
Başkalarının hevâsına değil; ilme/vahye sarılmaktır. Nefsin kötülüğü
emreden özelliğine, iman ve takvânın imkânlarıyla cevap verebilmektir.
Esselâmu alâ men ittebea’l-hüdâ. Hevâya değil; Hüdâya tâbi olanlara
selâm olsun!

Konumuzu birkaç âyet meâliyle noktayalım :

“Ancak nefsini aşağılık yapan kimse İbrâhîm (’in tevhid) dininden yüz çevirir…” (2/Bakara, 130)

“…Nefislerinizi öldürmeyin. ” (4/Nisâ, 29)

“Velâ telmizû enfüseküm / Nefislerinizi ayıplamayın. ” (49/Hucurât, 11)

“Ey
huzura kavuşmuş nefs! Sen O’ndan hoşnut, O da senden râzı olarak
Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl. Gir Cennetime!” (89/Fecr,
27-30)

“De ki : Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı)
ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki : Onlar, dünya
hayatında (inanmayanlarla birlikte) iman edenlerindir. Kıyâmet gününde
ise yalnız mü’minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle
açıklıyoruz. ” (7/A’râf, 32) (Ahmed Kalkan)


Bir kimsenin kalbinde Allah olursa, Allah onun hem bu dünyada , hem ahirette yardımcısı olur.
Evliyanın yanında bulunan, dört şeyden istifade eder; merhametinden, cömertliğinden, yumuşaklığından, güzel huyundan…
Bir kimse nefsi için yapar da, Allah’la alakası olmazsa ona da Allah iki cihanda da düşman olur.
Eğer Allah için yaparsa, ihlasla yaparsa iki cihanda Allah yardım eder, eğer gösteriş için olursa.
Söz ile, yazı ile yapılan cihad, topla, tüfekle, kılıçla yapılan cihaddan daha kıymetlidir.
Doğmak, ölmenin alametidir.
Namaz mü’mine kolay gelir.
Bir insan ne kadar alçak gönüllü olursa, onu melekler o kadar yukarı çeker.
Ne kadar kibirli olursa, o kadar aşağı çekerler, yerin dibine geçirirler.
Ahirette
kurtulmak için, Allahü tealanın emirlerini yapmak ve kullarına faydalı
olmaya çalışmak lazımdır. Bir kitap verilir, bir şey anlatılır.
Bedenin ibadette, kalbin muhabbette olsun.
Her
ayetin manası bir okyanustur. Müfebirler bu sonsuz okyanusta inci
mercan çıkarırlar. Bozuk olanlar akrep, yılan, yengeç çıkarır.
Bahçıvan bir gül için bin diken yetiştirir.
Uzun mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür. (İmam Gazali)
Dinin temeli, kötü arkadaştan sakınmak, iyi arkadaş aramaktır.
Müslümanin eglence ve mutluluk felsefesinde esas olan, ebedi mutluluktur.
En talihsiz insan, insanların itibar ettiği, fakat Allahü tealanın itibar etmediğidir.
İhlas izzet ve ikbalde iken duyduğun hislerin, zillete düştüğün zaman değişmemesidir.
Rabbimizin en büyük hediyesinin, imanımız olduğunu unutmayalım.
Hayat hayaldir. İyilik yapan da geçti, kötülük yapan da geçti.
Allahü
teala kendine ulaşan diğer yolları kapatmıştır biri hariç! O da,
Habibinin kalbine bağlanmaktır. Allahü tealaya ulaşmak için tek kapı
vardır. O kapı Peygamber efendimizin kalbidir.
Allahü teala kendine yapılan kötülükleri affettiği halde, Habibine yapılanları affetmiyor.
Gecenin ne kadar uzun olduğunu ancak hastalar bilir. ( Sadi )
Şehid olarak ölmek için, samimi olarak dua eden, evinde yatakta da ölse şehit sevabına kavuşur.
Eti yenen hayvanlar kesilirken hiç acı duymazlar. İnsan boğazlanırsa acı duyar, dolayısı ile insan eti haramdır.
Feyzin gelmesine mani, dünya menfaatidir.
Sakladığın sır senin esirindir. Açığa vurursan sen onun esiri olursun. ( Hz. Ali (r.a) )
Cömert’in ikramında şifa vardır. Cömertlik sonradan olma olmaz. İnsanın genlerinde vardır.
Hanefi
mezhebinde, namazdan sonra en kıymetli ibadet, ilim öğrenmektir. Bir
miktar ilim öğrenen, sabaha kadar nafile ibadet edenden fazla sevap
kazanır.
İki şeyin sevap ölçüsü bildirilmemiştir biri oruç, diğeri, iftiraya uğrayıp sabretmektir.
Hocasına
hizmet ederken yapılan iş, başkalarından farklı olmalıdır. Eğer fark
olmayacaksa, hiç olmazsa o işi yapmağa giderken koşarak gitmelidir ki,
bu kadarlık fark olsun.
Herkesin çektiği başının belası, kendine ait bir şey var sanması.
Sabır
demek, iman demektir. Hastalık günahları döker denir. Hastalık
günahları dökmez efendim. Hasta olunca, Allahü teala insanın üç şeyini
alır : 1- Ağzının tadını alır. 2- Gücünü, kuvvetini alır. 3- Günahlarını
alır. İyileşmeye başlayınca, melekler sorarlar “Ağzının tadını verelim
mi?” derler. Allahü teala verin buyurur. “Gücünü kuvvetini verelim mi?”
derler. Allahü teala verin buyurur. “Günahlarını da verelim mi?” derler.
“Beni insanlara şikayet etmemişse vermeyin. Beni insanlara şikayet
etmişse, sabretmemişse verin” buyurur. Günahların affına sebep olan
hasta olmak değil, hastalığa sabretmek, şikayet etmemektir.
Allah
diyen mahrum kalmaz. Allahü teala Davud aleyhisselama buyuruyor ki : Kim
arkasını Allah’a dayarsa, ona tuzak kursalar da onu korurum. Allah diyen
mahrum kalmaz.
İhlas var her şey var, ihlas yok hiçbir şey yok.
Allah dürüst tüccarı sever. Ashab-ı kiram ticaret yaparlarmış. Fakat para kazanmak için değil. Bu sözün sırrına kavuşmak için.
İnsan
ömrü, dünyanın ömrüne nazaran sahrada esen bir rüzgar gibidir. Bu çok
kısa hayatta acı günler çok oldu, tatlı günler de çok oldu. Hepsi geçti.
Zalim zulüm etti, o da geçti. Amma mazlumun boynundan geçmedi, boynunda
asılı kaldı.
Ahirette denecek ki : Onlar o zaman güçlüydü, sen
zayıftın. Onlardan geçti ama senden geçmedi. Şimdi sen konuş sen söyle
denecek. Mazlumun günahları alınıp, zulmedene verilecek.
İyiliği gizlemek, kötülüğü gizlemekten daha üstündür. ( Ebu Bekir Ferra )
Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım başım göğe ererdi. ( İmam-ı Azam )
İnsan, alışkanlıklarının çocuğudur. ( İbni Haldun )
Herkes herkese bir lokma şey verebilir ama boğaz bağışlamak, ancak Allah’ın işidir. ( Mevlana )
Güzel söz söyleyen, kimseden kötü söz işitmez. ( Firdevsi )
Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir. ( Mevlana )
Avcı tuzak, hile bilirse, ayı da onca yol bilir. ( Kaşgarlı Mahmud )
Haksızlık karşısında eğilmeyiniz çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz. ( Hz. Ali [ r. a ] )
Güzel konuşmanın sırrı, lüzumsuz sözleri terk etmektir. ( Hz. Ebubekir )
Özü doğru olanın, sözü de doğru olur. ( Hz. Ali [ r. a ] )
Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. ( Yahya bin Muaz )
Her gecenin bir gündüzü vardır. ( Hz. Ali [ r. a ] )
Sakladığın sır senin esirindir. Açığa vurursan sen onun esiri olursun. ( Hz. Ali [ r. a ] )
Bütün kötülüklerin anahtarı, hiddettir. ( Cafer bin Muhammed
Kesilmiş koyuna derisinin yüzülmesi elem vermez. ( Hz. Esma )
Güzel ahlak bağışlayıcılık, sabır ve tahammüldür. ( Hasan-ı Basri )
En iyi nasihat iyi örnek olmaktır. ( Malcolm X )
Nefis üç köşeli dikendir, ne türlü koysan batar. ( Mevlana )


KURANDA NEFS RUH CAN AYNI MİDİR
Kuran-ı Kerim Orijinal Arapça Metin içinde aramada “nefs” (268 sonuç)
K.Kerim
kavramlarını iyi bilmek lazım. Bilinmesi çok önemli olan ikinci mesele
de K.Kerimde muteradif (eş anlamlı) kelimeler olmadığıdır. Her ne kadar
İlahiyat fakültelerinde tefsir derslerinde tefsirin bir bölümü olarak
Kuranda müteradif kelimeler konusu okutulsa da maalesef K.Kerimde böyle
bir olgu yoktur, bu kelimeler bir birine ne kadar yakın manalarda olsa
da mutlaka farkları vardır.
-Peki, niçin muteradif konusunu buraya taşıdın?
-Çünkü
ne yazık ki asrımızın Kuran araştırmacılarından en çok beğendiğim,
sevdiğim ilahiyatçılarımız da aynı hataya düşüyorlar, sanki nefis ile
ruh bir birinin aynıymış gibi nefsin yerine ruhu, ruhun yerine nefsi
veya can’ı kullanmaktadırlar. Bunun için bu konuyu işlemek mecburiyetini
hissettim. Zaten bu konuyu netleştirmek için fazla mesaiye gerek
yoktur, K.Kerim ayetlerine bir göz atmak yeterlidir.
Bu gün
müfessirlerimizin ve ilahiyatçılarımızın büyük çoğunluğu “ruh” ve
“nefs”i Türkçedeki “can” manasında kullanmaktadırlar. Ayetlerde geçen
“nefis” yerine tercümelerde “ruh” demekte hiç sakınca görmemektedirler.
Allah aşkına söyleyin, Yüce Rabbimiz ruh kelimesini K.Kerimde tam 22
yerde kullanmış, tek bir tanesinde can (insanın canı) manasında
kullanmış mıdır? Kavramların manasını yükleyen Rabbimiz mıdır, yoksa biz
miyiz? Rabbimiz bize, bu kavramlara istediğimiz manayı yükleme
yetkisini mi vermiştir? Örneğin Zümer suresi 42. ayetinde :
اَللّٰهُ
يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ حٖينَ مَوْتِهَا وَالَّتٖى لَمْ تَمُتْ فٖى
مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتٖى قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ
الْاُخْرٰى اِلٰى اَجَلٍ مُسَمًّى اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ
يَتَفَكَّرُونَ [039.042] [DI] Allah, öleceklerin ölümleri anında,
ölmeyeceklerin de uykuları esnasında nefislerini [daha doğrusu :
kişiliğini yani şuurunu ] alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini
tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda düşünen
kimseler için dersler vardır.
Bu ayette; meal yazanların bir kısmı
“nefis” kelimesine can manasını verirken bir kısmı da ruh manasını
vermiştir. Nefis kelimesinin K.Kerimdeki manalarından bir tanesi de can
olmakla beraber burada tam uygun değildir. Ruh manasını vermek ise büyük
bir hatadır, çünkü K.Kerimin hiçbir yerinde ruh kelimesi insanın canı
manasında kullanılmamıştır. K.Kerimde ruh : 1)vahiy, 2) vahiy meleği, 3)
program manalarında kullanılmıştır. Ruh konusu başka bir yazıda
anlatılmıştır, burada daha çok nefis kelimesinin manası üzerinde
durulacaktır.
-N-F-S : Kökünden gelir. “TENEFFESE” fiil olarak hava
alıp vermek, ciğerine hava çekip geri vermek manasında kullanılır.
“TENAFESE” kalıbında ise yarışma manasında kullanılır, K.Kerimde
örnekleri çoktur.
-İsim olarak “NEFS, çoğulu NÜFÜS veya ENFÜS”tur.
Sözlükte NEFS : Göz, asıl, gerçek, kendi, kimse, kişi, can, kişilik,
şuur, iç güdüsel arzu manalarında kullanılmıştır. Şimdi bunları
örnekleriyle görelim :
1-CAN MANASINDA KULLANILIŞINA ÖRNEKLER :
(EN'ÂM suresi 93. ayet)
1-CAN
وَمَنْ
أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ قَالَ أُوْحِيَ
إِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ إِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَن قَالَ سَأُنزِلُ مِثْلَ مَا
أَنَزلَ اللّهُ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ
وَالْمَلآئِكَةُ بَاسِطُواْ أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُواْ أَنفُسَكُمُ الْيَوْمَ
تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّهِ
غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَElmalılı Orijinal
: Uydurduğu yalanı Allaha isnad eden veya kendine birşey vahy
edilmemişken bana vahy olunuyor diyen kimseden, bir de Allâhın indirdiği
âyetler gibi ben de indireceğim demekte olan kimseden daha zâlim kim
olabilir? O zâlimler ölüm dalgaları içinde boğulurken Melâike ellerini
uzatmış “çıkarın, nefislerinizi (canlarınızı), bu gün zillet azâbiyle
cezâlanacaksınız, çünkü Allaha karşı hakk olmıyanı söylüyordunuz ve
çünkü Allâhın âyetlerinde istikbar ediyordunuz” derken bir görsen.
(ENFÂL suresi 72. ayet)
CAN
إِنَّ
الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ
وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ
أُوْلَـئِكَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ
يُهَاجِرُواْ مَا لَكُم مِّن وَلاَيَتِهِم مِّن شَيْءٍ حَتَّى يُهَاجِرُواْ
وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ إِلاَّ عَلَى
قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ
بَصِيرٌElmalılı Orijinal : O kimseler ki iyman ettiler ve mühacir oldular
ve mallariyle, nefisleriyle (canlariyle) Allah yolunda mücahede
eylediler ve o kimseler ki barındırdılar, ve yardıma koştular işte
bunlar birbirlerinin velileridirler, iyman edib de hicret etmiyenler ise
hicretlerine kadar sizin için onlara velâyet namına bir şey yoktur,
bununla beraber eğer dinde yardımınızı isterlerse yardım etmek de
üzerinize borcdur, ancak sizinle aralarında mîsak bulunan bir kavm
aleyhine değil, Allah amellerinizi gözetiyor
(TEVBE suresi 20. ayet)
CAN
الَّذِينَ
آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ
وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ اللّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ
الْفَائِزُونَElmalılı Orijinal : İyman edib hicret etmiş ve mallarıyle,
nefisleriyle (canlarıyla) fîsebilillâh cihad etmekte bulunmuş olan
kimseler Allah ındinde derece cihetiyle daha büyüktür ve bunlar işte o
murada eren fâizîndir


(TEVBE suresi 41. ayet)
CAN
انْفِرُواْ
خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي
سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ
تَعْلَمُونَElmalılı Orijinal : Sizler gerek sebükbar ve gerek
ağırlıklı olarak seferber olunuz ve mallarınızla nefislerinizle
(canlarınızla) Allah yolunda cihâd ediniz, eğer bilir takımdan iseniz bu
sizin için hayırdır

(TEVBE suresi 85. ayet)

CAN
فَلاَ
تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ
لِيُعَذِّبَهُم بِهَا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ
وَهُمْ كَافِرُونَElmalılı Orijinal : Sakın onların ne malları ne
evlâdları seni imrendirmesin, o hiç bir şey değil ancak Allah onları
Dünya hayatta bunlarla ta'zib etmesini ve nefislerinin (canlarının)
kâfir oldukları halde çıkmasını murad ediyor
(TEVBE suresi 81. ayet)
CAN
فَرِحَ
الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ اللّهِ وَكَرِهُواْ أَن
يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَالُواْ
لاَ تَنفِرُواْ فِي الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَّوْ
كَانُوا يَفْقَهُونَElmalılı Orijinal : Arkada kalanlar Resulullah
hılâfına olarak oturub kalmalariyle ferahlandılar, Allah yolunda
mallariyle, nefisleriyle (canlariyle) mücahid olmayı hoşlanmadılar, bu
sıcakta seferber olmayın dediler, de ki Cehennem ateşi daha sıcak, fakat
duysalardı
(TEVBE suresi 88. ayet)
CAN
لَـكِنِ
الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ جَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ
وَأَنفُسِهِمْ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ
الْمُفْلِحُونَ
Elmalılı Orijinal : Lâkin Peygamber ve
maiyyetindeki Müminler mallariyle, nefisleriyle (canlarıyla) cihad
ettiler, bunları görüyor musun bütün hayırlar işte onlar için ve işte
bunlar murada iren müflihler


(TEVBE suresi 111. ayet)
CAN
إِنَّ
اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ
لَهُمُ الجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ
وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنجِيلِ
وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللّهِ فَاسْتَبْشِرُواْ
بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ
الْعَظِيمُElmalılı Orijinal : Allah mü'minlerden nefislerini (canlarını)
ve mallarını; Cennet muhakkak kendilerinin olmak bahasına satın aldı,
Allah yolunda çarpışacaklar da öldürecekler ve öldürülecekler, Tevratta
da, İncilde de Kur'anda da hakka taahhüd buyurduğu bir va'd, Allahdan
ziyade ahdine vefa edecek kim? O halde akdettiğiniz şu bîatten dolayı
size müjdeler olsun, ve işte, o fevzi azîm bu

(HUCURÂT suresi 15. ayet)
CAN
إِنَّمَا
الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ
يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ
اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
Elmalılı Orijinal :
Mü'minler ancak o kimselerdir ki Allaha ve Resulüne iyman ettikten sonra
şüpheye düşmeyip Allah yolunda mallariyle, nefisleriyle (canlarıyla)
mücahede etmektedirler işte onlardır ki sâdıklardır
(BAKARA suresi 155. ayet)
CAN
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ
وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَElmalılı Orijinal :
çaresiz sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, nefisten
(candan) ve hasılâttan eksiklik ile imtihan edeceğiz, müjdele o
sabırlıları
(BAKARA suresi 207. ayet)
CAN
وَمِنَ النَّاسِ مَن
يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَاللّهُ رَؤُوفٌ
بِالْعِبَادِElmalılı Orijinal : Yine nas içinden kimi de vardır ki,
Allahın rızasına ermek için nefsini (kendini feda eder), Allah ise
kullarına çok refetlidir

(ÂLİ IMRÂN suresi 186. ayet)
CAN
لَتُبْلَوُنَّ
فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ
الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا
وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ
الأُمُورِElmalılı Orijinal : Lâbüd mallarınızda ve nefislerinizde
(canlarınızda) imtihan olunacaksınız, ve her halde gerek sizden evvel
kitab verilenlerden ve gerek müşriklerden bir çok incidecek sözler
işideceksiniz, eğer sabr eder ve tekva yoluna gider, korunursanız işte
bu azmolunacak umurdandır
(NİSA suresi 95. ayet)
CAN
لاَّ
يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ
وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ
فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى
الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُـلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ
اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًاElmalılı
Orijinal : Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın oturanlar ve Allah yolunda
mallariyle, nefisleriyle (canlarıyla) cihad edenler müsavi olamazlar,
Allah, mallariyle ve canlarıyla mücahid olanları oturanların derece
i'tibariyle üzerine geçirdi, gerçi Allah ikisine de husnayi (Cenneti)
vad buyurmuştur, bununla beraber Allah mücahidlere oturanların fevkında
azîm bir ecir ihsan etmiştir

(EN'ÂM suresi 98. ayet)
2-ÖZ
Elmalılı
Orijinal : Hem odur, o ki sizi bir tek nefisten [Öوَهُوَ الَّذِيَ
أَنشَأَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ قَدْ
فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَZ’den ] halketti, demek bir
müstekar bir de müstevda' var, hakıkat ince anlayışlı fıkıh ehli olanlar
[bence : laf anlayan kavimler] için âyetleri tafsıl eyledik

(A'RAF suresi 189. ayet)
ÖZ
هُوَ
الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا
لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا
فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ
آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَElmalılı Orijinal : O
odur ki sizi bir tek nefisten [ÖZ’den ] yarattı, eşini de ondan [O
ÖZ’den ] yaptı ki gönlü buna ısınsın, onun için vaktaki bunu derâğûş
eyledi, bu hafifçe bir hamlin hâmili oldu, bir müddet bununla geçti,
derken ağırlaştı, o vakıt ikisi bir kendilerini yetiştiren Allaha şöyle
dua ettiler : bize yaraşıklı bir çocuk ihsan edersen yemin ederiz ki
elbet şükreden kullarından oluruz
(NİSA suresi 1. ayet)
ÖZ, ASIL
يَا
أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ
وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا
وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ
إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًاElmalılı Orijinal : Ey o bütün
insan kömeleri! Sakının o Rabbınıza karşı gelmekten ki sizleri bir tek
nefisten [ÖZ’DEN] yarattı, eşini de ondan [ o öz’den] yarattı ve
ikisinden de bir çok erkekler ve dişiler üretti, sakının o Allaha karşı
gelmekten ki siz onun ve o rahimlerin hurmetine biribirinizden dilek
dilersiniz, çünkü o Allah üzerinizde gözcü bulunuyor

(ZÜMER suresi 6. ayet)
ÖZ
خَلَقَكُم
مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم
مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ
أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ
اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى
تُصْرَفُونَElmalılı Orijinal : O odur ki sizi bir tek nefisten
[ÖZ’den ] yarattı hem onun eşini de ondan [o öz’den ] yaptı ve sizin
için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz eş en'am da indirdi : sizleri
analarınızın karınlarında üç zulmet hılkatten hılkate yaratıp duruyor.
İşte rabbınız Allah o, mülk onun, ondan başka tanrı yok, o halde nasıl
çevrilirsiniz?
(YÛSUF suresi 53. ayet)
3-İÇ GÜDÜ
وَمَا
أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا
رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Elmalılı Orijinal :
Nefsimi tebrie de etmiyorum, çünkü nefis [iç güdüsel dürtüler ] cidden
emmaredir fenayı emreder meğer ki rabbım rahmetiyle yarlıgaya çünkü
rabbım gafur rahîmdir
A. Bulaç : "(Yine de) Ben nefsimi temize
çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis [iç güdüsel dürtüler], -Rabbimin
kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz,
benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir."
(NÂZİÂT suresi 40. ayet)
İÇ GÜDÜ
وَأَمَّا
مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَىElmalılı
Orijinal : Herkim de rabbının makamından korkmuş ve nefsi (iç güdüsel
dürtülerini) hevadan (gayr-i meşru isteklerden) nehy eylemiş ise
(TEĞÂBÜN suresi 16. ayet)
İÇ GÜDÜ
فَاتَّقُوا
اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنفِقُوا خَيْرًا
لِّأَنفُسِكُمْ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ
الْمُفْلِحُونَElmalılı Orijinal : Onun için gücünüz yettiği kadar Allaha
korunun, dinleyin, itaat edin, infak edin, nefisleriniz (kendileriniz
için) hayır yapın, her kim de nefsinin hırsından (iç güdülerinin
hırsından) korunursa işte onlar felâh bulanlardır
(KAF suresi 16. ayet)
İÇ GÜDÜ
وَلَقَدْ
خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ
أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِElmalılı Orijinal Hem
şanıma kasem ederim ki hakıkat insanı biz yarattık ve biliriz : nefsi [iç
güdüsü ] onu ne ile vesveselendirir ve biz ona «habli verîd» den daha
yakınızdır

(BAKARA suresi 54. ayet)
İÇ GÜDÜ
وَإِذْ قَالَ
مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنفُسَكُمْ
بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُواْ إِلَى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُواْ
أَنفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ عِندَ بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ
إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُElmalılı Orijinal : Ve bir vakit Musa
kavmine dedi ki : «Ey kavmim cidden siz o danaya tutulmanızla kendinize
zulmettiniz gelin bârinize (yaradanınıza) dönün, tevbe edin de
nefislerinizi [gayr-i meşru arzularınızı ] öldürün, böyle yapmanız
bâriniz yanında sizin için hayırlıdır» bu suretle tevbenizi kabul
buyurdu. Filhakika o, öyle tevvab öyle rahîmdir
(TÂHÂ suresi 67. ayet)
4-İÇiNDE
فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُّوسَىElmalılı Orijinal : Birdenbire Musâ nefsinde (içinde) bir nevi' korku duydu
(YÛSUF suresi 77. ayet) (Resmi :
قَالُوا
اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ
فٖى نَفْسِهٖ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًا
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ Elmalılı Orj. Eğer dediler : o
çalmış bulunuyorsa bundan evvel bir kardeşi de çalmıştı, o vakıt Yusüf
bunu nefsinde (içinde) gizledi ve onlara belli etmedi, siz dedi : fena
bir mevkı'desiniz ve Allah, pekâlâ biliyor : Ne isnad ediyorsunuz?
(A'RAF suresi 205. ayet)
İÇİNDEN
وَاذْكُر
رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ
الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُن مِّنَ
الْغَافِلِينَElmalılı Orijinal : Hem de sabahleyin ve akşamları nefsinde
(içinden) tazarru' ile gizlice ve cehrin mâdunu sesle rabbını zikret de
gafillerden olma


(BAKARA suresi 235. ayet)
İÇ , GÖNÜL
وَلاَ
جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا عَرَّضْتُم بِهِ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَاء أَوْ
أَكْنَنتُمْ فِي أَنفُسِكُمْ عَلِمَ اللّهُ أَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ
وَلَـكِن لاَّ تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا إِلاَّ أَن تَقُولُواْ قَوْلاً
مَّعْرُوفًا وَلاَ تَعْزِمُواْ عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتَّىَ يَبْلُغَ
الْكِتَابُ أَجَلَهُ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا فِي
أَنفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَفُورٌ
حَلِيمٌElmalılı Orijinal : Kadınlara namzedliği çıtlatmanızda veya
nefislerinizde (içinizde, gönüllerinizde) gizli tutmanızda da size bir
beis yoktur, Allah biliyor ki siz onları mutlaka anacaksınız, ancak
kendileriyle bir gizliye va'dleşmeyin yalnız meşru' bir söz söylemeniz
başka, Farzolan ıddet sonunu bulamadıkça da nikâhın akdine azmetmeyin,
muhakkak Allah nefislerinizde (gönüllerinizde) ne varsa bilir, bunu
bilin de ondan hazer edin, Hem de bilin ki Allah gafur, halîmdir

(BAKARA suresi 284. ayet)
KALB, İÇ
لِّلَّهِ
ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي
أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللّهُ فَيَغْفِرُ لِمَن
يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
Elmalılı Orijinal : Allahındır hep Göklerdeki ve Yerdeki,
siz nefislerinizdekini [içinizdekini] açsanız da gizlesiniz de Allah
onunla sizi hisaba çeker sonra dilediğine mağfiret eyler dilediğine de
azab, ve Allah her şey'e kadîrdir
(NİSA suresi 65. ayet)
İÇ, KALB
فَلاَ
وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ
ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ
وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًاElmalılı Orijinal : Yok, yok rabbına kasem
ederim ki onlar aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem yapıb sonra
da verdiğin hukümden nefislerinden [içlerinden] hiç bir darlık
duymaksızın tam bir teslimiyyetle teslim olmadıkça iyman etmiş olmazlar
(ENBİYÂ suresi 64. ayet)
5-VİCDAN
فَرَجَعُوا
إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَElmalılı
Orijinal : Bunun üzerine nefislerine (vicdanlarına) müracaat ettiler de
dediler : doğrusu siz haksızsınız
(NEML suresi 14. ayet)
VİCDAN
وَجَحَدُوا
بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانظُرْ كَيْفَ
كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَElmalılı Orijinal : Ve nefisleri=kendileri
[vicdanları] yakîn hasıl ettiği halde mücerred zulm-ü kibirden onlara
cehudluk ettiler, fakat bak o müfsidlerin akıbeti nasıl oldu?
(FURKÂN suresi 68. ayet)
6-CANLI
وَالَّذِينَ
لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ
الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَن يَفْعَلْ
ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًاElmalılı Orijinal : Ve onlar ki Allahın
beraberinde diğer bir tanrıya duâ etmezler, Allahın haram kıldığı nefsi
[CANLIYI] haksız katleylemezler ve sinâ yapmazlar, her kim de bunları
yaparsa ağır cezaya çarpar
(RA'D suresi 11. ayet)
7-İÇSEL DÜلَهُ
مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ
أَمْرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى
يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا
فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍNYASI
Elmalılı
Orijinal : Her halde Allah, bir kavme verdiğini onlar nefislerindekini
bozmadıkça bozmaz, bir kavme de Allah, bir kötülük irade buyurdumu artık
onun reddine çare bulunmaz, öyleya onlar için ondan başka bir vâli yok
A.
Bulaç : O'nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır, onu
Allah'ın emriyle gözetip-korumaktadırlar. Gerçekten Allah, kendi
nefislerinde olanı [içsel dünyalarını yani düşünce ve yaşantı
tarzlarını] değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı
değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri
çevirmeye hiç bir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O'ndan başka bir
veli yoktur.

Bunların dışında kalan içinden
“nefs” kelimesi geçen ayetlerin hepsinde bu kelime; “kendi, kimse, kişi”
manasında kullanılmıştır.
Durum böyle iken tutup da rast gele “nefs”
kelimesine Kur’anî bir kavram olarak ruh manasını vermek kanımca büyük
bir hatadır. Çünkü “ruh” kavramına Rabbimizin yüklediği mana nettir,
ayetlerin tefsirinde, bu kelimeye halkın kullanışlarına dayanarak başka
manalar yüklemek bizi, Kur’ana aykırı neticelere götürür.

kuranda
nefs ve ruhu bir tutarsak ayet meallerinin çoğunda karmaşa çıkıyor ,
buna dair bir sürü ayet yazabilirim ve meallere ekleme yapılmadan
karmaşalar düzelmiyor , yani nefs yazan yere mealde ruh , ruh yazan yere
nefs vs. yaza yaza kuran mealinde tam bir karmaşa çıkmış oluyor ,
kuranda ruh rabbimin emrindendir diyor , Allah ın emriyle alakalı
olduğunu söylüyor , fakat ölüm anında ruh alınır vs. diye bir bilgi yok ,
nefs alınır diyor , ruh genelde emirle alakalı şeylerde kullanılmış ,
emir , vahiy vs. gibi şeylerde kullanılmış , fakat ruh ve nefs aynı
dediğimizde kuranda öyle bir karmaşa çıkıyorki , bunları anlatsam zaten
cevap veremez kimse , çoğunada anlatıyorum soruma bile cevap vermiyor
bir çoğu , meallere nefs yazan yere ruh eklemesi yaparak ruhun nefsle
aynı olduğunu idda edebilirler , kuranda hiç bir ayette ben ruh ve
nefsin aynı olduğuna dair bir tek bilgi görmedim , bana bir tek ayet
sunabilirlermi ? bu konudan neden kaçıyorlar ve hala nefs kelimesiyle
ruhu aynı gibi çeviriyorlar ? hı isbat ederlerse ruh ve nefsin aynı
olduğunu tek ayetle amenna ( kendi yorum eklemeleriyle değil , ayetle
isbat bekliyorum ) sadece meallerde kelime çarpıtmalarıyla ve felsefik
yorumlarla durum değişiyor , tek bir tane ayetle isbat etmeleri beni
aydınlatacaktır ve bu düşüncelerim farklı bir yön kazanacaktır ...

Mevlana ve Nefs

ÖZET
Nefs kavramı Mevlânâ‟nın sıkça kullandığı bir kavramdır. Mevlânâ‟ya göre nefs,
insana daim kötülüğü emreden bir iç düşmandır. Bundan dolayı da insan nefsine karşı
amansız bir savaşım vermelidir.
Biz
bu çalışmamızda Mevlânâ‟nın, nefsin mahiyeti, insannefs ilişkisi,
nefsle mücadele etmenin gerekliliği, bu mücadelenin keyfiyeti ve
sonuçları
gibi konulara ilişkin görüşlerini incelemeye çalıştık.
GİRİŞ
Mevlânâ‟nın öğretileri günümüz insanının sorunlarını çözmeye
yarayacak birçok çözümleri içermektedir. Çağdaş insanın kendini tanıma ve
geliştirme yolunda Mevlânâ‟dan öğreneceği çok ders vardır.
Kelime anlamı itibariyle nefs, can, ruh, kan, ceset, nazar değdiren söz,
herhangi bir şeyin özü, cevheri, azamet, izzet, hamiyet ve gayb gibi
manalara gelir.
Kur‟an-ı Kerim‟de nefs kavramı sekiz farklı manayı
muhtevidir. Bu manalar ise şunlardır :
Zatullah,
insan ruhu, kalp ve sadr, insan bedeni, bedenle beraber ruh, insanlara
kötülüğü emreden kuvvet, Bu ayetlere dayanarak nefs, insanın bütünlüğü
ve ondan meydana gelen bir fiili olarak tanımlanabilir.
Tasavvuf kaynaklarında pek çok nefs tanımı yer almaktadır.
Bunlardan birinde nefs, kendisinde iradî hareket, his ve hayat kuvveti
bulunan latif buharlı bir cevher olarak tanımlanır.
Diğer
bir tanımda ise nefs, kötülüğü emreden manasına anlaşıldığı gibi, Allah
tarafından insana üflenen ruh-ı rahmânî, “ilahî ben” manasına da
kullanılmıştır.
Bazı sûfîler, nefs kavramıyla insanın kötü sıfatlarını ve isteklerini kastederler.
Nefs, insanın hakikati, şehvet ve gazap kuvvetlerinin toplandığı mana,
bedene yerleştirilen ve kötü huyların kaynağı olan bir lâtife ve sırdır. Güzel
huyların kaynağı ise ruhtur. Nefs, kötülüğü emredici olarak nitelendirildiği
için ona karşı koymak sûfiler arasında önemli ibadetlerden biri olarak
görülür.
Tasavvufî anlayışa göre hevâ ve heves nefstedir.
Nefs,
tabiatında ebediyet arzusu, cimrilik, acelecilik, hırs, nankörlük,
cehalet, hak- hukuk tanımak ve nimeti görünce azmak gibi fücur işlemeye
sebep
olacak vasıflar taşımaktadır. Bütün bu özellikleri taşıması sebebiyledir ki
nefs, özellikle bazı sûfîler tarafından “insanda bulunan gazap ve şehvet
gücünün kendisinde toplandığı latife” olarak tarif edilmiştir.
Mevlânâ da diğer mutasavvıflar gibi nefsi, genellikle insan
bedeninde bulunan ve ona fesadı, kötülüğü emreden cevher olarak
tanımlamıştır. Nefs hakkındaki bu kısa kavram çalışmasından sonra
Mevlânâ‟nın nefs kavramını nasıl anladığını inceleyebiliriz.

1. Mevlânâ’nın Nefs Tanımı ve Nefsin Mahiyeti
Mevlânâ insanın Rabb‟ini gerçek manada tanıyabilmesini kendi
nefsini tanıyabilmesine bağlamıştır. Mutasavvıflar arasında meşhur olup
nefsi bilme konusunda delil olarak gösterilen “Nefsini tanıyan/bilen Rabbini
tanımıştır.” Hadisini Mevlânâ da kulanmıştır.
Mevlânâ‟ya göre, insanın -başta nefsi olmak üzere- sahip olduğu
bütün nimetler Allah‟ın bir lütfudur. O bu hususu, “Çarığın menidir, kanın
post. Hocam bundan ötesi, hep onun ihsanı.” beytiyle ifade eder. Buradan
hareketle Mevlânâ, insanın benliğe düşmemesinin gerektiğini ortaya koyar.
İnsan kendi âcizliğini bilince Allah‟ın kendisi üzerindeki lütfunu daha iyi
anlar.
Mevlânâ‟ya göre, insanın nefsindeki acziyeti görmesi onu Allah‟ın
izzetini idrake götürür. O bu konuda şöyle der :
“Elbise biçilmiş, dikilmiş olursa terzinin mahareti görünebilir mi?…
Hasta ve arık kişi olmazsa tıp sanatının güzelliği nasıl görünür? Ey ulu kişi!
Bakırların bayağılığı, aşağılığı olmasa kimya nasıl olur da zuhur eder?
Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik ve ululuğa aynadır.
Çünkü yakinen zıt, zıddı gösterir. Kim, kendi noksanını görüp anlarsa
yedeğinde dokuz at olduğu halde tekemmül yolunda koşar. Kendisini kâmil
sanan, ululuk sahibi Allah‟ın yolunda uçamaz.”
Mevlânâ‟nın bu ifadelerinden anlaşılacağı üzere noksanlıklar,
kemalâtın aynası olmaktadır. Buna göre bir insanın kendisindeki
noksanlıkları görebilmesi, Rabbi‟nin mükemmelliğini görmesine imkan
verir.
Tasavvufî düşüncede nefs, tabiatı itibariyle düşman kabul edilmiş ve
bütün kötülüklerin kaynağı olarak tanımlanmıştır. Bundan dolayı da nefsin
aşağılanması ve onun terbiye edilmesi istenmiştir. Mevlânâ da bu
görüştedir :
“Yol güneşi olan Hz. Peygamber bile : “Nefsini aşağılayan kişiye ne
mutlu” dedi. Ey yoksul, bunun için diyorum işte. Köpeğin boynundan
tasmayı çözme. Bu köpek terbiye edilse bile yine köpektir. „Ne mutlu
nefsini aşağılayana.‟ hükmüne uy. O (nefs) kötü damarlıdır. (Kötü
huyludur.)”
Yukarıdaki alıntıda görüldüğü üzere Mevlânâ nefsi bir köpeğe
benzetir. Bu durumda o, terbiye edilse bile tabiatı icabı her an tekrar
kötülüğe dönme huyuna sahip olduğundan daima kontrol edilmesi
gerektiğini düşünmektedir. Ona göre nefse değer verilmemeli ve nefs
aşağılanmalıdır.
Klasik tasavvuf öğretisinde kişisel gelişim açısından gerekli görülen
“nefsin aşağılanması” öğretisi, yanlış yorumlamalar neticesinde zamanla
Müslüman‟ın aşağılanması olarak algılanmıştır. Burada kastedilen husus, bir
Müslüman‟ın Müslümanlığından ötürü aşağılanması değil aksine insanda
bulunan arzu ve isteklerin, meşru olmayan yollardan tatmininin
kötülenmesidir.
Mevlânâ nefsin düşman olduğu ve bu düşmanla daimi olarak
mücadele edilmesi gerektiği fikrindedir. Bu düşüncesini ise aşağıdaki hadisi şerife dayandırır.
“Hadisteki şu güzel öğüdü duy. “Düşmanlarınızın en kuvvetlisi
içinizdedir.”
Mevlânâ, insanın şeytanın vesvesesinden etkilenmesine de yine nefsin
neden olduğunu düşünmektedir. Ona göre nefs, insanın iç alemindeki
“Allah‟a giden yolu” kesmeseydi şeytanın insana bir etkisi olamayacaktı.
“Bu düşmanın palavrasını dinleme, kaç ondan çünkü o da inatta
İblis‟e benzer. Nefs senin iç alemindeki yolu kesmeseydi bu yol kesiciler,
sana el atabilirler miydi? Seni kötü şeylere sevk eden şehvetten, o gizli
memur yüzünden gönül, hırsa, tamaha ve afete esir olmuştur.”
Görüldüğü üzere şeytanın insan üzerindeki tesiri ancak nefsin hareketi
ve kıpırdanması ile mümkün olabilmektedir. Nefsin hareketi ise nefse ait bir
haz veya hevâ ve heves veya insanın iç dünyasındaki nefsî duygulardan
kaynaklanan bir emel ya da aklın afetinden kaynaklanmaktadır.
Anlaşılacağı üzere şeytan, insanın fıtratında barındırdığı nefsani
özellikleri tahrik etmek suretiyle insanı yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Bu
anlamda Mevlânâ‟nın, nefsi, insanın şeytanla imtihanının en önemli vasıtası
olarak tanımladığını söyleyebiliriz.
Klasik tasavvuf anlayışında nefsle mücadele dünyevi muharebeden
güçtür. Çünkü nefs gizli ve insanın içinde bulunan, daim savaş hâlinde
bulunan bir düşmandır ki her an fırsat gözetmektedir. Zahirî düşman ise
dışarıdadır ve düşmanlığı açıktır. Onunla savaş belli bir zamanda cereyan
eder ve biter. Nefs ise sürekli mücadele verilmesi gereken bir düşmandır.
Mevlânâ nefsin kötü huylarının ve çirkinliklerinin bütün yönleriyle görülüp,
bilinmesi durumunda sahibinin bundan korkacağını ve nefsin gücünden
çekineceğini, onunla mücadeleye cesaret edemeyeceğini anlatmak için de şu
hadisi nakletmiştir :
“Mustafa (s.) : “Canınızdaki düşmanı size olduğu gibi anlatsam
yiğitlerin bile ödü patlar. Ne yol yürümeye takatleri kalır ne de bir işin
tasasına düşerler. Ne kimsenin gönlünde niyet etmeye kudret kalır ne de
teninde oruç tutmaya, namaz kılmaya kuvvet.” buyurdu”
Mevlânâ bu hadisi nefsin aslî tabiatının çirkinliğini izah etmek için
nakletmiştir. Mevlânâ‟ya göre nefs, insanın içindedir ve ona düşmanlık
yapmaktadır. Nefsin düşmanlığı küçümsenmemelidir. Nefs, yiğitlerin bile
ödünü patlatacak kadar korkunç bir varlık olarak tahayyül edilmelidir.
Nefs terbiye edilmemişse hiçbir ölçü ve sınır tanımaz. Ne surette
olursa olsun isteklerinin karşılanmasını ister. Bunun ise ne tür çirkinliklere
sebep
olabileceğini insanlık, içinde bulunduğumuz şu asırda daha net bir
şekilde görebilmektedir. Bu noktada Mevlânâ nefsini terbiye ettiği
iddiasında bulunan ham sûfînin hâlini, kış uykusunda uyuyan bir yılanı
yakalayıp Bağdat‟a getiren ve insanlara “Bu yılanı ben avladım.” diyerek
çalım satan kişiye benzetir. Bağdat güneşi altında ısınarak kendine gelen
yılan, yalancı avcıyı önüne katarak kovalar ve sonunda onu öldürür. Bu
hikâyenin sonunda Mevlânâ :
“Ey insanoğlu; senin nefsin de bir ejderhadır! Ölmüş görünse bile
ölmemiştir; günah işlemek için eline fırsat geçmediğinden ötürü, gamdan
uyuşmuş bir hâlde, donmuş gibi beklemektedir! Nefs güçlense, fırsat bulsa
hemen Firavunluğa başlar; yüzlerce Musa‟nın, yüzlerce Harun‟un yolunu
keser!” diyerek nefsin gücünün hafife alınmamasını salık vermektedir.
Nefs, istekleri karşılanınca kanaat eden bir yapıdan ziyade, her
defasında daha farklı zevkler ve daha fazla isteklerle insanı karşı karşıya
bırakan bir yaratılışa sahiptir. Nefsin tabiatının bütün incelikleriyle
tanınması durumunda en cesur insanın bile nefsin gücü karşısında korkuya
kapılacağının ifade edilmesi, nefse karşı uyanık olma konusunda uyarı
mahiyetindedir. Tarih insanın azgınlıkta hangi boyutlara ulaştığını gösteren
bir çok ibret vesikasıyla doludur. Firavun‟un “ilahlık iddiası” bu boyutlar
için bir örnektir.
Aslında nefs bağlamında mücadele edilmesi gereken, insanın gayr-i
meşru istekleridir. Nefsi, insan içinde insana rağmen irade ve kuvvet sahibi
bir varlık olarak tanımlamak doğru olmasa gerektir. İnsan yaratılış itibarıyla
bazı istekler ve arzulara sahiptir. Bu istek ve arzuların karşılanması da belli
bir ölçü ve sınıra kadar meşrudur. Hatta bu istek ve arzuların tatmini evlilik
örneğinde olduğu gibi teşvik edilmiştir. Burada mücadele konusu bu
isteklerin kendisi değil insanın bu isteklerini gayr-i meşru yollarla tatmine
çalışmasıdır. Nefsle mücadelenin anlamı da budur.
Bu noktada tasavvufta nefsin kötü sıfatların mahalli olmasını da şu
şekilde açıklayabiliriz. İnsanın bedensel ihtiyaçları tatmin edilmelidir. Bu
tatmin zorunluluğu insanın fıtratının bir neticesi olarak karşımıza çıkar.
Bu ihtiyaçların kötü olarak tanımlanması ancak gayr-i meşrû yollarla tatmin
edilmesi hâlinde mümkündür. Mesela insan neslinin devamı ve başka bir
çok ulvî hikmetlere matuf bulunan cinsellik hiç de kötü bir haslet değildir.
Bu
ihtiyacın meşrû olmayan bir yolla tatmini kötüdür. İşte bu anlamda
nefsi, bedensel ihtiyaçların mahalli olarak tanımlamak bizce daha doğru
bir
yaklaşımdır.
2. Nefsle Mücahede
Mevlânâ‟nın nefs mücahedesi ile ilgili görüşlerini a. Nefsin değeri ve
hakları b. Nefsin tabiatı ve nefse hakim olmanın önemi c. Nefs, insanın
imtihan vesilesidir d. Nefsle istişare e. Nefsle uzlaşının imkanı f. Nefsle
mücahedede inayet-i ilahî‟nin rolü alt başlıkları altında inceleyeceğiz.
a. Nefsin Değeri ve Hakları
Nefs, insanın insan olması için tamamlayıcı bir unsurdur. İnsan ancak
nefsi ile birlikte bir insandır. Bu açıdan nefs Allah‟ın insana ihsan ettiği
büyük bir lütfudur. İnsanın Allah‟ın emirlerini yerine getirmesinde nefsin
yadsınamaz bir rolü vardır. Örneğin oruç tutmak için insanın yemek ve
içmek gibi temel gereksinimleri olması gerekir. Yemeğe, içmeye ve cinsel
tatmine ihtiyacı olmayan bir varlığın orucundan bahsedilemez. Bu anlamda
nefs, insanı Rabb‟ine götüren bir binektir. Dolayısıyla da her binek gibi
nefsin de sahibi üzerinde bazı hakları vardır.
Kişi kendisine emanet olarak verilmiş bu nefs bineğine iyi bakmalı ve onun ihtiyaçlarını meşru olan yollarla tatmin edilmelidir.
Mevlânâ nefsin beslenmesinin çok önemli olduğunu eğer bu işte
aşırıya kaçılırsa -helal olan yollardan olsa bile- nefsin tabiatı icabı bunu
fırsat bilerek kötülüklere sapabileceğini ifade eder :
“Acıkınca kızgın, geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun. Karnın
doyunca murdarlaşıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir şeyden haberi
olmayan bir duvar kesiliyorsun. Şu hâlde sen bir zaman pis ve murdar bir
hâle geliyor, bir zaman köpekleşiyorsun. Sana yarayan köpek, ancak
avlanmakta kullanacağın köpektir. Bunu böyle bil de köpeğe daha az
miktarda kemik at. Çünkü köpeğin karnı doyarsa daha ziyade serkeşleşir.
Bu serkeşlikle o köpek istediğin gibi ava gider mi?”

Mevlânâ nefsi bir av köpeğine de benzetir. Av köpeği avcının yanında
ona yardım etmek üzere ava gider. Av köpeğinin avcıya yardım edebilmesi
için bakımlarının güzel yapılmış olması gerekir. Hasta ve zayıf/aç bir av
köpeğinin kendisinden istenilen vazifeyi hakkıyla deruhte edemeyeceği
izahtan varestedir. Bununla birlikte Mevlânâ, köpeğin aşırı beslenmesi ve
şımartılmasının onu serkeşliğe sürükleyeceğini ve bu nedenle de avcının
istediği yardımı yapmayacağını da ifade eder. Dolayısıyla insan da,
Rabb‟ine giden yolda nefsinin kendisine yardımcı olduğunu bilmeli ve onun
haklarını gözetmelidir. Ancak nefsin her türlü isteğini yerine getirmenin
yanlış olduğu da bilinmelidir

b. Nefsin Tabiatı Ve Nefse Hakim Olmanın Önemi
Mevlânâ nefse hakim olmanın gerekli olduğunu düşünür. “Ey
boşboğaz eşeğe çıplak (semersiz) bin. Peygamber çıplak binmedi mi?” demektedir.
Mevlânâ bu hadisi tasavvufî bir bakış açısıyla yorumlayarak kişinin
nefsine hiç taviz vermeden hakimiyeti altına alması gerektiği sonucuna varmıştır.
Zikredilen hadis-i şerifte geçen “çıplak eşeğe binmek” ifadesindeki
“eşek”i nefse benzeterek sen de nefsine bin ve onu çıplak eşek gibi kendi
işinde kullan, ona her an hakim ol, sen onun isteklerine değil o senin
isteklerine bağlı olsun demek istemiştir. Eşeğin “çıplak” olması
“semersiz”
oluşu anlamındadır. Bu durumda “eşeğe çıplak binilmesi” nefsinistek ve
arzularının önemsenmemesi ve nefsin rahatının düşünülmemesi olarak
açıklanabilir.
Mevlânâ, nefsin eline fırsat geçince gerçek yüzünü ortaya çıkaracağını
düşünür. Ona göre nefsin usluluğuna aldanmamalıdır. O, bu konuya
aşağıdaki ifadelerle işaret etmektedir :
“Senin nefsin de bir ejderhadır. O ne zaman öldü ki : Dertten, eline
fırsat düşmediğinden dondu. Yoksa, Firavun‟un eline geçenler onun da eline
geçse neler yapmaz?”
“Ejderhayı ayrılık karı/buzu içinde tut. Sakın onu Irak güneşinin altına
getirme. Ejderhan donmuş bir hâldeyken selamettesin fakat kurtuldu ve
kendine geldi mi ona lokma olursun. Onu mat et de mat olmaktan emin ol.
Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir. Ercesine onu savaşa çek
babayiğitçe onunla vuruş. Allah sana vuslatıyla karşılık versin. Sen ona
zahmet ve eziyet vermeden, onu, uslu, rahat ve vefakâr bir hâlde tutmayı mı
umuyorsun?”
Mevlânâ‟ ya göre nefsi istek ve arzularından ayrı tutarak kontrol altına
almak icap eder. Nefsi bir ejderhaya benzeten Mevlânâ, ejderhanın kış
mevsiminde buz ve karlar içerisinde donup uyumasını ise nefsin istek ve
arzularından uzak tutulması suretiyle uyutulmasına benzetir. İstek ve
arzuları “Irak Güneşi”yle özdeşleştiren Mevlânâ, nefsin istek ve arzularının
yerine getirilmesinin insanı nefsin elinde helake götüreceğini ifade eder.
Ona göre, istek ve arzularından ayrı tutulan nefs, kişiye zarar vermeyecek
bir duruma gelmiş olur.
İnsanı bir istekler yumağı olarak tarif edebiliriz. İnsan, eline imkan
geçince bu isteklerini gerçekleştirme peşine düşer. Tarihe mal olmuş
Firavun bunun en bariz örneğidir. O elindeki bütün saltanat ve imkanı kendi
nefsinin yani isteklerinin gerçekleştirilmesi amacıyla kullanmıştır. Bunun
ise ne vahim insanlık dramları meydana getirdiği bilinen bir gerçektir.
Ancak bu durum, sadece Firavun‟a has bir özellik olmayıp insan olan
herkesin düşebileceği bir durumdur. Çünkü Firavun‟un sahip olduğu
istekler heva ve heves, yaratılış icabı her insanda mevcuttur. Fakat

Firavun‟un elindeki imkanlar her insanda bulunmadığı için diğer insanlar bu
kötü istekleri yerine getirme imkanı bulamazlar. Bu kötülükleri yapamamak,
insanlarda kötü isteklerin olmadığı anlamına gelmez. İnsan bu yüzden hiçbir
günahkarı hakir görmemeli ve kendisinin de bu kötülükleri yapabilecek bir
nefse sahip olduğunu hatırından çıkarmamalıdır.

Nefsin eşeğe benzetilmesi Mesnevî‟nin bir başka yerinde daha açık
bir şekilde ifade edilir :
“Eşek nefsin kaçıyor, onu bir kazığa bağla, ne zamana kadar iştenyükten kaçacak?”
Mevlânâ, eşeğin işten-yükten kaçmasıyla nefsin Allah‟a itaatten yüz
çevirmesini, onu bir kazığa bağlamak ifadesiyle de insanın Allah‟ın emir ve
yasaklarına boyun eğerek teslim olmasını anlatmak istemiştir.
c. Nefs, İnsanın İmtihan Vesilesidir
Mevlânâ aklını nefsine hakim kılanın meleklerden daha yüce,
şehvetini aklına üstün kılanınsa hayvanlardan daha aşağı olduğu anlayışına sahiptir :
“Yaratıklar üç kısma ayrılır : Birincisi meleklerdir. Bunlar sırf akıldır.
İbadet, kulluk ve zikir yaratılışlarında vardır. Onların besini ve yiyecekleri
budur, bununla yaşarlar. Melekler hakkında teklif yoktur. Çünkü onlar
şehvetten sıyrılmış, temizlenmiştir. Böyle şehvette meşgul olmaması ve
nefsinin istediği şeylere yerine getirmemesi ne büyük bir devlettir. İşte
bunlardan sıyrılmış, temizlenmiş olunca tabiatıyla onun için hiç bir
mücahede bahis konusu olamaz. İbadette bulunsa dahi bunu ibadetten
saymazlar; çünkü bu onun yaratılışının icabıdır. Esasen onsuz yaşayamaz.
İkincisi, hayvanlar sınıfıdır. Bunlar sırf şehvettir; kötülükten kendilerini
alıkoyan akılları yoktur ve üzerlerin teklif vaki olmamıştır.
Üçüncüsü akıl ve şehvetten mürekkep olan zavallı insandır.
Bunun üzerine teklif vaki olmuştur; yarısı melek yarısı şehvet;
yarısı yılan yarısı balık. Balık olan tarafı onu suya çekiyor, yılan olan tarafı toprağa,
bunlar birbiriyle keşmekeş içince ve değişmektedirler.”
Yine o, “Melekler bilgisiyle hayvanlar bilgisizliği ile kurtuldu.
İnsanoğlu bu ikisi arasında keşmekeşte kaldı. İnsanların bazısı o kadar akla
uydular ki tamamen melekleştiler, sırf nur oldular. Onlar veliler ve
nebilerdir. Ümit ve korkudan kurtulmuşlardır. Şehvet bazı kimselerin
akıllarına galip geldiğinden onlar tamamen hayvanlaşmıştır; bazıları da
keşmekeş içinde kalmıştır.”demektedir.
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi insanı hayvanlardan ayıran özellik
aklıdır. Aklı olmayan bir insanın, insan olması söz konusu değildir. Aynı
şekilde insanın nefsinin bulunması da onu insan yapan diğer bir unsurdur.

Meleklerin kendilerini engelleyecek nefsleri, hayvanların da kendilerini
yükseltecek akılları yoktur. Her ikisine de sahip olan insan, engelleyici
nefsine rağmen yükselebiliyorsa meleklerden daha üstün; aklı olmasına
rağmen olumsuz düşünce ve davranışlar içinde oluyorsa hayvanlardan daha
aşağı bir noktaya gerileyebilmektedir.
Bunun anlamı ise insanın istek ve arzularını sınırlayabilme kabiliyetine
sahip olarak yaratıldığı ve eğer bunu başarabilirse istek ve arzusu olmayan
meleklerden daha üstün, başaramazsa bu kabiliyetten yoksun olan
hayvanlardan daha aşağı olabileceğidir.

d. Nefsle İstişare
Mevlânâ insanın kendi kendisiyle konuşmasını da değerlendirir.
Tasavvuf terminolojisinde “nefs-i nâtıka”olarak karşılığını bulan bu konu
Mevlânâ tarafından “nefsle istişare etme başlığı” altında incelenmiştir.
Nitekim Mevlânâ;
“Nefsinle meşveret edersen o aşağılığın dediğine uyma aksini yap.
Hatta sana namaz kıl, oruç tut diye emretse bile, nefs hilecidir. O emriyle
bile sana bir hile kuracaktır. Yapacağın işte nefsinle meşveret etmek ve ne
derse aksini yapmak kemaldir.” der.
Burada insanın kötülükleri emreden nefsiyle müşavere ederek onun
tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmesinin insanın aleyhine sonuçlar
doğuracağına vurgu yapılmaktadır. Nefs de bilgisizliği ve hamlığı sebebiyle
savunduğu fikirlerinin zıddına gidilmesi gereken bir durumdadır.
“Sana namaz kıl, oruç tut diye emretse bile, nefs hilecidir. O emriyle
bile sana bir hile kuracaktır.” cümleleriyle Mevlânâ, nefsin mutlak surette
şerri emredeceğini ifadeden ziyade insanın yapmaya niyetlendiği herhangi
bir olumlu/hayırlı işte bile niyetini sorgulaması gerektiğini izah etmeye
çalışır. Çünkü insanın doğruyu yapması/yaşaması önemli olduğu kadar
niyetinin halis olması da mühimdir. Belki de niyetinin halisliği amelinden
de ehemdir. Bu açıdan düşünüldüğünde kişinin hayır ve taat anlamında
hangi işe kalkışırsa kalkışsın önce niyetini kontrol/tashih etmesi gerekir. Hz.
Peygamber‟in amellerin niyetlere göre değer kazandığını bildiren hadis-i
şerifi bu konuyu izah sadedinde düşünülebilir.

e. Nefsle Uzlaşının İmkanı

Mevlânâ, nefsle mücadelede asla bir uzlaşmanın olamayacağını
düşünür. Konuyla ilgili olarak, “Nefs üç köşeli dikendir ne çeşit koysan sana
batar. Ondan kurtulmana imkan mı var? Hevâ ve hevesi terk etme ateşini
vur şu dikene.” der.
Anlaşılacağı üzere Mevlânâ‟ya göre nefs asla verilene razı olup kanaat
etmez. Nefse verilecek hiçbir taviz onu tatmin etmez. Bu yüzden insan
nefsiyle anlaşmayı muhal bilmeli ve onunla savaşmadan başka bir yolu
olmadığını kavramalıdır.
f. Nefsle Mücahedede İnayet-i İlahî’nin Rolü
Mevlânâ, Allah‟ın inayeti ve yardımı olmadan kişinin tek başına
nefsini terbiyesinin mümkün olmadığını düşünür. Mevlânâ nefsi cehenneme
benzetir. Kur‟an‟da ifade edildiği üzere Allah Teâlâ cehenneme, “Doydun
mu?” diye sorar, cehennem ise “Daha yok mu?” diye cevap verir. Bu cevap
üzerine Cenab-ı Hak kudret ayağını cehennem üzerine koyar ve böylece
cehennem sakinleşir. Nefs de cehennem gibi daima sahip olduklarından
daha çoğunu ister ve elindekine razı olmaz. Onu da ancak Allah‟ın inayeti
sakinleştirebilir :
“Bizim bu nefsimiz de doymamak hususunda, cehennemin bir cüzü-
dür… Nefsin cehennem ateşini, ancak Cenâb-ı Hakk’ın kudret ayağı
bastırır, söndürür. Zaten azgın nefsi öldürecek oku da Cenâb-ı Hakk’tan
başkası atamaz.”

Görüleceği üzere nefsin terbiyesinin ancak Allah‟ın kudret ve
inayetiyle mümkün olabileceğini ifade eden Mevlânâ bu düşüncesiyle kulun
kişisel gelişiminde Rabb‟ine dua ve niyaz hâlinde olmasını salık verir. Hz.
Peygamber‟in nefsten Allah‟a sığındığı da ehlince malumdur.
3. Nefsle Mücahedenin Yorumu ve Bir Öneri
İnsanın kendisiyle mücadelesini tavsiye eden tasavvufî düşünce
üzerinde durmak isteriz. Acaba insan kötü düşünce ve davranışlarından nasıl
uzaklaşabilir? Modern eğitimde insanın yaptığı olumlu bir eylemden sonra
ödüllendirilmesinin o olumlu eylemi tekrar etmesine yardımcı olacağı savunulur.
Yine olumsuz bir eylem yaptığında ise sorumluluğu kendi
üzerine alarak bu sonuca nasıl ve niçin geldiğini düşünmesi ve bu hatayı
sorgulaması salık verilir. Dikkat edilirse olumsuz eylemde birey bütün
sorumluluğu kendi üzerine almaktadır. Bu durum onun kişisel gelişiminde
önemli bir rol oynar. Klasik tasavvuf düşüncesinde olumsuz eylemin
sorumluluğu nefsin üzerindedir. Nefs terbiye edilmediğinden veya tabiatı
icabı azgın/emmâre olduğundan bu durum normaldir. Olumsuz eylemin
sorumluluğunu bir başka varlığa atan birey bu hâliyle kişisel
gelişimini/tekamülünü de durdurmuş olmaktadır.
Aslında nefs tezkiyesinden amaç bireyin karakter eğitiminden başka
bir şey değildir. Kendisince olumsuz gördüğü yanlarını düzeltmeye
çalışması ve kendini istediği bir hâle getirmeye uğraşması kısaca mevcut
hâlden istenilen hâle doğru kendi vücut ülkesinde yine kendisine karşı bir
savaş vermesidir. Bu ise bütün teşviklerin üstünde olan bir durumdur.
Psikolojide bireyin kendisiyle barışık olması hâli olarak da tarif edilen bu
durum nefs tezkiyesinde de en büyük teşvik unsuru olarak salık verilmelidir.
Nefs kavramını klasik anlamda “insanın içinde mevcut, kötülük
potansiyeli taşıyan düşman bir güç” olarak tanımlamak yerine, “insanın
istek ve arzularının bütünü” şeklinde tanımlamak sanırız bu soruna farklı bir
pencere açabilecektir. Olumsuz bir eylemi gerçekleştiren birey, yaptığını,
kendine hakim olamamak, istekleri karşısında iradeli davranamamak vb.
sebeplerle kendisinden kaynaklanan bir durum olarak tanımlarsa bu duruma
bir çözüm bulma noktasında harekete geçebilecektir. Aksi hâlde “Benim
nefsim zaten kötülüğü emredicidir…” vb. yaklaşımlar içerisinde olursa
kendisini değiştirmek/geliştirmek yolunda bir adım atmaya da gerek
görmeyecektir.
Önerdiğimiz bakış açısının bir diğer yararı da bireyin iç çatışmadan
kurtulmasını temin etmesidir. “Nefsle mücadele” düşüncesi bireyi kendi
içinde bir çatışmaya sürüklerken, “İyi veya kötü bütün eylemlerimden ben
sorumluyum.” düşüncesi böyle bir iç çatışma meydana getirmez. Bu
yaklaşımı pratik bir örnekle izah etmek isteriz. Sabah namazına kalkamamış
bir birey genellikle şu iki şekilden biri tarzında düşünür :
1. “Ey kötü nefsim! Yine beni sabah namazına kaldırmadın.
Tembellik ettin. Ben sana yapacağı bilirim…”
2. “Yine sabah namazına kalkamadım. Acaba nerede hata yapıyorum.
Akşam biraz daha erken yatarsam sabah namazına kalkabilirim…”

Görüldüğü üzere birinci tarz düşüncede, suç başka bir varlığa
atılmakta sorumluluk nefse yüklenmektedir. Dolayısıyla kişisel bir
yapılanmadan ziyade bir savaşım hâline girilmektedir.
İkinci tarz düşüncede ise birey, sorumluluğu kendi üzerine almakta ve bu süreç bireyi
yapılanmaya yönlendirmektedir.
Sonuç
Tasavvuf literatüründe geniş ölçüde tartışılan nefs ve nefsin mahiyeti
konusuna Mevlânâ‟da eserlerinde yer vermiştir. Nefsin insanın şeytanla
imtihanının vasıtası olduğundan hareketle o, nefs ile mücahede edilmesi
gerekliliğine inanır. Ona göre nefs insanın içinde bulunan bir iç
düşman/ejderhadır.
Mevlânâ‟ya göre nefsin istek ve arzularını gemlemek gerekmektedir.
Nefsi bir ejderhaya benzeten Mevlânâ, ejderhanın kış mevsiminde buz ve
karlar içerisinde donup uyumasını ise nefsin istek ve arzularından uzak
tutulması suretiyle uyutulmasına benzetir. İstek ve arzuları Irak güneşine
benzeten Mevlâna nefsin istek ve arzularının yerine getirilmesinin insanı
nefsin elinde helake götüreceğini ifade eder. Ona göre, istek ve
arzularından ayrı tutulan nefs, kişiye zarar vermeyecek bir duruma gelmiş
olur.
Yine Mevlânâ, nefsle herhangi bir anlaşmanın mümkün olamayacağını
ve nefse verilen hiçbir tavizin onu tatmin etmeyeceğini vurgular.
Mevlânâ nefsin de insanın üzerinde bazı hakları olduğunu düşünür. Bu
düşüncesini açıklamak üzere o, nefsi bir av köpeğine benzetir. Av
köpeğinin avcıya yardım edebilmesi için bakımlarının güzel yapılmış olması
gerekir.
Hasta ve zayıf/aç bir av köpeğinin kendisinden istenilen vazifeyi
yerine getiremeyeceğini anlatır. İnsan da, Rabb‟ine giden yolda nefsinin
kendisine yardımcı olduğunu bilmeli ve onun haklarını gözetmelidir. Ancak
nefsin her türlü isteğini yerine getirmenin yanlış olduğu da bilinmelidir.
Ayrıca Mevlânâ, nefsin terbiyesinin ancak Allah‟ın kudret ve
inayetiyle mümkün olabileceğine inanır ve bu düşünceden hareketle kulun
kişisel gelişiminde/tekamülünde nefsinin ıslahı için Rabb‟ine dua ve niyaz
hâlinde olmasını salık verir.

Ruh, nefis ve benlik üzerine soruşturmalar

İngilizcede
ruh sözcüğünün karşılığı olarak, tespit edebildiğim kadarıyla, sıklıkla
psyche, spirit, soul ve tin kelimeleri kullanılmakta. Aynı olgu için,
benzer çağrışımlı farklı sözcüklerin varlığı, bu sözcüklerin, o olgunun
farklı görünümlerine ya da farklı yönlerine işaret ettiği şeklinde
yorumlanabilir. Diğer yandan mutlak anlamda eş anlamlı sözcüklerin
varlığını ileri sürmenin, sahici bir anlama girişimini akamete uğratması
olasıdır. Buradan hareketle, sözgelimi ruh'u tanımlamak için kullanılan
sözcüklerin çeşitliliği, ruh kavramının farklı yüzlerine gönderir.
Sırasıyla değinelim.

Psyche, daha çok psikoloji ve psikiyatri
gibi modern çalışma alanlarının ruh'u tanımlamak için kullandıkları,
ruhun (psikoloji ve psikiyatrinin ölçme araçlarıyla ölçülebilecek)
davranışa yakın kısımlarına karşılık gelen bir sözcüktür. Aslında
psikoloji ve psikiyatrideki psyche, nefs'in karşılığı olarak
kullanılmaktadır. Ancak Türkçede hâlâ bu konuda kavramsal bir kargaşa
olduğu için, psyche çoğu kimse tarafından Türkçeye ruh olarak
çevrilmektedir. Oysaki psikoloji ve psikiyatri alanındaki çalışmalar
gözden geçirildiğinde, psyche'den kastın, bugün anladığımız manada ruha
dair bir içerikte olmadığı rahatlıkla görülecektir. Ruhun karşılığı
olarak kullanılan diğer kelimelere geldiğimizde. Spirit, daha çok
teologlar, mistikler tarafından ruhun ampirik olarak anlaşılamayacak
sezgisel alanına dair (metafizik) kısımlarını temsil etmektedir. Spirit
sözcüğü, dinsel dilin ruhtan anladığı çağrışımlarla büyük ölçüde
örtüşmektedir. Dahası, spirit sözcüğü can manasında ruhu tanımlamak için
de kullanılagelmektedir. Soul ise halkların genel olarak ruh'u temsil
ettikleri kavramın adıyken; tin, felsefi olarak ruh'a denk düşmektedir.
Bu sözcüklerin yanında mind sözcüğü de bazı metinlerde ruh sözcüğünün
karşılığı olarak kullanılabilmektedir. Yaygın kullanım olarak mind;
zihin, akıl gibi anlamlarda kullanılsa da grup ruhu gibi
kavramsallaştırmalarda group mind sözcük öbeği kullanılmaktadır.

Psikoloji,
düz ve oldukça kötü bir çeviriyle ruh bilimi demek iken, klasik
psikoloji eğitiminin verildiği önceki medreselerde, aynı dersin adı
İlmü'n-Nefs'tir, yani nefis ilmi. Klasik tedrisatta psikolojiye
İlmü'n-Ruh denmemiştir. Zira İslami bilinçte ruhun bizatihi kendisi,
üzerine çok fazla spekülasyon yapılmaması gereken bir şey olarak ele
alınır. Bu durumun temel belirleyici iki faktörü, Kuran-ı Kerim ve
Muhammet Peygamberin ruh ile ilgili ifadeleridir. İslam bilginleri,
hakkında az bilgi verildiğine inandıkları ruh üzerine konuşmak yerine,
onun belki de işlevlerinden biri olan nefis üzerine konuşmayı tercih
etmişlerdir. O yüzden ruh ilmi yerine nefis ilmi kullanımı söz
konusudur. Nefis sözcüğünü, ruh sözcüğü gibi bir süreklilik olarak ele
almak pek çok anlamsal kargaşayı önleyebilir. Esas itibariyle nefis
kelimesi Arapça kökenli bir sözcük olup sözlük karşılığı 'kendi'
demektir. Ancak nefis; kişilik (personality), benlik (self), insan ruhu
(human soul) ve arzu (desire) gibi anlamlarda sıklıkla
kullanılabilmektedir. Peki, nefis nedir? Nefis sözcüğünün halklar
arasındaki çağrışımları çok olumlu olmasa da esasında nefis 'iyi' ve
'kötü'yü yapma potansiyelini içinde barındıran dinamik bir enerjidir.
Nefis sözcüğüne modern psikolojide benzeyen bir kavram arayacaksak,
belki de sosyal psikoloji literatüründe çokça çalışılan benlik (self)
kavramı işimizi görebilir. Bu iki kavramın birebir aynı kavramlar
olduğunu söylemek çok iddialı olabilir; fakat iki kavramın zihinlerde
demirlemiş sosyal temsilleri birbirine yakın görünmektedir.

Peki,
benlik nasıl tanımlanabilir? Sosyal psikoloji literatüründe benliğe
dair kocaman bir külliyat bulmak işten bile değildir. Fakat burada
sosyal psikolojik açıdan benlik yerine, benliği kavramsal olarak
anlamaya çalışıyorum. Bu bakımdan benlik çalışmalarını yabana atmadan,
sadece bu yazıda belki paranteze alma teşebbüsüyle incelememe devam
ediyorum. Benlik, insanın kendini, eşyayı ve hayatı kavrama biçimine
göre dünyanın farklı bağlamlarında farklı biçimlerde tanımlanabilir.
Örneğin Fransız antropolog ve etnolog Strauss'a göre, benlik Batı'da
insana dair olanın nedeni (öznesi ya da faili); Japonya'da ise
denilebilir ki bunun kontrastında, sonucu (çıktısı) yani eylemlerin
neticesinde kazanılması gereken bir benlik bilinci olarak sonucu; Çin ve
Hindistan gibi ülkelerde ise benlik yok edilmesi gereken olarak
tasavvur edilmektedir. Türkiye'deki benlik anlayışı ise, bana göre,
bölgeler arasında farklılıklar göstermesine rağmen genel olarak
Japonya'daki benlik kavrayışına benzemektedir. Zira bu topraklarda
benlik, yok edilmesi gereken ya da insana dair olanın temel faili,
öznesi olarak değil; terbiye edilmesi ve dolayısıyla benlik bilincine
ulaşılması gereken bir sonuç olarak anlaşılmaktadır. Dahası, benlik iyi
ve kötüyü potansiyel olarak içinde barındıran ve enerjisinden istifade
ederek hayatı yaşanabilir kılan bir şey olarak anlaşılmaktadır ki tıpkı
nefis gibi. Bu açıdan benlik yerine nefis kelimesini kullanmakta bir
beis görmüyorum, tabii kavramların gönderme yaptıkları bağlamların
bilincinde olunması hâlinde.

Sosyal bilimcilerin teleskopu,
mikroskobu, gönyesi ya da deney tüpü kelimeler ve kavramlardır. Bu
açıdan duyusal alanda doğrudan gözlenemeyen işleyişi anlaşılabilir ve
açık kılmak adına, sosyal bilimcilerin kendi dilinin kavramsal ağı
konusunda yetkinleşmesi şart görünüyor. Aksi takdirde, şu anda olduğumuz
gibi, esasında bu toprakların anlam repertuarına çoğu zaman uymayan
ithal kelime ve kavramların, hatta teorilerin; deyim yerindeyse Türkiye
bayisi olmaktan öteye gitme şansımız pek görünmüyor.
NUMUNE BİR NEFİS TEZKİYESİ
Aziz Mahmud Hüdâyî :


-kuddise sırruh-

Milâdî
1541 yılında Şereflikoçhisar’da dünyaya geldi. Medrese tahsilini
İstanbul’da tamamladı. Hocası Nâsırzâde ismindeki zât Edirne’ye
müderris, Mısır ve Şam’a kadı tayin edildiği yıllarda onu da yanından
ayırmadı. 1573’te Mısır’dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye medresesine
müderris ve Câmi-i Atik mahkemesi’ne nâib tayin edildi. Üç sene sonra,
hocasının vefatı ile Bursa kadılığına getirildi.

Kadılığı
esnasında bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu, sırat ve mizan
kurulduğunu, sâlih kişiler olduklarını zannettiği pek çok kimsenin,
hususiyetle çok sevdiği hocası Nâsırzâde’nin de cehennemlikler arasında
bulunduğunu gördü.

Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve teessür içindeki günlerde mahkemeye bir dâvâ getirildi.

Boşanma
dâvâsı ile huzuruna gelen bir kadın, kocasının her sene Hacc’a niyet
ettiği halde gitmediğini ve o sene yine Hacc’a niyet ettiği halde
gitmediğini ve o sene yine Hacc’a niyet edip eğer gitmezse kendisini üç
talâkla boşayacağını söylediğini, fakat arefe gününe kadar gitmediği
halde kurban bayramı günlerinde birkaç gün ortadan kaybolduktan sonra
meydana çıkarak Hacc’a gidip geldiğini söylemek suretiyle yalan
konuştuğunu, bu itibarla talâkın gerçekleşmesini istedi.

Yanında
bulunan kocası ise, arefe gününe kadar memleketinden ayrılmadığını kabul
etmekle beraber, Hacc’a gidip geldiğini, hatta orada görüştüğü
arkadaşlarından dönüşlerinde şâhitlik yapmalarının istenebileceğini
söyleyerek talâkın gerçekleşmediğini savundu.

Dâvâ, kadı Mahmud efendi tarafından hacıların dönüşüne kadar tehir edildi.

Hacılar
döndükten sonra ise, kocanın iddiasında doğru olduğu hacı
arkadaşlarının şâhitlikleri ile anlaşıldı. Bunun üzerine kadı Mahmud
efendi talâkın vâki olmayacağına dair hükmü ilân etti.

Kararı açıklamakla beraber bu işin nasıl olduğunu ve gidiş-gelişin ne şekilde gerçekleştiğini adamdan gizlice öğrenmek istedi.

O
da eskici Mehmed Dede adı ile anılan bir zâtın mânevî delâletiyle
tayy-i mekâna nâil olduğunu söyleyince, Hüdâyî -kuddise sırruh-
Hazretleri Mehmed Dede’ye başvurarak inabe talebinde bulundu.

Mehmed
Dede ise : “Nasibin bizden değildir, Hazret-i Üftade’dendir, varın ona
müracaat edin.” deyince dünyevî meşgalelerini terkederek Üftade -kuddise
sırruh- Hazretleri’ne intisap etti.

Hazret-i Üftade -kuddise
sırruh- ondan; önce mal ve mülkten, ikinci olarak memuriyetten feragat
etmesini ve üçüncü olarak da nefsini ayaklar altına almasını istedi. O
da bütün bunları tereddütsüz kabul ederek şeyhinin irşad halkasına
katıldı.

Şeyhine verdiği sözleri yerine getirerek önce mal ve
mülkünü fakirlere dağıttı, sonra da memuriyeti terk etti. Arkasından da
nefsini ayaklar altına alabilmek için çok sıkı bir riyazete başladı.

Hazret-i Üftade -kuddise sırruh- bir gün müridine :

“Haydi evlâdım! Bir sırık ciğeri omuzuna alarak Bursa sokaklarında dolaşıp satmalısın.”

Diye
emretmiş, Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri de hiç tereddüt etmeden
sırığı samur kürkün üzerine almış ve Bursa sokaklarında : “Ciğerci...
Ciğerci!...” diyerek satmaya başlamıştı.

Bu hâli gören ahâli :
“Kadı çıldırmış!” diyerek aleyhinde bir sürü dedikodular uydurdular.
Fakat o, bu şekilde nefsini kırıp ruhunu yükseltmek için, bu
söylenenlerin hiç birine aldırmadı.

Hüdâyî -kuddise sırruh-
Hazretleri ciğer satma vazifesini kemâl-i ihtimamla yerine getirdikten
sonra onu dergâhın helâlarını temizlemeye memur etti. Bir gün
abdesthaneleri yıkarken kulağına davul-zurna ve dümbelek sesleri geldi.
Meğer kendisinin yerine, yeni tayin olunan kadı geliyormuş ve halk onu
karşılamakla meşgul imişler. Hazret halkın bu âdetini bildiği için,
sesleri duyunca kendi kendine :

“Yeni kadı geliyor hâ!... Biçare Mahmud, sen böyle bir mesleği bıraktın, şimdi abdesthanelere hizmetkâr oldun!”

Diyerek nefsinin iğfaline kapıldı. Hatırından bir an bunlar geçince derhal toparlandı ve :

“Mahmud! Sen şeyhine, nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermedin mi?”

Diyerek
kalbinden geçen bu hâle tevbekâr olmuş ve elindeki süpürgeyi atarak
taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda şeyhi yetişmiş ve :

“Evlâdım! Sakal mübarek şeydir, onunla böyle bir şey yapılmaz.” diyerek omuzundan yakalamış, sonra da :

“Maksat bu mertebeyi atlatmaktı.” buyurmuş, sâdık müridini içeriye alıp dergâha götürmüştü.

Kemâliyet
lâf ile değil, yaşama iledir. Bunlar bu yolda hep birer vartadır, birer
imtihandır. Şeyhine karşı teslimiyet ve merbudiyet sayesinde bu
imtihanlar atlatılabilir. Bütün bunlar ilâhî takdirin tecelliyâtıdır.
Allah-u Teâlâ bu lütfu ona bahşedecekti, takdirinde vardı, imtihanın
neticesinde takdir olunan bu lütfa nâil oldu.

Hüdâyî -kuddise
sırruh- Hazretleri şeyhinin taht-ı terbiyesinde her geçen gün mânevî
tecellîlere nâil oluyor, ruhu olgunlaşıyordu. Nefsini tezkiye ile
kalbini tasfiyeye muvaffak olan Hazret, artık nebâtâtın bile tesbihini
duyar hâle gelmişti. Üç yıl gibi kısa bir zamanda seyr-ü sülûk’unu
tamamladı ve irşada mezun oldu.

Şeyhinin vefatından sonra
Rumeli’ye gitti. Trakya ve Balkanlar’da bir süre kaldıktan sonra
İstanbul’a geldi. Bu arada Üsküdar’da kendi dergâhını inşa etti.

Halktan
sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir sahası meydana getirdi. Dergâhı
her zümreden insanlarla dolup taştı. Akın akın gelenler, hasta
kalplerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Devrin padişahları ona
hürmette kusur etmediler.

Milâdi 1628 yılında seksen yedi yaşında
olduğu halde vefat etmiştir. Cenazesi büyük bir merasimle kaldırılmış
ve zâviyesinde bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye defnedilmiştir.

Hususiyetle mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında :

“Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler.”

Şeklindeki duâsı, türbesini ziyaretçisi en çok olan türbeler arasına sokmuştur.



NEFİS VE DERECELERİ


Ulvî
olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî hâlinden
perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine nefsin dereceleri veya
makamları denir.

Tam yedi perdeli hâli “Nefs-i emmâre”dir. Bir
perdenin kalkmasıyla “Levvâme”, iki perdenin kalkmasıyla “Mülhime”, üç
perdenin kalkmasıyla “Mutmainne” gibi isimler alır. Daha sonra “Râziye”,
“Mardiyye”, “Sâfiye” gibi dereceler gelir.

Birinci nefisten
yedinci nefse doğru gelindikçe ve her perde kalktıkça; cismâniyet,
zulmâniyet, kesafet azalırken, derece derece ruhâniyet, nûrâniyet ve
letâfet artar, ruha mânevî âlemden ışıklar sızar. Tam perdeli hâlinde
ise hiç ışık sızmaz. Perde sayısı azaldığı nispette nefis saflaşır.

Farz-ı
muhal ki bir şeyin üzerine örtü örtülmüş. Bu örtüyü yağmur, rüzgâr,
güneş yıkıp yakıp yıpratıyor. Perde zayıfladıkça örtülen şey yavaş yavaş
belirmeye başlıyor.

İşte kişinin kalbi de yedi kalın perde ile
örtülüdür. Bütün perdelerin kalkması hâlinde ise tamamen nur kesilir. Bu
makam, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in
makamıdır.

Altı derecenin ismi Kur’an-ı kerim’de açık olarak
zikrediliyorsa da, “Nefs-i sâfiye” Âyet-i kerîme’lerin işaretlerinden
anlaşılmaktadır.

Her nefsin bir âlemi, bir seyri, bir hâli, bir vâridi, bir yeri, bir müşâhedesi, bir ismi, bir nuru vardır.



1. Nefs-i Emmâre :

İnsanı zorla kötülüğe sürükleyen nefistir.

İnsânî
ruh, hayvânî ruhun şehvânî arzularına boyun eğerek ona itaat eder,
bütün hallerinde ona muvafakat edip hükmü altına girerse, onun bu hâline
“Nefs-i emmâre” denir.

Nefs-i emmâre hâlindeki insanın kalbi,
cisme âit nimetlerle şehvetlere dalar, hâlini değiştirir. Mevlâ’dan
uzaklaşır. Daha önce âmir iken, memur durumuna düşer. Eğer kalp, bu
mertebede uzun müddet beklerse, onun artık gayb âlemine yönelmeye gücü
de kalmaz. Zira gayb ayna gibidir. Toz ve pastan arınmış oldukça, insan
onda şekilleri net ve berrak olarak görür. Uzun zaman parlatılmazsa, pas
onun cevherini büsbütün kaplar. Parlatmak da körlüğünü gidermez.
Böylece aynalık özelliğini kaybetmiş olur.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar :

“Şüphesiz ki her şeye cilâ verecek bir âlet vardır, kalbin cilâsı ise zikrullahtır.” (Câmiu’s-sağîr)

Kalp,
gayb âlemine yönelerek mâsiyetlerden kaçarsa, zikirle-fikirle perdeler
açılmaya gayret edilirse, pas ve bulanıklıklar tamamen silinir. Eşyanın
hakikatlerine, ince mânâlara ve ilâhî tecellîlere istidat kazanmış olur.
İndiği makamlara tekrar yükselir.

Nitekim Allah-u Teâlâ bir Hadîs-i kudsî’de :

“Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” buyurmuştur. (K. Hafâ : 2256)

Mümin kulun kalbine sığmaktan maksat, “Kalbine tecellî eder.” demektir. Yoksa “Allah kulların kalbine girer.” demek değildir.

Birinci makamda insânî ruh, şehvânî nefse yenilip kötülüğü emredici olduğundan emmâre adını almıştı.

Âyet-i kerime’de :

“Nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder.” buyuruluyor. (Yusuf : 53)

Çünkü nefis iradeyi emer. Yuları taktığı zaman, bilse de bilmese de çeker götürür.

Beşerin
nefsi aslında daima fenâlık tarafına meyleder, bütün gücüyle kötülüğü
telkin eder. Onun tabiatında şehvete, günaha, her türlü kötülüğe meyil
vardır. Nefis kendi gücünü ve emrindeki silâhlarını o yönde kullanır.
Bundan dolayıdır ki insan sırf kendi nefsinin arzularında kalırsa
fenalığa sürüklenir.

“Ancak Rabb’imin merhamet edip koruduğu hariç.” (Yusuf : 53)

Allah-u
Teâlâ rahmet edip hidayetini eriştirdiği vakit, Rahmânî kuvvet nefsânî
kuvvete galip gelir, onun emrini hükümsüz kılar ve gücünü kırar. Böylece
nefis ilâhî emre uyar, kendi emrini terkeder, kötülükten uzak kalır.

“Şüphesiz ki Rabb’im bağışlayandır, merhamet edendir.” (Yusuf : 53)

Birçok
hallerde nefislerin tabiatları icabı uğradıkları meyil ve istekleri
Allah-u Teâlâ kendi mağfiretiyle örter ve önler, onların fiiliyata
çıkmasını engeller, günahını itiraf edip bağışlanma dileyenleri de
bağışlar.

Böyle bir kimse rehbere ulaştığı zaman, nefsin çektiği
ipi koparır, onu nefisten sıyırır, lâzım gelen tâlim ve terbiyesini
verir ve o kimse uyanır. Artık var gücüyle temizliğe girişir, nefis
işgali altındaki kalp evini kurtarmaya çalışır.



Bu
nefsin seyri “İlâllah”tır, yani Allah’a doğrudur. Âlemi, bu görünen
şehâdet âlemidir. Yeri göğüstür. Hâli meyildir. Yolu şeriatın dış
ölçüleridir.

Sıfatları : Cehâlet, cimrilik, hırs, kin, kibir,
gadap, şehvet, tamah, hased, kötü huyluluk, boş ve faydasız şeylerle
uğraşmak, istihzâ, ahmaklık, unutkanlık, buğz, çabuk isyan, çok yemek,
çok içmek, çok konuşmak, fazla neşe, âvârelik, şımarıklık, din ehlinin
hâlini inkâr... ve benzerleridir.

Nefs-i emmâre de Rabbânî bir
latîfedir. Şu kadar var ki, kötülüklere meyletmesi, şehvetlere düşkün
olması sebebiyle pislenmiştir. Şehvet düşkünü hayvânî nefsin hükmü
altında kalıp ona uymakla hayvanların yoluna girmiştir. İnsan için de en
büyük düşman hâline gelmiştir. Şeytan onun askerinden olup, ondan
kuvvet bulmuştur.

Hâdis-i şerif’te :

“En şiddetli düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir.” buyuruluyor. (Beyhakî)

Çünkü
zâhirî düşman ikram ve ihsanlar karşısında dost olup sadâkat
gösterebilirken, nefis lütuf ve ihsandan anlamayıp zararını daha da
çoğaltır.

Nefs-i emmâre’deki bir insan, kötülük yapmaktan en ufak
bir pişmanlık duymaz, yaptığından hiçbir pişmanlık duymayan hayvana
benzer.

Fâsıklar, kâfirler ve münâfıklar nefs-i emmâre grubuna girerler.



Nefs-i Emmâre Derecesinde

Bulunan İnsanlar Üç Sınıftır :

1. Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmeye çalışır, nehiylerinden kaçınmaz.

“İstediğini yap ölümü tadacaksın,

Dilediğin gibi yaşa sonunda ayrılacaksın.”

2. Allah-u Teâlâ’nın emirlerine itaat etmediği gibi, nehiylerinden de kaçınmaz. Fakat itaat edenleri sever.

“Dünyânın muhabbeti âhiret saâdeti,

Hangisini tercih edersen nefsini ona satmış olursun.”

3. İsmi İslâm’dır. Fakat İslâm’ın hiçbir emrini yerine getirmediği gibi, İslâm’ı ve müslümanları sevmez.

“O ki tasdik etmez sünneti kitabı,

Susmak konuşmamaktır onun cevabı.”



Nefs-i
emmâre derecesinde bulunup da oradan uzaklaşmak için herhangi bir
gayret sarfetmeyenler, kendilerinde ıslah alâmetleri görülmeyenler
cehennemde bulunmaya devam edenlerdir.

İnsanın belli bir süreye
kadar yaşama garantisi olmadığı gibi, nerede ve ne zaman ne şekilde
öleceğini de hiç kimse bilemez. Bunun içindir ki gelecek için şimdiden
hazırlık yapmalı ve insanoğlu bulunduğu yolun “Hidayet yolu” olup
olmadığını enine boyuna tahkik etmelidir. Gittiği yolun “Allah yolu”
olduğunu gösterecek sağlam delilleri olmalıdır. Kendisinden önce,
bulunduğu yola koyulmuş insanların hedeflerine emniyet içinde
varabildiklerini müşahede etmiş olmalıdır.



2. Nefs-i Levvâme :

İnsânî
ruh, emmâre iken işlediği günahlardan ve kötülüklerden pişmanlık duyar
ve kendisini kınamaya başlarsa, onun bu hâline “Nefs-i levvâme” denir.

İkinci
makama yükselen sâlikin artık kalbindeki yedi perdeden birisi
kalkmıştır. İbâdetlerini yapar, yasaklardan kaçınmaya, emr-i ilâhi’yi
yerine getirmeye çalışır. Buna rağmen yine günah işler, fakat hemen
arkasından da pişman olup tevbe eder.

Bu gibi kimseler için de iyi vaadler vardır :

“Onlar
ki günahın büyüklerinden ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, yalnız bazı
küçük kusurlar işleyebilirler. Şüphesiz ki Rabb’inin mağfireti
geniştir.” (Necm : 32)

Bu makamın seyri “İlallâh”tır. Âlemi, berzah âlemidir. Yeri gönüldür. Hâli muhabbettir. Yolu tarikattır.

Sıfatları :
Kınama, haset, kötü fikir, ucb, işret, halkla çekişme, kahır, temennâ,
körü körüne tevekkül, gizli riyâ, makam sevgisi ve şehvet tutkusudur.

Nefs-i
emmâre’nin bir kısım sıfatları hâlâ mevcut olmasına rağmen hakkı hak,
bâtılı bâtıl olarak görür ve bilir. Şeriat ameli ve muhabbeti eksilmez.
Kötü hallerinden dolayı üzülür. Fakat o kötü sıfatlardan kurtulması
gücünün dışındadır.

Zâhidler, nefsin emmâre ve levvâme derecesindedirler.

Levvâme olan nefis de kendisine zulmettiğinden dolayı ona “Zâlim” denilmiştir.

Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde :

“Onlardan kimi nefsine zulmedendir.” buyuruyor. (Fâtır : 32)

Eğer tevbe ederse, Allah-u Teâlâ’nın onların günah ve kusurlarını bağışlayacağı, tevbelerini kabul buyuracağı umulur.

Nefs-i
levvâme’de gizli bir riyâ ve kendini beğenme hastalığı vardır. İyi
amellerini halkın bilmesini ister. Övülmekten memnun olur. Başkalarına
üstün gelip ezme arzusu duyar. Bu kötü huyundan hoşlanmamasına rağmen,
kalbinden de söküp atamaz.

Nefs-i levvâme’de bulunan bir kimse
takvâ ehlinden sayılır. Bu makamın en yüksek derecesi ihlâstır. Ancak
amellerinde ihlâs da olsa, sâlik yine de tehlikeden kurtulmuş değildir.
Buna rağmen Allah katında kudsiyet ifâde eden bir makamdır.

Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerîme’sinde :

“Kendisini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim ki!” buyuruyor. (Kıyâmet : 2)

Bu kınama övünülecek bir hususiyettir.



Bir
insan Tarikat-ı aliye’ye kabul edildiği zaman nefs-i emmare ile girer.
Bir taraftan ilim-irfan ile meşgul olurken, diğer taraftan da daimi
surette nefisle mücadele halindedir. İlim cihad, ilim cihad...

Ve
bu suretle nefs-i emmare’yi yendiği zaman bir sıfatı küçülmüş ve bir
perde kalkmış olur. Fakat Nefs-i emmare’nin büyük arzuları kökleşmiş
olduğu için, bu arzuları birden söküp atamaz.

Tekrar mücadeleye
mücahedeye devam eder. İlmiyle irfaniyle nefs-i levvame’yi de katettiği
zaman bu perde de kalkar. İnsan nispeten mülayimleşir, hilm sıfatına
bürünür, nefs-i mülhime halini alır.

Nefs-i emmare artık o kötü sıfatlarını kaybetmiş-tir. Bu kayıpların sebebi de şudur :

Allah-u
Teâlâ lütfuyla ona ezelden Mürşid-i kâmil’i nasip ettiği için, nasibini
aldıkça ruhu kuvvet bulur. Elinden geldiği kadar hakikati öğrenmeye
gayret eder. Bir taraftan da nefsi ile mücadelesini ve mücahedesini
devam ettirir.

Nefs-i levvâme’nin iki yüzü vardır. Bir yüzü
Nefs-i emmâre’ye, diğer yüzü de Nefs-i mülhime’ye bakar. Nefs-i
emmâre’den bir bakıma yüzünü çevirmiştir, fakat tekrar meyletmesinden
korkulur.



3. Nefs-i Mülhime :

İbâdet, zikir ve
riyâzetlerin artması, nefisle şiddetli bir mücâdeleye girişilmesi
neticesinde kalp üzerindeki perdelerden birisi daha kalkarsa, nefsin
üçüncü makamına çıkılmış olur ki, bu makama “Nefs-i mülhime” denir.

Allah-u Teâlâ’nın insânî ruha isyan ve itaatını vasıtasız olarak ilham etmesinden dolayı bu dereceye “Mülhime” ismi verilmiştir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır :

“Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvâ yollarını ilham etmiştir.” (Muhammed : 17)

Ruh
terakki edip kuvvet buldukça nefse hâkim olmak ister. Birçok mücâhede
ve mücâdeleden sonra, bu mertebede nefis ıslah olmuştur. Artık vücutta
hâkimiyet ruhun eline geçmiştir.

Müminle kâfir iki ordunun
mütemadiyen birbirleriyle çarpıştıkları gibi, vücutta da aynı şekilde
ruhun ve nefsin yeri vardır ve bunlar zaman zaman iki ordu gibi
çarpışırlar. Fakat bu çarpışmalardan kişinin haberi olmaz. Bu
çarpışmalar esnasında gerçekten tutulanlar; manevî destekle, ruhanî
terbiye ile nefsin arzularını bastırır. Bu noktada nefis mülayimleşir ve
sakinleşir. Fakat hiçbir zaman hile-i desiselerinden emin olunmaz.

Bir
insan buraya kadar kendi ihlâs ve gayreti ile çıkabilirse de, buradan
ileriye ancak bir Mürşid-i kâmil’in kılavuzluğu ile gidebilir.

Bir
subayın kurmay olabilmesi için nasıl ki hususi bir eğitime ihtiyacı
varsa, Nefs-i mülhime’den sonraki terakkiyat için de mutlaka
Fenâfillah’a çıkmış bir kâmil mürşide ve onun mânevî terbiyesine ihtiyaç
vardır. Zira vuslat mürşidsiz olmaz. Mürşid onu şüphe karanlıklarından
kurtarıp tecellî nurlarına çıkarır.

Bu makamda kalanların bazısı yarı deli yarı velidir, bunlara “meczub” denir.

Nefs-i
mülhime’nin seyri “Alellah”tır. Bu makamda sâlikin kâlbinde hakikat
nurları doğduğundan, onları müşâhede etmekten dolayı içinde mâsivâ
kalmaz. Âlemi, ruhlar âlemidir. Yeri ruhtur. Hâli aşktır. Kendisine
gelen mânâ mârifettir.

Sıfatları : İlim, cömertlik, kanaat, tevâzu, sabır, ezâya tahammül, özürleri kabul, güzel zan, hoşgörü...

Bu
makamda sâlik, bütün varlıkların âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın kudret
elinin altında olduğunu müşâhede ettiğinden, hiçbir mahlûka itirazı
olmaz. Fâil-i mutlak’ın fiillerini seyreder. Aslâ geri dönmemeye gayret
eder.

Nefs-i mülhime’nin diğer vasıfları da şunlardır :

Hayretle
şaşkınlığa düşmek, makamlara ermek, kabz ve bastın gelişi, havf ve
recânın gidişi, zikrullahı sevmek, güler yüzlülük, hikmetle konuşmak,
müşâhede ve murakaba...

Bu makamda mürid zayıftır, Hakk’a
gidemez. Celâl ve Cemâl’i fark edemez. Beşeriyetin gereği haller ondan
tamamen silinmediği için, gafil olduğu bir anda nefsi hemen geriye dönüp
aşağıların aşağısına iner ve eski kötü alışkanlıklarına devam eder.
İtikadı bozulup ibâdeti terkeder. Şeytâni hayalleri Rahmânî tecellîler
sanır. Böylece helâka gider.

Bu makamdaki sâlike en mühim ve
gerekli olan şey, bağlı bulunduğu Mürşid-i kâmil’e öz irâdesi ile ve
titizlikle itaat edip, her emrine tam teslim olmaktır. Ayrıca nefsin
istek ve arzularına şiddetle muhalefet etmelidir. Çünkü bu makamda
yükselmek mümkün olduğu gibi, her an düşmek tehlikesi de vardır.

Nefs-i mülhime Kur’an-ı kerim’de şu şekilde geçmektedir :

“Her
bir nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona isyanını ve itaatını ilham
edene yemin ederim ki, nefsini temizleyen kurtulmuştur.” (Şems : 7-8-9)

Âyet-i kerime’lerde nefse iyilik ve kötülüklerin ilham edildiği bildirilerek, ilham alan nefse dikkat çekilmiştir.

Buradaki
temizlenmekten maksat, ahlâk-ı zemime adı verilen “Şehvet, gadap, kin,
kibir, riyâ, hased...” gibi kötü huylardan temizlenmektir. “Temizlenen
kurtulmuştur.” Beyan-ı ilâhi’si de bu mânâdadır. Yoksa zâhiri temizlik,
ya da “Oruç tuttum temizlendim.” gibi basit bir mânâ çıkarılmamalıdır.



Bu makamda kalanların bazısının yarı deli yarı veli olduklarını söylemiştik. Bunun mânâsını size üç noktada izah edelim :

1. Fenâfillah’a ulaşmış bir Mürşid-i kâmil müridi yürütür, yürü demez.

Binâenaleyh
bir müridin ezelde böyle bir Mürşid-i kâmil’de nasibi varsa; “Emmâre”yi
ve “Levvâme”yi geçip “Mülhime”ye geldiği zaman “Fenafişşeyh” olur ve
“Fenâfirresul” kalesine alınır, tahsile başlar. Bundan haberi bile
olmaz, icabederse duyururlar, icabetmezse duyurmazlar. Kimisini açık
kimisini kapalı götürürler.

2. Fenâfillah’a çıkmamış bir mürşid
ise müridi yürütemez, ders verir yürü der. O da Fenâfirresul’e kadar
gelir, önüne koca bir kale çıkar ve burada durur. Onu içeriye alacak bir
fert olmadığı için öteye geçemez. İlim, amel ve ihlâsı nispetinde
ibadetine taatına devam eder ve Allah-u Teâlâ’nın sevgilisi olabilir.

3.
Bu ikinci sınıfta olan kimselerin bazıları da o kalenin önünde bocalar.
Bocalayınca şeytan zaten onun peşindedir, hemen yuları ona takar. Evden
eve, bayırdan bayıra, dağdan dağa dolaşır. Şeytan onu bu güç noktalara
sokunca, bu sefer küfretmeye başlar. Şeytan bu hâli ona sevdirdiği için,
marifet yapıyormuş gibi hoşuna gider. İhlâsı da elinden alınır. Artık
onun orada tutunması Mevlâ’ya kalmış. Kimisi de en aşağı dereceye kadar
düşer. Allah’ımız cümlemizi muhafaza buyursun!

Hülâsa edecek
olursak; birisi Fenâfirresul kalesine giriyor ve tahsiline devam ediyor,
ötekiler kaleye gelince içeriye alınmadığı için -çünkü orası girme yeri
değil, alınma yeridir- kimisi ihlâsıyla devam ediyor, kimisi de
bocalayıp aşağıya kayıyor.



4. Nefs-i Mutmainne :

Şirkten,
şüpheden, isyan ve hatadan temizlenmiş, Mevlâ’nın hitâbıyla
ıstıraplardan kurtulup huzura kavuşmuş nefis demektir. Kalp üzerindeki
dördüncü perdenin kalkmasıyla, ruh mutmainne makamına yükselir.

Nitekim Allah-u Teâlâ bu dereceye yükselmiş nefse :

“Ey mutmainne olan nefs!” kelâmı ile hitap etmiştir. (Fecr : 27)

Nefs-i
mutmainne’de müridin seyri “Seyr-i maallah”tır. Âlemi, hakikat-ı
Muhammediye’dir. Yeri sırdır. Hâli, sâdık bir tatmin hâlidir. Kendisine
gelen mânâ şeriatın bazı sırlarıdır.

Nitekim bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır :

“Onları hidayete erdirecek ve hallerini düzeltecektir.” (Muhammed : 5)

Sıfatları :
Cömertlik, tevekkül, sabır, şükür, hilm, teslimiyet, rızâ, sıdk,
ibadet, rifk, güleryüzlülük, tam müşâhede, sürekli huzur, büyüklere
tâzim, kalp sevinci, tatlı dil, kusurları örtme, hataları bağışlama...

Sâlik
bu makamda Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i seniye’ye tam olarak uyar. Bu
makamda olan kişiyi görenlerin gözleri, dinleyenlerin kulakları zevk
duyar. Sözleri bıkkınlık değil, sıdk ve safâ verir. Dilleri şeriat
hikmetlerine, hakikat sırlarına ve mânâ inceliklerine tercümanlık eder.
Oysa ki, ne bir kitap mütâlâa etmiş ne de kimseden bilgi istemiştir.
Söyledikleri Kur’an-ı kerim’e ve Hadis-i şerif’lere uygun gelir. Çünkü o
“İlhâmât-ı ilâhî”ye mazhar olmuştur. Bundan dolayı edep ve hayâ
deryasına dalmıştır. Ona haşyet ve heybet hâli verilmiş, vakar elbisesi
giydirilmiştir.

İnsanlarla ara sıra görüşüp, iç âlemine doğan hikmetlerden onlara söyler. Dostlarını istidatları kadar irşad eder.

Çoğu vakitlerini ibâdetle geçirir. Tâ ki daha yüksek derecelere ulaşmaktan mahrum kalmasın.

Nefsi terbiye ederek mutmainne derecesine kavuşturmak için Allah-u Teâlâ’ya niyazda bulunmalıdır.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir duâlarında şöyle buyurmuşlardır :

“Allah’ım!
Senden itminana kavuşmuş bir nefs-i mutmainne dilerim ki, sana
kavuşmaya iman etsin, takdirine râzı olsun, verdiklerine kanaat etsin.”
(Taberânî)

Bu mertebe, saâdet ve bahtiyarlık mertebesidir.

Bu makamda duâ ve virdlere devamla, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in sevgisi bambaşka bir hâl alır.

Bu makama gelindiği zaman, nefis artık teslim bayrağını çeker.

Tevhidin;
vücudî tevhid, şuhudî tevhid, meşhud tevhid olmak üzere üçe ayrıldığı
ve bunların izahları daha önce yapılmıştı. Ancak nerede olduğu izah
edilmemişti.

Şuhûdî tevhid Nefs-i mutmainne’de tecellî eder.
Artık teslim olduğu, itminan olduğu için, Allah-u Teâlâ’nın kudretini
seyretmeye başlar.

Kör göz, şaşı göz, bir de gören göz var
demiştik. Nefs-i emmâre’de olan bir insan zâlim ve câhil olduğu için,
ancak zahiri ilimlerle yani satır ilimleri ile kulaktan duyduğunu alır.
Zannı ile, dış duygusu ile icraatını yapar. Kendi içtihadı ile hareket
eder. Bir müddet hakikata kördür.

Nefs-i mutmainne’ye geçen bir
insan ise şaşıdır. Allah-u Teâlâ’nın azametini seyrederken, kendi
varlığını da seyreder. Allah-u Teâlâ’nın ulûhiyet sırlarını her zerrede
temâşâ ettiği gibi varlığı ile temâşâ ettiği için biri çift görüyor,
körlükten kurtulamamış, fakat şaşı olmuş.

Tasavvur buyurun
Tarikat-ı aliye nasıl bir ilim-irfan mektebidir ki, körlükten kurtulup
şaşı haline geliyor. Daha da çok çalışabilirse, Allah-u Teâlâ onu gören
göz de yapar. Binaenaleyh Nefs-i mutmainne’de nefis ruha teslim olur,
Allah-u Teâlâ’nın hükümlerine rızâ gösterir.

Ârifler, nefsin mülhime ve mutmainne derecelerindedirler. Bu dereceler Fenâfillâh makamında tecellî eder.

Burada
ihlâsla ibadet ve taatına devam ederse, Allah-u Teâlâ’nın bütün
emirlerine boyun büktüğü zaman; Râziye’ye, Mardiyye’ye çıktığı gibi,
Nefs-i sâfiye’ye dahi çıkabilir.

“Ey mutmainne nefis!” diye başlayan Âyet-i kerime’nin sonunda :

“Gir cennetime!” (Fecr : 30)

İfadesi yer almaktadır. İşte gerçek saâdet ve selâmet bundan ibarettir.

İnsan zikrullah sebebiyle öyle yükselir ki, bir Hadis-i şerif’te :

“Mümin-i kâmil olan kimse, Allah katında bazı meleklerden de efdaldir.” buyurulmaktadır. (İbn-i Mâce)



5. Nefs-i Râziye :

Allah-u
Teâlâ’nın bütün imtihan ve ibtilâlarına sadâkat göstermiş, gelmiş ve
gelecek her şeye râzı olmuş, bütün gayret ve arzusu Mevlâ’nın
hoşnutluğunu kazanmak olan nefsin haline “Nefs-i râziye” denir.

Bu
makamda sâlik denize düşen çöp gibi olmuştur. Deniz onu istediği tarafa
çalkaladığı gibi, o da hükm-i ilâhi’ye öylece teslim olmuştur.
İrâdesini Hakk’ın irâdesine bağlamış, reyini de O’na vermiştir.

Bu nefsin seyri “Fillâh”tır. Âlemi, lâhut âlemidir. Yeri, sırrın sırrıdır. Hâli, fenâya varmış olmaktır.

Sıfatları :
Verâ, ihlâs, muhabbet, Mevlâ ile dostluk, ilâhi huzur, kerâmet,
mâsivâyı terk, teslimiyet, rızâ, eziyetlere sabır, halkı irşad, en ince
edeptir. Duâsı reddedilmez. Herkes tarafından saygıyla karşılanır.

Râziye ile bundan sonra gelen Mardiyye makamlarında olan nefisler Kur’an-ı kerim’de şu hitâb-ı ilâhî ile taltif edilmişlerdir :

“Dön Rabb’ine! Sen O’ndan râzı, O senden râzı olarak.” (Fecr : 28 )

Öyle bir halde dön ki, sen Rabb’inden hoşnut, Rabb’in de senden hoşnut.



6. Nefs-i Mardiyye :

Bu makama yükselen nefisten Hazret-i Allah râzı olduğu için “Nefs-i Mardiyye” adını almıştır. Râzı olunmuş nefis demektir.

Bunun seyri “Anillâh”tır. Âlemi şu görünen şehâdet âlemidir. Yeri hafâdır. Hâli hayrettir. Yolu şeriattır.

Sıfatları :
Allah ve Resul’ünün ahlâkı ile ahlâklanmak, hataları bağışlamak,
ayıpları örtmek, güzel zanda bulunmak, herkese lütuf ve şefkat
göstermek, insanları karanlıklardan kurtarmak için onlara meyl ve
muhabbet...

Ancak bu meyl ve muhabbet sadece Allah için olup,
acıma ve şefkatten ibarettir. Görünüşte insanlardan ayrılmaz, fakat
bâtında Hakk iledir. Kalbi mâsivâdan kurtulmuştur.

Muhtaç olduğu ilimleri Allah-u Teâlâ’nın izniyle mânâ âleminden madde âlemine taşır ki, insanlar istifade etsin.

İfrat ve tefritten kaçınır, orta yolu takip eder.

“Vâkıflar”, nefsin Râziye ve Mardiyye derecelerindedirler. Bu dereceler “Fenâfillâh” makamında tecellî eder.

Allah-u Teâlâ o nefsi daha dünyada iken cennetle müjdeliyor.



7. Nefs-i Sâfiye :

Bu makamda nefis artık sâfileşmiş, süzülmüş, vücudun en kötü yeri iken en iyi yeri olmuş, yani taş iken elmas olmuştur.

Bu
makamda sâlik Hakk’ın elindedir. Hakk’ı bilir ve her şeyini de Hakk’tan
bilir. Ne kendisini ne de rızkını düşünür. “Neme lâzım, o Sâhibime
aittir.” der. Çünkü o çok iyi bilir ve görür ki Allah-u Teâlâ evin
sâhibi, kendisi ise misafirdir. “Hû komşu!” denir ya, buradaki “Hû!..”
bizzat ev sahibine seslenmektir.

O’ndan başkasını tanımaz, her şeyini sadece O’ndan ister. Çıkacak hükm-i ilâhî’ye peşin olarak râzıdır.

“Meşhud tevhid” nefsin sâfiye derecesinde tecellî eder.

Hiç
olduğu zaman, perdeler aralandığı zaman, O’nu gördüğü zaman, O’ndan
başka bir şey görmediği zaman meşhud tevhid tecellî eder.

Fakat bu göz onun değildir. Bunu kör göz nasıl görebilir?

Onların vasıfları kısaca şöyledir :

1. Onlar Hakk’ın kölesidir. İyi bilirler ki, Mevlâ dilerse tutar, dilerse atar. Dilerse muhafaza eder, dilerse etmez.

2. Bir damla rahmet-i ilâhî’ye muhtaç olduklarını bilirler.

3. Bildirilmedikçe, bildirilmeyen hiçbir şeyin bilinmeyeceğini bilirler.

4. Mevlâ dilerse bunları dâire-i saâdetine alır ve dâire-i saâdetine ancak bunlar alınmışlardır.

Bunlar birer hakikat ölçüsüdür. Hareketler buradan anlaşılır.

Herkes nefsinin derecesine göre bu ilmi anlar.

Âyet-i kerime’de :

“Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruluyor. (Yusuf : 76)



İlâhî Vaad :

Allah-u Teâlâ nefsi ile cihad yapan kullarına yardımda bulunacağına dair Âyet-i kerime’sinde buyurur ki :

“Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz.

Şüphesiz ki Allah ihsan erbabı ile beraberdir.” (Ankebût : 69)

Azami
gayret mânâsı çıkıyor. Allah-u Teâlâ azmi ve ihlâslı niyeti nispetinde
kulunu destekler, yolunu açar, hidayetini arttırır, imanını
kemâlleştirir.

Bu Âyet-i kerime’nin içinde birçok ince sırlar vardır.

Yolunu açtığı zaman önünü görüyorsun, hidayetini artırdığı zaman O’nu görüyorsun. Bu ise o hâle erdirdiği kimselere mahsustur.

O
noktaya vardığın zaman sen artık bir robot, bir perde oluyorsun.
Doğrudan doğruya : “Ben seninle beraberim.” buyuruyor. “Ben seni
destekliyorum, yürü!” buyuruyor.

Yolunu açmazsa önünü göremezsin, hidayete erdirmezse bilemezsin, imanını kemâlleştirmezse göremezsin.

Bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruluyor :

“Bana
bir karış yaklaşan kimseye ben bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın
yaklaşan kimseye ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben de
koşarak gelirim.” (Buhârî - Müslim)



SIDDIKLAR VE MUKARREBLER

Sıddıkların

Vasfı Nedir?

Allah-u Teâlâ onu bütün yarattıkları ile kendisi arasında muhayyer bıraksa, o Allah-u Teâlâ’yı tercih eder.

İkincisi; bir canı değil, bin canı olsa, canlarını O’na kavuşmak için, O’nun yolunda feda etmek ister.


Mukarreblerin

Vasfı Nedir?

Allah-u
Teâlâ’nın içinde olduğunu görebiliyorsa, kendisinin bir perdeden bir
maskeden ibaret olduğunu görebiliyorsa ve o şekilde Allah-u Teâlâ ile
ünsiyet edip mülâkat yapabildiği zaman o mukarreb olur.

Bu ancak onlara mahsustur, başkalarına şâmil değildir ve bu sırrın hakikatini de onlardan başka bilen olmaz.



Sıddıklar Üç Kısımdır :

1. Sıddık-ı Ekber : Bu makam Hazret-i Ebu Bekir Sıddık -radiyallahu anh- Efendimiz’e âittir.

2. Allah-u Teâlâ’nın has kulları olan mukarreb sıddıklar.

3. Sözünde sâdık kalan sıddıklar.



Sıddıklar ve Mukarrebler Bu Hâle Nasıl Ulaşırlar?

Ulvi
olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî halinden
perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine nefsin dereceleri veya
makamları denir.

Bunlar;

“Emmâre”, “Levvâme”, “Mülhime”, “Mutmainne”, “Râziye”, “Mardiyye” ve “Sâfiye”dir.

Bu
yedi perde, yedi elbisedir. Kişi seyr-ü sülûk yolunda ilerledikçe bu
elbiseleri bir bir kaldırılabilirse “Sâfiye makamı”na çıktığı zaman
Hakk’a varmış olur.

Ve :

“Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” (K. Hafâ : 2256)

Kudsî Hadis-i şerif’inin tecelliyatına erer. İlmin sonu Hakk’a varmaktır, tecelliyatının sonu yoktur.

Meselâ
denize düşen bir insanın, canını kurtarmak için üzerindeki elbiseyi
attığı gibi; hakikat deryasına düşen bir insan da, imanını kurtarmak ve
Hakk’a kavuşmak için beden elbisesini atmaya çalışır. “Sâfiye”ye çıktığı
zaman kalp üzerindeki perdeler atılmış, bir tek ten elbisesi kalmış
olur.

Ondan sonra ibadet ve taat sayesinde ten elbisesi ne kadar incelirse, içindekinin o kadar tecelliyâtına mazhar olmaya başlar.

Bu lütuf deryasına alınanlarda ten elbisesi, vücut içindekine öylesine yapışır ki;

“İçinizde!.. Görmüyor musunuz?” (Zâriyat : 21)

Âyet-i
kerime’sinin tecelliyatına mazhar olur ve içindeki Hazret-i Allah’ı
görür. Gerek kendisinin gerek kâinatın bir perdeden ibaret olduğunu da
görür.

Ehl-i Hakk, Hakk ehlini tanır, halk tanımaz. Yani Hakk ehli anlar, halk ehli anlamaz.


NEFİS DERECELERİNİN DAHA İYİ ANLAŞILABİLMESİ İÇİN BİR TEMSİL

Nefis derecelerinin daha iyi anlaşılabilmesi için bir cevizi temsil olarak arzedeceğiz. Herkes kendisini ölçsün.

“Ümmetim benden sonra yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna, diğerleri hep ateştedir.

– Onlar kimlerdir Yâ Resulellah?

Benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)

Yetmiş üç fırkadan yetmiş ikisi cehennemlik olduğuna göre, yetmiş üç cevizden yetmiş ikisinin çürük olduğu anlaşılıyor.

Bu kesin bir beyân-ı Peygamberî’dir ve ne kadar korkunç bir şeydir!

Bunların hepsi onun ümmetidir, amma yetmiş ikisi cehennemliktir, ancak bir tanesi kurtuluş fırkasıdır.

Bizim
mevzumuz şimdi o sağlam bir ceviz üzerinedir. Bu sağlam olan cevizin de
nasıl döküleceğini dikkatle takip ederseniz öğrenmiş olursunuz.

Nefs-i Emmâre :

Cevizin
yeşil kabuğu Nefs-i emmare’dir. O yeşil kabuk da Allah-u Teâlâ’nın
yarattığı bir latîfedir. Fakat kötü işlere meyledip o kötü işleri
işlediğinden ötürü, cevizin kabuğu gibi, Nefs-i emmâre de acıdır. En
kalın perde odur.

Nefs-i Levvame :

Cevizin yeşil kabuğundan
sonraki sert kabuktur. İçeriye nüfuz etmediği için hep benlik davasında
bulunur. Nefsin arzularını o ceviz kabuğunu kırar gibi kırmadıkça,
gerçekten içeriye nüfuz etmek mümkün değildir.

İşte bütün benlikler burada toplanır. Çok mühim bir noktadır. “Ben!.. Ben!.. Ben!..” diyenlerin yeri ve durağı burasıdır.

Bu benliği cevize temsil ediyorum :

Kim
ki duyarsanız “Ben, ben!..” diyor, onların hepsi kabukta kalmıştır,
kendi içine nüfuz edememiştir, içinden istifade edemiyorlar. Nefis
içeride “Ben, ben!..” diyor, “Sen giremezsin buraya!..” diyor.

Nefs-i Mülhime :

Enelik
kabuğunu kırmış, içeriye nüfuz etmiştir. Ve fakat içten içe geçmek
için, arzu ve istekleri perde mesabesindedir. İçindeki haşaratı
temizlemesi gerekmektedir.

Nefs-i Mutmainne :

Haşaratı
temizlemiş, zarı kalmıştır. Hakk’a hayli yaklaşmıştır. O zarın da
kalkması için Râziye merdivenine çıkması lâzımdır ki “Lüb” yani cevizin
özü husule gelsin.

Daha önce “Makam”dan bahsederken Râziye’ye
gelince “Merdiven” ismini verdik. Çünkü insan büyüdükçe küçülür,
küçüldükçe büyür. O zaman kişi merdivenden hep aşağıya iner ve küçülür,
azamet-i ilâhî’yi o zaman görmeye başlar.


Nefs-i Mardiyye :

Artık
haşaratı temizlemiştir. Mutmainne’den sonra Râziye’ye ermiştir, o zar
kalkmıştır. Nefs-i mardiyye’de “Lüb” kalır, o zaman cevizin iç tarafının
özü kalmıştır.

Mardiyye merdivenine çıkanların dahi dilediğini tutar, dilediğini atar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki :

“Allah dilediğini mağfiret eder, dilediğine azap eder.” (Bakara : 284)

Bunun
böyle olduğunu bilmek gerekir. Mahlûkun hiç hükmü yoktur. Hüküm ve
değer yalnız ve yalnız Zül-celâl vel-kemâl olan Allah-u Teâlâ’ya
mahsustur.

Nefs-i Sâfiye :

Ceviz burada boşalmış olur. Artık o zaman içinde yalnız Allah-u Teâlâ’nın varlığını görür.

Çok
açık ifade ediyorum, kendisinin de, kâinatın da kabuktan ibaret
olduğunu görür. Kendisi de aslında böyledir, kâinat da böyledir.

İşte gerçek mânâda Kelime-i tevhid’i söyleyebilen bunlardır.



İkinci temsil :

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki :

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzâb : 4)

Ki, birini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin. Bir kalpte iki sevgi yaşamaz.

Kimin kalbinde yalnız Allah-u Teâlâ var, o Hakk iledir. Kimin kalbinde mâsiva var, o halk iledir.

Kelime-i tevhid’in cevizin üzerine ayrı bir temsili :

Bir
insan “Lâ ilâhe illâllah” der, fakat yeşil kabuk var, kalbin üzerinde
yedi perde var. Diyor amma ağızda kalıyor, boğazdan aşağıya inmiyor.

“Nefs-i Levvâme”de “Lâ ilâhe illâllah” diyor amma, içeride nefis “Ben, ben!..” diyor, sert kabuğu delememiş.

“Nefs-i
mülhime”de “Lâ ilâhe illâllah” diyor, burada cevizin kabuğunu yani
kalbi deliyor, amma içinde Hakk’tan gayrı birçok muhabbet var. Çok
muhabbet olduğu için çok uğraşıp ahlâk-ı zemimeleri temizlemesi gerekir.

“Nefs-i
mutmainne”de “Lâ ilâhe illâllah” diyor, bu noktada Kelime-i tevhid
biraz daha rahat iniyor. Orada öyle bir iniş yapıyor ki, şirkten
şüpheden kalp artık kurtuluyor. Gerçek iman sahibi olma vukûfiyetini
kazanıyor.

“Nefs-i râziye” de öyle bir hale gelir ki, o artık
Allah-u Teâlâ’dan râzı olmuştur. “Beni O yarattı.” diyor, “Beni O
yaşatıyor, beni O yediriyor, beni O içiriyor.” diyor. Her haline
râzıdır. Acı da gelse, tatlı da gelse, O’nun her hükmüne râzıdır. Çünkü
artık iman kökleşmeye başlamıştır. Kelime-i tevhid tohumu artık kalbe
düştü, yavaş yavaş çimleniyor, o çim bütün vücuda yayılıyor, her âzâsına
iman salınıyor ve artık onu yaratanı biliyor, şirkten şüpheden
kurtuluyor, Yaratan’dan memnun olduğu için her şeyine râzı oluyor.

Bu hâl uzun zaman devam eder, sonra ibadet ve taatlarını samimi bir şekilde yaptığından ötürü Allah-u Teâlâ ondan hoşlanır.

Ve
fakat “Nefs-i sâfiye”ye gelince, artık burada hiçbir şey kalmamıştır.
Kabuk kalmamış, haşarat kalmamış, cevizin üzerindeki zarı kalmamış,
“Lüb”ü de kalmamış ve boşalmış olur.

O “Lâ ilâhe illâllah” dediği
zaman Allah-u Teâlâ’yı hem görür, hem de içinde O’ndan başka bir mevcut
olmadığını da görür. Kelime-i tevhid’i gerçek mânâda söyleyen ancak
bunlardır.

Bu sırr-ı ilâhî, yani Kelime-i tevhid’in sırrı açılmış oldu.


KURTULUŞ KAPISI


Tarikat-ı
aliye bir ilim-irfan mektebidir. Bu yolun ilim-irfan mektebi olduğunu
anlayabilmek için “Nefis dereceleri”ni çok iyi tetkik etmek
gerekmektedir.

Mektebe kaydını yaptıran bir insan, devam etmeyip
sınıflarını geçmediği zaman, nasıl ki onun mektebe kaydını yaptırması
bir mânâ ifade etmediği gibi; Tarikat-ı âliye’ye intisap eden bir kişi
de, sınıfları geçmediği müddetçe, nefsini izale edemez, hayvanî
sıfatlardan sıyrılamaz, dereceleri katedemez.

Letâifleri bitirecek, dereceleri geçecek ki, insan sıfatına bürünsün.

Emmâre’nin
ıslahından sonra Levvâme’ye geçildiği zaman büyük çarpışmalar olur.
Mülhime’ye geçildiğinde insan sakinleşir, koyun sıfatına bürünür, güzel
ameller yapar, nispeten rızâ-i Bârî’ye kavuşur. Bu arada az da olsa bazı
ilhamlar da gelir. O şimdi artık yolcudur. Nereye yolcu? Hakikata
yolcu.

Bir mertebe daha geçerse Mutmainne olur. Kurtulanlar burada kurtulur. Vuslat-ı ilâhi buradan gelir.

O bir fırkaya âit kurtuluş kapısını tarif ediyoruz.

TERAKKİYÂT İLE HELÂKİYÂT NOKTASI

Bir
kimse Tarikat-ı aliye’ye intisap ettikten sonra epey yol alır. Mürşid-i
kâmil müridin ruhunu yükseltir. Birinci tepeyi geçirir, orada yol ikiye
ayrılır. Cenâb-ı Hakk lütfuyla tecellî ettiği zaman mürid yukarıdan
aşağıya doğru kendisini küçültmeye, varlığını yok etmeye çalışır.
Mahviyet haline bürünür.

Yani ihlâslı olanlar yürüdükçe
varlıklarını yitirirler. O tepeden aşağıya doğru Allah’ın lütfuyla iner.
Yani çıkar, çıkar, çıkar ve hiçliğe iner. O hiçlik onun Daire-i
saadet’ine delâlet eder. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın kurtardığı
kimselerdir. Senelerden beri nazargâh-ı ilâhi olan kalbine sardığı
varlık tellerini, Allah yoluna düşmesiyle yavaş yavaş sermeye başlar.
Diğer taraftan da hiçlik tellerini toplar. Mahviyyet kısmına geçince
artık yükü azalmıştır. Yapıcılık, bilicilik, öncülük gibi sıfatlar bir
bir zâil olmaya başlar. Kendilerine şevk, teslimiyet, muhabbet,
murakaba, tevekkül, vahdet ve hal gibi lütuflar ihsan olunur. Bunlar
“Nuriye fırkası”na ayrılmış olanlardır.

Şimdi bir insan mânen yükseldikçe Allah-u Teâlâ dilediğini indirir, indirir, indirir, herşeyi yerde arar. Yerin altında arar.

İhlâslı kimsenin yürüyüşü böyledir. Nasibini aldıkça gider, terakki eder. Nasibi varsa bir gün muradına erer.

“Muradına ermek” ne demektir?

Üç noktada; Fenâfişşeyh, Fenâfirresul ve Fenâfillâh’ta olur. Bu merhalelerden geçenler benliklerini eritirler.

Yüz
binler yola çıkar da, ancak murad olmaya namzet fertler kalır. Yani
yürüdükçe azalırlar. Allah-u Teâlâ’nın lütfu eriştiği zaman mürid de
murad olur.

Âyet-i kerime’de :

“Kim inanır, nefsini ıslah ederse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruluyor. (En’âm : 48 )

Bir de şeytana tutunanlar vardır.

O
tepede ya, şeytan o anda onu kaydırmaya çalışıyor ve kaydırıyor.
“Herkesten daha üstünüm.” demeye, herkese tepeden bakmaya başlar. Her
şeyi kendisine maleder. Çok yükseldiğini zanneder. Herkesi küçük
kendisini büyük görür. “Ben yürüyorum, ben biliyorum, ben söylüyorum,
ben çalışıyorum.” diyerek sivrilmiştir, içine kurt düşmüştür. Bu gibi
haller geldikçe yanıbaşındakileri küçümsemeye başlar. Artık o yolunu
değiştirmiştir. Sola kaymıştır. Kaydığı yetmez, orada plan çevirmeye
çalışır. “Ben bu işi daha iyi yürütebilirim, daha lâyıkım.” der. Plânını
tatbike koyarken Allah-u Teâlâ da onun kalbini çevirir. Kalbini
çevirdiği anda mukallit sınıfına düşer. Artık o bir yıkıcıdır. Bunlar da
Nâr fırkası’dır. Onlarda şekavet, gadap, harislik, tûl-i emel, gönlü
boş şeylere bağlamak gibi haller vardır.

Âyet-i kerime’de :

“Nefsini
tertemiz yapıp arındıran felah bulmuş, kurtulmuştur, onu kirletip örten
kişi elbette ziyana uğramıştır.” buyuruluyor. (Şems : 9-10)

Birisi mahviyyete doğru iniş yapıyor, birisi varlıktan kayıyor. Burası mihenk taşıdır.

Öyleyse
alındıktan sonra Allah-u Teâlâ’ya sığınmalı, ihlâs ve samimiyetle yola
devam etmelidir. İnsan manevi yolda yürüyüp terakki ettikçe kendisini
küçük görmeye, küçülmeye, süzülmeye başlar, davalardan geçer. Gayesi
Hakk olup rızâ için hareket eder. Fakat terakki edemezse kendisini
beğenme hali husule gelir ve eneye kapılır. Kendisine paye verdiği anda
olduğu yerde çakılır, hem düşer hem helâk olur. Başkasını da helâk eder.
Şöyle ki, çürüyen bir meyvenin yanındaki meyveleri de çürütmesi gibi o
anda başkalarını hemen çürütür. Niyetini bozmakla kendisini ihraç
etmiştir, başka bir şey yapmamıştır. Çünkü Mevlâ her şeyi biliyor.
Allah-u Teâlâ’dan başka onu kimse kurtaramaz. Ancak O murad ederse
kurtarır. Bunların durumu ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere
dikkat etmekle ortaya çıkar.

Enes -radiyallahu anh- buyururlar ki :

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu duâyı çok yapardı :

“Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl.”

Ben bir gün kendisine :

“Yâ Resulellah! Biz sana ve senin getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?’ dedim.

Bana şöyle cevap verdi :

“Evet! Kalpler, Rahman’ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği tarafa çevirir.” (Tirmizî : 2141)

Allah-u Teâlâ bir anda parmağıyla çeviriverir. Müslüman iken münafık olur.

Hatta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in :

“Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Kalplerimizi senin taâtına çevir.” diye niyazı vardır. (Buhârî)

Şeytan iki yerden avlar.

Saf,
cahil insanlar kısmına, “Sen artık oldun, tamam senin işin, çıktın.”
der. O da : “Tamam” der. “Artık ben oldum.” İlmi olan okumuş insana da :
“Senin ilmin var, sen her şeyi bildin, bunların içinde ne işin var.”
der. O da : “Tamam” der. “Ben her şeyi bildim.” Ona da oltayı böyle
takar. Bunlar şeytana kulak verdiklerinden gerçekten şeytan fırkasından
olurlar.

Bir kişinin kalbine nefis girdi mi, nefse uydu mu “Ben”
dediği zaman, “Ben biliyorum” dediği zaman kaymıştır. Bütün terakkiyat
ve kaymalar bu hal üzeredir. Onun için bakıyorsunuz, “Oldum, oldum,
oldum.” Ne oldun? Helak oldun. Ötekisi ise, yavaş yavaş hiçliğe iner,
yok olur.

İkinci bir sır daha var.

Hazret-i Allah’ın işine
karışmayacaksın. Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz’in işine
karışmayacaksın. Mürşid-i kâmil’lerin işine karışmayacaksın. Karıştın,
gittin! Çünkü bilmeyerek bir yere, düğmeye basarsın, berhava olur
gidersin.

Mürşid-i kamil’lerin işine nasıl karışılır?

Mürşid-i
kamil’in işini Hazret-i Allah görür. Arzu ve irade yaşamaz. Bunu
karşıdaki ölçemez. Mürşid-i kamil’in işine karışırken, bilmeyerek
Hazret-i Allah’ın işine karışır. Duâ ederken : “Allah’ım hükmün arzumdur.
Hakkımdaki hükmünü sevdir.” diye niyaz ederiz.

Mürşid-i kamil’in mühim işlerine, hususi işlerine karışılmamalıdır. Sor, tarifini al, devam et, geç git, yürü...

Çünkü : “Allah’ım iraden üstümdedir.” diyoruz.

Bunu karşıdaki bilmez, düğmeye basarsa helâk olur. Bilmeyerek Allah-u Teâlâ’nın işine karışılmış olur.

Şeytanın Hileleri :

Rüyâda
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz görülürse o rüya
doğrudur. Şeytanın aldatmasından korunmuştur. Çünkü şeytan onun şekline
giremez.

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır :

“Rüyâda beni gören hakikatta görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklime giremez.” (Camiu’s-sağir)

Şeytan
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sıfatına
giremediği gibi vekili olan Mürşid-i kâmil’in sıfatına da giremez. Çünkü
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve onun vekili olan
Mürşid-i kâmil hidayete ermişlerdir. “Hâdi” ism-i şerif’inin mazharı
olmuşlardır. Şeytan ise onun zıddı olan “Mudill” ism-i şerif’inin
tecellîsine uğradığı için o nuru temsil edemez, o aynada görünemez. Ateş
suya giremiyor daha doğrusu.

Şu kadar var ki, onun kendi
şekline, aynı suretine giremez, fakat oyum diye görünür, ona benzemeye
çalışır. Bu ise aynı sahte paraya benzer. Aynı para gibidir, fakat bir
yeri noksandır. O bir yeri noksan olmazsa cesazı çok ağırdır. Şeytan
sûret-i haktan görünerek insanları yoldan çevirmeye, bunun için de her
surete girmeye çalışır. Fakat aynı surete girmesi mümkün değildir. Çünkü
o sıfat sadece ona verilmiş, şeytana verilmemiştir.

Bu noktada çok dikkatli ve uyanık olmak gerekmektedir. İnsanların aldandığı nokta işte budur.

Cinler
çeşit çeşit suretlere giriyorlar, kendilerine birer isim takıyorlar ve
kendilerini böyle tanıtıyorlar : “Ben Resulullah Aleyhisselâm’ı gördüm!”
diyor. “Bana böyle söyledi!” diyor. Artık ona hiçbir söz fayda vermez.
Halk böylece çok rahat bir şekilde göz göre göre yolunu şaşırıyor.

Şeytan
rahmânî surete girer, o şekilde görünür. Olmayan şeyi olmuş gibi
gösterir. Kendi sözlerini ve işaretlerini rahmânî imiş gibi gösterir.
Rüya göreni şaşırtır, zehirini eker gider. O kimse o zehirden ya
kurtulur hayat bulur, veyahut ölüme mahkûm olur. Artık onun mürşidi
şeytan olur.

Rüya ile iş bitseydi, rüyada görülenlere
güvenilseydi, müridlerin mürşidlere hiç ihtiyaçları olmazdı. Allah
yolunu bulmak, mârifetullaha ulaşmak için Tarikat-ı aliye’ye bağlanmak
lâzım gelmezdi. Herkes rüyada gördüğüne göre hareketlerine yön verirdi.
Her câhil, her ahmak kendi görüşüne göre hareket ederdi.

Sâdık
bir mürid, başında mürşidi varken binlerce rüyâya on paralık değer
vermez. Akıllı ve uyanık bir tâlip, böyle bir nimete kavuşmuş iken
rüyâları hayâl sayar, hiçbirini hatırına bile getirmez.

Şeytan güçlü ve kuvvetli bir düşmandır. İnsanları cehenneme çağıran simsar ve tellâldır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde :

“Şeytan
şüphesiz ki sizin amansız bir düşmanınızdır, siz de onu düşman tutun. O
kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehennem halkından olmaya çağırır.”
buyurmaktadır. (Fâtır : 6)

Sona varanlar bile onun hile ve
desiselerinden, aldatmasından korkusuz değildirler. Durum böyle olunca
yolun başlangıcında olanlar ne olur? Halbuki Allah-u Teâlâ sondakileri
korumaktadır. Şeytan bunları aldatamaz.

İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki :

“Kişinin
kalbi nur haline geldiğinde, bütün mânâları idrâk eder, kendisine geniş
ufuklar açılır. (.....) Melekten gelen ilham ile şeytanın vesvesesini
ayırdedecek hassayı elde eder.” (İhyâ-u Ulûm’id-dîn)

Bu ise
mârifeullah ehlinin hass’ül-has’larına âittir. Allah-u Teâlâ’nın kalbini
nur ettiği kimseleri O idare ettiği için, şeytanın o andaki sızıntısını
bilir, Allah-u Teâlâ’ya sığınarak o sızıntıdan kurtulur.

Başlangıçtakiler
ise böyle değildir. Bunun içindir ki onların rüyâlarına güvenilmez.
Düşmanın aldatma-sından korunmuş değillerdir.



Daha
evvelki sözlerimize dikkat edin. “Rüyâlara ve rüyacılara itibar etmeyin,
aksi halde şeytanın askeri olursunuz.” demiştik. Hatta size bir temsil
vereyim. Bu mevzunun bir kısmını bir kardeşe izah ediyorduk. O meyanda
sanki birisi uçarak geldi. O kadar heyecanlı idi ki : “Efendim dedi, bir
rüya gördüm, arabayı durdurttunuz ve bana validanımı getirin dediniz.!”

O anda kardeşe dedim ki : “İşte şeytanın uçurduğunu görün, rüyâya ve rüyâcılara suret-i katiyede inanmayın.”

Çünkü
şeytanın hilesi çoktur. Onun hilelerinden bazılarını size izah
etmiştim. Hatta bir defasında Makam-ı İbrahim’de bulunuyordum, baktım
sol tarafımda oturuyor. Şeytan olduğunu biliyorum, Allah’ım tanıtıyor.
Kaç defa gördümse yine tanıdım. Bu defa para istedi, vermedim. Bir daha
istedi, bir daha istedi. Orada hem para verilmez, hem de ona itibar
edilmez. Fakat gayesi beni meşgul etmek, huzurdan alıkoymak. Artık o
huzursuzluktan kurtulmak için ufak bir para verdim. Sonra kendi kendime
hayret ettim. Tanıdığım halde niye ilgi gösterdim diye. Şeytanın
hileleri o kadar çoktur.

Bunlardan bir tanesi kitapta da var, tekrar arzedeyim.

Bir
gece ibadet ediyordum. Kıyamda iken bir ses geldi. “Sen artık en yüksek
makama çıktın!” O anda bu sesin şeytandan geldiği bilindi. Allah-u
Teâlâ’nın lütf-u ihsanı, ikramı yetişirse, herşey kolaylaşıyor. Bir an
tereddüt ettiğin zaman helâk olursun. Fakat Allah-u Teâlâ daha evvel
lütfettiği için, bu sesin şeytana ait olduğunda bir an bile tereddüt
edilmedi. Meğer insan ibadet esnasında çok yükseklerde imiş, bundan
kimsenin haberi yok. Gayr-i ihtiyari iniş yapmak istedik. Fakat o kadar
bilgi sahibi ki, belki inişe geçer diye hesaplamış, ayağımın altına
yuvarlakça bir masa hazırlamış. İndiğim zaman ayaklarım o masaya değdi.
Daha uçları değer değmez Allah-u Teâlâ onun şeytana ait olduğunu
duyurdu. O anda Allah-u Teâlâ’ya sığındım, istediğim yere iniş yaptırdı.
Eğer Allah-u Teâlâ’nın lütfu olmasaydı kurtuluş imkânsızdı. Bunların
hepsi bir an içinde oluyor. Bu kadar hilekârdır.

Bunun içindir ki
“Şu rüyâ, bu rüyâ!...” diyerek kimseye itibar edilmemelidir. Çünkü
şeytânî rüyâ ile Rahmânî rüyâyı ayırmak gerçekten zordur. Peygamber
Aleyhimüsselâm Efendilerimiz dahi rüyâ gördükleri zaman Rahmânî mi
şeytânî mi diye tereddüt ettiler. İşte İbrahim Aleyhisselâm’ın rüyâsı
meydanda.

Kişi ancak Allah-u Teâlâ’nın kurtarmasıyla kurtulur.
Ancak Allah için hareket edenleri, Allah-u Teâlâ uyandırır, ikaz eder,
yolunu gösterir. Onlara hakikati bildirir ve duyurur. Onları nefsin ve
şeytanın hilelerinden kurtarır. Nefsin ayrı hilesi vardır tükenmez,
şeytanın ayrı tuzakları vardır bitmez.

Fakat Allah-u Teâlâ bir
kula lütfu ile tecellî ederse, bütün bu hileler ve tuzaklar hükümsüzdür.
Yemin ederim ki kişi ancak Allah-u Teâlâ’nın kurtarmasıyla kurtulur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurdu ki :

“Allah’ın
hidayet edip doğru yola sevk ettiği kimse doğru yolu bulmuştur. Kimi de
sapıtırsa, işte onlar mahvolanlardır.” (A’râf : 178 )

Benim
bildiğimi siz bilseniz kurtulamayacağınızı anlarsınız. Bu hakikatlerin
birçoklarını Allah-u Teâlâ bize gösterir. Onun için çok iyi biliyorum
ki, ancak ve ancak Allah-u Teâlâ murad ettiğini kurtarıyor. Diğerleri
bir fırtınaya tutuluyor ve ebedi hayatı gidiyor. Artık onun şeyhi şeytan
oluyor, onu artık o irşad ediyor, o kendisinin Hakk yolunda olduğunu
zannediyor.

“Ey Rabb’imiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra, kalplerimizi saptırıp döndürme.” (Âl-i imrân : 8 )

Dipnotlar :

1- Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. , s. 492-494
2- Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5, s. 74
3-
Nefs kelimesinin Kur’an’da kullanımlarıyla ilgili geniş bilgi için;
Ahmed Ögke’nin, Kur’an’da Nefs Kavramı (İnsan Yayınları) adlı kitabına,
özellikle s. 23-37’ye bakılabilir.
4- M. Said Çekmegil, Tetkiklerde Metod ve Tenkid, Sanih Y. Ank, 1979, s. 104-112
5- Fevzi Zülaloğlu, “Nefs” Kavramı Çerçevesinde Kur’an’da Kişiliğin Tekâmül Aşamaları, Hak Söz, sayı 69, Aralık 1996
6- Abdülaziz Bayındır, Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, Süleymaniye Vakfı Y. , İst. 2001, s. 91-103
7- A. Bayındır, a. g. e. , s. 187-189
8 - Çeşitli intenet sayfalarindan alintilar yapildi.

Bu konuyu yazdır