| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
| S - Z Baharatlar |
|
Yazar: RasitTunca - 09-25-2018, 04:55 AM - Forum: Yemek Tatli Tarfileri
- Yorum Yok
|
 |
S
~~~~~~
Safran : Safran, kullanıldığı yemeğe sapsarı bir renk verir. Keskin ve
hafif acımsı bir tadı vardır. Bazı balık ve deniz mahsulleri yahnilerinde,
pilavlarda ve sütlü, pirinçli tatlılarda kullanılır. Zeytinyağında ise hiç
erimez. Ayrıca safrandan zerde adı verilen bir tatlı da yapılır.
Sumak : Toz haline getirilerek kullanılmaktadır. Ekşimsi bir tadı vardır.
Kebaplara ve bazı salatalara ekşilik vermek için kullanılır.
Susam : Simit ve benzer çeşitli hamurlu yiyeceklerde ya da tahin
yapmında kullanılır.
*************************************
T
~~~~~~
Tarçın (çubuk) : Bazı pasta, kek, bisküviler ve sütlü tatlılarda ayrıca boza,
salep gibi içeceklerde kullanılmaktadır.
Tarhun : Bazı soslarda, salçalı et yemeklerde, soslarda, yumurtalarda ve
salatalarda kullanılır.
Tatlı Kırmızı Toz Biber : Tatlı kırmızı biberlerin kurutulup toz haline
getirilmesiyle elde edilir. Pek çok yemekte kullanılır.
Tere : Bu bitkinin yaprakları genellikle salata olarak yenir.
Servis tabakların süslenmelerinde de kullanılır.
Toz Tarçın : Çubuk tarçının kullanıldığı her yerde kullanılır.
*************************************
V
~~~~~~
Vanilya : Meksika kökenli bir baharat. Pastacılık ve şekercilikte krema,
kek, dondurma, komposto, poşe meyveler ve sütlü tatlıları lezzetlendirmek
için kullanılır.
*************************************
Y
~~~~~~
Yenibahar : Kullanılan kısmı meyvesidir. İştah açıcı, gaz söktürücü ve
kabıza karşı etkilidir. Mutfakta ise etli yemeklerde, köfte, sosis, çeşitli tatlı
ve dolmalarda kullanılır.
*************************************
Z
~~~~~~
Zencefil : Bir bitkinin toprak altında kalan gövdesinin kurutulmasıyla elde
edilir. Genellikle şerbet, meşrubat ve likör yapımında kullanılmaktadır.
Zerdeçal : Yaprakları sivri uçlu, çiçekleri sarı renkte bir bitkidir. Et, balık,
yumurtalı yemeklere katılır. Ayrıca kimi zaman safranın yerine de
kullanılmaktadır.
|
|
|
Tolstoy un güzel ve en önemli sözleri |
|
Yazar: RasitTunca - 09-25-2018, 03:06 AM - Forum: Güzel Sözler
- Yorum Yok
|
 |
Tolstoy un güzel ve en önemli sözleri
Rus Edebiyatı'nın baş yazarlarından biri olan Tolstoy'u yakından tanıyıp, ona ait en güzel sözleri okumaya ne dersiniz. Yaşamıyla, ruh haliyle, düşündükleriyle farklılık yaratan Tolstoy, bu düşüncelerini kitaplarında bizlere sunuyor. İşte, en güzel Tolstoy sözleri, Unutulmaz Lev Tolstoy sözleri;
Tolstoy'u Kısaca Tanıyalım
Lev Nikolayeviç Tolstoy, 1828- 1910 yılları arasında yaşayan filozof, eğitim reformcusu, öykücü ve muhteşem romanların yazarıdır. Kitapları günümüzde Dünya Klasikleri serisi içinde yer alır. Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Tolstoy küçük yaşlarda hem annesini hem de babasını kaybetmiştir. Savaş ve Barış gibi muazzam eserleri bizlere kazandıran usta yazar, eğitim için Moskova’ya gider, Moskova’da okuduğu Fransız yazarlardan etkilenen Tolstoy, belli başlı olaylardan ötürü eğitimine ara vermek zorunda kalır.
Edebiyata 1852 yılında başlamıştır. Bir dönem orduda görev alan Tolstoy, Kafkaslara gitmiş ve buradaki halkın durumunda oldukça etkilenmiştir. Kitaplarında halkın yoksulluğunu, insanların sorunlarını dile getirmiştir. Dünyada en çok okunan kitaplar arasında yer alan Savaş ve Barış, Anna Karenina’nın yazarı Tolstoy bu iki eserin yazım aşamasında eşinden çok yardım almıştır.
Hayatının çoğu dönemlerini ruhsal bir çöküntü ile yaşayan yazar, evliliği sırasında yazdığı iki dev yapıt esnansın da bir o kadara çıkmaza girmiştir. Din ile ilgili yazdıklarından ötürü Ortodoks kilisesi tarafından aforoz edilmiştir.
Hayatının son dönemlerini torunlarıyla geçiren Tolstoy, bir kış günü aile içindeki sorunlara kızıp evi terk eder. Soğuk havada zatürreye yakalanan usta yazar, Astapovo tren istasyonunda yaşama gözlerini yumar. Önemli yazarlarımızdan olan Tolstoy’un hayatını izlemek isterseniz 2009 yılında çekilen Son İstasyon filmini öneriyoruz.
Romanları:
Savaş ve Barış
Anna Karenina
Diriliş
İnsan Ne ile Yaşar
Hacı Murat
Krautzer Sonat
ivan İlyiç’in Ölümü
Sivastopol Serisi
Hazin Bir Evliliğin Romanı
En Güzel Lev Tolstoy Sözleri
1. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.
2. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın.
3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.
4. İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.
5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.
6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.
7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.
8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.
9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.
10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.
11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.
12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.
13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.
14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.
15. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.
16. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma: önce senin ellerin kirlenecek.
17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.
- Uzak ve imkansız gözüken bir şey, bir anda yakın ve mümkün olabilir.
- Sen yalan içinde yaşıyorsun, ben hakikatte iddiası, bir insanın ötekine söyleyebileceği en acımasız sözdür.
- Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için, güneşin doğduğunu sanırlar.
- Birine çamur atmadan önce düşün ve sakın unutma; ilk önce senin ellerin kirlenecek.
- Yaşamak için bırakılmış bir yön baktım, yoktu: Ben direnmek için elimden gelin yaptım.
- Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldi
- Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyete sanat denir.
- İnsanlar, aşk üzerindeki görüşlerini değiştirmelidir. Kadınla erkek, cinsel aşkı şimdi olduğu gibi şiir havasına büründürmekten kaçınmalıdır. Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir iş olduğu kabul edilmeli.
- Gerçek değer; gelmesi boşluk dolduran değil gitmesi boşluk yaratan.
- İnsana aklı, sorunlarından kurtulması için verilmiştir.
- Bir insanın değeri bayağı kesire benzer: Pay gerçek değerini gösterir, payda kendisini ne zannettiğini. Paydanın değeri arttıkça kesrin değeri azalır.
- Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.
- Kolay mıdır bir anda her şeyden vazgeçip gitmek, yoksa her şeye rağmen gitmekten vazgeçip sevmek mi gerek.
- Tam önüne bakan başını vurur. Tam havaya bakan ayağını.
- Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.
- Kıskançlık, insanı alçaltan ve küçülten bir duygudur.
- Mutluluğu ihtiraslarda değil kendi yüreğinizde arayın. Mutluluğun kaynağı dışımızda değil içimizdedir.
- İçim nefretle dolu, öcümü alacağım.
- Kadınları sevmek bir kadına haksızlık etmek demektir. Bir kadını sevmek kadınlara haksızlık etmek demektir.
- İnsanlara en adil şekilde dağıtılan nimet akıldır. Çünkü kimse aklından şikayetçi değildir.
- Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.
- Mutluluğu ve gerçeği arayın, gerisi size verilecektir ! “Oysa insanoğlu sadece gerisini arıyor; Dolayısıyla bulamıyor.
- Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek.
- Ufak bir hatanın cezasını kıyamete kadar çekeceksin.
- Umduğumuz gibi olsaydı hayat, Sandığımız gibi yaşardık. Bulduklarımızla yetinseydik, Kaybettiklerimize ağlamazdık.
- Nasıl kafa sayısı kadar düşünce varsa, kalp sayısı kadar da sevgi çeşidi vardır.
- Açlık insanı öldüren, partileri yaşatan bir olaydır.
- Çok sevdiğin ama geri döndüremeyeceğin kişilerin en kötü yanı; Onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir !
- Başkaları için kendinizi unutun o zaman sizi de hatırlayacaklardır.
- Birine çamur atmadan önce düşün ve sakın unutma; İlk önce senin ellerin kirlenecek..
- Giden dönmeyecekse; kalanların değerini bileceksin. Ölenle ölünmüyorsa eğer; kalanlarla yaşamaya devam edecesin.
- Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez…Bu söz Savaş ve Barış için söylenen bir sözdür.
- Uçmak bilmeyenler, yükselenleri küçülür görür.
- Kadın, erkeği kılıçsız zapteder ve ipsiz bağlar.
- İnsanlar nasıl konuşulması gerektiğinin dersini alırlar ama en büyük ilim; nasıl ve ne zaman susulması gerektiğini bilmektir.
- Şu hayvan o kadar vahşî ki. Onun üstesinden ancak insan gelebilir.
- Bir kez geçer, bir insan bir karşı’ya, Ondan sonra artık her şey karşı’dır.
- Çok sevdiğin ama geri döndüremeyeceğin kişilerin en kötü yanı; Onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir !
- İnsanlar nasıl konuşulması gerektiğinin dersini alırlar; ama en büyük ilim, nasıl ve ne zaman susulması gerektiğini bilmektir.
- Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.
- Ne zaman imkansızı seversen, işte o zaman gerçek seversin.
- Cehalet hep aynı şeyi söyler ; Bilmediği bir şey varsa, onun saçma olduğunu söyler.
- Kadın ne kadar az hoşa giderse o kadar vefalı olur.
- Gerek yokken yanındalar, ihtiyacın olduğunda uzakta. Unutma ki, Kimi hayatına girdiğinde hayatını aydınlatır, kimisi çıktığında.
- İnsanları yalan söylediklerinde dinlemeyi severim. Çünkü; olmak istedikleri ama olamadıkları insanları anlatırlar.
- Yalnızlık paylaşılmaz paylaşılsaydı yalnızlık olmazdı.
- Özgürlüğü elinden alınan çocuğa büyük derler.
- Hayat bizi dört işlemle sınar: Gerçeklerle çarpar, Ayrılıklarla böler, İnsanlıktan çıkarır ve sonunda "topla kendini" der.
- İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz.
- Hayatta unutamayacağımız en büyük pişmanlık, pişman olurum diye yapmadıklarımızdır.
- Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.
- İnsana aklı, dertlerinden kurtulması için verilmiştir.
- İyilik yap hatırlanmaz. Yanlış yap unutulmaz. Sen kimsenin 'yapamaz' dediğini yap, çünkü söylemeseler de akıllarından çıkmaz.
- Nasıl kafa sayısı kadar düşünce varsa, kalp sayısı kadar da sevgi çeşidi vardır.
- İnsanlar çok değişti, dikkat etmek lazım. Biriyle el sıkıştıktan sonra beşi de yerinde mi diye parmaklarını saymak zorundasın.
- Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyete sanat denir.
- Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez. Bu söz Savaş ve Barış için söylenen bir sözdür.
- Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.
- İçim nefretle dolu, öcümü alacağım.
- Kıskançlık, insanı alçaltan ve küçülten bir duygudur.
- Ölmek için doğmuştur ya insan; O yüzden her yağmur sonrası toprak kokusunu sever.
- Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir.
- Toplumun oluşması engellenemez. Engelleniyorsa nedeni insanlardır.
- Evliliğe kutsallık veren, aşktır.
- Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.
- Aşkım kuvvetlendikçe, o gözümde bedensizleşiyordu. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Üç Ölüm
- Ancak incecik bir otun üzerine biraz önce konmuş ve her an havalanmaya, gökkuşağı rengindeki kanatlarını açmaya hazır bu kelebek görünümünün aksine korkunç bir umutsuzluk yüreğini yakıyordu. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Anna Karenina
- Göklerde uçuşan kuşlar, ekin ekmezler, hasat yapmazlar, onların rızkını Tanrı verir. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Savaş ve Barış
- Kıvılcımı söndürmezsen ateşi zapt edemezsin - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İnsan Neyle Yaşar?
- Hayatın bütün bu çok zor ve yanıtsız sorularına verdiği ortak yanıtın dışında bir yanıt yoktu. Bu yanıt şuydu: Günün gerektirdiği şekilde yaşamak, yani unutmak. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Anna Karenina
- Hal ve tavrında o kadar büyük bir sadelik ve güven vardı ki, sevgi dolu duygulara sahip olduğu belliydi. - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
- Henry David Thoreau: Bir ülkede köleliği yasalar koyuyorsa, namuslu bir insan için en uygun yer cezaevidir. - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
- Kumar niçin yasak oluyor da ondan bin kere daha tehlikeli olan bir şeye, kadınların yarı çıplak ortaya çıkmalarına ses çıkarılmıyor? - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Kadın Ruhu
- Şehvetli aşk arabacılar için, romantik aşk da aptallar içindir. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Savaş ve Barış
- Yeter ki, imkansızlıklar yüzünden pek bozulmayayım, işte asıl o zaman berbat ve perişan olduğum gündür. - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
- Ancak gerçekleri öğrendiğiniz zaman özgür olursunuz. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Hayatın Anlamı
- Bir amaç olmaksızın, sırf yaşamak için yaşamaya ne gerek var! - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Kadın Ruhu
- “Sorular beklemezler, cevap isterler. İnsan cevap bulamazsa yaşayamaz. Ve bir cevap da yok işte.” - Lev Nikolayeviç Tolstoy – İtiraflarım
- Sen kötülüğü yok etmeye çalışıyorsun ama o senin içinde büyüyor insan öldürmek kolay ama kan ruhuna da sıçrar insan öldürenin ruhu kanar kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın sonra bir bakarsın yok ettiğini sandığın kötülükten daha da kötüsü senin içinde büyüyor musibete boyun eğersen gün gelir musibette sana boyun eğer. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İnsan Neyle Yaşar?
- Biri ona kötülük ederse intikam almaya değil arayı düzeltmeye çalışıyordu biri ona küfür ederse aynı şekilde karşılık vermiyor karşısındakine küfür etmemeyi öğretmeye çalışıyordu. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İnsan Neyle Yaşar?
- Göğüs geçiren Matriyona, "Atasözü ne güzel söylemiş; 'insan ailesiz yaşayabilir ama Tanrısız asla!" - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İnsan Ne ile Yaşar
- Biri ona kötü bir söz söylediğinde daha kötü bir sözle karşılık vermek yerine karşısındakine güzel güzel konuşmasını öğretmeye çalıştı. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İnsan Ne ile Yaşar
- Sen bir insanın kabahatini örtersen Tanrı senin iki kabahatini birden affeder. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İnsan Ne ile Yaşar
- Ancak gerçekleri öğrendiğiniz zaman özgür olursunuz. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Hayatın Anlamı
- Bu derin değişiklik, başkalarını dinlemek için kendi içinden gelen sesleri susturabilmekle başlamıştı. - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
- Kızın kendisini sevdiğine inanmaya o kadar alışmştı ki, şimdi kızın bir başkasını sevebilmesi ihtimalinden kederlere düşüyordu. - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
- "Adam bir yıl sonrasına hazırlanıyor, ama akşama varmadan öleceğini bilmiyor" diye düşündüm. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İnsan Ne ile Yaşar
Evet, İvan İlyiç ağlamak, okşanmak, başında ağlayanları görmek istiyordu. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - İvan İlyiçin Ölümü
- İnsan kendi gözündeki dikeni her zaman tam zamanında görebilse, ne kadar iyi bir yaratık olurdu!... - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
- Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Anna Karenina
- İşte masum bir hayat, tabi böyle olur. Daima şen, daima memnundur. - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
- Din kelimesiyle kendi dışımızda gözlemlenen bir olguyu kastederiz, iman dediğimiz şey ise bu olgunun içimizde tecrübe edilmesidir. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Din Nedir?
- İnsanların çoğu onu yapıyor diye, yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Din Nedir?
- "Kıskançlık değil benimki, istediğini bulamamanın verdiği bir bunalım.." - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Anna Karenina
- Tüm mutlu aileler birbirlerine benzer, fakat mutsuz bir ailenin mutsuzluğu, kendine özgüdür. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Anna Karenina
- ...yüceliği kabul etmek, kendi küçüklüğünü, hiçbir ölçüye gelmez adiliğini kabul etmekten başka birşey değildir! - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Savaş ve Barış
- İyi kimselerin izzeti, başka insanların ağzında değil, kendi vicdanlarındadır. - Lev Nikolayeviç Tolstoy - Din Nedir?
- Henry David Thoreau: Bir ülkede köleliği yasalar koyuyorsa, namuslu bir insan için en uygun yer cezaevidir. - Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş
|
|
|
Zahir ile Batın Çatışır mı |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 05:00 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Zahir ile Batın Çatışır mı?
İslâm tarihinin belli dönemlerinde, İslâm’ın zahirî hükümlerini öğreten medrese ile, batınî edebini öğreten tasavvuf ehli arasında tartışmalar yaşanmış, bazen de haksız yere birbirlerini incitmişlerdir. Günümüzde de benzer tartışmalara rastlamak mümkündür. Her ki grup da haklı olduklarını ve bunu din adına yaptıklarını söylüyorlar. Eğer her iki grup da haklı ise bu çekişmenin sebebi ne olabilir?
Bugüne değin Ehl-i Sünnet çizgiden kopmamış zahir ehli ile batın ehli arasında olagelen çekişmeler iyi incelenirse görülecektir ki, birbirine zıt olan ve çekişen dinin zahir ile batın ilmi değil, bu ilimlere sahip olduklarını söyleyen bazı kimselerin ıslah olmamış nefisleridir.
Bazıları zahir ilmi ile batın ilmini ayrı düşünür, ikisini birbirine zıt görür, bunun için batın ilminin reddedilmesi gerektiğini söyler. Bazıları da asıl olanın batın ilmi olduğunu, zahirin şekil, resim ve temsilden ibaret bulunduğunu, zahirdeki ilim ve ibadetlerin ancak avam halkı ilgilendirdiğini, hali ileri ve yüksek olanların bu tür sorumluluklardan kurtulduğunu söyleyerek dinin temelini oluşturan zahiri ilimleri ve amelleri terk eder. Üzülerek belirtelim ki, her iki grup da İslâm aleminde büyük fitne ve yıkıma sebep olmuşlardır.
Birinci grup Kur’an ve Sünnet üzere kurulu tasavvufu inkâra kalkmış, ikinci grup ise tasavvufu kötü emellerine malzeme yapmıştır.
Zahir ve batın ilminin ne olduğunu bilmeyenler, hangi grubu dinlese haklı zanneder, İslâm’ın batınî fıkhını ihya eden gerçek tasavvuf hakkında şüpheye düşer. Bunun için zahir ve batın ilminin iç yüzünü bilmemiz gerekir.
Aynı Hakikatin İki Yüzü
Zahir, bir şeyin dışı, görünen, ortada olan, müşahede edilen, duyu organları ile hissedilen ve bilinen kısmı demektir.
Batın, bir şeyin iç yüzü, görünmeyen yanı, saklı ve sırlı yönü, tefekkür, feraset ve kalp basireti ile bilinen kısmı demektir. Burada konu ettiğimiz zahir ve batın ilmi, dinî hayatımızla ilgili olmazsa olmaz kabilinden iki ilim çeşididir.
Dolayısıyla zahirî ilim dendiğinde, zahirde bedenle yapılan iş ve ibadetlerin hükümlerini öğreten ilim anlaşılır.
Batınî ilim ise iç alemimizin ilmidir. Kalple ilgili amellerin ve ibadetlerin hakikatini öğretir. İnsanın kalbini, ruhunu ve nefsini tanıtır, onların terbiye yolunu gösterir.
Varlıkların iç yüzünü, kainatın inceliklerini, gayb alemini, melekût aleminin sırlarını, ahiret hallerini konu edinen ilme de batınî ilim denir.
Dinimiz, her iki ilimden de gerektiği kadarını bize öğretmiştir. Bu iki ilmin bir kısmı herkese farzdır. Bir kısmı ise fazilettir. Dinimizin öğrettiği ve herkesten istediği zahir ve batın ilmi, bütünüyle Kur’an ve Sünnet ilminden ibarettir. Bu iki ilim beden ile ruh gibidir. İkisi birbirini tamamlar, biri olmadan diğeri vazife göremez, fayda vermez.
Zahir ilmine şeriat ilmi, batın ilmine hakikat ilmi denmesi, sadece alanlarını belirtmek içindir. Yoksa birisi diğerinden daha az lazımdır manasında değildir. Her ikisi de dinimizin öğrettiği ilimlerdir; ilahî hükümleri bildirir, Allah’ın muradını öğretir, kulun Rabbine karşı koruyacağı hukuk ve edebini gösterir. Büyük veli İmam Kuşeyrî K.S. şu mühim tespiti yapar:
“İyi bil ki, Allah’ın emri ile vacip olması bakımından, şeriatın öğrettiği her ilim aynı zamanda hakikat ilmidir. Aynı şekilde, hakikat ilmi de Allah’ın emri ile vacip olması ve arife Yüce Allah hakkında ilim ve edep öğretmesi sebebiyle bir şeriat ilmidir.”
Allame Arusî Rh.A. bu söze şu kaydı ekler: “Çünkü her iki ilmi emreden de Yüce Allah’tır. Sonuçta kaynak ve hedef birdir. Birisi insanın zahiri amellerini, diğeri de kalple ilgili edeplerini öğretir.”
Tasavvuf Zahirden Kopmak mı?
Tasavvuf, dinin zahir ve batın ilimleri dışında bir ilim öğretmez. Tasavvuf özellikle dinin manevi boyutuna ve takvaya yönelmiş bir kurumdur. Bu durumuyla dinî hayatın bir parçasıdır, hizmetçisidir. Diğer taraftan dinin öğrettiği zahir ve batın ilmine uygun olmayan bütün ilim ve fikirler, adı ne olursa olsun, din dışıdır. Allah katında geçerli değildir. İnsanı gerçek mutluluğa erdirmez, ahirette azap sebebidir.
Din, insanın zahirine ve batınına bir bütün olarak hitap eder. İlâhî hükümler iki türlüdür. Birisi zahirimizi, diğeri iç alemimizi ilgilendirir, insanın kâmil olması her iki ilimden pay sahibi olmasına ve zahiri gibi batınını da güzelleştirmesine bağlıdır. Çünkü insan, kalbi ve kalıbıyla, fikir ve fiili ile, içi ve dışıyla birlikte insandır.
Her ibadetin bir zahir bir de batınî yönü vardır. Yani bir görünür yüzü, bir de iç yüzü. Zahiri yönü bedeni, batınî yönü kalbi ilgilendirir. Mesela, namazda başlangıç tekbiri farzdır, bu dilin vazifesidir. Aynı şekilde namaza gösteriş katmadan onu sadece Allah için kılmaya niyet etmek de farzdır. Bu niyet ve ihlâs kalbin amelidir. Diğer bütün ibadetlerde de durum aynıdır. Ayrıca sadece kalple yapılan farz ibadetler de vardır. İhlâs, huşu, tefekkür, teslimiyet, tevekkül, rıza, sabır, muhabbet gibi. Bunları öğreten ilme de batın ilmi denir
Şimdi hangi akıllı mümin: ‘Ben dinin öğrettiği ilim ve amellerden zahirle ilgili olanları kabul ederim, fakat batınla ilgili olanları dikkate almam’ diyebilir? Bu konuda fakihle sufinin, muhaddisle müfessirin, halk ile yöneticilerin ne farkı vardır?
Büyük veli Ahmed er-Rufaî K.S., kâmil sufi ile geçek fakihin hiçbir farkı yoktur der ve şunu sorar: “Hangi kâmil sufi talebelerine: ‘Namaz kılmayın, oruç tutmayın, haramlara dikkat etmeyin, siz sadece zikirle meşgul olun yeter!’ diyebilir. Ve hangi gerçek fakih talebelerine: ‘Allah’ı çok zikretmeyin, nefsinizle mücadele etmeyin, ihlâsla amel etmek için uğraşmayın, siz namazı kılın, orucu tutun yeter!’ diyebilir?”
Elbette her müslümanm zahirini ve batınını ilgilendiren ilâhî emirler aynı derecede önem arz eder. Onları bilmek ve gereğini yerine getirmek farzdır. Zahir ve batın ilminden bu kadarı herkesi ilgilendirir. Bu kısmın ihmali insanı sorumlu eder.
Zahir ve batın ilminin bu kısmına kimsenin itiraz hakkı yoktur. İtiraz eden sadece cehaletini ispat etmiş olur. Burada zor olan, zahir ve batınla ilgili hükümleri bilmek değil, ilmin gereğini yapmaktır. İmam Gazalî Rh.A.’in belirttiği gibi, bazı insanlar ilimde İlerlemiş fakat amel ve güzel ahlâkta geri kalmıştır. Sadece bilmekle yetinen ve kalbini ihmal eden böyle kimseler, şeytan tarafından ilimle aldatılmış kimselerdir. Allahu Tealâ: “Hiç şüphesiz nefsini günah kirlerinden temizleyen kurtuldu.” (Şems/9) ayetinde, kurtuluşu kalbin günahlardan nasıl temizleneceğini bilmeye; bu bilgiyi kitaplara yazmaya ve insanlara öğretmeye değil, kalbi bizzat temizlemeye bağlamıştır. İşte tasavvuf terbiyesinin hedefi, ilmi amele çevirmek, ameli ihlâs ve muhabbetle yerine getirmek ve sonuçta marifetullaha erişmektir
Tartışmaların Merkezi: Ledün İlmi
Hz. Peygamber A.S.’dan ümmetine iki türlü ilim miras kalmıştır. Birisi zahirî ibadet ve hükümlerle ilgili, diğeri ahlâk ve manevi hallerle ilgili ilimdir. Hükümler aktarma yoluyla ve akılla öğrenilir. Güzel ahlâk ve manevi haller ise kalp ve ilâhî aşkla elde edilir. Gerçek alim ise her iki ilimden yeteri derecede pay sahibi olan kimsedir. Ona rabbanî alim, arif, muhakkik ve kâmil mümin denir. O, Allah’ın yeryüzünde canlı şahidi ve seçilmiş bir dostudur. Tasavvuf büyükleri veli ve sufi deyince bu kimseyi kasdederler.
AllahuTealâ, gerçek takvaya ulaşmış dostlarına yüksek manevi haller, herkesten ayrı özel ilimler, Kur’an ve Sünnet’e farklı bakışlar ve derin anlayışlar ikram etmiştir. Bu haller ve ilimler, zahirî ilimlere sıkıca bağlı olmanın sonucu oluşan ilâhî aşk ve takvanın hediyesidir. Arifler, takva olmadan kalpte manevi ilim kapılarının açılmayacağını belirtmişlerdir.
Allah dostlarına verilen bu özel ilimlere de batın ilmi denir. Bu kısım, herkese farz olan ilme girmez. O özeldir, ilâhî hediyedir, fazilettir, ayrı bir şereftir. Bu batın ilmine irfan ilmi, sır ilmi, ledün ilmi, feraset ilmi, gayb ilmi, vehbî ilim, keşif ilmi, hikmet ilmi, hakikat ilmi, ilham, yakîn ilmi gibi isimler de verilmiştir. Hepsi Yüce Allah’ın sevdiği kuluna bir rahmeti, ikramı ve özel tecellisidir.
Bu özel ilmin muhtelif ayet ve hadislerde övüldüğünü ve teşvik edildiğini görüyoruz. Mesela Kur’an, uyanık kalp sahiplerinin özel bir tespit gücüne sahip olduğunu belirtir (Hicr/75). Tirmizî ve başka birçok kaynakta yer alan hadisler, bu ferasetin ilâhî nurla olduğunu beyan eder. Yine birçok muteber kaynakta bulunan “Kur’an’ın her ayetinin bir zahirî bir de batınî manası vardır.” hadis-i şerifi, ehli olan kimseler için gizli ilim yollarının açık olduğunu gösterir.
Genelde fakihlerle sufilerin tartışması işte bu batın ilminde olmuştur. Halbuki sufiler, fakihin, müfessirin ve muhaddisin ayet ve hadisten anladığı ilk manayı kabul etmektedir. Ondan sonra bir adım daha ileri giderek ayet ve hadislerin ruhuna aykırı olmayan yeni manalar, farklı ilimler ve değişik hikmetler ortaya koymaktadır.
Velilerin hiç bahsetmedikleri, Allah ile kendi aralarında kalan özel ilimler de vardır. Herkes onları bilmekle mükellef değildir. Bu tür ilimler bizde yok diye onları inkâr etmek, Yüce Allah’ın rahmetini sınırlamak olur. Oysa Allahu Tealâ: “Her bilenin üzerinde daha iyisini bilen bir başkası vardır.” (Yusuf/76) ayetiyle, bizlere edep ve tavazu öğretmektedir. Çünkü ilmin bir sonu yoktur. Kur’an, Yüce Allah’ın ilim ve tecellilerini tespit etmeye denizler mürekkep olsa yetmez diyor. (Kehf/109)
Büyük veliler, manevi keşif ve kalple ilgili ilimlerdeki yanılmaları ve ayak kaymalarını önlemek için çok sıkı tedbirler almışlar ve sağlam kaideler koymuşlardır.
Keşif, İlham ve Ölçüler
Gerçek sufiler, zahir ve batın, bütün işlerinde Kur’an ve Sünnet’i vazgeçilmez bir ölçü ve hakem yapmışlardır. Kur’an ve Sünnet’in hükmüne ters düşen keşif, ilham, varidat türü şeyleri ihtiyatla karşılamışlar ve onlarla amel etmemişlerdir. Allah’a ulaşmanın tek yolu olarak Hz. Peygamber A.S.’ın sünnetine uymayı görmüşlerdir. Ebu’l-Hasen Şazelî K.S. der ki:
“Eğer doğru zannettiğin bir keşfin Kur’an ve Sünnet’e ters düşerse, Kur’an ve Sünnet’in dediğini yap, keşfini terk et ve nefsine, ‘hiç şüphesiz Yüce Allah benim için emniyeti Kur’an ve Sünnet’te sağladı, keşif ve ilhamda sağlamadı’ de.”
Büyük Arif İmam Rabbanî K.S. de bu konuda şu uyarıları yapar:
“Tasavvuf terbiyesine giren kimseye önce Ehl-i Sünnet inancına göre itikadını düzeltmesi gerekir. Sonra, Kur’an ve hadisi ancak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin anladığı ve kabul ettiği manalara uygun tevil ve tefsir etmelidir.
Eğer keşif ve ilham yoluyla kalpte Kur’an’a ve Sünnet’e ters gelen bir şey zuhur ederse, onları terk etmeli ve bu tür şeylerden Allah’a sığınmalıdır. Yüce Allah’ın zat ve sıfatları hakkında kalbe ve akla gelen bütün manalar, dinin zahiri ilimlerine uygun olmalıdır. Allah’a yaklaşma, ulaşma, kavuşma gibi durumlar ve haller, zahir ilmin kabul ettiği mananın dışında düşünülmemelidir.
Bazı alimlerin amelde kusuru varsa da onların dinin asıllarına dayalı görüşlerini toptan red etmemelidir. Bazı veliler manevi sarhoşluk halinde zahir ilme ters düşen sözler sarf etmişlerdir. Bunlara ‘şatahat’ denir. Onlar bu durumda mazurdurlar. Hem bu durumda söylenen sözler ile amel edilmez. Cezbe ve manevi sarhoşluk içindeki veliler irşad yapamazlar. Onları sevdikleri Yüce Allah’a havale etmeli, haklarında ileri-geri konuşmamalıdır.
Asıl mesele, ilâhî emirleri yerine getirip, yasaklanan amelleri terk etmektir. Ne kadar dinin emirleri tutulursa, o nispette nefse muhalefet ve Allah’a muhabbet edilmiş olur. Hangi tarikatta nefse muhalefet fazla ise, o Allah’a giden yolların en yakınıdır.” (Mektubat, 286. Mektup)
Yoldan Ayrılanlar
İslam tarihinde Batıniyye diye anılan bir grup, “biz batın ehliyiz, işin özü ve aslı batındır, batının dışındakiler batıldır” diyerek fitne yaymışlar ve dinin temel esaslarını tahrif etmişlerdir.
Hicri II. asrın başlarına kadar kökleri uzanan bu fitne grubu, diğer dinlerle putperestliğin ve mecusiliğin karışımından oluşmuş farklı bir akımdır. Daha çok siyasi yollarla İslâm’ı tahrif için kurulmuştur. Onlara göre mesela namaz imama itaat etmek, oruç imamın sırlarını korumak, zekat mezhep mensuplarına ilim dağıtmak, hac imamı ziyaret etmek, cennet dünyadaki rahat hayat, cehennem de dünyadaki çileli yaşantıdır. Bu grubun İslâm ile hiçbir alakası yoktur. Bunlara İbahiyye de denir. Zamanımızda az da olsa uzantıları vardır.
Bunlardan başka bir grup da, önce mümin iken sonra dinden çıkmışlardır. Bu kimseler bir zaman ibadet, taat ve zikirle meşgul olduktan sonra, kendilerince kemale erdiklerini, iç alemlerinin Allah’ın sevgi ve feyzi ile dolduğunu, Allah’a kavuştuklarını, Allah ile bütünleştiklerini düşünürler ve artık amel etmenin, namaz kılmanın bir gereği kalmadığını söyleyerek bütün ibadetleri terk ederler. Ayrıca, bu hale ulaşanlara hiçbir haramın zarar vermeyeceğini söyleyerek rahatça haramlara dalarlar. Bu da şeytanın bir oyunudur.
Bunlardan başka açıkça dini inkâr etmediği halde, ‘sen benim içime bak, kalbin temiz olsun, niyetinde kötülük taşıma yeter’ deyip, hiçbir ibadete yanaşmayan kimseler mevcuttur. Bu da bir aldanmadır ve şeytanın oyunudur.
Sonuçta biz, insanı kalbiyle değil, görünen amelleri ve davranışları ile tanırız. Bizler zahire, Allahu Tealâ amellerle birlikte kalplere bakar. Kalbi güzel olanın işleri de güzel olur. Güzel, Yüce Allah’ın sevdiği ve güzel diye tanıttığı şeylerdir. Bunlar, hem zahirdeki hem de batındaki ibadet ve salih amellerdir.
Kaynak:
Dilaver Selvi, Semerkand Dergisi, Ekim 2001.
|
|
|
Zikrullah - Allahi Zikretmek veya Anmak Hatirlamak - Dört Türlü Yapılır |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 04:51 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Zikrullah dört türlü yapılır.
1-Yalnız lisan ile yapılan zikir:
Bunda kalp gafil bulunur ki,bununla Zat'ı (celle celeluhu) zikir mümkün değildir.Lisan Mevla'nın ismini anar.Esmada elfaz kabilinden olduğu için ancak ona tallauk eder, Zat'a taalluk etmez. Zat'a taalluk eden zikir yalnız kalp ile olur.
2- Yalnız kalp ile zikir:
Lisan ve aza-i saire (tüm azalar) sakit (sükut edici),başka bir şey ile meşgul olmadıkları halde sadece kalp ile olur.
3- Kalben ve lisanen zikir:
Kalp ve lisanın beraberce zikridir ki,işte bu nurun ale nurdur.(fazilet üstüne fazilettir.)
4- Bu zikir çeşidinde ise ne kalp kalır,ne his ve ne de şuur.Salik hepsinden mahvolur. Zikirler arasında en muteber zikir budur.
Bu yolda iki şey ile ilerleyeceğiz:rabıta ve zikir...
Büyük Şeyh Efendi (kuddise sirruhu) bir beyitinde buyurur ki;
Çünki bildin rabıta esrarını
Gel haber al,nakşibend ezkarını.
"Çünkü rabıtanın inceliklerini bildin öğrendin
Gel şimdi de Nakşibend zikirlerinden haber al."
İsmi Zat'la nefyü isbat karını
İsmi Zat'la nefyü isbat amelini.
"İsmi zat:Allah'ın ismidir.Nefyü İsbat:Lailehe illallah zikrine denir.Kelime-i Tayyibedeki "la ilahe"-hiçbir ilah yok- sözü nefiydir."illallah""-ancak Allah var- sözü ise isbattır.
Sarf idin kalb-i hafi hep varını
"Kalben hafi olarak hep varınızı sarfedin"
Salik bütün gücünü,varlığını,kalbiyle Mevla'yıdüşünmeye,diliyle hafiyyen (gizli olarak) zikretmeye sarfetmelidir.
Tarikat ehline, <feda kıl canını> deniyordu.Canımızı nasıl feda edeceğiz,nasıl vereceğiz varlığımızı? Gereksiz yerlere zaman ayırmayarak, lüzümsuz konuşmaları terkederek, faydasız veya kötü yazıları okumayı bırakarak, varlığımızı bu yola vereceğiz. Bu yolda canımızı feda edeceğiz.Ben yoruldum,bacağım kolum ağrıdı demeyeceğiz.
"Bu tezekkürdür vesile yarini
Görmeye sa'y it aziz dizarını."
"Bu zikretmek,sevgiliye kavuşmaya vesiledir.
Ey Aziz! bu tezekkürle mevla'nın cemalini görmeye çalış."
Zikir ede ede Allah'a kavuşulacak.Bu işte zorluk vardır. Bu millet istiyor ki,tarikata girince,bal küpüne dalmış gibi olsun,karşılığını alsın.Tat tuz aramamalı..."Ya Rabbi! Sen razı ol" demeli, bunu hissetmelidir.
Yad-ı hak amed gıda in ruh ra
"Hakk'ın zikri bu ruha gıda gibi geldi."
Merhem amed in dil-i mecruha
"Bu yaralı kalbe merhem gibi geldi."
Yad-ı Hakk ger munisi canet buved
"Hakk'ın zikri canın arkadaşı olursa"
Key heva-i kah eyvaned büved
"Kalp nefisle (canla) arkadaş olursa,nefis nasıl köşke saraya heves ederse, kalp de heves eder.
İştiyak-ı Hakk zikr-i diled.
"Hakk'a şevk bulmak kalbin zikridir."
Kuş in zikir ta gerded hasılet
"Çalış bu zikir hasıl olsun."
Her ki zakir nist hüsran büved.
"Kim zikredici değilse hüsrandadır."
Kaynak :
1- İrşadü'l- Müridin (Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi Hazretleri) (Sayfa:66-68 )
YAYINA HAZIRLAYAN: Muhammed ESSUFİ
|
|
|
Enel Hak Tezahürü ve Vahdeti Vücut Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 04:36 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Enel Hak (انل حق ) Tezahürü ve Vahdeti Vücut Nedir?
Vahdeti Vücut: Allah insani Kamili kendi suretinden halk etmiş ve nitekim Rahman tezahürü göstermesi yani O nun rahman olarak görünmesi, bizlerden birsinin bir baba oldugunda olmakda, yine Rahim tezahürü göstermesi, yine bir anne oldugunda, Yine Rezzak ismi tezahür ettiginde bir lokantac,i yahut davet veren bir ev sahibi, yahut iftar yemegi veren veya kurban adak eden birisi, bir fakiri giydiren, yine fakir olmasa bile evladina karisina kocasina elbise gömlek pantalon alan birisi gibi yine
settar ismi tazahür edince bir terzi yani idris olup tazahür gösterir yani Allah terzi olarak görünür, yine Hakim ismi tecelli edince avukat hakim ve adliyedekiler olarak görünür, ... daha bircok örnekleri siralayabiliriz.
Enel Hak: Yani allah insani kamili kendi suretinde halkedince meleklerde kiskanmişlar ve sen yeni sevgilimi halketin bizi koyupda dediler, öyle olunca hep diyoruz insan bedeni kainati alemin haritiasi gibi nitekim harita en fazla mesla iki metre olabilir amma o iki metrenin icine bütün dünya sgdirilir degilmi, ve allah torpaga tilan bir elma cekirdeginden acuíp onu elma dali yapiyor sonra elma dali meyva verince dali dürüp tekrar cekirdek yapiyor ve insanida yine acinca kainat gibi ve hartia şeklinde kainatin kullanma joysticki gibi, amma onuda dürünce yedilkerinden öyle bir tohum yapiyorki ona meni deniyor ve Allah o meindeki kücücük sperme füzesinin icine insani dürmüş bükmüş kopymuş insanla birlite insak kainati alemin hartiasi ise kainati dürüp bükmüş koymuş, ve Allah kendi suretindce halkettigi için sifatlareinin cogunu insan üzerinden tezahür ettiriyor dedik, ve böyle olunca icde diş dişda ic var ve tevhid demek işde vahdet demekdir ve vahdet demek "la mevcuda illa hu" demekdir. nitekim tevhidin esas terimi olan "La ilahe illallah" Nedir? "La ilahe illallahin" Anlamı görümürde her ne varsa ve görümnmeyen her ne varsa onlarda başka bir ilah ve Allahlik taslayabilcek yokdur ki o gördüklerinde senin görm,ediklerinde alahin tezahürleridir, yani ilallah kismi yani onlarin hepsi yalnizca Allahdir Ondan gayri bir nesne varlik yokdur ancak o vardir dem,ekdir ve böyle olunca kainatta Allahi görmege , Allahda kaintai ve insani görmege ve bende de o var deyince Hadis-i Kudsi'de Allah Teâlâ "Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyurmaktadır. yani ben O , O ben yani Enel HAK tezahürüde budur .
أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنْ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ
وَإِن كُلٌّ لَّمَّا جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ
وَآيَةٌ لَّهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ
Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E lem yerev kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim
lâ yerciûn. Ve in kullun lemmâ cemîun ledeynâ muhdarûn.Ve âyetun lehumul
ardul meyteh(meytetu), ahyeynâhâ ve ahrecnâ minhâ habben fe minhu
ye’kulûn.
Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33
(Tefsiren Meali)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Siz görmüyormusunuz, sizden önceki nice helak ettiklerimizi,
tekrar geri döndürdügümüzü, ve siz geri döndüremeyecegimizi mi
sanirsiniz. halbuki onlar hazir vaziyette huzurumuzdadirlar. ve onlari
nasil geri döndürgümüzün en büyük kevni ayeti toprakdir, ve toprak olan
bedenlerini yeni bir tohum olarak hayat verip diriltirizde, toprakdan
onlari geri cikaririz, yani bir tohum fidesi olarak can verip
yeşertirizde, sonra o (meyva, sebze verince) ondan yersinizde sizin
bedeninizde insan olurlar can bulurlar. (Tefsiren Meali)
Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33
işde gecen dedigimiz mesele yeniden haşrolcagimiz zaman, eger
duruşumuz ters dönerde, kötülerden olarak haşr meydanina cagrilirsak,
yani yeni bir can ve bitki halimiz kötülerden olcaksa en azindan
kötülerin en iyisi gibi olsun, mesala yakubun 10 oglu vahşi kurtlar gibi
yusufu öldürmek istediler, Bünyamin ise hayir öldürmeyelim dedi, onu şu
kuyuya atalimda, belki bir kervan falan bulur alir gider dedi, yani
vahşi kurtlar icinde merhametli kurt. Rabbimiz bizi, yeniden
haşroldgumuzda en azindan Bünyamin gibi kötülerin icinden en iyisi
olarak halketsin demişdik.
Ve Düşünün Dünya yaratilalidan beri dogan insan ve cin
meleklerin sesini, ve Allah hepsinin o gürültüsü icinde, her birisinin
sesini ve niyazini, yine bir insan olan ahmetinin veya mehmetinin
sesini, yine ve ahmet amcanin ineginin karni acikdiginin sesini,
susadiginin sesini, ve yine bir bardagi oluşturan elmentlerdeki
atomlarin spinlerinin sesini, ayri ayri duyar, hepsini berrak olarak
anlar, ve hepsinin istegine uygun cevap verip, isteklerini olumlu veya
olumsuz yerine getirir. ve düşünün yaninda 10 tane telefon olan bir
sekreteri,ve o bir telefona cevap vermeden, ikinci telefon caliyor
ücüncü telefon ve on telefon caliyor, o ise ancak birine bile tam cevap
veremez yetişemezken, biriyle görüşürken digerini beklemeye almasi
gerekirken, Cenabi mevlanin Azamati ve kudreti öyledirki, o ahmete elma,
mehmete fistik, zeynebe üniversite, inege ot, kediye mama, cekirgeye
bugdayi ayni anda verirde, ne yorulur, nede onlara vermekden bikip,
yoruldum bugün tatile cikiyon, ne yaparsaniz yapin, başinizin caresine
bakin demez. o ahmet amca olup, bahcedeki susayan ayni sefa ciceklerine
su verir, veya lokantaci mehmet amca olur, ve yeni evli cift fatma ile
hüseyine yemek pişirip önüne kadar koyar, yedirir riziklandirir veya o
her isteyenin istegiginin makbuliyeti dogrultusunda, onlara yönelir ve
cevap verir. O Bütün ve Büyük, Kebir ve Azamet Sahibi olan Allahdir. o
bir katilinin istegine bile cevap verirde ona tabanca olup katillik
etmesine yardimci olur, rahmetin bu kadari ohaa dedirtir. Hayrinda
şerrinde yaratani, meydana getireni odur, yokdur ondan başka Tanri.
Geceninde Rabbi odur Gündüzünde Rabbi O dur.iyilerin yaratni Rabbi
oldugu giobi senin benim kötü sandiklarimizin yaratani ve Rabbide odur.
---oOo---
Tasavvuf ehli herşeyden ziyade Allahu Tealanin Cemaline talipdirlerde, Talip olduklari Cemal nedir bilmezler.
Halbuki Cemal demek yüz demekdir, yani logo. mesela benim sayfamin başinda bir logosu var, onu gören ha bu karoglanin sayfasi der. Yine yeni resimlerime mehdi ve Raşit Logosu yaptim, ve onu kullaniyorum, onu gören, bizim logomuzu gören haaa bu karoglan hocanin dizayni, yahutda paylaşdigi bilgi, resim, yazi neyse işde o diye bilir. yani cemal yani logo, ve Allah da, insanogluna logo olarak yüz kismini vermiş, ve biz insanoglunu ve hayvanlari ve yine bitkileri logosundan,yani yüz kismindan taniriz, ayagina bakipda bu kedi bu köpek demiyoruz, yüzüne bakinca, haaa bu kedi, veya bu fare, bu aslan, bu ahmet, bu mehmet biliriz. yani cemal allahu tealanin sana yükledigi cemal mazhariyetine mazhar olan yerin , yani yüzün ile sendede cemalullah tezahür edip sana ercek olan işde toprakdaki bir bir dometes fidesi, cemalullah diledi ise, senin logon ona gösteerilip onun sana dogru yolculukk etmesi, seni arayip bulmasi saglanir, dünyanin her neresinde olursan ol o senin için rizkin, ve yiyecegin, giyecegin, veya cicegin, agacin, hayvanin olarak yazildiysa, senin logon ona gösterilirki, o seni heryerden güneşin görüldügü gibi, görüp sana dogru yolculuk eder durur, taaki sana vasil olana kadar. yani ve cemalullaha talip olmak bu yüzden esas ameldir, haşrdan sonraki hedef noktamizdir. cennet ve cehhennem sonraki işler, en mühim mesele cemalullah yani varacagin yer, yani navigationdadaki hedef demekdir. hedefi olmayanin varacağı yer muglakdir.
ve kainatda ne cemalullahsiz nede besmelesiz bir amel ve iş olmazken, nedir yine her işin başinda besmele cekmek peki denirse yani :
"la mevcuda illa hu" denince ondan gayri bir varlik yok ise, onun ismi olmayan isimde yokdur, o yüzden ahmet gelirmisin derken, biz demeyizki "bismillah ahmet gelirmisin" sadece "ahmet gelirmisin" deriz bu yeterli, amma bir fiilin amelin başinda besmele cekeriz ki, bunu yapan ben degil, benim üzerimde tasaruf eden Allahdir demek icindir. Nitekim Kuran-i Kerimde Hz. Davud un Calutu öldürmek için attigi taşdan dolayi, Rabbimiz buyuruyor :
Esteuzubillah
"onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."
Sadakallahul Aziym Enfal Suresi 17
Yani Allah, Davut aleyhisselam o taşi atarken O nda o taşi atan eli kolu olmuş, ve atan davut degil Allahmiş, hal böyle olunca enel hak ve vahdeti vücut meselesi
hani matrixdeki Kaşık bükme meselesi gibi Eğilen Sensin Kaşık eğilmez derecesine cikinca, vahdeti vücut olunca iman etmiyen yunus peygamberin ümmeti degil, yunusun bedenindeki hücreleri iman etmemiş sonra o tövbe edince kendisi iman edince, onun hücreleri iman etmiş, yani vahdet azizim vahdet meselesi, burda
suc ninovada degil egilen sensin gibi tövbe edip iman etcek olan yunus ninova degil.
Sual: Vehhâbî zihniyetliler, Muhyiddin-i Arabî, Mevlana Celaleddin-i Rumî ve Hallac-ı Mansur gibi evliya zatlara neden kâfir diyorlar?
CEVAP:
(Kişi, bilmediğinin düşmanıdır) derler. Tasavvufu, evliyalığı bilmedikleri ve onların hâllerine sahip olmadıkları için, hemen o büyük zatlara kâfir damgasını basıyorlar. Ehl-i sünnet itikadındaki Müslümanların, Vehhâbîliğe uymayan inanışlarına da şirk damgası vuruyorlar. Mesela, (“Allah göktedir” demeyen kâfirdir) diyorlar. Hâlbuki böyle diyenin kâfir olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılıdır.
Tarih boyunca gayrimüslimlerden evliya çıkmadığı gibi, Vehhâbîlerden, mezhepsizlerden ve İbni Sebecilerden de evliya çıkmamıştır ve çıkması da mümkün değildir. Çünkü Ehl-i sünnet olmayan evliya olamaz.
Özellikle vahdet-i vücud sahibi evliya zatlar, Allah aşkıyla kendilerinden geçince, yadırganacak sözler söylemişlerdir. Bunların, o an aklı başlarında olmadığı için, mazur olduklarını Ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Tasavvuf ehlindeki hâller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hâsıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğuyla, üzerlerini bu hâlin kaplamasıyla, Allah’tan başka şeyleri yok biliyorlar. [Hallac-ı Mansur’un “Enel-hak” demesi gibi] Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. (2/42)
Aşk sarhoşluğu içinde söylenen sözlerin en meşhurlarından biri, Hallac-ı Mansur’un (Enel Hak) sözüdür. (Enel Hak) ne demektir?
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Enel Hak, (Ben yokum, Hak teâlâ vardır) demektir. (2/44)
Hallac-ı Mansur (Enel-Hak) sözünü, tasavvuf yolcusu iken söylemiştir. Vefatından sonra yükseldi. (3/75)
Hallac-ı Mansur’un (Enel-Hak) sözü, (Var olan Hak’tır, ben değilim) demektir. (3/120)
Hallac-ı Mansur’un kelâmı, hâllerin galebe çalmasından dolayı olduğu için, mazurdur. (3/121)
Hallac-ı Mansur, (Enel-Hak) demekle kendisinin bâtıl değil, hak olduğunu bildiriyor. (Ben ilahım, ben Allah’ım) demiyor.
Ali Râmitenî hazretleri buyurdu ki: Hallac-ı Mansur zamanında Hâce Abdulhâlık-ı Goncdüvani’nin talebelerinden biri bulunsaydı, onu teveccühleriyle, içinde bulunduğu makamdan geçirirler ve idam edilmezdi. [Yani idam olmaya sebep olan, yanlış anlaşılan o sözleri söylemezdi.] (S. Ebediyye)
Şair diyor ki:
Bak Mansur’un işine, neler geldi başına,
Düşen nasıl kurtulur “Enel Hak” ateşine?
|
|
|
Kaynak Bilgisi Olarak Tasavvufda Keşfen Bilmek Nedir |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 03:08 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvufda Keşfen Bilmek Nedir
Keşf. Aklın ve duyuların yetersiz kaldığı ilâhiyyât konularında doğrudan bilgi edinme yolu anlamında bir tasavvuf terimi.
Sözlükte "perdeyi ve örtüyü kaldırmak, kapalı olan bir şeyi açığa çıkarmak, var olan fakat niteliği bilinmeyen şey hakkında bilgi edinmek" gibi anlamlara gelen keşf kelimesi Kur'an'da türevleriyle birlikte "sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek" mânasında kullanılır. "Çaresiz kalana dua ettiğinde cevap veren, sıkıntısını kaldıran ve sizi yer yüzünde halifeler kılan kimdir? [Neml 27/62] mealindeki âyette keşf bu anlamda kullanılmış ve Allah'a "kâşif" (sıkıntıyı sona erdiren) denilmiş [En'âm 6/17;Yûnus 10/107] bir âyette de, "Senin perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskindir" [Kâf 50/22] buyurulmuştur. Ölümle âhirete intikal eden kişinin gözünü örten perde kalktığı için daha önce gayb olan hususları artık açıkça görür. Keşf hadislerde de bu mânalarda kullanılmış gaybı ve âhiret hallerini görmeye engel olan perdenin (gitâ, hicâb) açılmasıyla kıyamet günü her şeyin görüleceğine işaret edilmiştir. Bir hadiste Allah ile yaratıkları arasında nurdan (veya nâr) perdelerin bulunduğu, bunların açılması halinde zâtından gelen ışıkların bütün yaratıkları yakıp kül edeceği bildirilmiştir.
Sûfîler keşf terimini hem "perde arkasında ve aklın ötesinde olduğu için gâib olan bazı şeyleri bilme", hem de "Allah'ın tecellilerini temaşa etme" anlamında kullanmışlardır. Çünkü her iki durum da perdenin kalkması veya aralanması sonucunda gerçekleşir, İlksûfîlerden itibaren firâset, feth. inkişaf, müşahede, muhâara, muayene, yakîn ve ilham gibi terimler de buna yakın anlamlarda kullanılmış, tasavvuf kitaplarında bu terimlerin birleştikleri ve örtüştükleri yahut ayrıldıkları ve farklı hale geldikleri noktalar üzerinde durulmuştur.
"İki şey arasındaki perdenin kalkması ve bu iki şeyin birbirine karşı açığa çıkması" anlamına gelen mükâşefe teriminin de çok defa keşf anlamında kullanıldığı görülmektedir. Tasavvufa mükâşefe ilmi, sûfîlere de ehl-i mükâşefe veya ehl-i keşf denilmesi keşfin bu alandaki önemini ifade etmesi bakımından dikkat çekicidir. Keşfi "üstü kapalı olan şeyin açılrria-sı ve gözle görülür hale gelmesi" şeklinde tarif eden Ebû Nasr es-Serrâc mükâşefeyi de yakîn olarak anlar. Nuri'ye göre kalbin mükâşe-fesi Hakk'a ermektir. Hârise'nin, "Rabbimin arşını açıkça görür gibiyim" ifadesi kalbin mükâşefesine, "Rabbine O'nu görür gibi ibadet et" hadisi sırların müşahedesine işaret eder. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî zâttan, sıfatlarından ve zatî hükümlerin tecellilerinden bahsederken zatî tecellileri mükâşefe olarak adlandırır.
Sûfîlerin uyku ile uyanıklık arasında sâ-likin gördüğü şeye mükâşefe yahut sebat ve vakıa dediklerini bildiren Kuşeyrî'ye göre mükâşefe Allah'ı zikreden sâlikin galebe halinde kalbinde zuhur eden şeydir. Sâlike açılan perdeler neticesinde sırasıyla muhatlara, mükâşefe ve müşahede halleri ortaya çıkar. Muhâdara akla, mükâşefe ilme. müşahede marifete dayanır. Müşahede mükâşefeden üstündür. İlme'l-yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakin şeklindeki sıralamada mükâşefe ayne'l-yakîn ile örtüşür.
Keşf ve mükâşefe kavramlarını genişçe ele alan Gazzâlî mükâşefenin müşahededen daha üstün olduğunu söyler. Ona göre tasavvufla ilgili ilimler mükâşefe ilmi ve muamele ilmi olmak üzere ikiye ayrılır. Muamele ilminin konusu sabır, şükür, ihlâs ve bunların zıtları olan acelecilik, nankörlük ve riya gibi kalbin hallerine ilişkin bilgilerdir. Mükâşefe ilmi ise arındırılan ve temizlenen kalpte bir nurun zuhur etmesi veya ilâhiyyâtla ilgili hususlarda perdenin açılıp hak olanın gözle görülürcesine apaçık ortaya çıkmasıdır. İnsanın cevherinde böyle bir yetenek vardır. Mükâşefe ilmi kitaplara yazılmaz. Bu ilmi bilenler ancak kendi seviyesinde olanlarla bunu müzakere eder, başkalarına ifşa etmezler. Keşf ile öğrenilen gizli ilim budur. Gazzâlî, eî-Münkız'üa aklın yetersiz kaldığı metafizik bazı gerçeklerin keşf ile bilineceğini, bu yolla bir velînin meleği görebileceğini ve sesini işitebileceğini söyler. Makbul olan ve olmayan te'vilden söz ederken de bu konuda ılımlı tutumu benimseyenlerin bilgiye konu olan şeyleri işitme (sima', vahiy) olmaksızın ilâhî bir nurla idrak ettiklerini, daha sonra olayların sırları kendilerine keşf yoluyla bildirilince bu bilgiyi vahyin lafızlarıyla karşılaştırdıklarını, bunlardan yakın nuru ile müşahede ettikleriyle uyuşanları aynen benimsediklerini, uyuşmayanları ise te'vil ettiklerini belirtir ve bu konuların bilgisini sadece vahiy ifadelerinden (sem) alanların ayaklarının yere sağlam basamayacağını söyler.
Keşf konusu üzerinde Muhyiddin İb-nü'l-Arabî de geniş olarak durmuş, hatta tasavvuf anlayışını "keşf yoluyla elde edilen bilgi" anlamına gelen marifet üzerine temeilendirmiştir. Gazzâlî gibi İbnü'l-Arabîde mükâşefenin müşahededen daha mükemmel olduğunu, müşahede ile mahiyetin, mükâşefe ile ilâhî hakikatlerin temsilî mânalarının idrak edilebileceğini söyler. Ona göre Allah'ın mahiyeti idrak edilemeyeceğinden bu konuda mükâşefenin verdiği bilgi daha önemlidir. Müşahede bilgiye ulaştıran yol. keşf bu yolun son noktasıdır. Bu da nefiste ilmin hâsıl olmasıdır. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'-ye göre keşfin birçok çeşidi vardır. Aklî keşf ile akledilenler üzerindeki perde kalkar ve mümkin varlıkların sırları ortaya çıkar. Kalbi keşf ile müşahedeye has çeşitli nurların üzerindeki perdeler kalkar. Sırrı keşf ile yaratıklardaki sırlar ve varlıkların yaratılış hikmetleri ortaya çıkar ki buna ilham da denir. Ruhî keşf iie cennet ve cehennemin görüntüsü ile melekler görülür. Ruh tam olarak saf hale gelip zaman ve mekân perdesi kalkınca geçmiş ve gelecekle ilgili olayların bilgisine ulaşılır. Hafi keşf ile, bulunulan makam ve hallere göre Allah'ın celâl veya cemâl sıfatlarının tecellileri görülür. Bu tür keşfe sıfatî keşf de denir. Eğer Allah sâlike ilim sıfatıyla tecelli ederse dinî bilgiler ortaya çıkar, işitme sıfatıyla tecelli ederse onun kelâm ve hitabını duyar, görme sıfatıyla tecelli ederse temaşa ve müşahede hali ortaya çıkar. Aynı şekilde celâl sıfatının tecellisi sâlikte fena haline, cemâl sıfatının tecellisi şevk haline, kay-yûmiyet beka haline, vâhidiyet de vahdet haline sebep olur. İbnü'l-Arabi'ye göre keşf hali çeşitli haller ve makamlarda muhtelif şekillerde ortaya çıkar.
Aklî deliller gibi keşf de bazan kesin bilgi, bazan zan ifade eder ve ictihadda olduğu gibi keşflerde bazan hata olabilir. İlmî keşf, îrfânî keşf, ilâhî keşf, nazarî keşf, nûrî keşf. iyânî keşf, sûrî keşf ve manevî keşf gibi şekilleri bulunan keşfin bazı çeşitleri kesin bilgi verir. Kesin bilgi veren keşf ve mükâşefe aynı zamanda yakın demek olup Âmir b. Abdülkays"ın, "Perde kalksa yakinim artmaz" demesi buna işarettir.
Sühreverdîel-Maktûl, İşrâkiliği esas alan hikmet felsefesini keşf ve mükâşefe üzerine kurmuştur. İşrak temelde keşf, İşrâki hikmet de keşfi ve zevki hikmettir. Doğulu düşünürlerin, Aristo dışındaki eski Yunan filozoflarının hikmet anlayışı da keşfe dayanır. Maddî unsurlardan soyutlanan kâmil nefisler üzerine aklî nurlar parıldar. Mükâşefe, aklî bir hususun düşünce ve isteğe ihtiyaç göstermeden birden bire ortaya çıkmasıdır. Mükâşefenin verdiği bilgi hiçbir şüpheye sebebiyet vermeyecek şekilde kesindir. Sadreddîn-i Şîrâzî de hakikate ilâhî bir aydınlanma ve keşf İle ulaşılacağı, akılla bunun açıklamasının yapılacağı kanaatindedir.
İnsanın zihnindeki düşünceleri ve kalbindeki hisleri bilmeye keşf-i zamâir, ölen insanın kabirdeki halini bilmeye de keşf-i ahvâl-i kubur denir. Ankaravî, sûrî ve mânevi keşfi anlattıktan sonra kalpteki his ve fikirleri bilme, kabir hallerini haber verme ve kaybolmuş kişiler ve eşya hakkında konuşma gibi hususlara ilişkin keşfe kâmil velîlerin iltifat etmediğini, bu tür şeyleri riyazet ehli rahiplerin de bildiğini söyler.
İbn Haldun'a göre duyulardan oluşan perde riyazet, halvet ve zikirle yavaş yavaş açılır, böylece keşf hali gerçekleşir. Keşf ile varlığın hakikati idrak edilir ve birçok olay meydana gelmeden önce bilinebilir. Velîler, himmetleri ve nefislerinde var olan kuvvetle varlıklar üzerinde tasarruf eder, eşya da onların iradelerine boyun eğer. Fakat kâmil velîler keşf ve tasarruf haline iltifat etmez, bu yolla bir şeyin hakikatini haber vermezler. Çünkü bu onların görevi değildir. Kâmiller, kendilerinde böyle bir şey zuhur etse bunu bir sınama sayıp Allah'a sığınırlar. İbn Haldun", keşfin sağlıklı ve geçerli olması için sûfîlerin takvaya ve istikamete dayanmayı şart koştuklarını ifade ettikten sonra riyazet ehli sihirbazların da keşf yoluyla bazı şeyleri haber verdiklerine dikkat çeker ve perdenin kalkması, kalp gözünün açılması maksadıyla riyazet yapmayı sakıncalı bulur.
Takıyyüddin İbn Teymiyye harikulade hallerin bir kısmının fiilî olduğunu ve bunlara keramet denildiğini, diğer kısmının bilgiyle ilgili olduğunu söyler. Ona göre bir kimsenin başkalarının işitmediği bir sesi işitmesi, görmediği şeyi görmesi, bilmediği şeyleri firâset ve ilham yoluyla bilmesi gibi olaylar bilgiyle alâkalı harikulade hallerdir. Bunlara keşf denildiğini, Kur'an'da ve Sünnet'te keşfin örnekleri bulunduğunu söyleyen İbn Teymiyye, keşfin dinî veya mubah olan dünyevî bir fayda temin ederse nimet, harama vesile olursa günah olacağına dikkat çeker. Ona göre bir velînin keşf yoluyla gayba vâkıf olmaması onun Allah katındaki mertebesinin yüce oluşuna engel teşkil etmez. Hatta bu durum onun hakkında daha faydalı olabilir. Keşfin aklî, hissî, nazarî, zarurî çeşitleri üzerinde duran İbn Teymiyye bunların bir kısmının kesin, bir kısmının zannî bilgi verdiğini kaydetmiştir. Ancak Gazzâlî'nin vahiy, te'vil ve keşf ilişkisiyle ilgili görüşünü aktarırken bu tür iddiaların bilgiye konu olan şeylerde Re-sûlullah'ın duyurduğu haberlerin istifade edilecek bir yanı bulunmadığı, zira her insanın kazandığı müşahede, nur ve mükâşefe sayesinde bunları idrak etmesinin mümkün olduğu gibi aşırı bir noktaya vardırılabileceğini ifade etmektedir.
İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu gibi İbn Teymiyye de keşfi temelden reddetmemekte, aklî bilgiler gibi keşfi bilgilerin de Resûlullah'ın haber verdikleriyle uyuşması şartıyla doğru bilgiler olduğunu belirtmektedir. Hatta buna Kur'an'dan deliller göstermekte, bu ölçüye uymadığı halde aklî burhanlar veya ilâhî müşahedeler olarak ileri sürülen görüşleri ise fâsid hayaller ve bâtıl vehimler şeklinde nitelemektedir.
İbn Kayyim el-Cevziyye keşfi, "Allah'ın kulun kalbinde meydana getirdiği bilgi olup kul bu bilgiyle başkalarına kapalı olan hususları bilir" şeklinde tanımladıktan sonra biri bilgi, diğeri görme ile ilgili iki keşften bahsetmiştir. Ona göre bilginin bilinene uygun olması bir keşf olduğu gibi bilinenin kalp ile müşahede edilmesi de bir keşftir. Allah'a O'nu görür gibi ibadet etmek kalbin apaçık Keşfidir. Bir de gayri müslimle müslüman arasında ortak olan cüz"î bir keşf vardır. Görünmeyen ve bilinmeyen bazı hususların haber verilmesi böyledir. Nitekim İbn Sayyâd, Esved el-Ansî ve Haris el-Mütenebbî gibi gayri müslimlerde böyle bir keşf görülmüştür. Mecûsîler'de, putperestlerde, hıristiyan rahiplerinde, kâhinlerde, sihirbazlarda da buna benzer bir keşf görülebilir.
İmâm-ı Rabbânî keşfin daha çok sülük halinde ortaya çıktığını, vuslat hâsıl olunca sona erdiğini, maddî hususlara dair keşflerin oluşu ile olmayışı arasında fark bulunmadığını, bunların çoğunun hatalı çıktığını söylemiş, keşfteki hatayı mübrem ve muallak kaza ile açıklamıştır. Muallak kaza ile ilgili keşfin hatalı çıkabileceğini, bazan muhayyiledeki temelsiz bilgilerin keşf sahibini yanıltacağını belirtmiş ve İbnü'l-Arabî'nin sünnete aykırı birçok hatalı keşfi olduğunu ileri sürmüştür.
Mutasavvıflar keşfe dayanarak Kur'an'ı tefsir ettikleri gibi bir hadisin veya hadis âlimlerine göre sahih olmayan bazı hadislerin sıhhatini keşf yoluyla tesbit ettiklerini söylemişlerdir. Nitekim İsmail Hakkı Bursevî, "Ben gizli bir hazine idim ..." hadisi üzerinde dururken bu hadisin rivayet açısından sabit olmasa bile keşfen sahih olduğunu söylemiş Abdülazîz ed-Debbâğ birçok hadisin sahih olup olmadığına keşf ile hükmetmiş Şah Veliyyullah Dihlevî ed-Dür-rü'ş-şemîn'de, rüyada gördüğü Hz. Peygamber'den işittiği müjdeleyici nitelikteki hadisleri rivayet etmiştir. Mutasavvıfların bu görüşü hadis âlimleri tarafın dan reddedilmiş, keşfe dayanılarak bir hadisin ResûI-i Ekrem'e ait olup olmadığını tesbit etmenin mümkün olmadığı görüşü savunulmuştur.
------------------
Tasavvufta Kesf ve Yakin
Belli bir mertebeye ulaştıktan sonra elde edilen keşfi bilgi sufilerce muhtelif açılardan vahiyle eşdeğerde görülse bile, bu bilginin açıklanma zorunluluğunun bulunmaması ya da çoğu zaman açıklanabilir türden olmaması veya kolayca ifade kalıplarına dökülememesi sebebiyle, bağlayıcılık noktasından keşf sahibinin dışında bir başka kimseyi ilgilendirmediği, dolayısıyla subjektif olduğu açıktır. Ayrıca burhan ve delilin geçerli olduğu alanda keşfi bilginin istidlali bilgilerle aynı olacağının belirtilmesi, bu sahada keşf yoluyla farklı bir bilginin ortaya çıkmayacağını da göstermektedir. Bu durumda keşfi bilginin kişiye ne gibi bir yararı olduğu sorulabilir. Sufilerin açıklamaları dikkate alındığında bu soruya verilecek cevap, “yakin” olacaktır.1 Zira onlara göre keşf sahibi, vahiy ile bildirilmiş olan ve burhan ve delille ortaya konmuş bulunan dinin hükümlerini, bizzat görür hale gelerek kesin imana; yani yakine ermektedir.2
Nitekim İbrahim (a.s.) Hz. Allah’tan, ölüyü nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini talep edince, Hz. Allah “Yoksa inanmadın mı?” diye hitap etmiş, o da “İnandım ancak kalbimin mutmain olması için görmek istedim” diye cevap vermişti (Bakara, 260).
Buna sufiler, iman ile “ıyan”ın birleşmesi demektedirler.3 Bu hale eren kimse, dil ile ikrar, kalb ile tasdik, ruh ile yakin4 derecesine ulaşmış demektir. İmam Gazzali’nin yakin nuruyla müşahede sonucu ariflerin ulaştıkları imanı en ileri mertebe olarak görmesi,5 perdenin kalkmasıyla hakikatin açık bir şekilde görünmesi diye tarif ettiği mükaşefe ilmini, bütün ilimlerin gayesi olarak takdim etmesi ve bunun, kalb aynasını kötü sıfatlardan temizleyerek orada bir nurun zuhur etmesini sağlayan sıddik ve mukarreblerin ilmi olduğunu belirtmesi 6 bu sebeple olmalıdır. Ayrıca yakin derecesinde Imana eren kişinin, şer ‘i emirleri yerine getirmekte zorlanmayacağı belirtilmiştir.7
İmam-ı Rabbani bunu şöyle dile getirir: Sufiyye yoluna girmekten maksat şer’an itikad edilmesi gereken şeylerin hak olduğuna yakini artırmak … Ve şer ‘i emirlerin edası hususunda kolaylık sağlamaktır.
---------------
KEŞİF VE KERAMET
Islâm`da ilham, keşif ve keramet diye bir şey var mıdır? Varsa bunun dinî değeri nedir? Herkeste bulunur mu?
Keramet Allah (cc)`ın velî kullarında görülen, tabiat kanunlarına ve normal hallere aykırı, olağanüstü bir kerem-i ilâhîdir. Velî (evliya), imkân ölçüsünde Allah (cc)`ı ve sıfatlarını tanıyan, O`na itaatte daim olan ve isyandan kaçınan, fakat hiç isyan etmeyen anlamında değil de, tevbe etmedik isyanı bulunmayan; mubah olan lezzet ve şehvetlere dahi düşkünlük göstermeyen, yani bu konuda ihtiyacı olanla yetinip yeme, içme, şehvet vb. ni bir zevk aracı olarak görmeyen kul demektir.(EI-Beycûrî, Serhu-Cevherati`t-Tevhid, 153; Ali el-Karî, Şerhu`l-Fıkhı`1-Ekber,113) Yani "velî" ma`sum değildir. Günah işlemesi ve isyanı mümkün ve muhtemeldir. Ancak bu ihtimal onda diğer insanlara göre asgariye inmiştir. Kazara yaptığı bir hatadan da hemen tevbe eder. Haram ve isyanda israr etmez. Böyle olan insanlar da Allah (cc)`ın bir hediyesi ve avansı olmak üzere bir takım olağanüstü haller görülebilir. Bir anda uzak mesafelere varır, ya da oraları görebilirler (tayy-i mekân), aynı anda birden çok yerde görülebilirler (tayy-i zaman), kabirde yatanın kim olduğunu, karşısındakinin ne düşündüğünü bilebilir (keşf-i kubûr ve`s-sudûr), havada uçar, denizde yürüyebilir... vs. Bunların olmayacağını söylemek naklen mümkün olmadığı gibi aklen de uygun değildir. Bilim böyle peşin bir reddedişi onaylamaz. Her geçen gün -hatta Allah (cc)`a inanmayan insanlarda bile- olağan dışı nice vakıalara rastlanıyor ve bunların bilimsel izahları yapılmaya çalışılıyorken (telepati ve hipnotizma gibi), Allah (cc)`a inandıktan sonra O`nun dostlarını daha büyük olağan üstülüklerle ödüllendirmeyeceğini söylemek gülünç olur.
Kaldı ki, keramet kitap ve sünnetle sabit, tarihen vâki bir olgudur. Allah (cc) insanı çok çok keremli (kerametlere, üstünlüklere mazhar, mükerrem) yarattığını haber verir.(K. Isra, (17) 70) Kur`ân`da zikredilen Meryem kıssası (K. Ali Imrân (3) 37), Ashab-ı Kehf olayı (K. Kehf (18) 9. vd), Hz. Süleyman döneminde Asâfın tahtı uçurması vakası (K. Neml (27) 40 vd.), Hz. Musa devrindeki Bel`am gerçeği...(El- Beycûrî, age.175.) Hep Kur`ân`da anlatılan keramet örneklerindendirler. Hz. Ömer`in hutbe okurken ta uzaklardaki Sâriye`yi görüp ona seslenmesi, askeri taktik vermesi ve sesini ona duyurması sahih tarihi bir vakadır.(el-Beycurî, age.153) Halid b. Velid`in zehir içip etkilenmediği meşhurdur.(Ali el-Karı, Serhu`1-Fıkhîl-Ekber,113) Bu konuda ciltler dolusu müstakil kitaplar yazılmıştır.(Son devir ulemasından Yusuf en-Nebhanî`nin Cami`u-Kerameti`l-Evliyası ile Huccetti`llahi alel-Alemîn adlı eserlerini -her ne kadar çoğu nakilleri tedkike muhtaç ise de -burada örnek olarak zikredebiliriz.) Bütün ehli sünnet alimleri bu konuda ittifak halindedir ve akaid kitaplarının ilgili bölümleri "Kerâmâtü`1- evliyâi hakkun - evliyanın kerametleri hakikattır, sabittir" cümlesi ile başlar.
Peygamberlere verilen mucizelerde hiç bir mü`minin şüphesi yoktur. Evliyanın kerametleri de, tâbi oldukları peygamberin mucizelerinin bir parçası olmaları itibari ile mucizelerden destek görür. Yoksa bazılarının zannettiği gibi, kerametin varlığı mucizeye muhalif olmaz. Yani mucize peygamberligi ispat eden delillerden ise, kerametin varlığı kabul edilmesi halinde delil olmaktan çıkar, çünkü mucize gibi olan kerametin de evliyanın peygamber olmasını gerektirir, denemez. Çünkü her veli kerametini o peygambere inandığı için elde etmiştir ve kendi kerameti dahi onun mucizesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla her keramet, peygamberin mucizesinin sonuç itibari ile de peygamberliğinin hak ve gerçek olduğunu da gösterir.(Ali el-Kârî, Serhu`1-Fıkhı`1-Ekber,113)
Harikuladelik bakımından mucize ile keramet arasında bir fark olmamakla beraber, mucize şu gibi yönlerden kerametten ayrılır.
l. Aralarında kaynak ve isimlendirme bakımından bir fark vardır; peygamberden sâdır olana "mucize", veliden sâdır olana da "keramet" adı verilir.
2. Mucize sahibi; mucizesini gizlemez, hatta açıklar ve onunla, davasının doğruluğu konusunda muhaliflerine meydan okur. Keramet sahibi ise kerametini gizlemeye çalışır. Kerameti veliliğinin ispati için bir delil değildir.
3. Mucize sahibinin mucizesi elinden alınmaz, o küfürden ve isyandan masumdur (korunmuştur). Keramet sahibinin hali değişebilir, kerameti elinden alınabilir. Nitekim Kur`ân-ı Kerim`in de işaret ettiği ve biraz önce adı geçen Bel`am b. Bâ`ura, keramet konusunda başkalarının ulaşamadığı bir dereceye yükselmişken Hz. Musa`ya ihaneti sebebiyle hayatı "şakî" olarak son bulmuştur.(el-Beycûrî, age 175)
4. Kerametin istenmesi de, izhar edilmesi de pek hoş karşılanmamış, hatta kadınlar için hayız hali ne ise evliya için de keramet öyle görülmüş ve gizlenmiştir. Çünkü keramet hedef ve gaye değildir. Az sonra göreceğiniz üzere bir delil olarak da kullanılamaz. Imam Rabbanî, kerametlerin çoğalması hastalığından yergi ile söz ederken, "Oysa bu taifenin başları olan Cüneyd, Seri es-Sakatî vb. gibilerden nakledilen ve keramet denilebilecek ondan fazla olaydan sözedilemez" der. Yine: "Keşif, keramet ve mevâcid (bir takım bulgu ve tezahürler) maksat değildirler. Belki, kendisine zor bir iş verilen çocuğun, o işi bıkmadan sonuna kadar götürebilmesi için, iş esnasında ona verilen incik-boncuk ve oyuncak kabilinden şeylerdir" diye vasıf lar. Ebu Ali el-Cûzcânî bu konuda şunları söyler: "Sen istikamet (dinde dosdoğru olma) iste, keramet isteme. Çünkü nefsin keramet için uğraşmakta, halbuki, Rabbin senden "istikamet" istemektedir." Sûhreverdî de Avârif`inde: "Bu, bu konuda önemli bir kuraldır. Zira nice gayretli âbid insanlar vardır ki, Selef-i salihine keramet ve harikuladeliklerden bir şey verilmedığını duymalarına rağmen, bir parça keramete nail olabilmek için yanıp tutuşurlar, can atarlar. Hatta bu konuda inkisarı kalbe uğrayan, olağanüstü bir hal görmediği için amelinin sihhatinden şüphe edenler bile vardır: Eğer işin sırrını bilselerdi bunu hiç önemsemezlerdi..." diye anlatır.
Bunları nakleden Ali el-Kârî de der ki, "Velhasıl, insana şer`i ilimleri bilme yolunun açılması, kainatin gizli yönlerine ait ilmin açılmasından daha iyidir. Üstelik birincinin yokluğu ya da eksikliği dine zarar verir. Oysa ikinci öyle değildir. Hatta olmaması onun için bazan daha yararlıdır..."(Ali el-Kârî, age,114-115) Doğrusu sahabenin tamamından, keramet olarak sahih yollarla nakledilen olayların sayısı, iki elin parmaklarını -hatta bazılarına göre üç vakayı-öte geçmez. Halbuki, sahabenin en küçügü bile sair evliyaullah`tan büyüktür. Bu bile kerametin gaye olmadığını göstermeye yeter. Ancak cahil insanlar büyüklügü "istikamet"te değil de "keramet"te aradıkları için, büyüklerinden habire keramet gözler dururlar. Hatta başka her şeyi unutur ve bu yolda gözlerini bozarlar da normal olayları keramet gibi görmeye başlarlar. Bu da (Allah`u a`lem) bu yolun afetlerindendir ve "şeyhi müritler uçurur" sözünün muhatabı bunlar olsa gerekir. Ilmî kapasiteleri ve düşünebilme güçleri çok dar ve sınırlı olduğundan kerameti kendilerinin anladığı manâda, zahir olmayan mürşidin mürşit olamayacağını zannederler de böyle olan birisini ya terkedip giderler, ya da az önce söylediğimiz "keramet hastalığı"na yakalanırlar."
Keşif` ise kerametin bir türü olmaktan başka bir şey değildir. Şöyle tarif edilir: "Sözlükte perdenin kaldırılması demektir. Istilahta ise, fizik perdeşinin ötesindeki gaybî ma`nâlara, gerçek ve var olan işlere muttali olmak, müsahede etmek demektir."(Ibn Arabî (ye nisbet edilen) el-Istilahâtu`s-Sufiyye,123)
Konumuzla ilgili bir de "ilham" tabiri vardır. "ilham" da yine kerametin bir nevidir ve: "Feyiz yoluyla içe doğan duyuş, kalbe gelen bilgi" diye tarif edilir.(age. 23.)Mes`elemizin bir başka yönü muşahhas (somut, objektif) bir ölçüsü bulunmayan ve keramet cümlesinden sayılabilecek keşif ve ilhamın delil olma gücü ve bağlayıcılığıdır.Tasavvuf sözlüğüne bakarsak sufilerin dışındaki ulemanın ilhamı hiçbir surette delil saymadıklarını görürüz (agk.) Yani ilham yok olan bir şeyi ortaya koymaz, bir davayı ispatlamaz. Zaten ne dört temel şer`i delil (edille-i erbaa: Kitap, sünnet, icma, kıyas), ne de en geniş tutanların kabulü ile diğer şer`i deliller arasında "ilham" diye bir şey vardır. Mustafa Sabri Efendi`nin ifadesi ile: Kelâm kitapları şu anlamdaki cümlelerle başlar: "Ilmin yolları üçtür: Sağlam duyular, doğru haber ve akıl, ilham, ehli hakka göre bilgi yollarından birisi değildir." Ve bu gerçek bir kural haline gelmiştir.(Mustafa Sabri Efendi, mevkifu`1-akl, I/268)
Demek "ilham" şer`î delillerden olmadığı gibi, bilgi yollarından da değildir. Mes`ele fıkıh usulu ilminde de konu edilir ve denir ki: "Peygamberin ilhamı vahyin bir kısmı olduğu için hüccettir ve bağlayıcıdır. Ama evliyanın ilhamı öyle değildir. Şeytandan kaynaklanmış ve yanıltıcı olabilir. Bu yüzden onların ilhamı başkaları için hiç bir surette delil oluşturmaz. Kendileri hakkında da ancak şeriate uygun olursa bir delil teskil eder. Muhalif olursa kendileri için de bir şey ifade etmez".(bk. Nuru`1-Envar ve Hasiyesi Kameru`1-Ekmar, N/97-98) Aslında şeriate uygun olması halinde de delil yine şeriatın delilidir. Binaenaleyh ilham o takdirde bile bir delil değildir denebilir. Fıkıhçılarımızın biraz sert ve rasyonalist gibi görünen bu kuralları doğrusu çok isabetli ve çok hikmetli bir tespittir. Gerçi ilhamın sadık olanı ve veralardan ilahî bilgiler hûzmeleri taşıyanı elbette vardır. Ilham diye bir şey varsa bunun böyle olmaması zaten mümkün değildir. Ama o sahibinin sağlam şer`i bilgilerine -tabir caizse- bir tuz lezzeti, bir itminan ve bir ferahlık vermekten öte geçmemelidir. Aksi takdirde şeriat bilgilerine lezzeti tamamlayan tuz yerine sap da karıştırılabilir ve şeriat sofrası ifsad edilebilir. Elini fizik aleminin verasına uzatmayı başarabilen herkes, sap ile tuzu birbirinden ayırmayı başaramayabilir de. Çünkü evliya masum değildir ve şeytanın etki alanından, çıkarılmamıştır.
Netice olarak: "Velînin başkasını kendi ilhamına çağırması, kendi ilhamına göre davranmasını istemesi ve sahih olarak ictihad eden bir müctehidi-kendi ilhamı ile onun içtihadının hata olduğunu bilmiş olsa dahi- ictihadı ile amel etmekten alıkoymak istemesi caiz olmaz".(Muhammed Abdulhalim el-Lüknevî, Kameru`1-Akmâr, N/98)
Mustafa Sabri Efendi`nin şu ifadesi bunun sebebini açıklamaya yeter: "Çünkü akıl, Allah (cc)`ın kanunu ve insan katında O`nun resmî sefiri olmakla, Allah (cc)`tan gelecek ilhamın ilk ve tabiî uğrak yeridir. Tasavvufla elde edilen ilham ise özel bir ihamdır. Elbette Allah (cc)`ın ilhamı, kendisine muhalif olacak olan özel ilhama tercih edilecektir. Bunun anlamı şudur: (Naslara bağlı akla) muhalif olan ilham değildir..."(M. Sabri, age, I/264)Konumuz hakkında belki de en güzel ölçüyü Imam Rabbani verir. Çünkü kendisi, yine kendi ifadesi ile hem "zahir ilimler" hem de "batın ilimler"de otoriterdir."Salikin (tasavvuf yoluna girenin), işin künhüne ulaşıncaya kadar, Hak ehli alimleri taklid etmesi, bunu kendisi için gerekli görmesi, keşfine ve ilhamına da muhalefet etmesi (itibar etmesi) gerekir. Bu konuda alimlerin haklı olduğunu, kendisinin ise hata ettiğini kabullenmelidir. Çünkü alimlerin dayanağı, vahiy ile desteklenen, hata ve yanlıştan korunan peygamberlerdir. Onun kesfi ve ilhamı sabit hükümlere muhalif olması halinde hatadır yanlıştır. Binaenaleyh, kesfi alimlerin görüşlerinden önde tutmak, gerçekte onun Allah (cc)`ın indirdiği kesin hükümlere tercih etmek demektir ki bu, hûsranının ve sapıklığın ta kendisidir."(Imam Rabbanî, Mektubât. No:186 (1/313); M. Sabri Efendi, age, I/265)"Bazı meşayihten (ks) galebe ve sekir halinde sadır olan ve isabetli ehli hakkın görüşlerine muhalif bulunan bazı bilgi ve ilimlerin kaynağı keşif olduğu için onlar bunda mazurdurlar. Kıyamet Günü bu muhalif davranışlarından ötürü muaheze edilmezler diye umarız. Hatta -Inşaallah-hata eden müctehid muamelesi görür ve bir de sevap alırlar diye düşünürüz. Hakk ve doğru ise, ehli hak alimlerin yönündedir. Allah (cc) gayretlerini makbul buyursun. Zira alimlerin ilimleri, kesin vahiy ile desteklenen Peygamberlik miskatından süzülme ve alınmadır. Sufilerin bilgilerinin kaynağı ise, hatanın yol bulabileceği keşif ve ilhamdan ibarettir. Keşif ve ilhamın sahih olduklarının belirtisi, ehli sünnet vel-cemaat alimlerinin ilimlerine uygunluklarıdır. Buna göre eğer -bir tüy kadar dahi- farklılık söz konusu olursa isabet (savab) çemberinden çikılmış demektir. Işte doğru ilim ve açık gerçek budur."(Imam Rabbânî, age. No:112 (I/116)).
------------------
Allah Teala bazı gaybi meseleleri kullarına bildirir mi? Bir insan başka bir insan hakında görmediği şeyleri bilebilir mi?
Allah Teala, bazı kullarına ilham yolu ile gaybi şeyleri bildirebilir.
İlham; feyiz yoluyla kalbe ilka olunan mana. Akıl yürütme ve düşünmeye dayanmadan, kalpte doğan bilgi. İlhamın çeşitli tarifleri yapılmakla beraber, ortak noktaları dikkate alındığında şöyle tarif edilebilir; herhangi bir istidlal yoluna başvurmadan, insanın ruhî melekeleri vasıtasıyla bir konu hakkında ilim sahibi olması.
Kur'an'da peygamber olmadığı bilinen şahıslara geldiği bildirilen vahiy, ilham ile tefsir edilmiştir. Allah Hz. Musa (as)'ın annesine "Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman, onu suya bırak, korkma, üzülme biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız." (Kasas, 28/7). Bu ayet-i kerimedeki vahyin ilham olduğu kabul edilirse, ilhamın uykuda ve uyanık iken geldiği söylenebilir. Nitekim Allah Teâlâ'nın Hz. İbrahim (as)'e oğlunu kurban etmesini söylemesi, uyku halindeki ilhama misaldir. (Ramazan Efendi, Haşiye ala Şerhi'l-Akâid, s. 63).
İlâhî kelâma mazhariyet, sadece nebilere has bir özellik değildir. Bazı insanların rüya veya ilham gibi bir yolla, gaybdan bazı sırlara muttali’ olmaları mümkündür ve vakidir. Nitekim şu ayet, Allah’ın insanlarla konuşma prensibini dile getirmektedir:
“Hiçbir beşer için, Allah’ın, bir vahiyle veya perde arkasından konuşması veyahut bir elçi gönderip de izni ile ona dilediğini bildirmesi dışında konuşması yoktur.” (Şûra, 42/51)
Ayette, “Allah peygamberlerine bu üç yoldan başka konuşmaz.” denilmeyip “Allah insanlarla bu üç yoldan başka konuşmaz.” denilmesi, peygamber dışındaki diğer insanların da, ilâhî kelâmdan nasibi olabileceğini göstermektedir. Buna göre:
a. Allah’ın vahiyle konuşması, vahyin şiddet ve zaaf yönüyle çeşitli mertebelerini içine alabilir. Hem peygamberlere hem de, Hz. Musa (as)’ın annesinde olduğu gibi, diğer insanlara, gerek yakazada, gerekse rüyada olan ilâhî mesajı ifade eder. Dolayısıyla, buradaki vahiy, “ilham” manasını da tazammun etmektedir.
b. Allah’ın perde arkasından konuşması, Hz. Musa (as)’ın ilk vahye mazhar olduğunda, doğrudan ilâhî hitabı duyması gibi durumları içine alır.
c. Allah’ın bir elçi vasıtasıyla konuşması, Hz. Cebrail (as)’i peygamberine gönderip vahyini bildirmesi tarzındaki durumları bildirmektedir.
Görüldüğü gibi, “Gaybın hazineleri” Allah katında olmakla beraber, Allah gerek peygamberine, gerekse bazı has kullarına birtakım sırlarını bildirmektedir.
İslâm akâidinde, ilim elde etme yolları arasında "ilham" kabul edilmemiştir. Kelâm âlimlerinin çoğu bu görüştedir. Ancak bu meseleyi Taftazanî (ö. 797/1395) şöyle yorumlamıştır:
İlham, herkes için bilgi vasıtası değildir. Başkasına karşı delil olarak kullanılmaya elverişli de değildir. Kişinin kendisi için ilham delil olabilir. Çünkü ilhamla ilim hasıl olduğu konusunda şüphe yoktur. Bu hususla ilgili hadisler mevcuttur. Birçok seleften bununla ilgili haberler nakledilmiştir. (Taftazani, Şerhu'l-Akâid, terc. Süleyman Uludağ. s. 121).
----------------
Marifetullah (Allah’ı Tanıyış İlmi) ve Kalb Gözü Nedir?
Elhamdulillâhi Rabbil âlemin Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihi ecmeîn.
Bismillâhirrâhmânirrahîm
Her hayrın ve şerrin yegane yaratıcısı kendisinden başka İlah olmayan Allahu Tealadır. O’nun eşi ve benzeri ve dengi yoktur. Herkese kuvvet ve hayat veren O’dur.
MA’RİFET NEDİR? Ma’rifet demek tanımak demektir. Ma’rifetullah demek ise, Allah’ı tanıyış bilgisi demektir.
Allahu Teala Zariyat Suresindeki bir ayette şöyle buyurdu, mealen;
– “Allah’a yakîn olarak inanabilmeniz için, yeryüzünde ve kendi nefislerinizde nice âyetlerler vardır. Bunları görmüyor musunuz?”
(Zariyat S. 20 -21)
Allahu Tealanın varlığını gözleriyle göklerde arayıp sonrada O’nu göremeyince Allah’ı inkar eden bir kimsenin durumu ne kadar esef vericidir. Allahu Tealanın varlığını bu alemde ve bu hayatta görmek imkansızdır. Allah, zatını sıfatları ile, sıfatlarını isimleri ile, isimlerini ise yarattığı mahlukları ile gizlemiştir. O’nu herhangi bir yaratığı görür gibi görmeye çalışmak ise, beyhude boşunadır. Çünkü O Allah, yaratılmışların hiç birine benzemez ki görülmesi de onları görmek gibi olsun. O’nu ancak müminler cennette nasılsız görebilecektir.
Allahu Teala “kendinizde nice ayetler var” derken, kudretinin ve ilminin büyüklüğünü gösteren nice işaretlere bakmamız isteniliyor. Bu ayetlerden bir kaçını belirtelim:
Canlılardan bir erkek veya bir dişinin var oluş aşamalarını düşünelim. Kuş, kertenkele , insan , veya bir devenin dünyaya gelmesi için bir anaya bir babaya ihtiyacı olması aklın gereğidir. Şimdi kendi kendimize bazı sorular soralım:
1- Dünyaya gelecek olan bir deve yavrusu, neslinin devam etmesi için üreme organlarına gereksinim olacağını anne rahminde iken düşünüp kendi kendisine bu organları oluşturduğu düşünülebilir mi?
2- Anne rahminde plasentadan (eşden) gıdalanan yavru, dünya denilen yere geldiğinde yürümek için ayaklara, tutmak için ellere ve kollara, yemeği çiğnemek için ağız ve dişlere, yutmak için boğaza, onları eritmek için mideye, görmek ihtiyacı için göze, işitmek için kulaklara gereksinim olacağını rahimdeki yavru mu, yoksa bir şeyden habersiz ana babası mı akıl edip oluşturdu?
İşte bunları ve bunun gibileri görmek kendimizdeki ayetleri görmemizdir.
-” Ben cinleri ve insanları ancak Beni tanıyıp Bana ibadet etsinler diye yarattım.” Zariyat-56
-” Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz onu genişletmekteyiz.” (Zariyat-47)
-” Biz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.” (Zariyat-49)
Hadisi şerifte ma’rifet hakkında şöyle buyuruldu:
– “Ebu Bekr’in sizlere olan üstünlüğü, onun namazının , zekatının , veya sair ibadetlerinin sizlerden daha çok olmasından değildir. Bilakis, kalbindeki Allah bilgisinin sizlerden daha fazla olmasındandır.”
Allahu Tealayı tanıyıp bilmek ve O’na iman etmek her insana farzdır. İnsanın kendisini ve alemleri var edeni tanıyabilmesi için kendisini ve alemi tanıması gerekmektedir. Hadisi şerifte;” Men arafe nefsehû fekad arafe Rabbeh.” mealen; “Kim kendini tanırsa, o kimse Rabbini tanır.” diye buyurulmaktadır. İnsan gaybe iman etmekle mükelleftir. Allahu Tealanın cemâlini bu dünyada görmek mümkün değildir. Allah’ın zatını ve sıfatlarını doğru tanıyabilmek, şeriatin bildirdiği sıfatlar ve isimler kapsamında mümkündür. Bu hususta yakîn bilgi elde etmek ise, ma’rifetullah’ın çokluğu ile mümkündür. Bu bilgiler üç aşamadır.
Birincisi; her müslümanın zaruri olarak bilmesi farz olan Yüce Allah’ın Zatî ve Subutî sıfatlarını öğrenip inanmasıdır. Bu bilgileri öğrenip inanmakta alim ve avam herkes eşittir.
İkincisi; Şeriatin bildirdiği Allah’ın güzel isimlerinin manalarını bilip itikat etmektir. Bu ilimler ise, alimlerin okuyup öğrenmeleri ile elde edilen türdendir.
Ma’rifet(Allah’ı tanıyış) ilminin üçüncüsü: Her insanın tefekkür veya zikirle Allah’a imanda yakîn dercesini elde etmesidir.
A-Tefekkürle yakin elde etmek yolu: Evren ve insanın kendisi hakkında bilgi elde etmek yoludur. Bunların her birisinin Allah’ın isimlerinden bir isimin tecellisi ile yaratılmakta olduğunu bilip tefekkür etmekle, kalb cilalanır. Kalb aynasının masivadan temizlenmesi durumunda, melekut alemi ile münasebeti artarak nurlanır ve yakin ışığı elde edilerek iman taklitten kurtularak yakinî iman elde edilir.
B-Zikirle yakin elde etmek yolu: Allah’ın isimlerinden birisi zikir edilerek, kalbin masivadan temizlenip nurlanması ve gönül gözünün melekut alemini görmeye kabiliyet kazanmasıdır. Bu duruma gelen kalb, yakin ışığını elde ederek taklidten kurtulup tahkike erer. Yakin iman demek, Allahu Tealanın zatının, sıfatlarının ve isimlerinin hakikatini bilmek ve görmek anlamına gelmez. Yakin bilgileri ve basiret gözü ile görülenler O’nun zat, isim ve sıfatlarının nurlarının tecellileridir..
Büyük alim ve velî, İmam-ı Rabbani (kaddesallahu sirrahul akdes) hazretleri, bu dünya hayatında ancak O’nun isim, sıfat ve yüce zâtının nurlarını kalb gözü ile müşahede edebilmenin mümkün olabileceğini ifade etmektedir. Allahu tealanın varlığına inanmak farzdır ama, “Nasıldır ?”diye düşünmek haramdır. Zira, O’nun Yüce Zâtını ve sıfatlarını akıl kavrayıp anlamaktan yana acizdir.
İmam-ı Rabbani (k.s.)hazretleri, bir tasavvuf yolcusu salikin çalışması sebebi ile, İslamiyetin öte alemlere ait verdiği bilgilere ve Allahu Tealanın isim, sıfat ve zatının nurlarına kalb gözü ile müşahede ve idrakten sonra emmare-i nefsin islamla şereflenerek imanın hakikatına kavuşacağını bildirmektedir. Buna rağmen Allahu Teala kullarına merhamet ederek, sadece kalbin tasdikini iman etmek için kabul etmiş ve nefsin mutmeinne olmasını şart kılmamıştır. Bu da, Yüce Allah’ın mü’min kullarına çok büyük bir rahmeti ve lütfudur.
Peygamber (sallâllâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin:
-“Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin, Zâtı üzerinde düşünmeyin. Zîrâ siz O’nun kadrini (O’na lâyık bir sûrette) aslâ takdîr edemezsiniz…” hadisi şerifleri, Allâhu Tealâ’nın Zâtî hakikatını kavramanın mümkün olmadığını ifâde buyurmaktadır. (Deylemî, Müsned, II, 56; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 81)
Bu hususta Şah-ı Nakşibendi hazretleri şöyle ifade ederler:
-” Allahu tealanın varlığı hakkında aklınıza ve hayalinize her ne geliyorsa o, mahluktur.”
İmam-ı Rabbani (kuddise sirruh) hazretlerinin, 1.c.266. Mektubunda bu hususta şu ifadeleri yer alır:
-“Allahü Teâlâ, kendi Zâtı ile vardır. Ondan başka herşey, Onun var etmesi ile, var olmuşdur. Kendisi ve sıfatları ve işleri yegânedir, birdir. (Ya’nî, hiçbirşey, hiçbir bakımdan, Allahü teâlâya benzemez.) Varlıkda, şerîki, ortağı olmadığı gibi, hiçbir bakımdan benzeri yokdur. Benzerlik yalnız ismde ve kelimelerdedir. Onun sıfatları da, işleri de, kendi gibi, akl ile anlaşılmaz ve anlatılamaz ve insanların sıfatlarına, işlerine, hiç benzemez ve uymaz.
Allahü teâlâ bilicidir. Bu sıfatı da, kendi gibi kadîmdir. Ya’nî sonradan olma değildir. Hep vardı ve basîttir, (ya’nî bir hâldedir. Hiç değişmez, bölünmez ve çoğalmaz). Bildiği şeyler değişmekde, her değişmeyi bilmekdedir. Fekat, ilminde ve ilminin bu şeylere bağlanmasında, bir değişiklik olmaz. (Geçmişdeki sonsuzdan gelecekdeki sonsuza kadar, ya’nî ezelden ebede kadar herşeyi, her değişmeği, yalnız bir biliş ile bilmekdedir. Ya’nî, bu sonsuz zemânlarda olan herşeyi), birbirine benzeyen ve benzemiyen hâlleri ile, hem büyüklerini, hem de ufak zerrelerini, herbirini kendi zemânında olarak bir anda bilmekdedir. Meselâ, bir kimsenin hem varlığını, hem yokluğunu, hem doğmadan evvelki hâllerini, çocukluğunu, gençliğini, ihtiyârlığını, diri olmasını ve ölü olmasını, ayakda, oturmakda, dayanmakda, yatmakda, gülmekde, ağlamakda, neş’e ve lezzetde, derd ve kederde, izzet ve kıymetde, zillet ve aşağılıkda, mezârda, kıyâmetde ve mahşer yerinde ve meselâ Cennetde ni’metler içinde olduğunu, hep bir ânda ve bir hâlde bilmekdedir. Ne ilminde, ne de ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. Değişiklik olsa, zemânın da, değişmesi olur. Hâlbuki orada, ezelden ebede kadar, parçalanamıyan bir ân vardır. Dahâ doğrusu, Allahü teâlâ, zemânlı değildir. Öncelik ve sonralık yokdur. İlmi herşeye yetişir dersek, herşeyi bir bilmekle ve ilmin bunlara bir bağlanması ile biliyor. Bu bir bilgi ve bir bağlantı da, aklın eremiyeceği bir bağlanmakdır.
Kelâm sıfatı, ya’nî söylemesi de, bir basît kelimedir ki, ezelden ebede kadar, hep o bir kelâm ile söyleyicidir. Bütün emrler, bütün yasaklar, bütün bildirilen şeyler, bütün süâller, bütün dilekler, hep o bir kelâmdır. Gönderdiği bütün kitâblar ve sahîfeler, hep o bir basît kelâmdandır. Tevrât ondan meydâna gelmiş, Kur’ân-ı kerîm, ondan nâzil olmuş, inmişdir.
Tekvîn sıfatı; ya’nî yaratıcıdır. Bütün yarattıkları, yapdıkları da, bir fi’l, bir yapışdır ki, ilk yarattığından, sonsuza kadar yaratmaları, hep o bir fi’l ile var olmakdadır. (Bir göz kırpacak zemânda herşeyi yapdık) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu gösteriyor. Hayât vermesi ve öldürmesi, hep o bir fi’l iledir. Yaratması ve yok etmesi de o fi’ldendir. Fi’linde de çeşidli bağlantılar yokdur. Bir te’alluk ile ilk ve sonradaki herşeyi kendi zemânlarında yaratıyor. Akl, onun işlerini anlıyamıyacağı gibi, fi’lin bağlanmalarına da erememekdedir. Aklın oraya yolu yokdur.
Allahü teâlânın, herşeyi ihâta etdiğine ve herşeye yakın olduğuna ve herşey ile berâber olduğuna inanırız. Fekat, bu ihâta, kurb ve ma’ıyyetin, ne demek olduğunu bilemeyiz. (İlmi ihâta etmişdir, ilmi yakîndir) demek, Kur’ân-ı kerîmin açık olan ma’nâsını çevirmek demekdir. Biz, böyle ma’nâlar vermeği doğru bulmuyoruz.
Allahü teâlâ, hiçbirşey ile birleşmez. Hiçbirşey de, Onunla birleşmez. Tesavvuf büyüklerinden, ittihâd ma’nâsı anlaşılan sözler çıkmış ise de, onlar, başka şey demek istemişdir. Meselâ, (Fakîrlik temâm olunca, Allahü teâlâdır) sözleri ile, (Herşey yokdur, ancak Allahü teâlâ vardır) demek istiyorlar. Yoksa, o fakîr, Allahü teâlâ ile birleşir, demek istemiyorlar. Bunu demek, kâfirlik, zındıklık olur. Allahü teâlâ, zâlimlerin, kâfirlerin sandığı gibi değildir. Üstâdım buyurmuşdu ki: Hallâc-i Mensûrun, (Ben Hakkım) sözünün ma’nâsı, (Ben yokum, yalnız Allahü teâlâ vardır) demekdir.”
Burada, konuya bir başka cihetten bakılırsa; Tasavvufta, fena(yokluk) hali bir veliyi kapladığı zaman, velinin aklı Allah sevgisi ile örtülür ve Allahu Teala, Tûr-i Sina’da ağacın dili ile Musa’ya nasıl hitab etti ise, aklı İlahi muhabbetle örtülen velinin lisanı ile de “Enel Hakk”(Ben Hakk’ım) demesini bir çok kimse anlayamamış ve Allahu Tealanın, veli kulu Hüeseyin Hallac’ın lisanı ile insanlara;”EnelHak”diye hitab etmesini Hallac’tan bilmişlerdir.
İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubat-ı Rabbani 1.c.266. mektubunda bu hususu şöyle izah ederler:
“Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve fi’llerinde değişiklik olmaz. Hareketlerin, işlerin olması ile, herşeyi yaratması ile, Onun zâtında, sıfatlarında ve fi’llerinde değişiklik olmuyor. Vahdet-i vücûd var diyenler, (Tenezzülât-i hams) ya’nî Allahü teâlânın, bu mevcûdâtı var etmesi, beş derecede olmuşdur demeleri, Onda değişiklik yapacak ma’nâda değildir. Bu ma’nâ ile söyliyen kâfir olur, yoldan çıkar. Bu büyükler, Allahü teâlânın sıfatlarının zuhûrunda, meydâna çıkmalarında, beş derecenin aşağıya indiğini söylüyor ki, zâtında ve sıfatlarında ve fi’llerinde bir değişiklik olmuyor.
Allahü teâlâ, (Ganiyy-i mutlak)dır. Ya’nî, hiçbirşey için, hiçbirşeye muhtâc değildir. Ne kendine, ne sıfatlarına, ne de fi’llerine, hiçbir sûretle hiçbirşey lâzım değildir. Varlıkda muhtâc olmadıkları gibi, zuhûrda, belli olmakda da, ihtiyâcları yokdur. Sôfiyyenin büyüklerinin, (Allahü teâlâ, ismlerini ve sıfatlarını izhâr için, bize muhtâcdır) anlaşılan sözleri, bu fakîre çok ağır geliyor. Yaratılmakla, biz kıymetlendik, şereflendik. Allahü teâlâda birşey artmadı. Böyle şeyler söylemek, çok yersiz ve çirkindir. Ez-zâriyât sûresinin, (Cinnîleri ve insanları, ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım) meâlindeki ellialtıncı âyeti gösteriyor ki, cinnîlerin ve insanların yaratılması, Allahü teâlâyı tanımaları içindir ki, bunlar için şeref ve se’âdetdir. Yoksa, Onun birşey kazanması için değildir. Hadîs-i kudsîde, Allahü teâlânın, (Mahlukları, bilinmem için yaratdım) buyurması, (Onların; Beni tanı(Zeker) şereflenmesi için) demektir. Yoksa, (Tanınayım ve onların tanıması ile kemâl bulayım) demek değildir. Bu ma’nâ, Allahü teâlâya lâyık değildir.
Allahü teâlâda, noksanlık sıfatları ve mahlûkların hâssa ve alâmetleri yokdur. Madde değildir. Cism değildir. Mekânlı değildir. (Ya’nî, yer kaplayıcı değildir.) Zemânlı değildir. (Bir yerde bulunmadığı gibi, zemânı da yokdur.) Kemâl sıfatları, kusûrsuzluklar yalnız Ondadır. Sekiz kemâl subûti sıfatı vardır. Bu sıfatları, kendinden ayrı olarak vardır. Varlıkları ilmde değildir. (Ya’nî, nazarî ve teorik var denilmiş olmayıp), hâricde ve hakîkatde vardırlar. Kendi var olduğu gibi, bu sıfatları da ayrıca vardır.
Müslimânlardan, sıfatları inkâr eden Mu’tezile fırkası ile kâfirlerden eski felsefeciler de, sıfatları nazarî olarak kendinden ayrı ise de, hâricde yalnız kendi vardır diyorlar. (Ya’nî, sıfatların nazarî olarak), kendinden ayrı olduğunu inkâr etmiyorlar. Meselâ, ilm sıfatının ma’nâsı, zâtın ma’nâsının aynıdır demiyorlar. Yâhud, kudret ve irâdet sıfatlarının ma’nâları, birbirinin aynıdır demiyorlar. Fekat, hâricdeki varlıkları, aynıdır diyorlar. O hâlde, sıfatları inkârdan kurtulmak için, hâricde ayrı ayrı var olduklarına inanmak lâzımdır. Nazarî olarak ayrı bilmek fâide vermez.
Allahü teâlâ, (Kadîm)dir. (Ya’nî, varlığının başlangıcı yokdur. Varlığından önce, yok değil idi, hep var idi.) (Ezelî)dir. (Ya’nî, hiçbir ân yok değil idi.) Ondan başka, hiçbir varlık kadîm, ezelî değildir. Din sâhibleri, kitâb sâhibleri, hep böyle îmân etmişdir ve Allahü teâlâdan başkasını kadîm, ezelî bilenlere, kâfir demişlerdir. Çünki öyle yanlış inananlar, bunlar aklın, rûhun ve (maddenin ilk hâli dedikleri) heyûlânın kadîm olduğuna inanmış ve göklerin içindekilerle berâber, kadîm olduklarını söylemişlerdir.”
(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani 1.c.266 mktb.)
Allah’ın Rasulü(s.a.v.): “Ölmeden önce, ölüm ötesinin sırrına erişiniz”hadisi şerifini İmam-ı Gazali, Kimya’nın 1.c.116. shf.de bu hadis-i şerifi şöyle izah ediyor:
-“Bir kimse, tasavvuf yolunun başlangıcında, kötü duygularından arınır ve uzaklaşırsa, ahiret hallerini zevkle müşahede etmeye başlar. Başkalarına ölümden sonra görünen haller, o kimseye ölmeden önce yaşarken gösterilir. Bu halleri gören kimse, şehadet alemine(görünen alem) dönünce, gördüklerini başkalarına anlatması caizdir.”
Yine İmam-ı Gazali hazretleri tasvvuf hakkında şöyle diyor:
– ” Tasavvuf; Muhammed aleyhisselamın batınıdır. Kim tasavvufu inkar ederse, o kimse Muhammed aleyhisselamın batınını inkar etmiş olur. ”
Kalb Gözü Ve Rüya Nedir?
Kur’ân-ı Kerîm’in Yûsuf Sûresi 4. 5. 6. ayetlerinde mealen:
“Bir vakit Yusuf babasına: “babacığım, ben rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki, onlar bana secde ediyorlar.” dedi. (4.ayet)
“Babası: “Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar; çünkü şeytan, insana belli bir düşmandır.” (5.ayet)
“İşte böyle. Rabbin seni seçecek, sana olayların yorumuna ait bilgiler öğretecek ve hem sana ve hem de Ya’kub soyuna, bundan önce ataların İbrahim ve İshak’a tamamladığı gibi nimetini tamamlayacaktır. Şüphe yok ki, Rabbin herşeyi bilendir, hikmet sahibidir.” dedi. (6.ayet)
Kral, “Ben rüyamda yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini; ayrıca yedi yeşil başak ve yedi de kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumluyorsanız, rüyamı bana yorumlayın” dedi. (Yusuf S. Ayet-43)
Yûsuf dedi ki: “Yedi yıl âdetiniz üzere ekin ekeceksiniz. Yiyeceğiniz az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında bırakın.”
(Yusuf S. Ayet-47)
“Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelecek, saklayacağınız az bir miktar hariç bu yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek.”
(Yusuf S. Ayet-48)
“Sonra bunun ardından insanların yağmura kavuşacağı bir yıl gelecek. O zaman (bol rızka kavuşup) şıra ve yağ sıkacaklar.”
(Yusuf S. Ayet-49)
Rüyalar konusunda Buhari ve diğer hadis kitablarında başka başka hadis-i şerifler bulunmaktadır. Rasulullah(s.a.v.) buyurdularki;:
– “Zehebetin nübüvvetü ve bakıyyetil mübeşşirât.”(Buhari, Tabir 5 ) Mealen: “Benden sonra peygamberlik kalmaz. Lakin mübeşşirât kalır“diye buyurunca yanındakiler ;
– “Mubeşşirat nedir?”diye sorduklarında Allah’ın Rasulü:
-” Salih rüyadır.”diye buyurdular. Hadis-i Buhari’deki başka bir nakilde ise, İbn Abbas(r.a.)hazretleri, Allah’ın Rasulü’ne (s.a.v.), mübeşşiratı sorduklarında;
-” Müslümanların rüyası peygamberliğin cüzlerinden bir cüzdür.”diye açıklamıştır.
Bir Şiir:
Göz odur ki hakkı göre
Köre ne gerek, köre?
Gündüz gören göz ,
Vardır merkepte bile
Rüya-i Sahiha haktır. Ayet ve hadis-i şeriflerle sabittir. Kim, rüyanın islamda yeri olmadığına itikat ediyorsa, o kimse Kur’an ve Hadis-i şerifleri karşısında bulur.
Rüya da, keşif de, Allah’ın dilemesiyle, Levh-i Mahfuzdaki görevli bir melek vasıtası ile, rüya görenin veya veli kulun basiret gözüne, misal aynası vesilesiyle yansıtılarak gösterilmektedir. Rüya gören veya ehl-i keşif sahibi bir kimsenin kalbi havuzun üzerindeki suya benzer. Su ne kadar durgun ise görüntü o kadar nettir.
SORU: Rüya ile amel edilebilir mi ?
CEVAP: Hiç bir kimse dinî konuda, Kur’an ve Rasulullah’ın sünnetleri veya Eshabın İcması ve müctehidlerin ictihatlarına karşın, keşif ve rüya ile amel edemez. İmam-ı Rabbani hazretlerinin de ifade ettikleri gibi; rüyada ve keşiflerde hatalar oluşabilir. Şeriate uymayan keşfî bilgilerin hiçbir kıymeti yoktur. Keşif ve rüyalar şeriate uygunsa o, Allahu tealadan kuluna bir müjdedir.
Allahın Rasulü(s.a.v.) : “Eğer ki, Adem oğlu alemi melekuttaki zevkleri tatmış olsaydı, dünyadan(kalbi) meşguliyetini keserdi.” diye buyurarak bu ilahi nurların zevkinden haber vermektedir. Bunu tadanlar, bunun şahitleridir.
Kalb gözü, yani gönül gözü, ruhun öte aleme açılan penceresidir. İnsan ruhunun bu beden de, bir bu aleme, bir de öte alemlere açılan penceresi bulunmaktadır. Ruhumuz bu aleme açılan penceresinden, beş duyu ve hayal alemi ve hafızamız yolu ile iletişimini sağlar. Bunlardan biri çalışmadığında, ruhun o yöndeki iletişimi kesiliverir. Aynı şeyler öte alemler için de geçerlidir. Ruhumuz, Melekût alemini algılayabilmek için bu dünyaya olan bağlılıklarını kalben azaltmadıkça, öte alemleri algılayamaz. Nasıl ki, uyumadan rüya görmemiz mümkün olmuyorsa, gönül gözünün öteleri görüp algılayabilmesi de, kalbin bu aleme ait bağlılıklarını azaltıp kesmesi ile mümkündür.
Gönül gözünün perdesi, iki türlüdür. Birincisi biraz açlık, biraz yalnız kalmakla kalbin önünden aralanacak olan bir perdedir. Bu perdenin açılmasında görülen alem, çalışıldığı zaman kafir ve mü’mine açılabilen, cahillerin esrar ilmi dedikleri, içinde şeytanların ve cinlerin de yaşadıkları, madde aleminin baş gözü ile görülmeyen kısmıdır. Din istismarcıları, cahil insanları bu tür keramet ve kehanet karışık şeylerle kandırararak onları aldatırlar.
Kalb gözünün önündeki ikinci perde ise, kalbden manevi pası, Allah’ın zikri ve sevgisi ile silip, melekut aleminin ihtişamlı güzelliği müşahede edilmeye başlandığında, kalb İlahi isimlerin nurları ile doldurulur ve bu vesile ile ma’rifetullah ve muhabbetullaha erilir. Bu ise ancak gerçek mü’minlere nasib olur ki, bu durumda olan bir manevi yolcu, şeriatin üçüncü kısmı olan ihlasa ererek imanın hakikatına ermiş olur. Bu gibi insanların davranışları samimi, imanları taklitten kurtulmuş tahkike ermiştir. Bunlar asla bir kimseyi dünya menfaatleri için sevmezler. Seven varsa, onun ihlası yalandır.
Keşif :
Soru: Tasavvufla elde edilen zevk ve görüntülerin hayal ürünü olduğunu iddia edenler vardır. Bu doğru mudur?
“Kedi ulaşamadığı ciğere mundar“dermiş deyimi, bunlar için çok yerindedir.
Keşif; Rabbul-âlemînin, levhi mahfuzdaki bazı bilgi ve görüntüleri veya bu aleme ait bilgi ve görüntüleri, veli kulunun gönül aynasına yansıtarak ötelerden kulunu haberdar kılmasıdır. Bu keşif esnasında bir çok kerametler ve manevi sırlar belirmektedir. Ehli olan kimse bunları her yerde Allah dilemedikçe söyleyemez. Bu keşfe dair bazı misaller:
Allah’ın Rasulü Eshabı kirama Veda Hutbesi’nde cennetteki Havz-ı Kevseri, o esnada orada gördüğünü oradakilere söylemesi. Bedir’de öldürülen müşriklerin ruhlarına”Şimdi benim söylediklerimin hak olduğunu anladınız mı?”diye hitab ettiğinde, Hazreti Ömer’in; “Ya Rasulullah, onlar leş oldular seni nasıl duyabilirler” dediğinde, Rasulullah’ın; “ya Ömer, şu anda onlar benim sözlerimi, senden daha iyi duymaktadırlar lakin; cevap veremezler “diye ifade etmesi gibi.
Bu aleme ait keşiflerden bir örnek ise, bir gün, Hazreti Ali Medine’den üç aylık uzak bir mesafede düşmanlarla savaş ederken, bir kâfir arkadan yakalaşıp, Ali(radıyallahu anh) hazretlerine kılıcını arkadan vurmak istediği esnada, Peygamber(s.a.v.) Efendimiz :
-”Ya Ali! Arkana bak! ” diyerek Hazreti Ali’yi uyardı. Eshabdan bazıları bu uyarının tarihini yazdılar ve üç ay sonra Medine’ye dönen Hazreti Ali’ye bunu sordular. Hz.Ali:
-” Evet bundan üç ay önce böyle bir olay vukuu buldu. Ben o gün, Rasulullah’ın: ” Ya Ali! Arkana bak!” dediğini duydum ve geriye baktığımda, bir kafir arkamdan bana kılıcını vurmak üzere olduğunu fark ettim ve onu bertaraf ettim.”dedi.
Bunun benzeri bir durum da, Hazreti Ömer’in(r.a.) halifeliği zamanın da oldu. Hazreti Ömer’in İranlılarla savaşan Kumandan Sariye’ye, çok uzak mesafelerden:”Ya Sariyel-cebel”(Ey Sariye Dağa çekil”diye hitab etmeleri meşhur haberlerdendir. Bu ve bunun benzeri olaylar, Allah’ın kudreti ile yaratılmaktadır.
Manevî Zevk:
Evliyaullah, tasavvuf yolunun bidayetinde dünya kokularına benzemeyen çok güzel kokuların, kalbte ve bedenin her tarafına yayılıp hissedilen ve dayanılamayacak zevklerin hasıl olacağını bildirmişlerdir. (Bunlar bazen saatlerce, hatta ömür boyu sürebilir).
Büyük mutasavvıf Seyyid Abdulhakim Hüseyin hazretleri: “Nefis emmare İlahi isimlerin nurlarından bir nurla karşılaşınca, o İlahi nurlarların dayanılmaz güzelliği karşısında mutmein olur ve nefis Allah’tan razı olur ve Allah’a aşık olur ve hakiki kul olur. “diye bildirmektedir.
Tasavvuf bazı münkirlerinin tarif ettiği gibi, hayaller alemi değildir. Hazreti Mevlana Celaleddini Rumi’nin; “Eşek rüyasında hiç Hindistanı görebilir mi?” “Hindistanı rüyada görebilmek için fil olmak gerekir. Zira Hindistan, filin anavatanıdır” diye bildirmektedir. Tasavvufta, keşif ve keramet vardır ancak; tasavvufun amacı bu değildir. Tasavvufun amacı ihlası elde edip Allahu telanın rızasına ermektir. Haller ve keşifler amaç değil, araçtır. Bidayette bazı tasavvufi halleri yaşamadan kişi ihlası nasıl yakalayabilir bu mümkün mü?
Şunu da belirtelim ki; Allahu Tealanın muhabbetine ermenin tadı yanında bu tadlar, tat bile değildir. Hepimize hidayet ve yardım ve başarı Allahu Tealadandır.
V E S İ L E:
“ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ “
“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve O’na yaklaşmak için vesîle (sebep) arayın ve O’nun yolunda mücadele veriniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide Sûresi-35)buyurulmaktadır.
Bu ayeti kerime de inanan bir kulun, Allah’ın rızasının yolunu öğrenip kazanabilmesi için vesile aramasının gerekliliği ifade edilmektedir. Bu vesile, dinimizi bize doğru öğretecek alim ve takva ehl-i alimlerdir. Böyle bir kimse, ilmi ile amel eden bir rehber öğretmen veya mürşid-i kâmil ve mükemmil bir zatta olabilir.
Vesile ile Hıristiyanlıktaki ruhbanlığı birbirine karıştıranlar kasıtlı ve art niyetli kimselerdir. Zira, ruhbanlıkta bir kimse papaz olmadan ne Allah’a ibadet edebilir, ne de Allah’tan günahlarının affını isteyebilir. İslam tasavvufunda ise, kul ile Allah arasına kimse giremez ancak kul, bir başka kulun hidayetine ve ıslahına vesile olmaktadır. Dua ettiğinde ise, salih kulları vesile edebilir. Bunu Peygamber efendimiz de yapmıştır.
ALLAH’I NE KADAR TANIRSA KUL O KADAR İTAAT EDER,
ALLAH’A İTAAT EDENDE HER TÜR GAM VE KEDER BİTER.
İNSANDAKİ DÜNYEVİ GAM VE KEDERİN ÇOKLUĞU
ALLAH’A İTAATSİZLİĞİN NETİCESİDİR BUNCA KEDER
--------------------
Bu çalışmada keşfin bir bilgi kaynağı olarak değeri, bu yolla elde edilen bilginin kıymeti ve ki¬şiye sağladığı faydası üzerinde durulmuştur. Sufilere göre henüz seyru sülukünü tamamlamamış olanların keşfinde değişik sebeplerden dolayı yanılma ihtimali bulunduğundan, elde edilen bilgiler Kitap ve Sünnet’le kontrol edilmelidir. “Sıddıklık”, “mukarreblik” gibi mertebelere ulaşanların keşfi bilgileri ise doğruluk, kesinlik ve yanlışlıktan korunmuşluk açısından vahiy ile eşdeğerdedir. (Elbetteki vahiy değerinde değildir ve onun makamında da değildir. Fakat yapısal özelliklerinde benzerlikler vardır.)
Bu çalışmada ayrıca burhan ve delilin geçerli olduğu alanda keşifle ulaşılan bilgilerin, istidlal yoluyla elde edilen bilgilerden farklı olmayacağı, dini hükümleri doğru anlama bakımından keşfin İçtihadla benzer fonksiyonlar icra ettiği ortaya konmuş, sufılerin açıklamalarına dayanılarak, keşfin kişiye sağladığı yararın iman ve amelde yakin meydana getirmekten ibaret olduğu vurgulanmıştır.
Tasavvuf yoluna girenlerin belli bir mücahede şeklini uyguladıkları bilinmektedir. Bu mücahede sırasında meydana gelen keşf halinin sufiler nazarında ayrı bir önemi vardır. Zira keşf halini yaşayan mürid, özellikle duyu organları ve aklın yetersiz kaldığı metafizik alanda bazı bilgilere ulaşmaktadır. Kaynaklarda muhtelif vesilelerle temas edilen bu hal, henüz değişik boyutlarıyla ele alınıp yeterince değerlendirilmiş değildir. Bu çalışmada, farklı mahiyet ve derecelerde beliren keşfin bir bilgi kaynağı olarak değeri, bu yolla elde edilen bilginin kıymeti ve kişiye sağladığı faydası üzerinde durulacaktır.
Genel olarak manevi perdenin açılmasıyla doğru bilgiye ve gaybe ait konulara vakıf olma anlamında kullanılan keşf, kalbe gelen bilgi anlamındaki ilham ile birlikte “keşf ve ilham” şeklinde kullanıldığı gibi, keşfin en ileri boyutu olan müşahede ile birlikte “keşf ve müşahede” şeklinde de kullanılmaktadır. Zaman zaman keşfi ifade için ilham teriminin de kullanıldığı ve bununla hem keşfin hem de o sırada meydana gelen bilginin birlikte kastedildiği anlaşılmaktadır. Keşfilmükaşefe tek başına zikredildiğinde ise, bunun genellikle müşahede ve ilhamı da içeren bir ıstılah olarak kullanıldığı görülmektedir. 1
Bazı sofilerin bu ıstılahları birbirlerinin yerine kullanmaları sebebiyle, çoğu defa maksatları tam anlaşılamadığından, ilk bakışta, kendi içlerinde çelişkiye düştükleri izlenimi doğsa da, bir bütün halinde ele alındığında görüşlerinde her hangi bir çelişkinin olmadığı fark edilmektedir. İleri gelen sufilerin açıklamaları bir araya getirildiğinde keşf hali ve mertebeleriyle ilgili şunları söylemek mümkündür: Keşf “muhadara”, “mükaşefe” ve “müşahede” olmak üzere üç mertebede meydana gelmektedir.
Kalbin Hakk’ın huzurunda olması anlamına gelen muhadara başlangıç hali olup ilim ehlinin mertebesidir. İlme’l-yakin de denilen bu mertebe tefekkür, istidlal ve kesb ile gerçekleşir.
Muhadaradan sonra mükaşefe haline ulaşılmaktadır. “Kalb” veya “sır” gözünün açılmasıyla gayb aleminin görüldüğü bu mertebede delil, akıl ve duyu organlarına ihtiyaç duyulmaz. Ayne’l-yakin mertebesi de denilen bu mertebe ve sonrası tamamen Allah’ın lütfuyla (vehbi) gerçekleşmektedir.
Mükaşefeden sonra meydana gelen müşahede hali ise açık bir şekilde kalbin veya sırrın Hakk’ı görmesidir. Buna aynı zamanda hakka’l-yakin mertebesi de denir.2
Keşf, tasavvuf ehlinin yanı sıra bazı kelam alimleri, felsefeciler ve Şia’ya göre de güvenilir bilgi kaynaklarından biridir. 3 Öte yandan zahir ehlince kabul edilen “burhan ve delil” (duyu organları, akıl ve istidlal bunun içindedir) sufilerce de bir bilgi kaynağı olarak kabul edilir. Keşfin ilk mertebesi “muhadara”nın tefekkür, keşif ve istidlal ile gerçekleştiğinin belirtilmesi bunu göstermektedir.
Ancak sufiler bu kaynaklara geçerli oldukları alan (fizik-metafizik), ilgilendikleri konu/obje (Allah-masiva), elde edilen bilginin kesinliği ve sahibinde meydana getirdiği yakin/tatmin açısından farklı değerler yüklemişlerdir. Örneğin burhan ve delil metafizik alanda yetersiz görülmüş, daha çok fizik alanda geçerli olabileceği kabul edilmiştir. Metafizik alanda ise esas geçerli kaynak, onlara göre, seyr u sülük sırasında yaşanan keşf halidir. Çünkü seyr u sülük esnasında kalpler bir ayna haline gelmekte ve manevi alemde ilmin ana kaynaklarını görerek oradan yararlanmaktadır. 4
Bu sebeple müridin bir kısım sırlara ve bazı gayb bilgilerine vakıf olması söz konusudur.5 Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki, sülük esnasında elde edilen bilginin doğruluk ve kesinlik ölçüsü, yaşanan keşfin derecesine göre farklılık arz edebilmektedir. Örneğin Hücviri (ö.465/1072 ) bu hususta şöyle bir açıklama yapmıştır: “Bir taife ‘marifet ilhamdır’ diyor. (Oysa) bu imkansızdır. Çünkü marifette hakkın da batılın da bir delili vardır. Halbuki doğru-yanlış konusunda ilham ehli için bir delil yoktur… İlham aldığını iddia edenlerin birinin dediği diğerinin dediğini tutmadığına göre, hatta birbiriyle çelişen bilgiler ileri sürdüklerine göre, bunların iddiaları şeriat ile kontrol edilmelidir.
Şeriata aykırı olan bir söz ilham olamaz… İmdi marifet şeriattır, nübüvvettir, hidayettir; ilham (ise böyle) değildir. Ve marifet konusunda ilhamın hükmü her bakımdan batıldır.”6 Hücviri’nin burada, tasavvuftaki genel kullanımı dikkate alındığında “marifet” terimi ile keşfin en ileri boyutu olan müşahede halinde gelen bilgiyi, “ilham” ile de mükaşefe mertebesinde gelen bilgiyi kasdettiği söylenebilir. Nitekim son dönem mutasavvıflarından Ahmed Avni Konuk’ da (ö. 1938), rabbani tecelli olarak tavsif ettiği müşahedede herhangi bir hatanın söz konusu olmadığını, ruhani tecelli olan mükaşefede ise hata olabileceğini belirtmiştir.7 İşte keşfle gelen bilginin, yaşanan mertebeye göre hatalı olma ihtimali bulunduğu için, keşfi bilgiyi öncelikle hata meselesiyle birlikte ele alıp değerlendirmek gerekmektedir.
Keşfi bilgide hata meselesi keşfte hata meselesini tasavvufun önemli şahsiyetlerinden İmam-ı Rabbani (ö, 1034/1624) meşhur eseri Mektubatta değişik boyutlarıyla ele almıştır. Ona göre keşfte yanılmanın bir çok sebebi vardır. Bunlardan birisi, ilham alan kişinin kendi yanlış sezgileri ile ilhamı karıştırarak hepsinin keşf mahsulü olduğunu zannetmesi, bazen de keşf yoluyla ya da rüyada gördüğü gaybe ait şeyleri, göründüğü gibi sanıp zahiri manasına hamlederek yanlış bir hükme varmasıdır. 8 Diğer yandan levh-i mahfuzdaki kazai hükümlerin bir kısmının değişmez (kaza- i mübrem) bir kısmının ise değişebilir (kaza-i muallak) olması da yanılgıya sebep olabilir. Keşf sahibine, mesela, bir kimsenin bir ay sonra öleceğine dair levh-i mahfuzdan bir bilgi zuhur ettiğinde, o, ilk anda bu bilginin hangi kısımdan olduğunu bilemeyebilir.
Bu sebeple keşfine dayanarak verdiği bilgide hata eder. 9 İmam-ı Rabbani ayrıca keşfi bilgiyi şeytanın bulandırmasından söz etmektedir.10 Keşf sahibi bu durumda hatalı bilgileri bağlı olduğu nebinin vahiy ile getirdiği prensiplere; yani şeriatın naslarına bakarak düzeltmelidir. Şeriatın açık hüküm koymadığı yerde ise keşf ile bir şeyin hak ya da batıl olduğuna kesin karar vermek gerçekten çok zordur (müşkildir). Çünkü ilham kat’i değil zannidir. 1 1 Böyle bir durumda hata eden sufi, içtihadında hata eden müçtehid gibi sayılır. Eğer bu kimseler sülüklerini tamamlayamaz ve o halde kalırlarsa, umulur ki Allah onları sorumlu tutmaz. Bu şekilde yolun yarısında olan sufiler için en uygun olanı, yolun sonuna ve hakikatına erinceye kadar, keşf ve ilhamını din alimlerinin görüşlerine göre düzeltip, onlara uymasıdır. Çünkü alimlerin delil ve dayanakları, vahiy ile kesin ilme kavuşmuş olan peygamberlerdir… Kitap ve Sünnet’in gerektirdiği şekilde inanmak nasıl gerekli ise, bu iki kaynaktan müçtehid imamların çıkarıp ortaya koydukları hükümlerle de amel etmek aynı şekilde gereklidir.12 İmam-ı Rabbani yanılmanın bir başka sebebi olarak, sülük esnasında müridin manevi sarhoşluk (sekr) içinde bulunmasını zikreder. Ona göre ancak sülukünü tamamlayıp sıddikiyet makamına ulaşanlar bu halden kurtulur. Sıddikiyet makamının altındaki her makamda sekir halinden bir miktar vardır. 13 Keşfi bilgide böyle yanılma ihtimali olduğundan, bir çok mutasavvıf mü¬ridin ilim sahibi olmasını gerekli görmüştür. Şihabüddin Sühreverdi (ö. Muharrem 632/ Eylül 1234), özellikle ilmi yönü zayıf olan kimselerin kalbinde Hak’tan gelen seslere (havatır) benzeyen fakat O’ndan olmayan mesajların ortaya çıkabileceğini belirtir ve ilimde derinleşmiş kimselerden başkasının bunu farkedemeyeceğini vurgular.’4 Kuşadalı İbrahim Halveti’nin (ö. 1845) ilmi sülukün yarısı sayması da bu sebeple olmalıdır.
İmam Gazzali (ö.505/1111) bu hususta şöyle demiştir; “Nice sufiler var ki, yirmi sene bir hayal üzerinde kalmışlardır. Şayet bu yola girmeden önce ilim sahibi olsalar, o halin hayal olduğunu hemen anlarlar ve kendilerini kolaylıkla kurtarabilirlerdi.”16 Ayrıca Avarifü’l-maarif’te kalbe gelen mesajın (havatır) doğrusunu yanlışından ayırt edememenin ilimde noksanlık vb. sebeplerle birlikte, kişinin yiyip içtiğine haramın karışması da özellikle belirtilmiştir. 17
Sülük merhalelerini geçmekte olan sufinin, karşılaştığı bir takım tehlikelerden korunması ve gönlüne doğan ilhamın şeytani mi yoksa rahmani mi olduğunun tesbiti için, ayrıca bir rehbere ihtiyacı olduğu vurgulanmaktadır. 18 Hatta tasavvuf ehli olmayan İbn Haldun’a göre bile sülük esnasında rehber şeyhe ihtiyaç farz ve zaruret derecesindedir. Zira müridin yaşadığı haller gizli ve sonsuzdur. Bunlardan birisine fesat karışırsa, diğerlerine de bulaşır. Çünkü her hal bir önceki halin üzerine bina kılınmıştır. Hallerdeki fesattan maksat zıtlarının husule gelmesidir. İşte salikin helaki burada meydana gelir. Zira bir kere fesat bulaşırsa, irade dışında olduğu için onun telafisi ve ıslahı artık mümkün olmaz… Eğer salik olgun bir şeyhin denetimi altında bulunursa sülük doğru bir yol takib eder, tehlikelerden emin olur, aldanma endişesi kalmaz. Çünkü şeyh daha önce bu yolda yürümüş, hallerin nereden ve nasıl doğduğunu, engellerin nerede önüne çıktığım görmüştür. 19 O sebeple sufiler Hz. Peygamber için Cebrail’in vahiy emini olduğu gibi, müridler için de şeyhin ilham emini olduğunu söylerler ve vahiyde nasıl Cebrail’in ihaneti olmazsa, ilhamda da şeyhin ihaneti olmaz derler.20
Keşf ve Vahiy
Keşfi bilgide yanılma, öyle anlaşılıyor ki, daha çok seyru sülük esnasında söz konusu olmaktadır. Sülukünü tamamlayıp belli bir mertebeye ulaşanların keşfi bilgisinde ise genellikle hata olmayacağı belirtilmiştir. Zira bu kimselere gelen bilginin doğruluğu, kesinliği ve kaynağı açısından vahiy ile eşdeğerde olduğu kabul edilmektedir. İmam Gazzali meşhur eseri ihya’da, ilham ile meydana gelen ilmin sebebi, mahalli ve ilim olması bakımmdan vahiy ile hiç bir farkı olmadığını, aralarındaki tek farkın vahiyde ilmi getiren meleğin görülmesi olduğunu belirtir. 25 Gazzali’nin bu görüşü daha sonra gelen önemli mutasavvıflar tarafından da benzer ifadelerle tekrarlanmıştır. Örneğin Muhyiddin İbnü’l-Arabi (Ö.638/1240) “Sufilerin kaynağı peygambere vahiy getiren meleğin kaynağı ile aynıdır; onlar zahirde Peygamber’e uymak suretiyle uyguladıkları ahkamı sırda Allah’tan almaktadırlar”22 derken, Azizüddin Nesefi (Ö.681 veya 699/1300) bu hususta şöyle bir açıklama yapmaktadır: Ruhunu saf hale getiren insanın gönlüne melekler bir şeyler atarlar. Bu uyanıklık halinde olursa ilham, uykuda olursa doğru ruya adını alır. Eğer melekler gökten yere inip, bir şekle bürünerek Peygamber’e görünürler ve Allah’ın sözünü ona iletirlerse bu da vahiy adını alır. 23 İmam-ı Rabbani de seyru sülukünü tamamlayıp sıddiklik makamına ulaşanlara gelen bilgi ile peygambere gelen vahyi aynı görür ve aralarında birinin vahiy diğerinin ilham ile elde edilmesinin dışında bir fark olmadığını belirtir. Sufilerin çoğu (yukarıda işaret edilen mertebelerde gelen) bilgiyi, doğruluğu ve kesinliği açısından vahiy ile eşdeğerde gördükleri gibi, aynı zamanda bu bilginin şeytan ve nefsin müdahalesinden korunmuş olması bakımından da vahiy ile aynı olduğunu kabul etmektedirler. ( Burada keşif ile gelen kesin bilginin vahyedilen ile zıt olamayacağı unutulmamalıdır.) Onlara göre nübüvvet makamı nasıl şeytanın vesvesesinden korunmuş ise, mükaleme ve mühadese mahallinde bulunan (ilham alan) kimse de şeytanın fitne ve vesvesesinden korunmuştur. Böyle bir kimsenin kalbine şeytan hiç bir yönden giremez. Eğer bir teşebbüsü olursa, o kimse bunu hemen fark eder.25
Keşf ve İctihad
Tasavvuf ehli doğruluk, kesinlik ve korunmuşluk açısından vahiy ile eş¬ değerde gördüğü keşfi bilginin, dini nasları yorumlama ve bunlardan hüküm çıkarma noktasında önemli fonksiyonlar icra ettiğini belirtmektedirler. O sebeple, şeriatı en iyi sufiler bilebilir demişlerdir. 26 Zira onlara göre Kur’an’ın işaretlerini, sadece sırrını masivadan (ekvan) temizleyenler anlar.27 Nitekim bu yolla sufiler Hz. Allah’ın, Resulullah’ın (a.s.) ve velilerin sözlerinin hakikatini levh-i mahfuzdan görüp okumaktadırlar. 28 Hatta Allah onların gönlüne, emirlerini daha iyi anlamaları için hitabından neyi kastettiğini açıp vermektedir.29 Zaten tasavvuf yoluna girip yol almanın gayelerinden birisi, kısa ve kapalı (mücmel) bilginin geniş ve açık hale gelmesidir.30 Yukarıdaki ifadeler gösteriyor ki, sufiler keşf yoluyla Kitap ve Sünnet’in özellikle muğlak meselelerinde Allah’ın ve Resul’ünün muradını bilme imkanına sahip olmaktadırlar. Bunun anlamı şudur: Keşf ile şeriatta yeni bir şey ortaya konmuyor, ancak açık olmayan hükümler anlaşılır hale getirilebiliyor. Bu durumda keşf ile ictihad, nasların anlaşılması konusunda benzer fonksiyonlar icra ediyor demektir. Dolayısıyla fıkıhta belirlenen, “İctihad müsbit değil muzhirdir” (İctihad dinde yeni bir hüküm getirmez, sadece mevcut olanın daha iyi anlaşılmasını sağlar) prensibi tasavvufta keşf için geçerli görülmektedir. Ancak tasavvuf ehli nazarında belli bir mertebeye ulaştıktan sonra gelen keşfi bilginin içtihada göre bir üstünlüğü vardır ki, o da ictihadda hata söz konusu iken keşfte böyle bir ihtimalin bulunmamasıdır. O yüzden İbnü’l-Arabi, fakihlerin ortaya koyduğu bir hükmün yanlış ya da doğru olduğunu Allah dostları keşf yoluyla bilirler 31 demiştir. Ancak ona göre sufiler yanlış olduğunu bildikleri hususlarda fakihlere müdahale etmezler. Kendileri ise doğru bildikleri şekilde amel etmek zorundadırlar. Zira bu durumda onlar, ictihad eden müctehid gibidirler. Müctehid ictihadının hilafına nasıl amel edemezse, sufi de keşfinin hilafına amel edemez.32
Esasen tasavvuf ehli değişik açılardan vahiy ile eşdeğerde gördüğü keşfi bilginin( vahyin makamını her zaman en üstün görmek şartı ile ve vahiyle eşit gibi görmemek kaydı ile ), burhan ve delilin geçerli olduğu alanda istidlali olarak elde edilen bilgilerle de çelişmeyeceğini ileri sürmüşlerdir. İmam Gazzali ilhami bilgi ile, çalışarak kazanılan (kesbi) bilginin mahiyeti, yeri ve sebebi bakımından birbirinden farkı olamayacağını, aralarındaki tek farkın, ilhami bilginin aradaki perdenin açılması sonucu elde edilmesi olduğunu belirtmektedir.33 Bunu şöyle bir misalle anlatmıştır: Bir hükümdarın huzurunda Çinliler ile Romalılar nakış san’atında birbirlerine üstünlük taslarlar. Bunun üzerine hükümdar, “Herkes san’atını göstersin, kimin daha üstün olduğunu anlarız” diyerek sanatkarlardan hünerlerini göstermelerini ister. Tarafların yaptıklarını mukayese etmek kolay olsun diye, bir odanın karşılıklı iki duvarından biri Çinliler’e, diğeri de Romalılar’a tahsis edilir. Birbirlerinin yaptıklarını görmemeleri için de araya bir perde çekilir. Romalılar çeşitli boyalarla çalışarak süslü işlemeler meydana getirirken Çinliler sürekli cila ile duvarı parlatmaya çalışırlar. Nihayet Romalılar biz işimizi bitirdik deyince, Çinliler biz de bitirdik deyip kenara çekilir. Hükümdarın Çinliler’e “Nasıl olur, siz bir şey yapmadınız ki ” şeklindeki mukabelesine onlar, aradaki perdeyi kaldırın o zaman görürsünüz, diye cevap verirler. Perde kaldırıldıktan soma hükümdar, önce Romalılar’ın ince san’atını hayranlıkla seyreder ve şaşkınlık içinde kalır. Ardından diğer duvara dönünce şaşkınlığı daha da artar. Zira Romalılar’ın bütün yaptıkları, cila ile ayna haline gelen Çinliler’in duvarına aksetmiştir. Üstelik burada daha güzel görünmektedir.
İmam Sühreverdi de “ilm-i verase” diye tabir ettiği mutasavvıfların bilgisinin, ulemanın çalışarak elde ettiği bilgilerle (ilm-i dirase) mukayesesini, Gazzali’ye benzer bir şekilde yapmakta ve bunun için “süt istiaresi”ni kullanmaktadır. Ona göre ilm-i dirase süt ise, ilm-i-verase sütten elde edilmiş tereyağı gibidir. 35 Şah-ı Nakşibend’in, “Delille elde edilen bilgi, tasavvuf yolunda ilerleyen kimse tarafından bizzat görülür hale gelir” 36 şeklindeki sözü de aynı şeyin ifadesidir. İmam-ı Rabbani ise bu husustaki görüşünü şu şekilde dile getirmiştir: Seyru sülük mertebeleri bitip, vilayet derecelerinin en sonunda vusul elde edilince sofilerin iman ve itikadlarıyla, alimlerin itikadları arasında hiçbir fark kalmaz. Şu farkla ki, bu itikad sufiler için keşf ve ilham yoluyla meydana gelirken, alimler için nakil ve istidlal yoluyla meydana gelmektedir.37 (Yani aynı gerçek ortaya çıkar fakat o gerçeğe imanın kuvveti bakımından fark vardır.) Tabii burada sözü edilen istidlali bilgi, sarih akıl ve sahih nakil ile elde edilen doğru bilgi ve buna bağlı olarak meydana gelen sağlam itikadlardır. Yoksa yanlış ictihad ve yanlış itikadın keşfle te’yid edilmesi gibi bir şey söz konusu değildir. İbni Arabi, kanaatimce bu hususa işaret etmek için, keşfin verileriyle şeriatın verilerinin aynı olacağım kabul ettiği halde,38 keşfi bilginin burhan ve delille ortaya konulan bazı bilgilerden farklı olabileceğini, fukahanın ictihadla elde ettiği bir kısım hatalı bilgilerin keşfle ortaya çıkacağını belirtmektedir.39
Keşf ve Gayb Bilgisi
Duyu organları ve aklın yetersiz kaldığı metafizik alanda tasavvuf ehline göre esas geçerli bilgi kaynağının keşf olduğu daha önce kaydedilmişti. İşte bu hali yaşayan ariflerin bazı gayb bilgilerine ve henüz zuhura gelmemiş kader hükümlerine vakıf olabildikleri belirtilmektedir. Hz. Peygamber tarafından “muhaddeslerden” olduğu bildirilen Hz. Ömer’in de, İbn Abbas’ın dediğine göre ince bir perde arkasından “kaza”ya baktığı nakledilmektedir.41 Keşf halinde sufiler geleceğe ait konulara acaba nasıl muttali olabilmektedirler? Bu hususu XIII. asrın önemli mutasavvıflarından Azizüddin Nesefi şöyle açıklamıştır: Gayb aleminde bir takım melekler bulunmaktadır. Bu alemde zaman ve zaman ötesi olmadığı için geçmişte olmuş olan, şimdi var olan ve gelecekte meydana gelecek olan her şey hazır durumdadır. Meleklerin bu aleme vakıf olması, gaybe değil hazır olana vakıf olması demektir. Gönül aynasını parlatmayı başaran kimselerin ruhlarıyla oradaki melekler arasında bir münasebet meydana geldiğinde, bu temiz ruhlar ile melekler karşı karşıya duran iki saf ayna gibi olurlar. Melekler bilince, o bilgiler bu kimselerin gönül aynasına da akseder.42 Ancak burada çok önemli bir noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir, sufilerin ulaştıkları keşfi bilgiler duyu organlarıyla ve onların verilerini kullanan akılla elde edilmediği için, onlardan bir kısmının ifadesi imkansız gibidir. Nitekim bazı mutasavvıflar bu bilgilerin açıklanamayacağını, ancak vasıtasız tecrübeyle bilinebileceğini söylemiştir. Bir köre kırmızının ne demek olduğu açıklanamayacağı gibi, o bilgiler de izah edilemez. Bu durumda sufi onu muğlak ve şaşırtıcı mecazlar ile ifade etmeye çalışır. 43 Hatta İmam-ı Rabbani kendisine gelen bazı bilgileri remz ve işaretle dahi anlatamayacağını, bunların nübüvvet kandilinden iktibas edildiğini ve Ebu Hüreyre’nin “Şayet açıklarsam şu boğaz kesilir” 44 diye ifadeye koyduğu türden bilgiler olduğunu belirtmiştir. 45
Sufiler bir takım gayb bilgilerinin yanı sıra Allah’ı gerçek manada bilme (marifet-i ilahi) ve O’na inanmanın da ancak keşf yoluyla gerçekleşeceğini ileri sürmüş ve bu hususta aklın yetersizliği üzerinde durmuştur. Sahih burhanla ulaşılan ilmin Allah’ın varlığı ve birliği hakkında şüpheleri giderebileceği ve şirk koşanları ikna edebileceği kabul edilse de; Allah’ın bilgisine (marifet) keşften başka bir yolla ulaşılamayacağı vurgulanmaktadır 46 ”. Onlara göre Allah'(ı bilmek) için akıl sahibi nasıl delile muhtaç ise, akıl da bu konuda delile muhtaçtır. Çünkü akıl mahluktur; yaratılmış şey yalnız yaratılmış olanlar hakkında delil olabilir. 47 Ayrıca akıllar mizaçlara tabidir. Herkesin mizacı farklı farklı olduğu için, aklın verileri de farklı olur ve birbirini tutmaz.48 Ebu Hüseyin Nuri (Ö.295/907) “Allah’ın varlığına delilin nedir?” diye soranlara, “Allah’tır” diye cevap vermiş. “Aklın bu husustaki rolü nedir?” diye sorulunca da “Akıl acizdir, o ancak kendisi gibi bir acize delalet edebilir” demiştir. 49 Ben Mevla’mı deliller ile biliyorum diyen Sehl b. Abdullah’a (Ö.273 veya 283/896) sufinin biri şu şekilde tepki göstermiştir: “Yazık sana! Rabb’ini deliller ile bilen şiddetler denizinde boğulur… Ben Mevla’mı Mevlam ile bilirim… Hiç kimse O’nu akıl ve re’y yoluyla bilemez. “50 O sebeple Bayezid-i Bistami (Ö.234/848 [?]) “Ya Rab! Bana kendini kendin anlat, çünkü sen anlatmadan ben seni anlamıyorum” diye dua etmiştir. 51 İmam Gazzali, avamın taklid ile benimsedikleri imanı ilk mertebe, kelamcıların istidlal tarikini de kullanarak benimsedikleri imanı avamın derecesine yakın olmakla birlikte ikinci mertebe, ariflerin yakin nuruyla müşahede sonucu ulaştıkları imanı ise en ileri mertebe olarak görmektedir. 52 Bunu ifade için bazı sufiler “Allah’a inanmak O’nun uluhiyetini müşahede etmektir” demişlerdir. 53 Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik sadedinde söylenen şehadet kelimesine “Eşhedü” ile başlanması da bu hususa işaret etmektedir. Nitekim İmam Kuşeyri (ö.465/1072) yolun başında olan kimselerin, Allah’ın varlığını ve birliğini deliller ile bileceğini, ancak mükaşefe haline geldiğinde gayb alemi ile arasındaki perdelerin kalkmış olması ve Allah’ın sıfatlarıyla ünsiyet halinde bulunması sebebiyle delil üzerinde düşünmeye ihtiyacı kalmayacağını belirtmiş, müşahede haline ulaştığında ise bizzat Hakk’ın zuhur edeceğini açıkça dile getirmiştir. 54
Keşf ve Yakin
Belli bir mertebeye ulaştıktan sonra elde edilen keşfi bilgi sufilerce muhtelif açılardan vahiyle eşdeğerde görülse bile, bu bilginin açıklanma zorunluluğunun bulunmaması ya da çoğu zaman açıklanabilir türden olmaması veya kolayca ifade kalıplarına dökülememesi sebebiyle, bağlayıcılık noktasından keşf sahibinin dışında bir başka kimseyi ilgilendirmediği, dolayısıyla sübjektif olduğu açıktır.
Ayrıca burhan ve delilin geçerli olduğu alanda keşfi bilginin istidlali bilgilerle aynı olacağının belirtilmesi, bu sahada keşf yoluyla farklı bir bilginin ortaya çıkmayacağını da göstermektedir. Bu durumda keşfi bilginin kişiye ne gibi bir yararı olduğu sorulabilir. Sufilerin açıklamaları dikkate alındığında bu soruya verilecek cevap, “yakin” olacaktır. 55 Zira onlara göre keşf sahibi, vahiy ile bildirilmiş olan ve burhan ve delille ortaya konmuş bulunan dinin hükümlerini, bizzat görür hale gelerek kesin imana; yani yakine ermektedir.56 Nitekim İbrahim (a.s.) Hz. Allah’tan, ölüyü nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini talep edince, Hz. Allah “Yoksa inanmadın mı?” diye hitap etmiş, o da “İnandım ancak kalbimin mutmain olması için görmek istedim” diye cevap vermişti (Bakara, 260). Buna sufiler, iman ile “ıyan”ın birleşmesi demektedirler.57 Bu hale eren kimse, dil ile ikrar, kalb ile tasdik, ruh ile yakin 58 derecesine ulaşmış demektir. İmam Gazzali’nin yakin nuruyla müşahede sonucu ariflerin ulaştıkları imanı en ileri mertebe olarak görmesi, 59 perdenin kalkmasıyla hakikatin açık bir şekilde görünmesi diye tarif ettiği mükaşefe ilmini, bütün ilimlerin gayesi olarak takdim etmesi ve bunun, kalb aynasını kötü sıfatlardan temizleyerek orada bir nurun zuhur etmesini sağlayan sıddik ve mukarreblerin ilmi olduğunu belirtmesi 60 bu sebeple olmalıdır.
Ayrıca yakin derecesinde imana eren kişinin, şer’i emirleri yerine getirmekte zorlanmayacağı belirtilmiştir. 61 İmam-ı Rabbani bunu şöyle dile getirir: Sufiyye yoluna girmekten maksat şer’an itikad edilmesi gereken şeylerin hak olduğuna yakini artırmak… Ve şer’i emirlerin edası hususunda kolaylık sağ¬lamaktır. 62
Netice
Tasavvuf ehli keşfi doğru ve kesin bilgiye ulaşmada güvenilir bir kaynak olarak kabul etmiştir. Ancak seyr u sülük esnasında meydana gelen keşfi bilgide değişik sebeplerden dolayı yanılma ihtimali bulunduğundan, bu bilgiler Kitap ve Sünnet’le kontrol edilmelidir.
Seyr u sülük tamamlandıktan sonra belli bir mertebeye ulaşanların elde ettikleri keşfi bilgi ise doğruluk, kesinlik ve korunmuşluk açısından vahiy ile eşdeğerdedir.
Aklın ve duyu organlarmın yetersiz kaldığı metafizik alanda keşfle bir takım gayb bilgilerine ve kader hükümlerine vakıf olunabilmekte, ayrıca bizzat Allah hakkında müşahede ile bilgi elde edilebilmektedir.
Öte yandan burhan ve delilin geçerli olduğu alanda keşfle ulaşılan bilgiler, istidlal yoluyla elde edilen bilgilerle çelişmezler.
Naslardan hüküm çıkarma ve dini hükümleri doğru anlama bakımından keşf ictihadla aynı fonksiyonları icra etmekte, hatta hatalı ictihadların tesbit edilmesine yardımcı olmaktadır.
Bununla birlikte keşfi bilgiler sübjektif olup keşf sahibinin dışındaki kimseleri bağlamaz. O sebeple daha çok bu hali yaşayanlar açısından önem arzeden keşfin kişiye sağladığı yarar, iman ve amelde yakin/tatmin meydana getirmesinden ibarettir.
---------------
Hangi ibadetleri yaparsak, Allah bize keramet verir? Keramet hangi durumlarda hangi Müslümanlara verilmektedir?
Keramet için ibadet yapılmaz. Keramet için yapılan ibadetin Allah katında bir kıymeti de yoktur.
İnsan ne kadar çok ibadet yaparsa yapsın, keramet sahibi olmayabilir. Keramet, bir insanın manen büyük mü küçük mü olduğunun ölçüsü değildir.
Sahabelere hiç kimse yetişemediği halde, sahabelerin bir çoğunun bildiğimiz anlamda bir kerameti yoktu.
Allah dilerse, hikmeti gerekli görürse bazı sevdiği kullarına keramet verebilir.
Keramet Allah'ın bir ikramıdır. İnsanın kendi kazandığı bir şey değildir.
--------------Dipnotlar -----------------
1 “Feth”, “basiret” ve “muayene” de keşfe yakın manalar ifade eden terimlerdir. Ayrıca ilk dönemde bazı sufilerin “firaset” tabirine de keşf anlamı verdikleri görülmektedir (Mesela bk. Abdülkerim Kuşeyri, er-Risa- letü’l-kuşeyriyye [thk. AbdÜlhalim Mahmud-Mahmud b. eş-Şerifi, Kahire, ts., II, 481).
2 Bk. Ebu Bekir Muhammed Kefabazi, et~Taarrufli mezhebi ehli’nasavvufinşT. Mahmud Emin Nevavi), Kahire 1980, s. 105, 129-130; Kuşeyri, er-Risale, 1,223,245-246; Hücviri Ali b. Osman CÜllabi, Keşfü’l-mahcub (haz. Süleyman Uludağ), İstanbul 1982, s. 270,436, 474, 523; Ebu İsmail Abdullah-ı Herevi, Menazİ- lü’s-sairin ile’l-Hakkt’l-mübin. Kahire 1908, s. 43-44; Ebu Hafs Şihabüddin Ömer Sühreverdi, Avarifü’lmearif (İhyau Ulumiddin V. cildi içinde), Kahire 1968, s. 357. 87
3 Bk. Yusuf Şevki Yavuz, “İlham”, DİA, XXII, 98-99.
4 Sühreverdi, Avarif, s. 67.
5 Ebu Abdurrahman Siilemi, Menahicü’l-arifin (Tercümesiyle birlikte nşr. Süleyman Ateş [Tasavvufun Ana İlkeleri Sülemrnİn Risaleleri]), Ankara 1981, s. 16.
6 Hücviri, Keşfü’l-mahcub, s. 403. 88
7 Ahmed Avni Konuk, Tedbirat-t İlahiyye Tercüme ve Şerhi (nşr. Mustafa Tahralı), İstanbul 1992, s. 200.
8 Rabbani Ahmed Serhendi, Mektuhat, Mekke 1316 H, I, Mektup 217.
9 Rabbani, I, Mektup 217.
10 Tasavvuf tarihinde bunun bir çok Örneği vardır. Mesela Sehl b. Abdullah’a (Ö.273 veya 283/896) bir müridi gelerek, her gece Allah’ı baş gözüyle gördüğünü söylemiş, şeytanın bu adamı aldattığını anlayan Sehl “Bir daha görürsen yüzüne tükür” diyerek onu şeytanın tasallutundan kurtarmıştır (Süleyman Uludağ, Tasavvufun Mahiyeti [Şifaü’s-sail “Giriş” yazısı], İstanbul 1984, s. 42). Yine Zeyniyye Tarikatı’nın kurucusu Şeyh Zeynüddin Hafi de (Ö.838/1435) Horasan’da izinsiz halvete giren bir müridinin şeytan tarafından aldatıldığını ve Hızır’dan aldığını zannettiği bilgilerle bir sürü kitap te’lif ederek kendisine getirdiğini anlatmaktadır. Şeyh bu müridini uyarmış ve yazdıklarını imha etmesini söylemiştir (bk, Reşat Öngören, Fatih Devrinde Belli Başlı Tarikatlar ve Zeyniyye [Yüksek Lisans tezi], İstanbul 1990, s. 125).
11 Rabbani, I, Mektup 107.
12 Rabbani, I, Mektup 286; ayrıca bk. I, Mektup 157.) Bazı sufilerin “Tarikat şeriata uymalıdır”, “Şeriat tarafından uygun görülmeyen haller batıldır” gibi sözleri de aynı anlamda söylenmiş sözlerdir. 89
13 Rabbani, I, Mektup 41.
14 Sühreverdi, Avarif, s. 318.
15 Bk. Yaşar Nuri Öztürk, Kuşadalı İbrahim Halveti: Hayatı Düşünceleri Mektupları, İstanbul 1982, s. 93.
16 Ebu Hamid Muhammed Gazzali, İhyau ulamiddin. Kahire 1967, III, 26.
17 Sühreverdi, Avarif, s. 317.
18 Ebu Abdurrahman Sülenıi, Cevamİu adabi’s-sufiyye (Tercümesiyle birlikte nşr. Süleyman Ateş), Ankara 1981, s. 91.
19 Abdurrahman b. Haldun, Şifaü’s-sail li telmbı” l-mesail (nşr. Muhammed B. Tavit et-Tanci), İstanbul 1958, s. 74-76. Tasavvuf yolunda mürid her an yanılma ve sapma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için sufiler, “Şeyhi olmayan mürid ebediyyen felah bulmaz” demişlerdir. Bayezid-i Bistamı’nin “Üstadı olmayanın imamı şeytandır” ifadesi de (bk. Kuşeyri, er-Risale, II, 735) aynı sebebe dayanmaktadır. Ancak şu da belirtilmelidir ki, sufiler bu sözleri, tasavvuf yoluna giren kimseler için söylemiştir. Nitekim bu ve benzeri sözler umumiyetle “müride nasihat” bölümlerinde geçmektedir. Bunların tasavvufa intisap etmemiş olanlar için söylenmediği açıktır. 90
20 Sühreverdi, Avarif, s. 282.
21 Gazzali, İhya, III, 25.
22 Muhyiddin b. Arabi, Fususü’ l-hikem, (Haz. Ebu’l-ala Afifi), 1946, s. 63; ayrıca bk. a. m!f., el-Fütuhat elMekkiyye, ts. I, 150.
23 Azizüddin Nesefi, Tasavvufla İnsan Mes’elesi; İnsan-ı Kamil (trc. Mehmed Kanar), İstanbul 1990, s. 106, 108, 143, 144.
24 Rabbani, I, Mektup 41. İmam-ı Rabbani vahiy İle ilham hakkında böyle kesin hükme varmakla birlikte, yine de ilham alan kişinin nefis sahibi olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak, kendisinden kaynaklanan bir hatanın olabileceği ihtimalini belirtmektedir. Vahiy hata ve yanlışlıktan korunmuş olan melek vasıtasıyla geldiğinden doğruluğu kesindir. İlhama gelince, her ne kadar onun mahalli pek yüce makam olan kalb ise de, kalbin akıl ve nefisle bir miktar alakası vardır. Nefis, tezkiye suretiyle mutmainne derecesine de çıksa, asla kendi sıfatlarından vazgeçmez. Bunun İçin o alanda hata meydana gelebilir. Binaenaleyh bu mertebede de ilham ile elde edilen bilgi zannidir (Rabbani, I, Mektup 41). 91
25 Sühreverdi, Avarif, s. 316. Ayrıca Hakim Tirmizi’nin (Ö.320/932) bu husustaki görüşleri için bk. Abdülfettah Abdullah Bereke, “Hakim et-Tirmizi”, DM, XV, 197.
26 Ibn Arabi, Fütuhat, I, 151.
27 Ebu Abbas b. Ata, Tefsir, {Nususu sufiyye gayru menşure li Şakikel-Belhi, İbn Ata el-Edmi, el-Nifferi=Trois Oeuvres Inédites de Mystiques Musulmans, Ed. Paul Nwiya), Beyrut 1986, s. 155.
28 Akşemseddin Muhammed b. Hamza, Makamat-ı Evliya {haz. Ali İhsan Yurd-Mustafa Kaçalin, Akşemseddin Hayatı ve Eserleri isimli eserin içinde), İstanbul 1994, s. 340.
29 Ebu Nasr Serrac, el-Luma’ (nşr. Abdülhalim Mahmud-Taha Abdülbaki Sürür), Mısır 1960, s. 37.
30 Şah-ı Naksibend’in bu sözü için bk. Rabbani, I, Mektup 84.
31 Ibn Arabi, Fütuhat, 1, 151.
32 İbn AtıM, Fütuhat. I, 151. 92
33 Gazzali, İhya, III, 25.
34 Gazzali, İhya, III, 28-29.
35 Sühreverdi, Avarif, s, 81.
36 Bk. Rabbani, I, Mektup 84.
37 Rabbani, 1, Mektup 286. 93
38 İbn Arabi, Fütuhat, IV, 19.
39 İbn Arabi Fütuhat, 1,151.
40 Ebu Abdurrahman Sülemi, Mes’eletil dcrecali’s-sadtkfn (Tercümesiyle birlikle nşr. Süleyman Ateş [Tasavvufun Ana İlkeleri Sülemi’nin Risaleleri]), Ankara 1981, s. 148; a.mlf., Menalıicü’l-ariffn, s. 16.
41 Sülemi, Mes’eletü derecati’s-sadıkin, s. 148.
42 Nesefi, İnsan-ı Kamil, s. 106-109.
43 Ebu’l-Ala Afifi, Muhyiddin İbnü’i-ArabTnin Tasavvuf Felsefesi (trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 103.
44 Btıhaıi, İlim, 42.
45 Rabbani, I, Mektup 267. 94
46 İba Arabi, Fütuhat,l, 158.
47 Kelabazi, et-Taarruf, s. 78.
48 Abdülvahhab Şarani, ed-Dürerü’l-menşure fi beyanİ zübedi’I-ulumi’l-meşhure, İstanbul Üniversitesi Ktp., AY. nr. 2382, vr. İla.
49 Kelabazi, et-Taarruf, s. 78; ayrıca bk. Serrac, el-Luma’, s. 63; Ebu Abdurrahman Sülemi, Kitabü’ [-mukaddime fi’t-tasavvuf (Tercümesiyle birlikte nşr. Süleyman Ateş [Tasavvufun Ana ilkeleri Süleminin Risaleleri]), Ankara 1981, s. 103.
50 Sülemi, Kitabü” l-mukaddime fi’t-tasavvuf, s. 104.
51 Bk. Süleyman Uludağ, Bayezid-i Bistami, Ankara 1994, s. 132.
52 Gazzali, İhya, IH, 20.
53 Kelabazi, et-Taarruf s. 100.
54 Kuşeyri, er-Risale, I, 245. 95
55 Mesela bk. Serrac, el-Luma’, s. 101-103; Kelabazi, el-Taarruf, s. 123; Kuşeyri, er-Risale, I, 446,448-449, 451; Herevi, Menazilü’s-sairin, s. 27.
56 Hz. Ebu Bekir’in, “Yakin imanın tamamıdır” dediği nakledilmektedir (bk. Mustafa Fayda, “Ebu Bekir”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi [DİA/, X, 107); Sufilerden Ebu Bekir Verrak’ın benzer sözü için bk. Kuşeyri, er-Risale, I, 450.
57 Bk. Ali b. Hüseyin Vaiz Kaşifi, Reşahat-ı Aynü’l-hayat (Trc. M. Şerif el-Abbasi), İstanbul 1291, s. 128.
58 Sülemi, Kitabii'(-mukaddime fi’t-tasavvuf, s. 103.
59 Gazzali, İhya, III, 20.
60 Gazzali, İhya, I, 32-33.
61 Kişinin amele ancak yakin ile güç yetirebileceği, amelde noksanlığın yakinde eksiklikten ileri geldiği. Lokman Hekim’den naklen kaydedilmektedir (bk. Aziz Mahmud Hüdayi, ilim Amel Seyr u Sülük [haz. Hasan Kamil Yılmaz], İstanbul 1988, s, 25).
62 Rabbani, I, Mektup 59, 217. 96
----------------
Mesela bk. Serrac, el-Luma’, s. 101-103; Kelabazi, et-Taarruf, s. 123; Kuşeyri, er-Risale, I, 446,448-449, 451; Herevi, Menazilü’s-sairin, s. 27.
Hz. Ebu. Bekir’in, “Yakin imanın tamamıdır” dediği nakledilmektedir (bk. Mustafa Fayda, “Ebü Bekir”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi [DİA], X, 107); Sufilerden Ebu Bekir Verrak’ın benzer sözü için bk. Kuşeyi, er-Risale, I, 450.
Bk. Ali b. Hüseyin Vaiz Kaşifi, Reşahat-ı Aynül hayat (Tre. M. Şerif el-Abbasi), İstanbul 1291, s. 128.
Sülemi, Kitlibü’l-mukaddimefi’t-tasavvuf, s. 103.
Gazzali, İhya, III, 20.
Gazzali, İhya, l, 32-33.
Kişinin ameli ancak yakin ile güç yetirebileceği, amelde noksanlığın yakinde eksiklikten ileri geldiği, Lokman Hekim’den naklen kaydedilmektedir (bk. Aziz Mahmud Hüdayi, İ tim Amel Seyr u Sülük [haz. Hasan Kamil Yılmaz], İstanbul 1988, s .. 25).
İmam-ı Rabbani, I, Mektup 59,217.
Doç. Dr. Reşat ÖNGÖREN’İN BİR BİLGİ KAYNAGI OLARAK TASAVVUFTA KEŞFİN DEGERi YAZISINDAN
----------------Kaynaklar ---------------
TDV İslâm Ansiklopedisi
fikiratlasi
Sorularla İslamiyet
islamdergisi
haznevi
Doç. Dr. Reşat ÖNGÖREN
-------------Etiketler -------------
Kaynak Bilgisi Olarak, Tasavvufda, Keşfen Bilmek, Nedir,Keşf, Keramet,Keşfi bilgi,Keşfi bilgi kaynakmidir,dinde Keşfen bilmek varmidir,tasavvuf bilgisi,tasavufi hayat,evliya,allah dostlari,allah dostlari nasil bilirdi,evliyalar nasil bilirdi,velilerin bilgi kaynagi,kamil bilgisi,kamil insan bilgisi,
|
|
|
Nefsin 7 Kudreti Gücü Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 03:04 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Nefsin 7 Kudreti Gücü Nedir? "Nefsimin yed-i kudreti elinde olan Allah'a yemin ederim ki" ne demekdir?
Peygamber efendimiz yemin edecegi zaman "Nefsimin yed-i kudreti elinde olan Allah'a yemin ederim ki" diye yemin ederdi. peki nedir bu nefsin yedi kudreti kuranda bunlar
1.ci kudret kötülügü emreden nefis yani Emmare nefis
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm
Meali :
“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç,Emmare nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi.
(Sadakallahul Aziym YUSUF Suresi 53. ayet)
2 . Kudret yani günahindan pişman olan nefis yani nefsi Levvame
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَتَلَقَّى آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Fe telekkâ âdemu min rabbihî kelimâtin fe tâbe aleyh(aleyhi), innehu huvet tevvâbur rahîm
Meali :
Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (Yaptigi günahindan pişman oldu ve o ögrendigi kelimeelrle amel edip Rabb’ine yalvardı tövbe etti. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 37. ayet)
3. kudret ilham ve bilgi alan nefis yani nefsi mülhime
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lekad hemmet bihî ve hemme bihâ, lev lâ en raâ burhâne rabbihi, kezâlike li nasrife anhus sûe vel fahşâe, innehu min ibâdinâl muhlesîn
Meali :
Andolsun, kadın ona (göz koyup) istek duymuştu. Eğer Rabbinin delilini görmemiş olsaydı, (Rabbinden bir ilham ve bilgi almamış olsaydı) Yûsuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık (ona ilham ettik). Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.
(Sadakallahul Aziym YÛSUF Suresi 24. ayet)
4. Kudret, yani Dogruyu bulan nefis Rabbini heeryerde Zikireden Hatirlayan nefis yani Nefsi mutmainne
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb
Meali :
Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.
(Sadakallahul Aziym RA'D Suresi 28. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.
Meali :
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar hatirlarlar (daima) Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.
(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresi 191)
5. Kudret, yani Dogruyu bulan nefis Rabbinden Razi olan kullarin nefsi yani Nefsi Raziye
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh, vallâhu basîrun bil ıbâd.Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr.Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr.
Meali :
De ki: “Size, onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler vardır.”ve Allah’ın razı oldugu kulları Allahi Basiret gözüyle hakkıyla görenlerdir ki onlar : “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru” diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde tövbe edip (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.
(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresi 15, 16 ve 17. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî.Vedhulî cennetî.
Meali :
Ey mutmain olan nefs! “Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” Gir kullarımın içine.
(Sadakallahul Aziym FECR Suresi 27,28,29 ve 30. ayet)
6. Kudret, yani Rabbimizin Razi oldugu kullarinin nefsi yani Nefsi Marziye
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh, vallâhu basîrun bil ıbâd.Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr.Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr.
Meali :
De ki: “Size, onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler vardır.”ve Allah’ın razı oldugu kulları Allahi Basiret gözüyle hakkıyla görenlerdir ki onlar : “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru” diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde tövbe edip (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.
(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresi 15, 16 ve 17. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vezkur fîl kitâbi ibrâhîm(ibrâhîme), innehu kâne sıddîkan nebiyyâ(
Meali :
Kitap’ta İbrâhîm (A.S)’ı zikret! Muhakkak ki O, sadık (çok sadaka veren, sadakatli, her zaman doğruyu söyleyen) bir Nebî idi.
(Sadakallahul Aziym MERYEM Suresi 41. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vezkur fîl kitâbi mûsâ, innehu kâne muhlesan ve kâne resûlen nebiyyâ
Meali :
Kitap’ta Musa (A.S)’ı da zikret. Muhakkak ki O, muhlis ve Nebî (Peygamber) Resûl idi.
(Sadakallahul Aziym MERYEM Suresi 51. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vezkur fîl kitâbi ismâîle innehu kâne sâdıkal va’di ve kâne resûlen nebiyyâ
Meali :
Ve Kitap’ta İsmail (A.S)’ı (da) zikret. Çünkü O, vaadine sadıktı ve O, Nebî Resûl’dü.
(Sadakallahul Aziym MERYEM Suresi 54. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İz kâle lehum ahûhum sâlihun e lâ tettekûn. İnnî lekum resûlun emîn. Fettekullâhe ve atîûni. Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn
Meali :
Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” “Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!” “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”
(Sadakallahul Aziym ŞUARÂ Suresi 142,143,144 ve 145. ayet)
Yani onlar ki ecrini yaptiklarinin karşılığını yalnızca Allah ta bekliyenlerdir.
7. Kudret, Nefsi Kamil ve Kamile yani Allahin veli kullari ve Allah Dostlari
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn
Meali :
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, Onlar üzülmeyeceklerdir de.
(Sadakallahul Aziym YÛNUS Suresi 62. ayet)
Öncelikle Nefis demek Vücut Denilen Araba veya Motoru süren sürücü , şoför Manasindadir. ve Bu Motor ve araba yaptiklarindan hesaba çekilcek olduğu için,
onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler yaptirilabilmesi için, önce terbiyet edilmesi gerekir.Yani sürüş kurallarini ögrenmek gekekir. ve burada islamin şartlari olan namaz ve oruç devreye girer, ve işde oruç ile insan önce nefsine gem vurmayi, yani nefis atina, motoruna gem vurmayi, veyahut arabasinda, nasil fren sistemini kullanmasi gerektiğini öğrenir. ve oruç ile yemeye helal olan birşeye gem vurulur. daha sonra cima ya gem vurlur, yani frene basmasi öğenilir. ve bunu öğrenince, artik insan islamin haram ve yasak dediği durumlarda, frene basip nefis atinin gemini çekerek onu durdurur. ve nefis kazandiği derece ile makam kazanir ve terbiyet ehli olur. ve işde
Nefs-i Emmare Bissüi Nedir? : denilince istilahi mana ile kötülüğü emreden nefis demekdir. ve kötülük ise nefsin hoşuna giden (zina kumar çalmak çirpmak fazlaca yemek israf,içki,..) gibi haram ve yasak olan işlerdir. ve bu ameller işlendikce, nefis ati bunlarla beslenen bir at ve araba olur, yani o arabanin benzini, ya iyilikle doludur ve iyilikle hareket edip çalişir, yahut kötülük ile doldudur ve kötülük enerjsi ile çalişir. ve haramlar işlendikce insan, cehennem çukuruna müstehak olur. ve siyah ve kötü enerji, yikici yok edici bir kuvve kazanir. Eger terbiyet olursa, beyaz ve renkli enerji kazanir. ve renklerine göre de onun kuvvesi belli olur. ve her rengin bir melek grubu vardir, ve o rengin haline bürününce, o grubun melekleri ona yardım ederler. Emmare bissüi nefis, petrol mesabesindedir veya carbon elementini temsil eder, veya yanici kömür ve cinsi nevisi, ve en alt seviye ölü nefisdir, artik onun yeniden dirilmesi, mümkün değildir dersek yani, Allah kiyametten sonra, haşrda onu yeniden halkeder ancak, dünyada ise onun carbon haline dönmüş olmasi, tekrar bitki olup yeşeremeyecegini," fedhuli fi ibadi " derecesine varip ve tekrar insan bedenine girip hizmet edeyemeciğni belli eder. amma petrol ve kömür carbon cinsi olup Allah onlari sadece cehennemlik olarak halketmişdir, ve onlar cehennemden çikip kurtulamazlar, sonlari ikisininde yanmakdir. şayet onlardan firavun gibi, sonradan akillanipda iman ettim diyenler olursa, onlar hem zehirli, hem dibe çökücü, hem de dibe çöktürücü olan civa durmunda olurlar. bir üst, ondan daha hafif, ve dünyamizin üst kismlarinda hayat bulan madenler ve yani mesela demir gibi, veya bakir ve benzeri agir metaller halindedir. ve insan, nefis atina gem vurmasini ögrenip, ve dur denilen trafikde, durup. bekle denilen yerde. bekleyip. geç denilen yerdede, durmadan hemen geçer ise, yani ayni trafik kurallari gibi, nefsin de kurallari vardir, ve islamin emirlerine harfiyle uyan kimsenin, nefis ati , kaza yapip ölmez, yahut yaralanmaz, yahut şarampola yuvarlanmaz velhasil kelam.
Nefs-i Levvame Nedir? , Pişman Olan Nefis Nedir?
ikinci Nefis makami Nefsi Levvame olup, levmedici nefis yani, yaptiği bir yalnişin ardina, kendini levmedip „tüüüh keşke yapmasaydim, yalniş birşey yaptim ben“ diyebilen nefis derecesidir.
Bu dereceye ulaşan nefisin, vicdan melekesi çalişir haldedir ve vicdan denen meleke ona hep yalnişlarinin ziddi olan iyi ile, yaptiği fiili mukayese etmesini sağlar, ve bu yalniş, bu doğru diye bir kiyas yapma halini kazanir. Ve yalnişlar: Amma Allahin kitabinda bildirilen haram ve yasaklar olsun, amma bulunduğu toplumun kurallari olsun, bu kurallara uymamak hepsi yalniş şeylerdir. Ve şeriat sadece islamin bildirdiği kurallar olmayip, insanliğin hayri için olan kurallarda buna girer. Ve bir toplumun kerih gördüğü şeylerde bu kurallardandir, hak gözlüğü ile bakinca, şeriata aykiri olmayan hususlardada, onlara uymak, şeriata uymakdir. Hal böyle olunca trafik kurallari, her ne kadar kuranda geçmesede, ehliyet alcak olana, önce kurallar ögretilir: ilk baştda durmak ve geçmek vardir, ve birde beklemek, en basit kurallar. Ondan sonra stop levhasi gelir, illa durulmasi gereken yer, yani ister gelen, olsun ister gelen olmasin, buraya varinca durmak mecburdur demek. Yani cümle sonuna nokta koyma kurali gibi. Işde levmedici nefsin vicdan melekeleri çalişir, ve insan vicdaninin sesini duyabilcek safiyete ulaşinca, yani sağdaki meleğin sesini duyar hale gelince, belki herzman doğru olanlari yapamaz amma, işde en azindan yalniş yaptiğini bilir ve özür dilemesi gerektiğini bilir. Her ne kadar, bir adami dövdükten sonra özür dilerim demek, ne abes işsede, o adama“ ben kendimde değildim, bilmeden oldu, kendimi kaybettim, şuurumu kaybetmişim, o yüzden bunu yaptim“ derse cezasinda hafifletici sebeblerden dolayi düşme olur yani. ve işde Hz Adem olmanin ilk basamaği, yalniş yapan, Hz Adem ile Havva en aşağiya dünyaya indirilince „Esteuzuibillah legad halaknel insane fi ahseni takvim.Sümme redednahü esfele safilin.“ Ayetinin hükmü gereği dünyaya indirilen Hz Adem ve Havva, dünyada yaptiklarindan pişman oldular. cünkü cennetde herşey hazir, ellerinin ayaklarinin önündeyken, dünyada ise, yemek için gayret, icmek için gayret, giymek için gayret etmeleri gerektiğini anladilarki, biz yalniş yapmişiz, ve kolaylik yerine zorluğu seçmişiz deyip ve pişman olup tövbe ettiler. Ve hata yapinca başa gelen belanin birisi olan, birde eşinden ayri düşme belasi üzerlerinden kalkdi, ve arafat denilen dağda buluştular. Ağlayip Tövbe edip Yaradandan özür dilediler. Amma artik dönülmeyen yola girilmişdi, artik o cennete tekrar ulaşmak için, bütün katlari geçmek gerekiyordu, ve aklari karasindan seçmek gerekiyordu. Ve böylece insanoğlu vicdanin sesini duyunca adem ve havva olur yani insan olur, şeytan ve ordusu olmakdan kurtulur.cehhennem ehli olmakdan kurtulur.Ve bu dereceyi kaybetmek ve emmare nefis derecesine yeniden düşmek tehlikesi vardir. ne zaman vicdanin sesi duyulmaz oldu, kalp karardi ve ince sesleri, yani meleklerin seslerini işitmez oldu, o zaman yine „emmare bissüi nefs“e düşdü demekdir. Yani Yaptiği hatadan dönmiyen tövbe etmiyen hatasindan pişman olmiyan nefs, meleklerihin ve vicdaninin sesini duyamayan nefis derecesine.
Nefs-i Mülhime Nedir? , Hatalarindan Ders Alan Nefis Nedir?
Yani kendisine ilham gelen nefis, Nefsi Mülhime.
Mürid yani hak yoluna giren salik sofi , artik levvame nefisden de öteye geçip, eğer o yaptiği hatalardan ders alip, levmettiği bir fiili ikinci defa yapmak durmunda kaldiğinda, önceki yaptiği hatadan ders alipda, o hatayi yapmaz ise, artik mülhime makamina çikmiş olur. Ve artik bu makamdaki bir nefis, vicdan meleklerinin komutani olan, bir üst melekler grubunun sesini duymaya başlar. Ve ona, hep yapcaği her fiilde amelinde, hatalarindan dolayi almiş oldugu yaralari gösterip, bak bunu yapmazsan, bu yarayi almazsin diye tenbih ederler. Ve hal böyle olunca mesela haramlar bellidir amma, haram veya mekruh veya helal oldugu belli olmayan şüheli olan bir fiil yapildiğinda, veya yemesi harammi helalmi oldugu şüpheli olan bir yiyecegi yiyince, o gün namazlar ağir gelmeye başlar.ve vücuda kafir asker girince, derki ona” yatsiyi kilmada yat, sabahi kalkinca kilarsin” diye tenbih eder. ve derki o vicdanin komutani olan melek bak bu şüpheliyi yedin, ve o yüzden senin icndeki melekler ordusunun, namaz kilacak takadi kalmadi, ve sana yatsiyi kilmadan yat derler, sabah kalkma derler. ve sen birdaha bu şüheli şeyden uzak durursan, bu duruma düşmezsin derler. ve o salikde onlarin sözünü dinler, ve o şüpheli olan şeyden, veya amelden, veya fiilden uzak olurlarsa, artik mülhime onda karar kilar, ve dahada yukari yükselir hale gelir. Artik O Mürid yani sofi , o müridi terbiyet ve irşad eden zaatin, Allahin ve meleklerinin ve hizirin yardimi ile oluşturduğu bazi imtihan meviklerine sevkedilir. Bunun misali de: biz elektrik teknisyenliği okurken öğretmen imtihan etmek için, bir elektrik aksami yani, mesela sps sistemi veya, bir elektrik aksami dogru şekilde baglanilir. ve öğreten hoca gelir , ve sen dişari çikarsin veyahut sana göstermeden, o aksamin gidişatini değiştirir, ve mesela bir kabloyu yalniş takar, veya bir kabloyu tamamen cikarir, veya bir rele açik olcaksa kapali hale geitirir, gibi bir bilerek yapilan bağlanti hatasi oluşturur. ve ögretilen ögrenci daha sonra bu hatayi arayip bulmak ile imtihan olur. İşde şeyh de müridine , veyahut bir şeyhe bagli olmayan fakat hak yolsucusu olan birine işde HIZIR aleyshisselamin oluşturduğu, bilerek yapilan aksam değişikligi ile imtihan edilir. Ve eğer o salik ve mürid, o aksamin doğrusunu, önceki yaptiği hatadan ders alipda biliyor idiyse, o zaman o hatayi bilir, ve o imtihandan hataya düşmeden kurtulur, veya hata yerine doğrusunu yaparak hatasiz çikar. Eğer hatalardindan ders almasini bilmiyorsa, geçmişini gözden geçiremiyor ise, Peygamberin “ölmeden önce kendinizi hesaba çekin” hadisini anlayip yaşamiyorsa, ve vicdaninin komutani olan melekerin sesini duymaz olduysa bu sefer tekrar levvame nefise, aşaği düşer.
Nefs-i Mutmainne Nedir? , Tam Teslimiyet ile iman Eden Nefis Nedir? Deyince
Mürid hak yolcusu salik, eğer mülhimeden dahada ileriye geçebilirse, artik ilhamdan öteye geçen nefis, artik hücreleri ve atomlari ile, yani melekler ile devamli kontakt halindedir. Ve artik atomlarin nedensiz niçinsiz Allahin emrine itaat halinde olduklarini anlayinca, yani bir ordunun askerleri, ona emredileni yapmakla sorumlu olduklari gibi, komutan hücüm diyorsa hücüm, bekle diyorsa bekle, onlar sadece sürücü kuvvetin emrindeki meleker ordusudur. ve örnegin bir gözlük, onun sahibi onu taktiği müddetçe, numarasi oldugu derece ile göze yardimci olmakla sorumludur, onun, bunun ilerisine geçme veya, gerisine kalma yetkisi yok. bir adim ileride atamaz bir adim geridede kalamaz. İnsanda melekliği öğrenince, onun için artik cennet ümidi, cehennem korkusu bitmişdir . dilerse Allah cennetine koyar, dilerse cehennemine, önemli olan onun rizasidir. Yani emre itat etmek mühim olandir. emre itaat ettikden sonra, onun sahibi onu istediği heryerde kullanabilir. ve Allah adildir ki elbet gözüne takilcak gözlüğü afedesin götünde kiçda tuvalet kağidi olarak kullanmaz, ve gerektiği yerde kullanir. Amma olurki sen gözlük isen gözlüğü silah olarak kullanir, olurda şifa olarak kullanir olurda süs için kullanir velhasil kelam. ve gözlük gibi olan için, şayet bir kolu kirilsa ve kolumun birini kirdida neden kirdi? niçin kirdi olamaz ? kirildi ise kirilmişdir ve mehdi dahi bir kolu yerinden çikikdir, ve nedensizdir onun nedenini hak Teala bilir.
Umumi sebebleri ve külli sebebler olarak sebebleri vardir. Sebebi kül hak ilmindedir. insanlar ise düşdüm burkuldu gibi sebeblerin bilir. düşdüm amma neden kirildi? amma neden onu Allah bilir. yani nedensiz niçinsiz imana mutmain iman denilir. yani Rabbine tam teslimiyet ile teslim olmuş ölü yikaciyinin elindeki ölü gibi, neyanna çevirirse oyanna döner, itiraz edebilcek bir cani olmayan, ruh halindeki insan yani.
Nefs-i Raziye Nedir? , Pişmanliklari Olmayan Nefis Nedir? Denilince
Nefsi Mutmainneden daha yüksek makama çikarsa bir nefis, artik
Rabbinin onun için yazdiği, kaderinde yaşadiği hiçbirşeyin tesadüfen
değil, bilinçli bir kader çizimi olduğu, ve her yaşananin bir sebebinin
olduğunu anlamaya başlar.
Hani Hz Musa ile Hz HIZIR yolculuk ederlerken
Musa HIZIRIN Gemiyi deldiğini görünce, ona razi gelmedi, ve dedi
bu gemiyi niye deliyon dedi, bak bunlar bizi gemiye aldi zaten fakirler
falan filan,
HIZIR dedi bir canin gitti, sana bana karişma dedim dedi,
sonra ikinci olay HIZIR çocuğu öldürdü, hemen itiraz etdi Bu
çocuk günahsiz sabi dedi, sen bunu niye öldürüyon, hadi büyük günah
işlemiş suçlu biri olsa, neyse dedi.
Hizir dedi ikinci caninda gitdi, sana bana karişma dedim dedi,
Ve üçüncü olay oldu bir köye gitdiler, o köylü onlara iltifat
etmedi, yiyecek ekmek dahi vermediler, fakat Hz. HIZIR yikilmak üzere
bir duvar gördü, ve o duvari ustalik edip yeniden yapip düzeltti.
yine musaya ters, bunlar iyi insanlar degil dedi, sen niye
bunlara yardım ediyon dedi, bari karşiliğinda yiyecek birşeyler
isteseydik dedi.
Ve HIZIR benim işlerime karişma dememişmiydim dedi, artik senin
benimle yolculuk edebilcek bir canin yok, Allah sana üç can verdiki, üç
caninda öldü malesef, artik yollarimiz ayrildi dedi, bundan sonra sen
beni göremezsin manasinda yani. ve dedi birinci olayin sebebi: çünkü
ortada dolaşan korsanlar veya devlet memurlari var, onlar sağlam
gemileri topluyorlar, ve ben o gemiyi hasarli yaptimki, onlar o gemiyi
almasinlar, ve bu korsanlar gemiye baktikdan sonra, gemi sahipleri
gemilerini tamir edip, tekrar calişip ekmeklerini kazanmaya devam
etsinler diye yaptim dedi.
ikinci olayda, çocuk büyüdüğü zaman çok kötü biri olcakdi, ve
anne babasinida günahkar yapicakdiki, onu öldürdümkü, Allah onlari daha
salih bir evlat ile, günaha girmekden koruyacak dedi.
ve üçüncü olay ise, o duvarin altinda bir hazine vardi, ve o
evde yetim veya öksüz çocuklar vardi ve o çocuklar daha küçük olduğu
için, eger duvar yikilirda hazine ortaya çikarsa, o çocuklara vermeyip
hazineyi başklari alicakdi, ben duvari yaptimki, çocuklar büyüyünce o
hazineyi, kendileri bulsun diye yaptim dedi.
ve musa anladiki kaza, bela, ceza, tokat, hepsinin bir sebebi
var. o zaman, Rahman abes iş işlemez anladi, sen hiziri görmezsin,
bilmezsin, musaya bile hizir ile gidebilcek, onu görebilcek, onun
yaptiklarina bakabilcek üç can verildi, üç cani ölünce dedi hizir, sen
dünyaya ben bu gizli aleme dedi. ve musa anladiki Rahmandan razi olmak
lazimmiş. her olan kaderin ve olayin bir sebebi, sebebin bile, bir başka
sebebi var, sebebin sebebinin bile bir başka sebebi var. yani
vaazlarimizdan birinde anlattiğimiz temizler temizlerdendir ve
temizler içindir, peki biber fidesinin altina ters gübresi dökdük, ve
biber o gübreyi yedi , pis gübreyi yedi, amma bize cillop gibi tertemiz
biber verdi, hani temizler temizlerdendi, hani avaramu fimi var ya,
hakimin çocuğuda hirsiz olabiliyor, nuhun bebeside kenan olabiliyormuş,
ve yine bir üste çik yine o ters gübre dediğin bir inegin yediği
tertemiz otlar idi, o yedi ve ayrildi ters oldu, hani pisdi, ters ot
iken tertemiz degilmiydi, yani her olayin binlerce versiyonlari var
kainatta, sen o kapi, bu, şu kapi hangi kapyi açdin. ve rahman abes işle
iştigal etmez, bunu bilirsen, kötü sandiğin bir olay gelirse başina
hamd et, iyi olay gelirse şükret, ve yoluna devam etki, hakktan razi
olan kul ol. ve maddeler bunun için metin ismini çekerler, ve hiç bir
madde, bitki, metin çektigi sürece bozulmaz ölmez diridir. ne zaman
ziikirden kesildi ölür. ve o yüzden bardak bardaklikdan memnundur,
zikrettiği müddetçe. ne zaman senin ondan razi olmadiğin onun kulağina
gitdi, üzülür ve metanetini kaybeder ve sen onu terkettikce, sevgin
bozuldukça,onun şükrünü eda etmedikçe, metaneti bozulur. ve sonunda
bitap düşer ve zikirden kesilir, ve zikirden kesilince, bir bardaksa
düşer kirilir, bir koyunsa kasap alip gidip keser, bir bitkiyse sahibi
gelir toplar alip gidip satar, biride alir yer, insan ise hasta olur
ölür gider. yani riza rahmandan razi olmakdir. şayet ecel için bile
çağiriyorsa, rahmana iman ve itaat etki, seni bir başka bahara götürmek
için çağiriyor , yeni bir doğuma hazirlamak için verdiği ruh emanetini
geri cağiriyor, ve kaderine razi ol. ve artik ne zaman keşke şöyle
olsaydi, bu olmazdi, keşke böyle yapsaydim, bilmem doktur olurdum,
bilmem şöyle yapsaydim hakim olurdum deme, bilki bu gün ne oldunsa ne
başina geldiyse, senin için en iyisi o, birak keşkeleri ve rahmandan
razi ol kurtul.
Ne zaman keşkeleri birakdin, ve ikinci olarak hayatin tek şıklı
degil çok şıklı olduğunu anladin, ve bir kararda durmanin kör cahil
karari olduğunu anladin, ve eğer dünkü kararda kalsaydik, bu gün atomun
da parcalancağini bilmezdik, amma atom en kücük değil, ondan da kücükler
var deniyor bu gün, neden çünkü bir kararda saplanip kalmadilar, acaba
bölsek birşeyler vardimir deyince, araştirip buldular, yani cahil nefis
inatcidir, ve mesela illede elma isterin, illede şu kizi isterin diye
viyklar durur, o olmayinca muradim olmadi der. halbuki , Hz. Davuddan
ilmi ögrenen kurnaz şeytan, sana bir günah sunar hadi kumar oyna der,
sen kumar oynamammi dedin, o zaman içki iç der, onuda yapman dedin, o
zaman yalan söyle der, seçenek bol, yani sende şeytanla savaşmasini
öğrenceksen, sadece kurusıkı tüfekle savaşilmaycagini öğren, ve hayatta
başka seçeneklerin de oldugunu unutma, ve görelim mevla neyler neylerse
güzel eyler dedinmi, bilki sana riza veya raziye makami bir göz kirpti
demekdir, artik gir o kapidan ve makami marziyeye doğru yürü.
ve Hz Davud aleyhisselam, eğilmezin bükülmezin sanan, secde
etmiyon diyen, demir cibilliyatli şeytani ateşde kizidirip şekil veren,
egip büken ve ona başka seçeneklerin de olduğunu öğreten peygamber. Hz
Süleyman ise onu demir haliyle değil, bizzat şeytan haliyle caliştirip
başka seçenekerinde olduğunu öğreten peygamber. pirimiz Davud aşkina gir
ve eğilmezin bükülmezin sanan nefsini demir gibi kizdir, ve döve döve,
eğ bük ve davud gibi, o nefisden zencirler kalkanlar balkon bahçe
demirleri yap.
varabilirsen taaa oraya, MAKAMI RIZAYA ve RAZiYEYE, makamin mübarek olsun.
Nefs-i Marziye Nedir? , Senin Razı oduğun değil - Allahın Razı Olduğu Nefis Nedir? denılınce
Nefsi Raziyeye Yükselmiş bir nefis artik, Rabbimizin her yarattiginin kader cizgisinde dogru ve hak olan oldgunu anlamaya başlar, ve keşkelerini birakirsa, ve sebeblerde bogulmaz ise , artik onun melekleri anlamaya başladigi zaman, nefsi Marziyeye adim atmiş olur. ve hayatta seceneklerin bol oldgunu anlamasi, ve kör cahil gibi bir kararda diretmemsi gerektigini anlayinca yine marziyede yol almaya başlar.
Ve dinimiz bize meleklerin yemedigini, icmedigini, tuvaletde yapmadiklarini, ve cinsi münaasebettede bulunmadiklarini bildirir. ve böyle olunca dünyamizda bunu yapabilen canlilara bizler elmentler diyoruz. ve atomlar ve elementler canlidirlar, iclerinde hareket halinde olmalarina ragmen, elektronlarin atomun cekirdegi etrafinda dönme hizlari, onlarin katimi sivimi oldugunu belli eder. hizli dönen elektronlar, onlari sert yapar, icine başka cisimilerin girmesine onlarin hizli dönmeleri sebebiyle engeller. aynen bir pervanenin saniyede 300 bin döndügünü düşün, ve sanki pervanenin boşluklari olmadigini, ve sanki yuvarlak bir zil ve tek bir parca dönüyormuş gibi, onun menzilinde katman oluşur. ve o icine başka bir şeyin girmesine müsade etmez. işde elektronlarin hizida yogunluguda bizim elementleri kati sert veya sivi yumuşak veyahutta gaz diye atfetmemize sebeb olur.
ve işde bu melekler ordusu, bizim sesimizi duyar anlar,duruma göre hareket ederler . ve göz denen canli organizmasinda 300 veya 300 bin tane melek görevli oldugu bilinmekde yani göz 300 bin parcadan oluşuyor. ve canli organizmalar moleküler yapilardan oluşmakda, yani molekül bir kac atom cinsinin biribiriyle kurdugu fiziksel baglara molekül diyoruz. ve moleküller ise yedigimiz icdigimiz yiyeceklerden alinan, öz maddelerden imbiklenen atom parcaciklarinin, özel bir formül ile, yaptiklari moleküler baglar. ve o elementler göz denen moleküler yapiyi oluşturunca, görme sinyallerini algilayip, beyine sinir sistemi yoluyla göndermekde, ve beyinde ise, o görüntü hakkindaki bütün veriler ile, ona karşi yapilcak hareket ve ve davrarniş hakkinda, bir karar verilir.
işde meleklik vasfi bu elementlerle algilanabilcegi için, mesela su molekülünün kaynama noktasi 100 °C ve Demirin 1500 °C ler arasinda. ve insanda, ya meleklige dogru gider, yahut cin ve şeytanliga dogru. ve şeytanin maddesi demir ve ona yakin maddeler, işde o "galu bela da" secde etmeyecegini iddia eden yapi yani, egilmen bükülmen diyen yapi, demir gibi sert, işlenebilmesi ve yararli hale getirebilmesi için, isitilmasi, ateşe tabi tutulmasi gereken yapi, ve ateşe maruz kalip kaynama noktasi degil amma, yüksek derecede isininica, işde onu egip büküp şekil verilir. ve demirciler işde, ona egilip bükülebilcegini ögreten, ve onu terbiyet eden, aynen at terbiyecisinin, atin sirtina eger vurdugu gibi, demir tebiyecisi bir demircide, demire şekil vermek ici, onu isitip kizdirir, ve kizan demir yumuşar, ve dövüle dövüle şekil alir. yahut dökme demir gibi 1150 °C derecelerdeki demir kaynama ergime noktasina varmiş olur, ve sivi hale gecer, ve sivi haldeki demirde kaliplara dökülerek, onun yararli bir kaliba şekle girip, insanin hizmetine verilcek birer, mesala mazgal demirleri gibi, veyahut kalorifer demirleri gibi, şekillerdeki yararli degişik demir kaliplarina dökülerek, işde insanlarin hizmetine girer. ve nasil at üstüne eger vurulunca, evcil olup hizmet ederse, demir dahi, demircilerin elinde teerbiyet olup, insanlarin hizmetine girer, ve işe yarar hale gelir.
Allahü Teala Adem Atamizi yarattiktan sonra, bütün herkese, benim halifeme secde edin dedi. o secde Adem Atamizin taşidigi Muhammed A.S min nurunaydi. yaratilişdan bu yana melekut, ceberut, lahut ve islam olanlar o nura tavaf ederler, o secdenin simgesi amma, iblis müstesna. iste iblis secde etmedi Adem Atamiza, bütün melekut ve digerlerini secdesi rabbimizin ilminde gün hesabiyla beşyüz sene sürdü, iblis lanetli herkes secdeye varirken ayakta beşyüz sene durdu kaldi. kibrinden her şeyi degişti, itaati isyana şekli şemali, melekligi herşeyi degişti, bu süre icinde hemde Adem Atamiza sirtini döndü. bir şeylere kizip sirtinizi dönmeyin insanlara, bu şeytan ahlakidir. Allahim inananlari şeytan aleyhillane ahlakindan uzak etsin.daha sonra mühlet aldi, ve cennette Havva annemizi kandirip, Bugdaydan yedirdi. bugday posali idi, Allahü Teala yasaklamişdi, bu yüzden yemeyin demişti, havva Annemizde Adem atamizi yaniltti, ikiside yediler, az sonra barsaklar calişdi ve defi hacet ihtiyaci hissettiler, Adem Atamiz aranmaya başladi, Allahü Teala Biliyordu fakat sordu Adem Atamiza, Adem Ne aranirsin , pislenecek yer, Allahü -Teala Adem Atamiza dedi, Cennette pislik olmaz, in dünyaya, oraya pislen. yani ey insan oglu dünya pislenme yeridir, defi hacet yeridir. burada mal mülk tutmak keyif yapmak yeri degil, cennetten indirilmeden önce Adem Atamizdan, Peygamberimizin nuru alindi, ilk ameliyat. ondan sonra dünyaya indirildi dünyada Adem Atamiz Havva Annemizle ayri yerlere indirildi, Adem atamiz cok üzüldü, pişman oldu, havva annemizden de ayri düşmüşdü, hem tövbe ediyorlar, hemde bir birbirlerini ariyorlardi, Adem atamizin boyu 70 ziraydi, yani parmaklarin ucundan dirsege kadar olan yer bir ziradir. yani yaklasik 28 -30 metre civarinda, tam kac metredir Allahü Teala bilir. dünyada bir biribilerini ararken, arafatta buluştular. yani konumuza geri döndük hacda tavaf ve say in yaninda birde Arafatta Vakfe yapilir. şimdi bunun hikmetini anlatacagim. Adem atamiz tövbesinde dediki: cennettin kapisinin üzerinde yaziyorduki "Lailahe illallah Muhammedün Rasulullah." "Yarabbi cennetin kapisinda yazan isminle beraber yazdigin Muhammedin hatirina bizi bagişla" dedi cenabi hak nidalarini duydu ve tövbelerini kabul etti. ve Arafattayken bütün dünya alem yildizlar herşey durduruldu, yani vakfedildi, ve Peygamberimiz Muhammed Mustafanin nuru, Adem atamiza tekrar yerleştirildi. iste arafattaki vakfe, bu sebebledir.yani ikinci ameliyat bu sünneti peygamberimizde yaşamişdir, iki defa manevi ameliyat olmuştur, yani ameliyat olanlar üzülmesin, ameliyata gidecekler desinlerki, Adem atamizin sünnetini, peygamberimiz Muhammed Mustafanin sünnetini yaşamaya gidiyoruz niyetiyle ameliyata girsinler, Allahin izniyle ameliyat şifa olacaktir.
Yine cam denen madde, silisyum veya silikat yani kum tanesi isitilarak elde edilir, ve onun terbiyeti yine ateş iledir. ateşde cehhennemde terbiyet olur. ve cehennemin sicak tabakasi ile terbiyet olur. ve isitilinca, bardak tas tapak veya pencere olur veya ayna haline girer. ve cam yine kirilgan yapidadir, onu işledikden sonra soguyunca, yine o sanki eski hali gibi sert olur, ve o halde iken, onu bükemezsin, bükmeye kalkinca kirilir.
işde Havva Annemiz için yapilmiş olan rivayetlerde gecerki, Havva Annemiz Hz. Ademin Kaburga kemiginden halkoldu. Ve kadin kismini eger serbest birakirsan kaburga kemikleri gibi egik kalir, veya onu tamamen düzeltmeye kalkarsan kirarsin incitirisin. ve hal böyle olunca kadini ne serbest birakacaksin, öyle davulcuya zurnaciya kacacak kadar, nede zorlayip dosdogru olacaksin diye egriligini düzeltmiye kalkacaksin. ve ona yumuşaklikla muamele edip, hafif bükeceksin, ve onu kirmadan egri oldgu yerlerde ona direnc uygulayacaksin. ve fazla direnc, yine onu kirar incitir. yani elementar yapi, bu rivayet bize kadinin nasil bir elementar yapisi oldugunu anlatir. ve kemik sertttir, mesal bacak kemikleri egilmez, egersen kirilir, amma Allah, kaburga kemigini öyle halkederki, o hafif egilebilcek yapidadir.
yani kadinin terbiyetide, aynen demirinki gibi olmasada, ona yakin olarak, ne serbest birakacak, nede ip gibi dosdogru yapican onu. aynen gögüs kefesindeki gibi, ve 12. kaburgalarin agzi acikdir, ve onlar esnek bir yapidadir, ve vücudun durumuna göre esnerler, ve onun görevi kalbi ve cigerlri korumakdir. yani kadin erkegin zirhi gibidir.
Hal böyle olunca, su 100 °C de kaynar dah önce kaynamaz. ve yemek, sulu yemek kaynamadan pişmiş olmaz, ve en az 100 ° C li bir cehhennem ateşine maruz kalir o yiyecekler, veyahut yanmiş hararet yapmiş bir beden, soguk su ister, onun icebilcegi soguk su, en fazla 4 dereceya kadar olan su sogukdur, ondan ötesi donma derecesine girmeye başlar, ve eksi bir derece donma noktasidir, ondan sonra su kati hale gecer, ve artik icilmez olur . yani su ise senin cibilliyatin, su isen, seni soguk ile terbiyet edersek, sen 4 derecey kadar sivi kalabilirsin, eksi bir derecde donarsin, artik kati olursun, yani aynen sistemimizdeki uranüs gezegeni gibi, havanin ve suyun dondugu nokta. ve yani uranüsün oldugu nokta demek oluyorki, güneş sistemimizin dört dereceden daha az oldugu bir uzaklik noktasi, ve hal böyle olunca ondan daha uzaga gidildikce, sicaklik dahada düşer, ve dört dereceden az sicaklik olan bir yerde hayat olmaz degilmi, amma su molekülleri kati haldedir ve canli orgnizmalar vardir yani .
Yani sen ey insanoglu, su gibi aziz bir kimse olsan, cok faydali bir kimse olsan, senin ögrencegin yapi, yani Hz Osman gibi faydali, Hz Ebubekr gibi dini mübine faydali bir yapida olsan, sana ögretilcek olan, dört dereceden aşagi gecersen, sivi olmakdan cikarsin kati buz olmaya dogru gidersin, ve faydan azalmaya başlar istidatin bozulur, ve ondan sonra artik organizmalari saklamakda kullanilrisin. ve yine sicaga tabi tutulursan, 100 °C kaynama noktan, bu sefer ondan yüksek derecede, hiddetlenirsen, sen buhar olur ucarsin, kabina sigmamaya başlarsin, ve gaz aynen kaynayan caydanlgin tepesinin atmasi gibi, tepen ativerir, ve eger bir yerde gaz cogalir, ve kapaginida atamazsa, orayi patlatir ve dişari cikar.
su gibi saf ve temiz olsan yine olmaz ve bazen kötü olmayi ögrenmen lazim ve, Hz ömer veya
Hz.Aliye bir adam hakkinda "cok saf temiz, ve cok iyi" dediler. O da, "O adam kandırılmaya çok müsaitmiş" dedi. yani afedesiniz cok iyi olursan, bir şeytan askeri gelir ve ac donunuda bilemem ne eden demeye kalkar. ve kadin olmak o donu acmak ile başlar, yani kadin ilk kanan, yani Hz Havvadan önce Lusi diye bir Havva daha varmiş diyorlar, ve şeytan gelip ac bilmem neyini deyince ona kanan ve acan kandirilan, ve şeytan soyunu üreten kabillerin soyu, ve ondan sonra şeytanin erkekligi ve dişiligini allah yok etmiş, ve havvayi yaratmiş ve havvayi ise yine saf bulup kandiran, hain şeytan ve askerleri, yani kadin kandirilmaya müsait. erkeklik ise işde kanmamasini ögrenen, donunu acmamayi ögrenen kimse, ve eger erkekleri kandirida onlar donunu acarsa homo olur, ve artik ondan erkeklik kadinlik gider neutron drumuna düşer. afedesiniz erkelik dişiligi olmayan cibilliyatsiz şeytan olur, şeytanin tiki yokdur ve kuyrugunu kicina sokup üreyen yaratik. yani kendi kendini dölliyen yaratik. yani zekeride faza uzatmaya kalkanlara, öyle seninki o kadar uzunsa, döndürde kicina sok denir, yani o kadar uzattinsa artik kicina sokda şeytan ol demekdir bu. yani cibilliyatsiz şerrefsiz hain kalleş ahmak yaratik.
işde kuranda gecen vusta yol bu yüzden önemlidir, atomlari anla anlamasina amma, demiri ögren amma, demir olup, demirin düştügü hataya düşme, suyu ögren amma, suyun düşdügü tuzaga düşme diye sana nefis marziye makami ögretilir. yani pipisi tutisi olmayan meleklik vasfini ögren, amma sen insan kal, ve yerince baba ol, yerince anne ol, ve yerince merhmetli, yerince cebbar ol, yerince mümin, yeri gelince halid bin velid gibi ol, karşindaki bir muhammedse bile, ve kanma öyle her lafa her söze, hemen bir düşün tefekkür et, bunun önü ne olur sonu ne olur diye, hemen atilma.
ve demir oldunsa, senin yararli hale gelmen demek, önce azabi tadacan, ateşe tabi tutulcan, ve sonra yandim pişdim demek olmaz, seni terbiyet edicin, hangi kaliba sokduysa, ondan razi olabilmekdir. senin razi oldugun degil, Allahin senden razi oldugu yeri bilmekdir. ve Allah seni su yaptiysa, bilki senin kaynaman, pişme noktan 100°C, ve sen 80 ° C de yoldan cayma bekle yansanda, buhar olsanda, sen ucup melek olmak istiyorsan, önce 100°C de kaynayacan, ondan sonra ucmayi ögenirisin buhar olursun. 80°C de evliya kesilip ucuyon kaciyon numralari cekme insanlara .
Ve Allah kainata fizik yasalari diye yasalar koymuş, ve melekleri anlamak, onlari bilmek ile olur. ne ne zaman radyoaktif olur, ne nezaman işik verir, ne nezaman kaynar, ne nezaman donar, ve ne zaman agir olur, ne zaman hafif olur bunlari bilmek melek ilmidir.
Allahin kainata koydugu yasalar, melek yasalaridir. Mesala 1 dioptri gözlük olmuş bir cam, bir dioptri göstermek ile sorumlu, o onun sahibinin koydugu kaliba, %100 uyar ve 1 dioptri gösterir, buna tam itaat eden meleklik denir. onda sapma olmaz, ve sen o melegi anliyacak isen, ve gözlük olabilecek bi safliga ulaşmak istersen, önce dioptri yasalarini ögrenceksin, ve şeyh için derlerki, onun müridi, gassalin, yani ölü yikayicinin elindeki ölü gibi olacak, o seni o yana cevirirse o yanna, buyana cevirirse bu yanna döneceksin. sen ölüsün, sende itiraz olmaz, olamaz yani. işde meleklik, canli olmana ragmen, ölü gibi olmakdir ve kapi duvar canta gömlek gibi ölü gibi davranabilmekdir, yaratan sana, hangi kural ve yasa koyduysa, ona tam itaat etmekle sorumlusun. ve su odunsa, senin kaynama noktan 100°C, bundan aşagisinda olmaz. 80°C de viyklarsan, indirirler ocakdan, ham kalir, kaynamiş olmazsin,ve makami marziyeye cikamazsin, senin razi oldugun 80°C ye degil, sen Allahin sana koydugu yasa olan, 100°C den razi olmalisin. senin razi oldugun,yeter dedigin yer degil, Allahin senden razi oldugu yer önemli. yine donma noktan belli, eksi bir derece, ondan önce hafif donarsin amma, tam donma nokta sifir ve alti, ondan önce dondum olmaz, KATI oldum olmaz. işde bunlari anladgin gün makami marziyeye cikdin demekdir. o güne ve o yere varirsan, orda bu garip Raşid kuluda, onlarin meclisinde an, olurmu unutma haaa.
Cikabilirsen o makama, makamin mübarek olsun.
Nefsi Kamil - Nefsi Kamile Nedir? Denilince
Nefsi Marziyeye ulaşmiş, ve Allahin Razi oldugu yeri ögrenmiş bir kul, artik Allahu Tealanin isimleri ve sifatlarinda kemala dogru yolculuguna başlar. ve önce ona Rahman nedir ögretilir, yani zeker ve erkeklik babalik nedir ögretilir, eger insan veya o sofi, o mürid, bunda dangillik edip anlamazsa, kadinsa kocasi babasi elinden alinir, ve babasiz veya kocasiz kalir, cocuklarina hem ana, hem babalik yapmak durumunda kalir, ve babalik neymiş ona hakkal yakin tattirirlar azizim, öyle vay baba işde cocugu dogurtan adam diye yüzeysel bir bilgi degil, bizzat yaşarsin baba neymiş rahman neymiş, veya baba olarak dogarsin bir ömür babalik yapip bizzat baba olrak hayata, insanlik alemine cirak cikarsin, yada senin elinden o alinir ve, bak bakalim o olmayinca neler oluyor, ve sonrada, haaaa rahmanin görevleri şunlarmiş, keşke (rahman) bababimiz yaşasaydi, keşke kocam yaşasaydi diyecek vehamete kadar düşersin. ve eger anlamazsan senelerce öyle sürünürsün hem baba, hem ana olmaya devam edersin. ögrenmeyen geçemezki ikinci basamağa. ve ikinci basamak annelik yani rahim, yine anneligi rahimligi kolay bişey sanan dangillardan, karisi kizi elinden alinirda, mahrum edilirde, yahutta cocugu olmaz, annelik nedir bilmez, kapi kapi doktor doktor cocuk ararda, ne baba ne anne olabilirler, cünkü ne rahim (Anne) nedir bilir nede rahman (Baba) nedir bilir, ve sonunda öyle hale gelirki,mesala bir KIZIM olsunda isterse toprakdan olsun ve ya mesala bir baba erkek Temili misal ile "Ali" oglum olsunda isterse toprakdan olsun diyecek acziytee düşer. ve bir bardak su vercek kimse bulamaz. ve hem anne, hem baba, hem cocuk ,hem ebeveyn olmuşdur. ZITLAR ancak yoklugunda kavranabilir kurali geregi, bu yüzden elinden alinanin kiymetini, elinden gidince, o zaman anlar. eger bu köprüyüde aşabilirse, anne nedir rahman nedir rahim nedir, görevleri nedir, anlayinca bu sefeer , el alim ismi gelir. ve bilginin önemini anlayacak amma, bilgi olmadan hicbirşeyin, ne oldugunu kavrayamaz, ve cahil olur, ahmak olurda, kafasini taşlara vuran ahmak olurda, "onlar kördür sagirdir,.." ayeti ile bilginin kiymetini bilmeyen, allahin el alim ismini anlamayan, dangillerdir onlar yani ahmak takimi, ve böylcee artik her gün, her an, yeni bir isimde yeni bir sifatta yolculuk edilir, ve bunun sonu hududu yokdur, el hakim ismine gelince, mesala seni bir hakimin yanina verirler, bak kulum ben hakim olunca, ne yaparim bak gör ögren denilir ona, ve hakimin yaninda cirak cikar. eger orda hakim olupda, hak yemeyi ögrenirse, yalancilarin avukati olur, dangillarin sözcüsü olur, kafirlerin yardimicisi olur, ve sinifda kalir, ikinci hayatta ona o yedigi haltlar, yaptgi haksizliklar taddirilir, ve atarlar sucsuz yere hapse, ve seenlerce orda adalet ve dogru hakim bekler, senmisin allahin adaletine ve hakim ismine dangillik eden, ve yine Raşid ismini ögrenecek ögretmen ederler adami, Allah nasil ögretmenilk eder ögrenir, ve eger ögrenemezse, bunu anlamazda ögretmenlige raşidlige hiyanet ederse, iliminin zekatini verip, insan vce cocuk yetiştirmezse, başina ......
ve böylece insan, işde Allahin ismlerinde mahir olunca, ve bu nefsin iki türlü boyutu vardir bir "nefsi kamile" birde "nefsi kamil" yani aynen bir rahman erkek ve zeker cikintili, ve birde rahim girintili cukurlu, bir dag ve bir göl veya deniz gibi oldugu gibi, nefsi kamil erkek, versiyonu ve kamile ise cukurlu, ve eger kamileyi ögrencekse,yani dişi SADIK degil SIDIKA yani yeni versiyonu onun dişi ve kadin olcakdir. ne zaman kamileye erdi o zaman bir kiz cocuk olarak dogar artik. veya nefsi kamil e erdi hep erkek olanlarda ilerledi, yani rahman kamil ,sadik SIDIKA, rezzak, rizika saffet safiye, gibi dogacagi versiyonu onun kemal buldugu veya anlayamadigi takildigi yerde, daha iyi anlamasi için, dangilliginin gitmesi için, yeni versiyonu, o isimde olur, yani saf ve temizligi mi anlamadi onu saffet veya safiye eder dogurtur bir anadan Allahu Teala de, temizlik saflik nedir ögretirler, ve yeni versiyonda temizlik hastasi olur cikar,......
ve böylece Allahin herşeyi ciftler, zevcler, ZIT kutuplar halinde yarattigi hikmeti aciga cikar, ve insan ya dogacagi yeni versiyonu olan bir erkek cocukla kemala erer, yada kadin ve dişi KIZ cocukluga erer. ve seyri süluk artik, onun kemalatina bakar, hangi dersden sinifta kaldigina bakar, hangi dersden zorlandiysa, ve sinifda kaldiysa, o ders ve o isim ile dogar, ve ona bir ömür boyu ögretilir artik.
ve Allahin milyonlarca isimi ve sifati vardir ancak, Allah bunlardan 99 için bunlar, en güzel ismlerimdir buyuruyor, ve bunlari "(esmaül hüsnayi) ögrenen(yaşyan tadan) cennete yol bulur" dedi muhammed, yani anne karnina gecip dogar demekdir.
Rabbim bu makama ulaşinca, DANGILLLARDAN, ahmaklardan, cahil cühelalardan olmakdan muhafaza buyursun hepimizi.
ulaşabilirsniz bu makama makaminiz mübarek olsun.
Nefsi Safiye - Nefsi Safiye Nedir?
YAKiN BiLGiSi NEDiR? ÖRNEKLERiYLE
(Kar©glanin 12 Nisan 2016 Vaazi)
الم تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Sadakallahul Aziym LOKMAN Suresi 1. 2. 3. 4. ayet
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Elif lâm mîm. Tilke âyâtul kitâbil hakîm. Huden ve rahmeten lil muhsinîn. Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkinûn.
Meali :
Ayaktakilere Egilenlere Oturanlara dir bu söz.
Bunlar, hakîm olan Karar mercii olan Kitab’ın Âyetleri’dir.
Bu ögütler sadece ihsan makaminda olanlar icindir, (önüne gelenin yapacagi işler degildir, Doktorun yapmasi gerekeni hakim yaparsa olmaz , hakimin görevini, calgici yapmaya kalkarsa yine olmaz).
Ve Onlar, namazı ikame ederler (namaz kılarlar), ve zekâtı verirler. Ve onlar, ahireti yakinen bilirler.
Sadakallahul Aziym LOKMAN Suresi 1. 2. 3. 4. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin. "Ya Resulallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?" denince, iş ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin.buyurdu.
(Hadisi şerif)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.
Ve sana “Yakîn Bilgisi” gelinceye kadar , Allah a Kullukda Devam et.
Sadakallahul Aziym HİCR Suresi 99. ayet
isa efendimiz öyleki ona öyle bir yakin bilgise gelmişdiki, hangi şeyin, hangi topragin, hangi bitkin, kimin cibilliyati oldugunu biliyordu, cönkü o nun, o topragin o melekeleri ona diyorduki : ben falanciyin, ben fillanciyin, bu muhmede ne zaman geldi, taa müşrikler muhammede davet verip, sonra onun yemegine zehir katip sunduklari güne kadar, onda o yakin bilgisi yok idi, ve o gün o eti agzina götürdü, ve etteki o meleklr ona dediki,"ya rasulallah, beni yeme ben zehirliyin" dedi, peki bu yakin bilgisi ne olaki, işde o elementlerin sesini duyar olmak, element meleklerinin sesni duyar olmak makami: makami safiye, tasavufdaki nefsin rütblerinden safiye makamindan bahsediyoruzki, o kadar saf dereceye ulaşacaksinki, saaffet ve saafiyetin senin, elementlerin sesini duymaya kadar götürcek ve sende. o kdarki o sesleri duyup ayirt edebilcek bir yakin bilgisi hasil olacak yani, ve yine isa efendimiz ve havarileri bir yere vardilar ve, isa bir avuc yerden toprak veya camur alip dediki bu dedi bilmem nuhun oglu mafsal kemigi dedi, haydi diriltte bakalim o zaman ya ruhullah dediler,
"Rabbena atina min ledunke rahmeten ve heyyi’ lena min emrina reşeda”
dedi o taprak canlandi kalkdi onlarla konuşdu, ve gördülerki isa dogru söylüyor, ve havarilere gecdi bu sefer bu yakin bilgisi onlarda tebiatin sesini duyar oldular, tabiat ana onlarlada konuşur oldu. ve işde safiye makami bazen elden ele verilir, bazende kendi tasarrufun ile kazanirsin, yakin bilgisi böyledir, ilmlel yakin bilgisi için, elinde ilmi bir burhan olmali, yani yazili bir metin, bir bilgi olmaliki onu okuyup ilmel bilebilesin. yazili bir metin bir bilgi olmadan onu ilmen bilemezsin, ve Allah bu ilimini öyle her zaman insanlarin sandigi gibi tevrat levhalari gibi levhalara yazmamisdir, ve ve tevrat nüshalari yazili olan levhalar dünyanin dört bir yainindaki taslara kazinmis olan bütün yazilar tevrat nüshasidir ve orjinaldir, tahrip edilmemiş olan tevrat onlardir, ve taa bu misir piramitilerinin icindeki resimli yazilarda buna dahildir tahrip edilmeden günümüze kadar gelmiş, cünkü taşa kazinmiş, amm insanoglunun bunlarda ahmaklik etitgi görülünce, rabbim bu yöntemi neshetmişdir, ve kuran kainatta yazilidir. nasil? mesala cekirgelerde bir ayet veya bir nüsha vardir, bilmem aluminyumun iicnde bir nüsha vardir, yine eşşekde bir nüsha, devede bir nüsha veya ayet yazilidir, ve bütün hak kitaplar canlidir, hala bozulmadan kalanlari vardir, ve tahrip edilmiş olanlar, zaten bugün yine tahrif edilmiş olan bitkiler hayvanlar olarak tezehür göstermekdedir, özü bozulmuş bir elma tahrif olmuş bir ayeti temsil eder, amma onun orjinal metni elmizde varsa, bozulmamiş bir elma türü, cekirdegi tahrif olamamiş, Allahu tealanin ayetlerinden bir ayeti temsil eder, ve kuran kainatta yazildir işde.
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn.Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. veya Ha ve mim . Ve tasliyetu cahîm.
İnne hâzâ le huve hakkul yakîn
Ey sağdaki!( ey iyler zümresi) Sana selam olsun!
(Dallin veya sol ve kötüler) Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,
Ve onlar için alevli ateşe atılma vardır. su gibi kaynamak vardir.
veya asli vatani ateş olmak vardir, yani ateşden bir parca olmak vardir.
ve bunlar muhakkakki taddirilarak, hakkal yakin bilinir ve ögretilir.
VÂKIA Suresi 91. 92. 93. 94. 95. ayet
ingiliz ingilizcesini en iyi ingilterede yaşyanlar ögrenir, veya onu, bir ingilizledevamli konuşanlar daha iyi ögrenir, italyanca böyle, türkcede böyle, almancada, öyleyse elementlerin dilinide elementlerle konuşabilme ve yakin bilgisne sahip olanlar bilir. o derece saf olcakki halin, elementleri duyacak, sonra onlarin dilinden birde anlamak, ögrenmek lazim, mesala ingilizceyi duyarsinda, sen ingilizce bilmiyorsan, anlamzsin ne diyor onlar, elementlerin sesini biz duysak ne kadar bir gürültüdür o düşünün bir, 1cm3 bir elementin icinde binlerce o elementin atomundan var, atom mikroskop bazinda görülebilen kücük bir parca, öyle olunca 1cm3 bir cam bardagin parcasindaki elementlerin sesini duysan, bir şehrin gürültüsü kadar ses duyman lazim, amma duymuyoz işde, ve ve isaya verilen yakinlik bilgisi, bunlarin sesini duyacak bir yakinlik, yine muhammede öyle bir yakinlik, ve yine Allah, ibrahimi yakacak olan ateşe :
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrâhîme.
“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.
ENBİYA Suresi 69. ayet
öyleyse, öyle bir yakinlik derecesi varki, ateşle suyla konuşabiliyorsun. ve Allah dediki
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.
Ve sana “Yakîn Bilgisi” gelinceye kadar , Allah a Kullukda Devam et.
ve bu ilim, Hz ibrahime ögretilirken birinci defa sinandi, yatirdi ismaili kescek, Allah bicaga dur kesme dedi, bicak kesmiyor, kesemiyor, izinsiz kesemez, ve burda ögrenemedi. bu sefer manciniga bindirdiler ateşe atiyorlar, ordada ögrenemedi, Allah diyor "gulne.." , "biz dedikki ateşe" diyor, yani yine ibrahim ögrenmiş olsa, rabbimiz buyurcakki "ibrahim dediki ateşe" olcak amma, öyle demiyor, "biz dedikki" diyor, ibrahim yine bu elementleri duyabilcek, onlarla konuşabilcek yakin bilgisinden yoksun . ve ashabi kehfe öyle bir kelime ögrettiki rabbim, onlar 300 sene sonra kalkmak istediler, ve bu bir kelime ile oldu ve ve kuranda bunu, kehf suresinde nasil anlatiyor, o kelime hakkinda:
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi mislihî mededâ.
De ki: “Denizler, Rabbimin kelimeleri için (kelimelerini yazmak için) mürekkep olsaydı ve onun bir mislini daha imdada (yardıma) getirmiş olsaydık bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden, denizler mutlaka tükenirdi.
KEHF Suresi 109. ayet
ve bu SIRLI kelimeyi dedigin zaman 300 senede uyusan, Allah seni uykudan kalkar gibi kaldirir, SIR bu kelimede amma, o kelime hangi kelime, hadi bil. Allah bildirmeyince bilemezsinki, sana o yakinen bidirilmeyince bilemezsinki, ve onlar bir kelme ögrendiler ve ve bu kelime onlari 300 sene sonra uyndirdi, ve her kim akşam yatarken bu ayeti okuyupda,"rabbim, o ashabi kehfi kaldiran kelime hatrina benide şu saatte kaldir2 derse inşallah faydasina nail olur, ve o saatte uyanir, amma o kelime yine, o derece yakin bilgisine ermek ile olur, yoksa bu ayet o kelime degildir, yine sadece o ayet , o kelime hatrina kullanilir. Allahin muradina uygunsa cevap gelir o duadan. (hani mesala herkes uyuyunca kalkip, bilmem sucsuzlari uyurken öldürcen diye okunmaz :)
ve Allah diyorki, biz ateşe dedikki "serin ol" haydi sende söyle bu kelimeyi ateşe, bnde söyleyen, ateş serin olcakmi bakalim, kimin sözüne itaat edecek, eger ben o yakin ve safiyet makamina cikmadiysam, benim "ya naru berden ve selamen" demem işe yaramaz, hadi diyen bak yine yakar benim elimi, sen de bakalim, seni yakmayacakmi. amma öyle kimseler varki, onlar safiyet makamina cikmiş kimseler, onlar derse o kelimeyi, ateş yakmaz bicak kesmez. nitekim bir tarikat vardirki rufailer diyorlar, onlar bedenlerine şiş sokuyor bilmem kilic sokuyor, bişey olmuyor, neden onlarda bir kelime var, o tilsim amma, o tilsimida söyliyen agiz ve insanlarin hepsi bir degil, amma velevki bir cocuk olsa bile, ve bu kelimeyi, amma elden ele verilir, dilden dile verilir, amma da, kendi tasarrufun ile kazanirsin dedik işde. ve sana bicak dürtseler bişey olmazsin hatta ta kalbine dürtseler yine bişey olmaz, cünkü sen tilsimli kelmeyi biliyoyrasn elementler senin sözünü dinler, ve onlar sana zarar verecek o madeden korunurlar.
Nitekim mehdiyi deccalin kesmes,i fakat mehdinin tekrar dirilmesi cünkü o kelimeyi o biliyor, sonra yine kesemesi yine, dirilmesi sonunda ücüncüde dirilince, bir daha onu öldürümeyecak olmasi ve onun sirtinin onun em ri ile bakirdan ve kjursundan bir hale dösnmesi yani elmentlere emredince kesilmez bir elemente dönünce, onun gücünün bitmesi yani onu yenemeyecegini anlayinca umudu biter, ayni firavun gibi, artik ben ona inandim diyecek amma biraz gec olcak, ayni ikinci firavun, mehdinin firavunu yani, ve orda mehdiye düsen tilsimli kelime "simdimi ahmak, simdimi anladin." evet bujrdan davet var somnun gelcegi güne hazir ol o gün seni gücünün bittgi gün istersen den ve sonuda inan istersen bira geri dur krokmuyan senmisin benmi bundan baklaim haydi cagri davetye buyur dene ya sen ya ben aslar kimdese o kazanir, ve varsa kesilemeye razi olcak başka bir mehdi adayi ciksin, hadi onunla savaşin, varsa öyle onun önünde kesilmekden korkmayacak bir daşşakli mehdi, ben ona öncelik vercen, hadi gitsin yatsin kesilmeye, ve benim atam ismail varken, benim korkum yok, onu kesmeyen bicak benide kesmez amm ne zaman omnuda rabbim bilir, sen o tilsimi bilmezsin, amma o kelime bana ben oray ayatmadan gelcekdir, şimdi boşuna hafizamda arama yok, o safiye bilgisi elin ateşe düşmeden gelir, ibraim ateşe düşmeen hmen önce gelir senin işin bitip mancinigi firlatinca, ben senin elinden cikinca firsat bana gecince, varsa o sesi duyabilcegini başka iddia eden buyursun önden buyursun.
insan kendisinin olmayan lokmayi yiymez dedik, cooook önceki vaazlarmizda. ve bunu şimdi şöyle aciklayacagiz, ve mesala toyota marka bir arabanin tekeri, koca teker bile reno arabaya takan desen uymuyor, yani tekermi teker, cantmi cant, amma o toyata için, digeri reno için, öyle olunca, Allahin, senin bedenini oluştursun diye halkettgi bir lokmayi, başkasi yiyemez, sende: başakasinin bedeni olcak lokmayi yiyemezsin, ve yine istisnai durum, isa efendimiz son yemekde ortadaki ekmegi böldü, ve dedi bu benim etim, yiyin dedi, sonra şerbet vardi, vişne şerbeti bu da benim kanim, için dedi. Yani o , o elemntlerin kendini oluşturcak olan parcalar oldugunu biliyordu, fakat onlari o, havarilerini yedirdi, ve o havarileri olarak hayat sürdü, misyonunu tamam etti, ve hiristiyanlik diye bir din, dünyada, ikinci büyük din oldu, ve onlar yine onun lokmalarini, onun müsadesi ile yediler, amma dedi, sofradiklerden yaninizda, evinize götürmeyin bundan dedi, alip gidenler domuz suretine carpildilar.
iş ehlinde güzel, doktorluk doktor bilgisi olanda güzel, sen hic tedavi olmak için baytarin önüne yatarmisin, amaliyat etsin diye, belki zorda kalirsan olur amma, ne kadar güvenebilirsin ona, cünkü doktor başka, baytar başka degilmi, yine doktoru alip gelip ona, "hadi bana istanbul köprüsü yap" denirmi, o mühendisin işi ve görevi, ve safiye makamina cikmayan ve SIR saklayamayan birisine bu kelimeler ögretilmez, ve Hz Süleyman, Belkisin veya BALKIZIN tahtini getiren o "Asaf bin Berhiya" da işde safiyye makamina cikmiş olan bir Allah adaminydiki, ona ilahi kelimeler ögretilmişdi, öyle bir kelime ki, onunla bir yerden biryere gidebilme, veya bir yerdekini, başka yere taşiyabilmek için, bir TILSIMLI kelime, ve eger seni elementlere komutan tayin ederlerse, bir komutan bir orduyu isterse "suya dal" der hepsi suya dalar "cik" der cikarlar degilmi, öyle sokakdan gecen biri askere, yat deyincemi asker yatar, yoksa komutani taniyip komutan deyincemi, yere yatar. öyleyse, işde elementlere emredebilme yetkisi olan bir zati muhteremde, gel buraya deyince, agac kökleriyle cikar gelir. ve muhammedde oldumu? oldu, haceti def iyesini yapacagi zaman agaclara gel buraya, beni sakla diyordu, hacet edesiye gelip ona gelerti olurlardi.
ve hakkal yakin derecesindeki bir yakin bilgisi ateşin yakdigini, gerekince ekmek pişirdigini, ve suyun gerekince hayatenerjisi oldugunu, ve amma bazende, zaman gelipde katil olup, bogup adam öldürdügünü bilmek derecesinde kalir.
ondan daha üstün bir yakin bilgisi varki, işde ateşe serin ve selamet ol diyebilme derecesi, bicaga kesme diyebilme derecesi, ve o makama tasavuf ehli,nefsi safiye diyor. neden bu ihsan makamindan önce gelmesine ragmen, amma ihsan makamindan sonra anlatildi diyenler olcakdir, cünkü hakkal yakin olmadan önce, o ateşe yakma demek lazimdir yoksa, hakkal yakin bilince, ateşin icine düşünce ateşe yakma dersen, senin ya tamamini, yada yarini yakmiş olur, öyle olunca, önce olmasinsa ragmen, sonda olan demekdir. ve vaktinden önce gelen demekdir, ve gecen hafta yazdik, bize füyüzat geldi, ve dediki "zararin neresinden dönersen kardir" ve bunu ben hakkal yakin bilince degil, yani zarara ugradikdan sonra gelse idi, bana faydasi ne olcakdiki zaten, o öyleki sen ateşe düşmeden önce gelen bir bilgidir, bir füyzattir, ilimdir, bilgi ve SIRLI ayet ve kelimedir.
Komutan olmayan brisinin emrine askerler itaat edip uymazlar degilmi , öyle olunca zamanin imami mehdiyi, yer gök ehli bilir, ve ona uyarlar amma insanlarin ahmaklari onuN imam ve komutan oldugunu bilmezler, insanlardan sadece seckin olanlar onu tanir bilirler, ve o yüzden o agaca emretse agac itaat eder, ve su ya dese su itaat eder. amma işde kafir deccal anti uygulamasi yapiyor, ve tersine ceviriyor işde, ve öyle olunca "
ذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
iz evâl fityetu ilâl kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ raşedâ(raşeden).
kehf ashabina dedilerki "Rabbinizden size Rahmet olarak Gelen Raşidin emriyle diriler olun ."
ve sen de bakalim bu kelimeleri ve birde ben diyen, o ayeti ölüler dirilcekmi dirilmez, cünkü sen o raşid degilsin, sen o isa degilsinki dirilsin, ve komutan kimse elementler ona uyar itaat ederler. . velhasil kelam.
Ve element dili bilmek işde, ilk basamakda "ti ve anti" olarak başlar , yani israfil burusu "tatüüü veya taaa ve tiii veya tüüüü" veya horoz dili "ü' üürü' üüüüüü" ne demek peki bilen varmi, hangi dil bu, ne komut veriyor bu dil acaba diyen varmi, neden böyle ötüyor horuz demek yokmu? yine dolunay olunca kurtlar "wuuuuuuuuu" derler ne komut veriyor acaba, yani Allahin kelimlerini yazacak mürekkeb denizler dolusu olsa, onun kelimelerini yazip bitiremez diyor, Rabbim. cünkü kedi dili, köpek dili, karinca dili, bakteri dili, ,iknek dili, aslan dili, fok baligi dili,........ hangi birini yazcan, anlayacan, ingilizce bilen, birde kendi dilini bilen, iki dil biliyorum diye övünüyor,
lan ahmak,sen bilmezmisin
Allahin binlerce yarattigi hayvani, börtüsü böcügü elmentiyapragi bitkisi agaci cekirdegigezegenleri yildizlari,.....melekleri ceberrut, lahut alemindekiler varken, bunlara birbirleriyle anlascabilcegi birerde dil veren rabbinin üstünlügünü unuturda, iki dile bilene üstünlük yüklüyorsun, ahmak insanoglu, sana kim ögretti bu dilleri. köpek köpekceyi nereden ögrendi demek yokmu, kedi kedi dilini nerden ögrendi demek yokmu, bunun bir kitabida okuluda yok, nerden ögeniyor bunlar demek yokmu ahmak insanoglu, "köpegimi bu sene ilkokula gönderdim okumasini ögrendi" diyen varmi? köpek kendi dilini otamatik bilir, ama insan dilinide bilir, fakat konuşmaz sadece. "dab daba rab" ne demek acaba degilmi, yani musiki. yine mesela "şip şibidi şip" ne demek, yagmur ne diyor acaba diyen varmi. "kappudu kappudu kappudu kap" atin nali ne diyor acaba demek yokmu?
Hz. Yunus efendimiz, derviş yunus bu makama eren biri, ne diyor : "sordum sari cicege, annen baban varmidir." " ne inilersin dertli dolap" . Hz isa ise, onun, o cicegin annesi kim? babasi kim bilen bir makam, bir üst makam. bu kimin cibilliyati bilebilen bir makam. onu kim yiyecekde, onda lokma olcak, hücre olcak biliyor. ve öyle olunca, sen senin olcak lokmayi yiyebilir, nefesi alabilirsin. ve bagaya, dozere, tanka, takilcak vidayi, radyoya takamazsin azizim, olmaz olmaaaaz, ahmak olmak lazim 36 lik bir vidayi kücücük radyoya takmaya kalkmak delilik degilde ne o zaman, ey kafir deccal, sen senin olmayan makama eremezsin, o makam mehdinin ise, sen elli defa ugraş, senin olmaz. sen senin olan lokmaya nasipdar olabilirsin ancak ahmak, koca ahmak. sen bilmezmisin
ve mehdilik de öyle ismini mehdi koymakla, babasinin ismini abdullah koymakla, bilmem suriyede şamda namaz kilmamklada olmaz.
O nu yerdekilerde bilir, göktekilerde bilirken, ey kendi bilmez, ahmak cakma mehdiler, yok olun şimdi, kaybolun şimdi, ahmaklar sürüsü, daha derviş yunus derecesini ermemiş birinin mehdilige kalkmasi ancak DANGILLIKDIR.
::::::
Hz. Haticenin ümmertin annesi oldugunu söyledigimiz için, bizi yine yalanci cikarmaya kalkanlar oldu, ve bunu bu hafta şu satirlarla anlatip ispat edip cevaplayacagiz:
Herkesin bir cibillyati olan hayvan cinsinden sifati vardir, ve o hayvanin özelliklerinden taşir o kimse, ve hatcenin ümmetin annesi olmasi yani mesela karincalarda bir tane anne vardir, anne karinca bütün karincalarin annesidir, tabiatta örnegi varmi var. yine arilardada aynidir durum. ve meryemin, mehdinin yani isanin annesi olmasi, ve gelceekden gelen cocugun annesi olmasi demek ise, yani bütün mehdi cocuklarinin annesi demek olur. ve yine meryem, fakir meryem, cocugunu, öyle saraylarda büyütmedi isayi, deneleri harmana götüren arabalardan dökülen bugday başaklarini toplayarak büyüttü. ey mehdi cocuklarinin anneleri, öyle mehdiye bu cocuklara bakmiyorsun diye saray saltanat beklemeyin, yani an karinca meryem, başak topliyarak büyüttüyse, isa ruhullah olmasina ragmen, Alllahin en fakir kulu olan isa, Allah katinda en zenginlerden birisi, ve yine ali agaoglu ile özyilmazel konusu o nun bu konuyu yanliş anlayip, yanliş lansetmesi yüzünden, ve cok eşli hayvanlar belli, tek eşlilerde belli, ve süleyman aleyhisselamin 300 eşi olmasi, öyle belki sizin bildiginiz gibi degil, bir kadini alip boşarsan, istersen böyle 300 degil 3000 kadinla evlen boşan, varmi şeriata aykiri bir durum? yok. o zaman, onun 300 karisi olmasi, bir anda hareminde 300 kadin tutmuş olmayabilir degilmi? Bunun versionlari cok, ve bir ciftlikde bir tane saglam salma erkek at varsa, o bütün dişileri döllerki, ari diri ve soolu bir at soyu olsun diye degilmi? cünkü o at gercek soydur, gercek erkekdir, onun döllemesi, dogacak bütün yeni bebe atlarin ari diri irk at olmasi icindir degilmi?yine ciftlikde bvir koc bütün ciftligin koyunlari döller damizlik koc odur cünkü ve böyle olunca karişik irk olmaz ari diri irk olur yine, ve böyle olunca tek eşli hayvanlarda bellidir ve onlarda tek eşliligi korurlar
ve tabiatta örnekleri var.
saf kelimesi nerde geciyor mesala "saf kan at", "saf irk" safiye yani saf irk demekdir, yani o makama ancak saf irk olan kimseler ulaşabilir yani , hitler köpegi kendisini saf irk saniyordu ahmak. yani alman iti doberman saf irk diyordu, yani ahmak dünyada bir doberman köpegi yok, ve herkes doberman köpegi olcak diye bir hukuk olmaz, herkez köpek olursa, kedi ne olcak, yahut balik ne olcak, kuş ne olcak, ve digerlerini yok edip dünyayi tek irk yapma projesi, böyle ahmak birinin akli olabilir zaten, dangillarin başkmutani, onun ardindan gidenlerde zaten doppel dangil demek. yani dünyada at ayri bir soy, aslan ayri bir soy, kedi ayri bir soy, ve hepsininin ari diri irki vardir, amma bozdular ve artik öyle bir ari irk yok dencek kadar az, cünkü elma bozulunca oynaninca, nerde bulcan artik gercek elmayi, yok bir de, olanlarida öldürtüyorlar vararrsa. tavuk gribi dediler, gercek tavuklari ithaf etridiler, ve herkese bozuk irk tavuk sattilar, artik yokki gercek tavuk, kaldiysa bir kac bilinmeyen köyde kaldi belki, ve bu ayni sistem ile dometis faytini bir düşürdüler, adam satsada para etmiyor, kamyonlarca dometes cöpe döküldü, ertesi senede ekmediler, dometis tohumu kayboldu, sonra kendileri bozuk dometes soyunu sürdüler piyasaya, artikk gercek, ari diri dometes kalmadi yani, ve böylece bunlar, isde itler ve hitler akli ile, bütün diger soylari bozdular, ve kendi soylarini, ari irk kabul ettirmek için digerini bozdular, ve onlar kendileri bu bozuklardan yemezler zaten, sen, ben ucuz diye alabilip yiyebiliyoz, kendileri iyisni yiyorlar, bunlarin sana ban yok onlardan ve işde mehdi bunlarin cerkina comak sokan oluyor. öyle yapiyorlar fallanc, sirni ortaya koyuyor böyle yapiyorlar, onuda acikliyor ve onlarin işinede gelmiyor ve bize rakip sahte mehdiler icad etdi (:::) gavur.
amma sahteler aslina rucu etriri senin yaptgin sahte dometisler, artik bizim gercek dometisi aramamiz gerketigini ögretsyse senin o tüpretgini sahte mehdilerde , inslarin gercek mehdjiyi arayip secmesini sebeb olckadir zaten. danke bu hizmeitne bilmeden yaptgin hizmetin için.
Rabbim o ari diri soya ,saf soya, saf irka, mehdi soyuna, muhammed soyuna yardım etsinki, kafir decal ve irkiyla savaşinda güc kuvvet versin, onlari o kafirlere, galip getirsin, amiyn.
Hakikat ve Marifet Nedir -Ihsan Makami - Zirve 1 Kişiliktir, ve Orasi Keyif Yeri Degildir
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 31. ayet
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn
Meali :
Ve (Allah), Âdem’e, (Allah’ın) isimlerinin hepsini (bu isimlerdeki hikmetleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki: “Haydi sadıklardan iseniz bunları isimleri ile bana haber verin (söyleyin).”
Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 31. ayet
عَلَّمَنِي رَبِّي
allemenî rabbî
Meali
“Rabbim bana öğretti.”
(Sadakallahul Aziym Yusuf Suresi 37. Ayet )
وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn.
Meali
Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk buluncakdir
(Sadakallahul Aziym A'RAF Suresi 181. ayet )
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet mârifetullahtır.”
( Hadis-i Şerif )
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.”
(Ebu Dâvud: 4391)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
![[Resim: 145799669327981.gif]](https://image.1trk.net/uploads/145799669327981.gif)
Top adamin vuruş hizina göre zirveye cikiyor ve sonra aşagi iniyor, yani zirve orda oturmak için degilmiş, yine ihsan makami orda oturup devamli kalmak için degildir,
Yine Hz. Muhammed Miracda En zirveye cikdi, ve sona geri döndü, yani orda kalmadi geri döndü, ihsan makamina cikan,Mirac edip Allahi gören veya görüyor gibi makamina, ihsan makamina cikan, orda Allahla bagdaş kurup oturmaz, orda keyif edip laka luka yapmaz, o makami meşgul etmez, geri dönüp ümmeti irşad eder,
"Koca Kari dünya bu gece bana göründü ve diyorkine: "Ne Ana Gördüm Ne Baba, Ne Evlat Gördüm Ne Koca, Ama Yinede Yaşadim Doya Doya.
imza (Hoşcakal, Yalan Dünya)
ve diyorki yaşlandim artik ben, daha 90 yaşindayken okuyup yaziyordum, şimdi gözlerim zayilfladi diyor, azalarim zayifladi diyor. ve bunamamiş daha akli başinda amma yaşlanmiş kaaporta (beden eskimiş) ve diyorki insanlik artik bu genc kalmayi bulsun diyor, ve bana yol aciyo, bunu insanlara ögret diye.
Hangi yigiti toprak yutmadiki, hangi ceylan gözler toprak olmadiki, hangi en tatli Yemek, Ya tuvalet olup, yada hücre olup sonunda topraga karişmadiki,
Kadinlar Rahim tabiatinda, cekici, icine yutucu, yani topragimiz ve dünyamiz, icine girince, ondan taze cocuk olarak dogurup cikariyor, o öldürücü indirici, indirmek rahmani indirmek, yine topraga kariştirmak, ve geri cagirmak üzere yapilandirilimiş. oysaki rahmanda, cocuk olup onu(rahmi) yirtip cikan, bir ayrik otu gibi bir filiz gibi onu(topragi) yirtip ciakabilcek bir tabiatta yaratilmiş olan, erkek ve rahmanlar, her ne kadar rahman (erkek cocuk) rahimin icinden ciksada, rahimde rahmanin zekerinden gecip gelmiyormu? meni babanin zekerinden inip geliyor, öyleyse rahmandan gecmeyen dogmaz, rahmini tanimayan dogamaz azizim.Tasavvufdaki "Seyri Süluk" ilmi bilgisi,o sülükdeki yolu bilmeyen tasavuf nedir bilmez. tasavvufu anlamyan (BibBiiiiiib Kafa) , o sülükdeki yolculugu "meni olan lokmanin cocuk oluncaga kadarki seyahatini anlamaz. Babayi anlamayan nasil dogacakki, meni olmazki. Babadan gecince, anneyi anlamayan rahme dahil olamazkine, belki mastürbasyon olur, belkide dişari cikar amma, cocuk olup dogamaz,gizli alemden hakikat alemine gecmekdir, dogmak marifet ancak, o seyri sülükunu tamam edenler dogabilir yeniden, onun için bu gercek mürşidi kamillere ihtiyac var amma, onlar sana hakikati marifeti ögretiyorsa gercek mürşiddir, yoksa sen onun şeyh denen kimsenin temsili misal ile, tuvalet bekcisiysen, bilmem SOBASINI YAKIP KÜLÜNÜ ALIYORSAN, BUNUNLA iLiM ÖGRENiLMEZ, EşşEKLiGE DEVAM ET SEN AZiZiM, BU DÜNYANIN EşşEK OLARAK DOGACAKLARADA ihtiyaci var elbet, hangi dört kariya yeten erkek toprak olmadiki; en fazla misal ile, olsa olsa iki saatin sonunda, onun zekeride yorulup inip buruşmadiki, bu koca kari dünya ne diyor, sen gibi yigitlerden, elli tanesini 100 tanesini 1000,...gömdüde, diyorki "ne koca gördüm, ne baba" diyor bana, anladinmi (BibBiiiiiib Kafa) , en kuvetli adam olsan, 60 yaşa gelince, o kaslarin sarkip buruşcak, aklin belki başindan gitcek, aynen Muhammed Ali gibi "kelebek gibi ucarim, ari gibi sokarim" diyordu bir zamanlar, bugün akli bile başinda degil belki, titrek sultan oldu, yani güvenme öyle gücüne, güvenme öyle güzelligine, güvenme öyle aklina, nice akilsizlar dolaşir bu dünyada, yusuf gibi dünya güzeli olsan, gömerler azizim, topraga katcak karişdircak yeniden yogurcak, en azindan ikinci el bir araba sanada vardir bu dünyada, senide katip karişdirip yenidin yogurcak bir ana, bir kadin bir rahim vardir, bir züleyha vardir, ve
Hz. Enes’ten yapılan rivayete göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:
“Cennet halkı kıyamet günü Âdem’in suretinde, otuz üç yaşında, bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir sima hâlinde haşr edilirler. Sonra cennette bulunan bir ağacın yanına götürülürler ve ondan elbise giyinirler, artık ne elbiseleri eskir ve ne de gençlikleri kaybolur.”(Kenzu’l-Ummal, H. No: 39383).
Diğer bir rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir:
“(Ruh üflenmiş) bir düşükten bir pirifâniye kadar (cennetlik olan) her kes otuz üç yaşında, Âdem’in suretinde, Yusuf’un güzelliğinde, Eyyub’un ahlakında bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir simayla haşr edilirler.”(age, H. No: 39384).
“Âlimler, dünya kadınlarının cennette bir yaşta olacaklarını, Hurilerin ise büyük-küçük (nefislerin arzu ettiği şekilde) çeşitli yaşlarda olacaklarını söylemişlerdir."
"Nebe sûresinde cennetliklere ihsan edilen nimetlerden bahsedilirken de cennet hurilerine atıfta bulunularak “ve kevâibe etrâbâ” buyrulmaktadır. Bu âyetteki “kevâib” gençliğin en ilk ve en güzel dönemini ifade etmekte olup, ergenliğinin ilk demlerindeki genç kızlar demektir. “Etrâben” ifadesi ise aynı yaşta (yaşıt) manasındadır.” (Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 101)
Bu hadisler ve ayetler gösteriyorki, genclik iksiri keşfedilcek, ve insanlar yaşlanmayacak, ve öyle(33 yaşinda) haşrolcak demek, öyle toplanir olcaklar, yani genclik iksiri buluncak, ve muhammed ne yapmişdir bu hadisi ile: Hani karanlik bir odadaki bir nesnenin yeirini bilen kimse, ona dogru elindeki el lambasini tutar, ve yanindakine der ki, ve bak burda ne var, "hadi onuda al" der gibi, muhammed bize bu gencliik iksirine işaret emişdir, ve bunun mümkün oldgunu, ve bizim bunuda zamani gelince alacagimizi, ve yedigimiz ictiklerimiz artik bizi yaşlandirmayacak oldugu, yani haşrolur demek: anlattik işde, almanyadan nutella, bilmem italyadan bedem, bilmem yunandan eşşek zeytini alip geldiler yedin, bunlar sende seni oluşturduysa, işde onlr sende haşroldu, toplandi demekdir. öyleyse öyle bir zaman da ahir zamanda, işde o topraktan cikanlari yiyecek amma, artik insanlari yaşlandirmaycak demekdir. ve bunun bulunmasi yiyeceklerdeki bir püf noktasinin keşfedilmesi ile olcak, oda nedir yine dönüp dolaşip rahmanda kaliyoruz, bunun sirri ise yine rahmanda, yani "ulu yarah" da gizli. buruşuk bir (BibBiiiiiib) nasil, oluyurda dimdik ve sert ve cap canli oluyor, arayip bulan, insanin nasil öyle 33 yaşindan daha fazla yaşlanmaycaginida bulabilir, iş rahmanda bitiyor, rahmani anla herşeyi anlarsin zaten, (BibBiiiiiib Kafa) bilim adami, rahmani bilmeyen hicbirşeyi bilmez, Allahi bilmeyen, ahmakdir, kördür sagirdir dilsizidir, yani ahmakdir (BibBiiiiiib Kafa) . ve bunun sirri ise, oraya belli sebebden dolayi kan hücüm etmesi, amma dayak yedin oraya kan hücum ediyor amma, kara bere oluyor, öyle hücüm etmiyecek, başka bir yolda hücüm etcek, yani onu dipdiri yapacak birşey, nedir o rahim ve Rahmi bilmek lazim, yine onun için görsel "aynel yakin", tatsal "hakkal yakin" duygusal "hissel yakin", "fiziksel yakin" yine girip cikcak "eşşek bakmakla bahar almaz" derler yani. Rahman ve Rahim dersi bitince ancak cözebilir bu insanoglun nasil 33 yaşindan daha fazla yaşlanilmaz, "genclik iksiri" nedir?
---oOo---
Gecenki vaazdaki evrim konusuna atfen yine şöyle bir aciklama yapiyoruz ki: Maymunlar uzun yillardir hayvanat bahcelerinde egitiliyor, ve insanlarla ic ice yaşayanlari var, ve onlar, birak kendi başlarina maymun iken gelişip insn olmayi, insan olanlardan bak bu böyle, şu şöyle diye ögretenler olmasina ragman, dah hayvanat bahscesindeki egitilmiş hic bir maynun ailesinden öyle insana daha cok benzryen bir maymun dogmadi .maymunlar yine maymun yine maymun, o halde hani maymun gelişdide, kendini gelişdirdide insan olduydu, lan angut, maymun dün degil belki ikibin yildir insanlarca egtiliyor, egtilmesine ragmen insan olmasini beceremiyorsa, o insan flan degildir , evrim diyde birşey yokdur(BibBiiiiiib Kafa)cahil, (BibBiiiiiib Kafa) evcrimci o maymundur maymun, ondan insan falan olmaz, kurbagidan da, prens olmasini falan beklemeyin (BibBiiiiiib Kafa) evrimciler.
---oOo---
Tasavvufda Nefsin Mertbelri konusunda en son Nefsi Kamil ve Kamileyi anlattik, ve mürşdii kamildende bahsettik, yani kemal ilimini ögreten büyük ögretmen demekdir dedik, ve insanlara seyri sülük yolunu talim eden, ögreten ögretmendir dedik.
geldik ondan sonraki rütbe ve makam olan ihsan makamina
ve bu soruyu gelin cebrail aleyhisselama, muhammede sorduralim ve cevabini alalim .
HADİS-İ ŞERİF
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den: Şöyle demiştir: Bir gün Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem açıkta oturuyordu. (yanına) biri gelip: “Îmân nedir?” diye sordu. “Îmân; Allâha, Meleklerine, Allâh’a mülâkî olmağa (yâni Rü’yetu’llâh’a), Peygamberlerine inanmak, kezâlik (öldükten sonra) dirilmeğe inanmaktır.” cevâbını verdi.
“Ya İslâm nedir?” dedi. “İslâm; Allâh’a ibâdet edip (hiçbir şeyi) O’na şerîk ittihâz etmemek, namazı ikâme ve farz edilmiş zekâtı edâ etmek, Ramazanda da oruç tutmaktır.” buyurdu. (Ondan sonra)
“Ya ihsân nedir?” diye sordu. “Allâh’a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Eğer sen, Allâh’ı görmüyorsan şüphesiz O, seni görür.” buyurdu........
HADİS-İ ŞERİF
ve gelelim bu hadisi ve ihsan makamini, Karoglan hoca nasil anladi, ve nasil size anlatir :
Karoglanin dilinden ihsan makami nedir
evet muhammed dediki ihsan allahi görüyor gibi ibdet ertmekdir dedi ve Muhammed mirac etdi gitdi allahi ruyet etdi geldi ve artik Allah a olan imani mutmain oldu, ve aynel yakin bildi, galel yakin bildi, ve kelam etdi, hissel yakin bildi, ki allah vardir ve ve ona gaipden bilgiler verildiki ona, tam ve mutmain imani olsun diye, ve evvel odur ahir odur bildi, rahman odur rahim odur bildi, alim odir bütün bilgi onundur bildi. ve kaynagindan icdi o bilgileri, ve ve o makamdan selam ve salavat ile ümmetine geri gönderildi, eger muhammed miracda gerdi dönmeseydi, dünyadaki newton konunu denen, yer cekimi yasasi olmazdi, ve uzaydaki gibi cekim kuvveti olmazdi, oysaki onun zirveye cikdikdan sonra geri dönmesi, ümmetine gönderilmesi, ve ümmetini irşad etme görevi olan raşidlik verilmesi sebebiyle, ona bir raşid verildiki ve O Mehdi olan Raşiddir ögretmenidrki o ahir zmanda onun ümmetine Kemalat ilimini ögretir. o kef suresinde gecen ve heyyi'i olan raşidlik ikram edildi . ve o sayeda kainatin dünya denen kisminda newton kanunu yaratildi, cikdikdan sonra inmek veya gravitasyon dedikleri veyada taşi havaya atinca yere geri dönmesi ve düşmesi kanunu. öyle olunca muhammed geri geldi ve ümmetini irşad etdi ve bu irşad görevi ondan sonra raşid halifelerce devam ettirildi, bu Raşid halifeler dört halife ile sabit degildir, O nun muhamedin mirasini yüklenen alimlerce devam etmişdir, yani mürşdi kamillerce devam etmişdir ve etmekdedir, amma arada bul mürşidi kamil nerde var,.
Hani Fatihi Akşemseddin ardindan yönetti, istanbulun manevi fatihi diyorlar ya, yine hani onun babasi sultan Murad i Haci Bayram yönetti diyorlar diye, (Baş (BibBiiiiiib Amca1) beyde kendine bir ulvi şahsiyet aradiki, onun fatih yapsin diye, amma (BibBiiiiiib Kafa) , onu dünya lideri yapani Mehdiyi birakdida, başkalarini aradi, ve buldumu bulamadi, fetoya takildi, feto boş cikdi teröristin götü öpülür dedi gitdi öcalanin kicini öptü geldi, ne oldu(BibBiiiiiib Kafa)oldu, olmadi, şamda namaz kilcaklardi olmadi ,oda boş cikdi marifet şamda namaz kilmakda degilki, oysa fetonun hocasi kilmiş, birde hutbe irad etmiş, hani nerde mehdilik, nerde kaldi o zaman. cübbeliye takildi, oda bu işidi yüşidi icad ettirdi ona, o da boş cikdi, cübbeli sarilki adamlar Allah deyip baş kesdiler marifet cübbede sarikdada degilmiş, ve şimdi menzil nakşilerine baglandi, yine hani ne oldu, şu hale bak kürt türk kavgasi daha beter oldu, Abdülbakinin kari kürt, ana kürt. akşama yataga girince kariyla kavgami etsin Türk Türkiye desinde, ne oldu, kari köylü oldular. Babalkari Abdülhekim nerden gelmiş, nereye konmuşlar, karinin köyüne konup, kari köylü olmuşlar zaten, artik Türk Türkiye diyebilirmi anasini karisini inkar edebilirmi, kan bagi kurdu o zalim soy ile, kari köylü, toprak bozuk, hüseyini, Hz Aliyi şehid edenlerin topragi, ne oldu ondanda birşey cikmadi, bu sefer(Baş (BibBiiiiiib Amca1)türk türkiye demeye başladida, gec kaldin (BibBiiiiiib Kafa) , vatan gitdi gidiyor, artik ne kaldi geriye, bir bak vatani ne hale sokdun, bu arkadan yönetilmek sevdasina, ve oralar (BibBiiiiiib Kafa) ve ahmklarin topragi, Hz Hüseyinin kanini icen toprak , o zaman varmiki bu dünyada hakiki bir mürşidi kamil, (Baş (BibBiiiiiib Amca1) bulamadiysa sen nereden bulcan diyenler olcakdir, ve ne dedi muhammed
"Ümmetimden bir taife Allah'ın emri gelinceye kadar (kıyamete kadar) hak üzerinde olacaktır."
ve yine bir ayettede
وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn.
Meali
Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk buluncakdir
(Sadakallahul Aziym A'RAF Suresi 181. ayet )
Zirve 1 Kişilikdir kardeşim, Zirvenin sahibi Zirvedeyken, Oraya ne Abdülbakisi ne Tayybi nede Cübbelisi oturabilir.
ey Abdülabaki ve sofileri sizde gikinizi cikarmaycaksiniz, sen yetişdirdigini omzuna almak ile sorumlusun ve ordaki zirveyi gören ben isem ve omzune basip cikdiysam sen alltaki görevini ifa et, ve kuleyi saglam tutmaya bak, yoksa bu kulenin üstüne birini daha cikarmaya kalkarsan, bu kule devrilirde, sende, bu da o da şu da heder olur,
bu rüyada burda biter The End kiyamet olur, anladinmi sesini kis otur yerinde şimdi.
---oOo---
Ve ihsan makaminda öyle her an Allah görülmez, ve aynen muhammed gibi, o gitdi gördü geri geldi, ve artik O nun her an gördügünü bildi, fakat o onu her an görmedi, ve görüyor gibi amel etdi, ve bunun bir misalide, ben Allahi görüyor gibi nasil amel ederim: ben sendeki Allahi görüpde, sana ona göre muamele edersem, öyle yapmiş olurum. mesala sen hakim isen ben seni görünce, ve yine mesala benim hakim ile bir işim varsa, sen benim hakkimda karar verceeksen, ben sen karar vereceksin diye degilde "Hakim olan Allah bana ne karar verecek" diye düşündügümde, sendeki Allahi görüp, sende, Allahin Hakim isminin tecelli ettigini bilipde, sana öyle davrandigimda, o zaman hakim olan allahin beni gördügünü, ve bana ne hüküm verecegini düşünmekle ihsan makaminda bir an bulunmuş oldum, sende bana: hakim isen, benim hakkimda bir karar verecegin zaman, Hakim olan Allah, bu Raşid hakkinda ne hüküm verirdi diye düşündügünde, ve öyle Adelet ve hikmetle bana hükmettiginde, o zaman ikimizde ihsan üzre olmuş oluruz. ve ben her zman senin için bunu düşünmem, cünkü, senin ismin Hakim Ahmet bey ise, ben bir an senin hakkinda o tefekküre vardim, ve sendeki Allahi gördüm, amma belki iki saat sonra, o tefekkürde olamayabilirim, cünkü zirvede, ihsan makaminda cikip oturulmaz, oraya cikarsin inersin, o yüzden, iki saat sonra ben sana yine "hakim olan allah" demeyebilirim, ve derimki falanci ahmet bey veya filanci fatmanin kocasi, Hakim Ahmet bey diye düşnür, ve senin o makamini unutur öyle muamele ederim, cünkü her an seni öyle"Hakim olan allah" diye düşününce, eger senden bir densizlik zuhur ederse, o zaman inkara giderim, ve haşa huzur Allahi edebsizlik etmekle itham etmiş olurum. ve insan cigdir her an bir dengeszilik edebilir, bir günah işleyebilir, halife oldugunu unutabilir, nitekim havva ile Ademde unuttular halife olduklarini, ve hata etmedilermi zaten. haa burda büyük SIR onlar hata edince cürmünüde cekdiler, cezaya layik oldular ve atildilar cennetden, o sonraki durum amma, ve ihsan tefekkürü bir anlikdir, o makam her an meşgul edilmez demekde budur , yoksa seni her ano makmda diye öyle tefekkür edince, senin Allahi unutugun zamanlari hesab etmemiş olurum, ve sana da şeytanin tasallut edip, bir an seni gafil birakabilcegi, ve sana allahi unutturabilcegini hesap etmemiş olurumki, bu büyük hata olur, ve şeyh mürüdlerince öyle yüceltilirki, ve gözlerinde öyle büyürki, o hic hata etmez sanilir, oysaki Adem gibi ulul azim bir peygamber, gafil kalabildiyse, senin şeyh amca ademden dahami üsütün, (BibBiiiiiib Kafa) sofi, (BibBiiiiiib Kafa) mürid, O da gaflete düşebilir, hata edebilir unutma bunu, ve o tefekkürde ifrat derecesine varirisan, işde(Baş (BibBiiiiiib Amca1), ne cevizler kirar amma, dangillar onu cok yücelttiginden, hatasini gözardi ederler, ve(Baş (BibBiiiiiib Amca1) çalsada, adam diyor ki, çalsin, çaliyor amma hizmet ediyor, köprü yaptiya, bilmem ne yaptiya, diye onun hatalarini ört bas edip, onu haala en yüce görmeye devam ediyor. ve oda artik ofurddukca ofurddu, ve nerdeyse kendini tanri ilan etcek ,bir firavunlugunu ilan etmedigi kaldi zaten ahmagin, şeyh ucmaz mürüd ucurur bu olsa gerek herhalde.
ve atalar bunu şu vecizeli amma biraz komik sözle ifade etmişler:
"Gönül düşmüş bir boka , o da, O na mis gibi koka"
Rabbim Ben ve Cemaatime, şeytanin kendi askeri olan, o hata edenlere, "temiz gösteren şeytan filtreslyle bakip" , poh ve pis mikrop, vahşi hayvan cibilliyatli, Firavun nemrut gibi (BibBiiiiiib) cibilliyatlilarida, Allah gibi görmekden muhafaza etsin.
Kaynak :
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 30 Kasım 2017 Perşembe
Original Kar © glan
|
|
|
Tasavvufta Geçilecek Kapılar |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 02:58 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvufta Geçilecek Kapılar
Tasavvufta 4 kapı vardır;
1- Seriat Kapisi
2- Tarikat Kapisi
3- Marifet Kapisi
4- Hakikat Kapisi
Ogreti olarak bu kapilar birer birer gecilerek Hakikate ulasilir.
Ogrencilerinden biri Mevlana’ya sormus; “Efendim, bu 4 kapi meselesini ben pek anlayamiyorum. Bana anlayabilecegim bir lisanla anlatir misiniz?” “Simdi bak, karsi medresede dersini calisan dort kisi var ve hepsi rahlelerine egilmis. Sen git bunlarin hepsinin ensesine bir samar at, sonra gel sana
anlatayim.” Ogrenci gitmis, birincinin ensesine bir tokat aksetmis. Tokadi yiyen derhal ayaga kalkip arkasini donmus ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana’nin ogrencisini yere yikmis. Ogrenci dayagi yemis, geri donecek ama hocasina itaat var.Yaradana guvenip ikinciye de bir tokat aksetmis. O da derhal ayaga kalkip elini kaldirmis. Tam tokadi vuracakken vazgecip yerine oturmus. Ogrenci devam etmis, ucuncuye de bir tokat atmis. Ucuncu soyle bir kafasini cevirip baktiktan sonra calismasina devam
etmis. Dorduncu, tokadi yemesine ragmen hic orali bile olmadan calismasina devam
etmis. Ogrenci Mevlana’ya donmus, olanlari anlatmis. Mevlana; “Iste sana istedigin ornekler….
Birinci, seriat kapisini gecememis biri idi. Seriatta kisasa kisas oldugu için, tokadi yiyince kalkti, aynisini sana İade etti.
– Ikinci, tarikat kapisindadir. Tokadi yiyince o da kalkti, tam tokadi iade edecekti ki, tarikat ogretisinde verdiği soz aklina geldi. “Sana kotuluk yapana bile iyilik yap”.
Onun için dondu, oturdu.
– Ucuncu, marifet kapisina kadar gelmistir. Iyinin ve kotunun tek Yaradandan geldigini bilir, inanir. Yaradan bu kotuluge hangi iblisi alet etti diye merakindan soyle bir
donup bakti.
– Dorduncu, hakikat kapisini da gecmistir. Iyinin ve kotunun tek sahibi
oldugunu ve ayni oldugunu bilir. Onun için donup bakmadi bile…
> >Mevlana
Tasavvufta her kapının on makamı vardır.
1) Seriat kapısının makamları:
1. Iman etmek,
2. Ilim ögrenmek,
3. Ibadet etmek,
4. Haramdan uzaklasmak,
5. Ailesine faydali olmak,
6. Cevreye zarar vermemek,
7. Peygamberin emirlerine uymak,
8. Sefkatli olmak,
9. Temiz olmak ve
10.Yaramaz islerden sakinmak.
2) Tarikat kapisinin makamlari
1. Tövbe etmek,
2. Mürsidin ögütlerine uymak,
3. Temiz giyinmek,
4. Iyilik yolunda savasmak,
5. Hizmet etmeyi sevmek,
6. Haksizliktan korkmak,
7. Ümitsizlige düsmemek,
8. Ibret almak,
9. Nimet dagitmak ve
10.Özünü fakir görmek
3) Marifet kapisinin makamlari
1. Edepli olmak,
2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak,
3. Perhizkarlik,
4. Sabir ve kanaat,
5. Haya,
6. Cömertlik,
7. Ilim,
8. Hosgörü,
9. Özünü bilmek ve
10.Ariflik.
4) Hakikat kapisinin makamlari
1. Alcakgönüllü olmak,
2. Kimsenin ayibini görmemek,
3. Yapabilecegin hicbir iyiligi esirgememek,
4. Allah’in her yarattigini sevmek,
5. Tüm insanlari bir görmek,
6. Birlige yönelmek ve yöneltmek,
7. Gercegi gizlememek,
8. Manayi bilmek,
9. İlahi sirri ögrenmek ve
10.İlahi varliga ulasmak
|
|
|
Tasavvufta Keşfen Bilmek Tasavvufta Keşfin Değeri |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2018, 02:54 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvufta Keşfen Bilmek - Bir Bilgi Kaynağı Olarak Tasavvufta Keşfin Değeri
Keşif ve keramet meselesi tasavvufla ilgilenen herkesin gündemine giren iki hassas konu. Kimileri işin manevi terbiye tarafını göz ardı edip keşif ve keramet arar, kimileri bu
meseleden yola çıkıp tasavvufa cephe alır.
Tasavvuf edep ve erkân işi, Hakk’a teslimiyet ve ahlâk güzelliği. Mademki keşif ve keramet bir şekilde gündeme geliyor, işin aslını, ölçülerini gözden geçirelim.
İslâm’ı anlamada ve yaşamada tasavvufun sürekli ve yaygın bir tesiri var. Günlük hayatımızdan dünyaya bakışımıza kadar derinlemesine işlemiştir bu tesir. Tasavvufa uzak ya da
yakın olalım, inanç, duygu, düşünce ve eylemle ilgili olarak pek çok mesele bu tasavvufun öğretileri çerçevesinde şekillenir. Çünkü tasavvuf, en başından itibaren İslâmî
kültürün son derece etkili ve yaygın bir unsuru olagelmiştir.
Asırlar içinde pek çok tasavvufî kavram ortaya çıkmış, ihlâs, zühd, zikir gibi pek çok dinî kavram da tasavvufla birlikte anılır olmuştur. Bu anlamda mutasavvıfların üzerinde en
çok durdukları konulardan olan ilham, keşif, keramet ve istimdat gibi unsurlar inanç dünyamızda çok önemli bir yeri işgal eder.
Diğer taraftan tasavvuf karşıtları tasavvuf ehlinin kullandığı kelime ve kavramların birçoklarına itiraz etmiş, bazılarının da sufiler tarafından kullanılan içeriğini tartışmaya
açmıştır. Bu tartışmalı konulardan biri ilham ve keşif, diğeri ise keramettir.
İlham, keşif ve keramet karşıtlığının temelde bilgi yanlışlığından ve çeşitli saptırmalardan doğduğunu, bazı bâtıl tasavvufî akımların anlayış ve uygulamalarından beslendiğini
anlamak zor değil. Fakat kimi çevreler işi tamamen İslâmî olan ve Ehl-i Sünnet tarafından kabul ve tescil bu unsurlarla istihzaya kadar vardırır.
Aslında ne keşif ne de keramet konusu üstünkörü geçilecek konular değildir. Derinlemesine bilgi sahibi olmadan eleştirmek yanlıştır. Çünkü bu meselenin İslâm’ın başından
günümüze gelişim süreçlerini, Asr-ı Saadet’te ve sonrasında nasıl karşılandığını, itikadî ve fıkhî mezhep imamlarının konuya dair neler söylediğini, mutasavvıfların nasıl
baktığını ve tasavvufî hayatta yerinin ve kaynağının ne olduğunu bilmek gerekir.
İlk dönemlerde Mutezile mezhebi âlimlerinin itiraz ettiği bu konular, modern bilimciler tarafından imkânsız görülüyordu. Özellikle son asırda dünyayı, hayatı ve inançları sadece
görünenle sınırlandıran pozitivist anlayışa sahip olanlar metafiziği toptan reddederken, keşif ve keramet gibi konuları ilkel toplumların fantezileri olarak değerlendirdiler.
Oysa modern bilim sonrası yaklaşımlar, özellikle Kuantum fiziği, bilimin sınırları içinde bu konuların yeniden düşünülmesi gerektiğini hatırlattı.
Âlim ya da cahil, sıradan birinin modern bilim temelli yaklaşımına göre ilham, keşif ve keramet gibi unsurlar dünyadaki sebep-sonuç ilişkisine terstir. Her şey görünen bir sebep
çevresinde şekillenir ve buna göre neticelenir. Fakat bu yaklaşım sadece keşif ve keramet gibi konuları reddetmekle kalmaz. Daha temelde Allah Tealâ’nın dilediğini yaptığını
yani Kâdir-i Mutlak oluşunu kabul etmez. Bu yüzden bu anlayıştan beslenen eleştirilerin kaynağı Allah inancı ile ilgilidir. Yani bu anlayışta olanlar ile aramızdaki temel fark
şüphesiz imandır.
Biz metafiziğin reddinden kaynaklanan bu yaklaşımı bir kenara bırakıp, keşif ve keramet konularının dinimizdeki yerini ele alalım.
Gayb nedir?
İlham ve keşif ile başlayalım. Her ikisi gayb’ı bilmek olarak değerlendirilmiş ve itirazlar bu temel üzerine kurulmuştur. Peki, bilmenin ölçüsü nedir? Gayb bilinebilir mi? Gayb
nedir?
‘Akıl ve duyularla bilinmeyen varlıklar ve bilgilere gayb denir.’ ( Tarifât). Gayb denilen varlıklar, bu varlıkların bulunduğu âlem ve bütün bunlara ilişkin gayb
niteliğindeki bilgiler çok çeşitli ve çok farklıdır.
Gaybî bilgiler “mutlak gayb” ve “izafî gayb” olmak üzere iki türlü kabul edilir. Mutlak gaybı sadece Allah bilir, O’ndan başka hiç kimse bilemez. Mesela Hak Tealâ’nın hakikati
ve mahiyeti mutlak gaybdır. Mutasavvıflar “Hakk’ı ancak Hak bilir.” derken bunu kast ederler ve Allah’ın zatı ve mahiyeti üzerinde değil, nimetleri üzerinde düşünmeyi tavsiye
ederler.
Allah Tealâ gaybla ilgili bazı şeyleri insanlara bildirmiş, diğer bazı şeyleri ise insana, meleğe, cin ve şeytana bildirmemiştir. Hak Tealâ bu tür bilgileri kendisine tahsis
etmiştir. Bunlar da Allah’ın zatından gayri olan mutlak gayb’dır.
İzafî nitelikteki gaybî bilgiler ise belli bir zamanda gayb olan, daha sonra bu niteliği ortadan kalkan ve bazı insanlara için bilinmezken iken diğer bazılarına bilinir olan
bilgilerdir.
Kur’an-ı Kerim’de gaybla ilgili ayetler çoktur. Mutlak gayb için şu mealdeki ayetler delil kabul edilmiştir : “De ki : Gaybı, semadakiler ve yerdekiler değil, ancak Allah
bilir.” ( Neml, 65) Diğer taraftan Allah’ın dilemesiyle peygamberlerin de bazı durumlarda gayba vâkıf kılındıkları ifade edilir. Bunların örnekleri de Kur’an’da geçer. Hz.
Yakub’un Mısır’da bulunan oğlu Yusuf’un kokusunu Filistin’de iken alması, Hz. Yusuf’un rüya tabiriyle gelecekten haber vermesi bunların sadece ikisidir.
Ulemanın büyük bir çoğunluğuna, tasavvuf ehlinin de tamamına göre veliler, sıddıklar, arifler ve takva sahibi salih müminler de Allah’ın dilemesiyle bazı gaybî bilgilere vakıf
olabilirler.
Keşif ve ilham nedir?
Keşif ve ilham, akıl, zihin ve beş duyu ile bilinemeyen gaybı bilme aracıdır. Bazı bilgiler duyularla bazıları ise akılla bilinir. Âlimler ve mutasavvıflar keşfi çeşitli
mertebelere ayırmışlardır. Mertebesine göre elde edilen bilginin kesin ve açıklığının da değişebileceği söylenmiştir. “İlme’l-yakîn”, “ayne’l-yakîn” ve “hakka’l-yakîn” diye
ayrılan keşfî bilgilerin de her biri kendi içinde farklı sınıflara ayrılır.
Keşif ve ilham Hak Tealâ’nın bir lütfudur ve kulun mertebesine göre değişmektedir. Mesela Muhyiddin-i Arabî k.s. vahdet-i vücut anlayışını keşfî bilgilere dayandırarak
kurmuştur. Daha sonraki asırlarda yaşayan İmam Rabbanî k.s. ise onun belli bir manevi derecede iken elde ettiği bilgileri kesin bilgi zannettiğini, bu bilgilerin eksik olduğunu
söyler. Vahdet-i vücuttan bir sonraki mertebenin “vahdet-i şuhût” olduğunu Mektubât’ında uzun uzun anlatır ve delillendirir.
Meşhur din ve tasavvuf âlimi Tehanevî de yukarıdaki misal doğrultusunda keşfî bilginin keşif sahiplerinin yeteneklerine, makamlarına, kalp safiyeti ve ruhî arınma derecesine
göre farklılaşacağını söyler. ( Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn)
İlham ve keşfi ifade etmek için kullanılan birçok terim Kur’an ve hadislerden alınmıştır. Bu sadece bir kelime alma işi değildir şüphesiz. Keşfin hakikatini ifade eden mana yönü
de Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere uygundur.
Gerçek keşfî bilgiyi elde etmenin ön şartı kalp tasfiyesi kabul edilmekle birlikte, doğuştan yeteneğin gerekliliği de çoğu zaman vurgulanmıştır. Buna göre meselenin bir tarafı
insan iradesi ve çabasıyla, diğer tarafı Allah’ın bahşetmesiyle ilgilidir. Onun için bu yolda hâsıl olan ilme, “ilm-i mevhibe” adı verilir. Yani Allah vergisidir.
Mutasavvıflar keşfin talep edilmesini, keşif sahibi olmak için çaba gösterilmesini doğru bulmamışlardır. Onu daima Allah’ın bir lütfu olarak görmüşlerdir. Zaten keşfî bilgi
şahsı ilgilendiren bir bilgidir ve dinin hükümler tarafına ait bir konu için delil olarak kabul edilmez. Bütün mutasavvıflar bu görüşte birleşmişlerdir.
Dini ve dünyayı ilgilendiren bir konu için zahir ilimlere bakılması ve onlara göre değerlendirme yapılması zorunludur. Tasavvuf ehli insanlar fıkha, sünnete bağlılığı tek doğru
yol kabul etmiş, sözleriyle ve fiilleriyle daima bu yolda
yürümüşlerdir.
Keramet nedir?
Özellikle tasavvuf terbiyesi altında olanların keşif ve ilham kadar bilmesi gereken bir diğer konu da keramettir. Tasavvufî hayat içinde keramet konusunun önemli bir yeri
vardır. Seyyid Şerif Cürcânî Tarîfât’ta kerameti, “Peygamberlik iddiasıyla herhangi bir ilişkisi bulunmayan bir kişiden olağanüstü bir hususun zuhur etmesidir.” şeklinde tarif
eder ve şunları ekler :
“Olağanüstü bir durumun keramet olması için kendisinde bu hal görülen kişinin mümin ve salih amel sahibi iyi bir insan olması lazımdır. Keramet denilince anlaşılan şey de
budur”.
Keramet, Ehl-i Sünnet âlimlerin-ce gerçek kabul edilmiş bir mevzudur. İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a. ilk akait kitabı olarak kabul edilen Fıkh-ı Ekber isimli eserinde mucizeden
bahseder ve hemen ardından ekler : “Evliyanın da kerametleri vardır.” Daha sonra bu yoldan yürüyen bütün Ehl-i Sünnet âlimleri kerameti kabul etmişlerdir.
Keramet salih bir insanda zuhur ettiği için, salih olmayan kişilerde meydana gelen olağanüstü olaylara “istidraç” denilmiştir. Buradan hareketle, takvası eksik kişilerin
yaşadıkları olağanüstü şeyleri keramet zannederek aldanabileceğine dikkat çekilir.
Keramet akla aykırı mı?
Kerameti tartışmaya açan ilk grup Mutezile âlimleridir. Onlar kerameti kendilerince akla aykırı bulmuşlardır. Fakat mutasavvıflar keramet ve harikulade olay ve hallerin
gerçekleşebileceğini aklen, ilmen ve naklen ispatlamakta çok zorlanmamışlardır. Çünkü mucizenin gerçekleşmesini ispatlayan her delil kerametin de delilidir. Zaten kerametin
gerçekleşmesi bu tür olayların sürekli olacağı anlamında değildir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, Hak Tealâ’nın sebep-sonuç ilişkisinin dışında, keramet tarzı şeyleri yaratmaya kadir olduğudur. O’nun kerameti yaratmasına engel olacak
herhangi bir kayıt yoktur.
Mutasavvıflar kerameti kabul etmişler, önemsemişler, fakat asla bir hedef ya da üstünlük olarak görmemişlerdir. Tasavvufta keramet bir amaç değildir. Meşhur veli Bayezid Bistamî
hazretlerinin tespitini burada hatırlamek gerekir. Bayezid’e demişler ki :
– Falan kişi havada uçuyor.
– Hiç önemli değil, leş yiyen kargalar da uçuyor.
– Filan kişi suda yürüyor.
– Olabilir, balıklar da suda yaşar.
– Falanca bir gecede Mekke’ye gidiyor.
– Hak Tealâ’nın lanetlediği şeytan da bir gecede doğudan ta batıya gidiyor.” ( Kuşeyrî Risalesi)
Kendisinde keramet zuhur eden veli bundan memnun olmaz, hoşlanmaz. Bunun istidraç ve imtihan olma ihtimalini düşünüp Allah’tan hayâ eder ve belki endişelenir. İstidraç ehli ise
kendisinde bir olağanüstülüğün ortaya çıkmasından mutlu olur, hoşlanır. Bunu hak ettiğine inanarak kibirlenir. Bunun sonucu da manen felakettir.
Kerametin ortaya çıkışıyla ilgili farklı kaviller vardır. Bazı âlimler, peygamberlere verilen mucizenin amacı neyse, kerametin zuhur etmesinin amacı da odur, demişlerdir.
Mucizeler genellikle iman etmeyen kişi ve gruplar için gösterilmiştir. Nitekim “Sahabe zamanında kerametin az görülmesi, onların iman ve itikatlarının kuvvetli oluşundandır.”
denilmiştir. Dolayısıyla kerametin artması, teslimiyetin zayıflaması olarak kabul edilir.
Maddi keramet manevi keramet
Keramet maddi ve manevi olmak üzere iki türlü olarak kabul edilmiştir. Maddi keramet adından anlaşılacağı gibi, görülen, duyulan şeylerle ilgili kerametlerdir. Mesela su
üzerinde yürümek, havada uçmak, ateşte yanmamak gibi. Tasavvuf kitapları bu tür kerametlere ve menkıbelere geniş yer verir. Fakat bunların önem ve değerini abartmaz. Üstelik
mutasavvıflar bunların ilâhi bir tuzak ve sınama olabileceğini dikkate alarak bunları istemezler.
Manevi keramet ise hakiki kerametlerdir. Bunlara ilmî, irfanî ve ahlâkî kerametler de denir. Dinin hükümlerine ve ahlâk kurallarına uyma, kulluk görevlerini yerine getirme ve
günahlardan sakınma da bu tür kerametlerdendir. Bu tür kerametlerde ilâhi mekr ( tuzak) ve sınama söz konusu olmaz. Zira bu Hakk’ın isteğidir.
Meşhur veli Sehl b. Tüsterî k.s. “En büyük keramet, kötü bir huyunu iyi bir huy haline dönüştürmendir.” demiştir. Bu durum tasavvufun tarifi ve gayesiyle de tam bir uyum
halindedir. Muhammed Cerirî de “Tasavvuf her türlü kötü huyları terk ederek her türlü güzel huyu edinmektir.” ( Kuşeyrî Risalesi) der.
Keşif ve keramet istenir mi?
Başta vurguladığımız gibi, keşif ve keramet Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği unsurlardır. Haktır. Yani gerçektir ve dinimizde yeri vardır. Fakat dikkat edilmesi gereken hususlar da
vardır. Yine belirttiğimiz gibi bu mevzular aşırı dikkat gerektirir.
Keşif ve kerametin hak olduğunu bilmemiz kadar bunların talep edilmeyeceğini de bilmemiz gerekir. Zira bu tarz talep içinde olmak bir eksikliktir. Sağlıklı düşünüp karar
vermenin önüne geçecek bir durumdur. Var olduğunda bile sakınılması lazım olduğuna göre, olmasını istemek hiç doğru değildir.
Evet, keşif istenmez. Zira öğrenmemiz gereken, bize lazım olan bilgi zaten var. Zahirî ilimlerdeki bilgi bizi doğru yola sevk etmeye yeterli. Ayrıca bize keşfî bilgi gibi gelen
zanlar, cin ve şeytan vesveseleri ile bazı rahatsızlıklara bağlı halüsinasyonlar yanıltıcı olabilir.
Keramet için de aynı durum söz konusudur. Zaten kişinin kendisinde keramet zuhur etmesini beklemesinin hiçbir izahı yoktur. Bir başkasından, özellikle mürşidinden keramet
beklemek ise teslimiyetin zayıflığını gösterir. Hamlık ve cahilliktir.
Dikkat etmemiz gereken konulardan biri de eskiden beri üzerinde durulan keramet ve istikamet ilişkisidir. Ebu Ali Cüzcânî der ki : “İstikamet sahibi ol! Keramete talip olma.
Zira Rabbin senden istikamet, doğruluk isterken, nefsin seni keramet istemeye özendirmektedir.”
Yine âlimlerimizden Şeyh Zerrûk da şöyle demiştir : “Bir veliye tabi olmak için keramet değil, mükemmel istikamet lazım. Bu da kayıtsız şartsız Hakk’a tabi olmaktan ibarettir.
Onun için gerçek keramet doğru yol üzere olmaktır.”
Öyleyse bizim yapmamız gereken şey, keşif ve keramet aramak değil, istikamet üzere olmayı talep etmek ve bu yolda yürümektir.
Bir Bilgi Kaynağı Olarak Tasavvufta Keşfin Değeri
Bu çalışmada keşfin bir bilgi kaynağı olarak değeri, bu yolla elde edilen bilginin kıymeti ve ki¬şiye sağladığı faydası üzerinde durulmuştur. Sufilere göre henüz seyru sülukünü
tamamlamamış olanların keşfinde değişik sebeplerden dolayı yanılma ihtimali bulunduğundan, elde edilen bilgiler Kitap ve Sünnet’le kontrol edilmelidir. “Sıddıklık”,
“mukarreblik” gibi mertebelere ulaşanların keşfi bilgileri ise doğruluk, kesinlik ve yanlışlıktan korunmuşluk açısından vahiy ile eşdeğerdedir. ( Elbetteki vahiy değerinde
değildir ve onun makamında da değildir. Fakat yapısal özelliklerinde benzerlikler vardır.)
Bu çalışmada ayrıca burhan ve delilin geçerli olduğu alanda keşifle ulaşılan bilgilerin, istidlal yoluyla elde edilen bilgilerden farklı olmayacağı, dini hükümleri doğru anlama
bakımından keşfin İçtihadla benzer fonksiyonlar icra ettiği ortaya konmuş, sufılerin açıklamalarına dayanılarak, keşfin kişiye sağladığı yararın iman ve amelde yakin meydana
getirmekten ibaret olduğu vurgulanmıştır.
Tasavvuf yoluna girenlerin belli bir mücahede şeklini uyguladıkları bilinmektedir. Bu mücahede sırasında meydana gelen keşf halinin sufiler nazarında ayrı bir önemi vardır. Zira
keşf halini yaşayan mürid, özellikle duyu organları ve aklın yetersiz kaldığı metafizik alanda bazı bilgilere ulaşmaktadır. Kaynaklarda muhtelif vesilelerle temas edilen bu hal,
henüz değişik boyutlarıyla ele alınıp yeterince değerlendirilmiş değildir. Bu çalışmada, farklı mahiyet ve derecelerde beliren keşfin bir bilgi kaynağı olarak değeri, bu yolla
elde edilen bilginin kıymeti ve kişiye sağladığı faydası üzerinde durulacaktır.
Genel olarak manevi perdenin açılmasıyla doğru bilgiye ve gaybe ait konulara vakıf olma anlamında kullanılan keşf, kalbe gelen bilgi anlamındaki ilham ile birlikte “keşf ve
ilham” şeklinde kullanıldığı gibi, keşfin en ileri boyutu olan müşahede ile birlikte “keşf ve müşahede” şeklinde de kullanılmaktadır. Zaman zaman keşfi ifade için ilham
teriminin de kullanıldığı ve bununla hem keşfin hem de o sırada meydana gelen bilginin birlikte kastedildiği anlaşılmaktadır. Keşfilmükaşefe tek başına zikredildiğinde ise,
bunun genellikle müşahede ve ilhamı da içeren bir ıstılah olarak kullanıldığı görülmektedir. 1
Bazı sofilerin bu ıstılahları birbirlerinin yerine kullanmaları sebebiyle, çoğu defa maksatları tam anlaşılamadığından, ilk bakışta, kendi içlerinde çelişkiye düştükleri
izlenimi doğsa da, bir bütün halinde ele alındığında görüşlerinde her hangi bir çelişkinin olmadığı fark edilmektedir. İleri gelen sufilerin açıklamaları bir araya
getirildiğinde keşf hali ve mertebeleriyle ilgili şunları söylemek mümkündür : Keşf “muhadara”, “mükaşefe” ve “müşahede” olmak üzere üç mertebede meydana gelmektedir.
Kalbin Hakk’ın huzurunda olması anlamına gelen muhadara başlangıç hali olup ilim ehlinin mertebesidir. İlme’l-yakin de denilen bu mertebe tefekkür, istidlal ve kesb ile
gerçekleşir.
Muhadaradan sonra mükaşefe haline ulaşılmaktadır. “Kalb” veya “sır” gözünün açılmasıyla gayb aleminin görüldüğü bu mertebede delil, akıl ve duyu organlarına ihtiyaç duyulmaz.
Ayne’l-yakin mertebesi de denilen bu mertebe ve sonrası tamamen Allah’ın lütfuyla ( vehbi) gerçekleşmektedir.
Mükaşefeden sonra meydana gelen müşahede hali ise açık bir şekilde kalbin veya sırrın Hakk’ı görmesidir. Buna aynı zamanda hakka’l-yakin mertebesi de denir.2
Keşf, tasavvuf ehlinin yanı sıra bazı kelam alimleri, felsefeciler ve Şia’ya göre de güvenilir bilgi kaynaklarından biridir. 3 Öte yandan zahir ehlince kabul edilen “burhan ve
delil” ( duyu organları, akıl ve istidlal bunun içindedir) sufilerce de bir bilgi kaynağı olarak kabul edilir. Keşfin ilk mertebesi “muhadara”nın tefekkür, keşif ve istidlal
ile gerçekleştiğinin belirtilmesi bunu göstermektedir.
Ancak sufiler bu kaynaklara geçerli oldukları alan ( fizik-metafizik), ilgilendikleri konu/obje ( Allah-masiva), elde edilen bilginin kesinliği ve sahibinde meydana
getirdiği yakin/tatmin açısından farklı değerler yüklemişlerdir. Örneğin burhan ve delil metafizik alanda yetersiz görülmüş, daha çok fizik alanda geçerli olabileceği kabul
edilmiştir. Metafizik alanda ise esas geçerli kaynak, onlara göre, seyr u sülük sırasında yaşanan keşf halidir. Çünkü seyr u sülük esnasında kalpler bir ayna haline gelmekte ve
manevi alemde ilmin ana kaynaklarını görerek oradan yararlanmaktadır. 4
Bu sebeple müridin bir kısım sırlara ve bazı gayb bilgilerine vakıf olması söz konusudur.5 Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki, sülük esnasında elde edilen bilginin doğruluk
ve kesinlik ölçüsü, yaşanan keşfin derecesine göre farklılık arz edebilmektedir. Örneğin Hücviri ( ö.465/1072 ) bu hususta şöyle bir açıklama yapmıştır : “Bir taife ‘marifet
ilhamdır’ diyor. ( Oysa) bu imkansızdır. Çünkü marifette hakkın da batılın da bir delili vardır. Halbuki doğru-yanlış konusunda ilham ehli için bir delil yoktur… İlham
aldığını iddia edenlerin birinin dediği diğerinin dediğini tutmadığına göre, hatta birbiriyle çelişen bilgiler ileri sürdüklerine göre, bunların iddiaları şeriat ile kontrol
edilmelidir.
Şeriata aykırı olan bir söz ilham olamaz… İmdi marifet şeriattır, nübüvvettir, hidayettir; ilham ( ise böyle) değildir. Ve marifet konusunda ilhamın hükmü her bakımdan
batıldır.”6 Hücviri’nin burada, tasavvuftaki genel kullanımı dikkate alındığında “marifet” terimi ile keşfin en ileri boyutu olan müşahede halinde gelen bilgiyi, “ilham” ile de
mükaşefe mertebesinde gelen bilgiyi kasdettiği söylenebilir. Nitekim son dönem mutasavvıflarından Ahmed Avni Konuk’ da ( ö. 1938 ), rabbani tecelli olarak tavsif ettiği
müşahedede herhangi bir hatanın söz konusu olmadığını, ruhani tecelli olan mükaşefede ise hata olabileceğini belirtmiştir.7 İşte keşfle gelen bilginin, yaşanan mertebeye göre
hatalı olma ihtimali bulunduğu için, keşfi bilgiyi öncelikle hata meselesiyle birlikte ele alıp değerlendirmek gerekmektedir.
Keşfi bilgide hata meselesi keşfte hata meselesini tasavvufun önemli şahsiyetlerinden İmam-ı Rabbani ( ö, 1034/1624) meşhur eseri Mektubatta değişik boyutlarıyla ele
almıştır. Ona göre keşfte yanılmanın bir çok sebebi vardır. Bunlardan birisi, ilham alan kişinin kendi yanlış sezgileri ile ilhamı karıştırarak hepsinin keşf mahsulü olduğunu
zannetmesi, bazen de keşf yoluyla ya da rüyada gördüğü gaybe ait şeyleri, göründüğü gibi sanıp zahiri manasına hamlederek yanlış bir hükme varmasıdır. 8 Diğer yandan levh-i
mahfuzdaki kazai hükümlerin bir kısmının değişmez ( kaza- i mübrem) bir kısmının ise değişebilir ( kaza-i muallak) olması da yanılgıya sebep olabilir. Keşf sahibine,
mesela, bir kimsenin bir ay sonra öleceğine dair levh-i mahfuzdan bir bilgi zuhur ettiğinde, o, ilk anda bu bilginin hangi kısımdan olduğunu bilemeyebilir.
Bu sebeple keşfine dayanarak verdiği bilgide hata eder. 9 İmam-ı Rabbani ayrıca keşfi bilgiyi şeytanın bulandırmasından söz etmektedir.10 Keşf sahibi bu durumda hatalı bilgileri
bağlı olduğu nebinin vahiy ile getirdiği prensiplere; yani şeriatın naslarına bakarak düzeltmelidir. Şeriatın açık hüküm koymadığı yerde ise keşf ile bir şeyin hak ya da batıl
olduğuna kesin karar vermek gerçekten çok zordur ( müşkildir). Çünkü ilham kat’i değil zannidir. 1 1 Böyle bir durumda hata eden sufi, içtihadında hata eden müçtehid gibi
sayılır. Eğer bu kimseler sülüklerini tamamlayamaz ve o halde kalırlarsa, umulur ki Allah onları sorumlu tutmaz. Bu şekilde yolun yarısında olan sufiler için en uygun olanı,
yolun sonuna ve hakikatına erinceye kadar, keşf ve ilhamını din alimlerinin görüşlerine göre düzeltip, onlara uymasıdır. Çünkü alimlerin delil ve dayanakları, vahiy ile kesin
ilme kavuşmuş olan peygamberlerdir… Kitap ve Sünnet’in gerektirdiği şekilde inanmak nasıl gerekli ise, bu iki kaynaktan müçtehid imamların çıkarıp ortaya koydukları hükümlerle
de amel etmek aynı şekilde gereklidir.12 İmam-ı Rabbani yanılmanın bir başka sebebi olarak, sülük esnasında müridin manevi sarhoşluk ( sekr) içinde bulunmasını zikreder. Ona
göre ancak sülukünü tamamlayıp sıddikiyet makamına ulaşanlar bu halden kurtulur. Sıddikiyet makamının altındaki her makamda sekir halinden bir miktar vardır. 13 Keşfi bilgide
böyle yanılma ihtimali olduğundan, bir çok mutasavvıf mü¬ridin ilim sahibi olmasını gerekli görmüştür. Şihabüddin Sühreverdi ( ö. Muharrem 632/ Eylül 1234), özellikle ilmi
yönü zayıf olan kimselerin kalbinde Hak’tan gelen seslere ( havatır) benzeyen fakat O’ndan olmayan mesajların ortaya çıkabileceğini belirtir ve ilimde derinleşmiş kimselerden
başkasının bunu farkedemeyeceğini vurgular.’4 Kuşadalı İbrahim Halveti’nin ( ö. 1845) ilmi sülukün yarısı sayması da bu sebeple olmalıdır.
İmam Gazzali ( ö.505/1111) bu hususta şöyle demiştir; “Nice sufiler var ki, yirmi sene bir hayal üzerinde kalmışlardır. Şayet bu yola girmeden önce ilim sahibi olsalar, o
halin hayal olduğunu hemen anlarlar ve kendilerini kolaylıkla kurtarabilirlerdi.”16 Ayrıca Avarifü’l-maarif’te kalbe gelen mesajın ( havatır) doğrusunu yanlışından ayırt
edememenin ilimde noksanlık vb. sebeplerle birlikte, kişinin yiyip içtiğine haramın karışması da özellikle belirtilmiştir. 17
Sülük merhalelerini geçmekte olan sufinin, karşılaştığı bir takım tehlikelerden korunması ve gönlüne doğan ilhamın şeytani mi yoksa rahmani mi olduğunun tesbiti için, ayrıca bir
rehbere ihtiyacı olduğu vurgulanmaktadır. 18 Hatta tasavvuf ehli olmayan İbn Haldun’a göre bile sülük esnasında rehber şeyhe ihtiyaç farz ve zaruret derecesindedir. Zira müridin
yaşadığı haller gizli ve sonsuzdur. Bunlardan birisine fesat karışırsa, diğerlerine de bulaşır. Çünkü her hal bir önceki halin üzerine bina kılınmıştır. Hallerdeki fesattan
maksat zıtlarının husule gelmesidir. İşte salikin helaki burada meydana gelir. Zira bir kere fesat bulaşırsa, irade dışında olduğu için onun telafisi ve ıslahı artık mümkün
olmaz… Eğer salik olgun bir şeyhin denetimi altında bulunursa sülük doğru bir yol takib eder, tehlikelerden emin olur, aldanma endişesi kalmaz. Çünkü şeyh daha önce bu yolda
yürümüş, hallerin nereden ve nasıl doğduğunu, engellerin nerede önüne çıktığım görmüştür. 19 O sebeple sufiler Hz. Peygamber için Cebrail’in vahiy emini olduğu gibi, müridler
için de şeyhin ilham emini olduğunu söylerler ve vahiyde nasıl Cebrail’in ihaneti olmazsa, ilhamda da şeyhin ihaneti olmaz derler.20
Keşf ve Vahiy
Keşfi bilgide yanılma, öyle anlaşılıyor ki, daha çok seyru sülük esnasında söz konusu olmaktadır. Sülukünü tamamlayıp belli bir mertebeye ulaşanların keşfi bilgisinde ise
genellikle hata olmayacağı belirtilmiştir. Zira bu kimselere gelen bilginin doğruluğu, kesinliği ve kaynağı açısından vahiy ile eşdeğerde olduğu kabul edilmektedir. İmam Gazzali
meşhur eseri ihya’da, ilham ile meydana gelen ilmin sebebi, mahalli ve ilim olması bakımmdan vahiy ile hiç bir farkı olmadığını, aralarındaki tek farkın vahiyde ilmi getiren
meleğin görülmesi olduğunu belirtir. 25 Gazzali’nin bu görüşü daha sonra gelen önemli mutasavvıflar tarafından da benzer ifadelerle tekrarlanmıştır. Örneğin Muhyiddin İbnü’l-
Arabi ( Ö.638/1240) “Sufilerin kaynağı peygambere vahiy getiren meleğin kaynağı ile aynıdır; onlar zahirde Peygamber’e uymak suretiyle uyguladıkları ahkamı sırda Allah’tan
almaktadırlar”22 derken, Azizüddin Nesefi ( Ö.681 veya 699/1300) bu hususta şöyle bir açıklama yapmaktadır : Ruhunu saf hale getiren insanın gönlüne melekler bir şeyler
atarlar. Bu uyanıklık halinde olursa ilham, uykuda olursa doğru ruya adını alır. Eğer melekler gökten yere inip, bir şekle bürünerek Peygamber’e görünürler ve Allah’ın sözünü
ona iletirlerse bu da vahiy adını alır. 23 İmam-ı Rabbani de seyru sülukünü tamamlayıp sıddiklik makamına ulaşanlara gelen bilgi ile peygambere gelen vahyi aynı görür ve
aralarında birinin vahiy diğerinin ilham ile elde edilmesinin dışında bir fark olmadığını belirtir. Sufilerin çoğu ( yukarıda işaret edilen mertebelerde gelen) bilgiyi,
doğruluğu ve kesinliği açısından vahiy ile eşdeğerde gördükleri gibi, aynı zamanda bu bilginin şeytan ve nefsin müdahalesinden korunmuş olması bakımından da vahiy ile aynı
olduğunu kabul etmektedirler. ( Burada keşif ile gelen kesin bilginin vahyedilen ile zıt olamayacağı unutulmamalıdır.) Onlara göre nübüvvet makamı nasıl şeytanın
vesvesesinden korunmuş ise, mükaleme ve mühadese mahallinde bulunan ( ilham alan) kimse de şeytanın fitne ve vesvesesinden korunmuştur. Böyle bir kimsenin kalbine şeytan hiç
bir yönden giremez. Eğer bir teşebbüsü olursa, o kimse bunu hemen fark eder.25
Keşf ve İctihad
Tasavvuf ehli doğruluk, kesinlik ve korunmuşluk açısından vahiy ile eş¬ değerde gördüğü keşfi bilginin, dini nasları yorumlama ve bunlardan hüküm çıkarma noktasında önemli
fonksiyonlar icra ettiğini belirtmektedirler. O sebeple, şeriatı en iyi sufiler bilebilir demişlerdir. 26 Zira onlara göre Kur’an’ın işaretlerini, sadece sırrını masivadan (
ekvan) temizleyenler anlar.27 Nitekim bu yolla sufiler Hz. Allah’ın, Resulullah’ın ( a.s.) ve velilerin sözlerinin hakikatini levh-i mahfuzdan görüp okumaktadırlar. 28 Hatta
Allah onların gönlüne, emirlerini daha iyi anlamaları için hitabından neyi kastettiğini açıp vermektedir.29 Zaten tasavvuf yoluna girip yol almanın gayelerinden birisi, kısa ve
kapalı ( mücmel) bilginin geniş ve açık hale gelmesidir.30 Yukarıdaki ifadeler gösteriyor ki, sufiler keşf yoluyla Kitap ve Sünnet’in özellikle muğlak meselelerinde Allah’ın
ve Resul’ünün muradını bilme imkanına sahip olmaktadırlar. Bunun anlamı şudur : Keşf ile şeriatta yeni bir şey ortaya konmuyor, ancak açık olmayan hükümler anlaşılır hale
getirilebiliyor. Bu durumda keşf ile ictihad, nasların anlaşılması konusunda benzer fonksiyonlar icra ediyor demektir. Dolayısıyla fıkıhta belirlenen, “İctihad müsbit değil
muzhirdir” ( İctihad dinde yeni bir hüküm getirmez, sadece mevcut olanın daha iyi anlaşılmasını sağlar) prensibi tasavvufta keşf için geçerli görülmektedir. Ancak tasavvuf
ehli nazarında belli bir mertebeye ulaştıktan sonra gelen keşfi bilginin içtihada göre bir üstünlüğü vardır ki, o da ictihadda hata söz konusu iken keşfte böyle bir ihtimalin
bulunmamasıdır. O yüzden İbnü’l-Arabi, fakihlerin ortaya koyduğu bir hükmün yanlış ya da doğru olduğunu Allah dostları keşf yoluyla bilirler 31 demiştir. Ancak ona göre sufiler
yanlış olduğunu bildikleri hususlarda fakihlere müdahale etmezler. Kendileri ise doğru bildikleri şekilde amel etmek zorundadırlar. Zira bu durumda onlar, ictihad eden müctehid
gibidirler. Müctehid ictihadının hilafına nasıl amel edemezse, sufi de keşfinin hilafına amel edemez.32
Esasen tasavvuf ehli değişik açılardan vahiy ile eşdeğerde gördüğü keşfi bilginin( vahyin makamını her zaman en üstün görmek şartı ile ve vahiyle eşit gibi görmemek kaydı
ile ), burhan ve delilin geçerli olduğu alanda istidlali olarak elde edilen bilgilerle de çelişmeyeceğini ileri sürmüşlerdir. İmam Gazzali ilhami bilgi ile, çalışarak kazanılan
( kesbi) bilginin mahiyeti, yeri ve sebebi bakımından birbirinden farkı olamayacağını, aralarındaki tek farkın, ilhami bilginin aradaki perdenin açılması sonucu elde edilmesi
olduğunu belirtmektedir.33 Bunu şöyle bir misalle anlatmıştır : Bir hükümdarın huzurunda Çinliler ile Romalılar nakış san’atında birbirlerine üstünlük taslarlar. Bunun üzerine
hükümdar, “Herkes san’atını göstersin, kimin daha üstün olduğunu anlarız” diyerek sanatkarlardan hünerlerini göstermelerini ister. Tarafların yaptıklarını mukayese etmek kolay
olsun diye, bir odanın karşılıklı iki duvarından biri Çinliler’e, diğeri de Romalılar’a tahsis edilir. Birbirlerinin yaptıklarını görmemeleri için de araya bir perde çekilir.
Romalılar çeşitli boyalarla çalışarak süslü işlemeler meydana getirirken Çinliler sürekli cila ile duvarı parlatmaya çalışırlar. Nihayet Romalılar biz işimizi bitirdik deyince,
Çinliler biz de bitirdik deyip kenara çekilir. Hükümdarın Çinliler’e “Nasıl olur, siz bir şey yapmadınız ki ” şeklindeki mukabelesine onlar, aradaki perdeyi kaldırın o zaman
görürsünüz, diye cevap verirler. Perde kaldırıldıktan soma hükümdar, önce Romalılar’ın ince san’atını hayranlıkla seyreder ve şaşkınlık içinde kalır. Ardından diğer duvara
dönünce şaşkınlığı daha da artar. Zira Romalılar’ın bütün yaptıkları, cila ile ayna haline gelen Çinliler’in duvarına aksetmiştir. Üstelik burada daha güzel görünmektedir.
İmam Sühreverdi de “ilm-i verase” diye tabir ettiği mutasavvıfların bilgisinin, ulemanın çalışarak elde ettiği bilgilerle ( ilm-i dirase) mukayesesini, Gazzali’ye benzer bir
şekilde yapmakta ve bunun için “süt istiaresi”ni kullanmaktadır. Ona göre ilm-i dirase süt ise, ilm-i-verase sütten elde edilmiş tereyağı gibidir. 35 Şah-ı Nakşibend’in,
“Delille elde edilen bilgi, tasavvuf yolunda ilerleyen kimse tarafından bizzat görülür hale gelir” 36 şeklindeki sözü de aynı şeyin ifadesidir. İmam-ı Rabbani ise bu husustaki
görüşünü şu şekilde dile getirmiştir : Seyru sülük mertebeleri bitip, vilayet derecelerinin en sonunda vusul elde edilince sofilerin iman ve itikadlarıyla, alimlerin itikadları
arasında hiçbir fark kalmaz. Şu farkla ki, bu itikad sufiler için keşf ve ilham yoluyla meydana gelirken, alimler için nakil ve istidlal yoluyla meydana gelmektedir.37 ( Yani
aynı gerçek ortaya çıkar fakat o gerçeğe imanın kuvveti bakımından fark vardır.) Tabii burada sözü edilen istidlali bilgi, sarih akıl ve sahih nakil ile elde edilen doğru bilgi
ve buna bağlı olarak meydana gelen sağlam itikadlardır. Yoksa yanlış ictihad ve yanlış itikadın keşfle te’yid edilmesi gibi bir şey söz konusu değildir. İbni Arabi, kanaatimce
bu hususa işaret etmek için, keşfin verileriyle şeriatın verilerinin aynı olacağım kabul ettiği halde,38 keşfi bilginin burhan ve delille ortaya konulan bazı bilgilerden farklı
olabileceğini, fukahanın ictihadla elde ettiği bir kısım hatalı bilgilerin keşfle ortaya çıkacağını belirtmektedir.39
Keşf ve Gayb Bilgisi
Duyu organları ve aklın yetersiz kaldığı metafizik alanda tasavvuf ehline göre esas geçerli bilgi kaynağının keşf olduğu daha önce kaydedilmişti. İşte bu hali yaşayan ariflerin
bazı gayb bilgilerine ve henüz zuhura gelmemiş kader hükümlerine vakıf olabildikleri belirtilmektedir. Hz. Peygamber tarafından “muhaddeslerden” olduğu bildirilen Hz. Ömer’in
de, İbn Abbas’ın dediğine göre ince bir perde arkasından “kaza”ya baktığı nakledilmektedir.41 Keşf halinde sufiler geleceğe ait konulara acaba nasıl muttali olabilmektedirler?
Bu hususu XIII. asrın önemli mutasavvıflarından Azizüddin Nesefi şöyle açıklamıştır : Gayb aleminde bir takım melekler bulunmaktadır. Bu alemde zaman ve zaman ötesi olmadığı
için geçmişte olmuş olan, şimdi var olan ve gelecekte meydana gelecek olan her şey hazır durumdadır. Meleklerin bu aleme vakıf olması, gaybe değil hazır olana vakıf olması
demektir. Gönül aynasını parlatmayı başaran kimselerin ruhlarıyla oradaki melekler arasında bir münasebet meydana geldiğinde, bu temiz ruhlar ile melekler karşı karşıya duran
iki saf ayna gibi olurlar. Melekler bilince, o bilgiler bu kimselerin gönül aynasına da akseder.42 Ancak burada çok önemli bir noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir, sufilerin
ulaştıkları keşfi bilgiler duyu organlarıyla ve onların verilerini kullanan akılla elde edilmediği için, onlardan bir kısmının ifadesi imkansız gibidir. Nitekim bazı
mutasavvıflar bu bilgilerin açıklanamayacağını, ancak vasıtasız tecrübeyle bilinebileceğini söylemiştir. Bir köre kırmızının ne demek olduğu açıklanamayacağı gibi, o bilgiler de
izah edilemez. Bu durumda sufi onu muğlak ve şaşırtıcı mecazlar ile ifade etmeye çalışır. 43 Hatta İmam-ı Rabbani kendisine gelen bazı bilgileri remz ve işaretle dahi
anlatamayacağını, bunların nübüvvet kandilinden iktibas edildiğini ve Ebu Hüreyre’nin “Şayet açıklarsam şu boğaz kesilir” 44 diye ifadeye koyduğu türden bilgiler olduğunu
belirtmiştir. 45
Sufiler bir takım gayb bilgilerinin yanı sıra Allah’ı gerçek manada bilme ( marifet-i ilahi) ve O’na inanmanın da ancak keşf yoluyla gerçekleşeceğini ileri sürmüş ve bu
hususta aklın yetersizliği üzerinde durmuştur. Sahih burhanla ulaşılan ilmin Allah’ın varlığı ve birliği hakkında şüpheleri giderebileceği ve şirk koşanları ikna edebileceği
kabul edilse de; Allah’ın bilgisine ( marifet) keşften başka bir yolla ulaşılamayacağı vurgulanmaktadır 46 ”. Onlara göre Allah'( ı bilmek) için akıl sahibi nasıl delile
muhtaç ise, akıl da bu konuda delile muhtaçtır. Çünkü akıl mahluktur; yaratılmış şey yalnız yaratılmış olanlar hakkında delil olabilir. 47 Ayrıca akıllar mizaçlara tabidir.
Herkesin mizacı farklı farklı olduğu için, aklın verileri de farklı olur ve birbirini tutmaz.48 Ebu Hüseyin Nuri ( Ö.295/907) “Allah’ın varlığına delilin nedir?” diye
soranlara, “Allah’tır” diye cevap vermiş. “Aklın bu husustaki rolü nedir?” diye sorulunca da “Akıl acizdir, o ancak kendisi gibi bir acize delalet edebilir” demiştir. 49 Ben
Mevla’mı deliller ile biliyorum diyen Sehl b. Abdullah’a ( Ö.273 veya 283/896) sufinin biri şu şekilde tepki göstermiştir : “Yazık sana! Rabb’ini deliller ile bilen
şiddetler denizinde boğulur… Ben Mevla’mı Mevlam ile bilirim… Hiç kimse O’nu akıl ve re’y yoluyla bilemez. “50 O sebeple Bayezid-i Bistami ( Ö.234/848 [?]) “Ya Rab! Bana
kendini kendin anlat, çünkü sen anlatmadan ben seni anlamıyorum” diye dua etmiştir. 51 İmam Gazzali, avamın taklid ile benimsedikleri imanı ilk mertebe, kelamcıların istidlal
tarikini de kullanarak benimsedikleri imanı avamın derecesine yakın olmakla birlikte ikinci mertebe, ariflerin yakin nuruyla müşahede sonucu ulaştıkları imanı ise en ileri
mertebe olarak görmektedir. 52 Bunu ifade için bazı sufiler “Allah’a inanmak O’nun uluhiyetini müşahede etmektir” demişlerdir. 53 Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik
sadedinde söylenen şehadet kelimesine “Eşhedü” ile başlanması da bu hususa işaret etmektedir. Nitekim İmam Kuşeyri ( ö.465/1072) yolun başında olan kimselerin, Allah’ın
varlığını ve birliğini deliller ile bileceğini, ancak mükaşefe haline geldiğinde gayb alemi ile arasındaki perdelerin kalkmış olması ve Allah’ın sıfatlarıyla ünsiyet halinde
bulunması sebebiyle delil üzerinde düşünmeye ihtiyacı kalmayacağını belirtmiş, müşahede haline ulaştığında ise bizzat Hakk’ın zuhur edeceğini açıkça dile getirmiştir. 54
Keşf ve Yakin
Belli bir mertebeye ulaştıktan sonra elde edilen keşfi bilgi sufilerce muhtelif açılardan vahiyle eşdeğerde görülse bile, bu bilginin açıklanma zorunluluğunun bulunmaması ya da
çoğu zaman açıklanabilir türden olmaması veya kolayca ifade kalıplarına dökülememesi sebebiyle, bağlayıcılık noktasından keşf sahibinin dışında bir başka kimseyi
ilgilendirmediği, dolayısıyla sübjektif olduğu açıktır.
Ayrıca burhan ve delilin geçerli olduğu alanda keşfi bilginin istidlali bilgilerle aynı olacağının belirtilmesi, bu sahada keşf yoluyla farklı bir bilginin ortaya çıkmayacağını
da göstermektedir. Bu durumda keşfi bilginin kişiye ne gibi bir yararı olduğu sorulabilir. Sufilerin açıklamaları dikkate alındığında bu soruya verilecek cevap, “yakin”
olacaktır. 55 Zira onlara göre keşf sahibi, vahiy ile bildirilmiş olan ve burhan ve delille ortaya konmuş bulunan dinin hükümlerini, bizzat görür hale gelerek kesin imana; yani
yakine ermektedir.56 Nitekim İbrahim ( a.s.) Hz. Allah’tan, ölüyü nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini talep edince, Hz. Allah “Yoksa inanmadın mı?” diye hitap etmiş, o
da “İnandım ancak kalbimin mutmain olması için görmek istedim” diye cevap vermişti ( Bakara, 260). Buna sufiler, iman ile “ıyan”ın birleşmesi demektedirler.57 Bu hale eren
kimse, dil ile ikrar, kalb ile tasdik, ruh ile yakin 58 derecesine ulaşmış demektir. İmam Gazzali’nin yakin nuruyla müşahede sonucu ariflerin ulaştıkları imanı en ileri mertebe
olarak görmesi, 59 perdenin kalkmasıyla hakikatin açık bir şekilde görünmesi diye tarif ettiği mükaşefe ilmini, bütün ilimlerin gayesi olarak takdim etmesi ve bunun, kalb
aynasını kötü sıfatlardan temizleyerek orada bir nurun zuhur etmesini sağlayan sıddik ve mukarreblerin ilmi olduğunu belirtmesi 60 bu sebeple olmalıdır.
Ayrıca yakin derecesinde imana eren kişinin, şer’i emirleri yerine getirmekte zorlanmayacağı belirtilmiştir. 61 İmam-ı Rabbani bunu şöyle dile getirir : Sufiyye yoluna
girmekten maksat şer’an itikad edilmesi gereken şeylerin hak olduğuna yakini artırmak… Ve şer’i emirlerin edası hususunda kolaylık sağ¬lamaktır. 62
Netice
Tasavvuf ehli keşfi doğru ve kesin bilgiye ulaşmada güvenilir bir kaynak olarak kabul etmiştir. Ancak seyr u sülük esnasında meydana gelen keşfi bilgide değişik sebeplerden
dolayı yanılma ihtimali bulunduğundan, bu bilgiler Kitap ve Sünnet’le kontrol edilmelidir.
Seyr u sülük tamamlandıktan sonra belli bir mertebeye ulaşanların elde ettikleri keşfi bilgi ise doğruluk, kesinlik ve korunmuşluk açısından vahiy ile eşdeğerdedir.
Aklın ve duyu organlarmın yetersiz kaldığı metafizik alanda keşfle bir takım gayb bilgilerine ve kader hükümlerine vakıf olunabilmekte, ayrıca bizzat Allah hakkında müşahede ile
bilgi elde edilebilmektedir.
Öte yandan burhan ve delilin geçerli olduğu alanda keşfle ulaşılan bilgiler, istidlal yoluyla elde edilen bilgilerle çelişmezler.
Naslardan hüküm çıkarma ve dini hükümleri doğru anlama bakımından keşf ictihadla aynı fonksiyonları icra etmekte, hatta hatalı ictihadların tesbit edilmesine yardımcı
olmaktadır.
Bununla birlikte keşfi bilgiler sübjektif olup keşf sahibinin dışındaki kimseleri bağlamaz. O sebeple daha çok bu hali yaşayanlar açısından önem arzeden keşfin kişiye sağladığı
yarar, iman ve amelde yakin/tatmin meydana getirmesinden ibarettir.
----------------
Dipnotlar
________________
1 “Feth”, “basiret” ve “muayene” de keşfe yakın manalar ifade eden terimlerdir. Ayrıca ilk dönemde bazı sufilerin “firaset” tabirine de keşf anlamı verdikleri görülmektedir (
Mesela bk. Abdülkerim Kuşeyri, er-Risa- letü’l-kuşeyriyye [thk. AbdÜlhalim Mahmud-Mahmud b. eş-Şerifi, Kahire, ts., II, 481).
2 Bk. Ebu Bekir Muhammed Kefabazi, et~Taarrufli mezhebi ehli’nasavvufinşT. Mahmud Emin Nevavi), Kahire 1980, s. 105, 129-130; Kuşeyri, er-Risale, 1,223,245-246; Hücviri Ali b.
Osman CÜllabi, Keşfü’l-mahcub ( haz. Süleyman Uludağ), İstanbul 1982, s. 270,436, 474, 523; Ebu İsmail Abdullah-ı Herevi, Menazİ- lü’s-sairin ile’l-Hakkt’l-mübin. Kahire
1908, s. 43-44; Ebu Hafs Şihabüddin Ömer Sühreverdi, Avarifü’lmearif ( İhyau Ulumiddin V. cildi içinde), Kahire 1968, s. 357. 87
3 Bk. Yusuf Şevki Yavuz, “İlham”, DİA, XXII, 98-99.
4 Sühreverdi, Avarif, s. 67.
5 Ebu Abdurrahman Siilemi, Menahicü’l-arifin ( Tercümesiyle birlikte nşr. Süleyman Ateş [Tasavvufun Ana İlkeleri Sülemrnİn Risaleleri]), Ankara 1981, s. 16.
6 Hücviri, Keşfü’l-mahcub, s. 403. 88
7 Ahmed Avni Konuk, Tedbirat-t İlahiyye Tercüme ve Şerhi ( nşr. Mustafa Tahralı), İstanbul 1992, s. 200.
8 Rabbani Ahmed Serhendi, Mektuhat, Mekke 1316 H, I, Mektup 217.
9 Rabbani, I, Mektup 217.
10 Tasavvuf tarihinde bunun bir çok Örneği vardır. Mesela Sehl b. Abdullah’a ( Ö.273 veya 283/896) bir müridi gelerek, her gece Allah’ı baş gözüyle gördüğünü söylemiş,
şeytanın bu adamı aldattığını anlayan Sehl “Bir daha görürsen yüzüne tükür” diyerek onu şeytanın tasallutundan kurtarmıştır ( Süleyman Uludağ, Tasavvufun Mahiyeti [Şifaü’s-
sail “Giriş” yazısı], İstanbul 1984, s. 42). Yine Zeyniyye Tarikatı’nın kurucusu Şeyh Zeynüddin Hafi de ( Ö.838/1435) Horasan’da izinsiz halvete giren bir müridinin şeytan
tarafından aldatıldığını ve Hızır’dan aldığını zannettiği bilgilerle bir sürü kitap te’lif ederek kendisine getirdiğini anlatmaktadır. Şeyh bu müridini uyarmış ve yazdıklarını
imha etmesini söylemiştir ( bk, Reşat Öngören, Fatih Devrinde Belli Başlı Tarikatlar ve Zeyniyye [Yüksek Lisans tezi], İstanbul 1990, s. 125).
11 Rabbani, I, Mektup 107.
12 Rabbani, I, Mektup 286; ayrıca bk. I, Mektup 157.) Bazı sufilerin “Tarikat şeriata uymalıdır”, “Şeriat tarafından uygun görülmeyen haller batıldır” gibi sözleri de aynı
anlamda söylenmiş sözlerdir. 89
13 Rabbani, I, Mektup 41.
14 Sühreverdi, Avarif, s. 318.
15 Bk. Yaşar Nuri Öztürk, Kuşadalı İbrahim Halveti : Hayatı Düşünceleri Mektupları, İstanbul 1982, s. 93.
16 Ebu Hamid Muhammed Gazzali, İhyau ulamiddin. Kahire 1967, III, 26.
17 Sühreverdi, Avarif, s. 317.
18 Ebu Abdurrahman Sülenıi, Cevamİu adabi’s-sufiyye ( Tercümesiyle birlikte nşr. Süleyman Ateş), Ankara 1981, s. 91.
19 Abdurrahman b. Haldun, Şifaü’s-sail li telmbı” l-mesail ( nşr. Muhammed B. Tavit et-Tanci), İstanbul 1958, s. 74-76. Tasavvuf yolunda mürid her an yanılma ve sapma
tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için sufiler, “Şeyhi olmayan mürid ebediyyen felah bulmaz” demişlerdir. Bayezid-i Bistamı’nin “Üstadı olmayanın imamı şeytandır” ifadesi de (
bk. Kuşeyri, er-Risale, II, 735) aynı sebebe dayanmaktadır. Ancak şu da belirtilmelidir ki, sufiler bu sözleri, tasavvuf yoluna giren kimseler için söylemiştir. Nitekim bu ve
benzeri sözler umumiyetle “müride nasihat” bölümlerinde geçmektedir. Bunların tasavvufa intisap etmemiş olanlar için söylenmediği açıktır. 90
20 Sühreverdi, Avarif, s. 282.
21 Gazzali, İhya, III, 25.
22 Muhyiddin b. Arabi, Fususü’ l-hikem, ( Haz. Ebu’l-ala Afifi), 1946, s. 63; ayrıca bk. a. m!f., el-Fütuhat elMekkiyye, ts. I, 150.
23 Azizüddin Nesefi, Tasavvufla İnsan Mes’elesi; İnsan-ı Kamil ( trc. Mehmed Kanar), İstanbul 1990, s. 106, 108, 143, 144.
24 Rabbani, I, Mektup 41. İmam-ı Rabbani vahiy İle ilham hakkında böyle kesin hükme varmakla birlikte, yine de ilham alan kişinin nefis sahibi olduğu gerçeğini göz önünde
bulundurarak, kendisinden kaynaklanan bir hatanın olabileceği ihtimalini belirtmektedir. Vahiy hata ve yanlışlıktan korunmuş olan melek vasıtasıyla geldiğinden doğruluğu
kesindir. İlhama gelince, her ne kadar onun mahalli pek yüce makam olan kalb ise de, kalbin akıl ve nefisle bir miktar alakası vardır. Nefis, tezkiye suretiyle mutmainne
derecesine de çıksa, asla kendi sıfatlarından vazgeçmez. Bunun İçin o alanda hata meydana gelebilir. Binaenaleyh bu mertebede de ilham ile elde edilen bilgi zannidir (
Rabbani, I, Mektup 41). 91
25 Sühreverdi, Avarif, s. 316. Ayrıca Hakim Tirmizi’nin ( Ö.320/932) bu husustaki görüşleri için bk. Abdülfettah Abdullah Bereke, “Hakim et-Tirmizi”, DM, XV, 197.
26 Ibn Arabi, Fütuhat, I, 151.
27 Ebu Abbas b. Ata, Tefsir, {Nususu sufiyye gayru menşure li Şakikel-Belhi, İbn Ata el-Edmi, el-Nifferi=Trois Oeuvres Inédites de Mystiques Musulmans, Ed. Paul Nwiya), Beyrut
1986, s. 155.
28 Akşemseddin Muhammed b. Hamza, Makamat-ı Evliya {haz. Ali İhsan Yurd-Mustafa Kaçalin, Akşemseddin Hayatı ve Eserleri isimli eserin içinde), İstanbul 1994, s. 340.
29 Ebu Nasr Serrac, el-Luma’ ( nşr. Abdülhalim Mahmud-Taha Abdülbaki Sürür), Mısır 1960, s. 37.
30 Şah-ı Naksibend’in bu sözü için bk. Rabbani, I, Mektup 84.
31 Ibn Arabi, Fütuhat, 1, 151.
32 İbn AtıM, Fütuhat. I, 151. 92
33 Gazzali, İhya, III, 25.
34 Gazzali, İhya, III, 28-29.
35 Sühreverdi, Avarif, s, 81.
36 Bk. Rabbani, I, Mektup 84.
37 Rabbani, 1, Mektup 286. 93
38 İbn Arabi, Fütuhat, IV, 19.
39 İbn Arabi Fütuhat, 1,151.
40 Ebu Abdurrahman Sülemi, Mes’eletil dcrecali’s-sadtkfn ( Tercümesiyle birlikle nşr. Süleyman Ateş [Tasavvufun Ana İlkeleri Sülemi’nin Risaleleri]), Ankara 1981, s. 148;
a.mlf., Menalıicü’l-ariffn, s. 16.
41 Sülemi, Mes’eletü derecati’s-sadıkin, s. 148.
42 Nesefi, İnsan-ı Kamil, s. 106-109.
43 Ebu’l-Ala Afifi, Muhyiddin İbnü’i-ArabTnin Tasavvuf Felsefesi ( trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 103.
44 Btıhaıi, İlim, 42.
45 Rabbani, I, Mektup 267. 94
46 İba Arabi, Fütuhat,l, 158.
47 Kelabazi, et-Taarruf, s. 78.
48 Abdülvahhab Şarani, ed-Dürerü’l-menşure fi beyanİ zübedi’I-ulumi’l-meşhure, İstanbul Üniversitesi Ktp., AY. nr. 2382, vr. İla.
49 Kelabazi, et-Taarruf, s. 78; ayrıca bk. Serrac, el-Luma’, s. 63; Ebu Abdurrahman Sülemi, Kitabü’ [-mukaddime fi’t-tasavvuf ( Tercümesiyle birlikte nşr. Süleyman Ateş
[Tasavvufun Ana ilkeleri Süleminin Risaleleri]), Ankara 1981, s. 103.
50 Sülemi, Kitabü” l-mukaddime fi’t-tasavvuf, s. 104.
51 Bk. Süleyman Uludağ, Bayezid-i Bistami, Ankara 1994, s. 132.
52 Gazzali, İhya, IH, 20.
53 Kelabazi, et-Taarruf s. 100.
54 Kuşeyri, er-Risale, I, 245. 95
55 Mesela bk. Serrac, el-Luma’, s. 101-103; Kelabazi, el-Taarruf, s. 123; Kuşeyri, er-Risale, I, 446,448-449, 451; Herevi, Menazilü’s-sairin, s. 27.
56 Hz. Ebu Bekir’in, “Yakin imanın tamamıdır” dediği nakledilmektedir ( bk. Mustafa Fayda, “Ebu Bekir”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi [DİA/, X, 107); Sufilerden
Ebu Bekir Verrak’ın benzer sözü için bk. Kuşeyri, er-Risale, I, 450.
57 Bk. Ali b. Hüseyin Vaiz Kaşifi, Reşahat-ı Aynü’l-hayat ( Trc. M. Şerif el-Abbasi), İstanbul 1291, s. 128.
58 Sülemi, Kitabii'( -mukaddime fi’t-tasavvuf, s. 103.
59 Gazzali, İhya, III, 20.
60 Gazzali, İhya, I, 32-33.
61 Kişinin amele ancak yakin ile güç yetirebileceği, amelde noksanlığın yakinde eksiklikten ileri geldiği. Lokman Hekim’den naklen kaydedilmektedir ( bk. Aziz Mahmud Hüdayi,
ilim Amel Seyr u Sülük [haz. Hasan Kamil Yılmaz], İstanbul 1988, s, 25).
62 Rabbani, I, Mektup 59, 217. 96
-----------
Kaynaklar
____________
Ali SÖZER
Doç. Dr. Reşat ÖNGÖREN
Haznevi . net
|
|
|
|