Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Tasavvuf Terbiye Okuludur
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:37 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



TASAVVUF TERBİYE OKULUDUR

Ter­bi­ye, sı­fa­tın de­ğiş­me­si ve gü­zel­leş­me­si­dir. Bu­nun te­me­li kalp te­miz­li­ği olup so­nu­cu gü­zel ah­lâk­tır. Bu­na tak­vâ de­nir.

Tak­vâ­nın üç de­re­ce­si var­dır:

Kal­bi şirk, kü­für, şek ve şüp­he­den te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan kim­se iman da­ire­si­ne gi­rer, mü­min olur, ilâ­hî emir­ler­le mü­kel­le­fi­ye­ti baş­lar.
Kal­bi, ha­ram olan bü­tün gü­nah dü­şün­ce­le­rin­den ve nef­sin kö­tü ar­zu­la­rın­dan te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan sa­lih, müt­ta­ki bir kim­se olur.
Kal­bi, Ce­nâb-ı Hakk’a per­de olan her tür­lü gaf­let, sev­gi ve ar­zu­dan te­miz­le­yip bü­tü­nüy­le Al­lah’a bağ­lan­mak­tır. Bu­nu ya­pan ârif ve kâ­mil in­san olur.

Tak­vâ­nın ilk iki de­re­ce­si her­ke­se farz kı­lın­mış­tır; üçün­cü de­re­ce­si ise kul­la­ra rah­met ola­rak övül­müş, teş­vik edil­miş ve o has da­ire­ye gi­ren­le­re en gü­zel müj­de­ler ve­ril­miş­tir. He­def, üçün­cü da­ire­ye gi­ren bah­ti­yar­lar­dan ol­mak­tır. Kâ­mil mür­şid, tak­vâ­nın bü­tün de­re­ce­le­ri­ni el­de et­miş kim­se­dir.

Kalp­te bu­lu­nan ve kalp ile iş­le­nen bü­tün mâ­ne­vî gü­nah­lar­dan da arın­ma­dık­ça ger­çek te­miz­lik ger­çek­leş­mez. Al­lah Te­âlâ,

“Gü­na­hın açı­ğı­nı da giz­li­si­ni de ter­ke­din. Çün­kü gü­nah iş­le­yen­ler yap­tık­la­rı­nın ce­za­sı­nı mut­la­ka çe­ke­cek­ler” (En‘âm 6/120) bu­yu­ra­rak, her tür­lü gü­nah­tan uzak du­rul­ma­sı­nı em­ret­miş­tir.

Kur’an, kal­bin te­miz­li­ği­ne “tez­ki­ye” is­mi­ni ver­miş ve ebe­dî kur­tu­lu­şu ona bağ­la­mış­tır (A‘lâ 87/14-15; Şems 91/9-10). Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) te­mel gö­re­vi teb­liğ ve tez­ki­ye ola­rak be­lir­len­miş­tir.(Âl-i İm­rân 3/164; Cum‘a 62/2)

Tez­ki­ye, ka­lı­bı de­ğil kal­bi te­miz­le­mek­tir. Bu, kal­bin şirk, kü­für, is­yan, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî kir­ler­den arın­dı­rıl­ma­sı­dır. Bu arın­dır­ma, iman, nur, fe­yiz, töv­be, is­tiğ­far, göz ya­şı ve iba­det­ler­le ol­mak­ta­dır. Ha­dis­ler, di­nin ve gü­zel ah­lâ­kın mer­ke­zi­ne kal­bi koy­muş­tur. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v), kal­bin in­sa­nın di­nî ha­ya­tın­da­ki ye­ri­ni şöy­le ta­nıt­mış­tır:

“İn­san vü­cu­dun­da öy­le bir par­ça var­dır ki, o iyi ol­du­ğu za­man bü­tün be­de­nin iş­le­ri iyi ve gü­zel olur. O bo­zul­du­ğu za­man, bü­tün vü­cut bo­zu­lur. Dik­kat edin, o par­ça kalp­tir.” (Bu­hâ­rî, İmân, 39; Müs­lim, Mü­sâ­kât, 107; İbn Mâ­ce, Fi­ten, 14)

Ta­sav­vu­fun ana ko­nu­su, bâ­tı­nî fı­kıh­tır. Bâ­tı­nî fı­kıh, in­sa­nın iç âle­mi­ni oluş­tu­ran kalp, ruh, ne­fis ve di­ğer la­ti­fe­le­rin tez­ki­ye, ter­bi­ye, te­rak­ki ve in­ki­şaf­la­rı­nı he­def­le­yen mâ­ne­vî, nu­râ­nî, kal­bî bir ilim­dir.

Zâ­hi­rî fı­kıh vü­cu­du­mu­zun dış âza­la­rı ile ya­pa­ca­ğı iba­det ve va­zi­fe­le­ri in­ce­le­me ko­nu­su yap­tı­ğı gi­bi, bâ­tı­nî fı­kıh di­ye­bi­le­ce­ği­miz ta­sav­vuf da kalp­le il­gi­li iba­det ve ah­lâk­la­rı te­mel ko­nu­su yap­mış­tır. Bun­da­ki he­def, kal­bin ih­san mer­te­be­si­ne ulaş­ma­sı­dır.

İh­san, kal­bin yü­ce Al­lah’ı gö­rü­yor­muş gi­bi O’na ya­kın­lık ka­zan­dı­ğı bir te­miz­lik, şu­ur ve has­sa­si­ye­te sa­hip ol­ma­sı­dır. Bu­na kal­bin se­lim ha­le gel­me­si de­nir. Âhi­ret­te ku­la fay­da ve­re­cek kalp bu­dur. Ta­sav­vuf­ta, kal­bin se­lim ha­le gel­me­si üç saf­ha­da ger­çek­leş­ti­ril­mek­te­dir.

Bi­rin­ci saf­ha mâ­ne­vî kir­ler­den te­miz­lik, ikin­ci saf­ha yük­sek ah­lâk­lar­la gü­zel­lik, üçün­cü saf­ha ilâ­hî hu­zur­da ka­bul ve yü­ce Al­lah ile özel be­ra­ber­lik­tir. Bun­dan son­ra­sı hu­zur ma­ka­mı­dır. Ârif­ler, bu ha­li “kur­biy­yet” ola­rak ta­rif eder­ler ve ger­çek mâ­na­da “sû­fî” ke­li­me­si­ni bu sı­fa­tı el­de et­miş kâ­mil in­san için kul­la­nır­lar.(Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 18  )

Kur’an’da bu ya­kın­lı­ğa ula­şan­lar “mu­kar­re­bûn” sı­fa­tıy­la ta­nı­tıl­mış­lar­dır. İlâ­hî tak­si­me gö­re on­lar, in­san­lar için­de “sâ­bi­kûn” sı­nı­fı­nı oluş­tur­mak­ta­dır.(Vâ­kıa 56/11-12)

Yu­ka­rı­da özet­le­di­ği­miz kal­bin tez­ki­ye­si ve nef­sin ter­bi­ye­si bü­tün mü­min­le­rin or­tak he­de­fi­dir. Bu he­def­te hiç­bir ih­ti­lâf yok­tur. İh­ti­lâf onun na­sıl el­de edi­le­ce­ği ko­nu­sun­da­dır.

Hz. Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (s.a.v) sa­adet­li ha­ya­tın­da bu işin mer­ke­zin­de biz­zat ken­di­si bu­lu­nu­yor­du. Mâ­ne­vî tez­ki­ye ve ter­bi­ye onun ne­za­re­tin­de ger­çek­le­şi­yor­du. On­dan son­ra bu gö­rev fark­lı usul­ler­le ye­ri­ne ge­ti­ril­me­ye ça­lı­şıl­dı.

Sa­adet as­rın­dan son­ra mâ­ne­vî has­ta­lık­lar ço­ğal­dı ve yay­gın­laş­tı. Di­nî ha­ya­ta tak­lit hâ­kim ol­du. Ya­şa­nan mâ­ne­vî ge­ri­le­me­ye dev­let yö­ne­ti­mi bir ça­re bu­la­ma­dı. Bü­tün iyi ni­yet­le­ri­ne rağ­men fa­kih­ler bu mâ­ne­vî ge­ri­le­me­yi dur­du­ra­ma­dı­lar, onu üzü­le­rek sey­ret­ti­ler.

Mü­fes­sir­ler ve mu­had­dis­ler, içi­ne dü­şü­len mâ­ne­vî boş­lu­ğun teh­li­ke­le­ri­ni an­lat­mak­tan öte bir şey ya­pa­ma­dı­lar.

Bu ara­da hic­rî 2. asır­la bir­lik­te ye­ni bir ih­ya ha­re­ke­ti baş­la­dı. Bu, sön­me­ye yüz tu­tan di­nî ha­ya­tı can­lan­dır­ma ha­re­ke­tiy­di. Bu ha­re­ke­tin ba­şın­da bü­yük ve­lî­ler bu­lu­nu­yor­du. Bu ha­re­ket ay­nı za­man­da da­ha son­ra bir di­sip­lin ha­li­ni ala­cak olan ta­sav­vu­fî ter­bi­ye­nin te­mel­le­ri­ni oluş­tu­ru­yor­du. Ha­san-ı Bas­rî, Ma‘rûf-i Ker­hî, Mâ­lik b. Dî­nâr, Zün­nûn el-Mıs­rî, Süf­yân es-Sev­rî, Hâ­ris el-Mu­hâ­si­bî, Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî gi­bi zat­lar, bu ha­re­ke­tin ilk ön­cü­lü­ğü­nü ya­pan kim­se­ler­dir.

Ön­ce­le­ri va­az, soh­bet ve ör­nek ta­vır­lar­la hal­kı ku­cak­la­yan bu ir­şad fa­ali­yet­le­ri, 6. (12.) yüz­yıl­da bel­li bir di­sip­lin­le ku­ru­lan ter­bi­ye mü­es­se­se­le­ri­ne dö­nü­şe­rek, ta­ri­kat adıy­la İs­lâm âle­mi­ne ya­yıl­dı. Ku­ru­cu­la­rı­na nis­bet edi­le­rek anı­lan Kâ­di­riy­ye, Ri­fâ­iy­ye, Küb­re­viy­ye, Şâ­ze­liy­ye, Nak­şi­ben­diy­ye, Mev­le­viy­ye, Bay­ra­miy­ye gi­bi ta­ri­kat­lar, İs­lâm âle­min­de bü­yük hiz­met­ler ver­miş­ler­dir.

Bü­tün bu ter­bi­ye ekol­le­ri­nin oluş­tur­du­ğu sis­te­me “ta­sav­vuf” de­nir.

Bü­yük­ler de­miş­ler­dir ki: Kâ­mil bir in­sa­nı gör­me­yen kâ­mil ola­maz. İn­san tek ba­şı­na ken­di­si­ni ter­bi­ye ede­mez. Ter­bi­ye ol­ma­yan mâ­ri­fe­te ere­mez. Tek ba­şı­na ka­la­nı ne­fis ca­na­va­rı par­ça­lar, şey­tan kur­du yer. Ha­yır ve em­ni­yet, Al­lah için ku­rul­muş ce­ma­at­le bir­lik­te di­ni ya­şa­mak­tır.

Bü­yük ve­lî Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî (k.s), ta­sav­vu­fu kı­sa­ca şöy­le ta­rif eder:


“Ta­sav­vuf, top­lu­ca töv­be et­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca hiz­met et­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ın ipi­ne (ima­na, Kur’an’a ve ih­lâ­sa) ya­pış­mak­tır.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ı zik­ret­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’a git­mek­tir.”

Bü­tün Hak dost­la­rı­nın or­tak gö­rü­şü şu­dur:

“Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) sün­ne­ti­ni ta­kip et­mek­ten baş­ka Al­lah’a gi­den hiç­bir yol yok­tur. Bü­tün hal­le­ri­ni ve iş­le­ri­ni Kur’an ve sün­net­le öl­çüp on­la­rın emir ve işa­re­ti­ne gö­re ha­re­ket et­me­yen kim­se Al­lah dos­tu ola­maz. Al­lah dos­tu ol­ma­ya­na Al­lah’a gi­den yol­da uyul­maz. Uyu­lur­sa Al­lah’a de­ğil, ate­şe gi­di­lir.”(Ebû Nu­aym, Hil­ye­tü’l-Ev­li­yâ, X, 257; Sü­le­mî, Ta­ba­ka­tü’s-Sû­fiy­ye, 159; Ku­şey­rî, Ri­sâ­le, I, 107; Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 55 )

Ta­sav­vuf de­yin­ce ak­la ge­le­cek an­la­yış bu­dur. Bu öl­çü ve edep­le­ri kim ko­rur­sa, ger­çek mü­min, ha­ki­ki sû­fî, kâ­mil in­san odur. Bun­dan öte­si, ku­ru kav­ga ve fay­da­sız bir oya­lan­ma­dır.

Fay­da­sız ilim­den ve iş­ler­den yü­ce Al­lah’a sı­ğı­nı­rız.

Kaynak:
HAYAT DENGEMİZ

Muhammed Saki Elhüseyni

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Tarikat-I Nakşibendiyye - Nakşibend Yolunun Esaslari - 11 Esas
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:33 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



TARİKAT-I NAKŞİBENDİYYE - NAKŞİBEND YOLUNUN ESASLARI - 11 ESAS

Yolu Rasul-i Zişan s.a.v. gibi, Sahabe-i Kiram gibi yürüyen Sâdât, peşlerinden gelenlere iz bırakmak, takipçilerinin kolay yürümesini temin etmek için kandiller yakıp, koymuşlar güzergâh üzerine. Yolumuzu aydınlatan bu kandillere kimi “on bir esas” demiş, kimi “kelimât-ı kudsiyye”. Hâce Abdülhalik Gücdüvanî k.s. ve Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin, ışığını Hızır a.s.’ın taliminden, ledün ilminden devşirip yolumuza diktikleri bu kandiller neyi, nasıl aydınlatıyor, bir kere daha hatırlayalım.

Hûş der-Dem
Her nefesin farkında olmak


Nefes alıp vererek yaşarız ve irademiz dışındaki bu tabii halin çoğu zaman farkında bile olmayız. Hûş der-dem prensibi, böyle bir gafletten sakındırmak için, alıp verdiğimiz her nefesin farkında olmamızı istiyor bizden. Nakşibendiyye’de hûş der-dem, yani nefesi muhafaza, nefesin hakkına riayet yahut nefesten haberdar olma, yol almanın esası sayılmıştır.

Peki nefesin farkında olmak ne demektir ve bu farkındalık nasıl sağlanacaktır?

Cenab-ı Hak, sayılı nefeslerle geçici bir müddet hayat sürmesi için dünyaya gönderdiği insandan, canlı cansız bütün mahlukatın zikir korosundaki tevhide katılmasını istemektedir. Nefeslerimiz bize en geniş anlamıyla “zikir” için bahşedilmiştir. “İnsanın her an her yerde Allah’ı hatırlaması, emir ve yasaklarına riayetle hep O’nun rızasını gözetmesi, Bezm-i Elest’teki sözüne sadık kalması” anlamına zikir mükellefiyeti, kitap ve peygamberler aracılığıyla izah buyurulduktan başka, alıp verdiğimiz her nefeste de sürekli hatırlatılmaktadır.

Büyükler, “Allah” kelimesinin başındaki elif ve lâm harflerinin belirtme takısı (harf-i tarif) olduğunu, sonundaki “güzel he” ile Allah Tealâ’nın zat isminin kastedildiğini söylerler. Onlara göre “Hû” zamirinin aslı da, nefes alıp verirken çıkardığımız “h” sesi de lafza-i celâlin sonundaki “he”dir. Bu demektir ki, kainattaki bütün varlıklar gibi insan da kendisi farkında olmasa bile her nefeste Allah’ı zikretmektedir.

İşte insanın aldığı nefesin farkında olması, öncelikle nefesindeki zikrullahın farkında olmasıdır. Nefesinden gafil olanlar, uykuda sayıklayanlar gibi, ilahi ikram eseri bu zikrin varlığından ve mesajından haberdar olamazlar. Zira bir ses yahut söz, zikredileni hatırlatıyorsa zikirdir. Şu halde nefesin farkında olmak; nefeslerimizin sayılı olduğunun, bunları veriliş maksadına uygun sarf etmek gerektiğinin, her soluktaki zikrin bize neyi hatırlatmak için irademiz dışında tekrarlandığının farkında olmaktır.

Böyle bir farkındalık niçin yaşadığımızı bilmeyi, her nefeste Allah’ı hatırlamayı, tek nefeslik bir anda dahi Allah’tan gafil olmamayı ve dünya hayatını bu hal üzere sürdürmeyi gerektirir. Bu nedenle yolun büyükleri hûş der-dem’i “Her nefeste, hatta iki nefes aralığında bile Allah’tan gafil olmamaya çaba göstererek huzuru muhafaza etmek” diye tanımlamışlardır.

Hûş der-dem’deki farkındalık, nefesteki zikrullahı kalbe söyletmekle hâsıl olur ki aynı zamanda “Hayy” tecellisine mazhariyettir. Aldığı nefesten gafil olanlar, yahut nefeslerini ilahî maksat haricinde telef eyleyenler, yaşıyor görünseler de ölüdürler. Gerçekten diri olmak, kalbin diri olmasıyla mümkündür. Kalp ise Hayy tecellisiyle dirilir ve böyle kalplerin sahipleri Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, her daim O’nun huzurunda bulunduklarını bildiklerinden gaflete düşmezler. Huzur hali, Allah Tealâ ile birlikte olmayı ifade ettiği kadar bir ruh dinginliğini, kalp veya gönül sükunetini de anlatır. Çünkü Ra’d suresinin 28. ayetinde buyurulduğu gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan (huzur ve sükun) bulur.”

Hûş der-dem’deki farkındalıkla kalbin zikrullaha alışması güzel sona da sebeptir. Çünkü Gavs-ı Sâni k.s. hazretlerinin buyurduğu gibi, ölüm sarhoşluğu halinde akıl baştan gitse bile, kalp ne söylüyorsa dil onu söyleyecektir.

Nefeslerin gafletsiz alınıp verilmesi elbette zor iştir. Bu hususta gayret ve ısrar gerekir. İnsanlık hali ile bazen gaflete düşüldüğünde ümitsizliğe kapılıp gayretten vazgeçmemeli, “estağfirullah” niyazıyla bağışlanma istenmelidir. Sâdât, tevbe ve istiğfar ile boşa giden nefeslerin kurtarılabileceğini haber vermişlerdir.

Nazar ber-Kadem
Bakışını kendi adımlarına yöneltmek


Yürürken gözlerin kendi ayaklarında olması, kişinin bakışını ve dikkatini kendi adımlarına yöneltmesi anlamına gelen nazar ber-kadem, özellikle yolun başındakiler için uyulması gereken zahirî ve bâtınî bazı edepleri ifade eder.

Önüne, yere veya ayaklarına bakarak yürümenin istenmesi, dikkat ve ilginin dış dünya üzerine toplanmaması içindir. Çünkü etrafa bakmak, çevre ile lüzumundan fazla ilgilenmek kalbi olumsuz etkiler, Allah’ın zikrinden alıkoyar. Görülen her suret, dikkatin yöneltildiği dünyevî her iş ve olgu kalbi perdeler. Perdelenen kalp ilahî tecellilerden mahrum kalır, huzur ve sükununu yitirir, dil ile yapılan zikre iştirak edemez.

Halbuki Allah’ı kalp ile yahut kalpten anmak esastır. Zikir kalpten olmayınca en temel kulluk vazifeleri bile ağır gelir insana. Sürekli sağa sola takılan göz, tecessüs hastalığının ve dünyaya meylin alâmetidir. Lüzumsuz, faydasız, hatta zararlı şeyleri de görür ve mutlaka masivanın ağına düşürür sahibini. Masivaya ilgi tefrikaya, yani kalbin dağılıp parçalanmasına yol açar ve tefrikanın olduğu yerde tevhit olmaz. Nazar, nazar edilen şeydeki zulmeti kalbe aktarır. Hele de bu, Rasulullah s.a.v.’in “İblis’in zehirli oklarından bir ok” diye nitelediği, harama yönelmiş bir nazarsa, kalbin ölümü bile söz konusudur.

İşte bütün bu tehlikelere karşı nazar ber-kadem, kalbi muhafaza için nazarı, dolayısıyla dikkat ve ilgiyi dış dünyadan kesmenin zahirdeki yöntemi, yürürken gözleri ayaklarımıza sabitlemektir.

Nazar ber-kadem Hz. Peygamber s.a.v.’in yürüyüşünün de tarifidir aynı zamanda. Zira Âlemlerin Efendisi, vücudunun üst kısmını ve başlarını hafifçe öne eğerek, gözleri yere bakar halde tevazu ile ama seri adımlarla yürürdü. Sağa sola bakmaz, bir tarafa bakması gerektiğinde o tarafa bütün vücuduyla dönerlerdi. Nazar ber-kadem esası bu yönüyle, yolu Rasul-i Ekrem s.a.v. gibi yürüme çabasının, Sünnet’e uyma hassasiyetinin gereğidir. Kaldı ki yol madem ancak O’nun izlerini takiple kat edilebilmektedir, dikkatin adımlara yöneltilmesi, bu izleri gözetme titizliğinin de nişanesidir. Zira adımımızı nereye attığımıza bakmayınca, bastığımız izler O’nun mudur, değil midir, anlama imkânımız yoktur.

Yürürken atılan adımlara dikkat, yol alma niyet ve çabasındaki samimiyetin de gereğidir. Bu dikkat, seyr ü sülûk denilen manevî yolculukta mürşidin talimatına harfiyen uymak şeklinde tezahür eder. Tökezleyerek düşmek, yoldan çıkmak, yanlış istikamete sapmak tehlikesine karşı tedbirdir.

Nazar ber-kadem nihayet bir tevazu eğitimidir. Dik ve böbürlenerek yürümek nasıl kibir eseri ise, ayakların ucuna bakarak yürümek de tevazu eseridir. Kişi başlangıçta alçakgönüllü değilse bile, nazar ber-kadem ile zamanla tevazu sahibi olur denilmiştir.

Sefer der-Vatan:
Dünyada sefer halinde olmak


İnsanın macerası bir seyr ü seferden, bir yolculuktan ibaret. Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz. Dünya denilen ikâmet vatanından, er veya geç aslî vatana, yani ahiret yurduna göçeceğiz bir gün. Allah’ın huzuruna ölümle, mecburi bir gidişle, yüzümüz yerde, zilletle ve gönülsüz dönmek de var; ölmeden evvel muhabbetle koşarak, izzetle ve gönüllü dönmek de…

Sefer der-vatan bu ikinci yolculuğun, dünyada iken Allah’a muhabbetle dönüş yolculuğunun esaslarını belirleyerek, bizi hem zahirde hem bâtında kutlu bir hicrete davet ediyor. Gönlün, Zariyat suresinin 50. ayetindeki “Allah’a koşun!” davetine icabetle, ecel kapıyı çalmadan, yegane Dost’a kavuşmak üzere yola koyulmasıdır bu hicret. Her hicret gibi daha iyiye, daha güzele doğru sürekli yol almayı, bizi yavaşlatan ağırlıkları terk etmeyi gerektirir.

Sefer der-vatan, tasavvufta seyr ü sülûk denilen ve insanın iç dünyasında gerçekleşen manevî bir yolculuktur. Bütün yolculuklar gibi bunun da kendine mahsus menzilleri, makamları vardır. Her menzil veya makam belli bir hali zaruri kılar. Haliniz yoksa yürüyemez, yol alamazsınız. Başlangıçta bir yürüme kararlılığının olması şarttır meselâ. Bu kararlılık samimi bir tevbe ve kalbi Allah’a döndürmek anlamına “inabe” ile hasıl olur. Sonra kalbin tasfiyesi, yani saflaştırılması gelir. Kalp, dünya hırsından, günah kirinden, gafletten; mal, mülk, makam, itibar sevgisinden arındırılarak zühd elde edilir. Sıra, nefsin tezkiyesinde; kibir, benlik, gösteriş, cehalet gibi kötü sıfatlarından kurtarılmasındadır. Güzel ahlâkla, takva ile artık beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara, halktan Hakk’a, mülk aleminden melekût alemine, ilm’el-yakîn mertebesinden ayn’el-yakîn mertebesine sefer mümkündür. Nihayet kalp müşahede halinde ihsan mertebesine ulaşacak, her yerde ve her şeyde Allah’ı görecek, “huzur”a erecektir. İnsan böyle bir manevi yolculuğu tek başına gerçekleştiremez. Doğruyu yanlışı bilen, tasfiye ve tezkiye usulünden anlayan bir mürebbiye, bir mürşide, bir rehbere ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki sefer der-vatan esası, önce bir mürşid-i kâmili arayıp bulmak için zahirî anlamda bir sefer olarak düşünülmelidir. Mürşid-i kâmilin bulunduğu beldeye sefer etmek, mürşidin nazarından istifadenin, manevî nasibimizi arama sorumluluğunun ve Lokman suresinin 15. ayetindeki  “Bana yönelenlerin yoluna tabi ol!” buyruğunun icabıdır. Mutlaka o beldeye yerleşmeyi gerektirmez. Aslolan mürşidin beldesinde değil, terbiyesi dairesinde ikamettir.

Hz. Peygamber s.a.v.’in, “Gerçek muhacir, Allah Tealâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir.” hadisi, hicret yolculuğunun illa bir beldeyi terk edip diğerine yönelmek suretiyle yapılmayacağını da anlatır. Kötülüğe, günaha teşvik eden bir ortamı, çevreyi veya arkadaş grubunu terk edip iyilerin meclisine katılmak da bir hicrettir. Sefer der-vatan’la kastedilen hicrette, kötülükten iyiliğe doğru yol almak esastır. Her halükârda bir mücahededir. Temenni ile yetinmemeye, tembellikten kaçınmaya, arayışa, salih amel ve ibadete davettir.

Halvet der-Encümen
Halk içindeyken de Hak ile olmak


Kişinin halktan uzaklaşarak tek başına bir tenhaya çekilip yahut bir yere kapanıp zikir, dua ve ibadetle meşgul olmasına “halvet” denir. Bazı tarikatlarda kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye metodudur. Nakşibendilikte toplumdan uzaklaşma tarzında bir halvet yoktur. Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretleri, “Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır cemiyette, cemiyet ise yakınlıktadır. Bizim yolumuzun esası yakınlıktır/sohbettir.” buyurmuştur.

Elbette cemiyet içinde olmak veya yakınlık, halveti de, halvetteki zikir halini de terki gerektirmez. Nitekim halvet der-encümen, “insanın bedenen halk arasında, işinde gücünde iken kalben onlardan ayrı, yalnız ve sadece Allah Tealâ ile olması” demektir. Elin kârda, gönlün yarda olmasıdır. Bu esasla halvetin zahirde değil bâtında yaşanması, kalbin halvetgâh kılınması istenmektedir.

Büyükler, halk içindeyken de Hak ile olabilmek, tasavvuf terbiyesinden geçmiş kâmil müminlerin  halidir, derler. Tasavvuf terbiyesinde kemâl alameti keramet değil, halkın arasına girip onlarla ülfet ettiği, maişetini kendi kazandığı halde bir an bile Allah’tan gafil olmamaktır. Böyleleri Âl-i İmran suresinin 191. ayetinde “…ayakta, otururken, yanları üzeri yatarken Allah’ı zikreden gerçek akıl sahipleri” olarak övülmüş, Nur suresinin 37. ayetinde ise “ne bir ticaret ne de bir alışverişin onları Allah’ı zikretmekten ve ibadetlerden alıkoyamayacağı” haber verilmiştir.

Böyle bir mazhariyete kavuşmak için yola yeni girenler de halvet der-encümen esasına uymaya çalışmalıdır. Bu çaba zamanla devamlı bir zikir halini kazandıracağı gibi, edebi, insanlara rahmet ve adaletle muamele etmeyi de kazandıracaktır. Çünkü kalbini zikrullahla meşgul edenler çarşı pazara çıktıklarında, en kalabalık ve gürültülü bir ortamda dahi ya hiçbir şey işitmeyecek ya da her sesi zikir olarak algılayacaktır. Kalpte Allah varsa, muamelemizi O’nun ölçüleri belirleyecek, ilahî emirlere uygun hareket edilecektir.

Halk içinde bulunmak ve gönle almamak kaydıyla zâhirle meşguliyet, dünyadan el etek çekmemek, başkalarına yük olmadan elimizin emeğiyle geçinmek, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz görmek, örneklik ve tebliğ ile insanlara hizmet edebilmek için şarttır. Bütün bunlar Allah’ı zikretmeye mani olmamalıdır. Zira halk içindeyken de Hak ile olanlar, Bakara suresinin 115. ayetinde buyurulduğu gibi “her nereye dönüp yönelseler Allah’ın vechinin (zatının) orada olduğunu” fark edecekler, bir an bile O’nu anmaktan geri durmayacaklardır.

Zahirde halk, bâtında Hak ile olma prensibi, kalbi zahire karşı perdelemeyi, sırrı gizlemeyi de gerektirir. Bu yolda şöhret ve övünme tehlikesine karşı bâtında yaşanan manevi zevkler söz ile dışa vurulmaz; hali, farklılığı yahut mensubiyeti yansıtacak özel kıyafetler tercih edilmez, halktan biri gibi görünmeye gayret edilir.

Yâd-kerd
Daima Allah’ı hatırlamak 


Yâd-kerd, özelliği olan bazı zikirlerle, Allah’ın her an hatırlanması, O’nun varlığının kalbe yerleştirilmesi ve kalıcı bir tefekkür haline getirilmesi usulüdür. Tasavvuf lisanında müritlere vazife olarak verilen, lafzı, sayısı, zamanı, adap ve erkânı belli özel zikirlere “vird” denir. Vird, kalbin tasfiyesi, kalp aynasının kir ve pasından arındırılarak ilahî tecellilere mazhar olabilecek bir safvete kavuşması için çekilir. Nitekim virdini aksatmadan, usulünce çekenler müşahede makamına ulaşırlar.

“Yâd etmek, hatıra getirmek” anlamına yâd-kerd ile Allah lafza-i celâlinin tesbih edildiği kalp veya letâif zikirleri yanında daha ziyade kelime-i tevhit yahut nefy ü ispat zikri kastedilir. Sayı bakımından çokluğu ve sürekliliği ile huzur halini devamlı kılmak için ehlince telkin ve tavsiye edilen bu zikirlerin kendine mahsus usulleri vardır. Usul ve şartlarına riayet ederek çekilmesi halinde kalp hanesi mamur olacak, Hakk’ın tecellisine uygun hale gelecektir. Evrâdın (virdlerin) sayıca çokluğu zikir alışkanlığını kazandırırken, usulü de kalbi saflaştırıp temizlemektedir. Meselâ kelime-i tevhidi, yani “lâ ilâhe illallah” lafzını, nefesi tutarak kalbe söyletmek suretiyle yapılan nefy ü ispat zikri böyledir. Kelime-i tevhidin “lâ ilâhe” (başkaca hiçbir ilah yoktur) kısmına “nefy”; “illallah” (ancak Allah vardır) kısmına ise “ispat” denir. Bu zikir çekilirken zâkir (zikreden) nefesini göbeğinin altına hapsedip tutar, gözlerini ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırıp kıpırdatmaz. İç sesiyle “lâ” derken, göbek altında tutulan nefesle birlikte kalbindeki bütün sahte mabutları, kiri, pası, masivayı da yukarı doğru çeker; “ilâhe” ile sağ omuz hizasından dışarı atar. Sonra “illallah” ile nefesini şiddetle vurur gibi boşalan kalbine indirir. Böylece hem kalbin tasfiyesi, hem de oraya ilah olarak yalnızca Allah’ın varlığının sabitlenmesi gerçekleştirilmiş olur.

Yad-kerd, zikrullahın usulü ve çeşidinden ziyade sıklığını, çokluğunu yahut devamlılığını ifade eder. Fakat devamlılıktan netice alınması, usule uymaya bağlıdır. Bu nedenle yâd-kerd esasını, zikirde usule riayetsizlikten, zikre ara verip devamlılığını aksatmaktan, virdi ihmalden kaçınmak şeklinde de anlamak mümkündür. Zikirde ısrar ederek kalbini beytullah kılan kişi her an Allah Tealâ ile olmanın huzurunu yaşayacak, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanacaktır. Zikrullahın tekrar edile edile kalbe yerleştiğinin, kalbin beytullah kılındığının alâmeti, kişinin bütün aza ve amelleriyle, bütün zerreleriyle her daim zikir halinde olmasıdır. Çünkü dervişin fikri ne ise zâhire yansıyan zikri de odur.

Bâz-geşt
Allah’a dönmek


“Geri dönmek, bir şeyi yeniden aramaya çıkmak” anlamındaki “bâzgeşt” ile, zikir esnasında belirli bir sayıdan sonra, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin söylenmesi kastedilir. “Ey Rabbim! Benim yegâne maksadım sensin ve talep ettiğim tek şey sadece senin rızandır.” mealindeki bu Arapça cümle, kalp ve letaif zikirlerinde çekilen her yüz lafza-i celâl tesbihinden sonra, nefy ü ispat zikrinde ise iki nefes aralığında dil ile söylenir. Maksat, zikir halinde iken kalbe gelen ve havâtır denilen duygu ya da düşüncelerden yüz çevirmek, bunların kalpte yer etmesine fırsat vermemektir. Havatır olumlu bile olsa, kalbe Allah’tan gayrısını almak anlamına geldiğinden zikri zedeler, tesirsiz kılar. Şu halde bâz-geşt, zâkirin zikirdeki niyetini şu veya bu sebeple kaybetme ihtimaline karşı yeniden hatırlatma, bozulan iştikametini düzeltme usul ve imkânıdır.

“İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin nefy ve ispat zikrinde iki nefes arasını zayi etmemek, kelime-i tevhidin anlamını güçlendirip kalbe tevhit sırrını yerleştirmek yahut zikredilen varlık hakkında derinlemesine tefekküre dalmak için söylendiğine dair izahlar da sonuçta zikirdeki istikametin tashih edilmiş olmasına bağlıdır. Zikir esnasında belli sayıdaki tesbihten sonra zikirdeki maksat ve matlubun dil ile ikrarı, gaflet yahut kaymalardan korunmak için yeniden en baştaki doğru istikameti hatırlama çabasıdır ve bu yüzden de “geri dönmek, tekrar ve yeniden başlamak” anlamına “bâz-geşt” diye adlandırılmıştır. Bu çaba da her hususta olduğu gibi ancak Cenab-ı Hakk’ın yardımıyla semere verecektir. Dolayısıyla bâz-geşt aslında kalbimizde zikrullahtan başka bir şey bırakmaması yahut yeniden istikamet bulmamızı ihsan etmesi için Allah Tealâ’ya ilticadır. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesi bir irade beyanı olduğu kadar bir niyazdır da. Öte yandan hiç kimse sırf kendi gayretiyle Allah’ı, O’nun şanına layık bir zikirle zikredemez. Hakiki zikre Yüce Allah’ı yine Allah ile birlikte zikretme makamında ulaşılabilir ki, bunun için de Cenab-ı Mevlâ’ya dönmek, O’nunla olmak şarttır. Kısaca zâkir, kendini zikrullahtan alıkoyan etkenlerden korunmak, zikrullaha devam için yardım istemek veya Hakk’ı Hak ile zikredebilmek için “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” diyerek hem zikir iradesini yenilemeli hem de beş vakit namazda olduğu gibi tekrar tekrar Allah’a yönelip O’nun rahmetine sığınmalıdır. Yolun başında olanların bâz-geşt ile istikamet ve irade beyanına rağmen zikrullahı kalbe söyletmekte sıkıntı yaşasalar bile, mürşidi taklitle zikri sürdürmeleri tavsiye edilmiştir. Taklit zamanla tahkike dönüşecektir.

Nigâh-dâşt
Teveccühü gözetmek


Tasavvuf terbiyesinde maksat, usulüne uygun yapılan devamlı zikirle kalbi beytullah kılmaktır. Bu nedenle zikrullahtaki feyiz ve devamlılığı korumaya yönelik esaslar konmuştur. Bunlardan biri olan “nigâh-dâşt”, masivaya yönelmemesi için bakışımızı, yani ilgi ve teveccühümüzü kontrol altında tutmak demektir. Zikri zedeleyecek ölçüde bir ilgi veya meşguliyet, sonuçta kalbe sirayet edeceğine göre nigâh-dâşt’ı, “Allah’tan gayrısına yönelmesi ihtimaline karşı teyakkuz halinde bulunup kalbi masivadan korumak” şeklinde de anlamak mümkündür.

Masivayı kalbe sokmamanın ilk şartı, Allah’tan gayrı ne varsa bunların hiçbirini kalbin semtine uğratmamaktır. Nefse hoş gelen, göz alıcı şeylere itibar etmemek, dünya ile lüzumundan fazla meşgul olmamaktır. Bakışımızı dışa değil kendi içimize yöneltmektir. Elbette kişi kalbi masivadan korumak için kalbinin kapısını da dikkatle beklemeli, Allah’tan başka hiçbir varlığın, hiçbir düşünce ve hatıranın kalbe girmesine izin vermemelidir. Fakat bu daha sonra düşünülecek bir tedbir olmalı, öncelikle kalbin huzurunu bozabilecek yönelişlerden kaçınmaya çalışmalıdır. Bunun için hariçte bir şey sık sık kalbi meşgul ediyorsa o şeyden kurtulmanın çaresi aranmalıdır. Tasavvuf yoluna giren bazı varlıklı kimselerin mal mülklerini vakfetmeleri bu çarelerden biridir mesela. Yahut eski dervişlerin bir lokma bir hırka tercihi ile sıradan işlere talip olması, çoğu zaman insanlardan itibar görme duygusundan kurtulma arayışının sonucudur.

Şüphesiz ki dünyanın bin bir türlü hali vardır ve üzülmek, kederlenmek, sevinmek, telaşlanmak, dünyevî bir beklentiye girmek bazen kaçınılmaz olmaktadır. Böyle durumlarda dünyanın geçiciliğini, bir rüyadan ibaret olduğunu, imtihanımızı, ahiret yurdunun ebediliğini, zikrin anlamını düşünüp bu duyguların kalbimizde hiç değilse kalıcı hale gelmesine müsaade etmemelidir. Yine de asıl olan dünyalık meselelerin kalbe hiç sokulmamasıdır. Büyükler, kısa sürelerle de olsa kalbi sadece Allah’a hasrederek zikretmeyi denemenin ve bu denemelerde ısrarın, böyle bir mazhariyete kavuşturabileceğini söylemişlerdir.

Bütün bu tedbirlere, dikkate ve kalp murakabesine rağmen, yabancı bir duygu veya düşüncenin kalbe girmesine mani olunamamışsa, bâz-geşt esasıyla bunun orada karar kılmamasına çaba gösterilmelidir.

Yâd-daşt
Zikir halini korumak


Allah’ı zikretmek, O’nun esma ve sıfatlarını, anlamlarını içselleştirmeden, sesli veya sessiz söylemekten ibaret değildir. Zikirde önemli olan hatırlamaktır. Hatırlamak ise bir bilinç halidir. Öyleyse Allah’ı zikretmek, O’nun varlığının ve uluhiyetinin bilincinde olmaktır. Bu bilinç de Allah’ın rızasını ve ölçülerini gözetmeyi gerektirir. İlahî ölçüler hayatımızdaki her alanı düzenlediğine göre, hatırlamanın devamlı olması gerekir aynı zamanda. Zikir; Allah Tealâ’nın yegâne ilah olarak kalbe yerleştirilmesi, sürekli orada kalması ve insanın bütün davranışlarına yön vermesi için, tasavvufun hem metodu hem de hedefidir. Fakat hedefe bir kere varmak hep orada kalınacağını garanti etmez. Zirvede tutunabilmek için de çaba gerekir ki bu çabanın adı “yâd-daşt”tır.

Yâd-daşt, zikrullahı, zikirle beytullah kılınan kalbi, ihsan mertebesini, huzur halini muhafazaya çalışmak demektir. Muhafaza edilmesi istenen kemal noktasına ulaşmak da bu zirvede kalıcı olmak da diğer esaslara her zaman uymayı gerektirir. Yani kelimat-ı kudsiyyede bir öncelik sonralık sıralaması yahut sebep sonuç ilişkisi yok;  bir iç içelik vardır. Bu durum, Nakşibendiyye’de sonda yaşanacak olan, başlangıca yerleştirildiği için böyledir. Esaslara aynı anda uyulması keyfiyeti, daha en başta sâliki huzura erdirebilir. Fakat öte yandan bu esaslardan birinin ihmali, huzur halinin kaybına ve yeniden aranmasına da sebep olur.

Yâd-daşt, gelip geçici olmayan, sürekli bir huzur halini de ifade edebilir. Ancak, her an her yerde Hakk’ı müşahade etme, Allah’ı asla unutmama, zikrin meydana getirdiği manevi uyanıklığı devamlı yaşama hâli olan bu huzur, vuslat alametidir ve Nakşibendiyye yolunun büyük velilerine, kâmil mürşitlere mahsustur.

Vukûf-i Zamânî
Zamana vâkıf olmak


Zaman, her an biraz daha eriyip tükenen ömür sermayemizdir bizim. Vukûf-i zamanî, yani zamana vâkıf olmak yahut zaman bilinci, öncelikle zamanın asla geri getirilemeyecek şekilde akıp gittiğinin farkında olmaktır. Bu farkındalık hızla eriyen zamanı değerlendirmeyi, boşa geçirmemeyi gerektirir.

Zaman sermayesi ömür müddetimizdir ve her nimet gibi Cenab-ı Hakk’a kulluk etmemiz için verilmiştir. Dolayısıyla zamanı değerlendirmek, ömrün her anını Allah’tan gafil olmadan, kulluk görevlerimizi aksatmadan, zikirle, hep huzur halinde yaşamaya çalışmak demektir. Bu çaba, içinde bulunulan ana teksif edilmelidir. Geçmiş, şöyle veya böyle geçip gitmiştir. Gelecek ise henüz elde değildir ve yaşanacağına dair garantimiz de yoktur. Öyleyse “keşke”lerle, “sonra yaparım”larla içinde bulunulan anı heba etmemek gerekmektedir. Gün bugün, saat bu saattir.

Ancak şimdi yaşanılan anı, yapılması gereken en hayırlı amelle doldurmamız, zikrullahla geçirmemiz halinde zamana vâkıf olmaktan söz edilebilir. Geçmiş ve geleceğe takılmadan anı değerlendirmek, özellikle geçmişi umursamamak anlamına gelmez. Vukûf-i zamanî, içinde bulunulan “şimdi”yi kaybetmemek için geçmişin muhasebesini ister. Bu muhasebe ya tövbeye ya da şükre sevk eder insanı. Gafletle, günahla geçirilen zamanlar için pişmanlık ve tövbe; huzurla, zikirle, salih amelle geçirilen zamanlar için ise şükür gerekir.

Bu gereklilik, dediğimiz gibi geçmişe takılıp kalarak anı ihmalin değil, tam aksine anı kurtarmanın şartıdır. Çünkü pişman olunmayan gaflet, tevbe edilmeyen günah, mutlaka sonraki anı etkileyip karartır. Samimi bir pişmanlığın alameti geçmişe takılıp hayıflanmak değil, aynı yanlışlara düşmeden halihazırı doğru yaşamaktır. Şükürsüzlük ise amelle mağrur olmanın alametidir. Geçmişten şükür yerine taşınan kendini beğenmişlik ve gurur da “şimdi”yi perdeler, huzura mani olur.

Vakit, tasavvuf terbiyesi esnasında yaşanan hallerin kabıdır aynı zamanda. Bu nedenle vukûf-i zamanî hale vakıf olmak ve o halin gereğine göre hareket etmek şeklinde de anlaşılır. Denilir ki, “Sâlik kabz halinde istiğfara, bast halinde şükre yönelmelidir. Vukûf-i zamanî, bu iki hale riayettir”.

Vukûf-i Adedî
Zikirde sayıya riayet etmek


Müride vazife olarak zikir verilirken, bunun ne zaman, ne kadar, nasıl çekileceği; bâz-geşt’ten önceki veya habs-i nefesteki sayısı, hangi miktarda artırılacağı da belirlenir. Vukûf-i adedî, salikin zikrini yaparken bütün usul şartlarıyla beraber belirlenen sayılara da uyması demektir.

Zikrin usul veya şekil şartları arasındaki vukûf-i adedî, namazdaki tadil-i erkân gibidir. Dikkati ve disiplini sağlamak suretiyle zikrin feyzini artırır. Maksat sayı saymak değil, bir düzen ve ciddiyet içinde zikrullahın bilincinde olmaktır.

Gavs-ı Sânî k.s., zikirde sayıya riayeti, doktorun yazdığı ilâcı dozuna dikkat ederek almaya benzetir. Bir hastalığın tedavisi için ehlince verilen bir ilacı, zamanında ve düzenli kullanmamak nasıl fayda sağlamazsa, dozuna uygun almamak da fayda sağlamaz. Hatta hastanın kendi kafasına göre ilacını azaltması veya çoğaltması ona zarar bile verebilir. Özellikle çok zikrederek bir an önce yol alacağım diye, belirlenmiş sayı disiplinini ihlalden sakınmalıdır. Zikrin çok yapılması değil, gafletsiz yapılması önemlidir. Ancak gafletsiz yapılan zikirden zevk alınır. Bu zevk haline ulaşılmadan zikri kendiliğinden, külfetle, zoraki çoğaltmanın faydası olmaz.

Usul şartları yalnızca şekille ilgili değildir. Bunlarda sadece yolun büyüklerinin bildiği sır veya hikmetler de vardır. Nitekim zikirde sayıya riayetin ledün ilmine götüren kapı olduğu, kalbi zikrullahtan alıkoyan havatırı sildiği söylenmiştir.

Vukûf-i Kalbî
Kalbin hallerini bilmek


Zikirden maksat kalbi sahibine, yani Allah Tealâ’ya tahsis ederek oraya başkasının girmesine izin vermemektir. Zikirle arındırılmış bir kalp, ilahî tecellilere mazhar olmuş parlak bir ayna gibi, sâlike esma ve sıfatlarıyla sadece Allah’ın varlığını müşahede ettirir. Fakat kalp için bir kere gerçekleşince sonuna kadar hep böyle devam edecek bir hal değildir bu. Çünkü kalbin her an değişmeye müsait bir karakteri vardır. Kalbe, halden hale geçtiği, inkılab eylediği için kalp denilmiştir zaten. Kapısı açıktır; oradan kim ya da ne girerse onunla ünsiyet eder.

Kalp aynası çabuk toz kapar. Vukûf-i kalbî, bu özelliğinden dolayı kalbi sürekli murakabe altında tutmak, onun hallerini gözetmek demektir. Kalbin kapısında uyanık durmak, gönül beklemektir. Bunun için bilhassa hafi (gizli) zikirde iki nefes arasında ve her yüz adet tesbihattan sonra dikkati kalbe yöneltip zikrullahın kalp ile yapılıp yapılmadığı, kalpte hasıl olan hal ve tesir kontrol edilir. Ancak böyle bir dikkat ile zikir esnasında kalbe Allah’tan gayrısının girmesine mani olunabilir veya zikrullahı zedeleyen havatırı fark edip kalpten uzaklaştırma imkanı bulunabilir. Aksi halde safiyeti bozulan, bulanan kalbin müşahedesi belirsizleşecek, itminanı kaybolacak, huzuru kaçacaktır.

Vukuf-i kalbî, nefsin türlü bahaneler üretip kalbin bu hallerini dikkatimizden kaçırma gayreti karşısında kalbimizle yüzleşme çabasıdır. Kalp, böyle bir çaba ile her çeşit alaka, fikir, hayal veya duygudan soyutlanmayınca Allah’ı layıkıyla zikredemez.

Vukuf-i kalbî, yani zikrin maksadına uygun bir hal üzere karar kılıp kılmadığını anlamak için kalbe teveccüh, namazda kıbleye yönelmek gibidir. Namazın sıhhati için nasıl Kâbe’yi bilmek ve o istikamete yönelmek gerekiyorsa, zâkir de kalbinin beytullah olduğunu bilmek ve kalbine yönelmek zorundadır. Kalp, tıpkı Kâbe gibi içindeki putlar temizlenerek beytullah olur. Kalbe teveccüh, beytullaha put sokmamak, varsa çıkarıp atmak, orasını her daim tertemiz, pırıl pırıl tutmak içindir.

Kaynak: Ahmet Nafiz YAŞAR, kaleme aldı, Semerkand Dergisi  151. sayısında yayınlandı.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Tarikat-I Nakşibendiyye - Nakşibend Yolunun Esaslari - 11 Esas
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:33 PM - Forum: Nakşibendilik ve Raşidi Tarikatında Zikir - Yorum Yok



TARİKAT-I NAKŞİBENDİYYE - NAKŞİBEND YOLUNUN ESASLARI - 11 ESAS

Yolu Rasul-i Zişan s.a.v. gibi, Sahabe-i Kiram gibi yürüyen Sâdât, peşlerinden gelenlere iz bırakmak, takipçilerinin kolay yürümesini temin etmek için kandiller yakıp, koymuşlar güzergâh üzerine. Yolumuzu aydınlatan bu kandillere kimi “on bir esas” demiş, kimi “kelimât-ı kudsiyye”. Hâce Abdülhalik Gücdüvanî k.s. ve Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin, ışığını Hızır a.s.’ın taliminden, ledün ilminden devşirip yolumuza diktikleri bu kandiller neyi, nasıl aydınlatıyor, bir kere daha hatırlayalım.

Hûş der-Dem
Her nefesin farkında olmak


Nefes alıp vererek yaşarız ve irademiz dışındaki bu tabii halin çoğu zaman farkında bile olmayız. Hûş der-dem prensibi, böyle bir gafletten sakındırmak için, alıp verdiğimiz her nefesin farkında olmamızı istiyor bizden. Nakşibendiyye’de hûş der-dem, yani nefesi muhafaza, nefesin hakkına riayet yahut nefesten haberdar olma, yol almanın esası sayılmıştır.

Peki nefesin farkında olmak ne demektir ve bu farkındalık nasıl sağlanacaktır?

Cenab-ı Hak, sayılı nefeslerle geçici bir müddet hayat sürmesi için dünyaya gönderdiği insandan, canlı cansız bütün mahlukatın zikir korosundaki tevhide katılmasını istemektedir. Nefeslerimiz bize en geniş anlamıyla “zikir” için bahşedilmiştir. “İnsanın her an her yerde Allah’ı hatırlaması, emir ve yasaklarına riayetle hep O’nun rızasını gözetmesi, Bezm-i Elest’teki sözüne sadık kalması” anlamına zikir mükellefiyeti, kitap ve peygamberler aracılığıyla izah buyurulduktan başka, alıp verdiğimiz her nefeste de sürekli hatırlatılmaktadır.

Büyükler, “Allah” kelimesinin başındaki elif ve lâm harflerinin belirtme takısı (harf-i tarif) olduğunu, sonundaki “güzel he” ile Allah Tealâ’nın zat isminin kastedildiğini söylerler. Onlara göre “Hû” zamirinin aslı da, nefes alıp verirken çıkardığımız “h” sesi de lafza-i celâlin sonundaki “he”dir. Bu demektir ki, kainattaki bütün varlıklar gibi insan da kendisi farkında olmasa bile her nefeste Allah’ı zikretmektedir.

İşte insanın aldığı nefesin farkında olması, öncelikle nefesindeki zikrullahın farkında olmasıdır. Nefesinden gafil olanlar, uykuda sayıklayanlar gibi, ilahi ikram eseri bu zikrin varlığından ve mesajından haberdar olamazlar. Zira bir ses yahut söz, zikredileni hatırlatıyorsa zikirdir. Şu halde nefesin farkında olmak; nefeslerimizin sayılı olduğunun, bunları veriliş maksadına uygun sarf etmek gerektiğinin, her soluktaki zikrin bize neyi hatırlatmak için irademiz dışında tekrarlandığının farkında olmaktır.

Böyle bir farkındalık niçin yaşadığımızı bilmeyi, her nefeste Allah’ı hatırlamayı, tek nefeslik bir anda dahi Allah’tan gafil olmamayı ve dünya hayatını bu hal üzere sürdürmeyi gerektirir. Bu nedenle yolun büyükleri hûş der-dem’i “Her nefeste, hatta iki nefes aralığında bile Allah’tan gafil olmamaya çaba göstererek huzuru muhafaza etmek” diye tanımlamışlardır.

Hûş der-dem’deki farkındalık, nefesteki zikrullahı kalbe söyletmekle hâsıl olur ki aynı zamanda “Hayy” tecellisine mazhariyettir. Aldığı nefesten gafil olanlar, yahut nefeslerini ilahî maksat haricinde telef eyleyenler, yaşıyor görünseler de ölüdürler. Gerçekten diri olmak, kalbin diri olmasıyla mümkündür. Kalp ise Hayy tecellisiyle dirilir ve böyle kalplerin sahipleri Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, her daim O’nun huzurunda bulunduklarını bildiklerinden gaflete düşmezler. Huzur hali, Allah Tealâ ile birlikte olmayı ifade ettiği kadar bir ruh dinginliğini, kalp veya gönül sükunetini de anlatır. Çünkü Ra’d suresinin 28. ayetinde buyurulduğu gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan (huzur ve sükun) bulur.”

Hûş der-dem’deki farkındalıkla kalbin zikrullaha alışması güzel sona da sebeptir. Çünkü Gavs-ı Sâni k.s. hazretlerinin buyurduğu gibi, ölüm sarhoşluğu halinde akıl baştan gitse bile, kalp ne söylüyorsa dil onu söyleyecektir.

Nefeslerin gafletsiz alınıp verilmesi elbette zor iştir. Bu hususta gayret ve ısrar gerekir. İnsanlık hali ile bazen gaflete düşüldüğünde ümitsizliğe kapılıp gayretten vazgeçmemeli, “estağfirullah” niyazıyla bağışlanma istenmelidir. Sâdât, tevbe ve istiğfar ile boşa giden nefeslerin kurtarılabileceğini haber vermişlerdir.

Nazar ber-Kadem
Bakışını kendi adımlarına yöneltmek


Yürürken gözlerin kendi ayaklarında olması, kişinin bakışını ve dikkatini kendi adımlarına yöneltmesi anlamına gelen nazar ber-kadem, özellikle yolun başındakiler için uyulması gereken zahirî ve bâtınî bazı edepleri ifade eder.

Önüne, yere veya ayaklarına bakarak yürümenin istenmesi, dikkat ve ilginin dış dünya üzerine toplanmaması içindir. Çünkü etrafa bakmak, çevre ile lüzumundan fazla ilgilenmek kalbi olumsuz etkiler, Allah’ın zikrinden alıkoyar. Görülen her suret, dikkatin yöneltildiği dünyevî her iş ve olgu kalbi perdeler. Perdelenen kalp ilahî tecellilerden mahrum kalır, huzur ve sükununu yitirir, dil ile yapılan zikre iştirak edemez.

Halbuki Allah’ı kalp ile yahut kalpten anmak esastır. Zikir kalpten olmayınca en temel kulluk vazifeleri bile ağır gelir insana. Sürekli sağa sola takılan göz, tecessüs hastalığının ve dünyaya meylin alâmetidir. Lüzumsuz, faydasız, hatta zararlı şeyleri de görür ve mutlaka masivanın ağına düşürür sahibini. Masivaya ilgi tefrikaya, yani kalbin dağılıp parçalanmasına yol açar ve tefrikanın olduğu yerde tevhit olmaz. Nazar, nazar edilen şeydeki zulmeti kalbe aktarır. Hele de bu, Rasulullah s.a.v.’in “İblis’in zehirli oklarından bir ok” diye nitelediği, harama yönelmiş bir nazarsa, kalbin ölümü bile söz konusudur.

İşte bütün bu tehlikelere karşı nazar ber-kadem, kalbi muhafaza için nazarı, dolayısıyla dikkat ve ilgiyi dış dünyadan kesmenin zahirdeki yöntemi, yürürken gözleri ayaklarımıza sabitlemektir.

Nazar ber-kadem Hz. Peygamber s.a.v.’in yürüyüşünün de tarifidir aynı zamanda. Zira Âlemlerin Efendisi, vücudunun üst kısmını ve başlarını hafifçe öne eğerek, gözleri yere bakar halde tevazu ile ama seri adımlarla yürürdü. Sağa sola bakmaz, bir tarafa bakması gerektiğinde o tarafa bütün vücuduyla dönerlerdi. Nazar ber-kadem esası bu yönüyle, yolu Rasul-i Ekrem s.a.v. gibi yürüme çabasının, Sünnet’e uyma hassasiyetinin gereğidir. Kaldı ki yol madem ancak O’nun izlerini takiple kat edilebilmektedir, dikkatin adımlara yöneltilmesi, bu izleri gözetme titizliğinin de nişanesidir. Zira adımımızı nereye attığımıza bakmayınca, bastığımız izler O’nun mudur, değil midir, anlama imkânımız yoktur.

Yürürken atılan adımlara dikkat, yol alma niyet ve çabasındaki samimiyetin de gereğidir. Bu dikkat, seyr ü sülûk denilen manevî yolculukta mürşidin talimatına harfiyen uymak şeklinde tezahür eder. Tökezleyerek düşmek, yoldan çıkmak, yanlış istikamete sapmak tehlikesine karşı tedbirdir.

Nazar ber-kadem nihayet bir tevazu eğitimidir. Dik ve böbürlenerek yürümek nasıl kibir eseri ise, ayakların ucuna bakarak yürümek de tevazu eseridir. Kişi başlangıçta alçakgönüllü değilse bile, nazar ber-kadem ile zamanla tevazu sahibi olur denilmiştir.

Sefer der-Vatan:
Dünyada sefer halinde olmak


İnsanın macerası bir seyr ü seferden, bir yolculuktan ibaret. Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz. Dünya denilen ikâmet vatanından, er veya geç aslî vatana, yani ahiret yurduna göçeceğiz bir gün. Allah’ın huzuruna ölümle, mecburi bir gidişle, yüzümüz yerde, zilletle ve gönülsüz dönmek de var; ölmeden evvel muhabbetle koşarak, izzetle ve gönüllü dönmek de…

Sefer der-vatan bu ikinci yolculuğun, dünyada iken Allah’a muhabbetle dönüş yolculuğunun esaslarını belirleyerek, bizi hem zahirde hem bâtında kutlu bir hicrete davet ediyor. Gönlün, Zariyat suresinin 50. ayetindeki “Allah’a koşun!” davetine icabetle, ecel kapıyı çalmadan, yegane Dost’a kavuşmak üzere yola koyulmasıdır bu hicret. Her hicret gibi daha iyiye, daha güzele doğru sürekli yol almayı, bizi yavaşlatan ağırlıkları terk etmeyi gerektirir.

Sefer der-vatan, tasavvufta seyr ü sülûk denilen ve insanın iç dünyasında gerçekleşen manevî bir yolculuktur. Bütün yolculuklar gibi bunun da kendine mahsus menzilleri, makamları vardır. Her menzil veya makam belli bir hali zaruri kılar. Haliniz yoksa yürüyemez, yol alamazsınız. Başlangıçta bir yürüme kararlılığının olması şarttır meselâ. Bu kararlılık samimi bir tevbe ve kalbi Allah’a döndürmek anlamına “inabe” ile hasıl olur. Sonra kalbin tasfiyesi, yani saflaştırılması gelir. Kalp, dünya hırsından, günah kirinden, gafletten; mal, mülk, makam, itibar sevgisinden arındırılarak zühd elde edilir. Sıra, nefsin tezkiyesinde; kibir, benlik, gösteriş, cehalet gibi kötü sıfatlarından kurtarılmasındadır. Güzel ahlâkla, takva ile artık beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara, halktan Hakk’a, mülk aleminden melekût alemine, ilm’el-yakîn mertebesinden ayn’el-yakîn mertebesine sefer mümkündür. Nihayet kalp müşahede halinde ihsan mertebesine ulaşacak, her yerde ve her şeyde Allah’ı görecek, “huzur”a erecektir. İnsan böyle bir manevi yolculuğu tek başına gerçekleştiremez. Doğruyu yanlışı bilen, tasfiye ve tezkiye usulünden anlayan bir mürebbiye, bir mürşide, bir rehbere ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki sefer der-vatan esası, önce bir mürşid-i kâmili arayıp bulmak için zahirî anlamda bir sefer olarak düşünülmelidir. Mürşid-i kâmilin bulunduğu beldeye sefer etmek, mürşidin nazarından istifadenin, manevî nasibimizi arama sorumluluğunun ve Lokman suresinin 15. ayetindeki  “Bana yönelenlerin yoluna tabi ol!” buyruğunun icabıdır. Mutlaka o beldeye yerleşmeyi gerektirmez. Aslolan mürşidin beldesinde değil, terbiyesi dairesinde ikamettir.

Hz. Peygamber s.a.v.’in, “Gerçek muhacir, Allah Tealâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir.” hadisi, hicret yolculuğunun illa bir beldeyi terk edip diğerine yönelmek suretiyle yapılmayacağını da anlatır. Kötülüğe, günaha teşvik eden bir ortamı, çevreyi veya arkadaş grubunu terk edip iyilerin meclisine katılmak da bir hicrettir. Sefer der-vatan’la kastedilen hicrette, kötülükten iyiliğe doğru yol almak esastır. Her halükârda bir mücahededir. Temenni ile yetinmemeye, tembellikten kaçınmaya, arayışa, salih amel ve ibadete davettir.

Halvet der-Encümen
Halk içindeyken de Hak ile olmak


Kişinin halktan uzaklaşarak tek başına bir tenhaya çekilip yahut bir yere kapanıp zikir, dua ve ibadetle meşgul olmasına “halvet” denir. Bazı tarikatlarda kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye metodudur. Nakşibendilikte toplumdan uzaklaşma tarzında bir halvet yoktur. Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretleri, “Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır cemiyette, cemiyet ise yakınlıktadır. Bizim yolumuzun esası yakınlıktır/sohbettir.” buyurmuştur.

Elbette cemiyet içinde olmak veya yakınlık, halveti de, halvetteki zikir halini de terki gerektirmez. Nitekim halvet der-encümen, “insanın bedenen halk arasında, işinde gücünde iken kalben onlardan ayrı, yalnız ve sadece Allah Tealâ ile olması” demektir. Elin kârda, gönlün yarda olmasıdır. Bu esasla halvetin zahirde değil bâtında yaşanması, kalbin halvetgâh kılınması istenmektedir.

Büyükler, halk içindeyken de Hak ile olabilmek, tasavvuf terbiyesinden geçmiş kâmil müminlerin  halidir, derler. Tasavvuf terbiyesinde kemâl alameti keramet değil, halkın arasına girip onlarla ülfet ettiği, maişetini kendi kazandığı halde bir an bile Allah’tan gafil olmamaktır. Böyleleri Âl-i İmran suresinin 191. ayetinde “…ayakta, otururken, yanları üzeri yatarken Allah’ı zikreden gerçek akıl sahipleri” olarak övülmüş, Nur suresinin 37. ayetinde ise “ne bir ticaret ne de bir alışverişin onları Allah’ı zikretmekten ve ibadetlerden alıkoyamayacağı” haber verilmiştir.

Böyle bir mazhariyete kavuşmak için yola yeni girenler de halvet der-encümen esasına uymaya çalışmalıdır. Bu çaba zamanla devamlı bir zikir halini kazandıracağı gibi, edebi, insanlara rahmet ve adaletle muamele etmeyi de kazandıracaktır. Çünkü kalbini zikrullahla meşgul edenler çarşı pazara çıktıklarında, en kalabalık ve gürültülü bir ortamda dahi ya hiçbir şey işitmeyecek ya da her sesi zikir olarak algılayacaktır. Kalpte Allah varsa, muamelemizi O’nun ölçüleri belirleyecek, ilahî emirlere uygun hareket edilecektir.

Halk içinde bulunmak ve gönle almamak kaydıyla zâhirle meşguliyet, dünyadan el etek çekmemek, başkalarına yük olmadan elimizin emeğiyle geçinmek, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz görmek, örneklik ve tebliğ ile insanlara hizmet edebilmek için şarttır. Bütün bunlar Allah’ı zikretmeye mani olmamalıdır. Zira halk içindeyken de Hak ile olanlar, Bakara suresinin 115. ayetinde buyurulduğu gibi “her nereye dönüp yönelseler Allah’ın vechinin (zatının) orada olduğunu” fark edecekler, bir an bile O’nu anmaktan geri durmayacaklardır.

Zahirde halk, bâtında Hak ile olma prensibi, kalbi zahire karşı perdelemeyi, sırrı gizlemeyi de gerektirir. Bu yolda şöhret ve övünme tehlikesine karşı bâtında yaşanan manevi zevkler söz ile dışa vurulmaz; hali, farklılığı yahut mensubiyeti yansıtacak özel kıyafetler tercih edilmez, halktan biri gibi görünmeye gayret edilir.

Yâd-kerd
Daima Allah’ı hatırlamak 


Yâd-kerd, özelliği olan bazı zikirlerle, Allah’ın her an hatırlanması, O’nun varlığının kalbe yerleştirilmesi ve kalıcı bir tefekkür haline getirilmesi usulüdür. Tasavvuf lisanında müritlere vazife olarak verilen, lafzı, sayısı, zamanı, adap ve erkânı belli özel zikirlere “vird” denir. Vird, kalbin tasfiyesi, kalp aynasının kir ve pasından arındırılarak ilahî tecellilere mazhar olabilecek bir safvete kavuşması için çekilir. Nitekim virdini aksatmadan, usulünce çekenler müşahede makamına ulaşırlar.

“Yâd etmek, hatıra getirmek” anlamına yâd-kerd ile Allah lafza-i celâlinin tesbih edildiği kalp veya letâif zikirleri yanında daha ziyade kelime-i tevhit yahut nefy ü ispat zikri kastedilir. Sayı bakımından çokluğu ve sürekliliği ile huzur halini devamlı kılmak için ehlince telkin ve tavsiye edilen bu zikirlerin kendine mahsus usulleri vardır. Usul ve şartlarına riayet ederek çekilmesi halinde kalp hanesi mamur olacak, Hakk’ın tecellisine uygun hale gelecektir. Evrâdın (virdlerin) sayıca çokluğu zikir alışkanlığını kazandırırken, usulü de kalbi saflaştırıp temizlemektedir. Meselâ kelime-i tevhidi, yani “lâ ilâhe illallah” lafzını, nefesi tutarak kalbe söyletmek suretiyle yapılan nefy ü ispat zikri böyledir. Kelime-i tevhidin “lâ ilâhe” (başkaca hiçbir ilah yoktur) kısmına “nefy”; “illallah” (ancak Allah vardır) kısmına ise “ispat” denir. Bu zikir çekilirken zâkir (zikreden) nefesini göbeğinin altına hapsedip tutar, gözlerini ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırıp kıpırdatmaz. İç sesiyle “lâ” derken, göbek altında tutulan nefesle birlikte kalbindeki bütün sahte mabutları, kiri, pası, masivayı da yukarı doğru çeker; “ilâhe” ile sağ omuz hizasından dışarı atar. Sonra “illallah” ile nefesini şiddetle vurur gibi boşalan kalbine indirir. Böylece hem kalbin tasfiyesi, hem de oraya ilah olarak yalnızca Allah’ın varlığının sabitlenmesi gerçekleştirilmiş olur.

Yad-kerd, zikrullahın usulü ve çeşidinden ziyade sıklığını, çokluğunu yahut devamlılığını ifade eder. Fakat devamlılıktan netice alınması, usule uymaya bağlıdır. Bu nedenle yâd-kerd esasını, zikirde usule riayetsizlikten, zikre ara verip devamlılığını aksatmaktan, virdi ihmalden kaçınmak şeklinde de anlamak mümkündür. Zikirde ısrar ederek kalbini beytullah kılan kişi her an Allah Tealâ ile olmanın huzurunu yaşayacak, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanacaktır. Zikrullahın tekrar edile edile kalbe yerleştiğinin, kalbin beytullah kılındığının alâmeti, kişinin bütün aza ve amelleriyle, bütün zerreleriyle her daim zikir halinde olmasıdır. Çünkü dervişin fikri ne ise zâhire yansıyan zikri de odur.

Bâz-geşt
Allah’a dönmek


“Geri dönmek, bir şeyi yeniden aramaya çıkmak” anlamındaki “bâzgeşt” ile, zikir esnasında belirli bir sayıdan sonra, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin söylenmesi kastedilir. “Ey Rabbim! Benim yegâne maksadım sensin ve talep ettiğim tek şey sadece senin rızandır.” mealindeki bu Arapça cümle, kalp ve letaif zikirlerinde çekilen her yüz lafza-i celâl tesbihinden sonra, nefy ü ispat zikrinde ise iki nefes aralığında dil ile söylenir. Maksat, zikir halinde iken kalbe gelen ve havâtır denilen duygu ya da düşüncelerden yüz çevirmek, bunların kalpte yer etmesine fırsat vermemektir. Havatır olumlu bile olsa, kalbe Allah’tan gayrısını almak anlamına geldiğinden zikri zedeler, tesirsiz kılar. Şu halde bâz-geşt, zâkirin zikirdeki niyetini şu veya bu sebeple kaybetme ihtimaline karşı yeniden hatırlatma, bozulan iştikametini düzeltme usul ve imkânıdır.

“İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin nefy ve ispat zikrinde iki nefes arasını zayi etmemek, kelime-i tevhidin anlamını güçlendirip kalbe tevhit sırrını yerleştirmek yahut zikredilen varlık hakkında derinlemesine tefekküre dalmak için söylendiğine dair izahlar da sonuçta zikirdeki istikametin tashih edilmiş olmasına bağlıdır. Zikir esnasında belli sayıdaki tesbihten sonra zikirdeki maksat ve matlubun dil ile ikrarı, gaflet yahut kaymalardan korunmak için yeniden en baştaki doğru istikameti hatırlama çabasıdır ve bu yüzden de “geri dönmek, tekrar ve yeniden başlamak” anlamına “bâz-geşt” diye adlandırılmıştır. Bu çaba da her hususta olduğu gibi ancak Cenab-ı Hakk’ın yardımıyla semere verecektir. Dolayısıyla bâz-geşt aslında kalbimizde zikrullahtan başka bir şey bırakmaması yahut yeniden istikamet bulmamızı ihsan etmesi için Allah Tealâ’ya ilticadır. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesi bir irade beyanı olduğu kadar bir niyazdır da. Öte yandan hiç kimse sırf kendi gayretiyle Allah’ı, O’nun şanına layık bir zikirle zikredemez. Hakiki zikre Yüce Allah’ı yine Allah ile birlikte zikretme makamında ulaşılabilir ki, bunun için de Cenab-ı Mevlâ’ya dönmek, O’nunla olmak şarttır. Kısaca zâkir, kendini zikrullahtan alıkoyan etkenlerden korunmak, zikrullaha devam için yardım istemek veya Hakk’ı Hak ile zikredebilmek için “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” diyerek hem zikir iradesini yenilemeli hem de beş vakit namazda olduğu gibi tekrar tekrar Allah’a yönelip O’nun rahmetine sığınmalıdır. Yolun başında olanların bâz-geşt ile istikamet ve irade beyanına rağmen zikrullahı kalbe söyletmekte sıkıntı yaşasalar bile, mürşidi taklitle zikri sürdürmeleri tavsiye edilmiştir. Taklit zamanla tahkike dönüşecektir.

Nigâh-dâşt
Teveccühü gözetmek


Tasavvuf terbiyesinde maksat, usulüne uygun yapılan devamlı zikirle kalbi beytullah kılmaktır. Bu nedenle zikrullahtaki feyiz ve devamlılığı korumaya yönelik esaslar konmuştur. Bunlardan biri olan “nigâh-dâşt”, masivaya yönelmemesi için bakışımızı, yani ilgi ve teveccühümüzü kontrol altında tutmak demektir. Zikri zedeleyecek ölçüde bir ilgi veya meşguliyet, sonuçta kalbe sirayet edeceğine göre nigâh-dâşt’ı, “Allah’tan gayrısına yönelmesi ihtimaline karşı teyakkuz halinde bulunup kalbi masivadan korumak” şeklinde de anlamak mümkündür.

Masivayı kalbe sokmamanın ilk şartı, Allah’tan gayrı ne varsa bunların hiçbirini kalbin semtine uğratmamaktır. Nefse hoş gelen, göz alıcı şeylere itibar etmemek, dünya ile lüzumundan fazla meşgul olmamaktır. Bakışımızı dışa değil kendi içimize yöneltmektir. Elbette kişi kalbi masivadan korumak için kalbinin kapısını da dikkatle beklemeli, Allah’tan başka hiçbir varlığın, hiçbir düşünce ve hatıranın kalbe girmesine izin vermemelidir. Fakat bu daha sonra düşünülecek bir tedbir olmalı, öncelikle kalbin huzurunu bozabilecek yönelişlerden kaçınmaya çalışmalıdır. Bunun için hariçte bir şey sık sık kalbi meşgul ediyorsa o şeyden kurtulmanın çaresi aranmalıdır. Tasavvuf yoluna giren bazı varlıklı kimselerin mal mülklerini vakfetmeleri bu çarelerden biridir mesela. Yahut eski dervişlerin bir lokma bir hırka tercihi ile sıradan işlere talip olması, çoğu zaman insanlardan itibar görme duygusundan kurtulma arayışının sonucudur.

Şüphesiz ki dünyanın bin bir türlü hali vardır ve üzülmek, kederlenmek, sevinmek, telaşlanmak, dünyevî bir beklentiye girmek bazen kaçınılmaz olmaktadır. Böyle durumlarda dünyanın geçiciliğini, bir rüyadan ibaret olduğunu, imtihanımızı, ahiret yurdunun ebediliğini, zikrin anlamını düşünüp bu duyguların kalbimizde hiç değilse kalıcı hale gelmesine müsaade etmemelidir. Yine de asıl olan dünyalık meselelerin kalbe hiç sokulmamasıdır. Büyükler, kısa sürelerle de olsa kalbi sadece Allah’a hasrederek zikretmeyi denemenin ve bu denemelerde ısrarın, böyle bir mazhariyete kavuşturabileceğini söylemişlerdir.

Bütün bu tedbirlere, dikkate ve kalp murakabesine rağmen, yabancı bir duygu veya düşüncenin kalbe girmesine mani olunamamışsa, bâz-geşt esasıyla bunun orada karar kılmamasına çaba gösterilmelidir.

Yâd-daşt
Zikir halini korumak


Allah’ı zikretmek, O’nun esma ve sıfatlarını, anlamlarını içselleştirmeden, sesli veya sessiz söylemekten ibaret değildir. Zikirde önemli olan hatırlamaktır. Hatırlamak ise bir bilinç halidir. Öyleyse Allah’ı zikretmek, O’nun varlığının ve uluhiyetinin bilincinde olmaktır. Bu bilinç de Allah’ın rızasını ve ölçülerini gözetmeyi gerektirir. İlahî ölçüler hayatımızdaki her alanı düzenlediğine göre, hatırlamanın devamlı olması gerekir aynı zamanda. Zikir; Allah Tealâ’nın yegâne ilah olarak kalbe yerleştirilmesi, sürekli orada kalması ve insanın bütün davranışlarına yön vermesi için, tasavvufun hem metodu hem de hedefidir. Fakat hedefe bir kere varmak hep orada kalınacağını garanti etmez. Zirvede tutunabilmek için de çaba gerekir ki bu çabanın adı “yâd-daşt”tır.

Yâd-daşt, zikrullahı, zikirle beytullah kılınan kalbi, ihsan mertebesini, huzur halini muhafazaya çalışmak demektir. Muhafaza edilmesi istenen kemal noktasına ulaşmak da bu zirvede kalıcı olmak da diğer esaslara her zaman uymayı gerektirir. Yani kelimat-ı kudsiyyede bir öncelik sonralık sıralaması yahut sebep sonuç ilişkisi yok;  bir iç içelik vardır. Bu durum, Nakşibendiyye’de sonda yaşanacak olan, başlangıca yerleştirildiği için böyledir. Esaslara aynı anda uyulması keyfiyeti, daha en başta sâliki huzura erdirebilir. Fakat öte yandan bu esaslardan birinin ihmali, huzur halinin kaybına ve yeniden aranmasına da sebep olur.

Yâd-daşt, gelip geçici olmayan, sürekli bir huzur halini de ifade edebilir. Ancak, her an her yerde Hakk’ı müşahade etme, Allah’ı asla unutmama, zikrin meydana getirdiği manevi uyanıklığı devamlı yaşama hâli olan bu huzur, vuslat alametidir ve Nakşibendiyye yolunun büyük velilerine, kâmil mürşitlere mahsustur.

Vukûf-i Zamânî
Zamana vâkıf olmak


Zaman, her an biraz daha eriyip tükenen ömür sermayemizdir bizim. Vukûf-i zamanî, yani zamana vâkıf olmak yahut zaman bilinci, öncelikle zamanın asla geri getirilemeyecek şekilde akıp gittiğinin farkında olmaktır. Bu farkındalık hızla eriyen zamanı değerlendirmeyi, boşa geçirmemeyi gerektirir.

Zaman sermayesi ömür müddetimizdir ve her nimet gibi Cenab-ı Hakk’a kulluk etmemiz için verilmiştir. Dolayısıyla zamanı değerlendirmek, ömrün her anını Allah’tan gafil olmadan, kulluk görevlerimizi aksatmadan, zikirle, hep huzur halinde yaşamaya çalışmak demektir. Bu çaba, içinde bulunulan ana teksif edilmelidir. Geçmiş, şöyle veya böyle geçip gitmiştir. Gelecek ise henüz elde değildir ve yaşanacağına dair garantimiz de yoktur. Öyleyse “keşke”lerle, “sonra yaparım”larla içinde bulunulan anı heba etmemek gerekmektedir. Gün bugün, saat bu saattir.

Ancak şimdi yaşanılan anı, yapılması gereken en hayırlı amelle doldurmamız, zikrullahla geçirmemiz halinde zamana vâkıf olmaktan söz edilebilir. Geçmiş ve geleceğe takılmadan anı değerlendirmek, özellikle geçmişi umursamamak anlamına gelmez. Vukûf-i zamanî, içinde bulunulan “şimdi”yi kaybetmemek için geçmişin muhasebesini ister. Bu muhasebe ya tövbeye ya da şükre sevk eder insanı. Gafletle, günahla geçirilen zamanlar için pişmanlık ve tövbe; huzurla, zikirle, salih amelle geçirilen zamanlar için ise şükür gerekir.

Bu gereklilik, dediğimiz gibi geçmişe takılıp kalarak anı ihmalin değil, tam aksine anı kurtarmanın şartıdır. Çünkü pişman olunmayan gaflet, tevbe edilmeyen günah, mutlaka sonraki anı etkileyip karartır. Samimi bir pişmanlığın alameti geçmişe takılıp hayıflanmak değil, aynı yanlışlara düşmeden halihazırı doğru yaşamaktır. Şükürsüzlük ise amelle mağrur olmanın alametidir. Geçmişten şükür yerine taşınan kendini beğenmişlik ve gurur da “şimdi”yi perdeler, huzura mani olur.

Vakit, tasavvuf terbiyesi esnasında yaşanan hallerin kabıdır aynı zamanda. Bu nedenle vukûf-i zamanî hale vakıf olmak ve o halin gereğine göre hareket etmek şeklinde de anlaşılır. Denilir ki, “Sâlik kabz halinde istiğfara, bast halinde şükre yönelmelidir. Vukûf-i zamanî, bu iki hale riayettir”.

Vukûf-i Adedî
Zikirde sayıya riayet etmek


Müride vazife olarak zikir verilirken, bunun ne zaman, ne kadar, nasıl çekileceği; bâz-geşt’ten önceki veya habs-i nefesteki sayısı, hangi miktarda artırılacağı da belirlenir. Vukûf-i adedî, salikin zikrini yaparken bütün usul şartlarıyla beraber belirlenen sayılara da uyması demektir.

Zikrin usul veya şekil şartları arasındaki vukûf-i adedî, namazdaki tadil-i erkân gibidir. Dikkati ve disiplini sağlamak suretiyle zikrin feyzini artırır. Maksat sayı saymak değil, bir düzen ve ciddiyet içinde zikrullahın bilincinde olmaktır.

Gavs-ı Sânî k.s., zikirde sayıya riayeti, doktorun yazdığı ilâcı dozuna dikkat ederek almaya benzetir. Bir hastalığın tedavisi için ehlince verilen bir ilacı, zamanında ve düzenli kullanmamak nasıl fayda sağlamazsa, dozuna uygun almamak da fayda sağlamaz. Hatta hastanın kendi kafasına göre ilacını azaltması veya çoğaltması ona zarar bile verebilir. Özellikle çok zikrederek bir an önce yol alacağım diye, belirlenmiş sayı disiplinini ihlalden sakınmalıdır. Zikrin çok yapılması değil, gafletsiz yapılması önemlidir. Ancak gafletsiz yapılan zikirden zevk alınır. Bu zevk haline ulaşılmadan zikri kendiliğinden, külfetle, zoraki çoğaltmanın faydası olmaz.

Usul şartları yalnızca şekille ilgili değildir. Bunlarda sadece yolun büyüklerinin bildiği sır veya hikmetler de vardır. Nitekim zikirde sayıya riayetin ledün ilmine götüren kapı olduğu, kalbi zikrullahtan alıkoyan havatırı sildiği söylenmiştir.

Vukûf-i Kalbî
Kalbin hallerini bilmek


Zikirden maksat kalbi sahibine, yani Allah Tealâ’ya tahsis ederek oraya başkasının girmesine izin vermemektir. Zikirle arındırılmış bir kalp, ilahî tecellilere mazhar olmuş parlak bir ayna gibi, sâlike esma ve sıfatlarıyla sadece Allah’ın varlığını müşahede ettirir. Fakat kalp için bir kere gerçekleşince sonuna kadar hep böyle devam edecek bir hal değildir bu. Çünkü kalbin her an değişmeye müsait bir karakteri vardır. Kalbe, halden hale geçtiği, inkılab eylediği için kalp denilmiştir zaten. Kapısı açıktır; oradan kim ya da ne girerse onunla ünsiyet eder.

Kalp aynası çabuk toz kapar. Vukûf-i kalbî, bu özelliğinden dolayı kalbi sürekli murakabe altında tutmak, onun hallerini gözetmek demektir. Kalbin kapısında uyanık durmak, gönül beklemektir. Bunun için bilhassa hafi (gizli) zikirde iki nefes arasında ve her yüz adet tesbihattan sonra dikkati kalbe yöneltip zikrullahın kalp ile yapılıp yapılmadığı, kalpte hasıl olan hal ve tesir kontrol edilir. Ancak böyle bir dikkat ile zikir esnasında kalbe Allah’tan gayrısının girmesine mani olunabilir veya zikrullahı zedeleyen havatırı fark edip kalpten uzaklaştırma imkanı bulunabilir. Aksi halde safiyeti bozulan, bulanan kalbin müşahedesi belirsizleşecek, itminanı kaybolacak, huzuru kaçacaktır.

Vukuf-i kalbî, nefsin türlü bahaneler üretip kalbin bu hallerini dikkatimizden kaçırma gayreti karşısında kalbimizle yüzleşme çabasıdır. Kalp, böyle bir çaba ile her çeşit alaka, fikir, hayal veya duygudan soyutlanmayınca Allah’ı layıkıyla zikredemez.

Vukuf-i kalbî, yani zikrin maksadına uygun bir hal üzere karar kılıp kılmadığını anlamak için kalbe teveccüh, namazda kıbleye yönelmek gibidir. Namazın sıhhati için nasıl Kâbe’yi bilmek ve o istikamete yönelmek gerekiyorsa, zâkir de kalbinin beytullah olduğunu bilmek ve kalbine yönelmek zorundadır. Kalp, tıpkı Kâbe gibi içindeki putlar temizlenerek beytullah olur. Kalbe teveccüh, beytullaha put sokmamak, varsa çıkarıp atmak, orasını her daim tertemiz, pırıl pırıl tutmak içindir.

Kaynak: Ahmet Nafiz YAŞAR, kaleme aldı, Semerkand Dergisi  151. sayısında yayınlandı.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Evrad-i Kudsiye- Evrad-i Bahaiye
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:14 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



EVRAD-I KUDSİYE- EVRAD-I BAHAİYE


EVRAD-I KUDSİYE NEDİR….?


Adına “Evrâd-ı Bahâiye” de denilen Evrâd-ı Kudsiye, Bahâeddin Şah-ı Nakşıbend Hazretlerinin Peygamber Efendimiz’den (asm) mânâ âleminde ders aldığı kuvvetli ve tesirli bir duâ metnidir. Bedîüzzaman Hazretleri, genellikle “Evrâd-ı Kudsiye” nâmıyla andığı bu duâ metni için, “Şah-ı Nakşıbend’in kudsî bir evradıdır ki, Hazret-i Peygamber Aleyhisselâtü Vesselam’dan âlem-i manada ders almış”1 der.
Baştan sonuna kadar Peygamber Efendimiz’in (asm) duâlarının özel bir düzenleme ile bir araya getirilmesinden meydana gelmiş olan bu yüksek evrad, çok geniş bir niyazı ve çok kudsî bir yalvarışı ifade eder. Duâlarının hemen tamamı âyet ve hadis-i şeriflerde mevcuttur.
Evrâd-ı Kudsiye’de başlangıç Allah’ın isimlerine ayrılmıştır: Allah’ın Melik, Hayy, Kayyum, Hak, Mübîn olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını, O’nun bizim Rabbimiz olduğunu, bizim yaratıcımız olduğunu, bizim O’nun kulu olduğumuzu ve gücümüz yettiğince O’nun ahdi ve vaadi üzerine bulunduğumuzu, yaratıklarının şerrinden Allah’a sığındığımızı, Allah’ın üzerimizde bulunan nimetlerini kabul ettiğimizi, günahlarımızı itiraf ettiğimizi ifade ederek, “Ey Ğaffâr, ey Ğafûr olan Allah’ım, günahlarımı bağışla. Şüphesiz inanıyorum ki, Sen’den başka hiç kimse günahları bağışlayıcı değildir” niyazı ile bu duâya devam ediyoruz.
Allah’ı tenzih, Allah’a hamd, Allah’tan başka ilâh olmadığını ve Allah’ın en büyük olduğunu söyleyerek, O’ndan başka hiç kimsede güç ve kuvvet de bulunmadığını ifâde ile, O’nun Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın olduğunu ve O’nun her şeyi bildiğini zikrediyoruz. Allah’ın muhtelif isimleri ile Allah’ı tenzih ve tesbih ifadeleri ile duâ devam ediyor. Allah’ın Evvel olduğu, Allah’tan önce hiçbir şeyin olmadığı; Allah’ın Ahir olduğu, Allah’tan sonra hiçbir şeyin olmayacağı; Allah’ın Zahir olduğu, hiçbir şeyin Allah’a benzemediği; Allah’ın Batın olduğu ve Allah’ın görmediği hiçbir şeyin bulunmadığı; Allah’ın çok olmayıp Bir olduğu, vezirsiz Kadir olduğu zikirleri ile duâ devam ediyor.
Duâ, Ta ha, Ta sin mim, Ta sin, Ya sin, Ha mim, Ayn sin kâf gibi sure şifrelerinden hareketle yüce sûreleri Allah’ın bizi kulluğuna kabulüne, Allah’a imanımızın kemale ermesine, şirksiz ve isyansız bir inanç içinde olmamıza, kâmil bir iman ve istikametli bir amel-i sâlih içinde bulunmamıza şefaatçi yapar. Bu makamda Âyete’l-Kürsî’yi zikrederek duaya ve isteklere kuvvet verir.
Duanın diğer bir orijinal yanı, Kur’ân-ı Kerim’in kırkıncı sûresinden kırk altıncı sûresine kadar olan ve başlarında Hâ mîm şifreleri bulunan yedi sûreyi, yani Mü’min, Fussilet, Şûrâ, Zuhruf, Duhân, Câsiye ve Ahkaf sûrelerini, başlarında bulunan Hâ mîm ifâdeleri ile zikrederek ayrı ayrı anmış olması ve Allah’ın emrini kabûlümüze, Allah’ın yardımına ihtiyacımızın şiddetli olduğuna, günahlarımızın bağışlanmasına, tövbemizin kabûlüne, cezâsından affedilmemize, azabından korunmamıza bu sûrelerin şefaatini istemiş olmasıdır.
Allah’ın bizi şükredici, zikredici, Kendisini isteyen ve Kendisine itaatkâr kılması, Allah’ın tövbemizi kabul etmesi, kalbimizi arındırması, günah ve isyanlara karşı bizi koruması, kalbimizden manevî hastalıkların, riyanın, gösterişin, kinin, nefretin, ihanetin, Allah’ın rızası haricinde olan her şeyin sevgisinin ve yönelişinin kaldırılması istekleri ile Cenâb-ı Hakka yönelişe devam edilir.
Yüksek ve faziletli bir duâ metnini dar bir çerçevede özetlemeye ne imkânımız, ne gücümüz vardır. En iyisi bu duâ ile bire bir muhatap olmak ve bu dua ile Allah’ı kendimize muhatap ederek Allah’a yalvarmaktır.
İki salâvat ortasında yapılan duâların makbul olması ciheti ile Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin Evrâd-ı Kudsiyeyi, yüksek bir salâvat metni olan Delâilü’n-Nur’un ortasında okuduğunu, Evrad-ı Kudsiye bittikten sonra tekrar Delâilü’n-Nur okumaya devam ederek Delâilü’n-Nur’u bitirdiğini yakın talebelerinin bildirdiğini burada ifade edelim.
Bu duâ metnini her sıkıntımızda, her ihtiyaç hissettiğimiz zaman okuyabilir ve böylece yüce Allah’ı imdadımıza çağırabiliriz.

EVRAD-I KUDSİYE AÇIKLAMASI
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

1. Allah’ım! Sen bütün varlıkların gerçek maliki ve onlarda görünen her türlü fiil, hal, şe’n ve tasarrufun sahibi olan Melik’sin; varlıklara hayat verip canlandıran, Kendi hayatı ise zâtî, ezelî ve ebedî olan Hay’sın; varlığınla bütün varlıkları düzenli bir şekilde ayakta tutan; fakat Kendi varlığı hiçbir varlığa bağlı olmayan Kayyûm’sun; Kâinattaki bütün varlıkların dayandıkları tek gerçek Senin isim ve sıfatlarının tecellileridir ve Sen, zâtın gerçek olduğu gibi, şuûnat, sıfât, isim ve fiilleri de gerçek olan Hak’sın; peygamber ve kitaplar göndererek Kendini tanıttıran ve razı olacağın şeyleri insanlara, cinlere ve dilediğin varlıklara bildiren Mübîn’sin.
2. Öyle ki, Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Sen benim Rabbimsin, zira beni Sen yarattın. Ben ise Senin kulunum. Sana verdiğim söze ve vaadime gücüm yettiği kadar bağlıyım. Yaptığım kötülüklerin şerrinden Sana sığınırım. Üzerimdeki nîmetin olan iyilik ve sevaplarımla huzuruna geliyor ve günahlarımla birlikte Sana dönüyorum. Günahlarımı affet, çünkü günahları bağışlayan başka kimse yok, ancak Sen varsın,
ey az çok, küçük büyük her türlü günahı her tevbede bağışlayan Gaffâr ve Gafûr!
3. Allah bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehtir. Bütün hamdler, övgü, minnet ve
teşekkürler Allah’a aittir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah en büyüktür ve yüceler yücesidir. Varlık âlemine çıktığımız andan itibaren yaratılış gayemize ulaşıncaya kadar her türlü tehlikeden, olumsuz hal ve tavırlardan bizi kurtaracak kudret; bütün istek ve arzularımıza bizi kavuşturacak kuvvet, ancak yüceler yücesi büyük olan Allah’ın kudret ve kuvvetidir.
4. “O, kâinat yok iken var olan Evvel, bütün varlık yok olsa bile bâkî kalan Âhir, bütün varlıkları kuşatan Zâhir ve her varlığın içine hükmeden Bâtın’dır ve O her şeyi çok iyi bilendir.” (Hadid:3)
5. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O birdir; Onun hiçbir ortağı yoktur. Mülk tamamen Ona aittir. Hamd, teşekkür ve minnet Ona mahsustur. Hayatı veren de, ölümü veren de Odur. O kendisine asla ölüm ârız olmayan ezelî hayat sahibidir. Bütün hayırlar Onun elindedir. Her şeyin ve herkesin dönüşü de Onadır. Onun her şeye gücü yeter.
6. Sen bütün kusurdan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin ey zerreden Arşa kadar her şeyi büyüklüğüyle kuşatan ve yüceliği bütün varlıklar tarafından tasdik edilen Azîmü’l-Muazzam!
7. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey varlığıyla bütün varlıkları düzenli bir şekilde ayakta tuttuğu halde Kendi varlığı hiçbir varlığa bağlı olmayan ve bütün varlıklar tarafından daima hürmet edilen Kayyûmu’l-Mükerrem

8. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey kullarına peygamberler gönderen ve bütün ölüleri haşirde tek bir emirle diriltip huzurunda toplayan Bâis!
9. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey kâinatta her şeyin bir sonu olduğu halde Kendisi bâkî olan ve bütün mülk ve servetin ezelî ve ebedî sahibi olan Vâris!
10. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden
ve ortaktan münezzehsin, ey gücü her şeye yeten ve hiçbir şey Kendisine ağır gelmeyen Kàdir!
11. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey kâinattaki her şeyi sonsuz kudretine boyun eğdiren Muktedir!
12. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey bütün sırları ve gizlilikleri bilen Âlim!
13. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey yer ve göktekileri dirilten Bâis!
14. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey Kendisine bütün yaratıkların ibadet ettiği Ma’bud!
15. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey İlahî aşk ve cezbeyi takdir eden Mukaddir!
16. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey Kendisine âfetler bulaşmayan!
17. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey zamanları ve vakitleri meydana getiren! Kadrin yücedir. Zâlim ve müşriklerin söyledikleri şeylerden son derece uzak, yüce ve büyüksün!
18. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey köle ve esirleri azât eden!
19. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey sebepleri yaratan, sebep ve sonuca birlikte hükmeden!
20. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey Kendine asla ölüm ârız olmayan Hay ve Kayyûm! Zira Sen varlıklara hayat verip canlandıran, Kendi hayatı ise zâtî, ezelî ve ebedî olan Hay’sın; ve varlığınla bütün varlıkları düzenli bir şekilde ayakta tutan ve onlara bekà veren; fakat Kendi varlığı hiçbir varlığa bağlı olmayan Kayyûm’sun.

21. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey benim ve bütün insanların İlâhı!
22. Bizi bizzat Sen yarattın ve bizi, yarattığın varlıkların pek çoğundan üstün kıldın. Hamd ve nimet ancak Sana aittir!
23. Bolluk, genişlik, kudret ve yücelik ancak Sana mahsustur ve bütün nimetler de Sana aittir.
24. Sen sonsuz bereket ve hayırların sahibisin ey Rabbimiz, şanın pek yücedir! Senden af diliyor ve Sana tevbe ediyoruz.
25. Allah’ım! Sen Evvel’sin; Senden önce hiçbir şey yoktu.
26. Sen Âhir’sin; Senden sonra hiçbir şey yoktur.
27. Sen Zâhir’sin, her varlığı dışından kuşatırsın; Sana hiçbir şey benzemez.
28. Sen Bâtın’sın, her varlığın içine hükmedersin; Seni gören hiçbir şey yoktur.
29. Sen çok değilsin, birsin ve teksin.
30. Sen yardımcıya ihtiyacı olmayan sonsuz kudret sahibisin.
31. Sen yol göstereni olmadan bütün varlıkların idâre ve tedbirini görensin.
32. “De ki: Ey mülkün hakikî sahibi olan, âlemlerde dilediği gibi tasarruf eden Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Sen dilediğini aziz eder, yükseltir, dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Bütün hayır ve iyilik yalnız Senin kudretindedir. Sen her şeye kàdirsin.”

33. “Geceyi gündüze, gündüzü de geceye sokar değiştirirsin. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğini de hesapsız şekilde rızıklandırırsın.” (Âl-i İmran: 26-27)
34. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey bu dünyada bütün varlıklardan perdelenmiş olan!
35. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey vakar ve büyüklük perdesine bürünen!
36. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey her şeyin gerçek sahibi.
37. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey sonsuz kudret sahibi ve yüceler yücesi olduğundan pek büyük izzeti olan.
38. Ve ey göklerin yedi katında ve Cennette olanları bilen!
39. Ve ey kalplerden geçen tereddüt ve terennümleri ve içten geçenleri bilen!
40. Ve ey Mekke ve Medine’yi diğer şehir ve beldelerden üstün kılan!
41. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey yerin üstünde ve altında olanları bilen!
42. Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehsin, ey bu dünya gözüyle görünmekten yüce ve lâtif olan!
43. Sen sonsuz bereket ve hayırların sahibisin ey Rabbimiz, şanın pek yücedir! Senden başka Rab ve Senin dışında hüküm ve kuvveti sonsuz bir hükmedici yoktur.

44. Allah’m! Sen nimetlerin asıl sahibi olan ve varlıklara çeşitli vesilelerle nimetler ihsan eden Mün’im; her bir varlığı
en güzel sûrette yaratıp ihsanlarınla onlara üstünlükler kazandıran Müfaddıl, ayağı sürçenlerin elinden tutup hatalarını bağışlayan Mukîl ve kullarının şükürlerine daha güzeliyle karşılık veren Şekûr’sun!
45. Şahitlik ederim ki, hiç şüphesiz Sen, bütün kemal sıfatların sahibi, noksan ve çirkin sıfatlardan münezzeh olan Allah’sın. Ki, Senden başka ilâh yoktur. Sen hem benim, hem her şeyin Rabbisin. Gökleri ve yeri yoktan var eden, gizliyi ve açık olanı bilensin. Yücesin, büyüksün ve üstünsün.
46. Tâ hâ, Tâ sîn mîm, Tâ sîn, Yâ sîn, Hâ mîm, Ayn sîn kàf. “O iki denizi salıverdi ki, o denizler birbirleriyle karşılaşırlar. Aralarında ise bir engel vardır; birbirine karışmazlar.” (Rahmân: 19-20)
47. “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Hay’dır; ezelî ve ebedî hayat sahibidir. O Kayyûm’dur; varlığı için hiçbir sebebe ihtiyacı olmadığı gibi, bütün eşyâ Onun yaratmasıyla, tedbir ve idaresiyle devam eder ve vücutta kalır, bekà bulur. Onu ne uyuklama tutar, ne de uyku, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz. Göklerde ne var, yerde ne varsa Onundur. Onun katında, Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir? O bütün yaratıkların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onun yarattığı varlıklar ise, Onun dilediği kadarından başka, İlahî ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez. En yüce ve en büyük olan da ancak Odur.” (Bakara: 255

48. Hâ mîm, Hâ mîm, Hâ mîm, Hâ mîm, Hâ mîm, Hâ mîm, Hâ mîm. İş bitti, İlâhî yardım geldi, dalâlet ehline böyle bir yardım ulaşmaz ve bize galip gelemezler.
49. “Hâ mîm. Bu Kitap, kudreti her şeye galip olan, ilmi her şeyi kuşatan, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azâbı şiddetli ve lütfu bol olan Allah tarafından indirilmiştir. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Dönüş ancak Onadır.” (Mü’min: 1-3).
50. Allah, kudretiyle dilediğini yapar, izzetiyle dilediği şeye hükmeder.
51. Küçük büyük bütün varlıkların kudretine boyun eğdiği mutlak hâkimiyeti karşısında, Onunla mücâdele edebilecek hiçbir varlık yoktur. Mülkünde Onun hiçbir ortağı da yoktur.
52. Allah’ı her türlü noksan ve çirkin sıfattan tenzih eder ve Ona hamd ederiz. Bütün istek ve arzularımıza kavuşturacak kuvvet, ancak Allah’ın sonsuz kudretidir. Allah’ın dilediği şey olur, dilemediği şey ise olmaz.
53. Biliyorum ki, muhakkak Allah her şeye kàdirdir.
54. Hiç şüphesiz Allah ilmiyle her şeyi mutlak sûrette kuşatmıştır; her şeyin sayısını ve ölçüsünü tek tek bilir.
55. Allah’ım, bizi gazabınla öldürme, ibret verici azâbınla helâk etme. Bundan önce bizi affet, ey merhametlilerin en merhametlisi.
56. Bütün varlıkların gerçek maliki ve onlarda görünen her türlü fiil, hal, şe’n ve tasarrufun sahibi olan; hiçbir şekilde hiçbir noksanı olmayan, kâinatta görünen bütün kusurlar asla kendinde bulunmayan, sapıtmışların söyledikleri batıl düşüncelerden sonsuz derece yüce olan, kâinatı dâima temiz tutarak güzelleştiren ve her bir varlık tesbihatıyla kudsî isimlerini her tarafta ilân eden Allah her türlü noksan ve çirkinlikten münezzeh ve uzaktır.
57. Mülk ve melekûtün sahibi her türlü noksan ve çirkinlikten münezzeh ve uzaktır.

58. İzzet, azamet, heybet, kudret, büyüklük, haşmet, güzellik, mükemmellik, sonsuzluk, saltanat ve hâkimiyet sahibi olan Allah her türlü noksan ve çirkinlikten münezzeh ve uzaktır.
59. Bütün varlıkların gerçek maliki ve onlarda görünen her türlü fiil, hal, şe’n ve tasarrufun sahibi olan Melik; varlıklara hayat verip canlandıran, Kendi hayatı ise zâtî, ezelî ve ebedî olan Hay, her türlü noksan ve çirkinlikten münezzeh ve uzaktır. Ki O uyumaz, ölmez, ebedî, bâkî ve sonsuzdur. Ve O bütün varlıkların Kendisini tesbih ettiği Subbûh; hiçbir şekilde hiçbir noksanı olmayan, kâinatta görünen bütün kusurlar asla Kendinde bulunmayan, sapıtmışların yakıştırdıkları batıl düşüncelerden sonsuz derece yüce olan, kâinatı dâima temiz tutarak güzelleştiren ve her bir varlık tesbihleriyle kudsî isimlerini her tarafta ilân eden Kuddûs’dür. O benim Rabbim ve meleklerin ve ruh’un (Cebrâîl’in) Rabbidir.
60. Allah’ım ilminden bize ilim öğret, Seni hakkıyla tanıyacak anlayış ver, yardımını üzerimize zırh yap.
61. Allah’ım, bizi Sana şükreden, Seni zikreden, Sana sığınan, Sana itaat eden, Sana boyun eğen, Sana kusurunu itiraf edip yalvaran ve Sana tevbe eden kimseler eyle.
62. Allah’ım tevbemizi kabul eyle, ruhumuzu temizle, verdiğimiz sözleri ifa etmeyi nasip eyle, içimizdeki kinleri yok et ve kalplerimizden intikam, kin ve düşmanlığı gider.
63. Allah’ım, ansızın ortaya çıkan kıtlıktan ve bilinen yangınlardan… din düşmanlığından, gafletten, rahata düşkünlükten, hakkı kabul etmemekten ve helâk eden gizli felâketlerden Sana sığınırız.
64. Allah’ım, bize,

günahlardan bizi çekip çıkaracak korkunu, Cennetine koyacak ve oraya ulaştıracak itaat ve ibâdetini, dünya ve âhiret musibet-lerini hafifletecek güçlü îmânı nasip eyle.
65. Bizi en hayırlı kullarınla birlikte haşret. Kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizle maneviyatımızı güçlendirecek hayırlar kazanmayı nasip et. Bu kazancımızı da ebedî ve kalıcı kıl. Bize zulmedenlerden intikamımızı al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Hatalarımızı affet. Belâları başımızdan def et. Hastalarımıza şifâ ver. Gönüllerimizi nurlandır. İhtiyaçlarımızı gider. Ailemizden büyüklerimize ve küçüklerimize merhamet et. Allah’ım, bu geçici dünyayı en büyük kaygımız ve ilmimizin de son hedefi kılma. Bize dinî ve dünyevî musibetler verme. Günahlarımız sebebiyle, bize merhamet etmeyecekleri başımıza musallat etme. Bize rızık ver. Çünkü Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.
66. Allah’ım biz Senden, öyle bir rahmet diliyoruz ki, onunla korku ve şaşkınlığımızı hayra yönelt, dağınık hâlimizi ve işlerimizi düzene koy, hastalarımıza şifâ ver, işlerimizi ve vakitlerimizi ha-yırlı ve bereketli kıl ve mükemmelliğe giden yolu bize ilham et.
67. Allah’ım, kâinatı kaplayan Samedâniyetinle bütün varlıklar her hâliyle Sana muhtaç olmuşlar ve Sen ise hiçbir şeye muhtaç değilsin. Her şeyi kuşatan Vahdâniyetinle kâinat bir hane gibi idare ediliyor ve her şey Senin birliğine delâlet ediyor. Her yerde tecelli eden Ferdâniyetin bir ortağın bulunmasını reddediyor ve Senin tek bir ferd olduğunu gösteriyor. Apaçık izzetin ise isyan,

günah ve kusurları istemiyor. Geniş rahmetinle bütün varlıklar saadet içinde gelişip serpiliyorlar. Allah’ım Samedâniyetin, Vahdâniyetin, Ferdâniyetin, apaçık İzzetin ve geniş Rahmetin hürmetine kulaklarımıza nur, gözlerimize nur, kabirlerimize nur, kalplerimize nur, duygularımıza nur, ruhlarımıza nur ve önümüze nur vermeni diliyoruz.
68. Allah’ım, ilmimizi, nûrumuzu ve hilmimizi artır. Bize açık ve gizli nîmetler ver.
69. Dinimiz için Allah bize yeter.
70. Dünyamız için Allah bize yeter.
71. Kaygılandığımız şeylere karşı, bütün canlıları çeşitli duy-gularla donatıp sayısız rahmet meyvelerini ve nimetlerini önlerine seren ve iyiliği bol Kerîm Allah bize yeter.
72. Bize zulmedenleri hemen cezalandırmayıp, cezalarını sonraya bırakan ve kuvveti bütün kâinatı kaplayan, bütün varlıkları zapt ederek hükmü altına alan Halîm ve Kavî Allah bize yeter.
73. Bize kötü tuzak kuranlara karşı azabı şiddetli olan Allah bize yeter.
74. Ölüm ânında, rahmeti her şeyi kuşatan ve imanlı kullarına çok özel ihsan ve şefkatte bulunan Rahîm Allah bize yeter.
75. Kabirdeki sorgu ânında, sonsuz şefkatini gösterip ihsanda bulunan Raûf Allah bize yeter.
76. Kıyâmetteki hesap ânında sonsuz cömertliğini sergileyip ikramda bulunan Kerîm Allah bize yeter.
77. Haşirde amellerin tartıldığı zaman kullarına sonsuz lütuflarda bulunan Lâtif Allah bize yeter.
78. Cennet ve Cehennemdeki, her şeyi hikmetle yaratan, nizam ve intizamla donatan Hakîm Allah bize yeter.
79. Sırat Köprüsünden geçerken, kullarına sonsuz kudretiyle yardım eden Kadîr Allah bize yeter.
80. “Kemal sıfatların sahibi ve noksan ve çirkin sıfatlardan münezzeh olan Allah bana yeter. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Ona tevekkül edip güvendim. O Arş-ı Azamın sahibidir.” (Tevbe:129)

81. Hoş geldin, sefa geldin ey sabah ve ey yeni gün! Merha-ba ey mutlu gün! Ve merhaba ey kâtip ve şahit melek! Şu söy-lediklerimizi bizim için yaz:
82. Ezelden ebede kadar varlıkların halleriyle ve dilleriyle yaptıkları sonsuz hamdler, şükürler ve övgüler yalnız Kendisine ait olan Hamîd; her şeyin üstünde sonsuz derece bir şeref sahibi ve sonsuz takdis ve övgülere lâyık olan Mecîd; dilediğini dilediği şekilde yükselten, yücelten ve herkese lâyık olduğu rütbeyi ve mertebeyi veren Refî’; yarattığı varlıkları çok seven ve onlara da Kendisini her vesileyle sevdiren Vedûd; bütün sıfat, isim ve fiilleriyle her şeyi kuşatan Muhît; mahlûkatı hakkında dilediğini yapan Fa’âl Allah’ın adıyla.
83. O kuluna şah damarından daha yakındır.
84. Allah’a îman etmiş, Ona kavuşmaya inanmış ve delillerini kabul etmiş, Allah’ın ulûhiyeti dışında başka ilâhları inkâr etmiş ve Allah’a tevekkül etmiş olarak sabahladık.
85. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, Arşını taşıyan meleklerini şâhid tutuyoruz ki: O bütün mükemmel sıfatlara sahip ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tır. Kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, O tektir. Onun ortağı yoktur. Ve yine şahadet ediyoruz ki: Muhammed (a.s.m.) Onun kulu ve Resulüdür. Cennet haktır. Cehennem haktır. Kevser Havuzu haktır. Şefaat haktır. Kabirde sorguya çeken Münker ve Nekir melekleri haktır. Allah’ın verdiği söz haktır. Muhakkak Kıyamet Günü gelecektir ve bunda hiçbir şüphe yoktur. Allah, kabirde yatanları da diriltecektir. İşte biz bu inançla yaşıyor, bu inançla öleceğiz, bu inançla yarın diriltileceğiz ve azap da görmeyeceğiz, inşaallahu teâlâ.

86. Allah’ım, hiç şüphesiz biz nefsimize zulmettik. Sen bizim büyük, küçük bütün günahlarımızı bağışla. Çünkü onları Senden başkası bağışlayamaz. Bizi ahlâkın en güzeline ulaştır, çünkü Senden başka ahlâkın en güzeline ulaştıracak kimse yoktur.
87. Emret Allah’ım, seve seve emrini yerine getirmeye hazırız. Her türlü hayır Senin elindedir. Senden af diliyor ve Sana tevbe ediyoruz. Îman ettik Allah’ım, gönderdiğin her peygambere… Îman ettik Allah’ım, indirdiğin her kitaba… Ve bunları tasdik ettik.
88. Allah’ım, katından gelecek hayâ ile yüzlerimizi, katından gelecek huzur ve saadetle kalplerimizi doldur.
89. Allah’ım, bizi cömert, eliaçık ve minnetsiz verenlerden eyle. Kendini geliştirmeyen, lâf taşıyan, kendini beğenen ve bozgunculuk yapan insanlardan eyleme.
90. Allah’ım, oburluktan, kıtlıktan, haddini aşmaktan, geçimsiz olmaktan, kötü zandan, sarhoş edici içkilerden, bolluk içinde gaflete düşmekten, kötülük yapmaktan, verilen habere zan ile yaklaşmaktan, karanlık fitneden ve geçim darlığından Sana sığınırız.
91. Allah’ım, bugünümüzün başını iyilik, ortasını kurtuluş, sonunu ise başarı eyle! Onu bizim için saâdet, şehâdet, tevbe, bağışlanma ve îman ile sona erdir.
92. Allah’ım, bugünümüzün başlangıcını rahmet, ortasını

fânî şeylerden uzaklık, sonunu da maddî ve manevî ziyafet eyle.
93. Allah’ım, bize hayatın en genişini, ömrün en mutlusunu, rızkın da en bolunu ihsan et!
94. Allah’ım, affınla bizi bağışla, bize fazl u kereminle muâmele et, günahlarımızdan dolayı bizi hemen cezalandırma. Sana hamd ediyor ve Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ediyorum. Ben Seni lâyıkıyla övmekten acizim; Sen, Zâtını medih ve senâ ettiğin gibisin. Şânın yücedir, Kendini övmen ne muhteşemdir. Senin askerin asla mağlûp edilemez. Sana verilen sözden dönülemez ve Senden başka hiçbir ilâh yoktur.
95. Sen bütün noksan ve çirkin sıfatlardan münezzehsin! Sana lâyıkıyla ibâdet edemedik, ey bütün varlıkların Kendisine itaat ve ibadet ettiği Mâbud!
96. Sen bütün noksan ve çirkin sıfatlardan münezzehsin! Seni hakkıyla tanıyamadık, ey peygamberlerle, semâvî kitaplarla ve kâinat kitabıyla Kendini tanıtan Mâruf!
97. Sen bütün noksan ve çirkin sıfatlardan münezzehsin! Seni gereği gibi zikredemedik, ey bütün mahlûkatın Kendisini her an zikrettiği Mezkûr!
98. Sen bütün noksan ve çirkin sıfatlardan münezzehsin! Sana lâyık şükrü yapamadık, ey bütün mahlûkatın Kendisine şükrettiği Meşkûr!
99. Allah’ım, bize verdiğin nimetlerin şükrünü eda etmeyi nasip eyle! Şüphesiz Sen öyle Allah’sın ki, kudretinin sıfatları, yarattığın varlıkların sıfatlarından yücedir. Sen insanı yaratırken, buna şâhit olan başka bir ilâh yoktu. Ruhları yaratırken, Seni engelleyecek hiçbir ortağın yoktu.

100. Allah’ım ağlamayan gözden, korkmayan kalpten, huşû duymayan gönülden, kabul edilmeyen duâdan, fayda vermeyen ilimden, dinlenilmeyen sözden, doymayan nefisten, küçük de olsa yardım etmeyi sevmemekten Sana sığınırım.
101. Allah’ım, bize Kur’ân’ın sırlarını anlamayı nasip eyle. Bizi nurlandır. Bizi lütuf deryâsına daldır. Üzerimize en güzel mârifetleri yağdır.
102. Ey Nurların Nûru! Ey varlıkları, nazik ve lâtif güzelliklerle yaratıp onlara lütufta bulunan ve ilmi bütün varlıkların inceliklerine nüfuz eden Lâtîf! Ey ayıp ve kusurları örten ve çirkinlikleri perdeler altında saklayan Settâr! Peygamberlerin kandili, evliyâların yıldızı, hâlis ve seçkin kullarının ay ve güneşi, cin ve insanların aydınlatıcısı, doğu ve batının ışığı olan Efendimiz Muhammed’e salât ve rahmet eylemeni; vücudumuzu irfan semâsına yükseltmeni, amellerimizi ve imanımızı ihsan makamında sâbit tutmanı (daima Seni görür gibi Sana ibadet etmemizi) niyaz ediyoruz.
103. Ey sonsuz mükemmel sıfatların sahibi ve noksan sıfat-lardan münezzeh olan Allah! Ey sonsuz nuruyla bütün kâinatı nurlandıran ve isimlerinin tecellisiyle her şeyi aydınlatan Nûr! Ey ezelden ebede kadar bütün varlıkları rahmetiyle, kudretiyle, ilmiyle, iradesiyle ve hülâsa bütün sıfât ve isimleriyle sonsuz tecellileri içine alan Vâsi’! Ey bütün günahları bağışlayan Gafûr! Ey gökleri Kendi kudretiyle bina eden! Ey kupkuru yeri kudretiyle döşeyen! Ey yüksek dağları Kendi hikmetiyle sağlam bir şekilde diken! Ey Ay ve Güneşe Kendi ihsanıyla ışık verdiren Allah’ım!

104. Ay ve güneşe ışık saçt›ran ve gökleri şimşeklerle parlatan ismin hürmetine Senden koruyucu bir kalkan ve ışığı gözleri kapıp alıverecek bir nur istiyorum.
105. “Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir, Şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vard›r.”
106. Tâ sîn mîm. Çalgı âletlerinden, yalandan, haramdan, hilekârlıktan, cehaletten, kötülerin tuzaklarından, gece ve gündüzün kötü olaylarından, cin ve insanların şerrinden yüce ve büyük olan Allah’a sığınırım.
107. Ey bütün varlıkların hallerinden hareketlerine kadar her şeyini kaydedip koruyan ve varlıkların asıllarını ve nesillerini tohumlarda ve çekirdeklerde muhafaza eden ve insanların ve cinlerin bütün amellerini dikkatle kaydedip koruyan ve bütün varlıkları her türlü kötülük ve tehlikelere karşı muhafaza eden Hafîz, bizi muhafaza eyle!
Ey bütün varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan ve Kendisine imanla bağlananların tek dostu ve koruyucusu olan Velî! Ey en büyük hâkim olan Vâli! Ey her şeyden ve insanın düşünebildiği bütün mertebelerden daha yüce olan Alî! Ey bütün varlıklardan sonsuz derecede üstün ve yüce olan Âlî!
Ey Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan ve Kendisinin nasıl bir varlık olduğunu Kendinden başka hiç kimse bilemeyen! Ey bütün kemal sıfatların sahibi ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah! Ey varlıklara hayat verip canlandıran, Kendi hayatı ise zâtî, ezelî ve ebedî olan Hay! Bütün varlıkları düzenli bir şekilde ayakta tutan; fakat Kendi varlığı hiçbir varlığa bağlı olmayan Kayyûm!
Ey varlığında hiçbir şüphe bulunmayan ve varlıkların dayandıkları hakikat, Zâtının sıfât, isim ve fiillerinin tecellisi olan Hak! Ey bütün kâinat bütün halleriyle yüce zâtının bir olduğuna işaret ve şehadet eden Vâhid! Ey her bir şeye hususî olarak sıfatlarıyla ve birçok isimleriyle tecelli eden ve birliğinin delilleri her bir varlıkta açıkça görünen Ehad! Ey kâinattaki her şey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye asla muhtaç olmayan Samed! Ey her varlığa tükenmez rahmet hediyelerinden lâyık olduğu ihsanı veren Vehhâb!

Ey bütün canlıları çekirdek ve damlalardan çeşitli şekil ve suretlerde açıp geliştiren ve gayb âlemlerini ve fetih kapılarını açan Fettâh! Ey cansız varlıklara can veren, ölüleri dirilten ve bütün canlılara doğrudan doğruya kudretiyle hayat veren Muhyî! Ey ölümü yaratan Mümît!
Ey en küçük varlıktan en büyüğüne kadar her şeyi tam bir itaatle emrine boyun eğdiren ve Kendine itaat etmeyen insanlara ve cinlere belâ, âfet ve çeşitli azaplar vererek izzetini ve adaletini gösteren Kahhâr! Ey inançsızların Kendisi hakkında söyledikleri her türlü kötü ve çirkin şeylerden ve her türlü noksan ve kusurlar-dan pak ve temiz olan ve kullarının gönlüne güven veren Selâm!
108. “Cennette kullarına çok özel ihsanlarda bulunan o Rahîm olan Rablerinden onlara selâm vardır.” (Yasin: 58)
109. “Onlara karşı Allah sana yeter, O her şeyi hakkıyla
işiten ve her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara: 127)
110. “O Allah ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Görünmeyen ve görünen âlemleri O hakkıyla bilir. O Rahmân’dır, rahmeti bütün varlıkları kuşatır ve bu dünyada iyi kötü, dost düşman ayırt etmeden yaratıklarına rızıklarını yetiştirir. Rahîm’dir, rahmeti her şeyi kuşatmakla birlikte imanlı kullarına hususî ihsan ve şefkatte bulunur.” (Haşir: 22)
111. O Allah ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O Meliktir: Bütün kâinatın mülkü Onundur, kâinatta görünen her türlü fiil, hal, şe’n ve tasarrufun sahibidir.
O Kuddüs’tür: Hiçbir şekilde hiçbir noksanı yoktur ve kâinatta görünen bütün kusurlar asla Kendisinde bulunmaz, sapıtmışların söyledikleri batıl düşüncelerden sonsuz derece yücedir. Her şeyi kirlerden arındırır. Her bir varlık tesbihatlarıyla kudsî isimlerini her tarafta ilân ederler.
O Selâm’dır: İnançsızların Kendisi hakkında söyledikleri her türlü kötü ve çirkin şeylerden ve her türlü noksan ve kusurlardan pak ve temizdir ve her türlü kötülüklerden selâmet ve korunma Ondan gelir.
O Mü’min’dir: Her türlü korkudan emniyet Ondandır. O Müheymin’dir: Bütün varlıkları bütün hal ve hareketleriyle kuşatır ve onları gözetip korur. O Azîz’dir: Aciz olmaktan ve kusurdan münezzehtir ve kâinatta hiç kimseyi haddinden tecavüz ettirmeden emrine boyun eğdirir.
O Cebbâr’dır: Küçük büyük hiçbir varlık kudretinin dışına çıkamaz. Sonsuz yüce kudretiyle ezelden ebede kadar bütün varlıkları bütün boyutlarıyla içten ve dıştan kuşatmıştır.
O Mütekebbir’dir: Varlıkların bütün sıfatlarından sonsuz derece yücedir ve koca kâinatı muhteşem bir saray gibi yaratıp bin bir isminin ince nakışlarıyla süsleyerek Kendisinin sonsuz büyüklüğünü gösterir.
O Hâlık’tır: Her şeyi en mükemmel şekilde yaratır ve ih-tiyaçlarını da yaratıp onlara yetiştirir. O Bârî’dir: Her şeyi yok-tan var eder.

O Musavvir’dir: Her varlığa münasip şekil ve suretler giydirir. O Gaffâr’dır: Kullarının günahlarını çokça bağışlar.
O Mübdi’dir: Her şeyi hiçten yaratır ve hikmeti gerektirirse gizli şeyleri açığa çıkarır. O Muîd’dir: Varlıkları ölümünden sonra yeniden diriltip inşa eder. O Berr’dir: İkram ve ihsanı her türlü tarifin sonsuz derece üstündedir.
O Muhsî’dir: Her şeyin ölçü ve sayısını bilir. O Rezzak’tır: Bütün varlıkların ayrı ayrı rızıklarını vakti vaktine verir ve onları rızıksız bırakmaz. O Kàbıd’dır: Bütün varlıkları bütün halleriyle emir ve idaresi altında tutar ve bütün darlık, sıkıntı, tutukluk gibi haller hikmet ve iradesinin eseridir.
O Bâsıt’tır: Varlıklarda her türlü genişlik, artma ve çoğalma ve bütün ferahlamalar yalnız Onun rahmet ve iradesiyle meydana gelir. O Hâfid’dir: Haddini bilmeyen insana haddini bildirir ve dilediğini alçaltır. O Râfi’dir: Her şey Kendisinin yüceltmesiyle
yücelir ve dilediklerinin mertebelerini yükseltir. O Muizz’dir: İzzet ve üstünlük yalnız Kendi kudret elinde bulunur ve dilediğini izzetle şereflendirir.
O Müzill’dir: Dilediğini zelil kılıp alçaltır. O Mukît’tir: Bütün varlıkları görüp gözetir ve rızıklandırır, onları besler ve amellerini de muhafaza eder. O Sâdık’tır: Kâinatta cereyan eden bütün işler, olaylar ve bütün varlıklar Onun doğru ve sâdık olduğuna birer delil ve şahittir ve Onun her işi ve her sözü doğru; yalandan ve hileden sonsuz derece uzaktır.O Bâkî’dir: Bütün isimleri, sıfatları ve zâtı ebedîdir ve asla yok olması mümkün değildir. O Raûf’tur: Her bir canlıya hususî şefkat ve ihsanda bulunur ve onlar üzerinde iltifatının inceliklerini gösterir.
O Nâfî’dir: Her faydalı ve hayırlı şeyi bizzat Kendi irade ve kudretiyle yaratır ve onu dilediğine nasip eder. O Dârr’dır: Her türlü zarar bizzat elindedir ve onu dilediğine dokundurur.
O Mühlik’tir: İsyana sapmış zâlimleri çeşitli belâ ve âfetlerle helâk eder ve onları dünya ve ahirette cezalandırır. O Mukad-dim’dir: Dilediğini mevki ve makam, yer ve zaman gibi çeşitli yönlerden öne geçirir. O Muahhir’dir: Dilediğini geri bırakır.
O Afüv’dür: Günahları silmeyi ve affetmeyi çok sever. O Ganî’dir: Hiçbir varlığa ve hiçbir şeye muhtaç değildir; servet ve zenginliğinin sınırı yoktur. O Muğnî’dir: Dilediği varlığı maddî ve manevî zenginliklere mazhar kılar.
O Müntakîm’dir: Düşmanlarından intikam alır, mazlumun hakkını zâlimde bırakmaz. O Tevvâb’tır: Kullarının tevbesini çokça kabul eder. O Semî’dir: Her şeyi, gizli açık bütün sesleri ve yapılan bütün duaları işitir.
O Alîm’dir: Gizli açık, küçük büyük her şeyi hakkıyla bilir ve ilmi, ezelden ebede her şeyi kuşatır. O Basîr’dir: Gizli ve açık her şeyi bütün incelikleriyle görür ve varlıklara da görme duyusunu ve basîreti ihsan eder.
112. “Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl’dir.” (Âl-i İmran:173) “Ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır. (Enfal: 40) “Bizi bağış-lamanı diliyoruz, ey Rabbimiz, dönüş yalnız Sanadır.” (Bakara:285)

113. Ey fenâsı, son bulması mümkün olmayan, kâinat yokken var olan ve kâinat yok olsa da dâima var olacak olan ve her bir varlığın, varlığını devam ettirmesi Kendisine bağlı olan Dâim! Ey zeval bulması, yok olması imkânsız olan, bütün varlıkları ayak-ta tutan, Kendi varlığı ise hiçbir varlığa bağlı olmayan Kàim! Ey asla yardımcısı olmadan bütün varlıkları gayet intizam ve nizam içinde idare eden ve hayatlarını devam ettirebilmeleri için her varlığın her türlü tedbirini yapan Müdebbir! Bizim, anne ve baba-mızın, bütün Nur talebelerinin, erkek ve kadın bütün mü’minlerin,
hepimizin üzerindeki her türlü zorluğu kolaylaştır.
114. Allah’ım, Senin verdiğini engelleyecek, vermediğini vere-cek, yaptığını iptal edecek, hükmettiğini değiştirecek bir kimse yoktur. Senin rızan dairesinde olmayan gayret ve bahtiyarlık hiç kimseye fayda vermez.
115. Her şeyden ve insanın düşünebildiği bütün mertebelerden daha yüce olan Alî; zerreden Arşa kadar her şeyi büyüklüğüyle kuşatan Azîm; varlıkların bütün amellerini kaydedip muhasebelerini bir anda gören ve onların her türlü ihtiyaçlarını görüp gözeten Hasîp; hüküm ve kaza sahibi olan ve haklıyı haksızdan ayıran Ha-kem; kâinatı ince hesaplarla yaratan, her varlığı yaşadığı şartlara uygun olarak donatıp bütün ihtiyaçlarını adaletle veren ve başka-larının hukukuna tecavüz eden varlıkları cezalandırıp iyilik yapanları da mükâfatlandıran Adl; kullarını her an gözetip kontrol eden Rakîb; son derecede yüce olan Bâzih; azamet ve heybet sahibi olan Şâmih; bütün dua ve isteklere cevap veren Mucîb; hiçbir varlı-ğa ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, servet ve zenginliğinin sınırı bulunmayan Ganî; varlıkları ezelî takdirine göre hikmetle gayelerine sevk eden ve onların idare ve tedbirlerini en mükemmel şekilde gören Reşîd; günahkârlara ve âsilere cezâ vermekte acele etmeyen ve sabır gücünü de kullarına ihsan eden Sabûr; haşmetine lâyık sıfatları olan ve bütün varlıklarda ve türlerde bir ve yüce olduğunu gösterdiği halde Kendi zâtı his ve duyularla idrak olunamayan Celîl; kâinatı ve içindeki her bir varlığı hiçten ve benzersiz bir şekil-de yaratıp bin bir isminin tecellileriyle süsleyen Bedî’; bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan, her bir nur ve nurlu varlıklar Kendisinden feyiz alan, nurlara ve nurlu varlıklara maddî ve manevî şekiller veren, nurları yaratan, miktarlarını takdir eden, nurları ve nurlu varlıkları sevk ve idare eden ve kontrol altında tutan, her nurdan önce var olan, her nurdan sonra bâkî kalacak olan, nuru bütün nurlardan üstün olan ve nuruyla bütün kâinata hükmeden, hiçbir nur Kendi nurunun misli, misali ve benzeri olmayan Nûr; adâletle iş gören Muksıt; en büyük varlıktaki hikmet ve sanat numunelerini en küçük varlıkta topladığı gibi haşir meydanında da bütün insanları ve cinleri bir anda toplayacak her nevi mükem-melliğin sahibi olan Câmi’; kâinatı rahmetinin hediyeleriyle dolduran ve istediğine istediği şeyi veren Mu’tî; dilediğine de maddî ve mane-vî ihsanlarda bulunmayan ve varlıkları, hadlerini aşıp diğer varlıklara zarar vermekten alıkoyan Mâni’ Rabbim, bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve ortaktan münezzehtir.

116. Kendisine tevekkül edenlere işlerinde başarı ihsan eden, isteklerine cevap veren ve bütün dertlerini gideren Vekîl; ezelden ebede kadar bütün varlıkları görüp gözeten ve varlığına, birliğine, elçilerinin ve kitaplarının doğruluğuna bizzat Kendisi şehadet eden Şehîd Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Kuvvetine hiçbir engel bulunmayan ve bütün varlıkları emrine tam bir itaatle boyun eğdiren Metîn, her şeyden yüce, şeref ve hâkimiyeti her şeyden sonsuz derece üstün Mecîd Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Bütün kâinat bütün halleriyle yüce zâtının bir olduğuna işaret ve şehadet eden Vâhid; en büyük hâkim olan Vâlî Allah’tan başka ilâh yoktur. Şan ve şerefin sonsuz mertebesinde bulunan Mâcid; her şeyden ve insanın düşünebildiği bütün mertebelerden daha yüce Müteâlî Allah’tan başka ilâh yoktur.
117. Âhiret hazırlığımız ve oradaki azığımız şu sözlerdir: Her türlü kötü hal ve tehlike için “Lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka ilâh yoktur), her türlü bolluk ve bereket için “Elhamdülillâh” (hamd, Allah’a mahsustur), her türlü genişlik için “Eşşükrü lillâh” (şükür, Allah’a mahsustur), her türlü hayret verici şey için “Sübhânellah” (Allah, kusur, eksik ve aczden münezzehtir), her türlü darlık için “Hasbiyallah” (Allah, bana yeter), her günah için “Estağfirullah” (Allah’ım affını isterim), her üzüntü için “Mâşaallah”, (Allah böyle diledi), her İlâhî takdir için “Tevvekkeltü alellah” (Allah’a tevekkül ettim), her musibet için “innâ lillâh”(Biz Allah’ın kuluyuz), her ibâdet ve günah için “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” (ibadetleri yapmak ve günahlardan kaçınmak ancak Allah’ın kudretiyle yardım etmesiyle mümkündür) ve her türlü keder için de “isteantü billâh” (Allah’tan yardım isterim).
118. Allah’ım, Seni, meleklerini, Arşını taşıyan meleklerini, peygamberlerini ve bütün yarattığın varlıkları şahit tutarak sabahladık ki: Sen bütün kemâl sıfatların sahibi ve her türlü noksan ve çirkin sıfatlardan münezzeh ve uzak olan Allah’sın, Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Teksin, ortağın yoktur. Muhammed (a.s.m.) Senin ku-lun ve resûlündür. Varlık âlemine çıktığımız andan itibaren yaratılış gayemize ulaşıncaya kadar her türlü olumsuz hal, tavır ve tehlike-lerden bizi kurtaracak ve koruyacak kudret; ve bütün istek ve arzularımıza kavuşturacak kuvvet, ancak yüceler yücesi büyük olan Allah’ın kudret ve kuvvetidir.

119. Ey dünyada mü’min-kâfir ayırt etmeden çeşitli ihsanlarda bulunarak rahmetinin herkesi ve her varlığı kuşattığını gösteren Rahmân; ahirette ise mü’min kullarına çok özel şefkat ve ihsanları olan Rahîm, günahlarımızı affet. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Bizim dostumuz ve yardımcımız Sensin. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.
120. Maddî ve manevî hastalıklara şifa veren Allah’ın adıyla, O bütün kemal sıfatların sahibi ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tır. İsimlerinin tecellileri varlıkların her türlü ihtiyaçlarına yeten Kâfi Allah’ın adıyla. O bütün kemal sıfatların sahibi ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tır. Maddî ve manevî dertleri giderip afiyet ve sağlık veren Allah’ın adıyla. O bütün kemal sıfatların sahibi ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tır. İsmiyle hareket eden kimseye ne yerde, ne de gökte hiçbir şeyin zarar veremediği Allah’ın adıyla. O her şeyi hakkıyla işiten ve bilendir.
121. Ey cansız varlıklara can veren, ölüleri dirilten ve bütün canlılara doğrudan doğruya kudretiyle hayat veren Muhyî! Bize dünya ve âhiret diyarında sıhhat ve âfiyet içinde geçen güzel bir hayat ver. Hiç şüphesiz Senin her şeye gücün yeter.
122. “Bütün varlıkların hallerinden hareketlerine kadar her şeyini kaydedip en iyi muhafaza eden ve onları her türlü kötülüğe ve tehlikeye karşı en iyi koruyan Allah’tır. Rahmeti bütün kâinatı kaplayan ve varlıkların birbirine karşı gösterdikleri bütün merhametler, şefkatler Kendisinin sonsuz rahmetinden gelen, merhametlilerin en merhametlisi Odur.” (Yusuf: 64)
123. “Allah, onları (kâfirleri) arkalarından kuşatır. Yalanladıkları Kitap ise, şerefli, pek yüce bir Kur’ân’dır. O Levh-i Mahfuzda ko-runmuştur.” (Büruc: 20-22)
124. “Namazlara ve bilhassa orta namaz olan ikindi namazına devam edin. Ve Allah için namaza durup kıyamda bulunun.” (Bakara:238)
125. “Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde bir gözetleyici olmasın.” (Tarık: 4) Ne güzel koruyucudur Allah! Ey bütün varlıkların hallerinden hareketlerine kadar her şeyini kaydedip muhafaza eden ve onları her türlü kötülüğe ve tehlikeye karşı koruyan Hâfız, bizleri her türlü şer ve zarardan koru.
128. “Onlar sabredenlerdir, îmanlarında sâdık olan ve her hallerinde doğruluğu muhâfaza edenlerdir, her türlü şart altında Allah’ın emrine uyanlardır, mallarından Allah rızâsı için bağışta bulunanlardır, seher vaktinde istiğfar edip Allah’tan af ve mağfiret dileyenlerdir.”
129. “Bütün kâinatı adâletle tedbir ve idâre etmekte olan Allah, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını apaçık delillerle bildirdi. Buna melekler ve ilim sahipleri de şâhitlik ettiler. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur; Onun kudreti her şeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir.”
130. “Şüphesiz ki, Allah katında makbul olan din, İslâm dinidir.” (Âl-i İmran: 16-19)

126. Sonra Allah, bu kederin ardından size bir emniyet, bir uyku verdi de, içinizden ihlâs ile îman etmiş olanları o uyku sarıverdi. Münâfık topluluk ise kendi canlarının kaygısına düşmüş, Allah hakkında câhiliyet kafasıyla birtakım zanlarda bulu-nuyorlar, Allah’ın, Resulüne yardım etmeyeceğini sanıyorlardı. Onlar, “Emir ve idârede bizim de hissemiz olacak mı?” diyorlar. Sen de ki: “Emir bütünüyle Allah’ındır; her türlü tedbir ve idâre Ona aittir.” Onlar sana açıkça söyleyemediklerini gönüllerinde gizliyorlar. Aralarında diyorlar ki: “Eğer emirde bizim de payımız olsaydı, buralara gelip öldürülmezdik.” Sen de ki: “Siz harbe çıkmayıp da evlerinizde otursaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar yine evlerinden çıkacak ve düşüp öldükleri yere varacak-lardı. Allah gönüllerinizdekini imtihan etmek ve kalbinizdeki îman ve ihlâsı şüphe ve günahlardan temizlemek için size bu musîbeti verdi. Allah gönüllerde saklı olanı hakkıyla bilir.” (Âl-i İmran: 154)
127. “O takva sahipleri, ‘Ey Rabbimiz! Biz hiç şüphesiz iman ettik. Sen de bizim günahlarımızı bağışla ve bizi Cehennem ateşinin azabından koru’ diye niyaz ederler.”
128. “Onlar sabredenlerdir, îmanlarında sâdık olan ve her hallerinde doğruluğu muhâfaza edenlerdir, her türlü şart altında Allah’ın emrine uyanlardır, mallarından Allah rızâsı için bağışta bulunanlardır, seher vaktinde istiğfar edip Allah’tan af ve mağfiret dileyenlerdir.”
129. “Bütün kâinatı adâletle tedbir ve idâre etmekte olan Allah, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını apaçık delillerle bildirdi. Buna melekler ve ilim sahipleri de şâhitlik ettiler. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur; Onun kudreti her şeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir.”
130. “Şüphesiz ki, Allah katında makbul olan din, İslâm dinidir.” (Âl-i İmran: 16-19)

131. “Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin.”
132. “Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın.”
133. “Ölüden diriyi, diriden ölüyü o çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarı-lacaksınız.” (Rum: 17-19)
134. “Benim de, sizin de Rabbimiz olan Allah’a tevekkül ettim. Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. Şüphesiz ki benim Rabbim hak ve adâlet üzeredir.” (Hûd: 56)
135. “O bize yollarımızı dosdoğru gösterdiği halde, bize ne oluyor ki, Ona tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız ezâlara karşı sabredeceğiz. Tevekkül etmek isteyenler Allah’a güvensinler.” (İbrahim: 12)
136. “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası başımıza gelmez. Bizim dostumuz ve gözeticimiz Odur. Öyleyse mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe: 51)
137. “Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, Ondan başka onu kaldırabilecek yoktur. Allah senin için bir hayır murat edecek olsa, Onun lûtfunu geri çevirecek kimse de yoktur. O, lûtfunu kullarından dilediğine nasip eder. Çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olan da ancak Odur.” (Hûd: 107)
138. “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a âit olmasın. Allah onların rahimlerdeki yerini de bilir, yaşayıp öleceği yeri de. Bunların hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.” (Hûd: 6)
139. “Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ankebut: 60)

140. “Allah insanlara rahmetinden bir şey nasip etse, Ona mâni olabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Allah’ın vermediğini de Ondan başka verebilecek yoktur. O Azîzdir, kudreti her şeye gâliptir ve Hakîmdir, her işi hikmet iledir.” (Fâtır: 2)
141. Onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette “Allah” diyecekler. De ki: Söyleyin bana, eğer Allah bana bir zarar vermeyi istese, sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız o zararı giderebilir mi? Yahut Allah, benim hakkımda bir rahmet dilese, onlar Allah’ın rahmetine mâni olabilir mi? De ki: Allah bana yeter. Tevekkül edenler, yalnız Ona güvenirler. (Zümer: 38)
142. “Allah size bu yardımı, ancak sizin için bir müjde olsun ve kalbiniz tatmin olup rahat etsin diye yapmıştır. Nusret ve zafer ise ancak izzet ve hikmet sahibi olan Allah katındadır.” (Âl-i İmran: 126)
143. Kâf hâ yâ ayn sâd. Hâ mîm ayn sîn kâf. Bizi koru, bize merhamet et. O, bütün kemal sıfatların sahibi, noksan ve çirkin sıfatlardan münezzeh olan Allah; dilediği her şeyi yapmaya gücü yeten ve hiçbir şey Kendisine ağır gelmeyen Kàdir; kuvveti her şeye mutlak hâkim olan ve hiçbir gücün, Onun gücüne karşı çıkamadığı Kàhir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihazlarla ve ince nakışlarla süsleyerek fevkalâde mükemmel ve güzel yaratan ve bütün varlıklarda ilim, irade, kudret, rahmet gibi sıfatlarının ve varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen Zâhir; bütün varlıkların iç yüzlerini ve bilhassa canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işleten ve bununla da isim ve sıfatlarının her türlü noksandan uzak olduğunu ve her şeyin iç yüzünü bildiğini gösteren Bâtın; varlıkları yoktan var ederek, onları yaratılış gayelerine uygun cihazlarla ve kabiliyetlerle donatan Fâtır; varlıkları, nazik ve lâtif güzelliklerle yaratan ve ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eden Lâtîf; bütün varlıkların küçük büyük, gizli açık her hâlinden her an haberdâr olan Habîr’dir.
144. “Onun sözü haktır. Sur’a üflendiği gün de hâkimiyet Onundur.

O görünmeyeni de bilir, görüneni de. O Hakîm’dir, her şeyi hikmetle yapar. Habîr’dir, bütün varlıkların küçük büyük, gizli açık her hâlinden her an haberdârdır.” (En’âm: 73)
145. Ey eserlerinde sonsuz rahmetin en lâtif cilvelerini gösteren sınırsız şefkat sahibi Hannân! Ey bitmez tükenmez ikramlarıyla ve nimetleriyle, varlıkları terbiye edip besleyen Mennân! Ey gökleri ve yeri hiçten ve benzersiz bir şekilde yaratıp bin bir isminin tecellileriyle süsleyen Bedî’! Ey varlıklara hayat verip canlandıran, Kendi hayatı ise zâtî, ezelî ve ebedî olan Hay! Ey varlığıyla bütün varlıkları düzenli bir şekilde ayakta tutan, fakat kendi varlığı hiçbir varlığa bağlı olmayan Kayyûm! Ey celâl ve ikram sahibi!
146. Senden ulûhiyetinin büyüklüğü hürmetine, tabiatımızı beşerî olan tabiattan çıkararak, ruhlarımızı yüce meleklerinin seviyesine yükseltmeni istiyoruz.
147. Ey bütün hâl ve durumları değiştirerek halden hâle çeviren Muhavvil, hâlimizi en güzel hâle çevir.
148. Sana hamd ederek ey Allah’ım, seni her türlü noksan ve çirkin sıfatlardan tenzih ediyorum; Senden başka hiçbir ilâh olmadığına şehâdet ediyorum; Senden af diliyor ve Sana tevbe ediyorum.
149. Allah’ım, nuru varlıklardan önce var olan ve dünyaya teşrifleri âlemlere rahmet olan Efendimiz Muhammed’e, geçmiş ve gelecek varlıklar adedince ve bu varlıklardan Cenneti kazanmış ve Cehennemi hak etmiş olanları sayısınca salât eyle! Öyle bir salât ki, bütün sayıları içine alan ve bütün sınırları kaplayan, sınırsız, sonsuz, uçsuz bucaksız ve kesintisiz bir salât olsun.
Senin salâtınla beraber bu salâtın aynısı, yine onun ve onun neslinin, ashâbının ve âile efradının üzerine olsun, ey merhamet edenlerin en merhametlisi.

150. “Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat ettikleri ve yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun! Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Saffât: 180-182)
151. Ey Allah’ım, Ey Rabbimiz, dua ve ibadetlerimizi kabul eyle! Şüphesiz Sen Semî’sin, her şeyi hakkıyla işitirsin; Alîm’sin, her şeyi hakkıyla bilirsin. Allah’ım, bize her türlü hayrı ver, her türlü şerden de koru.
152. Ey Allah’ım, kalplerin tabibi ve ilâcı, bedenlerin âfiyeti ve şifâsı, gözlerin nûru ve ziyası olan Efendimiz Muhammed’e, onun âl ve Ashâbına, salât ve selâm eyle! Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Peygamberimiz Muhammed’e (a.s.m.) ve onun bütün âl ve Ashâbına olsun!
153. Allah’ım! Kur’ân-ı Kerîmin ve Resul-ü Ekremin hürme-tine, bütün enbiya ve resullerin hürmetine, Evrâd-ı Kudsiye ve içindeki bütün hakikatler hürmetine, ey ihtiyaçları karşılayan ve ey belâ ve musîbetleri yok eden, belâ ve musîbetlerimizi yok et. Bizi, Üstadımızı, anne ve babamızı ve Nur Talebelerini hüsn-ü hâtimeyle rızıklandır (Hepimize dünyadan imânla ve Kur’ân’la ayrılmayı nasip eyle). Âmin, âmin, âmin.
154. Allah, Efendimiz Muhammed’e, onun nesline ve Ashâ-bına, pek çok salât ve selâm eylesin!

EVRAD-I KUDSİYE OKUNUŞU

E’ûzü billahi min-eş-şeytan-ir-raciym Bismillâh-ir-Rahman-ir-Rahiym

El-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn er-Rahman-ir-Rahiym mâliki yevm-id-din iyyâke nâ’büdü ve iyyâke nes’ta’iyn ıhdınas-sırat-el-müstakiyme sıratellezine en’amte aleyhim gayr-il magdubi aleyhim ve led-dâlliyn. (Âmin)

Bismillâh-ir-Rahman-ir-Rahiym

Allahümme ent-el melik-ül hayyül-hakkül mübiynül-lezi lâ ilahe illâ ente ente Rabbi halakteni ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve vâ’dike mestetâ’tü e’ûzü bike min şerri mâ sanâ’tü ebû’ü leke bini’metike aleyye ve ebû’ü bi-zenbi fagfir-li zünubi fe-innehu lâ yagfir-üz-zünûbe illâ ente..

Sübhanallahi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilahe illâllahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh-il aliy-yil-aziym..

Hüvel-evvelü vel-âhirü vez-zâhirü vel-bâtınü ve hüve bi-külli şey’in aliym.. Yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyün lâ yemûtü bi-yedih-il hayrü ve hüve alâ külli şey’in kadir.. Sübhaneke yâ aziym-ül-

mu’azzamü sübhaneke yâ kayyûm-ül mükerremü sübhaneke yâ bâ’isü sübhaneke yâ varisli sübhaneke yâ imiktedirü sübhaneke yâ âlim-es-sırrı vel-hafiyyat sübhaneke yâ bâ’ise men fil-cidâleti sübhaneke yâ müstâ’bide cemi-ii halâ’iki sübhaneke yâ mukaddir-el vecdi ves-savafıkı sübhaneye yâ men lâ tatrâ’ü aleyh-il âfâtü sübhaneke yâ mü-kevvin-el ezmineti vel-evkati alâ kadrüke ve te’aleyta amma yekul-üz-zâlimune ulüvven kebiyrâ.. Sübhaneke yâ mû’tik-er-rıkabe sübhaneke yâ müsebbib-el esbâbi sübhaneke yâ hayyü lâ yemûtü sübhaneke yâ ilâhi ve ilâh-en-nâsuti halektenâ Rabbena bi-yedike ve faddeltenâ alâ kesiyrin min halkıke felek-el hamdü ven-na’ma’ü ve le-ket-tavlü vel-alâ’ü tebarekte Rabbena ve te’aleyte nes-tagfirüke ve netubü ileyke.. Allahümme entel evvelü felâ şey’e kableke ve ent-el-âhirü felâ şey’e bâ’deke ve ent-ez-zâhirü felâ şey’e yüşbihüke ve ent-el bâtınü felâ şey’e yerâke.. Ve entel vahidü bilâ kesiyrin ve ent-el kadirü bilâ veziyrin ve entel müdebbirü bilâ müşiyrin..
Kuİillahümme mâlik-el-mülki tü’til-mülke men teşâ’ü ve tenzi’ul-mülke mimmen teşâ’ü ve tu’izzü men teşâ’ü ve tüzillü men teşâ’ü bi-yedik-el hayrü inneke alâ külli şey’in kadir.. Tulic-ül leyle fin-nehâri ve tulic-ün-nehâre fil-leyli ve tuhric-ül hayye

min-el-meyyiti ve tuhric-ül meyyite min-el hayyi ve terzukü men tegâ’ü bi-gayri hisâb.. Sübhaneke yâ men-ihte-cebe fil-ulâ an cemi-il verâ.. Sübhaneke yâ men teredda bil-vekari vel-kibriyâi.. Sübhaneke yâ mâlike cemi-il eşya.. Sübhaneke yâ men te’azzeze bil-kudreti vel-ulâ.. Süb¬haneke yâ men yâ’lemü mâ fid-davahis-seb’i vel-husnâ ve yâ men yâ’lemü mâ yetecelcelü fis-suduri vel-ahşâ.. Sübhaneke yâ men şerrefel-arude alel-müdüni vel-kurâ.. Sübhaneke yâ men yâ’lemü mâ taht-el cebubi ves-serâ.. Sübhaneke yâ men teâlâ ve lâtüfe an en yürâ.. Tebarekte Rabbena ve te’aleyte lâ Rabbe gayrüke ve lâ kahire si-vâke.. Allahümme entel mün’im-ül mufdil-ül mukiyl-üş-şekûr.. Ve eşhedü enneke entallahüllezi lâ ilahe illâ ente ente Rabbi ve Rabbü külli şey’in fâtır-üs-semâvati vel-ardi âlim-ül gaybi veş-şehadet-il-aliyyil kebir-il müte’ali.. Tâ’sin-mim..

Tâ-sin.. Merec-el bahreyni yeltekkıyyani beynehü-mâ berzahun lâ yebgıyân..

Allahu lâ ilahe illâ hüvel-hayyül kayyûmü lâ te’hu-zühü sinetün ve lâ nevm.. Lehu mâ fis-semâvati ve mâ fil-ardi men-zellezi yeşfa’u indehu illâ bi-iznihi yâ’lemü mâ beyne eydihim ve mâ halfehüm ve lâ yuhitûne bi-şey’in min ilmihi illâ bi-mâ şâ’e veaia kürsiyyühüs-

semâvati vel-arda ve lâ ye’uduhu hifzuhumâ ve huvel-aliyyul-aziym.

Hâ-mim Ha-mim Hâ-mim Hâ-mim Hâ-mim. Ha¬mim Hâ-mim (Hummel-emrü ve câ’en-nasru fe-aleynâ lâ yunsarun..) (3) Hâ-mim Tenzil-ul-kitabi min’Allah-il-aziz-il-aliym Gafir-iz-zenbi ve kabil-it-tevbi şedid-il-i kabi zit-tavli lâ ilâhe iliâ huve ileyh-il-masiyr.. Yef al’ullahu mâ yeşâ’u bi-kudretihi ve yahkûmu mâ yundu bi-izzetihi ve lâ munâzi alehu fi ceberutihi ve lâ şenke lehu fi mülkihi.. (Subhanallahi ve bi-hamdihi.. 100 kerre) Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi mâşâ’allahu kâne ve mâlem yeşâ lem yekun â’lemu ennallahe alâ kulli şey’in kadirun ve ennallahe kad ehate bi-külli şeyin ilmen..

Allahüme lâ laktulnâ bi-gadabike ve lâ tuhüknâ bi-mesulâtike ve âfina kable zâlike Sübhanel-melik-il kuddusi Sübhane zil-mulki vel-melekuti Sübhane zil-iz-zeti vel-azameti vel-ceberuti Sübhanel melik-il hayyi halim-illezi lâ yenâmu ve lâ yemûtu.. Subbûhun kuddûsun Rabbunâ ve Rabbul melâ’iketi verruh Allahümme a’limnâ min ilmike ve fehhimnâ anke ve kallidnâ bi-samsami nasrike Allahümmec’alni leke şâkiren ve leke zâ-kiren ve leke rahiben ve leke mitva’en ve leke muh biten ve iieyke evvahen

müniybâ.. Allahümme tekabbel tevbetenâ vagsil havbetenâ ve seddid makavilinâ veslül sahimete sudurinâ vezhib-iz-zahle ved-dahle ver-râne vel-ahbete min kulûbinâ.. Allahümme innâ ne’ûzü bike min cüdâ’il-fücâ’etü ve min hark-il me’nuseti ve min-el-ilhadi vel-irreti ve min-el-cem-me vel’aneti ve min-el-umuril mutammerâti.. Allahümme aksim lenâ  min haşyeteke mâ tehulü bihi beynenâ ve beyne me’asike ve min tâ’atike mâ tüdhilünâ bihi ilâ hazi-re’t-il kudsi ve min-el-yakini mâ tühevvinü bihi aleynâ musibât-id-dünya vel-âhireti vahşürnâ mâ’a hayr-il-eşa-vidi ve mettinâ bi-esmâ’ina ve ebsârina ve kuvvetinâ mâ ahyeytenâ vec’alhül-vârise minnâ vee’al sârenâ alâ men zalemenâ vansurnâ alâ men âdanâ vagfir hatayanâ vek-şif rezayanâ (Veşfi merdanâ 3) ve nevvir cu’şuşenâ vakıdı evtarenâ verham nâcileynâ ve lâ tec’al-il âcilete ekbere hemminâ ve lâ meblega ilminâ ve lâ tec’al musiybetenâ fi dininâ ve lâ tusallit aleynâ bi-zünubinâ men. lâl yerhamünâ vs ente erham-ür-rahimiyn..

Allahümme innâ nes’elüke rahmeten min indike tehdi bihâ ev’ana ve tellümü bihâ şeâ’senâ ve tecma’u bihâ şemlenâ ve teşfi biha merdanâ ve tüzekki bihâ â’malenâ ve tülhimünâ bihâ rüşdenâ.. Allahümme

innâ nes’elüke bi-samedaniyyetike ve bi-vahdaniyyetike ve bi-ferdaniyyetike ve bi-izzetik-el-bâhireti ve bi-rahmetik-el-vasi’ati en. tec’al lenâ nûren fi mesami’inâ ve nûren fi â’yaninâ ve nûren fi ecdasinâ ve nûren fi kulûbinâ ve nûren fi havassinâ ve nûren fi neseminâ ve nûren min, beyni eydiynâ.. 

Allahümme zidnâ ilmen ve nûren ve hilmen ve âtina , ni’meten zâhireten ve ni’meten bâtineten.. Hasbünallahü li-dininâ.. Hasbünallahü li-dünyanâ.. Hasbünallah-ül-kerimü limâ ehemmenâ..  Hasbünallah-ül-halim-ül-kaviyyü limen bega aleynâ.. Hasbünallah-üş-şedidü limen kâdena  bi-sû’in.. Hasbünallah-ür-rahiymü ind-es-same.  Hasbü-nallah-ür-râ’ufü ind-el mes’eleti fil-cedesi.. Hasbünallah-ül-lâtifü ind-el-mizani.. Hasbünallah-ül-kadirü ind-es-sı-rati.. Hasbünallah-ül-kerimü ind-el-hisabi.. (Hasbiyallahu lâ ilahe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül arş-il-aziym.. 7)

Merhaben merhaba bis-sabahi vel-yevm-il-cedidi ve bil-mesâ’i vel-leyl-il-cedidi ve bil-ibbâni velfeynet-is-said ve bis-sâfiri veş-şehidi üktüb lenâ mâ nekulü Bismillah-il hamid-il mecid-ir Ra’uf-ir Refi-il vedud-ül muhit-il fa’al-i fi halkıhi limâ yürid.. Ve hüve akrebü ileyhi min habl-il-verid.. Asbahnâ billahi mü’minen ve bi-lika’ihi musaddi-kan ve bi-hüccetihi mû’terifen

ve lisivallahi fil-ülûhiyyeti cahiden ve alellahi mütevek- i kilen nüşhidüllahe ve nüşhidü melâ’iketehü ve enbiyâ’e-hü ve hamelete arşihi ve cemi-a halkihi bi-ennehu lâ ilahe illâ hu vahdehu lâ şerike lehu ve neshedü enne Muhammeden sallallahu teâlâ aleyhi ve selleme abdühu ve resûlühu ve ennel cennete hakkun ve ennennârü hakkun ve ennelhavze hakkun ve enneş-şefa’ate hakkun ve enne münkeren ve nekiyren hakkun ve vâ’deke hakkun ve ennessaate âtiyetün lâ reybe fihâ ve ennallahe yeb’asü men filkuburi alâ zâlike nahyâ ve aleyhi nemutü ve aleyhi nübasü gaden ve lâ nerâ azaben inşâ’allahu teâlâ..

Allahümme innenâ zalemnâ enfüsenâ fagfir-lenâ evzârenel-kebâ’ire vel-lememe fe-innehu lâ yagfirühümâ illâ ente vehdinâ li-ahsen-il-ahlâki fe-innehu lâ yehdi li ahsenihâ illâ ente lebbeyke ve seâ’deyke vel-hayrii küllü hu bi-yedeyke nestagfirüke ve netubü ileyke amenna Allahümme bimâ erselte min resûlin ve amenna Allahümme bimâ enzelte alâ resûlike Allahümmemle evcühenâ minke hayâ’en ve kulûbenâ minke huburen..

Allahümmec’alnâ lehumen zalifen ve lâ tec’alnâ dâyinen ve nemiymen ve neffâcen ve dâhisen.. Allahümme in-i nâ ne’ûzü bike min-el-hebremeti ve min-el-ce’veti ve minel-utuvvi vel-hatrabati vel-haylûleti velfeyheci vel-utullit ver-rimâ’i vel-fitne’t-id-dehmâ’i vel-mâişet-id-dankâ’i Al-i lahümmec’al

evvele yevminâ hazâ salâhen ve evsatahu lenâ felâhen ve âhirehü lenâ necâhen.. Allahümmec’al evvelehu rahmeten ve evsatahu zehadeten ve âhirehu tekrimeten.. Allahümmerzuknâ min-el-ayşi ergadehu ve min-el-ömri es’adehu ve min-er-rızki evsa’ahu.. Allahümmâ’fu annâ bi-afvike vahlüm aleynâ bi-fadlike sübhanekâllahümme ve bi-hamdike lâ uhsâ senâ’en aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike azze cârüke ve celle senâ’üke ve lâ yühzemü cündüke ve lâ yuhlefü vâ’düke ve lâ ilahe gayrüke.. 

Sübhaneke mâ abednâke hakka ibadetike yâ mâ’bud.. Sübhaneke mâ arefnâke hakka mâ’rifetike yâ mâ’ruf. Sübhaneke mâ zekernâke hakka zikrike yâ mezkûr.. Sübhaneke mâ şekernâke hakka şükrike yâ meşkûr. Allahümmerzuknâ şükre mâ en’amte bihi aleynâ fe-inneke entallahüllezi ertefe’at an sıfat-il-eibilli sıfâtü kudretike ve lâ zıddün şehideke hiyne fetart-el-me’rûşe ve lâ niddün hacizeke hiyne berâ”et-el-havbati.. Allahüm-me innâ ne’ûzü bike min hacmetin lâ tedmâ’u ve min cenanın lâ yefze’u ve min kalbin lâ yahşa’u ve min avad-il-mâ’un.. Allahümme fehhimnâ esrareke ve elbisnâ melâbisi envârike ve agmisnâ fi râmuz-il letaifi ve efid aleynâ min avarif-il-ma’arifi

Yâ nûr-el-envâr yâ lâtifti yâ settârü nes’elüke en tusalliye alâ seyyidinâ Muhammedin nibras-il-enbiyâ’i ve ney-yir-il-evliyâ’i ve zibrikan-il-asfiyâ’i ve yuh-issakaleyni ve ziya-el-hafikayni ve en terfe’a vücudenâ ilâ felek-il-irfani ve tüsebbite şühudenâ fi makam-il-ihsani yâ Allahu yâ nuru yâ vâsi’u yâ gafuru yâ men-is-semâ’ü bi-emrihi mebni-yetün vel-gabrâ’ü bi-kudretihi medhiyyetün veş-şevahiku bi-hikmetihi mersiyyetün vel-kamerani bi-fadlihi mudiyyetün nes’elüke bismikellezi terakrekat minh-ül-hunnesü vel-ezherâni ve tecelcelet minh-ül-ananü hırzen mâni’an ve nûren satı’an yekâdü senâberkihi yüzhibü bil-ebsâri yukallib-ül-leyle ven-nehâre inne fi zâlike li-ibreten li-ulil-ebsâr..

Tâ-sin-mim.. Ve ne’ûzü billah-u-aziymi min-el-maarifi vel-iddeti vel-mahzurî vel-mümâhaleti vel-gımari ve min keydil-füccâri ve min havadis-il-asrâni ve min şerril-ecerrani (Yâ hafiyz ihfeznâ.. 3) yâ veliyyü yâ vali yâ aliy-yü yâ âli yâ men lâ ilahe illâ nüve lâ yâ’lemü ahadün keyfe hüve illâ hû (Yâ Allahü.. 3) (Yâ hayyü yâ kayyûmü.. 3) yâ hakku yâ vâhidü yâ ahadü yâ samedü yâ vehhâbü yâ fettahü yâ muhyi yâ mümiytü yâ kahhârü (Yâ selâ-mü.. 7) (Selâraün kavlen min Babbin Rahiym.. 7) (Fese-yekfikehümüllahu ve hüves-semi’ul-aliym.. 3) hüvalla-lıüllezi lâ ilahe

illâ hüver-Rahman-ür-Rahiym.. Hüvallahüllezi lâ ilahe illâ hüvel-melik-ül kuddüs-üs selâm-ül mü’min-ül müheymin-ül aziz-ül cebbâr-ül mütekebbirü hüvallahül-hâlık-ül bâri-ül musavvir-ül gaffâr-ül mübdi-ül mu’iyd-ül berrül muhsiyyür-rezzâk-ül kabid-ül bâsit-ül hâfıd-er râfi-ul mu’izzül müzillül mukiyt-üs-sadık-ül bâkiyyür-râ’uf-ün nâfi-ud-dârrül mühlik-ül mukaddim-ül mu’ahhir-ül afüvvül-ganiyyül mugniyyül müntekim-üt tevvâb-üs semi-ul alim-ül-basiyr.. Hasbünallahü ve ni’mel-vekiyl nimel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr.. Yâ dâ’imen bilâ fenâ’i ve yâka’imen bilâ zevali ve yâ ınüdebbiren bilâ vezirin (Sehhil aleynâ ve alâ ebeveynâ külle asiyr) (3) Allahümme lâ mani’a limâ â’teyte ve lâ mû’tiye limâ mena te ve lâ radde limâ kadayte ve lâ mübeddile limâ hakemte ve lâ yenfa’u ‘ zel-ceddi mink-el-ciddü,

(Sübhane Rabbiyel aliyyil aziym-il hasiyb-il hakem-il adl-ir rakib-il bâzih-iş şâmih-il müciyb-il ganiyyir reşid-is sabur-il celil-il bedi-in nûr-ül muksit-il câmi-il mû’t-il-mâni.. 3)

Lâ ilahe illâllah-ül vekil-üş-şehid.. Lâ ilahe illâllah-ül metin-ül mecidü.. Lâ ilahe illâllah-ül vahidül vâcid-ül vali.. Lâ ilahe illâllah-ül mâcid-ül müte’ali.. Â’dednâ likülli hevlin lâ ilahe illallahü ve likülli ragsin elhamdü lillahi ve liküla rehâ’in eş-şükrü lillâhi ve likülli u’cubetin sübhanallahi

ve likülli lezenin hasbiyallahü ve likülli ismin estagfirülahi ve likülli şecvin mâşâ’allahü ve likülli kadâ’in ve kaderin tevekkeltü alâllahi ve likülli tâ’atin ve meâ’siyyetin lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi ve likülli musiybetin innâlillahi ve likülli şecbin isteâ’netü billahi.. 

Allahümme innâ asbahnâ innâ emseynâ nüşhidüke ve nüşhidü melâ’iketeke ve hamelete arşike ve enbiyâ’ike ve cemi’a halkıke bi-enneke entallahullezi lâ ilahe illâ ente vahdeke lâ şerike leke ve enne seyyidenâ Muhammeden sallallahu teâlâ aleyhi ve selleme abdüke ve resûlüke..

(Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah-il aliyyil-aziym.. i 10)

Yâ Rahman-üd-dünya ve yâ Rahiym-el âhireti fâ’fü annâ vagfir lenâ verhamnâ ente Mevlâna ve ente erhamür-Rahimiyn..

Bismillah-iş şâfi hüvallâhü.. 
Bismillah-il-kâfi hüvallâhü.. 
Bismillah-il-mu’afi hüvallâhü.. 
«Bismillahillezi lâ yadurru mâ’a ismihi şey’ün fil-ardi ve lâ fis-semâ’i ve hüves-semi-ul-aliym…» (3)

«Fallahu hayrün hafızan ve hüve erham-ür-Rahimiyn.» (7) 

Vallahü min verâ’ihim muhiytün bel hüve Kur’anün mecidün fi levhi mahfuz..

Hâfizû ales-salâvati ves-salât-il vustâ ve kumu lillahi kanıtiyne in külli nefsin lemmâ aleyhâ hâfizün.. (Ni’mel hâfizüllah yâ hafiyzü ahfeznâ) Sümme enzele aley- i küm min bâ’d-il-gammi emeneten nu’âsen yağşâ tâ’ifeten minküm

ve tâ’ifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yazunnûne billahi gayr-el-hakkı zannel-câhiliyyeti yekulûne hel lenâ min-el-erari min şey’in kul innelemre küllehu lillahi yuhfûne fi enfüsihim mâ lâ yubdûne leke yekulûne lev kâne lenâ min-el-emri şey’ün mâ kutilnâ hâhünâ kul lev kuntum fi büyutiküm leberezelleziyne kütibe aleyhim-ül katlü ilâ medacı’ıhim ve liyebtiliyallahu mâ fi suduriküm ve li-yumahhise mâ fi kulûbiküm vallahu aliymün bi-zât-is-sudur. Elleziyne yekulûne Rabbena innenâ âmenna fagfir lenâ zünubenâ ve kmâ azab-en-nâr.. Es-sâbiriyne ves-sâ-dıkıyne vel-kanıtiyne vel-münfikiyne vel-müstagfiriyne bil-eshâr.. Şehidallahu ennehu lâ ilahe illâ hüve vel-melâ-‘iketü ve ulûl-ilmi ka’imen bil-kıstı lâ ilahe illâ hüvel-aziz-ül hakiym.. înned-dine indallah-il-islâm..

Fesübhanallahi hiyne tümsûne ve hiyne tusbihûn.. Ve lehül-hamdü fis-semâvati vel-ardi ve aşıyyen ve hiyne tuzhirûn.. Yuhric-ül hayye min-el-meyyiti ve yuhric-ül meyyite min-el-hayyi ve yuhyil-ardi bâ’de mevtihâ ve kezâlike tuhrecûn.. İnni tevekkeltü alellahi Rabbi ve Rabbüküm mâ min dâbbetin illâ hüve âhizün bi-nâsiyetihâ inne Rabbi alâ sıratin müstakiym.. Ve mâ lenâ ellâ netevekkele alellahi ve kad hedâna sübülenâ ve lenasbirenne alâ mâ azeytümünâ ve alellahi fel-yetevekkile mütevekkilün..

Kul len yusiybenâ illâ mâ keteballahu lenâ hüve Mevlâna ve alellahi fel-yetevekkel-il mü’minûn.. Ve mâ min dâbbetin fil-ardi illâ alellahi rızkuhâ ve yâ’lemü müstekarrehâ ve müstevde’aha küllün fi kitabin mübiyn.. Ve ke-eyyin min dâbbetin lâ tahmilü rızkaha Allahu yerzukuhâ ve iyyâküm ve hüves-semi-ul-aliym.. Mâ yeftahillahu linnâsi min rahmetin felâ mümsike lehâ ve mâ yümsik felâ mürsile lehu min bâ’dihi ve hüvel aziz-ül-hakiynı.. Ve lein se’eltehüm men halâk-as-semâvati vel-arda le-yekulünnallahu kul efere, eytüm mâ. Ted’une min dûnillahi in erâdeniyallahu bi-durrin hel hünne kâşifâtü durrihi ev erâdeni bi rahmetin hel hünne mümsikâtü rahmetihi kul hasbiyallahu aleyhi yetevekkel-ül-mütevekkilûn.. Ve mâ ce’alehullahü illâ büşrâ leküm ve li-tatma’inne kulûbüküm bihi ve men-nasru illâ min indillah-il aziz-il-hakiym..

(Kâf-Hâ-yâ-ayn-sad.. Hâ-mim.. Ayn-sin-kaf.. 3) İkfinâ vehimnâ hüvallah-ül-kadir-ül kahir-üz zâhir-ül bâtın-ül fâtir-ül lâtif-ül habiyr.. Kavlühül-hakku ve lehülmülkü yevme yünfehu fis-sûri âlim-ül gaybi veş-şehadeti ve hüvel-hakim-ül-habiyr.. (Yâ hannân.. 3) (Yâ mennân.. 3) Yâ bedi’as-semavâti vel-ardi.. (Yâ hayyü ya kayyûmü.. 3) (Yâ zel-celâli vel-irkam.. 7) Nes’elüke bi-ızam-il-lâhutiyyetî en tenkule tibâ’ana min tıbâ-il-beşeriyyeti ve en terfe’a mühecenâ mâ’a melâ’iketik-el

ulviyyeti.. (Yâ muhavvil-el havli vel-ahval havvil halenâ ilâ ahsen-il hal.. 3) Sübhanekâllahümme ve bi-hamdike eşhedü en. lâ ilahe illâ ente estagfirüke ve etubü ileyke.. Allahümme salli ve sellim ve bârik ala seyyidinâ Muham-med-in-is-sabıkı ilel-enâmi nurühu rahmetün lil-âlemiyne zuhurühu adede min medâ min-el-beriyyeti ve men beka ve men saide minhüm ve men şakiye salâten testagrik-ul adde ve tuhiytü bil-haddi ve lâ inkidâ’e lehâ salâvatük-el-leti salleyte bihâ aleyhi salâten da’imeten ve alâ âlihi ve sahbihi ve itretihi misle zâlike..

Sübhane Rabbike Rabbil-izzeti amma yasıfûne ve selâmün alel-mürseliyn vel-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn.

Rabbena tekabbel minnâ inneke ent-es-semi-ul-aliym. Ve tüb aleynâ inneke ent-et-tevvâb-ür-rahiym.. Allahümme âtina külle hayrin ve â’iznâ min külli şerrin..

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Kul hüvallahü ahad Allah-üs-samed lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehu küfüven ahad..


Bismillah-ir-Rahmanı-ir-Rahiym

Uksimü  aleyküm eyyetüh-el ervâh-ür-ruhaniyyûne vel-melâ’iketü ven-nuraniyyûne bismillah-in nûri izen ezanin (nûrin 3 kerre) âlin âlin (nûrin 3 kerre) erâ eriyyün eriyyüıı (nûrün 3 kerre) hâmiriyyün zu-meriyyünnûrün  tekseviyyün nûrün meksebûnün nûrün (Allahu Rabbün nûr-ül-â’lâ 3 kerre) (elvâhen 3 kerre) (el’acele essa’ate 3  kerre)  yâ  melâ’ike’t-en-nûri bin-nûrilleziy edâ’e bihi küllü nûrin eciybû vehbitû bin-nûrilleziy ehate bihi külle nûrin eciybû vehbitû yâ kaygu esri nûnin bi-hakkı Rabbin-nûri eyâlin nûrin âlin nûrin ahin ahin Rabbin-nûr (Rebhânin) bâzihin bâzihin Rabbin Rabbin şelşehiyyin Kelşehiyyin lemşehiyyin rebşehiyyin terşehiyyin teşârüşen huşen huşiyyün eciybûni tâ’iiyne ve bimâ emertüküm sâmi’iyae müsri’iyne bil-izzet-is-samediyyeti velkudret-il-ebediyyeti ve bi-izzet-il-ilâhiyyet-ir-refi’at-il-âliyyeti ve bi-hakkıl ismilleziy hulika bihi melek-ül kud-ret-in nûr-in-nûri yâ meyhezebûne ve yâ meyheteriyyûne yâ kaygu esri nûnin (Enûniin) ve Rabbün-nûri eciybû bi- hakkı (ahin 3 kerre) inzilû ileyye bi-esrâ-il-vakti vahduru , fiy mekâniy billahi ve bi-kudretihi vemtesilû limâ etlûbü vakdû hacetiy bi-hakkı meşkeşin heşheşin heşkeşin esri’û

yâ melâ’ikete Rabbil-âlemiyn bimâ etlûbü veergabu bi-hakkı mâ televtühü aleyküm ve kudiye beynehüm bil-hakki ve kâne emrullahi mef ula.. 

Bismillah-ir-Rahmanir-Rahiym

El-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn ves-salâtü ves-selâ-mü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma’iyn.. Bahin bahin bi-selâmin ermiyâhin bi-selâmin banin insarifû ce’alallahu sâ’yeküm meşkûren barekâllahü fiyküm ve aleyküm azzezekümullahü şerrefekümullahü es’adekümullahü bimâ sefertüm feni’me ecr-ül-âmiliyn..

---oOo---

EVRAD-I BAHAİYYE

Evrad-ı Bahaiyye’yi her gün bir kere okumayı adet edinen kimselerin dünya ve ahiretleri mamur olur.İman selametine nail olur.Başladığı işlerin neticesi mutlaka iyi ve başarılı sonuçlanır.Kötülüklerden korunur.Fena hastalıklara tutulmaz.Fena hastalıklara tutulmuş olanlara bir bardak suya yedi gün birer kere okunup nefes edildikten sonra hastaya içirilirse biiznillah vadesi gelmeyen hasta şifaya kavuşur.Uzun seneler hasta ve mefluc olsalarda.Delilere okunursa Allah’ın izni ile iyi olur.Bekar okursa iyi ve hayırlı bir izdivaç yapar. Fakir okursa zengin olur.Mahpus okursa kısa zamanda halas olup selamete çıkar.İşsiz okursa az zamanda bir işe girer.Miftahil Kulub isimli kitapta yapılmış olan tercümesini okur ve manasını kısmen de anlayabilmiş olursanız cidden bu muazzam ve paha biçilmez virdin kıymeti hakkında pek az da olsa bir fikir ve kanaate erişmiş olursunuz.

Bismillahirrahmanirrahiym*

Allahümme entel melikül hayyül kayyumül mübin* Ellezi la ilahe illa ente rabbi halakteni ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike masteta’tü euzü bike min şerri ma sana’tü ebuü leke bi nı’metike aleyye ve ebuü bi zenbi fağfirli zünubi fe innehu la yağfiruz zünube illa ente ya ğaffar* Sübhanellahi vel hamdü lillahi ve la ilahe illellahü vallahü ekberu ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azıym*Hüvel evvelü vel ahıru vez zahiru vel batınü ve hüve bi külli şey’in alim* Yuhyi ve yümitü ve hüve hayyüllezi la yemutü bi yedihil hayr* Ve hüve ala külli şey’in kadir*Sübhaneke ya azıymel müazzameh* Sübhaneke ya kayyumel mükerram* Sübhaneke ya bais*Sübhaneke ya varis*Sübhaneke ya kadir* Sübhaneke ya muktedir*Sübhaneke ya alimes sirri vel hafiyyat*Sübhaneke ya baıse men fil cedalete vel müsmekat* Sübhaneke ya müsta’bede cemiy’ıl halaık* Sübhaneke ya mukaddiral vahd ves savafık* Sübhaneke ya men la tatraü aleyhil afat* Sübhaneke ya mükevvinel ezmineti vel evkat* Ala kadruke ve tealeyte amma yekulüz zalimune ulüvven kebira* Sübhaneke ya mu’tikar rikab*Sübhaneke ya müsebbibel esbab* Sübhaneke ya hayyü ya kayyumüllezi la yemut* Sübhaneke ya ilahi ve ilahen nasut* Halaktena Rabbena bi yedike ve faddaltena ala kesirin min halkık* Fe lekel hamdü ven na’ma* Ve leket tavlü vel ala’* Tebarakte Rabbena ve tealeyte* Nestağfiruke ve netubü ileyke* Allahümme entel evvelü fe la şey’e kableke* Ve entel ahıru fe la şey’e ba’deke* Ve entez zahiru fe la şey’e yüşbihüke* Ve entel batinü fe la şey’e yerak* e entel vahıdü bi la kesir* Ve entel kadiru bi la vezir* Ve entel müdebbiru bi la müşir*Kulillahümme malikel mülki tü’til mülke men teşaü ve tenziul mülke mimmen teşaü ve tuızzü men teşaü ve tüzillü men teşaü bi yedikel hayru inneke ala külli şey’in kadir* Tülicül leyle fin nehari ve tulicün nehara fil leyli ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayyi ve terzüku men teşaü bi ğayri hısab* Sübhaneke ya menıhtecebe fil ula an cemiy’ıl vera* Sübhaneke ya men teradda bil vekari vel kibriya’* Sübhaneke ya malike cemiy’ıl eşya’* Sübhaneke ya men teazzeze bil kudrati vel ula* Ve ya men ya’lemü ma fid davahis seb’ı vel husna* Ve ya men ya’lemü ma yeteleclecü fis suduri vel ahşa’* Ve ya men şerrafel aruda alel müdüni vel kura* Sübhaneke ya men ya’lemü ma tahtel cebubi ves sera* Sübhaneke ya men teala ve letufe an en yüra tebarakte ve tealeyte la rabbe ğayruke ve la kahira sivak* Allahümme entel mün’ımül müfdılül mükıylüş şekur* Ve eşhedü enneke entellahüllezi la ilahe illa ente* Ente rabbi ve rabbü külli şey’in fatırus semavati vel erdı alimül ğaybi veş şehadetil aliyyül kebirul müteal* Taha ta sin mim tasin yasin ha mim ayn sin kaf* Meracel bahrayni yeltekıyani beynehüma berzehun la yebğıyan* Allahü la ilahe illa hüvel hayyul kayyumü la te’huzühu sinetün ve la nevmün lehu ma fis semavati ve ma fil erdı men zenzellezi yeşfeu ındehu illa bi iznihi ya’lemü ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm ve la yühiytune bi şey’in min ılmihi illa bima şae vesia kürsiyyyühüs semavati vel erda ve la yeudühu hıfzuhüma ve hüvel aliyyül azıym* Hamim hamim hamim hamim hamim hamim hamim * Hummel emru ve caen nasru fe aleyna la yünsarun* Ha mim* Tenzilül kitabi minellahil azizil alim* Ğafiriz zenbi ve kabilit tevbi şedidil ıkabi zit tavli la ilahe illa hüve ileyhil masıyr*Yef’alüllahü ma yeşaü bi kudratihi ve yahkümü ma yürıdü bi ızzetıh* Ve la münazia fi ceberutihi ve la şerike lehu fi mülkih* Sübhanellahi ve bi hamdihi la kuvvete illa billah* Ma şaellahü kane ve ma lem yeşe’lem yekün* A’lemü ennellahe ala külli şey’in kadir* Ve ennellahe kad ehata bi külli şey’in ılma* Allahümme la taktülna bi ğadabike ve la tühliküna bi mesülatike ve afina kable zalik* Sübhanellahil melikil kuddus* Sübhanellahi zil mülki vel melekut* Sübhaneke zil ızzeti vel azameti vel heybeti vel kudrati vel kibriyae vel celali vel cemali vel kemali vel beka ves sültani vel ceberut* Sübhanel melikil hayyillezi la yenamü ve la yemutü ebeden bakıyen daimen sübbuhun kuddusün rabbüna ve rabbül melaiketi ver ruh* Allahümme allimna min ılmike ve fehhimna anke ve kallidna bi samsami nasrik* Allahümmec’alna leke şakiran ve leke zakiran ve leke rahiben ve leke mıtvaan ve leke muhbiten ve ileyke evvahen müniba* Allahümme tekabbel tevbetena vağsil havbetena ve seddid mekavilena veslül sehıymete sudurina* Ve ezhibid dahle vez zahle ver rane vel ıhnete min kulubina* Allahümme inna neuzü bike min cüdaıl füc’eti ve harkıl me’nuseti ve minel ilhadi vel ğırrati ve minel cemmi vel aneti ve minel ümuril mütammirat* Allahümmeksim lena min haşyetike ma tehulü bihi beynena ve beyne measıyk* Ve min taatike ma tüdhılüna ve tübelliğna bihi ila hazıyratil kuds* Ve minel yekıyni ma tühevvinü bihi aleyna müsıybatid dünya vel ahırah* Vahşürna mea hayril eşavid* Ve metı’na bi esmaına ve ebsarina ve kuvvetina ma ahyeytena* Ve mevvitna ala ahyeytena vec’alhül varise minna vec’al se’rana ala men zalemena vensurna ala men adena vağfir hatayana vekşif razayana* Veşfi merdana ve nevir cü’şena* Vakdı evtarana verham nacileyna ve la tec’alil acilete ekbera hemmina ve la mebleğa ılmina ve la tec’al müsıybetena fi dinina ve la tusellıt aleyna bi zünubina men la yerhamüna verzukna ve ente erhamür rahımiyn* Allahümme inna nes’elüke rahmeten min ındike tehdi biha ruana ve telümme biha şa’sena ve tecmeu biha şemlena* Ve teşfi biha meridana ve tüzekki biha a’malena ve evkatina ve tülhimüna biha ruşdena* Allahümme inna nes’elüke bi samedaniyyetike ve bi vahdaniyyetike ve bi ferdaniyyetike ve bi ızzetikel bahirati ve bi rahmetikel vasiati en tec’ale lena nuran fi mesamiına ve nuran fi a’yünina ve nuran fi ecdasina ve nuran fi kulubina ve nuran fi havassina ve nuran fi nesemina ve nuran min beyni eydina* Allahümme zidna ılmen ve nuran ve hılmen ve atina nı’meten zahiraten ve nı’meten batıneh* Hasbünellahü li dinina hasbünellahü li dünyana hasbünellahül kerimü lima ehemmena* Hasbünellahül halimül kaviyyü li men beğa aleyna* Hasbünellahüş şedidü li men kadena bi su’* Hasbünellahür rahıymü ındes sam* Hasbünellahür raufü ındel mes’eleti fil cedes* Hasbünellahül latiyfü ındel mizan* Hasbünellahül hakimü indel cenneti ven nar* Hasbünellahül kadiru indes sırat* Hasbiyellahü la ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azıym* Merhaben merhaben bis sabahı ve bil yevmil cedidi ve bil ibbani ve bil fitnetis seıydi ve bis safiri veş şehid* Üktüb lena ma nekulü bismillahil hamidil mecidir rafiy’ıl vedudil mühıytıl fa’ali fi halkıhi lima yürid* Ve hüve akrabü ileyhi min hablil verid* Asbahna billahi mü’minen ve bi likaihi müsaddikan ve bi huccetihi mu’terifen ve li sivellahi fil uluhiyyeti cahıden ve alellahi mütevekkilen nüşhidüllahe ve nüşhidü melaiketehu ve kütübehu ve enbiyaehu ve hamelete ve arşihi bi ennehu hüvallahüllezi la ilahe illa hüve vahdehu la şerike lehu ve neşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühu ve ennel cennete hakkun ven nara hakkun ve ennel havda hakkun ve enneş şefaate hakkun ve enne münkeran ve nekiran hakkun ve va’deke hakkun ve ennes saate atiyetün la raybe fiha ve ennellahe yeb’asü men fil kubur* Ala zalike nahya ve aleyhi nemutü ve aleyhi nüb’asü ğaden ve la nera azaben in şaellahü teala* Allahümme innena zalemna enfüsena fağfirlena evzaranel kebaira vel lememi fe innehu la yağfiruhüma illa ente* Vehdina li ahsenil ahlakı fe innehu la yehdi li ahseniha illa ente* Lebbeyke ve sa’deyke vel hayru küllühu bi yedeyke nestağfiruke ve netubü ileyke* Amenna allahümme bima erselte min rasul* Ve amenna allahümme bima enzelte min kitabin fe saddakna* Allahümmemle’ evcühena minke hayaen ve kulubena minke hubura* Allahümmec’alna lühumen ve zalfen ve la tec’alna daninen ve aminen ve nemimen ve nefacen ve dahısa* Allahümme inna neuuzü bike minel hebrameti vel caveti ve minel utüvvi vel hatratihi vel hayluleti vel feyheci ver rat’ı vel atli ver rammai vel fitnetid dehmai vel meıyşetid danka’* Allahümmec’al evvele yevmina haza salaha* Ve evsetahü felahan ve ahırahu necaha* Allahümmec’al evvelehu rahmeten ve evsetahu zehadeten ve ahırahu tekrimeh* Allahümmerzukna minel ıyşi erğadehü ve minel umri es’adehu ve miner rizkı evseah* Allahümme’fü anna bi afvike vahlüm aleyna bi fadlik* Sübhanekallahümme ve bi hamdike la uhsıy senaen aleyke ente kema esneyte ala nefsik* Azze caruke ve celle senaüke ve la yühzemü cündüke ve la yuhlefü va’düke ve la ilahe ğayruk* Sübhaneke ma abednake hakka ıbadetike ya ma’bud* Sübhaneke ma arafnake hakka ma’rifetike ya ma’ruf* Sübhaneke ma zekernake hakka zikrike ya mezkur* Sübhaneke ma şekernake hakka zikrike ya mezkur* Sübhaneke ma şekernake hakka şükrike ya meşkur* Allahümme evzı’na şükra ma en’amte bihi aleyna fe inneke entellahüllezirtefa’te an sıfetil cibilli sıfatü kudratik* Ve la dıdde şehdüke hıyne fetartel me’ruşe ve la nidde haczüke hıyne bera’tel hubat* Allahümme inna neuzü bike min cahmetin la tedma’ ve min cenanin la yefza’ ve min kalbin la yahşa’ ve min avadil maun* Allahümme fehhimna esrarake ve elbisna melabise envarike ve ağmisna fi ramuzil letaifi ve efıd aleyna min avarifil mearif* Ya nural envari ya letıyfü ya settarü nes’elüke en tüsalliye ve tüsellime ala seyyidina muhammedin nibrasil enbiyai ve neyyiril evliyai ve izbirkanil asfiyai ve yuhıs sekaleyni ve dıyail hafikayn* Ve en terfea vücudena ila felekil ırfan* Ve tüsebbite şühudena fi mekamil ıhsan* Ya allahü ya nuru ya vasiu ya ğafur* Ya menis semaü bi emrihi mebniyyeh* Vel ğabraü bi kudratihi medhıyyeh* Veş şevahiku bi hıkmetihi mersiyyeh* Vel kamerani bi fadlike müdıy’eh* Nes’elüke bi ismikellezi terakraket minhül hunnesü vel ezheran* Ve tecelcelet minhül ananü hırzen manian ve nuran satıan yekadü senaberkıhi yezhebü bil ebsar* Yükallibüllahül leyle ven nehara inne fi zalike le ibraten li ülil ebsar* Ta sin mim* Ve neuzü billahil azıymi minel mearifi vel ıdameti vel mahzuri vel mümahaleti vel ğımar* Ve min keydil füccari ve min havadisil asrani ve min şerril ecürran* Ya hafiyzu ıhfazna* Ya veliyyü ya vali ya aliyyü ya ali ya men la ilahe illa hüve la ya’lemü ehadün keyfe hüve illa hüve ya allahü ya hayyü ya kayyumü ya hakku ya vahıdü ya ehadü ya samedü ya vehhabü ya fettahu ya muhyi ya mümitü ya kahharu ya selam* Selamün kavlen min rabbin rahıym.Fe seyekfikehümüllahü ve hüves semiy’ul alim* Hüvellahüllezi la ilahe illa hüver rahmanür rahıym* Elmelikül kuddusüs selamül mü’minül müheyminül azizül cebbarul mütekebbirul halikul bariül musavvirul ğaffarul mübdiül müiydül berrul muhsır razzakul kadirul kabidul basitul hafidur rafiul müizzül müzillül mükıytüs sadikul bakır raufün nafiud darrul mühlikül mükaddimül müahhırul afüvvül muğnil müntekımüt tevvabüs semiy’ul alimül besıyr* Hasbünellahü ve nı’mel vekiyl* Nı’mel Mevla ve nı’men nasıyr* Ğufraneke Rabbena ve ileykel mesıyr* Ya daimen bi la fenan ve ya kaimen bi la zeval* Ve ya müdebbiran bi la vezir* Sehhil leyna ve ala ebeveyna külle asir* Allahümme la mania lima a’tayte ve la mu’tıye lima mena’te ve la mübeddile lima hakemte* Ve la yenfeu zel ceddi minkel ceddü* Sübhaneke rabbiyel aliyyil azıymil hasibil hakemil adlir rakıybil bazihış şamihıl mücibil ğaniyyir raşidis saburil celilil bediın nuril muksitıl camiıl mu’tıl mani’* La ilahe illellahül vekilüş şehid* La ilahe illallahül metinül mecid* La ilahe illalahül vacidül vali* La ilahe illellahül macidil müteali* A’dedna li külli hevlin la ilahe illellah* Ve li külli rağsin elhamdü lillah* Ve li külli rahainiş şükrü lillah* Ve li külli u’cubetin sübhanellah* Ve li külli leznin hasbiyellah* Ve li külli ismin estağfirullah* Ve li külli şecvin ma şaellah* Ve li külli kadain ve kaderin tevekkeltü alellah* Ve li külli taatin ve ma’sıyetin la havle ve la kuvvete illa billah* Ve li külli musiybetin inna lillahi ve li külliş şecbin istaantü billah* Allahümme inna asbahna nüşhidüke ve nüşhidü melaiketike ve hamelete arşike ve enbiyaike ve cemiy’ı halkıke bi enneke entellahüllezi la ilahe illa ente vahdeke la şerike leke ve enne muhammeden sallellahü aleyhi ve selleme abdüke ve rasulüke ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azıym* Ya rahmaned dünya ve ya rahıymel ahırah* Fa’fü anna vağfir lena verhamna ente Mevlana ve ente hayrur rahımiyn* Bismillahiş şafi fi hüvellah* Bismillahi kafi hüvellah* Bismillahil müafi hüvellah* Bissmillahillezi la yedurru measmihi şey’ün fil erdı ve la fis semai ve hüves semiy’ul alim* Fallahü hayrun hafizan ve hüve erhamür rahımiyn* Vallahü min veraihim mühıytun bel hüve kur’anün mecidün fi levhin mahfuz* Hafizu ales salevati ves salatil vüsta ve kumu lillahi kanitin*İn küllü nefsin lemma aleyna hafız* Nı’mel hafizu Allah* Ya hafıyzu ıhfazna sümme enzele aleyküm min ba’dil ğammi emeneten nüasen yağşa taifeten minküm ve taifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yezunnune billahil ğayral hakkı zannel cahiliyyeti yekulune hel lena minel emri min şey’in kul innel emra küllehu lillahi yuhfune fi enfüsihim ma la yübdune leke yekulune lev kane lena minel emri şey’ün ma kutilna hahüna kul lev küntüm fi büyutiküm le berazelleziyne kütibe aleyhimül katlü ila medaciıhim ve li yebteliyellahü ma fi suduriküm ve li yumahhısa ma fi kulubiküm vallahü alimün bi zatis sudur* Ellezine yekulune Rabbena innena amenna fağfir lena zünubena ve kına azaben nar* Essabirine ves sadikıyne vel kanitine vel münfikıyne vel müstağfirine bil eshar* Şehidellahü ennehu la ilahe illa hüve vel melaiketü ve ulül ılmi kaimem bil kıstı la ilahe illa hüvel azizül hakim* İnned dine indellahil İslam* Fe sübhanellahi hıyne tümsune ve hıyne tusbihun* Ve lehül hamdü fis semavati vel erdı ve aşiyyen ve hıyne tuzhirun* Yuhricül hayye minel meyyiti ve yuhricül meyyite minel hayyi ve yuhyil erda ba’de mevtiha ve kezalike tuhracun* İnni tevekkeltü alellahi rabbi ve rabbiküm ma min dabbetin illa hüve ahızun binasıyetiha inne rabbi ala sıratın müstekıym* Ve ma lena ella netevekkele alellahi ve kad hedana sübülena ve le nasbiranne ala ma azeytümuna ve alellahi fel yetevekkelil mütevekkilun* Kul len yüsıybena illa ma ketebellahü lena hüve Mevlana ve alellahi fel yetefekkelil mü’minun* Ve ma min dabbetin fil erdı illa alellahi rizkuha ve ya’lemü müstekarraha ve müstevdeaha küllün fi kitabin mübin*Ve keeyyin min dabbetin la tahmilu rizkaha allahü yerzükuha ve iyyaküm ve hüves semiy’ul alim* Ma yeftehıllahü lin nasi min rahmetin fe la mümsike leha ve ma yümsik fe la mürsile lehu min ba’dihi ve hüvel azizül hakiym* Ve lein seeltehüm men halekas semavati vel erda le yekulünnellahü kul eferaeytüm ma ted’une min dunillahi in eradeniyellahü bi durrin hel hünne kaşifatü durrihi ev eradeni bi rahmetin hel hünne mümsikatü rahmetihi kul hasbiyellahü aleyhi yetevekkelül mütevekkilun* Ve ma cealehüllahü illa büşra leküm ve li tatmeinne kulubüküm bihi ve men nasru illa min ındillahil azizil hakim* Kef ha ya ayn sad ha mim ayn sin kaf* İkfina verhamna hüvellahül kadirul kahiruz zahirul batınül fatırul latıyfül habiru kavlühül mülkü yevme yünfehu fis suri alimül ğaybi veş şehadeti ve hüvel hakimül habir* Ya hannanü ya mennanü ya bediy’as semavati vel erdı ya hayyü ya kayyumü ya zel celali vel ikram* Nes’elüke bi ızametil lahutiyyeti en tenkule tıbaana min tıbaıl beşeriyyeh* Ve en terfea mühecena mea melaiketikel ulviyyeh* Ya muhavvilel havli vel ahvali havil halena ila ahsenil hal* Sübhanekellahümme ve bi hamdik* Eşhedü en la ilahe illa ente* Estağfiruke ve etubu ileyke* Allahümme salli ala seyyidina muhammedinis sabikı ilel enami nurühu rahmetün lil alemine zuhuruh* Adede men meda minel beriyyeti ve men bekıye ve men seıde minhüm ve men şekıye salaten testağrikul adde ve tühıytu bil hadd* Salaten la ğayete leha ve lentiha’* Ve la emede leha ve lenkıda’* Salatekelleti salleyte biha aleyh* Salaten daimeten bi devamik* Ve ala alihi ve sahbihi ve ıtratihi misle zalik* Sübhaneke rabbike rabbil ızzeti amma yesıfune ve selamün alel mürselin* Vel hamdü lillahi rabbil alemiyn*

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Letaif Ne Demektir? Letaiflerin Zikri - Virdi Letaifler
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 01:10 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Letaif Ne Demektir? Letaiflerin Zikri - Virdi Letaifler

VİRD,LATAİF HAKKINDA

Vird dersine, sofiler arasında “tesbih çekmek” adı da verilir. İnsan kendi başına tesbih çekse beklenen faydayı göremez. Hatta zarar bile görebilir. Bu yola girmeden önce veya girdikten sonra kendi başına hareket ederek, usulüne uygun davranmayan bazı müridlere şeytan musallat olmuş olabilir. Ancak kamil bir mürşidin izniyle ve usulüne göre yapılan zikirde bu duruma rastlanmaz.
Vird ve varidat, aynı kökten türetilmiş Arapça iki kelimedir. Varidat, kalbe gelen ilham ve manevi feyizler demektir. Çünkü mürşid-i kamil, müridine zikir dersi verirken (telkin) zikirden meydana gelen varidatı da bilir. Mürşid-i kamil, mürid nasıl zikretmesi gerekiyorsa ona göre ders verir. İnsanın manen kaldırabileceği kadar ders verir. O zaman mürid zarar görmez. Yoksa kişi, kendi başına istediği yapmaya kalkarsa faydadan çok zararını görebilir.
“Vird tedavi etmelidir. Eğer mürid, virdini tamamladıktan sonra, ‘Ben bu günahkar halimle Allah’ı zikretmeye ehil değilim. Eğer kurban, sen himmet etmezsen, bu zikir Allah katında makbul bir zikir olmaz’ diye düşünürse işte bu acizlik hali, Allah Teala’nın çok daha hoşuna gider. Bu, şaka değil, oyun değil, belki de müridin Allah katında en makbul amelidir.” Gavs-ı Sani hazretleri (K.S)

Bu yolun büyüklerinden Gavs-ı Bilvanisi hazretleri (K.S) bir sohbetinde, “Bir kimse, mürşidinden habersiz 100.000 kere tesbih çekse, bir kimse de mürşidinden talimat alarak yine 5000 defa tesbih çekse, 5000 defa tesbih çeken daha fazla istifade etmiş olur” buyurmuştur. Çünkü vird-den maksat, kalbin manevi olarak çalışmasıdır. Sûfi, kalp virdini çekerek letaiflerinin harekete geçmesini sağlamış olur.

Letaif Ne Demektir?


Letaif, “insan bedeninde yer alan bazı zikir merkezleredir. Bu merkezler sayesinde insan bedeni zikreder hale gelir. Çünkü her insan bedeni toprak, su, hava, ateş ve nefisten meydana gelir. Bunlar yaratılmış maddi alemden birer parçadır. Onun için bunlara “halk alemi” denir. Diğer beş özellik daha vardır ki bunlar kalp, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunlara da “emir alemi” denir. Emir aleminin maddi bir şekli yoktur. Yüce Allah insanı, bu on özelliği ile yaratmıştır. İnsandan kemal/manevi olgunluk istenmektedir.
İnsan bedeninde emir aleminin letaif yerleri şöyledir: Sol memenin dört parmak altı, kalptir. Sağ memenin dört parmak altı ruh letaifinin yeridir. Sol memenin iki parmak üstü de sır letaifinin, sağ memenin iki parmak üstü ise hafi letaifinin yeridir. Göğüs kafesinin üst ucu yani gırtlak çukurunun olduğu yer de ahfa yeridir. Nefsi letaifi iki kaşın orta yeridir. Bütün letaiflerin merkezi kalptir.

İnsan bir mürşidin nazarını alınca, içindeki nefsin gücü azalmış; yani nefis felç olmuş gibi olur. İki kaşımız arasında bulunan nefsin başı ile iki kürek
kemiği arasında yer alan nefsin ayakları toparlanmaya başlar. Etkileri azalır. O zaman letaifler yükselmeye başlar. Nefis de onlara tabi olur. Bu sayede nefsin kötü sıfatı değişmeye başlar.


Virdin Faydası

Bu yolda, ömründe doğru dürüst bir ibadet yapmamış, kötülüklerin hepsini işlemiş, tesbihini de samimiyetle ilk çektiği gün, bütün eşyanın zikrini duymaya başlamış kişiler vardır. Bundan daha güzel olanı şudur; bu yolda, Rabbül aleminin aşk ve muhabbeti, zikir ile kalpte nasıl devamlı tutulacağı öğretilir.
Vird çekerken mürid, lisan-ı hal ile, “Göklerin ve yerin Rabb ‘i kimdir?” (Ra’d 13/16) buyuran Rabbimiz’e, “Allah’tır” diyerek cevap vermiş olur. Zira kalbimiz, yüce Allah’ın evidir. Biz de ayette geçtiği gibi, “De ki, Allah” (Ra’d 13/16) sırrınca, “Allah” diyerek bu evin kapı tokmağını vurmuş oluruz.

Virdin Temel Özelliği

Kalp Allah’tan (C.C) başka her şeyi unutursa, gerçek kulluğun gereği olan her şey kendiliğinden kalbe dolar. Çünkü kalp görülmeyen, tutulmayan bir şeydir, yani madde değildir, yer kaplamaz. Ancak yürek dediğimiz et parçası farklıdır.
Tasavvuf, kalbin ıslah edilmesiyle ilgilenir. Kalbin yürekle ilgili olan kısmı, aklın beyin ile olan ilgisine benzer. Mesela bir şişeye hava sokmak için uğraşmak gerekmez. Şişedeki sıvıyı boşaltmak yeterlidir. Şişedeki sıvı boşaltılınca hava da kendiliğinden içeri girer. Kalp de buna benzer. Mahlûkların sevgisi hatta düşünceleri kalpten çıkarılınca oraya Allah (C.C) sevgisi, nuru, feyzi, marifeti kendiliğinden girer.

Onun için bu yolun büyükleri virde, gizli zikir özelliği ile bakmışlardır. Çünkü zikir gizli olarak yapıldığı zaman pek çok kalbi hastalıktan kişiyi kurtarır, ıslah eder. Mesela sadat-ı kiram efendilerimiz vird esnasında, “Vesvese gelirse onu kovmaya çalışmayın. Zira aslında vesvesenin bir zararı yoktur. Siz vesveseye hiç aldırış etmeyin, ona itibar etmeyin ve düşünmeyin. Onunla alakadar olup durmayın. Fakat virdi çekmeye devam edin. Çünkü vird çekmeye devam ederseniz, zikrin nuru meydana gelir ve bu nur kalbe tesir eder” buyurmuşlardır.
Çünkü insanın kalbine tesir eden kelimeler değil, onun içindeki nurdur. Kalbe nur girdi mi vesvese de kaybolur. Bu sebeple mürid, virdi çekmek için gösterdiği gayretten dolayı vesvese geldiğini bilmelidir. Sevgili Peygamberimiz (SAV) buyurmuş:

“İnsanı korumakla görevli (hafaza) meleklerinin işitmediği gizli zikir, onların işittiği (açık) zikirden yetmiş kat daha faziletlidir.”

Vird Ne Zaman Çekilir?

Virde başlama ve bitirme saati çok önemlidir. Mürid bir vakti (sabah, öğlen, ikindi, yatsı) belirleyip ona niyet ederek kendine o vakti adet edinmelidir. Bu kimse arada bir (uyuyakalmış, hasta olmuş, ve benzeri) belirlediği vakte riayet edemezse bir şey olmaz. Efdal olan imsaktan imsağadır. Vird dersi yirmi dört saat içinde tamamlanır. Yukarıda söylediğimiz gibi başlangıç saati ile bitirme saatini herkes kendi durumuna göre ayarlayabilir. Malum; oruç tutarken imsak vakti girince, eski gün de bitmiş oluyor. İmsak vakti başladığında nasıl ki yemek ve içmek sona eriyorsa; aynen bunun gibi, virde başladığımız saatten yirmi dört saat sonrasına kadar zikir yapabiliriz. Ancak 24 saat bitince, yeni günün vazifesi başlamış olur.
Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S) buyurdu: “Virde sabah ve akşam vakti arasında herhangi bir vakit tahsis edilmesi gerekir. Çünkü bu güneşin doğuşu ile batışı vaktinde ve ikisi arasındaki zamanı ihya etmek, bu yolun büyüklerine göre en mühim işlerdendir. Hatta büyükler bu işi, tarikatta farz kılınmış namaz gibi önemli görmüşlerdir.”

Vird Nasıl Çekilir?

Vird tesbih ile çekilir. tesbihi sağ elimize alırız. Daha önce letaifte tarif ettiğimiz şekilde kalbimizin hemen alt kısmına elimizi koyup dilimizi damağa yapıştırarak her bir tesbih tanesini “kalbimizden” Allah Allah diyerek çeviririz. Bunu söylerken dilimizin damağımıza yapışık olmasına dikkat ederiz. İçimizden söylediğimiz Allah kelimesinin manasını düşünürüz. Kalbin illa o kelimeyi söyleyip söylememesi mühim değildir. O mananın kalbe yerleşmesi lazımdır.
Burada kıymetli olan, kalbin her seferde atışına uygun olarak “Allah… Allah…” demesi değildir. Asıl önemli olan, “Allah” manasının kalbe yerleşmesidir. Bu mana kalbe yerleşince, kalbin devamlı Allah’ı hatırlama kabiliyeti ortaya çıkmış olur.

Mananın kalbe yerleşmesinin anlamı şudur: Diyelim ki yalnız kalbin atışı ile beraber olarak Allah kelimesi söylenmiş olsa; normal bir kalp dakikada altmış kere atar. Biz de dakikada altmış kere “Allah… Allah…” demiş oluruz. Ama mana oraya yerleşirse kesintisiz binlerce kere “Allah… Allah…” diye zikir meydana gelir. Onun için biz, yalnız kelimenin manasını düşünüp bu manayı kalbe yerleştirmeye gayret ederiz. İnsan o manayı kalbe yerleştirdiği zaman artık o kelimeyi söyleyince artık kelimenin anlamına takılıp kalmaz.
Peki, “Allah” kelimesinin manası kalbe yerleşince ne olur? İşte o zaman Peygamber Efendimiz’in (SAV) tarif ettiği “ihsan makamı” elde edilmiş olur. İhsan makamına ulaşan kişi, sanki devamlı Allah Teala’yı görür gibi yaşamaya çalışır.
“Mürşidin sureti, göz önüne gelmediğinde rabıta yaparken acele etmeyin. Virdin başında ve sonunda mürşidin sureti göz önüne gelmese de rabıta yapmak gerekir; işlediğin günahı düşün.” Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S)

Vird İnsana Ne Kazandırır?

Bu yolun büyükleri, kalbi, boş bir kaba benzetirler: “İnsan, bir kamil mürşide tabi olmadan önce nefis, bu kabın içerisine dünya düşüncesini ve sevgisini doldurur. Halbuki Rabbü’l-alemin kalbi, kendi sevgisinin ve zikrinin doldurulması için yaratmıştır. Aksi halde nefis, insan kalbini yaratılış gayesinden başka şeyler için kullanmaya başlar.”
İşte sadat-ı kiram, kalpteki yaratılış gayesine uygun olmayan, işe yaramaz şeyleri kalpten çıkarırlar. Onların yerine Allah Teala’nın sevgisinin, zikrinin kalbe yerleşmesi için bize bir usul gösterirler.

“Zikir çekmeyen (gerçek manada) Nakşibendi olamaz.” (Gavs-ı Sani hazretleri K.S)

Bu vird dediğimiz tesbih çekme işi, kalpteki dünya sevgisini yavaş yavaş çıkartır. Yerine Allah Teala’nın gerçek sevgisini koymaya başlar. Kalp zikri tamam olunca da letaiflere geçilir. Tesbih bu sefer letaifler (vücudun manevi zikir merkezleri) üzerinde çekilir. Letaif zikri çekenler de tesbih çeker. Nihayet letaif zikri de bir müddet sonra biter. Kalp zikri dediğimiz ders, maksat hasıl oluncaya kadar devam eder. Netice manevi hastalıklardan kurtulmaya bağlıdır. Hastalıklar geçince ne olur? Mürid de insan-ı kamil olur, eğer ilmi icazeti varsa insanlara irşad etme izni verilir.

Kamil mürşidler, evliyalar mutlaka bu safhalardan geçmişlerdir. Bu makamları geçen kişilere, dışarıdan baktığınızda bir değişiklik göremezsiniz. Onun için insan, evliyayı karşısında görse hemen ayırt edemez. Çünkü değişiklik içeride kalpte olur. Değişiklik içte olduğu için insan dışarıdan bakmakla bir şey anlamaz. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S) buyurdu:
“Yüce Allah bir kimseye, fazilet ve ihsanıyla bu yola girmeyi, bir şeyhi sevmeyi, ilahi muhabbetten içirmek suretiyle iyilikte bulunmuş olsa, bu yolun büyükleri, o kişide ihlas, muhabbet ve teslimiyet meydana gelmesi için bu halin peşinden vird dersi verirler.”

Sadat-ı kiram efendilerimiz, kalplerdeki hastalıklardan bizi kurtaracak manevi doktorlardır. Doktorun verdiği reçeteyi takip etmek lazımdır. İnsan kendi aklına göre günde şu kadar Kur’an okursam, şu kadar salavat çekersem, şöyle yaparsam şöyle sevap olur, böyle sevap olur, diyerek bu seviyeye gelemez. Çünkü bunların bizi nasıl tedavi edip etmeyeceğini bilmiyoruz? Hangisi yapılırsa daha faydalı olur, biliyor muyuz? İlacın dozunu doktor biliyor, doktorun dediğini yapmak gerekir.
Peki, bizler Allah’tan haşa uzak mıyız? Elbette değiliz; zira müslümanız. Burada anlatmak istediğimiz, Müslümanlığın değerinin nasıl artacağıdır. Çünkü Allah Teala her zaman kullarına yakındır. Ama biz, Allah’a yakınlaşmıyoruz. O devamlı bizim yanımızda olduğu halde biz O’nu her zaman hatırlamıyoruz. Niye? İçimizdeki manevi hastalıklardan … Halbuki insanın asli görevi, Allah’ı her zaman hatırlamak ve anmaktır.
Gavs-ı Sani hazretleri (K.S) buyurdu: “Gönlün gıdası zikirdir. Günahlar, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse, yüce Allah’ın zikrine devam etmelidir. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş oluyorlar. Şeytanı kuvvetli olanın da dini zayıf oluyor.”

Mürid vird çekmeye başlayınca, daha önceden bedenimizi kendi bildiği gibi çekip çeviren nefis, bu defa zayıflamaya başlar, yalnız kalır. Bedenin organları da ibadet etmekten zevk alır. Çünkü “halk alemi”nden olan nefis, “emir alemi”nden olan kalp karşısında mağlup olmuş ve onun emrine girmiş olur. Onun için de beden ibadet etmekten haz duymaya başlar. Bu yüzden vird çok önemlidir.
Gavs-ı Hizani hazretleri (K.S) buyurdu: “Nafile amelleri, kamil bir mürşidden izin almadan kimse yapmasın. Eğer kamil bir şeyh bulamaz ise o zaman istifade etsin.”

Hamdolsun alemlerin Rabb’ine, Salat ve selam O’nun Habib-i Ekremi’ne, aline ve ashabına …

Ahmet ÇAĞIL & Mehmet ILDIRAR



GAVS HZ LERİ VİRD UZERİNE SOHBET


Gavs-ı Sani Hz.lerinin vird üzerine yaptığı sohbetin bir kısmını sizlere aktarmak
istiyoruz. Söze şöyle başladılar;

-“Siz hastasınız ve bir doktora gittiniz.Doktor sizin hastalığınıza iyi gelecek bir ilaç tavsiye etti.
Bu ilacı alırsanız iyileşeceksiniz.Ancak ilacı almıyorsunuz ve hastalık da geçmiyor.
Vird kalbin ilacıdır, eğer gafletsiz çekilirse lezzet alınır ve derdinize derman olur. Vird gaflet ile
çekilirse bitmek bilmez.İnsan bir an önce kalkmak ister, sıkıntı basar.
Allah dan başka bir şeyi vird esnasında düşünmek gafletdir.Gaflet ise şeytandandır.
Bu yolu bitirmek lazımdır”

Şöyle bir soru soruldu;

-“Efendim, biz virdi gafletsiz çekmek istiyoruz ama olmuyor”. Cevaben buyurdular ki;

-“Çok çalışmak lazımdır, virde başlandığında bir kerede çekmek gerekir. Vird esnasında sadece Allah’ı düşünmek gerekir”


Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!


Soru :

Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.

Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?

Cevab :

vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...

Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...

illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...

Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...

cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.

onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir

Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:

Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.

Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.

Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.

Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.

His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.

Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.

Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:

Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.

Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.

Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.

Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.

Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.

Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.

Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.

İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.

Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.

Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.

Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.

Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.

Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.

Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.

Minah-10 :
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.

Minah-34 :
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.

Minah-35 :
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.

Minah-36 :
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :

- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.

- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''

(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)

Minah-37 :
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''

Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.

Minah-38 :
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.

Minah-56 :
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.

Minah-65 :
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.

Minah-66 :
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.

Minah-67 :
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.

Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.

Minah-68 :
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.

Minah-69 :
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.

Minah-70 :
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.

Minah-71 :
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.

Minah-72 :
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Tasavvufda Besmelenin Manası - ibni Arabi Felsefesinde Besmele
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:57 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Tasavvufda Besmelenin Manası:

Tasavvfun bir ögretiside " La mevcude illa Hu" yani ondan gayri bir mevcudat, yani varlık Yokdur demekdir.
Bu seviyeye ulaşan bir tasavvuf ehlinin besmele ile varacağı mana: mesela
yemek yerken, peynir için kullanılan mana ile, O ndan gayri nesne yok
ise, peynirde de O vardır. ve yani onu yiyen kendinde (sendede) onun
ruhu saklıdır. Yani bir nevi Vahdeti vücut ve "enel hak" tezahürü ile
'O' O 'dur zaten. o zaman, O'nu (yani peynir için, (peynirdede O haliki
zülcelal saklı) yine ellerimde onun eli, ondan gayri mevcudat yoksa
yine,
Yani o zaman geniş kapsam ile " O 'nu ,O'nunla , O'nun için ,
O' na, O'nun ismi ile O'nlarla gönderiyorum" manası tezahür etmiş olur.
Burdaki
onun ismi yani işde bu cümledeki besmele ile kasdedilen, ondan gayri
mevcudat yoksa:peynirde, ekmekde O ise o Zaman onun ismi ile demek yani
allahin ismiyle yani bismillah demek yine o peynir için, onun peynir
oldugu zaman, peynir ismi ile "O" yine O ' olan O'nun ismi yani Peynir
yerken onun ismi peynir olmuş demekdir. daha fazla derin gittikmi bu
seferde çıkamayız bu kadar açıklama kifayet edecekdir umarım.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 "Meleklerin Tenezzülü" Ne Demek?
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:49 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



"Meleklerin Tenezzülü" Ne Demek?


Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:

Birincisi; varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması anlamındadır.

Hakk’ın, kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzülüyle varlıkta tasarrufudur.

İşte birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası...

Sanıyoruz ki ötende bir tanrı var; o gökten birilerine talimat yağdırıyor; sonra da birileri onun istediklerini yerine getiriyor...

Oysa...

Hakk’ın kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzül yollu varlıkta zuhurunun en açık misali Nebiler, Rasûller ve “Ricali Gayb”tır!..

“Ricali Gayb” diye bir topluluk duymuşunuzdur...

“Ricali Gayb”tan “İNSAN ve SIRLARI” adlı kitabımızda bir miktar bahsetmiştik...

İkinci tenezzül yolu ise...

Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, “insana secde” emrini almamıştır!..

Buna karşın, “Âdem’e secde edin!..” şeklindeki Allâh’ın hükümlerine tâbi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Âdem’e secde etmişlerdir.

Fakat, “Âdem’e secde edin” emrini almamış, Âdem’e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, “Alûn” denilir... Yani, “Makâm-ı illiyin” diye bildirilen, o yüce mâkama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azametli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misalle anlatmak gerekirse...

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm Güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lazım!

Sohbetin yapıldığı 17.4.1989 tarihinde, Milliyet Gazetesinde bir yazı çıktı... Bir batılı bilim adamı:

“Dünya’nın tümüyle, canlı bir organizma olduğunu ve bir canlı olarak; nasıl insan bedeni canlı olarak düzenli, sistemli bir yaşam içindeyse, Dünya’nın da canlı bir organizma olarak tümüyle sistemli, düzenli bir yaşam içinde olduğunu” söylüyor...

Her canlı organizmanın, kendine has, kendi boyutuna göre bir ruhu yani dalgasal ikizi vardır.

Yani, onun madde yapısına karşılık, bir de, bir mânâda “madde ötesi” diyebileceğimiz bir dalgasal yapısı, bedeni vardır. Bu da onun ruhudur!..

Nitekim geçmişteki keşif-fetih sahibi tasavvuf ehlinin eserlerini okursanız...

“Ben Dünya’nın ruhu ile buluştum, görüştüm. Bana şöyle bir sûrette göründü, şöyle şöyle muamele etti” diye anlatır. Tasavvuf kitaplarında böyle yazar...

Bu hususu biz daha evvel söyleseydik, “hadi canım hurafe!..” denirdi. Ama, bugün bir batılı bilim adamı, Dünya’nın tümüyle organik yapıya sahip bir canlı olduğunu ortaya koyuyor.

Her canlının, bir ruhu vardır... Her ruhun, şuuru vardır!..

Niye?..

Çünkü, bu kâinatı meydana getiren ana güç, cevher, enerji dediğimiz şeyin, bilinçli-şuurlu bir kudret olduğunu artık biliyoruz!..

Gene biliyoruz ki, evrenin her boyutunda, her kesitinde bir düzen, sistem var!.. Bu da aynı TEK özden oluşmanın getirdiği bir şuurun, bir bilincin eseri!..

Her şey, TEK bilincin yani ALLÂH ilminin eseri olduğuna göre; O’ndan meydana gelmiş her yapının da, kendi yapısına, boyutuna, kapasitesine göre bir bilinci var, demektir.

Dolayısıyla, her organik veya inorganik yapının kendine göre bir ruhu ve o ruhun da kendine göre bir şuuru vardır!..

Öyleyse, burada dikkat edeceğimiz nokta...

Varlığın, mevcudatın her boyutunda ve katmanında, bilinçli varlıklar mevcuttur!.. İnsanın dışında, cinlerin ve meleklerin sınıfları olarak!

Esasında cinler de, insanlar gibi çok basit, sınırlı bir yapıdır birimsel özellikleri itibarıyla!..

Yani, nasıl insan bu Dünya’da yaşıyor ve cinler de bizim Güneş sistemi içinde var olan varlıklarsa...

Güneş sisteminin dışındaki sayısız yıldızlarda; Güneş sisteminin içinde bulunduğu galakside, Samanyolu’ndaki sayısız yıldızlarda aklın almayacağı kadar sayısız varlıklar var.

Bunları “görmek” denen olay ise, bizim hayalimizde olur!..

Yani insanlar tasavvurlarına göre, hayallerinde onları şekillenmiş olarak görürler!..

Kim, “ben cini gördüm, meleği gördüm” derse, bu gördüğü varlığın orijinali değil, “kendi hayalinde oluşan görüntüsü”dür!..

Zaten, gerçeği itibarıyla, biz bir insan olarak, hiçbir zaman karşımızdaki kişiyi değil, o kişinin beynimizdeki hayalini görürüz!..

Sen, karşımda oturuyorsun, senden çıkan ışık dalgaları geliyor, benim göz bebeğime vuruyor, göz bebeğimden sarı noktaya aksediyor. Sarı noktadan beynime biyoelektrik bir mesaj geliyor, görme siniri ile... Beyin, gelen bu biyoelektrik mesajı kendi hücreleri arasında değerlendirerek bir hayal oluşturuyor. İşte senin, “Görüyorum!..” dediğin şey, o beyninin içinde oluşan hayaldir.

Nasıl ki rüya görüyorsun... Rüya gördüğün anda gözün kapalı, dışarıdan gelen hiçbir şey yok!.. Ama, beynindeki bilgiler, senin hayal mekanizman sonucunda bir hayal görüntü şekline dönüşüyor.

Aynı şekilde göz açıkken gördüğün her şey de, aslında beyninde oluşan hayaller şeklindedir. Eğer gelen sinyalleri değerlendiren veritabanın gelişmemiş ya da yetersizse; arızalıysa, gördüğün hayal de ona göre arızalıdır, gerçeğe uygun değildir!.. Bu da senin beyninde hayal gördüğünün ispatıdır.

Birisi bakıyor, o şeyi orijinal olarak görüyor. Öteki bakıyor, görme bozukluğu var, görme bozukluğu nedeni ile o şeyi deforme olmuş bir şekilde görüyor!.. Niye öyle görüyor?.. Çünkü, görme cihazı arızalı!.. Arızalı araçtan beyne yanlış bilgi gidiyor. Yanlış bilgi gelince de beyin yanlış bilgiye göre bir değerlendirme yapıyor, yanlış bir hayal oluşturuyor.

“Meleği veya cini görüyorum” diyenlerin, görme olayı da şu...

O varlığı, karşısında olarak gözüyle görmüyor!..

Beynin sadece beş duyuyla çalıştığını öğrenmişiz ve her şeyi bundan ibaret sanıyoruz... Yani, görme, işitme, koklama, tat alma, dokunma... Sonra bir de 6. duyu diye bir şey kabul etmişiz; ama onun da ne olduğundan habersiziz.

Oysa beynin, bunun dışında sayısız algılama sistemleri var!.. Tıp, henüz bunu çözemedi... Çünkü tıp, beynin dalgasal faaliyetleri alanına giremedi!..

2000’li yıllara girerken, insanlığın önündeki en büyük bilinmez, insan beynidir!..

Eğer batı dünyası, trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda kullanabilseydi, bugün insanlık hayal edemeyeceğiniz güçlere ve özelliklere kavuşmuştu. Fakat ne yazık ki, beyin araştırmalarına, beynin dalgasal faaliyetlerine yeterli önem ve harcama yapılmadığı için; dışa dönük olarak, bu para değerlendirildiği için, insan beynindeki o fevkalâde muazzam güçler henüz keşfedilemedi...

Zira bunun keşfolması için önce beynin dalgasal faaliyetlerinin ve bu dalga boylarını çözecek bir cihazın icat edilmesi zorunlu!..

Sonra da dalga boylarının anlamını çözebilecek bir cihaz gerekli!..

Ki, bu dalga boylarının deşifresine dayanılarak beyindeki sırlar, beynin ürettiği dalgalar ve de ruh dediğimiz ışınsal beden gerçeği çözülebilsin...

Bu arada, bu konuda önemli bir olay söz konusu!..

Bir açıklamasında Rasûlullâh (aleyhisselâm) diyor ki:

“Ahir zamanda cinler, yeryüzünde açık seçik bütün insanlara görünecek!..”

Bu, ya insanların beyninin, cinlerin dalga boyuna açık olması sebebi ile gerçekleşecek... Veya belli bir araç geliştirilecek ve bu araç vasıtasıyla... Mesela, TV gibi bir araç oluşacak, bu araç vasıtasıyla cinlerin varlıkları bütün insanlar tarafından görülebilecek...

AHMED HULÛSİ

1994


Kaynak:

ahmedhulusi

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Siz de bir Allah dostu ermiş evliya olmak ister misiniz?
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:44 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Siz de bir Allah dostu ermiş evliya olmak ister misiniz?

Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır.

Seyri sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer.

Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer.

Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır. Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmiş iseler, Efendimizin edebine uyarak elde etmişlerdir.

Büyük veli Seriy es-Sakati :  (k.s) : 

"Edeb, aklın tercümanıdır."8 demiştir. Demek ki herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz. İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz.

Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve hâlifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz.9

Arifler :  "Önce usul, sonra vusul" demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır.

Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş : 

"Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız."10

Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.

Edeb, kalbte, sözde ve fiilde olur

Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir. Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allahu Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve onun vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allahu Teala’yı zikretmekten ibarettir.

Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur :

"Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s) :  "gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur" derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur."11

Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir. Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur.

Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır. Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.

İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah’a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar : 

"Edep Yâ Hû!"

Siz de bir ermiş evliya olmak ister misiniz?

Yunus’u sever misiniz? Peki ya Mevlâna’yı... Sever misiniz Geylâni’yi, Hacı Bayramı Velî, Üftade ve daha nicelerini... Peki ya siz de Allah’a âşık olmayı ister misiniz tıpkı o ermiş evliyalar gibi... Acaba bugüne dek hiç düşündünüz mü geçmiş zamanlarda yaşayan âşıkları... Erenleri, evliyaları... Hakk’a duydukları o muazzam aşk ile asırlar boyu dilden dile dolaşan, ve bir efsane olan Şemsleri, Mevlânaları, Yunusları...

Acaba onlar nasıl oldu da candan geçercesine, Hakk yolda baş verircesine sevdalandılar Rabb’lerine düşündünüz mü? Neydi onları hiçliğe götürüp Yaradan’da hayat bulduran? Aşka varan yolda baş verdiren neydi onlara, hiç düşündünüz mü?

Peki ya, o cennet sultanlarının yürekler parçalayan eziyetlere maruz kaldıkları halde, neden candan geçip de yardan geçmediklerini düşündünüz mü hiç?

Eğer ki geçmişte yaşamış ve asırlara izlerini bırakmış âşıkların sonlanmadığını, aslında her devirde, her toplulukta var olduklarını ve aşkın rengârenk tomurcuklarını yeşertmeye ve yetiştirmeye devam ettiklerini biliyor olsaydınız, acaba gıpta etmez miydiniz onların gül kokusu saçan yüreklerine sevgili kardeşlerimiz?
Onların kalplerine yansıyan İlâhi nûru ve yaşadıkları mutluluğu görmüş olsaydınız, “Ben neden yaşayamıyorum bu güzelliği.” diye acaba sormaz mıydınız kendinize… “Ben neden hoşlanmanın ötesine geçemiyorum Rabbimi... İslâm’ın 5 şartını yaşamaksa aslolan, bu 5 şartı yerine getirmek neden mutlu kılmıyor beni, neden gönül dünyam ışıklar saçmıyor tıpkı onlar gibi...” demez miydiniz?

Dîni yaşamaksa eğer, hepiniz yaşadığınızı düşünebilirsiniz… Size öğretileni, cennet ümidi ya da cehennem korkusu ile hayatınıza tatbik etmeye çalıyor olabilirsiniz. Peki ama neden onlar kadar mutlu ve huzurlu değilsiniz? Sizi Allah’tan hoşlanmanın ötesine, O’nu sevmeye, O’na âşık olmaya, daha ötede O’na hayran olmaya götürecek olan sır acaba nedir?

Acaba hiç düşündünüz mü siz gerçekten hayatının her zerresini Allah ile geçirmek isteyen biri misiniz? Hiç âşık olmayı dilediniz mi Allah’a, yoksa uzaklarda bir yerlerde öldükten sonra kavuşacağınız bir Allah mı O sizin için. Günahları kadar cehennemde cezalandırılıp arkasından sırf inandığı için Allah’ın cennetine kavuşmayı ümit eden, dünyevi hayatın kargaşasına kapılıp kalbine Allah’ı koymayı unutuverenlerden misiniz yoksa siz?

Şimdi durup bir düşünmenizi istiyoruz... Siz bu dünyaya, Kalu Bela günü Allah’a verdiğiniz sözleri yerine getirmek, bu dünyada Allah’ı keşfetmek, O’nu aramak ve bulmak üzere gönderilmemiş miydiniz?
Kendinize dikkatle bakın! Kalbinizi dinleyin, orada ne görüyorsunuz? Allah size gerçekten en sevgili mi? Yoksa dünyevî kaygıların ve beklentilerin arasında kaybolup giden ve başınız sıkıştığında ancak aklınıza gelen erişilmez bir mabed mi?

Sizler çocuğunuzu, malınızı, mülkünüzü, kariyerinizi, eşinizi Allah’ın önüne geçirdiğinizin farkında bile değilsiniz belki...

Bakın kendinize, etrafınıza dikkatle bakın... İliklerinize kadar hissettiğiniz en yüce sevgi O’nun sevgisi mi? O’na bu dünyada ulaşma arzunuz olmadan nefes alabiliyor musunuz bakın kendinize... Etrafınızdaki ağaçlar, kuşlar, çiçekler, insanlar, sizi çevreleyen ne varsa, bütün bunlar size O’nu hatırlatıyor, kalbinizi aşkla titretiyor mu?
Bir derin sızı hissediyor musunuz içinizde, bir derin özlem?

Ruhunuzun sessiz ve buruk çığlıklarını işitebiliyor musunuz? O ki size Hakk’tan emanet. Emanetin bu dünya hayatında sahibini nasıl özlediğini ve O’na varacağı günü nasıl özlemle beklediğini görebiliyor musunuz?

Bilmelisiniz ki geçmişte yaşayan o gönül sultanları bugün de varlar sevgili kardeşlerimiz, kıyâmete kadar da var olacaklar! Onlar, bu dünyada Allah’a kavuştular. Allah’ı bu dünyada aradılar ve Allah’tan geleni Allah’a ulaştırıp vuslat oldular... Bir mekanik buluşma, bir mecburiyet kaygısı, bir ceza veya mükâfat beklentisi değildi onları dünya hayatını yaşarken Allah’ı aramaya iten ve buluşturan… Aşkın kızıl goncalarını yüreklerinde yeşerten, hasretin en içli terennümünde onları sevgiliye götüren tek bir şey vardı. Onların matlubu da maksudu da bir tek Allah’ın Zat’ına varmaktı... Onu bu dünyada bulmak, Sevgili’yle bu dünyada hemhâl olmak, O’ndan gelen emaneti (ruhlarını) Ona bu dünyada ulaştırmak arzusuydu çepeçevre saran gönüllerini...

Onlar aşk için yaşayıp aşk yoluna baş koyanlardı... Onlar ki ömürlerini Hakk’a hizmete adayanlar, geçmişte olduğu gibi, dün de, bugün de var olanlardı…

O halde şimdi biz sizlere desek ki ve yine yegâne furkan olan hayat kitabımızla, Kur’ân-ı Kerim’le ispat etsek ki, siz hepiniz tıpkı o gönül sultanları gibi birer ermiş evliya olabilirsiniz... Size bunun bir anahtarını versek ve işte bu sizin hayat şifrenizdir desek, o anahtarı bir an evvel çevirip mutluluk kapısından içeri girmek istemez misiniz?

Bir büyük müjde sevgili kardeşlerimiz, bir muhteşem hediyesi insanoğluna Rabbimizin… Bir tek şey istiyor bizden... Diyor ki :  “Bu dünya hayatında siz bana teslim olmakla vazifelisiniz... Size verdiğim ruh emanetini, dünya hayatını yaşarken Bana döndüreceksiniz. Fizik vücudunuzu da, nefsinizi de, iradenizi da Bana teslim edeceksiniz.” (Zumer-54).

39/ZUMER-54 :  Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

Ve diyor ki :  “Siz bir tek şey yapacaksınız...”
“Siz sadece Bana ulaşmayı dileyeceksiniz... Siz Bana ulaşmayacaksınız, Ben sizi Kendime ulaştıracağım.” diyor sevgili kardeşlerimiz (Şûrâ-13, Ra’d-27, Ankebût-5).

42/ŞÛRÂ-13 :  Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

13/RA'D-27 :  Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler :  “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki :  “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O'na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

29/ANKEBÛT-5 :  Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

Mutluluk mu işte bu kadar kolay bu kadar basit...

CENNET MURADI DEĞİL, CEHENNEM KORKUSU DEĞİL, SADECE BU DÜNYADA ALLAH’I BULMAKTADIR ASIL GİZ...

Bir dilek kadar yanınızda yakınınızda sevgili kardeşlerimiz... Âhiret saadeti mi, işte bu tek dilek sizin saadet şifreniz.

Yapmanız gereken tek bir şey var, bir gönül yakarışı ile yakarmak Allah’a... Ve tıpkı bir Mevlâna olmayı, bir Yûnus olmayı dilemek yana yana...
Bir tek dilek sevgili kardeşlerimiz... “Ey Yüce Allah’ım! Ben de onca ermiş evliyan gibi bu dünyada Sana ulaşmak istiyorum. Ne olur beni de al ermiş evliyalarının arasına. Beni de onlardan biri kıl. Benim de ruhumu ulaştır Senin Zat’ına...”

İşte bu kadar kolay bu kadar basit bir şifre bu sevgili kardeşlerimiz!!!
Ne diyorsunuz siz de Ona âşık, siz de bir ermiş evliya olmak istemez misiniz?

Eğer cevabınız evet ise, hemen şimdi dileyin o halde… Bütün kalbinizle dileyin Rabbinizi...

Siz Allah’tan Allah’ı isteyin ki, O alıp götürsün sizi... Ve velîler bahçesinde bir gonca gül olup açın siz de tıpkı Yunuslar gibi...

Seyr-i Süluk Nedir, Bu Yolda Mürşid-i Kamile Neden İhtiyaç Vardır?

İlmi ledün yoluna intisab edip tarikata girmeye sülûk veya seyr-i sülûk, bu konuda irade gösterene de sâlik denmektedir. Seyr-i sülûktan maksat :  cehaletten ilme, kötü huylardan güzel ahlaka, fena aleminden bekâ alemine yönelmektir. Bu noktada salike düşen; nefsini makam, hırs, haset, kibir, cimrilik, yalan, gıybet, zulüm gibi kötü davranışların cümlesinden temizlemek; bunlara mukabil ilim, hilm (yumuşak huyluluk), haya, zühd, takva, rıza, adalet gibi güzel huylarla süslemektir.

Bu yolculuğun tam anlamıyla gerçekleşmesi için Allah’a olan itikadın tam olması şarttır. Bu itikadı ayakta tutmak için de bir mürşid-i kâmile ihtiyaç vardır. Kendi kendime yol alırım zannına kapılan yanılmıştır. Zahir ilim buna kâfi gelmez.

Hz. Ali (k.v) diyor ki :  “Allah’ı bilmek ve tanımak bütün ilimleri içinde toplayan bir şükür hazinesidir. Allah’ı tanımamak ise küfür alametidir. (Hz. İmam Ali (k.v) Divanı, syf 278 )

İlmin başı Allah’ı tanımaktır. Gerisi kültürdür. Çünkü Allah’ı tanıyan her şeyi tanımış olur. Bu da ancak bu ilmi tahsil etmiş bir mürşid-i kâmile tâbi olmakla elde edilebilir. Abdülkadir Geylani (k.s) hazretlerinin bu konuyla ilgili şu nasihatlerini hatırlatmak yerinde olacaktır :

“Mürşid-i kâmilin rehberliği olmadan kendini terbiye etmeye çalışan kişi, temelsiz bina kurmaya kalkışmış gibi olur. Faziletli kişilerin terbiye edip mukaddes sütten gıdasını vermediği kişi, sokak ortasına bırakılan sahipsiz bir çocuk gibidir. Eğer kişi, uyanık ve dirayetli bir mürşidin elinden takva elbisesini giymezse, nefsinin tuzağına düşmüş olur. Nefsi onu istediği gibi oynatır ve aşağılık durumlara sürükler. Bunun aksine sağlam bir kulpa yapışan kimseye de, kendi varlığının sırları zahir olur, sonsuz nimet ve lezzetlere gark olur. Nefsinin peşine düşüp de mürşidini dinlemeyen kişi gerçekten nasipsizdir. Eğer kişi teslim-i tâmme (tam bir teslimiyet) hasletini taşırsa muvaffak olur, aksi halde ettiğini bulur.” (Cevherden Gerdanlıklar, syf. 49)

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) buyurmuştur ki :

“Kavmi (cemaati) içinde mürşid, ümmeti içinde nebi gibidir.” (Keşfü’l Hafâ, c.2,s. 17,h. 1576)

Hz. Mevlana (k.s) bu hadisi şöyle tefsir etmiştir : ”Mürşid-i kâmil, kendi asrında ve kavmi arasında yaptığı vazife itibarıyla peygamber gibidir. Böyle zevat-ı kiram halk içinde yıldızlar mesabesindedir.” (Mesnevi,c.2,s. 339)

Mürşid-i kâmiller, peygamberlerin varisleridir. Peygamberlerin yaptıkları gibi insanlara dinlerini öğretirler. Güzel ahlakları ve edepleriyle insanlara örnek olurlar; yol gösterir ve bilmediklerini öğretmeye çalışırlar. Kendilerine saygı duyulur. Manevi ilimlerinden ve irfanlarından istifade edilir. Bu durum; onların zenginlik, şöhret, makam ve herhangi bir dünyevi varlığından değil, ilminin çokluğu ve ahlakının güzelliğindendir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın :  “Bilmediklerinizi zikir ehlinden öğreniniz.” (Enbiya Sûresi, ayet7) emri buna işaret eder.

Bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurulur :

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kula kendisinden, ana-babasından, çocuklarından, bütün insanlardan daha sevgili olmadığım müddetçe o kul tam iman etmiş olamaz.”Bunu duyan Hz. Ömer (r.a) efendimiz :  “Ya Rasûlallah, ben seni nefsimden de daha çok seviyorum.” deyince Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdu ki :  “İşte, şimdi imanın kemale erdi.” (Câmiu’l-Ehâdis, h. 1197)

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”(Tirmizi, Buhari, Müslim, Ebu Davud)

Güzel olanı sevenler güzel olurlar. Çünkü “Ey iman edenler, sadıklarla beraber olun.” emr-i ilâhisi ile bu mübarek hadis-i şerif birbirini tamamlamaktadır. Bütün bunlar bir mürşid-i kâmile intisap etmenin lüzumuna işaret eder.

ADAP VE USUL

Rasulullah abdest aldığı zaman Ashab-ı kiram abdest suyunu ve tükrüğünü kapıp yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasulullah :
- Niçin böyle yapıyorsunuz?
Ashab- Kiram :
- Ya Rasululah! faydalanmak ve sevap kazanmak için..
Rasulüllah(s.a.v) :
-Kim Allah v e Rasulünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine) konuştuğunda yalan söylemesin, emanete hiyanet etmesin ve komşusuna cefa vermesin. buyurdu. İşte edep te adap ta bu..
Demek ki saygı ve sevgi sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmekle değil, istikametle ve hizmetle ispat edilir. Edeple varan lutufla döner.
Saadatların huzurlarına girerken abdestli, gerekirse gusül almalı, iki rekat namaz kılıp bu beraberliğin hayırlara vesile olması için Allah’a yalvarmalı. Mürşidiyle uzun süre göz göze gelmeden O’nun yüzüne bakmalı.
Rasulüllah Mirac’a yükseldiğinde Rabbül Alemin Efendimizin huzurdaki durumuna bakarak :
-‘’O’nun gözü bir an olsun sağa sola kaymadı, haddini aşmadı’’ beyan buyurarak Habib-i Kibriya’yı övmüştür. Evet O yüce makamlardan sağa sola bakmamış, hep önüne bakmış, İşte nazar- ber kadem edebi bu.
Nazar bakmak, kadem de adım atmak demek. Bu yolda insanın yönünü belirleyen tek pusula; Edep Ya Hu ! hatırlatmasıdır.
Edep Allah Rasulü’nün Miraçtaki tavrıyla öğrenilir.
Allah Rasulü yürürken, sallanarak kibirlenerek yürümezdi. Adımlarını hızlı fakat sakince atardı. Bir kimseye yöneleceği zaman başını çevirmezdi. Bütün vücuduyla yönelirdi. Kimseye uzaktan seslenmezdi, yanına gelerek konuşurdu.
Nazar rastgele bakış olmadığı gibi, kademde gelişigüzel yürümek değil, uygun adım atmaktır Nazar; gönlün bakışı, sevgilinin bakışlarında ki pırıltıdır. Kadem de; sırat-ı müstakim üzere olmaktır.
Allah dostlarının nazarı kalbi diriltir, fesatçının ve hesatçının bakışı da bedenimizi yer bitirir. Biri ferahlık, diğeri ise felakettir.
Allah(C.C); ‘’ Şeytanın adımlarına uymayın’’(Bakara suresi) uyarısıyla kademine dikkat et diyor adeta.
Sen sen ol bir gönlü kırma, insanların gönlünü hoş tut. Çünkü gönül inci gibidir. İnci çok kiymetli olmasına rağmen, yere düşünce kırılıp darmadağın olabiliyor. Yunus ; Bu yol bir gönlün içine girmektir diye haykırıyor. Bu yüzden bir gönlü kırmak beşyüzbin defa Kabe’yi yıkmaktan daha ağırdır düsturunu unutmamalı.
Şah-ı Nakşibend yolda yürürken Hızır(a.s) kendini tanıtmak istese de hiç oları olmaz, fakat Hızır üsteleyince dayanamaz şöyle der;
- Benim bir kalbim var, Onuda Emir Külal’e verdim, başka bir kalbim yok ki diğerini de sana verem, demiş. İşte sevgi deryasında edep bu.
Sofinin kademi mürşidin kademine uygun olmalı, ahlakıyla ahlaklanmalı, bir noktaya çakılmamalı.
Rasulüllah(s.a.v); İki günü eşit kılan zarardadır buyuruyor. Demek ki, güzel ahlakın sonu yok. Azda olsa devamlı olan vazifeler yapılmalı. Bu yolda sofi kendinden ileri gidenleri örnek almalı. Göz devamlı ileri bakmalı, ayakda onu takip etmeli. Çünkü yüksek makamlara önce odaklanılır, sonra hedefe doğru adım atılır. Böylece edeple varan Lütufla mazhar olur ve halkı aydınlatır.
İmam-ı Rabbani(k.s); ‘Nazar ber kadem hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçemez şeklinde anlaşılmamalıdır’ diyerek meseleyi aydınlatmıştır.. Maneviyat yolunda aza kanaat eden az kazanır.
Allah(c.c); ‘Rasulüm! Mü’min erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çekinsinler, namus ve iffetlerini korusunlar’ (Nur 30-31)
Yol bilenle gidilir. Edep ise edep bilenden öğrenilir. Bu yol edep yoludur. Edebi olmayan yolda kalır. Edep hayalı olmaktır. Allah dostları ne elde etmişlerse Efendimiz(s.a.v)’in edebine uyarak manevi makamlara ulaşmışlar.. Arifler; İnsanı hayvandan ayıran şey edeptir demişler. Yani Önce usul sonra vüsul demişler.
Ebu Derda’ya biri geldi, dert yandı ibadet ve taatten hiç zevk almadığını söylendi. Ebu Derda Hz.leri :
- Hasta ziyaretini, cenazelere katılmayı, kabirleri ziyaret etmeyi ihmal etmezsen gönlün nurlanır ve basiretin açılır dedi.
Adam denilenleri yaptı ama tık yok, tekrar geldi Ebu Derda’ya :
- Efendim bende değişiklik yok, yine durumum aynı .
Ebu Derda Hz.leri :
- Hasta ziyaretine gittiğinde hastanın yerine kendini koyacaksın, cenaze defnedildiğinde defnedilen senmiş gibi düşüneceksin, kabir ziyareti yaptığında mezarda yatan kendinmiş gibi davranacaksın ancak o zaman kalbin dirilir.
Gerçektende adam samimi olarak bu sefer edebine riayet edip, kendi vücut ikliminde yaşıyormuş gibi kendisine söylenenleri uygulayınca Ebu Derda’ya;
- Senden Allah razı olsun, sayende gönlüm dirildi, dedi.
Beyazıd-ı Bestami’ye bir zattan bahsettiler, O’da hadi gidelim dedi, gittiler O övdükleri zat camiye girerken bir edebi çiğnedi. Beyazıd-ı Bestami o adama selam vermeden geri dönüp gitti. Merak edenlere :
- ‘Bu adam İslam’ın normal kuralı olan camiye girerken sağ ayakla girileceği adabını bile muhafaza edemezken nasıl olurda bu adama teslim olunur?’ beyan buyurarak edeb ve adaba dikkat çekti..
Edep hem kalp, hem dil hem de hareket ve tavırlarımız da olmalı. Kalbin edebi niyet -ihlas -samimiyettir, dilin ise sözde ve özde bir olup, yalan söylememek, davranışlarımızın edebi ise fiillerimiz de ise he işi ilme uygun olacak tarzda yapılmasıdır yani işin hakkını vermektir.
Osmanlı döneminin meşhur Şair Nabi, Eyüplü Rami Mehmed Paşa ile birlikte Hac yolculuğunda Medine’ye yaklaştıklarında gördüğü lüzum üzere Paşayı uyandırarak; ‘Sakın Terki edepten, burası Rasululah’ın beldesidir…’ anlamında beyitleri okuduğunda Paşa doğrularak;
- Ne zaman yazdın bunları?
Nabi;
- İçimden geldi, şuan ikimizden başka bilen yok.
Paşa ;
- Öyle ise aramızda kalsın deyip, yola devam ettiler.
Kafile sabah ezanında Mescidi Nebeviye yaklaşınca müezzinler minarelerden Nabi’nin Paşaya söylediği beyitleri yankıladılar, Paşa da Nabi’de şaşırdılar. Namazı kıldıktan sonra müezzine :
- Nerden o beyitleri öğrendiniz?
Müezzin :
- Rasulü Kibriya Efendimiz bu gece müezzinlerin rüyasına girip; Ümmetimden Nabi simli birisi beni ziyarete geliyor. Onu benim için yazdığı beyitleri okuyarak karşılayın emrini yerine getirdik
Nabi gözyaşlarını tutamadı, sevincinden düşüp bayıldı. İşte edebin kerameti ve işte edepli bir insanın muhabbeti bu.
Demek ki bu makamlar edep ister.
İmam Malik Medine-i Münevvere de hayvana binmez, soranlara Rasulüllah’ın bulunduğu belde de hayvan üzerinde toprağı çiğnemekten haya ederim derdi.
Şah-ı Hazne; Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe riayet etsin buyurdu. Açık ve gizli edeplere riayet etmekle insanın kalbi uyanır. Sofilerden letaif virdine geçme noktasına gelipde geçemeyenlere Gavs-ı Sani (k.s); ‘sofi gafletle çekme’ diyor. Niye edep söz konusu. Gafleti yok etmek ise edebe riayet etmekle mümkün.
Adap ve edeplere dikkat edeceğiz. Bilhassa Rasululah’a edep, Mürşide edep, Seyyide edep, Vekile edep, Sofiye edep, Aileye vs. edep. Hepsinin ayrı ayrı edep sınırları mevcut. Herkesin yerini yerine koymalı. Taşları yerli yerinde sıralamalı.. Bir mürşid ne kadar büyük olursa olsun Sahabenin ayağındaki tozu olamaz. İşte edep bu.
Bütün Peygamberleri topla, Allah’ın bir sıfatının önüne geçemez. İşte edep bu.
Bütün seyyidler bir araya gelse bir mürşidin olamaz. Kim olursa olsun teslimiyet noktasında muhabbetini mürşidinden başkasına kaydırmamalı. İstişare noktasında bazı sözüne güvenilir insanlarla muhabbette zarar yok. Bir insan alimdir ama, bir edebi terk ederse neye yarar. İllaki edep.. Vekilin görevi, sofiyi mürşidine yönlendirmek, irşad sahibi mürşiddir. Mürşidin fonksiyonuna sahip değildir çünkü. İşte sınır, işte edep bu.
Çevremize karşı yumuşak olacağız. Allah için birbirimizi uyaracağız ama, edepli olacağız, birbirimizi kırmayacağız, yumuşak uslupla kırmadan dökmeden. Eğer Seyda Hz.leri sert olsaydı Menzil bu kadar dolup taşmazdı. Gavs(k.s); Siz onların ilahlarına söverseniz onlarda size söverler buyuruyor. Seyda herkesi adabınca Hak yola çağırıyor ve halkaya dahil ediyor, ürkütmüyor, güzel telkinde bulunarak karşındaki insanları kendine bend ediyor.
Benimki doğru seninki yanlıştır dememeli. Şükürler olsun bu yolda taassup yok.
İmam-ı Şarani(k.s); ‘’Sofi mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, huzurunda da, gıyabında da dikkat etmelidir.’’ diye uyarıyor... Ki, Kamil Mürşid, Peygamberin varisidir.
İçeriye girince ayağa kalkmak, elini öpmek, boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak gibi buna benzer tüm kaideler zahiri edeplerdir.
Dikkat edilecek bir edepte, Bir Şeyhin Allahü Teala gibi her şeyi bildiğini söylememeli. Çünkü küfürdür, böyle bir söz. Allah bildirirse bilir ancak. Daha da ileri giderek bütün alemi elinde tuttuğunu iddia etmek de haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler ihdas etmek koyu cehaletten ibarettir. Rüyalar ve hülyalarla Şeyhini tanıtmak mürşidine en büyük hakarettir.

Seyyidlere edep; Evlad-ı Rasul olma noktasında. İrşad noktasında fayda sadece Mürşiddir. Teslimiyet noktasında kim olursa olsun mürşidinden başka kimseye muhabbet kayıyorsa düzeltmeli, yoksa zarar görür. Hazret kelimesini Mürşidi Kamil için kullanılabilir, Seyyidler için Seyyidim denilmesi daha uygun. Öyle ki; her Seyyid mürşid değildir. Evet Seyyidlerden mürşidin evladı olanlar var ama, onlara mürşid gözü ile bakmak hududu aşmak olur, ancak ehl-i beyt çerçevesinde bakılabilir.

Gavs-ı Sani Seyda’nın yanında ziyaret vermezdi, Seyda da Gavs’ıl Azam Abdül HakimEl -Hüseyni’in yanında öyleydi.
Hiç kimse kafasından edep ve adap ihdas etmeye hakkı yok.
İmam Malik İmam Şafi’nin yanında yirmi sene kalıyor. Yirmiyıl içerisinde onsekizini adap ve edepten bahsediyor, son ikisenesinde de ilimden.. Hatta İmam Malik derki :  ‘Keşke İmam Şafii; son iki yılını da edepten bahsetseydi’ diye hayıflanıyor..
Gavs Hz.leri sırtını hiçbir zaman Suriye’ye doğru dönmezdi, ayağını o tarafa uzatmazdı. Çünkü orada Şah-ı Hazne vardı.
Gavs abdest alırken on altı defa oturup kalkıyor. Sofiler sıkıştırıp ne iş? diye sorduklarında cevaben :
- Şah-ı Haznenin çocukları orada oynarken, ben nasıl oturup da abdest alabilirim. İşte edep bu.
Saadatlar bizleri niye topladı. Çünkü edeplenelim ve ahlaklanalım diye. Velhasıl Gavs-ı Sani Allah’ın bizlere ikramıdır, bu biline

Seyri Sülûk Nedir?

Bedenimizde ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl gibi manevi gelişim gösteren yerler vardır. Bunlara latifeler veya letâif denir. Kulun Rabbine yakınlaşmasında diğer ifadeyle terakki göstermesinde kalbin yardımcısı konumundadırlar.

İnsandaki manevi latifeler terbiye edilip temizlenince asıl vazifelerine dönerler. Asıl yapmaları gereken özellikleri gerçekleştirirler. İşte o zaman insan gerçek kulluk ve güzel ahlakı elde edebilir. Bu işleme tasavvufta seyri sülûk ismi verilir.

Tasavvufta seyir, cehaletten ilme, kötü huylardan güzel huylara, kendi varlığından geçip Hakkın varlığına doğru harekettir. Sülûk ise, Hakka ermek için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevi, kalbî, ruhî yolculuk ve ahlakî bir eğitimdir.80

Seyri sülûk, bizzat insanın ve kalbinin, ruhunun, nefsinin ve diğer manevi cevherlerinin eğitiminden ibarettir. Bu iş kalpten başlar, hayatın her yanını içine alır. Bu eğitimden maksat, kulun kendini ve Rabbini tanımasıdır.

Eğitimin ilk adımı gafletten uyanmaktır.

İkinci adım, hakiki anlamda insan olmak için insanlık yoluna adım atmak ve hedefe doğru yol almaktır.

Sonuç da olgun (kamil) insan olmaktır.

Kuranda zikredilen tezkiye ve mücahede ile ariflerin bahsettiği seyri sülûk aynı anlamdadır. Tezkiye manevi kirlerden arınmaktır. Mücahede, nefsi ilâhi edeplerle süslemek ve Allah huzurunda kabul görmek için gayret etmek ve bu yolda her şeyini ortaya koymaktır.

Bütün mesele, Allah adamı olmak için karar verip yola çıkmaktır. Bu yol, tek başına gidilecek kadar kolay ve rahat bir yol değildir.

İnsanın önünde şeytan, nefis ve dünya gibi üç büyük engeli vardır. Bunlarla birlikte insanı saran bir sürü afet ve tehlikeler mevcuttur. Öyle ki, bu yolda günahlar kadar bazen ibadetler bile insan için bir afet olur.

Kıldığı namazları, yaptığı zikirleri ve hayırları ile kendini beğenen, bu yüzden kibre düşen, insanları küçümseyen, sonunun kesin Cennet olduğunu düşünen nice kimseler, sonuçta zarar etmiştir.

Kulluğun edebini bilmeyen kimse asıl hedefine eremez. Gösteriş hastalığına yakalan insan, diliyle Allah derken kalbiyle Allahtan uzaklaşır

Manevi terbiyenin merkezinde mürşit vardır. Terbiye şeklini o belirler ve takip eder.

İnsanı terbiye edebilmek peygamber mesleğidir.

Bunun için manevi terbiyenin Hz. Peygamberin (s.a.v) öğrettiği şekilde olması şarttır. Terbiyeden maksat fıtratı değiştirmek değil, onu güzele yönlendirmektir. İnsandaki kötü huyların iyi huylarla değiştirilmesi mümkündür. Peygamberler bunun için gelmiştir. Kendilerinden sonra bu iş, onların gerçek varisi kamil insanlara kalmıştır.

Ümmetin Miracı Seyr u Süluk

Mirac mucizesine Allah Rasulü’nün (A.S.) bize anlattığı şekilde iman ediyoruz. Peki bu mucizeden bize kalan, sadece ona iman edip, gelecek Receb ayının 27. gecesini beklemek mi? Elbette hayır.

Hiç şüphesiz Mirac, dünyada sadece Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e nasib oldu. Ancak, bu manevi yakınlığın değişik şekilde ümmet tarafından yaşanması da mümkün. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e verilen Kur’an mucizesi ve yeni bir din getirme yetkisinin dışındaki mucizelere, onun ümmetinin salihleri de vâris olabilirler. Bu, onlar için bir “keramet” veya “meunet (ilahi yardım)” olur. Ayrıca Mirac mucizesi, Allahu Tealâ’ya yakınlaşmanın hangi boyutlarda mümkün olabileceğini de ortaya koyuyor.

Allah’ın huzuruna ve rızasına doğru yapılan manevi yolculuğa, tasavvuf diliyle “takarrub” (Allah’a yaklaşma), “seyr u süluk” (engelleri aşıp Allah’a gitme), “vuslat” (Allah’a kavuşma) denir. Böyle bir yolculuğu Allahu Tealâ bizden istiyor. Şöyle ki :

Yüce Rabbimiz, “Hepiniz Allah’a koşun” (Zariyat/50) emrini vermiş ve :  “Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, salih amel işlesin ve ibadetinde hiç kimseyi ortak koşmasın” (Kehf/110), “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette (bize kavuşturacak) yollarımıza ulaştırırız. Hiç şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.”  buyurmuştur. (Ankebut/69)

Allahu Tealâ, rıza ve sevgisine ancak peygamberine uyularak ulaşılacağını, başka yolların  ise ancak azaba götüreceğini de bildiriyor. (Al-i İmran/31-32)

Bir kudsi hadiste de Yüce Allah :

“Ben kuluma bana karşı kalbinde sakladığı inanç ve niyete göre muamele ederim. Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraber olurum. O beni gizlice içinde zikrederse, ben de onu hususi olarak zatımla zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira’ (el üzeriyle dirsek arasındaki mesafe) yaklaşırım. O bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.” diyor. (Buhari, Müslim)

Hiç şüphesiz Allah’a yaklaşma mekân ve yer ölçüleriyle değil, kalp ve ruhla olmakta. Ancak bu vuslat, hadiste maddi ölçülerle temsil edilerek anlatılıyor.

Hadis-i şeriflerde zikredilen Allah’a hicret etmek, nefsi terbiye edip haramlardan kaçınmak, kalbi zikirle diriltmek, Allahu Tealâ’yı sevmek ve kalble onu görme derecesinde yüksek bir hale erişmek, hep bu manevi yolculuğun amelleri ve neticeleridir.

İşte başından sonuna kadar bu yolculuğa tasavvufta “seyr u süluk” adı verilir. Buna “manevi sefer” de denir. Bu seferde, mülk aleminden melekut alemine, ilme’l-yakinden ayne’l-yakin mertebesine, kötü huyları bırakıp iyi huylarla süslenmeye, gafletten zikre, kafir, gafil, fasık, hasta ve katılaşmış bir kalpten, uyanık, sağlam ve Allah ile huzur bulmuş bir kalbe geçiş yapılır.

Bütün mürşidler, bu yolculuğun ancak yolu bilen bir rehberle alınabileceğini söylemişlerdir. Bu rehberin, alim, arif, müttaki, kâmil ve Allah tarafından irşada ehil ve    kendisine irşad izni verilmiş olması gibi şartlara sahip olması gerekiyor. Arifler, insanın kendi başına veya ehil olmayan birisiyle bu yolu katetmesinin imkansız denecek kadar zor olduğunu söylüyorlar. Bu, zor olduğu kadar tehlikelidir de.

Hiç şüphesiz, insanın nefsini terbiye etmesi, çirkin huylarından arınıp, kalbini zikir ve fikirle uyandırması, Kur’an ve hadiste övülen yüksek hallere ve üstün ahlaka ulaşması; kısacası kulun Allah’ın rızasını bulması, dünyada en büyük maksat ve en mühim iştir.

Şimdi, Cibril-i Emin rehberliğinde gerçekleşen Mirac’la, bir emin mürşid rehberliğinde gerçekleşen seyr-u süluku karşılaştıracağız. Edeb Peygamberi Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin yüksek edeb ve güzel hallerinden örnekler verip, ariflerin tespitleriyle Hak yolcusuna gereken iki önemli edebi hatırlatacağız.

Güven ve Teslimiyet

Öncelikle, hak yolcusunun kendisinin manen hasta ve yardıma muhtaç, mürşidinin de bu işte ehil olduğuna inanması gerekir. Kâmil mürşid, manevi terbiyesine aldığı müridin kalbindeki samimiyetine önem verir. Mürşid, müridin acı ve tatlı hallerinde, dar ve sıkıntılı anlarında, zenginlik ve fakirlik, sıhhat ve hastalık zamanlarında, insanlar tarafından ayıplandığında, en yakınları tarafından horlandığında, hatta kendisinin müride sert davrandığında ne yaptığına, nasıl davrandığına bakar. Müridinin, Allah Rasulü’nün (A.S.) miraçtan önce çektiği sıkıntılı hallerden bir nebze tattığında ne yaptığını görmek ister. Çünkü Allahu Tealâ, kendi yolunda çekilecek çile, kıtlık, yalnızlık, hakarete uğramak ve benzeri durumlarda nasıl sabır gösterileceğini bizzat habibi Hz. Muhammed (A.S.) üzerinde göstermiş ve sonra gelen Hak yolcularına sadakat, sabır ve metanet örneği vermiştir.

Bu ölçme ve tanıma bazen de bol nimet ve servet ile olur. Hak yolcusu, dünyanın en zengin insanı da olsa, mürşid-i kâmildeki marifet ve ilahi muhabbetin fakiri olduğunu, ona muhtaç bulunduğunu bilip, ‘kurtuluş reçetem onun elindedir’ demelidir. İyi ve kötü her durumda, girdiği hak yola inancını ve bu  yolda elinden tuttuğu mürşidine bağlılığını korursa, manevi yolculukta sağlam adımlarla ilerler. Bu durumda mürşidi ona, o da mürşidine güvenir.

Kalp Temizliği

İlahi huzurda kabul görmek ve Allah tarafından sevilmek, kalbin küfür, nifak, isyan, gaflet ve kötü huylardan temizlenmesine bağlıdır. Kalbinde kibir, riya, haset, dünya sevgisi, makam hırsı, gaflet, ihanet gibi şeytani özellikler bulunan kimse, Allah yolunda bir kâmil mürşidin elinden tuttuğu zaman, mürşidin ilk işi kalbin bu kötülüklerden temizlenmesidir. Peşinden güzel ahlak ile donatılmak gelir. Manevi seyir ve ilahi huzurda kabul, ancak bundan sonra olur. Allah Rasulü (A.S.) miraca çıkarken kalb-i şerifleri, her türlü kötülükten temiz olmasına rağmen, Cebrail Aleyhisselam tarafından yarılıp, nur ile yıkandı ve tekrar saadetli göğsüne kondu. O güzel ve özel yolculuk ondan sonra başladı.

Böyle bir hedefe yönelen hak yolcusunu büyük arif İmam Gazali (Rh.A.) şöyle uyarıyor :

“Uzuvlarını günahlardan, nefsini alıştığı boş adet ve işlerden, kalbini karanlık ve katılıktan, sırrını kirlerden, ruhunu hissî perdelerden, aklını hayalî ve boş düşüncelerden arındırmadıkça, Allahu Tealâ’nın huzuruna ulaşamazsın.”

Hak yolcusunun kalbinin temizlenmesi için en tesirli ilaç, Peygamber varisi kâmil mürşidin nazarı ve onun nezareti altında yapılan zikirdir. Bütün arifler, kalbi ve bütün vücudu saracak zikrin en önemli ilaç olduğunu belirtiyorlar. Yukarıda zikrettiğimiz kudsi hadiste belirtildiği gibi gafletten uzak yapılan zikir, zikreden kimseyi Allah’a yaklaştırır. Ayrıca, kulun göklerde anılmasını ve melekler tarafından tanınmasını da sağlar.

Allahu Tealâ’nın şu sözü zikrin faziletini anlatmaya ve ona sımsıkı sarılmaya yeterli :

“Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraberim, ben de onu zikrederim”



Kaynaklar  :


Miftâhu’l-Usûl
Dr.Dilaver SELVİ
kaynaklarıylaTasavvuf
NAKŞİBENDİ YOLU MENZİL,GAVS-I SANİ
tasavvufokulu
semerkanddergisi

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Hz. Muhammed’In Mucizevî Tespiti - Beyin
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:37 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok


HZ.MUHAMMED’İN MUCİZEVÎ TESPİTİ  - BEYIN

Yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin Allâh Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’ın mucizevî bir tespitini açıklamak istiyorum bugün…

Yaklaşık on sene önce “HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitabımda detaylı olarak anlattığım üzere, gökteki tanrının yanından Dünya üzerinde seçtiği peygamberine yazılı bir kitap indirmediğini; Allâh ismiyle işaret edilenin birimde açığa çıkardığı bilginin “nüzûl”, vahiy yollu geldiğini; yani”BİLGİ”nin, özünden gelip, bilincinde açığa çıkması şeklinde, “İKRA” olayıyla “OKU”nan, Allâh Sistem ve Düzeni olan “SÜNNETULLÂH” olduğunu açıklamıştım. Cebrâil ismiyle işaret edilen, Rasûl ve Nebilerde açığa çıkan melekî kuvve, ebediyen değişmez “Sünnetullâh”ı “OKU”mayı sağlar!

“Anladığım İslâm” başlıklı yazımda izah ettiğim üzere, “İKRA=OKU”ma işlevinin, gökten tanrının yanından gelen kanatlı meleklerin dediklerinin tekrarıyla değil, beyinde açığa çıkan ALLÂH isimlerinin işaret ettiği kuvveler (melekler – melekeler) ile oluştuğunu, her kapsamlı düşünen beyin fark edebilir.

İşte işin sır noktası beyin!

“Kalp” diye bahsedilen şey ise “şuurda açığa çıkan iman nûrunun” adıdır! Hâlâ hadislerdeki “kalp” kelimesiyle işaret edilenin “yürek” olduğunu düşünenler, kalp nakli ameliyatlarıyla başkasının kalbini alanların durumunu sorgulasınlar!

Dinsel anlatımla, beyin, insanda ALLÂH isimlerinin işaret ettiği anlamların zâhire (açığa) çıktığı merkezdir…

Tüm insanlar ve insansılar için geçerli olan gerçek bu!

Doksan dokuz Esmâ diye bildiğimiz, detayda sayısız ALLÂH isimlerinin işaret ettiği kuvveler, özellikler, hep beyin aracılığıyla açığa çıkmakta tüm canlılarda.

“Hareket eden hiçbir canlı yoktur ki onun “b”nasiyesinde (alnında-beyninde var olarak/beyninden) tutmuş olmasın (Fâtır’ın beyni programlaması)…” (11.Hûd: 56) âyeti de buna işaret eder; Rabbanî tasarrufun beyin aracılığıyla açığa çıktığına…

Bunlar, işin işaret, mecaz, benzetme yollu anlatımıdır… Bunların her birinin günümüz ilimlerinde fark ettiğimiz karşılıkları vardır oysa…

Evet, konumuz insan beynindeki bir kuvve!..

İşte yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) da, insan beynindeki bu kuvveye işaret ederek, “DUA” konusuna çok önem vermiş ve her konuda, her fırsatta “DUA” mekanizmasının işletilmesine işaret etmiştir.

www.ahmedhulusi.org adresinden tümüyle okuyabileceğiniz “DUA VE ZİKİR” isimli kitabımızda dua olayının sırrını açıklamıştım. Beynin dua anında “yönlendirilmiş beyin dalgaları” ürettiğini; bunun, istenilenlerin gerçekleşmesi konusunda işlev gördüğünü tüm detayları ile anlatmıştım.Duanın, insan beynine bahşedilmiş ilâhî kuvveleri harekete geçirmek demek olduğunu yeterince açıklamaya çalışmıştım. Keza “zikir” denilen çalışmanın dahi ötedeki bir tanrıyı anmak değil, beyindeki o ismin işaret ettiği anlamlara dönük gelişme sağladığına işaret etmiştim…

İşte bunları fark ettikten sonra, şimdi gelelim Müslümanlığın bir gereği olarak bize teklif edilen “abdest” olayına!

1986 yılında yayınladığım “İNSAN VE SIRLARI” isimli kitabımda “abdest” olayının tanrıya tapınmak için değil, kişinin bedeninin biyoelektrik enerjisinin, sudaki enerjiden yararlanması amacına dönük olduğunu açıklamıştım. Su bulunmayan ortamda yapılan teyemmümün ise bünyedeki statik elektriğin topraklanması amacına dönük olduğunu anlatmıştım. Taklit ehli olarak yetiştirilen kitle ise, o zamandan bu yana hep karşı çıkmıştı bu gibi açıklamalarıma; “Biz tanrıya tapınmak için abdest alırız, hikmeti bizi ilgilendirmez” diye!!!

Şimdi bir adım daha ileriye gidip, bu konudaki çok önemli bir sırrı daha açıklayalım…

Allâh Rasûlü muhteşem insan Hz. Muhammed (aleyhisselâm) daima “abdest” alırken dua ediyordu ve herkese de abdest alırken dua etmesini tavsiye ediyordu…

Niçin?..

Gökteki tanrıya seslenip, “Ey tanrı bak senin peygamberinin dediğini yapıyorum; sen de beni nûr eyle” diye mi?

Yoksa?..

İşte geldik, Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa’nın bir mucizevî tespitine daha…

Kişi, abdest alırken, dua etmek suretiyle belli bir anlam ihtiva eden beyin dalgalarıyla; su kristallerini değiştirerek, etkileyerek, iyonize ederek vücuduna yararlı su iyonlarının girmesini sağlar!

Su içerken veya bir şey yerken elindekine besmele “OKU”manın (beyin dalgalarını, içtiğine veya yediğine yönlendirmenin) anlamı da buradadır!

Kurşun döktürmek ise dinsel bir ritüel olmayıp, başta birikmiş, bunalım oluşturan statik elektriğin, akıtılan eriyik kurşuna boşaltılması amacına yöneliktir.

Beyni, göz ve kulağına esir düşmüş, gördüğünün ötesini düşünmekten âciz, çağdaş bilimlerden ve Dünya’daki tespitlerden bîhaber kimselerin bunları anlaması elbette çok zor! Ne var ki Dünya dönüyor ve bir kısım insanlar hâlâ yüzyıllarca önceki kulübelerinde yaşamakta ısrar etseler dahi, öte yanda gökdelenler uzaya yükselip, uydudan onların bahçelerindeki böcekler seyredilebiliyor!

Ve dahi, su kristallerinin insanların yaydıkları düşüncelere göre nasıl şekil aldıkları, mikroskoplarla açık seçik tespit edilebiliyor!

İnsan beyninin farkında olarak veya olmayarak yaydığı dalgalar, aynı esasla, suyu, sudan var olmuş canlıları sürekli etkilemektedir. Bu yüzden de “insan düşüncelerini açıklasa da, açıklamasa da sonucunu yaşayacaktır” anlamına gelen bilgi verilmiştir Bakara Sûresi284. âyetinde.

İnsan beyninin yaydığı düşünce dalgalarının suyu nasıl etkilediğini gösteren araştırma sonuçlarını aşağıdaki linklerden İngilizce okuyabilirsiniz.

http://www.hado.net/index.php

http://www.wellnessgoods.com/messages.asp

http://www.adhikara.com/water.html

http://www.life-enthusiast.com/twilight/..._emoto.htm

http://www.cerncourier.com/main/article/46/2/8

(Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Masaru Emoto’nun Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmış “SUYUN GİZLİ MESAJI” isimli kitabını okuyabilirler.)

Şimdi bu konuyu çok iyi düşünelim!

Abdest alırken dua okumak, yani düşünceni, dileğini beyin dalgaları şeklinde suya yönlendirerek su kristallerini şekillendirmek ve o suyu ozmoz yoluyla vücuduna almak… Ya da “suya okumak” denilen şekilde belli bir anlam taşıyan beyin dalgalarını suya yönlendirerek, o yönde suyu şekillendirmek ve o suyu içmek veya içirmek!..

Düşünün ki, insan vücudunun yaklaşık %80’i sudur. Bu duruma göre, bu su yapı ağırlıklı varlığa, karşısındaki kişinin yönelerek pozitif veya negatif düşünce dalgalarını yollaması, acaba ne boyutta tesirler oluşturur?..

1400 küsur yıl önce, çölün ortasında, bugünün bilgilerini hayal bile etmesi hayal edilemeyecek bir toplum içinde yaşamış olan o yüce Zât’ın, tüm açıklamaları aslında Yaratan’ın bir mucizesidir… Ne var ki, bunları değerlendiremeyen, “Biz inanıyoruz bize yeter” diyen ve taklitle ömür süren toplumların “sevgili peygamberimiz”den öte görebilecekleri hiçbir şey yoktur; ne bu Dünya’da ne de öte dünyada! Zira, “Dünya’da âmâ olan öte yaşam boyutunda da ebediyen kördür” gerçeği ile yüz yüzeyiz!

Değeri değerlendirmek, ancak O’nun açıklamalarını anladıktan sonra mümkün olur.

Allâh Rasûlü muhteşem insan Muhammed (aleyhisselâm), yaşamı boyunca “OKU”duğu “Sünnetullâh”a, yani Allâh isimleriyle işaret edilen anlamların evren içre evrenlerde açığa çıkış Sistem ve Düzeni’ne dayalı olarak nice mucizevî tespitlerde bulunmuştur! Ne var ki, vahiy veya keşif yollu açığa çıkan bu tespitlerini, o devrin yaşam şartları içinde tüm detaylarıyla açıklayamamış, sadece elde edilecek sonuçlarına göre “şunu yapın” veya “şöyle yapın” şeklinde uyarılarda bulunmuştur. Konuları mecaz veya işaret yollu anlatmıştır.

Eğer düşünmeden yaşayan taklitçi grubundan değil isek, bize düşen, Allâh Rasûlü’nün her dediğini anlamaya çalışmak; ne yaparak veya ne söyleyerek, bize neyi anlatmak istediğini deşifre etmek olmalıdır.

Bugünkü bilimle bu kadarcık anlayabiliyorum o Zât’ı… Yarınkiler, muhakkak ki bizim fark edemediklerimizi dahi fark edecek, O’nun ihtişamını çok daha fazla anlayacaklardır.

Deccaliyet safında yer alıp, Allâh Rasûlü’ne hizmette olanları düşman görenler bilsinler ki, dindarlara saldırmakla asla Allâh Rasûlü’ne ve açıkladığı DİN’e zarar veremeyeceklerdir.

Son olarak şunu sakın unutmayalım… Ne “Allâh” ismiyle işaret edilenin, ne de Allâh Rasûlü’nün, bizim yapacağımız hiçbir çalışmaya ihtiyacı yoktur! Yapılanlar tanrıya tapınma amaçlı değil, her varlığın Allâh adıyla işaret edilene kulluğu içindir. Kim ne yapıyorsa veya yapacaksa yalnızca kendi geleceğini güzelleştirmek için yapacaktır. “İbadet, başka amaçla değil, yalnızca kulluk için yapılır” cümlesinin anlamı, “ibadet ötedeki tanrıya tapınmak için yapılır” olmayıp; “ibadet, varlığındaki Allâh ismiyle işaret edilenin kuvvelerinin sende açığa çıkması, geleceğine mutluluk getirmesi amacıyla beynine yön vermen için yapılır ki, bu da gerçek kulluktur” demektir!

İnsan, sorgulayıp düşünebildiği, o çağda ve şartlarda bildirilenlerin azametini fark edebildiği kadarıyla Rasûlullâh’ın değerini anlar; o nispette de kendilerine yakın olur.

AHMED HULÛSİ

Bu konuyu yazdır