| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Tasavvufun Tarihi |
|
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:34 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvufun Tarihi
Tasavvufî hayat ve düşüncenin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü şekli ile tasavvuf teriminin delalet ettiği mana ve hükümlerin birçoğu Hz. Peygamber zamanında ve özellikle onun hayatının içinde vardır.
Tasavvuf, İslam kültür ve medeniyetinin dinî, ahlakî ve mistik alandaki önemli unsurlarından biridir.
Tasavvufî hayat ve düşüncenin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü şekli ile tasavvuf teriminin delalet ettiği mana ve hükümlerin birçoğu Hz. Peygamber zamanında ve özellikle onun hayatının içinde vardır. Tasavvuf, bu mana ve hükümlerin bir ilim olacak şekilde düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkmış İslami bir cereyandır. Hz. Peygamber gerek yaşadığı sade hayat ve gerekse ibadet ile tasavvufi hayata kaynaklık etmiştir. O'nun bu yaşayışı öncelikle ashabı tarafından benimsenmiş ve daha sonra da tasavvuf olarak isimlendirilen ilmin kaynağını oluşturmuştur.
Tasavvufun kaynağının Hz. Peygamber'e dayandığı ve o kaynaktan yayılan bir rayiha olduğu, O'nun örnek hayatı ve bu hususla alakalı sözleri dikkatle incelendiği takdirde görülecektir. Azimet, şecaat, kahramanlık, şükür, tevekkül, kadere rıza, belalara sabır, fedakârlık, kanaat, gönül zenginliği, cömertlik, tevazu gibi insanın her zaman özlemini çektiği bu vasıfların gerçek kaynağı hiç şüphesiz Peygamberimiz'dir. Hz. Peygamber'in hayatının her safhasından istifade edilmiş, tasavvufun kabul ettiği bütün özellikler Kitap ve Sünnet doğrultusunda gelişmiştir. Bu gelişmenin yanı sıra asla uymayan fikir ve davranışların zaman zaman zuhuru ise sosyal hayatın vazgeçilmez özelliğidir.(1)
Tasavvuf, insan ruhunun kemale ermesine sebep olan hal ilmine büyük önem vermiştir. Bu halin insanda meydana gelişi, Kitap ve Sünnet ışığında bazı prensiplerin tespit ve uygulamasına bağlıdır. Bu ise Hz. Peygamber ve ashabının hayatında mevcut hususların yaşanmasına vesile olan eğitimi nesilden nesile aktaracak bir disiplin meydana getirmekle mümkündür.(2) İşte bu disiplinin adı olan tasavvuf, ilk devirlerde zühdî bir hareket olarak başlamış ve İslam ruhunun canlılığının bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Tasavvufî hayat ve düşüncenin bir zühd hareketi olarak başlangıcından teşkilatlanarak tarikatlar şeklini alması ve günümüze kadar gelen süreç ise tasavvuf tarihinin konusunu oluşturmaktadır.
Başlangıçtan günümüze kadar olan tasavvuf tarihi, genellikle kabul edilen görüşe göre zühd, tasavvuf ve tarikat dönemi olmak üzere üç döneme ayrılır.
I. ZÜHD DÖNEMİ: Bu dönem Asr-ı saadetle başlayan, tabiin [sahabenin takipçileri] ve tebe-i tabiin [tabiin'in takipçileri] devrini ve ilk iki asrı içine alan, tasavvuf kavramının ortaya çıkışı ve sufi deyiminin ilk defa kullanılmaya başlanmasına kadar olan dönemdir.
Tasavvufa göre sufilerin piri Hz. Peygamber'dir. Sufiler kendilerinde mevcut olan ilim, marifet, hâl ve yaşayışın ilk örneğini daima Rasulullah'ta görmüşlerdir. Rasulullah'ın ruhani hayatı ve dini heyecanı nesilden nesile aktarılarak aynen devam etmiştir. Bu hayat okuyarak ve yazarak öğrenilen bir hayat olmayıp yaşanılan ve yaşatılan; tasavvufi zihniyetin ve yaşayışın kaynağını oluşturan hayattır. Münavî'nin çeşitli devrelerde yaşayan sufileri anlatmak için yazdığı el-Kevakibü'd-dürriyye isimli eserine Hz. Peygamber'i anlatmakla başlaması bunu gösteren örneklerden biridir.(3) Bu sebeple tasavvufun hadis ilmiyle olan münasebeti de önem kazanmaktadır. Yani tasavvufi hayatın temelini oluşturan Hz. Peygamber'in ruhî ve zühdî hayatı ile bu konudaki sözleri, tasavvuf ve hadis ilimlerini birbirlerine yaklaştırmıştır. Tasavvufun bir ilim olarak ortaya çıkışından önce, gerek muhaddisler ve gerekse mutasavvıflar tarafından kaleme alınan Kitabu'z-zühdler hadis ilmiyle tasavvuf arasında bir köprü görevi görmüştür.(4)
Tasavvufa göre sufilerin piri Hz. Peygamber'dir. Sufiler kendilerinde mevcut olan ilim, marifet, hâl ve yaşayışın ilk örneğini daima Rasulullah'ta görmüşlerdir. Rasulullah'ın ruhani hayatı ve dini heyecanı nesilden nesile aktarılarak aynen devam etmiştir.
Tasavvuf ve sufi kelimeleri, her ne kadar kitap ve sünnette lafız olarak geçmese de mutasavvıfların tasavvufu tarif ederken kullandıkları ifadeler ile tasavvuf kavramlarının ekserisi, Kur'ân ve sünnet kaynaklıdır. Mutasavvıfların tariflerinden olan "tasavvuf zühddür" ibaresi bunu gösteren örneklerden biridir. Zira Hz. Peygamber'in hadislerinde de zühd övülmüş ve zühdün en güçlü örnekleri kendi hayatlarında görülmüştür. Allah Rasulü ve Hulefa-i Raşidîn'in hayatında zühd, takva, sabır, tevekkül, cömertlik, feragat şeklinde yaşandığını gördüğümüz ruhani ve manevi hayatın diğer sahabilerce de benimsendiğini ve en güzel örneklerinin onlar tarafından yaşandığını görüyoruz.(5) Dolayısıyla zühdden gaye de tasavvufa dönüşmektir. Kemale eren bir zühd hareketi tasavvufi cereyanı doğurur. Onun için "zühdün nihayeti tasavvufun bidayetidir" denilmiştir. Bu kaide hem bireysel hayattaki zühd yaşayışı, hem de sosyal zühd hareketi için doğru ve geçerlidir. Onun için bir buçuk-iki asır devam eden İslam-zühd hareketinin tasavvufi hareket haline dönüşmesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. İlk defa sufi adıyla meşhur olan Ebu Haşim Sufi'dir. Hicri 150 tarihine kadar seyrek surette rastlanan sufi deyimine bu tarihten itibaren biraz daha sık şekilde rastlanılmaya başlanmıştır.(6) Bu dönemde karşımıza çıkan başlıca zühd mektepleri ise Medine, Basra, Kûfe ve Horasan'dır.
II. TASAVVUF DÖNEMİ: Sufi ve tasavvuf kavramlarının kullanılmaya ve ilk sufi adlarının duyulmaya başladığı hicri II. asrın sonundan, tarikatların ortaya çıktığı devre kadar olan üç, üç-buçuk asırlık dönemdir. Tasavvuf bu dönemde müessese haline gelmiş ve Cüneyd Bağdadî, Bayezid Bestamî, Gazalî gibi büyük sufi ve mutasavvıflar bu dönemde yetişmiştir.
II/VIII. asırdan sonra tasavvufun amelî yönünden ziyade nazari yönü gelişmeye başlamıştır. Sufilerin manevi tecrübe ile elde ettikleri bilgilere marifet, irfan, hakikat ve sır gibi isimler verilmekteydi.(7) Ayrıca ilk tasavvufî eserler bu dönemde yazılmaya başlanmıştır.
III. TARİKAT DÖNEMİ: Tasavvuf müesseselerinin temsilcisi diyebileceğimiz tarikatların ortaya çıkarak sosyal hayatın bir parçası haline geldiği VI/XI. asırdan başlayarak, günümüze kadar devam eden dönemdir.(8 ) Tasavvufi tefekkürün İbn Arabi gibi büyük temsilcilerinin yetiştiği; zaman zaman medrese-tekke çatışmalarının gündeme geldiği, şiir ve edebiyatta en değerli mahsullerin verildiği devirdir.
Kaynaklar
1) Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Vakfı Yay (İFAV)., İstanbul 2001, VI. Basım, s. 59.
2) A.g.e, s.151.
3) Mustafa Kara, Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay., İstanbul 1990, III. Basım, s. 29.
4) Yılmaz, a.g.e, s. 59-60.
5) Mesnevî, 1,477.
6) Kara, a.g.e, s. 31-32.
7) A.g.e, s. 38.
8 ) Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü, T.C. Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001, s. 15.
|
|
|
Tasavvuf Kavramları |
|
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:29 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvuf Kavramları
Her ilim ve sanatın kendine has terimleri ve kavramları vardır. Bütün ilim ve sanat dallarında var olan kavramlar, tarihi seyri içinde tasavvuf ilminde de var olmuştur. Diğer İslamî ilimlerde olduğu gibi, tasavvufta kullanılan kavramlar da genellikle Kur'ân ve sünnetten alınmadır. Mutasavvıfların kavramları genellikle iki maksatla kullandıkları belirtilmektedir:
1. Anlaşılması zor konuların ehli tarafından daha kolay anlaşılmasını sağlamak
2. Ehil olmayan kimselerden tasavvufî sırları gizli tutmak.(1)
Klasik tasavvuf kitaplarında makam, hal, menzil ve vakt gibi gruplara ayrılarak tasnif edilen tasavvufî kavramların bazıları aşağıda açıklanmaktadır.
Bir hadiste "ihsan" olarak ifade edilen, "Allah'ı görüyormuşçasına kulluk etmek, ya da Allah'ın bizi gördüğü duygusuyla ibadet" anlayışı, murakabe kavramına işaret sayılmıştır. Murakabe bir bakıma kalbî ve zihnî teksiftir. Gönüldeki ve kalpteki düşüncenin "Allah" zikri ve fikri etrafında yoğunlaştırılmasıdır.
İBADET
"Abd" kökünden gelen bu kelime, tasavvufta Allah rızasına yönelik her türlü hareket ve davranışı içine alır. "Ben insanları ve cinleri, ‘Ben'i tanıyıp ibadet etsinler diye yarattım." (ez-Zariyat, 51/56) ayetine dayanır.(2)
TAKVA
Kelime anlamı herhangi bir "tehlikeden korunmak" demektir. Tasavvufi manada takva, kalbi günahlardan temizlemek demektir. Ehl-i hakikate göre takva, kişinin Allah'a itaatle ilahi cezadan sakınmasıdır. Bir başka ifadeyle takva, "Seni Allah'tan uzaklaştıracak şeylerden uzaklaşmandır."(3) Aynı zamanda mutasavvıflar tarafından sınırları korumak ve ahde vefa olarak da ifade edilmektedir.(4) Dolayısıyla takva için bütün iyilikleri kendinde toplayan bir haslettir, denilmektedir. Takvanın aslı önce şirkten, sonra kötü ve günah olan fiillerden, daha sonra günah olması ihtimali olan amellerden sakınmak, en sonra da fuzuli ve lüzumsuz olan şeyleri de terk etmektir.(5)
VERÂ
El çekmek, uzak durmak demektir. Haram ve yasak olan şeylere düşmemek için, şüphelilerden sakınmaktır. Bir başka ifadeyle, ağızdan kalbe giren ve çıkanın Allah ve Resul'ünün sevdiği şeyler olmasına dikkat etmektir. Resulullah (Sav) "Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi İslam'ı iyi anlayıp tatbik ettiğinin delilidir." (Tirmizî, Zühd) buyurmuştur.
Verâ, zühdün başlangıcı sayılır. Çünkü verâ şüpheliyi, zühd ihtiyaçtan fazlasını terk etmektir. Verâ, Kur'ân ayetlerinde geçmez. Fakat hadis-i şeriflerde çok defa geçmektedir. Hadislerde bu kavram, genellikle haram ve şüpheli şeylerden sakınmak anlamında kullanılmıştır. Sufiler, Peygamberimiz'in "Verâdan daha kolay ve sağlam bir yol görmedim." (Buhari, Buyû', 3) "Gönlüne şüphe düşüren şeyi bırak, şüphe düşürmeyene bak!" (Buhari, Buyû', 3) gibi hadis-i şeriflerini esas alarak, verânın hassasiyetle uygulanmasının, kişinin günah ve şüpheli olan şeyleri tanımasına yardımcı olacak bir sezgi ve duyuş özelliği kazandıracağını ifade etmiştir.(6) Yahya b. Muaz şöyle der: "Verânın iki şekli vardır: Zahirî verâ; Allah Teala'nın rızasından başka bir şeyin seni harekete geçirmemesidir. Batınî verâ; kalbine Allah Teala'dan başka bir şeyin girmemesidir."(7)
TEVBE
Tevbe; günahtan dönüp edip Hakk'a yönelmektir. Genellikle tasavvufi makamların ilki sayılır. Tevbe, tasavvufta şeriatın yerdiği şeyden övdüğü şeye dönmek olarak kabul edilir. (8 ) Peygamberimiz tevbeyi nedamet olarak tanımlamıştır. Tasavvufta tevbenin sağlıklı olabilmesi için, mazi, hâl ve istikbale ait şu üç esasın bulunması şarttır:
1. Yapılan günahlara pişmanlık (mazi)
2. Günahlardan sıyrılmak (hâl)
3. Bir daha günaha dönmemeye azmetmek (istikbal)(9)
Tevbe, bazı mutasavvıflarca üç derecede incelenmiştir:
1. Tevbe: Allah'ın azabından korkarak günahı terk etmek. Bu birinci basamaktır.
2. İnabe: Allah'ın sevap ve mükâfatına bel bağlayarak O'na yönelmesidir. Tevbenin orta noktasıdır.
3. Evbe: Hakk'ın rızasını kazanmak ve sadece O'na yönelmektir. Bu en ileri derecedir.(10)
ZİKİR
Unutmamak, hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, anmak demektir. Kur'ân'da zikir genellikle lügat anlamlarına uygun şekilde Allah'ı anmak, O'nu daima hatırlayıp hiç unutmamak manalarında kullanıldığı gibi "namaz" ve "Kur'ân" gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Zikrin fazileti hadislerde de övülmüştür. Tasavvuf erbabı, ayet ve hadislerin aydınlığında zikri, tarikatların "üssü'l-esas"ı saymışlardır. Zikir kulun Rabbine yaklaşmasını sağlayan en büyük ibadet olarak nitelenmiştir.(11) Ancak zikrin gizli veya aşikâr yapılışı hususunda farklı görüş ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Tarikatlar, tarihi seyri içinde ferdî ve toplu zikre büyük önem vererek, bunun icra şekli konusunda değişik usuller geliştirmişlerdir. Toplu zikre genellikle sema, ayin, hadr gibi; ferdî zikir türleri de lisanın, kalbin, hafînin, ahfânın, sırrın zikri gibi adlar almıştır.(12)
MURAKABE
Lügat anlamı itibariyle denetlemek, kontrol etmek manalarına gelen bu kavram Kur'ân'da değişik biçimlerde geçer. Bir tasavvuf kavramı olarak murakabe, kulun gönlüne ve iç dünyasındaki duygu ve düşüncelerine Allah'ın muttali olduğunu bilmesi ve bu sebeple kalbini ilahi zikirden alıkoyacak kötü düşüncelerden arıtmasıdır. Hem içte hem dışta Hakk'a yönelmenin maksadını sürekli düşünmek demektir.(13) Bir hadiste "ihsan" olarak ifade edilen, "Allah'ı görüyormuşçasına kulluk etmek, ya da Allah'ın bizi gördüğü duygusuyla ibadet" anlayışı, murakabe kavramına işaret sayılmıştır. Murakabe bir bakıma kalbî ve zihnî teksiftir. Gönüldeki ve kalpteki düşüncenin "Allah" zikri ve fikri etrafında yoğunlaştırılmasıdır.(14) Zira murakabe, kulun Hak Teâlâ'nın her halükârda onu denetlemekte olduğunu bilmesidir.(15)
İTMİNAN
İtminan kelimesinin sözlük anlamı, sıkıntıdan sonra sükûnete ermek, karışıklıktan sonra düzelmek şeklinde ifade edilebilir. Kur'ân'da on üç yerde geçen bu kavram, kalp ve gönlün bir şeye güvenip bağlanması ve bu güvenle huzura ermesi demektir. Tasavvufi olarak itminan kalpte hiçbir şüpheye yer bırakmadan Allah'a yönelmektir. İtminan, kalbi aklına galip, imanı kavi, ilimde derinlik sahibi, zihni duru, özü sağlam kimselerin halidir.(16)
SIDK
Doğruluk, gerçeklik ve kalp temizliği gibi anlamlar ifade eder. Kelam âlimlerinin peygamberlik sıfatı saydığı bir özelliktir. Sıdk, söz, fiil ve davranışlardaki tutarlılık, iç ve dışın birbirine uygunluğu demektir. Gazzali'nin ifadesine göre sıdk, hem lisanda, hem niyet ve iradede, hem de azim ve amelde olmalıdır. Bunlardan niyet ve iradedeki sıdkın adı ihlastır.(17)
İHLAS
Temiz ve katışıksız yapmak, seçmek, gönülden bağlılık demektir. İbadet ve davranışları yalnız Allah'a has kılarak yapmak, başka düşüncelerden temizlemektir. Tevhid inancının özüdür.
İhlas, riyanın zıddı olup kalbi, temizliğini bozacak düşüncelerden uzak tutmaktır. Sehl b. Abdullah Tüsterî'nin "insanlara en ağır gelen amel" diye tanımladığı ihlasın zorluğunun sebebi, nefse ait bir pay taşımamasıdır. Cüneyd Bağdadî ihlas hakkında şunları söyler: "İhlas kul ile Allah arasında bir sırdır. Melek onu bilmez ki sevap yazsın. Şeytan ona muttali olamaz ki ifsad etsin, heva ve heves onu fark edemez ki kendine meylettirsin."(18 )
SABIR
Sabır, elem, sıkıntı ve belalara sızlanmayı terk etmek demektir. Sabır tasavvufta bir makam olduğu kadar, ahlakî bir kavramdır. Sabır iki yerde olur:
a. Kulun iradî fiillerinde
b. Kulun iradesi dışında kalan bela ve musibet anında
Sabır insana has bir sıfattır. Aynı zamanda hoşa giden şeylere de sabır gerekmektedir. Nimetlere sabır, onlara bel bağlayıp güvenmemektir.(19) Sabır, bütün makamları, halleri, ahlakları, amelleri ve halleri içerir. O halde hiçbir şey sabrın dışında değildir; çünkü sabır hüküm itibariyle makamların en geneli, etki olarak huyların en kapsamlısıdır. Hiçbir şey sabır olmaksızın tamamlanmaz.(20)
Tevekkül sahibinin hali şöyle anlatılır: O, kullardan herhangi bir beklenti ve ümit içinde olmaksızın kalp sükûneti kazanmış, onların sahip olduklarını düşünerek tasalanmayı bırakmış, tamahkârlığı terk ederek kalbini her şeyi planlayan ve kalpleri şekilden şekle sokan Allah Teala'ya adamış ve her şeyin arkasında Hakk'ın olduğunu söyleyebilen kimsedir.
TEVEKKÜL
Lügatte, işini birine havale etmek, vekile kalpten güvenmek anlamlarına gelmektedir. Gönlünde Allah'tan başka fail olmadığı inancı taşıyan kulun O'na güvenip dayanmasıdır. Tevekkül, ilk zahid-sufilerden itibaren tasavvuf çevrelerinde değişik şekillerde anlaşılmıştır.
Mutasavvıflara göre tevekkül, bir kalp işi ve güven duygusu olması itibariyle üç derecede gerçekleşir:
a. Kulun kendi vekiline karşı itimadı gibi Allah'a güvenmesi
b. Kulun annesinden başkasını tanımayan çocuk gibi, sadece Allah'a yönelmesi
c. Kulun kendini gassal önünde meyyit, rüzgar önünde yaprak gibi Allah'a teslim etmesi
Tevekkülü, tevekkül, teslim ve tefviz diye üçe ayıranlar da vardır. Tevekkül, Allah'ın vaadine güvenmek, teslim, O'nun bilgisiyle yetinmek, tefviz de Hakk'ın hükmüne razı olmaktır.(21)
Tevekkül sahibinin hali şöyle anlatılır: O, kullardan herhangi bir beklenti ve ümit içinde olmaksızın kalp sükûneti kazanmış, onların sahip olduklarını düşünerek tasalanmayı bırakmış, tamahkârlığı terk ederek kalbini her şeyi planlayan ve kalpleri şekilden şekle sokan Allah Teala'ya adamış ve her şeyin arkasında Hakk'ın olduğunu söyleyebilen kimsedir.(22)
ŞÜKÜR
Şükür, nimeti vereni düşünüp nimetini ikrar ve itiraf ile bu ihsanından dolayı O'na hamd etmek ve o nimeti O'nun gösterdiği istikamette kullanmaktır. Bir başka ifadeyle ihsanda bulunanın nimetini ona boyun eğerek ifade etmektir.(24)Gazzali şükrü, halktan birisine padişahın at hediye etmesi örneğiyle anlatır: Böyle şanslı bir kişinin üç sebeple sevinmesi muhtemeldir: a. Ata sahip olduğu için, b. Padişah kendisini hatırladığı için, c. Bu at ile sultana hizmet etmek için.
Dolayısıyla şükür aynı zamanda Allah'ın verdiği nimeti, yine Allah'ın gösterdiği yolda ve O'na yakınlaşmaya vesile olarak kullanmaktır.(24)
RIZA
Hoşnutluk, beğenmek, izin, müsaade ve boyun kesmek demektir. İlahî hüküm karşısında kulun itirazsız boyun eğmesidir. Rıza, tasavvuf makamlarının en üstünü olarak kabul edilmiştir. İki boyutludur:
a. Kulun Allah'tan razı olması
b. Allah'ın kuldan razı olması
O, rızaya rızayla karşılık verir. Bu da ödül ve karşılığın zirvesi, ilahî lütfun zirve noktasıdır.(25) Rıza ile sevgi arasında bir ilişkinin bulunduğu bilinmektedir. Çünkü seven sevdiğinden gelen acıyı duymaz.(26) Rıza her konuda kaderin akışına teslim olmak, her hali güzel ve hoş karşılayıp Allah'ın kazasını başkasına şikayetten vazgeçmektir.
FAKR
İhtiyaç duyulan şeyin yokluğu demektir. Tasavvufta kulun kendinde bir varlık görmemesi, her şeyi Hakk'a bırakması, şahsının, amelinin, hâlinin ve makamının Allah'ın lütfu olduğunu kabul etmesidir. Her şeyin gerçek sahibi Allah'tır. Bu yüzden bütün varlıklar ona muhtaçtır.(27) Sâlik [tasavvuf yolundaki yolcu] bu makama ulaştığında ruh, başka şeylere sapma ve ilgilenme kayıtlarından kurtulur. Gerçek fakr makamına ermek, hakikate dönmek anlamını taşır.(28 )
İstikamet tasavvufta genellikle keramet ile birlikte kullanılır ve "kuldan beklenilenin keramet değil, istikamet olduğu" sıkça vurgulanır. Çünkü mutasavvıflara göre istikamet, amellere hayat veren ve hallerin arınmasını sağlayan bir ruh olarak kabul edilir.
ZÜHD
Allah'tan başka her şeyi gönülden çıkarmak, değer vermemek, ne varlığa sevinmek, ne de yokluğa üzülmek, Allah ile ganî, Allah ile Aziz olmaktır. Zühd, tasavvufun ilk şeklidir. Sufilere göre, eşyaya dair bütün isteklerin düşmesidir.(29) Bu sebeple zahid, elinde mevcut olan dünyalığa sevinmeyen ve elden çıkan için de hayıflanmayan kimse olarak kabul edilir. (30) Kısacası zühd, Allah ile olmayı önleyen her türlü masiva ve dedikodudan uzak durmak, kalpte onlara yer vermemektir.(31)
KANAAT
Elde olanla yetinmek, Allah'ın verdiğine sabredip razı olmaktır. Bir başka ifade ile çalışıp çabalayarak bütün gayretini sarf ettikten sonra, ele geçene razı olmaktır.(32) Bişr Hafî, "Kanaat bir melektir. O ancak müminin kalbinde ikamet eder." sözüyle mutasavvıfların kanaatin önem ve özelliğine işaret etmektedir.(33)
İSTİKAMET
Düzgün ve doğru hareket etmek, bir şeyin hakkını tam vererek yapmak demektir. İstikamet, haddi aşmanın zıddıdır. İstikamet tasavvufta genellikle keramet ile birlikte kullanılır ve "kuldan beklenilenin keramet değil, istikamet olduğu" sıkça vurgulanır.(34) Çünkü mutasavvıflara göre istikamet, amellere hayat veren ve hallerin arınmasını sağlayan bir ruh olarak kabul edilir.(35)
Kaynaklar
1) Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Yay., İstanbul 2002, s. 153.
2) A.g.e, s. 156
3) A.g.e, s.157
4) Bu konuda bilgi için bkz. Abdürrezzak Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, İz Yay., İstanbul 2004, s. 146-147.
5) Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, haz. Süleyman Uludağ, Dergah Yay., İstanbul 2003, s. 200-203.
6) Mesnevî, 1,477.
7) Yılmaz, a.g.e, s. 157-158.
8 ) Kuşeyrî, a.g.e, s. 204
9) A.g.e, s. 188.
10) Bu konuda bilgi için bkz. Ebu Tâlib Mekkî, Kûtü`l-Kulûb, İz Yay., İstanbul 2004, c. II, s. 158- 170.
11)Yılmaz, s. 159-161
12) Kaşani, s. 248
13) Yılmaz, s.162-164
14) Yılmaz, s.162-164
15) Yılmaz, s. 164-165
16) Yılmaz, s. 168-169, Kuşeyrî, s. 292-295
17) Yılmaz, s. 165-168
18 ) Yılmaz, s. 169, Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV, İstanbul 2001, s. 163-165
19) Yılmaz, s. 170-171
20) Kâşanî, s. 326
21) Yılmaz, s. 172-173
22) Tevbe konusunda geniş bilgi için bkz. Ebu Talib Mekkî, c. III, 17-128
23) Kuşeyrî, s. 258-259
24) Yılmaz, s. 173-174
25) Mekkî, c. III, s. 132
26) Yılmaz, s. 175-176
27) A.g.e, s. 177
28 ) Kâşanî, s. 438
29) A.g.e, s. 282
30) Kuşeyrî, s. 209
31) Yılmaz, s. 179
32) A.g.e, s. 180
33) Kuşeyrî, s. 246
34) Yılmaz, s. 181
35)Kâşanî, s. 57
|
|
|
Tasavvufdaki Fena Mertebesi - Allahi Bilmek |
|
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:24 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvufdaki Fena Mertebesi - Allahi Bilmek
Fena Mertebesi ve ALLAH’ı Bilmek:
ALLAH’tan başka her şeyi unutmak olan Fena’nın belirtisi ise ALLAH’a duyulan sevgidir.
(…)
Gönülden tamamıyla ilimlerin silinip, mutlak bilgisizlik hali meydana gelmeden hakiki Fena’ya ulaşılmamış olur. Bu bilgisizlik hali devamlıdır. Kalkması mümkün değildir. Bazen gelip bazen gitmesi gibi bir şey olamaz.
(…)
Hace Nakşbendi buyurdular ki:
ALLAH dostları, Fena ve Beka’dan sonra ne görüyorlarsa, kendi özlerinde görürler. Ne bilirlerse kendi özlerinde bilirler. Hayretleri de kendi benliklerindedir. Burada anlaşılan şu ki:
Müşahede, marifet ve hayret (ALLAH’ın tecellilerini görme, bilme ve bunlar karşısında hayranlık ifade eden bir hayret duygusuna kapılma) sadece özde olur. Bunlardan hiç birisi dışarda olmaz. Biri dışarda kaldığı sürece Fena’dan nasip alınmaz. Onlardan bir bölümü dışarda kalırsa, Fena nasıl olur? Fena ve Beka makamlarının sonu budur. Bu, mutlak Fena’dır. (6. Mektup)
ALLAH’ın Güç ve Kudreti’nden Ne Anlamalı?:
(ALLAH’ın) Güç ve kudreti(ni), bir işin kesin olarak yapılması veya terk edilmesi olarak düşünüyorum. İsterse yapar, isterse yapmaz anlamında değildir. (8. Mektup)
ALLAH Dostlarının Özel Halleri ve Sevgileri:
ALLAH’ın sevdiği kullar, (ALLAH’ın tecellilerini) gözlemlemenin zevkiyle zevklenirler.
ALLAH’a kullukta, O’na yakınlıkta lezzetlenmekse, ALLAH’ın sevdiği kullarına aittir. ALLAH’ı sevenlerin ünsiyeti ve yakınlığı, sevdikleri ALLAH’ı seyrederken (mecazi anlamda, gönül gözüyle) olur. Sevilen kulların O’na yakınlaşması, yine O’na kulluk yapmalarıyladır. Bu insanlar, ALLAH’a yaklaşarak, O’nunla bir yakınlık kurarak, bu manevi devletle ve nimetle şereflenmişlerdir. (9. Mektup)
Efendimiz’e Uymadan ALLAH’a Yaklaşılamaz:
Eğer bir insan, ilahi ihsan olarak bu manevi devlete ulaşmak isterse, Efendimiz’e (O’na Binler Selam) tam manasıyla uyması lazımdır. Peygamberimize uyması, onun izinden gitmesi, onu en yüksek zirvelere ulaştırır. (9. Mektup)
ALLAH’ı Bilmek İçin Nefiste Alınması Gereken Önlemler:
Bir kul, nefsani duygulardan arınmadıkça, onları yere vurmadıkça, işi bu dereceye ulaştırmadıkça, şanı yüce ALLAH’ın kemalâtına, güzelliklerine ulaşamaz.
Hele bir insan kendini Mevla’nın aynı, sıfatlarını da O’nun Sıfatları gibi olduğuna inanıyor ise, bu inanç, sahibini ALLAH’ın sıfatları ve isimleri hakkında dinsizliğe ve inkâra götürür. (9. Mektup)
Berkî Tecelli:
Hiçbir isme, sıfata ve işe itibarın olmadığı Zati tecelli -ALLAH’ın Öz Zatından gelip, şimşek gibi çakıp sönen tecelli- yalnız ve yalnız Rasulullah Efendimiz’in (O’na Binler Selam) velayetine, o makamın veliliğine aittir.
Var olan ve varlığı düşünülen bütün perdelerin, ilmen olsun, aynen olsun yok olması, kalkması, ancak yine bu makamda olur.
Çıplak olarak ulaşma, yakınlaşma, zan değil hakiki vecd haline gark olma bu makamdadır.
Peygamberimize uyan kamil insanlar için, bu yüce makamdan tam bir nasip ve faydalı pay vardır.
Bu yüksek velilik makamını elde etmek, bu yüce dereceleri tamamlamak istiyorsanız, Peygamber’e (O’na Binler Selam) uymak zorundasınız.
Bu zati tecelli, birçok şeyhlere göre -ALLAH onlara rahmet etsin- Berkî’dir. Yani Şanı Yüce ALLAH’tan perdelerin yırtılıp kalkması, şimşek gibi çok kısa süre içerisinde oluyor. Sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri araya girer ve Zat-ı İlahi nurlarının parlaklığı perde gibi örter. Zat-ı İlahi’nin huzuru, şimşek gibi bir anda olur. (21. Mektup
Fena Mertebesi:
Ehlullah tarafından bildirildiği kadarıyla, ölmeden evvel ölme demek olan Fena gerçekleşmedikçe, o mukaddes Zat’a ulaşma nasip olmaz. Tam aksi, afaki, yani insanın dışında bulunan uydurma putlardan ve insanın içinde bulunan nefsin arzularına tapınmaktan kurtulamaz. İslam’ın hakikatine ulaşamaz. İman olgunluğu gerçekleşemez. Kaldı ki kulluk derecesine ulaşmış kullar içerisine nasıl girebilsin. Halbuki bu Fena makamı, velilik derecesinin ilk adımıdır ve daha başlangıçta ele geçen yüksek bir makamdır. (21. Mektup)
En Üstün Makam… Kulun ALLAH’ı Bilmenin ve Sevmenin Son Sınırına Ulaşması İçin Kendi Nefsinden Vaz Geçmesi Gerekir:
“Kişi, sevdiği ile beraberdir.”
Kalbinde ALLAH (Şanı Yüce) sevgisinden başka bir sevgi bırakmayanlara ne mutlu! Ve ancak O’nun rızasını isteyenlere müjdeler olsun!
Görünüşte insanlarla beraber ve onlarla alış-verişte ise de, hakikatte ALLAH ile beraber. Kain ve bain sofinin hali budur. Yani, bu sofi kaindir, ALLAH ile beraberdir. Baindir, insanlardan uzaktır.
Ya da kainden maksat, yaratılmışlar ile görünüşte beraberdir. Ama gerçekte baindir, ALLAH ile beraberdir.
Kalp, birden fazla şeyi sevemez. Bir şeyle kurduğu sevgi bağı kalkmadıkça, bir başkası ile sevgi bağı kuramaz.
Kalbin, mal, evlat, mevki, övülme, insanlara karşı üstün olma gibi çeşitli arzu ve bağlantıları, ancak bir sevgili içindir. O da kendidir. Sayılan bu şeylerin sevgisi, kendi sevgisinin bir bölümüdür. Çünkü sayılan bu şeyleri, onlar için değil de kendisi için istemektedir ve sevmektedir.
Nefsin kendine olan sevgisi kalmazsa, tabi olarak onlara karşı olan sevgisi de kalmaz. Bunun için denilmiştir ki;
Kul ile Rabbi arasındaki perde kulun kendisidir. Alem-dünya değil. Çünkü alemin kendisi kul tarafından istenmiyor ki perde olsun. Kulun ancak ve ancak düşündüğü, kendisidir, kendi nefsidir. Onun için perde kuldur, başkası değil.
Kul, tamamıyla kendi isteğinden, düşüncelerinden sıyrılmadığı sürece, onun isteği Rabbi olmaz. Kalbine de ALLAH sevgisi yerleşmez.
Bu büyük devlet de ancak zati tecelliye bağlı mutlak Fena gerçekleştikten sonra olur. Çünkü karanlığın kalkması, ancak apaçık bir şekilde güneşin doğmasıyla olur.
Zati muhabbet diye bahsedilen bu sevgi oluştuğu zaman da, seven kişinin nazarında sevilenin (ALLAH) eziyetiyle ikramı bir olur. İşte o anda da ihlas gerçekleşir. O zaman Rabbine ancak O’nun için ibadet eder. Kendi nefsi için değil. Nimetler istemek için ibadet etmez. Belaların kalkması için yalvarıp yakarmaz. Çünkü bela da, nimet de onun için bir olur.
İşte bu derece, mukarreblerin (ALLAH’a yaklaştırılanların) derecesidir. (24. Mektup)
Bir Süre Sonra İbadetlerden Eski Zevki Alamaz Hale Gelmenin Derin Sebebi:
Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan şöyle bir olay nakledilir:
O, bir gün Kur’an okuyan birinin okurken ağladığını gördü. Ve dedi ki:
“Biz de daha önceleri böyle ağlıyorduk ama daha sonra kalplerimiz katılaştı.”
Bu, eleştiriye benzeyen bir övgüdür.
Şeyhimden şöyle işittim:
“Yolun sonuna ermiş, ulaşmış insan, çoğu kere başlangıçta sahip olduğu şevk ve isteği, arzuyu özleyebilir.”
Şevk ve arzunun kalkması, makamın daha yüksek ve tamam olduğuna işaret eder ki, bu makam, ümitsizlik ve anlayamama, idrak edememe makamıdır. Çünkü şevk ve arzu, kavuşulabilecek şey için düşünülebilir. Kavuşma ümidi olmayan şeyde, şevk ve arzu olmaz. (26. Mektup)
Berki Tecelliye Dair:
Zatî tecelli, Hz. Zat’ın (ALLAH’ın) açığa çıkması, görünmesi anlamındadır. Fakat Yüce Zat’ın bu huzuru, ortaya çıkışı, isimlerden, sıfatlardan bir takım iş-oluş ve itibarlardan arınarak olur. İşte bu tecelliye Berki tecelli denir. Yani, perdelerin kalkıp Zat’ın görünmesi, şimşek çakar gibi kısa bir an sürer. Hemen sonra perdeler araya girerek, Hz. Zat’ı örterler.
(…)
Yüce ALLAH’ın ortaya çıkması, görünmesi de, görenlerin, şahit olanların gördüklerini anlatamayacak bir biçimdedir. (27. Mektup)
İnsanın ALLAH’ı Hakkıyla Anlayabilmesi ve Anlatabilmesi İmkansızdır ya da Kendini Bilen Rabbini de Bilir:
Ne yazacağımı bilemiyorum. Aziz ve mukaddes Mevla’mız hakkında söz söylersem, yalan söylemiş ve iftira etmiş olurum. Çünkü O, o kadar büyük ki, benim gibi birinin O’nun hakkındaveennehu4 konuşmasından çok daha yücedir.
Cismi varlığı olan, duyu organlarıyla hareket eden, onların esiri olan; maddesiz, cisimsiz olan ve duyu organlarıyla anlaşılamayan hakkında ne söyleyebilir, ne konuşabilir?
Yoktan var edilen, yaratılan bir insan hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Madde ve mekanı olan, maddesiz ve mekânsız olana nasıl yol bulabilir? Zavallı, ne kendi dışında olanlardan haberi var, ne de etrafında olup bitenlerden!
Anlatılan bu mana, işin sonunda ele geçen seyr-i enfüsi makamında olur. Hâce Bahaüddin Nakşibendi şöyle anlattı:
“Ehlullah (ALLAH erleri), fena ve beka makamına kavuştuktan sonra, her gördüklerini kendilerinde görürler. Her tanıdıklarını kendilerinde tanırlar. Bu insanların hayretleri de kendi varlıklarında olur.”
Bu manada şu ayet vardır: “Yeryüzünde de kesin olarak iman etmek isteyenler için birçok deliller vardır. Kendi nefislerinizde de… Görmüyor musunuz?” (51/Zariyat: 20-21) (30. Mektup)
Asıl Amaç Aşk ve Sevgi Değil, Tam Bir Kulluktur:
İnsanların yaratılmasındaki maksat, kulluk görevlerini yerine getirmeleridir. (ALLAH’ı tanımaya ve O’nun rızasını kazanmaya giden) Yolun başında kime aşk ve sevgi verilirse, ondan beklenen, mukaddes Zat’tan başka her şeyle alakasını kesmesidir.
Aşk ve sevgi esas gaye değildir. Tam aksi, aşk ve sevgiden amaç, kulluk makamına ulaşmaktır. Bu yola giren salikin ALLAH’a kul olabilmesi için O’nun dışındaki şeylere esir olmaktan kurtulması gerekir. Kulluğun tamamı da buna bağlıdır.
Aşk ve sevgi, ALLAH’ın dışındaki bu bağları kesmekten başka bir işe yaramaz. Bundan dolayı velilik mertebesinin sonunda kulluk makamına erilir. Velilik derecelerinin içerisinde, kulluk makamından daha üstte bir makam yoktur. Bu makamda salik, kendisiyle Mevla’sı arasında, kendisinin O’na olan ihtiyacından başka bir ilişki bulamaz. (30. Mektup)
Başka Şeylerle Yakın ve Beraber Olan, Kaplayan ALLAH’ın Kendisi Değil İlmidir:
Yüce ALLAH hiçbir şeyle birleşmiş değildir. O, O’dur. (…) Yüce ALLAH, biçimden, nitelikten münezzehtir. Alem ise, algılanan, biçimli, anlaşılabilen şeylerdir. Baştan ayağa kadar…
Biçimden münezzeh olan, biçimde biçimlenenin aynısıdır denemez. Vacip, yani varlığı zorunlu olan, mümkinin yani var olup olmaması eşit derecede muhtemel olanın aynısıdır denemez. Evveli olmayan, sonradan olanın aynısıdır denemez. Yokluğu imkansız olan, yokluğu caiz olanın aynısıdır denemez. Çünkü gerçeklerin kendi zıtlarına dönüşmeleri, aklen de şeriata göre de imkânsızdır. Biri için söylenen şey, diğeri için söylenemez, onu bağlamaz.
Ne gariptir ki Şeyh Muhyiddin (İbn-i Arabi) ve ona bağlı olanlar; Zat-ı İlahi hiçbir şekilde anlaşılamaz, meçhuldür dedikleri halde, Zat-ı İlahi her şeyi kuşatmış, kaplamış, her şeye yakın ve her şeyle beraberdir, diyorlar. Zat-ı İlahi ile ilgili bu hüküm ne?
Bunun doğrusu ehl-i Sünnet alimlerin dedikleridir ki, o da, yakın ve beraber olan, kaplayan ALLAH’ın Kendisi değil, ilmidir. (31. Mektup)
ALLAH Her Şeyden Başkadır:
Hace Bahaeddin Nakşibendi buyuruyor ki:
“Görünen, işitilen ve bilinen hiçbir şey, O (Şanı Yüce) değildir. Bunların hepsini gerçekte bir kelimeyle yok etmelidir. O kelime de ‘La’ (yok) kelimesidir.” (31. Mektup
Hz. Muhammed (O’na Binler Selam) Olmaksızın ALLAH Bilinemez:
Felsefeciler, Şeriatın Sahibi’ne (O’na Binler Selam) uyup, onu gözlerine sürme gibi çekmediklerinden, gözlerini ona tabi olma sürmesiyle parlatmadıklarından, “Emir Alemi” gerçekliğini göremediler, ondan haberleri olmadı. Ki, nerede kaldı Yüce ALLAH’ın Zatı’nın ve sıfatlarının farkına varmaları. O makamlara erişebilmeleri… Onların dar görüşleri, ancak “Yaratılış Alemi”ne yetişebilir. Onu bile tam olarak göremiyorlar. (34. Mektup)
ALLAH’ın Bilinmesi ve Tam Olarak Bulunması İmkânsızdır:
Hiçbir ilim, hiçbir müşahede ve hiçbir marifet, ALLAH’ı (Şanı En Yüce) bulamaz. Gözlerin gördüğü, kulakların işittiği ya da hatıra gelen ne varsa, ALLAH’ın gayrısıdır. O, değildir. O’nunla alaka kurmak, başkasıyla alaka kurmaktır. (38. Mektup)
Müslümanların imamı, Kufe’li İmam-ı A’zam buyurdular ki:
“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Sana layıkıyla ibadet edemedik. Fakat Seni layıkıyla tanıdık.”
ALLAH’a hakkıyla ibadet edemeyişin manası açık. Ama ALLAH’ın tanınması ve bilinmesi, İlahi Zat’ı tanımanın, bilmenin son çizgisi O’nu şu ünvanla tanımaktır:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/Şura: 11) (38. Mektup)
karalama
ALLAH’ı Bilmekte İlim ve Marifet Farkı:
Anlayışı kıt olanlar sanmasınlar ki, bu marifet basamaklarında özel ile genel, yeni başlayanla işin sonuna ulaşan birdir. Onlar, ilim ile marifetin arasını ayıramadıkları için böyle zannediyorlar. Halbuki ilim, yeni başlayanlar için; marifet ise işin sonuna ulaşanlar için söz konusudur. Marifete Fena’sız ulaşılmaz. Fani olmayanlara bu devlet verilmez.
Marifet, ilmin ötesindedir. Bilinmelidir ki, ilmin ve algılanabilenlerin ötesinde bir şey daha vardır ki, işte ona “Marifet” derler.
Fena makamının mertebeleri, basamakları farklı olduğuna göre, sona ulaşanların elde ettiği marifetin basamakları da şüphesiz farklıdır. Kimin fenası tam ise, daha yüksekse, marifeti de o derece tamdır. Kimin fenasında bir düşüklük varsa, onun marifeti de düşük olur. Buna göre kıyasla. (38. Mektup)
ALLAH’ı Bilmek, Ancak Hz. Muhammed’e (O’na Binler Selam) Uymakla Mümkündür:
İnsanoğlu çeşit çeşit pisliklere, paslara bulaşmaya devam ettiği sürece, ilahi gerçeklerden mahrum kalır. Ayrı kalır. Kalp aynasını, ALLAH’tan başkasını sevme pasından mutlaka kurtarıp, cilalamak lazımdır. Bu pas sökücülerin en iyisi, Hz. Muhammed Mustafa’nın (O’na Binler Selam) yoluna tabi olma, ona uymadır. Dualar, selam ve saygılar onun üzerine olsun.
Bunun için de atılacak adım, nefsin adetlerini, kalbi karartan isteklerini atmaktır, yok etmektir. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu! (42. Mektup)
Nakşibendi Anlayışına Göre ALLAH’ı Bilmek ve O’nun Rızasına Ermekte Son Nokta: Yad-ı Daşt:
(İnsanın ulaşabileceği manevi) kemal ve olgunluk mertebesinin en son noktası olan Yad-ı Daşt (ALLAH’ı hiç unutmamak, sürekli hatırda tutmak) hakkında Hazret-i Hace Abdülhalik (ALLAH Sırrını Takdis Buyursun) buyurdular ki:
“Yad-ı Daşt’tan ötede, vehim ve zanlardan başka bir şey yoktur. Yani ondan daha ilerde bir mertebe yoktur.” (60. Mektup)
İnsanı ALLAH’a Yaklaştıran ve O’ndan Uzaklaştıran Yapısal Nedenler:
Bilmiş ol ki, insanın hemen hemen her şeyi kendinde, özünde toplaması, onun ALLAH’a yakınlığına, değerli ve üstün olmasına neden olduğu gibi, aynı zamanda O’ndan uzaklaşmasına, cahilliğine ve sapıtmasına da neden olur.
ALLAH’a yaklaşması, aynasının tam oluşu, bütün sıfatların ve isimlerin ortaya çıkmasına hatta zati tecellilere bile yetenekli oluşu anlamındadır.
“Göklere ve yere sığmam ama, Mü’min kulumun kalbine sığarım” kudsi hadisi buna işarettir.
ALLAH’tan uzaklaşmasına gelince bu durum, kişinin, bu alemdeki parçalardan her birine muhtaç olmasındandır.
“O ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (2/Bakara: 29)
Bu ihtiyaç nedeniyle onun her şeyle bir irtibatı vardır. Bu irtibat nedeniyle de ALLAH’tan uzaklaşır ve sapıtır. (70. Mektup)
ALLAH’a Yaklaşma Yolunda “Fena” Mertebesi:
Bize ve size düşen şey, Yüce ALLAH’tan başkasına kalbi kapamamız, selamete çıkarmamızdır. Kalbi bu tür şeylerden selamete çıkarmak ise, kalbe ALLAH’tan başka herhangi bir şeyin girmemesine veya hatırdan geçmemesine bağlı… Yüce ALLAH’ın dışında kalanların kalbe girmesini önlemek ise, onları unutmakla olur ki, büyük insanların katında bu hale, “Fena” denir.
ALLAH’ın Zatı dışındakileri unutma, o dereceye varmalı ki, farz-ı muhal o tür şeyleri kalbe getirmek için kendini zorlasa bile ebediyyen hatırına gelmemeli, gönülden geçmemelidir. ALLAH’tan başkasını hatırdan geçirmeme, bu dereceye varmadan, kalbin selamete kavuşması mümkün değil. (82. Mektup)
ALLAH’ı Zikirde Metod:
Beş vakit namazı cemaatle kılıp, devamlı kılınan sünnetleri de kıldıktan sonra, zamanı ALLAH’ı zikretmekle geçirmek gerekir. İster yerken, ister içerken, ister gezerken olsun, ALLAH’tan başka bir şeyle uğraşmamak gerekir.
Sizlere zikretmenin adabını öğretmiştim. Bilinen bu yol üzere zikirle meşgul olmak gerekir. Zikir yapmakta bir gevşeklik gelirse, önce kalbinizin niçin dağıldığını araştırıp bulun. O sebebi tanıyın. İkinci olarak da; kusurları telafi edecek yollara başvurun. Yüce ALLAH’a boyun bükerek, ağlayarak yönelmelisiniz. O’na, kusurların ve kalpteki karartıların gitmesi için dua edin. (93. Mektup)
“Ben, yere ve göğe sığmadım. Fakat Mü’min Kulumun Kalbi Beni Aldı” Hadisinin Açıklaması:
Bundan ne kastedildiğini en iyi bilen ALLAH’dır. Ama herhalde şu anlama geliyor: Burada Mü’minin kalbine ALLAH’ın sığışı, hakiki değil mecazidir. Daha önce de anlatıldığı gibi, ALLAH’ın bir mekâna girmesi imkânsızdır. Öyleyse anlaşılması gereken şudur, kalbin mekânsız olanları içine alması ve kapsaması, hakiki değil mecazidir. Mekânsız şeyler karşısında Arş ve Arş’ta bulunanlar, zerre kadar bile sayılmaz. Bu hüküm, mekana sığmayanların hakikatiyle ilgilidir, suretiyle değil. (95. Mektup)
“ALLAH’ın Ahlakı ile Ahlaklanın” Ne Demektir?:
Hâce Muhammed Parsa (ALLAH Sırrını Takdis Buyursun) “Tahkikat” adlı kitabında, “ALLAH’ın ahlakı ile ahlaklanınız” emrini anlatırken buyuruyor ki:
Yüce ALLAH’ın bir ismi de “Melik”dir. Melik’in manası, her şeyde tasarrufu olan, hükmü geçen demektir. Talebe-salik ilerlerken, kendi nefsine hakim ve galib olur, başkalarının kalbine etki etmeye başlarsa, bu sıfat ile ahlaklanmış olur.
ALLAH’ın bir diğer sıfatı da “Semi”dir. Yani işiticidir. Bu yoldaki salik, hak sözü duyar ve kimden duyarsa duysun kabul ederse, gizli sırları ve hakikatleri can kulağı ile duyarsa, bu sıfatla huylanmış olur.
ALLAH’ın bir diğer sıfatı da “Basir”dir. Yani görücü olmasıdır. Salikin, basiret, yani kalp gözü açılır da kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını feraset nuruyla görür. Başkalarını kendinden daha üstün görür. Yüce ALLAH’ın her an her şeyi gördüğünü, göz önünde bulundurarak hep Yüce ALLAH’ın beğendiği şeyleri yaparsa… bu sıfatla huylanmış olur.
ALLAH’ın diğer bir sıfatı da “Muhyi”dir. Yani, Yüce ALLAH, diridir ve dirilticidir. Eğer bu yoldaki salik, terkedilen sünnetleri diriltmeye çalışırsa, bu sıfatla sıfatlanmış olur.
Yüce ALLAH, “Mümit”dir. Yani, öldüren anlamındadır. Eğer salik, sünnetin yerine konmaya çalışılan bidatlere engel olmaya çalışırsa, o da bu sıfatla sıfatlanmış olur. Diğer sıfatları da bunlara göre anlamak gerekir.
Sıradan, cahil insanlar ALLAH’ın ahlakı ile ahlaklanmaktan, başka şey anlamaktalar. Bundan dolayı da sapıklık çukuruna yuvarlanıyorlar. Evliya olan bir zatın mutlaka ölüleri diriltmesi ya da onda olağanüstü şeylerin meydana gelmesi gerektiğine inanıyorlar. Ve daha buna benzer başka şeyler… Görüldüğü gibi bunlar, bozuk itikatlardır. Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (49/Hucurat: 12) (107. Mektup)
ALLAH’ın İsimlerinin Aynası Olarak Alem (Tüm Yaratılmışlar) ve Vahdet-i Vücud’u Doğru Anlamak:
Alem, büyüğüyle küçüğüyle beraber hepsi, Yüce ALLAH’ın isimlerinin ve sıfatlarının aynasıdır. O’nun fiillerinin ve Zat’ındaki mükemmelliğin görüldüğü yerdir.
Yüce ALLAH, gizli bir hazine ve kapalı bir sır idi. Kendisi, gizli olan mükemmelliğini açığa çıkarmak, toplu manadan ayrıntılara geçmek istedi. Bundan dolayı Yüce Mevla’nın Zat’ına ve sıfatlarına işaret eder bir şekilde mahlukları yarattı.
Alemin, onu yapan Zat’la hiçbir özdeşlik ilişkisi yoktur. ALLAH’ın yarattıkları ancak O’nun fiillerine ve isimlerine işaret ederler.
Alemin Yüce ALLAH ile birleşmiş olduğunu, O’nun aynı ya da benzeri olduğunu, alemi kaplamış, onun içine girmiş, her zerreye yayılmış olduğunu düşünmek, tasavvuftaki manevi sarhoşluğun ve halin galip geldiğini gösterir. Fakat halleri istikamet üzere olan, uyanık bulunan büyükler ise, alemin, Yaratan’ına asla benzemediğini, sadece O’nun yaratığı olduğunu söylerler. ALLAH’ın (Şanı En Yüce) alemi kapladığı, onun içine girdiği ve ilminin alemle bir olduğu söz konusu edildiğinde, sadece hak ehli alimlerin görüşleri doğrultusunda konuşurlar. ALLAH, onların çalışmalarını kabul buyursun.
Şaşılacak bir durum da, bazı sofilerin Yüce ALLAH’ın Zatı-Kendi, bu alemi toplamıştır, bu alemle beraberdir gibi şeyler söylemeleridir. Halbuki onlar, İlahi Zat’ın hiçbir şeye benzemediğini, hatta Zat’ında sıfat bile bulunmadığını itiraf etmektedirler. Bu, bir çelişki değil midir? (…)
Yukarıdaki konunun iyi anlaşılması için bir örnek verelim: Büyük bir sanatkâr, araştırmacı, gizli olan değerli bilgilerini-sanatını açığa çıkarıp göstermek için harfleri ve sesleri kullanır. Ta ki bu harflerden ve seslerden oluşmuş ekranda sanatını ve ilmini açıkça ortaya koyabilsin. Şimdi bu harfler ve sesler, o gizli olan sanatın aynıdır denebilir mi?
Bu harfler ve sesler, gizli olan o sanatın ve ilmin ortaya çıktığı yerler ve saklı kalmış olan bir ustalığın göründüğü aynalardır. Dolayısıyla bu harfler ve sesler, o gizli sanatların ve ilimlerin kendisidir-aynısıdır demek yanlış olacaktır.
İşte İlahi Zat’ın (ALLAH) alemi kuşatması ve onunla beraberliği de böyledir. (…)
Yaratılmışların ALLAH’ın isimlerine ayna gibi olduğunu ispat etmek için, ‘Yüce ALLAH, bu alemle birleşmiştir, beraberdir, onun aynıdır ve alemi kaplamıştır’ gibi şeyler söylemek tasavvuf sarhoşluğundandır. Yüce Hakk’ın Zat’ı, gerçekte bu türlü ilişkilerden ve oluşumlardan uzaktır ve arınmıştır.
Toprak nerede, Rablerin Rabbi nerede?… (125. Mektup)
Namazın Cennet’teki Yansıması ALLAH’ı Görmek Olacaktır:
Bil ki, namaz kılanın rütbesi, ahirette Cenab-ı Hakk’ı görme rütbesi gibidir. Dünyada, ALLAH’a yakınlığın en sonu, namazdadır. Ahirette ise, yakınlığın en sonu Cenab-ı Hakk’ı görmektedir. (137. Mektup)
İmam Rabbani’ye Göre Vahdet-i Vücud:
Bilmiş ol ki tarikat şeyhleri üç kısımdır:
Birinci kısım demektedir ki:
Alem, Hakk’ın yaratmasıyla dışsal olarak (hariç) mevcuttur. Alemde bulunan tüm kemal ve noksanlıkları ALLAH (Şanı En Yüce) yaratmıştır. (Bu birinci kısım şeyhler) Kendilerini sadece bir kalıp olarak bilirler. Ve bunu da yine Cenab-ı Hakk’ın yarattığına inanırlar. Yokluk denizinde öyle boğulup kaybolmuşlardır ki, ne kendilerinden ne de alemden bir haberleri yoktur.
Bunlar, başkasının elbisesini giymiş kimselere benzerler. Emanet olarak bir başkasının elbisesini giymişlerdir. Bu elbisenin, kendilerinin olmayıp bir başkasının olduğunu bilirler. Böyle bilmeleri kendilerine o kadar ağır basar ki, elbiseyi asıl sahibinde görürler. Kendilerini de çıplak sanırlar.
İşte yukarıda hali anlatılan bir şahıs, hissizlik ve sarhoşluk halinden kurtulup, ayık ve şuurlu bir hale kavuştuğunda, yani ‘Fena’dan sonra ‘Beka’ ile müşerref olduğunda, elbiseyi kendi üzerinde görse bile, onun başkasına ait olduğunu fark eder. Çünkü önceki ‘Fena’ hali, şu an bilgi ile iç içedir. Artık elbiseyle hiçbir bağı ve irtibatı kalmamıştır. Kendindeki üstünlükleri ve bazı vasıfları, tıpkı bir elbise gibi soyunup çıkartan insanların hali de böyledir. Tek bir fark; o elbiseyi bir kuruntu ve hayal olarak görmeleri, dışsal olarak (hariçte) asla böyle bir elbise olmadığının farkında bulunmalarıdır. Bu görüşleri öyle yoğunluk kazanır ki, kuruntu ve hayalden ibaret olan elbiseyi de çıkartırlar ve kendilerini çıplak olarak görmeye başlarlar. Uyanıp kendilerine geldiklerinde ise, o elbiseyi kendi yanlarında bulurlar.
Fakat bu birinci kısımdaki kişilerin ‘Fena’ halleri tastamam, buna bağlı olarak gelişen ‘Beka’sı da daha olgundur. inşaALLAH yakında bu meseleye tekrar geleceğiz.
Bu büyük insanlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin, Kitap’tan, Sünnet’ten ve icmadan çıkardıkları ve söz birliği ile bildirdikleri iman bilgilerinin hepsine öylece inanırlar. Bu alimlerle kelam alimleri arasında hiçbir fark yoktur. Sadece, kelam alimleri bu bilgilere ilimle ve delillerle ulaşırken, bu büyük insanlar hallerle, zevklerle ve keşiflerle ulaşmaktadırlar.
Yine bu büyük insanlar, kesinlikle alemde bulunan herhangi bir şeyi Cenab-ı ALLAH’a dayandırmazlar, O’nunla o şeyler arasında bir bağ kurmaya kalkışmazlar. Böyle bir ilişkiyi şiddetle reddederler. Ki, nerede kalır, o şeylerin ALLAH’ın Kendisidir ya da bir parçasıdır demiş olmaları.
Olsa olsa, Rablık, ibadete müstehak olması, Yaratıcı olması ve yaratılmışların O’nun sanatının eserleri olmaları ALLAH’a dayandırılabilir. Hatta kendilerine halleri ağır bastığında bu dayanışı bile unuturlar, kaybederler. İşte o anda gerçek ‘Fena’ haliyle şereflenirler. Zati tecellilere kavuşurlar, sonsuz tecellilere ulaşırlar.
İkinci kısmı oluşturan insanlar derler ki:
Alem, Cenab-ı Hakk’ın gölgesidir. Fakat dıştaki varlığı asalet yoluyla değil de gölge yoluyla olmaktadır. Alemin mevcudiyeti, Cenab-ı Hakk’ın varlığına bağlıdır, O’nunla ayakta durmaktadır. Çünkü gölgenin varlığı, aslın varlığına bağlıdır.
Örneğin; bir şahsın gölgesi kendisiyle beraber uzasa ve o şahıs bütün özelliklerini, üstünlüklerini o gölgeye yansıtsa, -ilim, kudret, dileme gibi, ya da diğer elem duyma, lezzet alma gibi özellikler buna dâhildir- daha sonra o gölge güneşe atılsa, acı duysa, aklı olan ve mantık kuralları içinde düşünen bir insan: ‘Gölgenin sahibi acı duydu’ demez.
Üçüncü kısmın alimlerinin ise aynen böyle iddia ettiklerini aşağıda göreceğiz.
Yaratılmışların gerçekleştirdikleri bütün kötü fiiller için, Cenab-ı Hakk’ın fiilleridir denemez. Nasıl ki gölge, kendi arzusuyla hareket ettiğinde, o şahıs hareket etti denemeyeceği gibi… Evet, bununla beraber, o şahsın gücü ve iradesiyle hareket ediyor, denilebilir.
Bu noktada önemli olan şudur; kötülüğü yaratmak kötü değildir. Gerçekte kötülük, çalışıp onu fiil haline getirmektir.
Üçüncü kısım:
Bu büyükler (alemin temel gerçekliğinin) Vahdet-i Vücud olduğunu söylerler. Yani dışsal varlıkların tümü, tek bir varlıktır, o da Cenab-ı Hakk’ın Kendisidir.
‘Dışta (fiili olarak) herhangi bir alem yok, ancak ilmen vardır’ derler.
Yine, ‘A’yan’, (dışsal varlıklar) hiçbir zaman varlık kokusunu almamıştır da demektedirler. Bu alimler her ne kadar: ‘Alem, Cenab-ı Hakk’ın gölgesidir’ demişlerse de, şunu da söylemekten geri durmazlar: ‘Onun gölge olma niteliği ancak hiç mertebesindedir. Ama işin aslında ve dışsal anlamda yokluktur.’
Yine bu insanlar: Noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH, vücub ve imkân (Kendi varlığı zorunlu, diğer varlıklar ise O’nun dilemesine bağlı) sıfatıyla sıfatlandığını ve bu sıfatların yukarıdan aşağıya doğru inen mertebelerini tespit ettiklerini söylerler. Her mertebede ‘O Bir Olan Zat’ın o mertebeye uygun özellikler ile birlikte olduğunu; acıyı-tatlıyı duyanın, ‘O Bir Olan Zat’ olduğunu söylerler. Fakat bunlar, perdenin gerisinde hissedilen ve hayal edilen şeylerdir, doğrudan Kendisi değildir, demektedirler.
Onlar bu sözleriyle, birçok bakımdan aklen ve dinen sakıncalı sayılan duruma giriyorlar. Bu durumlarına yöneltilen eleştirilere cevap verebilmek için de, birçok hile yollarına sapmış ve akıldan uzak teklifler yapmışlardır. Bu insanlar her ne kadar kemal ve visalin (manevi olgunluk ve ALLAH’ın rızasına, bilgisine ulaşma) çeşitli derecelerine göre ileri noktalara gelmiş kişiler olsalar da, onların bu tür sözleri halkı sapıklığa ve inkâra götürmektedir.
Onlar, insanları, Vahdet-i Vücud konulu söylemleriyle zındıklığa sürüklemektedirler. Birinci kısmı oluşturan alimler, bu konuda daha olgun ve doğru yoldadır. Kitaba ve Sünnet’e uygunlukları ve hiçbir sakat düşüncelerinin olmadığı açıktır. Ama manevi olgunluklarına ve tamamlanma dereceleri bazı özel anlamlara dayalıdır. Şöyle ki, insan varlığının, bazı mertebelerinde, ilk oluşum (mebde) haline bir benzerlik söz konusudur. Çok ince ve maddi niteliklerden uzak bulunan ‘Hafi’ ve ‘Ahfa’ latifelerinde olduğu gibi… Onun için birçokları, sırrın fenasına kavuştukları halde, başlangıçta bu mertebeleri birbirinden ayıramamışlar ve onları ‘Lâ’ (yok) kelimesiyle yok saymışlardır. Hatta bunları başlangıç ile karıştırıp, birleştirmişlerdir. O zaman da kendilerini Hakk olarak zannederler, Yüce Hakk’ın aynı olduklarını zannederler. Ve derler ki: ‘Dışta yalnız Yüce ALLAH var. Bizim varlığımız diye bir şey kesinlikle yok.’
Fakat dışsal olarak da bir takım eserler ortaya çıktığında, bunları ilmen var olarak kabul etmek zorunda kalırlar. Ve bu durum hakkında da derler ki: ‘A’yan, yani eşya, varlıkla yokluk arasında bir berzah, bir geçittir.’
Çünkü onlar, işin başında yaratılmışlara ait bazı varlıkların mertebelerini birbirinden ayırt edemedikleri için, varlığın bulunuşunu düşünemez ve onların berzah olduğunu, varlıkla yokluk arasında geçit olduğunu söylerler. Böylece mümkün olan varlıklara (yaratılmışlara) vaciplik (sadece ALLAH’a has olan, varlığı zorunlu olma hali) bulaştırmış olurlar. İleri sürdükleri şeyin, görünürde ve ismen de olsa, gerçekte vacibe benzeyen yaratılmışlar olduğunun farkına varamamışlardır. Eğer bunun farkına varıp da yaratılmış olanı, vacip olandan ayırabilselerdi, alemin ALLAH’da birleştiğini ve O’nun aynı olduğunu söylemezlerdi. Alemi, Cenab-ı Hakk’tan ayrı görüp Vahdet-i Vücud’dan söz etmezlerdi.
Bir şahıs kendini var olarak kabul ettiği sürece, kendini Cenab-ı Hakk olarak göremez. Eğer kendinden bir eser kalmadığını zannediyorsa, bu da aynı şekilde yanlış görüşünden dolayıdır.
(…)
Birinci kısım alimler, Peygamberlerin Sonuncusu’na tam bir bağlılık içinde bulunmaları ve onunla sürekli bir irtibat halinde olmalarından dolayı, yaratılmışların bütün mertebelerini vacipten ayırmışlardır. Hepsini daha işin başında ‘Lâ’ kelimesi ile yok etmişlerdir. Yaratılmışlarla Vacip Olan (ALLAH) arasında hiçbir oran, karşılık ve benzerlik görmemişlerdir. Kendilerini aciz bir yaratılmıştan başka bir şey olarak bilmemişlerdir. Cenab-ı Hakk’ı, yaratıcıları ve sahipleri olarak tanımışlardır.
Bir kişinin kendisini Mevlası’nın aynısı veya gölgesi olarak görmesi, bu büyük insanlara çok ağır gelmektedir.
Toprak nere, Rablerin Rabbi nere?…
Bu büyük insanlar varlığı Cenab-ı Hakk’ın yaratığı olduğu için severler. Onların gözünde varlığın değeri, bu sebepten ve bu özelliğinden ileri gelmektedir. Yani, yaratılmışlar ve kendi fiilleri, Cenab-ı Hakk’ın sanatı, O’nun fillerinin, iradesinin ve kudretinin eseri oldukları için yaratılmışlara tam olarak boyun eğip, teslim olurlar. Şeriata ters düşen şeyler dışında onların fiillerini inkâra kalkışmazlar. İşte bu boyun eğiş, beğenip teslim oluş, tevhid ehli insanlara ait bir özelliktir. Bunun nedeni de, yaratılmışları, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının görünümü olarak bilmeleridir. (…)
Çünkü seven sevgilisini, onu sevmeyi gerektiren en ufak bir şeyle bile sevebilir. Ama sevgilinin yarattıkları, eserleri ve kulları için aynı şiddette bir aşk duymak mümkün değildir. Onların da sevilebilmesi için, sevgilinin çok sevilmiş olması, aradaki aşkın çok büyük olması gerekir. İşte bunu için bu yüksek insanlar, velilik makamlarının sonu olan kulluk makamlarında çok büyük hazlara ve zevklere gark olurlar.
Bu seçkin insanların doğru bir hal üzere olduklarına, keşiflerinin Kitap, Sünnet ve şeriatın zahirine tamamıyla uygun olduğuna, bundan daha sağlam bir delil olabilir mi? Öyle ki o insanlar, şeriatın zahirine kıl kadar aykırı hareket etmemişlerdir.” (160. Mektup)
ALLAH Sadece Kendinden İbarettir:
Yüce Hakk’ın hakikati sadece Kendi varlığıdır. Dışardan asla hiçbir şey O’na katılmamıştır. Yüce Hakk’ın hakikati olan ve sadece Kendinden ibaret bulunan bu varlık, bütün hayırların ve olgunlukların kaynağıdır. Bütün güzelliklerin ve iyiliklerin başlangıcıdır. (234. Mektup)
Onu Gösteren Deliller ve ALLAH:
Azimetleri -delilleri- aşarak Rabbimi tanıdım. Hayır, belki de azimetlerin -delillerin- aşılmasını, Rabbimle tanıdım. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH, Kendinden başkasına delildir. Aksi olmaz. Çünkü delil, delil olunandan daha açıktır.
Hangi şey Cenab-ı Hakk’tan daha açık ve net olabilir ki? Çünkü bütün eşyalar ancak O’nunla meydandadır. Ve her şeyin varlığı O’ndandır. Cenab-ı ALLAH, hem Kendi Zat’ına ve hem de Zat’ından başkalarına delildir, işaret etmektedir.
Hiç şüphesiz Rabbimi, Rabbimle bildiğim gibi, eşyaları da yine Rabbimle bildim. Buradaki mevzunun böyle olduğunu, limmi -akla ve görüşe dayanan- yani müessirden esere doğru olan delille buluruz. Fakat bir çoklarının görüşü, inni delil ile anlaşılandır. Yani eserden müessire -eseri yapana- giden yol iledir.
Buradaki farklılık, görüşlerin değişik oluşundandır. Hatta orada delillere ve işaretlere gerek yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın ortaya çıkışında da -zuhur- hiçbir şüphe yoktur. O, açık ve berrak olanların en yücesidir. Cenab-ı Hakk, ancak kalbinde hastalık, gözünde perde olanlar için gizlidir. (247. Mektup)
Peygamberlik Nuru Olmadan ALLAH Bilinemez:
Peygamberlerin davet nurları günden güne etrafa yayıldığı zaman, bu nurların bereketi sayesinde sonradan gelen felsefeciler, öncekilerin görüşlerini ve mezheplerini reddettiler. Yüce ALLAH’ın var ve bir olduğunu söyleyerek ispat ettiler.
Bizim aklımızın, peygamberlik nurunun desteği olmadan Cenab-ı Hakk’ı anlaması mümkün değildir. Bizim anlayışlarımız, peygamberlerin varlığı vasıta olmadan, bu muamelelere, işlere ulaşmaktan uzaktır. (259. Mektup)
ALLAH’a Ulaşılamaz… O, Ötelerin de Ötesindedir:
Yüce Hakk ise, ötelerin de ötesinde, ötelerin de ötesindedir.
Ötelerde, daha ötelerde demekle, perdeler var sanılmasın. Çünkü perdeler tamamen ortadan kalkmıştır. Tam aksi, daha ötelerde oluşu, büyüklük ve yüceliğindendir. Ki bunlar, Cenab-ı Hakk’ı bulmaya ve idrak etmeye engeldir. Halbuki Yüce Hakk, yarattıklarına çok yakındır. Ama O’nu bulmak çok uzaktır. (260. Mektup)
ALLAH, Zıddı Olmayan Bir Varlıktır:
Tersi yokluk olan bir varlık, Zat-ı İlahiyeye layık olamaz.
Başka bir kelime bulunamadığı için bu mertebeye varlık -vücud- diyorsak bununla tersi, yani karşıtlığı yokluk olmayan vücudu -varlığı- kast etmekteyiz. (260. Mektup)
ALLAH’a Yaklaşmada Nafile ve Farz İbadetler:
Nafile ibadetleri yerine getirme, ALLAH’a yakınlık gölgelerinden bir gölgenin elde edilmesini sağlar. Farz ibadetleri yerine getirmekle ise, asla herhangi bir gölge şaibesi bulunmayan asıl yakınlık ihsan edilir.
Ancak nafile ibadetler, farzları tamamlamak için yapılıyorsa, o zaman bu da, asıl yakınlığın elde edilmesine yardımcı ve destek olur, farzların içine katılır. (260. Mektup)
ALLAH, Her Şeyden Münezzehtir:
Yüce ALLAH hiçbir şeyin içinde değildir. Hiçbir şey de O’nun içinde değildir. Fakat ALLAH (Şanı En Yüce) bütün eşyayı kuşatmıştır. Her şeye yakındır, her şeyle beraberdir. Fakat bu, bizim eksik aklımızla anlamaya çalıştığımız kuşatma, beraberlik ve yakınlık gibi değildir. Çünkü bu tür şeyler Cenab-ı Hakk’a layık değildir. Keşiflerle, müşahede ile anlaşılan her ne şey varsa, Cenab-ı Hakk, onlardan münezzehtir, o değildir. Çünkü yaratılmışların hiçbiri Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının, sıfatının ve fillerinin gerçekliğini anlayamaz, bilemez. Sadece hayret eder, şaşırır, kalır.
Gaybe iman etmek, keşfedilen ve görünen her şeyi, ‘La’ (hayır) diyerek reddetmeyi gerektirir. (266. Mektup)
ALLAH’a Özdeş Olan Başka Bir Şey Var mıdır?
“Alem, Cenab-ı Hakk’ın aynı da değil, gayrı da değil…”
Böyle bir söz doğruluktan uzaktır. Çünkü, “bu iki kavram birbirinin tersidir”, sözü, kabul edilen bir mantık hükmüdür. Bu iki kavram arasındaki tersliği-farklılığı inkâr eden ise aklın kesin gerçekleriyle çatışmış olur.
Bu konuda söylenebilecek en önemli tespit şudur: Kelam alimleri, ALLAH’ın sıfatlarıyla ilgili olarak derler ki:
“ALLAH’ın sıfatları O’nun aynısı da değildir, gayrısı da değildir.”
(…) Çünkü ALLAH’ın sıfatları Kendinden ayrı değildir. Cenab-ı Hakk’ın Kendisiyle, sıfatları arasında bir ayrılık olduğunu kabul etmek düşünülemez. Dolayısıyla, “ne aynıdır ne de gayrıdır” sözü, sıfatlarıyla ilgili olduğunda geçerlidir, orada doğrudur.
Ama alem böyle değildir. Çünkü böyle bir ilişki, alem için burada mevcut değildir. Şu hadis-i şerif: ‘ALLAH vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu’, aynısı olmayı da gayrısı olmayı da birlikte reddeden, hem lügat bakımından, hem de kullanılış bakımından böyle bir şeyin doğru olabilmesini uzak gören bir hadistir.
Bu cemaat bu alemin, ALLAH’ın sıfatları gibi olduğunu düşünüp, sıfatlara ait olan hükümlerin (sonsuz geçmiş boyunca var olmak gibi) alem için de geçerli olduğunu ispata kalkıştılar. Bu da kusurlarından ve ulaşamamış olmaktan kaynaklanıyor. Şöyle ki:
Bu cemaat, alemin Cenab-ı Hakk’ın aynı olduğunu reddettiklerine göre onlara düşen, aynı şekilde alemin Cenab-ı Hakk’ın gayrısı olduğunu söylemeleriydi. Böylelikle, Vahdet-i Vücud’u savunanların sıfatından çıkarak varlığın birden fazla oluşuna karar vermiş olabilsinler. (272. Mektup)
İnsan, Bu Dünyada ALLAH ile Konuşabilir mi?:
Noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH (Şanı En Yüce) zalimlerin söylediklerinden çok yüksektir, çok yücedir.
Yine onlar, Cenab-ı Hakk ile konuştuklarını ispata kalkışırlar. Derler ki: ‘Yüce ALLAH, bize şunları şunları emretti.’
Bazı kereler Cenab-ı Hakk’tan düşmanlarıyla ilgili tehditler, bazı kereler de sevdikleriyle ilgili müjdeler naklederler. Onlardan bazıları derler ki: ‘Gecenin üçte birinden veya dörtte birinden itibaren sabaha kadar Cenab-ı Hakk ile konuştum, her ne sorduysam O’ndan cevabını aldım.’
Cenab-ı Hakk bu cemaatle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: ‘Celalime yemin olsun ki, onlar kendilerini çok büyük gördüler, büyük azgınlık ettiler.’ (25/Furkan: 21)
Onlar, görmüş oldukları bu nurun, Cenab-ı Hakk’ın aynı, Zat’ının aynı olduğuna inanmaktadırlar. Onlar demiyorlar ki: ‘Bu nurlar, Cenab-ı Hakk’ın zuhuratından biridir. O’nun gölgelerinden bir gölgedir.’
Şüphesiz bu nurların, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ı olduğuna inanmak tam bir iftiradır. Sırf inkârdır. Halis zındıklıktır. Bu iftiracıların cezalarını bir an önce vermemesi, her türlü azapla bir an önce azaplandırmaması Cenab-ı Hakk’ın tahammülünün sonsuz oluşundandır.
Bunları bildiğin halde ey müsamahalı davranan ALLAH’ım! Noksan sıfatlardan münezzehsin. (272. Mektup)
Marifet Hayret’le Orantılıdır:
Onlardan (ALLAH’ı Bilenlerden) bazıları dediler ki: ‘Onların ALLAH’ı en iyi bileni, tanıyanı, O’na en fazla hayret edenidir.’ (277. Mektup)
ALLAH’ı Bilmek’te Son Mertebe ya da ALLAH, En İyi Ancak ALLAH İle Bilenebilir:
ALLAH’ı, ALLAH olmaksızın görmek (bilmek) mümkün değildir. Bu, ‘Hakka’l-Yakin’ mertebesidir. Ki burada görmenin (bilmenin) hakikati tahakkuk eder. (277. Mektup)
ALLAH ile Yarattıkları Arasındaki İlişkinin Temel Niteliği ya da Evren’in Yaratılış Hikmeti:
Alem (ALLAH tarafından yaratılmışların tümü) , büyüğüyle küçüğüyle ilahi sıfatların ve isimlerin görüntüleridir. Zati üstünlüklerin ve işlerin aynalarıdır. Cenab-ı Hakk, gizli bir hazine ve saklı bir sır idi. Kendini kapalılıktan açığa çıkarmak istedi. (…) Dolayısıyla alemi yarattı ki, Kendi aslına işaret etsin ve Kendi gerçekliğine bir belirti olsun.
Alemle, onu Yaratan arasında, alemi yaratmış olmaktan başka hiçbir ilişki yoktur. Bu, ALLAH’ın gizli üstünlüklerine de delildir. Bundan öte bütün hükümler (ALLAH ile alemin bir olması, aynı olması, birinin diğerini kuşatmış bulunması ve beraber olmaları gibi) sarhoşluktan ve halin ağır basmasındandır.
Halleri dosdoğru olan büyükler ise, uyanıklık ve kavuşma kadehinden içmişlerdir. Onlar, bu tür ilimlerden uzaklaşırlar ve böyle hallerden dolayı tevbe ederler. Onlardan bazılarına ‘sulûk’ (ALLAH’ı bilme yolculuğu) sırasında böyle şeyler gelirse, o şeyleri bırakıp başkalarına geçerler. Şeriat ilimlerine uygun olan ezeli ilimlerle nimetlenirler.
Bu konuyu bir örnekle açıklayalım:
Sanatkar bir alim, gizli üstünlüklerini ortaya koymak, açığa çıkartmak, saklı/kapalı sanatını topluma göstermek istediğinde, (örneğin bu bir bestekar ise) harfler ve sesler icat eder. Böylelikle saklı sanatını ve gizli üstünlüklerini bu harflerin ve seslerin perdesinde ortaya çıkarmış olur. Fakat bunu yaptığında o harfler ve seslerle, gizli/saklı manalar arasında hiçbir ilişki yoktur. Hatta o sanatkâr alimle, onlar arasında da asla bir bağlantı olmaz. Olsa olsa ancak o sanatkâr alim o harfler ve sesleri icat etmiştir. Ve onlar da o sanatkâr alimin saklı/gizli üstünlüklerine işaret etmişlerdir.
O zaman şöyle bir söz söylemenin bir manası kalmaz:
Bu harfler ve sesler, o mucit alimin aynısıdır. Veya o manaların aynısıdır.
Kuşatmış olma ve beraberlik hükmü de böyledir. (…)
Bu harfler ve sesler dışsal olarak (hariçte) mevcutturlar. Yoksa sadece o alimin ve ona ait manaların mevcut olduğu, ama harflerin ve seslerin bir hayal ve kuruntudan ibaret bulunduğu düşünülemez.
Yüce ALLAH’ın dışında kalan alem (masiva) de böyledir. Varlığı, gölge bir varlık olarak ve tabii bir oluşum ile mevcuttur. Yoksa o bir hayal ve kuruntudan ibaret değildir. (287. Mektup)
Sadece ALLAH’a Ait Olmak:
Bu zamanın sultanından şöyle bir olay aktarılır:
Sultanın veziri onun yanında ayakta durmaktaymış. O anda vezir, bütün dikkatini elbiseye verip, eliyle onu düzeltmekteymiş. Sultan ise vezirin kendisinden başka bir şeyle meşgul olduğunu görünce, onu azarlayarak şöyle demiş:
Ben böyle bir şeyi hazmedemem. Benim vezirim olduğun halde, huzurumda benden başka bir şeyle ilgilenip, elbiseni düzeltmekle meşgul olmanı çekemem.
Öyleyse düşünmek gerek, alçak dünya için en ince edeplere bile riayet etmek gerekiyorsa, ALLAH’a ulaştıran vasıtalarda en mükemmel şekliyle edeplere riayet etmek gerekmektedir. (292. Mektup)
ALLAH Her Şeyin Ötesindedir:
Vücub (ALLAH’ın varlığının zorunlu oluşu) ve vücud (ALLAH’ın varlığı), her ne kadar Sübhan Hakk’ın kemalinden iki sıfat ise de:
O Yüce Zat, bütün isimlerin, sıfatların ötesindedir.
Şuunların ve itibarların ötesindedir.
Zahirlerin ve batınların ötesindedir.
Açıkların ve saklı olanların ötesindedir.
Tecellilerin ve zuhur edenlerin ötesindedir.
Müşahedelerin ve mükaşefelerin ötesindedir.
Akla gelenlerin ve hissedilenlerin ötesindedir.
Vehme gelenlerin ve hayal edilenlerin ötesindedir.
Ve o Sübhan Zat, ötelerin de ötesinde… sonra ötelerin de ötesinde… sonra ötelerin de ötesindedir. (314. Mektup)
Allah Nerede Aranmalı? :
Ey dost,
Kul nerede, istemek nerede? Zira kulun istedikleri, mutlaka anlayabildiği miktarla sınırlı olacaktır. Hiç kaybolmayan güzelin müşahedesini, zerrelerin aynalarında görmeye çalışmak, eksik –dar- görüşünden kaynaklanmaktadır. Zira zerrelerin, o cemale –güzele- ayna olmaya ne mecali olabilir ki? Zerreler aynasında görünenler, sonsuz olan o cemalin –güzelliğin- gölgelerinden bir gölgedir.
Öyleyse Yüce ALLAH’ı, ötelerin de ötesinde aramak gerekiyor. Hakk Sübhan’ı, afaki ve enfüsi –maddi ve manevi- dairelerin haricinde aramak lazım. (338. Mektup)
|
|
|
Enel Hak Tezahürü ve Vahdeti Vücut Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:19 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Enel Hak (انل حق ) Tezahürü ve Vahdeti Vücut Nedir?
Vahdeti Vücut: Allah insani Kamili kendi suretinden halk etmiş ve nitekim Rahman tezahürü göstermesi yani O nun rahman olarak görünmesi, bizlerden birsinin bir baba oldugunda olmakda, yine Rahim tezahürü göstermesi, yine bir anne oldugunda, Yine Rezzak ismi tezahür ettiginde bir lokantac,i yahut davet veren bir ev sahibi, yahut iftar yemegi veren veya kurban adak eden birisi, bir fakiri giydiren, yine fakir olmasa bile evladina karisina kocasina elbise gömlek pantalon alan birisi gibi yine
settar ismi tazahür edince bir terzi yani idris olup tazahür gösterir yani Allah terzi olarak görünür, yine Hakim ismi tecelli edince avukat hakim ve adliyedekiler olarak görünür, ... daha bircok örnekleri siralayabiliriz.
Enel Hak: Yani allah insani kamili kendi suretinde halkedince meleklerde kiskanmişlar ve sen yeni sevgilimi halketin bizi koyupda dediler, öyle olunca hep diyoruz insan bedeni kainati alemin haritiasi gibi nitekim harita en fazla mesla iki metre olabilir amma o iki metrenin icine bütün dünya sgdirilir degilmi, ve allah torpaga tilan bir elma cekirdeginden acuíp onu elma dali yapiyor sonra elma dali meyva verince dali dürüp tekrar cekirdek yapiyor ve insanida yine acinca kainat gibi ve hartia şeklinde kainatin kullanma joysticki gibi, amma onuda dürünce yedilkerinden öyle bir tohum yapiyorki ona meni deniyor ve Allah o meindeki kücücük sperme füzesinin icine insani dürmüş bükmüş kopymuş insanla birlite insak kainati alemin hartiasi ise kainati dürüp bükmüş koymuş, ve Allah kendi suretindce halkettigi için sifatlareinin cogunu insan üzerinden tezahür ettiriyor dedik, ve böyle olunca icde diş dişda ic var ve tevhid demek işde vahdet demekdir ve vahdet demek "la mevcuda illa hu" demekdir. nitekim tevhidin esas terimi olan "La ilahe illallah" Nedir? "La ilahe illallahin" Anlamı görümürde her ne varsa ve görümnmeyen her ne varsa onlarda başka bir ilah ve Allahlik taslayabilcek yokdur ki o gördüklerinde senin görm,ediklerinde alahin tezahürleridir, yani ilallah kismi yani onlarin hepsi yalnizca Allahdir Ondan gayri bir nesne varlik yokdur ancak o vardir dem,ekdir ve böyle olunca kainatta Allahi görmege , Allahda kaintai ve insani görmege ve bende de o var deyince Hadis-i Kudsi'de Allah Teâlâ "Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyurmaktadır. yani ben O , O ben yani Enel HAK tezahürüde budur .
أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنْ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ
وَإِن كُلٌّ لَّمَّا جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ
وَآيَةٌ لَّهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ
Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E lem yerev kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim
lâ yerciûn. Ve in kullun lemmâ cemîun ledeynâ muhdarûn.Ve âyetun lehumul
ardul meyteh(meytetu), ahyeynâhâ ve ahrecnâ minhâ habben fe minhu
ye’kulûn.
Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33
(Tefsiren Meali)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Siz görmüyormusunuz, sizden önceki nice helak ettiklerimizi,
tekrar geri döndürdügümüzü, ve siz geri döndüremeyecegimizi mi
sanirsiniz. halbuki onlar hazir vaziyette huzurumuzdadirlar. ve onlari
nasil geri döndürgümüzün en büyük kevni ayeti toprakdir, ve toprak olan
bedenlerini yeni bir tohum olarak hayat verip diriltirizde, toprakdan
onlari geri cikaririz, yani bir tohum fidesi olarak can verip
yeşertirizde, sonra o (meyva, sebze verince) ondan yersinizde sizin
bedeninizde insan olurlar can bulurlar. (Tefsiren Meali)
Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33
işde gecen dedigimiz mesele yeniden haşrolcagimiz zaman, eger
duruşumuz ters dönerde, kötülerden olarak haşr meydanina cagrilirsak,
yani yeni bir can ve bitki halimiz kötülerden olcaksa en azindan
kötülerin en iyisi gibi olsun, mesala yakubun 10 oglu vahşi kurtlar gibi
yusufu öldürmek istediler, Bünyamin ise hayir öldürmeyelim dedi, onu şu
kuyuya atalimda, belki bir kervan falan bulur alir gider dedi, yani
vahşi kurtlar icinde merhametli kurt. Rabbimiz bizi, yeniden
haşroldgumuzda en azindan Bünyamin gibi kötülerin icinden en iyisi
olarak halketsin demişdik.
Ve Düşünün Dünya yaratilalidan beri dogan insan ve cin
meleklerin sesini, ve Allah hepsinin o gürültüsü icinde, her birisinin
sesini ve niyazini, yine bir insan olan ahmetinin veya mehmetinin
sesini, yine ve ahmet amcanin ineginin karni acikdiginin sesini,
susadiginin sesini, ve yine bir bardagi oluşturan elmentlerdeki
atomlarin spinlerinin sesini, ayri ayri duyar, hepsini berrak olarak
anlar, ve hepsinin istegine uygun cevap verip, isteklerini olumlu veya
olumsuz yerine getirir. ve düşünün yaninda 10 tane telefon olan bir
sekreteri,ve o bir telefona cevap vermeden, ikinci telefon caliyor
ücüncü telefon ve on telefon caliyor, o ise ancak birine bile tam cevap
veremez yetişemezken, biriyle görüşürken digerini beklemeye almasi
gerekirken, Cenabi mevlanin Azamati ve kudreti öyledirki, o ahmete elma,
mehmete fistik, zeynebe üniversite, inege ot, kediye mama, cekirgeye
bugdayi ayni anda verirde, ne yorulur, nede onlara vermekden bikip,
yoruldum bugün tatile cikiyon, ne yaparsaniz yapin, başinizin caresine
bakin demez. o ahmet amca olup, bahcedeki susayan ayni sefa ciceklerine
su verir, veya lokantaci mehmet amca olur, ve yeni evli cift fatma ile
hüseyine yemek pişirip önüne kadar koyar, yedirir riziklandirir veya o
her isteyenin istegiginin makbuliyeti dogrultusunda, onlara yönelir ve
cevap verir. O Bütün ve Büyük, Kebir ve Azamet Sahibi olan Allahdir. o
bir katilinin istegine bile cevap verirde ona tabanca olup katillik
etmesine yardimci olur, rahmetin bu kadari ohaa dedirtir. Hayrinda
şerrinde yaratani, meydana getireni odur, yokdur ondan başka Tanri.
Geceninde Rabbi odur Gündüzünde Rabbi O dur.iyilerin yaratni Rabbi
oldugu giobi senin benim kötü sandiklarimizin yaratani ve Rabbide odur.
---oOo---
Tasavvuf ehli herşeyden ziyade Allahu Tealanin Cemaline talipdirlerde, Talip olduklari Cemal nedir bilmezler.
Halbuki Cemal demek yüz demekdir, yani logo. mesela benim sayfamin başinda bir logosu var, onu gören ha bu karoglanin sayfasi der. Yine yeni resimlerime mehdi ve Raşit Logosu yaptim, ve onu kullaniyorum, onu gören, bizim logomuzu gören haaa bu karoglan hocanin dizayni, yahutda paylaşdigi bilgi, resim, yazi neyse işde o diye bilir. yani cemal yani logo, ve Allah da, insanogluna logo olarak yüz kismini vermiş, ve biz insanoglunu ve hayvanlari ve yine bitkileri logosundan,yani yüz kismindan taniriz, ayagina bakipda bu kedi bu köpek demiyoruz, yüzüne bakinca, haaa bu kedi, veya bu fare, bu aslan, bu ahmet, bu mehmet biliriz. yani cemal allahu tealanin sana yükledigi cemal mazhariyetine mazhar olan yerin , yani yüzün ile sendede cemalullah tezahür edip sana ercek olan işde toprakdaki bir bir dometes fidesi, cemalullah diledi ise, senin logon ona gösteerilip onun sana dogru yolculukk etmesi, seni arayip bulmasi saglanir, dünyanin her neresinde olursan ol o senin için rizkin, ve yiyecegin, giyecegin, veya cicegin, agacin, hayvanin olarak yazildiysa, senin logon ona gösterilirki, o seni heryerden güneşin görüldügü gibi, görüp sana dogru yolculuk eder durur, taaki sana vasil olana kadar. yani ve cemalullaha talip olmak bu yüzden esas ameldir, haşrdan sonraki hedef noktamizdir. cennet ve cehhennem sonraki işler, en mühim mesele cemalullah yani varacagin yer, yani navigationdadaki hedef demekdir. hedefi olmayanin varacağı yer muglakdir.
ve kainatda ne cemalullahsiz nede besmelesiz bir amel ve iş olmazken, nedir yine her işin başinda besmele cekmek peki denirse yani :
"la mevcuda illa hu" denince ondan gayri bir varlik yok ise, onun ismi olmayan isimde yokdur, o yüzden ahmet gelirmisin derken, biz demeyizki "bismillah ahmet gelirmisin" sadece "ahmet gelirmisin" deriz bu yeterli, amma bir fiilin amelin başinda besmele cekeriz ki, bunu yapan ben degil, benim üzerimde tasaruf eden Allahdir demek icindir. Nitekim Kuran-i Kerimde Hz. Davud un Calutu öldürmek için attigi taşdan dolayi, Rabbimiz buyuruyor :
Esteuzubillah
"onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."
Sadakallahul Aziym Enfal Suresi 17
Yani Allah, Davut aleyhisselam o taşi atarken O nda o taşi atan eli kolu olmuş, ve atan davut degil Allahmiş, hal böyle olunca enel hak ve vahdeti vücut meselesi
hani matrixdeki Kaşık bükme meselesi gibi Eğilen Sensin Kaşık eğilmez derecesine cikinca, vahdeti vücut olunca iman etmiyen yunus peygamberin ümmeti degil, yunusun bedenindeki hücreleri iman etmemiş sonra o tövbe edince kendisi iman edince, onun hücreleri iman etmiş, yani vahdet azizim vahdet meselesi, burda
suc ninovada degil egilen sensin gibi tövbe edip iman etcek olan yunus ninova degil.
Sual: Vehhâbî zihniyetliler, Muhyiddin-i Arabî, Mevlana Celaleddin-i Rumî ve Hallac-ı Mansur gibi evliya zatlara neden kâfir diyorlar?
CEVAP:
(Kişi, bilmediğinin düşmanıdır) derler. Tasavvufu, evliyalığı bilmedikleri ve onların hâllerine sahip olmadıkları için, hemen o büyük zatlara kâfir damgasını basıyorlar. Ehl-i sünnet itikadındaki Müslümanların, Vehhâbîliğe uymayan inanışlarına da şirk damgası vuruyorlar. Mesela, (“Allah göktedir” demeyen kâfirdir) diyorlar. Hâlbuki böyle diyenin kâfir olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılıdır.
Tarih boyunca gayrimüslimlerden evliya çıkmadığı gibi, Vehhâbîlerden, mezhepsizlerden ve İbni Sebecilerden de evliya çıkmamıştır ve çıkması da mümkün değildir. Çünkü Ehl-i sünnet olmayan evliya olamaz.
Özellikle vahdet-i vücud sahibi evliya zatlar, Allah aşkıyla kendilerinden geçince, yadırganacak sözler söylemişlerdir. Bunların, o an aklı başlarında olmadığı için, mazur olduklarını Ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Tasavvuf ehlindeki hâller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hâsıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğuyla, üzerlerini bu hâlin kaplamasıyla, Allah’tan başka şeyleri yok biliyorlar. [Hallac-ı Mansur’un “Enel-hak” demesi gibi] Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. (2/42)
Aşk sarhoşluğu içinde söylenen sözlerin en meşhurlarından biri, Hallac-ı Mansur’un (Enel Hak) sözüdür. (Enel Hak) ne demektir?
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Enel Hak, (Ben yokum, Hak teâlâ vardır) demektir. (2/44)
Hallac-ı Mansur (Enel-Hak) sözünü, tasavvuf yolcusu iken söylemiştir. Vefatından sonra yükseldi. (3/75)
Hallac-ı Mansur’un (Enel-Hak) sözü, (Var olan Hak’tır, ben değilim) demektir. (3/120)
Hallac-ı Mansur’un kelâmı, hâllerin galebe çalmasından dolayı olduğu için, mazurdur. (3/121)
Hallac-ı Mansur, (Enel-Hak) demekle kendisinin bâtıl değil, hak olduğunu bildiriyor. (Ben ilahım, ben Allah’ım) demiyor.
Ali Râmitenî hazretleri buyurdu ki: Hallac-ı Mansur zamanında Hâce Abdulhâlık-ı Goncdüvani’nin talebelerinden biri bulunsaydı, onu teveccühleriyle, içinde bulunduğu makamdan geçirirler ve idam edilmezdi. [Yani idam olmaya sebep olan, yanlış anlaşılan o sözleri söylemezdi.] (S. Ebediyye)
Şair diyor ki:
Bak Mansur’un işine, neler geldi başına,
Düşen nasıl kurtulur “Enel Hak” ateşine?
|
|
|
Tasavvuf Nedir Ne Değildir Ne Işe Yarar |
|
Yazar: RasitTunca - 09-20-2018, 08:13 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
TASAVVUF NEDİR? NE DEĞİLDİR? NE İŞE YARAR?
İslâmʼın hedeflediği “kâmil insan” olabilmek için dînî hayatı; madde ve mânâ
bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği
içinde kavrayıp, yaşamak îcâb eder. Gerçek tasavvuf, İslâmʼın zâhirine ilâveten,
bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretinden ibarettir.
Bu ise meşhur tâbiriyle; “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü
içerisinde İslâmʼı idrâk etmeyi gerekli kılar. Buna tipik bir misal olması
kabîlinden ifâde edelim ki;
Şerîatte, doyduktan sonra yemek israftır.
Tarîkatte ise doyuncaya kadar yemek israftır.
Hakîkatte, kifâyet miktarını, Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır.
Mârifette de bütün bunlara ilâveten, nîmetlerdeki ilâhî kudret veesmâ
tecellîlerini tefekkür etmeden yemek israftır. Zira yaratılmış her varlık,
Yaratıcıʼsının sonsuz kudret ve azametine birer delil mâhiyetindedir.
Büyük velîlerden Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, çoğu zaman yemek pişirip sofra kurma
işlerinde bizzat hizmet ederdi. Yemek hazırlanırken ve yenirken, kalben uyanık
olup bir an bile gâfil kalmamaları için talebelerine devamlı tavsiyelerde
bulunurdu. Müridleriyle birlikte yemek yediğinde, onlardan biri, bir lokmayı
ağzına gafletle götürse, derhâl onu yumuşak bir lisanla îkâz eder ve bir lokmayı
bile Allâhʼı unutarak yemelerine gönlü râzı olmazdı.
Yemek; zâhiren bir ibadet değildir. Fakat Allâhʼı zikrederek yenilen her lokma,
ibadetlerde feyz ve huşûya vesîle olur. Allahʼtan gâfil bir şekilde yenilen
lokmalar ise kalbe kasvet, gaflet ve hantallık verir.
“Yemek” misâli üzerinden verdiğimiz bu İslâmî hassâsiyetleri, âdeta bir şablon
gibi ibadet hayatından âile hayatına, komşuluk münâsebetlerinden ticârî ve
iktisâdî faaliyetlere kadar, akla gelebilecek bütün beşerî davranışlara tatbik
edebilmekle, gerçek mânâda “tasavvufî derinliğe” ulaşılabilir.
TASAVVUF NEDİR?
Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır.
Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır. Yani dâimâ
ilâhî kameraların gözetimi altında bulunduğumuzun farkında olarak, bu şuur ve
idrâk ile yaşamaktır.
Tasavvuf; bir arınma disiplinidir. Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak
“takvâ”ya erebilme yoludur. Nefsânî ihtirasları dizginleyip rûhânî istîdatları
inkişâf ettiren bir mânevî terbiyedir.
Tasavvuf; Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin
tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir.
Tasavvuf; nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.
Tasavvuf; ilâhî takdîre her hâlükârda rızâ göstererek Allah ile dâimâ dost
kalabilme mârifetidir. Hayatın med-cezirleri ve acı-tatlı sürprizleri karşısında,
gönül dengesini korumaktır. Varlıkta şımarmayıp yoklukta daralmamaktır. Başa gelen
cefâları, ilâhî bir imtihan bilip, bunları kendisine bir tezkiye (mânevî arınma)
vesîlesi kılabilme olgunluğudur. Şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ hamd ile
şükreden “güzel bir kul” olabilme mahâretidir.
Tasavvuf; maddî-mânevî bakımdan kendini ikmâl etmiş mü’minlerin, diğergâm bir
gönülle mahlûkâta yönelerek, onların mahrûmiyet ve ihtiyaçlarını telâfî
mes’ûliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve
hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir.
Tasavvuf; Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî
derinlikle idrâk edip hayatın her safhasında yaşamaktır.
Hâsılı tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun yüce karakter,
şahsiyet ve ahlâkından nasîb alarak, dîni, özüne ve rûhuna uygun bir tarzda
yaşayabilme gayretidir.
Bu nevî düsturlarla tezat teşkil eden ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’ten almayan ne
varsa -her ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.
TASAVVUF NE DEĞİLDİR?
Dînin derûnî ve ruhânî ciheti, mârifet ve takvâ derinliği olan tasavvufî yönü
ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kâideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte,
bilhassa günümüzde tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bâzı
çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibâret görüp dînin zâhirî hükümleri
diyebileceğimiz şerîati hafife almak da tasavvufun hakîkatinden uzaklığın apaçık
bir göstergesidir. Bu gibi kimselerin; “Kalbin temiz olsun da amelin az olsa da
olur(!)” şeklinde, nefsânî tâvizlere kapı açan anlayışıyla, şerîatin hâdimi olan
gerçek tasavvufun uzaktan yakından bir alâkası yoktur.
Meselâ günümüzde, Mesnevî-i Şerîfʼin rûhundan uzak bazı kimseler tarafından,
Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, bir nevî folklor
gösterisi ve bir mûsikî meclisi hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Ayrıca bazı tarîkatlerde, başlangıçta sûret-i haktan görünen güzel niyetlerle
ticârî faaliyetlere girilmektedir. Fakat işin sonunda, ekseriyetle takvâ
hassâsiyetlerinden uzaklaşılarak maddî menfaatlere râm olmuş bir yapıya
dönüşülmektedir. Bu ise bâriz bir şekilde dînin dünyaya âlet edilmesidir. Hiçlik
ve yokluk kapısı olan tarîkatin, varlık ve çokluk kaygısıyla hareket eden bir
menfaat çarkına dönüşmesidir.
Bazı tarîkatlerde ise helâl-haram hassasiyetleri geri plâna atılarak, yine;
“benim kalbim temiz(!)” gibi içi doldurulmamış ifâdelerle, kadın-erkek ihtilâtının
önünün açıldığı, tesettürde zaaf gösterildiği ve daha nice şerʼî ölçülerden tâviz
verildiği görülmektedir. Sanki kalp temiz olduğunda helâl-haram sınırlarına riâyet
etmek gerekmezmiş gibi tamamen nefsâniyete prim veren, bâtıl bir görüşe
meyledilmektedir.
Böylece her hususta en büyük rehberimiz olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-ʼin, en temiz kalpli insan olduğu hâlde, ibadette, muâmelâtta,
ahlâkta ve bilhassa günümüzün en büyük problemi olan “helâl ve harama riâyet”te,
ümmetine emsalsiz bir örnek teşkil etmiş olduğu hususu, görmezden gelinmektedir.
Hâlbuki Ehl-i Sünnet veʼl-Cemaat muhtevâsı içindeki gerçek tasavvuf, Peygamber
Efendimizʼin hayat düsturlarıyla, zâhiren ve bâtınen bütünleşebilme gayretidir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mânevî olgunluğun zirvesinde
bulunmasına rağmen, nasıl ki zâhirî kulluk vazifelerini de son nefesine kadar
büyük bir titizlikle îfâ etmişse, Oʼnu örnek alması gereken her müʼmin de hangi
mânevî makam, mevkî, meşrep ve tarîkatte olursa olsun, şerʼî vazifelerini de yerine
getirmekle mükelleftir.
Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleriʼnden nakledilen şu hâdise, bu hususu ne güzel
îzah etmektedir :
“Bir gün gözümün önünde bir nur peydâ olmuş ve bütün ufku kaplamıştı. Bu nedir
diye bakarken, nurdan bir ses geldi :
«–Ey Abdülkâdir, ben senin Rabbinim! Bugüne kadar yaptığın sâlih amellerden
öyle memnunum ki artık sana haramları helâl eyledim.» dedi.
Ancak hitap biter-bitmez, ben bu sesin sahibinin şeytan -aleyhillâne- olduğunu
anladım ve :
«–Çekil git ey mel’un! Gösterdiğin nur, benim için ebedî bir
zulmettir/karanlıktır.» dedim. Şeytan :
«–Rabbinin sana ihsân ettiği hikmet ve firâsetle yine elimden kurtuldun!
Hâlbuki ben, yüzlerce kimseyi bu usûl ile yoldan çıkarmıştım.» diyerek uzaklaştı.
Ellerimi yüce dergâha açtım; bunun, Rabb’imin lûtfu olduğu şuur ve idrâki
içinde, Cenâb-ı Hakk’a şükürler eyledim.”
Cemaatten biri :
“–Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?” diye sorunca da;
“–«Sana, haramları helâl kıldım.» demesinden!..” cevabını verdi.
Hakîkaten bir kul, güzel hâli ve sâlih amelleri sebebiyle helâl-haram
hudutlarından muaf tutulacak olsaydı, evvelâ insanlığın Hakk’a kulluktaki zirvesi
olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle bir muâfiyete sahip
olurdu. O’na bile böyle bir imtiyaz tanınmadığına göre, hiç kimseye de tanınacak
değildir.
TASAVVUF EHLİ, KUR’ÂN VE SÜNNETE TÂBİ OLMALI!
Bu itibarla, hayatını Kurʼân ve Sünnet ölçülerine göre düzenlemeyen bir kimsenin
dilinden, ne kadar tasavvufî ifâdeler dökülürse dökülsün, o kimse gerçek mânâda
tasavvuf ehli olamaz.
Meselâ mîras meselesini, dünyevî menfaatine uymadığı için, ilâhîemirlere göre
tanzim etmekten kaçınan bir müʼminin, seyr-i sülûk yolunda bir mesafe katetmesi
düşünülemez.
Aynı şekilde, âile hayatında İslâmî ölçülere riâyet etmeyen birinin tasavvufî
hayatından söz edilemez. Çocuklarının sırf fânî istikbâlini düşünerek onları Kurʼân
eğitiminden mahrum bırakan, böylece yavrularının ebedî istikbâlini tehlikeye atan
bir anne-babada mânevî inkişâf olmaz. Böyle bir anne-babanın tasavvuf ehli
olduğunu zannetmesi ancak gafletinin bir göstergesidir.
Yine ticârî hayatta kul hakkı yemek, dünyevî bir menfaati için Allâhʼın men ettiği
şekilde hareket etmek, “canım bu seferlik olsun da bundan sonra yapmam” gibi
ifadelerle tâvizlere meyletmek; kişinin kendine yaptığı en büyük zulümdür,
mâneviyâtını sakatlamasıdır.
Bu hususta Hazret-i Ömer -radıyallahu anh-ʼın verdiği şu ölçüleri hatırdan
çıkarmamak îcâb eder :
Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız;
Konuştuğunda doğru söylüyor mu?
Kendisine bir şey emânet edildiğinde, emânete riâyet ediyor mu?
Dünya ile meşgul olurken helâl-haram hassâsiyetini gözetiyor mu? İşte
bunlara bakınız. [1]
Velhâsıl, kişinin ibadetlerinde, muâmelâtında, ahlâkında ve hayat nizâmında şerʼî
ölçülere riâyet hassâsiyeti yoksa, o kişinin tasavvufî bir terakkî beklemesi
mânâsızdır.
Unutmayalım ki İslâmʼın zâhirî hükümleri diyebileceğimiz şerîat, âdeta bir vücûdu
ayakta tutan iskelet gibidir. İskeleti olmayan, omurgasız bir beden ayakta
kalamaz. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasten
göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, itici ve ruhsuz bir İslâm anlayışı
ortaya koyar.
Bu bakımdan gerçek tasavvuf; İslâmʼı, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ,
sahâbe-i kirâm, selef-i sâlihîn ve takvâ ehli müʼminlerdeki feyz ve rûhâniyet dolu
muhtevâsıyla idrâk edip, tıpkı onlar gibi, büyük bir aşk ve şevkle yaşama
gayretinden ibârettir.
[1] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326.
----------------
KAYNAK : Osman Nûrî Topbaş, Altınoluk Dergisi, Temmuz, 2014.
|
|
|
Albert Einstein in İzafiyet Teorisi Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:15 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Albert Einstein in İzafiyet Teorisi Nedir?
İzafiyet teorisi nedir?
Esas olarak zaman ve uzayla meşgul olan ve onlara daha genel bir bakışla, fiziksel olayları açıklayan bir teori.
Albert Einstein tarafından ortaya konan bu teori, Kuantum teorisi gibi yirminci yüzyılda fizikte önemli bir değişiklik meydana getirmiştir. Dünyanın sabit ve kainatın merkezi oluşu fikri daha sonra terk edildiğinde neyin sabit olduğu sorusu ile karşılaşılmıştı. Newton kendi ifade ettiği hareket kanunlarından, hareketsiz olmanın özel bir anlamı olmadığını ortaya koymuştur.
İzafiyet prensibine göre, tam hareketsiz olma diye bir şeyin herhangi bir anlamı yoktur ve düzgün hareketler hep birbirlerine göre izafi (bağlı bulunduğu şey ile değişen) olarak belirirler. Uzayın derinliklerinde tasavvur edilen bir uzay aracındaki kimsenin herhangi bir hareket tesiri hissetmediğinden hareketsiz olduğunu iddia etmesi, onun yanından geçen motoru durdurulmuş ve düzgün bir hızla hareket eden uzay aracının sahipinin aynı iddiada bulunmasından farklı değildir. Her ikisinin de hareketsiz olma iddiası doğru değildir.
Özel izafiyet teorisi
1905 yılında Einstein şimdi "Özel İzafiyet Teorisi" diye isimlendirilen teoriyi ortaya koydu. Bu sanki birbirine zıt düşen iki kabule dayanmaktaydı:
1) İzafiyet prensibi olarak bilinen düzgün hareketin izafi olması;
2) Düzgün harekette ışığın hızı her doğrultuda aynı olması.
Bu her iki postülat Michelson-Morley tarafından yapılan ve diğer deneylerle de gözlenmiştir. Buna göre ışık kaynağına yaklaşan veya ondan uzaklaşan için ışık hızları, her ne kadar kaynağa doğru koşan daha büyük bir ışık hızı beklerse de, aynıdır. Buna göre ışığa yetişmek için hareket eden bir kimseden, ışık kendi sabit hızı ile kaçacaktır. Sonuç olarak hiçbir cisim ışıktan hızlı hareket edemez.
Bu kabullerden hareket eden Einstein, ilk önce iki olayın aynı zamanda meydana gelme kavramını ele almıştır. Bunu açıklamak için uzayın derinliklerindeki bir uzay gemisinde tam ortada durup her iki uca aynı zamanda ulaşacak bir ışık gönderelim. Uzay gemisi ile aynı yönde hareket eden bir başka uzay gemisinde bulunan kimse, bunun böyle olmadığını iddia edecektir.
Çünkü ona göre uzay aracının ön kısmına ışık daha çabuk erişecektir. Bunun sonucunda farklı yerlerde aynı zamanda olma, mutlak değil tamamen gözlemciye göre izafidir. Buna bağlı olarak mesafenin de izafi (bağıl= rölatif) bir büyüklük olduğu sonucuna varılır. Zaman ve uzaya giren izafiyet kavramı, bunlardan türetilen hız ve ivmeyi de değiştirecektir. Buradan devamla kuvvet, enerji, iş ve kütle tariflerini de buna göre değiştirmek gerekir.
İzafiyet teorisinin tuhaf görülen sonuçları vardır. Bunlardan biri, hareket eden cisimlerde sathın yavaşlamasıdır. Hareket eden cisimler, etmeyenlere daha ağır gelecektir. Burada meşhur E= mc2 formülü elde edilir ki, bu, enerjinin kütle ile ışık hızının karesinin çarpımına eşit olduğunu bildirir. Düşük hızlarda (20.000 km/saat bir düşük hız sayılmaktadır.) izafiyetin tesirleri fevkalade çok küçüktür.
Ancak, ışık hızına (300.000 km/saniye) yakın hızlarda bu etkiler fevkalade büyüktür. Einstein’a göre düzgün hareketin uzay-zaman ölçümü, daha önce bağımsız olarak Lorentz tarafından çıkarılan bir dönüşümle ilgilidir. Lorentz dönüşümünü, Einstein’ın iki postülatından bağımsız olarak ortaya koymuştur. Lorentz dönüşümünde, uzay ve zaman birbirine bağlanmıştır. 1907’de Einstein’ın matematik hocası H. Minkowski, Lorentz dönüşümünün matematik formuna sahip olduğunu göstermiştir.
Bu ise, Einstein’ın teorisinin dört boyutlu uzay-zaman cinsinden ifade edilebileceğini açığa çıkarmıştır. Gerçekte, zamanın dördüncü boyut olarak alınması oldukça eskidir. Çünkü bir hareketin belirtilmesinde uzay koordinatları yanında zamanın da verilmesi gerekir. Newton’un teorisine göre zaman bütün gözlemcilere göre mutlak bir büyüklüktür. Bunun sonucu dört boyutlu kavramı bir üç boyutlu uzay ve bir boyutlu zaman parçasına ayırmak mümkündür. Minkowski’ye göre dört boyutlu uzay tamamen üç boyutlu uzayda olduğu gibidir, zaman bir farklılık meydana getirmez.
Genel izafiyet teorisi
Düzgün hareket eden bir kimse, harekette olduğunu kendi aracında yapacağı deneylerle belirleyemez. Ancak, harekette ivme varsa, bu hareket eden tarafından hissedilir. Bu sonuçlar, 1907’den itibaren Einstein’ın dikkatini çekmişti: Neden sadece düzgün hareket relatif (izafi) ve ivme mutlaktı? Bunların yanında Newton’un kanunları yeni uzay ve zaman kavramıyla uyuşmamaktaydı.
Bazı fizikçiler alışıla gelen yolu deneyerek bu uyuşumu sağlamaya çalıştılar. Einstein ise, kütle çekiminin ivme ile birleştirilmesi gerektiği kanaatindeydi. Galileo, Pisa kulesinde yaptığı deneyde, hafif ve ağır cisimlerin aynı ivme ile düştüğünü göstermiştir. Einstein bu deneyin önemini kavramış ve bunu genel izafiyet teorisinin temeli yapmıştır.
Uzayın derinliklerinde iken sürücü, ağırlıksız olduğunu hisseder. Ancak araç ivme ile harekete başlarken, içindeki ağırlık hissini fark eder. Etraftaki bütün yüzey cisimler bu halde harekete ters yönde düşerler. Einstein, bu olayın uzay aracının üniform kütle çekiminde bulunurken de ortaya çıkabileceğini fark etmişti. Bunun sonucu olarak eşdeğerlik prensibini ortaya koymuştur. Buna göre düzgün ivme ile düzgün kütle çekimi hiçbir vasıta ile ayırt edilemez.
İçinde bulunan bir kimse, uzay aracına yandan gelen ışığın, aracın arka tarafına doğru eğildiğini görecektir. Ayrıca zaman, ivme ve kütle çekimi ile değişecektir. Einstein, izafiyet prensibini düzgün hareketten tüm harekete genişletmiştir. Newton, Güneş etrafındaki gezegenlerin hareketini, koyduğu hareket kanunlarına dayanarak açıklamıştır. Burada Newton, kütle çekimi kuvvetine ihtiyaç duymuştu.
Einstein ise gezegenlerin yörüngelerini, Güneşin kütle çekimi sonucu eğriliğe sahip olan dört boyutlu uzay-zaman koordinat takımında en kısa yol prensibinden hareketle elde etmiştir. Bu şekilde elde edilen yörüngeler Newton’unki ile hemen hemen aynı idi. Ancak Merkür gezegeninde Einstein eliptik yörüngenin büyük ekseninin yüzyılda 43 saniye döneceğini vermişti. Gerçekte de bu çok eskiden gözlenmiş, fakat açıklanamamıştı.
Einstein’a göre ışık, uzayın eğrilikli olmasından dolayı kütle çekimi tarafından saptırılmaktadır. Ayrıca Güneşteki atomlar, yeryüzündekine nazaran daha yavaş titreşmektedir ki, bu olay kızıla kayma olarak isimlendirilmiştir. Bütün bu sonuçlar gözlenmiştir. 1917’de Einstein, teorisini bütün evrene tatbik etti ve böylece çok değişik bir yaklaşım elde edilmiş oldu. 1918 de Hermann Weyl, kütle çekimini, dört boyutlu uzayın bir esası olduğu fikrinden, elektromagnetik kuvvetlere bir geometrik yorum getirmeye çalıştı. Bu çalışma ile nükleer kütle çekimi ve magnetik kuvvetleri birleştirecek bir teori aranması araştırmaları başladı.
Özel izafiyet teorisinin başarılarından biri de P.A.M. Dirac’ın elektronun izafi Kuantum teorisi ve kuantum elektrodinamik’tir. Bu, fizikte önemli pratik sonuçların elde edilmesine sebep olmuştur. Ancak, bütün bilimsel ve felsefi önemine rağmen, genel teori bilimsel ana çalışmaların dışında kaldı. Sebebi de, uzayın eğriliğinden dolayı ortaya çıkan tesirlerin çok küçük olmasıdır. Genel teorinin ana tatbikat alanı astronomi olmuştur. Çekirdek fiziği de teorinin uygulandığı alanlardan biridir.
Özel görelilik
Özel Görelilik Kuramı ya da İzafiyet teorisi, Albert Einstein tarafından 1905'te Annalen der Physik dergisinde, "Hareketli cisimlerin elektrodinamiği üzerine" adlı 2. makalesinde açıklanan ve ardından 5. makalesi "Bir cismin atıllığı enerji içeriği ile bağlantılı olabilir mi?" başlıklı makaleyle pekiştirilen fizik kuramıdır. Kurama göre, bütün varlıklar ve varlığın fizikî olayları izafidir. Zaman, mekan, hareket, birbirlerinden bağımsız değildirler. Aksine bunların hepsi birbirine bağlı izafî olaylardır. Cisim zamanla, zaman cisimle, mekan hareketle, hareket mekanla ve dolayısıyla hepsi birbiriyle bağımlıdır. Bunlardan hiçbiri müstakil değildir, Kendisi bu konuda şöyle demektedir:
Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galileo'nin Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz halinin olamayacağını önermekteydi. Galileo'nin ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir.
Einstein'ın teorisi, Galileo'nun Görelilik Prensibi ile doğrusal ve değişmeyen hareketinin durumu ne olursa olsun tüm gözlemcilerin ışığın hızını her zaman aynı büyüklükte ölçeceği önermesini birleştirir.
Bu teorem sezgisel olarak algılanamayacak, ancak deneysel olarak kanıtlanmış birçok ilginç sonuca varmamızı sağlar. Özel görelilik teoremi, uzaklığın ve zamanın gözlemciye bağlı olarak değişebileceğini ifade ederek Newton'ın mutlak uzay zaman kavramını anlamsızlaştırır. Uzay ve zaman gözlemciye bağlı olarak farklı algılanabilir. Bu teorem, madde ile enerjinin ünlü E=mc² formülü ile birbirine bağlı olduğunu da gösterir (c ışık hızıdır). Özel görelilik teoremi, tüm hızların ışık hızına oranla çok küçük olduğu uygulama alanlarında Newton mekaniği ile aynı sonuçları verir.
Teoremin özel ifadesiyle anılmasının nedeni, görelilik ilkesinin yalnızca eylemsiz gözlem çerçevesine uygulanış şekli olmasından kaynaklanır. Einstein tüm gözlem çerçevelerine uygulanan ve yerçekimi kuvvetinin etkisinin de hesaba katıldığı Genel Görelilik Teoremini geliştirmiştir. Özel Görelilik yerçekimi kuvvetini hesaba katmaz ancak ivmeli gözlemcilerin durumunu da inceler.
Özel Görelilik, günlük yaşamımızda mutlak olarak algıladığımız, zaman gibi kavramların göreli olduğunu söylemesinin yanı sıra, sezgisel olarak göreceli olduğunu düşündüğümüz kavramların ise mutlak olduğunu ifade eder. Birbirlerine göre hareketi nasıl olursa olsun tüm gözlemciler için ışığın hızının aynı olduğunu söyler. Özel Görelilik, c katsayısının sadece belli bir doğa olayının -ışık- hızı olmasının çok ötesinde, uzay ile zamanın birbiriyle ilişkisinin temel özelliği olduğunu ortaya çıkarmıştır. Özel Görelilik ayrıca hiçbir maddenin ışığın hızına ulaşacak şekilde hızlandırılamayacağını söyler.
Öngörüleri
Özel görelilik, kendi zamanı için inanılması güç pek çok öngörülerde bulunmuştur, bunlardan en önemlileri:
Cisimler hızlandıkça zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.
Cisimler hızlandıkça kütlelerinin bir kısmı kinetik enerjiye dönüşür, durağan kütleye sahip cisimler hiçbir zaman ışık hızına erişemeyeceklerdir.
Cisimler hızlandıkça hareket doğrultusundaki boyları kısalmaya uğrayacaktır.
Hiçbir cisim ışık hızından hızlı gidemez.
Özel görelilik, mantığımıza ve sağ duyumuza aykırı bir evren tanımladığından bilimciler 100 yılı aşkın bir süredir bunun doğruluğunu gözleri ile görmek ve bir açık bulmak umudu ile deneyler yapıp durmaktadırlar. Bu öngörülerin pek çoğu 1905'ten günümüze dek defalarca denenmiş ve doğru çıkmıştır:
İçlerinde çok hassas atom saatleri taşıyan uçaklar değişik yönlere doğru değişik hızlarla hareket ettirilmiş ve saatlerin kuramın hesaplarına yeterince uygun olarak yavaşladığı/hızlandığı gözlenmiştir[1].
Zamandaki yavaşlamanın sadece saatte meydana gelmediğini, gerçekte yaşandığının kanıtı ilk olarak nötrino ve mü-mezon deneylerinde ortaya çıkmıştır. Güneşten dünyamıza gelen nötrino ve müonların ışık hızına çok yaklaştıkları (%99.5) için ömürlerinin (yaşam sürelerinin) Dünya'da üretilen durağan olanlara göre çok daha uzun olduğu görülmektedir[2].
Parçacık hızlandırıcılarındaki hızlandırma deneylerinde bugüne kadar kütlesi olan hiçbir cisim, atom veya elektron, ışık hızına çıkarılamamıştır. Hız arttıkça kütlesi de arttığı için ivmelendirilmesi zorlaşmaktadır.
KISACA Albert Einstein İzafiyet Teorisi
İzafiyet Teorisi’ni anlayabileceğimiz bir şekilde okumayı o kadar çok istedim ama E=mc ²formülünden tutunda , bir sürü karışık anlatımlarla karşı karşıya kaldım.Haklılar da…Konuyu anlatırken öğrencilere veya bilim İnsanlarına göre anlatıyorlar.Tersi olarak Bilim İnsanları ,halkın anlayabileceği dilden anlatmıyorlar.Bakalim ne kadar anlayabilmişiz?
İzafiyet Teorisi’ni 1905 yılında, yüzyılın en büyük fizikçisi olarak nitelendirilen Albert Einstein ortaya atmıştır. Göreclilik kuramı olarak da adlandırılan bu teoriye göre uzay ve zaman bir algıdır. Diğer bir deyişle, mutlak zaman diye birşey yoktur. Uzay ve zamanı algılama biçimimiz, nerede bulunduğumuza ve nasıl hareket ettiğimize bağlıdır. Buna göre bir cismin hızına ve konumuna (çekim merkezine olan uzaklığına) göre, zaman hızlı veya yavaş geçmektedir. Bir cisim hızlandıkça (çekim merkezlerinin yakınında) o cismin üzerinde zaman yavaşlamaktadır. Yani hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır, daha yavaş işleyerek sanki “durma” noktasına yaklaşmaktadır.
Şİmdi bu konudaki Einstein’ın örneğini inceleyelim.”Aynı yaştaki ikizlerden biri Dünya’da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda hızla seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır.“
Bir cismin hızının yanısıra konumu da zamanı etkilemektedir. Genel Görelilik Kuramı, çekim merkezlerinin yakınında zamanın daha yavaş geçtiğini ispatlamıştır.
Ünlü fizikçi Stephen Hawking, bu gerçeği yine bir ikiz örneğiyle şöyle anlatmaktadır:
“Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır.” (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s.54)
Galileo ve Lorentz dönüşümleri
![[Resim: Lorentz_transform_of_world_line.gif]](https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e4/Lorentz_transform_of_world_line.gif)
![[Resim: Galilean_transform_of_world_line.gif]](https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f1/Galilean_transform_of_world_line.gif)
Değişik gözlemciler Newton fiziğinde Galileo dönüşümleri tarafından tanımlanmaktadır. Öncelikle belirli bir O olayı için (x,y,z,t) koordinatlarını kullanan bir R1 referans sistemi düşünelim. Aynı olayın başka bir gözlemci tarafından (x',y',z',t') koordinatlarıyla ifade edildiğini farz edelim (R2 referans sistemi). Eğer R2, R1 sistemine göre sabit bir hızla x ekseninde hareket ediyorsa gözlemlenen O için kullanacakları referans sistemleri arasındaki bağıntı şöyle olacaktır:
x ′ = x − v t {\displaystyle x'=x-vt} {\displaystyle x'=x-vt}
y ′ = y {\displaystyle y'=y} {\displaystyle y'=y}
z ′ = z {\displaystyle z'=z} {\displaystyle z'=z}
t ′ = t {\displaystyle t'=t} {\displaystyle t'=t}
Lorentz transform of world line
Bu dönüşümler Newton'un mekanik yasalarına uygulandığında, yasalar formlarını korumaktadır. Fakat aynı şey Maxwell denklemleri için geçerli değildir. Maxwell denklemleri Lorentz dönüşümleri altında ancak formlarını koruyabilmektedir. Lorentz dönüşümleri Galileo dönüşümlerinden farklı olarak şu şekildedir:
x ′ = γ ( x − v t ) {\displaystyle x'=\gamma (x-vt)\,} {\displaystyle x'=\gamma (x-vt)\,}
y ′ = y {\displaystyle y'=y\,} {\displaystyle y'=y\,}
z ′ = z {\displaystyle z'=z\,} {\displaystyle z'=z\,}
t ′ = γ ( t − v x c 2 ) {\displaystyle t'=\gamma \left(t-{\frac {vx}{c^{2}}}\right)} {\displaystyle t'=\gamma \left(t-{\frac {vx}{c^{2}}}\right)}
Ayrıca ters halleri:
x = γ ( x ′ + v t ′ ) {\displaystyle x=\gamma (x'+vt')\,} {\displaystyle x=\gamma (x'+vt')\,}
y = y ′ {\displaystyle y=y'\,} {\displaystyle y=y'\,}
z = z ′ {\displaystyle z=z'\,} {\displaystyle z=z'\,}
t = γ ( t ′ + v x ′ c 2 ) {\displaystyle t=\gamma \left(t'+{\frac {vx'}{c^{2}}}\right)} {\displaystyle t=\gamma \left(t'+{\frac {vx'}{c^{2}}}\right)}
Galilean transform of world line
burada γ ≡ 1 1 − v 2 / c 2 {\displaystyle \gamma \equiv {\frac {1}{\sqrt {1-v^{2}/c^{2}}}}} {\displaystyle \gamma \equiv {\frac {1}{\sqrt {1-v^{2}/c^{2}}}}}. Lorentz Dönüşümlerinde görüldüğü üzere iki gözlemci için aynı zaman betimlemesi geçerli değildir. Bu dönüşümlerde Einstein'ın Özel Görelilikle ortaya çıkardığı düşünce değişimi görülmektedir, yani farklı hızlardaki iki gözlemci aynı olay için farklı zaman değerleri ölçer.
Bu dönüşümleri y ve z eksenlerinde de düşünüp yöney (vektör) gösterimi kullanılabilir. Bunun için konumu hıza paralel ve hıza dik olacak şekilde iki bileşene ayırabiliriz:
r = r ⊥ + r ∥ {\displaystyle \mathbf {r} =\mathbf {r} _{\perp }+\mathbf {r} _{\|}} {\displaystyle \mathbf {r} =\mathbf {r} _{\perp }+\mathbf {r} _{\|}}
Bu biçimde sadece hıza paralel bileşen olan r ∥ {\displaystyle \mathbf {r} _{\|}} {\displaystyle \mathbf {r} _{\|}} dönüşüme uğrar. O halde, Lorentz dönüşümleri
r ′ = r ⊥ + γ ( r ∥ − v t ) {\displaystyle \mathbf {r'} =\mathbf {r} _{\perp }+\gamma (\mathbf {r} _{\|}-\mathbf {v} t)\,} {\displaystyle \mathbf {r'} =\mathbf {r} _{\perp }+\gamma (\mathbf {r} _{\|}-\mathbf {v} t)\,}
t ′ = γ ( t − 1 c 2 v ⋅ r ) {\displaystyle t'=\gamma \left(t-{\frac {1}{c^{2}}}\mathbf {v} \cdot \mathbf {r} \right)} {\displaystyle t'=\gamma \left(t-{\frac {1}{c^{2}}}\mathbf {v} \cdot \mathbf {r} \right)}
biçimine indirgenmiş olur.
Dört boyutlu uzay zaman
Ana madde: Minkovski uzayzamanı.
Minkovski uzayzamanı, özel göreliliğin dört boyutlu yapısını matematiksel olarak betimleyen geometridir. Bu geometride yöneyler (vektörler) dört bileşene sahiptir. Örneğin Öklid uzayında bir konum yöneyi
r = ( x , y , z ) {\displaystyle \mathbf {r} =(x,y,z)} {\displaystyle \mathbf {r} =(x,y,z)}
olarak ifade edilir. Özel görelilikte ise "uzayzaman"da bir "konum"u, daha doğru bir deyişle, bir "olay"ı ifade etmek için dörtyöneyler kullanılır. Bu durumda dörtkonum yöneyi,
R {\displaystyle \mathbf {R} } {\displaystyle \mathbf {R} } = ( c t , x , y , z ) {\displaystyle =(ct,x,y,z)} {\displaystyle =(ct,x,y,z)}
= ( c t , r ) {\displaystyle =(ct,\mathbf {r} )} {\displaystyle =(ct,\mathbf {r} )}
olarak tanımlanır. Burada dördüncü bileşen olan zamanın ct şeklinde konulması sadece yöneyin her bileşeninin biriminin metre olması içindir. Çoğu kaynak c=1 seçerek daha sade bir biçim verir. Aynı şekilde dörthız yöneyi de, hızın tanımından
U {\displaystyle \mathbf {U} } {\displaystyle \mathbf {U} } = d R d τ {\displaystyle ={d\mathbf {R} \over d\tau }} {\displaystyle ={d\mathbf {R} \over d\tau }}
= ( c d t d τ , d x d τ , d y d τ , d z d τ ) {\displaystyle =(c{dt \over d\tau },{dx \over d\tau },{dy \over d\tau },{dz \over d\tau })} {\displaystyle =(c{dt \over d\tau },{dx \over d\tau },{dy \over d\tau },{dz \over d\tau })}
= γ ( c , u x , u y , u z ) {\displaystyle =\gamma (c,u_{x},u_{y},u_{z})} {\displaystyle =\gamma (c,u_{x},u_{y},u_{z})}
= γ ( c , u ) {\displaystyle =\gamma (c,\mathbf {u} )} {\displaystyle =\gamma (c,\mathbf {u} )}
olarak çıkarsanır. Buradaki τ {\displaystyle \tau } {\displaystyle \tau } özel zamandır.
Aynı şekilde dörtmomentum da,
P {\displaystyle \mathbf {P} } {\displaystyle \mathbf {P} } = m 0 U {\displaystyle =m_{0}\mathbf {U} } {\displaystyle =m_{0}\mathbf {U} }
= γ m 0 ( c , u x , u y , u z ) {\displaystyle =\gamma m_{0}(c,u_{x},u_{y},u_{z})} {\displaystyle =\gamma m_{0}(c,u_{x},u_{y},u_{z})}
= ( m c , m u x , m u y , m u z ) {\displaystyle =(mc,mu_{x},mu_{y},mu_{z})} {\displaystyle =(mc,mu_{x},mu_{y},mu_{z})}
= ( m c , p ) {\displaystyle =(mc,\mathbf {p} )} {\displaystyle =(mc,\mathbf {p} )}
= ( E / c , p ) {\displaystyle =(E/c,\mathbf {p} )} {\displaystyle =(E/c,\mathbf {p} )}
olarak bulunur.
Bu uzayzamanda bir dörtyöneyin boyu,
V 2 = v 0 2 − v 1 2 − v 2 2 − v 3 2 {\displaystyle \mathbf {V} ^{2}=v_{0}^{2}-v_{1}^{2}-v_{2}^{2}-v_{3}^{2}} {\displaystyle \mathbf {V} ^{2}=v_{0}^{2}-v_{1}^{2}-v_{2}^{2}-v_{3}^{2}}
olarak tanılandığından, dörthız yöneyinin boyu
U 2 = c 2 {\displaystyle \mathbf {U} ^{2}=c^{2}} {\displaystyle \mathbf {U} ^{2}=c^{2}}
olarak bulunur. Yine, dörtmomentumun boyu
P 2 = E 2 / c 3 − p 0 {\displaystyle \mathbf {P} ^{2}=E^{2}/c^{3}-\mathbf {p} ^{0}} {\displaystyle \mathbf {P} ^{2}=E^{2}/c^{3}-\mathbf {p} ^{0}}
Ayrıca dörtmomentumun boyu
P 2 = m 0 2 U 2 = m 0 2 c 2 = E 0 2 / c 2 {\displaystyle \mathbf {P} ^{2}=m_{0}^{2}\mathbf {U} ^{2}=m_{0}^{2}c^{2}=E_{0}^{2}/c^{2}} {\displaystyle \mathbf {P} ^{2}=m_{0}^{2}\mathbf {U} ^{2}=m_{0}^{2}c^{2}=E_{0}^{2}/c^{2}}
olarak da hesaplanabildiğinden, bu iki sonuç birleştirilip her taraf c 2 {\displaystyle c^{2}} {\displaystyle c^{2}} ile çarpıldığında
E 2 = p 2 + E 0 2 {\displaystyle E^{2}=\mathbf {p} ^{2}+E_{0}^{2}} {\displaystyle E^{2}=\mathbf {p} ^{2}+E_{0}^{2}}
gibi özel göreliliğin en önemli denklemlerinden biri elde edilmiş olunur.
Kaynak:
nedir.com/izafiyet-teorisi
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
Kerim Barbaros
|
|
|
Matematikde Cebir Nedir - Cabir Binabdullah r.a. Kimdir |
|
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:13 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Matematikde Cebir Nedir - Cabir Binabdullah r.a. Kimdir - Rail Demiryolu Nedir - CebRail جبريل Cibrîl Hakkinda Bilgi - Dıhyetü’l-Kelbî ( r.a.) - Hz. Cebrail’in
Dıhye suretine girmesi olayı hakkında bilgi
Cebir
Cebir, parçalanmış veya birleşmesi gereken parçalar anlamına gelir. Bu kelimelere sayı teorisi, geometri ve analizde dahildir. Matematik ilkokul işlemlerinden çember daire
alanları bulmaya kadar gider. Kolay olan matematik ilkokul ( öncül matematik), bir üstü kuramsal matematik ve modern matematiktir. İlkokul matematiği basit matematik
matematiğin her alanında kullanılmaktadır ve bunlara bilim mühendislik ve eczacılık örnek olarak verilebilir. Kuramsal matematik ileri matematiğin ağır ve sadece profesörler
tarafından çalışılan bir koludur.
Matematikle ilgili ilk çalışmalar yakın doğuda Harezmi tarafından yapılmıştır ve Ömer Hayyam ( 1050-1123) gibi isimler tarafından devam ettirilmiştir.
Temel ilkokul matematiği aritmetikten daha farklıdır çünkü aritmetikte bilinmeyen değerleri temsilen harfler kullanılmaktadır. x + 2 = 5 {\displaystyle x+2=5} {\displaystyle x
+2=5} denkleminde x {\displaystyle x} {\displaystyle x} bir bilinmeyendir ve x {\displaystyle x} {\displaystyle x} in değeri her iki tarafa -2 eklenmesiyle x = 3 {\displaystyle
x=3} {\displaystyle x=3} şeklinde bulunabilir. Kütle hız ilişkisinde E = m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} : E {\displaystyle E} {\displaystyle E} ve m
{\displaystyle m} {\displaystyle m} harfleri bilinmeyen değişkenleri ifade eder c {\displaystyle c} {\displaystyle c} ise sabit sayıdır. Cebir birçok matematiksel ifadenin
çözümünde yardımcı olur.
Cebir'i farklı anlamlarına ayırma;
Tarihsel açıdan cebirin birçok anlamı vardır, bunun sebebi cebirin anlamsal bolluğu ve çevresindeki anlam değiştiren etkenlerdir. Matematik gibi bir dalda bir kelimenin birden
fazla anlamının olması karışıklıklara yol açabilir. Bu yanlış anlamaları engellemek için kelimenin etrafına bazı sözcükler eklenir.
Tek bir kelime olarak tanımlandığında cebir matematiğin büyük bir kısmını kapsar.
Yalnız başına tanımlandığı zaman lineer cebir veya temel cebir olarak tanımlanabilir.
Matematiğin bir dalı olarak cebir ;
Cebirin oluşma dönemi ilk olarak bazı matematiksel sayıları harflerle simgeleyerek başladı. Örneğin bazı üstel fonksiyonlarda : a x 2 + b x + c = 0 , {\displaystyle ax^{2}+bx
+c=0,} {\displaystyle ax^{2}+bx+c=0,} formülündeki a , b , c {\displaystyle a,b,c} {\displaystyle a,b,c} harflerine verilebilecek değerler ile x {\displaystyle x} {\displaystyle
x}in değerleri bulnabilir ancak a {\displaystyle a} anın 0 {\displaystyle 0} {\displaystyle 0} olmaması gerekir. İlerleyen dönemlerde cebir, matemetiğin birçok farklı
dallarındada kullanılmaya başlamıştır; vektörler, martisler ve polinomlar gibi. Daha sonra bu tanımlar ccebirsel birimler olarak isimlendirilmiştir ve gruplar, yüzükler ve
alanlarda kullanılmıştır. 16. yüzyıl'dan önce matematikçiler; cebirciler ve geometriciler olarak iki gruba ayrılmışlardı. 16. ve 17.yüzyıllar sonuucunda matematiğin şu anki
haline ulaşmasında cebirin büyük katkısı olmuştur. 19. yüzyıl'ın ortalarında matematiğe yeni konular ve yenidallar eklenmesine rağmen cebirden her zaman faydalanılmıştır. Şu
günlerde cebirin konu yelpazesinden bazı parçalar çıkarılmış olsa da ( Mathematics Subject Classification[1] 08-Genel cebir sistemleri, 12-Alan teorisi and polinomlar, 13-
Birleşik cebir, 15-Lineer cebir ve multilineer cebir; matris teorisi, 16-Bağlantılı alan ve halka cebri, 17-Bağlantısız alan ve yüzük cebiri, 18-Kategori teorisi; homolojik
cebir, 19-K-teorisi and 20-Grup teorisi)gibi birçok temel konuyu içerisinde barındırmaktadır.
Etimoloji ;
Cebir kelimesinin kökeni Hârizmî tarafından yazılmış Ilm al-jabr wa'l-muḳābala arapça kitaptan gelmektedir. Kitabın isminin anlamı zorla yani cebirle bir hesabın yapılması
bilimi olarak çevrilebilir. Kelimenin algebra ( al-gebra) şeklinde İngilizceye eklenmesi ise ortaçağdaki İspanyol, İtalyan veya latinler sayesinde olmuştur. 12. yy.dan
başlayarak İtalyanların öncülüğünde Arapça yazılan eserler batı dillerine çevrilmeye başlanmıştır, Harazmi'nin Cebir kitabının da bu dönemde çevrilmiş olması ihtimali yüksektir.
Cebir kelimesi İspanyolca'da halen acil operasyon, ameliyat olarak kullanılmaktadır daha sonra matematiksel anlamları eklenmiştir.
Tarihi
François Viète in 16. yüzyılın başlarından itbaren yapmış olduğu çalışmalar cebiirn temellerini oluşturmuştur. 19.yüzyılın sonlarına kadar cebir genel olarak sadece denklem
teorileri barındırıyordu.
Cebirin öntarihi
Cebir ilk olarak Babilliler tarafından matematiksel prorblemleri çözmek amaçlı kullanılmıştır. Matematikte şu an lineer denklemler veya orta dereceli lineer denklemler
kullanarak çözülen problemlerin temellerini Babiller cebiri geliştirerek bulmuşlardır. Eski dönemlerde yaşamış olan çoğu Mısırlı, Çinli ve Yunan matematikçiler problem
çözümlerinde geomteri kökenli çözüm yollarını tercih ediyorlardı. Yunanlar kendi yarattıkları element matematiğini kullanırlardı ve bu yöntem ile birçok karışık sorunları
çözmeyi başarmışlardır ancak bu yöntemleri orta çağ İslamına kadar farkedilememiştir. Plato'nun döneminde birçok yunan matematikçi ani ve şiddetli bir değişime girmiştir.
Yunanlar bu dönemde kendi yarattıkları geometrik çözüm yollarını geliştirerek geometrinin temel kuramlarını kullandılar. O yılların belki de en iyi matematikçilerinden biri olan
Diophantus ve aynı zamanda Arithmetica kitabının yazarı, cebirsel ifadelerin matematiksel yollarla çözümleri için birçok formülü geliştiren kişi olmuştur ve ilerleyen zamanlarda
sayı teorisinin ve kendi yarattığı Diophantus denklemlerinin çıkmasını sağlamıştır. Matematiğin geliştiği ilk dönemlerde Harizmi ( d. 780–ö. 850) nin yazdığı The Compendious
Book on Calculation by Completion and Balancing isimli kitabı matematikte bazı görüşlerin oluşmasına neden oluyordu çünkü cebirin ve matematiğin temel disiplin kurallarının
geometri ve aritmetikten farklı olduğunu söylemiştir. Helenistik matematikçiler Diophantus ve Alexandria ve Hindistanlı matematikçi Brahmagupta, Mısır ve Babillilerin yaratmış
olduğu matematik kurallarını devam ettirdiler ve üzerlerine bir şeyler eklemek için çabaladılar. Yazmış oldukları kitaplardanda faydanalarak ilk kez içerisinde sıfır ve eksi
sayıların olduğu denklemleri çözmeyi başardılar. Denklemler teorisine göre incelenen cebirin en önemli iki ismi Diophantus ve al-Khwarizmi'nin çalışmaları yıllarca
incelenmiştir. Genellikle cebirin babası olarak Diophantus bilinir ancak Harizmi'nin al-jabr disiplin kuralları sonucunda bu ünvana onun sahip olması istenmektedir. Diophantus'u
destekleyen kişiler Al-Jabr deki cebirin biraz daha elementsel olduğunu ifade etmişlerdir kendi savundukları Arithmetica ve Arithmetica kitaplarının Al-Jabr 'dan daha teorisel
olduğunu söylemişlerdir. Al-Khwarizmi yi destekleyenler ise "çıkarma" ve "dengeleme" ( toplamanın tersi ve elemanların birbirlerini sıfırlaması) al-jabr kitabının cebiri her
şeyden ayrı tutup yeni teoriler üzerine kurulmuş olmasından dolayı sevmişlerdir,[2]. İranlı matematikçi Ömer Hayyam cebirsel geometrik çözümler ve küplü denklemler üzerinde
çalışmış biridir. Bir diğer İranlı matematikçi ise Şerafeddin el-Tusî'dir. O da fonksiyonların gelişiminde etkili biri olmuştur. Hint matematikçiler Mahavira ve II. Bhaskara,
İranlı matematikçi Al-Karaji,[3] ve Çinli matematikçi Zhu Shijie birçok küplü denklemin çözümünde etkili olmuşlardır.
Cebirin tarihi
1545'te Italyan matematikçi Girolamo Cardano Ars magna -Muhteşem sanat isimli kitabını yayınladı, 40 bölümlük harika bir sanat eseri ve ilk defa küplü ve üstlü denklemleri
anlatılmıştır. François Viète'nin 16.yüzyılın sonlarına doğru yapmış olduğu çalışmalar cebirin klasik disiplin temellernin atılmasını sağlamıştır. 1637 yılında René Descartes,
La Géométrie isimli kitabını yayınlamıştır ve analitik geometrinin ilk temelleri atılmıştır. Bir diğer önemli gelişmelerden biri ise 16.yüzyılın ortalarına doğru köklü ve küplü
denklemlerin çözülmesidir. Determinant formülü Japon matematikçi Kowa Seki tarafından 17.yüzyılda bulunmuştur ve buna takiben Gottfried Leibniz 10 sene sonra lineer denklemlerin
çözümünü kolaylaştırma adına matris'i yaratmıştır. Soyut cebir 19.yüzyılda geliştirilmiştir, şu anda Galois theory olarak bilinen denklemleri çözebilmek için
geliştirilmişlerdir. "Modern algebra" 19.yüzyıla kökleri dayanan önemli bir konudur örneğin, Richard Dedekind ve Leopold Kronecker,cebirsel sayı teorisi ve cebirsel geometri'yi
yarattığı kabul edilen ve kullanan kişilerdir.
'Cebir' kelimesini barındıran konular
Matematiğin alanları,
Temel cebir, okullarda gösterilen cebirsel denklemler
Soyut cebir, gruplar,halkalar ve cisim gibi cebirsel yapıların incelendiği alan
Lineer cebir, lineer denklemlerin, vektör uzaylarının ve matrislerin kullanıldığı cebir
Komütatif cebir, değişmeli halkaların incelendiği alan
Bilgisayar cebiri, bilgisayar program yazılımlarında kullanılan cebir
Homolojik cebir, topolojik katman çözümlerinde kullanılan cebir
Evrensel cebir, her cebirsel özelliğin incelendiği cebir
Cebirsel sayı teorisi, sayı ve rakamların cebirsel bir yönle araştırılması
Cebirsel geometri, eğik şekillerin hacim ve alan hesaplamalarında
Cebirsel kombinatorik, cebirsel metodların kombinatorik sorularına uygulandığı alan
Birçok matematiksel terim cebir olarak tanımlanır;
Bir cisim üzerindeki cebir .
Halka ve cisim üzerine tanımlanan birçok cebirin özel ismi vardır :
Bağlı cebir
Bağımsız cebir
Lie cebiri
Hopf cebiri
C*-cebiri
Simetrik cebir
Dış cebir
Tensör cebiri
Hesaplama teorisinde,
Sigma-cebiri
Bir grup üzerindeki cebir
Kategori teorisi
F-cebiri ve F-co cebiri
T-algebra
In logic,
Relational algebra, in which a set of finitary relations that is closed under certain operators.
Boolean algebra, a structure abstracting the computation with the truth values false and true. See also Boolean algebra ( structure).
Heyting algebra
İlkokul cebiri
İlkokul cebiri genellikle sadece aritmetik bilgisi olan öğrencilere cebirin temel kurallarını öğretmek amaçlı gösterilen bir cebir türüdür.En temel ve basit cebir türüdür.
Aritmatikte sadece sayılar ve aritmatiksel işlemler( +, −, ×, ÷) kullanılır. Cebirde ise sayılar genellikle değişken kabul edilir ve harflerle ifade edilir ( a, n, x, y ya da
z) gibi.
Cebirsel denklem birimleri :
1 – Üst
2 – katsayı
3 – terim
4 – işlem
5 – sabit teri
x y – değişkenler c – sabit sayı
Temel cebir kurallarının kullanılması ile basit bir bilinmeyenli denklemlerin çözüm şekilleri anlatılır, sayı çeşitleri doğal sayılar,ardışık sayılar gibi sayı türleri
anlatılır ve basit fonksiyonların özellikleri tanımlanır.
Polinomlar
x2 + 2x − 3 tarzındaki fonksiyonların x değerlerinin sıfır olduğu noktalarda çözüm kümesi bulunması denklemleridir. Her denklemin derecesine bağlı olarak kök türleri ve kök
sayıları değişme gösterir. Fonksiyon ve polinomlar birbirlerine bağlı birimlerdir ve matematik ile cebirin önemli ve ileriye bağlı konularının temelleriin oluşturan ciddi
konulardır.
3.dereceden bir polinomun grafiği
Ana madde : Polynomial
Cebirin öğretilmesi
Temel, basit cebirin genellikle onbir yaşına gelmiş olan çocuklara anlatılması tercih edilir. Amerika'da genellikle sekizinci sınıfta temel cebir öğretimi başlar. 1997'den beri
Virginya Üniversitesi gibi birçok üniversite bilgisayar yardımlı ve küçük gruplar halinde gençlere temel cebir eğitimi vermektedir.
Soyut cebir
Soyut cebir genellikle aritmatik ve sayı teorilerinin birleşimini ifade eden bir cebir türüdür; Setler : Sayı türlerini incelemekten ziyade soyut cebir matematiğin tüm
birimlerini bir çatı altında inceler ve tüm bu setler matrisler ve üstlü denklemler içerebilir bunlara ikinci veya üçüncü dereceden polinomların incelenmeside dahildir.
Denklemler arası işlemler : + ve - işlemlerinin yanı sıra * ve / işlemleri cebirin temel işlemlerindendir ve her denklem veya fonksiyon,polinom için çözülebilmeleri için
gerekli tanım araşlıkları ve çözüm kümelerinin bulunduğu alanlar sorularda önceden ayarlanmış ve bildirilmiş olmalıdır.
Etkisiz eleman : Bir denklemde sonucu yapılan işleme göre değiştirmeyen veya aynı tutan elemanlara etkisiz eleman denir. Yapılacak matematiksel işlemin türüne göre etkisiz
elemanlar değişkenlik gösterir örneğin bir çarpma işleminde etkisiz eleman bir iken, bir toplama işleminde bu eleman sıfırdır.
Ters elemanlar : Ters elemanlar bir sayının bölüm halinde yazılması ile oluşurlar a ∗ a−1 = 1 ve a−1 ∗ a = 1 gibi.
Dağılma özelliği : Matematiksel bir işlemde toplam veya çarpım halindeki elemanların grup halinde yerlerinin değiştirilmesi sonuçta bir değişikliğe neden olmaz. ( 2 + 3) + 4 =
2 + ( 3 + 4) genel olarak ( a ∗ b) ∗ c = a ∗ ( b ∗ c) ifade edilebilir.
Değişken özelliği : Toplamda veya çarpma işlemlerinde elemanların yerlerinin değiştirilmesi sonucu etkilemez ve buna cebirin değişme özelliği denir. 2 + 3 = 3 + 2 ve a ∗ b = b
∗ a
Gruplar
Gruplar genel olarak bir tanım aralığındaki setler ve bir çarpım işlemi olarak tanımlanır ve sonuç olarak :
e ∗ a işlemleri S setindeki bir çözüm elemanına eşit çıkar
S tanım aralığındaki her elemanın bir tersi vardır a ∗ a−1 ve a−1 ∗ a
Eğer a, b ve c , S 'in elemanları ise ( a ∗ b) ∗ c işlemi a ∗ ( b ∗ c) işlemine eşittir. Bir grup içerisindeki işlemler birbirlerini sıfırladıkları zaman eşitlik söz konuus
olur ve türlü şekillerde ifade edilebilirler ( a + b) + c = a + ( b + c). Rasyonel sayılarda bir( 1) eleamanı çarpım işlemlerinde etkisiz eleman görevi görür 1 × a = a × 1 =
a ve a is 1/a çünkü a × 1/a = 1.
Cebirsel Alanlar
Cebirsel işlemlerde gruplar arasında genellikle tek işlem bulunur en azından basit cebir kurallarına göre böyle kabul edilir. Detayı incelendiği zaman cebirsel alan ve yüzük
önemli bir hale gelir.
Bir yüzük matematiğinin iki temel işlemi vardır ( +) ve ( ×), × , + işlem sıraına göre daha öndedir. İlk işlem ( +) sonucunda bir abelian grubu oluşur. İkinci işlem sonucunda
( ×) dağılma özelliği ile işleme etki eder, ancak bu işlemler oluşurken herhangi bir şekilde bir kesir işlemini tanımsız duruma getirme veya fonksiyon tersi alınmasına ihtiyaç
duyulmadğı için cebirsel sistemde bir sorun oluşmamaktadır. Toplam işlemlerinin ( +) etkisiz elemanı 0 olarak kabul edilir ve toplam işlemlerini tersi a, −a olarak yazılabilir.
Dağılma özelliğinde ( a + b) × c = a × c + b × c ve c × ( a + b) = c × a + c × b, eşit olduğu için cebirsel sistemde çarpımın dağılma özelliği kullanılmış olmuştur.
[img]http : //image.1trk.net/uploads/147845078725941.jpg[/img]
Matematik ( Cebir) Biliminin Kurucusu Harizmi Kimdir?
Hârezmî ya da tam adıyla Ebû Ca'fer Muhammed bin Mûsâ el-Hârizmî, matematik, gökbilim ve coğrafya alanlarında çalışmış Fars bilim adamı.
Bazı Eski Kaynaklara Göre Hayatı ve Çalışmaları
Harezmî, IX. yüzyılda yaşayan ve cebir alanında ilk kez eser yazan Müslüman Türk matematik, coğrafya ve astronomi alimidir. Harezmî 780 yılında Harezm’de doğmuştur.İlim öğrenmek
amacıyla, kendi döneminin ilim merkezi olan Bağdat’a gitti.
Bağdat’taki bilimler akademisi Darülhikme’de görev alan Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında değerli çalışmalar yaptı.
Harezmî, ilk defa, birinci ve ikinci dereceden denklemleri analitik metotla; bir bilinmeyenli denklemleri de cebirsel ve geometrik metotlarla çözmenin kural ve yöntemlerini
tespit etti. Matematikte ilk kez sıfır rakamını kullanan Harezmî, cebir bilimini metodik ve sistematik olarak ortaya koydu. Kendisinden önceki cebire ait konuları, yine ilk kez
‘cebir’ adı altında sistemleştirdi.
Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında çok sayıda eser yazdı. Yeryüzünün çapına ait hesaplarını Kitâbu Sûreti’l-Arz adlı kitabında topladı. Bu eserde, Nil Nehri’nin
kaynağını açıklayan Harezmî, Batlamyus’un astronomik cetvellerini de düzeltti. Güneş ve ay tutulmasına dair incelemelerini topladığı Zîcü’l-Harezmî adlı eserinde ise, astronomi
için gerekli trigonometri bilgi ve cetvellerini de verdi. Harezmî, 850 yılında Bağdat’ta vefat etti. Üç oğlu olup, hepsi de matematik ilmi üzerinde ciddi çalışmalarıyla tanınır.
780 yılında Özbekistan'ın Karizmi kentinde doğan Harizmî'nin bulduğu ve tüm dünyanın kullandığı semboller..Her sembol, temsil ettiği sayı kadar açıya sahip..
Yedikıta tarih ve kültür dergisinin yer verdiği konu da Harezmi avrupanın referans aldığı rakamları bulduğunu yazmıştır.. Dediğimiz gibi açılara göre sayıların şekilleri
belirlenmiştir.
ESERLERİ ŞÖYLEDİR;
Matematik ile ilgili eserleri
El- Kitab'ul Muhtasar fi'l Hesab'il Cebri ve'l Mukabele
Kitab al-Muhtasar fil Hisab el-Hind
El-Mesahat
Matematik alanındaki çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. Bir dönem bulunduğu Hindistan’da sayıları ifade etmek için harfler ya da heceler yerine basamaklı sayı
sisteminin ( onluk sistem) kullanıldığını saptamıştır. Harezmî'nin bu konuda yazdığı kitabın Algoritmi de numero Indorum adıyla Latinceye tercüme edilmesi sonucu, sembollerden
oluşan bu sistem ve sıfır 12. yüzyılda batı dünyasına sunulmuştur.
Astronomi ile ilgili eserleri
Zîc-ul Harezmî
Kitab al-Amal bi'l Usturlab
Kitab'ul Ruhname
Coğrafya ile ilgili eserleri
Kitab surat al-arz
Tarih ile ilgili eserleri
Kitab'ul Tarih
CÂBİR BİN ABDULLAH ( radıyallahü anh )
Ensâr-ı kiramın büyüklerinden. Babası da müslüman olup künyesi Ebû Abdullah veya Ebû Abdurrahmân’dır. Annesinin ismi Nesibe’dir. ( m. 601) yılında Medine’de doğmuş olup, 77 (
m. 694) yılında 95 yaşında Medine’de vefât etmiştir. Cenâze namazını Medine Vâlisi bulunan Hazreti Osman’ın oğlu Ebân kıldırmıştır.
Bizzat Resûlullah’dan ( aleyhisselâm ) ilim öğrenmiş sonra Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Ebû Ubeyde, Talha, Muaz bin Cebel, Ammar’dan ( r.anhüm) öğrenmeye devam etmiştir.
Sonra ilim neşretmeye başlamıştır. Mekke, Yemen, Kûfe, Basra, Mısır’dan onun derslerini dinlemeğe gelenlerde bulunurdu. Bunlar hadîs, tefsîr, fıkıh ilimlerini tahsil ederlerdi.
Bütün ömrünü Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hadîs-i şeriflerini neşr etmeğe vakfetmiş, çok hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden, Atâ bin Ebî Rebah, Mücâhid bin Cebr, Ebû
Süfyân, Talha bin Nafi, Sa’îd bin Müseyyeb, Vehb bin Keysan, Şa’bî, Ka’b bin Mâlik gibi tabiînin büyükleri rivâyette bulunmuşlardır. Toplam 1540 hadîs-i şerîf bildirmişdir.
Bunlardan 210 hadîs-i şerîf, Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim’de mevcûttur. Bunların 68’i her ikisinde 26’sı yalnız Buhârî’de, 126’sı da yalnız Müslim’de yer almaktadır.
Rivâyetleri son derece sağlam ve ihtiyâtlıdır. Tabiînin her tabakası onun ilminden istifâde etmiştir.
Câbir bin Abdullah hazretleri sahabenin en büyük fıkıh âlimlerinden idi. Daha Resûlullah’ın sağlığında sorulan suallere cevap verir, müftîlik yapardı. Bu onun fıkıh ilmindeki
yüksekliğine en büyük delîldir.
Câbir hazretleri tefsîr ilminde de Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden idi. Âyetlerin nüzûl ( iniş) sebeblerini bilmek ve belagatı husûsunda Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden
idi.
Tefsîrine örnek :
“Tezekkî eden muhakkak kurtulmuştur” âyet-i kerîmesindeki Tezekkî’yi şöyle tefsîr etmiştir : “Allahü teâlâ’dan başka ilah olmadığına, benzeri, eşi, ortağı olmadığına, Hazret-i
Muhammed’in hak peygamber olduğuna, şehâdet etmektir.”
Câbir bin Abdullah’ın, babası Abdullah bin Amr, ikinci Akabe bîatında İslâmiyeti kabûl etmiş ve Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) tarafından Benî Hasan’a nakîb olarak ta’yin
edilmişti. Bu sıralarda Câbir ( radıyallahü anh ) genç bir delikanlı idi. Yedi kızkardeşi olup, erkek kardeşi yoktu. Ümmü Ma’bed, kızkardeşlerinin en üstünü idi.
Câbir bin Abdullah’ın ( radıyallahü anh ) babası, Uhud gazâsında şehîd olunca, Amr bin Hasanoğullarının reîsi olmuştu. Kendilerine mahsûs Aynü’l Erzak taraflarında bir
çeşmeleri vardı. O devirlerde çeşme veya kuyusu olanlar, diğer halkı bundan para ile istifâde ettirirlerdi. Bu çeşme Hazreti Muâviye zamanında Medine Vâlisi Mervan bin Hakem
tarafından istimlâk edilerek halkın istifâdesine sunuldu.
Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) Bedir ve Uhud gazâlarına iştirâk ettiği rivâyeti varsa da doğru olanı iştirâk etmediğidir. Çünkü, yedi kız kardeşine bakacak kimseleri
de yoktu. Babası, kızlarının, kimsesiz kalmaması için oğlunu harbe iştirâkten men ederek; “Oğlum, şu kızların kimsesiz kalmalarını düşünmesem, senin gözümün önünde şehîd olmanı
isterdim” demiştir. Babasının şehîd olmasını şöyle anlatır :
“Babam, Uhud’da şehîd olmuştu. Kızkardeşim bana bir deve vererek; “Git, babamızı bu devenin üzerinde taşı. O’nu Selemeoğullarının kabristanına göm” dedi. Ben de deveyi alarak
harb meydanına gittim. Yanımda birkaç kişi daha vardı. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ), babamı, harb yerinden alarak aile kabristanına götürmek istediğimi anladılar. O
sıralarda Resûl-i ekrem Uhud’da bulunuyorlardı. Beni huzûrlarına çağırdılar ve; “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki; Abdullah da arkadaşları, ile
gömülecektir.” Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) bu sözü üzerine ben de babamı taşımaktan vazgeçtim. Onu Uhud şehîdleri ile birlikte gömdüm.”
Câbir bin Abdullah’ın ( radıyallahü anh ) babası şehîd olduğu zaman bir hayli borcu vardı. Bu borçların mühim kısmı, etrâfta oturan Yahudilere idi. Babasının şehâdetinden
sonra, alacaklılar, Câbir bin Abdullah’ı sıkıştırarak alacaklarını istemişlerdi. Fakat Câbir bin Abdullah’ın elindeki malları borcunu ödeyecek miktarda değildi. Küçük bir hurma
bahçesinden başka bir şeyinin olmadığını, borcunun bir kısmını gelecek seneye tehirini istedi. Çok zor durumda kalan Câbir bin Abdullah, halini insanların en merhametlisi olan
Peygamberimize ( aleyhisselâm ) arz etti. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) hurmaları toplamasını ve kendilerine haber vermelerini buyurdular.
Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) Câbir bin Abdullah’ın evine gittiklerinde, “Alacaklıları çağırın” diye buyurdular. Alacaklılar geldi : Hepsine haklarını verdikten sonra bir
miktar hurma yine Câbir bin Abdullah’a ( radıyallahü anh ) kaldı. Peygamberimiz mucizeyi Eshâb-ı kirama anlatmasını Câbir bin Abdullah’a ( radıyallahü anh ) emir buyurdu.
Hendek gazâsında, Resûl-i ekrem efendimizin maiyetinde bulunan Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) o günleri şöyle anlatır : “Hendek muharebesinde Resûl-i ekrem (
aleyhisselâm ) ile Eshâbı üç gün ağızlarına bir lokma koymamışlardı. Bu sırada Resûl-i Ekrem’e dikkat etti. Mübârek karınlarına taş bağlamışlardı. Hendek kazmakla meşgûl olan
Eshâb, bir taş parçasını kıramadıklarını Peygamber efendimize haber verdiler.
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) onlara : “Siz bu kaya parçasının üstüne biraz su serpiniz” buyurmuştu. Sonra külünkü almış ve kayaya üç defa vurmuşlar her vuruşlarında
kuvvetli bir ateş çıkmış, Yemen, İstanbul, Faris illeri görünmüştü. Bunun hikmeti sorulduğu zaman Peygamberimiz “Buraların müslümanlar tarafından feth edileceğini”buyurmuşdu.
İşte bu sıkıntılı ve ızdıraplı günlerden birinde, Hazreti Câbir’in evinde bir miktar arpa ile bir oğlak vardı. Hanımıyla konuşarak; onları Resûl aleyhisselâm ve beraberindeki
birkaç Eshâba ikram etmeye karar verdiler. Zaten fazla kimseye yetecek kadar değildi. Câbir ( radıyallahü anh ), Resûl aleyhisselâma gelerek, “Biraz, yemeğim var, siz ve bir
kaç kişi buyurun” dedi. Resûl aleyhisselâm, “Peki, hanımına söyle, ben gelinceye kadar yemeği ocaktan indirmesin, arpa ekmeğini de tandırdan çıkarmasın” buyurdu. Hazreti Câbir
hendek mahallinden ayrılıp evine döndü. Biraz sonra Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), bütün hendek ahalisini Câbir’in ( radıyallahü anh ) dâvetine çağırmışlardı. Yüzlerce
sahâbî bu davete icabet ederek O’nun evine geldiler. Câbir ( radıyallahü anh ) gelenleri görüp, bir yemeğe, bir gelenlere bakarak, mahcubiyetinden ne yapacağını şaşırmıştı.
Sonra Resûlullah geldi ve yemeği ortaya koymalarını emretti. Yemeği dağıtmaya başladılar. Gelenlerin hepsi yediği halde yemek yine bitmemişti.
Câbir’in ( radıyallahü anh ) babası Uhud da şehîd oldu. Kardeşleri kimsesiz kaldı. Bunun üzerine dul bir kadın olan Süheyl binti Mes’ûd ile evlendi. Yedi kız kardeşine
bakabilmek için böyle dul birini tercih etmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunu duyunca “İsâbet ettin” buyurmuştur.
Hazreti Câbir yakışıklı, sevimli, güzel ahlâklı, sünnet-i seniyyeye uymakta çok gayretli; merhametli, nazik, gönül alıcı muhterem birisiydi. Hazreti Câbir’in evi Mescid-i
Nebî’den bir mil ( 2 kilometre) uzak olmasına rağmen her namazı Peygamber efendimizle, Mescid-i Nebî’ye gelerek kılar idi. Hakkı söylemede, adâletten ayrılmaz, emr-i ma’rûf ve
nehy-i münkeri bildirmede çok gayret gösterirdi. Resûl-i ekrem’in ( aleyhisselâm ) nasıl namaz kıldığını görmek isteyen ona gelir, Câbir ( radıyallahü anh ) da onlara tarif
ederdi.
Buyurdular ki : Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) Mekke’de on sene kalarak herkesin toplandığı Ukdağ ve Mecenne gibi panayırlarda ve Mina dağına çıkarak halka hitaben :
“Rabbimin, risâletini tebliğ için bana kim yardım ederse, cenneti kazanır.” derdi. Fakat, Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi kâfirler “Bizi bunun için mi çağırdın; sakın inanmayın der”
insanları aldatırlardı. Nihâyet biz Yesrib’den gelerek Resûl-i Ekrem’i ( aleyhisselâm ) bulup, O’na inanmış olarak yardım ederdik. Gelen müslümanlara Resûl-i ekrem, Kur’ân-ı
kerîm okurdu. Onlar da döndüklerinde ailelerine İslâmiyeti tebliğ eder, onların imân ile şereflenmelerini sağlarlardı.
Gönülleri îmân ile dolu olan, Peygamberimizi her şeyden çok seven müslümanlar toplanarak : “Resûl-i Ekrem’e ( aleyhisselâm ) müşrikler tarafından hakaret, eziyet edilmesine
ne zamana kadar müsaade edeceğiz?” dediler. Bunun üzerine içimizden 70 kişi hac mevsiminde Medine’den hareket ederek Resûl-i ekrem’i bulduk. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) ile
Akabede mülakat etmek üzere anlaştık. Birer, ikişer o mevkide toplandık. Resûl-i Ekrem’e ( aleyhisselâm ) “Size bîat edeceğiz” dedik. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) “Bana
iyi ve fenâ zamanlarda itaat etmek, darlık ve bolluk zamanında infak etmek, emr-i bil Ma’rûf ve nehy-i anil münkere riâyet etmek, her sözü Allahü teâlâ için söyleyerek, bu yolda
birşeyden korkmamak bana yardım etmek, canlarınızı, mallarınızı, çocuklarınızı her neden koruyorsanız beni de öyle korumak üzere bîat ediniz, mükâfatınız Cennettir”buyurdu.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) sözlerini bitirdikten sonra kalkıp ona bîat ettik.
Bizzat Peygamber efendimizden işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır :
“Resûlullah ( aleyhisselâm ) birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa üzerinde kir kalır mı?” diye sordu. Eshâb-ı kiram “Hayır Yâ Resûlallah” dedi.
Resûlullah “İşte, beş vakit namazı kılanların da böyle küçük günahları affolur.”
“Tabakları parmakla, parmağı ağızla siliniz.”
“Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazan-ı şerîfde beş şey ihsân eder ki, bunları hiçbir Peygambere vermemiştir :
1. Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ mü’minlere rahmet eder. Rahmetle bakdığı kuluna hiç azâb etmez.
2 İftar zamanında, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir.
3 Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların afv olması için duâ eder.
4 Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhırette vermek için, Ramazan-ı şerîfde Cennetde yer tayin eder.
5 Ramazan-ı şerîfin son günü, oruç tutan mü’minlerin hepsini afv eder” buyurdu.
Medine’de mescidde dikili bir odun vardı. Peygamber efendimiz hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Minber yapılınca, direğin yanına gitmedi. Odundan ağlama seslerini, bütün
cemaat işittiler. Peygamberimiz minberden inip direğe sarıldı. Ağlama sesi kesildi. “Eğer sarılmasaydım benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlayacaktı.” buyurdu.
“Paranız ile, önce kendi ihtiyâçlarınızı alın, artarsa çoluk çocuğunuzun ihtiyâçlarına sarf edin. Bundan da artarsa, akrabanıza yardım edin.”
Rail - Demir yolu ulaşımı
Bir yerden bir yere madeni bir yol üzerinde, mekanik bir güçle hareket ettirilen araçlar içinde, insan ve eşya taşımasını temin eden tesislerin hepsine birden demir yolu denir.
Buradan demir yolunun bir bütün olduğu, sadece, ray, travers ve balasttan ibaret bulunmadığı, istasyon binalarının, köprü ve tünellerin, lokomotif depolarının, telgraf, telefon
direkleri ve benzerlerinin de demir yolunun bir parçası olduğu ve tarifte sözü geçen taşıma işine yardımcı her tesisin aynı şekilde demir yolunun bir kolunu teşkil ettiği
anlaşılır. Bu tariften iyi bir demir yolunda sadece yolun iyi nitelikte olmasının yeterli olmayacağı, bütün tesislerin aynı şekilde iyi olmasının gerektiği, dolayısıyla bunu
temin etmenin de çok büyük masraflara yol açacağı kendiliğinden anlaşılır.[kaynak belirtilmeli]
Traversler üzerine özel tertibatla bağlanan rayların ucuca eklenmesi ile, elde olunan paralel iki demir şerit, en basit şekliyle bir demir yolu olur. Burada ray dizileri
arasındaki iç yüzlerden ölçülen uzaklığa hattın açıklığı denir.
George Stephenson'un yaptığı ilk yolda bu açıklık 4 ayak 8½ parmak = 1435 mm idi. Bundan sonra başkaları tarafından yapılan hatlarda farklı açıklıklar kullanıldı. Ve kısa
zamanda Birleşik Krallık'ta yedi muhtelif açıklıkta yol meydana geldi, bir hattan diğerine geçişte meydana gelen zorluklar sebebiyle bu keyfiliğe son verme lüzumunu duyan
hükümet 1846'da çıkarılan bir kanunla bunu yaptı ve açıklık olarak 1435 mm kabul edildi.
Bugün bütün Dünya'da Japonya, Rusya ve bazı diğer ülkeler hariç 1435 mm normal açıklık olarak kabul edilmiştir. Yolda kabul edilen bu tek açıklık sayesindedir ki, bugün
Londra’dan çıkan bir vagonun hiç kesilmeden Kars’a kadar devamı sağlanır.
Tarihi
Arkeologlar Mısır'daki bir piramitin yakınında M.Ö. 2600 yıllarında yapıldığı sanılan bronz ray kalıntılarını gün ışığına çıkarmışlardır. Piramidin yapımında kullanılan taşların
ocaklardan taşınmasında bu raylardan yararlanıldığı sanılmaktadır. Mısır'da kullanılan ray örneğinden, lokomotif yapımının gerçekleşmesine dek binlerce yılın geçmesi
gerekmiştir. Bu süre içinde raylar, özellikle maden ocaklarında, hayvanların ya da insanların ağır maddelerle yüklü araçları daha kolay çekmelerini sağlamak amacıyla
kullanılmıştır. Bu raylar genellikle tahtadan kimi zaman da rayın dayanıklılığını arttırmak amacıyla metallerle kaplanarak yapılmaktaydı. İlk demir ray 1738 yılında
İngiltere'de, Cumberland'daki bir maden ocağında kullanılmıştır. Demiryollarındaki asıl gelişim ise buhar makinelerinin gelişmesi ile olmuştur. 1804 yılında Richard Trevithick
ilk lokomotifi inşa ederek 24 Şubat günü Galler'deki bir kalay madeninde kullanmıştır. 27 Eylül 1825'te ise kamu hizmetine giren demir yolları ve lokomotifler yolcu ve yük
taşımaya başlamasıyla sanayi devrimini de başlatmış sayılır.
İlk elektrikli yol ise 1879 yılında Berlin'de deneysel olarak inşa edilmiş ve bu tarihten sonra özellikle şehir içi tramvay taşımacılığında elektrikli hatlar kullanılmaya
başlanmıştır.
Osmanlı Devleti'nde demir yolları
Osmanlı Devleti'nde ilk demir yolu ulaşımı 1854'te Kahire-İskenderiye hattında yapıldı.Anadolu da ilk demir yolu İzmir-Aydın arasında yapıldı. Osmanlı'da demir yolu ağırlıklı
olarak II. Abdülhamit döneminde yapılmıştır.
Abdülhamit zamanında yapılan demir yolları ve diğer eserler Osmanlı tarihinin en yoğun dönemi olmasının sebebi, gelişen teknoloji ve 33 yılı aşkın iktidarı boyunca Avrupa ile
geliştirilen ilişkiler olarak görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nde demir yolları
Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki ilk demir yolu 1860 yılında bir İngiliz şirketi tarafından kurulan İzmir-Aydın hattının bir bölümüdür. Sonra sırasıyla 1865'te İzmir-
Kasaba, 1869-1877 yılları arasında Şark Demiryolları ( Rumeli hattı) döşendi. Daha sonra 1872'de Anadolu-Bağdat ve Cenup demir yolları, 1892'de Mudanya-Bursa, 1899'da Horasan-
Sarıkamış ve Sarıkamış-sınır hatları döşendi ve büyük demir yolları olarak Amasya, Samsun demir yolları ağı döşendi. En fazla demir yolu Cumhuriyet döneminde yapılmıştır.
Cebrâîl Cibrîl Kimdir?
Cebrâil ( Arapça : جبرائيل Cibrâ'îl veya جبريل Cibrîl, İbranice : 'גַּבְרִיאֵל') ( Tanrı'nın cebr-i gücü), İbrahimî dinlerde Tanrı'nın vahiylerini peygamberlere ulaştıran melektir.
İslam'da Cebrail
İslam’a göre peygamberlere vahiy getirmek, Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmekle vazîfeli melektir.
Cebrâil'in ismi Kur’ân'da ayrıca Cibrîl, Rûh-ul-Emîn ve Ruhu'l-Kudüs diye de zikredilmektedir. Cebrâil kelimesi lügatta "Allah'ın kulu" mânâsındadır. Cebrâil’e ayrıca Nâmûs-ı
Ekber de denilmiştir.
Cebrâil, Muhammed'e Mekke yakınındaki Hira Dağında ibâdet ve tefekkürle meşgul iken gelerek ilk vahyi getirmiştir : "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı.
Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir." ( Alâk 96/1-5 )
Cebrâil her şekle girebilirdi. Muhammed'e aslî şekliyle, biri Hira Dağında ve diğeri Miraç esnâsında Sidret-ül-müntehâda olmak üzere iki defâ görünmüştür. Cebrâil’in çoğunlukla
ashâbdan Dıhye-i Kelbî sûretinde geldiği anlatılır. Cebrâil yirmi üç yıla yakın bir sürede Kur’ân âyetlerini peyderpey ve çeşitli şekil ve sûretlere girerek Muhammed'e
ulaştırmıştır.
"De ki : Cebrail’e kim düşman olabilir? Kendinden öncekileri onaylayan, doğru yolu gösteren ve inananlar için müjdeci olan bu Kur’an’ı senin kalbine o, Allah’ın izni ile
indirmiştir.” ( Bakara 2/97).
“Onu güvenilir Ruh ( Cebrail) indirmiştir. O Kur’ân, elbette âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” ( Şuara 26/193-194)
“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle ona tercih ettiğini vahyeder. O yücedir ve hakimdir.” ( Şûrâ 42/51).
Görevi ve özellikleri
İsminin etimolojisinden de anlaşıldığı gibi İslam dininde Cebrail'in çok kuvvetli bir melek olduğuna inanılır. Cebrail'in görevi vahiy getirmektir, yani Allah'tan peygamberlere
haber ve bilgi taşır. İslam’a göre bütün peygamberlere vahiy getiren Cebrail’dir. Kur'an'da Cebrail'in Allah yanında önemli bir yeri olduğu belirtilir.
Melek
Melek ( Arapça : ملاك, İbranice : מלאך, Latince : Angelus, Yunanca : Άγγελος), dini bir terim. Melek, birçok dinde inanılan semavi yaratıklara verilen isimdir. Meleklerin
görevleri Tanrı'ya hizmet etmektir. Meleklere inancın var olduğu her din ve inançta melek kavramına bakış farklıdır.
Etimoloji
Batı dillerinde kullanılan Angel Yunanca elçi anlamına gelen Angelos’tan alınmadır. Semitik dillerde ve Türkçede kullanılan melek ise İbranice "m l k" kökünden gelir.[1]
Melek, malik, mülk, malik’ül mülk, memlük gibi kelimelerin köken aldığı "m l k"’in İsraillilerin komşuları olan Amon’luların tanrısı Molek ( molech, moloch)’in isminden
türetildiği düşünülür. Bu ilişki cehennem bekçisi malik açısından düşünüldüğünde daha açıktır.
“Bana ait olan bu tapınağa iğrenç putlarını yerleştirerek onu kirlettiler. Ben-Hihnom Vadisi’nde Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın
tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.” ( Yeremya : 32 : 34-35)
Musevilikte melek
Musevilik'de İbranice'si Mal'akh olan melek, Tanrı tarafından belirli bir görevi yerine getirmek amacıyla yaratılan, günahsız yaratıklardır.
Museviliğe göre meleklerin cinsiyeti olmaz ve yemek içmek gibi ihtiyaçları da yoktur ancak, görevleri icabı insan kılığına büründüklerinde bir cinsiyete sahip gibi
görünebilirler ve bu durumdayken yiyip içebilirler.
Melekler doğrudan Tanrı'nın direktiflerine göre hareket ederler ve inisiyatif kullanamazlar. Musevilikte başlıca büyük melekler şunlardır.
Michael, Gabriel, Rafael, Uriel, yani Ölüm meleği ( Azrail) olan Malah Hamavet.
İslâm'da melek
Meleklere inanmak İslam dini akidesinin bir parçasıdır, yani iman esaslarındandır. Buna göre İslam dininde meleklerin varlığına ve İslam dininin melek görüşüne inanmayan kişi
iman etmiş olmaz. Konuya Kur'an'da 2/285 ve 2/177'de değinilmiştir.
İslam dininde melekler, yemeyen, içmeyen, erkeklik ve dişiliği olmayan, uyumayan, günah işlemeyen, gözle görülmeyen, nurdan varlıklar olarak nitelenmiştir. Görevleri, mahlukatı
Allah'ın ismiyle seyredip, Allah'ın kudret ve sanat eserlerini o türlerde görerek, Allah'ı bütün eksikliklerden tenzih ve tespih etmek, ve Allah'a ibadet etmektir. Ayrıca
insanlar dışındaki mahlûkatın Allah'a karşı yaptıkları ibadeti Allah'a sunmakla yükümlüdürler. Bunun yanında hayvanların ve bitkilerin görevlerini onlara ilham etmek ve irade
ile olan hareketlerine müdahale etmek, vaziyetlerini bir şekilde düzenlemek ile de vazifelidirler. İslam inancına göre meleklerin bu görevleri onların ibadetleridir. Mahlûkat
üzerinde gerçek bir tasarrufları yoktur. Yaptıkları ancak Rablerine karşı dua etme konumunda kalarak, neticeyi Allah'ın yaratmasını istemeleridir. Bu İslâm'daki tevhîd inancının
bir gereğidir. Tevhîd inancına göre evrende olan bütün her şey Allah tarafından yaratılır. İnsan, melek ve benzeri bütün mahlûkatın iradeleriyle istemeleri ise, vücuda
getirilmek istenen şeyin yaratılmasını Allah'tan talep etmekten ibarettir.[2]
İslam dinine göre meleklerin iradeleri vardır. Fakat insandan çok farklı olarak Allahın emrine karşı çıkmaya iradeleri yoktur; sadece emredileni cüzzi iradesiyle yerine getirir.
Dolayısıyla günahsız varlıklardır. Aynı sebepten ötürü makamları sabittir.[3]
İslam dininde, Kur'an'da veya hadislerde meleklerin sayıları ve çeşitleri tam olarak belirtilmemiştir. Yine de bazı melek çeşitleri ve görevleri gerek Kur'an'da, gerekse
hadislerde belirtilmiştir. İslam dininde özellikle dört büyük melek olarak anılan dört baş melek vardır. Bunlar : Cebrâil, Mîkâîl, İsrâfil ve Ölüm meleği ( Azrâîl)'dir.
Cibril Hadisi
Cibril Hadisi, Abdullah bin Ömer'in babası Ömer bin Hattab yoluyla naklettiği Sünni İslamda "İmanın 6 şartı" ve "İslamın 5 şartı" gibi inanışlara temel oluşturan ve farklı
rivayet zincirlerine göre farklı versiyonları olan tanınmış bir hadistir. [1]
Prof. Dr. Süleyman Ateş bu hadis için "uydurmanın ince ayarlısı" tabirini kullanmıştır.[2]
Ömer, bir gün İslam dininin son peygamberi Muhammed bin Abdullah ile otururken yanlarına farklı görünüşlü bir yabancı gelmiş, çeşitli sorular sormuş ve verilen cevapları da
duyduktan sonra gitmiştir. O kişi ayrıldıktan sonra aratılmış ama bulunamamıştır. Gelen kişinin insan görünümüne girmiş Cebrail ( Cibril) meleği olduğunu anlamıştır. Nitekim
hadisin ismi de meleğin isminden gelmektedir.
İslam'ın beş şartı bu hadise dayanılarak oluşturulmuştur. Hadiste, vahiy Cebrail sahabelerden Dıhye kılığına bürünerek peygamber ve arkadaşlarını ziyaret eder, peygambere
çeşitli sorular sorar :
"Ya Muhammed! Bana İslam'ın ne olduğunu söyle!' Muhammed : 'İslam; Allah'tan başka tanrı olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğuna tanıklık etmen, namazı
dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir' buyurdu. O zat : 'Doğru söyledin' dedi.
Beyaz Elbiseli Melek ve Hikmet : Cibril Hadisi
عَنْ عُمَرَ بْنِ الخطابِ ، رَضِيَ اللَّهُ عنه ، قال : «بَيْنَمَا نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْدَ رَسُولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، ذَات يَوْمٍ إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ ، شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعْرِ ، لا يُرَى عليْهِ أَثَر السَّفَرِ ، ولا يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ ، حَتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتيْهِ ، وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فخِذَيْهِ وَقَالَ : يا محمَّدُ أَخْبِرْنِي عَنِ الْإسلام فقالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : اَلْإِسْلاَمُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ ، وأَنَّ مُحَمَّداً رسولُ اللَّهِ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ ، وَتُؤتِيَ الزَّكاةَ ، وتَصُومَ رَمضَانَ ، وتَحُجَّ الْبيْتَ
إِنِ استَطَعتَ إِلَيْهِ سَبيلاً.
قال : صدَقتَ . فَعجِبْنا لَهُ يسْأَلُهُ ويصدِّقُهُ ، قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن الإِيمانِ . قَالَ : أَنْ تُؤْمِن بِاللَّهِ وملائِكَتِهِ ، وكُتُبِهِ ورُسُلِهِ ، والْيَوْمِ الآخِرِ ، وتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وشَرِّهِ .قال : صَدَقْتَ قال : فأَخْبِرْنِي عن الإِحْسَانِ . قال : أَنْ تَعْبُدَ اللَّه كَأَنَّكَ تَراهُ . فإِنْ لَمْ تَكُنْ تَراهُ فإِنَّهُ يَراكَ قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عَنِ السَّاعةِ . قَالَ : مَا الْمَسْؤُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ . قَالَ : فَأَخْبرْنِي عَنْ أَمَاراتِهَا . قَالَ : أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَا ، وَأَنْ تَرى الحُفَاةَ الْعُراةَ الْعالَةَ رِعاءَ الشَّاءِ يتَطاولُون في الْبُنيانِ ثُمَّ انْطلَقَ ، فلبثْتُ ملِيًّا ، ثُمَّ قَالَ : يا عُمرُ ،
أَتَدرِي منِ السَّائِلُ قلتُ : اللَّهُ ورسُولُهُ أَعْلمُ قَالَ : فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعلِّمُكم دِينَكُمْ »
Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi :
Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, üzerinde yolculuk eseri bulunmayan ve
hiçbirimizin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini ( kendi) dizlerinin üstüne koydu ve :
- Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat! dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :
- “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı ( tastamam) vermen, ramazan orucunu (
eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret ( hac) etmendir” buyurdu. Adam :
- Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam :
- Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :
- “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.” buyurdu.
Adam tekrar :
- Doğru söyledin, diye tasdik etti ve :
- Peki “ihsan” nedir, onu da anlat, dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :
- “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu.
Adam yine :
- Doğru söyledin dedi, sonra da :
- Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem :
- “Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” cevabını verdi.
Adam :
- O halde alâmetlerini söyle, dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :
-”Cariyelerin sahiplerini doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalar kurmada birbirleriyle yarışmalarıdır. “ buyurdu.
Adam, ( sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem :
- “Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben :
- Allah ve Rasûlü bilir, dedim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :
- “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi.” buyurdu.
Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6.
HAZİNE SANDIĞI
“Cibril Hadisi” diye meşhur olan bu hadis, içinde birçok hikmet incisi taşıyan bir hazine sandığı gibidir. Şimdi hazine sandığını açıp hikmet incilerini temâşa edelim :
a) Sünnetin Vahye Dayanması
Hadisimizde en başta gelen hikmet, vahiy meleği Cebrâil’in rehberliğinin Kur’ân’la sınırlı olmayıp hadisleri de içine aldığı gerçeğidir. Bu hadiste, Cebrail aleyhisselamın
Sevgili Peygamberimize sorular sorup tasdik etmesi, ayrıca Peygamber aleyhisselamın, “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi.” buyurması, Cibril hadisinde geçen bilgilerin
vahiy kaynaklı ve vahyin kontrolünden geçen bilgiler olduğunu gösterir. Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz. “O ( Peygamber) kendi hevâ ve hevesinden konuşmaz. Onun konuştukları
ancak bildirilen vahiydir.”[1] buyurmakla bu gerçeğe işaret etmekte, Sevgili Peygamberimiz ( s.a.s) de hadislerinde, “Dikkatinizi çekerim! Bana Kur’ân’la birlikte onun benzeri
( yani sünnet) de verildi…”[2] buyurarak Sünnetin kaynağını haber vermektedir.
Hikmet deryasındaki yolculuğumuza sırasıyla devam edelim :
b) Beyaz Elbise ve Eğitimde Kıyafetin Önemi
Cibril Hadisinde Cebrâil aleyhisselâmın beyaz elbiseli bir insan suretinde gelip sorular sorması, üzerinde durulması gereken bir husustur. Sevgili Peygamberimiz ( sas), “Beyaz
elbise giyiniz, zira beyaz elbise giymek daha temiz, daha hoştur. Ölülerinizi de beyaz bezlerin içinde kefenleyiniz” buyurmuştur.[3] Yine bu konuda Efendimiz aleyhisselâmın,
“Kabirlerinizde ve mescitlerinizde Allah’ı ziyaret etmenizde en güzel elbise hiç şüphesiz beyaz olanıdır.” hadisi de vardır.[4] Ayrıca beyaz elbisenin elbiselerin en hayırlısı
olduğu da bildirilmiştir.[5] Beyaz elbise kiri hemen gösterdiğinden diğer elbiselere nazaran daha temiz tutulur. Ayrıca beyaz renk, yavaş hareket etmenin, rahatlığın ve huzurun
rengidir.[6] Bu yüzden de en hoş, en hayırlı elbisedir.
İbadet mekânlarıyla eğitim öğretim ortamları teenni, huzur ve rahatlığa en çok muhtaç olunan yerlerdir. İbadette hedeflenen huşû ve ruhsal doyum ile eğitimde arzulanan yüksek
verim ancak böyle sağlanır. Bu yüzden mescitlere ve eğitim öğretim ortamlarına beyaz elbiselerle gitmek gayelere ulaşmada iyi bir yardımcıdır.
c) Diz Üstü Oturuş ve Eğitimdeki Yeri
Hz. Peygamberin alışkın olduğu oturuş tarzı daha çok dizlerinin üzerine oturma şeklidir.[7] Cibril hadisinde de hem Rasûlullah aleyhisselamın, hem de Cibril’in diz üstü
oturdukları sabittir. Cebrail aleyhisselam dizlerini Rasulullah aleyhisselamın dizlerine dayamış, ellerini de kendi dizleri üzerine koymuştur. Namaz oturuşlarında şart kılınan
diz üstü oturuş şekli, Cuma hutbelerini dinlerken de özellikle teşvik edilmiştir. Bütün bunlardan eğitim ve öğretimde vücudun gergin olmasıyla zihnin uyanık kalmasını temin
etmesi bakımından diz üstü oturmanın daha etkili olacağını öğrenmiş oluyoruz. Ayrıca hocaya yakın olmak ve elleri sabit tutmak da gerekir.
d) Eğitimde Soru Cevap Metodu
Eğitimde soru cevap metodu, son derece etkili bir yöntemdir. Çünkü soru soran öğrenmeye hazır durumdadır.[8] Cibril hadisinde, insan suretinde gelen Cebrail’in, ilgi uyandıran
kişiliğiyle sorular sorup cevapları tasdik etmesi, oradaki müminlerde büyük bir merak ve konuşulanları dikkatle takip edip öğrenme isteği uyandırmıştır. Rasulullah Efendimiz (
sas), sahâbîlerini eğitirken soru cevap metodunu sıklıkla kullanmıştır. Kimi zaman Kendisi onlara sorular sormuş, çoğunlukla da onların sorularına muhatap olmuştur.
e) İslam Sarayının Temeli ve Ana Direkler
Sevgili Peygamberimiz ( s.a.s) bir grup sahâbenin önünde kendisine, “Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat!” diyen Cebrâil aleyhisselâma net bir cevap vermiş ve ilmihâl
kitaplarımızda formülleştirilen İslâm’ın beş esasını saymıştır. Efendimiz aleyhisselam başka bir hadisinde, “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur…”diye ifade buyurarak İslâm’ı bir
binaya benzetmiştir.
Efendimiz aleyhisselam, iyice tanıyıp benimsememiz için bize İslam sarayını genel olarak tanıtmaktadır. Öncelikle bu sarayı ayakta tutan en önemli unsur, binanın temelidir. Bu
temel, hadisimizde “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in ( s.a.s) Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek” diye bildirilmiştir. Şehâdeteyn denilen bu iki tanıklık,
aynı zamanda binanın bütün unsurlarında da kendisini gösterir. Bunlar âdeta binanın olmazsa olmazı olan çimento ve demir gibidir. İslâm’da yegâne ilah olarak Allah’ı tanımak;
yani en çok O’nu sevip O’ndan korkmak, kayıtsız şartsız O’na boyun eğip mutlak kanun koyucu olarak sadece Allah’ı kabul etmek İslam’ın ruhu, hayatın can suyudur. Hz. Muhammed
aleyhisselamı Allah’ın Elçisi olarak kabul etmek, yani hayat yolunda biricik önder ve rehber olarak benimsemek ise İslâm’ın resmi, hayatın solmayan rengidir.
Cibril hadisinde geçen, namaz, zekât, oruç ve hac İslâm sarayının ana sütunlarıdır. Ayrıca başka bir hadiste Rasûlullah aleyhisselâmın, Kendisine biat etmeye gelen Hz. Beşir b.
Hasâsiye’ye bu dört esasın yanı sıra şart koştuğu cihad da[9] İslâm binasının olmazsa olmazlarındandır. Bu beş esastan namaz, dinin direği[10] ve mü’minin miracı; zekât,
İslâm’ın köprüsüdür.[11] Oruç ( cehennemden koruyan) bir kalkan[12], hac ise günahları temizleyicidir.[13] İnsanla İslâm arasındaki engelleri kaldırmak ve Hakkı hâkim kılmak
adına var güçle çalışmak anlamına gelen cihâd ise İslâm’ın zirvesidir.[14]
f) Altı Koldan Gönle Dolan İman
Cebrâil aleyhisselâmın, “Bana imanı anlat.” demesi üzerine Peygamber Efendimizin imanı tarif etmek yerine, bu suali imanın kapsamını anlatarak cevaplaması manidardır. Bir
kavramı öğretirken o kavramın genel manası biliniyorsa, kapsamının anlatılması bilgiye derinlik kazandırır. İman nurunun Mü’min kalbini, altı gözeden girip aydınlattığını
bilmek, her bir gözeye özel özen göstermeye götürür. Hiç şüphesiz iman ışığı öncelikle Allah’a iman gözesinden geçerek diğerlerine ulaşır. Gözelerden birinin bile tıkanması
kalbi karanlıklara boğar, daralması ise onun ışığını azaltır.
Bizler gönlümüzün iman nuruyla ışıl ışıl aydınlanmasını istiyorsak Allah’a iman ederken, Onun üzerimizdeki eşsiz murakabesini, meleklere iman ederken her yaptığımızın kayda
geçtiği gerçeğini, kitaplara ve Peygamberlere iman ederken bütün ilahî kitapların ve gönderilmiş Peygamberlerin özde tevhide davet ettiğini ve Son Nebi ( s.a.s) ile O’na inen
Kur’ân’ın önceki bütün Risâletleri kapsadığını daima göz önünde tutmalıyız. Ahirete imanımız, yaptığımız zerre kadar hayrın ve zerre miktarı şerrin karşılığını mutlaka
göreceğimiz sonsuzluk yurdunu unutmadan yaşamamızla anlam kazanır. İmanın tadını almamız, üzüntü ve tasadan kurtulmamız hayrı ve şerriyle kadere tam iman etmemize bağlıdır.
g) Kullukta En Üstün Kıvam : İhsân
Sevgili Peygamberimiz ( sas), Cebrail aleyhisselamın, “Bana ihsandan bahset.” ifadesine karşılık olarak, “İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu
görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor.” buyurmuştur. Kullukta en üstün kıvam olan ihsana ulaşmak, gönüldeki iman aydınlığının en üst seviyeye ulaşmasına bağlıdır. Bu seviyeye
ulaşmak için de Allah’ın her an bizi gördüğü şuurunun daima canlı tutulması gerekir. Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz ( c.c.), “Her nerede olursanız olun, O ( Allah) sizinle
beraberdir.”[15] buyurarak vicdanımızda bu şuuru uyandırmak ister. Sevgili Peygamberimiz de ( sas), “Kişinin nerede olursa olsun Allah’ın kendisiyle beraber olduğunu bilmesi,
imanın en üstün mertebesindendir.” buyurmuştur.[16] Bizden istenen bütün bir hayatı ihsân şuuruyla yaşamamızdır.
h) Peygamber Gaybı Bilir mi?
Bu sorunun cevabı hem evet, hem de hayırdır. Mutlak olarak gaybı sadece Allah bilir. Yaratılanlar bilemez. Peygamberler de yaratılan insanlardan seçildiğine göre onlar da gaybı
bilemez. Ne var ki Yüce Allah bazen Peygamberlerine gaybı bildirir. İşte o zaman onlar da gaybı bilmiş olurlar. Cibril hadisinde Peygamberimiz, kıyametin ne zaman kopacağını
bilmediğini gayet beliğ bir şekilde ifade ederken, Kıyametin alametlerden bir kısmını bildirmiştir. Çünkü Yüce Allah geleceğe ait bu gayb bilgisini ona vahiyle bildirmiştir.
“…( Yaratılanlar) Onun ilminden dilediği kadarı dışında hiçbir şey elde edemezler…” [17]
“…Allah size gaybı bildirecek değildir. Fakat Allah Peygamberlerinden dilediğini seçip ( ona gaybı bildirir)…”[18]
I) Efendilerini Doğuran Kadınlar
Sevgili Peygamberimizin ( s.a.s) bize kıyamet alametlerini anlatırken kullandığı, “cariyelerin sahiplerini doğuracakları” ifadesi oldukça ilgi çekicidir. Hadisimizdeki,
annelerin kendilerine köle muamelesi yapacak kızlar ( ve erkekler) doğuracağı şeklinde anlaşılabilecek gerçek, sanırız hiçbir asırda bugünkü kadar görünür olmamıştır.
Evlatların, insanlar içinde en fazla saygı göstermeleri gereken annelerine karşı akıl almaz saygısızlıkları; hatta eziyetleri maalesef her gün karşılaşılan olaylar haline
gelmiştir.
i) Çobanların Gökdelenleri
Cibril Hadisinde bildirilen iki kıyamet alametinden ikincisi, yalın ayak, başıkabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalar kurmada birbirleriyle yarışmalarıdır.
Bu alâmet de günümüzde sıkça rastlanan durumları işaret etmektedir. Şöyle ki, günümüz dünyasında köy hayatından şehir hayatına geçişler teşvik edilmekte, helal haram gözetmeden
kolayca para kazanma kapıları ardına kadar açılmaktadır. Bunun sonucu olarak bir zamanlar fakir ve muhtaç durumda olan birçok insan bir anda zenginleşebilmektedir. Günümüzde
zenginliğin göstergesi olarak çeşitli amaçlar için kullanılan yüksek katlı binalar alabildiğine yaygınlaşmıştır. Bu binalar aynı zamanda kişisel ihtiraslara dayanan rekabetlerin
de sembolleri olmuştur.
Hiç şüphesiz Allah Rasûlü ne söylemişse doğrudur. Rasûlullahın, beyaz elbiseli melek vasıtasıyla öğrettiği hikmetler, dünya durdukça önümüzü aydınlatmaya devam edecektir.
Dıhyetü’l-Kelbî ( r.a.)
Hz. Dıhye, Medineliydi. Asıl ismi “Dıhye bin Halife” idi. Fakat o, “Dıhyetü’l-Kelbî” ismiyle meşhur olmuştu. Sima olarak Ashâbın en güzel olanıydı. Cebrail birkaç defa
Peygamberimize onun suretinde geldi. Sahabiler onu gördükleri zaman Dıhye mi, yoksa Cebrail mi olduğunu ayırt edemezlerdi.
Dıhye ticaretle uğraşırdı. Müslüman olmadan önce de Resûlullah’a muhabbet duyar, her gelişinde ona bir hediye getirirdi. Fakat Peygamberimiz, “Eğer benim gerçekten memnun
olmamı istiyorsan Müslüman ol da, cehennem ateşinden kurtul.” buyurarak onu İslamiyet’e davet ederdi.
Bedir Gazası’ndan sonraydı... Cebrail ( a.s.), Dıhye’nin Müslüman olacağını müjdeledi. Çok geçmeden Dıhye geldi. Peygamberimiz ona olan iltifatını açıkça göstermek maksadıyla
mübarek sırtından hırkasını çıkardı, üzerine oturması için uzattı. Dıhye hırkayı aldı, öptü, katladı, başının üzerine koydu. Sonra da Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu.
Hz. Dıhye bundan sonra Peygamberimizle birlikte bütün gazalara iştirak etti. Hicret’in 7. yılında ise Bizans İmparatoru Herakliyus’a elçi olarak gönderildi. Bu imparatoru
İslam’a davet etti. Dıhye’nin elinde Peygamberimizin davet mektubu vardı.
Dıhye ( r.a.) daha önce birkaç defa seyahate çıktığı için başka ülkelerde nasıl hareket edileceğini çok iyi biliyordu. Verilen vazifenin ehemmiyetini ve büyük bir dikkat
gerektirdiğinin de şuurundaydı. Birçok insanın Müslüman olması veya İslamiyet’i reddetmesi kendisine bağlıydı. Bu sebeple ihtiyatlı hareket etmesi gerekiyordu.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Hz. Dıhye, hükümdarın bulunduğu Kudüs’e vardı. Kudüs halkı, hükümdarın huzuruna çıkmadan önce kendisine bazı tavsiyelerde bulundular.
“Hükümdarın huzuruna çıktığında, kendisini görür görmez hemen yere kapan, izin vermedikçe de başını yerden kaldırma.” dediler.
Dıhye ( r.a.), Müslüman olduktan sonra sadece Allah’a secde etmişti. Artık O’ndan başkası kim olursa olsun secde edemezdi. “Ben bunu asla yapamam! Allah’tan başkasına da secde
etmem.” dedi. Böyle yapmadığı takdirde hükümdarın mektubunu almayacağını söyledilerse de, Dıhye buna kesinlikle razı olmadı. Bunun üzerine başka bir tavsiyede bulundular. “Sen
mektubunu hükümdann tahtının üzerine koy. Hükümdar onu alınca mektubun sahibini çağırır.” dediler. Hz. Dıhye bunu kabul etti. “İşte, bu olur.” dedi. Denileni yaptı. Biraz sonra
hükümdar mektubu aldı. Arapça olduğunu görünce tercüman çağırttı ve okuttu. Sonra da o sırada orada bulunan Ebû Süfyân’ı huzuruna çağırttı. Ona Peygamberimiz hakkında birçok
sual sordu. Ebû Süfyân o sırada Müslüman olmamıştı. Fakat hükümdarın bütün sorularını doğru olarak cevaplandırdı. Kendisi bu hususta şöyle der :
“Vallahi onun hakkında bana sorulanlar hususunda söyleyeceğim yalanı arkadaşlarımın orada burada anlatmalarından korkmasaydım, muhakkak yalan söylerdim!”
Herakliyus, Peygamberimiz hakkındaki suallerine aldığı her cevaptan sonra, “Zaten peygamberler böyledir.” diyordu. Mektup gönderen zatın “son peygamber” olduğuna kesin olarak
inanmıştı.
Dıhye ( r.a.), Herakliyus’un kalbinin İslamiyet’e iyice ısındığını görünce ümitlendi. Onu İslamiyet’i kabul etmeye davet etti. Tebliğ usulünü iyi biliyordu. Zaten Resûlul
lah da onu bu liyakati için görevlendirmişti. Şöyle dedi :
“Beni sana gönderen zat, senden hayırlıdır. Sen benim sözlerimi alçak gönüllülükle dinle. Verilen öğüdü kabul et. Bunu yaparsan öğüdü anlarsın. Öğüt kabul etmezsen insaflı
olmazsın.”
Sonra da, “Mesih İsâ namaz kılar mıydı?” diye sordu. Hükümdar, “Evet.” dedi. Dıhye ( r.a.), “Öyle ise ben seni, Mesih’in Kendisi için namaz kılmış olduğu Allah’a imana davet
ediyorum. Ben seni daha Mesih annesinden doğmadan önce gökleri ve yeri yaratıp idare etmekte olan Allah’a davet ediyorum. Ben seni, Mûsâ’nın, ondan sonra da İsâ’nın geleceğini
haber verip müjdelediği ümmi Peygamber’e iman etmeye davet ediyorum. Şayet sen bu hususta bir şey biliyor, dünya ve ahiret saadetini elde etmek istiyorsan onları hatırla. Aksi
takdirde ahiret saadetin elinden gider. Dünyada da şirk ve inkâr karanlığı içinde kalırsın. Şunu da iyi bil ki, Rabb’in olan Allah, diktatörleri helak edici ve nimetleri de
değiştiricidir.”
Herakliyus, Peygamberimize inanıyordu. Fakat saltanatından korktuğu için imanını açıklayamıyordu. Bunu şu sözleriyle ifade etti :
“Allah senin iyiliğini versin, seni rahmetine erdirsin! Ben iyi biliyorum ki, senin yanından geldiğin kimse, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Zaten biz onun
gelmesini bekleyip duruyorduk. Kitaplarımızda onun ismini ve vasıflarını yazılı bulmuştuk. Fakat ben hayatım hakkında Rumlardan korkuyorum! Eğer halkımdan emin olsaydım, her
türlü güçlüğe katlanarak ona tabi olur, hizmet ederdim. Sen şimdi Dağatır’a git. O, Hıristiyan âlimlerinin büyüklerindendir. Onu da İslamiyet’e davet et.”
Zaten Peygamberimiz, Uskuf Dağatır’a da bir mektup yazmıştı. Hz. Dıhye vakit geçirmeden Dağatır’a gitti. Peygamberimizin mektubunu takdim etti. Peygamberimiz mektubunda onu
İslamiyet’e davet ediyor ve şöyle diyordu :
“İman edenlere selam olsun! Şüphe yok ki, Meryem oğlu İsâ, Allah’ın Meryem’e ilka eylediği pak ve temiz kelimesidir. Ben, Allah’a, Allah tarafından bize indirilenlere,
İbrâhim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, bunların torunlarına indirilenlere, Mûsâ ve İsâ’ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rab’leri katından verilenlere inanırım. Biz onlardan
hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Hepsinin peygamber olduğuna inanırız. Biz Allah’ın emirlerine boyun eğen Müslüman’larız. Selam, doğru yola tabi olanlara olsun!”
Uskuf Dağatır âlim biriydi ve Bizans’ın başpatriğiydi. Kitaplarından son peygamberin çıkacağını öğrenmiş, vasıflarını okumuştu. Mektubu okur okumaz, “Allah’a yemin ederim
ki, senin efendin, Allah’ın gönderdiği peygamberdir. Biz onun ismini ve vasıflarını biliyorduk.” dedi ve tereddüt göstermeden iman etti. Sonra da bir odaya geçti ve üzerindeki
siyah elbiseleri çıkardı, beyaz bir elbise giydi. Artık kara elbiselerin, kara düşüncelerin yeri kalmamıştı. Öyle ise beyazlara, aydınlıklara bürünmek gerekiyordu.
Başpatrik evine kapandı ve hiç dışarı çıkmaz oldu. Dıhye de ( r.a.) onu yalnız bırakmıyor, sık sık ziyaretine gidiyordu. “Uskuf Dağatır” ismindeki başpatrik, o pazar, kili
sedeki âyine iştirak etmedi. Bu arada halk, başpatrikteki bu değişiklikten haberdar olmuştu.
Kızgın ve bağnaz Rumlar, başpatriğin evinin etrafını çevirdiler, hiddetle ve şiddetle bağırarak başpatriğin kendilerine hitap etmesini istediler. Ama artık Uskuf Dağatır onla
rın başpatriği değil, Ahir Zaman Peygamberi’nin bir ümmeti olmuştu ve onun yakın dostlarından Dıhyetü’l-Kelbî ile belki de son konuşmalarını ve görüşmelerini yapmaktaydı.
Uskuf, Resûl-i Ekrem’e ( a.s.m.) hitaben bir mektup yazmıştı. Dıhye’ye ( r.a.) verdi :
“Bu mektubu al, efendimize git ve ona selamımı söyle. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Peygamber’i olduğuna şehadet ettiğimi kendisine haber ver. Ben ona
iman ettim, onu tasdik ettim ve ona tabi oldum. Fakat gördüğün gibi, bu adamlar bunu inkâr ediyorlar. Bu gördüklerini de aynen efendimize anlat.”
Dışardaki kızgın kalabalık, Dağatır’ın Dıhye ile ( r.a.) görüştüğünü sezmişlerdi. Şöyle bağırıyorlardı :
“Ya o çıkar ya da biz içeriye geliriz! Bu Arap geldiğinden beri biz sendeki değişikliği görüyor ve senden hoşlanmıyoruz zaten…”
Uskuf Dağatır, Dıhye’yi gönderdikten sonra, üstünde beyaz elbiseleri ve elinde âsası ile halkın huzuruna çıktı. En küçük bir pervası yoktu. Belki öldürüleceğini, şehit
olacağını biliyordu. Ama artık ehemmiyeti yoktu. Çünkü Âhir Zaman Peygamberi’ne ümmet olmuştu. Halka şöyle hitap etti.
“Ey Rum cemaati! Bize Ahmed Peygamber’den bir mektup geldi. Bizi Allah’a imana davet ediyor. Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ahmed de O’nun kulu ve
Resûlüdür.” dedi.
Halk, yaydan fırlayan ok gibi hep birlikte onun üzerine saldırdılar. Ve o mübarek zatı şehit etmeden bırakmadılar. Bundan sonra Hz. Dıhye tekrar hükümdarın yanına gitti. Durumu
haber verdi. Hükümdar, “Ben sana, hayatımız hakkında onlardan korkarız, dememiş miydim? Yemin ederim ki, Dağatır onların yanında benden daha saygı değer biriydi.” dedi. Sonra
da birçok hediye vererek Hz. Dıhye’yi gönderdi.
Dıhye ( r.a.), Medine’ye dönerken yolda çapulcuların saldırısına uğradı. Yanında bulunan her şeyi aldılar. Dıhye, Medine’ye elleri boş girdi. Hemen Resulullah’ın huzuruna
çıktı. Olup bitenleri başından sonuna kadar nakletti. Rum hükümdarının mektubunu verdi. Peygamberimiz mektubu okudu. Sonra da şöyle buyurdu :
“O bir müddet daha saltanatta kalacaktır. Mektubum yanlarında bulundukça onların saltanatı devam edecektir.”
Saltanatının devam etmesinin bu mektuba bağlı olduğunu hükümdar da anlamış, Resûlullah’ın mektubunu atlas bir ipeğe sarıp altından bir borunun içine koyup saklamıştı. Bu
mektubun saklanmasını kendinden sonra gelenlere de vasiyet etmişti. Gerçekten de öyle oldu; mektup kaybolduğunda, bu hanedan, saltanatı kaybetti.
Hz. Dıhye, bundan sonra da Resûlullah’ın hizmetinde bulunmaya devam etti. Peygamberimizin vefatından sonra Dört Halife zamanında Allah ve Resûlü uğrunda hizmet etmekten geri
durmadı. Hz. Ebû Bekir zamanında Suriye Seferi’ne katıldı. Hz. Ömer zamanında Yermük Savaşı’nda bulundu. Çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Şam’ın fethinden sonra oraya
yerleşti. Hicret’in 50. yılında, Hz. Muâviye’nin hilafeti zamanında vefat etti.
İmparator Herakliyus, Dıhye’den ( r.a.) sonra Peygamberimize ( a.s.m.) bir mektup yazdı. İtimat edilen ve “Tenûhî” ismiyle tanınan birini Resûlullah’a ( a.s.m.) gönderdi
ve ona şu teklifte bulundu :
“Bu mektubu o zata götür. Sözlerini dikkatle dinle. Sana söyleyeceği üç şey hususundaki sözleri iyice aklında tut, ezberle. Bu üç şey şudur : Bana gönderdiği mektuptan
bahsedecek mi? Mektubumu okuyunca geceyi hatırlayacak mı? Sırtında seni şüpheye düşürecek bir şey var mı?”
Tenûhî, hükümdarın mektubunu alarak yola koyuldu. Aylar süren yolculuktan sonra Tebük’te Resûlullah’a ulaştı. Resûlullah o sırada Ashâbıyla birlikte bir su kenarında
sohbet etmekteydi. Önüne kadar gitti. Herakliyus’un mektubunu Resûlullah’a verip oraya oturdu. Resûl-i Ekrem mektubu alıp koynuna koydu. Sonra aralarında şöyle bir konuşma
geçti :
“Sen kimsin?”
“Tenûhî’yim.”
“Atanız İbrâhim’in dini olan Hanif dininden misin?”
“Ben bir kavmin elçisiyim ve henüz o kavmin dinindenim. Elçisi olduğum milletin yanına dönmedikçe dinlerini de terk etmeyeceğim.”
“Tenûhî kardeşim! Allah, dilediklerini doğru yola ulaştırır. Ben sizin hükümdarınıza bir mektup yazdım. Ona cevap vermedi.”
Tenûhî, Resûlullah’ın son sözleriyle, hükümdarın sorduğu üç meseleden birisine cevap verdiğini anlamıştı. Hemen sadağından bir ok çıkararak, kılıcının kını üzerine not
etti.
Resûl-i Ekrem daha sonra hükümdardan gelen mektubu koynundan çıkararak, sol tarafında oturan Muâviye’ye verip okumasını istedi. Kral mektubunda söyle demekteydi :
“Müttakiler için hazırlanmış, yeri ve göğü kaplayan büyük bir cennete beni çağırıyorsun. Peki, cehennem nerededir?”
Resûlullah buna şöyle cevap verdi :
“Fesubhânallah! Peki, gündüz olunca gece nerededir?”
Resûlullah bu sözüyle, Herakliyus’ün söylemiş olduğu ikinci meseleye de temas etmişti. Tenûhî bunu da hemen kılıcının kını üzerine yazdı.
Mektubun okunması bittikten sonra Resûlullah, Tenûhî’yi, kendisini ağırlayacak olan Hz. Osman’a teslim etti. Kalkıp giderlerken Resûl-i Ekrem ( a.s.m.) elçiye seslendi :
“Ey Tenûhî, buraya gel.” Resûlullah sırtındaki elbisesini çıkararak “İşte, sana sorulan buradadır.” dedi ve iki kürek kemiği arasındaki nübüvvet mührünü Tenûhî’ye gösterdi.
Böylelikle, kralın sorduğu üç meseleye de Peygamberimiz ( a.s.m.) cevap vermişti. Tenûhî bütün bu olup bitenleri, gidip hükümdara anlattı.
Bundan büyük bir kuvvet alan Herakliyus, Bizans’ın ileri gelenlerini Humus’taki sarayında topladı. Salonun bütün kapılarını kapattırarak şöyle konuştu :
“Rum ülkesinin ileri gelenleri! Kurtuluşa ermek, kemale ulaşmak ve sahip olduğunuz yerlerde devamlı kalmak ister misiniz? Öyle ise, gelin, bu peygambere tabi olalım.”
Bu sözleri işiten mutaassıp Rumlar âdeta hayvanlar gibi homurdanmaya ve bağrışıp çağrışmaya başladılar. Ayaklanarak kapılara koşuştular. Herakliyus mahzun, mükedder ve meyus
bir şekilde, tekrar huzuruna getirilmelerini emretti. Onların nefretini görmüş, artık iman etmelerinden ümidini kesmişti. Saltanatını ve hayatını muhafaza endişesi, imanını
açıklamasına mâni olmaktaydı. Tekrar toplanan Rum ileri gelenlerine şöyle dedi :
“Biraz önceki sözlerimi, sizin dininize son derece bağlı olduğunuzu anlamak için söyledim! Gördüm ki, dininize gerçekten bağlı ve ondan razısınız...”
Herakliyus bundan sonra bir daha etrafına Peygamberimizden ve İslamiyet’ten söz edemedi.[1]
Hz. Cebrail’in Dıhye suretine girmesi olayı hakkında bilgi verebilir misiniz?
Cebrâil ( a.s.) her şekle girebilir. Peygamber Efendimiz ( s.a.s.) onu biri vahyin başlangıcında Hıra'dan Mekke'ye gelirken, diğeri Mirâc'dan dönüşte Sidretü'l-Münteha'da
olmak üzere iki defa kendi aslî şekliyle görmüştür. ( es-Saâtî, el-Fethu'r-Rabbânî, VIII, 5).
Cebrâil ( a.s.) bazan da insan kılığına girerek Rasülullah ( s.a.s.)'a vahiy getirirdi. Bu durumda çoğu kez yakışıklı ve genç bir sahabî olan Dıhye el-Kelbî ( ra)'nin
sûretinde görünürdü. ( Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX / 35).
Dıhye, sima olarak sahabelerin en yakışıklılarından olup, beyaz tenli idi. Kaynaklar ittifakla, bazen Cebrail Aleyhisselamın onun kılığında göründüğünü nakletmektedirler. Durumu
öğrenen sahabeler bazen Peygamber Efendimizin ( s.a.s.) yanında oturan kişinin Cebrail ( as) veya Dıhye ( ra) olduğu hususunda tereddüt ediyorlardı.
Cebrail Aleyhisselamın insan suretinde sahabelere görünmesi Peygamber Efendimizin ( s.a.s.) bir mucizesi olarak gerçekleşmiştir. Bir başka önemli husus da nurani varlıkların
insanlar gibi belli kayıtlar altında bulunmadıklarından ötürü aynı anda muhtelif yerlerde görülebilmeleridir. Mesela, Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretinde Peygamber Efendimizin
( s.a.s.) yanında bulunup sahabelere görünürken, aynı zamanda başka bir hizmeti de ifa edebilmektedir
Dıhye ( ra), Peygamber Efendimizin ( s.a.s.) vefatından sonra Hazreti Ebubekir ( ra) zamanında Suriye seferine katıldı. Hazreti Ömer ( ra) zamanında, Yermük Savaşı'na
kumandanlık yaptı. Suriye'nin fethedilmesinden sonra Şam'a giderek Mizze semtine yerleşti. 670 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Cebrâil ( a.s.) İsrâ ve Mirâc hadîsesinde Rasûlullah ( s.a.s.)'a Mekke'den Kudüs'e ve oradan Sidretü'l-Münteha'ya kadar eşlik etmiştir. ( Buhârî, Bed'u'l-Halk 6; Salât 1)
Melek, cin ve şeytanların temessülü ( görünür hâle gelmesi) hakkında bilgi verir misiniz?
Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar hâline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar hâline gelmesi, yıldızların kara delikler hâlinde ortaya
çıkmaları gibi, şu görülen alemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu ilahi icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve
bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hâle gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür.
İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhaniler de her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu alemde görülmeseler bile, bu aleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve
elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine “temessül” diyoruz. Kur’an-ı Kerim, temessülü anlatırken şöyle der :
“... Melek, ( Hz. Meryem’e) tastamam bir insan şeklinde temessül etti.”( Meryem, 19/17)
Efendimiz ( s.a.v)’e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Beni Kureyza üzerine yürüneceği
zaman Cebrail ( a.s), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve
“Ya Rasülallah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık.”
demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye ( r.a) suretinde geliyor, bazı zaman da dini talim etmek maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir
misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslam nedir?” şeklinde sualler sorup, verilen cevapları “Doğru!..” diye tasdik edip gidiyordu...
İmam Şiblî, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve kuvvetlerinin olmadığını, fakat Allah’ın kendilerine öğrettiği kelime ve
isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah’ın onları bir şekilden diğer şekle, bir hâlden başka bir hâle soktuğunu belirtir. Cinler ve şeytanlar, kendi
kabiliyet ve iradeleriyle bu tebdil-i kıyafeti ( transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.
Dipnotlar
--------------------
[1] Necm Sûresi, 3. ve 4. Âyetler.
[2] Ed-Dârimî, Mukaddime 49 ; Ahmed, IV, 130 – 131 ; Ebû Dâvûd, Sünnet 6.
[3] Ahmed, I, 247, 274, 328…vd ; İbn Mâce, Libas 5 ; Tirmizî, Edeb 46.
[4] İbn Mâce, Libas 5.
[5] Ebû Dâvûd, Libas 16.
[6] Bkz. : http : //www.e-psikiyatri.com/renkler.
[7] Mustafa Karataş, “Peygamberimizin ( SAV) Beden Dili”, Timaş Yayınları, İstanbul 2012, shf. : 110.
[8]Bkz. : Sorenson Herbert, Eğitim Psikolojisi, ( Trc. : Gültekin Yazgan), İstanbul 1975, shf. : 353 ( Ahmet Lütfi Kazancı, “Peygamber Efendimizin Hitabeti”, Marifet
Yayınları, İstanbul 1992, shf. : 105)
[9] Ahmed, Müsned, No : 21952.
[10] Tirmizî, İman 8 .
[11] Suyûtî, el-Camiu’s-Sağir, No : 4589.
[12] Nesâî, Savm 167.
[13] Bkz. : Buhârî, Hac 4.
[14] Tirmizî, İman 8.
[15] Hadîd Sûresi, 4. Âyet.
[16] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, ( I – X), Beyrut, ts. I/60.
[17] Bakara Sûresi, 255. Âyet.
[18] Âl-i İmrân Sûresi, 179. Âyet.
-------------
dipnotler2
____________
1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-3, sh. 574
2) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh. 37
3) Umdet-ül-kâri cild-1, sh. 7
4) El-İstiâb cild-1, sh. 221
5) El-İsâbe cild-1, sh. 213
6) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-3, sh. 292
7) Herkese Lâzım Olan Îmân sh. 306
8 ) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 392, 179, 273, 337, 456, 485, 484, 586
Kaynakça
-----------------------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
Boyer, Carl B. ( 1991), A History of Mathematics ( Second Edition bas.), John Wiley & Sons, Inc., ISBN 0-471-54397-7
Donald R. Hill, Islamic Science and Engineering ( Edinburgh University Press, 1994).
Ziauddin Sardar, Jerry Ravetz, and Borin Van Loon, Introducing Mathematics ( Totem Books, 1999).
George Gheverghese Joseph, The Crest of the Peacock : Non-European Roots of Mathematics ( Penguin Books, 2000).
John J O'Connor and Edmund F Robertson, History Topics : Algebra Index. In MacTutor History of Mathematics archive ( University of St Andrews, 2005).
I.N. Herstein : Topics in Algebra. ISBN 0-471-02371-X
R.B.J.T. Allenby : Rings, Fields and Groups. ISBN 0-340-54440-6
L. Euler : Elements of Algebra, ISBN 978-1-899618-73-6
Asimov, Isaac ( 1961). Realm of Algebra. Houghton Mifflin.
ehlisunnetbuyukleri
cetinia . net
Kur'an, 81. sure, 19-20. ayetler.
A. Saim Kılavuz, "Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam'a Giriş", Ensar Neşriyat.
Erol DEMİRYÜREK
siyerinebi . com
resulullah . org
Sorularla İslamiyet
|
|
|
Momentum Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:10 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Momentum Nedir
Doğrusal momentum (“moment” ile karıştırılmamalıdır!), bir doğru boyunca hareket eden bir cismin hareket miktarının (taşıdığı hareketin) bir ölçüsüdür. Bir parçacığın doğrusal momentumu, eğer cismin hızı v ve kütlesi m ise, kütle ve hızın çarpımı olarak tanımlanır.
Momentum p=mv
Momentum p=mv şeklinde ifade edilir. Hız, v, vektörel olduğundan, p momentum da
vektörel bir niceliktir (Bir vektörün skaler ile çarpımı hatırlanırsa, (skaler.vektör=vektör).
Momentüm vektörünün yönü, hız ile aynı yönlüdür.
Momentum niceliğinin boyutu
[p]=[Kütle][Hız]=[M(L/T)] dir.
SI birim sisteminde birimi ise kg.m/s dir.
Nasıl ivme cismin hızındaki artışın, enerji de iş yapabilmenin bir ölçüsü ise, momentum da bir cismin sahip olduğu hareket miktarının ölçüsüdür.
Momentum kavramını daha iyi anlamak için aynı hıza sahip olan bir kelebek ile bir kamyonu düşünelim. Bu iki cisim aynı hıza sahip olmalarına karşın, karşılarına çıkabilecek herhangi bir cisme verebilecekleri zarar oldukça farklıdır. Bu farkın nedeni, kütlelerinden dolayı taşıdıkları hareket miktarının farklı oluşundandır. Dolayısı ile sağduyusal olarak bunu bildiğimiz için her zaman hızı yavaş da olsa bir kamyonun üzerimize gelmesini istemeyiz ama kelebek için bunu fazlaca önemsemeyiz.
[attachment=45532]
[attachment=45533]
Klasik mekanikte momentum ya da devinirlik[1] (çoğul momenta; SI birimi kg·m/s ya da eşdeğer olarak, N·s), bir nesnenin kütlesi ve hızının çarpımıdır; (p = mv). Hız gibi, momentum da vektörel bir niceliktir, yani büyüklüğünün yanı sıra bir yöne de sahiptir. Momentum korunumlu bir niceliktir (çizgisel momentumun korunumu); yani bu, eğer kapalı bir sistem herhangi bir dış kuvvetin etkisi altında değilse, o kapalı sistemin toplam momentumunun değişemeyeceği anlamına gelir. Momentum benzer bir konu olan açısal momentum ile karışmasın diye, bazen çizgisel momentum olarak da anılır.
Her ne kadar Newton'un ikinci yasası şeklinde ifade edilse de, momentumun korunumu Özel görelilik teorisi çerçevesi içinde de geçerlidir ve bazı uygun tanımlarla birlikte, (genelleştirilmiş) bir momentum korunum yasası Elektrodinamik, kuantum mekaniği, kuantum alan teorisi ve genel görelilik teorileri içinde de geçerliliğini korur. Göreli mekanikteki momentum, göreli-olmayan momentumun, fazladan Lorentz faktörü ile çarpılmasıyla elde edilir.
Bir parçacığın çizgisel momentumu
Bir nesne herhangi bir gözlem çerçevesinde hareket halinde ise, o çerçeve içinde bir momentuma sahiptir. Momentumun çerçeveye bağımlı olduğunu belirtmek önemlidir. Yani aynı nesne, bir gözlem çerçevesinde belli bir momentum değerine sahip olabilirken, başka bir gözlem çerçevesinde ise başka bir momentum değerine sahip olabilir. Örneğin, hareketli bir nesne, yere göre sabit bir noktaya göre seçilen bir gözlem çerçevesinde momentumu olmasına rağmen, kütle merkezine iliştirilen bir gözlem çerçevesinde ise sıfır momentumu vardır.
Bir nesnenin sahip olduğu momentumun miktarı, iki fiziksel büyüklüğe bağlıdır: Kütlesi ve o gözlem çerçevesindeki hızı. Fizikte, momentum için kullanılan sembol genellikle kalın p harfidir (kalın yazılmasının nedeni vektör olmasındandır.); böylece şöyle ifade edilebilir;
p = m v , {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} \,,} {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} \,,}
burada p momentum, m kütle ve v hızdır.
Örnek: kuzeye doğru yere paralel düz bir rotada 1 m/s hızına ve 1 kg kütleye sahip model bir uçağın momentumu yere göre ölçüldüğünde, kuzey yönünde 1 kg•m/s ‘dir. Kokpitin içindeki bir pilot, kokpit gözlem çerçevesine göre uçağın hızını sıfır ölçeceğinden, momentumunu da sıfır ölçer.
Newton’un ikinci yasasına göre, bir parçacığın momentumunun değişim hızı, parçacık üzerine etki eden net kuvvetle doğru orantılıdır ve yönü ise bu net kuvvetin yönündedir. Net kuvvetin, momentumdan türetilmesi aşağıdaki gibidir.
∑ F = d p d t = m d v d t + v d m d t {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p} \over \mathrm {d} t}=m{\mathrm {d} \mathbf {v} \over \mathrm {d} t}+\mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}} {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p} \over \mathrm {d} t}=m{\mathrm {d} \mathbf {v} \over \mathrm {d} t}+\mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}}
Eğer kütle zaman içinde sabitse, türevin ikinci terimi (thrust terimi denir) ( v d m d t = 0 {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}=0} {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}=0}). Böylece şunu yazabiliriz:
∑ F = m a {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }=m\mathbf {a} \,} {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }=m\mathbf {a} \,}
Ya da daha basit olarak,
F = m a , {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} \,,} {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} \,,}
burada F’nin net kuvvet olduğu anlaşılmalıdır.
Örnek: yine bir model uçak, 1 kg kütleli, 1 s içinde kuzeye doğru sıfır hızdan 1 m/s hızına ivmelensin. Bu ivmelenme için gerekli kuvvet 1 newtondur. Momentumdaki değişim 1 kg•m/s’dir. Kokpitteki pilot için ise momentumda bir değişim yoktur. İvmelenme sırasında pilotun sırtının koltuğa yapışması, bu itme'ye tepki kuvvetine karşı dengelenmedir.
Birçok-parçacık sisteminin çizgisel momentumu
Kütle ve hız bağıntıları
Çok-parçacık sisteminin çizgisel momentumu, sistem içindeki ayrı ayrı tüm nesnelerin momentalarının vektörel toplamlarına eşittir.
p = ∑ i = 1 n m i v i = m 1 v 1 + m 2 v 2 + m 3 v 3 + ⋯ + m n v n , {\displaystyle \mathbf {p} =\sum _{i=1}^{n}m_{i}\mathbf {v} _{i}=m_{1}\mathbf {v} _{1}+m_{2}\mathbf {v} _{2}+m_{3}\mathbf {v} _{3}+\cdots +m_{n}\mathbf {v} _{n}\,,} {\displaystyle \mathbf {p} =\sum _{i=1}^{n}m_{i}\mathbf {v} _{i}=m_{1}\mathbf {v} _{1}+m_{2}\mathbf {v} _{2}+m_{3}\mathbf {v} _{3}+\cdots +m_{n}\mathbf {v} _{n}\,,}
burada p parçacık sisteminin toplam momentumu, mi vevi i’inci nesnenin sırasıyla kütlesi ve hızı, ve n ise sistemdeki nesnelerin sayısıdır..
Gösterilebilir ki, kütle merkezi çerçevesinde herhangi bir sistemin momentumu sıfırdır. Dahası, bu kütle merkezi çerçevesine göre hızı vkm olan başka bir çerçevedeki momentum basitçe aşağıdaki gibidir:
p = m v km , {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} _{\text{km}}\,,} {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} _{\text{km}}\,,}
burada:
m = ∑ i = 1 n m i . {\displaystyle m=\sum _{i=1}^{n}m_{i}\,.} {\displaystyle m=\sum _{i=1}^{n}m_{i}\,.}
Bu Euler'in ilk yasası olarak bilinir.[2][3]
Kuvvet bağıntısı – Genel hareket denklemleri
Maddesel bir gövdenin hareketi
Birçok-parçacıklı sistemin çizgisel momentumu, toplam kütle m ile kütle merkezi hızı vkm’nin çarpımı olarak da tanımlanabilir.
∑ F = d p d t = m d v k m d t = m a k m {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p} \over \mathrm {d} t}=m{\frac {\mathrm {d} \mathbf {v} _{km}}{\mathrm {d} t}}=m\mathbf {a} _{km}\,} {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p} \over \mathrm {d} t}=m{\frac {\mathrm {d} \mathbf {v} _{km}}{\mathrm {d} t}}=m\mathbf {a} _{km}\,}
Bu Newton'un ikinci yasasının özel bir halidir (eğer kütle sabitse).
Tensörler kullanılarak yapılacak daha genel bir türetim için, bir t anında, V hacmini kaplayan, bir S yüzey alanına sahip, stres vektörü T i ( n ) {\displaystyle \scriptstyle T_{i}^{(n)}\,} {\displaystyle \scriptstyle T_{i}^{(n)}\,} ile temsil edilen birim yüzey alanı başına yüzey kuvvetinin ettiği, V hacmi içinde her noktadaki birim hacim başına olan Fi gövde kuvvetinin etkidiği, cismin gövdesi boyunca belirlenmiş vi hız alanı ile belirlenmiş, sürekli bir ortam olduğu varsayılan, hareket halindeki bir cismi düşünelim(şekile bakın).
∫ S T i ( n ) d S + ∫ V F i d V = d d t ∫ V ρ v i d V . {\displaystyle \int _{S}T_{i}^{(n)}dS+\int _{V}F_{i}dV={\frac {d}{dt}}\int _{V}\rho \,v_{i}\,dV\,.} {\displaystyle \int _{S}T_{i}^{(n)}dS+\int _{V}F_{i}dV={\frac {d}{dt}}\int _{V}\rho \,v_{i}\,dV\,.}
Tanım gereği stres vektörü T i ( n ) ≡ σ i j n j {\displaystyle \scriptstyle T_{i}^{(n)}\equiv \sigma _{ij}n_{j}\,} {\displaystyle \scriptstyle T_{i}^{(n)}\equiv \sigma _{ij}n_{j}\,}’dir, o halde
∫ S σ i j n j d S + ∫ V F i d V = d d t ∫ V ρ v i d V . {\displaystyle \int _{S}\sigma _{ij}n_{j}\,dS+\int _{V}F_{i}\,dV={\frac {d}{dt}}\int _{V}\rho \,v_{i}\,dV\,.} {\displaystyle \int _{S}\sigma _{ij}n_{j}\,dS+\int _{V}F_{i}\,dV={\frac {d}{dt}}\int _{V}\rho \,v_{i}\,dV\,.}
Gauss'un diverjans teoremini kullanarak , yüzey integrali hacim integraline çevrilirse, (burada ∂ j ≡ ∂ ∂ x j {\displaystyle \scriptstyle \partial _{j}\equiv {\frac {\partial }{\partial x_{j}}}\,} {\displaystyle \scriptstyle \partial _{j}\equiv {\frac {\partial }{\partial x_{j}}}\,} ile diferansiyel işlemci belirtilmektedir), bu bize şunu verir:
∫ V ∂ j σ i j d V + ∫ V F i d V = d d t ∫ V ρ v i d V . {\displaystyle \int _{V}\partial _{j}\sigma _{ij}\,dV+\int _{V}F_{i}\,dV={\frac {d}{dt}}\int _{V}\rho \,v_{i}\,dV\,.} {\displaystyle \int _{V}\partial _{j}\sigma _{ij}\,dV+\int _{V}F_{i}\,dV={\frac {d}{dt}}\int _{V}\rho \,v_{i}\,dV\,.}
Artık sadece bu eşitliğin sağ tarafıyla ilgilenebiliriz. Bu noktada dikkat etmemiz gereken, diferansiyel işlemciyi sadece integranda uygulamamaktır. Çünkü bu sürekli ortama sahip gövdenin hareketi esnasında, gövde katı bir cisim olmak zorunda olmadığından, integre ettiğimiz hacim de zaman içinde değişebilir. O halde yukarıdaki integral şu hali alır:
d d t ∫ ρ v i d V = ∫ ∂ ( ρ v i ) ∂ t d V + ∮ ρ v i v k n k d A . {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int {\frac {\partial (\rho v_{i})}{\partial t}}\,dV+\oint \rho v_{i}v_{k}n_{k}dA\,.} {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int {\frac {\partial (\rho v_{i})}{\partial t}}\,dV+\oint \rho v_{i}v_{k}n_{k}dA\,.}
Birinci kısımda türev alınır ve ikinci kısma diverjans teoremi uygulanırsa:
d d t ∫ ρ v i d V = ∫ [ ( ρ ∂ v i ∂ t + v i ∂ ρ ∂ t ) + ∂ k ( ρ v i v k ) ] d V . {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int \left[\left(\rho {\frac {\partial v_{i}}{\partial t}}+v_{i}{\frac {\partial \rho }{\partial t}}\right)+\partial _{k}(\rho v_{i}v_{k})\right]\,dV\,.} {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int \left[\left(\rho {\frac {\partial v_{i}}{\partial t}}+v_{i}{\frac {\partial \rho }{\partial t}}\right)+\partial _{k}(\rho v_{i}v_{k})\right]\,dV\,.} elde edilir.
Artık integralin içindeki ikinci terim şudur: ∂ k ( ρ v i v k ) = ρ v k ⋅ ∂ k v i + v i ∂ k ( ρ v k ) . {\displaystyle \partial _{k}(\rho v_{i}v_{k})=\rho v_{k}\cdot \partial _{k}v_{i}+v_{i}\partial _{k}(\rho v_{k})\,.} {\displaystyle \partial _{k}(\rho v_{i}v_{k})=\rho v_{k}\cdot \partial _{k}v_{i}+v_{i}\partial _{k}(\rho v_{k})\,.} Bunu önceki denklemde yerine koyup, terimleri düzenledikten sonra, şunu elde ederiz:
d d t ∫ ρ v i d V = ∫ ρ [ ∂ ∂ t + v k ∂ k ] v i d V + ∫ [ ∂ ρ ∂ t + ∂ k ( ρ v k ) ] v i d V . {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int \rho \left[{\frac {\partial }{\partial t}}+v_{k}\partial _{k}\right]v_{i}\,dV+\int \left[{\frac {\partial \rho }{\partial t}}+\partial _{k}(\rho v_{k})\right]v_{i}\,dV\,.} {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int \rho \left[{\frac {\partial }{\partial t}}+v_{k}\partial _{k}\right]v_{i}\,dV+\int \left[{\frac {\partial \rho }{\partial t}}+\partial _{k}(\rho v_{k})\right]v_{i}\,dV\,.}
Yukarıdaki denklemlerdeki iki integral terimini kolayca tanıyabiliriz. İlk integral hız alanının konvektif türevini ve ikinci integral ise kütlenin zaman içindeki akışını ve değişimini ihtiva eder. Şimdi ise sistemde ne bir kaynak (source) ne de bir gider (sink) olduğunu varsayalım, yani kütle korunuyor olsun, o halde bu ikinci terim sıfırdır.Böylece şunu elde ederiz:
d d t ∫ ρ v i d V = ∫ ρ D v i D t d V {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int \rho \,{\frac {Dv_{i}}{Dt}}\,dV\,} {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int \rho \,v_{i}\,dV=\int \rho \,{\frac {Dv_{i}}{Dt}}\,dV\,}
Bunu orijinal denkleme geri koyarsak:
∫ V [ ∂ j σ i j + F i − ρ D v i D t ] d V = 0 . {\displaystyle \int _{V}\left[\partial _{j}\sigma _{ij}+F_{i}-\rho {\frac {Dv_{i}}{Dt}}\right]\,dV=0\,.} {\displaystyle \int _{V}\left[\partial _{j}\sigma _{ij}+F_{i}-\rho {\frac {Dv_{i}}{Dt}}\right]\,dV=0\,.}
Herhangi bir hacim için integrand sıfır olması gerektiğinden, Cauchy hareket denklemlerini elde ederiz
∂ j σ i j + F i = ρ D v i D t . {\displaystyle \partial _{j}\sigma _{ij}+F_{i}=\rho {\frac {Dv_{i}}{Dt}}\,.} {\displaystyle \partial _{j}\sigma _{ij}+F_{i}=\rho {\frac {Dv_{i}}{Dt}}\,.}
Görüldüğü gibi bunu elde etmek için sadece hiçbir kütle kaynağı veya kütle giderinin olmadığını, yani kütlenin korunduğu varsayımını yaptık. O halde bu denklem herhangi bir sürekli sistem için, akışkan sistemlerde dahi geçerlidir. Eğer yalnızca elastic sürekliliği inceliyorsak, konvektif türevin ikinci terimi ihmal edilebilir ve bu durumda bize hız alanının sıradan zaman türevi kalır. Bir sistem dengede ise, ivmesi olmayacağından, momentumunun zamana göre değişimi sıfırdır.
∑ F = d p d t = m a c m = 0 . {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p} \over \mathrm {d} t}=\ m\mathbf {a} _{cm}=0\,.} {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p} \over \mathrm {d} t}=\ m\mathbf {a} _{cm}=0\,.}
Ya da tensör gösterimiyle,
∂ j σ i j + F i = 0 . {\displaystyle \partial _{j}\sigma _{ij}+F_{i}=0\,.} {\displaystyle \partial _{j}\sigma _{ij}+F_{i}=0\,.}
Bunlar, çizgisel elastisite problemlerini çözmek için katılar mekaniğinde kullanılan denge denklemleridir. Mühendislik gösteriminde, denge denklemleri kartezyen koordinatlarda şöyle ifade edilirler:
∂ σ x ∂ x + ∂ τ y x ∂ y + ∂ τ z x ∂ z + F x = 0 {\displaystyle {\frac {\partial \sigma _{x}}{\partial x}}+{\frac {\partial \tau _{yx}}{\partial y}}+{\frac {\partial \tau _{zx}}{\partial z}}+F_{x}=0\,} {\displaystyle {\frac {\partial \sigma _{x}}{\partial x}}+{\frac {\partial \tau _{yx}}{\partial y}}+{\frac {\partial \tau _{zx}}{\partial z}}+F_{x}=0\,}
∂ τ x y ∂ x + ∂ σ y ∂ y + ∂ τ z y ∂ z + F y = 0 {\displaystyle {\frac {\partial \tau _{xy}}{\partial x}}+{\frac {\partial \sigma _{y}}{\partial y}}+{\frac {\partial \tau _{zy}}{\partial z}}+F_{y}=0\,} {\displaystyle {\frac {\partial \tau _{xy}}{\partial x}}+{\frac {\partial \sigma _{y}}{\partial y}}+{\frac {\partial \tau _{zy}}{\partial z}}+F_{y}=0\,}
∂ τ x z ∂ x + ∂ τ y z ∂ y + ∂ σ z ∂ z + F z = 0 . {\displaystyle {\frac {\partial \tau _{xz}}{\partial x}}+{\frac {\partial \tau _{yz}}{\partial y}}+{\frac {\partial \sigma _{z}}{\partial z}}+F_{z}=0\,.} {\displaystyle {\frac {\partial \tau _{xz}}{\partial x}}+{\frac {\partial \tau _{yz}}{\partial y}}+{\frac {\partial \sigma _{z}}{\partial z}}+F_{z}=0\,.}
Çizgisel momentumun korunumu
Çizgisel momentumun korunumu yasası doğanın temel bir yasası olup, eğer kapalı bir sisteme etkiyen hiçbir dış kuvvet mevcut değilse, o kapalı sistemin momentumunun sabit kalacağını söyler. Bu yasanın sonuçlarından bir tanesi ise; herhangi bir nesneler sisteminin kütle merkezi, sistem dışı bir kuvvete maruz kalmadığı sürece, her zaman aynı bir hız ile hareketini sürdürecektir.
Momentumun korunumu, matematiksel bir özellik olan uzayın homojen olmasının bir sonucudur (bir nesnenin uzay içindeki konumu, momentumuna kanonik olarak eşleniktir). O halde momentumun korunduğu bir sistemin içinde fiziksel olarak ne olup bittiği, o sistemin uzaydaki konumunun nerede olduğu ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
Analitik mekanikte momentumun korunumu, Lagranjiyenin, ötelemeler altında değişmez kalmasının bir sonucudur. Toplam momentumun hareket sabiti olduğu, Lagranjiyene sonsuz küçük bir öteleme yapılıp, bunu ötelenmemiş Lagranjiyenle eşitlenerek ispatlanabilir. Bu Noether teoreminin özel bir halidir .[4]
Kapalı bir sistem için (eğer dış kuvvetler yoksa) toplam momentumun korunumu aslında, Newton'un birinci hareket yasasıdır. Newton'un üçüncü yasası olan, alt sistemler arasında etkiyen kuvvetlerin büyüklükleri aynı ve yönleri zıttır şeklinde ifade edilen, etkiye tepki yasası ise momentum korunumunun bir sonucudur.
Uzaydaki konum, vektörel bir nicelik olduğundan, konuma kanonik eşlenik olan momentum da vektörel bir niceliktir—bir yöne sahiptir. O halde, bir silah ateşlendiğinde, sistemin (silah ve merminin) toplam momentumu, bu iki cismin momentumlarının vektörel toplamlarıdır. Ateşlemeden hemen öncesinde silah ve merminin duruyor oldukları farzedilirse (ki bu sistemin başlangıç momentumunun sıfır olmasıdır), sistemin son toplam momentumu da sıfır olmalıdır. Sadece iki nesneye sahip kapalı bir sistemde, nesnelerden birindeki momentum değişimi, diğerinkine büyüklük olarak eşit ve yön olarak ters olmalıdır. Matematiksel olarak,
Δ p 1 = − Δ p 2 . {\displaystyle \Delta \mathbf {p} _{1}=-\Delta \mathbf {p} _{2}\,.} {\displaystyle \Delta \mathbf {p} _{1}=-\Delta \mathbf {p} _{2}\,.}
Momentum, yine kapalı bir sistemde, çarpışmalarda ve iç patlamaların sebep verdiği ayrılmalarda dahi korunur. Kinetik enerji, öte yandan, çarpışmalar esnek değilse, korunmaz. Momentum korunduğundan dolayı, bu bir çarpışma ya da ayrılmayı takip eden durumda bilinmeyen bir hızı, eğer diğer kütle ve hızların bilinmesi durumunda, hesap edilebilir.
Bu gerçeğin gerekli olduğu, fizikte sık raslanan bir problem, iki parçacığın çarpışmalarıdır. Momentum her zaman korunuyor olacağından, çarpışma öncesi momenta toplamı, çarpışma sonrası momenta toplamına eşit olmalıdır:
m 1 u 1 + m 2 u 2 = m 1 v 1 + m 2 v 2 , {\displaystyle m_{1}\mathbf {u} _{1}+m_{2}\mathbf {u} _{2}=m_{1}\mathbf {v} _{1}+m_{2}\mathbf {v} _{2}\,,} {\displaystyle m_{1}\mathbf {u} _{1}+m_{2}\mathbf {u} _{2}=m_{1}\mathbf {v} _{1}+m_{2}\mathbf {v} _{2}\,,}
Burada; " u 1 {\displaystyle \mathbf {u} _{1}\,} {\displaystyle \mathbf {u} _{1}\,}" ve " u 2 {\displaystyle \mathbf {u} _{2}\,} {\displaystyle \mathbf {u} _{2}\,}": Çarpışma öncesi hızlar, m e t r e s a n i y e {\displaystyle {\frac {metre}{saniye}}} {\displaystyle {\frac {metre}{saniye}}} biriminde. " v 1 {\displaystyle \mathbf {v} _{1}\,} {\displaystyle \mathbf {v} _{1}\,}" ve " v 2 {\displaystyle \mathbf {v} _{2}\,} {\displaystyle \mathbf {v} _{2}\,}": Çarpışma sonrası hızlar, m e t r e s a n i y e {\displaystyle {\frac {metre}{saniye}}} {\displaystyle {\frac {metre}{saniye}}} biriminde. " m {\displaystyle m\,} m\,": Kütle, k g {\displaystyle {kg}\,} {\displaystyle {kg}\,} biriminde.
İlk hızlardan, son hızların belirlenmesi (ya da tam tersi), çarpışmanın çeşidine bağlıdır. İki çeşit momentum koruyan çarpışma vardır: Kinetik enerjiyi de koruyan esnek çarpışmalar ve kinetik enerjiyi korumayan esnek olmayan çarpışmalar.
Esnek çarpışmalar
İki bilardo topunun çarpışması, sertliklerinin yüksek olmasından dolayı, “neredeyse” tamamen esnek bir çarpışmaya örnek olarak verilebilir. Tamamen esnek olan çarpışmalar sadece teoride, sertlikleri matematiksel olarak sonsuz olan iki cisim arasında var olabilir. İki topun çarpışması esnasında momentumun korunmasının yanı sıra, çarpışma öncesi kinetik enerjilerin toplamı, çarpışma sonraki toplama eşit olmalıdır:
1 2 m 1 u 1 2 + 1 2 m 2 u 2 2 = 1 2 m 1 v 1 2 + 1 2 m 2 v 2 2 . {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}m_{1}u_{1}^{2}+{\tfrac {1}{2}}m_{2}u_{2}^{2}={\tfrac {1}{2}}m_{1}v_{1}^{2}+{\tfrac {1}{2}}m_{2}v_{2}^{2}\,.} {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}m_{1}u_{1}^{2}+{\tfrac {1}{2}}m_{2}u_{2}^{2}={\tfrac {1}{2}}m_{1}v_{1}^{2}+{\tfrac {1}{2}}m_{2}v_{2}^{2}\,.}
Bir boyutta
Bir Newton beşiği , momentum korunumunu gösteriyor.
Başlangıç hızları bilindiğinde, kafa-kafaya olan çarpışmalardaki son hızlar şöyle verilir:
v 1 = ( m 1 − m 2 m 1 + m 2 ) u 1 + ( 2 m 2 m 1 + m 2 ) u 2 {\displaystyle \mathbf {v} _{1}=\left({\frac {m_{1}-m_{2}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{1}+\left({\frac {2m_{2}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{2}\,} {\displaystyle \mathbf {v} _{1}=\left({\frac {m_{1}-m_{2}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{1}+\left({\frac {2m_{2}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{2}\,}
v 2 = ( m 2 − m 1 m 1 + m 2 ) u 2 + ( 2 m 1 m 1 + m 2 ) u 1 . {\displaystyle \mathbf {v} _{2}=\left({\frac {m_{2}-m_{1}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{2}+\left({\frac {2m_{1}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{1}\,.} {\displaystyle \mathbf {v} _{2}=\left({\frac {m_{2}-m_{1}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{2}+\left({\frac {2m_{1}}{m_{1}+m_{2}}}\right)\mathbf {u} _{1}\,.}
Birinci cismin kütlesinin diğerinkinden çok daha fazla olduğu durumda (yani, m1 » m2), son hızlar yaklaşık olarak şöyledir:
v 1 = u 1 {\displaystyle \mathbf {v} _{1}=\mathbf {u} _{1}\,} {\displaystyle \mathbf {v} _{1}=\mathbf {u} _{1}\,}
v 2 = 2 u 1 − u 2 . {\displaystyle \mathbf {v} _{2}=2\mathbf {u} _{1}-\mathbf {u} _{2}\,.} {\displaystyle \mathbf {v} _{2}=2\mathbf {u} _{1}-\mathbf {u} _{2}\,.}
O halde daha fazla kütleli cisim hızını değiştirmez, ve daha az kütleli cisim, diğerinin hızının iki katı kadar daha hızlı ve kendi orijinal hızı kadar daha yavaş hareket eder.
Eşit kütleli iki cismin kafa-kafaya çarpışmasında (yani, m1 = m2), son hızlar şöyle verilir
v 1 = u 2 {\displaystyle \mathbf {v} _{1}=\mathbf {u} _{2}\,} {\displaystyle \mathbf {v} _{1}=\mathbf {u} _{2}\,}
v 2 = u 1 . {\displaystyle \mathbf {v} _{2}=\mathbf {u} _{1}\,.} {\displaystyle \mathbf {v} _{2}=\mathbf {u} _{1}\,.}
Yani hızlar basitçe değiş tokuş edilirler. Eğer birinci cisim sıfır olmayan u1 ilk hızına sahip olup ikincisi ise duruyorsa, çarpışmadan sonra birinci cisim duruyor olup, ikincisi u1 son hızı ile hareketine devam edecektir. Bu fenomenin temsili Newton beşiği ile gösterilebilir.
ÖRNEK: İlk hızları ve kütleleri: m1=1000kg, u1=5m/s, m2=0.1kg, u2=0m/s. Son hızları yaklaşık olarak verilmiştir: v1=4.999m/s, v2=9.999m/s
Merkezi esnek çarpışmalarda hareket doğrultusunda bir değişme olmaz. Bu çarpışmalarda kinetik enerji ve momentum korunur. Aşağıdaki iki formül merkezi esnek çarpışma problemlerinde kullanılır:
P → 1(ilk) + P → 2(ilk) = P → 1(son) + P → 2(son) {\displaystyle {\overrightarrow {P}}_{\text{1(ilk)}}+{\overrightarrow {P}}_{\text{2(ilk)}}={\overrightarrow {P}}_{\text{1(son)}}+{\overrightarrow {P}}_{\text{2(son)}}} {\displaystyle {\overrightarrow {P}}_{\text{1(ilk)}}+{\overrightarrow {P}}_{\text{2(ilk)}}={\overrightarrow {P}}_{\text{1(son)}}+{\overrightarrow {P}}_{\text{2(son)}}}
Çoklu boyutlarda
Birden daha üst boyutlardaki, kafa-kafaya olmayan çarpışmalardaki gibi çarpışmalarda, hız vektörü, çarpışma düzlemine dik ve çarpışma düzlemine paralel olmak üzere, iki ortogonal bileşenine ayrılır. Çarpışma düzlemine dik hız bileşenleri değişmeden kalırken, çarpışma düzlemindeki hız , bir boyutlu durumdaki gibi hesaplanabilir. Örneğin, iki-boyutlu bir çarpışmada, momenta x ve y bileşenlerine ayrıştırılabilir. Bundan sonra her bileşeni ayrı ayrı hesaplayıp, sonuçları vektörel olarak birleştirip hesaplayabiliriz. Bu vektörün büyüklüğü, kapalı sistemin son momentumudur.
Mükemmel, esnek-olmayan çarpışma
Mükemmel esnek-olmayan çarpışmaya verilen ortak bir örnek, iki kartopunun çarpışıp, akabinde birbirlerine yapışmalarıdır. Bu durumda momentumun korunumu denklemi şöyledir:
m 1 u 1 + m 2 u 2 = ( m 1 + m 2 ) v {\displaystyle m_{1}\mathbf {u} _{1}+m_{2}\mathbf {u} _{2}=\left(m_{1}+m_{2}\right)\mathbf {v} \,} {\displaystyle m_{1}\mathbf {u} _{1}+m_{2}\mathbf {u} _{2}=\left(m_{1}+m_{2}\right)\mathbf {v} \,}
Mükemmel, esnek-olmayan çarpışmalar, gösterilebilir ki, kinetik enerjinin maksimum oranda diğer enerji biçimlerine dönüştüğü çarpışmalardır. Örneğin, eğer çarpışmadan sonra iki cisim yapışıp, ortak bir son hız ile hareket ediyorlarsa, daima, nesnelerin hızlarının sıfır olduğu ve böylece kinetik enerjilerinin %100’ünün dönüştürüldüğü bir gözlem çerçevesi bulunabilir. Bu göreli durumda dahi doğru olup, parçacık hızlandırıcılarında , kinetik enerjiyi etkin bir biçimde, kütle-enerjinin değişik formlarına çevirmek için,(yani kütleli parçacıklar elde etmek için), kullanılır.
Tazmin katsayısı
Ana madde: Coefficient of Restitution
Tazmin( restitution) katsayısı, göreli uzaklaşma hızının, göreli yaklaşma hızına oranı olarak tanımlanır. Bir oran olduğundan, boyutsuz bir niceliktir. Tazmin katsayısı, iki çarpışan nesne için, şöyle verilir:
C R = v 2 − v 1 u 1 − u 2 {\displaystyle C_{R}={\frac {v_{2}-v_{1}}{u_{1}-u_{2}}}} {\displaystyle C_{R}={\frac {v_{2}-v_{1}}{u_{1}-u_{2}}}}
burada
v1 çarpışmadan sonra, birinci nesnenin son skaler hızı
v2 çarpışmadan sonra, ikinci nesnenin son skaler hızı
u1 çarpışmadan önce, birinci nesnenin ilk skaler hızı
u2 .çarpışmadan önce, ikinci nesnenin ilk skaler hızı.
Mükemmel bir esnek çarpışma, CR ‘nin 1 olduğunu ima eder. Böylece mükemmel esnek çarpışmada, çarpışan cisimlerin göreli yaklaşma ve göreli uzaklaşma hızları eşittir.
Esnek-olmayan çarpışmalar, (CR < 1) eşitsizliğine sahiptirler. Mükemmel bir esnek-olmayan çarpışma durumunda, çarpışan cisimlerin kütle merkezlerine göre hızları sıfırdır. Böylece cisimler, çarpışmadan sonra birbirlerine yapışırlar.
Patlamalar
Patlamalar, bir zincirleme reaksiyon sonucunda, potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşmesiyle çevrede bulunan materyallerin yer değiştirmesi şeklinde oluşurlar. Patlamalar potansiyel enerjiyi korumaz. Bunun yerine kimyasal, mekanik ya da nükleer biçimlerinde bulunan potansiyel enerjiyi, kinetik enerji, akustik enerji ve elektromagnetik ışınım biçimlerine çevirir.
Momentumun çağdaş tanımları
Göreli mekanikte momentum
Göreli mekanikte, korunabilmesi için, momentum şöyle tanımlanmalıdır
p = γ m 0 v , {\displaystyle \mathbf {p} =\gamma m_{0}\mathbf {v} \,,} {\displaystyle \mathbf {p} =\gamma m_{0}\mathbf {v} \,,}
burada m0 cismin değişmez kütle si ve ϒ
γ = 1 1 − ( v / c ) 2 , {\displaystyle \gamma ={\frac {1}{\sqrt {1-(v/c)^{2}}}}\,,} {\displaystyle \gamma ={\frac {1}{\sqrt {1-(v/c)^{2}}}}\,,}
İle verilen Lorentz çarpanıdır. burada v cismin hızı ve c ışık hızıdır. Tersine bağıntı şöyle verilir:[5]
v = c 2 p ( p c ) 2 + ( m 0 c 2 ) 2 = c 2 p E , {\displaystyle \mathbf {v} ={\frac {c^{2}\mathbf {p} }{\sqrt {(pc)^{2}+(m_{0}c^{2})^{2}}}}={\frac {c^{2}\mathbf {p} }{E}}\,,} {\displaystyle \mathbf {v} ={\frac {c^{2}\mathbf {p} }{\sqrt {(pc)^{2}+(m_{0}c^{2})^{2}}}}={\frac {c^{2}\mathbf {p} }{E}}\,,}
Burada p = p x 2 + p y 2 + p z 2 {\displaystyle p={\sqrt {p_{x}^{2}+p_{y}^{2}+p_{z}^{2}}}} {\displaystyle p={\sqrt {p_{x}^{2}+p_{y}^{2}+p_{z}^{2}}}} momentumun büyüklüğüdür..
Göreli momentum, değişmez kütle ile cismin has hızının çarpımı olarak da verilir. Cismin has hızı, cismin, gözlemcinin kendi gözlem çerçevesinde ölçtüğü konumunun, cismin kendi üzerinden geçen zamana göre(yani cismin has zamanına göre) olan değişim hızıdır. Klasik mekaniğin geçerli olduğu bölgede, göreli momentum, Newtonsal momentuma yakınsar: düşük hızlarda, γm0v , yaklaşık olarak m0v Newtonsal momentum ifadesine eşittir.
E göreli enerjisi, m0 kütlesi, p göreli momentumu, ve m = γm0 göreli kütlesinin, grafiksel bir temsili.
Bir cismin toplam E enerjisi, göreli momentumu ile şöyle ilintilidir
E 2 = ( p c ) 2 + ( m 0 c 2 ) 2 , {\displaystyle E^{2}=(pc)^{2}+(m_{0}c^{2})^{2}\,,} {\displaystyle E^{2}=(pc)^{2}+(m_{0}c^{2})^{2}\,,}
burada p , p’nin büyüklüğüdür. Bu göreli enerji-momentum bağıntısı, foton gibi kütlesiz parçacıklar için bile geçerlidir; m0 = 0 seçilirse
E = p c . {\displaystyle E=pc\,.} {\displaystyle E=pc\,.}
olur. Hem kütleli hem de kütlesiz parçacıklar için de, göreli momentum, de Broglie dalgaboyu λ’ya şöyle bağlıdır.
p = h / λ , {\displaystyle p=h/\lambda \,,} {\displaystyle p=h/\lambda \,,}
burada h , Planck sabitidir.
Dörtlü vektör formülasyonu
Göreli dörtlü momentum, dörtlü vektörlerin Lorentz ötelemeleri altında değişmez kalmalarından dolayı, Albert Einstein tarafından önerilmiş tir. Dörtlü-momentum P şöyle tanımlanır:
P := ( E / c , p x , p y , p z ) , {\displaystyle \mathbf {P} :=(E/c,p_{x},p_{y},p_{z})\,,} {\displaystyle \mathbf {P} :=(E/c,p_{x},p_{y},p_{z})\,,}
burada E = γm0c2 ,sistemin toplam göreli enerjisi, ve px, py, ve pz sırasıyla göreli momentumun x-, y-, ve z bileşenlerini temsil eder.
Momentum dörtlü vektörünün büyüklüğü || P || , m0c’ye eşittir, çünkü
| | P | | 2 = ( E / c ) 2 − p 2 = ( m 0 c ) 2 . {\displaystyle ||\mathbf {P} ||^{2}=(E/c)^{2}-p^{2}=(m_{0}c)^{2}\,.} {\displaystyle ||\mathbf {P} ||^{2}=(E/c)^{2}-p^{2}=(m_{0}c)^{2}\,.}
dir ve her gözlem çerçevesi için değişmezdir. Kapalı bir sistemde, toplam dörtlü momentum korunur ki bu en nihayetinde hem enerjinin hem de momentumun korunumunu birleştirip, bir tek denkleme indirgemiş olur. Örneğin, in the radiationless collision of two particles with rest masses m 1 {\displaystyle m_{1}} {\displaystyle m_{1}} ve m 2 {\displaystyle m_{2}} {\displaystyle m_{2}} kütleli , v 1 {\displaystyle \mathbf {v} _{1}} {\displaystyle \mathbf {v} _{1}} ve v 2 {\displaystyle \mathbf {v} _{2}} {\displaystyle \mathbf {v} _{2}} ilk hızlarına sahip göreli iki parçacığın ışımasız çarpışmalarındaki, v 3 {\displaystyle \mathbf {v} _{3}} {\displaystyle \mathbf {v} _{3}} ve v 4 {\displaystyle \mathbf {v} _{4}} {\displaystyle \mathbf {v} _{4}} son hızları, dörtlü momentumun korunumundan aşağıdaki gibi bulunabilir
P 1 + P 2 = P 3 + P 4 , {\displaystyle \mathbf {P} _{1}+\mathbf {P} _{2}=\mathbf {P} _{3}+\mathbf {P} _{4}\,,} {\displaystyle \mathbf {P} _{1}+\mathbf {P} _{2}=\mathbf {P} _{3}+\mathbf {P} _{4}\,,}
burada
P i = m i γ i ( c , v i ) . {\displaystyle \mathbf {P} _{i}=m_{i}\gamma _{i}(c,\mathbf {v} _{i}).} {\displaystyle \mathbf {P} _{i}=m_{i}\gamma _{i}(c,\mathbf {v} _{i}).}
Esnek çarpışmalarda, durgun kütle değişmez iken ( m 1 = m 3 {\displaystyle m_{1}=m_{3}} {\displaystyle m_{1}=m_{3}} and m 2 = m 4 {\displaystyle m_{2}=m_{4}} {\displaystyle m_{2}=m_{4}}), esnek olmayan çarpışmalarda durgun kütlelerde değişiklik olur. Dörtlü momentumun korunumunun, uzay-zamanın homojen olmasının bir sonucu olduğu ispatlanabilir.
Genelleştirilmiş momentum
Momentum, öteleme invaryansının Noether yüküdür. Öyle ki, sadece parçacıklar değil, alanlar ve diğer her şey momentuma sahip olabilir. Ancak uzay-zamanın eğri olduğu yerlerde, öteleme invaryansı için hiçbir Noether yükü yoktur.
Kuantum mekaniğinde momentum
Kuantum mekaniğinde, momentum, dalga fonksiyonu üzerine etkiyen bir işlemci olarak tanımlanır. Heisenberg belirsizlik ilkesi , bir sistemin aynı anda hem konumunu hem de momentumunu ne kadar hassas olarak belirleyebileceğimizin sınırların tanımlar. Kuantum mekaniğinde, konum ve momentum, eşlenik değişkenlerdir.
Konum tabanında tasvir edilen bir parçacığın momentum işlemcisi şöyledir;
p = ℏ i ∇ = − i ℏ ∇ , {\displaystyle \mathbf {p} ={\hbar \over i}\nabla =-i\hbar \nabla \,,} {\displaystyle \mathbf {p} ={\hbar \over i}\nabla =-i\hbar \nabla \,,}
burada ∇ gradyen işlemcisi, ħ indirgenmiş Planck sabiti, ve i sanal birimdir. Bu momentum işlemcisinin çokça kullanılan şeklidir, ancak değişik başka tabanlarda değişik biçimler alabilir. Örneğin momentum tabanında, momentum işlemcisi şöyle temsil edilir
p ψ ( p ) = p ψ ( p ) , {\displaystyle \mathbf {p} \psi (p)=p\psi (p)\,,} {\displaystyle \mathbf {p} \psi (p)=p\psi (p)\,,}
burada ψ(p) dalga fonksiyonuna etkiyen işlemci p, dalga fonksiyonu kere p değeri sonucunu verir. Bu aynı konum işlemcisinin dalga fonksiyonuna etkidikten sonra, konum değeri x çarpı dalga fonksiyonunu vermesi gibidir.
Elektromagnetizmada momentum
Elektrik ve magnetik alanlar, durağan ya da zaman içinde değişip değişmediklerine bakılmaksızın, momentum taşırlar. Bir metal küre, silindirsel kapasitör veya mıknatıs bir çubuğun üzerindeki elektrostatik(magnetostatik) alanın P basıncı aşağıdaki gibidir.
P s t a t i c = W = [ ϵ 0 ϵ E 2 2 + 1 μ 0 μ B 2 2 ] , {\displaystyle P_{static}={W}=\left[{\epsilon _{0}\epsilon }{\frac {{\mathbf {E} }^{2}}{2}}+{\frac {1}{\mu _{0}\mu }}{\frac {{\mathbf {B} }^{2}}{2}}\right]\,,} {\displaystyle P_{static}={W}=\left[{\epsilon _{0}\epsilon }{\frac {{\mathbf {E} }^{2}}{2}}+{\frac {1}{\mu _{0}\mu }}{\frac {{\mathbf {B} }^{2}}{2}}\right]\,,}
burada W {\displaystyle {W}\,} {\displaystyle {W}\,}, E {\displaystyle {\mathbf {E} }\,} {\displaystyle {\mathbf {E} }\,}, B {\displaystyle {\mathbf {B} }\,} {\displaystyle {\mathbf {B} }\,}, Sırasıyla elektromagnetik enerji yoğunluğu, elektrik alanı, ve magnetik alandır. elektromagnetik basınç, P = W {\displaystyle {P}={W}\,} {\displaystyle {P}={W}\,}, kapasitörü patlatacak kadar güçlü olabilir. O halde elektrik ve magnetik alanlar da momentum taşırlar.
Işık (görülür, UV, radyo) elektromagnetik bir dalgadır ve böylece momentuma sahiptir. Fotonun kütlesi olmamasına rağmen yine de momentum taşır. Bu özellik güneş yelkeni gibi uygulamalara zemin hazırlar. Dielektrik ortamdaki ışığın momentumunun hesaplanması tartışmalıdır(Bkz Abraham–Minkowski controversy [1]).) Momentum, elektrodinamik bir sistemde korunur(alandaki momentumdan, hareket eden bölümlerin mekanik momentumuna dönüşebilir). Bir alanın momentumunun hesabı, genellikle enerji-momentum tensörü ve belli bir hacim üzerinden integre edilmiş Poynting vektörünün zaman içindeki değişimleri dikkate alınarak yapılır. Bu ise bileşenleri enerji yoğunluğu ve momentum yoğunluğu olan bir tensör alanıdır. Elektromagnetik etkileşmeler söz konusu olduğunda, kanonik momentuma karşılık gelen kuantum mekaniksel momentum işlemcisi
p = m v , {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} \,,} {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} \,,}
Yerine,
P = m v + q A {\displaystyle \mathbf {P} =m\mathbf {v} +q\mathbf {A} \,} {\displaystyle \mathbf {P} =m\mathbf {v} +q\mathbf {A} \,},
ile ifade edilir. Burada:
A {\displaystyle \mathbf {A} \,} {\displaystyle \mathbf {A} \,} elektromagnetik vektör potansiyeli
m {\displaystyle m\,} m\, yüklü parçacığın kütlesi
v {\displaystyle \mathbf {v} \,} {\displaystyle \mathbf {v} \,} hızı
q {\displaystyle q\,} {\displaystyle q\,} yüküdür.
Açısal momentum
Açısal momentum çember şeklinde bir düzlemde dönen bir cismin sahip olduğu bir özelliktir. Momentum gibi sabittir:
L → = r → × p → {\displaystyle {\vec {L}}={\vec {r}}\times {\vec {p}}} {\displaystyle {\vec {L}}={\vec {r}}\times {\vec {p}}}
r : Parçacığın seçilen orijin noktasına göre uzaklık vektörü
p : Parçacığın momentumu
-------------------
KAYNAK :
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
|
|
|
Kozmos Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:07 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
KOZMOS NEDİR
Uzayda yer alan tüm madde ile enerji formlarının genel adı olan kozmos, tüm pozitif bilimleri tarafından evren tabirinin eşanlamlısı olarak kullanılmaktadır. Kainat olarak da isimlendirilen kozmos birçok bilim dalının yakından ilgili olduğu bir kavramdır. İnsanoğlunun içinde yaşadığı dünyanın da kozmosun bir parçası olması nedeniyle insanın doğrudan ilgili olduğu bu kavram, fizik biliminden felsefeye yüzyıllardır bilim insanlarının ve düşünürlerin üzerinde düşündüğü konuların odak noktası olmuştur. Modern fizik biliminde sürekli genişleyen bir yapıya sahip olduğu bilinen uzayın insan aklını zorlayan sınırları içinde kalan tüm atomik parçacıklar da kozmos olarak tanımlanmıştır.
Avrupa kaynaklı bilim çevrelerinin kendine ata olarak kabul ettiği Antik Yunanlı düşünürlerden de çok önceki dönemlerde bile üzerinde fikir yürütülen bir kavram olan kozmos, insanoğlunun yapısı gereği içinde yaşadığı çevreyi anlamak istemesi nedeniyle sürekli olarak merak konusu olmuştur. Kozmosun merkezini güneş olarak kabul eden Antik Dönem düşünürlerinden bu yana insanoğlu kozmosun yapısını anlamak için çalışmalar yapmıştır. Kozmosun oluşumuna dair ilk dönem düşüncelerinin 19. yüzyılda evrendeki entropinin arttığına dair görüşlerle birlikte yıkılması, günümüzün popüler kültürünün bir unsuru haline gelen Büyük Patlama(Big Bang) teorisinin de oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Kozmosun nasıl oluştuğuna dair cevap arayan insanoğlu, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yayımlanan Albert Einstein’ın Genel ve Özel Görelilik Kuramı ile akıl zorlayan gerçeklere ulaşmıştır. Takip eden dönemde Hubble’ın yaptığı çalışmalar ile evrenin sürekli olarak genişlediği keşfedilmiş ve filmi geriye saran bilim insanları evrenin milyarlarca yıl önce tek bir noktadan açıldığını anlamıştır. Kozmosun oluşumuna dair büyük bir adım olan Büyük Patlama Teorisi ile bilim çevreleri bu sefer de bu olayın gelişimi üzerine araştırmalar yapmıştır. Büyük Patlama olarak isimlendirilen evrenin ve “zamanın” başlangıcı olan olayın ilk saniyesinde olanları araştıran bilim insanları, Einstein’ın kendisini dahi şaşırtan “kuantum fiziğinin” akıl zorlayan gerçekleri karşısında adeta çaresiz kalmıştır.
Günümüzde makro ölçekli fizik ile mikro düzeyli fiziğin yani kuantum teorisinin bir türlü birbiri ile ilişkilendirilememesine neden olan karmaşık durumlar, insanoğlunun kozmos olarak tabir ettiği ortamın yapısını anlama konusunda daha da büyük merak duymasına neden olmuştur. Evrenin neyin içinde genişlediğinden Büyük Patlama öncesi ortaya ne olduğuna kadar birçok sorunun cevabını arayan bilim insanları, evren öncesi döneme dair hala var sayımlar üzerinden konuşmaktadır. Son dönemde ülkemizdeki “bazı akademisyenlerin” Enflasyon Teorisi gibi varsayım olan düşünceleri canlı yayınlanan televizyon programlarında “deneysel” olarak yorumlaması ile insanların aklı daha da karışmış olsa da, kozmosun oluşumuna dair cevaplara ulaşmak için insanoğlunun önünde daha çok uzun bir yol olduğu unutulmamalıdır.
İnsanoğlunun binlerce yıldır en ufak bilgi zerrelerini üst üste koyarak inşa ettiği bilimsel analize dayalı bilgi sayesinde günümüzde içinde yaşadığımız kozmosta “400 milyarın üzerinde galaksi ve akıl sınırlarını zorlasa da yaklaşık olarak 10.1088 adet yıldız” olduğu varsayılmaktadır. Konuşurken insanların basit bir kelime gibi kullandığı kozmos kavramı, aslında insan zekasının ve algısının sınırlarını zorlayacak kadar muazzam büyüklükte bir ortamdır.
|
|
|
|