Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Kur'an'da her şeyin insan için yaratıldığı ve onun hizmetine sunulduğu
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 12:51 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Kur'an'da her şeyin insan için yaratıldığı ve onun hizmetine sunulduğu şeklinde bir ifade var mıdır? Uzaylılara inanabilir miyiz? UFO'lar (uzaylılar) hakkında bilgi verir misiniz?

Her şey insan için, insan da Allah için yaratılmıştır.

"O (Allah) ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı, sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. O, (her şeyi bilen) Alim'dir." (Bakara, 2/29)

Allah Teâlâ insanı kâinatin en üstün varlığı olarak yaratmıştır.

"O'dur ki, O yüce Allah'tır ki bütün göklerde ve bütün arzlarda (hayat olan âlemlerde yarattığı) her şeyi katından sizlerin (insanların) emrine musahhar kıldı. Muhakkak ki bunda düşünen bir kavim için âyetler vardır." (Casiye, 45/13)

Madem ki insandan başka her şey insan için yaratılmıştır, öyleyse insan Allah katında en çok sevilen mahlûktur. Yüce Rabbimiz en çok insanı sevdiği için onu yeryüzünün hükümdarı olarak yaratmıştır.

"(Hani) o zaman Rabbin meleklere: "Ben muhakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım." demişti. (Melekler de): "Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz." demişlerdi. (Rabbin de) "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." buyurdu." (Bakara, 2/30)

Allah Teâlâ her şeyi insan için yarattığını, fakat insanı da kendisi için yarattığını aşağıdaki âyet-i kerimede ifade etmektedir:

"Onlar ki; kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman; "Biz muhakkak ki Allah içiniz (Allah için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız)" dediler." (Bakara, 2/156)

İnsan, gücünün yetmediği konulara pek meraklı oluyor. Binlerce yıl boyunca üzerinde yaşadığımız dünyanın ne kadar büyük olduğunu, sonuna kadar gitsek ne olacağını merak ettik. O zamanlar yapabildiğimiz en hızlı taşıt yelkenli gemiydi. Bu gemilerin getirdiği sınırlamaları sonuna kadar zorlayıp, biraz da cesaret takviyesiyle, insanlık -yukarılara çıkıp fotoğrafını çekmeden- dünyanın yuvarlak olduğunu anlayabildi. O zamanların uzaylıları yeni ayak basılan karalardaki yerli insan ve hayvanlardı. Aynı dünyada yaşıyor olsak bile, her yeni kültür ve kabile farklı araçlar ve diller geliştirmişlerdi. Meselâ, aerodinamik özelliklerin ve yerçekiminin aynı olduğu bir dünyada Asyalılar av için ok ve yay kullanırken Avustralyalılar bumerang adı verilen bir araç icad etmişlerdi. Dünyanın değişik yerlerinde yaşanılan hayatın tarzındaki bunun gibi pek çok farklılık bize gösterdi ki, insan aklı ve hayali için sınır yoktur.

İşte bu sınırsız hayallerimiz her çağda başka meraklar uyandırmakta bizde. Şimdilerde bilim dünyasının hayalleri, Dünya dışı akıllı hayat arayışında odaklamış durumda. Bir gün birileri çıkıp da başka bir gezegendeki canlılarla iletişim kurduğunu söylerse, gerçekten bu haber dünyanın bugüne kadar karşılaştığı en önemli haberlerden biri olacaktır.

Dünyadaki insanlar bu konuda ikiye ayrılmış durumda. Kimisi Dünya dışı akıllı yaratıklar olsa bile uzaklıklar yüzünden bunlarla iletişim kurulamayacağını söylerken, kimisi de bunun mümkün olacağını söylüyorlar. Hatta bu tip canlıların dünyayı sürekli ziyaret ettiği gibi bir tartışma konusu bile var. UFO (Unidentified Flying Object / Tanımlanmamış Uçan Nesne) meselesi yıllardır insanların aklını kurcalar durur. Bunun ne kadar mümkün olduğunu görmek için bizi muhtemel uzaylılarla ayıran duvarları görelim ve verileri ortaya döküp birlikte inceleyelim.

Bu konu, yani UFO ve Dünya dışı akıllı hayat konusu oldukça geniştir; ama sınırlayıcı faktörleri bakımından incelenmesi gerekir. Mesele sosyal ve fiziksel şekilde incelendiğinde hemen herkesin anlayacağı boyuta indirgenebilir. İşin başında UFO kelimesinin sanıldığının aksine uzay gemisi değil, “Tanımlanamayan Uçan Cisim” anlamına geldiğini söyleyelim. Zira bu kelime İngilizce’de (Unidentified Flying Object) cümlesinin baş harflerinden türetilmiştir. Yani bu tanıma uçuş halindeki, belki çok kısa bir süre gözüktüğü ve belki de uzaktan görüldüğü için ne olduğu anlaşılamayan her şey girer. Küçük bir çocuğun elinden kaçırdığı bir balon bile, eğer gören kişiler uzaktan ne olduğunu anlamazlarsa, UFO sınıfına girer; çünkü uçtuğu halde görenler ne olduğunu tesbit edememişlerdir.

İddia konusu ziyaretlerin fiziksel boyutlarına bakacak olursak, karşımıza bir kısım aşılması zor engeller çıkar. Normal şartlarda bizi ziyaret edebilecek uzaylı dostlarımızın kendi galaksimiz içinden olduklarını ve bize nisbeten yakın konumda bulunduklarını düşünmek zorundayız. Kendi Güneş sistemimizde Dünya haricinde içinde akıllı hayat barındıran başka bir gezegen bulunmadığına göre, en yakın yıldızlardan işe başlamak makul olacaktır.

Şu ana kadar Güneş haricinde bir yıldız etrafında dolanan başka bir gezegeni bile görsel olarak tesbit edebilmiş değiliz. Bazı çekim etkilerinin yıldızda yaptığı ufak titreşimler neticesinde sadece etrafında gezegen olduğundan şüphelenebiliyoruz, o kadar. Teleskop ya da başka bir araçla başka bir yıldızın etrafındaki bir gezegeni görmemiz şu anda mümkün değildir, çünkü bu aynen şimdi vereceğim örnek gibidir:

Çok uzaklardaki bir arabanın farları bize döndürüldüğünde parlak far ışığını görebilmemize rağmen farın yanında gezinen bir ateş böceğini göremeyiz. Hem ateş böceğinin ışığı uzaklara ulaşacak kadar güçlü değildir, hem de arabanın farları onu kaybedecek kadar parlaktır. Bir gezegenin yansıttığı ışık, çevresinde bulunduğu yıldızın yanında, örnekteki farın yanındaki ateş böceğinden bile düşüktür. Yani, değil başka bir yıldızın çevresindeki bir gezegenin hayata müsait olup olmadığını, orada bir gezegen olduğunu bile tesbit etmek şu anda imkânsızdır.

Söz konusu uzaylıların bunu aşacak bir teknolojileri olduğunu varsayarsak, gördükleri bir gezegendekileri ziyaret için başka verilere sahip olmaları lazımdır—meselâ orada akıllı hayat olup olmadığı gibi. Bunu tesbit etmeleri için bizim burada olduğumuzu belirleyebilecekleri tek veri, yaptığımız televizyon ve radyo benzeri yayınlardır. Radyonun icad edilmesi henüz çok yenidir. Dünya üzerindeki ilk radyo yayınları şu anda en fazla 80 ışık yıllık bir mesafeye ulaşmıştır. Yani, daha uzaktaki kimse bizim burada olduğumuzun farkında olamaz.

Bizim burada olduğumuzu uzaya kaçan radyo sinyallerinden anlamaktan başka bir yol olmadığı konusunda tüm bilim dünyası hemfikirdir. Bu durumda muhtemel ziyaretçilerimizi 80 ışık yılından daha uzak mesafeden bekleyemeyiz. Hatta bu mesafe bile onların ilk radyo sinyallerini alıp o anda yola çıkıp 1 saniyede buraya gelmeleri ve bugünlerde dünyaya varmaları halinde geçerlidir. Sahip oldukları düşünülen gemilerin ışık hızında hareket ettiği kabul edilse bile, buraya gelmeleri 80 yıl civarında süreceğinden, asıl mesafeyi 40 ışık yılına çekmek durumundayız. (Ziyaretçilerin 40 ışık yılı mesafede olduğunu, 40. yılda bizi duyup 40 yıl da seyahat ettiklerini kabul etmemiz gerekiyor!) Ayrıca ilk ve en yoğun UFO gözlemlerinin 1950’li yıllarda olduğu düşünülürse, bu yıllarda ilk radyo sinyallerinin henüz 30 yıllık olması sebebi ile, mesafe daha da azalacaktır. Böylece radyo dalgalarının henüz 30 yıllık mesafeye ulaştığı bu yıllarda 40 da değil 15 ışık yılı mesafe içindeki yıldızların bir incelemesini yapmak uzaylı ziyaretçilerimiz ile ilgili iddiaları araştırmak için yeterli olacaktır.

Daha eski zamanlardaki meselâ eski Mısır, Kamboçya-Anchor ve Meksika medeniyetlerindeki muhteşem eserlerin ve gökyüzü hesaplarının uzaylılar tarafından öğretildiği veya yapıldığı iddiaları ise, o zamanlar dışarıya herhangi bir yayın yapılmamış olması nedeniyle imkânsızdır. Çünkü o zamanlar öğretmeye gelen bu uzaylıları buraya çekecek hiçbir işaret yoktu.

15 ışık yılı mesafedeki duruma dönecek olursak, dünyanın 15 ışık yılı yarıçapındaki küresel uzaklıklarında yaklaşık 50 yıldız bulunur. Bunların en yakını olan Proxima Centauri yaklaşık 4,3 ışık yılı mesafededir. Dünyada şu anki en hızlı yolcu uçağı olan Concorde bu mesafeyi 2.454.337 (iki milyon dört yüz elli dört bin üç yüz otuz yedi) yılda alabilir. Uzay mekiği ise buraya ulaşmak için en az 175.000 (yüz yetmiş beş bin) yıl son hızla seyahat etmek zorundadır. Uzaylıların çok hızlı (ışık hızı civarında) gemileri olduğunu varsayarak, bu zorluğu bertaraf edelim ve konunun diğer yönlerine bakalım. Bahsedilen 15 ışık yılı mesafedeki 50 kadar yıldızın hayat barındıran gezegen sistemlerine sahip olma ihtimallerini azaltan pek çok engel vardır. Herhangi bir yıldızın hayata müsait bir ortam sağlayabilmesi için belli bazı özelliklerinin olması gerekir. Bunu görmek için yıldız sınıflandırma sistemine göz atmakta fayda var.

Yıldızlar kendi içlerinde 7 sınıfta incelenir. Her yıldız büyüklük ve parlaklığına göre büyükten küçüğe (O, B, A, F, G, K, M) sınıflarından birine girer. Örneğin Güneş G sınıfından bir yıldızdır. Yani, ortalamanın altında sarı-beyaz küçük bir yıldız. Ayrıca her sınıf kendi içinde 10 alt gruba ve 8 parlaklık grubuna ayrılır. Meselâ, yine Güneşi ele alacak olursak, onun G2V şeklinde sınıflandırıldığını, yani G sınıfından bir sarı cüce olduğunu anlarız.

Çok büyük yıldızlar (özellikle O, B, A ve büyük ölçüde F sınıfı) yakıtlarını çok hızlı tüketip bitirerek öldükleri için, çok az bulunurlar ve kısa ömürleri ve kararsız yapılarıyla hayatı beslemeye uygun değillerdir. En küçük ve sönük yıldızlar (M sınıfı ve K sınıfının küçükleri) ise yine hayat ve gezegen sistemi barındırmak adına yetersiz kalırlar. Bu durumda yakınımızda bulunan G ve bir ölçüde K sınıfı yıldızlara bakmamız gerekir. 15 ışık yılı ve daha yakın mesafede bu gruba giren 3 adet yıldız bulunmaktadır. Bunlar 4,3 ışık yılı mesafedeki Centauri sistemindeki iki yıldız ve 10 ışık yılı uzaktaki Epsilon Eridani adlı yıldızlardır. Alpha Centauri sistemindeki iki yıldız bir üçüncü ile birlikte birbirinin etrafında dolanan ve sistemleri paylaşan üçlü bir yıldız sistemi oluşturduklarından, kütleçekim dengesizlikleri sebebiyle, onların bizimki gibi kararlı bir gezegen sistemine sahip olamayacakları hesaplanmıştır. Bu yüzden Güneşin hemen hemen aynısı olan Alpha Centauri A adlı yıldızı ve komşusunu elemek durumunda kalıyoruz. Geriye bir tek Epsilon Eridani kalıyor. Bu yıldız ise 500 milyon yıl civarındaki yaşı ile oldukça genç bir yıldızdır ve etrafında oturmuş bir gezegen sistemi oluşabilmesi için henüz çok zamana ihtiyaç vardır.

Görüldüğü gibi, teknolojik imkânları en sonuna kadar elde etmiş olsalar bile yakın bölgemizde -en azından bizden haberdar olunabilecek kadar yakın bölgemizde- hayat barındırabilecek gezegen sistemleri bulunmamaktadır. Daha uzaklara bakmanın da fazla bir mânâsı yoktur, çünkü kâinatta denizlerdeki kum tanelerinden fazla yıldız ve gezegenin içinde, bizim burada olduğumuzu bilmeden gelip tesadüfen bulacak canlılara inanmak oldukça zor.

Şimdi, uzaylıların var olduğunu kabul ederek, dünyamızı ziyaret etmiş ya da etmemiş olmaları konusunu sosyal yönden ele alalım ve bunun, bizi ayıran ışık yılı duvarları da dahil, bütün fiziksel engellere rağmen gerçekten olduğunu varsayalım. İlk UFO’ların görülmesinin üstünden neredeyse 50 yıl geçmiştir. Bu tür binlerce gözlemin en azından birinin gerçek uzaylı ziyareti olduğunu düşündüğümüzde aklımıza bir soru geliyor.

- Bu uzaylılara ait uzay gemisi ve benzeri teknoloji bizde olsa ve biz onlarca ışık yılı mesafeyi katedip onların gezegenlerine gitsek, elimizdeki bu harikulade teçhizat ve yüksek ilmimizle o canlılarla resmî iletişim kurar mıydık, kurmaz mıydık?

En azından, “Biz geldik, şurada yaşıyoruz” demez miydik? Ben bu soruya “Yok, biz bu mesafeleri gidip de bir şehrin semalarında birkaç saniye gözüküp sonra geri dönerdik.” diyecek bir kişi olacağını zannetmiyorum. Uzaylı ziyaretini ciddiye alan kişilerin başka gezegenleri ziyaret için uzay gemisi yapıp yola çıkan uzaylıların buralara kadar gelip de bir merhaba demeden geri dönmelerine inanmaları çok ilginçtir.

Bu konuda bizi korkutmak istemedikleri ya da biraz daha gelişmemizi bekledikleri gibi iddiaları da ben şahsen biraz şaşırtıcı buluyorum. Uzaylı ziyareti iddiasına, tüm imkânsız görünümüne rağmen, genelde yapıldığı şekilde materyalist felsefe ve tesadüfçülüğe malzeme yapılmadığı sürece, bir fikir, bir düşünce gözüyle bakıp saygı duyuyorum.

Bana sorarsanız, aradığımız şey bizden farklı hayat şekilleri ve farklı canlılar ise eğer, onu çok uzaklarda değil, geçemediğimiz boyutlarda, belki kendi kalbimizden daha yakında aramalıyız. Bizi şaşırtan inanılması güç görünen görüntüler ve hikâyeler ile ilgili açıklamalar, kâinatın tüm sırlarının yazılı olduğu Kitabımızda var. Bütün bunlar ile ilgili gerçekleri veya başka akıllı canlıları mı arıyoruz; işte size adres: Cin Sûresi, âyet 8-9:

(Cinler, dediler ki): “Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle dolu bulduk. Doğrusu biz göğün bazı mevkilerinde dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinleyecek olursa kendisini gözetleyen parlak bir alev buluyor.”

_________________
KAYNAK :
__________

Sorularla İslamiyet

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Çamaşır Makinası Nedir ? Nasıl Çalışır ? Mucidi Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 12:49 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Çamaşır Makinası Nedir ? Nasıl Çalışır ? Mucidi Kimdir?


Çamaşır makinesi 1908'de Alva John Fisher tarafından icat edildi. Makinenin içine yatay olarak yerleştirilmiş metal tambura kirli çamaşırlar konuluyordu. Tambur, elektrik yardımıyla döndürülüyor ve hareket sırasında çamaşırlar sürekli suyla temas ederek temizlenmiş oluyordu. İlk kurutuculu çamaşır makinesi ise 1924'te üretildi. 1937 yılında Bendix Corporation adlı şirket ilk tam otomatik çamaşır makinesini üretti.[kaynak belirtilmeli] 1940′lı yıllardan itibaren tam otomatik makineler ev hanımlarının hizmetine girmeye başladı. Fakat tamâmen otomatik çamasir makinesinin Almanya'da pazara sürülmesi için 1951 senesini beklemek gerekiyordu. O zamanlar birkaç maas tutarinda 2000 mark civârinda satiliyordu. Ilk elektrikli kurutmali çamasir makinesinin ortaya çikmasi Miele isimli firma tarafindan 1958'de oldu.

Çamaşır makinesi herkesin de bildiği üzere çamaşırları yıkayan alettir. Çamaşır makinesinin 100 yılı aşkın bir geçmişi vardır. 1908 yılında Alva John Fisher tarafından icat edilen çamaşır makinesi o günlerde yatay bir tambur içerisine su ve çamaşırlar konuluyor, tambur hızlıca çevriliyor ve çamaşırları bu şekilde yıkıyordu. Günümüzdeki çamaşır makineleri ise oldukça teknolojik ve akıllıca hareket eden yeniliklerle donatılmıştır. Çamaşır makineleri aslında göründüğünden daha fazla iş yapar. Nasıl mı?

Çamaşır Makinesi Nasıl Çalışır?

Günümüzde kullanılan modern çamaşır makineleri oldukça akıllıdır. Eski makinelerde yatay olarak kullanılan tamburun modern makinelerde dik olduğunu hepimiz biliyoruzdur. Çamaşır makineleri özel tasarımı sayesinde çamaşırları akıllıca yıkar. Tamburu çevirmek için elektrik motoru kullanılır. Su boşalmak için su boşaltma motoru ve birkaç elektronik devre ve su doldurmak için otomatik valf kullanır. Ayrıca çamaşır makinesinin üzerinde birçok düğme bulunur ki bunlar yıkama süreleri, su sıcaklığı, sıkma şiddeti ve kumaşların türlerine göre yıkama yapan programları ayarlamak için kullanılır. Dahası çamaşır makineleri aynı anda hem tamburu suyla doldurup hem de tamburu hareket ettirebilir. Modern makinelerin birçoğu suyun ısısını ayarlamak için içerisinde ısıtıcı barındırır. Su ısıtıcısı bulunmayan çamaşır makinelerinde ise su sıcaklığı ayarlayabilmek için makine sıcak ve soğuk su musluklarına birlikte bağlanır.


Çamaşır makineleri günümüzde oldukça güvenli bir yapıdadır. Özellikle yıkama esnasında kapağın açılmasını önleyen otomatik kapılar mevcuttur. Bu kapılar elektromıknatıs yardımıyla bu işlemi gerçekleştirir. Tabi ki yıkama işlemi tamamlandıktan bir süre sonra kapağın açılmasını sağlar. Ek olarak çamaşır makinesi yıkama, durulama ve sıkma işlemlerini yaparken tamburun dönüş yönünü sürekli değiştirir.

Çamaşırlar delikli tambur içerisine koyulur ve gerekli düğmelere basıldıktan sonra çamaşırlar uzunca bir temizlik yoluna girmiş olur. Makinenin kapağını kapatıp gerekli ayarlamaları yaptıktan sonra otomatik su valfından tambura su aktarılır. Tambur yeterli su ile dolduktan sonra su aktarma işlemi otomatik olarak kapatılır. Kumaşın hassasiyetine göre ayarlanmış yıkama hızını ve su düzeyini kontrol eden algılayıcılar vardır. Çamaşırlar deterjanlı su dolu tamburda çevrilirler ve bu hareket çamaşırların sürekli dışarı doğru itilmesini sağlar. Çamaşırlar dışarıya itiliyor fakat küçük delikleri olan tamburdan çıkamayan çamaşırlar, kirlerini bu esnada o deliklerden bırakıyor. Çamaşır makinesi yıkama programının farklılığına bağlı olarak bu işlemi tekrarlar. Kirlerin dışarı itilerek atılmasıyla temizlenen çamaşırlar bu kez durulanmaya doğru ilerler. Durulanma aşamasında tambur içerisindeki kirli su su boşaltma motoru ile boşaltılır ve içerisi temiz su ile doldurulur. Tamburun hareketleri çamaşırlardaki sabunu atar. Çamaşırlar temiz ama makine işini hala bitirmedi. Peki neden? Çünkü çamaşırlar kendi ağırlıklarının dört katı kadar suyu emdiklerinden, bu suyu atmak için çamaşır makinesi yine basit ama gerçekten etkileyici bir görev yapar. Merkez kaç kuvvetinden yararlanarak çamaşırları boş delikli tambur içerisinde dakikada yaklaşık 1000 devir ile döndürür. Dışarıya doğru itilen ıslak çamaşırlardan emdikleri suyun %75’i atılır.

Bu işlemden sonra çamurlu çamaşırlarınızın temizlendiğini görmek ve bu aşamaları gerçekleştirip bize tertemiz çamaşırları veren çamaşır makinesine teşekkür etmekten başka ne yapmak kalıyor ki?

AUF DEUTSCH

Waschmaschine

Eine Waschmaschine dient dem Reinigen von Waschgütern. In der Waschmaschine wirken mechanische Kräfte und Wasser kombiniert auf das zu waschende Gut ein. Dem Waschwasser werden meistens Waschmittel zugegeben, die ebenso wie die Waschwassertemperatur an das zu waschende Material und dessen Verschmutzungsgrad und -art angepasst werden. Am zahlreichsten sind Waschmaschinen in Haushalten und im Reinigungsgewerbe verbreitet, um Bekleidung und andere textile Fertigerzeugnisse zu reinigen.

Die Mechanisierung der „großen Wäsche“ durch Waschmaschinen war wohl der tiefste Einschnitt im Hausfrauenalltag. Bis allseitig zufriedenstellende Typen entwickelt waren, zog es sich allerdings bemerkenswert lange hin.

Geschichte der Waschmaschine

Ab dem 17. Jahrhundert kam das Interesse an Waschmaschinen auf, bei denen durch eine mechanische Kraft das beim Handwaschen anstrengende Rubbeln, Reiben, Stauchen, Schlagen und Bürsten der Wäschestücke ersetzt oder zumindest erleichtert werden sollte. Es entstanden im Laufe der folgenden Jahrhunderte eine Vielzahl von verschiedenen Waschmaschinenkonstruktionen, bei denen entweder ein Bewegungselement auf direktem Weg die Wäsche in einem mit Waschlauge befüllten Behältnis rührte oder bewegte oder das Behältnis sich mit der Wäsche selbst bewegte, um ein Stauchen, Fallen und Aneinanderreiben der Wäsche zu erreichen.[2]

Am 22. August 1691 wird John Tizack (auch Tyzacke) das englische Patent No. 271 auf eine Maschine erteilt, die neben einer Vielzahl von Anwendungen auch für das Waschen von textilen Stoffen nutzbar sein sollte. Eine detaillierte Beschreibung der Konstruktion wird in der Patentschrift nicht gegeben[3]

Über die Anwendung einer Waschmühle, die wie eine Walkmühle betrieben wird, für das Waschen von Wäsche in einem Norbertiner-Kloster in der Eifel wird im Jahr 1757 berichtet.[4] Solche Art Waschmaschinen eigneten sich sicherlich vorrangig für Großhaushalte wie Klöster, Hospitäler und Militärstandorte.

Schon im Jahr 1752 wird eine Waschmaschine in einem Magazin beschrieben, die als Yorkshire Maiden bezeichnet wird und aus einem Holzbottich bestand, der mit einem Deckel verschließbar war und mit der Wäsche und heißen Seifenwasser befüllt wurde. Durch die Mitte des Deckels wurde ein Holzstange, die am oberen Ende einen Griff zum Drehen und am unteren Ende eine Holzscheibe mit eingelassen Holzzapfen besaß, die durch Hin-und Herdrehen die Wäsche in der Seifenlauge bewegten.[5] Die Größe dieser Waschmaschine und der Handbetrieb machten sie für kleinere Haushalte geeignet. Diese Art Waschmaschine soll zum Zeitpunkt des Berichtes schon lange Zeit in der Grafschaft Yorkshire in Gebrauch gewesen sein und sich auch über andere Grafschaften Englands ausgebreitet haben. Aus England ist dieser Waschmaschinentyp mit der einen oder anderen kleinen Variation auch nach Deutschland gekommen und dort wohl schon 1740 in Hannover Gebrauch gewesen, später in Braunschweig, Hamburg, Leipzig (1746) und Augsburg (1761) bekannt geworden.[6] Beschrieben wurde diese Art Waschmaschine nebst einer Zeichnung, wie sie in Braunschweig genutzt wurde, schon 1756.[7]

Diese Waschmaschinenkonstruktion, wie sie in Braunschweig genutzt wurde, war die Grundlage für den Nachbau durch Gotthard Friedrich Stender Anfang der 1760er Jahre, den er im Auftrag von Freyherrn von Korff in Kopenhagen vornehmen ließ.[8] Aufmerksam geworden durch einen Zeitschriftenartikel im Jahr 1766, in dem Stender seinen Nachbau der englischen Waschmaschine bekanntgab, beschaffte sich Jacob Christian Schäffer eine solche Waschmaschine und nahm nach Erprobungen bei Beibehaltung der Grundkonstruktion und des Waschprinzips einige Verbesserungen (z. B. Holzart, Anbau eines Ablauf des Zobers) für den Bau seiner eigenen Waschmaschine vor.[9] Das bei diesen ersten Waschmaschinen verwendete Prinzip der Wäschebewegung mit Holzzapfen blieb über Jahrzehnte ein immer wieder kopiertes Prinzip.[10] Selbst bis in den Zweiten Weltkrieg hinein waren Zapfenwaschmaschinen, teilweise sogar mit Elektroantrieb versehen, in Thüringen und Sachsen anzutreffen.[11]

Ab dem letzten Drittel des 18. Jahrhunderts nahm die Entwicklung von Waschmaschinen insbesondere in England stark zu, was sich in den Patentanmeldungen widerspiegelte. Allein in den Jahren zwischen 1780 und 1793 wurden 13 Patente für Waschmaschinen angemeldet, davon 10 in den Jahren 1789 und 1793 korrespondierend mit dem Bauboom im damaligen England.[12] Dieser Trend setzte sich auch im 19. und 20. Jahrhundert fort. Im US Patent Office sind zwischen 1790 und 1975 über 20 000 Patente mit Bezug auf Waschmaschinen registriert.[13]

Über viele Jahrzehnte blieb es bei der Nutzung von Waschmaschinen ohne eigene Heizung und mit Handbetrieb. Den Behältnissen wurde meist heiße Waschlauge zugegeben, die aber rasch auf Umgebungstemperatur abkühlte. Die Unterteilung erfolgte überwiegend nach der Art der mechanischen Wäschebearbeitung, vorwiegend nach dem Prinzip der Wäschebewegung. Dazu zählten neben den schon erwähnten Zapfenwaschmaschinen folgende Arten:[14]

Walzenwaschmaschinen, bei denen das Prinzip des Waschbrettes nachgeahmt wurde, wobei die Wäsche durch zwei geriffelte Walzen hindurchbewegt wurde.

Bürstenwaschmaschinen, bei denen man anstelle der Walzen Bürsten mit steifen Borsten verwendete.

Wiegenwaschmaschinen, bei denen ebenfalls die Wirkung des Waschbrettes nachgeahmt werden sollte ( Markenname. Eckarts Universal Waschmaschine), indem auf einem aus wellenförmig geschnittenen Holzstäben zusammengesetztem Boden ein korrespondieren Teil oben hin und her bewegt wurde.

Schaukelwaschmaschinen, auch Schlesische Waschmaschine, bei denen ein hölzerner Behälter mit einer Innenauskleidung aus Blech und geschlossenem Deckel, befüllt mit Wäsche und heißer Waschlauge hin und her geschaukelt wurde. Ab 1890 kam eine solche Art auch aus Vollmetall in den Handel.

Flügelradmaschinen, bei den an Stelle der Zapfen Flügelräder verwendet wurden, die damit schonender auf die Wäsche einwirkten und deshalb bis zum Zweiten Weltkrieg auf den Markt gebracht wurden.

Zwar versuchte man ab Anfang des 19. Jahrhunderts Waschmaschinen nicht nur öffentlichen und gewerblichen Wäschereien und Großhaushalten anzubieten, sondern auch privaten Käuferinnen, speziell Berufswäscherinnen, allerdings ohne größeren Erfolg. Die Waschmaschine wurde zunächst in zahlreichen Variationen im Wesentlichen auf Industrieausstellungen vorgeführt. [15] Selbst in solch einer europäischen Metropole wie Paris waren noch in den 1860er Jahren die Waschschiffe auf der Seine mit den mit Keulen und Bürsten arbeitenden Waschfrauen zu sehen. Zwar gab es in Deutschland in dieser Zeit schon Gebiete, wo die Anwendung der Waschmaschine verbreitet war, aber eine allgemeine Verwendung ist nicht zum Durchbruch gekommen.[16] Gegen Ende des 19. Jahrhunderts wurden in großen Städten sogar Probewaschtage mit Schauwaschen abgehalten, um Werbung für die damals neue Technik zu machen.[17]

1858 wurde von Hamilton Smith eine Trommelwaschmaschine entwickelt.[18][19] Um 1902 entwickelte der Deutsche Karl Louis Krauß eine mechanische Waschmaschine mit gelochter Waschtrommel[20] und produzierte sie in der Folge ab 1906 in Serie.[21] 1910 wurde von dem Amerikaner Alva J. Fisher eine elektrische Waschmaschine entwickelt.[22]
Universalwaschmaschine anno 1888;
„Ohne Kochen und Brühen, ohne Reiben oder Rumpeln wird die Wäsche durch einfaches Schwemmen in heissem Wasser, welchem nur gewöhnliche Wasch- oder weiche Seife zugesetzt wird, […] in kurzer Zeit gründlich gereinigt …“[23]

Die erste vollautomatische Waschmaschine kam in Amerika 1946 und in Deutschland im Jahr 1951 auf den Markt. Mitte der 1950er Jahre kamen einige Geschäftsleute auf die Idee, Waschmaschinen tageweise an Privathaushalte zu vermieten (geschieht heute noch in einigen Ländern der Erde, bspw. in der Dominikanischen Republik); schließlich konnten sich damals nur wenige Familien eine eigene Waschmaschine kaufen.

Die Verbreitung von Waschmaschinen führte in Haushalten zu einer „dramatischen Verminderung“ der für die Wäschepflege eines bestimmten Quantums Wäsche erforderlichen Zeit, allerdings wurde diese Verminderung dadurch kompensiert, dass zugleich die hygienischen und ästhetischen Ansprüche an die Sauberkeit der Wäsche gestiegen sind, die Wäsche häufiger gewechselt und (sie) häufiger gewaschen wird.[24]

In den 1960er und 1970er Jahren entwickelten sich Waschmaschinen zum preisgünstigen Standard. Um sich abzuheben, gehen Premiummarken heute z. B. in Richtung vernetzte Hausgeräte, meist über Powerline-Lösungen. Das Ziel der Hersteller ist dabei, den Mehrwert bei der Gerätenutzung zu steigern und neue (Fern-)Bedienmöglichkeiten zu schaffen.

Haushaltsmaschinen
Eine moderne Waschmaschine
Elektromotor einer Waschmaschine

Eine Waschmaschine benötigt in der Regel einen Strom-, Frischwasser- und Abwasseranschluss. Einige Waschmaschinen vermeiden das Erhitzen des Wassers mit Strom und verwenden stattdessen Erdgas oder werden (zusätzlich oder ausschließlich) an die zentrale Warmwasserversorgung der Hausinstallation angeschlossen.

Der Zyklus eines Waschvorgangs wird Waschgang genannt. Er ist in verschiedene zeitliche Phasen aufgeteilt. Die heute in Deutschland ausschließlich üblichen Waschvollautomaten besorgen die Abfolge selbsttätig, wobei meist eine Elektronik mit Microcontroller die Steuerung übernimmt, im preiswerten Segment aber auch noch mechanische Programmschalter vorkommen. Der Ablauf des Waschvorgangs:

Einweichen
soweit erforderlich; bei manchen Geräten automatisch, sonst händisch: zum Lösen von einweichbaren (v. a. eiweißhaltigen) Verunreinigungen
Vorwäsche
dient zum Ausspülen größerer Schmutzmengen (Staub, Sand) aus stark verschmutzter Arbeits- und Kinderkleidung (in Europa heute selten)
Hauptwäsche oder Hauptwaschgang
Waschflotte und Mechanik wirken ein, der Schmutz wird aus der Wäsche herausgelöst
Spülen
Reste der Waschflotte samt gelöstem Schmutz werden in mehreren Spülgängen ausgespült
Weichspülen/Stärken
Textilpflegemittel, die in der Wäsche verbleiben sollen (Weichspüler, Wäschestärke, Imprägnierungen) werden im letzten Spülgang eingespült
Endschleudern
entwässert die triefnasse Wäsche

Trommelwaschmaschine
Waschmaschine: Toplader mit geöffneter Klappe

Die in Europa am meisten verbreitete Bauform ist die Trommelwaschmaschine, bei der sich eine Wäschetrommel um eine horizontale Achse dreht.
Toplader und Frontlader

Man unterscheidet Toplader, bei denen die Ladeluke an der Oberseite liegt, und Frontlader, bei denen ein Bullauge als Ladeluke an der Vorderseite dient. Vorteil des Topladers ist, dass die Abdichtung der Tür einfacher ausgeführt und die Trommel auf zwei Seiten durch Wälzlager abgestützt sein kann, ein Toplader lässt sich auch in sehr engen Räumen aufstellen, wo nicht genügend Platz zum Öffnen einer vorderen Tür zur Verfügung steht. Ein Frontlader hingegen bietet auf der Oberseite Platz für z. B. einen Wäschetrockner oder für eine Arbeitsfläche und wird deswegen gelegentlich anstelle eines Unterschranks in eine Küchenzeile eingebaut.
Aquasensor

Miele, Gorenje-, Siemens- und Bosch-Geräte werden mit einem sogenannten Aquasensor angeboten. Dazu wird die Waschlauge durchleuchtet, um die Anzahl der Spülgänge in Abhängigkeit von der Trübung oder Verschmutzung des Spülwassers zu minimieren.[25]
Aquastop

Um Wasserschäden vorzubeugen, werden höherwertige Geräte mit Aquastop angeboten. Bei einem Leck im Zulaufschlauch unterbricht ein Sicherheitsventil, welches sich direkt beim Wasserhahn befindet, die Wasserzufuhr.[25] Manche Geräte haben zusätzlich einen Schwimmschalter in einer Bodenwanne eingebaut, der bei Wasseraustritt im Gerät die Wasserzufuhr unterbricht und gleichzeitig die Laugenpumpe aktiviert.
Beladungssensor

Bei einem Beladungssensor handelt es sich um eine Funktion bei Waschmaschinen, welche Auskunft gibt über den jeweiligen Beladungsgrad der Waschmaschine und der daraus resultierenden benötigten Waschmittelmenge.[26]

Echte Beladungssensoren ermitteln das Absenken des Laugenbehälters während des Bestückens der Trommel. Daraus kann u.A. die erforderliche Waschmittelmenge als auch die Waschzeit bestimmt werden.

Ist der Beladungssensor mit einer Anzeige verbunden, lässt sich Energie sparen. Auf einen Blick ist erkennbar, ob die Beladungskapazität der Waschmaschine voll ausgenutzt ist oder ob noch Wäsche nachgeladen werden kann. Die optimale Beladungskapazität ist abhängig vom gewählten Wäscheprogramm und der jeweiligen Wäscheart.
Flusensieb
Flusensieb nach dem Reinigen mit Auffangwanne (tiefes Backblech) und Putzwerkzeug
→ Hauptartikel: Flusensieb

Das Flusensieb dient dem Rückhalt von Grobteilen aus dem Spülwasser, um mechanischen Beschädigungen der Laugenpumpe vorzubeugen. Es sollte also regelmäßig gereinigt werden, dies erhöht auch die Geschwindigkeit, Leistung, Zuverlässigkeit und Energieeffizienz der betreffenden Waschmaschine. In einigen Maschinen werden durch entsprechende Ausbildung durch 180°-Umlenkung statt des Sieb nur noch sehr grobe oder lange Fremdkörper wie Zahnstocher Schrauben oder Nägel zurückgehalten, Flusen können ungehindert passieren.
Luftfalle

Mithilfe eines nach oben führenden und dort verschlossenen Wasserschlauchs wird der Wasserstand ermittelt: steigt der Wasserstand in der Maschine, steigt auch der Luftdruck im Schlauchstück oberhalb des dortigen Wasserspiegels. Der erhöhte Luftdruck in dieser Luftfalle (auch als Dom bezeichnet) wird je nach Modell mit Druckschaltern (mehrere Druckschalter für verschiedene Wasserstände) oder mit einem Drucksensor ausgewertet.

Die gleiche Technik zur Wasserstandsermittlung nutzt auch die Mehrzahl der Geschirrspülmaschinen.

Innerhalb der Luftfalle steigt der Wasserstand immer nur sehr gering an, Wasserzirkulation tritt nicht auf. Durch diesen Umstand kann sich hier Schmutz ablagern. Fehler, die sich auf den Wasserstand beziehen, lassen sich daher bei manchen Geräten durch Reinigen der Luftfalle beheben. Um die Auswirkung solcher Ablagerungen zu vermeiden, sind die Einlässe der Luftfalle oft besonders groß, sodass Ablagerungen nicht stören können.
Mengenautomatik

Einige Modelle besitzen eine sogenannte Mengenautomatik. Diese sorgt für eine genaue Dosierung des benötigten Wassers und Waschmittels bzw. Weichspülers, sofern diese über den integrierten Waschmittelbehälter zugeführt werden. Die Steuerung erfolgt elektromechanisch oder elektronisch und ist abhängig von der Füllmenge und dem gewählten Waschprogramm.

Funktionsweise der Mengenautomatik (herstellerübergreifend): Sobald die beladene Maschine gestartet wird, holt die Maschine zeitgesteuert eine gewisse Menge Wasser. Der Wasserstand wird mit einem Druckwächter genau überwacht. Abhängig von der zu waschenden Kleidung und der eingefüllten Wäschemenge saugt die Wäsche einen gewissen Teil des eingelaufenen Wassers auf. Nach einer gewissen Laufzeit, üblicherweise während der Pausenzeiten zwischen der Drehrichtungsumkehr der Waschtrommel, wird der Zustand des Druckwächters durch die Steuerung ermittelt. Ist der Wasserstand zu gering, erfolgt weitere Wasserzufuhr bis zum Erreichen des Sollniveaus. Dieser Vorgang wird so oft wiederholt, bis das Sollniveau nicht mehr unterschritten wird. Durch die aufsummierte Zulaufzeit des Differenzwassers ermittelt die Steuerung durch eine hinterlegte Tabelle hinreichend genau, um welche Wäschemenge es sich handelt und welche Programmlaufzeit zu erwarten ist.

Technisch angewandt wird auch die Methode, die Trägheit der zu bewegenden Trommel aus einer Strommessung zu ermitteln und daraus einen Rückschluss auf die Wäschemenge zu ziehen.

Die erweiterte Mengenautomatik steuert nicht nur den Wasserstand, sondern auch die Anzahl der Spülgänge: mittels des Temperatursensors (meist ein Heißleiter(NTC)) wird beim ersten Spülgang die Laugentemperatur nach dem Einlaufen des Wassers ermittelt. Von der Hauptwäsche befindet sich noch eine gewisse Menge warmen Wassers in der Kleidung, die langsam in das Spülwasser übergeht. Abhängig von der Zeit, die das Wasser zum Erreichen des höchsten Temperaturwertes benötigt, bestimmt die Steuerung die Anzahl der noch folgenden Spülgänge.
Senken der Waschmittelverluste

1986 führte AEG die erste Waschmaschine mit sogenannter „Öko-Schleuse“ zur Waschmitteleinsparung ein. Je nach Hersteller verhindert ein Kugelventil oder eine Klappe, dass sich das Wasser, das als allererstes in das Gerät eingelassen wird, in der Laugenpumpe und deren Anschlussschläuchen sammelt.[27] Es enthält die meiste Menge an Waschmittel aus der Einspülkammer und würde beim Waschen ungenutzt bleiben. Mit dieser Bauart wird Waschmittel gespart.
Unwuchtkontrolle

Handelsübliche Haushaltswaschmaschinen ziemlich aller Marken sind mit einer Unwuchterkennung ausgestattet. Bei Geräten von Bosch und Siemens wird dafür das Motor-Tachosignal ausgewertet. Vor dem Schleuderhochlauf wird die Trommel mit 100/min angesteuert, dann wird auf 75/min reduziert. Durch das Motortachosignal (Istwertgeber im Motor) wird das Abtourverhalten über die Elektronik ausgewertet. Diese Abfrage kann mehrmals erfolgen, gefolgt von Wäscheauflockern. Die Unwucht der Trommel bestimmt die Schleuderenddrehzahl (stufenweise Reduzierung) bis zum Schleuderabbruch bei zu großen Unwuchten.[28] Geräte von V-Zug nutzen ein System, in dem extra eingelassenes Wasser im Trommelbereich (getrennt von der Wäsche) die Unwucht beim Schleudern ausgleicht. Damit entfällt eine Reduzierung der Schleuderdrehzahl.[29] Kleine, alte Eudora-Waschmaschinen ohne Gewichte haben ein Pendel, welches bei starker Vibration der Maschine so weit auslenkt, dass ein Kontakt geschlossen wird, wodurch die Maschine den Schleudervorgang abbricht, die Wäsche versucht umzuschichten und den Schleudervorgang erneut startet.
Spülstopp

Die Spülstopp-Funktion (auch Spül-Stopp) dient dazu, das Waschprogramm vom automatischen Abpumpen des letzten, recht sauberen Spülwassers abzuhalten. Dabei verbleibt die Wäsche im Spülwasser. So kann verhindert werden, dass empfindliche Textilien unbeaufsichtigt fertig geschleudert werden und verknittern, während sie in der Waschmaschine liegen bleiben. Der Waschgang kann nun durch erneutes Aktivieren (per Hand) beendet werden, oder Wäsche kann tropfnass entnommen und aufgehängt werden, um Knitterbildung zu mindern.
Umflutsystem

Vereinzelt sind Waschmaschinen mit einem Umflutsystem ausgestattet. Eine Umflutpumpe fördert während des Waschvorgangs die Lauge oft über einen Durchlauferhitzer. Das Wasser wird danach oft über der Wäsche verteilt.[30] So kann das Niveau der Waschlauge reduziert werden, somit der Wasserverbrauch und der Strombedarf zum Aufheizen der Lauge gesenkt werden. Darüber hinaus wird das Waschmittel effizienter genutzt, möglicherweise in den Pumpensumpf gelangtes Waschmittel wird mitgenutzt. In einem kleinen Sumpf, etwa dem Schlauchstück zur Ablaufpumpe sollen sich gröbere Verunreinigungen absetzen können, weshalb die Umflutpumpe die Lauge von etwas höher entnimmt.
Warmwasseranschluss

Einige Geräte können zusätzlich zum herkömmlichen Kaltwasseranschluß auch an eine zentrale Warmwasserversorgung angeschlossen werden. Damit kann Energie eingespart werden. Ein möglicher Nachteil ist, dass einerseits eiweißhaltige Verschmutzungen durch Denaturierung im Gewebe fixiert werden und dann nur noch schwer auswaschbar sind, wenn Wasser gleich zu Beginn des Waschvorgangs mit Temperaturen über 40 °C einläuft, andererseits die dem Waschmittel zugesetzten Enzyme zur Hydrolyse von Eiweißen und Fetten zerstört und damit unwirksam werden.

Da heute ohnehin eher mit niedrigeren Temperaturen und Wasserständen gewaschen wird, ist die mögliche Einsparung gegenüber der herkömmlichen Methode allerdings nicht mehr so erheblich wie noch in den 1990er Jahren.
Waschmaschine mit Wärmepumpe
Frontansicht einer Waschmaschine mit Wärmepumpe
Schematische Darstellung der Integration einer Wärmepumpe in einer Waschmaschine
Wärmepumpenaggregat einer Waschmaschine

Energieeffiziente Waschmaschinen mit Entwicklungsstand von 2013[31] setzen für die Wassererwärmung eine Wärmepumpe anstelle einer elektrischen Widerstandsheizung ein. Dadurch wird der Bedarf an elektrischer Energie reduziert.

Während des Aufheizprozesses wird das mit Waschmittel versetzte Reinigungswasser durch den Kondensator der Wärmepumpe (warme Seite) gefördert. Dabei wird ein Wärmestrom vom Kältemittel auf das Reinigungswasser übertragen und erwärmt. Anschließend fließt das erwärmte Reinigungswasser in den Vorratsbehälter zurück. Der Verdampfer der Wärmepumpe (kalte Seite) ist in einem Abwassertank angeordnet. Das darin gespeicherte Abwasser dient als Wärmequelle, d. h. es fließt ein Wärmestrom vom Abwasser zum Kältemittel, welches verdampft. Das Abwasser kühlt ab und gefriert. Nach dem Waschprogramm fließt das noch warme Abwasser in den Abwassertank und schmilzt das gefrorene Abwasser. Dadurch wird ein Teil der Wärmeenergie des warmen Abwassers zurückgewonnen. Durch das Aufschmelzen kann das Reinigungswasser des nächsten Waschprogramms wieder mit Hilfe der Wärmepumpe erwärmt werden und dadurch der Dauerbetrieb sichergestellt. Alle Komponenten für das Wärmepumpenaggregat sind im Standardgehäuse einer Waschmaschine untergebracht.[32]

Der Nutzen dieser Wärmepumpe ist der Wärmestrom im Kondensator, welcher das Prozesswasser aufwärmt. Der Aufwand ist die elektrische Leistung des Kompressors der Wärmepumpe, des Trommelantriebs sowie der Reinigungswasserpumpe. Ein wesentlicher Schlüssel für die Effizienzsteigerung und den Betrieb der Wärmepumpe ist das Zurückgewinnen der normalerweise „verlorenen“ Wärmeenergie im abgepumpten Abwasser mit der Wärmepumpe.

Waschmaschinen mit Wärmepumpentechnologie für ein Einfamilienhaus reduzieren den Bedarf an elektrischer Energie gegenüber herkömmlichen Waschmaschinen um 17 % bis 60 % (Stand 2015). Diese Waschmaschinen entsprechen der Energieeffizienzklasse „A+++“.[33]

Zum Kapitel Energieeffizienz gehört auch die Anzeige der voraussichtlich benötigten Energiemenge. Dieser ECO-Monitor wurde ca. 2012 eingeführt[34] und ein erweitertes Verfahren unter GM1 2012 in Österreich zum Schutz eingereicht.
Waschtrockner

Eine besondere Bauform ist die Kombination der Waschmaschine mit einem Wäschetrockner in einem Gerät, ein sogenannter Waschtrockner.
Agitator in einer Bottichwaschmaschine
Historische Waschmaschine aus den USA
Bottichwaschmaschine

Bei dieser Bauform, hauptsächlich in den USA, Asien und Australien gebaut und verwendet, gibt es einen feststehenden Waschbottich. Die Waschfunktion erfolgt durch einen mittig angeordneten und um die vertikale Achse drehenden Rührarm, der die Waschlauge bewegt oder mithilfe von rotierenden Rippen am Boden, die die Wäsche in der Waschlauge bewegen. Bottichwaschmaschinen waren früher auch in Deutschland bekannt, sind hierzulande inzwischen aber nahezu „ausgestorben“, das letzte verbreitete Modell war die in der DDR produzierte WM 66.

Die bereits Mitte der 1940er Jahre in Amerika vermarkteten Maschinen haben sich im Wesentlichen bis heute nicht verändert. Der Waschbottich besteht aus einem Kunststoffgefäß, das in einer Trommel aus emailliertem und mit Löchern versehenen Metall oder aus Edelstahl und diese in einem wasserdichten Bottich integriert ist. In der Mitte des Bottichs befindet sich der mit Lamellen oder sonstigen Konstruktionen versehene Agitator (Rührer) und der Wasserzufluss. Wenn der Wasserstand erreicht ist, wird der Agitator gestartet. Dieser führt in schneller Abfolge jeweils eine halbe Drehung nach rechts und nach links durch und bewegt die Waschlauge oder die Wäsche, wodurch ein mechanischer Waschprozess stattfindet. Die Lauge wird über eine elektrische Pumpe entsorgt.[35] Zum Schleudern der Wäsche dreht sich die gesamte Waschtrommel.

Die Geräte sind viel leichter als europäische Waschvollautomaten, sie müssen keine Betonblöcke zur Reduzierung von Schwingungsamplituden aufweisen. Denn durch die größere Waschtrommel wird die zum Schleudern der Wäsche notwendige Zentrifugalkraft schon bei geringer Drehzahl erreicht, dabei treten Unwuchten bzw. damit verbundene Vibrationen und mögliches „Wandern“ einer freistehenden Maschine kaum in Erscheinung (siehe dazu Vibrationswendelförderer und Schwingförderer). Das führt zu reduzierter Lagerbelastung. Das Kippmoment von Frontlader-Waschtrommeln entfällt bei vertikaler Drehachse. Die klassischen amerikanischen Maschinen verfügen über keine eigene Heizung, sondern werden entweder von der Warmwasserversorgung des Hauses gespeist oder waschen kalt. Die Bottiche sind meist für eine größere Wäschemenge (von 6 kg und mehr) ausgelegt und verfügen zur Vermeidung von Unfällen über einen Klappdeckel.
Nachteile von Bottichwaschmaschinen

Bottichwaschmaschinen haben gegenüber Trommelwaschmaschinen einige gravierende Nachteile, werden aber immer noch verkauft.

Bei Bottichwaschmaschinen ist mehr Wasser je Wasch- oder Spülgang notwendig, Der Wasserverbrauch pro Waschgang beläuft sich dabei auf ca. 100 bis 150 Liter gegenüber Trommelwaschmaschinen, die mit weniger als 50 Liter auskommen (beide Werte aliquotiert bezogen auf 5 kg Wäsche), bei (durchaus üblichen) Bottichen für 9 kg Wäsche dementsprechend mehr. Bei Trommelwaschmaschinen ist weniger Wasser je Wasch- oder Spülgang notwendig, weil sämtliche Wäschestücke durch die Trommelbewegung mit wenig Wasser benetzt/versetzt werden können. Bei Bottichwaschmaschinen wird hingegen viel Wasser beim Waschen und bei jedem Spülvorgang benötigt, um die Wäsche vollständig mit Wasser zu bedecken bzw. in das Wasser einzutauchen.
Sie verbrauchen mehr Strom. Der Environmental Protection Agency zufolge benötigt eine Waschmaschine mit vertikaler (V-)Achsen-Maschine etwa doppelt so viel Strom wie eine der in Europa üblichen mit horizontaler (H-)Achse-Maschinen, obwohl sie das Wasser nicht aufheizen müssen. Seit den 2000er Jahren sind Frontladerwaschmaschinen vermehrt auch in Nordamerika in Gebrauch. Sie werden unter der Bezeichnung HE-Waschmaschinen vermarktet. („HE“ steht für high efficiency).
Bottichwaschmaschinen haben oft keine elektrische Heizung eingebaut. Die übliche Ausführung verfügt jedoch über zwei Wasseranschlüsse. Damit lassen sich die Temperaturen "heiß" (nur Warmwasser), "warm" (Kalt- und Warmwasser gemischt) und "kalt" (nur Kaltwasser) einstellen. Zwingend ist jedoch das Vorhandensein einer separaten Warmwasserbereitung; andernfalls kann nur kalt gewaschen werden.
Die Wäsche wird weniger bewegt als bei einer Trommelwaschmaschine. Deswegen und weil oft kalt gewaschen werden muss, sind schärfere Waschmittel notwendig, um das gleiche Waschergebnis zu erhalten.
Diese aggressiven Waschmittel und die ruckartigen Bewegungen des Rührarms können bewirken, dass die Wäsche einem wesentlich größeren Verschleiß ausgesetzt ist als bei Trommelwaschmaschinen. Wäschestücke mit Haken (besonders häufig Büstenhalter) oder Knöpfen können sich beim Agitator auch verfangen und in der Folge dehnen, weil sich der Rest im Bottich um den Agitatorarm wickelt. Um dies zu vermeiden, müssen solche Bekleidungsstücke gesondert und zeitaufwendig mit der Hand gewaschen werden. Verhakt sich ein Knopf, so reißt er mitunter ab.

Hammerwaschmaschine

Eine veraltete Form ist die Hammerwaschmaschine,[36] die sich wegen der größeren Beanspruchung der Wäsche und wohl auch der platzgreifenderen Konstruktion nicht durchgesetzt hat.
Gewerbliche und industrielle Maschinen
Gewerbewaschmaschine für etwa 60 kg Schmutzwäsche

Gewerbliche Waschmaschinen unterscheiden sich grundsätzlich in ihrer Bauweise von gewöhnlichen Haushaltswaschmaschinen. Insbesondere ein leistungsfähiger Motor und die Beladungskapazität sind Merkmale für industriell genutzte Waschmaschinen. In der industriellen Wäscherei kommen sowohl Waschschleudermaschinen als auch kontinuierlich arbeitende Waschstraßen (Kontinueanlagen) zur Anwendung. Einsatzkriterien sind u. a. die Menge und Beschaffenheit des Waschgutes. Zur Kostenminimierung sind industrielle Maschinen seit langem für einen ressourcensparenden Betrieb ausgelegt. So ist es häufig möglich, durch Flottenrückgewinnung bestimmte Wasch- und Spülbäder mehrfach zu verwenden und so Wasser- und Energieverbrauch zu reduzieren. Bei besonderen hygienischen Anforderungen (z. B. Krankenhauswäscherei) werden industrielle Maschinen so konstruiert, dass sie von zwei hermetisch getrennten Seiten aus zugänglich sind. Das Beladen erfolgt auf der unreinen Seite und das Entladen auf der reinen Seite. Die Beheizung der Maschinen erfolgt über Heißdampf, Thermoöl oder auch elektrisch. Als Steuerungen kommen häufig frei parametrierbare SPS zum Einsatz. Eine weitere Besonderheit sind kürzere Waschzyklen (um 40 min/Waschladung), um den Tagesdurchsatz zu erhöhen.
Waschschleudermaschinen

Waschschleudermaschinen ähneln prinzipiell den oben beschriebenen Haushalts-Trommelmaschinen, sind allerdings naturgemäß für deutlich höhere Fassungsvermögen konstruiert. Um eine gleichmäßige Masseverteilung sowie die notwendige Waschmechanik zu gewährleisten, werden größere Waschtrommeln in zwei bis vier Kammern unterteilt. Die Be- und Entladung erfolgt je nach Bauart stirn- oder mantelseitig.
Kontinueanlagen

Kontinueanlagen sind stetig oder taktweise arbeitende Waschstraßen, bei denen das Waschgut vollautomatisch und kontinuierlich gewaschen wird, ohne Maschinenstillstand durch Be- und Entladung.
Münzwaschmaschinen

Münzwaschmaschinen sind Selbstbedienungswaschmaschinen, bei denen die Bezahlung mit Münzen erfolgt. Sie stehen oft in Selbstbedienungswaschsalons oder in Waschräumen wie sie z. B. in großen Mehrfamilienhäusern vorhanden sind. Der Münzeinwurfschlitz und die zugehörige Mechanik sind allerdings meist nicht in der Waschmaschine selbst eingebaut, sondern zentral: Nach Einwurf der entsprechenden Münzen oder Wertmarken wird die Stromversorgung für die vorher ausgewählte Maschine freigegeben. So können auch handelsübliche Waschmaschinen aufgestellt werden und es ist leichter, zum Sammeln der eingeworfenen Münzen einen diebstahlsicheren Behälter zu verwenden.
Flottenverhältnis

Das Flottenverhältnis ist das Verhältnis von Wäschemenge zum Wasservolumen in einer Waschmaschine. Als ideales Flottenverhältnis gilt 1:5, d. h. 1 kg Wäsche auf 5 l Wasser (siehe dazu Flotte).

Das trifft aber nur auf Trommel- und Kugelwaschmaschinen zu. Bei Waschkesseln und Wäschetöpfen, in denen ohne Hilfsmittel die Wäsche gekocht oder mit Sprudeleinsätzen - auch Waschfontänen genannt - gereinigt wird, bei Waschzubern bzw. Waschwannen, in denen mit der Hand, Waschglocken, Waschbrettern oder Schallwäschern gewaschen wird, benötigt man ein Flottenverhältnis von 1:10; gleiches gilt für das Einweichen in Wannen, Schüsseln oder Eimern.

In Bottichwaschmaschinen ist ein Flottenverhältnis von 1:15 bis 1:20 für Rührflügel- und Schlagkreuzwaschmaschinen, Waschbrettmaschinen, Schaukelwaschmaschinen und Pendelkorbwaschmaschinen notwendig. Bei Waschglockenmaschinen, Wellenradwaschmaschinen (auch Turbo-, Schnell- oder Pulsatorwaschmaschinen genannt) sowie Taumelscheibenwaschmaschinen werden 1:20 bis 1:25 gefordert.

Das höchste Flottenverhältnis benötigen Pumpenwaschmaschinen, nämlich 1:30. Das Flottenverhältnis impliziert aber nicht die tatsächliche Flottenmenge. Fünf Liter sind im Allgemeinen für ein Kilogramm Trockenwäsche ausreichend. Darum kann man also mehrere Ladungen in derselben Flotte reinigen. Vorteil der Bottichwaschmaschinen sind eine größere Wäscheschonung und weniger Knitter (Schwimmwaschverfahren) und im Allgemeinen kürzere Gesamtwaschzeiten, da mehrere Ladungen hintereinander in der einmal bereiteten Flotte gereinigt werden können und, bei parallelem Spülen außerhalb der Maschine von Hand oder Spülschleuder, sogar zwei Ladungen zeitgleich bearbeitet werden können (Stichwort „Waschbuffet“ oder „Twin Tub“).
Keime und Verunreinigungen

Höhere Waschtemperaturen, der pH-Wert der Waschlauge und verschiedene Waschmittelinhaltsstoffe oder etwa pilztötende Waschzusätze sowie Bügeln der getrockneten Wäsche können Mikroorganismen abtöten, bei niedrigen Waschtemperaturen für bügelfreie Wäsche ist die Keimreduktion trotzdem ausreichend. Die Gefahr einer Verschleppung von Keimen aus der Maschine auf Textilien ist gering.[37] Manche Krankheitserreger oder deren Sporen (etwa von Clostridien) sind hitzeresistent und könnten nicht einmal durch Auskochen der Wäsche entfernt werden.

Werden Kleidungsstücke mit gesundheitsschädlichen oder radioaktiven Stoffen kontaminiert, so werden diese Kleidungsstücke in einer eigenen Waschmaschine dekontaminiert und sollten die Schadstoffe auch aus dem Abwasser entfernt werden. Um diese aufwändigen Prozeduren zu vermeiden, wird entweder Einweg-Schutzkleidung getragen oder kontaminierte Wäsche als Abfall entsprechend entsorgt.[38][39][40]
Effektivität und Standards
Europa
EU-Energielabel

Seit dem Inkrafttreten der Energieverbrauchskennzeichnungsverordnung am 1. Januar 1998 sind die Hersteller von verschiedenen Haushaltsgeräten, darunter auch Waschmaschinen, dazu verpflichtet, jedes Gerät nach bestimmten umweltrelevanten Kriterien zu beurteilen. Diese Beurteilung geschieht unter Laborbedingungen und führt zu einer Einteilung des Geräts in verschiedene Klassen. Diese Klassifizierung wird als EU-Energie-Label auf dem Gerät angebracht. Prüfgrundlagen und Laborbedingungen zur Ermittlung der Gebrauchseigenschaften von Waschmaschinen wurden 1974 in der internationalen Norm IEC 456 bzw. in der deutschen DIN EN 60456 festgelegt.

Waschmaschinen werden gemäß ihrer Energieeffizienzklasse, Waschwirkungsklasse und Schleuderwirkungsklasse eingeteilt. Die Bewertung in jeder Klasse erfolgt zwischen A und G, wobei A die beste und G die schlechteste Bewertung darstellt. Nach der neuen EU-Verordnung 1015/2010 wird ab Dezember 2011 in Europa der Verkauf von Geräten der Energieeffizienzklasse B und schlechter untersagt. Darüber hinaus werden die neuen Energieeffizienzklassen A+, A++ und später auch A+++ eingeführt. Weiterhin werden die Bewertungskriterien neu festgelegt.

Diese Bewertung bezieht sich allerdings nur auf die während des Betriebs anfallenden Vorgänge. So wird z. B. der Stromverbrauch im Standby-Betrieb nicht erfasst, der auf die Lebenszeit hochgerechnet bei modernen Geräten mehrere hundert Euro betragen kann. Das Prüfsiegel Blauer Engel schließt diese Aspekte mit ein.
Vereinigte Staaten

Für Toplader und Frontlader-Waschmaschinen gibt es einen gesetzlich vorgeschrieben Standard, der den Energieverbrauch festlegt. Der alte, bis Januar 2011, verwendete Standard beinhaltete keine Beschränkung bezüglich des Wasserverbrauchs. Waschmaschinenhersteller bemühten sich diesbezüglich auch um keine legale Beschränkung, inwieweit unbeheiztes Spülwasser verwendet wurde.[41] Mit dem Energiefaktor wird der Energieverbrauch für Waschmaschinen eingestuft und bewertet.

Nach Einführung neuer verbindlicher Standards wurden die Maschinen so energie- und wassersparend gebaut als es gesetzlich vorgeschrieben war. Zum Teil konnten sie durch den noch strengeren „Energy Star“ Standard zertifiziert werden.[42]

Das „Energy Star“ Programm in Nordamerika listet Energieeffizienz von Waschmaschinen auf und vergleicht diese. Energiefaktor (MEF) und Wasserfaktor (WF) werden bei zertifizierten „Energy Star“ Geräten verglichen.

Der MEF zeigt an, welche Kleidermenge pro Kilowattstunde in einem Durchgang gewaschen wird. Dieser Faktor korreliert stark mit der Art der Waschmaschine (Toplader, Frontlader), der Schleudergeschwindigkeit, Temperatur und benötigter Wassermenge pro Spül- und Waschzyklus.

„Energy Star“ Waschmaschinen müssen einen MEF von mindestens 2,0 aufweisen (je höher desto besser), wobei die besten Maschinen einen Wert von 3,5 erreichen. „Energy Star“ Waschmaschinen haben einen WF von weniger als 6,0 (je niedriger desto besser).[43]
Waschsymbole
→ Hauptartikel: Textilpflegesymbol

Das Waschen wird durch einen stilisierten Waschzuber dargestellt; die Zahl im Zuber bedeutet die höchstzulässige Waschtemperatur (in Grad Celsius). Das Symbol erlaubt Hand- und Maschinenwäsche gleichermaßen. Fehlt ein besonderer Hinweis, so ist Normalwaschgang zulässig. Ein Balken unter dem Zuber (Unterstreichung) verlangt eine mechanisch schonendere Behandlung, in der Maschine also Pflegeleicht- oder Schonwaschprogramm (Trommel nur halb voll Wäsche, erhöhter Wasserstand, schonendes Schleudern). Ein doppelt unterstrichener Zuber verlangt besonders schonende Behandlung, also etwa Wollwaschgang oder Schonwaschgang (Trommel nur 1/3 voll Wäsche, erhöhter Wasserstand, stark reduzierte Bewegung, Wollschleudern oder gar nicht schleudern). Eine Hand im Zuber erlaubt nur (schonende) Handwäsche (nicht über 40 °C), und ein diagonal durchkreuzter Zuber bedeutet, dass das Textil unter haushaltsüblichen Bedingungen überhaupt nicht gewaschen werden darf.

Waschen allgemein

Waschen 30 °C

Waschen 30 °C (schonend)

Waschen 30 °C (sehr schonend/Wolle)

Handwäsche

Nicht waschen

Waschmaschine im deutschen Mietrecht

Mieter dürfen eine Waschmaschine in ihrer Wohnung aufstellen. Das gehört zum vertragsgemäßen Gebrauch der Wohnung.[44] Bis 22.00 Uhr muss der Nachbar Waschmaschinenlärm dulden.[45] Schließt ein Mieter seine Waschmaschine ohne Aquastop-Vorrichtung an, haftet er bei einem Wasserschaden.


------------------

KAYNAK :


__________________

ilginchersey . blogcu

Halk ansiklopedisi Wikipedia
Google aramasi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Sensor Nedir? Sensorlar Hakkında Genel Bilgiler - Park Sensörü Nasıl Çalışır?
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:46 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Sensor Nedir? Sensorlar Hakkında Genel Bilgiler - Park Sensörü Nasıl Çalışır?

Sensör ya da algılayıcı, otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen addır. İnsanların çevrelerinde olup bitenleri duyu organlarıyla algılamasına benzer biçimde, makineler de sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcıları vasıtasıyla algılarlar. Örneğin, bir sıcaklık algılayıcısı değişen ortam sıcaklığına bağlı olarak bacakları arasında elektrik potansiyel farkı (gerilim) oluşturur. Bu bilgi bir mikrodenetleyiciye aktarıldığında kapalı çevrim bir sıcaklık kontrol ünitesi elde edilir.
Algılayıcı tipleri

Algılayıcı; ısı, ışık, nem, ses, basınç, kuvvet, elektrik, uzaklık, ivme ve pH gibi fiziksel ya da kimyasal büyüklükleri elektrik sinyallerine çeviren düzeneklerin genel adıdır.

Pek çok tipte ışık algılayıcısı vardır. Foto direnç, foto diyod, foto transistör, fotosel bunlara örnek olarak verilebilir.

Kuvvet ölçümünde kullanılan algılayıcılara örnek olarak gerilim ölçer verilebilir. Kapasitif ve endüktif prensipte çalışan kuvvet ölçerler de vardır.

Isı algılayıcılarına örnek olarak ise ısıl ikili ve termistor verilebilir.

Örnekler
Sayısal fotoğraf makinesinde algılayıcılar

Fotoğraf makinesi, video kamera gibi sayısal (dijital) görüntüleme aygıtlarında, görüntü bilgilerini algılayan ve elektronik ortamda işlenebilir sinyallere dönüştüren temel öğedir.

Işığa duyarlı algılayıcılar bunlara bağlı olan mikroişlemci sayesinde, yakalanan görüntüyü sayısal ortama aktarır. Resim kalitesini belirleyen tek etmen kullanılan algılayıcı değildir. Optik sistem ve verinin firmware (donanım yazılımı) ile işlenme şekli de ayrı bir önem taşır.

Sayısal kameralarda başlıca iki tür algılayıcı kullanılır. Bunlardan biri CCD (İngilizce: Charge-coupled Device) algılayıcı, diğeri ise CMOS (İngilizce: Complementary Metal Oxide Semiconductor) algılayıcıdır. Üç rengi tek pikselde yakalayabilen Foveon adlı bir algılayıcı türü de vardır.
[Resim: parksensrnaslalrpdsfx.jpg]

Park Sensörü Nasıl Çalışır?

Sürücüler park ederken, bazen otomobillerinin çevresindeki nesneleri görmekte zorlanır. Böyle durumlarda park sensörleri işlerini kolaylaştırır. Park sensörü, otomobille yakın çevresindeki nesneler arasındaki mesafeyi hesaplayarak sürücüye bildiren bir donanımdır. Park sensörlerinin iki çeşidi vardır. Bunlardan biri ses dalgaları gönderip alarak, diğeriyse elektromanyetik alan oluşturarak çalışır. Ses dalgalarıyla çalışan park sensörleri daha yaygın olarak kullanılır. Bu sensörler ses dalgalarını gönderip alabilen aygıtlardır. Otomobilden ses dalgaları gönderilir. Otomobilin gittiği yönde bir nesne varsa bu ses dalgaları nesneye çarparak geri döner. Otomobildeki alıcılar bu ses dalgalarını algılar. Sensör, nesnenin otomobilden ne kadar uzakta olduğunu ses dalgalarının ne kadar sürede geri döndüğüne dayanarak hesaplar. Nesnenin uzaklığına bağlı olarak uyarı sinyali vermeye başlar. “Dıt dıt” diye bir ses çıkararak sürücüyü uyarmaya yarayan sinyal, otomobil nesneye aklaştıkça “dııııııt”a dönüşür. Bazı sensörler sürücüye otomobilin nesneye uzaklığının ölçüsünü de gösterir. Elektromanyetik alan kullanılan sensörler, bir manyetik alan oluşturur. Otomobil, park edilirken bir nesneye yaklaştığında
yani manyetik alana bir nesne girdiğinde sensör bunu algılar. Ses dalgalarıyla çalışan park sensörlerinde olduğu gibi sesli uyarı sistemi devreye girer.

AUF DEUTSCH

Ein Sensor (von lateinisch sentire, dt. „fühlen“ oder „empfinden“), auch als Detektor, (Messgrößen- oder Mess-)Aufnehmer oder (Mess-)Fühler bezeichnet, ist ein technisches Bauteil, das bestimmte physikalische oder chemische Eigenschaften (physikalisch z. B. Wärmemenge, Temperatur, Feuchtigkeit, Druck, Schallfeldgrößen, Helligkeit, Beschleunigung oder chemisch z. B. pH-Wert, Ionenstärke, elektrochemisches Potential) und/oder die stoffliche Beschaffenheit seiner Umgebung qualitativ oder als Messgröße quantitativ erfassen kann. Diese Größen werden mittels physikalischer oder chemischer Effekte erfasst und in ein weiterverarbeitbares elektrisches Signal umgeformt.

Für die Messtechnik wird in DIN 1319-1 der Begriff Aufnehmer (Messgrößen-Aufnehmer) verwendet und definiert als der Teil einer Messeinrichtung, der auf eine Messgröße unmittelbar anspricht. Damit ist der Aufnehmer das erste Element einer Messkette. Gemäß DIN 1319-2 gehört der Aufnehmer zu den Messumformern, bei gleicher physikalischer Größe an Eingang und Ausgang auch zu den Messwandlern.

Die Abgrenzung der Begriffe Sensor und Messgrößenaufnehmer, Messfühler, Messgerät, Messeinrichtung etc. ist fließend, da dem Sensor zusätzlich zum eigentlichen Aufnehmer teilweise weitere Elemente der Messkette zugeordnet werden. Auch verwandte Begriffe sind in der Literatur nicht eindeutig definiert.

Einteilung

Sensoren können nach Baugröße und Fertigungstechnik sowie nach Einsatz- und Verwendungszweck eingeteilt werden. Zudem unterscheidet man Sensoren entsprechend ihrer Wirkungsweise beim Umformen der Größen in passive und aktive Sensoren.
Passive und aktive Sensoren

Sensoren lassen sich anhand der Erzeugung oder Verwendung elektrischer Energie in aktive und passive Sensoren einteilen. Neben der nicht eindeutigen Definition des Begriffs Sensor sind hier sogar widersprüchliche Bezeichnungen gebräuchlich, – je nachdem, ob der Aufnehmer aktiv ein elektrisches Signal erzeugt, oder ob durch äußere Energieaufnahme die Aktivität dazu entsteht.

Aktive Aufnehmer erzeugen aufgrund des Messprinzips ein elektrisches Signal, z. B. elektrodynamisch oder piezoelektrisch. Dabei wird keine elektrische Hilfsenergie benötigt; in Blick auf die Energieverwendung handelt es sich um passive Sensoren. Mit diesen Sensoren ist oft – bedingt durch die physikalischen Prinzipien – jedoch nur eine Änderung der Messgröße detektierbar, da im statischen und quasistatischen Zustand keine Energie geliefert werden kann. Eine Ausnahme ist z. B. das Thermoelement, das auch bei konstanter Temperaturdifferenz ständig Spannung erzeugt. Außerdem sind aktive Aufnehmer in Umkehrung des physikalischen Messprinzips auch als Aktoren nutzbar, z. B. kann ein dynamisches Mikrofon auch als Lautsprecher verwendet werden.

Passive Aufnehmer enthalten passive Bauteile, deren Parameter durch die Messgröße verändert werden. Durch eine Primärelektronik werden diese Parameter in elektrische Signale umgeformt. Dabei wird eine von außen zugeführte Hilfsenergie benötigt. Bei Zusammenfassung des Aufnehmers mit der umformenden Stufe in den Begriff Sensor kann von aktiven Sensoren gesprochen werden. Mit diesen ist es möglich, statische und quasistatische Messgrößen zu bestimmen. Aus diesem Grund ist die überwiegende Zahl der Aufnehmer passiver Bauart. Beispiele sind Wägezellen, Widerstandsthermometer oder Dehnungsmessstreifen.

Moderne Sensoren verfügen oft über eine umfangreiche Sekundärelektronik, die über von außen zugeführte Energie betrieben wird. Dennoch sind nicht alle diese Sensoren aktiv, vielmehr muss das Messverfahren selbst betrachtet werden.
Nach Messprinzip/Wirkprinzip
→ Hauptartikel: Sensoren nach Messprinzip

Sensoren lassen sich nach dem Wirkprinzip einordnen, welches dem Sensor zugrunde liegt. Für jedes Wirkprinzip gibt es eine Unmenge an Anwendungen. Im Folgenden sind einige Wirkprinzipien und Anwendungsfälle exemplarisch aufgeführt. Die Liste ist nicht vollständig.
Wirkprinzip Beispiel
Mechanisch Manometer, Dehnungshebel, Federwaage, Hebelwaage, Thermometer
Thermoelektrisch Thermoelement
Resistiv Dehnungsmessstreifen (DMS), Hitzdraht, Halbleiter-DMS, Pt100
Piezoelektrische Beschleunigungssensor
Kapazitiv Drucksensor, Regensensor
Induktiv Inklinometer, Kraftsensor, Wegaufnehmer
Optisch CCD-Sensor, Fotozelle
Magnetisch Hall-Sensoren, Reed Kontakt
Nach Verwendungszweck

Sensoren, die Strahlung (z. B. Licht, Röntgenstrahlung oder Teilchen) nachweisen, bezeichnet man als Strahlungs- bzw. Teilchendetektoren. Auch ein normales Mikrofon ist ein Sensor für den Schallwechseldruck.

Des Weiteren unterscheiden sich Sensoren in verschiedenen Auflösungsarten:

temporale Auflösung: Zeit zwischen zwei Aufnahmen.
spektrale Auflösung: Bandbreite der Spektralkanäle, Anzahl der verschiedenen Bänder.
radiometrische Auflösung: Kleinste Differenz der Strahlungsmenge, die der Sensor unterscheiden kann.
geometrische Auflösung: räumliche Auflösung, d. h. Größe eines Pixels.

Nach Standard

NAMUR-Sensor (Normenarbeitsgemeinschaft für Mess- und Regeltechnik in der chemischen Industrie)

KTA-geprüfte Sensoren für den Einsatz in Kernkraftwerken

Virtuelle Sensoren

Virtuelle Sensoren (oder auch Softsensoren) sind nicht körperlich existent, sondern sind in Software realisiert. Sie „messen“ (berechnen) Werte, welche aus den Messwerten realer Sensoren mit Hilfe eines empirisch erlernten oder physikalischen Modells abgeleitet werden. Virtuelle Sensoren werden für Anwendungen eingesetzt, in denen reale Sensoren zu teuer sind, oder in Umgebungen, in denen reale Sensoren nicht bestehen können oder schnell verschleißen. Weitere Anwendungsfälle sind Prozesse, in denen die gewünschten Werte nicht messbar sind, da es hierfür keine im Prozess einsetzbaren Hardware-Sensoren gibt oder wenn der Prozess nicht für Kalibrierung und Wartung klassischer Sensoren angehalten werden kann. Virtuelle Sensoren werden in der chemischen Industrie bereits eingesetzt und erschließen sich zunehmend Anwendungen in weiteren Industriezweigen wie z. B. der Kunststoffindustrie.[1]
Digitale Sensoren

Im Bereich der Automatisierung werden analoge Systeme der Regelungstechnik zunehmend von digitalen Systemen verdrängt. Daher steigt der Bedarf an Sensoren, deren Ausgangssignal ebenfalls digital ist. Ein einfacher Aufbau ergibt sich, wenn der A/D-Umsetzer in das eigentliche Sensorsystem eingebunden wird. Dies kann zum Beispiel auf der Grundlage der Delta-Sigma-Modulationstechnik basieren und dadurch viele Vorteile bieten:

direkt ermitteltes digitales Ausgangssignal (keine Störungen zwischen Sensor und ADU)
hohe Linearität durch vorhandene Rückkopplung
ständiger Selbsttest ohne zusätzlichen Schaltungsaufwand durch benutzen des Limit Cycle der Sigma-Delta-Technik
hohe Amplitudenauflösung und Dynamik

Nachteilig ist, dass die so erzeugte PWM oft nicht direkt ausgewertet werden kann und erst gefiltert werden muss. Dies kann durch ein analoges Filter und anschließender ADU oder völlig digital geschehen. Zudem ist der Übertragungsweg zum auswertenden System analog und damit störanfällig. Einfache Sensoren für Druck und Temperatur besitzen daher einen echten digitalen Datenausgang mit Anbindung über einen seriellen oder parallelen Bus. Weit verbreitet sind hier:

I²C
SPI

Molekulare Sensoren

Molekulare Sensoren beruhen auf einem einzelnen Molekül, das nach Bindung eines weiteren Moleküls oder durch Bestrahlung mit Photonen unterschiedliche Eigenschaften aufweist, die dann ausgelesen werden können. Mit fluoreszenzmarkierten Sensoren können über die Änderung des Emissionsspektrums mehr als zwei Zustände erfasst werden.[2] Dadurch kann ein solcher Sensor auch als molekulares Schließsystem verwendet werden.[3]
Anwendungsgebiete

Der Begriff Sensor wird in der Technik und in den Lebenswissenschaften (Biologie und Medizin) verwendet, seit einigen Jahren verstärkt auch in den Naturwissenschaften. Beispiel für letztere sind Anwendungen von CCD-Bildsensoren und Teilchenzähler in der Astronomie, Geodäsie und Raumfahrt.

In der Technik spielen Sensoren in automatisierten Prozessen als Signalgeber eine wichtige Rolle. Die von ihnen erfassten Werte oder Zustände werden, meistens elektrisch-elektronisch verstärkt, in der zugehörigen Steuerung verarbeitet, die entsprechende weitere Schritte auslöst. In den letzten Jahren wird diese anschließende Signalverarbeitung auch zunehmend im Sensor vorgenommen. Solche Sensoren beinhalten einen Mikroprozessor oder ein Mikrosystem und besitzen sozusagen „Intelligenz“, daher werden sie auch als Smart-Sensoren (engl. smart sensors) bezeichnet.
Siehe auch

Temperatursensor
Abstandssensor
Drucksensor
Gassensor
Biosensor
Feldgerät
Sensornetz
BiSS Interface
Sensorpartikel

Signalaufbereitung

Typische Verstärker zur Signalaufbereitung:

Instrumentierungsverstärker
Isolierverstärker
Chopper-Verstärker
Lock-In-Verstärker

Sensorübersichten

Sensoren nach Messprinzip
Sensoren nach Messgröße


Einparkhilfe


Als Einparkhilfen werden Vorrichtungen oder Systeme bezeichnet, die das Einparken eines Kraftfahrzeuges, besonders auf engem Raum, erleichtern sollen.

Passive Systeme
Peilstangen an einem Mercedes-LKW

Zu den passiven Systemen gehören Orientierungspunkte am Fahrzeug oder auf dem Parkplatz, welche die Orientierung, speziell das Erkennen der Fahrzeugposition, erleichtern. Bei früheren LKW beispielsweise waren an den Enden der vorderen Stoßstange oder den vorderen Kotflügeln häufig flexible Peilstangen angebracht, deren Spitze der Fahrer als Orientierung nutzen konnte. Die Enden des Fahrzeugs selbst konnte er aus dem Führerhaus nicht sehen. In der Mercedes-Benz S-Klasse von 1991 wurden wegen der für PKW ungewöhnlich großen Fahrzeugabmessungen Peilstäbe eingebaut, die im hinteren Kotflügel versenkt waren, und bei Einlegen des Rückwärtsgangs etwa acht Zentimeter ausfuhren.

In den 1960ern wurden großformatigen Luxusfahrzeugen (vor allem Cadillac und Mercedes-Benz) die berühmten Heckflossen ins Design integriert, welche zusätzlich als Orientierungspunkte am Fahrzeugheck dienten.
Horizontale Curb feeler an einem Rambler American der American Motors Corporation
Schräge Curb feeler an einem VAZ-2103 Ziguli

Ab den 1950er Jahren wurden auch sogenannte Curb feeler (engl. Bordsteinfühler) verbaut. Diese Fühlstäbe standen entweder 15 bis 30 Zentimeter horizontal von den Schwellern vor dem vorderen Radkasten ab, oder ragten vom vorderen Ende des vorderen Radkastens ca. 35 Zentimeter schräg nach unten. Sie erzeugten bei Berührung des Bordsteins ein kratzendes Geräusch, das den Fahrer vor weiterer Annäherung warnte.
Aktive Systeme
Parkhilfe mit grafischer Darstellung

Es gibt aktuell zwei Messverfahren, die in Fahrzeugen eingesetzt werden. Unabhängig vom Messverfahren wird dem Fahrer die Distanz je nach Hersteller und Umfang entweder rein akustisch oder optisch und akustisch angezeigt. Die rein akustische Version signalisiert über schneller bis zum Dauerton werdende Warntöne die Distanz. Optisch-akustische-Systeme zeigen zunächst über LED-Anzeigen oder eine Grafik im Bildschirm optisch die Annäherung an ein Hindernis an und warnen bei sehr geringem Abstand (ca. 30 cm oder weniger) zusätzlich akustisch mit schnellen Warntönen bis zum Dauerwarnton vor der „Gefahr“. Darüber hinaus gibt es Systeme, welche alle nötigen Lenkmanöver selbstständig ausführen.
Ultraschall-basierte Systeme
Ultraschallsensor eines Vier-Kanal-Systems

Diese Systeme arbeiten mit Ultraschallsensoren, die in die Stoßfänger eines Fahrzeugs integriert sind. Man unterscheidet zwischen Zwei-, Vier- und Sechs-Kanal-Systemen, was bedeutet, dass je Stoßfänger 2, 4 oder 6 runde, meist in Wagenfarbe lackierte Sensoren eingebaut sind. Dabei gilt: Je höher die Anzahl der Sensoren, desto genauer bzw. sicherer das Messergebnis, wobei die Breite des Fahrzeugs ausschlaggebend für die benötigte Anzahl von Sensoren ist. Diese Sensoren senden und empfangen Ultraschallsignale und übermitteln die gewonnenen Daten an das Steuergerät, welches nun aus der Ultraschallsignallaufzeit die Distanz vom Sensor zum Hindernis errechnet.

Die erste funktionierende Ultraschall-Einparkhilfe wurde im Jahr 1982 in der Mittelklasselimousine Toyota Corona auf dem Heimatmarkt Japan unter der Bezeichnung Back Sonar zur Marktreife gebracht[1]. Viele Automobilhersteller führen eigene Bezeichnungen für ihre Einparksysteme, wie zum Beispiel APS (acoustic parking system) bei Audi, PDC (Park Distance Control) bei BMW, PARKTRONIC bei Mercedes-Benz oder ParkPilot bei Volkswagen. Das System wird inzwischen bis zu einer Geschwindigkeit von 20 km/h auch zur Messung des Abstandes zum Vorausfahrenden angewendet und dient so der Vermeidung von Auffahrunfällen. Ultraschalleinparkhilfen können durch andere Ultraschallquellen wie Druckluftbremsen von LKWs und Bussen oder Presslufthämmer gestört werden. Ultraschalleinparkhilfen gibt es auch zum Nachrüsten.
Radar-basierte Systeme

Eine Einparkhilfe auf Radarbasis wurde erstmals durch ein Nahbereichsmillimeterwellenradar ermöglicht. Die Messmethodik ist identisch zu der Ultraschallausführung, jedoch werden hier Radarsignale ausgewertet. Der Vorteil liegt im Verzicht auf zusätzliche Ultraschallsensoren in den Stoßfängern, was wiederum folgende Vorteile mit sich bringt:

Kosten, Technikaufwand und Gewicht wird gespart, da alle nötigen Bauteile vom Abstandsregelsystem (ACC) zur „Verfügung gestellt werden“
es gibt keine sichtbaren Sensoren mehr, da das Millimeterwellenradar durch den Stoßfänger hindurch misst
es wird bei schnellerer Rückwärtsfahrt auch vor weiter entfernten Hindernissen rechtzeitig gewarnt
das Radarmesssystem ist unempfindlich gegenüber Ultraschallquellen

Ein Nachteil zeigt sich bei sehr starkem Regen, wenn die Radarsensoren gelegentlich auch vor am Stoßfänger abfließendem Wasser warnen.
Selbstlenkende Systeme

Zusätzlich zur Anzeige des Abstandes gibt es so genannte Parklenkassistenten, welche die beim Einparken nötigen Lenkmanöver vollständig übernehmen. Basis hierfür sind eine aktive Einparkhilfe wie oben beschrieben und zusätzlich eine von einem Elektromotor angetriebene elektro-mechanische Servolenkung sowie eine quer zur Fahrtrichtung ausgerichtete Messsensorik. Manche Systeme benötigen außerdem eine Rückfahrkamera, um die Parklücke vor dem Parkmanöver vom Fahrer auf dem im Bildschirm dargestellten Kamerabild auswählen zu lassen.[2]
Seitlicher Parksensor an einem Kotflügel zur Vermessung der Parklücke

Nach Aktivierung des Systems mittels Tastendruck oder Unterschreiten einer bestimmten Geschwindigkeit vermessen Sensoren quer zur Fahrtrichtung während der Vorbeifahrt die Parklücke. Ist diese groß genug, wird dies dem Fahrer angezeigt. Der Fahrer muss nun in einem gewissen Abstand zur Parklücke anhalten, den Rückwärtsgang einlegen und unter Beachtung der Verkehrssituation nur noch vorsichtig Gas geben. Der Lenkassistent übernimmt das Ein- und Gegenlenken in die Parklücke nun vollständig. Ist der Mindestabstand nach hinten erreicht, muss der Fahrer das Fahrzeug zum Stehen bringen, den Vorwärtsgang einlegen und nun abhängig vom verbauten System selbst den Wagen nach vorn setzen oder weiterhin lediglich Gas und Bremse betätigen. Moderne Systeme beherrschen mehrmaliges Korrigieren der Position in der Parklücke. Die nötigen Lenkmanöver werden mithilfe von Klothoidenbahnen mit stetigem Winkelverlauf errechnet. Da der Fahrer weiterhin Brems- und Gaspedal betätigt, bleibt er selbst in der Verantwortung.
Kamera-basierte Systeme
→ Hauptartikel: Rückfahrsystem
Bild einer Lexus-Rückfahrkamera

Eine weitere Möglichkeit zur Erleichterung des Einparkens ist die Verwendung von Rückfahrkameras. Diese befinden sich am Heck des Fahrzeugs und filmen die Umgebung hinter dem Wagen. Sie schalten sich beim Einlegen des Rückwärtsgangs ein und zeigen ihr Bild auf einem Display im Cockpit an. Nicht zwangsweise müssen diese mit einem Abstandsmesssystem zusammenarbeiten. Verschiedenfarbige Hilfslinien im Display stellen den durch den Lenkradeinschlag vorgegebenen Weg oder den Bereich direkt hinter dem Auto dar. Weitere Zusatzfunktionen können ein Zoommodus auf den Anhängerkupplungsbereich oder ein Modus zum Paralleleinparken sein. Ein Vorteil dieser Kameras liegt darin, dass auch besonders niedrige Hindernisse wahrgenommen werden können, die die Parksensoren nicht erfassen würden.

Als Erweiterung dazu existieren sogenannte Surround View-Systeme, die ein Bild aus der Vogelperspektive, also von oben auf das Fahrzeug, erzeugen. Dazu befinden sich neben einer Rückfahrkamera weitere Weitwinkelkameras an der Front und unter den beiden Außenspiegeln. Alle Bilder werden dazu digital entzerrt und auf einem Monitor im Cockpit dargestellt. Erstmals kam dieses Around View Monitor genannte System Ende Oktober 2007 im japanischen Nissan Elgrand auf den Markt.[3] Derartige Systeme werden unter anderem auch von BMW (Surround View) und Volkswagen (Area View) angeboten.[4] Lexus hat zudem ein einfacheres System mit einer Kamera im rechten Außenspiegel entwickelt, die die für den Fahrer schlecht einsehbare rechte Fahrzeugseite filmt. Sie funktioniert auch bei angeklapptem Spiegel und hilft vor allem dabei Bordsteinkontakte zu vermeiden.[5] Als Unterfunktion des Surround View von BMW kommen zwei Side View-Kameras in den vorderen Kotflügeln zum Einsatz, die vorrangig zur Beobachtung des Querverkehrs an unübersichtlichen Stellen dienen. [6]
Geschichte
Als Entwickler der elektronischen Einparkhilfe gilt Rainer Buchmann. Für die Abstandsmessung verwendete er Autofokus-Sensoren von Polaroid-Kameras

Bewegungsmelder

Ein Bewegungsmelder ist ein elektronischer Sensor, der Bewegungen in seiner näheren Umgebung erkennt und dadurch als elektrischer Schalter arbeiten kann. Hauptsächlich wird er zum Einschalten einer Beleuchtung oder zum Auslösen eines Alarms eingesetzt.

Ein Bewegungsmelder kann aktiv mit elektromagnetischen Wellen (HF oder Dopplerradar), mit Ultraschall (Ultraschall-Bewegungsmelder) oder passiv anhand der Infrarotstrahlung der Umgebung arbeiten; es gibt auch Kombinationen davon.

Der PIR-Sensor (englisch passive infrared) ist der am häufigsten eingesetzte Typ von Bewegungsmeldern. Er reagiert optimal auf Winkeländerungen, wenn also eine Person am Sensor vorbeigeht.

Ein Dopplerradar reagiert optimal, wenn sich der Abstand zum Sensor ändert.

HF-Sensortechnik durchdringt auch Glas, Holz und Leichtbauwände und reagiert auf jede Bewegung, unabhängig von Wärme.

Funktionsprinzip
Erfassungsbereich: rot=innere Überwachungszone, orange=mittlere Ü., gelb=äußere Ü.

Der PIR-Sensor reagiert unter Ausnutzung der Pyroelektrizität seiner Empfängerfläche auf eine Temperaturänderung, bewirkt durch eine Strahlungsflussänderung (hauptsächlich durch Wärmestrahlung im mittleren Infrarot; Wellenlänge zirka 10 µm) von Menschen, Tieren und Kraftfahrzeugen in seiner näheren Umgebung. Er reagiert nicht auf statische Wärmeunterschiede, die auf natürliche Weise hervorgerufen werden, wie zum Beispiel durch Sonneneinstrahlung – er kann nur sich ändernde Signale wahrnehmen, beispielsweise wenn ein Mensch in den Detektionsbereich des Sensors eintritt.

Vor dem eigentlichen Sensor liegt – in Brennweitenabstand – eine kugelige oder zylindrisch gewölbte Kuppel aus kleinen Sammellinsen aus visuell weißlich-trübem Kunststoff, der jedoch im Infraroten klar durchsichtig ist. Diese Vielfachlinse sammelt infrarotes Licht aus einer entsprechenden Anzahl diskreter Richtungssektoren auf die kleine Sensorfläche. Sichtbares Licht wird mehr zurückgestreut. Der Sensor sieht je nach Linsenanordnung die Umgebung wie durch gespreizte Finger, (senkrechte) Jalousieschlitze oder den Raster eines Lochblechs. Bewegt sich nun ein Gegenstand oder Lebewesen mit einer Oberflächentemperatur genügend höher (selten: tiefer) als der Hintergrund quer durch diese Fächer aus Sichtsektoren, und ist die warme, im Infrarot daher hellere Fläche, günstigerweise etwa so breit wie ein einzelner Sichtsektor dort, so spürt der Sensor die zeitliche Abfolge warm-kalt-warm. Denn die Wärmequelle ist mal sichtbar, verschwindet dann im Sichtschatten eines „Fingers“ und taucht im Sehschlitz des nächsten Fingerspalts wieder auf. Die – durch Wärmekapazität etwas verzögerte – Temperaturänderung am Sensor bewirkt ein elektrisches Signal, das verarbeitet und verstärkt wird, um über ein Relais etwa Licht einzuschalten.

Neben Querbewegung zu den Sichtsektorstreifen wird auch das erstmalige Eintreten oder aber das ausreichend rasche Näherkommen (also „Größerwerden“) in einen solchen Streifen detektiert. Bewegungsmelder sind meist in der Empfindlichkeit einstellbar und mit einem ebenfalls justierbaren Dämmerungsschalter gekoppelt. Durch Vorsatzblenden kann ein Teil der Sichtsektoren abgedeckt und das Sensormodul eventuell auch verschwenkt werden. Ein Sensor, der selbst im Leuchtenschatten liegt, wird das Ausgehen dieser Leuchte per Zeitschaltung kaum unerwünscht als Auslösesignal werten. Radfahrer mit exponierter Haut werden von Bewegungsmeldern oft weiter gesehen als geschlossene Pkw mit Wärmeschutzglas und luftgekühlter Karosserie. Abgekühlte, gut isolierende Winterkleidung mit Kapuze und gesenktes Gesicht kann auch die Körperwärme eines Menschen verstecken.

PIR-Sensoren empfangen ausschließlich von Objekten ausgesandte Strahlen und senden selbst keine Strahlung aus, was durch die Benennung Passiv-Infrarot-Sensor zum Ausdruck kommt. PIR-Sensoren reagieren schlecht, wenn sich ein Objekt auf sie zu oder von ihnen weg bewegt. Dies liegt an deren Funktionsprinzip, da die Bewegungserkennung aufgrund eines Temperaturwechsels auf der Sensorfläche erfolgt und Bewegungen quer zum Erfassungsbereich aufgrund des vorwiegend quer angeordneten Linsenbereichs besser erkannt werden können. Durch sich aufwärmende Fußbodenheizungen können PIR-Melder fälschlicherweise ausgelöst werden.

Bewegungsmelder können über Leitungsverbindungen (direkt oder über ein Bussystem, z. B. EIB) oder durch Ausrüstung mit einem Funkmodul miteinander vernetzt werden. Wenn einer der vernetzten Bewegungsmelder reagiert, schalten alle angeschlossenen Melder ihre Verbraucher (Beleuchtung, Alarm) ein.
Verwendung als Lichtschalter
Anschlussbeispiel
Leiterplatte eines PIR-Bewegungsmoduls für eine Lampensteuerung oder anderweitige Verwendung im 230-Volt-Netz. Unterhalb des Potentiometers für die Vorgabe der Einschaltdauer befindet sich ein Fotowiderstand (LDR), welcher die Umgebungshelligkeit für die ebenfalls einstellbare Einschaltschwelle erfasst.

Ein Infrarot-Bewegungsmelder hat in der Regel einen eingebauten Dämmerungsschalter, der dafür sorgt, dass die Beleuchtung nur bei Dunkelheit vom eigentlichen Bewegungsmelder eingeschaltet werden kann. Bewegt sich eine Wärmequelle vor dem Melder, so schaltet er die Beleuchtung für eine einstellbare Zeitspanne ein und nach Ablauf der eingestellten Leuchtzeit wieder aus. Die meisten Bewegungsmelder haben zwei Einsteller (Potentiometer):

für die Einschaltdauer: legt fest, wie lange der Verbraucher eingeschaltet bleiben soll
für die Umgebungshelligkeit (Hell-Dunkel-Grenze): legt fest, ab welcher Dunkelheitsschwelle der Melder scharf sein soll

Bei den meisten Bewegungsmeldern beginnt der Zähler für die Einschaltdauer zu laufen, wenn die letzte Bewegung erkannt wurde. Wenn der Melder danach eine neue Bewegung erkennt, stellt er den Zähler wieder auf Null. Dies gewährleistet, dass der Verbraucher (z. B. Beleuchtung) nicht ausgeschaltet wird, wenn sich eine Person für längere Zeit im Erfassungsbereich aufhält.

In Deutschland gibt die VDE 0100-410:2007-06 vor, dass der PE anders als im Bild bis zum Betriebsmittel (Melder) mitzuführen ist.

Es gibt zweipolige und dreipolige Melder. Zweipolige Melder benötigen keinen Neutralleiter, da sie diesen über die nachgeschaltete Glühlampe erhalten. Sie sind nicht für andere Leuchtmittel geeignet. Dreipolige Melder benötigen einen Neutralleiter und schalten die nachfolgende Last über ein kleines Relais, damit sind alle Leuchtmittel bis zur maximalen Belastung möglich.
Verwendung als Präsenzmelder

Ein Präsenzmelder soll auch die Anwesenheit von Personen bei sitzenden und anderen ruhigen Tätigkeiten erkennen. Hierzu werden hochwertigere Melder verwendet, die bereits auf kleinste Bewegungen reagieren. Zudem sollen diese Melder empfindlich auf Veränderungen der Umgebungshelligkeit reagieren, um beim Unterschreiten eines bestimmten Schwellwerts (z. B. bei Beginn der Dämmerung) zuverlässig die künstliche Beleuchtung einzuschalten.

Präsenzmelder verfügen meist über einen zweiten Schaltkanal, welcher nur auf Bewegungen reagiert, um beispielsweise Lüftung und Heizung unabhängig von der Helligkeit zu steuern.

Um den Erfassungsbereich zu vergrößern und sicherzustellen, dass sich die Personen im empfindlicheren sogenannten „inneren Erfassungsbereich“ befinden, werden Präsenzmelder idealerweise an die Decke montiert. In größeren Räumen sollten sie gruppenweise vernetzt werden, um zu verhindern, dass sich die Beleuchtung lokal ausschaltet, wenn sich in einem Raumteil vorübergehend keine Personen aufhalten.

Mit jeder erkannten Bewegung beginnt bei einem Präsenzmelder die Messung der voreingestellten Zeit bis zur Abschaltung wieder von vorn, während einfachere Bewegungsmelder oft nach Ablauf der eingestellten Zeit die Beleuchtung zunächst ausschalten, bevor sie wieder auf Bewegungen reagieren. Aufgrund dieser Eigenschaft sollten Präsenzmelder in der Lage sein, trotz eingeschalteten Kunstlichts die Zunahme des Tageslichtanteils zu erkennen, um die Beleuchtung auszuschalten, sobald die natürliche Belichtung die Räume ausreichend erhellt.[1]
Verwendung in Einbruchmeldeanlagen

Die für Einbruchmeldeanlagen verwendeten Bewegungsmelder unterscheiden sich von den Licht-Bewegungsmeldern. Bewegungsmelder für Einbruchmeldeanlagen verwenden keinen Dämmerungssensor, da eine Bewegung immer gemeldet werden soll, unabhängig von der Umgebungshelligkeit. Dennoch sind häufig in Bewegungsmeldern für Bussysteme (zum Beispiel EIB) Dämmerungssensoren eingebaut, da der Bewegungsmelder bei nicht aktivierter Einbruchmeldeanlage andere Aufgaben erfüllen kann, zum Beispiel als Präsenzmelder. Ist die Einbruchmeldeanlage eingeschaltet (scharf), so löst eine Bewegung im Erfassungsbereich des Melders einen Alarm aus. Der Einsatz von Licht-Bewegungsmeldern als Auslöser von Einbruchmeldeanlagen ist nicht sinnvoll, da viele Bewegungsmelder nach Ausfall und Wiederkehr der Versorgungsspannung den angeschlossenen Verbraucher einschalten und in diesem Fall einen Falschalarm auslösen würden.
Mindestens erforderliche Anschlüsse für Einbruchmeldeanlagen-Bewegungsmelder

Sabotagekontakt
Öffnen des Gehäuses wird an die Einbruchmeldezentrale gemeldet
Alarmkontakt, Auslösung des Infrarot-Sensors wird an die Einbruchmeldezentrale gemeldet
Versorgungsspannung, meist 12 V oder, zur Notstromversorgung durch einen Bleiakkumulator, auch 24 V

Zusätzlich erforderliche Anschlüsse für VdS-zertifizierte Anlagen

Gehtestfunktion
Alarmspeicher, wenn mehrere Bewegungsmelder in einer Meldergruppe geschaltet sind, wird der Bewegungsmelder gespeichert, der als erstes auslöste

Manche Modelle verfügen über zwei getrennte PIR-Sensoren. Ein Alarm wird nur ausgelöst, wenn beide gleichzeitig reagieren. Dadurch wird das Risiko eines Falschalarms verringert. Einige Modelle kombinieren einen PIR-Sensor mit einem Mikrowellen-Sensor (Radar-Bewegungsmelder) oder einem Ultraschall-Bewegungsmelder. Diese Kombinationen werden meist als Dualmelder bezeichnet.

Bei den neueren Modellen ist eine Abdecküberwachung integriert – sobald der Melder durch einen Gegenstand oder Sprühsubstanzen im unscharfen Zustand der Alarmanlage „blind“ gemacht wird, wird an der Einbruchmeldezentrale eine Meldung angezeigt.

Tierresistente Bewegungsmelder gibt es nur für Einbruchmeldeanlagen. Das Auslöseverhalten dieser Bewegungsmelder ist träger als bei normalen Bewegungsmeldern. Die Montage-Richtlinien für tierresistente Bewegungsmelder müssen genau befolgt werden, um einerseits Falschalarme zu vermeiden, andererseits die Erfassungsempfindlichkeit sicherzustellen. Momentan besitzt kein tierresistenter Bewegungsmelder eine VdS-Zulassung.
Verwendung an Lichtsignalanlagen

An Lichtsignalanlagen und auf Autobahnen detektieren PIR-Sensoren das Verkehrsaufkommen zur Steuerung der Lichtsignalanlagen, zur Auslösung einer Stauwarnung oder Ausgabe einer Richtgeschwindigkeit. Diese Sensoren reagieren auf die Wärmestrahlung, die durch die Wärme der Motoren der Fahrzeuge durch die Karosserie abgegeben wird. PIR-Sensoren sind eine Alternative zu Induktionsschleifen und erfordern im Gegensatz zu jenen keinen Eingriff in die Straßendecke – sie sind oft an Ampelmasten oder Brücken angebracht. Baustellenampeln verfügen oft auch über PIR-Sensoren, so kann wenn von einer Seite kein Verkehr kommt der Gegenverkehr länger grün bekommen.
Fehlfunktion

In Räumen mit Fußbodenheizung können PIR-Sensoren nicht verwendet werden, da das großflächige Aufheizen und die damit entstehende IR-Wärmestrahlung bereits als Bewegung detektiert wird.
Leistungsaufnahme
Die Wirkleistungsaufnahme beträgt bei handelsüblichen Geräten in der Regel weniger als 1 Watt, jedoch fällt durch das Kondensatornetzteil auch eine Blindleistung an, die sich mit induktiven Lasten wie etwa Transformatoren oder Motoren kompensieren lässt.

-------------

Inspiriert von
der Natur

Schönheit kommt aus der Natur, fortschrittliche Technologie von den Menschen. FIBARO brachte beides zusammen und erschuf daraus eine Perfektion. Aus der Vereinigung der unwandelbaren Gesetze der Architektur mit der neuesten Technologie entstand der FIBARO Multi Sensor – Ihr Acht gebendes Auge auf das Heim. Inspiriert von dem Glauben der alten Ägypter haben wir den weltweit kleinsten Funk-Bewegungsmelder entworfen – so wachsam wie das Auge einer Katze.

Seit Jahrhunderten symbolisiert die Katze den behütenden Schutzgott für Familie und Heim. Ihr scharfes Seh- und Hörvermögen sowie die außergewöhnliche Wachsamkeit brachten Ihr tiefen Respekt und ehrliche Bewunderung ein. Der FIBARO Motion Sensor ist so scharf wie ein Katzenauge. Ihm fällt auf, was Sie nicht sehen können. Er verfügt über ein ausgedehntes Sichtfeld, hohe Reichweite und ist unglaublich wachsam. Er wird Ihnen das Leben nicht nur komfortabler gestalten, Sie werden sich auch sicherer fühlen.


[Resim: motion_sensor_015usd5.png]

Der FIBARO Multi Sensor steigert Ihren Lebenskomfort. Angepasst an Ihre persönlichen Bedürfnisse, lässt er Sie alle Sorgen vergessen. Genießen Sie den Luxus Sicherheit. Sein wachsames Auge wird jedes Eindringen oder versuchte Sabotage sowie Feuer oder andere Bedrohungen erkennen und Sie durch das Senden einer Nachricht an Ihr Mobilgerät darüber informieren. Jetzt wissen Sie und sehen Sie mehr!

Farben zeigen Bewegung und Temperatur an

Erfasste Bewegungen sowie die aktuelle Temperatur eines Raumes werden über die Farbe der Multicolor-LED des FIBARO Motion Sensors angezeigt. Die Einstellung der Sensibilität des Bewegungssensors ermöglicht, den Multisensor optimal an die Anforderungen des jeweiligen Raumes anzupassen. Darüber hinaus überwacht der FIBARO Motion Sensor, wie viele Personen einen Raum betreten oder wie viel Zeit jemand in einem Raum verbringt.

[Resim: motion_sensor_02e6ssi.png]

[Resim: motion_sensor_03a6ss9.png]

[Resim: motion_sensor_04ghsqa.png]

ENGLISH

Sensor


In the broadest definition, a sensor is an object whose purpose is to detect events or changes in its environment, and then provide a corresponding output. A sensor is a type of transducer; sensors may provide various types of output, but typically use electrical or optical signals. For example, a thermocouple generates a known voltage (the output) in response to its temperature (the environment). A mercury-in-glass thermometer, similarly, converts measured temperature into expansion and contraction of a liquid, which can be read on a calibrated glass tube.

Sensors are used in everyday objects such as touch-sensitive elevator buttons (tactile sensor) and lamps which dim or brighten by touching the base, besides innumerable applications of which most people are never aware. With advances in micromachinery and easy-to-use micro controller platforms, the uses of sensors have expanded beyond the most traditional fields of temperature, pressure or flow measurement,[1] for example into MARG sensors. Moreover, analog sensors such as potentiometers and force-sensing resistors are still widely used. Applications include manufacturing and machinery, airplanes and aerospace, cars, medicine, and robotics.it is also included in our day-to-day life.

A sensor's sensitivity indicates how much the sensor's output changes when the input quantity being measured changes. For instance, if the mercury in a thermometer moves 1 cm when the temperature changes by 1 °C, the sensitivity is 1 cm/°C (it is basically the slope Dy/Dx assuming a linear characteristic). Some sensors can also affect what they measure; for instance, a room temperature thermometer inserted into a hot cup of liquid cools the liquid while the liquid heats the thermometer. Sensors need to be designed to have a small effect on what is measured; making the sensor smaller often improves this and may introduce other advantages.[citation needed] Technological progress allows more and more sensors to be manufactured on a microscopic scale as microsensors using MEMS technology. In most cases, a microsensor reaches a significantly higher speed and sensitivity compared with macroscopic approache

Classification of measurement errors
An infrared sensor

A good sensor obeys the following rules:[citation needed]:

it is sensitive to the measured property,
it is insensitive to any other property likely to be encountered in its application, and
it does not influence the measured property.

The sensitivity is then defined as the ratio between the output signal and measured property. For example, if a sensor measures temperature and has a voltage output, the sensitivity is a constant with the unit [V/K]; this sensor is linear because the ratio is constant at all points of measurement.

For an analog sensor signal to be processed, or used in digital equipment, it needs to be converted to a digital signal, using an analog-to-digital converter.
Sensor deviations

If the sensor is not ideal, several types of deviations can be observed:

The sensitivity may in practice differ from the value specified. This is called a sensitivity error.
Since the range of the output signal is always limited, the output signal will eventually reach a minimum or maximum when the measured property exceeds the limits. The full scale range defines the maximum and minimum values of the measured property.[citation needed]
If the output signal is not zero when the measured property is zero, the sensor has an offset or bias. This is defined as the output of the sensor at zero input.
If the sensitivity is not constant over the range of the sensor, this is called nonlinearity. Usually, this is defined by the amount the output differs from ideal behavior over the full range of the sensor, often noted as a percentage of the full range.
If the deviation is caused by a rapid change of the measured property over time, there is a dynamic error. Often, this behavior is described with a bode plot showing sensitivity error and phase shift as a function of the frequency of a periodic input signal.
If the output signal slowly changes independent of the measured property, this is defined as drift (telecommunication). Long term drift usually indicates a slow degradation of sensor properties over a long period of time.
Noise is a random deviation of the signal that varies in time.
Hysteresis is an error caused by when the measured property reverses direction, but there is some finite lag in time for the sensor to respond, creating a different offset error in one direction than in the other.
If the sensor has a digital output, the output is essentially an approximation of the measured property. The approximation error is also called digitization error.
If the signal is monitored digitally, limitation of the sampling frequency also can cause a dynamic error, or if the variable or added noise changes periodically at a frequency near a multiple of the sampling rate may induce aliasing errors.
The sensor may to some extent be sensitive to properties other than the property being measured. For example, most sensors are influenced by the temperature of their environment.

All these deviations can be classified as systematic errors or random errors. Systematic errors can sometimes be compensated for by means of some kind of calibration strategy. Noise is a random error that can be reduced by signal processing, such as filtering, usually at the expense of the dynamic behavior of the sensor.
Resolution

The resolution of a sensor is the smallest change it can detect in the quantity that it is measuring. Often in a digital display, the least significant digit will fluctuate, indicating that changes of that magnitude are only just resolved. The resolution is related to the precision with which the measurement is made. For example, a scanning tunneling probe (a fine tip near a surface collects an electron tunneling current) can resolve atoms and molecules.
Sensors in nature
Further information: Sense

All living organisms contain biological sensors with functions similar to those of the mechanical devices described. Most of these are specialized cells that are sensitive to:

Light, motion, temperature, magnetic fields, gravity, humidity, moisture, vibration, pressure, electrical fields, sound, and other physical aspects of the external environment
Physical aspects of the internal environment, such as stretch, motion of the organism, and position of appendages (proprioception)
Environmental molecules, including toxins, nutrients, and pheromones
Estimation of biomolecules interaction and some kinetics parameters
Internal metabolic indicators, such as glucose level, oxygen level, or osmolality
Internal signal molecules, such as hormones, neurotransmitters, and cytokines
Differences between proteins of the organism itself and of the environment or alien creatures.

Chemical sensor

A chemical sensor is a self-contained analytical device that can provide information about the chemical composition of its environment, that is, a liquid or a gas phase.[2] The information is provided in the form of a measurable physical signal that is correlated with the concentration of a certain chemical species (termed as analyte). Two main steps are involved in the functioning of a chemical sensor, namely, recognition and transduction. In the recognition step, analyte molecules interact selectively with receptor molecules or sites included in the structure of the recognition element of the sensor. Consequently, a characteristic physical parameter varies and this variation is reported by means of an integrated transducer that generates the output signal. A chemical sensor based on recognition material of biological nature is a biosensor. However, as synthetic biomimetic materials are going to substitute to some extent recognition biomaterials, a sharp distinction between a biosensor and a standard chemical sensor is superfluous. Typical biomimetic materials used in sensor development are molecularly imprinted polymers and aptamers.
Biosensor
Main article: biosensor

In biomedicine and biotechnology, sensors which detect analytes thanks to a biological component, such as cells, protein, nucleic acid or biomimetic polymers, are called biosensors. Whereas a non-biological sensor, even organic (=carbon chemistry), for biological analytes is referred to as sensor or nanosensor. This terminology applies for both in-vitro and in vivo applications. The encapsulation of the biological component in biosensors, presents a slightly different problem that ordinary sensors; this can either be done by means of a semipermeable barrier, such as a dialysis membrane or a hydrogel, or a 3D polymer matrix, which either physically constrains the sensing macromolecule or chemically constrains the macromolecule by bounding it to the scaffold.

Motion detector

A motion detector is a device that detects moving objects, particularly people. A motion detector is often integrated as a component of a system that automatically performs a task or alerts a user of motion in an area. Motion detectors form a vital component of security, automated lighting control, home control, energy efficiency, and other useful systems.

Overview
Inexpensive motion detector used to control lighting

An electronic motion detector contains an optical, microwave, or acoustic sensor, and in many cases a transmitter for illumination. However, a passive sensor only senses a signal emitted by the moving object itself. Changes in the optical, microwave, or acoustic field in the device's proximity are interpreted by the electronics based on one of the technologies listed below. Most inexpensive motion detectors can detect up to distances of at least 15 feet (5 meters). Specialized systems are more expensive but have much longer ranges. Tomographic motion detection systems can cover much larger areas because the radio waves are at frequencies which penetrate most walls and obstructions, and are detected in multiple locations, not just at the location of the transmitter.

Motion detectors have found wide use in domestic and commercial applications. One common application is activation of automatic door openers in businesses and public buildings. Motion sensors are also widely used in lieu of a true occupancy sensor in activating street lights or indoor lights in walkways (such as lobbies and staircases). In such "Smart Lighting" systems, energy is conserved by only powering the lights for the duration of a timer, after which the person has presumably left the area. A motion detector may be among the sensors of a burglar alarm that is used to alert the home owner or security service when it detects the motion of a possible intruder. Such a detector may also trigger a security camera in order to record the possible intrusion.
Sensor technology
See also: Motion detection § Methods
A passive infrared detector mounted on circuit board (right), along with photoresistive detector for visible light (left); this is the type most commonly encountered in household motion sensing devices and is designed to turn on a light only when motion is detected and when the surrounding environment is sufficiently dark

There are several motion detection in wide use:

Passive infrared (PIR)
Passive infrared sensors are sensitive to a person's skin temperature through emitted black body radiation at mid-infrared wavelengths, in contrast to background objects at room temperature. No energy is emitted from the sensor, thus the name "passive infrared" (PIR). This distinguishes it from the electric eye for instance (not usually considered a "motion detector"), in which the crossing of a person or vehicle interrupts a visible or infrared beam.
Microwave
These detect motion through the principle of Doppler radar, and are similar to a radar speed gun. A continuous wave of microwave radiation is emitted, and phase shifts in the reflected microwaves due to motion of an object toward (or away from) the receiver result in a heterodyne signal at low audio frequencies.
Ultrasonic
An ultrasonic wave (sound at a frequency higher than a human ear can hear) is emitted and reflections from nearby objects are received.[1] Exactly as in Doppler radar, heterodyne detection of the received field indicates motion. The detected doppler shift is also at low audio frequencies (for walking speeds) since the ultrasonic wavelength of around a centimeter is similar to the wavelengths used in microwave motion detectors. One potential drawback of ultrasonic sensors is that the sensor can be sensitive to motion in areas where coverage isn't desired, for instance, due to reflections of sound waves around corners.[2] Such extended coverage may be desirable for lighting control, where the point is detection of any occupancy in an area. But for opening an automatic door, for example, one would prefer a sensor selective to traffic in the path toward the door.
Tomographic motion detector
Tomographic motion detection systems sense disturbances to radio waves as they pass from node to node of a mesh network. They have the ability to detect over complete areas because they can sense through walls and other obstructions.
Video camera software
With the proliferation of inexpensive digital cameras capable of shooting video, it is possible to use the output of such a camera to detect motion in its field of view using software. This solution is particularly attractive when the intention was to record video triggered by motion detection, as no hardware beyond the camera and computer is required. Since the observed field may be normally illuminated, this may be considered another passive technology. However it can also be used in conjunction with near-infrared illumination to detect motion in the "dark" (that is, with the illumination at a wavelength not detected by the human eye).

Dual-technology motion detectors

Most modern motion detectors use combinations of different technologies. While combining multiple sensing technologies into one detector can help reduce false triggering, it does so at the expense of reduced detection probabilities and increased vulnerability. For example, many dual-tech sensors combine both a PIR sensor and a microwave sensor into one unit. In order for motion to be detected, both sensors must trip together. This lowers the probability of a false alarm since heat and light changes may trip the PIR but not the microwave, or trees may trigger the microwave but not the PIR. If an intruder is able to fool either the PIR or microwave, however, the sensor will not detect.

Often, PIR technology will be paired with another model to maximize accuracy and reduce energy usage. PIR draws less energy than microwave detection[dubious – discuss], and so many sensors are calibrated so that when the PIR sensor is tripped, it activates a microwave sensor. If the latter also picks up an intruder, then the alarm is sounded.



----------------

KAYNAKLAR:

______________________

Halk Ansiklopedisi Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Helikopter Hakkında Genel Bilgiler - Hubschrauber - Helicopter
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:42 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Helikopter Hakkında Genel Bilgiler - Hubschrauber - Helicopter

Helikopter, dikey kalkış ve iniş yapabilen döner kanatlı bir hava taşıtıdır. İsmin kökü yunancada heliko pteron yani hareketli kanatlar anlamından gelir. 1907 yılında Fransız Paul Cornu ilk motorlu helikopteri uçurdu.

Çalışma Prensibi

Helikopterler dikey olarak kalkış ve iniş yapabilir ve havada sabit olarak tutunabilirler. Helikopter ve uçakların uçma prensipleri aslında aynıdır. Uçaklarda tutunma kuvveti elde edebilmek için uçak hava içinde hareket ettirilir. Ancak kanat, uçak gövdesine bağlı olduğu için sabit bir yapıdadır. Fakat helikopterlerde kanat sabit değil, hareketlidir. Yani helikopterlerde taşıma kuvveti elde edebilmek için döner kanat yani pervane kullanılır.Pervane iki ya da daha fazla palden meydana gelir.Pervane palinin profili uçak kanadının profili ile aynıdır. Helikopterin motoru palleri döndürür. Paller hava içinde hareket ettikleri için üst yüzeylerinde alçak basınç, alt yüzeylerinde ise, yüksek basınç oluşur. Bu basınç farkı taşıma kuvvetini meydana getirir. Pallerin devir sayısının ve hücum açısının (pallerin havayı karşılama açısı) artması ile bu taşıma kuvvetinin büyüklüğü de artar. Tersi bir durumda ise azalır. Taşıma kuvveti helikopterin ağırlığına eşit olduğunda helikopter havada sabit olarak tutunur. Büyük olduğunda dikey olarak yükselir. Daha az olduğunda ise, dikey olarak alçalır.

Pervanenin dönme düzlemi eğildiğinde, yani pervanenin oluşturduğu taşıma kuvvetinin yönü değiştirildiğinde, helikopter ileri - geri ve sağa - sola doğru hareket eder. Böylece helikopterin hava içinde hareket etmesi sağlanır. Pervane sürekli döndüğü için (gövde üzerinde yarattığı moment nedeniyle) helikopterin gövdesini de döndürmeye çalışır. Bunu engellemek için helikopterin kuyruğunda daha küçük olan bir pervane daha kullanılır. Kuyruktaki pervane gövde üzerindeki dönme momentini sönümler. Ayrıca sönümleme miktarı değiştirilerek gövdenin dönüşü de sağlanabilir.
Rotor adedi

Helikopterler çift ve tek rotorlu olmak üzere ikiye ayrılır. Tek rotorlu helikopter bir dikey hareketi sağlayan ana rotor ve gövdenin dönmesini engelleyen yardımcı rotor bulunur.İlk olarak bu sistem Rus asıllı göçmen Igor Sikorsky tarafından tasarlanır ve 1939 yılında başarıyla uçurulur.

Çift rotorlu helikopterler daha karmaşık olmakla birlikte yük ve yolcu taşımaya daha elverişlidir. Çift rotorlu helikopter

Uçak mühendisliği

Uçak mühendisliği, hava ile etkileşimde bulunan taşıt, hareketsiz nesne ve cihazların tasarlanması, geliştirilmesi, üretilmesi, test edilmesi, bakım/onarım işlemlerinin yapılması ve tüm bu süreçlerin yönetilmesiyle ilgilenen mühendislik dalıdır.

Bu mühendislik dalının ilgi alanına,

uçaklar : uçak, helikopter, savaş uçağı, yolcu uçağı, uzaktan kumandalı (U/K) uçaklar, U/K helikopterler vb.
deniz ve rüzgar taşıtları/araçları: gemi, denizaltı, torpido, yelkenli, paraşüt, rüzgâr gülü, rüzgâr türbini vb.
balistik cisimler: top, mermi, gülle, cirit, golf topu, fırlatmalı diğer spor dalları, göktaşı vb.
kontrollü uçan cisimler: roket, füze, uzay mekiği vb.
etrafından kuvvetli hava akımı geçen binalar: gökdelen, asma köprü vb.

gibi ürünlerin ve bu ürünlerle ilgili aerodinamik, yapı, motor, kontrol dizgelerinin tasarım, geliştirme ve inceleme (analiz) çalışmaları girer.

Havacılık ve uzay mühendisliği

Havacılık ve uzay mühendisi, hava ile etkileşen her çeşit mühendislik ürünün tasarlanması ve inşaat projelerinin hazırlanması, üretilmesi, bakım ve onarım teknolojisi ve işletmesi konularında eğitim ve araştırma yapar. Yapımı düşünülen hava taşıtının dizaynını, ön projesini hazırlar. Uçak yapımı için gerekli üretim, yöntemleri arasından hangisinin niçin daha ekonomik olacağına karar verir. Bu konuda gerekli modelleri hazırlayarak deneylerini yapar, tasarladığı hava taşıtının performans özelliklerini saptar ve istemlere göre incelemesini yapar.

Havacılık ve uzay mühendisliği programı havada seyreden her çeşit aracın tasarlanması ve inşa projelerinin hazırlanması, üretilmesi, bakım ve onarım teknolojisi ve işletmesi konularında eğitim ve araştırma yapar.

Uzay mühendisliği


Uzay mühendisliği (geniş anlamıyla "roket ve uzay aracı mühendisliği"), havada ve uzayda hareket eden araçların tasarımına yönelik bir mühendislik dalıdır. Uzay mühendisleri sivil ve askeri kuruluşlarda, dünya çevresinde yörüngeye konacak insanlı ve insansız hava-uzay araçlarını ve bunları yörüngeye koyacak roketleri tasarlayan ve inşa eden, görev ve yol planlarını hesaplayan, sürekli kontrol ederek, görevlerini yerine getirmelerini sağlayan mühendislerdir. Hava-uzay araçlarında (uçak, helikopter, roket, füze, uydu, hava-uzay robotiği vs) yapılacak bilimsel ve teknolojik amaçlı deneylerin gerçekleştirilmesinde görev alırlar.

Kuyruk rotoru

Kuyruk rotoru, tek rotorlu helikopterlerin kuyruğunun uç kısmında, dikey veya dikeye yakın bir şekilde bulunan, ana rotora göre boyut olarak daha küçük olan rotor. Kuyruk rotoru, ana rotorun neden olduğu kendi etrafında dönme hareketini engellemek için bir kuvvet uygular ve pilotun helikopteri döndürmesini sağlar.

Günümüz taşıtları içinde en çok yönlü ve şaşırtıcı olanı helikopterdir. Üç boyutta da hareket edebilmesi, hemen hemen her yere gidebilmesi nedenleri ile uçaklarla yapılamayan birçok özel görevlerde de kullanılabilirler. Ancak helikopterlerin uçma mekanizmaları uçaklara göre oldukça karışık, üretim maliyetleri de daha yüksektir. Helikopterleri uçaklardan ayıran önemli özellikler, havada asılı durabilmeleri, kendi eksenleri etrafında döne-bilmeleri ve geri geri uçabilmeleridir.

Uçaklarda gerekli gücü motor sağlar ama asıl havada kalabilmelerini sağlayan kanatlarıdır. Helikopterlerde ise havada kalmayı sağlayan motora bağlı pervanelerdir. Onları bir çeşit dönen kanat olarak düşünebiliriz. Bir helikopterde iki veya daha fazla kanat olabilir.

Kanatlara hafif bir açı verilip, ana motor çalıştırılınca, dönen kanatlar helikopteri kaldırmaya çalışır. Yerde iken sorun yoktur ama havalanınca helikopterin gövdesi, pervanenin dönüş yönünün tersine dönmeye başlar. İşte burada bu hareketi durdurabilecek ilave bir güce ihtiyaç vardır.

Bu ilave gücü sağlamanın en kolay yolu, dönüş yönüne dik ilave bir pervane koymaktır. Buna kuyruk rotoru denilir. Kuyruk rotoru aynen uçak pervanesi gibi bir itiş gücü yaratır ve helikopterin gövdesinin dönmesini dengeleyerek sabit kalmasını sağlar.

Kuyruktaki pervaneyi döndüren ayrı bir motor yoktur. Hareketini ana motordan bir şaft ile alır ve altındaki dişli kutusu vasıtası ile dönmesi gereken devirde döner. Helikopterleri tam olarak kontrol edebilmek için ana ve kuyruk pervanelerinin ayarlanabilir olmaları gerekir. Kuyruk pervanesinde kanatların eğimlerinin, yani açılarının ayarlanması ile helikopterin kendi ekseni etrafında dönebilmesi sağlanır.

Ana pervane ise çok önemlidir. Yükseklik değiştirmeyi, ileri ve geri gitmeyi, dönmeyi o sağlar. Bunun için de inanılmaz derecede dayanıklı olması gerekir. İşin asıl sırrı ise ana pervanenin dönen kanatlarının eğiklik açılarının bir tam tur süresince değişmesidir.

Helikopterlerin havada hareketsiz kalabilmeleri için pervanelerin açılan da sabit olmalıdır. Bu açılan tüm kanatlarda aynı anda değiştirmekle alçalma ve yükselme sağlanır. Kanatlar arkaya geldiklerinde açılan büyük, öne geldiklerinde daha küçük ise ileri doğru hareket, tersi durumda da geriye doğru hareket sağlanır.

Helikopter hem ileri doğru uçabilen, hem de dikine yükselip alçalabilen bir uçuş aracıdır . Tepesindeki büyük pervaneye rotor denir . Rotor havayı yatay olarak keser . Öbür uçakların pervaneleri ise havayı dikey keser . Helikopter hızla aşağı, yukarı, ileri ve geri hareket edebilir . Havada neredeyse hiç kımıldamadan da durabilir . Helikopterlerin birden çok rotoru olabilir . Rotorlar iki, üç ya da dört kanatlıdır. Bir motor kanatları hızla döndürür . Rotor kanatlarının altından geçen hava helikopteri yukarı doğru iter , üstünden geçen hava ise yukarı doğru çeker. Böylece helikopter havada yükselir . Helikopter uçak kadar hızlı yol alamadığı için, kısa mesafeli uçuşlarda kullanılır . Kalkışı ve inişi için geniş bir pist gerekmez. Bu nedenle kentlerin içinden de yolcu alabilir . Helikopterlerden karadaki ve denizdeki kurtarma işlerinde de yararlanılır . Leonardo da Vinci daha 1483'te bir helikopter tasarımı yapmıştı. Kullanıma elverişli ilk Amerikan helikopterini 1940'ta Igor Sikorsky yaptı.

ENGLISH

Helicopter

From Wikipedia, the free encyclopedia
"Helicopters" redirects here. For other uses, see Helicopter (disambiguation).
A US police Bell 206 helicopter

A helicopter is a type of rotorcraft in which lift and thrust are supplied by rotors. This allows the helicopter to take off and land vertically, to hover, and to fly forward, backward, and laterally. These attributes allow helicopters to be used in congested or isolated areas where fixed-wing aircraft and many forms of VTOL (vertical takeoff and landing) aircraft cannot perform.

The English word helicopter is adapted from the French word hélicoptère, coined by Gustave Ponton d'Amécourt in 1861, which originates from the Greek helix (ἕλιξ) "helix, spiral, whirl, convolution"[1] and pteron (πτερόν) "wing".[2][3][4][5] English language nicknames for helicopter include "chopper", "copter", "helo", "heli", and "whirlybird".

Helicopters were developed and built during the first half-century of flight, with the Focke-Wulf Fw 61 being the first operational helicopter in 1936. Some helicopters reached limited production, but it was not until 1942 that a helicopter designed by Igor Sikorsky reached full-scale production,[6] with 131 aircraft built.[7] Though most earlier designs used more than one main rotor, it is the single main rotor with anti-torque tail rotor configuration that has become the most common helicopter configuration. Tandem rotor helicopters are also in widespread use due to their greater payload capacity. Coaxial helicopters, tiltrotor aircraft, and compound helicopters are all flying today. Quadcopter helicopters pioneered as early as 1907 in France, and other types of multicopter have been developed for specialized applications such as unmanned drones.

History
Early design
See also: Bamboo-copter and Science and inventions of Leonardo da Vinci
A decorated Japanese taketombo bamboo-copter

The earliest references for vertical flight came from China. Since around 400 BC,[8] Chinese children have played with bamboo flying toys (or Chinese top).[9][10][11] This bamboo-copter is spun by rolling a stick attached to a rotor. The spinning creates lift, and the toy flies when released.[8] The 4th-century AD Daoist book Baopuzi by Ge Hong (抱朴子 "Master who Embraces Simplicity") reportedly describes some of the ideas inherent to rotary wing aircraft.[12]

Designs similar to the Chinese helicopter toy appeared in Renaissance paintings and other works.[13] In the 18th and early 19th centuries Western scientists developed flying machines based on the Chinese toy.[14]
Leonardo's "aerial screw"
Experimental helicopter by Enrico Forlanini (1877), exposed at the Museo nazionale della scienza e della tecnologia Leonardo da Vinci of Milan

It was not until the early 1480s, when Leonardo da Vinci created a design for a machine that could be described as an "aerial screw", that any recorded advancement was made towards vertical flight. His notes suggested that he built small flying models, but there were no indications for any provision to stop the rotor from making the craft rotate.[15][16] As scientific knowledge increased and became more accepted, men continued to pursue the idea of vertical flight.

In July 1754, Russian Mikhail Lomonosov had developed a small coaxial modeled after the Chinese top but powered by a wound-up spring device[14] and demonstrated it to the Russian Academy of Sciences. It was powered by a spring, and was suggested as a method to lift meteorological instruments. In 1783, Christian de Launoy, and his mechanic, Bienvenu, used a coaxial version of the Chinese top in a model consisting of contrarotating turkey flight feathers[14] as rotor blades, and in 1784, demonstrated it to the French Academy of Sciences. Sir George Cayley, influenced by a childhood fascination with the Chinese flying top, developed a model of feathers, similar to that of Launoy and Bienvenu, but powered by rubber bands. By the end of the century, he had progressed to using sheets of tin for rotor blades and springs for power. His writings on his experiments and models would become influential on future aviation pioneers.[15] Alphonse Pénaud would later develop coaxial rotor model helicopter toys in 1870, also powered by rubber bands. One of these toys, given as a gift by their father, would inspire the Wright brothers to pursue the dream of flight.[17]
Prototype created by M. Lomonosov, 1754

In 1861, the word "helicopter" was coined by Gustave de Ponton d'Amécourt, a French inventor who demonstrated a small steam-powered model. While celebrated as an innovative use of a new metal, aluminum, the model never lifted off the ground. D'Amecourt's linguistic contribution would survive to eventually describe the vertical flight he had envisioned. Steam power was popular with other inventors as well. In 1878 the Italian Enrico Forlanini's unmanned vehicle, also powered by a steam engine, rose to a height of 12 meters (40 ft), where it hovered for some 20 seconds after a vertical take-off. Emmanuel Dieuaide's steam-powered design featured counter-rotating rotors powered through a hose from a boiler on the ground.[15] In 1887 Parisian inventor, Gustave Trouvé, built and flew a tethered electric model helicopter.[citation needed]

On July 1901, Hermann Ganswindt demonstrated maiden flight of his helicopter took place in Berlin-Schöneberg, which probably was the first motor-driven flight carrying humans. A movie covering the event was taken by Max Skladanowsky, but it remains lost.[18]
Drawing from Edison's 1910 patent[19]

In 1885, Thomas Edison was given US$1,000 by James Gordon Bennett, Jr., to conduct experiments towards developing flight. Edison built a helicopter and used the paper for a stock ticker to create guncotton, with which he attempted to power an internal combustion engine. The helicopter was damaged by explosions and one of his workers was badly burned. Edison reported that it would take a motor with a ratio of three to four pounds per horsepower produced to be successful, based on his experiments.[20] Ján Bahýľ, a Slovak inventor, adapted the internal combustion engine to power his helicopter model that reached a height of 0.5 meters (1.6 ft) in 1901. On 5 May 1905, his helicopter reached four meters (13 ft) in altitude and flew for over 1,500 meters (4,900 ft).[21] In 1908, Edison patented his own design for a helicopter powered by a gasoline engine with box kites attached to a mast by cables for a rotor,[19] but it never flew.[22]
First flights

In 1906, two French brothers, Jacques and Louis Breguet, began experimenting with airfoils for helicopters. In 1907, those experiments resulted in the Gyroplane No.1, possibly as the earliest known example of a quadcopter. Although there is some uncertainty about the date, sometime between 14 August and 29 September 1907, the Gyroplane No. 1 lifted its pilot into the air about two feet (0.6 m) for a minute.[6] The Gyroplane No. 1 proved to be extremely unsteady and required a man at each corner of the airframe to hold it steady. For this reason, the flights of the Gyroplane No. 1 are considered to be the first manned flight of a helicopter, but not a free or untethered flight.
Paul Cornu's helicopter in 1907

That same year, fellow French inventor Paul Cornu designed and built a Cornu helicopter that used two 20-foot (6 m) counter-rotating rotors driven by a 24 hp (18 kW) Antoinette engine. On 13 November 1907, it lifted its inventor to 1 foot (0.3 m) and remained aloft for 20 seconds. Even though this flight did not surpass the flight of the Gyroplane No. 1, it was reported to be the first truly free flight with a pilot.[n 1] Cornu's helicopter completed a few more flights and achieved a height of nearly 6.5 feet (2 m), but it proved to be unstable and was abandoned.[6]

In 1911, Slovenian philosopher and economist Ivan Slokar patented a helicopter configuration.[23][24][25]

The Danish inventor Jacob Ellehammer built the Ellehammer helicopter in 1912. It consisted of a frame equipped with two counter-rotating discs, each of which was fitted with six vanes around its circumference. After indoor tests, the aircraft was demonstrated outdoors and made several free take-offs. Experiments with the helicopter continued until September 1916, when it tipped over during take-off, destroying its rotors.[26]
Early development
File:Bits & Pieces - BP374 - Test flight of Pescara's helicopter - 1922 - EYE FLM7760 - OB105716.ogvPlay media
Silent film of a test flight of Pescara's helicopter, 1922. EYE Film Institute Netherlands.

In the early 1920s, Argentine Raúl Pateras-Pescara de Castelluccio, while working in Europe, demonstrated one of the first successful applications of cyclic pitch.[6] Coaxial, contra-rotating, biplane rotors could be warped to cyclically increase and decrease the lift they produced. The rotor hub could also be tilted forward a few degrees, allowing the aircraft to move forward without a separate propeller to push or pull it. Pateras-Pescara was also able to demonstrate the principle of autorotation. By January 1924, Pescara's helicopter No. 1 was tested but was found to be underpowered and could not lift its own weight. His 2F fared better and set a record.[27] The British government funded further research by Pescara which resulted in helicopter No. 3, powered by a 250 hp radial engine which could fly for up to ten minutes.[28][29]
Oehmichen N°2, 1923

On 14 April 1924 Frenchman Étienne Oehmichen set the first helicopter world record recognized by the Fédération Aéronautique Internationale (FAI), flying his quadrotor helicopter 360 meters (1,181 ft).[30] On 18 April 1924, Pescara beat Oemichen's record, flying for a distance of 736 meters[27] (nearly a half mile) in 4 minutes and 11 seconds (about 8 mph, 13 km/h), maintaining a height of six feet (1.8 meters).[31] On 4 May, Oehmichen set the first 1 km closed-circuit helicopter flight in 7 minutes 40 seconds with his No. 2 machine.[6][32]

In the US, George de Bothezat built the quadrotor helicopter de Bothezat helicopter for the United States Army Air Service but the Army cancelled the program in 1924, and the aircraft was scrapped.[citation needed]

Albert Gillis von Baumhauer, a Dutch aeronautical engineer, began studying rotorcraft design in 1923. His first prototype "flew" ("hopped" and hovered in reality) on 24 September 1925,[33] with Dutch Army-Air arm Captain Floris Albert van Heijst at the controls. The controls that van Heijst used were von Baumhauer's inventions, the cyclic and collective.[34][35] Patents were granted to von Baumhauer for his cyclic and collective controls by the British ministry of aviation on 31 January 1927, under patent number 265,272.[citation needed]

In 1928, Hungarian aviation engineer Oszkár Asbóth constructed a helicopter prototype that took off and landed at least 182 times, with a maximum single flight duration of 53 minutes.[36][37]

In 1930, the Italian engineer Corradino D'Ascanio built his D'AT3, a coaxial helicopter. His relatively large machine had two, two-bladed, counter-rotating rotors. Control was achieved by using auxiliary wings or servo-tabs on the trailing edges of the blades,[38] a concept that was later adopted by other helicopter designers, including Bleeker and Kaman. Three small propellers mounted to the airframe were used for additional pitch, roll, and yaw control. The D'AT3 held modest FAI speed and altitude records for the time, including altitude (18 m or 59 ft), duration (8 minutes 45 seconds) and distance flown (1,078 m or 3,540 ft).[38][39]

In the Soviet Union, Boris N. Yuriev and Alexei M. Cheremukhin, two aeronautical engineers working at the Tsentralniy Aerogidrodinamicheskiy Institut (TsAGI, the Central Aerohydrodynamic Institute), constructed and flew the TsAGI 1-EA single lift-rotor helicopter, which used an open tubing framework, a four-blade main lift rotor, and twin sets of 1.8-meter (6-foot) diameter, two-bladed anti-torque rotors: one set of two at the nose and one set of two at the tail. Powered by two M-2 powerplants, up-rated copies of the Gnome Monosoupape 9 Type B-2 100 CV output rotary engine of World War I, the TsAGI 1-EA made several low altitude flights.[40] By 14 August 1932, Cheremukhin managed to get the 1-EA up to an unofficial altitude of 605 meters (1,985 ft), shattering d'Ascanio's earlier achievement. As the Soviet Union was not yet a member of the FAI, however, Cheremukhin's record remained unrecognized.[41]

Nicolas Florine, a Russian engineer, built the first twin tandem rotor machine to perform a free flight. It flew in Sint-Genesius-Rode, at the Laboratoire Aérotechnique de Belgique (now von Karman Institute) in April 1933, and attained an altitude of six meters (20 ft) and an endurance of eight minutes. Florine chose a co-rotating configuration because the gyroscopic stability of the rotors would not cancel. Therefore, the rotors had to be tilted slightly in opposite directions to counter torque. Using hingeless rotors and co-rotation also minimised the stress on the hull. At the time, it was one of the most stable helicopters in existence.[42]

The Bréguet-Dorand Gyroplane Laboratoire was built in 1933. It was a coaxial helicopter, contra-rotating. After many ground tests and an accident, it first took flight on 26 June 1935. Within a short time, the aircraft was setting records with pilot Maurice Claisse at the controls. On 14 December 1935, he set a record for closed-circuit flight with a 500-meter (1,600 ft) diameter.[43] The next year, on 26 September 1936, Claisse set a height record of 158 meters (520 ft).[44] And, finally, on 24 November 1936, he set a flight duration record of one hour, two minutes and 50 seconds[45] over a 44 kilometer (27 mi) closed circuit at 44.7 kilometers per hour (27.8 mph). The aircraft was destroyed in 1943 by an Allied airstrike at Villacoublay airport.[46]

Arthur M. Young, American inventor, started work on model helicopters in 1928 using converted electric hover motors to drive the rotor head. Young invented the stabilizer bar and patented it shortly after. A mutual friend introduced Young to Lawrence Dale, who once seeing his work asked him to join the Bell Aircraft company. When Young arrived at Bell in 1941, he signed his patent over and began work on the helicopter. His budget was US$250,000 to build 2 working helicopters. In just 6 months they completed the first Bell Model 1, which spawned the Bell Model 30, later succeeded by the Bell 47.[47]
Autogyro
Main article: Autogyro
Pitcairn PCA-2 autogyro, built in the U.S. under licence to the Cierva Autogiro Company

Early rotor winged flight suffered failures primarily associated with the unbalanced rolling movement generated when attempting take-off, due to dissymmetry of lift between the advancing and retreating blades. This major difficulty was resolved by Juan de la Cierva's introduction of the flapping hinge. In 1923, de la Cierva's first successful autogyro was flown in Spain by Lt. Gomez Spencer. In 1925 he brought his C.6 to Britain and demonstrated it to the Air Ministry at Farnborough, Hampshire. This machine had a four blade rotor with flapping hinges but relied upon conventional airplane controls for pitch, roll and yaw. It was based upon an Avro 504K fuselage, initial rotation of the rotor was achieved by the rapid uncoiling of a rope passed around stops on the undersides of the blades.

A major problem with the autogyro was driving the rotor before takeoff. Several methods were attempted in addition to the coiled rope system, which could take the rotor speed to 50% of that required, at which point movement along the ground to reach flying speed was necessary, while tilting the rotor to establish autorotation. Another approach was to tilt the tail stabiliser to deflect engine slipstream up through the rotor. The most acceptable solution was finally achieved with the C.19 Mk.4, which was produced in some quantities; a direct drive from the engine to the rotor was fitted, through which the rotor could be accelerated up to speed. The system was then declutched before the take-off run.

As de la Cierva's autogyros achieved success and acceptance, others began to follow and with them came further innovation. Most important was the development of direct rotor control through cyclic pitch variation, achieved initially by tilting the rotor hub and subsequently by the Austrian engineer Raoul Hafner, by the application of a spider mechanism that acted directly on each rotor blade. The first production direct control autogyro was the C.30, produced in quantity by Avro, Liore et Olivier, and Focke-Wulf.

The production model, called the C.30A by Avro, was built under licence in Britain, France and Germany and was similar to the C.30P. It carried small movable trimming surfaces. Each licensee used nationally built engines and used slightly different names. In all, 143 production C.30s were built, making it by far the most numerous pre-war autogyro.

Between 1933 and 1936, de la Cierva used one C.30A (G-ACWF) to perfect his last contribution to autogyro development before his death in late 1936.[48] To enable the aircraft to take off without forward ground travel, he produced the "Autodynamic" rotor head, which allowed the rotor to be spun up by the engine in the usual way but to higher than take-off r.p.m at zero rotor incidence and then to reach operational positive pitch suddenly enough to jump some 20 ft (6 m) upwards.[49]
Birth of an industry
Igor Sikorsky and the world's first mass-produced helicopter, the Sikorsky R-4, 1944
First airmail service by helicopter in Los Angeles, 1947

Heinrich Focke at Focke-Wulf was licensed to produce the Cierva C.30 autogyro in 1933. Focke designed the world's first practical transverse twin-rotor helicopter, the Focke-Wulf Fw 61, which first flew on 26 June 1936. The Fw 61 broke all of the helicopter world records in 1937, demonstrating a flight envelope that had only previously been achieved by the autogyro.

During World War II, Nazi Germany used helicopters in small numbers for observation, transport, and medical evacuation. The Flettner Fl 282 Kolibri synchropter—using the same basic configuration as Anton Flettner's own pioneering Fl 265—was used in the Mediterranean, while the Focke Achgelis Fa 223 Drache twin-rotor helicopter was used in Europe.[citation needed] Extensive bombing by the Allied forces prevented Germany from producing any helicopters in large quantities during the war.

In the United States, Russian-born engineer Igor Sikorsky and W. Lawrence LePage competed to produce the U.S. military's first helicopter. LePage received the patent rights to develop helicopters patterned after the Fw 61, and built the XR-1.[50] Meanwhile, Sikorsky settled on a simpler, single rotor design, the VS-300, which turned out to be the first practical single lifting-rotor helicopter design. After experimenting with configurations to counteract the torque produced by the single main rotor, Sikorsky settled on a single, smaller rotor mounted on the tailboom.

Developed from the VS-300, Sikorsky's R-4 was the first large-scale mass-produced helicopter, with a production order for 100 aircraft. The R-4 was the only Allied helicopter to serve in World War II, when it was used primarily for search and rescue (by the USAAF 1st Air Commando Group) in Burma;[51] in Alaska; and in other areas with harsh terrain. Total production reached 131 helicopters before the R-4 was replaced by other Sikorsky helicopters such as the R-5 and the R-6. In all, Sikorsky produced over 400 helicopters before the end of World War II.[52]

While LePage and Sikorsky built their helicopters for the military, Bell Aircraft hired Arthur Young to help build a helicopter using Young's two-blade teetering rotor design, which used a weighted stabilizer bar placed at a 90° angle to the rotor blades. The subsequent Model 30 helicopter showed the design's simplicity and ease of use. The Model 30 was developed into the Bell 47, which became the first helicopter certified for civilian use in the United States. Produced in several countries, the Bell 47 was the most popular helicopter model for nearly 30 years.
Turbine age
See also: Gas turbine and turboshaft

In 1951, at the urging of his contacts at the Department of the Navy, Charles Kaman modified his K-225 synchropter — a design for a twin-rotor helicopter concept first pioneered by Anton Flettner in 1939, with the aforementioned Fl 265 piston-engined design in Germany — with a new kind of engine, the turboshaft engine. This adaptation of the turbine engine provided a large amount of power to Kaman's helicopter with a lower weight penalty than piston engines, with their heavy engine blocks and auxiliary components. On 11 December 1951, the Kaman K-225 became the first turbine-powered helicopter in the world. Two years later, on 26 March 1954, a modified Navy HTK-1, another Kaman helicopter, became the first twin-turbine helicopter to fly.[53] However, it was the Sud Aviation Alouette II that would become the first helicopter to be produced with a turbine-engine.[54]

Reliable helicopters capable of stable hover flight were developed decades after fixed-wing aircraft. This is largely due to higher engine power density requirements than fixed-wing aircraft. Improvements in fuels and engines during the first half of the 20th century were a critical factor in helicopter development. The availability of lightweight turboshaft engines in the second half of the 20th century led to the development of larger, faster, and higher-performance helicopters. While smaller and less expensive helicopters still use piston engines, turboshaft engines are the preferred powerplant for helicopters today.
Uses

Due to the operating characteristics of the helicopter—its ability to take off and land vertically, and to hover for extended periods of time, as well as the aircraft's handling properties under low airspeed conditions—it has been chosen to conduct tasks that were previously not possible with other aircraft, or were time- or work-intensive to accomplish on the ground. Today, helicopter uses include transportation of people and cargo, military uses, construction, firefighting, search and rescue, tourism, medical transport, law enforcement, agriculture, news and media, and aerial observation, among others.[55]

A helicopter used to carry loads connected to long cables or slings is called an aerial crane. Aerial cranes are used to place heavy equipment, like radio transmission towers and large air conditioning units, on the tops of tall buildings, or when an item must be raised up in a remote area, such as a radio tower raised on the top of a hill or mountain. Helicopters are used as aerial cranes in the logging industry to lift trees out of terrain where vehicles cannot travel and where environmental concerns prohibit the building of roads.[56] These operations are referred to as longline because of the long, single sling line used to carry the load.[57]

The largest single non-combat helicopter operation in history was the disaster management operation following the 1986 Chernobyl nuclear disaster. Hundreds of pilots were involved in airdrop and observation missions, making dozens of sorties a day for several months.

"Helitack" is the use of helicopters to combat wildland fires.[58] The helicopters are used for aerial firefighting (water bombing) and may be fitted with tanks or carry helibuckets. Helibuckets, such as the Bambi bucket, are usually filled by submerging the bucket into lakes, rivers, reservoirs, or portable tanks. Tanks fitted onto helicopters are filled from a hose while the helicopter is on the ground or water is siphoned from lakes or reservoirs through a hanging snorkel as the helicopter hovers over the water source. Helitack helicopters are also used to deliver firefighters, who rappel down to inaccessible areas, and to resupply firefighters. Common firefighting helicopters include variants of the Bell 205 and the Erickson S-64 Aircrane helitanker.

Helicopters are used as air ambulances for emergency medical assistance in situations when an ambulance cannot easily or quickly reach the scene, or cannot transport the patient to a medical facility in time. Helicopters are also used when patients need to be transported between medical facilities and air transportation is the most practical method. An air ambulance helicopter is equipped to stabilize and provide limited medical treatment to a patient while in flight. The use of helicopters as air ambulances is often referred to as "MEDEVAC", and patients are referred to as being "airlifted", or "medevaced". This use was pioneered in the Korean war, when time to reach a medical facility was reduced to three hours from the eight hours needed in World War II, and further reduced to two hours by the Vietnam war.[59]

Police departments and other law enforcement agencies use helicopters to pursue suspects. Since helicopters can achieve a unique aerial view, they are often used in conjunction with police on the ground to report on suspects' locations and movements. They are often mounted with lighting and heat-sensing equipment for night pursuits.

Military forces use attack helicopters to conduct aerial attacks on ground targets. Such helicopters are mounted with missile launchers and miniguns. Transport helicopters are used to ferry troops and supplies where the lack of an airstrip would make transport via fixed-wing aircraft impossible. The use of transport helicopters to deliver troops as an attack force on an objective is referred to as "air assault". Unmanned aerial systems (UAS) helicopter systems of varying sizes are developed by companies for military reconnaissance and surveillance duties. Naval forces also use helicopters equipped with dipping sonar for anti-submarine warfare, since they can operate from small ships.

Oil companies charter helicopters to move workers and parts quickly to remote drilling sites located at sea or in remote locations. The speed advantage over boats makes the high operating cost of helicopters cost-effective in ensuring that oil platforms continue to operate. Various companies specialize in this type of operation.

Other uses of helicopters include:

Aerial photography
Motion picture photography
Electronic news gathering
Reflection seismology
Search and rescue
Tourism and recreation
Transport

Design features
Rotor system
Main article: Helicopter rotor
A teetering rotor system with a weighted flybar device

The rotor system, or more simply rotor, is the rotating part of a helicopter that generates lift. A rotor system may be mounted horizontally, as main rotors are, providing lift vertically, or it may be mounted vertically, such as a tail rotor, to provide horizontal thrust to counteract torque from the main rotors. The rotor consists of a mast, hub and rotor blades.

The mast is a cylindrical metal shaft that extends upwards from the transmission. At the top of the mast is the attachment point for the rotor blades called the hub. The rotor blades are attached to the hub. Main rotor systems are classified according to how the rotor blades are attached and move relative to the hub. There are three basic types: hingeless, fully articulated, and teetering; although some modern rotor systems use a combination of these.
Anti-torque features
MD Helicopters 520N NOTAR

Most helicopters have a single main rotor, but torque created as the engine turns the rotor causes the body of the helicopter to turn in the opposite direction to the rotor (by conservation of angular momentum). To eliminate this effect, some sort of anti-torque control must be used.

The design that Igor Sikorsky settled on for his VS-300 was a smaller tail rotor. The tail rotor pushes or pulls against the tail to counter the torque effect, and this has become the most common configuration for helicopter design.

Some helicopters use other anti-torque controls instead of the tail rotor, such as the ducted fan (called Fenestron or FANTAIL) and NOTAR. NOTAR provides anti-torque similar to the way a wing develops lift through the use of the Coandă effect on the tailboom.[60]
Boeing CH-47 Chinook is the most common dual rotor helicopter deployed today

The use of two or more horizontal rotors turning in opposite directions is another configuration used to counteract the effects of torque on the aircraft without relying on an anti-torque tail rotor. This allows the power normally required to drive the tail rotor to be applied to the main rotors, increasing the aircraft's lifting capacity. There are several common configurations that use the counter-rotating effect to benefit the rotorcraft:

Tandem rotors are two counter-rotating rotors with one mounted behind the other.
Coaxial rotors are two counter-rotating rotors mounted one above the other with the same axis.
Intermeshing rotors are two counter-rotating rotors mounted close to each other at a sufficient angle to let the rotors intermesh over the top of the aircraft without colliding.
Transverse rotors are pair of counter-rotating rotors mounted at each end of the wings or outrigger structures. They are found on tiltrotors and some earlier helicopters.
Quadcopters have four rotors often with parallel axes (sometimes rotating in the same direction with tilted axes) which are commonly used on model aircraft.

Tip jet designs let the rotor push itself through the air and avoid generating torque.[61]
Engines
A turbine engine used in the Mi-2 helicopter.
Main articles: Aircraft engine and Turboshaft

The number, size and type of engine(s) used on a helicopter determines the size, function and capability of that helicopter design. The earliest helicopter engines were simple mechanical devices, such as rubber bands or spindles, which relegated the size of helicopters to toys and small models. For a half century before the first airplane flight, steam engines were used to forward the development of the understanding of helicopter aerodynamics, but the limited power did not allow for manned flight. The introduction of the internal combustion engine at the end of the 19th century became the watershed for helicopter development as engines began to be developed and produced that were powerful enough to allow for helicopters able to lift humans.[citation needed]

Early helicopter designs utilized custom-built engines or rotary engines designed for airplanes, but these were soon replaced by more powerful automobile engines and radial engines. The single, most-limiting factor of helicopter development during the first half of the 20th century was that the amount of power produced by an engine was not able to overcome the engine's weight in vertical flight. This was overcome in early successful helicopters by using the smallest engines available. When the compact, flat engine was developed, the helicopter industry found a lighter-weight powerplant easily adapted to small helicopters, although radial engines continued to be used for larger helicopters.[citation needed]

Turbine engines revolutionized the aviation industry, and the turboshaft engine finally gave helicopters an engine with a large amount of power and a low weight penalty. Turboshafts are also more reliable than piston engines, especially when producing the sustained high levels of power required by a helicopter. The turboshaft engine was able to be scaled to the size of the helicopter being designed, so that all but the lightest of helicopter models are powered by turbine engines today.[citation needed]

Special jet engines developed to drive the rotor from the rotor tips are referred to as tip jets. Tip jets powered by a remote compressor are referred to as cold tip jets, while those powered by combustion exhaust are referred to as hot tip jets. An example of a cold jet helicopter is the Sud-Ouest Djinn, and an example of the hot tip jet helicopter is the YH-32 Hornet.[citation needed]

Some radio-controlled helicopters and smaller, helicopter-type unmanned aerial vehicles, use electric motors. Radio-controlled helicopters may also have piston engines that use fuels other than gasoline, such as nitromethane. Some turbine engines commonly used in helicopters can also use biodiesel instead of jet fuel.[62][63]

There are also human-powered helicopters.
Flight controls
Main article: Helicopter flight controls
Controls from a Bell 206

A helicopter has four flight control inputs. These are the cyclic, the collective, the anti-torque pedals, and the throttle. The cyclic control is usually located between the pilot's legs and is commonly called the cyclic stick or just cyclic. On most helicopters, the cyclic is similar to a joystick. However, the Robinson R22 and Robinson R44 have a unique teetering bar cyclic control system and a few helicopters have a cyclic control that descends into the cockpit from overhead.

The control is called the cyclic because it changes the pitch of the rotor blades cyclically. The result is to tilt the rotor disk in a particular direction, resulting in the helicopter moving in that direction. If the pilot pushes the cyclic forward, the rotor disk tilts forward, and the rotor produces a thrust in the forward direction. If the pilot pushes the cyclic to the side, the rotor disk tilts to that side and produces thrust in that direction, causing the helicopter to hover sideways.

The collective pitch control or collective is located on the left side of the pilot's seat with a settable friction control to prevent inadvertent movement. The collective changes the pitch angle of all the main rotor blades collectively (i.e. all at the same time) and independently of their position. Therefore, if a collective input is made, all the blades change equally, and the result is the helicopter increasing or decreasing in altitude.

The anti-torque pedals are located in the same position as the rudder pedals in a fixed-wing aircraft, and serve a similar purpose, namely to control the direction in which the nose of the aircraft is pointed. Application of the pedal in a given direction changes the pitch of the tail rotor blades, increasing or reducing the thrust produced by the tail rotor and causing the nose to yaw in the direction of the applied pedal. The pedals mechanically change the pitch of the tail rotor altering the amount of thrust produced.

Helicopter rotors are designed to operate in a narrow range of RPM.[64][65][66][67][68] The throttle controls the power produced by the engine, which is connected to the rotor by a fixed ratio transmission. The purpose of the throttle is to maintain enough engine power to keep the rotor RPM within allowable limits so that the rotor produces enough lift for flight. In single-engine helicopters, the throttle control is a motorcycle-style twist grip mounted on the collective control, while dual-engine helicopters have a power lever for each engine.

A swashplate controls the collective and cyclic pitch of the main blades. The swashplate moves up and down, along the main shaft, to change the pitch of both blades. This causes the helicopter to push air downward or upward, depending on the angle of attack. The swashplate can also change its angle to move the blades angle forwards or backwards, or left and right, to make the helicopter move in those directions.
Flight
File:Svalbard helicotper.ogvPlay media
Helicopter hovering over boat in rescue exercise

There are three basic flight conditions for a helicopter: hover, forward flight and the transition between the two.
Hover

Hovering is the most challenging part of flying a helicopter. This is because a helicopter generates its own gusty air while in a hover, which acts against the fuselage and flight control surfaces. The end result is constant control inputs and corrections by the pilot to keep the helicopter where it is required to be.[69] Despite the complexity of the task, the control inputs in a hover are simple. The cyclic is used to eliminate drift in the horizontal plane, that is to control forward and back, right and left. The collective is used to maintain altitude. The pedals are used to control nose direction or heading. It is the interaction of these controls that makes hovering so difficult, since an adjustment in any one control requires an adjustment of the other two, creating a cycle of constant correction.
Transition from hover to forward flight

As a helicopter moves from hover to forward flight it enters a state called translational lift which provides extra lift without increasing power. This state, most typically, occurs when the airspeed reaches approximately 16–24 knots, and may be necessary for a helicopter to obtain flight.
Forward flight

In forward flight a helicopter's flight controls behave more like those of a fixed-wing aircraft. Displacing the cyclic forward will cause the nose to pitch down, with a resultant increase in airspeed and loss of altitude. Aft cyclic will cause the nose to pitch up, slowing the helicopter and causing it to climb. Increasing collective (power) while maintaining a constant airspeed will induce a climb while decreasing collective will cause a descent. Coordinating these two inputs, down collective plus aft cyclic or up collective plus forward cyclic, will result in airspeed changes while maintaining a constant altitude. The pedals serve the same function in both a helicopter and a fixed-wing aircraft, to maintain balanced flight. This is done by applying a pedal input in whichever direction is necessary to center the ball in the turn and bank indicator.
Safety
HAL Dhruv at the 2008 Royal International Air Tattoo, England
Royal Australian Navy Squirrel helicopters during a display at the 2008 Melbourne Grand Prix
A Robinson R44 Raven II arrives for the 2014 Royal International Air Tattoo, England
Maximum speed limit
This section needs additional citations for verification. Please help improve this article by adding citations to reliable sources. Unsourced material may be challenged and removed. (September 2008) (Learn how and when to remove this template message)

The main limitation of the helicopter is its low speed. There are several reasons a helicopter cannot fly as fast as a fixed-wing aircraft. When the helicopter is hovering, the outer tips of the rotor travel at a speed determined by the length of the blade and the rotational speed. In a moving helicopter, however, the speed of the blades relative to the air depends on the speed of the helicopter as well as on their rotational speed. The airspeed of the advancing rotor blade is much higher than that of the helicopter itself. It is possible for this blade to exceed the speed of sound, and thus produce vastly increased drag and vibration.

At the same time, the advancing blade creates more lift traveling forward, the retreating blade produces less lift. If the aircraft were to accelerate to the air speed that the blade tips are spinning, the retreating blade passes through air moving at the same speed of the blade and produces no lift at all, resulting in very high torque stresses on the central shaft that can tip down the retreating-blade side of the vehicle, and cause a loss of control. Dual counter-rotating blades prevent this situation due to having two advancing and two retreating blades with balanced forces.

Because the advancing blade has higher airspeed than the retreating blade and generates a dissymmetry of lift, rotor blades are designed to "flap" – lift and twist in such a way that the advancing blade flaps up and develops a smaller angle of attack. Conversely, the retreating blade flaps down, develops a higher angle of attack, and generates more lift. At high speeds, the force on the rotors is such that they "flap" excessively, and the retreating blade can reach too high an angle and stall. For this reason, the maximum safe forward airspeed of a helicopter is given a design rating called VNE, velocity, never exceed.[70] In addition, it is possible for the helicopter to fly at an airspeed where an excessive amount of the retreating blade stalls, which results in high vibration, pitch-up, and roll into the retreating blade.
Noise

During the closing years of the 20th century designers began working on helicopter noise reduction. Urban communities have often expressed great dislike of noisy aircraft, and police and passenger helicopters can be unpopular. The redesigns followed the closure of some city heliports and government action to constrain flight paths in national parks and other places of natural beauty.
Vibration

Helicopters also vibrate; an unadjusted helicopter can easily vibrate so much that it will shake itself apart. To reduce vibration, all helicopters have rotor adjustments for height and weight. Blade height is adjusted by changing the pitch of the blade. Weight is adjusted by adding or removing weights on the rotor head and/or at the blade end caps. Most also have vibration dampers for height and pitch. Some also use mechanical feedback systems to sense and counter vibration. Usually the feedback system uses a mass as a "stable reference" and a linkage from the mass operates a flap to adjust the rotor's angle of attack to counter the vibration. Adjustment is difficult in part because measurement of the vibration is hard, usually requiring sophisticated accelerometers mounted throughout the airframe and gearboxes. The most common blade vibration adjustment measurement system is to use a stroboscopic flash lamp, and observe painted markings or coloured reflectors on the underside of the rotor blades. The traditional low-tech system is to mount coloured chalk on the rotor tips, and see how they mark a linen sheet. Gearbox vibration most often requires a gearbox overhaul or replacement. Gearbox or drive train vibrations can be extremely harmful to a pilot. The most severe being pain, numbness, loss of tactile discrimination and dexterity.
Loss of tail-rotor effectiveness

For a standard helicopter with a single main rotor, the tips of the main rotor blades produce a vortex ring in the air, which is a spiraling and circularly rotating airflow. As the craft moves forward, these vortices trail off behind the craft.

When hovering with a forward diagonal crosswind, or moving in a forward diagonal direction, the spinning vortices trailing off the main rotor blades will align with the rotation of the tail rotor and cause an instability in flight control.[71]

When the trailing vortices colliding with the tail rotor are rotating in the same direction, this causes a loss of thrust from the tail rotor. When the trailing vortices rotate in the opposite direction of the tail rotor, thrust is increased. Use of the foot pedals is required to adjust the tail rotor's angle of attack, to compensate for these instabilities.

These issues are due to the exposed tail rotor cutting through open air around rear of the vehicle. This issue disappears when the tail is instead ducted, using an internal impeller enclosed in the tail and a jet of high pressure air sideways out of the tail, as the main rotor vortices can not impact the operation of an internal impeller.
Critical wind azimuth

For a standard helicopter with a single main rotor, maintaining steady flight with a crosswind presents an additional flight control problem, where strong crosswinds from certain angles will increase or decrease lift from the main rotors. This effect is also triggered in a no-wind condition when moving the craft diagonally in various directions, depending on the direction of main rotor rotation.[72]

This can lead to a loss of control and a crash or hard landing when operating at low altitudes, due to the sudden unexpected loss of lift, and insufficient time and distance available to recover.
Transmission
Pascal Chretien hovering the world's first manned electric helicopter, August 2011

Conventional rotary-wing aircraft use a set of complex mechanical gearboxes to convert the high rotation speed of gas turbines into the low speed required to drive main and tail rotors. Unlike powerplants, mechanical gearboxes cannot be duplicated (for redundancy) and have always been a major weak point in helicopter reliability. In-flight catastrophic gear failures often result in gearbox jamming and subsequent fatalities, whereas loss of lubrication can trigger onboard fire.[citation needed] Another weakness of mechanical gearboxes is their transient power limitation, due to structural fatigue limits. Recent EASA studies point to engines and transmissions as prime cause of crashes just after pilot errors.[73]

By contrast, electromagnetic transmissions do not use any parts in contact; hence lubrication can be drastically simplified, or eliminated. Their inherent redundancy offers good resilience to single point of failure. The absence of gears enables high power transient without impact on service life. The concept of electric propulsion applied to helicopter and electromagnetic drive was brought to reality by Pascal Chretien who designed, built and flew world's first man-carrying, free-flying electric helicopter. The concept was taken from the conceptual computer-aided design model on September 10, 2010 to the first testing at 30% power on March 1, 2011 - less than six months. The aircraft first flew on August 12, 2011. All development was conducted in Venelles, France.[74][75]
Hazards

As with any moving vehicle, unsafe operation could result in loss of control, structural damage, or loss of life. The following is a list of some of the potential hazards for helicopters:

Settling with power, also known as a vortex ring state, is when the aircraft is unable to arrest its descent due to the rotor's downwash interfering with the aerodynamics of the rotor.[76]
Retreating blade stall is experienced during high speed flight and is the most common limiting factor of a helicopter's forward speed.
Ground resonance is a self-reinforcing vibration that occurs when the lead/lag spacing of the blades of an articulated rotor system becomes irregular.
Low-G condition is an abrupt change from a positive G-force state to a negative G-force state that results in loss of lift (unloaded disc) and subsequent roll over. If aft cyclic is applied while the disc is unloaded, the main rotor could strike the tail causing catastrophic failure.[77]
Dynamic rollover in which the helicopter pivots around one of the skids and 'pulls' itself onto its side (almost like a fixed-wing aircraft ground loop).
Powertrain failures, especially those that occur within the shaded area of the height-velocity diagram.
Tail rotor failures which occur from either a mechanical malfunction of the tail rotor control system or a loss of tail rotor thrust authority, called "loss of tail-rotor effectiveness" (LTE).
Brownout in dusty conditions or whiteout in snowy conditions.
Low rotor RPM, or "rotor droop", is when the engine cannot drive the blades at sufficient RPM to maintain flight.
Rotor overspeed, which can over-stress the rotor hub pitch bearings (brinelling) and, if severe enough, cause blade separation from the aircraft.
Wire and tree strikes due to low altitude operations and take-offs and landings in remote locations.[78]
Controlled flight into terrain in which the aircraft is flown into the ground unintentionally due to a lack of situational awareness.
Mast bumping in some helicopters[

AUF DEUTSCH

Hubschrauber
Ein Hubschrauber oder Helikopter ist ein senkrecht startendes und landendes Luftfahrzeug, das Motor­kraft auf einen oder mehrere Rotoren für Auftrieb und Vortrieb überträgt. Diese arbeiten als sich drehende Tragflächen oder Flügel, weshalb Hubschrauber zu den Drehflüglern zählen.

Das Wort Helikopter, kurz auch Heli, setzt sich zusammen aus altgriechisch ἕλιξ hélix „Windung, Spirale“ und πτερόν pterón „Flügel“ (Drehflügler).

Nicht zu den Hubschraubern gezählt werden Mischformen aus Flugzeug und Drehflügler, beispielsweise Hybride aus Dreh- und Starrflüglern oder Luftfahrzeuge ohne angetriebenen Hauptrotor wie Tragschrauber.

Geschichte

Schon Leonardo da Vinci hatte um 1487–1490 in seinen sogenannten „Pariser Manuskripten“ Skizzen eines Hubschraubers angefertigt,[1] aber erst im 20. Jahrhundert gelang die technische Umsetzung dieser Idee. Pioniere der Hubschrauberentwicklung waren u. a. Jakob Degen, Étienne Œhmichen, Raúl Pateras Pescara, Oszkár Asbóth, Juan de la Cierva, Engelbert Zaschka, Louis Charles Breguet, Alberto Santos Dumont, Henrich Focke und Igor Sikorski.
Anfänge
Experimental-Hubschrauber von Enrico Forlanini (1877), ausgestellt am Museo nazionale della scienza e della tecnologia Leonardo da Vinci Milan
Datei:Bits & Pieces - BP374 - Test flight of Pescara's helicopter - 1922 - EYE FLM7760 - OB105716.ogvMediendatei abspielen
Testflug eines Hubschraubers von Raúl Pateras-Pescara auf dem Flugplatz von Issy-les-Moulineaux, Paris (1922)

Am 13. November 1907 hob Paul Cornu mit seinem 260 kg schweren fliegenden Fahrrad für 20 Sekunden senkrecht vom Boden ab; es handelte sich hierbei um den ersten dokumentierten freien bemannten Vertikalflug. Er benutzte Tandemrotoren, die von einem 24 PS starken V8-Motor angetrieben wurden.

Ab 1910 löste Boris Nikolajewitsch Jurjew einige theoretisch-konstruktive Grundprobleme der Stabilität und des Antriebs und entwickelte die Taumelscheibe.

Im Jahr 1913 konstruierte der Dresdner Ingenieur Otto Baumgärtel einen Senkrechtstarter, der durch Verlagerung des Schwerpunktes ohne besonderen Propeller Vorwärtsbewegungen vollführen konnte.[2]

Gegen Ende des Ersten Weltkrieges führten die Konstrukteure Stephan Petróczy von Petrócz, Theodore von Kármán und Wilhelm Zurovec im Auftrag der k.u.k. Armee erfolgreiche Flugversuche mit den nach ihnen benannten Schraubenfesselfliegern PKZ-1 und PKZ-2 durch. Durch solche senkrecht aufsteigenden Fluggeräte sollten die bis dahin üblichen Fesselballone zur Feindbeobachtung ersetzt werden. Der PKZ-2 erreichte eine Flughöhe von rund 50 Metern, was zu jener Zeit einen Rekord darstellte. Bei einem Demonstrationsflug am 10. Juni 1918 in Fischamend stürzte das Gerät ab. Der zu Ende gehende Krieg verhinderte eine weitere Entwicklung.[3][4]

Am 11. November 1922 brachte Étienne Œhmichen erstmals seinen Œhmichen No.2 in die Luft, den ersten dokumentierten und zuverlässig fliegenden manntragenden Senkrechtstarter, der eine Quadrocopter-Bauweise verwendete.

Bei der Entwicklung seines Autogiro gelangen Juan de la Cierva (Spanien) im Jahr 1923 wesentliche Lösungen zur Stabilisierung des Rotors eines Drehflüglers, so z. B. die Schlaggelenke.

Am 18. April 1924 schlug der von Raúl Pateras Pescara entwickelte Pescara No. 3 den vier Tage vorher von Œhmichen aufgestellten Weltrekord für Rotorflugzeuge um das Doppelte und setzte dabei erstmals zyklische Blattverstellung ein, um den Hauptrotor zum Vortrieb zu nutzen.
Das weitere 20. Jahrhundert

In den frühen 1930er Jahren bauten Louis Charles Breguet und René Dorand mit dem Gyroplane-Laboratoire den ersten längere Zeit stabil fliegenden Hubschrauber. Er hatte Koaxialrotoren und hielt ab Juni 1935 alle internationalen Rekorde für Hubschrauber.

Die Focke-Wulf Fw 61, die zwei seitlich angeordnete Rotoren benutzte, konnte beim Jungfernflug im Juni 1936 eine Reihe von bisherigen Weltrekorden bei Hubschraubern brechen. Sie war zudem der erste Hubschrauber, mit dem eine Autorotationslandung gelang.

1941 war die deutsche Focke-Achgelis Fa 223 der erste in Serie gebaute Hubschrauber, ebenfalls mit zwei seitlich angeordneten Rotoren. Es folgten 1943 die Flettner Fl 282, ebenfalls mit Doppelrotor, und 1944 die Sikorsky R-4 „Hoverfly“ in den USA, die wie ihr Vorgänger Sikorsky VS-300 einen Einzelrotor zusammen mit einem Heckrotor verwendete.

Am 8. März 1946 erhielt die Bell 47 der Bell Aircraft Corporation, ein leichter zwei- oder dreisitziger Hubschrauber, als erster ziviler Hubschrauber die Flugzulassung in den USA. Seine Varianten waren bis in die 1980er Jahre und darüber hinaus weltweit anzutreffen.

1955 rüstete die französische Firma Sud Aviation ihren Hubschrauber Alouette II mit einer 250-kW-Turbomeca-Artouste-Wellenturbine aus und baute damit den ersten Hubschrauber mit Gasturbinenantrieb, der heute von fast allen kommerziellen Herstellern verwendet wird. Lediglich Robinson Helicopter (Robinson R22 und Robinson R44), Brantly (Brantly B-2 bzw. Brantly 305) und Sikorsky (Schweizer 300C) stellen noch Hubschrauber mit Kolbenmotoren her.

Die mit bis heute 16.000 Exemplaren meistgebaute Hubschrauberfamilie, die Bell 204 – militärisch Bell UH-1 genannt – startete am 22. Oktober 1956 zu ihrem Jungfernflug.

Die deutsche Bölkow Bo 105 wurde 1967 als erster Hubschrauber mit einem gelenklosen Rotorkopf zusammen mit GFK-Rotorblättern, die erstmals bei der Kamow Ka-26 zum Einsatz gekommen waren, ausgerüstet. Der Eurocopter EC 135 als aktueller Nachfolger benutzt eine weiterentwickelte Form, den sogenannten gelenk- und lagerlosen Rotorkopf. Dort wurden auch die Lager für die Blattwinkelverstellung durch ein aus glasfaserverstärktem Kunststoff bestehendes Drillsteuerelement mit Steuertüte ersetzt.

1968 startete mit der sowjetischen Mil Mi-12 der größte jemals gebaute Hubschrauber. Er verfügt über nebeneinander angeordnete Rotoren, ein maximales Startgewicht von 105 t bei einer maximalen Nutzlast von 40 t und 196 Passagierplätzen. Nach drei Prototypen, die eine Reihe von Rekorden erzielten, wurde die Produktion eingestellt.

1977 fand der Erstflug des größten in Serie gebauten Helikopters statt, der Mil Mi-26, die bis heute produziert und eingesetzt wird.

Ab 1983 entstand mit der RAH-66 Comanche ein Kampfhubschrauber mit Tarnkappentechnik, dessen Fertigung jedoch kurz vor Erreichen der Einsatzreife 2004 aufgrund ausufernder Kosten gestoppt wurde.

1984 flog erstmals die Sikorsky X-wing, deren Rotor beim Vorwärtsflug angehalten und festgestellt wird und dann als zusätzliche Tragfläche dient. Wie bei anderen VTOL-Konzepten sollen damit gegenüber reinen Drehflüglern bessere Flugleistungen erreicht werden. Es blieb bei einem Prototyp.
21. Jahrhundert

Im August 2008 bewies der Sikorsky X2 im Erstflug die Tauglichkeit des mit neuesten Verfahren optimierten Koaxial-Rotors in Kombination mit einem Schubpropeller – dem Prinzip der früheren Tragschrauber. Zwei Jahre später erreichte er mit 250 Knoten True Airspeed (463 km/h) das Entwicklungsziel und überbot damit den bisherigen Geschwindigkeitsrekord um 15 %. Auch andere Hersteller erprobten ähnliche neue Hochgeschwindigkeits-Muster, so Eurocopter den X³ und Kamow den Ka-92.

Im Oktober 2011 fand mit dem Volocopter der weltweit erste bemannte Flug mit einem rein elektrisch angetriebenen Hubschrauber statt.

Funktion
Starrer Rotorkopf einer Bo 105

Die rotierenden Rotorblätter erzeugen durch die anströmende Luft einen dynamischen Auftrieb. Wie bei den starren Tragflächen eines Flugzeugs ist dieser u. a. abhängig von ihrem Profil, dem Anstellwinkel und der (über die Blattlänge nicht konstanten) Anströmgeschwindigkeit der Luft, siehe Hauptrotor.

Wenn ein Hubschrauber sich vorwärts bewegt, ändert sich die Anströmgeschwindigkeit, da sich Umlauf- und Fluggeschwindigkeit des nach vorne bewegten Blattes addieren. Beim zurücklaufenden Blatt subtrahieren sie sich, siehe auch die Skizze weiter unten.

Durch die Aerodynamik der Rotorblätter entstehen beim Flug asymmetrische Kräfte auf die jeweils nach vorne und nach hinten bewegten Blätter, die bei älteren Modellen durch Schlag- und Schwenkgelenke an der Befestigung, dem Rotorkopf, aufgefangen werden mussten. Neuere Konstruktionen kommen ohne diese Gelenke aus. Rotorkopf und -blätter bestehen bei diesen neueren Modellen aus einem Verbund von Materialien unterschiedlicher Elastizität (Elastomeren sowie hochfesten und leichten Metallen wie Titan), welche die in Größe und Richtung sich ständig ändernden dynamischen Kräfte bewältigen können, ohne dass die Bauteile hierdurch Schaden nehmen. Ein solcher gelenkloser Rotorkopf wurde erstmals bei der Bölkow Bo 105 durch Blätter aus glasfaserverstärktem Kunststoff und einem massiven Rotorkopf aus Titan im Verbund mit Elastomeren realisiert. Beim Eurocopter EC 135 wurde dieser zum lagerlosen Rotorkopf weiterentwickelt, der sich bei den meisten Modellen durchgesetzt hat.
Blattverstellung

Die zyklische (auch rotationsperiodische) Blattverstellung – allgemein auch Blattsteuerung genannt – dient der Steuerung der Horizontalbewegung des Hubschraubers, die eine Neigung der Haupt-Rotorebene erfordert. Zum Einleiten oder Beenden von Vorwärts-, Rückwärts- oder Seitwärtsflug werden die Einstellwinkel der Blätter während des Umlaufs des Rotors (zyklisch) verändert. Dies führt zu einer zyklischen Schlagbewegung der Blätter, sodass ihre Blattspitzen auf einer Ebene umlaufen, die sich in der beabsichtigten Richtung neigt. Der Auftrieb bleibt auf dem gesamten Umlauf konstant. Dementsprechend steht der Rotorschub, der den Hubschrauber trägt und vorwärtsbringt, im rechten Winkel zur Blattspitzenebene. Die im Schwebeflug rein senkrecht hebende Kraft erhält durch diese Neigung nun einen nach vorne treibenden Schub. Aufgrund des Rumpfwiderstandes neigt sich der gesamte Hubschrauber und damit auch seine Rotorwelle ebenfalls in Flugrichtung.

Wenn der Schwerpunkt des Hubschraubers (bei geeigneter Beladung) in Verlängerung der Rotorwelle liegt, geht der Schub bei jeder gleichbleibenden Fahrt durch den Schwerpunkt. Die Blattspitzenebene befindet sich dann im rechten Winkel zur Rotorwelle, und Schlagbewegungen finden nicht statt. Sie gibt es nur bei anderen Schwerpunktlagen oder wenn die Fluggeschwindigkeit geändert werden soll.

Mit der kollektiven Blattverstellung (Pitch) verändert der Pilot den Anstellwinkel aller Rotorblätter gleichmäßig, was zum Steigen oder Sinken des Hubschraubers führt. Einfache Konstruktionen, etwa bei verschiedenen Elektroantrieben in Modellhubschraubern, ersetzen diese Steuerung durch eine Drehzahländerung. Nachteilig ist dabei die längere Reaktionszeit durch die Massen-Trägheit des Hauptrotors.

Die Rotorblätter werden meist mit einer Taumelscheibe angesteuert. Deren unterer, feststehender Teil wird vom Piloten mit Hilfe des „kollektiven“ Verstellhebels nach oben oder unten verschoben. Mit dem „zyklischen“ Steuerknüppel kann dieser wiederum in jede Richtung geneigt werden. Der obere (sich mit dem Rotor drehende) Teil der Taumelscheibe überträgt über Stoßstangen und Hebel an den Blattwurzeln den gewünschten Einstellwinkel auf die Rotorblätter.
Rotorvarianten und Giermomentausgleich

Man unterscheidet Einrotorsysteme, Doppelrotoren und vier Rotoren (Quadrocopter). Mit Ausnahme des Blattspitzenantriebs werden die Rotoren dabei stets durch einen Motor im Rumpf angetrieben. Dadurch entsteht an der Rotorachse ein Gegen-Drehmoment (Giermoment), das bei einem einzelnen Rotor eine gegenläufige Drehung des Rumpfes erzeugen würde. Um dieses zu kompensieren, werden verschiedene Konstruktionen benutzt:

Einrotorsystem
Erzeugung eines seitlichen Gegenschubs durch einen Heckrotor, auch gekapselt als Mantelpropeller beim Fenestron, oder durch Schubdüsen beim NO-TAil-Rotor-(NOTAR)-System.

Heckrotor eines Super Pumas

Fenestron an einem EC 120

Doppelrotorsysteme
Zwei gegenläufige Hauptrotoren, deren Giermomente sich ausgleichen – durch Anordnung übereinander auf derselben Achse (Koaxialrotor), hintereinander (Tandem-Konfiguration) oder nebeneinander (transversal). Eine weitere Variante sind die ineinandergreifenden Rotoren mit nahe zusammenliegenden, zueinander schräggestellten Drehachsen beim Flettner-Doppelrotor. Beim Sikorsky X2 ermöglicht die Koaxial-Bauweise auch höhere Geschwindigkeiten in Kombination mit einem Schubpropeller, wie er erstmals 1947 beim Fairey Gyrodyne verwendet wurde.

Koaxialhubschrauber KA-27 der russischen Marine

Transversal-Konfiguration des Focke-Wulf Fw 61

Kaman K-1200 K-Max mit gegenläufigem Flettner-Doppelrotor von vorn

Chinook der Royal Air Force mit Doppelrotor in Tandem-Konfiguration

Dreifachrotorsysteme
Nur selten (Cierva W.11), in der Planung (Mil Mi-32) oder im Modellbau (Tribelle, Tricopter) traten Dreifach-Rotoren auf, bei denen das Drehmoment durch leichtes Kippen der Rotorhochachsen oder auch durch Schwenkbarkeit eines der Rotoren ausgeglichen wird.

Cierva W.11 mit drei Hauptrotoren

Quadrocopter
Der Quadrocopter verwendet vier Rotoren in einer Ebene und erlaubt allein durch verknüpfte Verstellung von Pitch oder Drehzahl eine Steuerung um alle drei Achsen. Üblich ist quadratische Anordnung, nötig ist gegenläufiger Drehsinn benachbarter Rotoren. Auf Basis dieser Technologie werden auch Muster mit sechs, acht und zwölf Rotoren eingesetzt.

Die als Quadrocopter ausgelegte Curtiss-Wright VZ-7

Der AirRobot AR 100-B

Blattspitzenantrieb
Beim Blattspitzenantrieb wird der Rotor durch Rückstoß eines Propellers oder Gasstrahls angetrieben, sodass kein Gegendrehmoment auf den Rumpf wirkt.

Ein System mit zwei Rotoren ist zwar technisch die effizientere Konstruktion, da alle Rotoren zum Auf- und Vortrieb genutzt werden, während der Heckrotor im Schwebeflug etwa 15 % der Gesamtleistung kostet. In der Praxis hat sich jedoch weitgehend das Einrotorsystem mit einem Heckrotor durchgesetzt. Ökonomisch schlagen hier die niedrigeren Bau- und Wartungskosten bei nur je einem Rotorkopf und Getriebe ins Gewicht, da diese die beiden aufwendigsten und empfindlichsten Baugruppen eines Hubschraubers sind.

Heckrotoren gibt es in Ausführungen mit zwei bis fünf Blättern. Um den Lärm zu verringern, werden teils vierblättrige Rotoren in X-Form eingesetzt. Eine besonders leise Variante ist der Fenestron, ein ummantelter Propeller im Heckausleger mit bis zu 18 Blättern.

Meist wird der Heckrotor aus dem Hauptgetriebe über Wellen und Umlenkgetriebe angetrieben, sodass seine Drehzahl stets proportional zu der des Hauptrotors ist. Der Schub zur Steuerung um die Gierachse wird hierbei vom Piloten mit den Pedalen über den Einstellwinkel der Heckrotorblätter analog der kollektiven Verstellung des Hauptrotors geregelt.

Während des Reiseflugs wird bei vielen Konstruktionen der Heckrotor dadurch entlastet, dass ein Seitenleitwerk das Giermoment weitgehend kompensiert. Dies wird meist durch Endscheiben an der horizontalen Dämpfungsfläche realisiert, die zur Rumpflängsachse schräg gestellt sind, bei einer einzelnen Seitenflosse in der Regel zusätzlich durch ein asymmetrisches Profil.
Notsteuerung und Autorotation

Sollte der Antrieb ausfallen, können Hubschrauber trotzdem noch landen.[5] Dazu muss der Pilot in einen steilen Sinkflug übergehen, wobei der freilaufende Rotor durch die nun von unten nach oben anströmende Luft in Drehung gehalten bzw. möglichst beschleunigt wird, um den Drehimpuls zu erhalten oder zu erhöhen. Diese daraus resultierende Autorotation wie beim Tragschrauber liefert den die Sinkgeschwindigkeit limitierenden Auftrieb und unterstützt den Helikopter beim Halten in aufrechter Position. Ein Giermomentausgleich ist dabei nicht notwendig, da nur das geringe Moment aus der Lagerreibung (im Hauptrotorkopf, Getriebe und Antrieb) auszugleichen wäre, das aber bis zur Landung nicht zu einem kritischen Anstieg der Gierrate führt. Eine solche Landung ist daher auch beim Ausfall des Heckrotors möglich, z. B. bei Bruch der Antriebswelle für den Heckrotor, des Winkelgetriebes zum Heckrotor oder gar des ganzen Heckauslegers.

Kritisch ist schon das Erreichen eines geeigneten Platzes für diese Notlandung. Kurz vor dem Erreichen des Bodens wird nun der kollektive Einstellwinkel (Anstellwinkel) von leicht negativ auf positiv vergrößert, um den Auftrieb deutlich zu erhöhen. Damit wird das Sinken mit dem Ziel eines halbwegs sanften und für Technik und Besatzung sicheren Aufsetzens abgebremst, doch auch die Rotordrehung. Der Drehimpuls des Rotors nimmt dabei ab, seine Energie wird aufgezehrt, es gibt daher nur einen Versuch für dieses heikle Manöver. Der Verlust der Steuerung um die Hochachse und die Notwendigkeit, den richtigen Moment genau zu treffen, da der Drehimpuls des Rotors nur für einen Versuch ausreicht, macht dieses Manöver jedoch stets riskant. Weiterhin bedarf es einer Mindesthöhe über Grund, da beim Ausfall des Hauptantriebes ein Durchsacken unvermeidlich ist und auch Zeit benötigt wird, um in die neue Fluglage überzuleiten.
Steuerung
Cockpit eines AS 332 L1 „Super Puma“ der deutschen Bundespolizei

Ein Hubschrauber ist ein nicht eigenstabiles Luftfahrzeug – er hat vor allem im Schwebeflug und langsamen Flug stets die Tendenz, seine Fluglage zu verlassen und in die eine oder andere Richtung zu schieben, sich zu neigen oder zu drehen. Dies ist u. a. darin begründet, dass der Neutralpunkt über dem Rumpf und damit über dem Schwerpunkt liegt. Der Pilot muss diese Bewegungen durch kontinuierliche, entgegenwirkende Steuereingaben abfangen. Bei einer Fluggeschwindigkeit oberhalb von ca. 100 km/h verhält sich ein Hubschrauber ähnlich wie ein Tragflächenflugzeug und ist entsprechend einfach zu steuern. Besondere Gefahren beinhaltet die Landung, da bei einem Motorausfall in zu geringer Höhe nicht genug Reserven vorhanden sind, in Autorotation überzugehen. Bei der Bodenberührung kann die sogenannte Bodenresonanz auftreten, die sehr schnell zur Zerstörung des Hubschraubers führen kann.[6]

Anders als im Starrflügel-Flugzeug sitzt der Pilot eines Hubschraubers in der Regel auf der rechten Seite. Zur Steuerung benötigt er beide Hände und Füße:

Mit der linken Hand kontrolliert er über einen Hebel die kollektive Blattverstellung (englisch Pitch). Dabei wird die Taumelscheibe gerade über die Rotorachse nach oben bzw. unten geschoben und so der Anstellwinkel aller Rotorblätter des Hauptrotors in gleichem Maße geändert und damit der Auftrieb des Rotors erhöht oder vermindert. Dadurch steigt bzw. sinkt der Hubschrauber. Um bei Vergrößerung des Anstellwinkels der Hauptrotorblätter den Abfall der Rotordrehzahl durch die daraus resultierende Erhöhung des Luftwiderstandes zu verhindern, wird über diesen Hebel auch die Motor- bzw. Turbinenleistung erhöht. Das erfolgt entweder manuell mit einem Drehgriff am Hebel oder automatisch. Durch die Änderung der Motor- bzw. Turbinenleistung wird auch das erzeugte Drehmoment geändert, was ein Gegensteuern über den Heckrotor erforderlich macht.
Mit der rechten Hand kontrolliert der Pilot über den Steuerknüppel (im obigen Foto der S-förmig gebogene Knüppel mittig vor dem Pilotensitz) die zyklische Blattverstellung. Dadurch wird die Taumelscheibe geneigt und die Rotorebene entsprechend geändert und so die Bewegung des Hubschraubers um die Längs- (Rollen nach links oder rechts) und Querachse (Nicken nach vorne oder hinten) eingeleitet. Die mit dem Steuerknüppel über die Taumelscheibe an den Rotorkopf gegebenen Steuerbefehle ermöglichen auch Kombinationen von Nick- und Rollbewegungen.
Am Cockpitboden befinden sich zwei Pedale, mit denen der Anstellwinkel des Heckrotors und damit die Bewegung des Hubschraubers um die Gierachse (Hochachse), also die Drehung nach rechts bzw. links, gesteuert wird.

Flugleistungen
Geschwindigkeitsüberlagerung am vor- und rücklaufenden Blatt
Datei:EC 145.oggMediendatei abspielen
Flugvorführung mit einem Airbus Helicopters H145

Hubschrauber erreichen prinzipiell nicht die Flugleistungen von Starrflügelflugzeugen: Die Höchstgeschwindigkeit liegt meist zwischen 200 und 300 km/h, einige Kampfhubschrauber erreichen über 360 km/h. Der Geschwindigkeitsrekord liegt bei 472 km/h und wurde am 7. Juni 2013 mit einem Eurocopter X³ erzielt.

Die Höchstgeschwindigkeit wird dabei durch die Aerodynamik der Rotorblätter begrenzt: Das jeweils nach vorne laufende Blatt hat gegenüber der von vorn anströmenden Luft eine höhere Geschwindigkeit als das nach hinten laufende. Nähert sich nun das vorlaufende Blatt im Außenbereich der Schallgeschwindigkeit, kommt es dort zu einem Abfall des Auftriebs, starker Erhöhung des Widerstands und großer Blattbeanspruchung durch Torsionsmomente. Dies äußert sich etwa in starken Schwingungen und erschwert so dem Piloten die Kontrolle über den Hubschrauber.

Für einen typischen Rotordurchmesser von 10 m bedeutet dies, dass der Rotor nicht mehr als ca. 11 Umdrehungen pro Sekunde (das sind 660 Umdrehungen pro Minute) ausführen kann, ohne dass in den Außenbereichen der Rotorblätter die Schallgeschwindigkeit (ca. 343 m/s bei 20 °C) überschritten wird. Typische Drehzahlen des Rotors im Betrieb liegen daher deutlich unter diesem Wert.

Häufig wird die Geschwindigkeit eines Hubschraubers jedoch durch das rücklaufende Rotorblatt begrenzt: Hier führt die Kombination aus hohem Anstellwinkel (zyklische Verstellung, s. o.) und geringer Strömungsgeschwindigkeit zum Strömungsabriss und damit zum Auftriebsverlust. Viele Hubschrauber kippen daher beim Erreichen der kritischen Geschwindigkeit zuerst auf die Seite, auf der sich die Rotorblätter nach hinten drehen, bevor die nach vorne drehenden Blätter in den Überschallbereich gelangen.

Auch die Gipfelhöhe ist begrenzt und liegt typisch etwa bei 5.000 Metern, wobei einzelne Modelle bis zu 9.000 Meter erreichen. Der FAI-Höhenrekord von 12.442 m wurde im Juni 1972 von Jean Boulet mit einer Aérospatiale SA-315 aufgestellt.[7] Erst im März 2002 wurde er durch einen Flug von Fred North mit einem Eurocopter AS 350 überboten (12.954 m),[8] der allerdings bisher (2012) von der FAI nicht als offizieller Rekord anerkannt wurde.

Der Kraftstoffverbrauch eines Hubschraubers liegt bei gleicher Zuladung auf die Flugstrecke bezogen meist deutlich über dem eines Tragflächenflugzeugs.

Ein Vorteil des Hubschraubers liegt hingegen in der Fähigkeit, in der Luft stehen zu bleiben (Schwebeflug, auch Hover genannt), rückwärts oder seitwärts zu fliegen, sowie sich im langsamen Flug um die Hochachse (Gierachse) zu drehen. Weiterhin kann er senkrecht starten und landen (VTOL) und benötigt daher keine Start- und Landebahn. Steht kein regulärer Hubschrauberlandeplatz zur Verfügung, reicht dazu bereits ein ebener und hindernisfreier Platz von ausreichendem Durchmesser.
Rekorde (Auswahl)
Typ Rekord Hubschraubertyp Pilot Datum Ort
Horizontal-
Geschwindigkeit 472,3 km/h Eurocopter X3 Hervé Jammayrac[9] 7. Juni 2013 Istres (FRA)
Höchste
Steighöhe 12.954 m Eurocopter AS 350 Frédéric North 25. März 2002 Kapstadt (ZAF)
Höchste
Starthöhe 8.848 m Eurocopter AS 350 Didier Delsalle 14. Mai 2005 Mount Everest (NPL)
Längster Distanzflug
ohne Landung 3.561,55 km Hughes OH-6 Robert G. Ferry 6. April 1966 Culver City, CA –
Ormond Beach, FL (USA)
Verwendung

Der Betrieb eines modernen Hubschraubers ist im Vergleich zu einem Flächenflugzeug mit vergleichbarer Zuladung deutlich teurer. Dennoch ergeben sich aufgrund seiner Fähigkeit, auf unvorbereitetem Gelände starten und landen zu können, eine Reihe von zusätzlichen Einsatzgebieten, unterscheidbar in zivile und militärische.
Zivile Verwendung
Rettungshubschrauber Eurocopter EC 135 der ADAC Luftrettung
Französische Aérospatiale SA-315 Lama als Kamerahubschrauber

Die häufigste Verwendung in Mitteleuropa ist, gemessen am Flugstundenaufkommen, mit Abstand der Arbeitsflug. Dazu zählen die Überwachung von Strom-, Gas- und Öltransportleitungen, Flüge in der Land- und Forstwirtschaft, Außenlastflüge, Vermessungsflüge, Bildflüge, Waldbrandbekämpfung etc. Das Spannen einer Vorausleine für das Seilziehen einer Seilbahn, Freileitung oder Seilbrücke kann auch mit einem Modellhubschrauber erfolgen. Zum Trimmen von Baumbewuchs an Freileitungstrassen wird ein verdrehfest vom Helikopter hängendes Schwert mit acht großen Kreissägeblättern verwendet.[10] Ein Militärhubschrauber wurde eingesetzt, um per Downwash außerordentlich starken Schneebelag, der Äste zum Brechen bringen könnte, von Bäumen entlang einer gesperrten Bahntrasse zu blasen.[11]

Ein weiteres wichtiges Einsatzfeld ist die Luftrettung mit dem Rettungshubschrauber, wofür es allein in Deutschland über 50 Stützpunkte gibt. Weitere Spezialisierungen stellen Intensivtransporthubschrauber, Großraum-Rettungshubschrauber, Notarzteinsatzhubschrauber und Bergrettungsdienst dar. Auch bei der Polizei und bei der Feuerwehr sind Hubschrauber zu einem wichtigen unterstützenden Faktor geworden.

Für den zivilen Passagiertransport werden Transporthubschrauber eingesetzt, etwa bei Bohrinseln, wo sie ein wichtiges Element der Logistik darstellen. Eine weitere Anwendung ist der Frachttransport, wenn Güter schnell direkt an einen bestimmten Ort zu bringen sind. Im Hochgebirge ist der Transport von Baumaterial und Bauteilen mangels geeigneter Landwege oft wichtig für die Errichtung und Versorgung von alpinen Einrichtungen. Gleiches gilt für Montagearbeiten an unzugänglichen Stellen; mitunter werden Hubschrauber dort auch als Baukran eingesetzt. Alpine Schutzhütten, die nicht mit Fahrzeugen erreichbar sind und bis in die siebziger Jahre mit Tragtieren oder bei schwierigeren Zugangswegen mit Trägern versorgt wurden, erhalten heute den Lebensmittelnachschub und die Entsorgung überwiegend mit dem Hubschrauber. In nichtmechanisierbaren steilen Weinbergen werden Pflanzenschutzmittel zum Teil von Hubschraubern versprüht. Im Touristikbereich werden Rundflüge und Heliskiing angeboten. Eine weitere Verwendung von Hubschraubern ist der Kunstflug, bei dem die hohe Belastbarkeit moderner Hubschrauberkonzepte, vor allem der Rotoren und deren Steuerung, demonstriert wird.

In Deutschland sind 745 Hubschrauber zugelassen (Stand 2014).[12] Sie haben die Kennzeichenklasse H, tragen also ein Luftfahrzeugkennzeichen der Form D-Hxxx.
Militärische Verwendung
Kampfhubschrauber AH-64D Apache Longbow mit Radareinheit über dem Rotor

Neben dem überwiegenden Einsatz als Transporthubschrauber zum Truppentransport findet man als weitere typische militärische Anwendungen

den Kampf gegen Bodenziele
die Panzerabwehr durch spezialisierte Kampfhubschrauber wie den Eurocopter Tiger, den Hughes AH-64 oder den Mil Mi-24,
die Artilleriebeobachtung,
Combat Search and Rescue (CSAR, deutsch ‚Suchen/Retten im Gefecht‘),
die Luftabwehr (Bordkanone, Luft-Luft-Rakete) und
Einsätze bei der Marine zur U-Jagd, Seeaufklärung und Seenotrettung (SAR – Search and Rescue).

Siehe auch: Bordhubschrauber, Militärhubschrauber und Hubschrauber der Bundeswehr
Unfälle
In den Bergen Albaniens während einer Übung abgestürzter Kampfhubschrauber des Typs Hughes AH-64 Apache

Verglichen mit Tragflächenflugzeugen weisen Hubschrauber eine deutlich höhere Unfallhäufigkeit auf: Zwischen 1980 und 1998 verzeichnete die Bundesstelle für Flugunfalluntersuchung (BFU) bei Hubschraubern statistisch pro einer Million Abflüge 54 Unfälle mit sechs Toten, bei Tragflächenflugzeugen lediglich zehn Unfälle mit 1,6 Toten. Die Unfallursachen liegen dabei anteilig mit über 80 % im menschlichen Versagen.

Aus Sicht der Technik sind Hubschrauber nicht unsicherer als Tragflächenflugzeuge und werden unter den gleichen Zuverlässigkeitsforderungen ausgelegt und zugelassen. Die höhere Unfallgefahr kann mehr durch die Einsatzbedingungen erklärt werden: Rettungsdienste und Militär können einen Einsatzort nicht vorher bestimmen, Hindernisse wie Antennen oder Stromleitungen sind dem Piloten dann teilweise unbekannt. Einsätze im Hochgebirge, wie Lastentransport und Bergrettung, können wiederum durch die geringere Luftdichte und Abwinde den Antrieb an die Leistungsgrenze bringen. Bei dessen Ausfall sind zudem die Bedingungen für eine Autorotations-Landung häufig schlecht.

Optionale Seilschneider oberhalb und unterhalb der Kabine können in bestimmten Situation Seile durchschneiden, um Unfälle zu verhindern. Seile von Stromleitungen, Mastabspannungen und Seilbahnen sind nur teilweise markiert und auf 50.000er-Detailkarten verzeichnet und stellen eine besondere Gefahr bei niedrigen Flügen dar.
Technik-Artikel

Weitere Details zu Bauweise und Technik von Hubschraubern finden sich in diesen Artikeln:

Varianten der Bauweise zum Drehmomentausgleich
Heckrotor-Konfiguration – Hubschrauber mit seitlichen Rotoren – Tandem-Konfiguration – Koaxialrotor – Flettner-Doppelrotor – Blattspitzenantrieb
Verwandte Flugzeug-Bauweisen
Tragschrauber – Flugschrauber – Wandelflugzeug – Senkrechtstarter – VTOL
Rotor
Hauptrotor – Rotorkopf – Taumelscheibe – Schlaggelenk – Schwenkgelenk
Schwebeflug
Landevorrichtung
Hubschraubertriebwerk
Modellhubschrauber

Wichtige Hersteller

Europa:

Airbus Helicopters: Tochter des europäischen Luft- und Raumfahrtkonzerns Airbus Group, in der u. a. die deutschen Vereinigten Flugtechnischen Werke (VFW) und Messerschmitt-Bölkow-Blohm (MBB) sowie Aérospatiale und Sud Aviation aus Frankreich aufgegangen sind. Airbus Helicopters beschäftigt rund 14.000 Mitarbeiter, im Jahr 2006 wurden 615 Hubschrauber neu bestellt, der Marktanteil weltweit beträgt etwa 30 Prozent. Aktuell sind etwa 9800 Hubschrauber in 140 Ländern in Betrieb.
Italien/Vereinigtes Königreich: AgustaWestland (früher Agusta in Turin, Westland Aircraft in Yeovil)
Polen: Państwowe Zakłady Lotnicze (PZL)
Russland: Mil, Kamow

Südamerika:

Brasilien: Helibras (Teil der Eurocopter-Gruppe)

Asien:

Indien: Hindustan Aeronautics Limited (HAL)

Afrika:

Südafrika: Denel

Nordamerika:

USA: Bell Helicopter, Robinson Helicopter, Enstrom, Schweizer Aircraft Corporation, Kaman, zu Boeing Helicopters gehören u. a.: MD Helicopters und Vertol, Sikorsky

Siehe auch

Kategorie:Hubschrauberhersteller
Liste der Hubschraubertypen
Muskelkraft-Hubschrauber
Heliskiing
Liste von Flugzeugtypen
Hubschrauberlandeplatz
Bodeneffekt
Heli-Expo
Kategorie:VTOL-Flugzeug

Literatur

In chronologischer Sortierung:

Engelbert Zaschka: Drehflügelflugzeuge. Trag- und Hubschrauber. C. J. E. Volckmann Nachf. E. Wette, Berlin-Charlottenburg 1936, OCLC 20483709, DNB 578463172.
Rolf Besser: Technik und Geschichte der Hubschrauber. Von Leonardo da Vinci bis zur Gegenwart. Bernard & Graefe, Bonn 1996, ISBN 3-7637-5965-4.
Kyrill von Gersdorff, Kurt Knobling: Hubschrauber und Tragschrauber. Bernard & Graefe, Bonn 1999, ISBN 3-7637-6115-2.
Heinrich Dubel: Helikopter Hysterie Zwo. Fantôme, Berlin 2011, ISBN 978-3-940999-18-4.
Steve Coates, Jean-Christophe Carbonel: Helicopters of the Third Reich. Ian Allen 2003, ISBN 1-903223-24-5 (englisch).
Ernst Götsch: Luftfahrzeugtechnik. Motorbuchverlag, Stuttgart 2003, ISBN 3-613-02006-8.
Walter J. Wagtendonk: Principles of helicopter flight. Aviation Supplies & Acad., Newcastle 2003, ISBN 1-56027-217-1 (englisch).
Yves Le Bec: Die wahre Geschichte des Helikopters. Von 1486 bis 2005. (Originaltitel: La véritable histoire de l'hélicoptère.) Vorwort von Jean Boulet. Ducret, Chavannes-près-Renens 2005, ISBN 2-8399-0100-5.
Walter Bittner: Flugmechanik der Hubschrauber. Technologie, das flugdynamische System Hubschrauber, Flugstabilitäten, Steuerbarkeit. Springer, Berlin 2005, ISBN 3-540-23654-6.
Marcus Aulfinger: Hubschrauber-Typenbuch. Motorbuchverlag, Stuttgart 2007, ISBN 978-3-613-02777-0.
J. Gordon Leishman: Principles of helicopter aerodynamics. Cambridge University Press, Cambridge 2008, ISBN 978-0-521-85860-1 (englisch).
Helmut Mauch: Das große Buch der Hubschrauber. Geschichte, Modelle, Einsatz. GeraMond, München 2009, ISBN 978-3-7654-7001-1.
Hans-Joachim Polte: Hubschrauber. Geschichte, Technik, Einsatz. 5., völlig neu überarbeitete und erweiterte Auflage, Mittler, Hamburg/Berlin/Bonn 2011, ISBN 978-3-8132-0924-2.

Helikopter Resimleri



KAYNAKLAR :


Halk ansiklopedisi Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Gerçekten Şeytan Var mıdır? Varsa Nasıldır? - Kaç tane
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:39 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Gerçekten Şeytan Var mıdır? Varsa Nasıldır? - Kaç tane şeytan vardır? - Her insanın içinde bir şeytan mı var? - Şeytanlar insana maddi zarar verebilir mi?

Cinlerin kafir olanlarına şeytan denir ve bunların sayısı çoktur. Şeytanların sayısını Allah bilir.

Her insana musallat olan şeytanlar vardır. Nitekim bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır :

“Benim şeytanım bana teslim oldu.” ( Tirmizi, Rada 17; Müsned, III / 309)

Şeytanlar, hayra hiçbir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhani bir varlık türüdür. “Dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmışlardır (

Hicr Sûresi, 27). İblisin asıl adı, Azazil idi. Cenab-ı Hakk'ın Hz. Âdem'e ( as.) secde etme emrinden yüz çevirmesi ve bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra,

“iblis” ve “şeytan” isimlerini aldı.

İnsanlığın manevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'an-ı Kerim'de şeytan, insan için “adüvv-ü mübin-apaçık bir düşman”

olarak tavsif edilmiştir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de pek çok ayet-i kerimede müminleri şeytandan istiazeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir. Şeytanın en büyük hedefi

insanları dinsiz yapmak, ateist yapmaktır. Bunu başaramazsa onları şirke sevk eder. Şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zalim bir müşrik eder, sefih eder. Bununla da

kalmaz, onu şirk adına, gece gündüz çalışan bir dava adamı yapmaya çalışır. Bu onun son hedefidir. Zira, dava sahibi olmayan bir müşrik şeytanın bendesi ise, şirki dava

edinenler onun can yoldaşlarıdır.

Şeytan
, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı seçen müminlerde taktik değiştirir. Müminin imanına ilişemeyeceğini anladı mı, onun ibadetiyle uğraşır;

ibadetsiz bir mümin olmasını arzu eder. Bunu başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nafilelere yanaşmamasını ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî

ibadetiyle meşgûl olmasını, başkalara bir şeyler anlatmamasını arzu eder. Ve mümine şu yollu telkinlerde bulunur : “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından asarlar.”

Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin bazıları şunlardır :

1. Şehvet ve öfke : Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte :

“Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla ( oruçla) daraltınız.”

buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

2. Hased ve hırs : Hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.

3. Tama : Şeytan insana tama ettiği şeyleri, çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, adeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.

4. Acelecilik : Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

5. Yoksulluk korkusu : Bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.

6. Taassup : Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de kendi meşrebinde olmayan müslümanlara karşı kin tutmak, onları küçümsemektir.

7. İhtilâf

8. Şüphe : Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de, cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani

meseleler üzerinde şüpheye düşürmesidir.

9. Suizan : Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevk eder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret

gözüyle baktırır. Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.

Şeytan insana zorla yaptırım gücüne sahip midir?

Kur'an-ı Kerim'deki, "Şeytanın hilesi çok zayıftır." ayeti, şeytanın hile ve tuzaklarının zayıflığına dikkat çeker ( Nisa, 4/76). Pek çok ayet de şeytanın insanlar üzerinde bir

yaptırım gücü ( sultası) olmadığını bildirir. ( Mesela, İbrahim, 14/22; Hicr, 15/42; Nahl, 16/99; İsra, 17/65; Sebe, 34/21) Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece

önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar "Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla

yaptırdı..." şeklinde Allah'ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Halbuki, şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri, günahları güzel göstermekten ibarettir. İnsan,

isterse bu vesveseye uyar, günahkar olur; isterse uymaz, Allah katında derece kazanır.

Şeytanla mücadelenin esası, onun direktiflerine muhalefettir. Onun için bu düşmanı iyi tanımak gerekir. Kalbine gelen ilhamın, şeytandan mı, yoksa melekten mi geldiğini ayırt

edemeyenler, çoğu kere şeytanın vesvesesine aldanırlar. İnsanın kalbi, melek ve şeytan ilhamlarının bir çarpışma alanıdır. Ehl-i iman, bu çarpışmada Allah'a sığınarak şeytanın

vesveselerinden kurtulmalıdır :

"Şeytandan sana bir dürtü ( vesvese) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda, tezekkür

ederler ( düşünürler, Allah'ı anarlar, azabını hatırlarlar...) O zaman artık onlar, gerçekleri görenler haline gelirler." ( A'raf, 7/200-201)

Böylece ehl-i iman, Allah'ın himayesindedir. Şeytan onlara vesvese verse bile, hemen Allah'ı anmak, azabını hatırlamakla kendilerine gelirler, şeytana aldanmazlar. Vesveseden

kurtulup, gerçekleri görürler.

Bu hadiste geçen “esleme” kelimesi hem teslim olup boyun eğmeye mecbur oldu, hem de Müslüman oldu manalarına gelmektedir. Bu sebeple "Müslüman oldu" anlamında alınırsa, cennete

girecek diye anlaşılabilir. Ancak bu kelimeyi hadisçiler "boyun eğip teslim oldu" anlamında kabul etmişlerdir. Çünkü şeytanın cevheri bozulduğundan Müslüman olmasının söz konusu

olamayacağını ifade etmişlerdir. ( Tirmizi, Rada 17; İ. Cevzi, Telbisü İblis s. 34)

-------------------

Her insanın şeytanı var mı?

Her insanın şeytanı var mıdır? Bu şeytanlar insan ölünce ölür mü? Secde etmeyen şeytan hala yaşıyor mu?

Cevap :

Erkek olsun kadın olsun her insanın bir şeytanı ve meleği vardır.
Resulullah ( asm) şöyle buyurmuştur :
“ Sizlerden her bir kimsenin yanına, cinlerden bir karin ve meleklerden bir karin tevkil edilmiştir. Sahabeler : “Sana da mı ey Allah’ın Resulü?” dediler. Resulullah : “Bana

da. Ancak Allah onun hakkında bana yardım etti ve Müslüman oldu. Bana hayırdan başka bir şey emretmiyor.” ( Müslim, Ahmed)
Buradaki Müslüman oldu demek teslim oldu bana zarar veremedi demektir. Zaten kelime olarak Müslüman teslim olan kayıtsız şartsız boyun eğen demektir.
Allah ( cc) Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde şeytanın apaçık düşman olduğunu ve ondan sakınmamız gerektiğini emretmiştir. Sinsi olan şeytanın tesirinden ancak Allah’ın ( cc)

emirlerine uymakla ve imanımızı kavi ( sarsılmaz) hale getirmekle kurtulabiliriz.
“Ve and olsun ki sizi ( babanız Âdem’i) yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere : “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hemen secde ettiler. ( Cinlerden olan) İblis

hâriç! ( O,) secde edenlerden olmadı.
Allah, ona) şöyle buyurdu : “Sana emrettiğimde, secde etmekten seni men‘ eden nedir?” ( İblis) dedi ki : “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan

yarattın!”
( Allah şöyle) buyurdu : “Haydi hemen in oradan! Orada ( Cennette) kibirlenmek haddine düşmez; haydi çık, çünki sen alçaklardansın!”
( İblis) dedi : “Bana ( insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!”
( Allah da) buyurdu ki : “( Haydi) doğrusu sen ( o vakte kadar) mühlet verilenlerdensin!”
( İblis) dedi : “Öyle ise beni azdırmandan dolayı ( ben de) mutlaka onlar( ı saptırmak) için, senin dosdoğru yoluna oturacağım!”
“Sonra elbette onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve ( sen) onların çoğunu şükredici kimseler bulmayacaksın!”
( Allah, bunun üzerine : ) “Yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan ( Cennetten) çık! And olsun ki onlardan kim sana uyarsa, Cehennemi sizin hepinizle mutlaka dolduracağım!”

buyurdu.” ( A’râf, 11- 18 )
“Hiçbir yaratığın herhangi bir dilek ve duasını toptan reddetmek, şânından olmayan ve "göğüslerde olanı bilen" yüce Allah, huzurundan kovduğu İblis'in bile ricasını mutlak

suretle reddetmeyerek şüphelenme, sen munzarindensin. Yani eceli tehir edilenlerdensin buyurdu.” ( Elmalılı Tefsiri)
Ayet-i Kerimelerden anlaşıldığı üzere şeytana insanları doğru yoldan çıkarması için kıyamet kadar mühlet verilmiştir. Yani Hz. Âdem’e ( as) secde etmeyen şeytan hala

yaşamaktadır. Bu nedenle şeytan kıyamet koptuğunda ölümü tadacaktır. İnsan öldükten sonra ona kötülüğü emreden şeytanı da elbette onunla birlikte ölmez.

------------------

Şeytanın çocukları var mı ve onlar da lanetlenmişler mi?

Şeytan’ın kendisine yardım eden çocukları vardır ve bütün çocukları onun yolunu devam ettirmektedirler ve Hz Resulullah ile beraber yaratılan ve O hazretin Müslüman yaptığı

şeytanın dışında kalan çocuklarının hepsi de lanetlenmiş ve kovulmuşlardır.

Ayrıntılı Cevap

Şeytan da tıpkı insanlar gibi çocuklara sahiptir. Bu konu hem Kuran da hem de rivayetlerde açıklanmıştır. Kuran’da şöyle buyrulur : “ Şimdi siz, benden ayrı olarak onu ve onun

soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır.”[1]

Allame Meclisi, Biharu’l Envar kitabının “Essema vel Âlem” adlı bölümünde şöyle diyor : “ Bir rivayette Allah Teâlâ’nın şeytana şöyle buyurduğu anlatılır : “ Sana da, Âdem’e

verdiğim gibi çocuk vereceğim ve her Âdemoğlunun, kendisiyle beraber dünyaya gelen bir şeytanı vardır.”[2]

Şeytanın çocukları da tıpkı şeytan gibi insan neslini saptırmak için dünyaya gelir ve şeytanın yolunu devam ettirirler. O halde açıktır ki bu şeytanları da lanet kapsar. Elbette

şeytanın soyundan olup çok nadir olsa da Müslüman olanların dışında, yaklaşık hepsi lanetlenmiş ve kovulmuşlardandır.

Allame Meclisi yine bu kitabında şöyle buyurur : “ Acaba sizin de bir şeytanınız var mı? şeklinde Resulullah’a arz ettiler, O hazret şöyle buyurdu : “ Evet ancak Allah

Teâlâ’nın yardımıyla, şeytanımı Müslüman yaptım.”[3]

Konuyla ilgili olarak bir takım noktaların hatırlatılması yararlı olacaktır :

1- Kur’an’da söz konusu edilen “şeytanın nesli” [4] ve “şeytanın kabilesinin”[5] insanlar üzerindeki güç ve velayeti bir genel kural değildir bu bazı kişiler veya bazı durumlar

için geçerli olan cüzi bir olgudur. Örneğin bunlardan birinin, bazı insanlar üzerinde tasarruf ve velayetinin olması yanında, bazıları üzerinde tasarruf ve velayeti yoktur ve ya

bazı amellere dehalet ederken bazı ameller üzerinde etkili değildir. Her halukarda diğer şeytanların etkinliği büyük şeytan olan İblis’in etkinliği iledir.[6]

2- Asıl şeytan ( İblis) cinler tayfasındandır[7] ve Kur’an da bir yerde şeytan için nesil karar kılındığı[8] başka bir yerde ölüm ile nispetlendirilmesinden cinler arasında da

çoğalmanın olduğunu anlayabiliriz[9] zira ölüm ve neslin karar kılındığı her canlının, aynı zamanda çoğalması da gerekir. Burada, acaba cinlerin çoğalması tıpkı insan ve diğer

canlılar gibi cinsel birleşme yoluyla mıdır? Yoksa başka bir şekilde mi? Sorusu cevapsız kalmıştır ve Kuran ayetlerinden bir şey anlaşılmamaktadır.[10]


[1] Kehf Suresi 50.

[2] Essema vel Alem kitabının tercümesi sh 243.

[3] Aynı kitap sh 254.

[4] Kehf Suresi 50.

[5] “Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.” Araf Suresi 27.

[6] El Mizan’ın Tercümesi cilt 12, s 63.

[7] “ Meleklere Âdeme secde edin! Demiştik; secde ettiler, yalnız İblis etmedi. O cinlerdendi.” Kehf Suresi 50.

[8] Kehf Suresi 50.

[9] “ Kendilerinden önce geçen insan ve cin toplulukları arasında ( azabın içinde) bulunacaklardır.” Ahkaf Suresi 18.

[10] El Mizan Tercümesi c 12, s 226.


----------------

şeytan çarpması diye birşey gerçekten var mı?


1952 doğumlu Anneliese'in mutlu yaşamı; 1968 yılında bir gece, kendini kontrol edemediği bir şekilde kasılırken bulduğunda tamamıyla değişir. Psikiyatristler sürekli devam eden

bu olağan üstü krizlere "epilepsi" teşhisi koyarlar.

1070-75 yılları arasında ataklar sıklaşır ve Anneliese gündelik yaşamında da şeytani görüntüler ve hayaller görmeye başlar. Aynı zamanda koyu katoliktir ve bir süre sonra ruhuna

şeytan girdiğine inanmaya başlar. İblislerin kendisine emirler verdiğini doktorlara anlattığında doktorların ve verdikleri ilaçların kendisine yardımcı olamayacağını anlar.

1973 yılında katolik kilisesinden "şeytan çıkarma" işlemi için izin istenir. Kilise buna izin vermez ve medikal tedavinin devam etmesi gerektiğini belirtir. Ancak ataklar

artarak devam eder ve 74-75 yılları arasında kiliseye defalarca başvuru yapılır. Kilisenin tavrı nettir. Anneliese'nin daha dindar bir yaşam sürmesi gerektiğini söylerler.

Ataklar sırasında Anneliese'nin kendine ve ailenin diğer fertlerine zarar vermeye başladığı, karınca ve örümcek yiyerek beslendiği ve yemek yemeyi red ettiği 75 yılının son

baharında Almanya Katolik Kilisesi sonunda "The Great Exorcism"in uygulanmasına izin verir ve bu iş için iki rahip atar.

1975 Eylül- 1976 Temmuz ayları arasında "şeytan çıkarma" seansları haftada 1 ya da 2 kez olmak üzere gerçekleştirilir. Bu arada Anneliese hiç bilmediği bir dilde konuşmaya

başlamıştır. Kesinlikle yemek yemez, iblislerin buna izin vermediğini düşünür. İlaçla uyutularak gıda verilmeye başlanır. Ataklar azalmaz. Hatta zaman zaman kısmi felç geçirir.

Daha öncekilere oranla daha kendini bilmez şekildedir. Medikal tedaviye son verilmiştir. Seansların detaylarını saklamak amacıyla 40'a yakın ses kasedi kaydedilmiştir.

Son "şeytan çıkarma ayini" 30 Haziran 1976'da gerçekleşmiştir. Bu sırada Anneliese zatüreeye yakalanmıştır. Vücudu tamamıyle halsiz kalmıştır. Ayinler sırasında obsesif şekilde

yaptığı hareketleri bile yapamaz durumda bulur kendini. Annesi Anna Michel kızının ölümünü ertesi gün, 01 Temmuz 1976'da kaydeder. Otoritelere haber verilir ve savcı hemen

konuyu soruşturmaya başlar.

Ailesi ve rahipler hakkında dava açılır. Ölüm sebebi açlıktır. Dava Avrupa'da uzun süre ses getirir. Doktorlar, rahipler, ses kayıtları dinlenir. Psikologlara göre bu durumun

sebebi genç kızın ailesi ve rahiplerdir. Anneliese'yi farkında olmadan yanlış etkilemeleri sonucu ölümüne sebep olmuşlardır. ( Doctrinaire Induction) Sonunda aile ve rahipler

suçlu bulunup, 6 ay ceza almışlardır.

Daha sonra Alman Katolik Kilisesi bir açıklama yapmış ve Anneliese'nin vücuduna şeytan girdiğini yalanladı. Bu açıklamanın ardından Katolik klisesi "şeytan çıkarma" ayini ve

kurallarını tanımladığı "Rituale Romanum"u incelemeye aldı. 1999 yılında Kardinal Medina Estevez, Vatikan'da gazetecilere 1614 yılından beri Katolik klisesi tarafından

kullanılan "Rituale Romanum"un yeni versyonunu sundu. Yeni adı De exorcismis et supplicationibus quibusdam ( of exorcisms and certain supplications) olan yeni döküman

"exorcism" ve kurallarını Katolik Kilisesi için yeniden tanımlamış oldu.

1952-1976 yılları arasında Almanyada yaşamış olan bu genç kız kilise görevlerini düzenli yerine getiren bir katoliktir. Hikayenin devamı hepinizin bildiği gibi İçine şeytan

girdiğini düşünmüş işe yaramayan psikiyatrik tedavilerden sonra tedavileri bırakıp kendini rahibe teslim etmiş ve uzun süre şeytan çıkarma ayinlerine devam etmiştir. Ölmeden

önceki gün ertesi gün öleceğini ama önemli olmadığını artık huzur bulduğunu söylemiştir.
Rahibe karşı ilaçları bıraktırması sebebiyle ölümüne sebebiyet verdiği gerekçesiyle dava açılmıştır.
Gerçekleştirilen ayinlerin çoğu kayıt altına alınmıştır. Bu kayıtlarda Anneliese in çıkardığı sesler inanılmazdır. Aynı anda 7 den fazla farklı sesi çıkarabilmekte hiç bilmediği

dillerde konuşabilmektedir. psikiyatrik rahatsızlıklarda hasta kriz anında yaptıklarını hatırlayamazken Anneliese olanları kriz bittiğinde en ince ayrıntısına kadar

hatırlıyabilmektedir. Durumu ilerlediğinde yalnızca böcek yemeye başlamıştır..


daha sonra bu kızın hayatı şeytan çarpması ismiyle bir film oldu. filmdeki adını emily rose yaptılar. internette resimleri ve daha çok bilgi var. dinimizde böyle birşey var mı

gerçekten?


----------------------

Kuranı Kerimde Şeytan İle İlgili Ayetler

*Ve onlar, Süleyman'ın mülkü hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe

Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi : "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye ( bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan

erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar

sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiç bir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir

bilselerdi. ( BAKARA SURESİ / 102)

*İman edenlerle karşılaştıkları zaman : "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki : "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz ( onlarla) yalnızca alay

ediyoruz." ( BAKARA SURESİ / 14)

*Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. ( BAKARA SURESİ / 168 )

*Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe ( Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. ( BAKARA SURESİ / 208 )

*Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan ( fazl) vadediyor. Allah ( rahmetiyle) geniş

olandır, bilendir. ( BAKARA SURESİ / 268 )

*Faiz yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka ( bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların : "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden

dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de ( faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (

faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. ( BAKARA SURESİ / 275)

*Ve meleklere : "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç ( hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, ( böylece) kafirlerden oldu. ( BAKARA SURESİ / 34)

*Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları ( durum)dan çıkardı. Biz de : "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde

belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır" dedik. ( BAKARA SURESİ / 36)

*İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti. Ama andolsun ki, Allah

onları affetti. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, yumuşak olandır. ( AL-İ İMRAN SURESİ / 155)

*İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. ( AL-İ İMRAN SURESİ / 175)

*Fakat onu doğurduğunda Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken dedi ki : "Rabbim, doğrusu bir kız ( çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını

koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş ( kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." ( AL-İ İMRAN SURESİ / 36)

*Onlar, O'nu bırakıp da ( bir takım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. ( NİSA SURESİ / 117)

*Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. ( NİSA

SURESİ / 38 )

*Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un önünde yargılanmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle

emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. ( NİSA SURESİ / 60)

*İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (

NİSA SURESİ / 76)

*Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan sonuç

çıkarabilenler, onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz. ( NİSA SURESİ / 83)

*Onları ne olursa olsun şaşırtıp saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın

yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost ( veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. ( NİSA SURESİ / 119)

*( Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. ( NİSA SURESİ / 120)

*Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun( lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. ( MAİDE

SURESİ / 90)

*Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? ( MAİDE SURESİ / 91)

*Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı.

Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak. ( EN'AM SURESİ / 112)

*Üzerinde Allah'ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk'tır ( yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrılarda

bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz. ( EN'AM SURESİ / 121)

*Hayvanlardan yük taşıyan ve ( yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da ( yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın.

Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. ( EN'AM SURESİ / 142)

*Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici ( süslü) gösterdi. ( EN'AM

SURESİ / 43)

*Ayetlerimiz konusunda alaylı tartışmalara dalanlar : onlar bir başka söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra,

artık zulmeden toplulukla beraber oturma. ( EN'AM SURESİ / 68 )

*De ki : "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları,

arkadaşlarının da : "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki : "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl

yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine ( kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." ( EN'AM SURESİ / 71)

*Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. ( A'RAF SURESİ /

175)

*Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra meleklere : "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (

A'RAF SURESİ / 11)

*( Allah) Dedi : "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" ( İblis) Dedi ki : "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (

A'RAF SURESİ / 12)

*( Allah) "Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin ( hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin." ( A'RAF SURESİ / 13)

*O da : "( İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle( yip ertele.)" dedi. ( A'RAF SURESİ / 14)

*( Allah) "Sen gözlenip ertelenenlerdensin" dedi. ( A'RAF SURESİ / 15)

*Dedi ki : "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar( ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda ( pusu kurup) oturacağım." ( A'RAF SURESİ / 16)

--------------

Kur'an’da şeytan taşlama ile ilgili ayetler var mıdır?

Şeytan taşlamanın, Hz. İbrahim'den geldiği ifade ediliyor. Kur'an’da şeytan taşlama ile ilgili ayetler var mıdır?

Cevap 1 :

“Sayılı günlerde 'ı zikredin. 'a saygılı olan için iki günde ( dönmekte) acele edene günah yoktur; daha uzun kalana da günah yoktur. 'a saygılı olun. Bilin ki sizler O'nun

huzurunda toplanacaksınız!” ( Bakara, 2/203)

Elmalılı Merhum bu ayeti şöyle açıklar :

"Sayılı günler“ teşrik günleridir. Hacla ilgili âyetlerde bir "sayılı günler", bir de "bilinen günler" vardır. "Bilinen günler" Zilhiccenin ilk on günü veya "eyyâm-ı nahir" (

yani Zilhiccenin on, onbir ve on ikinci günleri), "sayılı günler" de ittifakla "Eyyâm-ı teşrîk" ( yani Zilhiccenin onbir, on iki ve on üçüncü günleri) ile tefsir edilmiştir.

Teşrîk, yüksek sesle tekbir almaktır. Hz. İbrahim'e nisbet edilen ve yüksek sesle alınan ve bilinmekte olan hususî tekbire teşrîk tekbiri denir. Arefe günü sabahından Kurban

Bayramı'nın dördüncü günü akşamına kadar tekbir ve zikir günleridir ve "sayılı günler" bunun beşine de muhtemeldir. Böyle olmakla birlikte birincisi arefe, üçü eyyam-ı nahir,

beşincisi yalnız teşrîk günüdür. Fakat "teşrîk günleri" deyimi, özellikle Zilhiccenin on birinci, on ikinci, on üçüncü, yani Kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günlerine

denir ki bu günler Mina'da tekbir alıp taş atma günleridir. Aynı zamanda bu günler, kurban etlerini serme günleridir ki teşrîkin bir mânâsı da budur. Şu halde tekbir günleri,

beşe kadar ulaşıyorsa da, arefe ve bayram günü zikir ve tekbiri "eyyâm-ı malûmata" yani bilinen günlere dahil olduğundan hac ibadetlerinin yapılmasından sonrası ile ilgili olan

"eyyâm-ı ma'dudât" yani sayılı günlerin zikredilmesi, özellikle "teşrîk günleri" denen bu üç gün demek olur. "Kim dönmek için acele ederse" ifadesinin gelişi de bunu teyit

etmektedir. Hacdan sonra şeytan taşlamak, Kur'ân'da açıkça anlatılmamış, fakat bunun ayrıca 'ı tekbir etmeye ( 'ı büyüklemeye) bir sebep olduğuna işaret buyurulmuştur. Rivayet

edildiğine göre bu günler, Hz. Ömer ( r.a.) çadırında tekbir alır ve etrafındakiler de alır, hatta yolda ve tavafta bulunan bütün halk tekbir alırlardı. Kısaca yukarıdaki,

"Atalarınızı andığınız gibi, şimdi de 'ı anın." ( Bakara, 2/200) âyeti, mutlak zikri; ona atfedilen, "Sayılı günlerde 'ı zikredin." ifadesi ise teşrik tekbiri ile özel zikri

emretmektedir ki özetle mânâ şudur :

Arefe ve nahir ( Kurban Bayramı günün)'de bilinen zikirlerden başka, hac ibadetinin bitişiyle hacıların dönmesi için sayılı olan üç teşrîk günleri içinde de, namazların

arkasında ve taş atmak gibi diğer sebeplerle açıktan tekbirler alarak 'ı zikrediniz ve bunu yapmadan dağılmayınız. Şu halde bu arada her kim iki gün içinde işini bitirip yani

vatanına hareket için acele ederse onun üzerine günah yoktur. Fakat bir gün içinde değil. Bu sebeple, bu iki günün birincisine yani "karar günü" denir ki bu günde Mina'da

bulunulur. İkincisine de "birinci hareket günü" denir ki hacıların bazıları bu gün Mina'dan hareket eder. Bu iki gün, bayramın ikinci ve üçüncü günleri olup hem eyyâm-ı

nahirden, hem eyyâm-ı teşrîktendirler. Ve Her kim geri kalıp da şeytan taşlamasını "ikinci hareket günü" denilen ve son teşrik günü olan üçüncü güne bırakırsa ona da günah

yoktur. Acele etmek ve geri kalmak muhayyerdir. Fakat bu muhayyerlik ve günah olmayışı, mutlak değil, takva sahibi olan hacı içindir ve onun kalbine heyecan düşürmemek, ilâhî

bir taleptir. Çünkü takva sahipleri, en küçük bir kusurdan sakınır ve aslında katında hacı, böyle takva sahibi olanlardır. Bu sebeple, hepiniz de 'tan korkunuz. ve biliniz ki,

siz ancak O'nun huzuruna toplanacaksınız. ( bk. Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)


Müşrik Arapların Hz. İbrahim’in dininden kalma bazı ritüelleri uyguladıkları doğrudur. Fakat bu ritüller zamanla pek çok değişikliğe uğramış ve bir çok yanlışa kucak açmıştır.

Özellikle, Kabe’nin Mekke’de canlı bir sembol olarak bulunması, Kureyşlilerin -yanlış da olsa- hacla alakalı ibadetleri yaptıkları Kur’an’la da sabittir.

Kureyşlilerin bu tavrı, onları belli bir dine sahip kılmaya yetmemiş, putperestlik olgusu başını almış yürümüştü.

Hz. İbrahim’in Hanif dininden bazı kalıntıların bulunması, ne onları -din açısından- gerçek bir kimliğe kavuşturmuş, ne de cehaletlerini giderebilmiştir. Bu sebepledir ki,

Kur’an onları gafil olarak vasıflandırmıştır.

Şeytan taşlamanın hikmeti :

Haccın şartlarından birisi de şeytan taşlamadır. Taşlama, Hz. İbrahim'in kendine engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş fırlatmasını sembolize eder. Bir Peygamber

olarak ona şeytan gözükmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemek isteyen şeytanı taşlamıştır. “Hacca ilişkin görevlerinizi benden alınız.” ( Nesai,

Menasik, 220) buyuran Resulü de, bu işlemi bizzat yapmış, onu insanlara da bizzat öğretmiştir.

Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder. Attığı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara

sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduğu her şeyi için feda erme yolunda, karşısına şeytan nereler de çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri

kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. Gurur, kibir, mal, mülk, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, evlilik, çoluk-çocuk… Kulluğun ve sorumluluğun önünde engel olan

şeyler her ne ise…

Günümüzde hacı, taşlama yaparken, Hem Hz. İbrahimin rolünü oynamakta, hem de Hz. Peygamberin sünnetine uymaktadır. Ancak bu rolü oynayan Hacı, sembolik olarak taşlarını şeytanı

temsil eden taş yığınlarına fırlatsa da, hakikatte kendisini şeytan hangi zayıf noktalardan aldatıyorsa, o tarafı düşünerek atmalıdır. Herkes kendi ayıbını, açığını ve günahını

kendi daha iyi bileceği için, attığı her bir taşla nefsini, şehevi arzusunu, kendisini günaha sokan dürtülerine atmalıdır taşları. Orada sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki

günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu çokluktan bir kinayedir. Bunun anlamı, artık şeytana karşı sürekli teyakkuz halinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa, ona

fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. Artık öteden beri tekrarladığı “Taşlanmış şeytanın şerrinden a sığınırım!” şeklindeki “istiaze” yani “Euzü billahi mineşşeytanir racim” i

sadece sözüyle değil, daha bilinçli bir şekilde özüyle yapmalıdır. Kimden kime sığındığını fark etmelidir. “Racim” olan şeytandan “Rahim” olan 'a sığındığını kavramalıdır. Şayet

bunu kavrayamaz ve sadece sembolde, şekilde takılır kalır da, bunun anlam ve hikmetini idrak edemezse “şeytanı taşladığı” vehmiyle bir kez daha aldanır o kadar! Çünkü şeytan

orada sembolize edildiği gibi dışarıda değil, Hz. Peygamber'in benzetişiyle “Kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır.” ( Buhari, İtikaf 11-12)




Cevap 2 :

“Babalarının/atalarının uyarılmaması”dan maksat, onların meşhur ataları olan Adnan’dan bu yana kendi sülalelerine herhangi bir uyarıcının gelmediğidir. ( krş.İbn Aşur, ilgili

ayetin tefsiri)

Diğer bazı alimlere göre, buradaki atalarından maksat, yalnız Fetret Dönemi'nde yaşayan atalarıdır. ( Celaleyn, ilgili ayetin tefsiri)



-------------------




------------

Şeytan Gerçekten Var mı? Kutsal Kitabın cevabı

Evet, Şeytan gerçekten var. O ‘bu dünyanın hükümdarıdır.’ Kötü olmayı sonradan seçen ve Tanrı’ya isyan eden bir ruhi varlıktır ( Yuhanna 14 : 30; Efesoslular 6 : 11, 12).

Kutsal Kitabın Şeytan için kullandığı şu ifadeler onun kişiliğini ortaya koyar :

Karşı gelen anlamına gelen Şeytan ( Eyüp 1 : 6).

İftiracı anlamına gelen İblis ( Vahiy 12 : 9).

Kutsal Kitapta hilekâr anlamında kullanılan “yılan” ( 2. Korintoslular 11 : 3).

Ayartıcı ( Matta 4 : 3).

Yalancı ( Yuhanna 8 : 44).

İnsanın içindeki kötülük değildir

Bazıları İblis Şeytan’ın sadece içimizdeki kötülük olduğunu düşünür. Fakat Kutsal Kitapta Tanrı ile Şeytan arasında geçen bir konuşma kayıtlıdır. Tanrı kusursuzdur, onda

kötülüğün zerresi bile yoktur, dolayısıyla kişiliğinin kötü tarafıyla konuşmuş olamaz ( Tekrar 32 : 4; Eyüp 2 : 1-6). Başka bir defasında da Şeytan İsa’yı ayartmaya çalıştı.

İsa günahsız olduğundan onu da içindeki kötülük ayartmaya çalışmış olamaz ( Matta 4 : 8-10; 1. Yuhanna 3 : 5). Dolayısıyla, Kutsal Kitaba göre Şeytan içimizdeki kötülük değil,

gerçek biridir.

Birçok kişi Şeytan’ın gerçek olduğuna inanmıyor. Peki bu bizi şaşırtmalı mı? Aslında şaşırtmamalı, çünkü Kutsal Kitap Şeytan’ın kötü amaçlarına ulaşmak için insanları

kandırdığını söyler ( 2. Selanikliler 2 : 9, 10). En çok başvurduğu yöntemlerden biri de varlığına inanmamaları için insanların zihnini köreltmektir ( 2. Korintoslular 4 : 4).
Şeytan hakkında doğru bilinen bir yanlış

İddia : Tanrı, Şeytan’ı insanları sınamak için kullanıyor.

Gerçek : Şeytan Tanrı’nın hizmetçisi değil, düşmanıdır. İblis Şeytan, Tanrı’ya ibadet eden kişilere düşmandır ve onlara iftira atar ( 1. Petrus 5 : 8; Vahiy 12 : 10).



Şeytan’ın, birçok kuşaklarda varlığının inkar edildiği bir çağda yaşıyoruz. Oysa onun korkunç etkisi tüm çevrede görülmekte ve duyulmaktadır. Şeytan, Tanrı’nın düşmanıdır.

Bununla birlikte, onun varlığı ve girişimleri sonucunda, nice akıllar karanlıkta kalmış, yürekler aldanmışlardır.

Şeytanın etkisi, insanı şaşırtacak derecede korkunçtur. Evrende amansız bir savaş süregelmektedir; ki bu Tanrı’nın temsil ettiği doğruluk – kutsallık, ve şeytanın ayaklandırdığı

kötülük – haksızlık güçleri arasındadır. Ruhsal bir savaştır bu, gözle görülmez. Sonuçları manevi yaşantıyı durmadan etkiler ve doğal ortamı ardından sürükler.

Tanrı, insanı yaratmadan önce, O’nun katında bir nur meleğiydi bugün şeytan ya da iblis olarak tanıdığımız yaratık. Akıllı, yararlı ve Tanrı’ya itaat eden. Ne suçu var, ne de

günahı! Evrende günah ve kötülük sorunu diye bir şey yok. Bir gün bu üstün, yetkili meleğin varlığında uygunsuz ve çirkin bir özlem doğar : ‘Ben Tanrı’dan daha üstün bir varlık

olamaz mıyım?’ Böyle bir istek kuşkusuz Tanrı’nın katında barınamaz. O anda Tanrı şeytanın tüm yetkilerini çekip alır, onu gökten yere atar. Nur meleği, karanlık meleğine döner.

Şeytan iblis adını alır, Tanrısına ve yaradanının bir numaralı düşmanı olur çıkar.

Şeytanın bu iğrenç özlemine uyup aynı yolda Tanrı’ya başkaldıran kalabalık bir melekler topluluğu da şeytanın ardınca kutsal kattan kovulur. Bunlar, melekler topluluğunun üçte

biri oranında olup, cin adı ile tanınır. Bugüne dek şeytana kulluk ederler. Tanrı’ya bağlı melekler çoğunluğu ise günahsızdır ve kutsal durumda Tanrı’ya hizmet ederler.

Kutsal Kitap’ta şeytanın doğasına yaraşır şu adlar ve terimler kullanılır :

Apolyon ‘mahvedici’. ‘Başlarında kral olarak dipsiz derinliklerin meleği vardı. Bu meleğin İbranice* adı Avaddon, Grekçe adıysa Apolyon`dur’( Esinleme 9 : 11).
Beelzebub ‘cinlerin başkanı’ ‘Ferisiler bunu duyunca, “Bu adam cinleri, ancak cinlerin önderi Baalzevul`un* gücüyle kovuyor” dediler ( Matta 12 : 24).

Belial ‘kötü kişi’ ‘Mesih`le Beliyal uyum içinde olabilir mi? İman edenle iman etmeyenin ortak yanı olabilir mi?’ ( 2.Korintliler 6 : 15).

Yalancı ve yalanın babası ‘Siz babanız İblis`tensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek

yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır’ ( Yuhanna 8 : 44).

Düşman ‘Ayık ve uyanık olun. Düşmanınız İblis kükreyen aslan gibi yutacak birini arayarak dolaşıyor’ ( 1.Petrus 5 : .

İncil’de onun için Bu dünyanın tanrısı ‘Tanrı`nın görünümü olan Mesih`in yüceliğiyle ilgili Müjde`nin ışığı imansızların üzerine doğmasın diye, bu çağın ilahı onların

zihinlerini kör etmiştir’( 2.Korintliler 4 : 4).

Bu dünyanın egemeni ‘Bu dünya şimdi yargılanıyor. Bu dünyanın egemeni şimdi dışarı atılacak’ ( Yuhanna 12 : 31).

‘Artık sizinle uzun uzun konuşmayacağım. Çünkü bu dünyanın egemeni geliyor. Onun benim üzerimde hiçbir yetkisi yoktur’ ( Yuhanna 14 : 30).

‘Yargı konusunda, çünkü bu dünyanın egemeni yargılanmış bulunuyor’ ( Yuhanna 16 : 11).

Bunlar, şeytanın adlarının yalnız bi kaçıdır. Şeytan hile ve hışımla dolu, amansız, vicdansız bir düşmanımızdır. Adem ile Havva’yı günaha, suça sürükleyen de, bugüne dek

günahlıyı da etkileyen odur.

Şeytanı tanımak, anlamak gerekir. Bu korkunç varlığın zamanı kısıtlıdır, sonu yakındır. İsa Mesih, onu yeryüzünde altetmiştir. Yeniden dünyaya gelişinde, şeytanın özel ajanı

olan Deccal’ı, yani yalancı Mesih’i bir üfleyişle öldürecek. Mesih’in ikinci gelişinde, şeytanın tüm etkisi yeryüzünden silinecek. Mesih’in barışı, sevgisi, esenliği evreni

kaplayacaktır. Dünyamız da şeytanın etkisinden arıtılınca her durum ve tutum özlenen düzene girecektir.

Evet, sevgili okuyucumuz vardır. Kutsal Kitap bu gerçeği de çok açık bir şekilde belirtmektedir. Ama ne yazık ki günümüzün modern insanları bunların varlığını yadsımakta, Şeytan

ve cinlerin, insanda mevcut bilinçsiz bir kötülük gücü olduğunu söyleyerek ciddi bir yanılgıya saplanmaktadırlar. Oysa, Kutsal Kitap'a daha yönelmeden, dünyadaki gelişim ve

olayları şöyle bir gözlemekle bile Şeytan'nın varlığını ve etkinliğini tüm açıklığıyla sezer veya görebiliriz. Kötülüğün, vahşetin, tarikatçılığın, ruhçuluğun, büyücülüğün,

falcılığın, ezoterizmin, Şeytan tapıcılığının, cine tutulmala-rın vs…frenlenemeksizin çığ gibi büyümesi bu kötü ruhsal varlıkların, varlığının tartışılmaz kanıtıdır. Aynı

zamanda belirtmeliyiz ki, dünyada da egemen olan kötülük, cinayet, savaş , hastalık, ölüm ve her türlü bozukluğun temel sorumlusu da yine Şeytan ve onun cinleridir. ‘Şeytan'ın

oyununa gelmemek' için ‘onun düzenlerini' iyi bilmemiz kaçınılmazdır ( 2.Kor. 2 : 11).

Şeytan Kimdir ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Şeytan ruhsal bir kişiliktir : Her şeyden önce aklımızda bulundurmalıyız ki, Şeytan, bazılarının sandığı gibi kişiliksiz bir güç değil kendine özgü ruhsal bir kişiliktir. Rab

İsa Mesih bu gerçeği birçok olayda açık bir şekilde bildirdi. Örneğin yersel hizmetine başladığı ilk günlerde, Şeytan O'na yaklaşıp, O'nu kendi davasına kazanmak ve kandırmak

için O'nunla konuşmuş ve O'na birçok şey önermiştir. İsa Mesih her defasında "yazılmıştır" ifadesiyle onun saldırılarını püskürtmüştür ( Mat. 4 : 1-11). Açıktır ki, İsa Mesih

burada kişilik sahibi bir varlıkla diyalogdaydı, bilinçsiz bir güçle değil. Hz. Eyub olayında da Tanrı Şeytan'la direkt olarak "sen" ve "ben" gibi ifadelerle konuşmaktadır (

Eyb. 1 : 6-12, 2 : 1-5).

Şeytan, günaha düşmüş görkemli bir melektir : Şüphesiz Tanrı, başlangıçta Şeytan diye kötü bir varlık yaratmamıştı. Bir önceki konuda gördüğümüz gibi aslında Şeytan, önceleri

Tanrı'nın yaratmış olduğu parlak ve öncü meleklerden biriydi. Tanrı' nın melekler ordusunda çok önemli bir yeri ve görevi vardı. Ama bu kutsal varlık, bile m ediğimiz

nedenlerden dolayı yüreğinde gurura, kıskançlığa yer verip, aynı Tanrı gibi yüce olmaya özlem duydu. Bu emel doğrultusunda da eyleme geçip, Tanrı'ya isyan edince Şeytan durumuna

geldi. Bu isyanına önce birçok meleği, daha sonra da insanları kattı ( Esin 12 : 4). Bu nedenle ona ‘Şeytan' karşı koyan veya düşman , onu izleyen meleklere de "cinler" adı

verildi. Daha sonra bazı melekler de Nuh tufanından önce insan kızlarının güzel olduğunu görüp, onlarla birleşmek amacıyla bedenleşerek Tanrı'ya karşı itaatsiz olmuşlardır.

İnsan kızlarıyla evlenen bu meleklerin daha sonra dev adamlar andırışında Nefilim olarak bilinen melez ve kötü bir zürriyet meydana getirdiler ( Tek. 6 : 1-4). Nuh tufanı

esnasında ise insan bedenini terk eden bu itaatsiz melekleri Tanrı, ‘ bü yük yargı günü için çözülmez bağlarla bağlayarak karanlığa hapsetti .' ( Yah. 6). Şeytan'ın itaatsizlik

veya düşüş zamanının tam olarak ne zaman olduğunu söylemek zor olsa da, bunun büyük bir olasılıkla insanın yaratılışından kısa bir zaman sonra olduğunu düşünebiliriz. Çünkü

Tanrı, yaratılışın sonunda "her şeyin çok iyi" olduğunu söylemektedir ( Tek.1 : 31). Eğer Şeytan bu zamanda düşmüş olsaydı bu sözler anlamsız ve gerçek dışı olurdu. İşaya

peygamber Şeytan'ın bu düşüşünü şöyle anlatır :

"Ey parlak yıldız, Seher'in oğlu, göklerden nasıl düştün?.. Kendi yüreğinde dedin ki, 'göklere yükseleceğim ben, tahtımı Allah'ın yıldızları üstüne eriştireceğim. Kuzey'in

sonlarında, topluluk dağında oturacağım... kendimi Yüce Tanrı gibi edeceğim." ( İş.14 : 12-17, Hez.28 : 12-19).. .

Şeytan, Tanrı ve O'nun hizmetçilerinin baş düşmanıdır :

‘‘Ayık ve uyanık olun. Düşmanınız İblis, yutacak birini arayarak kükreyen aslan gibi dolaşıyor.'' ( 1Pet. 5 : 8; Ef. 6 : 11-19).

Kutsal Kitap Şeytan'ın kimlik ve karakterini açığa vuran kırka yakın isim ve ünvan vermiştir ona : "Şeytan" İbranice "düşman" veya ''karşı koyan'' anlamına gelir. "İblis"

''suçlayan'' demektir. "Ayartıcı", "Kötü olan" ( Mat. 4 : 3,5, 6 : 13), "Tüm dünyayı saptıran eski yılan", "Büyük ejder", "İthamcı" ( Esin. 12 : 9-10), "İğva edici", "Katil",

"Yalancı", "Yalanın babası", "Gerçekte durmayan" ( Yu. 8 : 44), "Beelzebul" ( Mat. 12 : 24), "Belial" ( 2Kor.6 : 15), "Apolyon", "Abaddon", "Uçurum meleği" ( Esin.9 : 11),

"Kükreyen aslan" ( 1Pet. 5 : , "Bu dünyanın reisi ve ilahı" ( Yu.14 : 30, 2.Kor. 4 : 4), "Havada olan karanlık güçlerin ve cinlerin reisi" ( Ef. 2 : 2, Mat.12 : 24), "Nur

meleği suretine giren" ( 2.Kor. 11 : 14) vs… Bu isimler açık bir şekilde Şeyan'ın kandırıcı ve kıyıcı ürkünç karakterini ortaya sermektedir.

Şeytan ve cinleri çok uzun zamandan beri var olduklarından dolayı çok güçlü, kurnaz ve çok tecrübelidirler. Ama Tanrı gibi her şeye kadir, her şeyi bilen değildirler. Eyup

olayında gördüğümüz gibi, Yahve Tanrı, Şeytan ve cinlerin güçlerini tam olarak kullanmamaları için onların etkinliklerine bir sınır koymuştur ( Eyb. 1 : 12, 2 : 6). Bu nedenle

İnanlılar korkusuzca, İsa Mesih'in adı ve yetkisiyle ona karşı durabilirler ( Yak. 4 : 7).

Şeytan ve Cinlerin Başlıca İşleri Nelerdir?

Tanrı'yı lekelemek : Şeytan'nın başlangıçtan beri gütmüş olduğu başlıca amaç; Tanrı'nın yerine geçip, yalnızca Tanrı'ya özgü yüceliği, saygıyı ve tapınışı elde etmektir.

Tanrı'yı lekelemek, suçlamak ve O'nun hazırladığı kurtarma programını bozmak Şeytan'ın başlıca emelidir. O, bu amacına ulaşabilmek için, akıl almaz sinsi metodlara ve yollara

başvurur. Zaten başlangıçta Adem ve Havva'yı yine Tanrı'yı lekeleyip, O'nun Sözü'nün doğruluğuna zihinlerinde kuşku uyandırmak yoluyla kandırmış ve davasına kazanmıştı (

Tek.3). O, zamanımızda yine büyük kitleleri aynı şekilde çeşitli Tanrı-tanımaz ideoloji, felsefe, din, tarikat ve rejimlerin oluşmasını sağlamakla saptırmış, kendi denetimi

altına almıştır. Zamanımızda mevcut olan birçok liberal, ekümenik, bilimsel ve insancıl gibi görünen bir yığın politika ve dinsel sistemlerin kaynağı da bizzat Şeytan olup

bunlarla o, Tanrı'yı ve Kutsal Kitap gerçeklerini lekelemek, çürütmek ve inkar etmek emelini gütmektedir. Şeytan bu şekilde gerçekten de Tanrı'yı lekelemeye çalışarak, "İncil

ışığının imansızların üzerine doğmasın diye, onların zihinlerini körletmek" tedir ( 2.Kor.4 : 4).

Mesih İnanlılarını Tanrı'dan ve Mesih'ten koparmak : Şeytan bu amacına ulaşmak için "kükreyen aslan gibi kimi yutacağını arayarak dolaşır." ( 1Pet.5 : , İnanlıları Tanrı

önünde suçlar ( Esin. 12 : 10, Eyb. 1 : 10-11), dener ( Mat. 4 : 3), "baskı ve sıkıntı" gönderir ( 1Pet. 5 : 9), Işık meleği ve doğruluk hizmetçileri kılığına bürünerek

inanlıları; rüyalar, görmeler ve zararsız gibi görünen çeşitli fikirlerle doğru yoldan ve Kutsal Kitap'tan uzaklaştırarak kendi ağına düşürmeye çalışır ( 2Kor. 11 : 3, 11-13, 2

: 11), kilise ve kardeşler arasına sevgisizlik, şüphe ve yanlış öğretiler ekerek kiliseleri bölüp, tarikatlar yaratmaya çalışır ( Elçi.28 : 20).

Tanrı'dan ve Mesih'ten uzakta olan insanları kendi tarafında ve denetiminde tutmak : Kutsal Kitap'a göre dünya ve dünyadaki insanlar doğal olarak Şeytan'ın tarafında ve

etkisinde bulunmaktadırlar. Efesliler 2 : 1-3 ve 1.Yuhanna 5 : 8 bu gerçeği açıkça bildirmektedir. Gerçekten de ‘Bütün dünya kötü olanın denetimindedir.' . İşte bu nedenledir

ki, Şeytan'a "dünyanın reisi ve ilahı" ( 2.Kor.4 : 4) denilmektedir. Şeytan'ın işi, gücü bu insanları kendi denetiminde ve tarafında tutmaktır. Bu amaç doğrultusunda Şeytan

İncil'in yayılmasını engellemek için insanların fikirlerini körletir ( 2Kor.4 : 4), ekilen Tanrı sözünü boğar, unutturur ve kapar ( Mat.13 : 18-23), binbir çeşit uğraşılar

sağlayarak imansızları kendi ağında tutmaya çalışır ( Çık.5 : 1-21). Şeytan özellikle ruhçuluk, büyücülük, falcılık, bakıcılık, sihirbazlık, horoskop, astroloji, ruh çağırma

gibi yollarla kitleleri ağında tutup tövbe etmelerine, Tanrı'ya yönelmelerine engel olur.

Ne yazık ki bugün milyonlarca insan, kendilerini bu korkunç, yıkıcı eylem ve uygulamalara vermektedir. Bu yıkıcı şeytansal uygulamalar çoğu zaman medya yoluyla sanki yararlı ve

iyilik içinmiş gibi, masum bir havaya büründürülerek zararsız bir eğlence türü olarak sunulmaktadır. Günümüzdeki birçok büyük devlet adamlarının, politikacı, şarkıcı veya

sanatçıların sürekli danıştıları özel medyumları veya bakıcıları vardır. Kütüphaneler okkultizm, karanlık, gizli güçleri konu alan bir yığın kitaplarla doludur.

Televizyonlardaki film, müzik ve oyunların çoğunluğu da yine bu doğrultudadır. İsa Mesih yeryüzündeyken Şeytan ve cinleri, sarsılan karanlık güçlerini kurtarmak a macıyla

varlıklarını insanlara ve hayvanlara girme ( cine tutulma) ve çeşitli yıkıcı etkinlikleriyle özel bir şekilde belirgin ettiler. Mesih İsa'nın yeryüzüne tekrar gelişinin yakın

olduğu bu dönemlerde de Şeytan ve cinleri yıkıcı faaliyetlerini özel olar a k yeniden ele almışlardır. Şeytan gerçekten de "vaktinin az olduğunu bilerek büyük gazapla" saldırıya

geçmiştir ( Esin. 12 : 12).

Zamanımızda da Cine Tutulmalar Olabilir mi?

Evet olabilir. Cinler geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insan veya hayvanlara girerek fiziksel ve akılsal dengesizliklere neden olabilirler ( Mat. 9 : 28-33;12 : 22). Fakat

bunun yanında şu iki noktayı da önemle vurgulamalıyız :

1. Tanrı'dan uzakta bulunan her insan her ne kadar Şeytan'ın etkisinde ve dünyasında bulunsa da cine tutulmuş değildir. Cinlerin etkisinde olmak başkadır, cinlerin bir insanda

barınması başkadır.

2. Hastalık ve dengesizlikler Adem ve Havva'nın günahı sonucunda dünyamıza girmiş doğal dengesizliklerdir. Her ne kadar bazı hastalık ve dengesizlikler cine tutulmanın bir

sonucu olsa da, her dengesizlik ve hastalığın gerisinde cine tutulma olgusunu aramak yanlıştır.

Cinli birini ayırt edebilmek için Kutsal Ruh'un ışığına ve Tanrısal hikmete gereksinim vardır. Cinliliğin işareti bazen kendisinin olmayan sesler çıkarmak, bedensel uzuvların

anormalleşmesi, kontrolden çıkması, aşırı güç, yabansı dillerle konuşmak, İsa Mesih'e ve Kutsal Kitap'a karşı düşmanlık ve nefret, intihar teşebbüsleri, transa girmek vb...

olabilir. Şüphesiz büyü, fal, ruh çağırma, sipiritualizmle uğraşanl a r veya geçmişte bunlarla uğraşmış olup da tövbe etmemiş olanlar kolayca cinlerin barınağı olabilirler. Her

tecrübeli İnanlı, Mesih'in adı ve yetkisiyle cinleri kovabilir ( Mat.10 : 1-8; Mark. 16 : 17).

Şu gerçeği de önemle vurgulayalım ki, her ne kadar dıştan saldırıp, etkilese de hiçbir gerçek İnanlıya cinler giremez ve onda barınamaz. İnanlının vücudu Kutsal Ruh'un tapınağı

ve konutudur. Cinler, Kutsal Ruh ve İsa Mesih aynı zamanda, aynı yerde beraberce barınamaz ve aynı tahtı paylaşamazlar. Elçi Pavlus'un b e lirtmiş olduğu gibi :

''Doğrulukla fesadın ne ortaklığı, ışıkla karanlığın ne beraberliği olabilir? Mesih ile Beliyal arasında ne sözbirliği olabilir?'' ( 2.Kor. 6 : 14-16).

''Bedeninizin, Tanrı'dan aldığınız ve içinizde olan Kutsal Ruh'un tapınağı olduğunu bilmiyor musunuz? Siz kendinize ait değilsiniz. Bir bedel karşılığı satın alındınız.''(

1Kor.6 : 19-20).

Şeytan ve Cinlerine Karşı Tutumumuz Ne Olmalıdır?

Kutsal Kitap'a göre Şeytan, "büyük sıkıntı" denilen dönemde, şimdi konut kurmuş olduğu ‘hava' ( Efes.2 : 2; 6 : 12) veya gökten yeryüzüne atılacaktır ( Esin.12 : 7-9). Bundan

hemen sonra Şeytan Antikrist ve sahte peygamber aracı-lığıyla başlangıçtan beri gütmüş olduğu evrensel bir imparatorluk kurup, tanrı olmak, saygı ve tapınışı elde etmek amacına

birkaç seneliğine de o lsa sonunda ulaşacaktır ( Esin.13 : 1-. Ama yedi yıl sürecek olan sözkonusu bu büyük sıkıntı döneminin sonunda Mesih'in ikinci gelişiyle, Antikrist ve

sahte peygamber ateş gölüne atılacak, Şeytan ise bağlanarak bin yıl süreyle uçuruma kapatılacaktır. ( Esin . 19 : 11-21; 20 : 1-3). Mesih'in açacağı bin yıllık parlak çağdan

sonra da Şeytan son bir kez kısa bir süre için özgür bırakılacak ama hemen sonra, cinleriyle birlikte, ‘ebetler ebedince işkence görmek ' amacıyla ateş ve kükürt gölüne

atılacaktır ( Esin.20 : 10). Böylece Şeytan ve cinler sorunu da tam ve kesin bir şekilde çözümlenmiş olacaktır ( Esin.13 : 4, 20 : 1-15) vs…

Şeytan ve Cinlerin Geleceği Nasıl Olacaktır?

Şeytan tarafından acilen Tanrı tarafına geçmeliyiz : Görmüş olduğumuz gibi eğer sen özel olarak tövbe edip, Mesih'i yaşamına çağırmadıysan hâlâ doğal olarak Şeytan ve

cinlerinin tarafında bulunuyorsun. Acil olarak yapman gereken şey bu taraftan ayrılıp, Tanrı ve Mesih'in tarafına geçmektir. Bu, ancak samimi olarak ve bütün yürekten

günahlarına tövbe etmek, Şeytansal uygulamalardan vazgeçerek, İsa Mesih'i Rab ve Kurtarıcı olarak yaşamına çağırmanla mümkündür. Sihirbazlık, büyücülük, üfürükçülük, ruh

çağırmak, falcılık, ( kahve veya el falı) medyumculuk gibi bütün uygulamalardan tamamen uzaklaşmalı, kor u nma amacıyla taşınan muska, nazar boncuğu ve bütün batıl itikatları

da kesin bir şekilde terk etmelisin. Bundan başka bu tür kötü ruhların etkin olduğu korku veya çizgi filmlerini, video kasetlerini müzik kasetlerini veya CD'lerini, atari

oyunlarını, bütü n yazı ve yayınlarını da mutlaka evinden uzaklaştırmalı veya yok etmelisin. Bu şekilde hareket etmek Şeytan'ın etkisinden özgür olmanın ilk ve en önemli

adımlarıdır. Efes'te İsa Mesih'e iman eden kişiler arasında bulunup da ‘‘Büyücülükle uğraşmış bir sürü kişi de kitaplarını toplayıp herkesin önünde yaktılar… Böylelikle Rabbin

sözü kudretle yayılıyor ve etkinlik kazanıyordu.'' ( Elçi. 19 : 19-20). Öbür yandan bu uygulamaları sürdürmek Tanrı'nın düşmanı olan Şeytan ve cinleriyle ilişkiyi sürdürmek ve

onların tesiri altında yaşamak demektir. Bu uygulamalarsa her insanı Tanrı'nın kurtuluşundan ve bereketlerinden mahrum kılıp, sonsuz mahva götürür. Tanrı' nın şu buyruğunu asla

unutma :

‘‘Aranızda oğlunu ve kızını ateşten geçiren, yahut falcı, yahut müneccim ( medyum), yahut sihirbaz, yahut afsuncu, yahut büyücü, yahut cinci, yahut bakıcı, yahut ölülere

danışan bulunmayacak. Çünkü bu şeyleri yapan adam RABBE mekruhtur.'' ( Tes.18 : 9-14.Esin. 21 : 8 ;22 : 15).

‘'Cincilere ve bakıcılara dönmeyin, murdar olmak için onları aramayın.'' ( Lev. 19 : 31; 20 : 6,17).

Seni cinlerin esaret ve bağlarından sadece Rab İsa kurtarabilir. Hiçbir muska, hiçbir nazar boncuğu veya başka hiçbir nesne seni koruyamaz. Tersine bunlar seni gitgide kötü

güçlerin denetimine sevkeder. Bu nedenle sen yalnızca Tanrı'ya ve İsa Mesih'e sığın. Şeytan'ı tam anlamıyla alt etmiş olan yalnızca İsa Mesih'tir. O, Şeytan ve cinlerin bütün

karanlık güçlerinden daima üstündür. Sen yalnızca O'nda kötü güçlere karşı gerçek bir korunuşa ve güvenliğe sahip olabilirsin.

‘Tanr ı'nın Oğlu, İblis'in işlerini bozmak için geldi.' ( 1.Yu. 3 : .

‘‘Bunun için Tanrı'ya boyun eğin. İblis'e karşı durun, o da sizden kaçacak...'' ( Yak.4 : 7. 1Pet.5 : 8-9).

İkinci olarak bilmelisin ki her ne kadar Şeytan ve cinleri Mesih tarafından yenilmiş bulunuyorsa da, onlara karşı tek başına karşı duramazsın. Göksel yardıma gereksinimin

vardır. Bu yardımı elde edebilmek için bir asker gibi ruhsal alanda donatılmalısın. Bu ruhsal donatım ilk olarak sarsılmaz bir iman ve ümide sahip olmak, Tanrı'nın Sözü ol an

Kutsal Kitap'ı sürekli okumak , her gün dua etmek , diğer imanlılarla bir araya gelerek sürekli uyanık kalmaktır. Elçi Pavlus'un bildirdiği gibi :

‘Son olarak Rab'de ve O'nun üstün gücüyle güçlenin. İblis'in hilelerine karşı durabilmek için Tanrı'nın sağladığı bütün silahları kuşanın. Çünkü savaşımız insanlara karşı değil,

yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına karşıdır. Bundan dolayı, kötü günde dayanabilmek, gerekli olan her

şeyi yaptıktan sonra yerinizde durabilmek için Tanrı'nın bütün silahlarını alın.' ( .Ef.
6 : 10-1.
Şeytan ve cinleri, ölüme dek İnanlılara saldırmaktan vaz geçmez. İsa Mesih'e yaptığı gibi zaman zaman uygun ortamlardan yararlanarak İnanlıya yaklaşır ( Lu. 4 : 13). Şeytan

özellikle düşüncelerimize saldırarak merkezden bizleri zayıf düşürmeye çalışır. İnanlıda şüphe, gereksiz korku, kaygı ve suçluluk hisleri yaratarak zayıflatmak başlıca emelidir.

Hatta çoğu zaman günaha düşen bir İnanlıya yaklaşarak Kutsal Ruh'a karşı gün a h işlediğini ve artık onun için bütün af yollarının kapandığını söyleyerek umutsuzluk çukuruna

indirmeye çalışır. Bu durumlarda ona yer vermeyip Rabbimiz İsa Mesih'in yaptığı gibi yetkiyle Tanrı'nın sözüne ve vaatlarına dayanarak ‘ Çekil Şeytan' diyerek kov abiliriz.

Bizler Rab ile daima korkusuz ve cesur olup, Şeytan'a, saldırı ve tuzaklarına karşı da daima ayık ve uyanık duralım. Tanrı'ya ve İsa Mesih'e sadık kalıp, yaşamımızın her

alanında Tanrı'ya hizmet edelim. Çünkü düşmanımız İblis'in ayaklarımızın altında ezileceği büyük gün her gün biraz daha yaklaşmaktadır :

‘‘Esenlik Tanrısı çok geçmeden Şeytan'ı ayaklarınızın altında ezecektir.
' ( Rom.16 : 20).

Şeytan Şeytan gerçekten var mı?

‘İblis ve Şeytan denilen eski yılan bütün dünyayı saptırıyor’ ( Vahiy 12 : 9).

İNSANLAR NE DİYOR?

Bazıları Şeytan’ın, diğer adıyla İblis’in gerçek bir varlık değil, her insanın içinde var olan kötülük niteliği, yani sadece bir kavram olduğuna inanır.
KUTSAL KİTAP NE DİYOR?

Şeytan gerçekten vardır. O isyankâr bir melek, Yaratıcıya karşı gelen ruhi bir varlıktır. Kutsal Kitap Şeytan’ı “bu dünyanın hükümdarı” olarak adlandırır ( Yuhanna 12 : 31).

Şeytan kendi amaçlarını gerçekleştirmek için “sahte alametler” yapar ve “hileye” başvurur ( 2. Selanikliler 2 : 9, 10).

Kutsal Kitapta, gökte Tanrı ile Şeytan arasında geçen bir konuşma kayıtlıdır. Eğer Şeytan sadece içteki kötülük niteliğini temsil ediyorsa, Tanrı kiminle konuşuyordu, Kendi

içindeki kötülükle mi? Elbette hayır, çünkü Tanrı her yönden kusursuzdur ve O’nda kötülüğün zerresi bile yoktur ( Tekrar 32 : 4; Eyüp 2 : 1-6). Açıkça görülüyor ki, Şeytan

sadece kötülüğün simgesi değil, gerçek bir varlıktır.
BU SİZİN İÇİN NEDEN ÖNEMLİ?

Şeytan kendisinin hayal ürünü olduğuna inanmanızı ister, böylece bir suçlu gibi kimliğini gizleyerek kötü işler yapmaya devam edebilir. Kendinizi Şeytan’dan korumak için

öncelikle onun gerçekten var olduğunu kabul etmeniz gerekir.
Şeytan nerede yaşıyor?

‘Yer, vay haline! Çünkü İblis, üzerine indi’ ( Vahiy 12 : 12).

İNSANLAR NE DİYOR?

Bazıları Şeytan’ın yerin yedi kat altında, cehennemde yaşadığına inanıyor. Başkaları ise Şeytan’ın kötü insanların içinde olduğunu düşünüyor.
KUTSAL KİTAP NE DİYOR?

Şeytan ruhi bir varlıktır, dolayısıyla görünmez bir diyarda yaşar. Şeytan’ın bir süre Tanrı’nın ve sadık meleklerin bulunduğu yerde dolaşmasına izin verilmişti ( Eyüp 1 : 6).

Fakat o artık diğer kötü ruhi varlıklarla birlikte Tanrı’nın huzurundan kovulmuş ve yeryüzü dolaylarına hapsedilmiştir ( Vahiy 12 : 12).

Bu, Şeytan’ın yeryüzünde sadece belirli bir yerde olduğu anlamına mı gelir? Örneğin, eski Bergama kentinden “Şeytan’ın oturduğu yer” olarak bahsedildiğini duymuş olabilirsiniz (

Vahiy 2 : 13). Aslında bu ifadeyle orada Şeytan’a tapınmanın ne kadar yaygın olduğu kastedilir. Şeytan yeryüzünde belirli bir yerde yaşamaz. Tersine Kutsal Kitap ‘yeryüzünün

tüm krallıklarının’ ona ait olduğunu söyler ( Luka 4 : 5, 6).
Şeytan insanlara zarar verebilir mi ya da onları kontrol edebilir mi?

“Bütün dünya kötü olanın elinde bulunuyor” ( 1. Yuhanna 5 : 19).

KUTSAL KİTAP NE DİYOR?

Birçokları insanları doğru yoldan saptıran Şeytan’ın etkisine yenik düşerek onun kontrolü altına girmiştir ( 2. Korintoslular 11 : 14). Bu gerçek, insanların dünyadaki

koşulları neden düzeltemediğini açıklar.

Kutsal Kitapta Şeytan veya başka isyankâr meleklerin insanları kontrol altına aldığını ve onlara fiziksel zarar verdiğini anlatan sıra dışı olaylar da kayıtlıdır ( Matta 12 :

22; 17 : 15-18; Markos 5 : 2-5).
SİZ NE YAPABİLİRSİNİZ?

Şeytan’ın gücünden korkmanıza gerek yok. Şeytan’ın etkisi ya da kontrolü altına girmemek için onun insanları nasıl kandırdığını öğrenmeniz gerekir, böylece “onun düzenlerinden

habersiz” olmazsınız ( 2. Korintoslular 2 : 11). Kutsal Kitabı okuyarak Şeytan’ın kullandığı yöntemler hakkında bilgi edinebilir ve bu hayati bilgi sayesinde onun size zarar

vermesini engelleyebilirsiniz.

Cinlerle bağlantılı tüm eşyalarınızdan kurtulun ( Elçiler 19 : 19). Bunların arasında ruhçuluk ve falcılığı destekleyen muskalar, nazarlıklar, basılı malzemeler, videolar,

filmler, müzikler ve bilgisayar uygulamaları olabilir.

Kutsal Kitap “İblis’e karşı koyun, sizden kaçacaktır” der ( Yakup 4 : 7). Kutsal Kitabın hikmetli öğüdüne uyarak Şeytan’ın sinsi oyunlarına karşı kendinizi koruyabilirsiniz (

Efesoslular 6 : 11-18 ).

---------------
Şeytan Taşlama ile ilgili fetvalar

1400 - Soru : Mina'da cemreleri taşlarken yönümüzü nereye döneceğiz, Kıble'ye mi?
Cevap : Halkın arasında şeytan taşlama, diye ifade edilen taşlar atılırken sol tarafımız Mekke'ye gelecek şekilde durup taşları atmak, sünnete uygun olan şekildir.
1401 - Soru : Şeytan taşlamanın hükmü nedir?
Cevap : Vacibtir.
1402 - Soru : Hacda ne için şeytan taşlanıyor?
Cevap : Bu hareket, temsili olup, insandaki menfi ve şeytanın vesvesesi ile doğan hisleri defetmek için yapılmaktadır. Böylelikle şeytan kahrolmakta ve insanı iğvadan ümit

kesmektedir.
1403 - Soru : Şeytan taşlamakta kullanılacak taş, ne için Müzdelife'den toplanıyor?
Cevap : Başka yerden toplanması da kabil ve caiz ise de, orada bol miktarda taş bulunması ve zamanın müsait olması sebebiyle oradan toplanmaktadır.
1404 - Soru : Mina'da kesilmesi gereken hac kurbanı, şeytan taşlama işinden evvel kesilse ne lazım gelir?
Cevap : Bundaki sıra vacibtir. Önce taş, sonra kurban, daha sonra tıraş olacaktır. Bu sırayı bozmuş olacağından bir koyun kesmesi gerekir.
1405 - Soru : Bazı hacı amcalar, hacda Cemre taşı atarlarken taşları yıkadıklarını söylüyorlar ve "Bu ne için yıkanıyor?" diye soruyorlar?
Cevap : Bahsi geçen taş, ibadet için atılacağından, temiz olması gerekir.
1406 - Soru : Şeytan taşlama işi, bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde öğleden evvel yapılabilir mi?
Cevap : Yapılamaz. Zevalden sonra başlar. Sabahla öğle arasında taşlama birinci gün içindir. Dördüncü günün vakti de öğle vaktiyle başlarsa da öğleden önce atmaya müsaade

verilmiştir.
1407 - Soru : İhramlı olmayan bir kimsenin Mekke-i Mükerreme'nin harem huduttan içinde avlanması caiz midir?
Cevap : Haremin avını avlama yasağı sadece ihramlı bulunan kimseye mahsus bir yasak olmayıp, ihramsız bulunan kimseye de şamildir. Hiçbir kimse orada avlanamaz.
1408 - Soru : İhrama girilecek kaç mikaat mahalli vardır?
Cevap : Beş belirli nokta vardır ki, bunlara mikaat adı verilmektedir. Buralardan öteye ihramsız olarak geçilmesi caiz olmadığı gibi, geçene bir koyun veya keçi kurban etme

cezası vardır. Bunlar, Zü'l-Huleyfe, Zat-ı Irk, Cuhfe, Karn ve Yelemlem'dir.
1409 - Soru : Mekke halkının mikaat mahalli neresidir?
Cevap : Hac için ihrama girecek olanların mikaatı Mekke'dir. Umre için ihrama girecek ise "Ten'im" mahallinden ihrama niyet edeceklerdir.
1410 - Behce Fetvalarından : "İhramlı bulunan bir kimse başını örtse keffaret lazım olur" ( H.Ec. 1/24)
Açıklama : Başını örtme işi, bir gece veya günün tamamı müddetince olursa, bir koyun veya keçi kurban etme cezası gerektirir.
1411 - Soru : İhramlı bir kimse, dikişli elbiseyi nasıl ve ne şekilde giyerse haram olur?
Cevap : Dikilmiş elbise giymenin haramlığı, mutad olduğu şekilde başını ve kollarını geçirmek suretiyle giymektir. Yoksa bu elbise ile tesettür etmek değildir. Mesela, bir

kimse dikilmiş bulunan bir gömleği veya uzun entariyi, belinden aşağı kısma peştemal kuşanır gibi sarmış olsa veya paltosunu, kollarını geçirmeksizin omuzu üzerine alsa bunda

bir mahzur yoktur.
1412 - Soru : İhrama girecek kimsenin boy abdesti alması nedir?
Cevap : Sünnettir.

------------


Şeytan çoğalmakta deniliyor, onların çocukları şeytan olarak mı yaratılıyor? Eğer öyleyse -haşa- zulüm hatıra geliyor? Risalede nasıl geçiyor bu konu?


Aşağıdaki açıklamaların konuya ışık tutacağını düşünüyoruz.

Kehf suresi 50. ayette iblisin cin olduğu söylenir :

"Hani biz meleklere : Âdem'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni

bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!"

Bu ayet şeytanların cin taifesinden olduğunu ve onun da bir soyunun olduğunu ifade eder. Buradaki soy şeytanın bizzat neslinden olduğu gibi, onunla aynı işi yapan insanları da

ifade edeceğini düşünüyoruz. Zira Mehmet Vehbi Efendi nin mübarek tefsiri olan Hulasatül Beyan'da Kehf Suresi 51. ayetinin tefsiri sadedinde bunu ifade eder.

Aynı manayı Üstadımız ise Mesnev-i Nuriye'de şöyle ifade eder :

"Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seydânın meclisine git, bak. Orada fukarâ kıyâfetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i

kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libâsı giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar, ilâ âhir..."( 1)

Ayrıca Lem'alarda da şöyle der :

"İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervâh-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervâh-ı habise dahi bulunduğu, o katiyettedir. Eğer onlar maddî

ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu

şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki, 'İnsan suretindeki gayet şerîr ervâh-ı habise, öldükten sonra şeytan olur.' "( 2)

Buradan da anlaşılıyor ki şeytan dediğimiz şerir olan cinniler insan olan bir dinsiz yada mürted gibidir.Dolayısıyle zürriyetleri de aynı hükme tabidir. İlk başlarında küfür

ehlinden olmadığı halde sonraları anası ve babası onu mürted bir duruma sokar ve şeytanı cinninin yaptığı vazifeyi yapar. Şeytanların zürriyeti de aynıdır.

Ayrıca hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur :

"Doğan her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anası-babası onu Yahudî, Hristiyan veya Mecusi yapar." ( Buhâri, Cenâîz, 80; Müslim, Kader, 22).

"Annesinden doğan her insan fıtrat üzerine tertemiz doğar." ( Müslim, Kader, 25).

Fakat bu bir zorunluluk değildir. Zira Cenab-ı Hak diriden ölüyü çıkardığı gibi ölüden diriyi çıkarır. Çok dinsizler ve başka dinden olanların çocukları iman edip salih kişiler

olmuşlar.

Bu hakikati teyid eden Hz. Aişe ( r.ha)'dan rivayet edilen bir hadis vardır :

"Her insanın yanında bir şeytan var mıdır, dedim." O da :

"Vardır!..", buyurdular. Ben yine :

"Seninle de mi ey Allah'ın Resulu?" diye sordum. Şöyle buyurdu :

"Evet. Fakat, Rabbim ona karşı bana yardım etti de o da Müslüman oldu." ( Müslim, Münafıkun, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/115).

Bütün bu anlatılanlardan şöyle bir netice çıkarabiliriz :

1. Şeytan cin taifesindendir.

2. Onun da bir zürriyeti vardır.

3. Ve zürriyetinin şeytan olarak yaratılmaz ve küfür ehli olma zorunluluğu yoktur. Tıpkı diğer cinler gibi.

4. Burada Cenab-ı Hak hakkında -haşa- bir zulüm düşüncesi tamamen yanlıştır. Zira her akıl ve irade sahibi Cenab-ı Hakk'ı bulabilecek bir kabiliyetedir. Özellikle de Hz.

Peygamber ( asv)'in mesajını işitmiş olanlar. Eğer hiç işitmemişse Cenab-ı Hak ona göre ayrı muameleye tabi tutar.

Dipnotlar :

( 1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Fihrist.

( 2) bk. Lem'alar, On Üçüncü Lem'a.

--------------

Şeytan taşlama işi, bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde öğleden evvel yapılabilir mi?

Cevap : Yapılamaz. Zevalden sonra başlar. Sabahla öğle arasında taşlama birinci gün içindir. Dördüncü günün vakti de öğle vaktiyle başlarsa da öğleden önce atmaya müsaade

verilmiştir.

---------------

Mina'da kesilmesi gereken hac kurbanı, şeytan taşlama işinden evvel kesilse ne lazım gelir?

Cevap : Bundaki sıra vacibtir. Önce taş, sonra kurban, daha sonra tıraş olacaktır. Bu sırayı bozmuş olacağından bir koyun kesmesi gerekir.

-------------

Kuran-i Kerimde ki İbllis, Şeytan ve Tağut'la İlgili Ayetler

Meleklere : “Âdem'e secde edin” demiş-tik, hemen secde ettiler. Yalnız iblis diretti, böbürlendi, inkarcılardan oldu.[1]
Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere : “Âdeme secde edin!” dedik, hepsi secde ettiler. Yalnız iblis etme-di. O secde edenlerden olmadı.[2]
( Allah) buyurdu : “Sana emrettiğim za-man seni secde etmekten alıkoyan nedir?” ( İblis) “Ben dedi ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” [3]
Yalnız iblis, secde edenlerle beraber ol-mayı kabul etmedi. ( Allah) : “Ey iblis, nen varki sen secde edenlerle beraber olmadın.” Dedi. ( İblis); “Ben bir salsalden (

pişmemiş çamurdan) değişken bir balçıktan yarattı-ğın insana secde etmem” dedi. ( Allah) : “Öy-leyse çık oradan ( meleklerin içinden çık) dedi, çünkü sen kovuldun!”. “Ta,

ceza günü-ne kadar üzerine lanet edilecektir.” [4]
Meleklere : “Âdeme secde edin!” demiş-tik. Secde ettiler, yalnız iblis etmedi. “Ben, çamur olarak yarattığın kimseye secde eder' miyim? dedi.[5]
Meleklere : “Âdem'e secde edin!” demiş-tik, secde ettiler, yalnız iblis, ( etmedi). O cinlerdendi. Rabb'inin emrinden dışarı çık-tı. Şimdi siz, ( kibir ve gurura kapılmak

su-retiyle) beni bırakıp onu ve onun neslini dostlarını ediniyorsunuz? Oysa onlar, sizin düşmanınızdır...[6]
Meleklere : “Âdem'e secde edin” demiş-tik, secde ettiler, yalnız İblis diretti. [7]
Dedik ki : Ey Âdem bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennetten çıkarma-sın...[8]
Nihayet şeytan ona fısıldayıp : “Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve yok olmaya-cak bir hükümranlığı göstereyim mi? dedi.[9]
Yalnız iblis ( secde) etmedi, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. [10]
( Rabb'in) ona dedi ki : “Ey iblis, iki elim-le ( bizzat kudretimle) yarattığıma secde et-mekten seni alıkoyan nedir? Büyüklükmü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?[11]
Onlar ve azgınlar, tepe taklak oraya atıldılar. İblisin bütün askerleride.[12]
Andolsun İblis, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı, inanan bir bölükten başka ( hepsi) ona uydular,[13]
Derken şeytan çirkin yerlerini kendile-rine göstermek için onlara fısıldadı : “Rabb'iniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf me-lek olursunuz yada ebedi kalıcılardan

olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti” de-di [14]
Ve onlara : “Elbette ben size öğüt veren-lerdenim” diye de yemin etti. [15]
Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı, ( onları önceki mevkilerinden indirdi) Ağa-cın ( meyvasını) tadınca çirkin yerleri kendi-lerine göründü ve cennet yapraklarını üst

üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rabb'leri onlara ünledi; “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi? Ve, şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?” [16]
Ey Âdem oğulları, şeytan ana babanı-zı, çirkin yerlerini onlara göstermek için el-biselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de ( şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü

o ve kabilesi, sizin onları göremiyeceğiniz yerlerden sizi görürler. Biz şeytan-ları inanmıyanların dostları yaptık. [17]
Derken şeytan' onları ( n ayağını) ora-dan kaydırdı, içinde bulundukları ( nimet yurdu) ndan çıkardı. ( Biz de) dedik ki : “Bir-birinize düşman olarak inin. Sizin, yer yü-

zünde kalıp bir süre yaşamanız lâzımdır.[18]
Ey insanlar, yer yüzünde bulunan he-lal ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adunlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. [19]
Ey insanlar, hepiniz birlikte islama ( ve-ya barışa) girin. Şeytanın adımlarını izle-meyin. Çünkü o, size apaçık düşmandır. [20]
Şeytan sizi fakirlikle korkutur, ( Fakir düşeceğinizi söyleyerek sadaka vermekten geri kalmanızı ister) ve size çirkin şeyleri yapmanızı emreder. Allah ise size mağfiret ve

lütuf va'dediyor. Şüphesiz Allanın lûtfu geniştir, bilendir.[21]
Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarpmış olduğu kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alış - verişte faiz gibidir.” Demele-rinden ötürüdür. Oysa Allah alış verişi he-lal,

faizi haram kılmıştır.[22]
Bunlar mallarını insanlara gösteriş için verirler, ne Allah'a, ne de âhiret gününe inanmazlar. Kimin arkadaşı şeytan olursa, arkadaş bakımından hali çok yamandır.[23]
Eğer size Allah'ın lûtfu ve rahmeti ol-masaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardı-nız.[24]
( O şeytan) ki Allah ona lanet etti ve o da “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım” dedi.[25]
“Onları mutlaka saptıracağım, mutla-ka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim : Hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim : Allah'ın yaratışını

değiştirecekler!” Kim Allah'ın ye-rine şeytanı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır. [26]
( Şeytan) onlara söz verir, ümit verir, fakat şeytanın onlara va'di, aldatmadan başka bir şey değildir.[27]
İki topluluğun karşılaştığı gün, içiniz-den yüz çevirip gidenleri, yaptıkları bazı iş-lerinden dolayı şeytan ( yoldan) kaydırmak istemişti. Ama yinede Allah, onları affetti.

Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır. Halimdir. [28]
O şeytan sizi kendi dostlarından korkutuyor, eğer inanmış iseniz, onlardan kork-mayın, benden korkun.[29]
Ey insanlar, şarap kumar, dikili taşlar ( putlar), ( üzerine yazılar yazılmış) şans okları, ( çekmek ve bunlara, göre hareket et-mek) şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan

kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[30]
Şeytan, şarap ve kumar ( yolu) ile ara-nıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alakoymak istiyor. Artık . ( bunlardan) vaz geçtiniz değilmi? [31]
( Kesilirken) üzerine Allah'ın adı anıl-mayan ( hayvanlardan yemeyin! ( Çünkü o( nu yemek), yoldan çıkmadır. Şeytanlar, dostlarına sizinle mücadele etmeleri için fı-sıldar (

telkinde bulunur) lar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz sizde ortak koşanlar gibi olursunuz.[32]
Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin ( onun peşin-de gitmeyin). Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır.[33]
Allah'a and olsun ki senden önceki mil-letlere de ( peygamberler) gönderdik; Şeytan onlara yaptıkları işleri süsledi, ( bu yüzden peygamberleri yalanladılar) O, bu günde

onların dostudur. Onlar için acı bir azab vardır.[34]
( O) bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık müstehak oldu. Çün-kü onlar, şeytanları Allah'dan başka dost-lar tuttular ve kendilerininde doğru yolda

olduklarını sanıyorlar.[35]
İş bitirildikten sonra şeytan ( onlara) şöyle dedi; “Allah size gerçek va'detti, ben de size va'dettim ama ben sözümden cay-dım! Benim ( küfre zorlayacak) bir gücüm yoktu.

Sadece sizi ( küfür ve isyana) davet ettim, sizde benim davetime koştunuz. O halde beni yermeyin, kendi kendinizi yerin! Ne ben sizi kurtarabilirim, nede siz beni

kurtarabilirsiniz! Ben, önceden beri ( Al-lah'a) ortak koşmanızı da tanımamıştım zaten. Doğrusu zalimler için acı bir azab var-dır. [36]
O zaman şeytan onlara yaptıkları işi süsleyip ( güzel göstermiş) “Bu gün insan-lardan sizi yenecek kimse yoktur, ( korkma-yın), ben sizin yanınızdayım”! demişti. Fa-kat iki

topluluk bir birini görünce ardına dönüp “Ben sizden uzağım, ben sizin gör-mediğiniz ( gerçeği görüyorum, ben) Allah'-dan korkarım, zira Allah'ın cezası çetindir” demişti.[37]
Kullarıma söyle : En güzel sözü söyle-sinler. Çünkü şeytan aralarına girer ( onla-rı tartışmıya ve kötülüğe dürtükler). Zira şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.[38]
Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürterse Allah'a sığın; Çünkü O işiten-dir, bilendir.[39]
Allah'tan korkanlar, kendilerine şey-tandan gelen bir vesvese dokunduğu za-man ( Allah'ın emir ve yasaklarını) hatır-larlar, hemen ( gerçeği) görürler.[40]
Kur'an okutmak iste)diğin zaman ko-vulmuş şeytandan Allah'a sığın.[41]
Çünkü inananlara ve Rabb'lerine güve-nenlere o ( şeytan)ın bir gücü yoktur.[42]
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilmeden tartışır ve böylece her kaba ( ve şar-latan) şeytana uyar. [43]
( Allah, böyle yaparki) şeytanın, attığı-nı, kalblerinde hastalık olanlar ve kalbleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın; zalim-ler elbette ( haktan) uzak bir ayrılık

içinde-dirler.[44]
Ey inananlar, şeytanın adımlarını izle-meyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse o ona edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer size Allah'ın lûtfu ve rahmeti olmasaydı, hiç bi-rinizi

asla temizlemezdi. Fakat Allah diledi-ğini temizler. Allah işitendir, bilendir. [45]
Âd ve Semûdu da ( helak ettik). Bu otur-dukları yerlerden size belli olmaktadır. Şey-tan onlara yaptıkları işleri süsleyip onları yoldan çıkardı. Halbuki bakıp ibret alabilir-

lerdi ( ama almadılar). [46]
Onlara : “Allah'ın indirdiğine uyun” dense “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bul-duğumuz şeye uyarız ( onların yolundan gi-deriz)” derler. Şeytan onları, alevli ateşin azabına

çağırmış olsada mı ( babalarının izinde gidecekler)?[47]
Şeytan sizin düşmanınızdır, sizde onu düşman tutun. O, partisini alevli ateşin hal-kından olmağa çağırır.[48]
Ey Âdem oğulları, ben size and vermedim mi : Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.[49]
Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra arkalarına ( Yine eski küfürlerine) dönenlere, şeytan ( günah işlemeyi) kolay-laştırmış ve onları uzun arzulara düşürmüş-tür. [50]
Şeytan onları istila etmiş ( ruhlarına ha-kim olmuş), onlara Allah'ı anmayı unuttur-muştur. Onlar, şeytanın hizbi ( partisi) dir. İyi bilinki şeytan'ın hizbi ( partisi)

kaybede-cekti.[51]
( Yahudileri kandıran münafıkların du-rumu da), tıpkı şeytanın durumuna benzer ki insana “inkâr et” dedi. ( İnsan) inkâr edin-ce de : “Ben senden uzağım, ben alemlerin Rabb'i

Allah'dan korkarım!” dedi.[52]
Eğer şeytandan kötü bir düşünce, seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın. Çün-kü O, işiten bilendir. [53]
Ve de ki : “Rabb'im, şeytanların dürtüklemesinden sana sığınırım.”[54]
Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. ( Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fı-sıldarlar. Rabb'in dileseydi onu yapamaz-lardı.

Artık onları, uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.[55]
Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular. Oysa Süleyman ( büyü yaparak) küf-re gitmemişti. Fakat o şeytanlar küfre gitti-ler...[56]
( Babası Yakub) : “Yavrum, dedi, rü'yanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tu-zak kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır.”[57]
O iki kişiden kurtulacağını sandığı kim-seye dedi ki : “Beni efendinin ( kralın)nın yanında an ( benim suçsuz olduğumu kra-la hatırlat).” Fakat şeytan o adama, ( Yu-suf'un

durumunu) efendisine söylemesini unutturdu, ( bundan ötürü Yusuf), bir kaç yıl zindanda kaldı.[58]
Ana-babasını tahtın üstüne çıkardı ve hepsi onun için secdeye kapandılar ( onun önünde saygı ile eğildiler) : “Babacığım, de-di, işte bu, önceden ( gördüğüm) rü'yanın

yorumudur. Rabb'im onu gerçek yaptı, ba-na iyilik etti, zira şeytan, benimle kardeşle-rimin arasına fitne soktuktan sonra O, be-ni zindandan çıkardı. Sizi de çölden getir-

di...”[59]
“Babacığım, şeytana tapma, çünkü şey-tan, Rahman'a isyan etmişti.”[60]
“Babacığım, ben sana Rahman'dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O za-man şu şeytanın dostu olursun.”[61]
Senden önce hiç bir resul ve nebi göndermedik ki o, ( bir şey) arzu ettiği zaman, şeytan onun arzusu içerisine mutlaka ( onu dünya ile meşgul edecek bir düşünce) atmış

olmasın. Fakat Allah, şeytanın attığını der-hal iptal eder, sonra kendi ayetlerini sağ-lamlaştırır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.[62]
( O) beni, bana gelen zikirden saptırdı. Zaten şeytan, insanı ( uçuruma sürükleyip) yapayalnız ve yardımcısız bırakır.[63]
Kendi taraftarlarından olan, düşmanla-rından olana karşı Musa'dan yardım istedi. Musa'da ötekine bir yumruk indirip onun işini bitirdi. ( Sonra) : “Bu, dedi, şeytanın

işindendir. O, gerçekten apaçık, saptırıcı bir düşmandır.” [64]
Kulumuz Eyyub'u da an : ( O), Rabb'ine “şeytan, bana bir yorgunluk ve azab dokun-durdu” diye seslenmişti.[65]
O ( Allah'a ortak koşan) lar, O'nu bıra-kıp bîr takım dişilerden başkasına çağırmı-yorlar ve onlar, inatçı şeytandan başkasına yalvarmıyorlar.[66]
De ki : “Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah kim ( ler) e lanet etmiş, kimlerden maymun-lar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmış-sa işte

onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.[67]
Ayetlerimiz hakkında ( münasebetsizli-ğe) dalanları gördüğün zaman, onlar baş-ka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir; eğer şeytan sana ( bunu) unutturursa

hatırladıktan sonra ( hemen kalk), o zalim-ler topluluğuyla oturma.[68]
İnanmış olanlara ( Mü'minlere) rastla-dıkları zaman, “inandık” derler. Fakat şeytanlarıyla, yalnız kaldıkları zaman, “biz si-zinle beraberiz, biz sadece ( onlarla) alay

ediyoruz” derler.[69]
Deki : . “Allah'dan başka bize ne yarar, ne zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, ökçelerimiz üzerinde ( eski durumumuza) döndürülüp,

şeytanlarını ayartarak şaşkın bir halde çölde bıraktıkları, arkadaşlarının ise “Bize gel” diye doğru yola çağırdıkları kimse gibi ( şaşkın bir duruma) mı düşelim? De ki : “Yol

gösterme, ancak Allah'ın yol göstermesidir. Bize, âlemlerin Rabb'ine tes-lim olmamız emredildi.”[70]
Hiç olmazsa kendilerine böyle baskınımız geldiği zaman yaıvarsalardı; Fakat kalbleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü ( cazip) gösterdi.[71]
Onlara şu adamın haberini de oku : Ona ayetlerimizi verdikde onlardan sıyrıldı çıktı, şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlar-dan oldu.[72]
Çünkü ( gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlar-dır. Şeytan ise Rabb'ine karşı çok nankör-dür.[73]
Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat; atlıların ve yayalarınla onla-rın üzerine yaygarayı bas; Mallarda ve ev-latlarda onlara ortak ol, bunları haram yol-dan

kazanmağa şevket, onlara ( çeşitli) vaadler yap - gerçi şeytan onlara aldatma-dan başka bir şey va'detmez.[74]
Benim ( gerçek) kullarıma gelince senin onlar ( ı kandırmağ)a gücün yetmez.[75]
O zaman sizi, Allah'tan bir güven ol-mak üzere hafif bir uyku bürüyordu. Üze-rinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini ( içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gi-dermek,

kalblerinizi ( birbirine) bağlamak ve ayaklarınızı pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu.[76]
Gizli konuşmalar, Şeytan ( ın yapacağı işler)dendir. ( şeytan bunu insanlara alla-yıp pullar ki) iman edenler üzülsün. Oysa o ( şeytan), Allah'ın izni olmadıkça, mü'min-lere

hiç bir zarar veremez. Mü'minler Al-lah'a güvensinler.[77]
Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, her günahkâr yalancı-ya inerler. [78]
O ( Kur'an), kovulmuş şeytanın sözü değildir[79]
Ve şeytanları : Her bina ustasını ve dal-gıcı ve ( kötülük yapmamaları için) zincir-lerle birbirine bağlanmış başka ( şeytan) ları ( ona boyun eğdirdik)..[80]
O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaç-tır. Tomurcukları şeytanların başları gibi-dir.[81]
Rabb'im, onu kız doğurdum, erkek kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytan'ın şerrin-den sana ısmarlıyorum.[82]
Andolsun biz, gökte burçlar yaptık ve ona bakanlar için süsledik. Ve onu her re-cim ( taşlanmış, kovulmuş uydurma sözler atan) şeytandan koruduk.[83]
Ve ( Göğü), itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak için ( yıldızlarla donat-tık).[84]
Şeytanlardan, onun için denize dala( rak inciler çıkara) n ve bundan başka işler gö-ren kimseleri de ( onun emrine verdik). Biz onları, ( onun emri altında) tutuyorduk.[85]
O ( Kur'anı) şeytanlar ( cinler) indirme-di. [86]
( Genç) : gördün mü, dedi, kayaya sığındığımız vakit balığı unuttum. Onu söyleme-mi bana şeytan unutturdu...[87]
Görmedin mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları oynatıp ( Günahlara) sü-rüyorlar.[88]
Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp gü-neşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onla-ra işlerini süslemiş de onları doğru yol-dan çevirmiş, bu yüzden yola gelmiyorlar. [89]
Rabb'ine andolsun ki, onları ve şeytan-ları mutlaka toplayacağız, sonra onları diz çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde bulunduracağız.[90]
Andolsun biz, ( dünyaya) en yakın göğü lâmbalarla donattık ve onlan, şeytanlar için taşlamalar yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık [91]
Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapık-lıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâgût ( şey-tan)ı inkâr edip Allah'a inanırsa, muhak-kak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa ya-pışmıştır.

Allah işitendir. Bilendir.[92]
Allah, inananların dostudur. Onları ka-ranlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tâğût'tur. ( O da) onları aydın-lıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş hal-kıdır,

orada ebedi kalacaklardır.[93]
Kendilerine kitabdan bir pay verilenle-ri görmedin mi? ( Baksana onlar) puta ve batıla inanıyorlar ve inkâr edenlere : “Bun-lar, inananlardan daha doğru yoldadır.” di-yorlar.

[94]
Şunları görmüyormusun, kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tâğûta ( o azgın şeytana) baş vurmak isti-yorlar! Oysa

kendilerine onu inkâr etmele-ri emredilmişti. Şeytanda onları iyice sap-tırmak istiyor.[95]
İman edenler, Allah yolunda savaşır-lar, inkâr edenler de tâğût ( şeytan) yolun-da savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.[96]
Andolsun biz, her millet içinde : “Allah'a kulluk edin, şeytan ( a tapmak) dan kaçının” diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet etti, kimine sapıklık hak ol-du.

İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalan-layanların sonu nasıl olmuş! [97]
Tâğût'a kulluk etmekten kaçman ve Al-lah'a yönelenlere müjde var. Müjdele kulla-rımı.[98]



[1] Bakara : 2/34.

[2] A'râf : 7/11.

[3] A'râf : 7/12.

[4] Hicr : 15/31-35.

[5] İsra : 17/61.

[6] Kehf : 18/50.

[7] Tâhâ : 20/116.

[8] Tâhâ : 20/117.

[9] Tâhâ : 20/120.

[10] Sâd : 38/37-38.

[11] Sâd : 38/75.

[12] Şuârâ : 26/94-95.

[13] Sebe : 34/20.

[14] A'râf : 7/20.

[15] A'râf : 7/21.

[16] A'râf : 7/22.

[17] A'râf : 7/27.

[18] Bakara : 2/36.

[19] Bakara : 2/168.

[20] Ba-kara : 2/208.

[21] Bakara : 2/268.

[22] Bakara : 2/275.

[23] Nisa : 4/38.

[24] Nisa : 4/83.

[25] Nisa : 4/118.

[26] Nisa : 4/199.

[27] Nisa : 4/120.

[28] Âl-i imran : 3/155.

[29] Al-i imran : 3/175.

[30] Mâide : 5/90.

[31] Mâide : 5/91.

[32] En'âm : 6/121.

[33] En'âm : 6/121.

[34] Nahl : 16/63.

[35] A'râf : 7/30.

[36] İbrahim : 14/22.

[37] Enfâl : 8/48.

[38] İsra : 17/53.

[39] A'râf : 7/200.

[40] A'râf : 7/201.

[41] Nahl : 16/98.

[42] Nahl : 16/99.

[43] Hacc : 22/3.

[44] Hacc : 22/53.

[45] Nur : 24/21.

[46] Ankebut : 29/38.

[47] lokman : 31/21.

[48] Fâtır : 35/6.

[49] Yasin : 36/60.

[50] Muhammed : 47/25.

[51] Mücâdele : 58/19.

[52] Haşr : 59/16.

[53] Fussılet : 41/36.

[54] Mü'minün : 23/97.

[55] En'âm : 6/112.

[56] Bakara : 2/102.

[57] Yusuf : 12/5.

[58] Yusuf : 12/42.

[59] Yusuf : 12/100.

[60] Meryem : 19/44.

[61] Meryem : 19/45.

[62] Hacc : 22/52.

[63] Furkân : 25/29.

[64] Kasas : 28/15.

[65] Sâd : 38/41.

[66] Nisa : 4/117.

[67] Mâide : 5/60.

[68] En'âm : 6/68.

[69] Bakara : 2/14.

[70] En'âm : 6/71.

[71] En'âm : 6/43.

[72] A'râf : 7/175.

[73] İsrâ : 17/27.

[74] İsrâ : 17/64.

[75] İsrâ : 17/65.

[76] Enfâl : 8/11.

[77] Mücâdele : 58/10.

[78] Şuarâ : 26/221-222.

[79] Tekvir : 81/25.

[80] Sâd : 38/37-38.

[81] Sâffât : 37/64-65.

[82] Âl-i imrân : 3/36.

[83] Hicr : 15/16-17.

[84] Sâffât : 37/7.

[85] En-biyâ : 21/82.

[86] Şuarâ : 26/210.

[87] Kehf : 18/63.

[88] Meryem : 19/ 83.

[89] Neml : 27/24.

[90] Meryem : 19/68.

[91] Mülk : 67/5.

[92] Bakara : 2/256.

[93] Bakara : 2/257.

[94] Nisa : 16/ 51.

[95] Nisa : 16/60.

[96] Ni-sa : 4/76.

[97] Nahl : 16/36.

[98] Zümer : 39/17.

--------------

KAYNAKLAR :

______________
Sorularla İslamiyet
sorusorcevapbul
uslanmam . com
islamquest . net
jw . org
muminem . net
Sorularla Risale, 14-6-2010
Incil . com

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Nationalfeiertag (Österreich) 26 Ekim Avusturya'nın Ulusal Bayramı
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:37 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok




Nationalfeiertag (Österreich) 26 Ekim Avusturya'nın Ulusal Bayramı

Geleneksel olarak her sene 26 Ekim'de kutlanan Ulusal Bayram, Avusturya'nın 1955 yılındaki "sürekli tarafsız kalma" (immerwährende Neutralität) deklarasyonu anısınadır. Tarihsel anlamda ise, müttefik kuvvetlerin çekilmesinden sonra Avusturya'nın tekrar egemenliğine kavuşması kutlanır.

Parlamento ve Federal Hükümet 1965 de , hangi gün "Milli Günü" olarak kutlanmayakarar vermek için tartışma başlattı.
ve alttaki secenkler sunuldu ve hangi gün olmasi hususunda Seçim yapıldı:

2 Kasım (1918 yılında Birinci Cumhuriyetin ilânı)

27 Nisan (Avusturya'nın bağımsızlığı konusunda ortak ilanı [7] (yeniden kurulları) tarafından partileri yarattığı SPÖ , ÖVP ve KPO gerekçe olarak Moskova Deklarasyonu ve oluşumunu Geçici Hükümeti 1945 yılında)

15 Mayıs (1955 Devlet Antlaşması imzalanması)

26 Ekim (Avusturya tarafsızlık Federal Anayasa Hukuku Kararı)

25 Ekim 1965 tarihinde Ulusal Konseyi tarafından "26 Ekim" in Bayram ilan edilmesine karar verildi, federal yasa gündüz yürürlüğe girmiştir.
1967 Senesinden itibaren de o Gün Tatil ilan edildi.

Avusturya 26 Ekim 1955 Avusturya tarafsızlık Federal Anayasa Hukuku Kararı BGBl. Nr. 211/1955

Avusturya her zaman için ve her koşulda bağımsızlığını korumak için kendi arzusu ile tarafsızlık ilan etti. Ulusal Konsey dünya barışına bir katkı yapabilmek için daimi tarafsızlık yani kalıcı nötr devlet olarak kalmayi kabul etti, ve elbette kendilerine sunulan anlamda, doğrunun ve gerçeğin ifade ve irade özgürlüğü dahilinde dikkatlice savunulması da vardır ve bu yüzden ifade ve irade özgürlüğünede de aynı federal anayasa hukuku karar verdi.

Kutlamalar

ulusal bayram vesilesiyle düzenlenen etkinlik ve aktiviteler vardır.

Viyana da Askeri Tarih Müzesi ve Wien Müzesi ücretsiz giriş ile ziyaret ve bazı ulusal müzeler bir indirimli. Buna ek olarak, bu gün, TBMM , Bakanlıklar ve Hofburg , koltuk Federal Cumhurbaşkanının , onun kapıları.
Milli Günü arifesinde Viyana Konzerthaus, gerçekleşir ulusal bayram konseri yerine. tarafından gerçekleştirilen Viyana Senfoni Orkestrası , her yıl başka bir ülkeden konuk şef tarafından gerçekleştirilmiştir. Konser geleneksel normalde bizzat katılır Alman Cumhurbaşkanı, himayesi altında tutulur.
sloganı altında popüler spor etkinlikleri ulusal yüzlerce Fit özellikle koşucular ve yürüyüşçüler için, ülke genelinde düzenlenen ( "-marşlar Fit") değil, aynı zamanda bisikletçiler, patenciler ve yürüyüşçüler için.
Silahlı Kuvvetler ile bu tarih anıldı Angelo amortisman ve 1995 yılından bu yana bir geçit töreni ile on yılda salonunun nedeniyle (tanklar vs.) "askeri teçhizat olmadan" maliyet nedenleriyle SPÖ çabalarına aslen, yapılmalıdır. Ayrıca yıldönümü töreni 50 yıl ordunun (195 izlenir hangi) 640 araçlar 2005 ve kullanılan 96 helikopter ve uçaklar at ama ilk kez. İl merkezlerinde ve Wiener de Heldenplatz ordusu silah, helikopter, tank, sporcular ve daha sundu hangi "güç göz atmak" sözde vardır.

ulusal marş


Land der Berge, Land am Strome,
Daglarin ülkesi,Nehirleerin Ülkesi
Land der Äcker, Land der Dome,
Ekilebilen Tarlalarin Ülkesi,Katedrallerin Ülkesi
Land der Hämmer zukunftsreich!
Demiri isleyebilen Demircilerin Ülkesi
Heimat bist du großer Söhne,
Ey memleketim senin ne güzel oğulların var
Volk begnadet für das Schöne,
Halk için güzel mübarek kutsal bir (gün),
Vielgerühmtes Österreich,
Ey Cok Övülmüş Avusturya
Vielgerühmtes Österreich!
Ey Cok Övülmüş Avusturya

Heiß umfehdet, wild umstritten,
Liegst dem Erdteil du inmitten
Einem starken Herzen gleich.
Hast seit frühen Ahnentagen
Hoher Sendung Last getragen,
Vielgeprüftes Österreich,
Vielgeprüftes Österreich.

Mutig in die neuen Zeiten,
Frei und gläubig sieh uns schreiten,
Arbeitsfroh und hoffnungsreich.
Einig lass in Brüderchören,
Vaterland, dir Treue schwören.
Vielgeliebtes Österreich,
Vielgeliebtes Österreich.

milli marşı olarak kabul edilen ulusal marşi ve bir devlet sembolü olarak Avusturya Cumhuriyeti bayrağı ve Federal Avusturya milli amblemini . Kim "küçümser ya da başka kötüleyen bir hal alir veya indirmeye kalkarsa" 248 § Ceza Kanunu'na göre "devlet ve sembollerin aşağıladığı" gerekçesiyle cezaya maruz kalir.


AUF DEUTSCH

Der österreichische Nationalfeiertag wird seit 1965 jährlich am 26. Oktober begangen, dem Tag, an dem 1955 das Gesetz zur österreichischen Neutralität beschlossen wurde. Dieser Gedenktag löste den vormaligen Tag der Fahne als Nationalfeiertag ab. 1967 wurde er den übrigen gesetzlichen Feiertagen in Österreich gleichgestellt und ist seither arbeitsfrei.

Geschichte


Vor 1955

Der erste Nationalfeiertag der Republik Österreich wurde am 12. November 1919 begangen, dem ersten Jahrestag der Ausrufung der Ersten Republik nach dem Ersten Weltkrieg.[1]

Während der Ständestaatsdiktatur war ab 1934 der 1. Mai als „Gedenktag an die Proklamation der Verfassung 1934“ (Maiverfassung) zum „allgemeinen Ruhe- und Festtag“ erklärt.[2]

Der 1. Mai wurde auch während der Zeit des Nationalsozialismus von 1938 bis 1945 gefeiert, da die Nationalsozialisten den aus der Arbeiterbewegung stammenden 1. Mai als Kampftag („Tag der Arbeit“) zum „Tag der nationalen Arbeit“ uminterpretiert und vereinnahmt hatten. Im Nationalsozialismus galt dieser Tag als Staatsfeiertag. Diese Bezeichnung ist für den 1. Mai bis heute aufrecht.[3] Aufgrund der Ähnlichkeiten und Gemeinsamkeiten des Staatsfeiertags mit dem Nationalfeiertag – nämlich: von Regierungsseite festgelegt, Anlass mit Symbolcharakter, mehr oder weniger historischen Datums, das gesamte Staatsvolk betreffend, arbeitsfrei, Motiv des Nationalfeiertags geht von der Unterzeichnung des Staatsvertrages aus, Ähnlichkeiten von Staat(svolk) und Nation – wird im Alltag gelegentlich der heutige Nationalfeiertag (speziell von Menschen, die Österreich nicht für eine Nation halten) als „Staatsfeiertag“ bezeichnet oder verwechselt.[4]

Zwischen dem Ende des Zweiten Weltkriegs im Jahr 1945 und dem Ende der Besatzungszeit im Jahr 1955 gab es in Österreich keinen Nationalfeiertag.
1955 bis 1964: „Tag der Fahne“

Am 15. Mai 1955 war der Staatsvertrag unterzeichnet worden, der Österreichs staatliche Souveränität wiederherstellte. Dieser Vertrag musste von allen Signatarstaaten (Frankreich, Großbritannien, Sowjetunion und Vereinigte Staaten) ratifiziert werden; die letzte Ratifizierungsurkunde wurde von Frankreich am 27. Juli 1955 im sowjetischen Außenministerium in Moskau, dem Aufbewahrungsort des Originals des Österreichischen Staatsvertrages, hinterlegt. Damit begann die vertraglich vereinbarte Frist von 90 Tagen, in der die Besatzungstruppen Österreich zu verlassen hatten. Der 25. Oktober 1955 war der letzte Tag dieser 90-Tage-Frist. Offiziell übergaben die Briten an diesem Tag die letzte besetzte Kaserne Klagenfurt Lendorf an Österreich. Inoffiziell allerdings wurden noch am 29. Oktober zirka 20 britische Soldaten mit ihrem Offizier, Oberst E. T. Roberts, mit Geschenken der Bevölkerung aus Kärnten verabschiedet. Der letzte sowjetische Soldat hatte Österreich nachweislich schon am 19. September um 20 Uhr verlassen. Bis heute hält sich aber die Legende vom letzten russischen Besatzungssoldaten, der Österreich am 25. Oktober verlassen haben soll.

Die Initiative dazu, die Wiedererlangung der Souveränität Österreichs fortan, vorerst in den Schulen, feierlich zu begehen, kam von Heinrich Drimmel (ÖVP), Bundesminister für Unterricht. In einem Erlass vom 1. Oktober 1955 forderte er die Lehrerschaft dazu auf, den Schülern die Bedeutung des 25. Oktober, des Tages des endgültigen Abzugs der Alliierten gemäß der vorgesehenen 90-Tage-Frist, als Unabhängigkeitstag zu vermitteln und ordnete für diesen Tag das feierliche Hissen der Nationalflagge an.

Das Burgtheater wurde am 14. Oktober 1955 nach zehn Jahren der Behebung der Kriegsschäden wieder in Betrieb genommen. Wien feierte am 22. Oktober, einem Samstag, den „Tag der Freiheit“; bei seiner Ankündigung zwei Tage vorher ging man davon aus, dass sich keine Besatzungssoldaten mehr in Wien aufhielten.[5] Am 21. Oktober sprach Bruno Marek im Wiener Landtag über diesen Freiheitstag. Am 23. Oktober 1955 wurde vom großartigen Verlauf der Befreiungsfeier berichtet. Am 25. Oktober fand in Wien wie in Landeshauptstädten eine offizielle Befreiungsfeier statt, wie am 26. Oktober 1955 berichtet wurde.[6]

Der 26. Oktober 1955 war der erste Tag, an dem laut Zusicherung im Staatsvertrag keine fremden Truppen mehr auf österreichischem Hoheitsgebiet stehen durften. An diesem Tag beschloss der österreichische Nationalrat in Form eines Verfassungsgesetzes rückwirkend ab null Uhr die immerwährende Neutralität.

Am 11. September 1956 beschloss der Ministerrat auf Antrag von Unterrichtsminister Drimmel, den „Tag der österreichischen Fahne“ alljährlich am 26. Oktober zu begehen. Diese Verschiebung um einen Tag kam deshalb zustande, da es der Bundesregierung wichtiger war, die Neutralitätserklärung am 26. Oktober zu betonen als den Abzug der letzten Besatzungssoldaten am Tag zuvor.
Seit 1965: „Nationalfeiertag“

1965 wurde in Parlament und Bundesregierung beraten, welcher Tag als „Nationalfeiertag“ begangen werden sollte. Zur Auswahl standen:

der 12. November (Ausrufung der Ersten Republik im Jahr 1918 )
der 27. April (gemeinsame Proklamation über die Selbständigkeit Österreichs[7] durch die Vorstände der (wieder)entstandenen Parteien SPÖ, ÖVP und KPÖ in Berufung auf die Moskauer Deklaration und Bildung einer provisorischen Staatsregierung im Jahr 1945)
der 15. Mai (Unterzeichnung des Staatsvertrags im Jahr 1955)
der 26. Oktober (Beschluss des Bundesverfassungsgesetzes über die österreichische Neutralität)

Die meiste Zustimmung fand die Variante 26. Oktober, und so beschloss sie der Nationalrat am 25. Oktober 1965 einstimmig mit einem Bundesgesetz, das tags darauf in Kraft trat.[8] Seit dem Jahr 1967 gilt an diesem Tag auch die Feiertagsruhe.[9] Das Nationalfeiertagsgesetz ist eine der wenigen Normen im österreichischen Rechtsbestand, die über eine Präambel verfügen. Dort heißt es:

„Eingedenk der Tatsache, daß Österreich am 26. Oktober 1955 mit dem Bundesverfassungsgesetz BGBl. Nr. 211/1955 über die Neutralität Österreichs seinen Willen erklärt hat, für alle Zukunft und unter allen Umständen seine Unabhängigkeit zu wahren und sie mit allen zu Gebote stehenden Mitteln zu verteidigen, und in eben demselben Bundesverfassungsgesetz seine immerwährende Neutralität festgelegt hat, und in der Einsicht des damit bekundeten Willens, als dauernd neutraler Staat einen wertvollen Beitrag zum Frieden in der Welt leisten zu können, hat der Nationalrat beschlossen:“[10]

Feierlichkeiten

Aus Anlass des Nationalfeiertags finden Veranstaltungen und Aktivitäten statt.

In Wien kann man die Standorte des Heeresgeschichtlichen Museums und des Wien Museums bei freiem Eintritt besuchen sowie einige der Bundesmuseen bei ermäßigtem Eintritt. Außerdem öffnen an diesem Tag das Parlament, die Ministerien und die Hofburg, der Sitz des Bundespräsidenten, ihre Pforten.
Am Vorabend des Nationalfeiertages findet im Wiener Konzerthaus das Konzert zum Nationalfeiertag statt. Es spielen die Wiener Symphoniker, alljährlich geleitet von einem Gastdirigenten aus einem anderen Land. Das Konzert steht traditionell unter dem Ehrenschutz des Bundespräsidenten, der im Regelfall auch persönlich daran teilnimmt.
Unter dem Motto Fit am Nationalfeiertag finden hunderte Breitensportveranstaltungen im ganzen Land statt, vor allem für Läufer und Wanderer („Fit-Märsche“), aber auch für Radfahrer, Skater oder Walker.
Das Bundesheer begeht diesen Tag mit Angelobungen und seit 1995 alle zehn Jahre mit einer Parade auf der Wiener Ringstraße, die ursprünglich auf Bestreben der SPÖ aus Kostengründen „ohne Kriegsgerät“ (Panzer etc.) durchgeführt werden sollten. 2005 wurden bei der Jubiläumsparade 50 Jahre Bundesheer aber erstmals auch 640 Fahrzeuge (davon 195 Kettenfahrzeuge) sowie 96 Hubschrauber und Flugzeuge eingesetzt. In den Landeshauptstädten und am Wiener Heldenplatz gibt es sogenannte „Leistungsschauen“, bei denen das Bundesheer seine Waffen, Hubschrauber, Panzer, Sportler und vieles mehr präsentiert.


Österreichische Bundeshymne

Die „Bundeshymne der Republik Österreich“, kurz: Österreichische Bundeshymne, besteht als Nationalhymne aus der Melodie des sogenannten „Bundesliedes“ und aus dem Gedicht Land der Berge (oft auch als Land der Berge, Land am Strome bezeichnet).

Das „Bundeslied“ wurde am 22. Oktober 1946 durch Beschluss des Ministerrats zur Hymnenmelodie. Der von Paula Preradović verfasste Text wurde – nach mit der Autorin abgestimmten Änderungen[1] – durch einen weiteren Beschluss der Regierung am 25. Februar 1947 zum Hymnentext. Im Zuge einer ab Juli 2011 laufenden parteiübergreifenden Gesetzesinitiative wurde am 7. Dezember 2011 in namentlicher Abstimmung im Nationalrat ein am 27. Dezember 2011 kundgemachtes Bundesgesetz über die Bundeshymne der Republik Österreich beschlossen, das mit 1. Jänner 2012 in Kraft trat (BGBl. I Nr. 127/2011). Damit wurde die „geschlechtergerechte Änderung der Österreichischen Bundeshymne“ gesetzlich festgelegt.[2]

Die Bundeshymne gilt wie die Fahne der Republik Österreich, das Bundeswappen und die österreichischen Hoheitszeichen als Staatssymbol. Wer sie „verächtlich macht oder sonst herabwürdigt“, macht sich nach § 248 StGB wegen „Herabwürdigung des Staates und seiner Symbole“ strafbar.

Bundeshymnengesetz

Mit 1. Jänner 2012 trat das Bundesgesetz über die Bundeshymne der Republik Österreich in Kraft, mit dem die Bundeshymne erstmals gesetzlich festgeschrieben wurde.
Basisdaten
Titel: Bundeshymne der Republik Österreich
Langtitel: Bundesgesetz über die Bundeshymne der Republik Österreich.
Typ: Bundesgesetz
Geltungsbereich: Republik Österreich
Fundstelle: BGBl. I Nr. 127/2011
Datum des Gesetzes: 27. Dezember 2011
Inkrafttretensdatum: 1. Jänner 2012
Gesetzestext: Bundeshymne der Republik Österreich i.d.g.F. im RIS
Bitte beachte den Hinweis zur geltenden Gesetzesfassung!

Der Nationalrat hat beschlossen:
§ 1. Die Bundeshymne der Republik Österreich besteht aus drei Strophen des Gedichts „Land der Berge“ und der Melodie des sogenannten Bundesliedes, beides in der Form der einen Bestandteil dieses Gesetzes bildenden Anlage.
§ 2. Mit der Vollziehung dieses Bundesgesetzes ist die Bundesregierung betraut.
§ 3. Dieses Bundesgesetz tritt mit 1. Jänner 2012 in Kraft.


Melodie des „Bundesliedes“

Neunzehn Tage vor seinem Tod schrieb Wolfgang Amadeus Mozart († 5. Dezember 1791), ein Mitglied der Freimaurerloge „Zur Wohltätigkeit“, mit der Freimaurerkantate (KV 623) sein letztes vollendetes Werk. Am 14. November 1792 brachte der k.k. privil. Buchdrucker Joseph Hraschansky in Wien die Partitur in zwei Varianten heraus. Einem Teil der Gesamtauflage war das später sehr bekannte „Kettenlied“ (KV 623a) mit dem Text Lasst uns mit geschlungnen Händen beigebunden. Der Titel lehnt sich daran, dass die Freimaurer ihre Versammlungen damit beendeten, dass sie das Lied mit verschlungenen Händen als Zeichen ihrer Gemeinschaft sangen.

Spätestens seit den 1960er Jahren wird von Musikforschern die Zuschreibung des als „Bundeslied“ bekannt gewordenen „Kettenliedes“ an Mozart bezweifelt.[3] Nach den Erkenntnissen führender Musikwissenschafter stammt das Bundeslied wahrscheinlich von „Claviermeister“ Johann Baptist Holzer, einem Logenbruder der Wiener Freimaurerloge „Zur wahren Eintracht“.[1][4]

undefined

Textversionen der Bundeshymne



Land der Berge, Land am Strome,
Land der Äcker, Land der Dome,
Land der Hämmer zukunftsreich!
Heimat bist du großer Söhne,
Volk begnadet für das Schöne,
Vielgerühmtes Österreich,
Vielgerühmtes Österreich!

Heiß umfehdet, wild umstritten,
Liegst dem Erdteil du inmitten
Einem starken Herzen gleich.
Hast seit frühen Ahnentagen
Hoher Sendung Last getragen,
Vielgeprüftes Österreich,
Vielgeprüftes Österreich.

Mutig in die neuen Zeiten,
Frei und gläubig sieh uns schreiten,
Arbeitsfroh und hoffnungsreich.
Einig lass in Brüderchören,
Vaterland, dir Treue schwören.
Vielgeliebtes Österreich,
Vielgeliebtes Österreich.



Kaynak:

Halk ansiklopedisi Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Dünya da Kutlanan Bayram Ve Festivaller
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:33 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



DÜNYA’DA KUTLANAN BAYRAM VE FESTİVALLER

Dünya üzerinde kutlanan bayram ve festivallerin kültürlere göre dağılımını gösteren ve resmi tatil günleri dahil geniş bir seçki sunan takvim çalışması aşağıda verildiği gibidir.

OCAK

Resmi bayram günleri

1 Ocak: Yılbaşı

Gregoryen takvimine göre yeni yılın başlangıcı.

Geleneksel bayram günleri

Ocak: Çin Yeni Yılı

Çin takvimine göre „ Su Ejderhası Yılı“ başlangıcı.

Hıristiyanlık

6 Ocak: Ortodoksların Noel Gecesi (Julian Takvimine göre)

Kaspar, Melchior ve Baltazar adındaki üç bilgenin İsa’ya tapmasının bayramı.

Bu bayramın geleneğine göre çocuklar sokaklarda şarkı söyler (Sternsingen) ve evlere C+M+B formülünü yazarlar (Christus mansionem benedicat = İsa bu evi takdis et).

6 Ocak ayrıca Epifani bayramı olarak da kutlanır, Epifani Yunanca bir sözcük olup, “ortaya çıkma, görünme” anlamına gelir, bu gün Hz. İsa’nın ilk defa göründüğü ve vaftiz edildiği gündür, ayrıca Kana mucizesi de bu gün olmuştur.

Hıristiyanlar’ın 6 Ocak Yortusu Aya Epifani (Epifani: Görünme) Bayramında Peygamber Hz. İsa’nın vaftizi kutlanır.

Rum-Ortodoks Cemaati Aya Epifani Bayramı’nı Viyana’da Tuna Kanalında büyük bir törenle haçı suya batırarak kutlar.

Suyu dini bir merasimle takdis etmek amacıyla haç üç defa suya batırılıp çıkarılır.

6 Ocak: Ortodoksların Noel Gecesi (Sırpça/Rusça)

Hz. İsa’nın doğduğu ahılın sembolü olarak Sırp Ortodoks kişiler bir masanın üzerine biraz saman ve samanın üzerine de fındık fıstık ve kuru erik yerleştirirler.

7 Ocak: Ortodokslar için İsa günü (Julian Takvimine göre)

Sırp adetleri: Sabahın erken saatlerinde bir delikanlı aileyi ziyaret eder, kapının önünde duran meşe dalını alır ve bu dalla ocaktaki korları karıştırır, oluşan her kıvılcım bir çocuğun doğumunun sembolüdür.

Ardından “şans getiren” bu kişiye yemek ve hediyeler verilir.

Diğer bir gelenek de hamurun içine bir bozuk para koyup, ekmek pişirmek ve ardından bu ekmeği yemektir.

Bozuk para kime çıkarsa, bu kişi o yıl çok şanslı olacak demektir.

Hinduizm

14 Ocak: Makar Sankranti/Pongal

Gün dönümü bayramı çeşitli bölgelerde hasat bayramı olarak da kutlanır.

Pongal, Güney Hindistan’da dolu pilav tenceresi bayramı olarak kutlanır.

İslam *11 Ocak: Mekke’nin Fethi.

ŞUBAT


Geleneksel bayram günleri

14 Şubat: Sevgililer günü (Valentinstag)

Bu günde sevgi ve aşkın sembolü olarak çiçek hediye edilir.

Hıristiyanlık

22 Şubat: Aschermittwoch

Katolik Hıristiyanlar için faşingin bitiminden sonra oruç zamanı başlamaktadır.

Faniliğin ve tövbenin bir işareti olarak insanların alnına bir haç resmedilmektedir.

Hinduizm

8 Şubat: Vasant Panchami/Saraswati Puja

Bu bayram bilginlerin tanrıçası Saraswati’nin şerefine kutlanır.

Çoğunlukla Kuzey Hindistan’da kutlanan bir bayramdır.

20 Şubat: Maha Shivarati (einfügen)

Tanrı Shiva’nın onuruna yapılan şenlik.

Shiva gecesinde tahribat tanrısı için yapılan bir kutlama ki bu tanrının yenileri yapma gücü de bulunuyor.

İslam *

3./4. Şubat: Hazreti Muhammed’in doğum günü

“Peygamberin doğum gecesinde” camiler, şamdanlar ve lambaların yardımıyla tamamen ışıklandırılır.

İnsanlar bir araya gelip, Hazreti Muhammed’in hayatından hikayeler anlatarak ve onun yüceliğini hatırlayarak, doğuşunu kutlarlar.

13/15 Şubat: Hızır orucu

Aleviler Hızır için 3 günlük oruç tutarlar.

Birçok durumda Hızır bir koruyucu aziz olarak çağrılır.

Birçok Alevi Hızır adına yemin eder, Hızır adına adakta bulunur.

MART


Geleneksel bayram günleri

8 Mart: Uluslararası Kadınlar Günü

“Dünya Barışı ve Kadın Hakları için Birleşmiş Milletler Günü” , kısaca „Uluslararası Kadınlar Günü“ – Her yıl 8 Mart günü tüm dünyada kutlanmaktadır.

İlk resmi ve uluslararası Kadınlar Günü 1911 yılında kutlandı.

1910 yılında Kopenhag’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında; kadınların seçme ve seçilme hakkı ile kadın hakları hareketinin onurlandırılması için alınan kararın bir sonucu idi.

12 Mart: İstiklal Marşı’nın Kabulü.

18 Mart: Çanakkale Zaferi.

21 Mart: Noruz / Nevruz

Türklerin, Perslerin (özellikle Zerdüştlerin), Kürtlerin ve Bahailerin yeni yıl bayramı.

Aile içinde kutlanan bayramda yumurtalar ve sürekli yeşil kalan bitkiler yaşamın, var olmaya devam etmenin ve sonsuzluğun sembolleri olarak görülürler.

Aleviler bugün aynı zamanda, 598-599 Isadan sonra ilkbaharın başlangıcında Mekke’de doğan Hz. Ali’nin doğumunu da kutlarlar.

Ali İbn Abi Talip, Hz. Muhammed Peygamber’in yeğeni ve damadı idi.

Hıristiyanlık

9 Mart: Kül Çarşambası (Aschermittwoch)

Katolik Hıristiyanlar için artık Faşing’in bitiminden sonra oruç dönemi başlar.

Her şeyin geçici olduğunun ve tövbe etmenin sembolü olarak inanç sahiplerinin alınlarına külden bir haç çizilir.

Hinduizm

3 Mart: Maha Shivarati

Tanrı Shiva’nın bayramı.

Bu “Shiva’nın gecesinde” harap eden, fakat yeni şeyler yaratma gücüne de sahip olan tanrı Shiva’nın bayramı kutlanır

8 Mart: Holi

Renklerin şenliği olarak da anılan Holi bayramı, kız kardeşi Holi’nin aldatarak yakmak üzere odun yığınının üzerine oturttuğu kralın oğlu Prahlaad’ın ateşten kurtarılmasının anısına kutlanır.

Holika adı verilen büyük bir ateş yakılan bu bayramda Tanrı Vishnu’ya yaptığı bu iyilik için teşekkür edilir.

Bu ateşten çıkan kül, katılanların alnına insanın iç temizliğinin bir sembolü olarak bir nokta konulmasında kullanılır.

Musevilik

8 Mart: Purim

Özellikle çocukların kılık değiştirdiği Musevilerin “karnaval günü” kral Kserkes’in veziri Haman’ın Pers Yahudilerini öldürmesinin önlenmesi anısına kutlanır.

Vezir Haman Yahudilerin öldürülecekleri günü kura (pur) çekerek tespit etmeyi planlamaktaydı.

Sinagoglarda Esther kitabından metinler okunurken, Haman ismi geçtiğinde özellikle çocuklar kaynana zırıltısı ile takırtı çıkarırlar.

Günümüzde Purim bayramı Holocaust ile de bağlantılıdır.

(Tüm Musevi bayramları bir önceki günün gün batımında başlar.)

NİSAN


Geleneksel bayram günleri

23 Nisan: Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bir bayramdır.

Hıristiyanlık

1 Nisan: Palmiye Pazarı (Palmsonntag)

Paskalya haftasının ilk günü Hz. İsa’nın zafer alayı ile Kudüs’e girmesini hatırlatır.

Kilisedeki takdisten sonra palmiye dalları (o zamanların insanları bu dalları gelenleri selamlamak amacıyla sallarlarmış) ya da keçi söğüdü ağacının dalları dağıtılır, ki bunlar sonradan evlerde süs eşyası olarak kullanılırlar.

5 Nisan: Yeşil Perşembe (Gründonnerstag)

Hristiyanlar bu gün Hz. İsa’nın son akşam yemeğini (Evharistya) ve ayakların yıkanmasını hatırlarlar.

Ayak yıkama işlemi birçok kilisede toplumun zayıf ve dezavantajlı kesimleri karşısında alçak gönüllü olmanın sembolü olarak gerçekleştirilir.

6 Nisan: Kutsal Cuma (Paskalya arifesi / Karfreitag); Ortodoksların Kutsal Cuma´sı (Sırp/Rus)

Kutsal Cuma Hz. İsa’nın kendisini insanları kurtarmak için feda etmesi ve çarmıha gerilmesinin simgesidir.

7 Nisan: Kutsal Cumartesi (Karsamstag)

Sessizliğin hüküm sürdüğü bu güne çan ve org çalmadan gerçekleştirilen bir ayinle başlanır.

8 Nisan: Paskalya Pazarı (Ostersonntag); Ortodoksların Paskalya Bayramı (Sırp/Rus)

Hıristiyanların en büyük dini bayramı.

Hz. İsa’nın yeniden dirilişi ve yaşamın ölüm üzerinde zafere ulaşması.

Adetler: Cumartesiyi Pazara bağlayan gece yapılan diriliş ayini, paskalya ateşleri, Paskalya mumunun takdis edilip, yakılması, Paskalya tavşanı, Paskalya yumurtaları, Paskalya buketi.

Bir geleneğe göre mutluluk ve iyiliğin sembolü olarak kırmızı bir yumurta yanağın üzerinde gezdirilir.

9 Nisan: Paskalya Pazartesi´si (Ostermontag)

Paskalya bayramının ikinci günü Hz. İsa’nın iki müridinin Kudüs’ten Emmaus’a gidişlerini hatırlatır; iki mürit dirilen İsa ile karşılaşırlar, fakat onu tanımazlar.

Emmaus yürüyüşünün anısına ana kiliseden, küçük bir şapele doğru yürüyüş yapmak bir gelenek halinde gelmiştir.

13 Nisan: Ortodoks Kutsal Cuma (Karfreitag)

15 Nisan: Ortodoks Paskalyası

Şans ve esenlik için, kırmızıya boyanmış bir yumurtanın yanağa sürülmesi gibi bir adet vardır.

Hinduizm

1 Nisan: Rama Navami

Tanrı Rama’nın doğumu. Ramayana –Epos da adı geçen Prens Rama, mükemmel insan ve Tanrı Vişnu’nun bir reenkarnasyonu olarak saygıyla anılır.

Musevilik

7.-14. Nisan: Pessah (Hamursuz Bayramı)

“Mayasız Ekmek Festivali” Mısırdaki Yahudilerin kölelikten kurtulmaları anısına kutlanan bayramdır.

Hamursuz Bayramı”nın ilk iki ve son iki gecesi akşam evde ziyafet düzenlenir.

Bu sofraya Seder adı verilir.

Sofrada Ölüm meleğinin kapılarında kan işareti olan ailelerin dışında ilk doğanları öldürmesi affetmeyle hatırlanır.

(Bütün Yahudi bayramları arife günü güneş batımıyla başlar.)

19 Nisan: Schoa Günü

Jom ha Schoa gününde mumlar yakılarak ve ayinler düzenlenerek soykırımın (Schoa) yahudi kurbanları anılır.

Sikh dini ve Hinduizm

14 Nisan: Vaisakhi

Sikh’ler için Vaisakhi yılın en önemli bayramıdır ve “Khalsa-Topluluğunun doğuş günü” olarak kabul edilir.

Onuncu Guru Gobind Singh 1699 Vaisakhi gününde bağlayıcı nitelikteki Sikh topluluğunu kurmuştur.

Vaisakhi bayramında insanlar yeni giysiler giyer ve birbirlerine hediyeler verirler.

Her mabette alameti farika olarak üzerinde Sikh’lerin simgesi Khanda bulunan ve bir direğe takılı olan Nişan Sahib bayrağı bulunur.

Bu bayram vesilesi ile direğe kavuniçi renkte yeni bir bez sarılır.

Hinduizmde Vaısaklu Hasat Bayramıdır.

MAYIS

Resmi bayram günleri

1 Mayıs: İşçi Bayramı

Çalışan insanların onuruna kutlanan uluslararası bayram günü.
19 Mayıs: ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI

Geleneksel bayram günleri

13 Mayıs: Anneler günü

Annelerin şerefine kutlanan gün

Budizm

5 Mayıs: Vesakh

Buda’nın gününde Siddharta Gautama Buda’nın yaşamından üç önemli olay anılır: Buda’nın doğuşu, Bodi ağacının altında “uyanması” ve Buda’nın ölümü.

Buda’nın ölümü de sevinilecek bir olay olarak görülmektedir, çünkü ölümü Nirvana’ya kavuşmasına karşılık düşmektedir. Adetler: Tebrik kartlarının gönderilmesi, ışık ve bayrak şenlikleri, mukaddes yürüyüşler, kuşların serbest bırakılması ve diğerleri.

Hıristiyanlık

6 Mayıs: Aya Yorgi (St. Georgstag)

Kökeni Hristiyanlık öncesi ilkbahar şenliklerine kadar erişen, Müslüman Romanlar tarafından da kutlanan bir ilkbahar şenliği.

Avusturya’da Aya Yorgi bayramı (Djurdjevdan) çoğunlukla Makedonya’dan ve Kosova’dan göçmüş Romanlar tarafından kutlanır.

Aya Yorgi Romanların koruyucu azizidir.

17 Mayıs: İsa’nın Göğe Çıkışı (Christi Himmelfahrt)

O gün, Paskalyadan 40 gün sonra İsa’nın yeniden dirilişi ve dünyaya gönderilişi (misyon) anılır.

27 -28 Mayıs: Küçük Paskalya Yortusu (Pfingstsonntag und Pfingstmontag)

Paskalyadan 50 gün sonra kutsal ruhun Kudüs’de toplanan havarilerin olduğu yere inişi.

Küçük Paskalya aynı zamanda kilisenin doğum günü olarak kabul edilir.

Musevilik

1 Mayıs: Şoa günü

Yom ha-Şoa gününde Holocaust (Şoa) kurbanları mumlar yakmak ve ayinler düzenlemek suretiyle anılırlar.

(Bütün Yahudi bayramları arife günü güneş batımıyla başlar.)

27 Mayıs: Schawuot

Musevilerin “Hafta bayramının” ana unsurunu Tanrı’nın halkına verdiği en önemli hediyeyi, yani Tora’yı anma ve bunun için Tanrıya şükretme teşkil eder.

Tora, Tanrı ile İsrail milleti arasındaki bağın belgesidir.

(Bütün Yahudi bayramları arife günü güneş batımıyla başlar.)

HAZİRAN

Geleneksel bayram günleri

12 Haziran: Babalar günü

Hıristiyanlık

7 Haziran: Yortu Bayramı (Fronleichnam)

Küçük Paskalyadan sonra 10 uncu gün yapılan bu Katolik bayramında sokakta bir tören alayı ile İsa’nın bedeninin bir işareti olarak ekmek taşınır.

TEMMUZ


1 Temmuz: Kabotaj Bayramı

* 20 Temmuz: Oruç ayı Ramazan’ın başlangıcı (Vahyi İlahi Ayı)

Müslümanlar bir ay süre ile gün doğumundan gün batımına kadar oruç tutarlar.

Gündüzleyin sağlığı yerinde olan tüm yetişkin Müslümanlar hiçbir şey yemez, içmez, keyif veren maddeler (sigara gibi) kullanmaz ve cinsel temasta bulunmazlar.

AĞUSTOS

30 Ağustos: Zafer Bayramı

Hıristiyanlık

12 Ağustos: Romanların mukaddes yürüyüşü

Meryem Ana’nın göğe yükselmesinden (Maria Himmelfahrt) önceki ilk Pazar günü Avusturya’lı Romanların Mariazell’e yaptıkları mukaddes yürüyüş gerçekleşir.

Bu gelenek ile Macarların Meryem Ana’ya duyulan tapar derecesindeki sevgi ve saygılarını belirtme şekli arasında sıkı bir bağlantı vardır.

15 Ağustos: Meryem Ana’nın göğe yükselmesi (Maria Himmelfahrt)

Katolikler bu bayram gününde Meryem Ana’nın bedenen ve ruhen cennete alınmasını kutlarlar.

Hinduizm

10 Ağustos: Rama Krishna Jayanti / Janmashtami

Au Ramayana Destanında anlatılan Prens Rama ideal insan olarak temsil edilir ve ona Tanrı Vişnu’nun tekrar doğumu olarak tapınılır.

İslam *

19-21 Ağustos: Oruç ayının sona ermesi (Türkçesi: Şeker Bayramı, Ramazan Bayramı; Arapçası: Aid el Fitr)

Bu bayram bir şükran bayramıdır, çünkü Cenabı Allah, Müslümanların oruç tutabilmelerini sağlamış ve kusurları affetmiştir.

Bayramın Türkçe adı olan Şeker Bayramı, bu günde hediye olarak tatlı mamullerin (Şekerli) dağıtılması geleneğinden kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle de bayrama “Şeker Bayramı” denmektedir.

Bayram ulusal takvim geleneğine bağlı olmak üzere 19 Ağustos (örneğin Türkiye’de) ya da 20 Ağustos tarihinde başlar.

EYLÜL


Hinduizm

19 Eylül: Ganeş Chaturti

Fil başlı tanrı Ganeş’e direnişlere karşı koymada yardım eden tanrı olarak tapılır.

28 Eylül: Durga Puja

Tanrıça Durga’nın onuruna kutlanan on günlük bayramın başlangıcı

Musevilik

16 Eylül: Roş haAşana

Bu yeni yıl bayramı ile on günlük bir sükûnetle düşünme dönemi başlar (bkz. Yom Kippur).

Birinci günde -yani yılın birinci günü- Tanrı’ya olan bağlılığı gösterme amacıyla Şofar adı verilen bir boru çalınır.

Bir bayram yemeği çerçevesinde geleneğe göre, gelmesi ümit edilen güzel günlerin sembolü olarak bala batırılmış tatlı elma yenir.

Yeni yıl dileği şu şekildedir: “İyi bir yeni yıla kaydolasın”. Yahudi takvimine göre dünyanın yaradılışı 5773 yılından sonra başlamaktadır.

(Tüm Musevi bayramları bir önceki günün gün batımında başlar.)

25 Eylül: Jom Kippur

Ciddilik derecesi oruçla ifadesini bulan “Büyük Barış Günü”nde Tanrı tek tek insanlarla, seçtiği halk ile ve tüm insanlıkla barışmaktadır.

Kabahatlerden arınmak için de, sembolik olarak bütün günahlarla yüklenip çöle gönderilen şamar oğlanının kutsal hikayesi okunmaktadır.

EKİM

Resmi bayramlar günleri
13 Ekim: Ankara’nın Başkent Oluşu

26 Ekim: Avusturya’nın Ulusal Bayramı

Ulusal Bayram Avusturya’nın 1955 yılındaki “sürekli tarafsız kalma” (immerwährende Neutralität) deklerasyonu anısınadır.

Geniş anlamda ise müttefik kuvvetlerin çekilmesinden sonra Avusturya’nın tekrar egemenliğine kavuşması kutlanır.

Hıristiyanlık

7 Ekim: Hasat Bayramı (Erntedankfest)

Hasat bayramı St. Michael’den sonraki 1. Pazar günü yapılan bir ayin ile kutlanır.

Ayin için kilisedeki Altar adı verilen masa ve kilisenin kendisi tarlalardan ve bahçelerden toplanan meyvelerle süslenir.

Bu meyveler daha sonra muhtaç kişilere dağıtılır.

31 Ekim: Reformasyon Günü

Bu bayram tamamen Protestan kökenli olan tek bayram olup, Martin Luther’in 31 Ekim 1517 tarihinde Wittenberg Saray Kilisesi’ne astığı ilan ile kiliseyi yenilik yapmaya çağırmasının anısına kutlanır.

İlanda yer alan tezler sonuçta Katolik kilisesinden ayrılmaya yol açmışlardır.

İslam *

25-28 Ekim: Kurban Bayramı (Almanca: Opferfest, Arapça: Id al-adha)

İslam dininin en büyük bu bayramı insanın kendini Cenabı Allah’a adaması ve onun merhametine güvenmesinin simgesidir.

Bu bayrama Kuran’daki (Tevrat’takine benzer şekilde) bir anlatım vesile olmuştur:

Cenabı Allah İbrahim Peygamber’den emirlerine riayet ettiğinin belgesi olarak oğlu İsmail Peygamberi (Tevrat’ta İshak) kurban etmesini ister.

Son anda Allah çocuğun kurban edilmesinden vazgeçer ve onun yerine bir koyun gönderir.

Bunun hatırasına koyun eti yenir, ayrıca çoğu Müslüman fakirlere mali yardımda bulunur.

Hinduizm

16 Ekim: Durga Puja, Navratri başlangıcı

Tanrı Durga’nın onuruna düzenlenen 10 günlük bayramın başlangıcı.

24 Ekim: Dussehra

Dussehra on günlük bayramın son doruk noktası olup, bizon şeklindeki kötü bir ruh olan Mahisha’nın Durga (Kali) tarafından öldürülmesi anısına kutlanır.

Durga Tanrı Shiva’nın karısı olup, muhtelif tanrısal şekillerde ortaya çıkar.

En güçlü iki şekli Durga (Mükemmellik tanrıçası) ve Kali’dir (Harap etme tanrıçası).

Musevilik

1-7 Ekim: Yom Kippur

Bu “Büyük Barışma Gününde” Tanrı insanların her biri ile kendisinin seçilmiş halkıyla ve tüm insanlıkla barışır; bu günün ciddiyeti oruç tutmak suretiyle vurgulanır.

Günahların affolması için İncil’deki tüm günahlar yüklenerek çöle sürülmüş olan “günah keçisinin” hikayesi okunur.

(Tüm Musevi bayramları bir önceki günün gün batımında başlar.)

8 Ekim: Sukkoth

“Çardaklar bayramı” olarak da anılan ve bir zamanların hasat bayramı olan bu bayram adını, bayram süresince İsrailoğullarının çöl yürüyüşlerini hatırlatmak üzere evde ya da bahçede çalı ve dallardan bir çardak (Suka) inşa etme geleneğinden alır.

(Tüm Musevi bayramları bir önceki günün gün batımında başlar.)

9 Ekim: Simhat Toroh (Tevrat Bayramı)

Bu bayram Kutsal Kitap Tevrat´ın korunmasının anısınadır.

(Bütün Yahudi bayramları arife günü güneş batımıyla başlar.)

KASIM


10 Kasım: ATATÜRK’Ü ANMA GÜNÜ

1 Kasım: Azizler Yortusu (Allerheiligen)

Tüm azizlerin anıldığı bu gün Roma’daki Pantheon tapınağının bir Hristiyan kilisesine çevrilmesi ve tüm azizlerin anılması için bir günün saptanması sonucunda oluşmuştur.

2 Kasım: Tüm Ruhlar (Allerseelen)

Azizler yortusu ile sıkı bir şekilde bağlantılıdır.

Azizlerden sonra, cennete gelmeden önce temizlenip, arınmaları için cennet ile cehennem arasındaki arafta bekleyen “zavallı ruhlar” anılır.

Geleneksel olarak mezarlar ziyaret edilir.

11 Kasım: Aziz Martin

Tour’lu Aziz Martin günü.

Aziz Martin Romalı bir süvariyidi ve efsaneye göre paltosunu bir dilenci ile paylaşmaktaydı.

Bu günün sevilen gelenekleri arasında çocukların fener alayları ile “Martinigans” adı verilen kaz yemeğinin yenilmesi bulunur.

Kasım: Aziz Leopold

Aziz Leopold günü (Leopolditag) Avusturya Kontu Markgraf Leopold III’ün anısına kutlanır, kendisi Avusturya eyalet hükümdarlığının ve ayrıca Klosterneuburg, Heiligenkreuz ve Klein-Mariazell manastırlarının kurucusudur.

Niederösterreich, Oberösterreich ve Kısmen Viyana eyaletlerinin koruyucu aziz olan Azizi Leopold bayramı kutlamalarının sevilen bir geleneği “fıçı yarışı” olup, bu geleneğin “Zehentwein” adı verilen bir şarap çeşidi ile ilgili olduğu kabul edilmektedir.

21 Kasım: Tövbe ve Dua Günü

Bir sükûnetle düşünme ve günahların affedilmesi için dua etme günü olan protestan bayramı

25 Kasım: Ölülerin Pazarı (Totensonntag)

Protestanların bir günü olan Ölülerin Pazarı esas itibariyle Azizler Yortusu ile Tüm Ruhlar yortularına karşılık düşer.

Bu günde inanç sahipleri mezarlıklara giderler ve yakınlarının mezarlarını çiçeklerle süslerler.

Hinduzim

13 Ekim: Diwali

“Işıklar Bayramı” en yaygın Hindu bayramıdır. Kilden yapılmış, içinde yağ yakılan lambalar (Diwa) bu bayramın en önemli sembolüdür.

Diwali de iyinin kötüyü yenmesinin anısına kutlanan bir bayramdır.

Bayram süresince inanç sahipleri kendilerine iyilik vermesi için sağlık ve esenlik tanrıçası olan Lakşmi’ye dua ederler.

İslam *

15 Kasım: İslam yeni yılı

İslam takvimine göre 20 Ocak tarihinde Hicret’ten (Hicret, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçüne verilen isimdir) sonraki 1433 yılı başlar.

15-27 Kasım: Muharrem ayı, Matem Orucu, Alevilik

Aleviler Muharrem ayında 12 gün süreyle oruç tutarlar.

Bu oruç, hem Şii hem de Alevi görüşüne göre, öldürülen 12 imam ile ilgilidir.

Muharrem ayının 10. günü 12 yiyecek maddesinden oluşan aşure kaynatılır; bu 12 yiyecek maddesi 12 imamı sembolize etmektedir.

24-27 Kasım: Aşure

Şii Müslümanlar 3. İmam Hüseyin’in Kerbela’da (Irak) Hz. Muhammed´den sonra onun ardılı olma mücadelesi veren Muaviye´ye karşı şehit oluşunu anma günüdür.

Aşure töreni Aleviler tarafından da (27.11) düzenlenir.

Sünniler, İsrail halkının Mısır’dan çekilişini anarlar.

Sikh dini

28 Kasım: Guru Nanak’ın doğum günü

48 saat içinde kutsal kitap Guru Granth Sahib’in tümü okunur.

Dini şarkıların söylenmesinden ve bayramın önemi ile ilgili kısa bir konuşmanın yapılmasından sonra hazır bulunanlara Sikh’lerin “Langar” adı verilen açık mutfağında pişirilmiş bedava bir vejeteryen yemek dağıtılır.

ARALIK


27 Aralık: ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİ

Geleneksel bayram günü

31 Aralık: Yılbaşı Gecesi (Silvester)

Yılın son gecesi kapsamlı kutlamalara sahne olur

Budizm

8 Aralık: Bodi günü

Mahayana Budistleri Bodi gününde kurucularına ani ilham gelmesini (uyanma), yani Siddharta Gautama Buda’nın Milattan Önce 525 yılının 8 Aralık günü sabahın erken saatlerinde aydınlatılmış kişi Buddha’ya dönüşmesini kutlarlar.

Hıristiyanlık

2 Aralık: Advent dönemi, 1. Pazar

Bu gün Noel’e hazırlık dönemi, yani Advent dönemi başlar. Hazreti İsa’nın yaşam hikayesinden bu gün ele alınan konu Paskalya’dan önceki Pazar günününkinin aynıdır:

İsa’nın Kudüs’e girişi.

9 Aralık: Advent dönemi, 2. Pazar

Bu günün ayininde okunan konu Hazreti İsa’nın dönüşüdür.

6 Aralık: Nikola Günü (Nikolaustag)

yüzyılda bugünün Türkiye’sinin güney kıyılarında yer alan Myra (Demre) kentinde yaşamış olan piskopos Nikola’dan kaynaklanmaktadır.

Nikola ile ilgili çok sayıda efsane bulunmakta olup, bunlara göre Nikola özellikle yaşlılara ve çocuklara çok yardım etmiştir.

Günümüze kadar ulaşmış gelenekler Nikola’nın bu iyi davranışlarını yansıtmaktadır:

Örneğin Nikola gününde “iyi” çocuklar şeker ve tatlılarla ödüllendirilmekte olup, adete göre kapının önüne bırakılan ayakkabıların içine şeker vs. konulmaktadır.

8 Aralık: Meryem Ana Günü (Maria Empfängnis)

Katolik inancından kaynaklanan bir bayram; Meryem Ana’nın Çocuk İsa’yı günahsız olarak dünyaya getirebilmesi için, Adem ve Havva’dan kaynaklanan günahtan arınmış olarak dünyaya gelmesi.

16 Aralık: Advent dönemi, 3. Pazar

Ayinde okunan konu İsa’nın Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilmesi ile ilgilidir.

23 Aralık: Advent dönemi, 4. Pazar

Ayinde okunan konu Çocuk İsa’nın dünyaya geleceğinin Meryem Ana’ya bildirilmesi ile ilgilidir.

24 Aralık: Noel Gecesi

En yaygın adetler arasında Allah’ın oğlunun insanlara verdiği hediyeyi (Çocuk İsa) hatırlatmak üzere verilen hediyeler, tebrik kartları, sokakların ve odaların süslenmesi geleneği, Noel ağaçları, Hazreti İsa’nın içine yatırıldığı yemliği sembolize eden beşiklerin kurulması ve beşik oyunları ve Noel baba yer alır.

25 Aralık: İsa günü, İsa’nın doğum günü, Noel bayramının 1. günü

Noel bayramının kiliselerde ve aile içinde kutlanan birinci gününde İsa’nın doğumu ile ilgili ilahiler ve halka özgü şarkılar söylenir ve oyunlar oynanır.

26 Aralık: Stefan günü, Noel bayramının 2. günü

Noel bayramının ikinci gününde Hristiyanlığın ilk şehidi olan Aziz Stefan anılır.

Aziz Stefan vaazlarından dolayı iftiraya uğramış ve taşlanarak öldürülmüştür.

Efsaneye göre Stefan, İsa’nın müritlerinin işlerini hafifletmek amacıyla havariler tarafından vücudu elle tutularak takdis edilen diyakonlardan biriydi.

Musevilik

8 ile 16 Aralık: Chanukka Bayramı

Sekiz gün süren Işıklar Bayramı Judas Makkabeus’un Antiokus IV’e karşı başarılı isyanından sonra mabedin takdis edilmesinin anısına kutlanır.

Antiokus mabedin bulunduğu bölgenin içinden domuzları geçirmek suretiyle, mabedin kutsallığını bozmuştu.

Efsaneye göre mabedi takdis etmek için saf (koşer) yağ gerekmekteydi, fakat çok az yağ bulunmaktaydı; buna rağmen bu yağ mucizevi bir şekilde sekiz gün için yeterli olmuştur.

Bu nedenle Hanukka bayramının her gününde sekiz kollu bir şamdanda bir mum daha yakılır.

Ayrıca aile içinde kutlamalar yapılır ve hediyeler dağıtılır.

Özellikle kadınlar bu süre içinde iş yapmazlar.

Tüm Musevi bayramları bir önceki günün gün batımında başlar.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 VPN Engelleme Başladı - VPN engellemeyi aşmak için
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:31 AM - Forum: Tamirat Yardim - Yorum Yok



VPN Engelleme Başladı - VPN engellemeyi aşmak için internet tunnel kullanın,Engelli Sayflara ve Facebooka Twitter ve Youtube’a özgürce girin

VPN Engelleme Başladı - VPN engellemeyi aşmak için internet tunnel kullanın,Engelli Sayflara ve Facebooka Twitter ve Youtube’a özgürce girin


VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-Stunnel

Türkiye’de Twitter ve Youtube’a girip internette özgürce dolaşmanın en kullanışlı yollarından biri VPN. Ancak, kullanıcıların tercih ettiği bazı genel VPN hizmetlerinin de engellendiğini görüyoruz. Şansımıza bu engeli aşmak kolay.

Son olarak bazı VPN sunucuları engellendi. Ancak, VPN ayarlarında “TCP ile bağlan” seçeneğini işaretleyince VPN hizmetini kullanabiliyorsunuz. VPN engelleme varsa önce bunu deneyin.

Gerçi bugün VPN engelini aşmak için elinizde başka bir seçenek daha var: Genel VPN kullanmak yerine, yurt dışından sunucu kiralayıp kendi VPN hizmetinizi kurabilirsiniz. Yine de her ihtimale hazırlıklı olmak lazım.

Türkiye’de ünlü “Çin Güvenlik Seddi” gibi çok gelişmiş bir sansür sistemi kurulursa özel VPN sunucularını bile engelleyebilirler. Oysa bunun da çözümü var. Aşağıda anlatıldığı gibi bilgisayara Stunnel kurarak bu engeli aşabiliriz. Peki Türkiye’de VPN nasıl engelleniyor?


VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelBağlantı noktası ve IP engeleme

VPN hizmeti, bilgisayarımızdaki bir portu (bağlantı noktası) kullanarak VPN sunucusuna bağlanıyor ve internet trafiğini şifreleyip engellenen sitelere girmemizi sağlıyor. VPN hizmetleri bunun için iki ana port kullanıyor: UDP 1194 ve TCP 443.

Son yapılan engellemede bazı VPN sunucularının IP adresleri ve UDP 1194 portu engellendi. Örneğin Private Internet Access (PIA) kullanıyorsanız, artık VPN’e UDP ile bağlanamıyorsunuz. VPN ayarlarında “TCP ile bağlan” seçeneğini işaretleyerek bu engeli aşabilirsiniz. Öyleyse sansürcüler neden önce bu yöntemi seçti?



VPN ayarlarında hızlı bağlantı için UDP 1194 portu ve TCP için de 443 portu kullanılıyor. Bu aslında, güvenli web sitesi bağlantıları için SSL şifreleme desteği sağlayan HTTPS protokolünün kullandığı porttur.

Türkiye ve dünyada TCP 443 internet bankacılığı gibi güvenli hizmetlerde, şirketler ve devlet dairelerinde kullanılıyor. Dolayısıyla Türkiye’de TCP 443 portunu genel olarak engelleselerdi, bankada online havale yapmak bile mümkün olmayacaktı. Aynı şey UDP 1194 için de geçerli.


VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-Stunnelİnterneti sansürlemek için tür takla atıyorlar

Bunun yerine bir kurnazlık yaptılar ve yurt dışından VPN hizmeti aldığınız VPN sunucularının IP adreslerini engellemeye başladılar. Tıpkı Twitter ve Youtube’a yaptıkları gibi. Böylece UDP 1194 portunu genel olarak engellemeden, o portun üzerinden VPN kullanmamızı önlüyorlar.

Genel VPN hizmetleri dünyanın dört bir yanında kullanılıyor. Dolayısıyla bu hizmetlere ait sunucuların IP adresleri de biliniyor. Türkiye’deki sansür otoriteleri önce VPN sunucularının IP adresini öğreniyor, ardından bu adresleri engelliyor.



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelDiyelim ki PIA’nın VPN hizmetini kullanıyorsunuz. Bu durumda sansür sistemine (güvenlik duvarı, firewall) şöyle bir komut ekliyorlar: PIA’nın IP adreslerinin UDP 1194 portunu kullanmasını engelle.

PIA gibi OpenVPN tabanlı çözümler, VPN kullanırken internetin yavaşlamasını önlemek için hızlı UDP 1194 portunu tercih ediyor. Bizim kurnaz sansür otoriteleri de IP adresini bildikleri VPN’lerin bu portu kullanmasını önlüyorlar. Dediğim gibi, VPN hizmetiniz çalışmıyorsa ayarlara gidin ve “TCP ile bağlan” seçeneğini işaretleyin.




VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelTürkiye’de sansür daha yeni başladı

Yakında VPN’e bağlanmak için bu basit yöntem yeterli olmayacak ve bilgisayarımıza Stunnel kurmamız gerekecek. Çünkü ülkemizde sansürü geliştirmek için Çin Güvenlik Seddi’ne benzeyen özel bir sistem kurmaya hazırlanıyorlar (The Great Firewall of China).

Bu sistemin bir benzerini İran kullanıyor ve yeni sansür duvarı devreye girdiğinde, TCP 443 portunu seçsek bile VPN’e bağlanamayacağız. Şansımıza bu engeli aşmanın kolay bir yolu var: Bilgisayarımıza Stunnel yazılımını kurmak. Stunnel Çin Güvenlik Duvarını bile aşabiliyor. Peki Çin VPN’i nasıl engelliyor?

TCP 443 portunu seçtiğimizde VPN hizmetimiz SSL şifreleme kullanıyor. Ancak VPN’in SSL şifreleme tekniği ile TCP 443’te HTTPS bağlantıları için kullanılan standart SSL şifreleme tekniği biraz farklı. Çin Güvenlik Duvarı, DPI teknolojisi (derin paket inceleme) sayesinde VPN trafiği kullandığınızı anlıyor ve VPN bağlantınızı kesiyor.


VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelÇare Stunnel’da

Öncelikle Stunnel, VPN kullanmak için bilgisayarımızdaki yaklaşık 65 bin porttan birini seçmemizi sağlıyor ve VPN bağlantımızı SSL ile şifreliyor. Bu portu istediğimiz gibi değiştirebiliyoruz. Aslında Stunnel, güvenli olmayan TCP portlarını OpenSSL şifrelemesi ile TCP 443 gibi güvenli bağlantı noktalarına dönüştürüyor.

Çin Güvenlik Duvarı, hangi portu seçtiğinizi bilmediği için ve Stunnel ile kurduğunuz şifreli VPN bağlantınızı normal TCP 443 HTTPS trafiğinden ayırt edemediği için VPN kullandığınızı fark etmiyor. Böylece VPN bağlantınızı kesemiyor. Bunun tek dezavantajı Stunnel kurduğunuz zaman internet bağlantınızın yavaşlayacak olması.


VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelVPN bağlantınızı Stunnel ile gizleyin

Stunnel kullanmak için öncelikle Stunnel destekleyen bir VPN hizmetine abone olmanız gerek. VPN hizmeti aldığınız firmaya Stunnel destekliyorlar mı diye sorun. Cevabı evetse onlara Stunnel ile hangi portu kullanmak istediğinizi söyleyin, ayarları birlikte yapın. Yok ben bununla uğraşamam diyorsanız, şurada anlatıldığı gibi kendi özel VPN hizmetinizi kurabilirsiniz. Buna VPS kurmak diyoruz.

Yurt dışından sunucu kiralayıp içine kendi özel VPN hizmetinizi kurmanın en büyük avantajı şu: Genel hizmet olmadığı için VPN sunucusun IP adresini öğrenmeleri zor olur; yani VPN hizmetinizi kolay kolay engelleyemezler. Ayrıca Stunnel kullanmak için Stunnel’ı hem bilgisayarınıza hem de VPN sunucunuza kurmanız gerek. Kendi sunucunuz varsa bunu birkaç basit adımda, maksimum yarım saat içinde yapabilirsiniz.


VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelÇocuğa anlatır gibi Stunnel

Stunnel kurduğunuz zaman bilgisayarınız önce Stunnel için seçtiğiniz porta bağlanıyor. Stunnel bu portu şifreliyor ve ardından bu şifreli port ile bilgisayarınızı VPN sunucunuza bağlıyor. Stunnel’ı VPN sunucunuza kurduğunuz için, sunucu sadece belirttiğiniz port üzerinden gelen şifreli bağlantıyı kabul ediyor.

Böylece hem VPN’e bağlandığımızı gizliyoruz hem de kötü niyetli bir kişinin VPN sunucumuzu hacklemesini, yani bilgisayar saldırısı düzenlemesini önlüyoruz. Bu nedenle Stunnel’a mini VPN veya VPN şifreleyen VPN de diyebiliriz. Şimdi nasıl Stunnel kuracağımızı anlatalım:



1) Yurt dışındaki bir firmadan sunucu kiralayın (bulut bilişim hizmeti veren yer sağlayıcı bir firma, hosting firması vb.).

2) Sunucuya Ubuntu işletim sistemi ve OpenVPN AS yazılımı kurun. Bütün bunları nasıl yapacağınızı şurada anlattık.

3) VPN sunucunuzun işletim sistemi olan Ubuntu’yu güncelleyin (güncellemek için Windows bilgisayar ile sunucuya nasıl bağlanacağınızı ve Windows’ta siyah komut penceresini nasıl kullanacağınızı aynı yazıda anlattık).

Sunucuya girdikten sonra siyah komut penceresine sırayla şunları yazın:

apt-get update

apt-get upgrade

Böylece sunucumuzun işletim sistemini güncelledik.



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-Stunnel4) Ardından siyah pencereye aşağıdaki komutu girerek sunucunuza Stunnel kurun

apt-get install stunnel4 –y

5) Şimdi sunucuya kurduğumuz Stunnel’ın ayarlarını yapalım (hep siyah komut penceresi içinde çalışıyoruz). Bunun için sunucuda ayarlarımızın kaydedildiği basit bir dosya oluşturacağız.

Stunnel ayar dosyasının adı “stunnel.conf”tur. Stunnel için “/etc/stunnel” dizinin altında bu adla bir dosya oluşturuyoruz.

Siyah pencereye aşağıdaki satırı girin ve “stunnel.conf” dosyasını oluşturun ve dosyayı açın.

nano /etc/stunnel/stunnel.conf



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-Stunnel6) Önce kendimize bir güvenlik sertifikası oluşturacağız. Böylece VPN sunucumuz, VPN’e belirttiğimiz porttan bağlanan kişinin gerçekten biz olduğunu anlayacak. “stunnel.conf” ayarlar dosyasına bu SSL sertifikasının yolunu yazacağız (ki bilgisayar sertifikayı nerede bulacağını anlasın). Dosyanın içine şunu yazın:

cert = /etc/stunnel/stunnel.pem



Şimdi Stunnel ile hangi servisi kullanacağımızı yazacağız. İsterseniz “BenimVPN” adını verebilirsiniz.

“stunnel.conf” dosyasına Stunnel’ın hangi portu kullanarak bizi VPN sunucumuza bağlayacağını da yazmak lazım. 65.535 farklı port arasından birini seçebilirsiniz. Sunucunuzda güvenlik duvarı varsa, bu güvenlik duvarının seçtiğiniz portu engellemediğinden emin olun. Seçtiğiniz port sunucunuzda açık olsun. Ayrıca başka bir servis tarafından kullanılmayan boş bir port olsun.

Örneğin “stunnel.conf” dosyasına şunu yazıyoruz:

[BenimVPN]

accept = 8888



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelŞimdi de VPN sunucumuza, bilgisayarımızın ona hangi port üzerinden bağlanacağını belirteceğiz. Bilgisayarımıza kuracağımız Stunnel yazılımı (Stunnel proxy) varsayılan olarak 3128 no’lu portu kullanır. Stunnel kurulumu için bir de IP adresi yazacağız. “stunnel.conf” dosyasının içine aşağıdaki satırı ekleyelim:

connect = 127.0.0.1:3128



Böylece VPN’e bağlanmak istediğimizde, Stunnel ile şifrelediğimiz VPN sunucumuza 127.0.0.1 IP adresi ve 3128 no’lu port ile bağlanacağız. VPN sunucumuz, yalnızca yazdığımız IP adresi ve port numarası üzerinden gelen şifreli bağlantıları kabul edecek (yalnızca doğru güvenlik sertifikasını sağlayan bilgisayar bağlantıları).

Özetle “stunnel.conf” dosyasının içine şunları yazıyoruz:

client = no

[BenimVPN]

accept = 8888

connect = 127.0.0.1:3128

cert = /etc/stunnel/stunnel.pem

Not: “client = no” satırı aslında gereksiz, çünkü Stunnel zaten varsayılan olarak sunucu modunda çalışıyor. Yukarıdaki gibi yazıp “stunnel.conf” dosyasını kaydediyoruz ve kapatıyoruz.



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-Stunnel7) Şimdi güvenlik sertifikamızı oluşturalım

Sunucumuzdaki Stunnel yazılımı güvenli bağlantı için SSL sertifikası kullanacak. Bu sertifikayı sunucumuzda OpenSSL paketi ile oluşturabiliriz. Siyah pencerede aşağıdaki satırları tek tek yazın.

openssl genrsa -out key.pem 2048

openssl req -new -x509 -key key.pem -out cert.pem -days 1095

cat key.pem cert.pem >> /etc/stunnel/stunnel.pem



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelNot: SSL sertifikasını oluştururken size siyah pencerede bir takım sorular sorulacak. Hangi ülkede ve hangi şehirde yaşadığınız gibi. Bunları yazmak zorunda değilsiniz veya kendinizi gizlemek için başka bir ülke ve şehri de yazabilirsiniz. Ancak “Common Name” diye sorduğu zaman, kullandığınız VPN sunucusunun (VPS) IP adresini girmek zorundasınız. Sunucunuzun IP adresi ne ise onu girin.

Şimdi küçük bir ayar daha yapacağız ve VPN sunucumuzu yeniden başlatmak istediğimiz zaman Stunnel yazılımı da otomatik olarak başlayacak. Siyah pencereye şunu yazın:

nano /etc/default/stunnel4



Dosyamız açıldı. Şimdi dosyada ENABLED satırına gidelim. Bu satırı “1” olarak değiştirelim.

ENABLED=1 olacak.

Kaydedip çıkalım. Şimdi özel ayarlarımızın etkili olması için Stunnel yazılımını VPN sunucumuzda yeniden başlatıyoruz. Siyah pencereye aşağıdaki satırı girin:

/etc/init.d/stunnel4 restart

Sunucu tarafında işimiz bitti. VPN sunucumuzdan çıkabiliriz. Şimdi VPN kullandığımız bilgisayarımıza gidelim (laptop, masaüstü),


VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-Stunnel8) Bilgisayara Stunnel kurma

Burada Windows bilgisayara Stunnel kurmayı anlatıyoruz. Ancak Linux ve Android için de ayarlar hemen hemen aynı. Sadece kullandığımız bilgisayardaki ilgili klasöre “stunnel.conf” dosyasını koyacağız.

Önce, 6. adımda oluşturduğumuz güvenlik sertifikasını sunucumuzdan alıp bilgisayarımıza kopyalamak gerekiyor. Bu basit bir işlem. Bilgisayarımıza Filezilla gibi bir FTP yazılımı kuralım (İnternetten indirebilirsiniz. Güvenli iletişim (SFTP) destekleyen herhangi bir FTP yazılımı olabilir, ama dediğimiz gibi Filezilla kurmak yeterli).



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelFilezilla’yı çalıştırarak bilgisayarımızdan VPN sunucumuza bağlanalım ve sunucumuzdaki dosyaları açalım. “/etc/stunnel/” dizinin altında “stunnel.pem” dosyasını bulalım. Bu dosyayı bilgisayarımızın masaüstüne kopyalayalım (taşımayın, kopyalayın).

Şimdi bilgisayarımıza Stunnel client yazılımını indirelim. Şu adreste: stunnel.org/downloads.html Hangi işletim sistemini kullanıyorsanız o kurulum programını indirin.



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelStunnel’ı bilgisayara kurun. Az önce VPN sunucumuzdan Filezilla ile kopyaladığımız “stunnel.pem” dosyasını bilgisayarımızdaki Stunnel klasörünün içine kopyalayalım.

Ardından bilgisayarımızdaki Stunnel klasöründe (yoksa) bir “stunnel.conf” dosyası oluşturalım. Bu dosyası Notepad ile açalım (not defteri). Önce Stunnel’a bilgisayarımızda Stunnel klasörüne kopyaladığımız sertifikanın yerini söyleyeceğiz. Sertifikayı Windows’da Stunnel klasörünün altına koymuştuk.

Kısacası notepad ile açtığımız “stunnel.conf” dosyasına şunu yazalım:



cert = stunnel.conf

Bilgisayarımızdaki Stunnel yazılımı istemci (client) olarak çalışacak. Dosyaya şunu da yazalım:

client = yes

Ardından kullandığımız hizmetin adını (Örneğin: BenimVPN) ve bilgisayarımızdaki Stunnel’ın hangi portu ve IP adresini kullanacağını yazalım. Sunucuda yaptığımız işlemin aynısı:

[BenimVPN]

accept = 127.0.0.1:8080



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelBilgisayarınızda herhangi bir portu seçebilirsiniz. Antivirüs programı veya güvenlik duvarı seçtiğiniz portu engellemesin. Seçtiğiniz port boş olsun, bilgisayarınızdaki başka bir hizmet bu portu kullanmasın.

Şimdi Stunnel istemcisine diyeceğiz ki “Kardeşim sen bilgisayarımdan VPN’e girdiğim zaman VPN bağlantımı bu portu kullanarak üzerine al. Sonra VPN bağlantımı bu port üzerinden sunucumun IP adresine ve portuna SSL şifreleme ile ilet”. Buna port forwarding diyoruz (bağlantı noktası yönlendirme).



Şimdi bilgisayarımızdaki Stunnel yazılımının “stunnel.conf” dosyasının içine port forwarding ayarlarını yazalım. Biliyorsunuz, sunucu portu olarak 8888’i seçmiştik. Dosyayı nodepad ile açıyoruz ve şunu yazıyoruz:

connect = [VPNsunucunuzunIPAdresi]:8888

Köşeli parantez içine VPN sunucunuzun IP adresini yazmayı unutmayın!

Kısacası bütün ayarlar dosyanızın içinde şu şekilde yazılacak.

cert = stunnel.pem

client = yes

[BenimVPN]

accept = 127.0.0.1:8080

connect = [VPNsunucunuzunIPAdresi]:8888



“stunnel.conf” dosyasını notepad’de kaydedin ve kapatın. Ardından Windows bilgisayarınızda “stunnel.exe” dosyasını çalıştırarak Stunnel istemcinizi başlatın. İşte oldu! Hepsi bu kadar.

Artık bilgisayarınız VPN’e doğrudan bağlanmayacak. Önce Stunnel’a bağlanacak. Stunnel da sizi VPN sunucunuza şifreli olarak bağlayacak. VPN sunucusuna sadece sizin seçtiğiniz şifreli bir TCP portu üzerinden bağlanacak.



VPN-VPN_engelleme-VPN_yavaşlatma-StunnelBaşka bir şey yapmanıza gerek yok. Siz kullanıcı adı ve şifrenizi girerek VPN’e normal olarak bağlanıyorsunuz. Gerisini bilgisayar hallediyor. 2 bilgisayarınız varsa, yukarıdaki ayarların aynısını öbür bilgisayara da yapın ve ona da Stunnel kurun

Artık Çin Güvenlik Duvarı bile sizi engellemekte zorlanacaktır. Ne yaptınız biliyor musunuz? VPN bağlantınızı gizlemek için VPN’e bağlanma işlemini bile şifrelediniz. Hayırlı olsun.

Son not: Şurada sayfanın en altında anlatıldığı gibi DNScrypt kullanmayı da unutmayın.

Özgür internette keyifli günler

--------------
Etiketler :
VPN Engelleme Başladı ,VPN engellemeyi aşmak için, internet tunnel kullanın,Engelli Sayfalara, ve, Facebooka, Twitter, Youtube’a ,özgürce girin,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Bilim Hakkinda Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:28 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



BİLİM HAKKINDA BİLGİLER

BİLİM HAKKINDA BİLGİLER

Bilim veya ilim,[1] fiziki ve doğal evrenin yapısının ve hareketlerinin birtakım yöntemler ( deney, düşünce ve/veya gözlemler) aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini

de kapsayan entelektüel ve pratik çalışmalar bütünü.[2] Bilim; neden, merak ve amaç besleyen bir olgu olarak günümüze kadar birçok alt dala bölünmüş, insanların daha iyi yaşam

koşullarına kavuşmasına, bilinmeyen olguları bulmasına ve yeni şeyler öğrenmesine ön ayak olmuştur. Tüm bilim dalları evrenin bir bölümünü kendine konu olarak seçer, deneysel

yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışır.[3] Bilim; temelleri sanat tarafından atılmış, her aşamada sanat ve yaratıcılıkla beslenerek insanların hayat

koşullarını iyileştirmek için yapılan çalışmaların bütünüdür. Einstein bilimi, her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabası,

[4] Bertrand Russell ise gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabası[5] olarak tanımlar.



Yüzyıllardır insanoğlunun yeryüzündeki yaşama ortamına duyduğu merak, yaşam standartlarını yükseltecek bir etkinliğe bürünmeye başladı. Olağan gibi görünen olayları anlama

çabası, aslında dünyanın gizemlerle dolu bir yer olduğunu ve bunları çözümlemek gerektiği gerçeğini doğurmuştur. Geleneksel bilim sadece anlamaya ve çözmeye gereksinim hissetse

de, ileri safhalara bölünen bilim türleri sadece çözmeyi değil çözümden öte ilerlemeyi de kapsar. Geçmişe bakıldığında en önemli sayılan bilim dallarından bazıları matematik,

geometri, gök bilimi ve tıptır. Çok çeşitli matematiksel çözümleme sistemlerinin geliştirildiği ilk zamanlardan bu yana hâlâ yeni formüller, sistemler, kuramlar

geliştirilmektedir ki bu da bilimin sürekliliğine bir örnektir.



Bilimsel yasalar bilimin vazgeçilmez öğeleri olsa da, hâlen birçok bilimsel yasanın doğruluğu tartışılır düzeydedir. Bilim deneye çok önem verir ve bilimsel yöntem deneye

dayanır. Bu evre, işlenen konuyu daha inandırıcı kılmanın yanında belirli bir çerçeveye oturtur. Sadece kâğıt üzerinde birer kuramken yasalaşabilir ve temel taş niteliğine

bürünebilir. Bilimin sonsuz bir süreç içinde değişimi yadsınamaz bir durumdur. Zaman içinde alt dallara bölünen bilim sayısal ve sosyal alanlarda ayrı konulara bürünmüş; fakat

nitelik açısından aynı amaca hizmet etmeyi sürdürmüştür.



Bilim





Bilim tarihi

Antik çağlarda bilim



Bilimin yazıdan daha önce ortaya çıktığı bilinmektedir.[6] Bu sebeple, özellikle antik çağlardaki bilimsel buluş, görüş ve keşifleri incelemekte arkeolojinin önemli bir yeri

vardır. Örneğin arkeolojik çeşitli keşiflerin incelenmesi sonrası tarih öncesi çağlardaki ilk insanların çeşitli gözlemler yaptığı saptanmıştır; örneğin mevsimleri takip

etmişlerdir. Afrika’da bulunan ve MÖ 35000 ile MÖ 20000[7] yılları kökenli çeşitli bulgular, zamanı ölçmeye dair çeşitli denemelerin izlerini taşımaktadırlar.[8]



Bununla birlikte teknolojik gelişimin yanı sıra bilimsel etkinliklerin özellikle MÖ 2500 yılında yoğunlaştığı ve ivme kazandığı tespit edilmiştir.[6] Bunun özellikle mimari

birçok örneği bugün de görülebilir; Stonehenge gibi büyük yapılar belirli bilimsel ve teknolojik gelişim, özellikle de çeşitli gelişmiş matematik bilgileri olmaksızın

yapılamayacak anıtlardır[6]. Örneğin bu dönemdeki çoğu yapılar en azından Pisagor kuramı olmaksızın yapılamayacak yapılardır; buna ve benzeri diğer bulgulara dayanarak, Pisagor

kuramının Pisagordan binlerce yıl önce insanlar tarafından bilindiği tespit edilmiştir.[6] Nitekim antik Mısırlılar gibi birçok ulusta çok erken tarihlerde matematiksel

etkinlikler görülmektedir. Antik Mısırlılar MÖ 4200 yılında 365 günlük bir takvim üretmiş oldukları gibi, MÖ 3100 yılı tarihli bir gürzde sayısal olarak milyonları ifade etmek

için bir sistemin kullanıldığı görülmüştür.[9] Antik Mezopotamya’da matematiksel etkinlik ve gelişimin varlığı, arkeolojik araştırmalarca elde edilen kil tabletler yardımıyla

bilinmektedir.[10] Mezopotamya’da zaman içinde iktidara gelen farklı krallıkların neredeyse tamamından matematiksel etkinliğin bulguları kalmıştır; MÖ 3. binyıldan Sümerlere

ait, MÖ 2. binyıldan Akad ve Babillilere ait, MÖ 1. binyıldansa Asurlulara ait.[10] Bunlara ek olarak daha sonra bölgede hakimiyet kuran Perslere ait MÖ 6. yüzyıldan 4. yüzyıla

kadarki bir tarihe ait bulgular da mevcuttur.[10] Mezopotamya’daki matematiksel etkinlikler çok çeşitlidir ve pratik sorunların ötesine de sıklıkla geçmiştir; lineer ve ikinci

dereceden denklemlerin çözümünü içeren cebir çalışmaları ile çeşitli sayı kuramına dair çalışmalar yapılmıştır.[10] Bunlara ek olarak bu topraklardaki farklı krallıklar

tarafından zaman içinde sayı sistemi oldukça geliştirilmiştir. Sümerliler, antik Mısırlıların kullandığına benzer ondalık ekli bir sayı sisteminin temellerini atmışlar ve

kullanmışlardır.[10] Bu sistem daha sonraki dönemlerde farklı iktidarlar tarafından geliştirilmiş, Babillilerce 60 bazlı bir sisteme ulaşılmıştır.[10]

Ebers Papirüsü ( yaklaşık MÖ 1550) Antik Mısır’daki tıbbî uygulamalar ve bilgileri içeren bir papirüstür. Papirüste tümörlerin ve apselerin cerrahi tedavisinden, depresyon ve

deri hastalıklarına kadar çok çeşitli tıbbî konulara değinilmiştir.



MÖ 3. binyılda Hint yarımadasında matematikle uğraşıldığı ve matematiksel hesapların yapıldığı bilinmektedir.[11] Ayrıca bu matematiksel etkinlik büyük oranda ölçüm cetvelleri,

ağırlık ve genel olarak ölçümler gibi konuları da içermekteydi.[12] Bu dönemdeki matematiksel etkinliklerin genel olarak astronomi ile de ilişik olduğu öne sürülmüştür.[11]



Nitekim dinî açılar da barındıran, sıklıkla matematik gibi diğer bilim dallarıyla birlike yapılan astronomi çalışmaları antik çağdalarda büyük bir önem ve yer arz etmektedir.[6]

Astonomiyle ilişkili fenomenlerin matematiksel tezahürlerine antik Mezopotamya’daki bilimsel etkinliklerde rastlanmaktadır.[6] Çin’de takvimsel ihtiyaçlara karşılık verecek

astronomi faaliyetleri olduğu gibi, Mezopotamya’da matematiksel gelişimden yararlanılarak gezegenlerin döngülerine, pozisyonlarına dair hesaplamalar yapılmaktaydı.[6]

Matematiksel gelişimden ayrık bir biçimde astronomi çalışmaları ve anlayışı Orta Amerika merkezli Maya uygarlığında kendisine yer bulmuştur; özellikle takvimsel çalışmalar ve

güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması önemli yer tutmuştur.[6]



Bunların dışındaki bilimlerin de kökenlerini antik çağda bulmak mümkündür. Örneğin biyoloji uygarlığın gelişiminden çok önceleri toplumsal anlamda önemli bir rol almış,

özellikle tarım açısından çok çeşitli gelişmeler olmuş, insanlar birçok hayvanı evcilleştirmiştir.[13] Bitkilerin incelenmesi sonucu birçok şey keşfedilmiştir; örneğin

arkeolojik bulguların Babillilerin hurma ağacının eşeyli ürediğini keşfetmiş, polenlerin eril olduklarını ve polenlerin dişil bitkilere aktarılarak üremenin sağlanabileceğini

kanıtlamışlardır.[13] Antik çağlarda ayrıca biyolojiyle birlikte olarak tıbbî çalışmalar da yapılmış, Çin, Mısır ve Hint yarımadasındaki çeşitli uygarlıklar farklı şifalı

bitkileri belirli tıbbî ve anatomik sorunlar için kullanmışlar, bu kullanımlarını zaman zaman yazıyla da ifade etmişlerdir.[13] Tıbbın yanı sıra, kimya, coğrafya ve jeoloji gibi

bilimler de özellikle Çin’de büyük ölçüde gelişmiştir.[6]

Bilim ve felsefe



İlk çağlardaki filozofların dünyayı ve etrafı anlamaya çalışması, merak duyguları, belirli kriterlerin doğmasına ve bunların çeşitli ideolojilere dönüşmesine yol açmıştır.

Bilimin temelleri atılıncaya kadar, tartışma ve deney olgusu insanlar tarafından geliştirilmiş ve bu bir arayış haline dönüşmüştür. İlk dönemlerde belirgin bir felsefe-bilim

ayrımı yoktur ve birçok büyük bilim adamı aynı zamanda filozoftur. Deneyin ve sonucun klişe haline gelmesi bilimin artık istenilebilir düzeye gelmesini sağlamıştır. 19. yy a

kadar gelişme kateden bilim aslında kendi içinde bir savaş vermiş, birçok özgün araştırmacı, düz mantıkla hareket eden ortaçağ liderlerine yenik düşmüştür. Aristo’nun fiziğinden

daha farklı düşüncelere sahip olan Galileo kendi zamanının bilim adamlarıyla ters düşmeye başlamıştı. Bilim, tarihi sürecinde bu tip sahnelere sürekli tanık olmuş, deney ve

gözlem sonucunda çöken kanunların yerini başkaları almıştır.



Gerçek ve varlığın amacını soruşturan felsefe sistematik düşünmeyi gerektirmektedir. Klasik antik çağ felsefesiyle başlayıp, Thales[14], Anaximenes[15],Pythagoras[16],

Demokritos[17], Gorgias[18], Empedokles[19], Heraklitos[20], Parmanides[21], Sokrates, Plotinos[22], Platon[23] ve Aristoteles[24] gibi filozoflar, gitgide gelişen ve şekillenen

felsefi soruların şekillenmesini sağlamışlardır. Din odaklı Ortaçağ felsefesinde Hıristiyanlığın kendisine bir aracı olarak kullandığı felsefe, Tanrı, bilgi, inanç eksenlerinde

yoğun şekilde kullanılmıştır. Aydınlanma Çağı’nda yapılan felsefede akıl ön plana çıkmıştır. Düşünce sistemindeki temel görüş, insan aklının aydınlattığı kesin doğrulara ve

bilgiye doğru ilerlemektir. Geçiş dönemi felsefesi olarak bilinen Rönesans felsefesi, bilimde ve düşünce sistemindeki yeni gelişmelerin yer aldığı bir dönemi kapsar. Yeniden

doğuş manasına gelen rönesans, önceki çağlardan çok farklı bir düşünce sistemine geçişin köprüsü konumundadır.



Bilim ve felsefenin ayrışması modern çağa yaklaşırken iyice belirginleşmiş, bununla birlikte felsefe ile bilim tamamen birbirinden kopmamış ve gerek genel olarak bilimin

felsefesi olan bilim felsefesi gerekse bilim dallarının tek tek felsefî yönden incelendiği felsefe dalları ( örneğin fizik felsefesi) varlığını sürdürmekte ve gerek bilim

gerekse felsefe alanlarında önemli roller oynamaktadır.

Bilim dallarının gelişimi

Astronomi ve Fizik

1569 yılından kalma büyük bir usturlab. Usturlablar hem astronomi hem de navigasyonda yükseklik ölçmek için kullanılmaktaydılar.

Nikolas Kopernik’in Güneş merkezli modelini anlattığı başyapıtı De revolutionibus orbium coelestium’dan ortaya attığı modelin bir çizimi.



Gök bilimi, bilim dalları arasında en eski olanlardandır ve özellikle antik çağdalarda en yoğun anlamda icra edilen, bilimlerin anası olarak görülen bir bilimdir.[6] İnsanların

gökyüzüne olan ilgisi, yukarıda asılı duran cisimleri incelemeye itmiş ve teleskobun bulunmasıyla bu gözlemler daha etkin bir hâl almıştır. Babilli olgusal astronomlara nazaran

Yunan astronomları, matematiksel ayrıntıları özümseyerek bu bilimin gelişmesinde temel noktaları oluşturmuşlardır.



Roma İmparatorluğu’nun iktidarı altındaki Mısır’da yaşamış olan Batlamyus özellikle astronomi tarihi ve genel olarak bilim tarihi açısından önemli bir konuma sahiptir. Daha

sonraları İslam astronomları tarafından el-Mecisti olarak anılacak olan Hè Megalè Syntaxis yani “Büyük Derleme” isimli astronomi konulu eseri Orta Çağ boyunca genel geçer kabul

gören astronomi eseriydi ve yazarı olarak Batlamyus neredeyse mitik bir statüye getirilmişti.[25] Batlamyus’un evren modeli geosantrik yani yermerkezciydi ve uzun yıllarca kabul

gören bu sistemden güneş-merkezli bir sisteme geçiş tartışmalar doğurmuştur.



Polonyalı bir astronom olan Nikolas Kopernik, dünyanın ve diğer gezegenlerin, güneş etrafında döndüklerini açıklamış; heliyosantrik yani güneş-merkezli bir sistem ortaya

atmıştır. Copernicus’un sistemini Commentariolus isimli bir risale ile arkadaşlarına tanıtmış daha sonra sistemini, Papa III. Paulus’a ithaf ettiği ayrıntılı bir şekilde

başyapıtı sayılacak De revolutionibus orbium coelestium isimli eserinde açıklamıştır. Bu astronomi biliminde yeni bir dönem açılmasına sebep olmuştur. Teleskobu geliştirmesi,

yaptığı astronomik gözlemler ve Kopernik’in sistemine verdiği destek ile tanınan İtalyan bilim adamı Galileo Galilei de astronomi ve fizik tarihi için önemli birisidir ve zaman

içerisinde modern gözlemsel astronominin babası[26] ve modern fizik biliminin babası[27] gibi atıflara mazhar olmuştur. 1671 de ilk aynalı teleskopu yapan matematik ve fizikçi

Isaac Newton uğraştığı bilim dallarının gelişmesine çok fazla katkıda bulunmuş diferansiyel ve integral hesabın temellerini atmıştır. Ayrıca Newton’un 5 Temmuz 1687’de

yayımladığı, Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri[28] kitabı klasik mekaniğin temellerini oluşturan Newton’ın hareket yasaları ve yer çekimi gibi önemli konuları içerir.



Alman teorik fizikçi Albert Einstein enerjinin ışık hızının karesiyle kütlenin eşit olduğunu E=mc² formülüyle ispatladı.Genel görelilik kuramı ve İzafiyet teorisi ile kütlenin

uzay zamanı büktüğünü ve zaman,mekan,hareketin birbiriyle bağımlı olduğunu ispatlayıp brown hareketi ile atomun varlığını kanıtladı. Leopold Infeld’la birlikte yazdığı Fiziğin

evrimi kitabı ile kuantum ve mekan gibi konuları içerir.





Kimya

Kimya, maddenin yapısını ve davranışlarını inceleyen bir bilim dalıdır. Fizikokimya, biyokimya, analitik kimya, anorganik kimya ve organik kimya temel dallarıdır. Tıp gibi pek

çok bilim dalının yardımcısı konumunda olan kimya biliminin gıda, ilaç, boya, kozmetik ve tekstil alanlarında kullanımı dolayısı ile en bilinen dalı organik kimyadır.



Antik çağlarda maddenin belirli temel elementlerden oluştuğu düşünülür ve birçok kültürde bunlar hava, su, ateş ve toprağı içerirdi. Bununla birlikte antik Yunanlı filozoflardan

bir kısmı atom fikrini ortaya atmış ve her şeyin çok küçük yapıtaşlarından meydana geldiğini öne sürmüşlerdir. Bu filozoflara daha sonra atomcu filozoflar da denmiştir. Çok eski

çağlardan beri insanlar metalurji ile uğraşmakta, çeşitli eşyanın yapımında kimyasal olayları ve bunların sonucu olan ürünleri kullanmaktaydılar; örneğin camdan eşyanın

üretiminde. Orta Çağ’a doğru simya geleneği ortaya çıkmıştır. Simya geleneği kimyanın öncülüdür ve mistisizm, felsefe gibi öğelerle kimyasal çeşitli araştırmaların karışımından

ibarettir. Simyada özellikle iki önemli kavram ve amaç bulunmaktaydı : biri zaman zaman felsefe taşı olarak da anılan ve her türlü maddenin veya metalin altına dönüştürülmesine

yardımcı olacak efsanevi bir şey, diğeri ise içen kişiye ölümsüzlük veya çok uzun yaşam vaad edecek ölümsüzlük iksiri yani ab-ı hayat.





Zamanla simyaya olan ilgi daha da bilimselleşmiş ve simyadan ayrık olarak kimya bilimi ortaya çıkmıştır. Modern kimyanın simyadan ayrışması ve temellerinin atılmasında önemli

katkıları olan bir isim Robert Boyle’dur. Bugün özellikle ismini verdiği Boyle yasası ile tanınan Boyle atomcu fikriyatı savunan bir bilim adamıydı. Fransız bilim adamı Antoine

Lavoisier ise kütlenin korunumu kanunu ile gerek kimya gerekse bilim tarihinde önemli bir adım atmış, kimya biliminin babası olarak da anıldığı olmuştur.[29] Kendisi ayrıca

oksijen ve hidrojeni tespit edip adlandırandır. 19. yüzyılın başına kadar kimyanın, öteki fizik bilimlerin tersine, tümevarım ( induction) yönünün tümdengelim ( deduction)

yönünden daha baskın olması, onun biyolojik bilimlere daha yakın olmasına neden oluyordu. Ama matematik ve fizik yöntemlerin kimyaya uygulanması sonucu yeni bir bilim dalının,

yani fizikokimyanın doğmasında başta Wilhelm Ostwald[30], Van’t Hoff[31] ve Arrhenius[32]’un payları büyüktür. Kimyasal maddelerin fiziksel değişimlerini, fiziksel olayların

kimyasal maddelerin özeliklerinden yararlanılarak açıklanmasını konu alan ve elektrokimya, kolloid kimyası, çekirdek kimyası ve polimer kimyası gibi kollara ayrılan fizikokimya,

bu bilginlerin 1881’de Zeitschrift Für Physikalische Chemie[33] adlı bilim dergisini yayınlamalarıyla bilim dünyasında kimyadan ayrı bir dal olarak yerini almıştır. İnsanların

öğrenme ve araştırma merakı zamanla analitik ( çözümlemeli) kimyanın doğmasına neden olmuş, bu durum zaman içinde koordinasyon kimyasının ve endüstriyel analitik kimyanın

gelişmesine zemin hazırlamıştır. Analitik metodların keşfi tıp, biyoloji ve genetik alanında kimyanın kullanımını yaygınlaştırmıştır. Penisilin ve vitaminlerin keşfi ile kimya

biliminin insanın yaşam kalitesini artırdığı gerçeğinin yanında gelişen teknolojinin üretim süreçlerinde kullanılmaya başlanması, çevre sorunlarına neden olmuş, bu durum doğal

kaynakların ihtiyatsızca sarfedilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle çevre kimyası ve su kimyası gibi alt bilim dalları da gelişmiştir.

Matematik ve Geometri



Antik çağlardaki bilimsel etkinliklerde matematiğin önemli bir rol oynadığı, eski Mısırlılar, Mezopotamyalılar, Hintliler gibi çok çeşitli kavimlerin matematikle uğraştıkları

bilinmektedir.



Yunan matematiğinin en önemli isimlerinden olan Tales’in geometriyi, Mısır’da kaldığı süre içerisinde öğrenmesi ve bu bilimi etrafındakilere öğretmesi sonucunda gelişme devam

etmiştir. Sayıların babası olarak anılan Pisagor’un ünlü teoremi[34] onu zamanının en büyük bilim adamları arasında hatırı sayılır bir yere getirmiştir.

Bir yupana ( Quechua dilinde “sayma aleti”); İnkalarca kullanılan bir tür hesap makinesi. Araştırmacıların tahminlerine göre bu alette hesaplamalar Fibonacci sayıları baz

alınarak yapılmaktaydı.[35]



Orta Çağ, özellikle Hint ve İslam matematikçilerinin yoğun çalışmalarına sahne olmuştur. 499 yılı kadar erken bir dönemde Hintli matematikçi Aryabhata ilk sinüs trigonometrik

tablolarını oluşturmuş, cebir, diferansiyel denklemler ve sonsuz küçük değerler için algoritmalar ve teknikler geliştirmiştir. 12. yüzyılda bir başka Hintli matematikçi Bhaskara

ilk kez diferansiyel kalkülüsün ve temel kavramlarının temellerini atmıştır. İslam bilim adamları da Orta Çağ’da birçok matematiksel buluş ve keşfe imza atmıştırlar. 9. yüzyılda

el-Harezmi Hint-Arap rakam sistemi ve denklemlerin çözümü üzerine önemli eserler vermiştir. Nitekim algoritma sözcüğü isminin Latinizasyona uğramış hâlinden köken almıştır.

Özellikle cebir alanındaki eski buluşları muhafazası ve getirdiği yeni gelişmeler sebebiyle Harezmi zaman içinde cebirin babası olarak anılmıştır.[36] 12. yüzyılda yaşamış olan

bir başka matematikçi Ömer Hayyam ise Öklid’in çalışmalarına eleştiriler getirmiş ve analitik geometri ile Öklid dışı geometrinin temellerini atmıştır. Ayrıca kübik denklemlere

genel, geometrik bir çözüm getiren ilk matematikçi de kendisidir. [37]



Orta Çağ’da Batı’daki en önemli matematikçilerden biri Fibonacci’dir. Fibonacci Arap rakam sistemini Avrupa’ya tanıtmış ve yaygınlaşmasına ön ayak olmuş, ve bugün Fibonacci

sayıları olarak anılan sayı dizisini yaygınlaştırmıştır. Aslında bu sayı dizisini ilk keşfeden kendisi değildir fakat onun kitabında örnek olarak kullanıldık sonra Batı’da ün

kazanmıştırlar.[38][39]

Euler tarafından ortaya atılan Königsberg’in yedi köprüsü problemi, graf teorisinin temelini oluşturmuştur.



17. ve 18. yüzyıllarda Batı’da matematik yükselişe geçmiş, birçok önemli matematiksel buluş gerçekleşmiştir. İskoç John Napier doğal logaritmaları araştırmış, Kepler gezegensel

hareketlerin matematiksel kanunlarını ortaya koymuş, René Descartes bugün hâlen sıkça kullanılan Kartezyen koordinat sistemini ve dolayısıyla analitik geometriyi geliştirmiştir.

Alman matematikçi Gottfried Wilhelm Leibniz kalkülüs üzerine birçok çalışmasıyla kalkülüsü geliştirmiş ve bugün kalkülüste kullanılan notasyonun temellerini atmıştır. Pierre de

Fermat ve Blaise Pascal olasılık teorisinin temelini atmışlar ve dolayısıyla ilgili kombinatorik kurallarını keşfetmişlerdir. Pascal ayrıca Pascal teorisi ve ( her ne kadar

kendisinden daha önce Doğu’da bilinse ve kullanılsa da[40]) Pascal üçgeninin geliştiricisi ve isim babasıdır. 18. yüzyılda matematikçi Leonhard Euler fonksiyon kavramını ve

matematikteki sayısız notasyonu ( örneğin doğal logaritmanın tabanı olarak e notasyonunu) geliştirmiştir. Sayı teorisi, graf teorisi, geometri gibi çok çeşitli alanlarda önemli

eserler vermiş, önemli buluşlara imza atmıştır.



19. yüzyılda yaşamış olan Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss ise gerek matematik gerekse diğer birçok bilimde önemli başarılara imza atmış; temel cebir teorisi ( veya

cebirin temel teoremi)ni kanıtlamış, Theorema Egregiumu ortaya atmış ve kanıtlamış, karmaşık değişkenli fonksiyonlarda önemli çalışmaları olmuştur. Yine 19. yüzyılda yaşamış

olan George Boole isim babası olduğu yeni bir cebir türü olan Boole cebirini ortaya atmıştır.





Tıp

Bilimin tıp alanındaki ilk gelişmeleri Asya kıtasında gerçekleşmiştir. Hindistan, Mısır, Çin, İran ve Yunanistan’da tıp sistematik bir biçimde gelişmeye başlamış ve bir bilim

dalı olarak insanlığın en büyük sorunlarından biri olan sağlık alanındaki gelişmeler yüzyıllar boyu sürmüştür.



Hindistan yarımadasında, İndus Vadisi uygarlığından beri tıp ve diş hekimliği mevcuttu. Nitekim, Hint tıbbî geleneği olan Ayurveda bugün bile çağdaş tıbbın yanı sıra varlığını

sürdürmektedir. İngilizlerin Hint yardımadasını kolonileştirmesine kadar bölgedeki temel tıp sistemi olan Ayurveda, ilk dönemlerinde civa-kükürt bazlı ilaçlar kullanmıştır.

Bunun dışında, bugün çeşitli tıbbî yararları bilinen zerdeçal gibi çeşitli bitkiler de tedavilerde klasik Hint tıbbında kullanılmıştır.



Çin’de antik çağlardan günümüze kadar varlığını sürden geleneksel bir tıbbî gelenek mevcuttur. Taoist hekimlerin yaptığı ampirik hastalık ve rahatsızlık gözlemlerinin ve Çin

düşüncesinin bir sonucu olan geleneksel Çin tıbbı, bitkisel tedavi, akupunktur ve masaj gibi çok çeşitli pratik yöntemlere sahiptir. Bunların dışında beslenme terapisi ve Feng

Şui gibi zihinsel terapiler de geleneksel Çin tıbbında yer almaktadır.



Hipokrates’in hastalara büyü ve batıl inançlarla bezeli bir tedavi sunmak yerine, iyileştirici etkileri kanıtlanmış tedavi yöntemlerine başvurmaya başlaması, tıp biliminde hasta

öneminin kavranmaya başlamasına sebep olmuştur. İlk başlarda bölgelere göre farklılık gösteren tedavi yöntemleri, son iki yüzyıldır modernleşmeye başlamış ve genel anlamda ortak

bir çabaya dönüşmüştür. Avrupa’daki salgınlardan sonra daha fazla gelişme kateden tıp bilimi, günümüzde genetik çalışmalarının gelişmesiyle çok üst düzeylere ulaşmıştır.



Orta Çağ boyunca Orta Doğu başta olmak üzere İslam’ın yayıldığı topraklarda birçok önemli İslam hekimi yetişmiştir. Bunlardan biri İranlı Razi, nöroşirürji ve oftalmoloji

dallarında sıklıkla bir öncü olarak görülmüştür.[41] Deneysel tıbbın önemini vurgulayan Razi ayrıca birçoğuna göre pediatri dalının da babasıdır.[42] Yazdığı birçok eserde çok

çeşitli tıbbi bilgiler aktaran Razi ayrıca çiçek hastalığı ile kızamık hastalığını birbirinden ayıran ve açık bir şekilde tanımlayıp, diyagnozunu yapan ilk hekimdir. Alerji ve

immünoloji konularında da ilk eser veren hekim kendisidir. Bir başka tanınmış Müslüman hekim de İbn-i Sina’dır. 14 ciltlik başyapıtı el-Kanun fi’t-Tıb ( Tıbbın Kanunu) isimli

eseri tıp açısından bulaşıcı hastalıkların ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların keşfi[43], enfeksiyöz hastalıkların yayılımının önüne geçmek amacıyla karantina uygulamasının

ortaya atılması[44], mikroorganizmaların varlığının varsayılması[45] ve nöropsikiyatri[46] vb. birçok keşfi ve buluşu içinde barındırır.



Orta Çağ ve sonrasında Batı’da önemli tıbbî buluşlar olmuştur. Garcia de Orta tropikal tıbbın öncüsü olarak ortaya çıkıp başta kolera olmak üzere çoğu tropikal hastalığı doğru

şekilde tanımlarken, William Harvey, Batı’da kan dolaşımını doğru ve tam bir şekilde açıklayan ilk Batılı olmuştur. Daha sonraları 19. yüzyılda Louis Pasteur ilk başarılı kuduz

aşısını bulmuş, kendi ismini alacak olan pastörizasyon işlemini de ilk kez ortaya atmıştır. Louis Pasteur aynı zamanda Robert Koch ve Ferdinand Cohn ile birlikte mikrobiyoloji

dalının babalarından biri olarak kabul edilir. 1905 yılında Nobel Ödülü almış olan Robert Koch aynı zamanda Tuberculosis bacillus ve Vibrio cholera gibi hastalığa neden olan

önemli bakterileri ilk kez izole eden kişidir. Daha sonra kendi adıyla anılacak olan Koch postülatlarını geliştirmiştir.

Gözün anatomisi üzerine, 1200 yılı tarihli bir Arapça el yazması.

Biyoloji



Bir bilim dalı olarak 19. yüzyıla kadar şimdiki alt dallarıyla gelişen biyoloji, canlıların tüm özelliklerini inceleyen bir sistemidir. Başta insan olmak üzere, bitkileri

inceleyen botanik, hayvanları inceleyen zooloji, mikroorganizmaları inceleyen mikrobiyoloji gibi alt dallara ayrılır.



Aristo doğaya dair birçok çalışma yapmış, birçok bitki ve hayvan türünü incelemiş ve kategorize etmiştir. Aristo’nun görüşleri, kendisinden sonraki bazı bilim adamlarının

yaptığı eklerle birlikte özellikle Batı’da uzun bir süre otorite olmuştur.



Orta Çağ’da özellikle İbn Nefis, İbn Cahız ve İbn Baytar gibi Müslümanlar bilim adamları biyoloji dalına katkıda bulunmuşlardır. Özellikle erken evrim düşünüşüne katkıda

bulunmuş[47] olan İbn Cahız, besin zinciri fikrini de ilk kez ortaya atan kişidir.[48] 9. yüzyılda yaşamış olan el-Dinaveri ise bitki evrimini, bitkilerin gelişimini incelemiş

ve Kitâb’ün-Nebat isimli eserinde birçok türü tanımlayarak botanik bilimine katkılarda bulunmuştur.[49] Bir başka bilim adamı olan el-Nebati’nin öğrencisi olan İbni Baytar

eczacılığa ilişkin ( farmasötik) bir ansiklopedi hazırlamış ve birçok bitki, yiyecek ve ilacı eserinde tanımlamıştır. Bu eserin Latince çevirisi daha sonra Avrupalı bilim

adamları tarafından 18. ve 19. yüzyıllarda kullanılmıştır.[50] İbn Nefis pulmoner[51] ve koroner dolaşımı[52][53] doğru bir şekilde tespit etmiş, metabolizma kavramını

tanımlamıştır.[54]



Biyolojinin temellerinden sayılan modern evrim teorisi, Charles Darwin[55] ‘in görüşlerinin üzerine inşa edilmiştir. Darwin, Türlerin Kökeni[56] , İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete

Mahsus Seçme[57][58], İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi [59] eserlerinde görüşlerini belirtmiştir. Manastırın bahçesindeki bezelyeleri birbirleriyle eşleştirerek genetik

bilimin temellerini atan Gregor Mendel klasik genetik kanunlarının yapıtaşlarını oluşturmuştur.



Sosyoloji



Her ne kadar diğer bilim dallarına oranla görece yeni bir bilim dalı olarak tanımlansa da, sosyolojik yani toplumbilimsel çalışmalar ve gözlemler antik çağlardan beri mevcuttur.

Herodot ve Tukididis gibi isimlerin eserlerinde sosyolojik gözlem ve değerlendirmelere rastlamak mümkündür.



Bir erken dönem İslam sosyolojisinin varlığına dair çeşitli kanıtlar vardır. İslam düşünürü İbn Haldun’un, evrensel tarihi analiz eden yedi ciltlik eserine yazdığı, Mukaddime

isimli önsözünde çeşitli sosyolojik teorileri ilk kez formule ederek sosyal felsefede ve bir dal olarak sosyolojinin gelişiminde öncü konumuna gelmiştir. Örneğin bu eser

aracılığıyla İbn Haldun yeni bir bilim dalı olarak ilm el-ümran bilimini ortaya atmış ve şöyle tanımlamıştır : “Bu bilimin … kendine has bir konusu var( dır); yani ( insani)

toplum, ve kendine has sorunları var( dır); yani toplumun doğasında birbirini takip eden toplumsal dönüşümler…”[60] Ayrıca bu eserindeki düşünceleri ile tarih bilimi ve tarih

felsefesi açısından da önemli bir adım atmıştır.[60]



Her ne kadar sosyoloji terimi kendisinden önce kullanılmış olsa da,[61] bağımsız olarak tekrar terimi ortaya atan[62] ve sosyolojiyi ‘pozitif bilimlerin kraliçesi’ olarak

görerek[62] zaman içinde sosyolojinin babası olarak da anılan isim Auguste Comte’dir.[62] Bununla birlikte genel olarak Comte sosyolojinin kurucusu olarak görülmez.[63]

Batı’daki sosyoloji dalıyla uğraşan ilk isimler genellikle Darwin’in evrim kuramından etkilenmiştiler ve özellikle analojik olarak canlı organizma ile toplumu

karşılaştırmaktaydılar.[63] Bu isimlere örnek vermek gerekirse Herbert Spencer ve Lewis Henry Morgan gibi isimler zikredilebilir.[63] 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında

Émile Durkheim, Vilfredo Pareto, ve Max Weber gibi klasik sosyologlar bilime önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Siyaset bilimi





Siyaset bilimi çok eski çağlardan beri siyasî faaliyetlerle birlikte gelişim göstermiş, önemli bir sosyal bilim dalı hâline gelmiştir. Antik Hindistan’daki Vedik metinlerden,

daha sonraki çeşitli Budist metinlere kadar birçok metinde siyasete dair incelemeler ve çalışmalar yer alır. Hintli siyasî düşünür Çanakya ( MÖ 350-283) siyasî düşünce, ekonomi

ve toplumsal düzen gibi konuları ele alan Arthashastra isimli eseriyle tanınır. Benzeri şekilde Antik Yunan’da da birçok siyasi fikre rastlanır; gerek Homeros, Hesiodos ve

Tukididis gibi erken dönem yazarlarının eserlerinde gerekse Eflatun ve Aristo gibi filozofların eserlerinde çok çeşitli siyasî fikir ve incelemelere rastlanabilir. Eflatun

Devlet isimli eserinde kendince ideal olan siyasi yapılanma ve yönetim biçimini açıklamış ve incelemiştir.



Orta Çağ’da farklı siyasî görüşler ve din ile siyaset ilişkilerini ele alan çeşitli eserler ortaya çıkmıştır. Augustinus’un Tanrı’nın Şehri eseri gibi eserlerin Orta Çağ’daki

din-siyaset ilişkileri anlayışına katkısı olmuştur. Orta Çağ’da ayrıca İslam topraklarında da çeşitli siyasî düşünüşler ve incelemeler olmuştur ve bu çağlardan başlarak

siyasetname, ıslahatname vs. gibi adlandırılan farklı yazın gelenekleri ortaya çıkmıştır. Örneğin 11. yüzyılda Nizamülmülk tarafından yazılan Siyasetname devlet yönetimi ve

devlet işleri konu edilmiştir. Siyasî yazın ve inceleme geleneği daha sonraki çağlara kadar devam etmiş, örneğin Osmanlı Devleti’nde yoğun bir siyasetname ve ıslahatname

gelenekleri ortaya çıkmıştır, Muhyî-i Gülşenî, Hasan Kâfî el-Akhisârî, Kâtip Çelebi gibi isimler Doğu’daki siyaset bilimine katkıda bulunmuşlardır.



İtalyan rönesansı sırasında yazar Niccolò Machiavelli yazdığı Prens ( Il Principe) isimli eseriyle siyaset bilimi tarihi açısından önemli bir yere gelmiştir. Eserde farklı

durumlarda iktidara gelen hükûmdarın her duruma göre nelere öncelik tanıması gerektiği, nasıl bir siyaset izlemesi gerektiği açıklanır. Orta Çağ’da ve sonrasındaki dönemde

birçok farklı siyasî iktidar biçimi ve devlet yapılanması farklı isimlerce savunulmuştur. Örneğin Fransız hukukçu Jean Bodin iktidar ve devlet üzerine yazdığı Devlet üzerine

Altı Kitap ( Les Six livres de la République) isimli eseriyle tanınmış, mutlakiyetçiliği şiddetle savunmuştur.



Bir bilim olarak siyaset bilimi özellikle 19. yüzyılda akademik anlamda yapılanmaya başlamış, 1880 yılında ABD’de ilk siyaset bilimi okulu ( bölümü) kurulmuş ve daha sonra 1903

yılında Amerikan Siyaset Bilimi Birliği kurulmuştur. Siyaset bilimi üzerine akademik çalışmalar artarak devam etmiş, birçok farklı üniversitede siyaset bilimi bölümleri

açılmıştır.

Psikoloji

İbn-i Sina’nın el-Kanun fi’t-Tıb ( Tıbbın Kanunu) isimli kitabının 1484 tarihli Latince bir kopyası. Bu eser genel olarak tıbbı konu aldığı gibi içinde klinik psikoloji başta

olmak üzere psikoloji de konu edilmiştir.



Bugün psikoloji bilimi içerisinde konu edilen çoğu kavram, olay ve fenomen antik Hindistan, Çin ve Mısır gibi medeniyetlerde de felsefî ilgiye mazhar olmuştur. Eflatun ve Aristo

gibi Yunanlı filozoflar da psikolojik çeşitli konulara yazınların ve düşüncelerinde yer vermişlerdir.[64] Bununla birlikte psikolojide klinik[65] ve deneysel yaklaşımlar[66]

Orta Çağ’daki Müslüman bilim adamları tarafından başlatılmıştır.



Akıl hastaneleri olarak tanımlanabilecek ilk kurumlar İslam topraklarında 8. yüzyılda ortaya çıkmıştır.[67] Nitekim Müslüman hekimler erken dönemlerden itibaren “akıl hastalığı”

olarak tabir ettikleri bozukluklara karşı çeşitli terapiler, uygulamalar geliştirmeye başlamıştır.[68] Ahmed bin Sehl el-Belhî beden ve ruh hastalıklarını ayıran ve ayrı ayrı

inceleyen, tartışan ilk isimlerdendir; ruhî hastalıkların zaman içinde bedenin hastalanmasına da yol açabileceğini de ortaya atmıştır.[69] Ayrıca bugün depresyon olarak

adlandırılan bozukluğu tanımlamış ve iki tipinden bahsetmiştir : birincisi bir kayıp veya başarısızlık gibi sebeplerden oluşabilen ve psikolojik yollarla tedavi edilebilecek

depresyon, diğeri ise sebepleri bilinmeyen fakat muhtemelen fizyolojik sebeplerden olan ve fiziksel tıp yöntemleriyle tedavi edilebilecek olandır.[69] Psikoloji alanındaki bir

başka önemli bilim adamı da İbn-i Sina’dır. İbn-i Sina, bugün nöropsikiyatrik durumlar olarak tanımlanan halüsinasyon, insomnia, mani, kâbus, melankoli, demans, epilepsi, felç

ve tremor gibi[41] birçok durumu incelemiş ve tanımlamıştır.



Filozof René Descartes, Batı’da psikolojinin modern felsefi formunun temellerinin oluşmasına katkıda bulunmuştur.[64] Çeşitli eserlerinde önemli psikolojik meseleleri ele alan

Descartes kendisi bir hekim olmasa da çeşitli anatomi çalışmaları yaptığı bilinmektedir. İngiliz hekim Thomas Willis ise tıbbî bir disiplin olarak psikolojinin ortaya

atılmasında önemli rol oynamış, beyin fonksiyonları doğrultusunda psikolojiye yaklaşım olsun yaptığı yoğun anatomik çalışmalarla olsun psikolojiye büyük katkılarda bulunmuştur.

Ayrıca daha sonraları deneysel psikolojinin gelişiminde John Locke ve David Hume gibi filozofların büyük etkisi olmuştur.[64]



Modern çağa yaklaşırken ortaya çıkan ve özellikle psikolojik bozukluk durumlarında bir tedavi olarak ortaya çıkan hipnotizma ile frenoloji gibi dallar tartışma konusu olmuş;

özellikle de bunların cidden etkili yöntemler olup olmadığı ve herhangi bir bilimsel dayanağının bulunup bulunmadığı tartışılmıştır. Daha sonraları ortaya çıkan Alman deneysel

psikoloji hareketi psikolojiye önemli katkılarda bulunmuştur. Bu zamanda gerçekleşen ve özellikle nörolojik yapıya dair anatomik ve fizyolojik buluşlar psikolojiyi olumlu

etkilemiştir. Alman hekim Wilhelm Wundt 1879’da ilk deneysel psikoloji laboratuvarını açarak bir ilke imza atmıştır.[70] 1890’lardan başlayarak Avusturyalı hekim Sigmund Freud

ise psikanaliz olarak adlandırdığı yaklaşım ile psikolojiye yeni bir yön kazandırmıştır. Her ne kadar psikanalizin bilimsel konumu hâlâ tartışmalı olsa da[71][72] psikanalizin

çeşitli önermeleri ve kavramları genel anlamda Batı kültüründe önemli bir yer kazanmıştır. Yine 1890’larda köpeklerde yaptığı deneylerle İvan Pavlov klasik şartlandırmayı

başarılı bir şekilde göstermiştir. Nitekim daha sonraları da insan dışı primatlar, kediler ve köpekler gibi çeşitli hayvanlar psikoloji deneylerinde kullanılmıştır.

Antropoloji



Her ne kadar antropolojinin kökeni Batı’daki Aydınlanma süreci ve devamındaki erken dönem modern düşünceleriyle ilişkilendirilse de, bu dönemlerden çok önce bugün antropoloji

içerisinde yer alan konulara dair araştırmalar yapılmıştır. Örneğin el-Biruni Hint yarımadasının halkları, gelenekleri ve dinleri üzerine birçok araştırmada bulunmuştur ve genel

olarak antropoloji alanına girecek çok çeşitli araştırma ve çalışmaları sonucu zaman zaman “ilk antropolog” olarak anılmıştır.[73] Biruni, Orta Doğu, Akdeniz havzası ve Güney

Asya kültür ve dinleri üzerine önemli mukayeseli incelemeler yapmıştır. Ayrıca İbn Haldun ile birlikte Biruni bazı akademisyenler tarafından İslam antropolojisine yaptıkları

katkılar sebebiyle övülmüşlerdir.[74]



Kurumsal olarak antropolojinin gelişimi doğa tarihinden doğmuştur ve ilk dönemlerde özellikle Avrupalı güçlerin kontrolündeki kolonilerdeki yaşamın, yerli insanların ve onlarla

ilgili olguları ( kültür, dil, din gibi) araştırılmasını içermiştir. Antropoloji 19. yüzyılda gelişmiş, özellikle 1860’lardaki bilimsel gelişmelerden, özellikle de biyoloji ve

filoloji gibi dallardaki gelişmelerden, etkilenmiştir.[75] Öncü antropologlardan İngiliz Edward Burnett Tylor, Darwin’in evrim kuramını temel alarak antropolojik çıkarımlar

yapmış, medeniyetin gelişimiyle idrakın gelişiminin doğru orantılı olduğunu savunmuştur.[75] Ayrıca çağdaş bazı kırsal veya avcı-toplayıcı halkları evrimsel gelişim açısından

geride görüp, primitif yani “ilkel” olarak değerlendirmiştir.[75] 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında antropoloji görece sosyal anlamda daha az gelişmiş olarak görülen halklar

üzerine yoğunlaşmaya devam etti.[75] 20. yüzyılın ikinci yarısında antropologlar daha Üçüncü Dünya ülkelerindeki daha kompleks yapılarla ilgilenmeye başlamış, daha sonraları,

1970’lerle birlikte, çağdaş Batı ülkelerini antropolojik olarak incelemeye başlamışlardır ki antropoloji için büyük bir adım olmuştur.[75] Çağdaş Avrupa ve Kuzey Amerika

ülkelerinde odaklanan antropoloji çalışmalarında gerek genel olarak toplum, gerekse etnik ve dini azınlıklar konu edilmiştir;[75][76] bunu da bazıları Batılı, kolonileri

inceleyen antropolojinin Batı’yı inceleyen ve Batılı perspektifleri, kanıları Batılı olmayanlar sürekli olarak sınanan bir dala dönüşmesi olarak yorumlanmıştır.[75]

Günümüze doğru





20. yüzyılın başlarından itibaren bilimdeki ilerlemeler büyük hız kazanmış ve akademik çevrenin, daha elverişli bir araştırma ortamına kavuşması bu ilerlemeyi tetiklemiştir.

Bilimle uğraşmak bir prestij haline gelmeye başlamış ve etkilerini göstermeye başlamıştır. Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine 1901’den itibaren verilen Nobel Ödülleri bilimin

prestij yönünü sergiler.[77][78] Bu tip ödüllerle, bilime olan teşvik arttırılmakta ve araştırmalar için gerekli paralar sağlanmaya çalışılmaktadır.

Bilimin modernleşmesine katkıda bulunanlar



Radyolojinin kurucusu olan Marie Curie’nin bilime yaptığı katkılar kimya alanında büyük yankı uyandırmıştır. Radyoaktivite alanındaki çalışmaları ona, 1903 yılında fizik

alanında ve 1911 yılında kimya alanında Nobel kazandırmıştır.[79][80] Albert Einstein’in Alman Annalen der Pysik dergisinde yayınlanan Işığın oluşum ve dönüşümü üzerine bir

görüş,[81] Molekül boyutlarının yeni bir belirlemesi[82] ve Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği[83] başlıkları altındaki makaleleri fizik bilimi için yeni bir sayfanın

açılmasına sebep oluyordu. Genel görecelik ve Özel görecelik, Einstein tarafından fiziğe sunulan en karışık ve en gizemli teorilerden sayılır. Halen tartışmalara sebep olsa da

yüzyılın en önemli bilim adamlarından sayılan Einstein, 1921 de Fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklama ile Nobel Ödülü’ne layık görülmüştür.[84] [85]

20. yüzyıl matematiğinin yönünü değiştiren Godel



Çocukluğundan itibaren matematiğe olan katkıları, Carl Friedrich Gauss’u bu bilimin yapıtaşlarından biri haline getirmiştir.[86] Gauss, sayılar kuramı, analiz, diferansiyel

geometri, jeodezi, manyetizma ve astronomi konularında önemli katkılar yapmıştır. Matematik alanındaki ilerlemeler, Gauss’tan itibaren daha farklı bir hal almaya başlamış ve

onun öğrencilerinden olan Bernhard Riemann’ın oluşturduğu geometri sayesinde izafiyet teorisi gelişmiştir.[87]



20. yüzyılda Srinivasa Aiyangar Ramanujan 3000’in üzerinde teori geliştirmiş; hipergeometrik seriler, asal sayı teorisi, gama fonksiyonu gibi matematiğin birçok farklı dalında

önemli buluşları olmuştur. Kurt Godel’in Eksiklik Teoremi matematikte çok önemli bir yere sahiptir. Godel, 20. yüzyılın matematik bakış açısını değiştiren teoremini, Principia

Mathematica Gibi Dizgelerin Biçimsel Olarak Karar Verilemeyen Önermeleri Üzerine[88] başlığı altındaki doktora makalesinde belirtmiştir. Genel olarak 20. yüzyılda karmaşıklık

teorisi, oyun teorisi, topoloji gibi birçok yeni matematik dalı ve çalışma alanı ortaya çıkmıştır.



1953 yılında DNA’nın yapısını bulan bilim adamları Francis Crick[89], James Dewey Watson[90] ve Maurice Wilkins[91], genetik alanındaki gelişmelere büyük katkıda bulunmuşlardır.

Genetik bilgiyi taşıyan DNA nın çözümü, yüzyılın en önemli bilimsel çalışmalarından birisidir. Genetiğin yeni teknolojik şartlarda ilerleme kaydetmesiyle hastalıkların daha

oluşmadan tespiti mümkün olabilecektir.

Modernleşmede kullanılan metodlar





Bilimin ilerlemesi ile gerekli mekanizmalar çoğalmış ve yeni metodlar ortaya çıkmıştır. Neredeyse her alanda kullanılmaya başlanan teknoloji, sayısal bilimlerin en büyük

yardımcılarından biri haline gelmiştir. Son zamanlarda tıp, genetik ve moleküler biyoloji alanında gösterilen ilerlemede teknolojinin payı büyüktür. İlk zamanlara baktığımızda

fizik ve kimya laboratuvarlarında kullanılan basit aygıtlar temel taşların oluşmasına yardımcı oldularsada, yeni dönem biliminin en üst seviyedeki araçları kullanması ilerlemeyi

hızlandırmış ve günübirlik hale getirmiştir.



Mikroskopun geliştirilmesiyle oluşturulan Elektron mikroskopları bilimsel araç açısından önemli bir ilerlemedir. Koşulların oluşmasıyla beraber artan sistematik düzen, bilimin

ilerlemesine katkı sağladığı gibi insanlık içinde önemli gelişmeleri beraberinde getirmektedir. Teleskopun[92] ilk günlerinden beridir geçirdiği evrim uzayın derinliklerine

ulaşmamızı sağlamış ve karanlık bilinmeyenin içindeki sırları çözmemize yardımcı olmuştur. Bilgisayar teknolojisinin gelişmesi bilimin fayda alanına giren bir başka sistemler

yumağını oluşturur. Bilgisayar yardımıyla kolaylaşan analizler ve doküman hatlarına kolay şekilde ulaşılması, yapılan bilimsel çalışmalarda zaman kazancını sağlar. Bu zaman

kazancı tıp alanında önemli bir faktördür, hastalıkların teşhisi ve tedavi yöntemlerinin hemen geliştirilmesi çok önemlidir.

Bilimlerin sınıflandırılması





Bilimlerin sınıflandırılması ( veya bilimlerin tasnifi) özellikle bilim felsefesinde önemli bir yer tutmuş, birçok filozof farklı temellerden yola çıkarak farklı bilim

tasniflerine ulaşmışlardır. Gerek Eski Yunan felsefesi gerekse daha sonra bu felsefenin temellerini geliştiren İslam felsefesinin Meşşâî ekolünde bilimlerin tasnifi kendisine

yer bulmuştur. Bilimlerin tasnifiyle uğraşan Aristoteles en temel bilimin felsefe olduğu, bilimlerinse genel olarak üç ana kategoride değerlendirilebileceğini savunmuştur. Bu üç

kategori teorik, pratik ve poetik bilimler kategorileridir. Buna göre teorik bilimler kategorisinde metafizik, matematik ve fizik yer alırken, pratik bilimlerde insan fiilerinin

yönetimiyle ilgili bilimler yer alır. Son olarak poetik bilimler kategorisi ile kasıt edebiyattır ve şiir ve retorik gibi bilimleri kapsar. Stoacılar da bilimlerin tasnifini üç

ana kategoriye dayandırırlar, onların öne sürdüğü kategoriler fizik, etik ve mantık kategorileridir. Aristocu felsefeyi temel alan Meşşâî ekolünden İbn Sina ise bilimlerin

benzeri şekilde, iki ana kategoriye ayırır : teorik ve pratik[93]. Dönemde bilim felsefe ayrışması bulunmadığı için, benzeri şekilde, temelde var olan felsefedir ve teorik

felsefe ( veya nazarî felsefe) metafizik, matematik ve fizik bilimlerini içerirken, pratik felsefe ( veya amelî felsefe) ev yönetimi, siyaset bilimi ve ahlâk bilimini kapsar

[93]. Meşşâî ekoldeki diğer filozoflar da, örneğin Fârâbî ve İbn Rüşd, bilimler tasnifini benzeri bir şekilde, büyük ölçüde Aristocu bir temelde ele almışlardır[94]. 10.

yüzyılda ortaya çıkan İslam felsefesi ve bilimlerinde ansiklopedici öncüler olan İhvân es-Safâ hareketi ansiklopedik külliyatlarını oluştururken ortaya belirli bir bilim tasnifi

ortaya koymuş fakat bu tasnifi diğer İslam felsefe okullarından farklı olarak salt Aristo temelli yapmamışlardır; bu tasnifte Aristoteles’in ortaya koyduğu bilim tasnifi sadece

etken tasniflerdendir[94]. İhvân es-Safâ’nın ortaya koyduğu tasnif de üç kategori kullanır : pratik-eğitimsel bilimler kategorisi ( er-riyâziyye), ( konulmuş) şeriat ( es-

ser’iyye el-va’ziyye), ve son olarak hakikî felsefe ( el-felsefe elhakîkiyye)[94]. Bu kategorilerden ilki bireyin ve toplumun pratik yaşamıyla ilgili bilimlerdir ve eğitimsel

bilimleri de içerirler; ahlâk bilimi başta olmak üzere, dilbilimleri, şiir ve aruz gibi edebiyat dalları, kimya ve hesap gibi sayısal bilimler, ticaret ve zanaatlarla birlikte

sanatlar bu kategoriye dahildir[94]. İhvân es-Safâ düşüncesinde mistik kuramların önemli bir yere sahip olması sebebiyle büyü, astroloji gibi şeyler de bu kategoride birer bilim

olarak sayılmıştır[94]. İkinci kategori olan konulmuş şeriat dinî bilimleri ve yolları içerir; Kur’an ile ilgili bilimler olan tenzil, tevil gibi bilimlerin yanı sıra fıkıh ve

ahkam gibi amelî İslam bilimleri ve tasavvuf ile rüya yorumu gibi daha mistik dinî yollar[94]. Hakikî felsefe ise klasik bilimler tasnifi benzeri bir tasnife sahiptir kendi

içinde ve dört ana kola ayrılır : matematik, mantık, doğa bilimleri ve ilahiyat[94].



Filozof Francis Bacon da bilimlerin tasnifi konusuna değinmiş, bilimleri sınıflandırırken aralarında ilişki kurduğu insanî yeteneklerle ( “human faculties”) temel almıştır.

Buna göre üç temel insanî yetenek “hafıza”, “hayal gücü” ve “akıl”dır. Hafıza tarih bilimlerine denk gelirken, hayal gücü poetik bilimlere akıl ise felsefeye denk gelmektedir

[95]. Ele aldığı temeller sebebiyle Bacon’un tasnifi psikoloji bazlı bir tasnif olarak yorumlanmıştır[95]. Bacon’un ayrımı daha sonraları ortaya çıkan ansiklopedik çalışmaların

yanı sıra bilim tasnifi çalışmalarında da etkili olmuştur; örneğin Fransız ansiklopedistler ( geleneği) Bacon’un tasnifini kullanmıştır[95].



Modern çağa doğru en kapsamlı ve önemli bilim sınıflamalarından biri ABD’li filozof ve bilim adamı C. S. Peirce tarafından yapılmıştır[95]. Peirce bilim sınıflamasında, türlerin

sınıflandırılmasında kullanılana paralel bir sistem kurmuştur : dal, sınıf, takım, familya, cins ve tür[96]. Örneğin 1902 tarihli sınıflandırmasında Aritmetik bir bilim olarak

Teorik dalının, Matematik sınıfında yer alan Sonsuz Koleksiyonlar takımının alt takımlarından biridir[96]. Bu sınıflandırmada, iki ana dal mevcuttur ve bilim kavramı bu iki ana

dala ayrılır : Teorik ve Pratik. Daha sonra bu iki dal, başka alt dallara bölünür ve sınıflandırma sınıf ve takımlarla devam eder[96]. 1903’deki bilimsel sınıflandırması,

benzeşmekle birlikte daha farklıdır; tüm ayrışmalar üçlüdür ve özellikle Comte’nin bilimsel sınıflamasından etkilenmiştir[96].



Bugün genel geçer kabul gören bir bilim sınıflaması ( yani bilimlerin tasnifi) yoktur[95]; nitekim bazı filozoflar bilim sınıflaması fikri açısından çeşitli sorunlar olduğunu

öne sürmüştür[95]. Bilimlerin sınıflandırılması üzerine çalışmalar ve ilgi de 20. yüzyılın başlarında büyük ölçüde sona ermiştir[95]. Bilimin öğretilmesinde ve üretilmesinde,

idarî birimlerin ayrıştırmasında çağdaş üniversitelerde genelde birkaç ana dal belirlenir ve ilgili bilimler bu dalların altında çalışılır : fen bilimleri, sosyal bilimler,

teknoloji ( ki buna genelde mühendislik de dahil edilir) ve sanat ile beşerî bilimler; sıklıkla tıp da kendi başına bir dal olarak bu dallaşmada yer alır[95].





Bilim felsefesi



Bilim felsefesi, bilim kavramının veya bilim dallarının içeriklerini, temellerini, sonuçlarını, uygulamalarını ve bunlarla ilgili yaklaşımları ve yöntemleri felsefî anlamda

irdeleyen felsefe dalına verilen isimdir[97]. Özellikle bilim tarihinde önemli bir yere sahip olan bilim felsefesi, genel olarak “bilim” kavramı ile ilişkili olabileceği gibi

belirli bir bilim dalı ile ilişkili ( örneğin biyoloji felsefesi[98], fizik felsefesi[99], kimya felsefesi[100] gibi) de olabilir[101].



Bilim felsefesinin daha öznel tanımlanabilmesi de mümkündür; nitekim bilim felsefesi içerisindeki farklı akımlar bilim felsefesini farklı tanımlamışlardır[102][101]. Bilim ile

felsefenin bilim tarihinin başlarında karışık bir şekilde uygulanması, birçok filozofun aynı zamanda bilim adamları olması ve felsefî eserlerin aynı zamanda bilimsel bulguları,

kuramları da barındırması modern çağa doğru son bulmuş ve bilim ile felsefe iyice ayrışmaya başlamıştır. Bugün anlaşılan anlamda bilim felsefesi de bu ayrışma sonrası,

felsefenin ve filozofların bilim kavramını aklî açıdan ele alması ile başlamış denebilir[102]. Tarih boyunca, bugün bilim felsefesi tarihi ve gelişiminin temelini oluşturan

birçok bilim kuramı geliştirilmiştir. Bunların dışında bilimin mahiyetine ilişkin de farklı akımlar, düşünceler bilim felsefesi tarihinde kendine yer bulmuştur. Örneğin bazı

filozoflar ve pozitivizm gibi akımlar bilimin doğa ve insanî zihinsel çalışmaların bir ürünü olduğunu öne sürerken, bazı filozof ve akımlar ise bundan farklı olarak bilimin

zamana, mekâna ve topluma dayanan bir tür insan faaliyeti olduğunu savunmuşlar, örneğin Thomas Kuhn ve Jürgen Habermas bir faaliyet olarak bilimin tarihî ve toplumsal

ilişkilerine ve bunlardan yola çıkarak yeni bilim tarihi anlayışlarına ve bilim tanımlarına vurguda bulunmuşlardır[102][103][104]. Farklı bilim anlayışlarından özellikle

pozitivist anlayış bir süre genel kabul görmüşse de, 20. yüzyılın ikinci yarısında ciddi biçimde sorgulanmış, eleştirilmiş, hakkındaki genel kanı değişiklik göstermiş ve çağdaş

pozitivizm bazı aşırı söylemlerinden vazgeçip genelde daha orta yolu benimsemeye başlamıştır[102][101][97]. Nitekim postmodernizmin ortaya çıkışı ve etkileri, modernist

pozitivizme karşıdır ve çağdaş bilim felsefesinde önemli bir yere sahiptir[97].



Bilimsel yöntem, bilimsel bulgular ve bilimler içerisinde kullanılan kavramlar da bilim felsefinin konusu olmuştur. Örneğin bilimsel kanunların tam olarak ne olduğu, nasıl

tanımlanması gerektiği ve eğer varsa gerçek bilimsel kanunların, yanlışlıkla yapılmış objektif olarak genel geçer olmayan genellemelerden nasıl ayrıştırılması gerektiği bilim

felsefesi dahilinde tartışılmıştır[102][101].



Bilim filozoflarınca bilimin şu özelliklere sahip olduğu belirtilir :



Bilim olgusaldır. Bilim, olgulara yönlenerek doğrulanabilir olan ifadeleri inceler.[105][102]

Bilim mantıksaldır. Bilimsel ifadeler, mantıksal açıdan doğru çıkarımlar ile ulaşılmış, çelişkisiz ifadeler olmalıdır.[105][102]

Bilim objektiftir. Bilim, öznel ifadeler ile değil nesnel ifadeler ile ilgilenir.[105][102]

Bilim eleştireldir. Bilimdeki mevcut her kuram yeni olgular ışığından çürütülebilir veya değiştirilebilir; her kuramın yerini başka bir kurama bırakabilir.[105][102]

Bilim genelleyicidir. Bilim, tek tek bütün olgular ile ilgili gözlem yapmaz; bunlar ile ilgili genel kurallar ve bağıntılar bulmaya çalışır.[105][102]

Bilim seçicidir. Bilim, her türlü olguyla değil yalnızca ilgi alanına giren ve önemli olgular ile ilgilenir.[105][102]



Bu özelliklerin dışında bilimin bir takım inançlara dayandığı ifade edilir :



Bilim realisttir. Buna göre dış dünya özneden bağımsız ve gerçektir.[105]

Bilim rasyonalisttir. Buna göre dünya anlaşılabilir ve akla uygun bir dünyadır. Bu nedenle olguları akıl yolu ile kavramaya elverişli bir düzeni vardır.[105]

Bilim nedenselcidir. Buna göre doğadaki her şeyin bir nedeni vardır, doğadaki bütün olgular arasında neden-sonuç ilişkisi bulunur.[105]

Bilim nicelcidir. Buna göre var olan her şey ölçülebilirdir.[105]











Bilimsel yöntem



Bilimsel yöntem çeşitli yeni bilgi edinmek veya bilinen bazı bilgileri doğrulamak veya düzeltmek amacıyla, çeşitli fenomenleri araştırmak için ve geçmişte kazanılmış, öğrenilmiş

bilgileri tamamlamak için kullanılan yöntemlerin bütününe verilen isimdir. Bilimsel yöntem( ler) gözlemlenebilir, deneysel ( ampirik) ve ölçülebilir kanıtların belirli bazı

mantıksal prensiplerle incelenmesine dayanır[106]. Bilimsel yöntem, Oxford İngilizce Sözlük’te şöyle tanımlanmıştır :

« 17. yüzyıldan beri doğal bilimleri karakterize etmiş, sistemik gözlem, ölçüm, ve deney, ve formülasyon, test etme, ve hipotezlerin değiştirilmesini içeren

yargılama metodudur.[107] »





Bilimsel yöntem diğer bazı bilgi edinme yöntemlerinden, bilim, deney ve mantık temelli olmasıyla ayrılır. Aynı şekilde bilimsel yöntem ile elde edilen bilginin, tekrar

edilebilir deneylerden sonra tekrar ulaşılabilir olması gerekir. Bu açıdan bilimsel yöntem sıklıkla vahiy bazlı olan dinî yöntemden farklıdır; dinî bilgide esas sıklıkla

vahiydir oysa vahiy tekrar edilebilir bir deney olmadığı için bilimsel bir yöntem değildir[108]. Her ne kadar farklı bilim dallarında ve farklı bilgi konularında farklılaşmış,

konuya özelleşmiş bilimsel yöntemler kullanılsa da genel bazı noktalar bilimsel yöntemlerin temelini oluşturur. Genellikle bilim adamları, araştırmacılar belirli bir fenomeni

açıklamak adına büyük ölçüde ellerindeki bilgileri kullanarak hipotezler öne sürerler[109][110]; daha sonra bu hipotezleri test etmek için çeşitli deneyler hazırlarlar[109] ve

deneylerin sonucuna göre bir hipotezin doğruluğu veya yanlışlığı ortaya çıkar[110]. Bazen bir hipotezin doğruluğu belirli deneyler sonucu kabul edilse de; daha sonra yanlış

olduğu farklı deneyler yoluyla da kanıtlanabilir[109]. Bu sebeple her türlü hipotez, sürekli olarak deneylere tabii tutulabilir. Bilimsel yöntem açısından, bilimsel yöntemler

sonucu elde edilen bilgilerin paylaşılması ve arşivlenmesi çok önemlidir zira bu bilgiler ışığında aynı veya farklı yöntemlerle ilgili deney ve testlerin tekrar edilmesi,

yeniden üretilebilmesi ve yapılabilmesi bilimsel yöntem sonucu oluşacak bilgi açısından kaçınılmaz bir gerekliliktir – deneylerle aynı sonuç tekrar tekrar üretilebildiğinde

hipotez kuram olmaya yaklaşır[109].

Bilim çevreleri ve camiası



Bilim camiası birçok farklı bilim dalında uzmanlaşmış, farklı dallarda araştırma yapan birçok bilim adamı ve ilgili kurumlardan oluşmaktadır.

Bilim dalları



Zaman içinde farklı bilim dalları, veya alanları, özelleşmiş ve gelişmiştir. Sıklıkla akademik düzeyde bilimlerin dallaşması iki ana kategoride ele alınır. Doğal fenomenleri

araştıran ve inceleyen doğa bilimleri ( veya doğal bilimler) ile toplumu, bireyi ve insanî faaliyetleri ve davranışları araştıran ve inceleyen sosyal ve beşerî bilimler.

Biyoloji, fizik ve kimya gibi bilimler doğa bilimlerine örnekken, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimler sosyal bilimlere örnektir. Bu temel alanlar arasında çok çeşitli

ilişkiler olmuş, mühendislik ve tıp gibi bu alanlarla ilişkili birçok uygulamalı disiplin de olduğu gibi özellikle son yüzyılda birçok inter-disipliner dal da ortaya çıkmıştır;

sibernetik[111], ekonofizik[112] ve tıbbi antropoloji[113] gibi.



Matematik bilimi sıklıkla bu iki ana kategoriden farklı üçüncü bir kategori olan formal bilimler kategorisinde yer alır; zira hem doğa bilimlerine hem de sosyal bilimlere yakın

ve uzak olduğu birçok nokta mevcuttur. Matematik, belirli bir bilgi alanının nesnel, dikkatli ve sistematik incelenmesi hususunda doğa bilimlerine yakınken, inceleme yöntemi

olarak ampirik yani deneysel yöntemler barındırmaması açısından ayrılır; matematikte edinilen bilgi ampirik yöntemlerle değil de a priori ile doğrulanır. Formal bilimler

kategorisi matematiğin yanında istatistik ve mantık bilimlerini de içermektedir. Bu iki bilim, matematik ile birlikte, tüm bilimler, özellikle ampirik bilimler açısından önemli

bir yere sahiptir; örneğin formal bilimlerdeki çeşitli gelişmeler fiziksel ve biyolojik bilimlerde de büyük gelişmelere sebep olmuştur. Nitekim formal bilimler hipotez, kuram ve

kanunların oluşmasında, hem şeylerin nasıl çalıştığı ve olduğuna yönelik ( doğa bilimleri) hem de insanların nasıl düşündüğü ve davrandığına yönelik ( sosyal ve beşerî

bilimler) keşif ve tanımlamalarda hayati bir önemi sahiptir.



Sosyal bilimlerin bir ampirik bilim olup olmaması durumu 20. yüzyıldan beri tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalar etrafında sosyal ve davranışsal dalların bir kısmı bilimsel

olmadıkları eleştirileriyle karşılaşmıştır. Hatta bazı akademisyenler ( örneğin Nobel Ödülü sahibi fizikçi Percy W. Bridgman,[114]) ve bazı siyasetçiler ( örneğin ABD Senatörü

Kay Bailey Hutchinson[115]), diğer dallara oranla spesifik-olmayan, muğlak veya bilimsel açıdan yersiz buldukları bazı dallar için “bilim” sözcüğünü kullanmaktan kaçınmıştırlar.

Académie des sciences’i ziyareti sırasında XIV. Louis, 1671.

Kurumlar



Bilimsel fikir, deney ve bulguların paylaşımı, iletişimi ve tanıtımı gibi amaçları güden bilim topluluklarına Rönesans döneminden beri rastlanmaktadır.[116] Bugüne ulaşmış en

eski kurum is İtalya’daki Accademia dei Lincei’dir.[117] 1660 yılında İngiliz Royal Society ( Kraliyet Cemiyeti)[118] ve 1666 yılında Fransız Académie des Sciences[119] ile

başlayarak, ulusal bilim akademileri, toplulukları birçok ülkede bulunan seçkin bilimsel araştırma ve bilgi kurumlarıdır.



Birçok uluslararası bilimsel örgüt, örneğin Uluslararası Bilim Konseyi ( International Council for Science), farklı milletlerin bilim toplulukları, camiaları arasındaki

işbirliğini geliştirmek ve önayak olmak amacıyla kurulmuştur.

Yazın



Bugüne kadar muazzam çeşitlilikte bilimsel yazınlar yayımlanmıştır ve yayımlanmaya devam edilmektedir.[120] Bilimsel jurnaller üniversitelerde ve diğer çeşitli araştırma

kurumlarında yapılan araştırmaların sonuçlarını belgelemek ve iletmekte; bilimsel araştırmaların ve çalışmaların bu sebeple de bilimin arşivsel bir kayıdı olma işlevini

görmektedirler. İlk bilimsel jurnaller, Journal des Sçavans ve ardından gelen Philosophical Transactions, 1665 yılında yayımlanmaya başlanmıştır. O zamandan buyana düzenli

yayınların toplam sayısı durmadan artış göstermiştir ki 1981 yılında yapılan bir tahmine göre yayındaki toplam bilimsel ve teknik jurnallerin sayısı 11.500’dü.[121]



Birçok bilimsel jurnal belirli bir bilim dalını kapsamakta ve o daldaki araştırmaları yayımlamakta, sunmaktadır; araştırmalar normalde bilimsel bir tez formatındadır. Bilim

çağdaş toplumlarda o kadar yaygın ve nüfuzludur ki genellikle başarıların, haberlerin ve bilim adamlarının heveslerinin daha geniş kitlelere aktarılması gerekli görülür.



Bilimsel dergiler, örneğin New Scientist veya Scientific American, daha geniş bir okuyucu kitlesinin ihtiyaçlarına karşılık vermekte ve bazı araştırma alanlarındaki kayda değer

keşif ve gelişmeler dahil birçok popüler araştırma alanın teknik olmayan özetlerini sunmaktadır. Ayrıca, yüzeysel olarak, bilim kurgu türü, temelde fantastik bir doğaya sahip

olsa da, genel olarak toplumun hayal gücünü cezbetmekte ve belki bilimsel yöntemleri değil ama bilimsel fikirleri iletmektedir.

Eleştiriler ve tartışmalar





Kendi başına meşruiyet kazanamayacak olan ve bu sebeple bilim gibi tavır takınarak kendisine meşruiyet kazandırmaya çalışan herhangi bir yerleşmiş bilgi bütünü bilim olarak

kabul edilmez; bunlara genellikle sınır-bilim ( fringe science) veya alternatif bilim denmektedir. Bunların en büyük eksikliği, doğal bilimlerde olduğu gibi bilimlerin

gelişimine katkıda bulunan, dikkatlice kontrol edilen ve etraflıca incelenip, yorumlanan deneylerden yoksun olmalarıdır. Bir başka terim de çöp bilimdir. Çöp bilim ( junk

science), aslında meşru, doğru sayılabilecek çeşitli bilimsel teori ve verilerin, yanlış bir şekilde veya hataen karşıt bir tarafı, tutumu savunma amaçlı kullanımıdır. Terimin

kullanımında genellikle ideolojik veya siyasî önyargı ve etkenler de söz konusudur. Ticari reklamların çok çeşitli bir kısmı da bu kategoriye düşmektedir. Son olarak, bu

terimlerden ayrı ve farklı olarak, bilimsel fikirlerin iyi niyetli olsa da yanlış, eskimiş, eksik veya fazlasıyla basitleştirilmiş teşhirleri ve tezahürlerine de

rastlanılabilir.



Birçok bilgi bütünü ve dalının gerçekten bilim ( dalı) olup olmadığı tartışma konusu olmuştur. Bu hususta tartışmalar ve fikir ayrılıkları oldukça büyük sayıdadır ve sosyal ve

davranışsal bilimler gibi bazı alanlar çeşitli eleştirmenler tarafından bilim dışı olmakla suçlanmıştır. Farklı alanlardan birçok kişi, örneğin Nobel Ödülü sahibi fizikçi Percy

W. Bridgman[114] gibi bazı akademisyenler ve örneğin ABD Senatörü Kay Bailey Hutchinson[115] gibi bazı siyasetçiler, diğer dallara oranla spesifik-olmayan, muğlak veya bilimsel

açıdan yersiz buldukları bazı dallar için “bilim” sözcüğünü kullanmaktan kaçınmıştırlar. Bazı filozoflar da bu açıdan farklı fikirler sunmuşlardır; örneğin Karl Popper bilimsel

yöntemin[122] ve kanıtların[123] varlığını reddetmiştir. Popper’a göre sadece bir tane evrensel yöntem vardır; olumsuz deneme ve yanılma yöntemi. Bu, bilim, matematik, felsefe,

sanat vs. dahil insan zihninin tüm ürünlerini kapsadığı gibi, hayatın evrimini de kapsar.[124] Ayrıca Popper, eleştirel rasyonalizm ( Popper, Albert) ile Frankfurt Okulu (

Adorno, Habermas) arasındaki sosyal bilimlerin metodolojisini konu alan felsefî bir tartışma olan, pozitivizm tartışmasına da katkıda bulunmuştur.[125]

Felsefi bakış ve odak



Tarihçi Jacques Barzun bilimi “tarihteki her inanç kadar fanatik bir inanç” olarak tanımlamış ve insan varoluşu açısından tamamlayıcı olan mânâ düşüncelerini bastırmak amacıyla

bilimsel düşüncenin kullanımına karşı uyarmıştır.[126] Carolyn Merchant, Theodor Adorno ve E. F. Schumacher gibi birçok çağdaş düşünür 17. yüzyıldaki bilimsel devrimin bilimi

doğayı veya hikmeti anlamaya çalışan bir odaktan, doğayı kendi çıkarları için kullanmak ( manipüle etmek) odağına kaydırdığını ve bilimin doğayı manipüle edişinin sonunda

kaçınılmaz bir şekilde insanları da manipüle etmesine yol açacağını düşünmüşlerdir.[127] Ayrıca, nicel ölçümlerin bilimin odağında olması, bilimin dünyanın önemli nitel

açılarını göremediği eleştirilerine yol açmıştır.[127]



Bilimin icraasında, etik ve çalışma ahlâkının ideolojik bir şekilde reddedilmesinin sahtekârlık, intihal ve veri tahrifi gibi çeşitli formlardaki sonuçları birçok akademisyen

tarafından eleştirilmiş ve yerilmiştir. Filozof Bernard Rollin, “Bilim ve Etik” ( Science and Ethics) isimli eserinde, etik ve ahlâkın bilim ile alâka ve ilgisini reddeden

ideolojik görüşü inceler ve temel etik anlayışının ve kurallarının öğretilmesinin, bilimsel eğitimin vazgeçilemez ve ayrılmaz bir unsuru olduğunu savunur.[128]

Medya ve bilim tartışması



Kitlesel medya, birbiriyle yarışan farklı bilimsel iddiaları, bu iddiaların bilimsel camiadaki kabul edilebilirliği ve güvenilebilirliğini tam olarak, kesin bir şekilde

yansıtmalarını engelleyen çeşitli baskılara maruz kalmaktadır. Bilimsel bir tartışmada farklı taraflara ne kadar ağırlık verileceğini belirlemek, tartışmanın konusu hakkında

uzmanlık ve bilgiyi gerektirir.[129] Çok az gazeteci gerçek anlamda bilimsel bilgiye sahip olduğu gibi, belirli bilimsel meseleler üzerine bilgiye sahip olan bir gazeteci bile

aniden haberini yapması gereken diğer bilimsel meseleler üzerine az şey biliyor olabilir.[130][131]

Epistemolojik yetersizlikler



Psikolog Carl Jung’a göre her ne kadar bilim doğanın her yönünü, tam olarak anlamaya çalışsa da kullanılan deneysel yöntemler ancak suni ve sınırlı sorular ortaya atacak ve

dolayısıyla sadece kısmi cevaplara ulaşılabilinecektir.[132] Robert Anton Wilson, bilimin soru sormakta kullandığı araçların ürettiği cevapların sadece kullanılan araçlar

açısından anlamlı cevaplar olduğunu ve bilimsel bulguların incelenebileceği tamamen nesnel bir bakış açısının olmadığını öne sürerek bilimi eleştirmiştir.[133]

Bilim ve din





Bilim ile din arasındaki ilişki, ikisi de son derece geniş konuları ele aldığı için son derece farklı biçimlere sahiptir. Bilim ve din birbirinden farklı yöntemlere ve sorulara

sahiptir. Bilimsel yöntem doğal, fiziksel ve maddesel konulara ölçüm, hesaplama ve tanımlamayı temel alan ampirik bir biçimde yaklaşır. Dinsel yöntemler ise evrendeki ruhani

meseleleri, varlıkları doğaüstü otorite ve ilâhî vahiy gibi kavramlarla açıklamaya ve anlamaya çalışır. Tarihsel olarak bilimin din ile olan ilişkisi son derece karmaşıktır.

Dinsel doktrinler ve nedenler zaman zaman bilimin gelişimini etkilerken, bilimsel bilgi de dini inanışları etkilemiştir.





Tarih boyunca bazı düşünürler bilim ile dinin uzlaşamaz ve birbirine karşıt uğraşılar olduğunu öne sürse de, -ki bu genel olarak bilimin sorgulamaya dayanması, dinin ise

sorgulamadan inanmayı gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. – bazı düşünürler de aksini iddia etmiştir. Özellikle 19. yüzyılın belirli dönemlerinde din ile bilimin birbirine

muhalif olduğu görünüşü kazanmıştır. Bu dönemlerde geliştirilen muhalefet, karşıtlık tezine göre bilim ile din arasındaki herhangi bir etkileşim her daim çatışmaya yol açacaktır

ve din de, yeni bilimsel fikirlere karşı, saldırgan olan taraf olacaktır.[134] Her ne kadar bu anlayış 19. yüzyılda John William Draper ve Andrew Dickson White gibi isimlerce

yaygınlaştırılmaya çalışılmışsa da bilim ile din arasındaki tarihsel ve bugünkü etkileşimi, çatışma anlarından işbirliği anlarına kadar, açıklamaya yeterli olmamıştır.[135]

Nitekim gerek Kopernik,[136] Galileo, Kepler ve Boyle gibi Batı bilim tarihinde yer almış önemli isimler, gerekse İbn-i Sina[137] Biruni[138] ve İbn-i Heysem[139] gibi Doğu

bilim tarihinde yer almış önemli isimler oldukça dindar ve inançlı insanlardı. Bununla birlikte, bilim ile dinin tarih içinde çatıştığı meseleler de olmuştur ve bilim ile dinin

uzlaşmasının mümkün olmadığını savunanlar bugün de mevcutturlar. Örneğin İngiliz evrimsel biyoloji uzmanı Richard Dawkins bilim ile dinin uzlaşmasının mümkün olmadığını şiddetle

savunmaktadır.[140] Aksi görüşte olan bilim adamları ve yazarlar da mevcuttur; ABD’li biyolog Kenneth R. Miller gibi. [141]



Tarih boyunca din ile bilimi birleştirmeye çalışan, birbiriyle çelişmeyen yöntemler olduğunu ileri süren ve hatta birbirlerini tamamladıklarını düşünenler de olmuştur. Zaman

zaman dini kanıların bilimsel yöntemlerle veya bilimsel kanıların dini yöntemlerle açıklamaya çalışanlar olmuştur. Örneğin, İbn-i Sina Tanrı’nın varlığını akıl ve mantık yoluyla

açıklamaya çalışmıştır.[142] Buna ek olarak, özellikle modern çağda, bazıları bilim ve dinin birbirinden bağımsız olduğunu, insani deneyimin birbiriyle ilgisiz yönleriyle

uğraştıkları ve bu sebeple birbirlerinin alanına bulaşmadıkça, kendi alanları içerisinde, sorunsuz bir şekilde birlikte var olabileceklerini öne sürmüşlerdir.Ama bu pek de

mümkün olmamıştır.

Bu konuyu yazdır