Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Namazlarda Sürelerin Okunuş Sırası
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 06:31 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Namazlarda Sürelerin Okunuş Sırası - Namaz surelerini hangi sırayla okumalıyız? - Sırasız okumak mekruh mu?

Namazlarımızda hepimizin bildiği gibi Kur’an-ı Kerim’den bir kaç ayeti kerime yada süre okumak namazın içindeki farzlarından birisidir. Kıraat da denilen bu bölümde namazımızda fatiha süresinden sonra zammı süre okumak farzdır. Bir çoğumuz Kur’an-ı Kerim’de belli başlı bir kaç süre biliyoruz. Peki ama bildiğimiz bu sürelerin namalarımızda okumamız için bir sıralaması olduğunu biliyormuydunuz? Hangi süre hangi sıralamada okunu? Bu sıralamanın önemi nedir? Bilmeyenlerimiz için namazlarda sürelerin okunuş sırası konusuna ışık tutuyoruz.

Bir çoğumuz namaz süreleri olarak yaklaşık 10 adet namaz süreleri diye bildiğimiz Kur’an-ı Kerim’den kısa süreler biliyoruz. Bunları herkes o an ki ruh yapısına göre ya da o an aklına gelen ilk süreyi okuyor. Bazen biinci rekatta okuduğu süre sonundu rekatta okuduğu süreden sonra geliyor, ama bunun farkında değil. Peki ama bu sıralamayı belirleyen etkenler neler?

Kur’an- ı Kerim’de birinci süre olan fatiha süresinden son süre olan nas süresine kadar bir sıralama vardır. Bu sıralamada bildiğimiz 10 adet namaz süresine göre sıralaması şu şekildedir.

Fil süresi
Kureyş süresi
Maun süresi
Kevser süresi
Kafirun Süresi
Nasr Süresi
Tebbbet Süresi
İhlas Süresi
Felak Süresi
Nas Süresi

İkinci rekatta okunan sürenin ilk rekatta okunan süreden hep sonrasında olması gerekmektedir. Yani ilk rekatta okunan süre maun süresi ise ikinci rekakta okunan süre fil süresi ya da kureyş süresi olamaz. Bu kurala uymamak mekruh kabul edilmektedir. Namazlarda sürelerin okunuş sırası için belirlenen kuralları şu şekilde özetleyebiliriz.

1- Birinci rekatta okunan süre, ikinci sürede okunan süreden önce gelmelidir. Yani ilk rekatta okunan süreden sonra hiç süre atlamadan sırasıyla okunmalıdır.

2- Eğer ilk rekatta okunun sürenin bir sonrasındaki süreyi bilmiyorsanız sadece bir süre atlayarak okunamaz. Bu şekilde eğer bir sonraki süreyi bilmiyorsak bir adet süre atlanmamalı 2 yada 3 adet süre atlanarak okunmalıdır.

3- Birinci rekatta okunan süre ikinci rekkatta okunan süreden 2 ayetten daha kısa olmalıdır.Örnek verecek olursak fil süresi 5 ayetten oluşurken maun süresi 7 ayetten oluşmaktadır.

4- Okuma sıralaması yukarıdaki sıralamada yukarıdan aşağıya doğru yapılmalıdır. Yani fil süresinden başlayıp nas süresine doğru gidilmelidir. Bu nedenle nas süersinden sonra hiçbir süre okunamaz.

Yukarıdaki kural uymamız için bu süreleri ezbere bilmeliyiz. Sizlerde bu sıralamalara uymak istiyorsanız sitemizde bulunan namaz süreleri ni ezberlemeye özen gösteriniz.

Bu bağlamda şu şekilde bir tablo yapmak doğru olacaktır.

1.Rekat fil süresi okunabilir. 2. rekatta Kureyş okunur(Kesinlikle maun süresi okunamaz.) 3. Rekatta maun süresi okunabilir(Kesinlikle Kevser süresi okunamaz). 4. Rekatta Kevser süresi okunabilir.(Kesinlikle Kafirun süresi okunamaz.

Değerli mümin kardeşlerim hayatımızı mümince yaşamak için bizler islamın şartlarından olan namazlarımızı düzgün bir şeklide kılmalıyız. Bu sebeple namazlarda sürelerin okunuş sırası çok önemlidir.

---------------------

Namazda, Kur'ân'da düzenlendiği gibi sûrelerin tertibine uymak sünnettir. Bunun müstehab olduğunu söyliyenler de var. O halde birincilere göre, birinci rek'atte okuduğu sûreden önce geleni ikinci rek'atte okumak mekruhtur. Âyetler arasındaki tertibe böylece riâyet gerekir. Bir rek'atte birkaç âyet okurken, sıra ve tertibi atlamak, yani bir âyet okuduktan sonra bir ya da birkaç âyet atlı(Zeker) başka bir âyet okursa, bunda kerahet var diyenler olduğu gibi, bir beis yoktur, diyenler de var. Hüküm, tamamen sûreler hakkındaki gibidir. (El-Muhit / Serahsi - Fetâvâ-yi Hindiyye.)

Bütün bu söylenenler farz namazlarla ilgilidir. Sünnet ve nafile namazlarda ise belirtilen tertibe riâyete gerek yoktur. Nasıl kolayına gelirse öyle okur.

Ancak farz namazdan belirtilen tertibe riâyet unutulur veya dil öylece kayıp takdim ve te'hir şeklinde kıraate başlarsa, bunu değiştirmesine gerek yoktur, başladığı gibi devam edip bitirir ve bundan dolayı yanılma secdesi de gerekmez. Çünkü böyle yapmakla sadece bir müstehab ya da sünnet terkedilmiş sayılır. (Ez-Zahîre / Taceddin.)

Al-i İmrân sûresini okumak isterken dili Bakara sûresine kayıp bir ya da iki âyet okudukan sonra bunu değiştirmek isterse kerahet işlemiş olur. Hattâ bir iki kelime okuduktan sonra bile değiştirmenin mekruh olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Fetva buna göredir. Açıklamalar da buna göre yapılacaktır.

Kıraati bitirdikten sonra rükû'a gitmek isterken, henüz eğilmeden birkaç âyet daha okumak isterse, bunda bir beis yoktur. Ama eğildikten sonra dönüp ilave okuması mekruhtur.( Fetâvâ-yi Hindiyye - EI-Hulasa.)

Namazda bir rek'atte sadece Fâtiha'yı veya hem onu hem de bir ya da iki âyeti okumakla yetinirse, kerahet işlemiş olur. Ne var ki zammı sûrenin kasden terkedilmesi, vacibi terk olduğundan namazın iadesi gerekir. Unutularak terkedilirse, yanılma secdesi yapılır. (El-Muhit / Radıyüddin Serahsî.)

Nitekim bu konuda yapılan sahih rivayette, Ebû Katade diyor ki:

«Resûlillah (asm) Efendimiz öğle ikindi ve sabah namazlarında ilk iki rek'atte hem Fâtiha'yı, hem birer sûre okurdu. Öğle, ikindi ve yatsıda son iki rek'atte sadece Fâtiha'yı okumakla yetinirdi. Çoğu kez okuduğu sûreleri işitebiliyorduk. Birinci rek'atte kıraati ikinciye nisbeten uzun tutardı.» (Buharı - Müslim - Ebû Dâvud - Fıkhü's-Sünne)

Namazların Fatiha sûresinden sonra, bir miktar daha Kur'an okunması gereken rekatlarında tam bir sûre okunması daha faziletlidir. Bununla beraber bir sûrenin bir kısmı bir rekatta, diğer kısmı da öteki rekatta okunabilir, bunda kerahet yoktur.

Namazın bir rekatinde bir sûrenin sonunu, diğer rekatinde de başka bir sûrenin sonunu okumak, sahih olan görüşe göre mekruh değildir.

Namazın bir rekatinde bir sûrenin başından veya ortasından, diğer rekatinde de başka bir sûrenin başından veya sonundan okumakta veya kısa bir sûre okumakta kerahet yoktur. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça böyle okumamaktır.

Namazın bir rekatında bir sûre, diğer rekatında da arada iki veya daha ziyade bulunmak üzere aşağıya doğru başka bir sûre okunması mekruh değildir. Fakat arada bir sûrenin bulunması mekruhtur. Ancak terk edilen bu sûre, önce okunan sûreden en az üç âyet miktarı uzun bulunuyorsa mekruh olmaz.

Namazda bir sûrenin bir âyetinden arada en az iki âyet bulunmak üzere diğer âyetine geçmek mekruh değildir. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça geçmemektir.

Bir rekatta iki sûreyi toplayarak okumakta kerahet yoktur. Ancak arada bir veya birkaç sûre bırakılmış olursa mekruh olur. Bununla beraber farz namazlarda böyle iki sûrenin bir rekatta toplanmaması daha iyidir.

Zaruret olmadıkça, bir rekatta bir âyetten diğer âyete geçmek mekruhtur. Aralarında üç âyet dahi bulunsa böyledir. Eğer yanılarak böyle bir geçiş yapılmış olur da sonra hatırlanırsa, bu âyetler sıraları üzere yeniden okunur.

Bir namazda bir âyet-i kerime tekrarlansa veya bir sûre bir rekatta iki defa okunsa veya bir sûre iki rekatta da okunsa bakılır: Eğer yalnız başına kılınan bu namaz bir nafile namaz ise mekruh olmaz. Fakat farz namaz ise, unutmak veya başka bir sûre bilmemek gibi bir özür bulunmadıkça mekruh olur.

Birinci rekatta "Nas" sûresi okunsa, ikinci rekatta da bu sûrenin okunması uygun olur. Çünkü tekrar etmek, geriye dönüp okumaktan daha iyidir. Ancak hatim ile namaz kılan bir kimse, birinci rekatta "Muavvizeteyn" surelerini okumuş ise, ikinci rekatta Fatiha'dan sonra Bakara sûresinden bir miktar okur.

İkinci rekatta, birinci rekatta okunan sûrenin üstündeki sûreyi okumak mekruhtur. Kasden yapılmazsa mekruh olmaz. Bununla beraber okunmaya başlanmış ise terk edilmemelidir. Bunun nafile namazlarda mekruh olmayacağını söyleyenler de vardır.

Farz namazlarla nafile namazlarda, ikinci rekatları birinci rekatlardan uzun yapmak mekruhtur. Fakat nafilelerde üçüncü rekatları birinci ve ikinci rekatlardan uzun tutmakta kerahet yoktur. Çünkü nafilelerde her iki rekat müstakil bir namaz sayılır.

Namazda sünnet miktarı Kur'an okunduktan sonra, insanda bir tutukluk (ve şaşırma) olursa, hemen rükua gitmeli, başka bir âyete veya sûreye geçmemelidir. Fakat henüz sünnet miktarı okumamışsa, başka bir yere geçmesinde kerahet olmaz.

Kur'an-ı Kerim, farz namazlarda yavaşça ve harfleri belirterek okunmalı. Teravih namazlarında ise, yavaş ve sür'atli okuyuş arasında bir kıraat yapmalıdır. Diğer gece namazlarında sür'atle okunabilir. Fakat mana anlaşılabilecek şekilde olmalı ve tecvid hatası bulunmamalıdır.

---------------------

Namazda sureler sırasına göre okunmadığı zaman sehiv secdesi gerekmez.

İkinci rek'atta, ilk rek'atta okuduğu sûre ve âyetin üstündeki sûre ve âyeti okumak namazı bozmaz, ancak mekruhtur. Aynı şekilde birinci ve ikinci rek'atta okuduğu iki sûre arasını, sadece bir sûre ile ayırmak da mekruhtur. Meselâ birinci rek'atta Fîl sûresini, ikinci rek'atte de Mâûn sûresini okumak gibi. Arada Îlâf sûresi atlanmıştır. Kerahetten kurtulmak için, arada en az iki sûre bırakmalıdır.

Namazların Fatiha sûresinden sonra, bir mikdar daha Kur'ân okunması gereken rekâtlarında tam bir sûre okunması daha faziletlidir. Bununla beraber bir sûrenin bir kısmı bir rekâtta, diğer kısmı da öteki rekâtta okunabilir, bunda kerahet yoktur.

Namazın bir rekâtinde bir sûrenin sonunu, diğer rekâtinde de başka bir sûrenin sonunu okumak, sahih olan görüşe göre mekruh değildir.

Namazın bir rekâtinde bir sûrenin başından veya ortasından, diğer rekâtinde de başka bir sûrenin başından veya sonundan okumakta veya kısa bir sûre okumakta kerahet yoktur. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça böyle okumamaktır.

Namazın bir rekâtında bir sûre, diğer rekâtında da arada iki veya daha ziyade bulunmak üzere aşağıya doğru başka bir sûre okunması mekruh değildir. Fakat arada bir sûrenin bulunması mekruhtur. Ancak terk edilen bu sûre, önce okunan sûreden en az üç âyet mikdarı uzun bulunuyorsa mekruh olmaz.

Namazda bir sûrenin bir âyetinden arada en az iki âyet bulunmak üzere diğer âyetine geçmek mekruh değildir. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça geçmemektir.

Bir rekâtta iki sûreyi toplayarak okumakda kerahet yoktur. Ancak arada bir veya birkaç sûre bırakılmış olursa mekruh olur. Bununla beraber farz namazlarda böyle iki sûrenin bir rekâtta toplanmaması daha iyidir.

Zaruret olmadıkça, bir rekâtta bir âyetten diğer âyete geçmek mekruhtur. Aralarında üç âyet dahi bulunsa böyledir. Eğer yanılarak böyle bir geçiş yapılmış olur da sonra hatırlanırsa, bu âyetler sıraları üzere yeniden okunur.

Namazda Kur'ân okunurken bir âyet yerine başka bir âyet okunsa bakılır: Eğer tam bir duraklama ile durduktan sonra başka âyete başlanmışsa, namaz bozulmaz.

Bir namazda âyet-i kerîme tekrarlansa veya bir sûre bir rekâtta iki defa okunsa veya bir sûre iki rekâtta da okunsa bakılır: Eğer yalnız başına kılınan bu namaz bir nafile namaz ise mekruh olmaz. Fakat farz namaz ise, unutmak veya başka bir sûre bilmemek gibi bir özü bulunmadıkça mekruh olur.

Birinci rekâtta "Nas" sûresi okunsa, ikinci rekâtta da bu sûrenin okunması uygun olur. Çünkü tekrar etmek, geriye dönüp okumaktan daha iyidir. Ancak hatim ile namaz kılan bir kimse, birinci rekâtta "Muavvizeteyn" sûrelerini okumuş ise, ikinci rekâtta Fatiha'dan sonra Bakara sûresinden bir mikdar okur.

İkinci rekâtta, birinci rekâtta okunan sûrenin üstündeki sûreyi okumak mekruhtur. Kasden yapılmazsa mekruh olmaz. Bununla beraber okunmaya başlanmış ise terk edilmemelidir. Bunun nafile namazlarda mekruh olmayacağını söyleyenler de vardır.

Sırasıyla Kuran sureleri:

2.Bakara
3.Âl-i İmrân
4.Nisâ
5.Mâide
6.En'am
7.Âraf
8.Enfâl
9.Tevbe
10.Yûnus
11.Hûd
12.Yûsuf
13.Râd
14.İbrahim
15.Hicr
16.Nahl
17.İsrâ
18.Kehf
19.Meryem
20.Tâ-hâ
21.Enbiyâ
22.Hacc
23.Mü'minûn
24.Nûr
25.Furkân
26.Şuarâ
27.Neml
28.Kasas
29.Ankebût
30.Rûm
31.Lokman
32.Secde
33.Ahzâb
34.Sebe
35.Fâtır
36.Yâsîn
37.Sâffat
38.Sâd
39.Zümer
40.Mü'min
41.Fussilet
42.Şûrâ
43.Zuhruf
44.Duhân
45.Câsiye
46.Ahkaf
47.Muhammed
48.Fetih
49.Hucurat
50.Kaf
51.Zâriyât
52.Tûr
53.Necm
54.Kamer
55.Rahmân
56.Vâkıa
57.Hadîd
58.Mücâdele
59.Haşr
60.Mümtahine
61.Saff
62.Cum'a
63.Münâfikûn
64.Teğabûn
65.Talâk
66.Tahrîm
67.Mülk
68.Kalem
69.Hâkka
70.Meâric
71.Nûh
72.Cin
73.Müzzemmil
74.Müddessir
75.Kıyâmet
76.İnsân
77.Mürselât
78.Nebe
79.Nâziât
80.Abese
81.Tekvir
82.İnfitâr
83.Mutaffifîn
84.İnşikak
85.Burûc
86.Târık
87.A'lâ
88.Ğâşiye
89.Fecr
90.Beled
91.Şems
92.Leyl
93.Duhâ
94.İnşirâh
95.Tîn
96.Alak
97.Kadir
98.Beyyine
99.Zilzâl
100.Adiyât
101.Kâri
102.Tekâsür
103.Asr
104.Hümeze
105.Fil
106.Kureyş
107.Mâun
108.Kevser
109.Kâfirûn
110.Nasr
111.Leheb
112.İhlâs
113.Felak
114.Nâs


--------------------

Kaynaklar :

mumince com
Sorularla İslamiyet
mumsema org

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Dinimizde Amellerde Niyetin Önemi
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 06:21 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Dinimizde Amellerde Niyetin Önemi


Niyet denilince, aklımıza öncelikle namaz yahut oruç gelir. Bu ibadetleri yaparken Allah rızasına ermeyi talep ederiz. Ve bunu işin başında hemen dile getiririz. Rızanın zıddı riyadır. Rıza Hak içindir, riya ise halk içindir. Birincisinde İlâhî teveccühe ve rahmete ermek esastır; ikincisinde ise insanlara hoş görünmek, onların takdirlerine ve alkışlarına can atmak. Bu ise bence dilenciliğin bir başka türlüsüdür.

Herkesin kendi nefsini beğendiği bir dünyada, riya yolunu tutmamız ve kendimizi başkalarına beğendirme sevdasına kapılmamız büyük bir gaflettir. Ama gel gör ki, nefis aldanmaya can atıyor ve bu çıkmaz sokağa bilerek ve severek giriyor.

Dünyada mesut bir hayat sürmemiz ve ölümle başlayan ebediyet yolculuğumuzda saadet yurduna varmamız, öncelikle, niyet şartına bağlıdır. İbadetlerimizde niyet Allah rızası olduğu gibi, dünya işlerine çalışmamızda da niyetimiz “helal kazanmak, aile fertlerimize helal lokma yedirmek, örnek bir zengin olarak başkalarını da helal dairesinde çalışmaya teşvik etmek, memleketimizin maddî kalkınmasında rol üstlenerek düşmanlarımız karşısında ülkemizi daha güçlü kılmak” gibi yüksek gayeler olmalıdır. Bu niyetle yaptığımız dünyevî çalışmalarımız ahiretimize mal olabilir. Nur Külliyatından Dördüncü Söz'de şöyle buyrulur:

“Namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.”

Yukarıda bu güzel niyetlerden bir kaçını saymış olduk.

“Başkalarına üstün gelmek, parmakla gösterilmek, rakiplerimizi kıskandırmak, alkış ve taktir toplamak” gibi nefsin hoşuna giden niyetler, o çalışmalarımızın faydasını sadece bu dünyada bırakır. O kadar yorulmamıza rağmen ahiretimize bir şey götüremeyiz.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri, “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet ediniz ki takva mertebesine nail olasınız.” mealindeki âyetin tefsirinde, çok önemli bir noktaya işaret eder:

İnsan, Rabbine, öncelikle, Rabbi olduğu için ibadet etmelidir. Bu ibadetin sonunda ereceği makamlar ve lütuflar ikinci derecede kalırlar. Bunun bir küçük misâlini, büyüklerimize hürmet noktasında yaşamıyor muyuz?

- Babamıza niçin hürmet ederiz?

Babamız olduğu için; yoksa, bize hediyeler vereceği, yahut miras bırakacağı için değil. Zira bu ikinci halde, sevgimize menfaat karışmış, safiyeti kaybolmuş ve bulanmış olur.

İşte, âyet-i kerimede, “Allah’a ibadet edin.” yerine “Rabbinize ibadet edin.” buyrulmakla bu inceliğe dikkat çekilmektedir.

Rabb’imize, Rabb’imiz olduğu için ibadet edeceğiz. Bedenimizin planını bir damla su içine yerleştiren, o damlayı terbiye ederek insan haline getiren ve ruhumuzu duygularla donatan Rabb’imize sonsuz şükür borcumuz vardır. Ve ibadet, bu borcu eda etmenin en güzel ifadesidir. Bir mü’min, ibadete başlarken Allah’ın rızasını niyet etmekle bu mânânın şuurunda olduğunu da dile getirmiş oluyor.

Nur Külliyatı'nda niyet ruha benzetilir.

“Niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır.” (Mesnevi-i Nuriye)

Amellerin görünen kısmı beden gibidir; gayesi ise ruh. Beden ruhla hayata kavuştuğu gibi, ameller de niyet ile canlanır ve hayatlanırlar. Niyetin ruhu ise ihlastır, yani ibadetin sadece Allah rızası için yapılması, bir başka gaye gözetilmemesidir.

Allah yolunda cihat eden insanla, ganimet için harp eden insan görünüşte aynı işleri yaparlar. Ama birincisi ölürse şehit olur, kalırsa gazi. İkincisi ise şehitlik şerefini peşinen kaybetmiştir. Onun için, ganimetten öte bir nasip de söz konusu değildir.


Önemli bir nokta:

İnsan, işlediği cüzi bir ameli niyet ile küllileştirebilir. Namazda, “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” demekle niyetimizi küllileştirmiş oluyoruz. Nurlarda bu bahis işlenirken üç cemaata dikkat çekilir: Bu âyeti okurken bütün müminleri niyet edebiliriz. Yahut vücudumuzda vazife gören bütün hücrelerimizi, bütün organ ve duygularımızı kastedebiliriz. Veya kendilerine verilen vazifeleri yerine getirmekle ibadetlerini yapan bütün mahlûkatı niyet edebiliriz.


Niyet konusunda üzerinde önemle durulması gereken bir husus da şu:

İbadetler gibi virtler, tespihler de ancak Allah rızası için olmalıdırlar. Ancak bu takdirde ihlas mührünü taşır ve makbul olurlar. İnsan bir duayı veya bir tesbihi dünya işlerinin iyi gitmesi için yaparsa ihlas bozulur ve umduğu o neticeye de ulaşamaz.

“O faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer." (Lem’alar)

-----------------------

Niyetin önemi ve ilimsiz iyi niyetin zararı

Sual: Niyet ne demektir?
CEVAP
Niyet, emre itaat ve Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek demektir. Niyet, ibadet yapmayı kalbe getirmek, hatırlamak değildir. Allahü teâlâ için yapmayı irade etmek, istemek demektir.
Niyet, ibadete başlarken yapılır. Daha önce, mesela bir gün önce yapılırsa, niyet olmaz. Buna emel, arzu, vaat denir. Mesela, Hanefi’de oruca niyet etmek zamanı, bir gün önce, güneşin batmasından başlayarak, ertesi gün, öğleye bir saat kalıncaya kadardır. Daha önce veya daha sonra yapılırsa caiz olmaz.

Namaza başlarken, iftitah tekbiri söylenirken niyet edilir. Daha önce de, mesela, cemaat ile namaz kılmak için evinden çıkan kimse, niyet etmeden imama uysa, caiz olur. Şafii’de niyet, iftitah tekbiri alınırken yapılır, daha önce olmaz.

Namaza niyet etmek demek, o namazın ismini, vaktini, kıbleyi, imama uymayı irade etmek, kalbinden geçirip, kılmayı tercih etmek demektir. Yalnız ilim, yani ne yapacağını bilmek niyet olmaz. Niyet ederken, hangi farz ve hangi vacip olduğunu bilmek lazımdır. Mesela (Bugünkü öğleyi kılmaya) diye, farzın ismini bilmek veya vaktin farzı demek lazımdır.

İbadetlerin sahih olması için, Allahü teâlânın rızası için yapmaya niyet etmek lazımdır. Niyet, kalb ile olur. Yalnız söylemek ile niyet edilmiş olmaz. Kalb ile birlikte olmak şartı ile dil ile söyleyerek niyet etmek caiz olur. Kalb ile niyet, söz ile niyete benzemezse, kalbdeki niyet esastır. Mesela bir kimse, öğle vakti, öğle namazına niyet ederken, dili ile niyet ettim, bugünkü ikindi namazına dese, kalbi ile de öğle olduğunu bilse, öğleyi kılmaya niyet etse, öğle için niyet etmiş sayılır, dil ile söylediğinin önemi yoktur. Yalnız yemin etmek böyle değildir. Yemin etmekte, söz esastır.

Adakta da söze bakılır. Adak yaparken, kastetmese de, söz arasında dilinden çıkmış ise de, yapması vacip olur. Çünkü, adakta niyetsiz, düşünmeden söylemek, ciddi, isteyerek söylemek gibidir. Hatta, (Allah için, bir gün oruç tutmak üzerime borç olsun) diyeceği yerde, (Bir ay oruç tutmak) diye ağzından çıksa, bir ay tutması gerekir. Burada kalbin önemi yoktur.

Peygamber efendimizin, (Ciddisi de, şakası da ciddidir) buyurduğu hususlar vardır. Mesela, bir kimse, şakadan veya rol gereği, iki şahit yanında evlense, gerçekten evlenmiş olur. Yine bir kimse, şaka ile, alay olsun diye veya hanımını korkutmak niyetiyle (Seni boşadım) dese, hanımı gerçekten boş olur. Bir kimse, kölesine (Seni azat ettim) dese, kölesi azat edilmiş olur. Sözünden vazgeçemez. Bir kimse, bir gün oruç adamak isteyip de yanlışlıkla bir ay dese, bir ay oruç tutması gerekir. Dinimizin emri budur.

Resulullah efendimizin ibadet olarak değil de, âdet olarak, elbise giymesi, oturması, kalkması, iyi şeyleri yapmaya sağdan başlaması gibi devamlı yaptığı şeylere zevaid sünnet denir. Bunları yapanlara da sevap verilir. Bunlara sevap verilmesi için, niyet etmek lazım değildir. Niyet edilirse, sevapları çoğalır.

Bid'at, dinden olmayan, ibadet olmayan, âdet olan bir şey ise, dinimiz bunu red etmez. Yiyip içmekte, elbisede, nakil vasıtalarında, bina, ev işlerinde, ibadet yapmak, yani Allahü teâlâya yaklaşmak niyet etmeyip, yalnız dünya işi düşünülürse, bunlar bir ibadeti yapmaya mani olmadıkça veya bir haramı işlemeye sebep olmadıkça, bid'at olmaz. (Hadika)

Ticaret yapmak ve hac etmek için giden kimsenin, niyetine bakılır. Hac niyeti fazla ise sevap alır. Ticaret niyeti çok ise veya iki niyet eşit ise, hac sevabı kazanamaz. Fakat, şartlarını yerine getirdi ise, yalnız farzı yapmış olur. Farzı yapmamak azabından kurtulur. Hiç hac niyeti yoksa maksadı ticaret veya başka şey ise hiç sevap kazanamaz. Demek ki, hacılarla birlikte hacca gitmek için bilet alıp yola çıkmak, hac için niyet edilmiş olmuyor. Ama niyet etmiyorum dese de seferilik için niyet etmiş olur.

İlimsiz iyi niyetin zararı
Sual: Kötü iş işlemesek, fakat niyetimiz işlemek olsa, sırf bu niyetimizden dolayı günah işlemiş olur muyuz? Yahut bir iyilik yapmadık, ama niyetimiz o iyiliği yapmaktır. Bu niyetle sevap alabilir miyiz?
CEVAP
Dinimizde niyetin önemi büyüktür. Kötü niyet için, yerine göre bazen günah, iyi niyet için her zaman sevab vardır. İyi bir iş yapmaya niyet edip, fakat onu yapamasa bile, yine sevab alır. Hadis-i şerifte,(Müminin niyeti işinden hayırlıdır) buyuruluyor. Mubah iyi niyetle yapılırsa taat olur; sevab verilir. Kötü niyetle yapılırsa günah olur. Üç örnek:
1- Yiyip içmek mubahtır. Yiyip içerken, Allahü teâlânın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden kaçmak için kuvvet kazanmaya niyet edilirse; taat olur, sevap olur. Günah işlemeye kuvvet kazanmak için yenirse, günah olur.

2- Uyumak mubahtır. İbadetleri rahat yapmak niyetiyle uyumak sevap olur. Bir haramı işlemek niyeti ile yatan, günah işlemiş olur. Hiçbir şey düşünmeden gafletle yatan, sevap kazanamaz.

3- İyi ve temiz giyinmek, koku sürünmek mubahtır. Sünnete uymak, İslam’ın vakarını korumak niyetiyle yapılırsa sevap, gösteriş veya öğünmek için yapılırsa günah olur. Çünkü Allahü teâlâ, bir kimsenin yeni, temiz elbisesine bakarak sevap vermez. Bunları ne niyetle yaptığına bakarak sevap veya günah yazar.

Taat kötü niyetle yapılırsa, günah olur. Üç örnek:
a- Camiye gitmek, orada oturmak taattir. Caminin; Allahü teâlânın sevdiği yer olduğunu düşünerek ziyaret etmek daha çok sevap olur. Namaz kılmayı beklemek için, ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet edilirse her niyet için ayrı sevaba kavuşulur. Kötü niyetle, mesela ayakkabı çalmak için veya namaz kılanları tespit edip zalimlere bildirmek için camiye gitmek günah olur.

b- Fen bilgilerini [fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi bilgileri] öğrenmek taattir. Allahü teâlâyı tanımak ve insanlığa hizmet etmek, yurdu düşmanlardan savunmak niyetiyle bu ilimleri öğrenmek çok sevaptır. Bu bilgileri kötüye kullanmak niyetiyle, mesela topluma zarar vermek için bomba yapmayı öğrenmek günahtır.

c- Topluma karışmak onların hukukuna riayet için olursa taattir. Fakire, sadaka vermek sevaptır, ancak kumar oynayan ve bir günlük yiyeceği olan fakire sadaka vermek günah olur. (Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, taat ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir.

Günahlar, iyi niyetle de işlense, günah olmaktan çıkmaz. Üç örnek:
1- Bir kadın, farz olan haccını eda niyeti ile mahremsiz hacca gitse haram işlemiş olur. Bir kız, Amerika’ya İslamiyet’e hizmet için mahremsiz gitse günah olur. İyi niyet haramları helal hâle getirmez.

2- Bir Hristiyan kızı, bir Müslüman erkeğe, (Benimle dans edersen müslüman olurum) dese, Müslümanın, iyi niyetle onunla dans etmesi veya başka günah işlemesi caiz olmaz. Bir kâfiri Müslüman yapmak için onunla içki içmek yahut başka günah işlemek caiz olmaz.

3- Birinin gönlünü almak için, (Mümini sevindireni Allahü teâlâ sevindirir) hadis-i şerifine uyabilmek için, içki içenlerin masasına oturmak sevap olmaz, günah olur. Haram para ile cami yaptırmak da caiz değildir. Haramdan iyi niyet ile [Allah’tan korkarak] vazgeçen sevap kazanır. Başka bir sebep ile vazgeçen sevap kazanmaz. Yalnız, günahından kurtulur.

Farz için de üç örnek verelim:
1- Hacca gitmek farzdır. Ancak hacıların paralarını çalmak ve kendisine hacı dedirtip itimat kazandırmak için hacca giden, hac borcunu ödemiş ve farzı yapmamak cezasından kurtulmuş olur ise de, sevap kazanamaz ve günaha da girer.

2- Oruç tutmak farzdır. Sırf sağlığa faydası var diye oruç tutmak sahih olmaz. Sağlığa da faydası olur niyetiyle oruç tutarsa, sağlık niyeti çoksa sevap kazanamaz. Fakat oruç borcundan kurtulmuş olur.

3- Namaz kılmak farzdır. Namaz kılan, kulluk vazifesini yapmayı niyet etmeyip, namazın bir jimnastik, olduğunu düşünerek kılarsa, namazı sahih olmaz, spor yapmış olur. İslamiyet’in emrettiği bir şey, dünya menfaati için yapılınca makbul olmaz. Dünya işi de, ahiret menfaati için yapılınca, ibadet hâlini alır.

Bir iyi niyet hikayesi şöyledir:
Ormanda bir ayının ayağı, kütük arasına sıkışır, kurtaramaz. Adamın biri bunu görüp, ayının ayağını kütüğün arasından çıkarır. Ayı da bu adama, bir iyilik düşünür. Ormandaki arıların yaptığı petekleri alıp getirir. Adam balı yiyince orada uyumaya başlar. Fakat tatlının kokusunu alan sinekler, adamın yüzüne konarak rahatsız eder. Ayı ise, kendisine iyilik eden adam rahat uyusun diye sinekleri kovar. Bakar ki kovmakla gitmiyor, sinekleri öldüreyim bari diye, kocaman bir taş alıp, adamın yüzüne konan sineklere vurur. Netice malum… Ayının ilmi olmadığı için, iyi niyeti fayda yerine zarar vermiştir.

Söz mü, iş mi, niyet mi?
Sual: Dinimizde niyet mi, söz mü geçerlidir?
CEVAP
Dinimizde bazen söze, bazen niyete veya işe itibar edilir. Birkaç örnek verelim:

Niyetin geçersiz, sözün geçerli olduğu yerlerden bazıları:

Nikahta:
Bir kimse, şakadan veya rol icabı, iki şahit yanında evlense, gerçekten evlenmiş olur.

Boşamakta:
Bir kimse, şaka ile, alay olsun diye veya hanımını korkutmak niyetiyle “seni boşadım” dese, hanımı boş olur. Hadis-i şerifte, (Bir kadınla nikahlanan veya hanımını boşayan kimse, “ben şakadan yaptım” dese, nikahı da boşaması da geçerli olur) buyuruldu. (Taberani)

Kalbden boşamak geçerli olmaz. Dille söylemek veya yazıyla yahut başka vasıtayla bildirmek şarttır. Mesela, mektupla, telefonla, kasetle, mail ile bildirilirse geçerli olur.

Vazgeçmekte:
Bir kimse, hanımına “seni boşadım” dese, sonra, şakadan boşamaktan vazgeçtiğini bildirse, boşamaktan vazgeçmiş olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Üç şeyin şakası da, ciddisi gibi sahihtir. Nikah, boşamak, boşamaktan vazgeçmek.) [Tirmizi]

Köle azadında:
Şakadan, kölesine “seni azat ettim diyenin, kölesi azat edilmiş olur.

Adakta:
Adak yaparken hiç niyet etmese de, söz arasında dilinden çıksa da, adağını yapması vacip olur. Çünkü, adakta niyetsiz, düşünmeden söylemek, ciddi, isteyerek söylemek gibidir. Hatta, “Allah için, bir gün oruç tutmak üzerime borç olsun diyeceği yerde, “bir ay oruç tutmak” diye ağzından çıksa, bir ay oruç tutması gerekir. Söz geçerli, niyet geçersizdir. (Dürer)

Bunun gibi, adarken ağzından adak yerine kurban kelimesi çıksa, mesela adak için bir hayvan keseceğim diyeceği yerde, kurban keseceğim dese, burada da, söz geçerlidir. Kurban bayramında kesmesi gerekir.

Alışverişte:
Alışveriş yapıldıktan sonra, alıcı veya satıcıdan biri, ben şaka yapmıştım, bu alışverişten vazgeçtim dese de itibar edilmez. Alışverişte de söze bakılır, niyete bakılmaz.
Veresiye pahalı satmak dinimizde caizdir. Peşin 20 bin lira olan arabaya birkaç taksitle 30 bin lira istese caiz olur. Alıcı razı olursa kırk bin liraya da satabilir. Ancak bu vade farkıdır, faizdir denirse caiz olmaz. Bu fark muamele masrafıdır denirse caiz olur. Yani söze itibar ediliyor.

Hediyede:
Alacağı olduğu bir parayı borçlusuna veya başkasına hediye eden, şakadan söylemiştim dese de, hediyesinden vazgeçemez. Niyet geçersiz, söz geçerlidir.

Yeminde:
Kalbden yemin geçerli olmaz, söz geçerlidir.

Küfürde:
Bir kimse şakadan ben Hristiyan’ım dese veya günah işleyene helal olsun dese kâfir olur.

Niyet geçerli, söz geçersizdir:

Bir kimse, öğle vakti, öğle namazına niyet ederken, dili ile, bugünkü ikindi namazına diye niyet etse, kalbi ile de öğle olduğunu bilse, öğleyi kılmaya niyet etse öğle için niyet etmiş sayılır, dil ile söylediğine itibar edilmez. Tersine, öğleyi kılarken, ikindi sanarak, ikindiye niyet etse; fakat dili ile de öğleye niyet etse, namazı sahih olmaz.

Dil sürçmesi:
Sen benim Rabbimsin diyeceği yerde, şaşırıp sen benim kulumsun diyen günaha girmez.

Niyet geçersiz, iş geçerlidir:

Günah olan işler böyledir. Mesela dinlenmek niyetiyle müzik dinlemek de günahtır. Kâfir kız, “Benimle dans edersen Müslüman olurum” dese, müslümanın, iyi niyetle onunla dans etmesi veya başka günah işlemesi caiz olmaz. İyi niyeti geçersiz, günahı geçerlidir. (Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, taat ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Günahlar, iyi niyetle de işlense, günah olmaktan çıkmaz.

İş geçersiz, niyet geçerlidir:

Su içerken içki içiyormuş gibi bardakları tokuşturmak bile günahtır. Çünkü fâsıklara benzemek olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Suyu alkollü içki içenler gibi içmek haramdır.) [Redd-ül Muhtar]
Elin evinden, yanlışlıkla kendi malını çalan da günaha girer. Çünkü niyeti onun hırsızlıktı. Ama komşunun malını alacağı yerde, bilmeden kendi malını çalmıştır.

Niyet de iş de geçerlidir:

Kur’an okuyan sevap kazanır. Allah rızası için sevap için okumaya niyet ederse, okuduğu Kur’an ibadet olur ve daha çok sevap kazanır. Abdest de böyledir. Abdestsiz kimse denize girip çıksa, yahut denizin kenarında iken denize düşse çıkınca, o abdest ile namaz kılabilir. Eğer abdeste veya gusle de niyet etmişse, ibadet sevabı alır ve yine bu abdestle namaz kılabilir.

(İş) başka, (İbadet) başka
Sual: İbadetleri dünyevi faydası olduğu için yapmak, mesela vücudun sıhhati için oruç tutmak caiz mi?
CEVAP
İslamiyet’in emirlerinde ve yasaklarında, kulların dünyaları ve ahiretleri için nice faydalar bulunmakla beraber, ibadet ederken, Allahü teâlânın emri ve kulluk vazifesi olduğunu niyet etmek, düşünmek gerekir. Böyle düşünmeden yapılan iş, ibadet olmaz. Din ile ilişiği olmayan bayağı bir iş olur. Mesela, namaz kılan adam, Allahü teâlânın emrini yerine getirmeyi ve kulluk vazifesini yapmayı niyet etmeyip, namazın bir jimnastik, beden terbiyesi olduğunu düşünerek kılarsa, namazı sahih olmaz. İbadet etmiş olmaz, spor yapmış olur.

Niyet o kadar mühimdir ki, dinimizin emrettiği bir şey, dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbul olmuyor. Dünya işi sayılıyor. Herhangi bir dünya işi de, ahiret menfaati için yapılınca, ibadet halini alıyor. Mümin, hanımına verdiği bir lokmayla bile sevap kazanıyor. Bu durumu göz önüne alarak, düşüncesini temizleyen ve niyetini düzelten bir kimse, yiyip içmekte ve her türlü dünya işlerinde, ahiret faydasını gözeterek, sevap kazanmak fırsatını elden kaçırmaz. İnsanlar bütün işlerinde, hatta ibadetlerinde, dünya menfaati, maddi kazanç aramaya alıştırılırsa, menfaatperestlik, egoistlik hasıl olur. Halbuki İslamiyet, nefslerin böyle kötü isteklerini yatıştırmayı, menfaatlerimizden fedakârlık etmeyi, ahlakın ve ruhun temizlenmesini, yükselmesini istemektedir.

İslamiyet’e uymanın, ibadet etmenin, dünya menfaatleri üzerine kurulmayacağı, akıl sahipleri için pek meydanda olan bir gerçektir. Böyle olduğunu şu âyet-i kerime mealleri de göstermektedir:
(Ahireti kazanmak için çalışanların kazançlarını arttırırız. Dünya menfaati için çalışanlara da, ondan veririz. Fakat, ahirette bunların eline bir şey geçmeyecektir.) [Şura 20]

(Menfaatleri ve lezzetleri çabuk geçen, tükenen dünyayı isteyenlerden, dilediğimize, istediğimize veririz. Ahiret menfaatleri için çalışan müminlerin mükafatları boldur.) [İsra 18,19]

(Dünyada yaşamayı ve eğlenmeyi isteyenlerin çalışmalarının karşılığını bol bol veririz. Bunlara ahirette yalnız Cehennem ateşi verilecektir. Emekleri ahirette boşa gider. Yalnızca dünya için yaptıkları işlerine, ahirette bir karşılık hasıl olmaz.) [Hud 15,16]

Sevap kazanmak için niyetin halis olması gerekir. Amel mümkün olmasa da halis niyet, yalnız başına hayırdır. Hatta bir hadis-i şerifte de (Müminin niyeti amelinden hayırlıdır) buyuruluyor. (Taberani, Hatib-i Bağdadi, Ziya el-Makdisi)

İstediğimizi yapınca sevap kazanır mıyız?
Sual: Ameller niyete göre iyi veya kötü olur diye, iyi niyetle istediğimizi yapınca sevap kazanır mıyız?
CEVAP
Mubahlar iyi niyet ile, güzel düşünce ile yapılınca, sevap kazanılır. Kötü niyetlerle yapılırsa veya bunları yapmak, bir farzı vaktinde edaya mani olursa, günah olur. Farzlar yapılırken, kötü niyetler karışırsa, borç ödenmiş, cezadan kurtulmuş olunur ise de, sevap kazanılmaz, hatta günah olur. Haram işleyenin ibadetleri sahih olur. Yani borçları ödenmiş olursa da, sevap kazanmaz. Haramdan iyi niyet ile [Allah’tan korkarak] vazgeçen sevap kazanır. Başka bir sebep ile haram işlemezse, sevap kazanmaz. Yalnız, günahından kurtulur. (Hadika)

Haramların iyi niyet ile yapılması, bunları haramlıktan çıkarmaz. (Ameller, niyete göre iyi veya kötü olur) hadis-i şerifi, taatlere ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir.

Bir kimse, birinin gönlünü almak için başkasını incitse, yahut haram para ile cami yaptırsa, bunlara sevap verilmez. (Şir’a)

Taat, kötü niyet ile yapılırsa, günah olur. Güzel niyetlerle taatin sevabı çoğalır. Mesela, camide oturmak, taattir. Mescidin, Allahü teâlânın evi olduğunu düşünerek, Allahü teâlânın evini ziyareti de niyet ederse, sevabı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için de niyet ederse ve dışarıda gözü, kulağı günah işlemesin diye de ve mescitte itikâf ederek ahireti düşünmeyi de, mescitte, Allahü teâlânın adını anmayı da, orada emr-i maruf ve nehy-i münker etmeyi, yani vaaz etmeyi de, vaaz dinlemeyi de, yahut Allahü teâlâdan haya ederek edepli olmayı da niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaplara kavuşur. (Redd-ül Muhtar)

Birkaç niyet
Koku sürünen, iyi giyinen; dünya lezzeti için veya gösteriş yapmak, öğünmek için yahut yabancı kadın ve kızlara şık görünmek için güzel giyinirse, günah işlemiş olur. Bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirse, camiye saygı için, camide yanına oturan müslümanları incitmemek için, temiz olmak için, sıhhatli olmak için, İslam’ın vakarını, şerefini korumak için niyet edince, her niyeti için ayrı sevaplar kazanır. Her mubah işte, hatta yiyip-içmede, uyumada ve helaya girmekte bile iyi niyet etmelidir. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, sizin görünüşünüze, malınıza [rütbenize, iyi işlerinize] bakmaz; bunları ne niyetle yaptığınıza bakar) buyuruldu. (Müslim)

Yani, Allahü teâlâ, insanın yeni, temiz elbisesine, hayrat ve hasenatına, malına, rütbesine bakarak sevap vermez. Bunları ne düşünce ile, ne niyet ile yaptığına bakarak, sevap veya azap verir. Bir işe başlayan kimsenin niyeti, Allah için olmazsa, o işi yapmamalıdır.

Bir kimse, iyi bir amel işlemeye niyet etse, fakat onu işlemek nasip olmasa, ona niyetinin sevabı yazılır. Niyete de sevap varmış diyerek, yapmak istemediği halde niyet eden, sevap alamaz.

İslamiyet’in emrettiği bir şey, dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbul olmuyor. Dünya işi sayılıyor. Herhangi bir dünya işi de, ahiret menfaati için yapılınca, ibadet halini alıyor.

Düşüncesini temizleyen ve niyetini düzelten bir kimse, yiyip-içmekte ve her türlü dünya işlerinde ahiret faydasını gözeterek, sevap kazanmak fırsatını elden kaçırmaz.

Kimin niyeti tam olursa
Sual: Allah’ın beğendiği bir işi, iyi niyetle yapınca daha çok sevap olur mu?
CEVAP
Evet, Allah’ın beğendiği işlere taat denir. Taat, kötü niyetle yapılınca günah olur. Güzel niyetlerle taatin sevabı artar. Camide oturmak bir taattir. Camiye kötü niyetle giren, mesela ayakkabı çalmak için camiye giren kimse, günah işlemiş olur.

Caminin Allahü teâlânın evi olduğunu düşünerek giren kimse, Allahü teâlânın evini ziyarete de niyet ederse sevabı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için, camide itikâf edip ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaplara kavuşur.

Mubahlar iyi niyetle yapılırsa taat olur. Niyetsiz yapılırsa sevap da olmaz, günah da olmaz. Mesela yemek yemek ve su içmek mubahtır. Yiyip içerken, Allahü teâlânın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden kaçmak için kuvvet kazanmaya niyet edilirse, taat olur, sevap kazanılır.

Mubah olsun, taat olsun her işi iyi niyetlerle yapmaya çalışmak gerekir. İşlerimizi âdet olarak, şuursuz olarak yapmaktan kaçınmak gerekir. İşe gidip gelmek mubah iken, iyi niyetle yapılırsa sevap olur. Yemekleri, keyf için, lezzet için değil, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye kuvvet bulmak için yemelidir.

Yeni ve temiz elbise giyinmeli, giyinirken ibadet için, namaz için süslenmeye niyet etmelidir. Elbiseyi herkese gösteriş için giymek günahtır. İbadetleri kuvvetli ve sağlam yapmak niyetiyle uyunursa, uyku ibadet olur. (Mektubat-ı Rabbani)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Gece ibadet etmek niyetiyle yatan, fakat uyku galebe çalıp sabaha kadar uyanamayan, niyeti sebebiyle gece ibadet etmiş gibi sevaba kavuşur. Uykusu da kendisine Allahü teâlânın ihsan ettiği bir sadaka olur.) [İbni Mace]

(Ameller niyetlere göredir.) [Buhari]

(Bir kimse beni ziyaret etmek için gelse ve başka bir şey için niyeti olmasa, kıyamet günü ona şefaat etmemi hak etmiş olur.) [Müslim]

(İnsanlar dört gruptur: Birincisinin ilmi ve malı vardır. Helalinden kazanır, meşru yerlere harcar. Başka biri de, "Benim de malım ve ilmim olsaydı, bunun gibi yapardım" der. Bunların ikisi mükafatta beraberdir. Diğer bir kimsenin de ilmi yok, fakat malı çok. Cahilliği sebebiyle malını harcarken harama, helale aldırış etmez. Başka biri de, "Benim de malım olsaydı, bunun gibi yapardım" der. Bunların ikisi de günahta beraberdir.) [İ. Gazali]

Her türlü kötü niyetten kaçmak gerekir. Peygamber efendimiz, (İki müslüman birbirine kılıç çeker, biri diğerini öldürürse, ikisi de Cehennemdedir) buyurunca, (Ölenin suçu ne?) diye sordular. Buyurdu ki: (O da, öldürmek istemişti.) [Buhari]

Mümin hep iyi işler yapmak ister. İmkanı olmadığı için düşündüğü iyi işlerin hepsini yapamaz. Münafık da, hep kötü işler yapmak ister. İmkanı olmadığı için düşündüğü kötü işlerin hepsini yapamaz. Bunun için Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Müminin niyeti amelinden iyidir. Münafığın niyeti amelinden kötüdür. Herkes niyetine göre amel etmek ister.) [Taberani]

İslam âlimleri de niyet için buyuruyorlar ki:
(Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyütür, nice büyük ameller vardır ki, niyetleri onları küçültür.)

(Amelden önce, amel için niyeti öğren! Hayır niyet ettiğin müddetçe hayır üzeresin.)

(Kimin niyeti tam olursa, Allahü teâlânın ona yardımı da tam olur.)

(Niyet hayır, akıbet hayır.)

Zemzem ve niyet
Sual: Zemzem, içildiği niyete göre faydalı olur mu?
CEVAP
Evet. Zemzemi içmeyi bir nimet ve ganimet bilmelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Zemzem, doyurucu ve hastaya şifa vericidir.) [Bezzar]

(Zemzemi, belalardan korunmak niyeti ile içeni Allah muhafaza eder.) [Hakim]

Abdullah ibni Mübarek hazretleri, (Resulullah, "Zemzem, içildiği niyete göre faydalı olur" buyurduğu için ben de kıyamet günü susuzluktan kurtulmak için zemzem içiyorum) derdi. (İbni Mace)

Abdullah ibni Abbas hazretleri de, zemzem içerken, (Ya Rabbi, senden faydalı ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifa istiyorum) diye dua ederdi.

Kurban ve niyet
Sual: Bir hayır kurumu, "Kurumumuzun bankadaki hesabına şu kadar para yatırana kurban kesilir" diyor. Kurumun bankadaki hesabına bir kurban parası yatırmakla, dinimize uygun şekilde kurban kesilmiş olur mu?
CEVAP
Bankaya para yatıran şahıs sayısı kadar kurbanı kesip, (Her kurban birine olur) demek ve kesilen hayvanların her biri, para yatıranlardan birinin olsun demek çok yanlıştır. Çünkü kurbanda niyet önemlidir. Ya kurbanı satın alırken veya kesecek olana vekalet verirken niyet şarttır. Niyetsiz kesilen hayvanlar, kurban değil, et olur. (Redd-ül Muhtar)

Bugünkü oruç veya namaz
Sual: Bir arkadaş dedi ki: “Gün, imsak vaktinden sonra başlar. Onun için imsak vaktinden önce oruca niyet ederken, yarınki oruca diye niyet edilir. İmsak vakti çıkınca niyet ederken bugünkü oruca diye niyet edilir. Bu bakımdan bir kimse imsak vaktinden önce, önümüzdeki günü kastederek bugünkü oruca diye niyet etse, niyeti sahih olmaz. Hatta imsak vaktinden sonra oruca diye niyet etse hangi günü kast ettiğini bildirmediği için orucu yine sahih olmaz. Bunun gibi, bir kimse öğle namazını kılarken, bugünkü öğle demezse, sadece öğle namazına diye niyet etse hangi günkü öğleyi kıldığını bildirmediği için namazı sahih olmaz.”
Bu arkadaşın dedikleri doğru mu? Bir kimse, imsak vaktinden önce veya sonra oruca diye niyet etse bugünkü veya yarınki demese orucu sahih olmaz mı? Öğleyi veya başka vakti kılarken bugünkü diye belirtmezse niyeti sahih olmaz mı?
CEVAP
Günün tarifi doğru, diğerleri hep yanlıştır. Fıkıh kitaplarında açıklanıyor. Oruca demekle, niyet sahih olmuş olur. Çünkü o orucun ramazan orucu olduğunu biliyor, hangi gün tutacağını da biliyor. Onun için, yanlışlıkla bugün diyeceğine yarın dese veya gece niyet ederken, yarın demesi gerekirken bugün dese yine orucu sahih olur.

Hiçbir namazda, bugünkü demeye gerek yoktur. Çünkü bugünkü namazı kıldığını bilmektedir. Bugünkü demese de niyeti sahihtir.

Bir kimse, öğle vakti, öğle namazına niyet ederken, dili ile, bugünkü ikindi namazına diye niyet etse, kalbi ile de öğle olduğunu bilse, öğleyi kılmaya niyet etse, öğle için niyet etmiş sayılır, dil ile söylediğine itibar edilmez. Tersine, öğleyi kılmaya başlarken, ikindi zannetse, fakat dili ile de bugünkü öğleye diye niyet etse, namazı sahih olmaz. Kalben yaptığı geçerlidir.

Bunun gibi namaz kılarken kıbleye dönmek, kıblenin Kâbe olduğunu bilmek şarttır. Ancak namaza niyet ederken bunları söylemek şart değildir. Yani döndüm kıbleye, kıblem Kâbe demek şart değildir. Çünkü Müslüman kıblesinin Kâbe olduğunu bilir. Seccadesi Kıbleye doğru değilse düzeltir. Hiç araştırmadan durursa Kıbleye isabet etse bile namazı sahih olmaz. Kıbleye döndüğünü söylemesi gerekmez. Demek ki bugünkü oruca, bugünkü öğleyi kılmaya, döndüm kıbleye demek şart değildir. (Redd-ül muhtar, Dürer ve gurer)

Birkaç niyetin önemi
Sual: Bir arkadaş, camide öğlenin son sünnetini kılarken, tehıyyet-ül-mescide, tehıyyet-ül-menzile ve sübha namazına da niyet edilebilir dedi. Doğru mu?
CEVAP
Birkaç niyetin caiz olduğu yerler vardır ama burası değildir. Vaktin sünnetini kılarken vaktin farzına da niyet edilmez. Sübha namazı abdest aldıktan sonra kılınır, ilk sünneti kılarken niyet edilebilir. Son sünnete kadar beklenmez. Tehıyyet-ül-mescid camiye girince kılınır. Son sünnete kadar beklenilmez. Yolculuğa çıkılmayacaksa tehıyyet-ül-menzil de kılınmaz.

Camiye girince, öğlenin son sünneti değil, ilk sünneti kılınırken, ikindinin ve yatsının ilk sünneti kılınırken, tehıyyet-ül-mescide de niyet edilebilir, çünkü mescide saygı namazıdır. Eğer yenice abdest alıp girmişse, sübha namazına [abdest için şükür namazına] da niyet edebilir. Eğer bir yolculuğa da çıkacaksa, tehıyyet-ül-menzile de niyet edebilir. İlk kazaya kalmış dört rekatlık bir farza da niyet edebilir. Böylece bir namaz için beş niyet edilmesi caizdir. Niyet edilmese de sübha, tehıyyet-ül-mescid, vaktin sünnetinin sevabı alınır, ancak niyetin sevabı noksan olur.

Camiye girip sünnet veya farz kılan, Tehıyyet-ül-mescid namazı da kılmış olur. Fakat, Tehıyyet sevabına da kavuşabilmek için, buna da ayrıca niyet etmek gerekir. Çünkü, hadis-i şerifte, (İbadetler, niyetlerine göredir) buyuruldu. Amelin sevabına kavuşmak için, niyet edilmesi şarttır.

Bir ibadetin yapılması ile, başka bir ibadetin de yapılmış olacağı bildirilmiş olan yerlerde, ikinci ibadetin sahih olması için, bunun için de ayrıca niyet etmek gerekmez ise de, ikinci için de niyet edilmedikçe, bunun sevabı hasıl olmaz. (Redd-ül Muhtar)

Kaza namazına niyet ederken, sünnet namazlar için vaat edilmiş olan sevaplara kavuşmak için, vaktin sünneti için de niyet etmelidir. Böyle iki niyet, imam-ı a'zama, imam-ı Ebu Yusuf’a ve imam-ı Muhammed’e göre de sahih olup, sünnet sevabı da hasıl olur. (Nevadir-i fıkhiyye)

Niyetin çok olması sevabın çok olmasına sebep olur. Camiye giren kimse, ne kadar çok niyet ederse, o kadar çok sevap alır. Mesela:
1- Caminin Allahü teâlânın evi olduğunu düşünürse,
2- Allahü teâlânın evini ziyarete de niyet ederse,
3- Namaz kılmayı beklemek için niyet ederse,
4- İtikâf edip ahireti düşünmek için niyet ederse,
5- Vaaz dinlemek için de niyet ederse,
6- Okunacak Kur’an-ı kerimi dinlemek için niyet ederse,
7- Dışarıda harama bakmaktan kurtulduğunu düşünürse,
8- Düzgün namaz kılanları görüp namazını onlar gibi düzgün kılmaya da niyet ederse,
9- Salihlerin yüzüne bakmanın ibadet olduğunu düşünerek onlara bakmayı düşünürse,
10- Salih kimselerle arkadaş olmayı, onlarla dini sohbet etmeyi düşünürse.
Bunun gibi her niyeti için ayrı sevaplara kavuşur.

Denize bakmak ibadettir. Ancak trene bakar gibi bakmak değil, sünnet olduğunu düşünerek bakmak sevaptır. Denize yüzmeye giden de, denize bakmanın, yüzmenin, gusletmenin sevap olduğunu düşünürse her niyeti için sevaba kavuşur. Her işte niyetin önemi büyüktür.

Mubahlar niyete bağlıdır
Sual: Helal ve mubah olan şeyleri yemek sevaptır, denir mi? Mesela elma ve simit yemek sevaptır, denir mi?
CEVAP
Mubahlar niyete bağlıdır. Dine hizmet etmek, ibadetlerini kolay yapabilmek niyetiyle yenirse sevap olur. Günah işlemeye güç kazanmak için yenirse günah olur.Amel ve niyet
Sual: Yunus Emre bir şiirinde diyor ki:
Hararet nardadır, sacda değildir.
Keramet hırkada, taçta değildir.
Her ne arar isen kendinde ara.
Kudüs'te, Mekke'de, Hacda değildir.
Bu sözler, hacca gitmek yerine kalbi temizlemek gerektiğini göstermez mi?
CEVAP
Bu ifadelerin Bektaşilere ait olduğu söyleniyor. Yunus Emre'ye aitse, onun şahsına uygun tevil gerekir. Taç giymeyin, Mekke’ye, hacca gitmeyin, ibadet etmeyin demek istemez. O değil, hiçbir Müslüman öyle şey söylemez. İnsan, hacca ibadet maksadıyla gidebileceği gibi, riya için gidebilir, hacıların paralarını çalmak için gidebilir, ticaret için gidebilir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ, sizin şeklinize, görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize [o işi ne niyetle yaptığınıza] bakar.) [Müslim, İ. Mace]

Yani, Allahü teâlâ, insanın yeni, temiz elbisesine, hayrat ve hasenatına, malına, rütbesine değil, bunları ne niyet ile yaptığına bakarak, sevab verir veya azap eder. Hacca gitme niyeti hırsızlık ise, Allahü teâlâ kalblerdeki niyeti bildiği için, o kişiye sevab vermez, azap eder. Yani ibadetinize değil, ibadeti ne niyetle yaptığınıza, Mekke’ye, hacca ne niyetle gittiğine bakar. Ona göre sevab verir veya azap eder. Evliyanın hırkası, tacı olur ama, bunlar kerameti göstermez. Görünüş değil, niyet önemlidir. (Hararet nardadır, sacda değil) deniyor. Sacı kızdıran ateştir. Onun için, Cehennemde ateş yoktur, herkes ateşini oraya, yaptığı kötü amelleri ile kendi götürür denmiştir. Cehennem imanı doğru olan mümini yakamaz. Bazı felsefecilerin, hacca gitmek, ibadet etmek gerekmez, sevgi ve kalb temizliği yeter demeleri yanlıştır.

Şiirde, bir ibadet yapılırken, niyetin önemi vurgulanıyor. Yine Yunus, (Bir kez gönül yıktınsa, kıldığın namaz değil) diyor. Namaz kılmayın demiyor. (Kalb kırmadan namaz kılın. Kalb kırınca kıldığınız namazın sevabı yok olur) demek istiyor. Bütün günahlar da böyledir.

Niyetin önemi
Sual: Bir kimse, bir iyilik veya kötülüğü yapmak isteyip de yapamasa, sırf bu niyetinden dolayı sevab veya günah alır mı?
CEVAP
İyi niyetinden dolayı sevap alır, kötü niyetinden dolayı, o kötülüğü yapmadıkça günah kazanmaz. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(İyi bir iş yapmaya niyet edip de, yapamayana, tam bir iyilik yapmış gibi sevap verilir. Niyet edip yaparsa, on mislinden 700 misline, hatta daha fazla sevaba kavuşur. Kötü bir işe niyet edip, de, yapmayana, yapılmış tam bir iyilik sevabı verilir, niyet edip de yapana ise sadece bir günah yazılır.) [Buhari]

(Dünyada dört grup insan vardır:
1- Bir kula Allah mal ve ilim vermiş, o da bu konuda Rabbinden korkuyor, bunlarla akrabalarına iyilik ediyor ve Allah’ın bunda bir hakkı olduğunu biliyor. Bu kimse en üstün mertebededir.
2- Birinin de, malı da ilmi de yoktur; fakat iyi niyetlidir. “Eğer malım olsaydı, ben de falanca gibi iyi yolda sarf ederdim” der. Bu kimse niyetine göre mükâfatını alır. Birinci ile ikincinin mükâfatı aynıdır.
3- Birinin de, malı var ama ilmi yoktur. Bu kimse malını rastgele harcar, malı konusunda Allah’tan korkmaz, onunla akrabalık haklarını yerine getirmez, Allah’ın onda bir hakkı olduğunu bilmez. Bu kimsenin durumu çok kötüdür.
4- Biri de var ki, malı da, ilmi de yoktur. “Eğer malım olsaydı, falanca gibi kötü yollarda sarf ederdim” der. Bu da niyetine göre günaha girer. İkisinin de günahı aynıdır.) [Tirmizi]

Niyetin sevabı
Sual: Bir hayır kurumuna Allah rızası için 50 lira veren kimse, (İmkânım olsaydı, 500 lira verirdim) diye niyet etse, bu niyetinden dolayı sevab kazanır mı?
CEVAP
Evet, ihlâsla niyet edince, vermiş gibi sevab kazanır, fakat niyetle birlikte bizzat vermenin sevabı daha çoktur. (Niyet edince, para verilmese de nasıl olsa sevab kazanılıyor) diye niyet edilince, sevab kazanılmaz.

Ameller niyete göre mi?
Sual: İslâmiyet'e hizmet niyetiyle, yani iyi niyetle bir dînî site hazırladım. Fakat içinde dine aykırı şeyler de var. Mesela her çeşit müziğin yanında, çeşitli yazarların Ehl-i sünnete aykırı yazıları var. Ama ameller niyetlere göre olduğu için (Birkaç okuyucunun duasını alsam yeter) diyorum. Yanlış mı düşünüyorum?
CEVAP
Elbette yanlıştır. (Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, iyi ve mubah işler içindir. Yoksa haram olan işler, iyi niyetle de yapılsa haram olmaktan çıkmaz. Yapılan bir haram işten dolayı biri Allah razı olsun dese, öteki de âmin dese, her ikisinin de kâfir olacağı din kitaplarında yazılıdır.

İyi niyetle haram işlenmez. Mesela namaz kılmak ve oruç tutmak gayesiyle, kuvvetlenmek için şarap içmek helâl olmaz. Gâvur kızını Müslüman yapmak için onunla dans edilmez. Cehennemin iyi niyetli kimselerle dolu olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Yani sevab kazanmak niyetiyle yanlış işler yüzünden Cehenneme gidileceği bildiriliyor. Bir şeyin aklımıza göre iyi olması dinen de doğru olmasını göstermez. Böyle uygunsuz sitelerin vebali büyüktür.

İyi niyete de sevab var
Sual: Hadiste, (Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır) buyuruluyor. Amelle iyi veya kötü bir iş yapılıyor, ama niyetle hiçbir iş yapılmadığı hâlde neden niyet daha faziletlidir?
CEVAP
Hadis-i şerifteki (Müminin niyeti) ifadesi, (Müminin iyi niyeti) demektir. Amelden kasıt da, faydalı ameldir, ibadettir.

Mümin, iyi şeyler düşünebilir, ama her düşündüğünü yapabilecek durumu olmaz. İyi şeyler yapması az, iyi şeyler düşünmesi çok olur. Mesela, sırf sevab kazanmak için değil de, halis niyetle, gerçekten, olsa vereceğini düşünerek, (Dağlar kadar altınım olsaydı, bütün fakirlere bir ev yapardım) dese, bu halis niyetinden dolayı sanki ev yapmış gibi sevaba kavuşur.

Âdetli bir kadın, halis niyetle, (Müsait olsaydım, ben de Arefe günü bin İhlâs okurdum) dese, okumuş gibi sevaba kavuşur. Âhirette müminin defterinde bu niyetinden dolayı çok sevab olur.

----------------------

Suâl: Dinimizde niyetin önemi nedir? Sırf kötü niyet için günah, sırf iyi niyet için sevap olur mu?

Cevap: Dinimizde niyetin önemi büyüktür. Kötü niyet için günah, iyi niyet için sevap vardır. Sevap kazanmak için niyetin halis olması gerekir. Amel mümkün olmasa da halis niyet, yalnız başına hayırdır. İyi bir amel işlemeye niyet edip, fakat onu işlemek nasip olmayana, niyetinin sevabı yazılır. Bir hadis-i şerifte (Müminin niyeti amelinden hayırlıdır) buyuruluyor. (Taberânî)
İslâm âlimleri de buyuruyor ki: Amelden önce, amel için niyeti öğren! Niyetle küçük amel büyük, büyük amel küçük olur. Niyetin hayır olduğu sürece hayır üzeresin. Niyeti tam olana, Allahın yardımı da tam olur. Niyet hayır, akıbet hayır.
Mubah, taat, farz ve haram işlerken yapılan niyet önemlidir. Mubahlar iyi niyetle yapılırsa taat olur; sevap, kötü niyetle yapılırsa günah olur. Niyetsiz ise sevap da, günah da olmaz.
Üç örnek verelim:
1- Yiyip içmek mubahtır. Yiyip içerken, Allahü teâlânın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden kaçmak için kuvvet kazanmaya niyet edilirse, taat olur, sevap olur. Günah işlemeye kuvvet kazanmak için yenirse, günah olur.
Uykunun ibadet olması
2- Uyumak mubahtır. İbadetleri rahat yapmak niyetiyle uyumak ibadet olur. Yarın bir haramı işlemek düşüncesiyle yatan günah işlemiş olur. Hiçbir şey düşünmeden gafletle yatan, sevap kazanamaz. Böyle gafletin devam etmesi günaha sürükleyebilir.
3- Elbise giymek mubahtır. Yeni ve temiz elbise giyinirken ibadet için, namaz için süslenmeye, İslâmın vekarını, şerefini korumak için niyet edilirse sevap olur. Dünya lezzeti veya gösteriş için yahut yabancı kadın ve kızlara şık görünmek için güzel giyinen günah işlemiş olur. Şık elbise gibi, güzel koku sürünmek de mubahtır. Sünnet olduğu için koku sürünen, camide yanına oturan müslümanları incitmemek için de niyet edince, her niyeti için ayrı sevap kazanır. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, sizin şeklinize, mallarınıza bakmaz. Kalblerinize ve amellerinize bakar) buyuruldu. Yani, Allahü teâlâ, insanın yeni elbisesi, mal ve rütbesi için sevap vermez. Bunları ne niyet ile yapmışsa, ona göre sevap veya günah yazar. Taat, kötü niyet ile yapılırsa, günah olur. Güzel niyetlerle taatın sevabı çoğalır.
Üç örnek verelim:
1- Camide oturmak taattır. Camiye kötü niyetle, mesela ayakkabı çalmak için giren, günah işlemiş olur. Caminin Allah’ın sevdiği yer olduğunu düşünen kimse, burayı ziyarete de niyet ederse sevabı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için, camide itikaf edip ahireti düşünmek için, vâaz dinlemek için de niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaba kavuşur. (R. Muhtâr)
2- Fen bilgilerini öğrenmek taattır. Allah’ı tanımak ve insanlığa hizmet etmek niyetiyle bu ilimleri öğrenmek çok sevaptır. Bu bilgileri kötüye kullanmak niyetiyle öğrenen de günah işlemiş olur.
3- Sadaka vermek taatır. Fakire, ihtiyaçlarını gidermesi için sadaka vermek çok sevaptır. Kumar oynayan ve bir günlük yiyeceği olan fakire sadaka vermek günah olur.
Farzda niyetin önemi
Farzları işlerken de niyetin önemi vardır.

Birkaç örnek verelim:
1- Hacca gitmek farzdır. Hac yapmaktan başka, hacıların paralarını çalmak ve kendisine hacı dedirtip itimat kazandırmak için hacca giden, hac borcunu ödemiş ve farzı yapmamak cezasından kurtulmuş olur ise de, sevap kazanamaz ve günaha da girer. Ticaret ve hac etmek için giden kimsenin, hac niyeti fazla ise, sevap kazanır. Ticaret niyeti çok ise veya iki niyet eşit ise, hac sevabı kazanamaz. Fakat, farzı yapmamak azabından kurtulur.

2- Oruç tutmak farzdır. Sağlığa olan faydaları için, oruç tutanın orucu sahih olmaz. Sağlığa da faydası olur niyetiyle oruç tutarsa, sağlık niyeti çoksa sevap kazanamaz. Fakat oruç borcundan kurtulmuş olur.

3- Namaz kılmak farzdır. Namaz kılan, Allahü teâlânın emrini yerine getirmeyi ve kulluk vazifesini yapmayı niyet etmeyip, namazın bir jimnastik, beden terbiyesi olduğunu düşünerek kılarsa, namazı sahih olmaz, spor yapmış olur.

İslâmiyetin emrettiği bir şey, dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbul olmaz. Dünya işi sayılır. Bir dünya işi de, ahiret menfaati için yapılınca, ibadet hâlini alır.
Haramda da niyetin önemi vardır. Bir kâfiri müslüman yapmak için onunla içki içmek yahut nişanlı veya evli olduğunu göstermek için altın yüzük takmak caiz olmaz. Çünkü haramın iyi niyet ile yapılması, bunu haramlıktan çıkarmaz. (Ameller, niyete göre iyi veya kötü olur) hadis-i şerifi, taatlara ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Haramdan iyi niyet ile [Allahtan korkup] vazgeçen sevap kazanır. Başka bir sebep ile haram işlemezse, sevap kazanmaz. Yalnız, günahından kurtulur. (Hadîka)

-----------------------

İslamiyet, her amelde, her iş ve eylemde niyeti, niyette de samimiyeti esas alır. İslâm’da ameller, samimi niyetlere göre değerlendirilir. Bir işe, faaliyete veya amele başlarken, niyetiniz halis ve güzel ise, iş ve ameliniz ona göre şekillenir; kötü ise yine ona göre şekillenir ve değerlendirilir. Peygamberimizin (s) yukarıdaki hadis-i şerifi, halis niyetin her işte belirleyiciliğini ortaya koyar. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel, EbûDâvûd, Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük âlimler, bu hadis ile İslam'ın üçte birini anlamanın mümkün olduğunu, yine İmam Şâfiî'nin; fıkhın yetmiş konusunun bu hadis-i şerifle bağlantılı olduğu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini söylediği nakledilir. İmâmBuhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir. Biz de öyle yaptık… İslâm hukukunun temel kurallarından olan; "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir" (Madde 2), "Ukûd'da itibar makâsıd ve meânîyedir, elfâz ve mebâniye değildir" (Madde 3) şeklindeki Mecelle kaideleri de, “Ameller niyetlere göredir” hadisine dayanır. Peki, niyet nedir? Niyet: kastetmek, karar vermek, kalbin bir şeye yönelmesi, ne yaptığını bilerek yapmak anlamına gelir. Kişinin kalpteki tercihidir. Niyet her şeyin özü ve başıdır; amellerin ruhudur. Doğan Cüceloğlu’na göre: “Bir insanın niyeti, o kişinin içinde bulunduğu ortamı nasıl algılayacağını, o ortamda bilincini nasıl organize edeceğini belirleyen en önemli etkendir.” İslâm’da ameller niyete göre değer kazanır; bir işi yapmaya kalbin karar vermesi ise halis niyettir. Niyet, ancak sahibinin açıklaması veya onu eyleme dökmesiyle belli olur. Bir iş ya kalble, ya dille veya diğer organlarla yapılır. Kalble yapılan işler, niyet ve düşüncelerdir. Dille yapılanlar konuşmalardır. Organlarla yapılan işler de fiil ve davranışlardır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazan başlı başına bir ibadet olur. Ameller yani yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malını meşrû olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu düşünceden vazgeçmesi de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur. Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman Allah katında değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir. Kalıp Değil Kalp Esastır Peygamberimizin (s), aşağıdaki hadis-i şerifte ifade buyurduğu üzere, Allah (c.c), insanları, soy-soplarına ve şekillerine göre değil, halis niyetlerin merkezi olan kalplerine göre değerlendirir. “Allah sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalplerinize bakar.” (Müslim, İbnMace) Diğer bir ifade ile: Allah insanların kalıbına değil kalbine bakar, onların samimi niyetine değer verir. Allah (c.c); insanların inanç, karar ve eylemlerinden bizzat kalbi sorumlu tutar. Buna karşılık, dil bir şeye niyet etmiş iken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet makbul olmaz. “Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yok; fakat kalplerinizin bile bile yöneldiğinde günah vardır.” (Ahzab 33/5) “Allah, sizi yeminlerinizdeki rastgele söylemelerinizden, boş amaçsız sözlerden dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandıklarından sorumlu tutar...” (Bakara 2/225) Şüphe yok ki Allah, insanların gözlerden uzakta gizlice yaptığı şeyleri de kalblerinden geçen duygu ve düşünceleri de bilir. Her hain bakıştan ve gönülden geçen her duygudan da yalnız O haberdardır. “Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz deAllah ondan dolayı sizi hesaba çeker; sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder...” (Bakara 2/284) “De ki: İçinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir.”(Âl-i İmran 3/29; ayrıca 33/54) “Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.”(Mümin 40/19; ayrıca Ahzab 33/51) Dini Allah’a Halis Kılmak Allah Teâlâ, başka dinlere mensup olanların yegane hak ve dosdoğru din olan İslâmiyet’i kabul etmelerinin, ancak batıl din ve inançlarını bir kenara bırakıp, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, ona kayıtsız şartsız boyun eğmeleri, teslim olmaları ve samimi niyetlerini ispat etmek için de yalnızca Allah’a itaat ve ibadet ederek namaz kılmaları, zekât vermeleri ile mümkün olacağını beyan etmiştir. “Ve onlar, dini sadece Allah'a tahsis ederek, Allah'ı birleyerek, ancak Allah'a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.”(Beyyine 95/5) Samimi niyet; Din’i yalnız Allah’a has ve halis kılmaya ilaveten, namaz, zekât, oruç, hacc ve kurban dâhil bütün ibadetlerin sadece Allah rızası için yapılması ile ortaya çıkar. “De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi Allah içindir.” “O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim.”(En’am 6/162-163) İşte iyi niyet ve teslimiyet budur! Yine en faziletli amellerden olan cihadda da niyet esastır. Rasûlüllah’a (s): “Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır?” diye sorulunca, o (s) şöyle buyurur: “Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır.” (Buhari, Müslim) Sadece cihad değil, iyi niyete dayanmayan ve daha çok gösteriş için yapılan hiçbir ibadet Allah katında değer kazanmaz. Peygamberimiz (s) bir hadîs-i şerifinde; kıyamet günü, Allah Teâlâ’nın (c.c) göteriş için savaşanı: “Sana cesur adam desinler diye çarpıştın” buyurarak yüz üstü sürükleyip cehenneme atacağını, gösteriş için ilim öğrenip Kur’ân okuyanı: “İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’ân’ı ise, güzel okuyor desinler diye okudun” buyurarak, gösteriş için infak eden zengini ise, “cömert adam desinler diye malını sarfettiğini” söyleyerek cehenneme atacağını belirtilmiştir. (Müslim) Buna karşılık, şu hadis-i şerife göre; Allah katında makbul olan bir işi imkânsızlıkları sebebiyle yapamayanlar, onu yapmayı ihlâs ve samimiyetle arzu ettikleri takdirde, yapmış gibi sevap kazanırlar. “Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı: Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar. Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar. ” (Buhari, Müslim) Savaş ve benzeri zorluklar, elbette gerçek niyetleri ortaya çıkaran çetin imtihanlardır. “Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı...” (Tevbe 9/46) Halk dilindeki “Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmaz” sözü, bu âyet ve hadislerde cihad konusunda beyan buyurulan ‘niyetin belirleyici olduğu’ hakikatini namaz bağlamında ifade eder. “Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebut 29/3) Allah’a Ulaşan Et ve Kan Değil Takvâdır! Allah Teâlâ (c.c) ibadetlerde kulun halis niyetini esas alır. Kurbanla ilgili şu âyet-i celile (Hacc 22/37), genel anlamda ibadetlerde halis niyetlerin esas olduğunu ve Allah’a ulaşacağını ortaya koyar: “Kurbanların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvânız ulaşır.” Allah (c.c) kurbanın ne etine, ne de kanına bakar. Zira önemli olan, hayvanın sırf O’nun rızası için kesilmesidir. Kurban edilen hayvan Allah rızası için kesilmiyorsa, o kurbanın hiçbir değeri yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği ve mükâfatını vereceği şey insanın ihlâsı, iyi niyeti ve samimiyetidir. Demek ki; kurbanda esas olanın niyet yani “Allah’a karşı sorumluluk bilincine ermek” tir. Kurbanda et ve kan gibi maddi unsurların değil takvâ’nın yani niyetin esas alınması, namazda da öyledir. Namaza niyet namazın şartlarından olup, Allah rızası için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazı kılacağını bilmektir. Bu niyetin kalple yapılması esastır. Dilde kalıp kalpte şekillenmeyen bir niyet sözcüğü, gerçek niyet olamaz. İmam Rabbani, dille yapılan niyetin bid’at olup sünneti, hatta farzı ortadan kaldırdığı kanaatindedir. İbnü’l-Kayyım el-Cevzi de; dille niyet hakkında; “Rasûlüllah’tan sahih, zayıf, müsned veya mürsel olarak kesinlikle bir kelime bile rivayet edilmeyen bid’attır” der. İslâm âlimlerine göre, namaz için ayağa kalkmak, niyet hükmündedir. Teyemmümde niyet farzdır; esasen “teyemmüm” kelimesinin anlamı ‘niyet ve kast’ demektir. Keza abdestte de niyet Şafii’ye göre farzdır. "Sabah akşam Rabbine, sırf O'nun rızasını dileyerek dua edenleri huzurundan kovma..." (En'âm 7/52) Bu âyette, Allah Teâlâ (c.c), rızasını dileyen yoksulların güzel niyetlerini övmüştür. Nihayet, aşağıdaki ayet ve hadisler, halis niyetin tüm amellerde esas olduğunu açıkça ortaya koyar: Rasûlüllah (s) Sa’d b. EbîVakkâs’a (ra): “Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını alacaksın.” der. (Buhari, Müslim) Abdullah b. Ömer’in âlim ve zâhid oğlu Sâlim, halife Ömer b. Abdülazîz’e şöyle yazar: “Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah’ın yardımı da o kadar azalır.” Demek ki; her ibadet ve eylem, samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılmalıdır. Allah’ın kuluna yardımı da kulun halis ve samimi niyetine bağlıdır. Baştaki hadîste, niyeti “Allah’a ve Rasûlü’ne varmak” olanın eline geçecek sevabın da “Allah’a ve Rasûlü’ne hicret sevabı” olduğu beyan buyuruluyor. Hicret, bir şeyi terketmek demektir. Nitekim bir başka hadis-i şerifte, Allah’ın yasak ettiği şeyleri terkedenin de “muhacir” olduğu beyan edilmiştir. Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece Allah’ın rızasını kazanmayı ve Rasûlüllah’ı hoşnut etmeyi hedef almışsa, hicreti makbûl olmuştur; Allah ve Rasûlü’ne hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu hadîs-i şerîfin söylenmesine şu olayın sebep olduğu anlatılır: Ashabdan biri, ÜmmüKays adlı bir hanımla evlenmek ister. ÜmmüKays ise o ara Medine’ye hicret etmeyi düşünmektedir. O sahabaye, niyeti ciddî ise Medine’ye hicret edip orada evlenmeyi teklif eder. Mekke’deki kurulu düzenini terk etmeyi henüz düşünmeyen o sahâbeÜmmüKays’la evlenmek arzusuyla Medine’ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen sahabeler, ÜmmüKays’ınmuhâciri anlamında “MuhâciruÜmmüKays” diye takıldıkları o zâtın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Efendimiz (s), bu hadisle meseleye açıklık getirir; herkesin niyetine göre sevap kazanacağını söyler.

-----------------

Halka gösteriş yaparak,
Hakk’ın rızası kazanılmaz!

Niyet, bir kasd ve teveccüh, bir azim ve şuur olmakla birlikte, kişinin bir işi yapmaya karar verip, kalbinde o işi neden yapacağı düşüncesinin belirmesidir. Niyet sayesinde insan, nereye yöneldiğini ve ne istediğini bilme şuuruna ulaşır.

Müminler olarak, kulluk vazifelerimizi Allah subhanehu ve taala’nın rızası için yapmalıyız. Başka maksatlarla yapılan işlerde hayır yoktur. İbadet Allahu Teala için yapılırsa, değeri çok büyük olur. Başkalarının senasına veyahud ihsana nail olmak gayesiyle yapılırsa, bilakis Hak Celle ve ala Hazretlerinin gazabına sebep olur, ki zahiren kusursuz gibi görünen bu ameller sahibinin cehenneme girmesine bile sebep olabilir.

İbadetler hangi niyetle yapılmışsa, karşılığı o niyetteki ihlas ve samimiyet ölçüsünde olur. Halis bir niyetle vazifesini ifa edenler hem dünya hem de ahiret nimetlerine nail olurlar. Niyetlerinde samimi olmayanlar ise ihlassızlıklarının neticesi olarak hüsrana uğrarlar.

Allahü Teala ve tekaddes hazretleri, kullarının hatasız ihlasla yapmış oldukları dış ibadetlerini mükafatlandırdığı gibi kullarının kalplerinde beslemiş oldukları saf, temiz niyetlerini de belki daha ziyadesiyle değerlendirir.

Yapılan işleri, Allah katında değerli kılacak olan, niyetimizin sağlam olmasıdır. İhlâs ve samimiyetimiz; yani o işleri sadece Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle yapmış olmamız o yaptığımız işe kıymet kazandırır. İnsanların takdir ve teveccühlerini kazanmak veya hem Allah rızasını, hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin, Allah katında hiçbir değerinin olmadığını şu hadis-i şerifler aşikâr bir surette ortaya koymaktadır: “Bir adam Rasulullah sallallâhu aleyhi veselleme gelerek: “Ey Allah’ın Rasulü! Ben yaptığım işte öyle bir niyet taşıyorum ki, hem Allah’ın rızasını kazanmak istiyorum hem de yaptığım işin başkaları tarafından görülerek takdir edilmesini istiyorum. Ne buyurursunuz?” diye sordu.

Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “… Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, amel-i sâlih işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın!” (el-Kehf; 110) ayet-i kerimesi ininceye kadar bir şey söylemedi.” (Hâkim, Müstedrek, 2/111; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 16/40)

Yine bir kimse, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize gelerek: “Hem sevap, hem de şöhret kazanmak için savaşan kişi hakkında ne buyurursunuz, bu kişinin eline geçecek olan nedir?” diye sormuştu.

Efendimiz ona şu cevabı verdiler: “Onun eline hiçbir şey geçmez. Allah Teâlâ, ancak ihlâsla yapılan bir ameli ve sadece kendi rızası gözetilerek yapılan işleri kabul buyurur.” (Nesâî, Cihâd, 24; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5/472)

Hayrını açığa vuranın,
gizlisi de ortaya çıkar!

Bir başka hadis-i şerîfte de Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kim işlediği hayrı, şöhret kazanmak için halka duyurursa, Allah onun gizli işlerini duyurur. Kim de işlediği hayrı halkın takdirini kazanmak için başkalarına gösterirse, Allah da onun riyakârlığını açığa vurur.” (Buhârî, Rikak 36, Ahkâm 9; Müslim, Zühd 47-48)

Bu sebepledir ki, mesela kişinin sağlığındayken yaptırdığı cami veya hayır müesseselerine kendi ismini vermesi; riya, kibir ve şöhrete kapı aralayabileceğinden doğru bir davranış değildir. Lâkin kendisinin vefatından sonra, o kişiye hayır dua edilmesi maksadıyla isminin verilmesinde, riya tehlikesi ortadan kalkmış olduğu için bir beis yoktur.

Yani mü’minin, yapacağı her amelde tek niyeti, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Nitekim Sâlim bin Abdullah, halife Ömer bin Abdülazîz’e yazdığı bir mektupta şöyle demiştir: “Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah’ın yardımı da o kadar azalır.”

Ebû Hüreyre radıyallahü anh’den gelen ilim tahsilinde Allah’ın rızasının gaye edinilmesiyle alakalı olan şu rivayet yapılan işlerde niyetin doğru olması ve ihlasla yapılmasının kıymetini ortaya koyması açısından önemlidir.

Resulullah sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır: “Aziz ve Celil olan Allah’ın rızasını kazanmaya yarayan bir ilmi sırf dünyalığını elde etmek için tahsil eden kimse, kıyamet gününde cennetin kokusunu duymaz.” (Riyazü s-salihin, hadisi Ebu Davud rivayet etmişdir.)

Ebû Abdullah b. Cabir b. Abdullah el-Ensari radıyallahü anh’den gelen bir başka rivayet ise şöyledir: “Bir gazada Rasûlullah ile beraberdik. Buyurdular ki: “Hastalıklarından dolayı Medine’de kalan öyle adamlar vardır ki, her yürüyüşünüzde ve her hangi vadiyi geçtiğinizde (niyetleri sayesinde) sizinle beraberdir. Bir rivayette onlar ecirde sizinle müşterekdirler (sevapta ortaktırlar), buyrulmuştur.

Buhari’nin rivayetine göre, Enes radıyallahu anh şöyle demiştir: “Peygamberle Tebük Gazvesi’nden dönüyorduk. Rasûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir cemaat bizim arkamızda Medine’de kaldılar. Her hangi bir kısığa girer veya bir vadiyi geçersek onlar bizimle beraberdirler. Onları mazeretleri alıkoymuştur.” (Riya­zü S. Salihin, Buhari ve Müslim’den).

Kalb, ancak niyetin
düzeltilmesiyle düzelir!

Bu hususta söylenmiş hikmetli sözlerden bazıları şunlardır:

“Niyeti olmayanın ameli yoktur. Niyetinde Allâh’ın rızâsını gözetmeyenin de ecri yoktur.” (Hazret-i Ömer)

“Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyültür. Nice büyük görünen ameller vardır ki, niyetler onları küçültür.” (Abdullah bin Mübârek)

“Bütün hayırların, niyeti güzelleştirmekte toplanmış olduğunu gördüm; niyetini icrâ edemesen de niyetini güzelleştirmen sana hayır olarak yeter.” (Dâvud-i Tâî)

“Eskiler nasıl amel edeceklerini öğrendikleri gibi, nasıl niyet edeceklerini de öğrenirlerdi.” (Süfyân-ı Sevrî)

“Kalbin düzelmesi, amelin düzelmesi ile; amelin düzelmesi ise niyetin düzelmesi ile mümkündür.” (Mutarrif bin Abdullah)

Velhâsıl, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından gayri bütün emelleri gönülden söküp atmak, müslümanın ifasına mecbur olduğu büyük bir vazîfedir. Bu hususta her zaman Cenâb-ı Hak’tan ihlâs sahibi olmayı talep etmek gerekir. Zira ihlâs, niyetlerin temiz ve samimî olmasıdır ki, ibadetlerin sıhhat ve bereketi buna bağlıdır.

Beden için ruh ne ise, amel için ihlâs da o mesabededir. İhlâssız amel, özden mahrum, kuru bir yorgunluktan ibarettir.

Cenâb-ı Hak, niyetlerimizi, düşüncelerimizi, hislerimizi ve davranışlarımızı rızâsıyla te’lîf eylesin!

Âmîn…


Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
Dinimiz islam
1525
genclikrehberi
gülistandersgisi

Bu konuyu yazdır

Dini-1 İbadet nedir - Niçin ibadet ediyoruz
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 05:52 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



İbadet nedir - Niçin ibadet ediyoruz - insanlar niçin ibadetle sorumlu tutulmuşlardır?
İbadet; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı tekbir, hamd, şükür gibi vazifelerini, Onun emrettiği tarzda yerine getirmesidir.

İnsan; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ihsan, ikram ve nimetleriyle beslendiğini düşünerek Ona karşı hamd ve şükür görevini yerine getirmekle sorumludur. Bu ise, ancak ibadetle olur. İbadet eden insan, bu dünya misafirhanesinde, Allah’ın emri dâiresinde oturup kalkar, yiyip içer, her türlü fiil ve hareketlerini Onun emirlerine göre tanzim eder. Allah’ın kulu olarak yaşar. Bu kulluk onu, hakiki insaniyete, gerçek şerefe kavuşturur. Zaten insanların yaratılış gayesi ibadet ile bu şerefe nâil olmaktır. Nitekim, Cenâb-ı Hak Zâriyât Sûresinde (Ayet, 56); “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyurmaktadır. Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takvâ mertebesine nail olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, Arz’ı size döşek, semâyı binanıza dam yapmış; ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve diğer gıdaları çıkartsın. Öyle ise Allah’a misil ve ortak yapmayınız. (Bilirsiniz ki, Allah’tan başka Ma’bûd ve hâlıkınız yoktur).” (Bakara, 2/21-22)

Evet, Cenâb-ı Hak, semavatı güneş ve yıldızlarıyla, zemini deniz ve karalarıyla en mükemmel bir sûrette yarattı. İnsanın ruhuna, her biri kâinattan daha kıymetli lâtifeler yerleştirdi. Ona her tür güzellikleri seyredebilecek bir göz, yiyeceklerin ayrı ayrı tatlarını zevk edebilecek bir dil verdiği gibi, bu duygularla elde ettiği zevkleri, ilim ve irfana çevirecek bir akıl ihsan etti. Ve insana, gerek kâinattan süzülerek onun imdadına gönderilen nimetleri ve gerekse kendi vücuduna yerleştirilen maddî ve manevî ihsanları takdir edebilecek bir vicdan lütfetti.

İnsan, kendisine hediye edilen o akıl ile sadece bu dünya için yaratılmadığını, kendisinin, vazifesiz ve gayesiz olamayacağını idrâk eder.

Vicdanıyla, ona yapılan bu sonsuz ihsanlara karşı Rabbine hamd ve şükretmesi gerektiğini bilir. Ubudiyetini yalnız Allah’a hasreder. Ona ortak koşmaz.

Ve kalbiyle ancak Allah’a muhabbet eder; sevilmeye lâyık bütün yaratılmışları da yine Onun için sever.

Faraza, insan dinen ibadetle sorumlu olmasa bile ondaki akıl, kalp ve vicdan Allah’a ibadeti ve itaati emreder. Zira, bunları ancak ibadet tatmin eder.

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan O Ganiyy-i Mutlak’ın bizim ibadetimize ihtiyacı olmadığı açıktır. Bilâkis, biz ibadete muhtacız.

İster istemez varacağımız o mahşer meydanında, o dehşetli hesap gününde, Cenâb-ı Hak biz insanlara:

“Ey kullarım! Ben sizleri yoktan var ettim. Sizin sonsuz ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için bütün kâinatta olan nimetlerimi size yönelttim. Vakti vaktine ihtiyaçlarınızı yerine getirdim. Ben dünyada rahmet ve inâyetimle sizinle beraber idim. O zaman siz kiminle beraberdiniz? Şükür ve kulluk bana lâyık iken siz beni unutup şükür ve ubûdiyetinizi kimlere takdim ettiniz?”

derse ne cevap vereceğiz? O mukaddes huzurda utanma ve hayâdan ortaya çıkan manevî azap, cehennem azabından daha dehşetli olmayacak mıdır? İşte, kâfirlere; “Keşke toprak olsaydık.” dedirten de bu hâlden gelen şiddetli utanç duygusu olsa gerektir.

Evet, insan ibadetsiz olmayacağı gibi, İslâmîyet de ibadetsiz düşünülemez. Bu hakikati şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir Müslüman köyü düşününüz. Bu köyde ezan okunmasın. Hiç kimse -ne bayram ne cuma ne de vakit- namazlarını kılmasın. Hiçbir fert oruç tutmasın, zekât vermesin, hacca gitmesin. O köyde yaşayanlar Kur’an okumasın, haram-helâl tanımasın, farz-vacip nedir bilmesinler. Kalplerinde Allah’ın sonsuz nimet ve ihsanlarına karşı, hiç kimsenin hatırına hamd ve şükür etmek gelmesin...

Böyle bir köyün ahalisi, Kur’an-ı Kerim’in emirlerine, Peygamber Efendimizin (asm.) sahabelerin, evliya ve asfiyanın, müçtehitlerin, müfessirlerin, mücedditlerin hayat tarzına ters düşen bir yola girmiş olmaz mı?

Evet, İslâm sadece teorik ve vicdanî bir sistem değildir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede imandan sonra hemen amel-i salih kavramı kullanılmakta ve salih amelin, imanın bir sonucu olduğu ders verilmektedir. Evet, peygamberlerin gönderiliş hikmeti, imanın esaslarıyla İslâm’ın şartlarını insanlara öğretmektir. Yani, onların kalplerine, başta Allah’a iman olmak üzere, bütün iman hakikatlerini yerleştirmek ve bu imanlarını kemâle erdirecek ibadet vazifelerini onlara hakkıyla öğretmektir. İnsanın imanı, ancak bu ibadetlerle olgunlaşır.

Bir kulun Allah katındaki değeri, Ona karşı kulluk vazifesinde göstereceği hassasiyet nispetindedir.

İbadet, “Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun eğmek” demektir.

İlâhî Ferman olan Kur’an'da şöyle buyrulur:

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” (Bakara, 2/21)

İnsan, ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu âyette şöyle veriliyor: “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”

Âyetteki, "sizi ve sizden öncekileri yaratan" ibaresi, Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar. Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi terbiye etmiş olmasıdır. Rabbe, ibadet edilir.

Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah, vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz. Niçin? Babamız olduğu için. Annemize isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz olduğu için.

İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitap ediyor ve “Rabbinize ibadet edin.” diye emrediyor. Çünkü sizi O terbiye etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan hâline O getirmiş, sizi ana rahminde bir nutfe olarak rahim duvarına O yapıştırmış ve oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep O icra etmiştir. Şimdi ise bir başka rahimdesiniz: Kâinat... Burada da sizi terbiye eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren ancak Odur.

Allah’ın bir ismi “Rab”dir ve her şeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Aklımızı anlamaya, kalbimizi sevmeye, hafızamı ezberlemeye, elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.

Nefsimize takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu kadar ihsana karşı Ona gereği gibi şükredememenin mahcubiyetini, ruhumuzun tâ derinliklerinde hissederek seve seve ibadet etmeliyiz. .

İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin.”, “Namazı ikame edin.”, “Ramazan ayında oruç tutun.” gibi emirlerini dinleyince aradığını bulmanın huzuruna erer.

İbadet için, “Abd ile mâbud arasında en yüksek ve lâtif nispet ancak ibadettir.” (İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni, insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın kuluyum, Onun mahlûkuyum, bu dünyada Onun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, Onun saadet yurdu olan Cennete gideceğim.” diyebiliyor. Bu ise insan ruhu için en büyük bir zevk kaynağıdır.

Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan, belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el bağlıyor. Ona, yine Onun emrettiği biçimde ibadetini takdim ediyor.

Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri

“İbadet, tezellül ve inkisardan ibarettir.”

buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor.

“Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu, bu sorunun içinde iki ayrı soru saklı:

– İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir?
– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir?

Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak hikmet sahasında kendilerince birtakım faydalar sıralar ve bu faydaların başka yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler.

İllet, ibadet yapmamızı gerekli kılan ana sebeptir. Hikmet ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydadır.

Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir tüccarın bu seyahatinin illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmek. Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek, “zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu, hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir. Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete aittir ve isabetlidir.

O hâlde, “Niçin ibadet ediyorsun?” şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim emrettiği için.” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın gerek dünyada, gerek âhirette pek çok da faydası vardır. Ama ibadet bu faydalar için yapılmaz; bunlar meselenin hikmet yönüdür.

Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve cennette vereceği dereceler, ibadetin hikmet yönüdür.

İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl verelim:

Meselâ, oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönüdür. “Oruç niçin tutulur?” sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır: Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile oruç tutsak da Ramazan’da tutmasak, bu ibadeti yerine getirmiş olmayız. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa, bu ikinci hâlde fayda on katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.

Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Orucumuza imsakten hemen sonra başlayıp, iftarımızı yatsıdan birkaç saat sonra yapsak orucumuz makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmışızdır, ama oruç tutmamışızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan ibadetimiz makbul sayılmaz.

Oruç, tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki içmek de tıbbî zararları için haram değildir. “Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı, “Allah yasakladığı için.” şeklinde verilecektir. Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan, bedeni ve aklı korumak değil, bir İlâhî yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri ise içki içmemenin hikmetleridir, faydalarıdır.

Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe ile öldürülen bir koyunun etini yemek haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar, meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?”

Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları değildir. Esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesidir. Keserken Onun ismiyle kesmesi, yiyip içerken Onun ismiyle başlaması, giyinip kuşanırken de yine Onun kulu olduğunu unutmamasıdır.

Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin bütün emirlerinde bizim için nice faydalar vardır. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için değil, Onun emrini gözeterek ve rızasını umarak yaparız.

----------------

İbadet nedir?

Sual: İbadet ne demektir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İbadet, kulluk etmek, tapınmak, yani kendini aşağılamak, alçaltmak demektir. Bütün yükseklikler, iyilikler kendisinde bulunan, hiç bir noksanlığı olmayan ve her şey, var olmak için ve varlıkta kalabilmek için, Ona muhtaç olan ve kendisi hiçbir şey için, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkese fayda ve zarar yalnız Ondan gelen ve Onun izni ve emri olmadıkça, hiçbir şeyin, hiçbir şeye zarar ve iyilik yapamayacağı, Ondan başka her şeyin önü ve sonu yokluk olup, hep var olana ancak ibadet olunur. İbadet, yalnız böyle birinin hakkıdır. Allahü teâlâdan başka, böyle biri yoktur ve olamaz.

Bu yüksek sıfatlar başkasında da var denirse, Ona, başkası denilemez. Başka olmak için, farklı olmak lazımdır. Böyle bir başkasını, Ondan farklı, ayrı düşünmek, ilahlık ve mabudluk şartları, bu ikincisinde noksan olur. İlahlık ve mabudluk hakkı olamaz. Çünkü, bunun, birinciden ayrı olması için, mabudluk sıfatlarından birinin, bunda bulunmaması lazımdır. Bunun için de, noksan olmuş olur. Bu ikincisinin, kemal sıfatlarını tamam kabul edip de, ayrılık olmak için, noksan sıfatlardan bir tanesini kendisinde bırakırsak, yine kendisi kusurlu olmuş olur. Mesela, her şey Ona muhtaç olmasa, muhtaç olmayanların ibadet etmesi niçin lazım olur? Eğer, bir işte, bir şeye muhtaç olursa, yine noksanlık olur. Eğer her şeye iyilik ve zarar Ondan olmasa, Ona ne lüzum olur. İbadete neden layık olur? Eğer, Onun izni, haberi olmadan, bir kimse, bir şeye iyilik ve zarar yapabilirse, Ona yine lüzum kalmaz. İbadet olunmaya hakkı olmaz. Bütün kâmil sıfatları kendinde toplayan, ancak bir olmak, ortağı bulunmamak lazımdır. İbadete hakkı olan, yalnız bir olmak lazımdır. O da bir olan, Allahü teâlâdır. (3/3)

Şartlarına uygun ibadet
Sual: Namazın, abdestin şartlarına uymayan bazıları, (Ben yapayım da, Allah kabul eder. Başkaları hiç kılmıyor ya...) diyor. Bu doğru mu, böyle ibadeti Allah kabul eder mi?
CEVAP
Hayır, doğru değildir. Çok yanlıştır. Gelişigüzel ibadet olmaz. Keyfimize, aklımıza göre yahut kolayımıza geldiği gibi ibadet yapamayız. Dinimizin bildirdiği şekilde ibadet etmelidir. Kulun vazifesi, kendi aklına değil, dinin emrine uymaktır. İbadet yani kulluk da, bu demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İnsanlar, yokken sonradan yaratılmış, zayıf, muhtaç, ayıplı ve kusurludur. Allahü teâlâ ise, sonsuz olarak vardır. Ayıplardan, kusurlardan, uzaktır. Bütün üstünlüklerin sahibidir. İnsanların Allahü teâlâya, hiçbir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları yoktur. Böyle aşağı kullar, öyle bir yüce Allah’ın şanına yakışacak bir şükür yapabilir mi? Çünkü çok şey vardır ki, insanlar onları güzel ve kıymetli sanır. Fakat Allahü teâlâ, bunları kötülük bilir ve beğenmez. Saygı ve şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun içindir ki insanlar, kendi kusurlu akılları, kısa görüşleriyle, Allahü teâlâya karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamaz. Şükretmeye, saygı göstermeye yarayan vazifeler Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler kötülemek olabilir.

İşte, insanların Allahü teâlâya karşı kalb, dil ve bedenle yapmaları ve inanmaları lazım olan şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuştur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine (İslamiyet) denir. Allahü teâlâya şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibadeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslamiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir. (3/17)

Her Müslümanın kendisine lazım olan ilmihal bilgilerini, doğru yazılmış, nakli esas alan bir ilmihal kitabından öğrenmesi gerekir. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(İlimden bir mesele öğrenmek, dünyadaki her şeyden kıymetlidir.) [Taberani]

(Bir kimse amel etmese de, ilimden bir mesele öğrenirse, bin rekât [nafile] namazdan efdal olur. Eğer öğrendiği ilimle amel eder veya bunu başkasına öğretirse hem bunun sevabını alır, hem de kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabını alır.) [Hatib]

(Bilerek yapılan az bir ibadet, bilmeyerek yapılan çok ibadetten daha iyidir.) [Şir’a]

Allah’a kulluk nedir?
Sual: Kâfirler ibadetle mükellef değildir. Ahirette onlara niye namaz kılmadınız, niye oruç tutmadınız diye sorulmayacaktır. Onlara niye inanmadınız diye sorulacaktır. Durum böyle iken ne diye Bekara suresinin 21. âyetinde (Ey insanlar Allah’a ibadet ediniz) buyuruluyor da, ey müminler denmiyor?
CEVAP
O âyetin meali şöyledir:
(Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, Allah’ın azabından korunmuş olabilesiniz.) [Bekara 21]

Tibyan'da (Allah’ın varlığına, birliğine, inanmak suretiyle kulluk edin) diye açıklanıyor. Deliler ve çocuklar hariç, mükellef olan herkes bu emre muhatap deniyor. Âyetin sonundaki tettekun = Şirkten, küfürden ve günahlardan korunasınız diye açıklanıyor. Bu açıklamalar kâfirleri de, müminleri de kapsamaktadır. Yani (Allah’a kulluk ederseniz kurtulursunuz) buyuruluyor. Elbette buna kâfirler de müminler de dahildir. Kulluk için önce iman, sonra da ibadet gelir.

Kur’an-ı kerimdeki (Ey iman edenler iman edin) demek, (Beni tanıyın) demektir. (Beni tanıyın) demek ise, (Emir ve yasaklarıma uyun) demektir.

Cahillerin imanına İman-ı mecazi denir. Bu iman, bozulabilir ve yok olabilir. Hakikat ehlinin imanları bozulmaktan mahfuzdur. (Ey iman edenler iman edin) demek, (Ey, imanın suretini edinenler, ibadet ederek, hakiki imana kavuşun) demektir. Demek ki haramlardan kaçmayan, ibadetlerini yapmayan kimse Allah’ı tanımış olamaz ve hakiki imana kavuşamaz.

Başka bir âyet-i kerimede de mealen buyuruluyor ki:
(Ben cin ve insanları, ancak bana kulluk etmeleri [beni tanımaları] için yarattım.) [Zariyat 56]
Bu âyet-i kerimedeki (Kulluk etmeleri, ibadet etmeleri için) ifadesi, âlimler tarafından (beni tanımaları için) diye açıklanmıştır. Yani, Allahü teâlâyı tanımak, için yaratıldık. Allah’ı tanımak ise, emir ve yasaklarına uymak demektir.

Hadis-i kudside, (Tanınmak için her şeyi yarattım) buyuruyor. Yani (Onların beni tanımakla şereflenmesi için yarattım) buyuruyor. Yoksa, (Tanınayım da meşhur olayım) demek değildir.

Peygamber efendimiz, ilmin inceliklerini soran bedeviye buyurdu ki:
- Sen ilmin başını öğrendin mi?
- İlmin başı nedir ya Resulallah?
- İlmin başı, Allah’ı tanımaktır. Bu da Onun; misli, benzeri, zıddı, dengi, eşi olmadığını, vâhid, evvel, ahir, zâhir ve bâtın olduğunu bilmektir.

Tapmak ne demek?
Sual: Tapmak, tapınmak ne demektir? Allah’a tapmak ifadesi yanlış mıdır?
CEVAP
Yanlış değildir. Tapmak, tapınmak; ibadet etmek demektir. Tapmak ifadesi, Allaha da, putlara da, ibadet etmek anlamında da kullanılır. Mesela kimi puta tapar, kimi Allaha dendiği gibi, kimi Allaha ibadet eder kimi de puta denebilir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İster elimizle yapmış olalım, ister aklımız ve hayalimizle meydana getirelim, yaptığımız şeylerin hepsi, yaratıktır, yani Allahü teâlânın mahlûklarıdır. Hiçbirinin tapınmak için değerleri yoktur. Tapılmaya hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır. (2/9)

Üçüncü cild, 44. mektuptaki beyit ise şöyledir:

Allaha kulluk ederim, taptığım dergah bir,
Bir lahza ayrılmadım tevhidden, Allah bir!

Yaratana karşı vazifemiz
Sual: Yaratana karşı vazifemiz nedir?
CEVAP
Allahü teâlâya karşı vazifelerimiz şunlardır:
1- Bedenle yapacağımız işler: Namaz, oruç gibi ibadetleri yapmaktır
2- Ruhla yapacağımız vazife: Doğru itikad etmek etmektir.
3- Adaletle iş yapmak: Bu da, emaneti muhafaza, insanlara nasihat etmek ve İslâmiyet’i öğretmekle olur.

Salih ameller
Sual: Salih amelden kasıt nedir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Salih amel, İslam’ın beş şartıdır. Bir kimse bunları hakkıyla, kusursuz yaparsa Cehennemden kurtulur. Çünkü bunlar insanı günahlardan korur. Nitekim Ankebut suresi, 45. âyetinde mealen, (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı kötü işlerden korur) buyuruldu. Bir insana, İslam’ın beş şartını yerine getirmek nasip olursa, nimetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrünü yapınca, Cehennem azabından kurtulmuş olur, çünkü Nisa suresi, 147. âyetinde mealen, (İman eder ve şükrederseniz, azap etmem) buyuruldu. (1/304)

İbadetten sevap beklenir
Sual: S. Ebediyye’de orucun Allah’ın emri olduğuna inanmak ve sevab bekleyerek tutmak lazım olduğu bildiriliyor. Oruç gibi, namaz için de, aynı şekilde sevab beklemek lazım mıdır?
CEVAP
Elbette sevab beklemek lazımdır. Zekât da öyle, hac da öyledir.

İbadet kim için yapılır?
Sual: Hanıma (Namaz kıl!) diyorum, (Kılarsam senin için kılmış olurum, onun da kıymeti olmaz) diyor. (Oruç tut!) diyorum, (Senin için tutamam) diyor. Bunları, ben dediğim için yapsa bir mahzuru olur mu?
CEVAP
Hanımınızın sözleri çok yanlıştır. Ona su iç deseniz, (Senin emrinle içmenin kıymeti olmaz) denir mi? Neticede ihtiyacımız olan su içilmiş oluyor. Peygamber efendimiz, (Namaz kılın, oruç tutun, haram işlemeyin) diyor. Biz o bildirdi diye yapınca, Allah rızası için olmaz mı? Hoca vaaz etse, (Namaz kılmamak çok büyük günahtır) dese, biz de hocanın etkisinde kalıp, namaz kılmaya başlasak, hoca için mi kılmış oluruz? Hoca, (Oruç tutmak çok sevab) dese, biz de tutsak, hoca için mi olur? Çünkü oruç tutarken, hiç kimse olmasa da, yiyip içmeyeceğiz. Bu, Allah rızası için tutuyoruz demektir. Kimsenin olmadığı yerde yiyip içiyorsak, zaten oruç tutmamış oluruz. Namaz kılarken, vaktine, farzına, vacibine, sünnetine dikkat edeceğiz. Bunların hepsi Allah içindir. Bizim namaz kılmamıza vesile olana da elbette sevab olur. Koca, karısına (İçki içme!) dese, kadın da içki içmese, günahtan korunmuş olur. Günahtan korunmaya kim sebep olursa olsun, bir mahzuru olmaz. Zamanla alışır, artık kendi arzusuyla yapmaya başlar.

İbadet yerine hayır yapmak
Sual: Bazı kimseler, (Namaz kılmak yerine, birkaç yetimi doyurmak yeter. Hacca gidene kadar bir talebe okutmak, daha çok sevabdır. Oruç tutmak yerine, birkaç fakiri doyurmak kâfi gelir) diyorlar. O zaman zenginler bu işi parayla yaparsa, fakirler ne yapsın?
CEVAP
Böyle söylemek dini değiştirmek ve dini yıkmak olur, yani büyük sapıklıktır. Dinin kanunlarını şahıslar mı belirliyor? Dinin sahibi ne bildirmişse, o emre ve yasağa riayet etmek gerekir.

Bir kimse dünyadaki bütün yetimleri, fakirleri doyursa, hepsine birer ev verse, bir vakit kazaya bıraktığı namazının günahını ödeyemez, tutmayıp bir gün kazaya bıraktığı orucun günahını karşılamaz. Dünyanın bütün talebelerini okutsa, bir vakit farz namazın veya bir gün farz orucun yahut haccın sevabına kavuşamaz. Nafile ibadetlerin farzların yanında denizde damla bile olmadığını İslam âlimleri bildirmektedir. Bir vakit namaz kılmamak veya bir gün Ramazan orucunu tutmamak haramdır. Bir haramdan kaçmanın sevabı, bütün insanların ibadetlerinin toplamından üstündür. Bir hadis-i şerifte, (Çok az bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların [nâfile] ibadetleri toplamından daha iyidir) buyuruluyor. Her günah, Allahü teâlâya isyan olduğundan, büyüktür; fakat bazısı, bazısına göre küçük görünür. Bir küçük günahı yapmamak bütün cihanın nafile ibadetlerinden daha sevabdır, çünkü nafile ibadet yapmak farz değildir. Günahlardan kaçınmaksa farzdır. (Rıyad-un-nasıhin)

Kaynak :
Sorularla İslamiyet
Dinimiz islam

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Haarp Programi Nedir? - Dünyayi Bitirecek Program ”Haarp”
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:10 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



HAARP PROGRAMI NEDİR?

Yüksek Frekanslı Aktif Orora Araştırma Programı’nın kısa adıdır HAARP.

Bilindiği gibi, son yıllarda en fazla tartışılan konulardan biriside, küresel

iklim değişiklikleridir.

İklimler, istenildiğinde değiştirilebilir mi?

Bu tartışmalar uzun yıllardan beri yapılmaktadır. Bu gün gelinen noktada, bu

tartışma daha bir can alıcı şekle dönüşmüştür. Çevre ve doğa şartlarını

değiştirme mücadelesi, aslına bakılırsa son 50 yıldır devamlı olarak

tartışılmaktadır ve ABD başta olmak üzere, Rusya’da bu yönde önemli mesafeler kat

etmiş durumda.

İlk olarak Amerikalı matematikçi John Von Neumann iklim değiştirme deneylerine

başlamış. Bu deneyler özellikle soğuk savaş döneminde, ABD Savunma Bakanlığı ile

birlikte, daha o zamandan bazı iklim savaşı yöntemlerini öngörmüştü. Bu gün çevre

şartlarını değiştirme teknikleri, ABD ordusu tarafından uygulanmaktadır.

Bir süreden beri, bu konuda bir dizi kaynaktan

bilgisel düzeyde inceleme ve araştırma yapıyorum ve edinmiş olduğum bilgiler

neticesinde, ABD ordusunun, bu yönde hayli mesafe katettiği ve ileri düzeyde

teknikler geliştirdiği gerçeği ile karşı karşıya kaldım dersem yalan olmaz.

ABD ordusunun bu yönde yapmış olduğu çalışmaların kısa adıdır HAARP. Yani Yüksek

Frekanslı Aktif Orora Araştırma Programı. Bu araştırma programı, Yıldız

Savaşlarının bir parçası olarak geliştiriliyor ve bu programın en büyük özelliği,

atmosfer tabakasından işletilen ve dünyanın her tarafında tarım ve ekoloji

sistemlerini alt üst etmeye gücü olan bir kitle imha silahı.

Savaşan güçler açısından bu denli devasa bir kitle imha silahına sahip olmanın

hiç kuşku yok ki bir dizi avantajı vardır ve düşmanı zorlamak ve yok etmek adına

gücü elinde bulundurana önemli imkanlar ve seçenekler sunar. Bu seçenekler

arasında fırtına, sis, yağmur, sel, kasırga, kuraklık ve deprem gibi bir dizi

doğal afet yaratma seçeneği vardır.

Aynı zamanda iklim değiştirme teknolojileri, hem iç güvenlik ve hem de dış

güvenlik alanındaki önlemlerin önemli bir parçası olacağı gibi, aynı zamanda

uzayda hava şartlarını ekileyerek, yapay iklimler yaratmakta söz konusudur.

Aslında BM bu konuda 1977 yılında bir adım atmış ve o dönemde almış olduğu bir

kararla bu gibi iklim değiştirmeye yönelik çalışmaların yapılmamasına yönelik

“uzun süre etkili olacak vahim sonuçlara yol açabilecek olan çevreyi değiştirme

teknolojilerini yasaklayan” bir Uluslararası anlaşmayı kabul etmiş. Bu

teknolojilerin dünyanın yapısını değiştirme, bitki ve su örtüsünü ve atmosferini

yada uzay yapısını değiştirme olarak tanımlanmıştı. 1977 yılındaki bu anlaşmanın

özü 1992 yılında Rio de Janerio’daki Dünya zirvesinde de yinelenmek sureti ile

askeri amaçlı kullanım konusu bir tabuya dönüştürmüş.

Ne var ki dünyanın Jandarması ABD bu gibi hususları hiç bir zaman dikkate

almadığı için, 1992 yılından beri daha bir aktif olarak iklim değiştirme

teknikleri üzerinde çalışmalar yapmaya başlıyor.


1992 yılında ortaya çıkıyor. Alaska’nın Gokona yöresinde yüksek frekanslı radyo

dalgaları ile atmosferin üst tabakalarına çok yoğun enerji gönderebilen ve alan

yüksek frekans antenlerinden oluşuyor.

HAARP’ın finansmanı ABD Hava Kuvvetleri, ABD Donanması ve İleri Düzeyde Savunma

Araştırma Projeleri Ajansı
tarafından sağlanıyor.

Bu konuda ABD kaynaklarının yapmış olduğu açıklamalara göre HAARP’in amacı

araştırma için atmosferin üst düzeylerinde bazı küçük, yerel değişiklikler

oluşturmak.

Oysa bu konuda Uluslararası Halk Sağlığı Enstitüsü bir açıklama yapıyor ve

HAARP’in dev bir ısıtıcı gibi işlediğini, atmosferin üst düzeylerine feci düzeyde

zarar verebileceğini, dünyayı koruyan tabakada büyük yaralar açtığını söylüyor.

imagesPeki bu söylenenlerin dışında HAARP programında başka neler varmış?

Mesela radyo iletişim hatlarını kırabilecek silahlar üretmek HAARP programında

varmış.Mesela roket ve uzay gemilerine yerleştireceği aletlerle, elektrik

ağlarında büyük kazalara yol açabilecek bir silah oluşturmak da varmış.

Petrol ve gaz hatlarında ciddi kazalara yol açarak, akıl sağlığını

etkileyebilecek silah oluşturmakta HAARP programında varmış.

Dolayısı ile bu verilerin ışığından yola çıkarsak, insanlığın karşı karşıya

olduğu feci durum, akıl almaz boyutlarda. Şayet bu gibi silahların üretimi hayata

geçerse, ABD dünyanın bir çok bölgesine, inanılmaz zararlar verecektir. Başka

ülkelerin ekonomilerini direkt olarak yerle bir edebilecektir.

Eko sistemleri ve tarımı etkileme amacı ile kullanılabilir. Dünyanın bir çok

coğrafyasında istediği anda tarımı zayıflatabilir ve kendisine olan bağımlılığı

daha da bir direkt hale getirebilir.

Yani daha açık bir ifade ile, HAARP programı bir çok yönü ile diğer alışılmış

stratejik silah sistemlerini gölgede bırakıyor.

HAARP PROĞRAMININ AMACI

HAARP askeri ve sivil her iki amaca da yönelik olarak iletişim ve gözlem

sistemlerini zenginleştirmekte kullanmak ve anlaşılabilir hale getirmek için

özellikle üstünde durulan iyonosferin (yeryüzünden havanın 80 km yüksek kısmı )

davranış ve özelliklerinin anlaşılması için çalışılan bilimsel bir çalışmadır.

HAARP programı, dünya çapında iyonosfer tabakası hakkında araştırma olanaklarının

geliştirilmesi olmakla birlikte; (The Ionospherıc Research Instument-IRI), (HF)

yüksek frekans düzeyinde yüksek güçlü bir aktarıcıyı işletme olanağıdır.IRI,

İyonosferin belirli bir bölgesinin bilimsel bir çalışma amacıyla geçici olarak

uyarılmasıdır.

Bilimsel ve tanısal gözlem yapabilecek olan bilim takımı, uyarılan bölgede ortaya

çıkacak olan fiziksel gelişmeleri cihazları ile gözlemleyeceklerdir.
HAARP’ın resmi kaynaklardaki amaçları

Atmosferdeki termonükleer araçları kontrol edecek elektromanyetik vuruşları

gerçekleştirmek.
Denizaltılar ile haberleşmeyi kolaylaştırmak. Bu haberleşme ELF(Extremely Low

Frequency) ve VLF(Very Low Frequency) dediğimiz 30Hz-30KHz civarında

çalışmaktadır. ELF nin yan etkileri bilindiğinden mevcut ELF vericileri ile HAARP

vericileri değiştirilmek istenmektedir.
Radar sistemlerini geliştirmek.
Çok geniş bir alanda ABD ordusunun haberleşmesini sağlamak.
Cray ve EMass süper bilgisayarlarının yardımı ile yer altının tomografik

haritasını çıkarabilmek.
Petrol, doğalgaz ve mineral yataklarını tespit etmek.
Cruise füzesine benzer alçak irtifadan uçan füze ve hava araçlarını havada imha

etmek.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Teknik Bilgiler

Haarp İyonosferik Araştırma Olanağı, özellikle kuzey kutup dairesi yüksek

atmosfer tabakasını araştırma işlemidir.İşlem iki temel parçadan oluşur:

Yüksek güçte bir aktarıcı ve antenin (HF) yüksek frekans düzeyinde

işletilmesidir.Aktarıcı (Tranmitter), dikdörtgen düzlem dizilişinde ayarlanmış

çaprazlama ikiz kutuplu 180 antenlik bir sisteme 3.6.milyon Wat’a kadar yükleme

yapabilmektedir.

Bilimsel cihazların yaygın kullanım amacı, aktarma sisteminin araştırma esnasında

kullanımında üretilen etkisinin şafak iyonosferin arka planının gözlenmesidir.Bu

cihazların verileri gerçek zamanda dünya çapında internet ortamında da

izlenebilmektedir.

İyonosferik araştırmalar sırasında aktarıcılarca üretilen sinyaller, işletim

sistemine bağlı olarak birkaç on km.lik çapta, birkaç yüz metrelik kalınlıktan

100 ile 350 km arasında bulunan alıcı anten düzlemlerine yukarı doğru

yöneltilerek aktarılır.

İyonosferdeki HF yüksek frekans sinyalinin yoğunluğu iyonosferin her cm2 ne 3

mikrowattan küçük olup, güneşin gönderdiği ve dünyamıza ulaşan elektromanyetik

radyasyondan on binlerce kez, iyonosferi yaratan güneşin doğal kızılötesi (UV)

enerjisinden de yüzlerce kez daha azdır.

HAARP vasıtasına yerleştirilmiş çok hassas bilimsel cihazlarca üretilen küçücük

etkiler dahi gözlenebilmektedir ve bu gözlemler, güneş-toprak arası etkileşiminde

işlemin içinde oluşan yeni plazmaların dinamikleri hakkında yeni bilgiler


İYONOSFERİN ÖNEMİ

İyonosfer bilindiği gibi telsiz dalgalarını yansıtma özelliği keşfedildiğinden bu

yana haberleşme alanında kullanılmaktadır.Yeryüzünden 35 km ile 500 km arasında

bir yüksekliği içermektedir.Amerika’nın Sesi ve BBC gibi uluslar arası yayın

yapan kuruluşlar yıllardır bu hava katmanını kullanmaktadırlar.

Güneş patlamalarının ve güneşten gelen ultraviyole (kızılötesi) ışınlar ile

radyasyon bu katmanda bulunan gazları iyon adı verilen küçük parçacıklara

ayırmakta, katmanı oluşturan gazları elementlerine ayırmakta, bazı elementleri de

nötr veya yüksüz hale getirirken atomların elektronlarını da boşa

çıkartmaktadır.Bu işlem gece ve gündüz olarak değişim göstermektedir.Gerek

iyonosfer kullanılarak gerekse uydu sistemleri kullanılarak yapılan haberleşme,

gözlem gibi faaliyetlerde güneşin, yukarıda sayılan tesirleri olumsuz,

engelleyici etkiler yarattığı bilinmektedir.

Haarp projesi kapsamında geliştirilmiş sistemler de iyonosferin bu özelliklerinin

araştırılarak bu katmandan daha elverişli şekilde yararlanma olanağını arttırmak

ve kullanım düzeyini mükemmele çıkartmak olarak yorumlanmaktadır.

Bu Haarp sistemini anladığımız kadarı ile açıklamaya çalışırsak, yerdeki tesiste

bulunan bir aktarıcı antenle havaya radyo dalgaları veya elektrik verilmekte,

iyonosfer tabakasından geri yansıyan bu enerji yeryüzünde bulunan bir alıcı anten

tarafından emilerek iletişimin kesintisiz sürdürülmesi sağlanmaktadır.Radyo, Tv,

askeri haberleşme böylece kesintisiz olarak devam etmektedir.

HAARP İDDİALARI GERÇEK Mİ?

İlk önce böyle bir kurum ve kuruluşların olduğu bir gerçektir. İşte Listesi,

HAARP Sitesinden;

Puerto Rico, the Arecibo yakını Observatory-HIPAS (Amerika’ya ait)
Alaska Fairbank yakını Gakona
European Incoherent Scatter Radar site (EISCAT) (Norveç-Tromso )
Jicamarca, Peru;
Moscova yakınları, Rusya
Nizhny Novgorod (“SURA”)
Apatity,
Kharkov yakınları, Ukrayna
Duşanbe, Tacikistan.

Bu sitenin yazılarının yukarıdaki kısımlarını tercüme ederek bir fikir çıkarmaya

çalıştım.Ancak iddia edildiği gibi bu HAARP araçlarının depremler, kasırgalar,

tufanlar yaratmada kullanılabildiğine dair bir şey bulamadım.Yalnız İyonosfer

tabakasının tahrik edilmesi, iyonlaşmanın hızlandırılması gibi etkileri de dil

bilginiz kadarı ile okuyup anlayabilirsiniz.Bu tesis iddia edildiği gibi HF

yüksek Frekans ve ELF çok düşük frekansları üretmektedir.

Bu konuda yazılıp çizilenlerin çoğu açıkça “iddia”dan başka bir şey değildir.

Ama, Olur mu olur.Bunu iddia edip savunacak kadar bir bilgiye sahip olmasam da bu

iddialar da bu kuruluşun sitesinde hiç kaale de alınmamıştır.

Aksine tesislerinin resimlerini de internet ortamında insanlıkla

paylaşmaktadırlar.

Şimdi HAARP karşıtı açıklamalara bakalım ve teorileri destekleyen olayları

inceleyelim.

İklimleri değiştirebilir.
Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir.
Ozon tabakası ile oynayabilir.
Deprem yaratabilir.
Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.
Dünyanın enerji kuşakları ile oynayarak insan biyolojisini ve beynini

etkileyebilir.
Radyasyon yaymadan termonükleer patlama oluşturabilir.

Yalnız bir soru da sorulursa ne olur.?

Uydu teknolojisi bu kadar gelişmişken iyonosfer tabakasını sürekli inceleyip

gözlemlemek için Alaska’nın Gakona bölgesinde İyonosfer Araştırma ve Gözlem

evinde bilmem ne kadar insanı medeniyetten mahrum bırakacak şekilde çalışmalarına

değecek artı değer nerededir?
Sadece Amerika’nın Sesi ve İngiliz BBC ile dünya etrafında durmadan gezen ABD

askeri güçlerinin anında kesintisiz iletişimin sürdürülmesi için de bu kadar

masrafa gerek yoktur elbette.Dediğim gibi uydu teknolojisi var ne de olsa.

Burada yalnız haberleşme amaçlı değil gökyüzünü, güneşin tacının ve diğer gök

olaylarının da gözlemlenmesi de işin diğer yönüdür.Öyle yazmaktadırlar.

Ama bunlar içinde uzayda bir alay uydu, teleskop vs zaten vardır.
Ayrıca bu tesisin kurulması için Amerika’da bu kadar üniversite ve askeri kurumun

personel, kaynak, teknoloji ve bilgi ortaya koyduklarını da eklersek iddialar

abartı olmaktan çıkacaktır.Buyurunuz, Üniversiteler; the University of Alaska,

Stanford University, Cornell University, University of Massachusetts, UCLA, MIT,

Dartmouth University, Clemson University, Penn State University, University of

Tulsa, University of Maryland, SRI International, Northwest Research Associates,

Inc., and Geospace, Inc.

Şimdi de Askeri kurumlar; Air Force (Air Force Research Laboratory-Hava

Kuvvetleri Laboratuvarı), the Navy (Office of Naval Research and Naval Research

Laboratory-Deniz Kuvvetleri Lab.), ve the Defense Advanced Research Projects

Agency (Savunma ve ileri teknoloji projeleri araştırma ajansı).

Birkaç yıl önce Amerika’da ard arda 7-8 kez meydana gelen kasırgaların ardından

Amerika Çin mallarının ülkeye girişine izin verdi.Arkasından Çinde depremler ve

kasırgalar can almaya başladı.Üstelik bu kasırga ve depremler ne hikmetse Çin ile

ilişkileri iyi olan güney pasifik ülkeleri Myanmar, Pakistan, Vietnam ve

diğerlerinde meydana gelmiştir.

Tesis iddia edildiği gibi yüksek frekansta enve voltajda elektrik akımını

İyonosfer tabakasına göndermektedir.Umarım barışçıl amaçlardan başka bir amaçla

kullanılmaz.Atom silahlarından çok bunu tercih edenler de çok olabilir.

Şöyle bir itirafı da bir çok Amerikan ve Japon yaygın medya sitelerinde okuduktan

sonra yazma gereği duydum.Amacım kimseyi tahrik etmek değil sadece bilgilendirmek

ve insanlığa karşı insanlık borcumu ödeme isteğimdendir.Yoksa yüzlerce belge

sayılabilecek iddialar var.Sayan da var zaten.İşte o itiraf;
Ve çok önemli bir yetkiliden açık itiraf; “Bazılarının; elektromanyetik dalgalar

yolu ile iklimleri değiştirme, depremler yaratabilme, volkanları harekete

geçirebilme yeteneğine sahip silahlar geliştirdiğini biliyoruz.” (ABD Savunma

Bakanı William Cohen; 1997, Georgia Üniversitesi, “Terörizm, Kitle İmha

Silahları, Kitlesel İmha ve ABD Stratejisi” üzerine konferansta.)

Takdir, artık okuyanındır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Meteoroloji Nedir? Gelişimi Nasıl Olmuştur?
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:08 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Meteoroloji Nedir? Gelişimi Nasıl Olmuştur? Meteorolojist Kimdir? Hava Tahmini  Nasıl Yapılır?

Meteoroloji; kısaca atmosfer bilimidir. Yunanca “meteoron” kelimesinden adını

almıştır ve gökyüzünde olan olaylar anlamına gelmektedir. Eski yunanlılar

bulutları, rüzgarları ve yağmuru anlamak ve birbirleriyle ilişkilerini tespit

etmek için rasat yapmışlardır. Onlar için hava durumu önemliydi, çünkü hava

çiftçilerin ürün yetiştirmesini, denizcileri ve denizde seyahat edenleri

etkiliyordu. Bugün çevremizde, atmosferdeki değişim ve olaylardan dolayı bizleri

etkileyen daha ciddi ve önemli hava olayları vardır. Gezegenimizdeki atmosferin

davranışları ve etkisi gibi, zor ve karmaşık konulara çözüm bulmalıyız.

Eski Bir Bilim Dalı

Aristo’nun meteorolojinin babası olduğuna inanılmaktadır. Aristo “meteorologica”

adlı eserini M.Ö. 340 yılında yazmıştır. Aristo’nun yağmur, dolu fırtınası ve

bazı hava parametrelerine ait görüşlerinin bir kısmı doğru, çoğu ise yanlıştır.

Bu zamandaki diğer düşünürler gibi Aristo da mantık ve sebep yoluyla doğruya

ulaşacağına inanıyor ve dünyadaki doğal olayları anlamak için rasat yapılmasına

ihtiyaç olmadığını düşünüyordu.

Yüzyıllarca sonra, modern bilimin ilk yıllarında, bilim adamı olarak bilinen doğa

filozofları, doğayı gerçekten anlamanın yalnızca spekülasyon ve mantıksal

tartışmalarla olamayacağını farketmişlerdir. Dünyadaki olayları anlamak için,

bunları ölçmek, kaydetmek ve analiz etmek gerekir. Ancak, hava parametrelerinden

rüzgar yönü ve yağış miktarını ölçebilmek bile uzun zaman almıştır. Termometrenin

icadı M.S. 1600’lü yıllarda, atmosfer basıncını ölçen barometrenin keşfi ise

bundan birkaç yıl sonra olmuştur. Sonraki gelen 200 yılda, nem ve rüzgar hızı ve

atmosferdeki diğer önemli parametreleri ölçmek için meteorolojik aletler

geliştirilmiştir. Bilim adamları bu sistemleri kullanarak iklim olarak bilinen

uzun dönemli değişimleri kaydetmişlerdir. Bununla birlikte, fırtına, harekeyn,

tornedo ve diğer atmosferik olayların günden güne değişen davranışlarını anlayamamışlardır.

Meteorolojinin Gelişimi

1800’lü yılların ortalarında meteorolojistler, geniş alanları etkileyen hava

sistemlerinin (gelişimi, değişimi ile birlikte bunların yeryüzeyindeki

hareketleri sonucunda) bulutları, rüzgarları ve yağmuru oluşturduğunun farkına

varmaya başladılar. Bununla birlikte elde edilen bu bilgilerin dağıtımı, hava

sistemlerinden daha yavaş olduğu için kullanışlı olmuyordu. Sonra telgraf icat

edildi, hazırlanan raporlar başka merkezlere gönderilmeye başlandı. Amerika ve

Avrupa üzerine gelecek hava ve fırtınalar, hareketlerin doğuya olacağı esası ile

tahmin edilmeye başlandı. 1900’lü yılların başlarında Norveçli bir grup bilim

adamı atmosferik hareketleri temel fizik kurallarına uygulama çalışmasına

başladılar. Onlar, kütlesel olarak hareket eden büyük soğuk ve sıcak hava

kütlelerinin karşılaşmasını cephe olarak tanımladılar. Bu durum modern hava

tahminlerinin başlangıcıdır.

1940’lı yılların başlarında, ikinci Dünya Savaşı meteorolojiye büyük ilerlemeler

getirdi. Geniş ölçekli kara ve deniz alanlarındaki hava hareketleri, Kuzey

Atlantik ve Güneydoğu Pasifik üzerindeki geniş alanlar hava durumuna olan

bağımlılığı arttırdı. Üniversitelerin meteoroloji bölümleri hızla askeri

servislerde yetiştirdikleri genç elemanları hava tahmin uzmanı olarak

gönderdiler. Askerler aynı zamanda hava ve iklim konusundaki bilimsel

araştırmalara destek sağladılar. Radar gibi önemli meteorolojik sistemlerin

teknolojik gelişimi savaş zamanında sağlandı.

İkinci Dünya Savaşından bu yana, meteorolojistler atmosfer ve rasat konularında

birçok yeni teknik ve alet geliştirdiler. Onlar temel hava sistemlerini ve

harekeynleri, uyduları kullanak, şiddetli oraj merkezlerini, radar ve yüksek

kapasiteli uçakları kullanarak tespit ve tahmin ettiler. Ayrıca sayısal hava

tahmin modellerini geliştirerek, atmosferik işlemleri süper bilgisayarlarda

çalıştırarak atmosferin genel sirkülasyonunu ve davranışlarını analiz ederek her

ölçekte yağış bilgilerini elde ettiler.

Bundan 2000 yıl önce Yunan filozoflar gökyüzüne bakarak neler olduğunu anlamaya

çalışırlardı. Bu gün en eski bilim dalı olan meteoroloji olgunlaşmıştır.

Araştırmaların hedefi; biz, çocuklarımız ve torunlarımız için yaşamsal öncelikler

arz eden konularda, temel sorulara cevap aramaktır.


Meteorolojist Kimdir?

Meteorlojist kelimesini duyduğumuzda, genellikle aklımıza her akşam

televizyonlarda yarınki hava durumu ile en yüksek ve en düşük sıcaklıkları

söyleyen kişi aklımıza gelir. Birçok radyo ve televizyondaki hava durumu

sunucuları profesyonel meteorolojistlerdir, bazıları ise Milli Meteorloji

Merkezinden aldığı özel bilgileri aktaran sunuculardır. Amerikan Meteoroloji

Kurumu (AMS) Meteorolojisti özel eğitim almış bir kişi olarak şöyle

tanımlamaktadır: ”Atmosferin yeryüzünü ve yaşamı nasıl etkilediğini, atmosferdeki

parametreleri ve rasatları bilimsel ilkeleri kullanarak açıklayan ve anlatan

kişidir”. Bu genellikle lisans ve lisansüstü eğitim şeklinde lise ve

üniversitelerde verilir. Birçok meteorolojist lisans öğrenimlerini fizik, kimya,

matematik ve diğer alanlarda yapmışlardır. Atmosfer bilimi ise meteorolojik

bileşenlerin tanımlanmasında ve diğer atmosfer çalışmalarda kullanılır.

*Dünya Meteoroloji Teşkilatı 1998 yılındaki konsey toplantısında meteoroloji

personelini iki sınıfa ayırmıştır. Meteorlojist ve Meteoroloji Teknisyeni. Bu

konuda ayrıntılı bilgi “Guidelines for The Education and Training of Personel in

Meteorology and Operational Hydrology”WMO-N 258,Vol.1-Meteorology June 2000,

alınabilir.

Meteorolojist Olabilmek İçin Ne Tür Eğitimlere İhtiyaç Vardır ?

Lise: Meteorolojide kariyer için ilk adım, lisede (iyi dengelenmiş kolej)

hazırlık programına katılmaktır. Gerekli bilimsel dersler fizik ve kimya

konularını içerir. Yer bilimi kursları, atmosferik çevreye bakış için kıymetli

bir başlangıç sağlar. Günümüzde matematiksel yeterlilik, fiziksel bilimlerin her

branşında önemlidir ve bilgisayar temel bilimsel araçtır. Meteorolojist olmak

istiyorsanız, mümkün olan her çeşit matematik ve bilgisayar bilimleri kurslarını

almalısınız. İngilizceyi iyi konuşabilme ve yazma, bilimsel bilgiyi etkin olarak

paylaşmada önemlidir. Rusça, Almanca ve Fransızca gibi yabancı diller de atmosfer

bilimlerindeki uluslar arası gelişmeleri takip etmede yararlı olabilir.

Kolej ve Üniversite: Meteorolojide kariyer için en doğru yol, meteoroloji veya

atmosfer bilimlerinde diploma veren bir lisans programına katılmaktır. Birçok

ülkede bu tür eğitim veren kolej ve üniversite vardır. Bazıları, çok yönlü

meteorolojik çalışmalar sunarken, diğerleri zirai meteoroloji gibi özel alanlarda

odaklanır. Özel bir alan ile ilgileniyorsanız, size atmosfer bilimlerinde geniş

ve yoğun temelleri de verecek bir lisans programını seçmelisiniz. Araştırma

alanında bir kariyer sahibi olmak istiyorsanız, fizik, kimya, mühendislik veya

matematik alanındaki lisans programı sizi, atmosfer bilimlerinde lisanüstü

programda çalışmaya hazırlayacaktır. Meteorolojide kariyer için kolejden lisans

diplaması almak yeterli olmasına rağmen, lisansüstü eğitim daha fazla profesyonel

fırsatlar için kapıları açar. Atmosferik araştırmalara girmek istiyorsanız bir

master veya doktora derecesi çok önemlidir. Küresel değişim araştırmaları

alanınına girmek istiyorsanız, meteoroloji ve temel fizik bilimlerine ilave

olarak oşinoğrafi, jeofizik, biyoloji ve ekoloji gibi konularda da kurslar

almalısınız.

Meteorolojist Ne İş Yapar?

Meteorolojistlerin yaptığı işlerden bazıları sizin için sürpriz olabilir.

Meteorolojistler atmosferik araştırmalar, öğretmenlik, hava tahmini ve

meteorolojik uygulamalar gibi birçok konuda çalışırlar.

Atmosferik araştırmalar:

    Dünya genelinde, geçmiş ve halihazır dataları toplayarak sıcaklık trendlerine

(değişim) göre GLOBAL ISINMA konusunda görüş belirleme konusunda çalışırlar.

İklimdeki geçmiş değişimleri araştırırken mümkün olduğunca, atmosferik işlemlerle

bugünkü görünümü yakalamak için en yüksek ve en hızlı bilgisayarları kullanırlar.

Su buharı, bulutlar ve kardaki değişimleri ve geri dönüşleri inceleyerek, sera

etkisi ve global ısınma trendindeki değişiklikleri ortaya çıkarmaya çalışırlar.

Atmosfer-okyanus ilişkileri, buzullar yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlarla da

ilgili çalışma yaparlar. Bu çalışmalar global değişim araştırmaları ve yer

sistemleri bilimi adı altında yapılmaktadır.
    Birçok araştırma grubu, radarlarla mikrobörst alanında, uçak parçaları ve

diğer aletlerin araştırmalarında çalışırlar. Uçuş emniyetini sağlamak için, hava

alanlarına otomatik rüzgar-sheari dedektörleri ve ikaz sistemleri

yerleştirmişlerdir.
    Meteorolojistler, kirleticilerin kimyasal değişimi, taşınımı, kaynakları ve

modelleme konusunda atmosfer kimyacıları ile işbirliği yaparlar.
    Birçok bilim adamı küresel ısınmanın başlangıcının 1988 yılında görülen

kuraklık olarak düşünmektedir. Kuraklık, tarımsal üretimi doğrudan

etkilemektedir. Hava modellerindeki kısa dönemli değişiklikler, Dünya gıda

üretimini etkileyen sel ve kuraklıklara neden olmaktadır.
    Araştırmacılar harekeyn ve onların anlaşılması ve doğru tahmin edilmesi

konusunda da çalışırlar
    Meteorlojistler 1980’li yıllardan itibaren yeni radar sistemlerini kullanarak

kuvvetli fırtına ve tornado olayını da büyük bir doğrulukla tahmin etmeye

çalışırlar. Bu sistemlerden gelen yüksek çözünürlüklü datalar, tehlikeli hava

sistemleri hakkında iyi tahmin (Meteorolojik Uyarı) yapmayı sağlar.

Araştırmacı meteorlojistler; diğer temel fizik disiplinlerindeki bilim adamları,

kimyacılar, fizikçiler, matematikçiler, okyanus bilimcileri, hidrolojistler ve

çevrebilimi branşındaki diğer bilim damları ile çok yakın çalışırlar.

Matematikçiler ve bilgisayar uzmanları atmosferik işlemlerdeki modellerin

bilgisayarda dizayn edilmesinde meteorolojistlere yardım ederler.

Meteorolojistler ve okyanus bilimcileri okyanus-atmosfer etkileşimi konusunda;

Araştırmacı meteorolojistler ise bitki ve hayvanların atmosfer içerisindeki

birbirlerine olan etkilerini anlamak için biyolojistlerle, global ısınmanın

etkileri ve sonuçları için politikacılar ve ekonomistlerle birlikte çalışırlar.


Meteoroloji Mühendisliği

Meteoroloji mühendisliği, atmosferdeki sistemlerin (atmosferik cephe, jet,

fırtına vb.) ve atmosferdeki olayların (yağmur, rüzgar, bulut, yıldırım, hava

basıncı vb.) izlenerek verilerin elde edilmesi ve bu verilerin bir bütün içinde

değerlendirilerek günlük hayatta uygulanmasının sağlanmasıdır.

Başka bir deyişle METEOROLOJİ MÜHENDİSLİĞİ; hava tahmini yapmanın ötesinde,

atmosferdeki tüm olayların incelenmesi, onların dünya üzerindeki etkilerinin

açıklanması ve yorumlanmasının yanısıra atmosferik olayların dünya üzerindeki

olumsuz etkilerine karşı, gelişmiş en son teknoloji ve bilimsel kavramlar

kullanılarak çözümler üreten bir mühendislik dalıdır.
Meteoroloji Mühendisliği çok yaygın olarak bilinen hava tahmin çalışması

yapmasının yanında, esas itibari ile su konusu ile ilgili olmak üzere “Proje

Hidrolojisi” çalışmaları, Akım Gözlem İstasyonları (AGİ) kurulması, işletilmesi

ve değerlendirilmesi, Meteoroloji Gözlem İstasyonu (MGİ) kurulması işletilmesi ve

değerlendirilmesi ayrıca suyla ilgili her türlü çalışma ve proje geliştirilmesi

konularında çalışmaktadır.
Verilen Meteoroloji Mühendisliği hizmetleri günlük yaşamda çok geniş bir

yelpazeye yayılmıştır. Enerji, sanayi, tarım, havacılık, denizcilik, imalat,

turizm, şehirleşme, ekonomi, sigorta, ormancılık, askeri, v.b alanlarda verilen

mühendislik hizmetleri bunlardan bazılarıdır. Özellikle günlük yaşama yönelik

meteoroloji karakterli doğal afetlerin tahmini, erken uyarı, planlama eğitim ile

bu afetlerin önlenmesi ve etkilerinin azaltılmasına yönelik çözümlerin

üretilmesinde verilen meteoroloji mühendisliği hizmetinin önemi sosyo-ekonomik ve

sosyo-kültürel açıdan ele alındığında daha iyi anlaşılacaktır.
Dünya nüfusuyla birlikte çevre ve su kaynaklarının korunması 21. yüzyılın en

önemli sorunlarından biri haline gelecektir. Çevre ve su kaynaklarının

korunmasına yönelik veri toplama, analiz ve ortaya çıkan sorunlar için çözümlerin

üretilmesinde diğer mühendislik disiplinleriyle birlikte meteoroloji

mühendisliğine büyük görevler düşmektedir.

Program öğretim süresi 4 yıldır. Fen ve Mühendislik dersleri ağırlıklı bir eğitim

yapılmaktadır. Bu eğitim boyunca atmosfer hareketlerini ve özelliklerini izlemek,

atmosferin dünya üzerindeki tüm yaşamı nasıl etkilediğini gözlemek, araştırmak,

anlamak, açıklamak ve öngörmek amacıyla gerekli olan bilimsel prensipler

öğretilir ve en son teknolojiler tanıtılır. Böylece meteoroloji ve atmosfer

bilimleri ile ilgili her konuda çalışabilecek mühendisler yetiştirilir.
Öğretim süresinin ilk yılında temel mühendislik bilimlerinin gereği olan Fizik,

Matematik, Kimya gibi dersler verilmektedir. İlerleyen yıllarda mesleki derslerin

ağırlıkları artmaktadır. Hava analizi ve tahmini, Tarım ve orman meteorolojisi,

Biyometeoroloji, Hava kirliliği ve atmosfer kimyası, Güneş ve rüzgar enerjisi,

Oseanografi, Mühendislik ekonomisi, Bulut dinamiği ve yağış fiziği, hava

modifikasyonu, Atmosferik radyasyon ve atmosferde enerji dengesi, İklimsel analiz

ve iklim değişiklikleri, Denizcilik ve uçuş meteorolojisi, Mikrometeoroloji, Su

kaynaklarının geliştirilmesi ve işletilmesi, Hidroloji ve hidrometeoroloji, Tibbi

meteoroloji, vb. gibi atmosfer bilimlerinin çeşitli uzmanlık alanlarında dersler

verilir.

Son yıllardaki gelişmeler nedeniyle Meteoroloji Mühendisliği hidroloji alanında

büyük bir aşama kaydetmiştir. Proje hidrolojisi ile meslek, özel sektör

kapılarını sonuna kadar aralamıştır. 2006 yılı itibari ile birçok Meteoroloji

Mühendisi baraj gölet ve diğer su yapılarının su potansiyeli hesabı, taşkın

debisi hesabı, baraj rezervuar işletme çalışmaları, sulama suyu ihtiyacı gibi

mühendislik hidrolojisi çalışmalarında aktif olarak doğrudan veya partime olarak

çalışabilmektedir.
Bunun yanında son yıllarda hidroelektrik enerji santrallerinin devlet tarafından

teşvik edilmesi neticesinde özel sektör tarafından geliştirilen projelerde aktif

olarak çalışmaktadır. Yine bu kapsamda su ölçüm istasyonu kurulması, işletilmesi

ve değerlendirilmesi, debi ölçümleri yapılması işlerinde çalışmaktadırlar.
Meteoroloji Mühendislerinin bugün itibari ile özel sektörün dışında yoğun olarak

çalıştıkları resmi kurumlar şunlardır: Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü,

Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ) Genel Müdürlüğü, Devlet Meteoroloji İşleri

(DMİ) Genel Müdürlüğü ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi. Bunun

yanında Çevre ve Orman Bakanlığı, Büyükşehir Belediyelerinde çalışan

meslektaşlarımız da mevcuttur.

Hava Tahmini Nasıl Yapılır?Prensip ve Metotları Nelerdir?

Hava tahmini meteorolojinin kalbinde yer alır, bu işle yoğrulan birçok genç

insan, milyonlarca insanın yaşamı etkileyen hava olaylarını doğru tahmin etmeye

ve açıklamaya çalışırlar. Meteorlojistler bu alanda yaptığı çalışmalarla

özellikle son 30 yılda hava tahmininde önemli ilerlemeler kaydettiler. Beş günlük

tahminler Kuzey Amerika ve Avrupa’yı içermektedir. 1970’li yıllardan beri üç

günlük tahminler büyük bir doğrulukla yapılmaktadır. Genel olarak yağış ve

sıcaklık tahminleri yedi gün ve daha fazla sürelerde kullanılabilir doğrulukta

yapılmaktadır. Bazı meteorolojistlar iki haftalık hatta daha uzun sürede

tahminlerin yapılabileceğine inanmaktadır. Tropik okyanuslar ve atmosfer

arasındaki ilişkilere ait yeni bilgiler, bölgesel iklim modellerinin aylık tahmin

edilebilmesini mümkün kılacaktır.

Hava tahminleri birçok insanı ve birçok ülkeyi etkiler. Bizim üzerimize gelen

hava yüzlerce km. uzunluğunda ve birçok büyük alanların üzerinden (değişim ve

gelişimle) geçerek gelirler.

Her gün televizyonda görülen tahminler, dünya üzerindeki birçok ülke ve milli

meteoroloji merkezinin ve milyonlarca meteorolojistin emeğinin ve çalışmasının

son ürünüdür. Günde dört kez 10.000’e yakın istasyondan yer rasat bilgileri ve

denizlerden milyonlarca deniz rasadı toplanmaktadır. 500 den fazla rawinsonde

rasadı yüksek atmosfer bilgilerini elde etmek için yapılmaktadır. Atmosferde

neler olduğunu anlamak için ayrıca radar, uçak ve uydulardan bilgiler

alınmaktadır. Bu bilgiler Amerika, Rusya ve Avustralya’da bulunan Dünya Hava

Merkezlerine ulaştırılmaktadır ve bilgisayarlarda işlenerek küresel analiz ve

tahmin ürünleri ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda bu bilgiler Milli Meteoroloji

merkezlerine ulaşarak oradaki tahminciler tarafından bölgesel, şehir ve

kasabaların tahmini yapılmaktadır. Onlar aynı zamanda hazırladıkları milli ve

bölgesel tahminleri yayıncı meteorolojistler vasıtasıyla radyo ve televizyonlarda

yayınlarlar. Milli Meteoroloji Merkezinde bulunan tahminciler havacılık ve tarım

endüstrisi gibi geniş halk kitlelerini ilgilendiren alanlarda yardımcı olurlar.

Ayrıca küçük ölçekli ve ayrıntılı tahminler (belediyelerin kar, tuzlama vb.) özel

tahmin grupları tarafından hazırlanır. Özel tahminciler bazı tarımsal ürünler,

fiyatlar ve bunları etkileyen hava şartları ile ilgili çalışırlar. Atletizm,

futbol ve golf turnuvalarını ilgilendiren hava tahminleri de bu ekipler

tarafından yapılmaktadır. Gaz ve elektrik şirketlerin üretim, iletim ve

planlamaları için soğuk ve sıcak havalarla ilgili bilgi verirler. Ayrıca milli ve

lokal radyo ve televizyonları kullanarak, kendi meteoroljistlerini meşgul etmeden

kamuoyuna bilgi ulaştırırlar. Hava tahminleri ve uyarıları Meteoroloji

Teşkilatları tarafından sağlanan en önemli hizmetlerdir. Tahminler; devlet ve

endüstri kesimi tarafından can ve malı korumak ve operasyonların etkinliğini

artırmak için, bireyler tarafından ise günlük aktivitelerini geniş ölçekte

planlamak için kullanılmaktadır .

Profesyonel olarak eğitilmiş meteorolojistler tarafından uygulandığı gibi;

günümüzde hava tahmini gelişmiş teknolojik araçların kullanımı ve bilimsel

prensip ve yöntemlere bağlı olarak oldukça gelişmiştir. Tahmin tutarlılığında

1950’li yıllardan beri erişilen dikkate değer gelişme, teknolojik gelişmeler,

temel ve uygulamalı araştırmalar, yeni bilgi ve yöntemlerin hava tahmincileri

tarafından uygulanmasının doğal sonucudur. Yüksek hızlı bilgisayarlar,

meteorolojik uydular ve hava radarları hava tahmininin geliştirilmesinde önemli

rol oynayan araçlardır.

Geçmiş yıllarda tahmin tutarlılığındaki en önemli kazanım, 1-5 gün aralığındaki

tahminde olmuştur. Tahmin tutarlılığının (doğruluğunun) yükseltilmesine birkaç

faktör katkıda bulunmuştur. Bu faktörlerin arasında en önemli olanı fizik

kanunlarına dayanan Sayısal Hava Tahmin Modellerindeki daha fazla gelişmedir ki

bu modeller, orta ve yüksek enlemlerde hava değişimini günden güne etkileyen

yüksek ve alçak basınç merkezlerinin oluşumunu ve gelişimini tahmin

edebilmektedir. Bu modeller, ilk uygulamaya girdiği çeyrek yüzyılı aşkın zamandan

bu yana sürekli gelişmiştir. Bir sayısal tahminde çözümlenen çok büyük sayıdaki

hesaplamaların yapılabilmesi için gerekli olan bilgisayarların kapasitelerinin

artmasıyla, modeldeki gelişme geniş ölçekte çalışmayı mümkün hale getirmiştir.

Diğer birkaç faktör tahmin tutarlılığının yükseltilmesine önemli ölçüde katkıda

bulunmuştur. Bu faktörlerden biri, model tahminlerinin alan ve doğruluğunun

arttırılması için istatistiksel geliştirilmesidir. Diğeri, meteorolojik uydular

tarafından sağlanan gelişmiş gözlemsel olanaklardır. Tahmin tutarlılığındaki

artış için üçüncü ana neden, tahmin modelleri için hazırlanan başlangıç

durumlarındaki devam eden gelişmedir. İstatistiksel yöntemler, bir modelin tek

başına yapabileceğinden daha çok meteorolojik parametre çeşidinin tahmin

edilmesine olanak verir ve istatistiksel yöntemler, özel alanlarda coğrafik

bakımdan daha az doğru model tahminlerine yeni bir şekil verirler. Günümüzde

uydular, atmosferin küresel ölçekte ve sürekliye yakın bir sıklıkta izlenmesi ve

uzaktan algılanması olanağını sağlar. Başlangıç koşullarındaki gelişme, gözlem

sayısının artması ve hesaplama tekniklerinin daha iyi kullanımının bir sonucudur.

1-5 günlük tahminde, sağlaması başarıyla yapılan sayısal hava tahmin modelleri

günümüzde sınırlıdır ve 10-14 günlük periyot için tahmin yapma yeteneği henüz

kanıtlanamamıştır. Aylık tahmin açısından bakılırsa, tahmin yöntemleri ve

araçları dinamiksel ve istatistiksel tekniklerin bir karışımıdır. Sayısal hava

tahmin modellerindeki son gelişmeler, özellikle ayın ilk 10 günü için, tahmin

girdisinin dinamik kısmının daha büyük bir önemi olduğunu göstermektedir.

Mevsimsel açıdan bakıldığında, kullanılan herhangi bir dinamik teknik yoktur ve

tahmin tamamıyla istatistiksel araçlara dayanmaktadır. Aylık ve mevsimlik

aralıklarda, ne teoride ne de pratikte günlük hava değişimleri tahmin edilebilir

değildir (tahmin edilemez) ve bunun yerine tahmin, bir ay veya bir mevsimlik

tahmin periyodu için normallerinin altında veya üzerinde olabilecek ortalama

sıcaklık veya toplam yağışın olasılığı ile ilgilidir. İstatistiksel tahmin

yöntemlerindeki gelişmeler, aylık ve mevsimsel tahmindeki bazı deneyimlerin

sonucudur, bu da bilgiyi gerçek kullanıcılar için daha güçlü hale getirir. Hem

sıcaklık hem de yağış tahminlerindeki deneyim, mevsim, yer ve durumla da değişim

göstermektedir. Bazı bölgelerde mevsimsel tahminler, mevsimin başlangıcında

gözlemlenen havanın devamlılığına dayalı tahmin veya ortalama koşullara dayalı

tahminden daha iyi değildir.

Anormal ısınma, soğuma, nemlilik ve kuraklığın ısrarlı modellerini meydana

getiren geniş sirkülasyon anomalilerinin sebebi iyi anlaşılamamıştır. Buna

rağmen, bu anomalilerde yer şartlarının (örneğin; kar, buz tabakası, deniz yüzey

sıcaklığı ve toprak nemi gibi) önemli rol oynadığı konusunda kanıtlar vardır.

Günümüzde geliştirilmekte olan modeller, uzun vadeli hava tahminlerinde

geliştirilmiş bir anlayış ve bunları tahmin etmede geliştirilmiş bir yetenek için

temelleri sağlar.

Çok kısa tahmin periyotları için (0-6 saat) temel ilgi, küçük ölçekte, kısa

süreli, orajlar, tornadolar, taşkınlar gibi genellikle şiddetli olaylarda ve

kuvvetli sis, donan yağmur gibi tehlikeli olmayan lokal hava olaylarında

odaklanır. Küçük ölçekli hava sistemlerinin matematiksel modellemesi için gelişen

olanaklar olmasına rağmen, spesifik olayların tahmininde modellerin pratik olarak

uygulanması, atmosferin gerekli detayda gözlenmesindeki güçlük ve maliyet

sebebiyle henüz olanaklı (makul) değildir. Bu duruma bir istisna, topoğrafik

özelliklerin sebep olduğu deniz meltemleri ve dağ dalgaları gibi lokal rüzgar

sistemlerinin tahminidir. Böyle sistemlerin sayısal tahminini yapmak olanaklıdır

ve günümüzde geliştirilmektedir.

Küçük ölçekli hava tahmininde fiziksel yöntemlerin uygulanmasındaki güçlük

açısından şu an önemli olan, bu havanın küçük aralıklarla gelecekteki gelişimi ve

hareketinin tahminciler tarafından belirlenmesi, izlenmesi ve tanımlanmasıdır.

Hava radarları ve sabit yörüngeli meteorolojik uydular bu amaç için özellikle

önemlidir ve bu araçların kapasiteleri ve yararlanabilirlikleri sürekli olarak

geliştirilmektedir. Uyarıların hızlı iletimi ve yeterli uyarı şebekesinin

kurulması da çok kısa vadeli tahminde önemli elemanlardır. Bu alandaki gelişmeler

de devam etmektedir.

Tropikal fırtına veya harekeyn kısa vadeli tahminde özel önemi olan olaylardır.

Günümüzde meteorolojik uyduların yardımıyla bu sistemler, seyrek datanın

bulunduğu okyanus alanları üzerinde belirlenebilmekte ve izlenebilmektedir ve

bunların şiddet tahmini yapılabilmektedir. Uçak keşifleri ve yer radarları, kıyı

bölgelerde yaşayanlar için, fırtınaların doğru bir şekilde izlenmesine ve

şiddetlerinin güvenilir olarak belirlenmesini sağlamaktadırlar.

Geçmiş yıllarda istatistiksel ve sayısal tahmin modellerinin birlikte

kullanılması ile tahmin tecrübelerinde bir artışın başlamasına rağmen,

ekstratropikal siklonların davranışlarının tahmin edilmesinde yapılan

gelişmelerle tropikal siklonların şiddetindeki değişimler ve hareketinin tahmin

edilmesindeki gelişmelerde hız alınamamıştır. Bu yavaş ilerleme için ana neden

sayısal tahmin modellerinde kullanılmak üzere yeterli datanın olmayışıdır. Bu

modellerin sınırlı uygulaması sebebiyle harekeyn tahmininde insan kanaatleri

ağırlığını koymuştur.

Şu anda uygulanan yöntem, bir veya iki gün önceden fırtına tehlikesi uyarısı

vermektedir. Yöntem hangi bölgelerde en büyük hasarın olma ihtimali olduğunu ve

özel önlemlerin hangi bölgede alınması gerektiği hususunda zamanında uyarı

vermekte daha az başarılıdır.

Mevcut hatalı tahminlerin yararlılığı, değişik hazırlık çalışmalarını

değerlendirirken karar vermeye yardım etmede sofistike (karmaşık) istatistiksel

modellerin uygulanmasıyla artırılmıştır.

Yukarıdaki değerlendirme, tahmin pratiklerinin günümüzdeki durumu ve geçmiş

yıllardaki önemli bazı başarılı sonuçların en önemlilerinin özet bir raporunu

sunmaktadır.Tutarlılık ve becerinin şu anki seviyesinin tam anlamıyla ne

olduğunun açıklanması arzulanmaktadır. Bundan sonraki ifadeler ılıman kara

alanları ve Kuzey yarımkürenin yüksek enlemleriyle ilgilidir. Deneyim (beceri)

seviyeleri, Kuzey Yarımküredeki okyanuslar ve Güney Yarımkürede bu bölgelerdeki

gözlem sayısının azalmasına bağlı olarak daha düşüktür. Tahmin becerisi objektif

olarak, verilen tahmin setinin doğruluğu ile havanın değişmeyeceğinin tahmini

(ısrar veya havanın ortalama şartlarda seyredeceğini farz etmek (klimatolojik

tahmin)) gibi basit prosedürlerle elde edilen benzer tahmin setinin doğruluğunun

karşılaştırılması ile belirlenebilir. Tahmin doğruluğu seviyesi bu basit

yöntemlerle erişilen doğruluk seviyesinden yüksek olmaz ise tahmin başarısından

söz edilemez.

    0-12 saatlik periyot için: Bu zaman diliminde hava tahmininin doğruluğu, daha

çok tahminde istenilen gerekliliklere bağlıdır ve hava durumu ile değişkenlik

gösterir. Bu zaman aralığında, genel hava durumu ve trendlerinin tahmini önemli

ölçüde ustalık gerektirir. Bununla beraber periyodun artmasıyla tahminde yer alan

alansal ve zamansal detaylar azalır. Küçük, kısa süreli, şiddetli lokal

fırtınaların davranışları yalnızca birkaç dakikadan 1 saate kadar olan periyotlar

için tahmin edilebilir. Mezoölçekli (orta ölçekli) sistemlerin (yatay yönde

yaklaşık 1-100 km. uzanan sistemler) sayısal similasyonu ile birleştirilmiş

kuvvetli konvektif fırtınaların son günlerdeki gözlemsel çalışmaları,

tahmincilere oraj gelişim tahmini ve konvektif sistem gelişiminin çok kısa vadeli

tahminini yapmak için büyük katkı sağlamaktadır. Squall hattı, cepheler ve

kuvvetli yağış alanları gibi geniş ölçekli olayların davranışları 6-12 saate

varan zaman aralığı için genellikle tahmin edilebilirdir. Büyük siklonik

fırtınalara bağlı hava değişimleri, bu zaman aralığında iyi tahmin edilebilir.

Düzgün olmayan arazi ve yer düzensizliklerinin sebep olduğu aşağı doğru kuvvetli

rüzgarlar, boğaz rüzgarları ve diğer özellikler birkaç saat sonrası veya daha

uzun bir periyot için genellikle tahmin edilebilir. Yeni keşifler ve sürekli

artan kapsamlı veri işleme sistemlerinin bir sonucu olarak bu zaman aralığında

tahmin tutarlılığında önemli gelişmeler beklenmektedir.
    12-48 saatlik periyot için: Büyük ekstratropikal hava sistemlerinin sıcaklık,

yağış, bulutluluk ve hava kalitesi yönünden günlük değişimleri ile gelişme ve

hareketlerinin başarılı bir şekilde tahmini bu zaman aralığında

yapılabilmektedir. Sayısal hava tahminindeki tutarlılık 1980’li yıllar boyunca

gelişmeye devam etmiştir. Örneğin, 1987 yılında 48 saatlik deniz seviyesi basınç

tahminindeki tutarlılık 1977 yılındaki 24 saatlik tahmindeki tutarlılık ile

aynıdır. Yıkıcı potansiyellerdeki hızlı değişimlerin iyi tahmin edilememesine

rağmen, tropikal fırtınalar tahmini yararlı olacak şekilde yapılabilmektedir. Ek

olarak, kuvvetli fırtınalar içerisindeki genel alanlar ve bu alanlarda oluşması

muhtemel orajlar önceden 48 saate varan zaman dilimi için açıkça

belirtilebilmektedir. Buna rağmen yukarıda belirtildiği gibi, bireysel lokal

fırtınaları oluşum zamanı ve yeri tam olarak bu aralıkta tahmin edilememektedir.
    3-5 günlük periyot için: Büyük fırtınalar ve soğuk dalgalar gibi büyük-

ölçekli sirkülasyon olayları genellikle 3-5 gün öncesinden tahmin

edilebilmektedir. Günlük sıcaklık tahminleri, deneyimde klimatolojik tahmine

oranla 3 günde iyi olmasına rağmen 5 günde daha düşüktür. Yağış oluşum

tutarlılığının, 3 günlük ve en fazla 5 günlükte, deneyimde zayıf olduğu görülür.

Sayısal hava tahmin tutarlılığı da bu periyot için gelişmeye devam etmektedir.

Günümüzde 5 günlük tahminler, 10 yıl öncesinin( yaklaşık olarak) 3 günlük

tahminleri kadar tutarlıdır. Tutarlılıktaki benzer artış, orta-seviye atmosferik

sirkülasyon modellerinin ve büyük oranda da sayısal model tahminlerinden elde

edilen sıcaklık tahminlerinde de oluşmuştur.
    6-10 günlük periyot için: Bu periyot için ortalama sıcaklık ve yağış bazı

deneyimlerle tahmin edilebilir. Sıcaklık, genellikle yağışa göre daha iyi tahmin

edilebilir. Günlük maksimum sıcaklıklar periyodun ilk iki günü için makul

seviyede tahmin edilebilmektedir.
    Aylık ve mevsimsel tahminler: Ay veya mevsim için ortalama sıcaklıklar ve

yağış için zayıf bir beceri mevcuttur. Ortalama sıcaklığı tahmin etmedeki

ustalık, ortalama yağışı tahmin etmedekinden daha yüksektir. Bir ay ya da

mevsimdeki günlük hava değişimlerinin önceden tahmin edilmesinde kanıtlanabilir

bir beceri yoktur.

Bir tahminin yararı, yapılanlar gibi, bir olayın tahmin edilmesi veya başka bir

deyişle oluşum olasılığının belirlenmesinin kullanıcıları bilgilendirilmesi ile

artar, örneğin; günlük sıcaklık tahmini ve bazı aylık ve mevsimlik bakış

açısından olasılık hesapları, havaya duyarlı işlerle meşgul olanlara, eğer

havayla ilgili maliyet ve kayıplar değerlendirilebilirse, potansiyel faydalar

sunmaktadır.

Bütün bu zaman aralıklarında tahmin tutarlılığı ve yeteneklerini artırmak için

fırsatlar vardır. Teorik çalışmalar sonucu bilinir ki, her bir günün yararlı

tahmini için sınır 10-14 gün ilerisidir. Bu teorik limit, 5-7 gün olan mevcut

pratik sınırı önemli ölçüde aşmaktadır. Aradaki bu boşluğu kapatmak için neler

başarılmalıdır ve neler gereklidir:

    Uydu, uçak ve şamandıra sistemlerinin yararlılığının artırılmasıyla küresel

gözlem şebekesindeki gelişmeler;
    Özel alan deneylerinden elde edilen data setlerinin yorumlanması ve diğer

teorik yaklaşımlar ile model fiziğinde gelişmeler; ve
    Modellerde koşturulan hesaplama prosedürlerinde ve bilgisayarların hız ve

bellek kapasitesindeki gelişmeler. Çok kısa süreli tahminle ilgilenildiğinde;

eğer tamamen işletilebilirse, şiddetli hava olaylarının tahmin ve uyarısında

başarıda önemli gelişmelere ulaştıracak birkaç son teknolojik gelişme vardır. Bu

gelişmeler şunlardır:
        Diğer şeyler arasında, tornado oluşturan ana mezosiklonları ve ölümcül

uçak kazalarına neden olan oraj mikroburstlerini belirleme yeteneğine, ve daha

yerel ve zamanında uyarılarını değerlendirmek, tahmincilere yardımcı olmak için

detaylı yağış bilgisi sağlama kapasitesine sahip Doppler Radarlar,
        Kuvvetli fırtına bölgesinin hemen hemen devamlı gözetimini sağlayan,

belirleyen ve kendi başlarına fırtınaları izleyen uydu görüntüleri ve sondaj

sistemleri,
        Eşi görülmemiş zamansal çözünürlükte rüzgar, sıcaklık ve nem ölçümlerini

sağlayan gelişmiş yer tabanlı sondaj sistemleri,
        Tahminciler için ekranda gösterim, yönetim ve şiddetli fırtına analizi

için zorunlu olan büyük miktar ve çeşitlilikteki datayı hızlı kavramayı olanaklı

kılan etkileşimli bilgisayarlar,
        Datanın hızlı iletimi ve uyarıların zamanında dağıtımı için gerekli cihaz

ve sistemler.

Çok kısa vadeli tahminde, son zamanlarda tamamlanan ve gelecek için önerilen,

şiddetli fırtınaların alan araştırmaları ve tropikal siklonlar, squall hatları ve

geniş oraj kompleksleri gibi orta veya mezo-ölçekli hava sistemlerinin sayısal

modellemesindeki son zamanlardaki gelişmelerin bir sonucu olarak çok kısa vadeli

tahminde de gelişmeler beklenmektedir. Kış fırtınaları gibi, geniş ölçekli

sirkülasyonların iyice içine sokulmuş mezo-ölçekli özelliklerin daha iyi

kavranması son yıllarda kazanılmıştır. Bu araştırma alanı, atmosferdeki değişik

ölçekteki hareketler arasındaki etkileşimi kapsamakta ve tahmin yeteneklerinin

geliştirilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır.

Uzun vadeli tahminle ilgili olarak; aylık ve mevsimsel ortalamaları tahmin

etmede, geniş-ölçekli, okyanus-atmosfer etkileşimi ve ilgili konular hakkındaki

mevcut araştırmalardan, genişleme, okyanus-atmosfer sistemlerinin küresel

gözlemlerinden ve uygun sayısal tahmin model uygulanmasından ortaya çıkacak bazı

gelişme sinyalleri vardır. Bunun yanında, bu aralıklarda tahmin yetenekleri

teorik olarak daha iyi kanıtlanabilene kadar sadece makul beklentiler garanti

edilebilir. Küçük gelişmelerin bile önemli ekonomik faydası olmalıdır.

Hava tahmini düzenli bir iş olarak meteorolojinin bir uygulamasıdır. Matematiksel

eşitliklerin kullanımındaki tecrübe kadar çok tecrübe ister. istidlalciler sapma

derecesini anlamak için daima atmosferin tahmin edildiği gibi davranıp

davranmadığını izleyerek aşamalar üzerinde dururlar. Bu sapma derecesi

görüldüğünde daha uygun alternatifler derhal ortaya çıkarılmalıdır. Böylece

istidlalciler genellikle hava olaylarının gelişimine çalışmalı ve onları doğru

tecrübeleri ile formüllerine yerleştirmelidirler.


Hava Tahmin Metotları

Bugünkü hava tahmin metotları geniş bir sahada değişir. Bir taraftan dinamik ve

istatiksel metotlar kullanılır ki bunlar çok karışıktır ve yüksek kapasiteli

bilgisayarlar kullanılmalıdır. Diğer taraftan tecrübeyi bilgisayar çıktısına

ilave etmek pratikte önemli bir rol oynayacaktır.
I-Fizik eşitliğine dayalı tahminler:

Eğer halihazır durum tam olarak biliniyor ve halihazır durum ile bu durumun

değişme oranı arasında dinamik bir ilişki ortaya konulabiliyorsa gelecek durumu

tahmin etmek ve hesaplamakta mümkündür. Bu, nümerik hava tahmini olarak ta

bilinir ve pratikte kullanılır. Bu metotla ortaya çıkan ürünler bütün dünyadaki

hava tahminleri için esas teşkil eder.
II-Istatistiklere dayanan tahminler:

Geçmişteki bilgi ve tecrübeler belli olayların davranışı hakkında çokça bilgi

sağlamaktadır. Geçmişle geleceğin ilişkilendirilebileceği istatiksel tarzda bu

tecrübeler formüle edilebilir. Yani “dün ve bugün ne oldu” ve “yarın ne olacak”

arasındaki bağ, geçmişteki benzer olaylardan istatiksel olarak elde edilebilir.

Istatiksel olarak elde edilen tahminler bir olasılık ifade ederler. Bu tip bir

tahmin aşağıdaki gibi olacaktır:

Yarınki en olası azami sıcaklık 25 °C dir: Aktüel azami sıcaklığın 23 °C ile 27

°C arasında olma şansı %90 dır. Bu tip olasılık tahmini NWP (Sayısal Hava

Tahmini) bilgileri kullanılarak yapılır.
III-Tecrübeler:

İç içe girmiş işlemlerle uğraşırken, genelde her olaya değer tahsis etmenin hiç

bir yolu yoktur. Bununla beraber geçmiş tecrübelerden ve yerel etkileri hesaba

katarak her olaya bir değer tahsis edilebilir. Az önce anlatıldığı gibi

tecrübelerden elde edilen bilgilerin çoğu tahmincinin kendi formulasyonunda bir

araya getirilmelidir. NWP rehber materyallerin etkili kullanımı için bu bilgiler,

bu formulasyonda güncel hale getirilir.
Hava Tahmin Prensipleri

Hava tahmini “süreklilik prensipleri” ne dayanır. Bunlar 5 sınıfa ayrılmışlardır.
1- Süreklilik:

Burada varolan durumun belli bir zaman için devam edeceği varsayılmaktadır. Bu

varsayım başka herhangi bir tahmin tekniği için minimum seviye olarak kabul

edilmektedir. Bu tekniğin yeteneği, sürekliliğin yeteneğinden daha az ise bu

teknik kullanışsızdır. Bununla beraber çok kısa vadeli tahmin için süreklilik

bazen kullanılmaktadır.
2- Tandans Sürekliliği:

Burada varolan tandansın belli bir zaman için devam edeceği varsayılmaktadır. Bu

varsayım çok kısa vadeli tahmin için bazen kullanılmaktadır.
3- Periyodikliğin Sürekliliği:

Burada varolan periyodikliğin belli bir zaman içinde devam edeceği

varsayılmaktadır. Bu varsayım daha çok uzun vadede olayların yarı periyodik

oluşumlarını tahmin için bazen kullanılmaktadır.
4- Geri Kalma Zamanı Sürekliliği:

Burada, biri daha önce gerçekleşen iki olay arasındaki geri kalma zamanının

varlığı varsayılmaktadır. Bu iki olay aynı veya farklı yerlerde olabilir. Bu

teknik en muhafazakar teknik olarak bilinmekte ve şimdi sinoptik veya yerel

olarak kullanılmaktadır.
5- Modelleme:

Burada modelin ileri gideceği varsayılmaktadır. Son olarak modelleme tekniği,

bilgisayar teknolojisi kullanılarak nümerik simulasyonda görüldüğü gibi tahminin

tüm branşlarında ünlü olmuştur. Meteorolojide atmosferik hareketin dinamik

modeli, Nümerik Hava Tahmini Operasyonel Modeli (NWPOM) gibi rutin kullanıma

konulmuştur.

NWPOM; kısa vadeli tahminler (12-48 saatlik) için, sinoptik kartlarda görülen

sinoptik ölçekli atmosferik olaylar dikkate alındığında neredeyse tam isabet

seviyesine ulaşmıştır. Bu model orta vadeli tahminler (3-5 günlük) için hatırı

sayılır bir başarı seviyesini de göstermektedir.

Tahminlerin çeşitli sınıfları için ve ayrıca hareketleri de değişik ölçekleri

için kullanılan nümerik modelleme teknikleri yakın gelecekte yenilenecek ve

geliştirilecektir.

Genel Sirkülasyon Modeli ve Iklim Modeli (yerel modelin yanında) şu anda çok

detaylı bir şekilde gözden geçirilmektedir.

Meteorolojist ile bir doktor arasında birçok ortak nokta vardır. ikisi de kendi

alanlarında iyi eğitim almışlardır. Ancak eğitim ve araştırmadan elde edilen

bilgiler, sıkça rastlanan kompleks durumlarla karşılaşıldığında yeterli

olmamaktadır. Bununla beraber şu açık bir gerçektir ki nümerik modelleme ürünleri

tahmincinin yükünü hafifletmektedir. O ayrıca kendi formülasyonunu yeni devirler

için gözden geçirmeli ve daha ileriye götürmelidir. Bu tip karşılıklı etkileşim

sayesinde gelişme ve ilerleme beklenecektir.



Kaynak:Meteoroloji Genel Müdürlüğü

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mantarlar Hakkında Bilgi
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:06 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Mantarlar Hakkında Bilgi


Mantarlar (Latince: fungus mantar, fungi mantarlar), çok hücreli[1] ve tek hücreli[1] olabilen ökaryotik[2] canlıları kapsayan bir canlılar âlemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır.

Halk arasında kav mantarı, küf mantarı, maya mantarı, mildiyö mantarı, pas mantarı, puf mantarı, rastık mantarı, şapkalı mantar gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar âlemi içerisinde incelenirler.

Dünyanın her yerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000[3] kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bu yüzden mantarlar üretici değil, ayrıştırıcıdırlar.

Tarihçe

Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir.[3] Bira üretiminde, ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dinî ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır.[3] Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbî amaçla kullanılmışlardır.[3][4] Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Devir’de (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa Paleolitik Devir'e (yontma taş devrine) kadar uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetleri olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür.
Üremeleri

Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar.[2]. Her iki durumda da spor oluştururlar. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha hareket organeli ( yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur.

Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar;

        Somatik safha: Mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha,
        Üreme safhası: Sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha.

Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar;

        Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı,
        Bir hücereden ibaret bir yapı,
        Hifsi bir yapıdadırlar.
        Hifler, renksiz, ince, uzun iplikler olup yan yana gelerek miselyum adı verilen dokuyu, miselyumlar da tallus adı verilen yapıyı oluşturur.

Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır.

Önemleri

Mantarlar insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptirler. Ekosistemin önemli parçalarıdır. Son iki milyar yıldır bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. Orman ekosistemlerinde karbondioksit salınımı gerçekleştirmektedirler. Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hale getirirler. "Mikoriza[5]" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitki de mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları emer[6]. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar.
Mantarlar nemli olan her yerde yetişebilirler.

Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar[2]. Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yaralanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir.

Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içki endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokfor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar. Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yaralanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar[7] da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır.

Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içkilerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces[5] türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloidlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır[5][8].
Yetiştiriciliği
Ustilago maydis mantarı Şili gibi bazı ülkelerde mısır bitkisinde yetiştirilir ve gıda olarak kullanılır.

Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'da gıda olarak mantar yetiştirme bir endüstri halini almıştır. Çin'de mantar yetiştiriliciği 600 yıl öncesine kadar dayanır. Avrupa'da ise1650'li yıllarda Fransa'da kültür mantarı yetiştiriciliği başlamıştır. Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar.

Zararları ve zehirlenme

Mantarlar bitkilerde çoğunlukla hastalığa neden olurlar.

Birçok yabani mantar doğadan toplanıp yenebilir ve çoğunun kültür türlerinden daha lezzetli olduğu söylenir. Fakat doğal yetişmiş mantarları toplayan kişi bu konuda uzman olmadığı takdirde zehirlenme ve ölümlerle karşılaşılabilir. Çünkü bazı mantarların çok küçük bir miktarı bile insanı öldürecek kadar zehirlidir. Zehirli mantarları zehirsizlerden ayırmak için genel bir kural yoktur.

Yenebilen ve zehirli, mantarlar yan yana yetişebilirler. Bazı yenebilen ve zehirli türler birbirine o kadar benzer ki bunu ancak bir mantarbilimci ayırt edebilir. Zehirli mantarların tadı yenebilen mantarlarınkinden farklı değildir. Etinin rengi, kokusu ve tadı ile bir mantarın zehirli olup olmadığı anlaşılamaz.

Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir[9]. Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır[3]. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir[10]. Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar. Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar. Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felaketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'de ise Bengaldeş'de Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur[3].

Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış inançlar da zehirlenme olaylarını arttırıcı etki yapar. Zehirli mantarları salyangozların yemediği, ağaçlarda yetişen mantarların zehirsiz olduğu, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği, zehirli mantarların iç kısmının koparılınca mavileştiği ve kurutulmuş mantarların zehirlemediği gibi bilgiler yanlıştır. Bu bilgilere güvenerek mantar yemek kesinlikle doğru değildir.

Mantarlar, ılıman iklimlerde elbiselerin, kameraların, teleskopların, mikroskopların ve diğer optik malzemelerin küflenerek zarar görmesine neden olurlar. Petrol ürünleri, deri gibi organik maddeler de mantarların besin olarak kullandığı ürünlerdir. Çürükçül mantarlar aynı zamanda tomruk ve kerestelerin, ağaçtan yapılmış eşyaların çürüyerek kullanılamaz hale gelmesinden de sorumludurlar. Ayrıca evlerde, marketlerde besinleri bozarak milyarlarca dolarlık zarara neden olurlar. Gıdalarda oluşturdukları mikotoksinlerle[7] toksik zehirlenmeler yol açabilirler. Özellikle okratoksinler[8] ve aflatoksinler, böbreklerde ve karaciğerde hasarlara neden olurlar. "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm[11][12] denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır[3].

Su Mantarları

Suda yaşayan mantarlar eşeysiz olarak kamçılı zoosporlarla ve eşeyli üreme izogami, aniogami, oogami, gametagogami veya soma-togami ile olur.[13]

Sümüksü Mantarlar :

    Myxomycetes
    Labyrinthulales

Algsi Mantarlar :

    Phycomycetes
    Chytridales
    Blastocladiales
    Monoblepharidales
    Hypochytriales
    Saprolegniales
    Peronoporales

Sınıflandırmaları
Mikroskobik bir mantarın hifleri ve sporları

Sınıflandırmada bitkiler âlemi içinde ele alınmaları bilim adamları arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Her ne kadar Uluslararası Botanik Nomenklatür Kodunun kurallarına göre adlandırılıp sınıflandırılsa da, bitkilerden farklı bir âlem olarak ele alınmışlardır. İlk taksonomik gruplandırılma eşeysel sporlarına göre yapılmıştır. Günümüze kadar mantarlar, gamet, gametangia, sporokarp ve sporlarının özelliklerine, hayat döngülerindeki sitolojik ve morfolojik özelliklerine göre sınıflandırılmıştır.

Mantarlara ait ilk sınıflandırma Linnaeus tarafından yapılmıştır. "Species Plantarum" adlı kitabında mantarları Cryptogamia Fungi sınıfında toplamıştır. İlk modern mikolog ve mikolojinin kurucusu olan Antonio Micheli, mantarları 1719'da yayımladığı "Nova Genera Plantarum" adlı eserinden toplamıştır[14]. Carl Woese (1981), sınıflandırmasını filogenetik kurallara göre yapılmıştır.[3] Monofiletik grup olarak düşünülmüş olan mantarlar, artık üç farklı grup olarak düşünülmektedir. Bu sınıflandırma fungi olarak bilinen organizmaların birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olmadıklarını kabul eder. Buna gore mantarlar,[3];

                Âlem : Fungi

                                    Bölüm : Chytridiomycota
                                    Bölüm : Zygomycota
                                    Bölüm : Ascomycota
                                    Bölüm : Basidiomycota

                Âlem : Stramenopila

                                    Bölüm : Oomycota
                                    Bölüm : Hypochytiridiomycota
                                    Bölüm : Labyrinthulomycota

                Âlem : Protista

                                    Bölüm : Plasmodiophora
                                    Bölüm : Dictyosteliomycota
                                    Bölüm : Acrasiomycota
                                    Bölüm : Myxomycota

Yenilebilen mantarlar
Mantar_50px.png Önemli Uyarı: Vikipedi mantar maddeleri sadece bilgilendirme amaçlıdır. Buradaki bilgileri kullanarak mantar toplamayın. Zehirli ve yenilebilen mantarları birbirinden ayırt etmek bazen çok zor olduğundan yabani mantarlar sadece uzmanlar tarafından toplanmalıdır.

Ölümcül seviyede zehirli olan mantar türlerinin sayısı tüm mantar türlerinin sayısına oranlandığında oldukça azdır. Diğer zehirli mantarların bir kısmı ise pişirildiklerinde bu niteliklerini kaybetmektedir. Doğadan toplanan yenilebilen mantar türlerinin sayısı ise hiç de az değildir. Bu türlere ekonomik değerleri ve lezzetleriyle ile köylülerin bütçelerine ciddi katkılar sağlayan Morchella ( Kuzu Göbeği) Mantarları iyi bir örnek teşkil eder. Zehirli ve yenilebilen bazı mantar türlerinin ayırdedilmesindeki bazı zorluklar ve yaşanan ölüm olayları nedeniyle kültür mantarlarının yiyecek olarak tüketilmesi önerilmektedir. Mantarların yenilebilen bir türü olan parazitler bitkilerde de bulunur. Bu durumda ilişki tek yönlüdür. Bu parazit içine girdiği bitkiye anında bulaşır ve öldürür.
Yenilebilen mantar türleri
Mycena interrupta
Boletus edulis
Coprinus comatus
Bir yer yıldızı - Geastrum saccatum
Morchella esculenta

    Agaricus campestris
    Amanita caesarea
    Armillaria mellea
    Boletus badius
    Boletus bovinus
    Boletus edulis
    Boletus elegans
    Boletus luteus
    Cantharellus cibarius
    Chroogomphus rutilus
    Coprinus comatus
    Craterellus cornucopioides
    Fistulina hepatica
    Hydnum coralloides
    Hydnum repandum
    Hygrophorus chrysodon
    Lactarius deliciosus
    Lactarius salmonicolor
    Lactarius volemus
    Lepiota procera
    Morchella conica var. deliciosa
    Morchella esculanta var. rotunda
    Phlegmacium variecolor
    Pleurotus cornucopiae
    Pleurotus ostreatus
    Polyporus squamosus
    Polyporus sulphureus
    Russula delica
    Sparassis crispa
    Tricholoma terreum

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Arşı Aala Nedir? Peygamberimizin arkada gözü mü vardı?
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:03 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Arşı Aala Nedir?

Peygamberimizin arkada gözü mü vardı? Arkasını nasıl görürdü?
illuminatinin Taptığı Her Yeri Gören Göz "RA"nın Gözümü?
Yoksa Halifeyi Raşid - "Essaabr olan Allah  dan önceki" Sondan bir önce olan ve  Mehdi olan "Ra" Yani "Raşid" in gözümü?

أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى  وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى  عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى  عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى  إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى  مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى  لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى  أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى

E fe tumârûnehu alâ mâ yerâ. Ve lekad raâhu nezleten uhrâ.  İnde sidratil muntehâ. İndehâ cennetul me’vâ. İz yagşes sidrate mâ yagşâ. Mâ zâgal basaru ve mâ tagâ. Lekad raâ min

âyâti rabbihil kubrâ. E fe raeytumul lâte vel uzzâ.

Yoksa siz, onunla gördüğü şey hakkında mı tartışıyorsunuz? Ve andolsun ki, onu başka bir inişinde de gördü.  Sondan bir önce olan sidrede yani SINIRDA. O’nun (  Sidretül

Münteha’nın) yanında Meva Cenneti (  vardır). O zaman Sidre’yi SINIRI kaplayan kaplamıştı. Göz (  gördüğünden) şaşmadı ve (  onu) aşmadı. (  Başka bir Göz ile baktı, ve o göz

ile gördüğü onu Yanıltmadı).Andolsun ki o, Rabbinin büyük âyetlerinden (  bir kısmını) gördü.  Lat ve Uzaa  menat  ve (  Ra) ile gördüklerimniz gibi  o da gördü.

(  Sadakallahul Aziym NECM Suresi 12. ,13.,14.,15.,16.,17.,18.,19. ayetleri)

Birisi bana, allah aşkına  kuranada"enraehüstağne" gecen ayetin  yerini söylesin bulamiyorum. kuranmi kayip ayetmi yok oldu nerde bu ayet internette yok, akillarinda kuran ola

hafiz olan birsi bu ayete  bana nerde hangi ayette söylesin, internete yazsin aramalarda ciksin bu ayet lütfen.

ve  hadilserde gecen

Yüce Allah Kur'ân'da buyruyor ki :  "Muhammed'in gözü şaşmadı ve sının aşmadı." (  Necm, 17).
îbn-i Adiyy, Beyhakî ve îbn-i Asâkir Aişe'den şöyle rivayet ederler :  O demiştir ki :  "Peygamber Efendimiz, ışıkta gördüğü gibi karanlıkta da görür idi."
Beyhakî'nin rivayetine göre, bu hususu îbn-i Abbas şöyle ifade etmiştir :  "Resulullah Efendimiz, gündüzleyin ışıkta gördüğü gibi, geceleyin karanlıkta da görürdü."
Buharı ve Müslim, Ebu Hüreyre'den ittifakla şöyle rivayet ederler :  O demiştir ki :  "Bir defasında Resulullah Efendimiz bizlere hitaben :  "Siz benim yalnız ön tarafı mı

gördüğümü sanıyorsunuz? Vallahi sizin rükunuz da, secdeleriniz de bana gizli değildir! Ben sizi arkamdan da görmekteyim" buyurdular.
Müslim ise Enes'ten şöyle rivayet eder :  "Resulullah Efendimiz buyurdular ki :  Ey insanlar! Ben sizin imamınızım. Rükû ve secdelerinizi benden önce yapmayınız. Çünkü ben sizi,

hem önümden, hem de arkamdan görmekteyim."
Abdürrâzzâk, Hâkim ve Ebu Nuaym da Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet ederler :  "Peygamberimiz buyurdu :  Ben ön tarafımı da, arka tarafımı da görürüm." Yine Ebu Nuaym Ebu Saîd el-

Hudrî'den şöyle nakleder. O demiştir ki :  "Bir defasında Peygamberimiz, "Ben arkamdan da görürüm!" buyurdular.
El-Humeydî Müsned'inde, îbn-i Münzir Tefsîr'inde ve Beyhakî, Mücâhîd'den naklen demiştir ki :  "Peygamberimiz (  s.a.v.), önünden rahatlıkla gördüğü gibi, arkasından ve saflar

arasından da rahatlıkla görürdü." Mücahid bu açıklamayı, aşağıdaki ayet-i celile dolayısıyla yapmıştır. Şöyle ki :  "O ki, gece namaza kalktığın zaman seni görüyor. Secde

edenler arasında senin dolaşmanı da görüyor." [4]
Alimlerimiz diyorlar ki :  Bu Önden de, arkadan da görmek işi; hakiki bir idraktır ve mucize kabilinden olup Peygamberimiz'e mahsustur; O'na ait büyük özelliklerden biridir.

Sonra bu görme işinin, O'nun iki gözüyle olması da caizdir. Ve görülen şeyin karşısında bulunma şartı olmaksızın, yani harikulade bir şekilde görmesi gerçekleşmektedir. Ehl-i

sünnet'e göre, görülen şeyle karşı karşıya bulunmak şart değildir. Hak olan da budur. Nitekim ahirette Allah'ı görmek de haktır. Fakat bunda da karşı karşıya bulunmak şart

değildir.
(  Bazıları da demiştir ki :  Peygamberimiz'in arkasında iğne deliği kadar bir gözü vardı. Onunla hiçbir engel tanımadan görür idi. Bu tefsir ise, zayıftır. Kabul edilemez bir

durumdadır.) (  Suyûti)[5]
Cenâb-ı Hak daha sonra, rahim olduğunu bildirmesinin peşinden, bu rahmetin sebebi gibi olan hususu belirtmiştir. Bu da, Hz. Peygamber (  s.a.s)'in kıyam edişi (  gece kalkıp

namaz kılışı) ve secde edenler arasında dolaşmasıdır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır :
[4] Şuara suresi, 218, 219
[5] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi :  1/117-118.

[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]


أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِن يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِx

“Yoksa onlar :  "Allah'a karşı yalan düzüp-uydurdu"mu diyorlar? Oysa eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok edip-ortadan kaldırır ve Kendi kelimeleriyle

hakkı hak olarak pekiştirir (  gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.” [Şura Suresi, 24]

Tefsirü’l-Kummî eserinden :

Babam; İbn Ebû Necrân aracılığıyla Muhammed b. Müslim’den rivayet etti :

Ebû Cafer [Muhammed Bakır aleyhisselâm] buyurdu ki :

Ayette geçen [Şura Suresi, 24] “Allah batılı yok eder” demek ortadan kaldırır demektir. “Hakkı sözleriyle gerçekleştirir” ile kastedilen ise Hz. Muhammed’in soyundan gelen el-

Kâim [Mehdi aleyhisselâm]’dır.”

Meclisî, Bihârü’l-Envâr, Beyrut, 1404, c.24, s.176.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Hz. Âdem’in yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar deccaldan daha büyük bir fitne yoktur."

(  Hadis-i Şerif , Müslim, Fiten, 126)


Mehdiyle ilgili olarak da Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Onu gördüğünüzde, buz üzerinde sürünerek de olsa, gidip ona biat edin. Çünkü o, Allah'ın halifesi olan Mehdidir.”

(  Hadis-i Şerif , İbnu Mace, Fiten, Hadis No : 4084)

yine deccalla ilgili
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Sizi ondan sakındırırım. Hiçbir peygamber yoktur ki, kavmini ondan sakındırmış olmasın. Ben size, hiçbir peygamberin onun hakkında demediği bir şeyi söylüyorum :  Onun bir gözü

kördür.”

(  Hadis-i Şerif , Müslim, Fiten, 95)

bu hadise yorum ise allahu alem burdaki bir gözü kördürden kasdedilen Yani, maddiyatı görür, maneviyatı görmez. Sistemi de sırf dünyaya yöneliktir.

[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]

وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَّا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَن قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكَثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtunâd dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illâd dehr, ve mâ lehum bi zâlike min ilmin, in hum illâ yezunnûn. Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin

mâ kâne huccetehum illâ en kâlû’tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn. Kulillâhu yuhyîkum summe yumîtukum summe yecmeukum ilâ yevmil kıyâmeti lâ raybe fîhi ve lâkinne ekseran nâsi lâ

ya’lemûn.

Meali  :

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ve :  “O (  hayat), dünya hayatımızdan başka birşey değildir, ölürüz ve diriliriz. Ve bizi dehrden (  zamandan) başka birşey helâk edemez.” dediler. Ve onların bu konuda ilimden

(  nasipleri) yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar. Onlara âyetlerimiz beyan edilerek okunduğu zaman onların delilleri (  iddiaları) :  “Eğer siz sadıklarsanız (  doğru

söyleyenlerseniz), babalarımızı getirin!” demekten başka birşey olmadı. De ki :  “Allah sizi yaşatır, sonra öldürür. Sonra sizi, hakkında şüphe olmayan kıyâmet günü (  biraraya)

toplar.” Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

(  Sadakallahul Aziym CASİYE Suresi 24. 25. 26. ayetleri )

[Resim: 147370216121331.gif]

yukardaki hadisde gecen "Onun bir gözü kördür.” sözünü yorumluyan diyorki  :  "bir gözü kördürden kasdedilen Yani, maddiyatı görür, maneviyatı görmez. Sistemi de sırf dünyaya

yöneliktir." o zaman bu illuminati gözü ile temsil edilmek istenilen göz ne o zaman? onlar dünyayi o tek gözle izlediklerini söylüyorlar zaten. daha deccal aramaya lüzüm varmi,

onlar resmen kendilerinin deccaliyat örgütü olduklarini alenen bildirip, onu temsil ediyorlar zaten, o halde o grubun 33 dereceden masonlari, afedesiniz götlerindeki gözleriyle

dünyayi görürler ve izlerler. ve bu da nerden cikdi deyince, biz müminler neden namazda, secde ve rukuda kicmizi havaya dikeriz diye, fransiz gavuruda karikatür yapip soruyordu,

sebebi işde, Allah insanlarin kicina bir adet dürbün, kainati gözleyici göz koymuş ki, ondan bakinca onun kainati gözüküyor, ve onunla kim ne yapmiş, ve ne yapiyor gözüküyor.

işde inanmayan dangillaraaciklama :  almancada g ö t e "arschloch" denilir "g ö t de li gi" demek işde. Allahu tealanin yukarlarda semada bir yerdede onun arşu aalasi varmiş

deniyor, yani arş ne o zaman bilirmisiniz, işde Allahu Tealanin kainati izledigi, ve ordan yönettigi o dürbüne ve aygita verilen isim, yani diyorki kuranda  : 

[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]



إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ

İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alâl arşi yudebbirul emr(  emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznihî, zâlikumullâhu rabbukum

fa'budûhu, e fe lâ tezekkerûn

Meali  :

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah, semaları ve yeryüzünü 6 günde yaratandır. Sonra arşa istiva etti. Ordan veya onunla İşleri düzenler, ve O’nun izni olmadıktan sonra ( 

olmadıkça) bir şefaatçi, yani ögretici olmadan, ondan haberdar olmak yoktur. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Artık O’na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

(  Sadakallahul Aziym YUNUS Suresi 3. ayet )

[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]



الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا

Ellezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alâl arşir rahmânu fes’el bihî habîrâ

Meali  :

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Gökleri ve arzı (  yeryüzünü) ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Rahmân arşa istiva etti. Öyleyse onu (  arş nedir), bundan haberdar olana sor.

(  Sadakallahul Aziym FURKAN Suresi 59. ayet)

Peygamberimizin arkada gözü mü vardı? Arkasını nasıl görürdü?

ve Hz. Peygamberin ashaba safları düzeltmelerini isterken

“Saflarınızı düzgün tutun, Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum” dediği sahih hadisle sabittir.

(  bk. Buhari, Ezan, 71-72; Müslim, Salat, 125(  434); Nesaî, İmamet, 27)

bu hadis gösteriyorki Muhammed, o insanin kicindaki dürbünü acabiliyordu, ve kicindaki gözü ilede arkasini ve kainati görüyordu.
yani işde o 33 derceden bir mason olan kimseninde, bu örgüt kicindan girip, o kicicndaki dürbünü acmasani ögretiyor, ve kici ile dünyayi görmeye başliyor, ve derece derece yani

gözü nereye kadar görcek onun dercesini bagli iş de 33 dereceden demek en yüksek demek, yani "arş a istiva" ve ordan yönetmek demek
işde zamanin kutbuda mesala mekkede otururken, o bilmem, almanyadaki bir sofisine müdahele edip yönetiyor, düşünkü icindeki kaianatin özel dügmeleri var, ve ondan sen bakinca

ordaki bir dügmeye dokunman, almanyadaki ahmete dokunman gibi, yine adnan okdar bir dua ögrtiyor diyorki tirnaginin ucundan dünyayi gösteren dua diyor, neymiş o dua, halbuki

işde kicindaki gözü acik olmayanin dua etmesi bir işe yaramaz, ancak o kicindaki gözü acilinca görebilir, yani dürbünü acilmasi lazimki görsün, ve neden secde yapariz yani

dürbüüüüüün işde azizim. hak o dürbünü görür amma, Allahin senin kicinami ihtiyaci var, kainati görmek için, hayir, Allah Hz Ademi yaratmadan önce secdede yokdu, namazda yokdu,

o dürbün denen arşlochda yokdu, götde yokdu, göt sonradan icad oldu. öyle olunca Allahin semada bir yerde Arşu Aala denilen özel bir dürbünü, büyük kocaman bir dürbünü var

zaten, ordan bakip görüyor demiyormu o ayette, arşdan bütün işleri emredip yönetir demiyormu yunus suresinde. nedir o Arş, işde insanlarin ve hayvanrinda KICINA onun bir

numunesini takmişki, senin kicdan, namazda secde edince bakar, yine senin kainatini görür, sen namaz kilmasan bile, senin sifatin olan cibilliyatin olan bir havan varki,

hayvanlarin cogu zaten ruku eder vaziyette, yani dürbüne bakilcak halde duruyor, yani egilmesini gerek yok, zeten egik durumda yani, öyle olunca senden bakmasa bile, senin

cibilliyatindan bakar bilir bulur, yine ordan bakmasa yukardaki arşdan bakar görür.
hani derler ya "bu adamin kicinda gözü var herşeyi görüyor" derler, essaf adamin kicinda gözü vardir, ona Arapca dübür veya türkce dürbün derler işde.

Fok baliginin bıyığına sonar sistemi diye bir göz takıp bıyığından ardını önünü yukarısını aşağısını gösteren allah, yine kedilerin kulak sistemeni duvarinda östesini duyabilcek

br kulak takan Allah yine yarasalara radar sistemi, takip radar ve dalga ile gece ve gündüz görmesini saglayan, yine kedilere takdigi gece görme duyusu yani kedi gözü denilen

yeni kameralara takilan özel bir göz sistemi ,aydinlatsmi icinde olan vwe gecedede gündüz gibi görebilen  bir kamereman göz takan Allah, iki cihanin habibi muhammede, arkasini

görebilcek bir göz takmasi mi garip, buna mi kudrerti yetmiyor a dangil müslüman ve böyle dangillerden biriside musftafa islamoglu ve bu hadisi "arkasinida görürdü" hadisini

şöyle yalanlayip tenkid ediyor.

Mustafa İslamoğlu yine Sahiheyn Hadislerine Çatıyor

...Çok daha ilginci, Buharı ve Müslim başta olmak üzere birçok hadis mecmuasının naklettiği bir hadisin sonradan kazandığı çok ilginç yorumdu. Ebu Hüreyre'den :  Resulullah

buyurdu :  "Siz işte şu önümü/kıblemi görüyor musunuz? Vallahi ne rükünüz, ne secdeniz gözümden kaçıyor; ben arkamda neler olup bittiğini de kesinlikle görüyorum."111
Hadis, Rasulûllah'ın namaz kıldırırken safları düzgün ve aralıksız tutma ihtarını bazı varyantlarda "Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum" sözüyle pekiştirmesiydi.

Kadı Iyaz'ın Mücahid'e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu :  "Allah Resulü sallalahu aleyhi vesellem, namaz kıldırmak için kalktığı zaman tıpkı önünü gördüğü gibi

arkasını da görüyordu." Bu yoruma hiç alakası olmayan şu ayeti delil getiriyordu :  "Ve tekallubeke fi's-sacidin" (  secde edenler içerisindeki yönelişlerini de).112 Yanlış

anlamaya kurban edilmiş bir ayet eşliğinde yanlış anlaşılmış bir tabiin müfessiri referans gösterilerek yapılan yanlış yorum burada durmamış. Eş-Şifa'ya Müzilu'l-Hafa adlı bir

zeyl yazan Şumunni'nin verdiği bilgiye göre, ünlü Kuduri'nin sarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti'n-Nasıriyye'nin yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefi şunu savunuyor :  "Peygamberimiz

aleyhisselam'ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. O iki gözle oradan arkayı görmekte ve elbise o gözlerin görmesini engellememekteydi.

Kadı Iyaz, Ahmed b. Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir."113
111. el-Hasais 1/61. Hadisin aslı için bk. Buharı, 15 Cemaat 42, h. nu. 686; Müslim, 4 Salat 28, h. nu. 125.
112. eş-Şifa, 67. Mücahid'in "makul" çizgisine dayanarak bu yorumun ya Mücahid'in kastını yanlış anlamadan kaynaklandığını, ya da sonradan üretilip Mücahid'e nispet edildiğini

düşünmemiz gerekmektedir. Biz, ayetin anlamının yorumla hiç uyuşmadığından yola çıkarak birinci ihtimali gerçeğe daha yakın buluyoruz.
113. Age, 67 (  2)

Buhari Hadisleri :

109-.......Bize Abdu'l-Vâris, Abdulazîz'den; o da Enes(  R)'den tahdîs etti. Peygamber (  S) :  "Namaz saflarını doğrultunuz. Zira ben sizleri arkamdan da görüyorum"

buyurmuştur.

110-.......Bize Enes (  R) tahdîs edip şöyle dedi :  Bir defa namaz ikamet edilmişti. Resulullah (  S) yüzünü bizlerden tarafa döndürdü de :  "Namaz saflarınızı doğrultunuz ve

sımsıkı birbirinize yapışınız. Çünkü ben sizleri sırtımın arkasından da görürüm" buyurdu

Müslim Hadisi :

125- (  434) Bize Şeybân b. Ferruh rivayet etti. (  Dedi ki) :  Bize Abdül Vâris, Abdül Azîz'den -ki bu zat İbni Suhayb'dir- O da Enes'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş

:

Resulullah (  Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  :
«Safları tamamlayın. Çünkü ben sizi arkamdan görüyorum.» buyurdu­lar.
Nesai Hadisi :

804- Enes (  r.a)’ten rivayete göre, Resulullah (  s.a.v), namaz kıldıracağı zaman :  “Safları düzgün tutunuz, safları düzgün tutunuz, safları düzgün tutunuz” derdi. Nefsim

kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki ben sizi önümden nasıl görüyorsam arkamdan da aynı şekilde görüyorum.” (  Müslim, Salat :  28; Buhârî, Ezan :  75)

İslamoğlu'nun Yazısının Tenkiti :

1."Peygamberin Arkada Gözü Var İddiası"
Hadis, Resulullahın namaz kıldırırken safları düzgün ve aralıksız tutma ihtarını bazı varyantlarda “Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum” sözüyle pekiştirmesiydi.

Kadı Iyaz’ın Mücahid’e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu :  “ Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem, namaz kıldırmak için kalktığı zaman tıpkı önünü gördüğü gibi

arkasını da görüyordu.” Bu yoruma hiç alakası olmayan şu ayeti delil getiriyordu. “Ve tekallebeke fi’s-sacidin” (  secde edenler içerisindeki yönelişlerini de) (  eş-Şifa)

Yanlış anlamaya kurban edilmiş bir ayet eşliğinde yanlış anlaşılmış bir tabiin müfessiri referans gösterilerek yapılan yanlış yorum burada durmamış. Eş-Şifa’ya Müzilu’l-Hafa

adlı bir haşiye yazan Şumunni’nin verdiği bilgiye göre, Kuduri şarihi ve el-Kunye’nin müellifi Muhtar b. Mahmud el-Hanefi, Risaletu’n-Nasıriyye adlı eserinde şu görüşü savunur :

“Peygamberimiz aleyhisselam’ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. İki gözle aradan arkayı görmekte ve elbise o gözlerin görmesini

engellememekteydi Kadı Iyaz, Ahmed b.Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir."
Görüldüğü gibi;
a. Bu konuda bir hadis söz konusu değildir. Bazı insanların yorumu vardır.
b. Kadı Iyaz gibi büyük hadis aliminin isminin kullanılması meseleyi abartmaya yöneliktir. Zira Kadı Iyaz da böyle bir şey söylememiştir.
c. Nakilciden nakilciye giden bir sistemde en son söylediği iddia edilen Muhtar el-Hanefi’nin Risaletu’n-Nasıriyye adlı kitabının neresinde söylediğine dair bir referans da

verilememiştir. Bir muhaddis değil, bir fıkıh alimi olan bu zatın böyle bir şey söylediğini kabul etsek bile bunun ne değeri vardır ki... Bunun İslam ümmetine çamur atmanın ne

manası var...
d. Aslında sahih bir şekilde gelen habere karşı doğrudan çıkma cesareti gösterilmediği için [Hüsn-ü zan etmiş], bu tür zorlamacı yorumlardan hareketle konu eleştirilmek

istendiği ortadadır.
e. Hz. Peygamberin safları düzeltmelerini isterken “Saflarınızı düzgü tutun; şüphesiz ben arkamda sizi görüyorum” dediği sahih hadisle sabittir. (  bk. Buhari, Ezan, 71-72;

Müslim, Salat, 125(  434); Nesaî, İmamet, 27)
f. Hz. Peygamberin arkasını nasıl gördüğüne dair yapılan yorumlardan bazılarında “omuzları arasında ayrıca gözleri vardı” şeklindeki ifadeler hep tamriz sigası (  değersiz

ifadeler için söz konusu) olan Kiyle=denildi sözcüğü kullanılmıştır. (  bk. Suyutî, şerhu Süneni’n-Nesai; Haşiyetu’s-Sindi, ilgili hadisin şerhi)
h. Ehl-i Sünnet alimlerinin cumhuruna göre, Hz. Peygamberin arkasını görmesi için ayrı bir maddi göze veya görülen nesnelerin gözün karşısında olmasına ihtiyacı yoktur. Allah’ın

bir lütfu olarak manevi kalp gözüyle veya normal gözleriyle de arkasını görebilir ve görmüştür. (  bk. İbn Hacer, Buhari’nin ilgili hadisinin şerhi; Suyutî, a.g.y; Sindi, a.g.y)
Son olarak şunu söylemeliyiz ki; Ehl-i sünnet alimlerinin cumhuruna ait görüşler ortada iken, söyleyeni meçhul bazı marjinal sözleri bahane ederek geçmiş alimleri töhmet altında

bırakacak şekilde bir ifade tarzını benimsemek,“maksat üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek” olduğunu akla getirir ki, bundan hepimizin Allah’a sığınması gerekir. (  3)
2. İslamoğlu, Sahiheyn hadislerini tenkite devam ediyor..Bu konu altında da 3 tane Sahiheyn hadisini cerh etmiştir..Eleştirilerine dayanağı "Haberin bizim açımızdan güvenilirlik

kriteri, senedinden önce muhtevasıdır" prensibi olduğunu biliyoruz..Sınırları bulunmayan/bilinmeyen, keyfilik, seçicilik, yenilik arayışı, ıslah arzusu, baş olma zaafı, kural

koyucu olma isteği, heva ve hevesin kendini gösterebildiği bu prensip ile, Kur'an'ın ruh ve muhtevasına uygun bulmadığı hadisleri kabul etmeyeceğini ifade etmektedir..
Hatırlanmalı ki, aynı ilkeyi (  yani Kurana uygunluğu) muhaddisler de uygulamıştır. Bu hadisler elimize aynı süzgeçten geçerek gelmiştir..Kişinin hadis hakkındaki genel kanaati

zayıflık ve red üzerine kurulmuşsa, bu kanaat, objektiflikten ve ilmilikten uzak şekilde tüm değerlendirmelerine yansıyacaktır..Nasıl ki ehl-i hadis, hadise en başta kabul ve

amel açısından bakar , zemmedilmiş manadaki ehl-i rey de hadise mecbur kalmadıkça red niyetiyle bakacaktır..
Eğer kişi aklın karşısında nakle daha az değer veriyor, sünnetin kaynağını vahiy görmüyor, Efendimizin (  s.a.v.) beşeri yönünün yanında harikulade özelliklerinin de olduğunu

kabul etmiyorsa, akla veya Kur'an'a arz prensibi dolaylı yoldan hadis inkarına dönüşecektedir..
Oysa hadis hafızlarının da bile bile Kur'an'ın ruhuna ve muhtevasına aykırı bir hadisi almaları düşünülemez..
Cumhur-u ulema ve ehl-i sünnetin "ruh ve muhteva" anlayışıyla İslamoğlu'nun ki örtüşmüyor..Ya hepsi hatalı ya da "biri".
3. Kadı Iyaz'ın Mücahid'e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu..
Tenkit :  Yazıda sanki yorumun Mücahid'e nispet edilmesinin tek kaynağı ve sorumlusu olarak Kadı İyaz işaret edilmiş. Hatta "Mücahid'in "makul" çizgisine dayanarak bu yorumun ya

Mücahid'in kastını yanlış anlamadan kaynaklandığını, ya da sonradan üretilip Mücahid'e nispet edildiğini düşünmemiz gerekmektedir" cümlesine bakılırsa bir sonradan uydurma ve

Tabiin'den birine nispet etme durumu var.
İslamoğlu'nun bu çirkin ithamına Suyuti'den şu yanıtı buluyoruz :
El-Humeydî Müsned'inde, îbn-i Münzir Tefsîr'inde ve Beyhakî, Mücâhîd'den naklen demiştir ki :  "Peygamberimiz (  s.a.v.), önünden rahatlıkla gördüğü gibi, arkasından ve saflar

arasından da rahatlıkla görürdü." Mücahid, bu açıklamayı, aşağıdaki ayet-i celile dolayısıyla yapmıştır. Şöyle ki :  "O ki, gece namaza kalktığın zaman seni görüyor. Secde

edenler arasında senin dolaşmanı da görüyor."
4. İslamoğlu :  Eş-Şifa'ya Müzilu'l-Hafa adlı bir zeyl yazan Şumunni'nin verdiği bilgiye göre, ünlü Kuduri'nin sarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti'n-Nasıriyye'nin yazarı Muhtar b.

Mahmud el-Hanefi şunu savunuyor :  "Peygamberimiz aleyhisselam'ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. O iki gözle oradan arkayı görmekte

ve elbise o gözlerin görmesini engellememekteydi. Kadı Iyaz, Ahmed b. Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir."113
Tenkit :  Yazıdan çıkan sonuç; Efendimizin (  salatın ve selamın en güzeli ona olsun) iki kürek kemiği arasındaki göz (  Allah bu rivayetleri uyduranları ıslah etsin) fikrinin

Kadı Iyaz , Ahmed bin Hanbel ve ulemanın çoğunluğunca paylaşıldığıdır..Aksine, Kadı Iyaz yukarıda eksiksiz alıntıladığımız yazıda bu manayı ihsas ettirecek herhangi bir cümle

kurmamaktadır..Yazıda mevzu bahis edilen husus Efendimizin beşer kabiliyetlerinin üzerindeki görmelerinin soyut olarak bilmek mi yoksa somut olarak göz organıyla görmek mi

olduğu idi :
"Bütün bu haberlerin hepsi onun baş gözü üzerine hamledilmiştir. Bu, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinin sözüdür. Diğer bir kısım ulema da bu ha­berleri baş gözü ile görmek değil

de, bilmek olarak değerlendirmişlerdir. Fakat bu haberlerin açıkça görülen anlamı, onların düşüncelerine uymamak­tadır. Zira Peygamberin o şekilde baş gözü ile görmesi onun için

gerçekleş­mesi kabil olmayan bir olay değildir. Bu durum peygamberlerin özelliklerindendir."
İslamoğlu bu cümleye kaç takla attırdı ki kitabına aldığı şekle muvaffak olabildi? Bir de anlama probleminden müşteki olmasa bari!


------------------

Kadı İyaz, Şifa-i Şerif :
Hz. Peygamberin (  s.a.s) Şahıs Olarak Özellikleri

Resulullah (  s.a.s)'ın aklının ve zekâsının keskinliğine, duyularının kuv­vetine, konuşmasının düzgünlüğüne, hareketlerindeki itidal ve görünümün­deki güzelliğe gelince;

şüphesiz ki o, insanların en akıllısı ve en zekisi idi. Onun, halkın zahirî ve batını işlerini düzenlemedeki genel ve özel siyasetini, şaşırtıcı görünüşü ve eşsiz hayat tarzı

ile beraber ilminin genişliğini düşünen ve şeriatı anlatıp yerleştirmedeki maharetini kavrayan, onun aklının ve zekâ­sının en ileri derecede olduğundan asla şüphe etmez. Bu

durum, anlatıp izah etmeye ihtiyaç göstermeyen bir gerçektir.
Vehb b. Münebbih diyor ki :  “Yetmiş bir kitapta okudum; hepsinde de Peygamberi (  s.a.s) insanların en akıllısı, en parlak görüşlüsü olarak buldum. Bu haberin başka bir

kanaldan gelen rivayetinde de Vehb, o kitapların hepsinde de Allah Teâlâ'nın, dünyanın başlangıcından sonuna kadar gelip geçen bütün in­sanlara verdiği aklın, Peygamberin

aklının yanında dünyadaki kumlar içerisinde bir kum tanesi mesabesinde olduğunu gördüm’ demiştir.
Mücahid diyor ki :  “Resulüllah (  s.a.s), namaza durduğu zaman önünü na­sıl görüyorsa, arka tarafını da öyle görürdü.” "Secde edenler arasında dolaşmanı da görüyor." ( 

Şuara,26/219) anlamındaki ayet de bu manada yorumlanmış­tır.
Muvatta’da rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz, "Şüphesiz ben sizi arkamdan da görürüm" buyurmuştur. Buhari ve Müslim'de de Enes (  r.a.)'ten buna benzer bir hadis-i şerif

rivayet edilmiştir. Aynı hadis Hz. Aişe valide­mizden de rivayet edilmiştir. O hadiste Aişe validemiz ilave olarak diyor ki :  "Bu özellik onun peygamberliğini teyit etmek ve

delillendirmek için Allah'ın ver­diği ziyade bir lütuftur.”
Bazı rivayetlerde de Efendimizin şöyle buyurduğu yer almaktadır :  “Ben ön tarafımdan baktığım gibi arka tarafımdan da bakarım." veya ifade şöyledir :
"Ben önümden gördüğüm gibi arkamdan da görürüm."
Bakıyy bin Mühled, Hz. Peygamberin aydınlıkta gördüğü gibi karanlıkta da aynen gördüğünü Hz. Aişe (  r.a.)'den rivayet etmiştir.36
Resulullah (  s.a.s)'ın, melekleri ve şeytanları gördüğüne dair pek çok sahih ve meşhur haber vardır.
Necaşi (  Habeş Kralı) öldüğünde, cenazesi Peygambere gösterildi ve Peygamber ona cenaze namazı kıldı. Miraç dönüşü Kureyşlilere anlattığı sırada, Mescid-i Aksa gözünün önüne

getirildi. Medine'de Mescid-i Nebiyi yaparken de, Kâbe gözünün önüne getirildi de ona bakarak Mescidin kıble­sini tayin etti.
Resulullah'ın yıldızlar kümesi içerisinden on iki yıldızı gördüğü nakledilmiştir.
Bütün bu haberlerin hepsi onun baş gözü üzerine hamledilmiştir. Bu, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinin sözüdür. Diğer bir kısım ulema da bu ha­berleri baş gözü ile görmek değil de,

bilmek olarak değerlendirmişlerdir. Fakat bu haberlerin açıkça görülen anlamı, onların düşüncelerine uymamak­tadır. Zira Peygamberin o şekilde baş gözü ile görmesi onun için

gerçekleş­mesi kabil olmayan bir olay değildir. Bu durum peygamberlerin özelliklerindendir.
Nitekim Ebu Hureyre (  r.a.)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur :  "Allah (  c.c.), Musa (  a.s.)'ya tecelli edince, ona gece

karanlığında Safa tepesindeki karıncayı on fersah mesafeden gösterirdi."37.
Bu hadise binaen özellikle de Resulullah'ın, Miraç hadisesinde Melekût ve Ceberut âlemine dair Allah'ın şaşırtıcı ayetlerini gördükten sonra, yukarı­da bahsettiğimiz şeyleri

görmesi olmayacak şeyler değildir.
Peygamberin (  s.a.s.), zamanında akranları arasında en kuvvetli kişi olan Rukâne ile güreştiğine dair haberler vardır. Peygamberimiz Rukâne'yi İslama davet etmişti. O da,

‘söylediğinin doğru olduğunu bilseydim sana uyardım,’ demişti. Bunun üzerine Resulullah ona güreşmeyi teklif etti; ‘eğer seni yener­sem söylediğim doğru demektir.’ dedi ve

Cahiliye devrinin bu kuvvetli pehlivanı ile üç defa güreştiler, hepsinde de Resulullah (  s.a.s), onu yere serdi. (  Tirmizi, Hadis no :  1785)
Ebu Hureyre diyor ki :  "Resulullah'tan daha hızlı yürüyen birini görmedim. Sanki yer onun için büzülüyordu. Biz ona yetişeceğiz diye kendimizi bitiril­dik, o hiç aldırmazdı.
Diğer taraftan Resulullah'ın gülmesi tebessüm şeklinde idi. Bir tarafa dö­neceği zaman bütün vücudu ile döner başını sağa sola çevirip göz hırsızlığı yapmazdı. Yürüdüğü zaman,

ayaklarını kuvvetle kaldırıp indirirdi. Ne çalımlı ve kibirli ne de kadın yürüyüşü gibi hafif ve küçük adımlarla giderdi. Yürümesi yokuştan aşağı iniyormuş gibi idi."
36 İmam Suyutî (  r.a.) Menahilü's-Safa'da hadis-i şerifin İmam Beyhaki'nin, Delailü'n- Nübüvvesi'sinde bulunduğunu kaydetmiştir..Ayrıca bu hadisle ilgili olarak Nesimu'r-Riyâz

C.1. s. 463'te malumat vardır..
37 İmam Suyutî (  r.a)’nin Menahilü's-Safa s. 10'da kaydettiğine göre, bu hadis-i şerifi, İmam Taberani Mucemu's Sagir’inde Ebu Hureyre (  r.a.)'den tahric etmiştir. (  1)


Şuara ayetinin tefsirinde Razi, şöyle demektedir :

Teheccüd Namazı Kılanlar
a) Bununla, Hz. Peygamber (  s.a.s)'in gecenin bir yarısında teheccüd namazı için kalkıp, çalışıp çabalayan, din için uğraşan mü'minlerin hallerine muttali olmak için,

araştırmak üzere, onlar arasında (  evleri arasında) dolaşması kastedilmiştir. Nitekim rivayet olunduğuna göre, gece namazının farziyeti neshedilince, sahabe-i kiram'ın taatlere

karşı çok sevgisinden ötürü, Hz. Peygamber (  s.a.s), onların ne yaptıklarını görebilmek için, O gece ashabın evleri arasında dolaştı ve o evleri, onlardan duyduğu zikrullah

seslerinden ötürü, "arı kovanı" gibi buldu. Ayetteki "secde edenler" ifadesi ile namaz kılanlar kastedilmiştir.
Cemaat Halinde Namaz
b) Bunun manası şöyledir :  "Allah seni, insanlarla birlikte cemaat halinde namaz kılmaya kalktığında görür." Hz. Peygamber (  s.a.s)'in secde edenler arasında dolaşması da,

onların imamı olduğu için, kıyamı, rükû'u, secdesi ve oturuşu ile, onlar üzerindeki tasarrufu manasınadır.

Müslümanlar
c) Bu, "sen, dini işleri yerine getirme ve bu hususta yetme hususunda, ne zaman kalkar ve secde edenlerle dönüp dolaşır, çabalarsan, bu halin Allah'a gizli değildir" demektir.

Namazda Hz. Peygamber (  s.a.s)'in Arkayı Görmesi
d) Bununla, Hz. Peygamber (  s.a.s)'in, arkasında namaz kılanlara gözünün takılması kastedilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (  s.a.s) "Rükunuzu ve secdeniz tam yapın. Allah'a yemin

ederim ki, şüphesiz sizi, arkamda iken de görürüm' buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Çünkü hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O'dur" buyurmuştur. Bu, "O, senin söylediklerini hakkıyla duyan, niyet edip yaptıklarını hakkıyla bilendir" demek

olup, Cenâb-ı Hakk'ın semî olmasını, duymak suretiyle bildiği şeylerden başka bir şey olduğuna delalet eder. Aksi halde, "alim" lafzı, zaten bu manayı ifade etmektedir... [

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları :  17/387]
*
(  1) Kadı İyaz , Şifa-i Şerif, Akçağ Yayınları, s. 58-59
(  2) Mustafa İslamoğlu , Üç Muhammed ,Düşün Yayıncılık, s. 96.
(  3) https://www.sorularlaislamiyet.com/m/ind...oku=210331

-----------------
Kuranda "Rae" yani görmek filinin gecdigi ayetler

/BAKARA-91 :  Ve izâ kîle lehum âminû bi mâ enzelallâhu kâlû nu’minu bi mâ unzile aleynâ ve yekfurûne bi mâ verâehu ve huvel hakku musaddikan limâ meahum kul fe lime taktulûne

enbiyâallâhi min kablu in kuntum mu’minîn(  mu’minîne).
Ve onlara :  “Allah’ın indirdiğine îmân edin.” denildiği zaman :  “Biz, bize indirilene îmân ederiz.” dediler. Ve, onun arkasındakini (  ondan sonra geleni) inkâr ederler. Ve, o

haktır ve onların yanındakini tasdik edicidir. De ki :  “Eğer siz, mü’minler iseniz bundan önce niye Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
2/BAKARA-101 :  Ve lemmâ câehum resûlun min indillâhi musaddikun limâ meahum nebeze ferîkun minellezîne ûtûl kitâb(  kitâbe), kitâballâhi verâe zuhûrihim ke ennehum lâ ya’lemûn(

ya’lemûne).
Ve onlara Allah’ın katından yanlarındaki (  Kitab’ı) tasdik eden (  doğrulayan) bir resûl geldiği zaman, kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın

Kitab’ını arkalarına attılar.
2/BAKARA-167 :  Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerraten fe neteberrae minhum kemâ teberraû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne

minen nâr(  nâri).
Ve o (  Allah’tan başkasına) tâbî olanlar dedi ki :  “Keşke bizim için (  dünyaya) bir kere daha dönüş olsaydı. O zaman bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan

uzaklaşırdık.” Böylece Allah, onlara amellerinin hasara uğradığını (  hüsrana düştüklerini) gösterecek. Ve onlar ateşten çıkacak da değiller.
2/BAKARA-271 :  İn tubdûs sadakâti fe niimmâ hiy(  hiye), ve in tuhfûhâ ve tu’tûhâl fukarâe fe huve hayrun lekum ve yukeffiru ankum min seyyiâtikum vallâhu bi mâ ta’melûne

habîr(  habîrun).
Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o (  davranışınız) ne güzel! Ve eğer o (  sadakaları) gizleyerek fakirlere verirseniz artık o sizin için daha da hayırlıdır. (  Böylece

Allah), günahlarınızdan (  bir kısmını) örter (  bağışlar). Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.
2/BAKARA-282 :  Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ tedâyentum bi deynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(  fektubûhu), velyektub beynekum kâtibun bil adl(  adli), ve lâ ye’be kâtibun en

yektube kemâ allemehullâhu felyektub, velyumlilillezî aleyhil hakku velyettekıllâhe rabbehû ve lâ yebhas minhu şey’â(  şey’en), fe in kânellezî aleyhil hakku sefîhan ev daîfen

ev lâ yestatîu en yumille huve felyumlil veliyyuhu bil adl(  adli), vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum, fe in lem yekûnâ raculeyni fe raculun vemraetâni mimmen terdavne mineş

şuhedâi en tedılle ıhdâhumâ fe tuzekkire ıhdâhumâl uhrâ ve lâ ye’beş şuhedâu izâ mâ duû, ve lâ tes’emû en tektubûhu sagîran ev kebîran ilâ ecelih(  ecelihî), zâlikum aksatu

indallâhi ve akvemu liş şehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû illâ en tekûne ticâreten hâdıraten tudîrûnehâ beynekum fe leyse aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ ve eşhidû izâ tebâya’tum, ve

lâ yudârra kâtibun ve lâ şehîd(  şehîdun), ve in tef’alû fe innehu fusûkun bikum, vettekûllâh(  vettekûllâhe), ve yuallimukumullâh(  yuallimukumullâhu), vallâhu bi kulli şey’in

alîm(  alîmun).
Ey âmenû olanlar! Birbirinize belirli bir süreye kadar borç verdiğiniz zaman onu yazın (  senet yapın). Aranızda bir kâtip onu adaletle yazsın. Ve kâtip, Allah'ın kendisine

öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, aynı şekilde yazsın. Üzerinde hak bulunan (  borçlu) da yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah'a karşı takva sahibi olsun (  ve emirlerinden

sakınsın) ve ondan bir şey eksiltmesin. Fakat, eğer üzerinde hak olan (  borçlu) olan kişi, sefih (  aklı ermeyen) veya zayıf (  küçük, güçsüz) ise veya kendisi onu (  söyleyip)

yazdıramayacak bir durumda ise o taktirde velîsi onu adaletle yazdırsın. Ve erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. Fakat eğer iki erkek bulunamıyorsa, o zaman şahitlerden razı

olacağınız bir erkek ve iki kadını (  şahit) tutun ki, ikisinden biri unutursa o taktirde, diğeri ona hatırlatır. Şahitler çağrıldıkları zaman (  şahitlikten) kaçınmasınlar.

Borç büyük olsun, küçük olsun vadesine kadar onu yazmaktan usanmayın. İşte bu, Allah'ın katında en adil ve şahitlik için en sağlam, şüphe etmemeniz için en yakın olandır. Ancak

aranızda devretmeye hazır olan peşin bir ticaret (  alım-satım) ise o zaman bunu yazmamanızdan dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Alım-satım yaptığınız zaman da şahit

tutun. Kâtibe (  yazıcıya) ve şahitlere bir zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (  bir zarar verirseniz), bundan sonra o mutlaka sizin için bir fısk olur. Allah'a karşı takva

sahibi olun. Allah size öğretiyor. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
3/ÂLİ İMRÂN-35 :  İz kâlet imraetu ımrâne rabbi innî nezertu leke mâ fî batnî muharraran fe tekabbel minnî, inneke entes semîul alîm(  alîmu).
İmrân'ın eşi (  Hanne) :  "Rabbim ben, karnımda olanı (  doğacak çocuğumu), hür olarak senin için (  yalnız sana itaat ve ibadet etsin diye) nezrettim (  adadım). Artık (  onu)

benden kabul buyur. Muhakkak ki Sen Semi'sin (  en iyi işitensin), Alîm'sin (  en iyi bilensin)." demişti.
3/ÂLİ İMRÂN-40 :  Kâle rabbi ennâ yekûnu lî gulâmun ve kad beleganiyel kiberu vemraetî âkir(  âkirun), kâle kezâlikellâhu yef’alu mâ yeşâ’(  yeşâu).
(  Zekeriyâ A.S)  :  "Rabbim benim oğlum nasıl olur, bana ihtiyarlık erişmişken. Ve benim kadınım da kısırdır.” dedi. (  Allah da ) :  "İşte böyle, Allah dilediğini yapar."

buyurdu.
3/ÂLİ İMRÂN-143 :  Ve lekad kuntum temennevnel mevte min kabli en telkavhu, fe kad raeytumûhu ve entum tenzurûn(  tenzurûne).
Ve andolsun ki siz, ölümü (  şehit olmayı), onunla karşılaşmadan (  yüzyüze gelmeden) önce, temenni ediyordunuz. İşte şimdi onu görmüş oldunuz. Ve (  oysa) siz (  şehit olarak

ölmeyi) bekliyordunuz.
3/ÂLİ İMRÂN-187 :  Ve iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtûl kitâbe le tubeyyinunnehu lin nâsi ve lâ tektumûneh(  tektumûnehu), fe nebezûhu verâe zuhûrihim veşterav bihî semenen

kalîlâ(  kalîlen), fe bi’se mâ yeşterûn(  yeşterûne).
Ve Allah, kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz." diye, misâk almıştı. Fakat onu (  misâkı), arkalarına attılar (  sözlerini

tutmadılar) Ve onu az bir değere sattılar. Oysa yaptıkları alışveriş ne kötü.
4/NİSÂ-12 :  Ve lekum nısfu mâ terake ezvâcukum in lem yekun lehunne veled(  veledun), fe in kâne lehunne veledun fe lekumur rubuu mimmâ terakne min ba’di vasıyyetin yûsîne bihâ

ev deyn(  deynin). Ve lehunner rubuu mimmâ teraktum in lem yekun lekum veled(  veledun), fe in kâne lekum veledun fe lehunnes sumunu mimmâ teraktum min ba’di vasıyyetin tûsûne

bihâ ev deyn(  deynin). Ve in kâne raculun yûrasu kelâleten ev imraetun ve lehû ahun ev uhtun fe li kulli vâhidin min humâs sudus(  sudusu), fe in kânû eksera min zâlike fe hum

şurakâu fîs sulusi min ba’di vasiyyetin yûsâ bihâ ev deynin gayra mudârr(  mudârrin), vasıyyeten minallâh(  minallâhi). Vallâhu alîmun halîm(  halîmun).
Ve eğer eşlerinizin (  kadınlarınızın) çocukları yoksa, onların bıraktıklarının yarısı sizindir. Fakat eğer onların (  kadınların) çocukları varsa o zaman dörtte biri sizindir.

(  Bunlar) yapılan vasiyet veya (  üzerindeki) borç ödendikten sonradır. Ve eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (  kadınlarındır), fakat eğer

çocuğunuz varsa o taktirde bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (  kadınlarındır). Bu da yaptığınız vasiyet veya borç (  ödendikten) sonradır. Ve eğer miras bırakan erkek veya

kadının evlâdı ve ana-babası olmayıp, erkek veya kızkardeşi varsa, bu taktirde ikisinden herbiri için altıda biridir. Fakat eğer bundan daha fazla iseler, o zaman onlar üçte

bire ortaktırlar. Bunlar (  kimseyi ) darlığa düşürmeden yapılan vasiyet ve de borç ödendikten sonradır. (  İşte bunlar), (  size) Allah tarafından vasiyettir. Ve Allah

Alîm'dir, Halîm'dir.
4/NİSÂ-24 :  Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum, kitâballâhi aleykum, ve uhille lekum mâ varâe zâlikum en tebtegû bi emvâlikum muhsinîne gayra musâfihîn( 

musâfihîne). Fe mâstemta’tum bihî minhunne fe âtûhunne ucûrehunne farîdah(  farîdaten). Ve lâ cunâha aleykum fîmâ terâdaytum bihî min ba’dil farîdah(  farîdati). İnnallâhe kâne

alîmen hakîmâ(  hakîmen).
Ve evli kadınlarla evlenmeniz (  haram kılınmıştır), elinizin altında bulunan (  harp esirleri) cariyeler müstesna. (  İşte bunlar) Allah'ın size yazdıklarıdır (  farz kıldığı

hükümlerdir). Ve bunların dışında olanlar, iffetli olmak ve zina yapmamak şartıyla mallarınızla istemeniz (  mehirlerini verip almanız) size helâl kılındı. Artık onlardan

faydalanmak isterseniz o taktirde farz olan mehirlerini onlara verin. Ve bu farzdan sonra, razı olduğunuz konuda onunla anlaşmanızda sizin üzerinize bir günah yoktur. Muhakkak

ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
4/NİSÂ-61 :  Ve izâ kîle lehum teâlev ilâ mâ enzelallâhu ve ilâr resûli raeytel munâfıkîne yesuddûne anke sudûdâ(  sudûden).
Ve onlara :  "Allah'ın indirdiğine (  Kur'ân'a) ve Resûl'e gelin." denildiği zaman, münafıkların senden yüz çevirerek ayrıldıklarını görürsün.
4/NİSÂ-128 :  Ve in imraetun hâfet min ba’lihâ nuşûzen ev ı’râdan fe lâ cunâha aleyhimâ en yuslıhâ beynehumâ sulhâ(  sulhan). Ves sulhu hayr(  hayrun). Ve uhdıratil enfusuş

şuhh(  şuhha). Ve in tuhsinû ve tettekû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne habîrâ(  habîran).
Ve şâyet bir kadın kocasının ilgisizliğinden veya ondan yüz çevirmesinden korkarsa, artık ikisinin arasında sulh (  anlaşma) yapılarak ıslah edilmesinde (  uzlaşmasında) onların

ikisine de bir günah yoktur ve sulh (  anlaşma) daha hayırlıdır. Nefsler cimriliğe (  kıskançlığa ve hırsa) hazır kılınmıştır (  meyilli yaratılmıştır). Ve eğer ihsanla davranır

ve takva sahibi olursanız, o taktirde, muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.
6/EN'ÂM-40 :  Kul e raeytekum in etâkum azâbullâhi ev etetkumus sâatu e gayrallâhi ted’ûn(  ted’ûne), in kuntum sâdıkîn(  sâdıkîne).
(  Ya Muhammed müşriklere) de ki :  “Siz kendinizi gördünüz mü? (  halinizi gördünüz mü, aczinizi anladınız mı? Allah’ın âyetlerini inkâr edenler karanlıkta kalmış sağır ve

dilsizlerdir.) Eğer Allah’ın azabı size gelse veya o saat (  kıyâmet vakti) size gelse, eğer siz sadıksanız (  doğru sözlü iseniz), Allah’tan başkasına mı dua edersiniz?”
6/EN'ÂM-46 :  Kul e raeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârakum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bihî, unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn ( 

yasdifûne).
(  Ya Muhammed müşriklere) de ki :  “Gördünüz mü? (  aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese,

Allah’tan başka hangi ilâh onları size (  geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar.
6/EN'ÂM-47 :  Kul e raeytekum in etâkum azâbullâhi bagteten ev cehreten hel yuhleku illâl kavmuz zâlimûn(  zâlimûne).
(  Ya Muhammed müşriklere) de ki :  “Siz (  herbiriniz) kendinizi gördünüz mü? (  halinizi, acizliğinizi anladınız mı?) Eğer Allah’ın azabı ansızın veya açıkça gelse, zalimler

kavminden başkası mı helâk edilir?”
6/EN'ÂM-68 :  Ve izâ raeytellezîne yahûdûne fî âyâtinâ fe a’rıd anhum hattâ yahûdû fî hadîsin gayrihî, ve immâ yunsiyennekeş şeytânu fe lâ tak’ud ba’dez zikrâ meal kavmiz

zâlimîn(  zâlimîne).
Âyetlerimiz hakkında (  alaylı) konuşmaya dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze geçinceye kadar artık onlardan yüz çevir. Ama şeytan sana unutturursa, hatırladıktan

sonra artık o zalimler topluluğuyla beraber oturma.
6/EN'ÂM-77 :  Fe lemmâ rael kamere bâzigan kâle hâzâ rabbî, fe lemmâ efele kâle le in lem yehdinî rabbî le ekûnenne minel kavmid dâllîn(  dâllîne).
Ay’ı doğarken görünce :  “Benim Rabbim bu.” dedi. Fakat kaybolunca :  “Eğer Rabbim beni hidayete erdirmezse, mutlaka dalâletteki kavimden olurum.” dedi.
6/EN'ÂM-78 :  Fe lemmâ raeş şemse bâzigaten kâle hâzâ rabbî, hâzâ ekber(  ekberu), fe lemmâ efelet kâle yâ kavmî innî berîun mimmâ tuşrikûn(  tuşrikûne).
Güneşi doğarken görünce :  “Bu benim Rabbim, bu daha büyük.” dedi. Fakat kaybolup gidince :  “Ey kavmim ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” dedi.
6/EN'ÂM-94 :  Ve lekad ci’timûnâ furâdâ kemâ halaknâkum evvele merratin ve teraktum mâ havvelnâkum verâe zuhûrikum, ve mâ nerâ meakum şufeâekumullezîne zeamtum ennehum fîkum

şurakâu, lekad tekattaa beynekum ve dalle ankum mâ kuntum tez’umûn(  tez’umûne).
Ve andolsun ki; sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize tek tek (  tek başına) geldiniz ve size ne verdiysek (  neyin sahibi yaptıysak, ne lütfettiysek) arkanızda bıraktınız ( 

terkettiniz). Sizinle ortak olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun, sizinle aranızdaki bağları koparılmış, haklarında zanda bulunmuş

olduğunuz şeyler, sizden uzaklaşıp gitmiştir.
6/EN'ÂM-138 :  Ve kâlû hâzihi en’âmun ve harsun hicrun lâ yat’amuhâ illâ men neşâu bi za’mihim ve en’âmun hurrimet zuhûruhâ ve en’âmun lâ yezkurûnesmallâhi aleyhâftirâen aleyhi,

se yeczîhim bimâ kânû yefterûn(  yefterûne).
Onlar, kendi zanları ile :  “Bizim dilediğimiz kimseler hariç bu hayvanlar ve ekinler haramdır, onları yemeyin!” dediler. (  Bir kısım) hayvanların sırtı(  na binmek) haram

kılındı. Ve bir kısım hayvanların da (  onlara iftira ederek), üzerlerine Allah’ın ismini anmıyorlar (  onları besmele ile kesmiyorlar). (  Allah) iftira etmiş olduklarından

dolayı onları yakında cezalandıracak.
6/EN'ÂM-140 :  Kad hasirallezîne katelû evlâdehum sefehan bi gayri ilmin ve harramû mâ razakahumullâhuftirâen alâllâh(  alâllâhi), kad dallû ve mâ kânû muhtedîn(  muhtedîne).
Ve bir ilmi olmaksızın akılsızca (  aptalca) evlâdını öldürenler hüsrana uğramışlardır. Ve Allah’a iftira ederek, Allah’ın onları rızıklandırdığı şey(  ler)i haram kılan

kimseler, dalâlette kalmışlardır ve hidayete ermiş değillerdir.
7/A'RÂF-149 :  Ve lemmâ sukıta fî eydîhim ve raev ennehum kad dallû, kâlû le in lem yerhamnâ rabbunâ ve yağfir lenâ le nekûnenne minel hâsirîn(  hâsirîne).
Ve ellerinin arasına düşürülünce (  akılları başlarına gelince pişman oldular) dalâlete düşmüş olduklarını gördüler :  “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi mağfiret

etmezse, mutlaka biz hüsrana düşenlerden oluruz.” dediler.
8/ENFÂL-48 :  Ve iz zeyyene lehumuş şeytânu a'mâlehum ve kâle lâ gâlibe lekumul yevme minen nâsi ve innî cârun lekum, fe lemmâ terâetil fietâni nekesa alâ akibeyhi ve kâle innî

berîun minkum innî erâ mâ lâ terevne innî ehâfullâh (  ehâfullâhe), vallâhu şedîdul ıkâb(  ıkâbi).
Ve şeytan, onlara amellerini süslemişti. Ve şöyle dedi :  “Bugün insanlardan size gâlip olacak yoktur. Ve muhakkak ki ben, size müttefikim (  yardımcıyım).” Fakat iki toplum, ( 

birbirini) görünce iki topuğu üzerinde arkasına dönüp kaçtı ve “Ben, sizden uzağım. Gerçekten ben, sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Muhakkak ki ben, Allah’tan korkarım.”

dedi. Ve Allah, ikabı (  azabı) şiddetli olandır.
9/TEVBE-1 :  Berâetun minallâhi ve resûlihî ilâllezîne âhedtum minel muşrikîn (  muşrikîne).
Müşriklerden, ahd aldığınız kimselere Allah’tan ve O’nun Resûl'ünden bir beraattir (  bir ihtardır).
10/YÛNUS-21 :  Ve izâ ezaknân nâse rahmeten min ba'di darrâe messethum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ, kulillâhu esrau mekrâ(  mekren), inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn( 

temkurûne).
Ve onlara bir sıkıntı, bir darlık isabet etmesinden sonra, insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onların âyetlerimiz hakkında tuzakları olduğu zaman (  alay ettikleri ve

yalanladıkları zaman) de ki :  “Allah, tuzak kurmakta daha hızlıdır.” Muhakkak ki elçilerimiz kurduğunuz şey(  ler)i (  ne kuruyorsanız) yazıyorlar.
10/YÛNUS-50 :  Kul e raeytum in etâkum azâbuhu beyâten ev nehâren mâzâ yesta'cilu minhul mucrimûn(  mucrimûne).
De ki :  “O’nun azabı şâyet gece veya gündüz size gelse (  ne olur) düşündünüz mü (  gördünüz mü)? Mücrimlerin (  suçluların) O’ndan acele istediği nedir?”
10/YÛNUS-54 :  Ve lev enne li kulli nefsin zalemet mâ fîl ardı leftedet bihi, ve eserrûn nedâmete lemmâ raevul azâb(  azâbe), ve kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlemûn( 

yuzlemûne).
Muhakkak ki; zulmeden her nefs, yeryüzünde ne varsa onun olsa, azabı gördüğü zaman pişmanlığını gizler ve mutlaka onu (  onların hepsini) feda ederdi (  verirdi). Ve onların

arasında adaletle hükmedilmiştir. Ve onlara zulmedilmez.
10/YÛNUS-59 :  Kul e raeytum mâ enzelallâhu lekum min rızkın fe cealtum minhu harâmen ve halâlen, kul allâhu ezine lekum em alâllâhi tefterûn(  tefterûne).
De ki :  “Allah’ın sizin için rızık olarak indirdiği şeyleri gördünüz mü? Sonra da onlardan (  bir kısmını) haram ve (  bir kısmını) helâl kıldınız.” De ki :  “Allah size izin

mi verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
11/HÛD-10 :  Ve le in ezaknâhu na'mâe ba'de darrâe messethu le yekûlenne zehebes seyyiâtu annî, innehu le ferihun fahûr(  fahûrun).
Ve eğer ona darlık isabet ettikten sonra, ona ni’met tattırırsak, mutlaka :  “Kötülükler benden gitti.” der. Muhakkak ki o, şımarık bir övünen (  böbürlenen)dir.
11/HÛD-28 :  Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî rahmeten min indihî fe ummiyet aleykum, e nulzimukumûhâ ve entum lehâ kârihûn(  kârihûne).
Dedi ki :  “Ey kavmim! Sizin reyiniz (  görüşünüz) bu mu? Eğer ben, Rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve bana Kendi katından bir rahmet verdi ise ve artık o, size gizli

tutulduysa ve siz onu kerih görüyorken, sizi ona mecbur mu edelim (  zorlayalım mı)?”
11/HÛD-63 :  Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî minhu rahmeten fe men yansurunî minallâhi in asaytuhu fe mâ tezîdûnenî gayra tahsîr(  tahsîrin).
Salih (  a.s) şöyle dedi :  “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden bir delil üzerinde isem ve bana Kendinden bir rahmet vermiş ise de görüşünüz (  bu) mu? Şâyet ben, O’na asi olursam

Allah’a karşı kim bana yardım eder? O taktirde benim hayırdan uzaklaşmamı artırmanızdan başka bir şey olmaz.”
11/HÛD-71 :  Vemraetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya'kûb(  ya'kûbe).
Ve ayakta duran hanımı, bunun üzerine gülümsedi. O zaman onu, İshak ile ve İshak’ın arkasından Yâkub ile müjdeledik.
11/HÛD-81 :  Kâlû ya lûtu innâ rusulu rabbike len yasilû ileyke fe esri bi ehlike bi kıt'ın minel leyli ve lâ yeltefit minkum ehadun illâmraeteke, innehu musîbuhâ mâ esâbehum,

inne mev’ıdehumus subhu, e leyses subhu bi karîb(  karîbin).
(  Resûller şöyle) dediler :  “Ey Lut! Muhakkak ki biz, senin Rabbinin resûlleriyiz (  elçileriyiz). Onlar sana asla ulaşamazlar. Hemen gecenin bir kısmında hanımın hariç, ailen

ile gece çık, yürü. Sizin içinizden biriniz (  hiç kimse) geri dönmesin (  dönüp bakmasın). Çünkü; onlara isabet eden şey, ona da isabet edecek. Muhakkak ki onlara vaadedilen

vakit, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?”
11/HÛD-88 :  Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve razakanî minhu rızkan hasenâ(  hasenen), ve mâ urîdu en uhâlifekum ilâ mâ enhâkum anhu, in urîdu illâl

ıslâha mâsteta’tu, ve mâ tevfîkî illâ billâh(  billâhi), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(  unîbu).
(  Şuayb şöyle ) dedi :  “Eğer ben, Rabbimden bir delil üzerinde isem ve beni kendinden güzel bir rızıkla rızıklandırdı ise de görüşünüz (  bu) mu? Sizi ondan men ettiğim şeyde

size muhalefet etmek istemiyorum. Sadece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Benim başarım ancak Allah iledir. Ben, O’na tevekkül ettim ve O’na yöneldim.”
11/HÛD-92 :  Kâle yâ kavmi e rahtî eazzu aleykum minallâhi, vettehaztumûhu verâekum zıhriyyâ(  zıhriyyen), inne rabbî bi mâ ta’melûne muhît(  muhîtun).
Ey kavmim! Benim rahtım (  arkadaşlarım), sizin yanınızda Allah’tan daha mı üstün? Ve O’nu (  Allah’ı) unutarak arkanıza attınız (  önem vermediniz). Muhakkak ki benim Rabbim,

yaptıklarınızı ihata eder (  ilmi ile kuşatır).
12/YÛSUF-4 :  İz kâle yûsufu li ebîhi yâ ebeti innî raeytu ehade aşera kevkeben veş şemse vel kamere raeytuhum lî sâcidîn(  sâcidîne).
Yusuf (  A.S), babasına şöyle demişti :  “Babacığım, gerçekten ben on bir yıldız, güneş ve ay gördüm. Onları bana secde eder (  vaziyette, durumda) gördüm.”
12/YÛSUF-21 :  Ve kâlellezîşterâhu min mısra limraetihî ekrimî mesvâhu asâ en yenfeanâ ev nettehizehu veledâ(  veleden), ve kezâlike mekkennâ li yûsufe fîl ardı ve li nuallimehu

min te’vîlil ehâdîs(  ehâdîsi), vallâhu gâlibun alâ emrihî ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemun(  ya’lemune).
Mısır’da onu satın alan kişi, hanımına şöyle dedi :  “Onun yerleşeceği yeri, özenle hazırla (  ona karşı kerim ol). Belki bize faydası olur veya (  belki de) onu evlât

ediniriz.” Ve işte böylece ona hadîslerin (  olayların, sözlerin) tevîlini (  yorumunu) öğretelim diye Yusuf’u yeryüzünde yerleştirdik. Ve Allah, emrinde gâlip olandır. Ve lâkin

insanların çoğu bilmezler.
12/YÛSUF-30 :  Ve kâle nisvetun fîl medînetimraetul azîzi turâvidu fetâhâ an nefsihî, kad şegafehâ hubbâ(  hubben), innâ le nerâhâ fî dalâlin mubîn(  mubînin).
Şehirdeki kadınlar :  “Azîzin (  vezirin) hanımı, onun (  emrinde) olan (  kölesi) genç delikanlıyı elde etmek istiyor. Aşk onun kalbine işlemiş. Biz, gerçekten onu apaçık bir

sapıklıkta görüyoruz.” dedi(  ler).
12/YÛSUF-31 :  Fe lemmâ semiat bi mekrihinne erselet ileyhinne ve a’tedet lehunne muttekeen ve âtet kulle vâhidetin minhunne sikkînen ve kâletihruc aleyhinn(  aleyhinne), fe

lemmâ raeynehû ekbernehu ve katta’ne eydiyehunne ve kulne hâşe lillâhi mâ hâzâ beşerâ(  beşeren),in hâzâ illâ melekun kerîm(  kerîmun).
(  Kadınların) onu çekiştirdiklerini işittiği zaman, onlara (  davetçi) gönderdi. Ve onlara karşılıklı oturacak yer hazırladı. Onlardan herbirine (  meyve soymaları için) bir

bıçak verdi. Ve (  Yusuf’a) :  “Onlara (  kadınlara), çık!” dedi. Böylece onu gördükleri zaman ona hayran kaldılar ve ellerini kestiler. Ve :  “Hâşâ! Allah için, bu bir beşer

değil, ancak kerim (  bir) melektir.” dediler.
12/YÛSUF-35 :  Summe bedâlehum min ba’di mâ raevul âyâti le yescununnehu hattâ hîn(  hînin).
Daha sonra delilleri gördükten sonra, belli bir süreye kadar onu mutlaka zindana atmaları, onlara uygun göründü.
12/YÛSUF-51 :  Kâle mâ hatbukunne iz râvedtunne yûsufe an nefsihî, kulne hâşe lillâhi mâ alimnâ aleyhi min sûin, kâletimraetul azîzil âne hashasal hakku ene râvedtuhu an nefsihî

ve innehu le mines sâdikîn(  sâdikîne).
(  Melik) :  “Yusuf’u elde etmek istediğiniz zaman konuştuğunuz konu neydi?” dedi. Onlar (  kadınlar) şöyle dediler :  “Hâşâ, Allah için ondan bir kötülük görmedik.” Azîzin

karısı da :  “Şimdi hak (  gizli iken) ortaya çıktı. Ben, onun nefsinden murat almak istedim. Muhakkak ki; o sadıklardandır.” dedi.
15/HİCR-60 :  İllâmraetehu kaddernâ innehâ le minel gâbirîn(  gâbirîne).
Onun hanımı (  kadını) hariç. Çünkü onun mutlaka geride kalanlardan (  helâk olacaklardan) olmasını takdir ettik.
16/NAHL-13 :  Ve mâ zerae lekum fîl ardı muhtelifen elvânuhu, inne fî zâlike le âyeten li kavmin yezzekkerûn(  yezzekkerûne).
Yeryüzünde sizin için ne yaratıp çoğalttıysa hepsinin renkleri çeşit çeşittir (  muhteliftir). Muhakkak ki bunda, zikreden (  tezekkür eden) bir kavim için elbette âyet ( 

delil) vardır.
16/NAHL-85 :  Ve izâ raellezîne zalemûl azâbe fe lâ yuhaffefu anhum ve lâ hum yunzarûn(  yunzarûne).
(  Cehennemden ayrılmalarına izin verilmeyen) zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan (  azap) hafifletilmez. Ve onlara, nazar edilmez (  yüzüne bakılmaz).
16/NAHL-86 :  Ve izâ raellezîne eşrakû şurakâehum kâlû rabbenâ hâulâi şurakâunâllezîne kunnâ ned’û min dûnike, fe elkav ileyhimul kavle innekum le kâzibûn(  kâzibûne).
(  Allah’a) şirk (  ortak) koşanlar, şirk (  ortak) koştukları şeyleri (  putları) gördükleri zaman :  “Rabbimiz! İşte bunlar, senden başka dua etmiş olduğumuz ortaklarımız.”

dediler. O zaman onlar da (  putlar da) :  “Muhakkak ki siz, gerçekten yalan söyleyenlersiniz.” diye onlara söz attılar (  söylediler).
17/İSRÂ-62 :  Kâle e raeyteke hâzâllezî kerremte aleyye, le in ahharteni ilâ yevmil kıyâmeti le ahtenikenne zurriyyetehû illâ kalîlâ(  kalîlen).
(  İblis) dedi ki :  “Senin görüşüne göre, benim üzerime (  benden daha) mükerrem (  ikram edilmiş, şerefli) kıldığın kimse bu mu? Eğer beni kıyâmet gününe (  kadar) tehir

edersen (  ertelersen), onun zürriyetinden (  neslinden) pek azı hariç, mutlaka bana (  kendime) tâbî kılacağım.”
17/İSRÂ-106 :  Ve kur’ânen faraknâhu li takraehu alân nâsi alâ muksin ve nezzelnâhu tenzîlâ(  tenzîlen).
Ve Kur’ân-ı Kerim; onu kısımlara (  sure sure ve âyet âyet) ayırdık. İnsanlara, onu muksin olarak (  uzun sürede) okuman için tenzîlen (  kısımlara ayırıp, uzun sürede

okunabilecek şekilde), bir indirişle indirdik.
18/KEHF-22 :  Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne hamsetun sâdisuhum kelbuhum racmen bil gaybi, ve yekûlûne seb'atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî a'lemu bi

ıddetihim mâ ya'lemuhum illâ kalîl, fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ(  zâhiren), ve lâ testefti fîhim minhum ehâdâ(  ehâden).
Ve gaybı taşlayarak (  bilmeden tahminde bulunarak) diyecekler ki :  “(  Onların sayısı) üçtür, dördüncü onların köpeğidir.” “Beştir, altıncı onların köpeğidir.” diyecekler. Ve

“Yedidir, sekizinci onların köpeğidir.” diyecekler. De ki :  “Onların adedini en iyi Allah bilir. Pek azı hariç, onlar bilmezler.” Onlar hakkında, zahir olandan (  bilinenden)

başka tartışma (  mücâdele etme)! Onlar hakkında, onlardan birisine soru sorma (  açıklama isteme)!
18/KEHF-53 :  Ve rael mucrimûnen nâre fe zannû ennehum muvâkıûhâ ve lem yecidû anhâ masrifâ(  masrifen).
Ve mücrimler, ateşi (  cehennemi) gördü. O zaman içine düşeceklerini zannettiler (  idrak ettiler). Ve ondan uzaklaşacak (  kaçacak) bir yer bulamadılar.
18/KEHF-63 :  Kâle e raeyte iz eveynâ ilâs sahrati fe innî nesîtul hût(  hûte), ve mâ ensânîhu illâş şeytânu en ezkurehu, vettehaze sebîlehu fîl bahri acebâ(  aceben).
(  Genç şöyle) dedi :  “Gördün mü kayaya sığındığımız zaman ben gerçekten balığı unuttum. Onu hatırlamamı, bana şeytandan başkası unutturmadı. Ve o (  balık), acayip bir şekilde

denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.”
18/KEHF-79 :  Emmâs sefînetu fe kânet li mesâkîne ya’melûne fîl bahri fe eradtu en eîbehâ ve kâne verâehum melikun ye’huzu kulle sefînetin gasbâ(  gasben).
Lâkin gemi, denizde çalışan fakirlerindi. Onu kusurlu yapmak istedim. Onların arkasında, bütün gemileri gasbederek (  zorla) alan bir melik (  kral) vardı.
19/MERYEM-5 :  Ve innî hıftul mevâliye min verâî ve kânetimraetî âkıran fe heb lî min ledunke veliyyâ(  veliyyen).
Ve gerçekten ben, arkamdan (  benden sonra) vali olanlar (  benim soyumdan gelenler benim gibi davranmazlar diye) korktum. Ve benim kadınım (  artık) akir oldu. Bu sebeple bana,

Senin katından bir velî (  dost, yardımcı, evlât) bağışla.
19/MERYEM-8 :  Kâle rabbî ennâ yekûnu lî gulâmun ve kânetimraetî âkıran ve kad belagtu minel kiberi ıtiyyâ(  ıtiyyen).
(  Zekeriya (  A.S) şöyle) dedi :  “Rabbim, benim nasıl bir oğlum olabilir? Ve benim kadınım (  artık) akir (  kısır) oldu. Ben (  de) yaşlanarak ihtiyarlığa ulaştım.”
19/MERYEM-28 :  Yâ uhte hârûne mâ kâne ebûkimrae sev’in ve mâ kânet ummuki bagıyyâ(  begıyyan).
Ey Harun’un (  kız)kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Ve senin annen de azgın (  iffetsiz) değildi.
19/MERYEM-75 :  Kul men kâne fîd dalâleti felyemdud lehur rahmânu meddâ(  medden), hattâ izâ raev mâ yûadûne immâl azâbe ve immâs sâate, fe se ya’lemûne men huve şerrun mekânen

ve ad’afu cundâ(  cunden).
De ki :  “Kim dalâlett

Bu konuyu yazdır

Oku-1 islami Açıdan Suyun kaldırma kanunu ve yer çekimi kanunu
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:00 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



islami Açıdan Suyun kaldırma kanunu ve yer çekimi kanunu gibi kuvvetler nedir, gerçekte var mıdır?

Şu varlık alemi için bir takım ikili tasnifler yapılmış bulunuyor; dünya ve ahiret, mülk ve meleküt, gayb ve şehadet alemleri gibi. Bunlardan birisi de “alem-i halk ve alem-i emir”dir. Emir alemi, halk aleminin, tabir caizse, idare merkezlerini içine alır. Beden ruhtan idare edildiği gibi, kainattaki bütün eşyanın sevk ve idaresinde esas olan bir kanunlar manzumesi vardır. Bütün bunlar emir aleminden haber verirler. Tabiatta hüküm süren bütün kanunlar, hep emir alemindendirler.

İnsanın gücü, kuvveti manevî olduğu, maddî varlığı bulunmadığı gibi, kâinatta carî olan kuvvetler de yalnız manevî vücutları bulunan birer ilahî kanundur, nizamdır. İnsanın kuvvetinin hareket etmesi insanın iradesine bağlı olduğu gibi, kâinattaki kuvvetlerin hareket etmesi de Allah’ın iradesine bağlıdır.

Kâinattaki kanunlar, prensipler ontolojik nizamın ruhu hükmündedir; onlar da ruh gibi alem-i emirdendir. Aralarındaki en önemli fark, bu kanunların haricî vücutlarının olmamasıdır. İnsan ruhu ise, alem-i emirden olmakla beraber, başına şuur takılmış, haricî bir vücut giydirilmiş bir emrî kanundur.

Sosyal hayat nizamında kanunu uygulayanlar insanlar olduğu gibi, kâinat nizamındaki kanunları uygulayanlar da Allah’ın memuru olan meleklerdir. Güneşin kulağından tutup çeviren bir müekkel melek olduğu gibi, bir damla yağmuru yere indiren de bir melektir.

Bununla beraber, “Kainatta Allah’tan başka hiçbir şeyin gerçek tesiri yoktur.” şeklindeki -tevhit inancına bağlı olarak ortaya çıkan- ilmî kaide gereğince, melekler dahi diğer sebepler gibi hiçbir yaratma işine sahip değildir. Onlar, Allah’ın kudretinin yaptığı işlerin azametini temaşa etmek ve şuurlu olarak O’nu tesbih etmek için orada vardır. Gerçek yaratıcı Allah’ın kudretidir. Bu kanunların dizginini elinde tutan da bu sonsuz ilahî kudrettir.

Etrafımızdaki âlemi biz daha çok kanunlarla tanırız. Tabiat kanunları dediğimiz bu olgu, aslında, çevremizdeki varlıkları ve olayları incelediğimiz zaman karşımıza çıkan düzendir. Gökten yere her şeyde karşımıza çıkan bir düzendir bu. Yüzlerce bilim dalından her biri, bu kozmik düzenin bir tezahürünü inceler.

Ne var ki, bu düzen ve bu kanunlar hakkında bütün bildiğimiz, onların belirli bir şekilde işlemekte olduğudur. Biz olayların sürekli olarak belli bir şekilde cereyan ettiğini gözleriz ve buna bir isim takarız: çekim kanunu, termodinamik kanunları, hidrodinamik kanunları gibi. Bir de, bunların formüllerini çıkarır, hesabını yaparız.

Gözlemek, isim takmak, hesap yapmak; tabiat olayları ve tabiat kanunları ile ilgili olarak elimizden gelen şey bu kadardır. Bu kanunlar nedir, nereden gelir, nasıl bir şeydir? Çeken cisim nasıl çeker, niçin çeker? Enerji nedir, kütle nedir, elektrik nedir, ses nedir, hayat nedir, ölüm nedir, duygu nedir. Böylece uzayıp giden bir kâinat dolusu liste, bizim mahiyetini bilmediğimiz, fakat sadece birer isim takarak “bildiklerimiz” başlığı altına aldığımız şeylerle doludur.

Kanunlar hiçbir zaman bir varlık olarak karşımıza çıkmaz; onlar sadece olayların cereyan ediş şeklidir. Fakat bu cereyan edişteki süreklilik ve düzen, tabiatta böyle bir kanunun var olması gerektiği konusunda bizde bir kanaat uyandırır. Bundan daha da önemlisi, bu süreklilik ve düzeni tercih eden bir iradenin ve bu tercihi etkili kılan bir gücün varlığıdır. İşte bu, kanunun kendisinden daha kesin bir gerçek olarak çıkar karşımıza. Çünkü kanun sadece bir cereyan ediş şeklidir ve istatistiksel bir sonuçtan ibarettir; onlardaki tercih ve sonuçtaki tesir ise apaçık görülen gerçeklerdir. Bu itibarla, kanundan söz edilen her yerde, kanun koyucu ve uygulayıcıdan da söz etmek gereği doğmaktadır. Veya, daha doğru ve kestirme bir ifadeyle, ortada kanun diye bir varlık yoktur; kanun koyucu, işlerini kendi koyduğu bir âdet üzerine yapmaktadır. Biz bu âdete tabiat kanunu der, çıkarız işin içinden.

Kanun koyucuyu dikkate aldığımızda, “tabiat kanunu” adını verdiğimiz şeylerin, aslında birer İlâhî kanundan başka bir şey olmadıklarını görürüz. Bunlar, tıpkı semâvî kitaplarda bize bildirilen emirler ve kanunlar gibi birer kanundur; yalnız tebliğ ve uygulama şekillerinde farklılıklar vardır. Tabiat kanunlarıyla, hayata gelir gelmez tanışmaya başlarız. Bu kanunlar akıllı-deli, mü’min-kâfir ayırımı yapmaz; ödülü de, cezası da peşindir. Bununla birlikte, bu kanunların işleyişi de, bir bütün olarak göz önüne alındığında, bir kanun koyucunun tercihlerini açıkça yansıtmaktadır.

Veya, başka bir şekilde ifade edecek olursak, tabiat kanunlarının varlığı kadar kesin bir gerçekle karşı karşıyayız: Kanunların işleyişinde, işin en ince ayrıntılarına kadar nüfuz eden bir irade kendisini belli ediyor. Bu kanunların sergilediği âhenk ve düzen, her şeyi kuşatan bir bilgi ve iradeyi gösterdiği gibi; “belirsizlik” olarak karşımıza çıkan tercihler de, bu bilgi ve iradenin en ince ayrıntıları bile kapsadığını gösteriyor.

Her şeyin yaratıcısı Allah olduğu gibi sebepleri yaratan da O'dur. İnsanlar başarıya gitmek için Allah'ın bu dünyada koyduğu sebeplere riayet etmelidir ki başarıya ulaşabilsin. Sebeplere riayet edene Allah başarıyı lutfeder.

----------
KAYNAK :
Sorularla İslamiyet

Bu konuyu yazdır

Rose-1 Güllerin Renklerine Göre Anlamları Meaning of Colour by Rose
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 12:56 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Güllerin Renklerine Göre Anlamları


Çiçek Anlamları

Çiçeklerin dili, ilk kez 1600'lü yıllarda İstanbul'da oluşturulmaya başlanmıştır. 1716 yılında eşiyle birlikte İstanbul'da yaşayan İngiliz Lady Mary Wortley Montagu tarafından bir araya getirilen bu çiçeklerin anlamları İngiltere'ye götürülmüştür.

Montagu, 1716 yılında Türkiye'de yaşadığı sırada yazdığı bir mektupta, "parmaklarınızı oynatmadan, çiçeklerle tartışabilir, azarlayabilir, dostluk, aşk, nezaket mektupları ve hatta haber bile gönderebilirsiniz." demiştir.

Çiçeklerin taşıdıkları anlamlara ilişkin Fransa'ya da sıçrayan merak, kısa sürede 800 çiçeğin anlamının belirlenmesine ve tüm dünyada ortak bir çiçek dili oluşmasına yol açmıştır. İşte bazı çiçeklerin anlamları:


Kırmızı Güllerin Anlamları

Birçoğunuz artık biliyor, kırmızı gül büyük aşkın simgesi. İster bukette ister vazoda isterse kutuda, kırmızı renk aşkı, tutkuyu ve romantizmi ifade ediyor. Seni çok seviyorum demenin en kolay ve güzel yolu da kırmızı güllerden geçiyor. Kırmızı güller akla hemen tutkuyu ve gerçek aşkı getirir. Tek bir kırmızı gül “seni seviyorum” imzası taşır. Çiçeklerin dili ortaya çıktıktan sonra tarih boyunca ilk anlamı hep aşk olmuştur.

Kırmızı güller ayrıca cesaret ve tebrik mesajı da iletebilir. Tarihteki ilk at yarışlarının ismi “Güllerin Koşusu”ydu ve kazanana kırmızı güllerden oluşmuş bir buket verilirdi.

Kırmızı gül çeşitleri arasında kırmızı kardinal, koyu kırmızı, mis kokulu Mr. Lincoln ve ateş kırmızısı çay gülü Madame Delbard vardır. Cara Mia da çiçek tasarımcıları için vazgeçilmez ateş kırmızısı güllerden biridir.
AŞK CESARET SAYGI TUTKU - Aşk, Saygı, Cesaret, Tutku, Takdir, Tebrik


Pembe Güllerin Anlamları
Bu şekerli renk, tıpkı ismi gibi sempati ve şirinliği temsil eder. Şayet şirin aşkınız, hem masumiyeti, hem cilvesi hem de zarafeti ile kalbinizi çaldıysa ona açık pembe renklerde güller hediye edebilirsiniz. Mutluluk, İncelik, Romans, İmrenme, Tatlılık, Teşekkür
Açıktan koyuya kadar geniş bir yelpazesi olan pembe güller neşe, mutluluk, minnettarlık ve imrenme anlamlarına gelebilir. Gelin aranjmanlarında sıklıkla rastlanan pembe güller teşekkür veya tebrik buketleridir. Güllerin kızların yanaklarının kızarmasını akla getirdiğini düşünürsek bu çiçeklerin almak ve vermek için neden tercih edildiği hemen anlaşılabilir.

Pembenin birçok çeşidi vardır: solgun pembeden canlı pembeye kadar. Hepsinin ayrı ayrı kendi anlamları ve imaları mevcuttur. En solgun pembe nezaketin, neşenin ve inceliğin işaretidir. Gelin pembesi muhteşem solgun pembe floribundadır. Uzun yaşar ve çok hoş bir kokuya sahiptir. Açık pembeden normal pembeye kadar olan güller sempati ve imrenmeyi ifade edebilir. Leydi Diana bu duyguları anlatmak için en güzel açık pembe güldür. Laser ve Diplomat gibi koyu pembe güller bir başkasının hayatınıza dahil olmasından dolayı ne kadar mutlu olduğunuzu göstermek için mükemmel bir seçimdir.


Sarı Güllerin Anlamları

Arkadaşlık, Önemseme, Hoş Geldin, Neşe
Alman Kültürü’nde bu güzel sarı güller ihanetin ve ölen aşkın sembolüdür ama daha geleneksel olarak arkadaşlığın ve mutluluğun simgesidir. Fosil kayıtlarına göre yaygın bir gül olan sarı güller Orta Doğu’da 1700lü yıllarda keşfedilene kadar aslında bilinmiyordu. O zamandan sonra bahçelerin ve buketlerin en favori çiçeklerinden olmuştur.

Bu altın renkli gülü hasta bir arkadaşınıza gönderebilirsiniz. Sarı güller ayrıca yeni anne olanlara, taze nişanlılara ve renkli bir minnettarlık göstermek istediğiniz kişilere verilebilir. İhtişamlı sarı güllerde bazıları şunlardır: hafif kokulu ve koyu sarı renkteki Gold Strike, uzun süre yaşayan Aslsmeer Gold ve çok özel ark

Bu renk, sevgiliniz için ayrı, dostlarınız için ayrı anlam taşıyor. Arkadaşlığınızın sağlam, dostluğunuzun güçlü, sevginizin büyük ve birlikteliğinizin uzun ömürlü olduğunu anlatmak istiyorsanız, yakın arkadaşınıza sarı gül hediye edebilirsiniz. Şayet sevgilinize hediye ediyorsanız işler biraz değişiyor çünkü sarı gül kıskançlık anlamına geliyor.



Turuncu Güllerin Anlamları

Arzu, Heves, Gurur

Kırmızı gül tutkuyu, sarı gül arkadaşlığı sembolize ederken, turuncu güller de genelde bu ikisinin arası bir duyguyu işaret eder. Turuncu güller coşkundur, şendir ve verilen kişiye büyülenmeyi ifade eder. Kim bu cazibeli, ateşli çiçeklerle büyülenmez? Romantik ve büyüleyici bir gün batımının tüm renklerini barındırır. İster saf turuncu Lambredo olsun, ister parlak turuncu, uzun yapraklı Fire King, ister solgun Pareo turuncu güller kesinlikle sizi cezbeden herhangi birini memnun edecektir.

Bu rengin karşı konulmaz bir cazibesi vardır. Çok karşılaşılmayan bir renk olması onu cazibeli ve büyüleyici yapar, tıpkı kalbinizi çalan ve kendisine güzelliği ve cazibesiyle hayran bırakan biricik sevgiliniz gibi. Bu nedenle bu renk cazibe, tutku, büyüleyici güzelliği temsil eder.


Beyaz Güllerin Anlamları
Saflık, Sır, Masumiyet, Saygı, Değerlilik
Beyaz en eski gül çeşitlerinden biridir ve hem eski hem de modern medeniyetlerin en favori çiçeklerinden olmuştur. Beyaz güller saflığı ve masumiyeti sembolize ederler. Gelinler geleneksel olarak beyazlara bürünürler. Beyaz gül masumiyetin, sadakatin ve saflığın mükemmel bir amblemidir. Saf beyazdan fildişi beyazına kadar bütün beyaz güller gelin buketleri, korsaj ve etkili aranjmanlar için mükemmel seçimlerdir.

Beyaz güller akıllara getirdiği sağlıklılık ve kutsiyet ile evlilik seremonilerinin vazgeçilmezidir. Escimo (zarif, küçük ve neredeyse saf beyaz bir gül) çok hoş bir görünüşe sahiptir ve güzel bir şekilde açılır. Bianca (diğer bir saf beyaz gül) herhangi bir gelini en çok memnun edecek güllerden biridir. Bu orta büyüklükteki gül yuvarlak goncalara sahiptir ve buket güzel bir stile kavuşturur. Vendela gül yapraklarının aldığı en zarif biçime sahiptir. Orta büyüklükteki bu gül fildişi beyazı ile görenlerin nefesini kesecektir.

Beyaz rengin vermiş olduğu temizlik ve saflık hissi, bu gülün sahibine de yansıyor. Masumiyet, temiz duygular, saflık ve mütevazilik sevgilinizin kendisine aşık eden özellikleri ise, beyaz güllerden oluşan bir buket çiçekle ona büyük aşkınızı anlatabilirsiniz.



Lavanta Rengi Mor Güllerin Anlamları

İlk Görüşte Aşk

Muhtemelen en mistik ve peri masalı mükemmelliğine sahio gül rengi lavantadır. Birinin size lavanta gül vermesi ilk görüşte aşık olduğu anlamına gelir. Mor rengin kraliyet rengi olduğunu not etmekte yarar var. O yüzden mor gül göndermek verilen kişiyi çok özel, hatta prenses gibi gördüğünün bir ifadesidir. Hani ilk görüşte aşk vardır ya, bir bakışıyla kalbinizin en içine ulaşmış, kalbinizi yerinden havalandırmayı başarmıştır, işte o tatlı sevgilinize bu duygularınızı lavanta rengi güllerle anlatabilirsiniz.



Mavi Güllerin Anlamları

Elde Edilemez

Mavi gül araştırması sürüyor. Çünkü mavi güller doğal olarak henüz bulunamadı veya yetiştirilemedi. Bu noktada sadece bir hayal olarak değerlendirilebilir. Mavi güller aslında mor ve lavantanın varyasyonları olarak varlar. En azından ışıkta neredeyse mavi gibi görünüyorlar. Ama birine mavi gül göndermek istemezsiniz muhtemelen. Çünkü elde edilemez sadece bir hayal anlamlarına geliyor mavi gül. Mavi Gül Bu gül eşsizliği ve ilahi aşkı temsil eder. Tıpkı sevgiliniz gibi eşsiz, biricik ve tektir. Ona eşsiz güzelliğini anlatmak için mavi güllerden hoş bir buket hediye edebilirsiniz.


Farbe der Rosen und ihre Bedeutung


Ein guter Florist kann an diesem Punkt sicherlich weiterhelfen, wenn man Fragen hat, aber wer im Internet bestellt, erhält diesen Service nur selten. Gerade für jene, die ihre Blumen selbst bestellen, sind die Farbtabellen mit ihren Bedeutungen ziemlich hilfreich und wichtig. Blumensprache ist mitunter keine einfache, wer sie nicht kennt, kann dies kaum beurteilen und wird sich nicht beleidigt fühlen, falls es die falsche ist. Falls der Empfänger jedoch weiß, was Blumen bedeuten, sollte man sich im Vorfeld wirklich gut darüber informieren.

Unter Freunden ist es halb so schlimm, wenn man einmal zur falschen Farbe greift, bei offiziellen Anlässen könnte dies ziemlich peinlich sein. Deswegen gibt es ein Blumen Knigge, um solche Fehler zu vermeiden. Niemand wird gezwungen die Farben auswendig zu lernen, aber man sollte zumindest wissen, welche ein NO GO in bestimmten Momenten sind. Manchmal ist es wahrhaftig einfacher zu wissen, was man nicht kaufen sollte, weil sich solche Tatsachen eher in den Kopf brennen als umgekehrt.
Die kleine Rosenkunde im Überblick

Weiße Rosen

Eine weiße Rose ist geheimnisvoll, sie erinnert an die Kirche, wie auch an die Gegenbewegung, die vor Jahren mit der weißen Rose gewisse Dinge ausdruckte. In den meisten Kulturen ist Weiß die Farbe der Reinheit und Unschuld, aber auch Abschied (Tod). Deswegen werden weiße Rosen gerne auf Gräber gelegt. Weiße Rosen sind ziemlich praktisch, wenn man jemand zeigen möchte, dass man ihn mag, aber die wahren Gefühle noch bei sich behalten möchte. Wichtig ist, keine weißen Rosen schenken, wenn man keine Gefühle hat, weil man damit andere schwer verletzen könnte. Wer die Sprache der Rose versteht, erkennt sie als Zeichen und das kann in vielen Fällen nach hinten los gehen.

Rosafarbene Rosen

Diese Farbe steht für Schönheit, Jugend und junge Liebe. Deswegen werden sie gerne unter jungen Menschen verschenkt, die sich das erste Mal verlieben. Der Nachbarsjunge greift instinktiv eher zu rosa Rosen, weil diese den Mädchen gefallen und deswegen kommen sie auch meistens gut bei der Empfängerin an. „Ich bin total in dich verschossen“ sagen sie aus, ob aus dieser Liebe mehr wird, steht in den Sternen.

Rote Rosen

Rote Rosen werden unter Liebenden verschenkt, die bereits wissen, was Sache ist. Zwischendurch bei einem Date oder am Valentinstag. Rote Rosen stehen für Leidenschaft, für Offenheit und wahrhaftige Liebe. Wer einen roten Strauß verschenkt, erwartet sich, dass die Liebe hält und noch intensiver wird. Rote Rosen sind bekannt aus den Medien, Theaterstücken oder aus dem eigenen Leben. Fast jeder weiß, was sie bedeutet, weil sie einfach so eindeutig sind.

gelbe-roseGelbe Rosen

Ist in einer Beziehung etwas nicht in Ordnung, werden gelbe Rosen verschenkt. Die Frage ist nur, wie man diese interpretiert. Mal bedeuten sie: „Ich bitte um Verzeihung“, ein anderes Mal „Ich liebe dich nicht mehr, lass uns Freunde bleiben“. Deswegen sollte der Absender gut überlegen, ob er zu gelben Rosen greift.

Orangene Rosen

Sie sind das Gegenteil von gelben Rosen und versprechen viel Glück, Fröhlichkeit wie auch Erfüllung in der Partnerschaft.

Apricot Rosen


Diese sind ähnlich wie orangefarbene Rosen, werden aber meist so geschenkt, wenn es in der Partnerschaft gut läuft. So in der Art „Ich bin total zufrieden mit dir und möchte mit dir zusammen bleiben“. Genau das sagen die Rosen aus, obwohl sie nicht so häufig verschenkt werden, wie zum Beispiel die roten Rosen.

Pinke Rosen

Diese sind dunkler als die rosa Rosen und stehen für Glücksgefühle und viel Freude. Der Partner darf sich auf positive Energie dadurch freuen.

Lilafarbene Rosen

Diese Rosen stehen für die Liebe auf den ersten Blick. Derjenige der diese Blumen schenkt ist total begeistert von demjenigen, der die Rosen erhält.

blumen-zum-valentinstag (2)

Korallenrote Rosen

Diese kommen zwar ziemlich selten vor, stehen aber in der Regel für erotische Lust und Begehren. Sie sind ziemlich kräftig und wunderschön zum anschauen.

Pfirsichfarbene Rosen

Diese Rosen schenkt man, wenn man jemand Anerkennung überbringen möchte, Dankbarkeit wie auch Sympathie.

Rosen, die bereits welken

Wer Rosen schenkt, die bereits dabei sind, zu verblühen, darf sich nicht wundern, wenn der Empfänger empfindlich darauf reagiert. Laut Feng Shui sind diese nämlich schlecht und wer sie schenkt, sagt quasi aus „Es ist aus“.
Was Rosen allgemein so bedeuten

Neben den Farben haben Rosen im Allgemeinen einen hohen Stellenwert in der Geschichte. So zum Beispiel wurde die Rose Canina der Göttin Venus zugeordnet, sie steht für Schönheit, Erotik und noch viel mehr. Zu Anfang war die katholische Kirche gegen die Rose, weil sie Weiblichkeit ablehne, dass änderte sich aber in Zeiten der Jungfrau Maria. Die Rose wurde zu einem Symbol, welches nicht mehr wegzudenken ist. Heute steht die Rose als Reinheitssymbol, vor allem wenn sie weiß ist, wird damit die unbefleckte Empfängnis angezeigt. Im Mittelalter wurde sie wieder das Symbol der Schönheit, Erotik und Weiblichkeit.

Wie man sieht, ändert sich das immer nach und nach. Jede Epoche hatte ihre eigene Vorstellung von der Rose. Heute wissen wir, gilt sie als Symbol der Liebe. Die obigen Farben sagen meist aus, wie stark die Liebe ist oder ob sie bereits abblüht. Wer einen Rose zu Muttertag verschenken möchte, wählt am besten eine Rosa Rose oder eine etwas hellere, bitte keine dunkelroten Rosen, weil diese eher an Erotik erinnern. Wer es nicht so genau nehmen möchte und die Mutter auf rote Rosen besteht, dann darf man es natürlich verschenken. All jene, die die Blumensprache perfekt beherrschen, sollten sich an die Regeln der Blumen halten. Rosen sind eine wunderbare Geschenkidee, vor allem, wenn noch Pralinen dazu geschenkt werden. Nur Blumen alleine sind auch ein wenig fad, zumindest Zeit sollten Kinder an die Mutter opfern. Gemeinsam spazieren gehen, einen Wanderung unternehmen oder ähnliches. Dadurch werden Rosen noch viel mehr wert, weil der der sie schickt, es mit der Liebe wirklich ernst meint.

Meaning of Colour by Rose

Red (Dark) Unconscious beauty
Red (Single) "I Love You"
Deep Burgundy Unconscious Beauty
White Purity, Innocence, Silence, Secrecy, Reverence, Humility, Youthfulness,
"I am worthy of you", Heavenly
White (Bridal) Happy love
Pink Appreciation, "Thank you", Grace, Perfect Happiness, Admiration, Gentleness, "Please Believe Me"
Dark Pink Appreciation, Gratitude, "Thank You"
Light Pink Admiration, Sympathy, Gentleness, Grace, Gladness, Joy, Sweetness
Yellow Joy, Gladness, Friendship, Delight, Promise of a new beginning, Welcome Back, Remember Me, Jealousy,
"I care"
Yellow with Red Tip Friendship, Falling in Love
Orange Desire, Enthusiasm
Red and White Given together, these signify unity
Red and Yellow Jovial and Happy Feelings
Peach Appreciation, Closing the deal, Let's get together, Sincerity, Gratitude
Pale Peach Modesty
Coral Desire
Lavender Love at first sight, Enchantment
Orange Enthusiasm, Desire, Fascination
Black * Death, Farewell
Blue * The unattainable, the impossible
Single - any color Simplicity, Gratitude
Red Rosebud Symbolic of purity and loveliness
White Rosebud Symbolic of girlhood
Thorn-less Rose "Love at first sight"


____________________
Etiketler :

Kırmızı Güllerin Anlamları,Pembe Güllerin Anlamları,Sarı Güllerin Anlamları,Turuncu Güllerin Anlamları,Beyaz Güllerin Anlamları,Lavanta Rengi, Mor Güllerin Anlamları,Mavi Güllerin Anlamları,Farbe der Rosen und ihre Bedeutung,Weiße Rosen Bedeutung,rote Rosen Bedeutung,gelbe Rosen Bedeutung, rose Rosen Bedeutung,blau Rosen Bedeutung, Meaning of White Colour by Rose ,Meaning of Red Colour by Rose ,Meaning of yellow Colour by Rose,Meaning of Orange Colour by Rose, Meaning of Colour by Blue Rose,Meaning of Pink Colour by Rose,

Bu konuyu yazdır