| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
İbadet nedir - Niçin ibadet ediyoruz |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 05:52 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İbadet nedir - Niçin ibadet ediyoruz - insanlar niçin ibadetle sorumlu tutulmuşlardır?
İbadet; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı tekbir, hamd, şükür gibi vazifelerini, Onun emrettiği tarzda yerine getirmesidir.
İnsan; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ihsan, ikram ve nimetleriyle beslendiğini düşünerek Ona karşı hamd ve şükür görevini yerine getirmekle sorumludur. Bu ise, ancak ibadetle olur. İbadet eden insan, bu dünya misafirhanesinde, Allah’ın emri dâiresinde oturup kalkar, yiyip içer, her türlü fiil ve hareketlerini Onun emirlerine göre tanzim eder. Allah’ın kulu olarak yaşar. Bu kulluk onu, hakiki insaniyete, gerçek şerefe kavuşturur. Zaten insanların yaratılış gayesi ibadet ile bu şerefe nâil olmaktır. Nitekim, Cenâb-ı Hak Zâriyât Sûresinde (Ayet, 56); “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyurmaktadır. Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takvâ mertebesine nail olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, Arz’ı size döşek, semâyı binanıza dam yapmış; ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve diğer gıdaları çıkartsın. Öyle ise Allah’a misil ve ortak yapmayınız. (Bilirsiniz ki, Allah’tan başka Ma’bûd ve hâlıkınız yoktur).” (Bakara, 2/21-22)
Evet, Cenâb-ı Hak, semavatı güneş ve yıldızlarıyla, zemini deniz ve karalarıyla en mükemmel bir sûrette yarattı. İnsanın ruhuna, her biri kâinattan daha kıymetli lâtifeler yerleştirdi. Ona her tür güzellikleri seyredebilecek bir göz, yiyeceklerin ayrı ayrı tatlarını zevk edebilecek bir dil verdiği gibi, bu duygularla elde ettiği zevkleri, ilim ve irfana çevirecek bir akıl ihsan etti. Ve insana, gerek kâinattan süzülerek onun imdadına gönderilen nimetleri ve gerekse kendi vücuduna yerleştirilen maddî ve manevî ihsanları takdir edebilecek bir vicdan lütfetti.
İnsan, kendisine hediye edilen o akıl ile sadece bu dünya için yaratılmadığını, kendisinin, vazifesiz ve gayesiz olamayacağını idrâk eder.
Vicdanıyla, ona yapılan bu sonsuz ihsanlara karşı Rabbine hamd ve şükretmesi gerektiğini bilir. Ubudiyetini yalnız Allah’a hasreder. Ona ortak koşmaz.
Ve kalbiyle ancak Allah’a muhabbet eder; sevilmeye lâyık bütün yaratılmışları da yine Onun için sever.
Faraza, insan dinen ibadetle sorumlu olmasa bile ondaki akıl, kalp ve vicdan Allah’a ibadeti ve itaati emreder. Zira, bunları ancak ibadet tatmin eder.
Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan O Ganiyy-i Mutlak’ın bizim ibadetimize ihtiyacı olmadığı açıktır. Bilâkis, biz ibadete muhtacız.
İster istemez varacağımız o mahşer meydanında, o dehşetli hesap gününde, Cenâb-ı Hak biz insanlara:
“Ey kullarım! Ben sizleri yoktan var ettim. Sizin sonsuz ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için bütün kâinatta olan nimetlerimi size yönelttim. Vakti vaktine ihtiyaçlarınızı yerine getirdim. Ben dünyada rahmet ve inâyetimle sizinle beraber idim. O zaman siz kiminle beraberdiniz? Şükür ve kulluk bana lâyık iken siz beni unutup şükür ve ubûdiyetinizi kimlere takdim ettiniz?”
derse ne cevap vereceğiz? O mukaddes huzurda utanma ve hayâdan ortaya çıkan manevî azap, cehennem azabından daha dehşetli olmayacak mıdır? İşte, kâfirlere; “Keşke toprak olsaydık.” dedirten de bu hâlden gelen şiddetli utanç duygusu olsa gerektir.
Evet, insan ibadetsiz olmayacağı gibi, İslâmîyet de ibadetsiz düşünülemez. Bu hakikati şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir Müslüman köyü düşününüz. Bu köyde ezan okunmasın. Hiç kimse -ne bayram ne cuma ne de vakit- namazlarını kılmasın. Hiçbir fert oruç tutmasın, zekât vermesin, hacca gitmesin. O köyde yaşayanlar Kur’an okumasın, haram-helâl tanımasın, farz-vacip nedir bilmesinler. Kalplerinde Allah’ın sonsuz nimet ve ihsanlarına karşı, hiç kimsenin hatırına hamd ve şükür etmek gelmesin...
Böyle bir köyün ahalisi, Kur’an-ı Kerim’in emirlerine, Peygamber Efendimizin (asm.) sahabelerin, evliya ve asfiyanın, müçtehitlerin, müfessirlerin, mücedditlerin hayat tarzına ters düşen bir yola girmiş olmaz mı?
Evet, İslâm sadece teorik ve vicdanî bir sistem değildir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede imandan sonra hemen amel-i salih kavramı kullanılmakta ve salih amelin, imanın bir sonucu olduğu ders verilmektedir. Evet, peygamberlerin gönderiliş hikmeti, imanın esaslarıyla İslâm’ın şartlarını insanlara öğretmektir. Yani, onların kalplerine, başta Allah’a iman olmak üzere, bütün iman hakikatlerini yerleştirmek ve bu imanlarını kemâle erdirecek ibadet vazifelerini onlara hakkıyla öğretmektir. İnsanın imanı, ancak bu ibadetlerle olgunlaşır.
Bir kulun Allah katındaki değeri, Ona karşı kulluk vazifesinde göstereceği hassasiyet nispetindedir.
İbadet, “Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun eğmek” demektir.
İlâhî Ferman olan Kur’an'da şöyle buyrulur:
“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” (Bakara, 2/21)
İnsan, ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu âyette şöyle veriliyor: “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”
Âyetteki, "sizi ve sizden öncekileri yaratan" ibaresi, Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar. Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi terbiye etmiş olmasıdır. Rabbe, ibadet edilir.
Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah, vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz. Niçin? Babamız olduğu için. Annemize isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz olduğu için.
İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitap ediyor ve “Rabbinize ibadet edin.” diye emrediyor. Çünkü sizi O terbiye etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan hâline O getirmiş, sizi ana rahminde bir nutfe olarak rahim duvarına O yapıştırmış ve oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep O icra etmiştir. Şimdi ise bir başka rahimdesiniz: Kâinat... Burada da sizi terbiye eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren ancak Odur.
Allah’ın bir ismi “Rab”dir ve her şeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Aklımızı anlamaya, kalbimizi sevmeye, hafızamı ezberlemeye, elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.
Nefsimize takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu kadar ihsana karşı Ona gereği gibi şükredememenin mahcubiyetini, ruhumuzun tâ derinliklerinde hissederek seve seve ibadet etmeliyiz. .
İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin.”, “Namazı ikame edin.”, “Ramazan ayında oruç tutun.” gibi emirlerini dinleyince aradığını bulmanın huzuruna erer.
İbadet için, “Abd ile mâbud arasında en yüksek ve lâtif nispet ancak ibadettir.” (İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni, insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın kuluyum, Onun mahlûkuyum, bu dünyada Onun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, Onun saadet yurdu olan Cennete gideceğim.” diyebiliyor. Bu ise insan ruhu için en büyük bir zevk kaynağıdır.
Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan, belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el bağlıyor. Ona, yine Onun emrettiği biçimde ibadetini takdim ediyor.
Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri
“İbadet, tezellül ve inkisardan ibarettir.”
buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor.
“Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu, bu sorunun içinde iki ayrı soru saklı:
– İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir?
– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir?
Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak hikmet sahasında kendilerince birtakım faydalar sıralar ve bu faydaların başka yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler.
İllet, ibadet yapmamızı gerekli kılan ana sebeptir. Hikmet ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydadır.
Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir tüccarın bu seyahatinin illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmek. Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek, “zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu, hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir. Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete aittir ve isabetlidir.
O hâlde, “Niçin ibadet ediyorsun?” şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim emrettiği için.” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın gerek dünyada, gerek âhirette pek çok da faydası vardır. Ama ibadet bu faydalar için yapılmaz; bunlar meselenin hikmet yönüdür.
Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve cennette vereceği dereceler, ibadetin hikmet yönüdür.
İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl verelim:
Meselâ, oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönüdür. “Oruç niçin tutulur?” sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır: Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile oruç tutsak da Ramazan’da tutmasak, bu ibadeti yerine getirmiş olmayız. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa, bu ikinci hâlde fayda on katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.
Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Orucumuza imsakten hemen sonra başlayıp, iftarımızı yatsıdan birkaç saat sonra yapsak orucumuz makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmışızdır, ama oruç tutmamışızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan ibadetimiz makbul sayılmaz.
Oruç, tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki içmek de tıbbî zararları için haram değildir. “Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı, “Allah yasakladığı için.” şeklinde verilecektir. Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan, bedeni ve aklı korumak değil, bir İlâhî yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri ise içki içmemenin hikmetleridir, faydalarıdır.
Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe ile öldürülen bir koyunun etini yemek haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar, meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?”
Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları değildir. Esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesidir. Keserken Onun ismiyle kesmesi, yiyip içerken Onun ismiyle başlaması, giyinip kuşanırken de yine Onun kulu olduğunu unutmamasıdır.
Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin bütün emirlerinde bizim için nice faydalar vardır. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için değil, Onun emrini gözeterek ve rızasını umarak yaparız.
----------------
İbadet nedir?
Sual: İbadet ne demektir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İbadet, kulluk etmek, tapınmak, yani kendini aşağılamak, alçaltmak demektir. Bütün yükseklikler, iyilikler kendisinde bulunan, hiç bir noksanlığı olmayan ve her şey, var olmak için ve varlıkta kalabilmek için, Ona muhtaç olan ve kendisi hiçbir şey için, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkese fayda ve zarar yalnız Ondan gelen ve Onun izni ve emri olmadıkça, hiçbir şeyin, hiçbir şeye zarar ve iyilik yapamayacağı, Ondan başka her şeyin önü ve sonu yokluk olup, hep var olana ancak ibadet olunur. İbadet, yalnız böyle birinin hakkıdır. Allahü teâlâdan başka, böyle biri yoktur ve olamaz.
Bu yüksek sıfatlar başkasında da var denirse, Ona, başkası denilemez. Başka olmak için, farklı olmak lazımdır. Böyle bir başkasını, Ondan farklı, ayrı düşünmek, ilahlık ve mabudluk şartları, bu ikincisinde noksan olur. İlahlık ve mabudluk hakkı olamaz. Çünkü, bunun, birinciden ayrı olması için, mabudluk sıfatlarından birinin, bunda bulunmaması lazımdır. Bunun için de, noksan olmuş olur. Bu ikincisinin, kemal sıfatlarını tamam kabul edip de, ayrılık olmak için, noksan sıfatlardan bir tanesini kendisinde bırakırsak, yine kendisi kusurlu olmuş olur. Mesela, her şey Ona muhtaç olmasa, muhtaç olmayanların ibadet etmesi niçin lazım olur? Eğer, bir işte, bir şeye muhtaç olursa, yine noksanlık olur. Eğer her şeye iyilik ve zarar Ondan olmasa, Ona ne lüzum olur. İbadete neden layık olur? Eğer, Onun izni, haberi olmadan, bir kimse, bir şeye iyilik ve zarar yapabilirse, Ona yine lüzum kalmaz. İbadet olunmaya hakkı olmaz. Bütün kâmil sıfatları kendinde toplayan, ancak bir olmak, ortağı bulunmamak lazımdır. İbadete hakkı olan, yalnız bir olmak lazımdır. O da bir olan, Allahü teâlâdır. (3/3)
Şartlarına uygun ibadet
Sual: Namazın, abdestin şartlarına uymayan bazıları, (Ben yapayım da, Allah kabul eder. Başkaları hiç kılmıyor ya...) diyor. Bu doğru mu, böyle ibadeti Allah kabul eder mi?
CEVAP
Hayır, doğru değildir. Çok yanlıştır. Gelişigüzel ibadet olmaz. Keyfimize, aklımıza göre yahut kolayımıza geldiği gibi ibadet yapamayız. Dinimizin bildirdiği şekilde ibadet etmelidir. Kulun vazifesi, kendi aklına değil, dinin emrine uymaktır. İbadet yani kulluk da, bu demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İnsanlar, yokken sonradan yaratılmış, zayıf, muhtaç, ayıplı ve kusurludur. Allahü teâlâ ise, sonsuz olarak vardır. Ayıplardan, kusurlardan, uzaktır. Bütün üstünlüklerin sahibidir. İnsanların Allahü teâlâya, hiçbir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları yoktur. Böyle aşağı kullar, öyle bir yüce Allah’ın şanına yakışacak bir şükür yapabilir mi? Çünkü çok şey vardır ki, insanlar onları güzel ve kıymetli sanır. Fakat Allahü teâlâ, bunları kötülük bilir ve beğenmez. Saygı ve şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun içindir ki insanlar, kendi kusurlu akılları, kısa görüşleriyle, Allahü teâlâya karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamaz. Şükretmeye, saygı göstermeye yarayan vazifeler Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler kötülemek olabilir.
İşte, insanların Allahü teâlâya karşı kalb, dil ve bedenle yapmaları ve inanmaları lazım olan şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuştur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine (İslamiyet) denir. Allahü teâlâya şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibadeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslamiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir. (3/17)
Her Müslümanın kendisine lazım olan ilmihal bilgilerini, doğru yazılmış, nakli esas alan bir ilmihal kitabından öğrenmesi gerekir. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(İlimden bir mesele öğrenmek, dünyadaki her şeyden kıymetlidir.) [Taberani]
(Bir kimse amel etmese de, ilimden bir mesele öğrenirse, bin rekât [nafile] namazdan efdal olur. Eğer öğrendiği ilimle amel eder veya bunu başkasına öğretirse hem bunun sevabını alır, hem de kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabını alır.) [Hatib]
(Bilerek yapılan az bir ibadet, bilmeyerek yapılan çok ibadetten daha iyidir.) [Şir’a]
Allah’a kulluk nedir?
Sual: Kâfirler ibadetle mükellef değildir. Ahirette onlara niye namaz kılmadınız, niye oruç tutmadınız diye sorulmayacaktır. Onlara niye inanmadınız diye sorulacaktır. Durum böyle iken ne diye Bekara suresinin 21. âyetinde (Ey insanlar Allah’a ibadet ediniz) buyuruluyor da, ey müminler denmiyor?
CEVAP
O âyetin meali şöyledir:
(Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, Allah’ın azabından korunmuş olabilesiniz.) [Bekara 21]
Tibyan'da (Allah’ın varlığına, birliğine, inanmak suretiyle kulluk edin) diye açıklanıyor. Deliler ve çocuklar hariç, mükellef olan herkes bu emre muhatap deniyor. Âyetin sonundaki tettekun = Şirkten, küfürden ve günahlardan korunasınız diye açıklanıyor. Bu açıklamalar kâfirleri de, müminleri de kapsamaktadır. Yani (Allah’a kulluk ederseniz kurtulursunuz) buyuruluyor. Elbette buna kâfirler de müminler de dahildir. Kulluk için önce iman, sonra da ibadet gelir.
Kur’an-ı kerimdeki (Ey iman edenler iman edin) demek, (Beni tanıyın) demektir. (Beni tanıyın) demek ise, (Emir ve yasaklarıma uyun) demektir.
Cahillerin imanına İman-ı mecazi denir. Bu iman, bozulabilir ve yok olabilir. Hakikat ehlinin imanları bozulmaktan mahfuzdur. (Ey iman edenler iman edin) demek, (Ey, imanın suretini edinenler, ibadet ederek, hakiki imana kavuşun) demektir. Demek ki haramlardan kaçmayan, ibadetlerini yapmayan kimse Allah’ı tanımış olamaz ve hakiki imana kavuşamaz.
Başka bir âyet-i kerimede de mealen buyuruluyor ki:
(Ben cin ve insanları, ancak bana kulluk etmeleri [beni tanımaları] için yarattım.) [Zariyat 56]
Bu âyet-i kerimedeki (Kulluk etmeleri, ibadet etmeleri için) ifadesi, âlimler tarafından (beni tanımaları için) diye açıklanmıştır. Yani, Allahü teâlâyı tanımak, için yaratıldık. Allah’ı tanımak ise, emir ve yasaklarına uymak demektir.
Hadis-i kudside, (Tanınmak için her şeyi yarattım) buyuruyor. Yani (Onların beni tanımakla şereflenmesi için yarattım) buyuruyor. Yoksa, (Tanınayım da meşhur olayım) demek değildir.
Peygamber efendimiz, ilmin inceliklerini soran bedeviye buyurdu ki:
- Sen ilmin başını öğrendin mi?
- İlmin başı nedir ya Resulallah?
- İlmin başı, Allah’ı tanımaktır. Bu da Onun; misli, benzeri, zıddı, dengi, eşi olmadığını, vâhid, evvel, ahir, zâhir ve bâtın olduğunu bilmektir.
Tapmak ne demek?
Sual: Tapmak, tapınmak ne demektir? Allah’a tapmak ifadesi yanlış mıdır?
CEVAP
Yanlış değildir. Tapmak, tapınmak; ibadet etmek demektir. Tapmak ifadesi, Allaha da, putlara da, ibadet etmek anlamında da kullanılır. Mesela kimi puta tapar, kimi Allaha dendiği gibi, kimi Allaha ibadet eder kimi de puta denebilir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İster elimizle yapmış olalım, ister aklımız ve hayalimizle meydana getirelim, yaptığımız şeylerin hepsi, yaratıktır, yani Allahü teâlânın mahlûklarıdır. Hiçbirinin tapınmak için değerleri yoktur. Tapılmaya hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır. (2/9)
Üçüncü cild, 44. mektuptaki beyit ise şöyledir:
Allaha kulluk ederim, taptığım dergah bir,
Bir lahza ayrılmadım tevhidden, Allah bir!
Yaratana karşı vazifemiz
Sual: Yaratana karşı vazifemiz nedir?
CEVAP
Allahü teâlâya karşı vazifelerimiz şunlardır:
1- Bedenle yapacağımız işler: Namaz, oruç gibi ibadetleri yapmaktır
2- Ruhla yapacağımız vazife: Doğru itikad etmek etmektir.
3- Adaletle iş yapmak: Bu da, emaneti muhafaza, insanlara nasihat etmek ve İslâmiyet’i öğretmekle olur.
Salih ameller
Sual: Salih amelden kasıt nedir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Salih amel, İslam’ın beş şartıdır. Bir kimse bunları hakkıyla, kusursuz yaparsa Cehennemden kurtulur. Çünkü bunlar insanı günahlardan korur. Nitekim Ankebut suresi, 45. âyetinde mealen, (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı kötü işlerden korur) buyuruldu. Bir insana, İslam’ın beş şartını yerine getirmek nasip olursa, nimetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrünü yapınca, Cehennem azabından kurtulmuş olur, çünkü Nisa suresi, 147. âyetinde mealen, (İman eder ve şükrederseniz, azap etmem) buyuruldu. (1/304)
İbadetten sevap beklenir
Sual: S. Ebediyye’de orucun Allah’ın emri olduğuna inanmak ve sevab bekleyerek tutmak lazım olduğu bildiriliyor. Oruç gibi, namaz için de, aynı şekilde sevab beklemek lazım mıdır?
CEVAP
Elbette sevab beklemek lazımdır. Zekât da öyle, hac da öyledir.
İbadet kim için yapılır?
Sual: Hanıma (Namaz kıl!) diyorum, (Kılarsam senin için kılmış olurum, onun da kıymeti olmaz) diyor. (Oruç tut!) diyorum, (Senin için tutamam) diyor. Bunları, ben dediğim için yapsa bir mahzuru olur mu?
CEVAP
Hanımınızın sözleri çok yanlıştır. Ona su iç deseniz, (Senin emrinle içmenin kıymeti olmaz) denir mi? Neticede ihtiyacımız olan su içilmiş oluyor. Peygamber efendimiz, (Namaz kılın, oruç tutun, haram işlemeyin) diyor. Biz o bildirdi diye yapınca, Allah rızası için olmaz mı? Hoca vaaz etse, (Namaz kılmamak çok büyük günahtır) dese, biz de hocanın etkisinde kalıp, namaz kılmaya başlasak, hoca için mi kılmış oluruz? Hoca, (Oruç tutmak çok sevab) dese, biz de tutsak, hoca için mi olur? Çünkü oruç tutarken, hiç kimse olmasa da, yiyip içmeyeceğiz. Bu, Allah rızası için tutuyoruz demektir. Kimsenin olmadığı yerde yiyip içiyorsak, zaten oruç tutmamış oluruz. Namaz kılarken, vaktine, farzına, vacibine, sünnetine dikkat edeceğiz. Bunların hepsi Allah içindir. Bizim namaz kılmamıza vesile olana da elbette sevab olur. Koca, karısına (İçki içme!) dese, kadın da içki içmese, günahtan korunmuş olur. Günahtan korunmaya kim sebep olursa olsun, bir mahzuru olmaz. Zamanla alışır, artık kendi arzusuyla yapmaya başlar.
İbadet yerine hayır yapmak
Sual: Bazı kimseler, (Namaz kılmak yerine, birkaç yetimi doyurmak yeter. Hacca gidene kadar bir talebe okutmak, daha çok sevabdır. Oruç tutmak yerine, birkaç fakiri doyurmak kâfi gelir) diyorlar. O zaman zenginler bu işi parayla yaparsa, fakirler ne yapsın?
CEVAP
Böyle söylemek dini değiştirmek ve dini yıkmak olur, yani büyük sapıklıktır. Dinin kanunlarını şahıslar mı belirliyor? Dinin sahibi ne bildirmişse, o emre ve yasağa riayet etmek gerekir.
Bir kimse dünyadaki bütün yetimleri, fakirleri doyursa, hepsine birer ev verse, bir vakit kazaya bıraktığı namazının günahını ödeyemez, tutmayıp bir gün kazaya bıraktığı orucun günahını karşılamaz. Dünyanın bütün talebelerini okutsa, bir vakit farz namazın veya bir gün farz orucun yahut haccın sevabına kavuşamaz. Nafile ibadetlerin farzların yanında denizde damla bile olmadığını İslam âlimleri bildirmektedir. Bir vakit namaz kılmamak veya bir gün Ramazan orucunu tutmamak haramdır. Bir haramdan kaçmanın sevabı, bütün insanların ibadetlerinin toplamından üstündür. Bir hadis-i şerifte, (Çok az bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların [nâfile] ibadetleri toplamından daha iyidir) buyuruluyor. Her günah, Allahü teâlâya isyan olduğundan, büyüktür; fakat bazısı, bazısına göre küçük görünür. Bir küçük günahı yapmamak bütün cihanın nafile ibadetlerinden daha sevabdır, çünkü nafile ibadet yapmak farz değildir. Günahlardan kaçınmaksa farzdır. (Rıyad-un-nasıhin)
Kaynak :
Sorularla İslamiyet
Dinimiz islam
|
|
|
Haarp Programi Nedir? - Dünyayi Bitirecek Program ”Haarp” |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:10 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
HAARP PROGRAMI NEDİR?
Yüksek Frekanslı Aktif Orora Araştırma Programı’nın kısa adıdır HAARP.
Bilindiği gibi, son yıllarda en fazla tartışılan konulardan biriside, küresel
iklim değişiklikleridir.
İklimler, istenildiğinde değiştirilebilir mi?
Bu tartışmalar uzun yıllardan beri yapılmaktadır. Bu gün gelinen noktada, bu
tartışma daha bir can alıcı şekle dönüşmüştür. Çevre ve doğa şartlarını
değiştirme mücadelesi, aslına bakılırsa son 50 yıldır devamlı olarak
tartışılmaktadır ve ABD başta olmak üzere, Rusya’da bu yönde önemli mesafeler kat
etmiş durumda.
İlk olarak Amerikalı matematikçi John Von Neumann iklim değiştirme deneylerine
başlamış. Bu deneyler özellikle soğuk savaş döneminde, ABD Savunma Bakanlığı ile
birlikte, daha o zamandan bazı iklim savaşı yöntemlerini öngörmüştü. Bu gün çevre
şartlarını değiştirme teknikleri, ABD ordusu tarafından uygulanmaktadır.
Bir süreden beri, bu konuda bir dizi kaynaktan
bilgisel düzeyde inceleme ve araştırma yapıyorum ve edinmiş olduğum bilgiler
neticesinde, ABD ordusunun, bu yönde hayli mesafe katettiği ve ileri düzeyde
teknikler geliştirdiği gerçeği ile karşı karşıya kaldım dersem yalan olmaz.
ABD ordusunun bu yönde yapmış olduğu çalışmaların kısa adıdır HAARP. Yani Yüksek
Frekanslı Aktif Orora Araştırma Programı. Bu araştırma programı, Yıldız
Savaşlarının bir parçası olarak geliştiriliyor ve bu programın en büyük özelliği,
atmosfer tabakasından işletilen ve dünyanın her tarafında tarım ve ekoloji
sistemlerini alt üst etmeye gücü olan bir kitle imha silahı.
Savaşan güçler açısından bu denli devasa bir kitle imha silahına sahip olmanın
hiç kuşku yok ki bir dizi avantajı vardır ve düşmanı zorlamak ve yok etmek adına
gücü elinde bulundurana önemli imkanlar ve seçenekler sunar. Bu seçenekler
arasında fırtına, sis, yağmur, sel, kasırga, kuraklık ve deprem gibi bir dizi
doğal afet yaratma seçeneği vardır.
Aynı zamanda iklim değiştirme teknolojileri, hem iç güvenlik ve hem de dış
güvenlik alanındaki önlemlerin önemli bir parçası olacağı gibi, aynı zamanda
uzayda hava şartlarını ekileyerek, yapay iklimler yaratmakta söz konusudur.
Aslında BM bu konuda 1977 yılında bir adım atmış ve o dönemde almış olduğu bir
kararla bu gibi iklim değiştirmeye yönelik çalışmaların yapılmamasına yönelik
“uzun süre etkili olacak vahim sonuçlara yol açabilecek olan çevreyi değiştirme
teknolojilerini yasaklayan” bir Uluslararası anlaşmayı kabul etmiş. Bu
teknolojilerin dünyanın yapısını değiştirme, bitki ve su örtüsünü ve atmosferini
yada uzay yapısını değiştirme olarak tanımlanmıştı. 1977 yılındaki bu anlaşmanın
özü 1992 yılında Rio de Janerio’daki Dünya zirvesinde de yinelenmek sureti ile
askeri amaçlı kullanım konusu bir tabuya dönüştürmüş.
Ne var ki dünyanın Jandarması ABD bu gibi hususları hiç bir zaman dikkate
almadığı için, 1992 yılından beri daha bir aktif olarak iklim değiştirme
teknikleri üzerinde çalışmalar yapmaya başlıyor.
1992 yılında ortaya çıkıyor. Alaska’nın Gokona yöresinde yüksek frekanslı radyo
dalgaları ile atmosferin üst tabakalarına çok yoğun enerji gönderebilen ve alan
yüksek frekans antenlerinden oluşuyor.
HAARP’ın finansmanı ABD Hava Kuvvetleri, ABD Donanması ve İleri Düzeyde Savunma
Araştırma Projeleri Ajansı
tarafından sağlanıyor.
Bu konuda ABD kaynaklarının yapmış olduğu açıklamalara göre HAARP’in amacı
araştırma için atmosferin üst düzeylerinde bazı küçük, yerel değişiklikler
oluşturmak.
Oysa bu konuda Uluslararası Halk Sağlığı Enstitüsü bir açıklama yapıyor ve
HAARP’in dev bir ısıtıcı gibi işlediğini, atmosferin üst düzeylerine feci düzeyde
zarar verebileceğini, dünyayı koruyan tabakada büyük yaralar açtığını söylüyor.
imagesPeki bu söylenenlerin dışında HAARP programında başka neler varmış?
Mesela radyo iletişim hatlarını kırabilecek silahlar üretmek HAARP programında
varmış.Mesela roket ve uzay gemilerine yerleştireceği aletlerle, elektrik
ağlarında büyük kazalara yol açabilecek bir silah oluşturmak da varmış.
Petrol ve gaz hatlarında ciddi kazalara yol açarak, akıl sağlığını
etkileyebilecek silah oluşturmakta HAARP programında varmış.
Dolayısı ile bu verilerin ışığından yola çıkarsak, insanlığın karşı karşıya
olduğu feci durum, akıl almaz boyutlarda. Şayet bu gibi silahların üretimi hayata
geçerse, ABD dünyanın bir çok bölgesine, inanılmaz zararlar verecektir. Başka
ülkelerin ekonomilerini direkt olarak yerle bir edebilecektir.
Eko sistemleri ve tarımı etkileme amacı ile kullanılabilir. Dünyanın bir çok
coğrafyasında istediği anda tarımı zayıflatabilir ve kendisine olan bağımlılığı
daha da bir direkt hale getirebilir.
Yani daha açık bir ifade ile, HAARP programı bir çok yönü ile diğer alışılmış
stratejik silah sistemlerini gölgede bırakıyor.
HAARP PROĞRAMININ AMACI
HAARP askeri ve sivil her iki amaca da yönelik olarak iletişim ve gözlem
sistemlerini zenginleştirmekte kullanmak ve anlaşılabilir hale getirmek için
özellikle üstünde durulan iyonosferin (yeryüzünden havanın 80 km yüksek kısmı )
davranış ve özelliklerinin anlaşılması için çalışılan bilimsel bir çalışmadır.
HAARP programı, dünya çapında iyonosfer tabakası hakkında araştırma olanaklarının
geliştirilmesi olmakla birlikte; (The Ionospherıc Research Instument-IRI), (HF)
yüksek frekans düzeyinde yüksek güçlü bir aktarıcıyı işletme olanağıdır.IRI,
İyonosferin belirli bir bölgesinin bilimsel bir çalışma amacıyla geçici olarak
uyarılmasıdır.
Bilimsel ve tanısal gözlem yapabilecek olan bilim takımı, uyarılan bölgede ortaya
çıkacak olan fiziksel gelişmeleri cihazları ile gözlemleyeceklerdir.
HAARP’ın resmi kaynaklardaki amaçları
Atmosferdeki termonükleer araçları kontrol edecek elektromanyetik vuruşları
gerçekleştirmek.
Denizaltılar ile haberleşmeyi kolaylaştırmak. Bu haberleşme ELF(Extremely Low
Frequency) ve VLF(Very Low Frequency) dediğimiz 30Hz-30KHz civarında
çalışmaktadır. ELF nin yan etkileri bilindiğinden mevcut ELF vericileri ile HAARP
vericileri değiştirilmek istenmektedir.
Radar sistemlerini geliştirmek.
Çok geniş bir alanda ABD ordusunun haberleşmesini sağlamak.
Cray ve EMass süper bilgisayarlarının yardımı ile yer altının tomografik
haritasını çıkarabilmek.
Petrol, doğalgaz ve mineral yataklarını tespit etmek.
Cruise füzesine benzer alçak irtifadan uçan füze ve hava araçlarını havada imha
etmek.
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Teknik Bilgiler
Haarp İyonosferik Araştırma Olanağı, özellikle kuzey kutup dairesi yüksek
atmosfer tabakasını araştırma işlemidir.İşlem iki temel parçadan oluşur:
Yüksek güçte bir aktarıcı ve antenin (HF) yüksek frekans düzeyinde
işletilmesidir.Aktarıcı (Tranmitter), dikdörtgen düzlem dizilişinde ayarlanmış
çaprazlama ikiz kutuplu 180 antenlik bir sisteme 3.6.milyon Wat’a kadar yükleme
yapabilmektedir.
Bilimsel cihazların yaygın kullanım amacı, aktarma sisteminin araştırma esnasında
kullanımında üretilen etkisinin şafak iyonosferin arka planının gözlenmesidir.Bu
cihazların verileri gerçek zamanda dünya çapında internet ortamında da
izlenebilmektedir.
İyonosferik araştırmalar sırasında aktarıcılarca üretilen sinyaller, işletim
sistemine bağlı olarak birkaç on km.lik çapta, birkaç yüz metrelik kalınlıktan
100 ile 350 km arasında bulunan alıcı anten düzlemlerine yukarı doğru
yöneltilerek aktarılır.
İyonosferdeki HF yüksek frekans sinyalinin yoğunluğu iyonosferin her cm2 ne 3
mikrowattan küçük olup, güneşin gönderdiği ve dünyamıza ulaşan elektromanyetik
radyasyondan on binlerce kez, iyonosferi yaratan güneşin doğal kızılötesi (UV)
enerjisinden de yüzlerce kez daha azdır.
HAARP vasıtasına yerleştirilmiş çok hassas bilimsel cihazlarca üretilen küçücük
etkiler dahi gözlenebilmektedir ve bu gözlemler, güneş-toprak arası etkileşiminde
işlemin içinde oluşan yeni plazmaların dinamikleri hakkında yeni bilgiler
İYONOSFERİN ÖNEMİ
İyonosfer bilindiği gibi telsiz dalgalarını yansıtma özelliği keşfedildiğinden bu
yana haberleşme alanında kullanılmaktadır.Yeryüzünden 35 km ile 500 km arasında
bir yüksekliği içermektedir.Amerika’nın Sesi ve BBC gibi uluslar arası yayın
yapan kuruluşlar yıllardır bu hava katmanını kullanmaktadırlar.
Güneş patlamalarının ve güneşten gelen ultraviyole (kızılötesi) ışınlar ile
radyasyon bu katmanda bulunan gazları iyon adı verilen küçük parçacıklara
ayırmakta, katmanı oluşturan gazları elementlerine ayırmakta, bazı elementleri de
nötr veya yüksüz hale getirirken atomların elektronlarını da boşa
çıkartmaktadır.Bu işlem gece ve gündüz olarak değişim göstermektedir.Gerek
iyonosfer kullanılarak gerekse uydu sistemleri kullanılarak yapılan haberleşme,
gözlem gibi faaliyetlerde güneşin, yukarıda sayılan tesirleri olumsuz,
engelleyici etkiler yarattığı bilinmektedir.
Haarp projesi kapsamında geliştirilmiş sistemler de iyonosferin bu özelliklerinin
araştırılarak bu katmandan daha elverişli şekilde yararlanma olanağını arttırmak
ve kullanım düzeyini mükemmele çıkartmak olarak yorumlanmaktadır.
Bu Haarp sistemini anladığımız kadarı ile açıklamaya çalışırsak, yerdeki tesiste
bulunan bir aktarıcı antenle havaya radyo dalgaları veya elektrik verilmekte,
iyonosfer tabakasından geri yansıyan bu enerji yeryüzünde bulunan bir alıcı anten
tarafından emilerek iletişimin kesintisiz sürdürülmesi sağlanmaktadır.Radyo, Tv,
askeri haberleşme böylece kesintisiz olarak devam etmektedir.
HAARP İDDİALARI GERÇEK Mİ?
İlk önce böyle bir kurum ve kuruluşların olduğu bir gerçektir. İşte Listesi,
HAARP Sitesinden;
Puerto Rico, the Arecibo yakını Observatory-HIPAS (Amerika’ya ait)
Alaska Fairbank yakını Gakona
European Incoherent Scatter Radar site (EISCAT) (Norveç-Tromso )
Jicamarca, Peru;
Moscova yakınları, Rusya
Nizhny Novgorod (“SURA”)
Apatity,
Kharkov yakınları, Ukrayna
Duşanbe, Tacikistan.
Bu sitenin yazılarının yukarıdaki kısımlarını tercüme ederek bir fikir çıkarmaya
çalıştım.Ancak iddia edildiği gibi bu HAARP araçlarının depremler, kasırgalar,
tufanlar yaratmada kullanılabildiğine dair bir şey bulamadım.Yalnız İyonosfer
tabakasının tahrik edilmesi, iyonlaşmanın hızlandırılması gibi etkileri de dil
bilginiz kadarı ile okuyup anlayabilirsiniz.Bu tesis iddia edildiği gibi HF
yüksek Frekans ve ELF çok düşük frekansları üretmektedir.
Bu konuda yazılıp çizilenlerin çoğu açıkça “iddia”dan başka bir şey değildir.
Ama, Olur mu olur.Bunu iddia edip savunacak kadar bir bilgiye sahip olmasam da bu
iddialar da bu kuruluşun sitesinde hiç kaale de alınmamıştır.
Aksine tesislerinin resimlerini de internet ortamında insanlıkla
paylaşmaktadırlar.
Şimdi HAARP karşıtı açıklamalara bakalım ve teorileri destekleyen olayları
inceleyelim.
İklimleri değiştirebilir.
Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir.
Ozon tabakası ile oynayabilir.
Deprem yaratabilir.
Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.
Dünyanın enerji kuşakları ile oynayarak insan biyolojisini ve beynini
etkileyebilir.
Radyasyon yaymadan termonükleer patlama oluşturabilir.
Yalnız bir soru da sorulursa ne olur.?
Uydu teknolojisi bu kadar gelişmişken iyonosfer tabakasını sürekli inceleyip
gözlemlemek için Alaska’nın Gakona bölgesinde İyonosfer Araştırma ve Gözlem
evinde bilmem ne kadar insanı medeniyetten mahrum bırakacak şekilde çalışmalarına
değecek artı değer nerededir?
Sadece Amerika’nın Sesi ve İngiliz BBC ile dünya etrafında durmadan gezen ABD
askeri güçlerinin anında kesintisiz iletişimin sürdürülmesi için de bu kadar
masrafa gerek yoktur elbette.Dediğim gibi uydu teknolojisi var ne de olsa.
Burada yalnız haberleşme amaçlı değil gökyüzünü, güneşin tacının ve diğer gök
olaylarının da gözlemlenmesi de işin diğer yönüdür.Öyle yazmaktadırlar.
Ama bunlar içinde uzayda bir alay uydu, teleskop vs zaten vardır.
Ayrıca bu tesisin kurulması için Amerika’da bu kadar üniversite ve askeri kurumun
personel, kaynak, teknoloji ve bilgi ortaya koyduklarını da eklersek iddialar
abartı olmaktan çıkacaktır.Buyurunuz, Üniversiteler; the University of Alaska,
Stanford University, Cornell University, University of Massachusetts, UCLA, MIT,
Dartmouth University, Clemson University, Penn State University, University of
Tulsa, University of Maryland, SRI International, Northwest Research Associates,
Inc., and Geospace, Inc.
Şimdi de Askeri kurumlar; Air Force (Air Force Research Laboratory-Hava
Kuvvetleri Laboratuvarı), the Navy (Office of Naval Research and Naval Research
Laboratory-Deniz Kuvvetleri Lab.), ve the Defense Advanced Research Projects
Agency (Savunma ve ileri teknoloji projeleri araştırma ajansı).
Birkaç yıl önce Amerika’da ard arda 7-8 kez meydana gelen kasırgaların ardından
Amerika Çin mallarının ülkeye girişine izin verdi.Arkasından Çinde depremler ve
kasırgalar can almaya başladı.Üstelik bu kasırga ve depremler ne hikmetse Çin ile
ilişkileri iyi olan güney pasifik ülkeleri Myanmar, Pakistan, Vietnam ve
diğerlerinde meydana gelmiştir.
Tesis iddia edildiği gibi yüksek frekansta enve voltajda elektrik akımını
İyonosfer tabakasına göndermektedir.Umarım barışçıl amaçlardan başka bir amaçla
kullanılmaz.Atom silahlarından çok bunu tercih edenler de çok olabilir.
Şöyle bir itirafı da bir çok Amerikan ve Japon yaygın medya sitelerinde okuduktan
sonra yazma gereği duydum.Amacım kimseyi tahrik etmek değil sadece bilgilendirmek
ve insanlığa karşı insanlık borcumu ödeme isteğimdendir.Yoksa yüzlerce belge
sayılabilecek iddialar var.Sayan da var zaten.İşte o itiraf;
Ve çok önemli bir yetkiliden açık itiraf; “Bazılarının; elektromanyetik dalgalar
yolu ile iklimleri değiştirme, depremler yaratabilme, volkanları harekete
geçirebilme yeteneğine sahip silahlar geliştirdiğini biliyoruz.” (ABD Savunma
Bakanı William Cohen; 1997, Georgia Üniversitesi, “Terörizm, Kitle İmha
Silahları, Kitlesel İmha ve ABD Stratejisi” üzerine konferansta.)
Takdir, artık okuyanındır.
|
|
|
Meteoroloji Nedir? Gelişimi Nasıl Olmuştur? |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:08 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Meteoroloji Nedir? Gelişimi Nasıl Olmuştur? Meteorolojist Kimdir? Hava Tahmini Nasıl Yapılır?
Meteoroloji; kısaca atmosfer bilimidir. Yunanca “meteoron” kelimesinden adını
almıştır ve gökyüzünde olan olaylar anlamına gelmektedir. Eski yunanlılar
bulutları, rüzgarları ve yağmuru anlamak ve birbirleriyle ilişkilerini tespit
etmek için rasat yapmışlardır. Onlar için hava durumu önemliydi, çünkü hava
çiftçilerin ürün yetiştirmesini, denizcileri ve denizde seyahat edenleri
etkiliyordu. Bugün çevremizde, atmosferdeki değişim ve olaylardan dolayı bizleri
etkileyen daha ciddi ve önemli hava olayları vardır. Gezegenimizdeki atmosferin
davranışları ve etkisi gibi, zor ve karmaşık konulara çözüm bulmalıyız.
Eski Bir Bilim Dalı
Aristo’nun meteorolojinin babası olduğuna inanılmaktadır. Aristo “meteorologica”
adlı eserini M.Ö. 340 yılında yazmıştır. Aristo’nun yağmur, dolu fırtınası ve
bazı hava parametrelerine ait görüşlerinin bir kısmı doğru, çoğu ise yanlıştır.
Bu zamandaki diğer düşünürler gibi Aristo da mantık ve sebep yoluyla doğruya
ulaşacağına inanıyor ve dünyadaki doğal olayları anlamak için rasat yapılmasına
ihtiyaç olmadığını düşünüyordu.
Yüzyıllarca sonra, modern bilimin ilk yıllarında, bilim adamı olarak bilinen doğa
filozofları, doğayı gerçekten anlamanın yalnızca spekülasyon ve mantıksal
tartışmalarla olamayacağını farketmişlerdir. Dünyadaki olayları anlamak için,
bunları ölçmek, kaydetmek ve analiz etmek gerekir. Ancak, hava parametrelerinden
rüzgar yönü ve yağış miktarını ölçebilmek bile uzun zaman almıştır. Termometrenin
icadı M.S. 1600’lü yıllarda, atmosfer basıncını ölçen barometrenin keşfi ise
bundan birkaç yıl sonra olmuştur. Sonraki gelen 200 yılda, nem ve rüzgar hızı ve
atmosferdeki diğer önemli parametreleri ölçmek için meteorolojik aletler
geliştirilmiştir. Bilim adamları bu sistemleri kullanarak iklim olarak bilinen
uzun dönemli değişimleri kaydetmişlerdir. Bununla birlikte, fırtına, harekeyn,
tornedo ve diğer atmosferik olayların günden güne değişen davranışlarını anlayamamışlardır.
Meteorolojinin Gelişimi
1800’lü yılların ortalarında meteorolojistler, geniş alanları etkileyen hava
sistemlerinin (gelişimi, değişimi ile birlikte bunların yeryüzeyindeki
hareketleri sonucunda) bulutları, rüzgarları ve yağmuru oluşturduğunun farkına
varmaya başladılar. Bununla birlikte elde edilen bu bilgilerin dağıtımı, hava
sistemlerinden daha yavaş olduğu için kullanışlı olmuyordu. Sonra telgraf icat
edildi, hazırlanan raporlar başka merkezlere gönderilmeye başlandı. Amerika ve
Avrupa üzerine gelecek hava ve fırtınalar, hareketlerin doğuya olacağı esası ile
tahmin edilmeye başlandı. 1900’lü yılların başlarında Norveçli bir grup bilim
adamı atmosferik hareketleri temel fizik kurallarına uygulama çalışmasına
başladılar. Onlar, kütlesel olarak hareket eden büyük soğuk ve sıcak hava
kütlelerinin karşılaşmasını cephe olarak tanımladılar. Bu durum modern hava
tahminlerinin başlangıcıdır.
1940’lı yılların başlarında, ikinci Dünya Savaşı meteorolojiye büyük ilerlemeler
getirdi. Geniş ölçekli kara ve deniz alanlarındaki hava hareketleri, Kuzey
Atlantik ve Güneydoğu Pasifik üzerindeki geniş alanlar hava durumuna olan
bağımlılığı arttırdı. Üniversitelerin meteoroloji bölümleri hızla askeri
servislerde yetiştirdikleri genç elemanları hava tahmin uzmanı olarak
gönderdiler. Askerler aynı zamanda hava ve iklim konusundaki bilimsel
araştırmalara destek sağladılar. Radar gibi önemli meteorolojik sistemlerin
teknolojik gelişimi savaş zamanında sağlandı.
İkinci Dünya Savaşından bu yana, meteorolojistler atmosfer ve rasat konularında
birçok yeni teknik ve alet geliştirdiler. Onlar temel hava sistemlerini ve
harekeynleri, uyduları kullanak, şiddetli oraj merkezlerini, radar ve yüksek
kapasiteli uçakları kullanarak tespit ve tahmin ettiler. Ayrıca sayısal hava
tahmin modellerini geliştirerek, atmosferik işlemleri süper bilgisayarlarda
çalıştırarak atmosferin genel sirkülasyonunu ve davranışlarını analiz ederek her
ölçekte yağış bilgilerini elde ettiler.
Bundan 2000 yıl önce Yunan filozoflar gökyüzüne bakarak neler olduğunu anlamaya
çalışırlardı. Bu gün en eski bilim dalı olan meteoroloji olgunlaşmıştır.
Araştırmaların hedefi; biz, çocuklarımız ve torunlarımız için yaşamsal öncelikler
arz eden konularda, temel sorulara cevap aramaktır.
Meteorolojist Kimdir?
Meteorlojist kelimesini duyduğumuzda, genellikle aklımıza her akşam
televizyonlarda yarınki hava durumu ile en yüksek ve en düşük sıcaklıkları
söyleyen kişi aklımıza gelir. Birçok radyo ve televizyondaki hava durumu
sunucuları profesyonel meteorolojistlerdir, bazıları ise Milli Meteorloji
Merkezinden aldığı özel bilgileri aktaran sunuculardır. Amerikan Meteoroloji
Kurumu (AMS) Meteorolojisti özel eğitim almış bir kişi olarak şöyle
tanımlamaktadır: ”Atmosferin yeryüzünü ve yaşamı nasıl etkilediğini, atmosferdeki
parametreleri ve rasatları bilimsel ilkeleri kullanarak açıklayan ve anlatan
kişidir”. Bu genellikle lisans ve lisansüstü eğitim şeklinde lise ve
üniversitelerde verilir. Birçok meteorolojist lisans öğrenimlerini fizik, kimya,
matematik ve diğer alanlarda yapmışlardır. Atmosfer bilimi ise meteorolojik
bileşenlerin tanımlanmasında ve diğer atmosfer çalışmalarda kullanılır.
*Dünya Meteoroloji Teşkilatı 1998 yılındaki konsey toplantısında meteoroloji
personelini iki sınıfa ayırmıştır. Meteorlojist ve Meteoroloji Teknisyeni. Bu
konuda ayrıntılı bilgi “Guidelines for The Education and Training of Personel in
Meteorology and Operational Hydrology”WMO-N 258,Vol.1-Meteorology June 2000,
alınabilir.
Meteorolojist Olabilmek İçin Ne Tür Eğitimlere İhtiyaç Vardır ?
Lise: Meteorolojide kariyer için ilk adım, lisede (iyi dengelenmiş kolej)
hazırlık programına katılmaktır. Gerekli bilimsel dersler fizik ve kimya
konularını içerir. Yer bilimi kursları, atmosferik çevreye bakış için kıymetli
bir başlangıç sağlar. Günümüzde matematiksel yeterlilik, fiziksel bilimlerin her
branşında önemlidir ve bilgisayar temel bilimsel araçtır. Meteorolojist olmak
istiyorsanız, mümkün olan her çeşit matematik ve bilgisayar bilimleri kurslarını
almalısınız. İngilizceyi iyi konuşabilme ve yazma, bilimsel bilgiyi etkin olarak
paylaşmada önemlidir. Rusça, Almanca ve Fransızca gibi yabancı diller de atmosfer
bilimlerindeki uluslar arası gelişmeleri takip etmede yararlı olabilir.
Kolej ve Üniversite: Meteorolojide kariyer için en doğru yol, meteoroloji veya
atmosfer bilimlerinde diploma veren bir lisans programına katılmaktır. Birçok
ülkede bu tür eğitim veren kolej ve üniversite vardır. Bazıları, çok yönlü
meteorolojik çalışmalar sunarken, diğerleri zirai meteoroloji gibi özel alanlarda
odaklanır. Özel bir alan ile ilgileniyorsanız, size atmosfer bilimlerinde geniş
ve yoğun temelleri de verecek bir lisans programını seçmelisiniz. Araştırma
alanında bir kariyer sahibi olmak istiyorsanız, fizik, kimya, mühendislik veya
matematik alanındaki lisans programı sizi, atmosfer bilimlerinde lisanüstü
programda çalışmaya hazırlayacaktır. Meteorolojide kariyer için kolejden lisans
diplaması almak yeterli olmasına rağmen, lisansüstü eğitim daha fazla profesyonel
fırsatlar için kapıları açar. Atmosferik araştırmalara girmek istiyorsanız bir
master veya doktora derecesi çok önemlidir. Küresel değişim araştırmaları
alanınına girmek istiyorsanız, meteoroloji ve temel fizik bilimlerine ilave
olarak oşinoğrafi, jeofizik, biyoloji ve ekoloji gibi konularda da kurslar
almalısınız.
Meteorolojist Ne İş Yapar?
Meteorolojistlerin yaptığı işlerden bazıları sizin için sürpriz olabilir.
Meteorolojistler atmosferik araştırmalar, öğretmenlik, hava tahmini ve
meteorolojik uygulamalar gibi birçok konuda çalışırlar.
Atmosferik araştırmalar:
Dünya genelinde, geçmiş ve halihazır dataları toplayarak sıcaklık trendlerine
(değişim) göre GLOBAL ISINMA konusunda görüş belirleme konusunda çalışırlar.
İklimdeki geçmiş değişimleri araştırırken mümkün olduğunca, atmosferik işlemlerle
bugünkü görünümü yakalamak için en yüksek ve en hızlı bilgisayarları kullanırlar.
Su buharı, bulutlar ve kardaki değişimleri ve geri dönüşleri inceleyerek, sera
etkisi ve global ısınma trendindeki değişiklikleri ortaya çıkarmaya çalışırlar.
Atmosfer-okyanus ilişkileri, buzullar yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlarla da
ilgili çalışma yaparlar. Bu çalışmalar global değişim araştırmaları ve yer
sistemleri bilimi adı altında yapılmaktadır.
Birçok araştırma grubu, radarlarla mikrobörst alanında, uçak parçaları ve
diğer aletlerin araştırmalarında çalışırlar. Uçuş emniyetini sağlamak için, hava
alanlarına otomatik rüzgar-sheari dedektörleri ve ikaz sistemleri
yerleştirmişlerdir.
Meteorolojistler, kirleticilerin kimyasal değişimi, taşınımı, kaynakları ve
modelleme konusunda atmosfer kimyacıları ile işbirliği yaparlar.
Birçok bilim adamı küresel ısınmanın başlangıcının 1988 yılında görülen
kuraklık olarak düşünmektedir. Kuraklık, tarımsal üretimi doğrudan
etkilemektedir. Hava modellerindeki kısa dönemli değişiklikler, Dünya gıda
üretimini etkileyen sel ve kuraklıklara neden olmaktadır.
Araştırmacılar harekeyn ve onların anlaşılması ve doğru tahmin edilmesi
konusunda da çalışırlar
Meteorlojistler 1980’li yıllardan itibaren yeni radar sistemlerini kullanarak
kuvvetli fırtına ve tornado olayını da büyük bir doğrulukla tahmin etmeye
çalışırlar. Bu sistemlerden gelen yüksek çözünürlüklü datalar, tehlikeli hava
sistemleri hakkında iyi tahmin (Meteorolojik Uyarı) yapmayı sağlar.
Araştırmacı meteorlojistler; diğer temel fizik disiplinlerindeki bilim adamları,
kimyacılar, fizikçiler, matematikçiler, okyanus bilimcileri, hidrolojistler ve
çevrebilimi branşındaki diğer bilim damları ile çok yakın çalışırlar.
Matematikçiler ve bilgisayar uzmanları atmosferik işlemlerdeki modellerin
bilgisayarda dizayn edilmesinde meteorolojistlere yardım ederler.
Meteorolojistler ve okyanus bilimcileri okyanus-atmosfer etkileşimi konusunda;
Araştırmacı meteorolojistler ise bitki ve hayvanların atmosfer içerisindeki
birbirlerine olan etkilerini anlamak için biyolojistlerle, global ısınmanın
etkileri ve sonuçları için politikacılar ve ekonomistlerle birlikte çalışırlar.
Meteoroloji Mühendisliği
Meteoroloji mühendisliği, atmosferdeki sistemlerin (atmosferik cephe, jet,
fırtına vb.) ve atmosferdeki olayların (yağmur, rüzgar, bulut, yıldırım, hava
basıncı vb.) izlenerek verilerin elde edilmesi ve bu verilerin bir bütün içinde
değerlendirilerek günlük hayatta uygulanmasının sağlanmasıdır.
Başka bir deyişle METEOROLOJİ MÜHENDİSLİĞİ; hava tahmini yapmanın ötesinde,
atmosferdeki tüm olayların incelenmesi, onların dünya üzerindeki etkilerinin
açıklanması ve yorumlanmasının yanısıra atmosferik olayların dünya üzerindeki
olumsuz etkilerine karşı, gelişmiş en son teknoloji ve bilimsel kavramlar
kullanılarak çözümler üreten bir mühendislik dalıdır.
Meteoroloji Mühendisliği çok yaygın olarak bilinen hava tahmin çalışması
yapmasının yanında, esas itibari ile su konusu ile ilgili olmak üzere “Proje
Hidrolojisi” çalışmaları, Akım Gözlem İstasyonları (AGİ) kurulması, işletilmesi
ve değerlendirilmesi, Meteoroloji Gözlem İstasyonu (MGİ) kurulması işletilmesi ve
değerlendirilmesi ayrıca suyla ilgili her türlü çalışma ve proje geliştirilmesi
konularında çalışmaktadır.
Verilen Meteoroloji Mühendisliği hizmetleri günlük yaşamda çok geniş bir
yelpazeye yayılmıştır. Enerji, sanayi, tarım, havacılık, denizcilik, imalat,
turizm, şehirleşme, ekonomi, sigorta, ormancılık, askeri, v.b alanlarda verilen
mühendislik hizmetleri bunlardan bazılarıdır. Özellikle günlük yaşama yönelik
meteoroloji karakterli doğal afetlerin tahmini, erken uyarı, planlama eğitim ile
bu afetlerin önlenmesi ve etkilerinin azaltılmasına yönelik çözümlerin
üretilmesinde verilen meteoroloji mühendisliği hizmetinin önemi sosyo-ekonomik ve
sosyo-kültürel açıdan ele alındığında daha iyi anlaşılacaktır.
Dünya nüfusuyla birlikte çevre ve su kaynaklarının korunması 21. yüzyılın en
önemli sorunlarından biri haline gelecektir. Çevre ve su kaynaklarının
korunmasına yönelik veri toplama, analiz ve ortaya çıkan sorunlar için çözümlerin
üretilmesinde diğer mühendislik disiplinleriyle birlikte meteoroloji
mühendisliğine büyük görevler düşmektedir.
Program öğretim süresi 4 yıldır. Fen ve Mühendislik dersleri ağırlıklı bir eğitim
yapılmaktadır. Bu eğitim boyunca atmosfer hareketlerini ve özelliklerini izlemek,
atmosferin dünya üzerindeki tüm yaşamı nasıl etkilediğini gözlemek, araştırmak,
anlamak, açıklamak ve öngörmek amacıyla gerekli olan bilimsel prensipler
öğretilir ve en son teknolojiler tanıtılır. Böylece meteoroloji ve atmosfer
bilimleri ile ilgili her konuda çalışabilecek mühendisler yetiştirilir.
Öğretim süresinin ilk yılında temel mühendislik bilimlerinin gereği olan Fizik,
Matematik, Kimya gibi dersler verilmektedir. İlerleyen yıllarda mesleki derslerin
ağırlıkları artmaktadır. Hava analizi ve tahmini, Tarım ve orman meteorolojisi,
Biyometeoroloji, Hava kirliliği ve atmosfer kimyası, Güneş ve rüzgar enerjisi,
Oseanografi, Mühendislik ekonomisi, Bulut dinamiği ve yağış fiziği, hava
modifikasyonu, Atmosferik radyasyon ve atmosferde enerji dengesi, İklimsel analiz
ve iklim değişiklikleri, Denizcilik ve uçuş meteorolojisi, Mikrometeoroloji, Su
kaynaklarının geliştirilmesi ve işletilmesi, Hidroloji ve hidrometeoroloji, Tibbi
meteoroloji, vb. gibi atmosfer bilimlerinin çeşitli uzmanlık alanlarında dersler
verilir.
Son yıllardaki gelişmeler nedeniyle Meteoroloji Mühendisliği hidroloji alanında
büyük bir aşama kaydetmiştir. Proje hidrolojisi ile meslek, özel sektör
kapılarını sonuna kadar aralamıştır. 2006 yılı itibari ile birçok Meteoroloji
Mühendisi baraj gölet ve diğer su yapılarının su potansiyeli hesabı, taşkın
debisi hesabı, baraj rezervuar işletme çalışmaları, sulama suyu ihtiyacı gibi
mühendislik hidrolojisi çalışmalarında aktif olarak doğrudan veya partime olarak
çalışabilmektedir.
Bunun yanında son yıllarda hidroelektrik enerji santrallerinin devlet tarafından
teşvik edilmesi neticesinde özel sektör tarafından geliştirilen projelerde aktif
olarak çalışmaktadır. Yine bu kapsamda su ölçüm istasyonu kurulması, işletilmesi
ve değerlendirilmesi, debi ölçümleri yapılması işlerinde çalışmaktadırlar.
Meteoroloji Mühendislerinin bugün itibari ile özel sektörün dışında yoğun olarak
çalıştıkları resmi kurumlar şunlardır: Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü,
Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ) Genel Müdürlüğü, Devlet Meteoroloji İşleri
(DMİ) Genel Müdürlüğü ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi. Bunun
yanında Çevre ve Orman Bakanlığı, Büyükşehir Belediyelerinde çalışan
meslektaşlarımız da mevcuttur.
Hava Tahmini Nasıl Yapılır?Prensip ve Metotları Nelerdir?
Hava tahmini meteorolojinin kalbinde yer alır, bu işle yoğrulan birçok genç
insan, milyonlarca insanın yaşamı etkileyen hava olaylarını doğru tahmin etmeye
ve açıklamaya çalışırlar. Meteorlojistler bu alanda yaptığı çalışmalarla
özellikle son 30 yılda hava tahmininde önemli ilerlemeler kaydettiler. Beş günlük
tahminler Kuzey Amerika ve Avrupa’yı içermektedir. 1970’li yıllardan beri üç
günlük tahminler büyük bir doğrulukla yapılmaktadır. Genel olarak yağış ve
sıcaklık tahminleri yedi gün ve daha fazla sürelerde kullanılabilir doğrulukta
yapılmaktadır. Bazı meteorolojistlar iki haftalık hatta daha uzun sürede
tahminlerin yapılabileceğine inanmaktadır. Tropik okyanuslar ve atmosfer
arasındaki ilişkilere ait yeni bilgiler, bölgesel iklim modellerinin aylık tahmin
edilebilmesini mümkün kılacaktır.
Hava tahminleri birçok insanı ve birçok ülkeyi etkiler. Bizim üzerimize gelen
hava yüzlerce km. uzunluğunda ve birçok büyük alanların üzerinden (değişim ve
gelişimle) geçerek gelirler.
Her gün televizyonda görülen tahminler, dünya üzerindeki birçok ülke ve milli
meteoroloji merkezinin ve milyonlarca meteorolojistin emeğinin ve çalışmasının
son ürünüdür. Günde dört kez 10.000’e yakın istasyondan yer rasat bilgileri ve
denizlerden milyonlarca deniz rasadı toplanmaktadır. 500 den fazla rawinsonde
rasadı yüksek atmosfer bilgilerini elde etmek için yapılmaktadır. Atmosferde
neler olduğunu anlamak için ayrıca radar, uçak ve uydulardan bilgiler
alınmaktadır. Bu bilgiler Amerika, Rusya ve Avustralya’da bulunan Dünya Hava
Merkezlerine ulaştırılmaktadır ve bilgisayarlarda işlenerek küresel analiz ve
tahmin ürünleri ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda bu bilgiler Milli Meteoroloji
merkezlerine ulaşarak oradaki tahminciler tarafından bölgesel, şehir ve
kasabaların tahmini yapılmaktadır. Onlar aynı zamanda hazırladıkları milli ve
bölgesel tahminleri yayıncı meteorolojistler vasıtasıyla radyo ve televizyonlarda
yayınlarlar. Milli Meteoroloji Merkezinde bulunan tahminciler havacılık ve tarım
endüstrisi gibi geniş halk kitlelerini ilgilendiren alanlarda yardımcı olurlar.
Ayrıca küçük ölçekli ve ayrıntılı tahminler (belediyelerin kar, tuzlama vb.) özel
tahmin grupları tarafından hazırlanır. Özel tahminciler bazı tarımsal ürünler,
fiyatlar ve bunları etkileyen hava şartları ile ilgili çalışırlar. Atletizm,
futbol ve golf turnuvalarını ilgilendiren hava tahminleri de bu ekipler
tarafından yapılmaktadır. Gaz ve elektrik şirketlerin üretim, iletim ve
planlamaları için soğuk ve sıcak havalarla ilgili bilgi verirler. Ayrıca milli ve
lokal radyo ve televizyonları kullanarak, kendi meteoroljistlerini meşgul etmeden
kamuoyuna bilgi ulaştırırlar. Hava tahminleri ve uyarıları Meteoroloji
Teşkilatları tarafından sağlanan en önemli hizmetlerdir. Tahminler; devlet ve
endüstri kesimi tarafından can ve malı korumak ve operasyonların etkinliğini
artırmak için, bireyler tarafından ise günlük aktivitelerini geniş ölçekte
planlamak için kullanılmaktadır .
Profesyonel olarak eğitilmiş meteorolojistler tarafından uygulandığı gibi;
günümüzde hava tahmini gelişmiş teknolojik araçların kullanımı ve bilimsel
prensip ve yöntemlere bağlı olarak oldukça gelişmiştir. Tahmin tutarlılığında
1950’li yıllardan beri erişilen dikkate değer gelişme, teknolojik gelişmeler,
temel ve uygulamalı araştırmalar, yeni bilgi ve yöntemlerin hava tahmincileri
tarafından uygulanmasının doğal sonucudur. Yüksek hızlı bilgisayarlar,
meteorolojik uydular ve hava radarları hava tahmininin geliştirilmesinde önemli
rol oynayan araçlardır.
Geçmiş yıllarda tahmin tutarlılığındaki en önemli kazanım, 1-5 gün aralığındaki
tahminde olmuştur. Tahmin tutarlılığının (doğruluğunun) yükseltilmesine birkaç
faktör katkıda bulunmuştur. Bu faktörlerin arasında en önemli olanı fizik
kanunlarına dayanan Sayısal Hava Tahmin Modellerindeki daha fazla gelişmedir ki
bu modeller, orta ve yüksek enlemlerde hava değişimini günden güne etkileyen
yüksek ve alçak basınç merkezlerinin oluşumunu ve gelişimini tahmin
edebilmektedir. Bu modeller, ilk uygulamaya girdiği çeyrek yüzyılı aşkın zamandan
bu yana sürekli gelişmiştir. Bir sayısal tahminde çözümlenen çok büyük sayıdaki
hesaplamaların yapılabilmesi için gerekli olan bilgisayarların kapasitelerinin
artmasıyla, modeldeki gelişme geniş ölçekte çalışmayı mümkün hale getirmiştir.
Diğer birkaç faktör tahmin tutarlılığının yükseltilmesine önemli ölçüde katkıda
bulunmuştur. Bu faktörlerden biri, model tahminlerinin alan ve doğruluğunun
arttırılması için istatistiksel geliştirilmesidir. Diğeri, meteorolojik uydular
tarafından sağlanan gelişmiş gözlemsel olanaklardır. Tahmin tutarlılığındaki
artış için üçüncü ana neden, tahmin modelleri için hazırlanan başlangıç
durumlarındaki devam eden gelişmedir. İstatistiksel yöntemler, bir modelin tek
başına yapabileceğinden daha çok meteorolojik parametre çeşidinin tahmin
edilmesine olanak verir ve istatistiksel yöntemler, özel alanlarda coğrafik
bakımdan daha az doğru model tahminlerine yeni bir şekil verirler. Günümüzde
uydular, atmosferin küresel ölçekte ve sürekliye yakın bir sıklıkta izlenmesi ve
uzaktan algılanması olanağını sağlar. Başlangıç koşullarındaki gelişme, gözlem
sayısının artması ve hesaplama tekniklerinin daha iyi kullanımının bir sonucudur.
1-5 günlük tahminde, sağlaması başarıyla yapılan sayısal hava tahmin modelleri
günümüzde sınırlıdır ve 10-14 günlük periyot için tahmin yapma yeteneği henüz
kanıtlanamamıştır. Aylık tahmin açısından bakılırsa, tahmin yöntemleri ve
araçları dinamiksel ve istatistiksel tekniklerin bir karışımıdır. Sayısal hava
tahmin modellerindeki son gelişmeler, özellikle ayın ilk 10 günü için, tahmin
girdisinin dinamik kısmının daha büyük bir önemi olduğunu göstermektedir.
Mevsimsel açıdan bakıldığında, kullanılan herhangi bir dinamik teknik yoktur ve
tahmin tamamıyla istatistiksel araçlara dayanmaktadır. Aylık ve mevsimlik
aralıklarda, ne teoride ne de pratikte günlük hava değişimleri tahmin edilebilir
değildir (tahmin edilemez) ve bunun yerine tahmin, bir ay veya bir mevsimlik
tahmin periyodu için normallerinin altında veya üzerinde olabilecek ortalama
sıcaklık veya toplam yağışın olasılığı ile ilgilidir. İstatistiksel tahmin
yöntemlerindeki gelişmeler, aylık ve mevsimsel tahmindeki bazı deneyimlerin
sonucudur, bu da bilgiyi gerçek kullanıcılar için daha güçlü hale getirir. Hem
sıcaklık hem de yağış tahminlerindeki deneyim, mevsim, yer ve durumla da değişim
göstermektedir. Bazı bölgelerde mevsimsel tahminler, mevsimin başlangıcında
gözlemlenen havanın devamlılığına dayalı tahmin veya ortalama koşullara dayalı
tahminden daha iyi değildir.
Anormal ısınma, soğuma, nemlilik ve kuraklığın ısrarlı modellerini meydana
getiren geniş sirkülasyon anomalilerinin sebebi iyi anlaşılamamıştır. Buna
rağmen, bu anomalilerde yer şartlarının (örneğin; kar, buz tabakası, deniz yüzey
sıcaklığı ve toprak nemi gibi) önemli rol oynadığı konusunda kanıtlar vardır.
Günümüzde geliştirilmekte olan modeller, uzun vadeli hava tahminlerinde
geliştirilmiş bir anlayış ve bunları tahmin etmede geliştirilmiş bir yetenek için
temelleri sağlar.
Çok kısa tahmin periyotları için (0-6 saat) temel ilgi, küçük ölçekte, kısa
süreli, orajlar, tornadolar, taşkınlar gibi genellikle şiddetli olaylarda ve
kuvvetli sis, donan yağmur gibi tehlikeli olmayan lokal hava olaylarında
odaklanır. Küçük ölçekli hava sistemlerinin matematiksel modellemesi için gelişen
olanaklar olmasına rağmen, spesifik olayların tahmininde modellerin pratik olarak
uygulanması, atmosferin gerekli detayda gözlenmesindeki güçlük ve maliyet
sebebiyle henüz olanaklı (makul) değildir. Bu duruma bir istisna, topoğrafik
özelliklerin sebep olduğu deniz meltemleri ve dağ dalgaları gibi lokal rüzgar
sistemlerinin tahminidir. Böyle sistemlerin sayısal tahminini yapmak olanaklıdır
ve günümüzde geliştirilmektedir.
Küçük ölçekli hava tahmininde fiziksel yöntemlerin uygulanmasındaki güçlük
açısından şu an önemli olan, bu havanın küçük aralıklarla gelecekteki gelişimi ve
hareketinin tahminciler tarafından belirlenmesi, izlenmesi ve tanımlanmasıdır.
Hava radarları ve sabit yörüngeli meteorolojik uydular bu amaç için özellikle
önemlidir ve bu araçların kapasiteleri ve yararlanabilirlikleri sürekli olarak
geliştirilmektedir. Uyarıların hızlı iletimi ve yeterli uyarı şebekesinin
kurulması da çok kısa vadeli tahminde önemli elemanlardır. Bu alandaki gelişmeler
de devam etmektedir.
Tropikal fırtına veya harekeyn kısa vadeli tahminde özel önemi olan olaylardır.
Günümüzde meteorolojik uyduların yardımıyla bu sistemler, seyrek datanın
bulunduğu okyanus alanları üzerinde belirlenebilmekte ve izlenebilmektedir ve
bunların şiddet tahmini yapılabilmektedir. Uçak keşifleri ve yer radarları, kıyı
bölgelerde yaşayanlar için, fırtınaların doğru bir şekilde izlenmesine ve
şiddetlerinin güvenilir olarak belirlenmesini sağlamaktadırlar.
Geçmiş yıllarda istatistiksel ve sayısal tahmin modellerinin birlikte
kullanılması ile tahmin tecrübelerinde bir artışın başlamasına rağmen,
ekstratropikal siklonların davranışlarının tahmin edilmesinde yapılan
gelişmelerle tropikal siklonların şiddetindeki değişimler ve hareketinin tahmin
edilmesindeki gelişmelerde hız alınamamıştır. Bu yavaş ilerleme için ana neden
sayısal tahmin modellerinde kullanılmak üzere yeterli datanın olmayışıdır. Bu
modellerin sınırlı uygulaması sebebiyle harekeyn tahmininde insan kanaatleri
ağırlığını koymuştur.
Şu anda uygulanan yöntem, bir veya iki gün önceden fırtına tehlikesi uyarısı
vermektedir. Yöntem hangi bölgelerde en büyük hasarın olma ihtimali olduğunu ve
özel önlemlerin hangi bölgede alınması gerektiği hususunda zamanında uyarı
vermekte daha az başarılıdır.
Mevcut hatalı tahminlerin yararlılığı, değişik hazırlık çalışmalarını
değerlendirirken karar vermeye yardım etmede sofistike (karmaşık) istatistiksel
modellerin uygulanmasıyla artırılmıştır.
Yukarıdaki değerlendirme, tahmin pratiklerinin günümüzdeki durumu ve geçmiş
yıllardaki önemli bazı başarılı sonuçların en önemlilerinin özet bir raporunu
sunmaktadır.Tutarlılık ve becerinin şu anki seviyesinin tam anlamıyla ne
olduğunun açıklanması arzulanmaktadır. Bundan sonraki ifadeler ılıman kara
alanları ve Kuzey yarımkürenin yüksek enlemleriyle ilgilidir. Deneyim (beceri)
seviyeleri, Kuzey Yarımküredeki okyanuslar ve Güney Yarımkürede bu bölgelerdeki
gözlem sayısının azalmasına bağlı olarak daha düşüktür. Tahmin becerisi objektif
olarak, verilen tahmin setinin doğruluğu ile havanın değişmeyeceğinin tahmini
(ısrar veya havanın ortalama şartlarda seyredeceğini farz etmek (klimatolojik
tahmin)) gibi basit prosedürlerle elde edilen benzer tahmin setinin doğruluğunun
karşılaştırılması ile belirlenebilir. Tahmin doğruluğu seviyesi bu basit
yöntemlerle erişilen doğruluk seviyesinden yüksek olmaz ise tahmin başarısından
söz edilemez.
0-12 saatlik periyot için: Bu zaman diliminde hava tahmininin doğruluğu, daha
çok tahminde istenilen gerekliliklere bağlıdır ve hava durumu ile değişkenlik
gösterir. Bu zaman aralığında, genel hava durumu ve trendlerinin tahmini önemli
ölçüde ustalık gerektirir. Bununla beraber periyodun artmasıyla tahminde yer alan
alansal ve zamansal detaylar azalır. Küçük, kısa süreli, şiddetli lokal
fırtınaların davranışları yalnızca birkaç dakikadan 1 saate kadar olan periyotlar
için tahmin edilebilir. Mezoölçekli (orta ölçekli) sistemlerin (yatay yönde
yaklaşık 1-100 km. uzanan sistemler) sayısal similasyonu ile birleştirilmiş
kuvvetli konvektif fırtınaların son günlerdeki gözlemsel çalışmaları,
tahmincilere oraj gelişim tahmini ve konvektif sistem gelişiminin çok kısa vadeli
tahminini yapmak için büyük katkı sağlamaktadır. Squall hattı, cepheler ve
kuvvetli yağış alanları gibi geniş ölçekli olayların davranışları 6-12 saate
varan zaman aralığı için genellikle tahmin edilebilirdir. Büyük siklonik
fırtınalara bağlı hava değişimleri, bu zaman aralığında iyi tahmin edilebilir.
Düzgün olmayan arazi ve yer düzensizliklerinin sebep olduğu aşağı doğru kuvvetli
rüzgarlar, boğaz rüzgarları ve diğer özellikler birkaç saat sonrası veya daha
uzun bir periyot için genellikle tahmin edilebilir. Yeni keşifler ve sürekli
artan kapsamlı veri işleme sistemlerinin bir sonucu olarak bu zaman aralığında
tahmin tutarlılığında önemli gelişmeler beklenmektedir.
12-48 saatlik periyot için: Büyük ekstratropikal hava sistemlerinin sıcaklık,
yağış, bulutluluk ve hava kalitesi yönünden günlük değişimleri ile gelişme ve
hareketlerinin başarılı bir şekilde tahmini bu zaman aralığında
yapılabilmektedir. Sayısal hava tahminindeki tutarlılık 1980’li yıllar boyunca
gelişmeye devam etmiştir. Örneğin, 1987 yılında 48 saatlik deniz seviyesi basınç
tahminindeki tutarlılık 1977 yılındaki 24 saatlik tahmindeki tutarlılık ile
aynıdır. Yıkıcı potansiyellerdeki hızlı değişimlerin iyi tahmin edilememesine
rağmen, tropikal fırtınalar tahmini yararlı olacak şekilde yapılabilmektedir. Ek
olarak, kuvvetli fırtınalar içerisindeki genel alanlar ve bu alanlarda oluşması
muhtemel orajlar önceden 48 saate varan zaman dilimi için açıkça
belirtilebilmektedir. Buna rağmen yukarıda belirtildiği gibi, bireysel lokal
fırtınaları oluşum zamanı ve yeri tam olarak bu aralıkta tahmin edilememektedir.
3-5 günlük periyot için: Büyük fırtınalar ve soğuk dalgalar gibi büyük-
ölçekli sirkülasyon olayları genellikle 3-5 gün öncesinden tahmin
edilebilmektedir. Günlük sıcaklık tahminleri, deneyimde klimatolojik tahmine
oranla 3 günde iyi olmasına rağmen 5 günde daha düşüktür. Yağış oluşum
tutarlılığının, 3 günlük ve en fazla 5 günlükte, deneyimde zayıf olduğu görülür.
Sayısal hava tahmin tutarlılığı da bu periyot için gelişmeye devam etmektedir.
Günümüzde 5 günlük tahminler, 10 yıl öncesinin( yaklaşık olarak) 3 günlük
tahminleri kadar tutarlıdır. Tutarlılıktaki benzer artış, orta-seviye atmosferik
sirkülasyon modellerinin ve büyük oranda da sayısal model tahminlerinden elde
edilen sıcaklık tahminlerinde de oluşmuştur.
6-10 günlük periyot için: Bu periyot için ortalama sıcaklık ve yağış bazı
deneyimlerle tahmin edilebilir. Sıcaklık, genellikle yağışa göre daha iyi tahmin
edilebilir. Günlük maksimum sıcaklıklar periyodun ilk iki günü için makul
seviyede tahmin edilebilmektedir.
Aylık ve mevsimsel tahminler: Ay veya mevsim için ortalama sıcaklıklar ve
yağış için zayıf bir beceri mevcuttur. Ortalama sıcaklığı tahmin etmedeki
ustalık, ortalama yağışı tahmin etmedekinden daha yüksektir. Bir ay ya da
mevsimdeki günlük hava değişimlerinin önceden tahmin edilmesinde kanıtlanabilir
bir beceri yoktur.
Bir tahminin yararı, yapılanlar gibi, bir olayın tahmin edilmesi veya başka bir
deyişle oluşum olasılığının belirlenmesinin kullanıcıları bilgilendirilmesi ile
artar, örneğin; günlük sıcaklık tahmini ve bazı aylık ve mevsimlik bakış
açısından olasılık hesapları, havaya duyarlı işlerle meşgul olanlara, eğer
havayla ilgili maliyet ve kayıplar değerlendirilebilirse, potansiyel faydalar
sunmaktadır.
Bütün bu zaman aralıklarında tahmin tutarlılığı ve yeteneklerini artırmak için
fırsatlar vardır. Teorik çalışmalar sonucu bilinir ki, her bir günün yararlı
tahmini için sınır 10-14 gün ilerisidir. Bu teorik limit, 5-7 gün olan mevcut
pratik sınırı önemli ölçüde aşmaktadır. Aradaki bu boşluğu kapatmak için neler
başarılmalıdır ve neler gereklidir:
Uydu, uçak ve şamandıra sistemlerinin yararlılığının artırılmasıyla küresel
gözlem şebekesindeki gelişmeler;
Özel alan deneylerinden elde edilen data setlerinin yorumlanması ve diğer
teorik yaklaşımlar ile model fiziğinde gelişmeler; ve
Modellerde koşturulan hesaplama prosedürlerinde ve bilgisayarların hız ve
bellek kapasitesindeki gelişmeler. Çok kısa süreli tahminle ilgilenildiğinde;
eğer tamamen işletilebilirse, şiddetli hava olaylarının tahmin ve uyarısında
başarıda önemli gelişmelere ulaştıracak birkaç son teknolojik gelişme vardır. Bu
gelişmeler şunlardır:
Diğer şeyler arasında, tornado oluşturan ana mezosiklonları ve ölümcül
uçak kazalarına neden olan oraj mikroburstlerini belirleme yeteneğine, ve daha
yerel ve zamanında uyarılarını değerlendirmek, tahmincilere yardımcı olmak için
detaylı yağış bilgisi sağlama kapasitesine sahip Doppler Radarlar,
Kuvvetli fırtına bölgesinin hemen hemen devamlı gözetimini sağlayan,
belirleyen ve kendi başlarına fırtınaları izleyen uydu görüntüleri ve sondaj
sistemleri,
Eşi görülmemiş zamansal çözünürlükte rüzgar, sıcaklık ve nem ölçümlerini
sağlayan gelişmiş yer tabanlı sondaj sistemleri,
Tahminciler için ekranda gösterim, yönetim ve şiddetli fırtına analizi
için zorunlu olan büyük miktar ve çeşitlilikteki datayı hızlı kavramayı olanaklı
kılan etkileşimli bilgisayarlar,
Datanın hızlı iletimi ve uyarıların zamanında dağıtımı için gerekli cihaz
ve sistemler.
Çok kısa vadeli tahminde, son zamanlarda tamamlanan ve gelecek için önerilen,
şiddetli fırtınaların alan araştırmaları ve tropikal siklonlar, squall hatları ve
geniş oraj kompleksleri gibi orta veya mezo-ölçekli hava sistemlerinin sayısal
modellemesindeki son zamanlardaki gelişmelerin bir sonucu olarak çok kısa vadeli
tahminde de gelişmeler beklenmektedir. Kış fırtınaları gibi, geniş ölçekli
sirkülasyonların iyice içine sokulmuş mezo-ölçekli özelliklerin daha iyi
kavranması son yıllarda kazanılmıştır. Bu araştırma alanı, atmosferdeki değişik
ölçekteki hareketler arasındaki etkileşimi kapsamakta ve tahmin yeteneklerinin
geliştirilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır.
Uzun vadeli tahminle ilgili olarak; aylık ve mevsimsel ortalamaları tahmin
etmede, geniş-ölçekli, okyanus-atmosfer etkileşimi ve ilgili konular hakkındaki
mevcut araştırmalardan, genişleme, okyanus-atmosfer sistemlerinin küresel
gözlemlerinden ve uygun sayısal tahmin model uygulanmasından ortaya çıkacak bazı
gelişme sinyalleri vardır. Bunun yanında, bu aralıklarda tahmin yetenekleri
teorik olarak daha iyi kanıtlanabilene kadar sadece makul beklentiler garanti
edilebilir. Küçük gelişmelerin bile önemli ekonomik faydası olmalıdır.
Hava tahmini düzenli bir iş olarak meteorolojinin bir uygulamasıdır. Matematiksel
eşitliklerin kullanımındaki tecrübe kadar çok tecrübe ister. istidlalciler sapma
derecesini anlamak için daima atmosferin tahmin edildiği gibi davranıp
davranmadığını izleyerek aşamalar üzerinde dururlar. Bu sapma derecesi
görüldüğünde daha uygun alternatifler derhal ortaya çıkarılmalıdır. Böylece
istidlalciler genellikle hava olaylarının gelişimine çalışmalı ve onları doğru
tecrübeleri ile formüllerine yerleştirmelidirler.
Hava Tahmin Metotları
Bugünkü hava tahmin metotları geniş bir sahada değişir. Bir taraftan dinamik ve
istatiksel metotlar kullanılır ki bunlar çok karışıktır ve yüksek kapasiteli
bilgisayarlar kullanılmalıdır. Diğer taraftan tecrübeyi bilgisayar çıktısına
ilave etmek pratikte önemli bir rol oynayacaktır.
I-Fizik eşitliğine dayalı tahminler:
Eğer halihazır durum tam olarak biliniyor ve halihazır durum ile bu durumun
değişme oranı arasında dinamik bir ilişki ortaya konulabiliyorsa gelecek durumu
tahmin etmek ve hesaplamakta mümkündür. Bu, nümerik hava tahmini olarak ta
bilinir ve pratikte kullanılır. Bu metotla ortaya çıkan ürünler bütün dünyadaki
hava tahminleri için esas teşkil eder.
II-Istatistiklere dayanan tahminler:
Geçmişteki bilgi ve tecrübeler belli olayların davranışı hakkında çokça bilgi
sağlamaktadır. Geçmişle geleceğin ilişkilendirilebileceği istatiksel tarzda bu
tecrübeler formüle edilebilir. Yani “dün ve bugün ne oldu” ve “yarın ne olacak”
arasındaki bağ, geçmişteki benzer olaylardan istatiksel olarak elde edilebilir.
Istatiksel olarak elde edilen tahminler bir olasılık ifade ederler. Bu tip bir
tahmin aşağıdaki gibi olacaktır:
Yarınki en olası azami sıcaklık 25 °C dir: Aktüel azami sıcaklığın 23 °C ile 27
°C arasında olma şansı %90 dır. Bu tip olasılık tahmini NWP (Sayısal Hava
Tahmini) bilgileri kullanılarak yapılır.
III-Tecrübeler:
İç içe girmiş işlemlerle uğraşırken, genelde her olaya değer tahsis etmenin hiç
bir yolu yoktur. Bununla beraber geçmiş tecrübelerden ve yerel etkileri hesaba
katarak her olaya bir değer tahsis edilebilir. Az önce anlatıldığı gibi
tecrübelerden elde edilen bilgilerin çoğu tahmincinin kendi formulasyonunda bir
araya getirilmelidir. NWP rehber materyallerin etkili kullanımı için bu bilgiler,
bu formulasyonda güncel hale getirilir.
Hava Tahmin Prensipleri
Hava tahmini “süreklilik prensipleri” ne dayanır. Bunlar 5 sınıfa ayrılmışlardır.
1- Süreklilik:
Burada varolan durumun belli bir zaman için devam edeceği varsayılmaktadır. Bu
varsayım başka herhangi bir tahmin tekniği için minimum seviye olarak kabul
edilmektedir. Bu tekniğin yeteneği, sürekliliğin yeteneğinden daha az ise bu
teknik kullanışsızdır. Bununla beraber çok kısa vadeli tahmin için süreklilik
bazen kullanılmaktadır.
2- Tandans Sürekliliği:
Burada varolan tandansın belli bir zaman için devam edeceği varsayılmaktadır. Bu
varsayım çok kısa vadeli tahmin için bazen kullanılmaktadır.
3- Periyodikliğin Sürekliliği:
Burada varolan periyodikliğin belli bir zaman içinde devam edeceği
varsayılmaktadır. Bu varsayım daha çok uzun vadede olayların yarı periyodik
oluşumlarını tahmin için bazen kullanılmaktadır.
4- Geri Kalma Zamanı Sürekliliği:
Burada, biri daha önce gerçekleşen iki olay arasındaki geri kalma zamanının
varlığı varsayılmaktadır. Bu iki olay aynı veya farklı yerlerde olabilir. Bu
teknik en muhafazakar teknik olarak bilinmekte ve şimdi sinoptik veya yerel
olarak kullanılmaktadır.
5- Modelleme:
Burada modelin ileri gideceği varsayılmaktadır. Son olarak modelleme tekniği,
bilgisayar teknolojisi kullanılarak nümerik simulasyonda görüldüğü gibi tahminin
tüm branşlarında ünlü olmuştur. Meteorolojide atmosferik hareketin dinamik
modeli, Nümerik Hava Tahmini Operasyonel Modeli (NWPOM) gibi rutin kullanıma
konulmuştur.
NWPOM; kısa vadeli tahminler (12-48 saatlik) için, sinoptik kartlarda görülen
sinoptik ölçekli atmosferik olaylar dikkate alındığında neredeyse tam isabet
seviyesine ulaşmıştır. Bu model orta vadeli tahminler (3-5 günlük) için hatırı
sayılır bir başarı seviyesini de göstermektedir.
Tahminlerin çeşitli sınıfları için ve ayrıca hareketleri de değişik ölçekleri
için kullanılan nümerik modelleme teknikleri yakın gelecekte yenilenecek ve
geliştirilecektir.
Genel Sirkülasyon Modeli ve Iklim Modeli (yerel modelin yanında) şu anda çok
detaylı bir şekilde gözden geçirilmektedir.
Meteorolojist ile bir doktor arasında birçok ortak nokta vardır. ikisi de kendi
alanlarında iyi eğitim almışlardır. Ancak eğitim ve araştırmadan elde edilen
bilgiler, sıkça rastlanan kompleks durumlarla karşılaşıldığında yeterli
olmamaktadır. Bununla beraber şu açık bir gerçektir ki nümerik modelleme ürünleri
tahmincinin yükünü hafifletmektedir. O ayrıca kendi formülasyonunu yeni devirler
için gözden geçirmeli ve daha ileriye götürmelidir. Bu tip karşılıklı etkileşim
sayesinde gelişme ve ilerleme beklenecektir.
Kaynak:Meteoroloji Genel Müdürlüğü
|
|
|
Mantarlar Hakkında Bilgi |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:06 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Mantarlar Hakkında Bilgi
Mantarlar (Latince: fungus mantar, fungi mantarlar), çok hücreli[1] ve tek hücreli[1] olabilen ökaryotik[2] canlıları kapsayan bir canlılar âlemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır.
Halk arasında kav mantarı, küf mantarı, maya mantarı, mildiyö mantarı, pas mantarı, puf mantarı, rastık mantarı, şapkalı mantar gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar âlemi içerisinde incelenirler.
Dünyanın her yerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000[3] kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bu yüzden mantarlar üretici değil, ayrıştırıcıdırlar.
Tarihçe
Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir.[3] Bira üretiminde, ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dinî ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır.[3] Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbî amaçla kullanılmışlardır.[3][4] Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Devir’de (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa Paleolitik Devir'e (yontma taş devrine) kadar uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetleri olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür.
Üremeleri
Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar.[2]. Her iki durumda da spor oluştururlar. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha hareket organeli ( yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur.
Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar;
Somatik safha: Mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha,
Üreme safhası: Sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha.
Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar;
Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı,
Bir hücereden ibaret bir yapı,
Hifsi bir yapıdadırlar.
Hifler, renksiz, ince, uzun iplikler olup yan yana gelerek miselyum adı verilen dokuyu, miselyumlar da tallus adı verilen yapıyı oluşturur.
Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır.
Önemleri
Mantarlar insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptirler. Ekosistemin önemli parçalarıdır. Son iki milyar yıldır bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. Orman ekosistemlerinde karbondioksit salınımı gerçekleştirmektedirler. Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hale getirirler. "Mikoriza[5]" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitki de mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları emer[6]. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar.
Mantarlar nemli olan her yerde yetişebilirler.
Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar[2]. Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yaralanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir.
Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içki endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokfor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar. Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yaralanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar[7] da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır.
Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içkilerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces[5] türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloidlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır[5][8].
Yetiştiriciliği
Ustilago maydis mantarı Şili gibi bazı ülkelerde mısır bitkisinde yetiştirilir ve gıda olarak kullanılır.
Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'da gıda olarak mantar yetiştirme bir endüstri halini almıştır. Çin'de mantar yetiştiriliciği 600 yıl öncesine kadar dayanır. Avrupa'da ise1650'li yıllarda Fransa'da kültür mantarı yetiştiriciliği başlamıştır. Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar.
Zararları ve zehirlenme
Mantarlar bitkilerde çoğunlukla hastalığa neden olurlar.
Birçok yabani mantar doğadan toplanıp yenebilir ve çoğunun kültür türlerinden daha lezzetli olduğu söylenir. Fakat doğal yetişmiş mantarları toplayan kişi bu konuda uzman olmadığı takdirde zehirlenme ve ölümlerle karşılaşılabilir. Çünkü bazı mantarların çok küçük bir miktarı bile insanı öldürecek kadar zehirlidir. Zehirli mantarları zehirsizlerden ayırmak için genel bir kural yoktur.
Yenebilen ve zehirli, mantarlar yan yana yetişebilirler. Bazı yenebilen ve zehirli türler birbirine o kadar benzer ki bunu ancak bir mantarbilimci ayırt edebilir. Zehirli mantarların tadı yenebilen mantarlarınkinden farklı değildir. Etinin rengi, kokusu ve tadı ile bir mantarın zehirli olup olmadığı anlaşılamaz.
Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir[9]. Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır[3]. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir[10]. Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar. Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar. Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felaketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'de ise Bengaldeş'de Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur[3].
Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış inançlar da zehirlenme olaylarını arttırıcı etki yapar. Zehirli mantarları salyangozların yemediği, ağaçlarda yetişen mantarların zehirsiz olduğu, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği, zehirli mantarların iç kısmının koparılınca mavileştiği ve kurutulmuş mantarların zehirlemediği gibi bilgiler yanlıştır. Bu bilgilere güvenerek mantar yemek kesinlikle doğru değildir.
Mantarlar, ılıman iklimlerde elbiselerin, kameraların, teleskopların, mikroskopların ve diğer optik malzemelerin küflenerek zarar görmesine neden olurlar. Petrol ürünleri, deri gibi organik maddeler de mantarların besin olarak kullandığı ürünlerdir. Çürükçül mantarlar aynı zamanda tomruk ve kerestelerin, ağaçtan yapılmış eşyaların çürüyerek kullanılamaz hale gelmesinden de sorumludurlar. Ayrıca evlerde, marketlerde besinleri bozarak milyarlarca dolarlık zarara neden olurlar. Gıdalarda oluşturdukları mikotoksinlerle[7] toksik zehirlenmeler yol açabilirler. Özellikle okratoksinler[8] ve aflatoksinler, böbreklerde ve karaciğerde hasarlara neden olurlar. "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm[11][12] denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır[3].
Su Mantarları
Suda yaşayan mantarlar eşeysiz olarak kamçılı zoosporlarla ve eşeyli üreme izogami, aniogami, oogami, gametagogami veya soma-togami ile olur.[13]
Sümüksü Mantarlar :
Myxomycetes
Labyrinthulales
Algsi Mantarlar :
Phycomycetes
Chytridales
Blastocladiales
Monoblepharidales
Hypochytriales
Saprolegniales
Peronoporales
Sınıflandırmaları
Mikroskobik bir mantarın hifleri ve sporları
Sınıflandırmada bitkiler âlemi içinde ele alınmaları bilim adamları arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Her ne kadar Uluslararası Botanik Nomenklatür Kodunun kurallarına göre adlandırılıp sınıflandırılsa da, bitkilerden farklı bir âlem olarak ele alınmışlardır. İlk taksonomik gruplandırılma eşeysel sporlarına göre yapılmıştır. Günümüze kadar mantarlar, gamet, gametangia, sporokarp ve sporlarının özelliklerine, hayat döngülerindeki sitolojik ve morfolojik özelliklerine göre sınıflandırılmıştır.
Mantarlara ait ilk sınıflandırma Linnaeus tarafından yapılmıştır. "Species Plantarum" adlı kitabında mantarları Cryptogamia Fungi sınıfında toplamıştır. İlk modern mikolog ve mikolojinin kurucusu olan Antonio Micheli, mantarları 1719'da yayımladığı "Nova Genera Plantarum" adlı eserinden toplamıştır[14]. Carl Woese (1981), sınıflandırmasını filogenetik kurallara göre yapılmıştır.[3] Monofiletik grup olarak düşünülmüş olan mantarlar, artık üç farklı grup olarak düşünülmektedir. Bu sınıflandırma fungi olarak bilinen organizmaların birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olmadıklarını kabul eder. Buna gore mantarlar,[3];
Âlem : Fungi
Bölüm : Chytridiomycota
Bölüm : Zygomycota
Bölüm : Ascomycota
Bölüm : Basidiomycota
Âlem : Stramenopila
Bölüm : Oomycota
Bölüm : Hypochytiridiomycota
Bölüm : Labyrinthulomycota
Âlem : Protista
Bölüm : Plasmodiophora
Bölüm : Dictyosteliomycota
Bölüm : Acrasiomycota
Bölüm : Myxomycota
Yenilebilen mantarlar
Mantar_50px.png Önemli Uyarı: Vikipedi mantar maddeleri sadece bilgilendirme amaçlıdır. Buradaki bilgileri kullanarak mantar toplamayın. Zehirli ve yenilebilen mantarları birbirinden ayırt etmek bazen çok zor olduğundan yabani mantarlar sadece uzmanlar tarafından toplanmalıdır.
Ölümcül seviyede zehirli olan mantar türlerinin sayısı tüm mantar türlerinin sayısına oranlandığında oldukça azdır. Diğer zehirli mantarların bir kısmı ise pişirildiklerinde bu niteliklerini kaybetmektedir. Doğadan toplanan yenilebilen mantar türlerinin sayısı ise hiç de az değildir. Bu türlere ekonomik değerleri ve lezzetleriyle ile köylülerin bütçelerine ciddi katkılar sağlayan Morchella ( Kuzu Göbeği) Mantarları iyi bir örnek teşkil eder. Zehirli ve yenilebilen bazı mantar türlerinin ayırdedilmesindeki bazı zorluklar ve yaşanan ölüm olayları nedeniyle kültür mantarlarının yiyecek olarak tüketilmesi önerilmektedir. Mantarların yenilebilen bir türü olan parazitler bitkilerde de bulunur. Bu durumda ilişki tek yönlüdür. Bu parazit içine girdiği bitkiye anında bulaşır ve öldürür.
Yenilebilen mantar türleri
Mycena interrupta
Boletus edulis
Coprinus comatus
Bir yer yıldızı - Geastrum saccatum
Morchella esculenta
Agaricus campestris
Amanita caesarea
Armillaria mellea
Boletus badius
Boletus bovinus
Boletus edulis
Boletus elegans
Boletus luteus
Cantharellus cibarius
Chroogomphus rutilus
Coprinus comatus
Craterellus cornucopioides
Fistulina hepatica
Hydnum coralloides
Hydnum repandum
Hygrophorus chrysodon
Lactarius deliciosus
Lactarius salmonicolor
Lactarius volemus
Lepiota procera
Morchella conica var. deliciosa
Morchella esculanta var. rotunda
Phlegmacium variecolor
Pleurotus cornucopiae
Pleurotus ostreatus
Polyporus squamosus
Polyporus sulphureus
Russula delica
Sparassis crispa
Tricholoma terreum
|
|
|
Arşı Aala Nedir? Peygamberimizin arkada gözü mü vardı? |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:03 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Arşı Aala Nedir?
Peygamberimizin arkada gözü mü vardı? Arkasını nasıl görürdü?
illuminatinin Taptığı Her Yeri Gören Göz "RA"nın Gözümü?
Yoksa Halifeyi Raşid - "Essaabr olan Allah dan önceki" Sondan bir önce olan ve Mehdi olan "Ra" Yani "Raşid" in gözümü?
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى
E fe tumârûnehu alâ mâ yerâ. Ve lekad raâhu nezleten uhrâ. İnde sidratil muntehâ. İndehâ cennetul me’vâ. İz yagşes sidrate mâ yagşâ. Mâ zâgal basaru ve mâ tagâ. Lekad raâ min
âyâti rabbihil kubrâ. E fe raeytumul lâte vel uzzâ.
Yoksa siz, onunla gördüğü şey hakkında mı tartışıyorsunuz? Ve andolsun ki, onu başka bir inişinde de gördü. Sondan bir önce olan sidrede yani SINIRDA. O’nun ( Sidretül
Münteha’nın) yanında Meva Cenneti ( vardır). O zaman Sidre’yi SINIRI kaplayan kaplamıştı. Göz ( gördüğünden) şaşmadı ve ( onu) aşmadı. ( Başka bir Göz ile baktı, ve o göz
ile gördüğü onu Yanıltmadı).Andolsun ki o, Rabbinin büyük âyetlerinden ( bir kısmını) gördü. Lat ve Uzaa menat ve ( Ra) ile gördüklerimniz gibi o da gördü.
( Sadakallahul Aziym NECM Suresi 12. ,13.,14.,15.,16.,17.,18.,19. ayetleri)
Birisi bana, allah aşkına kuranada"enraehüstağne" gecen ayetin yerini söylesin bulamiyorum. kuranmi kayip ayetmi yok oldu nerde bu ayet internette yok, akillarinda kuran ola
hafiz olan birsi bu ayete bana nerde hangi ayette söylesin, internete yazsin aramalarda ciksin bu ayet lütfen.
ve hadilserde gecen
Yüce Allah Kur'ân'da buyruyor ki : "Muhammed'in gözü şaşmadı ve sının aşmadı." ( Necm, 17).
îbn-i Adiyy, Beyhakî ve îbn-i Asâkir Aişe'den şöyle rivayet ederler : O demiştir ki : "Peygamber Efendimiz, ışıkta gördüğü gibi karanlıkta da görür idi."
Beyhakî'nin rivayetine göre, bu hususu îbn-i Abbas şöyle ifade etmiştir : "Resulullah Efendimiz, gündüzleyin ışıkta gördüğü gibi, geceleyin karanlıkta da görürdü."
Buharı ve Müslim, Ebu Hüreyre'den ittifakla şöyle rivayet ederler : O demiştir ki : "Bir defasında Resulullah Efendimiz bizlere hitaben : "Siz benim yalnız ön tarafı mı
gördüğümü sanıyorsunuz? Vallahi sizin rükunuz da, secdeleriniz de bana gizli değildir! Ben sizi arkamdan da görmekteyim" buyurdular.
Müslim ise Enes'ten şöyle rivayet eder : "Resulullah Efendimiz buyurdular ki : Ey insanlar! Ben sizin imamınızım. Rükû ve secdelerinizi benden önce yapmayınız. Çünkü ben sizi,
hem önümden, hem de arkamdan görmekteyim."
Abdürrâzzâk, Hâkim ve Ebu Nuaym da Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet ederler : "Peygamberimiz buyurdu : Ben ön tarafımı da, arka tarafımı da görürüm." Yine Ebu Nuaym Ebu Saîd el-
Hudrî'den şöyle nakleder. O demiştir ki : "Bir defasında Peygamberimiz, "Ben arkamdan da görürüm!" buyurdular.
El-Humeydî Müsned'inde, îbn-i Münzir Tefsîr'inde ve Beyhakî, Mücâhîd'den naklen demiştir ki : "Peygamberimiz ( s.a.v.), önünden rahatlıkla gördüğü gibi, arkasından ve saflar
arasından da rahatlıkla görürdü." Mücahid bu açıklamayı, aşağıdaki ayet-i celile dolayısıyla yapmıştır. Şöyle ki : "O ki, gece namaza kalktığın zaman seni görüyor. Secde
edenler arasında senin dolaşmanı da görüyor." [4]
Alimlerimiz diyorlar ki : Bu Önden de, arkadan da görmek işi; hakiki bir idraktır ve mucize kabilinden olup Peygamberimiz'e mahsustur; O'na ait büyük özelliklerden biridir.
Sonra bu görme işinin, O'nun iki gözüyle olması da caizdir. Ve görülen şeyin karşısında bulunma şartı olmaksızın, yani harikulade bir şekilde görmesi gerçekleşmektedir. Ehl-i
sünnet'e göre, görülen şeyle karşı karşıya bulunmak şart değildir. Hak olan da budur. Nitekim ahirette Allah'ı görmek de haktır. Fakat bunda da karşı karşıya bulunmak şart
değildir.
( Bazıları da demiştir ki : Peygamberimiz'in arkasında iğne deliği kadar bir gözü vardı. Onunla hiçbir engel tanımadan görür idi. Bu tefsir ise, zayıftır. Kabul edilemez bir
durumdadır.) ( Suyûti)[5]
Cenâb-ı Hak daha sonra, rahim olduğunu bildirmesinin peşinden, bu rahmetin sebebi gibi olan hususu belirtmiştir. Bu da, Hz. Peygamber ( s.a.s)'in kıyam edişi ( gece kalkıp
namaz kılışı) ve secde edenler arasında dolaşmasıdır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır :
[4] Şuara suresi, 218, 219
[5] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi : 1/117-118.
![[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]](https://aynel-yakin.com/images/istiaze-ve-Besmele-Renk-Renk/istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png)
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِن يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِx
“Yoksa onlar : "Allah'a karşı yalan düzüp-uydurdu"mu diyorlar? Oysa eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok edip-ortadan kaldırır ve Kendi kelimeleriyle
hakkı hak olarak pekiştirir ( gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.” [Şura Suresi, 24]
Tefsirü’l-Kummî eserinden :
Babam; İbn Ebû Necrân aracılığıyla Muhammed b. Müslim’den rivayet etti :
Ebû Cafer [Muhammed Bakır aleyhisselâm] buyurdu ki :
Ayette geçen [Şura Suresi, 24] “Allah batılı yok eder” demek ortadan kaldırır demektir. “Hakkı sözleriyle gerçekleştirir” ile kastedilen ise Hz. Muhammed’in soyundan gelen el-
Kâim [Mehdi aleyhisselâm]’dır.”
Meclisî, Bihârü’l-Envâr, Beyrut, 1404, c.24, s.176.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Hz. Âdem’in yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar deccaldan daha büyük bir fitne yoktur."
( Hadis-i Şerif , Müslim, Fiten, 126)
Mehdiyle ilgili olarak da Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Onu gördüğünüzde, buz üzerinde sürünerek de olsa, gidip ona biat edin. Çünkü o, Allah'ın halifesi olan Mehdidir.”
( Hadis-i Şerif , İbnu Mace, Fiten, Hadis No : 4084)
yine deccalla ilgili
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Sizi ondan sakındırırım. Hiçbir peygamber yoktur ki, kavmini ondan sakındırmış olmasın. Ben size, hiçbir peygamberin onun hakkında demediği bir şeyi söylüyorum : Onun bir gözü
kördür.”
( Hadis-i Şerif , Müslim, Fiten, 95)
bu hadise yorum ise allahu alem burdaki bir gözü kördürden kasdedilen Yani, maddiyatı görür, maneviyatı görmez. Sistemi de sırf dünyaya yöneliktir.
![[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]](https://aynel-yakin.com/images/istiaze-ve-Besmele-Renk-Renk/istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png)
وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَّا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَن قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكَثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtunâd dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illâd dehr, ve mâ lehum bi zâlike min ilmin, in hum illâ yezunnûn. Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin
mâ kâne huccetehum illâ en kâlû’tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn. Kulillâhu yuhyîkum summe yumîtukum summe yecmeukum ilâ yevmil kıyâmeti lâ raybe fîhi ve lâkinne ekseran nâsi lâ
ya’lemûn.
Meali :
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve : “O ( hayat), dünya hayatımızdan başka birşey değildir, ölürüz ve diriliriz. Ve bizi dehrden ( zamandan) başka birşey helâk edemez.” dediler. Ve onların bu konuda ilimden
( nasipleri) yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar. Onlara âyetlerimiz beyan edilerek okunduğu zaman onların delilleri ( iddiaları) : “Eğer siz sadıklarsanız ( doğru
söyleyenlerseniz), babalarımızı getirin!” demekten başka birşey olmadı. De ki : “Allah sizi yaşatır, sonra öldürür. Sonra sizi, hakkında şüphe olmayan kıyâmet günü ( biraraya)
toplar.” Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.
( Sadakallahul Aziym CASİYE Suresi 24. 25. 26. ayetleri )
![[Resim: 147370216121331.gif]](https://image.1trk.net/uploads/147370216121331.gif)
yukardaki hadisde gecen "Onun bir gözü kördür.” sözünü yorumluyan diyorki : "bir gözü kördürden kasdedilen Yani, maddiyatı görür, maneviyatı görmez. Sistemi de sırf dünyaya
yöneliktir." o zaman bu illuminati gözü ile temsil edilmek istenilen göz ne o zaman? onlar dünyayi o tek gözle izlediklerini söylüyorlar zaten. daha deccal aramaya lüzüm varmi,
onlar resmen kendilerinin deccaliyat örgütü olduklarini alenen bildirip, onu temsil ediyorlar zaten, o halde o grubun 33 dereceden masonlari, afedesiniz götlerindeki gözleriyle
dünyayi görürler ve izlerler. ve bu da nerden cikdi deyince, biz müminler neden namazda, secde ve rukuda kicmizi havaya dikeriz diye, fransiz gavuruda karikatür yapip soruyordu,
sebebi işde, Allah insanlarin kicina bir adet dürbün, kainati gözleyici göz koymuş ki, ondan bakinca onun kainati gözüküyor, ve onunla kim ne yapmiş, ve ne yapiyor gözüküyor.
işde inanmayan dangillaraaciklama : almancada g ö t e "arschloch" denilir "g ö t de li gi" demek işde. Allahu tealanin yukarlarda semada bir yerdede onun arşu aalasi varmiş
deniyor, yani arş ne o zaman bilirmisiniz, işde Allahu Tealanin kainati izledigi, ve ordan yönettigi o dürbüne ve aygita verilen isim, yani diyorki kuranda :
![[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]](https://aynel-yakin.com/images/istiaze-ve-Besmele-Renk-Renk/istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png)
إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alâl arşi yudebbirul emr( emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznihî, zâlikumullâhu rabbukum
fa'budûhu, e fe lâ tezekkerûn
Meali :
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah, semaları ve yeryüzünü 6 günde yaratandır. Sonra arşa istiva etti. Ordan veya onunla İşleri düzenler, ve O’nun izni olmadıktan sonra (
olmadıkça) bir şefaatçi, yani ögretici olmadan, ondan haberdar olmak yoktur. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Artık O’na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
( Sadakallahul Aziym YUNUS Suresi 3. ayet )
![[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]](https://aynel-yakin.com/images/istiaze-ve-Besmele-Renk-Renk/istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png)
الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا
Ellezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alâl arşir rahmânu fes’el bihî habîrâ
Meali :
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Gökleri ve arzı ( yeryüzünü) ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Rahmân arşa istiva etti. Öyleyse onu ( arş nedir), bundan haberdar olana sor.
( Sadakallahul Aziym FURKAN Suresi 59. ayet)
Peygamberimizin arkada gözü mü vardı? Arkasını nasıl görürdü?
ve Hz. Peygamberin ashaba safları düzeltmelerini isterken
“Saflarınızı düzgün tutun, Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum” dediği sahih hadisle sabittir.
( bk. Buhari, Ezan, 71-72; Müslim, Salat, 125( 434); Nesaî, İmamet, 27)
bu hadis gösteriyorki Muhammed, o insanin kicindaki dürbünü acabiliyordu, ve kicindaki gözü ilede arkasini ve kainati görüyordu.
yani işde o 33 derceden bir mason olan kimseninde, bu örgüt kicindan girip, o kicicndaki dürbünü acmasani ögretiyor, ve kici ile dünyayi görmeye başliyor, ve derece derece yani
gözü nereye kadar görcek onun dercesini bagli iş de 33 dereceden demek en yüksek demek, yani "arş a istiva" ve ordan yönetmek demek
işde zamanin kutbuda mesala mekkede otururken, o bilmem, almanyadaki bir sofisine müdahele edip yönetiyor, düşünkü icindeki kaianatin özel dügmeleri var, ve ondan sen bakinca
ordaki bir dügmeye dokunman, almanyadaki ahmete dokunman gibi, yine adnan okdar bir dua ögrtiyor diyorki tirnaginin ucundan dünyayi gösteren dua diyor, neymiş o dua, halbuki
işde kicindaki gözü acik olmayanin dua etmesi bir işe yaramaz, ancak o kicindaki gözü acilinca görebilir, yani dürbünü acilmasi lazimki görsün, ve neden secde yapariz yani
dürbüüüüüün işde azizim. hak o dürbünü görür amma, Allahin senin kicinami ihtiyaci var, kainati görmek için, hayir, Allah Hz Ademi yaratmadan önce secdede yokdu, namazda yokdu,
o dürbün denen arşlochda yokdu, götde yokdu, göt sonradan icad oldu. öyle olunca Allahin semada bir yerde Arşu Aala denilen özel bir dürbünü, büyük kocaman bir dürbünü var
zaten, ordan bakip görüyor demiyormu o ayette, arşdan bütün işleri emredip yönetir demiyormu yunus suresinde. nedir o Arş, işde insanlarin ve hayvanrinda KICINA onun bir
numunesini takmişki, senin kicdan, namazda secde edince bakar, yine senin kainatini görür, sen namaz kilmasan bile, senin sifatin olan cibilliyatin olan bir havan varki,
hayvanlarin cogu zaten ruku eder vaziyette, yani dürbüne bakilcak halde duruyor, yani egilmesini gerek yok, zeten egik durumda yani, öyle olunca senden bakmasa bile, senin
cibilliyatindan bakar bilir bulur, yine ordan bakmasa yukardaki arşdan bakar görür.
hani derler ya "bu adamin kicinda gözü var herşeyi görüyor" derler, essaf adamin kicinda gözü vardir, ona Arapca dübür veya türkce dürbün derler işde.
Fok baliginin bıyığına sonar sistemi diye bir göz takıp bıyığından ardını önünü yukarısını aşağısını gösteren allah, yine kedilerin kulak sistemeni duvarinda östesini duyabilcek
br kulak takan Allah yine yarasalara radar sistemi, takip radar ve dalga ile gece ve gündüz görmesini saglayan, yine kedilere takdigi gece görme duyusu yani kedi gözü denilen
yeni kameralara takilan özel bir göz sistemi ,aydinlatsmi icinde olan vwe gecedede gündüz gibi görebilen bir kamereman göz takan Allah, iki cihanin habibi muhammede, arkasini
görebilcek bir göz takmasi mi garip, buna mi kudrerti yetmiyor a dangil müslüman ve böyle dangillerden biriside musftafa islamoglu ve bu hadisi "arkasinida görürdü" hadisini
şöyle yalanlayip tenkid ediyor.
Mustafa İslamoğlu yine Sahiheyn Hadislerine Çatıyor
...Çok daha ilginci, Buharı ve Müslim başta olmak üzere birçok hadis mecmuasının naklettiği bir hadisin sonradan kazandığı çok ilginç yorumdu. Ebu Hüreyre'den : Resulullah
buyurdu : "Siz işte şu önümü/kıblemi görüyor musunuz? Vallahi ne rükünüz, ne secdeniz gözümden kaçıyor; ben arkamda neler olup bittiğini de kesinlikle görüyorum."111
Hadis, Rasulûllah'ın namaz kıldırırken safları düzgün ve aralıksız tutma ihtarını bazı varyantlarda "Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum" sözüyle pekiştirmesiydi.
Kadı Iyaz'ın Mücahid'e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu : "Allah Resulü sallalahu aleyhi vesellem, namaz kıldırmak için kalktığı zaman tıpkı önünü gördüğü gibi
arkasını da görüyordu." Bu yoruma hiç alakası olmayan şu ayeti delil getiriyordu : "Ve tekallubeke fi's-sacidin" ( secde edenler içerisindeki yönelişlerini de).112 Yanlış
anlamaya kurban edilmiş bir ayet eşliğinde yanlış anlaşılmış bir tabiin müfessiri referans gösterilerek yapılan yanlış yorum burada durmamış. Eş-Şifa'ya Müzilu'l-Hafa adlı bir
zeyl yazan Şumunni'nin verdiği bilgiye göre, ünlü Kuduri'nin sarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti'n-Nasıriyye'nin yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefi şunu savunuyor : "Peygamberimiz
aleyhisselam'ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. O iki gözle oradan arkayı görmekte ve elbise o gözlerin görmesini engellememekteydi.
Kadı Iyaz, Ahmed b. Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir."113
111. el-Hasais 1/61. Hadisin aslı için bk. Buharı, 15 Cemaat 42, h. nu. 686; Müslim, 4 Salat 28, h. nu. 125.
112. eş-Şifa, 67. Mücahid'in "makul" çizgisine dayanarak bu yorumun ya Mücahid'in kastını yanlış anlamadan kaynaklandığını, ya da sonradan üretilip Mücahid'e nispet edildiğini
düşünmemiz gerekmektedir. Biz, ayetin anlamının yorumla hiç uyuşmadığından yola çıkarak birinci ihtimali gerçeğe daha yakın buluyoruz.
113. Age, 67 ( 2)
Buhari Hadisleri :
109-.......Bize Abdu'l-Vâris, Abdulazîz'den; o da Enes( R)'den tahdîs etti. Peygamber ( S) : "Namaz saflarını doğrultunuz. Zira ben sizleri arkamdan da görüyorum"
buyurmuştur.
110-.......Bize Enes ( R) tahdîs edip şöyle dedi : Bir defa namaz ikamet edilmişti. Resulullah ( S) yüzünü bizlerden tarafa döndürdü de : "Namaz saflarınızı doğrultunuz ve
sımsıkı birbirinize yapışınız. Çünkü ben sizleri sırtımın arkasından da görürüm" buyurdu
Müslim Hadisi :
125- ( 434) Bize Şeybân b. Ferruh rivayet etti. ( Dedi ki) : Bize Abdül Vâris, Abdül Azîz'den -ki bu zat İbni Suhayb'dir- O da Enes'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş
:
Resulullah ( Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Safları tamamlayın. Çünkü ben sizi arkamdan görüyorum.» buyurdular.
Nesai Hadisi :
804- Enes ( r.a)’ten rivayete göre, Resulullah ( s.a.v), namaz kıldıracağı zaman : “Safları düzgün tutunuz, safları düzgün tutunuz, safları düzgün tutunuz” derdi. Nefsim
kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki ben sizi önümden nasıl görüyorsam arkamdan da aynı şekilde görüyorum.” ( Müslim, Salat : 28; Buhârî, Ezan : 75)
İslamoğlu'nun Yazısının Tenkiti :
1."Peygamberin Arkada Gözü Var İddiası"
Hadis, Resulullahın namaz kıldırırken safları düzgün ve aralıksız tutma ihtarını bazı varyantlarda “Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum” sözüyle pekiştirmesiydi.
Kadı Iyaz’ın Mücahid’e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu : “ Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem, namaz kıldırmak için kalktığı zaman tıpkı önünü gördüğü gibi
arkasını da görüyordu.” Bu yoruma hiç alakası olmayan şu ayeti delil getiriyordu. “Ve tekallebeke fi’s-sacidin” ( secde edenler içerisindeki yönelişlerini de) ( eş-Şifa)
Yanlış anlamaya kurban edilmiş bir ayet eşliğinde yanlış anlaşılmış bir tabiin müfessiri referans gösterilerek yapılan yanlış yorum burada durmamış. Eş-Şifa’ya Müzilu’l-Hafa
adlı bir haşiye yazan Şumunni’nin verdiği bilgiye göre, Kuduri şarihi ve el-Kunye’nin müellifi Muhtar b. Mahmud el-Hanefi, Risaletu’n-Nasıriyye adlı eserinde şu görüşü savunur :
“Peygamberimiz aleyhisselam’ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. İki gözle aradan arkayı görmekte ve elbise o gözlerin görmesini
engellememekteydi Kadı Iyaz, Ahmed b.Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir."
Görüldüğü gibi;
a. Bu konuda bir hadis söz konusu değildir. Bazı insanların yorumu vardır.
b. Kadı Iyaz gibi büyük hadis aliminin isminin kullanılması meseleyi abartmaya yöneliktir. Zira Kadı Iyaz da böyle bir şey söylememiştir.
c. Nakilciden nakilciye giden bir sistemde en son söylediği iddia edilen Muhtar el-Hanefi’nin Risaletu’n-Nasıriyye adlı kitabının neresinde söylediğine dair bir referans da
verilememiştir. Bir muhaddis değil, bir fıkıh alimi olan bu zatın böyle bir şey söylediğini kabul etsek bile bunun ne değeri vardır ki... Bunun İslam ümmetine çamur atmanın ne
manası var...
d. Aslında sahih bir şekilde gelen habere karşı doğrudan çıkma cesareti gösterilmediği için [Hüsn-ü zan etmiş], bu tür zorlamacı yorumlardan hareketle konu eleştirilmek
istendiği ortadadır.
e. Hz. Peygamberin safları düzeltmelerini isterken “Saflarınızı düzgü tutun; şüphesiz ben arkamda sizi görüyorum” dediği sahih hadisle sabittir. ( bk. Buhari, Ezan, 71-72;
Müslim, Salat, 125( 434); Nesaî, İmamet, 27)
f. Hz. Peygamberin arkasını nasıl gördüğüne dair yapılan yorumlardan bazılarında “omuzları arasında ayrıca gözleri vardı” şeklindeki ifadeler hep tamriz sigası ( değersiz
ifadeler için söz konusu) olan Kiyle=denildi sözcüğü kullanılmıştır. ( bk. Suyutî, şerhu Süneni’n-Nesai; Haşiyetu’s-Sindi, ilgili hadisin şerhi)
h. Ehl-i Sünnet alimlerinin cumhuruna göre, Hz. Peygamberin arkasını görmesi için ayrı bir maddi göze veya görülen nesnelerin gözün karşısında olmasına ihtiyacı yoktur. Allah’ın
bir lütfu olarak manevi kalp gözüyle veya normal gözleriyle de arkasını görebilir ve görmüştür. ( bk. İbn Hacer, Buhari’nin ilgili hadisinin şerhi; Suyutî, a.g.y; Sindi, a.g.y)
Son olarak şunu söylemeliyiz ki; Ehl-i sünnet alimlerinin cumhuruna ait görüşler ortada iken, söyleyeni meçhul bazı marjinal sözleri bahane ederek geçmiş alimleri töhmet altında
bırakacak şekilde bir ifade tarzını benimsemek,“maksat üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek” olduğunu akla getirir ki, bundan hepimizin Allah’a sığınması gerekir. ( 3)
2. İslamoğlu, Sahiheyn hadislerini tenkite devam ediyor..Bu konu altında da 3 tane Sahiheyn hadisini cerh etmiştir..Eleştirilerine dayanağı "Haberin bizim açımızdan güvenilirlik
kriteri, senedinden önce muhtevasıdır" prensibi olduğunu biliyoruz..Sınırları bulunmayan/bilinmeyen, keyfilik, seçicilik, yenilik arayışı, ıslah arzusu, baş olma zaafı, kural
koyucu olma isteği, heva ve hevesin kendini gösterebildiği bu prensip ile, Kur'an'ın ruh ve muhtevasına uygun bulmadığı hadisleri kabul etmeyeceğini ifade etmektedir..
Hatırlanmalı ki, aynı ilkeyi ( yani Kurana uygunluğu) muhaddisler de uygulamıştır. Bu hadisler elimize aynı süzgeçten geçerek gelmiştir..Kişinin hadis hakkındaki genel kanaati
zayıflık ve red üzerine kurulmuşsa, bu kanaat, objektiflikten ve ilmilikten uzak şekilde tüm değerlendirmelerine yansıyacaktır..Nasıl ki ehl-i hadis, hadise en başta kabul ve
amel açısından bakar , zemmedilmiş manadaki ehl-i rey de hadise mecbur kalmadıkça red niyetiyle bakacaktır..
Eğer kişi aklın karşısında nakle daha az değer veriyor, sünnetin kaynağını vahiy görmüyor, Efendimizin ( s.a.v.) beşeri yönünün yanında harikulade özelliklerinin de olduğunu
kabul etmiyorsa, akla veya Kur'an'a arz prensibi dolaylı yoldan hadis inkarına dönüşecektedir..
Oysa hadis hafızlarının da bile bile Kur'an'ın ruhuna ve muhtevasına aykırı bir hadisi almaları düşünülemez..
Cumhur-u ulema ve ehl-i sünnetin "ruh ve muhteva" anlayışıyla İslamoğlu'nun ki örtüşmüyor..Ya hepsi hatalı ya da "biri".
3. Kadı Iyaz'ın Mücahid'e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu..
Tenkit : Yazıda sanki yorumun Mücahid'e nispet edilmesinin tek kaynağı ve sorumlusu olarak Kadı İyaz işaret edilmiş. Hatta "Mücahid'in "makul" çizgisine dayanarak bu yorumun ya
Mücahid'in kastını yanlış anlamadan kaynaklandığını, ya da sonradan üretilip Mücahid'e nispet edildiğini düşünmemiz gerekmektedir" cümlesine bakılırsa bir sonradan uydurma ve
Tabiin'den birine nispet etme durumu var.
İslamoğlu'nun bu çirkin ithamına Suyuti'den şu yanıtı buluyoruz :
El-Humeydî Müsned'inde, îbn-i Münzir Tefsîr'inde ve Beyhakî, Mücâhîd'den naklen demiştir ki : "Peygamberimiz ( s.a.v.), önünden rahatlıkla gördüğü gibi, arkasından ve saflar
arasından da rahatlıkla görürdü." Mücahid, bu açıklamayı, aşağıdaki ayet-i celile dolayısıyla yapmıştır. Şöyle ki : "O ki, gece namaza kalktığın zaman seni görüyor. Secde
edenler arasında senin dolaşmanı da görüyor."
4. İslamoğlu : Eş-Şifa'ya Müzilu'l-Hafa adlı bir zeyl yazan Şumunni'nin verdiği bilgiye göre, ünlü Kuduri'nin sarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti'n-Nasıriyye'nin yazarı Muhtar b.
Mahmud el-Hanefi şunu savunuyor : "Peygamberimiz aleyhisselam'ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. O iki gözle oradan arkayı görmekte
ve elbise o gözlerin görmesini engellememekteydi. Kadı Iyaz, Ahmed b. Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir."113
Tenkit : Yazıdan çıkan sonuç; Efendimizin ( salatın ve selamın en güzeli ona olsun) iki kürek kemiği arasındaki göz ( Allah bu rivayetleri uyduranları ıslah etsin) fikrinin
Kadı Iyaz , Ahmed bin Hanbel ve ulemanın çoğunluğunca paylaşıldığıdır..Aksine, Kadı Iyaz yukarıda eksiksiz alıntıladığımız yazıda bu manayı ihsas ettirecek herhangi bir cümle
kurmamaktadır..Yazıda mevzu bahis edilen husus Efendimizin beşer kabiliyetlerinin üzerindeki görmelerinin soyut olarak bilmek mi yoksa somut olarak göz organıyla görmek mi
olduğu idi :
"Bütün bu haberlerin hepsi onun baş gözü üzerine hamledilmiştir. Bu, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinin sözüdür. Diğer bir kısım ulema da bu haberleri baş gözü ile görmek değil
de, bilmek olarak değerlendirmişlerdir. Fakat bu haberlerin açıkça görülen anlamı, onların düşüncelerine uymamaktadır. Zira Peygamberin o şekilde baş gözü ile görmesi onun için
gerçekleşmesi kabil olmayan bir olay değildir. Bu durum peygamberlerin özelliklerindendir."
İslamoğlu bu cümleye kaç takla attırdı ki kitabına aldığı şekle muvaffak olabildi? Bir de anlama probleminden müşteki olmasa bari!
------------------
Kadı İyaz, Şifa-i Şerif :
Hz. Peygamberin ( s.a.s) Şahıs Olarak Özellikleri
Resulullah ( s.a.s)'ın aklının ve zekâsının keskinliğine, duyularının kuvvetine, konuşmasının düzgünlüğüne, hareketlerindeki itidal ve görünümündeki güzelliğe gelince;
şüphesiz ki o, insanların en akıllısı ve en zekisi idi. Onun, halkın zahirî ve batını işlerini düzenlemedeki genel ve özel siyasetini, şaşırtıcı görünüşü ve eşsiz hayat tarzı
ile beraber ilminin genişliğini düşünen ve şeriatı anlatıp yerleştirmedeki maharetini kavrayan, onun aklının ve zekâsının en ileri derecede olduğundan asla şüphe etmez. Bu
durum, anlatıp izah etmeye ihtiyaç göstermeyen bir gerçektir.
Vehb b. Münebbih diyor ki : “Yetmiş bir kitapta okudum; hepsinde de Peygamberi ( s.a.s) insanların en akıllısı, en parlak görüşlüsü olarak buldum. Bu haberin başka bir
kanaldan gelen rivayetinde de Vehb, o kitapların hepsinde de Allah Teâlâ'nın, dünyanın başlangıcından sonuna kadar gelip geçen bütün insanlara verdiği aklın, Peygamberin
aklının yanında dünyadaki kumlar içerisinde bir kum tanesi mesabesinde olduğunu gördüm’ demiştir.
Mücahid diyor ki : “Resulüllah ( s.a.s), namaza durduğu zaman önünü nasıl görüyorsa, arka tarafını da öyle görürdü.” "Secde edenler arasında dolaşmanı da görüyor." (
Şuara,26/219) anlamındaki ayet de bu manada yorumlanmıştır.
Muvatta’da rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz, "Şüphesiz ben sizi arkamdan da görürüm" buyurmuştur. Buhari ve Müslim'de de Enes ( r.a.)'ten buna benzer bir hadis-i şerif
rivayet edilmiştir. Aynı hadis Hz. Aişe validemizden de rivayet edilmiştir. O hadiste Aişe validemiz ilave olarak diyor ki : "Bu özellik onun peygamberliğini teyit etmek ve
delillendirmek için Allah'ın verdiği ziyade bir lütuftur.”
Bazı rivayetlerde de Efendimizin şöyle buyurduğu yer almaktadır : “Ben ön tarafımdan baktığım gibi arka tarafımdan da bakarım." veya ifade şöyledir :
"Ben önümden gördüğüm gibi arkamdan da görürüm."
Bakıyy bin Mühled, Hz. Peygamberin aydınlıkta gördüğü gibi karanlıkta da aynen gördüğünü Hz. Aişe ( r.a.)'den rivayet etmiştir.36
Resulullah ( s.a.s)'ın, melekleri ve şeytanları gördüğüne dair pek çok sahih ve meşhur haber vardır.
Necaşi ( Habeş Kralı) öldüğünde, cenazesi Peygambere gösterildi ve Peygamber ona cenaze namazı kıldı. Miraç dönüşü Kureyşlilere anlattığı sırada, Mescid-i Aksa gözünün önüne
getirildi. Medine'de Mescid-i Nebiyi yaparken de, Kâbe gözünün önüne getirildi de ona bakarak Mescidin kıblesini tayin etti.
Resulullah'ın yıldızlar kümesi içerisinden on iki yıldızı gördüğü nakledilmiştir.
Bütün bu haberlerin hepsi onun baş gözü üzerine hamledilmiştir. Bu, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinin sözüdür. Diğer bir kısım ulema da bu haberleri baş gözü ile görmek değil de,
bilmek olarak değerlendirmişlerdir. Fakat bu haberlerin açıkça görülen anlamı, onların düşüncelerine uymamaktadır. Zira Peygamberin o şekilde baş gözü ile görmesi onun için
gerçekleşmesi kabil olmayan bir olay değildir. Bu durum peygamberlerin özelliklerindendir.
Nitekim Ebu Hureyre ( r.a.)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur : "Allah ( c.c.), Musa ( a.s.)'ya tecelli edince, ona gece
karanlığında Safa tepesindeki karıncayı on fersah mesafeden gösterirdi."37.
Bu hadise binaen özellikle de Resulullah'ın, Miraç hadisesinde Melekût ve Ceberut âlemine dair Allah'ın şaşırtıcı ayetlerini gördükten sonra, yukarıda bahsettiğimiz şeyleri
görmesi olmayacak şeyler değildir.
Peygamberin ( s.a.s.), zamanında akranları arasında en kuvvetli kişi olan Rukâne ile güreştiğine dair haberler vardır. Peygamberimiz Rukâne'yi İslama davet etmişti. O da,
‘söylediğinin doğru olduğunu bilseydim sana uyardım,’ demişti. Bunun üzerine Resulullah ona güreşmeyi teklif etti; ‘eğer seni yenersem söylediğim doğru demektir.’ dedi ve
Cahiliye devrinin bu kuvvetli pehlivanı ile üç defa güreştiler, hepsinde de Resulullah ( s.a.s), onu yere serdi. ( Tirmizi, Hadis no : 1785)
Ebu Hureyre diyor ki : "Resulullah'tan daha hızlı yürüyen birini görmedim. Sanki yer onun için büzülüyordu. Biz ona yetişeceğiz diye kendimizi bitirildik, o hiç aldırmazdı.
Diğer taraftan Resulullah'ın gülmesi tebessüm şeklinde idi. Bir tarafa döneceği zaman bütün vücudu ile döner başını sağa sola çevirip göz hırsızlığı yapmazdı. Yürüdüğü zaman,
ayaklarını kuvvetle kaldırıp indirirdi. Ne çalımlı ve kibirli ne de kadın yürüyüşü gibi hafif ve küçük adımlarla giderdi. Yürümesi yokuştan aşağı iniyormuş gibi idi."
36 İmam Suyutî ( r.a.) Menahilü's-Safa'da hadis-i şerifin İmam Beyhaki'nin, Delailü'n- Nübüvvesi'sinde bulunduğunu kaydetmiştir..Ayrıca bu hadisle ilgili olarak Nesimu'r-Riyâz
C.1. s. 463'te malumat vardır..
37 İmam Suyutî ( r.a)’nin Menahilü's-Safa s. 10'da kaydettiğine göre, bu hadis-i şerifi, İmam Taberani Mucemu's Sagir’inde Ebu Hureyre ( r.a.)'den tahric etmiştir. ( 1)
Şuara ayetinin tefsirinde Razi, şöyle demektedir :
Teheccüd Namazı Kılanlar
a) Bununla, Hz. Peygamber ( s.a.s)'in gecenin bir yarısında teheccüd namazı için kalkıp, çalışıp çabalayan, din için uğraşan mü'minlerin hallerine muttali olmak için,
araştırmak üzere, onlar arasında ( evleri arasında) dolaşması kastedilmiştir. Nitekim rivayet olunduğuna göre, gece namazının farziyeti neshedilince, sahabe-i kiram'ın taatlere
karşı çok sevgisinden ötürü, Hz. Peygamber ( s.a.s), onların ne yaptıklarını görebilmek için, O gece ashabın evleri arasında dolaştı ve o evleri, onlardan duyduğu zikrullah
seslerinden ötürü, "arı kovanı" gibi buldu. Ayetteki "secde edenler" ifadesi ile namaz kılanlar kastedilmiştir.
Cemaat Halinde Namaz
b) Bunun manası şöyledir : "Allah seni, insanlarla birlikte cemaat halinde namaz kılmaya kalktığında görür." Hz. Peygamber ( s.a.s)'in secde edenler arasında dolaşması da,
onların imamı olduğu için, kıyamı, rükû'u, secdesi ve oturuşu ile, onlar üzerindeki tasarrufu manasınadır.
Müslümanlar
c) Bu, "sen, dini işleri yerine getirme ve bu hususta yetme hususunda, ne zaman kalkar ve secde edenlerle dönüp dolaşır, çabalarsan, bu halin Allah'a gizli değildir" demektir.
Namazda Hz. Peygamber ( s.a.s)'in Arkayı Görmesi
d) Bununla, Hz. Peygamber ( s.a.s)'in, arkasında namaz kılanlara gözünün takılması kastedilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber ( s.a.s) "Rükunuzu ve secdeniz tam yapın. Allah'a yemin
ederim ki, şüphesiz sizi, arkamda iken de görürüm' buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Çünkü hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O'dur" buyurmuştur. Bu, "O, senin söylediklerini hakkıyla duyan, niyet edip yaptıklarını hakkıyla bilendir" demek
olup, Cenâb-ı Hakk'ın semî olmasını, duymak suretiyle bildiği şeylerden başka bir şey olduğuna delalet eder. Aksi halde, "alim" lafzı, zaten bu manayı ifade etmektedir... [
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları : 17/387]
*
( 1) Kadı İyaz , Şifa-i Şerif, Akçağ Yayınları, s. 58-59
( 2) Mustafa İslamoğlu , Üç Muhammed ,Düşün Yayıncılık, s. 96.
( 3) https://www.sorularlaislamiyet.com/m/ind...oku=210331
-----------------
Kuranda "Rae" yani görmek filinin gecdigi ayetler
/BAKARA-91 : Ve izâ kîle lehum âminû bi mâ enzelallâhu kâlû nu’minu bi mâ unzile aleynâ ve yekfurûne bi mâ verâehu ve huvel hakku musaddikan limâ meahum kul fe lime taktulûne
enbiyâallâhi min kablu in kuntum mu’minîn( mu’minîne).
Ve onlara : “Allah’ın indirdiğine îmân edin.” denildiği zaman : “Biz, bize indirilene îmân ederiz.” dediler. Ve, onun arkasındakini ( ondan sonra geleni) inkâr ederler. Ve, o
haktır ve onların yanındakini tasdik edicidir. De ki : “Eğer siz, mü’minler iseniz bundan önce niye Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
2/BAKARA-101 : Ve lemmâ câehum resûlun min indillâhi musaddikun limâ meahum nebeze ferîkun minellezîne ûtûl kitâb( kitâbe), kitâballâhi verâe zuhûrihim ke ennehum lâ ya’lemûn(
ya’lemûne).
Ve onlara Allah’ın katından yanlarındaki ( Kitab’ı) tasdik eden ( doğrulayan) bir resûl geldiği zaman, kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın
Kitab’ını arkalarına attılar.
2/BAKARA-167 : Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerraten fe neteberrae minhum kemâ teberraû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne
minen nâr( nâri).
Ve o ( Allah’tan başkasına) tâbî olanlar dedi ki : “Keşke bizim için ( dünyaya) bir kere daha dönüş olsaydı. O zaman bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan
uzaklaşırdık.” Böylece Allah, onlara amellerinin hasara uğradığını ( hüsrana düştüklerini) gösterecek. Ve onlar ateşten çıkacak da değiller.
2/BAKARA-271 : İn tubdûs sadakâti fe niimmâ hiy( hiye), ve in tuhfûhâ ve tu’tûhâl fukarâe fe huve hayrun lekum ve yukeffiru ankum min seyyiâtikum vallâhu bi mâ ta’melûne
habîr( habîrun).
Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o ( davranışınız) ne güzel! Ve eğer o ( sadakaları) gizleyerek fakirlere verirseniz artık o sizin için daha da hayırlıdır. ( Böylece
Allah), günahlarınızdan ( bir kısmını) örter ( bağışlar). Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.
2/BAKARA-282 : Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ tedâyentum bi deynin ilâ ecelin musemmen fektubûh( fektubûhu), velyektub beynekum kâtibun bil adl( adli), ve lâ ye’be kâtibun en
yektube kemâ allemehullâhu felyektub, velyumlilillezî aleyhil hakku velyettekıllâhe rabbehû ve lâ yebhas minhu şey’â( şey’en), fe in kânellezî aleyhil hakku sefîhan ev daîfen
ev lâ yestatîu en yumille huve felyumlil veliyyuhu bil adl( adli), vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum, fe in lem yekûnâ raculeyni fe raculun vemraetâni mimmen terdavne mineş
şuhedâi en tedılle ıhdâhumâ fe tuzekkire ıhdâhumâl uhrâ ve lâ ye’beş şuhedâu izâ mâ duû, ve lâ tes’emû en tektubûhu sagîran ev kebîran ilâ ecelih( ecelihî), zâlikum aksatu
indallâhi ve akvemu liş şehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû illâ en tekûne ticâreten hâdıraten tudîrûnehâ beynekum fe leyse aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ ve eşhidû izâ tebâya’tum, ve
lâ yudârra kâtibun ve lâ şehîd( şehîdun), ve in tef’alû fe innehu fusûkun bikum, vettekûllâh( vettekûllâhe), ve yuallimukumullâh( yuallimukumullâhu), vallâhu bi kulli şey’in
alîm( alîmun).
Ey âmenû olanlar! Birbirinize belirli bir süreye kadar borç verdiğiniz zaman onu yazın ( senet yapın). Aranızda bir kâtip onu adaletle yazsın. Ve kâtip, Allah'ın kendisine
öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, aynı şekilde yazsın. Üzerinde hak bulunan ( borçlu) da yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah'a karşı takva sahibi olsun ( ve emirlerinden
sakınsın) ve ondan bir şey eksiltmesin. Fakat, eğer üzerinde hak olan ( borçlu) olan kişi, sefih ( aklı ermeyen) veya zayıf ( küçük, güçsüz) ise veya kendisi onu ( söyleyip)
yazdıramayacak bir durumda ise o taktirde velîsi onu adaletle yazdırsın. Ve erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. Fakat eğer iki erkek bulunamıyorsa, o zaman şahitlerden razı
olacağınız bir erkek ve iki kadını ( şahit) tutun ki, ikisinden biri unutursa o taktirde, diğeri ona hatırlatır. Şahitler çağrıldıkları zaman ( şahitlikten) kaçınmasınlar.
Borç büyük olsun, küçük olsun vadesine kadar onu yazmaktan usanmayın. İşte bu, Allah'ın katında en adil ve şahitlik için en sağlam, şüphe etmemeniz için en yakın olandır. Ancak
aranızda devretmeye hazır olan peşin bir ticaret ( alım-satım) ise o zaman bunu yazmamanızdan dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Alım-satım yaptığınız zaman da şahit
tutun. Kâtibe ( yazıcıya) ve şahitlere bir zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız ( bir zarar verirseniz), bundan sonra o mutlaka sizin için bir fısk olur. Allah'a karşı takva
sahibi olun. Allah size öğretiyor. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
3/ÂLİ İMRÂN-35 : İz kâlet imraetu ımrâne rabbi innî nezertu leke mâ fî batnî muharraran fe tekabbel minnî, inneke entes semîul alîm( alîmu).
İmrân'ın eşi ( Hanne) : "Rabbim ben, karnımda olanı ( doğacak çocuğumu), hür olarak senin için ( yalnız sana itaat ve ibadet etsin diye) nezrettim ( adadım). Artık ( onu)
benden kabul buyur. Muhakkak ki Sen Semi'sin ( en iyi işitensin), Alîm'sin ( en iyi bilensin)." demişti.
3/ÂLİ İMRÂN-40 : Kâle rabbi ennâ yekûnu lî gulâmun ve kad beleganiyel kiberu vemraetî âkir( âkirun), kâle kezâlikellâhu yef’alu mâ yeşâ’( yeşâu).
( Zekeriyâ A.S) : "Rabbim benim oğlum nasıl olur, bana ihtiyarlık erişmişken. Ve benim kadınım da kısırdır.” dedi. ( Allah da ) : "İşte böyle, Allah dilediğini yapar."
buyurdu.
3/ÂLİ İMRÂN-143 : Ve lekad kuntum temennevnel mevte min kabli en telkavhu, fe kad raeytumûhu ve entum tenzurûn( tenzurûne).
Ve andolsun ki siz, ölümü ( şehit olmayı), onunla karşılaşmadan ( yüzyüze gelmeden) önce, temenni ediyordunuz. İşte şimdi onu görmüş oldunuz. Ve ( oysa) siz ( şehit olarak
ölmeyi) bekliyordunuz.
3/ÂLİ İMRÂN-187 : Ve iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtûl kitâbe le tubeyyinunnehu lin nâsi ve lâ tektumûneh( tektumûnehu), fe nebezûhu verâe zuhûrihim veşterav bihî semenen
kalîlâ( kalîlen), fe bi’se mâ yeşterûn( yeşterûne).
Ve Allah, kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz." diye, misâk almıştı. Fakat onu ( misâkı), arkalarına attılar ( sözlerini
tutmadılar) Ve onu az bir değere sattılar. Oysa yaptıkları alışveriş ne kötü.
4/NİSÂ-12 : Ve lekum nısfu mâ terake ezvâcukum in lem yekun lehunne veled( veledun), fe in kâne lehunne veledun fe lekumur rubuu mimmâ terakne min ba’di vasıyyetin yûsîne bihâ
ev deyn( deynin). Ve lehunner rubuu mimmâ teraktum in lem yekun lekum veled( veledun), fe in kâne lekum veledun fe lehunnes sumunu mimmâ teraktum min ba’di vasıyyetin tûsûne
bihâ ev deyn( deynin). Ve in kâne raculun yûrasu kelâleten ev imraetun ve lehû ahun ev uhtun fe li kulli vâhidin min humâs sudus( sudusu), fe in kânû eksera min zâlike fe hum
şurakâu fîs sulusi min ba’di vasiyyetin yûsâ bihâ ev deynin gayra mudârr( mudârrin), vasıyyeten minallâh( minallâhi). Vallâhu alîmun halîm( halîmun).
Ve eğer eşlerinizin ( kadınlarınızın) çocukları yoksa, onların bıraktıklarının yarısı sizindir. Fakat eğer onların ( kadınların) çocukları varsa o zaman dörtte biri sizindir.
( Bunlar) yapılan vasiyet veya ( üzerindeki) borç ödendikten sonradır. Ve eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır ( kadınlarındır), fakat eğer
çocuğunuz varsa o taktirde bıraktığınızın sekizde biri onlarındır ( kadınlarındır). Bu da yaptığınız vasiyet veya borç ( ödendikten) sonradır. Ve eğer miras bırakan erkek veya
kadının evlâdı ve ana-babası olmayıp, erkek veya kızkardeşi varsa, bu taktirde ikisinden herbiri için altıda biridir. Fakat eğer bundan daha fazla iseler, o zaman onlar üçte
bire ortaktırlar. Bunlar ( kimseyi ) darlığa düşürmeden yapılan vasiyet ve de borç ödendikten sonradır. ( İşte bunlar), ( size) Allah tarafından vasiyettir. Ve Allah
Alîm'dir, Halîm'dir.
4/NİSÂ-24 : Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum, kitâballâhi aleykum, ve uhille lekum mâ varâe zâlikum en tebtegû bi emvâlikum muhsinîne gayra musâfihîn(
musâfihîne). Fe mâstemta’tum bihî minhunne fe âtûhunne ucûrehunne farîdah( farîdaten). Ve lâ cunâha aleykum fîmâ terâdaytum bihî min ba’dil farîdah( farîdati). İnnallâhe kâne
alîmen hakîmâ( hakîmen).
Ve evli kadınlarla evlenmeniz ( haram kılınmıştır), elinizin altında bulunan ( harp esirleri) cariyeler müstesna. ( İşte bunlar) Allah'ın size yazdıklarıdır ( farz kıldığı
hükümlerdir). Ve bunların dışında olanlar, iffetli olmak ve zina yapmamak şartıyla mallarınızla istemeniz ( mehirlerini verip almanız) size helâl kılındı. Artık onlardan
faydalanmak isterseniz o taktirde farz olan mehirlerini onlara verin. Ve bu farzdan sonra, razı olduğunuz konuda onunla anlaşmanızda sizin üzerinize bir günah yoktur. Muhakkak
ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
4/NİSÂ-61 : Ve izâ kîle lehum teâlev ilâ mâ enzelallâhu ve ilâr resûli raeytel munâfıkîne yesuddûne anke sudûdâ( sudûden).
Ve onlara : "Allah'ın indirdiğine ( Kur'ân'a) ve Resûl'e gelin." denildiği zaman, münafıkların senden yüz çevirerek ayrıldıklarını görürsün.
4/NİSÂ-128 : Ve in imraetun hâfet min ba’lihâ nuşûzen ev ı’râdan fe lâ cunâha aleyhimâ en yuslıhâ beynehumâ sulhâ( sulhan). Ves sulhu hayr( hayrun). Ve uhdıratil enfusuş
şuhh( şuhha). Ve in tuhsinû ve tettekû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne habîrâ( habîran).
Ve şâyet bir kadın kocasının ilgisizliğinden veya ondan yüz çevirmesinden korkarsa, artık ikisinin arasında sulh ( anlaşma) yapılarak ıslah edilmesinde ( uzlaşmasında) onların
ikisine de bir günah yoktur ve sulh ( anlaşma) daha hayırlıdır. Nefsler cimriliğe ( kıskançlığa ve hırsa) hazır kılınmıştır ( meyilli yaratılmıştır). Ve eğer ihsanla davranır
ve takva sahibi olursanız, o taktirde, muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.
6/EN'ÂM-40 : Kul e raeytekum in etâkum azâbullâhi ev etetkumus sâatu e gayrallâhi ted’ûn( ted’ûne), in kuntum sâdıkîn( sâdıkîne).
( Ya Muhammed müşriklere) de ki : “Siz kendinizi gördünüz mü? ( halinizi gördünüz mü, aczinizi anladınız mı? Allah’ın âyetlerini inkâr edenler karanlıkta kalmış sağır ve
dilsizlerdir.) Eğer Allah’ın azabı size gelse veya o saat ( kıyâmet vakti) size gelse, eğer siz sadıksanız ( doğru sözlü iseniz), Allah’tan başkasına mı dua edersiniz?”
6/EN'ÂM-46 : Kul e raeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârakum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bihî, unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (
yasdifûne).
( Ya Muhammed müşriklere) de ki : “Gördünüz mü? ( aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese,
Allah’tan başka hangi ilâh onları size ( geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar.
6/EN'ÂM-47 : Kul e raeytekum in etâkum azâbullâhi bagteten ev cehreten hel yuhleku illâl kavmuz zâlimûn( zâlimûne).
( Ya Muhammed müşriklere) de ki : “Siz ( herbiriniz) kendinizi gördünüz mü? ( halinizi, acizliğinizi anladınız mı?) Eğer Allah’ın azabı ansızın veya açıkça gelse, zalimler
kavminden başkası mı helâk edilir?”
6/EN'ÂM-68 : Ve izâ raeytellezîne yahûdûne fî âyâtinâ fe a’rıd anhum hattâ yahûdû fî hadîsin gayrihî, ve immâ yunsiyennekeş şeytânu fe lâ tak’ud ba’dez zikrâ meal kavmiz
zâlimîn( zâlimîne).
Âyetlerimiz hakkında ( alaylı) konuşmaya dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze geçinceye kadar artık onlardan yüz çevir. Ama şeytan sana unutturursa, hatırladıktan
sonra artık o zalimler topluluğuyla beraber oturma.
6/EN'ÂM-77 : Fe lemmâ rael kamere bâzigan kâle hâzâ rabbî, fe lemmâ efele kâle le in lem yehdinî rabbî le ekûnenne minel kavmid dâllîn( dâllîne).
Ay’ı doğarken görünce : “Benim Rabbim bu.” dedi. Fakat kaybolunca : “Eğer Rabbim beni hidayete erdirmezse, mutlaka dalâletteki kavimden olurum.” dedi.
6/EN'ÂM-78 : Fe lemmâ raeş şemse bâzigaten kâle hâzâ rabbî, hâzâ ekber( ekberu), fe lemmâ efelet kâle yâ kavmî innî berîun mimmâ tuşrikûn( tuşrikûne).
Güneşi doğarken görünce : “Bu benim Rabbim, bu daha büyük.” dedi. Fakat kaybolup gidince : “Ey kavmim ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” dedi.
6/EN'ÂM-94 : Ve lekad ci’timûnâ furâdâ kemâ halaknâkum evvele merratin ve teraktum mâ havvelnâkum verâe zuhûrikum, ve mâ nerâ meakum şufeâekumullezîne zeamtum ennehum fîkum
şurakâu, lekad tekattaa beynekum ve dalle ankum mâ kuntum tez’umûn( tez’umûne).
Ve andolsun ki; sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize tek tek ( tek başına) geldiniz ve size ne verdiysek ( neyin sahibi yaptıysak, ne lütfettiysek) arkanızda bıraktınız (
terkettiniz). Sizinle ortak olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun, sizinle aranızdaki bağları koparılmış, haklarında zanda bulunmuş
olduğunuz şeyler, sizden uzaklaşıp gitmiştir.
6/EN'ÂM-138 : Ve kâlû hâzihi en’âmun ve harsun hicrun lâ yat’amuhâ illâ men neşâu bi za’mihim ve en’âmun hurrimet zuhûruhâ ve en’âmun lâ yezkurûnesmallâhi aleyhâftirâen aleyhi,
se yeczîhim bimâ kânû yefterûn( yefterûne).
Onlar, kendi zanları ile : “Bizim dilediğimiz kimseler hariç bu hayvanlar ve ekinler haramdır, onları yemeyin!” dediler. ( Bir kısım) hayvanların sırtı( na binmek) haram
kılındı. Ve bir kısım hayvanların da ( onlara iftira ederek), üzerlerine Allah’ın ismini anmıyorlar ( onları besmele ile kesmiyorlar). ( Allah) iftira etmiş olduklarından
dolayı onları yakında cezalandıracak.
6/EN'ÂM-140 : Kad hasirallezîne katelû evlâdehum sefehan bi gayri ilmin ve harramû mâ razakahumullâhuftirâen alâllâh( alâllâhi), kad dallû ve mâ kânû muhtedîn( muhtedîne).
Ve bir ilmi olmaksızın akılsızca ( aptalca) evlâdını öldürenler hüsrana uğramışlardır. Ve Allah’a iftira ederek, Allah’ın onları rızıklandırdığı şey( ler)i haram kılan
kimseler, dalâlette kalmışlardır ve hidayete ermiş değillerdir.
7/A'RÂF-149 : Ve lemmâ sukıta fî eydîhim ve raev ennehum kad dallû, kâlû le in lem yerhamnâ rabbunâ ve yağfir lenâ le nekûnenne minel hâsirîn( hâsirîne).
Ve ellerinin arasına düşürülünce ( akılları başlarına gelince pişman oldular) dalâlete düşmüş olduklarını gördüler : “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi mağfiret
etmezse, mutlaka biz hüsrana düşenlerden oluruz.” dediler.
8/ENFÂL-48 : Ve iz zeyyene lehumuş şeytânu a'mâlehum ve kâle lâ gâlibe lekumul yevme minen nâsi ve innî cârun lekum, fe lemmâ terâetil fietâni nekesa alâ akibeyhi ve kâle innî
berîun minkum innî erâ mâ lâ terevne innî ehâfullâh ( ehâfullâhe), vallâhu şedîdul ıkâb( ıkâbi).
Ve şeytan, onlara amellerini süslemişti. Ve şöyle dedi : “Bugün insanlardan size gâlip olacak yoktur. Ve muhakkak ki ben, size müttefikim ( yardımcıyım).” Fakat iki toplum, (
birbirini) görünce iki topuğu üzerinde arkasına dönüp kaçtı ve “Ben, sizden uzağım. Gerçekten ben, sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Muhakkak ki ben, Allah’tan korkarım.”
dedi. Ve Allah, ikabı ( azabı) şiddetli olandır.
9/TEVBE-1 : Berâetun minallâhi ve resûlihî ilâllezîne âhedtum minel muşrikîn ( muşrikîne).
Müşriklerden, ahd aldığınız kimselere Allah’tan ve O’nun Resûl'ünden bir beraattir ( bir ihtardır).
10/YÛNUS-21 : Ve izâ ezaknân nâse rahmeten min ba'di darrâe messethum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ, kulillâhu esrau mekrâ( mekren), inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(
temkurûne).
Ve onlara bir sıkıntı, bir darlık isabet etmesinden sonra, insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onların âyetlerimiz hakkında tuzakları olduğu zaman ( alay ettikleri ve
yalanladıkları zaman) de ki : “Allah, tuzak kurmakta daha hızlıdır.” Muhakkak ki elçilerimiz kurduğunuz şey( ler)i ( ne kuruyorsanız) yazıyorlar.
10/YÛNUS-50 : Kul e raeytum in etâkum azâbuhu beyâten ev nehâren mâzâ yesta'cilu minhul mucrimûn( mucrimûne).
De ki : “O’nun azabı şâyet gece veya gündüz size gelse ( ne olur) düşündünüz mü ( gördünüz mü)? Mücrimlerin ( suçluların) O’ndan acele istediği nedir?”
10/YÛNUS-54 : Ve lev enne li kulli nefsin zalemet mâ fîl ardı leftedet bihi, ve eserrûn nedâmete lemmâ raevul azâb( azâbe), ve kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlemûn(
yuzlemûne).
Muhakkak ki; zulmeden her nefs, yeryüzünde ne varsa onun olsa, azabı gördüğü zaman pişmanlığını gizler ve mutlaka onu ( onların hepsini) feda ederdi ( verirdi). Ve onların
arasında adaletle hükmedilmiştir. Ve onlara zulmedilmez.
10/YÛNUS-59 : Kul e raeytum mâ enzelallâhu lekum min rızkın fe cealtum minhu harâmen ve halâlen, kul allâhu ezine lekum em alâllâhi tefterûn( tefterûne).
De ki : “Allah’ın sizin için rızık olarak indirdiği şeyleri gördünüz mü? Sonra da onlardan ( bir kısmını) haram ve ( bir kısmını) helâl kıldınız.” De ki : “Allah size izin
mi verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
11/HÛD-10 : Ve le in ezaknâhu na'mâe ba'de darrâe messethu le yekûlenne zehebes seyyiâtu annî, innehu le ferihun fahûr( fahûrun).
Ve eğer ona darlık isabet ettikten sonra, ona ni’met tattırırsak, mutlaka : “Kötülükler benden gitti.” der. Muhakkak ki o, şımarık bir övünen ( böbürlenen)dir.
11/HÛD-28 : Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî rahmeten min indihî fe ummiyet aleykum, e nulzimukumûhâ ve entum lehâ kârihûn( kârihûne).
Dedi ki : “Ey kavmim! Sizin reyiniz ( görüşünüz) bu mu? Eğer ben, Rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve bana Kendi katından bir rahmet verdi ise ve artık o, size gizli
tutulduysa ve siz onu kerih görüyorken, sizi ona mecbur mu edelim ( zorlayalım mı)?”
11/HÛD-63 : Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî minhu rahmeten fe men yansurunî minallâhi in asaytuhu fe mâ tezîdûnenî gayra tahsîr( tahsîrin).
Salih ( a.s) şöyle dedi : “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden bir delil üzerinde isem ve bana Kendinden bir rahmet vermiş ise de görüşünüz ( bu) mu? Şâyet ben, O’na asi olursam
Allah’a karşı kim bana yardım eder? O taktirde benim hayırdan uzaklaşmamı artırmanızdan başka bir şey olmaz.”
11/HÛD-71 : Vemraetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya'kûb( ya'kûbe).
Ve ayakta duran hanımı, bunun üzerine gülümsedi. O zaman onu, İshak ile ve İshak’ın arkasından Yâkub ile müjdeledik.
11/HÛD-81 : Kâlû ya lûtu innâ rusulu rabbike len yasilû ileyke fe esri bi ehlike bi kıt'ın minel leyli ve lâ yeltefit minkum ehadun illâmraeteke, innehu musîbuhâ mâ esâbehum,
inne mev’ıdehumus subhu, e leyses subhu bi karîb( karîbin).
( Resûller şöyle) dediler : “Ey Lut! Muhakkak ki biz, senin Rabbinin resûlleriyiz ( elçileriyiz). Onlar sana asla ulaşamazlar. Hemen gecenin bir kısmında hanımın hariç, ailen
ile gece çık, yürü. Sizin içinizden biriniz ( hiç kimse) geri dönmesin ( dönüp bakmasın). Çünkü; onlara isabet eden şey, ona da isabet edecek. Muhakkak ki onlara vaadedilen
vakit, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?”
11/HÛD-88 : Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve razakanî minhu rızkan hasenâ( hasenen), ve mâ urîdu en uhâlifekum ilâ mâ enhâkum anhu, in urîdu illâl
ıslâha mâsteta’tu, ve mâ tevfîkî illâ billâh( billâhi), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb( unîbu).
( Şuayb şöyle ) dedi : “Eğer ben, Rabbimden bir delil üzerinde isem ve beni kendinden güzel bir rızıkla rızıklandırdı ise de görüşünüz ( bu) mu? Sizi ondan men ettiğim şeyde
size muhalefet etmek istemiyorum. Sadece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Benim başarım ancak Allah iledir. Ben, O’na tevekkül ettim ve O’na yöneldim.”
11/HÛD-92 : Kâle yâ kavmi e rahtî eazzu aleykum minallâhi, vettehaztumûhu verâekum zıhriyyâ( zıhriyyen), inne rabbî bi mâ ta’melûne muhît( muhîtun).
Ey kavmim! Benim rahtım ( arkadaşlarım), sizin yanınızda Allah’tan daha mı üstün? Ve O’nu ( Allah’ı) unutarak arkanıza attınız ( önem vermediniz). Muhakkak ki benim Rabbim,
yaptıklarınızı ihata eder ( ilmi ile kuşatır).
12/YÛSUF-4 : İz kâle yûsufu li ebîhi yâ ebeti innî raeytu ehade aşera kevkeben veş şemse vel kamere raeytuhum lî sâcidîn( sâcidîne).
Yusuf ( A.S), babasına şöyle demişti : “Babacığım, gerçekten ben on bir yıldız, güneş ve ay gördüm. Onları bana secde eder ( vaziyette, durumda) gördüm.”
12/YÛSUF-21 : Ve kâlellezîşterâhu min mısra limraetihî ekrimî mesvâhu asâ en yenfeanâ ev nettehizehu veledâ( veleden), ve kezâlike mekkennâ li yûsufe fîl ardı ve li nuallimehu
min te’vîlil ehâdîs( ehâdîsi), vallâhu gâlibun alâ emrihî ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemun( ya’lemune).
Mısır’da onu satın alan kişi, hanımına şöyle dedi : “Onun yerleşeceği yeri, özenle hazırla ( ona karşı kerim ol). Belki bize faydası olur veya ( belki de) onu evlât
ediniriz.” Ve işte böylece ona hadîslerin ( olayların, sözlerin) tevîlini ( yorumunu) öğretelim diye Yusuf’u yeryüzünde yerleştirdik. Ve Allah, emrinde gâlip olandır. Ve lâkin
insanların çoğu bilmezler.
12/YÛSUF-30 : Ve kâle nisvetun fîl medînetimraetul azîzi turâvidu fetâhâ an nefsihî, kad şegafehâ hubbâ( hubben), innâ le nerâhâ fî dalâlin mubîn( mubînin).
Şehirdeki kadınlar : “Azîzin ( vezirin) hanımı, onun ( emrinde) olan ( kölesi) genç delikanlıyı elde etmek istiyor. Aşk onun kalbine işlemiş. Biz, gerçekten onu apaçık bir
sapıklıkta görüyoruz.” dedi( ler).
12/YÛSUF-31 : Fe lemmâ semiat bi mekrihinne erselet ileyhinne ve a’tedet lehunne muttekeen ve âtet kulle vâhidetin minhunne sikkînen ve kâletihruc aleyhinn( aleyhinne), fe
lemmâ raeynehû ekbernehu ve katta’ne eydiyehunne ve kulne hâşe lillâhi mâ hâzâ beşerâ( beşeren),in hâzâ illâ melekun kerîm( kerîmun).
( Kadınların) onu çekiştirdiklerini işittiği zaman, onlara ( davetçi) gönderdi. Ve onlara karşılıklı oturacak yer hazırladı. Onlardan herbirine ( meyve soymaları için) bir
bıçak verdi. Ve ( Yusuf’a) : “Onlara ( kadınlara), çık!” dedi. Böylece onu gördükleri zaman ona hayran kaldılar ve ellerini kestiler. Ve : “Hâşâ! Allah için, bu bir beşer
değil, ancak kerim ( bir) melektir.” dediler.
12/YÛSUF-35 : Summe bedâlehum min ba’di mâ raevul âyâti le yescununnehu hattâ hîn( hînin).
Daha sonra delilleri gördükten sonra, belli bir süreye kadar onu mutlaka zindana atmaları, onlara uygun göründü.
12/YÛSUF-51 : Kâle mâ hatbukunne iz râvedtunne yûsufe an nefsihî, kulne hâşe lillâhi mâ alimnâ aleyhi min sûin, kâletimraetul azîzil âne hashasal hakku ene râvedtuhu an nefsihî
ve innehu le mines sâdikîn( sâdikîne).
( Melik) : “Yusuf’u elde etmek istediğiniz zaman konuştuğunuz konu neydi?” dedi. Onlar ( kadınlar) şöyle dediler : “Hâşâ, Allah için ondan bir kötülük görmedik.” Azîzin
karısı da : “Şimdi hak ( gizli iken) ortaya çıktı. Ben, onun nefsinden murat almak istedim. Muhakkak ki; o sadıklardandır.” dedi.
15/HİCR-60 : İllâmraetehu kaddernâ innehâ le minel gâbirîn( gâbirîne).
Onun hanımı ( kadını) hariç. Çünkü onun mutlaka geride kalanlardan ( helâk olacaklardan) olmasını takdir ettik.
16/NAHL-13 : Ve mâ zerae lekum fîl ardı muhtelifen elvânuhu, inne fî zâlike le âyeten li kavmin yezzekkerûn( yezzekkerûne).
Yeryüzünde sizin için ne yaratıp çoğalttıysa hepsinin renkleri çeşit çeşittir ( muhteliftir). Muhakkak ki bunda, zikreden ( tezekkür eden) bir kavim için elbette âyet (
delil) vardır.
16/NAHL-85 : Ve izâ raellezîne zalemûl azâbe fe lâ yuhaffefu anhum ve lâ hum yunzarûn( yunzarûne).
( Cehennemden ayrılmalarına izin verilmeyen) zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan ( azap) hafifletilmez. Ve onlara, nazar edilmez ( yüzüne bakılmaz).
16/NAHL-86 : Ve izâ raellezîne eşrakû şurakâehum kâlû rabbenâ hâulâi şurakâunâllezîne kunnâ ned’û min dûnike, fe elkav ileyhimul kavle innekum le kâzibûn( kâzibûne).
( Allah’a) şirk ( ortak) koşanlar, şirk ( ortak) koştukları şeyleri ( putları) gördükleri zaman : “Rabbimiz! İşte bunlar, senden başka dua etmiş olduğumuz ortaklarımız.”
dediler. O zaman onlar da ( putlar da) : “Muhakkak ki siz, gerçekten yalan söyleyenlersiniz.” diye onlara söz attılar ( söylediler).
17/İSRÂ-62 : Kâle e raeyteke hâzâllezî kerremte aleyye, le in ahharteni ilâ yevmil kıyâmeti le ahtenikenne zurriyyetehû illâ kalîlâ( kalîlen).
( İblis) dedi ki : “Senin görüşüne göre, benim üzerime ( benden daha) mükerrem ( ikram edilmiş, şerefli) kıldığın kimse bu mu? Eğer beni kıyâmet gününe ( kadar) tehir
edersen ( ertelersen), onun zürriyetinden ( neslinden) pek azı hariç, mutlaka bana ( kendime) tâbî kılacağım.”
17/İSRÂ-106 : Ve kur’ânen faraknâhu li takraehu alân nâsi alâ muksin ve nezzelnâhu tenzîlâ( tenzîlen).
Ve Kur’ân-ı Kerim; onu kısımlara ( sure sure ve âyet âyet) ayırdık. İnsanlara, onu muksin olarak ( uzun sürede) okuman için tenzîlen ( kısımlara ayırıp, uzun sürede
okunabilecek şekilde), bir indirişle indirdik.
18/KEHF-22 : Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne hamsetun sâdisuhum kelbuhum racmen bil gaybi, ve yekûlûne seb'atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî a'lemu bi
ıddetihim mâ ya'lemuhum illâ kalîl, fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ( zâhiren), ve lâ testefti fîhim minhum ehâdâ( ehâden).
Ve gaybı taşlayarak ( bilmeden tahminde bulunarak) diyecekler ki : “( Onların sayısı) üçtür, dördüncü onların köpeğidir.” “Beştir, altıncı onların köpeğidir.” diyecekler. Ve
“Yedidir, sekizinci onların köpeğidir.” diyecekler. De ki : “Onların adedini en iyi Allah bilir. Pek azı hariç, onlar bilmezler.” Onlar hakkında, zahir olandan ( bilinenden)
başka tartışma ( mücâdele etme)! Onlar hakkında, onlardan birisine soru sorma ( açıklama isteme)!
18/KEHF-53 : Ve rael mucrimûnen nâre fe zannû ennehum muvâkıûhâ ve lem yecidû anhâ masrifâ( masrifen).
Ve mücrimler, ateşi ( cehennemi) gördü. O zaman içine düşeceklerini zannettiler ( idrak ettiler). Ve ondan uzaklaşacak ( kaçacak) bir yer bulamadılar.
18/KEHF-63 : Kâle e raeyte iz eveynâ ilâs sahrati fe innî nesîtul hût( hûte), ve mâ ensânîhu illâş şeytânu en ezkurehu, vettehaze sebîlehu fîl bahri acebâ( aceben).
( Genç şöyle) dedi : “Gördün mü kayaya sığındığımız zaman ben gerçekten balığı unuttum. Onu hatırlamamı, bana şeytandan başkası unutturmadı. Ve o ( balık), acayip bir şekilde
denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.”
18/KEHF-79 : Emmâs sefînetu fe kânet li mesâkîne ya’melûne fîl bahri fe eradtu en eîbehâ ve kâne verâehum melikun ye’huzu kulle sefînetin gasbâ( gasben).
Lâkin gemi, denizde çalışan fakirlerindi. Onu kusurlu yapmak istedim. Onların arkasında, bütün gemileri gasbederek ( zorla) alan bir melik ( kral) vardı.
19/MERYEM-5 : Ve innî hıftul mevâliye min verâî ve kânetimraetî âkıran fe heb lî min ledunke veliyyâ( veliyyen).
Ve gerçekten ben, arkamdan ( benden sonra) vali olanlar ( benim soyumdan gelenler benim gibi davranmazlar diye) korktum. Ve benim kadınım ( artık) akir oldu. Bu sebeple bana,
Senin katından bir velî ( dost, yardımcı, evlât) bağışla.
19/MERYEM-8 : Kâle rabbî ennâ yekûnu lî gulâmun ve kânetimraetî âkıran ve kad belagtu minel kiberi ıtiyyâ( ıtiyyen).
( Zekeriya ( A.S) şöyle) dedi : “Rabbim, benim nasıl bir oğlum olabilir? Ve benim kadınım ( artık) akir ( kısır) oldu. Ben ( de) yaşlanarak ihtiyarlığa ulaştım.”
19/MERYEM-28 : Yâ uhte hârûne mâ kâne ebûkimrae sev’in ve mâ kânet ummuki bagıyyâ( begıyyan).
Ey Harun’un ( kız)kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Ve senin annen de azgın ( iffetsiz) değildi.
19/MERYEM-75 : Kul men kâne fîd dalâleti felyemdud lehur rahmânu meddâ( medden), hattâ izâ raev mâ yûadûne immâl azâbe ve immâs sâate, fe se ya’lemûne men huve şerrun mekânen
ve ad’afu cundâ( cunden).
De ki : “Kim dalâlett
|
|
|
islami Açıdan Suyun kaldırma kanunu ve yer çekimi kanunu |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 01:00 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
islami Açıdan Suyun kaldırma kanunu ve yer çekimi kanunu gibi kuvvetler nedir, gerçekte var mıdır?
Şu varlık alemi için bir takım ikili tasnifler yapılmış bulunuyor; dünya ve ahiret, mülk ve meleküt, gayb ve şehadet alemleri gibi. Bunlardan birisi de “alem-i halk ve alem-i emir”dir. Emir alemi, halk aleminin, tabir caizse, idare merkezlerini içine alır. Beden ruhtan idare edildiği gibi, kainattaki bütün eşyanın sevk ve idaresinde esas olan bir kanunlar manzumesi vardır. Bütün bunlar emir aleminden haber verirler. Tabiatta hüküm süren bütün kanunlar, hep emir alemindendirler.
İnsanın gücü, kuvveti manevî olduğu, maddî varlığı bulunmadığı gibi, kâinatta carî olan kuvvetler de yalnız manevî vücutları bulunan birer ilahî kanundur, nizamdır. İnsanın kuvvetinin hareket etmesi insanın iradesine bağlı olduğu gibi, kâinattaki kuvvetlerin hareket etmesi de Allah’ın iradesine bağlıdır.
Kâinattaki kanunlar, prensipler ontolojik nizamın ruhu hükmündedir; onlar da ruh gibi alem-i emirdendir. Aralarındaki en önemli fark, bu kanunların haricî vücutlarının olmamasıdır. İnsan ruhu ise, alem-i emirden olmakla beraber, başına şuur takılmış, haricî bir vücut giydirilmiş bir emrî kanundur.
Sosyal hayat nizamında kanunu uygulayanlar insanlar olduğu gibi, kâinat nizamındaki kanunları uygulayanlar da Allah’ın memuru olan meleklerdir. Güneşin kulağından tutup çeviren bir müekkel melek olduğu gibi, bir damla yağmuru yere indiren de bir melektir.
Bununla beraber, “Kainatta Allah’tan başka hiçbir şeyin gerçek tesiri yoktur.” şeklindeki -tevhit inancına bağlı olarak ortaya çıkan- ilmî kaide gereğince, melekler dahi diğer sebepler gibi hiçbir yaratma işine sahip değildir. Onlar, Allah’ın kudretinin yaptığı işlerin azametini temaşa etmek ve şuurlu olarak O’nu tesbih etmek için orada vardır. Gerçek yaratıcı Allah’ın kudretidir. Bu kanunların dizginini elinde tutan da bu sonsuz ilahî kudrettir.
Etrafımızdaki âlemi biz daha çok kanunlarla tanırız. Tabiat kanunları dediğimiz bu olgu, aslında, çevremizdeki varlıkları ve olayları incelediğimiz zaman karşımıza çıkan düzendir. Gökten yere her şeyde karşımıza çıkan bir düzendir bu. Yüzlerce bilim dalından her biri, bu kozmik düzenin bir tezahürünü inceler.
Ne var ki, bu düzen ve bu kanunlar hakkında bütün bildiğimiz, onların belirli bir şekilde işlemekte olduğudur. Biz olayların sürekli olarak belli bir şekilde cereyan ettiğini gözleriz ve buna bir isim takarız: çekim kanunu, termodinamik kanunları, hidrodinamik kanunları gibi. Bir de, bunların formüllerini çıkarır, hesabını yaparız.
Gözlemek, isim takmak, hesap yapmak; tabiat olayları ve tabiat kanunları ile ilgili olarak elimizden gelen şey bu kadardır. Bu kanunlar nedir, nereden gelir, nasıl bir şeydir? Çeken cisim nasıl çeker, niçin çeker? Enerji nedir, kütle nedir, elektrik nedir, ses nedir, hayat nedir, ölüm nedir, duygu nedir. Böylece uzayıp giden bir kâinat dolusu liste, bizim mahiyetini bilmediğimiz, fakat sadece birer isim takarak “bildiklerimiz” başlığı altına aldığımız şeylerle doludur.
Kanunlar hiçbir zaman bir varlık olarak karşımıza çıkmaz; onlar sadece olayların cereyan ediş şeklidir. Fakat bu cereyan edişteki süreklilik ve düzen, tabiatta böyle bir kanunun var olması gerektiği konusunda bizde bir kanaat uyandırır. Bundan daha da önemlisi, bu süreklilik ve düzeni tercih eden bir iradenin ve bu tercihi etkili kılan bir gücün varlığıdır. İşte bu, kanunun kendisinden daha kesin bir gerçek olarak çıkar karşımıza. Çünkü kanun sadece bir cereyan ediş şeklidir ve istatistiksel bir sonuçtan ibarettir; onlardaki tercih ve sonuçtaki tesir ise apaçık görülen gerçeklerdir. Bu itibarla, kanundan söz edilen her yerde, kanun koyucu ve uygulayıcıdan da söz etmek gereği doğmaktadır. Veya, daha doğru ve kestirme bir ifadeyle, ortada kanun diye bir varlık yoktur; kanun koyucu, işlerini kendi koyduğu bir âdet üzerine yapmaktadır. Biz bu âdete tabiat kanunu der, çıkarız işin içinden.
Kanun koyucuyu dikkate aldığımızda, “tabiat kanunu” adını verdiğimiz şeylerin, aslında birer İlâhî kanundan başka bir şey olmadıklarını görürüz. Bunlar, tıpkı semâvî kitaplarda bize bildirilen emirler ve kanunlar gibi birer kanundur; yalnız tebliğ ve uygulama şekillerinde farklılıklar vardır. Tabiat kanunlarıyla, hayata gelir gelmez tanışmaya başlarız. Bu kanunlar akıllı-deli, mü’min-kâfir ayırımı yapmaz; ödülü de, cezası da peşindir. Bununla birlikte, bu kanunların işleyişi de, bir bütün olarak göz önüne alındığında, bir kanun koyucunun tercihlerini açıkça yansıtmaktadır.
Veya, başka bir şekilde ifade edecek olursak, tabiat kanunlarının varlığı kadar kesin bir gerçekle karşı karşıyayız: Kanunların işleyişinde, işin en ince ayrıntılarına kadar nüfuz eden bir irade kendisini belli ediyor. Bu kanunların sergilediği âhenk ve düzen, her şeyi kuşatan bir bilgi ve iradeyi gösterdiği gibi; “belirsizlik” olarak karşımıza çıkan tercihler de, bu bilgi ve iradenin en ince ayrıntıları bile kapsadığını gösteriyor.
Her şeyin yaratıcısı Allah olduğu gibi sebepleri yaratan da O'dur. İnsanlar başarıya gitmek için Allah'ın bu dünyada koyduğu sebeplere riayet etmelidir ki başarıya ulaşabilsin. Sebeplere riayet edene Allah başarıyı lutfeder.
----------
KAYNAK :
Sorularla İslamiyet
|
|
|
Güllerin Renklerine Göre Anlamları Meaning of Colour by Rose |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 12:56 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Güllerin Renklerine Göre Anlamları
Çiçek Anlamları
Çiçeklerin dili, ilk kez 1600'lü yıllarda İstanbul'da oluşturulmaya başlanmıştır. 1716 yılında eşiyle birlikte İstanbul'da yaşayan İngiliz Lady Mary Wortley Montagu tarafından bir araya getirilen bu çiçeklerin anlamları İngiltere'ye götürülmüştür.
Montagu, 1716 yılında Türkiye'de yaşadığı sırada yazdığı bir mektupta, "parmaklarınızı oynatmadan, çiçeklerle tartışabilir, azarlayabilir, dostluk, aşk, nezaket mektupları ve hatta haber bile gönderebilirsiniz." demiştir.
Çiçeklerin taşıdıkları anlamlara ilişkin Fransa'ya da sıçrayan merak, kısa sürede 800 çiçeğin anlamının belirlenmesine ve tüm dünyada ortak bir çiçek dili oluşmasına yol açmıştır. İşte bazı çiçeklerin anlamları:
Kırmızı Güllerin Anlamları
Birçoğunuz artık biliyor, kırmızı gül büyük aşkın simgesi. İster bukette ister vazoda isterse kutuda, kırmızı renk aşkı, tutkuyu ve romantizmi ifade ediyor. Seni çok seviyorum demenin en kolay ve güzel yolu da kırmızı güllerden geçiyor. Kırmızı güller akla hemen tutkuyu ve gerçek aşkı getirir. Tek bir kırmızı gül “seni seviyorum” imzası taşır. Çiçeklerin dili ortaya çıktıktan sonra tarih boyunca ilk anlamı hep aşk olmuştur.
Kırmızı güller ayrıca cesaret ve tebrik mesajı da iletebilir. Tarihteki ilk at yarışlarının ismi “Güllerin Koşusu”ydu ve kazanana kırmızı güllerden oluşmuş bir buket verilirdi.
Kırmızı gül çeşitleri arasında kırmızı kardinal, koyu kırmızı, mis kokulu Mr. Lincoln ve ateş kırmızısı çay gülü Madame Delbard vardır. Cara Mia da çiçek tasarımcıları için vazgeçilmez ateş kırmızısı güllerden biridir.
AŞK CESARET SAYGI TUTKU - Aşk, Saygı, Cesaret, Tutku, Takdir, Tebrik
Pembe Güllerin Anlamları
Bu şekerli renk, tıpkı ismi gibi sempati ve şirinliği temsil eder. Şayet şirin aşkınız, hem masumiyeti, hem cilvesi hem de zarafeti ile kalbinizi çaldıysa ona açık pembe renklerde güller hediye edebilirsiniz. Mutluluk, İncelik, Romans, İmrenme, Tatlılık, Teşekkür
Açıktan koyuya kadar geniş bir yelpazesi olan pembe güller neşe, mutluluk, minnettarlık ve imrenme anlamlarına gelebilir. Gelin aranjmanlarında sıklıkla rastlanan pembe güller teşekkür veya tebrik buketleridir. Güllerin kızların yanaklarının kızarmasını akla getirdiğini düşünürsek bu çiçeklerin almak ve vermek için neden tercih edildiği hemen anlaşılabilir.
Pembenin birçok çeşidi vardır: solgun pembeden canlı pembeye kadar. Hepsinin ayrı ayrı kendi anlamları ve imaları mevcuttur. En solgun pembe nezaketin, neşenin ve inceliğin işaretidir. Gelin pembesi muhteşem solgun pembe floribundadır. Uzun yaşar ve çok hoş bir kokuya sahiptir. Açık pembeden normal pembeye kadar olan güller sempati ve imrenmeyi ifade edebilir. Leydi Diana bu duyguları anlatmak için en güzel açık pembe güldür. Laser ve Diplomat gibi koyu pembe güller bir başkasının hayatınıza dahil olmasından dolayı ne kadar mutlu olduğunuzu göstermek için mükemmel bir seçimdir.
Sarı Güllerin Anlamları
Arkadaşlık, Önemseme, Hoş Geldin, Neşe
Alman Kültürü’nde bu güzel sarı güller ihanetin ve ölen aşkın sembolüdür ama daha geleneksel olarak arkadaşlığın ve mutluluğun simgesidir. Fosil kayıtlarına göre yaygın bir gül olan sarı güller Orta Doğu’da 1700lü yıllarda keşfedilene kadar aslında bilinmiyordu. O zamandan sonra bahçelerin ve buketlerin en favori çiçeklerinden olmuştur.
Bu altın renkli gülü hasta bir arkadaşınıza gönderebilirsiniz. Sarı güller ayrıca yeni anne olanlara, taze nişanlılara ve renkli bir minnettarlık göstermek istediğiniz kişilere verilebilir. İhtişamlı sarı güllerde bazıları şunlardır: hafif kokulu ve koyu sarı renkteki Gold Strike, uzun süre yaşayan Aslsmeer Gold ve çok özel ark
Bu renk, sevgiliniz için ayrı, dostlarınız için ayrı anlam taşıyor. Arkadaşlığınızın sağlam, dostluğunuzun güçlü, sevginizin büyük ve birlikteliğinizin uzun ömürlü olduğunu anlatmak istiyorsanız, yakın arkadaşınıza sarı gül hediye edebilirsiniz. Şayet sevgilinize hediye ediyorsanız işler biraz değişiyor çünkü sarı gül kıskançlık anlamına geliyor.
Turuncu Güllerin Anlamları
Arzu, Heves, Gurur
Kırmızı gül tutkuyu, sarı gül arkadaşlığı sembolize ederken, turuncu güller de genelde bu ikisinin arası bir duyguyu işaret eder. Turuncu güller coşkundur, şendir ve verilen kişiye büyülenmeyi ifade eder. Kim bu cazibeli, ateşli çiçeklerle büyülenmez? Romantik ve büyüleyici bir gün batımının tüm renklerini barındırır. İster saf turuncu Lambredo olsun, ister parlak turuncu, uzun yapraklı Fire King, ister solgun Pareo turuncu güller kesinlikle sizi cezbeden herhangi birini memnun edecektir.
Bu rengin karşı konulmaz bir cazibesi vardır. Çok karşılaşılmayan bir renk olması onu cazibeli ve büyüleyici yapar, tıpkı kalbinizi çalan ve kendisine güzelliği ve cazibesiyle hayran bırakan biricik sevgiliniz gibi. Bu nedenle bu renk cazibe, tutku, büyüleyici güzelliği temsil eder.
Beyaz Güllerin Anlamları
Saflık, Sır, Masumiyet, Saygı, Değerlilik
Beyaz en eski gül çeşitlerinden biridir ve hem eski hem de modern medeniyetlerin en favori çiçeklerinden olmuştur. Beyaz güller saflığı ve masumiyeti sembolize ederler. Gelinler geleneksel olarak beyazlara bürünürler. Beyaz gül masumiyetin, sadakatin ve saflığın mükemmel bir amblemidir. Saf beyazdan fildişi beyazına kadar bütün beyaz güller gelin buketleri, korsaj ve etkili aranjmanlar için mükemmel seçimlerdir.
Beyaz güller akıllara getirdiği sağlıklılık ve kutsiyet ile evlilik seremonilerinin vazgeçilmezidir. Escimo (zarif, küçük ve neredeyse saf beyaz bir gül) çok hoş bir görünüşe sahiptir ve güzel bir şekilde açılır. Bianca (diğer bir saf beyaz gül) herhangi bir gelini en çok memnun edecek güllerden biridir. Bu orta büyüklükteki gül yuvarlak goncalara sahiptir ve buket güzel bir stile kavuşturur. Vendela gül yapraklarının aldığı en zarif biçime sahiptir. Orta büyüklükteki bu gül fildişi beyazı ile görenlerin nefesini kesecektir.
Beyaz rengin vermiş olduğu temizlik ve saflık hissi, bu gülün sahibine de yansıyor. Masumiyet, temiz duygular, saflık ve mütevazilik sevgilinizin kendisine aşık eden özellikleri ise, beyaz güllerden oluşan bir buket çiçekle ona büyük aşkınızı anlatabilirsiniz.
Lavanta Rengi Mor Güllerin Anlamları
İlk Görüşte Aşk
Muhtemelen en mistik ve peri masalı mükemmelliğine sahio gül rengi lavantadır. Birinin size lavanta gül vermesi ilk görüşte aşık olduğu anlamına gelir. Mor rengin kraliyet rengi olduğunu not etmekte yarar var. O yüzden mor gül göndermek verilen kişiyi çok özel, hatta prenses gibi gördüğünün bir ifadesidir. Hani ilk görüşte aşk vardır ya, bir bakışıyla kalbinizin en içine ulaşmış, kalbinizi yerinden havalandırmayı başarmıştır, işte o tatlı sevgilinize bu duygularınızı lavanta rengi güllerle anlatabilirsiniz.
Mavi Güllerin Anlamları
Elde Edilemez
Mavi gül araştırması sürüyor. Çünkü mavi güller doğal olarak henüz bulunamadı veya yetiştirilemedi. Bu noktada sadece bir hayal olarak değerlendirilebilir. Mavi güller aslında mor ve lavantanın varyasyonları olarak varlar. En azından ışıkta neredeyse mavi gibi görünüyorlar. Ama birine mavi gül göndermek istemezsiniz muhtemelen. Çünkü elde edilemez sadece bir hayal anlamlarına geliyor mavi gül. Mavi Gül Bu gül eşsizliği ve ilahi aşkı temsil eder. Tıpkı sevgiliniz gibi eşsiz, biricik ve tektir. Ona eşsiz güzelliğini anlatmak için mavi güllerden hoş bir buket hediye edebilirsiniz.
Farbe der Rosen und ihre Bedeutung
Ein guter Florist kann an diesem Punkt sicherlich weiterhelfen, wenn man Fragen hat, aber wer im Internet bestellt, erhält diesen Service nur selten. Gerade für jene, die ihre Blumen selbst bestellen, sind die Farbtabellen mit ihren Bedeutungen ziemlich hilfreich und wichtig. Blumensprache ist mitunter keine einfache, wer sie nicht kennt, kann dies kaum beurteilen und wird sich nicht beleidigt fühlen, falls es die falsche ist. Falls der Empfänger jedoch weiß, was Blumen bedeuten, sollte man sich im Vorfeld wirklich gut darüber informieren.
Unter Freunden ist es halb so schlimm, wenn man einmal zur falschen Farbe greift, bei offiziellen Anlässen könnte dies ziemlich peinlich sein. Deswegen gibt es ein Blumen Knigge, um solche Fehler zu vermeiden. Niemand wird gezwungen die Farben auswendig zu lernen, aber man sollte zumindest wissen, welche ein NO GO in bestimmten Momenten sind. Manchmal ist es wahrhaftig einfacher zu wissen, was man nicht kaufen sollte, weil sich solche Tatsachen eher in den Kopf brennen als umgekehrt.
Die kleine Rosenkunde im Überblick
Weiße Rosen
Eine weiße Rose ist geheimnisvoll, sie erinnert an die Kirche, wie auch an die Gegenbewegung, die vor Jahren mit der weißen Rose gewisse Dinge ausdruckte. In den meisten Kulturen ist Weiß die Farbe der Reinheit und Unschuld, aber auch Abschied (Tod). Deswegen werden weiße Rosen gerne auf Gräber gelegt. Weiße Rosen sind ziemlich praktisch, wenn man jemand zeigen möchte, dass man ihn mag, aber die wahren Gefühle noch bei sich behalten möchte. Wichtig ist, keine weißen Rosen schenken, wenn man keine Gefühle hat, weil man damit andere schwer verletzen könnte. Wer die Sprache der Rose versteht, erkennt sie als Zeichen und das kann in vielen Fällen nach hinten los gehen.
Rosafarbene Rosen
Diese Farbe steht für Schönheit, Jugend und junge Liebe. Deswegen werden sie gerne unter jungen Menschen verschenkt, die sich das erste Mal verlieben. Der Nachbarsjunge greift instinktiv eher zu rosa Rosen, weil diese den Mädchen gefallen und deswegen kommen sie auch meistens gut bei der Empfängerin an. „Ich bin total in dich verschossen“ sagen sie aus, ob aus dieser Liebe mehr wird, steht in den Sternen.
Rote Rosen
Rote Rosen werden unter Liebenden verschenkt, die bereits wissen, was Sache ist. Zwischendurch bei einem Date oder am Valentinstag. Rote Rosen stehen für Leidenschaft, für Offenheit und wahrhaftige Liebe. Wer einen roten Strauß verschenkt, erwartet sich, dass die Liebe hält und noch intensiver wird. Rote Rosen sind bekannt aus den Medien, Theaterstücken oder aus dem eigenen Leben. Fast jeder weiß, was sie bedeutet, weil sie einfach so eindeutig sind.
gelbe-roseGelbe Rosen
Ist in einer Beziehung etwas nicht in Ordnung, werden gelbe Rosen verschenkt. Die Frage ist nur, wie man diese interpretiert. Mal bedeuten sie: „Ich bitte um Verzeihung“, ein anderes Mal „Ich liebe dich nicht mehr, lass uns Freunde bleiben“. Deswegen sollte der Absender gut überlegen, ob er zu gelben Rosen greift.
Orangene Rosen
Sie sind das Gegenteil von gelben Rosen und versprechen viel Glück, Fröhlichkeit wie auch Erfüllung in der Partnerschaft.
Apricot Rosen
Diese sind ähnlich wie orangefarbene Rosen, werden aber meist so geschenkt, wenn es in der Partnerschaft gut läuft. So in der Art „Ich bin total zufrieden mit dir und möchte mit dir zusammen bleiben“. Genau das sagen die Rosen aus, obwohl sie nicht so häufig verschenkt werden, wie zum Beispiel die roten Rosen.
Pinke Rosen
Diese sind dunkler als die rosa Rosen und stehen für Glücksgefühle und viel Freude. Der Partner darf sich auf positive Energie dadurch freuen.
Lilafarbene Rosen
Diese Rosen stehen für die Liebe auf den ersten Blick. Derjenige der diese Blumen schenkt ist total begeistert von demjenigen, der die Rosen erhält.
blumen-zum-valentinstag (2)
Korallenrote Rosen
Diese kommen zwar ziemlich selten vor, stehen aber in der Regel für erotische Lust und Begehren. Sie sind ziemlich kräftig und wunderschön zum anschauen.
Pfirsichfarbene Rosen
Diese Rosen schenkt man, wenn man jemand Anerkennung überbringen möchte, Dankbarkeit wie auch Sympathie.
Rosen, die bereits welken
Wer Rosen schenkt, die bereits dabei sind, zu verblühen, darf sich nicht wundern, wenn der Empfänger empfindlich darauf reagiert. Laut Feng Shui sind diese nämlich schlecht und wer sie schenkt, sagt quasi aus „Es ist aus“.
Was Rosen allgemein so bedeuten
Neben den Farben haben Rosen im Allgemeinen einen hohen Stellenwert in der Geschichte. So zum Beispiel wurde die Rose Canina der Göttin Venus zugeordnet, sie steht für Schönheit, Erotik und noch viel mehr. Zu Anfang war die katholische Kirche gegen die Rose, weil sie Weiblichkeit ablehne, dass änderte sich aber in Zeiten der Jungfrau Maria. Die Rose wurde zu einem Symbol, welches nicht mehr wegzudenken ist. Heute steht die Rose als Reinheitssymbol, vor allem wenn sie weiß ist, wird damit die unbefleckte Empfängnis angezeigt. Im Mittelalter wurde sie wieder das Symbol der Schönheit, Erotik und Weiblichkeit.
Wie man sieht, ändert sich das immer nach und nach. Jede Epoche hatte ihre eigene Vorstellung von der Rose. Heute wissen wir, gilt sie als Symbol der Liebe. Die obigen Farben sagen meist aus, wie stark die Liebe ist oder ob sie bereits abblüht. Wer einen Rose zu Muttertag verschenken möchte, wählt am besten eine Rosa Rose oder eine etwas hellere, bitte keine dunkelroten Rosen, weil diese eher an Erotik erinnern. Wer es nicht so genau nehmen möchte und die Mutter auf rote Rosen besteht, dann darf man es natürlich verschenken. All jene, die die Blumensprache perfekt beherrschen, sollten sich an die Regeln der Blumen halten. Rosen sind eine wunderbare Geschenkidee, vor allem, wenn noch Pralinen dazu geschenkt werden. Nur Blumen alleine sind auch ein wenig fad, zumindest Zeit sollten Kinder an die Mutter opfern. Gemeinsam spazieren gehen, einen Wanderung unternehmen oder ähnliches. Dadurch werden Rosen noch viel mehr wert, weil der der sie schickt, es mit der Liebe wirklich ernst meint.
Meaning of Colour by Rose
Red (Dark) Unconscious beauty
Red (Single) "I Love You"
Deep Burgundy Unconscious Beauty
White Purity, Innocence, Silence, Secrecy, Reverence, Humility, Youthfulness,
"I am worthy of you", Heavenly
White (Bridal) Happy love
Pink Appreciation, "Thank you", Grace, Perfect Happiness, Admiration, Gentleness, "Please Believe Me"
Dark Pink Appreciation, Gratitude, "Thank You"
Light Pink Admiration, Sympathy, Gentleness, Grace, Gladness, Joy, Sweetness
Yellow Joy, Gladness, Friendship, Delight, Promise of a new beginning, Welcome Back, Remember Me, Jealousy,
"I care"
Yellow with Red Tip Friendship, Falling in Love
Orange Desire, Enthusiasm
Red and White Given together, these signify unity
Red and Yellow Jovial and Happy Feelings
Peach Appreciation, Closing the deal, Let's get together, Sincerity, Gratitude
Pale Peach Modesty
Coral Desire
Lavender Love at first sight, Enchantment
Orange Enthusiasm, Desire, Fascination
Black * Death, Farewell
Blue * The unattainable, the impossible
Single - any color Simplicity, Gratitude
Red Rosebud Symbolic of purity and loveliness
White Rosebud Symbolic of girlhood
Thorn-less Rose "Love at first sight"
____________________
Etiketler :
Kırmızı Güllerin Anlamları,Pembe Güllerin Anlamları,Sarı Güllerin Anlamları,Turuncu Güllerin Anlamları,Beyaz Güllerin Anlamları,Lavanta Rengi, Mor Güllerin Anlamları,Mavi Güllerin Anlamları,Farbe der Rosen und ihre Bedeutung,Weiße Rosen Bedeutung,rote Rosen Bedeutung,gelbe Rosen Bedeutung, rose Rosen Bedeutung,blau Rosen Bedeutung, Meaning of White Colour by Rose ,Meaning of Red Colour by Rose ,Meaning of yellow Colour by Rose,Meaning of Orange Colour by Rose, Meaning of Colour by Blue Rose,Meaning of Pink Colour by Rose,
|
|
|
Kur'an'da her şeyin insan için yaratıldığı ve onun hizmetine sunulduğu |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 12:51 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Kur'an'da her şeyin insan için yaratıldığı ve onun hizmetine sunulduğu şeklinde bir ifade var mıdır? Uzaylılara inanabilir miyiz? UFO'lar (uzaylılar) hakkında bilgi verir misiniz?
Her şey insan için, insan da Allah için yaratılmıştır.
"O (Allah) ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı, sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. O, (her şeyi bilen) Alim'dir." (Bakara, 2/29)
Allah Teâlâ insanı kâinatin en üstün varlığı olarak yaratmıştır.
"O'dur ki, O yüce Allah'tır ki bütün göklerde ve bütün arzlarda (hayat olan âlemlerde yarattığı) her şeyi katından sizlerin (insanların) emrine musahhar kıldı. Muhakkak ki bunda düşünen bir kavim için âyetler vardır." (Casiye, 45/13)
Madem ki insandan başka her şey insan için yaratılmıştır, öyleyse insan Allah katında en çok sevilen mahlûktur. Yüce Rabbimiz en çok insanı sevdiği için onu yeryüzünün hükümdarı olarak yaratmıştır.
"(Hani) o zaman Rabbin meleklere: "Ben muhakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım." demişti. (Melekler de): "Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz." demişlerdi. (Rabbin de) "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." buyurdu." (Bakara, 2/30)
Allah Teâlâ her şeyi insan için yarattığını, fakat insanı da kendisi için yarattığını aşağıdaki âyet-i kerimede ifade etmektedir:
"Onlar ki; kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman; "Biz muhakkak ki Allah içiniz (Allah için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız)" dediler." (Bakara, 2/156)
İnsan, gücünün yetmediği konulara pek meraklı oluyor. Binlerce yıl boyunca üzerinde yaşadığımız dünyanın ne kadar büyük olduğunu, sonuna kadar gitsek ne olacağını merak ettik. O zamanlar yapabildiğimiz en hızlı taşıt yelkenli gemiydi. Bu gemilerin getirdiği sınırlamaları sonuna kadar zorlayıp, biraz da cesaret takviyesiyle, insanlık -yukarılara çıkıp fotoğrafını çekmeden- dünyanın yuvarlak olduğunu anlayabildi. O zamanların uzaylıları yeni ayak basılan karalardaki yerli insan ve hayvanlardı. Aynı dünyada yaşıyor olsak bile, her yeni kültür ve kabile farklı araçlar ve diller geliştirmişlerdi. Meselâ, aerodinamik özelliklerin ve yerçekiminin aynı olduğu bir dünyada Asyalılar av için ok ve yay kullanırken Avustralyalılar bumerang adı verilen bir araç icad etmişlerdi. Dünyanın değişik yerlerinde yaşanılan hayatın tarzındaki bunun gibi pek çok farklılık bize gösterdi ki, insan aklı ve hayali için sınır yoktur.
İşte bu sınırsız hayallerimiz her çağda başka meraklar uyandırmakta bizde. Şimdilerde bilim dünyasının hayalleri, Dünya dışı akıllı hayat arayışında odaklamış durumda. Bir gün birileri çıkıp da başka bir gezegendeki canlılarla iletişim kurduğunu söylerse, gerçekten bu haber dünyanın bugüne kadar karşılaştığı en önemli haberlerden biri olacaktır.
Dünyadaki insanlar bu konuda ikiye ayrılmış durumda. Kimisi Dünya dışı akıllı yaratıklar olsa bile uzaklıklar yüzünden bunlarla iletişim kurulamayacağını söylerken, kimisi de bunun mümkün olacağını söylüyorlar. Hatta bu tip canlıların dünyayı sürekli ziyaret ettiği gibi bir tartışma konusu bile var. UFO (Unidentified Flying Object / Tanımlanmamış Uçan Nesne) meselesi yıllardır insanların aklını kurcalar durur. Bunun ne kadar mümkün olduğunu görmek için bizi muhtemel uzaylılarla ayıran duvarları görelim ve verileri ortaya döküp birlikte inceleyelim.
Bu konu, yani UFO ve Dünya dışı akıllı hayat konusu oldukça geniştir; ama sınırlayıcı faktörleri bakımından incelenmesi gerekir. Mesele sosyal ve fiziksel şekilde incelendiğinde hemen herkesin anlayacağı boyuta indirgenebilir. İşin başında UFO kelimesinin sanıldığının aksine uzay gemisi değil, “Tanımlanamayan Uçan Cisim” anlamına geldiğini söyleyelim. Zira bu kelime İngilizce’de (Unidentified Flying Object) cümlesinin baş harflerinden türetilmiştir. Yani bu tanıma uçuş halindeki, belki çok kısa bir süre gözüktüğü ve belki de uzaktan görüldüğü için ne olduğu anlaşılamayan her şey girer. Küçük bir çocuğun elinden kaçırdığı bir balon bile, eğer gören kişiler uzaktan ne olduğunu anlamazlarsa, UFO sınıfına girer; çünkü uçtuğu halde görenler ne olduğunu tesbit edememişlerdir.
İddia konusu ziyaretlerin fiziksel boyutlarına bakacak olursak, karşımıza bir kısım aşılması zor engeller çıkar. Normal şartlarda bizi ziyaret edebilecek uzaylı dostlarımızın kendi galaksimiz içinden olduklarını ve bize nisbeten yakın konumda bulunduklarını düşünmek zorundayız. Kendi Güneş sistemimizde Dünya haricinde içinde akıllı hayat barındıran başka bir gezegen bulunmadığına göre, en yakın yıldızlardan işe başlamak makul olacaktır.
Şu ana kadar Güneş haricinde bir yıldız etrafında dolanan başka bir gezegeni bile görsel olarak tesbit edebilmiş değiliz. Bazı çekim etkilerinin yıldızda yaptığı ufak titreşimler neticesinde sadece etrafında gezegen olduğundan şüphelenebiliyoruz, o kadar. Teleskop ya da başka bir araçla başka bir yıldızın etrafındaki bir gezegeni görmemiz şu anda mümkün değildir, çünkü bu aynen şimdi vereceğim örnek gibidir:
Çok uzaklardaki bir arabanın farları bize döndürüldüğünde parlak far ışığını görebilmemize rağmen farın yanında gezinen bir ateş böceğini göremeyiz. Hem ateş böceğinin ışığı uzaklara ulaşacak kadar güçlü değildir, hem de arabanın farları onu kaybedecek kadar parlaktır. Bir gezegenin yansıttığı ışık, çevresinde bulunduğu yıldızın yanında, örnekteki farın yanındaki ateş böceğinden bile düşüktür. Yani, değil başka bir yıldızın çevresindeki bir gezegenin hayata müsait olup olmadığını, orada bir gezegen olduğunu bile tesbit etmek şu anda imkânsızdır.
Söz konusu uzaylıların bunu aşacak bir teknolojileri olduğunu varsayarsak, gördükleri bir gezegendekileri ziyaret için başka verilere sahip olmaları lazımdır—meselâ orada akıllı hayat olup olmadığı gibi. Bunu tesbit etmeleri için bizim burada olduğumuzu belirleyebilecekleri tek veri, yaptığımız televizyon ve radyo benzeri yayınlardır. Radyonun icad edilmesi henüz çok yenidir. Dünya üzerindeki ilk radyo yayınları şu anda en fazla 80 ışık yıllık bir mesafeye ulaşmıştır. Yani, daha uzaktaki kimse bizim burada olduğumuzun farkında olamaz.
Bizim burada olduğumuzu uzaya kaçan radyo sinyallerinden anlamaktan başka bir yol olmadığı konusunda tüm bilim dünyası hemfikirdir. Bu durumda muhtemel ziyaretçilerimizi 80 ışık yılından daha uzak mesafeden bekleyemeyiz. Hatta bu mesafe bile onların ilk radyo sinyallerini alıp o anda yola çıkıp 1 saniyede buraya gelmeleri ve bugünlerde dünyaya varmaları halinde geçerlidir. Sahip oldukları düşünülen gemilerin ışık hızında hareket ettiği kabul edilse bile, buraya gelmeleri 80 yıl civarında süreceğinden, asıl mesafeyi 40 ışık yılına çekmek durumundayız. (Ziyaretçilerin 40 ışık yılı mesafede olduğunu, 40. yılda bizi duyup 40 yıl da seyahat ettiklerini kabul etmemiz gerekiyor!) Ayrıca ilk ve en yoğun UFO gözlemlerinin 1950’li yıllarda olduğu düşünülürse, bu yıllarda ilk radyo sinyallerinin henüz 30 yıllık olması sebebi ile, mesafe daha da azalacaktır. Böylece radyo dalgalarının henüz 30 yıllık mesafeye ulaştığı bu yıllarda 40 da değil 15 ışık yılı mesafe içindeki yıldızların bir incelemesini yapmak uzaylı ziyaretçilerimiz ile ilgili iddiaları araştırmak için yeterli olacaktır.
Daha eski zamanlardaki meselâ eski Mısır, Kamboçya-Anchor ve Meksika medeniyetlerindeki muhteşem eserlerin ve gökyüzü hesaplarının uzaylılar tarafından öğretildiği veya yapıldığı iddiaları ise, o zamanlar dışarıya herhangi bir yayın yapılmamış olması nedeniyle imkânsızdır. Çünkü o zamanlar öğretmeye gelen bu uzaylıları buraya çekecek hiçbir işaret yoktu.
15 ışık yılı mesafedeki duruma dönecek olursak, dünyanın 15 ışık yılı yarıçapındaki küresel uzaklıklarında yaklaşık 50 yıldız bulunur. Bunların en yakını olan Proxima Centauri yaklaşık 4,3 ışık yılı mesafededir. Dünyada şu anki en hızlı yolcu uçağı olan Concorde bu mesafeyi 2.454.337 (iki milyon dört yüz elli dört bin üç yüz otuz yedi) yılda alabilir. Uzay mekiği ise buraya ulaşmak için en az 175.000 (yüz yetmiş beş bin) yıl son hızla seyahat etmek zorundadır. Uzaylıların çok hızlı (ışık hızı civarında) gemileri olduğunu varsayarak, bu zorluğu bertaraf edelim ve konunun diğer yönlerine bakalım. Bahsedilen 15 ışık yılı mesafedeki 50 kadar yıldızın hayat barındıran gezegen sistemlerine sahip olma ihtimallerini azaltan pek çok engel vardır. Herhangi bir yıldızın hayata müsait bir ortam sağlayabilmesi için belli bazı özelliklerinin olması gerekir. Bunu görmek için yıldız sınıflandırma sistemine göz atmakta fayda var.
Yıldızlar kendi içlerinde 7 sınıfta incelenir. Her yıldız büyüklük ve parlaklığına göre büyükten küçüğe (O, B, A, F, G, K, M) sınıflarından birine girer. Örneğin Güneş G sınıfından bir yıldızdır. Yani, ortalamanın altında sarı-beyaz küçük bir yıldız. Ayrıca her sınıf kendi içinde 10 alt gruba ve 8 parlaklık grubuna ayrılır. Meselâ, yine Güneşi ele alacak olursak, onun G2V şeklinde sınıflandırıldığını, yani G sınıfından bir sarı cüce olduğunu anlarız.
Çok büyük yıldızlar (özellikle O, B, A ve büyük ölçüde F sınıfı) yakıtlarını çok hızlı tüketip bitirerek öldükleri için, çok az bulunurlar ve kısa ömürleri ve kararsız yapılarıyla hayatı beslemeye uygun değillerdir. En küçük ve sönük yıldızlar (M sınıfı ve K sınıfının küçükleri) ise yine hayat ve gezegen sistemi barındırmak adına yetersiz kalırlar. Bu durumda yakınımızda bulunan G ve bir ölçüde K sınıfı yıldızlara bakmamız gerekir. 15 ışık yılı ve daha yakın mesafede bu gruba giren 3 adet yıldız bulunmaktadır. Bunlar 4,3 ışık yılı mesafedeki Centauri sistemindeki iki yıldız ve 10 ışık yılı uzaktaki Epsilon Eridani adlı yıldızlardır. Alpha Centauri sistemindeki iki yıldız bir üçüncü ile birlikte birbirinin etrafında dolanan ve sistemleri paylaşan üçlü bir yıldız sistemi oluşturduklarından, kütleçekim dengesizlikleri sebebiyle, onların bizimki gibi kararlı bir gezegen sistemine sahip olamayacakları hesaplanmıştır. Bu yüzden Güneşin hemen hemen aynısı olan Alpha Centauri A adlı yıldızı ve komşusunu elemek durumunda kalıyoruz. Geriye bir tek Epsilon Eridani kalıyor. Bu yıldız ise 500 milyon yıl civarındaki yaşı ile oldukça genç bir yıldızdır ve etrafında oturmuş bir gezegen sistemi oluşabilmesi için henüz çok zamana ihtiyaç vardır.
Görüldüğü gibi, teknolojik imkânları en sonuna kadar elde etmiş olsalar bile yakın bölgemizde -en azından bizden haberdar olunabilecek kadar yakın bölgemizde- hayat barındırabilecek gezegen sistemleri bulunmamaktadır. Daha uzaklara bakmanın da fazla bir mânâsı yoktur, çünkü kâinatta denizlerdeki kum tanelerinden fazla yıldız ve gezegenin içinde, bizim burada olduğumuzu bilmeden gelip tesadüfen bulacak canlılara inanmak oldukça zor.
Şimdi, uzaylıların var olduğunu kabul ederek, dünyamızı ziyaret etmiş ya da etmemiş olmaları konusunu sosyal yönden ele alalım ve bunun, bizi ayıran ışık yılı duvarları da dahil, bütün fiziksel engellere rağmen gerçekten olduğunu varsayalım. İlk UFO’ların görülmesinin üstünden neredeyse 50 yıl geçmiştir. Bu tür binlerce gözlemin en azından birinin gerçek uzaylı ziyareti olduğunu düşündüğümüzde aklımıza bir soru geliyor.
- Bu uzaylılara ait uzay gemisi ve benzeri teknoloji bizde olsa ve biz onlarca ışık yılı mesafeyi katedip onların gezegenlerine gitsek, elimizdeki bu harikulade teçhizat ve yüksek ilmimizle o canlılarla resmî iletişim kurar mıydık, kurmaz mıydık?
En azından, “Biz geldik, şurada yaşıyoruz” demez miydik? Ben bu soruya “Yok, biz bu mesafeleri gidip de bir şehrin semalarında birkaç saniye gözüküp sonra geri dönerdik.” diyecek bir kişi olacağını zannetmiyorum. Uzaylı ziyaretini ciddiye alan kişilerin başka gezegenleri ziyaret için uzay gemisi yapıp yola çıkan uzaylıların buralara kadar gelip de bir merhaba demeden geri dönmelerine inanmaları çok ilginçtir.
Bu konuda bizi korkutmak istemedikleri ya da biraz daha gelişmemizi bekledikleri gibi iddiaları da ben şahsen biraz şaşırtıcı buluyorum. Uzaylı ziyareti iddiasına, tüm imkânsız görünümüne rağmen, genelde yapıldığı şekilde materyalist felsefe ve tesadüfçülüğe malzeme yapılmadığı sürece, bir fikir, bir düşünce gözüyle bakıp saygı duyuyorum.
Bana sorarsanız, aradığımız şey bizden farklı hayat şekilleri ve farklı canlılar ise eğer, onu çok uzaklarda değil, geçemediğimiz boyutlarda, belki kendi kalbimizden daha yakında aramalıyız. Bizi şaşırtan inanılması güç görünen görüntüler ve hikâyeler ile ilgili açıklamalar, kâinatın tüm sırlarının yazılı olduğu Kitabımızda var. Bütün bunlar ile ilgili gerçekleri veya başka akıllı canlıları mı arıyoruz; işte size adres: Cin Sûresi, âyet 8-9:
(Cinler, dediler ki): “Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle dolu bulduk. Doğrusu biz göğün bazı mevkilerinde dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinleyecek olursa kendisini gözetleyen parlak bir alev buluyor.”
_________________
KAYNAK :
__________
Sorularla İslamiyet
|
|
|
Çamaşır Makinası Nedir ? Nasıl Çalışır ? Mucidi Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 11-08-2018, 12:49 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Çamaşır Makinası Nedir ? Nasıl Çalışır ? Mucidi Kimdir?
Çamaşır makinesi 1908'de Alva John Fisher tarafından icat edildi. Makinenin içine yatay olarak yerleştirilmiş metal tambura kirli çamaşırlar konuluyordu. Tambur, elektrik yardımıyla döndürülüyor ve hareket sırasında çamaşırlar sürekli suyla temas ederek temizlenmiş oluyordu. İlk kurutuculu çamaşır makinesi ise 1924'te üretildi. 1937 yılında Bendix Corporation adlı şirket ilk tam otomatik çamaşır makinesini üretti.[kaynak belirtilmeli] 1940′lı yıllardan itibaren tam otomatik makineler ev hanımlarının hizmetine girmeye başladı. Fakat tamâmen otomatik çamasir makinesinin Almanya'da pazara sürülmesi için 1951 senesini beklemek gerekiyordu. O zamanlar birkaç maas tutarinda 2000 mark civârinda satiliyordu. Ilk elektrikli kurutmali çamasir makinesinin ortaya çikmasi Miele isimli firma tarafindan 1958'de oldu.
Çamaşır makinesi herkesin de bildiği üzere çamaşırları yıkayan alettir. Çamaşır makinesinin 100 yılı aşkın bir geçmişi vardır. 1908 yılında Alva John Fisher tarafından icat edilen çamaşır makinesi o günlerde yatay bir tambur içerisine su ve çamaşırlar konuluyor, tambur hızlıca çevriliyor ve çamaşırları bu şekilde yıkıyordu. Günümüzdeki çamaşır makineleri ise oldukça teknolojik ve akıllıca hareket eden yeniliklerle donatılmıştır. Çamaşır makineleri aslında göründüğünden daha fazla iş yapar. Nasıl mı?
Çamaşır Makinesi Nasıl Çalışır?
Günümüzde kullanılan modern çamaşır makineleri oldukça akıllıdır. Eski makinelerde yatay olarak kullanılan tamburun modern makinelerde dik olduğunu hepimiz biliyoruzdur. Çamaşır makineleri özel tasarımı sayesinde çamaşırları akıllıca yıkar. Tamburu çevirmek için elektrik motoru kullanılır. Su boşalmak için su boşaltma motoru ve birkaç elektronik devre ve su doldurmak için otomatik valf kullanır. Ayrıca çamaşır makinesinin üzerinde birçok düğme bulunur ki bunlar yıkama süreleri, su sıcaklığı, sıkma şiddeti ve kumaşların türlerine göre yıkama yapan programları ayarlamak için kullanılır. Dahası çamaşır makineleri aynı anda hem tamburu suyla doldurup hem de tamburu hareket ettirebilir. Modern makinelerin birçoğu suyun ısısını ayarlamak için içerisinde ısıtıcı barındırır. Su ısıtıcısı bulunmayan çamaşır makinelerinde ise su sıcaklığı ayarlayabilmek için makine sıcak ve soğuk su musluklarına birlikte bağlanır.
Çamaşır makineleri günümüzde oldukça güvenli bir yapıdadır. Özellikle yıkama esnasında kapağın açılmasını önleyen otomatik kapılar mevcuttur. Bu kapılar elektromıknatıs yardımıyla bu işlemi gerçekleştirir. Tabi ki yıkama işlemi tamamlandıktan bir süre sonra kapağın açılmasını sağlar. Ek olarak çamaşır makinesi yıkama, durulama ve sıkma işlemlerini yaparken tamburun dönüş yönünü sürekli değiştirir.
Çamaşırlar delikli tambur içerisine koyulur ve gerekli düğmelere basıldıktan sonra çamaşırlar uzunca bir temizlik yoluna girmiş olur. Makinenin kapağını kapatıp gerekli ayarlamaları yaptıktan sonra otomatik su valfından tambura su aktarılır. Tambur yeterli su ile dolduktan sonra su aktarma işlemi otomatik olarak kapatılır. Kumaşın hassasiyetine göre ayarlanmış yıkama hızını ve su düzeyini kontrol eden algılayıcılar vardır. Çamaşırlar deterjanlı su dolu tamburda çevrilirler ve bu hareket çamaşırların sürekli dışarı doğru itilmesini sağlar. Çamaşırlar dışarıya itiliyor fakat küçük delikleri olan tamburdan çıkamayan çamaşırlar, kirlerini bu esnada o deliklerden bırakıyor. Çamaşır makinesi yıkama programının farklılığına bağlı olarak bu işlemi tekrarlar. Kirlerin dışarı itilerek atılmasıyla temizlenen çamaşırlar bu kez durulanmaya doğru ilerler. Durulanma aşamasında tambur içerisindeki kirli su su boşaltma motoru ile boşaltılır ve içerisi temiz su ile doldurulur. Tamburun hareketleri çamaşırlardaki sabunu atar. Çamaşırlar temiz ama makine işini hala bitirmedi. Peki neden? Çünkü çamaşırlar kendi ağırlıklarının dört katı kadar suyu emdiklerinden, bu suyu atmak için çamaşır makinesi yine basit ama gerçekten etkileyici bir görev yapar. Merkez kaç kuvvetinden yararlanarak çamaşırları boş delikli tambur içerisinde dakikada yaklaşık 1000 devir ile döndürür. Dışarıya doğru itilen ıslak çamaşırlardan emdikleri suyun %75’i atılır.
Bu işlemden sonra çamurlu çamaşırlarınızın temizlendiğini görmek ve bu aşamaları gerçekleştirip bize tertemiz çamaşırları veren çamaşır makinesine teşekkür etmekten başka ne yapmak kalıyor ki?
AUF DEUTSCH
Waschmaschine
Eine Waschmaschine dient dem Reinigen von Waschgütern. In der Waschmaschine wirken mechanische Kräfte und Wasser kombiniert auf das zu waschende Gut ein. Dem Waschwasser werden meistens Waschmittel zugegeben, die ebenso wie die Waschwassertemperatur an das zu waschende Material und dessen Verschmutzungsgrad und -art angepasst werden. Am zahlreichsten sind Waschmaschinen in Haushalten und im Reinigungsgewerbe verbreitet, um Bekleidung und andere textile Fertigerzeugnisse zu reinigen.
Die Mechanisierung der „großen Wäsche“ durch Waschmaschinen war wohl der tiefste Einschnitt im Hausfrauenalltag. Bis allseitig zufriedenstellende Typen entwickelt waren, zog es sich allerdings bemerkenswert lange hin.
Geschichte der Waschmaschine
Ab dem 17. Jahrhundert kam das Interesse an Waschmaschinen auf, bei denen durch eine mechanische Kraft das beim Handwaschen anstrengende Rubbeln, Reiben, Stauchen, Schlagen und Bürsten der Wäschestücke ersetzt oder zumindest erleichtert werden sollte. Es entstanden im Laufe der folgenden Jahrhunderte eine Vielzahl von verschiedenen Waschmaschinenkonstruktionen, bei denen entweder ein Bewegungselement auf direktem Weg die Wäsche in einem mit Waschlauge befüllten Behältnis rührte oder bewegte oder das Behältnis sich mit der Wäsche selbst bewegte, um ein Stauchen, Fallen und Aneinanderreiben der Wäsche zu erreichen.[2]
Am 22. August 1691 wird John Tizack (auch Tyzacke) das englische Patent No. 271 auf eine Maschine erteilt, die neben einer Vielzahl von Anwendungen auch für das Waschen von textilen Stoffen nutzbar sein sollte. Eine detaillierte Beschreibung der Konstruktion wird in der Patentschrift nicht gegeben[3]
Über die Anwendung einer Waschmühle, die wie eine Walkmühle betrieben wird, für das Waschen von Wäsche in einem Norbertiner-Kloster in der Eifel wird im Jahr 1757 berichtet.[4] Solche Art Waschmaschinen eigneten sich sicherlich vorrangig für Großhaushalte wie Klöster, Hospitäler und Militärstandorte.
Schon im Jahr 1752 wird eine Waschmaschine in einem Magazin beschrieben, die als Yorkshire Maiden bezeichnet wird und aus einem Holzbottich bestand, der mit einem Deckel verschließbar war und mit der Wäsche und heißen Seifenwasser befüllt wurde. Durch die Mitte des Deckels wurde ein Holzstange, die am oberen Ende einen Griff zum Drehen und am unteren Ende eine Holzscheibe mit eingelassen Holzzapfen besaß, die durch Hin-und Herdrehen die Wäsche in der Seifenlauge bewegten.[5] Die Größe dieser Waschmaschine und der Handbetrieb machten sie für kleinere Haushalte geeignet. Diese Art Waschmaschine soll zum Zeitpunkt des Berichtes schon lange Zeit in der Grafschaft Yorkshire in Gebrauch gewesen sein und sich auch über andere Grafschaften Englands ausgebreitet haben. Aus England ist dieser Waschmaschinentyp mit der einen oder anderen kleinen Variation auch nach Deutschland gekommen und dort wohl schon 1740 in Hannover Gebrauch gewesen, später in Braunschweig, Hamburg, Leipzig (1746) und Augsburg (1761) bekannt geworden.[6] Beschrieben wurde diese Art Waschmaschine nebst einer Zeichnung, wie sie in Braunschweig genutzt wurde, schon 1756.[7]
Diese Waschmaschinenkonstruktion, wie sie in Braunschweig genutzt wurde, war die Grundlage für den Nachbau durch Gotthard Friedrich Stender Anfang der 1760er Jahre, den er im Auftrag von Freyherrn von Korff in Kopenhagen vornehmen ließ.[8] Aufmerksam geworden durch einen Zeitschriftenartikel im Jahr 1766, in dem Stender seinen Nachbau der englischen Waschmaschine bekanntgab, beschaffte sich Jacob Christian Schäffer eine solche Waschmaschine und nahm nach Erprobungen bei Beibehaltung der Grundkonstruktion und des Waschprinzips einige Verbesserungen (z. B. Holzart, Anbau eines Ablauf des Zobers) für den Bau seiner eigenen Waschmaschine vor.[9] Das bei diesen ersten Waschmaschinen verwendete Prinzip der Wäschebewegung mit Holzzapfen blieb über Jahrzehnte ein immer wieder kopiertes Prinzip.[10] Selbst bis in den Zweiten Weltkrieg hinein waren Zapfenwaschmaschinen, teilweise sogar mit Elektroantrieb versehen, in Thüringen und Sachsen anzutreffen.[11]
Ab dem letzten Drittel des 18. Jahrhunderts nahm die Entwicklung von Waschmaschinen insbesondere in England stark zu, was sich in den Patentanmeldungen widerspiegelte. Allein in den Jahren zwischen 1780 und 1793 wurden 13 Patente für Waschmaschinen angemeldet, davon 10 in den Jahren 1789 und 1793 korrespondierend mit dem Bauboom im damaligen England.[12] Dieser Trend setzte sich auch im 19. und 20. Jahrhundert fort. Im US Patent Office sind zwischen 1790 und 1975 über 20 000 Patente mit Bezug auf Waschmaschinen registriert.[13]
Über viele Jahrzehnte blieb es bei der Nutzung von Waschmaschinen ohne eigene Heizung und mit Handbetrieb. Den Behältnissen wurde meist heiße Waschlauge zugegeben, die aber rasch auf Umgebungstemperatur abkühlte. Die Unterteilung erfolgte überwiegend nach der Art der mechanischen Wäschebearbeitung, vorwiegend nach dem Prinzip der Wäschebewegung. Dazu zählten neben den schon erwähnten Zapfenwaschmaschinen folgende Arten:[14]
Walzenwaschmaschinen, bei denen das Prinzip des Waschbrettes nachgeahmt wurde, wobei die Wäsche durch zwei geriffelte Walzen hindurchbewegt wurde.
Bürstenwaschmaschinen, bei denen man anstelle der Walzen Bürsten mit steifen Borsten verwendete.
Wiegenwaschmaschinen, bei denen ebenfalls die Wirkung des Waschbrettes nachgeahmt werden sollte ( Markenname. Eckarts Universal Waschmaschine), indem auf einem aus wellenförmig geschnittenen Holzstäben zusammengesetztem Boden ein korrespondieren Teil oben hin und her bewegt wurde.
Schaukelwaschmaschinen, auch Schlesische Waschmaschine, bei denen ein hölzerner Behälter mit einer Innenauskleidung aus Blech und geschlossenem Deckel, befüllt mit Wäsche und heißer Waschlauge hin und her geschaukelt wurde. Ab 1890 kam eine solche Art auch aus Vollmetall in den Handel.
Flügelradmaschinen, bei den an Stelle der Zapfen Flügelräder verwendet wurden, die damit schonender auf die Wäsche einwirkten und deshalb bis zum Zweiten Weltkrieg auf den Markt gebracht wurden.
Zwar versuchte man ab Anfang des 19. Jahrhunderts Waschmaschinen nicht nur öffentlichen und gewerblichen Wäschereien und Großhaushalten anzubieten, sondern auch privaten Käuferinnen, speziell Berufswäscherinnen, allerdings ohne größeren Erfolg. Die Waschmaschine wurde zunächst in zahlreichen Variationen im Wesentlichen auf Industrieausstellungen vorgeführt. [15] Selbst in solch einer europäischen Metropole wie Paris waren noch in den 1860er Jahren die Waschschiffe auf der Seine mit den mit Keulen und Bürsten arbeitenden Waschfrauen zu sehen. Zwar gab es in Deutschland in dieser Zeit schon Gebiete, wo die Anwendung der Waschmaschine verbreitet war, aber eine allgemeine Verwendung ist nicht zum Durchbruch gekommen.[16] Gegen Ende des 19. Jahrhunderts wurden in großen Städten sogar Probewaschtage mit Schauwaschen abgehalten, um Werbung für die damals neue Technik zu machen.[17]
1858 wurde von Hamilton Smith eine Trommelwaschmaschine entwickelt.[18][19] Um 1902 entwickelte der Deutsche Karl Louis Krauß eine mechanische Waschmaschine mit gelochter Waschtrommel[20] und produzierte sie in der Folge ab 1906 in Serie.[21] 1910 wurde von dem Amerikaner Alva J. Fisher eine elektrische Waschmaschine entwickelt.[22]
Universalwaschmaschine anno 1888;
„Ohne Kochen und Brühen, ohne Reiben oder Rumpeln wird die Wäsche durch einfaches Schwemmen in heissem Wasser, welchem nur gewöhnliche Wasch- oder weiche Seife zugesetzt wird, […] in kurzer Zeit gründlich gereinigt …“[23]
Die erste vollautomatische Waschmaschine kam in Amerika 1946 und in Deutschland im Jahr 1951 auf den Markt. Mitte der 1950er Jahre kamen einige Geschäftsleute auf die Idee, Waschmaschinen tageweise an Privathaushalte zu vermieten (geschieht heute noch in einigen Ländern der Erde, bspw. in der Dominikanischen Republik); schließlich konnten sich damals nur wenige Familien eine eigene Waschmaschine kaufen.
Die Verbreitung von Waschmaschinen führte in Haushalten zu einer „dramatischen Verminderung“ der für die Wäschepflege eines bestimmten Quantums Wäsche erforderlichen Zeit, allerdings wurde diese Verminderung dadurch kompensiert, dass zugleich die hygienischen und ästhetischen Ansprüche an die Sauberkeit der Wäsche gestiegen sind, die Wäsche häufiger gewechselt und (sie) häufiger gewaschen wird.[24]
In den 1960er und 1970er Jahren entwickelten sich Waschmaschinen zum preisgünstigen Standard. Um sich abzuheben, gehen Premiummarken heute z. B. in Richtung vernetzte Hausgeräte, meist über Powerline-Lösungen. Das Ziel der Hersteller ist dabei, den Mehrwert bei der Gerätenutzung zu steigern und neue (Fern-)Bedienmöglichkeiten zu schaffen.
Haushaltsmaschinen
Eine moderne Waschmaschine
Elektromotor einer Waschmaschine
Eine Waschmaschine benötigt in der Regel einen Strom-, Frischwasser- und Abwasseranschluss. Einige Waschmaschinen vermeiden das Erhitzen des Wassers mit Strom und verwenden stattdessen Erdgas oder werden (zusätzlich oder ausschließlich) an die zentrale Warmwasserversorgung der Hausinstallation angeschlossen.
Der Zyklus eines Waschvorgangs wird Waschgang genannt. Er ist in verschiedene zeitliche Phasen aufgeteilt. Die heute in Deutschland ausschließlich üblichen Waschvollautomaten besorgen die Abfolge selbsttätig, wobei meist eine Elektronik mit Microcontroller die Steuerung übernimmt, im preiswerten Segment aber auch noch mechanische Programmschalter vorkommen. Der Ablauf des Waschvorgangs:
Einweichen
soweit erforderlich; bei manchen Geräten automatisch, sonst händisch: zum Lösen von einweichbaren (v. a. eiweißhaltigen) Verunreinigungen
Vorwäsche
dient zum Ausspülen größerer Schmutzmengen (Staub, Sand) aus stark verschmutzter Arbeits- und Kinderkleidung (in Europa heute selten)
Hauptwäsche oder Hauptwaschgang
Waschflotte und Mechanik wirken ein, der Schmutz wird aus der Wäsche herausgelöst
Spülen
Reste der Waschflotte samt gelöstem Schmutz werden in mehreren Spülgängen ausgespült
Weichspülen/Stärken
Textilpflegemittel, die in der Wäsche verbleiben sollen (Weichspüler, Wäschestärke, Imprägnierungen) werden im letzten Spülgang eingespült
Endschleudern
entwässert die triefnasse Wäsche
Trommelwaschmaschine
Waschmaschine: Toplader mit geöffneter Klappe
Die in Europa am meisten verbreitete Bauform ist die Trommelwaschmaschine, bei der sich eine Wäschetrommel um eine horizontale Achse dreht.
Toplader und Frontlader
Man unterscheidet Toplader, bei denen die Ladeluke an der Oberseite liegt, und Frontlader, bei denen ein Bullauge als Ladeluke an der Vorderseite dient. Vorteil des Topladers ist, dass die Abdichtung der Tür einfacher ausgeführt und die Trommel auf zwei Seiten durch Wälzlager abgestützt sein kann, ein Toplader lässt sich auch in sehr engen Räumen aufstellen, wo nicht genügend Platz zum Öffnen einer vorderen Tür zur Verfügung steht. Ein Frontlader hingegen bietet auf der Oberseite Platz für z. B. einen Wäschetrockner oder für eine Arbeitsfläche und wird deswegen gelegentlich anstelle eines Unterschranks in eine Küchenzeile eingebaut.
Aquasensor
Miele, Gorenje-, Siemens- und Bosch-Geräte werden mit einem sogenannten Aquasensor angeboten. Dazu wird die Waschlauge durchleuchtet, um die Anzahl der Spülgänge in Abhängigkeit von der Trübung oder Verschmutzung des Spülwassers zu minimieren.[25]
Aquastop
Um Wasserschäden vorzubeugen, werden höherwertige Geräte mit Aquastop angeboten. Bei einem Leck im Zulaufschlauch unterbricht ein Sicherheitsventil, welches sich direkt beim Wasserhahn befindet, die Wasserzufuhr.[25] Manche Geräte haben zusätzlich einen Schwimmschalter in einer Bodenwanne eingebaut, der bei Wasseraustritt im Gerät die Wasserzufuhr unterbricht und gleichzeitig die Laugenpumpe aktiviert.
Beladungssensor
Bei einem Beladungssensor handelt es sich um eine Funktion bei Waschmaschinen, welche Auskunft gibt über den jeweiligen Beladungsgrad der Waschmaschine und der daraus resultierenden benötigten Waschmittelmenge.[26]
Echte Beladungssensoren ermitteln das Absenken des Laugenbehälters während des Bestückens der Trommel. Daraus kann u.A. die erforderliche Waschmittelmenge als auch die Waschzeit bestimmt werden.
Ist der Beladungssensor mit einer Anzeige verbunden, lässt sich Energie sparen. Auf einen Blick ist erkennbar, ob die Beladungskapazität der Waschmaschine voll ausgenutzt ist oder ob noch Wäsche nachgeladen werden kann. Die optimale Beladungskapazität ist abhängig vom gewählten Wäscheprogramm und der jeweiligen Wäscheart.
Flusensieb
Flusensieb nach dem Reinigen mit Auffangwanne (tiefes Backblech) und Putzwerkzeug
→ Hauptartikel: Flusensieb
Das Flusensieb dient dem Rückhalt von Grobteilen aus dem Spülwasser, um mechanischen Beschädigungen der Laugenpumpe vorzubeugen. Es sollte also regelmäßig gereinigt werden, dies erhöht auch die Geschwindigkeit, Leistung, Zuverlässigkeit und Energieeffizienz der betreffenden Waschmaschine. In einigen Maschinen werden durch entsprechende Ausbildung durch 180°-Umlenkung statt des Sieb nur noch sehr grobe oder lange Fremdkörper wie Zahnstocher Schrauben oder Nägel zurückgehalten, Flusen können ungehindert passieren.
Luftfalle
Mithilfe eines nach oben führenden und dort verschlossenen Wasserschlauchs wird der Wasserstand ermittelt: steigt der Wasserstand in der Maschine, steigt auch der Luftdruck im Schlauchstück oberhalb des dortigen Wasserspiegels. Der erhöhte Luftdruck in dieser Luftfalle (auch als Dom bezeichnet) wird je nach Modell mit Druckschaltern (mehrere Druckschalter für verschiedene Wasserstände) oder mit einem Drucksensor ausgewertet.
Die gleiche Technik zur Wasserstandsermittlung nutzt auch die Mehrzahl der Geschirrspülmaschinen.
Innerhalb der Luftfalle steigt der Wasserstand immer nur sehr gering an, Wasserzirkulation tritt nicht auf. Durch diesen Umstand kann sich hier Schmutz ablagern. Fehler, die sich auf den Wasserstand beziehen, lassen sich daher bei manchen Geräten durch Reinigen der Luftfalle beheben. Um die Auswirkung solcher Ablagerungen zu vermeiden, sind die Einlässe der Luftfalle oft besonders groß, sodass Ablagerungen nicht stören können.
Mengenautomatik
Einige Modelle besitzen eine sogenannte Mengenautomatik. Diese sorgt für eine genaue Dosierung des benötigten Wassers und Waschmittels bzw. Weichspülers, sofern diese über den integrierten Waschmittelbehälter zugeführt werden. Die Steuerung erfolgt elektromechanisch oder elektronisch und ist abhängig von der Füllmenge und dem gewählten Waschprogramm.
Funktionsweise der Mengenautomatik (herstellerübergreifend): Sobald die beladene Maschine gestartet wird, holt die Maschine zeitgesteuert eine gewisse Menge Wasser. Der Wasserstand wird mit einem Druckwächter genau überwacht. Abhängig von der zu waschenden Kleidung und der eingefüllten Wäschemenge saugt die Wäsche einen gewissen Teil des eingelaufenen Wassers auf. Nach einer gewissen Laufzeit, üblicherweise während der Pausenzeiten zwischen der Drehrichtungsumkehr der Waschtrommel, wird der Zustand des Druckwächters durch die Steuerung ermittelt. Ist der Wasserstand zu gering, erfolgt weitere Wasserzufuhr bis zum Erreichen des Sollniveaus. Dieser Vorgang wird so oft wiederholt, bis das Sollniveau nicht mehr unterschritten wird. Durch die aufsummierte Zulaufzeit des Differenzwassers ermittelt die Steuerung durch eine hinterlegte Tabelle hinreichend genau, um welche Wäschemenge es sich handelt und welche Programmlaufzeit zu erwarten ist.
Technisch angewandt wird auch die Methode, die Trägheit der zu bewegenden Trommel aus einer Strommessung zu ermitteln und daraus einen Rückschluss auf die Wäschemenge zu ziehen.
Die erweiterte Mengenautomatik steuert nicht nur den Wasserstand, sondern auch die Anzahl der Spülgänge: mittels des Temperatursensors (meist ein Heißleiter(NTC)) wird beim ersten Spülgang die Laugentemperatur nach dem Einlaufen des Wassers ermittelt. Von der Hauptwäsche befindet sich noch eine gewisse Menge warmen Wassers in der Kleidung, die langsam in das Spülwasser übergeht. Abhängig von der Zeit, die das Wasser zum Erreichen des höchsten Temperaturwertes benötigt, bestimmt die Steuerung die Anzahl der noch folgenden Spülgänge.
Senken der Waschmittelverluste
1986 führte AEG die erste Waschmaschine mit sogenannter „Öko-Schleuse“ zur Waschmitteleinsparung ein. Je nach Hersteller verhindert ein Kugelventil oder eine Klappe, dass sich das Wasser, das als allererstes in das Gerät eingelassen wird, in der Laugenpumpe und deren Anschlussschläuchen sammelt.[27] Es enthält die meiste Menge an Waschmittel aus der Einspülkammer und würde beim Waschen ungenutzt bleiben. Mit dieser Bauart wird Waschmittel gespart.
Unwuchtkontrolle
Handelsübliche Haushaltswaschmaschinen ziemlich aller Marken sind mit einer Unwuchterkennung ausgestattet. Bei Geräten von Bosch und Siemens wird dafür das Motor-Tachosignal ausgewertet. Vor dem Schleuderhochlauf wird die Trommel mit 100/min angesteuert, dann wird auf 75/min reduziert. Durch das Motortachosignal (Istwertgeber im Motor) wird das Abtourverhalten über die Elektronik ausgewertet. Diese Abfrage kann mehrmals erfolgen, gefolgt von Wäscheauflockern. Die Unwucht der Trommel bestimmt die Schleuderenddrehzahl (stufenweise Reduzierung) bis zum Schleuderabbruch bei zu großen Unwuchten.[28] Geräte von V-Zug nutzen ein System, in dem extra eingelassenes Wasser im Trommelbereich (getrennt von der Wäsche) die Unwucht beim Schleudern ausgleicht. Damit entfällt eine Reduzierung der Schleuderdrehzahl.[29] Kleine, alte Eudora-Waschmaschinen ohne Gewichte haben ein Pendel, welches bei starker Vibration der Maschine so weit auslenkt, dass ein Kontakt geschlossen wird, wodurch die Maschine den Schleudervorgang abbricht, die Wäsche versucht umzuschichten und den Schleudervorgang erneut startet.
Spülstopp
Die Spülstopp-Funktion (auch Spül-Stopp) dient dazu, das Waschprogramm vom automatischen Abpumpen des letzten, recht sauberen Spülwassers abzuhalten. Dabei verbleibt die Wäsche im Spülwasser. So kann verhindert werden, dass empfindliche Textilien unbeaufsichtigt fertig geschleudert werden und verknittern, während sie in der Waschmaschine liegen bleiben. Der Waschgang kann nun durch erneutes Aktivieren (per Hand) beendet werden, oder Wäsche kann tropfnass entnommen und aufgehängt werden, um Knitterbildung zu mindern.
Umflutsystem
Vereinzelt sind Waschmaschinen mit einem Umflutsystem ausgestattet. Eine Umflutpumpe fördert während des Waschvorgangs die Lauge oft über einen Durchlauferhitzer. Das Wasser wird danach oft über der Wäsche verteilt.[30] So kann das Niveau der Waschlauge reduziert werden, somit der Wasserverbrauch und der Strombedarf zum Aufheizen der Lauge gesenkt werden. Darüber hinaus wird das Waschmittel effizienter genutzt, möglicherweise in den Pumpensumpf gelangtes Waschmittel wird mitgenutzt. In einem kleinen Sumpf, etwa dem Schlauchstück zur Ablaufpumpe sollen sich gröbere Verunreinigungen absetzen können, weshalb die Umflutpumpe die Lauge von etwas höher entnimmt.
Warmwasseranschluss
Einige Geräte können zusätzlich zum herkömmlichen Kaltwasseranschluß auch an eine zentrale Warmwasserversorgung angeschlossen werden. Damit kann Energie eingespart werden. Ein möglicher Nachteil ist, dass einerseits eiweißhaltige Verschmutzungen durch Denaturierung im Gewebe fixiert werden und dann nur noch schwer auswaschbar sind, wenn Wasser gleich zu Beginn des Waschvorgangs mit Temperaturen über 40 °C einläuft, andererseits die dem Waschmittel zugesetzten Enzyme zur Hydrolyse von Eiweißen und Fetten zerstört und damit unwirksam werden.
Da heute ohnehin eher mit niedrigeren Temperaturen und Wasserständen gewaschen wird, ist die mögliche Einsparung gegenüber der herkömmlichen Methode allerdings nicht mehr so erheblich wie noch in den 1990er Jahren.
Waschmaschine mit Wärmepumpe
Frontansicht einer Waschmaschine mit Wärmepumpe
Schematische Darstellung der Integration einer Wärmepumpe in einer Waschmaschine
Wärmepumpenaggregat einer Waschmaschine
Energieeffiziente Waschmaschinen mit Entwicklungsstand von 2013[31] setzen für die Wassererwärmung eine Wärmepumpe anstelle einer elektrischen Widerstandsheizung ein. Dadurch wird der Bedarf an elektrischer Energie reduziert.
Während des Aufheizprozesses wird das mit Waschmittel versetzte Reinigungswasser durch den Kondensator der Wärmepumpe (warme Seite) gefördert. Dabei wird ein Wärmestrom vom Kältemittel auf das Reinigungswasser übertragen und erwärmt. Anschließend fließt das erwärmte Reinigungswasser in den Vorratsbehälter zurück. Der Verdampfer der Wärmepumpe (kalte Seite) ist in einem Abwassertank angeordnet. Das darin gespeicherte Abwasser dient als Wärmequelle, d. h. es fließt ein Wärmestrom vom Abwasser zum Kältemittel, welches verdampft. Das Abwasser kühlt ab und gefriert. Nach dem Waschprogramm fließt das noch warme Abwasser in den Abwassertank und schmilzt das gefrorene Abwasser. Dadurch wird ein Teil der Wärmeenergie des warmen Abwassers zurückgewonnen. Durch das Aufschmelzen kann das Reinigungswasser des nächsten Waschprogramms wieder mit Hilfe der Wärmepumpe erwärmt werden und dadurch der Dauerbetrieb sichergestellt. Alle Komponenten für das Wärmepumpenaggregat sind im Standardgehäuse einer Waschmaschine untergebracht.[32]
Der Nutzen dieser Wärmepumpe ist der Wärmestrom im Kondensator, welcher das Prozesswasser aufwärmt. Der Aufwand ist die elektrische Leistung des Kompressors der Wärmepumpe, des Trommelantriebs sowie der Reinigungswasserpumpe. Ein wesentlicher Schlüssel für die Effizienzsteigerung und den Betrieb der Wärmepumpe ist das Zurückgewinnen der normalerweise „verlorenen“ Wärmeenergie im abgepumpten Abwasser mit der Wärmepumpe.
Waschmaschinen mit Wärmepumpentechnologie für ein Einfamilienhaus reduzieren den Bedarf an elektrischer Energie gegenüber herkömmlichen Waschmaschinen um 17 % bis 60 % (Stand 2015). Diese Waschmaschinen entsprechen der Energieeffizienzklasse „A+++“.[33]
Zum Kapitel Energieeffizienz gehört auch die Anzeige der voraussichtlich benötigten Energiemenge. Dieser ECO-Monitor wurde ca. 2012 eingeführt[34] und ein erweitertes Verfahren unter GM1 2012 in Österreich zum Schutz eingereicht.
Waschtrockner
Eine besondere Bauform ist die Kombination der Waschmaschine mit einem Wäschetrockner in einem Gerät, ein sogenannter Waschtrockner.
Agitator in einer Bottichwaschmaschine
Historische Waschmaschine aus den USA
Bottichwaschmaschine
Bei dieser Bauform, hauptsächlich in den USA, Asien und Australien gebaut und verwendet, gibt es einen feststehenden Waschbottich. Die Waschfunktion erfolgt durch einen mittig angeordneten und um die vertikale Achse drehenden Rührarm, der die Waschlauge bewegt oder mithilfe von rotierenden Rippen am Boden, die die Wäsche in der Waschlauge bewegen. Bottichwaschmaschinen waren früher auch in Deutschland bekannt, sind hierzulande inzwischen aber nahezu „ausgestorben“, das letzte verbreitete Modell war die in der DDR produzierte WM 66.
Die bereits Mitte der 1940er Jahre in Amerika vermarkteten Maschinen haben sich im Wesentlichen bis heute nicht verändert. Der Waschbottich besteht aus einem Kunststoffgefäß, das in einer Trommel aus emailliertem und mit Löchern versehenen Metall oder aus Edelstahl und diese in einem wasserdichten Bottich integriert ist. In der Mitte des Bottichs befindet sich der mit Lamellen oder sonstigen Konstruktionen versehene Agitator (Rührer) und der Wasserzufluss. Wenn der Wasserstand erreicht ist, wird der Agitator gestartet. Dieser führt in schneller Abfolge jeweils eine halbe Drehung nach rechts und nach links durch und bewegt die Waschlauge oder die Wäsche, wodurch ein mechanischer Waschprozess stattfindet. Die Lauge wird über eine elektrische Pumpe entsorgt.[35] Zum Schleudern der Wäsche dreht sich die gesamte Waschtrommel.
Die Geräte sind viel leichter als europäische Waschvollautomaten, sie müssen keine Betonblöcke zur Reduzierung von Schwingungsamplituden aufweisen. Denn durch die größere Waschtrommel wird die zum Schleudern der Wäsche notwendige Zentrifugalkraft schon bei geringer Drehzahl erreicht, dabei treten Unwuchten bzw. damit verbundene Vibrationen und mögliches „Wandern“ einer freistehenden Maschine kaum in Erscheinung (siehe dazu Vibrationswendelförderer und Schwingförderer). Das führt zu reduzierter Lagerbelastung. Das Kippmoment von Frontlader-Waschtrommeln entfällt bei vertikaler Drehachse. Die klassischen amerikanischen Maschinen verfügen über keine eigene Heizung, sondern werden entweder von der Warmwasserversorgung des Hauses gespeist oder waschen kalt. Die Bottiche sind meist für eine größere Wäschemenge (von 6 kg und mehr) ausgelegt und verfügen zur Vermeidung von Unfällen über einen Klappdeckel.
Nachteile von Bottichwaschmaschinen
Bottichwaschmaschinen haben gegenüber Trommelwaschmaschinen einige gravierende Nachteile, werden aber immer noch verkauft.
Bei Bottichwaschmaschinen ist mehr Wasser je Wasch- oder Spülgang notwendig, Der Wasserverbrauch pro Waschgang beläuft sich dabei auf ca. 100 bis 150 Liter gegenüber Trommelwaschmaschinen, die mit weniger als 50 Liter auskommen (beide Werte aliquotiert bezogen auf 5 kg Wäsche), bei (durchaus üblichen) Bottichen für 9 kg Wäsche dementsprechend mehr. Bei Trommelwaschmaschinen ist weniger Wasser je Wasch- oder Spülgang notwendig, weil sämtliche Wäschestücke durch die Trommelbewegung mit wenig Wasser benetzt/versetzt werden können. Bei Bottichwaschmaschinen wird hingegen viel Wasser beim Waschen und bei jedem Spülvorgang benötigt, um die Wäsche vollständig mit Wasser zu bedecken bzw. in das Wasser einzutauchen.
Sie verbrauchen mehr Strom. Der Environmental Protection Agency zufolge benötigt eine Waschmaschine mit vertikaler (V-)Achsen-Maschine etwa doppelt so viel Strom wie eine der in Europa üblichen mit horizontaler (H-)Achse-Maschinen, obwohl sie das Wasser nicht aufheizen müssen. Seit den 2000er Jahren sind Frontladerwaschmaschinen vermehrt auch in Nordamerika in Gebrauch. Sie werden unter der Bezeichnung HE-Waschmaschinen vermarktet. („HE“ steht für high efficiency).
Bottichwaschmaschinen haben oft keine elektrische Heizung eingebaut. Die übliche Ausführung verfügt jedoch über zwei Wasseranschlüsse. Damit lassen sich die Temperaturen "heiß" (nur Warmwasser), "warm" (Kalt- und Warmwasser gemischt) und "kalt" (nur Kaltwasser) einstellen. Zwingend ist jedoch das Vorhandensein einer separaten Warmwasserbereitung; andernfalls kann nur kalt gewaschen werden.
Die Wäsche wird weniger bewegt als bei einer Trommelwaschmaschine. Deswegen und weil oft kalt gewaschen werden muss, sind schärfere Waschmittel notwendig, um das gleiche Waschergebnis zu erhalten.
Diese aggressiven Waschmittel und die ruckartigen Bewegungen des Rührarms können bewirken, dass die Wäsche einem wesentlich größeren Verschleiß ausgesetzt ist als bei Trommelwaschmaschinen. Wäschestücke mit Haken (besonders häufig Büstenhalter) oder Knöpfen können sich beim Agitator auch verfangen und in der Folge dehnen, weil sich der Rest im Bottich um den Agitatorarm wickelt. Um dies zu vermeiden, müssen solche Bekleidungsstücke gesondert und zeitaufwendig mit der Hand gewaschen werden. Verhakt sich ein Knopf, so reißt er mitunter ab.
Hammerwaschmaschine
Eine veraltete Form ist die Hammerwaschmaschine,[36] die sich wegen der größeren Beanspruchung der Wäsche und wohl auch der platzgreifenderen Konstruktion nicht durchgesetzt hat.
Gewerbliche und industrielle Maschinen
Gewerbewaschmaschine für etwa 60 kg Schmutzwäsche
Gewerbliche Waschmaschinen unterscheiden sich grundsätzlich in ihrer Bauweise von gewöhnlichen Haushaltswaschmaschinen. Insbesondere ein leistungsfähiger Motor und die Beladungskapazität sind Merkmale für industriell genutzte Waschmaschinen. In der industriellen Wäscherei kommen sowohl Waschschleudermaschinen als auch kontinuierlich arbeitende Waschstraßen (Kontinueanlagen) zur Anwendung. Einsatzkriterien sind u. a. die Menge und Beschaffenheit des Waschgutes. Zur Kostenminimierung sind industrielle Maschinen seit langem für einen ressourcensparenden Betrieb ausgelegt. So ist es häufig möglich, durch Flottenrückgewinnung bestimmte Wasch- und Spülbäder mehrfach zu verwenden und so Wasser- und Energieverbrauch zu reduzieren. Bei besonderen hygienischen Anforderungen (z. B. Krankenhauswäscherei) werden industrielle Maschinen so konstruiert, dass sie von zwei hermetisch getrennten Seiten aus zugänglich sind. Das Beladen erfolgt auf der unreinen Seite und das Entladen auf der reinen Seite. Die Beheizung der Maschinen erfolgt über Heißdampf, Thermoöl oder auch elektrisch. Als Steuerungen kommen häufig frei parametrierbare SPS zum Einsatz. Eine weitere Besonderheit sind kürzere Waschzyklen (um 40 min/Waschladung), um den Tagesdurchsatz zu erhöhen.
Waschschleudermaschinen
Waschschleudermaschinen ähneln prinzipiell den oben beschriebenen Haushalts-Trommelmaschinen, sind allerdings naturgemäß für deutlich höhere Fassungsvermögen konstruiert. Um eine gleichmäßige Masseverteilung sowie die notwendige Waschmechanik zu gewährleisten, werden größere Waschtrommeln in zwei bis vier Kammern unterteilt. Die Be- und Entladung erfolgt je nach Bauart stirn- oder mantelseitig.
Kontinueanlagen
Kontinueanlagen sind stetig oder taktweise arbeitende Waschstraßen, bei denen das Waschgut vollautomatisch und kontinuierlich gewaschen wird, ohne Maschinenstillstand durch Be- und Entladung.
Münzwaschmaschinen
Münzwaschmaschinen sind Selbstbedienungswaschmaschinen, bei denen die Bezahlung mit Münzen erfolgt. Sie stehen oft in Selbstbedienungswaschsalons oder in Waschräumen wie sie z. B. in großen Mehrfamilienhäusern vorhanden sind. Der Münzeinwurfschlitz und die zugehörige Mechanik sind allerdings meist nicht in der Waschmaschine selbst eingebaut, sondern zentral: Nach Einwurf der entsprechenden Münzen oder Wertmarken wird die Stromversorgung für die vorher ausgewählte Maschine freigegeben. So können auch handelsübliche Waschmaschinen aufgestellt werden und es ist leichter, zum Sammeln der eingeworfenen Münzen einen diebstahlsicheren Behälter zu verwenden.
Flottenverhältnis
Das Flottenverhältnis ist das Verhältnis von Wäschemenge zum Wasservolumen in einer Waschmaschine. Als ideales Flottenverhältnis gilt 1:5, d. h. 1 kg Wäsche auf 5 l Wasser (siehe dazu Flotte).
Das trifft aber nur auf Trommel- und Kugelwaschmaschinen zu. Bei Waschkesseln und Wäschetöpfen, in denen ohne Hilfsmittel die Wäsche gekocht oder mit Sprudeleinsätzen - auch Waschfontänen genannt - gereinigt wird, bei Waschzubern bzw. Waschwannen, in denen mit der Hand, Waschglocken, Waschbrettern oder Schallwäschern gewaschen wird, benötigt man ein Flottenverhältnis von 1:10; gleiches gilt für das Einweichen in Wannen, Schüsseln oder Eimern.
In Bottichwaschmaschinen ist ein Flottenverhältnis von 1:15 bis 1:20 für Rührflügel- und Schlagkreuzwaschmaschinen, Waschbrettmaschinen, Schaukelwaschmaschinen und Pendelkorbwaschmaschinen notwendig. Bei Waschglockenmaschinen, Wellenradwaschmaschinen (auch Turbo-, Schnell- oder Pulsatorwaschmaschinen genannt) sowie Taumelscheibenwaschmaschinen werden 1:20 bis 1:25 gefordert.
Das höchste Flottenverhältnis benötigen Pumpenwaschmaschinen, nämlich 1:30. Das Flottenverhältnis impliziert aber nicht die tatsächliche Flottenmenge. Fünf Liter sind im Allgemeinen für ein Kilogramm Trockenwäsche ausreichend. Darum kann man also mehrere Ladungen in derselben Flotte reinigen. Vorteil der Bottichwaschmaschinen sind eine größere Wäscheschonung und weniger Knitter (Schwimmwaschverfahren) und im Allgemeinen kürzere Gesamtwaschzeiten, da mehrere Ladungen hintereinander in der einmal bereiteten Flotte gereinigt werden können und, bei parallelem Spülen außerhalb der Maschine von Hand oder Spülschleuder, sogar zwei Ladungen zeitgleich bearbeitet werden können (Stichwort „Waschbuffet“ oder „Twin Tub“).
Keime und Verunreinigungen
Höhere Waschtemperaturen, der pH-Wert der Waschlauge und verschiedene Waschmittelinhaltsstoffe oder etwa pilztötende Waschzusätze sowie Bügeln der getrockneten Wäsche können Mikroorganismen abtöten, bei niedrigen Waschtemperaturen für bügelfreie Wäsche ist die Keimreduktion trotzdem ausreichend. Die Gefahr einer Verschleppung von Keimen aus der Maschine auf Textilien ist gering.[37] Manche Krankheitserreger oder deren Sporen (etwa von Clostridien) sind hitzeresistent und könnten nicht einmal durch Auskochen der Wäsche entfernt werden.
Werden Kleidungsstücke mit gesundheitsschädlichen oder radioaktiven Stoffen kontaminiert, so werden diese Kleidungsstücke in einer eigenen Waschmaschine dekontaminiert und sollten die Schadstoffe auch aus dem Abwasser entfernt werden. Um diese aufwändigen Prozeduren zu vermeiden, wird entweder Einweg-Schutzkleidung getragen oder kontaminierte Wäsche als Abfall entsprechend entsorgt.[38][39][40]
Effektivität und Standards
Europa
EU-Energielabel
Seit dem Inkrafttreten der Energieverbrauchskennzeichnungsverordnung am 1. Januar 1998 sind die Hersteller von verschiedenen Haushaltsgeräten, darunter auch Waschmaschinen, dazu verpflichtet, jedes Gerät nach bestimmten umweltrelevanten Kriterien zu beurteilen. Diese Beurteilung geschieht unter Laborbedingungen und führt zu einer Einteilung des Geräts in verschiedene Klassen. Diese Klassifizierung wird als EU-Energie-Label auf dem Gerät angebracht. Prüfgrundlagen und Laborbedingungen zur Ermittlung der Gebrauchseigenschaften von Waschmaschinen wurden 1974 in der internationalen Norm IEC 456 bzw. in der deutschen DIN EN 60456 festgelegt.
Waschmaschinen werden gemäß ihrer Energieeffizienzklasse, Waschwirkungsklasse und Schleuderwirkungsklasse eingeteilt. Die Bewertung in jeder Klasse erfolgt zwischen A und G, wobei A die beste und G die schlechteste Bewertung darstellt. Nach der neuen EU-Verordnung 1015/2010 wird ab Dezember 2011 in Europa der Verkauf von Geräten der Energieeffizienzklasse B und schlechter untersagt. Darüber hinaus werden die neuen Energieeffizienzklassen A+, A++ und später auch A+++ eingeführt. Weiterhin werden die Bewertungskriterien neu festgelegt.
Diese Bewertung bezieht sich allerdings nur auf die während des Betriebs anfallenden Vorgänge. So wird z. B. der Stromverbrauch im Standby-Betrieb nicht erfasst, der auf die Lebenszeit hochgerechnet bei modernen Geräten mehrere hundert Euro betragen kann. Das Prüfsiegel Blauer Engel schließt diese Aspekte mit ein.
Vereinigte Staaten
Für Toplader und Frontlader-Waschmaschinen gibt es einen gesetzlich vorgeschrieben Standard, der den Energieverbrauch festlegt. Der alte, bis Januar 2011, verwendete Standard beinhaltete keine Beschränkung bezüglich des Wasserverbrauchs. Waschmaschinenhersteller bemühten sich diesbezüglich auch um keine legale Beschränkung, inwieweit unbeheiztes Spülwasser verwendet wurde.[41] Mit dem Energiefaktor wird der Energieverbrauch für Waschmaschinen eingestuft und bewertet.
Nach Einführung neuer verbindlicher Standards wurden die Maschinen so energie- und wassersparend gebaut als es gesetzlich vorgeschrieben war. Zum Teil konnten sie durch den noch strengeren „Energy Star“ Standard zertifiziert werden.[42]
Das „Energy Star“ Programm in Nordamerika listet Energieeffizienz von Waschmaschinen auf und vergleicht diese. Energiefaktor (MEF) und Wasserfaktor (WF) werden bei zertifizierten „Energy Star“ Geräten verglichen.
Der MEF zeigt an, welche Kleidermenge pro Kilowattstunde in einem Durchgang gewaschen wird. Dieser Faktor korreliert stark mit der Art der Waschmaschine (Toplader, Frontlader), der Schleudergeschwindigkeit, Temperatur und benötigter Wassermenge pro Spül- und Waschzyklus.
„Energy Star“ Waschmaschinen müssen einen MEF von mindestens 2,0 aufweisen (je höher desto besser), wobei die besten Maschinen einen Wert von 3,5 erreichen. „Energy Star“ Waschmaschinen haben einen WF von weniger als 6,0 (je niedriger desto besser).[43]
Waschsymbole
→ Hauptartikel: Textilpflegesymbol
Das Waschen wird durch einen stilisierten Waschzuber dargestellt; die Zahl im Zuber bedeutet die höchstzulässige Waschtemperatur (in Grad Celsius). Das Symbol erlaubt Hand- und Maschinenwäsche gleichermaßen. Fehlt ein besonderer Hinweis, so ist Normalwaschgang zulässig. Ein Balken unter dem Zuber (Unterstreichung) verlangt eine mechanisch schonendere Behandlung, in der Maschine also Pflegeleicht- oder Schonwaschprogramm (Trommel nur halb voll Wäsche, erhöhter Wasserstand, schonendes Schleudern). Ein doppelt unterstrichener Zuber verlangt besonders schonende Behandlung, also etwa Wollwaschgang oder Schonwaschgang (Trommel nur 1/3 voll Wäsche, erhöhter Wasserstand, stark reduzierte Bewegung, Wollschleudern oder gar nicht schleudern). Eine Hand im Zuber erlaubt nur (schonende) Handwäsche (nicht über 40 °C), und ein diagonal durchkreuzter Zuber bedeutet, dass das Textil unter haushaltsüblichen Bedingungen überhaupt nicht gewaschen werden darf.
Waschen allgemein
Waschen 30 °C
Waschen 30 °C (schonend)
Waschen 30 °C (sehr schonend/Wolle)
Handwäsche
Nicht waschen
Waschmaschine im deutschen Mietrecht
Mieter dürfen eine Waschmaschine in ihrer Wohnung aufstellen. Das gehört zum vertragsgemäßen Gebrauch der Wohnung.[44] Bis 22.00 Uhr muss der Nachbar Waschmaschinenlärm dulden.[45] Schließt ein Mieter seine Waschmaschine ohne Aquastop-Vorrichtung an, haftet er bei einem Wasserschaden.
------------------
KAYNAK :
__________________
ilginchersey . blogcu
Halk ansiklopedisi Wikipedia
Google aramasi
|
|
|
|