| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur. |
|
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 10:43 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur
“Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.”
(Tirmizî, Fiten, 79/2267)
Sual: (Dinin onda birini yapan kurtulur) anlamında bir hadis varmış. Yani on farzdan birini yapan ve on haramdan birinden kaçan kurtulacak mıdır?
CEVAP
O hadis-i şerifin meali şöyledir:
(Ey eshabım, siz öyle bir zamandasınız ki, dinin emir ve yasaklarının onda birine uymazsanız helak olur, Cehenneme gidersiniz. Öyle bir zaman gelecek ki, emir ve yasaklarının onda birine uyabilen, Cehennemden kurtulur.) [Tirmizi, Taberani]
Bir başka hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Siz öyle bir zamandasınız ki, âlimleri çok, hatipleri azdır. Bugün bildiğinin onda birini terk eden helak olur. Bir zaman gelecek ki, bilenler az konuşanlar çok olacaktır. O zamanda, dinin emir ve yasaklarının onda birine uyan kurtulacaktır.) [İ. Ahmed]
İmam-ı Türpüşti diyor ki:
Bu hadis-i şerif, emir olunanların hepsi için değildir; çünkü dinin aslında bildirildiği gibi öyle emirler vardır ki, müminlerden hiçbir fert onu terk edemez. Onu ihmal etmek için özür makbul olmaz. O farzlar muaf olamaz. Bu hadis-i şerif emr-i maruf ve nehy-i münker içindir. Yani, siz öyle bir zamandasınız ki, emr-i maruf ve nehy-i münkerden birini terk etseniz helak olursunuz; çünkü din kuvvetlenmiş, hak meydana çıkmıştır. Dinin yardımcıları çoktur. Hiçbiriniz mazur olmaz. Gevşeklik özür olmaz. Fakat, fitne fesat zamanında, hak gizli olur. O zaman böyle değildir.
Müslümanların kimsesiz kaldığı bir zamanda İslamiyet için, azıcık yardım etmek, binlerce altın vermiş gibi sevap olur. Hele dinsizlerin, Müslümanlarla alay edenlerin çoğaldığı, Müslüman evlatlarını dinden çıkaran propagandaların yayıldığı zamanda yapılan az bir ibadete, kat kat çok sevap verilir.
Büyük bir âlimin açıklaması da şöyledir:
Bu hadis-i şeriften maksat, imanı kurtarabilmektir. İmanı kurtarabilmek yani imanla ölmek için de iki şey lazımdır:
1- Doğru imana yani Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak.
2- Salih amellere sarılmak. İman, muma benzer, ibadetler mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslamiyet’tir. Olmazsa fener, mum çabuk söner. İmansız İslam olmaz, İslam olmayınca, iman da yoktur. Bunun için Kur’an-ı kerimde, (İman edip salih amel işleyenler) ifadesi geçmektedir. Demek ki imanı muhafaza edebilmek için, salih ibadetlere sarılmak şarttır. Salih ibadetlere sarılabilmek için de fıkhı iyi bilmek şarttır. Çünkü bilmeden yapılan ibadet boşa gider.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki]
(Allah, iyilik etmek istediği kulunu fakih yapar.) [Buhari]
(Allah indinde en üstün kimse fakihtir.) [M.Zühdiyye] (Fakih = fıkhı bilen)
(İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) [İbni Abdilberr]
(Âlimlerin en hayırlısı fıkıh âlimleridir.) [İ.Maverdi]
(Fıkhı bilmeden ibadet etmek, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkmak gibidir.) [Deylemi]
(Az fıkıh bilmek çok ibadetten iyidir. İhlâsla ibadet edene fıkhı öğrenmek nasip olur.) [Taberani]
Fıkıh bilmeden Allah’ın varlığını ispata çalışmakla iman kurtarılmaz. Küfre düşürücü söz ve hareketleri bilmeyen her zaman küfre düşer. Mesela Allah düşünür demek veya İslamiyet bir düşünce sistemidir demek, ilahi şuur demek küfürdür. Allahü teâlâ, (İman edip salih amel işleyenler hariç herkes zarardadır) buyurdu. (Asr suresi)
Kâmil iman sahibi olmak için
İmanın yenilenmesi, parlaması, yani kâmil imana sahip olmak için yapılacak işler vardır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Kimde şu 3 şey bulunursa, imanı kâmil hâle gelir: Allah rızası için yaptığı işlerde kınanmaktan korkmaz, riyadan kaçınır, biri dünyaya, diğeri ahirete ait iki işle karşılaştığı zaman, ahiret için olan işi, dünyalığa tercih eder.) [Deylemi]
(İmanın efdali Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, diliyle de Allah’ı anmak, kendisine hoş geleni, başkasına da hoş görmek, istemediği bir şeyi başkası için de istememek, hayır konuşmak veya susmaktır.) [Taberani]
(Şartlarına riayet ederek namaz kılan imanlıdır.) [İ.Neccar]
(İmanın tadını bulmak isteyen, sevdiği kişiyi yalnız Allah için sevsin!) [Beyheki]
|
|
|
Münafığın alâmeti üçtür |
|
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 09:52 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Münafığın alâmeti üçtür
"Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder."
(Tirmîzî, Îman, 14)
Hadisin Arapçası
آيَةُ الْمُنَافِقِ تَلاَثٌ:إِذَا حَدّثَ كَذَبَ وإِذَا وَعدَ أَخْلَفَ وَ إِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ .
“Münafığın alameti üçtür: Konuşunca yalan söyler; söz verince sözünden cayar ; kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.”
Sual: Münafık kime nedir? Münafıklığın alametleri nelerdir? Münafıklık alameti bulunan münafık mıdır?
CEVAP
Müslüman olmadığı halde, müslümanları aldatmak için müslüman görünen kimselere münafık denir. Münafıklığın bazı alametleri vardır. Bu alametlerin biri bir kimsede bulunsa, o kimseye münafık denmez, onda münafıklık alametleri var denir. Mesela yalan söylemek münafıklık alametidir. Bir kimse, yalan söylese münafık olmaz. Münafıkların işlediği bir işi işlemiş olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Münafığın üç alameti vardır: Yalan söyler, sözünde durmaz ve emanete hıyanet eder.) [Buhari]
Birine mal, söz veya sır emanet edilse, o kimse de bu söz veya sırrı başkalarına söylese, yahut emanet edilen mala zarar verse, çalsa, yani hıyanet etse, bu işler münafıklık olur. (Berika)
Münafıkın alametlerini bildiren hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Müminin hastalığı günahlarına kefaret olur. İyileşince bundan ibret alır. Münafık ise, bağlanıp sonra salıverilen deveye benzer. Deve, niçin bağlandığını ve niçin salındığını bilmediği gibi, münafık da, hasta olup iyileşince, bundan ibret almaz.) [Ebu Davud]
(Münafıklar Kur'anı öğrenirler, ilim ehliyle mücadele ederler.) [Taberani]
(Münafıklar ikindi namazını akşama doğru kılarlar.) [Hakim]
(Münafıklarla bizim aramızdaki eman namazdır.) [Hakim]
(Namaz aşikâre oldu, kabul ettiler [öyle göründüler] Zekât gizli oldu vermediler.) [Bezzar]
(Yatsı ve sabah namazına münafık devam edemez.) [Hakim]
(Bizimle münafıkları ayıran alamet, yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmaktır. Münafıklar, yatsı ve sabah namazına devam edemez.) [Beyheki]
Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmamak münafıklık alametidir. Nasıl ki, yalan söylemek münafıklık alameti ise, cemaate gelmemek de münafıklık alametidir. Bu demek, cemaate gelmeyen münafık demek değildir. Kendisinde münafıklık alametinden bir alamet var demektir.
Verdiği sözde durmamak da münafıklık alametidir. Sözünde durmayana münafık denmez. Fakat münafıklık alametinden birini işlemiş olur. Bu konudaki hadis-i şeriflerin mealleri de şöyle:
(Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmak, münafıklara çok ağır gelir. Eğer bundaki ecri bilselerdi, sürünerek de olsa, cemaate gelirlerdi. Namaza gelmeyenlerin evlerini yakmak istedim.) [Buhari]
(Kadın ve çocuklar olmasaydı, cemaate gelmeyen erkeklerin evinin yakılmasını emrederdim.) [İ. Ahmed, İbni Mace]
(Yemin ederim ki, [sabah namazı için, mazereti dışında] cemaate iştirak etmeyenlerin evlerini yakılmasını emredeyim diye hatırımdan geçti.) [Müslim]
Fıkıh kitaplarında cemaate gitmemeyi mubah kılan mazeretler vardır. Böyle bir mazereti olmadan cemaate gitmemek caiz değildir. Bunlar kendilerinde münafıklık alameti bulunan kimselerdir. Böyle kimselerden olmamaya dikkat etmeliyiz!
İbni Hacer hazretleri buyurdu ki:
Nifak, yani münafıklık, zahirin batına uymaması demektir. Sözü, özüne uymaz. İtikad edilecek şeylerde münafıklık yapmak küfürdür. İşlerinde ve sözlerinde münafıklık yapmak, haram olur. İtikadda, imanda münafıklık, diğer küfürlerden daha fenadır. İfa etmek, yerine getirmek niyetiyle söz vermek caizdir, hatta sevaptır. Böyle vaadi ifa etmek vacip değildir, müstehaptır. İfa etmemek tenzihen mekruh olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz.) [Tirmizi]
Hanefi ve Şafii’de, ahdi bozmak da, özürsüz mekruh, özürlü caizdir. Fakat bozacağını önceden haber vermek vaciptir. Hanbeli’de vaade vefa vaciptir. Yerine getirmemek haram olur. Yapması dört mezhepte de sahih olan bir şeyi yapmak takva olur. (İslam Ahlakı)
Bir müslüman, yabancı bir diyarda, dinsizlerin arasında kalıp, namazlarını gizli kılsa, zaruretlerden dolayı mümkün mertebe Müslümanlığını gizlese, bu kimseye münafık denmez. Buna müdara denir. Müdara, dini zarardan kurtarmak için dünya menfaatinden vermek, insanlarla iyi geçinmektir. Hadis-i şeriflerde (Allahü teâlâ, farzları yapmamı emrettiği gibi, müdara etmemi de emretti) ve (Müdara sadakadır) buyuruldu. [Deylemi]
Müdaranın zıddı, müdahenedir, dünyalık ele geçirmek için dinden taviz vermektir, haramdır. Hadis-i şerifte (Gücü yettiği halde günah işleyene müdahene edip, nehy-i münkeri terk eden, kabrinden maymun ve domuz şeklinde kalkar) buyuruldu. (Şir’a)
Cemaat ve münafıklık
Sual: Söz taşıyanın, gıybet edenin, Cehennemlik, cemaate gelmeyenin münafık olduğu, evlenmeyenin bu ümmetten olmadığı gibi hadislerin açıklaması nasıldır?
CEVAP
Hadis-i şerifleri açıklamaları ile yazmak gerekir. (Söz taşıyan Cennete girmez) demek, günahının cezasını çekmeden, yahut affa, şefaate kavuşmadan giremez demektir. (Gıybet eden Cehennemlik) demek, sevapları günahlarından az olursa, gıybet Cehenneme götürür demektir. Gıybet edenin sevapları, gıybet edilenin defterine yazılır. (Evlenmeyen benden değildir) demek, benim sünnetime uymamış olur demektir.
Yine hadis-i şerifte, müminin her günahı yapabileceği, üç şeyi yapamayacağı, bunlardan birinin de yalan olduğu bildirilmiştir. Hadis-i şeriften zahire göre, yalan söyleyenin mümin olmadığı anlaşılır. Kâmil mümin değil demektir. Ayrıca yalanın münafıklık alameti olduğu bildirilmiştir. Yalan söyleyen münafık değildir, fakat münafıklık alametinden birini işlemiş olur.
[Münafık kelimesinin iki manası vardır. Birinci manası kâfir demektir. İkinci manası, dışı içine uymayan, iki yüzlü demektir. Bu manadaki münafık kâfir değildir.]
Cemaate gelmemek de münafıklık alametidir. Cemaat sünnetine önem verdiği halde gelmezse, münafık olmaz. Sünnete önem vermezse, zaten müslüman olmaz.
Hadis-i şeriflerdeki (Şu günahı işleyen Cennete giremez, Cehennemliktir, mümin değildir, münafıktır) demek (O günahtan tevbe edilmemişse, af veya şefaate uğramamışsa, günahının cezasını çekmeden Cennete giremez. demektir. Çünkü günah ile, imansızlık ayrı şeylerdir. Günah ne kadar büyük olursa olsun, o günahı işleyen kâfir olmaz. Fakat hangi günah olursa olsun, günaha devam edenin kalbi kararır, küfre doğru yol alır. Onun için günahlar çok tehlikelidir.
Sual: Allah’a inanıyor, namaz kılıyorum. Fakat çok günah işliyorum. Ben münafık mıyım?
CEVAP
Allahü teâlâya inanan mümindir. Kimse zorlamadan namaz kıldığınıza göre, münafık olmanız mümkün değildir.
Yalan söylemek, emanete hıyanet etmek ve verdiği sözde durmamak münafıklık alametidir. Fakat bu günahları işleyene münafık denmez.
Münafık, inanmadığı halde, herhangi bir dünya menfaati için inanmış gibi görünen kimsedir. Eshab-ı kiramı seven de münafık olamaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin sevgisi [radıyallahü anhüm] bir münafığın kalbinde toplanmaz.) [Taberani]
(Ensarı ancak mümin sever. Ancak onlara münafık buğzeder.) [Buhari]
Sözün kısası, Allahü teâlâya ve Onun Resulü Muhammed aleyhisselama inanan kimse mümindir. Çok günah işlese de münafık değildir.
Münafık ve münafıklık
Sual: Bir arkadaş, (Sen yalan söyledin, münafıksın) dedi. Ben de, (“Münafık, Müslüman görünen kâfir” demektir, ben kâfir değilim. Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur) dedim. O da şu hadis-i şerifi söyledi:
(Münafığın üç alameti vardır: Yalan söyler, sözünde durmaz ve emanete hıyanet eder. Böyle kimse, Müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa da münafıktır.)
Yalan söyleyen veya diğer günahları işleyen kâfir olur mu?
CEVAP
Hayır, büyük günah işleyene kâfir denmez. (Münafık olur, kâfir olur) demek, Ehl-i sünnete aykırıdır. Münafıklığın bazı alametleri vardır. Bu alametlerin biri, bir kimsede bulunsa, o kimseye münafık denmez, (Onda münafıklık alameti vardır) denir. Yalan söylemek münafıklık alametiyse de, yalan söyleyene münafık denmez. Münafıkların işlediği bir işi işlemiş olur.
Vehhâbîler, âyet ve hadislerin zahir mânâlarına bakarak birçok işte kâfir oluyorlar. Mesela, (Namaz kılmayan kâfirdir) hadis-i şerifini söyleyerek namaz kılmayan Müslümanlara kâfir diyorlar. Ehl-i sünnette, amel imandan parça değildir. Farz olduğuna inanıp da tembellikle kılmayana kâfir denmez.
Yalan söyleyen, sözünde durmayan veya emanete hıyanet eden Müslüman, haram işlemiş olursa da, buna kâfir dememelidir. (Bunda münafıklık alameti vardır) denir.
Münafık, dışı içine uymayan, ikiyüzlü anlamına da gelir. Söz ile olan bu münafıklık küfür değil, haramdır. (Hadîka)
Birine mal, söz veya sır emanet edilse, o kimse de bu söz veya sırrı başkalarına söylese yahut emanet edilen mala zarar verse, çalsa, yani hıyanet etse, bu işler de münafıklık alameti olur. Fakat yine de böyle kimseye kâfir veya münafık denmez. Çünkü Eshab-ı kiramdan biri, Resulullah'ın sırrını, düşmanlara söyleyince, Hazret-i Ömer, (İzin ver ya Resulallah bu münafığın kellesini uçurayım) dedi. Peygamber efendimiz, (O, Eshab-ı kiramdandır, Bedir ehlidir, cennetliktir) buyurunca, Hazret-i Ömer, dediğine pişman oldu, tevbe istigfar etti.
Kâfir ve münafık kelimelerini rastgele söylemekten kaçınmalıdır. Kâfir anlamında münafık da dememelidir.
Zındık, münafık mıdır?
Sual: Yanlış bilgi vererek Müslümanları aldatanlara zındık deniyor. Zındıklığın içinde münafıklık da var mıdır?
CEVAP
Evet, vardır. Müslüman olmadığı hâlde, Müslüman görünerek, açık bildirilmiş olan bilgilere, kendi aklına göre bozuk mânâlar vererek, Müslümanları aldatan kâfirlere (Zındık) deniyor. Zındıkların Müslüman görünmeleri elbette münafıklıktır. Münafık, içi dışına uymayan kimse demektir. Zındıkların da içi dışına uymaz. Namaz kılmadıkları hâlde, (Namazda sûreler Türkçe olarak okunmalı) derler. Namaz kılmayı teşvik etmezler, ama (Kadınlar hayızlı iken namaz kılmalı, oruç tutmalı. Cuma ve cenaze namazına gitmeli) derler. Maksatları dinimizi bozmaktır. Münafıklar da, zındıklar gibi hareket ederler. Günümüzde zındık çoksa da, münafık azdır. Münafık, Müslüman gibi, her ibadeti yapar görünür. İlk bakışta Müslümandan ayırmak zordur. Zındıkları tanımak daha kolaydır. Her fırsatta İslam düşmanlığı yaparlar.
Sözünde durmamak münafıklık olur
Sual: Bir kimse, başkalarına ve kendi evladı bile olsa, verdiği sözü yerine getirmezse, münafık mı olur?
Cevap: Bir kimsenin vaadinde, verdiği sözde durmaması günahtır. Verilen sözde durmamak, karşı tarafın öfkelenmesine sebep olur. Ayrıca karşı tarafı öfkelendirdiği, üzdüğü için ayrı bir günaha daha girilmektedir. Bu sebeple verilen sözler hakkında çok dikkatli olmak ve Resûlullah efendimizin sözleri ve yaşayışları ile titizlikle üzerinde durdukları bu hususa riayet etmek lazımdır. Peygamber efendimiz, verilen bir sözü yerine getirmenin önemi için;
(Münafıklık alameti üçtür: Yalan söylemek, vaadini yani verilen sözü yerine getirmemek, emanete hıyanet etmek) buyurarak, verilen sözü yerine getirmeyenin münafık olacağını bildirmişlerdir. İslâm âlimleri bu hadîs-i şerifi açıklarken;
“Eğer bir kimse, vaadinde durmaya gücü yetmezse, o zaman münafık olmaz” buyurmuşlardır. Zira başka bir hadîs-i şerifte;
(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz) buyurulmuştur. Ayrıca Peygamber efendimiz bir başka zaman da;
(Dört şey münafıklık alametidir; Emanet olunana hıyanet etmek, yalan söylemek, vaadini bozmak ve ahdine gadr etmek ve mahkemede doğruyu söylememek) buyurmuşlardır.
Herhangi bir konuda söz verildiği zaman, söz verilen şeyin muhakkak yerine getirilmesi gerekmektedir. Eğer yerine getirmede güçlük çekilecekse veya yerine getirmek mümkün değilse, yapacağım diyerek söz vermek uygun değildir. Tabii söz verildiği hâlde, elde olmayan sebepler yüzünden verilen söz yerine getirilmemiş ise, bu hâl günah olmaz. Fakat hiçbir sebep, mani yokken verilen sözü yerine getirmemek, münafıklık alametidir buyurulmuştur. Peygamber efendimiz, buluşmak üzere söz verdikleri zamanda, bizzat geldikleri gibi, aradan üç gün geçmesine rağmen yine o söz verilen yere, aynı saatlerde uğramışlar ve bir şey vadedildiği zaman muhakkak yerine getirilmesi hususunun çok önemli olduğunu bu şekilde yaşayarak göstermişlerdir.
Bu sebeple, ümmeti olmakla şereflendiğimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimizin mübarek sözlerine, nasihatlerine kulak vermemiz, güzel hâllerini kendimize ölçü almamız ve imkânımız nispetinde de bu yolda sebat etmemiz, gayretli olmamız lazım gelmektedir.
|
|
|
| Apaçık Bir Zafere Doğru |
|
Yazar: RasitTunca - 10-31-2018, 07:49 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Zeyd b. Hârise´nin Cüzamları Te´dib İçin Hısma´ya Gönderilişi
Seferin Tarihi, Mevkii ve Sebebi
Hısmâ seferi, Hicretin 7. yılı başlarında vuku bulmuştur.[1]
Hısmâ; Şam toprağında bir kırdır. Vâdi´l-kurâ´ya iki gecelik uzaklıktadır. Cüzamların konak yeridir.[2]
Peygamberimiz Aleyhisselamın elçisi Dıhye b. Halife Kayser Herakliyus´un yanından Medine´ye dönerken, Hısma´ya geldiği sırada, Cüzamlardan Huneyd ve Huneyd´in oğlu ile daha bazı adamlar, önünü keserek Kayser´in vermiş olduğu birçok kıymetli hediyeleri soymuşlar, Medine´ye ancak üzerindeki eski elbise ile gelebilmişti.[3]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. H ârise´yi, 500 kişilik askerî birte´dib birliğinin başında Cüzamlara yolladı.
Dıhye b. Halifeyi de Zeyd b. Hârise´nin yanına kattı.
Benî Uzrelerden bir adam da, kılavuz olarak yanlarına katıldı.[4]
Zeyd b. Harise ve askerleri, kılavuzlarıyla birlikte, geceleri yürüyorlar, gündüzleri gizleniyorlardı.[5]
İslâm mücahidi erinin Cüzamların yurtlarına geldikleri sırada, Cüzamların ileri gelenlerinden Rifâa b. Zeyd Müslüman olup Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubu ile kavminin yanına dönmüş, Cüzamlardan bütün Gatafanlarve Vâillerile Selaman ve Sa´d-ı Hüzeymlerden ve Behralardan birçok kişilerde, Harretü´r-Reclâ´ya gelip konmuşlardı.
Rifâa b.Zeyd de, Benî Dubayblardan bazı kişilerle birlikte Kurâ-i Rebbe´de, öteki Benî Dubayblar ise Harre nahiyesinin Medan vadisinde bulunuyorlardı.
Zeyd b. Hârise´nin gelip saldıracağından hiçbirinin haberi yoktu.
Kılavuz, İslâm mücahidlerini Harre´nin Evlac tarafından getirmişti.[6] İslâm mücahidleri, sabahleyin, Huneyd ve oğlunun konak yerine ve onların yanında bulunanlara ansızın baskın yaptılar.
Huneyd ile oğlu öldürüldü.
Benî Ahnef veya Ecneflerden de iki kişi öldü.[7]
1000 deve ile 5000 davar iğtinam edildi.[8]
Rifâa b. Zeyd´in cemaatinden, Benî Dubayblardan yeni Müslüman olmuş bulunan bazı kişiler, Huneyd ile oğlunun Dıhye b. Halifeyi soyduklarını haber alır almaz toplanmış, onların üzerlerine yürüyüp çarpışmış, yağmaladıkları şeyleri-Dıhye´ye teslim etmek üzere-ellerinden kurtarmış bulunuyorlardı.[9]
Dubayb Oğulları Temsilcisinin Zeyd b. Hârise ile Konuşması
Dubayb oğulları, İslâm mücahidlerinin Medan çölünde bulunduklarını öğrenince, onlardan Hassan (Vâkıdî´ye göre Hıbbas) b. Melle Süveyd b. Zeyd´in Acace adındaki atına, Üneyf b. Melle ise Melle´nin Rıgal adındaki atına, Ebu Zeyd b. Amr da Şemr adlı kendi atına binip gittiler.
Bunlar İslâm mücahidlerine yaklaşınca, Ebu Zeyd´le Hassan, Üneyf b. Melleye:
"Sen bizden ayrıl, dönüp git! Çünkü, biz senin dilinden korkuyoruz!" dediler, onun üzerine dikildiler ve atının üzerinden ayrılmadıkça, yanından uzaklaşmadılar.
Üneyf ise:
"Ben de, iki atlının yaya yürüyücüsü olurum!" diyerek arkalarından koştu ve yetişti. Ona:
"Sen bizimle gel, ama şimdiye kadar yapageldiğin şeyleri bugün sakın yapma! Biz konuşurken, sen dilini tut! Bugün bize bir uğursuzluk getirme!" dediler.
İçlerinden, yalnız Hassan b. Melle´nin konuşmasını kararlaştırdılar. Bunlar, Cahiliye çağında aralarında bazı kelimelerle (parolalarla) birbirlerini tanırlardı. "Kavedî" dedikleri de, olurdu.[10]
Herhangi bir kimse kendilerine kılıçla vurmak istediği zaman "Bûrî" veya "Sûrî" parolasını kullanırlardı.[11]
Temsilciler İslâm mücahidlerinin yanlarına doğru varırlarken, onlar da bunlara doğru gelmeye başladılar.
Hassan, İslâm mücahidlerine:
"Biz, Müslüman bir cemaatiz!" dedi.
Siyah bir at üzerinde Müslümanların yanına götürülen, varan ilk kişi o oldu.
Üneyf:
"Bûrî"[12] veya "Kavedî" dedi.[13]
Hassan, ona:
"Sabırlı ol!" dedikten sonra, Zeyd b. Hârise´nin yanına kadar varıp durdu.
Zeyd b. Harise:
"Öyleyse, Ümmü´l-Kitâbı [Fatiha sûresini] okuyunuz bakayım " dedi.
Hassan Fatiha sûresini okuyunca, Zeyd b. Harise:
"Askerlere sesleniniz ki; Yüce Allah, şu kavmin içinden çıkıp geldikleri yeri bize haram ve dokunulmaz kılmıştır. Ahdini bozan, bundan müstesnadır!" dedi.[14]
Zeyd b. Harise, onlardan yalnız birisini Fatiha sûresinden imtihan etti, başka birşey yapmadı.[15]
Zeyd b. Harise esirleri Dubayb oğullarına iade etmek istediği zaman, arkadaşlarından bazıları, onların işlerinde karışıklık bulunduğunu haber verdiler.
Bunun üzerine, Zeyd b. Harise iade işini bir müddet için geri bıraktı ve:
"Onlar hakkında, Allah hüküm verecektir!" dedi.[16]
Hassan b. Melle´nin kızkardeşi de esirler arasında idi.
Zeyd b. Harise, Hassan b. Melle´ye:
"Al, götür onu!" dedi.
Ümmü´l-Fezer ed-Dulaiye, Hassan b. Melle´ye:
"Kızlarınızı götürüyorsunuz da, analarınızı mı bırakıyorsunuz !" dedi.
Hasib oğullarından birisi de:
"Onlar Dubayb oğullarındandır. Her zaman, onların dilleri büyülüdür!" diye mırıldandı.
Mücahidlerden bazısı bunu işitip Zeyd b. Hâriseye haber verdiler.
Bunun üzerine, Zeyd b. Harise emretti, Hassân´ın kızkardeşinin elindeki bağ çözüldü.
Zeyd, Hassân´a:
"Yüce Allah şu amcanın kızları hakkında hükmünü verinceye kadar, sen de onlarla birlikte burada otur!" dedi.
Elçiler dönmek istediler.
İslâm askerleri, onların gelmiş oldukları vadilerine inip gitmelerine engel oldular.
Onlar da ev halklarının yanında akşamladılar.[17]
Dubayb oğulları temsilcileri, Zeyd b. Harise ile arkadaşlarını gözetlemeye başladılar; ve onların uyuduklarını anlayınca,[18] gecenin bir kısmını geçirdikten sonra, hayvanlarına binip Rifâa b. Zeyd´in yanına vardılar.
Ebu Zeyd b. Amr,
Ebu Şemmas b. Amr,
Süveyd b. Zeyd,
Ba´ce b. Zeyd,
Berza´ b. Zeyd,
Muharribe b. Adiyy,
Üneyf b. Melle,
Hassan b. Melle, Leylâ Harresi kuyusunun üzerindeki Kurâ-i Rebbe´de Rifâa b. Zeyd´in yanında sabahladılar.[19]
Sabahleyin, Hassan b. Melle, Rifâa b. Zeyd´e:
"Sen oturup keçi sütü içmeyi düşünüyorsun! Cüzam kadınları ise, baskın yapılıp esir edilmiş bulunuyorlar!
Halbuki, senin elinde, Peygamberden getirmiş olduğun mektup da var!" dedi.[20]
Başlarına geleni ona haber verdi.[21]
Rifâa b. Zeyd, devesinin getirilmesini istedi, sıçrayıp onun üzerine bindi.
Baskın sırasında Hasiblerden öldürülmüş olanın kardeşi Ümeyye b. Zafere de yanlarında olduğu halde, üç gecede Medineye yetiştiler.
Rifâa b. Zeyd´le arkadaşları Mescide kadarvardılar.
Müslümanlardan birisi, onlara bakıp:
"Develerinizi ıhdırmayınız!" deyince, temsilcilerin elleri yanlarına düştü. Hayvanlarından indiler, hayvanlarını ıhdırmayıp ayakta durdurdular.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onları görünce:
"Halkın arka tarafına geliniz!" diye eliyle işaret buyurdu.
Rifâa b. Zeyd, söze başlamak istediği sırada, halktan birisi ayağa kalkıp:
"Yâ Rasûlallah! Bunlar, insanı ücretsiz olarak zorla çalıştıran bir kavimdir!" dedi.
Rifâa b. Zeyd, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Allah seni rahmetiyle esirgesin! Sen o gün bize hayırdan başkasını vermemiştin!" dedikten sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendisi için yazdırmış olduğu yazıyı Peygamberimiz Aleyhisselam m önüne koydu ve:
"Yâ Rasûlallah! Önündeki, Rifâa b. Zeyd´e daha önce yazıp [yazdırıp] vermiş olduğun yazıdır.
Ona sonradan yapılan vefasızlık da ortadadır!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Oku onu ey oğul! Dileğini de açıkla!" buyurdu.
Rifâa b. Zeyd yazıyı okuduğu zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam ondan haberi sordu.[22]
Temsilciler, Zeyd b. Hârise´nin yaptığını, Peygamberimiz Aleyhisselama anlattılar.[23]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ya öldürülmüş olanları ne yaparım " buyurdu[24] ve bunu üç kere tekrarladı..
Rifâa b. Zeyd:
"Yâ Rasûlallah! Sen daha iyi bilirsin: Sen kendine helâl olanı haram kılma! Kendine haram olanı da helâl kılma![25]
Sen bizim için de, helâl olanı haram kılma! Haram olanı da bize helâl kılma!" dedi.[26]
Temsilcilerden Ebu Zeyd b. Amr:
"Yâ Rasûlallah! Sen, bizden sağ olanlan salıver! Öldürülmüş olanlara gelince; onlar şuracıkta ayaklarımın altında kalıversin gitsin! Onlardan dolayı hiçbir hak istenilmesin!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ebu Zeyd doğru söyledi!" buyurdu.[27]
Temsilciler:
"Yâ Rasûlallah! Zeyd b. Hâriseye bizimle birlikte bir adam gönder de, o, ailelerimizin ve mallarımızın arasından çekilsin!" dediler.[28]
Hz. Ali´nin Zeyd b. Hârise´ye Gönderilişi
Cüzam temsilcilerinin istekleri üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali´ye:
"Haydi, yâ Ali! Bin de, onlarla birlikte git!" buyurdu.
Hz. Ali:
"Yâ Rasûlallah! Zeyd bana boyun eğmez!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Al şu kılıcımı!" buyurdu ve kılıcını Hz. Ali´ye verdi.[29]
Hz. Ali:
"Yâ Rasûlallah! Benim üzerine bineceğim bir hayvanım da yok!" dedi.
Temsilciler:
"İşte sana deve!" dediler.
Hz. Ali, temsilcilerden birisinin devesine bindi ve birlikte yola koyuldular.[30] Yolda, Zeyd b. Harise tarafından Ebi Vebr´in Şemr adındaki hayvanına bindirilip Peygamberimiz Aleyhisselama gönderilmiş olan elçi[31] Râfi´ b. Mıkyes´e rastladılar.[32]
Cüzam temsilcileri, Râfi´i devenin üzerinden indirdiler.
Râfi´:
"Yâ Ali! Ya benim halim ne olacak Ben neye bineceğim " dedi.
Hz. Ali:
"O, onların malıdır. Onu görünce, tanıdılar ve aldılar" dedi.[33]
Râfi´i terkisine aldı.[34] Gittiler, Fahleteyn çölünde Zeyd b. Harise ile askerlerine kavuştular.[35]
Hz. Ali, Zeyd b. Hârise´ye:
"Resûlullah Aleyhisselam, şu kavme, elinde bulunan esirlerin ve malların hepsini iade etmeni sana emrediyor!" dedi.
Zeyd b. Harise:
"Resûlullah Aleyhisselam tarafından geldiğine bir alâmet, bir işaret var mıdır " diye sordu.
Hz. Ali:
"Bu kılıcıdır!" dedi.
Zeyd b. Harise, Peygamberimiz Aleyhisselamın kılıcını görünce, tanıdı.
Hemen hayvanından inip askerlere seslendi:
Askerler kendisinin yanında toplanınca, onlara:
"Kimin elinde esirlerden veya maldan ne varsa, onu hemen Resûlullah Aleyhisselamın şu elçisine iade etsin!" dedi.[36]
Herkes, Cüzamlardan almış oldukları herşeyi geri verdiler.[37]
Sihir ve Kehanetin Mânâları, Çeşitleri, Tarihçeleri; ve Yahudi Sihirbazı Lebid´in Peygamberimiz
Aleyhisselamı Sihirle Öldürmeye Kalkışı
Sihrin Çeşitli Mânâları
Sihir sözü, Araplarca, birşeyi yönünden çekip çevirmek, değiştirmek yerine de kullanılır.[38]
Sihir, lügatta, sebebi gizli ve ince olan şeye; şeriat teriminde de, sebebi gizli olan ve aslına uymayan, gözbağcılık, düzenbazlık, oyunculuk biçimindeki şeylere denir.[39]
Sihir, kötü kişilerde görülen, itiraz ve reddedilmesi güç olmayan olağanüstü işler diye de tarif edilir.[40]
Sihrin Türkçe´de karşılığı, büyü ve cadılıktır.
Sihir, aslında, insanın ciğerine vurarak sersemletmek mânâsına masdar olup; sonradan, cadılıkta kullanıl mıştır.[41]
Sihrin üç türlü mânâsı vardır:
1- Aslı ve hakikati olmayan zihnî hayallemeler, kuruntular, düzen ve oyunlardır ki; hokkabazların el çabukluğuyla gözlerden kaçırmak ve koğucuların da yaldızlı sözlerle kulakları avutmak suretiyle yaptıkları şeyler sihrin birinci bölümündendir.
Yüce Allah, bu çeşit sihir ve sihirbazlar hakkında: "...Halkın gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar."[42]
"Onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden, kendisine, gerçekten koşuyormuş hayalini verdi" buyurmuştur.[43]
O zaman, imansızlar Mûsâ Aleyhisselamı da böyle bir sihirbaz sandıkları için, ona: "Ey sihirbaz! Bizim için Rabbine dua et!" diye[44] hitap etmişlerdi.
2- Sihrin ikinci mânâsı; herhangi bir suretle yaklaşıp şeytanın yardımını sağlam aktır ki, Yüce Allah, bu hususta da:
"Şeytanın, kimlerin üzerine indiğini size haber vereyim mi Onlar her günahkâr yalancının üzerine inerier.[45] Fakat, o şeytanlar, kâfirlerdir ki, insanlara sihri (büyüyü) öğretiyorlardı"[46] buyurmuştur.[47]
Sihrin bu çeşidi, ikinci çeşit olarak hayırlı ve mü´min olan cinlerle kâfir şeytan olan cinlerden yardım biçiminde gösterilmiştir.[48]
3- Suret ve tabiatların değiştirilmesine güç yetirilebileceğine ve meselâ bir insanın merkep yapılabileceğine inanılan şeydir ki, bu çeşit sihrin ilim adamları katında aslı ve hakikati yoktur.[49]
Böyle olmakla beraber, sihrin insanlar üzerinde etkili olduğu ve sinirlenen, büyülenen kişinin boş yere kendisini eşek sanarak eşeklenmeye yeltendiği de görülür.[50]
İbn Haldun da, bu hususta şu bilgiyi verir
"Sihir ve tılsım bir ilim olup, insan ruhu bunlarla ya doğrudan doğruya, ya da dolayısıyla temel elemanlara tesir edebilir.
Doğrudan doğruya olanına sihir, dolayısıyla olanına tılsım denir.
İnsanlar ruhları itibarıyla bir cinsten iseler de taşıdıkları bazı özellikleri dolayısıyla sınıflara ayrılırlar ve her sınıf da ayrı bir özellik taşır.
İnsanlar üzerindeki tesirleri itibarıyla, sihirbazların ruhları üç gruba ayrılır:
1. İstediklerini doğrudan doğruya kalb ile etkilerler ki; filozofların sihir adını verdikleri budur.
2. Feleklerin tabiat ve mizaçlarından, yahut temel elemanlardan, ya da sayıların özelliklerinden birisiyle etki yaparlar ki; buna tılsım denir ve bu, tesir yönünden birinci gruptakine nisbetle çok zayıf ve düşük kalır.
3. Hariçte hiç aslı ve vücudu olmadığı halde, yapılan ruhî tesir ve telkinlerle birtakım suretler ve hay aller hissettirilir ki; filozoflar, buna da, gözbağcılık adını verirler.
Sihirbazların ruhlarındaki özellik, sair beşerî özellikler, kendilerinde yaratılıştan mevcut olup, bunun fiil alanına çıkması ya riyâzâtla, ya da şeytanlara itaat ve tapmakla olabilir.
Peygamberlere gelince; onların ruhlarında öyle bir özellik vardır ki, onlar bu özellikleriyle Allah´ı marifet ederler, Allah tarafından gelen meleklerle görüşür ve konuşurlar. Allah´ın izni ve yardımıyla birtakım mucize ve harikalar gösterirler."[51]
Sihrin Peygamberlik Sıfatları ve Vazifeleri Üzerinde Tesirinin Olmadığı
Sihir; peygamberlerin ne peygamberlik sıfatlarına, ne de peygamberlik vazifelerine tesir edemez.
Ancak, peygamberlerin birer insan olmaları itibarıyla, hastalanmaları nasıl tabiî ise, sihrin de kısa bir müddet için kendilerinin bazı dış organları üzerinde az çok bir sarsıntı yapabileceği, bir donukluk, durgunluk meydana getirebileceği mümkün görülmüştür.[52]
Sihrin Keramet ve Mucize ile İlgisinin Bulunmadığı
Sihir, fâsık, dinle ilgisi kesilmiş kimselerde görülür. Böyle olan kişilerde keramet zuhur etmez.
Sihirbaz, yapmak istediği şeyi oluşturuncaya kadar, hertürlü sözden ve işten yararlanmaya çalışır. Keramette ise, böyle şeylere gerek ve ihtiyaç duyulmaz. Keramet, ancak şeriata son derecede bağlı, dince tehlikeli sayılan tutum ve davranışlardan son derecede çekingen olan Allah dostlarından, kendiliğinden zuhur eder.
Mucizeye gelince; peygamberlerin, peygamberliklerini isbatlamak üzere Allah´ın izniyle gösterip inkarcılara meydan okudukları birtakım olağanüstü işlerdir ki, bu vasıflarıyla kerametten de ayrılırlar ve üstünlük taşırlar.[53]
Sihrin İslâm´da Yasaklığı
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir gün:
"İnsanı helâka sürükleyen yedi şeyden çekininiz!" buyurmuştu.
"Yâ Rasûlallan! Nedir bu tehlikeli şeyler " diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"1. Allah´a şerik koşmak,
2. Sihir yapmak,
3. Allah´ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmek,
4. Ribâ (faiz) yemek,
5. Yetim malı yemek,
6. Savaş meydanında dönüp kaçmak,
7. Zinadan korunan, böyle birşey hatırından bile geçmeyen Müslüman kadınlarına zina isnad etmek!" buyurdu.[54]
Yine Peygamberimiz Aleyhisselamın buyurduklarına göre:
"Birşeye düğüm vurup efsun yapan kişi sihir yapmış; sihir yapan da küfre sapmış (büyük bir günah işlemiş) olur!"[55]
"Muhabbet vesaire için efsun yapmak, iplik okumak veya nüsha yazmak suretiyle sihir yapmak, şirk-tir!"[56]
"Kim bir sihirbaza veya kâhine veya yıldızlara bakıp gaibden haber veren kimseye gider, ondan birşeyler sorar ve onun söylediklerini de doğrularsa, Muhammed Aleyhisselama indirilmiş olanı inkâr etmiş olur!"[57]
"Sihre inanan kişi, Cennete giremez!"[58]
Sihrin ve Sihirbazlığın Tarihçesi
Sihir ve sihirbazlık, öteden beri, birçok milletlerde; Araplarda, Rumlarda, Hintlilerde, Acemlerde (İranlılarda),[59] Mısırlılarda.. görülegelen tarihî bir vâkıadır.[60]
Nuh Aleyhisselamın torunu Erfahşed´in oğlu Kaynan, sihirbazdı.[61]
Dahhâk b. Ulvan b. Amlîk b. Âd, Babile taraflarına vanp orada yerleştikten sonra Babil´i kurmuş, etrafta ne kadar sihirbaz varsa hepsini Babil´de toplamış, sihri öğrenmiş ve hatta sihirbazlıkta önder olmuştu.[62]
Dahhâktan sonra, Babil´de Nemrud (Nümrud) b. Ken´an (Feridun) hüküm sürdü. Kendisi, hey´et ilmine vâkıftı. Her taraftaki hey´et bilginlerini Babil´de topladı. İbrahim Aleyhisselamı ateşe atan, bu idi.[63]
Musa Aleyhisselamın karşısına 72 sihirbaz çıkarılmıştı. Bunların 70´i İsrail oğullarındandı, ikisi de Farslı idi.[64]
İsrail oğullarından olan sihirbazlar, Musa Aleyhisselamın mucizesi karşısında Müslüman olmuşlar ve Firavun tarafından astırılmışlardı.[65] Farslı olan sihirbazlar ise, Müslüman olmamışlar ve kaçmışlardı.[66]
Süleyman Aleyhisselamın devrinde de, sihirbazlık çok yaygındı. Süleyman Aleyhisselam, bu hususta yazılan kitapları toplattırıp bir sandık içinde, kürsüsünün altına gömdürmüştü.
Süleyman Aleyhisselamdan sonra, bu kitaplar ortaya çıkarılarak:
"Bu, Allah´ın Süleyman´a indirdiği, onun da halktan esirgediği, gizlediği ilimdir!" dediler ve onu din edindiler.
Yahudiler arasında sihirbazlık sürdü gitti.[67]
Sihirbazlıkla kâhinlik arasında sıkı bir münasebet vardı.
Musa Aleyhisselamın karşısına çıkarılan sihirbazlar, Mısır başkâhinleri idi.[68]
İsa Aleyhisselamın devrinde de birçok başkâhinin bulunduğu ve hatta İsa Aleyhisselamın asılmasını en başta onların istedikleri ve bu hususta en çok direnenin de kâhin-i âzam olduğu görülür.[69]
Kehânet ve Çeşitleri
Kehânet; gaibden haber vermek, falcılık, bakıcılık etmek demektir.
Kişinin işlerini gözeten, yöneten kimseye de, kethüda mânâsına olarak, kâhin denilir.[70]
Kâhin; gelecek zamanda olacak şeylerden haber veren ve kâinatın sırlarına, gayb ilmine vâkıf olduğunu iddia eden kimse demektir.[71]
Kâhinler; kendilerinin cinlerden tabileri bulunduğunu, onların görünüp kendilerine haberler getirdiklerini söylerlerdi.
Kâhine arrâf ve müneccim de denilir.
Araplar, her ilim sahibine müneccim, tabibe de kâhin ismini verirlerdi.
Arrâflar sözün gelişinden, işten, halden soruşturup birşeyler anlarlar; bununla da, herşeye vâkıf olduklarını, çalınmış şeyleri, yitiklerin yerlerini vesâireyi bildiklerini iddia ederlerdi.
Medine Yahudilerinden Kurayza ve Nadir kabilelerine de, kitab sahibi, anlayış ve bilgi sahibi oldukları için "Kâhinân=iki kâhin kabile" denirdi.[72]
Önceleri, cinler, şeytanlar göklere çıkmaktan men edilmedikleri için, göklerin ses dinleme yerlerine sinerek, yeryüzünde vuku bulacak ölüm, yağmur... gibi hadiseler hakkında meleklerin kelamlarından işitebildiklerini gelip kâhinlere haber verirler, onlar da bunları birtakım yalan dolanlarla doldurulmuş olarak halka söylerlerdi.[73]
Peygamberimiz Aleyhisselamın peygamber olarak gönderilmesi üzerine, cinler ve şeytanlar, göklere çıkmaktan, haber hırsızlığından men edildiler.[74]
Kehânetin Tarihçesi
Kehânetin tarihi de, Tûfan´dan çok öncelerine çıkar.
Nuh Aleyhisselamın devrinde kâhinlik çok yaygındı. Nuh Aleyhisselama muarız olan kral, çevre halkına yazı yazarak, tapılmakta olan putlardan başka ilahlar olduğunu bilip bilmediklerini sormuştu.[75] Nuh Aleyhisselamın öldürülmesini emreden de, o zamanın kâhini idi.[76]
İdris Aleyhisselamın öldüğünü ortalığa yayan ilk kâhin de, şeytandı.[77]
Kâhinlerin en büyükleri, Mısır´da bulunuyordu.
Kâhinlerin kehânetleri, yıldızlar üzerine idi. Kâhinler; bütün ilimlerin kendilerine yıldızlardan geldiğini ve gayb haberlerinin onlar tarafından verildiğini, tabiat sırlarının onlar tarafından öğretildiğini, bütün gizli ilimlerin onlar tarafından gösterildiğini iddia ederlerdi.
Kâhinler; türlü türlü tılsımlar düzerler, konuşur heykeller yaparlar, yürür sureti er çizerler, yüksek yüksek binalar çatarlar, tıp ilimlerini taşların üzerine kazırlar, düşmanları yurtlarından men edecek birtakım şaşılacak şeyler yaparlardı.
Kâhinlerin Mısır´da 85 şehri olup, bunlardan 45´i yeraltında, 4O´ı da yerüstünde idi. Her şehirde kâhinlerden bir başkan bulunmakta, kâhinlerin sayıları da binleri aşmakta idi.
Kâhinler; kâinatı yönettiğine inandıkları 7 yıldızdan birine yedi yıl taparlar ve Mahir adını alırlardı.
Mahir, yedi yıldızdan her birine yedişer yıl taptıktan sonra, Kaaatır diye anılırdı.
Kaaatırlık mertebesine erişen kâhin, kral ile oturur kalkardı.
Kral; kaaatırın görüşü ve reyi ile hükmeder, onu görünce ayağa kalkar, ona saygı gösterirdi.
Kaaatır, her gün, kralın yanında bulunmak üzere; giyinip kuşandıktan sonra, gider, kralın yanına otururdu.
Sonra, diğer kâhinler de, sanat ve hüner sahipleriyle birlikte içeri girerler ve kaaatırın hizasında dururlardı.
Kâhinlerden her biri, bir yıldıza hizmet eder ve Arapların Abduşşems diye ad taktıkları gibi, bunlara da Yıldız Kulu mânâsına gelen Abdulkevkeb adı verilirdi.
Kaaatır, mahir adını taşıyan kâhinlerden birine:
"Sahibin nerede " diye sorar, o da:
"Filan burçta, filan derecede, filan dakikada!" diye cevap verirdi.
Kaaatır, yıldızların bulundukları yeri öğreninceye kadar, hizasındaki mahirlere sorusunu tekrarladıktan sonra, krala döner ve:
"Kralın bugün şöyle şöyle yapması, şunu şunu yemesi, şu vakitte cinsel münasebette bulunması yararlı görünüyor ve bütün göreceği şeyler yararlı görünüyor!" derdi.
Kaaatırın önünde duran kâtip de, kaaatırın bütün söylediklerini yazardı.
Bundan sonra, kaaatır sanat ve hüner sahiplerine döner; birer birer, onlara:
"Sen taş üzerine şöyle bir sureti şöylece çiz!" derdi.
Sanat sahipleri Dârü´l-Hikme merasimine gittikleri zaman da, o gün yapmaları yararlı olacak işler, kendilerinin önlerine konulurdu.
Kral da kaaatırın söylediklerine göre hareket ederdi.
Böyle, olan biten bütün şeyler, o gün, bir sahifeye kaydedilir, sahife dürülüp bükülür, kralın mahzenine konulurdu.[78]
Tûfan´dan sonra, Mısır´da bir müddet Nuh Aleyhisselamın dini üzere kalındı. Kâhin adı ayıp sayıldı. Bunun yerine, buyruklarına karşı gelinmez mânâsına olarak hâkim adı taşındı.[79]
Araplanda ilk kâhin de, Şıkk b. Huveyl, b. İrem, b. Sam, b. Nuh idi.[80]
Arap kâhinleri arasında Satîh, erişilemeyecek bir dereceye erişmiş, kendisine "Kâhinler Kâhini" diye ad verilmişti.
Satîh gaibden haber verir, şaşılacak şeyler anlatırdı.[81]
Yemen kralı Rebia b. Nasr, bir rüya görmüş, ondan ürkmüştü.
Ülkesinde ne kadar kâhin, sihirbaz, falcı ve müneccim varsa, hepsini yanına toplamış ve onlara:
"Ben bir rüya gördüm, ondan ürktüm. Bunun yorumunu bana bildiriniz " demişti.
Onlar:
"Rüyanı bize anlat da, sana yorumunu bildirelim " dediler.
Kral:
"Ben rüyamı size anlatırsam, bildireceğiniz yorumun doğruluğuna emin ve mutmain olamam.
Rüyamı anlatmadan onu bilemeyen kimse, onun doğru yorumunu da bilemez!" dedi.
İçlerinden birisi:
"Eğer kral böylesini istiyorsa, Satîh´a haber salsın!
Çünkü, ondan daha bilgili kimse yoktur![82] Bu hususta sözlerine inanılabilecek en bilgili kişi odur!" dedi.[83]
Satîh´ın muasın olan Şıkk b. Yeşkür de, Araplar arasında yetişen İkinci Şıkk idi.
Kendisi, Arapların hakîmlerindendi.[84]
Yahudiler Peygamberimiz Aleyhisselamı Ne Zaman ve Nasıl Sihirle Öldürmeye Kalkıştılar
Hicretin 7. yılında idi ki; Müslüman olduğunu açıkladığı halde münafıklıktan ayrılmayan ve sihirbazlıkta çok maharetli olan Yahudi Lebid b. A´sam´a, Yahudilerin elebaşıları:
"Ey Ebu´l-A´sam! Sen bizim en bilgili sihirbazımızsın!
Muhammed bizim erkeklerimizi ve kadınlarımızı sihirledi, büyüledi.
Biz ona karşı birşey yapamadık!
Sen onun bize neler yaptığını, dinimize nasıl aykırı davrandığını, bizden kimleri öldürdüğünü veya sürgün ettiğini gördün!
Biz, bütün yaptıklarına karşı onu sihirleyip cezalandırmak üzere seni tutuyor, görevlendiriyoruz!" dediler ve Peygamberimiz Aleyhisselama sihir yapması için de üç dinar (altın) verdiler.
Lebid b. A´sam, Peygamberimiz Aleyhisselamın tarağıyla başından taranmış saçlarını elde etmeye girişti.[85]
Yahudilerden bir genç; gelir gider, Peygamberimiz Aleyhisselamın işini tutardı.
Yahudiler, Peygamberimiz Aleyhisselamın saç ve sakal tarantısıyla bazı tarak dişlerini elde edinceye kadar bu gencin üzerine düştüler.[86]
Yahudi genci, Peygamberimiz Aleyhisselamın saç tarantısıyla tarak dişlerini alıp Yahudilere verdi.[87]
Lebid b. A´sam, istediğini ele geçirince, ona birtakım düğümler dövdü ve üfledi.
Bu düğümlenmiş ve üflenmiş saç tarantılarını, erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığının içine koydu. Sonra, onu götürüp kuyunun içindeki basamak taşının altına yerleştirdi.[88]
Bu kuyu, Zurayk oğullarına aitti.[89]
Lebid b. Asam sihir yaptıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam hastalandı.[90] Başının saçları dökülmeye başladı.[91] Peygamberimiz Aleyhisselam, yapmadığı bir işi yapmış;[92] zevcesine yaklaşmadığı halde, yaklaşmış gibi sanır oldu![93] Peygamberimiz Aleyhisselamın gözlerinin feri de azaldı.
Ashab-ı Kiram, hastalığını yoklamaya geldiler.[94]
Hastalığı günlerce sürdü.[95] Yemekten içmekten., kaldı.[96]
Peygamberimiz Aleyhisselam hastalanınca, Lebid b. A´sam´ın kızkardeşlerinden birisi, Hz. Âişe´nin yanına gelmişti.
Kadın, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalandığını öğrenince, dönüp bunu kızkardeşlerine ve Lebid´e haber verdi.
Onlardan birisi:
"Eğer o gerçekten peygamberse, kendisine bu iş haber verilir. Aksi takdirde, bu sihir kendisine nereden gösterilir En sonunda, aklı başından gider. Böylece de, kavmimiz ve dindaşlarımız, umduklarına ermiş olur!" dedi.
A´sam´ın kızları, Lebid´den daha sihirbaz, daha beter idiler.
Yüce Allah, Peygamberine yapılan sihrin kim tarafından ve nasıl yapıldığını ve konulan yerini gös-terdi.[97]
Hz. Âişe derki:
"Nihayet, Resûlullah Aleyhisselam, günün birinde tekrar tekrar dua etti. Sonra da, bana:
´Ey Âişe! Yapmış olduğum duamı Allah´ın kabul buyurduğunu biliyor musun Bana meleklerden iki melek geldi[98] Onlardan birisi:
´Sihirlenmiştir!´ dedi.
Biri, öbürüne:
´Kim sihir yapmış ona ´ diye sordu.
Öbürü:
´Lebid b. A´sam!´ dedi.
Biri, öbürüne:
´Sihir ne ile yapılmıştır 1 diye sordu.
Öbürü:
´Erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı, tarak, saç sakal tarantısıyla!´ dedi.
Biri, öbürüne:
´Nerededir o ´ diye sordu.
Öbürü:
´Zervan kuyusunda,[99] basamak taşının altındadır!´ dedi.
Biri, öbürüne:
´Onun şifa bulması ne iledir ´ diye sordu.
Öbürü:
´Kuyu suyunun tamamıyla çekilip içindeki basamak taşının kaldırılması ve altındaki kurumuş erkek hurma çiçeği kapçığının çıkarılması suretiyledir!´ dedi.
Bundan sonra, melekler havalanıp gittiler."[100]
Yapılan Sihrin Zervan Kuyusundan Çıkarılışı ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Kurtuluşu
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali ile Ammar b. Yâsir´i çağırdı. Meleklerden işittiği şeyleri onlara beyan ve Zervan kuyusuna hemen gitmelerini emir buyurunca, Hz. Ali ile Ammar b. Yâsir, Zervan kuyusuna gittiler. Kuyunun suyu kınaya boyanmış,[101] kuyunun başındaki hurma ağaçlarının başları da, şeytan başları gibi idi.[102]
Hz. Ali ile Ammar b. Yâsir, kuyunun suyunu çekip boşalttılar, içindeki basamak taşını kaldırdılar.
Taşın altındaki hurma çiçeği kapçığı.[103] Peygamberimiz Aleyhisselamın tarağı, başının saç tarantısı, üzerine iğneler saplanmış mumdan bir heykeli, yine üzerine onbir düğüm vurulmuş ve iğneler saplanmış bir yay kirişi bulunup çıkarıldı .[104]
Yay kirişi üzerindeki düğümleri çözmeye güç yetirilemedi.[105]
Cebrail Aleyhisselam gelip Felak ve Nâs sûrelerinin âyetlerini okudukça, düğümler çözülmeye başladı!
Peygamberimiz Aleyhisselam, her düğüm çözüldükçe, önce elem, sonra rahatlık duymakta idi.[106]
En son düğüm çözüldüğü zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, diz bağından boşanmış, kurtulmuş gibi açılıverdi.[107]
Yemek yemeye, su içmeye başladı.[108]
Zervan Kuyusunun Kapatılışı ve Lebid b. A´sam´ın Sorguya Çekilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, emredip Zervan kuyusunu kapattırdı.[109] Lebid b. A´sam´a haber gönderdi ve:
"Allah bana senin yaptığın sihri haber verdi ve yerini de gösterdi. Sen bunu ne için yaptın " diye sordu.
Lebid:
"Dinar (altın) sevgisinden dolayı!" dedi.[110]
Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Yâ Rasûlallan! Onu öldürsen!" denildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onun sonunda göreceği ilahî azab, daha şiddetlidir!" buyurdu.[111]
Bir daha onun ne yüzünü gördü, ne de bu suçunu anıp başına kaktı.[112]
Hayatına kasdetmiş olan Zurayk oğulları Yahudilerinden hiç kimseyi öldürmedi.[113]
Eban b. Saîd b. Âs´ın Müslüman Oluşu
Eban b. Said´in Kimliği
Eban b. Saîd b.Âs´ın soyu, Peygamberimiz Aleyhisselamın soyu ile Abdi Menaf´ta birleşir.[114]
Eban´ın babası Ebu Uhayha Saîd b. Âs, Kureyş müşriklerinin ulularındandı. Ebu Uhayha´nın oğullarından Halid ile Amr, ilk sıralarda Müslüman olmuşlardı.[115]
Eban, Ebu Cehil´in halasının oğlu idi.[116] Ebu Cehil gibi, o da, Peygamberimiz Aleyhisselamın azılı düşmanlarındandı.[117]
Kardeşleri Halid´le Amr Müslüman oldukları zaman, onları, söylediği bir şiirle kınamıştı.[118]
Eban´ın Müslüman Oluşunun Sebebi
Eban b. Saîd, Hudeybiye seferinden önce, ticaret için Şam´a gitmiş, orada bir Hıristiyan papazla karşılaşmıştı.
Eban, ona:
"Ben Kureyş kabilesinden bir adamım. İçimizden bir adam çıktı. Kendisinin Resûlullah olduğunu; Musa ve İsa gibi, kendisini de Allah´ın peygamber olarak gönderdiğini iddia ediyor! Sen buna ne dersin " diyerek Peygamberimiz Aleyhisselam hakkındaki görüşünü sorunca, papaz:
"O adamınızın adı nedir " diye sordu.
Eban:
"Muhammedi" dedi.
Papaz:
"Ben onu sana tarif edeyim!" diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın şekil ve şemailini (fizikî yapısını),yaşını, babasını, dedesini, soyunu anlattı.
Eban:
"O da, aynen böyledir!" dedi.
Papaz:
"Öyleyse, vallahi, o, önce Araplara, sonra da bütün yeryüzüne galip ve hakim olacaktır! Sen o salih zâta benden selam söyle!" dedi.
Eban, Mekke´ye döndüğü zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam ve ashabı hakkında, bizatihî, birşey söylemeden soruşturmalar yaptı. Aldığı bilgiler, papazın söylediği gibi idi.
Eban; Peygamberimiz Aleyhisselamın H udeybiye´den dönüşünden sonra, Hudeybiye musâlahasıy-la Hayber seferi arasında, yani Hicretin 6. yılının sonu ile 7. yılı arasında Müslüman oldu ve Müslümanlığını güzel amellerle güzelleştirdi.[119]
Allah ondan razı olsun![120]
Haccac b. Ilâtu´s-Sülemî´nin Müslüman Oluşu
Haccac´ın Kimliği ve Müslüman Oluşunun Sebebi
Haccac, Süleym oğulları kabilesindendi.[121] Kendisi çok zengindi. Süleym oğulları yurdundaki altın madenleri ona aitti.[122]
Haccac; Süleym oğulları kabilesinden bazı kimselerle birlikte, hayvanlarına binip Mekke´ye doğru yola çıkmışlardı.
Korkunç bir vadide bulundukları sırada, gece karanlığı basınca, orada oturakaldılar, yollarına devam edemediler.
Arkadaşları, Haccac´a:
"Ey Ebu Kilâb! Kalk da, kendin ve arkadaşların için bir eman ve selamet çaresine bak!" dediler.
Haccac, ayağa kalkıp arkadaşlarını korumak üzere, onların çevresinde dolaşmaya ve:
"Selametle dönünceye kadar, kendim ve arkadaşlarım ve binitlerimiz için şu vadideki her cinnîden Tanrı´ya sığınırım!" demeye başladı.
O sırada, birisinin:
"Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse, haydi, geçip gidiniz! Allah´ın bahşedeceği bir kudretle olmadıkça, asla geçip gidemezsiniz!"[123] (Rahman: 33) diyerek seslendiğini işitti.
Haccac, Mekke´ye varınca, Kureyş müşriklerinin toplandıkları bir mecliste, bunu onlara haber verdi.
Kureyş müşrikleri:
"Vallahi, ey Ebu Kilâb! Sen dinden çıktın, sapıttın.
Muhammed de, bu sözün kendisine vahyedildiğini söylüyordu" dediler.
Haccac:
"Vallahi, ben bu sözü kulaklarımla işitin isimdir! Bunu şu arkadaşlarım da işitm işlerdir" dedi.[124]
Haccac, Peygamberimiz Aleyhisselamın nerede olduğunu sordu.
"Medine´dedir" denildi.[125]
Haccac; Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber´de bulunduğu sırada Müslüman oldu ve Hayber´in fethinde Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bulundu.[126]
Haccac; Medine´ye hicret ederek, Ümeyye b. Zeyd oğulları yanında bir ev yapıp yerleşti ve orada bir mescid de yaptı.[127]
Allah ondan razı olsun![128]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber Yahudilerini Hakkı İtirafa, Allah´a ve Allah´ın Resûlüne
İmana Davet Edişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerine bir yazı göndererek onları hakkı itiraf ve kabule davet etti.
Onlara gönderdiği yazısında şöyle buyurdu:
"Bismillâhirrahmânirrahîm
Musa´nın ve kardeşinin dostu ve Musa´nın getirdiklerinin doğrulayıcısı Muhammed Resûlullah tarafı ndandır.
Ey Tevrat ehli topluluğu!
Allah size Kitabınızda:
´Muhammed, Allah´ın Resûlüdür! Onunla birlikte bulunanlar da, kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise çok merhametlidirler. Onları, hep rükû ve sücud halinde, Allah´tan lütuf ve hoşnutluk dilerlerken görürsün. Onlar yüzlerindeki secde eserinden tanınırlar. Bu, onların Tevrat´taki tavsif ve temsilleridir.
Onların İncil´deki tavsif ve temsilleri de, filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dimdik yükselmiş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Onlar, kâfirleri kızdırmak için yetiştirilmişlerdir. Allah, onlardan iman eden, salih amellerde bulunanlara, hem yarlıganma, hem büyük mükâfat va´d etmiştir1[129] diye buyurmadı mı
Siz bunu Kitabınızda muhakkak yazılı bulmuşsunuzdur.
Ben, size Allah hakkı için and veriyorum!
Üzerinize indirilmiş olanlar için and veriyorum!
Sizden önceki torunlara kudret helvası, selva kuşu eti yediren Allah için and veriyorum!
Babalarınızı Firavun´dan ve onun yaptığı kötülüklerden kurtarıncaya kadar denizi kurutan Allah için and veriyorum!
Allah´ın size indirdiği Kitabda, Muhammed´e iman edeceğiniz hakkındaki âyetleri bulmadığınızı bana haber verebilir misiniz ![130]
Eğer bunu Kitabınızda bulmadınızsa, size zorlama yok![131]
´Artık iman ile küfür apaçık belli olmuştur...´[132]
Sizi Allah´a ve O´nun Peygamberine imana davet ediyorum!"[133]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 377.
[2] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 2, s. 258, 259.
[3] İbn İshak, İbn Hişam ,Sîre,c. 4, s. 260, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 555-556, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c.2, s. 88, Taberî, Târih,c. 3, s. 83, İbn Kayyim, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 135, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 179, Zürkânî, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s.158.
[4] Vâkidî, Megâzî, c. 2, s. 557, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 88, İbn Seyyid, Uvün, c. 2, s. 1 07.
[5] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 557, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2 s. 88.
[6] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 261, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 557.
[7] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 261.
[8] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 260,261 , Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 556, 557, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 88.
[9] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 260, 261 , Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 556, 557, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 88.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/433-434.
[10] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.4, s. 261,262.
[11] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 558.
[12] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.4, s. 262.
[13] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 558.
[14] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 262.
[15] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 558.
[16] İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 208.
[17] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 262.
[18] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 558.
[19] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 262,263.
[20] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 263, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 559, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s. 208.
[21] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 559.
[22] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 263.
[23] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 559.
[24] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 263, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 559, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 88, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s. 208.
[25] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 263.
[26] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 559, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 88, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 107.
[27] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 264, Vâkıdî, c. 2, s. 559, İbn Sa´d, c. 2, s. 88.
[28] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 559.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/434-438.
[29] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre.c.4, s. 264, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 559.
[30] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 559.
[31] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.4, s. 264.
[32] Vâkıdı, Megâzî, c.2, s. 559, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 88.
[33] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.4, s. 264.
[34] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 559.
[35] İbn İshak. İbn Hişâm, c. 4, s. 264, Vâkıdî, c.2, s. 559, İbn Sa´d, c. 2, s. 88.
[36] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 559, 560.
[37] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.4, s. 264, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 88.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/439-440
[38] İbn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 346, Ebu´l-Beka, Külliyât, s. 208.
[39] Firuzâbâdi, Kâm ûsu´l -muhît, c. 3, s. 305.
[40] Ebu´l-Beka, Külliyet, s. 208, Bedrüddin Aynî, Umdetü´l-Kârî, c. 1, s. 277.
[41] Mütercim Asım Efendi, Kâmûs Tercemesi, c. 2, s. 382.
[42] A´râf 116.
[43] Taha: 66.
[44] Zuhruf 49.
[45] Şuarâ: 221, 222.
[46] Bakara: 102.
[47] Râgıb, Müfredâtü´l-Kûr´ân, s. 226.
[48] Fahru´r-Râzî, Tefsîr, c. 3, s. 206.
[49] Râgıb, Müfredâtü´l-Kûr´ân, s. 226.
[50] Mütercim Asım Etendi, Kâmûs Tercemesi, c. 2, s. 382.
[51] İbn Haldun, Mukaddime, c. 1, s. 414, 41 5.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/440-442.
[52] Kadı Iyaz, eş-Şifâ,c.2, s. 197,199.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/442.
[53] Bedrüddin Aynî, Umdetu´l-Kârî, c. 21, s. 277.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/442-443.
[54] Buhârî, Sahih, c. 3, s. 195, Müslim, Sahih, c. 1 ,s.92, Beyhakî, Sünen, c. 6, s. 284.
[55] Abdurrezzak, Musannef, c. 11, s. 17, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 195, Müslim, Sahih, c. 1, s. 92, Bedrüddin Aynî, Umdetu´l-Kârî, c.21, s. 278,279.
[56] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 9,10.
[57] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 5, s. 118.
[58] Ahm ed b. Hanbel. Müsned. c. 3. s. 399.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/443.
[59] Bedrüddin Aynî, Umdetu´l-Kârî, c. 21, s. 277.
[60] İbn Habib, Kitâbu´l-muhabber, s. 388.
[61] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 79.
[62] Dîneverî, Kitâbu´l-ahbâr, s. 4.
[63] Dineverî, Kitâbu´l-ahbâr, s. 8.
[64] İbn Habib, Kitâbu´l-muhabber, s. 288.
[65] A´râf 115, 117, 126,Tâhâ: 62, 69, İbn Habib, Kitâbu´l-muhabber, s. 388.
[66] İbn Habib, Kitâbu´l-muhabber, s. 388.
[67] Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 444, 446.
[68] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 102.
[69] Markos İncili, 14:53-64.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/444-445.
[70] Fîruzâbâdî, Kâmûsu´l-muhît, c. 4, s. 266.
[71] İbn Esîr, Nihâye, c. 4, s. 214, Seyyid Şerif, Ta´rifât, s. 122.
[72] İbn Esîr. Nihâye, c. 4, s..214, 215.
[73] Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 444.
[74] Cinn: 8-9.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/445-446.
[75] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 150.
[76] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 59.
[77] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 56.
[78] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 102,1 03.
[79] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 106.
[80] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 97.
[81] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 93.
[82] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre.c.1, s. 15,16.
[83] Mes´ûdî, Ahbâru´z-zamân, s. 94.
[84] Mes´ûdî. Ahbâru´z-zamân. s. 98.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/446-448.
[85] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 197.
[86] Ebu´l-Fidâ, Tefsir, c. 4, s. 574, Diyarbekrî, Târîhu´l-Hamîs, c. 2, s. 40, 41 .
[87] Ebu´l-Fidâ, Tefsir, c. 4, s. 574.
[88] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 197, Semhûdî, Vefa, c. 4, s. 11 37.
[89] Semhûdî, Vefa, c. 4, s. 1135.
[90] İbn Ebi Şeybe´den naklen İbn Abdi Rabbih, Ikdu´l-Ferîd, c. 6, s. 277, Diyarbekrî, Târıhu´l-ham fs, c. 2, s. 41.
[91] Ebu´l-Fidâ, Tefsir, c. 4, s. 574.
[92] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 197, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 75, Buhârî, Sahih, c. 7, s. 28, 29, Müslim, Sahih, c. 4,s. 1720, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1173.
[93] Buhârî, Sahih, c. 7, s. 88.
[94] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, t 2, s. 196, 197.
[95] Ahm ed b. Hanbel, c. 4, s. 367, İbn Abdi Rabbih, Ikd, c. 6, s. 277.
[96] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 198.
[97] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 197, 198.
[98] İki m elekten, soran İsrafil, cevaplayan da Cebrail Aleyhisselam di (Bedrüddin Aynî, Um detu´l-Kârî, c. 21, s. 280).
[99] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 196,198, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 57, Buhârî, Sahih, c. 7, s. 28, 29, Müslim, Sahih, c. 4. s. 1720. İbn Mâce. Sünen. c. 2. s. 1173.
[100] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/448-451.
[101] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 198,1 99, Semhûdî, Vefau´l-vefâ, c. 4, s. 1138, Kastalânî, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 2, s. 201.
[102] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 57, Buhârî, Sahîh, c. 7, s. 29.
[103] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 198, Semhûdî, Vefâu´l-vefa, c. 4, s. 1138, Kastalânî, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 2, s. 201.
[104] Bedrüddin Aynî, Umdetu´l-Kârî, c. 21, s. 282, Kastalânî, Mevâhib, c. 2, s. 201 .
[105] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 41.
[106] Bedrüddin Aynî, Umdetu´l-Kârî, c. 21, s. 282, Kastalânî, Mevâhib, c. 2, s. 201 .
[107] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s, 397, İbn Abdi Rabbih, İkdu´l-Ferîd, c. 6, s.. 277, Ebu´l-Fidâ, Tefîr, c, 4, s, 574, Târihe hamîs, c. 2, s. 41.
[108] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 199.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/451.
[109] Buhârî,Sahıh, c.7, s. 29, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1721, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1173.
[110] İbn Hacer.Fethu´l-Bârî, c. 10, s. 197, Semhûdî, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1137.
[111] Bedrüddin Aynî, Umdetu´l-Kârî, c. 21, s. 282.
[112] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 199.
[113] Abdurrezzak, Musannef, c. 6, s. 65, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 1 99.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/452.
[114] İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 46.
[115] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 13.
[116] Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 1, s. 189.
[117] İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 46.
[118] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 4, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 62, İbn Esir, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 46.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/452-453.
[119] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1 , s. 62, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 46, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 41.
[120] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/453.
[121] İbn Abdilberr, İstiâb, c.1 , s. 325, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 456, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1,s.313.
[122] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 702, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 326.
[123] Rahman: 33.
[124] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 325, 326, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 456, 457, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 313.
[125] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1 , s. 313.
[126] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 702, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1,s.313.
[127] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 325, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 456.
[128] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/454-455.
[129] Feth: 29.
[130] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 193, Beyhakî, Sünen, c. 10, s. 180, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 10, s. 469.
[131] Bakara: 256.
[132] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 193, Beyhakî, Sünen, c. 10, s. 180, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 10, s. 469.
[133] Aynı kaynaklar.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/455-456.
|
|
|
| Elçiler Gönderilmesi |
|
Yazar: RasitTunca - 10-31-2018, 07:46 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Elçilerin Gönderiliş Tarihi
Peygamberimiz Aleyhisselam; Hicretin 6. yılında, Zilhicce ayında, Hudeybiye´den Medine´ye döndükten sonra[1] veya Hicretin 7. yılı Muharrem ayında[2] bir gün, ashabının yanlarına varıp:
"Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Yüce Allah, beni herkese rahmet olarak göndermiştir!
Havarilerin İsa b. Meryem´in emrinde ihtilaf ettikleri gibi, siz de benim emrimde ihtilaf etmeyiniz!" buyurdu.
Ashab:
"Yâ Rasûlalları! Havariler nasıl ihtilaf ettiler " diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Benim sizi davet edeceğim şeye, o da havarileri davet etmişti.
Yakındaki bir yere gönderdiği kimseler razı oldular ve selameti buldular. Uzak bir yere gönderdiği kimseler ise, suratlarını astılar ve ağır davrandılar.
İsa da bunu Allah´a şikâyet etti.
Bunun üzerine, ağır davrananlar, gönderildikleri halkın diliyle konuşur oldukları halde sabaha çıktılar!" buyurdu.[3]
İsa Aleyhisselamın Kimleri, Nerelere Gönderdiği
İsa Aleyhisselam, havarilerden ve etbaından uzak yerlere gönderdiği kişilerden;
1. Butrus´u, havari olmayan etbaından Buluş ile birlikte, Rûmiye´ye,
2. Enderais ile Menta´yı, halkı adam yiyen Yamyamîler diyarına,
3. Tomas´ı, Maşrık´ta Babil diyarına,
4. Flübüs´ü, Kartacannaya (Afrika´ya),
5. Yuhannes´i, Efsus´a (Ashab-ı Kehf gençlerinin karyesine),
6. Yakubüs´ü, Oraşalim´e (Beytül-Makdis karyesi İlya´ya),
7. İbn Selmayı, göçebe Araplara (Hicaz toprağına),
8. Simun´u, Berber toprağına,
9. Havarilerden olmayan Yahuda´yı da, Yudis´in yerine, göndereceği yere göndermişti.[4]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ashabdan Kimleri, Kimlere Gönderdiği
Peygamberimiz Aleyhisselamın Muhacir sahabileri, ayağa kalkarak:
"Sen bizi nereye göndermek istersen, oraya gönder! Biz senin emrini yerine getiririz![5] Vallahi, hiçbir şey hakkında sana muhalefet etmeyiz. Bize emret ve göndereceğin yere gönder bizi!" dediler.[6] Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabından:
1. Dıhye b. Halîfe el-KelbFyi, Rum hükümdarı Kayser´e;
2. Abdullah b. Huzâfe es-Sehmîyi, Acem şahı Kisrâ´ya,
3. Amr b. Ümeyye ed-Damrî´yi, Habeş hükümdarı Necaşî´ye,
4. Hâtıb b. Ebi Beltaa´yı, İskenderiye hükümdarı Mukavkıs´a,
5. Şüca1 b. Vehb´i, Gassan hükümdarı Hevze b. Ali´ye gönderdi[7]
Yola çıkarılan bu elçiler de, Peygamberimiz Aleyhisselamın bildirdikleri gibi, gönderildikleri milletlerin dillerini konuşur oldukları halde sabaha çıktılar.[8]
Peygamberimiz Aleyhisselam, gönderdiği elçilerin yanlarına varacakları hükümdarlara da, bireryazı yazdırdı .[9]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Yazdırdığı Yazıları Mühürlemesi
Peygamberimiz Aleyhisselam Acem şahına, Rum Kayserine ve Habeş Necaşî´sine mektup yazdırmak istediği zaman:[10]
"Yâ Rasûlallah! Onlar, bir mektubu, mühürlü olmadıkça, okumazlar!" denilmişti.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam gümüşten bir mühür yüzük edindi ki, kaşına, üç satır üzerine Allah Resûl Muhammed nakşedilmişti.[11]
Mühür yüzükteki yazı; aşağıdan yukarıya doğru, ´Muhammed1 bir satır, ´Resûl´ bir satır, Allah´ da bir satır olmak üzere üç satır halinde idi.[12]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu mühür yüzüğü sol elinin serçe parmağına takardı .[13]
Sağ elinin parmağına taktığı da olurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun kaşlı tarafını avucunun içine çevirir, getirirdi.[14]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu mühür yüzük parmağında olduğu halde vefat etmiştir.[15]
Peygamberimiz Aleyhisselamın bu mühür yüzüğünü, Hz. Ebu Bekir, ondan sonra Hz. Ömer, Hz. Ömer´den sonra Hz. Osman parmağına takmıştır.
Hz. Osman bir gün Eriş kuyusunun başında oturduğu sırada onu parmağından çıkarmış, elinde evirip çevirirken kuyunun içine düşürmüş, kuyunun bütün suyu çektirildiği, üç gün gidilip gelinip arandığı halde bu yüzük bulunamamıştır.[16]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hükümdarlara Elçiler Göndermesinin Sebebi
Hudeybiye´de Kureyş müşriklerine de açıklanmış olduğu üzere, Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselamı uğraştırmadıkları takdirde, Peygamberimiz Aleyhisselam İslâmiyet] başka kavim ve kabileler arasında yaymaya çalışacaktı .[17]
Peygamberimiz Aleyhisselam Hudeybiye´de Kureyş müşrikleriyle yaptığı muahede ile çarpışmayı bırakarak on yıl barış içinde yaşamayı sağlayınca;[18] Yüce Allah´ın:
"De ki: ´Ey İnsanlar! Ben Allah´ın hepinize gönderdiği peygamberim!´"[19] buyruğuna uyarak, en yakınından en uzağına kadar, komşu hükümdarlara ve kabile başkanlarına İslâmiyeti duyurmak, kendilerini İslâmiyete davet etmek sırası gelmişti.
Bunun için, ashabından bazılarını hükümdarlara gönderdi ve yazdırıp ellerine verdiği mektuplarla onları İslâmiyete davet etti.[20]
Amr b. Ümeyye´nin Habeş Necaşi´sine* Gönderilişi
Gönderiliş Tarihi
Amr b. Ümeyye ed-Damrî´nin Habeş Necaşî´sine gönderilişi, Hicretin 7. yılı Muharrem ayında idi.[21] Amr b. Ümeyye, hükümdarlara gönderilen elçilerin ilki idi.[22]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Habeş Necaşî´sine gönderdiği, Muhammed Resûlullah mührü ile mühürlü mektubunda şöyle buyurdu:
"Bismillâhirrahmânirrahîm
Bu, Peygamber Muhammed´den, Habeşlerin ulusu Necaşî´ye yazılan yazıdır:
Doğru yola tâbi olanlara; Allah´a ve Allah´ın Resûlüne iman edenlere; Allahtan başka hiçbir ilah olmadığına, O´nun şeriksiz bir tek ilah olduğuna, kendisinin hiçbir eş ve oğul edinmediğine, Muhammed´in de O´nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet getirenlere, selam olsun!
Ben seni Allah´ın davetiyle (İslâmiyete) davet ediyorum!
Ben O´nun Resûlüyüm!
Sen Müslüman ol ki, selamete eresin!
´Ey Ehl-i Kitab! Geliniz: Bizim aramızla sizin aranızda eşit ve ortak bir sözde (kelime-i tevhidde) birleşelim de, Allahtan başkasına ibadet etmeyelim ve O´na hiçbir şeyi şerik koşmayalım!
Allah´ı bırakıp da, birbirimizi rabler edinmeyelim!
Eğer bu davetten yüz çevirirsen, Hıristiyan kavminin vebali senin üzerindedir!"[23]
İbn İshak´a ve daha başka kaynaklara göre; Peygamberimiz Aleyhisselamın Necaşî´ye gönderdiği mektupta şöyle buyurdukları da rivayet edilir:
"Bismillâhirrahmânirrahîm
Allah´ın Resûlü Muhammed´den, Habeş Kralı Necaşî Ashama´ya!
Selam olsun sana!
Senin temelli selamette olmanı diler,[24] sana olan nimetinden dolayı Allah´a hamd ü sena ederim-ki, O´ndan başka ilah yoktur! O Melik´tir, Kuddûs´tür, Selam´dır, Mü´min´dir, Müheymin´dir![25] Şehadet ederim ki; İsa b. Meryem, Allah´ın çok temiz, iffetli, dünyadan el etek çekmiş olan Meryem´e ilka ettiği Ruhu ve Kelimesidir ki, Meryem böylece ona gebe kalmış, Yüce Allah onu Ruhundan nefhedip yarat-mıştır. Nasıl ki, Âdem´i de, Kudret Eliyle ve nefhiyle öyle yaratmıştı.
Ben seni, Bir olan, eşi ortağı bulunmayan Allah´a ve O´na ibadet ve tâata, bana tâbi olmaya ve Allah´tan getirip tebliğ etmiş olduğum şeylere iman etmeye davet ediyorum.
Çünkü, ben Allah´ın Resûlüyüm!
Amcamın oğlu Cafer´i, bazı Müslümanlarla birlikte sana göndermiştim. Yanına geldikleri zaman, zulmü bırak, onları ağırlamaya bak!
Ben seni ve askerlerini Yüce Allah´a ibadet ve tâata davet ediyorum.
Sana gereken tebligatı yapmış, öğüdü vermiş bulunuyorum.
Öğüdümü kabul ediniz!
Doğru yola uyan gidenlere selam olsun!"[26]
Amr b. Ümeyye´nin Necaşi´nin Huzuruna Küçük Kapıdan Girmekten Kaçınışı
Amr b. Ümeyye, Habeş ülkesine gittiğinde, adamların Necaşî´nin huzuruna küçük bir kapıdan eğilerek girdiklerini gördü. Kendisi de, kapıya kadar vardı. Hemen oradan geri döndü.
Amr b. Ümeyye´nin bu davranışı oradakilerin ağırlarına gitti. Amrb. Ümeyyeyi hırpalamak, tartaklamak istediler.
Necaşî, Amr b. Ümeyye´ye:
"Seni küçük kapıdan içeri girmekten alıkoyan nedir " diye sordu.
Amrb. Ümeyye:
"Bizler Peygamberimize böyle yapmayız! Onun yanına, eğilerek girmeyiz!" dedi.
Necaşî:
"Doğru söyledin!" dedi ve adamlarına da:
"Serbest bırakınız onu!" diye emir verdi[27]
Amr b. Ümeyye´nin Necaşi´nin Huzurundaki Hitabesi
Amr b. Ümeyye, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubunu Necaşî´ye sunduktan sonra, şöyle hitab etti:
"Ey Ashama! Bana düşen söylemek, sana düşen de dinlemektir:
Sen bize ne kadar şefkat ve nezaket gösterdinse, bizim de sana o derece güvenimiz olmuştur.
Biz senden hangi hayrı ve iyiliği ummuşsak, muhakkak ona kavuşmuşuzdur.
Biz senden hiçbirzaman hiçbir hususta hiçbir korku ve endişe duymamış; daima emniyet ve güvenç içinde bulunmuşuzdur.
Zaten, biz senden, ´Sizinle bizim aramızda, İncil, reddolunmaz bir şahit, haksızlık etmez, bu yolda kesip aralayıcı hüküm verir bir hâkim olsun! Şu kadar ki, Yahudilerin İsa b. Meryem hakkındaki davranışları gibi, sen de şu ümmî peygamber hakkında kötü davranmayasın!1 diye bir hüccet ve teminat da almış bulunuyorduk.
Peygamber Aleyhisselam elçilerini ayırıp hükümdarlara yolladığı zaman, ben, o elçilerin kendileri için ummadıkları şeyi senden umduğum ve onların korktukları şey hakkında ben senden emniyet içinde bulunduğum halde, geçmişteki hayır ve iyiliklere göre ecir ve mükâfat bekleyerek gelip huzuruna çıkmış bulunuyorum!" dedi.[28]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mektubunun Okunuşu ve Necaşi´nin Müslümanlığını Açıklayışı
Necaşî, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubunu Amr b. Ümeyye´den alınca, gözlerine sürdü.[29] Öpüp başına koydu.[30] Hemen tahtından indi, tevazu göstererek yere oturdu ve Müslümanlığını açıkladı. Şehadet getirdi ve:
"Eğer yanına kadar gitmeye imkân bulsaydım, muhakkak giderdim![31]
Allah´ı şahit tutarak söylerim ki: O, Kitab Ehli olan Yahudilerle Nasrânîlerin [Hıristiyanların] geleceğini bekleyip durdukları ümmî peygamberdir!
Musa Peygamber, ´Merkebe biner!´ diyerek İsa Peygamberin geleceğini müjdelediği gibi; İsa Peygamber de, Deveye biner!´ diyerek Muhammed Peygamberin geleceğini öylece müjdelemiştir!
Gözle görmek, bu müjde haberinden daha tatmin edici, daha içe sindirici değildir![32]
Fakat, ne yapayım ki, Habeşlilerden pek az yardımcılarım vardır. Yardımcılarımın çoğalmasını ve kalblerin İslâmiyete ısınmasını bekliyorum" dedi.[33]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mektubunun Kutu İçinde Saklanışı
Necaşî, fil kemiğinden (dişinden) yapılmış bir kutu getirtip Peygaım berim iz Aleyhisselamın mektuplarını onun içine koydu ve:
"Bu mektuplar aralarında bulundukça, Habeşlerde hayır ve bereket devam edecektir!" dedi.[34] Rivayete göre; Peygamberimiz Aleyhisselamın mektupları, Habeş Necaşî´lerinin ellerinde bulunmakta devam etmiş, Necaşîler tarafından bu mektuplara büyük saygı ve itina gösterilegelmiştir.[35]
Halen Şam´da Bulunan ve Peygamberimiz Aleyhisselama Ait Olduğu Sanılan Mektup
D. M. Dunlop´un verdiği bilgiye göre; Peygamberimiz Aleyhisselamın Necaşîye göndermiş olduğu mektuba benzeyen bir mektup halen Şam´da bir şahsın elinde bulunmaktadır.
Sözü edilen şahıs; bunu birkaç yıl önce, bir Habeş pazarından aldığını söylemiştir.
Mektup, yaklaşık olarak 23x33 cm. eb´âdında bir deri üzerine kahverengi mürekkeple yazılmıştır.
Mektubun 17. satırının sonunda yuvarlak mühür izi vardır.
Bu mühür, 2/5 cm. çapındadır ve aşağıdan yukarıya doğru ´Muhammed´ bir satır, ´Resûl´ bir satır, ´Allah´ da bir satır olmak üzere üç satır halindedir.[36]
Amr b. Ümeyye´nin Öldürülmek Üzere Necaşi´den İstenilişi
Kureyş müşriklerinden Amr b. As, Hendek savaşından sonra, bazı kafadarlanyla birlikte, Habeş ülkesinde oturmayı, Peygamberimiz Aleyhisselamla müşriklerden hangi taraf kazanırsa o tarafa katılmayı kararlaştırmışlar; tabaklanmış bir hayli meşin toplayıp Habeş ülkesine gitmişlerdi.
Bunların Habeş ülkesinde bulundukları sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam da, Amr b. Ümeyye´yi elçi olarak oraya göndermişti. Amr b. Âs, Amr b. Ümeyye´nin Necaşî´nin yanına girip çıktığını görünce, arkadaşlarına:
"Bu, Amr b. Ümeyye´dir!
Eğer Necaşf´nin yanına girersem, onu bana teslim etmesini, Necaşî´den isteyeceğim! Bana verdiği zaman da, onun boynunu vuracağım!" diyerek Necaşî´nin yanına girdi.
Öteden beri yaptığı gibi, Necaşî´nin huzurunda yere kapandı.
Necaşî, ona:
"Hoşgeldin dostum! Memleketinden bana hediye olarak birşeyler getirdin mi " dedi.
Amr b.Âs:
"Evet! Ey hükümdar! Sana birçok meşin hediye edeceğim!" dedi, getirdiği meşinleri Necaşî´nin yanına yaklaştırdı.
Meşinler Necaşî´nin hoşuna gitti.
Bunun üzerine, Amr b. Âs:
"Ey hükümdar! Ben senin yanından bir adamın çıktığını gördüm ki, o, bize düşman bir adamın elçi-sidir!
Onu bana teslim et de, öldüreyim
Çünkü, o, eşrafımızdan ve hayırlılarımızdan bazı kişileri öldürmüştür!" dedi.
Amr b.Âs derki:
"Ben bunu söyler söylemez, Necaşî kızdı; sonra da, elini uzatıp bumuma öyle bir çarptı ki, bumumu kırdı sandım!
Eğer o sırada yer benim için yanlsaydı, korkumdan yerin dibine girerdim!"
Bundan sonra, Amr b. Âs:
"Ey hükümdar! Vallahi, bundan hoşlanmadığını bilseydim, onu senden dilemezdim" dedi.
Necaşî:
"Demek, sen Musa Peygambere gelmiş olan Nâmûs-u Ekber (Cebrail)´in kendisine gelip durduğu bir zâtın elçisini öldürmek üzere sana vermemi istiyorsun ha " dedi.
Amr b.Âs:
"Ey hükümdar! O, gerçekten, böyle bir peygamber midir " diye sordu.
Necaşî:
"Yazıklar olsun sana ey Amr! Sen benim sözümü dinle de, ona tâbi ol!
Çünkü, o, vallahi hak üzeredir! Kendisine karşı koyanlara galebe çalacaktır-Musa Peygamberin Firavuna ve ordusuna galebe çaldığı gibi!" dedi.
Amr b.Âs:
"Öyleyse, sen benim ona İslâmiyet üzere bey1 atı mı alır mısın " diye sordu.
Necaşî:
"Olur!" dedi ve elini uzattı.
Amr b.Âs da, ona İslâmiyet üzere bey´at ettikten sonra, arkadaşlarının yanına döndü ve Müslüman olduğunu onlardan gizli tuttu.[37]
Habeş Halkının Necaşi´ye Karşı Ayaklanışı
Habeş halkı toplanıp Necaşîye:
"Sen dinimizden ayrıldın!" diyerek ayaklandılar.
Necaşî, Hz. Cafer´le arkadaşlarına haber gönderdi, gemiler hazırlattı ve:
"Gemilere biner, bir müddet onların içinde bulunursunuz.
Eğer ben şu halka yenilirsem, siz istediğiniz yere kavuşmak üzere çıkıp gidersiniz.
Eğer ben onlan sindirir, kendime boyun eğdirmeyi başarabilirsem,yine burada kalırsınız!" dedikten sonra yazılı bir kağıdı eline aldı.
Kağıttaki yazıda:
"Allah´tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed Aleyhisselamın Allah´ın kulu ve resûlü olduğuna, İsa b. Meryem Aleyhisselamın da Allah´ın kulu ve resûlü ve Allah´ın Meryem´e ilka eylediği Ruhu ve Kelimesi olmaktan başka bir vasfı bulunmadığına şehadet" ediliyordu.
Necaşî, bu yazıyı kaftanının içinden sağ omuzuna doğru yerleştirdikten sonra, Habeş halkının yanlarına doğru vardı.
Onlar, Necaşî için sıralanmışlardı.
Necaşî, onlara:
"Ey Habeş cemaati! Ben size insanların en yakını ve en lâyıkı değil miyim " diye sordu.
"Evet! Öylesin!" dediler.
Necaşî:
"Siz, benim aranızdaki hal ve gidişatımı nasıl buluyorsunuz " diye sordu.
Habeşliler:
"En hayırlı bir hal ve gidişat olarak görüyor ve buluyoruz!" dediler.
Necaşî:
"O halde, siz benden ne istiyorsunuz " diye sordu.
Habeşliler:
"Sen dinimizden ayrıldın, İsa´nın bir kul olduğunu söyledin!" dediler.
Necaşî:
"Ya siz, İsa hakkında ne dersiniz " diye sordu.
Habeşliler:
"´O, Allah´ın oğludur!´ deriz" dediler.
Bunun üzerine, Necaşî elini göğsüne ve kaftanına bastırarak:
"Bu, şehadet eder ki; İsa b. Meryem, bundan [göğsümdeki yazıda olandan] başka birşey değildir!" dedi.
Habeşliler, Necaşî´nin bu sözünden hoşnut oldular, karşısından çekilip gittiler.[38]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mektuplarını Necaşi´nin Cevaplayışı
Necaşî, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektuplarını şöyle cevaplandırdı:
"Bismillâhirrahmânirrahîm
Allah´ın Resûlü Muhammed´e Necaşî Ashama tarafındandır
Ey Allah´ın Peygamberi!*[39]
Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan ve beni İslâmiyete hidayet eden Allah´ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun[40]
Bundan sonra, arzederim ki yâ Rasûlallah! İçinde İsa´nın işi anılan mektubun bana erişti.
Göklerin ve yerin Rabbine yemin ederim ki; İsa da, kendisi hakkında, senin andığından zerre kadar fazla değildir.
O, ancak senin dediğin gibidir.
Senin bize neleri tebliğ etmek üzere gönderildiğini öğrenmiş, amcanın oğlu ve arkadaşlarıyla tanışmış, kendilerini ağırlamış bulunuyoruz.
Şehadet ederim ki; sen, muhakkak, sözlerinde doğru olan ve kendinden önceki peygamberleri de doğrulayıcı olarak gönderilmiş bulunan Resûlullahsın!
Ben sana bey´at için amcanın oğluna bey´at etmiş; âlemlerin Rabbi olan Allah´a, onun önünde boyun eğip Müslüman olmuşumdur.
Oğlum Erha b. Ashama b. Ebcer´i de sana gönderiyorum.
Ben, kendimden başkasına güç yetirememekte, söz geçirememekteyim.
Eğer benim de muhakkak yanına gelmemi istiyorsan, ben onu da yaparım yâ Rasûlallah!
Ben senin söylediğin şeylerin hak ve gerçek olduğuna şehadet ediyorum!
Selam olsun sana yâ Rasûlallah!"[41]
Necaşi´nin Muhacir Müslümanları Gemilere Bindirip Medine´ye Yollayışı
Necaşî; Muhacir Müslümanların yol hazırlıklarının görülmesini, düzenlenmesini ve Amr b. Ümeyye ile birlikte iki gemiye bindirilmelerini adamlarına emretti.[42]
Hemen, kaptanlanyla birlikte, iki gemi tahsis edildi.[43]
Kureyş müşriklerinin liderlerinden Ebu Süfyan´ın kızı olup Habeşistan´da mürted kocası ölünce Peygamberimiz Aleyhisselama nikahlanan Hz. Ümmü Habibe de, onlarla birlikte bu gemilere bindirildi.[44]
Necaşî, Hz. Cafer´le arkadaşlarının yanına 70 kişi de kattı ki, bunların 62´si H abeşli, B´i Şamlı idi.[45]
Hepsinin üzerlerinde softan cübbeleri vardı.
Hepsi de, kilise ve din adamlarının iyilerinden ve yürekleri yufka, gözleri yaşlı olanlarındandılar.[46]
Hz. Ümmü Habibe´nin bildirdiğine göre;
Necaşî´nin gemicileri, Müslümanları Car limanına kadar getirip karaya çıkardılar.[47]
Car; Kulzum denizinin sahilinde bir şehirdir.
Car ile Medine arası, bir gün bir geceliktir.
Car ile Eyle arası üç merhale, Cuhfe sahiline doğru da üç merhale kadardır.
Car; Habeş, Mısır, Aden, Çin ve diğer Hind beldelerinden gelen gemilerin çıkış yeri, limanıdır.
Car´ın yarısı denizde, ada üzerindedir; yarısı da sahildedir.
Pek çok köşkleri ve yalıları olan bir yerdir.[48]
Yolcular, Car´a çıkınca, oradan, develere binerek Medine´ye gittiler.[49]
Necaşi´nin Peygamberimiz Aleyhisselama Gönderdiği Bazı Hediyeler
Necaşi´nin Peygamberimiz Aleyhisselama, hediye olarak gömlekler, donlar, kaftanlar, iki çift ince ve yumuşak mest.. gönderdi.[50]
Necaşi´nin Oğlu Erha ile Yanına Katılanların Gemilerinin Batıp Denizde Boğulmaları
Necaşî, Hz. Cafer´le arkadaşlarının arkasından, oğlu Erha´yı da, 60 Habeşli ile birlikte bir gemiye bindirip Peygamberimiz Aleyhisselama yollamıştı.
Denizin ortalarına geldikleri zaman, bunların gemileri battı, hepsi de suda boğularak öldüler.[51]
Dıhye b. Halife´nin Rum Kayseri Herakliyus´a Gönderilişi
Gönderiliş Tarihi ve Gönderiliş Sebebi
Dıhye b. Halife´nin Rum Kayseri Herakliyus´a gönderilişi, Hicretin 7. yılı Muharrem ayında idi.[52] Peygamberimiz Aleyhisselam, Kayser Herakliyus´u İslâmiyete davet etmek üzere, ashabından
Dıhye b. Halife´yi bir mektupla ona gönderdi. Mektubu, Kayser´e sunması için, Busra emîrine teslim etmesini de, Dıhyeye emir buyurdu.[53]
Dıhye b. Halife, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubunu alıp Busra´ya hareket etti.[54]
Kayser´in Adağı ve Adağını Yerine Getirişi
Kayser Herakliyus:
"Eğer Allah İranlıların askerlerini bozguna uğratırsa, Hımstan İlyaya (Kudüs´e) kadar yaya olarak yürüyeyim!" diye adakta bulunmuş;[55] ülkesine giren Acem ordusunu yenip, onları toprağından çıkarmaya ve iğtinam ettikleri en büyük salibi, haçı da geri almaya muvaffak olmuştu.[56]
Herakliyus, adağını yerine getirmek üzere, Hıms´tan İlya´ya kadar yaya yürümeye kalkmış, kendisinin yoluna döşekler serilmiş,[57] yürüyüp giderken üzerine kokular serpilmiş durmuş, böylece Kudüs´e erişmiş, adağını yerine getirmişti.[58]
Dıhye´nin Gassan Emîrine Başvuruşu ve Kudüs´e Gönderilişi
Herakliyus´un Kudüste bulunduğu sıralarda, Dıhye b. Halife de, Peygamberimiz Aleyhisselamin mektubunu Kayser´e sunmayı sağlamak üzere Busra´daki Gassan emîri Hâris´e başvurdu.[59]
O da, Dıhye´yi Herakliyus´a götürmesi için, Adiyy b. Hâtim´i vazifelendirdi.
Adiyy b. Hatim de, Dıhye´yi alıp Kudüs´e götürdü.[60]
Dıhye´ye, kavim ve kabilesinden bazı kişiler:
"Kayser´in yanına vardığın ve kendisini gördüğün zaman, yere kapan! Kayser izin verinceye kadar da, başını secdeden kaldırma!" dediler.
Dıhye:
"Ben bunu hiçbir zaman yapmam ve Allah´tan başkasına hiçbir zaman tapmam!" dedi.
"Eğer sen böyle yaparsan, o ne mektubunu alır, ne de sana bir cevap yazar!" dediler.
Dıhye:
"İsterse almasın!" dedi.
İçlerinden bir adam:
"Ben sana birşey daha salık vereyim mi ki, sen öyle yapınca hem mektubun alınsın, hem de ona secde etmek zorunda kalmayasın " dedi.
Dıhye:
"Nedir o " diye sordu.
Adam:
"Kayser´in her eşiğine oturacağı bir minberi vardır.
Sen gider, sahifeni minberin üzerine bırakırsın.
Kayser onu alınca sahibini çağırır; o zaman sen de Kayser´in yanına varırsın!" dedi.
Dıhye:
"Bak, işte bunu yapabilirim!" dedi.[61]
Kayser´in Tasalanışı
Kudüs´te oturan ve Şam Hıristiyanların a piskopos tayin edilen İtin Nâtur´un bildirdiğine göre; Herakliyus, Kudüs´e geldiği sıralarda,[62] günün birinde, pek üzüntülü ve tasalı göründü.
Meclisindeki devlet adamlarından bazıları, ona:
"Biz senin halini başka türlü görüyoruz! " dediler.[63]
Herakliyus, yıldızlara bakar, kâhinlikten anlardı.
"Ben, bu gece yıldızlara baktığımda, Hitan Melikini (Sünnetliler Hükümdarını)zuhur etmiş gördüm!
Bu ümmet içinde sünnet olanlar kimlerdir " dedi.
"Yahudilerden başka, sünnet olan yoktur! Onlardan da, sakın endişelenme! Hükmün altındaki şehirlere yaz: Oradaki Yahudileri öldürsünler!" dediler.[64]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mektubunun Okutturuluşu
Kayser´in yıldızlara bakarak tasalandığı sırada, Dıhye gelip, Peygamberimiz Aleyhisselamin mektubunu Kayser´in üzerinde oturup dinlendiği minberlerden birisinin üzerine bırakmıştı.
Kayser mektubu getirtti. Mektubun Arap dili ve yazısıyla yazıldığını görünce, Arapça yazıyı okumayı bilen bir tercüman çağırttı.
Mektuba:
"Allah´ın kulu ve resûlü Muhammed´den Rumların sahibi, büyüğü Herakliyus´a!" diye başlandığını görünce, Herakliyus´un kardeşinin oğlu kızdı, tercümanın göğsüne şiddetli biryumruk indirip adamı yere oturttu ve mektubu da elinden çekip aldı.
Herakliyus, ona:
"Sana ne oluyor ki, mektubu çalıp kaçıyorsun !" dedi.
Yennek:
"Adamın mektubunu görmüyor musun ! Mektubuna hem senin isminden önce kendi ismiyle başlamış; hem de senin hükümdar olduğunu anmayarak ´Rumların sahibi, büyüğü Hrakl´a1 demiş!
Neden ´Rumların Hükümdan!´ diye yazmamış ve senin isminle başlamamış!
Onun mektubu bugün okunamaz!" dedi.
Herakliyus:
"Vallahi, sen ya küçük bir akılsızsın ya da büyük bir delisin!
Ben senin böyle olduğunu bilmiyordum.
Ben daha adamın mektubunun içindekine bakmadan, onu yırtıp atmak mı istiyorsun !
Hayatıma yemin ederim ki; eğer o dediği gibi gerçekten Resûlullah ise, mektubuna benim ismimden önce kendi ismiyle başlamakta ve beni ´Rumların büyüğü ve sahibi´ diye anmakta haklıdır.[65]
Ben ancak onların (Rumların) sahibiyimdir, hükümdarları değilimdir.
Fakat, Allah onları bana uysal kılmıştır.
Allah dileseydi Farsların Kisrâ üzerine yürüyüp onu öldürdükleri gibi, onları da benim üzerime yürütürdü!" dedi.[66]
Kardeşinin oğlu hakkında da:
"Dışarı çıkarınız bunu!" diye emretti.
Uskufu yanına çağırttı.
Uskuf; görüşü alınır, sözü dinlenir danışman kişi idi.[67]
Hıristiyan bilginlerinin ve Hıristiyanların başkanı idi .[68]
Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubu okunduğu zaman, uskuf Herakliyus´a:
"Vallahi, o, Musa ve İsa´nın bize geleceğini müjdelemiş olduğu peygamberdir. Zaten biz onun gelmesini bekleyip duruyorduk!" dedi.
Herakliyus:
"Sen bana bu yolda ne yapmamı tavsiye edersin " diye sordu.
Uskuf:
"Benim görüşüm, ona tâbi olmanızdır!" dedi.
Herakliyus:
"Ben senin dediğin şeyi yapmanın gerekliliğini çok iyi biliyorum!
Fakat, ben ona tâbi olmaya güç yetinemeyeceğim!
Çünkü, hem hükümdarlığım elden gider, hem de Rumlar beni öldürürler!" dedi.[69]
Dıhye b. Halife´nin Sünnetli Olup Olmadığının Muayene Ettirilişi
Herakliyus, adamlarına:
"Gidiniz de, bu adam sünnetli midir, değil midir; bir bakınız!" dedi.[70]
Dıhye´yi soyup baktıkları zaman, onun sünnetli olduğu görüldü.
Herakliyus:
"Vallahi, gördüm onu! Elbisesini veriniz de, giysin o!" dedi.[71]
Herakliyus, Arapların sünnetli olup olmadıklarını, Dıhye´den sorunca, Dıhye:
"Araplar sünnet olurlar!" dedi.
Bunun üzerine, Herakliyus:
"Bu ümmetin meliki, hükümdarı zuhur etmiş bulunuyor!" dedi.[72]
Herakliyus´un Roma´daki Dostu Dagatır´a Peygamberimiz Aleyhisselam Hakkında Yazı Yazışı ve Şam Taraflarında Bulunan Ebu Süfyan´a Sorular Soruşu
Herakliyus Rûmiye´de (Roma´da) oturan ve bilgide kendisinin dengi olan bir dostuna (Dagatır´a) Peygamberimiz Aleyhisselam hakkında yazı yazdı .[73]
Herakliyus´un bu dostu, İbranice okur, yazardı.[74]
Herakliyus, ayrıca:
"Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden, buralarda bir kimse var mıdır " diye sor-m ustu.
"Vardır!" dediler.[75]
Herakliyus, Kudüs emniyet amirini çağırdı ve ona:
"Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin soyundan, kabilesinden Şam´da bir adam bulunuz ve onu muhakkak benim yanıma getiriniz!" diye emir verdi.[76] Kendisi, kalkıp Hıms´a gitti.
Daha Hımstan ayrılmadan, Roma´daki dostundan, Peygamberimiz Aleyhisselamın zuhuru ve gerçekten peygamber olduğu hakkındaki görüşüne uygun bir mektup geldi.[77]
O sırada, Ebu Sülyan b. Harb, ticaret için Şam´a giden bir Kureyş kafilesinin içinde, Herakliyus da Kudüste bulunuyordu.[78]
Ebu Süfyan´ın bildirdiğine göre; Gazze´de bulundukları sırada, Herakliyus´un emniyet amiri, üzerlerine saldırır gibi gelip:
"Siz, şu Hicaz´daki zâtın kavminden misiniz " diye sordu.
Ebu Süfyan´la arkadaşları:
"Evet" deyince, emniyet amiri:
"Haydi, benimle birlikte hükümdarın yanına kadar gideceksiniz!" dedi.[79]
Herakliyus´un emniyet âmiri, Ebu Süfyan´la arkadaşlarını oradan Kudüs´e götürüp Herakliyus´un huzuruna çıkardı.
Herakliyus, çevresinde Rumların büyükleri olduğu halde oturmuş, başına da tacını giymişti.[80]
Herakliyus, Ebu Süfyan´la 30 kişi olan Mekkelileri, İlya (Kudüs) Kilisesinin içinde kabul etti.[81]
Tercümanını çağırdı.[82]
Ebu Süfyan´la arkadaşlarına:
"Peygamber olduğunu söyleyen o zâta soyca en yakın olan hanginizdir " diye sordu.
Ebu Süfyan der ki:
"´Onların soyca ona en yakın olanı benim´ dedim.
Gerçekten de, kafile içinde, o zaman Abdi Menaf oğullarından benden başka kimse bulunmuyordu.
Bunun üzerine, Kayser:
´Onu benim yakınıma getiriniz.[83]
Onun arkadaşlarını da ona yaklaştırınız!
Onlar bunun arkasında dursunlar1 dedi.[84]
Beni, Herakliyus´un önüne, arkadaşlarımı da benim arkama oturttu I ar. [85]
Herakliyus:
´Aranızda zuhur edip peygamberlik davasında bulunan şu kişi hakkında bana bilgi ver´ dedi.
Ben, onun işini ve gidişini küçültmek istedim de:
´Ey hükümdar! Sen onun işine pek o kadar önem verme! Onun hali, sana eriştirilmiş olandan düşük ve küçüktür!´ dedim.
Herakliyus benim bu sözümü hiç umursamadı.
´Sen onun hakkında soracağım şeylere cevap ver!1 dedi.
İstediğini sor´ dedim.[86]
Bundan sonra Herakliyus, tercümanına:
´Söyle onun arkadaşlarına: Peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında, ben bundan birtakım şeyler soracağım!
Eğer bu kişi, sorduğum şeyler hakkında bana yalan söylemeye kalkışırsa, kendisini yalanlasınlar!´ dedi.
Vallahi, onun (Peygamber Aleyhisselamın) bana sorulacak şeyler üzerinde uyduracağım yalanımı, arkadaşlarımın orada-burada anlatıp durmalarından utanma saydı m[87] muhakkak yalan uydururdum!
Fakat, benim yalan söylediğimi anlatacaklarından utandığım için, Herakliyus´a doğrusunu söyledim ![88]
Bundan sonra, Herakliyus´un bana onun hakkındaki ilk sorusu,[89] tercümanına:
´Söyle ona: Peygamber olduğunu söyleyen o kişinin içinizdeki soyu nasıldır ´ diye sormak oldu.[90]
´O, aramızda en iyi soyludur.[91] Soy yönünden en seçkinimizdir´ dedim.[92]
Herakliyus:
´Sizden, bu peygamberlik sözünü ondan önce söylemiş hiçbir kimse var mıydı 1 diye sordu.
´Yoktu!´ dedim.
Herakliyus:
´Onun ataları içinde hiçbir hükümdar gelmiş mi idi ´ diye sordu.
´Hayır!´ dedim.
Herakliyus:
´Ona halkın eşrafı mı, yoksa zayıf ve fakirleri mi tâbi oluyorlar ´ diye sordu.
´Hayır! Ona halkın zayıf ve fakirleri,[93] gençler ve kadınlar tâbi oluyorlar! Kavminin yaşlılarından ve eşrafından ona tâbi olan yoktur!´ dedim.[94]
Herakliyus:
´Ona tâbi olanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu 1 diye sordu.
´Evet! Artıyor!´ dedim.
Herakliyus:
´Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyerek, kızarak ondan dönen bir kimse var mı ´ diye sordu.
´Yoktur!´ dedim.
Herakliyus:
´Peygamberlik sözünü söylemeden önce, onu hiç yalanla suçladığınız, kötülediğiniz olmuş mu idi ´ diye sordu.
´Hayır!´ dedim.
Herakliyus:
Kendisinin hiç ahdini bozduğu, sözünde durmadığı var mıdır ´ diye sordu.
´Hayır! Ancak, biz şimdi onunla bir müddet için çarpışmayı bırakarak anlaşma yapmış bulunuyoruz.[95] Kendisinin bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz![96] Bu yoldaki ahdini bozacağından korkuyoruz!´ dedim.[97]
Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka birşey katmak imkân ve fırsatnı bulamadım ![98]
Arkadaşlarımın yalanımı anlatıp yaymalarından korkma s ay di m, yine de, onu başka şeylerle kusuriamaya çalışırdım!
Herakliyus:
´Siz onunla hiç çarpıştınız mı Yahut, o sizinle hiç çarpıştı mı ´ diye sordu.
´Evet!´ dedim.
Herakliyus:
´Sizin onunla yaptığınız, onun sizinle yaptığı harp nasıl sonuçlandı ´ diye sordu.
´Yenme, aramızda sıra ve nöbetle sonuçlandı: Bir kez o bizi yendi, bir kez de biz onu yendik!´ dedim.
Herakliyus:
´O size ne emrediyor ´ diye sordu.
´Yalnız bir Allah´a ibadet etmeyi ve O´na hiçbir şeyi eş, ortak tutmamayı bize emr, atalarımızın tapmış oldukları şeylerden de bizi nehy ediyor.
Namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara sadaka vermeyi, haramlardan sakınmayı, verilen sözde durmayı, emaneti sahiplerine vermeyi, akraba ile ilgilenmeyi, onları görüp gözetmeyi emrediyor´ dedim.[99]
Ben bunları Herakliyus´a söylediğim zaman, Herakliyus, tercümanına:
´Ona de ki: Ben senden onun içinizde soyunun nasıl olduğunu sordum. Sen kendisinin içinizde en soylu[100] olduğunu söyledin.
Zaten, peygamberler de, böyle, kavimlerinin en soyluları içinden seçilip gönderilirler.
Ben sana ´Bu peygamberlik sözünü, ondan önce, içinizde söyleyen bir kimse var mı idi ´ diye sordum. Sen ´Hayır! Yoktur´ dedin.
Eğer ondan önce bu sözü söylemiş bir kimse olsaydı, ´Bu da, belki, kendisinden önce söylenmiş bir söze uymak istemiş bir kimsedir´ diye söyleyebilirdim. Ben sana, ´Onun atalarından bir melik, bir hükümdar var mı idi ´ diye sordum. Sen ´Hayır! Yoktur!´ dedin.
Eğer onun atalarından gelmiş bir melik, bir hükümdar olsaydı, ´Bu da, belki, babalarının saltanatını elde etmeye çalışan bir kimsedir´ diye söyleyebilirdim.
Ben sana, ´Bu peygamberlik sözünü etmeden önce, onu hiç yalanla suçlamış mı idiniz ´ diye sordum. Sen ´Hayır!´ dedin.
Benim bildiğime göre; insanlara karşı hiç yalan söylememiş olan kişi, Allah´a karşı asla yalan söylemez!
Ben sana, ´Ona tâbi olanlar insanların eşrafı mıdır Yoksa, zayıf ve fakir takı mı mıdır ´ diye sordum. Sen halkın zayıf ve fakir takı m inin ona tâbi olduklarını söyledin!
Zaten, Peygamberin tabileri de onlardır.
Ben sana, ´Ona tâbi olanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu ´ diye sordum. Sen onların arttıklarını söyledin.
Zaten, iman işi de, tamamlanıncaya kadar, hep böyle gider!
Ben sana, ´Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyerek, kızarak dininden dönen oldu mu ´ diye sordum. Sen ´Hayır!´ dedin.
Zaten, iman işi de böyle olur; taşıdığı ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince, hiç kimse onu beğenmemezlik etmez.
Ben sana, ´O hiç ahdini, sözünü bozar mı idi ´ diye sordum. Sen ´Hayır!1 dedin.
Zaten, peygamberler de böyle olur!
Ben sana, ´Siz onunla hiç çarpıştınız mı ve o sizinle hiç çarpıştı mı ´ diye sordum. Sen, sizin onunla çarpışma yaptığınızı, onun da sizinle çarpışma yaptığını ve bir kez onun sizi yendiğini, ikincisinde de sizin onu yendiğinizi söyledin.
Zaten peygamberlerde, böyledir İbtilâlara uğratılırlar. Sonunda, güzel akıbet ve sonuç onların olur.
Ben sana, ´O neler emrediyor size ´ diye sordum. Sen de, onun Yüce Allah´a ibadet etmeyi ve ona hiçbir şeyi eş ve ortak koşmam ayı size emr, atalarınızın tapmış oldukları şeylerden de sizi nehy ettiğini; namaz kılmayı, sadaka vermeyi, doğru olmayı, haramlardan sakınmayı, verilen sözde durmayı, emaneti sahiplerine teslim etmeyi size emrettiğini söyledin.
Bunlar, peygamberde bulunan sıfatlardır.
Zaten, ben onun zuhur edeceğini biliyordum. Fakat, sizden olacağını ummuyor, sanmıyordum.
Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise, o, şu ayaklarımın bastığı yere yakında hâkim olacaktır!
Eğer onun yanına varabileceğimi bilsem, kendisine kavuşmak için her zahmete katlanırdım!
Yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım!1 dedi.[101]
Vallahi, ben bu gılıflı (sünnetsiz Herakliyus)´dan daha keskin görüşlü, daha zeki bir adam görmedim !"[102]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Herakliyus´a Hitaben Yazdırıp "Muhammed Resûlullah" Mührü ile Mühürlediği Mektubun Türkçe Tercemesi
"Bismillâhirrahmânirrahîm
Allah´ın kulu ve resûlü Muhammed´den Rumların büyüğü Herakliyus´a.
Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara selam olsun!
Bundan sonra, derim ki: Ben seni İslâm davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum.
Müslüman ol, selameti bul da, Allah sana ecrve mükâfatını iki kat versin!
Eğer bu davetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaan olan halkın vebali senin boynuna olsun[103]
´De ki: Ey Ehl-i Kitab! Gelinil, bizim aramızla sizin aranızda eşit ve ortak bir sözde (kelime-i tevhid-de) birleşelim de, Allahtan başkasına ibadet etmeyelim ve O´na hiçbir şeyi eş, ortak tutmayalım! Allah´ı bırakıp da, birbirimizi rabler edinmeyelim!
Eğer onlar bu davetten yüz çevirirlerse: Siz şahit olunuz ki, bizler muhakkak Müslümanlarız, deyin!1"[104]
Herakliyus´un Mektubu Saklayışı, Mektuba Rumların Tepkileri
Herakliyus:
"Ben, Süleyman Peygamberden sonra, böyle Besmele ile başlayan bir mektup görmemiştim!" dedi.[105] Mektubu okuttuktan sonra, dürüp beline soktu, sakladı.[106]
E bu Süfyan der ki:
"Herakliyus diyeceğini dedikten ve mektubu okutma işini bitirdikten sonra, Herakliyus´un yanında gürültüler çoğaldı, sesler yükselmeye başlad.[107]
Fakat, ben ne söylediklerini anlayamadım.[108]
Herakliyus bizim dışarı çıkarılmamızı emretti, dışarıya çıkarıldık.
Dışarıya çıkınca, arkadaşlarıma:
´İbn Ebi Kebşe´nin[109] işi iyice büyümeye başladı! Baksanıza! Benî Asf arlar in hükümdarı bile ondan korkuyor!1 dedim.[110]
Vallahi, hiç de istemediğim halde, Yüce Allah kalbime İslâmiyeti sokuncaya kadar, onun davasının zafer ve başarıyla sonuçlanacağına kesin olarak inanmakta devam ettim."[111]
Dıhye´nin Herakliyus´u Uyarışı ve İslâmiyete Davet Edişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın elçisi Dıhye b. Halife, Herakliyus´a:
"Ey Kayser! Beni sana Hıms´tan bir kimse gönderdi ki, o, senden hayırlıdır!
Allah´a yemin ederim ki; beni ona göndermiş olan zât ise, hem ondan, hem de senden daha hayırlıdır!
Sen benim sözlerimi tevâzuyla, alçakgönüllülükle dinleyip, verilen öğüdü kabul et!
Çünkü, sen tevazu gösterir, alçakgönüllülük edersen, öğütleri anlarsın. Öğüdü kabul etmezsen, insaflı olmazsın!" dedi.
Kayser Herakliyus:
"Devam et!" dedi.
Dıhye:
"Biliyor musun, Mesîh (İsa Aleyhisselam) namaz kılar mıydı " diye sordu.
Kayser:
"Evet!" dedi.
Dıhye:
"Öyleyse, ben seni Mesîh´in Kendisi için namaz kılmış olduğu Allah´a davet ediyorum!
Ben seni, Mesîh daha annesinin kamında iken gökleri ve yeri yaratıp idare etmekte bulunan Allah´a davet ediyorum!
Ben seni, önceden Musa´nın, ondan sonra Meryem oğlu İsa´nın geleceğini müjdelediği, haber verdiği şu ümmî peygambere imana davet ediyorum!
Eğer sende bu hususta eskiden kalma biraz ilim varsa, eğer kendin için dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek istiyorsan, onları gözlerinin önüne getir, dök!
Aksi takdirde, ahiret mutluluğu elinden gider, dünyada küfür ve şirk içinde kalırsın!
Şunu da iyi bil ki, senin Rabbin olan Allah, cebbarları helak edici ve nimetleri değiştiricidir!" dedi.
Kayser Herakliyus, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubunu öpüp gözlerine sürdü, başına koydu. Sonra da:
"Vallahi, ben ne elime geçen biryazıyı okumadan, ne de yanıma gelen bir bilgini bilmediklerimi kendisine sorup öğrenmeden bırakırım!
Bunda da, ancak hayır ve iyilik görürüm.
Sen bana, Mesîh´in Kendisine namaz kılmış olduğu Zâtı düşünüp buluncaya kadar, mühlet ver!
Ben bugün senin davet ettiğin şeyi kabul etmeyi uygun bulmuyorum.
Yarın sabaha kadar, ondan daha iyisi var mı diye düşüneceğim!" dedi.[112]
Kayser´in İtirafları, Endişeleri ve Dıhye´yi Dagatır´a Gönderişi
Kayser Herakliyus, Dıhye´ye:
"Allah senin iyiliğini versin, rahmetine endirsin!
Vallahi, ben çok iyi biliyorum ki; senin sahibin, Allah tarafından insanlara gönderilen peygamberdir!
Zaten, biz de onun gelmesini bekleyip duruyorduk.
Kitablarımızda da, onun ismini ve vasfını yazılı bulmuştuk.
Fakat, ben hayatım hakkında Rumlardan korkuyorum! Eğer korkm asaydı m,[113] kendisi ülkemde bulunsaydı, ona hemen tâbi olur ve yardım ederdim!" dedi.[114] Dıhyeyi Uskuf Dagatır´a gönderdi ve gönderirken de:
"Sahibinin işini ona anlat! Vallahi, o, Rumların içinde, benden daha ulu kişidir. Kendisinin sözü de, Rumlar katında, benim sözümden daha geçerlidir! O sana ne diyecek, bir bak!" dedi.[115]
Bu hususta yazdığı bir mektubu da, Dıhye´nin eline verdi.[116]
Peygamberimiz Aleyhisselam da, Uskuf Dagatır´a bir mektup yazdırıp Dıhye´ye teslim etmiş ve onda şöyle buyurmuş bulunuyordu:
"İman edenlere selam olsun!
Hiç şüphesiz, İsa b. Meryem, Allah´ın pâk ve nezih Meryem´e ilka eylediği Ruhu ve Kelimesidir.
Ben Allah´a ve Allah tarafından bize indirilenlere, İbrahim´e, İsmail´e, İshak´a, Yâkub´a ve esbâta indirilenlere, Musa´ya ve İsa´ya verilmiş olanlara ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inanırım.
Biz, onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırt etmeyiz; hepsinin peygamberliğine inanırız.
Biz, Allah´a boyun eğen Müslümanlarız!
Doğru yola tâbi olanlara selam olsun!"[117]
Dagatır´ın Müslüman Oluşu ve Şehit Edilişi
Dıhye, Kayser´in yanından ayrılıp Dagatır´a gitti.
Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından Herakliyus´a ne için geldiğini ona haber verdi ve kendisini de İslâmiyete davet etti.
Dıhye´nin bildirdiğine göre, Dagatır:
"Vallahi, senin sahibin, Allah tarafından gönderilmiş peygamberdir!
Biz, onun sıfatlarını tanıyoruz, ismini de Kitablanmızda yazılı bulmuşuzdur!" dedi.[118]
Nasrânîler, her Pazar toplanırlar; Uskuf Dagatır da, yanlarına vanp onlara öğütler verdikten, kıssalar anlattıktan sonra, öteki Pazara kadar evinde otururdu.
Pazar günü gelince, Nasrânîler Dagatır´ın dışarı çıkmasını beklediler.
Dagatır, hastalığını bahane ederek çıkmadı.
Bunu birkaç kez yaptı.
En sonunda, Nasrânîler
"Ya o bizim yanımıza çıkacaktır, ya da biz onun yanına gireceğiz!
Şu Arap geleliden beri, biz senin tutumundan hoşlanmıyoruz!" diyerek Dagatır´a haber saldılar.
Dıhye derki:
"Uskuf Dagatır, bana:
´Sahibine (Resûlullah´a) git, benden selam söyle. Allah´tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed´in Resûlullah olduğuna, İsa´nın da Allah´ın kulu ve temiz, iffetli, dünyadan el etek çekmiş Meryem´e ilka eylediği Ruhu ve Kelimesi olduğuna şehadet ettiğimi haber ver!´ dedi.[119]
Dagatır odasına girip üzerindeki siyah elbiseyi attı, üzerine beyaz bir elbise giydi. Sonra, asasını eline aldı. Kilisede toplanmış bulunan Rumların yanına vardı[120] ve:
´Ey Rum cemaati! Bize Ahmed Peygamberden bir mektup geldi.
Mektubunda, bizi Yüce Allah´a davet ediyor.
Ben şehadet ederim ki; Allahtan başka hiçbir ilah yoktur! Ahmed de, Allah´ın kulu ve resûlüdür!´ dedi.
Dagatır bunu der demez, Rumlar hep birden onun üzerine atıldılar. Döve döve onu şehit ettiler!"[121]
Yüce Allah ondan razı olsun![122]
Kayser Herakliyus´un Rumları İslâmiyete Davet Edişi
Kayser Herakliyus da, Hınıs´taki köşküne Rutin ulularını çağırıp, kapıların kapatılmasını emretti. Sonra, yüksek bir yere çıktı[123] ve:
"Ey Rum cemaatin[124] Siz, temelli kurtuluşu ve doğru yola kavuşmayı, hâkimiyetinizin devamlı olmasını,[125] İsa b. Meryem´in söylediğine uymayı istemez misiniz " dedi.
Rumlar
"Ey hükümdar! Bunları elde etmek için ne yapalım " diye sordular.
Herakliyus:
"Ey Rum cemaati! Ben sizi, hayırlı bir iş için topladım:
Bana o zâtın mektubu geldi. Beni dinine davet ediyor!
Vallahi, o, gelmesini bekleyip durduğumuz, Kitablarımızda kendisini yazılı bulduğum uz,[126] alâmetlerini ve zamanını bildiğimiz[127] peygamberdir!
Geliniz, ona tâbi olalım da, dünyamız ve ahiretimiz bize selamet olsun![128] der demez, homurdanarak, dışarı çıkmak için kapılara doğru koşuştular. Fakat, kapıları kapalı buldular.[129]
Herakliyus, Rumların İslâmiyetten böyle tedirgin olduklarını görünce, iman etmelerinden ümidini kesti.[130] Kendi hayatı hakkında da, endişeye düştü.[131]
Adamlarına:
"Onları geri çeviriniz!" diye emretti.[132]
Rumlar geri dönüp gelince, onlara:
"Ey Rum cemaati ![133] Ben size demin söylemiş olduğum sözlerimi, dininize bağlılığınızın sağlamlığını öğrenmek, sınamak için söylemiştim.[134]
Dininize bağlılığınızın sağlamlığını gösteren ve beni sevindiren halinizi, tutum ve davranışınızı,[135] sizden umduğum, beklediğim şeyi gözlerimle görmüş bulunuyorum!" dedi.[136]
Bunun üzerine, Rumlar Herakliyus´a secde ettiler ve kendisinden hoşnut oldular.[137]
Herakliyus emretti, köşkün kapıları açıldı, Rumlar köşkten çıkıp gittiler.[138]
Dagatır´ın Şehit Edilişinden Sonra Dıhye´nin Herakliyus´un Yanına Dönüşü
Dıhye b. Halife; Dagatır´ın Rumlar tarafından şehit edilmesi üzerine, oradan hemen dönüp Kayser Herakliyus´a durumu haber verdi. Herakliyus:
"Sana ´Biz hayatımız hakkında Rumlardan korkarız!1 demiştim ya! İşte, dediğim çıktı!
Vallahi, Dagatir Rumlar katında benden daha ulu kişi idi ve onun sözü de benim sözümden daha geçerli idi!" dedi.[139]
Kayser Müslüman olmaya niyetlenmiş, fakat Rumların baskın çıkmaları üzerine bundan vazgeçmiş, Müslüman olmam ıştır.[140]
Kayser Herakliyus´un Peygamberimiz Aleyhisselamın Mektubuna Cevap Yazışı
Herakliyus, Dıhye b. Halife´ye bahşişler, kıymetli hediyeler ve elbiseler verdi.[141]
Peygamberimiz Aleyhisselamin mektubuna da, cevap yazdı.
Yazısında şöyle dedi:
"İsa´nın müjdelemiş olduğu Allah´ın Resûlü Muhammed´e Rum Hükümdarı Kayser tarafındandır:
Elçin, mektubunla birlikte bana geldi.
Ben şehadet ederim ki; sen Allah´ın Resûlüsün!
Biz zaten seni yanımızdaki İncil´de yazılı bulmuştuk. İsa b. Meryem, seni bize müjdelemişti.
Rumları sana iman etmeye davet ettimse de, yanaşmadılar, kaçındılar. Onlar beni dinleselerdi, kendileri için muhakkak ki hayırlı olurdu.
Ben senin yanında bulunup da sana hizmet etmeyi, senin ayaklarını yıkamayı ne kadar arzu ederdim !"[142]
Dıhye´nin Medine´ye Dönüşü ve Yolda Başına Gelenler
Dıhye b. Halife, Kayser Herakliyus´tan aldığı bahşişler, kıymetli hediyeler ve elbiselerle dönüp Hısma´ya geldi.[143] Cüzamlardan birtakım adamlar, üzerindeki eskimiş elbiseden başka, yanındaki herşeyi yağmaladılar.
Dıhye, Medine´ye gelince, daha evine girmeden, doğruca Peygamberimiz Aleyhisselamın kapısına kadar vardı, kapıyı çaldı.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kim o " diye sordu.
Dıhye:
"Dıhyetü´l-Kelbf!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"İçeri gir!" buyurdu.
Dıhye içeri girdi.
Bütün olan bitenleri, başından sonuna kadar, Peygamberimiz Aleyhisselama birer birer haber verdi.[144]
Kayser´in mektubu okununca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onun için, bir müddet daha kalmak vardır! Onlar bir müddet daha kalacaklardır![145] Onun saltanatı bir müddet daha devam edecektir![146]
Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatları sürecek, devam edecektir!" buyurdu.[147]
Dıhye:
"Yâ Rasûlallah! Kayser´in yanından dönüp gelirken, Hısma´da bulunduğum sırada, Cüzamlardan bir cemaat beni baskına uğrattı. Hiçbir şey bırakmaksızın, yanımdaki şeyleri yağmaladılar. Nihayet, Medine´ye şu eski püskü elbisemle gelebildim!" dedi.[148]
Dıhye´yi soyanlar, Cüzamlardan Huneyd b. Us (VâkıdT ve İbn Sa´d´a göre Arız) ile oğlu Us (yahud Ârız)[149] ile aynı kabileden bazı kimselerdi.[150]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mektubunun Kayser ve Kayser Hanedanınca Korunuşu
Kayser Herakliyus; Peygamberimiz Aleyhisselamın gönderdiği mektubu atlas bir ipeğe sardı.[151] Altından bir kutunun içine koyup sakladı.
Kayser hanedanı katında nesilden nesile devredilegelen bu mübarek mektup, Alfons b. Ferdinand´ın Tulaytıla üzerine yürüyüp Endülüs memleketlerinden ele geçireceği yerleri ele geçirdiği tarihte (Hicrî 464) onun nezdinde idi.
Alfons´tan sonra da, kızının oğlunun nezdinde kaldı.[152]
Yine Süheylî´nin (doğumu H. 508, vefatı H. 581) bir arkadaşından, onun da mektubu gören tanınmış İslâm kumandanlarından Abdülmelik b. Safd´den sorup öğrenmiş bulunan birzâttan rivayetine göre; Abdülmelik demiştir ki:
"Mektubu, kral getirip bana gösterdi. Ben onu okumak ve öpmek isteyince, mektubu korumak için elimi tutup beni men etti, yapmak istediğim şeyi benden esirgedi."[153]
İbn Hacer el-Askalânîye (doğumu H. 773, ölümü H. 852) birçok kişinin Kadı Nûreddin b. Sâıgu´d-Dımaşkî´den rivayet ederek bildirdiklerine ve ona da Seyfeddin Kılıcu´l-Mansûrî´nin söylediğine göre; [154] Seyfeddin Kılıç demiştir ki:
"Melik Mansur Kılavunu´s-Sâlihî (ölümü H. 689), beni bazı hediyelerle Mağrib ülkesi kralına gönderdi.
Mağrib kralı da, beni arabuluculuk için Efrenc (Avrupa) kralına yolladı.
Avrupa kralı, arabuluculuğumu kabul ve yanında kalmaklığımı bana teklif etti. Fakat, ben onun yanında kalmaktan kaçındım.
Bana:
´Ben sana yüce bir armağan sunacağım!1 deyip, altından kaplamalı bir kutu ve kutunun içinden altından bir boru, borunun içinden de bir mektup çıkarıp gösterdi.[155]
Mektup, ipek bir beze yapıştırılmıştı.[156]
Mektubun, zamanla, birçok harfleri silinmiş bulunuyordu.
Kral:
´Bu, sizin peygamberinizin atam Kayser´e göndermiş olduğu mektubudur!
Biz ona bugüne kadar elden ele tevarüs etmekten geri kalmadık.
Bize ata ve babalarımızdan tavsiye ve tenbih edilmiştir ki; bu mektup yanımızda bulundukça, saltanat bizden gitmeyecektir!
Biz onu son derecede titizlikle korumakta ve ona saygı göstermekteyiz.
Saltanatımızın sürüp gitmesi ve yaşaması için, onun yanımızda bulunduğunu, Nasranîlerden de gizli tutmaktayız!´ dedi."[157]
Abdullah b. Huzâfe´nin İran Şahı Kisra´ya Gönderilişi
Gönderiliş Tarihi ve Sebebi
Hicretin 6. yılında Zilhicce ayında Hudeybiye´den dönüldükten sonra, Hicretin 7. yılında Muharrem ayında İslâmiyete davet etmek üzere birer mektupla hükümdarlara gönderilen altı zâttan birisi de Abdullah b. Huzâfe olup, Acem Şahı Kisrâ´ya gönderilmişti.[158]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mektubunu Kisrâya sunmak üzere, Bahreyn valisine vermesini de, Abdullah b. Huzâfe´ye emir buyurdu.[159]
Peygamberimiz Aleyhisselam; yazdırdığı "Muhammed Resûlullah" mührüyle mühürlü mektubunda şöyle buyurdu:
"B ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Allah´ın Resûlü Muhammed´den Farsların büyüğü Kisrâya!
Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara, Allah´a ve Resûlüne iman edenlere, Allah´tan başka hiçbir ilah ve mâbud olmadığına, O´nun eşi, ortağı bulunmadığına ve Muhammed´in de O´nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet getirenlere selam olsun!
Ben seni Allah´a imana davet ediyorum!
Çünkü, ben, Allah´ın kalbleri diri ve akılları başında olanları uyarmak, kâfirler hakkında da o azap sözü gerçekleşmek üzere bütün insanlara göndermiş olduğu peygamberiyim!
Öyleyse, Müslüman ol, selameti bul!
Davetimden yüz çevirirsen, kaçınırsan, bütün Mecusîlerin günahı senin boynuna olsun!"[160]
Abdullah b. Huzâfe; Peygamberimiz Aleyhisselamın bu mektubunu, Kisrâya sunmak üzere, Bahreyn valisi Münzirb. Sâvâ´ya başvurdu. O da, onu Kisrâ´ya yolladı.[161]
Abdullah b. Huzâfe´nin bildirdiğine göre; kendisi Kisrâ´nın kapısına kadar vardı, yanına girmek için izin istedi.[162]
Kisrâ, önce köşk salonunun süslenmesini emretti. Sonra Fars devlet adamlarının, daha sonra da Peygamberimiz Aleyhisselamın elçisinin içeri alınmasına müsaade etti.[163]
Abdullah b. Huzâfe içeri girdi.[164]
Kisrâ, mektubun elçiden alınmasını emretti.
Abdullah b. Huzâfe:
"Onu, Resûlullah Aleyhisselamın buyruğu üzere, sana kendim vereceğim!" dedi.
Kisrâ:
"Öyleyse, haydi, yanıma yaklaş!" dedi.
Abdullah b. Huzâfe, yaklaşıp Kisrâ´ya mektubu verdi.
Kisrâ, mektubu okutmak için Hîre´li kâtibini çağırdı, mektubu ona okuttu.
Kâtip, mektubu:
"Allah´ın Resûlü Muhammed´den, Farsların büyüğü Kisrâ´ya!" diyerek okumaya başlayınca, Kisrâ mektuba Resûlullah Aleyhisselamın ismiyle başlanmış olmasına son derecede kızdı, bağırdı, çağırdı.
Daha mektubun içinde ne denildiğini anlamadan,[165] mektubu alıp yi itti [166] ve:
"O, benim bir kölem durumunda bulunduğu halde, bana böyle yazıyor ha !" dedi.[167]
Abdullah b. Huzâfe İle Kisrâ´nın Karşılıklı Konuşmaları
Abdullah b. Huzâfe, Kisrâ´nın huzurunda yaptığı konuşmasında:
"Ey Fars cemaati! Sizler, peygambersiz, Kitabsız ve yeryüzünden ancak ellerinizde bulunan bir kısmına hakim olarak sayılı günlerinizi geçiriyor, bir düş hayatı yaşıyorsunuz!
Halbuki, yeryüzünün hakim olamadığınız kısmı daha çoktur.
Ey Kisrâ! Senden önce, nice dünyalık ve ahiretlik hükümdarlar gelmiş ve hüküm sürmüşlerdir.
Onlardan, ahiretlik olanlar, dünyadan da nasiplerini almışlardır.
Dünyalık olanlar ise, ahiret nasiplerini yitirmişlerdir.
Sana getirip teklif ettiğimiz bu iş sence küçümseniyor; amma, vallahi, nerede olursan ol, küçümsediğin şey gelince, ondan korkacak ve korunamayacaksın!
Sen, vaktiyle girmiş olduğun yerden sürülüp çıkarıldığını da yalanlayamazsın!
Zikar vak´asındaki durum, bunun delilidir!" dedi.
Kisrâ da, yaptığı konuşmasında, özet olarak:
"Mülkve saltanat bana münhasırdır!
Benim bu hususta ne yenilgiye uğramaktan, ne de bana bir ortak çıkacağından korkum vardır!
Firavun, İsrail oğullarına hakim olmuştu.
Siz, onlardan daha iyi, daha güçlü değilsiniz!
Benim sizi hemen hakimiyetim altına alıvermeme ne engel var
Ben Firavun´dan daha iyi ve daha güçlüyüm dür![168]
Zikar vak´asına gelince, o, Şam vak´asıdır" dedi.[169]
Kisrâ, Abdullah b. Huzâfe´nin dışarı çıkarılmasını adamlarına emretti, Abdullah b. Huzâfe dışarı çıkarıldı.[170]
Abdullah b. Huzâfe´nin Medine´ye Dönüşü
Abdullah b. Huzâfe, Kisrâ´nın huzurundan çıkar çıkmaz, hayvanının üzerine atlayıp Medine yolunu tuttu.
Kendi kendine:
"Vallahi, benim için, iki yoldan hangisi olursa, gam çekmem.
Resûlullahın mektubunu verilecek yere vermiş, vazifiemi yapmış bulunuyorum ya!" dedi.
Kisrâ, öfkesi geçtikten sonra, elçinin içeri alınmasını emretti ve onu Hîre´ye kadar arattırdı ise de, bulduramadı.[171]
Abdullah b. Huzâfe, Medine´ye gelip, durumu Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.[172]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kisrâ Aleyhindeki Duası
Abdullah b. Huzâfe Kisrâ´nın mektubu yırttığını söyleyince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onlar da parça parça olsunlar[173]
O benim mektubumu parçaladı ha [174] Allah da onun mülk ve saltanatını parçalasın![175]
O, kendi eliyle mülk ve saltanatını parçalamış oldu![176]
Allah´ım! Onun mülk ve saltanatını parçala!" dedi.[177]
Kisrâ´nın Peygamberimiz Aleyhisselam Hakkında Yemen Valisine Emir ve Direktif Verişi
Kisrâ, Yemen valisi Bâzân´a Peygamberim iz Aleyhisselam hakkında bir yazı gönderdi ve yazısında şöyle dedi:
"Mekke´de, Kureyşten biri ortaya çıkmış! Kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş[178]
Ona söyle: Kendisi ya bu peygamberlik dâvasından vazgeçer, ya da onu ve kavmini öldürecek adamları üzerlerine salarım![179]
Sen, yanındaki güçlü kuvvetli adamlarından ikisini ona sal[180] Kavminin dinine muhalefet etmiş olan kişiye, kavminin dinine dönmesini emret![181]
Dönmekten kaçınırsa, kendisinin başını kesip bana gönder!"[182]
Kisrâ´nın Yemen valisi Bâzân, Kisrâ´nın mektubunu alır almaz, yazıcı, muhasip ve Farsça okur yazar vekilharcı olan Bâbeveyh´i, yanına Farslılardan Hurre Hüsre adındaki bir adamı da katarak, Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdi.
Kisrâ´ya gitmesi için, Peygamberimiz Aleyhisselama yazdığı bir yazıyı da, ellerine verdi. Vekilharcı olan Bâbeveyh´e, Peygamberimiz Aleyhisselam için:
"Şu zâtın memleketine git![183] Haline, gidişatına bir bak![184] Kendisiyle konuş![185] Kendisini imtihan et![186] Onun haberini bana getir![187] İşin içyüzünü anla, bana anlat!" dedi.[188]
Bâbeveyhle Hurre Hüsre, Mekke´ye doğru yollandılar.
İlk önce, Taife vardılar.
Taif´in Nahb deresinde Kureyş müşriklerinden bazı adamlara rastladılar.[189]
Kureyş eşrafından Ebu Süfyan´la Salvan b. Ümeyye ve daha başkaları, rastladıkları kişiler arasında idi.[190]
Elçiler onlara Peygamberimiz Aleyhisselamın nerede bulunduğunu sordular.
Kureyşfler de;
"O, Medine´dedir!" dediler.
Kureyş müşrikleri, vali Bâzân´ın mektubunda yazılı olanı elçilerden sorup öğrenince, çok sevindiler ve birbirlerine:
"Sevininiz! Hükümdarlar Hükümdarı olan Kisrâ onun karşısına dikilince, artık siz onun hakkından kolayca gelebilirsiniz!" dediler.
Bâzân´ın elçileri, Taif´ten Medine´ye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler.[191]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların münasip bir yere kondurulup ağırlanmalarını ashaba emir buyurdu.
Onlar birkaç gün oturup dinlendikten sonra, haber salıp onlan yanına çağırdı.[192]
Bâbeveyhle Hurre Hüsre, gelip Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına girdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"Oturunuz!" buyurdu.
Onlar, dizlerinin üzerine çöktüler.[193]
Yemen valisi Bâzân´ın bu elçileri, sakallarını dibinden kazıtmışlar, bıyıklarını ise alabildiğine uzatmışlar, büyütmüşlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları böyle görünce, hoşlanmadı ve onlara:
"Yazıklar olsun size, bu kılığa girmenizi size kim emretti " diye sordu.
Elçiler
"Böyle yapmamızı Rabbimiz Kisrâ emretti bize!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Fakat, benim Rabbim bana sakalımı salmamı, bıyığımı ise kesmemi emretti" buyurdu.
Elçi Bâbeveyh, şöyle konuşmaya başladı:
"Şahlar Şahı, Hükümdarlar Hükümdarı Kisrâ, vali Bâzân´a yazı yazıp, seni kendisine getirmek üzere sana adam göndermesini emretti.
Bâzân da, yanıma düşüp gitmen için, beni sana yolladı!
Eğer benimle birlikte gidersen, Yemen valisi, Hükümdarlar Hükümdarına senin lehinde mektup yazar, seni bağışlatır!
Eğer benimle gelmekten kaçınırsan, sen de bilirsin ki, Kisrâ seni de senin kavmini de yok eder, memleketini de yıkar!" dedi[194] ve Bâzân´ın mektubunu Peygamberimiz Aleyhisselama sundu.[195]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Bâbeveyh´i dinledi, mektupta yazılanları da öğrendi.[196] Gülümsedi ve elçileri İslâmiyete davet etti.
Bâbeveyh´le Hurre Hüsre, Peygamberimiz Aleyhisselamın huzurunda duydukları manevî heybetten hem titriyorlar,[197] hem de cesaretli cesaretli konuşmaktan geri durmuyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Eğer bizimle gelmeyeceksen, vali Bâzân´ın mektubuna cevap yaz!" dediler.[198]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Eğer ben bu işi kendiliğimden yapmış olsaydım, vazgeçerdim!
Fakat, beni sânı yüce olan Allah gönderdi .[199]
Siz bugün yanımdan ayrılıp konutunuza dönünüz! Yarın sabahleyin yanıma geliniz!
Ne yapmak istediğimi, o zaman size haber vereyim!" buyurdu.[200]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kisrâ Hakkında Allah´tan Aldığı Haberi Elçilere Bildirişi
Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Yüce Allah, Kisrâya oğlu Şfreveyh´i musallat kıldı: Şîreveyh onu filan ayda, filan gecede ve gecenin de filan filan saatleri geçince öldürdü!" diye vahiy geldi.
Ertesi gün, Peygamberimiz Aleyhisselam, elçileri yanına çağırıp, bunu onlara haber verdi[201] ve:
"Sahibinize (Bâzân´a) tebliğ ediniz ki; benim Rabbim olan Allah, onun rabbi Kisrâ´yı bu gece, geceden yedi saat geçince, gecenin yedinci saatinde öldürmüştür!" buyurdu.[202]
Bâbeveyh´le arkadaşı şaşırdılar[203] ve Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Sen ne söylediğini biliyor musun !
Üzerine yürüyüp seni cezalandırmamız, bizim için, bu söylediğini vali Bâzân´a haber vermekten daha kolaydır!
Biz senden işittiğimiz bu sözü gerçekten ona yazalım ve hükümdara haber verelim mi !" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet! Bunu benden işittiğinizi ona haber veriniz! Hem de ona deyiniz ki: ´Benim dinim ve hakimiyetim Kisrâ´nın mülk ve saltanatının ulaştığı yerlere kadar ulaşacak, atların ve develerin ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacaktır!´
Yine ona deyiniz ki: ´Eğer sen Müslüman olursan, idaren altında bulunan yerleri sana vereceğim! Seni, Ebnâlardan, Yemen´deki Farslılardan olan kavmine hükümdar yapacağım!1" buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam; elçilere söyleyeceklerini söyledikten sonra, Hurre Hüsre´ye altın ve gümüşle işlenmiş bir kemer verdi.
Bunu, Peygamberimiz Aleyhisselama, hükümdarlardan birisi hediye etmişti.
Hurre Hüsre´ye, bu kemerden dolayı, "Zülmaceze=Kemerii" derlerdi.
Hurre Hüsre´nin soyundan gelen oğulları ve torunları da bu adla anıldılar.[204]
Elçilerin Gördüklerini ve Duyduklarını Vali Bâzân´a Anlatmaları
Bâbeveyh´le Hurre Hüsne, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrıldılar.
Bir hayli yolculuktan sonra Bâzân´ın yanına geldiler ve ona, Peygamberimiz Aleyhisselamda gördüklerini ve kendisinden işittiklerini., haber verdiler.
Bâzân:
"Vallahi, onun bu sözü hükümdar sözü değildir!
Ben öyle sanıyorum ki; bu zât, dediği gibi, bir peygamberdir!
Kendisinin Kisrâ hakkında söylemiş olduğu sözün neticesini bekleyelim.
Eğer kendisi bu husustaki sözünde doğru çıkacak olursa, o gerçekten Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir.
Eğer onun söylediği doğru çıkmazsa, o zaman, hakkında gereğini düşünürüz!" dedi.[205]
Bâzân, Bâbeveyh´le Hurre Hüsre´ye:
"Siz onu nasıl buldunuz " diye sordu.
Bâbeveyh´le Hurre Hüsre:
"Biz, ondan daha heybetli, onun kadar hiçbir şeyden korkmayan, muhafızları bulunmayan, ondan daha tevazulu, alçakgönüllü, halk arasında yaya yürüyen bir hükümdar görmedik!
Ashabı, onun yanında, seslerini yükseltmiyor, kısıyorlar..." dediler.[206]
Kisrâ Şîreveyh´in Vali Bâzân´a Mektubu, Bâzân´la Ebnâların Müslüman Olmaları
Aradan çok geçmemişti ki, Vali Bâzân´a, Kisrâ´nın oğlu Şîreveyh´ten bir yazı geldi.
Gelen yazıda şöyle deniliyordu:
"Bundan sonra, derim ki: Ben Kisrâyı öldürdüm!
Ben onu, ancak, Fars eşrafından birçok kimseleri öldürmeyi, onları hudut boylarında toplayıp tutuklamayı mubah saymasına kızdığım için öldürdüm!
Bu mektubum sana gelince, halkın benim için bey´atını al!
Kisrâ´nın sana yazı yazmış olduğu zât hakkında da, buyruğum gelinceye kadar bekle, onun üzerine pek düşme!"
Şîreveyh´in mektubu okunup sona erince, Vali Bâzân, Peygamberimiz Aleyhisselam hakkında:
"Bu zât, muhakkak, Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir!" diyerek Müslüman oldu.
Aslen Farslı olup Yemen´de oturan Ebnâlar da Müslüman oldular.[207]
Allah hepsinden razı olsun!
Kisrâ´nın öldürüldüğü haberi geldiği sırada, Bâzân hasta idi.
Süvarileri, Bâzân´ın başında toplandılar ve:
"Sen birisini bizim başımıza vali tayin et!" dediler.
Bâzân:
"Sizin için gelecek bir hükümdar, herisin önünü sonunu gören, gözeten bir hükümdar vardır: Siz şu zâta uyunuz, O´nun dinine giriniz, Müslüman olunuz!" dedi.
Bâzân öldükten sonra, Ebnâların başkanı, Peygamberimiz Aleyhisselam a bir heyet göndererek, Müslüman olduklarını bildirdi.[208]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kisrâ´ya Gönderdiği Mektubun Ele Geçişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın İran Şahına göndermiş olduğu mektubun aslı, Lübnan Dışişleri Bakanlığında bulunmuş olan Mr. Henri Pharaon´un babası tarafından Birinci Dünya Savaşı sonunda Şam´da 150 altına satın alınmış olup; 1962 yılı Kasım´ının sonuna doğru Dr. Selahaddin el-Müneccid´e okutturulmak için başvurulması üzerine ortaya çıkmıştır.
Dr. Selahaddin Müneccid´in tarif ve tasvirine göre; parşümen üzerine yazılmış bulunan bu mübarek mektubun rengi zamanla değişmiş ve dokuması eskimiş yeşil bir kumaşa yapıştırılmıştır.
Mahfaza, ayrıca, camdan bir çerçeve tarafından muhafaza edilmiş olup parşümen oraya yapışık kalmıştır.
Parşümen eski ve yumuşaktır.
Parşümenin rengi, koyu kahverengidir.
Sahife kenarları, bu yüzden, siyahlanın ıştır.
Mektubun boyu 28 cm, eni 21,5 cm .dir.
Mektubun eb´âdı ince uzun ise de, üst kısmı alt kısmından geniştir.
Mektupta, yerine göre uzunlukları 21,2 cm.den 21,5 cm.ye kadar değişen 15 satır vardır.
Satırların en altında dairemsi bir mühür izi olup, bunun çapı 3 cm.dir.
Mektupta, yukarıdan aşağıya doğru akmış su izleri vardır.
Bunlar, bazı yerlerde harfleri veya kelimeleri silmiş, bazı yerlerde mürekkep izini hafifletmiş ve mührün ortasına doğru bulunan Resûl kelimesindeki R hani hariç olmak üzere, mühürdeki yazıyı da silmiştir.
Denilebilir ki; mektup yırtılmak istenilmiştir.
Gerçekten de, yırtık, başlangıçtaki ufkî 3. satırdan, bu satırın ortasına kadar inmekte; böylece, yırtık izi, tersine bir L harfi manzarası arz etmekte d ir.
Yırtık, mektubun yazıldığı parşümenden ayırt edilebilen ve daha sonraki devre ait deriden yapılmış ince bir iplikle dikilmiştir.
Mektubun yazı karakteri, Hendek savaşı sırasında Sel1 dağındaki grafit kaya üzerine yazılmış bulunan en eski yazı karakterine uymakta d ir.[209]
Hâtıb b. Ebi Beltea´nın Mukavkıs´a Gönderilişi
Gönderiliş Tarihi ve Sebebi
Peygamberimiz Aleyhisselamın İslâmiyete davet etmek üzere Hicretin 7. yılında[210] Muharrem ayında[211] hükümdarlara birer mektupla gönderdiği altı elçiden birisi de Hâtıb b. Ebi Beltea olup, Peygamberimiz Aleyhisselam onu İskenderiye hükümdarı, Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs´a göndermişti. [212]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu göndermeden önce:
"Ey insanlar! Ecir ve sevabını Allah ödemek üzere, şu mektubu Mısır hükümdarına hanginiz götürür " diye sorunca, Hâtıb b. Ebi Beltea sıçrayıp ayağa kalktı ve Peygamberimiz Aleyhisselama doğru vardı ve:
"Yâ Rasûlallah! Ben götürürüm!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Hâtıb! Allah bu vazifeni senin hakkında mübarek kılsın!" buyurdu.
Hâtıb b. Ebi Beltea mektubu Peygamberimiz Aleyhisselamdan aldı, vedalaşıp evine gitti. Hayvanının çulunu, kolanını sıkılaştirdı. Ailesiyle de vedalaştiktan sonra yola çıktı.
Hâtıb, önce Mısır´a gitti. Mukavkıs´ı orada bulamayınca, İskenderiye´ye gitti.[213] Mukavkıs´ın saray kapıcısının yanına vardı. Ne için geldiğini ona haber verdi. Kapıcı, Hâtıb´a çok hürmet etti. Onu hiç bekletmedi.[214]
Mukavkıs, o sırada, deniz üzerinde bir mecliste bulunuyordu.
Hâtıb, bir sandala binip Mukavkıs´ın meclisi hizasına kadar vardı; Peygamberimiz Aleyhisselam m mektubunu, baş ve şehadet parmağı arasına alarak ona gösterdi.
Mukavkıs, mektubu görünce, Hâtıb b. Ebi Beltea´yı önüne getirmelerini adamlarına emretti.[215]
Mukavkıs, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubunu Hâtıb´ın elinden aldı,[216] okuttu.
"Muhammed Resûlullah" mührü ile mühürlü mektupta şöyle buyuru I uy ordu:
"B ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Allah´ın kulu ve resûlü Muhammed´den Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs´a!
Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara selam olsun
İmdi, ben seni İslâm davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum.
Müslüman ol, selameti bul da, Allah sana ecir ve mükâfatını iki kat versin!
Eğer bu davetimi kabul etmez, kabul etmekten kaçınırsan, Kıbtîlerin günahı senin boynuna olsun!
´De ki: Ey Ehl-i Kitab! Geliniz! Bizim aramızla sizin aranızda eşit ve ortak bir Kelime´de birleşelim de, Allah´tan başkasına tapmayalım! Ona hiçbir şeyi eş, ortak tutmayalım! Allah´ı bırakıp da, birbirimizi rab diye tanımayalım!
Buna rağmen, onlar bu davetten yüz çevirirlerse, onlara: Siz şahit olunuz ki, bizler muhakkak Müslumanlarız, deyiniz.´"[217]
Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubu okununca, Mukavkıs, Hâtıb b. Ebi Beltea´ya "Hayırlı olsun!" dedi.[218]
Mukavkıs´ın Hâtıb b. Ebi Beltea ile Konuşmaları ve Tartışmaları
Hâtıb b. Ebi Beltea derki:
"İskenderiye hükümdarı Mukavkıs, haber gönderip beni yanına getirtti. Patriklerini de yanına topladı.
Bana:
´Ben anlamak istediğim bazı şeyleri sana soracak ve seninle konuşacağım!1 dedi.
Kendisine:
´Buyurunuz, konuşalım!1 dedim.
Mukavkıs:
´Bana haber ver: Senin efendin bir peygamber değil midir ´ diye sordu.
´Evet! O, Allah´ın Resûlüdür!1 dedim.
Mukavkıs:
´O gerçekten böyle bir peygamber idi ise, kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir yurda sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde ne için Allah´a dua etmedi ´ diye sordu.
Ona:
´Sen İsa b. Meryem´in Resûlullah olduğuna şehadet edersin değil mi
O gerçekten peygamber olduğuna göre, kavmi onu yakalayıp asmak istedikleri zaman; kendisini dünya semasına kaldırıp yükselteceğine, kavmini helak etmesi için Allah´a dua etse olmaz mı idi ´ dedim.[219]
Mukavkıs söyleyecek söz bulamadı. Bir müddet sustuktan sonra:
´Sözünü tekrarla!´ dedi.
Tekrarladım. Mukavkıs yine sustu.[220] Sonra da:
´Güzel söyledin! Sen bir hakîmsin, yerli yerince konuşuyorsun. Hakîm olan, yerli yerince konuşanın da yanından geliyorsun!´ dedi."[221]
Bundan sonra, Hâtıb la Mukavkıs, konuşmaya şöyle devam ettiler:
Hâtıb, Mukavkıs´a:
"Senden önce, burada bir adam, kendisinin en yüce Rab olduğunu iddia etmiş;[222] o Firavun, kavmine, ´Ben sizin en yüce Rabbinizim!´ diyerek bağırmıştı.[223]
Yüce Allah onu dünya ve ahiret azabıyla yakalayıp cezalandırdı, ondan intikam aldı.
Sen, senden başkasından ibret al da, başkasına ibret olma!" dedi.[224]
Mukavkıs:
"Bizim için, bir din vardır! Biz, bu dinimizi, ondan daha hayırlısı olmadıkça, bırakmayız!" dedi.[225]
Hâtıb:
"Senin bağlı bulunduğun ve daha hayırlısı olmadıkça bırakmayacağını söylediğin dininden daha hayırlı olan din, hiç şüphesiz İslâmiyettir![226] Biz seni İslâmiyete davet ediyoruz ki, Allah din olarak insanlara onu yeterli kılmıştır, dahası da yoktur![227]
Bu peygamber [Muhammed Aleyhisselam], İslâmiyete yalnız seni değil, bütün insanları davet etti.
Onlardan, kendisine karşı en katı, en sert ve kaba davrananlar, Kureyş müşrikleri oldu!
Ona karşı en azgın düşmanlığı da Yahudiler yaptılar!
İnsanlardan, ona en çok yakınlık gösterenler ise, Hıristiyanlar oldu.
Hayatım üzerine yemin ederim ki;[228] Musa Peygamber nasıl İsa Peygamberi haber vermiş ve onun geleceğini müjdelemiş ise, İsa Peygamber de Muhammed Aleyhisselamı öylece haber vermiş, geleceğini müjdelemiştir![229]
Bizim seni Kur´ân´ı kabule davet etmemiz, senin Tevrat´a bağlı olanları İncil´i kabule davet etmen gibidir.
Her peygamber bir kavme yetişmiş olup, o kavim o peygamberin ümmetinden sayılmış, o peygambere itaat edenler de o ümmete katılmıştır.
Sen ise, bu peygambere (Muhammed Aleyhisselama) yetişenlerdensin![230]
Biz, seni İslâm dinine davet etmekle, İsa Peygamberin dininden men ediyor değiliz! Bilakis, onunla, onun gerçek tebligatıyla amel ve hareket etmeni sana teklif etmiş oluyoruz" dedi.[231]
Mukavkıs:
"Ben bu peygamberin işini, dinini inceledim. Gördüm ki, onda ne dünyadan el etek çekilmesi emrediliyor, ne de mergub ve makbul şeyler yasaklanıyor!
Kendisini de, ne yolunu şaşırmış bir sihirbaz, ne de gaibden haberler aldığını iddia eden yalancı bir kâhin olarak bulmuş değilim!
Fakat, kendisinde benim bulduğum; gaibi, gizli, kapalı şeyleri keşfedip haber vermek gibi peygamberlik alâmetleridir.
Bununla beraber, ben biraz daha düşünmek isterim!" dedi.[232]
Mukavkıs, bir gece haber salıp Hâtıb´ı huzuruna getirtti.
Mukavkıs´ın yanında, Arapça tercümanından başka kimse yoktu.
Mukavkıs, Hâtib´a:
"Onun (Muhammed Aleyhisselamın) hakkında soracağım şeylere doğru cevap verir misin
Ashabının arasından, sahibinin seni niçin seçip gönderdiğini biliyorum.[233]
Ben sana üç şey soracağım!" dedi.
Hâtıb:
"İstediğini sor! Ben sana ancak doğruyu söyleyeceğim!" dedi.[234]
Mukavkıs:
"Muhammed insanları nelere davet ediyor " diye sordu.
Hâtıb:
"Yalnız Allah´a ibadet etmeye davet ediyor. Gece gündüz, beş vakitte namaz kılmayı emrediyor! Ramazan orucunu tutmayı, Beytullah´ı hacc ve ziyaret etmeyi, verilen sözde durmayı... emrediyor. Ölmüş hayvanın etini yemekten ve kandan men ediyor!" dedi.[235]
Mukavkıs:
"Onun (Muhammed Aleyhisselamın) şekil ve şemailini (fizikî yapısını) bana tarif et, anlat!" dedi.
Hâtıb kısaca tarif etti.
Mukavkıs:
"Anlatmadığın daha bazı şeyler kaldı: Gözlerinde biraz kırmızılık, sırtında iki omuzu arasında da peygamberlik hâtemi (mührü) vardır. Merkebe biner, sırtına harmani giyer, hurma ve az etli kemikle geçinir, amcaları ve amca oğulları tarafından korunur!" dedi.
Hâtıb:
"Bunlar da onun sıfatıdır!" dedi.[236]
Mukavkıs:
"Ben, gelecek bir peygamber daha kaldığını biliyordum. Fakat, onun Şam´dan çıkacağını sanıyordum.[237] Çünkü, daha önceki peygamberler hep oradan çıkmışlardı.
Gerçi, son peygamberin Arabistan´da, sertlik, darlık, yoksulluk ülkesinden çıkacağını da Kitablarda görmüştüm.[238]
Allah´ın Kitabında sıfatlarını yazılı bulduğumuz peygamberin zuhuru zamanı da, tam bu zamandır!
Biz, onun vasfını, İki kızkardeşi bir nikâh altında birleştirmez! Hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez! Fakiri er, yoksullarla oturur kalkar!´ diye de, Kitabda yazılı bulmuştuk![239]
Ona uymak hususunda Kıbtîler beni dinlemezler![240]
Ben saltanatımdan da ayrılmaya kıyam ayacağı m! Bu hususta çok cimriyim dir![241]
Ben Kıbtîlere bundan ne bir kelime ananm, ne de hiç kimseye bu konuşmamı bildirmeyi, duyurmayı isterim!" dedi[242] ve Arapça yazı yazan bir yazıcı çağırdı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubuna şöyle cevap yazdırdı:
"B ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Muhammed b. Abdullah´a Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıstan!
Selam olsun sana!
Bundan sonra, arzederim ki; mektubunu okudum.
Mektubunda andığın ve beni davet ettiğin şeyleri anladım.[243]
Gelecek bir peygamber daha kaldığını biliyor ve fakat onun Şam´dan çıkacağını sanıyordum.
Elçini ağırladım.
Sana Kıbtîler katında mevkileri yüksek iki cariye ile elbiseler gönderdim.
Binmen için, sana bir de katır hediye ettim.
Selam olsun sana!"
Mukavkıs, bundan fazla ne birşey yaptı, ne de Müslüman oldu.[244]
Mukavkıs, Hâtıb´a:
"Sakın hâ! Kıbtîler senin ağzından tek kelime bile işitmesinler!" diye tenbihatta bulundu.[245]
Mukavkıs ın Peygamberimiz Aleyhisselama Gönderdiği Hediyeler
1. İki cariye (Mâriye ile kızkardeşi Şîrîn),
2. Bin miskal altın,
3. İki binit hayvanı (bir katırla bir merkep),
4. Yirmi kat Mısır işi ince elbise,[246]
5. Bir adet billur kadeh,[247]
6. Kokulu bal,[248]
7. Sarık,
8. Kabâtî Mısır keten kumaşı,
9. Öd, misk gibi güzel koku,
10. Gülyağı,
11. Kutu içinde sürmelik,
12. Tarak,
13. Makas,
14. Misvak,
15. Ayna,
16. İğne,
17. İplik,
18. Baston.
Mukavkıs Hâtıb´a Peygamberimiz Aleyhisselam hakkında:
"Sürme kullanır mı " diye sormuştu.
Hâtıb:
"Evet! Aynaya bakar, saçını tarar; seferde ve hazerde, aynayı, sürmedanlığı, tarağı, misvağı yanından ayırmaz!" demişti.[249]
Mukavkıs´ın Peygamberimiz Aleyhisselama hediye ettiği iki cariyeye Hâtıb Müslüman olmalarını teklif etti, onlar da Müslüman oldular. Mâriye´yi Peygamberimiz Aleyhisselam zevceliğe kabul etti, Sîrîn´i de Hassan b. Sabite verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. İbrahim adındaki oğlu, Hz. Mariye´den doğmuştur.[250]
Mukavkıs´ın hediye ettiği katır Düldül, merkep de Ufeyr, Yâfur diye anılırdı .[251] Bunlar, iyi cins binit hayvanlarındandı.[252] Her ikisi de gri tüylü idi.[253] O güne kadar, Arabistan´da ak tüylü katır görülmemişti. İslâm´da ilk görülen ak tüylü katır, Düldül oldu.[254]
Peygamberimiz Aleyhisselam, hediye edilen billur kadehle de su içerdi.[255] Mukavkıs tarafından Hâtıb´a verilen hediye, 100 dinar (altın) ile 5 kat elbise idi.[256]
Hâtıb´ın Medine´ye Yollanışı
Hâtıb´ın bildirdiğine göre; kendisi, Mukavkıs´ın yanında, kısa bir müddet, beş gün kaldı ve son derecede ağırlandı.[257]
Yabancı heyetler ise, Mukavkıs´ın yanında bir ay ve bir aydan da fazla kalmakta idiler.[258]
Hâtıb, beş günden sonra, Mukavkıs´ın ülkesinden ayrıldı.[259]
Mukavkıs Hâtıb´ı Cezîretü´l-Arab´a muhafız askerlerle yolladı.
Bunlar Arabistan´a ayak bastıkları sırada, Şam´dan Medine´ye gitmekte olan bir kafileye rastladılar.
Hâtıb, Mukavkıs´ın askerlerini geri çevirip kafileye katıldı.[260] Medine´ye gelip kavuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mukavkıs´ın hediyelerini kabul etti.[261]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mukavkıs Hakkındaki Sözleri
Hâtıb b. Ebi Beltea Mukavkıs´ın sözlerini Peygamberimiz Aleyhisselama anlatınca,[262] Peygamberimiz Aleyhisselam: "Yaramaz adam saltanatına kıyamadı! Esirgediği saltanatı ise, kendisinde kalmayacaktır!" buyurdu.[263]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mukavkıs´a Gönderdiği Mektubunun Saklanışı ve Son
Zamanlarda Ele Geçişi
Mukavkıs, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubunu filciişinden yapılmış bir kutu içine koyup kutuyu mühürledi ve cariyesine teslim etti.[264]
Hicretin 1267. yılında Mısır´ın Ahmim beldesinde eski bir manastırdaki Kıbt kitapları arasında bulunan ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Mukavkıs´a gönderdiği mektup olduğu anlaşılan mektup, Abdülmecid Han tarafından satın alınarak İstanbul Topkapı Sarayı Müzesinde Mukaddes Emanetler Bölümünde saklanmaktadır.
Mektup; 16x19 cm. eb´âdında, kahverengi bir deri üzerine siyah mürekkeple yazılmış olup, oniki satırdır.
Mektubun altında Peygamberimizin mührü bulunmaktadır.
Mektupta yer yer güve yenikleri vardır.[265]
Şüca´ b. Vehb´in Hâris b. Ebi Şimr el-Gassanî´ye Gönderilişi
Gönderiliş Tarihi ve Sebebi
Hicretin 7. yılında,[266] Muharrem ayında,[267] İslâmiyete davet etmek üzere hükümdarlara gönderilen altı elçiden birisi de Şüca´ b. Ebi Vehb olup, Peygamberimiz Aleyhisselam onu Şam sınırı hükümdarı Haris b. Ebi Şimr el-Gassanî´ye göndermişti.[268]
Haris b. Ebi Şimr, Hıristiyan Arapların hükümdarı idi.[269]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Haris b. Ebi Şimr´e gönderdiği "Muhammed Resûlullah" mührü ile mühürlü mektubunda şöyle buyurdu:
"B ismi İlâhirrahm âhirrahîm
Allah´ın Resûlü Muhammed´den Haris b. Ebi Şimr´e!
Doğru yola uyan, tâbi olanlara, Allah´a iman eden ve Resûlünü doğrulayanlara selam olsun!
Ben seni eşi, ortağı olmayan Bir Allah´a imana davet ediyorum!
Davetimi kabul edersen, hüküm ve saltanatın yine sende kalacaktır."[270]
Şüca´ b. Ebi Vehb, mühürlenip kendisine verilen bu mektupla yola çıktı.[271] Şüca´ b. Ebi Vehb der ki:
"Haris b. Ebi Şimr´e gittim.
Kendisi, o sırada Dımaşk´ın Gota bölgesinde* bulunuyor, Kayser Herakliyus´a yapılacak kondurma, ağırlama ve armağan hazırlıklarıyla uğraşıyordu.
Kayser Herakliyus, Hıms´tan İlyaya (Kudüs´e) gelmişti.[272]
Hâris´in kapısında iki veya üç gün kadar oturup onu bekledim.
Hâris´in kapıcısına:
´Ben Resûlullah Aleyhisselamın Hâris´e gönderdiği elçisiyim!1 dedim.
Kapıcı:
´Sen onunla buluşamazsın! O ancakfilan gün, filan saatte çıkar!1 dedi.
Kapıcı Rum´du ve kendisinin adı da Mira idi.
Mira, Resûlullah Aleyhisselamı benden sondu.
Ben de, Resûlullah Aleyhisselamın sıfatlarını ve Haris b. Ebi Şimr´i nelere davet ettiğini anlatınca, içi kabardı, en sonunda kendisini tutam ayarak ağlamaya başladı.
Ağlarken de;
´Ben İncil´i okudum. Bu peygamberin sıfatlarını[273] ve onun insanları nelere davet edeceğini[274] İncil´de aynen yazılı buldum![275]
Fakat, ben onun Şam´dan çıkacağını sanıyordum. Kurazîlerin yurdundan (Medine´den) çıktığını gördüm![276]
Ben ona iman ve kendisinin peygamberliğini tasdik ediyorum. Fakat, Haris beni öldürür diye, imanımı açıklamaktan korkuyorum!´ diyor, ondan hayır gelmeyeceğini üzülerek haber veriyor, bana ikramda bulunuyor, beni en güzel şekilde ağırlıyordu.
En sonra, Haris bir gün çıkıp tahtına oturdu, başına tacını koydu.
Kendisinin yanına girmeme izin verildi. Girip Resûlullah Aleyhisselamın mektubunu ona sundum.
Haris, mektubu okuduktan sonra, yere attı ve:
´Saltanatımı benden kim sökebilecekmiş göreyim !
O Yemen´de de olsa, halkla üzerime gelmeden, ben ona gideceğim!´ dedi.
Gece gelip kavuşuncaya kadar, oturduğu yerden ayrılmadı. Sonra, kalkıp atların nallanmasını emretti.
Bana da:
´Sahibine, gördüğünü haber ver!´ dedi.
Kayser´e bir mektup yazıp elçiliğimin haberini bildirdi ve Resûlullah Aleyhisselamın üzerine yürümeye hazırlandı.[277]
O sırada, Kayser Herakliyus Kudüste, Dıhyetü´l-Kelbî de Kayser´in yanında bulunuyordu.[278]
Kayser Herakliyus, Hâris´in mektubuna yazdığı karşılıkta:
´Sakın, onun üzerine varayım deme! İlya´da benimle buluş!´ dedi.
Kayser´den mektubunun cevabı gelince, Haris beni huzuruna çağırdı ve bana:
´Sahibinin yanına ne zaman gitmek istiyorsun 1 diye sordu.
´Yarın!´ dedim.
Bana yüz miskal altın bahşiş verilmesini emretti.
Hâris´in kapıcısı Mira da, bana yol için azık ve elbise yetiştirip:
´Resûlullah Aleyhisselama benden selam söyle![279] Dinine tâbi ve Müslüman olduğumu haber ver!´ dedi.[280]
Medine´ye dönüp Haris b. Ebi Şimr´in dediklerini ve davranışını Peygamber Aleyhisselama haber verdim.
Peygamber Aleyhisselam:
´Onun saltanatı yok olsun!´ buyurdu.
Mira´nın selam söylediğini ve dediklerini de haber verdim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Doğrudur!´ buyurdu."[281]
Haris b. Ebi Şimr, Mekke´nin fethi (Hicretin 8.) yılında öldü.[282]
Onun ölümü ile Gassanî saltanatı Cebele b. Eyhem´e geçti ve onda da sona erdi.[283]
Salît b. Amr´ın Yemame Hükümdarı Hevze b. Ali´ye Gönderilişi
Gönderiliş Tarihi ve Sebebi
Hicretin 7. yılında[284] Muharrem ayında[285] İslâmiyete davet etmek üzere hükümdarlara gönderilen altı elçiden birisi de Salît b. Amr olup, Peygamberimiz Aleyhisselam onu Yemâme hükümdarı Hevze b. Ali´ye göndermişti.[286]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hevze b. Ali´ye gönderdiği, "Muhammed Resûlullah" mührü ile mühürlü mektubunda şöyle buyurmuştu:
"B ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Allah´ın Resûlü Muhammed´den Hevze b. Ali´ye!
Doğru yola tâbi olan, uyanlara selam olsun!
İyi bil ki; benim dinim develerin ve atların ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacak, bütün dinlere galip ve üstün gelecektir! Sen de Müslüman ol, selameti bul!
Müslüman olursan, idaren altındaki yerlerin idaresini yine sana bırakırı m !"[287]
Salît b. Amr Peygamberimiz Aleyhisselamın bu mühürlü mektubu ile vardığı zaman, Hevze b. Ali Salît´i konukladı ve ağırladı.
Mektup kendisine okununca, Peygamberimiz Aleyhisselamın davetini, redden başka türlü bir redle, yani kibarca reddetti.[288]
Salît b. Amr´ın Hevze b. Ali´yi Öğütleyişi
Salît b. Amr, Hevze b. Ali´ye:
"Ey Hevze! Şüphe yok ki, sen de kavminin ulu kişisisin!
Senin ulu sandığın, kendilerine yöneldiğin kimselerin cesetleri çürümüş, canları da Cehenneme girmiş bulunmaktadır!
Seyyid, ulu kişi, ancak, imanla korunmuş, sonra da, Allah´ın emirlerini yerine getirmeyi, yasaklarından sakınmayı kendisine ahiret azığı edinmiş olan kişidir.
Eğer bir kavim iman mutluluğuna ermişse, sakın onları kendi görüşünle doğru yoldan saptırayım deme!
Ben yapılması emrolunan hayrı sana emr, yapılması yasaklanan şenden de seni men ederim!
Yani, ben Bir olan Allah´a ibadeti sana emr, şeytana tapmaktan da seni men ederim!
Çünkü, Allah´a ibadet insanı Cennete, şeytana tapmak da Cehenneme götürür!
Eğer bu öğütlerimi kabul edersen, umduğuna erer, korktuğundan da kurtulursun!
Öğütlerimi kabul etmekten kaçınır, yüz çevirirsen, bizim aramızla senin anandaki perde kalkar, aramız açılır!" dedi.
Hevze b. Ali:
"Ey Salît! Sen beni seyyidlikle, ulu kişilikle şereflendirip yücelttin! Benim görüşüm; işleri önce inceleyip düşünmem, sonra da onu dilememdir. Şimdi, sen bana biraz mühlet ve genişlik ver. Ben düşünür, danışırım; inşaallah, davetini kabul ederim!" dedi.[289]
Hevze b. Ali´nin Durumu Eregün´le Konuşması
Hevze b. Ali´nin yanına, Hıristiyan ulularından Dımaşk ulusu Enegün gelmişti. Enegün, Hevze´den, Peygamberimiz Aleyhisselamı sondu. Hevze:
"Onun bana mektubu gelmişti. Beni İslâmiyete davet ediyordu. Ben onun davetini kabul etmedim" dedi.
Enegün:
"Niçin kabul etmedin " diye sordu.
Hevze:
"Dinimi esirgedim.
Bununla beraber, ben kavmimin hükümdarı bulunuyorum.
Ona tâbi olsaydım, hükümdarlık yapamayacaktım!" dedi.
Eregün:
"Hayır! Vallahi, sen ona tâbi olsaydın, o sana yine hükümdarlık yaptırırdı.
Senin için hayırlı ve yararlı olan, ona tâbi olmaktı.
Muhakkak ki, o, İsa b. Meryem´in geleceğini müjdelemiş olduğu Arap peygamberdir!
O, yanımızdaki İncil´de ´Muhammed Resûlullah´ diye yazılı bulunmaktadır" dedi.[290]
Hevze:
"Anlattığın şeyi ben de İncil´de okumuştum" dedikten sonra, Eregün´e:
"Peki, sen ona niçin tâbi olmuyorsun " diye sordu.
Eregün:
"Ona kıskançlıktan ve içki içmekten vazgeçememekten!" dedi.
Hevze:
"Herakliyus bu hususta ne yaptı " diye sordu.
Eregün:
"Kendi dininde kaldı, saltanattan ayrılmaya kıyamadı, cimrilik etti!" dedi.[291]
Hevze b. Ali´nin Peygamberimiz Aleyhisselamın Mektubuna Cevap Yazışı
Hevze b. Ali, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubuna yazdığı karşılıkta:
"Davet ettiğin şey ne kadar güzel, ne kadar iyidir!
Ben kavmimin şairi ve hatibiyim!
Araplar, benim kavmimden korkar ve titrerler!
Sen bana işinden bazı yetkiler ver de, sana tâbi olayım" dedi.
Hevze b. Ali, elçi S al it b. Amr´a bahşişler ve iyi dokunmuş kumaştan elbiseler verdi.
Salıt b. Amr, Hevze´nin verdiği hediyeleri Peygamberimiz Aleyhisselama getirdi. Hevze´nin sözlerini haber verdi ve mektubunu da okudu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yerdeki bir hurma koruğunu bile dilese, ona vermem! Onun ellerindeki herşeyiyok olsun, yok!" diyerek dua etti.
Mekke´nin fethi yılında (Hicretin 8. yılında), Mekke´den dönerken, Cebrail Aleyhisselam Hevze b. Ali´nin öldüğünü Peygamberimiz Aleyhisselama haberverdi.[292]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, Taberî, Târih, c. 3, s. 84, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 180, Kastalânf,
Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 290.
[2] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258.
[3] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 254, 255, Taberî, Târîh,c.3, s. 85.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/371.
[4] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 255.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/372.
[5] Taberânî´den naklen Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 5, s. 305, 306, Alâüddin Ali, Kenzü´l-um m âl, c. 11 , s. 444, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 30, Halebî, İnsanu´l-uyûn, c. 3, s. 283.
[6] Zehebî, Megâzî, s. 423.
[7] İbn İsfıak.İbnHişam, Sîre,c.4, s. 254, İtan Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, 262, E bu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 29,32,
34, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 531, Yâkubî, TârıVı, c. 2, s. 77, 78, Taberî, Târih, c. 3, s. 84, 91, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s.
29, 31,Ebu´l-FerecİbnCevzf, el-Vetâ, c. 2, s. 717, 738, İbn Ear, Kâmil, c. 2, s. 210, 215, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71,74, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 259, 271, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 180, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 289, 296, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 29, 40.
[8] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 339.
[9] İbn Sa´d, Tabak âtü´l-k übrâ, c. 1, s. 259.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/372-373.
[10] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1657.
[11] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 258, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 223, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 24, c. 3, s. 235, c. 7, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1657, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 88.
[12] Buhârî, Sahih, c. 7, s. 54.
[13] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1659.
[14] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1655, 1656, İbnMâce, Sünen, c. 2, s. 1202.
[15] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 250, İbn ^bdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1178.
[16] Buhâıf, Sahih, c. 7, s. 54.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/373-374.
[17] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 321 ,Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 209, 210, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 323,
Taberî, Târîh, c. 3, s. 73, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 200.
[18] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611, İbn Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79, İbn Seyvid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 214, İbn
Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37.
[19] A´râf. 158.
[20] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 254.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/374.
* Rum ülkesi krallarına Hrakl, Kayser; Fars (İran) krallarına Kisrâ, Mısır krallarına Firavun; Yemen krallarına Tübba´; Habeş krallarına
Necaşf; Türk krallarına Hakan denirdi. (E bu´l-Fidâ, c. 3, s. 78, Diyarbekıf, c. 2, s. 3).
[21] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 258, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 531 .
[22] İbn Şa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 258.
[23] İbn İshak, Kitâbu´l-mübtedâ ve´l-meb´as, c. 4, s. 210.
[24] Taberî, Târîh, c. 3, s. 89, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 264.
[25] Taberî, Târîh, ç. 3, s. 89, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefâ, c. 2, s. 735, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 264, İbn Kayyım ,
Zâdu´l-mead, c. 2, s. 71, İbn Haldun, Târih,c. 2, ks.2, s. 36, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c.1, s. 291, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs,
c. 2, s. 30, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 293.
[26] İbn İshaktan naklen Taberî, Târîh, c. 3, s. 89, VâkıdPden naklen İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 264, İbn Kayyım, Zâdu´l-
mead, c. 3, s. 71, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 36, 37, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 291 ,292, Diyarbekrî, Târîhu´l-
hamîs, c. 2, s. 30, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 293.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/374-376.
[27] Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 3, s. 120,121.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/376-377.
[28] İbn İshaktan naklen İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 264, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 294, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 344.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/377.
[29] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 258, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefâ, c. 2, s. 735, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 299, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 30, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 293, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 344.
[30] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 293.
[31] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vetâ, c. 2, s. 735, 736, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 299, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 30, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 344.
[32] İbn İshaktan naklen İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 264, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 294, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 344.
[33] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 292, Halebî, İnşân, c. 3, s. 294, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 344.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/377-378.
[34] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 299, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 31, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 293.
[35] Diyarbekrî, Târîhu´l-ham fs, c. 2, s. 31 .
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/378.
[36] Prof. M. Hamidullah, İslâm P eygam beri, c. 1, s. 201.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/379.
[37] Aynı kaynaklar.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/379-381.
[38] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 365, Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 1, s. 315, 316.
* "Ey Allah´ın Resûlü!" İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37, Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 292, Diyartoekrf, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 30.
[39] Taberî, Târih, c. 3, s. 89, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vetâ, c. 2, s. 735, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71, İbn Seyyid,
Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 264, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 293.
[40] Taben, Târih, c. 3, s. 89, Ebu´l-Ferec, t 2, s. 735, İbn Kayyım , c. 3, s. 71, İbn Seyyid, c. 2, s. 264, İbn Haldun, c. 2,ks. 2,
s. 37, Kastalânf, c. 1, s. 292, Diyarbekrî, c. 2, s. 30, Halebî, İnşân, c. 3, s. 293.
[41] İbn İshaktan naklen Taberî, Târih, c. 3, s. 89, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vetâ, c. 2 s. 735, 736, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71, 72, İ bn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 264, 265, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 292, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 30, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 293.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/382-383.
[42] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 259.
[43] Taberî, Tânh.c.3, s. 89,90.
[44] İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37.
[45] Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 292, Diyarbekrî, c. 2, s. 30, Zürkânf, c. 3, s. 345.
[46] Taberî, Tefar, c. 7, s. 4, Diyarbekrî, c. 2, s. 31.
[47] Taberı, Tânh.c.3, s. 90.
[48] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 2, s. 92, 93.
[49] Taberî, Tâıfh,c.3, s. 90.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/383-384.
[50] Sevatiul-envar dan naklen M. Hamidullah, el-Vesaiku s-siyasa, s.48.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/384.
[51] Taberî, c. 3, s. 89, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 735, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 213, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 37, Kastalânf, c.1, s. 292, Diyartoekrf, c.2, s. 31.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/384.
[52] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 258, c. 4, s. 251, İbnEsTr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 30.
[53] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 259, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.1, s. 262, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 2, E bu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2. s. 343.
[54] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 29.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/385.
[55] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1367.
[56] Taberî, Târîh, c. 3, s. 85.
[57] Ahmedb. Hanbel, c. 1, s. 262, Taberî, c. 3, s. 85, Be^akf, c. 4, s. 381,382.
[58] Diyarbekrî, c. 2, s. 31, 32 Halebî, İnsânu´l-uvûn, c. 3, s. 289, 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/385.
[59] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 31.
[60] Halebî, İnsânu´l-uvûn, c. 3, s. 284.
[61] Muhyiddin b. Arabf, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 2, s. 129,1 30, Diyarbekıi, TârıViu´l-hamfs, c. 2, s. 32, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3. s. 284.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/385-386.
[62] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 6, Taberî, Târih, c. 3, s. 85, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 382, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 362.
[63] Zührî, Megâzî, s. 58, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 6, Taberî, Târih, c. 3, s. 85, 86, Beyhakî, D ela il, c. 4, s. 382, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 362.
[64] Zührî, M egâ zf, s. 5 8, Abdurrezzak, Musanne f, c. 5, s. 34 3, Buhârî, Sah ıh, c. 1, s. 6,7 Taberî, T ârîh, c. 3, s. 85, 86, Beyhak f, Delâil, c. 4, s. 382, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye, c. 4, s. 362, 363.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/386-387.
[65] Muhyiddin b. Arabf, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 2, s. 130, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 32, Halebî, İnşânu´l-uyûn, c. 3, s. 288, 289, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 339.
[66] Muhyiddin b.Arabf, M uhâdarâtu´l-ebrâr, c. 2, s. 130.
[67] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 347.
[68] İbn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 279.
[69] Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 347, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 267, Heysemî, Meonau´z-ZBvâid, c. 5, s. 306,
Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 123.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/387-388.
[70] Buhârî, Sahfi-ı, c. 1, s. 7, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 263.
[71] Taberî. Tan h. c. 3. s. 86. Ebu´l-Ferec İbn Cevzf. el-Vetâ. c. 2. s. 720.
[72] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/389.
[73] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 7, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 263.
[74] Taberî, Târîh,c.3, s. 87.
[75] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 344, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1394.
[76] Taberî, Târîh, c. 3, s. 86, Ebu´l-Fenec, c. 2, s. 720.
[77] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 7, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 266.
[78] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 262, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 5.
[79] Taberî, Târîh, c. 3, s. 86.
[80] Ahmedb. Hanbel, c.1, s. 262,
[81] Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 266,
[82] Abdurrezzak, c. 5, s. 344, Buhârî, c. 4, s. 3, Müslim, c. 3, s. 1294
[83] Ahmedb. Hanbel, c. 1, s. 262, Ebu Nuaym, c. 2, s. 343-344.
[84] Buhârî, c. 1,s.5.
[85] Abdurrezzak, c. 5, s. 344, Buhârî, c. 4, s. 3, Müslim, c. 3, s. 1294.
[86] Taberî, c. 3, s. 86
[87] "Korkmasaydım" (Müslim, c. 3, s. 1394).
[88] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 262, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 3, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 344, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 378.
[89] Buhârî, Sahih, c. 1,s.5.
[90] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 344, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 262, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 3, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1394.
[91] Abdurrezzak, c. 5, s. 344, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 262, Buhârî, c. 1, s. 5, c. 4, s. 3.
[92] Taberî, Târîh, c. 3, s. 86.
[93] Abdurrezzak, c. 5, s. 345, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 262, Buhârî, c. 1. s. 5, c. 4, s. 3.
[94] Taberî, Târîh, c. 3, s. 86.
[95] Abdurrezzak, c. 5, s. 344, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 262, Buhârî, c. 1, s. 5, c. 4, s. 3.
[96] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 345, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 5, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1394.
[97] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 262, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 3.
[98] Abdurrezzak, c. 5, s. 345, Ahmed b. Hanbel, c. 1 ,s.262, Buhârî, c. 1, s. 5,c.4, s. 3, Müslim, c. 3, s. 1395, Ebu Nuaym , Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 344.
[99] Abdurrezzak, c. 5, s. 346, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 262, Buhârî, c. 1, s. 5, Müslim, c. 3, s. 1395.
[100] Soy yönünden en seçkininiz (Taberî, Târih, c. 3, s. 86).
[101] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 345, 346, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1, s. 262, 263, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 3, 4, Müslim , Sahih, o. 3, s. 1395, E bu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 344, 345 Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, o. 4, s. 382.
[102] Taberf, Târîh, c. 3, s. 8 6, Be yhak f, D el âil ü´n-nübüvve, c. 4, s. 382.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/389-395.
[103] Zührî, Megâzî, s. 60, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 346, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 263, Buhârî, Sahih, c. 1 , s. 6, t 4, s. 4, S.c.S, s. 169, Müslim, Sahih, t 3, s. 1 369, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 77, Taberî, Târih, c. 3, s. 87, Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 345, 346, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 384, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vetâ, c. 2, s. 724 İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 261, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71, Zehebî, Megâzî, s. 415, 416, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 36, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 290, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamfs, c. 2, s. 33.
[104] Âli İmran: 64.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/395-396.
[105] Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 34.
[106] Taberî, Târîh,c.3, s. 85.
[107] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 347, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 263, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 5, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1 397, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübü we, c. 2, s. 346.
[108] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 263, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 5, Ebu Nuaym , Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 346.
[109] Ebu Kebşe Huzâa kabilesinden bir adam olup, putlara tapmakta Kureyş müşriklerinden ayrılarak Şi´râ yıldızına tapmıştı. Peygamberimiz Aleyhisselam ise halkı putlara tapmaktan alıkoymaya kalkınca, Kureyş müşrikleri, Peygamberimiz Aleyhisselamı ona benzeterek kendisine "İbn Ebi Kebşe=Ebu Kebşe´nin oğlu" künyesini takmışlardı. Başka bir rivayete göre de: Ebu Kebşe, Peygamberimiz Aleyhisselamın anneleri taralından dedesi olup, Kureyş müşrikleri, Peygamberimiz Aleyhisselama böyle söylemekle, kendisinin baba tarafından dedesine değil de, anne tarafından dedesine çektiğini anlatmak isterlerdi (İbn Esîr, Nihâye, c. 4, s. 144).
[110] Ahmedb. Hanbel, c.1 , s. 263, Buhârî, o. 4, s. 5, Müslim, c. 3, s. 1397, Ebu Nuaym ,c.2, s. 346, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vetâ, o. 2, s. 724.
[111] Ahmed b. Hanbel, c.1, s. 263, Buhârî, c. 4, s. 5, Ebu Nuaym, c. 2, s. 346.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/396.
[112] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 616, 617.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/397-398.
[113] İbn İshaklan naklen Taberî, TârıVı, c. 3, s. 87, 88, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefa, c. 2, s. 724, E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 267.
[114] İbn Habib, Kitâbu´l-muhabber, s. 76.
[115] Taberî, c. 3, s. 88, E bu´l-Fidâ, c. 4, s. 267, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 34.
[116] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 34.
[117] İbn Sa´d. Tabakâtü´l-kübrâ. t 1. s. 276.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/398-399.
[118] TaberP, Târîh, c. 3, s. 88, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 211, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 267.
[119] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 347.
[120] Taberî, Târih, c. 3, s. 86, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 267.
[121] Taberî, c. 3, s. 88, İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 211, Usdu´l-gâbe, c. 3, s. 55, 56, E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 267.
[122] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/399-400.
[123] Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 7, Taberî, Târih, c. 3, s. 87.
[124] Zührî, M egâzf, s. 61, İ bn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 259.
[125] Zührî, s. 61 , İtan Sa´d, t 1, s. 259, Buhâıî, c. 1, s. 7.
[126] TabeN.c3, s. 87, Ebu´l-Ferecİbn Cevzf, el-Vetâ, c. 2, s. 725.
[127] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 384.
[128] Taberî, c. 3, s. 87, Beyhakî, c. 4, s. 384, E bu´l-Ferec, c. 2, s. 725.
[129] Zührî, s. 61, Taberî, c. 3, s. 87, Beyhakî, c. 4, s. 384, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 725.
[130] Buhârî, Sahih, c.1, s. 7.
[131] İbn Sa´d, c. 1, s. 259, Taberî, c. 3, s. 87, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 725.
[132] Buhârî, Sahih, c.1, s. 7.
[133] Taberî, Târih, c. 3, s. 87, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 384, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-\tefâ, c. 2, s. 725.
[134] Zührî, Megâzf, s. 61, İ bn Sa´d, Tabakât ü´l-küb râ, c. 1, s. 259, Buh ârf, c. 1, s. 7.
[135] İbn Sa´d, c. 1, s. 259, Taberî, c. 3, s. 87, Beyhakî, c. 4, s. 384, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 725.
[136] Zührî, s. 61 Abdurreziak, Musannef, c. 5, s. 347.
[137] Zührî, s. 61 Buhârî, c.1 ,s.7.
[138] Taberî, c. 3, s. 87, Beyhakî, c. 4, s. 384, E bu´l-Ferec, c. 2, s. 725.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/400-401.
[139] Taberî, c. 3, s. 88, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 211 Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 267, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c.2,s.34.
[140] İbn Hazm, Cevâ miu´s-aYe, s. 30.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/401-402.
[141] VâkiDi, Megâzî, c.2, s. 555, İbn Sa´d, c. 2, s. 88, Taberî, c. 3, s. 83,İbn Kayy,m, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 35.
[142] Yâ kubf, T âriVı, c. 2, s. 77, 78, Ferid un B ey M ünşe atı ndan nakl en M . H am fdul lan, el -Vesaik u´s-siyâ si yye, s. 51, 52.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/402-403.
[143] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 555, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 88, Taberî, Târîh, c. 3, s. 83, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 135.
[144] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 555.
[145] Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 34.
[146] Kastalânf, M evâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 291.
[147] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 78.
[148] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 556.
[149] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.4, s. 260, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 556, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 88.
[150] İbn Sa´d. Tabakâtü´l-kübrâ. c. 2. s. 88.
[151] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 347, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 339.
[152] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 365, Bedrüddin Aynf, Umdetü´l-kârf, c, c. 1, s. 99, İbn Hacer, Fethu´l-bârf, c. 1, s. 42.
[153] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 365 İbn Hacer, Fethu´l-bârî, c. 1, s. 42, Kettânf, et-Terâtfbu´l-idâriyye, c. 1, s. 1 57.
[154] İbn Hacer, Fethu´l-bârf, c. 1, s. 42, Kettânf, et-Terâtfb, c. 1, s. 157, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 342.
[155] Bedrüddin Aynf, Umde, c. 1, s. 99, İbn Hacer, Fethu´l-bârf, c. 1, s. 42, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 291 ,Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 342.
[156] İbn Hacer, Fethu´l-bârf, c. 1, s. 42, Kastalânf, c. 1, s. 291, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 2289, Zürkânf, M evâhib Şerhi, c. 3, s. 342, Kettânf, c. 1 , s. 157.
[157] Bedrüddin Aynf, c. 1 , s. 99, İbn Hacer, c. 1, s. 42, Kastalânf, c. 1, s. 291, Halebî, c. 3, s. 289, ZÜrkânî, C. 3, S. 343, Kettânf, c. 1, s. 157.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/404-405.
[158] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, 259.
[159] İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 189, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 305, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 136, Muhyiddin b. Arabf, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 2. s. 164.
[160] Yakubi, Târih, c. 2, s.77,İbn İshaktan naklen Taberî, Târih, c. 3, s. 90, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 349, Ebu´l-
Ferecİbn Cev^f, el-Vefâ, c. 2, s. 732, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 2, 3, Muhyiddin b. Arabf, c. 2, s. 184, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s.
262, 263, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37,
Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 290, 291 , Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 34, 35, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 291 ,
Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 340, 341.
[161] Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 341 .
[162] İbn Seyyid, c. 2, s. 263, Halebî, c. 3, s. 291.
[163] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 268, 269.
[164] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 263.
[165] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 291.
[166] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 260, Taberî, Târih, c. 3, s. 90, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvvıe, c. 2, s. 349, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 590, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 213, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 34.
[167] Taberî, Târih, c. 3, s. 90, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 349, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 213, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 34.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/405-407.
[168] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 589, 590, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35.
[169] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 590.
[170] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/407-408.
[171] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269.
[172] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269, Halebî, İnşânu´l-uyûn, c. 3, s. 291.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/408.
[173] Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 33, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 24, c. 3, s. 225, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefa, c. 2, s. 732.
[174] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35.
[175] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 71 , Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37, Diyarbekrî, Târıîıu´l-hamfs, c. 2, s. 35.
[176] Taberî, Târih, c. 3, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 263.
[177] İbn Sa´d. Tabakâtü´l-kübrâ. c. 1. s. 260.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/408-409.
[178] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 8, s. 287, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35.
[179] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 8, s. 287, 288.
[180] İ bn Sa´d, Tabak âtü´l -k übrâ, c. 1, s. 260, Ta berî, T ârfh, c. 3, s. 80, E bu N uaym, D el âil ü´n-nübüvve, c. 349, E bu´l-F ene c İ b n CevzT, el-Vefâ, c. 2, s. 732, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 214.
[181] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 263.
[182] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 263, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 291.
[183] Taberî, Târîh, c. 3, s. 90, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 269.
[184] Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 349, E bu´l-Ferec, el-Vefâ, c. 2, s. 732, Diyarbekrî, c. 2, s. 35.
[185] Taberî, c. 3, s. 90, Ebu Nuaym, c. 2, s. 349, E bu´l-F erec, c. 2, s. 732, Diyarbekrî, c. 2 s. 35.
[186] İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks.2, s. 37.
[187] Taberî, c. 3, s. 90, Ebu Nuaym, c. 2, s. 349, E bu´l-F erec, c. 2, s. 732, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 269.
[188] İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 37.
[189] Taberî, Târîh, c. 3, s. 90.
[190] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35.
[191] Taberî, c. 3, s. 90, Ebu Nuaym, c. 2, s. 349, E bu´l-Ferec, c. 2, s. 733, E bu´l-Fidâ, c. 4, s. 269, Diyarbekrî, c. 2, s. 35, Halebî, c. 3, s. 291,292.
[192] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 263.
[193] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35.
[194] Taberî, Târîh, c. 3, s. 90, 91, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 349, 450, E bu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefâ, c. 2, s. 733, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 213, 21 4, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 269, 270, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks.2, s. 37, 38, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 292.
[195] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 260, Diyarbekrî, TâriViu´l-hamfs, c. 2, s. 35.
[196] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35.
[197] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 260.
[198] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 35.
[199] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 8, s. 288.
[200] İbn Sa´d. Tabakâtü´l-kübrâ. c. 1. s. 260.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/409-412.
[201] Taberî, Târih, c. 3, s. 91 ,Ebu Muaym, Delâilü´n-nübüwe, c. 2, s. 350, Ebu´l-Ferecİbn Cevzf,el-Vefâ, c. 2, s. 733, İbn Esîr,
Kâmil, c. 2, s. 214, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 270, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 38, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamfs, c. 2,s.36.
[202] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 260.
[203] İbn Haldun, Târih, c. 2, ks.2, s. 38.
[204] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/412-413
[205] İbn İshaklan naklen Taberî, Târih, c. 3, s. 91, E bu Nuaym, Delâilü´n-nübüwe, c. 2, s. 350, Ebu´l-Fenecİbn Cevzf, el-Veta,
c.2, s. 733, 734, İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 214, 215, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c.4, s. 270, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2 s.
38, D iyarbe krf, T ârıtıu´l -ham fs, c. 2, s. 37.
[206] Ebu Muaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 348, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 5, s. 309.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/413-414.
[207] Taberî, Târih, c. 3, s. 91, Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 350,351 , Ebu´l-Fenec, c. 2, s. 734, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 214, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 38.
[208] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 263, 264, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamfs, c. 2, s. 37.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/414-415.
[209] Beyrut el-Hayat gazetesinin Hicrf 27.12.1382, M il adi" 22.5.1963 tarihli ve 5242 numaralı 1, 7. nüshasından naklen M. Hamfdullah, İslâm Peygamberi, c. 1, s. 237, 239.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/415-416.
[210] İbn Sad, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 258, Belâzurî, Ensâbu´l-esrâf, c. 1, s. 448.
[211] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 258.
[212] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 254, İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 258, 260.
[213] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 293, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 295, 296.
[214] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 37.
[215] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 530, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 293, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 296.
[216] Diyarbekrî, Târjhu´l-hamfs, c. 2, s. 37.
[217] Âl-i İmran: 64, İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 265, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 292, 293, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 37, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 295, 296, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 347.
[218] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 260.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/3416-417.
[219] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1 , s. 315, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 272.
[220] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531.
[221] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 315, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 272.
[222] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 265, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531.
[223] Nâziât: 23,24.
[224] İbn Seyyid, c. 2, s. 265, İbn Kayyım , c. 3, s:. 72, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s:. 293, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s:. 37, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 296.
[225] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s:. 72, Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 293.
[226] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s:. 517, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531.
[227] Süheylf, c. 7, s. 517, İbn Kayyım, c. 3, s. 72, Kastalânf, c. 1, s. 293.
[228] Süheylf, c. 7, s. 517,51 8, İbn Kayyım, c. 3, s. 72, İbn Seyyid, c. 2, s. 265, Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 293.
[229] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 518, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 265, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 531, Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 293.
[230] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 518, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 265, Kastalânf, Mevâhib, c. 1,s.293.
[231] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 518, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 265, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72, İbn Hacer,
el-İsâbe, c. 3, s. 531, Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 293.
[232] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 518, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 265, 266, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72,Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 293, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 296.
[233] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 37.
[234] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 37, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 350.
[235] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 350.
[236] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531, Diyarbekrî, Târîhu´l-ham fs, c. 2, s. 37.
[237] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 260, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 37, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 350.
[238] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 350.
[239] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531.
[240] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531 , Diyarbekrî Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 37, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 350.
[241] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, Diyarbekrî, c. 2, s. 37, Zürkânf, c. 3, s. 350.
[242] İbn Seyyid, c. 2, s. 266, İbn Hacer, c. 3, s. 531, Diyarbekrî, c. 2, s. 37, Zürkânf, c. 3, s. 350.
[243] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72, İbn Hacer, c. 3, s. 531 Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 293, Diyarbekrî, c. 2, s. 37, Halebî, İnşân, c. 3, s. 296, 297, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 349.
[244] İbn Sa´d, Tabakât.c.1, s. 260, İbn Seyyid, c. 2, s. 266, İbn Kayyım, c. 3, s. 72, İbn Hacer, c. 3, s. 531, Kastalânf, c. 1 ,s.
293, Diyarbekrî, c. 2, s. 37, Halebî, c. 3, s. 296, 297, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 349, 350.
[245] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 38.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/418-422.
[246] Belâzurî, Ensâbu´l-esrâf, s. 449, İtan Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 38.
[247] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 485, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 519, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266.
[248] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531, Diyarbekrî, c. 2, s. 38, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 350.
[249] Halebî, İnsan, c. 3, s. 296, 297.
[250] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 212, 214, BelâzurT, Ensâb, c. 1, s. 449,Taberî, Târih, c. 3, s. 139, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 225,226.
[251] İbn Sa´d, c. 1, s. 492, c. 8, s. 21 2, Belâzurî, c. 1, s. 449, Taberî, c. 3, s. 99, İbn Hacer, c. 3, s. 531 .
[252] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531.
[253] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 531.
[254] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 261, 491.
[255] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 485, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 7, s. 519 Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 38, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 297, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 350.
[256] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 38.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/422-423.
[257] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 261, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266.
[258] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 38.
[259] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266.
[260] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 299.
[261] İbn Hacer. el-İsâbe. c. 3. s. 531.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/424.
[262] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 299.
[263] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 260, 261, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 266, Diyarbekrî, c. 2, s. 38, Halebî, c. 3, s. 299, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 350.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/424-425.
[264] İbn Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, t 1, s. 260,134, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 265, 266 İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 293, Halebî, İnsan, c. 3, s. 296, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 349.
[265] Tahsin Öz. Hırka-i Saadet Dairesi ve E mânât-ı Mübâreke. s. 29. 30.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/425.
[266] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 351.
[267] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 258.
[268] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 254, İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 261, c. 3, s. 94 Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefâ, c. 2, s.737, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 270.
[269] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 254, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 268.
[270] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 270, İbn Kayyı m, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 72, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 268, Kastalânf, Mevâhibü´l-
ledünniye, c. 1 , s. 296, Diyarbekrî, Târîhu´l-ham fs, c. 2, s. 38, 39, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 304, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 356.
[271] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 39.
[272] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 261 , Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 737, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 270, Diyarbekrî, c. 2, s. 39.
[273] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 261, Ebu´l-Ferec, el-Vefâ, c. 2, s. 737, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 270, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 39, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 305, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 357.
[274] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 39, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 357.
[275] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 261, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 737, İbn Seyyid, c. 2, s. 270, Diyarbekrî, c. 2, s. 39, Halebî, c. 3, s. 405, Zürkânf, c. 3, s. 357.
[276] Diyarbekrî, c. b.2, s. 39, Halebî, c. 3, s. 305 Zürkânf, c. 3, s. 357.
[277] İbn Sa´d.c.1, s. 261, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 737, 738, İbn Seyyid, c. 2, s. 270, 271 .Diyarbekrî, c. 2, s. 39, Halebî, c. 3, s.
305, Zürkânf, c. 3, s. 357.
[278] Diyarbekrî, c. 2, s. 39, Halebî, c. 3, s. 305, Zürkânf, c. 3, s. 357.
[279] İbn Sa´d.c.1, s. 261, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 737, 738, İbn Seyyid, c. 2, s. 270, 271 .Diyarbekrî, c. 2, s. 39, Halebî, c. 3, s.
305, Zürkânf, c. 3, s. 357.
[280] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 271, Diyarbekrî, c. 2, s. 39, Halebî, c. 3, s. 305, Zürkânf, c. 3, s. 357.
[281] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 261, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 271, Diyarbekrî, c. 2, s. 39, Halebî, İnşân, c. 3, s. 305, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 357.
[282] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 261 , Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 738, Diyarbekrî, c. 2, s. 39.
[283] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 305.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/425-428.
[284] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 351.
[285] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 258.
[286] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 254, İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 262, Ebu´l-Ferec, el-Velâ, c. 2, s. 738, İbn Seyvid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 270,271.
[287] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 269, İbn Kayyım, Zâdu´l-m ead, c. 3, s. 74, Kastalânf, Me vâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 295,
Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 39, Halebî, İnsânu´l-uyün, c. 3, s. 303, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 355.
[288] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 262, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 269, İbn Kayyım, Zâdu´l-m ead, c. 3, s. 74, Kastalânf, Mevâhib,
c. 1, s. 295, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamfs, c. 2, s. 39, Halebî, İnsânu´l-uyün, c. 3, s. 303, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 255, 256.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/428-429.
[289] Süheyl, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 590, 591 , Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 304, Züılîânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 355.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/429-430.
[290] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 270, İbn Kayyım , Zâdu´l-mead, c. 3, s. 74, Diyarbekrî Târıîıu´l-hamfs, c. 2, s. 39, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 356.
[291] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 355, 356.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/430-431.
[292] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 262, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefa, c. 2, s. 738, 39, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 269, 270, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 3, s. 74, Kastalânf, Mevâ hibü´l-ledünniye, c. 1, s. 295, 296, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamfs, c. 2, s. 40, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 303. Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 356.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/431.
|
|
|
| Hudeybiye Seferi |
|
Yazar: RasitTunca - 10-31-2018, 07:43 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Seferin Tarihi, Mevkii, İsmi ve Sebebi
Sefer, Hicretin 6. yılında Zilkade ayında vuku bulmuş,[1] Peygamberimiz Aleyhisselam, Zilkade ayının başında, Pazartesi günü, devesi Kasvâ´ya binip Müslümanlarla birlikte yola çıkmıştır.[2]
Hudeybiye; ne büyük, ne de küçük, orta büyüklükte bir köy olup, altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey´at edilen ağaçtan* dolayı Şecere Mescidi diye anılan mescidin yanındaki kuyunun ismini almıştır.
Hudeybiye ile Mekke arası bir merhaleliktir. Medine ile arası ise dokuz merhaleliktir.
Hudeybiye´nin bir kısmı Harem, bir kısmı da Hıll´dir, yani Harem dışıdır.
Hudeybiye´nin Harem dışı kalan yerleri Beytullah´a daha uzaktır.[3]
Peygamberimiz Aleyhisselam; bir gece rüyasında ashabıyla birlikte korkusuzca girip Beytullah´ı (Kabe´yi) tavaf ettiklerini, ashabdan bazılarının saçlarını kazuttıklarını.bazılarınında saaçlarını kısalttıklarını görmüştü.[4]
Peygamberimiz Aleyhisselam .rüyasını ashabına:
"Ben rüyada gördüm ki; siz muhakkak Mescid-i Haram´a gireceksiniz, başlarınızı kazıtacak, saçlarınızı kısalttıracaksınız!" diyerek haber verdi.[5]
Peygamberimiz Aleyhisselam, gördüğü bu rüya üzerine, umreye, Kabe´yi tavaf ve ziyaret etmeye niyeti endi.[6]
Ashab çok sevindiler. Hemen o yıl Mekke´ye gireceklerini sandılar ve umdular.[7]
Peygamberimiz Aleyhisselamın bu rüyası, Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle açıklanır
"Andolsun ki; Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak ve gerçek olduğunu doğrulamıştır.
İnşaallah, hepiniz, emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz de saçlarınızı kısaltarak, Mescid-i Haram´a korkusuzca muhakkak gireceksiniz..."[8]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, umre için hazırlanmalarını ashabından bazılarını söyledi.
Onlar da, yola çıkmak üzere, hemen hazırlandılar.[9]
Ashabdan Bazılarının Medine´de Görevlendirilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabdan İbn Ümmi Mektum´u Medine´de yerine vekil bıraktı.[10]
Nümeyle b. Abdullah el-Leysî´nin,[11] Ebu Rühm Külsûm b. Husayn el-Gıfârî´nin vekil bırakıldığı da rivayet edilir.
İbn Ümmi Mektum, namaz kıldırmakla görevlendirilmişti.
Her üçünün vekil bırakıldıkları da söylenmiştir.[12]
Sanıldığına göre; Nümeyle b. Abdullah ile Külsûm b. Husayn, Medine´nin korunma ve idare işlerine bakacaklardı.[13]
Medine´den Yola Çıkış ve Yola Çıkanların Sayısı
Peygamberimiz Aleyhisselam, guslettikten sonra, Yemen işi iki elbise giydi.[14]
Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte yola çıkanların sayısı 1400 idi.[15] 1500,[16] 1525 veya 1600[17] veya 1700 kişi oldukları da rivayet edilir. [18]
Sanıldığına göre; 1400´den fazlası, Bedevî Arapların yolda gelip katılmalarından ileri gelmiştir.[19] Bunlardan 100 kişi, Eşlem kabilesindendi. 70 kişi oldukları da rivayet edilmiştir.
Sefere, kadınlardan da:
1. Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Ümmü Seleme,
2. Ümmü Umâre,
3. Ümmü Meni1,
4. Ümmü Âmirü´l-Eşheliyye de katılmış bulunuyordu.[20]
Hazırlanan Kurbanlık Develerin Sayısı
Kurban edilmek üzere 70 deve hazırlanmıştı .[21]
Ebu Cehil´in Bedir savaşı neticesinde ele geçirilen ve Zülcedr´de yayılan devesi de, kurban edilecek develer arasında bulunuyordu.
Hz. Ebu Bekir, Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah ve Sa´d b. Ubâde, kurbanlık develerini kendileri hazırlamış olan zengin sahabiler arasında idiler.
Zülcedr yaylımında yayılmakta bulunan develerin Medine´ye getirilip Zülhuleyfeye kadar sürülerek götürülmesi, Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından Naciye b. Cündüb el-Eslemî´ye emredilmişti.[22]
Müslümanların Atlıları ve Yanlarında Taşıdıkları Silahlar
Yola çıkan Müslümanlardan 200´ü atlı idi.[23]
Müslümanların yanlarında, kınlarında sokulu olan kılıçlarından başka silahları da bulunmuyordu.[24]
Bu da, yolcu silahı idi.[25]
Bir Süvari Birliğinin Öncü Olarak Yola Çıkarılışı
Peygamberimiz Aleyhisselam, Muhacir ve Ensardan 20 kişilik bir süvari birliğini, Sa´c! b. Zeyd el-Eşhelî´nin kumandası altında öncü olarak yola çıkardı.
1. Mikdad b. Amr,
2. Ebu Ayyaş ez-Zürakî,
3. Hubab b. Münzir,
4. Âmir b. Rebia,
5. Saîd b. Zeyd,
6. Ebu Katâde,
7. Muhammed b. Mesleme... yola çıkarılan süvari birliği arasında bulunuyordu. Peygamberimiz Aleyhisselam, Abbâd b. Bişr"i de, 20 kişilik süvari birliği içinde, Kureyş müşriklerinin
tutum ve davranışlarını gözetlemek üzere gönderdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yola çıkardığı öncü süvari birliğinin arkasından, Naciye b. Cündüb´ü de, yanına Eşlemlerden bazı gençleri katarak, kurbanlık develerle birlikte yola çıkardı. [26]
Medine Çevresindeki Bedevî Arapların Sefere Katılmaktan Kaçınmaları
Medine çevresinde oturan Cüheyne ve Müzeyne bedevîlerinden, sefere katılmaları istenilmişti. [27]
Gerek bunlar, gerek Bekr oğulları, mallarını ve çoluk çocuklarını bahane ettiler ve aralarında da:
"Muhammed, bizi atlar ve silahlarla desteklenmiş düşman bir kuvvetle çarpıştırmak mı istiyor !
Muhammed´le ashabı, boğazlanacak yemlik develer gibidirler! Onlardan hiçbirisi, bu seferlerinden sağ olarak dönemeyeceklerdir!
Çünkü, kendileri, yanlarında silahlan bulunmayan, sayıca da çok olmayan bir cemaattirler.
Bedir´de öldürülmüş olan adamları için öç almaya and içmiş bir kavmin üzerine gidiyorlar! " diye konuştular. [28]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına katılarak gitmekten kaçındılar.
Kureyş müşriklerinin, Peygamberimiz Aleyhisselama karşı, ya çarpışmaya, ya da onun Beytullah´ı ziyaretine engel olmaya kalkışacaklarından korktular; Peygamberimiz Aleyhisselamın bu yoldaki daveti karşısında hareketsiz kaldılar.[29]
Yüce Allah, onların bu uygunsuz tutum ve davranışlarını Kur´ân-ı Kerîm´de açıklayıp yerdi.[30]
Hz. Ömer´le Sa´d b. Ubâde´nin Endişeleri
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zülhuleyfe´ye geldiği zaman, Hz. Ömer
"Yâ Rasûlallah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız olarak varıp girecek misin ![31] Ebu Süfyan ve adamlarının bize saldırmalarından endişe etmiyor musun Gerektiğinde onlarla çarpışmak için yanımıza silahlarımızı almayalım mı " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bilmiyorum! Ben, umreye niyetlenmiş iken, silah taşımak istemem!" buyurdu.
Sa´d b. Ubâde de:
"Yâ Rasûlallah!
Keşke yanımızda silah taşısaydık, onların şüpheli bir hareketlerini görürsek, üzerlerine yürürdük!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben silah taşımam! Ben ancak umreye niyetlenerek yola çıkmışım dır!" buyurdu.[32]
Zülhuleyfe´de İhrama Giriliş
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zülhuleyfe´de öğle namazını kıldı.[33] İhrama girdi.[34] İki rekat namaz kıldı. [35]
Kıbleye döndü ve:
"Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk!
İnnel hamde ve´n-nîmete leke vel mülke lâ şerîke lek!" diyerek telbiye etti.
Müslümanlar da, orada ihrama girdiler.[36]
Zülhuleyfe´de ihrama girememiş olanlar ise, Cuhfe´de ihrama girdiler.[37]
Kurbanlık Develerin Alâmetlenişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, kurbanlık develerden getirtip üzerlerine çul örttü. Onlardan birisinin boynuna, kendisi için, boğmuklarını taktı. Hörgücünü bıçakla çizip kanatarak nişanladı, kalanlarını da nişanlaması, alâmetlemesi için, Naciye b. Cündüb´e emir buyurdu; nişanlandı. Müslümanlarda, kurbanlık develerini böylece nişanladılar.[38]
Büsr b. Süfyan´ın Tecessüs İçin Mekke´ye Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Büsr b. Süfyan´ı çağındı. Gözcü olarak Mekke´ye gönderdi ve: "Benim umre yapmak istediğimi Kureyşîlere ulaştır. Onlardan elde edebileceğin bilgileri de, dönüp bana bildir!" buyurdu.[39]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Zülhuleyfe´den İtibaren Uğradığı Yerler
Peygamberimiz Aleyhisselam; Zülhuleyfe´den ayrılıp Beyda yolunu tuttu.[40]
Beydâ: Zülhuleyfe ileZâtülceyş arasındadır. Beydâ´nın başlangıcı, Zülhuleyfe´nin sonudur.[41]
Zâtülceyş, Zülhuleyfe´ye 6 mildir. Medine´nin Akik vadisine 10-12 mil kadardır.
Nizar b. Maadd ile oğlu Rebia b. Nizar´ın kabirleri Zatülceyştedir.[42]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Salı günü Melel´de sabahladı. Akşam yemeğini Seyyâle´de yedi.[43]
Melel; Mekke yolunda bir vadidir. Melel´in Medine´ye uzaklığı 28 mildir.[44] Başka rivayete göre; 21-22 mildir.[45]
Seyyâle, sel vadisidir. Seyyâle´nin Medine´ye uzaklığı 30 mildir.[46]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Melerden hareket ederek Revhâ´da sabahladı.[47]
Revhâ; Medine´ye 36-40 mil kadar uzaklıkta bir vadi olup, Mudarb. Nizar´ın kabri buradadır.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Revhâ vadisi hakkında:
"Bu vadi, Cennet vadilerindendir!" buyurmuştur.
Musa Aleyhisselam, yetmiş bin kişi ile buraya uğramış, yetmiş peygamber gelip bu vadide namaz kılmıştr.[48]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Revhâ´da, Nehd oğulları aşiretinden bir cemaate rastladı, onları İslâmiyete davet etti.
Onlar İslâmiyeti kabul etmekten kaçındılar.
Nehd oğullarının yanlarında deve ve davarları da bulunuyordu.
Onlar, adamlarından birisiyle, Peygamberimiz Aleyhisselam a hediye olarak süt gönderdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların hediyelerini kabul etmedi ve:
"Ben müşriklerin hediyesini kabul etmem!" buyurdu. Fakat, onlardan sütün satın alınmasını emretti.
Bunun üzerine, bedevî Müslümanlar, sütü satin aldılar.
Nehd oğulları, buna memnun oldular.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Nehd oğullarından birisini yanına çağırdı ve ona:
"Siz nereye gitmek istiyorsunuz " diye sordu.
O da:
"Yâ Muhammedi Bir aydan beri, Melel otlağına yağmur düştüğü bize haber verilmişti. Adamlarımızdan birisini gönderip yağmurlu ve otlu yerleri arattırdık. Adamımız yanımıza dönüp Melel´de davarların karınlarının doyduğunu, toplanmış su havuzlarından dolayı develerin yürümekte güçlük çektiklerini, sulama gölcüklerinin çokluğunu haber verdi. Oraya kavuşmak istiyoruz" dedi.[49]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Revhâ´dan sonra, Ebvâya varıp kondu.[50]
Ebv´â, Füru´ ile Cuhfe arasında bir karyedir.
Ebvâ´nın Medine´ye uzaklığı 23 mildir, yani 5 günlüktür.
Peygamberimiz Aleyhisselamın annesi Hz. Âmine´nin kabri Ebvâ´dadır.[51]
Peygamberimiz Aleyhisselamın altı yaşında bulunduğu sırada, Hz. Âmine, Medine´ye gidip eşi Hz. Abdullah´ın kabrini ziyaret ettikten sonra Mekke´ye dönerken Ebvâ´da vefat etmiş ve oraya gömülmüştü.[52]
Ebvâ´da ve Veddan´da Peygamberimiz Aleyhisselama Getirilen Hediyeler
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebvâ´da bulunduğu sırada, İmâ b. Rahasa, iki deveye süt yükleyip, bir miktar deveyi ve yüz kadar da davan hediye olarak oğlu H uf afi a birlikte Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdi.
Hufaf, gelince, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Babam şu develeri ve sütü sana göndendi!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hufaf a:
"Siz buralara ne zaman geldiniz " diye sordu.
Hufaf:
"Yakında geldik! Bulunduğumuz yerde su vardır. Kuraklık olunca hayvanlarımızı oralardaki suya götürüp suluyoruz" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Oralardaki yerler nasıldır " diye sordu.
Hufaf:
"Develerimizi besliyor; davarlara gelince, anmaya değmez!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hufaf in getirdiği hediyeleri kabul etti. Davarların ashabına dağılmasını emir buyurdu. Sütü de, tükeninceye kadar, tas tas içtiler. Peygamberimiz Aleyhisselam, Hufaf´a:
"Allah, mallarınızı size mübarek ve hayırlı kılsın!" diyerek dua etti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebvâ´dan sonra, Veddan´a geldi.[53]
Veddan; Damre, Gıfar ve Kinanelere ait Füru1 nahiyelerinden bir karyedir. Veddan´ın Ebvâ´ya uzaklığı 8 mildir, Cuhfe´ye uzaklığı 1 merhaledir.[54]
Peygamberimiz Aleyhisselama, Veddan´da bulunduğu sırada, üç şey; ekmek, ıtr ve acur hediye edildi.[55]
Itr; dağınık biten, kökü kesilince süt gibi su çıkan bir nebattır.[56] Bu, belki de, ciltlik dediğimiz veya o cinsten bir yeşilliktir.
Peygamberimiz Aleyhisselam, o yeşillik ile acurdan yedi ve hoşlandı. Zevcesi Hz. Ümmü Seleme´ye de götürülmesini emretti. Kendisinin hoşuna giden bu turfanda hediyeyi ona da göstermek, tattırmak istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Veddan´dan sonra, Cuhfe´ye gelip konakladı.[57]
Cuhfe; ihrama girme yerlerindendir.
Cuhfe´nin Medine´ye uzaklığı 5 merhale ve 2 sülüs merhale kadardır.
Mekke´ye de dört buçuk merhaledir.[58]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Cuhfe´de su bulamayınca, su kırbasıyla Harra^a bir adam gönderdi.[59]
Harrar, Cuhfe yakınında bir sudur.[60]
Adam, gittikten biraz sonra, boş kırba ile geri döndü ve:
"Yâ Rasûl ali ah! Yürüyerek gitmeye güç yetiremedim, korktum!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Sen otur!" buyurdu.
Suya başka bir adam gönderdi.
O adam da, su kırbasıyla gitti. İlk adamın erişip korkuya düştüğü yere varınca, o da geri döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Sana ne oldu " diye sordu.
Adam:
"Seni hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah´a yemin ederim ki; korktum da, gitmeye güç yetiremedim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Sen de otur!" buyurdu.
Bundan sonra, başka bir adam gönderdi. O adam da, kendisinden önceki kişilerin erişip korktukları yerde korkuya düşerek geri döndü.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabından birisini çağırarak onu su kırbasıyla gönderdi.
Bazı sucular da onunla birlikte gittiler.
Çünkü, bunlar, daha önceki kişilerin gidip geri döndüklerini görmüşlerdi. Bunun da, onlar gibi geri döneceğinden şüphe etmiyorlardı. Harrar´a vardılar. Su çektiler, kırbalarını doldurup geldiler.[61]
Kureyş Müşriklerinin Kararları ve Bir Süvari Birliğini Kurâu´l-Gamîm´e Göndermeleri
Kureyş müşrikleri, Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke´ye gelmek üzere bulunduğunu işitince, görüş sahibi olan adamlarını topladılar.
Durumu aralarında konuştular ve:
"Araplardan işitildiğine göre; o herhalde umre yapmak bahanesiyle askerlerini Mekke´ye sokmak istiyordur!
Mekke´ye sulhen girse de, onunla aramızda, çarpışmaktan başka birşey olmayacaktır!
Vallahi, kımıldayan gözlerimiz bulundukça, buna imkân verilmeyecektir!
Haydi, reylerinizi, görüşlerinizi ortaya koyunuz!" dediler.
Nihayet, aralarında görüş birliğine vardılar.
Bu işi yönetmeyi de, rey ve görüş sahibi adamlarından Safvan b. Ümeyye, Süheyl b. Amr ve İkrime b. Ebu Cehil´e havale ettiler.
Safvan, Kureyş müşriklerine:
"Biz, size danışmadıkça, hiçbir işi sonuçlandırmayacağız!
Biz, 200 atlıyı Kurâu´l-Gamîm´e göndermeyi ve üzerine de yavuz bir kişiyi kumandan tayin etmeyi uygun görüyoruz!" dedi.
Kureyş müşrikleri:
"Ne güzel görüşün var!" dediler.[62]
Başlarında Halid b.Velid veya İkrime b. Ebu Cehil olmak üzere, süvarileri acele Kurâu´l-Gamîm´e yolladılar.[63]
Kureyş Müşriklerinin Ehâbiş´ten Kendilerine Tâbi Olanlar ile Sakîf´leri Yanlarına Almaları ve
Ehâbiş´e Evlerinde Ziyafet Çekmeleri
Kureyş müşrikleri Ehâbiş´ten kendilerine tâbi olanları ve Sakîf kabilelerini yanlarına aldılar.
Ehâbiş´ten kendilerine katılan kabileleri, yedirip içirmek için topladılar.
Dârü´n-NeoVe´de,
Safvan b. Ümeyye´nin evinde,
Süheyl b. Amr´ın evinde,
İkrime b. Ebu Cehil´in evinde,
Huvaytıb b. Abduluzzâ´nın evinde olmak üzere beş evde onlara ziyafet çektiler.[64]
Ehâbiş, Kinane b. Huzeymelerden bir koldur.
Hun b. Huzeyme oğulları ile Mustalık oğulları, Mekke´nin aşağısındaki Hubşi dağının dibinde toplanıp; gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığı devam ettiği ve Hubşi dağı yerinde durduğu müddetçe, düşmanlarına karşı el ve iş birliği yapmak üzere, Kureyş müşrikleriyle antlaşmalardı.
Bunun için, onlara, Hubşi dağına izafetle, Ehâbiş adı verilmiştir.[65]
Hubşi dağının Mekke´ye uzaklığı 6 mildir.[66]
Kureyş Müşriklerinin Dağ Başlarına Gözcüler Dikmeleri ve Karargâhlarını Beldah´ta Kurmaları
Kureyş müşrikleri, Mekke dağlarından Vezer(Vir) ve Veza1 dağlarına varıncaya kadar, dağ başlarına gözcüler diktiler.
Bunlar, on kişi idiler.
Gözcülerin başına Hakem b. Abdi Menafi koydular.
Gözcüler
"Muhammed şöyle şöyle yapıyor!" diye, gördüklerini birbirlerine fısıldamakta idiler.
Kureyş müşrikleri, Beldah´a kadar bu şekilde ilerlediler.
Beldah´a gelince, orada çadırlarını ve karargâhlarını kurdular. Kadınlarını ve çocuklarını da oraya götürdüler. [67]
Beldah, Mekke´nin batı tarafında birvadidir.[68]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Gadîrü´l-Eştat´a Gelişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Gadîrü´l-Eştat´a kadar ilerleyip geldi.[69]
Gadîrü´l-Eştat, Usfan´a 3 mil uzaklıktadır.[70] Sel sularından kalma gölcükleri bulunan bir vadidir.[71] Hudeybiye hizasındadır.[72] Kuaykıan dağının yakınındadır.[73]
Büsr b. Süfyan´ın Kureyş Müşrikleri Hakkında Edindiği Bilgiler
İslâm gözcüsü Büsr b. Süfyan, Mekke´ye girip Mekkelilerin konuştuklarını, görüşlerini dinledikten sonra, dönüp Usfan´ın arkasındaki Gadîrü´l-Eştat mevkiinde Peygamberimiz Aleyhisselama kavuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu görünce:
"Ey Büsr! Arkandakilerden ne haber var " diye sordu.
Büsr:
"Yâ Rasûlallah! Senin kavmin olan Ka´b b. Lüeyy ile Âmir b. Lüeyy, senin geldiğini işitmişler.
Üzerlerine zorla gireceğinden korkarak, sana karşı, Ehâbiş ile kendilerine bağlı kabilelerin ittifaklarını sağlamış; Ehâbiş ile kendilerine katılanlara, develer keserek, yüksek binalarda ve evlerinde ziyafetler çekmiş; Halid b. Velid´in kumandası altında ikiyüz atlıyı ileri sürmüşler-ki, onlar şimdi Gamım ´deler.
Dağ başlarına gözcüler ve gözetleyiciler dikmiş; sütlerinden faydalanacakları sağmal ve yavrulu develerini., hâsılı döllerini döşlerini yanlarına almış; seni Mescid-i Haram´dan men için kaplan postu giyinmiş; Beldah vadisine kadar gidip orada çadırlarını kurmuş oldukları halde, onları gerimde bırakmış bulunuyorum.[74]
Gerimde bıraktığım Ka´b b. Uüeyyve Âmirb. Lüeyyler, senin için Ehâbiş´i toplamışlar. Beytullah´tan men etmek için seninle çarpışacaklar![75]
Müşrikler sana karşı pek çok yığınak yapmışlardır; muhakkak seninle çarpışacak, Beytullahtan, Beytullah´ı ziyaretten seni men edeceklerdir.[76]
Seni Mekke´ye sokmamak için and içmişlerdir!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Eyvah! Kureyş helak oldu!
Zaten harp onları yiyip tüketmiştir.
Ne olurdu, kendileri, benimle öteki Araplar arasından çekilseydiler, beni onlarla başbaşa bıraksay-dılar!
Onlar beni yenecek olurlarsa, zaten kendilerinin de istedikleri bu olduğuna göre, istekleri gerçekleşmiş olurdu.
Eğer Allah beni onlara galip kılacak olursa, ya onlar akın akın İslâmiyete girerlerdi, yahut savaşırlardı.
Kureyş müşrikleri ne sanıyorlar
Vallahi, Allah´ın yaymak üzere beni göndermiş olduğu din için çarpışmaya devamdan geri durmayacağım!
Allah ya bu dini galip ve üstün kılar, ya da bu yolda şu boynumun yanı gider!" buyurdu.[77]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanlara:
"Halid b. Velid, birtakım Kureyş süvarileriyle gözcü olarak Gamîm mevkiinde bulunuyor.
Siz şimdi yolun sağ tarafını tutup gidiniz!" buyurdu.
Halid b. Velid, Peygamberimiz Aleyhisselamla yanındakilerin orada olduklarını anlayamadı. Ancak, kalkan kara tozlan görünce, ayağıyla tepip hayvanını koşturarak, Müslümanların geldiğini Kureyşîlere haber vermeye gitti.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, Müslümanlarla biriikte yollarına devam etti.[78]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Gamîm´de Durup Ashabına Hitabda Bulunması ve Durum
Hakkındaki Görüşlerini Sorması
Peygamberimiz Aleyhisselam, Gamîm mevkiine gelip kondu.[79]
Gamîm; Usfan´la Dacnan arasında, Usfan´ın önünde bir vadidir.
Kura da, vadinin Harre tarafında, vadi boyunca uzanan kara bir dağdır.
Gamîm´in Usfan´a uzaklığı 8 mildir.[80]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanların yanına varıp ayakta durdu.[81] Şehadet getirdi, Allah´a hamd etti,[82] O´na lâyık olduğu üzere senada bulundu.
"Emmâ ba´d=İmdi, bundan sonra[83] ey Müslümanlar cemaati!" diyerek söze başladı ve şöyle buyur-du:[84]
"Kureyş müşrikleri Ehâbiş´e (kabileler topluluğuna) tirit yedirerek Beytullah´ı tavaftan bizi alıkoymak istiyorlar [85]
Bu yoldaki görüşlerinizi bana söyleyiniz [86]
Doğruca Beytullah´a yönelip ilerlememizi ve bizi ondan alıkoymak isteyenlerle çarpışmamızı mı uygun görüyorsunuz;[87] yoksa bu yolda bize karşı Kureyş´e yardımcı olanları gerimizde bırakıp müşriklerin çoluk çocuklarının üzerlerine mi yürüyelim
Bu takdirde, onlar oldukları yerde oturup kalırlarsa, yağmalanmış, tasalanmış olarak oturup kalmış olurlar.
Eğer bizi takibe kalkarlarsa, zayıf ve bitkin olarak takibe kalkmış olurlar.
Allah da onları rezil ve rüsvay eder" buyurdu.[88]
Hz. Ebu Bekir:
"Allah ve Allah´ın Resûlü daha iyi bilir.[89]
Yâ Rasûlalları! Sen şu Beyt-i Haram´ı tavaf, ziyaret maksadıyla yola çıktın.
Ne bir kimseyi öldürmek, ne bir kimse ile çarpışmak istemezsin.
Hal böyle olunca, sen Kabe´ye doğru yürü![90]
Kim bizi Kabe´den men etmeye kalkarsa, biz de onunla çarpışırız![91]
Yâ Rasûlallah! Biz Mekke´ye, Mekkelilere doğru yürümemizi uygun görüyoruz.
Şüphe yok ki, Yüce Allah sana yardım eder. O, senin yardımcındır" dedi.[92]
Diğer sahabiler de:
"Allah ve Allah´ın Resûlü daha iyi bilir!
Ey Allah´ın Peygamberi! Biz ancak umre için ihrama girip buraya gelmiş bulunuyoruz. Yoksa, hiçbir kimse ile çarpışmaya gelmedik.
Fakat, Beytullah´la aramıza girecek, ziyaretimize engel olmaya kalkışacak olanlar olursa, onlarla çarpışırız!" dediler.[93]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Haydi, öyleyse, Allah´ın ismiyle yürüyünüz!" buyurdu.[94]
Akşam olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kureysilerin gözcüleri, casusları, Merru´z-zahran´da veya Dacnan´dadırlar!" buyurdu ve:
"Zâtü´l-Hanzal seniyyesini hanginiz biliyor " diye sordu.
Büreyde b. Husayb el-Eslemî:
"Yâ Rasûl allah! Ben biliyorum!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Düş önümüze!" buyurdu.
Büreyde b. Husayb, akşamdan önce, süvari dağlarının önündeki Asal´ı tuttu.[95]
Biraz daha gidince, ayakları taştan yarıldı ve cerahatlandı. Kendisi, çalılara çırpılara takıldı kaldı.
Hararetten, hiçbir şeyi anlamaz hale geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun, böyle yürümekten kaldığını görünce:
"Haydi, sen hayvanına bin!" buyurdu.
Büreyde b. Husayb, hayvanına bindi.[96]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bizi müşriklerin bulunduğu yoldan başka bir yola çıkaracak kim var [97] Bize Zâtü´l-Hanzal yolunu kim gösterir " diye sordu.
Amr b. Abdi Nühm el-Eslemî, hayvanından inip:
"Yâ Rasûl ali ah! Orayı sana ben göstereyim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Haydi, önümüzden yürüyüp git!" buyurdu.
Amr öne düşüp gitti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir tepecik görünce:
"Yoksa, Zâtü´l-Hanzal tepeciği bu mu " diye sordu.
Amr:
"Evet, yâ Rasûlallah!" dedi.
Zâtü´l-Hanzal tepesini aşmak için bir müddet durup dinlendiler.
Kılavuz Amr, içinde yürünmesi güç olan dağlar arasında, çukurluklar arasında, yürüyenler için çok meşakkatli taşlık bir yoldan götürdü.
Vadinin kesintisinde bir düzlüğe indiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"´Allah´tan yarlıganmak dileriz ve O´na tevbe ederiz!´ deyiniz" buyurdu.
Müslümanlarda, bunu söylediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Vallahi, bu söz Hıtta´dır ki, Allah tarafından İsrail oğullarına, "Ey Allah´ım! Bizden sâdır olan günahlarımızı bağışla´ deyiniz1 sözü olup, İsrail oğullarına teklif edildi de, onlar bunu söylememişlerdi" buy urdu.[98]
Zâtü´l-Hanzal Tepesinin Fazileti ve Kızıl Develiden Başkalarının Yarlıganışı
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; Yüce Allah´ın İsrail oğullarına "...Kapıdan secde ederek giriniz ve Dileğimiz, günahlarımızın dökülüp düşmesidir´ deyiniz!´ [Bakara: 58] diye haber verdiği kapı müstesna olmak üzere, bu tepedeki gecenin bir benzeri daha yoktur! Bu gece bu tepeyi aşacak olan kimseyi, Allah muhakkak yarlıgayaçaktır!" buyurdu.[99]
İsrail oğullarının secde ederek girecekleri kapı, Beytü´l-Makdis´in kapısı idi.[100]
Ebu Saîd el-Hudrî, tepenin üzerine dikilip:
"Resûlullah Aleyhisselam:
´Hiçbir kimse, yarlıganmadıkça, bu tepeyi geçmeyecektir!´ buyuruyor" diyerek seslendi.
Bunun üzerine, Müslümanlar seğirterek tepeden aşağı inmeye başladılar.
Tepeyi halkın en sonunda geçeni, Ebu Saîd el-Hudrî´nin ana bir kardeşi olan Katâde b. Numan idi.
Tepeden inince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kimin yanında yol azığı varsa, onu pişirsin!" buyurdu.
Hemen herkesin yol azığı hurma idi. Peygamberimiz Aleyhisselamın azıktan maksadı, un idi.
"Yâ Rasûlallah! Ateş yakarsak Kureyş müşrikleri tarafından görülmekten korkarız!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onlar sizi göremezler! Yüce Allah, onlara karşı size yardım edecektir!" buyurunca, beşyüzden fazla ateş yakülar.
Ekmek, yemek yapmak isteyenler, istediklerini yaptılar.
Sabaha çıkılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, sabah namazını kıldıktan sonra:
"Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; Yüce Allah, kızıl develi tek kişi müstesna olmak üzere, bütün binitlileri yariıgamiştir!" buyurdu.
İslâm cemaati arasında ve karargâhta böyle bir kişi arandı ise de, bulunamadı.
Zera nahiyesine varıldığı zaman, Sîfü´l-Bahr halkından Saîd b.Zeyd adında bir adama rastlandı.
Ona:
"Resûlullah Aleyhisselam şöyle şöyle buyurdu" denildi.
Saîd b. Zeyd, bunu kendisine söyleyene:
"Yazıklar olsun sana! Resûlullaha sen git de, senin için yarlıganmak dilesin!
Benim devem, vallahi, benim için yariıganmak dilenmesinden daha önemlidir!" dedi.
Meğer, adam devesini yitirmiş, onu oralara kadar aramaya gitmiş imiş!
Adam;
"Devem sizin karargâhınızda bulunuyordu. Onu bulup bana veriniz! Benim başıma gelenin, büyük bir felâketten başka birşey olduğunu sanmıyor ve bilmiyorum!" dedi.
Karargâhta hacetini giderdikten sonra, tekrar, devesini aramaya gitti.
Sürâvi´ dağlarında bulunduğu sırada, ayakkabısı kayarak yere düştü ve öldü.
Cesedi vahşi ve yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıp yenilinceye kadar, kendisi hakkında bilgi alınamadı.[101]
Cabir b. Abdullah da, bu hadiseyi şöyle anlatmıştır
"Resûlullah Aleyhisselam:
´Kim şu Seniyyetü´l-mirar´a çıkarsa, İsrail oğullarından düşürülen günahlar, ondan da düşürülür!´ buyurdu.
Bunun üzerine oraya ilk çıkanlar, bizim süvarilerimiz, yani Hazrec oğullarının süvarileri oldu.
Sonra, herkes çıkıp orada tamamlandılar.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Şu kızıl devenin sahibinden başka, hepiniz yarlıganmıştır!1 buyurdu.
Biz hemen o kızıl devenin sahibine gittik.
Kendisine:
´Gel de, Resûlullah Aleyhisselam senin için yarlıganmak dilesin!´ dedik.
Adam:
´Vallahi, benim yitirmiş olduğum devemi bulm aklığı m, bana, sizin sahibinizin benim için yarlıganma dilemesinden daha sevimlidir!´ dedi.
Kendisi, bunu söylerken, yitirdiği devesini soruşturuyor ve arıyordu."[102]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hamd´ın iki sırtı arasındaki sağ taraf yolunu tutmalarını emretti ki, bu yol Mekke´nin aşağı kısmından Hudeybiyeye inen yer, Seniyyetü´l-mirar´a (Mirar´a) çıkan yoldur.[103]
Kasvâ´nın Çöküşü ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Kureyş Müşrikleri Hakkındaki Va´di
Mekke Haremi hududuna ve hudut taşlarına erişilmiş,[104] Seniyetü´l-mirar´a (Mirar´a) gelinmişti ki, oradan Kureyş müşriklerinin karargâhları üzerine inilirdi.
Orada, Peygamberimiz Aleyhisselamın bindiği Kasvâ adlı devesi çöktü!
Müslümanlar
"Kasvâ harınlaştı! Kasvâ harınlaştı!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kasvâ harınlaşmaz! Onun böyle çökme huyu da yoktur! Fakat, vaktiyle Fil´i (yaptırılmak istenilen şeyden) tutup alıkoyan, şimdi de Kasvâyı tutup alıkoydu!
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; Kureyş müşrikleri Allah´ın Harem´inde* işlenmesini yasakladığı** şeylere tazim maksadıyla benden ne kadar müşkil talepte bulunurlarsa, muhakkak, ben onu kabul edeceğim, onların bu yoldaki isteklerini yerine getireceğim!" buyurdu.[105]
Bundan sonra, Kasvâ, kaldırılmak istenilince, sıçrayıp kalktı.[106] Sonra, geri dönüp, başladığı yere kadar gitti.[107]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu Kureyşîlerden başka yana doğru sürdü.[108]
Sahabilerine de, gidecekleri yeri eliyle işaret ederek:
"Oraya geliniz!" buyurdu. [109]
Pek az sulu olan Semed çukuru yolu üzerindeki, Hudeybiye´nin en son, en uzak noktasına indi.[110] Müslümanlara da:
"Siz de hayvanlarınızdan ininiz!" buyurdu.
"Yâ Rasûlallah! Susuz bir vadiye iniyoruz! " denildi.[111]
Müslümanlar, Semed kuyusundaki birikmiş azıcık suyu da alıp tükettiler.[112]
Kasvâ´nın Çöküşündeki Hikmet
İlerlemeye devam edilip Mekke´ye zorla girilseydi, muhakkak, Müslümanlarla müşrikler arasında çarpışmalar olacak, kanlar dökülecek, mallar yağmalanacaktı.[113]
Bundan başka, Mekke´de, Müslümanların henüz tanımadıkları, Müslümanlıklarını gizli tutan, erkek kadın birçok Müslüman da vardı. Onlardan birçokları, çarpışma sırasında, bilinmeden öloürüleleceklerdi.[114] Bunun için, Yüce Allah, vaktiyle Fil´i çöktürüp Kabe üzerine yürütmediği gibi, Kasvâyı da Mekke´ye girmekten alıkoymuştu.[115]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Namazlarını Hudeybiye´nin Harem Hududu İçine Giren Yerinde Kılışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın çadırı, Hudeybiye´de Mekke Haremi dışında kalan bir yerde kurulmuştu.
Fakat, Peygamberimiz Aleyhisselam, Hudeybiye´de bulunduğu müddetçe, bütün namazlarını, Mekke Haremi sınırlarının içine giren yere giderek orada kılardı.[116]
Susuz Kuyudan Su Fışkırtılması Mucizesi
Müslümanlar, Hudeybiye´de, Peygamberimiz Aleyhisselama su darlığından şikâyetlendiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ok çantasından bir ok çıkarıp onun Semed kuyusunun dibine saplanmasını emretti.[117]
Oku ashabdan birisi alıp kuyunun içine indi.[118] Ok kuyunun dibine saplanır saplanmaz, su fışkırmaya başladı ![119]
Müslümanlar, kuyunun kıyısına oturarak, su kaplarını doldurdular.[120] Develerini de çöktürüp suvardılar.
Kuyunun içine okla inen sahabi, kurbanlık develerin sürücüsü Naciye b. Cündüb idi.
Naciye b. Cündüb´ün kuyunun içinde halkın salınan kovalarını doldurmakla uğraştığı sırada, bir kadın elinde bir kova ile kuyunun başına gelip:
"Ey kovalan dolduran kişi! Benim kovam öndedir. Onu da dolduruver! Görüyorum ki; halk seni övüyorlar, seni hayırla anıyorlar, sana tazimde bulunuyorlar" demişti.
Naciye b. Cündüb de, kuyunun içinde halkın kovalarını doldururken:
"Yemenli kadın, benim kovaları doldurduğumu ve adımın da Naciye olduğunu öğrenmiştir.
Ben oku düşmanların göğüslerine hızla sapladığım gibi saplayıp su sızma yerini genişletmişimdir!" diyerek şiir söylem iştir. [121]
Berâ1 b. Azib´in.[122] Halid b. Abbâd el-Gıfârî´nin* de o gün kuyuya okla girmiş oldukları söylenmiştir.[123]
Bunların üçü de, gerek bu kuyudan, gerek başka kuyulardan su çıkarma işinde bir tek kişi başa çıkamayacağına göre, herhalde, birbirlerine yardımcı olmuşlardır.[124]
Berâ1 b. Âzib´in bildirdiğine göre; Hudeybiye kuyusunun suyu çekilmiş, içinde bir damla bile su kalmamıştı.
Durum Peygamberimiz Aleyhisselama arzedildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kuyunun başına gelip oturdu. İçinde biraz su bulunan bir kab istedi. Getirilen su ile abdest aldıktan sonra, ağzını çalkaladı ve içinden, dua etti. Abdest aldığı ve ağzında çalkaladığı suyu kuyunun içine döktü.
Peygamberimiz Aleyhisselamın emriyle, kuyu, biraz kendi haline bırakıldı.
Sonra, kuyu sulandı.
Müslümanlar da, Müslümanların hayvanları da, ondan kana kana içtiler.[125]
Kuyunun suyundan içenler, 1400 kişi idi.[126]
Seleme b. Ekvâ da der ki:
"Biz, Resûlullah Aleyhisselamın maiyyetinde Hudeybiye´ye geldik.
Biz, o gün, yüzer kişilik ondört bölüktük.
Kuyunun yanında, henüz suvarılacak elli koyun da vardı ki, kuyu onları bile sulayamıyor, suya kandı ramıyordu.
Resûlullah Aleyhisselam, kuyunun kıyısına oturup dua etti ve ağzına alıp çalkaladığı suyu kuyuya bırakınca, kuyunun suyu yükseldi.
Biz ondan hem hayvanları suladık, hem de kendimiz su aldık."[127]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Parmağından Pınar Gibi Su Akıtması
Cabir b. Abdullah´ın bildirdiğine göre; Hudeybiye günü halk susuz kalmış, Resûlullah Aleyhisselamın önünde bulunan su ibriğinden abdest aldığı sırada ona doğru varmışlardı.
Resûlullah Aleyhisselam, onlara:
"Size ne oluyor!" diye sordu.[128]
"Mahvoldukyâ Rasûlallah! Mahvoldukyâ Rasûlallah!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!" buyurdu.[129]
"Yâ Rasûlallah! Yanımızda, senin ibriğindekinden başka, ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz suvar! " dediler.[130]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam elini ibriğin üzerine koydu.[131]
"Alınız, Bismillah=Allah´ın ismiyle" buyurdu.[132]
Kaynaklardan kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından su akmaya başladı!
Müslümanlar, ondan hem su içtiler, hem de abdest aldılar. [133]
Cabir b. Abdullah´a:
"O zaman siz kaç kişi idiniz " diye soruldu.
Cabir:
"Onbeş yüz kişi idik!" dedi.[134]
Hudeybiye´de Peygamberimiz Aleyhisselamın Duasıyla Yağmur da Yağışı ve Yağmuru Yıldızın
Yağdırdığını Söylemenin İmansızlık Oluşu
Müslümanlar, Hudeybiye´de, Peygamberimiz Aleyhisselamın duasının bereketiyle, yağmura da kavuştular. [135]
Ebu´l-Müleyh el-Hüzelî´nin babası Üsâme´den rivayetine göre; Hudeybiye´de yağmura tutulunca, Resûlullah Aleyhisselamın emriyle, münadi:
"Namazlarınızı, ağırlığınızın yanında kılınız!" diyerek seslenmişti.[136]
"Hudeybiye´de bir gece üzerimize yağmur yağmış,[137] geceleyin yağmış olan yağmurdan sonra, Resûlullah Aleyhisselam bize sabah namazını ki İdi rm işti.
Sonra, halka yüzünü döndürüp:
´Bilir misiniz, Rabbiniz ne buyurdu ´ diye sordu.
´Allah ve Allah´ın Resûlü daha iyi bilir!´ dediler.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
´Allah; ´Kullarımdan kimisi bana iman etmiş, kimisi de kâfir olarak sabaha çıkmıştır! Kim ki, Allah´ın fazlve rahm etiyle üzerimize yağmur yağdı, dediyse o Bana iman etmiş; kim de, şöyle şöyle oldu da bize yıldız sayesinde yağmur yağdı, dedi ise, işte o, Beni inkâr, yıldızlara iman etmiştir!´ buyurdu´ dedi."[138]
Ebu Katâde de:
"Biz Hudeybiye´de bulunduğumuz ve üzerimize yağmur yağdığı sırada, Abdullah b. Übeyy´in, ´Bu, güz mevsimi yıldızının işidir! Şi´râ yıldızından dolayı bize yağmur yağdı!1 dediğini işittim" demiştir. [139]
Büdeyl ile Arkadaşlarının Peygamberimiz Aleyhisselama Kureyş Müşriklerinin Hazırlıkları ve
Maksatları Hakkında Bilgi Vermeleri ve Peygamberimizin Söylediklerini Müşriklere Aktarmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye´de bulunduğu sırada, Huzâa kabilesinden Büdeyl b. Verka1, Huzâalardan bazı adamlarla birlikte Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.
Mekke ve çevresindeki Tihâme kabileleri arasında, Huzâalar-Müslüman olsun, olmasın; hepsi-öte-den beri, Mekke´de olup biten herşeyi Peygamberimiz Aleyhisselamdan saklamazlar, onları Peygamberimiz Aleyhisselama gizlice bildirirlerdi.[140]
Büdeyl ile arkadaşları, develerini ıhdırdıktan, çöktürdükten sonra, gelip Peygamberimiz Aleyhisselama selam verdiler. [141] Oturdular, Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştular.
Hudeybiye´ye ne için geldiğini sordular.[142]
Büdeyl:
"Biz, sana, kavmin olan Ka´b b. Lüeyy ile Âmirb. Lüeyy kabilelerinin yanlarından gelmiş bulunuyoruz.[143]
Onları; Ehâbiş ile kendilerine bağlı bulunan birçok kabileleri sana karşı çağırıp toplamış, sütlü ve yavrulu develeri, kadınları ve çocukları da yanlarında bulundukları,[144] Hudeybiye´nin hiç kesilmeyen sularının başlarına konmuş oldukları halde geride bıraktım, geliyorum! [145]
Onlar, muhakkak, seninle çarpışacaklar![146]
Cemaatleri dağılıncaya kadar, Beytullah ile senin arana gerilmeye and içmişlendir![147] Beytullah´ı ziyaretten seni alıkoyacaklardır!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Biz, hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz.
Ancak, umre yapmak, Beytullah´ı tavaf ve ziyaret etmek üzere gelmiş bulunuyoruz! [148]
Bununla beraber, kim Beytullah´ı ziyaretten bizi men etmeye kalkışırsa, onunla çarpışınz![149]
Muhakkak ki, harpler Kureyşîleri çok yıpratmış, zayıflatmış, birçok zararlara uğratmıştır.
Eğer onlar isterlerse, yine de, taraflarca bir mütâreke, silahları bırakma müddeti belirleyeyim.[150]
Bu müddet içinde, kendileri benden emniyet ve selamette bulunsunlar.[151]
Kendileri, benimle sair halk arasına girmesinler, beni onlarla başbaşa bıraksınlar![152]
Benimle karşılaşacak olan insan toplulukları, kendilerinden daha kal abalı ktırlar.[153]
Eğer ben o insan topluluklarına üstün gelir, kendilerini İslâm dinine sokarsam, eğer Kureyş müşrikleri de, halkın girdikleri dine girmeyi arzu ederlerse, girebilirler.[154]
Şayet ben, zannettikleri gibi, insan topluluklarına üstün gelemez, yenilirsem, o halde, kendileri de rahata kavuşmuş, güçlenmiş bulunurlar, benimle çarpışırlar Zaten, çarpışmak için toplanmışlardır [155]
Eğer Kureyş müşrikleri böyle bir mütârekeden kaçınırlar, beni kendilerinin dışındaki insan topluluklarıyla başbaşa bırakmaya yanaşmazlar, benimle çarpışmaya kalkışırlarsa, varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; şu yaymaya çalıştığım din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla çarpışacağım!
O zaman, Allah da, bana yardım edeceği hakkındaki va´dini muhakkak yerine getirecektir!" buyurdu.[156]
Büdeyl b. Verka1:
"Ben, senin söylediğin şeyleri onlara ulaştıracağım!" dedi.[157]
Kureyş Müşriklerinin Büdeyl ve Arkadaşlarına Karşı Kötü ve Sert Davranışları
Büdeyl b. Verka´, Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini ezberleyip hayvanına bindi ve arkadaşlarıyla birlikte Kureyş müşriklerine doğru yollandılar.
Amr b. Salim de bunların yanlarında bulunuyor ve kendi kendine:
"Vallahi, bu zâtın üzerine yürüyecek olanlar, hiçbir zaman yardım göremezler ve başarıya eremezler!" diye söyleniyordu.
Bunlar, Kureyş müşriklerinin yanına vardılar.
Müşriklerden bazıları:
"Bu gelenler, Büdeyl ve adamlarıdır.
Onlar ancak sizden haber sormak, toplamak maksadıyla gelmişlerdir.
Siz, onlardan tek harf bile sormayınız!" dediler.
Büdeyl ile arkadaşları, Kureyş müşriklerinin kendilerinden birşey sormak istemediklerini görünce, Büdeyl:
"Biz Muhammed´in yanından geldik. Size ondan haber vermemizi istemiyor musunuz " diye sordu.
İkrime b. Ebu Cehil ile Hakem b. Âs:
"Hayır! Vallahi, senin ondan haber vermeni istemiyoruz! Bize ondan haber verilmesine bizim ihtiyacımız yoktur!
Fakat, sen bizden ona haber ver ki; o ne bu yıl, hatta ne de hiçbir zaman, bizden tek kişi sağ kalmayıncaya kadar, sakın yanımıza uğramasın! Mekke´ye girmesin!" dediler.
Urve b. Mes´ud:
"Vallahi, ben bugünkü kadar şaşılacak bir görüş görmedim!
Siz ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz
Onların söyleyecekleri şeyi, eğer hoşunuza gider, işinize gelirse, kabul edersiniz. Hoşunuza gitmez, işinize gelmezse, bırakırsınız!
Böyle dikkafalılık eden kavim, hiçbir zaman felah bulmaz!" dedi.[158]
Bunun üzerine, Büdeyl, Kureyş müşriklerine:
"Biz şimdi o zâtın yanından çıkıp sizin yanınıza geldik.
Onun söylediğini işittiğimiz sözünü size arzetmemizi isterseniz, arzedelim " dedi.
Kureyşflerin beyinsizleri tekrar atıldılar ve:
"Bizim ondan birşey haber verilmesine ihtiyacımız yoktur!" dediler.
Fakat, içlerinden görüş sahibi olanlardan birisi:[159]
"Haydi, ondan işittiğin ne ise, söyle bakalım " dedi.
Büdeyl:
"Onun şöyle şöyle söylediğini işittim" diyerek, Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini birer birer nakletti.[160] Kureyş müşriklerine, Peygamberimiz Aleyhisselamın bir müddet için mütâreke yapılması teklifini de anlattı. [161]
Urve b. Mes´ud´un Konuşması
Urve b. Mes´ud, ayağa kalktı ve:
"Ey kavmim! Ben sizin evladınız değil miyim "[162] diye sordu.
Kureyş müşrikleri:
"Evet!" dediler.
"Ben sizin babanız yerinde değil miyim " diye sordu.
"Evet" dediler. [163]
Urve b. Mes´ud:
"Ey kavmim! Siz benim babam (yerinde) değil misiniz " diye sordu.
Müşrikler:
"Evet!" dediler. [164]
Urve b. Mes´ud:
"Siz beni herhangi bir kötülükle suçlar mısınız " diye sordu.
Kureyş müşrikleri:
"Hayır!" dediler.
Urve b. Mes´ud:
"Ukâz panayırı halkını kitle halinde size yardıma çağırdığımı ve onların bundan kaçınmaları üzerine kendi ailem, çocuklarım ve sözümü dinleyenlerle birlikte size yardıma koşup geldiğimi de biliyorsunuz, değil mi " diye sordu.
Kureyş müşrikleri:
"Evet! Öyle yapmıştın!" dediler.[165]
Bunun üzerine, Urve b. Mes´ud:
"Ben sizin için öğütçüyüm ve size çok şefkat] iyim di r. Sizden, hiçbir öğüdü esirgememişimdir.
Doğrusu, Büdeyl size iyilik ve barış yolunu göstermek üzere gelmiştir ki, kötülük yolunu tutandan başka hiçbir kimse, hiçbirzaman onu reddetmez [166]
Siz onun tekliflerini kabul ediniz!
Beni de bırakınız, gidip onunla [Peygamberimiz Aleyhisselamla demek istiyor] bir konuşayım.[167]
Ey kavmim! Ben hükümdarlar görmüş ve onlarla konuşmuşumdur.
Siz beni Muhammed´e gönderiniz.[168]
Size onun yanından en doğru haberi getireyim.
Onun yanındakilere de bakayım.
Sizin için bir casus olup onun haberini size getireyim " dedi.[169]
Kureyş müşrikleri Urveye, "Muhammed´e git! Fakat, kendi görüşünü bize haber verme!" dediler.[170]
Urve b. Mes´ud Peygamberimiz Aleyhisselamın Huzurunda
Urve b. Mes´ud, kalkıp Peygatn berim iz Aleyhisselamın karargâhına doğru geldi. Devesini ıhdırdık-tan, çöktürdükten sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.[171] Önüne oturdu.[172]
"Yâ Muhammedi Sen birtakım derme, devşirme insanları başına toplamış, sonra da onları kavim ve kabilenin yanına kadar getirmişsin! [173]
Yâ Muhammedi Ben senin kavmin olan Ka´b b. Lüeyy ve Âmir b. Lüeyy kabilelerini, Hudeybiye´nin hiç kesilmeyen sularının başlarına konmuş; sütlü ve yavrulu develeri, kadın ve çocukları da yanlarında bulundurdukları, sana karşı Ehâbiş ile kendilerine bağlı bulunan birçok kabileleri de davet edip toplamış oldukları halde gerimde bıraktım geldim.[174] Onlar kaplan postu giymişler; [175] seninle Beytullah arasına gerilip ölmedikçe, seni oraya,[176] hiçbir zaman yanlarına sokmamak,[177] bırakmamak için and içmiş bulunuyorlar!" dedi.[178]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Urve´ye Cevabı ve Teklifleri
Urve b. Mes´ud, sözlerini söyleyip bitirince, [179] Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Beytullah´ı ziyaret ve tavafa engel olunur mu ![180]
Biz savaşmak için gelmedik!
Biz ancak umremizi eda edip kurbanlarımızı kesmek için geldik.
Sen kavmine git! Onlar benim de kavim ve kabilemdir.
Harp onları korkutmuştur.
Onlar şunu iyi bilsinler ki, harpte bir hayır yoktur. Harp ancak onlardan yiyip tüketeceğini yiyip tüketir!
Onlarla benim aramda çarpışmayı bırakmak için bir müddet belirleyelim.
Böylelikle nesiller çoğalır, kötülüklerden de emniyet ve selamette kalınır.
Onlar benimle Beytullah arasından çekilsinler, umremizi eda edelim ve kurbanlık develerimizi keselim!
Sonra, onlar sair insanlarla benim arama girmekten de vazgeçsinler.
Eğer insanlar bana galip gelirlerse, zaten kendilerinin istedikleri de budur.
Eğer Allah beni insanlara galip kılarsa, o zaman, kendileri şu iki şeyden birisini seçerler: Ya hazırlanmış olarak benimle çarpışırlar, ya da toptan İslâmiyet dairesine katılırlar.
Vallahi, ben, bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya (ölünceye), Allah´ın bu husustaki hükmü yerine gelinceye kadar, insanların aklarına, karalarına karşı savaşacağım!" buyurdu.[181]
Urve b. Mes´ud´un Tekrar Konuşmaya Başlaması
Urve b. Mes´ud:
"Sen onlarla çarpışmaya kalkışırsan, iki şey arasında bulunacak, muhakkak onlardan birisiyle karşılaşacaksın.[182]
Söyle bakayım:
Sen kendi kavmini yok etmeni uygun görür müsün ! Sen, senden önce, Araplardan böyle kendi aslını, kökünü kazıyan bir kimse çıktığını hiç işittin mi [183] Biz işitmedik[184] Eğer ikinci durum ile karşılaşılacak olunursa,[185] yani senin yanında görünenlerin seni bırakıp dağılmaları gibi bir durumla karşılaşacak olursan,[186] hal nice olur !
Gerçi, senin yanında Mekkeli ve Medineli bazı önemli kişiler görüyorum.
Fakat, her biri bir başka yerden gelmiş, derme, devşirme, karmakarışık, başları dara gelince başından dağılıp kaçışıverecek, seni yapayalnız bırakacak, ayaktakımı sayılabilecek insanlar da görüyorum [187] ki, ben onların ne eşraftan olduklarını, ne de soylarını biliyor değilim.[188]
Allah´a yemin ederim ki; bunlar yarın başından dağılacaklardır!" dedi.[189]
Urve b. Mes´ud konuşurken, Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın arkasında ayakta dikilmiş, duruyordu.[190] Urve´nin sözüne çok kızdı [191] ve ona:
"Ashaba dil uzatmayı bırak! Sen Lât putunun* bilmemneresini emmene bak!
Biz mi onun başından kaçıp dağılacak ve onu yapayalnız bırakacağız !" diyerek Urveye çıkıştı.[192]
Urve b. Mes´ud:
"Yâ Muhammedi Bu da kim !" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bu, Ebu Kuhâfe´nin oğludur!" buyurdu.[193]
Orada bulunan sahabiler de:
"Bu, Ebu Bekir´dir!" dediler.
Urve b. Mes´ud:
"Varlığım Kudret Elinde Bulunana yemin ederim ki; eğer senin üzerimde bulunup da henüz ödeyemediğim yardım elin, iyiliğin olmasaydı* elbette sana cevap verir, sözünün altında kalmaz,[194] bu hususta sana yeterdim!
Fakat, ne yapayım ki, o iyiliğin boynumu büküyor!" dedi .[195]
Urve b. Mes´ud´u Yeğeni Mugîre´nin Tehdit Edişi
Urve b. Mes´ud, Peygatm berim iz Aleyhisselamla konuşmaya devam ettiği sırada eliyle Peygamberimiz Aleyhisselamın sakalını okşuyor,** Muğîre b. Şube de, yanında kılıç, başında miğfer bulunduğu halde, Peygamberimiz Aleyhisselamın başucunda dikilip nöbet tutuyordu.
Urve b. Mes´ud´un Peygamberimiz Aleyhisselamın sakalına her dokunuşunda, Muğîre hemen kılıç kınının ucu ile Urve´nın elini itip:
"Çek elini! Resûlullah´ın sakalından elin kesilip senden ayrılmadan önce![196] Müşrik elinin ona dokunması lâyık değildir" demekte idi.[197]
Urve b. Mes´ud ise, Muğîre´nin bu hareketine sinirlenip duruyordu.[198]
En sonunda, başını kaldırıp ona baktı [199] ve:
"Yazıklar olsun sana! Sen ne kötü huylu, ne kaba adamsın!" dedi.[200] Sonra da:
"Yâ Muhammedi Ashabının arasında beni incitip duran bu adam kim ! Vallahi, içinizde, ondan daha yergin, daha üzücü, ondan daha kötü bir kimse bulunabileceğini sanmıyorum! [201] Onun kim olduğunu öğrenebilir miyim " dedi.[202]
Peygamberimiz Aleyhisselam gülümsedi ve:
"Bu, senin kardeşinin oğlu Muğîre b. Şûbe´dir!" buyurdu.[203]
Urve, Muğîre´nin babası Şûbe´nin amcası idi.[204]
Urve büsbütün sinirlendi ve Muğîre´ye:
"Sensin hâ bunu bana yapan ![205] Ey hain![206] Ben hâlâ senin işlediğin cinayetin zararını ödemeye çalışıp duruyor değil miyim " dedi.[207]
Urve´nin Peygamberimiz ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Ashabı Hakkındaki Müşahedelerini
Müşriklere Anlatışı
Urve b. Mes´ud; ashabın Peygamberimiz Aleyhisselama nasıl davrandıklarını, ne yaptıklarını gözu-cuyla süzmeye, inceleyip durmaya başladı.[208]
Ashabın Peygamberimiz Aleyhisselama bağlılıklarını, davranışlarını gözleriyle gördükten sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrıldı,[209] hayvanına bindi,[210] Kureyş müşriklerinin yanına döndü ve onlara:
"Ey Kureyş cemaati![211] Bilirsiniz ki; sizler benim dayılarım ve kabilem olursunuz ve bana halkın en sevgili olanısınız.
Halkı toplantı yerlerinde sizin için toplamaya çalışmış, onlar yardıma gelmedikleri zaman da, ev halkımla yanınıza gelmiş, size yardım etmek arzusu ile aranızda oturmuş durmuşumdur. Bilirsiniz ki; siz öldükten sonra, ben de yaşamak istemem![212]
Ey kavmi m! Vallahi, ben vaktiyle birçok hükümdarın; Kayser´in, Kisrâ´nın, Necaşî´nin huzurlarına elçi olarak çıkmışımdır.[213]
Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları Muhammed´in ashabının Muhammed´i saydıkları, ululadıkları gibi saydıklarını, ululadıklarını görmedim! [214]
Vallahi, ben kavmi arasında Muhammed´in ashabı arasındaki itibarı gibi itibarlı olan hiçbir hükümdar görmedim [215]
Bilirsiniz ki; ben birçok ulu kişiler görmüş, hükümdarların yanlarına varmışı m dır.
Allah´a yemin ederim ki; ashabı arasında Muhammed´den daha büyük sayılan ne bir hükümdar, ne de bir ulu kişi görmüşümdür!
Muhammed´in ashabından herhangi birisi, konuşacağı zaman ondan izin istemekte; kendisine izin verilirse konuşmakta, izin verilmezse susmaktadır.[216]
Vallahi, aksınr, öksürürken onun tükrüğü sıçrasa, ashabı hemen onu elleriyle yüzlerine ve derilerine sürüyorlar![217]
Muhammed´in başından bir kıl parçası düşse, hemen onu alıp saklıyorlar![218]
Muhammed onlara birşey buyurduğu, işaret ettiği zaman, onlar hemen onu yerine getirmek için üşüşüyorlar!
Abdest aldığı zaman, abdest suyunu, birbirlerine girercesine, birbirleriyle yarışırcasına kapışıyorlar!
Ashabı, onun yanında konuşurlarken, seslerini yükseltmiyor, kısıyorlar. Ona besledikleri derin saygılarından dolayı, onun yüzüne dikkatlice bakmıyorlar, gözlerini önlerine eğiyorlar![219]
Ben bu kavmi iyice ölçtüm biçtim.
Siz isterseniz ona karşı kılıçlarınıza el atabilirsiniz.
Fakat, ben öyle bir kavim gördüm ki, ne yapılsa, onlar onu koruyacaklar ve ona hiçbir zararın erişmesine meydan vermeyeceklerdir![220] Ben öyle bir kavim gördüm ki, onlar hiçbir zaman onu bırakmayacaklar, onun bir kılını bile teslim etmeyecekler, kimseyi onun tenine dokundurmayacakları^.
Artık siz iyice düşününüz![221]
Görüşlerinizde zaafa ve gevşekliğe düşmekten sakınınız![222]
Muhammed size güzel bir barış ve iyilik yolu, mütâreke teklif etmiş bulunuyor.
Siz bunu hemen kabul ediniz.[223]
Ey kavmim! Size yaptığım öğüdümü kabul ediniz!
Ben sizin için hayırlı bir öğütçüyüm.
Bununla beraber, ben bu hususta halk tarafından size değil ona yardım olunacağından korkarım.
Adamcağız şu Beytullah´ı tazim için gelmiştir, kendisinin yanındaki kurbanlık develeri kesecek ve dönecektir" dedi.[224]
Bütün gördüklerini ve Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini, onlara birer birer anlattı. [225]
Kureyş müşrikleri, Urveye:
"Sen bir daha böyle konuşma ey Ebu Yâfur!
Eğer bunu senden başkası söyleseydi, onu kınar, rezil ve rüsvay ederdik! [226]
Biz onu bu yılımızda Beytullah´ı ziyaretten alıkoyacağız!
Gelecek yıl, dönebilir ve Mekke´ye girip Kabe´yi tavaf edebilir" dediler. [227]
Urve b. Mes´ud, Kureyş müşriklerine:
"Benim görüşüme göre, siz felâketten başka birşeye uğramayacaksınız!" dedi ve yanındakilerle birlikte dönüp Taife gitti. [228]
Hıraş b. Ümeyyetü´l-Huzâî´nin Müşriklere Elçi Olarak Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hıraş b. Ümeyyetü´l-Huzâî´yi, Sâleb adındaki devesine bindirip, ne için geldiklerini Kureyş eşrafına tebliğ etmek üzere elçi olarak gönderdi.
Hıraş, Peygamberimiz Aleyhisselamın Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi idi.[229]
Hıraş, Kureyş müşriklerinin yanına varıp:
"Biz buraya ancak umre yapmak maksadıyla ihrama girmiş olarak geldik.
Yanımızda da, kurban için alıkonulmuş develer bulunuyor.
Beytullah´ı tavaf edeceğiz, ihramdan çıkıp geri döneceğiz!" dedi.[230]
Kureyş müşrikleri, elçi Hıraş´ın bindiği deveyi boğazladılar.[231]
Bunu yapan da, İkrime b. Ebu Cehil´di. Hıraş´ı da öldürmek istedi ise de, Hıraş´ın kavminden orada bulunan bir adam onu himayesine alarak serbest bıraktırdı.[232]
Başka rivayete göre; Hıraş´ı himayelerine alarak serbest bıraktıranlar, Ehâbiş idi.[233]
Hıraş, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına güçbela dönebildi ve başına gelenleri haber verip:
"Yâ Rasûlallah! Sen onlara oradaki koruyucuları benimkinden daha çok olan birisini gönder!" dedi.[234]
Huleys b. Alkame´nin Müşrikler Adına Peygamberimiz Aleyhisselamla Konuşmaya Gelişi
Kinanelenden Huleys b. Al kame, Kureyş müşriklerine:
"Bırakınız, onun yanına bir de ben gideyim!" dedi.
Kureyş müşrikleri:
"Haydi, kalk git!" dediler.[235]
Huleys, o zaman Ehâbiş´in başkanı idi.[236]
Huleys, Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabına doğru gelirken,[237] Peygamberimiz Aleyhisselam, onu görünce:[238]
"Bu gelen, filan kişidir!
Kendisi, kurbanlık develere saygı gösteren,[239] ibadete ve Allah´ın emirlerini yerine getirmeye özenen bir kavimdendir.[240]
Kurbanlık develerin hepsini ona doğru sürünüz de, görsün!" buyurdu.[241]
Müslümanlar, kurbanlık develeri ona doğru sürdüler. Huleys´i de:
"Lebbeyk! Allahümme lebbeyk!.." diyerek karşıladılar.[242]
Huleys, Harem´de kurban edilmek üzere nişan vurulmuş, boyunlarına boğmukları takılmış, uzun müddet tutulmaktan, yünlerini yiyip tüketmiş, vadiye doğru akıp giden kurbanlık develere bakınca,[243] gözleri yaşardı[244] ve:
"Sübhânallah! Bunların Beytullah´ı tavaf ve ziyaretten alıkonulmaları hiç de lâyık ve yerinde bir hareket değildir![245]
Lahm, Cüzam, Kinde ve Himyer kabileleri halkının haccına engel olunmuyor da, Abdulmuttalib´in oğlunun haccına engel olunuyor! [246]
Kabe´nin Rabbine andolsun ki; Kureyşîler, bu uygunsuz tutum ve davranışlarıyla helak olacaklardır!
Halbuki, bunlar umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir!" diyerek bağırmaktan kendisini alamadı.[247]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Huleys´in söylediği sözü uzaktan işitince:
"Evet! Öyledir ey Kinane oğullarından olan kardeş!" buyurdu.[248]
Huleys, bütün bunları gördükten sonra, duyduğu saygıdan dolayı, Peygamberimiz Aleyhisselam m yanına kadar varmadı, varmaya gerek görmedi.[249]
Peygamberimiz Aleyhisselama ve ashabına tek kelime bile söylemedi.[250]
Olduğu yerden, adamlarının (Kureyş müşriklerinin) yanına döndü.[251]
Kureyş müşriklerine:
"Ey Kureyş cemaati! Ben onu Beytullah´tan alıkoymanın helâl olmadığı görüşündeyim![252]
Ben, kurban develerini, boyunlarına boğmuklar takılmış, hörgüçleri çizilip kanatılarak alâmetlen-miş,[253] kurban yerinde kurban edilmek üzere uzun müddet tutulmaktan yünlerini yiyip tüketmiş,[254] adamları da şu Beytullah´ı tavaf etmek maksadıyla koku sürünmeyi bırakmış, üstleri başlan kirlenmiş bir halde gördüm" dedi.[255]
Huleys böyle konuşunca, Kureyş müşrikleri ona hakaret ettiler:
"Biz senden hoşnut değiliz! Seni tarafımızdan nereye gönderdikse, senden memnun olmadık![256]
Sen hele bir otur, yerinde dur! Sen nihayet bir çöl Arabısın! Cahilsin, bilgisizsin! Senin böyle şeylere aklın ermez!" dediler.[257]
Huleys kızdı ve:
"Ey Kureyş cemaati! Vallahi, biz, Beytullah´ın Haremliğini gözeterek ona tazimde bulunmak ve onun hakkını yerine getirmek maksadıyla gelecek olanlara engel olalım diye sizinle ne antlaşmısızdır, ne de bu hususta bir bağlantı kurmuşuzdur!
Beytullah´a tazimde bulunmak üzere gelen bir kimse nasıl ondan alıkonabilir ! Huleys´in varlığını Elinde Bulundurana yemin ederim ki; ya Muhammed´le yapmak için geldiği şey arasına girilmeyecek, kendisinin Beytullah´ı tavaf ve ziyaretine engel olunmayacaktır; ya da bütün Ehâbiş´i, tek kişi bırakmamak üzere, buradan dağıtacağım, alıp götüreceğim!" dedi.[258]
Bunun üzerine, Kureyş müşrikleri:
"Senin Muhammed´le ashabından görmüş oldukların, bir tuzaktan, bir aldatmadan başka birşey değildir![259]
Ey Huleys! Sen şimdi böyle birşey yapmaktan vazgeç!
Kendimiz için kabul edebileceğimiz bir anlaşma sağlayıncaya kadar, bizi kendi halimize bırak!" dediler.[260]
Müşriklerin Mikrez b. Hafs´ı Elçi Olarak Göndermeleri
Mikrez b. Hafs, Kureyş müşriklerine:
"Bırakınız, Muhammed´e bir de ben gideyim" dedi.
Müşrikler:
"Haydi, ona sen de git bakalım!" dediler,[261] Mikrez´i Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdiler.[262]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mikrez b. Hafs´ın geldiğini görünce:
"Bu, Mikrez´dir; kötü ve gaddar bir adamdır!" buyurdu.[263]
Mikrez gelince; Peygamberimiz Aleyhisselam, ona da, ötekilere söylediklerine benzer sözler söyledi.
Mikrez kendisine söylenenleri müşriklere anlattı.[264]
Hz. Ömer´in Kureyş Müşriklerine Elçi Olarak Gönderilmek İstenilişi ve Onun Yerine Hz.
Osman´ın Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam; Mekke´ye gelmekteki maksatlarının ne olduğunu Kureyş müşriklerine gidip eriştirsin, açıklasın diye, önce Hz. Ömer´i yanına çağırdı.[265]
Hz. Ömer:
"Yâ Rasûlalları! Ben hayatım hakkında Kureyş müşriklerinden korkarım.
Mekke´de, Adiyy b. Ka´b oğullarından olup beni koruyabilecek hiç kimsem yoktur.
Kureyş müşrikleri ise, benim kendilerine ne kadar düşman olduğumu,[266] ne kadar kat ve sert davrandığımı bilirler.[267]
Bununla beraber, yâ Rasûlallah! Muhakkak benim gitmemi istiyorsan, onların yanlarına gideyim" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam hiçbir şey söylemedi, sustu.
Hz. Ömer:
"Bu işe, elçiliğe, Mekke´de benden daha sayılır, Mekkeliler yanında benden daha nüfuzlu, orada ailesi ve koruyucusu benden daha çok olan[268] bir kimseyi sana gösterebilirim ki; Osman b. Affan´dır!" dedi.
Hz. Ömer´in böyle mazeretini arz ve elçiliğe Hz. Osman´ı tavsiye etmesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Osman´ı yanına çağırttı, Ebu Süfyan´a ve Kureyş eşrafına elçi olarak onu gönderdi.
Gönderirken de:
"Kureyşîlere git! Onlara haber ver ki; biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik!
Biz ancak şu Beytullah´ı ziyaret ve onun Haremliğine riayet ve tazim edici olarak gelmiş bulunuyoruz.[269]
Yanımızdaki kurbanlık develeri kesecek ve döneceğiz![270]
Sonra, onları İslâmiyete de davet et!" buyurdu.
Mekke´deki erkek kadın mü´minlerie görüşmesini, Mekke´nin yakında fethedileceğini kendilerine müjdelemesini, Yüce Allah´ın dinine yardımcı olduğunu, Mekke´de imanın gizlenmeyip açığa vurulacağı günün yakın olduğunu haber vermesini de emir buyurdu.[271]
Hz. Osman kalkıp Beldah´a kadar gitti. Kureyş müşriklerini orada buldu.
Kureyş müşrikleri, ona:
"Sen nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun " diye sordular.
Hz. Osman:
"Resûlullah Aleyhisselam beni size gönderdi. Sizi Allah´a ve İslâmiyete davet ediyor.
Hepiniz İslâm dinine gireceksiniz! Şüphe yok ki, Allah dinini yayacak, Peygamberini aziz kılacaktır!
Bu hususta ona karşı koyan siz olmayın, sizden başkası olsun.
Eğer sizden başkaları ona karşı koyar ve galebe çalarlarsa-zaten sizin istediğiniz de budur-iste-diğiniz yerine gelmiş olur.
Şayet Muhammed Aleyhisselam onlara galebe çalarsa, siz o zaman muhayyersiniz: Ya halkın girdiği dine siz de girersiniz, ya da çarpışırsınız-ki, çarpışabilecek sayıda çokluksunuz.
Muhakkak ki, harpler sizi çok zayıflatmış ve zarara uğratmıştır. İçinizden, birçok seçkin kişileri silip süpürüp götürmüştür!
Bundan başka, Resûlullah Aleyhisselam size haber veriyor ki; kendisi buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmemiştir, ancak umre yapmak için gelmiştir.
Yanında da, boyunlarına boğmuklar takılmış, nişanlar vurulmuş kurbanlık develer bulunuyor. Onları kesecek ve dönüp geri gidecektir!" dedi.
Kureyş müşrikleri, Hz. Osman´ı dinledikten sonra:
"Söylediklerini işittik.
Bunlar hiçbir zaman olamayacaktır!
Kendisi, üzerimize gelip zorla Mekke´ye giremeyecektir!
Sahibinin katına dön, ona haber ver de, sakın bize yaklaşmasın!" dediler.
Eban b. Saîd b. Âs gelip Hz. Osman´a doğru vardı ve:
"Hoşgeldin" dedi, istediğini yapmakta ona yetki tanıdı ve:
"Dilediğini hiç kısma!" dedi.
Kendi atından inip, Hz. Osman´ı atın eğerine bindirdi. Kendisi ise, onun terkisine bindi. Mekke´ye girdiler.
Hz. Osman, gerek Beldahta, gerek Mekke´de, Ebu Süfyan, Safvan b. Ümeyye ve diğer Kureyş esnafıyla birer birer buluşup konuştu.
Hepsi de Hz. Osman´ın tekliflerini reddettiler.
Hz. Osman, Mekke´de oturan zayıf ve koruyucusuz kadın erkek birçok mü´minin yanlarına vardı ve onlara:
"Resûlullah Aleyhisselam size Mekke´nin fethedileceğini müjdeliyor!
´Mekke´de imanın gizlenmeyeceği, açığa vurulacağı günün gölgesi üzerinize düşmüştür!´ buyuruyor" dedi.
Hz. Osman der ki:
"Mekke´de görüştüğüm mü´minlerden bir erkekle bir kadına Resûlullah Aleyhisselamın müjdesini haber verdiğim zaman, onlar sevinçlerinden hüngür hüngür ağlamaya başladılar. O kadar ağladılar ki, ağlamaktan ölecekler sandım.
Onlar:
´Resûlullah Aleyhisselama bizden selam söyle! Onu Hudeybiye´ye indiren Allah, Mekke´nin içine girdirmeye de kadirdir!" dediler.[272]
Hz. Osman´ın Kâbe´yi Yalnız Olarak Tavaf Teklifini Reddedip Müşrikleri Kızdırışı
Hz. Osman Kuneyş müşriklerine Peygamberimiz Aleyhisselamın dilinden söylenilecek olanları söyledikten, elçilik vazifesini tamamıyla yerine getirdikten sonra, Kureyş müşriklerinin uluları ona: "Sen Beytullah´ı tavaf etmek istersen, tavaf et!" dediler. Hz. Osman:
"Resûlullah Aleyhisselam onu tavaf etmedikçe, ben tavaf etmem!" dedi.[273] Kureyş müşrikleri Hz. Osman´a kızdılar.[274] Onu bir müddet yanlarında tuttular, bırakmadılar.[275] Hz. Osman Mekke´de üç gün kaldı.[276]
Hz. Osman´ın Kâbe´yi Herkesten Önce Tavaf Etmiş Olmasına Ashabın İmrenmeleri
Sahabiler:
"Yâ Rasûlallah! Osman (Mekke´ye girip) Beytullah´a kavuştu, onu tavaf etti, ne mutlu!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bizi er tavaftan alıkonulmuş bir halde iken, sanmam ki Osman Beytullah´ı bizsiz tavaf etsin!" buyurdu.
Sahabiler
"Yâ Rasûlallah! Osman Beytullah´a varıp kavuşmuş iken, Kureyşîler ona ne diye engel olsunlar " dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Benim bu husustaki zannıma göre, Beytullah´ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez!" buyurdu.[277]
Hz. Osman´ın Öldürüldüğü Haberi Üzerine "Rıdvan Bey´atı"nın Yapılışı
Müslümanlar, müşriklerin Hz. Osman´ı Mekke´de tutup, bırakmamalarına çok kızdılar.[278]
Kureyş müşriklerine elçi olarak gönderilmiş bulunan Hz. Osman´ın Mekke´de Kureyşîlerce bir müddet tutulduktan sonra öldürüldüğü hakkında haberler gelince,[279] Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hal böyleyse, bu kavimle (Kureyş müşriki eriyle) çarpışmadıkça, buradan ayrılmayacağız!" buyurdu.[280]
Ümmü Umâre der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamla Kureyş müşrikleri arasında elçiler gelip gittiği sırada, bir gün, Resûlullah Aleyhisselam bizim bulunduğumuz yere uğradı.
Ben kendisinin bir iş için geldiğini sandım.
O sırada, Osman b. Affan´ın öldürüldüğü haberi de kendisine gelmiş bulunuyordu.
Resûlullah Aleyhisselam, yanımıza oturunca:
´Yüce Allah bana bey´at yapılmasını emretti!´ buyurdu.[281]
Halkı kendisine bey´at´a çağırdı.[282]
´Rûhu´l-Kudüs (Cebrail) Resûlullah Aleyhisselama indi ve bey´at yapılmasını emretti. Allah´ın ismiyle gidip bey´at ediniz!´ diye sesleniimesini emir buyurdu."[283]
O sırada, Müslümanlar ağaçların altlarına dağılmışlar, gölgeleniyorlardı .[284]
Hz. Ömer zırh gömleğini giymiş;[285] Müslümanlar yanlarında bulunan, yolcu silahı olan kılıçlarını kuşanmışlardı.
Ümmü Umâre´nin kocası Gaziyye b. Amr kılıcı kuşanmış, Ümmü Umâre de çadır için kullandıkları sırıka doğru varıp onu eline almış, ev bıçağını beline bağlamış, kendi kendine:
"Kim bana yaklaşırsa, umarım ki, onu bunlarla öldürebilirim!" demişti.[286]
Abdullah b. Ömer der ki:
"Babam Ömer´le birlikte ben de gittim.
Kendisi bey´at için sesleniyor,[287] ´Ey insanlar! Bey´ata geliniz! Bey´ata geliniz!´ diyordu.[288]
Seslenmesini bitirdiği zaman, bey´at işinin halka haber verildiğini arzedeyim diye, beni Peygamber Aleyhisselama gönderdi.
Resûlullah Aleyhisselamın yanına vardığım zaman, halkı ona bey´at´a başlamış buldum.
Ben de, kendisine ikinci kez bey´at yaptı m.[289]
O sırada, Resûlullah Aleyhisselam, semüre ağacının altında oturuyordu. Halk da ona doğru akın akın geliyordu.[290]
Bey´at için Resûlullah Aleyhisselamın çevresini sarmışlardı.[291]
Resûlullah Aleyhisselamın üzerinde pamukludan bir gömlek, içi astarlı bir cübbe, bir de aba vardı. Kendisi, kılıcını da kuşanmış bulunuyordu.[292]
Resûlullah Aleyhisselama bey´at yapılırken, Numan b. Mukarrin el-Müzenî´nin Resûlullah Aleyhisselamın başucuna dikilerek, ağacın dalını başının üzerine kaldırıp gölgelediğini gördüm.
Halkın ağaç altında Resûlullah Aleyhisselama bey´atları sırasında, ben de ağacın dallarından bazısını tutup kendisini gölgelemişimdir."[293]
Ma´kıl b. Yesar´la Abdullah b. Mugaffel de, ağacın dallarından bazılarını tutup Peygamberimiz Aleyhisselamı gölgeleyen ve arkasına dokunan dalları yukarı kaldırmak suretiyle koruyan sahabiler arasında idi.[294]
Müslümanlar Peygamberimiz Aleyhisselama bey´at ederlerken, Hz. Ömer de Peygamberimiz Aleyhisselamın elini tutup desteklik etmekte idi.[295]
Yapılan Rıdvan Bey´atının Şekli
Peygamberimiz Aleyhisselam Hudeybiye günü ağaç altında halkı kendisine bey´ata davet ettiği zaman, Sinan b. Ebi Sinan:
"Yâ Muhammed![296] Yâ Rasûlallah![297] Uzat elini, bey´at edeyim sana " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Sen bana ne üzerine bey´at edeceksin " diye sordu.[298]
Sinan b. Ebi Sinan:
"Yâ Rasûlallah! Senin gönlünde ne varsa, onun üzerine sana bey´at ediyorum!" diyerek bey´at etti.[299]
Diğer Müslümanlar da, Peygamberimiz Aleyhisselama, Sinan b. Ebi Sinan´ın bey´atı üzere bey´at ettiler.[300]
Bey´at ederken de:
"Biz de, Sinan´ın sana yaptığı bey´at üzere bey´at ediyoruz!" dediler.[301]
Buna göre; Müslümanlar, çarpışmaktan kaçmaksızın, ya fetih ve zaferi gerçekleştirecekler, ya da şehit olacaklardı.[302] Bu yolda and içmişlerdi.[303]
Müslümanlardan bir kısmı, Peygamberimiz Aleyhisselama bey´atlarında:
"Senin önünde, ölünceye kadar çarpışmaktan geri durmayacağız!"
Diğer bir kısmı da:
"Senin önünde, çarpışmaktan yüz çevirip kaçmayacağız!" demişlerdi.[304]
Münafık Cedd b. Kays´ın Bey´attan Kaçışı ve Kaçınışı
Hudeybiye´de bulunan herkes Peygatn berim iz Aleyhisselama bey´at etmiş, ancak Seleme oğullarından münafık Cedd b. Kays bey´at yapmaktan kaçmış, kaçınmıştı.
Cabirb. Abdullah derki:
"Vallahi, ben onun devesinin kamının altında, halktan saklandığını gördüm! Sanki o devesinin kamına yapışmıştı!"[305] O sırada, Ebu Katâde de, bir arkadaşıyla birlikte Cedd´in yanına varmış ve:
"Yazıklar olsun sana! Seni buralara kadar sokan şey nedir " diye sormuştu.
Cedd:
"Korkunç bir düşman sesi işittim de, korktum!" deyince, Ebu Katâde´nin arkadaşı, ona:
"Senden bu korku temelli ayrılmasın! Zaten sende hayır yoktur!" diyerek çıkışmıştir.[306]
Rıdvan Bey´afı üzerine, Kureyş müşrikleri, Peygamberimiz ile ashabının Hudeybiye´den üzerlerine ansızın inivereceklerinden korkmaya başladılar.[307]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Osman İçin Bey´at Yapışı
Peygamberimiz Aleyhisselama semüre (sakız) ağacının altında bey´at yapılırken, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Osman, Allah´ın işi, Allah´ın Resûlünün işi için gitmiştir.[308] Ben onun için de bey´at yapıyorum!" buyurdu.[309]
Bey´at yaparken de, sağ elini tutup "Bu, Osman´ın eli yerindedir!" buyurduktan sonra, sol eliyle onun üzerine vurup, "İşte, bu bey´at da Osman içindir!" buyurdu.[310]
Hz. Osman, müşrikler tarafından serbest bırakılınca, Hudeybiye´ye döndü.[311]
O zaman, bey´at tamamlanmış bulunuyordu.[312]
Hz. Osman, bey´at ağacının altında Peygamberimiz Aleyhisselama yalnız başına tekrar bey´at yapti.[313] Abdullah b. Ömer:
"Resûlullah Aleyhisselamın Osman için uzattığı eli, Osman´ın kendisi için uzattığı elinden daha hayırlı idi!" demiştir.[314]
Hz. Osman´la Müslümanlar Arasında Geçen İbretli Bir Konuşma
Hz. Osman Mekke´den Hudeybiyeye dönüp gelince, Müslümanlar ona:
"Ey Ebu Abdullah! Herhalde Beytullah´ı tavaf edip içini soğutmuş, yatıştırmışsındır " dediler.
Hz. Osman:
"Siz benim hakkımda ne kadar kötü zanda bulunuyorsunuz!
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; Mekke´de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah Aleyhisselam da Hudeybiye´de oturur olsaydı, Resûlullah Aleyhisselam onu tavaf etmedikçe, yine de kendim yalnız başıma tavaf etmezdim!
Gerçi Kureyşîler Beytullah´ı tavaf etmekte beni serbest bırakmışlardı, fakat ben tavaftan kaçındım!" dedi.
Bunun üzerine, Müslümanlar
"Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam bizden daha iyi bilendir ve bizden daha iyi zanlıdır!" dediler.[315]
Bey´atta Bulunan Müslümanların Sayıları ve Faziletleri
Abdullah b. Ebi Evfâ; Hudeybiye´de ağaç altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey´at eden ve "Ashâbü´ş-Şecene" diye anılan Müslümanların 1300 kişi olduklarını ve Eşlem kabilesinden olanların da Muhacirlerin sekizde birini teşkil ettiklerini söylem iştir. [316]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ağaç altında bey´at yapanlardan hiçbiri Cehenneme girmeyecektir" buyurmuştur.[317]
Peygamberimiz Aleyhisselama Hudeybiye´de semüre ağacının altında bey´at yapan Müslümanlar hakkında Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle buyurulmuştur
"Sana gerçekten bey´at yapmış olanlar, ancak Allah´a bey´at yapmış oluyorlar!
Allah´ın Eli, onların elleri üzerindedir!
Şu halde, kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur!
Kim de, Allah ile sözleştiği şeye vefa eder, onu yerine getirirse, O da ona büyük bir ecir verecektir.´[318]
"Andolsun ki, Allah mü´minlerdervağacın altında seninle bey´at ya parlarken-razı olmuştur da, kalb-lerindeki ihlas ve sadakati bilerek, üzerlerine sekîneti (sabır, sebat ve kalb rahatlığını) indirmiştir."[319]
Müşriklerin Muhtemel Bir Saldırılarına Karşı Tedbir Alınışı
Peygamberimiz Aleyhisselamla Kureyş müşrikleri arasında, elçiler birbiri ardınca gelip gidiyor-du.[320]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ensardan Evs b. Havlî, Abbâd b. Bişrve Muhammed b. Mesleme´yi, Hudeybiye´de, geceleri sabaha kadar sıra ile nöbet tutup karargâh çevresinde dolaşmak üzere kumandan tayin etmişti.
Hz. Osman´ın Mekke´de müşriklerce tutulup serbest bırakılmadığı sıralarda, bir gece, Muhammed b. Mesleme, Peygamberimiz Aleyhisselamın atı üzerinde dolaşıyordu.
O gece, Kureyş müşrikleri, Mikrez b. Hafs´ın kumandası altında 50 kişi göndermişler.[321] bu baskın birliğini gönderirken de, onlara Peygamberimiz Aleyhisselamın karargâhının çevresinde dönüp dolaşmalarını, Müslümanlardan herhangi birini yakalamalarını,[322] veya ansızın baskın yapıp onlara zarar verdirmelerini emretmişlerdi.
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşları, onları yakalayıp Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirdiler.[323]
Mikrez b. Hafs kaçtı, yakalanamadı.
Kureyş müşriklerinin esirleri, İslâm karargâhında bir müddet tutuklandılar.[324]
Bunlar, İslâm karargâhını oka ve taşa tutmuşlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları affetti, serbest bıraktı.[325]
Adamlarının yakalanıp hapsedildiklerini haber alınca, Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının üzerine bir askerî birlik daha saldılar.
Taşlar ve oklarla çarpışıldı .[326]
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının sabah namazını kılmakta oldukları sırada, Mekkeli müşriklerden silahlı 80 kişi, ansızın baskın yapmak üzere, Ten´im dağından iniverdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onları da, yakalattıktan sonra serbest bıraktı[327] ve kendilerine:
"Siz buraya herhangi bir kimsenin taahhüdü üzerine mi, yoksa emanı üzerine mi geldiniz " diye sordu.
Onlar:
"Hayır!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları da serbest bıraktı.[328]
Ebu Cehil´in Bedir´de İğtinam Edilen Devesinin Mekke´ye Kaçışı
Ebu Cehil´in Bedir savaşında ganimet malları arasında ele geçirilen, bumu gümüş halkalı iyi cins devesi de, kurban edilecek olan develer arasında bulunuyordu.[329]
Bu deve, kurbanlık develerle yayıldığı sırada kaçıp hiç durmadan gitti, Ebu Cehil´in evine vardı, dayandı. Müşrikler, onu görünce, tanıdılar. Amrb. Ganemetü´s-Sülemî de, devenin ardından gitti.
Mekke´nin beyinsiz, kıt akıllı delikanlılarından birtakımları, deveyi Amr´a teslim etmekten kaçındılar. Süheyl b. Amr:
"Onu Amr´a teslim ediniz!" dedi.
Amr´a, bu deveye karşılık 100 deve vermeyi teklif ettiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Eğer biz ona kurbanlık adını takmamış olsaydık, dileğinizi yerine getirirdik" buyurdu.[330]
Hudeybiye Muahede ve Mütarekesi
Müslümanların semüre (sakız) ağacının altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey´at için üşüştükleri, bey´at yapanların da çarpışmak için hani harıl hazırlık yapmakta oldukları sırada, Kureyş müşriklerinin elçilerinden Süheyl b. Amr, Huvayöb b. Abduluzzâve Mikrez b. Hafs da, Kureyş casuslarıyla birlikte Hudeybiye´ye gelmiş bulunuyorlardı.
Bunlar durumu gözleriyle görünce, korkuları arttı ve biran önce anlaşmaya gayret ettiler.[331] Acele Kureyş müşriklerinin yanına döndüler. Sahabilerin Peygamberimiz Aleyhisselama bey´at için nasıl üşüştüklerini, bey´at ettiklerini onlara haber verdiler.[332]
Kureyş Müşriklerinin Süheyl b. Amr´a Yetki ve Direktif Vermeleri
Kureyş müşriki erinden rey ve görüş sahibi olanlar
"Bu yıl hemen geri dönüp gitmek, gelecek yıl dönmek üzere Muhammed´le barış yapmamız, doğru değildir.
Fakat, o bu yıl Mekke´ye, yanımıza girmeksizin yurdumuzda üç gün kalsın, kurbanlık develerini oldukları yerde kessin, geri dönüp gitsin.[333] Gitsin de, Araplardan herkes, onun Kabe´yi tavaf etmesine engel olduğumuzu işitsin!" dediler.[334]
Bunun üzerinde görüş birliğine vardılar.
Barış yapmak üzere, Süheyl b. Anrır1!, yanına Huvaytıb b. Abduluzzâ ile Mikrez b. Hafs´ı katarak Hudeybiye´ye gönderdiler.[335] Gönderirken de:
"Muhammed´e git! Onunla barış yap!
Fakat, bu yılımızda buradan dönüp gitmedikçe de, onunla barış yapmak olamaz![336]
Yapacağın barışta, muhakkak, kendisinin bu yıl Mekke´ye girmeyeceği hükmü bulunsun![337]
Yoksa, vallahi, üzerimize yürünüp zorla boyun eğdirildik diye, Araplar bizi dillerine dolar, dedikodu ederler" dediler.[338]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Süheyl´in gelmekte olduğunu görünce, isminin kolaylık ifade edişini hayra yorarak:
"Artık işiniz bir dereceye kadar kolaylaştı![339] Kureyş müşrikleri, barış yapmak istedikleri zaman, hep bu adamı gönderirler!" buyurdu.[340]
Kureyş müşriklerinin elçisi Süheyl b. Amr, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar geldi.[341]
Süheyl b. Amr, Kureyş müşrikleri tarafından gelen elçilerin sonuncusu idi.[342]
Süheyl´in yanında, Huvaytıb b. Abduluzzâ ile Mikrez b. Hafs bulunuyordu.[343]
Süheyl b. Amr, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde iki dizinin üzerinde yere çöktü.
Müslümanlar da, Peygamberimiz Aleyhisselamın çevresinde oturdular.[344] Hz. Ali, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde oturdu.[345] Peygamberimiz Aleyhisselam ise, bağdaş kurmuş olduğu halde oturmakta idi. Abbâd b. Bişr ile Seleme b. Eslem, silahlı olarak, Peygamberimiz Aleyhisselamın başucunda, ayakta dikilmiş duruyorlardı.[346]
Süheyl b. Amr´ın Konuşması
Süheyl b. Amr, konuşmaya başladı. Konuşurken, kendisinin üst dudağının yangından, altlı üstlü sivri dişleri gözüküyordu.
Süheyl sesini yükseltince, Abbâd b. Bişr ile Seleme b. Eşlem, ona:
"Resûlullah Aleyhisselamın yanında sesini kıs!" diyerek ihtarda bulundular.[347]
Süheyl b. Amr:
"Hudeybiye´ye gelip seninle çarpışanlar; ne bizim rey, görüş sahiplerimizdendirler, ne de akıllı uslu kişilerimizdendirler!
Biz onların yaptıklarını benimsemedik, işitinceye kadarda, bundan haberimiz yoktu.
Onlar, bizim beyinsiz, akılsız olanlarımızdandır" dedi.[348]
Süheyl b. Amr, gelip gidip Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştu durdu.[349]
Uzun uzadıya konuşmalardan, geliş gidişlerden sonra,[350] aralarında anlaştılar, kararlaştırılan hususların yazılı hale getirilmesinden başka iş kalmadı.[351]
Süheyl b. Amr:
"Haydi, (hokka, kalem, kâğıt) getir! Bizimle sizin aranızda (yazılması gereken) bir yazı yaz!" dedi.[352]
Yazı malzemesi hazırlanınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, aradaki anlaşmayı yazacak bir adam çağırmak istedi ve Evs b. H avlî´yi çağırdı.
Sühey b. Amr:
"Bunu iki kişiden; amcanın oğlu Ali´den veya Osman b. Affan´dan başkası yazmasın!" dedi.[353]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali´yi çağırdı[354] ve ona:
"Yaz!" buyurdu: "Bismillâhirrahmânirrahîm!"[355]
Süheyl b. Amr hemen Hz. Ali´nin elini tuttu[356] ve:
"Ben bunu bilmiyorum![357] ´Bismillâh´ı anladık ama, ´Bismillâhirrahmânirrahîm´ nedir Bilmiyoruz ![358]
Vallahi, ben Rahman sözünün mahiyeti nedir, bilmiyorum" dedi.[359]
Kureyş müşriklerinin öteki elçileri de:
"Hayır! Vallahi, biz sulh yazısının başına hiçbir zaman bu Besmeleyi yazmayız, yazdırmayız!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Öyleyse, nasıl yazalım " diye sordu.[360]
Süheyl b. Amr:
"Sen, bizim bildiğimiz şeyi,[361] senin de yazılarında yazdığın, yazdırageldiğin gibi,[362] bizim de yazılarımızda yazdığımız gibi,[363] ´Bismikallâhümme=Allah´ım! Senin İsminle başlarım!´ diye yaz, yazdır!" dedi.[364]
Süheyl ve arkadaşlarının Besmeleye böyle itiraz etmeleri, Müslümanların canlarını sıkt.[365]
"Vallahi, biz Besmeleden başkasını yazmayız!" dediler.[366]
Süheyl b. Amr:
"Öyle ise, ben de, hiçbir şey üzerinde barış yapmam, işi olduğu yerde bırakırım!" dedi.[367]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bu ´Bismikallâhümme´ de güzeldir!" buyurduktan sonra,[368] Hz. Ali´ye:
"Haydi, yaz" buyurdu: "Bismikallâhümme."[369]
Hz. Ali öyle yazdı.[370]
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yaz[371] yâ Ali!" buyurdu:[372] "Bu, Muhammed Resûlullahın,[373] Süheyl b. Amr1a[374] üzerinde anlaşmaya vanp imzaladığı barış yazısıdır."[375]
Süheyl b. Amr, tekrar Hz. Ali´nin elini tuttu[376] ve Peygamberimiz Aleyhisselama:
"´Muhammed Resûlullah´ yazma, yazdımna![377] Vallahi, biz senin Resûlullah olduğunu bilseydik, doğrulasaydık, seni Beytullah´ı, Kabe´yi ziyaretten men etmez, seninle çarpışmaya kalkmazdık.[378]
En iyisi, sen bildiğimiz şeyi yaz, yazdır!" dedi.[379]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Peki, nasıl yazalım " diye sordu.[380]
Süheyl b. Amr:
"´Muhammed b. Abdullah´ diye, kendi ismini ve babanın ismini yaz, yazdır!" dedi.[381]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bu da güzeldir! Öyle yazınız![382]
Ben vallahi hem ´Muhammed b. Abdullah´ım! Ben vallahi hem de ´Resûlullah´ım![383]
Vallahi, siz beni ne kadaryalanlasanız da, ben hiç şüphesiz Resûlullahım.[384]
Barış belgesine kendi ismimi ve babamın ismini yazmak, yazdırmak, benim peygamberliğimi gider-mez!" buyurdu.[385] Sonra da:
"Yâ Ali! Sil onu![386] ´Resûlullah´ kelimesini sil de,[387] ´Muhammed b. Abdullah´ yaz!" buyurdu.[388]
Müslümanlar kendilerini tutamadılar, seslerini yükselterek bağırıştılar.
Ashabdan bazıları, ayağa kalktılar ve:
"Biz ´Muhammed Resûlullah´tan başkasını yazmaz, yazdırmayız!´ dediler.
Useyd b. Hudayr ile Sa´d b. Ubâde, Hz. Ali´nin elini tutarak:
"Sen ´Muhammed Resûlullahtan başkasını yazma!
Aksi takdirde, aramızı ancak kılıç halleder!
Biz ne diye dinimiz uğrunda, bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz !" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara seslerini kısmalarını ve susmalarını eliyle işaret buyurdu, sustular.[389]
Hz. Ali:
"Hayır! Vallahi, ben ´Resûlullah´ kelimelerini silemem.[390]
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; ben onu silemeyeceğim![391]
Hayır! Vallahi, ben senin Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem!" dedi.[392]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali´nin yüzüne bakarak:
"Ey Ali! Senin de başına böyle birşey gelecek,[393] muhakkak sen de bunun gibisine davet olunacak, istenileni kabullenmek zorunda kalacaksın!"* buyurdu.[394]
Hz. Ali "Resûlullah" kelimelerini silemeyeceğine yemin edince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bana onların yerini göster!" buyurdu.
Hz. Ali de gösterince,[395] Peygamberimiz Aleyhisselam onu eliyle sildi.[396]
Onun yerine "Muhammed b. Abdullah" yazıldıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali´ye banş maddelerini şöyle yazdırmaya başladı:
"1. Halkın [Müslümanlarla müşriklerin] emniyet ve selamet içinde yaşamaları ve birbirlerini zararlandırmaktan el çekmeleri için, harp onlardan 10 yıl müddetle kaldırılmak üzere,
Bu anlaşma aramızda ağzı kilitli heybe gibi olup, anlaşma hükümleri herhangi bir suretle bozul
maktan veya geri bırakılmaktan korunmak; taraflar, birbirlerine karşı olan her türlü kinlerini, düşmanlık
larını heybede kilitlemek, onlan açığa vurmaktan kaçınmak üzere,
Aramızda ne hırsızlık, ne de hainlik olmamak üzere,[397]
Muhammed ile ashabı bu yıl geri dönüp gitmek; gelecek yıl olunca, yanlarında yalnız yolcu silahı
olarak kınlarında sokulu kılıçlar bulunduğu halde Mekke´ye girip orada üç gün kalmak üzere..."[398]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu 4. maddeyi, Süheyl b.Amr´a:
"Beytullah´ı bu yıl tavaf etmemiz için siz aradan çekilmek, onu tavafta bizi serbest bırakmak üzere" diye teklif etmişti.
Süheyl b. Amr:
"Vallahi, üzerimize yürünüp zorla boyun eğdirildik diye Araplar bizi dillerinden düşürmezler, temelli konuşur dururlar.
Fakat bu, gelecek yıl olur.[399]
Sen bu yılında yanımızdan geri dönüp gidecek, yanımıza uğramayacak, Mekke´ye girmeyeceksin!
Gelecekyıl, girdiğinde, biz Mekke´den çıkacağız, sen ashabınla birlikte oraya girecek, orada üç gün kalacaksın.
Yanında da, yolcu silahı olarak kınında sokulu kılıçlar bulunacak, oraya bundan başka silahla girmeyeceksin![400]
Kurban edilecekleri yere bırakmayıp, oldukları yerde tuttuğumuz şu kurbanlık develeri de Mekke´deki kurban yerine salmayacaksın!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onları biz salarız, yüzlerini oradan siz geri çevirirsiniz!" buyurdu. Hz. Ali, maddeyi buna göre yazdı.[401]
"5. Muhammed, Mekkelilerden, kendisine tâbi ve Müslüman olmak isteyenlerden hiçbir kimseyi yanında götürmemek, Mekke´de oturmak isteyen ashabından hiçbirine de engel olmamak üzere,[402]
6. Muhammed´in ashabından olup da, hac veya umre yapmak niyetiyle veya Yemen´e yahut Taife geçmek veya Allah´ın fazlından kazanç sağlamak maksadıyla gelen kimsenin canı ve malı emniyet ve selamette bulunmak üzere,
7. Müşriklerden, Şam´a veya Maşrık´a, Mısır´a geçmek için Medine´ye gelen kimsenin de canı ve malı emniyet ve selamette bulunmak üzere,[403]
8. Muhammed´in akd ve ahdine girmek isteyen kimse, ona girmekte serbest olmak üzere,
9. Kureyş´in akd ve ahdine girmek isteyen kimse, ona girmekte serbest olmak üzere,[404]
10. Kureyşîlerden, velisinin izni ve haberi olmaksızın Muhammed´in yanına gelecek kimseler Kureyşîlere geri çevrilmek üzere,
11. Muhammed´in yanında bulunanlardan Kureyşîlere gelecek olanlar Muhammed´e geri çevrilmemek üzere, muahede ve musalaha yapılmıştır."
Süheyl b. Amr, 10 ve 11. maddeleri, Peygamberimiz Aleyhisselama şöyle teklif etmişti: "Sana bizden gelecek olan kişiyi, senin dininde bile olsa, muhakkak bize geri çevireceksin![405] Sizden bize gelecek olan kişiyi ise, biz geri çevirmeyeceğiz!" Müslümanlar, Süheyl b. Amr´ın bu acayip teklifine şaştılar ve: "Sübhânallah! Müslümanların yanına gelmiş olan bir Müslüman nasıl geri çevrilir [406] Yâ Rasûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin !" dediler.[407] Hz. Ömer:
"Yâ Rasûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin " diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam, gülümsedi[408] ve: "Evet! Bizden onlara gidecek olanları, Allah bizden ırak etsin.[409]
Onların yanından bize gelip geri vereceğimiz kimselere gelince; Allah kendilerini biliyordur ve onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır" buyurdu.[410]
Muahede Belgesine Yazılan Şahitler
Peygamberimiz Aleyhisselam, muahedeyi yazdırma işinden boşaldığı zaman, ona, Müslümanlarla müşriklerden şu kişileri şahit yazdırdı: Müslümanlardan:
1. Hz. Ebu Bekir,
2. Hz. Ömer,
3. Hz. Osman,
4. Hz. Ali,
5. Abdurrahman b. Avf,
6. Ebu Ubeyde b. Cerrah,
7. Sa´d b. Ebi Vakkas,
8. Muhammed b. Mesleme,
Müşriklerden de:
9. Mikrez b. Hafs,
10. Huvaytıb b. Abduluzzâ.[411]
Süheyl b. Amr´ın Oğlu Ebu Cendel´in Mekke´den Kaçıp Hudeybiye´de Peygamberimiz
Aleyhisselama Sığınışı
Muahede maddeleri yazdırılıp bitirildiği sırada, Süheyl b. Amfin oğlu Ebu Cendel, ayaklarına bukağı, köstek vurulmuş bir halde, zincirini sürüyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar gelmişti.[412]
Ebu Cendel, Müslüman olduğu için zincire vurulmuş,[413] Mekke´nin aşağı tarafından ıssız bir yerden kaçmış,[414] Hudeybiyeye kadar gelip kendisini Müslümanların arasına atmıştı. [415]
Kureyş müşriklerinin elçisi Süheyl b.Amr, başını kaldırıp bakınca, oğlu Ebu Cendel´i gördü. Hemen kalkıp ona doğru vardı. Ebu Cendel´in boynundan tuttu. Elindeki dikenli, budaklı ağaç dalını onun yüzüne çarptı.[416]
Peygamberimiz Aleyhisselama:
"İşte, ey Muhammedi Üzerinde seninle anlaştığım anlaşma gereğince bana geri çevireceğin kişilerin ilki!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Biz, banş ve anlaşma yazısını daha imzalamadık!" buyurdu.[417]
Süheyl b. Amr:
"Ey Muhammedi Aramızdaki muahede hükümleri, oğlum senin yanına gelmeden önce, kararlaşmış ve tamamlanrmştır.[418]
Vallahi, ben de, seninle hiçbir madde üzerinde barış yapmış olmam!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onu benim için anlaşma hükmünün dışında tut ve yazıyı imza et!" buyurdu.
Süheyl b. Amr:
"Ben onu asla anlaşma dışında tutmam ve sana bırakmam!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hayır! Benim için bunu yapacaksın!" buyurdu.
Süheyl b. Amr:
"Yapamam!" dedi.[419]
Ebu Cendel´i Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bırakmaya yanaşmadı .[420]
Mikrez b. Hafs ise:
"Haydi, onu biz senin için anlaşma ve işkence dışında tutuyoruz!" dedi.[421]
Süheyl b. Amr, Ebu Genden çeke çeke Kureyşîlerin yanına götürdü.[422]
Ebu Cendel, götürülürken:
"Ey Müslümanlar cemaati! Müslüman olarak yanınıza geldiğim halde, şimdi ben müşriklere iade mi ediliyor, geri çevriliyorum !
Uğradığım işkenceleri görmüyor musunuz ![423]
Yâ Rasûlallah! Ey Müslümanlar cemaati! Siz bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri çeviriyorsunuz! " diyerekferyad ediyordu.[424]
Ebu Cendel, Allah yolunda en ağır işkencelere uğratılmakta idi.[425]
Müslümanlar, Ebu Cendel´in feryadına, sözlerine dayanamayarak ağladılar.[426]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Cendel´i Teselli Edişi ve Öğütleyişi
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Ebu Cendel! Şu kavimle (Kureyş müşrikleriyle) aramızda yazılan barış yazısı tamamlandı.[427]
Ey Ebu Cendel!
Sen biraz daha katlan! Allah´tan da, bunun ecrini, mükâfatını dile!
Hiç şüphesiz, Yüce Allah senin için ve senin yanında bulunan zayıf Müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır!
Biz şu kavim ile (müşriklerle) aramızda bir barış anlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allah´ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz.
Onlar da, bize Allah´ın ahdiyle söz vermiş bulunuyorlar.
Biz onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz.[428] Verdiğimiz sözde durmamak, bize yaraşmaz!" buyurdu.
Süheyl b. Amr´a da:
"Gel, etme! Sen onu (Ebu Cendel´i) bana bağışlayıver!" diyerek dileğini tekrarladı ise de, Süheyl b. Amr:
"Hayır! Bağışlayamam!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Öyle ise, onu benim için himayene al!" diye rica etti.
Süheyl b. Amr:
"Hayır! Onu himayeme de alamam!" dedi.[429]
Süheyl b. Amfin, oğlu Ebu Cendel hakkındaki dilekleri kabul etmemekte direndiğini görünce, Mikrez b. Hafs ile Huvaytıb b. Abduluzzâ:
"Ey Muhammedi Senin hatırın için, onu biz himayemize alıyoruz! Ona işkence yaptırmayacağız!" dediler.[430]
Peygamberimiz Aleyhisselam, böylece, Huvaytıb´la Mikrez´in korumaları şartıyla, Ebu Cendel´i müşriklerle birlikte geri çevirmiş oldu.[431]
Onlar da, Ebu Cendel´i kıldan dokunmuş bir Türk çadırına kapatıp korudular.
Bunun üzerine, Süheyl b. Amr da ondan elini çekti, ona işkenceden vazgeçti.[432]
Huvaytıb´la Mikrez´in Peygamberimiz ve Ashabı Hakkındaki Görüşleri
Kureyş müşriklerinin elçi ve temsilcilerinden Huvaytıb b. Abduluzzâ, Mikrez b. Hafs´a:
"Muhammed´in ashabının Muhammed´e ve kendilerine tâbi olan Müslümanlara ve birbirlerine karşı gösterdikleri derin sevgi kadar sevgi gösteren hiçbir kavim görmedim!
Ben sana derim ki; arbk bundan sonra, gelip Mekke´ye zorla girinceye kadar, Muhammed´den hiçbir şey alamayacak, koparamayacaksın!" dedi.
Mikrez b. Hafs:
"Benim görüşüm de böyledir!" dedi.[433]
Hz. Ömer´le Ebu Cendel Arasında Geçen Konuşmalar
Ebu Cendel götürülürken, Hz. Ömer onun yanına sokulup onunla birlikte yürüyor ve ona:
"Sabret, katlan ey Ebu Cendel! Şüphe yok ki, onlar müşriklerdir ve onların her birinin kanı köpek kanı gibi değersizdir!" diyor, aynı zamanda, kılıcını Ebu Cendere doğru yaklaştırıyordu!
Hz. Ömer:
"Ben," diyor, "Ebu Cendel´in kılıca el atıp babasının boynunu uçuracağını ummuştum. Ne çare ki, adam babasına pintilik etti, kıyamadı !"[434]
Hz. Ömer, nihayet, açıkça:
"Ey Ebu Cendel! İnsan Allah yolunda babasını da öldürebilir![435]
Sen de öldür gitsin şu babanı [436]
Vallahi, biz babalarımıza yetişseydik, Allah yolunda, onları öldürürdük!
O (baban) bir adamsa, sen de bir adamsın!
Yanında da kılıcın var!" dedi.
Ebu Cendel, Hz. Ömer´e dönerek:
"Onu sen ne diye öldürmüyorsun " diye sordu.
Hz. Ömer:
"Resûlullah Aleyhisselam onu ve başkalarını öldürmekten beni men etti" dedi.
Ebu Cendel:
"Sen Resûlullah Aleyhisselama itaate herhalde benden daha lâyık ve müstahak değilsindir!" dedi.[437]
Ebu Cendel Kureyş müşriklerine teslim edilirken, Hz. Ömer
"Yâ Rasûlallah! Bunu Kureyşîlere ne için geri veriyoruz Din işin hakkında bu hakarete ne diye razı oluyoruz " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz. Dinimizde ahde vefasızlık yoktur!" buyurdu.[438]
Peygamberimiz Aleyhisselamla Kureyş Müşriklerinin Akit ve Ahitlerine Katılanlar
Hudeybiye muahede ve musalahasının yazdırma işi bittiği sırada idi ki,[439] Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yanıma katılacak kişiler için de, bu yoldaki taahhüt ve şartlarımın tıpkısı vardır!" buyurunca,[440] Huzâalarve Ka´b oğulları sıçraştılar ve:
"Biz Muhammed´in akdine ve ahdine girdik![441]
Yâ Rasûlalları! Biz senin yanındayız!
Bizim bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!" dediler.[442]
Kureyş müşrikleri de:
"Yanımıza katılacak olan kişiler için de, bizim bu yoldaki taahhüt ve şartlarımızın tıpkısı vardır" dedil-er.[443]
Bunun üzerine, Bekir oğulları:
"Biz de, Kureyşîlerin akdine ve ahdine girdik![444] Biz de Kureyşîlerin yanındayız![445]
Bizim bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!" dediler.
Huvaytıb b. Abduluzzâ, Süheyl b. Amr´a:
"Şu dayılarının bize düşmanlıklarına bak! Onlar bizim yanımıza hiç uğramamışlar, bizden saklanmışlardı da, şimdi Muhammed´in akit ve ahdine girdiler! " dedi.
Süheyl b. Amr:
"Senin dediğin kimseler, bunlar değildir, daha başkalarıdır.
Muhammed´in akit ve ahdine girmiş olan şu kişiler ise, bizim akrabalarımızdan ve kavim I erim izdendirler.
Bunlar kendileri için bir iş seçmişlerse, biz onlara ne diyebiliriz, ne yapabiliriz " dedi.
Huvaytıb b. Abduluzzâ:
"Bunlara karşı, biz de müttefikimiz olan Bekir oğullarına yardım ederiz!" dedi.
Süheyl b. Amr:
"Sakın! Bekir oğulları senden böyle birşey işitmesinler! Çünkü, onlar uğursuz, yaramaz kişilerdir. Huzâalara musallat olurlar. Muhammed de, müttefiki olan Huzâalara yapılandan kızar, aramızdaki muahedeyi bozar!" dedi.
Huvaytıb:
"Vallahi, sen zaten her zaman her yönden dayılarına bir pay çıkarırsın!" dedi.
Süheyl b. Amr:
"Sen, dayılanmın bana Bekir oğullarından daha kıymetli, daha üstün olduğunu mu sanıyorsun !
Vallahi, Kureyşîler ne zaman birşey yapmışsa, ben de onu yapmışımdır.
Huzâalara karşı Bekir oğullarına bir yardım yapılacağı zaman, ben de ancak Kureyşîlerden bir kişiy-imdir, o zaman, elimden geleni yaparım.
Kaldı ki, Bekir oğulları, bana dayı düşen şu kişilerden, soykütüğünce, daha yakındırlar. Bununla beraber, Bekir oğullarından senin de tanıdığın birtakım kimseler, heryerde ve bu cümleden olmak üzere Ukâz günü, bize hiç de iyilik etmiş değiller!" dedi.[446]
Muahede ve Musalaha Yazısından Bir Nüsha Daha Yazılarak Süheyl b. Amr´a Verilişi
Musalaha yazısı yazılınca, Süheyl b. Amr
"Bu yazı benim yanımda bulunacak!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hayır! Benim yanımda bulunacaktır!" buyurdu, Süheyl b. Amr için de, bir nüsha daha yazıldı.
İlk nüshayı Peygamberimiz Aleyhisselam, ikincisini de Süheyl b. Amr aldı.[447]
İkinci nüshayı, birincisine bakarak Muhammed b. Mesleme yazdı.[448]
Muahede ve musalaha sona erince, Süheyl b. Amr ile arkadaşları, Hudeybiye´den ayrıldılar.[449]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Muvaffak ve Muzaffer Olacağına Huvaytıb´ın Kanaat Getirişi
Hudeybiye´den dönüp giderlerken, Huvaytıb b. Abduluzzâ:
"Muhammed´in muvaffak ve muzaffer olacağına iyice kanaat getirdim!" dedi.[450]
Hudeybiye Muahedesinin Ashabı Hayal Kırıklığına Uğratışı ve Hz. Ömer´in Peygamberimiz
Aleyhisselama İtiraz Yollu Sorular Soruşu
Sahabiler, Peygamberimiz Aleyhisselamın görüp haber vermiş olduğu rüyaya bakarak, fetih ve zafer elde edeceklerinden hiç şüpheleri olmaksızın Hudeybiye´ye gelmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın, böyle, Beytullah´ı (Kabe´yi) tavaf etmeden dönmek ve daha birtakım şartlar yüklenmek suretiyle muahede yapması gibi hiç beklemedikleri bir durumla karşılaşmaları, kendilerine çok ağır ve çetin geldi. Neredeyse helak olacaklardı [451]
Hz. Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına varıp:
"Sen, Allah´ın hak ve gerçek peygamberi değil misin " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet! Ben Allah´ın hak ve gerçek peygamberiyim!" buyurdu.
Hz. Ömer:
"Düşmanlarımız bâtıl üzerinde, biz ise hak üzerinde bulunuyor değil miyiz " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet! Biz hak üzerindeyiz, düşmanlarımız ise bâtıl üzerindedirler!" buyurdu.[452]
Hz. Ömer:
"Bizler Müslüman değil miyiz " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet! Biz Müslümanız!" buyurdu.[453]
Hz. Ömer:
"Karşımızdakiler müşrik değiller mi " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet! Müşriktirler!" buyurdu.[454]
Hz. Ömer:
"Bizim ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemde değil midir " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet! Bizim ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemdedir!" buyurdu.[455]
Hz. Ömer:
"Öyle ise, biz ne diye dinimizi aşağı düşürmeye meydan veriyoruz[456] da, Allah onlarla aramızda daha bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz !" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Hattab´ın oğlu![457] Ben Allah´ın kulu[458] ve resûlüyümdür.[459] Ben Allah´ın emrine aykırı hareket edemem!" buyurdu.[460]
Hz. Ömer:
"Biz ne diye dinimizi aşağı düşürecek şeylere meydan veriyoruz " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben Allah´ın Resûlüyüm!
Ben bu muahede hükümlerini kabul etmekle Allah´a isyan etmiş, karşı gelmiş değilim.[461] O, beni hiçbir zaman zayi etmez!" buyurdu.[462]
Hz. Ömer:
"Sen bize ´Beytullah´a varıp onu tavaf edeceğiz!´ diye söylemiş değil miydin " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet, söylemiştim. Ama sana ´Biz bu yıl gidip onu tavaf edeceğiz!´ diye de haber verdim mi " buyurdu.
Hz. Ömer:
"Hayır!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yine de söylüyorum: Sen muhakkak Beytullah´a gidecek ve onu tavaf edeceksin!" buyurdu.[463]
Hz. Ömer´in Hz. Ebu Bekir´e Başvuruşu
Hz. Ömer, sabırsızlığını ve kızgınlığını yenemeyerek Hz. Ebu Bekir´in yanına vardı[464] ve ona:
"Ey Ebu Bekir! Bu zât (Peygam berim iz Aleyhisselam) Allah´ın hak ve gerçek peygamberi değil midir " diye sordu.
Hz. Ebu Bekir:
"Evet! Öyledir!" dedi.[465]
Hz. Ömer:
"Biz hak üzerinde bulunuyor değil miyiz Düşmanlarımız ise bâtıl üzerinde bulunuyor değiller mi " diye sordu.
Hz. Ebu Bekir:
"Evet! Öyledir!" dedi.[466]
Hz. Ömer:
"Bizim ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemde değil mi " diye sordu.
Hz. Ebu Bekir:
"Evet! Öyledir!" dedi.[467]
Hz. Ömer:
"Öyle ise, biz ne diye dinimizi aşağı düşürmeye meydan veriyoruz[468] da, Allah onlarla aramızda daha bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz !" dedi.[469]
Hz. Ebu Bekir:
"Be adam![470] Ey Hattab´ın oğlu![471] Ey Ömer![472] O, Allah´ın Resûlüdür! Kendisi, bu muahedeyi yapmakla Rabbine asi olmuş, karşı gelmiş değildir! Allah onun yardımcı sı di r.[473] Sen ölünceye kadar[474] O´nun emrine sanl!
Vallahi, Muhammed (Aleyhisselam) hak üzeredir![475] Ona emrolunan da haktır.
Biz, Allah´ın emrine karşı gelemeyiz!
Allah onu zayi etmez![476] Ben şehadet ederim ki; o, Resûlullah´tır!" dedi.
Hz. Ömer:
"Ben de onun Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum ![477]
O, bize ´Beytullah´a varacağız ve onu tavaf edeceğiz!1 diye söylemiş değil miydi " dedi.
Hz. Ebu Bekir:
"Evet! Ama sana ´Beytullah´a bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin´ diye de haber vermiş miydi " dedi.
Hz. Ömer:
"Hayır!" dedi.
Hz. Ebu Bekir:
"Sen muhakkak Beytullah´a gidecek ve onu tavaf edeceksin!" dedi.[478]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ömer ve Arkadaşlarına Son Cevabı
Müşriklerle yapılan ve içinde Müslümanlar açısından bazı oldukça ağır şartlarda taşıyan muahede gereğince, tavaf edilmeden kurban kesip ihramdan çıkarak geri dönülecek olması ashaba çok güç ve ağır geliyor, bunu bir türlü içlerine sindiremiyorlardı.[479]
Peygamberimiz Aleyhisselama olanca bağlılıklarına ve saygılarına rağmen, Hz. Ömer, yanında bazı sahabilerle birlikte gelerek:
"Yâ Rasûlallah! Sen bize Mescid-i Haram´a girileceğini, Kabe anahtarının ele alınacağını söylememiş miydin
Halbuki, ne kurbanlık develerimiz Beytullah´a kavuştu, ne de biz kavuştuk! " dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"Ben size bunun bu seferiniz sırasında olacağını söyledim mi " diye sordu.
Hz. Ömer "Hayır!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yine de size söylüyorum: Beytullah´a girilecektir. Kabe´nin anahtarını alacağım! Mekke´de başımı kazıttıracağım! Siz de başlarınızı kazıttıracaksınız!
Ben, bunun olacağını, bilenlerle birlikte biliyorum!" buyurdu.[480]
Ebu Ubeyde b. Cerrah´ın Hz. Ömer´i Öğütleyişi ve Hz. Ömer´in Davranışlarına
Tevbe ve Nedamet Edişi
Ebu Ubeyde b. Cerrah da, Hz. Ömer´e:
"Ey Hattab´ın oğlu! Resûlullah Aleyhisselamın söylediği sözü işitmiyor musun !
Şeytandan Allah´a sığın, görüşünü kına!" diyerek öğütlüyordu.
Hz. Ömer der ki:
"Utancımdan, ´Eûzu billahi mineş şeytânir racîm!´ diyerek Eûzu çektim. Ben hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım, sürçüp kaymadım!
Peygamber Aleyhisselama hiçbirzaman başvurmadığım biçimde, o gün başvurmuştum!
Vallahi, o gün düştüğüm şüphelerden dolayı, kendi kendime ´Eğer benim görüşümde yüz adam olsaydı, hiçbirzaman bu muahede ve musalahayı kabul etmezdik!´ diyordum![481]
Müslüman olduğum günden beri hiç duymadığım şüpheyi, o gün duymustum![482]
Nihayet, Yüce Allah işin sonunu hayır ve rahmet kıldı.
Resûlullah Aleyhisselam, böyle olacağını çok iyi biliyormuş.
Resûlullah Aleyhisselama karşı yapmış olduğum şeyi tenhalarda hatırladıkça, tasalarım büyüdü, arttı .[483]
O gün Resûlullah Aleyhisselama karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum korkudan dolayı, akıbetin hayrolmasını umarak oruçlar tutmaktan, sadakalar vermekten, nafile namazlar kılmaktan, köleler azad etmekten geri durmadım!"[484]
Çılgınlık Etmeye Kalkışıp Yakalanan Müşriklerin Serbest Bırakılışı
Seleme b. Ekvâ der ki:
"Bizler Mekkelilerle anlaşma yaptığımız ve birbirlerimize karıştığımız sırada, bir ağacın yanına gidip dallarından dökülen dikenlerini süpürmüş ve altına uzanmıştım.
Mekkeli müşriklerden dört kişi yanıma geldiler, Resûlullah Aleyhisselama atıp tutmaya başladılar.
Onlara kızıp başka bir ağacın altına geçtim.
Onlarda silahlarını astılar ve ağacın altına uzandılar.
Böyle, uzanıp yatukları sırada idi ki, vadinin aşağısında bir seslenici:
´Yetişiniz ey Muhacirler topluluğu! Züneym´in oğlu öldürüldü!1 diyerek seslendi.
Hemen kılıcımı sıyırdım.
Sonra da, uyumakta olan dört kişinin ağaçta asılı silahlarını alıp elimde demetledim ve:
´Muhammed Aleyhisselamı peygamberlikle şereflendiren Allah´a yemin ederim ki; eğer sizden birisi başını kaldıracak olursa, onun iki gözünün bulunduğu başına kılıcımı vururum!´ dedikten sonra, onları Resûlullah Aleyhisselamın yanına götürdüm.
Amcam Âmir de, Kureyşîlerin Abele kolundan Mikrez´in oğlunu yetmiş kadar müşriğin başında, üzeri çullu bir at üzerinde bulunduğu halde, önüne katarak Resûlullah Aleyhisselamın yanına getirdi.
Resûlullah Aleyhisselam, onlara baktı da:
´Bırakınız onları! Varsın, kötülüğün başı da, sonu da onların olsun!´ buyurdu, hepsini affetti."[485]
Kurbanlarını Kesip Tıraş Olmalarının Müslümanlara Emredilişi
Muahede ve musalaha işi bittikten ve Kureyş müşriklerinin elçileri çekilip gittikten sonra,[486] Peygamberimiz Aleyhisselam, Hudeybiye´de ayağa kalkarak:
"Ey insanlar![487] Kalkınız, kurbanlarınızı kesiniz! Sonra da, başlarınızı tıraş ediniz ve ihramdan çıkınız![488] diyerek ashabına seslendi.
Onlardan hiç kimse, yerinden kımıldamadı! [489]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu emrini bir kez daha tekrarladı.
Yine, kalkan olmadı!
Peygamberimiz Aleyhisselam, emrini üçüncü kez tekrarladı.
Yine, kalkan olmadı!
Peygamberimiz Aleyhisselam, dönüp zevcesi Hz. Ümmü Seleme´nin yanına gitti.[490]
Hz. Ümmü Seleme:
"Yâ Rasûlallah! Senin neyin var !" diye sordu.[491]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Ümmü Seleme! Nedir halkın bu tutumu ![492] Şaşılacak şey doğrusu![493]
Onlara; ´Kurbanlarınızı kesiniz! Başlarınızı tıraş ediniz de, ihramdan çıkınız!1 diye tekrar tekrar söylüyorum.
Onlar sözlerimi işitiyor, yüzüme bakıyorlar da, içlerinden hiçbiri benim emrimi yerine getirmeye kalkmıyor! " buyurup şikâyetlendi.[494]
Hz. Ümmü Seleme:
"Yâ Rasûlallah! Görmüş olduğunuz hal, halka, her nasılsa gelmiş çatmış bulunuyor.[495]
Ey Allah´ın Peygamberi! Sen bu işi yapmak istiyor musun
Yapmak istiyorsan, hemen git, kurbanlık develerini kesinceye, berberini çağırıp tıraş oluncaya kadar ashabından hiçbir kimseye hiçbir şey söyleme![496]
Sen kurbanını kesecek, tıraş olacak olursan, halk da öyle yaparlar.[497] Muhakkak sana uyarlar!" dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı. Eline bir harbe alıp yüksek sesle ´Bismillâhi Allahuekber!1 diyerek kurbanlık develerini kesti.[498]
Ashab, Peygamberimiz Aleyhisselamın kurbanını kestiğini görür görmez, onlarda kalkıp develerini kesmeye koyuldular.[499]
Hz. Ümmü Seleme der ki:
"Müslümanlar kurbanlıklara doğru öyle sıçraştılar ve öyle yığıldılar ki, birbirlerini ezeceklerinden korktum !"[500]
Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf ve Hz. Osman da, kendileri için Medine´den sürdürüp getirttikleri develeri kestiler.[501]
O gün yetmiş deve kurban edildi.[502]
Develer, Beytullah´ın yanında kurban edilmekben alıkonuldukları zaman, yavrularına böğürdükleri gibi böğürdüler![503]
Ebu Cehil´in Bedir savaşında ele geçirilen devesi de kurbanlıklar arasında bulunuyordu.[504] Onun kurban edilmesi Kureyş müşriklerini kızdırmıştı.[505]
Her yedi kişi için bir deve kurban edilmiştir.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kesilen kurbanlara sizden her fert muhakkak ortak olsun, katılsın!" buyurdu.[506]
Kurbanlar, Hudeybiye kuyusunun üst tarafında kesildi.[507]
Peygamberimiz Aleyhisselam, o gün, kurbanların etlerinden istemek için oraya gelmiş olan genç dilencilere, kurban etlerini ve derilerini, kendileri istemeden verdi.
Müslümanlar, kestikleri kurbanların etlerinden hem kendileri yediler, hem de bulunan yoksullara yedirdiler.[508]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Merve yanında kurban edilmek üzere, Eşlem kabilesinden Naciye ismindeki zâtla Mekke´ye yirmi deve gönderdi. Naciye onları Merve yanında kesti ve etlerini oradaki yoksullara dağıttı.[509]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Başını Kazıtması
Peygamberimiz Aleyhisselam, kurbanlarını kestikten sonra, kırmızı meşinden yapılmış çadırına girdi.[510] Orada başının saçını kazıttı. O gün, Peygamberimiz Aleyhisselamın başının saçını kazıyan Hıraş b. Ümeyye b. Fadlu´l-Huzâî idi.[511]
Hıraş, Peygamberimiz Aleyhisselamın başının kazımış olduğu saçlarını yanıbaşlarındaki yeşil semüre ağacının üzerine attı.
Ümmü Umâre; ağacın başına atılan saçları halkın alıp bölüştüklerini ve kendisinin de halkın aralarına sokulup saçlardan bir demet almış olduğunu bildirmiştir.[512]
Hz. Ümmü Seleme İle Ümmü Umâre´nin Saçlarını Kısaltmaları
Hz. Ümmü Seleme:
"O gün, ben de saçlarımı yanlarından kısalttım;"
Ümmü Umâre de:
"O gün, ben de yanımdaki makasla saçlarımı kısalttım" demiştir.[513]
Müslümanların Başlarını Tıraş Ettirmeye Koyulmaları
Sahabiler, Peygamberimiz Aleyhisselamın başının saçlarını kazıttığını gördükleri zaman, onlarda başlarını tıraş ettirmeye koyuIdular. [514] Kimisi kurban kesiyor, kimisi kurbanını kestikten sonra başını tıraş ettiriyordu. Bir ara öyle yığıldılar ki, az kalsın birbirlerini ezivereceklerdi.[515]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Saçlarını Kazıtanlara Duası
Peygamberimiz Aleyhisselaım, ashabından kimisinin başını kazıtmakta, kimisinin saçlarını kırptırmakta, kısalttırmakta olduklarını görünce,[516] çadırından başını çıkarıp:[517]
"Allah, başlarını kazıttıran I ara rahmet* etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler.
"Yâ Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah, başlarını kazıttıran I ara rahmet etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler
"Yâ Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah, başlarını kazıttıran I ara rahmet etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler
"Yâ Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah, saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler
"Yâ Rasûlallah! Ne için saçlarını kırptıran, kısalttır ani arı hariç tutup, kazıttır ani ara rahmet dileyerek yardım ettin " diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Çünkü, onlar (ötekiler gibi) şüpheye düşmediler!" buyurdu.[518]
Kasırganın Kesilen Saçları Havalandırıp Harem İçine Savuruşu
Gerek Peygamberimiz Aleyhisselam, gerek sahabiler kurbanlarını kestikten, saçlarını kazıttırdıktan, kırptırdıktan sonra, Yüce Allah bir kasırga gönderdi. Ashabın Harem dışında kalan saçlarını havalandırıp Harem içine savurdu, ulaştırdı.[519]
Sahabiler, bunu, umrelerinin kabul olunduğuna işaret olarak birbirlerine müjdelediler.[520]
Bir Açıklama
Başta Ashab-ı Kirâm olmak üzere, bütün Müslümanlar Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını yerine getirmek, yasakladıklarından da sakınmakla mükellef bulunduklarına göre, (Haşr: 7) Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını Müslümanların dinlemeyecekleri düşünülemez.[521]
Verilen emri yerine getirmekte ağır davranmaları ise, nihayet, şartlarını ağır buldukları muahede hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını sanmalarından,[522] hiç değilse, bu yıl başladıkları umre amellerini tamamlayabilmek için Mekke´ye girmelerinin sağlanacağını ummalarından ve bunun gerçekleşmesi zamanını beklemelerinden ileri gelmekte idi.[523]
Bu husustaki ümitleri kesilince, Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını yerine getirmeye gir-işivermeleri bunu göstermektedir.[524]
Hz.Ebu Bekir´in Hudeybiye Muahedesi Hakkındaki Görüşü
Hz. Ebu Bekir der ki:
"İslâm´da, Hu dey biye fethinden daha büyük bir fetih olmamıştır.
Fakat, Muhammed Aleyhisselamla Rabbi arasındaki şey hakkında halkın görüşleri kısa ve dardı.
Kullar, acele ederler.
Yüce Allah ise, dilediği işi kıvamına gelip olgunlaşmadıkça yapmakta, kullar gibi acele etmez."[525]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye´den Ayrılışı ve Fetih Sûresinin Nazil Oluşu
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hudeybiye´de 19 gün kadar veya 20 gece oturduktan sonra, Medine´ye dönmek üzere oradan ayrıldı.
Merru´z-zahran´a, daha sonra Usfan´a gelip kondu.[526]
Usfan´dan ayrılıp Kurâu´l-Gamîm´e doğru ilerledi.
Kurâu´l-Gamîm´de bulunulduğu sırada Fetih sûresi nazil oldu.[527]
Hz. Ömer der ki:
"Hudeybiye´den dönerken, Resûlullah Aleyhisselamın yanında gidiyordum. [528]
Resûlullah Aleyhisselamdan birşey sordum.
Resûlullah Aleyhisselam bana cevap vermedi.
Tekrar sordum. Yine cevap vermedi.
Üçüncü kez sordum, yine cevap vermedi.
Kendi kendime:
´Ey Hattab´ın oğlu Ömer! Anan kaybetsin de, sana ağlasın!
Bak! Resûlullah Aleyhisselama üç kez soru sordun durdun da, Resûlullah soruların hepsinde de sana cevap vermedi![529]
Sen aleyhinde nazil olmasını hakettin!1 dedim.[530]
Aleyhimde Kur´ân nazil olmasından korkarak, devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. [531]
Yakın, uzak., herşey beni tuttu, sıktı ve bunalttı.
Halkın en önünde, tasalı, üzüntülü olarak gidiyordum.[532] Çok beklememiştim ki,[533] münâdi (seslenici):
´Ey Ömer b. Hattab![534] Nerededir Ömer!´ diyerek sesleniyordu![535]
Münâdinin bana seslendiğini işitince, kendi kendime:
´Ben zaten aleyhimde Kur´ân nazil olmasından korkmuştum!´ dedim.[536]
Kalbime ne kadar korku düştüğünü, Allah çok iyi biliyor.[537]
Hemen döndüm.
Hakkımda birşey nazil olduğunu sanıyordum.[538]
Resûlullah Aleyhisselamın huzuruna vardım, Kendisine selam verdim.[539] O da selamıma karşılık verdi. Çok sevinçli idi.[540]
Bana:
´Ey Hattab´ın oğlu![541] Bana bu gece bir sûre indi ki, o, bana[542] üstüne güneş doğan herşeyden[543] daha sevgilidir!´ buyurduktan sonra, onu, ´İnnâ fetahnâ leke fethan mübînen=Biz gerçekten sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık! Bu da, geçmiş ve gelecek günahını Allah´ın bağışlaması, senin üzerindeki nimetini tamamlaması, seni bu sayede doğru yola iletmesi içindir´[544] diyerek okudu."[545]
Müslümanların Tutum ve Davranışlarından Dolayı Azaba Uğramaktan Korkuya Düşmeleri
Mücemmi´ b. Câriye de, Fettı sûresinin inişi sırasında halkın nasıl korku geçirdiklerini şöyle anlatır: "Halk, korka korka, develerinin yanlarına dağılmışlardı. Birbirlerine:
´Halka ne oluyor 1 diye soruyorlardı. ´Resûlullah Aleyhisselama vahiy gelmiş!1 dediler.
Biz de, halk ile birlikte, korka korka Resûlullah Aleyhisselamın yanına doğru vardık. Resûlullah Aleyhisselam, Kurâu´l-Gamîm´in yanında ayakta duruyordu. Halk kendisinin yanında toplanınca, onlara:
İnnâ fetahnâ leke fethan mübînen...´ diyerek Feth sûresinin âyetlerini okudu. Sahabilerden birisi:
´Yâ Rasûlallah! Bu muahede bir fetih midir 1 diye sordu. Resûlullah Aleyhisselam:
´Evet! Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; bu muahede muhakkak bir fetihtir!´ buyurdu."[546]
Cebrail Aleyhisselamla Sahabilerin Peygamberimiz Aleyhisselamı Tebrik Etmeleri
Cebrail Aleyhisselaım, Feth sûresini indirdiği zaman:
"Yâ Rasûl allan! Sana mübarek ve kutlu olsun!" diyerek Peygamberimiz Aleyhi sselamı tebrik etti.[547] Enes b. Malik´in bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, sahabilerine: "Bana bir âyet indi ki, o bana yeryüzünde ki I erden daha sevgilidir!" buyurduktan sonra, onu okudu. Sahabiler
"Ey Allah´ın Peygamberi! Sana mübarek olsun!
Yüce Allah, senin için neler yapılacağını açıklamıştır. Acaba, bizlere ne yapacak " diye sordular. Bunun üzerine, Yüce Allah, Resûlullah Aleyhisselama:
"Bütün bu lütuf la r, erkek mü´minlerle kadın m erminleri, altlarından ırmaklar akan Cennetlere-içlerinde temelli olarak kalmak üzere-koymak, günahlarını da yarlıgamak içindir.
İşte bu, Allah katında en büyük kurtuluş ve saadettir! (Feth: 5) mealli âyeti indirdi.[548]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Eski Günlerini ve Hallerini Hatırlatışı
Müslümanlar arasında bulunan biradam:
"Beytullah´ı tavaftan alıkonulmuşuz!
Kurbanlıklarımızın Harem´de kurban edilmelerine de engel olunmuş! Müslüman olarak bize gelip sığınan iki kişiyi de, Resûlullah onlara (müşriklere) geri çevirmiş!
Bu nasıl, ne biçim fetihtir !" diyerek söylenmişti.
Onun bu sözleri Peygamberimiz Aleyhisselama haber verilince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bu, ne kötü sözdür!
Evet! O [Hudeybiye muahedesi] en büyük fetihtir!
Müşrikler sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize razı olmuş, gidip gelirken de emniyet ve selamet içinde bulunmanızı istemiştir.
Onlar, şimdiye kadar istemedikleri, hoşlanmadıkları şeyi, İslâmiyeti de böylece sizlerde görecek, öğreneceklerdir.
Allah sizi onlara muzaffer kılacak, gittiğiniz yerden sağ salim, kazançlı olarak döndürecektir. Bu ise, fetihlerin en büyüğüdür![549]
Sizler, Uhud savaşı günü, savaş meydanından boyuna uzaklaştığınızı ve hiç kimseye dönüp bakmadığınızı ve o zaman benim de sizi arkanızdan çağırıp durduğumu unuttunuz mu !
Ahzab (Hendek) savaşı günü de, onların (müşriklerin) hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan size geldiklerini, o zaman gözlerin döndüğünü, yüreklerin gırtlaklara dayandığını ve sizlerin Allah´a karşı türlü zanlarda bulunmuş olduğunuzu unuttunuz mu ![550]
Sizler filan gün şöyle şöyle, filan gün şöyle şöyle yaptığınızı unuttunuz mu " buyurarak, onlara, geçmişteki işlerini birer birer hüürlattı .[551]
Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamı dinledikten sonra:
"Allah ve Allah´ın Resûlü doğrudur.
O muahede, fetihlerin en büyüğüdür!
Vallahi, ey Allah´ın Peygamberi! Bizler, bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik!
Muhakkak ki, sen Allah´ı ve Allah´ın emrini bizlerden daha iyi bilirsin!" dediler.[552]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Hudeybiye muahede ve musalahasının, Müslümanlar aleyhine imiş gibi görünmesine rağmen, Müslümanlar için genişlik ve rahmet, İslâmiyet için de bir yayılma olacağını biliyordu ve bunu kendisine Rabbi bildirmişti.[553]
Hudeybiye´den dönülüp Medine´ye gelindiği zaman, Müslümanlardan birisi de:
"Yâ Rasûlallan! Sen bize ´Mekke´ye korkusuzca gireceksiniz!´ dememiş miydin " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet, dedim. Ama, size ´Bu yılımda gireceksiniz!´ dedim mi " buyurdu.
Adam:
"Hayır! ´Bu yıl gireceksiniz!´ demedin" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"O, Cebrail´in (Allah tarafından) bana dediği gibidir" diyerek,[554] şu âyetleri okudu:
"Andolsun ki, Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak ve gerçek olduğunu doğrulamıştır. İnşaallah, hepiniz emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz saçlarınızı kısaltarak, korkusuzca, mutlaka Mescid-i Haram´a gireceksiniz."[555]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine´ye Gelişi ve Sefere Katılmayan Bazı Kabilelerin Özür
Dilemeleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke´ye giderken kendileriyle birlikte gitmeye çağırdığı halde, şunu bunu bahane ederek gitmekten kaçınan Müzeyne, Cüheyne ve Benî Bekr kabileleri, Peygamberimiz Aleyhisselamın sağ salim olarak Medine´ye geldiğini görünce, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:
"Seninle birlikte gitmekten kaçındığımız için yariıganmamızı, Rabbinden dileyiver " dediler.[556] Yüce Allah, onların gelip böyle söyleyeceklerini ve fakat bunda samimi olmadıklarını, yolda indirmiş olduğu Feth sûresinde Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermişti.[557]
Hudeybiye Muahedesi Üzerine Feth Sûresinin İnişi
Hudeybiye seferi ve muahedesi münasebetiyle nazil olan Feth sûresinde şöyle buyurulur:
1-3. "Muhakkak ki, Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık.
Tâ ki, Allah senin günahından geçmişini ve geleceğini bağışlaya, senin üzerindeki nimetini tamamlaya ve seni dosdoğru bir yola ilete!
4. Allah, imanlarına iman katsınlar diye, Müslümanların kalbine sekînet indirdi. Göklerin ve yerin
orduları hep Allah´ındır! Allah herşeyi hakkıyla bilendir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
5. (Bütün bu lütuf I ar) erkek mü´minlerie kadın mü´minleri, altlarından ırmaklar akan Cennetlere-
içlerinde temelli kalmak üzere-koymak, günahlarını yarlıgamak içindir.
İşte, Allah katında en büyük kurtuluş budur.
6. Allah, bu fethi, bundan hoşlanmayan; ´Allah şu peygambere ve mü´minlere yardım etmeyecek!
Onlar evlerine de asla sağ dönemeyecekler!´ diyerek Allah´a karşı kötü zanda bulunan erkek münafık
larla kadın münafıkları, erkek müşriklerle kadın müşrikleri azaba uğratmak için ihsan etti.
O kötülük girdabı, onların başlarına gelsin!
7. Allah, onlara gazab etmiş, lanet etmiş; kendilerine Cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü birvarış yeridir orası!
Evet! Göklerin ve yerin (azab) orduları da Allah´ındır! Allah, kudretiyle herşeye üstün gelen Azîz,
hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan Hakîm´dir.
8. Hiç şüphesiz, Biz, seni (Allah´ın birliğine) şahit, o şehadeti kabul ve gereğince hareket edenleri
(Cennetle) müjdeleyici, kabul ve gereğince hareket etmeyenleri de (Cehennem azabıyla) korkutucu,
uyarıcı olarak gönderdik.
9. Ki, hepiniz (ey insanlar), Allah´a ve Allah´ın Peygamberine iman edesiniz, ona yardım edesiniz ve
onu büyük tanıyasınız; sabah akşam da, Allah´ı teşbih edesiniz diye.
10. Muhakkak ki, sana bey´at edenler, ancak Allah´a bey´at etmişlerdir! Allah´ın Kudret Eli, onların ellerinin üzerindedir!
Şu halde, kim (bu bey´attan) cayarsa, sırf kendi aleyhine caymış olur!
Her kim de Allah´a verdiği sözü yerine getirirse, Allah da ona büyük bir ecir verecektir.
11. Bedevi´lerden olup da (Kureyş müşriklerinden korkarak) geride kalanlar; ´Bizleri mallarımız ve ailelerimiz oyaladı. Bunun için bize mağfiret dile!´ diyeceklerdir.
Onlar, kalblerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar.
Sen onlara de ki:
´Eğer Allah size bir zarar dilerse, yahut bir yarar dilerse, Allah´a karşı, kim birşey yapabilir
Muhakkak ki, Allah, yapmakta olduğunuz herşeyden haberdardır!
12. Doğrusu, siz Peygamberin de, mü´minlerin de ailelerine ebediyyen dönemeyeceklerini sandınız; bu, sizin kalblerinizde allandı pullandı da, kötü zanna düştünüz!
Bu yüzden, helâka mahkum bir kavim oldunuz!
13. Her kim Allah´a ve Allah´ın Resûlüne inanmazsa, iyi bilsin ki, Biz kâfirler için çılgın bir ateş hazır-
lamışızdır!
14. Göklerin ve yerin mülkü Allah´ındır. Allah dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah çok
yarlıgayıcıdır, çok merhametlidir.
Siz ganimetler almak için gittiğiniz vakit, o geride kalanlar diyecekler ki: ´Bırakınız bizi, arkanız
dan gelelim.´
15. (Allah o ganimetleri Hayber savaşına katılanlara va´d etmiş iken) onlar, Allah´ın kelamını değiştirmek isterler.
Onlara de ki: ´Siz bizim arkamızdan asla gelemeyeceksiniz! Sizin hakkınızda Allah daha önce böyle buyurdu.´
Onlar: ´Hayır! Siz bizi kıskanıyorsunuz!´ diyecekler.
Hayır! Onlar, ancak, pek az anlayan kimselerdir.
16. O (Hudeybiye´ye gelmeyip) geri kalan Bedevilere de ki:
´Siz yakında çetin bir savaş ehli olan bir kavme-kendileriyle savaşmak, yahut çarpışmasız onların Müslüman olmalarını sağlamak üzere-davet olunacaksınız. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Eğer bundan önce döndüğünüz gibi dönerseniz, Allah sizi elem verici bir azapla azaplandırır.
17. Âmâya, gözsüze, savaştan geri kalmak hususunda sakınca yok! Topala sakınca yok! Hastaya sakınca yok!
Kim Allah´a ve Allah´ın Resûlüne itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan Cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu da elem verici bir azabla azablandırır.
18-19. Andolsun ki; Allah mü´minlerden-ağacın altında seninle bey´at ederlerkervrazı ve hoşnut oldu da, kalblerindekini bilerek üzerlerine o sekîneti indirdi.
Onları yakın bir fetih ve zaferle ve daha binçok ganimetlerle mükâfatlandırdı.
Allah kudretiyle herşeye üstün gelen A^îz, her yaptığını yerli yerince yapan Hakîm´dir.
20. Allah, size daha birçok ganimeti er de va´d etti, Şimdilik bunu (Hayber ganimetlerini) size peşin verdi, sizden insanların ellerini çekti; ki bu da, mü´minlere bir delil olması ve sizi dosdoğru biryola hidayet buyurması içindir.
21. Allah, size daha başka (ganimetler de va´d etti ki), o henüz elinize geçmemiştir. Allah, bütün bunları (ilmiyle) kesinlikle kuşatmıştır. Allah herşeye kadirdir.
22. Eğer kâfirler sizinle (Hudeybiye´de) savaşsalardı, muhakkak, arkalarına dönüp kaçarlardı.
23. Allah´ın öteden beri cari olan sünneti (kanunu) budur. Allah´ın sünnetinde (kanununda) bir değişiklik bulamazsın.
24. Allah Mekke vadisinde kâfirlere karşı size zafer verdikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken de O (Allah) idi.
Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir.
25. Onlar o kimselerdir ki, hakkı inkâr etmişlerdir ve sizi Mescid-i Haram´dan o bekletilen kurbanlıkları da (Mina) mevkiine varmaktan men ettiler.
Eğer onların arasında sizin bilmediğiniz iman etmiş erkekler ve iman etmiş kadınlar bulunmasaydı ve onları bilmeyerek çiğnemenizden dolayı size bir vebal gelecek olmasaydı, o mü´minler (kâfirlerin içinden) seçilip ayrılabilselerdi, veya savaşın olmamasıyla Allah´ın dilediğini rahmetine sokma durumu olmasaydı, Biz, onlardan kâfir olanları, muhakkak elem verici bir azaba uğratırdık.
26. O vakit ki, o kâfirlerin kalblerinde asabiyet, Cahiliye asabiyeti kaynadığı sırada; ona karşı, Allah gerek Resûlünün, gerek mü´minlerin üzerine sekînetini indirdi ve onları takva sözü üzerinde durdurdu.
Zaten, onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.
27. Andolsun ki; Allah, Resûlünün gördüğü rüyasını doğru çıkardı. İnşaallah, hepiniz Mescid-i Haram´a emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz saçlarınızı kısaltarak, korkusuzca, muhakkak gireceksiniz.
Allah sizin bilmediğinizi bildi de, size bundan önce yakın bir fetih verdi.
28. O Allah, Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki, o dini bütün dinlerin üzerine çıkarsın. Senin bu gönderildiğine şahit olarak da, Allah, yeter!
29. Muhammed, Allah´ın Resûlüdür. Onun yanında bulunanlar da, kâfirlere karşı çok sert, çetin, kendi aralarında ise pek merhametlidirler.
Onların, daima rükû ve secde ederek, Allah´tan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.
Yüzlerinde secdelerin eserinden dolayı nuranflik vardır.
Bu, onların Tevrat´taki vasıflarıdır.
Onların İncil´deki vasıfları da; filizini çıkarmış, gitgide onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sonra da sapları üzerine doğrulup kalkmış bir ekine benzer ki; bu, ekincilerin de hoşuna gider.
Ashab hakkında bu temsiller, onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir.
Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere, hem bir mağfiret, hem büyük bir ecir va´d buyur-muştur."[558]
Feth Sûresinin Bazı Âyetleri Hakkında Açıklama
Feth sûresinin 1. âyetinde geçen "feth" sözü; lügatta, kapalı şeyi açmak, kapalılığı gidermek demek-tir.[559]
Feth; hüküm ve kaza mânâsına da kullanılır ki, müşkil ve kapalı dâvaları halletmek demek olur.[560]
Kureyşîlerle yapılan anlaşma, nimetin en büyüğü olup, Peygamberimiz Aleyhisselama apaçık bir hüküm ve hükümet yolunun açıldığını ifade eder.[561]
Gerçekten de, müşrikler, Uhud´da ve Hendek´te kökünü kazımak istedikleri İslâm devlet ve hükümetini ilk defa olarak Hudeybiye muahedesiyle, ister istemez kabul etmiş, tanımış bulunuyorlardı.
İmam Zührî, Hudeybiye muahede ve musalahasının sonucunu, Peygamberimiz Aleyhisselamın bu yoldaki hadislerinden* yararlanarak şu sözleriyle açıklar:
"İslâm´da, Hudeybiye musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır.
Müslümanlarla müşrikler nerede karşılaşırlarsa, aralarında ancak vuruşmalar, çarpışmalar olurdu.
Hudeybiye barışı olunca, harp ve çarpışma bırakıldı.
İki taraf, birbirlerinden emniyet ve selamette kaldılar. Birbirlerine kavuşup karıştılar. Sözde ve dâvalarda birbirlerine yardım etmeye başladılar.
İslâmiyetten kime söz açılsa, o biraz düşünmekte ve hemen ona girmekte idi.
İki yıl içinde İslâmiyete girenler, bundan önce o güne dek Müslüman olanların sayısı kadardı ve daha da çoktu.[562]
İbn Hişam, buna şu sözleri ekler
"Cabir b. Abdullah´ın söylediğine göre; Resûlullah Aleyhisselam, Hudeybiyeye 1400 kişinin başında gitmişti.
Bundan iki yıl sonra, Mekke´nin fethi yılında ise, 10.000 kişinin başında gitmiştir ki, bu, Zührî´nin sözünün yerinde olduğunu gösterir.[563]
Bu müddet içinde İslâmiyet, Arabistan´ın her köşesine yayılmış ve açıklanmış, müşriklerin harpte ve şirkte en ileri gidenlerinden Amr b. Âs, Halid b. Velid ve benzerleri Müslüman olmuşlardı.[564]
Hudeybiye musalahası üzerine, Müslümanlar müşriklerle biraraya gelmeye ve onlara Kur´ân-ı Kerîm dinletmeye, İslâmiyet üzerinde onlarla açıktan açığa ve korkusuzca konuşmaya, Müslümanlıklarını gizleyenlerde onu açığa vurmaya başlamışlardı.[565]
Halbuki, Hudeybiye barışından önce, iki taraf birbirine karışamıyordu. Barıştan sonra ise, müşrikler Medine´ye serbestçe geliyorlar, Müslümanlarda Mekke´ye serbestçe gidiyorlar; orada ev halkları, dostları ve başkalarıyla oturup kalkıyorlardı.
Artık, Peygamberimiz Aleyhisselamın hal ve hareketleri, mucizeleri, ahlâkı ve yolunun güzelliği hakkında Müslümanların verdikleri bilgiler ve öğütler dinlenir olmuş, müşriklerin kalbleri yumuşayıp İslâmiyete meyletmeye başlamıştı.
Bâdiyelerde, çöllerde oturan Araplar da, Müslüman olmak için, Kureyş müşriklerinin Müslüman olmalarını bekliyorlardı.[566]
Feth sûresinin 6. âyetinde anılan münafıklar ile, 11, 12, 15, 16. âyetlerinde sözü geçen bedeviler, Mekke ve Medine arasında oturan Müzeyne, Cüheyne ve Benî Bekr kabileleri halkı olup; Peygamberimiz Aleyhisselam onları Hudeybiye´ye doğru götürmek istediği zaman, onlar Kureyş müşriklerinden korkmuşlar, ev halklarını ve mallarını bahane ederek Hudeybiye seferinden geri kalmışlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının sağ salim döndüklerini görünce de:
"Seninle gidemediğimiz için Allah´tan yarlıganmamızı dile" diyerek dil ucuyla niyazda bulunmuşlardı.[567]
Hayber gazasına ise, ganimet almak için katılmak istemişlerdi.
16. âyette bahsi geçen sert ve çetin savaşçı kavim; Arap olmayan kavimler, veya Rumlar, yahut Hevâzin, ya da Benî Hanifelerdi.[568]
18. âyette sözü geçen yakın fetih, Hudeybiye musalahası;
20. âyette çabuk olarak verildiği bildirilen ganimet de, Hayber ganimeti idi.[569]
26. âyette geçen, "kalbleri taassupla kaplanmış olanlardan birisi de, Kureyş müşriklerinin elçisi Süheyl b. Amr idi.
Besmeleyi ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Resûlullah sıfatını yazdırmamak için, direnmiş dur-m ustu.
Âyette geçen takva sözü ise, "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah" kelime-i tevhidi ve kelime-i şehadet idi.
27. âyetteki yakın bir fetih, Hudeybiye musalahası, barışı idi.[570]
29. âyette Ashab-ı Kiram için, İncil´de geçtiği açıklanan; "Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dimdik yükselmiş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir!" mealli bir temsille, önce onların az olacakları, sonra artmaya başlayacakları, ondan sonra çoğalacakları, daha sonra da gövdeleşerek güçlüleşecekleri anlatılmıştır.[571]
Bugün İncil tercemeleri olmak üzere ellerde dolaşan ve kutsal sayılan bazı kitaplarda da, şu temsiller görülmektedir:
"Anlara bir temsil daha irad edüp dedi ki: Semâ melekûtu, bir âdemin alup tarlasına ektiği hardal dânesine benzer.
Cümle tohumların en küçüğü ise de, büyüdüğü zaman, sebzevatın hepsinden büyük olup ağaç olur. Şöyle ki; hava kuşları gelüp anın dallarına konarlar."[572]
"Ve dedi ki; Allah´ın melekûtu böyledir:
Güya, bir âdem tohumu yere atar ve gece gündüz uyuyup kalkar ve tohum anın bilmediği surette biterve büyür. Zira, yer kendiliğinden evvelâ otu, sonra başağı ve daha sonra, başakta mükemmel buğdayı husule getürür ve mahsul kemale erdüğü gibi, orağı salar. Zira, hasad vakti yetişmiştir."[573]
"İsa dahi anlara hitaben: Yapıcıların reddettikleri taş, köşe taşı oldu! Bu, Rabb tarafından olup gözlerimiz önünde acâibdir!´ kelamını bir vakit kitaplarda okumadınız mı
Bunun içün size derim ki: ´Melekûtullah, sizden alınıp mahsûlünü getüren bir ümmete verilecektir ve bu taş üzerine düşen, parçalanacaktır. Ol dahi, kimin üzerine düşerse, anı ezecektir!´ dedi. [574]
Ebu Basîr´in Mekke´den Kaçışı ve Kureyşîlerin Ticaret Yollarını Kesişi
Ebu Basîr´in İsmi, Soyu ve Kimliği
Ebu Basîr´in ismi ve soyu; Ubeyd (veya Utbe) b. Esîdb. Cariye olup Sakîf kabilesindendi.[575] Zühre oğullarının müttefiki idi.[576]
Mekke´de müşriklerce hapsedilmiş olan Müslümanlar arasında bulunuyordu.[577]
Ebu Basîr´in Medine´ye Kaçışı ve Müşriklere İade Edilişi
Ebu Basîr, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye´den Medine´ye dönüşünden sonra,[578] bir fırsatını bulup, Mekke´den yaya olarak kaçti.[579]
Ahnes b. Şerik es-Sakafî ile Ezher b. Avf ez-Zührî; Âmir b. Lüeyy oğullarından İbn Lebun Huneys b. Cabir"i, erkek bir deve vermek üzere kiraladılar.
Peygamberimiz Aleyhisselama da, aradaki musalaha ve muahedeyi hatırlatan ve Ebu Basîr´in kendilerine iadesini isteyen bir yazı yazdılar.
Huneys b. Cabir, azadlı kölesi Kevser´i devesinin terkisine alarak Medine yolunu tuttu.
Huneys ile Kevser, Medine´ye geldiler.
Huneys, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"İşte, sana yazı!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Übeyy b. Ka´b´ı çağırdı. Übeyy b. Ka´b, yazıyı Peygamberimizi Aleyhisselama okudu.
Yazıda:
"Adamlarımızdan, senin yanına gelecek olanların bize geri çevrilmesi hakkında sana ne şart koştuğumuzu ve aramızdaki anlaşmaya da şahitler tuttuğumuzu biliyorsundur.
Öyleyse, adamımızı bize gönder" deniliyordu.[580]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr´i Öğütleyişi ve Teselli Edişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr´e:
"Ey Ebu Basîr! Biliyorsun ki, biz şu Kureyş kavmiyle bir anlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz.
Dinimize göre; verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz!
Hiç şüphe yok ki, Yüce Allah, senin için ve seninle birlikte bulunan zayıf, koruyucusuz Müslümanlar için, bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır!
Haydi, kavminin yanına git!" buyurdu.
Ebu Basîr
"Yâ Rasûlallah! Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri çeviriyorsun !" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Git diyorum sana! Hiç şüphesiz, Yüce Allah, senin için, seninle birlikte bulunan zayıf, koruyucusuz Müslümanlar için bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır!" buyurdu.[581]
Ebu Basîr1 i Âmirî ile adamına teslim etti.
Ebu Basîr müşriklerin yanına düşüp giderken, Müslümanlar Ebu Basîrln yanında yürüyor ve:
"Ey Ebu Basîr! Sana müjdeler olsun! Hiç şüphesiz, Yüce Allah senin için bir çıkar yol yaratacaktır! Yerine göre, bir adam bin adamdan daha hayırlı olur! Sen de git, işini gör! Sen de git, işini gör!" diyorlar; sanki ona yanındakilerin bir çaresine bakmasını, ellerinden kurtulmasını duyuruyor, buyuruyorlardı.[582]
Ebu Basîr´in Kendisini Götürenlerden Birisini Öldürüp Kurtuluşu
Zülhuleyfe´ye varıp kavuştukları zaman, öğle vakti olmuştu.
Ebu Basîr, Zülhuleyfe Mescidine girip iki rekat yolcu namazı kıldı. Mescidin duvarının dibine oturdu. Yanında taşıdığı hurma azığındaki hurmalardan yemeye başladı.
İki arkadaşına da:
"Yaklaşınız, siz de yiyiniz!" dedi.
Onlar:
"Senin yemeğin bize gerekmez!" dediler.
Ebu Eiasîr.
"Fakat, siz beni yemeğinize davet etmiş olsaydınız, ben davetinizi kabul eder, yemeğinizden sizinle birlikte yerdim" dedi.
Bunun üzerine, utandılar, yaklaştılar, Ebu Basîr´le birlikte hurmaya ellerini uzatmaya başladılar.
Kendilerine ait sofradaki az etli kemiği de, getirip ortaya koydular ve hep birlikte yediler.
Ebu Basîr onlara ısındı.
Âmin de, boynunda taşıdığı kılıcını duvardaki taşın üzerine astı.
Ebu Basîr, Âmirî´ye:
"Ey Benî Âmirlerden olan kardeş! Senin ismin nedir " diye sordu.
Âmirî:
"İsmim Huneys´tir!" dedi.
Ebu Basîr
"Kimin oğlusun " diye sordu.
Huneys:
"Cabir´in oğluyum!" dedi.[583]
Ebu Basîr
"Ey Benî Âmirlerden Cabir´in oğlu kardeş! Bu kılıcın keskin midir " diye sordu.
Huneys:
"Evet!" dedi.[584]
Ebu Basîr
"Ey Huneys! Vallahi, ben de şu kılıcının çok iyi olduğunu sanıyorum!" dedi.
Kılıç sahibinin arkadaşı, kılıcı kınından sıyırarak:
"Vallahi, bu kılıç çok iyidir! Onu ben tekrar tekrar denemişim di r!" dedi.[585]
Ebu Basîr
"Ben ona bir bakabilir miyim " diye sordu.
Huneys:
"İstiyorsan, al, bak!" dedi.[586]
Kılıcın kabzasını Ebu Basîr, kınını da Huneys tutuyordu.[587]
Ebu Basîr birden Huneys´in üzerine yürüyüp işini bitirdi.[588]
Bunu gören Kevser, Medine´ye doğru hızla kaçmaya başladı.
Ebu Basîr Huneys´in elbisesini soyup onun ve Kevser´in eşyalarını deveye yükledikten sonra, Kevser´in ardına düştü. Fakat, Kevser onu kendisine yetişmekten âciz bıraktı.
Ebu Basîr
"Vallahi, yetişebilseydim, onu da muhakkak adamının yoluna düşürürdüm!" demiştir.[589]
Kevser´in Medine´ye Gelip Durumu Peygamberimiz Aleyhisselama Haber Verişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın ikindiden sonra Mescidde ashabıyla oturduğu sırada, Kevser koşa koşa gelip Medine´ye kavuştu.[590] Koşarak Mescide girdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu görünce:
"Muhakkak, şu adam korkunç birşey görmüştür!" buyurdu.
Kevser, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Yazıklar olsun sana! Ne oldu sana " diye sordu.
Kevser:
"Adamınız adamımı öldürdü![591] Ben ondan kaçtım![592] Vallahi, o, efendimi öldürdü! Ele geçir-ilseydim, ben de öldürülmüş, gitmiştim!" dedi.[593]
Ebu Basîr´in Medine´ye Gelişi ve Kendisini Savunuşu
Kevser ayakta dikildiği yerinden daha ayrılmamıştı ki, Ebu Basîr de çıkageldi.[594]
Devesini Mescidin kapısında çöktürdü. Huneys´in kılıcını kuşanmış olarak Mescide gindi.[595]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar ilerleyip ayakta durdu[596] ve:
"Yâ Rasûlallah! Vallahi, sen üzerine düşeni yerine getirdin!
Vermiş olduğun sözü sana Allah eda ettirdi: Beni düşman kavmin eline teslim ettin![597]
Ben de dinim hakkında işkencelere tutulup dinimden döndürülmekten dinimi korudum![598] Allah beni onlardan kurtardı!" dedi.[599]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr´in cesaret ve atılganlığına şaştı da:[600]
"Ne adam yâhû! Sanki ateş köseğisi, savaş kışkırtıcısı, kızıştıncısı!
Hele, yanında birtakım adamlar da bulunsa, elinden gelmeyecek şey yok!" buyurdu.[601]
Ebu Basîr, Peygamberimiz Aleyhisselamın bu sözlerini işitince, kendisini tekrar Kureyş müşriklerine teslim edeceğini sandı. [602]
Ebu Basîr, Huneys´in elbisesi, eşyası ve kılıcı hakkında:
"Yâ Rasûl ali ah! Bunların beşte birini ayır, al!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben bunun beşte birini ayırıp aldığım zaman, onlarla bu yolda yapmış olduğum muahedeye riayet etmemiş olurum.
Fakat, senin tutumun da, öldürdüğün adamın soykası ve eşyası da, seni ilgilendirir!" buyurduktan sonra, Kevser´e de:
"Haydi, sen de adamlarının yanına dön!" buyurdu.
Kevser:
"Yâ Muhammedi Ben hayatımı düşünüyorum. Bende Ebu BasîVe karşı kendimi koruyacak ne bir güç, ne de eller var!" dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr´e:
"Haydi, nereyi istersen, çık git oraya!" buyurdu.[603]
Ebu Basîr´in İys Sahilinde Üstlenişi
Peygamberimiz Aleyhisselam Ebu Basîr´i böyle istediği yere gitmekte serbest bırakınca, o da, Zülhuleyfeye indi.[604]
Oradan da, deniz sahilindeki Zülhuleyfe nahiyesinin İys vadisine kadar gitti.[605] Giderken, bir avuç hurma azığı ile üç gün idare etti.[606]
İys, Kureyş müşriklerinin Şam´a işleyen ticaret kervanlarının yolları üzerindedir.[607] Zülmerveye bir geceliktir.[608] Ağaçlık bir vadidir.[609]
Mekke´de Tutuklu Bulunan Müslümanların Kaçıp Ebu Basîr´in Yanında Toplanmaları
Mekke´de tutuklu bulunan Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın, Ebu Basîr hakkında: "Ne adam yâhû! Sanki ateş köseğisi! Savaş kışkırtıcısı, kızıştirıcısı! Hele,yanında birtakım adamlar da bulunsa, arbk onun elinden gelmeyecek şey yok!" buyurduğunu işitmişlerdi.[610]
Bunu onlara Hz. Ömer bir mektupla bildirmiş, Ebu BasîVin deniz sahilinde, Kureyş kervanlarının yolları üzerinde bulunduğunu da salık vermişti.[611]
Müşriklerin arasından, ilk önce Ebu Cendel, kaçarak Ebu Basîr´le buluştu.[612] Mekke´deki Müslümanlar, birer birer kaçarak Ebu Basîr´in yanında toplandılar ve 70 kişi kadar oldular.[613]
Ebu Basîr´in arkadaşları, günden güne artmakta ve çoğalmakta idiler.[614] Gıfâr, Eşlem, Cüheyne ve sair kabile halkından birçok kimseler gelmişlerdi.[615] Ebu Basîr´in başında toplananların sayısı 300´ü buldu.[616]
Ebu Basîr ve Arkadaşlarının Müşrikleri Tedirgin Etmeye Başlamaları
Ebu Basîr ve arkadaşları, Kureyş müşriklerini iyice sıkıştırmaya ve tedirgin etmeye başladılar.
Onlar, müşriklerden yakaladıklarını öldürüyorlar, müşriklerin oradan gelen ticaret kervanlarının hemen yollarını kesiyorlar,[617] mallarını iğtinam ediyorlardı.[618]
Ebu BasîY´le arkadaşlarının en son yollarını kesip mallarını iğtinam ettikleri, Kureyş müşriklerinin Şam´a gitmek isteyen ve yanlarında 30 deve bulunan ticaret kervanı idi.
Bu kervandan, her birinin hissesine otuzar dinar düşmüştü.
İçlerinden bazıları:
"Bunun beşte birini ayırıp Resûlullah Aleyhisselama gönderiniz!" demişlerdi.
Ebu Basîr.
"Resûlullah Aleyhisselam bunu kabul etmez. Öldürdüğüm Âmirî´nin soyduğum elbisesini vesairesi-ni götürmüştüm de, kabul etmeye yanaşmamış ve ´Ben bunu yaparsam onlara karşı vermiş olduğum sözümü yerine getirmemiş olurum!1 buyurdu" dedi.[619]
Ebu Basîr´in İys´te Toplananlara Başkan Oluşu
Deniz sahilinde, İyste toplanmış bulunan Müslümanlar, Ebu Basîr´i kendilerine başkan ve kumandan seçtiler.
Ebu Eiasîr, onlara imam olup namazlarını kıldırıyor, şeriat hükümlerini uyguluyor, Cuma namazlarını kıldırıyordu.
Hepsi Ebu Basîr´i dinliyorlar, onun buyruklarına boyun eğiyorlardı.[620]
Süheyl b. Amr Ebu Basilin H uneys´i öldürdüğünü haber alınca; bu kendisinin son derecede ağırına gitti ve:
"Vallahi, biz Muhammed´le böyle musalaha yapmadık!" dedi.
Kureyşîlerin ileri gelenleri:
"Muhammed bunun sorumluluğundan uzaktır: O size adamınızı teslim etmiş, adamınız da onu öldürmüştür! Bunda Muhammed´e ne sorumluluk var " dediler.[621]
Süheyl b. Amr, sırtını Kabe´nin duvarına dayayarak:
"Vallahi, o adamın (Huneys´in) diyeti ödenmedikçe, sırtımı Kabe´den ayırmayacağım!" diyerek yemin etti.
Ebu Süfyan b. Harb:
"Vallahi, bu, hiç şüphesiz, akılsızlıktır!
Vallahi, Müslümanlar diyeti ödemezler!
Vallahi, Müslümanlar diyeti ödemezler![622]
O diyeti ancak Kureyşîler öder.
Huneys´i Zühre oğulları göndermedi mi " dedi.
Süheyl b. Amr:
"Vallahi, doğru söyledin! Huneys´in diyetini ödemek, ancak Zühre oğullarına düşer. Onu onlar gönderdiler. Onun diyetini de, onlardan başkaları çıkarmazlar, ödemezler. Çünkü, katil onlardandır, diyet ödemek de onlara düşer" dedi.
Ahnes b. Şerik:
"Vallahi, biz diyeti ödemeyiz: Huneys´i ne biz öldürdük, ne de onun öldürülmesini emrettik.
Onu öldüren, dinimize muhalif bulunan ve Muhammed´e uyan bir kimsedir.
Muhammed´e haber salınız! Onun diyetini o ödesin!" dedi.
Ebu Süfyan:
"Hayır! Muhammed´e ne bir diyet, ne de ödeme düşer.
Muhammed bu işin sorumluluğundan uzaktır. Muhammed üzerine düşeni fazlasıyla yapmış, iki elçiye onu teslim etmiştir" dedi.
Ahnes b. Şerik:
"Eğer umumiyetle Kureyş diyeti ödemeyi üzerine alırsa, Zühre oğulları da, Kureyş soyundan bir kol olmaları hasebiyle, onlarla birlikte diyeti ödemeye katılırlar. Eğer Kureyş diyeti ödemezse, biz de onu hiçbir zaman ödemeyiz!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke´yi fethe geldiği yıla kadar, Huneys´in diyeti ödenmedi.[623]
Kureyş Müşriklerinin Muahedede Bir Değişiklik Yapılması İçin Peygamberimiz Aleyhisselama
Başvurmaları
Ebu Basîr´le arkadaşları Kureyş müşriklerini tedirgin ettikleri, canlarından bezdirdikleri zaman,[624] Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı yazdılar.[625]
Yazdıkları yazıda şöyle dediler
"Allah ve akrabalık aşkına! Sen onlara [Ebu BasîYle arkadaşlarına] muhakkak haber sal ki, bundan böyle her kim Medine´ye, senin yanına gelirse, o emniyet ve selamettedir; onun için, geri çevrilme yoktur![626]
Biz, muahede şartlarından, iade şartını düşürdük!
Mekke´den Muhammed´in yanına gelen kimse, emniyet ve selamette olacak, geri çevrilmeyecek-tir![627]
Ebu BasîYle arkadaşlarını Medine´ye alsan, koysan olmaz mı [628]
Artık onların bize gereği yoktur!" dediler.[629]
Onların Medine´ye kabul edilmelerini,[630] Medine´de barındırılmalarını and vererek dilediler.[631]
Yazdıkları yazıyı da, bir adamla gönderdiler.[632]
Rivayete göre; yazıyı Ebu Süfyan b. Harb getirmişti.[633]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr´e Yazılı Emri
Kureyş müşriklerinin müracaatları ve ricaları üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr ile Ebu Cendel´e ve Müslümanlardan yanlarında bulunanlara, artk memleketlerine, ailelerine dönmeleri,[634] Kureyşflerden herhangi bir kimseye veya onlara ait bir kervana rastladıkları zaman dokunmamaları için yazı yazdırdı.[635]
Ebu Basîr´in Vefatı
Peygamberimiz Aleyhisselamin yazısı, Ebu Basîr´e, ölüm döşeğinde iken gelmişti.
Ebu Basîr, mektubu eline alıp okurken ruhunu teslim etti.
Ebu Cendel ile arkadaşları, onun cenaze namazını kıldılar ve cenazesini oraya gömdüler.
Allah ondan razı olsun!
Ebu Basîrın kabrinin üzerine bir mescid yapıldı.[636]
Ebu Cendel ile Arkadaşlarının Medine´ye Dönüşü
Ebu Cendel, yanındaki arkadaşlarıyla birlikte, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndü. Diğerleri de, ailelerinin yanlarına döndüler.[637] Medine´ye dönenler, 70 kişi idi.[638]
Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin Medine´ye Gelişi
Ümmü Külsûm Hatunun Kimliği ve Medine´ye Hicret Edişi
Ümmü Külsûm Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke´deki azılı düşmanlarından Ukbe b. Ebi Muayt´ın kızıdır.
Ümmü Külsûm Hatunun annesi Erva binti Küreyz olup.[639] Hz. Osman´ın da annesi idi.
Ümmü Külsûm Hatun Mekke´de Müslüman olmuş, Peygamberimiz Aleyhisselama bey´at etmişti.[640]
Yüce Allah ondan razı olsun!
Allah yolunda Müslüman ve Muhacir olarak ana baba ocağından çıkıp giden, Ümmü Külsûm Hatundan başka Kureyşî bir kadın yoktur.[641]
Ümmü Külsûm Hatun der ki:
"Ten´im veya Hashas nahiyesinde, kendimize ait olup ev halkımın bazısının oturduğu kıra sık sık gider, orada üç dört gün kalır ve ev halkımın yanına dönerdim.
Ev halkım benim oraya gidişimi yadırgamazlardı.
Oraya gidip gelmeyi sıklaştırdı m.
Yine, bir gün, her zaman gitmekte olduğum kıra gitmek i stiyorm usum gibi, Mekke´den çıkıp gittim.
Yolun en son noktasına vardığım zaman, Huzâalardan bir adam, bana:
´Sen nereye gitmek istiyorsun ´ diye sordu.
Ona:
´Bir hacetim var. Sana sorabilir miyim Sen kimsin 1 dedim.
´Ben Huzâalardan bir adamım!´ dedi.
Huzâa adını anınca, ona içim ısındı.
Çünkü, Huzâalar Resûlullah Aleyhisselamın muahedesine katılmışlardı.
Ona:
´Ben Kureyşîlerden bir kadınım. Resûlullah Aleyhisselamın yanına gitmek istiyorum. Fakat yolu bilmiyorum!´ dedim.
Huzâî:
´Biz gece, gündüz gidilecekyolları iyi bilen kimseleriz. Ben, seni Medine´ye eriştirinceye kadar, sana yoldaş olurum!´ dedi.
Sonra, bana bir deve getirdi, ona bindim.
Devenin yularını tutup yola girdi.
Vallahi, adamcağız benimle tek kelime daha konuşmadı.
Deveyi ıhdırınca, hemen yanımdan uzaklaşıyor; deveden indiğimde, gelip deveyi ağaca bağladıktan sonra ağaçlar arasına çekiliyor, gidileceği ve deve açlıktan böğürdüğü zaman, onun yanına gelip bana arkasını dönüyor; deveye bindiğimde, devenin yularını tutup ininceye kadar arkasına bakmadan gidiyordu.
O, böyle yapmaktan geri durmadı.
Nihayet, Medine´ye geldik.
Allah o yoldaşı hayırla mükâfatlandırsın!
Huzâa kabilesi ne iyi kabiledir!
Peygamber Aleyhisselamın zevcesi Ümmü Seleme´nin yanına vardım. Yüzüm örtülü olduğu için, beni tanıyamadı. Kim olduğumu söyleyip yüzümü açınca, beni tanıdı, bırakmadı.
Bana:
´Sen Allah´a ve Allah´ın Resûlüne hicret mi ettin ´ diye sordu.
´Evet!´ dedim ve ilave ettim:
´Resûlullah Aleyhisselam, erkeklerden Ebu Cendel b. Süheyl ile Ebu Basîr´i müşriklere geri gönderdiği gibi, beni de gönderir diye korkuyorum!
Ey Ümmü Seleme! Erkeklerin hali kadınların hali gibi değildir.
Mekkelilerin yanlarından ayrıldığım günden bu yana sekiz gün geçmiş, dönüşüm, bulunmayışım uzamıştır.
Şimdi, onlar nerede kaybolduğumu konuşacaklar, sonra da beni arayacaklar, bulamayınca da, bana doğru geleceklerdir!´ dedim."[642]
Ümmü Külsûm Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama Halini Arzedişi
Ümmü Külsûm Hatunun Hz. Ümmü Seletme´nin evinde bulunduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam oraya geldi.
Hz. Ümmü Seleme, Ümmü Külsûm Hatunun işini, Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ümmü Külsûm Hatuna:
"Hoşgeldin!" dedi.
Ümmü Külsûm Hatun:
"Yâ Rasûlallah! Ben, dinim uğrunda, senin yanına kaçıp geldim. Beni koru! Müşriklere geri çevirme! [643]
Beni kâfirlere geri çevirirsen, onlar bana işkence yaparlar ve beni dinimden döndürmeye uğraşırlar.
Ben işkenceye dayanamam. Ben, nihayet, bir kadınım!
İyi bilirsin ki; kadınların hali, zayıfların haline varır.[644]
Müşriklere iki kişi iade ettiğini ve onlardan birisinin kendisini koruduğunu gördüm.
Fakat, ben nihayet bir kadınım!" dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
"Şüphe yok ki, Yüce Allah, kadınlar hakkındaki ahdi bozar, hükümsüz bırakır!" buyurdu.[645]
Bunun üzerine, inen âyette şöyle buyuruldu:
"Ey iman edenler! Size mü´min kadınlar muhacir olarak geldikleri zaman, onların gerçekten iman edip etmediklerini deneyiniz.
Allah onların imanlarını çok iyi bilendir.
Fakat, siz onların mü´min kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz, artık, onları kâfirlere geri çevirmeyiniz!
Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olamazlar.
Kâfir olan kocalarının bu kadınlara sarfettikleri mehri onlara (kâfirlere) veriniz!
Mehirierini verdiğiniz takdirde, onları sizin almanızda size bir günah yoktur.
Artık, kâfir olan kadınlarınızı da, nikâhınız altında tutmayınız! Onlara sarfettiğiniz mehri de isteyiniz.
Kâfirlerde, size hicret eden kadınlara harcadıkları mehri istesinler. Bu, Allah´ın hükmüdür. Aranızda, O hükmeder.
Allah, herşeyi hakkıyla bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır."[646]
Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin Medine´ye Gelişi
Bir sabah, Ümmü Külsûm Hatunun kardeşleri Velid b. Ukbe ile Umare b. Ukbe, Medine´ye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:
"Yâ Muhammedi Muahedemizde, bizden senin yanına gelenleri bize geri vermek hususunda koşmuş olduğumuz şartımızı yerine getir!" dediler, Ümmü Külsûm Hatunu alıp götürmek istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Muahededeki o şartın hükmünü, Allah kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı!" buyurdu.
Ümmü Külsûm Hatunu onlara teslim etmedi.
Velid´le Umare de, Mekke´ye döndüler ve durumu Kureyş müşriklerine bildirdiler.[647]
Ümmü Külsum Hatunun Zeyd b. Hârise ile Evlenişi
Ümmü Külsûm Hatun Medine´ye gelince, Zübeyrb. Avvatn, Zeyd b. Harise ve Abdurrahman b. Avf ona talip oldular.
Ümmü Külsûm Hatun, bir anneden doğma kardeşi olan Hz. Osman´a danıştı.
Hz. Osman da, bunu Peygamberimiz Aleyhisselama danışmasını işaret etti.
Bunun üzerine, Ümmü Külsûm Hatun, bunu Peygamberimiz Aleyhisselama gelip sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam da Zeyd b. Harise ile evlenmesini ona tavsiye buyurunca, Ümmü Külsûm Hatun Zeyd b. Harise ile evlendi.
Ümmü Külsûm Hatunun, Zeyd b. Hârise´den, Zeyd ve Rukayye isimlerinde bir oğlu ile bir kızı oldu.[648]
Ümmü Külsûm Hatunun Annesi Erva binti Küreyz Hatunun Medine´ye Hicret Edişi
Ümmü Külsûm Hatundan sonra, annesi Erva binti Küreyz de, Medine´ye hicret edip geldi.
Erva Hatunun annesi, Peygamberimiz Aleyhisselamın halası Beyzâ binti Abdulmuttalib´di.[649]
Erva Hatun, Mekke´de, ilk sıralarda; Talha, Ammar b. Yâsir, Hz. Ebu Bekir, Zübeyr b. Avvam ve Abdurrahman b. Avf´ın anneleriyle birlikte Müslüman olmuştu.[650]
Yüce Allah hepsinden razı olsun!
Erva Hatun, ilk önce, Affan b. Ebi´l-Âs ile evlenmiş, ondan [Hz.] Osman ile Âmine isminde iki çocuğu;
Sonra, Ukbe b. Ebi Muayt´la evlenip, ondan da, Velid, Umare, Halid, Ümmü Külsûm, Ümmü Hakim ve Hind adlarındaki oğulları ve kızları olmuştu.[651]
Cüzamların Müslüman Oluşu
Cüzamların Kimliği
Kahtan´ın soyundan gelen Cüzamların ata soyları şöyle sıralanır:
Cüzam Amr b. Adiy, b. Haris, b. Mürre, b. Üded, b. Zeyd, b. Yeşcüb, b. Ureyb, b. Zeyd, b. Kehlan, b. Sebe1.
Cüzam Amfin Haram ve Cüşem adlarında iki; Haram´ın da, Gatafan ve Efsa adlarında iki oğlu vardı.
Benî Dubeybler ile Benî Ba´celer ve daha başkaları da, Cüzam´a mensup oymaklardandır.[652]
Rifâa b. Zeyd ile Arkadaşlarının Medine´ye Gelişi
Rifâa b. Zeyd el-Cüzamiyyü´d-Dübeybî, Hudeybiye barışından sonra, Hayber gazasından önce, kavminden bir cemaatle Medine´ye geldi. Peygamberimiz Aleyhisselama bir köle hediye etti ve Müslüman oldu. Kendisiyle gelen Cüzamîler de Müslüman oldular.
Allah hepsinden razı olsun!
Rifâa´nın hediye ettiği kölenin adı Mid´am (Med´am), doğum yeri Hışma idi. Künyesi Ebu Selam´dı. Kendisi, Zenci idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Rifâa b. Zeyd için bir sancak bağlayıp, onu kavmine başkan yaptı.
Rifâa b. Zeyd, bir müddet Medine´de oturdu.
Yurduna döneceği zaman, yanında götürmek üzere bir yazı yazmasını Peygamberimiz Aleyhisselamdan istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onun dileğini yerine getirdi, yazdırdığı yazıda şöyle buyurdu:
"B ismi İlâhirrahm ânirrahîm!
Bu, Muhammed Resûlullah´tan, Rifâa b. Zeyd için yazılan yazıdır:
Ben onu bütün kavmine gönderdim.
Onlar, aralarına girmiş, kendileriyle birlik kurmuş olanları, Allah´a ve Allah´ın Resûlüne (Müslümanlığa) davet edeceklerdir.
Onların davetine yönelenler, Allah´ın ve Resûlünün cemaati arasına girmiş olurlar.
İslâmiyetten yüz çevirenlere, kaçınanlara ise, iki ay eman mühleti vardır."
Rifâa b. Zeyd Peygamberimiz Aleyhisselam m yazısını kavmine götürüp okuyunca, Cüzamlar Müslüman oldular>
Allah onlardan razı olsun!
Cüzamlar, Haneye, Recla Harresine gidip orada oturdular.[653]
Cüzamlara zekat hakkında da yazı yazılıp; onda, hayvan zekatının nasıl ve ne kadar verileceği bildirildi. Bu zekat ile beşte bir verginin Übey b. Anbese´ye veya onların gönderecekleri kişilere teslimi de emir buyuruldu.[654]
Ferve b. Amr el-Cüzamî´nin Müslüman Oluşu ve Şehit Edilişi
Ferve b. Amr´ın Kimliği ve Müslüman Oluşu
Ferve b. Amr el-Cüzamî; Rumların Arabistan´a doğru uzanan bölgelerinin valisi olup, Şam toprağından Muan ve çevresinde otururdu.
Müslüman oldu.[655] Müslüman olduğunu Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı ile bildirdi.[656]
Yazısında şöyle dedi:
"B ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Peygamber Muhammed Resûlullah´a!
Ben İslâmiyeti (İslâmiyetin hak ve gerçekliğini) ikrar etmiş ve kalbimle de onu doğrulamış bulunuyorum.
Ben şehadet ederim ki; Allah´tan başka hiçbir ilah yoktur.
Ve yine şehadet ederim ki; Muhammed, Allah´ın kulu ve resûlüdür.
O, İsa b. Meryem (Aleyhisselam)ın kendisinden sonra geleceğini müjdelemiş olduğu peygamberdir!
Selam olsun sana!"[657]
Ferve b. Amr, bu mektubu, kavminden Mes´ud b. Sa´d adındaki bir adamla gönderdi.
Aynı zamanda, Peygamberimiz Aleyhisselama ak bir katır, bir at, bir merkep ile ince elbiseler ve altın sırmalı bir kaftan da hediye etti.[658]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ferve´nin mektubunu okuttu. Elçisinin ağırlanmasını Bilal-i Habeşî´ye emir buyurdu.
Elçi Mes´ud b. Sa´d dönmek istediği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ferve b. Amr´m yazısına şöyle cevap yazdırdı:
"Muhammed Resûlullah´tan Ferve b. Amr´a!
Selam olsun sana!
Ben senden dolayı Allah´a hamd ederim-ki, O´ndan başka hiçbir ilah yoktur![659]
İmdi, gönderdiğin elçin yanımıza geldi. Kendisiyle göndermiş olduğun hediyeler de bize erişti.
Elçin, bize, tarafınızdan gereken bilgileri verdi ve İslâmiyet haberini getirdi. Yüce Allah seni o doğru yoluna* hidayet etmiş bulunmaktadır.
Eğer sen işini, gidişini düzeltirsen, Allah´ın ve Resûlünün buyruklarına boyun eğersen, namazı kılar, zekat verirsen,[660] Cennete girersin!
Selam olsun sana!"[661]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ferve b. Amr´m elçisine oniki buçuk ukiyye gümüş bahşiş verilmesini de Bilal-i Habeşî´ye emir buyurdu.[662]
Ferve b. Amr´ın Hapis ve İdam Edilişi
Rum Hükümdarı (Kayser), Ferve b. Amr´ın Müslüman olduğunu haber alınca, onu huzuruna getirtti ve kendisine:
"Dininden dön, valiliğini sana geri verelim" dedi.
Ferve b. Amr:
"Muhammed´in dininden hiçbir zaman ayrılmam!
İsa´nın kendisinden sonra onun geleceğini müjdelediğini, sen de pekâlâ biliyorsun.
Fakat, sen hükümdarlığını esirgeyip bunu açıklayamıyorsun!" dedi.
Bunun üzerine, Kayser, Ferve b. Amr´ı hapsetti.[663]
Ferve b. Amr, boynu vurulmak üzere hapisten çıkarılıp götürülürken:
"Rabbim için varlığımdan ve makamımdan geçip selamete erdiğimi, Müslüman olduğumu, mü´min-lerin en yücesine tebliğ et!" diyordu.[664]
Rumlar, Filistin´de Afra suyunun üzerinde toplandılar.
Ferve b. Amr´ın orada boynunu vurup, cesedini Afra suyunun üzerine astılar.[665]
Yüce Allah ondan razı olsun![666]
Zıhar Hakkında Âyet Nazil Oluşu
Zıharın Mânâları
Zıhar, lügatta, iki şeyin birbirine tatbik edilmesi, sırt sırta gelmesi;
Şeriatta da, kocanın, eşine "Sen bana anamın sırtı gibi ol!" diyerek yemin etmesi demektir.[667]
Cahiliye devrinde, bir kimse eşine "Sen bana anamın sırtı gibi ol!" dedi mi, artık eş ona haram olur, bu söz boşama sayılırdı.[668]
İslâm´da ilkzıharı yapan, Ubâde b. Sâmit´in kardeşi Evs b. Sâmit idi.[669]
Kendisi çok yaşlı ve hırçın huylu idi.[670] Kızdığı zaman, aklı başından gider, gelirdi.
Amcasının kızı Havle (Huveyle) binti Salebe ile evli idi.[671]
Evs b. Sâmit bir gün Havle Hatundan bir istekte bulunmuş,[672] Havle Hatun onun isteğini yerine getimneyince, Evs kızmış, aklı başından gitmiş,[673] Havle Hatuna "Sen bana anamın sırtı gibi ol!" demiş,[674] evden çıkıp gitmiş; biraz sonra eve gelip dileğini tekrarlamış, Havle Hatun da:
"Hayır! Havle´nin varlığı Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; senin söylediğin söz üzerine Allah ve Resûlü hakkımızda hükmünü verinceye kadar dileğin yerine getirilemez!" diyerek Evs´e karşı koymuş[675] ve:
"Vallahi, sen ağır bir söz söyledin. Bunun sonucunun nereye varacağını bilmiyorum" demişti.
Evs´in aklı başına gelip söylediğine pişman olunca:
"Zannetmem ki, sen bana haram olmuş olmayasın!" dedi.[676]
Havle Hatun:
"Sen yine de böyle söyleme! Allah boşamayı sevmez![677]
Sen talaktan, boşamaktan hiç bahsetmedin ki!
Böyle bir yasaklama hükmü, ancak Yüce Allah´ın bize Resûlünü göndermesinden önceki zamanda idi.
Sen istersen git, yaptığın şeyi Resûlullah Aleyhisselama bir sor!" dedi. Evs b. Sâmit:
"Ben bunu ondan sormaya utanırım! Resûlullah Aleyhisselama sen git! Onun şu içine düştüğümüz şeyden bir çare bulup bize hayır kazandırması umulur. Bu işleri en iyi bilen odur!" dedi.[678]
Havle Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama Başvuruşu ve Yalvarıp Yakarışı
Havle Hatun, komşusundan emaneten bir elbise alıp giydi.[679]
Hz. Âişe´nin odasında bulunduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına vardı.[680] Önüne oturdu[681] ve:
"Yâ Rasûlallah! İyi bilirsin ki, Evs oğlumun babasıdır. Amcamın oğludur. Halkın, bana en sevgili olanıdır.
Kendisinin akıl muvazenesizliğine uğradığını, güçten kuvvetten düştüğünü, dilinin ağırlaştığını, konuşurken de incitir olduğunu; benim onun yanına dönmem, onun da benim yanıma dönmesi kadar uygun birşey olamayacağını da herkesten daha iyi bilirsin![682]
Yâ Rasûlallah! Evs b. S amit beni genç, zengin ve aile sahibi olduğum zaman aldı. Malımı,[683] gençliğimi yiyip bitirdi. Ben ona birçok çocuk da doğurdum.
Şimdi, kocayıp yaşlılar arasına girdim, çoluk çocuktan kesildim.[684] Kemiklerim inceldi.[685] Ailem dağıldı.[686]
Ben bu duruma düştüğüm zaman, o bana zıhar yaptı. ´Sen bana anamın sırtı gibisin!1 dedi.
Sana Kitabı indiren Allah´a yemin ederim ki; o, boşama sözünü hiç anmadı" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Zannetmem ki, sen ona haram olmamış olasın!" buyurdu.[687]
Havle Hatun:
"Böyle söyleme ey Allah´ın Peygamberi! Vallahi, o, boşama sözünü hiç anmadı" dedi.[688]
Peygamberimiz Aleyhisselam cevabını tekrarladı ve:
"Ey H üreyle! Senin işin hakkında bize Allah tarafından henüz birşey emrolunmadı. Sen şimdi evine dön! Eğer, inşaallah birşey emrolunursa, onu sana açıklarım!" buyurdu.[689]
Havle Hatun:
"Yâ Rasûlallah! Kocamla birarada yaşamamı uzat![690] Biz, ayrılırsak mahvoluruz![691]
Yâ Rasûlallah! Benim için bir çare bulursan, beni onunla birarada yaşat!" dedi .[692]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sen ona haram olmuşsundur!" buyurdu.[693]
Havle Hatunun Allah´a Yalvarışı ve Peygamberimiz Aleyhisselama Vahiy Gelişi
Bunun üzerine, Havle Hatun Yüce Allah´a yöneldi ve:
"Ey Allah´ım! Ben bugün halimin perişanlığını, üzüntülerimi, kocamdan ayrılmanın üzerimdeki zahmet ve meşakkatini.. Sana şikâyet ediyorum![694] Yoksulluğumu Sana şikâyet ediyorum! [695]
Körpe çocuklarım var! Onları ona koysam, zayi olur, ölür giderler; kendi yanıma alsam, aç kalır-lar.[696]
Ey Allah´ım! Şikâyetlerim ancak Sanadır![697]
Ey Allah´ım! Bu yolda bizim için genişlik, çıkar yol olacak şeyi, Peygamberinin diline indir!" diyerek ağlamaya başladı.
O sırada Hz. Âişe´nin odasında bulunanlar da, ona acıdıklarından, ağladılar.
Havle Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde hem ağladığı,[698] hem de:
"Yâ Rasûlallah! Halime bak! Sana kurban olayım yâ Nebiyyallah! Bana bak! Allah beni sana feda etsin!" diyerek yalvarıp durduğu sırada,[699] vahiy hali Peygamberimiz Aleyhisselamı bürüdü.
Peygamberimiz Aleyhisselamın gözleri yumuldu. Alnından inci taneleri gibi terler dökülmeye başladı .[700]
Hz. Âişe, Havle Hatuna:
"Sus!" diye işaret etti.
Havle Hatun konuşmaya devam edince:
"Ey Havle! Konuşmanı ve hitaplarını kes artık! Görmüyor musun, Resûlullaha vahyolunuyor![701] Gelen vahiy herhalde senin hakkındadır" dedi.
Havle Hatun:
"Ey Allah´ım! Sen benim hakkımda hayırlı olanı ihsan et! Ben Senin peygamberinden ancak hayırlı olanı diler ve umarım" dedi.
Vahiy hali kendisinden sıyrılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam gülümseyerek doğruldu ve:
"Ey Havle!" diye seslendi.
Havle Hatun:
"Lebbeyk!=Buyur, emrine amadeyim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yüce Allah, ikinizin (senin ve kocanın) hakkında vahiy indirdi.[702] Seni müjdelerim!" buyurdu.
Havle Hatun:
"Hayırlı olmasını dilerim!" dedi.[703]
Peygamberimiz Aleyhisselam inen âyetleri ona okudu-ki, inen âyetlerde şöyle buyurulmakta idi:
"Ey Resûlüm! Kocası hakkında seninle direşip duran, halinden Allah´a da şikâyet etmekte olan kadının sözünü, Allah işitmiştir.
Allah, sizin konuşmanızı zaten işitiyordu.
Çünkü, Allah hakkıyla işitici, hakkıyla görücüdür.
İçinizdenzıharyapmakta olanların kanları, onların anaları değildir. Onların analan, kendilerini doğurandan başkası değildir.
Şüphe yok ki, zıhar yapmakla, onlar çirkin ve yalan bir söz söylemiş oluyorlar.
Elbette, Allah çok bağışlayıcı ve çokyariıgayıcıdır.
Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de, sonra, dediklerini geri alacaklar için, birbirleriyle temas etmezden önce, bir köle azad etmek gerekir.
İşte, size bununla öğüt veriliyor.
Allah, ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır
Fakat, kim bunu bulamazsa, yine, birbirleriyle temas etmezden önce, aralıksız olarak iki ay oruç tutsun!
Buna da güç yetiremezse, altmış yoksul doyursun!
Cezadaki bu hafifletme, Allah´a ve Allah´ın Peygamberine imanda sebat etmekte olduğunuz içindir.
Bu hükümler, Allah´ın koyduğu hadlerdir.
Bunları kabul etmeyen kâfirler için ise, elem verici bir azap vardır."[704]
Keffâretler Hakkında Havle´nin Kocası Evs b. Samit´le Konuşma Yapılması
Zıhar hakkındaki âyetlerin inmesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Havle Hatunun kocasına haber saldı.
Evs b. Sâmit gelince, ona:
"Sen Havle hakkında yapmış olduğun yeminini ne niyetle yapmıştın " diye sordu.
Evs b. Sâmit:
"Onun için bir keffâret, bir kurtulmalık var mıdır " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bir köleyi azad edeceksin!" buyurdu.[705]
Havle Hatun:
"Hangi köleyi azad edecek !
Vallahi, o azad etmek için köle bulamaz!
Onun benden başka hizmet edicisi yok!" diyerek söze karıştı .[706]
Evs b. Sâmit de:
"Köle satın alıp azad etmek benim bütün servetimi götürür. Zaten, benim azıcık bir servetim var!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam; ona:
"Öyleyse, ardarda iki ay oruç tutmaya gücün yeter mi " diye sordu.[707]
Havle Hatun:
"Vallahi, yâ Rasûlallah! O buna güç yetiremez!
O her gün filan filan vakitlerde birer kere yer, içer.
Eğer o zayıf bedeniyle iki ay oruç tutacak olursa, gözlerini kaybeder, kendisinin hurdası, kaburgası çıkar!" diyerek yine söze karıştı.[708]
Evs b. Sâmit:
"Hayır! Vallahi, yâ Rasûlallah! Tutamam!
Eğer ben günde üç öğün yemek yemeyecek olursam, gözlerimi kaybederim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Öyleyse, altmış yoksulu doyurmaya gücün yeter mi " diye sordu.[709]
Havle Hatun:
"Altmış yoksulu doyurmak buna mı kalmış !
Bu, ancak düşkün bir yiyicidir!" dedi.
Evs b. Sâmit de:
"Vallahi, bunu da yapacak gücüm yok!
Sen beni ancak yardımınla, duanla destekleyip bundan kurtarabilirsin!" dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben sana 15 sa1 hurma yardım edeceğim ve senin için bereket duası yapacağım!" buyurdu.[710]
Havle Hatuna da:
"Ümmü´l-Münzir binti Kays´a uğra! Ondan yanm vesk (15 sa1) hurma al! Onu 60 yoksula sadaka olarak ver.[711] Altmış yoksulu doyurunca, kocanın evine dönersin!" buyurdu.[712]
Havle Hatunun Ümmü´l-Münzir´e Başvuruşu
Havle Hatun, hemen Ümmü´l-Münzir Hatuna gitti. Onu, kapısının önünde oturmuş, kendisini bekler bir halde buldu. Ümmü´l-Münzir Hatun, ona:
"Ey Havle! Arkanda ne haber var " diye, durumu sordu.
Havle Hatun, ona:
"Hayır var! Sen kırıkları sancı, yarı klan sıvayıcısın! Resûlullah Aleyhisselam, bana, ´Ümmü´l-Münzir binti Kays´a git! Ondan yarım vesk hurma al. Onu 60 yoksula sadaka olarak dağıt!1 buyurdu" dedi.[713]
Peygamberimiz Aleyhisselam onlara böyle yardımda bulununca, Yüce Allah kendilerini biraraya getirdi, araları düzeldi.[714]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Havle Hatuna:
"Ey Huveyle! Amcanın oğlu çok yaşlanmıştır. Onun hakkında Allah´tan kork! Ben sana amcanın oğluna karşı hayırlı olmanı, iyi davranmanı tavsiye ederim!" buyurdu.
Havle Hatun da:
"Öyle yapacağım!" diyerek söz verdi.[715]
Havle Hatunun Hz. Ömer´i Durdurup Onunla Uzun Uzun Konuşması
Hz. Ömer bir gün yanında bazı kişilerle birlikte giderken, yolda çok yaşlı bir kadına rastlamıştı.
Kadın Hz. Ömer´in durmasını istedi. Hz. Ömer durdu, onunla bir hayli konuştu.
Yanındaki adamlardan birisi, dayanamayarak, Hz. Ömer´e:
"Ey mü´minler emîri! Şu kocakarı için bu kadar halkı ayakta tuttun, beklettin! " dedi.
Hz. Ömer, ona:
"Yazıklar olsun sana! Kimdir bu kadın bilir misin
Bu kadın, şikâyetlerini yedi kat göklerin üstünde Allah´a duyurmuş olan bir kadındır!
Bu Havle binti Sa´lebe´dir ki, onun hakkında, Yüce Allah, ´Ey Resûlüm! Kocası hakkında seninle direşip duran, halinden Allah´a da şikâyet etmekte olan kadının sözünü Allah işitmiştir..." buyurmuştur.
Vallahi, o, geceye kadar durup benimle konuşsaydı, namazdan başka birşey için onun yanından ayrılmaz; namazı kıldıktan sonra, tekrar onun yanına dönerdim!" dedi.[716]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 321, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 349, Taberî, Târih, c. 3, s. 71 İbn Haim, Cevâmiu´s-Sîre, s. 207, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 91, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 200.
[2] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 573, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95.
* Sakız ağacından veya dikenli ağaçtan (Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 216).
[3] Yâküt,c.2, s. 229.
[4] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 572, Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 107.
[5] Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 107.
[6] İbn İshak,İbn Hişam, Sîre, c. 3,s. 321, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[7] Zemahşerf, Keşşaf, c. 3, s. 549, Neseff, Medârik, c. 4, s. 163.
[8] Feth: 27.
[9] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/251-252.
[10] Vâki di, M egâzı, c. 2, s. 572, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[11] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 321.
[12] Belâzurî, Ensâb, c. 1 , s. 350.
[13] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 689, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 80.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/252-253.
[14] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 573, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 95.
[15] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 322, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 574, İbn Sa´d Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[16] İbn Seyyid,c.2, s. 113.
[17] Vâki cif, c. 2, s. 574, İbn Sa´d, c. 2, s. 95.
[18] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 163.
[19] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 180.
[20] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 574.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/253.
[21] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 322, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573, İbn Sa´d Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95. 21 .
[22] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 572, 573
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/253-254.
[23] Halebî, İnsânu´l-u^ûn, c. 2, s. 690, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 81.
[24] Vâkidf, Megâzî.c.2, s. 572, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[25] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 163.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/254.
[26] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 574,575.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/254.
[27] Ta beri, Tefar, c. 26, s. 77.
[28] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 374,375.
[29] İbrı İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 322.
[30] Feth:11, 12.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/255.
[31] Taberî, Târîh.c.3, s. 72.
[32] Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 573, Halebî, İnsânu´l-uvûn, c. 2, s. 689, 690.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/255-256.
[33] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573.
[34] £bdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 330, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 163.
[35] Züritânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 182.
[36] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 574.
[37] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 574, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 18.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/256.
[38] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/256.
[39] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/257.
[40] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 574.
[41] Sem hûdî, Vefâu´l-vetâ, c. 4, s. 1157,1158.
[42] Sem hûdî, Vefâu´l-vetâ, c. 4, s. 1180.
[43] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 575.
[44] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 5, s. 194, Semhûdî, Vetâ, c. 4, s. 1312.
[45] Sem hûdî, Vefâu´l-vetâ, c. 4, s. 1312.
[46] Sem hûdî, Vefâu´l-vıefâ, c. 4, s. 1240.
[47] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 575.
[48] Sem hûdî, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1222.
[49] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 575,576.
[50] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 577.
[51] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c.1, s. 79, Semhûdî, Vetâu´l-vefa, c. 4, s. 1118-1119.
[52] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 1, s. 177, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 116-11 7, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 94, Taberî, TârîVı, c. 2, s. 131, Ebu´l-Ferecİbn Cevzî, Vefa, c. 1 , s. 117, İbn Esir, Kâmil, c. 1 , s. 467, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 37, Zehebî, TânTiu´l-İslâm, s. 50, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 2, s. 279.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/257-259.
[53] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 577.
[54] Sem hûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1330.
[55] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 577.
[56] İbn Esir, Nihaye, c. 3, s. 177.
[57] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 577, 578.
[58] Sem hûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1174.
[59] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 579.
[60] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 2, s. 350.
[61] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/259-261.
[62] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 579.
[63] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 579, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 95.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/261.
[64] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 579, 581 , 582.
[65] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 2, s. 214, Kalkaşandf, Nihâyetü´l-ereb, s. 1 64.
[66] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 2, s. 214.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/262.
[67] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 579.
[68] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 1, s. 480.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/262-263.
[69] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[70] Sem hûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1277.
[71] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 188.
[72] Zürkânf, Mevâ hibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 181.
[73] Ta ben. Tefsir, c. 26. s. 97.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/263.
[74] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 580.
[75] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 328.
[76] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[77] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 322, 323, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, Taberî, Târih, c. 3, s. 73, İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 200, İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 114, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye vıe´n-nihâye, c. 4, s. 165.
[78] Abdurreizak, Musannef, c. 5, s. 331, 332, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/263-265.
[79] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 200.
[80] Yâk ût, M u´ce m u´l-bül dân, c. 4, s. 443, Sem hûd f, Vefâu´l -vefa, c. 4, s. 1279.
[81] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 580.
[82] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208.
[83] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208, Vâkıdî, M egâzî, c. 2, s. 580.
[84] Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 580.
[85] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 430.
[86] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208, İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 430, Ahmed b.Hanbel, Müsned,c.4, s. 328.
[87] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 580.
[88] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208, Vâkıdî, c. 2, s. 580, İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 430.
[89] Vâkıdî, c. 2, s. 580, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 328.
[90] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[91] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 328, Buhârî, c. 5, s. 67.
[92] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208.
[93] Abdutrezzak, Musannef, c. 5, s. 331.
[94] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[95] Vâki dt, Megâzî, c.2, s. 583.
[96] Vâki df, Megâzî, c.2, s. 583,584.
[97] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 323.
[98] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 323,324.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/265-268.
[99] Vâkıdî, M egâzî, c.2,s.584,585, İbn Sa´d, Taba kâtü´l -kübrâ, c. 4, s. 318, 319.
[100] Vâkıdî, M egâzî, c. 2, s. 585.
[101] Vâkıdî, M egâzî, c. 2, s. 584, 586.
[102] Müslim, SahıVı, c. 4, s. 2144, 2145.
[103] İbn İshak.İbnHisam Sıre, c. 3, s. 323,324.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/268-270.
[104] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208.
* Çarpışmak ve kan dökmek gibi (Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 693, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 2, s. 1 85).
** Akrabalık haklan nı gözetmemek gibi (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 324).
[105] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 324 Ebu Yûsuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, BuhârT, Sahih, c. 3, s. 178.
[106] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 178.
[107] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587.
[108] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332.
[109] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 208.
[110] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332.
[111] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre.c. 3, s. 324, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, Be^tıakf, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 112.
[112] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587 Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, Buhârî, c. 3, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/270-271.
[113] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 184.
[114] Feth: 25.
[115] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 184.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/271-272.
[116] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326..
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/272.
[117] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 587 Aüdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332 İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96, İbn Ebi Şeyhe, Musannef, c. 4, s. 430, 431.
[118] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 324, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[119] İbn İshak, İbnHisam, Sîre, c. 3, s. 324, Vâkıdî, c. 2, s. 587, İbn Sa´d, c. 4, s. 314, 31 5, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 323.
[120] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, İbn Sa´d, c. 2, s. 96.
[121] İbn İshak, İbn Hişam,c.3, s. 324, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 209, Vâkidf, c. 2, s. 587, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 323, Taberî, Târîh, c. 3, s. 73, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 11 2, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 200, 201, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 15, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 165, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 693.
[122] İbni, İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 324, Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 589.
* Veya Abbâd b. Halid el-Gıfârf (İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 315).
[123] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 589.
[124] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 185.
[125] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 290, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 62, 63.
[126] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 409, 410.
[127] Ahmed b. Hanbel. Müsned. c. 4. s. 48. Müslim . Sahîh. c. 3. s. 433.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/272-274.
[128] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 407.
[129] İbn Asâkfr´den naklen Alâüddin Ali, Kenzü´l-ummâl, c. 10, s. 475, 476.
[130] Buhârî , Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâil, c. 407.
[131] Buhân , Sahih, c. 5, s. 63, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 98, Ebu Nuaym , Delâil, c. 2, s. 467.
[132] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 153.
[133] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 98, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 407.
[134] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 93, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 407, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4. s. 115.116.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/274-275.
[135] Vâkidr, Megâzî, c. 2, s. 589, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[136] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 589, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 1 05, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 74.
[137] Buhârî,Sahıh,c.5, s. 62.
[138] Mâlik, Muvatta1, c. 1 , s. 192, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 589, 590, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 117, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 62, Müslim, Sahih, c. 1 , s. 85, Be^hakf, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 131,132.
[139] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/275-276.
[140] İbrı İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 325, 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 333, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[141] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593.
[142] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 325.
[143] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593.
[144] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 593, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[145] Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buharı, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74, İbnEsîr, Kâmil, c.2, s. 2, s. 201.
[146] Vâkıdî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, İbn Sa´d, c. 2, s. 96.
[147] Vâkıdî, c. 2, s. 593, İbn Sa´d, c. 2, s. 96.
[148] Vâkıdî, c. 2, s. 593 Abdurrezzak, c. 5 s. 333, İbn Sa´d, c. 2, s. 96, Buhârî, c. 3, s. 179.
[149] Vâkıdı, c. 2, s. 593, İbn Sa´d, c. 2, s. 96.
[150] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 333, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[151] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593.
[152] Vâkıdî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
[153] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593.
[154] Vâkıdî, c. 2,5.593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
[155] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593.
[156] Vâkıdî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 1 79, Taberî, c. 3, s. 74, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 138.
[157] Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/276-278.
[158] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 188.
[159] Safvan b. Ümeyye ve Haris b. Hişam gibi (Vâkıdî, c. 2, s. 594).
[160] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[161] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/278-279.
[162] Urve b. Mes´ud´un annesi Sübey´a binti Abduşşems idi (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 327).
[163] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334.
[164] Vâki dr, Megâzî, c.2, s. 594, Buharı, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, t 3, s. 74.
[165] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 594, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179.
[166] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594.
[167] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[168] İbn Hacer, Metâlibu´l-âliye, c. 4, s. 235.
[169] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594, 595.
[170] Ebu Yusuf. Kitâbu´l-haraç. s. 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/279-281.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[172] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[173] İbn İshak.İbnHişam, c. 3, s. 327, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 09, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[174] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594, 595.
[175] İbn İshak.İbn Hişam.c. 3, s. 327, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 209, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 201.
[176] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[177] İbn İshak.İbnHisam, Sîre,c.3, s. 327.
[178] İbn İshak.İbnHisam, c. 3, s. 327, Vâkıdı, c. 2, s. 595.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/281.
[179] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[180] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 54.
[181] Ebu Yusuf. Kitâbu´l-haraç. s. 209. 210.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/281-282.
[182] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[183] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 335, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179.
[184] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 595.
[185] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 335, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 179, Taberî, Târîh, c. 3, s. 74.
[186] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[187] Abdurrezzak, c. 5, s. 335, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74,75.
[188] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[189] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 201.
[190] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[191] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
* Lât putu Urve´nin ve kabilesin in taptığı puttu (Taberî, Târîh, c. 3, s. 75).
[192] Vâkidt, Megâzî, c. 2, s. 595.
[193] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 595.
* Urve´nin yüklendiği kan diyeti için ona on deve vermişti (Vâkıdî, c. 2, s. 595).
[194] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 335, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 179, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[195] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 201.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/282-284.
[196] ** Böyle yapmak, baplarda âdet idi ve sam im iyet ifade ederdi (Zürkânf, Mevâ hibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 91).
İbn İshak.İbnHişam, c. 3, s. 327, Vâkıdî, c.2,s. 595, Abdurrezzak, c. 5, s. 335, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Buhârî, c. 3, s. 187, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 85.
[197] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 697, Zürkânf, Mevâ hibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 191.
[198] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[199] Abdurrezzak ,c. 5, s. 335, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[200] İbn İshak.İbn Hişam, c. 3, s. 327, 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[201] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 20, Halebî, c. 2, s. 697, Zürkânf, c. 2, s. 1 91.
[202] Vâkıdî, c. 2, s. 595, Halebî, c. 2, s. 697.
[203] İbn İshak.İbnHişam, c. 3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 595, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[204] Halebî, İnsânu´l-uyÜn, c. 2, s. 698, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 191.
[205] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[206] İbn İshak.İbn Hisam,c.3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 595, Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[207] Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/284-285.
[208] Aynı kaynaklar.
[209] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[210] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 598.
[211] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[212] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 210.
[213] Vâkidr, c. 2, s. 598, Abdurrenak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[214] Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[215] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[216] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 210.
[217] Abduırezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[218] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[219] Vâkidf, c. 2, s. 598, Buhâıî, c. 3,5.180, Taberî, c. 3, s. 75, İbn Esir, c. 2,5.202.
[220] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 598.
[221] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 598, 599, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 24.
[222] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[223] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 336, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 180, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[224] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[225] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 202.
[226] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[227] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[228] İbn Hacer, Metâlibu´l-âliye, c. 4, s. 235, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 700, Zürkânî, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 193.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/285-287.
[229] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 600, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[230] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
[231] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[232] Vâkıdî, c. 2, s. 600, İbn Sa´d, c. 2, s. 96, Taberî, Târih, c. 3, s. 77.
[233] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[234] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/288.
[235] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 336, Bu hân, Sahih, c. 3, s. 18Ü,Taberî, c. 3, s. 75.
[236] İbn İshak, İtan Hişam, c. 3, s. 326, Vâkıdî, c.2,s. 599.
[237] Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[238] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 75.
[239] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 209, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahm ed b. Hanbel, c. 4 s. 324, Buhâıf, c. 3, s. 180, Taberî, c.3,s.75.
[240] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Vâkıdî, c.2,s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Taberî, c. 3, s. 75.
[241] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 209, Vâkıdî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[242] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180.
[243] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Vâkıdî, c. 2, s. 599, İbn Sa´d, c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Taberî, c. 3, s. 75.
[244] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 19.
[245] Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[246] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 696, Zübeyr b. Bekkâr´dan naklen Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 93.
[247] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 1 9, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 193.
[248] Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 193.
[249] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[250] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 209.
[251] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Ebu Yusuf, s. 209, Vâkıdî, c. 2, s. 599.
[252] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[253] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324 Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 180, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[254] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[255] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[256] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 209.
[257] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 326, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 202.
[258] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, 600, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75, 76, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 302.
[259] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
[260] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 96, Taberî, Târîh, c. 3. s. 76. İbn Esîr. Kâmil. c. 2. s. 202.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/ 288-291.
[261] Abdurrezzak.Musannef, c. 5, s. 337, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 76.
[262] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[263] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 76.
[264] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 96.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/ 291-292.
[265] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329, Vâkıdî, c.2,s. 600, Taberî, c. 3, s. 77.
[266] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329, Vâkıdî, c. 2, s. 600, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Taberî, c. 3, s. 77.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[268] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
[269] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Tabeıİ, Tarîh, c. 3, s. 77.
[270] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 97.
[271] İbn Kayym, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 37.
[272] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, 601.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/292-294.
[273] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 329, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[274] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 20.
[275] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329.
[276] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/294-295.
[277] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 601, 602, Aiâüddin Ali, Kenzü´l-um mâl, c. 10, s. 483 .
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/295.
[278] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 170.
[279] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329, 330, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[280] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 330, Taberî, Târih, c. 3, s. 77, İbn EsTr, Kâmil, c. 2, s. 203.
[281] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603.
[282] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 330.
[283] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 604, İbn Ebi Şeybe ve İbn Asâkfr´den naklen Alâüddin Ali, Kenzü´l-ummâl, c. 10, s. 482.
[284] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 69.
[285] Aynı kaynak.
[286] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603.
[287] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 604.
[288] Taberî, Târih, c. 3, s. 78.
[289] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 604.
[290] Taberî, Tefsir, c. 26, s. 86.
[291] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 69.
[292] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 146.
[293] Aynı kaynak.
[294] İbn Sa´d, , c. 2, s. 99, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 25, 54, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1 485, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 461.
[295] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 1 00, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 355, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1485, Dârimî. Sünen. c. 2. s. 1 39.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/295-297.
[296] İbn Adilberr, İstiâb, c. 4, s. 1685.
[297] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 146.
[298] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1685, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 157.
[299] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 603, İbn £bdilberr, c. 4, s. 1685, İbn Esir, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 157, Zehebî, Megâzî, s. 321.
[300] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 125.
[301] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 125, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 704.
[302] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 701.
[303] İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 209, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 34.
[304] Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 15.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/298.
[305] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 330.
[306] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 591.
[307] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvvıe, c.4,s. 133, İbn Ebi Şeybe ve İbn Asâkfrden naklen Alâüddin Ali, Keniü´l-ummâl, c. 10 s. 481.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/298-299.
[308] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 605, İ bn Sa1 d, Tabakatü´l-kü brâ, c. 2, s. 97, H âki m, M üsted nek, c. 3, s. 98, İ bn E sfr, U sdu´l-gâbe, c. 3, s. 589.
[309] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 605.
[310] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 120, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 204, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 137.
[311] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 605.
[312] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 37.
[313] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 605.
[314] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1038.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/299-300.
[315] Vâki d f, c. 2, s. 602, Be yhak f, D el âi lü´n-nübüvve, c. 4, s. 134,135, İbn E bi Ş eybe vıe İ bn Asâkfr´den nak len Al âüddi n Ali, Keniıü´l-
ummâl, c. 10, s. 483, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 37.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/300.
[316] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 98, Buhân, Sahih, c. 5, s. 63, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1484.
[317] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 350, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 213, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 695.
[318] Feth: 10.
[319] Feth: 18.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/300-301.
[320] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 97.
[321] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[322] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[323] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[324] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 705.
[325] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329.
[326] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[327] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 124, 125, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 94.
[328] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 87, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 461.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/301-302.
[329] İbn İshak, İtan Hişam, c. 3, s. 334, Vâkıdî, c.2,s. 614, İbnSa´d.c.2, s. 103.
[330] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/302-303.
[331] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 604, 605, Halebî, İnsânu´l-u^ûn, c. 2, s. 705.
[332] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/303.
[333] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[334] Ebu Yusuf, Kitabu l-Harac, s. 210.
[335] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[336] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Beyhaki, Delailu n-Nübüvve, c. 4, s. 145.
[337] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[338] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Beyhaki, Delailu n-Nübüvve, c. 4, s. 145, Ebu l-Fida, Bidaye ve n-Nihaye, c. 4, s. 168.
[339] Zühri, Megazi, s. 54, Vakidi, Megazi. c. 2, s. 603, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Buhari, Sahih, c. 3, s. 181, Beyhaki, Delail, c. 4, s. 145, İbn Kayyim, Za du l-Mead, c. 2, s. 138, Kastalani, Mevahibu l-ledünniyye, c. 1, s. 168, Diyarbekri, Tarihu l-Hamis, c. 2, s. 21.
[340] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberi, Tarih, c. 3, s. 78, Ebu l-Fida, Bidaye ve n-Nihaye, c. 4, s. 168, Diyarbekri, Tarihu l-Hamis, c. 2, s. 21, Halebi, c. 2, s. 705.
[341] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Taberi, Tarih, c. 3, s. 78, İbn Hazm, Cevamiu s-Sire, s. 208, Beyhaki, Delailu n-Nübüvve, c. 4, s. 145, İbn Esir, Kamil, c. 2, s. 203, 204.
[342] İbn Haldun, Tarih, c. 2, ks. 2, s. 34.
[343] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[344] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 606, Halebi, İnsanu l-Uyun, c. 2, s. 705, Zürkani, Mevahibu l-ledünniyye Şerhi, c. 2, s. 194.
[345] Hakim, Müstedrek, c. 2, s. 461.
[346] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605, 606.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/303-305.
[347] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[348] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 604.
[349] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[350] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[351] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberî, Târih, c. 3, s. 78, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 145, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 168.
[352] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181 , Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 105, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 138, 139, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 166, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 21 .
[353] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[354] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[355] Zührî, Megâzî, s. 54, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 181, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1 411, Beyhakî, Sünenü´l-kübrâ, c. 9, s. 226, 227.
[356] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[357] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 332, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 349, Taberî, Târih, c. 3, s. 79.
[358] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1411 .
[359] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[360] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 210.
[361] Müslim, Sahîh, t 3, s. 1411 .
[362] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî Sahîh, c. 3, s. 181.
[363] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[364] Zührî, Megâzî, s. 54, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 610, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 181.
[365] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[366] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 181.
[367] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[368] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 210.
[369] Zührî, Megâzî, s. 54, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[370] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 332, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[371] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 332, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342.
[372] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342.
[373] Zührî, Megâzî, s. 55, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, 338, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 342.
[374] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 311, İbnSa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 325.
[375] Zührî, Megâzî, s. 55, İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, 338, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 97, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 85, Taberî, Târih, c. 3, s. 80.
[376] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 87.
[377] Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 1 67.
[378] Zührî, Megâzî, s. 55, Abdurrezzak, c. 5, s. 338, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 181, Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 233.
[379] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 87, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 94.
[380] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 20.
[381] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 210, Vâkıdî, c. 2, s. 610, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[382] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 210.
[383] Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 71.
[384] Zührî, M eg âzf s. 55, Abdurrezzak, M usann ef, c. 5, s. 3 38, B uhârf, Sa hfh, c. 4 .s. 71.
[385] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 54.
[386] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342.
[387] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410.
[388] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410.
[389] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, 611.
[390] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410.
[391] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 291, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1409.
[392] Dârimî, Sünen, c. 2, s. 155.
[393] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 23, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 707-708.
* Otuzbir yıl sonra, Hz. AJi, Muaviye b. Ebu Süfyan´ın elçisi Aınr b. Asla aralarında yazdırdığı barış yazısındaki "Emfrü´l-mü´minfn" kelimelerinin silinerek kendi ismiyle babasının isminin yazılması isteğini kabullenmek zorunda kalınca, Hudeybiye hadisesini hatırlayıp "Allâhuekber!" diyerek hayretini açıklamaktan kendisini alamamıştır (İbn Esîr, Kâmil, c. 3, s. 319, 32).
[394] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 147, İbn Esîr, Kâmil, c. 3, s. 320, Suyûtî, Hasâis, c. 2, s. 40.
[395] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411 , Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 21.
[396] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 291.
[397] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611 , İbn Sa´d, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 145.
[398] İbn Sa´d, c. 2, s. 101 , Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 350, 351 Taberî, Tesir, c. 26, s. 96.
[399] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181
[400] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 611, 612, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 325, Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emval, s. 232. Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.
[401] Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 97, İbn Ebi Şeybe´den naklen AJâüddin Ali, Kenzü´l-ummâl, c. 10, s. 480.
[402] Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 233, Taberî, Târîh, c. 3, s. 80.
[403] Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 231, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 351, Taberî Tefsfr, c. 26, s. 96.
[404] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611 , İbn Sa´d, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 350.
[405] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c.3,s.76.
[406] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[407] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[408] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 21.
[409] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[410] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 268, Müslim, c. 3, s. 1411, Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 97, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c.2, s. 140, AJâüddin Ali. Kenzü´l-umm âl. c. 10. s. 480.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/305-312.
[411] İbn İshak, İbn Hişam, Sine, c. 3, s. 233, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 97, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târih, c. 3, s. 80.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/312.
[412] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 181.
[413] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 211.
[414] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607.
[415] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Bu hân, Sahih, c. 3, s. 181.
[416] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, 608.
[417] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Abdurrezak, Musannef, c. 5, s. 338, Buhâıİ, Sahîh, c. 3, s. 181 .
[418] İbn İshak, İtan Hisam, Sîre,c.3, s. 333, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 211, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[419] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[420] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
[421] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 3 38, 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[422] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 333.
[423] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
[424] İbn İshak, İbn Hisam , c. 3, s. 333, E bu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 211, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 325, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.
[425] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Buhârî, c. 3, s. 182.
[426] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/313-314.
[427] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 97.
[428] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
[429] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 211.
[430] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
[431] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 220.
[432] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 221.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/314-315.
[433] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/316.
[434] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, 609, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, 326.
[435] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609, Belâzurî, Ensâb, c. 1 s. 221.
[436] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 221.
[437] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609.
[438] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 221
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/316-317.
[439] Aynı kaynak.
[440] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 210.
[441] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2,5.612, Belâzurî E nsâbu´l-eşrâf, c. 1,s.35O.
[442] Vâki dr, Megâzî,c.2,s. 612.
[443] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 210.
[444] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612, Belâzurî, c. 1, s. 350.
[445] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 210.
[446] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/317-319.
[447] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612.
[448] Halebî, İnsânu´l-u^ûn, c. 2, s. 709.
[449] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613, İbn Sa´d, c. 2, s. 98.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/319.
[450] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 701, Su^utf, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 40.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/319.
[451] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberî, Târih, c. 3, s. 79, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 204.
[452] Zührî, Megâzî, s. 55, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
[453] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[454] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331.
[455] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 45, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1412.
[456] Zührî, Megâzî, s. 55, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 486, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 45, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1412.
[457] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486.
[458] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[459] Zührî, Megâzî, s. 55, İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331 , Vâkıdî, c. 2, s. 606, Buhârî, c. 3, s. 183.
[460] Zührî, Megâzî, s. 55, İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331 , Vâkıdî, c. 2, s. 606.
[461] Zührî, s. 55, Vâkıdî, c. 2, s. 608, Abdurrezzak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 182.
[462] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331, Vâkıdî, c. 2, s. 608, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 486, Buhârî, c. 5, s. 46, Müslim, Sahih, c.3,s.1412.
[463] Zührî, Megâzî, s. 55, 56, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/319-321.
[464] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[465] Zührî, s. 56, Abdurrezzak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330.
[466] Aynı kaynaklar.
[467] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[468] Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182, Müslim, Sahih,c.3,s.1412.
[469] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[470] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrenak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
[471] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[472] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 331.
[473] Zührî, s. 56, Abdurrenak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330.
[474] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339.
[475] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330.
[476] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[477] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 331.
[478] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, 331 Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/322-323.
[479] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 211.
[480] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/323-324.
[481] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606, 607.
[482] Zührî, Megâzî, s. 55, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 490.
[483] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607.
[484] İbn Seyyid,c.2, s. 119.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/324-325.
[485] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 49, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1434,1435.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/325.
[486] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 98.
[487] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 211, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[488] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 211.
[489] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
[490] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahîh, c.3,s.182.
[491] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[492] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[493] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[494] İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 35.
[495] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[496] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahm ed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182, Taberî, Târîh, c. 3, s. 80.
[497] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[498] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[499] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, c. 2, s. 613, Abdurrezzak, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, c. 3, s. 182.
[500] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[501] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614.
[502] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 103.
[503] Ebu´l-Fidâ, Tefsfr, c. 4, s. 200, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 40, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 209.
[504] İbn İshak, İbn Hisam, c. 3, s. 334, Vâkıdî, c. 2, s. 614, İbn Sa´d c. 2, s. 103.
[505] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 334.
[506] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 103.
[507] İbn Sa´d, c. 2, s. 100.
[508] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 615, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 26, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 209.
[509] Aynı kaynaklar.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/326-328.
[510] Vâkıdı, Megâzı,c.2,s. 615.
[511] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 233, Vâkıdı, c. 2, s. 615, 616.
[512] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/328.
[513] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 615.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/328-329.
[514] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333.
[515] Abdurreizak,c.5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, c.3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/329.
[516] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 334.
[517] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 615.
* Mağfiret (İbn Sa´d, c.2, s. 103, 104).
[518] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 334, Taberî, Târih, c. 3, s. 81.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/329-330.
[519] İbn Sa´d, , c. 2, s. 104, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 493-494, Muğultaydan naklen Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 1 70, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 26, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
[520] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c.6, s. 494, Halebt, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 71 3, Zürkânı, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/330.
[521] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 713, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
[522] İbn Kayyım, c. 2, s. 144.
[523] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 209.
[524] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/330-331.
[525] Vâkıdî, M e gâzf, c. 2, s. 610, İbnAsâk fı^de n nak len Alâüdd in Ali, Keniü´l-um m âl, c. 10, s. 472, Ha lebf, İ nsâ n, c. 2, s. 721
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/331.
[526] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 616.
[527] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 420.
[528] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1, s. 31 .
[529] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 43, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[530] Tirmizî, Sünen, c. 5, 385.
[531] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31 , Buhârî, Sahîh.c. 6, s. 43, 44.
[532] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617.
[533] Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 44, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[534] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617.
[535] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[536] Buhârî, Sahih, c. 6, s. 44.
[537] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 617.
[538] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[539] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 44.
[540] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617.
[541] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[542] Vâkıdî, c. 2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 31, Buhârî, c. 6, s. 44, Tirmizî, c. 5, s. 385.
[543] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[544] Feth: 1 -2, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[545] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/331-333.
[546] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 105, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 71, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 156,1 57.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/333.
[547] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 618, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 70, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 123, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 210.
[548] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 69, 70, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvvıe, c. 4, s. 157, 159.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/333-334.
[549] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 160, Musa b.Ukbe´den naklen İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 13, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 715.
[550] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609, Musa b. Ukbe´den naklen İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2 s. 123, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvvıe, c. 4, s. 165, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 715, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 211.
[551] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609.
[552] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609, İbn Seyyid, c. 2, s. 123, Halebî, c. 2, s. 715, Zürkânf, c. 2, s. 211 .
[553] İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 209, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 34.
[554] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 341, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 122.
[555] Feth: 27.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/334-336.
[556] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 619.
[557] Feth: 11.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/336.
[558] Feth: 1-29.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/336-340.
[559] Ffruzâbâdf, Kâmûsu´l-muhft, c. 1, s. 247, Râgıb, Müfredâtü´l-Kur´ân, s. 370.
[560] Râgıb, Müfredâtü´l-Kur´ân, s. 370, 371.
[561] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 618.
* İbn Seyyid,c.2, s. 1 23.
[562] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624, Taberî, Târîh, c. 3, s. 81.
[563] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[564] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[565] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 44.
[566] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 168.
[567] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 619.
[568] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 335, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 620.
[569] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 621.
[570] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 623.
[571] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 623.
[572] Matta İncili, 13:31-33.
[573] M ark os İncili, 4:26-29.
[574] Matta İncili. 21:42-44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/340-343.
[575] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1612.
[576] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[577] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 205.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/343-344.
[578] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[579] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[580] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624, 625.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/344.
[581] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625.
[582] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/344-345
[583] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625.
[584] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 337, Ebu Yusuf, s. 211, Vâkıdî, c. 2, s. 625.
[585] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 341, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183.
[586] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337.
[587] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[588] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625, 626.
[589] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 626.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/345-347.
[590] Aynı kaynak.
[591] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[592] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[593] Abduırezzak. Musannef. c. 5. s. 341. Buhârî. Sahih. c. 3. s. 183.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/347.
[594] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[595] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[596] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[597] Aynı kaynaklar.
[598] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 211,Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[599] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 1 83.
[600] İbn Esîr, Nihâye, c. 5, s. 236.
[601] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 211, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[602] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[603] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626, 627.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/347-348.
[604] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-haraç, s. 211.
[605] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 267.
[606] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 267.
[607] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627, Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 173.
[608] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 87.
[609] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/349.
[610] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[611] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[612] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 342, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183.
[613] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[614] Süheyli Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 493.
[615] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1614, İbnSe^id, c. 2, s. 129.
[616] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1614, Süheylf, Ravtiu´l-ünüf, c. 6, s. 493
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/349-350.
[617] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[618] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 342, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[619] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/350.
[620] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[621] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627, 628.
[622] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 338, Vâki d f, Megâzî, c. 2, s. 628, Taberî, Târih, c. 3, s. 82.
[623] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 628.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/350-352.
[624] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[625] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 212.
[626] Abdurrezzak.Musannef, c. 5, s. 342, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1613, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 206.
[627] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 28. 61 9.
[628] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 629.
[629] İbn İshak.İbnHisam, c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, s. 212, Vâkıdî, c. 2, s. 629.
[630] Ebu Yusuf, Kitâbu´l-harac, s. 212, İbn Hazm, Cevamiu´s-Sîre, s. 211, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks.2, s. 35.
[631] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 338, İbn Esir, c. 2, s. 206, İbn Seyyid, c. 2, s. 1 28.
[632] Vâkıdı, c. 2, s. 629, Abdurrezzak, c. 5, s. 342, Buhârî, c. 3, s. 183.
[633] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 27, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 720.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/352.
[634] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 1614 İbn Se^id, U^nu´l-eser, c. 2, s. 129.
[635] Diyarbekn, Târıhu´l-hamıs, c. 2, s. 20.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353.
[636] Vâkıdî.Megâzî, c.2, s. 629, Ibn Sa´d.Tabakâtü´l-kübrâ, c. 4, s. 134, Ibn Atodiltaerr, Istiâb, c. 4, s. 1614, Ibn Seyyid, Uyûnu1 eser, c. 2, s. 129.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353.
[637] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 129.
[638] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 629, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 4, s. 134.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353.
[639] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 491.
[640] İbn Sa´d.Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8,s.229,İbn Abdilberr, el-İsâbe, c. 4, s. 1954, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 7, s. 8,İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 491.
[641] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 629, İbn Sa´d, Tabakât., c. 8, s. 230.
[642] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353-355.
[643] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 629, 631.
[644] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 631, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 231.
[645] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 631.
[646] Mümtahine: 10.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/355-356.
[647] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 631, 632.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/356-357.
[648] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ c. 3, s. 45.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/357.
[649] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 229.
[650] İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 7, s. 8, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 228.
[651] İbn Sa´d. Tabakâtü´l-kübrâ. c. 8. s. 229.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/357-358.
[652] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/358.
[653] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 243.
[654] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 270.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/358-359.
[655] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 237, 238, İbn Sa´d, c. 1, s. 355.
[656] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 355.
[657] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
[658] İbn, Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 281, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefâ, c. 2, s. 740, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 299, 300, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 147.
[659] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
* İslâmiyete (Diyarbekrî, c. 2, s. 1 47).
[660] İbn Sa´d, c. 1, s. 281 , Ebu´l-Ferec., c. 2, s. 741, Diyarbekrî, c. 2, s. 1 47.
[661] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
[662] E bu´l -Ferec İ bn C evzf, el -Vefa, c. 2, s. 741, Kastalânf, M e vâh ibü´l -I edünni ye, c. 1, s. 300, D iya rbek rf, T ârîhu ´l-ham fs, c. 2,
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/359-361.
[663] İbn Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, c. 1, s. 281, Ebu´l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefa, c. 2, s. 740, 741, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 263.
[664] İbn İshak.İbn Hişam.Sîre, c. 4, s. 238, İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 355, İbnSeyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 244, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 148.
[665] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 238, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 357, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 244, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 147,148.
[666] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/361.
[667] İbn Esîr, Nihâye, c. 3, s. 165, Ffruzâbâdf, Kâmûsu´l-muhft, c. 2, s. 85.
[668] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 6, 8, İbn Esîr, Nihâye, c. 3, s. 165.
[669] Taberî, Tefsir, c. 28, s. 6.
[670] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 410.
[671] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 378, 379.
[672] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 41.
[673] İbn Sa´d, Tabakât, c. 8, s. 379.
[674] İbn Sa´d, Tabakât, c. 8, s. 379, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 410.
[675] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 410.
[676] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 378, 379.
[677] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 4.
[678] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/361-363.
[679] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 411
[680] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[681] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 411 .
[682] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[683] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 26.
[684] İbn Mâce, Sünen, c. 1 s. 666, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 2.
[685] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 2.
[686] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 26.
[687] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 4.
[688] Taberî, c. 28, s. 4.
[689] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 3.
[690] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 1.
[691] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 6.
[692] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 3.
[693] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 1.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/363-364.
[694] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 4.
[695] Taberî, Tefsir, c. 2, s. 2.
[696] Diyarbekn, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 26.
[697] Taberî, Tefar, c. 28, s. 6.
[698] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[699] Taberî, Tefar, c. 28, s. 4.
[700] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[701] Taberî, Tefar, c. 28, s. 4.
[702] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 379, 380.
[703] Taberî, Tefsir, c. 28, s. 3.
[704] Mücâdele: 1-4.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/364-366.
[705] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[706] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[707] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[708] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 300.
[709] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[710] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[711] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[712] Taberî. Tefar. c. 28. s. 3.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/366-368.
[713] Ibn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[714] Taberî, Tefsir, c. 28, s. 2, 3.
[715] Ahmed b. Hanbel. Müsned. c. 6. s. 411 .
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/368.
[716] İbn Atocliltoerr, İstiâb, c. 4, s. 1830, İbnEsîr, Usdu´l-gâbe, c. 7, s. 93, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/368-369.
|
|
|
| Beni Kurayza´dan Sonra |
|
Yazar: RasitTunca - 10-31-2018, 07:40 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Mugîre b. Şûbe´nin Müslüman Oluşu
Muğîre b. Şube, Sakîf kabilesindendir. Ebu İsa künyesini taşırdı.[1]
Kendisi, Arap dahilerinden sayılırdı.[2] En sıkışık durumlarda, bir çıkar yol bulurdu.[3]
Muğîre b. Şube, Hendek savaşı yılında Müslüman oldu.[4]
Muğîre b. Şube der ki:
"Biz, Araplar içinde, dinine son derecede bağlı ve Lât putunun bakıcısı bir kavim idik.
Kavmimizin Müslüman olduğunu görecek olsam bile, onlara tâbi olmayacağımı sanırdım.
Malik oğullarından bir heyet, Kral Mukavkıs´a gitmek ve hediye sunmak üzere derlenip toplanmışlardı.
Onlarla birlikte ben de gitmek üzere derlenmiştim.
Amcam Urve b. Mes´ud´a danıştım. Gitmekten beni men etti ve:
"Babanın oğullarından hiç kimse senin yanında değil!" dedi.
Ben onun sözünü dinlemedim, "İlle gideceğim!" dedim. Onlarla birlikte yola çıktım.
Malik oğullarının müttefiklerinden, yanlarında, benden başka kimse yoktu.
Nihayet, İskenderiye şehrine vardık.
O sırada, Mukavkıs deniz üzerinde bulunuyormuş.
Küçük bir vapura binip, oturduğu yerin hizasına kadar vardım.
Mukavkıs bana baktı ve birisine emretti ki; ben kimim ve ne istiyorum, öğrenilsin.
Memur benden sordu. İşimizi ve kendisini görmeye geldiğimizi haber verdim.
Kiliseye indirilmemizi ve orada ağırlanmamızı emretti. Ağırlandık.
Sonra, bizi çağırdı, huzuruna girdik.
Mukavkıs, Malik oğullarının liderine baktı, onu yakınına getirtti.
Birlikte oturdular.
Sonra, ona:
´Bütün bunlar, Malik oğullarından mıdırlar ´ diye sordu.
O da:
´Evet! Ancak bir tek kişi müttefiklerdendir1 dedi ve beni ona tanıttı.
Oradaki cemaatin Mukavkıs´a en önemsiz olanı, bendim.
Malik oğulları hediyelerini Mukavkıs´ın önüne koydular.
Mukavkıs sevindi ve onların alınmasını ve kendilerine bahşişlerinin de verilmesini emretti.
Bahşiş verilirken, onların bazısını bazısına üstün tuttular.
Bana gelince; anmaya değmez, az ve önemsiz birşey verdiler.
Mukavkıs´ın huzurundan çıktık.
Malik oğulları ailelerine hediyeler satın aldılar, sevinçli idiler.
Onlardan hiç kimse de, bana hiçbir fedâkârlıkta bulunmadılar.
Yola çıktılar ve yanlarına da içki aldılar, içki içmeye başladılar. Ben de onlarla birlikte içiyordum.
Ben içmeyi bıraktım.
´Taife dönünce, kavmime Mukavkıs´ın beni hor, hakîr gördüğünü haber verecekler!´ diye, onları öldürmeyi tasarladım!
Irakta, Bassak nehri yanında bulunduğumuz sırada, yalandan hastalandım ve başımı bağladım.
Bana:
´Neyin var ´ diye sordular.
Onlara:
´Başım ağnyor!´ dedim.
İçkilerini ortaya koydular ve beni çağırdılar.
Onlara:
´Başım ağnyor, ben içemeyeceğim. Fakat sizinle oturur, size içirebilirim!1 dedim.
Bana hiç itiraz etmediler.
Oturup onlara içki içirmeye başladım. Kadehten sonra kadeh içildi. Kadehler ardanda yetiştirilince, iştihalandılar. Kendilerine geri çevirdiğim boş kadehlerin bile farkına varamaz, düşünemez hale gelip sızakaldılar!
O zaman, ben de onların üzerlerine çöküp hepsini öldürdüm!
Yanlarında bulunan bütün malları alıp Peygamber Aleyhisselamın yanına geldim.
Kendisini, Mescidde ashabıyla birlikte otururken buldum.
Üzerimde yolcu elbisesi vardı.
Kendisine İslâm selamıyla selam verdim.
Ebu Bekir b. Ebi Kuhâfe, bakınca beni tanıdı ve:
´Sen Urve´nin kardeşinin oğlusun galiba 1 dedi.
´Evet! Allahtan başka ilah olmadığına ve Muhammed´in Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Allah´a hamd olsun ki, seni İslâmiyete hidayet etti1 buyurdu.
Ebu Bekir, bana:
´İskenderiye şehrine emniyet ve selametle vardınız mı 1 diye sordu.
´Evet!´ dedim.
´Seninle birlikte bulunan Malikîlere ne oldu Onlar nasıllar 1 diye sordu.
´Onlarla bizim aramızda olan, bazı Araplar arasında olan şeydir. Biz şirk dinindeyizdir, onları öldürdüm! Elbiselerini soyup Resûlullaha getirdim. Beşte birini çıkarsın! Yahut onlar hakkında ne yapmayı uygun görürse, öyle yapsın! O, müşriklerden bir ganimettir! Ben Muhammed Aleyhisselamı tasdik eden bir Müslümanım!´ dedi.
Resûlullah Al eyhisselam:
´Senin Müslümanlığını kabul ettim. Fakat, onların mallarından, ben ne birşey, ne de beşte bir alınm! Çünkü, o bir gadrdir, gadrde ise hayır yoktur!´ buyurunca, sanki yakında uzakta ne varsa, hepsi beni tuttu, tutu I a kal di m!
´Yâ Rasûlallah! Ben ancak kavmimin dininde bulunduğum sırada onları öldürmüş, sonra da Müslüman olup huzuruna gelmiş bulunuyorum!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´İslâmiyet, kendisinden önce olup bitenleri düşürür, siler!1 buyurdu.[5]
Maliklerden öldürülenler 13 kişi olup, öldürüldükleri haberi Taifte Sakîflere erişince, iki taraf çarpışmak için çağnştılar.
Urve b. Mes´ud benim tarafımdan 13 diyet ödemeyi yüklenince, barıştılar. Peygamber Aleyhisselamın yanında Hudeybiye umresine kadar kaldım."[6]
Kays b. Nüşbe´nin Müslüman Oluşu
Peygamberimiz Aleyhİ5Selamı ve Müslümanları Hendekte kuşatan müşrik orduları yurtlarına dönüp gittikten sonra, Süleym oğulları kabilesinden Kaysb. Nüşbe, Medine´ye, Peygamberimiz Aleyhisselamin yanına gelmişti.[7]
Kendisi, Cahiliye devrinde Allah´ı arayan, kitaplar okuyan bir adamdı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zuhurunu haber alınca, onunla görüşmeye can attı.
Medine´ye geldiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Sen Allah´ın Resûlü müsün " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet!" buyurdu ve soyunu da ona haber verdi.
Kays:
"Demek, sen kavminin içinde şerefli bir mevkiye sahip ve peygamber ailesine mensupsun !" dedikten sonra:
"Senin kabule davet ettiğin şeyler nelerdir " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona İslâmiyeti açıkladı ve İslâmiyetin yapılmasını emrettiği veya yasakladığı şeyleri de anlattı.
Kays:
"Demek, sen ancak iyilikleri buyuruyor, kötülüklerden de sakındırıyorsun!
Ben gerimdeki kavmimin elçisiyim!
Onlar bana itaat ederler.
Ben sana bazı sorular soracağım ki; onları kendisine vahiy gelenden başkası bilemez!
Haydi, sen bana Kâh´ın ne olduğunu haber ver " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Semâdır!" buyurdu.
Kays:
"Sen bana Mahal´in ne olduğunu haber ver " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Arzdır!" buyurdu.
Kays:
"Bunlar kimindir " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah´ındır!" buyurdu.
Kays yedi kat göklerden ve onlarda bulunanlardan, onların yedikleri, içtikleri şeylerden sordu.[8]
Peygamberimiz Aleyhisselam da ona yedi kat gökleri, melekleri, onların Allah´a nasıl ibadet ettiklerini , yeri ve yerdekileri anlattı. [9]
Kays Peygamberimiz Aleyhisselamın anlattıklarını can kulağı ile dinledi ve benimsedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onu İslâmiyete davet etti.[10]
Kays:
"Sen doğrusun! Ben senin Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum!" diyerek[11] Müslüman oldu.
Kavmi olan Süleym oğullarının yanına döndül[12] ve onlara:
"Ey Süleym oğulları! Ben Rumların ve Farsların tercemelerini, Arapların, kâhinlerin şiirlerini, Himyerîlerin tekerlemelerini dinlemiş, işitmisimdir.
Fakat, onların kelamlarından hiçbirisi, Muhammed´den işitmiş olduğum Kelama benzememekte-dir. [13]
Siz bana Muhammed hakkında itaat edin![14] Ondan nasibinizi alın![15]
Çünkü, sizler onun dayısı sayılırsınız!
Eğer o muvaffak ve muzaffer olursa, bundan sizler de yararlanır ve mes´ud olursunuz.[16]
Ben taştan daha katı olan kalbimle onun yanına girmiştim; sözlerini bitirmedikçe, yanından aynla-madım!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Kays´a "Süleym oğullarının en bilgilisi" adını takmıştı.
Onu göremediği zaman:
"Ey Süleym oğulları! Sizin en bilgiliniz nerede " diye sorardı.[17]
Allah ondan razı olsun![18]
Eşca´ Kabilesinin Medine´ye Gelip Müslüman Olmaları ve Peygamberimiz Aleyhisselamla
Muahede Yapmaları
Benî Eşca´lar, Adnan´ın soyundan gelen Kahtan kabilelerinden olup babalarının adıyla Eşca1 diye anılırlar, Medine çevresinde otururlardı. [19]
Hendek yılında Eşca1 kabilesinden 400 kişilik bir savaş birliği, Mes´ud b. Ruhayle´nin kumandası altında gelip P eygam berim iz Aleyhisselama karşı Ebu Süfyan´ın ordusuna katılmıştı.[20]
Benî Kurayza savaşından sonra, başlarında yine Mes´ud b. Ruhayle olduğu halde, 100, diğer rivayetlere göre 700 kişilik bir kafile, Medine´ye gelerek Sel´ dağının vadisine kondular.
Peygamberimiz Aleyhisselam onların yanlarına gitti. Onlar için hurma yükletilip getirilmesini ashabına emir buyurdu.
Eşca´lar:
"Ey Muhammedi Kavmimiz olan Araplar içinde yurtları sana bizden daha yakın, sayılan bizden daha az olan kimseler bulunduğunu bilmiyoruz.
Biz, seninle çarpışmaktan, senin kavminle çarpışmaktan sıkılıyoruz!
Bunun için, seninle anlaşma yapmaya geldik!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam onlarla anlaşma yaptı.
Benî Eşca´lar, muahede yaptıktan sonra, Müslüman oldular.[21]
Allah onlardan razı olsun![22]
Kurata Seriyyesi
Kurataların Kimlikleri ve Yurtları
Kuratalar; Kurt, Karit, Kureyt oğulları, Abdullah b. Ebu Bekir b. Kilâb oğulları kabilesinden idiler.[23]
Kuratalar; Şerebbe diye anılan ve kendilerine ait bulunan Darıyye nahiyesindeki Bekerat suyunun başına konarlardı.[24]
Dariyye; Necd´de, Basra´dan Mekke´ye giden yol üzerinde olup,[25] Basra´ya 7 merhale uzaklık-tadır.[26]
Medine´ye ise 7 geceliktir.[27]
Kurata Seferi Ne Zaman, Niçin ve Nasıl Yapıldı
Kurata seferine, Hicretin altıncı yılında[28] Muharrem´in onuncu günü çıktıktan sonra çıkı İmi ştır.[29]
Kırk kişilik İslâm irşad birliğini Bi´r-i Maûne´de kuşatarak şehit eden Âmirb. Tufeyl.[30] Benî Kilâbların Cafer b. Kilâb oğulları kulundandı .[31]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ensardan Muhammed b. Mesleme´nin kumandası altında, içlerinde Abbâd b. Bişr, Seleme b. Selâme b. Vakş ve Haris b. Hazeme´nin de bulunduğu 30 kişilik askerî bir birliği, Bekr b. Kilâb oğulları üzerine gönderdi .[32]
Bu mücahidlerin hepsi binitli olup,[33] bir kısmı at, bir kısmı da deve üzerinde idiler.[34]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere, gündüzleri gizlenip geceleri ilerlemelerini ve düşmana birdenbire ve her yandan baskın yapmalarını emir ve tavsiye buyurdu.[35]
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşları, gündüzleri gizlenerek, geceleri ilerleyerek Şerebbe´ye ulaştılar.[36]
Mücahidler Şerebbeye, Darıyye´ye eriştikleri sırada idi ki, üzerlerinde çoluk çocuk taşınan hevdeçli develere rastladılar.
Muhammed b. Mesleme, göç sahiplerinin kimler olduklarını sorup öğrenmek üzere arkadaşlarından birisini onların yanına gönderdi.
Elçi gidip geri döndü ve:
"Onlar Muharib kabilesinden bir cemaat imiş!" dedi.[37]
Peygamberimiz Aleyhisselam Hicretin 4. yılında Gatafan kabilelerinden Muharib ve Salebe oğullarının[38] Müslümanlarla çarpışmak üzere yığınak yaptıklarını haber alınca üzerlerine yürümüş,[39] fakat onlar çarpışmaktan korkarak dağ başlarına kaçmışlardı.[40]
Muharibler, bu sefer, Müslümanların yakınlarında konakladılar.
İslâm mücahidleri, onları, develerini salıp dinlendirinceye ve develerine çoluk çocuklarını bindirinc-eye kadar beklediler, sonra da onlara birdenbire baskın yaptılar.
Muhariblerden bazıları öldürüldü, sağ kalanları da kaçtılar. Kaçanlar takip edilmedi.
Mücahidler, Muhariblerin çoluk çocuklarına dokunmadılar. Ancak, deve ve davarlarını sürüp götürdüler.
Mücahidler, Benî Bekrlerin yurtlarına doğru ilerlediler.
Onların gözle görülebilecekleri birmevkie ulaştıkları zaman, Muhammed b. Mesleme, onların tutum ve davranışlarını öğrenmek üzere Abbâd b. Bişr´i ileri gönderdi.
Abbâd b. Bişr, Benî Bekrlerin bulundukları yere kadar sokuldu.
O sırada Benî Bekrler hayvanlarını dinlendirmekte, sağmakta, develerini sulayıp ıhdırmakta idiler.
Abbâd b. Bişr, geri dönüp, gördüklerini Muhammed b. Mesleme´ye bildirdi.
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşları hemen hareket ettiler, Benî Bekrlere birden ve her yandan baskın yaptılar. Benî Bekrierden on kişi öldürdüler. İğtinam ettikleri davar ve develeri Medine´ye doğru sürdüler.
Bir-iki gece yol alarak Dariyye´de sabahladılar.
Sabahleyin Dariyye´den ayrılıp Nahl vadisine indiler.
Müşrikler tarafından takip edilmekten korktukları için, davarları Adâseye kadar develerle birlikte at sürüsü gibi hızla sürüp akıttılar. Davarlar Rebeze´de yoruldular, yürüyemez hale geldiler.
Muhammed b. Mesleme, davarları yavaş yavaş sürüp götürmeleri için, arkadaşlarından bazılarını geride bıraktı.[41]
Nahl, Medine´ye iki merhalelik (konaklık) biryerdir.[42]
Rebeze de, Hicaz yolu üzerinde ve Zât-i Irk´ın yakınında, Medine´ye üç günlük bir kariyyedir.[43]
Ganimet Mallarının Bölüştürülüşü ve Medine´ye Dönülüşü
Muhariblerle Benî Sekilerden iğtinam edilen mallar; 150 deve ile 3000 davardı. Muhammed b. Mesleme, bunların beşte birini Peygamberimiz Aleyhisselam için ayırıp, kalanlarını (beşte dördünü) arkadaşlarına bölüştürdü. B ir deve, on koyuna denk sayı İdi.
Mücahidlerden her biri, deve ve davarlardan hisselerine düşenleri aldılar.[44] Kurata seferi 19 gün sürdü. Muharrem´in son gecesinde Medine´ye dönüldü.[45]
Sümâme b. Üsal´in Yakalanışı ve Müslüman Oluşu
Sümâme b. Üsal´in Kimliği ve Geçmişi
BenîHanîfe kabilesinden Sümâme b. Üsal, Yemâme halkının seyyidi ve ulu kişisi idi. [46]
Kendisi, daha önce, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına uğrayarak canına kasdetmiş, amcası
bu cinayete engel olmuştu.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Sümâme´nin kanının dökülmesini mubah saymış,[47]
onu ele geçirme imkânını elde etmesi için de, Allah´a dua etmişti.[48]
Sümâme´nin Yakalanışı
Hicretin 6. yılı başlarında idi ki,[49] umre haccı yapmak maksadıyla Mekke´ye giderken, İslâm süvarileri Sümâme´yi Medine yakınlarında yakalayıp Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna getirdiler.[50]
Yakalayanlar, onun kim olduğunu bilmiyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"Siz kimi yakalamış olduğunuzu biliyor musunuz
Bu, Sümâme b. Üsalü´l-Hanefî´dir! Ona iyi muamele yapınız! Kendisini hoş tutunuz, incitmeyiniz!" buy urdu.[51]
Sümâme´yi Mescidin direklerinden bir direğe bağladılar.[52]
Peygamberimiz Aleyhisselam ev halkının yanına döndü ve onlara:
"Yanınızda bulunan yiyeceklerden toplayıp Sümâme´ye gönderiniz!" buyurdu.
Sağılan devenin sütünden sabah akşam içirilmesi için de emir verdi.
Sümâme´yi bağlı bulunduğu yerden ayırmadılar.[53]
Peygamberimiz Aleyhisselam ın Sümâme´ye Islamiyeti Teklif Edişi ve Gönlünden Ne Geçirdiğini Soruşu
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sümâme´nin yanına vardıkça;
"Ey Sümâme! Müslüman ol!" buyuruyor[54] ve:
Ey Sümâme! Gönlünde ne var İçinden ne geçiriyorsun " diye soruyor, Sümâme de:
"Ey Muhammedi Gönlümde hayr var!
Eğer sen beni öldürecek olursan, kanlı bir katili öldürmüş olursun!
Eğer sen bana iyilik eder, beni bağışlarsan, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olursun!
Eğer kurtulmalık için benden mal istersen, dilediğin kadar iste, al!" diyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onu kendi haline bırakıyor, ertesi gün olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam Sümâmeye:
"Ey Sümâme! Gönlünde ne var Neler düşünüyorsun " diye soruyor, Sümâme de:
"Gönlümde, dün sana söylemiş olduğum şey var!
Eğer beni öldürecek olursan, kanlı bir katili öldürmüş olursun!
Eğer bana iyilik eder, beni bağışlarsan, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olursun!
Eğer kurtulmalık için benden mal istersen, dilediğin kadar iste, al!" diyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yine onu kendi haline bırakıyor, ertesi gün Sümâmeye:
"Ey Sümâme! Gönlünde ne var Sen neler düşünüyorsun " diye soruyor, Sümâme de:
"Gönlümde, dün sana söylemiş olduğum şey var!
Eğer beni öldürecek olursan, kanlı bir katili öldürmüş olursun!
Eğer bana iyilik edersen, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olursun!
Eğer benden kurtulmalık mal istersen, istediğin kadar iste, al!" diyordu.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sümâme´yi salıveriniz!" buyurdu.[55]
Sümâme´nin Müslüman Oluşu
Sümâme bağlı bulunduğu direkten salıverilip serbest bırakılınca, Yüce Allah onun kalbine İslâm sevgisini düşürdü.[56]
"Şehadet ederim ki; Allahtan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki; Muhammed Allah´ın Resûlüdür!" dedi.[57]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona, Ebu Talha´nın bahçesine gidip gusletmesini emretti.[58]
Sümâme hemen gidip güzelce guslettikten sonra, geldi. Peygamberimiz Aleyhisselama İslâmiyet üzerine bey´at edip Müslüman oldu. Allah ondan razı olsun!
Akşamleyin yemeğini getirdiler.
Sümâme o yemekten ancak az bir miktarını yedi. Sağılan devenin sütünden de az bir miktarını içti.
Müslümanlar buna hayret ettiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Siz gündüzün evvelinde kâfir midesiyle yiyen ve gündüzün sonunda Müslüman midesiyle yiyen bir adamdan mı hayrete düştünüz [59] Kâfiryedi mide ile yer, Müslüman ise bir tek mide ile yer!" buyurdu.[60]
Sümâme´nin Kalbine İslâmiyet Sevgisinin Nasıl Düşürüldüğü
Sümâme b. Üsal demiştir ki:
"Ey Muhammed! Vallahi, akşamleyin yanına geldiğim zaman, yeryüzünde bana senin yüzünden daha sevimsiz gelen bir yüz yoktu!
Fakat, sabaha çıkınca, senin yüzün bana bütün yüzlerin en sevimlisi ve sevgilisi olmuştur!
Vallahi, akşamleyin yanına geldiğimde, bana senin dininden daha sevimsiz gelen bir din yoktu!
Fakat, sabaha çıkınca, senin dinin bana dinlerin en sevimlisi ve en sevgilisi olmuştur!
Vallahi, akşamleyin senin yanına geldiğimde, bana senin yurdundan daha sevimsiz gelen bir yurt yoktu!
Fakat, bu sabaha çıkınca, senin yurdun bana yurtların en sevimlisi ve sevgilisi olmuştur!"[61]
Sümâme b. Üsal´ın Umre Yapmak Üzere Mekke´ye Gidişi
Sümâme b. Üsal:
"Yâ Rasûlallah! Ben umre yapmak istediğim sırada, senin süvarilerin beni yakalamışlardı.
Şimdi ne buyurursun Ne yapayım " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam Sümâmeyi selametle müjdeledi ve niyetlenmiş olduğu umreyi yapmasını kendisine emretti. [62]
Sümame:
"Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! İnnel hamde ve´n-nimete leke vel mülke lâ şerike lek!" diye telbiye ederek Mekke´ye girince, Kureyş müşrikleri onu yakaladılar ve:
"Demek sen bize karşı davranmaya kalkışıyorsun ha!" dediler.
Sümâme´nin boynunu vuracakları sırada, içlerinden birisi:
"Bırakınız onu! Siz yiyecekleriniz hususunda Yemâıme halkına muhtaçsınız!" dedi.
Bunun üzerine, Sümâme´yi serbest bıraktılar ve:
"Ey Sümâme! Demek sen dinden çıktın !" dediler.
Sümâme:
"Hayır! Ben dinden çıkmadım. Fakat, ben dinin hayırlısı olan Muhammed´in dinine tâbi oldum.[63] Ben İslâmiyet! kabul, Muhammed´i tasdik ve ona iman ettim.[64]
Vallahi, Allah´ın Resûlü olan Muhammed izin vermedikçe, size Yemâme´den bir buğday tanesi bile gelem eyecek![65]
Ben, şu Beyt´in (Kabe´nin) Rabbine and içmişimdir ki; son ferdinize kadar hepiniz Muhammed´e tâbi olmadıkça, size Yemâme´den yararlanacağınız hiçbir şey erişemeyecek!" dedi.
Kureyşîlerin her çeşit erzak ve menfaatleri hep Yemâme´den sağlanırdı.[66]
Sümâme b. Üsal, umre yaptıktan sonra, Yemâmeye gitti. Yemâme halkını Mekkeye herhangi birşey yükleyip salmaktan men etti.[67]
Sümâme b. Üsal Mekkelilere Yemâme´den hububat yüklenmesine engel olunca, Kureyş müşrikleri son derecede daraldılar.[68] Kıtlık yüzünden, deve yününü kanla yoğurup yemeye başladılar![69]
Peygamberimiz Aleyhisselama biryazı yazıp:
"Sen hem akraba hukukunu gözetmeyi emretmektesin! Hem de, bizimle akrabalık bağlarını koparıp babaları kılıçtan geçirmekte, çocukları açlıktan öldürmektesin! [70]
Bak! Sümâme bizim yiyeceklerimizi kesti ve bizi zararlandırdı.
Eğer sen yiyeceklerimizle aramıza gerilmemesi için ona biryazı yazmayı uygun görürsen, yazıver emi" dediler.[71]
Kureyş müşriklerinin lideri Ebu Süfyan da, kalkıp Medine´ye kadar geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olduğunu söyleyen sen değil misin " diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam "Evet!" buyurunca, Ebu Süfyan:
"Fakat, sen babaları kılıçla, bebeleri de açlıktan öldürmektesin!" diyerek çıkıp gitti.[72]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mekkeli müşriklerin müracaatları ve ricaları üzerine, Yemâme´den Mekkelilere zahire satışına engel olmaması için Sümâmeye yazı yazdı.[73] Yazısında:
"Kavmimle yiyecekleri arasından çekil! Kendilerinin Yemâme´den erzak yüklemelerine engel olma!" buy urdu.[74]
Sümâme de Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruğunu yerine getirdi.[75]
Behî Lihyan Seferi
Seferin Tarihi ve Sebepleri
Benî Lihyan seferi, Hicretin 6. yılında Rebiülevvel ayının başında vuku bulmuştur.[76]
Cumâdelûlâ ayında vuku bulduğu da rivayet edilir.[77]
Lihyan b. Hüzeyl b. Müdrike oğulları, Usfan nahiyesinde otururlardı.[78] Hicretin 4. yılında, Benî Lihyan, Rı´l, Zekvan ve Usayya kabileleri, Peygamberimiz Aleyhisselamdan, kendileri için din adamları ve yardımcıları istemişler; gönderilince de, onları Bi´r-i Maûne´de şehit etmişlerdi.[79]
Benî Lihyan kabilesi, ayrıca, Adal ve Kare kabilelerine yaşlı develer verip; buna karşılık, onlardan, Peygamberimiz Aleyhisselamla görüşmelerini ve kendilerini İslâmiyete davet etmek üzere ashabından bazılarını göndermesini sağlamalarını istemişlerdi.
Onlar, bu suretle ashabdan ele geçirdiklerinden bir kısmını, öldürülmüş olan adamları Süfyan b. Halid el-Hüzelîye karşılık öldürecekler, geri kalanlarını da Mekke´ye götürüp Kureyş müşriklerine satacaklardı.
Çünkü, Kureyş müşriklerinin ashabdan bazılarını ele geçirip Bedir´de öldürülen adamlarına karşılık işkencelerle öldürmeleri kadar, özledikleri birşey yoktu.
Hicretin 4. yılında Adal ve Kare kabilelerinden yedi kişi gelip Müslüman olduklarını söylemişler ve:
"Aramızda İslâmiyet yayılmaya başladı. Ashabından bazılarını bizimle birlikte gönder de, onlar bize dini iyice anlatsınlar, Kur´ân okutsunlar ve İslâm şeriatını öğretsinler!" demişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, zaten, Kureyş müşriklerinin askerî bir hazırlıkta bulunup bulunmadıklarından haberdar olmak ve ona göre tedbir almak üzere ashabından bazılarını görevlendirip Mekke´ye göndermeye hazırlanmış bulunuyordu. Bunun için, Adal ve Kare davetçilerinin isteğini müsait karşılamış, Asım b. Sabit ve Mersed b. Ebi Mersed´in kumandası altında yedi veya on kişilik bir birliği onlarla birlikte yollamıştı.
Reci´ mevkiinde Benî Lihyan kabilesinden elleri kılıçlı 100 okçu tarafından bu İslâm irşad birliği kuşatılarak birçokları şehit edilmiş; birkaçı da esir edilip Kureyş müşriklerine satılmış, bir müddet sonra onlar da şehit edilmişlerdi.[80]
Bi´r-i Maûne faciası haberinin Peygamberimiz Aleyhisselama geldiği gece, Reci´ faciası haberi de gelmişti.[81]
Asım b. Sabitle arkadaşlarının başlarına gelenler, Peygamberimiz Aleyhisselamı son derecede üzmekte idi.[82]
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, Benî Unvanlara ansızın bir baskın yapmayı tasarladı.[83]
Hemen sefere hazırlanmalarını ashabına emretti.[84]
Benî Lihyan seferi, aynı zamanda Kureyş müşriklerini korkutacak askerî bir gösteri idi.[85]
Peygamberimiz Aleyhisselamın İslâm Mücahidleriyle Birlikte Yola Çıkışı
Peygamberimiz Aleyhisselam, Medine´de yerine İbn Üımımi Mektum´u vekil bırakarak, 200 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. [86]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Benî Lihyanlara gafil iken baskın yapmak için, Medine´den çıkışını, Şam´a doğru gitmek istiyormuş gibi gösterdi.[87]
Gündüzün başlangıcında Medine´nin Cüruf tarafında bulunan Madnbu´l-kubbe mevkiine indi.
Güneş batıp hava serinledikten sonra, hareket edip[88] Şam yolu üzerinde bulunan, Medine tarafına düşen Gurab dağı yolunu tuttu.
Sonra Mahisa, sonra Betra´ya vardı.
Sonra Zâtülyesar´a meyledip Medine yakınında bir vadi olan Bîn üzerine vardı.
Sonra, Suhayratül-Yemâme´ye vardı.
Sonra, Mekke yolundan geniş bir yol üzerine yönelip gidişlerini hızlandırdı.
Nihayet Guran´a vardı ve orada konakladı ki; Guran, Benî Unvanların menzillerinden olup, Emec´le Usfan arasında bulunan ve Saye diye anılan beldeye kadar uzanan bir vadidir.[89]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Reci´ Şehitlerini Rahmet ve Mağfiretle Anışı
Asım b. Sabitle arkadaşları Guran vadisinde şehit edilmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onları rahmetle andı.[90] Kendilerinin yarlıganmaları için dua[91] ve şehitliklerini tebrik etti.[92]
Benî Lihyanların Kaçıp Dağ Başlarına Sığınmaları
Benî Lihyanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın geldiğini işitince,[93] korktular,[94] dağ başlarına kaçtılar[95] ve orada korundular.[96]
Peygamberimiz Aleyhisselam, orada birkaç gün oturup her tarafa birlikler gönderdi[97] ise de, Benî Lihyanlardan hiç kimse ele geçirilemedi.[98]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"EğerUsfan´a inseydik, Mekke halkı bizim Mekke´ye geldiğimizi sanırdı" buyurup, ashabından 200 binekli kişi ile Usfan´a indikten sonra, iki atlı kişiyi Kurâu´l-gamîm´e gönderdi. Onlar oraya gidip geri döndüler.[99]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Usfan´a kadar gidişi, Kureyş müşriklerini korkutmak içindi.[100] Hz. Ebu Bekir´e:
"Usfan´a gelişimin haberi Kureyş müşriklerine ulaşmış, onlar şimdi, üzerlerine yürüyeceğim diye korkuya düşmüşlerdir.
Sen de, hemen on süvariyle birlikte Gamîm´e kadar gidiver!" buyurdu.
Hz. Ebu Bekir de, on süvariyle birlikte Gamîm´e kadar gitti. Hiçbir kimseye rastlamadan, geri döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bu gelişimizi haber almaları, Kureyş müşriklerini çok korkutmuştur. Onlar, üzerlerine yürümemizden korkuyor!ardır" buyurdu.[101]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine´ye Dönüşü
Peygamberimiz Aleyhisselam, İslâm m üc ahi elleriyle birlikte Medine´ye döndü ve dönerken de: "Biz, Allah´a dönücüleriz! İnşaallah, tevbe edicileriz. Rabbimize ibadet ve hamd edicileriz.
Seferin meşakkatlerinden, dönüşün üzüntüsünden, mal ve ev halkı hakkında da kötü görüntüden Allah´a sığınırım" diyerek Allah´a dua etti.[102] Benî Lihyan seferi ondört gece sürdü.[103]
Gâbe (Zû Kared) Gazası
Gazanın Tarihi, İsmi ve Mevkii
Gâbe (Zû Kared) gazası, Hicretin 6. yılında, Rebiülâhir ayının dördünde vuku bulmuştur.[104] Rebiülevvel ayında vuku bulduğu da rivayet edilir.[105] Bu gazaya Gâbe gazası da, Zû Kared gazası da denir.[106]
Gâbe; Şam yolu üzerinde, Medine yakınında, Medine´ye bir beridlik, yani oniki millik,[107] Sel1 dağına sekiz millik uzaklıktadır. Sık ağaçlı bir yerdir.[108] Bol suludur.[109]
Zû Kared de; Medine ile Hayber arasında, Medine´ye iki günlük uzaklıkta bir sudur.[110] Talha b. Ubeydullah, bu suyu satın alıp, yoldan gelip geçenlerin içmeleri için vakfetmiştir. [111]
Gâbe (Zû Kared) Gazası Niçin ve Nasıl Yapıldı
Peygamberimiz Aleyhisselamın sağmal 20 devesi vardı.[112] Bunlar, beşte bir ganimet malların-dandı. Beyzâ´da ve Beyzâ yakınında yayılıyorlardı.
O sırada Medine çevresinde kuraklık olduğundan, bu develer Gâbe ormanlığına kadar ilerlemişler, oralarda ılgın ve dikenli ağaçlarla, ekşili, acılı otlardan yayılmakta idiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu develeri otlağa uşağı Rebah ile göndermişti.
Bu çoban, her akşam onları sağandı. [113] Sağılan sütler her gece iki büyük kırba ile Medine´ye getirilir, Peygamberimiz Aleyhisselamın ev halkı onunla geçinirdi.[114]
Ebu Zerri´l-Gıfârî, bu develerin yanına gitmek için, Peygamberimiz Aleyhisselamdan izin istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben o taraflarda senin ansızın bir baskına uğramandan korkarım. Uyeyne b. Hısn ve adamlarına hiç güvenemeyiz. Orası, onun semtlerinden bir semttir" buyurdu.
Ebu Zerri´l-Gıfârî:
"Yâ Rasûlallah! Bana izin ver, oraya gideyim " diyerek ısrar edince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben senin muhakkak oğlunun öldürüleceğini, kadınının yakalanıp götürüleceğini, senin de değneğine dayanarak yanıma dönüp geleceğini görür gibi oluyorum!" buyurdu.[115]
Ebu Zerri´l-Gıfârî; kendisine yapılan bu kadar açık uyarmaya rağmen, kadınını, oğlunu, gelinini yanına alarak, develerin yayıldığı Gâbe´ye gitmişti.[116]
Ebu Zerri´l-Gıfârî der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam ´Oraya gidersen, başına şöyle şöyle işler geleceğini görür gibi oluyorum!´ diyerek uyardığı halde benim ´İlle oraya gideyim!´ diye direnişim, doğrusu, şaşılacak şeydi!
Nihayet, vallahi, Resûlullah Aleyhisselamın dediği oldu! Haber verdiği şey, başıma geldi![117]
Vallahi, biz yerlerimizde bulunuyorduk. Yatsılayın develer suvarılmış, ağıllarına alınmış, sağılmış, biz de uykuya dalmıştık ki; geceleyin, Uyeyne b. Hısn, kırk atlı ile gelip bizi kuşattı, başuçlarımızı dikilip bize seslendi.
Oğlum onların yanına varınca, onu öldürdüler.
Sağmal develerin diz bağlarını çözmeye uğraşırlarken, ben onların yanından bir köşeye sıvıştım.
Peygamber Aleyhisselamın yanına gelip olan bitenleri kendisine haber verdim.
Peygamber Aleyhisselam gülümsedi."[118]
Ebu Zerri´l-Gıfârî´nin şehit edilen oğlu Zerr olup, develeri gütmekte idi.[119]
Ebu Zerri´l-Gıfârî´nin baskıncılar tarafından yakalanıp götürülen kadınının ismi ise, Leylâ Hatundu. [120]
Baskından üç kişi kurtul muştu.[121]
Ebu Zerri´l-Gıfârî ile gelini (şehit edilen Zerr´in zevcesi) kurtulanlar arasında idi.[122]
Seleme b. Ekvâ´nın Baskını Medine Halkına Duyuruşu
Seleme b. Ekvâ der ki:
"Sabahleyin, Resûlullah Aleyhisselamin develerinin sütlerini Resûlullah Aleyhisselama getirmek üzere, Gâbe´ye doğru yola çıkmıştım. [123]
Gâbe dağının yokuşuna vardığım zaman, Abdurrahman b. Avf´ın uşağı bana kavuştu. Çok heyecanlı idi.
Ona:
´Allah iyiliğini versin, ne oldu sana 1 dedim.
´Peygamber Aleyhisselamın sağmal develeri tutulup götürüldü!´ dedi.
Ona:
Kim tutup götürdü 1 diye sordum.
´Gatafan ve Fezâreler!1 dedi."[124]
Seleme b. Ekvâ, Abdurrahman b. Uyeyne b. Hısn ile yanındaki süvarilerin çobanı şehit ederek Peygamberimiz Aleyhisselamın develerini sürüp götürdüklerini haber alınca, Peygamberimiz Aleyhisselamın uşağına:
"Ey Rebah! Şu atı al! Hemen Talha b. Ubeydullah´a ulaştır! Resûlullah Aleyhisselama da, otlaktaki develerinin baskına uğrayarak sürülüp götürülmüş olduklarını haber ver!" dedi. [125]
Sonra da, Seniyyetü´l-vedâ´nın tepesine çıktı. Baskıncı müşriklerin atlılarına bakıp, bazılarını gördü.[126] Medine´ye yönelerek, üç kere:
"Yâ Sabâhâh! Baskına uğradık! Yetişiniz! Baskın var! Savaş var!" diyerek bağırdı.[127]
Sesini Medine´nin iki kara taşlığı arasındaki halka duyurdu.[128]
Seleme b. Ekvâ´nın Baskıncıları Tedirgin Edişi ve Develerden Bazısını Kurtarışı
Seleme b. Ekvâ´nın kılıcı ve yayı yanında bulunuyordu.
Baskıncı müşriklerin arkasından can alıcı, yırtıcı gibi koştu; onlara yetişti. Hemen yayına ok yerleştirip onlara ok yağdırmaya başladı .[129] Okları atarken de:
"Al bunu benden! Ben Ekvâ´nın oğluyum! Bugün, yaramazların öleceği gündür!" diyordu.[130]
Seleme b. Ekvâ der ki:
"Onlardan, binitli bir adama yetişip:
´Al şunu benden! Ben Ekvâ´nın oğluyum! Bugün, yaramazların öleceği gündür!1 diyerek bir ok attım. Okun demiri adamın omuzuna değdi! Vallahi, onlara hiç durmadan ok atıyor, onları öldürüyordum!
Ağaçlık biryerde idim. Bir süvari dönüp bana doğru gelmeye başlayınca, bir ağacın dibine oturdum. Sonra da bir ok atıp onu öldürdüm.[131] Bana yönelip de kendisini öldürmediğim hiçbir atiı yoktu.[132]
Dağ yolu darlaşıp müşrikler boğazın dar, ok yetişmez yerine girdikleri zaman, ben de dağın üzerine çıktım ve onlara taş atmaya başladım!
Allah´ın yarattığı mahluklardan olup Resûlullah Aleyhisselama ait bulunan sağ develeri ellerinden kurtarıp gerime alıncaya kadar, onları oka ve taşa tutmaktan geri durmadım, arkalarını bırakmadım. Onlara ok, taş yağdırmaya devam ettim.
Baskıncı müşrikler hafifleyip kaçabilmek için otuzdan fazla mızraklarını ve otuzdan fazla kaftanlarını bırakmak zorunda kalmışlardı. Bıraktıkları her bir şeyi yol üzerinde toplayıp, Resûlullah Aleyhisselam ve ashabı tanısınlar diye üzerlerine taşlardan işaretler koymakta idim.
Müşrikler dağ yolunun dar bir yerine erişmiş bulunuyorlardı."[133]
Uyeyne b. Hısn´ın Baskıncı Müşriklere İmdada Gelişi
Kaba kuşluk vakti olmuştu ki, Uyeyne b. Hısn baskıncı müşriklere yardıma geldi.[134] Oturup, kuşluk yemeklerini yemeye başladılar.[135]
Ben de, onların üst taraflarındaki küçük bir dağın tepesine çıkıp oturdum.
Uyeyne:
´Sizde görmüş olduğum şu hal perişanlığı nedir 1 diye sordu.
Onlar:
´Şu adam canımıza tak dedirtti. Vallahi, seherden, sabahın karanlığından beri arkamızdan hiç ayrılmadı! E İlerim izdeki herşeyi bıraktın ne ay a kadar, bize ok yağdırdı durdu!1 dediler. [136]
Uyeyne:
´Onun gerisinde bıraktı klan nızı araştırmış olsaydınız, iyi olurdu. İçinizden birkaç kişi kalkıp ona doğru varsın!´ dedi.
Onlardan dört kişi, kalkıp bana yaklaşmak için dağa tırmandılar.
Sesimi, sözümü işitecekleri bir mesafeye yaklaştıkları zaman, onlara:
´Beni tanıyor musunuz ´ diye sordum.
´Hayır! Tanıyamadık! Sen kimsin ´ dediler.
Onlara:
´Ben Seleme b. Ekvâyım! Muhammed´in zâtını peygamberlikle şereflendiren Allah´a yemin ederim ki; ben sizden yakalamak istediğim kimseye muhakkak yetişirim! Sizden, beni yakalamak isteyen kimse ise, bana asla yetişemez!´ dedim.
İçlerinden birisi, onlara:
´Ben de bunun böyle olduğunu sanıyorum1 deyince, dönüp geri gittiler.1" [137]
Mücahidlerin Peygamberimiz Aleyhisselamın Yanında Toplanmaları
Seleme b. Ekvâ´nın "Yâ Sabâhâh!" diyerek bağırdığı Peygamberimiz Aleyhisselama haber* ince:
"Yetişiniz! Yetişiniz! [138]
Ey Allah´ın süvarileri! Atlarınıza atlayınız!" denilerek seslenildi.[139]
İslâm süvarileri, birbirleriyle yarışırcasına, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geln başladılar.
Savaş davetini işitir işitmez Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına koşa koşa gelen süvarilerir Mikdad b. Amr (Esved) idi. [140]
Mikdad b. Amfin üzerinde zırh gömlek, başında da miğfer vardı, kılıcını sıyırmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, mızrağına bir sancak bağlayarak, onun eline verdi.[141]
Baskıncı Müşrikleri Yakalamak İçin Harekete Geçen Öncü Süvari Bölüğü
Baskıncı müşrikleri yakalamak için harekete geçen öncü süvari bölüğünde;
Muhacirlerden:
Mikdad b. Amr (Esved),
Muhriz b. Nadle,
Ükkâşe b. Mıhsan.
Ensardan:
Sa´d b.Zeyd,
E bu Ayyaş Ubeyd b. Zeydü´z-Zürakî,
Abbâd b. Bişr,
Useyd b. Hudayr,
Ebu Katâde Haris b. Rib´î[142] bulunuyordu.
Süvariler gelip toplandıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam Sa´d b. Zeyd´i onlara kumandan tayin etti ve ona:
"Ben sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar baskıncı müşriklerin arkalarından git!" buyurdu.
Ebu Ayyaş derki:
"Atımın üzerinde geldiğim zaman, Resûlullah Aleyhisselam, bana:
Keşke, sen bu atı senden daha iyi binici bir kimseye versen de, o, baskıncı müşriklere yetişiverse!1 buyurdu.
´Yâ Rasûlallah! Ben halkın en iyi ata bineniyim!´ diyerek atımı koşturmaya başladım.
Vallahi, daha 50 zira bile gitmemiştim ki, at beni sırtından yere atıvermişti!
Resûlullah Aleyhisselamın:
Keşke, sen bu atı senden daha iyi binene vermiş olsaydın!1 buyurmalarına karşı, benim:
´Ben halkın en iyi ata bineniyim!´ diye cevap verişime şaştım![143]
Attan düşünce, ayağım kırıldı.
Kendi kendime:
´Allah ve Allah´ın Resûlü, elbette doğru söyler!´ dedim.
Atıma amcamın oğlu Muaz b. Mâisüz-Zürakî bindi."[144]
Ebu Katâde´nin Savaş Atında Gördüğü Şaşılacak Hal
Ebu Katâde, bir gün eteğine hurma yemi koyup atına götürünce, at başını kaldırdı, kulaklarını dikti!
Ebu Katâde:
"Allah´a yemin ederim ki; at, süvari atı kokusu almıştır!" dedi.
Annesi, ona:
"Vallahi, oğulcuğum! Biz Cahiliye devrinde bile kâhinlik etmez, gaibden yalan yanlış haber almaya ve vermeye kalkmazdık!
Muhammed Aleyhisselam geldikten sonra, böyle şeylerle nasıl uğraşırız !" dedi.
At tekrar başını kaldırıp kulaklarını dikti.
Ebu Katâde:
"Allah´a yemin ederim ki; at, süvari atı kokusu almıştır!" dedi .[145]
Ebu Katâde der ki:
"Başımı, yıkıyordum. Başımın bir tarafını yıkadığım sırada idi ki, Cerve (Havze)´nin kişnediğini ve ayaklarını yere vurduğunu işittim.
´Bu, savaşa hazırlanma işaretidir!´ dedim.
Başımın kalan yansını yıkamaksızın kalktım, ata bindim.
Üzerimde kaftanım vardı.
O sırada, Resûlullah Aleyhisselamın seslenicisi:
´Yetişiniz! Yetişiniz!´ diyerek seslenmekte idi.[146]
Resûlullah Aleyhisselam:
´Ey Ebu Katâde! Hemen hareket et! Allah yoldaşın olsun!´ buyurdu."[147]
Muhriz b. Nadle´nin Züllimme İsimli At Üzerinde Savaşa Çıkışı
Mahmud b. Mesleme´nin atı, bahçede bir hurma ağacına urganla bağlanıp bakılmakta idi.
Züllimme, süvari atlarının kişnediklerini işitince, kişnemeye ve ayaklarını yere vurmaya başladı.
Abduleşhel oğullarından bir kadın, atın böyle bağlı bulunduğu yerde ayaklarını yere vurup durduğunu görünce:
"Ey Kumeyr (ey Ahrem)! Şu ata binsen, Resûlullah Aleyhisselam ve Müslümanlara katılsan da savaşsan olmaz mı " dedi.
Muhriz b. Nadle:
"Olur!" deyince, kadın atı ona teslim etti.[148]
Atın sahibi Mahmud b. Mesleme, o sırada Medine dışında bulunuyordu.[149]
Muhriz b. Nadle, hiç durup dinlenmeksizin atı sürdü, baskıncı müşriklere yetişti, onların önlerini kesti ve:
"Durunuz ey yaramazların, kötülerin dölleri!" diyerek bağırdı.
Baskıncı müşriklere yetişen süvarilerin ilki, Muhriz b. Nadle idi.[150]
Baskıncı müşrikleri tek başına oklar ve taşlarla takip eden Seleme b. Ekvâ der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamın imdada gelen süvarilerini görünceye kadar, bulunduğum yerden ayrılmadım.
Süvariler, ağaçların arasına girmeye başladılar. Onların ilki, Ahrem (Muhriz) idi. Onun arkasında, Resûlullah Aleyhisselamın süvarisi Ebu Katâde, Ebu Katâde´nin arkasında da Mikdad b. Esved vardı.
Baskıncı müşrikler, süvarileri görünce, dönüp kaçtılar.
Ben de, dağdan inip Ahrem´in önünü kestim ve atının gemini tuttum ve:
´Ey Ahrem! Şu kavimden sakın! Resûlullah Aleyhisselamla sahabileri gelip kavuşuncaya kadar, onların seni kalbinden vurup şehit etmeyeceklerinden emin değilim!1 dedim.
Ahrem:
´Ey Seleme! Eğer sen Allah´a ve ahiret gününe inanıyor, Cenneti hak ve gerçek, Cehennemi de hak ve gerçek tanıyorsan, benimle şehitlik arasına gerilme!´ deyince, atının gemini bıraktım.
Ahrem baskıncı müşriklere yetişince, Abdurrahman b. Uyeyne b. Hısn, döndü.
Birbirlerine mızraklarla saldırdılar.
Ahrem onu mızraklayıp yaraladı. Abdurrahman b. Uyeyne de, onu* mızraklayarak şehit etti.[151] Muhriz b. Nadle atından yere düştü.[152] Muhriz yere düşünce, atı şahlandı.
Benî Abduleşhellerin mahallesindeki ahırına gelip duraklayıncaya kadar, hiç kimse onun ne önüne geçebildi, ne de durdurup üzerine binebildin[153]
Ümmü Âmir binti Yezid b. Seken der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamın savaşına katılmak üzere Muhriz´i hazırlayanlar arasında bulunuyordum.
Vallahi, hisarımızdan Mahmud b. Mesleme´nin atı Züllimme´nintozu dumana katarak ahırına kadar gelip kavuştuğunu görünce:
´Vallahi, Muhriz şehit olmuştur!´ dedim."[154]
Muhriz b. Nadle şehit olunca, Ebu Katâde Abdurrahman b. Uyeyne b. Hısn ile karşılaştı.
Birbirlerine mızraklarla saldırdılar.
Abdurrahman, Ebu Katâde´yi yaraladı. Ebu Katâde de, onu mızraklayıp öldürdü.[155]
Abdurrahman´ın öldürülmesinde, Ebu Katâde´ye Mikdad b. Esved, yardımcı oldu.[156]
Seleme b. Ekvâ der ki:
"Muhammed Aleyhisselamı peygamberlikle şereflendiren Allah´a yemin ederim ki; baskıncı müşrikleri yaya olarak tekrar takibe başladım.
O kadar ilerledim ki, artık arkamda ne Peygamber Aleyhisselamın ashabından, ne de onların yerden kaldırdıkları tozlardan hiçbir şey göremiyordum!
Güneş batmadan önce idi ki, baskıncı müşrikler Zû Kared denilen sulu bir vadiye saptılar. Çok susamışlardı. Su içmek istediler. Dönünce, benim arkalarında bulunduğumu gördüler.
Onları oradan da tedirgin ettim, uzaklaştırdım! Sudan bir damla bile tadamadılar!
Oradan ayrılarak Zî Bi´r tepesine hızla ilerlemeye başladılar.
Güneş batmıştı.
Onlardan birisinin arkasından yetişip:
´Al benden! Ben Ekvâ´nın oğluyum! Bugün, kötülerin öleceği gündür!´ diyerek bir ok attım.
Onu kürek kemiğinin oynak yerinden vurdum.
Bana:
´Ey anası ağlayasıca! Yoksa, bu sabahın erkeninden beri bize göz açtırmayan, bizi tedirgin eden Ekvâî sen mi idin !´ dedi.
Ben de:
´Evet! Ey kendisinin düşmanı! Sabahın erkeninden beri sana ok yağdıran Ekvâî benim!´ dedim, hemen bir ok daha atıp onun ardına düştüm, kendisine iki ok yapıştırdım.
Baskıncı müşrikler, son derece yorup yürüyemez hale getirdikleri iki atı tepe üzerinde, arkalarında bırakarak gittiler." [157]
Mikdad b. Esved´in Mes´ade İle Çarpışması
Mikdad b. Esved´in anlattığına göne; kendisi, Yüce Allah´tan şehitlik dileyerek yola çıkmıştı.
Heyfâ mevkiinde, düşmanın hayvanları yorulup en arkada kalanlarına, sonra da Mes´adetü´l-FezârPye yetişti, onu ucunda bayrak bağlı mızrağıyla mızrakladı, mızrak kaydı.
Mes´ade de dönüp Mikdad´ı mızrakladı, pazusundan yaraladı, kaçti. Mikdad´ı kendisine yetişmekten âciz bıraktı.
Mikdad b. Esved, bayrağını, sancağını arkadaşları görsün diye oraya dikti. O sırada, Ebu Katâde de gelip kavuştu.
Ebu Katâde, kendi atinin üzerinde idi. Tanınmak için, başına san bir sarık sarmıştı.
Bir müddet, birlikte ilerlediler.
İkisi de, Mes´ade´nin arkasından bakıyorlardı.[158]
Mikdad, Mes´ade´nin Muhriz b. Nadleyi şehit ettiğini Ebu Katâdeye haber verdi.[159]
Ebu Katâde, Mikdad b. Esved´e:
"Ey Ebu Ma´bed! Ben ya öleceğim, ya da Muhriz´i öldüreni öldüreceğim!" diyerek Mikdad´ı geçti.
Ebu Katâde´nin atı, Mikdad´ınkinden daha iyi ve yürügendi, Mikdad´ı gerilerde bıraktı.
Artık Mikdad onu göremez olmuştu.[160]
Ebu Katâde, Mes´ade ile nasıl karşılaştığını ve onu nasıl öldürdüğünü şöyle anlatır
"Baskıncı müşriklere yetişip saldırdığım zaman, alnımdan, bir okla vuruldum. Oku alnımdan çekip çıkardım.
Güçlü ve yavuz bir atlı üzerime geldi. Kendisinin miğferi yüzünü kapatmıştı.
Bana:
´Ey Ebu Katâde! Allah beni sana kavuşturdu!´ diyerek miğferini kaldırıp yüzünü açtı.
Meğer Mes´adetü´l-Fezârî imiş!*
Bana:
´Sen çarpışmak mı, yahut mızraklaşmak mı, yoksa güreşmek mi; hangisini istersin ´ diye sordu.
Ona:
´Ben bunu sana bırakıyorum!´ dedim.
Bana:
´Öyleyse, güreş!´ dedi, hemen atından inip kılıcını bir ağaca astı.
Ben de atımdan inip kılıcımı bir ağaca astım.
Sonra, sıçraştık.
Allah onu yenmemi bana nasip etti. Yere yıkıp göğsünün üzerine oturdum.
O sırada, başıma birşey dokundu. Dokunan, Mes´ade´nin ağaçta asılı kılıcı imiş!
Hemen uzanıp kılıcı elime aldım ve sıyırdım.
Mes´ade, kılıcı elimde görünce, elime sarılıp:
´Ey Ebu Katâde! Beni sağ bırakmanı, öldürmemeni senden dilerim!´ dedi.
Ben:
´Hayır! Vallahi, seni sağ bırakmayacağım!´ dedim.
Mes´ade:
´Ya bizim küçükler kime kalacak ´ dedi.
´Cehenneme!´ dedim, sonra da onu öldürdüm. Kendi kaftanımı çıkarıp üzerine örttüm, atına bindim. Çünkü, bizim çarpışmaya tutuştuğumuz sırada, atım kaçıp karargâha dönmüş, onu tanımışlar.
Sonra, ilerledim. Mes´ade´nin kardeşinin oğlunun üzerine geliverdim.
Kendisi, 17 kişilik bir süvari birliğinin içinde bulunuyordu.
Mızrağımı onun sırt omurgasına sapladım!
Yanındaki süvariler bozulup dağıldılar.1"![161]
Mikdad b. Esved, Ebu Katâde´yi kaftansız görünce:
"Sen ne yaptın " diye bağırdı.
Ebu Katâde:
"Hayır yaptım! Sana onun atla yaptığı gibi!" dedi.[162]
Mikdad b. Esved de, Faraka (yahud Karafa) b. Malik b. Huzafe´yi öldürdü.[163]
İslâm Süvarilerinin Baskıncı Müşrikleri Bozguna Uğratmaları
İslâm süvarileri, baskıncı müşriklere yetişerek onlarla en şiddetli şekilde çarpıştılar ve onları Allah´ın yardımıyla bozguna uğrattı I ar. [164]
Müşriklerin önderleri öldürüldü, sağ kalanlarda mızraklarını, kaftanlarını atarak kaçıp gittiler.[165]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine´den Hareket Edişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Medine´de yerine İbn Üımımi Mektum´u vekil bıraktı.
Sa´d b. Ubâde´yi de, Hazrecîlerden 300 kişilik bir kuvvetle, Medine´yi beklemek üzere görevlendirdi.
Çarşamba günü, zırhını sırtına giydi, miğferini başına geçirdi, silahlandı. 500 veya 700 kişilik bir kuvvet]e yola çıktı. [166]
Müslümanlar, yolda Ebu Katâde´nin öldürdüğü Mes´ade´nin üzerine örttüğü kaftanını görünce, tanıdılar.
"Ebu Katâde öldürülmüş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hayır! Ebu Katâde öldürülmem iştir. Fakat, o ölü, onun öldürmüş olduğu bir müşriktir!
Ebu Katâde, onu kendisinin öldürdüğünü bilsinler diye kendisine ait kaftanı onun üzerine örtmüştür" buy urdu. [167]
Hz. Ömer veya Hz. Ebu Bekir, koşarak gitti, ölünün üzerindeki örtüyü açıp Mes´ade´nin yüzü meydana çıkınca:
"Allahuekber! Allah ve Allah´ın Resûlü doğru söyler!" dedi .[168]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Zû Kared´de Tepe Üzerinde Karargâhını Kuruşu
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zû Kareci´e gelip, tepe üzerinde karargâhını kurdu.[169] Savaş davetini işitir işitmez, Amr b. Avf oğullarının atlıları hemen yola çıktılar. Onların arkasından da, yayaları yollandılar.
Bir cemaat de, develer, merkepler üzerinde gelip, Zû Kared´de Peygamberimiz Aleyhisselamin ordusuna katıldılar. [170]
Zû Kared´de Müslümanların parolaları "Emit! Emit!" idi.[171]
Ebu Katâde´nin Alnındaki Yarasının İyileştirilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Katâde´ye:
"Mes´adeyi sen mi öldürdün " diye sordu.
Ebu Katâde:
"Evet!" dedi.[172]
Peygamberimiz Al eyhisselam:
"Yüzüne ne oldu " diye sordu.
Ebu Katâde:
"Bir okla vuruldum yâ Rasûlallah!" dedi.
Peygamberimiz Al eyhisselam:
"Yanıma yaklaş!" buyurdu.
Ebu Katâde yaklaşınca, Peygamberimiz Aleyhisselam onun yarasının üzerine püskürdü. Hiçbir ağrısı, sızısı kalmadı.[173]
Ebu Katâde´nin öldürdüğü Mes´adeyi Sa´d b. Zeyd soymuştu.
Peygamberimiz Al eyhisselam:
"Hayır! Onu Ebu Katâde öldürmüştür. Onun elbisesini ve silahını da Ebu Katâde´ye teslim et!" buyurduktan sonra, Mes´ade´nin atını da Ebu Katâdeye verip:
"Allah sana bunlan mübarek kılsın!" diyerek dua etti.[174]
Sa´d b. Ubâde´nin Peygamberimiz Aleyhisselamın Duasına ve İltifatına Nail Oluşu
Sa´d b. Ubâde, İslâm mücahidlerine erzak olmak üzere, Peygamberimiz Aleyhisselama on deve yükü hurma göndermişti.[175]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah´ım! Sa´d´ı ve Sa´d hanedanını rahmetinle esirge!" diyerek dua ettikten sonra:
"Sa´d b. Ubâde ne iyi adamdır!" buyurdu.
Haz reciler:
"Yâ Rasûlallah! O, bizim aramızda büyüğümüzdür, büyüğümüzün de oğludur!
Onlar kıtlık yıllarında halkın karınlarını doyururlar, yolda belde kalan aileleri taşırlar; misafirleri ağırlarlar; musibet ve ihtiyaç zamanlarında verirler; kabileleri yurtlarına göçürürlerdi!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"İslâmiyet devrinde halkın hayırlıları, Cahiliye çağında da insanların hayırlısı idiler!" buyurdu.[176]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Seleme ve Ebu Katâde Hakkındaki Takdir ve İltifatları
Seleme b. Ekvâ der ki:
"Baskıncı müşriklerin, yorup tepede bıraktıkları iki atı önüme katıp Resûlullah Aleyhisselama getirirken, amcam Âmir de, bir tulum sulandırılmış süt ve birtulum da su ile bana yetişti.
Su ile abdest aldım, sütten de içtim. Sonra, Resûlullah Aleyhisselamın yanına geldim.
Kendisi, baskıncı müşrikleri su içmekten men ettiğim suyun başında, Zû Kared´de idi. Yanında da 500 kişilik bir cemaat bulunuyordu.
Baskıncı müşriklerin elinden kurtarıp gerimde bıraktığım develer ile müşriklere bıraktırdığım herşeyi; bütün mızrakları, okları, kaftanları.. Resûlullah Aleyhisselamın almış olduğunu, Bilal´in de benim düşmandan kurtardığım develerden bir dişi deveyi boğazlayıp, onun ciğerinden, hörgücünden, Resûlullah Aleyhisselamın yemesi için kızartmakta olduğunu gördüm.[177]
´Yâ Rasûlallah! Yanıma yüz kişi versen de, onları sıkboğaz edip senin sağmal develerinden onların ellerinde kalanları da kurtarsaydım![178]
Yâ Rasûlallah! Bana müsaade buyur da, şu yanındaki cemaatten yüz adam seçeyim ve düşmanı takip edeyim de, onlardan, tepelemediğim hiçbir haberci kalmasın´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam güldü, hatta gündüzün ışığında yan dişleri göründü ve:
´Yâ Seleme! Seni bıraksam, acaba birşey yapacağını sanır mısın ´[179] buyurdu.
´Evet!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Şüphesiz ki, onlara şimdi Gatafan toprağında ziyafet verilmektedir!
Gücün yetti mi, yumuşak davran, bağışlayıcı ol, sertliği bırak!1 buyurdu.[180]
O sırada, Gatafan´dan bir adam gelerek:
´Onlar için filan kişi bir deve boğazladı, amma derisini açtıkları, yüzdükleri zaman, uzaktan bir toz görüp; ´Müslüman cemaati sizi takip ederek geliyor!´ dediler, hemen oradan kaçıp gittiler!´ dedi.[181]
Sabaha çıktığımız zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
´Bugün süvarilerimizin hayırlısı Ebu Katâde idi, yayalarımızın hayırlısı da Seleme olmuştur!´ buyurduktan sonra, bana biri süvari, birisi de yaya hissesi olmak üzere iki hisse verdi ve ikisini benim için birleştirdi."[182]
Baskıncı müşriklerin sürüp götürdükleri yirmi deveden onu kurtarılmış, geri kalan onu ise kaçıp giden müşriklerin elinde kalmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, etrafı araştırmak ve haber almak için, Zû Kared´de bir gün bir gece oturdu.
Mücahidlerden her yüz kişiye de, boğazlanıp yenmek üzere birer deve verdi ki, mücahidlerin sayısı 500 veya 700 idi.[183]
Talha b. Ubeydullah´ın Na´man Kuyusunu Satın Alıp Vakfetmesi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zû Kared´de Beysan diye anılan bir suya uğramış ve suyun adını sormuştu.
"Yâ Rasûlallah! Onun adı Beysan´dırve o çok tuzlu ve acıdır!" denildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hayır! Onun adı Na´man´dır ve suyu da tatlıdır!" buyurdu.[184]
Peygamberimiz Aleyhisselam onun adını değiştirince, Yüce Allah tadını da değiştirdi, acılığını giderdi.
Talha b. Ubeydullah, bu kuyuyu da satın alarak vakfetti. [185]
Aynı zamanda, bir deve boğazlayarak halka ziyafet verdi.[186]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam;
"Ey Talha! Sen Talhatü´l-Feyyaz´sın!" buyurdu.
Bundan sonra, o, Talhatü´l-Feyyaz diye anıldı.[187]
Medine´ye Dönülürken Koşu Yapılışı
Seleme b. Ekvâ der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam beni devesinin terkisine almıştı.
Medine´ye dönülüp girilmek üzere bulunulduğu sırada idi ki, Ensardan, koşuda önüne geçilemeyen bir zât:
´Medine´ye kadar benimle koşu yansı yapabilecek yok mu bir yarışçı Var mı bir yarışçı ´ diye seslenmeye ve bunu tekrarlamaya başladı.
Onun sözlerini işitince, kendisine:
´Senin ne bir kerîme, ne de bir şerîfe ikramın yok mudur 1 diye sordum.
Bana:
´Yoktur! Ancak, o Resûlullah Aleyhisselam olursa, o bundan müstesnadır!´ dedi.
Bunun üzerine:
´Yâ Rasûlallah! Babam, anam sana fieda olsun! Bana izin ver de, şu adamla koşuşarakyarışayım ´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Yarışmak istiyorsan, yarış!´ buyurdu.
Adama:
´Haydi, sen Medine´ye doğru koş!´ dedim.
Ben de hemen deveden atladım.
Ayaklarımı pekiştirerek koşmaya başladım.
Ona karşı, bir veya iki yüksekçe yerde soluğumu devamlı kılayım, soluyup kalmayayım diye soluğumu kestim, tuttum.
Sonra da, onun ardından koşmaya başladım.
Nihayet, ona yetiştim. Onun iki küreği arasına ellerimle vurup:
´Vallahi, senin önüne geçildi!´ dedim.
O da, güldü ve:
´Ben de öyle olduğunu sanıyorum!´ dedi.
Medine´ye kadar onun önünde koştum."[188]
Gâbe (Zû Kared) Seferinin Ne Kadar Sürdüğü
Gabe (Zû Kared) seferi 5 gece sürmüş,[189] Pazartesi gecesi Medine´ye gelinmiştir. [190]
Ebu Zerri´l-Gıfârî´nin Zevcesinin Baskıncıların Yurdundan Kaçıp Kurtuluşu ve Bindiği Deveyi
Kurban Etmeyi Adayışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Adbâ adıyla anılan devesi, baskıncı müşriklerin sürüp götürdükleri develer arasında bulunuyordu.[191]
Baskıncı müşrikler, Ebu Zerri´l-Gıfârî´nin zevcesini de esir edip yanlarında götürmüşlerdi.[192]
Kadıncağız bağlı bulunmakta, baskıncılar da evlerinin önünde develeri dinlendirmekte idiler.[193]
Baskıncılar gece uykuya daldıkları sırada idi ki,[194] kadıncağız bağından kurtuldu ve hemen bir devenin yanına yaklaştı. Deve böğürünce, onu bıraktı.[195]
Binmek için hangi devenin yanına vanp üzerine elini koymuşsa, o deve böğürmeye başlamişti. [196]
Nihayet, yanına vardığı Adbâ hiç böğürmemiş, sesini çıkarmam işti. [197] Çünkü, o, yumuşak başlı, uysal bir dişi deve idi.[198]
Kadıncağız, Adbâ´nın üzerine oturdu, sonra onu kaldırdı.[199]
Başını, Medine cihetine yöneltti ve:
"Eğer," dedi, "Yüce Allah beni bu devenin üzerinde kurtaracak olursa, adıyorum ki, onu muhakkak boğazlayacağım ![200] Ciğerinden ve hörgücünden de yiyeceğim !"[201]
Baskıncılar kadının deveye binip kaçtığını anladılar ve hemen onu aramaya koyuldularsa da, yakalamaktan âciz kaldılar.
Kadın da nihayet kurtulup Medine´ye geldiği ve halk onu Adbâ´nın üzerinde gördükleri zaman:
"Aaa! Resûlullah Aleyhisselamın devesi Adbâ!" dediler.
Kadın ise:
"O, adaktır! ´Allah onun üzerinde kurtaracak olursa, o muhakkakboğazlanacaktır!´ diye adanmıştır!" dedi.
Onun bu sözünü Peygamberimiz Aleyhisselama duyurdukları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sübhânallah! Adbâ´ya ne fena bir mukabele! Bu nasıl adak !
Allah onu Adbâ´nın üzerinde kurtaracak! O ise onu tutup boğazlayacak hâ !" buyurdu.[202]
Hemen bir adam gönderip Ebu Zerri´l-Gıfârî´nin zevcesini getirtti.[203]
Kadın başından geçenleri Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi ve arkasından da:
"Yâ Rasûlallah! Eğer Allah beni bu devenin üzerinde kurtarırsa onu boğazlamayı Allah´a adamış bulunuyorum!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam gülümsedi, sonra da:
"Adbâ´ya ne fena bir mukabele bu!
Allah seni onun üzerinde taşısın ve seni onunla kurtarsın, sen de tutup onu boğazlayasın!
Ne Allah´a mâsiyet şeyde, ne maliki bulunmadığın şeyde adamak olur![204]
Sen maliki ve sahibi bulunmadığın bir deveyi boğazlayamazsın![205]
Senin bu adaman, adak değildir!
Adak, ancak Allah´ın rızasını onunla kazanmayı dilediğin şeydir![206]
Adbâ, benim develerimden dişi bir devedir.[207]
Ne Allah´a mâsiyet teşkil eden birşey hakkında yapılan adama, nede kulun, âdemoğl unun malik ve sahip bulunmadığı birşey üzerinde yaptığı adama yerine getirilir.[208]
Haydi, sen Allah´ın bereketiyle ev halkının yanına dön!" buyurdu.[209]
Gamr (Gamre) Seferi
Seferin İsmi, Mevkii, Tarihi ve Sebepleri
Seferin ismi Gamr veya Gamre´dir. Gamrveya Gamre, Necd yolu üzerindedir.[210] Buna, Gamr-i Merzuk denilir.
Feyd´den Medine´ye giden ilk yol üzerinde, iki gecelik uzaklıkta, Esed oğullarına ait bir sudur.[211]
Gamr (Gamre) seferi, H icretin 6. yılında Rebiülâhir ayında vuku bulmuştur.[212]
Bunun, Rebiülevvel ayında vuku bulduğu rivayeti de vardır.[213]
Esed oğulları, Uyeyne b. Hısn´ın mensup olduğu Gatafanlarla müttefik idiler.
Gatafanlar, Hicretin 5. yılında Hendek savaşından önceki günlerde Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya hazırlanmaları için Esed oğullarına yazı yazmışlardı.[214]
Kureyş müşriklerinin ordusu Merru´z-zahran´a gelip konduğu sırada, Esed oğulları da Tulayha b. Huveylid el-Esedî´nin kumandası altında gelip Kureyş ordusuna katılmışlardı.[215]
Esed oğulları, böylece, Müslümanlar ve Müslümanlık için bir ölüm kalım savaşı olan Hendek (Ahzab) savaşında müşrikler ve Benî Kurayza Yahudileriyle işbirliği yapmış bulunuyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, 40 kişilik askerî bir birliği Ükkâşe b. Mıhsan´ın kumandası altında Gamr´e yolladı [216]
Esed oğulları, İslâm mücahidlerinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, sularının başından kaçıp dağıldılar, yurtlarının yüksek kısımlarına, yaylalarına çekildiler.
İslâm mücahidleri, Esed oğullarının sularının başına geldikleri zaman, yurtlarını bomboş buldular.
Ükkâşe b. Mıhsan, Esed oğullarını araştırmak, soruşturmak veya onlar hakkında bir ize rastlamak maksadıyla, etrafa gözcüler saldı.
Etrafa salınanlardan Şüca1 b. Vehb, izi sıra geri dönüp yakınlarında deve izleri gördüğünü haber verdi.
Hemen kalkıp oraya doğru gittiler.[217]
Mücahidler, Esed oğullarının geceleri ses dinlemekle görevlendirdikleri casusunu, uyurken yakaladılar.
Kendisine:
"Halk nerededir " diye sordular.
Casus:
"Onlar şimdi yurtlarının yüksek yerlerine, yaylalarına erişmiş bulunuyorlar" dedi.
Ona:
"Esed oğullarının develeri nerededir " diye sordular.
Casus:
"Yanlarındadır" dedi.
Mücahidlerden birisi elindeki kırbaçla dövmeye kalkınca, casus:
"Kanımı bağışla! Bana eman ver de, sana onların amca oğullarına ait develeri göstereyim " dedi.
Mücahidler:
"Olur!"dediler.[218]
Casus tarafından gösterileceği bildirilen develer, Esed oğullarına aitti.[219]
Mücahidler, Esed oğullarının casusu ile bir hayli gittiler.
Adam araştırmayı uzatınca, casus tarafından tuzağa düşürüleceklerinden korkmaya başladılar.
Casusun yanına yaklaşarak:
"Vallahi, ya bize doğruyu söyleyeceksin, ya da boynunu vuracağız!" dediler.
Casus:
"Onları şu tepenin üzerinde göreceksiniz!" dedi.
Tepeye varınca, develerin orada yayılmakta olduklarını gördüler.
Mücahidler birden baskın yaptılar. Bedevî müşrikler bozulup etrafa kaçışmaya başladılar.
Ükkâşe b. Mıhsan, kaçanlan takip ettirmedi.[220]
Esed oğullarının eman verilen casusu serbest bırakıldı. [221]
Esed oğulları yurdunda ele geçirilen 200 deve, sürülüp Medine´ye getirildi.[222]
Zülkassa Seferi
Seferin ismi, Mevkii, Tarihi ve Sebebi
Muhammed b. Mesleme on arkadaşıyla birlikte Salebe ve Uval oğullarının oturdukları Zülkassa´ya gittiği için, bu sefere Zülkassa seferi denilmiştir.[223]
Zülkassa, Rebezeyolu üzerinde olup, Medine´ye 24 mil uzaklıktadır.[224]
Zülkassa seferi, Hicretin 6. yılında Rebiülâhir ayında yapılmıştır.[225]
Rebiülevvel´de olduğunu söyleyenler de vardır.[226]
Salebe ve Enmar oğullarının yurtlarında kuraklık hüküm sürüyor, Meraz´dan Tâlemeyn´e kadar uzanan bölgeye ise yağmur düşmüş bulunuyordu.[227]
Benî Muharib b. Hasafa, Benî Sa´d b. Sa´d ve Benî Enmar b. Bagîz kabileleri, Meraz´dan Tâlemeyn´e kadar uzanan bölgeye gelmişler, orada toplanmışlardı.[228]
Bunlar, Medinelilerin yaylım hayvanlarını yağmalamak hususunda söz birliği etmişlerdi.
O sırada, Medinelilerin yaylım hayvanları, Heyka vadisi yaylımında yayılmakta idi.[229]
Heyka´nın Medine´ye uzaklığı 7 mildir.[230]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ensardan Muhammed b. Mesleme´yi, yanına on kişi katarak, Zülkassa´da oturan Benî Sa´lebeler ile aynı kabileden Benî Uvallere saldı.
Bu keşif birliği, geceleyin onların üzerlerine vardılar.[231]
Salebe ve Uval oğulları, İslâm keşif birliğinin yurtlarına geldiklerinin farkına vararak gizlendiler.
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşlarını, uykuya daldıkları sırada, yüz kişi ile kuşattılar ve oka tuttular.
Muhammed b. Mesleme sıçrayıp kalktı, yayı üzerinde idi.
Arkadaşlarına:
"Silah başına!" diyerek bağırdı.
Onlar da sıçrayıp kalktılar.[232]
Geceleyin, bir müddet birbirlerine ok yağdırdılar.
Bundan sonra, Sa´lebeve Uval oğulları, İslâm keşif birliğinin üzerine mızraklarla saldırdılar.[233]
Üç kişiyi şehit ettiler.
Müslümanlarda, onlardan bir adam öldürdüler.
Salebe ve Uval oğulları, tekrar mızraklarla saldırarak, geri kalanlan da şehit ettiler.[234]
Muhammed b. Mesleme de ağır şekilde yaralanarak yere baygın düştü.[235]
Şehit olanlar arasında Müzeynelerden iki, Gatafanlardan da bir kişi vardı. [236]
Salebe ve Uval oğulları, Muhammed b. Mesleme´nin topuğuna vurup, kımıldamadığını görünce, ölmüş sanarak elbisesini soydular, çekilip gittiler.
Müslümanlardan bir zât oradan geçerken, şehitlere rastladı.[237]
"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn=Bizler Allah içiniz ve O´na dönücüleriz" dedi.
O sırada ayılan Muhammed b. Mesleme, bunu işitince, onun Müslüman olduğunu anladı ve kendisinin sağ olduğunu ona anlatmak için kımıldadı.[238]
O da, gelip Muhammed b. Meslemeyeyemekve su ikram etti.[239] Sonra da, bindirip onu Medine´ye getirdi.[240]
Ebu Ubeyde b. Cerrah´ın Zülkassa´ya Gönderilişi
Hicretin 6. yılında, Rebiülâhir ayında, akşam namazı kılındıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam Ebu Ubeyde b. Cerrah´ı Müslümanlardan 40 kişilik bir kuvvetle Zülkassa´ya yolladı.[241]
Maksat hem Medinelilerin Heyka (Heyfa)´da yayılan hayvanlarına yapılması muhtemel bir baskını önlemek,[242] hem de Muhammed b. Mesleme´ye ve arkadaşlarına yaptıklarından dolayı Zülkassa topluluklarını cezalandırmaktı. [243]
Ebu Ubeyde ve arkadaşları, bütün gece yürüyüşe devam ederek, sabaha karşı Zülkassa´ya ulaştılar ve orada toplanmış bulunan müşrik Bedevilere birden baskın yaptılar.
Bedeviler dağılıp dağ başlarına kaçtılar.
Muharib, Salebe ve Enmar kabilelerinin kaçarlarken geride bıraktıkları develerle elbise ve ev eşyaları iğtinam edildi.[244]
İğtinam edilen mallar arasında davar da bulunuyordu.[245]
Zülkassa´da yakalanarak Medine´ye getirilen adam ise, Müslüman olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından serbest bırakıldı. [246]
Cemum Seferi
Seferin Adı, Mevkii, Tarihi ve Sebebi
Seferin adı Cemum´dur. Cemuh denildiği de vardır.[247]
Cemum; Süleym oğullarının yurdu olup.[248] Nahl ovası ile Nakre arası ndadır.[249] Nahl ovasının sol-undadır.
Nahl ovasının Medine´ye uzaklığı 4 berid´dir*[250]
Cemum seferi, Hicretin 6. yılında, Rebiülâhir ayında vuku bu I muştur. [251]
Âmir b. Tufeyl´in davetine icabetle, kendi su başları olan Bi´r-i Maûne´de ashabdan 40 kişilik İslâm irşad heyetinin canlarına kıyan Usayya, Rı´l ve Zekvanlar, Süleym oğulları kabilesine mensup idiler.[252]
Müslümanlığı ve Müslümanları ortadan kaldırmak için Mekke´ye giden Yahudi propaganda heyetine, Süleym oğulları, Kureyşîler harekete geçtiği zaman onlarla birlikte hareket edecekleri hakkında söz vermişlerdi.[253]
Kureyş ordusunun Merru´z-zahran´a geldiği sırada, Süleym oğulları da Ebu Âverü´s-Sülemî´nin babası Süfyan b. Abduşşems´in kumandası altında 700 kişilik bir kuvvetle gelip Kureyş ordusuna katılmışlar ve Medine´yi onlarla birlikte kuşatmışlardı.[254]
Bunun için, Süleym oğullarına da bir darbe indirilmesi gerekmiş bulunuyordu.[255]
Zeyd b. Hârise´nin Cemum´a Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. Hâriseyi, askerî bir birliğin başında Süleym oğullarına saldı.
Zeyd b. Harise Cemum´a vardığı zaman, orada Müzeynelerden Halime adında bir kadını bulup yakaladılar.
Halime, İslâm mücahidlerine, Süleym oğullarının konak yerlerinden birisini gösterdi.
İslâm mücahidleri de, oraya birden baskın yapıp bir hayli deve, davar ve esir alarak Medine´ye döndüler.
Yakalanan Halime´nin kocası da, esir edilen müşrikler arasında bulunuyordu.
Zeyd b. Harise, Medine´ye dönünce, her ikisini Peygamberimiz Aleyhisselama teslim etti.[256] Peygamberimiz Aleyhisselam da onlan serbest bıraktı. [257]
Iys Seferi
Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebebi
lys; Süleym oğulları yurdunda bir yerdir.[258] Medine´ye dört gecelik, Zü´l-merveye bir geceliktir.[259] Ağaçlı bir vadidir.[260]
lys seferi, Hicretin 6. yılında Cumâdelûlâ ayında vuku bulmuştur.[261]
Şam´dan Kureyş müşriklerinin bir ticaret kervanının gelmekte olduğu öğrenilmişti.[262]
Kureyş müşrikleri, daha önce de, Ebu Süfyan´ın idaresindeki büyük ticaret kervanının bağışlanan kazancıyla güçlenerek Uhud´a kadar gelip Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmış bulunuyorlardı. [263] Kureyş müşrikleri iktisaden güçlü durumda bulundukça, Hendek savaşında olduğu gibi, kabileleri yanlarına alarak, Medine´ye saldırın aktan;[264] bilakis, Sümame b. Üsal´in Yemâme´den Mekke´ye hububat yüklenmesinde[265] veya Ebu Basîr´in Şam ticaret yollarını kesmesinde[266] olduğu gibi, başlan dara geldikçe de, Peygamberimiz Aleyhisselama yalvarmaktan geri durmuyorlardı.[267]
O halde, Kureyş müşriklerinden selamette kalabilmek için, zaman zaman onları iktisaden zayıflatmak, güç duruma düşürmek gerekiyordu.
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, Şam´dan gelmekte olan Kureyş ticaret kervanına elkoy-mak üzere, Zeyd b. Hârise´nin kumandası altında 170 kişilik bir süvari birliğini yola çıkardı.[268]
Peygamberimiz Aleyhisselamın kızı Hz.Zeyneb´in kocası Ebu´l-Âs b. Rebi´ de ticaret için Şam´a gitmişti.
Kendisi, henüz Müslüman olmamakla beraber, güvenilir bir kişi idi.
Ebu´l-Âs´ın yanında Kureyş müşriklerine ait pek çok mal bulunuyor ve kendisi de kafile ile Şam´dan dönüyordu.[269]
İslâm mücahidleri Kureyş ticaret kervanını yakaladılar, kervanda bulunan malları, bilhassa Safvan b. Ümeyye´ye ait pek çok gümüşleri ele geçirdiler.
Kervanda bulunan kimseleri de esir ettiler.[270]
Ebu´l-Âs b. Rebi´ de esir edilenler arasında idi.[271]
İğtinam edilen mallar, mücahidler arasında bölüştürüldü.[272]
Ebu´l-Âs´ın Himayeye Alınışı
Ebu´l-As, seher vakti, Peygamberimiz Aleyhisselamın kızı Hz. Zeyneb´e:[273]
"Babandan, benim için eman al!" diye haber gönderdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam Müslümanlara sabah namazını kıldırdığı sırada, Hz. Zeyneb başını hücresinin kapısından çıkararak:
"Ey insanlar! Ben Resûlullah´ın kızı Zeyneb´im![274] Ben Ebu´l-Âs´ı himayeme aldım!" diyerek seslendi.[275]
Peygamberimiz Aleyhisselam, selam verince, yüzünü halka çevirdi ve:
"Ey insanlar! Benim işittiğimi siz de işittiniz, değil mi " diye sordu.
Cemaat:
"Evet!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; sizin şimdi işitmiş olduğunuz şeyi ben de şimdi işitinceye kadar, bu hususta hiçbir şey bilmiyordum. [276]
Mü´minler, birbirlerine karşı tek kişi, tek el hükmündedirler.
Bunun için, onlara, yakınlarını himaye etmeleri yaraşır.[277] Müslümanlara, yakınlarını himaye etmeleri düşer!" buyurdu.[278]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mescidden dönünce, kızı Hz. Zeyneb´in yanına vardı[279] ve:
"Senin himayeye almış olduğun kişiyi biz de himayemize aldık!" buyurdu.[280]
Hz. Zeyneb, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Ebu´l-Âs akrabadır, amca oğludur. Hem de, çocuğumun babasıdır. Bunun için, onu himayeme aldım!" dedi.[281]
Hz. Zeyneb´in, Ebu´l-Âstan, Ali ve Ümame isimlerinde iki çocuğu vardı.[282]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Zeyneb´e Emri ve Ebu´l-Âs´a Mallarının Geri Verilişi
Peygamberimiz Aleyhisselann, Hz. Zeyneb´e:
"Ey kızcağızım! Makamını şerefli tut, gözet! Ebu´l-Âs sana yaklaşmaya yol bulmasın!
Çünkü, sen ona helâl değilsin;[283] o müşriklikte devam ettiği müddetçe!" buyurdu.[284]
Hz. Zeyneb, Ebu´l-Âs´ın iğtinam edilmiş olan malını istemeye geldiğini söyledi[285] ve onların kendisine geri verilmesini diledi.[286]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere haber saldı.
Gelip yanında toplandıkları zaman, onlara:
"Şu adamın (Ebu´l-Âs´ın) bizden olduğunu biliyorsunuzdur.
Siz onun ve ondan başkalarının mallarını iğtinam etmiş bulunuyorsunuz. O mallar size Allah´ın müşriklerden nasip ettiği ganimetlerdendir.[287]
Eğer ona malını geri vermenizi uygun görürseniz, geri veriniz![288]
Geri vermekten kaçınırsanız, zaten onlar sizin hakkınızdır!" buyurdu.
Mücahidler:
"Hayır yâ Rasûlallah! Biz o malları ona geri vereceğiz!" dediler.[289]
Her biri, almış oldukları şeylerin hepsini-küçük ve eski su kırbasına veya abdest matarasına veya ipe varıncaya kadar-yanlarında az veya çok hiçbir şey bırakmaksızın getirip ona verdiler.[290]
Ebu´l-Âs´ın Kureyş Müşriklerine Ait Malları Teslim Ettikten Sonra Müslüman Olup Medine´ye
Dönüşü
Ebu´l-As, aldığı mallarla Mekke´ye döndü.
Her hak sahibine hakkını, mallarını teslim edip işini bitirdikten sonra:
"Ey Kureyş cemaati! Herhangi birinize, yanımdaki mallarından, vermediğim birşey kaldı mı " diye sordu.[291]
"Hayır! Vallahi kalmadı!" dediler.[292]
Ebu´l-Âs:
"Size olan ahdimi yerine getirdim mi " diye sordu.
"Evet! Vallahi yerine getirdin![293] Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Biz seni şerefli ve vefalı bulduk!" dediler.
Ebu´l-Âs:
"Vallahi, sizin yanınıza gelmeden önce Müslüman olmamı engelleyen şey; mallarınızı götürmek istediğim için Müslüman olduğumu sanmanız korkusundan başka birşey değildir![294]
Ben şehadet ederim ki; Allah´tan başka hiçbir ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki; Muhammed Allah´ın kulu ve resûlüdür!" dedi.[295]
Ebu´l-Âs Mekke´den Medine´ye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona Hz. Zeyneb´i eski nikâhı ile veya yeni bir nikâhla ve yeni bir mehirle verdi. [296]
Tarf Seferi
Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebebi
Tart; Mıraz yakınında, Nuhayl´ın arkasında, Medine´ye 36 mil uzaklıkta, Mahacca üzerindeki Bakara yolunda bir sudur.[297] Su kaynağı di r.[298]
Tartta birçok kuyular ve su birikintileri de vardır.[299]
Tart, Zülkassa gibi, Benî Sa´lebelerin konak yerlerindendir.[300]
Tart seferi, Hicretin 6. yılında, Cumâdelâhir ayında vuku bulmuştur.[301]
Salebe oğullarının Hicretin 4. yılında Enmar kabileleriyle birleşerek Müslümanlarla çarpışmaya hazırlandıkları haber alınıp Zâtü´r-rikâ´ya kadar gidilmişti.[302]
Medine yaylımındaki hayvanları yağmalamaya hazırlanan ve Muhammed b. Mesleme kumandasındaki on kişilik keşif birliğini Zülkassa´da kuşatarak şehit eden Sa´lebe ve Uval oğullarına,[303] Ebu Ubeyde b. Cerrah, 40 kişilik bir kuvvetle Zülkassa´da ilk darbeyi indirmişti.[304]
Sa´lebe oğullarına ikinci darbeyi de, Tarf´ta Zeyd b. Harise indirecekti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. Hârise´yi, onbir kişilik bir kuvvetle Tarta, Benî Sa´lebelere saldı. [305]
Sa´lebe oğulları Zeyd b. Hârise´nin birliğini Tarf´ta görünce, Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerlerine yürüdüğünü sanarak korkup kaçtılar.[306]
Sa´lebe oğulları, Zeyd b. Hârise´nin birliğini, Peygamberimiz Aleyhisselamın öncü birliği sandılar.[307]
Zeyd b. Harise birliğinin parolaları "Emit! Emit!" idi.
Zeyd b. Harise, Sa´lebe oğullarının yirmi devesi ile ele geçindikleri davarlarını sürüp bir sabah Medine´ye getirdi.[308]
Salebe oğulları, Zeyd b. Hârise´nin öncü birliği olmadığını ve kendilerine başkaca kuvvet gelmediğini, gelmeyeceğini anlayınca, Zeyd b. Hârise´yi ve birliğini takibe koyuldularsa da, onlara yetişemedil-er.[309]
Tartta Sa´lebe oğullarıyla bir çarpışma olmamıştir.[310]
Tart seferi dört gece sürmüştür.[311]
Zeyd b. Hârise´nin ve Arkadaşlarının Başlarına Gelenler
Hicretin 6. yılında, Recep ayında, Zeyd b. Harise, ashabdan bazılarının ticaret mallarını Şam´a götürüp satmak için yola çıkmıştı. [312]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları atlı idiler.[313]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları, ticaret mallarıyla Vâdi´l-kurâ´ya yaklaştıkları sırada, Fezâre ve Bedr kabilesinden birtakım adamlar bunların önlerini kestiler, Zeyd b. Harise ile arkadaşlarını kılıçtan geçirdiler.
Hepsinin öldüklerine kanaat getirerek, yanlarındaki bütün mallan gasbedip gittiler.
Zeyd b. Harise ağır yaralı olarak baygın bir halde yere düştü, ölme derecesine geldi.
Bir müddet sonra ayılıp, şehit arkadaşları arasından kalkarak yavaş yavaş Medine´ye geldi.
Başlarına gelenleri Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.[314]
Zeyd b. Harise, Benî Fezârelerle çarpışmadıkça yıkanmayacağına,[315] koku sürünmeyeceğine yemin etti.[316]
Abdurrahman b. Avf´ın Dûmetü´l-Cendel´e Gönderilişi
Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebebi
Dûmetü´l-Cendel; Şam yollarının ağzında olup, Dımaşk´a 5, Medine´ye 15 veya 16 gecelik uzaklık-ta,[317] Şam´ın Medine´ye enyakın beldelerinden olup, Tebükyakınında,[318] akarsuları, humnalıkve ekinlikleri bulunan bir yerdi.
Büyük bir panayır ve ticaret merkezi idi.[319]
Dûmetü´l-Cendel seferi, Hicretin 6. yılında, Şaban ayında vuku bulmuştur.[320]
Seferin sebebi, İslâmiyeti yaymaktı.[321]
Abdullah b. Ömer der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam Abdurrahman b. Avf´ı yanına çağırdı ve ona:
´Hazırlan! Ben seni inşaallah bugün veya yarın sabah askerî bir birliğin başında göndereceğim!´ buyurdu.[322]
Ben bunu işitince, kendi kendime:
´Mescide gireceğim. Sabah namazını Peygamber Aleyhisselamla kılacağım. Peygamber Aleyhisselamın Abdurrahman b. Avf a tavsiyelerini dinleyeceğim!´ dedim.
Mescidde sabahladım, sabah namazını Mescidde kıldım.
Mescidde, Resûlullah Aleyhisselamın ashabından şu on kişilik cemaatinin:
1. Ebu Bekir,
2. Ömer,
3. Osman,
4. Ali,
5. Abdurrahman b. Avf,
6. Abdullah b. Mes´ud,
7. Muaz b. Cebel,
8. Huzeyfe b. Yeman,
9. Ebu Saîd el-Hudrî,
10. Benim Resûlullah Aleyhisselamla birarada bulunduğumuz sırada, Ensardan bir zât gelip
Resûlullah Aleyhisselama selam verdikten sonra, oturdu ve:
´Yâ Rasûlallah! Allah´ın salâtve selamı senin üzerine olsun! Mü´minlerin en üstünü hangisidir ´ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Onların, ahlâkı en güzel olanıdır!´ buyurdu.
Ensarî:
´Mü´minlerin en zekisi, en akıllısı hangisidir ´ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Onların, ölümü en çok hatırlayanı, ölüm gelmeden önce ona en iyi, en çok hazırlananıdır! İşte, asıl akıllı kimseler onlardır!´ buyurdu.[323]
Sonra da, bize yönelerek:
´Ey Muhacirler cemaati! Beş şey vardır ki; siz onlarla imtihan edilirseniz, onlar başınıza gelirse, haliniz yaman olur! Ben sizin onlara erişmenizden Allah´a sığınırım!
1. Bir kavimde fuhuş (zina) zuhur eder ve bu açıktan işlenecek derecede yayılırsa, muhakkak o kavimde veba, geçmişlerinde olmayan birtakım hastalıklar zuhur eder ve yaygınlaşır!
2. Bir kavim ölçüyü ve tartıyı eksik yaparsa, o kavim muhakkak kıtlığa, şiddetli geçim sıkıntısına ve hâkim zulmüne uğrar!
3. Bir kavim mallarının zekâtını vermekten kaçınırsa, o kavim muhakkak yağmurdan men edilir (kuraklığa uğrar). Hayvanları olmasa, onlara hiç yağmur da yağdırılmaz!
4. Bir kavim Allah´a ve Allah´ın Resûlüne verdikleri sözü bozarsa, Allah o kavme muhakkak kendilerinden olmayan düşmanı musallat kılar! Düşman da, onların ellerindekinden bir kısmını çeker, alır!
5. İmamları Allah´ın Kitabıyla hükmetmez, Allah´ın indirdiklerine karşı kibirlenirse, Allah onları aralarında (çıkacak fitne ve fesatlarla) azaba uğratır!´ buyurdu."[324]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Dûmetü´l-Cendel´e hareket ve ora halkını İslâmiyete davet etmesini Abdurrahman b. Avf´a emretti.
Dûmetü´l-Cendel´e gidecek mücahidlerin sayısı 700 idi .[325]
Bunlar, seher vakti Medine dışında Cürüf´teki karargâhlarında toplandılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdurrahman b. Avf´ın onlardan geri kaldığını görünce, ona:
"Sen arkadaşlarından ne için geri kaldın " diye sordu.
Abdurrahman b. Avf:
"Yâ Rasûlallah! En son görüşmemin, konuşmamın seninle olmasını arzu ettim. Yolculuk elbisem üzerimdedir!" dedi.[326]
Abdurrahman b. Avf, sabahleyin başına siyah pamuklu bezden, gelişigüzel bir sarık sarmış bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onu önüne oturttu.[327] Abdurrahman b. Avf´ın sarığını çözüp tekrar sardı. Sarığın bir ucunu, onun omuzunun arasından, dört parmak veya dört parmak kadar sarkıttı. Sonra da:
"Ey İbn Avf! Sarığı işte böyle sar![328] Çünkü, sangın böyle sarılışı daha güzel, daha uygundur!" buyurdu.
Abdurrahman b. Avf´a verilmek üzere bir sancak getirilmesini Bilal-i Habeş ye emretti. Yüce Allah´a hamd ü senada ve kendisine de salât ü selamda bulunduktan sonra, sancağı ona uzatıp:
"Al bunu ey İbn Avf! Hepiniz Allah yolunda cihad ediniz!
Allah´ı inkâr edenlerle çarpışınız!
Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz!
Öldürdüklerinizin burun-kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz!
Küçük çocukları öldürmeyiniz!
Bunlar, size Allah´ın ahdi ve Peygamberinin sünnetidir!" buyurdu.[329]
"Eğer Allah sana fetih ve zafer ihsan eder,[330] onlar senin davetini kabul edip Müslüman olurlarsa,[331] onların krallarının, liderlerinin kızı ile evlen!" buyurdu.[332]
Abdurrahman b. Avf, askerlerinin başında Medine´den hareket etti.
Dûmetü´l-Cendel´e varınca, orada üç gün kaldı. Ora halkını İslâmiyete davet etti.[333]
Dûmetü´l-Cendel halkı:
"Biz kılıçtan başka birşey vermeyiz!" dediler.[334]
İslâmiyeti kabulden kaçındılar.
Abdurrahman b. Avf´a ilk önce böyle kılıç gösterdiler. Üçüncü gün olunca, Asbağ b. Amr el-Kelbî Müslüman oldu.
Kendisi Hıristiyandı ve Dûmetü´l-Cendel halkının kralı idi.[335]
Asbağ Müslüman olunca, kavminden birçok kimse de Müslüman oldu.[336]
Abdurrahman b. Avf, durumu ve Dûmetü´l-Cendel´de evlenmek istediğini, Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı ile arzetti.
Yazıyı, Cüheynelerden Râfi´ b. Mekis isminde birisiyle Medine´ye gönderdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdurrahman b. Avf´a gönderdiği cevabî yazısında, Asbağ´ın kızı Tümazırla evlenmesini bildirdi.
Bunun üzerine, Abdurrahman b. Avf, Dumetülcendel´de Tümazır´la evlendi.[337]
Dumetülcendel halkından Müslüman olmayıp kendi dinlerinde kalmak isteyenler ise, heryıl seksen bin dirhemin sekizde birinin dörtte birini vergi olarak ödemek üzere, Abdurrahman b. Avf´la anlaşma yaptı lar.[338]
Abdurrahman b. Avf, yeni hanımını yanına alarak, İslâm mücahidleriyle birlikte, Dûmetü´l-Cendel´den Medine´ye döndü.[339]
Hz. Ali´nin Fedek´te Toplanan Benî Sa´dlara Gönderilişi
Seferin Tarihi, Mevkii ve Sebebi
Fedek seferi, Hicretin 6. yılında Şaban ayında vuku bulmuştur.[340]
Fedek; Hicaz´da bir kariyyedir. Medine´ye iki-üç günlüktür.[341]
Seferin sebebi: Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa´d b. Bekr oğulları kabilesinin HayberYahudilerine yardım etmek üzere Fedekte toplandıklarını haber almıştı.[342]
Sa´d b. Bekr oğulları kabilesi, bu yolda yapacakları yardıma karşılık, kendilerine Hayber"in hurma mahsulünü vermelerini Hayber Yahudil erinden istem işlerdi. [343]
Sa´d b. Bekir oğullarının yardıma gelmeleri boşuna değildi.
Hayber Yahudileri bir yıldan beri Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışma hazırlığı içinde idiler.
Benî Kurayza Yahudileri cezalandınldığı zaman, Hayber Yahudileri, toplanıp yapılacak işi araların-da konuşmuş; Teymâ, Fedek ve Vadi´l-kurâ Yahudileriniyanlarına alarak Medine üzerine yürümeye, eski yeni bütün hınçlanyla çarpışmaya karar vermiş bulunuyorlardı.[344]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali´yi 11 kişilik askerî bir birliğin başına geçirerek Fedek´te toplanan Benî Sa´d b. Bekrlere saldı.
Mücahidler geceleri gittiler, gündüzleri gizlendiler, Hemec´e ulaştılar.[345]
Hemec; Hayber´le Fedek arasında bir su kaynağıdır.
Mücahidler, Hemec´de bir adam yakaladılar.[346] Yakalanan adam, Benî Sa´dların casusu idi.[347]
Ona:
"Sen nesin Arkandaki Benî Sa´dların toplantılarından malumatın var mı " diye sordular.
Adam:
"Bende bu hususta bilgi yok!" dedi.
Mücahidler onun üzerine yürüyünce, kendisinin Benî Sa´dların casusu olduğunu, Hayber Yahudilerine yardım karşılığında Hayber hurma mahsulünün Benî Sa´d´lara tahsisini istemek üzere kendisini göndermiş olduklarını ona söylettiler.
Kendisine:
"Benî Sa´dlar neredeler " diye sordular.[348]
Casus:
"Bana eman verirseniz, onların yerlerini size haber veririm" dedi.
Eman verdiler.[349]
Casus:
"Onlardan 200 kişilik bir cemaati geride bırakmıştım. Onların liderleri de Veber b. U leym´dir!" dedi.
Mücahidler:
"Önümüze düş, onların yerini bize göster!" dediler.
Casus:
"Eğer bana eman verirseniz, gösteririm!" dedi.
Mücahidler:
"Eğer sen bizi götürüp onların yerlerini ve yaylım hayvanlarını bize gösterirsen, sana eman veririz, aksi takdirde senin için eman yok!" dediler.
Casus, göstermeye razı oldu. Önlerine düşüp mücahidleri götürdü durdu. Öyle ki, casustan şüphelenecek, kendisinin bir kötülük düşündüğünü, tuzağa düşürmek istediğini sanacak kadar götürdü!
Dümdüz ve büyük çöllere, yüksek yüksek yerlere eriştirdi.
Sonra bir ovaya indirdi ki, orada pek çok develer, davarlar vardı.
"İşte, Benî Sa´dların develeri ve davarlan bunlar!" dedi.
Mücahidler birden baskın yapıp develeri ve davarlan ele geçirdiler.
Casus:
"Bırakınız beni artık!" dedi.
Mücahidler:
"Hayır! Onların arkamızdan gelmeyeceklerinden emin oluncaya kadar, seni bırakmayacağız!" dediler.
Develerin ve davarların çobanı ise, kaçarak, soluğu Benî Sa´dların toplandıkları yerde almış; Sa´d b. Bekr oğullarını uyarmış, korkutmuştu.
Sa´d b. Bekr oğulları kaçıp etrafa dağıldılar.
Casus:
"Siz beni daha ne diye tutuyorsunuz İşte, Bedevî Araplar darmadağın oldular! Çobanları onları uyardılar ve korkuttular" dedi.
Hz. Ali:
"Biz onların karargâhlarına daha ulaşmadık!" dedi.
Casus, mücahidleri oraya kadar da götürdü. Fakat, orada hiçbir kimse göremediler. Bunun üzerine, casusu serbest bıraktılar.[350]
Rivayete göre, İsa b. Alîle´nin dedesi demiş ki:
"Ben, Hemec´den Bedi´a kadar uzanan vadide Sa´d b. Bekr oğullarını, kadınlarını hayvanlara bindirip kaçarlarken görmüştüm.
Kendi kendime:
´Bugün onların başına bir felâket mi geldi ki !´ dedim.
Yanlarına yaklaştım. Liderleri Veber b. Uleym´le karşılaştım.
Ona:
´Nereye bu gidiş !´ diye sordum.
Veber:
´Şerre, kötülüğe! Muhammed´in cemaatleri üzerimize yürüdü! Ona karşı koymaya bizde güç yok! Daha çarpışmaya tutulmadan, rüzgârına tutulduk!
Hayber"e gönderdiğimiz elçimizi yakaladılar! O bizi onlara haber verdi, yapılmayacak şeyi bize yapti!´ dedi.
Kendisine:
´Kimdir o elçiniz ´ diye sordum.
Veber:
Kardeşimin oğludur! Biz Araplar içinde kalbi ondan daha sağlam, dayanıklı bir genç bulunmaz sanırdık!´ dedi.
Ona:
´Ben görüyorum ki; Muhammed´in işi, güvenliğe eren ve büyüyen bir iş oldu.
O Kureyşîleri çökertti!
Onlara, yapılamayacak şeyi yaptı!
Daha sonra, sırasıyla Yesrib´deki kaleleri, yani Kaynukaları, Benî Nadirleri, Benî Kurayzalan ve şu Hayber´d eki I ere kadar sairlerini de hep o çökertti, yerlere serdi!´ dedim.
Veber, bana:
´Sen bundan korkma!
Hayber"de nice adamlar var!
Kendilerini saldıranlardan koruyucu kaleler, hiç kesilmeyen sular var!
Muhammed hiçbir zaman onlara yaklaşamaz!
Yurdunun ortasında bile, onlarla çarpışmak liyakatini kendisinde bulamaz´ dedi.
Ona:
´Bu senin görüşün mü ´ diye sordum.
Veber:
´Bu onların (Hayber Yahudilerinin) görüşleri ve mütalaalarıdır!´ dedi."[351]
Benî Sa´d b. Bekrlerden iğtinam edilip Medine´ye getirilen, 500 deve ile 2000 davardı.[352]
Bunların beşte biri Beytü´l-mâl için çıkanldıktan sonra, kalan beşte dördü mücahidler arasında bölüştürüldü.[353]
Zeyd b. Hârise´nin Vâdi´l-kurâ´ya Benî Fezarelere Gönderilişi
Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebepleri
Seferin mevkii Vâdi´l-kurâ nahiyesi olup Medine´ye yedi geceliktir.[354] Sefer, Hicretin 6. yılında, Ramazan ayında yapılmıştır.[355]
Seferin Sebepleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Gâbe yaylımında yayılmakta bulunan yirmi devesini Uyeyne b. Hısn el-Fezârî, Gatafan ve Fezârelerden 40 atlı salarak baskın yaptırıp sürdürmüş, Ebu Zerri´l-Gıfârî´nin oğlunu da şehit ettirmişti.[356]
Diğer rivayete göre; baskıncıları yollayan, Rebia b. Bedr´in kızı ve Malik b. Huzeyfe b. Bedr´in karısı Ümmü Kırfe idi.
Ümmü Kırîe, kendi kabilesinden 40 kişiyi "Medine´ye giriniz!" diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine salmıştı.[357]
Bu Ümmü Kırîe; oğullarından ve oğullarının oğullarından 30 atlı hazırlayıp, onlara:
"Medine´ye gidiniz, Muhammedi öldürünüz!" demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Allah´ım! Oğullarını ona kaybettir!" diyerek onun aleyhinde dua etmişti.[358]
Ümmü Kırîe on oğlan doğurmuş, onların hepsi de lider olmuşlardı.[359]
Ümmü Kırîe´nin kavmi arasında şerefli bir mevkii vardı. Kavminin kraliçesi idi.[360]
Araplar arasında, dillere destandı. Araplar, "Ümmü Kırfe´den daha emniyette olanı, daha şereflisi yok!" derlerdi.
Ümmü Kırîe´nin evinde 50 kişinin kılıcı asılı dururdu ki; hepsi de Ümmü Kırîe´nin mahremi, ev halkı idiler.[361]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları Şam´a ticaret mallarıyla giderlerken, Vâdi´l-kurâ yakınlarında Fezârelerden bir cemaat tarafından kılıçtan geçirilmişler ve ticaret malları da yağmalanmıştı.
Zeyd b. Harise şehitler arasında bir müddet baygın kaldıktan sonra kalkıp Medine´ye gelmiş,[362] Benî Fezârelerle çarpışmadı kça yıkanım amaya,[363] başına yağ ve koku sürünmem eye and içmiş, kendisini Benî Fezâreler üzerine göndermesini Peygamberimiz Aleyhisselamdan dilemişti.[364]
Zeyd b. Hârise´nin yaraları iyileşince, Peygamberimiz Aleyhisselam, onu askerî bir birlikle Benî Fezârelere gönderdi.[365]
Gönderilen birlik, büyükçe bir süvari birliği idi.[366]
Peygamberimiz Aleyhisselam, gönderirken, onlara:
"Gündüzleri gizleniniz, geceleri gidiniz!" buyurdu.[367]
Kılavuz, Zeyd b. Harise ve arkadaşlarının önüne düşüp Benî Fezârelere doğru yollandı.
Bedir oğulları ise, kendilerine bir gözcü tayin etmişlerdi.
Her gün, sabaha çıktıkları zaman, gözcü kendilerine ait bir dağın tepesine çıkıp, yoldan kendilerine doğru gelenlere bakar, gelenleri bir günlük uzaklıktan haber verir ve:
"Rahatça uyuyunuz! Bu gecenizde size gelebilecek bir tehlike, bir zarar yok!" derdi.
Zeyd b. Harise ve arkadaşları bir gece kadar gittikten sonra, kılavuz yanıldı, başka bir yola saptı. Akşama kadar, o yanlış yola devam ettiler. Yanıldıkianm aniadıiar.[368]
Benî Fezâreler, İslâm mücahidlerinin geldiklerini haber aldılar.[369]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları, Benî Fezâreleri geceleyin gafil iken basmayı bekleyerek sabahladılar.
Sabaha çıktıkları zaman, Benî Fezâreleri yurtlarından dağılıp gitmiş buldular. O sırada, Benî Fezârelerden, dağılmamış küçük bir topluluğa rastladılar ve onları kuşattılar.
Zeyd b. Harise tekbir getirdi, arkadaşları da tekbir getirdiler.[370] Şiddetle çarpıştılar.
Benî Fezâreler bozguna uğradılar.[371]
Zeyd b. Harise, Benî Fezâreleri araştırmak için ileri gitmekten, arkadaşlarını men etti.
Benî Fezârelerin belli başlı adamlarından Abdullah b. Mes´ade ile Kays b. Numan b. Mes´ade öldürüldü.[372]
Öldürülenlerin Mes´ade b. Hakeme´nin iki oğlu Numan´la Ubeydullah olduğu da rivayet edilir.[373]
Seleme b. Ekvâ da, Benî Fezârelerden birinin ardına düşüp onu öldürdükten sonra, araştırmaya devam ederek, Ümmü Kırfe Fâtıma binti Rebia´nın kızı Cariye binti Malik b. Huzeyfe b. Bedr´i, Fezâre oğullarının çadırlarından birisinde yakaladı.[374]
Seleme b. Ekvâ, içlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu bir topluluğun dağa doğru seğirttiklerini görüp, ok atarak onlarla dağın arasını kesti. Kendilerinin dağa kaçmalarını engelledi.[375]
Mücahidlerden Kays b. Muhassir de, Ümmü Kırîe´nin ardına düşüp, onu yakaladı.[376]
Ümmü Kırîe, çok yaşlı, koca bir karı idi.[377]
Peygamberimiz Aleyhisselama sövüp saymaya başlayınca,[378] Zeyd b. Harise onu öldürmesini Kays b. Muhassir´e emretti.[379] Kays b. Muhassir de onu öldürdü.[380]
Benî Fezârelerin ele geçirilebilen malları iğtinam edildi.[381]
Zeyd b. Harise, Ümmü Kırîe´nin zırh gömleğini Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdi.[382] Seleme b. Ekvâ, Malik b. Huzeyfe b. Bedr´in kızı Cariye´yi esir edip Medine´ye getirmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Seleme! Demek sen bir kadın esir aldın " buyurdu ve bunu birkaç kere tekrarlayınca, Seleme onu Peygamberimiz Aleyhisselamın istediğini sanarak, Peygamberimiz Aleyhisselama bağışladı.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onu, alır almaz, Hazn b. Ebi Vehb´e bağışladı ki;[383] H azn, Ebu Seleme´nin dayısı idi.[384]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidde Yağmur Duası Yapışı
Hicretin 6. yılında, her yeri kuraklık ve kıtlık sardığından,[385] Ramazan ayında,[386] Cuma günü[387] Peygamberimiz Aleyhisselam Mescidde yağmur duası yaptı. [388]
Enes b. Malik der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamın devrinde bir kıtlık yılı gelip çatmıştı.
Bir Cuma günü, Resûlullah Aleyhisselam ayakta hutbe irad buyururken, bir adam minberin karşısında Dârü´l-kaza tarafındaki eski kapıdan içeri girip Resûlullah Aleyhisselamın karşısında ayakta durdu[389] ve:
´Yâ Rasûlallah! Yağmur kıtaldi! Her yeri kuraklık ve kıtlık sardı! [390] Mallar,[391] develer, sığırlar, davarlar,[392] atlar ve davar sürüleri kırıldı! [393]
Çoluk çocuklar aç kaldılar![394] Çoluk çocuklar da, insanlar da helak oldular![395]
Yollar kapandı! [396] Memleketleri kıtlık sardı! [397]
Allah´a dua et de, bize yağmur versin!1 dedi. [398]
Mescidde bulunanlardan bazıları da, ayağa kalkarak seslendiler
´Yâ Rasûlallah! Yağmurlar kıtaldi! Ağaçlar kurudu! Hayvanlar kırıldı! [399] Her yeri kuraklık sardı! [400]
Yâ Rasûlallah! Mallar helak oldu!
Bizim için Allah´tan yağmur dile![401] Allah´a dua et de, bize yağmur yağdırsın!´ dediler.[402]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam ellerini kaldırdı.
Halk da, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte ellerini kaldırdılar.
Resûlullah Aleyhisselam ellerini o kadar kaldırmıştı ki, koltuklarının altlarını görmüştüm.[403]
Resûlullah Aleyhisselam:
´Ey Allah´ım! Bize yağmur ver! Ey Allah´ım! Bize yağmur ver! Ey Allah´ım! Bize yağmur ver!1 diyerek dua etti.[404]
Vallahi, o sırada biz gökyüzünde ne yoğun ne de ince hiçbir bulut, hiçbir şey görmüyorduk. Bizimle Sel´ dağı arasında ne bir ev, ne de bir mahalle vardı.[405] Gökyüzü ayna gibi parlaktı.
Resûlullah Aleyhisselam dua edince, birden bir rüzgâr koptu.[406]
Sel1 dağının arkasından, kalkan şeklinde bir bulut parçası belirdi, semanın ortasına gelince yayıldı.[407]
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; bulutlar gökyüzünü kaplamadıkça, Resûlullah Aleyhisselam ellerini indirmedi![408]
Yağmurun yağmaya başladığını görünce de:
´Ey Allah´ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl!1 diyerek dua etti .[409]
Toplanan bulutlardan, kırbadan boşanır gibi yağmurlar boşanmaya başladı.[410]
Yağmur damlalarının Resûlullah Aleyhisselamın sakalına doğru süzülüp yuvarlandıklarını gördüm![411]
Üzerimize öyle yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitmeye yol bulamayacaktık![412]
Evlerimize varıncaya kadar, sulara dala dala yürüdük.[413]
Öyle ki, güçlü kuvvetli veya evi yakın olan gençlere bile, ev halklarının yanına dönmek bir dert oldu.[414]
O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, tâ öteki Cumaya kadar hep üzerimize yağmuryağdı durdu.[415]
Vallahi, yedi gün güneş yüzü görmedik![416]
Cuma günü, Resûlullah Aleyhisselamın ayakta hutbe irad ettiği sırada, aynı kapıdan bir kimse içeri girdi. Resûlullah Aleyhisselamın karşısında ayakta dikildi.[417]
´Yâ Rasûlallah! Evler yağmurdan yıkılmaya,[418] hayvanlar sularda boğulmaya başladı![419] Yollar kesildi.[420] Yolcular yollarından geri kaldılar, zarariandılar.[421] Allah´a dua et de, artık şu yağmuru dindirsin, bizden kessin!´ dedi.[422]
Mescidde bulunan cemaat de seslendiler:[423]
´Yâ Rasûlallah! Evler yağmurdan yıkılmaya başladı! Yollar kapandı![424]
Yâ Rasûlallah! Yağmurdan dubarlar yıkılıyor! Suların içinde boğulmaktan korkuyoruz!
Yâ Rasûlallah! Sular içinde boğulmaya başladık![425]
Allah´a dua et de, şu yağmuru bizden kessin!´ dediler.[426]
Resûlullah Aleyhisselam, âdemoğlunun bu kadar çabuk usanmasına gülümsedi.[427]
Yine ellerini kaldırdı ve:
´Ey Allah´ım! Çevremize yağdır, üzerimize değil![428]
Ey Allah´ım! Dağlara, tepelere, vadi içlerine ve ormanlara yağdır!´ diyerek dua etti.[429]
Dua ederken de, eliyle semanın neresine, neredeki buluta işaret etti ise, orası açıldı ve Medine üstü açık bir meydan gibi oldu![430]
Bulutların sağa sola parçalandığını gördüm![431] Bulutlar, Medine´nin üzerinden, elbise sıyrılıp çıkarılır, dürülürgibi sıyrıldı![432] Medine´nin üzeri tamamıyla açıldı. Artık bulutlardan Medine´ye bir damla bile düşmüyordu!
Medine´ye baktım: Medine, taç giyinmiş gibi panldıyondu![433]
Biz de, güneşte yürümeye çıktik.[434]
Kanat vadisinin seli, bir ay durmadan aktı![435]
Hangi yandan kim geldiyse, bol yağmur yağdığını söylemekte, haber vermekteydi."[436]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Yağmur Dualarının Sayısı ve Çeşitleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın altı türlü yağmur duası yaptığı sabit olmuştur.[437]
1. Peygamberimiz Aleyhisselamın yapmış olduğu yağmur dualarının ilki, Hicretin 6. yılında Ramazan ayında-yukarıda ani attı ğımız-yağm ur duası olup, Peygamberimiz Aleyhisselam bu duasına:
"Ey Allah´ım! Bize yağmur ver!" diyerek duaya başlayınca, Ebu Lübâbe b. Abdulmünzir.
"Yâ Rasûlallah! Hurmalar daha kurutma yerlerinde bulunuyor!" demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, duasına devamla:
"Ey Allah´ım! Ebu Lübâbe çırılçıplak koşup hurma kurutma yerinin su deliğini kendi fotasıyla tıkamak zorunda kalıncaya kadar, bize yağmur ver!" dedi.
O sırada, gökyüzünde hiçbir bulut görünmediği halde yağmur boşanmaya başlamış idi ki, Ensar Ebu Lübâbe´nin çevresinde toplanıp:
"Ey Ebu Lübâbe! Herhalde sen Resûlullah Aleyhisselamın dediğini yapmadıkça gökyüzü açılmayacak, yağmurun arkası kesilmeyecek!" dediler.
Bunun üzerine, Ebu Lübâbe kalkıp hurma kurutma yerine gitti. Hurma kurutma yerinin deliğini kendi fotası yi a tıkayınca, gökyüzü açıldı! Yağmur kesildi.[438]
2. Hz. Âişe´den rivayet edildiğine göre; halk Peygamberimiz Aleyhisselama yağmur kıtlığından şikâyetlendiler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam bir minber kurulmasını emretti. Namazgahta kendisi için bir minber kuruldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, halka yağmur duasına çıkacakları bir gün de tayin etti.
O gün, güneşin ziyası vurduğu zaman, namazgaha gitti.
Minbere oturup tekbir getirdi.Yüce Allah´a hamdü sena etti.Sonra da:
"Siz.yurtlarınızın kuraklık ve kıtlığından,yağmurun uzun zaman üzerinizden uzaklaşmış,gecikmiş olmasından şikayetlendiniz.
Zaten.Allah da Kendisine duada bulunmanızı size emretmiş,duanızı kabul buyuracağını da va´d eylemiştir"buyurduktan sonra:
"Hamd,alemlerin Rabbi,Rahman,Rahim,Kiyamet gününün sahibi Allah´a mahsustur.
Allah´tan başka hiçbir ilah yoktur.
O Allah, dilediğini yapar.
Ey Allah´ım! Allah, yalnız Sensin!
Senden başka hiçbir ilah yoktur!
Ganî olan Sen´sin!
Bizler ise, fakîr ve yoksullarız!
Sen, bize yağmurunu indir!
İndirdiğini de, bizim için, bir zamana kadar kuvvet kıl ve yetir!" dedi ve sonra da ellerini kaldırdı; tâ koltuklarının ak yeri görününceye kadar, ellerini kaldırmakta devam etti.
Sonra cemaate arkasını döndü. Ellerini kaldırmış olduğu halde cübbesini çevirdi, sonra cemaata döndü. Minberden inerek iki rekat namaz kıldı.
Derken, Allah bir bulut yarattı.
Gök gürlemeye, şimşek çakmaya başladı.
Allah´ın izniyle öyle yağmur yağdı ki, Resûlullah Aleyhisselam Mescidine gelemedi!
Sellerin aktığını, halkın siperlenecek yerlere koşuştuklarını görünce, azı dişleri görününceye kadar güldü ve:
"Şehadet ederim ki; Allah herşeye kadirdir! Ben de, O´nun kulu ve Resûlüyüm dür!" buyurdu.[439]
3. Peygamberimiz Aleyhisselam Cumadan başka bir günde de Medine´de yağmur duası yapmış,
fakat bu dua sırasında namaz kıldığı rivayet edilmemiştir.[440]
Peygamberimiz Aleyhisselama bir çöl Arabi gelip:
"Yâ Rasûlallah! Ben senin yanına öyle bir kavmin yanından geliyorum ki; onların ne azığını koyacak çobanları kalmıştır, ne de yayılacak hayvanları!" demişti.[441]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Allah´ım! Mudarları kuraklık ve kıtlık yılına uğratarak onlara karşı bana yardım et!" diyerek dua etmişti. [442]
Mudarlardan bir adam gelip:
"Yâ Rasûlallah! Kuraklık ve kıtlık yılına uğramaları için Mudarlar aleyhinde dua etmiştin.
Mudarlar mahvoldu!
Artık onların ne böğüren develeri, ne de bağıran küçük çocukları kaldı! [443]
Ey Allah´ın Peygamberi! Aşın dereceyi bulan kuraklık ve kıtlıkyüzünden, bizde ne kulaklarını kımıldatacak deve, ne de azığını koyacağımız bir çoban kaldı!" dedi.
Adamcağız, bu sözünü tekrarladıktan sonra, dönüp bir müddet bekledi. [444]
Peygamberimiz Aleyhisselam onu çağırdı ve kendisine:
"Sen ne demiştin " diye sordu.
Mudarî sözünü tekrarı adı. [445]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam minbere çıktı,
Allah´a hamd ü sena etti.[446]
"Ey Allah´ım! Sana dua ediyorum, duamı kabul buyur!
Senden dilekte bulunuyorum. Dileğimi ver![447]
Ey Allah´ım! Sen bizi kıtlıktan kurtarıcı, güzel ve iyi sonuçlu, her yanı kaplayıcı, bol, iri da mi alı, [448] hiç zarar vermeyen, yararlı,[449] sağanaklı biryağmurla acele olarak sula!" diyerek dua etti.[450]
Daha yatsı vakti olmadan, gökyüzünü bulutlar kapladı, yağmur yağmaya başladı.
Hangi yandan kim geldi ise, "Ot ve su bolluğundan, hayat bulduk!" demekte; yağmur haberi vermekte idi. [451]
Yedi gün geçmeden, halk hayvanları için oüara ve sulara kanmış,[452] yeni bir hayata kavuşmuşlardı.
Gelenlere:
"Su ve ot bolluğundan, develer kulaklarını kımıldatmaya başladılar mı " diye sordukları zaman, onlar:
"Onlar böğürmeye bile başladılar!" diyorlardı.[453]
4. Âbi´l-lahm oğullarının azadlısı Umeyr´in görüp bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, Zevrâ yakınında bulunan Ahcâru´z-zeyt yanında ayakta dikilerek ellerini kaldırmış, yüzünü Kıbleye dönüp yağmur duası yapmıştır.[454]
Ahcâruz-zeyt, Harre mevkiinde idi. Taşları kara ve parlak olduğundan, "Ahcâruz-zeyt=Yağlı taşlık" adını almıştır.
Ahcâruz-zeyt Medine çarşılarından birisi olup, Peygamberimiz Aleyhisselam orada yağmur duası yapardı. [455]
5. Halk kuraklık ve kıtlığa uğrayınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, başına siyah bir sank sarmış, sangının bir ucunu arkasına salmış, omuzuna da Arapvâri bir yay asmış olduğu halde, Medine´den çıkıp Bakîu´l-Garkad´a kadar gitti.
Ayakta Kıbleye döndü, tekbir getirdi.
Açıktan okuyarak ashabına iki rekat namaz kıldırdı.
Birinci rekatta tekbir getirdi. İkinci rekatta Duhâ suresini okudu.
Sonra da, kıtlıkyılının değişmesi için olmalı ki, cübbesini tersine çevirdi.
Sonra, Yüce Allah´a hamd ve senada bulundu.
Daha sonra, ellerini kaldırdı ve:
"Ey Allah´ım! Memleketlerimiz boşaldı. Toprağımız küle döndü! Hayvanlarımız azaldı.
Ey bereketleri oldukları yerden indiren,
Rahmeti rahmet madenlerinden,
Yağmuru bulundukları yerlerinden çıkarıp yayan Allah´ım!
Küçük günahlardan bile mağfiret Senden dilenir.
Öyle ise, toptan günahlarımızın yarlıganmasını da Senden diler, büyük günahlarımızdan dolayı da Sana tevbe ederiz!
Ey Allah´ım! Bulutları akıntılı, bol, ve iri damlalı ve İlâhî Arşının altından bize yararlı olacak biçimde bereketlenmiş olarak üzerimize boşalt!
Yağdıracağın yağmur, bizim için kurtarıcı olan, sıkıntı vermeyen, tekrar tekrar gelen, eksilmeyen, mahsul yetiştiren, her yeri kaplayan, ucuzluk, bolluk veren biryağmur olsun ki; otlar onunla çabukça bitip yetişsin, bizim için bereket çoğalsın, hayırların her çeşidi bizi karşılasın, geri kalmasın!
Ey Allah´ım! Sen, Kitabında, ´Biz, diri olan herşeyi sudan yarattık!´ buyurdun.
Ey Allah´ım! Sudan yaratılmış olanların, sudan başka birşeyle yaşaması mümkün değil.
Ey Allah´ım! İnsanlar ümitsizliğe düştüler.
Onlardan ancak ümitsizliğe düşenler düştüler ve kötü zanlar beslemeye başladılar.
Onların yaşlanmış hayvanları susuz kalmıştır.
Yavrusuz kalan ana yavruları için nasıl inlerse, onlar da öylece inlemekteler!
Gökten yağmur damlalan kesildi.
Bu yüzden, onların kemikleri inceldi, etleri gitti, yağlan eridi!
Ey Allah´ım! İnleyenlerin iniltisine, güçsüzlükten sesi çıkmayanların ağlamasına, Senden başka rızkını verecek kimsesi bulunmayanlara acı!
Ey Allah´ım! Susuz yabanî hayvanlara, yaylım için salınmış ehlî hayvanlara, yemekten içmekten ağızları bağlanmış çocuklara acı!
Ey Allah´ım! Belleri bükülmüş yaşlılara, emzikteki yavrulara, otlak arayan hayvanlara acı!
Ey Allah´ım! Bize bağışladığın gücü, kuvveti, daha çok kuvvet vererek arttır. Bizi mahrum olarak geri çevirme!
Şüphe yok ki, dua ve dilekleri işitip rahmetinle karşılayacak ancak Sensin ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah!" diyerek dua etti.[456]
Resûlullah Aleyhisselam daha duasını bitirmeden, hava birden değişiverdi: Öyle yağmur yağmaya başladı ki, orada bulunan herkes, evlerine nasıl dönebileceklerini bilemediler![457] Peygamberimiz Aleyhisselam, yağmur duasına çıktiğı zaman, genellikle:
"Ey Allah´ım! Kullarını, dilsiz hayvanlarını sula! Rahmetini yay! Ölmüş beldelerini ıslatıp dirilt!" diyerek dua edendi.[458]
6. Tebük seferi sırasında, Müslümanlar, sabaha çıkınca, yanlarında su bulunmadığından, susuzluktan Peygamberimiz Aleyhisselama şikâyetlendiler.[459]
Müslümanlar arasında bulunan münafıklardan bazıları da:
"Eğer Muhammed bir peygamber olsaydı, Musa Peygamberin kavmine Allah´tan yağmur dileyip yağmur yağdırdığı gibi, o da Allahtan yağmur diler, yağmur yağdırırdı!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bunu işitince:
"Demek onlar böyle söylediler hâ i
Rabbinizin sizi yağmurla sulayacağını umarım!" buyurdu.[460]
Hz. Ömer der ki:
"Konak yerlerinden biryere konmuş ve orada dayanılmaz bir susuzluğa uğramıştık ki, susuzluktan boyunlarımız kopacak sanmıştık!
Adam çıkıp su aramaya gidiyor, su araya araya boynunun koptuğunu sanacak dereceye gelmedikçe, geri dönmüyordu!
Hatta, adam boğazladığı devesinin işkembesindeki tersini sıkıp suyunu bile içiyordu! [461]
O sırada, Ebu Bekir:
´Yâ Rasûlallah! Hiç şüphesiz, Allah Senin duanı hayırla karşılar. Bizim için dua ediversen ´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Sen benim dua etmemi istiyor musun ´ diye sordu.
Ebu Bekir
´Evet!´ dedi.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam ellerini kaldırdı, daha ellerini indimnemişti ki, gök eğildi, karardı, gökten yağmur boşanmaya başladı!
Halk, yanlarındaki bütün kaplarını doldurdular.
Gidip baktığımızda, yağan yağmuru, ordugâhın ötesine geçmiş bulmadık!"[462]
Abdullah b. Ebi Hadrad da, bu yoldaki müşahedesini şöyle anlatır:
"Resûlullah Aleyhisselamın Kıbleye dönüp dua ettiğini gördüm:
Vallahi, gökte hiçbir bulut görmüyordum.
Resûlullah Aleyhisselam daha duasını bitirmemişti ki, her yandan kaynaşan bulutlara bakıyordum.
Resûlullah Aleyhisselam bulunduğu yerden daha aynlmadan, gök, suyunu üzerimize boşalttı!
Resûlullah Aleyhisselamın, boşanan yağmur sırasında getirdiği tekbirini hâlâ işitiyor gibiyimdir!
Kendisinin, o sırada:
´Şehadet ederim ki; ben Allah´ın Resûlüyümdür!´ buyurduğunu da işitmişimdir.
Bir müddet sonra, Allah üzerimizden buluttan dağıttı.
Yağmur ancak yeryüzünden bir kısmına yağmıştı.
Halk en sonuncusuna kadar içtiler ve suya kandılar."[463]
Yağmur Duası ile İlgili Bilgiler
Yağmur duası; istiğfar ve hatnci ü sena ile Allahtan yağmur dilemektir. Kitab ve sünnetle, icma ile meşrudur.[464]
Hz. Ali:
"Yağmur duasına çıktığınızda, Allah´a hamd ediniz, O´na lâyık olduğu üzere senada bulununuz!
Peygamber Aleyhisselama salât ü selam getiriniz!
Allah´tan yarlıganmak dileyiniz!
Çünkü, yağmur duasına çıkmak istiğfardır, Allahtan yarlıganmak dilemektir" demiştir.[465]
Hz. Ömer, halifeliği sırasında, halkı namazgaha çıkardı. Orada, Allah´a dua ve istiğfarda bulundu. Fakat, namaz kıldırmadı. Böyle, istiğfar üzerine birşey arttırmaksızın dönünce, kendisine:
"Ey mü´minler emîri! Biz senin yağmur duan gibisini görmedik! " dediler.
Hz. Ömer, Nuh Aleyhisselamın:
"Artık Rabbinizden mağfiret dileyiniz ki, O çok yariıgayıcıdır; böylelikle, gökten, üzerinize bol bol yağmur salıversin! Üstelik, sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltsın! Size bağlar, bostanlar versin, ırmaklar akıtsın!"[466]
"Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyiniz!
Sonra, O´na tevbe ve rücu´ ediniz ki, üstünüze gökten bol bol feyzini göndersin, kuvvetinize daha fazla kuvvet katsın!" dediğini anlatan âyetleri okudu.[467]
Ömer b. Abdulaziz de, Meymun b. Mihran´a yazdığı yazıda şöyle demiştir:
"Ben, ´Filan ayda filan günde yağmur duasına çıksınlar! Oruç tutmaya gücü yeten kişiler oruç tutsunlar! Sadaka vermeye gücü yetenler de sadaka versinler!1 diye, şehirler halkına yazı yazdım.
Çünkü, Yüce Allah, ´Gerçekten iyi temizlenen ve Rabbinin ismini zikredip de namaz kılan kimse, umduğuna ermiştir1 [A´lâ: 14-15] buyuruyor.
Atanız Âdem ve ananız Havva´nın dediği gibi; ´Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik. Eğer Sen bizi bağışlamazsan, muhakkak, biz hüsrana düşenlerden oluruz!´ [A´râf: 23] deyiniz!
Nuh´un dediği gibi deyiniz ki; o, ´Ey Rabbim! Ben, bilmediğim şeyi senden istemekten Sana sığınırım! EğerSen beni yarlıgamazsan, hüsrana düşenlerden olurum!´ [Hûd: 47] dedi.
Musa´nın dediği gibi de deyiniz ki; ´O, ´Ey Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık ettim! Artık Sen beni yarlığa!´ dedi. Bunun üzerine Allah da onu yarlıgadı. Çünkü, O çok yari ıgayıcı, çok esirgeciyidir.´ [Kasas: 16]
Yunus´un dediği gibi de deyiniz ki; o, ´Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her noksandan uzak tutarım. Ben gerçekten kendisine yazık edenlerden oldum!´ [Enbiyâ: 87] dedi."[468]
.
Yağmur Duasına Nasıl Çıkılır ve Çıkılınca Neler Yapılır
Yağmur duasına üç gün ardarda çıkılır. Çıkılmadan önce, yoksullara sadakalar verilir. Tevbeler yenilenir. Müslümanlar için, Allah´tan yariıganmak dilenilir. Yapılagelen bütün zulümler, haksızlıklar bırakılır. Ehlî hayvanlar yavrularıyla birlikte götürülüp, duaya çıkılan yerde birbirlerinden ayrılarak aralarında meydana gelen meleşmeler, böğürüşlerle... ihtiyacın ağırlığı sergilenir, herkes rikkate, heyecana getirilir. Çok yaşlanmış ihtiyarlar ile küçük çocuklar da birlikte götürülür. Çünkü, rahmetin inmesi, zayıflar yüzündendir.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sizler ancak zayıflarınız yüzünden geçindiriliyor, yardım olunuyor değil misiniz " buyurmuştur.[469]
Yağmur duasına yürünerek gidilir. Temiz ve fakat eski, hatta yamalı elbise giyilir. Başlar önlere eğilir, boyunlar bükülür. Tevazulu, alçakgönüllü, huzû ve huşûlu olunur.
Yağmur duası için, kır yere çıkılır.
Ancak, Mekkeliler Mescid-i Haram´da, Medineliler Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinde, Kudüslüler de Mescid-i Aksâ´da toplanırlar.
Şüphesiz ki, kutsal, şerefli mekânlar, rahmetin daha çabuk ve çok inmesine sebep olurlar.
Medine´de, Peygamberimiz Aleyhisselamın huzurundan başka yerde yağmur ve rahmet istenilmez. Çünkü, onun hakkında Yüce Allah, "Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" [Enbiyâ: 107] buyurmuştur. O, günahkârların şefaatçi sı dır.
Hayvanlar, Medine´de Mescidin kapısında durdurulur.
Yağmur duasında imam Kıbleye döner, ellerini kaldırır, dua eder; cemaat de, oturmuş oldukları halde, imamın duasına "Amîn!" derler.
Yağmur duasına çıkılınca iki rekat namaz kılmak da caizdir (Şürünbilâlî, Merâkı´l-felâh, s. 451-453).
Peygamberimiz Aleyhisselamın, yağmur duasında, bayram namazlarında olduğu gibi, açıktan oku(Zeker) iki rekat namaz kıldığı da olmuştLjr.[470]
İmam Malik bu husustaki bir soruyu cevaplarken der ki:
"İmam namaza hutbeden önce başlar. İki rekat namaz kılar. Sonra Kıbleye döner. Kıbleye dönerken, cübbesini çevirir. Cübbesinin sağını solunun üzerine, solunu da sağının üzerine koyar. (Cübbenin alttan sol eteği sağ elle, sağ eteği sol elle tutulur. Eller arkadan çevrilerek, sağ elle tutulan etek sol omuza, sol elle tutulan etek de sağ omuza atılır. Böylece, cübbenin aşağısı yukarıya, sağı sola, solu da sağa gelmiş olur). Cemaat de, yönleri Kıbleye doğru olmak üzere oturmuş bulunurlar. İmam ayakta hutbe okur ve dua eder."[471]
İmam Ebu Yusuf´a göre; imam halkı yağmur duasına çıkarır. Onlara iki rekat da namaz kıldırır. Rekatların ikisinde de, açıktan okur. Sonra, orada, ayakta dikilerek halka yüzünü döndürür, hutbe okur. Hutbeye başlayacağı sırada, cübbesini çevirir. Bunu, cübbesinin yukarısını aşağıya, aşağısını yukarıya getirerek yapar. Çevrilecek sof elbise ise, onun sağ eteğini sol omuzuna, sol eteğini de sağ omuzuna koyar.
Halk imamın karşısında bulunur. Onlar, cübbelerini çevirmezler.
İmam hutbesinde Allah´a dua eder, boynunu büküp yalvarır, Allah´tan mü´minler için yarlıganmak diler.[472]
Hz. Ali; Ramazan ve Kurban bayramlarında ve yağmur duası namazında birinci rekatta yedi, ikinci rekatta beş tekbir alır, hutbeden önce namaz kılar, namazda okuyacağı sûreleri açıktan okurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömerve Hz. Osman da böyle yapardı. [473]
Peygamberimiz Aleyhisselamın kıldığı iki rekat yağmur duası namazının birinci rekatında Tekvir, ikinci rekatında Duhâ sûresini;[474] birinci rekatında Şems, ikinci rekatında Leyi sûresini;[475] birinci rekatında A´lâ, ikinci rekatında Gâşiye sûresini okuduğu da rivayet edilmiştir.[476]
Yağmur duası için ezen okunmadığı gibi, kamet de getirilmez.[477]
Kürz b. Cabir´in Ükl ve Uranîleri Yakalamaya Gönderilişi
Seferin Tarihi, Mevkii ve Sebebi
Sefer, Hicretin 6. yılında, Şevval ayında idi.[478]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Zû Kared´den dönüşünden sonra olduğu da rivayet edilir.[479]
Seferin mevkii olan Zülcedr, Küba nahiyelerinden olup, Medine´ye uzaklığı, deve yürüyüşüyle altı mil kadardır, Ayr dağının yakınındadır.[480] Buthan vadisi, suyunu oradan alır.[481]
Başka rivayete göre; seferin mevkii Cemmâ idi.[482]
Cemmâ; Medine´ye, Akik nahiyesinden Cüruf1 e kadar 3 mil uzaklıkta küçük bir dağdır. Oradaki iki küçük dağdan en küçüğüdür.[483]
Seferin Sebebi Olan Hadise
Benî Muharib ve Sa´lebelerie yapılan savaşta alınan esirlerden, Peygamberimiz Aleyhisselama Yesar adında bir köle düşmüştü.[484]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun gizlice namaz kılmakta olduğunu görünce, kendisini kölelikten azad etmişti.[485]
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam Yesar´ı Cemmâ nahiyesi yaylımındaki develerini görüp gözetmekle görevlendirmişti.[486]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Cemmâ yaylımında yayılan develeri 15 kadardı.[487]
Orada, yayılan zekat develeri de vardı.[488]
Müslüman halkın develeri de Cemmâ´da yayılmakta idi.[489]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına, Becîle kabilesinden,[490] Uraynelerden 8 kişi gelmişti.[491]
Bunların dördü Uranîlerden, üçü Ükllerden,[492] birisi de Süleym oğullarındandı.[493]
Uranîler, Kahtan; Ükller ise, Adnan soyundan idiler.[494]
Medine´ye gelen bu adamlar, açlıktan son derecede zayıflamışlar, arıklamışlar, neredeyse ölecek hale gelmişlerdi.[495]
Çok hastalıklı ve sıtmalı idiler, karınlan da şişmişti.[496] Sararmış, solmuşlardı.[497]
Bunlar, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Sana İslâmiyet üzerine bey´at edeceğiz!" dediler, bey´at ederek Müslüman oldular,[498] kelime-i tevhidi söylediler.[499]
Halbuki, onlar yalancı idiler. Müslüman olmayı özlerinden istiyor değillerdi.[500]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin Suffasında oturdular.[501]
Medine´nin havasını kaldıramadılar, daha çok hastalandılar.[502] Vebaya,[503] dalak sancısına tutul-dular.[504]
Rivayete göre; onların tutuldukları hastalık Medine humması (sıtması) idi.[505]
Onlar, Medine´den çıkıp gitmeyi istemeye başladılar:
Medine´nin yemekleri; abdest, gusül, cihad... kendilerinin hoşlarına gitmedi, işlerine gelmedi.
"Yâ Rasûlallah! Bizi barındır, yedir, geçindir![506] Yâ Rasûlallah! Bize süt bul!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Siz Resûlullahın develerinin yanına gitmedikçe, size burada içirecek süt bulamam!" buyurdu.[507]
"Yâ Rasûlallah! Şu ağrılar başımıza gelmiş bulunuyor. İzin versen de, biz develerin yanına gitsek [508]
Yâ Rasûlallah! Bizler hayvan sahipleriyiz. Ekin ve arazi sahipleri değiliz.[509] Medine´nin havası bize ağır geldi!" dediler.[510]
Hallerinden şikâyetlendiler.[511] Medine´nin dışında bir yana gönderilip orada bakılmalarını istediler.[512]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"İsterseniz, siz zekat develerinin bulundukları yere kadar gidip onların sütlerinden ve sidiklerinden* içebilirsiniz!" buyurdu[513] ve:
"Develerin sütlerinden ve sidiklerinden nasiplenmeniz için çobanımızla gidebilir misiniz " diye sordu.
"Evet!" dediler, çıkıp gittiler.[514]
Üç ay kadar, develerin yanında kaldılar.[515]
Develerin sütlerinden ve sidiklerinden içerek sıhhat buldular.[516] Benizleri yerine geldi.[517] Hastalıklarından kurtulup sıhhat buldukları zaman, çok semizlediler ve hatta, semizlemekten, karınlarında büklümler bile meydana geldi. [518]
O sırada, Medine´de mum, yâni birsam denilen bir çeşit akıl bozukluğu hastalığı da zuhur etmişti.[519]
Mum; birsamla birlikte gelen humma hastalığı olup, bunun yüzde ve bedende çiçek sivilcelerinden daha küçük sivilceler çıkan bir hastalık olduğu da söylenmiştir.[520]
İyileşip Medine´ye gelen bu adamlar:
"Yâ Rasûlallah! Medine´de şu mum hastalığı zuhur etmiş bulunmaktadır. Bize izin verilse de, develerin yanına dönsek " dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Olur! Gidiniz, orada bulununuz!" buyurdu.
Gittiler.[521]
Bu nankör adamlar, Harre nahiyesinde bulundukları sırada, kâfirlik yoluna saptılar.[522]
Sabahleyin, Peygamberimiz Aleyhisselamın develerinin yanına vardılar, onları sürüp götürdüler.[523]
Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlısı Yesar, yanına birkaç kişi alıp, onlara yetişti.[524]
Gaddar adamlar çobanların üzerlerine yürüdüler,[525] Yesar´ı yakaladılar,[526] boğazladılar.[527] Ellerini, ayaklarını kestiler. Son nefesini verinceye kadar onun diline ve gözlerine diken batındılar, çekip gittiler.[528]
Amr b. Avf oğulları kadınlarından bir kadın, merkebinin üzerinde oradan geçerken, bir ağacın altında Yesar´ın cesedini gördü. Kavminin yanına dönünce, gördüğünü, onlara haber verdi.
Onlar da, Yesar´ın ölüsünün bulunduğu yere doğru gittiler, ölüsünü Küba´ya getirdiler.[529] Küba´da gömdüler.[530]
Facianın habercisi "İmdad!" diye seslenerek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi[531] ve:
"Çobanı öldürdüler, develeri sürüp götürdüler!" dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Allah´ın süvarileri! Hayvanlarınıza bininiz!" denilerek İslâm mücahidlerine seslenilmesini emretti.
Süvariler hemen atlandılar.[532]
Haber Peygamberimiz Aleyhisselama gündüzün başında erişmişti.[533]
Peygamberimiz Aleyhisselam, canileri yakalamak üzere, arkalarından acele 20 süvari saldı.[534]
Süvari birliğine Kürz b. Cabir"i kumandan tayin etti.[535]
Kumandanlığa Saîd b. Zeyd´in tayin edildiği de rivayet edilir.[536]
Canilerin izlerini sürmek üzene, süvarilerin yanlarına bir iz sürücü de katıldı. [537]
Peygamberimiz Aleyhisselam, süvari birliğini gönderirken, Ükl ve Uranîler aleyhinde:
"Ey Allah´ım! Onlara, yollarını kör et! Yollarını, tek deve yolundan daha dar ve çıkmaz et!" diyerek dua etti.[538]
Süvariler, Ükl ve Uranîlere, Münakka´nın üst tarafında yetiştiler.[539]
Münakka; Medine´nin doğusunda, Irak yolunda biryerdir.[540]
Ükl ve Uranîler, Harre´de yattılar Sabaha çıkınca, yemeklenini yediler
İslâm süvarileh, onların ne tanafa savuşup gittiklenini bilemediler
O sınada, deve küneği, kolu taşıyan bin kadına rastladılar, onu tuttular.
Kendisine:
"Yanında taşıdığın nedir " diye sordular.
Kadın:
"Bir cemaate rastlamıştım. Onlar bir deve kesmişlerdi, bunu bana onlan verdiler" dedi.
İslâm süvarileri:
"Şimdi onlar nerededir " diye sordular.
Kadın:
"Onlar şuradaki çölün kana taşlığındadırian.
Onaya doğnu gittiğinizde, kendilerinin ateşlerinin tüttüğünü gürünsünüz!" dedi.
İslâm süvarileh hemen onaya doğnu gittiler.
Ükl ve Unanîlenin yemekten kalktıkları sırada onları kuşattılar, teslim olmalarını istediler.
Hiçbirini kaçırmadan, hepsini esir ettiler,[541] bağladılar, terkilerine alıp Medine´ye getirdiler
O sınada Zegabe´de bulunan Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına vandılan.[542]
Ükl ve Unanîleni seyretmek üzene, Enes b. Malik ile bazı çocuklar da, süvarilerin ankasından, oraya geldiler.[543]
Gündüz epeyce ilenlemişti.[544]
Ükl ve Uranîlerin Suçları
Ükl ve Uranîler, Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlısı ve çobanı olan Yasar´ı ellerini, ayaklarını kesmek, gözlerine ve diline diken batırmak suretiyle şehit etmişlerdi.[545]
Bunlar, hem hırsızlık yapmışlar, hem adam öldürmüşler, hem de İslâm olduklarını söyledikten sonra kâfirlik yoluna sapmışlar,[546] irtidad etmişler,[547] Allah´a ve Resûlüne karşı harp açmışlardı.[548]
Ükl ve Uranîlere Uygulanan Ceza
Ükl ve Uranîlerin, ceza hukukunca, yaptıklarının aynı kendilerine yapılmak suretiyle cezalandırılmaları gerekiyordu.[549]
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, İslâm süvarilerine emretti: Ükl ve Uranîlerin elleri ve ayakları kesildi, gözlerine de mil çekildi.[550]
Enes b. Malik der ki:
"Onlar çobanın gözlerine diken batırdıkları için, Peygamber Aleyhisselam da, buna karşılık, onların gözlerine mil çektirmişti.[551]
Mil çekilmeden önce, milleri kızdırdılar, onları canilerin gözlerine sürdüler.
El ve ayaklarının kesilen yerlerini de, kanlarının dinmesi için, dağlamadılar.[552]
Sonra da, teşhir için, asıldılar.[553]
Öylece Harre´de bırakıldılar, ölüp gittiler.[554]
Ükl ve Uranîlerin Kısas Suretiyle Cezalandırılmalarının Sebebi ve Hikmeti
Ükl ve Uranîlerin böyle cezalandırılmaları, İslâm çobanını aynı şekilde öldürmüş olmalarından ileri gelmiş, kendileri de aynı şekilde cezalandırılmışlardı.[555]
Bu, bir kısas idi.[556] Kısasta ise hayat vardı.[557] Kötüleri, zalimleri yaptıklarının, yapacaklarının aynı ile cezalandırılacaklarını gözlerinin önüne sererek korkutmak; kendilerini bu kötü tutum ve davranışlarından alıkoymak; ve özellikle, Müslümanların hayatını korumayı sağlamak vardı.[558]
Kur´ân-ı Kerîm´in bu husustaki hükmü de şöyledir:
"Allah´a ve Allah´ın Resûlüne harp açanların, yeryüzünde yol kesmek suretiyle fesatçılığa koşanların cezası, ancak, öldürülmeleri, yahut asılmaları, ya da sağ elleri ile sol ayaklarının çaprazvari kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürülmeleridir.
Bu, onların dünyada rüsvaylığıdır. Âhirette ise, onlara pek büyük bir azap da vardır."[559]
Ükl ve Uranîlerden Kurtarılan Develerin Zülcedr Yaylımına Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam Zegabe´den Medine´ye gelip Mescidinde oturduğu sırada, Seleme b. Ekvâ ile Ebu Rühm el-Gıfârî, canilerin ellerinden kurtardıkları 14 deveyi Mescidin kapısı önüne getirmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onlara doğru varıp baktı da, Hına diye anılan deveyi göremeyince:
"Ey Seleme! Hına nerede " diye sordu.
Seleme:
"Ükl ve Uranîler onu boğazlamışlar, ondan başkasını boğazlayamamışlar!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Git, bak, bir yer bul; bunlar orada yayılsınlar!" buyurdu.
Seleme b. Ekvâ, onlar için Zülcedr kadar uygun bir yer bulunamayacağını söyledi.
Bunun üzerine, develer tekrarZülcedr´e gönderildiler ve orada kaldılar.
Her gece develerin sütleri sağılıp Peygamberimiz Aleyhisselama getirilirdi.[560]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbrı Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ,c.4, s. 284, 285, İbn Abdilberr, İstiâb, t 4, s. 1445, İbnEsîr, Usdu´l-gâbe, c. 5, s. 247.
[2] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1 445, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 5, s. 248.
[3] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 285.
[4] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1 445.
[5] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 4, s. 285, 286.
[6] Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 3, s. 17.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/163-166.
[7] İbn Esir, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 448.
[8] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260, 261.
[9] İbn Esir, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[10] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 307.
[11] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 261.
[12] İbn Esir, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 448.
[13] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 307, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[14] İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[15] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 307.
[16] İbn Esir, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[17] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[18] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/166-168.
[19] Kalkaşandf, Nihâyetü´l-ereb, s. 40.
[20] Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 443, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[21] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 306.
[22] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/168-169.
[23] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 78, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 376.
[24] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, t 2, s. 78.
[25] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 3, s. 457.
[26] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 2.
[27] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 3, s. 457.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/169.
[28] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 78.
[29] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 534, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 78.
[30] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 348, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 52, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 240.
[31] İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 1, s. 311.
[32] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 534.
[33] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 78.
[34] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 154.
[35] Vâki dr, Megâzı, c.2, s. 534, İbn Sa´d, t 2, s. 78.
[36] Vâki df, Megâzı, c.2, s. 534.
[37] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 534.
[38] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 214.
[39] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 396, İbn Sa´d,Tabakâtü´l-kübrâ,c.2,s.61 ,Beyhakî, Delâilü´n-nübüwe,c. 3,s. 371 Zehebî, Megâzî, s. 201, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 83.
[40] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 396, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 61.
[41] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 534,535.
[42] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 5, s. 276, 277.
[43] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, C. 3, S. 24.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/169-171.
[44] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 535, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 78, İbnSeyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 78.
[45] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 78, İbn 5eyf\d, U^nu´l-eser, c. 2, s. 78.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/171-172.
[46] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1387, İbn Atodilberr, İstiâb, c. 1.S.213.
[47] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c.5,s. 550.
[48] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 203.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/172.
[49] Sem hûdf, Vetâu´l-vela, c. 1, s. 31 0.
[50] İbn Şa´d, Tabakâtü´l-kübra, c.5,s. 550.
[51] İbn İshak.İbnHisam, Sîre,c.4, s. 287.
[52] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 7. 51
[53] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/172-173.
[54] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 287.
[55] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 7,118, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1386.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/173-174.
[56] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 246.
[57] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 7,118, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1386.
[58] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 483.
[59] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[60] İbn İshak, İbn Hisam ,Sîre, c. 4, s. 288, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 145, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 200, 201, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1084, 1085, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 25, 26, Heysemî, Mecmau´i-ievâid, c. 5, s. 31.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/175.
[61] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 288, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 246, 247, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 118, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1386, İbn Abdilberr, İstiâb, c. l.s.215, İbn E ar, Usdu´l-gâbe, c. 1 ,s.294.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/175.
[62] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 8.
[63] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[64] İbn E ar, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 295.
[65] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 288, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhân Sahih, c. 5, s. 118, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1387.
[66] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 214, 21 5.
[67] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[68] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 5, s. 550, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 215.
[69] Halebî, İnsânu´l-uyün, c. 3, s. 172.
[70] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[71] İbn Abdilberr, İ stiâb, c. 1, s. 215.
[72] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 146.
[73] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[74] İbn ^Jûdilberr, İ stiâb, c. 1, s. 215.
[75] İbn EsTr, Usdu´l-gâbe, c. 1, s. 295, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 3.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/175-177.
[76] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 535, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 78, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 83.
[77] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 292, Taberî, Târîh, c. 3, s. 59, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 200, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188, Zehebî, Megâzî, s. 275, İbn Haldun, Târîh, c. 2,ks. 2, s. 32.
[78] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 348.
[79] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 53.
[80] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre.c. 3, s. 1 78,193, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 354, 355, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 55, 56, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 94, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 40, İbn Kayyım, Zâdu´l-m ead, c. 1, s. 367.
[81] Vâkıdî, Megâzî, d, s. 355, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 53.
[82] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 535, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 78, 79.
[83] İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 200, İbn Haldun, Târîh, c. 2, s. 32.
[84] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 4, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 677.
[85] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 392, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 79, Taberî, Târîh, c.3, s. 59, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 155.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/177-179.
[86] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 292, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 79, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 83, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 154.
[87] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 292, Tabeıf, c. 3, s. 59, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 188 İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 1 49, Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 154, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 3, 4, Halebî, İnsânu´l-uyün, c. 2, s. 677.
[88] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536.
[89] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 292, Taberî, c. 3, s. 59, Diyarbekrî, c. 2, s. 3,4.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/179.
[90] Vâkıdî, c. 2, s. 536, İbn Sa´d, c. 2, s. 79, Kastalânf, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 147.
[91] İbn Sa´d, c. 2, s. 79, Kastalânf, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[92] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/179-180.
[93] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536, İbn Sa´d, c. 2, s. 79, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 348, Ebut-(:::), Ikdu´ssimfn, c. 1, s. 251, Kastalânf, c. 1, s. 1 55, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[94] Vâkıdîı Megâzîıc.2,s.536.
[95] Vâkidf, Megâzî, c. 2, s. 536, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 79, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 149, Ebul-(:::), Ikdu´s-simfn, c. 1, s. 251 , Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 4, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[96] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 292, Taberî, Târih, c. 3, s. 59, İbn Haim, Cevâmiu´s-Sîre, s. 201, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 149, Diyarbekrî, Târîhu´l- hamîs, c. 2, s. 4.
[97] Vâkıdî, M egâzf, c. 2,s.536,İbn Sa´d,Tabakât,c.2, s. 79, E bu´t-(:::), I k du´s-sim fn, c. 1, s. 251, Kast alânf, M evâhib, c. 1, s. 1 55, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[98] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 546, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 79.
[99] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 292, 293, Taberî, c. 3, s. 59, 60, İbn Seyyid, c. 2, s. 83.
[100] İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 188.
[101] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/180-181.
[102] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 293, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 537, İbn Sa´d, c. 2, s. 7 79, İbn Se^id, c. 2, s. 83, Diyarbekrî, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, 677, Zürkânı, c. 2, s. 1 47.
[103] Vâki di, Megâzı, c. 2, s. 537, İbn Sa´d, c. 2, s. 79, Kastalânf, c. 1, s. 155, Diyarbekn, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânı, c.2,s.148.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/181.
[104] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 537.
[105] İbn Sa´d, Tabak âtü´l -k übrâ, c. 2, s. 80, Bel âzuıî, E nsâbu ´l-eşrâf, c. 1, s. 349, E bu´l -F erec İ b nü´l-C evzf, el -Vefa, c. 2, s. 696, Ebul-(:::), Ikdu´s-simfn, c. 1, s. 252, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 5, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 148.
[106] Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 348,349, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 84, Semhûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 1, s. 311.
[107] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 80.
[108] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 182.
[109] Semhüdî, Vfetâu´l-vela, c. 4, s. 1 276.
[110] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 321.
[111] Semhüdî. Vetâu´l-vefâ. c. 4. s. 1 288.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/181-182.
[112] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 538, İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 492.
[113] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 538.
[114] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1, s. 494.
[115] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539.
[116] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 149.
[117] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 538.
[118] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539.
[119] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 481.
[120] Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 1 49.
[121] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 149.
[122] Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 1 49.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/182-183.
[123] VâkıclP, Megâzî, c. 2, s. 539.
[124] Bu hân , Sahih, c. 4, s. 27.
[125] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436.
[126] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 294.
[127] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Müslim, Sahîh, t 3, s. 1436.
[128] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 539, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 27, c. 5, s. 71 .Müslim, Sahih, c. 3, s. 1432.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/184.
[129] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52.
[130] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 294, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540, Bu hân, Sahih, c. 4, s. 27, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436.
[131] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436.
[132] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52.
[133] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52-53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436,1437.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/185.
[134] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53.
[135] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1437.
[136] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, SahıVı, c. 3, s. 1437.
[137] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 82, 83, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1437.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/186.
[138] İbn İshak.İbnHişam, SiYe,c.3, s. 294.
[139] İbn Şa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 80, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 187.
[140] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 294, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 187.
[141] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 539, 540.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/187.
[142] İbn İsfıak.İbn Hişam, Sîre.c.3, s. 294, 295, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 541,542.
[143] İbn İshakjbn H işam, S îre, c. 3, s. 295, Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 542, Taberî, Târih, c. 3, s. 62.
[144] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 143, 144.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/187-188.
[145] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 191 , Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 48, 49.
[146] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 544, Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 2, s. 321.
[147] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvvıe, c. 4, s. 191 , Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. c. 2, s. 49.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/188-189.
[148] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 295, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 542, Taberî, Târih, c. 3, s. 63.
[149] İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 202.
[150] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c. 3, s. 297,298.
* Mes´ade b. Hakeme ve Evbar (Üsar)´ın yardımlarıyla (Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 151).
[151] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 83, Ahmed b. Han bel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1437.
[152] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 368.
[153] İbn İshak.İbnHişam, SPre,c.3, s. 296.
[154] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 543.
[155] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 83, Ahmed b. Han bel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1438.
[156] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 150.
[157] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 83, Ahmed b. Han bel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1437.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/189-192.
[158] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540.
[159] Zehebî, Si yem a´lâmi´n-nübelâ, c. 2, s. 321.
[160] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540.
* Mes´ade, baskıncı müşriklerin başı ve kumandanı idi (İbnSeyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 86).
[161] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 192, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 49, Halebî, İnsanu´l-uyûn, c. 2, s. 683, 684.
[162] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540.
[163] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 546, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 80, 81.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/192-194.
[164] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 86.
[165] Ahmed Zeynf Dahlan, Sîre, c. 2, s. 70
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/194.
[166] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539, 546, 547, İbn Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, c. 2, s. 80, 81, 83.
[167] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 297, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 544, Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 2, s. 322.
[168] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 193, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 50.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/194-195.
[169] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 297.
[170] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 542, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 81.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 546.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/195.
[172] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 480 İtan Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1732.
[173] Vâki cif, Megâzı, c. 2, s. 55, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 480, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1731,1732, İbn E ar, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 250, Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 2, s. 322.
[174] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 544, 545.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/195-196.
[175] Vâkıdî, c. 2, s. 547, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 81, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 50, 51.
[176] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 547.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/196.
[177] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 83, 84, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1438, 1439.
[178] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s. 297, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 541, Taberî, Târih, c. 3, s. 63, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 86, Zehebî, Megâzî, s. 277, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 151,152, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 156, Sem hûdf, Vefâu ´l-vıefâ, c. 1, s. 311, D i yarbek rf, T ârîh u´l-ham fs, c. 2, s. 7, H al ebf, İ n sânu´l -uyun, c. 2, s. 684.
[179] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 84, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1437, Taberî, Târih, c. 3, s. 61, İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 191.
[180] Vâkıdî, c. 2, s. 541, İbn Sa´d, c. 2, s. 81 , Buharı, Sahîh, c. 4, s. 28, c. 5, s. 71, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1433, İbn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 242, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 152, Kastalânî, c. 1, s. 156, Diyarbekrî, c. 2, s. 7, Halebî, c. 2, s. 685.
[181] İbn Sa´d, Tabakât, c.2,s. 84. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, c.3, s. 1439. Taberî, Târih, c.3, s. 61,62, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 191, Zehebî, Megâif, s. 280, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 1 53.
[182] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 84, Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1 439, Taberî, Târih, c. 3, s. 61, 62, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 191, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 88, Zehebî, Megâif, s. 281, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n- nihâye, c. 4, s. 153, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 8.
[183] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 542-546, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 81, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 87.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/197-198.
[184] Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 277, Yakut, Mu´cemu´l-büldân, c. 1, s. 527, Semhûdî, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s.1153ı1159ı Suyûtîı Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 51, Diyarbekrî, c. 2, s. 9.
[185] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 1, s. 527, Zübeyr b. Bekkâr´dan naklen Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 9.
[186] Zehebî, Si yem a´lâmi´n-nübelâ, c. 1, s. 1 8.
[187] Zehebî, Si yem a´ lam i "n-nübel â,c.1,s.18,D iyarbekrf, Târîhu´l -ham fs, c. 2, s. 9, Sem hûdf, Vefâu´ l-vefâ, c. 4, s. 1159.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/198-199.
[188] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 84, Ahmed b. Hantael, Müsned, c. 4, s. 53-54, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1439, 1440, Taberî, Târîh, c. 3, s. 63, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 1 91, Zehebî, Megâzî, s. 281, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye vre´n-nihâye, c. 4, s. 153.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/199-200.
[189] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 537, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 87, Ebut-(:::), Ikdu´s-simfn, c. 1, s. 252.
[190] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 537, İbn Sa´d, Tabakatü´l-kübrâ, c. 2, s. 87.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/200.
[191] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 239.
[192] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 149.
[193] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[194] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 240.
[195] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[196] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 24.
[197] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[198] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 240.
[199] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[200] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430.
[201] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 548, Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 163.
[202] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[203] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 240.
[204] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 297, 298, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 548.
[205] ^Jodurreiiak, Musannef, c. 8, s. 435.
[206] Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 163.
[207] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 297, 298, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 548.
[208] £bdurrezzak, Musannef, c. 8, s. 434, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 105, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 686 Nesâf, Sünen, c. 7, s. 1 9.
[209] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 298
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/200-202.
[210] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 212, Semhûdf, Vetâu´1-vefa, c. 4, s. 1278.
[211] İ bn Sa´d, Tab akâtü ´l-kübrâ, c. 2, s. 84.
[212] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 4, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 377, Taberî, Târih, c. 3, s. 82, İtan Esîr, Kâmil, c. 2, s. 207, Zehebî, Megâzî, s. 293, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 178.
[213] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 84, 85, İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 1 04, Zehebî, Megâzî, s. 293, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 178, Ebut-Tayvib, Ikdu´s-simfn, c. 1, s. 252, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 156.
[214] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 480.
[215] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 443, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 66.
[216] Vâkıdî, c. 2, s. 551, İbn Sa´d, c. 2, s. 85, Taberî, c. 3, s. 82, İbn Esîr, c. 2, s. 206, 207, İbn Seyyid, c. 2, s. 103-104, Zehebî, s. 293, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 178, Ebut-(:::), c. 1, s. 252, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134, Kastalânf, c. 1,s.156.
[217] Vâkıdî, c. 2, s. 550, İbn Sa´d, c. 2, s. 85, Halebî, c. 3, s. 174.
[218] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 550.
[219] Taberî, Târîh, c. 3, s. 82, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 9, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 174.
[220] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 550.
[221] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 174.
[222] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 550, 551, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 85, Taberî, Târîh, c. 3, s. 82, İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 104 Zehebî, Megâzî, s. 293, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 178, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 156
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/202-205.
[223] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 511, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 85.
[224] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 85, Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 366.
[225] Vâki cif, Megâzî, c. 1, s. 4, c. 2, s. 551, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[226] Tabeıf, Târih, c. 3, s. 83, İbn E sfr, Kâmil, c. 2, s. 207, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 158.
[227] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 552, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 86.
[228] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 552, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 86, Belâzurî, Ensâbu´l-eşfâf, c. 1 , s. 377, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c.2,s.105.
[229] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa´d, c. 2, s. 86, İbn Seyyid, c. 2, s. 105.
[230] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 86.
[231] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[232] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, Halebî, İnsânu´l-uyün, c. 3, s. 1 74, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 154.
[233] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 85, Halebî, c. 3, s. 174, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 154.
[234] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551.
[235] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 85.
[236] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551.
[237] Vâkıdî, c. 2, s. 551, İbn Sa´d, c. 2, s. 85, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 104,Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 174, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 154.
[238] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, Halebî, İnsânu´l-uyün, c. 3, s. 1 74.
[239] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551.
[240] Vâkıdî. c. 2. s. 551. İbn Sa´d. c. 2. s. 85. Halebî. c. 3. s. 174.175. Zürkânf. c. 2. s. 154.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/205-207.
[241] Vâki cif, c. 2, s. 552, İbn Sa´d, c. 2, s. 86.
[242] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa´d, c. 2, s. Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 377, İbn Seyyid, c. 2, s. 105.
[243] Zürkânî, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 154,155.
[244] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa´d, c. 2, s. 86, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 73, Taberî, Târih, c. 3, s. 83, İbn Se^id, c. 2, s. 105.
[245] Belâzurî, c. 1, s. 377, Halebı, c. 3, s. 175.
[246] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 252, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 86.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/207.
[247] Semhûdf, Vefâu´l-vıefâ, c. 4, s. 1178, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 156.
[248] Yakut, Mu´cemu´l-büldân, c. 2, s. 163.
[249] Vâkıdî, Megâzı, c.1, s. 5.
* 4 bürüd 16 fersahtır. 1 fersah 3 mildir. 1 mil de 4 bin zira´dır (İbn Esîr, Nihâye, c. 1, s. 116).
[250] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 86.
[251] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 86.
[252] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 194, Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 347, 348, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 384, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 72.
[253] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 442, 443.
[254] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 443, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 66.
[255] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/208.
[256] İbn Sa´d, c. 2, s. 86, Yâkubî, c. 2, s. 71, Taberî, Târih, c. 3, s. 83, İtan Esîr, Kâmil, c. 2, s. 207, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s., s. 134, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 105, 106, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 178.
[257] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 207, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/208-209.
[258] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 173.
[259] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 87.
[260] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[261] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 87, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 377.
[262] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 87.
[263] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 64, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 199, 200, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 37.
[264] İbn İsfıak, İbn Hişam, c. 3, s. 226, Vâkıdî, c. 2, s. 442, 444, İbn Sa´d, c. 2, s. 66.
[265] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 288, İbn Sa´d, c. 5, s. 550, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 21 5.
[266] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 388, İbn Sa´d, c. 5, s. 550, İbn Abdilberr, c. 1, s. 215.
[268] Vâkıdî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, c. 2, s. 87.
[269] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 34.
[270] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 87.
[271] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553.
[272] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 34.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/209-210.
[273] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakât, c. 5, s. 33.
[274] Hâkim, Müsiedrek, c. 4, s. 45.
[275] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakât, c. 48, s. 33, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 45, İbn Atadilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 185.
[276] Vâkıdî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, c. 8, s. 33, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 85.
[277] Vâkıdî, Megâif, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakât, c. 8, s. 33, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 176.
[278] Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 45, İ bn ^dilberr, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 1 85.
[279] İbn Abdilberr, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, c. 6, s. 185, Halebî, c. 3, s. 176.
[280] Vâkıdî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d.c. 8, s. 33, Hâkim, c. 4, s. 45, İbnSeyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 106, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 157, Halebî, c. 3, s. 176.
[281] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[282] Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/210-211.
[283] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 185, Halebı, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 176, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[284] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 33.
[285] İbn Atodilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn E ar, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 185.
[286] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa´d, Tabakât, c. 8, s. 33, Halebî, İnşân, c. 3, s. 176.
[287] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn E ar, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 185, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134.
[288] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 34.
[289] İbn Abdilberr, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, c. 6, s. 185, İbn Kayyım, c. 2, s. 134.
[290] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, 554, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 34.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/212.
[291] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1703.
[292] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134.
[293] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 177, Zürkânî, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[294] İbn Atocliltoerr, İstiâb, c. 4, s. 1703, İbn E ar, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 185, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 177, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 156.
[295] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1703, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 1 85, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134.
[296] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 32, 33, Hâkim , Müstedrek, c. 3, s. 638, 639, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1703, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 6, s. 185, Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 1 , s. 176, 177.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/212-213.
[297] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 87.
[298] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 31.
[299] Semhûdî, Vfefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1 258.
[300] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 555, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[301] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 555, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 87, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 377, Taberî, Târih, c. 3, s. 83, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 207.
[302] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 395, 396, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 61.
[303] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 551, 552, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[304] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa´d, c. 2, s. 86, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 73, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Seyyid, UyÛnu´l-eser, c. 2, s. 105.
[305] Vâkıdı, c. 2, s. 555, İbn Sa´d, c. 2, s. 87, Belâzurî, c. 1, s. 377, Yâkubî, c. 2, s. 72, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Esîr, c. 2, s. 207.
[306] Vâkıdî, c. 2, s. 555, İbn Sa´d, c. 2, s. 87, Belâzurî, c. 1, s. 377, Yâkubî, c. 2, s. 72, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 134, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 106.
[307] Zürkânî, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 158.
[308] Vâkıdî, c. 2, s. 555, İbn Sa´d, c. 2, s. 87, İbn Seyyid, c. 2, s. 106.
[309] Vâkıdî, c. 2, s. 555, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 178, Zürkânî, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 158.
[310] Vâkıdî, c. 2, s. 555, İbn Sa´d, c. 2, s. 87, Yâkubî, c. 2, s. 72.
[311] Vâkıdî. c. 2. s. 555. İbn Sa´d. c. 2. s. 87. Taberî. c. 3. s. 83.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/213-215.
[312] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[313] Yâkubî, Tâıîh, c. 2, s. 71.
[314] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[315] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Taberî, Târih, c. 3, s. 84, İbn Sey-ftâ, U\ûnu´l-eser, c. 2, s. 1 08.
[316] Yâkubî. Târih. c. 2. s. 71.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/215.
[317] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 62.
[318] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 581 .
[319] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 581 .
[320] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 89, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 378.
[321] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 1 29.
[322] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 540, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 183, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 161.
[323] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1 332, 1 333, Hâkim , Müstedrek, c. 4, s. 540.
[324] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1 332, 1 333, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 540, Deylemf, Firdevs, c. 5, s. 288, Münzirf, et-Tergfb ve´tterhfb, c. 1, s. 543, 544, Alâüddin AJi, Kenzü´l-ummâl, c. 16, s. 80, 81, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 184, 185.
[325] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 129, Halebî, c. 3, s. 183, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 61.
[326] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560.
[327] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 89, İbn Seyyid, c. 2, s. 108.
[328] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560-561, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 540, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 11.
[329] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 281, Hâkim, c. 4, s. 540, Diyarbekrî, c. 2, s. 12, Halebî, c. 3, s. 183,184, Zürkânf, c. 2, s. 161.
[330] Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 75, İbn Abdilberr, c. 2, s. 845, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 3, s. 480.
[331] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 89.
[332] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 89, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 378, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 845, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 3, s. 480.
[333] Vâkıdî, c. 2, s. 561, İbn Sa´d, c. 2, s. 89.
[334] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 184.
[335] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561.
[336] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 89.
[337] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 129, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 184.
[338] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 75.
[339] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 562, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 89.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/215-220.
[340] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 562, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 89,Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 378, Taberî, Târîh, c. 3, s. 83.
[341] Yâkût, Mu´cemu´l-büjdân, c. 4, s. 238.
[342] Vâkıdî, c. 2, s. 562, İbn Sa´d, c. 2, s. 89, Belâzurî, c. 1, s. 378, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 73,74, Tabeıî, c. 3, s. 83, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 209, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 109, Zehebî, Megâzî, s. 295, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 179, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 135, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 158, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 12, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 185.
[343] Vâkıdı, c. 2, s. 562, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Esîr, c. 2, s. 209, İbn Kayyım, c. 2, s. 1 35, İbn Seyyid, c. 2, s. 110, Zehebî, s. 295, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 179.
[344] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 530, 531.
[345] Vâkıdî, c. 2, s. 562, İbn Sa´d, c. 2, s. 90.
[346] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 109.
[347] Vâkıdî, c. 2, s. 562, İbn Esîr, c. 2, s. 209, İbn Seyyid, c. 2, s. 110, İbn Kayyım, c. 2, s. 135, Zehebî, s. 295, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 179, Halebî, c. 3, s. 185, Zürkânf, c.2, s. 162.
[348] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 562.
[349] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 109, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 185.
[350] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 563.
[351] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 563.
[352] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 563, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 109, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 158, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 12, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 186, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 162.
[353] İbn Sa´d, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, c. 2, s. 110, Halebî, c. 3, s. 186, Zürkânf, c. 2, s. 162.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/220-223.
[354] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[355] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 90, Belâzurî, E nsâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 378, Taberî, Târih, c. 3, s. 83.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/224.
[356] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 80, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 27, Belâzurî, Ensâb.c. 1, s. 348, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188,189, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 87, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 1 55.
[357] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 71.
[358] Ebu Nuaym, c. 2, s. 534, 535, Suyûtî, c. 2, s. 69.
[359] BelâiurT, E nsâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 378.
[360] Kastalânf, c. 1, s. 158, Diyarbekrî, c. 2, s. 1 3.
[361] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 110, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 2, s. 13.
[362] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 90.
[363] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265 Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 71, Taberî, Târîh, c. 3, s. 84.
[364] Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 71.
[365] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[366] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 71.
[367] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 90.
[368] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564.
[369] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[370] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, 565.
[371] Yâkubî, c. 2, s. 71.
[372] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565.
[373] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90, 91.
[374] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565.
[375] Taberî, Târîh, c. 3, s. 84.
[376] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 90, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 158.
[377] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 90 Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 158.
[378] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 110.
[379] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Taberî, Târih, c.3,s. 84.
[380] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 90.
[381] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565.
[382] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 535.
[383] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 1 81.
[384] Taberî, Târîh, c. 3, s. 84.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/224-227.
[385] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 165.
[386] Taberî, Târih, c. 3, s. 83, Mes´üdf, Murücu´z-zeheb, c. 2, s. 296, İtan Esir, Kâmil, c. 2, s. 210, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledün-niye, c. 1, s. 171.
[387] Mâlik, Muvatta´,11, s. 191 , Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104,187, Bu hân, Sahih, c. 2, s. 1 6.
[388] Buhârî,Sahih,c.2, s. 16,176, Müslim, Sahih, c. 2, s. 61 2, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 161.
[389] Buhârî,Sahıh,c.2, s. 1 6, Müslim, Sahih, c. 2, s. 612.
[390] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 165.
[391] Ahmedb. Hanbel, c. 3, s. 104, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 17, Müslim, c. 2, s. 612.
[392] Mâlik, c. 1, s. 191, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 194, Buhârî, c. 2, s. 16.
[393] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 224, E bu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 305.
[394] Ahmedb. Hanbel, c. 3, s. 256, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 614, Nesâf, c. 3, s. 166.
[395] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[396] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 16, Müslim, c. 2, s. 612.
[397] Nesâf, Sünen, c. 3, s. 159.
[398] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 256, Buhârî, c. 2, s. 1 6, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[399] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 9, Müslim, Sahih, c. 2, s. 614, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 1 60.
[400] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 187.
[401] Ahmed b. Hanbel, , Müsned, c. 3, s. 271.
[402] Nesâf, c. 3, s. 16D.
[403] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[404] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 7, Müslim, Sahih, c. 2, s. 613, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 1 61.
[405] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 6, Müslim, Sahih, c. 2, s. 613.
[406] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[407] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 6, Müslim, Sahih, c. 2, s. 613.
[408] Buhârî, Sahih, c. 1,s.234.
[409] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[410] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[411] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 256, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 224.
[412] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 7.
[413] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[414] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, 271.
[415] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 22.
[416] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 6,19, Müslim , Sahih, c. 2, s. 613.
[417] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 16,17.
[418] Mâlik, c. 1, s. 191, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 104, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 18, 22, E bu Dâvud, c. 1, s. 305.
[419] Buhârî, c. 1,s.24,c. 2, s. 18, 22, Nesâf, c. 3, s. 167.
[420] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 16,19, Müslim, c. 2, s. 613.
[421] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[422] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 7.
[423] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 9, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 161.
[424] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 19, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 161,166.
[425] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 91,92.
[426] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 261, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 19.
[427] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 166.
[428] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 92, Ahmed, Müsned, c. 3, s. 104, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 17, Müslim, c. 2, s. 613, 614, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 404.
[429] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 17, Müslim, c. 2, s. 614, Nesâf, c. 3, s. 162.
[430] Buhârî, c. 1,5.224,0.2, s. 22, Müslim, o. 2, s. 613, 614, Nesâf, c. 3, s. 167.
[431] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 8.
[432] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 18.
[433] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 19-20.
[434] Buhârî, c. 2, s. 17, Nesâf, c. 3, s. 162,163.
[435] Buhârî, c. 1, s. 224, o. 2, s. 22, Müslim, o. 3, s. 614.
[436] Buhârî, c. 1, s. 224, o. 2, s. 22, Müslim, o. 2, s. 614, Nesâf, c. 3, s. 167.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/227-230.
[437] İbn Kayyım, t 1, s. 156.
[438] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 450, Beyhakî, Sünen, c. 3, s. 354, İbn Kayvım, Zâdu´l-mead, c. 1, s. 156,157, Heysem t, Mecmau´i-ievâid, c. 2, s. 215.
[439] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 304, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 328.
[440] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 1, s. 1 56.
[441] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 404, 405.
[442] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 89.
[443] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 91.
[444] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 89.
[445] Abdurreziak, Musannef, c. 3, s. 91.
[446] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 405.
[447] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 89.
[448] Abdurreizak, c. 3, s. 89, 90, İbn Mâce, c. 1, s. 405.
[449] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 90.
[450] Abdurreizak, c. 3, s. 90, İbn Mâce, c. 1, s. 405.
[451] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 405.
[452] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 91.
[453] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 90.
[454] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 223, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 303, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 443, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 1 59, İbn Kayyım , Zâdu´l-mead, c. 1, s. 156.
[455] Semhüdf, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1121, 1123.
[456] HattâbPden ve İbn Asâkir´den naklen Alâüddin Ali, Kenzü´l-ummâl, c. 7, s. 734-735, Nebhânf, Hüccetullah, s. 635.
[457] Nebhanf, Hüccetullah, s. 635.
[458] Mâlik, Muvatta´, c. 1, s. 91, Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 92, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 305.
[459] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 165, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 1008.
[460] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 1, s. 1 56.
[461] Taberî, Tefsir, c. 2, s. 55, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 523, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 5, s. 231, Zehebî, Megâzî, s. 526, 527, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 5, s. 9, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 194, 195.
[462] Taberî, Tefsfr, c. 111, s. 55, Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 523, Beyhakî, Delâil, c. 5.s. 231, Zehebî, Megâzî, s. 527, Ebu´l-Fidâ, c. 5, s. 9, Heysemî, c. 6, s. 194, 195, İbn Huzeyme, İbn Hıbban, Hâkim ve BeyhakPden naklen Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 105, 106.
[463] Vâkıdî, Megâif, c. 3, s. 1008,1 009.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/231-237.
[464] Sürünbilâlf, Mera ki´I-felah Şerhi Nûru´l-ızah, s. 449, 550.
[465] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 88.
[466] Mûh: 10-12
[467] Hûd: 52, Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 88, İbn Ebi Şe^tae, Musannef, c. 2, s. 474.
[468] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 87, 88.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/238-239.
[469] Buharî, Sahîh, c. 3, s. 225.
[470] İbnEbiŞeybe, Musannef, c. 2, s. 473, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 16, Müslim , SahiTı, c. 2, s. 611, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 442, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 163, 614.
[471] Mâlik, c. 1, s. 190.
[472] Tahâvf, Muhtasar, s. 39, 40.
[473] ^bdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 85.
[474] Nebhânf, Hüccetullah, s. 635.
[475] £bdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 86.
[476] Hâkim, Müsiedrek, c. 3, s. 326.
[477] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 2, s. 473, Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 20.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/239-241.
[478] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 568, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93, Belâzurî, Ensâbu´l-eş/âf, c. 1, s. 378, Taberî, Târih, c. 3, s. 84.
[479] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[480] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 93 Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 2, s. 114, Semhûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1174.
[481] Semhûdî, Vefa, c. 4, s. 1174.
[482] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[483] Yâkût, Mu´cem, c. 2, s. 158 Semhûdf, Vefa, c. 4, s. 1177.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/241-242.
[484] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[485] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[486] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[487] Vâkıdî, c. 2, s. 570, İbn Seyyid, c. 2, s. 90, Kastalânf, c. 1, s. 161.
[488] İbn Seyyid, c. 2, s. 90, Kastalânf, c. 1 , s. 161, Diyarbekrî, c. 2, s. 12.
[489] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1296.
[490] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[491] Vâkıdî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 93, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 205, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1296.
[492] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 163, 233, Bu hân, Sahîh, c. 5, s. 70, Müslim, c. 3, s. 1297, 1298.
[493] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 207.
[494] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 162.
[495] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 88.
[496] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[497] Halebî, c.3, s. 180, Zürkânf, c. 2, s. 173.
[498] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 186, Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 43, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1297.
[499] Buhârî,Sahıh,c.5, s. 70, Zürkânf, c. 2, s. 172.
[500] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 207.
[501] Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 1 9.
[502] Ahmedb. Hanbel, c.3, s. 186, Buhârî, c. 8, s. 43, Müslim, c. 3, s. 1297.
[503] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[504] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[505] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 163, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 173.
[506] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 173.
[507] Buhârî, Sahih, c. 8, s. 19.
[508] Ebu Avane´den naklen Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 173.
[509] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 170, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 70, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 206, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c.2,s.135.
[510] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 233, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 206, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 35.
[511] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 186, Buhârî, c. 8, s. 43, Müslim, c. 3, s. 1297.
[512] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 88, 89, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 3, s. 189.
* Develer, çölde yavşan ve marsama otu yedikleri için onların sidikleri ve sütleri, içilecek ilaçların içine konulurdu (İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 9). Deve sidiği, mide ishaline iyi gelirdi (Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 1 73).
[513] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1296.
[514] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 186, Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 43, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1297.
[515] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[516] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 186, Buhârî, c. 8, s. 43, Müslim, c.3, s. 1297.
[517] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 173.
[518] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[519] Müslim, Sahih, c.3, s. 1297.
[520] İbn Esîr, Nihâye, c. 4, s. 373.
[521] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 179.
[522] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 1 63, 233, Buhârî, c. 5, s. 70, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 179, İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 135, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[523] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[524] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 290, Vâkıdî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, c. 2, s. 93.
[525] Müslim, Sahîh, c.3, s. 1296.
[526] Vâkıdî, Megâif, c. 2, s. 569.
[527] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 161, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 175.
[528] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[529] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 93.
[530] İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 5, s. 51 6.
[531] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 207, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 1 79.
[532] Taberî, Tefsfr, c. 7, s. 207.
[533] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 163, Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 19, Müslim, Sahîh, c.3, s. 1296, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130.
[534] Vâki df, M egâzf, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 93, Taberî, Târih, c. 3, s. 84 İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 21 0, İbn Seyyid, U yû nu´l-eser, c. 2, s. 89, İ bn K ayy ı m, Zâdu´l -m ead, c. 2, s. 135, Zehe bf, M egâzf s. 295, Ebu´l-F idâ, c. 4, s. 17 9, E but -(:::), I kdu´s-simfn, c. 1, s. 254, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1 , s. 161.
[535] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 93.
[536] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 57 0, İ bn Seyyi d, U yû nu´l-eser, c. 2, s. 89, K astal ânf, M evâhi b, c. 1, s. 161, S em hûdf, Vefâu ´l-vefâ, c. 1,s.31 3.
[537] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.3,s.1 98, Müslim, c.3, s. 1298, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 131 Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 87, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 179.
[538] Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 88, İbn Kayy,m, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 136, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 180, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 22, Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 174.
[539] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 89.
[540] Semhûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 4, s. 1 314.
[541] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569.
[542] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[543] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570.
[544] Buhârî. Sahih. c. 8. s. 20. Ebu Dâvud. Sünen. c. 4. s. 130.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/242-247.
[545] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93. 541.
[546] Buhârî,c. 8,s.20,Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130.
[547] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 193.
[548] Buhârî. SahıVı. c. 8. s. 20. Ebu Dâvud. Sünen. c. 4. s. 130.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/247.
[549] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 36.
[550] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 93, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 186, Buhârî, Sahih , c. 5, s. 70-71 ,c. 8, s. 19, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1297, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130, Belâzurî, Ensâbu´l-esrâf, c. 1, s. 378.
[551] Müslim, c. 3, s. 1298.
[552] Bu hân , Sahih, c. 8, s. 1 9, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130.
[553] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 93.
[554] Buhâri , Sahih, c. 5, s. 70, 71, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1296.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/247-248.
[555] İbn Esîr, Nihale c. 2, s. 403.
[556] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 177.
[557] Bakara: 179.
[558] Taberı, Tefsir, c. 11, s. 114,115.
[559] Mâide: 33.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/248-249.
[560] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570, 571.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/249.
|
|
|
| Beni Kurayza Gazası |
|
Yazar: RasitTunca - 10-31-2018, 07:37 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Benî Kurayza Gazası Niçin ve Nasıl Yapıldı
1. Peygamberimiz Aleyhisselam Medine´ye geldiği zaman, Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında umumî bir muahede ve mukavele yapmıştı.
Bu muahede hükümleri arasında: Yahudilerin de mü´minlerie bir topluluk teşkil ettikleri kabul olunmakta; Peygamberimiz Aleyhisselamın izin ve müsaadesi olmadıkça kendilerinin herhangi bir askerî harekâtta bulunamayacakları, ne Kureyşîleri, ne de onlara yardım edenleri hiçbir suretle korumayacakları, Medine´ye bir taarruz vukuunda da elbirliğiyle müdafaada bulunacakları hükmü yer almakta idi.[1]
2. Benî Nadîr Yahudileri, öteden beri, kendilerini Benî Kurayza Yahudilerinden üstün tutarlardı. Benî Kurayza Yahudilerinden biri Benî Nadîr Yahudilerinden birini öldürdüğü zaman, katil kısas
olarak öldürülürdü.
Fakat, Benî Nadîr Yahudilerinden biri Benî Kurayza Yahudilerinden birini öldürecek olursa, yüz vesk (deve yükü) hurma öderdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, nihâî merci sıfatıyla, aynı soydan gelen her iki cemaati eşit muameleye tâbi tutmak suretiyle aradaki imtiyazı kaldırmış, Benî Kurayza Yahudilerini Benî Nadîr Yahudilerinin seviyesine yükseltmişti.[2] Benî Kurayza Yahudileri, bu iyiliğe karşı nankörlük ettiler.
3. Benî Nadîr Yahudileri sözü geçen muahede ve mukaveleyi bozarak Peygamberimiz Aleyhisselama karşı harbe kalkıştıkları zaman, Benî Kurayza Yahudileri de Benî Nadîr Yahudilerine katıldılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam; Benî Nadîr Yahudilerini muhasara ederek yurtlarından sürüp çıkardığı halde, Benî Kurayza Yahudilerini affetti ve yeni bir muahede ile onları yerlerinde bıraktı.[3]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Benî Kurayza Yahudileriyle de, onların muahede yapmaya yetkili adamları olan Ka´b b. Esed´le de muahede yapmış bulunuyordu.[4]
Huyey b. Ahtab´ın Kureyş müşriklerine söylediğine göre; Benî Kurayza Yahudileri Peygamberimiz Aleyhisselama karşı fırsat kollamak ve Kureyş müşriki eriyle işbirliği yapmak üzere Medine´de oturmak ta idiler.[5]
Müşrik orduları gelip Müslümanları kuşattıkları zaman, Benî Kurayza Yahudileri, müşterek vatan larını koruyacakları, Müslümanlara yardım edecekleri yerde, aradaki muahedeyi bozmuşlar,[6] muahede yazısını yırtmışlar,[7] Amr b. Su´dâ gibi bazı insaflı kimselerin "Eğer ona yardım etmeyecekseniz, bari kendisini düşmanlarıyla başbaşa bırakınız!" yollu öğütlerini de dinlememişlerdi.[8] Peygamberimiz Aleyhisselamın göndermiş olduğu tahkik ve sulh heyeti, onları işitmiş oldukların- dan daha kötü ve azgın bir tutumda buldular.[9] İşler kızışıp harbe dönüşmeden önceki hallerine dön meleri ve Huyey b. Ahtab´ın sözünü dinlememeleri için onlara and verdiler.
Ka´b b.Esed:
"Hiçbirzaman o barışıklık haline dönmeyeceğiz! Ben o barışıklığı şu ayağımdaki sandalın orta parmağıyla yanındaki parmak arasına geçen tasması gibi kopanp atmış bulunuyorum!" dedi.[10]
Benî Kurayza Yahudileri de:
"Resûlullah da kim oluyormuş ! Muhammed´le aramızda ne ahid vardır, ne de akid!" dediler.[11]
Peygamberimiz Aleyhisselama sövdüler:
"Muhammed, kendisine diş bileyenler birleşip çevresinde halkalandıkları zaman, bize adamlar salıp sulh ve muahede istiyor!
Hayır! Hayır!
Onun üzerine hep birden saldırıp kendisini avlamak için and içilmiştir!
Biz de, o kardeşlerimize muhakkak arka ve yardımcı olacağız!" dediler.[12]
Bu, Benî Kurayza Yahudilerinin muahedeyi ikinci bozuşları idi.
Onlar, muahedeyi bozmakla, Peygamberimiz Aleyhisselamı ve Müslümanları en nâzik ve tehlikeli bir sırada, ölüm kalım savaşlarında yardımsız ve yalnız bırakmış; müşterek vatanın düşmanların eline düşüp talan edilmesine rıza göstermiş oluyorlardı.
7. Benî Kurayza Yahudileri, bu kadarla da kalmadılar.
Medine´yi yağmalamak ve başta Peygamberimiz Aleyhisselam olmak üzere Müslümanları ve Müslümanlığı ortadan kaldırmak için Medine´ye gelen düşmanlarla anlaşma yaptılar. Onlara yardım ettiler. Müslümanları birtaraftan da onlarkuşattılar.[13]
8. Mekke müşriklerine; Ebu Süfyan´a ve Uyeyne b. Hısn´a: "Siz sebat ediniz! Biz Müslümanları şehirlerinde arkalarından vuracağız!" diyerek haber saldılar.[14]
9. Huyey b. Ahtab´ı müşriklere göndererek, Medine´ye geceleyin baskın yapmak üzere, Kureyşîler ile Gatafanlardan biner kişi istediler. [15]
10. Medine´ye, geceleri baskın yapmak üzere, keşif birlikleri göndermekten geri durmadılar. [16] Benî Kurayza Yahudilerinin müşriklere yardım ettikleri Kur´ân-ı Kerîm´de de açıklanmış bulunmak tadır. [17]
Müslümanlar Hendekten dönüp Medine´ye, evlerine gelince, silahlarını çıkardılar.[18]
Peygamberimiz Aleyhisselam da, Hendekten Medine´ye döndüğü zaman Hz. Âişe´nin evine geldi.[19] Üzerinden silahını çıkarıp yere koydu.[20] Vakit öğle vakti idi.[21] Yıkanmak üzere, gusulhâneye girmişti.[22] Başını yıkadı.[23] Gusletti. Buhurlanmak için, buhurdanlığını getirtti.[24]
O sırada, başına beyaz bir sarık sarmış, eğerinin üzeri atlas örtülü bir katıra binmiş olduğu halde, Cebrail Aleyhisselam geldi.[25]
Cebrail Aleyhisselamın sarığının taylasanı iki omuzunun arasına salınmıştı. Sırtında da zırh gömlek vardı.[26]
Cebrail Aleyhisselam Mescidin kapısında, cenazelerin konulduğu yerin yanında durdu.[27] Başından tozlan silkti[28] ve:
"A! Ey Allah´ın Resûlü! Sen silahını çıkardın mı ! dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet!" buyurdu.[29]
Cebrail Aleyhisselam:
"Vallahi, biz daha silahlarımızı çıkarınadık![30]
Düşman senin üzerine geleliden beri,[31] melekler silahlarını çıkarmadılar ve müşrikleri takip etmedikçe de dönmediler![32]
Kalk, silahını kuşan![33] Onların üzerine yürü!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Nereye Kimlerin üzerine " diye sordu.
Cebrail Aleyhisselam:
"İşte, oraya!" dedi ve eliyle de Benî Kurayzalara doğru işaret etti.[34]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ashabım çok yorulmuşlardır! Birkaç gün onların dinlenmelerini beklesen olmaz mı " dedi.[35]
Cebrail Aleyhisselam:
"Yâ Muhammed! Yüce Allah, Benî Kurayza üzerine hemen yürümeni sana emrediyor! Şimdi ben yanımdaki meleklerle onların kalelerine gidiyorum![36] Allah onları düz ve sert taş üzerine yumurtayı çarpar gibi çarpacaktır![37]
Ben binitimi onların kalelerinde üzerlerine sürüp kendilerini perişan ve darmadağın edeceğim!" diyerek dönüp gitti.[38]
Enes b. Malik der ki:
"Cebrail Aleyhisselamın kumandası altındaki melek süvarileri Ensardan Ganm oğullarının sokaklarından geçip giderlerken yerden kalkan tozlan şimdi bile görür gibiyimdir!"[39]
Peygamberimiz Aleyhselamın Müslümanlara Benî Kurayza Yurduna Hemen Hareket Etmelerini
Emredişi ve Kendisinin de Onlarla Birlikte Yola Çıkışı
Cebrail Aleyhisselam gider gitmez, Peygamberimiz Aleyhisselam sıçrayıp ayağa kalktı[40] ve halka şöyle seslenmesini Bilal´e emir buyurdu:[41]
"İşiten ve itaat eden kişi, ikindi namazını Benî Kurayza yurdundan başka yerde kılmasın![42] Ey Allah süvarileri! Siz de atlarınıza bininiz!"[43]
Peygamberimiz Aleyhisselam takyesini, miğferini, zırhını getirtti. Takyesini ve miğferini başına geçirdi. Zırhını sirtona giydi. Kılıcını beline bağladı. Kalkanını arkasına çevirdi. Mızrağını eline aldı. Atına bindi.
Kendisinin yanında iki, üç atı bulunuyordu. Bindiği, Lahf veya Lühayf isimli atı idi.[44]
Hz. Ali´yi çağırdı.
Sancağı ona verdi ve önden onu yola çıkardı .[45]
Abdullah b. Ümmi Mektum´u Medine´de yerine vekil bıraktı.[46]
İslâm Mücahidlerinin Sayıları ve Yola Çıkışları
İslâm mücahidlerinin sayısı 3000 idi. 36 süvarileri vardı.[47]
İslâm mücahidlerinin Benî Kurayza gazası sırasındaki yiyeceklerini de, Sa´d b. Ubâde, develere yüklediği hurmalarla karşıladı.[48]
Müslümanlar hemen silahlandılar, süvariler de atlarına bindiler.
Süvariler ve piyadeler, Peygamberimiz Aleyhisselamı aralarına aldılar.[49]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Cebrail Aleyhisselamin izi sıra yola çıktı .[50]
Peygamberimiz Aleyhisselam Benî Kurayza yurduna erişmeden önce Benî Kurayzaların yurdu üzerinde bulunan Savreyn´de ashabından bazı kişilere rastlamıştı.[51]
Mescidin komşusu Ganm oğulları idi.[52] Harise b. Numan da onların içinde bulunuyordu. Hepsi silahlanmış ve dizilmişlerdi.[53]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"Yanınızdan bir kimse geçip gitti mi " diye sordu.
"Evet yâ Rasûlallah! Eğerinin üstüne atlas kadife örtülmüş ak bir katır üzerinde Dıhyetü´l-Kelbî yanımızdan geçip gitti.[54] Silahlanmamızı bize emretti. Silahlarımızı yanımıza aldırdı. Bizi de saf yaptı ve:
´Şimdi size Resûlullah Aleyhisselam gelecektir!1 dedi" dediler.[55]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"O, Cebrail Aleyhisselam idi!
Kalelerini sarsmak, kalblerine korku salmak için Benî Kurayzalara gönderilmişti" buyurdu.[56]
Bundan sonra, asıl Dıhyetü´l-Kelbî gelip onların yanlarından geçti.[57]
Dıhyetü´l-Kelbî suretinde görülen Cebrail Aleyhisselamın yüzü ve sakalı tamamıyla Dıhyetü´l-Kelbî´nin yüzüne ve sakalına benziyordu.[58]
Harise b. Numan:
"Hayatım boyunca Cebrail Aleyhisselamı iki kere görmüşümdür.
Biri Savreyn gününde, diğeri de Huneyn´den dönüşümüz gününde, cenazelerin konulduğu yerde idi" derdi.[59]
Hz. Ali´nin Sancağını Benî Kurayza Yahudilerinin Kalelerinin Dibine Dikişi, Yahudilerin
Peygamberimiz Aleyhisselama ve Mü´minlere Sövüşü
Hz. Ali, Benî Kurayza Yahudilerinin kalelerine yaklaştı. [60] Sancağını kalenin dibine dikti.[61] Benî Kurayza Yahudileri, kalenin üzerinden, Peygamberimiz Aleyhisselama ve mü´minlene sövmeye başladılar.[62] Mü´minlene yalancılık ve sihirbazlık isnad ettiler. Peygamberimiz Aleyhisselama ve Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcelerine dil uzattılar.[63]
Ebu Katâde der ki:
"Biz onlara karşılık vermeyip sustuk.
´Onlarla aramızdakini kılıç halledecektir!1 dedik.
Ali b. Ebu Talib, sancağı beklememi bana emretti."[64]
Hz. Ali, Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselama ve zevcelerine çirkin sözler söylediklerini işitince,[65] hemen geri dönüp:
"Yâ Rasûlallan! Şu pislerin, kötülerin yakınlarına kadar senin varman gerekmez!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ne için gerekmez " diye sordu.[66]
Hz. Ali Yahudilerden işittiği çirkin sözleri tekrarlamaya utandı, sustu.[67]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sanırım ki; sen onlardan beni üzecek birtakım laflar işitmişsindir " buyurdu.
Hz. Ali:
"Evet yâ Rasûlallah!" dedi.[68]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Musa Peygamber bundan daha ağın ile karşılaşmış, daha çok üzülmüştü.
Git! O Allah düşmanları[69] beni görecek olurlarsa, söylemiş oldukları kötü şeylerden hiçbirini söyleyemeyeceklerdir!" buyurdu.
Benî Kurayza Yahudilerinin mallarının bulunduğu nahiyedeki kuyularından Üna veya Enna veya Enni diye anılan kuyunun başına indi.
Benî Kurayza Yahudilerinin kalelerine yaklaştı .[70]
Useyd b. Hudayr´ın Benî Kurayza Yahudilerine Çıkışması
Useyd b. Hudayr, Peygamberimiz Aleyhisselamdan önce davranıp:
"Ey Allah düşmanları! Sizler açlıktan ölünceye kadar, kalenizi kuşatmaktan ayrılmayacağız! Sizler ancak yuvalarına tıkılmış tilki hükmündesiniz!" dedi. Benî Kurayza Yahudileri:
"Ey Hudayr´ın oğlu! Biz Hazrecîlerin değil, sizin müttefikiniz bulunuyoruz!" dediler ve korktular. Useyd b. Hudayr "Artık sizinle aramızda ne ahid, ne de antlaşma vardır!" dedi.[71]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Benî Kurayza Yahudilerinin İleri Gelenlerine Seslenişi ve
Karşılıklı Konuşmalar Yapılışı
Peygamberimiz Aleyhisselam, kale dibine kadar vardı. Sahabiler, Peygamberimiz Aleyhisselamı kalkanı arıyla korumakta idiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kaledeki Yahudilerin ileri gelenlerinden bazı lan na-isimlerini anarak-seslendi. İsimleri anılan Yahudi eşrafı, kalenin burcuna çıkarak:
"Ey Ebu´l-Kasım! Ne var Ne istiyorsun " dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey maymunların kardeşleri! Allah sizi rahmetinden uzak kılsın![72]
Nihayet Allah sizi hor, hakîr kıldı mı Belâsını, azabını üzerinize indirdi mi [73]
Demek, siz bana sövüyorsunuz ha !" buyurdu.[74]
Yahudiler
"Musa´ya indirilmiş olan Tevrat üzerine yemin ederiz ki, biz sana böyle birşey yapmadık!" diye karşılık verdiler.[75]
Birbirlerine de:
"Bu, Ebul-Kasım. O bize şimdiye kadar böyle ağır kelimelerle konuşmamıştı!" dediler.[76]
Peygamberimiz Aleyhisselama da:
"Ey Ebu´l-Kasım! Sen sözünü bilmezlerden değildin![77] Sen bundan önce hiç ağır kelime kullanmazdın!" dediler.[78]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Yahudilerden bu sözleri işitince, onlara o kadarcık söylemiş olduğundan bile utandı. Asası elinden, ridası omuzundan düştü.[79] Bunun, kendisinin aleyhinde söylemiş oldukları çirkin ve üzücü sözlerinden ileri geldiğini onlara hatırlattı.[80] Kendilerini Müslümanlığa davet etti. Onlar yanaşmadılar.[81]
"Öyleyse, Allah´ın ve Resûlünün emrine boyun eğerek kaleden ininiz! Teslim olunuz!" buyurdu.
"Hayır ey Ebu´l-Kasım!" dediler. Bu teklifi de reddettiler. [82]
Bunun üzerine, çarpışma başladı.[83]
Peygamberimiz Aleyhisselam, sabahleyin okçuların yanına vardı. Onları savaş düzenine koydu. Okçular Benî Kurayza Yahudilerinin kalelerini sardılar. Mücahidler oklarını Yahudilere yetiştirebilecekleri yerde durarak ok ve taş yağdırmaya başladılar.
Benî Kurayza Yahudileri de, kalelerinden, mücahidlere en şiddetli şekilde ok ve taş yağdırdılar.
Münafıklar, Benî Kurayza Yahudilerine:
"Siz teslim olmayınız!
Medine´den çıkıp gitmenizi isterlerse, çıkıp gitmeyiniz!
Müslümanların isteklerine yanaşmayacak ve çarpışmakta devam edecek olursanız, biz size canımızla, silahlarımızla yardım ederiz!
Sizin yanınızda bulunur, malımızı ve canımızı sizden esirgemeyiz!
Size, hiçbirimiz, hiçbir zaman aykırı davranmayız.
Eğer Medine´den çıkarılacak olursanız, sizden sonra Medine´de biz de kalmayız. Kısa bir müddet sonra, gelir, size kavuşuruz!" diyerek gizlice haber saldılar.[84]
Benî Kurayza Yahudileri, kalelerinde 15 gün[85] veya 25 gece kuşatıldı. [86]
Kendilerini kalelerinde olanca sıkıntı ve üzüntü tuttu.[87]
Muhammed b. Mesleme der ki:
"Benî Kurayza Yahudilerini en sıkı bir şekilde kuşattık, kuş uçurmadık!
Bir gün, fecirden önce kalelerinin dibine kadar sokulup, akşama kadar hiç aynlmadan, onlara oklar yağdırdık.
Resûlullah Aleyhisselam, bizi cihada ve güçlüklere katlanmaya teşvik etti durdu.
Geceyi bulunduğumuz yerde geçirdik. Bizimle çarpışmayı bırakmadıkça Benî Kurayza Yahudilerinden el çekmedik ve karargâhımıza dönmedik.
Benî Kurayza Yahudileri yok edileceklerine kanaat getirdiler.[88] Münafıkların va´d ettikleri yardımdan da umutlarını kestiler.[89]
Kuşatmanın uzaması, şiddetlendihlmesi onları iyice sıkmaya başladı. Allah da, kalblerine korku düşürdü."[90]
Benî Kurayza Yahudilerinin Barış İstemeleri
Benî Kurayza Yahudileri, çaresiz kalınca:
"Konuşalım!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Olur!" buyurdu.
Bunun üzerine, Benî Kurayza Yahudileri, Peygamberimiz Aleyhisselamla konuşmak üzere, Nebbaş b. Kays´ı kalelerinden aşağı indirdiler.
Nebbaş:
"Yâ Muhammedi Benî Nadîr Yahudilerinin teslim oldukları veçhile, mallar ve silahlar senin olsun!
Kanımızı dökme, esirge!
Kadınlarımız ve çocuklarımızla birlikte memleketinden çıkıp gidelim.
Her çeşit silah hariç olmak üzere, her aile için, bir devenin taşıyabileceği gerekli şeyleri götürmemize müsaade et!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Nebbaş´ın bu teklifini kabul etmedi.
Nebbaş:
"Öyleyse, kanlarımızı esirge, dökme!
Kadınlarımızla çocuklarımızı bize teslim et.
Develere mal yükleyip götürmek de bize gerekmez" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hayır! Kayıtsız şartsız hükmüme boyun eğmekten, teslim olmaktan başka çareniz yok!" buyurdu.
Nebbaş, Peygamberimiz Aleyhisselarından aldığı cevapla adamlarının yanına döndü.[91]
Benî Kurayza Lideri Ka´b b. Esed´in İtirafları ve Benî Kurayza Yahudilerine Teklifleri
Benî Kurayza Yahudilerinin liderlerinden Ka´b b. Esed:
"Ey Yahudi topluluğu! Şu gördüğünüz felâket başımıza gelip çatmış bulunuyor!
Ben size üç şey öneriyorum: Onlardan hangisini isterseniz, onu yapınız!" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Nedir onlar " diye sordular.
Ka´b b. Esed:
"Üç önerimden birisi; şu adama [Peygamberimiz Aleyhisselam kasd ediliyor] tâbi olur, kendisinin peygamberliğini doğrularız.
Vallahi, belli olmuştur ki; o, sizin için gönderilmiş bir peygamberdir ve elbette Kitabınızda vasfını yazılı bulduğunuz zâttır.
Kendisine iman edecek olursanız, kanlarınızın, mallarınızın, çocuklarınızın, kadınlarınızın güvenliğini sağlamış olursunuz![92]
Bizi ona tâbi olmaktan alıkoyan, ancak Araplara karşı duyduğumuz kıskançlıktır ve onun İsrail oğullarından gelen bir peygamber olmayışındandır.
Halbuki, bu, Allah´a ait bir iştir.
Ben onunla olan muahedeyi de istemeyerek bozdum.
Gerek bizim başımıza, gerek kendi kavminin başına gelen bütün belâlar, felâketler, ancak şu oturan adamın [Huyey b. Ahtab´ın demek istiyor] yüzündendir!
Onun kavmi, bizden de düzgündü.
Muhammed, onlardan, kendisine tâbi olanlardan tek kişi bile bırakmadı, hepsini sürgün etti.
İbn Hıraş´ın yanınıza geldiği zaman size söylediği şeyler hatırınızda değil midir O:
´Ben Şam gibi her türlü yiyeceği, içeceği getir diye istenilebilen bolluk bir yeri bırakıp su kırbasından, hurma ve arpadan başka birşeyi bulunmayan bir yere geldim!1 demişti.
Kendisine ´Bununla ne demek istiyorsun ´ diye sorulunca, o:
´Şu kariyyeden (Mekke´den) bir peygamber çıkacaktır!
Eğer ben sağ iken çıkarsa, ona tâbi olur, yardım ederim.
Eğer benden sonra çıkarsa, siz ona karşı hile ve aldatma yoluna gitmekten sakınınız! Ona tâbi olunuz!
Onun yardımcıları ve dostları olunuz!
Böylece, her iki Kitaba, hem önceki, hem sonraki Kelamlara iman etmiş olursunuz!´ dememiş mi idi
Gelin, ona tâbi olalım. Getirip tebliğ ettiği şeyleri doğrulayalım da, kanlarımızı, çocuklarımızı, kadınlarımızı ve mallarımızı güvenliğe ve selâmete çıkaralım. Onun yanında, sahabileri mevkiinde bulunalım" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Biz, bizden başkasına tâbi olmayız!
Biz, Kitab ve peygamber sahibi bir topluluğuz.
Biz, bizden başkasına tâbi olmayız![93]
Biz hiçbir zaman ne Tevrat´ın hükmünden ayrılırız, ne de onu başka birkitabla değiştiririz!" dediler.
Ka´b b. Esed:
"Madem benim bu önerimi kabul etmiyorsunuz, geliniz, çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürelim, arkamızda bir ağırlık bırakmayalım, sonra da kılıçlarımızı sıyırıp Muhammed ile ashabının üzerine yürüyelim. Allah aramızda hükmünü verinceye kadar Muhammed´le çarpışalım!
Ölürsek, arkamızda korkacağımız bir nesil bırakmamış olarak ölmüş oluruz.
Eğer galip olursak, vallahi, yeniden kadınlar edinebilir, evlatlar yetiştirebiliriz" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Şu zavallıları ellerimizle öldüreceğiz ha !
Onları öldürdükten sonra, bizim için, yaşamanın ne hayn, ne kıymeti kalır " dediler.[94]
Huyey b. Ahtab, Ka´b b. Esed´in bu husustaki teklifine güldü ve:
"Şu zavallıların günahı nedir (ki öldürülecekler)! " dedi.[95]
Ka´b b. Esed:
"Eğer bu öneriyi de kabul etmiyorsanız, bu gece Cumartesi gecesidir!
Bu gecede, Muhammed ile ashabı herhangi bir harekette bulunmayacağımızdan emin ve gafil, hazırlıksız bulundukları bir sırada, ansızın kaleden aşağı inerek Muhammed ile ashabı hakkındaki matlubumuza nail olabiliriz!" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Biz demek bu gece birşeyler yapacağız, Cumartesi çalışma yasağımızı bozacağız ha !
Sen de bilirsin ki: Bizden önce kim böyle birşey yaptıysa, muhakkak mesh [hayvana çevrilme] felâketine uğramıştır!" dediler.
Bunun üzerine, Ka´b b. Esed:
"İçinizden hiçbir adam, anasından doğalı beri, zaman boyunca, bir gece bile gecelemem iştir!" dedi.[96]
Huyey b. Ahtab:
"Ben seni buna, Kureyşîlerve Gatafanlarla birlikte çarpışmada bulunmak üzere davet etmiştim de, Cumartesi gününün yasaklığını bozmuş olmayı ileri sürerek yanaşmamıştın! Eğer sen benim sözümü dinleseydin, Yahudiler de dinlerler ve bu işi yaparlardı" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Biz Sebt gününün yasaklığını bozam ayız!" diyerek bağırıştılar.
Nebbaş b. Kays:
"Onları ansızın nasıl baskın yapıp öldürürüz Sen onların her gün işlerinin şiddetlendiğini görmüyor musun Onlar önceleri ancak çarpışmak için gündüzleri bizi kuşatıyor, geceleri dönüp karargâhlarına gidiyorlardı. O zaman, sen, ´Onlar bizi geceleri de kuşatacak olurlarsa, halimiz nice olur !´ diye bir söz söylemiştin.
İşte, şimdi onlar gece ve gündüz bizden ayrılmıyorlar!
Nasıl ve ne gibi bir baskınla onları öldürebileceğiz !
Bu, doğrusu, büyük ve çetin bir öldürülme hadisesidir! Bir belâ ve ibtilâdır ki, bize takdir ve hükmedilmiştir!" dedi.
Birbirlerine ileri geri sözler söylemeye başladılar. Elleri yanlarına düştü. Yaptıklarına son derecede pişman oldular.[97]
Sa´ye Oğullarının Benî Kurayza Yahudilerini Öğütlemeleri
Sa´ye´nin oğulları Salebe ve Esîd ile bunların amcalarının oğlu Eseci b. Ubeyd:
"Ey Benî Kurayza cemaati! Vallahi, siz iyi bilirsiniz ki; o, Resûlullahtır. Kendisinin sıfatları da bizce malumdur.
O sıfatları bize hem kendi bilginlerimiz, hem Benî Nadîr bilginleri söylemişlerdir.
O bilginlerin ilki de, şu Huyey b. Ahtab ile bizim katımızda halkın en doğru sözlüsü olan İbn Heyyeban´dır.
O, öleceği sırada, bu peygamberin sıfatlarını bize haber vermişti" dedi.[98]
Benî Kurayza Yahudileri:
"Bu, o gelecek peygamber değildir!" dediler.
Sa´ye oğulları:
"Evet! Vallahi, bu, o gelecek olan peygamberin sıfatlarındadır![99] Allah´tan korkunuz! Ona iman ediniz!" dediler.[100]
Benî Kurayza Yahudileri:
"Biz Tevrat´tan ayrılmayız!" dediler. [101]
.
Sa´lebe ve Esid´in Müslüman Olmaları
Asım b. Ömer b. Katâde der ki:
"Bana Benî Kurayza halkının yaşlılarından bir adam:
´Sen Benî Kurayzaların kardeşi Benî Hedl´den Salebe b. Sa´ye, Esîd b. Sa´ye ve Esed b. Ubeyd´in nasıl Müslüman olduğunu biliyor musun 1 diye sordu.
Ben:
´Hayır! Vallahi bilmiyorum!´ dedim.
Benî Kurayzanın yaşlılarından olan zât dedi ki:
´Şamlı bir Yahudi vardı. Ona İbn Heyyeban denirdi.
İslâmiyetten iki yıl önce, bu zât bizim yanımıza geldi. Aramıza girdi, hepimizin üstünü oldu.
Hayır! Vallahi, beş vakit namaz kılmayanlar arasında, hiçbir zaman, ondan daha faziletli ve daha üstün bir adam görmedik!
O, yanımızda oturdu, kaldı.
Yağmursuzluktan kıtlığa uğradığımız zaman, ona:
´Ey İbn Heyyeban! Bizim için yağmur duasına çık!´ derdik.
O da:
´Hayır! Vallahi, zekât ve sadakanızı getirip önüme koymadıkça, olmaz!´ derdi.
Kendisine:
´Zekât ve sadaka ne kadardır ´ diye sorardık.
O da:
´Hurmadan bir sa´, yahut arpadan iki müd!´ derdi.
Bunu kendisine götürürdük.
O da, kayalığımızın üstüne çıkar, Allah´tan bizim için yağmur dilerdi.
Vallahi, bulunduğumuz yerden daha ayrılmadan, yağmura tutulur ve sulanırdık.
Bunu iki veya üç kere değil, defalarca yapmıştı.
Sonra, aramızda, o ölüm döşeğine düştü.
Öleceğini anlayınca:
´Ey Yahudi cemaati! Yemesi içmesi bol bir yerden, beni bu yoksulluk ve açlık yurduna getirenin ne olduğunu sanırsınız ´ diye sordu.
´Sen daha iyi bilirsin!´ dedik.
´Ben bu memlekete, ancak, gelme zamanı çok yaklaşmış bulunan ve buraya hicret edecek olan O Peygamberi gözlemek üzere geldim!
Onun yakında peygamber olarak gönderilmesini ve benim de ona tâbi olmamı umuyorum,
Onun gelme zamanı size çok yakındır.
Ey Yahudi cemaati! Ona tâbi olmakta sizi kimse geçmesin!
Çünkü, o, kendisine aykın hareket edenlerin kanlarını dökmek, çocuklarını ve kadınlarını esir etmek yetkisiyle gönderilecektir!
Siz bu hususta ondan korunamazsınız!´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam peygamber olarak gönderildiği ve Benî Kurayza Yahudilerini kuşattığı zaman, yetişmiş, delikanlılık çağında bulunan bu gençler´Ey Kurayza oğulları! Evet! Vallahi, bu, gelecek olan O Peygamberin sıfatındadır!´ dediler, geceleyin kaleden inip Müslüman oldular, kanlarını, mallarını, çoluk çocuklarını kurtardılar.´"[102]
Bunlar, ne Kurayza, ne de Nadîr oğulları soyundandı.
Fakat, yukarı kuşaklarda, onların amcaoğulları soyundan gelmiş oluyorlardı.[103]
Bunlar da, Abdullah b. Selam gibi, Peygamberimiz Aleyhisselamın peygamberliğine inanan ve Yahudileri İslâmiyete teşvik eden Yahudi bilginlerinden idiler. [104]
Amr b. Su´dâ´nın Benî Kurayzaları Kınadıktan ve Öğütledikten Sonra Kaleden Ayrılışı
Amr b. Su´dâ, Benî Kurayza Yahudilerine:
"Ey Yahudi cemaati! Muhammed´in size vermiş olduğu söze karşı, siz de, onun düşmanlarından hiçbir kimseye yardım etmemek, kendisini ansızın gelip bastıracak ve kuşatacak olanlara karşı ona yardımda bulunmak üzere söz vermiştiniz!
Siz aranızdaki bu muahedeyi bozdunuz!
Ben sizin bu hainliğinize girmedim ve katılmadım.
Eğer onun dinine girmekten kaçınıyorsanız, Yahudilikte kalınız, ona cizye, haraç veriniz.
Fakat, o bunu kabul eder mi, yoksa etmez mi, orasını pek bilemem!" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Biz Araplara haraç verme zilletini yüklenmeyiz, kabul etmeyiz. Ölmek, bize bundan daha hayırlıdır!" dediler.
Amr b. Su´dâ:
"Ben sizden, sizin tutum ve davranışınızdan uzağım!" dedi ve o gece Saye oğulları ile birlikte kaleden indi.[105]
Kaleden indiği zaman, Muhammed b. Mesleme´nin kumandası altındaki devriye koluna rastladı. Muhammed b. Mesleme, onun karaltısını görünce:
"Kim o " diye sordu.
Amr b. Su´dâ:
"Ben Amrb. Su´dâyım!" dedi.
Muhammed b. Mesleme:
"Ey Allah´ım! Beni kerîm olan kişilerin hatalarını gidermekten mahrum bırakma!" diyerek onun yolunu açtı, kendisini istediği yere gitmekte serbest bıraktı.
Amr b. Su´dâ da, o gece Medine´ye doğru yönelip gitti. Resûlullah Aleyhisselamın Mescidinin kapısına kadar geldi.[106]
Geceyi Mescidde geçirdi.[107] Sabaha çıkınca kendisinin yeryüzünden nereye yönelip gittiği, bugüne kadar bilinemedi.
Amr b. Su´dâ´nın hali Peygamberimiz Aleyhisselama anlatılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ahde vefakârlığından dolayı Allah´ın kurtardığı bir adamdır o!" buyurdu.[108]
Benî Kurayza Yahudilerinin Konuşmak ve İşlerini Danışmak Üzere Ebu Lübâbe´yi İstemeleri
Kuşatma, son derecede şiddetlendirilmişti.[109]
Benî Kurayza Yahudileri:
"İşimizi konuşmak ve danışmak üzere, Amrb. Avf´ın kardeşi Ebu Lübâbe b. Abdulmünzir´i bize gönder!" diyerek Peygamberimiz Aleyhisselama haber saldılar.[110]
Ebu Lübâbe´nin malları, ailesi ve çocukları, Benî Kurayzaların yurdunda bulunuyordu.[111]
Ebu Uübâbe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam beni çağırdı.
´Müttefiklerinin yanına git! Onlar, Evsîler arasında seni istediler1 buyurdu.
Kuşatma şiddetlendirildi ği sırada, onların yanlarına vardım. [112]
Benî Kurayzanın erkekleri, beni görünce, kalkıp karşıladılar. Kadınlar ve çocuklar, ağlayarak benden yardım umdular.
´Ebu Lübâbe! Biz, bütün halka karşı senin müttefikin bulunuyoruz!´ dediler.
Ka´b b. Esed:
´Ebu Beşîr! Hadâikve Buas günlerinde senden ve kavminden dolayı bize neler yapıldığını biliyorsun.
Siz her çarpışmada orada idiniz.
Kuşatma bize şiddetlendirildikçe şiddetlendirildi, mahvolduk!
Biz kendisinin hüküm ve emrine uyarak teslim olmadıkça, Muhammed kalemizden ayrılmamıza yanaşmayacaktır!
Ne olur, üzerimizden ayrılsa da, Şam´a veya Hayber´e çıkıp gitsek, yahut kendisinin toprağında bulunmasak ve kendisine karşı hiçbir zaman toplantı ve yığınak yapmasak olmaz mı 1 dedi.
Huyey b. Ahtab´a işaret ederek:
´Bu sizin yanınızda bulundukça, helâket ve felâket sizi bırakmayacaktır!´ dedim.
Ka´b b. Esed:
´Vallahi, o bana getireceğini getirdi, sonra da onu benden geri çevirmedi´ dedi.
Huyey b. Ahtab:
´Ben ne yaptım Nihayet, seni bu işe karışmaya isteki en d irdi m.
Seni kendim yanılttığım ve üzüntüye soktuğum için de, senin başına gelecek felâket benim başıma da gelecektir!´ dedi."
Benî Kurayza Yahudileri:
"Ey Ebu Lübâbe! Senin görüşün nedir Sen ne yapmamızı emredersin
Bizde çarpışmaya takat ve güç yok!
Ey Ebu Lübâbe! Muhammed´in emrine, hükmüne boyun eğerek teslim olmamızı sen uygun görür müsün " dediler.
Ebu Lübâbe:
"Evet!" dedi ve eliyle de boğazına işaret etti ve "Bu, boğazlanmaktır!" dedi.[113]
"Muhammed Aleyhisselamın hükmüne göre teslim olursanız, sizi boğazlar!" demek istedi. [114]
Ebu Lübâbe der ki:
"Vallahi, onların yurdundan daha ayaklanm ayrılmamıştı ki, bu hareketimle Allah´a ve Allah´ın Resûlüne karşı hainlik etmiş olduğumu anladım! [115] Çok nadim ve pişman oldum. ´İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!´ dedim.
Ka´b b. Esed, bana:
´Ey Ebu Lübâbe! Sana ne oldu ´ dedi.
´Allah´a ve Allah´ın Resûlüne hainlik ettim!´ dedim.
Gözlerimden akan yaşlar sakalımı ıslattı.
Kaleden aşağı indim.
Halk benim dönüşümü bekliyorlardı.
Ben kalenin arkasından başka bir yol tutup, Mescide kadar gittim. Mesciddeki direğe kendimi bağlattım![116]
´Allah kalbimi biliyor!´ dedim.
´Allah bana nasuh birtevbe ihsan edinceye kadar, vallahi ben Resûlullah Aleyhisselamın yüzüne de bakamam![117]
Allah işlediğim günahtan tevbemi kabul etmedikçe, bu yerimden ayrılmayacağım!
Artık ben bir daha ne Benî Kurayzalara yaklaşırım, ne de içinde Allah´a ve Allah´ın Resûlüne hainlik ettiğim bir memleketi görmek isterim!´ dedim."
Yüce Allah, bu hususta indirdiği âyette şöyle buyurdu:
"Ey iman edenler! Allah´a ve Allah´ın Resûlüne hainlik etmeyiniz! Siz kendi emanetlerinize bile bile hainlik eder misiniz !"[118]
Ebu Lübâbe´nin kendisini bağlattığı direk, Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Ümmü Seleme´nin kapısının önünde idi.
Hava çok sıcaktı.
Ebu Lübâbe, geceli gündüzlü bir hafta, üzüntüsünden hiçbir şey yemedi ve içmedi.
Nihayet, kendisinin kulakları işitmez oldu.[119]
Benî Kurayza Yahudilerinin kalesinden karargâha dönmesi gecikince, Ebu Lübâbe´nin işini Peygamberimiz Aleyhisselama anlattılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Eğer o doğruca benim yanıma gelmiş olsaydı, kendisinin yarlıganmasını Allahtan dilerdim.
Madem ki o yapacağını yapmış, kendisini bağlatmış bulunmaktadır.
Artık, Allah tevbesini kabul edinceye kadar, ben onu bulunduğu yerden salıveremem!" buyurdu.
Ebu Lübâbe, altı gece, Mescidin hurma gövdesinden dikilmiş direğinde bağlı kaldı.
Her namaz vaktinde, zevcesi gelerek namaz için onun bağını çözer, namaz kıldıktan sonra da onu tekrar direğe bağlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ümmü Seleme´nin evinde bulunduğu sırada, Ebu Lübâbe´nin tevbesinin kabul olunduğu hakkında âyet indi.
İnen âyette şöyle buyuruldu:
"Onlardan diğer bir kısmı da, günahlarını itiraf ettiler.
Onlar iyi bir ameli başka bir kötü ile karıştırmışlardır.
Ola ki, Allah onların tevbelerini kabul eder.
Çünkü, Allah çokyarlıgayıcıdır, çok esirgeyicidir."[120]
Hz. Ümmü Seleme derki:
"Seher vakti, Resûlullah Aleyhisselamın güldüğünü işittim.
´Yâ Rasûlallah! Ne için gülüyorsun Allah senin dişlerini güldürsün!1 dedim.
´Ebu Lübâbe´nin tevbesi kabul olundu!´ buyurdu.
´Yâ Rasûlallah! Müjdeleyeyim mi ´ diye sordum.
´Olur! Müjdelemek istiyorsan, müjdele!´ buyurdu."
Bunun üzerine, Hz. Ümmü Seleme, odasının kapısına dikilerek:
"Ey Ebu Lübâbe! Seni müjdelerim: Allah senin tevbeni kabul buyurdu!" dedi.
Halk, Ebu Lübâbe´yi bağlı bulunduğu direkten çözüp salıvermek için, ona doğru koşuştular.
Ebu Lübâbe:
"Hayır! Vallahi, beni Resûlullah Aleyhisselam salıvemnedikçe, bağlandığım direkten ayrılmam!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, sabah namazına giderken, yanına uğrayıp onu salıverdi.[121]
Ebu Lübâbe direğe kıldan iple bağlandığı için, ip onun iki kolunu kertmiş, kesmişti. Uzun müddet bunun tedavisiyle uğraşıldığı halde, ipin kertikleri geçmemiş, kollarında onun izi kalmıştı.[122]
Ebu Lübâbe´nin Malının Üçte Birini Keffaret Olarak Tasadduk Edişi
Ebu Lübâbe, Peygatn berim iz Aleyhisselamın yanına gelip:
"Ben o günahı içinde işlemek musibetine uğradığım kavmimin yurduna göçeceğim.[123] Halbuki ´İçinde Allah´a ve Allah´ın Resûlüne hainlik ettiğim bir memleketi hiçbirzaman görmek istemem!´ diye de, Allah´a söz vermiş bulunuyorum.[124] Kefaret olarak malımdan ne kadar çıkarılmak gerekiyorsa çıkarılsın!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Üçte birini çıkarmak senin keffaretine yeter!" buyurdu.
Bunun üzerine, Ebu Lübâbe, malının üçte birini çıkarıp tasadduk etti ve kavminin yurduna göçtü, gitti.
Dünyadan ayrılıncaya kadar, kendisinden, hayırdan başka birşey görülmedi.[125]
Hz. Ali´nin Benî Kurayza Yahudilerinin Kalelerini Fetih İçin Yemin Edişi
Hz. Ali, bir gün:
"Ey imanlılar ordusu!" diyerek Müslümanlara seslendikten sonra, Zübeyr b. Avvam´la birlikte ileri atıldı:
"Vallahi, ya ağzıma bir tane tadacak şey koyup tatmayacağım, ya da onların kalelerini fethedeceğim!" diye yemin etti.[126]
Bunun üzerine, Benî Kurayza Yahudileri, teslim olmaktan başka çare kalmadığını anladılar.[127]
Kendileri hakkında hüküm vermek ve onun vereceği hükme göre teslim olmak üzere, bir hakem tayinini istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ashabımdan, istediğiniz kimseyi hakem seçiniz!" buyurdu.
Benî Kurayza Yahudileri, Sa´d b. Muaz´ı hakem seçtiler[128] ve:
"Yâ Muhammedi Biz, Sa´d b. Muaz´ın hükmüne göre ineceğiz ve teslim olacağız!" dediler.[129]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Peki! Onun hükmüne göre ininiz, teslim olunuz" buyurdu.[130]
Kendisine ait bir yetkiyi, Sa´d b. Muaz´a bıraktı.[131]
Benî Kurayza Yahudilerinin, Bağışlanmaları çin Evsîlerin Yardımını Dilemeleri
Benî Kurayza Yahudileri, Evsîlere:
"Hazrecîlerin müttefik kardeşleri olan Kaynuka oğullarını tutup kurtardıkları gibi, siz de, müttefik kardeşleriniz olan bizleri tutmaz, kurtarmaz mısınız " diyerek haber saldılar. [132]
Peygamberimiz Aleyhisselamın bir tarafa çekilip oturduğu sırada, Evsîler Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve Benî Kurayza Yahudileri hakkında:
"Yâ Rasûlallah! Bunlar, Hazrecîlerin değil, bizim müttefiklerimizdir.
Abdullah b. Übeyy b. Selûl´ün müttefiki olan Benî Kaynuka Yahudileri hakkında bir akşam yaptığın muameleyi biliyorsun:
Onların 400 zırhlı, 300 de silahsız savaş erlerini, Abdullah b. Übeyy´e bağışlamıştın[133]
Bu müttefiklerimiz, muahedelerini bozmak suretiyle yapmış oldukları şeylere pişman olmuşlardır.
Onları bize bağışlayıver!" dediler.[134]
Peygamberimiz Aleyhisselam susuyor, konuşmuyordu.
Evsîler bu husustaki isteklerini ısrar derecesine vardırdılar ve hepsi birden konuşmaya başladılar.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Evs topluluğu! İçinizden birisinin onlar hakkında hakem olup hüküm vermesine razı mısınız " diye sordu.
Evsîler:
"Evet! Razıyız!" dediler.[135]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bu iş, Benî Kurayzaların istekleri üzerine, Sa´d b. Muaz´a havale edilmiş bulunmaktadır" buyurdu.[136]
Sa´d b. Muaz´ın Benî Kurayza Yahudileri Hakkında Hüküm Vermek Üzere Getirilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslüman kadınlarından Rüfeyde (Küaybe) Hatun için Mescidde bir çadır kurdurmuştiu.
Bu faziletli hatun, Yüce Allah´ın rızasını kazanmak için, orada, kimsesiz, yaralı Müslümanların bakım ve tedavileri ile uğraşmakta idi.
Sa´d b. Muaz da Hendekte yaralandığı zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa´d b. Muaz´ın kavmine:
"Onu Rüfeyde´nin çadırında bulundurunuz ki, yakından, sık sık ziyaret edebileyim" buyurmuştu.
Sa´d b. Muaz Benî Kurayza Yahudileri hakkında hüküm vermek üzere seçilince, kavmi onun yanına vardılar.
Merkebin üzerine deriden yatak serdikten sonra, onu merkebe bindirdiler. [137] Kendileri de, onun çevresinde yürüyerek, Peygamberimiz Aleyhisselamın karargâhına doğru yollandılar. [138]
Evsîler, yolda Sa´d b. Muaz´a:
"Ey Ebu Amr! Müttefiklerin hakkında iyi davran!
Zaten, Resûlullah Aleyhisselam da seni bu işe onlar hakkında iyi davranasın diye memur etmiştir! [139]
Abdullah b. Übeyy´in müttefiklerine nasıl iyilik ettiğini gördün!" diyorlardı.
Dahhâkb. Halife:
"Ey Ebu Amr! Onlar senin müttefiklerindir. Onlar seni her yerde korumuşlardır. Onlar seni hakemlikte başkalarına tercih etmekle sana sığınmışlar, senin affını ummuşlardır.
Onlarda senin için hazırlanmış [rüşvet] develer vardır! [140]
Sen onları arzulamalısın, onların sağ kalmalarını ummalısın!
Onlarda senin için hazırlanmış [rüşvet] develer var!" diyor ve sözlerini tekrarlamaktan ve:
"Sen bana bu hususta bir cevap vermeyecek misin " diyerek sıkıştırmaktan geri durmuyordu.[141]
Seleme b. Selâme b. Vakş da:
"Ey Ebu Amr! Müttefiklerine ve dostlarına karşı iyi davran!
Şüphe yok ki, Resûlullah Aleyhisselam, temelli kalacak olan hayn ve iyiliği sever.
Onlar sana Buas ve Hadâik günlerinde ve daha birçok yerlerde yardım etmişlerdir.
Kötülük yönünden, İbn Übeyy gibi olma!" diyordu.[142]
Sa´d b. Muaz, kavminin baskılarını arttırdığı zaman, kendi kendine:
"Vallahi, Sa´d´ın Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeyeceği an gelmiştir!" dedi.[143]
Dahhâkb. Halife:
"Vâh o kavmin başına geleceklere!" dedi ve Evsîlerin yanına dönüp, onlara Benî Kurayza Yahudilerinin ölüm haberlerini verdi.
Muattib b. Kuşeyr:
"Fena bir felâket haberi verdi!" dedi.
Hâtıb b. Ümeyyetü´z-Zaferî de:
"Kavmim, temelli gitti!" dedi.[144]
Sa´d b. Muaz Peygamberimiz Aleyhisselam ile ashabının yanına gelirken:
"Kalkınız, büyüğünüzü karşılayınız![145] İndiriniz onu!" buyurdu.[146]
Sa´d b. Muaz gelince, Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Şunlar (Benî Kurayza Yahudileri) senin hükmüne göre teslim olmayı kabul ettiler. [147]
Haydi, onlar hakkındaki hükmünü açıkla!" buyurdu.
Sa´d b. Muaz:
"Ben iyi biliyorum ki; Allah sana onlar hakkında bir emir vermiştir. Sen Allah´ın emrettiğini işle!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Evet! Öyledir!
Fakat, sen de onlar hakkındaki hükmünü bana açıkla!" buyurdu.[148]
Sa´d b. Muaz:
"Hüküm vermeye Allah ve Allah´ın Resûlü daha layıktır! [149]
Yâ Rasûlallah! Onlar hakkında, Allah´ın hükmüne uygun hüküm verememekten korkuyorum!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sen onlar hakkında hükmünü ver!" buyurdu.[150]
Bunun üzerine, Sa´d b. Muaz, Evsîlere:
"Onlar (Benî Kurayza Yahudileri) hakkında bir hüküm verdiğimde onu kabul edeceğinize dair, bu yolda Allah´ın ahd ve mîsakıyla bana söz veriyor musunuz [151]
Benî Kurayza Yahudileri hakkında vereceğim hükme razı mısınız " diye sordu.
Evsîler:
"Evet! Razıyız. Zaten, sen burada yok iken, senin hükmüne razı olduk.
Senden başkasının Benî Kaynukadan olan müttefiklerine yaptığı gibi iyilik yapacağın umularak aramızdan sen seçildin!
Sen yapacağın ikramı bize yapacaksın!
Biz sana bugün muhtaç olduğumuz kadar muhtaç olmadık!" dediler.
Sa´d b. Muaz:
"Siz, zahmet ve meşakkat vermekte acele etmeyiniz!" dedi.
Evsîler, Sa´d b. Muaz´a:
"Sen bu sözünle ne demek istiyorsun " diye sordular.
Sa´d b. Muaz:
"Onlar (Benî Kurayza Yahudileri) hakkında bir hüküm verdiğimde, o hükmü kabul edeceğiniz hakkında bana Allah´ın ahd ve mîsakıyla söz veriyor musunuz " diye tekrar sordu.
Evsîler:
"Evet! Söz veriyoruz!" dediler.
O sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam, oraya yakın bir yerde, bazı sahabileriyle birlikte oturuyordu.
Sa´d b. Muaz, Peygamberimiz Aleyhisselama olan derin saygısından dolayı, yüzünü başka tarafa çevirerek:
"Şurada bulunan zât da, bu yolda vereceğim hükmü kabul buyuracağına dair, bana Allah´ın ahd ve mîsakıyla, sizin gibi, söz veriyor mu " diye gaib sîgasıyla sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, yanındakilerle birlikte:
"Evet!" buyurdu.[152]
Sa´d b. Muaz vereceği hükme razı olacakları hakkında her iki taraftan da böylece kesin söz aldıktan sonra, Benî Kurayza Yahudilerinin kalelerinden inip teslim olmalarını ve silahlarını bırakmalarını emretti.
Benî Kurayza Yahudileri emri yerine getirdiler.[153]
Benî Kurayza Yahudileri Hakkında Sa´d b. Muaz Tarafından Verilen Hüküm
Sa´d b. Muaz:
"Ben, onlar (Benî Kurayza Yahudileri) hakkında:
(Ustura tutunan, ergenlik çağına enen) erkekler öldürülsün!
Mallan (Müslümanlar arasında) bölüştürülsün!
Çocuklar ile kadınlar esir edilsinler, diye hükmettim!" dedi.[154]
Sa´d b. Muaz Benî Kurayla Yahudileri hakkında bu hükmü verince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sen Yüce Allah´ın yedi kat gökler üstündeki (Levh-i Mahfuzdaki) hükmüne uygun hüküm verdin!
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; onlar hakkında bana açıkladığın hükmü, Allah bana emretmişti.[155]
Sen onlar hakkında Yüce Allah´ın ve Resûlünün hükmüne göre hüküm verdin!" buyurdu.[156]
Sa´d b. Muaz´ın Benî Kurayza Yahudileri hakkında verdiği hüküm, Musa Aleyhisselamın şeriatında yer alan hükme uygun bulunuyordu.
Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevratta böyle azgınlık eden bir kavim hakkında uygulanacak ceza şöyle açıklanmaktadır:
"Bir şehre cenk içün yaklaştığında, anı, sulha davet edesün ve eğer sana sulh cevabını verüb sana kapularını açar ise, içinde bulunan kavmin kâffesi sana haracgüzar olup hizmet etsünler.
Lâkin, eğer, senün ile musaleha etmeyüp cenk eder ise, anı, muhasara edesün. Ve Allah´ın Rab, anı, senün elüne teslim ettikte, erkeklerinin cümlesini kılıçtan geçüresün!
Amma nisvan ile çocukları ve hayvanları ve bütün ganimetü, yani ol şehirde bulunanun kâffesünü yağma edüp Allah´ın Rabbın sana verdüğü düşmanların ganimetünü yiyesün.
Bu taifelerin şehirlerinden olmayıp senden pek uzak olan şehirlerin cümlesüne böyle yapasın!
Amma Allah´ın Rabbın sana mîras olmak üzere verdüğü bu kavmların şehirlerinden hiçbir can sağ bira km ayasın!" [157]
Tevrat´tan, Tevrat´ın hükmünden hiçbir zam an ayrılmayacaklarını söyleyen Benî Kurayza Yahudileri, Sa´d b. Muaz´ın haklarında vermiş olduğu hükme itiraz edemediler.
Bu ceza ve akıbetin onlar için mukadder bulunduğunu söylemelerinde de, onu ha ketti ki erin i zımnen itiraf vardı.[158]
Benî Kurayza Yahudileri ve Malları Hakkında Yapılan İşlemler
1. Kalelerinden indirilen Benî Kurayza Yahudilerinin erkekleri, elleri boyunlarına bağlanarak, götürülecekleri yere götürüldüler.
2. Kadınlarla çocuklar, aynı bir yerde toplandılar.
3. Kalelerde 1500 kılıç, 300 zırh gömlek, 2000 mızrak, 1500 kalkan bulundu.
4. Ayrıca, pek çok ev eşyası, kap kaçak,
5. Erzak,
6. Mal, koyun, sığır ve saka develeri de bulunup biraraya toplandı.
Küplerde, kaplarda bulunan bütün içkiler döküldü ve kapları kırıldı.[159] Alınan ganimet malları Remle binti Hâris´in evine taşındı.
Deve ve davarlar da, orada yayılmaya bırakıldı.[160]
Tutuklanan Erkeklerin Sayısı
Benî Kurayra Yahudilerinden elleri boyunlarına bağlananların sayısı 600 veya 700´dü.[161] Cabir b. Abdullah´ın bildirdiğine göre, 400 kişi idiler.[162]
Benî Kurayza Erkekleriyle Kadın ve Çocuklarının Kaldıkları Yerler ve Kendilerine Yiyecek Dağıtılışı
Benî Kurayza Yahudilerinin erkekleri Üsâme b. Zeyd´in konağına, kadınları ve çocukları da Remle binti Hâris´in konağına gütürüldüler.[163]
Peygamberimiz Aleyhisselamin emriyle-yemeleri için de-kendilerine yüklerle hurma dağıtıldı.[164]
Peygamberimiz Aleyhisselam, öldürülecek olanlara bile iyi ve güzel muamele edilmesini; kendilerine öğle vaktinde süt içirilmesini, su içirilmesini, onların üzerinde güneşin sıcaklığıyla kılıcın sıcaklığının birleştiriliri ermesini emir buyurdu.
Öğle vaktinde onlara süt içirtti, su içirtti ve yemek yedirtti.[165]
Huyey b. Ahtab´ın Boynu Vurulmak Üzere Getirilişi
Huyey b. Ahtab, elleri boynuna bağlı olarak, boynu vurulmaya getirildi.
Kendisinin üzerinde, kırmızı erişli, süslü bir elbise vardı.
Fakat, soykası hiç kimsenin işine yaramasın diye, onu her yanından didik didik etmişti.[166]
Huyey b. Ahtab, orada bulunan Peygamberimiz Aleyhisselama baktı. [167]
Huyey b. Ahtab´ın oğlu da birlikte getirilmişti.
Huyey b. Ahtab, evvelce Peygamberimiz Aleyhisselamla yapmış olduğu muahedede Peygamberimiz Aleyhisselamın düşmanlarından hiçbirine yardım etmemeyi taahhüt etmiş ve bu sözüne Allah´ı da şahit tutmuş bulunuyordu.
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Senin kefil ve şahit tuttuğun Allah, ahdini yerine getirdin[168]
Ey Allah düşmanı! Nasıl, Allah bana seni yenmek, ele geçirmek imkân ve fi rsatinı vermez mi imiş !" buyurdu.
Huyey b. Ahtab:
"Evet, verdü[169] Vallahi, sana karşı duyduğum düşmanlıkta kendimi asla kınamıyor, kusurlu bulmuyorum! [170]
Ben kendisinde kuvvet ve kudret bulunduğunu sandığım, umduğum her yere başvurdum.
Her yeri dolaşıp, her hareket edebilecek olanı hareket ettirdim ve ayaklandırdım! [171]
Fakat Allah kabul etmedi. Beni yenmek ve ele geçirmek imkân ve fırsatını ancak sana verdi! [172]
Allah´ın düşürdüğü, muhakkak düşer!" dedikten sonra, oradaki halka yönelerek.
"Ey insanlar! Allah´ın emrinde mahzur ve zarar yoktur!
Bu, bir yazgıdır, kaderdir. Büyük ve çetin bir öldürülme hadisesidir ki, Allah onu İsrail oğullarına yazmıştır!" dedi.
Oturunca, kendisinin boynu vuruldu. [173]
Huyey b. Ahtab´dan sonra, oğlunun da boynu vuruldu. [174]
Zebir b. Bata ile Aile Efradının Bağışlanışı
Ensardan Sabit b. Kays´a, Cahiliye devrinde, Buas günü, Zebir b. Bata´nın iyiliği dokunmuştu.
O zaman, Sabit b. Kays, yakalanıp alnının saçı kesildikten sonra serbest bırakılmıştı.
Zebir b. Bata, elleri boynuna bağlanan Benî Kurayza Yahudileri arasında bulunuyordu.
Kendisi çok yaşlı idi.[175] Hem de kördü.[176]
Sabit b. Kays, yanına vararak, ona:
"Ey Ebu Abdurrahman! Beni tanıdın mı " diye sordu.
Zebir b. Bata:
"Benim gibi bir adam senin gibi bir adamı tanımaz olur mu [177] Sen Sabit´sin!" dedi.[178]
Sabit b. Kays:
"Ben senin vaktiyle bana uzatmış olduğun yardım eline şimdi mukabele etmek istiyorum" dedi.
Zebir b. Bata:
"Hiç şüphesiz, iyiler iyilere iyilikle mukabele ederler.[179] Ben bugün sendeki o iyiliğe son derecede muhtaç bulunuyorum" dedi.[180]
Bunun üzerine, Sabit b. Kays Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi ve:
"Yâ Rasûlallah! Zebir b. Bata´nın bana iyiliği dokunmuştur. [181] Buas günü esir olunca, alnımın saçını kesip beni salıvermişti.
O, bana, ´Senin üzerindeki bu iyiliği hatırla!´ diyerek bunu bana hatırlattı.[182]
Ben onun minneti altında bulunduğum iyiliğine bugün mukabele etmek istiyorum.
Onun kanını bana bağışlayıver " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"O, sana bağışlanmıştır!" buyurdu.
Sabit b. Kays, Zebir b. Bata´nın yanına geldi ve:
"Resûlullah Aleyhisselam, ´O, sana bağışlanmıştır!1 buyurarak senin kanını bana bağışladı!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Çokyaşlanmış bir ihtiyar, ailesiz, evlatsız, Yesrib (Medine)´de yaşayıp da ne yapacak !" dedi.
Sabit b. Kays, dönüp Peygamberimiz Aleyhisselama geldi ve:
"Babam, anam sana fieda olsun yâ Rasûlallah! Bana onun karısını ve oğlunu da bağışlayıver " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onlar da sana bağışlanmıştır" buyurdu.
Sabit b. Kays, Zebir b. Bata´nın yanına geldi ve:
"Resûlullah Aleyhisselam ´Onlar da sana bağışlanmıştır!´ buyurarak aileni, oğlunu da sana bağışladı" dedi.
Zebir b. Bata:
"Malsız mülksüz bir ev halkı H icaz´da bu hali ile kalabilir, yaşayabilir mi " dedi.
Sabit b. Kays, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına tekrar geldi ve:
"Yâ Rasûlallah! Onun malını da, benim için, bağışlayıver " dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"O da senin için bağışlanmıştır!" buyurdu.
Sabit b. Kays, Zebir b. Bata´nın yanına vardı ve:
"Resûlullah Aleyhisselam ´O da senin için bağışlanmıştır1 buyurarak, malını da sana bağışladı!" dedi.[183]
Zebir b. Bata:
"Ey Sabit! Çin aynasını andıran parlakyüzüne bakan kızların yüzünde kendilerini gördükleri Ka´b b. Esed´e ne yapıldı " diye sordu.
Sabit b. Kays:
"O, öldürüldü!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Şehirliler ve kırlılar ulusu,[184] her iki kabilenin [Benî Nadîr ile Benî Kurayzanın] ulusu, harpte onları hücuma kaldıran, kıtlıklarda doyuranı [185] H uyey b. Ahtab´a ne yapıldı " diye sordu.
Sabit b. Kays:
"O da öldürüldü!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Hücuma geçişimiz zamanında öncümüz, kaçış zamanımızda ardamız ve koruyucu olan Gazzal b. Semev´el´e ne yapıldı " diye sordu.
Sabit b. Kays:
"O da öldürüldü!" dedi.[186]
Zebir b. Bata:
"Önüne düşmediği cemaatler dağılan, onsuz bağlanan düğümler çözülen yönetici, evirip çevirici Nebbaş b. Kays´a ne yapıldı " diye sordu.
Sabit b. Kays:
"O da öldürüldü!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Harplerde Yahudilerin sancaktarı Vehb b. Zeyd´e ne yapıldı " diye sordu.
Sabit b. Kays:
"O da öldürüldü!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Tevrat okumaktan geri durmayan Amfi ara ne yapıldı " diye sordu.
Sabit b. Kays:
"Onlar da öldürüldüler!" dedi.[187]
Zebir b. Bata:
"Çifte Meclislere [Ka´b b. Kurayza ve Amr b. Kurayza oğullarına] ne yapıldı " diye sordu.
Sabit b. Kays:
"Onlar da gittiler, öldürüldüler!" dedi.[188]
Zebir b. Bata Benî Kurayza kavminin ileri gelenlerini vasıflarıyla anarak "Filana ne yapıldı diye sormaya, Sabit b. Kays da "Öldürüldü!" diye cevap vermeye devam etti.[189]
Zebir b. Bata:
"Ey Sabit! Bunlardan sonra, yaşamakta hayır yoktur!
Ben onların içinde yaşamış oldukları yurda onlardan sonra kalmak üzere mi döneceğim ! Böyle olmak bana gerekmez![190]
Ey Sabit! Senin üzerinde bulunan iyiliğim hakkı için, beni o kavme hemen kavuşturmanı dilerim!
Vallahi, onlardan sonra, yaşamakta hayır yoktur!
Allah´a yemin ederim ki; sevdiklerime kavuşuncaya kadar, kuyuya kova salınıp su çıkarılmasını beklemeye bile benim sabrım yoktur![191] And vererek senden dilerim: Benî Kurayza esirlerini öldüren şu öldürücüler arasından, yanıma doğru gel!
Sonra da, beni kavmimin boyunlarının vurulduğu yere götür!
Benim keskin kılıcımı bulup eline al! Onunla hızlı bir darbe indirip beni öldür! Ey Sabit! Artık, ben sevdiklerime kavuşuncaya kadar, kuyuya salınan kovanın suyunu boşaltmasını beklemeye bile sabre-demeyeceğim!" dedi.[192]
Hz. Ebu Bekir, Zebir b. Bata´nın:
"Sevdiklerime kavuşuncaya kadar..." sözünü işitince:
"Vallahi, onlar Cehennem ateşine atılmışlardır ve orada temelli kalıcıdıriar.[193]
Yazıklar olsun sana ey Bata´nın oğlu! O, kovanın su boşaltması değildir. Fakat, temelli azabdır!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Ey Sabit! Tez yanıma gel, öldür beni!" dedi.
Sabit b. Kays:
"Ben seni öldürmeyeceğim!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Beni sen öldürmeyeceksin de, ya kim öldürecek
Fakat ey Sabit! Karımı ve çocuğumu sen gör, gözet! Onlar ölümden korkuyorlar.
Arkadaşından [Peygamber Aleyhisselamdan demek istiyor] onları azadlamasını, mallarının mülklerinin başına çevirmesini dile!" dedi.
Bunun üzerine, Sabit b. Kays Zebir b. Bata´yı Zübeyrb. Avvam´ın yanına götürdü.Zübeyr b. Avvam da, onun boynunu vurdu.
Sabit b. Kays, Zebir b. Bata´nın karısını, malını ve oğlunu Peygamberimiz Aleyhisselamdan istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onun karısını ve oğlunu esirler arasından çıkardı.
Onlara, silahlar hariç olmak üzere, hurmalıklarını, deve, davar ve sığır gibi hayvanlarıyla bütün eşya ve emtialarını geri verdi.
Zebir b. Bata ailesi, Sabit b. Kays hanedanıyla birlikte bulundular.[194]
Benî Kurayza Yahudileri Kadınlarından Nübâte´nin Boynunun Vuruluşu
Hz. Aişe der ki:
"Benî Kurayza kadınlarından ancak bir tek kadın öldürülmüştür.
Resûlullah Aleyhisselam çarşıda onların erkeklerinin boyunlarını vurdururken, vallahi, o kadın [Nübâte] yanımda bulunuyor, benimle konuşuyor, dışından ve içinden gülüp duruyor,[195] ´Benî Kurayza esirleri öldürülüyor!1 diyordu.
Bir çağırıcı:
´Ey Nübâte![196] Filanca kadın nerede ´ diyerek seslenince,[197] kadın:
´Vallahi, ben çağrılıyorum!´ dedi.[198]
Ona:
´Yazıklar olsun sana! Senin neyin var Seni ne için çağırıyorlar ´ diye sordum.
Kadın:
´Öldürülmek için! Kocam beni öldürdü!´ dedi.
Kadın tatlı dilli bir kadındı.
Kendisine:
´Kocan seni nasıl öldürdü ´ diye sordum.
Kadın:
´Zebir b. Bata´nın hisarında idim. Kocam bana emretti, ben de Muhammed´in ashabının üzerine değirmen taşını bıraktım. Onlardan birisinin başı parçalandı ve kendisi hemen öldü!
Ben onun için öldürüleceğim!´ dedi, kalkıp gitti.
Hallad b. Süveyd´e karşı, kadının boynu vuruldu.[199]
Vallahi, öldürüleceğini bildiği halde onda gördüğüm kaygısızlığa, bol bol gülüşe, hâlâ şaşmakta ve onu unutamam aktayım!" [200]
Benî Kurayza Yahudilerinden Alınan Ganimetlerin Bölüştürülüşü ve Ganimetten, Savaşacak
Müslümanlar İçin Silahlar ve Atlar Satın Alınışı
Benî Kurayza savaşına katılan Müslümanların sayısı 3000 idi. 36 da at vardı.
Ganimet mallarının ilk önce beşte biri Allah yolundaki harcamalar için çıkarıldıktan sonra; kalan beşte dördü, 3072 hisseye bölünüp, atlıya ikişer, yayaya birer hisse verilmek suretiyle, Müslümanlara bölüştürüldü.[201] Ganimetten, savaşacak erler için silahlar ve atlarda satın alındı. [202]
Reyhâne Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselamın Zevceliğine Nâil Oluşu
Reyhâne Hatun der ki:
"Esir kadın ve çocuklar Müslümanlara bölüştürüldükten sonra, Resûlullah Aleyhisselam yanıma geldi.
Kendisinden utandım.
Beni çağırıp önüne oturttu ve:
´Eğer sen Allah´ı ve Resûlünü tercih edersen, Resûlullah seni kendisine zevce olarak alacaktır!1 buyurdu.
Kendisine:
´Ben Allah´ı ve Resûlünü tercih ediyorum!1 dedim.
Müslüman olduğum zaman, Resûlullah Aleyhisselam beni azad edip zevceliğe kabul buyurdu ve, öteki kadınlarında olduğu gibi, bana da 12 ukıyye 1 neşş mehir verdi.
Ümmü´l-Münzir´in evinde benimle evlendi.
Öteki zevcelerinde olduğu gibi, bana da, yanıma gelme günü ayrıldı.
Ben de perde arkasına alındım."[203]
Benî Kurayza Yahudilerinin Başlarına Gelenlerin Medine´yi Kuşatan Müşriklere Yardımda
Bulunmalarından İleri Geldiğinin Kur´ân-ı Kerîm´de Açıklanışı ve Mü´minlere Yeni Bir Fethin de
Müjdelenişi
Yüce Allah, Kur´ân-ı Kerîtn´inde şöyle buyurur:
"Allah, kendilerine Kitab verilmiş olanlardan (Benî Kurayza Yahudilerinden) onlara (Medine´yi kuşatan müşriklere) yardımda bulunanları da, yüreklerine korku düşürerek kalelerinden indirdi.
Siz onlardan bir kısmını (çarpışan erkeklerini) öldürüyordunuz, bir kısmını da (kadın ve çocuklarını da) esir ediyordunuz.
Onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız başka bir yere (Hayber´e) de sizi vâris kıldı.
Allah herşeye hakkıyla kâdirdir."[204]
Sa´d b. Muaz´ın Yarası Birdenbire Deşilip Vefat Edişi
Sa´d b. Muaz Benî Kurayza Yahudileri hakkındaki hükmünü verdikten kısa bir müddet sonra, Hendekte aldığı yara deşiliverdi.[205]
Hz. Âişe der ki:
"Mescidde Sa´d b. Muaz´ın bulunduğu çadırın yanıbaşında, Gıfâr oğullarından bazı kişilere ait bir çadır daha vardı.
Onlar kendi hallerinde oturup dururlarken, birde bakmışlar ki, kendilerine doğru bir kan akıp geliyor!
´Sizin tarafınızdan bize doğru akıp gelen bu kan nedir !1 dediler.
Meğer Sa´d´ın yarası deşilmiş, kan akıp duruyormuş![206]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bunu haber alınca, hemen onun yanına vardı, başını tutup dizinin üzerine koydu. Üzerine beyaz bir örtü örttürdü, ayakları açıkta kaldı.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
´Ey Allah´ım! Sa´d, Senin Resûlünü tasdik ve Senin yolunda cihad etti, bu yolda vazifesini yaptı.
Ruhlarını kolayca alıp manevî huzuruna kabul buyurduğun kulların arasında, onun da ruhunu kolayca al ve huzuruna kabul buyur!1 diyerek dua etti.
Sa´d b. Muaz, Peygamberimiz Aleyhisselamın sözlerini işitince, gözlerini açti ve:
´Selam sana yâ Rasûlallah! Ben senin Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum!´ deyip gözlerini kapadı!"
Sa´d b. Muaz´ın ev halkı, Peygamberimiz Aleyhisselamın böyle Sa´d b. Muaz´ın başını dizine aldığını ve onun konuştuğunu görünce, korktular.[207]
Sa´d b. Muaz geceleyin ruhunu teslim ettiği zaman, Cebrail Aleyhisselam başına ak atlastan bir sank sarmış olduğu halde Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelerek:
"Yâ Muhammedi Kimdir bu ölü ki, kendisi için gök kapıları açıldı ve Allanın Arş´ı titredi!" dedi. [208]
"Arş-ı Rahman´ın titremesi, Sa´d b. Muaz´ın vefatına sevincinden ve ona kavuşmaktan ileri geliyordu" denilmiştir.[209]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Geceleyin, Sa´d´dan daha ağır bir hasta bulunduğunu bilmiyorum. Acaba Sa´d ne yapıyor, nasıldır " buyurunca, ashab:
"Yâ Rasûlallah! Herhalde, onun ruhu kabzolunmustur! Kavmi gelip onu evlerine götürmüşler" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam sabah namazını kıldıktan sonra Müslümanlarla birlikte hızla yürüyüp gittiler.[210]
Mahmud b. Lebid der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamla birlikte biz de gittik.
Resûlullah Aleyhisselam o kadar hızla yürüyordu ki, nihayet, ayakkabılarımızın tasmaları koptu, ridalarımız boyunlarımızdan düştü.
Ashabdan bazıları:
´Yâ Rasûlallah! Hızla yürümekten yorulduk artık!´ diyerek şikâyetlendiler.[211]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
´Hanzale´yi yıkamada olduğu gibi, meleklerin yine bizi geçip Sa´d´ı yikayıvereceklerinden korktum!" buyurdu.[212]
Resûlullah Aleyhisselam eve eriştiği zaman, Sa´d yıkanıyor, annesi de:
´Vay Sa´d´ın annesinin başına gelenlere!´ diye başlayan ağıtını yakıyor; ağlıyordu.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Ölü üzerine ağlayan her kadın, olmadık iyilikler sayarak yalan söyler! Fakat, Sa´d b. Muaz´ın annesi bundan müstesnadır ki, o onun hakkında ne söylerse yalan söylemiş olmaz!´ buyurdu."
Seleme de:
"Biz kapının önünde idik. Resûlullah Aleyhisselamın arkasından eve girmek istiyorduk.
Resûlullah Aleyhisselam içeri girdi.
Evde, üzerine kilim örtülmüş olan Sa´d´dan başka kimse yoktu.
Resûlullah Aleyhisselamın yaklaştığını görünce, durdum. Kendisi bana ´Dur!´ diye işaret edince, geri döndüm.
İçeride birmüddet kaldıktan sonra, çıktı.
´Yâ Rasûlallah! Ben içeride kimse görmedim! Halbuki, senin yavaşladığını gördüm!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Oturmaya kadir olamadım. Ancak meleklerden birisi kanatlarını benim için toplayıp bükünce otura-bildim!´ buyurdu ve Sa´d b. Muaz için de:
´Bu, sana ihsandır ey Ebu Amr!
Bu, sana ihsandır ey Ebu Amr!
Bu, sana ihsandır ey Ebu Amr!´ buyurdu.[213]
Sa´d´ın annesine de:
´Artık gözyaşın akmayıp dinse ve üzüntün gitse olmaz mı
Çünkü, senin oğluna ilk gülen Allah ve ilk titreyen de Arş olmuştur![214] Sa´d b. Muaz Rabbine kavuşmayı dünyadan ayrılıncaya kadar dilemiş, özlemiş durmuştur!´ buyurdu."[215]
Sa´d b. Muaz´ın Yıkanışı ve Kefenlenişi, Cenazesinin Taşınışı, Cenaze Namazının Kılınışı
Sa´d b. Muaz yıkanırken, Peygam berim iz Aleyhisselaım onun yanında bulunuyor, Haris b. Evs b. Muaz ile Useyd b. Hudayrve Seleme b. Selâme su döküyordu.
Önce su ile, sonra su ve sidr ile, üçüncüsünde su ve kâfurla yıkandı. Yıkandıktan sonra, kızıl boz, üzeri yollu üç parça beze sarıldı.
Sonra, üzerinde cenaze taşınan şerir getirilerek, Sa´d b. Muaz onun üzerine konulup evden dışarı çıkarıldı.[216]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa d b. Muaz ın cenazesinde bulunmak üzere yeryüzüne yetmiş bin meleğin inmiş olduğunu haber verdi.[217]
Sa d b. Muaz ın cenazesi taşınırken, annesi kendisini tutamadı, yaktığı ağıtını tekrarladı.
Peygamberimiz Aleyhisselam da:
Her ağıtçı yalan söyler. Sa dın ağıtçısı müstesna! buyurdu.[218]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa´d b. Muaz´ın cenazesini, evinden dışarı çıkarıncaya kadar, otuz arşın taşıdıktan sonra, cenazenin önünde yürüdü.[219]
Sa´d b. Muaz iri gövdeli bir zât olduğu halde, halk, onu taşırken çok hafif buldular.
Hatta, münafıklardan bazıları da:
"Vücutlu olduğu halde, bundan daha hafif bir cenaze taşımadık![220] Biz bundan daha hafif bir cenaze görmedik!" diyerek, birbirlerine:
"Bunun neden ileri geldiğini biliyor musunuz " diye sordularve:
"Herhalde, Benî Kurayza Yahudileri hakkında verdiği hükümden dolayı olsa gerek!" dediler.[221]
Bu konuşulanlar Peygamberimiz Aleyhisselama bildirilince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hayır! Öyle değildir.[222] Onu taşıyan, sizden başkalarıdır!
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; melekler Sa´d´ın ruhuyla sevindiler ve Arş da onun için titredi!" buyurdu.[223]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa´d b. Muaz´ın cenaze namazını kıldırdı. [224]
Sa´d b. Muaz´ın Kabrinin Kazılışı ve Gömülüşü
Ebu Saîd el-Hudrî der ki:
"Bakiyy kabristanında Sa´d b. Muaz´ın kabrini kazanlar arasında ben de bulunuyordum.
Kabri kazdığımız müddetçe, toprağın her damlasından, üzerimize misk püskürülüyordu![225]
Resûlullah Aleyhisselam da, başucumuzda bulunuyordu.
Kazı işinden boşalınca, kabrin yanına su ve kerpiç hazırladık.
Kabri, Akıl b. Ebu Talib´in evinin yanında kazdık.
Bakiyy kabristanının halk ile dolduğunu gördüm ."[226]
Cabir b. Abdullah´ın bildirdiğine göre; kabrin içine Haris b. Evs b. Muaz ile Useyd b. Hudayr, Ebu Naile Silkân b. Selâme ve Seleme b. Selâme indi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ayakta dikilmekte idi.
Sa´d b. Muaz kabre konulunca, Peygamberimiz Aleyhisselamın benzi değişti ve üç kere "Sübhânallah!" dedi.
Müslümanlar da üç kere "Sübhânallah!" dediler.
Bakiyy kabristanı teşbih sesleriyle sarsıldı.
Bundan sonra, Resûlullah Aleyhisselam üç kere tekbir getirdi.
Ashab da üç kere tekbir getirdiler.
Bakiyy kabristanı, getirilen tekbirlerle sarsıldı.
"Yâ Rasûlallah! Yüzünüzün değiştiğini ve üç kere ´Sübhânallah!1 dediğinizi gördük. Bunun sebebi nedir " diye soruldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Arkadaşınıza kabri darlaşmış, onu öyle bir sıkışla sıkmıştı ki, eğer bundan bir kimse kurtulabilsey-di, elbette Sa´d kurtulurdu!
Nihayet, Allah onu bundan kurtardı" buyurdu.[227]
Bu hadiseyi İbn İshak´la Ahmed b. Hanbel´in de, biraz daha kısa olarak, kitaplarına kaydettikleri görülür.[228]
Abdullah b. Ömer´in bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam o gün kabrin içine de inip kabrin genişlemesi için Allah´a dua etmişti.[229] Sa´d b. Muaz kabre konulurken, oraya gelen annesinin oğluna bakmasına engel olunmak istenilmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bırakınız onu!" buyurdu.
Anne hatun, kabre kerpiç örülüp üzerine toprak örtülünceye kadar baktı, durdu da:
"Allah katında ondan dolayı ecir dilerim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, orada ona taziyede bulundu.
Müslümanlar kabrin üzerine toprak ittiler, toprağı düzelttiler ve sonra su serptiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kabrin üzerinde durup dua ettikten sonra, oradan ayrıldı.[230]
Hz. Âişe:
"Resûlullah Aleyhisselam ile iki arkadaşından [Ebu Bekir ile Ömer´den] sonra, vefatı Müslümanlara Sa´d b. Muaz´ınkinden daha ağır gelen bir kimse yoktur![231]
Ebu Bekir ile Ömer´in ona ağladıklarını odamdan işittim!" demiştir.[232]
Yüce Allah ondan razı olsun![233]
Hayber Yahudilerinin Telaşlanmaları ve Peygamberimiz Aleyhisselamla Çarpışmak İçin Hzırlanmaları
Benî Kurayza Yahudilerinin erkekleri öldürüldükleri zaman, Huseyl b. Nüveyretü´l-Eşcâî, iki günde Hayber´e varmıştı.
Benî Nadîr Yahudilerinden Sellâm b. Mişkem ve Kinane b. Rebi1 b. Ebi´l-Hukayk ile Hayber Yahudileri toplanıp oturmuşlar, Benî Kurayza Yahudileri hakkında bir haber almak istiyorlardı.
Çünkü, Peygamberimiz Aleyhisselamın Benî Kurayza Yahudilerini kalelerinde kuşattığını haber almışlardı, fakat sonucunun ne olduğunu bilmiyorlardı.
Huseyl´i görünce, ona:
"Arkanda bıraktıklarından ne haber getirdin " diye sordular.
Huseyl:
"Şer getirdim. Benî Kurayzaların çarpışan bütün askerleri, esir edildikten sonra, kılıçla öldürüldüler!" dedi.
Kinane b. Rebi1:
"Huyey´e ne oldu " diye sordu.
Huseyl:
"Esir edildikten sonra, boynu vuruldu!" dedi ve esir edilenlerden:
o Ka´b b. Esed´in,
o Gazzal b. Semev´el´in,
o Nebbaş b. Kays´ın ve sairlerinin getirilip Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde öldürüldüklerini haber verdi.
Sellâm b. Mişkem:
"Bunların hepsi Huyey b. Ahtab´ın işidir ve onun yüzündendir!
Onun bize ilk uğursuzluğu, görüşümüze aykırı davranışlarıyla başladı, bizi mallarımızdan ve şerefimizden mahrum etti.
Demek kardeşlerimiz öldürüldüler ha!
Çoluk çocukların esir edilmeleri ise, öldürülmekten de ağır ve çetindir!
Artık Yahudilik Hicaz´da hiçbir zaman tutunamaz!
Yahudilerin ne işe yarar azimleri, ne de görüşleri vardır!" dedi.
Hayber kadınları, Benî Kurayzaların haberini alınca, çığlıklar kopardılar, yakalarını yırttılar, saçlarını yoldular, yaslar tuttular.
Müşrik Arap kadınları da, haber sormak ve teselli vermek için onlara geldiler gittiler.
Hayber Yahudileri korktular. Sellâm b. Mişkem´e gidip, ona:
"Ey Ebu Amr! Ey Ebu´l-Hakem! Sen ne düşünüyorsun Senin bu yoldaki görüşün nedir " diye sordular.
Sellâm b. Mişkem:
"Siz ne görüşü tamamıyla yerine getirirsiniz, ne de ondan bir harf alırsınız" dedi.
Kinane b. Rebi1:
"Şimdi, azarlama, kınama zamanı değildir! Başa gelip çatan iş hakkındaki görüşün ne ise, sen onu söyle!" dedi.
Sellâm b. Mişkem:
"Muhammed, Yesrib (Medine) Yahudilerinden boşalınca, sizin üzerinize yürüyüp meydanınıza konacak, Benî Kurayzalara yaptığını size de yapacaktır!" dedi.
Hayber Yahudileri, ona:
"Pekâlâ! Sen bu yolda ne yapmamızı uygun görüyorsun " diye sordular.
Sellâm b. Mişkem:
"O bizim üzerimize yürümeden, biz Hayber Yahudileriyle birlikte onun üzerine yürüyelim!
Onlar her ne kadar sayıca bizden çok iseler de, biz de Teymâ, Fedek ve Vâdi´l-kurâ Yahudilerini çekip yanımıza alalım, Araplardan hiç kimsenin yardımını istemeyelim.
Çünkü, Arapların size neler yaptıklarını; Hendek savaşında Hayber´in hurma mahsulünü almayı şart koştuktan sonra, bu yoldaki ahidlerini nasıl bozup sizi bıraktıklarını görmüş bulunuyorsunuz!
Onlar, ahidlerinden dönmek için, Evsî ve Hazrecîlerin bir kısım hurma mahsulünü de Muhammed´den istediler.
Bununla beraber, Nuaym b. Mes´ud da, hepsince belli bir kimse olduğu halde, Muhammed hesabına, onların hepsine hile etmiştir.
Biz, Muhammed´in üzerine yürüyüp, yurdunun ortasında, onunla eski yeni bütün hıncımızla çarpışalım!" dedi.
Hayber Yahudileri:
"İşte, yerinde görüş budur!" dediler.
Kinane b. Rebi1:
"Benim haber aldığıma göre; Araplar da ona son derecede kızgın ve hınçlı imişler!
Orada (Medine) bizim bu kalelerimiz gibi kaleler yoktur.
Muhammed bizi ve kalelerimizi iyice bilmediği için, hiçbir zaman üzerimize yürüyemez!" dedi.
Sellâm b. Mişkem:
"O, kendisine boyun eğilmedikçe, bilinemeyen bir adamdır!" dedi.[234]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 1 47,150, Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emval, s. 290, 294.
[2] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 168.
[3] Zührî, Megâzî, s. 73, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 360, Buhâıf, Sahih, c. 5, s. 22, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1388, Ebu Dâvud, Sünen,c.3, s. 157, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 232, 233, Vâhidf, Esbâbü´n-nüzûl, s. 279.
[4] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 231.
[5] Vâkıdî, M egâzf, 1367/1948 K ahire b ask ı a, s. 290.
[6] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 231, 232.
[7] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 457, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 103.
[8] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 1 03.
[9] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 232.
[10] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 458.
[11] İbn İshak, İbn, Hişam, Sîre, c. 3, s. 232.
[12] Vâkıdî, M egâzf, 1367 /1948 K ahire bask ı sı, s. 295.
[13] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 230, 231, 257, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 494, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 71 , Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 344, Taberî, Tefsfr, c. 21, s. 1 50, İbn Hazm , Cevâmiu´s-Sîre, s. 118.
[14] İmam Zührî, Megâzî, s. 80.
[15] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460.
[16] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 239, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 462.
[17] Ahzâb: 21, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 495, İ bn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 71.
[18] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[19] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 497, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 74, 75.
[20] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 56, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 49.
[21] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[22] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 280, Belâzurî, Fütühu´l-büldân, c. 1, s. 23.
[23] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c.2,s. 75.
[24] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 497.
[25] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[26] Halebî, İnsânu´l-uyÜn, c. 2, s. 657.
[27] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 74, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 118.
[28] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 51 , Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 347, 348.
[29] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[30] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 49.
[31] İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 68.
[32] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 497.
[33] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c.2,s. 68.
[34] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 56, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 49.
[35] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 77.
[36] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 497.
[37] Vâkıdî, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 297, İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 68.
[38] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c.2,s. 77.
[39] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 76, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 50.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/117-121.
[40] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye vıe´n-nihâye, c. 4, s. 117, Heysemî, Meanau´z-zevâid, c. 6, s. 140. 41 .
[41] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 497, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 74.
[42] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 244, 245, Vâkidf, Megâzî, c. 2, s. 497.
[43] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 68, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 1 49.
[44] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 497,498.
[45] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 245.
[46] Vâki cif, Megâzı, c. 2, s. 496, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 74.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/122.
[47] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 74.
[48] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 500.
[49] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 497.
[50] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 119.
[51] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 245.
[52] H eysem f, M ecm au´z-zevâi d, c. 6, s. 137.
[53] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 498.
[54] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 245, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 498, 499.
[55] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 499.
[56] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 245.
[57] İbn Hazm, Cevâm iu´s-Sîre, s. 191.
[58] İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 422, Taberî, Târih, c. 3, s. 53, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 137.
[59] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 499.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/122-123.
[60] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 245. 61 .
[61] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 499.
[62] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 499, İbn Hazm , Cevâmiu´s-Sîre, s. 192, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 493, 494.
[63] Vâkidt, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 297.
[64] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 499.
[65] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 119, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 494.
[66] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 245.
[67] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 119.
[68] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 245.
[69] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 77.
[70] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 245.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/124-125.
[71] Vâkıdî, Megâzî.c.2., s. 499.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/125.
[72] Vâkidi, M egâzf, 1367/1948 Kahire baskıa, s. 298.
[73] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 245.
[74] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 2, s. 587, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 500.
[75] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 500.
[76] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 77.
[77] İbn İbn İshak, İbn Hişam.Sîre, c. 3, s. 245.
[78] Vâki di, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskıa, s. 298.
[79] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 494.
[80] Vâki df, M egâzf, 1367/1948 Kahire baskı a, s. 298.
[81] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 21 6, 370.
[82] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 2, s. 587.
[83] Vâkıdî, Megâzî, 1367/1948 baskıa, s. 298, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 216,370.
[84] Vâkıdî, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskıa, s. 298.
[85] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 496, İbn Habib, Kitâbu´l-muhabber, s. 113, Belâzurî, Fütûhu´l-büldân, c. 1, s. 23, Ebut-(:::), Ikdu´s-simfn, c. 1, s. 251.
[86] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 246, Taberî, Târîh, c. 3, s. 53, İbn Ea>, Kâmil, c. 2, s. 185, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 69, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 130, İbn Haldun, c. 2, ks, 2, s. 31, Ebul-(:::), Ikdu´s-simfn, c. 1, s. 251.
[87] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 77.
[88] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 501.
[89] Vâkıdî, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskıa, s. 298.
[90] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 246.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/125-128.
[91] Vâkıdîı Megâzîıc.2ıs.501
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/128.
[92] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 246.
[93] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 501,502.
[94] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 246.
[95] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 502.
[96] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 246,247.
[97] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/128-131.
[98] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 503.
[99] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 228.
[100] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 33.
[101] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 503.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/131-132.
[102] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 227, 228, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1.S.160,161, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 114.
[103] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 249, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 114.
[104] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 206.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/132-134.
[105] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 503, 504.
[106] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 249, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 504.
[107] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 504, Taberî, Târih, c. 3, s. 55.
[108] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 249, Vâkıdî .Megâzî, c. 2, s. 504.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/134-135.
[109] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 505.
[110] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 247.
[111] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 495, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 1, s. 663.
[112] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 506.
[113] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 247
[114] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 151.
[115] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 247.
[116] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 506, 507.
[117] E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 119.
[118] Enfâl: 27, İbn İshak, İbn Hisam , Sîre, c. 3, s. 247, Taberî, Tefsfr, c.9,s. 221.
[119] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 507.
[120] Tevbe: 102.
[121] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 248,249.
[122] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 508.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/135-139.
[123] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 509.
[124] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 247.
[125] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 509.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/139.
[126] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 251.
[127] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 151, Semhûdf, Vefau´l-vıefa, c. 1, s. 307.
[128] Heysemî, Mecmau´z-zevâ id, c. 6, s. 138.
[129] Taberî, Târîh, c. 3, s. 53, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 122.
[130] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 422.
[131] İbn Sa´d, Tab akâtü "l-kübrâ, c. 3, s. 426, H eysem f, Meon au´i-ievâi d, c. 6, s. 139.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/139-140.
[132] Vâkıdi, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 299.
[133] Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdullah b. Übeyy´in hatırı için değil, onun bıktırıcı ve kızdırıcı ısrarı üzerine, kendilerinin yurtlarından çıkıp gitmelerine, istemeyerek ´evet´ demişti. (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 51, 52).
[134] Vâkıdı, Megâzî, c.2, s. 510.
[135] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 250, Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 510.
[136] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 510, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 138, Semhûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 1, s. 307.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/140-141.
[137] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 250.
[138] İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 194.
[139] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 250, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 511.
[140] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 511.
[141] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 139.
[142] Vâkidi, Megâzî, c.2, s. 511.
[143] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c. 3, s. 250, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 511, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 423, İbn Hazm, C evâm iu´ s-Sîre, s. 194, İ bn E sfr, Kâm i I, c. 2, s. 186, İ bn S eyyid, U yû nu´l-eser, c. 2, s. 72, Zehebî, M egâzf, s. 260, E bu´ I-Fi dâ el-Bi dâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 121, Semhûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 1 , s. 307.
[144] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 511.
[145] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 250, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 1 42.
[146] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 423.
[147] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 71, Buhârî, Sahih, c. 7, s. 135.
[148] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 425.
[149] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 152, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 666.
[150] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 424.
[151] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 250, Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 512.
[152] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 250, 251, Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 512, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 497
[153] Vâkıdî, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 299.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/141-144.
[154] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s. 251 , Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 512, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 426, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 56, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 51, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1389, Taberî, Târih, c. 3, s. 56, İbn Hazm, Cevâmiu´s-sfne, s. 195, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 186, İbn Seyyid, Uyünu´l-eser, c. 2, s. 72, Zehebî, Megâzî, s. 259, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 121 , İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 31 , Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 138.
[155] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 425, Zehebî, S iyem a´lâmi´n-nübelâ, c. 1, s. 209.
[156] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 56, 141.
[157] Tevrat, Tesniye: B âb 20:1 0-16.
[158] İbn İshak.İbnHişam, Sîre, c. 3, Sine c.3 s.253.Vakidi,Megazi,c.2,s.503,506,514.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/144-146.
[159] Vâkıdı, Megâzı, c. 2, s. 509, 510.
[160] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 513.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/146.
[161] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 252, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 518.
[162] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 350, Tiımizf, Sünen, c. 4, s. 1 45, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 156.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/146.
[163] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 512,513.
[164] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 3, s. 1 029, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 512, 513.
[165] Vâkıdî, Megâzı, c. 2, s. 514.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/146-147.
[166] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 252, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 513.
[167] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 252.
[168] Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 243, Belâzurî, Fütûhu´l-buldan, c. 1, s. 23, 24.
[169] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 513, 51 4.
[170] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 252, Vâki d f, Megâzî, c. 2, s. 514.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 514, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 337.
[172] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 514.
[173] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 252, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 514.
[174] Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 243, Belâzuıî, Fütûhu´l-buldan, c. 1, s. 24.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/147-148.
[175] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 253.
[176] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 141.
[177] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 253.
[178] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 141.
[179] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 253, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 518.
[180] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 518.
[181] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 253.
[182] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 519.
[183] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 253, 254.
[184] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 254, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 519.
[185] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 519.
[186] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 254, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 519.
[187] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 519.
[188] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 254.
[189] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 498.
[190] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 519.
[191] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 254.
[192] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 519, 520.
[193] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 254.
[194] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 520
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/148-152.
[195] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 252,253. 194.
[196] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 517.
[197] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 253.
[198] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 517.
[199] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 517.
[200] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 253, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 517.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/152-153.
[201] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 522, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 74-75.
[202] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 256.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/153-154.
[203] İbn Sa´d. Tabakâtü´l-kübrâ. c. 8. s. 129. 130.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/154.
[204] Ahzâb: 26-27, İbn İshak, İbnHişam, Sîre,c.3,s. 261, 262.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/154-155.
[205] İbrı İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 262.
[206] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 426, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 11 9.
[207] İbn Şa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 327.
[208] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 262, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 526.
[209] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 434 Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 206.
[210] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 423, 424.
[211] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 526, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 427, 428.
[212] Vâkıdî, Megâif, c. 2, s. 528, İbn Sa´d, c. 3, s. 428.
[213] Vâkıdî, Megâif, c. 2, s. 526, 527, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 428, 429.
[214] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 434, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 206.
[215] Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 1, s. 216.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/155-157.
[216] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 527, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 432.
[217] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 429, 430, Zehebî, c. 1, s. 213, 214.
[218] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 263, 264.
[219] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 431.
[220] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 263.
[221] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 528, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 430.
[222] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 207.
[223] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 263.
[224] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 433, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 360.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/157-158.
[225] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 528, İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 431, Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 1, s. 209, 214.
[226] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 528, İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 431, 432.
[227] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 529, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 431 , 432.
[228] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 263, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 360.
[229] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 433, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 206.
[230] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 529, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 432, 433.
[231] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 433, Zehebî, c. 1, s. 214.
[232] İbn Esîr.Kâmil.c.2. s. 187.
[233] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/158-160.
[234] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 530, 531.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/160-162.
|
|
|
| Hendek Savaşı |
|
Yazar: RasitTunca - 10-31-2018, 07:34 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Hendek Savaşının Tarihi ve Sebebi
Hendek (Ahzab) savaşı, Hicretin 5. yılında,[1] Şevval[2] ile Zilkade arasında vuku buldu.[3]
Benî Nadîr Yahudileri yurtlarından sürülüp çıkarıldıkları zaman, onlardan bir kısmı Şam´a, bir kısmı da Hayber´e gelip yerleşmişlerdi.
Sellâm b. Ebi´l-Hukayk ile Kinane b. Rebi1 b. Ebi´l-Hukayk ve Huyey b. Ahtab, Hayber´deki akrabalarının yanına inmişlerdi.[4]
Hayber´de hazırlıklı, cesaretli, çok sayıda Yahudi cemaati bulunuyordu.[5]
İçlerinde Sellâm b. Ebi´l-Hukayk en-Nadrî ile Huyey b. Ahtab en-Nadrî, Kinane b. Rebi´ b. Ebi´l-Hukayk en-N adrîve Hevze b. Kays el-Vâilî ve Ebu Ammarel-Vâilîve BenîNadîrve BenîVâillerden bazı kimseler,[6] Vahvah b. Amrve onun kabilesinden bazıları,[7]
Dubay´a oğullarından Ebu Âmir (Fâsık) Abdi Amr b. Sayfî´nin de bulunduğu 19 kişilik bir heyet; Mekke´ye giderek Kureyş müşriklerini ve onlara bağlı bulunan kabileleri Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ettiler
"Onun işini bitirinceye kadar, biz de sizin yanınızda bulunacak, sizinle el ve iş birliği yapacağız!" dediler.[8]
Ebu Süfyan, onlara:
"Siz bu işte azimli ve kararlı mısınız " diye sordu.
Heyet:
"Evet! Muhammed´e düşmanlık ve onunla çarpışmak hususunda sizinle antlaşma yapalım diye geldik!" dediler.
Ebu Süfyan:
"Öyle ise, hoşgeldiniz, safa geldiniz! Muhammed´e düşmanlıkta yardımcı olanlar, bizim katımızda insanların en sevgilisi ve makbulüdür!" dedi.[9]
Kâbe Örtüsü Arasında Antlaşma Yapılışı ve Müşrikliğin İslâmiyetten Üstün Gösterilmek İstenilişi
Heyetten bazıları, Ebu Süfyan´a:
"Kureyş´in her kabilesinden 50 kişi getir ve sen de içlerinde bulun!
Siz ve biz, Kabe örtüsünün arasına girip göğüslerimizi Kabe´ye yapıştırarak; birbirimizden ayrılmamak, birbirimizi bırakmamak üzere, hepimiz birden Allah´a ant içelim. Bizlerden tek adam kalmayıncaya kadar, şu adam [Peygamberimiz Aleyhisselam kastediliyor] hakkında sözbirliği yapalım!" dediler.
Öyle yaptılar ve antlaştılar.
Kureyş müşrikleri, birbirlerine:
"Medine´nin reisleri, bilgi ve ilk kitab sahipleri, ayağınıza kadar gelmiş bulunuyorlar.
´Biz mi, yoksa Muhammed mi; hangimiz daha doğru yolda ´ Onlardan bir sorun bakalım " dediler.
"İyi olur!" diyerek bu tavsiyeyi benimsediler.[10]
Bunun üzerine, Ebu Süfyan, onlara:
"Ey Yahudi cemaati! Sizler, kendilerine ilk semavî kitab inmiş, ilim sahibi bir kavimsiniz!
Muhammed´le anlaşamadığımız meselede bizi aydınlatın: Bizim dinimiz mi, yoksa, onun dini mi daha hayırlı [11]
Biz, Beytullah´ı imar ve ona develer kurban ederiz.
Hacca gelenlerin su ihtiyaçlarını karşılarız!
Putlara taparız!
Buna göre, biz mi daha doğru yoldayız, yoksa Muhammed mi daha doğru yolda " diye sordu.
H eyet:
"Allah için söylenecekse, siz hakka ondan daha yakınsınız:
Çünkü, siz şu Beytullah´a hürmet ve tazimde bulunuyorsunuz.
Hacıların su ihtiyaçlarını karşılıyorsunuz.
Develerden kurbanlar kesiyorsunuz.
Atalarınızın tapageldikleri putlara tapıyorsunuz.[12]
Evet! Sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır ve siz hakka ondan daha yakınsınız!" dediler.
Yahudi heyetinin bu sözleri Kureyş müşriklerini çok sevindirdi.
Yahudi heyeti Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ettiği zaman, Kureyş müşrikleri bunu sevinerek benimsediler; bu yolda hemen derlenip toparlandılar ve hazırlıklara giriştiler.
Kureyş müşriklerinin sorularına Yahudi heyetinin verdiği cevaplar üzerine inen âyetlerde şöyle buyuruldu:
"Görmedin mi şu kendilerine Kitab´dan biraz nasip verilmiş olanları !
Kendileri haça, şeytana inanıyorlar, diğer kâfirler için de ´Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır!´ diyorlar.
Bunlar, Allah´ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir!
Allah kime lanet ederse, artık ona gerçek hiçbir yardımcı bulamazsın!
Yoksa onların yeryüzünün mülk ve saltanatından bir hissesi mi var !
Fakat, öyle olsaydı, insanlara çekirdeğin arkasındaki minicik bir tomurcuğu bile vermezlerdi.
Yoksa onlar Allah´ın fazi u kereminden insanlara verdiği şeylere, nimetlere karşı haset mi ediyorlar
Biz gerçekten İbrahim hanedanına da kitab ve hikmet vermişizdir. Onlara başkaca büyük bir mülk ve saltanat da bahşetmişizdir.
İşte, onlardan kimi ona (Muhammed Aleyhisselama) iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi!
Çılgın bir ateş olarak Cehennem yeter bunlara (bu yüz çevirenlere)!"[13]
Yahudi Propaganda Heyetinin Arap Kabilelerini Dolaşarak Peygamberimiz Aleyhisselamla
Çarpışmaya Davet ve Teşvik Etmeleri
Yahudi propaganda heyetinden bazı kimseler Kays b. Aylanlardan Gatafanlara giderek, onları Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ettiler.
Çarpışmaya kalktıkları zaman kendilerinin yanlarında bulunacaklarını ve Kureyşîlerin de bu yolda kendilerine tâbi olacaklarını biİdirdiler.[14]
Bu yolda kendilerine yardımcı oldukları ve KureyşIilerMuhammed Aleyhisselamın üzerine yürüdükleri zaman onlarla birlikte hareket ettikleri takdirde, Hayberin bir yıllık hurma mahsulünü onlara bırakacaklarını va´d edince, Gatafanlarla anlaştılar.
Yahudilerin bu davetine Uyeyne b. Hısn´dan daha çabuk icabet eden olmadı.[15]
Mürre oğullarının kardeşi Ebu Haris b. Avf, önce Uyeyne b. Hısn ile kendi kavminden olan Gatafanlara:
"Ey kavmim! Beni dinleyiniz! Şu adamla [Peygamberimiz Aleyhisselamla demek istiyor] çarpışmaya kalkmaktan vazgeçiniz! Siz onu Araplardan düşmanı olanlarla başbaşa bırakınız, aralarına girmeyiniz!" diyerek öğüt vermişti.
Fakat, şeytan onlan da tamaha düşürdü.
Esed oğulları ile Gatafanlar, müttefik idiler. Gatafanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmak için, Esed oğullarına yazı yazdılar.[16]
Yahudi heyeti, Gatafanlardan sonra, Süleym b. Mansur oğullarına başvurdular, kararlarını bildirdiler ve bu yolda onların da yardımlarını istediler.[17]
Süleym oğulları, Kureyşliler harekete geçtiği zaman onlarla birlikte hareket edecekleri hakkında, Yahudi heyetine söz verdiler.[18]
Yahudi heyeti, çevredeki bütün Arap kabilelerine uğradılar ve hepsini ayaklandırdılar.[19]
Benî Sa´dlardan, müttefikleri olanlara da, Kureyş müşriklerinin yardımına gelmeleri için yazı yazdılar.[20]
Kureyş Müşriklerinin Arap Kabilelerini Peygamberimiz Aleyhisselamla Çarpışmak Üzere
Kendilerine Yardıma Çağırmaları
Kureyş müşrikleri de, aralarında akrabalık bulunan Süleym oğullarının ileri gel enlerine yazı yazarak, Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmak üzere kendilerine yardım etmelerini istediler.[21]
Hatta, bütün Arap kabilelerine başvurarak, onları bu hususta kendilerine yardımcı olmaya çağırdılar. Ehâbiş ile bunlara bağlı bulunan kabileler, Kureyş müşriklerinin davetine hemen icabet ettiler.[22] Kureyş müşrikleri, Arap kabilelerinden bazılarını da, ücretle kiraladılar.[23]
Kureyş Müşrikleri ile Yardımcılarının Hazırlanıp Yola Çıkmaları
Kureyş müşrikleri, hazırlıklarını tamamladılar.[24]
Ehâbiş ile onlara bağlı kabileler biraraya toplanmış, 4000 kişilik bir ordu meydana gelmişti. Kureyş ordusu için Dârü´n-Nedve´de sancak bağlandı.[25] Sancaktar, Osman b. Talha b. Ebi Talha idi.[26] Kureyş ordusunda 300 at, 1500 deve bulunuyordu. Ordu, Ebu Süfyan b. Harb´in kumandası altında yola çıktı.[27]
Yolda Gelip Kureyş Ordusuyla Birleşen Arap Birlikleri ve Sayıları
Kureyş ordusunun Merru´z-zahran´da bulunduğu sırada, Süleym oğulları gelip onlara kavuştular-ki, 700 kişi idiler. Süleym oğullarına, Harb b. Ümeyye´nin müttefiki olan ve Sıffîn´de Hz. Ali´ye karşı Muaviye b. Ebu Süfyan b. Harb´in yanında yer almış bulunan Ebu Aver es-Sülemî´nin babası Süfyan b. Abduşşems kumanda ediyordu.
Bunlarla birlikte, Esed oğulları kabilesi de, Tulayha b. Huveylid el-Esed nin kumandası altında gelip kavuştular.
Fezâre oğulları kabilesi, bütün cenk, savaş erleri ile yola çıktılar ve 1000 kişi idiler. Kendilerine Uyeyne b. Hısn kumanda etmekte idi. Bunların hemen hepsi hecinsüvar idiler.[28]
Eşca1 kabilesi 400 kişilik cenkçi, savaşçı ile yola çıktılar. Bunların kumandanları, Mes´ud b. Ruhayla idi.
Mürre oğulları da, Haris b. Avf´ın kumandası altında 400 cenkçi, savaşçı ile yola çıktılar.[29]
Kinanelerden, Sakîflerden ve daha başka kabilelerden birçok cenk, savaş birlikleri de, başlarında kumandanları, liderleri olduğu halde, Ebu Süfyan´ın ordusuna gelip katıldılar.[30]
Çeşitli kabilelerden toplanan ve sayıları 10.000´i aşan bu orduların başlıca üç ordugâhı vardı; üçü de, Ebu Süfyan´ın emrine bağlı bulunuyordu.[31]
Müşrik Ordularının Hareketleri Hakkında Alınan Haber Üzerine Alınacak Tedbirlerin Konuşulması
Kureyş müşriklerinin Medine´ye yürüme hazırlıklarına giriştikleri sırada, Huzâa kabilesinden bir süvari dört gecede Medine´ye yetişip Kureyş müşriklerinin Mekke´den Medine üzerine yürüme hazırlıkları içinde bulunduklarını Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanları acele toplayıp, düşmanlarının kararlarını onlara bildirdi. Müşriklerle nasıl savaşılacağını Müslümanlarla konuştu.
Allah´ın emirlerine aykırı davranışlardan sakındıkları, güçlüklere katlandıkları takdirde, kendilerine Allah´ın yardımının erişeceğini vaad etti.
Allah´ın ve Resûlünün emirlerine boyun eğmelerini emir ve tavsiye buyurdu.
Yapılacak işi onlara danıştı.
Çünkü, savaş konusunda ashabına danışmak, onların görüşlerini almak, Peygamberimiz Aleyhisselamın âdeti idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu sefer de onlara:
"Medine dışında çarpışalım mı, yoksa Medine´de kalarak kazacağımız hendeklerin arkasına mı çekilelim Yahut düşmanların yakınına varıp arkamızı şu dağa vererek müdafaa savaşı mı yapalım " diye sordu.
Ashab, birbirine aykırı görüşler ileri sürdüler.[32]
Müdafaa Hendekleri Kazılmasının Kararlaştırılması
Yüce Allah, hendek kazılması hususunu Peygaım berim iz Aleyhisselama ilham etti.[33]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, müdafaa hendekleri kazılmasını Müslümanlara emir ve tavsiye buyurdu.[34]
Selman-ı Fârisî de:
"Yâ Rasûlallah! Biz de Fars toprağında düşman süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zaman etrafımızı hendekle çevirip savunurduk.
Yâ Rasûlallah! Hendek arkasına çekilip savunmamızı emretme işi sana ait değil midir " dedi.
Selman-ı Fârisî´nin Medine´nin hendekle savunulması hakkında Peygamberimiz Aleyhisselamin tavsiyesini destekleyen bu görüşü, Müslümanların hoşuna gitti.
Uhud günü, Peygamberimiz Aleyhisselamın, Medine dışına çıkmayıp Medine´de savunmada kalmaya kendilerini davet etmiş olduğunu da hatırladılar.
Bunun için, kendileri de, Medine dışına çıkmak istemediler ve Medine´de müdafaada kalmayı benimsediler.[35]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendek ve Karargâh Keşfine Çıkışı
Peygamberimiz Aleyhisselam, hemen atına bindi. Muhacir ve Ensarın ileri gelenlerinden bazılarını yanına aldı.[36]
Medine´nin savunulması için hendek kazılması gereken yerleri tayin ve tesbit etmek üzere keşifte bulundu.[37]
Medine, yalnız bir tarafından açık ve tehlikeli idi.[38]
Medine´nin diğer tarafları ise, birbirine girmiş binalarla, kale gibi çevrili idi.[39]
Ayrıca, sık hurma ağaçları ile de, geçit vermez bir halde idi.[40]
Peygamberimiz Aleyhisselam, hendek kazılmak üzere, düşmana açık olan tarafı seçti.[41]
Peygamberimiz Aleyhisselam ordugâh için de elverişli biryer aradı. Buna en uygun, en elverişli yer, Sel´ dağının eteği idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, karargâhını oraya kurmayı ve arkalarını ona dayamayı uygun gördü[42]
Hendek Kazılacak Yerin Belirlenişi ve Her Cemaate Kazacakları Yerin Gösterilişi
Kazılacak hendekler Mezad´dan başlayacak, Zübab´a uğrayacak, oradan da Ratic´e kadar uzanacaktı. [43]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Şeyheyn hisarlarından Mezad´a kadar uzanan bir çizgi çizip, her on kişiye kırk arşın uzunluğunde yer ayırdı.[44]
Muhacirlere de, Ensara da, kazacakları yerleri "Şuradan şuraya kadar!" diyerek ayrı ayrı belli etti.[45]
Muhacirler, Ratic´den Zübab´a kadar olan kısmı;
Ensar da, Zübab´dan Benî Ubeyd dağına kadar uzanan kısmı kazacaklardı ,[46]
Zübab, Sel1 ve Benî Ubeyd, Medine dağlarındandır.[47]
Ratic; Medine´de Yahudi kulelerinden bir kule idi[48] ve birkaç el değiştirmiş, en sonunda ZaVerâ oğullarına geçmişti.[49]
Ratic´in sekenesi, içlerinde henüz Müslüman olmayan bazı kişiler bulunmakla beraber, Amrb. Malik b. Evs oğulları, Mürre b. Malik b. Evs oğulları idi.[50]
Bunlar, Abduleşhel oğullarının kardeşi ve müttefiki idiler.
Bunun için, Abduleşhel oğulları, kendilerine ayrılan hendeği, Ratic´den, Benî Hâriseler tarafında bulunan kayalıklara doğru kazmıslandı.[51]
Benî Kurayza Yahudilerinden Emaneten Araç ve Gereçler Alınışı
Peygamberimiz Aleyhisselam, hendek kazma işinde kullanılmak üzere, Benî Kurayza Yahudilerinden emaneten balta, zenbil, keser, ip, kürek gibi birçok araçlar aldı.
O zaman, Peygamberimiz Aleyhisselamla Benî Kurayza Yahudileri arasında bansıklık vardı. Bunlar, Kureyş müşriklerinin Medine´ye gelmesini istemiyorlardı.[52]
Hendek Kazma İşine Hızla Girişilişi
Hendek kazı işine nezaret etmek üzere, Peygamberimiz Aleyhisselama, kıldan bir Türk cadın kuruldu.[53]
Kurulan çadır, Zübab dağı üzerinde idi.[54]
Hendek kazma işine, Muhacirler, Ensar, genç ihtiyar., bütün Müslümanlar katıldılar.
Kazılan topraklar zenbillere doldurulup başlarda taşınıyor, dönerken dezenbillere Sel1 dağından taş doldurulup getiriliyordu.
Topraklar Peygamberimiz Aleyhisselamın bulunduğu tarafa yığılıyor, taşlar diziliyordu.
Taşlar, düşmanlara atmak için, Müslümanların en büyük silahlarındandı.[55]
Müslümanlardan, hendek kazmayan veya toprak taşımayan bir kimse yoktu.[56]
Bizzat Peygamberimiz Aleyhisselam da, zenbille toprak taşımakta ve yer kazmakta idi.[57]
Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi sahabiler de, bir an bile çalışmaktan geri durmuyor, zenbil bulamadıkları zaman etekleriyle toprak taşıyorlardı.
Berâ1 b. Âzib der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamı, Ahzab günü, bizimle toprak taşırken gördüm ki; yüklendiği toprak kamının beyazlığını örtmüş olduğu halde, Abdullah b. Revâha´nın:
´Allah´ım! Sen bize doğru yolu göstermemiş olsaydın, biz ne hidayete erebilir, ne sadaka verebilir, ne de namaz kılabilirdik![58]
Bize tecavüz eden, bizim çekindiğimiz fitne ve fesadı bize yapmak isteyen düşmanlarımızla karşılaştığımızda, kalblerimize sükûnet indir![59] Ayaklarımızı sabit kıl![60] mealli recezini okuyor ve son kısmını okurken de, sesini yükseltiyordu."[61]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanları ahiret sevabına teşvik için, onlarla birlikte çalışmaktan geri durmuyordu.[62]
Soğuk bir günün sabahında Ensar ve Muhacirler hendek kazmaya devam ettikleri sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah´ım! Gerçek hayır, ahiret hayrıdır! Ensar ile Muhacirleri mağfiret eyle!" diyerek dua etmişti.
Ensar ve Muhacirler de:
"Bizler, sağ oldukça, yaşadıkça, Muhammed Aleyhisselam a, İslâmiyet ve cihad üzere söz vermiş kişileriz!" diyerek mukabelede bulundular.[63]
Peygamberimiz Aleyhisselamın:
"Allah´ım! Gerçek hayır, ahiret hayrıdır! Onu Ensar ve Muhacirlere hayırlı kıl!" diyerek dua ettiği de olmuştur.[64]
Selman-ı Fârisî´ye Göz Değişi
Selman-ı Fârisî; içlerinde Amr b. Avf, Huzeyfe b. Yeman, Numan b. Mukarrin ile Ensardan altı kişinin bulunduğu takıma ayrılmış bulunuyordu.
Kendisi çok güçlü, kuvvetli idi. [65]
Hendek kazma işinde bilgili ve becerikli idi. On kişinin kazdığı yeri yalnız başına kazardı.
Kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğindeki yeri vaktinde kazıp bitirince, Kays b. Sa´saa´nın ona gözü değmiş, Selmân-ı Fârisî´nin birdenbire yere yıkıldığı görülmüştü!
Ne yapmak gerektiği Peygamberimiz Aleyhisselama sorulmuş, Peygamberimiz Aleyhisselam da:
"Kays b. Sa´saa´ya uğrayınız! Selman için bir kapta abdest alsın! Selman, o abdest suyu ile yıkansın! Su kabı, Selman´ın arkasında, başaşağı çevrilsin!" buyurmuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın buyurduğu yapılınca, Selman-ı Fârisî, devenin diz bağından boşalıp kurtuluverdiği gibi kurtulmuş, açılmıştı.[66]
Selman-ı Fârisî´nin Ehl-i Beyt´ten Sayılışı
Selman-ı Fârisî hendekte çalışırken, Ensar.
"Selman bizdendir!"
Muhacirler de:
"Selman bizdendir!" diyorlar, onu kendilerinden başka takıma vermek istemiyorlardı. [67]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Selman bizdendir, Ehl-i Beyttendir!" buyurarak, tartışmaya son verdirdi.[68]
Müslümanların Birbirlerini Korkutacak Şakalardan Sakındırılışı
Zeyd b. Sabit toprak taşırken, Sa´d b. Muaz Peygam berim iz Aleyhisselamın yanında oturup dinleniyordu.
Zeyd b. Sabit´in çalıştığını görünce:
"Yâ Rasûlallah! Allah´a hamd olsun ki, beni sağ bıraktı da, sana iman etme şerefini bana nasip etti.
Buas kavgası günü, ben bunun babası Sabit b. Dahhâkile boğaz boğaza boğuşmuştum!" dedi.
Peygam berim iz Aleyhisselam:
"Fakat, onun bu oğlu ne iyi çocuktur!" buyurdu.
Zeyd b. Sabitin bir ara gözlerini uyku bürümüş, kendisi uyuyakalmıştı! Kendisinin kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde; hendekte çalışmakta olan Müslümanlar onu hendeğin kenarında uyurbir halde bırakarak hendeği dolaşmaya gitmişlerdi.
Yanına varan Umâre b. Hazm şaka için onun silahını alıp saklamış, Zeyd b. Sabit´in bundan hiç haberi olmamıştı.
Zeyd b. Sabit uyanıp silahlarını bulamayınca, çok heyecanlandı ve korktu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bunu işitince, Zeyd´i yanına çağırttı ve ona:
"Ey uykucu! Sen uykuya daldın! Nihayet, silahların da kaybolup gitti!" buyurduktan sonra:
"Bu çocuğun silahlarının nerede olduğunu kim biliyor " diye sordu.
Umâre b. Hazm:
"Yâ Rasûlallah! Ben biliyorum. Silahlar benim yanımdadır!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Silahlarını teslim et ona!" buyurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı. [69]
Bir Avuç Hurmanın İslâm Ordusunu Doyuruşu
Beşir b. Sa´d´ın kızı, Nunnan b. Beşir´in kızkardeşi der ki:
"Annem Amre binti Revâha beni çağırdı. Eteğime iki avuç hurma koyduktan sonra: ´Kızcağızım! Git de, baban ile dayın Abdullah b. Revâha´nın gıdalarını kendilerine ver!1 dedi. Giderken, Resûlullah Aleyhisselama rastladım, babamla dayımın nerede olduklarını sordum. Resûlullah Aleyhisselam: ´Kızcağızım! Beri gel! Yanındaki nedir ´ buyurdu.
´Yâ Rasûlallah! Bu, hurmadır! Annem bunu yesinler diye babam Beşir b. Sa´d ile dayım Abdullah b. Revâha´ya gönderdi´ dedim. Resûlullah Aleyhisselam: ´Getir onu!´ buyurdu.
Ben de, onu Resûlullah Aleyhisselamın iki avucuna döktüm, avuçlarını doldurmadı. Sonra, bir örtü getirilmesini emretti. Örtü getirilip serildi. Hurmayı örtünün üzerine yayıp dağıttıktan sonra, yanındakilere: "Yemeğe geliniz!1 diyerek hendek halkına sesleniniz!1 buyurdu. Hendek halkı toplanıp ondan yemeye koyuldular. Hurmalar yendikçe artmış, örtünün etrafından dolup taşmıştı."[70]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kazma İşlemezYeri Bir Darbe ile Kum Haline Getirişi
Cabirb. Abdullah derki:
"Hendek kazma günü, biz kazarken, çok sert bir yere rastlamıştık.
Peygamber Aleyhisselamin yanına varıp, hendekte kazma kürek işlemez sert bir yer tabakasına rastladıklarından şikâyetlendiler.
Resûlullah Aleyhisselam, bir kap içinde su istedi.
Ağzına aldığı suyu onun içine püskürdükten ve Allah´ın dilediği kadar dua ettikten sonra, bu suyu o sert yerin üzerine serpti.
Orada bulunanlar:
´Onu hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah´a andolsun ki, o sert yer öyle dağıldı ki, sanki kum haline geldi!
Artık ne kazmaya, ne de demir küreğe karşı koyariığı, dayanırlığı kalmadı!1 demişlerdir."[71]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendekte Parçaladığı Kaya Münasebetiyle Verdiği Fütuhat Müjdesi
Amr b. Avf der ki:
"Ben, Selman, Huzeyfe b. Yeman, Numan b. Mukarrin ve Ensardan alt kişi, kendimize ayrılmış olan kırk arşınlık yeri kazıyorduk.
Zübab´ın dibinden kazarak nemli tabakaya kadar inmiştik ki, Allah hendeğin kamından karşımıza ak ve parlak bir kaya çıkardı.
Onunla uğraşırken, balyoz, kazıma, kürek, külünk.. gibi demir araçlarımız kırıldı, kazı işinden aciz kaldık.
Bunun üzerine, Selman´a:
´Ey Selman! Resûlullah Aleyhisselama git de, şu kayadan dolayı çektiğimizi haber ver!1 dedik.
Resûlullah Aleyhisselam o sırada kıldan dokunmuş bir Türk çadırının içinde dinleniyordu.
Selman:
´Yâ Rasûlallah! Babalarımız, analarımız sana feda olsun!
Hendeğin kamından, karşımıza ak bir kaya çıktı.
Onunla uğraşırken, bütün demir araçlarımız kırıldı, kazmaktan aciz kaldık!
Çizmiş olduğun çizgiden sapılacak olan yer yakın olduğuna göre, o kayanın yanından biraz sapıverelim mi, yoksa bu hususta bize vereceğin bir emir var mı
Biz senin çizdiğin çizgiyi aşmak istemiyoruz ´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Ver bana balyozu ey Selman!´ buyurdu.
Selman´ın balyozunu aldıktan sonra, hendeğin içine, yanımıza indi.
Biz, dokuz kişi, hendeğin bir tarafına çekildik.
Resûlullah Aleyhisselam kayaya elindeki balyozla öyle bir darbe indirdi ki, kaya yarılıverdi!
Ondan bir şimşek çıkıp Medine´nin iki kayalığı (dağı) arasını aydınlattı!
Resûlullah Aleyhisselam Allahuekber!´ diyerek fetih ve zafer tekbiri getirdi.
Biz de tekbir getirdik.
Sonra, kayaya balyozla ikinci bir darbe daha indirdi.
Yine, ondan karanlık bir evdeki kandil gibi Medine´nin iki kayalığı (dağı) arasını aydınlatan bir şimşek çaktı.
Resûlullah Aleyhisselam Allahuekber!´ diyerek fetih tekbiri getirdi.
Biz de tekbir getirdik.
Resûlullah Aleyhisselam balyozla üçüncü darbeyi indirince, kayayı parçaladı.
Darbeyi indirdiği zaman, yine, ondan Medine´nin iki kayalığı (dağı) arasını aydınlatan bir şimşek çaktı.
Resûlullah Aleyhisselam, yine Allahuekber!1 diyerek fetih tekbiri getirdi.
Biz de tekbir getirdik.
Selman, elinden tutarak, Resûlullah Aleyhisselamı hendekten yukarı çıkardı.
Selman:
´Babam, anam sana feda olsun yâ Rasûlallah! Ben şimdiye kadar hiç görmediğim şeyi gördüm!´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, yanındakilere:
´Selman´ın gördüğünü siz de gördünüz mü 1 diye sordu.
´Evet! Babalarımız, analarımız sana feda olsun yâ Rasûlallah!
Sen vurduğun zaman kayadan dalga gibi şimşek çaktığını biz de gördük!
Sen tekbir getirdin, biz de tekbir getirdik.
Biz bu ışık parıltısından başka birşey görmedik!´ dediler.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Doğru söylediniz!
Ben kayaya ilk darbeyi indirdiğim zaman çıkan, sizin de gördüğünüz şimşek, bana Hîre şehrinin köşklerini ve Kisrâ´nın Medâin´ini aydınlattı da, onlar bana köpeğin altlı üstlü yan dişleri gibi göründü! Cebrail de, ümmetimin oralara hakim olacaklarını haber verdi.
Kayaya ikinci darbeyi indirdiğim zaman çıkan, sizin görmüş olduğunuz şimşek, bana Rum ülkesinin kızıl köşklerini, saraylarını aydınlattı da, onlar bana köpeğin altlı üstlü yan dişleri gibi gözüktüler! Cebrail de, ümmetimin oralara hakim olacaklarını bana haber verdi!
Sonra, kayaya üçüncü darbeyi indirdiğim zaman, sizin de görmüş olduğunuz şimşek, bana San´a diyarının köşklerini, saraylarını aydınlattı da, onlar bana köpeğin altlı üstlü yan dişleri gibi gözüktüler!
Cebrail de, ümmetimin oralara hakim olacaklarını bana haber verdi.
Sevininiz ki; ümmetim, yardıma ve zafere nail olacaklardır!
Sevininiz ki; ümmetim, yardıma ve zafere nail olacaklardır!
Sevininiz ki; ümmetim, yardıma ve zafere nail olacaklardır!´ buyurdu.
Buyandım va´di kendilerine müjdelenince, Müslümanlar
´Allah´a hamd olsun ki, O, va´dinde sâdıktır. Kuşatıldıktan sonra yardıma nail olacağımızı bize va´d buyuruyor!´ diyerek sevindiler."[72]
Selman-ı Fârisî de der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam kayaya bir darbe indirince, balyozun altından bir şimşek parıldadı!
Sonra, ona bir darbe daha indirdi.
Yine, balyozun altından bir şimşek daha parıldadı!
Daha sonra, kayaya üçüncü darbeyi indirdi!
Yine, balyozun altından bir şimşek daha parıldadı!
´Babam, anam sana feda olsun yâ Rasûlallah! Kayaya balyozu vurduğun zaman balyozun altından çıkan şu görmüş olduğum parıltılar nedir ´diye sordum.
Bana:
´Ey Selman! Sen onları gördün mü ´ buyurdu.
´Evet! Gördüm!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Birinci parlamada, Allah bana Yemen´i fethetti, açtı!
İkinci parlamada, Allah bana Şam ve Mağrib´i fethedip açtı!
Üçüncü parlamada, Allah bana Maşnk´ı fethedip açtı!1 buyurdu."[73]
Orada bulunan sahabiler de, her defasında:
"Yâ Rasûlallah! Oraları fethetmeyi bize nasib etmesi için Allah´a yalvar!" diye ricada bulundular.
Resûlullah Aleyhisselam da, Allah´a yalvardı.[74]
Berâ´ b. Âzib de, bu mucizeli hadiseyi şöyle anlatır
"Resûlullah Aleyhisselam balyozu alıp ´Bismillah!´ diyerek kayaya bir darbe indirdi.
Kayanın üçte biri parçalandı!
´Allahuekber! Bana Şam´ın anahtarları verildi!
Vallahi, şu bulunduğum yerden, oranın kızıl köşklerini görüyorum!´ buyurdu.
Sonra ´Bismillah!´ deyip kayaya ikinci darbeyi indirdi.
Kayanın üçte biri daha parçalandı!
´Allahuekber! Bana Fars´ın anahtarları verildi!
Vallahi, şu bulunduğum yerden, Medâin´i ve onun beyaz köşkünü görüyorum!´ buyurdu.
Daha sonra ´Bismillah!´ diyerek kayaya üçüncü darbeyi indirdi.
Kayanın kalan son kısmını da parçaladı.
´Allahuekber! Bana Yemen´in anahtarları verildi!
Vallahi, şu bulunduğum yerden San´a´nın kapılarını görüyorum!´ buyurdu."[75]
Peygamberimiz Aleyhisselam Kisrâ´nın Medâin´deki beyaz köşkünü tarif edince, Selman-ı Fârisî:
"Doğru buyurdun!
Seni hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah´a yemin ederim ki; onun vasfı aynen böyledir! Senin Resûlullah olduğuna şehadet ederim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Selman! Bu fetihler ki, Allah onları benden sonra size nasib edecektir!
Şam muhakkak fethol una çaktır!
Herakliyus ülkesinin en uzak yerine kadar kaçacak, çekilecek!
Siz bütün Şam´a hakim olacaksınız!
Hiç kimse size karşı koyamayacaktır.
Yemen muhakkakfetholunacaktır!
Ondan sonra, Kisrâ öldürülecektir!" buyurdu.
Selman-ı Fârisî:
"Ben bütün bunların vuku bulduğunu gömnüşümdür!" demiştir.[76]
Resûlullah Aleyhisselamın anmış olduğu yerler, Hz. Ömer´in, Hz. Osman´ın devrinde ve onlardan sonraki devirlerde birer birer fetholundukça, ashabdan Ebu Hureyre:
"Bu fetihleriniz, sizin için birer başlangıçtır! Ebu Hureyre´nin varlığı Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; fethedeceğiniz veya Kıyamete kadarfetholunacak hiçbir şehir yoktur ki, sânı yüce olan Allah onların anahtarlarını Muhammed Aleyhisselam a önceden vermiş olmasın!" derdi.[77]
Münafıkların Fetih Müjdeleriyle Sevinen Mü´minlerin Maneviyatını Bozmaya Çalışmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamin fetih tebşirlerine karşı, münafıklar:
"O size Yesrib (Medine)´den Hîne´nin köşklerini ve Kisrâ´nın Medâin´ini gördüğünü ve oraları fethedeceğinizi haber veriyor, sizler ise düşmanlarınıza karşı ortaya çıkmaya güç yetiremiyor, hendek kazmaya çalışıyorsunuz! " diye söyleniyorlardı.[78]
Amr b. Avf oğullarının kardeşi olan Muattib b. Kuşeyr de bu bozguncu münafıklar arasında idi ve:
"Muhammed, Kisrâ ve Kayserin hazinelerinden yararlanacağımızı bize va´d edip duruyor!
Halbuki, bugün hiçbirimiz abdest bozmaya gidip de sağ döneceğinden emin bulunmuyor!" demişti.[79]
"Allah ve Allah´ın Resûlü, bize bir aldatıştan başka birşey va´d etmemiştir!" diyenler, ancak bu gibi münafıklar ile kalblerinde hastalık bulunan kimselerdi.[80]
.
Kazılan Hendeğin Vasıfları
Hendek kazma işi, altı gün sürdü.[81]
Selman-ı Fârisî´nin günde 5 arşın derinliğinde ve 5 arşın uzunluğunda yer kazdığı bildirildiğine göre; hendek, boydan boya beş arşın derinliğinde kazılmıştı.[82] En ünlü süvarilerin bile kolay kolay atlayıp geçemeyecekleri, şaşırıp kalacakları kadarda geniş tutulmuştu.[83]
Yalnız, hendeğin bir tek yeri, aceleye geldiğinden, derin ve geniş kazılamamış, dar kalmıştı.
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Müşriklerin buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum" buyurarak endişesini açıklar ve o gediği de, nöbet tutturup bekletirdi.[84]
Peygamberimiz Aleyhisselam, hendeğin münasip yerlerine giriş çıkış kapıları da koymuş,[85] kapılara her kabileden bekçiler dikmiş, onların üzerine Zübeyr b. Avvam´ı kumandan tayin etmiş, bir çarpışma yapıldığını görür görmez çarpışmaya katılmasını da kendisine emir buyurmuştu.[86]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kazdırdığı Hendeğin Asırlarca Sonraki Durumu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hicretin 5. yılında kazdırmış olduğu bu büyük hendek, İbnü´n-Neccahn (d. 578, ö. 643 Hicrî) zamanına kadar kalmıştı.
Fakat, sonradan, Küba köyünden getirilen su hendek harabesinin içinden geçirilerek Medine´nin alt tarafından ve Feth Mescidi havalisinde Sîh hurma bahçelerine akıtılmış, zamanla hendekler doldurulup oralara hurma ağaçlan dikilmiş olduğundan, hendeklerin duvarları yıkılmış ve bugün, oraları düz bir arsa haline gelmiştir.[87]
Hendek Savaşında Müslümanların Parolası
Hendek kazı işine devam edildiği ve Ebu Süfyan´ın gece gelip baskın yapmasından korkulduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Eğer siz geceleyin baskına uğrarsanız, parolanız ´Hâ Mîm Lâyünsarûn=Andolsun ki, onlar yardım olunmayacaklarl´dır.
Müşriklerin size ancak geceleyin baskın yapacaklarını sanıyorum. Parolanız ´Hâ Mîm Layünsarûn1 olsun!" buyurdu.[88]
Müşrik Ordularının Karargâhlarını Kurdukları Yerler
1. Peygamberimiz Aleyhisselam hendek kazma işini tamamlamak üzere bulunduğu sırada, Kureyş müşrikleri, Ehâbiş ile Kinane ve Tihâme halkından kendilerine bağlı bulunan 10.000 kişilik ordularla gelip Rûme kuyusu mevkiindeki sellerin, suların toplandığı, Cüruf ve Zegabe arasındaki yere, Akik vadisine kondular.[89]
Kureyş müşriklerinin Cüruf ile Zegabe arasında kondukları yere Rûme denir. Hz. Osman´ın Medine´ye hicret edince satın alıp vakfetmiş olduğu Rûme kuyusu da buradadır.[90] Cüruf, Medine´ye 3 mil uzaklıkta, Şam tarafına düşen biryerdir. Hz. Ömer´in ve Medinelilerin mülkleri orada idi. Orada, Cüşem ve Hamel adıyla anılan iki su kuyusu bulunuyordu.[91] Zegabe; Akik, Kanat ve Bathan vadileri sularının toplandığı yerdir.[92]
Akik; Medinelilerin mülkleri bulunan bir vadi olup, orada kuyular ve hurma bahçeleri bulunmaktadır. Akik, yerine göre, Medine´ye 2, 3, 6, 7 mil kadar uzaklıktadır.[93]
2. Gatafanlar da, Necd halkından kendilerine bağlı bulunanlarla birlikte gelip Nakmâ´nın ucundan, Zegabe´den Uhud tarafına doğru uzanan mevkide ordugâhlarını kurdular.[94]
Gatafanların Necdlilerle birlikte gelip kondukları Nakmâ, Ebu Talib hanedanına ait Medine arazisin-dendi.[95]
Düşman Ordularının Hayvanlarını Doyurmakta Güçlüklerle Karşılaşmaları
Kureyş müşrikleri, develerini, Akik vadisindeki dikenli ağaçlardan yayılsınlar diye saldılar.
Orada atların yiyecekleri, yayılacakları birşey yoktu. Ancak, yanlarında taşıdıkları bir miktar yem, dan bulunuyordu.
Gatafanlar da develerini, Zegabe´deki ılgın ağaçlarından ve Cüruf teki dikenli ağaçlardan yayılsınlar diye saldılar.
Müşrikler Irz´a, Cüruf´e geldikleri zaman, Müslümanlar ekin mahsullerini biran önce yolmuş, biçmiş, zahirelerini anbarlarına, samanlarını da samanlıklarına koymuş bulunuyorlardı.
Gatafanlar, kendilerine ait 300 ati, Irz´daki ekinlerin kalıntılarını, döküntülerini yayılmaya bıraktılar.
Bir müddet sonra, develer, karınlarını doyuracak birşey bulamadıkları için arıklamaya ve ölmeye yüz tuttular.
Müşrikler Medine´ye geldikleri sırada, Medine´de kıtlık hüküm sürüyordu.[96]
İslâm Ordusunun Hendekte Toplanıp Savaş Düzenine Konuluşu ve Tedbirler Alınışı
Müşrikler gelip karargâhlarını kurunca, Peygamberimiz Aleyhisselam Medine´de yerine İtin Ümmi Mektum´u vekil bırakarak, sayıları 3.000´i bulan İslâm mücahidleriyle birlikte acele hendeğe hareket etti.
Arkaları Sel1 dağına gelmek üzere, karargâhını Sel1 dağının eteğinde kurdu. Kazılmış bulunan hendek önlerinde bulunuyor, düşmanla aralarını ayırıyordu.[97]
Muhacirlerin sancağını Zeyd b. Harise, Ensarın sancağını da Sa´d b. Ubâde taşıyordu.[98]
Müslümanların 36 süvarisi vardı.
Sel1 dağında, Feth Mescidinin bulunduğu yerde, İslâm askerleri Peygamberimiz Aleyhisselama arzedildi.[99]
Peygamberimiz Aleyhisselam onbeş yaşına basmamış çocukları evlerine geri çevirdi. Onbeş yaşına basmış olanların savaşa katılmalarına izin verdi.[100] Bütün çocuklarla kadınların kalelere ve hisarlara yerleştirilmelerini emretti.[101]
Medine´de, Harise oğullarının kale ve hisarlarından daha sağlam ve emniyetli bir kale ve hisar bulunmadığından, Peygamberimiz Aleyhisselam kadın ve çocukları oraya gönderdi.[102] Bazılarını da Fari´ hisarına yolladı.[103] Kale ve hisarlara çıkarılmayan Müslüman kadın ve çocukları kalmadı.
Harise oğulları, çocuklarını kendi kale ve hisarlarına kaldırdılar. Çünkü, orası çok sağlam bir sığınaktı. Hz. Âişe de oraya götürülmüştü.
Amr b. Avf oğulları da, kadın ve çocuklarını kale ve hisarlara kaldırdılar.
Bazıları, Küba´da kale ve hisarlarının çevresine hendek kazdılar.
Amr b. Avf oğulları ve cemaatleri, Küba´da kalelerine sığındılar.
Hatma, Ümeyye, Vâil ve Vâkıf oğullarının çoluk ve çocukları da, kendi kale ve hisarlarında bulunuyor! ardı.[104]
Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselamla Olan Muahedelerini Bozup
Müşriklerle İşbirliği Yapmaları
Benî Nadîr Yahudilerinin başkanı Huyey b. Ahtab, Medine´ye doğru gelmekte oldukları sırada, Ebu Süfyan ile diğer Kureyş müşriklerine:
"Benim kavmim olan Benî Kurayza Yahudileri sizinle birlikte bulunacaklardır! Onların pek çok zırhlıları ve 750 savaş erleri vardır" demişti.
Ebu Süfyan, Medine´ye yaklaştığı zaman, ona:
"Kavminin yanına git! Muhammed ile aralarındaki muahedeyi bozsunlar!" dedi.[105]
Ka´b b. Esed, Benî Kurayza Yahudilerinin muahede yapmaya yetkili adamı ve başkanı idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun kavmi olan Benî Kurayza ile de, onunla da muahede ve mukavele yapmış bulunuyordu.[106]
Peygamberimiz Aleyhisselam, daha önce, Medine´ye geldiği zaman da, Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında umumî bir muahede ve mukavele yapmıştı.
Bu muahede hükümleri arasında:
"Yahudilerin Müslümanlarla bir topluluk teşkil ettikleri kabul olunmakta, Peygamberimiz Aleyhisselamın izni ve müsaadesi olmadıkça kendilerinin herhangi bir askerî harekatta bulunamayacakları, ne Kureyşîleri, ne de onlara yardım edenleri hiçbir suretle korumayacakları, Medine´ye bir taarruz vukuunda elbirliği ile Medine´nin savunulacağı hükmü yer almakta idi. [107]
Huyey b. Ahtab müşriklerden Zü´l-huleyfe mevkiinde ayrılıp Usbe yolunu tuttu, geceleyin Ka´b b. Esed´in yurduna vardı.
Muhammed b. Ka´b el-Kurazî der ki:
"Huyey b. Ahtab, uğursuz bir adamdı.
Kendi kavmi olan Benî Nadîr Yahudilerinin başlarına, yurtlarından sürdürmek gibi bir uğursuzluk getirmişti.
Onun uğursuzluğu Benî Kurayza Yahudileri ne de sıçramış, onların öldürülmelerine sebep olmuştu.
Huyey b. Ahtab, Benî Kurayza Yahudilerinin başına geçmeyi, onlar yanında itibarlı olmayı özlerdi. Kendisinin durum ve tutumu, Kureyş müşrikleri içinde Ebu Cehil b. Hişam´a benzerdi.
Huyey b. Ahtab Benî Kurayza Yahudilerinin yurduna gittiği zaman, Benî Kurayza Yahudileri onu evlerine sokmak istemediler.
Huyey b. Ahtab´ın ilk buluştuğu kimse, Gazzal b. Semev´el idi.
Huyey b. Ahtab, ona:
´Artık seni Muhammed´den rahata kavuşturacak şeyi getirdim sana!
İşte, Kureyş Akik vadisine, Gatafanlar da Zegabe´ye gelmiş, ordugâhlarını kurmuş bulunuyorlar!´ dedi.
Gazzal:
´Vallahi, sen bize zamanın horiuğunu, hakîrlik ve zelilliğini getirmişsindir!´ dedi.
Huyey b. Ahtab:
´Böyle söyleme!´ dedikten sonra, Ka´b b. Esed´in kapısına doğru yöneldi ve kapıyı çaldı.[108]
Ka´b b. Esed, Huyey b. Ahtab´ın kendisiyle konuşmaya geldiğini işitince, kapısını kapatmıştı.
Huyey b. Ahtab içeri girmek için izin istedi. Fakat Ka´b kapıyı ona açmaktan kaçındı [109] ve kendi kendine:
´Huyey b. Ahtab´ı yanıma sokmayacağım!
Uğursuz adam, kavminin başına uğursuzluk getirmişti.
Şimdi o beni de Muhammed´le aramızdaki muahedeyi bozmaya davet edecektir´ diyerek söylendi.
O sırada, Huyey b. Ahtab kapıyı çaldı [110] ve:
´Ey Ka´b! Yazıklar olsun sana! Kapıyı aç bana!´ diyerek seslendi.
Ka´b:
´Ey Huyey! Sana da yazıklar olsun! Sen uğursuz bir adamsın![111] Kavmine uğursuzluk getirdin. Onları mahvettin!
Sen bizden geri dönüp git! Sen ancak benim ve kavmimin başına felâket getirmek istiyorsun!´ dedi.
Huyey b. Ahtab, geri dönüp gitmeye yanaşmadı. [112]
Ka´b:
´Ey Huyey! Ben Muhammed´le muahede yapmış bulunuyorum! Aramızdaki bu muahedeyi bozucu değilim! Çünkü, ben onda vefakârlıktan ve doğruluktan başka birşey görmedim![113]
Vallahi, onun bize karşı ne bir ahid zimmetini bozmuşluğu, ne de bir perdemizi yırtmışlığı vardır! O bize en iyi komşuluk yapmış bulunuyor!1 dedi.
Huyey b. Ahtab:
´Yazıklar olsun sana ey Ka´b! Ben sana uğursuzluk değil, zamanın bütün kuvvet ve şerefini, denizler gibi dalgalanan orduları getirdim!´ dedi.[114]
Ka´b b. Esed:
´Nedir bu ´ diye sordu.[115]
Huyey b. Ahtab:
´Ben sana başlarında kumandanları ve lideriyle birlikte bütün Kureyşîleri ve Kinaneleri getirip Rûme´ye, suların toplandığı yere kondurdum!
Ben sana başlarında kumandanları ve lideriyle birlikte bütün Gatafanları getirip Zegabe´den Nakmâ´ya, Uhud´a kadar uzanan yere kondurdum![116]
Atlıların, hecinsüvarların sayısı on bini bulmaktadır!
Bin at ve pek çok da silah vardır!
Muhammed, artık bu galeyanımızdan, kaynaşmamızdan kurtulamayacaktır![117]
Muhammed´le ashabının köklerini kazıyıncaya kadar ayrılmamaları, gitmemeleri için de, benimle ahid ve akid yapmış bulunuyorlar!1 dedi.
Ka´b b. Esed:
´Vallahi, sen bana zamanın zillet ve horiuğunu getirmişsindir!
Sen bana yağmurunu boşaltmış, şimşekler çakan, gürültüler koparan, içi boş, yağmursuz bir bulut getirmişsindir![118]
Ben derin, dibi görünmez bir deniz içindeyim ki, evimdekilerden ne bir kimseye erişmeye kadirim, ne de yanımda çoluk çocuğum var!
Sen benim yanıma hiç uğramadan dön, git! Senin getirdiğin şey bana gerekmez![119]
Yazıklar olsun sana ey Huyey! Sen beni bırak da, yapmış olduğum muahedeye sadık ve bağlı kalayım!
Çünkü, ben Muhammed´den şimdiye kadar sadıklıktan, vefakârlıktan başka birşey görmedim!´ dedi.
Huyey b. Ahtab:
´Yazıklar olsun sana! Kapıyı aç da, seninle konuşacağım´ dedi.
Ka´b b. Esed:
´Yapamayacağım! Sana kapıyı açamayacağım!´ dedi.
Huyey b. Ahtab:
´Vallahi, senin bana kapını kapaman, halisa yemeğinden bana kendinle birlikte yedirmek istemeyişinden başka birşey için değildir! Yemeğin senin olsun! Orada o önüme konulmasın!´ dedi.[120]
Huyey b. Ahtab böyle pintilik atfederek Ka´b b. Esed´i kızdırdığı için, o da ona kapıyı açtı.
Huyey b. Ahtab, içeri girince, Ka´b´ı kandırmak, aldatmak için elinden geleni yapmaktan geri durmadı.[121]
En sonunda Ka´b:
´Sen bugün yanımdan ayrıl, git! Ben bu işi Yahudi büyükleriyle bir konuşayım!´ dedi.
Huyey:
´Onlar ahid ve akid yapma yetkisini sana vermişlerdir. Sen onlarla neyi görüşüp konuşacaksın !´ dedi ve o kadar üzerine düştü ki, nihayet onu bu yoldaki görüşünden vazgeçirdi.
Bunun üzerine, Ka´b b. Esed:
´Ey Huyey! Görüyorsun ki, bu yola istemeyerek girmiş bulunuyorum! Muhammed öldürülemez, Kureyşîler de kendi memleketlerine dönüp gitmek zorunda kalırlar, sen de ev halkının yanına döner gidersin de, ben ve yanımda bulunanlaryurdumuzun ortasında yapayalnız kalırız ve hepimiz öldürülürüz diye korkuyorum!´ dedi.
Huyey b. Ahtab:
Tûr-u Sînâ günü Musa´ya indirilen Tevrat´taki ahidler üzerine sana söz veriyorum: [122] Eğer bu kaynaşma ve dalgalanmada Muhammed öldürülmez de Kureyş ve Gatafanlar yurtlarına dönüp gidecek olurlarsa, seninle birlikte kalene gireceğim! Senin başına gelecek felâket benim başıma da gelinceye kadar yanından ayrılmayacağım. [123]
Sen Kureyşîlerle Gatafanlardan senin yanında rehine olarak bulunmak üzere yetmiş kişi almadıkça, çarpışmaya girme!´ dedi.
Ka´b b. Esed:
´O halde ey Huyey! Adamlarının her kabilesinden rehine olarak yanımızda bulundurmak üzere bize yetmiş kişi almadıkça, Muhammed´e karşı onlarla birlikte çarpışmaya çıkmayız!´ dedi"[124] ve Peygamberimiz Aleyhisselamla aralarındaki muahedeyi bozdu.[125]
Huyey b. Ahtab, Peygamberimiz Aleyhisselamın Benî Kurayza Yahudileriyle yapılmış olan muahede hakkında yazdırdığı yazıyı getirtip yırttı.
Böylece, barışıklık işinin bozulduğu ve harp haline girildiği bilindi.[126]
Benî Kurayza Yahudilerinin İleri Gelenlerinden Beşinin Ka´b b. Esed´e İtiraz ve Muhalefet Edişi
Ka´b b. Esed, Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinden beşini;
1. Zebir b. Bata,
2. Nebbaş B. Kays,
3. Gazzal b. Semev´el,
4. Ukbeb.Zeyd,
5. Ka´b b. Zeyd´i yanına çağırttı.
Onlara Huyey b. Ahtab´la yaptığı işi anlattı ve onun dönüp aralarına gireceğini ve başa gelecek her türlü felâkete birlikte uğramaya yemin ettiğini söyledi.
Zebir b. Bata:
"Sen öldürülürken Huyey b. Ahtab´ın seninle birlikte öldürülmesi senin neyine gerek, ne işine yarar ki " dedi.
Ka´b b. Esed sustu.
Ötekiler de:
"Biz senin bu yoldaki görüşünü beğenmiyor ve benimsemiyoruz, ona karşıyız!" dediler.
Ka´b b. Esed yaptığı işe pişman oldu.[127]
Huyey b. Ahtab´ın Benî Kurayza Yahudilerini Kandırmaya ve Amr b. Su´dâ´nın İse Onları
Uyarmaya Çalışması
Huyey b. Ahtab Ka´b b. Esed´in yanından ayrılıp Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinin yanına gitti.
Onlar Ka´b b. Esed´in konağının çevresinde bulunuyorlardı, durumu onlara haber verdi.
Zebir b. Bata:
"Eyvah! Yahudiler mahvoldu! Kureyşîler ve Gatafanlar bizi yurdumuzun ortasında, mallarımızın ve çocuklarımızın içinde bırakır, memleketlerine dönüp giderler! Bizde ise Muhammed´e karşı kendimizi savunabilecek güç yoktur!
Zaten, aklını kullanarak gecelemiş bir Yahudi görülmemiştir!
Artık, Yesrib (Medine)´de Yahudilik hiçbir zaman tutun amaya çaktır" dedi.[128]
Amr b. Su´dâ da, güzel bir konuşma yaptı. Benî Kurayzalara Peygamberimiz Aleyhisselamla yapmış oldukları yardımlaşma ahid ve mîsakını hatırlattı. En sonunda:
"Eğer ona yardım etmeye çekseniz, bari kendisini düşmanlarıyla başbaşa bırakın, birde siz onunla çarpışmaya kalkmayın![129] Doğrusu, ben Muhammed´e hiçbirzaman gadrve hıyanet edemem!" dedi ve Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselama yaptıkları hıyanete katılmaktan kaçındı.[130]
Huyey b. Ahtab:
"Yazıklar olsun size ey Benî Kurayza! Siz beni bir dinleyin!
Hiç şüphesiz, Allah şu adamdan ve ashabından uzaktır! Onların bugünlerde yok edilmeleri için bütün hazırlıklar yapılmıştır.
Siz de onların üzerine yürüyün! Toplanıp gelmiş olan şu kavimler tarafından yapılacak çarpışmada yerinizi ve onlardan hakkınızı alın!
Eğer siz böyle yapmayacak olursanız, Kureyşîlerin ve diğerlerinin Muhammed´le ashabının işlerini bitirdikten sonra sizin üzerinize yönelip yürümelerinden korkarım!
Ben size içlerinde liderleri de bulunmak üzere onbeş bine yakın Arap ordularını getirmiş bulunuyorum!" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Yazıklar olsun sana ey Huyey!
Eğer biz Muhammed´le yapmış olduğumuz muahedeyi bozar, aramızdaki dostluk münasebetlerini kesip atarsak, Muhammed ve ashabının evvelce olduğu gibi müşrikleri yenip bizim üzerimize de yürümesinden korkarız!
O zaman bize ne biryardım eden, ne de işimize bakan bir kavim bulunur!
Ey Huyey! Müslümanlardan bize gelecek zarardan sen zararianmazsın, kaçar, kendini kurtarırsın!
Sen bize iyilik edeceksen, Muhammed´le aramızdaki ahidde durmayı bize emirve tavsiye etmelisin!
Eğer böyle olması hayırlı ise, bu senin için de hayırlı olur.
Eğer aksi olursa, senin yüzünden kavminin ve ev halkının başına getirdiğin uğursuzluk gibi, bize de uğursuzluk gelir çatar!" dediler.
Huyey b. Ahtab:
"Musa´ya Tevrat´ı indiren Allah´a yemin ederim ki; müşrikler Muhammed ve ashabına yenilirlerse-ki, bunu onların yapabileceklerini hiç sanmam-size gelir, kalenize girerim. Sizin yanınızda bulunurum. Sizin başınıza gelecek felâkete ben de uğramaya razıyım!" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri, bu hususta Huyey b. Ahtab´dan en kuvvetli yeminlerle söz aldılar ve:
"Eğer sen bir iş yapacaksan, senin yapacağın iş; müşrikleri getir, aramızdaki ahdi yenile!
Onların süvarilerinden ve eşrafından yetmiş kişiyi kalemize getir, koy! Onlar bizim kalemizde bulunsunlar.
O zaman biz de Muhammed´e karşı hazırlanalım, onların arkalarından, üzerlerine yürüyelim!" dediler.
Bunun üzerine, Huyey b. Ahtab müşriklerin yanına gitti.
Müşriklerin eşraf ve süvarilerinden Benî Kurayzalara yetmiş kişi gönderilmek ve onların kalelerinde yanlarında bulunmak şartıyla Benî Kurayzalar adına müşriklerle anlaşma yaptı.
Bu anlaşmaya göre:
Benî Kurayza Yahudileri, çarpışma sona erinceye kadar, belli günlerde, on gece, müşriklerin
yanında Peygamberimiz Aleyhisselam ve ashabına karşı çarpışacaklardı.
Müşrikler için silah tedarik edecek ve toplayacaklardı.
Pazarları, müşrik ordularının bulundukları yerlere nakledeceklerdi.[131]
Benî Kurayza Yahudilerinin Ebu Süfyan´a Elçi Göndermeleri
Benî Kurayza Yahudileri, Ebu Süfyan´a, yanında Uyeyne b. Hısn´ın bulunduğu sırada elçi göndermişler;
"Siz sebat ediniz! Biz Müslümanlara arkalarından saldıracağız, onların köklerini kazıyacağız!" demişlerdi.[132]
Benî Kurayza Yahudilerinin Tutum ve Davranışlarının Peygamberimiz Aleyhisselama Haber
Verilişi
Peygamberimiz Aleyhisselalmın, deri çadırının içinde Hz. Ebu Bekir´le oturduğu, Müslümanların hendek üzerinde nöbet tuttukları, süvarilerden ikisinin de hendeğin iki yanı arasında dolaşıp durduğu sırada, Hz. Ömer gelerek:
"Yâ Rasûlallah! Bana erişen habere göre, Benî Kurayza Yahudileri muahedeyi bozmuşlar ve harbe girmişler!" dedi.
Bu haber Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde ağır tesir yaptı.[133]
"Hasbunallâh ve ni´mel vekfl=Allah bize yeter! O ne güzel Vekfl´dir" dedi.[134]
Zübeyr b. Avvam´ın Tecessüs İçin Görevlendirilişi
Cabirb. Abdullah derki:
"Hendek günü, iş ağırlaşınca, Resûlullah Aleyhisselam:
´Bize Benî Kurayzanın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir adam yok mu ´ diye sordu.[135]
Zübeyr b. Avvam:
´Ben gider, öğrenir gelirim!´ dedi.[136]
Gitti, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi.
Yine, işler ağırlaşıp kötüleşince, Resûlullah Aleyhisselam:
´Bize Benî Kurayzanın tutum ve davranışlarını öğrenip gelebilecek bir adam yok mu ´ diye sordu.[137]
Zübeyr b. Avvam:
´Ben gider, öğrenir gelirim!´ dedi.[138]
Gitti, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi.
Yine, işler ağırlaşıp kötül eşince, Resûlullah Aleyhisselam:
´Bize Benî Kurayzanın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir adam yok mu ´ diye sordu.[139]
Zübeyr b. Avvam:
´Ben gider, öğrenir gelirim!´ dedi.[140]
Gitti, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi.[141]
´Yâ Rasûlallah! Onların kalelerini onarmakta, yollarında harp talim ve manevraları yi a alıştırıl makta olduklarını, hayvanlarını derleyip toparladıklarını gördüm!´ dedi.[142]
Resûlullah Aleyhisselam:
´Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr´dir!1 buyurdu."[143]
Benî Kurayza Yahudilerinin tutum ve davranışlarını gözetlemekve öğrenmek üzere Peygamberimiz Aleyhisselamın gönderdiği kişilerin ilki Zübeyr b. Avvam´di. [144]
Havvat b. Cübeyr´in Benî Kurayza Yahudilerine Elçi Olarak Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam; Benî Kurayza Yahudilerini sulha ve barışıklığa davet etmek üzere, Havvat b. Cübeyr´i gönderdi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Bizim halimiz iki kanatlı, kollu bir adama benzer ki, kanatlarından, kollarından birisi kesilmiş [yani Benî Nadîr Yahudileri Medine´den sürülmüş], diğeri bırakılmıştır!" dediler, barışa yanaşmadılar.[145]
Benî Kurayza Yahudilerine Bir Heyet Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam;
1. Evs kabilesinin lideri Sa´d b. Muaz b. Numan´ı,
2. Hazrec kabilesinin lideri Sâide oğullarından Sa´d b. Ubâde´yi,
3. Hazrecîlerden Haris oğullarının kardeşi Abdullah b. Revâhayı,
4. Amr b. Avf oğullarının kardeşi Havvat b. Cübeyr´i Benî Kurayza Yahudilerine gönderdi. Gönderirken, kendilerine:
"Gidiniz, bakınız! O kavimden bize erişen haber gerçek midir, değil midir
Eğer gerçekse, onu bana halkın anlayamayacağı biçimde kapalı bir dil kullanarak bildirirsiniz, ben onu anlarım.
Açıkça söyleyip de halkın kalblerine korku ve zaaf düşürmeyiniz, kollarını kırmayınız!
Şayet onlar aramızdaki muahedeye sadık ve bağlı bulunuyorlarsa, bunu halka açıklayabilirsiniz!" buyurdu.
Elçiler Benî Kurayza Yahudilerinin yurtlarına gittiler; onları işittiklerinden de kötü durum ve tutumda buldular.[146]
Elçi heyeti, işler karışıp harbe dönüşmeden önce eski hallerine dönmeleri ve Huyey b. Ahtab´ın sözünü dinlememeleri için, onlara Allah ve aradaki antlaşmalar üzerine ant verdiler.
Fakat, Ka´b b. Esed:
"Biz hiçbir zaman o barışıklık haline dönmeyeceğiz! Ben o barışıklığı şu ayağımın sandalının orta parmak arasına geçen tasması gibi koparıp atmış bulunuyorum!" dedi.[147]
Elçiler, onları bozdukları muahedeyi yenilemeye davet ettiler.[148]
Benî Kurayza Yahudileri:
"Siz BenîNadîrYahudilerini Medine´den sürüp çıkarmakla bizim kanadımızı kırdınız![149]
Resûlullah da kim oluyormuş Muhammed´le aramızda ne ahid vardır, ne de akid!" dediler.
Bunun üzerine, Sa´d b. Muaz, onlara ağır sözler söyledi.
Kendisi, celalli bir zâttı.
Sa´d b. Ubâde, Sa´d b. Muaz´a:
"Bırak onlarla sövüşmeyi! Bizimle onlar arasındaki iş, sövüşmekten daha büyükve önemlidir!" dedi.
Sa´d b. Muaz, Sa´d b. Ubâde ve arkadaşları, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndüler. Selam verdikten sonra, kısaca:
´AdaI ve Kare!´ dediler.
Bununla, Benî Kurayza Yahudilerinin tutum ve davranışlarını Adal ve Kare kabilelerinin irtikap ettikleri gaddarlık ve vefasızlığa benzetmek istediler. [150]
Benî Kurayza Yahudilerinden son haber geldiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, elbisesine bürünüp yatmış* uzunca bir müddet öylece kalmıştı.
Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın böyle yatıp kaldığını görünce, Benî Kurayza Yahudilerinden hayır gelmeyeceğini anlamışlardı.
O sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam, yattığı yerden başını kaldırıp: [151]
"Allahuekber! Ey Müslümanlar cemaati! Sevininiz!" buyurdu.[152]
Benî Kurayza Yahudilerinin Medine´ye Baskın Yapmak Üzere Kureyşîlerle Gatafanlardan Biner
Kişi İstemeleri
Benî Kurayza Yahudilerinin Huyey b. Ahtab´ı müşriklere göndererek Medine´ye geceleyin baskın yapmak üzere Kureyşflerle Gatafanlardan biner kişi istedikleri haberi alınınca, bela büsbütün büyümüştü.[153]
Seleme b. Eslem ile Zeyd b. Hârise´nin Medine Muhafızlığına Tayin Edilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, herhangi bir saldırıya karşı Medine´yi korumak üzere, Seleme b. Eslem´i 200, Zeyd b. Hârise´yi de 300 kişilik bir kuvvetle Medine´de görevlendirdi.
Bunların yanlarında da, Müslüman süvarilerinden bazıları bulunuyordu. Bu muhafızlar Medine´yi bekleyecekler ve yüksek sesle tekbir getirerek Medine sokaklarında devriye gezeceklerdi. [154]
Benî Kurayza Yahudilerinin baskınına uğramadan sabaha çıkıldığı zaman, geniş bir nefies alınmakta idi.
Hz. Ebu Bekir:
"Medine´de çoluk çocuklarımız hakkında Benî Kurayza Yahudilerinden duyduğumuz korku, Kureyş ve Gatafan ordularından duyduğumuz korkudan daha fazla idi.
Zaman zaman, Sel´ dağının tepesine çıkıp Medine evlerine bakar, onları sükûnet ve esenlik içinde gördükçe, Allah´a hamd ve şükr ederdim!" demiştir. [155]
Sel1 dağının cenub göğsündeki bir kaya üzerine eski Kûfî yazısıyla Hz. Ömer tarafından yazıldığı anlaşılan bir yazıda da:
"Ömer ve Ebu Bekir, akşam ve sabah, harbin her türlü mihnet ve meşakkatlerinden şikâyetlerini Allah´a arzederier.
Allah, Ömer´in duasını kabul etsin!
Allah, Ömer hakkında mağfiretle muamele buyursun!" denilmektedir.[156]
Bundan, Hz. Ömer´in de, Hz. Ebu Bekir gibi, endişesini gidermek için Medine´yi tarassut etmekten geri durmadığı anlaşılmaktadır.[157]
Havvat b. Cübeyr´in Başına Gelenler
Havvat b. Cübeyr der ki:
"Hendekte kuşatılmış bulunduğumuz bir sırada, Resûlullah Aleyhisselam beni çağırdı ve:
´Benî Kurayzalara git de, bak, gör: Onlar, bir gece baskını yapmaya mı hazırlanıyorlar Yoksa bir yerden, bir gedikten içeri sızmaya mı çalışıyorlar Bana haberini getir!1 buyurdu.
Güneş batacağı sırada, Resûlullah Aleyhisselamın yanından ayrıldım.
Sel1 dağından aşağı doğru indim. Güneş batınca, akşam namazını kıldıktan sonra, hareket ettim. Ratic´i tuttum.
Sonra Abduleşhellerin, sonra Zührelerin mahallelerine, daha sonra da Buas mevkiine eriştim.
Benî Kurayzalara yaklaştığım zaman, kendi kendime ´Onlardan gizlenmeliyim1 dedim, gizlendim.
Bir müddet kaleleri gözetledim.
Sonra beni uyku bürümüş, uyuyakalmışım!
Ben uyurken ve haberim yokken, bir adamın beni yüklendiğini, omuzlayıp yürüyüverdiğini görünce, korktum.
Anladım ki, bu adam, BenîKurayza casuslarındandır.
O zaman, Resûlullah Aleyhisselamdan son derece utandım.
Çünkü, onun korkulu yerlerde, sınır kapılarında çok dikkatli, uyanık ve tetikte bulunmaklığım hususunda bana yapmış olduğu tenbih ve tavsiyelerine göre davranmayı ihmal etmiş bulunuyordum.
Adam beni alelacele kalelerinin önüne kadar götürdü. Kendisi Yahudice konuşuyordu.
Adamın:
´Boğazlanıp ölüsü kürü ara kuşlara sunulacak besili bir davarla müjdelerim sizi!´ dediğini anladım.
Benî Kurayza Yahudilerinden hiçbirinin hiçbir zaman bellerinde baltaları bulunmadıkça bir yere gitmediklerini hatırladım.
Ellerimi yavaşça uzatıp, adamın belinden baltasını sezdirmeden aldım.
Adam kale üzerindekilerle konuşmakla meşgul iken, balta ile birden vurup adamın ciğerini söktüm, çıkardım!
Adamın:
´Canavar!´ diye bağırmasıyla sesinin kesilmesi bir oldu!
Yahudiler kulelerinde hurma yaprak ve dallarını yakarak ortalığı aydınlattılar.
Adam ölü olarak yere düşmüştü.
Ben de hemen oradan uzaklaştım. Dahasını bilmiyorum.
Gelmiş olduğum yoluma yönelerek izim sıra geri döndüm.
Cebrail Aleyhisselam Resûlullah Aleyhisselama gelip bunu haber verince, Resûlullah Aleyhisselam:
´Ey Havvat! Muzaffer ve muvaffak oldun!´ buyurmuş, sonra da ashabının yanına çıkarak, onlara:
´Havvat´ın başından şöyle şöyle işler geçti!´ diyerek bütün olup bitenleri birer birer haber vermiş.
Ashabıyla oturduğu ve onların birbirleriyle konuştukları bir sırada, Resûlullah Aleyhisselamın yanına vardım.
Resûlullah Aleyhisselam, beni görünce:
´Kurtulduğun, yüzünden belli!´ buyurdu.
´Senin yüzünden de belli yâ Rasûlallah!´ dedim.
´Başından geçenleri haber ver!´ buyurdu.
Ben de kendisine birer birer haberverdim.
Peygamber Aleyhisselam:
´Cebrail de bana bunları böylece haber vermişti´ buyurdu.
Orada bulunanlar da:
´Resûlullah Aleyhisselam bize bunlan böylece söylemişti1 dediler."[158]
Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays ve Arkadaşlarının Medine´nin İçine Kadar Sokulmaları
Abdullah b. Ebu Bekir b. Haram´ın bildirdiğine göre; Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinden Nebbaş b. Kays, bir gece yanında Yahudilerin azılılarından ve azgınlarından on kişi olduğu halde, "Belki Müslümanlardan bazılarını ansızın avlamaya muvaffak oluruz!" diyerek kalelerinden çıkıp Medine´ye yönelmişler, Bakîu´l-Garkad´a erişmişlerdi.
Seleme b. Eslem´in arkadaşlarından bazılarıyla karşılaştılar ve birbirlerini oka tuttular.
Yahudiler dayanamadılar, bozuldular, dağıldılar ve geri çekildiler.
Seleme b. Eşlem, Benî Harise mahallesinde arkalarından yetişti. Arkadaşlarıyla birlikte, onları kalelerine kadar takip ettiler.
Benî Kurayzaların kalelerinin çevresinde dolaşmaya başlayınca, Yahudiler korktular. Kulelerinde ateşler, ışıklar yaktılar ve:
"Geceleyin belaya uğradık!" demeye başladılar.
Müslümanlar, Benî Kurayza Yahudilerine ait Kama kuyusunu ve kuyunun üzerindeki iki kuleyi yıktılar.
Benî Kurayza Yahudileri, kalelerinden dışarı çıkmak kudret ve cesaretini kendilerinde bulamadılar, şiddetli bir korkuya tutuldular.[159]
Hendekte Toplanan İslâm Ordusundaki Mü´min ve Münafıkların Müşrik Orduları Karşısındaki
Tutum ve Davranışları
Kur´ân-ı Kerîm´in bu husustaki açıklatması şöyledir:
"Vaktâ ki onlar (müşrik orduları) hem üstünüzden (Medine´nin doğusundan), hem altınızdan (Medine´nin batısından) size gelmişlerdi.
O zaman, gözler çukurlarından fırlamış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı.
Sizler Allah´a karşı türlü zanlarda bulunuyordunuz.
İşte orada mü´minler de sıkı bir imtihana çekilmiş, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı. (Mü´min münafıktan ayırt edilmiş, belli olmuştu).
O zaman, münafıklarla kalblerinde hastalık (itikad zayıflığı, şüphecilik) bulunanlar:
´Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşeyva´d etmemiştir!´ diyorlardı."[160]
Medine´yi üst tarafından vuracak olan düşman Benî Kurayza Yahudileri; alt tarafından vuracak olan düşmanlar da Ebu Süfyan´ın kumandası altındaki Kureyş, Ehâbiş, Kinane, Gatafan, Esed ve Süleymlerden oluşan ordulardı.[161]
Benî Kurayza Yahudilerinin müşriklere yardım ettikleri, Kufân-ı Kerîm´de "Ehl-i Kitabdan, onlara müzaheret ve yardımda bulunanlar" (Ahzab: 26) denilerek açıklanmıştır. [162]
Bu müzaheret, Benî Kurayza Yahudilerinin Kureyş müşriki eriyle yaptıkları muahedede belirlenmişti.[163]
Hendekte toplanan İslâm ordusunu oluşturanların hepsi, Allah´ın ve Resûlünün buyruklarına sımsıkı bağlanmış, Allah yolunda her güçlüğe seve seve göğüs germe olgunluğuna ermiş kişiler değillerdi.
Kur´ârvı Kerîm´de de açıklanmış olduğu üzere, Müslümanlar arasında münafıklar ile iman ve iradeleri zayıf birtakım insanlar da bulunuyordu.
Bunun için, müşrik ordularının çokluğu ve güçlülüğü, Müslümanlar arasındaki münafıklarla zayıf iradeli, zayıf imanlı olanların gözlerini korkutmuş, yüreklerini titretin işti. [164]
Münafıklarla kalbleri hastalıklı olanlar:
"Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşey va´d etmemiştir! Muhammed bize Fars ve Rum diyarının fietholunacağını va´d ediyor! Halbuki biz şurada, düşmanlar tarafından kuşatılmış bulunuyor ve hiçbirimiz, abdest bozmak için bile, korkudan dışarı çıkamıyoruz!" diyorlardı.
Münafıklardan birisi de, ashabdan birisine:
"Ey filan! Resûlullah, Kayser öldükten sonra, yerine Kayser gelmeyecektir. Kisrâ öldükten sonra da, yerine Kisrâ gelmeyecektir. Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; bunların hazineleri de muhakkak Allah yolunda harcanacaktır!´ diyormuş!
Hiçbirimiz korkudan abdest bozmaya bile çıkamıyoruz!
Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşey va´d etmiyor!" demişti.
Sahabi:
"Sen yalan söylüyorsun! Ben seni Resûlullaha haber vereceğim" diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelmiş ve münafikın sözünü Peygamberimiz Aleyhisselarma bildirmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam o münafıkı çağırtıp ona:
"Sen böyle mi söyledin " diye sorunca, münafık:
"Yâ Rasûlallah! Bana iftira ediliyor! Ben böyle birşey söylemedim! Şu ağzımdan hiçbir zaman böyle birşey çıkmamıştır!" diyerek inkâr etmişti. [165]
Münafıklar, İslâm ordugâhından birtarafa savuşup gitmek yo I unu tuttu ki an gibi, kendi kabilelerinden veya başka kabilelerden olup hendekte savaşacak olanları da türlü türlü fitne ve fesatlarla ayartmaya, dağıtmaya çalıştılar.
Kur´ârvı Kerîm´de açıklandığına göre,[166] onlardan birtakımları:
"Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin için, burada durmak imkânı yok! Hemen dönüp gidiniz!" demişlerdi.
Münafıklardan birtakımı da:
"Evlerimiz açık kalmıştır!" diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamdan izin istiyordu.
Halbuki, onların evleri açık değildi. Onlar kaçmaktan başka birşey düşünmüyorlardı. [167]
Nitekim, Harise oğulları kabilesinden Evs b. Kayzî, Peygamberimiz Aleyhisselama gelerek:
"Yâ Rasûlallah! Evlerimiz düşmana açık bir durumdadır. Medine dışındadır. Bize izin ver de, dönüp evlerimize gidelim!" demişti.[168]
Harise oğulları da:
"Evlerimiz açıktır. Evlerimize hırsızların girmesinden korkuyoruz! [169]
Yâ Rasûlallah! Ensar evlerinden hiçbiri, bizim evlerimiz gibi değildir. Gatafan ordusuyla bizim aramızda, onların şerrini bizden giderecek kimse yoktur.
İzin ver de, evlerimize dönelim, çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruyalım!" demişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onların dönüp gitmelerine izin vermişti.
Sa´d b. Muaz, Harise oğullarının dönmek için hazırlandıklarını haber alınca, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.
"Yâ Rasûlallah! İzin verme bunlara! Vallahi, biz ne zaman bir musibete uğrasak, daralsak, onlar hep böyle yaparlar!" dedikten sonra, Harise oğullarının yanına vardı.
"Biz sizden temelli böyle hareketler mi göreceğiz ! Biz ne zaman bir musibete uğrasak, daralsak, siz hep böyle yapar durursunuz" diyerek onlara çıkıştı.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam onların dileklerini kabulden vazgeçti.[170]
Münafıkların ne samimiyetleri, ne de İslârmiyete bağlılıkları vardı.
Kur´ân-ı Kerîm´de açıklandığına göre:
"Eğer Medine´nin etrafından üzerlerine girilmiş olup da İslârmiyetten şirke dönmeleri müşrikler tarafından istenilmiş olsaydı, muhakkak ki onlar bu isteği yerine getirmekte fazla gecikmezlerdi!
Halbuki, onlar düşmana arka çevirmeyecekleri hakkında daha önce Allah´a kesin söz vermiş de bulunuyorlardı.
Allah´a verilen sözden dolayı sorumluluk vardır."[171]
Gerçekten de, Harise oğulları, Selime oğullarıyla birlikte, Uhud savaşından da kaçmak istemişler, fakat bundan vazgeçmişler, bir daha böyle bir harekette bulunmamaya yemin etmişlerdi.[172]
Bu iki kabileyi hendekte, ancak Allah, rahmetiyle tutmuştu.[173]
Hendek savaşında gerçek mü´minlerin tutum ve davranışlarına gelince, yine Kur´ân-ı Kerîm´de açıklandığına göre:
"Mü´minler, orduları gördükleri zaman, İşte, bu, Allah´ın ve Resûlünün bize va´d ettiği şeydir! Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir!´ dediler.
Bu, onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırmaktan başka birşey yapmadı.
Mü´minler içinde, Allah´a verdikleri sözde sadakat gösteren nice erler vardır ki, onların kimi adadığını ödedi (şehit oldu), kimi de bunu (yerine getirmeyi) bekliyor.
Onlar, hiçbir suretle, ahidlerini değiştimnediler!"[174]
Yüce Allah´ın mü´minlere olan imtihanının, va´d´inin ne olduğu da, Kufân-ı Kerîm´de şöyle açıklanmıştır:
"Ey mü´minler! Yoksa siz sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden Cennete girivereceğinizi mi sandınız
Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar gelip çattı ve öyle belalarla sarsılmışlardı ki, hatta peygamberi, maiyyetindeki mü´minlerle birlikte Allah´ın yardımı ne zaman yetişecek ´ diyordu.
Gözünüzü açın, iyi bilin ki; Allah´ın yardımı muhakkak yakındır!"[175]
Bunun içindir ki, hendekte düşman ordularıyla sarıldıklarını görmeleri, mü´minlerin ancak Allah´a olan imanlarını, yani Allah´ın rmü´rminlene yardım edeceği hususundaki va´dine inançlarını, her türlü ibtilâya sarsılmadan göğüs germe azimlerini, Allah´ın takdirine teslimiyetlerini arttırmıştı. [176]
Münafıklar Medine´yi saran orduların Peygamberimiz Aleyhisselam ile ashabını ortadan kaldırıvere-ceklerini zanneder ve hatta umarlarken, mü´minler Allah´ın kendilerine yardım edeceği ve İslâmiyeti bütün dinlere üstün kılacağı va´dinin er geç gerçekleşeceği inancını taşıyor ve bu inançlarıyla da ağır bir imtihanda münafıklardan ve zayıf imanlılardan ayrılmış bulunuyorlardı.[177]
Benî Kurayza Yahudilerinin İkinci Baskın Denemesi ve Hz. Safiyye´nin Kahramanlığı
Peygamberimiz Aleyhisselaımin halası ve Zübeyr b. Avvam´ın da annesi olan Hz. Safiyye, şair Hassan b. Sabit´in Fâri´deki köşkünde bulunuyordu.
Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinden Gazzal b. Semev´el´in kumandası altında on kişilik bir Yahudi birliği gelip köşkü oka tuttular ve içeriye girmeye çalıştılar.
İçlerinden birisi, köşkün kapısına kadar yaklaşıp içeri girmek istedi.[178]
Hz. Safiyye der ki:
"Hassan b. Sabit, köşkte bizim yanımızda idi. Bizimle birlikte kadınlar ve çocuklar da bulunuyordu.
Yahudilerden birisi, bulunduğumuz köşkün çevresinde dolaştı, bize doğru geldi.
Benî Kurayza Yahudileri bizimle harp halinde idiler. Resûlullah Aleyhisselamla aralarındaki muahedeyi bozmuşlardı. Hiç kimse, aramızdaki gerginliği gideremezdi.
Resûlullah Aleyhisselam ile ashabı, hendekte düşmanlarıyla uğraşıyordu. Düşmanlardan sıyrılıp, ayrılıp bize gelme gücüne ve imkânına sahip değillerdi. Bize ancak gelebilirlerse geleceklerdi.
Hassan b. Sabit´e:
´Ey Hassan, şu Yahudi gördüğün gibi köşkü dolaşıp duruyor!
Vallahi, ben onun açık yerlerim izi öğrenip arkamızdaki Yahudilere kılavuzluk etmeyeceğinden emin değilim!
Düşmanla meşgul bulunan Resûlullah Aleyhisselam ile ashabının, bizden pek haberleri de olmaz!
Sen in de öldür şunu!1 dedim.
Hassan b. Sabit:
´Allah seni yarlıgasın ey Abdulmuttalib´in kızı! Vallahi, sen de iyi bilirsin ki, ben bu işin adamı değilim.[179]
Ben gücü dilinde olan kimselerdenim. Kılıç ve mızrak erlerinden değilim.[180]
Hayır! Vallahi dediğini yapamam! Eğer bende bunu yapabilecek cesaret ve kudret olsaydı, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte savaşa çıkardım´ dedi.[181]
Hassan bana böyle söyleyince ve onda bu işi başaracak güç göremeyince, başıma sıkıca bir tülbent bağladıktan sonra elime bir sırık aldım, köşkten aşağı indim.[182]
Köşkün kapısını açtım. Adamın arkasından yavaşça vardım.[183] Sırıkla vurup başını parçaladım, işini bitirdim![184] Başını kestim.
Hassân´a:
´Al şu başı da, aşağıdaki Yahudilere doğru fırlatıp at!´ dedim.
Hassan:
´Bende bu güç ve cesaret nerde ´ dedi.
Bunun üzerine, Yahudinin başını alıp Yahudilere doğru attım.
Yahudiler
´Bize Müslümanların ailelerini yanlarında adam bulundurmaksızın kimsesiz ve yalnız bıraktıkları haber verilmişti!´ diyerek dağılıp gittiler. [185]
´Ey Hassan! Haydi, öldürdüğüm Yahudinin yanına in de, elbisesini soy, al!´ dedim.
Onun elbisesini soymaktan beni alıkoyan şey, kendisinin erkek oluşu idi.
Hassan:
´Ey Abdulmuttalib´in kızı! Onun elbisesini soymaya benim ihtiyacım yok! Onun soykası bana gerekmez!´ diyerek bu işi yapmaktan da kaçındı."[186]
Müslüman Kadınlarını Tehdit Eden Necdan´ın Öldürülüşü
Râfi´ b. Hadic´in bildirdiğine göre; Hendek Savaşı sırasında, Benî Harise kalelerine yerleştirilen kadınlarla çocukların yanlarında kendilerini koruyabilecekleri silahları da yoktu.
Salebe b. Sa´d oğulları kabilesinden Necdan adındaki kişi, bir gün at üzerinde hisarın dibine kadar gelip, kadınlara:
"Yanıma inin! Sizin için hayırlı olur" demeye ve kılıcını oynatmaya başladı.
Resûlullah Aleyhisselamın ashabından bir topluluk, onu görünce, kuleye doğru koştular.
Harise oğullarından Züheyr b. Râfi1 adındaki zât da içlerinde idi.
Züheyr:
"Ey Necdan! Gel, çarpışalım!" dedi ve hemen üzerine saldırarak onu öldürdü.[187]
Münafıkların Hendekten Dağılmaları
Münafıkların evlerinin Medine dışında ve duvarlarının da alçak olup düşmana ve hırsıza açık bulunduğunu bahane ederek hendekten dağıldıkları gecede, Peygamberim iz Aleyhisselamın yanında 300 kişiden başka kimse kalmamıştı.[188]
Müşriklerin Baskın İçin Fırsat Kollamaları
Müşrikler, Peygamberimiz Aleyhisselam ile ashabını hendekte kuşattıkları müddetçe, baskın yapmak için her gece gözcüler salmaktan geri durmadılar. [189]
Peygamberimiz Aleyhisselam ile ashabı da, önce Allah´ın açıkladığı gibi, bu müddeti mihnet, meşakkat, düşmanlarının altlarından üstlerinden gelip baskın yapacakları endişesi içinde geçirdiler.[190]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Ferahlatıcı Müjdeler Verişi
Peygamberimiz Aleyhisselam, halktaki sıkıntının günden güne arttığını ve büyüdüğünü gördükçe:
"Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; karşılaştığınız sıkıntılar sizlerden muhakkak kaldırılacak, sizler feraha çıkarılacaksınız
Beyt-i Atık olan Kabe´yi de korkusuzca tavaf etmemi ve Yüce Allah´ın Kabe anahtarlarını bana teslim etmesini umuyorum!
Muhakkak ki, Allah Kisrâyı ve Kayser´i yok edecek, onların hazineleri de Allah yolunda harcanacaktır!" buyurarak Müslümanları sevindirmekte idi.[191]
Hendeğin En Dar Yerinde Peygamberimiz Aleyhisselamın Yerine Sa´d b. Ebi Vakkas Tarafından
Nöbet Tutulup Beklenmesi
Hz. Aişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam hendekteki gediği, dar yeri beklemek için gidip geldiği sırada, soğuk kendisini titretmiş, gelip ısınmak için yanıma sokulmak zorunda kalmıştı.
Biraz ısındıktan sonra, yine o gediği beklemeye gideceği sırada:
´Ben düşmanların oradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum. Keşke bu gece iyi bir adam olsa, benim yerime oraya beklese!´ buyurmuştu.
O sırada, bir silah ve demir âlet şıkırtısı işittim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Kim o ´ diye sordu.
´Sa´db.Ebi Vakkas!´dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, ona:
´Bu gediği sana havale ediyorum! Sen orayı bekle!´ buyurdu ve kendisi de uyumaya başladı. Uyurken, nefesinin çıkardığı hışıltısını işittim."[192]
Ebu Süfyan Kumandasındaki Süvari Birliğinin Bozguna Uğratılışı
Hz. Ümmü Seleme der ki:
"Hendekte Resûlullah Aleyhisselamla birlikte bulundum. Orada ve bulunduğu her yerde, kendisinden hiç ayrılmadım.
Resûlullah Aleyhisselam hendeği bizzat beklemekte idi. O sırada şiddetli bir soğuğa da tutulmuştuk.
Resûlullah Aleyhisselama bakıyordum. Resûlullah Aleyhisselam Allah´ın dilediği kadar namaz kılmak üzere namaza durmuştu. Sonra, gidip bir müddet hendeğe doğru baktı ve:
´Şunlar herhalde müşriklerin süvarileridir, hendeği dolaşıyorlar! Onlara karşı koyacak kim var ´ buyurduğunu işittim.
Sonra:
´Ey Abbâd b. Bişrl´ diye seslendi.
Abbâd:
´Lebbeyk= Buyur!´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, ona:
´Yanında kimse var mı 1 diye sordu.
Abbâd b. Bişr
´Evet! Ben ve ashabından bazıları senin çadırının çevresinde bulunuyoruz!´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Arkadaşlarınla birlikte gidip hendek boyunca dolaş! Şu görünen süvariler herhalde düşman süvar-ilerindendir, sizin için dolaşıyorlar, gafletinizden yararlanarak ansızın baskın yapıp bazılarınızı öldürmeyi umuyorlar!´ buyurdu ve:
´Ey Allah´ım! Onların serlerini, kötülüklerini bizden uzaklaştır! Onlara karşı bize yardım et ve bizi onlara galip kıl! Senden başka, bizi onlara galip kılacak yoktur!1 diyerek dua etti.
Abbâd b. Bişr, arkadaşlarıyla birlikte gitti.
O sırada, Ebu Süfyan, müşriklerin bir süvari birliğiyle hendeğin dar yerini dolaşıyordu.
Müslümanlar oraya yetiştiler, onları taşa ve oka tuttular. Ben de onlarla birlikte durdum, müşrik süvarilerine ok ve taş attık. Nihayet, attığımız ok ve taşlarla onları zayıflattık, yıprattık.
Onlar bozuldular, yerlerine dönmek zorunda kaldılar.
Resûlullah Aleyhisselamın yanına döndüğüm zaman, kendisini namazda buldum. Namazını bitirdikten sonra, durumu öğrenince, uykuya yattı ve nefesinin hışıltısını duydum.
Tan yeri ağarıncaya ve Bilal-i Habeşî sabah ezanını okuyuncaya kadar, kendisini uyandırmadım.
Resûlullah Aleyhisselam çadırından çıkıp Müslümanlara sabah namazını kıldırdı.
Allah Abbâd b. Bişr´e rahmet etsin!
O herzaman Resûlullah Aleyhisselamın çadırını beklemeye devam eden ashabdandı."[193]
Halid b. Velid ve Amr b. Âs Kumandasındaki Süvari Birliklerinin Püskürtülüşü
Useyd b. Hudayr, arkadaşlarıyla birlikte hendeği beklemekte idi.
Amr b. Âs´ın kumandası altında keşif ve tecessüsle vazifeli yüz kadar müşrik süvarisi, hendeğin sıçrayınca geçilebilecek yerine kadar gelip dayanmışlardı.
Bunlar, Müslümanlara ansızın baskın yapmak istiyorlardı.
Useyd b. Hudayr, arkasında arkadaşları olduğu halde, onlara doğru ilerledi.
Onları taşa ve oka tutarak geri püskürttüler.
O gece savaşan Müslümanlar arasında bulunan Selman-ı Fârisî, Useyd b. Hudayr´a:
´Bu yer hendeğin en dar tutulmuş olan yeridir. Biz zaten müşriklerin süvarilerinin buradan sıçrayıp geçmelerinden korkuyorduk!1 dedi.
Gerçekten de, halk orayı kazmakta işi aceleye getirmişler, gerektiği gibi geniş ve derin kaza-mam ı şiardı. Müslümanlar nöbet tutup orayı bekliyorlar, şiddetli bir soğuk ve açlık içinde kıvranıyorlardı.
Cabirb. Abdullah derki:
"Hendeği beklemekte olduğumuz sırada, müşrik süvarilerinin ansızın baskın yapmak için hendeğin dar bir yerini araştırıp oradan hücuma kalkmak istediklerini gördüm.
Bunu, Amr b. Âs ile Halid b. Velid idare ediyorlar, Müslümanların gaflet zamanlarını kolluyorlardı.
Biz Halid b. Velid´e yüz kişilik süvari birliğinin başında atını şaha kaldırıp süvarilerini geçirmek için hendeğin en dar bir yerini araştırdığı sırada rastlamıştık.
Onları hemen oka tuttuk ve geri püskürttük!"
Muhammed b. Mesleme de şöyle der:
"Halid b. Velid o gece yüz süvarinin başında geldi.
Onlar Akik vadisinden çıkıp geldiler, Mezad´da durakladılar.
Peygamber Aleyhisselamın çadırına yaklaştılar.
Peygamber Aleyhisselamın çadırını bekleyen ve o sırada ayakta durarak namaz kılmakta bulunan Abbâd b. Bişr´e hemen haber verdim.
Abbâd b. Bişrrükûa, sonra secdeye gitti.
Halid b. Velid yanında üç kişi olduğu halde geldi, dördüncüsü kendisi idi.
´İşte Muhammed´in çadırı! Oka tutunuz´ dediklerini eşittim.
Çadıra ok atmaya başladılar.
Biz hendeğin bu kıyısında, onlar öbür kıyısında durup birbirimize oklar yağdırdık.
Biz arkadaşlarımızın yanına döndük, onlar da arkadaşlarının yanına döndüler.
Bizim aramızda da, onların arasında da, pek çok yaralananlar oldu.
Sonra, onlar hendek kıyılarını takip ederek gittiler, biz de onları takip ederek gittik.
Müslümanlar onların nöbet tutup gittikleri yere, ileri karakollarına kadar vardılar. Hangi karakola uğradıksa, orada bizimle çarpışmaya duran bir birlikle, direnen bir birlikle karşılaştık.
Ratic´e kadar vardık, dayandık.
Onlar orada uzunca bir müddet durakladılar.
Onlar Benî Kurayza Yahudilerinin gelmelerini bekliyorlar, Medine´ye ansızın bir baskın yapmak istiyorlardı.
Seleme b. Eşlem b. Hureyş´in süvarilerinin Medine´de bulunduğunu ve Medine´yi beklemekte olduğunu biliyorduk.
O sırada, Seleme b. Eşlem Ratic´in arkasından geliverdi.
Halid b. Valid´in süvari birliğiyle karşılaşıp çarpıştılar ve birbirlerine karıştılar.
Bir koyun sağılacak kadar vakit geçmiş geçmemişti ki, Halid b. Velid´in süvarilerinin dönüp kaçtıklarını gördüm!
Seleme b. Eşlem, ardlarına düşüp onları çıkıp geldikleri yere kadar kovaladı."
Halid b. Velid sabaha çıkınca, Kureyş müşrikleriyle Gatafanlar kendisini ziyaret ettiler ve:
´Hendekte bulunanlara veya sana karşı koyanlara neler yaptın, söyle bakalım ´ dediler.
Halid b. Velid:
´Ben bütün gece oturdum. Onlar birtakım süvariler gönderdiler, ne yapacaklar diye onları gözetledim durdum!´ dedi.[194]
Kureyşîlerle Gatafan Süvarilerinin Müşterek Hücumlarının Tekrar Tekrar Püskürtülüşü
Hz. Ümmü Seleme der ki:
"Vallahi, ben geceleyin Peygamber Aleyhisselamın çadırında bulunuyordum. O da, uyuyordu.
O sırada, korku verici bir ses işittim:
Birisi:
´Ey Allah´ın süvarileri!´ diyerek sesleniyordu.
Resûlullah Aleyhisselam, Muhacirlerin parolalarını ´Ey Allah süvarileri´ olarak tayin etmişti.
Resûlullah Aleyhisselam, onun sesinden hemen uyanıp çadırından dışan çıktı. Çadırının yanında ashabından bazıları bulunuyor ve çadırını bekliyorlardı.
Abbâd b. Bişr, onlar arasında idi.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Halk ne haldedir ´ diye sordu.
Abbâd b. Bişr
´Yâ Rasûlallah! Bu ses Ömer b. Hattab´ın sesidir! Bu gece, onun nöbeti ve sırasıdır. O ´Ey Allah süvarileri!´ diyerek sesleniyor, halk da ona doğru sıçraşıyorlar. Kendisi Hüseyke nahiyesindedir´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, Abbâd b. Bişr´e:
´Git, gör! İnşaallah, yanıma döner, gördüklerini bana haber verirsin!´ buyurdu.
Çadırın kapısına dikilip, bütün konuşulanları dinledim.
Resûlullah Aleyhisselam ayaktaki duruşundan daha ayrılmamıştı ki, Abbâd b. Bişr geldi.
´Yâ Rasûlallah! Bu, Amr b. Abd´dir, müşriklerin süvarilerine kumanda ediyor.
Kendisinin yanında da, Gatafan süvarilerinin başında Mes´ud b. Ruhayle vardır!
Müslümanlar onları oka ve taşa tutmaktadırlar!´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam hemen çadırına girdi, zırh gömleğini ve miğferini giydi, atına bindi.
Yanında ashabı olduğu halde hareket etti, hendeğin o dar yerine, gediğe kadar gitti. Çok geçmeden geri döndü. Kendisi, sevinçli idi:
´Allah onları yüz geri etti, içlerinden pek çokyaralananlar oldu!1 buyurdu. Sonra uykuya yattı ve hatta nefesinin hışıltısını işittim.
Korku verici bir ses daha işittim.
Resûlullah Aleyhisselam hemen uyandı.
´Ey Abbâd b. Bişr!´ diye seslendi.
Abbâd b. Bişr
´Lebbeyk=Buyur!´ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Bir bak, nedir bu ses 1 buyurdu.
Abbâd b. Bişr gitti ve sonra dönüp geldi ve:
´Bu, Dırâr b. Hattab´dır! Kureyş süvarilerine kumanda ediyor! Gatafan süvarilerinin başında da Uyeyne b. Hısn vardır! Müslümanlar onları taşa ve oka tutuyorlar!1 dedi.
Resûlullah Aleyhisselam tekrar zırhını giydi ve atına bindi. Ashabıyla birlikte hendeğin darve gedik yerine gitti.
Seher vaktine kadar, yanımıza gelemedi.
Seher vakti dönüp gelince:
´Düşmanlar sinmiş olarak geri döndüler. İçlerinde pek çok yaralananlar oldu!´ buyurdu.
Sonra, ashabına sabah namazını kıldırıp oturdu.
Ben Resûlullah Aleyhisselamın yanında, içinde çarpışmalar ve korkular bulunan Müreysi´, Hayber, Mekke´nin fethi, Huneyn gibi birçok gazalarda ve Hudeybiye´de de bulunmuşumdur.
Bizim katımızda, bunların hiçbiri, Resûlullah Aleyhisselam için, Hendekten daha zahmetli ve daha korkulu olmamıştır.
Benî Kurayza Yahudilerinin çoluk çocuklarımıza baskın yapmayacaklarından emin değildik.
Medine sabahlara kadar bekleniyordu.
Orada korkudan sabahlara kadar Müslümanların getirdikleri tekbir sesleri işitiliyordu."[195]
Müşriklerden Her Gün Birisinin Kumandasında Süvarilerin Hücuma Getirilişi
Müşrikler aralarında nöbet ve sıra ile hücuma geçiyorlardı. Bir gün Ebu Süfyan b. Harb adamlarıyla birlikte hücuma kalkıyor, Bir gün Hübeyre b. Ebu Vehb,
Bir gün İkrime b. Ebu Cehil,
Bir gün Dırâr b. Hattab,[196]
Bir gün Halid b. Velid,
Bir gün de Amr b. Âs... hücumu idare ediyordu.[197]
Bunlar, süvarilerini Mezad ile Ratic arasında gâh dağıtıyorlar, gâh toplayıp hücuma geçiyorlar ve böyle yapmaktan geri durmuyorlardı[198]
Hücumların Sıklaştırılışı ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Çadırının Oka Tutuluşu
Bela, ibtila büyütmüş, herkesi büyük bir korku bürümüştü.
Müşriklerin Hıbban b. Arika, Ebu Üsâmetü´l-Cüşemî gibi ünlü, ve bunlardan başka, bilinmeyen daha birçok Arap okçuları da yanlarında gelmiş bulunuyordu.
Bir gün, hep birden, Peygamberimiz Aleyhisselamın çadırını nişan alarak okyağdırmaya başladılar.
O sırada, Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde zırh gömlekve başında da miğfer vardı. Kendisi ayakta dikiliyordu.[199]
Üç gün, gecenin geç saatlerine kadar, şiddetli çarpışmalar oldu.[200]
Peygamberimiz Aleyhisselamın sahabileri, her yetişilecek yere yetişmeye çalışmakta idiler.[201]
Çarpışmaktan İkindi Namazını Kılmaya İmkân ve Fırsat Bulunamayışı
Müşrikler, bir gün, Peygamberimiz Aleyhisselamın bulunduğu yere olanca güçleriyle hücuma geçtiler.
O gün ne Peygamberimiz Aleyhisselam, ne de sahabilerinden hiçbiri, ikindi namazını kılmak fırsatını bulabildi.[202]
Fakat, Allah hendeği geçmek fırsatını müşriklere vermedi. Kahraman sahabiler yetişip yağdırdıkları oklar ve taşlarla onları geri püskürttüler. [203]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hendek günü, müşrikler hakkında:
"Onlar nasıl güneş batıncaya kadar uğraştırıp bizi orta (ikindi) namazından alıkoydularsa (üzdülerse), Allah da onların evlerine, karınlarına, kabirlerine ateş doldursun (kendilerine azab etsin)!" diyerek beddua etti, ilendi. [204]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Sa´d b. Habte´ye İltifatı ve Duası
Peygamberimiz Aleyhisselam, İslâm mücahidleri arasında Sa´d b. Habte´nin yaşının küçük olmasına rağmen müşriklerle şiddetle savaştığını görünce, onu yanına çağırdı ve: "Sen kimsin ey genç " diye sordu. Sa´d:
"Sa´d b.Habte´yim!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah seni mesut ve bahtiyar kılsın!" diyerek dua etti ve: "Yaklaş yanıma!" buyurdu. Sa´d b. Habte yaklaşınca, Peygamberimiz Aleyhisselam onun başını sığadı.[205]
Sa´d b. Muaz´ın Kolundan Okla Vuruluşu
Hz. Aişe der ki:
"Hendek savaşı günü, savaşan halkın ardından gittim.
Arkamdan bir ses geldiğini işittim. Dönüp bakınca, Sa´d b. Muaz ile kardeşinin oğlu Harise b. Evs´i gördüm.
Ben olduğum yere çöktüm.
Sa´d b. Muaz´ın sırtında dar bir zırh gömlek vardı. Kendisinin kolları zırhtan dışarı çıkmıştı.
Sa´d b. Muaz halkın en iri yapılısı ve uzunu idi.
Kendisi:
´Biraz bekle, çarpışmaya katıl Hamel!
Ölmek ne güzel, gelince ecel!´ recezini söylüyordu. [206]
Sa´d b. Muaz´ın elinde harbe (kısa mızrak) vardı, acele gidiyordu.
Annesi ona:
´Ey oğulcağızım! Koş, Resûlullah Aleyhisselama kavuş! Geciktin vallahi!´ diyordu.
Sa´d´ın annesine:
´Ey Sa´d´ın annesi! Ben Sa´d´ın zırh gömleğinin parmaklarına kadar vücudunu örtmesini arzu ederdim´ dedim.
Vallahi, Sa´d´ın açık kalan kollarından, okla vurulur diye korkmuştum. [207]
Sa´d´ın annesi:
´Allah takdirini, hükmünü yerine getirir!´ dedi.[208]
Ben bir bahçeye varıp girdim.
Orada Müslümanlardan birkaç kişi bulunuyordu. İçlerinde, Ömer b. Hattab ile gözlerinden başka bir yeri görünmeyen miğferli bir zât da vardı.
Ömer, bana:
´Sen ne diye geldin ! Vallahi, sen gerçekten çok cür´etli ve cesaretlisin! Sen bir felâkete uğramayacağından emin olabilir misin ´ diyerek çıkıştı.
O beni böyle kınadığı zaman, yer yarılıp yerin dibine geçmeyi isterdim.
Miğferli zât, miğferini yüzünden yukarı doğru kaldırdı. Meğer Talha b. Ubeydullah imiş!
Talha:
´Ey Ömer! Allah senin iyiliğini versin! Sen bugün çok oldun! Doğru ve isabetli görüşlülük veya Yüce Allah´a doğru kaçış nerede kaldı !´ dedi.[209]
Nihayet, Sa´d b. Muaz açık kolundan bir okla vurulmuş, kolunun damarı kesilmişti.[210]
Bu, koldaki ´ekhal´ dedikleri orta damardı ve hayat daman idi."[211]
Böyle kol damarı kesilen kimsenin kanı durmadan akacağı için, ölümden kurtulması mümkün değildi.[212]
Sa´d b. Muaz´ı kolundan okla vuran, Kureyş müşriklerinden Hıbban b. Kays b. Arika idi. [213]
Ebu Üsâmetü´l-Cüşemî´nin vurduğu da rivayet edilir.[214]
Hıbban oku Sa´d b. Muaz´a atarken:
´Al benden! Benim Arika´nın oğlu olduğumu bil!´ demişti.
Sa´d b. Muaz, kolundan vurulunca, ona:
´Allah da Cehennemde senin yüzüne ter döktürsün!1 diyerek ilenmişti.[215]
Bu bedduayı Peygamberimiz Aleyhisselamın yaptığı da rivayet edilir.[216]
Sa´d b. Muaz´ın Yüce Allah´tan Dilekleri
Sa´d b. Muaz, yarasının ağır ve öldürücü olduğunu anlayınca:
"Ey Allah´ım! Eğer Kureyş müşriki eriyle herhangi bir çarpışma daha bıraktınsa, beni de o çarpışmada bulunmak üzere sağ bırak!
Çünkü, Resûlüne işkence ve kötülük yapan, onu yalanlayan ve yurdundan çıkaran o Kureyş kavmiyle çarpışmayı özlediğim kadar, çarpışmak istediğim bir kavim daha yoktur.
Ey Allah´ım! Eğer bizimle onlar arasındaki çarpışma bu kadarla kalacaksa, aldığım yarayı benim için şehitliğe sebep kıl![217] Beni manevî huzuruna al![218]
Fakat, Benî Kurayza Yahudilerinin akıbetlerini, cezalandırılmalarını görüp gözüm aydın oluncaya ve sevininceye kadar da beni öldürme, yaşat![219]
Onların Sana, Senin Peygamberine ve Senin dostlarına olan düşmanlıklarının cezasını çektiklerini görmekle sevineyim!" diyerek dua etti.[220]
Sa´d b. Muaz dua eder etmez, kanı dindi, bir damla bile akmadı![221]
Müşriklerin Süvari Kumandanlarının Umumî Taarruz Keşifleri ve Denemeleri
Kureyş müşriki erinin namlı süvarilerinden:
Amr b. Abd,
İkrime b. Ebu Cehil,
Hübeyre b. Ebu Vehb,
-Nevfelb. Abdullah,
Dırâr b. Hattab, çarpışmak için giyinip kuşandılar, atlarına bindiler, Kinane oğullarına uğradılar ve:
"Ey Kinane oğulları! Çarpışmak için hazırlanın! Bugün, süvarilerin kimler ve nasıl olduklarını
öğreneceksiniz!" dediler.[222]
Düşman kumandanları, umumî taarruz için biraraya geldiler.
Sabahleyin, başlarında Ebu Süfyan olmak üzere, İkrime b. Ebu Cehil, Dırârb. Hattab, Halid b.Velid, Amr b. Âs, Hübeyre b. Ebu Vehb, Nevfel b. Abdullah, Amr b. Abd, Nevfel b. Muaviye ve daha birçokları, yanlarına Gatafan liderlerinden Uyeyneb. Hısn´ı, Mes´ud b. Ruhayle´yi, Haris b. Avf´ı, Süleymlerin liderlerini, Benî Esedlerin lideri Tulayha b. Huveylid´i aldılar ve yerlerine de adamlar bıraktılar.
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabı üzerine bütün süvari birliklerinin bir uğurdan saldırıya geçebilecekleri dar bir yer araştırmak için hendek boyunca dolaşmaya başladılar.
Hendeğin en dar yerine, Müslümanların acele edip gereği gibi kazamadan dar bırakmış oldukları yere kadar geldiler. Oradan hücuma geçmeyi kararlaştırdılar.
Hendek, süvarilerin hiç de hoşlarına gitmedi.[223]
Müşriklerin askerleri de, kumandanlarının ardısıra, hendeğin kıyısına kadar geldiler. Hendekle karşılaşınca, onlar da durakladılar ve şaşırdılar
"Vallahi, bu, Arapların hiç yapmadığı, başvurmadığı bir harp hilesi, harp tedbiridir! Herhalde onun [Peygamberimiz Alayhisselamın demek isteniyor] yanındaki Farslı adam bunu onlara tavsiye etmiş olmalıdır!" dediler.[224]
Hendeğin Dar Yerinden Beş Müşrik Süvarisinin Sıçrayıp Geçişi
Müşriklerin kumandanları:
"Hendeğin şu dar yerinden kim atlayıp geçebilir " diye birbirlerine sordular.
İkrime b. Ebu Cehil,
Nevfel b. Abdullah,
Dırârb. Hattab,
Hübeyre b. Ebu Vehb,
Amr b. Abd, atlayıp geçmeye hazırlandılar.[225]
Bunlar, hendekle Sel1 dağı arasındaki çorak ve sert yerde hendeğin dar gediğine doğru atlarını dörtnala kaldı rdılar.[226] Hendeğin o dar yerinden ati ayıp geçmeye muvaffak oldular.[227] Diğer müşrikler, geçemeyip hendeğin arkasında sıralandılar. Geçenler, Ebu Süfyan´a; "Sen ne için geçmiyorsun " diye sordular. Ebu Süfyan:
"Siz geçtiniz. Eğer bize ihtiyacınız olursa, bizler de geçeriz!" dedi.[228] Müşriklerin geçtiğini görünce, Hz. Ali Müslümanlardan birkaç kişi ile acele gidip o gediği tuttu.[229]
Amr b. Abd´in Müslümanlara Meydan Okuması
Hendeği geçenlerden Amr b. Abd, Bedir savaşında ağırca yaralanmış olduğundan Uhud savaşında bulunamamıştı.
Kendisinin kim olduğu bilinsin diye bir alâmet takırımıştı.[230]
O zaman, kendisi doksan yaşında idi.[231]
Peygamberimiz Aleyhisselamdan ve Peygamberimiz Aleyhisselamın ashabından öcünü almadıkça, koku sürünmeyi kendisine yasaklamıştı.[232]
Arapların namlı kahramanlarından, yiğitlerindendi. [233]
Tepeden tımağa kadar demirlere, zırhlara bürünmüştü.[234]
Amr b. Abd, atının başını çekip:
"Benimle çarpışacak kim varsa, çıksın meydana!" diyerek seslendi.[235]
Müslümanlar, Amr b. Abd´in yaman bir adam olduğunu bildikleri için, başlarına kuş konmuş gibi, kımıldamadılar, susup kaldılar.[236]
Hz. Ali´nin Amr b. Abd´le Çarpışmak İçin Sabırsızlanması ve Çarpışması
Hz. Ali fırlayıp ayağa kalktı ve:
"Yâ NebiyyalIah! Ben çarpışayım onunla!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sen otur! O, Amr´dır" buyurdu.
Amr b. Abd:
"Hani sizden öldürülünce Cennete gireceğini iddia ettiğiniz kimseler nerede kaldılar ! İçinizden meydana çıkıp benimle çarpışacak bir kimse yok mu " diye tekrar seslendi.
Hz. Ali yine fırlayıp kalktı ve:
"Yâ Rasûlallah! Ben çarpışayım onunla!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sen otur! O, Amr´dır!" buyurdu.
Amr b. Abd, üçüncü kez seslenerek kendisiyle çarpışacak er diledi ve:
"´O toplulukta benimle çarpışacak er var mı ´ diye bağıra bağıra kısıldı gitti sesim!" diye başlayan dört beyitlik bir kıt´a söyledi.
Yine Hz. Ali fırlayıp ayağa kalktı ve:
"Ben çarpışayım onunla yâ Rasûlallah!" dedi.
Peygamberimiz Alayhisselam:
"O, Amr´dır!" buyurdu.
Hz. Ali:
"Amr olursa olsun!" dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali´nin Amr´la çarpışmasına müsaade buyur-du.[237]
Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali´nin Amr b. Abd´le çarpışmasına müsaade buyurunca, kendi kılıcını (Zülfikar´ı) ona verdi. Zırh gömleğini ona giydirdi. Sarığını da onun başına sardı.[238]
"Allah´ım! Ona yardımını ihsan et!" diyerek dua etti.[239]
Abdullah b. Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendek günü altı kişinin; Muhacirlerden Talha, Zübeyr, Ali ve Sa´d b. Ebi Vakkas ile Ensardan Ebu Dücâne ve Haris b. Sımme´nin üzerine titreyip durduğunu bildirmiştir.[240]
Hz. Ali, Amr b. Abd´e:
"Acele etme! Ben sesine, davetine icabetle, aciz olmayarak geliyorum sana!
Her iyiniyet, basiret ve sadakat sahibi kişi, muhakkak düşmanına galebe çalmış ve necata ermiştir!
Ben de seni Zülfikar´ın bir darbesiyle devirip cenazeler ağıtçısı gibi başucuna dikileceğimi umuyorum!" diyerek Amr b. Abd´a doğru vardı.
Amr b. Abd, ona:
"Sen kimsin " diye sordu.
Hz. Ali zırha bürünmüştü. Gözlerinden başka yeri görünmüyordu.
"Ben Ali´yim!" dedi.
Amr b. Abd:
"Abdi Menafin oğlu Ali mi " diye sordu.
Hz. Ali:
"Ben Ebu Talib´in oğlu Ali´yim!" dedi.
Amr b. Abd:
"Ey kardeşimin oğlu! Amcalarından, senden başka, daha yaşlı bir kimse yok mu Ben senin kanını dökmek istemem! Çünkü, senin baban benim dostumdu" dedi.
Hz. Ali:
"Vallahi, ben senin kanını dökmek isterim!" dedi.
Bunun üzerine Amr b. Abd kızdı, kılıcını sıyırarak atını Hz. Ali´nin üzerine sürdü.
Kılıcının yalını ateş gibi parlıyordu.
Hz. Ali:
"Ben seninle nasıl çarpışabileyim Ben yayayım, sen atının üzerindesin! Atından, yanıma in!" dedi.[241]
Amr b. Abd hemen atından yere atladı.
Atının sinirlerini kılıçla vurup kesti ve yüzüne de çarptıktan sonra, Hz. Ali´nin karşısına gelip dikildi. Hz. Ali ona:
"Ey Amr! Ben senin Kureyş´ten bir kimse ile karşılaştığında onun iki veya üç dileğinden birisini kabul edip yerine getireceğin hakkında Allah´a söz verdiğini işittim, doğru mudur bu " diye sordu.
Amr:
"Evet! Doğrudur!" dedi.
Hz. Ali:
"Öyleyse, ben seni Allah´a ve Resûlullaha imana ve İslâmiyeti kabule davet ediyorum!" dedi.[242]
Amr:
"Bu bana gerekmez!
Ey kardeşimin oğlu!
Geç bunu, benden böyle birşey isteme!" dedi.[243]
Hz. Ali:
"Öyleyse, bizimle çarpışmayı bırak!
Yurduna dön, git!
Eğer Muhammed Aleyhisselamın işi yoluna girip kendisi düşmanlarına galebe çalarsa, sen bu hareketinle ona yardım etmiş olursun!
Şayet düşmanları onu ortadan kaldırırsa, senin arzun onunla çarpışmaksızın yerine gelmiş olur" dedi.
Amr:
"Bu sözü hiçbir zaman Kureyş kadınları bile söylemezler!
Ben adağımı yerine getirecek güçte olduğum halde, onu yerine getirmeden nasıl dönüp giderim !
Ben adayacağımı adamış ve intikam almadıkça başıma yağ ve koku sürmeyi kendime yasaklamış bulunuyorum![244]
Sen üçüncü dileğini söyle!" dedi.
Hz. Ali:
"Öyleyse, seni benimle çarpışmaya davet ediyorum!" dedi.[245]
Amr b. Abd güldü ve:
"Doğrusu, ben bu haslette Araplar içinde benden korkmadan benimle çarpışmak isteyecek bir kimse bulunabileceğini sanmazdım![246]
Sen ne diye benimle çarpışmak istiyorsun ey kardeşimin oğlu
Vallahi ben seni öldürmek istemiyorum! Senin baban benim dostumdu. Sen geri dön, git!
Sen genç bir yiğitsin!
Ben ancak Kureyş´in Ebu Bekir, Ömer gibi yaşlıca ve olgunca olanlarıyla çarpışmak isterim!" dedi.[247]
Hz. Ali:
"Fakat ben seni öldürmek isterim!" deyince, Amr´ın kan başına sıçradı! Birbirlerine saldırdılar.[248]
İlk saldıran Amr oldu. Hz. Ali´ye kılıçla şiddetli bir darbe indirdi.
Hz. Ali Amr´ın darbesini sığır derisinden yapılmış kalkanıyla karşıladı. Amr´ın kılıncı Hz. Ali´nin kalkanına saplandı ve kılıcın ucu Hz. Ali´nin başını yaraladı.
Sıra Hz. Ali´ye geldi.
Hz. Ali Amr´ın boyun köküne Zülfikar´la indirdiği şiddetli bir darbe ile kellesini uçurdu ve gövdesini yere düşürdü!
Çığlıklar koptu!
Hz. Ali "Allahuekber!" diyerek tekbir getirdi .[249]
Hz. Ali´nin tekbirine uyarak, Müslümanlar da tekbir getirdiler.[250]
Peygamberimiz Aleyhisselam, tekbir sesini işitince, Hz. Ali´nin Amr´ı öldürmüş olduğunu anladı .[251]
Hz. Ali Amr b. Abd´in işini bitirince, Dırâr b. Hattab´la Hübeyre b. Ebu Vehb Hz. Ali´nin üzerine yürür gibi olmuşlardı,
Hz. Ali onlara doğru yönelince; Dırâr, Hz. Ali´nin yüzüne bakar bakmaz, arkasını dönüp kaçmaya başladı.
Sonradan, Dırâr´a kaçmasının sebebi sorulduğu zaman:
"Ölüm hayali surete bürünmüş, bana görünmüştü!" demiştir.
Hübeyre b. Ebu Vehb Hz. Ali ile çarpışmaya yeltendi ise de, Hz. Ali´nin bir kılıç darbesi onun zırh gömleğinden tenine erişince, o da dönüp kaçtı.
Nevfel b. Abdullah da, kaçarken atıyla birlikte hendeğe düştü, boynu kırıldı. [252]
Müslümanlar onu hendeğin içinde taşa tuttular.
Nevfel:
"Ey Arap topluluğu! Beni bundan daha iyi bir öldürüşle öldürseniz olmaz mı " diye seslendi.
Bunun üzerine, Hz. Ali hendeğin içine indi. Onu kılıçla vurup öldürdü. [253]
Nevfel b. Abdullah, Peygamberimiz Aleyhisselamın hayatına hatime çekmek için and içen, diş bileyen azılı müşriklerdendi.
İkrime b. Ebu Cehil ise, mızrağını atarak kaçıp kurtulmuştu. [254]
Harp meydanlarından kaçıp canlarını kurtaranlar, ordugâhlarına kavuşunca, Amr b. Abd´le Nevfel b. Abdullah´ın öldürüldüklerini haber verdiler.
Bunun üzerine Kureyş müşrikleri gevşediler ve ümitsizliğe düştüler. Ebu Süfyan, Fezârelerin kaçmalarından ve Gatafanların da dağılmalarından korkmaya başladı[255] ve:
"Bugün, bizim için hiçbir faydası olmayan bir gün olmuştur! Yerlerinize dönünüz!" dedi, dağıldılar.
Kureyşîler Akik´e, Gatafanlarda karargâhlarına döndüler.[256]
Hz. Ali´nin Harp Meydanından Peygamberimiz Aleyhisselamın Yanına Dönüşü
Hz. Ali sağ kalan müşrik süvarilerini de hendeğe kadar kovaladı. Öldürdüklerinin soykalarını almaya tenezzül etmedi. "Lâ ilahe illallah Muhammedun Resûlullah!" diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamin yanına döndü.[257]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali´ye:
"Amr b. Abd´i öldürdükten sonra kendini nasıl, ne durumda bulmuştun " diye sordu:
Hz. Ali:
"Bütün Mekkeliler bir taraf olsalardı, ben de bir taraf olsaydım, kendimi onların hepsini yenebilecek güçte bulmuş, hissetmiştim!" dedi.[258]
Amr´ın kızkardeşi, Amfin ölüsünün soyulmamış olduğunu görünce:
"Onu ancak onun dengi ve eşiti olan şerefli bir kişi öldürmüştür!" dedikten sonra, kimin öldürdüğünü sordu.
"Ali b.EbuTalib öldürdü!" dediler.
Bunun üzerine, kadın, söylediği beyitlerde:
"Eğer onu ondan [Hz. Ali´den] başkası öldürmüş olsaydı, ona temelli ağlar dururdum!" dedi.[259]
Nevfel b. Abdullah´ın Cesedinin Satın Alınmak İstenilmesi
Nevfel b. Abdullah´ın ölüsünün hendekte kalması müşriklere ağır geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselama adam göndererek:
"Nevfel´in ölüsünü, gömmek üzere bize ver de, sana diyetini ödeyelim " dediler[260] ve 10.000 dirhem gönderdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bize onun ne cesedi, ne de cesedinin bedeli lâzımdır![261] Biz ölü bedelini yemeyiz.[262] Onlara ölülerini veriniz! O habis bir ölüdür, onun diyeti de habistir" buyurdu.
Bu hususta onlardan hiçbir şey kabul etmedi.[263] Ölülerinin cesedini alıp götürmekte kendilerini serbest bıraktı.[264]
Düşmanların Süvari, Piyade Bütün Askerî Güçlerini Saldırıya Geçirmeleri
Kureyş orduları Akik´e, Gatafan orduları da karargâhlarına döndükten sonra, hiçbiri geri kalmamak ve hep birden hücuma kalkmak üzere hazırlıklara giriştiler.
Kureyşîler ve Gatafanlar, bütün geceyi adamlarını hazırlamak ve düzenlemek ile geçirdiler.
Askerî yığınaklarını Müslümanlara karşı kale gibi diktiler. Hendeği her taraftan tuttular.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, güneş doğmadan önce, hendeğin kıyısına geldi. Ashabını sıraladı ve savaş için hazırladı.
Sabır ve sebat eder, güçlüklere göğüs gererek katlanırlarsa, Allah´ın yardımına kavuşacaklarını va´d etti.[265]
Müşrik orduları, tek kişileri bile geri kalmamak üzere, hendeğin her tarafından hücuma geçtiler.
Müslümanlar da, hendek arkasında siperlenerek onlarla savaştılar.[266]
Cabirb. Abdullah derki:
"Müşrikler o gün hiç durmadan bizimle çarpıştılar. Ordularını takım takım ayırdılar. Halid b. Velid kumandasındaki büyük ve ağır bir fırkalarını Resûlullah Aleyhisselama doğru yönelttiler. O gün gecenin geç saatlerine kadar çarpıştılar.
Ne Resûlullah Aleyhisselam, ne de Müslümanlardan herhangi birisi, yerlerinden ayrılmak; ne öğle, ne ikindi, ne akşam, ne de yatsı namazını kılmak imkân ve fırsatını bulabildi.
En sonunda, Yüce Allah düşmanları bozguna uğrattı, dağıldılar.
Kureyşîlerle Gatafanlar karargâhlarına döndüler, Müslümanlarda Resûlullah Aleyhisselamın çadırına doğru çekildiler.[267]
Tufeyl b. Numan´ın Şehit Oluşu
Useyd b. Hudayr, Müslümanlardan 200 kişilik bir kuvvetle hendek üzerinde nöbetçi kaldı.
Nöbetçiler, hendeğin kıyısında bulundukları sırada, Halid b. Velid´in kumandası altındaki süvari birliğinin ansızın hücumuna uğradılar.
Nöbetçiler, bir müddet, onlara karşı koydular.
Bu çarpışmada, müşrikler arasında bulunan Vahşî, Selime oğullarından Tufeyl b. Numan´ı mızrak-layıp şehit etti.[268]
Müşrikler bozuldular, geri çekildiler.[269]
Savaş Yüzünden Kılınamayan Namazların Geceleyin Kaza Edilişi
Peygamberimiz Aleyhisselam çadırının bulunduğu yerde Bilal-i Habeş ye emretti, ezan okuttu. Bir ezan ve kametle, önce kazaya kalan öğle namazını olduğu gibi güzelce kıldırdıktan sonra, her namaz için ayrı kamet getirterek, kazaya kalan öteki namazları da olduğu gibi güzelce kıldırdı.[270]
Korkuya Düşen Müslümanlara Tavsiye Buyurulan Dua
Ebu Saîd el-Hudrî der ki:
"Hendek günü:
´Yâ Rasûlallah! Yürekler korkudan gırtlaklara dayanmış bulunuyor! Okuyabileceğimiz bir dua var mı 1 dedik.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Evet, var ´Ey Allah´ım! Açık ve korkulu yerlerimizi kapa! Bizi bütün korktuklarımızdan emin kıl!1 diyerek dua ediniz1 buyurdu."[271]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ardarda Dua Edişi ve Duasının Kabul Buyuruluşu
Cabir b. Abdullah´ın bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam Ahzab Mescidinin yerinde ridâsını bırakıp ayağa kalktı. Ellerini kaldırdı. Toplanıp gelmiş bulunan müşrik kabileleri aleyhine dua etti.
Namaz kılmadan oradan ayrıldı.
Tekrar oraya vardı. Yine müşrikler aleyhine dua etti ve orada namaz kıldı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, orada Pazartesi, Salı ve Çarşamba gününde dua etti.
Çarşamba günü, öğle namazıyla ikindi namazı arasında, duasının kabul buyurulduğu kendisine vahyedildi.
Ashab bunu Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünde dalgalanan sevinçten anladılar.[272]
Peygamberimiz Aleyhisselam, yaptığı dualarında:
"Ey Kitabı indiren, hesabı en çabuk gören, kabileleri hezimetlere, bozgunluklara uğratan Allah´ım! Sen şu kabileleri de hezimete uğrat, sars onları Allah´ım![273] Onlara karşı bize yardım et![274]
Ey Allah´ım! Ben Senden, bana olan ahdini ve va´dini yerine getirmeni diliyorum.
Sen şu bir avuç Müslümanların helakini dilersen, artık hiç ibadet olunmazsın.[275]
Ey darda, tasalarda olanların imdatlarına yetişen! Ey muhtaç ve çaresiz kalmışların dualarına icabet eden Allah´ım! Üzüntümü, sıkıntımı kaldır artık! Benim halimi, ashabımın hallerini görüyor ve biliyorsun!" dedi.[276]
Gatafanları Kureyş Müşriklerinden Ayırma Denemesi
Peygamberimiz Aleyhisselam muhasaranın uzayıp gittiğini, soğuğun, kıtlığın ve açlığın günden güne arttığını görünce, Gatafanların kumandanları Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf´a; Müslümanları muhasaradan vazgeçerek askerleriyle birlikte dönüp yurtlarına giderlerse kendilerine Medine´nin yıllık hurma mahsulünün üçte birinin verilebileceğini bildirmişti.[277]
Uyeyne b. Hısn:
"Eğer bize Medine´nin bu yi İki mahsulünü verirsen, biz aradan çıkar, seni kavminle başbaşa bırakarak dönüp gideriz!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hayır!" buyurdu.[278]
Haris b. Avf:
"Yâ Muhammedi Ya Medine´nin hurmasını seninle yarı yarıya bölüşürüz, yahut üzerine süvarilerle piyadeleri yığar, doldururum!" dedi.[279]
Peygamberimiz Aleyhisselam üçte bir üzerine birşey arttırmayınca, üçte bire razı oldular, on kişilik bir heyetle Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler.[280]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa´d b. Muaz ile Sa´d b. Ubâde´ye haber saldı.
Gatafan heyeti otururken, Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa´d b. Muaz ve Sa´d b. Ubâde ile gizlice konuşup bir barışıklık meydana getirmek istediğini onlara açıkladı.[281]
Uyeyne b. Hısn, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Haydi, aramızdaki anlaşmamıza dair bir yazı yaz!" dedi.[282]
Sa´d b. Muaz ile Sa´d b. Ubâde:
"Yâ Rasûlallah! Bu, yapmamızı senin istediğin birşey midir Yoksa bu, Allah´ın sana emrettiği ve bizim de muhakkak yerine getirmemiz gereken birşey midir Yahut, yapılmasını bize bıraktığın birşey midir [283]
Bu sana semâdan verilmiş bir emir ise, hemen onu yerine getir!
Bu iş sana Allah tarafından buyurulmayan ve fakat senin bir görüşünden ibaret birşey ise, yine de onu yerine getir, biz emrini dinler ve buyruğuna boyun eğeriz.[284]
Bu, kendin için yapmak istediğin birşey midir [285]
Yoksa, bununla bizim hayatimizi korumak, esirgemek mi istiyorsun " dediler.[286]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Eğer bunu yapmaya Allah tarafından emrolunsaydım, size danışmaz, gereğini hemen yerine getirirdim.
Bu, sizin kabul edip etmemekte serbest bulunduğunuz bir görüşten ibarettir![287] Evet! Bu, sırf sizin için yapmak istediğim birşeydir! Vallahi, ben ancak bütün Arapların sizi tek yaydan oka tuttuğunu, her yandan üzerinize saldırdığını gördüğüm için böyle birşey yapmayı düşünmüş, bununla da o birleşmiş Arapların bir müddet için kuvvetlerini kırmak istemiştim!" buyurdu.
Sa´d b. Muaz:
"Yâ Rasûlallah! Biz ve şu kavim (Gatafanlar), birzamanlar Allah´a şerik koşar, putlara tapar, Allah´a ibadet etmez, onu tanımaz iken bile, bunlar-misafiriikveya birşey satın alma dışında-Medine´den bir tek hurma yemeyi um amamı şiardır.
Şimdi, Allah bizi İslâmiyetie şereflendirdiği, onunla doğru yolu buldurduğu ve seninle ve onunla bizi güçlendirdiği bir sırada mı mallarımızı bunlara (haraç olarak) vereceğiz !
Vallahi, bizim için, böyle bir anlaşma yapmaya hacet yoktur!
Vallahi, Yüce Allah aramızda hükmünü verinceye kadar, onlara kılıçtan başka birşey sunmayacağız!" dedi.[288]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların sözlerine sevindi.
Haris ile arkadaşlarına:
"Bunlar ne söylüyorlar, işittiniz ya " buyurdu.
Haris ve arkadaşları:
"Yâ Muhammedi Sen bize gadrettin" dediler.[289]
Sa´d b. Muaz, barış sahifesini alıp içinde yazılı şeyleri sildi.[290] Peygamberimiz Aleyhisselam da onu alıp yırttı.[291]
Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf´a yüksek sesle:
"Dönüp gidiniz artık. Size kılıçtan başka birşey sunmayacağız. Aramızdaki anlaşmazlığı kılıç halledecektir!" buyurdu.[292]
Uyeyne b. Hısn:
"Vallahi, siz kendiniz için hayırlı olan birşeyi geri bıraktınız! Sizin o kavme (Kureyşlilere) karşı dayanabilecek gücünüz yoktur!" diyerek ayağa kalktı.
Abbâd b. Bişr
"Ey Uyeyne! Sen bizi kılıçla mı korkutuyorsun Hangimizin korkak olduğunu öğreneceksin! Vallahi, Resûlullahın meclisinde olmasaydınız, kavminizin yanına sağ dönemezdiniz!" dedi.
Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf, dönüp giderlerken, kendi kendilerine
"Vallahi, biz onlardan birşey koparabileceğimizi sanmıyoruz! Onlar müşriklere karşı doğru bir yol tutmuşlar, çok basiretli ve uyanık bulunuyorlar!
Vallahi, ben ancak şu kavim (Kureyşliler) üzerime düştüğü ve beni tesir altında bıraktığı için, istemeyerek bu işe katılmış bulunuyordum! Biz onlarla birlikte bulunmakla, hiç de iyi bir yerde ve durumda bulunmuş olmadık.
Bununla beraber, Kureyşliler bizim Muhammed´le görüşüp konuştuğumuzu öğrenecek olurlarsa, bizi terkederlerve bize hiç yardım etmezler!" diye söyleniyorlardı.
Uyeyne b. Hısn:
"Vallahi, bu iş öyle olacaktır!" dedi.
Haris b. Avf:
"Biz Kureyşlilere yardım için Muhammed´e saldırmakla birşey elde edemeyeceğiz! Vallahi, eğer Kureyşliler Muhammed´e galebe çalacak olurlarsa, bu hususta kazanacak olan, Araplardan başkası, yani Yahudiler olacaktır.
Bununla beraber, ben Muhammed´in işinin açık ve üstün bir iş olduğunu görüyor ve sanıyorum. Vallahi, Hayber Yahudilerinin bilginleri, Harem halkından, Muhammed´in sıfatında bir peygamberi Kitablarında yazılı bulduklarını söyler dururlardı!" dedi.
Uyeyne b. Hısn da:
"Vallahi, biz Kureyşten yardım görelim diye gelmedik. Kureyş´ten yardım isteğinde bulunsaydık, onlar bize ne yardım ederlerdi, ne de Mekke Haremlerinden çıkıp bizimle birlikte gelirlerdi.
Fakat, ben bu hususta elimize ganimetten birşey geçmeyecek olduğuna göre, bari Medine hurmasını alalım diye umutlanmıştım.
Bununla beraber, bizi şuraya çekip getiren Yahudi müttefiklerimizden yardım görebileceğimizi umuyordum" dedi.
Haris b. Avf:
"Vallahi, Evs ve Hazrec kabileleri, kılıçtan başka birşeye yanaşmalmaktadırlar. Vallahi, onlar değil hurma yüzünden, hatta şu hurma ağaçlarının dal, budak, yaprakları yüzünden bile, kendilerinden tek kişi kalmayıncaya kadar, yerimizde durdukça, bizimle çarpışacaklardır!
Halbuki, her tarafı kıtlık sarmış bulunuyor. Yaşlı develer, aüarda ölmeye başladılar" dedi.
Uyeyne b. Hısn:
"Bize hiçbir şey yok!" dedi.[293]
Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf, son derecede ümitsiz ve üzüntülü olarak karargâhlarına döndüler.
Ensarın ihlas ve samimiyetini ve Peygamberimiz Aleyhisselamın emirlerine göre hareket hususunda ittifak halinde bulunduklarını görüp, Medine´yi ele geçirmeye hiçbir suretle yol bulamayacaklarını anladılar. İşlerinde büyük bir ümitsizliğe düştülerve sarsıldılar.[294]
Karargâhlarına geldikleri zaman, Gatafanlar, onlara:
"Gerinizden ne haber getirdiniz " diye sordular.
"İş tamamlanamamıştır.
Biz son derecede basiretli, uyanık ve adamlarının [Peygamberimiz Aleyhisselam denilmek isteniliyor] önünde canlarını seve seve feda edecek bir kavim gördük!
Biz de mahvolduk, Kureyşîler de mahvoldular!
Kureyşfler Muhammed´e birşey diyemeden, yapamadan geri dönüp gidecekler!
Muhammed de, Benî Kurayza Yahudilerinin üzerine düşecek!
Biz geri dönüp gidince, onların hepsini, ellerini uzatıp boyunlarına bağlattırıncaya kadar, kalelerinde kuşatacaktır!" dediler.
Haris b. Avf:
"Gebersinler, Cehennem olsunlar! Muhammed bize Yahudilerden daha sevgilidir!" dedi.[295]
Peygamberimiz Aleyhisselamın düşündüğü ve başvurduğu tedbir, Gatafanlar üzerinde istenilen tesiri böylece göstermeye başlamış oldu.[296]
Nuaym b. Mes´ud´un Kureyş Müşrikleriyle Benî Kurayza Yahudileri Arasındaki Birliği Bozuşu
Nuaym b. Mes´ud der ki:
"Benî Kurayza Yahudileri, şeref ve servet sahibi idiler.
Biz Arap kavminin ise, ne hurma bahçesi, ne de üzüm bağı bulunurdu. Bizler ancak deve ve davar sahibi idik.[297]
Ben Ka´b b. Esed´in yanına gider, onların yanında günlerce kalırdım. İçkilerini içer, yemeklerini yerdim. Sonra onlar hayvanıma yanlarında bulunan hurmalardan yüklerlerdi, ev halkımın yanına dönerdim.
Kabileler Resûlullah Aleyhisselamın üzerine yürüdükleri sırada, ben de kavmimle birlikte gelmiştim.
O zaman, kavmimin dininde idim.
Resûlullah Aleyhisselam da, beni tanırdı.
Kabileler Medine´de karargâhlarını kurup oturdular.
Nihayet, kıtlık etrafı sardı.
Yaşlı develer, atlar ölmeye başladı.
Yüce Allah kalbime İslâmiyet sevgisini düşürdü. Müslüman oldum. Müslüman olduğumu kavmimden gizli tuttum.
Akşamla yatsı arasında Resûlullah Aleyhisselamın yanına gittim. Kendisini namazda buldum.
Beni görünce, oturdu. Selam verdikten sonra, bana:
´Ey Nuaym! Ne haber getirdin ´ diye sordu.
Kendisine:
´Ben seni tasdik, senin getirdiğin şeyin hak ve gerçek olduğuna şehadet edeyim diye geldim.
Yâ Rasûlallan! Sen ne istersen, bana emret![298]
Vallahi, benim emredeceğin şeyi muhakkak yerine getirdiğimi göreceksin![299]
Yâ Rasûlallah! Ben Müslüman oldum. Kavmim olan Gatafanlar benim Müslüman olduğumu bilmiyorlar´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Elinden gelirse, bizi kuşatmış olan kavimlerin arasına gir de, onları birbirlerinden ayırmaya çalış![300] Çünkü, harp aldatmaktan ibarettir!´ buyurdu.[301]
´Ben bu işiyapanm. Fakat yâ Rasûlallah! Gerektiğinde gerçeğe aykırı birşeyler söylememe izin vermelisin!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´İstediğini söyle! Sana helâldir!´ buyurdu.[302]
Benim Uyeyne b. Hısn ve Ebu Süfyan´ın yanında bulunduğum sırada idi ki, onlara Benî Kurayzaların elçisi geldi de:
´Siz sebat ediniz! Biz Müslümanlara arkalarından saldıracağız!´ dediklerini bildirdi.[303]
Bunun üzerine, ben Benî Kurayza Yahudilerinin yanına gittim.[304]
Onlar beni görünce:
´Merhaba! Hoşgeldin!´ dediler.
Hal hatır sordular, önüme yiyecek içecek çıkardılar.
Onlara:
´Ben size böyle yemek içmek gibi şeyler için gelmiş değilim. Ben ancak sizin hakkınızda korktuğum birşey üzerindeki görüşümü size açıklayayım diye geldim.[305]
Ey Kurayza oğulları! Benim size olan sevgimi ve aramızdaki hususiyeti, dostluğu biliyorsunuzdur´ dedim.[306]
Kurayza oğulları:
´Doğru söylüyorsun. Sen bizim katımızda, bize karşı kötü bir tutum ve davranışla suçlanmış bir kimse değilsin.[307] Biz seni böyle biliyoruz. Sen bizim katımızda doğruluğundan ve iyiliğinden dolayı sevilen bir kimsesin!1 dediler.[308]
Onlara:
´Öyleyse, benden işiteceğiniz şeyleri gizli tutun, hiç kimseye birşey sızdırmayın!´ dedim.
´Öyle yaparız!´ dediler.[309]
´Şu adamın [Peygamberimiz Aleyhisselam denilmek isteniliyor] işi hiç şüphesiz bir belâdır!
Onun BenîKaynukalara, Benî Nadîrlere yaptıklarını görmüş bulunuyorsunuz. O, onların mallarını müsadere ettikten sonra, kendilerini de yurtlarından sürüp çıkardı.
İbn Ebi Hukayk bize kadar gelmişti. Biz size yardım için onunla birlikte toplanıp geldik. Ben, sizin de gördüğünüz gibi, işlerin uzayıp gittiğini gördüm.
Vallahi, siz Muhammed´e karşı Kureyşîlerve Gatafanlarla bir durumda değilsiniz.
Kureyşîlerve Gatafanlar, seyyar, konar göçer bir kavimdirler. Onların nereye gelip konduklarını da gördünüz.[310]
Kureyşîlerle Gatafanlar, sizin gibi değillerdir.
Bu yurt, sizin yurdunuzdur. Bütün mallarınız, mülkleriniz, çoluk çocuklarınız buradadır. Onları buradan başka bir yere nakletmeye de kadir olamazsınız!
Kureyşîlerve Gatafanlar buraya Muhammed ve ashabıyla çarpışmak üzere gelmiş bulunuyorlar. Siz de Muhammed´e karşı onlara yardımcı oldunuz.
Halbuki, onların yürü arı, malları mülkleri, çolukları çocukları sizin gibi burada değil, başka yerdedir.
Onlar sizin gibi değillerdir. Onlar fırsat ve imkân bulabilirlerse, yenerler, ganimetlerini toplarlar. Bunun aksi olursa, buradan savuşurlar,yurtlarına döner kavuşurlar. Sizi yurdunuzda o adamla başbaşa bırakıp aradan çekiliveririer.
Siz onunla başbaşa kalınca da, sizde ona karşı koyacak güç, kuvvet yoktur.[311]
Muhammed tarafı, Kureyşîlerve Gatafanlar üzerine ağır basmaya başladı:
Onların ileri gelenlerinden Amr b. Abd´i öldürdüler, bazıları da yaralanarak kaçtılar.[312]
Siz onların eşrafından bazı kimseleri elinizde bulunmak üzere sağlam teminat ve rehine olarak almadıkça, sakın Kureyşîlerve Gatafanların yanlarında, Muhammed´le çarpışmayınız!
Rehineler elinizde bulunursa, onlar sizi yalnız bırakıp gidemezler, size yaptıkları taahhütlerini yerine getirirler!´ dedim."[313]
Nuaym b. Mes´ud´un Kureyşîler ve Gatafanlarla Konuşması
Nuaym b. Mes´ud, Benî Kurayzalandan sonra Kureyşîlerin yanına gitti. Ebu Süfyan b. Harb´e ve Kureyş´in ileri gelenlerinden onunla birlikte olan adamlarına:
"Benim size olan dostluğumu ve Muhammed´e olan uzaklığımı ve ayrılığımı biliyorsunuz!
Benim aklıma bir fikir geldi ki, bunu size öğüt olmak üzere bildirmemi üzerime bir borç ve vazife biliyorum.
Yalnız, bu fikrin benden geldiğini gizli tutunuz!" dedi.
Kureyşîler
"Öyle yaparız!" dediler.[314]
Nuaym b. Mes´ud:
"Siz de biliyorsunuz ki; Yahudi cemaati Muhammed´le aralarındaki musalaha üzerinde yaptıklarına, yani musalahalarını bozduklarına pişman olmuş bulunuyorlar.[315] Onu düzeltmek ve eski duruma dönmek istiyorlar.
Ben yanlarında bulunuyordum.[316] Onlar:
´Biz yaptığımıza pişman olduk. Şu iki kabilenin, Kureyşîlerle Gatafanların eşrafından senin için alacağımız kişileri* boyunlarını vurmak üzere sana teslim etmemize, Kureyşîlerle Gatafanlardan geri kalanların köklerini kazımak üzere seninle birlikte savaşmamıza razı olur musun [317]
Buna karşı sen de kesmiş olduğun kanadımızı, yani Benî Nadîr Yahudilerini yurtlarına geri çevirmelisin 1 diye ona haber gönderdiler.[318]
O da, onlara ´Olur!´ diye cevap verdi.[319]
Eğer Yahudiler size haber gönderir, sizin ileri gelen adamlarınızdan rehineler isteyecek olurlarsa, sakın onlara adamlarınızdan bir tek kişi bile göndermeyin![320] Eşrafınız hakkında onlardan sakının!
Fakat, benden işittiklerinizi gizli tutun, bunlardan hiç kimseye bir hart bile söylemeyin!" dedi.
Kureyşîler
"Söylemeyiz!" dediler.[321]
Nuaym b. Mes´ud, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelerek:
"Kureyşîler, Kurayza oğullarına:
´Burada oturmamız uzamış, kıtlık da bizi sarsmış bulunuyor. Muhammed´le ashabının işini bitirip bir an önce rahata kavuşmak istiyoruz!´ diye haber gönderdiler" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da:
"Kurayza oğulları, Nadîr oğullarını yurtlarına ve servetlerine iade ettiğim takdirde, beni barışa davet ettiler" buyurdu.[322]
Nuaym b. Mes´ud Gatafanların yanına vardı. Onlara:
"Ey Gatafan cemaati! Sizler benim köküm ve kabilemsiniz. Halkın bana en sevgili olanısınız!
Sanırım ki, sizler beni kötü bir tutum ve davranışta bulunmuş olmakla suçlayamazsınız" dedi.
Gatafan I ar:
"Doğru söylüyorsun. Sen bizim katımızda, bize karşı herhangi bir kötülükle suçlanmış bir kimse değilsin" dediler.
Nuaym b. Mes´ud:
"Öyleyse, benden işiteceğiniz şeyleri gizli tutun, hiçbir kimseye birşey çıtlatmayın!" dedi.
Gatafan I ar:
"Sen ne emredersen yaparız!" dediler.
Bunun üzerine, Nuaym b. Mes´ud, Kureyşîlere söylediklerinin benzerini onlara söyledi.
Kureyşîleri kaçındırdığı, sakındırdığı şeylerden, Gatafanları da kaçındırdı, sakındırdı. [323]
"Ben sizin yardımcınızım. Yahudilerin sizlerle yaptıkları muahedelerini bozduklarını öğrendim. Muhammed hiçbir zaman yalan söylemez. Ben ondan işittim: Kurayza oğulları, kardeşleri olan Nadîr oğullarını yurtlarına ve mallarına iade ettiği takdirde, Muhammed´le barış yapacaklarım iş!" dedi.[324]
Onlardan bir adam da, Nuaym b. Mes´ud´u doğruladı.[325]
Yahudilerin Karar ve İsteklerini Kureyşîlere Tebliğ Etmeleri
Benî Kurayza Yahudileri, Gazzal b. Semev´el´i Ebu Süfyan ile diğer Kureyş eşrafına gönderdiler.
Gazzal, onlara:
"Sizin burada oturmanız uzayıp gittiği halde, hiçbir şey yapamadınız. Sizin işiniz, görüşünüz yerinde değildir.
Siz bize Muhammed´in üzerine bir taraftan sizin yürüyeceğiniz, bir taraftan Gatafanların yürüyeceği günü belli etmiş olsaydınız, başka bir taraftan da, hiçbirimiz geri kalmaksızın, biz yürürdük.
Fakat siz bize eşrafınızdan yanımızda rehine olarak bulunmak üzere bazı kimseleri göndermedikçe, artık biz sizin yanınızda Muhammed´le çarpışmaya çıkamayacağız!
Çünkü, sizin istemediğiniz bir yenilgiye uğrayıp bizi yurdumuzun ortasında Muhammed´in düşmanlığıyla başbaşa bırakarak acele yurdunuza dönüp gitmenizden korkuyoruz!" dedi ve geri döndü.
Kureyşîlerle Gatafanlar, Benî Kurayza Yahudilerine, istedikleri rehinelerden bir tek kişi bile gönder-mediler.
Ebu Süfyan:
"Bu, herhalde Nuaym´ın söylemiş olduğu şeydir!" dedi.
Nuaym b. Mes´ud, Benî Kurayzaların yanına gitti. Onlara:
"Ey Benî Kurayza cemaati! Ben Ebu Süfyan´ın yanında iken, rehineler isteyen elçiniz gelmişti.
Dönerken, elçiye Ebu Süfyan tek kişi bile vermediği gibi; ´Onlar benden keçi oğlağı bile istemiş olsalardı, onlara rehine olarak onu da vermezdim! Demek ben onlara arkadaşlarımın üstünlerini rehine olarak vereceğim de, onlar da öldürsün diye onları Muhammed´e teslim edecekler ha!1 dedi.
Siz rehine alma hususundaki görüşlerinizde durup direnin. Çünkü, siz Muhammed´le çarpışmayacak olursanız, Ebu Süfyan dönüp gider. Siz de ilk muahedenizin üzerinde durmuş olursunuz" dedi.
Ka´bb.Esed:
"Biz Muhammed´le çarpışmazdık. Vallahi, ben zaten böyle olmasını istemiyordum. Fakat Huyey! Âh o uğursuz adam!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Eğer Kureyşîler ve Gatafanlar Muhammed´e yenilirlerse, bizim için kılıçtan başka birşey kabul edilmez!" dedi.
Nuaym b. Mes´ud:
"Ey Ebu Abdurrahman! Sen böyle birşeyden korkma!" dedi.
Zebir b. Bata:
"Hayır! Tevrat´a andolsun ki; harp işinde Yahudilerin en yerinde görüşü, Kureyşten rehineler istemeksizin Muhammed´in üzerine yürümektir! Kureyşîler bize hiçbir zaman rehineler vermeyecektir!
Kureyşîler bize ne diye rehine verecekler Onlar sayıca bizden daha çoktur. Onların yanlarında atlar var, bizim yanımızda at yok! Onlar kaçmak isterlerse kaçabilirler. Biz onları önlemeye kadir olabilir miyiz
Şu Gatafanlar, Evsîlerin hurmalarından bir kısmının kendilerine verilmesi için Muhammed´in yanına kadar gittiler ve geri döndüler. Muhammed kılıçtan başkasına yanaşmadı. Onlar, umduklarına ereme-den, ellerine hiçbir şey geçmeden geri döndüler" dedi.[326]
İkrime b. Ebu Cehil´in Benî Kurayza Yahudilerine Gönderilişi
Benî Kurayza Yahudilerinden beklemedikleri haberi alınca, KureyşîlerEbu Süfyan´a:
"Yahudilerin haberi hakkında inceleme yap da, işin içyüzünü biröğren bakalım " dediler.
İkrime b. Ebu Cehil´i onlara gönderdiler.
İkrime, Cuma günü güneş batarken, Benî Kurayza Yahudilerinin yanına vardı.
"Ey Yahudi cemaati! Burada eğlenip durmamız uzadı. Develer, atlar ölmeye başladı. Hertarafı kıtlık sardı.[327]
Biz bu yerde böyle hep oturup duracak değiliz! Yarın sabah çarpışmaya hazırlanın!
Aramızdaki anlaşmazlığı bir sonuca erdirinceye kadar, Muhammed´le çarpışacağız!" dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Yarınki gün Sebt (Cumartesi) günüdür. Biz Sebt gününde hiçbir iş tutmayız.[328] Bizden Sebt gününde iş tutmuş olan kimselerin felâkete uğradıkları sizce meçhul değildir.[329]
Bununla birlikte, Sebt günü çıktıktan sonra adamlarınızdan teminat olarak bize rehineler vermedikçe de sizin yanınızda Muhammed´le çarpışacak değiliz!
O rehineler yanımızda sağlam bir teminat olarak bulundukça, Muhammed´le çarpışabiliriz!" dediler.[330]
İkrime:
"Hangi rehineler " diye sordu.
Ka´b b. Esed:
"Bize şart olarak vermeyi kabul ettiğiniz rehineler!" dedi.
İkrime:
"Sizin tarafınızdan, bunu şart koşan kimdir " diye sordu.
Benî Kurayza Yahudileri:
"Huyeyb. Ahtab´dır![331]
Biz, çarpışmanın size zor ve ağır gelmesi halinde sizin bizi yalnız bırakarak acele memleketlerinize dönüp gitmenizden korkuyoruz!
Halbuki, (çarpışacağımız) adam [Peygamberimiz Aleyhisselam kasd ediliyor] bizim memleke-timizdedir. Bizde ise, ona karşı koyabilecek güç ve kuvvet yoktur![332]
Bizim çocuklarımız, kadınlarımız ve mallarımız da yanımızda bulunuyor!" dediler.
İkrime b. Ebu Cehil, Ebu Süfyan´ın yanına dönünce:
"Gerindekilerden ne haber getirdin " diye sordular. İkrime:
"Allah´a yemin ederim ki; Nuaym´ın getirmiş olduğu haber doğru imiş! Allah düşmanları hainlik ettiler!" dedi.[333]
İkrime rehine meselesi hakkında Benî Kurayza Yahudileriyle konuştuklarını da Ebu Süfyan´a haber verince, Ebu Süfyan, Huyey b. Ahtab´a:
"Ey Yahudi! Biz sana şöyle şöyle söylemedik mi " dedi.
Huyey b. Ahtab:
"Hayır! Vallahi böyle söylemedin!" dedi.
Ebu Süfyan:
"Evet! Bu, Huyey´den görülen bir vefasızlık ve hainliktir!" dedi.
Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan´ın kendisinin dediği gibi söylemiş olduğuna, Tevrat üzerine yemin etti.[334]
Mes´ud b. Ruhayle ve Arkadaşlarının Benî Kurayzalara Gönderilişi
Gatafanlarda, Ebu Süfyan´ın gönderdiği gibi, içlerinden bazı adamlarla birlikte Mes´ud b. Ruhayle´yi Benî Kurayza Yahudilerine gönderdiler.
Benî Kurayza Yahudileri, onlara da Ebu Süfyan´a verdikleri cevap gibi cevap verdiler.
Gatafanlar da, kendi kendilerine:
"Allah´a yemin ederiz ki; Nuaym´ın bize vermiş olduğu haber doğru imiş!" dediler.
Kureyşîlerin daha fazla duramayacaklarını, dönüp gideceklerini anlayınca da, elleri yanlarına düştü.
Ebu Süfyan onları harekete geçirebilmek için uğraştı durdu.[335]
Kureyşîlerin Karar ve İsteklerini Benî Kurayzalara Bildirmeleri
Kureyşîler, Benî Kurayza Yahudilerine:
"Biz, vallahi size rehine olarak adamlarımızdan birtekkişi bile vermeyiz. Siz kendiliğinizden çarpışmak isterseniz, çıkın, çarpışın![336]
Bizim yanımızda çarpışmaya gelirseniz, ne âlâ! Aksi takdirde, aramızdaki antlaşma hükümsüzdür!" diyerek haber gönderdiler.[337]
Benî Kurayza Yahudileri, birbirlerine:
"Demek Nuaym b. Mes´ud´un söylemiş olduğu şey doğru imiş! Kureyş ve Gatafan kavimleri Muhammed´le çarpışacaklar. Eğer onu yenmek imkân ve fırsatını bulabilirlerse, yenip ganimet alacaklar. Bunun aksi olursa, acele memleketlerine dönüp gidecekler, yurdumuzda bizi o adamla başbaşa bırakacaklar!" dediler ve Kureyşîlerle Gatafanlara:
"Siz bize kendi adamlarınızdan rehineler vermedikçe, biz de vallahi sizin yanınızda Muhammed´le çarpışmayız!" diyerek haber gönderdiler.[338]
Müşriklerle Yahudilerin Birbirlerinden Yardım Görme Umutlarını Kesmeleri
Yahudiler de, Kureyşîler de, Gatafanlar da:
"Nuaym´ın dediği çıktı!" diyorlardı.
Bunlar onlardan, onlar da bunlardan yardım görme umutlarını kestiler. İşleri karıştı. Aralarında anlaşmazlığa düştüler.[339]
Ebu Süfyan, ayağa kalkarak, bütün arkadaşlarına şöyle seslendi:
"Ey Kureyş cemaati ve burada bulunan kişiler! Ben maymun ve domuzların kardeşleri olan Yahudilerden yardım beklemeyi uygun görmüyorum!
Ey Tanrı! Ben Kurayza oğullarının andlarından uzağım!"
Bunları söyledikten sonra da:
"Yarın sabah, hep birden, Muhammed´in üzerine saldırmaya hazırlanınız!
Hendekten geçmek imkân ve fırsatını elde edinceye kadar, bütün güçlük ve çetinlikleri yenmeye çalışacaksınız!" dedi.[340]
Ebu Süfyan´ın Huyey b. Ahtab´a Çatması
Benî Kurayza Yahudileri İkrime b. Ebu Cehil´e söyleyeceklerini söyledikten sonra, Ebu Süfyan, Huyey b. Ahtab´a:
"Kavminin, bize va´d etmiş olduğun yardımı nerede kaldı !
Bak, şimdi onlar bize karşı ahdlerini yerine getirmemek, hainlik etmek maksadıyla bizden ayrılmış bulunuyorlar! " dedi.
Huyey b. Ahtab:
"Hâşâ! Tevrat´a andolsun ki; böyle birşey yoktur. Fakat, Sebt günü boş durma ve oturma günüdür. Biz Sebt yasağına saygısızlık etmeyiz. Sebt hükmünü çiğneyerek Muhammed´e karşı yaptığınız savaşta size nasıl yardım edebilirdik
Pazar günü olunca, Muhammed ile ashabının üzerlerine yürüyüp ateş yakar gibi onların canlarını yakacağız!" dedi.[341]
Huyey b. Ahtab´ın Benî Kurayza Yahudilerini Kandırmaya Çalışması
Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan´la konuştuktan sonra Benî Kurayza Yahudilerinin yanına gitti. Onlara:
"Babam, anam sizlere feda olsun!
Kureyşîler sizi ahde vefasızlık ve hainlikle suçladılar. Beni de sizinle birlikte suçladılar.
Düşmanımızla bir işiniz çıktığı zaman, sizin için Sebt yasağı yoktur, ona riayetsizlik etseniz de!" dedi.
Ka´b b. Esed kızdı ve:
"Muhammed onları tek kişi bırakmayı ne ay a kadar öldürse bile, biz Sebt yasağını bozmayız!" dedi.
Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan´ın yanına döndü.
Ebu Süfyan:
"Ey Yahudi! Kavminin ahde vefasızlık ve hainlik etmek istediklerini sen de öğrendin mi " dedi.
Huyey b. Ahtab:
"Hayır! Vallahi onlar ahde vefasızlık yapmak istemiyor, belki Pazar günü çarpışmaya çıkmak istiyorlar" dedi.
Ebu Süfyan:
"Sebt ne demektir " diye sordu.
H uyey:
"Yahudilerin içinde çarpışma yapmalarının ağır günah sayıldığı, günlerden bir gündür.
Biz Yahudi oğullarından bazıları, Sebt günü balık avlayıp yediler.
Allah da, onları maymunlara ve domuzlara çevirdi!" dedi.
Ebu Süfyan:
"Öyleyse, ben maymunların, domuzların kardeşleri olanların yardımını istemeyi uygun görmüyorum!
Ben İkrime ile arkadaşlarını onlara göndermiştim.
Onlar:
´Bize eşrafınızdan rehineler göndermedikçe çarpışmayız!1 dediler.
Bundan önce de, Gazzal b. Semev´el onların elçisi olarak bize gelmişti.
Lâfa yemin ederim ki; sizin bu tutumunuz vefasızlık ve hainlikten başka birşey değildir!
Ben senin de o Yahudi cemaatinin vefasızlık ve hainliklerine dahil bulunduğunu sanıyorum!" dedi.
Huyey b. Ahtab:
"Tûr-u Sînâ´da Musa´ya indirilen Tevrat´a yemin ederim ki; ben vefasızlık ve hainlik etmedim!
Ben onların yanından ayrılıp senin yanına geldiğim zaman, onlar halkın Muhammed´e en çok düşmanı olanı ve onunla çarpışmaya da en isteklisi idiler.
Fakat Pazar gününe kadar burada bulunmayacaklar ve seninle birlikte çarpışmaya katılmayacaklar!" dedi.
Ebu Süfyan:
"Hayır! Vallahi, sizin vefasızlığınızı ve hainliğinizi beklemek için, halkı artık bir saat bile durdurmam!" dedi.
Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan´ın bu sert çıkışından, hayatı hakkında endişeye düştü.[342]
Medine´yi Kuşatan Düşmanların Aralarında Tefrikaya ve Anlaşmazlığa Düşmeleri
Medine´yi kuşatan düşman kabileler, a rai arında tefrikaya ve ihtilafa düştüler.[343] Herkes birbirinden çekiniyor, sakınıyordu.[344]
Gatafanlar, Süleymler
"Vallahi, Muhammed bize Yahudilerden daha sevgilidir ve bizce daha öncelik taşır!" demeye başladılar.[345]
Kıtlık etrafı sarmıştı. Kureyşîler de hendekte oturup durmaktan bıkmışlar, iyice sıkılmaya başlamışlardı.
Ebu Süfyan, ise, hep Medine´ye baskın yapmak umut ve arzusunu taşımakta idi.[346]
Ebu Süfyan´ın Gönderdiği Ültimatom Yazısını Peygamberimiz Aleyhisselamın Cevaplayışı
Müşrik ordularının başkumandanı Ebu Süfyan b. Harb, emri altındaki o kadar güçlü ordularla haftalarca çabaladığı halde hendeği geçip Müslümanlarla meydan savaşı yapmadığına ve Müslümanları ortadan kaldıramadığına son derecede sinirlenmekte idi.
O, bu kızgınlıkla Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı yazmış ve yazısında şöyle demişti:
"Ey Allah! Senin isminle başlarım!
Ben Lâfa, Uzzâ´ya* yemin ederim ki; senin kökünü kazıyalım da, bir daha seninle uğraşmayalım diye bütün topluluğumuzun, ordularımızın başında senin üzerine yürümüş, gelmiştim![347]
İyi bilirsin ki, ben Kureyşîlere aitbirticaret kervanı üzerinde, Rabığ´da, Ahyâ suyunun başında senin ashabınla karşılaşmıştım.
Ashabın, çarpışmak için, bizi kuşatmışlardı.
Yaptığımız savunma karşısında, oradan geçip gitmemize ister istemez razı olmuşlar, ben de Kureyş kervanının üzerinde kavmime varmış, kavuşmuştum.
Ashabın bize yetişememiş, kavuşamamışlardı.
Kavmimi yenilgiye uğrattığın vak´ada [Bedir´de] ben bulunamadım. Sonra, yurdunuzun ortasındaki Sevık´ta sizinle cenk etmeye gittim. Adamlar öldürdüm, bir hurmalığı, ekini ve iki evi yaktım*
Ondan sonra, Uhud günü, bütün topluluğumuzun, ordumuzun başında seninle cenk ettim. Sizin bizi Bedir´de yendiğiniz gibi, biz de orada sizi yenmiştik.
En sonra, bütün topluluğumuzun ve ordumuzun başında, üzerinize yürüdük. Hendek günlerinde topluca karşımıza kim çıktı !
Siz hep kalelerde korunmak, hendeklerin ardında siperlenmek yolunu tuttunuz![348]
Senin bizimle karşılaşmak istemediğini, dar yerlere ve hendeklere sığındığını,[349] Arapların bilmedikleri tedbirlere başvurduğunu görıdüm![350]
Ne olurdu, bunu sana kimin öğrettiğini de bir bilseydim [351]
Arapların sığınak olarak bildikleri şey, ancak mızraklarının gölgesi ve kılıçlarının ağzıdır!
Senin bu tutum ve davranışın, kılıçlarımızdan ve bizimle karşılaşmaktan kaçmak yolunu tutmaktan başka birşey değildir.[352]
Eğer size tekrar döner gelirsek, tarafımızdan size Uhud günü gibi acı bir gün daha hazırlanmış olduğunu ve o günde kadınların açıldığını, serbest kılındığını göreceksiniz!"
Ebu Süfyan, bu yazıyı Ebu Üsâmetü´l-Cüşemî ile göndermişti.
Yazı getirilince, Peygamberimiz Aleyhisselam ashabdan Übeyy b. Ka´b´ı çağırdı. Onunla birlikte çadırına girdi.
Übeyy b. Ka´b, Ebu Süfyan´ın yazısını Peygamberimiz Aleyhisselam okudu.
Peygamberimiz Aleyhisselam Ebu Süfyan´ın yazısına şöyle cevap verdi:
"Muhammed Resûlullah´tan Ebu Süfyan b. Harb´e!
Emmâ bâd*
Yazdığın yazı bize geldi.[353]
Seni nefsin eskiden beri Allah´a karşı hep aldatıp duruyor.[354]
Ey Galib oğullarının ahmağı ve onların beyinsizi![355]
Sen bütün topluluğunuzun ve ordunuzun başında bize geldiğini ve kökümüzü kazımadıkça da dönmek istemediğini hatirlatıyorsun![356]
Bu öyle bir iştir ki, Allah senin ile yapmak istediğin o iş arasına geriliyor ve bize de bir daha Lât ve Uzzâ adını ağzına alamayacağın kadar güzel bir akıbet ve sonuç hazırlıyor.
Yapmış olduğumuz hendek hakkındaki ´Bunu sana kim öğretti 1 sözüne gelince; hiç şüphesiz, seni ve senin arkadaşlarını kızdırmak için, onu bana Yüce Allah ilham etti!
Elbette ve elbette, sana öyle bir gün gelecektir ki, o gün bana karşı savunmak, korunmak, bir tarafa savuşup gitmek imkân ve fırsatını bulamayacaksın.[357]
Elbette ve elbette, sana öyle bir gün gelecektir ki, o günde Lât´ı, Uzzâ´yı, İsafı, Nâile´yi, Hübel´i kıracağım![358]
Ve o gün, ben bunları sana hatırlatacağım![359] Ey Galib oğullarının akılsız ve beyinsizi!"[360]
Dehşetli Bir Rüzgârın Esmeye Başlayıp Müşrikleri Tedirgin ve Perişan Edişi
Cebrail Aleyhisselamın Allah tarafından müşriklerin üzerine salınacağını ve onları perişan edeceğini Peygamberimiz Aleyhisselama önceden haber vermiş olduğu rüzgâr, kasırga,[361] Sebt (Cumartesi) gecesi gürlemeye başladı.[362]
Bu, en soğuk kış gecelerinde esen soğuk, dondurucu bir rüzgârdı.[363]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu rüzgâr hakkında:
"Ben, Allah tarafından, Sabâ, yani gündoğusu yeli ile yardım olundum!
Âd kavmi ise batı yeli ile helak oldular!" buyurmuştur.[364]
Bu rüzgâr, tozları, toprakları müşriklerin gözlerine dolduruyordu.
Onları kendi başlarının derdine düşürmüş, ordugâhlarına çekilmek, sinmek zorunda bırakmıştı. [365]
Rüzgâr çadırların bezlerini, derilerini yırtıyor, direklerini söküyor, koparıyor, sergileri kumlara gömüyor, hiç kimse hiç kimsenin yanına gidemiyordu.[366]
Yakılan ateşler, ışıklar sönüyor; develer, atlar birbirlerine karışıyordu.[367]
Müşrikler ordugâhlarında tekbir ve silah sesleri de işitiyorlardı. [368]
Müşriklerin kalblerine büyük bir korku düşmüştü.[369]
Bu husus, Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle hatırlatılır ve açıklanır:
"Ey mü´minler! Allah´ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız ki, o zaman size ondular saldırmışlardı da, Biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular (melekler) salmıştık. Allah ne işlerseniz hepsini hakkıyla görendir."[370]
Peygamberimiz Aleyhisselam Sel´ dağındaki Feth Mescidinin yerinde bulunuyordu.[371]
Gecenin üçte biri geçince, namaz kılmaya kalktı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir sıkıntı ve üzüntüye uğradığı zaman, namaz kılmayı arttırırdı.[372]
Huzeyfe b. Yeman der ki:
"Ahzab gecesi, halk Resûlullah Aleyhisselamın başından dağıldılar, yanında oniki kişiden başka kimse kalmadı.[373]
Biz saf halinde oturmuştuk.
Ebu Süfyan ve onunla birlikte bulunan kuvvetler üst tarafımızda, Benî Kurayza Yahudileri aşağımızda idi. Çoluk çocukların üzerine baskın yapıverecekler diye korkup duruyorduk.
Bize öyle bir gece gelip çatmıştı ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik.
Gökgürültülerini andıran gürültülerle, korkunç bir rüzgâr da gelip çatmıştı bize!
Öyle bir karanlık çökmüştü ki, hiçbirimiz uzattığı parmağını göremiyondu.[374]
Resûlullah Aleyhisselam müşriklerin aralarında anlaşmazlığa düştüklerini ve Allah´ın onların topluluklarını dağıttığını haber almıştı.[375]
Resûlullah Aleyhisselam, gecenin bir kısmını namaz kılarak geçindikten sonra, bize doğru yöneldi ve:
´Bizim için şu kavmin ne yaptığını gördükten sonra benim yanıma dönecek bir kimse var mı ki, ben onun Cennette bana arkadaş olmasını Yüce Allahtan dileyeyim ´ buyurdu.
Orada bulunanlardan hiçbiri, duydukları şiddetli korku ve karşılaştıkları şiddetli açlık ve şiddetli soğuk yüzünden, ayağa kalkamadı. [376]
Resûlullah Aleyhisselam:
´Bana şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu Kıyamet günü benimle haşrede ´ buyurdu.
Biz sustuk. Kendisine bizden hiçbir kimse cevap veremedi.
Sonra, tekrar:
´Bize şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu Kıyamet günü benimle birlikte haşrede ´ buyurdu.
Biz yine sustuk. Kendisine bizden hiç kimse cevap veremedi.
Üçüncü kez:
´Bize şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu Kıyamet gününde benimle birlikte haşrede ´ buyurdu.
Biz yine sustuk. Kendisine bizden hiç kimse cevap veremedi.[377]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam benim yanıma geldi.
Üzerimde, ne düşmandan korunabileceğim kalkanım, ne de soğuktan korunabileceğim elbisem vandı.
Zevcemin entari üzerinden giydiği, boyu dizlerimi geçmeyen kısa bir ceketten başka bir şeyim yoktu.
Resûlullah Aleyhisselam yanıma gelince, dizlerimin üzerine çöküp büzüldüm. Benim için:
´Kim bu ´ diye sordu.
´Huzeyfe!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Huzeyfe hâ ´ buyurdu.
´Evet yâ Rasûlallah! Huzeyfe´yim!´ dedim.[378]
Resûlullah Aleyhisselam:
´Sen geceden beri benim sesimi işitmedin mi Ne için ayağa kalkmadın ´ diye sordu.
´Seni hak din ile peygamber gönderen Allah´a yemin ederim ki; ben kendimdeki açlıktan ve karşılaştığım soğuktan dolayı davetine icabet edemedim!1 dedim.[379]
Ben oradaki halkın en çok korkanı, en çok da soğuktan üşüyeni idim.[380]
Resûlullah Aleyhisselam:
´Git de, bana şu kavmin haberini getir!
Git, şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar da, onlara ne ok, ne taş atacak, ne mızrak saplayacak, ne de kılıç vuracaksın!´ buyurdu.[381]
´Yâ Rasûlallah! Onlar beni öldürürier diye korkmuyorum. Fakat, beni esir edip keserler, biçerler diye korkuyorum!´ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar ne sıcaktan, ne de soğuktan zarar görmeyeceksin![382]
Senin için esir edilmek, kesilip biçilmek sakıncası da mevcut değildir´ buyurdu.
Resûlullah Aleyhisselamın ´Senin için bir sakınca yoktur!1 buyurmasından ilk anladığım şey, bana bir zarar gelmeyeceği oldu.
Resûlullah Aleyhisselam:
´Git, şu kavmin içine gir! Ne söylüyorlar bir bak![383] Bana şu kavmin haberini getir, ama onları aleyhime kaldıracak birşeyi yapmaktan sakın!1 buyurdu.[384]
´Allah´ım! Onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!´ diyerek dua etti.[385]
Kılıcımı, yayımı aldım. Üzerimdeki ötemi berimi sıkıladım.
Müşriklere doğru yürüyüp gitmeye başladım.[386] Sanki hamamda yürüyor gibi idim![387] Vallahi, içimde ne bir korku, ne de bir üşüme kalmış, hepsi içimden çekilip gitmişti! İçimde bunlardan hiçbir şey duymuyordum artık![388]
Nihayet, müşriklerin ordugâhının yanına vardım.
Ebu Süfyan´ı yanmış bir ateşin başında ve birtakım adamların içinde buldum.[389]
Ebu Süfyan, kara, iri yan bir adamdı. İki elini ateşe tutup koltuklarına sürüyor ve:
´Göçüp gitmek gerek! Göçüp gitmek gerek!´ diyordu.
Kendisini bundan önce hiç görmemiştim, tanımıyordum.[390]
Ebu Süfyan sırtını ateşe tutup ısıtmaya başladığı sırada idi ki,[391] kendi kendime:
´Ben daha ne bekliyorum Allah düşmanının yerini görmüş bulunuyorum!´ dedim.[392]
Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayımın ortasına yerleştirdim. Ateşin ışığından yararlanarak onu atıp vurmak istedim.
Hemen, Resûlullah Aleyhisselamın:
´Benim yanıma dönüp gelinceye kadar bir hadise çıkarmayacaksın!´ buyruğunu hatırlayınca geri durdum, okumu çantama koydum. Kendimde bir cesaret buldum.[393] Onların içlerine girdim.
Rüzgâr ve Allah´ın gözle görülmeyen ordusu onlara yapacağını yapıyor; onların tencere ve tavalarını deviriyor, ateş ve ışıklarını söndürüyor, çadırlarını başlarına yıkıyordu![394]
O sırada, ateşin başına kadar varmış, müşriklerin yanlarına oturmuştum.
Ebu Süfyan, ayağa kalkıp:
´İçinizde casuslar, gözcüler bulunmasından sakınınız! Her adam yanında bulunanın kim olduğuna baksın.[395] Sizden her biriniz, yanında oturanın elini tutsun![396] Kim olduğunu tanısın!´* dedi.[397]
Hemen sağ elimi uzatıp yanımda oturan kimsenin elini tuttum[398] ve ona:
´Sen kimsin ´ dedim.[399]
´Amr b.Âs!1 dedi.[400]
Hemen sol elimi de uzatıp sol yanımda oturan kimsenin elini tutarak[401] kendisine:
´Sen kimsin ´ dedim.[402]
´Muaviye b. Ebu Süfyan!´ dedi.[403]
Ben tanınırım diye korkumdan böyle yaptım.[404]
Bundan sonra, Ebu Süfyan:
´Ey Kureyş cemaati! Vallahi, siz durulacak bir yerde durup sabahlamadınız![405] Vallahi, siz durulacak gibi bir yerde değilsiniz![406]
Atlar, develer ölmeye başladı.[407] Kıtlık her tarafı sardı.[408] Benî Kurayza Yahudileri de bize karşı aksilik etmeye başladılar. Onlardan, hoşumuza gitmeyecek haberler aldık.
Rüzgârlardan başımızı gelenleri görüyorsunuz! Ne tencerelerimizi, ne ateşimizi, ne de barınacağımız çadırlarımızı yerinde bırakıyor!
Hemen göç edip gidiniz! İşte, ben göç edip gidiyorum!1 dedi.
Sonra da, devesine doğru vardı. Devenin bir dizi bağlı idi, üzerine oturdu, yürütmek için ona vurdu. Deve üç ayağı üzerine sıçrayıp kalktı. Vallahi, devenin ayak bağı ayakta iken çözüldü!
Eğer Resûlullah Aleyhisselamın:
´Bana dönüp gelinceye kadar bir hadise çıkarmayacaksın!´ buyruğu olmasaydı ve isteseydim, onu okla vurup öldürmüş gitmiştim.[409]
Halkın en yakınında bulunanı, Âmir oğulları idiler.
Onlarda:
´Ey Âmir oğulları hanedanı! Buradan göç edip gidiniz! Buradan göç edip gidiniz! Burası sizin için durulacak gibi bir yer değildir!´ diyorlardı.
Rüzgâr ordugâhlarını altüst ederken, onlar ordugâhlarından bir karış bile ileri geçecek durumda değillerdi.
Vallahi, onların büyük halıları ve döşekleri üzerine rüzgârın yağdırdığı taşların çıkardıkları sesleri işitiyordum.[410]
İkrime b. Ebu Cehil, Ebu Süfyan´a:
´Sen kavmin lideri ve orduların başkumandanı olduğun halde, halkı nasıl geride bırakıp gidiyorsun !´ deyince, Ebu Süfyan utandı.
Hemen devesini ıhdırdı ve yularını eliyle çekip durdu ve halka:
´Haydi, göç ediniz!´ dedi.
Ebu Süfyan dikilip dururken, halk göç etmeye başladılar.
Ebu Süfyan, askerinin takip edilmesinden korkarak Amr b. Âs´a:
´Ebu Abdullah! Benim ve senin burada kalmamız gerekleşmiştir. Muhammed´le ashabının takiplerinden gafil ve süvarilerimizin de himayesinden uzak bulunuyoruz. Askerimiz çekilip gidinceye kadar takip edilmeyeceğimizden de emin değiliz!´ dedi.
Amr b.Âs:
´Peki, ben geride kalayım´ dedi.
Ebu Süfyan, Halid b. Velid´e de:
´Ebu Süleyman! Sen ne dersin ´ diye sordu.
Halid b. Velid:
´Ben de onun gibi geride kalayım´ dedi. [411]
Böylece, takip edilmekten korktukları için, Amr b. Âs ile Halid b. Velid ardcı olarak ikiyüz atlı ile geride kaldılar."[412]
Bunlar, seher vaktine kadar ordugâhta beklediler.[413]
Kureyşîlerin orduları böylece Medine´den ayrılıp gittiler.
Medine´ye kuşatan diğer müşrik ordularına gelince, Tulayha b. Huveylid:
"Muhammed size kötülük etmeye, sizi büyülemeye başladı! Hemen buradan savuşup kurtulmaktan başka çare yok! Hemen buradan savuşup kurtulmaktan başka çare yok!´ diyerek kavmine sesleniyordu.
Her kabilenin lideri, kavmine:
"Ey filan oğulları! Yanıma geliniz!" diyerek sesleniyor ve kabileleri yanlarında toplandıkları zaman da:
"Hemen buradan savuşup kurtulmaktan, hemen buradan savuşup kurtulmaktan başka çare yok!" diyorlardı. [414]
Kureyşîlerin çekilip gittiklerini işitince, Fezâre ve Gatafanlar da yurtlarına döndüler. [415]
Huzeyfe b. Yeman, Gatafanların ordugâhlarına gittiği zaman, onları göçüp gitmiş, ordugâhlarını boşalmış buldu.
Gatafanlar göç edinceye kadar, Mes´ud b. Ruhayle ile süvari arkadaşları, Benî Süleymlerden de bazı kimseler, ardcı olarak geride kalmışlardı. [416]
Huzeyfe b. Yeman´ın Beyaz Sarıklı Süvarilere Rastlayışı
Huzeyfe b. Yeman der ki:
"Müşriklerin ordugâhından döndüğüm zamanda da, yine, hamamda yürüyor gibi idim![417]
Resûlullah Aleyhisselama doğru giderken, yolu yarıladığım veya yarıya yakın yol aldığım sırada gördüğüm yirmi kadar beyaz sarıklı süvari, bana:
´Sahibine haber ver Allah, düşman askerlerine karşı ona kâfi gelmiştir!1 dediler.[418]
Resûlullah Aleyhisselamın yanına döndüğüm zaman, kendisi zevcelerinden birisine ait Yemen işi bir kilim üzerinde namaz kılıyordu.[419]
Vallahi, döner dönmez, bütün üşümelerim gerisin geri bana gelmişti; tirtir titriyordum.[420]
Resûlullah Aleyhisselam yaklaşmamı eliyle işaret edince, yanına yaklaştım.
Yaklaşınca, kilimin bir ucunu benim üzerime sarkıtıp saldı. [421]
Namazını bitirince:
´Yeman´ın oğlu! Otur! Müşrikler hakkında ne haberin var 1 diye sordu.
´Yâ Rasûlallah! Halk Ebu Süfyan´ın başından dağılmış, başında ancak bir cemaat kalmış! Ateş yakmışlar. Allah, bizim üzerimize boşalttığı soğuk gibi, onların üzerine de soğuk boşaltmaktadır!
Fakat, biz buna karşılık Allah´tan onların dilemedikleri ecri dileriz!´ dedim.[422]
Kendisine müşriklerin bütün haberlerini verdim ve onları göçüp giderlerken geride bıraktığımı söyledim.[423]
Peygamber Aleyhisselam, azı dişleri görününceye kadar güldü.[424]
Resûlullah Aleyhisselam beni iki ayağı arasına, ayak ucuna yatırdı. Örtünün bir ucunu üzerime bıraktı.[425] Örtünün içinde sabaha (sabah namazı vaktine) kadar uyumaktan ayrılamadım. Sabaha eriştiğim zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
Kalk artık ey uykucu!´ buyurdu."[426]
Peygamberimiz Aleyhisselam sabaha çıktığı zaman, oradaki düşman ordugâhlarında bir tek kişi bile geride kalmamıştı.[427] Müşriklergötüremedikleri bazı meta´larını da bırakıp gitmişlerdi.[428]
Müşrikler öğleye doğru Melel´e, ertesi gün de Seyyâle´ye vardılar.[429]
Ebu Süfyan´ın Kureyş ordularıyla Tihâme bölgesine kavuştuğu sırada, Uyeyne b. Hısn ile yanındaki Necdliler, Ebu Süfyan´ın arkasından yetiştiler.
Benî Kurayza Yahudileri de, dönüp kalelerine sığındılar.[430]
Benî Nadîr Yahudilerinin başkanı Huyey b. Ahtab ise, Ebu Süfyan´la birlikte Revhâ´ya kadar korka korka gittikten sonra, Ka´b b. Esed´e vermiş olduğu sözü yerine getirmiş olmak için oradan ayrılarak, geceleyin Benî Kurayza Yahudileriyle birlikte kalelerine girdi.[431]
Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays´ın Karısının Rüyası ve Benî Kurayza Yahudilerinin
Akıbetlerinden Korkmaya Başlamaları
Müslümanların hendekte müşrikler tarafından kuşatıldıkları sırada, Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays´ın karısı, hendeğin boşaldığını, hendekte hiç kimsenin kalmadığını ve Müslümanların Benî Kurayza Yahudilerini kalelerinde kuşatarak davar boğazlar gibi boğazladıklarını rüyasında görmüş; bu, Yahudi bilginlerinden Zebir b. Bata´ya anlatılınca, Zebir b. Bata:
"Onun güzleri bunu görmek için mi uyumuş ! Uyumaz olasıca!
Kureyşîler dönüp gidecekler, Muhammed de gelip bizi kuşatacak!
Tevrat´a yemin ederim ki; kuşatmadan sonraki şeyler, ondan daha şiddetli, daha ağır olacaktır!" diye yorumlamıştı .[432]
Benî Kurayza Yahudileri, Kureyş müşrikleri çekilip gittikten sonra:
"Muhammed üzerimize yürüyecektir!" dediler, son derecede korkmaya başladılar.[433]
Kur´ân-ı Kerîm´in ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Dağılan Müşrik Orduları Hakkındaki
Açıklamaları
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının köklerini kazımak maksadıyla toplanıp Medine´yi kuşatan müşrik orduları, hiçbir şey yapamadan, olanca öfkeleriyle dönüp gitmek zorunda kalmışlardı [434]
Bu vakıa, Kufârvı Kerîm´de şöyle açıklanır:
"Allah, o kâfirleri (inkarcıları) hiçbir hayra eremedikleri halde, olanca öfkeleriyle red ve yüzgeri etti.
Allah, muharebe hususunda mü´minlere kâfi geldi.
Allah, Kavî´dir; herşeye galib ve üstündür."[435]
Peygamberimiz Aleyhisselam da, hendekten dönecekleri sırada:
"Artık Kureyşîler bu yılınızdan sonra gelip sizinle çarpışamayacaklar, fakat siz onlarla çarpışacak-sınız![436]
Artık bundan böyle müşriklerin üzerine biz yürüyüp onlarla çarpışacağız! Fakat onlar gelip bizimle çalışamayacaklardır" buyurdu.[437]
Hendek Şehidleri
Sa´d b. Muaz (Hendekte yaralanmış, kısa bir müddet sonra, yarası deşilerek vefat etmiştir.)
Enes b. Evs b. Atık,
Abdullah b. Seni,
Tufeyl b. Numan,
Salebe b. Ganeme,
Ka´b b.Zeyd.[438]
Yüce Allah hepsinden razı olsun!
Peygamberimiz Aleyhisselam, hendekten Medine´ye dönünce, Mescidde Sa´d b. Muaz´ın üzerine bir çadır kurulmasını emir buyurdu.[439]
Hemen bir çadır kurulup Rüfeyde Hatun tarafından tedavisine başlandı.[440] Hendek kuşatması ve savunması 23 gün sürmüştür.[441]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 224, Vâkıdî, M egâzf, c. 1, s. 4, İbn Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, c. 2, s. 65, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, t 1, s. 343, Taberî, Târih, c. 3, s. 42, 43.
[2] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 224, Taberî, Târîh, c. 3, s. 43, İbn Haim, Cevâmiu´s-Sîre, s. 1 85, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 178, İbn Sevvid, U\ûnu´l-eser, c. 2, s. 55, Zehebî, Megâzî, s. 233, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 93.
[3] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 4, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 65, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 343, Zehebî, Megâzî, s. 233.
[4] İbn İshak, İbn Hisam.c. 3, s. 201, Taberî, c. 3, s. 38, İbn Hazm.s. 182, Ebu´l-Fidâ, c. 4, s. 77, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 28, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 566.
[5] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 441.
[6] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225.
[7] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 441.
[8] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 225, Vâkıdî, c. 2, s. 441.
[9] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 441, 442
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/19-20.
[10] Vâki di, M egâzf, c. 2, s. 4 41, 442.
[11] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225, Vâki df, Megâzî, c. 2, s. 442.
[12] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 442.
[13] Nisa: 51-55, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225, 226,Taberî, Târîh, c.3, s. 44, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 55, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 94, 95.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/20-22.
[14] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 226.
[15] Vâki cif, Megâzr,c.2, s. 443.
[16] D iyarbekrf, Târîhu´l -ham fs, c. 1, s. 48 0.
[17] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 343.
[18] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 442,443.
[19] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 343.
[20] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/22-23.
[21] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 480.
[22] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 442.
[23] Vâki di, Megâzı 1367/1948 Kahire baskıa, s. 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/23.
[24] Ibn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[25] Vâkidf, Megâzî.c.2, s. 443, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[26] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, t 2, s. 66.
[27] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 443, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 66.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/23-24.
[28] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, t 2, s. 66.
[29] Vâkıdî, Megâzî,c.2, s. 443, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[30] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 343.
[31] Vâkıdî, Megâzî,c.2, s. 444, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 66.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/24.
[32] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 444, 445.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/25.
[33] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493.
[34] İbn Hazm, Ceyâmiu´s-are, s. 186, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 178, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 55, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 95, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 29, İbn Hacer, Metâlibu´l-âliye, c. 4, s. 229.
[35] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/25-26.
[36] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 445.
[37] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 481.
[38] Sem hûdf, Vetâu´l-vetâ, c. 4, s. 1206.
[39] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 446, 450, İtan Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 66.
[40] Sem hûdf, Vetâu´l-vçtâ, c. 4, s. 1206.
[41] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 486.
[42] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/26.
[43] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 445. 41 .
[44] Taberî, Târîh, c. 3, s. 45.
[45] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 482.
[46] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 446, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[47] Sem hûdf, Vetâu´l-vetâ, c. 4, s. 1216.
[48] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 3, s. 12.
[49] Sem hûdî, Vetâu´l-vetâ, c. 4, s. 1215.
[50] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 3, s. 12, Semhûdf, Vetâu´l-vetâ, c. 4, s. 1215.
[51] İbn Hazm, Cemhere, s. 338, 345, 346.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/27.
[52] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 445, 446, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 481.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/27-28.
[53] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c.2,s. 83, Taberî, Târih, c. 3, s. 45. 51 .
[54] Semhüdî, Vetâu´l-vetâ, c. 3, s. 845, c. 4, s. 1206.
[55] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 446.
[56] Vâkıdî, Megâzı,c.2,s.448.
[57] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 446.
[58] Vâkıdî, Megâzî.c. 2, s. 449, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 71 , Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 282, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 47, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1 430.
[59] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 71, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 282, Buhârî, c. 5, s. 47, Müslim , c. 3, s. 1430.
[60] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 71, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 282, Buhârî, c. 5, s. 47.
[61] İbn Sa´d, c. 2, s. 71, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 282, Buhârî, c. 5, s. 47, 48, Müslim, c. 3, s. 1431 .
[62] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 226.
[63] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 70, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 187, 188, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 45, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1431,1432.
[64] İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 70, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 212, c. 5, s. 45.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/28-29.
[65] lbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, t 4, s. 83.
[66] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 446,447.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/29-30.
[67] Taberî, Târîh, c. 3, s. 45.
[68] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 235, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 83, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 446, 447, Taberî, Târîh, c. 3, s. 45, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 418, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 2, s. 421, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 130.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/30.
[69] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 448.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/30-31.
[70] İbn İshak.İbnHişam , Sîre, c. 3, s. 228, 229, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 476, E bu Nuaym , Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 499, 500, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 427, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 57, Zehebî, Megâzî, s. 235, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 99, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 1, s. 572.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/31-32.
[71] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 228, Bevtıakf, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 415.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/32.
[72] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 4, s. 83, 84, Taberî, Târih, c. 3, s. 45, 46, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 419, 420, İbn Esîr, Kâmil,c.2, s. 179.
[73] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 230, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvvıe, c. 3, s. 41 7, 418, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 58, Zehebî, Megâzî, s. 236, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye vıe´n-nihâye, c. 4, s. 99.
[74] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye vıe´n-nihâye, c. 4, s. 101,102.
[75] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 303.
[76] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 450.
[77] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 230, Taberî, Târih, c. 3, s. 46
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/32-37.
[78] Taberî, Târîh, c. 3, s. 46, Bevhakf, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 420, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 179.
[79] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 233, Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 459, 460, Taberî Târîh, c. 3, s. 46.
[80] Ahzab: 12.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/37.
[81] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 454, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 67.
[82] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 447, Diyarbekıi, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 482.
[83] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 235, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470.
[84] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 452, Diyarbekıİ, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 484, 485.
[85] Vâki cif, Megâzî, c. 2,s. 452, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 50.
[86] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 50.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/37-38.
[87] Semhûdf. Vetâu´l-vetâ. c. 4. s. 1204.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/38.
[88] İbrı Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 72.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/38-39.
[89] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 230, 231.
[90] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 3, s. 104.
[91] Yâkût, t 2,5.128.
[92] .ûüdulkuddüs, Âsâru´l-Medfne, s. 125.
[93] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 4, s. 139.
[94] Yakut, Mu´cemu´l-büldân, c. 3, s. 104.
[95] Yâkût, Mu´cemu´l-büldân, c. 5, s. 300.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/39.
[96] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 444.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/40.
[97] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 231.
[98] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, t 2, s. 67.
[99] Sem hûdî, Vetâu´l-vetâ, c. 3, s. 830.
[100] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 453.
[101] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 237, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 72.
[102] Heysemi, M ecmau´z-zevâi d, c. 6, s. 133.
[103] Semhûdî, Vfetâu´l-vela, c. 1, s. 302.
[104] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 451.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/40-41
[105] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 454.
[106] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 231.
[107] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.2, s. 147,1 50, Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 290,294.
[108] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 454, 455.
[109] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 231.
[110] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455.
[111] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 231
[112] Vâki dr, Megâzî, c.2, s. 455.
[113] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 231.
[114] Vâki cif, Megâzî, t 2 ,s.455.
[115] E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 103.
[116] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455.
[117] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455.
[118] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455, 456.
[119] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[120] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[121] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 231-232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[122] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[123] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2,5.456.
[124] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 456.
[125] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 456.
[126] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/41-46.
[127] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/46.
[128] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 457.
[129] Musa b. Ukbe´den naklen E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 103.
[130] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre.c.3, s. 249.
[131] Vâkıdı, Megâzî 1367/1948 Kahire baskıa , s. 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/47-49.
[132] Zührî, Megâzî, s. 80, Abdumezzak, M usannef, c. 5, s. 368.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/49.
[133] Vâkidi, Megâzı, c. 2, s. 457.
[134] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 67.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/49.
[135] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[136] İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 105, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 305, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 49.
[137] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[138] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 105, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 365, Buhârî, Sahih, c.5,s. 49.
[139] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[140] İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 106, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 365, Buhârî, c. 5, s. 49.
[141] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[142] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 457.
[143] Vâkıdî, c. 2, s. 457, İbn Sa´d, c. 3, s. 106, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 364-365, Buhârî, c. 5, s. 49.
[144] Vâkıdi.Megâzî, c. 2, s. 457.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/49-50.
[145] İbn Hacer, Metâlibu´l-âliye, c. 4, s. 229.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/51.
[146] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 232.
[147] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 458.
[148] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 104.
[149] Vâkıdî, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 294.
[150] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 233, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 459.
* Sel´ dağında Fetih Mescidinin bulunduğu yerde (Semhûdf, Vefâu´l-yefâ, c. 3, s. 835, 836).
[151] Musa b. Ukbe´den naklen E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 104.
[152] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 233, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 430, Zehebî, Megâzî, s. 237, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 104.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/51-52.
[153] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 460.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/53.
[154] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 67.
[155] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460.
[156] İbrahim Rıfat Paşa, Mir´atü´l-Haremeyn, c. 1, s. 389, Abdulkuddûs, Âsâru´l-Medfne, s. 146,147.
[157] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/53-54.
[158] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460, 461.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/54-55.
[159] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460, 461.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/55-56.
[160] Ahzab: 33/10-12.
[161] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 257, 230, 231, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 494, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 344, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 484.
[162] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 495, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 71
[163] Vâki dr, Megâzî 1367/1948 Kahire baskısı , s. 292, 293.
[164] Ahzâb: 10-12.
[165] Taberî, Tefsir, c. 21, s. 131,132.
[166] Ahzâb: 13.
[167] Taberî, Tefsir, c. 21, s. 135.
[168] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 233.
[169] Taberî, Tefsfr, c. 21, s. 135,136.
[170] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 463.
[171] Ahzâb: 15.
[172] Taberî, Tefsir, c. 21, s. 137.
[173] İbn Hazm, Cevâ miu´s-sîre, s. 188.
[174] Ahzâb: 22-23, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 84.
[175] Bakara: 214.
[176] Taberî, Tefsfr, c. 21, s. 144.
[177] Taberî, Tefsfr, c. 21, s. 132.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/56-60.
[178] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 462.
[179] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 239.
[180] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 1, s. 201.
[181] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 133, Semhûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 1, s. 302, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 489.
[182] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 133, Semhûdf, Vefâu´l-vefâ, c. 1, s. 302.
[183] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 639.
[184] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 463.
[185] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 133, 134, Semhûdf, Vefa, c. 1, s. 302, Diyarfcekrf, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 489.
[186] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 239.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/60-62.
[187] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 133, Taberânî´den naklen Semhûdî, Vefâu´l-vefâ, c. 1, s. 301, 302, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs. c. 1. s. 489.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/62-63.
[188] E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 114, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 147, Halebî, Insânu´l-uyûn, c. 2, s. 651.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/63.
[189] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 69, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 345.
[190] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 240.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/63.
[191] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 459, 460, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye re´n-nihâye, c. 4, s. 109.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/63-64.
[192] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/64.
[193] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/64-65.
[194] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/66-67.
[195] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/68-69.
[196] Vâkidr, Megâzı, c. 2, s. 463, 467, 468.
[197] İbn Sa´d. Tabakâtü´l-kübrâ. c. 2. s. 67.
[198] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/69-70.
[199] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 468, 469.
[200] Semhûdf, Vfefâ u´l-vıefâ, c. 1, s. 303, 304.
[201] Vâkıdî, Megâzî 1367/1948 Kahire baskıa , s. 291.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/70.
[202] Musa b. Ukbe´den naklen Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 109.
[203] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 484.
[204] Vâkıdî.Megâzî, c. 2, s. 474, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 69, 72, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.1, s. 126, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 48, Müslim, Sahih, c. 1, 736, 737, Beyhakî, Sünen, c. 1, s. 460.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/70-71.
[205] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 514, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 2, s. 339.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/71.
[206] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 421, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 141, Taberî, Târih, c. 3, s. 49.
[207] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 237, 238, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 469.
[208] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 469.
[209] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 422, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 141, Taberî, Târih, c. 3, s. 49, 50.
[210] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238.
[211] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 146.
[212] Taberî, Târih, c. 3, s. 50, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 182.
[213] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238.
[214] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238, Vâkidf, Megâzî, c. 2, s. 469, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 67, Taberî, Târih, c. 3, s. 50.
[215] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238.
[216] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 469, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 67, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/71-73.
[217] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 525, Taberî, Târîh, c. 3, s. 49, İbn Hazm , Cevâmiu´s-Sîre, s. 189-190, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 182.
[218] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 423.
[219] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 238, Vâkıdî, c. 2, s. 525, Taberî, c. 3, s. 49, İbn Haim, s. 189,190, İbn Esir, c. 2, s. 182.
[220] Vâkıdı, Megâzı,c.2,s. 525.
[221] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 350, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 156, İbn Esir, c.2, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/73-74.
[222] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 238, Taberî, c. 3, s. 48, İbn Se^id, c. 2, s. 61 .
[223] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470.
[224] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/74-75.
[225] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 68.
[226] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 235, İbn Seyyid, c. 2,s. 61.
[227] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 470, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 68.
[228] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 470.
[229] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/75-76.
[230] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 235.
[231] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 68.
[232] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 470.
[233] İbn Kayyım, Zâdu´l-mead, c. 2, s. 1 31.
[234] İbn Seyyid,c.2, s. 61.
[235] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236.
[236] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470, 471, Diyarbekrî, Târftıu´l-hamîs, c. 1, s. 486.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/76.
[237] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 316, 317, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 61, 62.
[238] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471.
[239] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 68, İbn Seyyid, UyÛnu´l-eser, c. 2, s. 61.
[240] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 135.
[241] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 32, 33, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 317, 319, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 61, 62, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 486, 487 Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 641, 642.
[242] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 32, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 61, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 642.
[243] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 471.
[244] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 642.
[245] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471, Hâkim , Müstedrek, c. 3, s. 32, İbn Seyyid, c. 2, s. 61.
[246] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 642.
[247] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236.
[248] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 61.
[249] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 68.
[250] Halebî, İnsânu´l-uyÛn, c. 2, s. 642.
[251] Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 313, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 62, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 106, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 642.
[252] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487.
[253] Taberî, Târîh, c. 3, s. 49.
[254] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 237.
[255] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487.
[256] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 472.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/76-81.
[257] Süheylî, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 319, 320.
[258] Fahru´r-Râzî´nin Tefsirinden naklen Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 643, A. Zeynî Dahlan, Sîre, c. 2, s. 7.
[259] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/81-82.
[260] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 474.
[261] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 265, Taberî, Târih, c. 3, s. 49.
[262] Bevhakf, Delâilü´n-nübüvvıe, c. 3, s. 438,.
[263] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 248.
[264] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 265, Taberî, Târih, c. 3, s. 49.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/82.
[265] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 472, 473.
[266] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 345, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487.
[267] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 472, 473.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/82-83
[268] Vâki cif, Megâzı, c. 2, s. 472, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 68.
[269] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 68.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/83.
[270] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 473, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 68, 69.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/84.
[271] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 3, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 111.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/84.
[272] Vakıdı, Megâzî, c. 2, s. 488, İbn Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, c. 2, s. 73.
[273] Vâki df, M egâzf, c. 2, s. 487, İ bn S a´d, Taba kâtü´ l-kübrâ, c. 2, s. 74, Ahm ed b. H anbe I, M üsned ,0.4,5.353, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 49, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1363, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 195, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 152, Zehebî, Megâzî, s. 250, Ebu´l- Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 111.
[274] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1363, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 42, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 152, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 111.
[275] İmam Muhammed, S iyem´l-kebf r, c. 5, s. 1693, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 477, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 367, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 73.
[276] Kastal ânf, M evâhi bü´l-le dünniye, c. 1, s. 147, Sem hû df, Vetâu´l -vefa, c. 3, s. 833, D iyarto ekrf, T ârfhu´l -ham fs, c. 1, s. 487
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/84-85.
[277] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[278] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 5, s. 1 693.
[279] Zürkânf, Mevâhibü´l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 113.
[280] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 477.
[281] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 478.
[282] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 5, s. 1 694.
[283] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[284] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 478.
[285] İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 30.
[286] Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 132.
[287] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 73, Ebu Ubeyd, Kitâbu´l-emvâl, s. 235, 236, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 346, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 597.
[288] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[289] Heysemî, Mecmau´z-zevâ id, c. 6, s. 132.
[290] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[291] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 5, s. 1 694.
[292] İmam Muhammed, Siyeru´l-kebfr, c. 5, s. 1 694, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 479, İbn Abdülberr, İstiâb, c. 2, s. 597.
[293] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 479, 480.
[294] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 487.
[295] Vâkıdî, MegâZÎ, c. 2, s. 479, 480.
[296] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/85-89.
[297] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480.
[298] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 4, s. 277, 278.
[299] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 480.
[300] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[301] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240.
[302] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, 481, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[303] Zührî, Megâzî, s. 80.
[304] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, 481, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[305] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[306] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[307] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240.
[308] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[309] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[310] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[311] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240.
[312] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[313] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240, 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 4, s. 278.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/90-93.
[314] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[315] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 241, Vâkıdî, c.2,s. 481, 482, İbn Sa´d, c. 4, s. 278.
[316] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 278.
* Nfetmiş kişivi (Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa´d, c. 4, s. 278).
[317] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[318] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[319] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[320] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa´d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[321] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482.
[322] Bevhakf, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 405, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 113, Suvutf, Hasâisü´l-kübrâ, c. 1, s. 578.
[323] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[324] Beyhaki, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 305, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 1, s. 578.
[325] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 4, s. 278.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/93-95.
[326] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/95-96.
[327] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[328] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241, 242, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[329] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s. 242.
[330] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[331] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 485, 486.
[332] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[333] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[334] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 486.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/96-98.
[335] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 484.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/98.
[336] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[337] İbn Sey\id,c.2, s. 65.
[338] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/99.
[339] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 484.
[340] Vâki cif, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 296.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/99-100.
[341] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/100.
[342] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 484, 485.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/100-101.
[343] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242, Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 147.
[344] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 69.
[345] Belâzuıî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 345.
* Lât´a, Uzzâ´ya, İsafe, Naile veHübel´e (Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 344, Makrizf, en-Nizâ ye´t4ahâsum, s. 15, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 657).
[346] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/102.
[347] Vâkıdî,Megâzî,c.2,s. 492.
* Hadisenin mahiyetini anlamak için eserimizin 4. cildine bakınız.
[348] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 493.
[349] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 492, Belâzurî, E nsâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 344, Makrizf, en-Nizâ ve14ahâsum , s. 15, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 657.
[350] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 657.
[351] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 492.
[352] Halebî, İnsânu l-uyun, c. 2, s. 657.
*Yani, Besmeleden sonra (Halebî, İnsân, c. 2, s. 657)
[353] Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 344, Makrizf, s. 1 5,16, Halebî, c. 2, s. 657.
[354] Vâkıdî, c. 2, s. 492, Belâzurî, c. 1, s. 344, Makrizf, s. 16.
[355] Belâzurî, c. 1, s. 344, Makrizf, s. 16.
[356] Vâkıdî, c. 2, s. 492, 493, Halebî, c. 2, s. 657.
[357] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493.
[358] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1 , s. 344, Makrizf, en-Nizâ vel^ahâsum, s. 16.
[359] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 657.
[360] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 344, Makrizf, en-Nizâ vet-tahâsum, s. 16, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 657.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/102-104.
[361] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 71.
[362] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 488, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 69.
[363] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[364] Vâkidî, c. 2, s. 476, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 324, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 22, Müslim, Sahih, c. 2, s. 617, Beyhakî, Sünen, c. 3, s. 364.
[365] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 35.
[366] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 71.
[367] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 491.
[368] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 148.
[369] Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 491.
[370] Ahzâb: 9, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 257, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 71.
[371] Semhûdı, Vefâu´l-vefâ, c. 3, s. 835.
[372] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 488.
[373] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, İ bn Hacer, Metâlibu´l-âliye, c. 4, s. 226.
[374] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 451 , 452.
[375] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[376] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 392.
[377] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 449.
[378] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 114.
[379] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489.
[380] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 114.
[381] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 489.
[382] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 451, Zehebî, Megâzî, s. 249.
[383] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 489.
[384] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[385] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489, Ebu Nuaym , Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 501, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 65, 66, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 114, Diyarbekrî, Târıhu´l-ham fs, c. 1 .s. 4 91, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 652.
[386] Ebu Muaym, Delâil, c. 2, s. 501, Diyarbekrî, Târîhu´l-hamîs, c. 1, s. 491.
[387] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[388] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 114, 115.
[389] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31.
[390] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115.
[391] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[392] İbn Hacer, Metâlibu´l-âliye, c. 4, s. 228.
[393] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115.
[394] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243, Vâkıdî, c. 2, s. 489, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 392.
[395] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489.
[396] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 136.
* Ebu Süfyan, aralarına bir yabancının sızdığını sezmişti (İbn Hacer, Metâlibu´l-âliye, c. 4, s. 226).
[397] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 652.
[398] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 136.
[399] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243.
[400] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 489.
[401] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 136.
[402] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243.
[403] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489.
[404] İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 66, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 652.
[405] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243.
[406] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 69.
[407] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490.
[408] Vâkidt, Megâzî, c. 2, s. 490, İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 69.
[409] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 392.
[410] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115.
[411] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 490.
[412] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 69.
[413] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490.
[414] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 653, 654.
[415] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[416] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/104-112.
[417] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[418] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115, Diyarbekrî, Târîhu´l-ham fs, c. 1 , s. 492.
[419] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[420] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115.
[421] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31.
[422] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 451.
[423] Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115.
[424] Beyhakf, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 455, D iyarbekrf, T ârfViu´l -h am fs, c. 1, s. 492.
[425] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 1 84.
[426] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 149.
[427] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 491, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 2, s. 69, 70.
[428] Kastalânf, Mevâhibü´l-ledünniye, c. 1, s. 148.
[429] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 485.
[430] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 422.
[431] Vâkıdî,Megâzî,c.2,s. 485.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/112-113.
[432] Vâkıdı, Megâzı, c. 2, s. 496, 497.
[433] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 266.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/114.
[434] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 260, 261, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 467, 468, Belâzurî, E nsâbu´l-eşrâf, c. 1 ,s. 345, Taberî, Tefsir, c. 21, s. 148,149, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115.
[435] Ahzâb: 25.
[436] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 266.
[437] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 262 Buhârî, Sahih, c. 5, s. 48,Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 457,İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 184, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 2, s. 66, Zehebî, Megâzî, s. 251, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 115.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/114-115.
[438] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 264.
[439] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 422, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 6, s. 13.
[440] İbn İshak, İbn Hisam.Sîre, c. 3, s. 250, İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 427, 428, Buhân, Edebü´l-mütred, s. 289, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 7, s. 11 0,111, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 302, 303.
[441] M. Apaydın, Resûlullah´ın Günlüğü, s. 1 22.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/115.
|
|
|
|