Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Mühendislikler Hakkinda Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:22 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Mühendislikler Hakkinda Bilgiler


Fizik Mühendisliği


Fizik Mühendisliği Bölümü, öğrencilerine Fizik Mühendisliğinin temel kavramları üzerine mesleki eğitim vermekte onları uygulamalı ve teorik araştırmalara yönlendirmektedir. Bölümün programı öğrencilerin yaratıcı ve becerikli olmalarını sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. Öğrenciler, derslerde öğrendiklerini laboratuarlarda ve proje çalışmalarında uygulayarak Fizik Mühendisliğinin değişik ve çeşitli konularında tecrübelerini geliştirmekte ve ikinci ve üçüncü sınıflardaki yaz stajı ile Fiziğin endüstrideki uygulamalarını yakından tanıma imkânı bulmaktadırlar.
Bugün günlük yaşantımıza girmiş olan transistorlar, lazerler, bilgisayarlar, radarlar, uçaklar, teleskoplar, uydular gibi pek çok gelişmiş teknoloji ürünü, başka bilim ve mühendislik dallarından katkılar olsa da, büyük ölçüde fizikçilerin ve fizik mühendislerinin eseridir.

Fizik mühendisliği bölümlerinde eğitim süresi 4 yıldır. Nükleer fizik, atom-molekül fiziği, katı hal fiziği, kuantum mekaniği ve elektromanyetik gibi kuramsal ve temel konular. Bunun yanında teknik çizim, elektronik, bilgisayar programlama, makine elemanları, malzeme, dalgalar-titreşimler, termodinamik, spektroskopi, kristalografi, medikal fizik (görüntüleme sistemleri),radyoizotop teknikleri, enstrümantasyon (termal + optik + fotonik + elektronik), uygulamalı optik, ince film, lazer gibi kendi içinde gerekli olan mühendislik konuları işlenir.

Fizik mühendisleri; modern teknoloji kullanan kamu ve özel sektördeki kurum ve kuruluşlarda görev alabilmektedirler. Bilgisayar ve elektronik malzeme üretiminde, kalite kontrol birimlerinde, enerji santrallerinde, sanayi kuruluşlarında, araştırma-geliştirme (Ar-Ge) birim ve laboratuarlarında, sağlık fizikçisi olarak hastanelerde çalışabilmektedirler.
Uygulamalı fizik konusunda uzmanlaşmış ve ayrıca mühendislik formasyonuna da sahip fizik mühendisleri, yine fizik ve diğer temel bilimler ile diğer mühendislik dallarında (Elektrik, Elektronik, Bilgisayar, Hesaplamalı Bilim, Mekatronik, Biyomedikal Mühendisliği vb.) lisansüstü eğitime devam edebilmektedirler. Özellikle gittikçe daha da önem kazanan disiplinler arası bilim ve mühendisliklerde fizik mühendisliği formasyonu önemli olabilmektedir.


Biyomühendislik

Biyomühendislik, mühendislik prensiplerinin biyolojiyi de içerecek şekilde uygulandığı sistemlerin dayandığı ve matematik, fizik ve kimya temeli üzerinden moleküler biyoloji, biyokimya, hücre metabolizma ile temel mühendislik ve malzeme bilimlerindeki hızlı ilerlemeler sonucu gelişen biyolojik teknikler ve mühendislik ilkelerinin canlı sistemlere ve bunlardaki sorunlara uygulandığı bir bilim dalıdır.
Biyomühendislik, son otuz beş yıl içinde, moleküler biyoloji, biyokimya, mikrobiyoloji, hücre metabolizması ile, temel mühendislik ve malzeme bilimlerindeki hızlı ilerlemeler sonucu gelişen biyolojik teknikler ile mühendislik ilkelerinin canlı sistemlere ve bunlarda karşılaşılan sorunlara uygulandığı yeni bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye’de ilk kez 2000 yılında mühendislik fakülteleri bünyesinde yer alan Biyomühendislik Bölümü, Biyoproses Mühendisliği, Biyomedikal Mühendislik, Genetik Mühendisliği Ana Bilim Dallarını içermektedir. Bunlar da kendi içlerinde alt başlıkları ile çok geniş bir yelpazeyi kapsamaktadırlar.
Biyomühendislik programının amacı, temel tıp bilimleri ile mühendislik bilimlerinde kullanılan teknoloji konusunda eğitim yapmak ve tıp bilimleri ile mühendislik bilimleri arasında köprü kurabilecek teknik elemanları yetiştirmektir.
Eğitim planında ise öğrencilere; biyoloji boyutu ile, biyolojik sistemlerden yararlanan yeni biyoteknolojilerin geliştirilmesi ve bunların sanayideki kullanımları, mühendislik boyutu ile de mühendislik kavram ve yöntemlerinin aktarılması hedeflenmektedir.
Bu bölümde eğitim almak isteyen kişilerin, bilimsel araştırmalara merakı olan ve teknolojideki gelişmeleri takip etmekten hoşlanan, temel bilimlerle ilgili, araştırmacı olmaları gerekmektedir.

Öğretim süresi 4 yıldır. Biyomühendislik eğitiminde öğrencilere; biyoloji boyutu ile biyolojik sistemlerden yararlanan yeni biyoteknolojilerin geliştirilmesi ve bunların sanayide kullanımları; mühendislik boyutu ile de mühendislik kavram ve yöntemlerinin öğretilmesine çalışılmaktadır.
1. sınıfta; Türk Dili, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi gibi ortak derslerin yanında Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Temel Laboratuar, Bilgisayara Giriş, Termodinamik
2. sınıfta; Biyokimya, Hücre Bilgisi, İstatistik, Akışkanlar Mekaniği, Kütle Transferi, Isı Transferi, Mikrobiyoloji, Moleküler Biyoloji, Mühendislik Laboratuarı, Biyomalzemeler, Fizyoloji
3. sınıfta; Genel Ekonomi, Bitki Doku Kültürleri, Biyoproses Mühendisliği, İmmunoloji, Elektrik Sistemleri, Proses Güvenliği, Hayvan Doku Kültürleri, Biyoreaktörler, Genetik Mühendisliğine Giriş, Biyosensörler
4. sınıfta; Ayırma ve Saflaştırma İşlemleri, Proses Tasarımı, Sistem ve Proses Analizi, Mühendislik Ekonomisi, Biyomedikal Mühendisliğe Giriş, Biyopolimerler, Proses Kontrol, Biyomühendislikte Etik gibi dersler okutulmaktadır.

Biyomühendislik eğitimi ile kazandırılan beceriler aşağıda belirtilen ürünlerin üretildiği ve hizmetlerin verildiği sektörlerde uygulama alanı bulmaktadır:

    Çesitli gıda maddeleri
    Enerji kaynakları(hidrojen,etanol,biyogaz)
    İlaçlar(antibiyotikler, vitaminler, hormonlar)
    Aşılar, tanı kitleri
    Biyokimyasal maddeler (protein ve amino asitler, enzimler, organik asit ve çözgenler, pestisitler ve çesitli polimerler)
    Biyomedikal sistemler (protezler, yapay organlar, biyomateryaller)
    Transgenik bitki ve hayvan türleri
    Madencilik, su arıtma, endüstriyel ve kentsel atıkların işlenmesi gibi hizmetler

Bu nedenle, Biyomühendislik Bölümü lisans programını tamamlayacak kişilerin yapacakları veya yapabilecekleri işler arasında, genetik analizler, biyolojik, sitolojik toksisite testleri, biyolojik üretim süreçleri, reaktörler ve uygun ayırma / saflaştırma ekipmanı seçimi ve tasarımı, biyolojik malzeme testleri, geliştirilmesi ve üretimi, tanı kitleri üretimi sayılabilir.
Ayrıca bu yeni ve akademik kariyer olanaklarının yanı sıra gıda, tarım, sağlık ve ilaç sektöründen çevre sektörüne kadar çok geniş bir endüstriyel yelpazede, hastane ve kliniklerde, hıfzıssıhha ve TSE gibi yasal yükümlülükleri olan kuruluşlarda, genetik tanı ve tedavi merkezlerinde, aşı üretim tesislerinde ve hatta askeri kuruluşlar ile ithalat-ihracat şirketlerinde görev alabilmeleri mümkündür.
Ülkemizde yeni bir dal olması ve son yıllarda Biyomühendislik alanındaki gelişmelere paralel olarak artan iş olanakları, yeni alanların da ortaya çıkmasını sağlayacaktı

Genetik ve Biyomühendislik

Genetik ve Biyomühendislik Bölümü en geniş disiplinlerden birisidir. Geçen yüzyılda birleşen fizik, kimya ve mühendislik bilimlerine benzer olarak, 21. yüzyılda da biyoloji ve mühendislik bilimlerinin birleşmesi gerekmektedir. Bu ise mühendislik ilkelerinin ve yöntemlerinin tıp ve biyolojide karşılaşılan problemlere uygulanması demektir. Genetik ve Biyomühendislik biyoloji ve diğer bilimleri (matematik ve farklı bilimler gibi) birleştirir. Genetik ve Biyomühendisliğin temeli biyoloji olsa da genetik ve biyomühendisler karmaşık mühendislik cihazlarını ve yöntemlerini kullanmalıdır. Nicel yaklaşımlar, ölçüm modelleme ve bilgileri entegre edebilme, mühendislikte olduğu gibi biyomühendislikte de oldukça önemlidir.
Bu bağlamda Biyomühendislik programının amacı, temel tıp bilimleri ile mühendislik bilimlerinde kullanılan teknoloji konusunda eğitim yapmak ve tıp bilimleri ile mühendislik bilimleri arasında köprü kurabilecek teknik elemanları yetiştirmektir. Teknolojideki hızlı değişimler tarımda, kimyada ve biyoloji alanında kendini göstermektedir. Biyolojik süreçlerden yararlanarak daha ucuz kimyasal madde üretimi, biyolojik temelli çalışan çiplerin üretim çalışmaları, canlı bedenlerin araştırılması ve taklit edilmesi bunlardan bazılarıdır

Eğitim süresi genelde bir yıl hazırlık eğitimi olmak üzere 5 yıldır. – Biyomühendislik eğitiminde öğrencilere; biyoloji boyutu ile biyolojik sistemlerden yararlanan yeni biyoteknolojilerin geliştirilmesi ve bunların sanayide kullanımları; mühendislik boyutu ile de mühendislik kavram ve yöntemlerinin öğretilmesine çalışılmaktadır.

Genetik ve Biyomühendislik Bölümü mezunlarının, akademi, sanayi (ilaç, tarım, gıda, biyomedikal vb), klinik tıp ve tanı merkezleri, adli tıp, kamu kuruluşları ile uluslararası Araştırma Merkezleri ve laboratuarlarında kolaylıkla iş bulmaları beklenmektedir. Piyasada IVF klinikleri, Tüp Bebek Merkezleri ve uluslararası Biyoteknoloji ve Biyomedikal şirketlerinin Türkiye temsilciliklerinde Moleküler Biyoloji ve Genetik mühendislerine yönelik yoğun bir talep bulunmaktadır.

Biyomedikal Mühendislik

Çağımızda insan sağlığı en önemli konulardan biridir. Hastanelerde teşhis ve tedavi metodlarını artırmak için yüksek teknoloji kullanılmaktadır. Önceleri tahminle konan hasta teşhisleri şimdi EKG, EMG, EEG cihazları, kalp ve akciğer makineleri, def, brilatörler, televizyonlu ve portabıl röntgen cihazları, ultrasound, tomografi, anjiyografi, lazer cihazları, nükleer manyetik rezonans, böbrek taşı parçalayan cihazlar, ve daha bunun gibi cihazlar sayesinde çok hassas teşhis koyup birçok durumlarda kesin tedavi uygulamak mümkün olmuştur.
Dünyada 40 yılı aşmış bir geçmişi olan biyomedikal mühendisliği, mühendislik ile tıp ve biyoloji bilimlerinin birleşiminden meydana gelen disiplinler arası bir meslektir.
İlk biyomedikal mühendisliği eğitimi Amerika Birleşik Devletleri’nde 1960 lı yıllarda NASA astronotlarının aya gidiş ve gelişlerinde sağlık durumlarını kontrol etmek için mühendis ve doktorların birlikte yapmış oldukları çalışmalardan sonra bu konuda olan ihtiyaçtan dolayı başlamıştır.
Biyomedikal mühendisliği sağlık alanında teşhis ve tedavi amacıyla kullanılan mekanik ve elektronik cihaz ve sistemlerin üretim, geliştirme, teknik işletme ve bakım onarım faaliyetlerini kapsamaktadır. Günümüzde, ölçme ve görüntüleme amacıyla kullanılan EKG, EMG, EEG, röntgen, ultrason, CT, MR, PET sistemleri teşhise yönelik; radyoterapi ve lazer sistemleri ise tedaviye yönelik olarak yaygın biçimde kullanılan biyomedikal cihaz ve sistemlerdir.
Günümüzde, hastanelerde yaklaşık yirmi bin farklı tür tıbbi cihaz ve sistem kullanılmakta olup ülkemizdeki sistemlerin tasarım ve geliştirme faaliyetlerini yürütecek, sistemlerin verimli kullanılmasında görev alacak teknik ve bilimsel bilgi birikime sahip elemanlara duyulan gereksinim her geçen gün artmaktadır.
Programın amacı, tıp ve sağlık bilimlerinde kullanılan ileri teknoloji ürünü cihazları tasarlayacak ve geliştirecek teknik elemanları yetiştirmektir.
Bu programda öğrenim görmek isteyen kişilerin fen bilimleri ve matematikte başarılı, şekil ilişkilerini görebilme yeteneğine sahip, tıp alanına ilgi duyan elektronik ve mekaniğe meraklı, yaratıcı kişiler olmaları gerekmektedir.

Programda; tanı ve terapide kullanılacak invasif ve non-invasif tekniklerin geliştirilmesi, redoks enzimleri ile elektriksel iletişim kurma, biyosensörler, elektroenzimatik sentezler, fizyolojik olayların ölçüm ve analizi, biyoreoloji, kan dolaşımı ve hastalıklarının modellenmesi, hücreler ve dokularla olumlu etkileşim kurabilen sentetik biyomateryallerin geliştirilmesi, yapay organların ve implantların geliştirilmesi ve temel mühendislik ilkeleri yardımıyla vücut yapı fonksiyonlarının modellenmesi (kardiyovasküler ve mukoskeletal sistemler), doku ve organ rejenerasyonu, polimer-hücre etkileşimleri. permeabilite, presipitasyon, koagülasyon, mikrosirkülasyon ve transport gibi olayların moleküler düzeyde tanımlanması, biyolojik olarak parçalanabilir polimerler, biyokompatibilite ve Toksikoloji, kontrollü salınım ile tedavi, membran sistemlerinin biyomedikal uygulamaları (Diyaliz gibi) gibi konular yer almaktadır. Yaşam desteği sistemlerinin geliştirilmesi ve iyileştirilmesinin temel ilkeleri gibi konular bu kapsama girmektedir.
Öğretim süresi 4 yıldır. Biyomedikal Mühendisliğe Giriş, Tıbbı Biyoloji, Biyokimya, Devre Teorisi, Sayısal Mantık tasarımı, İnsan Anatomisi ve Fizyolojisi, Biyomalzeme, Elektronik, Elektromanyetik Teori, Matematiksel Fizyoloji, Biyomekanik, sinyaller ve Sistemler, Mikro İşlemciler, Biyomedikal Enstrümantasyon, Biyoistatistik, Biyomedikal İşaret İşleme, Tıbbi Görüntüleme Sistemleri, Tıbbi Teknoloji Yönetimi, Bitirme Projesi dersleri okutulmakta, ikinci ve üçüncü sınıfta yaz döneminde biyomedikal ile ilgili kurum ve kuruluşlarda staj uygulamaları yapılmaktadır.

Biyomedikal Mühendisliği, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşmasına paralel olarak başlı başına bir uzmanlık alanı haline gelmiştir.
Biyomedikal Mühendisleri; resmi ve özel sağlık kuruluşlarında, dispanserlerde ve labaratuvarlar ile medikal alet ve cihazların üretiminin ve pazarlanmasının yapıldığı şirketlerde görev alabilirler. Kamu ve özel sektör kuruluşlarında yönetici kademelerine yükselebilirler.

Mekatronik Mühendisliği

Mekatronik Mühendisliği yeni bir mühendislik alanı olup elektrik, elektronik, makine ve bilgisayar gibi mühendislik dallarının bütünleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Disiplinler arası bir dal olmasından dolayı özellikle ülkemizde sanayicinin tercih ettiği mühendisleri yetiştiren bir bölümdür. Mekatronik bölümünü oluşturacak disiplinler ve detayları aşağıdaki gibi verilebilir;
1
Mekanik Sistemler (Bilgisayarlı Tasarım, Bilgisayarlı Üretim, Boşluksuz ve Hassas Çalışan Mekanik İletim Sistemleri)
Kontrol Sistemleri (Kontrol Sistem Tasarımı, Gerçek Zamanlı Kontrol)Bilgisayar Sistemleri (Algoritma Uygulaması-Kodlama, İletişim Protokolü Oluşturma ve Gerçek Zamanlı Programlama)
Elektrik-Elektronik Sistemler [Eyleciler (motorlar vb) ve Duyucular (sensörler), Analog/Dijital, Dijital/Analog Kartlar, Bilgi Toplama ve Derleme Kartları] Mekatronik sistemler, mekanik, elektrik ve elektronik bileşenlerden oluşan; ön verileri algılayıcı sensörler, bu verileri yorumlayan ve işleyen mikroişlemcileri ve sonunda bu veriler doğrultusunda gerekli tepkileri veren aktüatörleri olan sistemlerdir. Günümüzde tüketim malı olarak yaygın kullanım gören, günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiş fotoğraf, video, fotokopi ve çamaşır makinaları ile CD’ler gibi “akıllı ürün”lerin tümü, sensörleri, bilgisayar kontrol ve aktüatör mekanizmaları ile en basit ve tipik mekatronik sistem örnekleridir. Algılayabilen, akıl yürüten, karar veren ve bu karar yönünde hareket eden otomatik makinalardır.Programın öğretim süresi 4 yıldır. Yeni bir mühendislik alanı olmasına rağmen ülkemizde hızla gelişmiş ve yeterli seviyede eğitim verilebilir konuma gelmiştir. Mühendislik eğitimi, Modelleme ve Dizayn, Sistem Entegrasyonu, Tahrik Elemanları ve Sensörler, Akıllı Kontrol, Robotik, Hareket Kontrol, Otomotiv Sistemleri gibi temel alanlara ayrılarak ilgili meslek dersleri okutulmaktadır. Okutulan derslerden bazıları; Bilgisayar Destekli Tasarım (CAD), Bilgisayar Programlama, Temel Elektrik, Elektronik, Lojik Devreler, Elektromanyetik Alan Teorisi, Termodinamik, Akışkanlar Mekaniği, Mikroişlemciler, Hidrolik-Pnomatik Sistemler, Endüstriyel Otomasyon, Biyoelektronik ve Sensörler.Çalışma Alanları
Mekatroniğin ilgi alanları aşağıdaki gibidir. Bu bölümden mezun olanlar bu alanlarda çalışabilmektedirler.

    İmalat Teknolojileri (Bilgisayar Denetimli Tezgahlar, Robotlar vb.)
    Otomotiv Endüstrisi (ABS fren sistemleri, bilgisayar denetimli motor verimlilik ölçüm cihazları)
    Uzay Teknolojisi (Uzay araçlarının denetimi)
    Savunma Sanayi (Roket sistemleri, uçak kontrol sistemi)
    Malzeme İşleme (Kimyasal prosesin kontrolü, Metal, komposit ve plastik malzemeler)
    Görüntüleme ve kayıt endüstrisinde (kamera, fotoğraf makinesi)
    Tıp endüstrisinde (tahlil üniteleri, görüntüleme cihazları vb.)
    Kopyalama makinelerinde (fotokopi, ofset makineleri)
    Tüketici ürünleri (Elektrikli ev aletleri, ofis cihazları, spor aletleri vb.)

Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği

Türkiye’de elektronik ve haberleşme mühendisliği eğitimi Yüksek Mühendis Mektebi’nde ilk olarak elektromekanik bölümü olarak başlamıştır.Yüksek Mühendis Mektebi, İstanbul Teknik Üniversitesi olarak yeniden yapılandırılınca bu bölüm kuvvetli akım kolu ve zayıf akım kolu olarak 2’ye ayrıldı. Kuvvetli akım kolu elektrik mühendisliğini, zayıf akım kolu elektronik mühendisliğini belirtir.[1] 1954 yılında ise Türkiye’de 3 kurumda elektrik mühendisliği eğitimi verilmekteydi: İTÜ, Yıldız Teknik Okulu ve Robert Koleji.[kaynak belirtilmeli] Günümüzde pekçok üniversitede elektronik ve haberleşme mühendisliği bölümü vardır

Bu programın eğitim süresi 4 yıldır. Diğer mühendislik programlarından farklı olarak ders programlarında telekomünikasyon, haberleşme sistemleri gibi konular daha yoğun olarak yer almaktadır. Ayrıca 3.sınıf sonunda elektronik veya haberleşme dallarından biri seçilmektedir.

Mezunlarına lisans diploması ve “Elektronik ve Haberleşme Mühendisi” ünvanı verilir.
Çalışma alanları :

    Filtre tasarımı
    Analog, sayısal, aktif, pasif, akustik dalga Duyarlık ve tolerans analizi.
    Sayısal ve analog devrelerde analiz ve tasarım için bilgisayar programlarının hazırlanması
    Devre ve sistem analizi ve tasarımı
    Yapay sinir ağları
    Mikroişlemci tabanlı sistem tasarımı
    Elektromagnetik uyumluluk ve elektromagnetik girişim
    Elektronik devre ve sistem tasarımı (analog+sayısal)
    CMOS tümdevre tasarımı (analog+sayısal)
    Mikroişlemci ve mikrodenetleyicili sistem tasarımı
    Elektronik elemanların modellenmesi
    Tümdevre üretim teknolojileri
    Tıpta yapay sinir ağları uygulamaları
    Biyolojik işaretlerin algılanması, dönüştürülmesi ve işlenmesi
    Tıpta laser ve ultrasonik uygulamaları
    Modülasyon dönüştürücüleri tasarımı
    FM vericileri
    Kablolu TV kuvvetlendiricileri
    İleri Video Sistemleri
    Sayısal TV Sistemleri
    Video/ses Sıkıştırma Teknikleri: MPEG/DVB/ATSC
    Sayısal İşaret ve Görüntü İşleme, Sayısal Video İşleme, Şekil Tanıma, Konuşma İşleme
    Analog ve Sayısal Haberleşme Sistemleri Prensipleri ve Tasarımı
    Enformasyon Teorisi ve Kodlama
    Kestirim ve Sezme Teorisi
    Bağlaşma Sistemleri, IDN, ISDN
    Akıllı Şebekeler
    Mobil Haberleşme
    Geniş Bandlı Sistemler, FR, SMDS, DQDB-MAN, ATM
    Bilgisayar Haberleşmesi ve Veri Haberleşmesi
    Lokal Alan Şebekeleri, FDDI
    Teletrafik
    Elektroakustik
    Hücresel ağlar

Elektronik mühendisliği, haberleşme teknolojileri, düşük güçteki elektrik akımlarının karakteristikleri, elektromanyetik, ve sinyal işlemeteknolojilerini inceleyen mühendislik dalıdır.

Türkiye’de elektronik mühendisliği eğitimi İTÜ elektrik fakültesi bünyesinde başlamıştır. Önceleri alçak akım kolu adı verilen bu dal daha sonra elektronik mühendisliği olarak adlandırılmıştır.

Elektronik mühendisliğinin uygulama alanları oldukça geniş kapsamlı olup bilgisayarlardan haberleşme sistemlerine, elektronikten optik sistemlere, uzman sistemlerden optimizasyon yöntemlerine, radardan uydu haberleşmesine, kontrol sistemlerinden tıp elektroniğine ve mikrodalga sistemlerinden mobil haberleşme sistemlerine kadar endüstrinin ve temel bilimlerin çeşitli uygulama ve araştırma konularını içermektedir.



Elektrik Mühendisliği

Elektrik mühendisliği; elektrik üretim-iletim ve dağıtım sistemleri, elektrik makineleri, elektrikli sürücü sistemleri ve bunların tasarımı, projelendirilmesi, gerçekleştirilmesi, izlenmesi, korunması, kontrolü, ekonomisi ve yönetilmesi ile ilgili bilimsel ve teknolojik konuları kapsayan bir mühendislik dalıdır. Ayrıca Elektrik Mühendisliği; Elektronik, Haberleşme, Bilgisayar ve Makine mühendisliği konularının bir kısmının uygulama alanı niteliğinde disiplinler arası ortak bir platform oluşturmaktadır. Elektrik enerjisi günlük hayatımızı kolaylaştıran ve yaşam kalitesini arttıran en önemli enerji kaynaklarındandır. Günlük hayatta kullanılan elektrikli araç ve gereçlerin sayısı ve kullanım alanları sürekli olarak artmaktadır. Elektrik mühendisliği eğitimi için önemli bir altyapı olan laboratuarlar çok yüksek miktarlarda yatırım gerektiğinden, ülkemizdeki çok sınırlı sayıda üniversitede (üç üniversitede, YTÜ, İTÜ ve KOU) elektrik mühendisliği eğitimi verilebilmektedir. Elektrik mühendisliği, elektrik enerjisinin verimli bir şekilde kullanılması, maliyetinin azaltılması, güvenilirliğinin arttırılması için bugün

hızla büyümekte olan ülkemiz endüstrisinde ihtiyaç duyulan bir meslek olduğu gibi, gelecekte de elektrik mühendislerine ihtiyaç duyulacaktır. Elektrik Mühendisliği programı 4 yıllık lisans süresince, enerji üretim, iletim, dağıtım, enerji sistemleri dinamiği, kontrolü, korunması, aydınlatma tekniği, yüksek gerilim tekniği, yalıtım koordinasyonu, nükleer enerji santralleri, elektrik makineleri tasarımı ve kontrolü, elektrik makineleri otomasyonu, güç elektroniği ve uygulamaları, özel elektrik makineleri, elektrikle tahrik ve elektrik enerjisinin kullanımı alanlarında eğitim verilir.
Elektrik Tesisleri ve Elektrik Makineleri olmak üzere iki temel ana bilim dalına ayrılan Elektrik Mühendisliği programında, Fizik, Matematik, Kimya gibi temel bilimlerin yanı sıra Devre Teorisi, Elektromagnetik Alan Teorisi, Devre Analizi, Elektronik, Elektrik Makineleri, Güç Elektroniği, Yüksek Gerilim Tekniği, Enerji İletimi, Enerji Dağıtımı, Sayısal Sistemler, Otomatik Kontrol, Aydınlatma ve İç Tesisat, Enerji Yönetimi ve Enerji Ekonomisi gibi temel mesleki dersler okutulmaktadır.

Sürekli gelişen elektrik enerjisi üretim, iletim, dağıtım, tüketim ile ilgili her türlü imalat, satış, teknik destek hizmetleri: Elektrik makinaları ve güç transformatörleri imalatı, Yüksek gerilim şalt cihazları, Kablo sanayii, Güç elektroniği sanayii, Aydınlatma cihazları sanayii , Otomasyon Sektörü ve bu endüstriyi destekleyen diğer kamu ve özel kuruluşlar: bankacılık, denizcilik, sigorta ve eğitim gibi sektörlerde geniş iş olanakları mevcuttur.
Elektrik mühendislerinin başlıca görevleri bağlı olduğu kuruluşlardaki yaptıkları başlıca teknik hizmetler şunlardır:

    Çalışma planı hazırlamak ve bu planın düzgün bir şekilde yürütülmesini sağlamak ve takip etmek,
    Proje uygulamalarında teknisyen aşamasındaki çalışanlar ile proje arasındaki koordinasyonu sağlayacak bir elemen olarak faaliyet göstermek,
    Üretim aşamasında işlemlerin kusursuz çalışmasını sağlamak ve ürünün kalite değerlendirilmesini yapmak,
    Tesiste projelendirme ve koordinasyonu sağlamak,
    İşletmelerde kendi sorumluluğundaki sistemin güvenilir ve etkin bir şekilde işletilmesini sağlamak ve gerektiğinde sistemin güncelleştirilmesi ilgili yapılacakları tespit ederek amirine rapor etmek,
    Malzeme ve donanım alışında ve satışında teknik danışmanlık yapmak ve gerekli kontrolleri yapmak,
    Araştırma-Geliştirme faaliyetleri ile ilgili kuruluş ve bölümlerde yeni ürünler geliştirilmesi ya da var olan ürünlerin iyileştirilmesi ile ilgili fikirler üretmek ve gerekli altyapının oluşturulmasında çalışmalar yapmak

olarak sıralanabilir.

Mezun olanlar:

    Elektromekanik sanayii,
    Yurtiçi ve yurtdışı fabrika ve işletmelerinin elektrik müteahhitlik, işletim ve danışmanlık hizmetleri,
    Enerji üretim, iletim, dağıtım, tüketim sektörü,
    Elektrik makinaları ve transformatör imalat sanayii,
    Güç elektroniği ve sürücü sistemler,
    Elektrik makinaları dinamiği, modellenmesi ve kontrolü,
    Bina ve yol aydınlatmaları, fabrika ve bina otomasyonları,
    Elektrikle ısıtma, proje ve uygulama mühendisliği,
    Yüksek gerilim şalt cihazları üretimi, alanlarında çalışabildikleri gibi, kendi danışmanlık ve müteahhitlik bürolarını da kurabilirler.

gerekir. Şantiye ortamındaki çalışmalarda hafta sonu çalışmaları da gerekebilir.


Malzeme Bilimi ve Mühendisliği

Günümüzün en önemli konularından biri olan Nanoteknoloji alanında en geniş paya sahip ve geleceğin mühendislik dalları arasında gösterilen Malzeme Bilimi ve Mühendisliği (eski adıyla Metalurji Mühendisliği), metal, seramik, polimer ve kompozit malzemelerin atomik boyuttan makro boyuta kadar yapılarını, bu yapılara bağlı olarak değişen fiziksel ve kimyasal özelliklerini ve üretim süreçlerini inceleyen geniş kapsamlı ve disiplinler arası bir bilim ve mühendislik dalı olup uzay, elektronik ve sağlık alanında meydana gelen gelişmelerin temel taşlarından biridir.
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği sentetik ve biyolojik polimerler, seramikler ve metalleri inceleyen bir çalışma alanı. Özellikle yüksek mukavemetli polimerler bugün bir dizi endüstriyel ve teknolojik alanda çelik ve betonla ortak kullanılmakta. Kurşun geçirmez camlar, yanmayan plastikler, yüksek sıvı emme özelliği olan süper emiciler, optik aletler, elektrik iletkenleri, yapay deri, ilaç yükleme sistemleri ve polimer bazlı, çelikten daha güçlü tutkallar, kimyasal yolla “temiz” elektrik üreten yakıt pilleri yeni malzeme uygulamalarına sadece birkaç örnek...Elyaf takviyeli polimerik kompozitler uçakların temel aksamında dahi mukavemetleri ve hafiflikleri nedeniyle, metallere tercih ediliyor. Bazı bakteri türleri sayesinde elde edilen, doğada bozunabilir ve doğaya uyumlu nitelikteki polimerler, artık endüstriyel ölçeklerde imal edilip tüketiliyor. Seramik yakıt pilleri sayesinde hidrojen, doğal gaz gibi yakıtlardan kimyasal yolla sessiz ve temiz elektrik üretebiliyoruz. Seramik-polimer kompozitleri yakında pompalardan kalp kapaklarına kadar birçok alanda uygulama bulacak. Yapay kemik sayesinde sakatlıklar bertaraf edilebiliyor. İletken ve saydam seramik ince filmler dizüstü bilgisayarlarımızın ekranlarında bize yeni teknolojiler sunuyor.

Programın öğretim süresi 4 yıldır. Fizik, Matematik, Kimya gibi temel derslerin yanı sıra Malzeme Bilimi, Malzeme Termodinamiği, Malzemelerin Mekaniği, Kristal Kimyası, Polimer Malzemeler, Faz Diyagramları, Biyomalzemeler, Nanomalzemeler, Cam Teknolojisi gibi temel bölüm dersleri okutulur.

Malzeme mühendisleri yaşamı kolaylaştıracak ve insanlığın yaşam kalitesini yükseltecek yeni malzemelerin tasarlanması, geliştirilmesi ve üretilmesi, varolan malzemelere yeni kullanım alanları yaratılmasından sorumludur. Malzeme mühendisleri hammadde üretimini, malzemenin sentezlenmesi ve işlenmesi, ürün tasarımı, geliştirilmesi ve üretimi ve ömrünü tamamlamış malzemelerin geri kazanımını da içeren tüm aşamalarda yer alır.
Malzeme mühendisleri, Metal ve Metalürji, Seramik, Elektronik, Uçak ve Uzay Plastik, Otomotiv ve Beyaz Eşya, Üniversite ve Araştırma Kuruluşları gibi alanlarda çalışabilmektedirler.

Telekomünikasyon Mühendisliği

21. yüzyıl başında hızla gelişen ve önemi çok artmış bulunan bir mühendislik disiplinidir. Birçok üniversite bu konuda lisans ve yüksek lisans programları açmış bulunmaktadır. Bu programlarda ilk bir yada bir buçuk yıl temel mühendislik dersleri aldıktan sonra öğrenciler yoğun olarak haberleşme ve işaret işleme konularında teori, tasarım ve laboratuvar içeren derslerle eğitilmektedirler. Programlar bilgisayar yazılım ve donanım temellerini içeren derslerle desteklenmektedir.

Programda öğrencilerin problemleri çözme, hızla değişen teknolojiyi izleyebilme ve gelecek gelişmelere hızla adapte olabilme yeteneklerinin kazandırılması hedeflenmiştir.Öğrenciler öğrenimleri süresince doğrusal cebir, genel kimya, olasılık ve istatistik, telekomünikasyona giriş, diferansiyel denklemler, elektrik devre temelleri, malzeme, insan ve toplum bilimleri, elektronik, veri yapıları, yazılım prensipleri, kontrol sistemleri gibi derslerin eğitimini alırlar.

Bu mühendislik disiplininde haberin üretimi, dağıtımı ve algılanması esastır. Gönderilen ve algılanan haber analog veya sayısal formdadır. Transmisyon için RF radyolinkler veya metalik ve optik transmisyon hatları kullanılabilir. Bir noktadan çok noktaya veya noktadan noktaya ağlar üzerinden haber transmisyonu yapılır. Ses, veri, görüntü ve TV sistemleri, lokal alan ve diğer bilgisayar haberleşme ağları bu mühendislik disiplininin ana uygulama alanlarıdır. Ayrıca radar ve uzaktan algılama teknikleri önemli işaret işleme uygulamalarıdır.

Haberleşme alanı bilginin iletimi, işlenmesi depolanması ve kullanılması konularını kapsamaktadır. Uygulama alanları içerisinde hücresel telefon sistemleri gibi ses ve veri için hareketli haberleşme sistemlerini; telefon hatlarıyla ses, fax ve veri iletimi için dar bandlı sistemleri; internet uygulamaları için geniş bandlı iletim sistemleri; optik haberleşme sistemleri; uydu haberleşme sistemleri; radar, uzaklık ölçme ve izleme sistemleri; GPS sistemleri gibi navigasyon ve konum belirleme sistemleri yer almaktadır.
Optik veri depolama sistemleri (CD, CD-ROM lar, laser diskler, sayısal video diskler) ve manyetik depolama sistemlerinde (yüksek yoğunluklu manyetik diskler ve teypler) yüksek performans elde edilebilmesi için modern haberleşme sistem teknikleri kullanılmaktadır. Hem analog hem de örneklenmiş ve kuantalanmış sayısal işaretlerin analizi ve işlenmesi ile ilgili geniş ve hızla büyüyen bir disiplin olan işaret işlemenin de haberleşme alanında gittikçe artan sayıda uygulamaları bulunmaktadır.

Haberleşmenin günümüzde önemi gittikçe artan bir diğer önemli uygulama alanı da uzaktan algılamadır. Bu nedenle elektronik endüstrisinin hızla büyüyen haberleşme sektöründe ihtiyaç duyulan bir mühendis yukarıda belirtilen haberleşme konularında yeterli bilgi ve birikime sahip bir uzmandır.
Mesleğin eğitim süresi 4 yıldır.

Bu programdan mezun olan öğrenciler “Telekomünikasyon Mühendisi” ünvanını alırlar. TÜRK TELEKOM, ALCATEL, TELETAŞ, NETAŞ, SIEMENS, TRT, ASELSEN, TELSİM VE TURKCELL gibi GSM firmaları, TÜBİTAK, Sivil ve askeri devlet kuruluşları ile bilgisayar sektörü ve diğer özel sektör kuruluşlarında çalışabilirler.


Bilişim Sistemleri Mühendisliği

Bilişim Sistemleri Mühendisliği lisans programı, 21nci yüzyıla ismini vermiş olan Bilişim Çağı’na girerken bu sahadaki insan gücü eksikliğini karşılamak amacını taşımaktadır

Bilişim Sistemleri Mühendisliği programı, bilginin elde edilmesi, saklanması, iletilmesi, modellenmesi, işlenmesi, ve kullanımına ait temel ve ileri kuramlar ile bunların uygulamalarına ait mühendislik dalını kapsar. Bu nedenle, dünyadaki örnekleri gibi bu program, elektronik mühendisliği temeline dayanan güçlü bir temel bilimler ve matematik bilgisi üzerine inşa edilen sinyal ve sistem kuramı ve uygulamaları, çoklu-ortam, elektronik, iletişim ve bilgisayar alanlarına odaklanır. Teknolojik gelişmelerin tüm alanlara entegrasyonu gerekliliği ile birlikte bilişim sistemlerinin önemi de son yıllarda giderek artmıştır.

Bilgisayar Mühendisliği ve Bilişim Sistemleri Mühendisliği akademik disiplin olarak birbirine yakındır. Ancak, Bilişim Sistemleri Mühendisliği’nin konusu bir organizasyon ve onun bilgi sistemleridir. Bilişim sistemleri, organizasyonel amaç ve hizmetlere ve bu hedeflere varmak için bilgi teknolojisinin kullanımına odaklanır. Bilgisayar Mühendisliği ve Bilişim Sistemleri Mühendisliği ayrı lisans programlarıdır, ancak ortak bir teknolojik bilgi tabanına dayanırlar ve iki programın pek çok dersi aynıdır. Bilişim sistemleri mühendisliğini, bilgisayar mühendisliğinin işletmeye daha yakın bir alt dalı olarak tanımlamak da mümkündür.

Bu bölüme girmek isteyen adayların, bilgisayar ve bilişim konularına ilgili, mekanik yeteneğe, matematiksel kavramları düşünebilme yeteneğine, ayrıntıları algılayabilme gücüne sahip, teknik zekaya sahip kişiler olmaları, bölümlerindeki başarılarını arttıracaktır.

Öğretim süresi 4 yıldır. Bilişim Sistemleri Mühendisliği Programı, disiplinlerarası bir yapı içinde Bilgi Sistem ve Teknolojileri konusunda uzmanlaşmış mühendisleri yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Programın mesleki yapısal bileşenleri, Telekomünikasyon Mühendisliği, Bilgisayar Mühendisliği ile Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri’dir. Programa kayıtlı öğrencileri, bilgisayar temelli sistemler, yazılım yaklaşımları, telekomünikasyon kavram ve altyapıları alanlarında donanım sahibi yapmak ve bu öğrencilere ayrıca bilişim sistemleri organizasyon ve yönetimi konusunda formasyon kazandırmak başlıca amaçtır. Bunun yanı sıra öğrenciler, program içeriğinde yer alan ve insan-teknoloji etkileşimine dönük derslerle sosyal bilim formasyonu da kazanacaklardır.

Bölümde; Yapısal Programlamaya Giriş, Bilimsel Programlamaya Giriş, Nesne Tabanlı Programlamaya Giriş, Sistem Programlama, Biçimsel Diller ve Makineler Kuramı, Algoritma Analizi, Bilgisayar Mimarisine Giriş, Çokluortam Hesaplama, Bilgisayar Destekli Tasarım ve Üretim, Yapay Zekaya Giriş gibi dersler okutulmaktadır.

Bilişim sektörü bir çok ülke ekonomisinde gelişmenin motoru rolü oynamaktadır. Günümüzde bilişim sistemleri, bankacılıktan otomotiv sanayine, sağlık bilgi sistemlerinden şirket yönetimine, telekomünikasyon sistemlerinden hava taşımacılığına çok geniş alanlarda kullanılmaktadır. Bilişim sistemlerinin, seçimi, uygulaması, kullanımı şirketlere önemli rekabet avantajı kazandırmaktadır. Bu bakımdan günümüzün yöneticileri bilişim sistemlerini bir destek birimi ve maliyet unsuru değil, pazar payını artıran, işini büyüten ve/veya iş modelinin temelini oluşturan bir fırsat olarak görmektedirler. Ülkemizde bilişim sektörü oldukça zayıftır ve sektörde önemli bir insan gücü açığı vardır.
Mezunlar, bilişim ve telekomünikasyon gibi büyüyen iki sektörde uluslararası platformda iş bulma imkanına sahiptirler. Ayrıca programın içerdiği bilişim sistemleri yönetimi ve mühendislik öğrencileri için tasarlanmış sosyal bilim derslerinden kazandıkları formasyonla bilişim sektöründe yöneticilik alanında da çalışabilirler.

Bilgisayar Mühendisliği


Bilgisayar ve internet teknolojisi, Yirminci yüzyılın ikinci yarısı itibariyle büyük bir hızla toplum hayatında etkili olmuş, bu dönemin “bilgisayar çağı” olarak adlandırılmasını sağlamıştır. Bilgisayar mühendisliği, bilişim sektörünün temel mesleklerinden birisidir. Bilişim, uluslar arası sektörler içerisinde büyük bir hızla yükseliyorken bu alanda artan kariyer fırsatlarını da beraberinde getiriyor. Bu hızlı yükseliş içerisinde şüphesiz ki bu alanda çalışacak gerekli niteliklere sahip kişilere ihtiyaç artıyor. Bilgisayar mühendisliği, bilgisayar sistemlerinin yapısı, geliştirilmesi ve bu sistemlerin etkin kullanım yöntemleri konularını içermekle beraber, yazılımdan ağ sistemlerine, internet teknolojilerinden görsel tasarıma kadar geniş bir alanı içerisine alan bir bilim ve meslek dalıdır.

Bilgisayar mühendisliği , 4 yıllık bir öğretim süresinde tamamlanmaktadır. Genellikle öğretim süresinin ilk iki yılında, temel mühendislik ve temel bilgisayar teknolojisi derslerinin verildiği bu dört yıllık sürecin son iki yılında ise zorunlu olarak alınması gereken bilgisayar mühendisliği dersleri dışında, öğrencilerin yazılım ve donanım konularında bilgi sahibi olabileceği ve bilgisayar mühendisliğinin farklı alanlarına yönelebileceği teknik seçmeli dersler verilmektedir.

Öğretim dönemi boyunca okutulan temel dersler ise; bilgisayarın donanım yapısı, programlama dilleri, mantıksal tasarım, veri yapıları ve algoritmalar, sayısal çözümleme, veri tabanı sistemleri, veri iletişim, sistem çözümleme, yönetim bilişim sistemleri ve mikroişlemciler gibi meslek derslerinin yanı sıra matematik, istatistik, fizik, elektrik, elektronik, ekonomi gibi temel derslerdir.

Mühendislik bilimsel ve matematiksel verilerden yararlanarak toplum için faydalı ürünler ortaya çıkarmaya çalışan, mevcut sistemlerin en verimli şekilde çalışmasını sağlayan sürekli bir araştırma ve geliştirme içerisinde bulunan bir bilim dalıdır. Bu nedenle matematiksel zekâ gerektirmektedir.

Bilgisayar mühendisliği eğitimi veren üniversitelerde temel olarak iki dala ayrılma söz konusudur.

    Yazılım Dalı (Software)
    Donanım Dalı (Hardware)

Bilgisayar mühendisliği bölümünden mezun olan öğrenciler “Bilgisayar Mühendisi” unvanı alarak Enformasyon ve Ağ Güvenliği, İnternet Programcılığı, İnternet Mühendisliği, Yazılım Tasarımcısı, Sistem Analisti, Uygulama Programcısı, Yazılım Mühendisi, Sistem Programcısı, Bilgisayar Sistem Mühendisi, Oyun tasarımcısı, Endüstriyel veya diğer kontrol sistemleri bilgisayar otomasyonu uzmanı gibi alanlarda çalışabilirler. Bunun yanı sıra akademik alanda kariyer yaparak üniversitelerde çalışabilir ve araştırmalarda bulunabilirler.

Mezunlar kendi yazılımlarını kendi firmalarını kurarak üretebildikleri gibi endüstride faaliyet gösteren bir firmada da yazılım geliştirebilirler. Bilgi teknolojileri alanında çalışanların sahip oldukları yüksek ücret avantajından faydalanırlar. Pricewaterhouse Coopers’ın, güncel ücret araştırmasına göre bilgi teknolojileri sektörünün çalışanlarına en yüksek ücret veren sektör olduğu ifade ediliyor. Ayrıca Forbes dergisinin araştırmasına göre Amerika’nın en çok kazandıran meslekleri sıralamasında bilişim yöneticileri $118,710 yıllık ortalama gelirle 21.sırada gelmiştir.


Kontrol Mühendisliği

Kontrol Mühendisliği; elektrik, elektronik, mekanik ve bilgisayar tabanlı tüm endüstriyel üretim sistemlerinin amaçlanan ve planlanan biçimde çalışmasını sağlayan bilgi ve ve teknolojileri üreten ve uygulayan bir mühendislik dalıdır. Kontrol Mühendisliği Programı, “otomatik kontrol teorisi ve uygulamaları, endüstriyel otomasyon, ölçme ve entrümantasyon, robotik, bilgisayar tabanlı endüstriyel bilişim sistemlerinin tasarımı ve uygulamaları” konularında eğitim verir ve araştırma yapar.Kontrol Mühendisliği İstanbul Teknik Üniversitesi ve 2010-2011 eğitim öğretim yılında öğrenci almaya başlayacak olan Yıldız Teknik Üniversitesi, Kontrol ve Otomasyon Mühendisliği ile birlikte Türkiye’de sadece iki üniversitede bulunmaktadır. Program 4 yıllık bir öğretim süresini kapsar. Temel fen bilimleri derslerinin yanı sıra, Elektrik Devre Temelleri, Elektromanyetik Alan Teorisi, İşaret ve Sistemler, Devre Analizi ve Sentezi, Enerji Dönüşüm Temelleri, Kontrol Sistemleri, Bilgisayar Programlama, Güç Elektroniği, Enerji Makineleri, Endüstriyel Otomasyon, Robot Sistemleri gibi mesleki dersleri içermektedir.Kontrol Mühendisleri, kontrol sistemlerini tasarlayan ve üreten, küçük ve orta ölçekli işletmelerde araştırma, tasarım ve üretim mühendisi olarak çalışabilirler. Bu mühendisler, çeşitli fabrikalarda ve endüstriyel işletmelerde bakım, onarım işlerinde ya da hizmet sektörünün otomasyon işlerinde çalışabilirler.

Bu programı bitiren öğrenciler küçük bir sermaye ile otomasyon ve bilişim sektörüne ilişkin kendi işlerini kurma olanağını da elde ederler.

Çevre Mühendisliği

Teknolojik ve endüstriyel gelişmeler, özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısında baş döndürücü bir hıza ulaşmış ve beraberinde çevresel değerlerin tahribi, çevre kirliliği ve yenilenemeyen kaynakların hızla azalmasını getirmiştir. Endüstrileşme ve yaşam biçimlerindeki değişmeye paralel olarak ortaya çıkan atıklar, zaman içinde büyük bir artış göstermiştir. Günümüzde, bölgesel bir problem olmaktan çıkıp küresel boyutlara ulaşan çevre kirliliği; fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısından dolayı birçok disiplinin bir arada toplandığı yeni bir mühendislik biliminin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Çevre Mühendisliği, ülkemizde yeni sayılabilecek bir meslek dalı olduğu için birçok kişi tarafından bilinmemektedir ve en çok Şehir Planlama veya Peyzaj ve Çevre Düzenleme Mühendisliği ile karıştırılmaktadır. Bunun nedeni, mühendisliğin adını aldığı çevre olgusunun çok geniş bir anlama ve kapsama sahip olmasıdır.
Buna göre Çevre Mühendisliği; mühendislik, matematik ve doğa bilimleri konusunda okuma, gözlemde bulunma, öğrenme, deneyim ve uygulama ile kazanılan bilgileri, doğadaki madde ve enerjinin insanlık yararına ekonomik olarak kullanılabilmesini sağlamak üzere yöntemler geliştirme amacıyla ve karar verme yeteneğiyle uygulamaya koyma işidir.
Bu programın amacı, su, hava, toprak kirliliği; doğal kaynakların kullanımı, geliştirilmesi ve yönetimi; katı ve tehlikeli atıkların yönetimi; evsel ve endüstriyel atık suların arıtılması gibi konularda hem geniş teorik bilgi verilmesi hem de arazi ve laboratuar uygulamaları ile profesyonel alt yapı oluşmasını sağlamaktır.
Çevre mühendisi her türlü çevre sorunlarına, teknik düzeyde çözüm üretir. Bu amacı gerçekleştirmek üzere;

    Fabrikalarda, atıkların arıtılması, gerekli tesislerin kurulması, işletilmesi için önerilerde bulunur ve yapılanları denetler,
    Katı atıkların çevreye zarar vermeden yok edilmesi için gerekli önlemleri alır,
    İçme ve kullanma sularının arıtılması ve su kaynaklarının geliştirilmesi için çalışmalar yapar,
    Kent içinde hava kirliliğinin nedenlerini ve hava kalitesini belirler, hava kirliliğini önlemek için gerekli önlemleri alır,
    Gürültü kaynaklarını belirler, gerekli önlemlerin alınması için öneriler geliştirir,
    Akarsu, göl, deniz gibi su ortamlarının kalite sınıflamasını yapar,
    Çevre ile ilgili kanun ve yönetmelikleri yorumlar.

Bu alanda çalışmak isteyenlerin yaratıcı, araştırmacı, çevre sorunlarına duyarlı, daha iyi ve sağlıklı bir çevre yaratabilmek için mücadele verecek, akademik yeteneğe sahip, gözlem verilerini bütünleştirebilen, fen bilimlerine, özellikle kimya ve biyolojiye ilgili ve bu alanda başarılı, fen derslerinin yanında ekonomi, sosyoloji gibi sosyal alanlara da ilgi duyan kişiler olmaları gerekmektedir.

Çevre mühendisliği bölümünde lisans düzeyinde öğrenim süresi 4 yıldır. Ancak, bazı okullarda 1 yıl “yabancı dil hazırlık programı” uygulanır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nde öğretim dili İngilizce’dir. “Yabancı dil hazırlık programı” süresi eğitim süresine dahil değildir.
Öğrenimin ilk yılında matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi temel dersler okutulur. Daha sonraki yıllarda, çağdaş çevre mühendisliğinin gerektirdiği mesleki bilgi ve beceriyi kazandıracak dersler verilir.
Bunlar arasında ikinci yıldan başlayarak, çevre kimyası, çevre mikrobiyolojisi ve kimyasal mikrobiyoloji; bilgisayar kullanımı; hidrolik; hava, su ve toprak kaynaklarının geliştirilmesi, en iyi biçimde kullanılması, kirliliğin kontrolü ve önlenmesi; katı, sıvı ve gaz atıkların, gerek alışılagelmiş gerekse ileri düzeyde teknikler kullanarak, çevreye zararsız hale getirilmelerine yönelik sistemlerin projelendirilmeleri gibi dersler ve uygulama çalışmaları bulunmaktadır. Bölümlerde ayrıca yaz stajları ve uygulama dersleri zorunludur.
Çevre mühendisliği bölümünde okutulan belli başlı dersler şunlardır:
Matematik, Fizik, Kimya, Lineer Cebir, Teknik Resim, Analitik Geometri, Jeoloji, Çevre Kontrolü Esasları, İnşaat Bilgisi, Çevre Kimyası, Bilgisayar ve Programlama, Zemin Mekaniği, Çevre Ekonomisi, Yapı Mühendisliği, Mikrobiyoloji, Çevre Koruma Hukuku, Oşinografi (deniz ve göl kirlenmesi, deniz deşarjı), Su ve Pis Su Mühendisliği (su temini ve atık suların uzaklaştırılması), Katı Atıkların Arıtılması, Su Kalite Kontrolü, Hava Kalite Kontrolü, Çevre Modelleme, Şehircilik ve Yerleşme, Endüstriyel Kirlenme Kontrolü, Çevre Etki Değerlendirmesi, Arıtma Tesislerinin İşletimi, Suların Arıtılması, Atık suların Arıtılması, Hidroloji.

Çevre Mühendisleri;

    İçme suyu temini, su kaynaklarının kirlenmeye karşı korunması, iletimi ve arıtma tesislerinin projelendirilmesi ve inşaatı,
    İçme suyu, kanalizasyon, yağmur suyu şebekesi projelendirilmesi ve inşaatı,
    Evsel ve endüstriyel atık su arıtma tesislerinin sistem seçimi, projelendirilmesi, inşaatı ve işletilmesi,
    Arıtılmış atık suların alıcı ortamlara deşarj edilmesi, modelleme ve olası etkilerin araştırılması,
    Sanayi kullanım sularının hazırlanmasına yönelik projelendirme hizmetleri,
    Sanayi ve altyapı yatırımları için çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) yapılması,
    Risk analizi ve değerlendirilmesi,
    Katı atıkların toplama, taşıma, depolama, yeniden kazanım ve bertaraf işlemlerinin yapılmasına yönelik mühendislik hizmetleri,
    Tehlikeli ve zararlı atıkların uzaklaştırılması ve giderilmesine yönelik çalışmalar,
    Hava kirliliğinin kontrolüne yönelik, hava emisyonları ve kalitesine ait ölçümlerin değerlendirilmesi, hava kirleticilerinin dağılım modellemesi ve değerlendirilmesi,
    Çevre yönetimi ve planlaması,
    Çevre kimyası ve çevre mikrobiyolojisi analizlerinin değerlendirilmesi,
    Toprak ve yeraltı kaynaklarının kirliliğe karşı korunması ve modellemesi,
    Gürültü kirliliğinin kontrolünde çalışabilirler.

Çevre mühendislerinin çoğu planlamacı olarak Bayındırlık ve İskân, Kültür, Ulaştırma, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü, DSİ, İller Bankası, belediyeler, Tarım, Orman ve Köy İşleri Bakanlıkları gibi kamu kuruluşlarında görev alabilirler. Sağlık Bakanlığı Merkez ve İl teşkilatlarında ve Başbakanlığa bağlı olan Çevre Genel Müdürlüğünde çevre mühendislerine büyük gereksinim duyulmaktadır.
Özel çalışanlar yukarıda belirtilen kamu kurumları, Belediyeler ya da kişi ve firmaların araştırma ve planlama işlerini yapabilmekte, İller Bankası ve Belediyelerce ihaleye çıkarılan şehir imar planlarını hazırlamaktadırlar. Ayrıca uzmanlaştıkları konulara göre ulaşım, tarihsel çevre, doğal çevre ve turizm planlaması konularında çeşitli iş alanları bulunmaktadır.

Enerji Sistemleri Mühendisliği

Ülkemizde ve dünyada enerji kaynaklarının kısıtlı olması ve kullanılan fosil kaynakların hava kirliliğine, dolayısı ile küresel ısınma ve iklim değişikliğine neden olması, enerji konusunun çok önemli bir sorun olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ayrıca birincil enerji kaynakları açısından ülkemizin büyük oranda dışarıya bağımlı olması ve bu oranın giderek artması, enerji sorununun ülkemiz için daha da önemli boyutlarda olduğunu göstermektedir. Bu nedenlerle mevcut enerji kaynaklarımızın uygun şekilde kullanılması, yeni enerji kaynaklarının araştırılması ve kullanılması, yeni sistemlerin ve süreçlerin geliştirilmesi, uygulanması, enerji verimliliği ve enerji ile ilgili pek çok konuda çalışabilecek nitelikli insan gücü yetiştirilmek amacı ile bu program açılmıştır.

Eğitimin süresi genellikle 1 yılı İngilizce hazırlık sınıfı olmak üzere toplam 5 yıldır.

Enerji Sistemleri Mühendisi olmak isteyenlerin, Üst düzeyde genel akademik yeteneğe sahip, Matematik, fizik ve kimya alanlarına ilgili ve yetenekli, Sistemli ve disiplinli çalışma alışkanlığına sahip, Çevre sorunlarına karşı duyarlı, Analitik düşünme ve problem çözme yeteneği olan, Yaratıcı, sorgulayıcı, liderlik vasfı bulunan, Dikkatli ve sorumluluk sahibi, kimseler olmaları gerekir.

Mezunlar termik, hidrolik, nükleer, güneş, rüzgâr, biokütle, hidrojen enerjilerinin ve sistemlerinin üretimi, kullanımı, planlaması, teknoloji geliştirme, tasarım, servis hizmetleri, kontrol sektörlerindeki kurum, kuruluş ve şirketlerde; araştırma kuruluşları ve üniversitelerde; enerji ve çevre bakanlıklarında, planlama teşkilatında çalışabileceklerdir. Bağımsız çalışanlar ise enerji sektörüne danışmanlık, müşavirlik yapabilir, proje üretebilirler. Yurt içinde yabancı sermayeli şirketlerde proje mühendisleri olarak da görev alabilmektedirler.

Makina Mühendisliği

Mühendislik faaliyetlerinin en eskisi ve en geniş mühendislik alanı olan makina mühendisliği, makineler, enerji ve imalat yöntemleri ile ilgilenir. Makine mühendisleri takım tezgâhlarının yanı sıra endüstrinin tüm dalları için makineler ve donanımlar tasarlar ve imal ederler. Örneğin; türbinler, baskı presleri, hafriyat makineleri, besin işleyiciler, iklimlendirme ve soğutma sistemleri, yapay kalpler ve uzuvlar, uçaklar, dizel lokomotifler, otomobiller, kamyonlar, kitle ulaşım araçları için motorlar vb. Makine mühendisi, çalıştığı kurumun yapısına göre, mekanik sistemlerin, gaz ve buhar tribünlerinin, pistonlu kompresörlerin, nükleer reaktörlerin, içten yanmalı motorların, soğutma, ısıtma, havalandırma sistemlerinin tasarımını yapar, geliştirir. Bunu yaparken kullanışlılık ve ucuzluk faktörlerini göz önünde bulundurur.

Enerji konusundaki uzmanlık alanında, makine mühendisleri, elektrik jeneratörlerini tahrik edecek hidrolik türbinlerin ve buhar gücü oluşturacak kazanlar, motorlar, türbinler ve pompaların tasarımı, üretimi ve çalıştırılmasıyla ilgilenirler. Enerji santralleri tasarlarlar, çalıştırırlar ve yakıtların ekonomik yanması, ısı enerjisinin mekanik güce dönüştürülmesi ve bu gücün yararlı işler yapmak için kullanılması ile ilgilenirler. Isıtma, havalandırma ve iklimlendirme alanında, makine mühendisleri; evler, işyerleri, ticaret binaları ve endüstriyel tesislerde kontrollü sıcaklık ve nem koşulları sağlarlar. Besinlerin soğuk tutulması, soğuk depolama ve buz üretim tesisleri için gerekli donanım ve sistemleri geliştirirler.

Makine mühendisleri ayrıca yolcu, savaş ve yük gemilerinde makineler tasarımında, otomotiv endüstrisinde otomobiller, kamyonlar ve otobüsler tasarımında ve üretiminde ve hava-uzay endüstrisinde yeni uçak ve uzay araçlarının tasarımında çalışmaktadırlar.

Program öğretim süresi 4 yıldır. Makine mühendisliği programının ilk yılında matematik, fizik, kimya, geometri, teknik resim gibi temel dersler okutulur. Daha sonraki yıllarda, termodinamik, ısı transferi, akışkanlar mekaniği, mekanik, makine elemanları, makine tasarımı, nükleer enerji ve enerji dönüştürüm sistemleri konularında dersler, kuramsal ve uygulamalı olarak verilir.

Öğretim programı Enerji, Konstrüksiyon Ve İmalat, Isı Proses, Makina Teorisi ve Dinamiği gibi temel dallara ayrılır. Öğretim süresince öğrenciler seçtikleri dersler ile istedikleri alanda uzmanlaşabilirler.

Geleceğe bakıldığında, yeni endüstriler doğdukça ve eski endüstriler otomasyon, bilgisayar kullanımı ve yeni enerji kaynaklarındaki gelişmelerden yararlandıkça, makine mühendislerine büyük talep olması beklenmektedir.

Makine mühendisleri fabrikalarda, şantiyelerde, santrallerde, Ar-Ge merkezlerinde çalışabilirler. Makine mühendisleri; köprü, baraj gibi büyük projelerden, en küçük bir aracın üretildiği yerlere kadar uzanan geniş bir alanda çalışma olanağına sahiptirler. Hemen her fabrika makine mühendisi çalıştırır. Makine mühendisleri, kendi adına işyeri açma olanağına sahiptirler. Özellikle mekanik tesisat sistemlerinin projelendirilmesi ve uygulanması alanlarında makine mühendislerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği

Gemi inşaatı ve makineleri mühendisliği, denizcilik sektöründe güvenli ve hesaplı gemi yapımı, bakımı, onarımı ve diğer işlemleri gerçekleştirmek için oluşturulmuş bir mühendislik dalıdır. İnşa edilecek, yenileştirilecek veya onarımı yapılacak gemiler için uluslararası kurallara uygun plan ve projeler hazırlar.İnşa edilecek gemide kullanılacak olan makine, teçhizat ve malzemelerin seçimini yapar, dayanıklılığı ve diğer özellikleriyle ilgili gerekli mühendislik hesaplarını çıkarır. İstenilen ölçü ve şekillerde gemilerin yapımını, her türlü bakım ve onarım işlerinin yürütülmesini sağlar.

Eğitim süresi 4 yıl olup eğitim süresince; Matematik, Fizik, Kimya, Teknik Resim, Gemi Mühendisliğine Giriş, Gemi Resmi, Bilgisayar Programlama, Gemi ve Deniz Yapı Elemanları, Gemi Makineleri, Gemi Elektriği, Gemi Hidrostatiği, Gemi İnşaatı, İş Hukuku, Gemi Teorisi, Gemi Sevki, Gemi İşletmeciliği gibi dersler okutulmaktadır. Eğitimin son iki yılında kuramsal derslerin yansıra, mühendislik bilim dersleri uygulamalı olarak okutulur. Öğrenciler belirli bir süre işletmelerde staj yapmaktadırlar.

İşin planlanması ve projelendirilmesi aşamasında bürolarda, inşa aşamasında tersanelerde, onarım yapılması ve yenileştirilmesi aşamasında bakım onarım istasyonlarında çalışılmaktadır. Ayrıca, gemi seyir halindeyken de görev yürütülmektedir. Görevleri sırasında armatörlerle, kaptan, makine zabiti, deniz motor makinisti, makine teknisyen ve teknikerleriyle, teknik ressamlarla iletişim halindedirler. Gemi inşaatı mühendisleri; Ulaştırma Bakanlığı, Türkiye Denizcilik İşletmeleri gibi kamu kuruluşlarında, resmi ve özel tersanelerde, deniz taşımacılığı yapan özel kuruluşlarda, mühendislik bürolarında çalışabilirler.

Tekstil Mühendisliği

Türkiye’nin endüstriyel kalkınmasına istihdam olanaklarına ve ticaretine önemli katkıda bulunan tekstil sanayii, teknolojik yenilenme, teknik bilgi ve deneyim birikimi sayesinde ülkemizin en gelişmiş ve modern sanayi kolu haline gelmiştir. Dışa açık yapısında yabancı sanayi ile iç içe çalışmaktadır. Küreselleşen dünyanın önde gelen ülkelerinde Türk tekstil ürünleri kullanılmaktadır.

Bir tekstil mühendisi, iplik, kumaş ve hazır giyim ürünlerinin beklenen özelliklerine uygun hammaddeyi seçmek, bu hammaddenin işlenmesinde kullanılan makinelerin uygun çalışma şartlarını belirtmek ve kontrol etmek, üretim verimliliği ve ürün kalitesini etkileyen koşulları analiz etmek, problemleri çözmek, şartları iyileştirmek ve gereksinimi duyulan yeni tekstil ürününün teknik tasarımını yapmakla uğraşır.

Tekstil mühendislerinin temel görevleri, tekstil işletmelerindeki üretim planlaması, organizasyonu, yönetimi; tekstil ürünlerinin tasarımı; tekstil üretim tesislerinin projelendirilmesi; tekstil ürünlerinin kullanım performanslarının ölçümü; tekstil işletmelerinde eğitim faaliyetleridir. Tekstil ticareti yapan kişi ve kuruluşlar ile, kamu kurumları ile yerel yönetimlerle, hammadde makina ve yedek parça üreten sanayi ile yakın ilişki halindedirler. Tasarım, planlama ve bilgisayar destekli işletme yönetimi gelecekte bu meslek dalında ön plana çıkacağı için öğrencilerimizin bu alanlardaki bilgi birikimlerinin yoğunlaşması gerekmektedir.
Mesleğin eğitim süresi 4 yıldır.

Tekstil mühendisleri;
Doğal, suni ve sentetik liflerin tanımlanması ve ayırt edilmesi, tekstil ürünlerinden beklenen konfor ve performans özelliklerine uygun hammaddelerin seçilmesi, malzeme makine etkileşimini dikkate alarak uygun çalışma şartlarının belirlenmesi ve kontrol edilmesi, üretim verimliliği ve ürün kalitesini etkileyen koşulların yönetilmesi ve problemlerin çözülmesi, proses ve teknoloji tasarımı yada iyileştirme,güvenlik ve sağlık,enerji tasarrufu,atık ve kirlilik kontrolü, bilimsel ve mühendislik temelli metotların, lif, iplik, kumaş, hazır giyim, teknik ve fonksiyonel tekstil ürünlerinin çok yönlü, tasarımı, üretimi ve kontrolüne uygulanması günlük giysiden ileri teknoloji ürünlere, geniş bir yelpazede yer alan tekstil ürünlerinin geliştirilmesi ve üretilmesi, yeni ürün ve proseslerin mühendislik tasarımı alanlarında çalışır.

İşe ilk girişte orta seviyede bir ücret alan tekstil mühendisleri sektördeki deneyim ve bilgi birikimlerini arttırdıkça üst düzey yönetici olarak yüksek seviyede ücretlerle çalışmaktadır.


Meteoroloji Mühendisliği

Meteoroloji mühendisliği, atmosferdeki sistemlerin (atmosferik cephe, jet, fırtına vb.) ve atmosferdeki olayların (yağmur, rüzgar, bulut, yıldırım, hava basıncı vb.) izlenerek verilerin elde edilmesi ve bu verilerin bir bütün içinde değerlendirilerek günlük hayatta uygulanmasının sağlanmasıdır.

Başka bir deyişle METEOROLOJİ MÜHENDİSLİĞİ; hava tahmini yapmanın ötesinde, atmosferdeki tüm olayların incelenmesi, onların dünya üzerindeki etkilerinin açıklanması ve yorumlanmasının yanısıra atmosferik olayların dünya üzerindeki olumsuz etkilerine karşı, gelişmiş en son teknoloji ve bilimsel kavramlar kullanılarak çözümler üreten bir mühendislik dalıdır.
Meteoroloji Mühendisliği çok yaygın olarak bilinen hava tahmin çalışması yapmasının yanında, esas itibari ile su konusu ile ilgili olmak üzere “Proje Hidrolojisi” çalışmaları, Akım Gözlem İstasyonları (AGİ) kurulması, işletilmesi ve değerlendirilmesi, Meteoroloji Gözlem İstasyonu (MGİ) kurulması işletilmesi ve değerlendirilmesi ayrıca suyla ilgili her türlü çalışma ve proje geliştirilmesi konularında çalışmaktadır.
Verilen Meteoroloji Mühendisliği hizmetleri günlük yaşamda çok geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Enerji, sanayi, tarım, havacılık, denizcilik, imalat, turizm, şehirleşme, ekonomi, sigorta, ormancılık, askeri, v.b alanlarda verilen mühendislik hizmetleri bunlardan bazılarıdır. Özellikle günlük yaşama yönelik meteoroloji karakterli doğal afetlerin tahmini, erken uyarı, planlama eğitim ile bu afetlerin önlenmesi ve etkilerinin azaltılmasına yönelik çözümlerin üretilmesinde verilen meteoroloji mühendisliği hizmetinin önemi sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan ele alındığında daha iyi anlaşılacaktır.
Dünya nüfusuyla birlikte çevre ve su kaynaklarının korunması 21. yüzyılın en önemli sorunlarından biri haline gelecektir. Çevre ve su kaynaklarının korunmasına yönelik veri toplama, analiz ve ortaya çıkan sorunlar için çözümlerin üretilmesinde diğer mühendislik disiplinleriyle birlikte meteoroloji mühendisliğine büyük görevler düşmektedir.

Program öğretim süresi 4 yıldır. Fen ve Mühendislik dersleri ağırlıklı bir eğitim yapılmaktadır. Bu eğitim boyunca atmosfer hareketlerini ve özelliklerini izlemek, atmosferin dünya üzerindeki tüm yaşamı nasıl etkilediğini gözlemek, araştırmak, anlamak, açıklamak ve öngörmek amacıyla gerekli olan bilimsel prensipler öğretilir ve en son teknolojiler tanıtılır. Böylece meteoroloji ve atmosfer bilimleri ile ilgili her konuda çalışabilecek mühendisler yetiştirilir.
Öğretim süresinin ilk yılında temel mühendislik bilimlerinin gereği olan Fizik, Matematik, Kimya gibi dersler verilmektedir. İlerleyen yıllarda mesleki derslerin ağırlıkları artmaktadır. Hava analizi ve tahmini, Tarım ve orman meteorolojisi, Biyometeoroloji, Hava kirliliği ve atmosfer kimyası, Güneş ve rüzgar enerjisi, Oseanografi, Mühendislik ekonomisi, Bulut dinamiği ve yağış fiziği, hava modifikasyonu, Atmosferik radyasyon ve atmosferde enerji dengesi, İklimsel analiz ve iklim değişiklikleri, Denizcilik ve uçuş meteorolojisi, Mikrometeoroloji, Su kaynaklarının geliştirilmesi ve işletilmesi, Hidroloji ve hidrometeoroloji, Tibbi meteoroloji, vb. gibi atmosfer bilimlerinin çeşitli uzmanlık alanlarında dersler verilir.

Son yıllardaki gelişmeler nedeniyle Meteoroloji Mühendisliği hidroloji alanında büyük bir aşama kaydetmiştir. Proje hidrolojisi ile meslek, özel sektör kapılarını sonuna kadar aralamıştır. 2006 yılı itibari ile birçok Meteoroloji Mühendisi baraj gölet ve diğer su yapılarının su potansiyeli hesabı, taşkın debisi hesabı, baraj rezervuar işletme çalışmaları, sulama suyu ihtiyacı gibi mühendislik hidrolojisi çalışmalarında aktif olarak doğrudan veya partime olarak çalışabilmektedir.
Bunun yanında son yıllarda hidroelektrik enerji santrallerinin devlet tarafından teşvik edilmesi neticesinde özel sektör tarafından geliştirilen projelerde aktif olarak çalışmaktadır. Yine bu kapsamda su ölçüm istasyonu kurulması, işletilmesi ve değerlendirilmesi, debi ölçümleri yapılması işlerinde çalışmaktadırlar.
Meteoroloji Mühendislerinin bugün itibari ile özel sektörün dışında yoğun olarak çalıştıkları resmi kurumlar şunlardır: Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü, Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ) Genel Müdürlüğü, Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) Genel Müdürlüğü ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi. Bunun yanında Çevre ve Orman Bakanlığı, Büyükşehir Belediyelerinde çalışan meslektaşlarımız da mevcuttur.

Matematik Mühendisliği

Matematik Mühendisliği programları köklü Matematik bilgisine sahip, Mühendislik formasyonu almış Teknik-Ekonomik ve Sosyal olayları modelleyerek çözüm üreten mühendisler yetiştirmeyi amaçlamaktadır.
Bugün Matematik Mühendisliği bölümleri sadece iki üniversitede (YTÜ ve İTÜ) de bulunmasına rağmen gerek kamu ve gerekse özel sektörde çok iyi tanınmakta, mezunları tercihen aranmaktadır. Hiçbir Matematik Mühendisinin iş problemi olmamıştır. Matematik Mühendisleri iş hayatının çok geniş bir alanında kendilerini kanıtlamışlardır.
Mühendislik, Ekonomi ve Hizmet sektörlerinde ortaya çıkan problemlerin modellenmesi, çözümlenmesi ve yorumlanması aşamalarında etkin rol almaktadırlar. Ayrıca, eğitim alanında da, orta ve yüksek öğretimde, başarılı Matematik Mühendislerine rastlanmaktadır.

Türkiye’de sadece Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde bulunmaktadır. Bu programdaki eğitime Fen-Edebiyat Fakültesi’nin Mühendislik Bilimleri Bölümü de katkıda bulunmaktadır. Matematik Mühendisliği Programı Matematik dersleri ve mühendislik formasyonunu sağlayacak zorunlu ve seçmeli derslerden oluşmaktadır. Programda ayrıca bilgisayar uygulamaları ile ilgili dersler bulunmaktadır.
Öğretim süresi 4 yıllık olan programda, Matematik Analiz, Programlama Dilleri, Algoritma ve Veri Yapıları, Veri Yönetimi ve Dosya Yapıları, Ayrık Matematik, İşletim Sistemleri, Finans Matematiği, Bilgisayar Tasarımı, Nesne Yönelimli Programlama, Yazılım Mühendisliği, Sistem Analizi gibi mesleki dersler ve ilk iki sene temel bilim dersleri okutulmaktadır.

Matematik gelişmeye devam eden en eski bilimlerden biridir. Matematiğin bilgisayar, fizik, biyoloji, sosyal bilimler ve ekonomi ile yakın ilişkisi olduğundan geniş uygulama alanları vardır. Bu yüzden de iyi yetişmiş matematik mühendislerine çeşitli iş alanlarında gereksinim duyulur.

Mezunlar bankacılık, sigortacılık, bilişim, gıda, giyim, ilaç gibi çeşitli sektörlerde çalışmaktadırlar. Firmaların muhasebe veya bilgi işlem bölümlerinde sistem uzmanlığı, web tasarımı, program yazılımı ve bilgisayar donanımı üzerinde görev alabildikleri gibi; uygulama ya da yazılım geliştirme üzerine de çalışabilirler. Bunun yanında eğitim sektöründe, istatistik ile ilgili bölümlerde, analiz yeteneklerinden dolayı borsada iş bulma imkanlarına sahiptirler. Ayrıca son zamanlarda gittikçe popüler bir meslek olan, istatistik ve veritabanı bilgisi gerektiren veri madenciliği de matematik mühendislerinin çalışabileceği bir alan olarak göze çarpmaktadır. Akademik kariyerlerine devam etmek isteyenler ise belirli şartları sağladıktan sonra araştırma görevlisi kadrosuna atanarak araştırmalarını sürdürmektedirler.


Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği


Denizcilik sektörü değişen ve gelişen Ulaştırma Sistemleri ve Teknikleri, Ekonomi, Pazarlama, Hukuk, Lojistik vb. konularla iç içe olan bir sektördür. Özellikle denizcilik sektörünün uluslararası boyutunun olması, denizcilik dilinin İngilizce olması, gelişen dünyada ülke ekonomilerindeki rekabet ortamı, kalite belgeli kurumsal firmaların sayısının artması, pazarlama tekniklerinin değişmesi, iletişim sistemlerinin gelişmesi gibi konulara ve yukarıda sayılan diğer konulara standart düzeyde hakim olan Mühendis Deniz İşletmecilerine olan ihtiyacı da beraberinde getirmektedir. Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği Bölümü’nün en önemli amacı Denizcilik ve Lojistik sektörüne üstün yöneticilik ve girişimcilik meziyetlerine sahip mezunlar verebilmektir.

Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği Bölümü’nde, uluslararası STCW (gemi adamlarının eğitim belgelendirme ve vardiya standartları hakkındaki uluslararası sözleşme) gereğince her ülkede aynı ders programı uygulanır. Verilen eğitim temel mühendislik eğitiminin üzerine genel işletme kavramlarıyla birlikte fazladan denizcilik mesleğinin kavramlarını koyarak sektörün istediği özelliklerle tam olarak örtüşmesini sağlayacak bir kapsamdadır.
Öğrencilerin mezun olduktan sonra iş hayatında karşılaşacakları mesleki olaylarda öngörme, müdahale, karar verme yeteneğine sahip olmalarını sağlamaktır. Bu durumlar dikkate alınarak hazırlanmış eğitim programına göre, ilk sınıfta mühendislik eğitiminin temelini teşkil eden Matematik, Fizik, Kimya, Bilgisayar Programlama, Teknik Resim, Mekanik I vb., ikinci sınıfta; Ekonomi, Muhasebe, İstatistik, vb., üçüncü sınıfta; Maliyet Muhasebesi, İşletme Matematiği, Gemi Kiralama ve Brokerlik I ve II, Denizcilik Hukuku, Lojistik, Pazarlama, Limanlar ve Terminaller vb., dördüncü sınıfta; İnsan Kaynakları Yönetimi, Denizcilik Sigorta İşletmeciliği, Yatırım ve Finansman, Ulaştırma Sistemleri ve Teknikleri, Yöneylem Araştırması, Deniz Ticaret Hukuku, İş Hukuku, İş Etüdü, vb. gibi dersler verilmektedir. Ayrıca, uluslararası bir meslek olması ve denizcilik dilinin İngilizce olması sebebiyle İşletme İngilizcesi ve Denizcilik İngilizcesi dersleri de verilmektedir.

Ülkemizde özelikle son yıllarda denizcilik sektörünün her alanında yaşanan hızlı büyümeye paralel olarak kalifiye insan gücüne olan ihtiyacı artmaktadır. Denizcilik sektörü, sektörün temel iş alanlarını oluşturan Armatör firmalar, Acenteler, Forwarder firmaları, Broker ve Kiralama firmaları, Liman işletmeleri, Tersaneler, Marina işletmeleri ve bunun yanı sıra bu sektöre bağlı çalışan finans, sigorta, yan sanayi ve tedarikçiler ile birlikte düşünüldüğünde oldukça büyük bir istihdam alanı oluşturmaktadır. Tüm bu alanların ihtiyacı Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği tarafından karşılanabilmektedir. Ayrıca deniz taşımacılığı, ulaştırma problemleri içerisinde lojistik kavramının bir parçasını oluşturduğundan genel taşımacılık dahilinde lojistik eğitimi alanların da çoğunlukla istihdam edildiği bir sektördür.
Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği öğrencileri, Lojistik sektörüne de rahatlıkla cevap verebilecek şekilde mezun olmaktadırlar.
Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği’nden mezun olan öğrenciler analitik ve deterministik düşünce yapısıyla donatılmış, sektörü iyi analiz edebilen ve ihtiyaçlarını karşılayabilecek özellikleri sahip olarak, sektör içerisinde hemen iş bulabilmekte ve kısa sürede orta ve üst düzey yönetici konumuna gelmektedirler.

Gemi ve Deniz Teknolojisi Mühendisliği

Denizcilik sektöründeki teknik eleman yokluğunu gidermek, Türkiye’ye kıyıları olan ülkelerle işbirliği yapılarak denizlerimizin korunmasını ve temizlemesini sağlamak, balıkçılık ve su ürünleri sektörüne öncülük edilerek ülke ekonomisine katkıda bulunmak ve deniz teknolojisi ile ilgili bilimsel araştırma ve çalışmalar yapmak programın amaçları arasındadır.

Deniz teknolojisi mühendisliği programında eğitim süresi 4 yıldır. Programda matematik ve fizik gibi temel fen alanları ile ilgili dersler yanında, akışkanlar mekaniği, gemi geometrisi, gemi mukavemeti, imal usulleri, oşinografi (Okyanus bilim), dalga mekaniği, termodinamik, hidrodinamik, deniz kirliliği, kazı yapıları ve deniz hukuku gibi dersler okutulmaktadır.

Bu meslekte iş bulma olanakları oldukça fazladır Gemi ve deniz yapıları mühendisleri Bakanlıklarda, Denizcilik Müsteşarlığında, resmi ve özel tersanelerde, deniz taşımacılığı yapan kuruluşlarda, müşavirlik bürolarında, liman inşaatları ve işletmelerinde, yatırım kuruluşlarında, petrol şirketlerinin araştırma ve geliştirme ünitelerinde, class (Loyd) kuruluşlarında (açıklama ek bilgilerde), bankacılık ve sigortacılık alanlarında, çevre ile ilgili kurum ve kuruluşlarda çalışabilmektedirler.
Ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve denizcilikle ilgili teknolojilerin geliştirilmesi yönündeki çabalar, bu mesleğe yönelik eğitim yerlerinin sınırlı oluşu ve değişik alanlarda iş bulma olanakları “Gemi ve Deniz Yapıları Mühendislerinin” işsiz kalma riskini önlemektedir Özellikle son zamanlarda gemi ve deniz yapıları mühendisleri, işletme konusunda master eğitimine yönelmekte, gemi ve deniz yapıları işletme mühendisliği alanında çalışmalarını sürdürmeyi tercih etmektedirler Gemi İnşaatı Mühendisliğini bitirenler isterlerse Gemi İnşaatı Öğretmeni olarak da görev yapabilirler.

Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği

Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği Bölümü’nün amacı, hem ülkemiz hem de dünya deniz ticaret filolarının ihtiyaçlarına yönelik olarak nitelikli “gemi makineleri işletme mühendisi” yetiştirmektir. Bu programın en önemli özelliği, eğitimin önemli bir kısmının uygulamaya yönelik olmasıdır. Gemi makineleri işletme mühendisliği, gemilerde, elektrik üretim sistemleri, kazan sistemleri, itici güç sistemleri ve bu sistemlerin operasyonları, bakım, tutum ve onarımlarıyla sorumlu mühendislik dalıdır.

Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği bölümünde eğitim süresi 4 yıldır Lisans düzeyinde mühendislik eğitimi esas olarak dört aşamada verilmektedir. Bunlar sırasıyla:
1. Temel bilimler (Matematik, fizik, kimya)
2. Temel mühendislik bilimleri
3. Temel mesleki bilgiler (her mühendislik için kendine özgü)
4. İleri mesleki bilgiler ve uygulamalar şeklinde özetlenebilir.

Mezunlar gemi makineleri, içten yanmalı makineler, türbinler, güç ve yük aktarma ve kumanda sistemleri, basınçlı kaplar, ısıtma havalandırma iklimlendirme, kazanlar, kompresörler, arıtma ve ayrıştırma sistemleri, akışkan depolama ve aktarma sistemleri ve kumanda kontrol sistemleri tasarım, projelendirme, projelerin uygulanması ve denetim işlerini yaparlar.
Mezunlar lisans diplomalarını aldıktan sonra gemi ve gemi benzeri tesislerde mühendislik hizmetleri sunmaktadırlar. Mezunlardan gemilerde çalışmak isteyenler, T.C. Gemi Adamları Sınav Merkezinde (GASM) “Uzak yol Vardiya Mühendisi”, 2 yıllık çalışma sonrasında sınava girerek “Uzak yol 2. Mühendisi” yeterliği alabilirler. Uzak yol 2. Mühendisi unvanını alanlar 2 yıllık çalışma sonrasında “Uzak yol Başmühendisi” sınavına girerler. Başarılı oldukları takdirde, “Uzak yol Başmühendisi” yeterliği alarak Uluslararası/ulusal filolarda Baş Mühendis olarak çalışmaya hak kazanırlar.

Yazılım Mühendisliği

Yazılım Mühendisliği (YM), geleneksel olarak Bilgisayar Mühendisliği / Bilimleri içinde ele alınmaktadır. Fakat son yıllarda, hizmet ağırlıklı uygulamaların ve bunları destekleyici teknolojilerin gelişmesi ile YM kendi başına bir disiplin haline gelmektedir. Önceden, genişletilmiş “programcılık” olarak algılanan YM faaliyetleri, artık kendi metodolojileri, kuramCS_002.jpgları ve pratikleri olan bir akademik alan olmuştur. Teknolojik gelişmeler donanımı ucuz ve yaygın hale getirmiştir. Ağ teknolojileri, tüm cihazların birbiri ile veri haberleşmesi yaptığı bir altyapıyı evrensel olarak sunmaktadır. Donanım ve iletişim altyapılarının üzerine oturan yazılım uygulamaları en dinamik teknolojik faaliyet alandır. Yazılımsal çözümler ile, teknoloji altyapısı insan faaliyetlerinin içine girmekte, insanların günlük hayatını daha verimli, güvenli, sağlıklı ve eğlenceli hale getirmektedir. YM programı günümüz gereksinimlerinin ortaya çıkardığı bir mühendislik disiplinidir ve yakın gelecekte de önemini hızla artıracaktır.

Bununla beraber, YM farklı sektörlerdeki problemlerin yazılımsal çözümlerini kapsamaktadır. Bu yönü ile disiplinlerarası çalışabilme becerileri öne çıkmaktadır. YM, kullanıcıların bilgisayar uygulamaları ve cihazları ile etkileşiminin yarattığı psikolojik durumdan, yazılım proje yönetimine kadar farklı alanlardan öğelerin birleştiği bir çalışma alanıdır.

4 yıllık lisans programı süresince öğrenciler temel ve ileri matematik, fen bilimleri ve temel mühendislik derslerinin yanısıra yazılım mühendisliği, bilgisayar mühendisliği ve bilgisayar bilimleri meslek derslerini de ağırlıklı olarak alacaklardır. Lisans programı yazılım mühendisliği ana dersleri ile diğer teknik seçmeli dersleri ve işletme, ekonomi, sosyal bilimler ve iletişim konularını da içeren geniş bir yelpazede insani ve sosyal bilimler seçmeli derslerini içermektedir.

Ana felsefe güçlü bir teknik altyapı üzerine uygulama, takım çalışması, yönetim, iletişim ve yaratıcılığın vurgulandığı bir üst yapı kurmaktır. Bu bakımdan mezunlar yalnız bilgisayar programcılığında değil nesne tabanlı yazılım tasarımı ve kurulmasında da uzmanlaşmaya gideceklerdir. Grafik kullanıcı arabirimlerinin tasarım ve uygulamasında, çoklu işletim sistemlerinin kullanımı ve kullanım ortamlarının geliştirilmesinde, uygulama gereksinimlerinin çözümlenmesinde ve bir uygulamanın ihtiyaçlarını karşılayacak sistem mimarisinin belirlenmesinde sağlam mühendislik tasarım uygulamalarını hayata geçirecek ve bunları yazılım sistemleri olarak kuracak ve uygulayacak mühendisler bu programda yetiştirilecektir.

Çoğunlukla özel sektörde olmakla birlikte, kamu sektöründe de çalışmaktadırlar. Fikir üretimine dayalı bir iş olduğundan, parasal olarak fazla sermayeye ihtiyaç duyulmadığından yeni fikirler üretebilen yazılım mühendislerinin kendi işlerini kurma olanakları da mevcuttur. Yeni mezunlar genellikle ilk yıllarda programcı olarak görev alarak genel işleyişlerle ilgili tecrübe sahibi olurlar.

Deri Mühendisliği

Deri Mühendisliği Bölümü’nün temeli Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi bünyesinde 1960 yılında kurulan “Lif Teknolojisi Kürsüsü” ne dayanmaktadır. İlerleyen dönemlerde bölüm sırasıyla; “Tekstil Maddeleri ve Deri Teknolojisi Kürsüsü”, “Deri ve Lif Teknolojisi Anabilimdalı”, “Deri Teknolojisi Bölümü” ve 1999 yılında Mühendislik Fakültesine bağlanarak “Deri Mühendisliği Bölümü”‘ne dönüştürülmüştür. Bölüm halen ülkemizde, Deri Mühendisliği alanında Lisans ve Lisansüstü düzeyde eğitim veren tek akademik kuruluştur.
Deri Mühendisliği eğitimi; biyoloji, histoloji, mikrobiyoloji, biyoteknoloji, elektrik-elektronik, bilgisayar, makine, çevre ve daha bir çok mühendislik bilim dallarını kapsaması nedeniyle multidisipliner bir karakter arz etmektedir.
Deri Mühendisliği eğitiminde amaç, Türk Deri Endüstrisinin gereksinim duyduğu günümüz modern teknolojisini kullanabilecek ve AR-GE çalışmaları yapabilecek, sektörün sorunlarını bilimsel, teknik ve teknolojik anlamda çözebilecek, modaya uygun yeni ürünler geliştirebilecek nitelikte Deri Mühendislerini yetiştirmektir.
Sektör ile ilgili araştırma ve geliştirme çalışmalarını planlı bir şekilde yürütmek, sonuçlarını yayınlamak, bu alanda geleceğin bilim adamlarını yetiştirmek, bölge ve ülke bazında deri sanayicilerine rehberlik etmek, yeni teknik ve teknolojileri tanıtmak ve yaymak, sektörün uluslararası rekabet gücünü arttırmak Deri Mühendisliği eğitiminin hedefleri arasındadır.

Öğretim süresi 4 yıldır. Bölümde temel olarak, Fizik, Kimya, Biyoloji, Ekonomi, Deri Mikrobiyolojisi, Lif Bitkileri, Deri Boyaları ve Boyama Teknikleri, Hayvansal Lifler, Kürk Hayvanları Yetiştirilmesi, Büyük Baş Hayvan Derilerinin İşlenmesi, Atık Su Arıtma Teknolojisi, Proje Hazırlama Tekniği ve Deri Analizi ve Kalite Kontrol gibi dersler okutulmakta ve uygulama yaptırılmaktadır.

Deri mühendisleri, başta deri sanayi olmak üzere deri sanayi kimyasallarını üreten ve pazarlayan yerli ve yabancı firmalarda, Tarım Bakanlığı, DPT, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı gibi kamu kurum ve kuruluşlarında çalışabilirler.
Meslek elemanları, çoğunlukla kapalı ortamda; fabrikalarda, atölyelerde, ıslak zeminde, zaman zaman da laboratuarda çalışırlar. Fabrika, atölye vb. yerlerde yoğun deri kokusu ve kimyasal analizler yap

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kütle Nedir? Nasıl bulunur? Kütle ile Ağırlık arasındaki fark nedir?
Yazar: RasitTunca - 11-07-2018, 05:19 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Kütle Nedir? Nasıl bulunur? Kütle ile Ağırlık arasındaki fark nedir? Kütle ölçüm Birimleri Nelerdir?

Kütle Nedir?Nasıl bulunur?

Kütle :


Bir cismin içerisinde bulunan canlı ve cansız madde miktarıdır.Kütleyi ölçmek için eşit kollu ve günümüzde ki gibi elektronik teraziler kullanılır.Eşit kollu teraziler ne yazık ki yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır.Bu teraziler iki kefeli olup bir kefeye sabit bir ağırlık,diğer kefeye ise kütlesi ölçülecek cisim konulur.Bunlara örnek olarak bakkal veya pazarlarda gördüğümüz teraziler verilebilir.Bir diğer eşit kollu terazi çeşidinde ise terazi kolu bölmelere ayrılmıştır.Denge binicilerin hareketi ile sağlanır.Elektronik terazi ise elektronik devre elemanlarının kuvvete karşı vermiş olduğu tepki ile çalışırlar.Bütün bu terazilerin ortak yanları kütle ölçümü yapabilmek için tasarlanmış olmalarıdır.En hassas ölçümler günümüzde elektronik teraziler ile yapılmaktadır.

Kütle ile Ağırlık arasındaki fark nedir?

    Kütle bir cismin değişmeyen madde miktarıdır.Bu nedenle her yerde aynıdır.Ağırlık ise bulunduğu yere göre değişir.Çünkü yerçekimi kuvvetinin büyüklüğüne  göre bulunur.Yerçekiminin az veya çok olduğu yerlerde ağırlık miktarı değişir.
    Kütle yönsüz  (skaler) büyüklüktür.Ağırlık ise yönlü (vektorel) büyüklüktür.
    Kütle eşit kollu teraziler,elektronik teraziler veya benzerleri ile ölçülürken ağırlık dinamometre veya yaylı el kantarları ile ölçülürler.

Kısacası;

terazide gördüğünüz rakam kütlenizdir.Bunu da kg veya gram olarak görürsünüz.Ağırlığınız ise Newton’la ölçülür.1 kg =10 Newton olduğuna göre kütleniz olan kg  ile 10 çarpılınca ağırlığınız ortaya çıkar.

Kütle ölçüm Birimleri:

    Kilogram >kg
    Hektogram >hg
    Dekagram >dag
    Gram >g
    Desigram >dg
    Santigram >cg
    Miligram >mg

Kütle birimleri onar onar büyür.Bu nedenle;

    1 Kental = 1q = 100 kg.
    1 Ton = 1t = 1000 kg’dır.

Gramın As Katları

    Desigram= dg= Gramın 10 da biridir.
    Santigram=cg= Gramın 100 da biridir.
    Miligram=mg= Gramın 1000 da biridir.

Kütlenin bulunması:

    Brüt kütle – dara = net kütle
    Brüt kütle – net kütle = dara
    Dara + net kütle = Brüt kütle

Katıların direk tartılırken;sıvılar için boş kaplar,gazlar içinse balon kullanılarak kütleleri ölçülür.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Cennetlikler Ve Cehennemlikler ile ilgili hadisler
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 11:48 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Cennetlikler Ve Cehennemlikler ile ilgili hadisler

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennet ehli, gurfelerde kalanları seyrederler, tıpkı gökteki yıldızları seyretmeniz gibi."
Ravi: Sehl İbnu Sa'd
Kaynak: Buhari, Rikak 51; Müslim, Cennet 10, (2830)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennet ehli gurfelerde kalanları (ehl-i guraf) görürler. Tıpkı, ufukta doğudan batıya giden inci gibi parlak yıldızları gördüğünüz gibi. Aralarındaki fazilet farkı, (gurfe ehlini) böyle yukarıda gösterir." Bunun üzerine Ashab: "Ey Allah'ın Resulü! Bu söylediğiniz, peygamberlerin makamı olmalı, başkaları oraya ulaşamamalı!" dedi. Ancak Aleyhissalatu vesselam: "Hayır! Ruhumu kudret dinde, tutan Zat'a yemin olsun! Gurfelerde kalanlar (peygamberler değiller), Allah'a inanıp peygamberleri tasdik eden kimselerdir" buyurdular.
Ravi: Ebu Said
Kaynak: Buhari, Bed'u'l-Halk 8; Müslim, Cennet 11, (2831)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennete ilk girecek zümre, dolunay gecesindeki ay suretindedir. Onu takip eden zümre, parlaklık yönüyle gökteki en büyük yıldız gibidir. Cennetlikler bevletmezler, büyük abdest de bozmazlar, tükürmezler, sümkürmezler de. Tarakları altındandır, terleri misktir. Buhurdanları öd ağacından, zevceleri kara gözlü hurilerden olacak. Onlar ataları Adem'in yaratılışı üzere, altmış zira' boyunda tek bir adam suretinde olacaklar."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Enbiya 1; Müslim, Cennet 15, (2834); Tirmizi, Cennet 7, (2540)



Resulullah (sav): "Cennet ehli cennette yerler ve içerler. Ancak tükürmezler, küçük ve büyük abdest bozmazlar, sümkürmezler de!" buyurmuştu. Ashab: "Peki yedikleri ne olur?" diye sordular. Aleyhissalatu vesselam: "Geğirmek ve misk sızıntısı gibi ter! Onlara tıpkı nefes ilham olunduğu gibi tesbih ve tahmid ilham olunur."
Ravi: Cabir
Kaynak: Müslim, Cennet 18, (3835); Ebu Davud, Sünnet 23, (4741)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bir kimse cennetlik olarak ölünce, büyük veya küçük, yaşı ne olursa olsun, otuz yaşında bir kimse olarak cennete girer ve artık bu yaş ebediyen değişmez. Cehennemlikler için de durum böyledir."
Ravi: Ebu Said el-Hudri
Kaynak: Tirmizi, Cennet 23, (2565)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennet ehlinin vücudu kılsız, yüzü sakalsız, gözleri sürmelidir, gençlikleri zail olmaz, elbiseleri eskimez." [Tirmizi'nin, bir rivayetinde şu ziyade var: "Cennetliklerin başlarında taçlar vardır. Taçtaki tek bir inci, meşrık ile mağrib arasını aydınlatır."]
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Tirmizi, Cennet 8, (2542)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennet ehlinin çocuğu olmaz, (orada doğum yoktur)."
Ravi: Ebu Rezin el-Ukayli
Kaynak: Tirmizi, Cennet 23, (2566)



Resulullah (sav): "Mü'mine cennette şu şu kadar (kadınla) cima gücü verilir!" buyurmuşlardı. Kendisine: "Ey Allah'ın Resulü! Buna takat getirebilir mi?" diye soruldu. "Yüz (kişinin) gücü verilir! (Böyle olunca takat getirir!)" buyurdular.
Ravi: Enes
Kaynak: Tirmizi, Cennet 6, (2539)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kıyamet günü arz, tek bir çörek olacak. Cebbar (olan Allah Teala hazretleri), onu, cennetliklere azık olarak elinde çevirecektir, tıpkı sizin sefer sırasında çöreğinizi çevirdiğiniz gibi!" Bu sırada bir Yahudi gelerek: "Ey Ebu'l-Kasım! Rahman (olan) Allah seni mübarek kılsın! Kıyamet günü cennet ehlinin (iştah açıcı) ikramı ne olacak haber vereyim mi?" dedi. Efendimiz: "Söyle bakalım!" buyurdular. Adam, tıpkı Aleyhissalatu vesselam'ın söylediği gibi: "Arz, tek bir çörek olur!" dedi. Resulullah (sav) bize baktılar. Sonra azı dişleri görününceye kadar tebessüm buyurdular ve: "Peki cennet ehlinin katıklarını sana haber vereyim mi?" dediler. Adam: "Buyurun!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Balam ve nun!" buyurdular. Adam: "Bu nedir?" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Öküz ve balıktır. Bunların ciğerlerinin kenarından yetmiş bin kişi yer" buyurdular.
Ravi: el-Hudri
Kaynak: Buhari, Rikak 44; Müslim, Münfikun 30, (2792)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksen bin hizmetçisi, yetmiş iki zevcesi vardır. Onun için inciden, zebercedden ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır, Cabiye'den San'a'ya kadar uzanan bir büyüklüktedir."
Ravi: el-Hudri
Kaynak: Tirmizi, Cennet 23, (2565)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennet ehlinin mertebece en düşük olanı o kimsedir ki: "Bahçelerine, zevcelerine, nimetlerine, hizmetçilerine, koltuklarına bakar. Bunlar bin yıllık yürüme mesafesini doldururlar. Cennetliklerin Allah nezdinde en kıymetli olanları ise, Vech-i İlahiye sabah ve akşam nazar ederler." Resulullah (sav) sonra şu ayeti okudu. (Mealen): "Yüzler vardır, o gün ter ü tazedir, Rablerini görecektir" (Kıyamet 22-23).
Ravi: İbnu Ömer
Kaynak: Tirmizi, Cennet 17, (2556), Tefsir, Kıyamet (3327)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hz. Musa aleyhisselam Rabbine sordu: "Derece itibariyle cennet ehlinin en düşüğü nasıldır? "Rab Teala buyurdu: "O, cennet ehli cennete dahil edildikten sonra gelecek olan bir adamdır ki kendisine: "Cennete gir!" denilir. Adam; "Ey Rabbim nasıl gireyim. Herkes yerlerine yerleşti, mekanlarını tuttu!" der. Ona şöyle denilir: "Sana dünya meliklerinden birinin mülkü kadar mülk verilmesine razı mısın?" "Rabbim, razıyım!" der. Rab Teala: "Sana bu verilmiştir. Onun misli, onun misli, onun misli, onun misli de." Adam beşincide: "Ey Rabbim razı oldum (yeter)!" der. Rab Teala: "Bu sana verildi, on misli daha verildi. Ayrıca gönlün her ne isterse, gözün neden zevk alırsa, sana hep verilmiştir!" buyurur. Adam: "Rabbim razı oldum (yeter)" der. (Hz. Musa sormaya devam eder): Ta derecesi en üstün olan (nasıldır)?" "İşte irade ettiklerim bunlardı. Onların keramet fidanlarını kendi elimde diktim ve üzerlerine mühür vurdum. Onlara hazırladığımı, ne bir göz görmüş ne bir kulak işitmiştir, hiçbir beşer kalbine de hutur etmemiştir."
Ravi: Mugire İbnu Şu'be
Kaynak: Müslim, İman 312, (189); Tirmizi, Tefsir, Secde, (3196)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah Teala hazretleri cennet ehline: "Ey cennet ahalisi!" diye seslenir. Onlar: "Ey Rabbimiz buyur! Emrine amadeyiz! Hayır senin elindedir!" derler. Rab Teala: "Razı oldunuz mu?" diye sorar. Onlar: "Ey Rabbimiz! Razı olmamak ne haddimize! Sen bize mahlukatından bir başkasına vermediğin nimetler verdin!" Rab Teala: "Ben sizlere bundan daha fazlasını vereyim mi?" der. Onlar: "Bu verdiklerinden daha üstün ne olabilir?" derler. Rab Teala: "Size rızamı helal kıldım. Artık, size ebediyyen gadab etmeyeceğim!" buyururlar."
Ravi: Ebu Said el-Hudri
Kaynak: Buhari, Rikak 51, Tevhid 38; Müslim, Cennet 9, (2829); Tirmizi, Cennet 18, (2558)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bana cennete giren ilk üç kişi arzedildi. Bunlardan biri şehid, biri iffetli olan (ve azla yetinerek) iffetini koruyan, biri de Allah'a ibadetini güzel yapan ve efendilerine hayırhah olan bir köle idi."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Tirmizi, Fezailu'l-Cihad l3, (1642)



Resulullah (sav): "Size cennet ehlini haber vereyim mi?" buyurdular. Ashab: "Evet ey Allah'ın Resulü!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Herbir biçare addedilen zayıf kimsedir. Bu kimse, bir hususta Allah'a yemin etse, Allah onun dilediğini yerine getirerek tebrie eder ve hanis kılmaz" buyurdu ve tekrar sordu: "Size cehennem ehlini haber vereyim mi?" Bunlar kaba, cimri ve kibirli kimselerdir."
Ravi: Harise İbnu Vehb
Kaynak: Buhari, Tefsir, Nun 1, Edeb 61, Eyman 9; Müslim, Cennet 46, (2853); Tirmizi, Cehennem 13, (2608)



Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Cennete ne zengin cimri, ne de kaba merhametsiz girer."
Ravi: Harise İbnu Vehb
Kaynak: Ebu Davud, Edeb 8, (4801)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cehennemliklerin azab cihetiyle en hafif olanı, ayağında ateşten bir nalın ve nalın bağı olan kimsedir ki, ayağındakiler sebebiyle, tıpkı tencerenin kaynaması gibi, başında dimağı kaynar. Öyle tahammülfersa bir azab duyar ki, azabca insanların en hafifi olduğu halde, kendinden şiddetli azab çeken olmadığını zanneder."
Ravi: Nu'man İbnu Beşir
Kaynak: Buhari, Rikak 8; Müslim, İman 363 (213); Tirmizi, Cehennem 12, (2607)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "(Cehennemlikler derece derecedir.) Bir kısmı vardır, ateş onları topuğuna kadar yakalar, bir kısmı vardır, dizlerine kadar yakalar, bir kısmı vardır kemere kadar yakalar, bir kısmı vardır köprücük kemiğine kadar yakalar."
Ravi: Semüre İbnu Cündeb
Kaynak: Müslim, Cennet 33, (2845)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cehennem ehline açlık musallat edilir. Bu, içinde bulundukları azaba eşit dereceye ulaşır. Açlığa karşı yardım talep ederler. Onlara besleyici olmayan ve açlığı gidermeyen dari' (denen dikenli bir ot) verilir. Tekrar yiyecek isterler, bu sefer de boğazda tıkanıp kalan bir yiyecekle imdat edilir. (Bu da boğazlarında takılır kalır, ne ileri geçer, en de geri gelir). Derken dünyada iken, bu durumda, bir içecekle takılan lokmaları kaydırdıklarını hatırlarlar ve bir içecek talep ederler. Kendilerine demir kancalar bulunan kaplarda kaynar sular verilir. Bu kaplar, yüzlerine yaklaştırılınca, yüzlerini dağlayıp atar. Su karınlarına girince içlerini param parça eder. Bu sefer de: "Cehennemin bekçilerini çağırın, ola ki azabımızı biraz hafifletir!" derler. Onları çağırırlar. Onlar gelince: "Size peygamberleriniz bu halleri açıklayan haberleri getirmemiş miydi?" derler. Onlar: "Evet getirmişti (ama dinlemedik)" derler. Bunun üzerine, bekçiler: "Siz isteyin durun! Kafirlerin istekleri (burada) boşadır!" derler" (Gafir 50). Cehennemlikler bekçilerden ümidi kesince: "(Cehenneme müvekkel melek) Malik'i çağırın!" derler. (Malik gelince): "Ey Malik (söyle de) Rabbin bizim hakkımızda ölüme hükmetsin!" derler. Malik de onlara: "Hayır! (Siz burada canlı olarak ebedi) kalıcılarsınız!" diye cevap verecek" (Zuhruf 77). (Hadisin ravilerinden) A'meş rahimehullah der ki: "Bana bildirildi ki, cehennemliklerin Malik'e yalvarmaları ile Malik'in onlara verdiği cevap arasında bin yıllık zaman geçecektir. Cehennemlikler, bu sefer aralarında: "Rabbinize dua edin sizin için O'ndan daha hayırlı kimse yok!" diyecekler ve elbirlik şöyle yakaracaklar: "Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galebe çalmıştı, biz gerçekten sapıtmış kimselerdik. Ey Rabbimiz bizi bundan çıkar. Eğer (yine) küfre dönersek artık hiç şüphesiz ki zalimlerden oluruz" (Mü'minun 106-107). Rab Teala, onlara: "Cehennemin içine yıkılıp gidin! Bana bir şey söylemeyin!" diyecek" (Mü'minun 108). Resulullah devamla dedi ki: "Bu cevap üzerine, cehennem ehli her çeşit hayırdan ümidlerini keserler; hıçkırmaya, nedamet etmeye, dövünüp yırtınmaya başlarlar."
Ravi: Ebu'd-Derda
Kaynak: Tirmizi, Cehennem 5, (2589)



Resulullah (sav) buyurdular ki: Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su, vücudlarının içine nüfuz eder, öyle ki karınlarına kadar ulaşır; içlerinde ne var ne yok, söker atar ve ayaklarını delip, geçer. Bu hadise "Bununla karınlarının içinde ne varsa hepsi ve derileri eritilecektir" (Hacc 20) ayetinde zikri geçen) eritme (es-Sahru) hadisesidir. Sonra (eriyen cesedleri) eski haline iade edilir."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Tirmizi, Cehennem 4, (2586)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kafirin cehennemdeki bir azı dişi Uhud dağı kadardır. Derisinin kalınlığı da üç gecelik yol mesafesidir."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Müslim, Cennet 44, (2851); Tirmizi, Cehennem 3, (2580, 2581, 2582)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kafir, bir iki fersah uzunluğundaki dilini kıyamet günü yerde sürür, (Mevkifte) insanlar onun üzerine basarlar."
Ravi: İbnu Ömer
Kaynak: Tirmizi, Cehennem 3, (2583)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kıyamet günü ilk çağırılacak olan, Hz. Adem'dir. Hak Teala hazretleri: "Buyur ey Rabbim, emrindeyim!" der. Rabb Teala: "Zürriyetinden cehenneme gidecekleri ayır!" emreder. Adem: "Ey Rabbim ne miktarını ayırayım?" diye sorar. Rabb Teala: "Her yüzden doksan dokuzunu!" ferman buyurur." (Ashab bu esnada atılıp): "Ey Allah'ın Resulü! Bizden geriye ne kaldı?" derler. Aleyhissalatu vesselam: "Benim ümmetim, diğer ümmetler yanında siyah öküzün başındaki beyaz tüy gibi (az)dır!" buyurdular.
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Buhari, Rikak 45



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hz. İbrahim aleyhisselam, kıyamet günü, babası Azer'i [yüzü] üzerinde bir siyahlık ve toz toprak olduğu halde görür. Babasına: "Ben sana dünyada iken, "Bana asi olma!" demedim mi?" der. Babası ona: "İşte bugün ben artık sana asi olmayacağım!" der. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam: "Ey Rabbim! Sen yeniden diriltme gününde beni rüsvay etmeyeceğini vaadetmiştin. Rahmetten uzak babamın halinden daha rüsvay edici başka ne var?" diye yakarır. Allah Teala hazretleri: "Ben cenneti kafirlere haram kıldım!" cevabında bulunur. Sonra şöyle nida edilir: "Ey İbrahim, ayaklarının altında ne var, biliyor musun?" İbrahim yere bakar ve kana bulanmış bir sırtlan görür. Derhal ayaklarından tutulup ateşe atılır. (İşte bu, İbrahim'in babasıdır, o çirkin surete sokulmuştur)."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Buhari, Enbiya 8, Tefsir, Şuara 1



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennet ve cehennem, aralarında (ihtilaf ederek Allah nezdinde ) dava açtılar. Cehennem: "Ben, mütekebbirler (dünyada büyüklük taslayanlar) ve mütecebbirler (zorbalık yapanlar) için tercih edildim!" diye dövündü. Cennet ise: "[Ey Rabbim!] Bana niçin sadece zayıflar ve (insanlar nazarında) düşük olanlar, (hakir görülenler) girer?" dedi. Allah Teala hazretleri önce cennete hitap etti: "Sen benim rahmetimsin. Kullarımdan dilediklerime rahmetini seninle ulaştıracağım!" Sonra da cehenneme hitap etti: "Sen de benim azabımsın. Kullarımdan dilediğim! seninle azablandıracağım!" (Her ikisine yönelerek): "İkiniz(in de vazifesi var! İkiniz de) dolacaksınız!" buyurdu. Ancak cehennem, bir türlü dolmak bilmedi. Allah Teala da ayağını üzerine bastı. Derken cehennem: "Yeter! yeter!" diye inledi. Bu suretle dolmuş olan cehennemin ağzı birbirine kavuştu. Allah mahlukatından hiçbir ferde asla zulmetmez. Cennete gelince, Allah yeni mahlukat yaratarak onu dolduracaktır."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Buhari, Tefsir, Kaf 1, Tevhid 25; Müslim, Cennet 35, (2846); Tirmizi, Cennet 22, (2564)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hakkıyla cehennemlik olan cehennemlikler var ya, onlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Lakin günahları -yahut hataları denmiştir- sebebiyle ateşe duçar olan bir kısım kimseler vardır ki, ateş onları tamamen öldürür. Yanıp kömür olduktan sonra, kendilerine şefaat edilme izni verilir. Böylece grup grup getirilirler ve cennet nehirlerine dağıtılırlar. Sonra: "Ey cennet ehli! Bunların üzerlerine su dökün" denilir. Bunlar, sel yatağında biten bir ot gibi yeniden biterler."
Ravi: Ebu Said
Kaynak: Müslim, İman 306, (185)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Mü'minler cehennemden kurtarılıp, cennetle cehennem arasındaki köprüde bir müddet hapsedilirler. Bu sırada, aralarında dünyada geçmiş olan haksızlıklar kısas edilir. Böylece günahlardan temizlenip paklandıktan sonra cennete girmelerine izin verilir. Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, onlardan herbiri, cennetteki evini, dünyadaki evinden daha iyi bilir."
Ravi: Ebu Said
Kaynak: Buhari, Mezalim 1, Rikak 48



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Muhammed (sav)'in şefaati ile, bir kısım insanlar cehennemden çıkacak, cennete girecektir. Bunlara cehennemlikler denecektir."
Ravi: İmran İbnu Husayn
Kaynak: Buhari, Rikak 513; Ebu Davud, Sünnet 23, (4740); Tirmizi, Cehennem 10, (2603)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cehenneme giren iki kişinin oradaki bağırtıları şiddetlenecek. Allah Teala hazretleri: "Çıkarın bunları!" buyuracak. Onlara: "Niçin bağırıyorsunuz?" diye soracak. Onlar: "Bize merhamet edesin diye böyle yaptık!" diyecekler. Rab Teala: "Benim size rahmetim, gidip kendinizi ateşe atmanız şeklindedir!" buyuracak. Onlar gidecekler. Biri kendisini ateşe atacak. Allah da ateşi ona soğuk ve selametli kılacak. Diğeri kalkar fakat kendini ateşe atamaz. Allah Teala hazretleri: "Arkadaşının attığı gibi, seni de kendini atmaktan alıkoyan nedir?" diye sorar. Adam: "Ey Rabbim, beni ondan çıkardıktan sonra oraya bir kere daha göndermeyeceğini ümid ediyorum!" der. Allah Teala hazretleri: "Haydi ümidini verdim!" der. İkisi de Allah'ın rahmetiyle cennete sokulurlar."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Tirmizi, Cehennem 10, (2602)



Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennete en son giren kimse, bazan yürür, bazan ağlar. Ateş de arada sırada onu yalar geçer. Cehennemi tamamen geçince dönüp ona bir nazar eder ve: "Senden beni kurtaran Allah münezzehdir! Allah Teala hazretleri, bana evvelin ve ahirinden hiç kimseye vermediği şeyi verdi!" der. Derken ona bir ağaç gösterilir. "Ya Rabbi!" der, "beni şu ağaca yaklaştır da altında gölgeleneyim, suyundan içeyim." Allah Teala hazretleri: "Ey ademoğlu! Dilediğini versem benden başka bir şey istemezsin değil mi?" der. Adam: "Ey Rabbim, ondan başka bir şey istemeyeceğim!" der ve başka bir şey istemeyeceğine dair söz verir. Rabbi de onun özrünü kabul eder. Çünkü o, sabredemeyeceği şeyi görmüştür. Onu ağaca yaklaştırır. Adamcağız, onun gölgesinde gölgelenir, suyundan içer. Sonra adama, evvelkinden daha güzel bir ağaç daha gösterilir. Dayanamayıp: "Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır, gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, artık senden başka bir şey istemeyeceğim!" der. Allah Teala: "Ey ademoğlu! Bana öncekinden başkasını istememeye söz vermemiş miydin? Ben seni yaklaştıracak olsam başka şeyler isteyeceksin!" der. Adam, başka şey istemeyeceği hususunda söz verir. Rabbi de onu mazur görür. Çünkü o, sabredemeyeceği şeyi görmüştür. Adamı ona yaklaştırır. Adam onun gölgesinde gölgelenir, suyundan içer. Sonra ona cennetin kapısının yanında bir ağaç yükseltilir. Bu ağaç diğer ikisinden daha güzeldir. Adam yine: "Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır da gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, senden başka bir şey istemiyorum!" der. Rab Teala: "Ey ademoğlu! Sen, ondan başka bir şey istemeyeceğine dair bana söz vermemiş miydin?" der. Adam: "Evet, Rabbim! Senden, başka bir şey istemeyeceğim!" der. Rabbi onu mazur görür. Çünkü o, sabredemeyeceği bir şey görmüştür. Onu bu ağaca yaklaştırır. Adam ona yaklaştırılınca cennet ehlinin seslerini işitir. (Dayanamayıp): "Ey Rabbim! Beni cennete şok!" der. Rab Teala: "Ey ademoğlu! Beni senden kurtaracak şey nedir! Dünya kadarını ve beraberinde mislini versem razı olur musun!" der. Adam: "Ey Rabbim! Benimle istihza mı ediyorsun? Sen ki Alemlerin Rabbisin!"der." İbnu Mes'ud bu noktada güldü ve: "Niye güldüğümü sormuyor musunuz?" dedi. "Niye güldün söyle!" dediler. "Resulullah (asa) da böyle gülmüştü. "Niye güldünüz?" diye soruldu da: "Rabbülalemin'in, adamın "Sen ki Alemlerin Rabbisin, benimle istihza mı ediyorsun?" demesine gülmesine gülüyorum!" dedi. Allah Teala hazretleri: "Ben seninle istihza etmiyorum. Lakin ben, Azimüşşan dilediğimi yapmaya kadirim!" buyurdular."
Ravi: İbnu Mes'ud
Kaynak: Müslim, İman 310, (187)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Cennet Hakkında Bilmediklerimiz Bildiklerimiz
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 11:38 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum (2)



Cennet Hakkında Bilmediklerimiz Bildiklerimiz

1-) Cennette erkeklere huri verilecektir. Kadınların ahiretteki evlilik durumu nasıl olacaktır?

Cennette çok eşlilik nasıl olacak? Bu konu ile ilgili ayetleri nasıl anlamalıyız?

Örneğin,

    “… Ve onlara (cennetliklere) orada (cennette) temiz eşler vardır.” (Bakara, 2/25)

âyetinin tefsirinde Elmalılı’nın “Cennetlerde tertemiz, pam pak çiftler, eşler, yani erkekler için zevceler, kadınlar için zevcler vardır.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, tsz., I/276.) ifadesi, bazıları tarafından yanlış anlaşılarak erkeklere birden çok kadın (huri) verildiği gibi kadınlara da birden çok erkek (gılman) verileceği şeklinde değerlendirilmiştir.

Oysa burada anlatılmak istenen cennette kadın-erkek herkesin evli olması, temiz eşlere sahip olmasıdır. Erkekler ve kadınlar çoğul olarak zikredildiği için, onların eşleri olarak zikredilen zevceler ve zevcler de çoğul olarak zikredilmiştir. Yani her erkeğin temiz zevcesi ve her kadının da temiz zevci vardır denmek isteniyor.

Bu ifade, bir öğretmenin yıl sonunda talebelere hitaben, “Şimdi karnelerinizi dağıtacağım.” demesi gibidir. Bu ifadeden bir talebeye birden fazla karne verileceği manası çıkmaz. Aksine her birine bir karne verileceği anlaşılır. Talebeler çoğul olduğu için karne de çoğul olarak zikredilmiştir. Bu tür ifadeleri yanlış anlamada, konu hakkında bilgi sahibi olmamanın rolü büyüktür.

Kâinatın hadsiz feza boşluğunda Samanyolu Galaksisine mensup ve güneş sistemine bağlı şirin bir gezegen olan dünya memleketine imtihan için gönderilen insanlar, Kâinatın Yaratıcısını tanımak ve O’na iman ile ibâdet etmek için mükellef kılınmıştır.

Yaratılış gayesine uygun iman edip iyi ameller işleyen mü’minler, bütün semâvi kitaplarda cennetle müjdelenmiş ve orayı kazanmak için hayra ve iyiliğe teşvik edilmişlerdir.

Mükemmeliyetin ve güzelliğin her türlüsüne meyilli ve en yüksek derecesini aşk derecesinde arzulayan insan için, Kur’ân-ı Kerim’de cennet nimetleri açısından detaylı bilgiler verilmiş ve onun da ötesinde Allah’ın rızâsı vaâd edilmiştir.

Ruhânî ve hissî bütün nimetleri içinde barındıran cennet, aynı zamanda bedenî ve cismânî umum lezzetleri de ihtivâ eder. Yemek, içmek ve evlenmek cennetin en yüksek nimetleri sırasında gösterilmiştir. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin beyânına göre; dünya hayatında kurulan âile hayatları, eşlerin her ikisi de cennete liyakat kazanmaları halinde ebediyen beraber olacak ve karı-koca münasebetleri sonsuza kadar cennette devam edecektir. Ancak, imandan nasibi olmayan ve inkâr üzerine ölen eş, Hazret-i Nuh ve Lût Aleyhisselâmların hanımları ve Âsiye’nin kocası olan Firavun da olsa ebediyen eşinden ayrı kalacak ve inkârının karşılığını dâimi olarak cehennemde çekeceklerdir.

İman ve salih amellerinden dolayı cennete giden mü’min kadınları, Cenâb-ı Hak rahmet ve kudretiyle her türlü dünyevî ârızalardan arındırarak, tertemiz eşler sûretinde kocalarına iâde edecektir. Hûrilerden daha güzel olarak yaratılan o dünyalı kadınlar, eşlerine ebedî bir hayat arkadaşı olacak ve hûrilere sultan yapılacaktır. Hiçbir kıskançlık ve rekâbet duygusu olmaksızın sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte cennetten istifâde edeceklerdir.

Dünya hayatındayken evlenemeden âhiret âlemine göçen iman etmiş erkek ve kadınlar, cennette evlendirilecek ve orada evlenmemiş kimse kalmayacaktır. Fakat, çocuk olarak vefât edenler bu kayıttan âzâdedir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “Vildânün muhalledun” tâbirinden anlaşıldığına göre, mü’minlerin bulûğ çağından önce vefât eden çocukları doğrudan cennete gidecek, lâkin dâimî çocuk olarak kalmak sûretiyle, çocuk sevmek ve okşamak zevkini anne ve babalarına tattıracaklardır.

Ancak, bulûğ çağından önce ebeveynin teşvikiyle, mecbur olmadığı halde namaz kılan ve oruç tutan çocukları Cenâb-ı Hak büyükler gibi yaratacak ve amellerinin karşılığı bu farkı onlara ihsan edecektir. Kâfirlerin ölen çocukları da cennete gidecek, fakat, hizmetçi olarak istihdam edileceklerdir. Akıl dengesi yerinde olmayanlarla hak dinden hâberdar olmayan Fetret Devri insanları da mükellef olmadıkları için cennete gidecek ve kusurlarından muâheze olunmayacaklardır.

Kur’ân-ı Kerim’in sadece bir âyetinde geçen gılman tâbiri vardır. 52. Sûre olan, Tûr Sûresi 24. âyetinde “Etraflarında, sedeflerinde saklı inciler gibi tertemiz gılmanlar dolaşır.” Sözlükte “çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç, hizmetçi” anlamına gelen gulâm kelimesinin çoğulu olan gılman, anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın (c.c) mü’min kulları için özel yarattığı ve vazifesi sadece hizmetkârlık olan cennet gençleridir. Onlar cennet ehline yiyecekler ve içecekler sunarlar ve bu vazifeyi görmekten mutluluk duyarlar.

Hûriler ise, Rahman-ı Zülcemâlin mü’min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir. Genel olarak “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar” olarak anlatılan hûriler, “erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, yaşıt genç kızlar” tarzında muhtelif âyetlerde tanımlanır. O kadar güzel yaratılmışlardır ki, hadis-i şerifte “Hûriler yetmiş elbiseyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” denilmiştir.

Bu hakikati tefsir eden Bediüzzaman,

    “İnsanın, ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesut edecek maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle, hûriler camidirler."

    "Demek, hûriler cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi, kendi vücutlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksamını gösteriyorlar. ‘Orada, canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı her şey vardır’ âyetinin hakikatini gösteriyorlar.” (Sözler s. 813)

Ancak, dünyalı kadınlar salih amelleri farkından dolayı daha güzel olarak yaratılacak ve birden fazla dünyada evlilik yapan mü’min kadınlar da tercih ettiği ile birlikte olmaya hak kazanacaktır.

2-) Ahirette, cennette cinsel hayat var mıdır?

Kuşkusuz, cennette her lezzetin yanında cinsî ilişki de vardır. Kur’an’da kişilerin eşlerinden ve ayrıca hurilerden bahseden ayetler, dolayısıyla bu tür ilişkiden de söz etmiş oluyor.

Arap edebiyatında 40, 70 gibi sayılar, daha çok, bir şeyde fazlalığı ifade eder, çokluktan kinayedir. Hadiste, cinsi münasebetin dünyadakinden daha lezzetli olduğunun ifade edilmesi için, onun önemli bir unsuru olan cinsel güçle açıklanmıştır.

Abdullah b. Abbas, “Cennetin hiçbir nimeti dünyanınkine benzemez, yalnız bir isim benzerliği vardır.” şeklindeki ifadesi, cennetteki evlilik nimeti için de geçerlidir. Sonsuz bir hayatta, sırf dostlar için hazırlanmış bir mutluluk diyarındaki lezzetlerin derecesi, her türlü tanımlamanın üstünde ve ötesindedir. Oradaki güzellikler -hadiste ifade edildiği üzere

    “Ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş ve ne de bir kimsenin aklından, hayalinden geçmiştir.”

Cenneti tam anlayamadığımız için bazı sorular aklımıza gelebilir; bu normaldir. Cennette:

1. İnsan bir anda pek çok yerde bulunabilecek.

2. Her insana bağlar ve saraylarla dolu dünya kadar geniş bir yer verilecek.

3. İnsanın istediği her şey olacağı gibi istemediği hiçbir şey de olmayacak.

4. Cenneti dünyanın ölçüleriyle anlamak mümkün değildir. Anne karnındaki çocuğun aklı olsa dünyayı anlattığımız zaman anlaması nasıl mümkün değilse, bu dünya da cennete göre anne karnı gibidir. Anlamamız mümkün değildir. Bu nedenle anne karnında sadece göbeğinden belenen bir insan, dünyada gözü, kulağı, ağzı, dili vs pek çok uzvuyla istifade etmektedir.

Cennette Cinsî Zevkler

    "Gerçekten cennetlik olanlar, o gün eğlenceyle meşguldürler." (Yasin, 36/55)

    "O cennetlerde gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen hanımlar vardır ki, bu kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin.  Onlar yakut ve mercan gibidirler." (Rahman, 55/56, 58)

Cinsiyetin insan hayatında önemli bir yer tuttuğu şüphesizdir. Kur'an'da vurgulandığı üzere (Rûm, 30/21) karşı cinsler hayatlarını birleştirmekle bedenî ve ruhî tatmin bulmaktadırlar. Aynı tatminin uhrevî hayatta da devam etmesi tabiidir. Cennet tasviriyle ilgili çeşitli ayet ve hadislere göre cennette hem dünya kadınları hem hûriler bulunacaktır. Ayetlerde geçen "tertemiz zevceler" ifadesi (Bakara, 2/25; Âl-i İmran, 3/15) hûrilerle birlikte dünya kadınlarını da kapsamına almaktadır.

    "Orada (cennette) nefislerin arzu ettiği ve gözlerin hoşlandığı her şey vardır ve siz orada ebedi kalacaksınız." (Zuhruf, 42/71)

Cinsellik de nefislerin arzu ettiği şeylerdendir. Dolayısıyla ayet, cennette cinsel hayatın da bulunduğuna işaret etmektedir. Cennete giriş öncesinde mü'minlere uygulanacak bedenî ve ruhî arındırma operasyonu sonunda, kadınların cinsî hayatlarına olumsuz etki yapan, mutluluklarını bölen fizyolojik ârızaların ve ruhî depresyonların tamamen giderileceği anlaşılmaktadır. Çeşitli ayet ve hadislerde cennet kadınlarının güzelliği, zarafeti ve çekiciliği konusunda canlı tasvirler mevcuttur. Bir rivayette huriler, kendi ayrıcalıklarından söz edecekleri bir sırada cennetteki dünya kadınları, dünya hayatında işledikleri güzel ameller sebebiyle onlardan üstün olduklarını ifade edecekler ve onları susturacaklardır.

Bir erkeğin kaç eşe, özellikle kaç dünya kadınına sahip olacağı hususunda farklı görüşler ileri sürülmesine rağmen, bu konuda sahih rivayet Buhâri ile Müslim'de yer alan hadistir. Buna göre cennetteki her erkeğe "zarif ve şeffaf tenli" iki kadın verilecek ve orada evlenmemiş kimse kalmayacaktır. (Buhâri, Bed'ü'l-halk 8; Müslim, Cennet 14). Kadınların ikisi de hûri veya dünya kadını olabileceği gibi birinin hûri, birinin de dünyalı olması muhtemeldir.

Cennetteki cinsî hayatla ilgili tasvirlerde güzellik, çekicilik vb. faktörler kadınlara nisbet edildiği halde bu tür tasvirlerin sağladığı özendirici sonuç ve avantajların genellikle erkekler için söz konusu edildiği ve kadının âdeta erkeğin zevklerini tatmin eden bir vasıta olarak gösterildiği şeklinde bir itirazın ileri sürülmesi mümkündür. Arap dilinde kadınlı erkekli bir topluluğa hitap edilirken veya onlara yönelik açıklamalar yapılırken müzekker / eril sigaların kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca hemen bütün toplumların sanat ve edebiyatlarında kadın zarafet ve câzibenin odak noktası olarak kabul edilmiş, aşk şiirleri ve diğer sanat alanlarının ana teması kadın olmuş, büyük bir çoğunlukla kadın talep eden değil; talep edilen konumunda bulunmuştur.

Aynı üslup ve yaklaşımın cennetteki cinsî hayatın tasvirinde de hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Kimsenin bekâr kalmayacağı cennet hayatında erkeğe -biri dünya kadını, biri de hûri olmak üzere- en az iki eş verileceği halde, kadının birden fazla kocaya sahip bulunmaması da aynı temaya bağlı olmalıdır. Gerçekten dünya hayatında kadın psikolojisi üzerinde sürdürülen çalışmalar, yapılan anket ve araştırmalardan onun monogam olduğu, gönül ve hayal âleminde sadece bir erkeğe yer verdiği anlaşılmıştır. Bu aynı zamanda insan türünün devamını sağlayan ana rahminin korunması, dolayısıyla nesebin tayini ve neslin bekası için de gereklidir.

Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah'ın Rızasıdır

Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet nimetleri, aslında cennet sakinleri için amaç değildir; ulaşılmak istenen asıl hedef Allah rızasıdır. İnsan için bu rızaya nail olmak, Allah'ın kendi katından bedene bahşettiği ruhu (Hicr, 15/29) yine O'na yöneltmek, O'nu müşahede etmek, O'nunla konuşmaktır.

Müslümanlar arasında minnet ve şükran duygularını dile getirmeye vesile olan en samimi ve en yaygın dua ifadesi, "Allah râzı olsun!" cümlesidir. Allah'ın dostları O'na en yakın olan, O'nun rıza ve muhabbetini kazanan, O'nu gönülden sevip rıza ve teslimiyetle en büyük mutluluğa erenlerdir. Cennet ve Allah rızası münasebetini dile getiren bir ayette,

    "Allah mü'min erkeklerle mü'min kadınlara içlerinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn bahçelerinde güzel meskenler vaad etti. Allah'ın rızası ise hepsinden daha üstündür. İşte en büyük saadet budur." (Tevbe, 9/72)

denilerek uhrevî saadetin bu manevî unsurunun, maddî içerikli kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli olduğu açıkça ifade edilmiştir.

    "Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan râzı / hoşnut, O da senden râzı / hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!" (Fecr, 89/27-30)

Sahih hadislerde belirtildiği gibi, bütün mü'minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Cenab-ı Hak kendilerine hitap ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah,

    "Size bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızamı saçıyorum, artık size gazabım bir daha dokunmayacak." diyecektir (Müslim, Cennet 9).   

Cennet, (dolayısıyla cehennem ve ahiret hayatı) sadece ruhlar âleminde değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi, nehri, yapısı vb. bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında başlayıp devam edecektir. Sadece Kur'an ayetleri çerçevesinde bile mevcut nasların içerdiği maddî unsurları, manevî ve ruhî anlatımlar veya sembollerle te'vil etmek mümkün değildir. İmam Gazzali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere üçe ayrıldığını ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında özellikle hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler ahirette bertaraf edilip bu zevkler süreklilik kazandığında son derece câzip olurlar.

- Cennette Mahremiyet Nasıl Olacak?

Hadislerden anlaşıldığına göre cennette her bir insana beş yüz senelik, tahminen yeryüzü kadar bir yer verilecektir. Bu kadar geniş bir yerde bütün dostlarıyla beraber olacağı alemle hususi dairesi ayrı olacaktır.

Bunula beraber, bütün kötü huyların cennette yeri yoktur. Bu nedenle kıskançlık olmayacağı gibi helali olmayana şehveti de olmayacaktır. Nitekim, gözü olmayan göremiyor, duyması olmayan duyamıyor. Gözü olmayan birinin yanında sizi görmesinden rahatsız olur musunuz?.. Henüz şehevi duygusu gelişmemiş bir çocuğun, annenizin veya kız kardeşinizin yanında olmasından endişe eder misiniz.

Demek ki, cennette kötü düşünce ve huyların yeri yok. Onlar bu alemde imtihan için verilmiştir. Orada imtihana gerek olmadığından yerleri de yoktur. Sadece helaline olan şehvet duygusu başkasına kapalıdır. Bu nedenle kimse kimseden rahatsız olmayacaktır.

3-) Hadislerde rivayet edilen cennet kapıları nelerdir? Özellikle; ilim tahsil eden talebelerin gireceği bir cennet kapısı var mı; adı nedir?

Cennetin sekiz kapısı vardır. Hadislerde “Cennetin sekiz kapısı olduğu” açıkça ifade edilmiştir,(bk. İbn Hacer,VII/28).

Ebu Hureyre anlatıyor: Hz: Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

    “Kim Allah yolunda, malından iki şey harcarsa, cennetin kapılarından ‘Allah’ın kulu! Burası güzeldir, buradan girin.’ diye çağrılır. Namaz ehli olanlar / sürekli namazını kılanlar, Salat (namaz) kapısından çağrılır. Cihad ehli olanlar, Cihad kapısından çağrılır. Oruç ehli olanlar / sürekli oruçlarını tutanlar Reyyan (su içip kanan) kapısından çağrılır. Sadaka ehli olanlar /daima sadaka verenler, Sadaka kapısından çağrılır.” Bunun üzerine Ebu Bekir  “Ey Allah’ın Resulü! Anam, babam sana feda olsun, bütün bu kapılardan çağrılması için kişinin ne yapması gerekir? Bu kapıların hepsinden çağrılacak kimse var mı?” diye sordu.  Hz. Peygamber (a.s.m) “Evet, öyle ümit ediyorum ki, sen onlardan olacaksın.” buyurdu.”(Buharî, Savm, 4).

Bu hadiste, dört kapı zikredilmiştir: Salat, Cihad, Reyyan, Sadaka (Zekât).

Burada İslam esaslarından yalnız hac anılmamıştır. Şüphesiz onun için de hususî bir kapı vardır.(İbn Hecer, a.g.e). Geriye üç kapı kalır ki, onlar da şunlardır: İnsanları affedenlerin gireceği kapı “Affedenler / Af kapısı”, Bir hadiste “Cennetin bir kapısı vardır, ondan yalnız affedenler girecektir.” buyurulmuştur.(İbn Hacer, a.g.e).

Bir de hesabı, azabı olmayan tevekkül ehlinin gireceği, “Eymen” kapısı.

Diğer kapı ise, Zikir veya ilim kapısı.(a.g.e).

Özetlersek: Cennetin sekiz kapısı vardır: Salat, Cihad, Reyyan, Sadaka (Zekât), Hac, Af, Eymen (Sağ, mübarek) ve Zikir-İlim kapısı.

Demek ki,  ehl-i ilim, İLİM kapısından girecektir.

    “Her amel sahibi için ayrılan bir kapı vardır ki, onu işleyen kimse o kapıdan çağrılır.”(Müsned, II/449)

şeklindeki hadisten anlaşılıyor ki, her amelin kendine mahsus bir kapısı vardır. Oysa, ameller, sekizden çok daha fazladır. Buna göre, bu sekiz kapı, cennetin esas kapıları olan dış kapılarından sonra söz konusu olan iç kapılar şeklinde anlamak gerekir.(İbn Hacer, a.g.e).

Cennetler, Kur’ân’ın, Allah’a inanan ve kötülük yapmaktan sakınanlara vaad ettiği ebedî mülkler, memleketler ve yurtlardır. Bu konuda söz Kur’ân’ın ve Kur’ân Peygamberinindir (asm).

    “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vaad edilen Cennetin altlarından ırmaklar akar, yiyecekleri ve gölgelikleri dâimîdir.”1

buyuran Kur’ân bize Adn, Firdevs, Me’vâ ve Naîm Cennetlerinden haber verir.

Adn Cennetleri, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için hazırlanmış, ebedî, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde muhteşem köşkler bulunan, Allah’ın rızâsının her an berâber bulunduğu2; Rablerinin rızâsını dileyerek sabredenlerin, namaz kılanların, zekât ve sadaka verenlerin, iyilik yaparak kötülüğü ortadan kaldıranların babalarıyla, eşleriyle ve çocuklarıyla girecekleri, meleklerin her kapıdan girerek selâm verecekleri3; diledikleri her şeyin içinde bulunduğu (4); altın bilezikler takınacakları, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerek tahtlar üzerinde oturacakları5; yanlarında gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzellerin bulunduğu6 ebedî mekânlardır.

Firdevs Cennetleri, îman edip sâlih amel işleyenlerin, içlerinde konaklarıyla birlikte ebedî kalacakları7; huşu içinde namaz kılanların, boş şeylerden yüz çevirenlerin, zekâtlarını verenlerin, iffetlerini koruyanların, emânetlere riâyet edenlerin, sözlerini yerine getirenlerin içlerinde temelli kalacakları ve vâris olacakları8 ebedî mülklerdir.

Me’vâ Cenneti, îman eden ve sâlih amel işleyenlerin varacakları, Allah’tan korkanların, Allah’ın verdiği rızklardan sarf edenlerin9 girecekleri; Hazret-i Muhammed’in (asm) gözünün gördüğünü gönlünün yalanlamadığı, Cebrâil (as) ile birlikte Sidre-i Müntehâ’da Allah’ın varlığının büyük delilleriyle (Âyet’ül-Kübrâ) berâber gördüğü10 bâkî memlekettir.

Naîm Cennetleri, Allah’a içten bağlı olan kulların girecekleri ve karşılıklı tahtlar üzerinde kurulacakları, kendilerine sayısız rızk ve meyvelerin ikrâm edileceği, baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk veren bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehlerin sunulacağı, yanlarında iri gözlü, bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş zevcelerinin bulunacağı11; hayırda ve iyilikte önde olanların12; ve Allah’a en çok yakın olanların girecekleri ve süslenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanacakları, ölümsüz gençlerin yanlarında baş ağrısı ve baş dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler, kadehler, seçecekleri meyveler ve arzu duyacakları kuş etleriyle dolaşacakları, yanlarında inciler gibi ceylan gözlülerin bulunduğu, boş ve günaha götüren bir söz duymayacakları, sâdece selâma karşılık “selâm” sözü duyacakları, dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölgeler altında, çağlayarak akan sular kenarlarında, bitip tükenmek bilmeyen ve yasak da edilmeyen meyveler arasında, yüksek döşekler üzerinde ebedî ziyâfetlere konacakları13 bâkî diyarlardır.

Bunlar, Kur’ân’ın Cennet âyetlerinden sâdece bir kaçı. Peygamber Efendimiz (asm) sekiz cennetten haber verir ve meselâ abdesti tam ve kâmil alarak, abdestin sonunda “Şehâdet Kelimesi” getirenlerin sekiz Cennetin kapısından dilediklerinden girebileceklerini müjdeler.14

Cennetin sekiz tabakasının sekizinin de damının Arş-ı Azam olduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, ehl-i cennetin, bulundukları Cennetler ayrı ayrı da olsa, berâber bulunmalarına mâni olmadığını, çünkü Cennetin sekiz tabakasının da derece bakımından birbirinden yüksek bulunduğunu kaydeder.15

İlim tahsil eden kimseyle ilgili, Ebu Davud’un Sünen’inde ise özetle şu hadisler yer almaktadır:

    “İlime giden yol, cennete giden yoldur.”;

    “Dolunay yıldızlardan ne kadar parlak ise, âlimler de gece gündüz ibadet eden zahidlerden o kadar üstündür.”; “Alimler, peygamberlerin vârisidir”;

    “Birinden ilim istenir de, oda bildiğini öğretmezse, ahirette Cehennem ateşi ile cezalandırılır.”

Tirmizî ise, Sahih’inin “Kitabü’l-İlm” bölümünde şu genel anlamları içeren hadislere ver vermektedir:

    “İlim peşinde koşmak, Cennete kapı açmaktır.”;

    “İlim yolunda giden, o yoldan dönmedikçe Allah yolundadır.”

İbn Mâce’nin Sünen’inde ise, “Kitabü’l-İlm” bölümü olmamasına rağmen bu konuda çok önemli bir hadise rastlamaktayız:

    “İlim peşinde koşmak her Müslüman için farzdır." 16

Buna göre hakiki ilim talebesinin cennetin bütün kapılarından gireceği ümit edilir.

Dipnotlar:

1. Ra’d Sûresi, 13/35;
2. Tevbe Sûresi, 9/72; Tâ-Hâ Sûresi, 20/76; Saff Sûresi, 61/12; Beyyine Sûresi, 98/8;
3. Ra’d Sûresi, 13/22,23,24; Mü’min Sûresi, 40/8;
4. Nahl Sûresi, 14/31;
5. Kehf Sûresi, 18/31; Fâtır Sûresi, 22/33;
6. Sâd Sûresi, 23/52;
7. Kehf Sûresi, 18/107;
8. Mü’minûn Sûresi, 23/1-11;
9. Secde Sûresi, 32/16, 17, 18;
10. Necm Sûresi, 53/11,12,13,14,15,16,17,18;
11. Sâffât Sûresi, 37/40-49;
12. İnfitâr Sûresi, 82/13;
13. Vâkıa Sûresi, 56/10-38;
14. Müslim, Tahâret, 6;
15. Sözler, s. 461.
16. İbn Mace, “Mukaddime”, 17, 224; I, 81 (Mısır, 1952). Diğer rivayetler için bk. Kenzu’l-Ümmal, X, 131; 28651-29654.

4-) Cennette evlilik nasıl olacaktır? Cennette verilecek huri ve gılman hakkında bilgi verir misiniz?

Cennette günah işlemek mümkün mü? Veya dünyada günah olan bir fiil cennette caiz olabilir mi?

Her yönüyle nezih ve temiz olan, sadece temiz, iyi ve güzel şeylerin toplandığı bir mekân olan cennette, dünyada günah addedilen şeylerin bulunması söz konusu değildir.

    “Cennetlikler cennette ne bir boş söz ne de günah işitmezler.” (Vâkıa, 56/25),

    “Orada boş sözler ve yalan işitmezler.” (Nebe’, 78/35)

ayetleri, cennette, değil günah sayılan fiillerin işlenmesi, günah şeylerden bahsedilmesinin hatta boş, manasız, malayani sözlerin konuşulmasının bile söz konusu olmadığını açık bir şekilde ifade etmektedir.

Müttakiler dünyada iken Allah’ı görmedikleri halde bu tür fiillerden şiddetle kaçınırken, cennette her an Yüce Rablerinin huzurunda olduklarını müşahede ettikleri halde, dünya hayatında Allah’ın gazabını celbeden ve çeşitli kavimlerin helâkine sebep olan bir takım çirkin fiilleri ve bu fiilleri çağrıştıracak şeyleri işlemeleri asla düşünülemez.

Cennette dünyada günah addedilen bir takım çirkin fiillerin mübah olduğu düşüncesinde olan kimselere göre, bu fiiller hoş şeyler olup cennette ulaşacağı, şimdiden hayal edilebilecek fiillerdir.

Böyle bir kimse, bu tür büyük günahları basit görecek, bu fiilleri dünyada iken işleyenlere sadece,, aceleciler nazarıyla bakacaktır.

Kur’ân-ı Kerim’de cennet hurilerinin cinsel yönüne işaret eden,

    “Onlara kocalarından önce hiç bir insan ve cin dokunmamıştır.” (Rahmân, 55/56),

    “Biz o cennet kadınlarını ashab-ı yeminden olan kocalarına düşkün bakireler kıldık.” (Vâkıa, 56/36-38)

gibi ifadeler bulunurken, ne âyetlerde ne de hadis-i şeriflerde gılmanın cinselliğini çağrıştıran herhangi bir ifade yoktur. (Bursevî’nin izahına göre, Cennet çocuklarının sadece saçılmış incilere benzetilip, bu teşbihe ilaveten hurilerin saklı yumurtalara da benzetilmesinde cennet çocuklarından faydalanmanın hurilerin aksine sadece dış görünüşleriyle (zahirleri) itibarıyla olduğuna (dünyada olduğu gibi gönle sürur ve neşe katmalarına) işaret vardır. Çünkü hurilerin benzetildiği saklı beyaz yumurta rengin beyazlığıyla beraber tatma lezzetini de ifade eder. Buradan cennette livata olmadığı, böyle bir şeyi caiz görenin iddiasının batıl olduğu anlaşılır. (Ruhu’l-Beyân, IX, 321; X, 273)

Âyet ve hadislerin ışığında vildân ve gılman kelimelerini incelediğimizde, bu kelimelerin -kadın ve erkek- cennetliklere ait, cennet çocukları ve hizmetçileri için kullanıldığını görürüz.

Kur’an-ı Kerim’de geçen VİLDAN kelimesi hangi manada kullanılmıştır? ĞILMAN dan farkı nedir?

    “Cennetliklerin etrafında, ebedî kılınmış vildân (çocuklar) dolaşıp hizmet ederler.” (Vâkıa, 56/17) ve,

    “Etraflarında, ebedî kılınmış vildân (çocuklar) hizmet için dolaşır durur. Onları gördüğünde, etrafa saçılmış inciler sanırsın.” (İnsân, 76/19)

ayetlerinde geçen vildân kelimesi, çocuk doğurma ve çocuk sahibi olma manalarına delalet eden v-l-d kökünden gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kökten gelen pek çok fiil ve isim kullanılmıştır. (velede, yelidu, elidu, vulide, yuled; veled, evlad, valid, valide, valideyn, velid, mevlud, vildan.)

Bunlardan biri olan vildân, velîd’in çoğulu olup (Maverdî, V, 450; Râzî, XXIX, 131) mevlud (doğurulmuş) manasındadır.

Fakat, mevlud olmalarından sarf-ı nazarla (ana-babalarına nisbeti düşünülmeksizin) küçük çocuklar için kullanılır olmuştur. (Râzî, XXIX, 131) Velid’in ise, doğumu yaklaşmış çocuk için kullanıldığı söylense de (Bursevî, X, 273) bebek manasına geldiği daha açıktır.

Çünkü âyette Hz. Musa (as)’nın bebeklik dönemi için kullanılmıştır. (Şuarâ, 26/18) Bu kelime hem kız hem de erkek çocukları için kullanılır. Lügatlerde velid’e, sonraki dönemlerde bu kelimeye izafe edilmiş ikinci ve üçüncü mana olarak köle ve genç hizmetçi manaları da verilmiştir. (bk. Kuraşî, Kamus-i Kur’ân (veled maddesi), el-Mu’cemu’l-Vasit (veled maddesi)

Vildân kelimesi, ele alacağımız iki âyet dışında, üçü Nisâ (75, 98, 127. âyetler), biri Müzzemmil (17. âyet) sûrelerinde olmak üzere dört âyette daha geçmektedir. Müfred şekli olan velid ise bir âyette (Şuarâ, 26/18) geçmektedir.

Nisâ sûresindeki üç âyetten ilk ikisinde vildân kelimesi mustaz’aflar (Mekke’de zor durumda bulunan hicret edememiş Müslümanlar/ mustaz’afine mine’r-ricali ve’n-nisai ve’l-vildân) içinde, üçüncüsünde de yine yetim kadınların yanında çaresiz çocuklar manasında (el-müstaz’afine mine’l-vildân) üçüncü grup olarak zikredilir. [Mehmet Çakır, Kur’ân-ı Kerim ve Türkçesi isimli meâlinde Nisa, 127. ayete “Kur’ân’da çaresiz erkek çocuklar için de fetvalar var…” şeklinde mana vermiş, ayetteki vildan’a erkek çocuklar manası vermiştir. Bu eserin tenkidini yapan Akdemir’in de belirttiği gibi, (bk. Hikmet Akdemir, “Kur’ân-ı Kerim ve Türkçesi” adlı Çeviriye Dair Bazı Değerlendirmeler” Marife, yıl: 5, sayı:2, s. 91) ayetteki vildan kelimesi tağlib yoluyla kız çocuklarını da içine almaktadır . Dolayısıyla vildanı mutlak manada çocuklar olarak çevirmek daha doğrudur.]

Müzzemmil sûresinde ise kıyametin dehşeti anlatılırken zikredilir:

    “İnkâr ettiğiniz takdirde, çocukları (vildân) ihtiyarlatan bir günden nasıl korunacaksınız!?” (Müzzemmil, 73/17).

Vâkıa, 56/17 ve İnsân, 76/19. âyetlerdeki vildân kelimesine verilen manalara göz attığımızda ise şunları görüyoruz: Çocuklar, cennet çocukları, evladlar, gencecik uşaklar, gençler, civanlar, delikanlılar, hizmetçiler, genç hizmetçiler, genç nedimler, gençlikler.

Görüldüğü gibi bu âyet hakkında da benzer meâller söz konusudur. Bu meâller içinde bizce en isabetli olanları çocuklar veya cennet çocukları ifadeleridir. Çünkü vildân kelimesinin çocuklar manasına delaleti açıktır.

Özetle, "vildân"ın manasının çocuklar olduğu hususunda ihtilaf söz konusu değildir.

"Ğılmân" kelimesi erkek çocuklar için kullanıldığı, "ğılmânun lehum" ifadesi malikiyet manasında alınarak, “onlara ait olan ğılmân” manasını ihtiva ettiği ve hadislerde de cennetliklerin çok sayıda hizmetçileri olacağı bildirildiği için, bu çocukların cennette hizmet için yaratılmış oldukları düşünülebilir.

Vildân ise, hem erkek hem de kız çocuklarını kapsadığı ve kelime kök itibariyle doğumu çağrıştırdığı için bu çocukların cennetliklerin dünyada buluğ çağına ermeden vefat eden ve bunlara ilaveten bazı hadis-i şeriflerde dile getirilen, arzu ettikleri takdirde bir hamilelik sıkıntısı olmadan cennetlikler için yaratılan kendi çocukları olabilir… [Müfessirlerin ve İslam alimlerinin büyük çoğunluğuna göre cennette tenasül/çoğalma yoktur. Ancak bazı rivayetlere göre dünya hayatındakinden farklı bir surette çocuk sahibi olma söz konusudur. Ebu Saidi’l-Hudrî’den nakledilen bir rivayete göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Cennette mü’min, çocuk arzu ettiğinde, hamli, doğumu ve yaş alması bir anda oluverir.” (Tirmizî, Cenne, 23; İbn Mâce, Zühd, 39; Dârimî, Rikak, 11; İbn Hanbel, III, 9)].

Bazılarına göre, cennette cinsel hayat vardır, ancak bunun sonucunda çocuk olmaz. Mücahid, Tavus ve İbrahim en-Nehai bu kanaattedirler. Nitekim Ebu Rezin el-Ukaylî Peygamberimizden şöyle rivayet etmiştir:

    “Cennette cennet ehlinin çocukları olmaz.”

İshak b. İbrahim ve başkaları ise, yukardaki hadiste belirtildiği gibi, Cennette mümin, çocuk arzu ettiğinde istediği gibi, bir anda oluverir, ancak arzu etmez demişlerdir (Şa’ranî, Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 104). Burada, “ancak arzu etmezler” kaydının hadisin devamı değil de, Peygamberimizin ifadesini nakleden İshak b. İbrahim ve başkalarına ait olduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde böyle bir ifadenin (hadisin) hiçbir manası olmaz. Olmayacak bir şeyi olacakmış gibi teferruatlı bir şekilde anlatıp ardından böyle bir şeyin olmayacağını söylemenin abes bir ifade olacağı açıktır. Çünkü mana öyle olsaydı, hamli, doğumu ve yaş alması kayıtlarına yer verilmez, sadece “istense olurdu” gibi bir ifade kullanılırdı. Ayrıca, eğer manasındaki in edatı yerine, kat’iyet ifade eden iza edatının kullanılmış olması da arzu edilenin olacağını göstermektedir. Dolayısıyla bizce böyle bir değerlendirme, cennet ehlinin çocukları olmayacağına dair rivayet esas alınarak yapılmış tekellüflü bir tevildir. Bu konudaki rivayetler şöyle cem edilebilir: Cennet bildiğimiz manada hamilelik vs. yoluyla bir tenasül yeri değildir. Dünyadaki gibi çocuk sahibi olma yoktur. Ancak istendiğinde bir anda çocuk sahibi olunabilir...

Bu durumda dünya hayatında çocukları olmasa da, bütün cennetliklerin, cennette diledikleri kadar çocuk sahibi olmaları söz konusudur.

Cennetlikler dünyadaki yaşlarına bakılmaksızın gençler sûretinde inşa olunacakları gibi, cennetlik çocuklar da, vefat yaşları ne olursa olsun çocukluğun en güzel çağında ana-babalarına ebedî bir eğlence, sürur kaynağı ve göz aydınlığı olmak üzere yeniden inşa edileceklerdir. (Cennet çocuklarının farklı yaşlarda inşa edilmeleri de mümkündür. Çünkü çocukluğun her bir evresinin ayrı bir güzelliği ve tatlılığı vardır. Cennet çocukları için vildan ve ğılman kelimelerinin kullanılmasında bu duruma işaret edildiği de düşünülebilir. Böylece vildanın küçük ğılman ise daha genç çocuklar için kullanılmış olması muhtemeldir.)

Dünya hayatındaki en büyük manevî zevklerden birisi hiç şüphesiz sevimli, neşeli küçük çocuklardır. Bu durum, cennet hayatının en güzel yönlerinden birisinin bu çocuklar olacağına işaret etmektedir.

Cennet hizmetçilerinin çocuklar manasındaki ğılmân kelimesiyle ifade edilmesindeki hikmet nedir?

Cennetliklerin eşleriyle beraber olacakları ortamlarda, gençlerin yerine çocuk görünümlü hizmetçiler bulunması daha uygundur. Çocukların hizmeti daha rahatlatıcıdır. Çocukların hizmet için daha hareketli, enerjik oldukları da bir gerçektir. Ayrıca cennette yorulma olmayacağı, keza bütün işler zevkle yapılacağı için bu hizmet onlara asla ağır gelmeyecek, aksine bu işten büyük bir lezzet alacaklardır denilebilir.

Ğılmân ifadesinin, mahiyetleri bizce meçhul olan bu hizmetçilerin, bizim anlayış seviyemize uygun hale getirilmiş bir hitap şekli olduğu düşünülebilir…

Dolayısıyla bu hizmetçilerin ğılmân (çocuklar) olarak isimlendirilmesi onların tamamen farklı bir mahiyet ve keyfiyette, erkek veya kadınlıktan, cinsiyet ve cinselliği çağrıştıran şeylerden, tamamen uzak bir görünüm ve tabiatte, sûret ve sirette yaratıldığına işaret sayılabilir.

Bizce cennetliklerin içecek kaplarının billur-gümüş (kavarira min fıdda) olarak tavsif edilmeleri, bu kapların çok farklı bir keyfiyette olduğuna delalet ettiği gibi, bu kelime (ğılmân) da, hizmetçilerin yaş ve cinsiyetinden çok, onların masumiyetini, çocuk görünümlü olduklarını, ama güç ve kuvvetçe hizmet için son derece elverişli kimseler olduklarını ifade etmektedir. İbn Abbas’ın, “Cennette dünyadaki şeylerin ancak isimleri vardır.” (yani mahiyetleri çok daha farklı ve üstün niteliktedir) sözü de bu kanaatimizi desteklemektedir.

Vildan, eğer cennette dünyadan giden ergenliğe ulaşmadan ölen çocuklar ise, bunların anne babalarına hizmetçi yapılmaları nasıl açıklanabilir?

Âyetlerde, vildân’ın da cennetliklere hizmet ettiğinin belirtilmesinden hareketle, -vildân’ın cennetliklerin çocukları sayıldığı takdirde- bu durumun hizmet etmekle bağdaşmayacağı söylenebilir.

Bizce, bu çocukların ana-babalarına hizmeti ihtiyaçtan kaynaklanan bir durum olmayıp, nimetlerin onların eliyle sunulmasında ayrı bir tat ve güzellik olduğu içindir.

Hizmetçi kelimesinin zihinlerde çağrıştırdığı mana ile bu çocukların hizmeti arasında önemli farklar olduğu kanaatindeyiz. Bu çocukların hizmeti sıradan bir hizmetçilik değil anne ve babalarına olan sevgi ve düşkünlüklerini göstermeye yönelik bir hizmettir. Hizmetten çok bir nevi lezzettir. Bu hizmetle hem kendileri büyük bir zevk almaktadırlar hem de anne ve babaları.

Hareketsiz bir çocuğa karşın hareketli, enerjik çocuk daha sevimlidir. Çocukların hareketliliği, anne ve babalarının etraflarında dönüp durmaları, sağa sola koşuşmaları onların güzelliğine ve sevimli olmalarına ayrı bir güzellik katar.

Nitekim, İnsân, 76/19. âyette bu hizmetçi çocukların etrafa saçılmış incilere benzetilmesi, onların çokluğunu, meclis ve evlerde sürekli bir faaliyet, hareket ve çeşitli hizmetler içinde olduklarını ve keza renklerinin saflığını ve güzelliklerini ifade etmektedir. İncilerin dizili oldukları ipten sıyrılarak etrafa saçılmasıyla parıltılarının birbirine yansıması sebebiyle ayrı bir güzelliği, gönle hoş gelen, sürur veren ayrı bir özelliği vardır. Bilhassa altın veya ipek sergi üzerine saçılırsa çok daha güzel bir görünüm arz ederler. Sedefinden yeni çıkarılarak etrafa saçılan henüz el değmemiş, üzerine toz konmamış yaş ve taze olan incilerin sürur veren ayrı bir güzelliği vardır.

[Taberî, XII, 370; Maverdî, VI, 171; Zemahşerî, IV, 119; İbnu’l-Cevzî, VII, 219; VIII, 149; Kurtubî, XIX, 93; İbn Kesir, IV, 487; İbn Kayyım, Hadi’l-Ervah, s. 309; Bursevî, IX, 196; X, 273; Alûsî, XXVII, 34; XXIX, 161. Maverdî, bu teşbihin çocukların çokluğunu ifade ettiğine dair görüşün Katade; renklerinin saflığını, görünüşlerinin hoşluğunu ifade ettiğine dair görüşün ise Süfyan-ı Sevri’ye ait olduğunu belirtir (a.y).]

Kur'an da geçen “…hiç el değmemiş hizmetçiler” mealindeki ayetleri nasıl anlamamız gerekir?

Tûr, 52/24. âyet,

“Hizmetleri için de kendilerine mahsus, hiç el dokunmamış, guya sedeflerinde gizlenmiş inciler gibi gılmanlar etraflarında devreder.”

(Bu meâlde muhtemelen, İbn Cubeyr’dan nakledilen ve İbnu’l-Cevzî, Bursevî ve Alûsî’nin tefsirlerinde yer alan cennet hizmetçilerinin, sadeflerinde saklı (korunan) el değmemiş incilere benzetildiğine dair rivayetten faydalanılmıştır.) şeklinde olup “hiç el dokunmamış” ifadesi “inciler”’e ait bir sıfat olarak zikredilmişken, art niyetli biri tarafından (Bu iddia ateizmi savunan bir internet sitesinde dile getirilmiş olup iddia sahibinin ismine yer verilmemiştir. Bu tür iddialar hakkında bilgi edinmek için, arama motoruna “gılman” yazarak karşılaşacağımız bazı sitelere bakılabilir.) gılmanların sıfatı olarak ele alınmış ve şöyle denilmiştir:

“Burada gılmanlar, yani genç oğlanlar hiç el dokunmamış olarak ifade edilmiştir.” Böylece, fitne arayan nazarlar bu ifadeyi arzu ettikleri şekilde anlamak istemişler, başkalarının eli değmemiş ama sahiplerinin eli değecek gibi yorumlamışlardır.

Halbuki el değmemiş ifadesi, saklı inciler ifadesini açıklamak için olup incilerin güzelliğini, saflığını belirtmek için yapılmış bir açıklamadır. Yani saklı (sadefindeki) incilere ait bir sıfattır. Bu anlayışta her ne kadar kötü niyetli olmanın rolü büyük olsa da, meâlin maksûdu ifade etmede yetersizliği de ortadadır.

Bu âyette gılmanların cennetliklerin etrafında hizmet için dolaştıklarının belirtilmemesi de bu tür yanlış anlamalara kapı aralamaktadır. Bu hizmetçilerin sadeflerinde saklı incilere benzetilmeleri, onların saflığını, temizliğini, beyazlıklarını, güzelliklerini ve değerli olduklarını dile getirmek içindir. (Taberî, XI, 492; Zemahşerî, IV, 24; Râzî, XXVIII, 218; Alûsî, XXVII, 34.) Ayette, “ğılmanuhum” değil de “ğılmanun lehum” denilmesinde şöyle bir nükte zikredilir: Eğer ğılmanuhum (hizmetçileri) denilseydi, dünya hayatında bir kimseye hizmet eden kişi aynı kişiye cennette de hizmet edeceği endişesine kapılarak sürekli olarak o kimseye tabi olacağı düşüncesiyle mahzun olurdu. (Alûsî, a.y). Cennette her şey nihâyet derecede güzel olduğu gibi bu hizmetçilerin de güzel olması tabii bir durumdur.

Cennette çok eşlilik nasıl olacak? Bu konu ile ilgili ayetleri nasıl anlamalıyız?

Örneğin, “… Ve onlara (cennetliklere) orada (cennette) temiz eşler vardır.” (Bakara, 2/25) âyetinin tefsirinde Elmalılı’nın “cennetlerde tertemiz, pam pak çiftler, eşler, yani erkekler için zevceler, kadınlar için zevcler vardır” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, tsz., I, 276.) ifadesi bazıları tarafından yanlış anlaşılarak erkeklere birden çok kadın (huri) verildiği gibi kadınlara da birden çok erkek (gılman) verileceği şeklinde değerlendirilmiştir.

Oysa burada anlatılmak istenen cennette kadın-erkek herkesin evli olması, temiz eşlere sahip olmasıdır. Erkekler ve kadınlar çoğul olarak zikredildiği için onların eşleri olarak zikredilen zevceler ve zevcler de çoğul olarak zikredilmiştir. Yani her erkeğin temiz zevcesi ve her kadının da temiz zevci vardır denmek isteniyor.

Bu ifade, bir öğretmenin yıl sonunda talebelere hitaben, “Şimdi karnelerinizi dağıtacağım.” demesi gibidir. Bu ifadeden bir talebeye birden fazla karne verileceği manası çıkmaz. Aksine her birine bir karne verileceği anlaşılır. Talebeler çoğul olduğu için karne de çoğul olarak zikredilmiştir. Bu tür ifadeleri yanlış anlamada, konu hakkında bilgi sahibi olmamanın rolü büyüktür.

Örneğin İslam hakkında bilgi sahibi olmayan bir kimse meâllerde, pek çok âyette geçen “rabbuhum” kelimesinin Türkçe karşılığı olan “rableri” (Örnek olarak bk. Bakara, 5; Al-i İmrân, 169; Mâide, 66; En’âm, 1; A’râf, 77; Enfâl, 2; Tevbe, 21…) ifadesini okuduğu zaman, bu ifadeden onların birden çok rabbi olduğu zannına kapılabilir. Ama İslam’ın tevhid dini olduğunu bilen bir kimse asla böyle bir yanlış anlamaya kapılmaz ve bu meâldeki rableri ifadesinin o insanların Rabbi manasında olduğunu, yani çoğul ifadesinin Rabb’e değil de insanlara (onlara) ait olduğunu derhal anlar.

Ayrıca âyetin siyak ve sibakından da gerçek mananın ne olduğunu anlamak zor değildir. (Bu durum kelimenin Arapça aslıyla ilgili olmayıp Türkçe’nin yapısı gereği, “ler-lar” çoğul ekleri almasından kaynaklanmakta ve bazı âyetlerin çevirisinde bu tür problemlere sebep olabilmektedir. Bu konuda bk. Dücane Cündioğlu, Kur’ân Çevirilerinin Dünyası, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2005, s. 32.) Ayrıca burada şunu da belirtelim ki, âyetteki ve-lehum fiha ezvacun mutahharatun ifadesinin açık manası erkeklere temiz zevceler verileceğidir. Ancak Elmalılı, erkekler için kullanılan hum zamirini tağlib olarak değerlendirerek kadınları da bu zamirin şumûlüne dahil etmiştir.

Cennette bir kadının bir tek kocası olacağına veya birden çok kocası olmayacağına dair açık bir delil var mı?

Bizce, böyle bir soruya açık bir şekilde “Evet, vardır!” cevabını vermek mümkündür.

Şöyle ki: Çeşitli hadis-i şeriflerde dünyada iken, kocasının ölmesi sebebiyle ikinci bir erkekle evlenmiş olan bir kadının cennette hangisiyle (öncekiyle mi sonrakiyle mi?) olacağına dair Ümm-ü Habibe’nin Peygamberimize yönelttiği soruya karşın, Peygamberimiz, güzel ahlaklı olanla birlikte olacağını bildirmiştir.

Başka bir rivâyette ise, kadının dünyada evlendiği kimseler hakkında muhayyer bırakılacağı ve dilediği birisine eş olacağı bildirilmiştir. Diğer bir rivâyette de, son evlendiği kimsenin eşi olacağı ifade edilmiştir. (Nitekim Hz. Muaviye, kocası ölen Ümmü’d-Derda ile evlenmek istediğinde, Ümmü’d-Derda bu teklifi kabul etmemiş ve gerekçesini şöyle açıklamıştır:

    "Ebu’d-Derda bana, “Kadın cennette son kocasının olacaktır. Dolayısıyla benden sonra başkasıyla evlenme.” dedi." (Rivayetler için bkz. Şa’ranî, Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 103).

Bu rivâyetler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü kadının, güzel ahlaklı olan, kendisine karşı iyi davranan kocasını tercih edeceği açıktır. En son evlendiği kimseye eş olması ise, eşlerin her biri güzel ahlaklı olup, birini diğerine tercih edememesi durumu için söz konusu olabilir.

Burada bizim için önemli olan bu rivâyetlerin her birinin, cennette bir kadının birden çok erkeğin eşi olmayacağına, birden fazla erkekle bir arada olamayacağına dair açık delaletidir.

Çünkü eğer bir kadın cennette birden çok erkekle beraber olsaydı, öncelikle dünyada iken evlenip de kendisi gibi cennete girmiş olan dünyevî kocalarıyla birlikte olurdu. Kadının, o erkeklerden sadece birisinin eşi olacağının belirtilmesi, cennetteki evlilik hayatının sadece o erkeğe münhasır olacağının apaçık delilidir. Karşı iddiada bulunanlar, zannî bilgiler ve indî mütalaalar yerine sağlam deliller getirmelidirler.

Cennette Erkeklere Huri Verilmesi

Hem dünya imtihanını kazanıp cennete girmeye layık olan takvalı bir kadın hurilerden üstün olacaktır. Huriler bir nevi cariye veya hizmetçi gibi cennetlik olanlara hizmet edecektir. Gılmanlarda böyledir. Dünyadan giden kadınlar ise hizmetçi konumunda olmayacak erkeğin eşi ve kendisine hizmet edilen konumunda olacaktır. Cennetteki ahvali ora şartlarına göre değerlendirmelidir.

Peygamber (s.a.s) de Cennet ehlini şu şekilde tasvîr etmektedir:

    "Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i Cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler." (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne).

Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler. Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve Cennete girmeyi hakketmişlerdir. Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller. Allah onları, diğer nimetler gibi Cennet ehli için yaratmıştır. Peygamber (s.a.s)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir.

Ümmü Seleme, Peygamber (s.a.s)'e bir gün, "Ya Rasûlüllah! dünyada ki kadınları mı, yoksa Cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar. Rasûlüllah (s.a.s); "Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir." diye cevap verir. Ümmü Seleme; "Niçin?" deyince O, şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için." (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc., VI. 81).

Hûriler, Rahman-ı Zülcemâlin mü’min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir. Genel olarak “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar” olarak anlatılan hûriler, “erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, yaşıt genç kızlar” tarzında muhtelif âyetlerde tanımlanır. O kadar güzel yaratılmışlardır ki, hadis-i şerifte “Hûriler yetmiş elbiseyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor” denilmiştir.

Bu hakikati tefsir eden Bediüzzaman şöyle diyor:

    “İnsanın, ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesut edecek maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle, hûriler camidirler."

    "Demek, hûriler Cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi, kendi vücutlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksamını gösteriyorlar. ‘Orada, canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı her şey vardır.’ âyetinin hakikatini gösteriyorlar.” (Sözler s. 813)

Ancak, dünyalı kadınlar salih amelleri farkından dolayı daha güzel olarak yaratılacak ve birden fazla dünyada evlilik yapan mü’min kadınlar da tercih ettiği ile birlikte olmaya hak kazanacaktır.

5-) Cennette kadınlara erkek hizmetçi olan gılmanların verilmesinin hikmeti nedir?

Kâinatın hadsiz feza boşluğunda Samanyolu Galaksisine mensup ve güneş sistemine bağlı şirin bir gezegen olan dünya memleketine imtihan için gönderilen insanlar, Kâinatın Yaratıcısını tanımak ve O’na iman ile ibâdet etmek için mükellef kılınmıştır.

Yaratılış gayesine uygun iman edip iyi ameller işleyen mü’minler, bütün semâvi kitaplarda cennetle müjdelenmiş ve orayı kazanmak için hayra ve iyiliğe teşvik edilmişlerdir.

Mükemmeliyetin ve güzelliğin her türlüsüne meyilli ve en yüksek derecesini aşk derecesinde arzulayan insan için, Kur’ân-ı Kerim’de cennet nimetleri açısından detaylı bilgiler verilmiş ve onun da ötesinde Allah’ın rızâsı vaâd edilmiştir.

Ruhânî ve hissî bütün nimetleri içinde barındıran cennet, aynı zamanda bedenî ve cismânî umum lezzetleri de ihtivâ eder. Yemek, içmek ve evlenmek cennetin en yüksek nimetleri sırasında gösterilmiştir. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin beyânına göre; dünya hayatında kurulan âile hayatları, eşlerin her ikisi de -cennete liyakat kazanmaları halinde- ebediyen beraber olacak ve karı-koca münasebetleri sonsuza kadar cennette devam edecektir.

Ancak, imandan nasibi olmayan ve inkâr üzerine ölen eş, Hazret-i Nuh ve Lût Aleyhisselâmların hanımları ve Âsiye’nin kocası olan Firavun da olsa, ebediyen eşinden ayrı kalacak ve inkârının karşılığını dâimi olarak cehennemde çekeceklerdir.

İman ve salih amellerinden dolayı cennete giden mü’min kadınları, Cenâb-ı Hak rahmet ve kudretiyle her türlü dünyevî ârızalardan arındırarak, tertemiz eşler sûretinde kocalarına iâde edecektir. Hûrilerden daha güzel olarak yaratılan o dünyalı kadınlar, eşlerine ebedî bir hayat arkadaşı olacak ve hûrilere sultan yapılacaktır. Hiçbir kıskançlık ve rekâbet duygusu olmaksızın, sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte cennetten istifâde edeceklerdir.

Dünya hayatındayken evlenemeden âhiret âlemine göçen iman etmiş erkek ve kadınlar, cennette evlendirilecek ve orada evlenmemiş kimse kalmayacaktır. Fakat, çocuk olarak vefât edenler bu kayıttan âzâdedir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “Vildânün muhalledun” tâbirinden anlaşıldığına göre, mü’minlerin bülûğ çağından önce vefât eden çocukları doğrudan cennete gidecek, lâkin dâimî çocuk olarak kalmak sûretiyle, çocuk sevmek ve okşamak zevkini anne ve babalarına tattıracaklardır. Ancak, büluğ çağından önce ebeveynin teşvikiyle, mecbur olmadığı halde namaz kılan ve oruç tutan çocukları Cenâb-ı Hak büyükler gibi yaratacak ve amellerinin karşılığı bu farkı onlara ihsan edecektir.

Kâfirlerin ölen çocukları da cennete gidecek, fakat, hizmetçi olarak istihdam edileceklerdir. Akıl dengesi yerinde olmayanlarla, hak dinden hâberdar olmayan Fetret Devri insanları da mükellef olmadıkları için cennete gidecek ve kusurlarından muâheze olunmayacaklardır.

Kur’ân-ı Kerim’in sadece bir âyetinde geçen "gılman" tâbiri vardır. Tûr sûresi 24. âyetinde şöyle geçmektedir:

    “Etraflarında, sedeflerinde saklı inciler gibi tertemiz gılmanlar dolaşır.”

Sözlükte “çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç, hizmetçi” anlamına gelen "gulâm" kelimesinin çoğulu olan gılman, anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın (c.c) mü’min kulları için özel yarattığı ve vazifesi sadece hizmetkârlık olan cennet gençleridir. Onlar cennet ehline yiyecekler ve içecekler sunarlar ve bu vazifeyi görmekten mutluluk duyarlar.

Hûriler ise, Rahman-ı Zülcemâlin mü’min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir. Genel olarak “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar” olarak anlatılan hûriler, “erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, yaşıt genç kızlar” tarzında muhtelif âyetlerde tanımlanır. O kadar güzel yaratılmışlardır ki, hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:

    “Hûriler yetmiş elbiseyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.”(Buharî, Bed’u’l-halk,8; Müslim, Cennet, 14; Tirmizî, Kıyame, 60)

Bu hakikati tefsir eden Bediüzzaman şöyle demektedir:

    “İnsanın, ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesut edecek maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle, hûriler camidirler."

    "Demek, hûriler Cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi, kendi vücutlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksamını gösteriyorlar. ‘Orada, canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı her şey vardır’ âyetinin hakikatini gösteriyorlar.” (Sözler, s. 813)

Ancak, dünyalı kadınlar salih amelleri farkından dolayı daha güzel olarak yaratılacak ve birden fazla dünyada evlilik yapan mü’min kadınlar da tercih ettiği ile birlikte olmaya hak kazanacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- HÛRÎ, HÛRİLER

- Cennette evlilik nasıl olacaktır? Huri ve Gılman hakkında bilgi verir misiniz?..

6-) Cennet hayatının özellikleri nelerdir? Cennet de olsa, sonsuz hayat sıkıcı olmaz mı?

Cennet hayatını dünya hayatına göre değerlendirdiğimiz zaman hataya düşmüş oluruz. Cennet hayatında insanlar bütün sıkıntılardan ve insana sıkıntı verecek hasletlerden arındılacaktır. Cennet nimetleri sonsuz olduğundan ve cennette bir sonraki anımız bir öncekinden daha güzel geçeceğinden, orada bir sıkıntı ve ülfet olmayacaktır.

Ayrıca cennette makam sabit olmayacak, sürekli insanın makamı yükselecek; aldığı lezzet aynı olmayacak, bir şeyden aldığı lezzet sürekli artarak devam edecek. Bu sebebten cennette kısır döngü tarzında bir sıkıntı olmayacaktır.

Cennette İstenen Her Şeyin Olması

Evrende var olan her şey Allah'ın sonsuz gücünü ve sonsuz kudretini yansıtır. Allah dünyada imtihanın bir gereği olarak her şeyi bir kanun ile yaratmakta ve tüm olup bitenleri insan aklının kavrayabileceği makul sebep-sonuç ilişkileri içinde göstermektedir. Bundan dolayı insanlar bir meyve gördüklerinde, bunun bir tohumdan gelişen ağacın zaman içinde verdiği meyve olduğundan şüphe duymazlar. Elbette ki Allah'ın kanununa göre dünyada meyvenin sebebi budur, fakat unutmamak gerekir ki Allah dilediği takdirde tüm evreni sebeplerden bağımsız da yaratabilir. Allah, dilediğini dilediği şekilde ve zamanda, örneksiz olarak yaratan, hiçbir şeye ihtiyaç duymayandır. Dolayısıyla Allah'ın yaratması için de hiçbir sebebe, araca, aşamaya ihtiyaç yoktur.

Dünyada her şeyin belli sebeplere, doğa kanunlarına bağlı olması insanları yanıltmamalıdır. Allah tüm bu sebeplerin yaratıcısı olarak bunlardan tamamen münezzehtir. Nitekim cennette sebeplere bağlı yaratılış kalkacağı için, ağaçtan kopan meyvenin yerine yenisi hemen geri gelecek, hiçbir eksilme olmayacaktır.

Sebepleri de sonuçları da yaratan Allah'tır. Örneğin bir ağacın gölgesine baktığımızda bu gölgenin sebebinin Güneş ışınlarının yansıma açısı olduğu bilgisine sahibizdir. Gölge Güneş'in bir sonucudur, fakat Güneş'i gölgeye sebep kılan Allah'tır. Bu durum bir âyette şöyle bildirilmektedir:

    "Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra Biz Güneş'i ona bir delil kılmışızdır. Sonra da onu tutup Kendimize ağır ağır çekmişizdir." (Furkan, 25/45-46)

    "... Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Maide, 5/119)

Dünyada bu şekilde her şeyi sebep sonuç ilişkisi içinde yaratması Allah'ın bir sanatıdır ve Rabbimiz'in bu tecellileri sonsuzdur. Allah her şeyi istediği anda, istediği şekilde yaratabilir veya dilediği her şekle çevirebilir. Evreni yoktan var eden Allah, dilediği zaman da dünyada kavramaya çalıştığımız kanunları ve sebepleri kaldıracaktır. Salih Müslümanlar cennette akıllarına gelen, hoşlarına giden her şeyi isteyebilecek, istemeleriyle birlikte Allah'ın izniyle bunlara anında sahip olacaklardır. Gerek kendileri, gerekse çevreleri istedikleri şekil ve surette olacak, her istediklerini yapıp, en zevk alacakları nimetler içinde yaşayacaklardır. Üstelik bunların hiçbiri bir ihtiyacı karşılamak, bir eksikliği gidermek, bir kusuru örtmek amacıyla da olmayacak, sadece Allah'tan bir nimet ve güzellik olarak cennet ehlinin zevk almaları için olacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)

Bu konuda hadislerde verilen örneklerden bir kısmı şöyledir:

    Bir adam Resulullah aleyhissalatu vesselam'a: "Cennette at var mı?" diye sordu. Aleyhissalatu vesselam da:

    "Allah Teala Hazretleri seni cennete koyduğu takdirde, kızıl yakuttan bir at üzerinde orada dolaşmak isteyecek olsan, o seni istediğin her yere uçuracaktır." buyurdular. Bunun üzerine diğer biri de:

    "Cennette deve var mı?" diye sordu. Ama buna Aleyhissalatu vesselam öncekine söylediği gibi söylemedi. Şöyle buyurdular:

    "Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır." (Tirmizi, Kütüb-i Sitte, XIV/431)

Hadiste bildirilen "canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey" bizim dünyadaki ufkumuzla, hayal gücümüzle sınırlı değildir. Kur'an'da Allah,

    "... orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız." (Zuhruf, 43/71)

âyetiyle bu nimetlerin zenginliğine dikkat çekmiştir. Bu konuyla ilgili diğer âyetler ise şöyledir:

    "... Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de sizindir." (Fussilet, 41/31)

    "... Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar. "(Enbiya, 21/102)

Hepimizin dünyada isteyip de kimi zaman vakit ayıramamaktan, kimi zaman da risk taşımasından ötürü yapamadığımız pek çok şey vardır. Örneğin çok hızlı araba ya da motorsiklet kullanmak kimileri için heyecan verici bir zevk olabilir; kimileri ise uzun saatler derin sulara dalmak ya da yüksek dağlarda kayak yapmak, paraşütle yüzlerce metre yüksekten atlamak gibi tehlikeli sporlar yapmak isteyebilir. Ancak bunların hepsi kişinin hayatını risk altına sokan spor dallarıdır.

    "Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir. Ancak Ashab-ı Yemin (sağ ehli) hariç. Onlar cennetlerdedirler..." (Müddessir, 74/38-40)

Pek çok kişi de profesyonel olarak müzik aleti çalabilmek, resim yapabilmek gibi özel yeteneklere sahip olmak isteyebilir. Bu gibi şeyler yeteneğin yanı sıra kimi durumlarda teknik bilgi ve uzun süren bir eğitim gerektirir. Cennette ise bir kimse dilediği her şeye sahip olabileceği için istediği anda hiçbir çaba sarf etmeden, yetenek gibi bir sebebe bağımlı olmaksızın böyle bir imkana sahip olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Kur'an âyetlerinde ve hadislerde, cennette Allah'ın dilemesi ile nefsin arzuladığı her şeyin mümkün olacağı bildirilmektedir. Dolayısıyla insanların ancak hayal edebilecekleri, ama dünyada mümkün olmayan şeyleri yaşamaları da mümkün olabilir. Örneğin at üzerinde uçmak dünya şartlarında imkan dahilinde değildir, ancak hadislerde dikkat çekildiği gibi, bu da Allah'ın dilemesiyle cennette mümkündür. Bir hadiste isteyen kişinin uçabileceğinden şu şekilde bahsedilmektedir:

    "Eğer nasip olur da cennete girersen, 'Kızıl yakuttan bir beygire bineyim.' dersen binersin. 'Uçayım dersen uçarsın.' " (Ramuz el-Ehadis-1, s. 149/5)

Bir başka hadiste ise cennetteki nimet genişliği hakkında Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur:

    "Allah Teâla Hazretleri ferman etti ki: 'Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.' " [(Buhari, Müslim, Tirmizi), Kütüb-i Sitte-14, s. 4419/1]

Cennette İstenen Şeylerin Anında Olması:

Dünyada güzel bir yemek isteyen bir kimsenin, bunun için emek ve zaman harcaması gerekecektir. Hiçbir girişimde bulunmadan, daha aklından geçirdiği anda bu yiyecekleri önünde hazır olarak bulması ihtimali ise nefsinin çok hoşuna gidecek bir durumdur. Ne var ki bu, dünya şartlarında mümkün değildir. Ancak vaat edilen cennet ortamında satın alma, emek ve zaman harcama gibi pek çok sebep ve aşama ortadan kalkarak, nimetler insanın en çok hoşuna gidecek şekilde sunulur. Bir hadiste bu durum şöyle bir örnekle aktarılmıştır:

    "Cennette senin canın kuş isteyecek. Hemen kızartılmış olarak önüne getirilip konacaktır." (Büyük Hadis Külliyatı, V/414/10123)

Bir rivâyette Peygamberimiz (asm)'in şöyle bir hadisi haber verilir:

    "... kuşun etinden yemek o kimsenin hatırına gelir ve bunun üzerine hemen çeşitli et yemekleri halinde onun önüne varır. Cennet ehli ondan istediği kadar yer. Doyduğu zaman, kuşun kemikleri toplanır. Sonra uçar, dilediği gibi cennette otlamaya başlar." (Tezkire-i Kurtubi, I/58)

Öte yandan cennet ortamında bir kimse ne isterse yapabileceği için hadiste de bahsedildiği gibi, dilediği takdirde çalışmaya ihtiyacı olmadığı halde zevk için tarımla bile uğraşması mümkündür:

Peygamberimiz (asm)'in çöl halkından olan bir adamla konuşurken, sorularına şöyle cevap verdiği rivâyet olunur:

    "Bir adam (cennette) ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyecek. Rabbi ona diyecek ki: 'Sen arzuladığın hâl üzerine değil misin?' O da şöyle diyecek: 'Evet. Fakat ben ziraati seviyorum.' diyecek. Ona izin verilecek, hemen tohum ekecek bir anda ekin verecek, büyüyecek, harmanı yapılıp, dağlar gibi mahsul yığılacak..."[(Buhari), Büyük Hadis Külliyatı, V/413/10119)

İstendiği Gibi Suret Değiştirebilme:

İnsanlara yüzleri ve fizikleri ile ilgili tercih imkanı sunulsa, kuşkusuz herkes kusursuz bir görünüşe sahip olmayı ister. Çünkü insanın ruhu güzellikten zevk alacak şekilde yaratılmıştır ve her zaman en kusursuz olanı, en mükemmeli arar. En ufak bir detaydaki kusur bile gözüne çarpar, dikkatini çeker. Ne var ki insan aradığı kusursuz güzelliği dünyada tam olarak hiçbir zaman bulamaz. Bir kişi dünyanın en güzel insanı da olsa kaçınılmaz olarak yaşadığı acizlikler, hastalıklar ve en önemlisi ölümlü olması onun bu güzelliğine gölge düşürür. Çünkü imtihanın bir gereği olarak dünyada hemen her şey eksik ve kusurlarla birlikte yaratılmıştır. Bu eksik ve kusurların insanların ahirete yönelmeleri ve cennet hayatını özlemeleri açısından çok büyük hayır ve hikmetleri vardır.

İnsanın hoşuna giden kusursuzluğun ve güzelliğin gerçek yeri ise Cennettir. Allah cennette kişiyi kusursuz güzellikte ve onun en hoşuna gidecek surette yaratacaktır. Üstelik bu güzellik tek bir suretle sınırlı değildir. Allah cennetteki kullarına istedikleri zaman istedikleri sureti seçebilecekleri bir imkan verecek, bu şekilde cennet ehli her istediğinde farklı bir güzelliğe sahip olabilecektir.

    "... Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de sizindir." (Fussilet, 41/31)

Peygamber Efendimiz (asm) müminlerin cennetteki çarşılardan beğendikleri surete gireceklerini bir hadisinde şöyle haber verir:

    "Cennette bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış, ne de satış vardır. Sadece erkek ve kadın suretleri vardır. Erkek bunlardan bir suret arzu ederse o surete girer." (Tirmizi, Kütüb-i Sitte-14, s. 434/17]

Gece Olmaması:

Gece, dünya hayatında insanlar için bir dinlenme vakti olarak yaratılmıştır. Cennette uykuya ve dinlenmeye ihtiyaç kalmayacağı için, gecenin karanlığına da ihtiyaç olmayacaktır. Cennette gecenin olmadığı hadislerde şöyle bildirilir:

    "Cennette gece yoktur. O, ışık ve nurdan ibarettir..." (Ramuz el-Ehadis-2, s. 366/4)

Uyku Olmaması:

Uyku insanın dünyada yaşadığı acizliklerden biridir. Tüm insanlar uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmışlardır ve ne kadar isteseler de buna karşı direnemezler. Dahası vücut uykusuz kaldığında hastalıklara karşı direnci düşer, kişi yorgun bir görünüm alır.

Öte yandan uykuya harcanan vakit de azımsanamayacak kadar uzundur. İnsan, yaklaşık olarak ömrünün üçte birini uykuda geçirir. Bu aynı zamanda dünyada zaten kısa olan ömrünün çok büyük bir bölümünü bir nevi ölü gibi geçirdiği anlamına gelir. Nitekim Kur'an'da,

    "Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir..." (Zümer, 39/42)

âyetiyle uykunun bir tür ölüm olduğu haber verilmiştir. Fakat cennette uyku, yorgunluk gibi acizlikler yoktur. Allah,

    "Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz..." (Hicr, 15/48)

âyetiyle bu gerçeği kullarına bildirmiştir. Bir hadiste ise cennette uykunun olmadığı şöyle açıklanmıştır:

    Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e: "Cennet ehli uyur mu?" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Uyku, ölümün kardeşidir. Cennet ehli uyumazlar." (Büyük Hadis Külliyatı, V/414/10125)

Anlaşmazlık Olmaması:

Cennet ehlinin en önemli özelliklerinden biri de ahlaklarının çok güzel olmasıdır. Bir hadiste cennetteki müminlerin huylarının güzelliğine şöyle dikkat çekilmiştir:

    "Ben, cennet bahçelerinde, cennetin üstünde ve cennetin alt tarafında birer köşke şu kimse için kefilim ki, o haklı olduğu hâlde mücadeleyi terk eder, şaka için de olsa, yalanı söylemez ve insanlar(a örnek olması) için ahlakını güzelleştirir." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 152/6)

Vicdanını kullanan, Allah'tan korkup sakınan kişilerin bulunduğu bir ortamda herkes rahat eder. Güzel ahlakın yaşanmadığı bir yerde ise çekişme, kıskançlık, kavga, kızgınlık, kin, alay, alınganlık vardır. Kur'an ahlakından uzak yaşayan kimseler, bu kötü ahlak özelliklerinden ötürü, kendi elleriyle cehennemi hatırlatan bir ortam oluştururlar.

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar."(Hicr, 15/47)

Huzurlu, mutlu, güven dolu bir ortam içinde dostça, kardeşçe, hoşgörü ile yaşayabilecekken, dünyevi hırsların peşinde, kendi istek ve tutkularına kapılarak çok büyük bir nimet kaybına uğramış olurlar. Müslümanlar için ise dünyada sabırlı, itidalli, akıllı, makul, dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın derin bir imani zevki vardır. Bir mümin bu güzel özellikleri kendinde gördüğünde ayrı bir haz alır, başka müminlerde gördüğünde bunlardan da ayrı bir zevk alır. Sonsuza kadar sürecek olan bu hoşnutluk, zevk ve güzellikler cennette de artarak sürer. Peygamber Efendimiz (asm)'in hadislerinden birinde cennetteki bu ortam şöyle tarif edilir:

    "... Kalpleri, tek bir kimsenin kalbi gibidir. Aralarında ihtilaf, husumet yoktur... "(Kütüb-i Sitte-14, s. 449/3)

Benzer başka bir hadiste de cennet ehlinin ahlakından şöyle bahsedilmektedir:

    "Onların ahlakı bir tek kişinin ahlakı üzeredir." (Tezkireti'l-Kurtubi, s. 329/579)

Nitekim Allah Kur'an'da cennetine layık gördüğü mümin kulları için,

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr, 15/47)

buyurarak, onların yaşadıkları candan ve samimi dostluğa dikkat çeker.

Üzüntü, Sıkıntı Gibi Olumsuzlukların Olmaması:

Üzüntü, sıkıntı gibi insanlara azap veren ruh halleri, din ahlakından uzak yaşayan kimselerde sıkça görülür. Allah'ın her şeyi bir kader üzerine, hayırla yarattığını göz ardı eden bu kimseler aksilik, zorluk gibi görünen olaylar karşısında korku ve paniğe kapılırlar. Allah'a tevekkül etmedikleri için sıkıntıya düşer, hayıflanır, hatta sağlıklarına zarar verecek derecede büyük bir üzüntü yaşarlar. Oysa insan kendisi için neyin hayır neyin şer olacağını bilemez, ancak Allah bilir. Bir âyette bu gerçek şöyle bildirilir:

    "... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216)

Dünyada zorluk, sıkıntı gibi görünen bir durum ahirette kişinin cennetine vesile olacak bir güzelliğe dönüşebilir. Bunun bilincinde olan müminler, dünyada karşılaştıkları sıkıntı ve zorluk gibi görünen olumsuzlukları imanlarının gücü ile kendilerinden uzaklaştırırlar. Allah'a teslim olmanın, yarattığı her şeyden razı olmanın rahatlığı ve huzuru içinde, karşılaştıkları her olayı Allah'ın yarattığı bir güzellik olarak değerlendirirler. Bu yüzden cennet umudu taşıyan müminler dünyevi hiçbir şeyi olumsuzluk olarak değerlendirmezler. Cennette ise Allah'ın rahmetiyle, sonsuza kadar üzüntü, sıkıntı, endişe gibi duygulardan uzak yaşayacaklardır. Hadislerde cennetteki bu nimet şöyle haber verilir:

    "... Her kaygının da arkası kesilecektir. Cehennem ehlinin kaygısı müstesna..." (Ramuz el-Ehadis-2, s. 342/15)

    "... onlar şöyle diyecekler: 'Biz ebedileriz, asla helak olmayız, biz mutlu kişileriz, asla kederlenmeyiz.' ..." (Tirmizi, Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 409/10099)

    "... Orada hiçbir dert ve tehlike yoktur..." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 170/1)

İncil'de ise bu konu şöyle yer alır:

    "... Beyaz kaftan giyinmiş olan bu kişiler kimlerdir, nereden geldiler?"... Bana dedi ki, "Bunlar, o büyük sıkıntıdan geçip gelenlerdir... Bunun için, Allah'ın tahtının önünde duruyorlar... Taht üzerinde oturan, çadırını onların üzerine gerecektir... Allah onların gözlerinden bütün yaşları silecektir." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 7. bölüm, 13-17)

Allah Kur'an'da müminlerin bu huzurlu ruh hallerini şöyle bildirmektedir:

    "Allah'ın Kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir." (Âl-i İmran, 3/170)

    "Derler ki: 'Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.' " (Fatır, 35/34)

    "Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir." (İnsan, 76/11)

    "Nimetin parıltılı sevincini sen onların yüzlerinde tanırsın." (Mutaffifin, 83/24)

Daha önce de belirttiğimiz gibi, dünyada var olan hemen her şey imtihanın bir gereği olarak özellikle eksik ve kusurlu yaratılmıştır. Müminler dünyada karşılaştıkları tüm zorluk ve sıkıntılara güzel bir sabır gösterir, Allah'a tevekkül ederler. Peygamberimiz (asm) hadislerinde kişinin ancak cennete girdiğinde gerçek anlamda rahata kavuştuğunu haber vermiştir:

    "Ancak cennete giren rahata kavuşur." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 138/13)

    "Cennet ebedi bir ikamet halinde parıldayan bir nur, yaygın bir koku, çok iyi inşa edilmiş bir köşk, akan bir ırmak, olgun bir meyve, yeşillik, neşe, serinlik, tazelik mahallidir."

[bk Prof. Subhi Salih, Ölümden Sonra Diriliş (Çevr. Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük), Kayıhan Yayınları, İstanbul, 2004, s. 232]

7-) İnsanlar cennette kaç yaşında olacaklardır?

Bazı rivayetlerde cennet ehlinin otuz veya otuz üç yaşında olacağı bildirilmiştir. (bk. Şa’ranî, Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 101) Ancak bu yaş ifadesi dünyanın yaşına göre değildir. Yani nasılki insan en mükemmel yaş olarak bu dönemde bulunur. Onun gibi insan cennette olması gereken en mükemmel durumda bulunacak demektir. Yoksa oraları buralarla değerlendirmek değildir.

Hz. Enes’ten yapılan rivayete göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

    “Cennet halkı kıyamet günü Âdem’in suretinde, otuz üç yaşında, bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir sima hâlinde haşr edilirler. Sonra cennette bulunan bir ağacın yanına götürülürler ve ondan elbise giyinirler, artık ne elbiseleri eskir ve ne de gençlikleri kaybolur.”(Kenzu’l-Ummal, H. No: 39383).

Diğer bir rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir:

    “(Ruh üflenmiş) bir düşükten bir pirifâniye kadar (cennetlik olan) her kes otuz üç yaşında, Âdem’in suretinde, Yusuf’un güzelliğinde, Eyyub’un ahlakında  bıyıklı,  bedenleri kılsız ve karagözlü bir simayla haşr edilirler.”(age, H. No: 39384).

İmam Şa’ranî konuyla ilgili şu bilgileri vermektedir:

    “Âlimler, dünya kadınlarının cennette bir yaşta olacaklarını, Hurilerin ise büyük-küçük (nefislerin arzu ettiği şekilde) çeşitli yaşlarda olacaklarını söylemişlerdir."

    "Nebe sûresinde cennetliklere ihsan edilen nimetlerden bahsedilirken de cennet hurilerine atıfta bulunularak “ve kevâibe etrâbâ” buyrulmaktadır. Bu âyetteki “kevâib” gençliğin en ilk ve en güzel dönemini ifade etmekte olup, ergenliğinin ilk demlerindeki genç kızlar demektir. “Etrâben” ifadesi ise aynı yaşta (yaşıt) manasındadır.” (Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 101)

Bu gibi âyet ve hadislerden yola çıkarak şunları söyleyebiliriz:

Cennette her şey en güzel ve mükemmel hâlde olacağı gibi, cennetlikler de en güzel ve en mükemmel bir surette olacaklardır. Hadislerde ifade edilen yaşlar, insanın ruh ve beden bakımından en güzel dönemini ifade etmektedir. Çünkü cennet hayatı ebedî olup ihtiyarlama da yoktur. Yani bir nevi bu mükemmellikten kinayedir denilebilir. Yani insanların cennetteki durumları dünyadaki daha kâmil ve sağlam çağda oldukları bünyelerine benzetilmiştir.

Cennette inşa edilip yaratılan huriler ise Allah’ın müminlere nimetleri cümlesinden olup, cennetliklerin arzularına en güzel şekilde hitap eder bir görünümdedirler. Nitekim, Nebe suresindeki âyette, bir kızın en güzel çağı tasvir edilmiştir. Çünkü insanın en güzel çağı gençlik, bedence en sağlam ve en güzel olduğu dönem de bu gençlik yıllarının ilk dönemleridir.

Yaşın 33 olmasındaki hikmet, insanların olgunlaşmış, gücüne kavuşmuş, maddî-manevî donanımları mükemmelleşmiş bir yaştır. Allah’ın 99 isminin 33’ün katı olması, tespihlerin adedinin 33’er olması, 33 sayısına bir değer de vermiş olabilir. Amme suresinde cennetteki kadınların "yaşıt" olduklarını ifade eden “Etraba” kelimesinin 33 numaralı âyette zikredilmesi de konuyla ilgili -tevafuk penceresinden- ince bir letafet göstermiştir.

Cennete gidenler ile cehenneme gidenlerin durumu farklıdır. Birileri cennette en üst düzeyde istifade etmeye münasip olarak, diğerleri ise cehennemde azap çekmeye uygun olarak yaratılacaklardır.

Cennete gidenler birbirini tanıyacaklardır. Yani herkes kim olduğunu bilecek. Ancak bir anda binler yerde bulunabilecektir. Ayrıca burada naylon portakal ile gerçeği arasında ne kadar fark varsa, buradaki cennetlikler, cennettekilerin naylon hâlidir. Oradakini anlaması için görmesi ve yaşaması gerekir. Yoksa anlaması mümkün değildir.

İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse de öyle dirilir. Bu nedenle insanların dünyada işledikleri günahlara göre dirileceğini bildiren rivayetler vardır. Herkes kim olduğunu bilecek, ancak günahının durumuna göre farklı olacaktır.

Nasıl ki birbirine benzeyen tohumlar toprağa atıldığı zaman toprağın üzerinde şekli, tadı ve görüntüsü farklı olduğu gibi, haşirde insanların yeniden dirilmesi de bunun gibi olacaktır. Kimisi fevkalade mükemmel ve güzel iken, kimisi de son derece kötü ve çirkin olacaktır.

8-) Cennette Aile Olacak mı?

Dünyadaki mü'min eşlerin cennette beraber olmaları mümkündür. Çünkü cennet nimetlerinden birisi de aile hayatıdır. Burada evli olan eşler oarada da birbirleriyle evleneceklerdir.

Mü'min olan aile fertlerinin cennette birlikte bulunacaklarını haber veren ayetlerde, cennete girmeyi hak eden eşlerin orada beraber olacakları özellikle vurgulanmaktadır.

Cinsiyetin insan hayatında önemli bir yer tuttuğu şüphesizdir. Dünya hayatında karşı cinsler hayatlarını birleştirerek ruhi tatmin bulmaktadırlar. Aynı tatminin cennet hayatında da devam etmesi tabiidir. Cennet tasvirleriyle ilgili çeşitli ayet ve hadislerde, cennet hayatının dünyadaki insani duygular paralelinde kurulacağına işaret edilerek, cennette herkesin mutlaka eşi olacağı ve aile mutluluğunun orada da süreceği ifade edilmektedir.

Cennet hayatı dünya hayatından tamamen farklıdır. Cennet hayatının iki temel özelliği vardır: Arzulanan her şeye ulaşmak ve sonsuzluk. Kur'an-ı Kerim'de bu husus şöyle ifade edilmektedir:

    'Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada vardır. Siz orada ebediyen kalacaksınız." (Zuhruf, 43/71)

Birçok âyet ve hadis, cennet hayatının oraya özgü bir hayat olduğunu, dünya hayatının kıstaslarıyla bunu tam olarak kavramanın mümkün olmayacağını göstermektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Cennette kadınlar dünyadaki eşiyle evlenmek zorunda mıdır? Sadece bir evlilik yaşamışsa, dünyadaki eşinin yerine başka bir erkek seçme hakkı var mıdır?

9-) Cennette kadınların durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kadınlara da huri gibi erkek verilecek mi, birden fazla erkekle evlenebilecek mi?

Fani hayatın sona ermesinden sonra ebedî bir saadet başlayacak. Orada Allah'ın rahmeti, lütuf ve ihsanı bütün haşmetiyle tecelli edecektir. İşte bu ebedî saadetin ve sonsuz nimet ve güzelliklerin merkezi cennettir. Cennet hem mü'min erkeklerin, hem de mü'min kadınların nimetler içinde yüzdüğü bir mekândır. Yani cennetin nimetlerinden erkekler kadar kadınlar da istifade edecek, bütün nimet ve ihsanlar her iki cinse de verilecektir.

Cennet ve cennetlikler en güzel ve tatlı bir şekilde Kur’ân'da anlatılır. Çoğu yerde mü'min erkeklerle birlikte, mü'min kadınlar da zikredilir. Meselâ, Tevbe Sûresinin 72. âyetinin meali şöyledir:

    "Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara devamlı kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah'ın rızası için en büyük mükâfattır. İşte büyük kurtuluş budur."

Cennetlikler ve cennet nimetleri Kur'ân'da anlatılırken cennet ehli için "müttekiler (Allah'tan hakkıyla korkanlar)" ifadesi geçer. Bu kelime hem erkekler, hem de kadınlar için müşterek kullanılır. Biri öbüründen ayırd edilmez, ayrı tutulmaz.

Hadis-i şeriflerde geçen ifadeler de hem erkekler, hem de kadınlar içindir. Bütün müjdeler, taltifler, nimetler, ikramlar herkese aynıdır. Bir hadisin meali şöyle:

    "Cennet ehli cennete girdiklerinde bir vazifeli şöyle seslenir: Şüphe yok ki, siz cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve devamlı sıhhatli bulunacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz."1

Başka bir hadis-i şerifte de cennet ehlinin bir hâli şöyle anlatılır:

    "Muhakkak, sizden biriniz cennetin en alt derecesinde bulunsanız bile, ona Allah'ın emri ile melekler tarafından, 'Gönlünden geçenleri iste!' denir. O da devamlı temenni eder durur. Bunun üzerine ona, 'Kalbinden geçenleri tamamen temenni ettin mi?' diye sorulur. 'Evet' cevabı verince, 'Muhakkak temenni ettiğin şeyler bir misli fazlasıyla sana verilecek' denir."2

Esas itibariyle cennetin nimetleri hem erkek, hem de kadın mü'minler için müşterek iken, bazı hususlarda her iki cins de birbirlerinden üstünlüklere sahiptirler. Bu üstünlüklerin bir kısmı erkeklere mahsus iken, büyük bir kısmı da kadınlara mahsustur. Kur'ân'da cennetlik kadınlar "Ezvâcün mutahharatün" yani "temiz kadınlar" olarak vasfedilir. Bu ifadenin içinde şu mânâlar saklıdır: Cennet kadınlara mekân ve meskendir. O kadınlar o yüksek cennette lâyıktırlar. Aynı zamanda Cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların güzellikleri de artar. Ve Cennet onlarla güzelleşir ve süslenir.3

Yani cennetlik kadınlar, cennetin güzelliğine güzellik katmakta, Allah'ın ebedî yurdunu süsleyen canlı bir unsur olmaktadır. Bu "mutahharatün (temiz)" ifadelerinden ayrıca şu mânalar çıkıyor:

"Dünya kadınları cennete girdikten sonra kötülüklerden, kıskançlık ve benzeri çirkin huylardan arınacaklar, içleri de dışları gibi berrak ve ter temiz olacak, güzellikte hurileri geçecekler."

Peygamberimiz (asm) cennetlik kadınları şöyle anlatır:

    "Onların vücutlarının güzelliği ile letafetinden dolayı her birinin baldırındaki kemiğin iliği etinin üstünden görünür. Onların aralarında ne ihtilâf vardır, ne düşmanlık, ne de çekememezlik."4

Yani cennet ehli kadınlar güzellikte o kadar ileride bulunuyorlar ki, sadece bir tek tırnağı dünyaya görünse güneşin ışığını kapatacak kadar parlaklıkta olan hurilerden daha güzel olacaklar. Bir kadının bundan daha güzel bir şey tahayyül etmesi mümkün müdür?

Cenab-ı Hak hem erkek, hem de kadın mü'minlere kalblerinden geçenlerin bir misli fazlasını vereceğine göre, nimet ve ihsanın derecesini siz düşünün. Artık bu kadar lütuf ve ikramdan sonra "Allah, cennette bir erkeğe çok sayıda huri veriyor da, cennet ehli kadınlara neden böyle bir imkân verilmiyor?" denmez. Cennette "yok yoktur." Allah insan fıtratına en uygun şekilde her türlü nimet ve ihsanı verecek, kimseyi mahrum bırakmayacaktır.

Esas mesele Allah'ın rızasına nail olmak, ebedî saadete liyakat kazanmak, fâni dünyadan imanlı olarak ayrılıp, cennetin kapısına ulaşabilmektir.

Dipnotlar:

1. Müslim, Cennet 22.
2. Müslim, îman: 301.
3. Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü'l-İcaz, s. 175.
4. Müslim, Cennet: 14-17.

10-) Adn cenneti ile Firdevs cenneti arasındaki fark nedir? Adn cennetine kimler girer, Firdevs cennetine kimler?

Hangi cennete hangi şahısların ve şahsiyetlerin gireceğini söyleyecek durumda değiliz. Bunu ancak Allah bilir.

Kur’an’da yaklaşık 170 defa tekil veya çoğul olarak cennetten söz edildiği halde, Firdevs cennetinden iki defa, Adn cennetinden ise on bir defa bahsedilmiştir. Bu da gösteriyor ki, Kur’an’da mükâfat yeri olarak nazara verilen “sekiz adet” cennettir. Bunların hepsi de çok güzeldir.

    “Allah mümin erkeklere de, mümin kadınlara da, ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar! Hepsinden âlâsı ise Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı budur.”(Tevbe, 9/72)

mealindeki ayette, genel cennetlerle Adn cennetlerinin aynı kategoride sayılması, cennete gidenlerin ayırıcı vasıflarına değinilmeden ifade edilmesi, bu söylediklerimizin kanıtıdır.

Adn cennetine girenlerin vasıfları belki de en geniş şekliyle Rad suresinin 19-24. ayetlerinde yer almıştır. Bu konudaki anahtar kelime “Ulu’l-elbab” (akıllı kimseler)dir. Akıllı kimselerin özellikleri olarak da; “Allah’a verdikleri sözü tutan, emirlerini yerine getiren, O’ndan korkan, kötü hesapla karşılaşmaktan endişe eden, Allah’ın rızasını esas alan, namaz kılan, gizliden ve açıktan Allah yolunda harcayan, kötülüğü iyilikle savmaya çalışan...” kimseler söz konusu edilmiştir.

Görüldüğü gibi, bu özellikler sadece ADN cennetine girenlerin değil, aynı zamanda genel olarak cennete gidenlerin temel özellikleridir.

Firdevs cennetine gidenlerin özellikleri de genel olarak cennete gidenlerin aynı özellikleridir.

    “İman edip makbul ve güzel işler yapanlara gelince, onlara da konak olarak Firdevs cennetleri hazırlandı.”(Kehf, 18/107),

mealindeki ayette bu gerçeğe işaret etmektedir.

İkinci kez tekrarlanan Firdevs cennetinin geçtiği yerde (Müminun, 23/1-11) ise, anahtar kelime olarak “iman” esas alınmıştır. Ve iman eden / müminlerin vasıfları da yaklaşık ADN cennetine girenler için kullanılan aynı vasıflardır.

Bu iki ayrı cennetin sakinleri için referans verilen anahtar kelimeler ve vasıflar dikkate değerdir. ADN cenneti için “Akıl”, Firdevs cenneti için “İman”ın zikredilmesi, akıl-iman ilişkisine de ışık tutmaktadır. Demek ki gerçekten akl-ı selime sahip insanlar mutlaka iman edeceklerdir. Çünkü İslam’da genel olarak bütün davalar, hükümler akla tasdik ettirilmektedir. Bu yüzdendir ki, “Aklı olmayanın dini de olmaz” denilmiştir. Geriye kalan ortak vasıflar ise, “amel-i salih” kavramıyla ifade edilir ki, Allah’ın emirlerine riayet, yasaklarından uzak durmak demektir.

Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîs-i şerife göre, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuşlardır:

    “Kim Allah'a ve elçisine îmân eder, namazı kılar, zekâtı verir ve ramazânı oruçlu geçirirse; ister Allah yolunda hicret etsin, isterse doğduğu yerde otursun; Allah'ın onu cennete koyması kendisi için bir haktır.”

"Ey Allah'ın Rasûlü, bunu insanlara müjdelemeyelim mi?" diye sordular. Allah Rasûlü şöyle buyurdu:

    "Cennette yüz derece vardır ki; Allah Teâlâ bunları Allah yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arasında gökle yer arası kadar mesafe vardır. Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyiniz. Muhakkak ki o, cennetin ortası ve en yüksek yeridir. Onun üstü Rahmanın arşıdır ki cennet ırmakları oradan kaynar.”(Buharî, Tavhid, 22; Müslim, İmare, 46).

Hadiste “Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyiniz...” ifadesi her mümin için geçerlidir. Herkes isteyebilir ve Allah’ın lütfüyle  oraya girebilir.

Hz. Peygamber (a.s.m)’in ümmetine Firdevs cennetini istemelerini salık vermesi ise, ümmetine karşı gösterdiği vefakârlığın bir örneğidir. Ayrıca, Efendimiz (a.s.m) zaten, kendisi dahil hiç kimsenin kendi ameliyle cennete gidemeyeceğini öğretmiştir. Onun cennetin hangi bölümü olursa olsun, ilahî bir lütuf olacağını ders vermiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennetten istifade farklı mı olacaktır?

Cennetin tabakaları hakkında bilgi verir misiniz?

11-) Cennet nasıl olacaktır? Cennette selamlaşmanın dışında sohbet edemeyecek miyiz?

Cennet her türlü lezzetin olduğu bir yerdir. Taşıyla torağıyla hayattar olan cennet, insanın her arzusunun yerine getirildiği sonsuz saadet yerdirir. Böyle bir saadet, sadece konuşmakla olmaz.

Cennet; âhiret âleminin saadet köşesi... Cennet; nimet ve ihsan deryası, lezzet ve huzur ülkesi... Cennet; rıza beldesi, dârüsselâm. Rabb-ı Rahimimizin rahmetine erenlerin karargâhı...Her türlü noksan ve kusurdan münezzeh olan Rabbimiz, bizlere de elimizden geldiğince günahlardan kaçınmamızı, kötülüklerden temizlenmemizi emrediyor. Tâ ki, bizi bütün kötülüklerden ve kötülerden arı olan dârüselâmına erdirsin...

    - Kötü inançların orada yeri yok: Küfür, şirk, dalâlet gibi...
    - Oraya kötü huylar da giremiyor: Yalan, gıybet, iftira gibi...
    - Orada noksanlık da bulamazsınız: Hastalık, yorgunluk, uykusuzluk gibi...
    - O beldenin lügatine giremeyen kelimeler var: Ah, of, keşke, eyvah gibi...
    - O dârüsselâm bunların hepsinden uzaktır...

Ucuna bucağına nazarımızın erişemediği, büyüklüğünü hayalimizin kavrayamadığı bu kâinat bizim imtihan salonumuz. İnsan, mum ışığında, kuru bir tahtanın üstünde ve elinde bir simitle de imtihan olabilir... O halde bu âlem niçin bu kadar muhteşem... Bu kadar çeşitli sebzeler ve meyveler de ne demek?

Koca güneş imtihan lâmbamız... Bu hal bize geniş bir ufuk açıyor. Keyfiyetini bilemeyeceğimiz âhiret âleminin ne kadar harika olduğunu uzaktan uzağa hayalimize gösteriyor... İmtihan salonu böyle büyük, böyle güzel, böyle muhteşem olursa, saadet ve mükâfat diyarı nasıl olur!?.. İmtihanda bu kadar nimetlere mazhar olursak, kim bilir cennette ne gibi ihsanlarla karşılaşacağız...

    "Dünya âhiretin tarlasıdır.”

buyuruyor Allah Resulü (a.s.m.). Tarla gönül eğlendirme yeri değildir. Tarlada meşakkat vardır, yorulma vardır. Ve tarlada zaman en iyi şekilde değerlendirilir...

Bu hadis-i şerifi ile Resulûllah Efendimiz (a.s.m.) bizlere bu dünya tarlasından en güzel, en verimli biçimde istifade etmemizi tavsiye ediyor. Ve yine, ekeceğimiz şeylerin burada bir çekirdek iken ötede sümbülleneceğini bire bin, yetmiş bin ve daha fazla meyveler vereceğini müjdeliyor bize... Müminin yemesi, içmesi, konuşması, dinlemesi, tefekkür etmesi, hepsi birer çekirdek gibi. Bunlar helâl dairesinde işlenirlerse birer cennet ağacı olacaklar...

Dinî ve ilmî bir sohbete katılan insan, orada, o tarlada çok şeyini ekiyor. O mecliste geçen fâni dakikalarına bedel ebediyet kazanıyor. Dinlediği sözlere bedel, cennet sohbetlerini dinlemeğe aday oluyor. Anlamasına, tefekkür etmesine bedel, cennetteki anlayış ve tefekkür gücüne güç katıyor. Seyrettiği mü’min çehrelere bedel, cennette nuranî simalarla karşılaşmağa dua etmiş oluyor...

Helâl lokma yiyen insan, yemesini cennet hesabına ekmiş oluyor. Daima hakkı söyleyen, doğruyu haykıran insan, söz nimetini cennet namına ekmiş oluyor. Fiil, hal ve söz âlemimizdeki bütün sermayemizi bu mânâda değerlendirebilsek, her amelimize karşılık akıl almaz mükâfatlara erecek, cennetimizi buradan hazırlayacak, oradaki azığımızı buradan göndermiş olacağız...

Rabbimiz bize o beldeyi şöyle müjde veriyor:

    “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaat buyurdu... Orada ebedî olarak kalacaklar. Hem de adn cennetlerinde hoş meskenler var... Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür... İşte asıl büyük saadet de budur.” (Tevbe, 9/72)

Cennet ırmakları için, tertemiz su ırmakları, süt ırmakları, bal ırmakları gibi tefsirler yapılıyor. Ve daha ifade edilemeyen nice ırmaklar... Bu ırmakların küçük misalleri dünyamızda da mevcut. Dünyamızda da her gün bir süt nehri akıyor... Ama biz bu nehrin tamamını birden göremiyor, ancak, memelerden dökülen kısmına vakıf olabiliyoruz... Nil, Dicle, Fırat gibi bu nehirler de, asırlardır bitmeden tükenmeden akıyorlar... Bizi cennet ırmaklarından ve adn cennetlerindeki hoş meskenlerden haberdar eden ve o beldelere hazırlanmaya teşvik buyuran Rabbimiz, âyet-i kerimenin sonunda şu ulvî ders ile kalbimizi rızasına çeviriyor; bütün amellerimizi ihlâsla yapmamızı ders veriyor: “Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük saadet de budur.”

Babasının sözünü, sadece onun rızasını kazanmak için, severek yerine getiren bir çocukla, bu emri, meselâ, çikolata gözeterek tutan diğer bir çocuk arasındaki fark ne kadar büyüktür!.. Bu inceliği yakalayan ve hayatlarını bu şuurla değerlendiren müminlerin ebedî lütuftan hisseleri, kat kat fazla olacaktır.

Bir de bu ilâhî haberin bütün cennet ehli için geçerli olan şu yönü var: o saadet yurdunun bahtiyar misafirleri bir nimete mazhar olduklarında: “Bu, Rabbimin benden razı olduğunun bir nişanı, bir alâmetidir.” diye düşünerek, ulvî bir haz duyarlar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ında bu mânâyı ne güzel dile getirir:

    "Bir padişah-ı zîşânın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder...”

Demek ki cennette hem maddî nimetlerden istifade edilecek, hem de onların çok üstünde manevî hazlar tadılacak... Bunu böyle değerlendirmeyip cenneti sadece ruhanî telâkki etmek, âhiretle ilgili bütün âyetlerin ruhuna ters düşen yanlış ve noksan bir anlayış olur.

Ruh cennet köşkünü ve hurilerini sadece seyreder... Cennet ırmaklarına bakmakla yetinir... Onların şu veya bu nehir olması onu pek ilgilendirmez. Bu takdirde, dünya nimetlerinden sonsuz denebilecek kadar üstün olan cennet nimetleri, tam tersine dünya nimetlerinden çok aşağı düşmez mi?.. Cennette süt nehrini seyretmektense bu dünyada bir bardak süt içmek daha iyi değil midir?..

Ruh böyle noksan bir cennetle tatmin olmaz... Böyle bir anlayış sadece, haşrin cismanî olmasını aklına sığıştıramayanların vehimlerini tatmin eder; o kadar... Maddî ve manevî her türlü lezzetin asıllarıyla dolu olan cennet yurduna sırattan gidiliyor... Sıratı salimen geçenler cennet kapılarına ulaşıyorlar. Âhiretteki her şey gibi, bu sırat hâdisesinin de çekirdeği dünyada. Bu dünyada bütün işlerini Allah’ın emri üzere yürütenler, dilleriyle daima doğruyu ifade edenler, âhiret âleminde, sıratı salimen geçeceklerdir...

Sıratın sağından da solundan da düşülse altı cehennem. Bu hakikatin da dünyada çekirdeği mevcut... İfrat da insanı helâk ediyor, tefrit de... Yâni aşırılığın her iki cinsi de insana felâket hazırlıyor...Demek ki insan, daima bir eliyle ifratı, diğeriyle tefriti bir kenara itecek ve bir ömür boyu böylece kulaç kulaç yol alacaktır ki, cennete varabilsin; o saadet mahalline ulaşabilsin.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Cennet de olsa, sonsuz hayat sıkıcı olmaz mı?..

12-) Cennetteki huriler cinsel amaçlı mı verilecek?

Hûriler, Rahman-ı Zülcemâlin mü'min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir. Genel olarak "İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar" olarak anlatılan hûriler, "erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, yaşıt genç kızlar" tarzında muhtelif âyetlerde tanımlanır. O kadar güzel yaratılmışlardır ki, hadis-i şerifte "Hûriler yetmiş elbiseyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor." denilmiştir.

Bu hakikati tefsir eden Bediüzzaman şöyle diyor:

    "İnsanın, ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesut edecek maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle, hûriler camidirler."

    "Demek, hûriler Cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi, kendi vücutlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksamını gösteriyorlar. 'Orada, canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı her şey vardır' âyetinin hakikatini gösteriyorlar." (Sözler, s. 813)

Ancak, dünyalı kadınlar salih amelleri farkından dolayı daha güzel olarak yaratılacak ve birden fazla dünyada evlilik yapan mü'min kadınlar da tercih ettiği ile birlikte olmaya hak kazanacaktır.

Kur'ân-ı Kerim'de cennet hurilerinin cinsel yönüne işaret eden ayetler vardır:

    "Onlara kocalarından önce hiç bir insan ve cin dokunmamıştır." (Rahmân, 55/56),

    "Biz o cennet kadınlarını ashab-ı yeminden olan kocalarına düşkün bakireler kıldık." (Vâkıa, 56/36-38)

Cennette mümin erkeklere verilen huriler, sadece cinsellik için verilmeyecektir.

13-) Cennetin tabakaları hakkında bilgi verir misiniz?

İbn Abbâs (r.a.)'dan gelen bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar, Firdevs, Adn Cennet'i, Nâim Cennet'i, Daru'l-Huld, Me'va Cennet'i, Daru's-Selâm ve İlliyyûn'dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır.

İslâm literatüründe cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri ve cennet tabakalarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Cennet: Ebedî saadet yurdunu ifade etmek üzere Kur'an'da, çeşitli hadislerde ve diğer İslamî eserlerde yer alan isimler içinde en çok kullanılan, içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak şekilde muhtevası geniş olan bir terimdir. Kur'an'da yüz kırk yedi yerde geçmektedir. İslam literatüründe ebedî saadetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve tasvirler genellikle cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil olarak kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki ayette çoğul şekliyle de (cennât) yer alması, saadet yurdunun belli bir bölgesinin değil; tamamının adı olduğunu gösterir.

2. Cennetü'n-Naîm: On üç ayette geçmektedir. Arapça'da "refah, huzur, mutlu hayat" anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade etmektedir. Buna göre cennâtü'n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler manasına gelir.

    "Beni cennetü'n-naîmin vârislerinden kıl." (Şuarâ, 26/85)

3. Adn cenneti: En belirgin anlamı ile ikamet etme, ikamet edilen yer demek olan adn, on bir ayette kullanılmıştır. Adn'in, cennetin belli bir bölümünün adı olduğu  veya çoğul şeklinde kullanılışına bakarak, onun tamamını ifade eden bir isim olduğu anlaşılır.

    "Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlukatın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatı, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı olmuşlardır. Bu, Rabbinden korkan O'na saygı gösterenler içindir." (Beyyine, 98/7-8)

4. Firdevs: Özellikle, içinde üzüm bulunan bağ bahçe anlamına gelir. İki ayette geçer. Firdevs, cennetin tamamını ifade eden bir isim olabileceği gibi, onun ortası, en yüksek ve en değerli bölgesinin özel adı da olabilir.

    "Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs cennetleri vardır." (Kehf, 18/107)

5. Hüsnâ: İyilik yapanlara Allah tarafından daha büyük bir iyilikle karşılık verileceğini, ayrıca buna bir de ilave (ziyade) yapılacağını ifade eden Yunus 26. ayetindeki hüsnâ (daha güzel, daha iyi, en güzel, en iyi) kelimesinin cennet anlamına geldiği müfessirlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Ayetteki "ziyade"den maksat da, cennetten Allah'ı görme şerefine nail olmaktır.

    "Güzel davrananlara hüsnâ (daha güzel karşılık), bir de ziyade/fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır." (Yûnus, 10/26)

6. Dârüs's-Selâm: Maddî ve manevî âfetlerden, hoşa gitmeyen şeylerden korunmuş olma manasındaki selâm ile dâr/yurt kelimesinden oluşan bu terkip, iki ayette cennetin adı veya tabakası olarak zikredilmiştir. Cennetin esenlik yurdu olduğu şüphesizdir. Gerçek esenliğin ancak cennette bulunabileceği, sonsuz hayatın, ihtiyaç bırakmayan zenginliğin, zillete yer vermeyen şeref ve üstünlüğün, eksiksiz bir sıhhatin sadece orada mevcut olduğu anlaşılır.

    "Halbuki Allah, Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidayet buyurur." (Yûnus, 10/25)

7. Dârü'l-Mukame:  Asıl durulacak yer, ebedî ikamet edilecek yurt manasındaki bu terkip de cennete girenlerin Allah'a hamd ve şükür sırasında bulundukları mekân için kullanacakları bir tabir olmalıdır.

    "O (Rab) ki lütfuyla bizi Dârü'l-Mukameye / asıl oturulacak yurda (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak, ne de orada bize bir usanç gelecektir." (Fâtır, 35/35)

8. Cennetü'l-Me'vâ:

    "İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ cennetleri vardır." (Secde, 32/19)

Bu isimlerin dışında, "ev, konak, şehir, ülke" anlamlarına gelen "dâr" kelimesi, Kur'an'da dâru'l-huld  (ebediyet / sonsuzluk yurdu), dâru'l-âhire  (âhiret yurdu), âkıbetü'd-dâr, ukbe'd-dâr (dünya yurdunun sonu) terkipleriyle cennet anlamında kullanılmıştır.

Her ne kadar İbn Abbâs Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada İbn Abbâs'ın haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim Allah Teâlâ'nın "Nâim Cennetleri" veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz. Peygamber (asm)'in dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan çocuğu hakkında Hz. Peygamber (asm)'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da" olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir [Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü' el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul (t.y.), V/4033].

Nitekim Müslim'in Ebû Sâid el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin, cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber (asm) tarafından haber verilmektedir (Müslim, İmâre, 116). Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci görüşü tercih etmiştir [en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII/28].

Yine Buhârî'nin bir rivayetinde Hz. Peygamber (asm), Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî, Cihad 4)

Aynî, "Firdevs, Cennetin ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali) olarak yorumlar ve bu görüşüne,

    "Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık." (Bakara, 2/143)

ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir (el-Aynî, Umdetü'l-Kârî fî Şerhi Sahihi'l-Buhârî, İstanbul 1309, VI/539). Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir.

Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "beş yüz senelik mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).

Bütün bu ayet, hadis ve âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bk. et-Taberi, Tefsir, Mısır 1954, XVI/37-38)

14-) Cehennemden çıkıp cennete giren insanların üzerinde cehennem izi olacak mı?

Öncelikle cennet üzüntü ve elem yeri değildir. Kesinlikle bu kimseler cehennemden çıktıkları bilinse dahi cennete girdiklerinde bir elem hissetmezler. Bundan dolayı üzüntü duymayacaklardır.

Hadislerde cehennemden çıkanların üzerinde cehennemden kalan yanık izi olmayacağı bidirilmiştir.

1. Ebu Said'den: Resulullah (asm) buyurdular ki:

    "Hakkıyla cehennemlik olan cehennemlikler var ya, onlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Lakin günahları -yahut hataları denmiştir- sebebiyle ateşe duçar olan bir kısım kimseler vardır ki, ateş onları tamamen öldürür. Yanıp kömür olduktan sonra, kendilerine şefaat edilme izni verilir. Böylece grup grup getirilirler ve cennet nehirlerine dağıtılırlar. Sonra: 'Ey cennet ehli! Bunların üzerlerine su dökün.' denilir. Bunlar, sel yatağında biten bir ot gibi yeniden biterler."[Müslim, İman 306, (185)]

2. Musa ibnu İsmail Vuheyb'den, o Amr ibnu Yahya'dan, o ba­basından o da Ebu Saîd el-Hudrî Radıyallahü Anh'den Resulullah Aleyhisselâm'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdiğinde Allah Teala: 'Kimin kalbinde bir hardal tanesi ağırlığında iman varsa onu çıkarın.' diye buyurur. Bunlar kavrulmuş kömür olmuş bir halde çıkarılırlar. Hayat nehrine atılırlar. Selin getirdiği yığındaki tanenin bitmesi gibi bunlar orada biterler."

    Resulullah Aleyhisselâm ayrıca şöyle buyurdu: "Onu görmez misiniz, nasıl sarı ve kıvrak bir vaziyette biter." (Buharî, Rikak, 51)

3. Bu hadisi Buharî, Kitabul-İman'ın, "İman Sahipleri­nin Ameller Yönünden Birbirlerine Üstünlüğü" başlıklı babında rivayet ediyor:

İsmail îbnu Ebi Uveys ibni Abdullah el-Esbahi el-Medeni (Daru'l-Hicre İmamı, İmam Malik'in kızkardeşinin oğlu), İmam Malik'den, o Amr ibnu'l-Yahha el-Mazinî'den, o babasından, o da Ebu Saîd el-Hudrî Radıyallahü anh'den Resulullah Aleyhis-selâm'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Cennet ehli cennete cehennem ehli de cehenneme girer. Allah Teala: 'Kalbinde bir hardal tanesi ağırlığında iman olanı (ce­hennemden) çıkarın.' diye buyurur. Bunlar kararmış vaziyette çıkarlar, Haya veya Hayat -burada imam Malik şüpheye düşmüş­tür- nehrine atılırlar. Selin kıyısındaki tanenin bitmesi gibi onlar da bu nehirde biterler. O tanenin nasıl sarı ve kıvrak bir şekilde bit­tiğini görmediniz mi?"(Buharî, İman, 15)

Hadislerin Şerhi:

"Kimin kalbinde bir hardal tanesi kadar iman varsa..." Yani asıl tevhid inancına ilave olarak, yani kimin iyilik niteliğinde bir imanı varsa, demektir, iman maddi bir şey olmadığı için ağırlık veya ha­cimle hesab edilemez. Burada kastedilen ameldir. Ameller cevher­ler ile temsil edilirler. Buna göre, iyilik kefesindeki ameller, beyaz, parlak cevherler şeklinde, günah kefesindeki ameller ise siyah, ka­ranlık cevherler şeklinde görünürler.

"Kalbinde (hardal tanesi) kadar imanı olanı cehennemden çıkarın..." sözünden imam Gazali: "İmanın gerçeğini anlamış, ancak, şehadet kelimesini söylemesine ölümün engel olmuş olduğu kimselerin cehennemden çıkarılacağı" hükmünü çıkarmıştır.

İmam Gazali doyar ki: Ancak bir kimse, şehadet kelimesini söylemeye muktedir olur da ölünceye kadar söylemez, bununla bir­likte kalbiyle inanırsa bunun, şehadet kelimesini söylemekten kaçınması, namaz kılmaktan kaçınması gibi sayılır. Cehennemde ebedî olarak kalmaz. Ancak tersi de olabilir. Gazali'nin dışındakiler, diliyle söylememesinin ebedî cehennemde kalmasını gerektireceği görüşündedirler. Burada, yani bu görüşe göre, ha­diste geçen "kalbinde" sözünün teviline ihtiyaç vardır. Buna göre bu söz "Gücü olursa kalbindeki imanı dili ile de söylemesi şartı ile" manasına alınır.

Bu iki ihtimal şundan kaynaklanıyor: İmanı dil ile de söyleme­nin imandan sayılacağı ve dolayısıyla bu yapılmadan iman tamam olmayacağı görüşünde ihtilafa düşülmüştür. Alimlerden bir grup bu görüşü kabul etmektedir. İmam Şemsuddin ve Fahru'l-îslam görüşte olanlardandır. Yahut imanın dil ile söylenmesi dünyevi hükümlerin uygulanması için şarttır. Bu da tahkik ehli alimlerinin çoğunluğunun görüşüdür. Hadis ve ayet metinleri ise bu konuda biraz kapalı bir durum (müteşabih) arz etmektedir. Taftazanî de böyle söyleyen­lerdendir.

Bu hadisi Müslim, Kitabu'l-İman'da da rivayet etmiştir. Ancak Buharî'nin rivayetindeki senet Müslim'in rivayetindeki senetten daha kısadır. (Yani Buharî'nin rivayetinde ravi sayısı daha azdır ki, buna uluvv denmektedir. Çünkü bu durumda hadisin sıhhat derecesi artmaktadır. -Mütercim). Bu hadisi, Nesâî de rivayet etmiştir.

Bu hadis Mürcie'nin görüşünün yanlışlığını ortaya koyuyor. Çünkü hadiste iman olsa da, günahın kişiye zarar vereceği bildiri­liyor. (Mürcie ise imanla birlikte günahın zararı olmayacağı görü­şünü savunuyor). Hadis aynı zamanda, büyük günah işleyenlerin ebedî cehennemde kalacağını ileri süren Mutezile ve aynı görüşü paylaşanların iddiasının yanlışlığını da ortaya koyuyor.

4. Suveyd ibnu Saîd, Hafs ibnu Meysere'den, o Zeyd ibnu Es-lem'den, o Ata ibnu Yesar'dan, o da Ebu Saîd el- Hudrî'den rivayet eder ki: ...

... Sonra Yüce Allah: 'Tekrar gi­din, kalbinde bir dinarın yarısı ağırlığında hayır bulduklarınızı çıkarın.' diye buyurur. Kalabalık bir topluluk daha çıkarırlar. Son­ra:

'Ey Rabb'imiz, orada iyilik sahibi hiçbir kimse bırakmadık.' derler. Ebu Saîd Radıyallahü Anh dedi ki; Eğer siz beni bu hadis hususunda doğrulamıyorsanız, isterseniz şu ayeti okuyun:"

"Allah bir zerre ağırlığınca bile zulmetmez, eğer iyilik olursa onu kat kat yapar ve kendi, katından büyük bir karşılık verir." Allah Azze ve Celle bütün bunlardan sonra:

'Melekler şefaat etti, peygamberler şefaat etti, mü'minler şefaat etti, sadece rahmet edicilerin en merhametlisinin şefaati kaldı.' diye buyurur. Bundan sonra cehen­nemden bir avuç (Kabza) alır, oradan hiç hayır nedir bilmeyen bir topluluk çıkarır. Bunlar kömürleşmiş bir haldedirler. Bunları cen­netin girişlerinde bir nehire atar. O nehire 'hayat nehri' denilmek­tedir. Selin getirdiği yığındaki tanenin çıkması gibi oradan çıkarlar. Görmez misiniz, taşın veya ağacın güneş yönüne gelen tarafı hafif sararmış ve yeşilimsi olarak görünür. Gölge tarafına gelen kısmı ise beyaz olur. Oradakiler:

'Ey Allah'ın Resulü, sen âdeta, sahrada çobanlık yapmış gibisin.' dediler. (yani sahra ahalisi gibi her şeyi gayet güzel örneklendirerek ve sahradaki benzerleri ile açıklayarak anlatıyordu) Resulullah Aley-hisselâm sözüne şöyle devam etti:

'İnci gibi çıkarlar. Boyunlarında mühürler vardır. Cennet ehli onları tanır. Bunlar Allah'ın azadlılarıdır, işledikleri bir amel olmaksızın, önden gönderdikleri bir hayır bulunmaksızın Allah onları cennete koymuştur.' Sonra Cenab-ı Allah onlara:

'Cennete girin, gördükleriniz sizindir.' diye buyurur. Onlar: 'Ey Rabb'imiz, alemlerden kimseye vermedikleri­ni bize verdin' derler. 'Size Benim katımda bundan daha üstünü vardır' denilir. Onlar: 'Ey Rabb'imiz, bundan daha üstün ne olabilir?' derler. Yüce Allah: 'Rızam, artık bundan sonra Ben ebediyen size kızmam.' diye buyurur."(Müslim, İman, 302)

Hadislerde cehennemden çıkanların haya veya hayat nehrinde yıkandıktan sonra inci gibi parlayarak çıkacakları da ifade edilmektedir. Bunların üzerinde cehennem izi yoktur.

Üzerlerinde bir hatem bulunacağı ifadesi olan rivayet ise "Boyunlarında mühürler vardır." Et-Tahrir müellifi diyor ki: Burada mühürler ile kastedilenler, onların tanınması için boyun­larına asılan şeylerdir. Sadelikleri, temizlikleri, yüzlerindeki se­vinç ve güzellik dolayısıyla da "inci gibi" olarak vasfedilmişlerdir. Çünkü artık üzerlerinde ateş ve yanık izi kalmayacaktır. En doğru olanı Allah bilir.

"Bunlar Allah'ın azadlılarıdırlar." Yani bir kimsenin şefaati ile olmaksızın, Allah Teala'nın kendi fazlı ve ihsanı ile çıkarılan bu kimselere cennettekiler "Bunlar Allah'ın azadlılandır" derler.

"İşledikleri bir amel, önden gönderdikleri bir hayır olmaksızın Allah onları cennete koymuştur." Yani Allah Teala, onları sa­dece imanları dolayısıyla, iman dışında hiçbir güzel amelleri bu­lunmamasına rağmen cennete koymuştur.

"Şu gördüklerinizin hepsi sizindir." Yani gördüklerinizin mülkiyeti ve ondan istifade hakkı size aittir. Onlar sadece kendile­rine ayrılan nimetleri göreceklerdir.

"Ey Rabb'imiz alemlerden kimseye vermediklerini bize verdin." Yani cehennemliklere vermediğini bize verdin. Ama kendilerin­den önce cennete girmiş olan cennetlikler, elbette onlardan daha çok nimete sahip olurlar. Onlar bu sözü zan üzere de söylemiş olurlar. Çünkü o anda kendilerine verilen şey gözlerine büyük görünür.

"Size benim katımda bundan daha üstünü vardır." sözünü du­yunca, kendilerine verilenin üstünde, hissedilir bir nimet nasıl olur diye hayret ederler. Allah Teala da, kendilerinden razı olduğunu ve bir daha ebediyen onlara gazab etmeyeceğini bildirir. Elbetteki Allah Teala'nın rızası nimetlerin en büyüğüdür. Nite­kim Kur'an-ı Kerim'de de: "Allah'ın onlardan razı olması ise hep­sinden büyüktür. îşte büyük kurtuluş budur." diye buyuruyor. (Nevevî'nin Sahih-i Müslim Şerhi).

İmam Müslim, Kastallanî'nin Hamişine (haşiye) göre C.2, s.l28'de, "Şefaatin İsbatı ve Tevhid Ehlinin Cehennemden Çıkarılması" başlıklı babda şöyle demektedir:

Harun ibnu Saîd el-Eyll, Abdullah ibnu Vehb'den, o Malik ibnu Enes'den, o Amr ibnu Yahya ibni İmare'den, o babasından o da Ebu Saîd el-Hudrî Radıyallahü Anh'den Resulullah Aleyhis-selâm'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    "Allah Teala cennet ehlini cennete sokar, dilediğini de kendi rahmeti ile sokar. Cehennem ehlini de cehenneme sokar. Sonra: 'Kalbinde bir hardal tanesi ağırlığında iman bulduğunuzu (cehen­nemden) çıkarın.' diye buyurur. Bunlar kömürleşmiş, kavrulmuş bir vaziyette çıkarılırlar. Hayat ırmağına atılırlar. Selin ke­narındaki tanenin bitmesi gibi orada biterler (hayat bulurlar). Onu görmediniz mi nasıl sarı kıvrak bir şekilde çıkar." (Müslim, Iman 304)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Cehennemden çıkacak kişinin alnında iz olcak mı?..

15-) Allah Teala'yı cennette herkes görecek mi; cehenneme girip daha sonra cennete giren kişi de görecek mi?

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

    "Ey Allah'ın Resulü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye (Ashab, Resulullah'a) sordular. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?" diye sordu. Ashab:

    "Hayır!" deyince:

    "Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu?" diye tekrar sordu. Ashab yine:

    "Hayır!" deyince:

    "Nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı karşıya gelecek." (Müslim, Zühd 16)

Cerir İbnu Abdillah (radıyallahu anh) anlatıyor:

    "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir dolunay gecesi, aya baktı ve:

    "Siz şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O'nu görmede bir sıkışıklığa düşmeyeceksiniz (herkes rahatça görecek)."[Buhârî, Mevakitu's-Salat 6, 26, Tefsir, Kaf 1, Tevhid 24; Müslim, Mesacid 211, (633); Ebu Davud, Sünnet 20, (4729); Tirmizî, Cennet 16, (2554)]

AÇIKLAMA:

1. Ehl-i Sünnet uleması, cennet ehlinin rü'yetullaha mazhar olacağına, gökte dolunayı görürcesine Rab Teala'yı gözleriyle göreceğine inanır ve bu hususta ittifak ederler. Allah'ın görülmesinin, cennet ehlinin mazhar olacağı en büyük nimet olacağı belirtilmiştir. Nitekim sadedinde olduğumuz hadis, Allah kendini gösterdiği müddetçe cennet ehlinin diğer nimetlere iltifat etmeyeceğini belirtir. Bu iltifat etmeme hali, rü'yetin onların hepsinden üstün bir nimet olduğunu ifade eder.

2. Hadisten, ahirette Allah'ı, kadın ve erkek bütün cennet ehlinin göreceği hükmü de çıkarılmıştır.

3. Cennet’te hiç kimseye üzülme yoktur. Cehennemden çıkan kişi de Allahı görecektir.

4. İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Cennetliklerin en aşağı derecesinde olan kimsenin durumu; bahçelerini, hanımlarını, bol nimetlerini, hizmetçilerini ve koltuklarını bin senelik mesafeye kadar uzanmış olarak görecek ve sabah akşam Allah’ın kendilerine bir ikramı olarak Allah’ın yüzünü göreceklerdir."

Sonra Rasûlullah (s.a.v.) şu ayeti okudu:

“Bazı yüzler o gün Rablerine bakarken mutluluktan parlayacaktır.” [(Kıyame, 75/22-23) (Müsned: 4395)]

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimiz (s.a.v) Rabbimizle konuştuğunda şeklen görmüş mü yoksa Peygamberimiz (s.a.v) Rabbimizin sesini duyup mu konuşmuş?..

16-) Cennette çocuk, anne ve babası ile aynı yaşta olacaksa anne ve babasına, nasıl anne ve babası gibi davranabilir?

Kur’ân-ı Kerim’de geçen “Vildânün muhalledun” tâbirinden anlaşıldığına göre, müminlerin bulûğ çağından önce vefât eden çocukları doğrudan cennete gidecek, lâkin dâimî çocuk olarak kalmak sûretiyle, çocuk sevmek ve okşamak zevkini anne ve babalarına tattıracaklardır.

Çocuğunu kaybettiği halde buna sabreden Müslüman’a, Cenab-ı Allah’ın verdiği mükâfat Ebû Musa (ra) tarafından naklediliyor: “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    "Bir kulun çocuğu öldüğü zaman Allah Teâlâ meleklerine:

    - Kulumun çocuğunun ruhunu mu aldınız, buyurur. Melekler:

    - Evet, derler. Allah Teâlâ:

    - Kulumun gönül meyvesini (ciğerparesini) mi kopardınız, buyurur. Melekler:

    - Evet, derler. Allah Teâlâ:

    - Peki, kulum ne dedi?, buyurur. Melekler:

    - Sana hamdetti ve ‘innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn’ diye istircâda bulundu, derler. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

    - O halde kulum için cennette bir ev yapın ve adını da “hamd evi” koyun! buyurur.” (Tirmizi, Cenaiz 36)

Bazı rivayetlerde insanın ahirette otuz üç yaşında olacağı bildirilmiştir. Ancak bu yaş ifadesi dünyanın yaşına göre değildir. Yani nasıl ki insan en mükemmel yaş olarak bu dönemde bulunur. Onun gibi insan cennette olması gereken en mükemmel durumda bulunacak demektir. Yoksa oraları buralarla değerlendirmek değildir.

Küçük yaşta ibadet eden çocukların da ibadetlerine mükafat olması için, yetişkin olarak cennetin nimetlerinden istifade edecektir. Onların yetişkin olması anne ve babasının yanında olmasına mani değildir. Nitekim bu dünyada bile çocuk ne kadar yetişkin olsa da anne ve babasının ona olan şefkat ve sevgisi devam etmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsanlar cennette kaç yaşında olacaklardır?..

17-) Cennet hayatında kocamıza huriler ve sevabına göre cennet kadını verileceği doğru mu ve hurilerle cinsel münasebette bulunacaklar mı? Eşimizin sadece bizimle birlikte olma iltimali yok mu?

Hûriler, Rahman-ı Zülcemâlin mü'min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir. Genel olarak "İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar" olarak anlatılan hûriler, "erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, yaşıt genç kızlar" tarzında muhtelif âyetlerde tanımlanır. O kadar güzel yaratılmışlardır ki, hadis-i şerifte "Hûriler yetmiş elbiseyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor." denilmiştir.

Bu hakikati tefsir eden Bediüzzaman şöyle diyor:

    "İnsanın, ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesut edecek maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle, hûriler camidirler."

    "Demek, hûriler Cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi, kendi vücutlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksamını gösteriyorlar. 'Orada, canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı her şey vardır' âyetinin hakikatini gösteriyorlar." (Sözler s. 813)

Ancak, dünyalı kadınlar salih amelleri farkından dolayı daha güzel olarak yaratılacak ve birden fazla dünyada evlilik yapan mü'min kadınlar da tercih ettiği ile birlikte olmaya hak kazanacaktır.

Kur'ân-ı Kerim'de cennet hurilerinin cinsel yönüne işaret eden:

    "Onlara kocalarından önce hiç bir insan ve cin dokunmamıştır." (Rahmân, 55/56),

    "Biz o cennet kadınlarını ashab-ı yeminden olan kocalarına düşkün bakireler kıldık." (Vâkıa, 56/36-38)

Cennette mümin erkeklere verilen huriler sadece cinsellik için verilmeyecektir.

Cennette kıskançlık gibi duygular olmayacağı için, böyle bir isteğiniz olmayacaktır. Hem dünya imtihanını kazanıp cennete girmeye layık olan takvalı bir kadın hurilerden üstün olacaktır. Bunlar bir nevi cariye veya hizmetçi gibi cennetlik olanlara hizmet edecektir. Gılmanlarda böyledir. Dünyadan giden kadınlar ise hizmetçi konumunda olmayacak erkeğin eşi ve kendisine hizmet edilen konumunda olacaktır. Cennetteki ahvali ora şartlarına göre değerlendirmelidir.

Peygamber (asm) de cennet ehlini şu şekilde tasvîr etmektedir:

    "Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i Cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler." (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne).

Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler. Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve Cennete girmeyi hakketmişlerdir. Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller. Allah onları, diğer nimetler gibi Cennet ehli için yaratmıştır. Peygamber (asm)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir.

Ümmü Seleme, Peygamber (s.a.s)'e bir gün "Ya Rasûlüllah! dünyada ki kadınları mı, yoksa cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar. Rasûlüllah (asm); "Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir." diye cevap verir. Ümmü Seleme; "Niçin?" deyince O, şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için." (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc., VI. 81).

İlave bilgi için tıklayınız:

-Cennette erkeklere huriler var ama kadınlar için ne var- denilmekte, bu konudaki görüşleriniz nelerdir?..

18-) Cennet ve cehennem yaratılmış mıdır? Yaratıldıysa yeri nerededir?

Ehl-i sünnet inancına göre cennet ve cehennem yaratılmışlardır ve şu an mevcuddurlar.(1)

Kur’an’ın ifadesine göre, cennetln genişliği yer ve gök arası kadardır.(2) Yine Kur’an’ın ifadesine göre cennet müttekılere,(3) cehennemse kâfirlere(4) hazırlanmıştır. Her ikisi de Miraç gecesi Peygamberimize (s.a.v.) gösterilmiştir.(5) Olmayan bir şey sakinleri için hazırlanabilir ve gösterilebilir miydi?

Ayrıca cennetin varlığı Âdem kıssasıyla da sabit olmakta, cehennemin halen mevcudiyeti de onunla kıyaslanmaktadır.(6)

Cennetin yukarıda arşın altında, cehennemin aşağıda yerin altında(7) olduğunu söyleyenler olmuş ise de kesin şuradadır, demek mümkün olmamıştır. Her ne kadar Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) “Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.”(8) buyurmuş ise de bunu, her şeyden önce Kendisini ve kabr-i şeriflerini ziyaretin önemi ve fazileti noktasında söylenmiş bir hadis olduğu şeklinde anlamamız lazım geldiğine inanmaktayız.

Bununla beraber kıyametin kopup, yerin başka bir mahiyet almasından sonra cennetin, hadiste işaret edilen yerde veya o yerin doğrultusunda a’la-i ılliyyinde olabileceği de ihtimalden uzak görülmemelidir.

Bediüzzaman’a Göre Cehennemin Yeri

Bediüzzaman, “De ki: her şeyin bilgisi Allah katındadır.”(10) “Gaybı Allah’dan başka kimse bilmez.”(9) mealindeki âyetleri dersinin başına koyduktan sonra “Cehennem nerededir?” diye bi soru sorar.

Cehennemin yeri bazı rivayetlerde “yerin altı”denilmiştir. Yer küresi, yıllık hareketiyle ileride haşir meydanının etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ikidir. Biri küçük cehennem, diğeri de büyük cehennemdir. Küçük cehennem büyük cehennemin çekirdeğidir. İleride küçük cehennem büyük cehenneme inkılab edecek ve büyük cehennemden bir menzil olacaktır.

Küçük cehennem yerin altında, yani merkezindedir. Çünkü kürenin altı merkezidir. Coğrafya alimlerince bilinmektedir ki, her otuz üç metre kazıda bir derece sıcaklık artar. Yerin yarı çapı altı bin küsur kilometre olduğuna göre, merkeze kadar bu sıcaklık iki yüz bin dereceyi bulur... Bu ateş, dünya ateşinden iki yüz defa daha şiddetlidir. Küçük cehennem, büyük cehenneme ait bir çok görevleri dünyada ve berzah âleminde yapmıştır. Âhiret âleminde ise yer küre, sakinlerini yıllık hareketiyle etrafında daire çizdiği haşir meydanına döker. Tabii ki içindeki küçük cehennemi de büyük cehenneme teslim eder. Mu’tezilenin bazı imamları: “Cehennem sonradan yaratılacaktır.” demiş olsalar da onların bu sözleri yanlıştır. Cehennem yaratılmıştır. Fakat hal-i hazırda tamamiyle inbisat ve sakinlerine tam münasip bir tarzda henüz inkişaf etmemiştir.

Kaldı ki gayb perdesinin içindeki ahiret âlemine ait menzilleri bu dünya gözümüzle görmek ve göstermek için ya kâinatı küçültüp iki vilayet şekline getirmeli, ya da gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalıdır. İkisi de şu an mümkün olmadığına göre öyleyse âhiret âlemine ait menzilleri de, bu dünya gözümüzle görmek mümkün olmayacaktır. Fakat bazı rivayetlerin işaretiyle ahiretteki cehennemin bu dünyamızla münasebeti vardır. Mesela, yazın şiddetli sıcaklığına “min feyhi cehennem” yani “cehennemin kaynamasındandır” denilmiştir.

Sözün özü: Cehennemin yerini tesbit noktasında Bediüzzaman’ın görüşlerni şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Kadîr- i Zülcelâl’in mülkü çok geniştir. Allah’ın hikmeti nereyi uygun görmüş ve göstermişse büyük cehennem oraya yerleşir.

2. Büyük cehennem, yerin yıllık dönüşünün çizdiği dairenin altındadır. Bu cehennem, kimi zaman yerin merkezindeki küçük cehenneme görevlerini yaptırmıştır.

3. Yerin merkezindeki küçük cehennem, büyük cehennemin çekirdeğidir. Hikmetli Yaratıcı, dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte sakladığı ve vakti geldiğinde de çekirdekten ağacı çıkardığı gibi; yer kürenin kalbindeki küçük cehennem çekirdeğinde de büyük cehennemi saklar ve vakti geldiğinde de ondan büyük cehennemi çıkarır.

4. Cennet ve cehennem hilkat ağacından ebediyyet tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise dalın en uç noktasıdır. Hem kâinat silsilesinin iki neticesidir. Neticelerin yerleri silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, ağırı aşağı tarafında; nurlusu ve ulvisi de yukarı tarafındadır. Hem şu işler selinin ve yerin manevî ürünlerinin iki ambarıdır. Ambarın yeri ise ürünün çeşidine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede akan seyyal mevcudatın iki havuzudur. Havuzun yeri ise, selin durduğu ve biriktiği yerdir. Yani pislikleri ve zirzibili aşağıda, temizleri ve güzelleri ise yukarıdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâh is her yerde olabilir. Rahman-i Zülcemal ve Kahhar-i Zülcelâl nerede isterse tecelligâhını orada açar.(11)

Dipnotlar:

1. Ömer en-Nesefî, Akaidü'n-nesefi, s. 8; Ebü’l- Münteha, Şerhu fıkhi’l- ekber, s.26.
2. Al-i İmran, 3/133.
3. Al-i İmran, 3/133.
4. Bakara,2/24; Al-i İmran, 3/131.
5. Buharî, Nikâh, 88; Rikak, 16; Tirmizî, Cehennem,11; Ahmed b. Hanbel, IV/429.
6. TDV İslâm Ansiklopedisi, VII/185.
7. age., VII/229.
8. Buharî, fî mescid-i Mekke, 5.
9. Mülk, 67/26.
10. Neml, 27/65.
11. Daha geniş bilgi ve orijinali için bk.Nursî, Said, Mektubat, s.8-10.

19-) Cennette çoğalma var mı? Yani orada çocuk sahibi olmak mümkün mü?

Müfessirlerin ve İslam alimlerinin büyük çoğunluğuna göre cennette tenasül (çoğalma) yoktur. Ancak bazı rivayetlere göre dünya hayatındakinden farklı bir surette çocuk sahibi olma söz konusudur. Ebu Saidi’l-Hudrî’den nakledilen bir rivayete göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

    “Cennette mü’min, çocuk arzu ettiğinde, hamli, doğumu ve yaş alması bir anda oluverir.” (Tirmizî, Cenne, 23; İbn Mâce, Zühd, 39; Dârimî, Rikak, 11; İbn Hanbel, III, 9)

Tirmizî, bu hadisin garib olduğunu söyleyerek zayıflığına dikkat çekmiştir.

Bazılarına göre, cennette cinsel hayat vardır, ancak bunun sonucunda çocuk olmaz. Mücahid, Tavus ve İbrahim en-Nehai bu kanaattedirler. Nitekim Ebu Rezin el-Ukaylî Peygamberimiz (asm)'den şöyle rivayet etmiştir:

    “Cennette cennet ehlinin çocukları olmaz.” (Tirmizi, Cennet 23, 2566)

İshak b. İbrahim ve başkaları ise, hadiste belirtildiği gibi, Cennette mümin, çocuk arzu ettiğinde istediği gibi, bir anda oluverir, ancak arzu etmez demişlerdir. (Şa’ranî, Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 104).

Burada, “ancak arzu etmezler” kaydının hadisin devamı değil de, Peygamberimiz (asm)’in ifadesini nakleden İshak b. İbrahim ve başkalarına ait olduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde böyle bir ifadenin (hadisin) hiçbir manası olmaz.

Olmayacak bir şeyi olacakmış gibi teferruatlı bir şekilde anlatıp, ardından böyle bir şeyin olmayacağını söylemenin abes bir ifade olacağı açıktır. Çünkü mana öyle olsaydı, "hamli, doğumu ve yaş alması" kayıtlarına yer verilmez sadece “istense olurdu” gibi bir ifade kullanılırdı.

Ayrıca, eğer manasındaki “in” edatı yerine, kat’iyet ifade eden iza edatının kullanılmış olması da arzu edilenin olacağını göstermektedir. Dolayısıyla bizce böyle bir değerlendirme, cennet ehlinin çocukları olmayacağına dair rivayet esas alınarak yapılmış tekellüflü bir tevildir.

Bu konudaki rivayetler şöyle cem edilebilir:

- Cennet bildiğimiz manada hamilelik vs. yoluyla bir tenasül yeri değildir.

- Dünyadaki gibi çocuk sahibi olma yoktur. Ancak istendiğinde bir anda çocuk sahibi olunabilir...

- Cennet çocuklarının farklı yaşlarda inşa edilmeleri de mümkündür. Çünkü çocukluğun her bir evresinin ayrı bir güzelliği ve tatlılığı vardır.

- Cennet çocukları için vildan ve ğılman kelimelerinin kullanılmasında bu duruma işaret edildiği de düşünülebilir. Böylece vildanın küçük, ğılmanın ise daha genç çocuklar için kullanılmış olması muhtemeldir.

20-) Cennette kadınlar istediği kişiyle evlenebilir mi? Mesela Fatih Sultan Mehmed ile evlenmek isteyebilir mi? "Kişi sevdiği ile beraberdir." hadisinden ve cenette her istediğinin mümkün olmasından yola çıkarak, hanımlara eş seçimi hakkı verilecek midir?..

Cennet ehli, makamına uygun olarak her şeyi isteyebilir. Öncelikle herkesin dünyadaki eşiyle nikahlanması söz konusudur. Hiç evlenmeyenler için ise durum farklı olabilir... Ayrıca cennette isteyeceği bir şeyi bu dünyada hak etmesi gerekir. Fatih Sultan Mehmed'in manevi makamına yetişen bir bayanın istemesi olabilir. Ancak bu konuda kesin bir şey söylemek doğru olmaz. Cenneti dünya gözüyle düşünmemek gerekir. Burada istenilenler orada istenilmeyebilir.

Bu hususta şu nokta hatırdan hiç çıkarılmamalıdır:

Cennette birlikte olacak hanımla bey, dünyadaki zaafların sahibi hanımla beyin aynısı olmayacaktır. İkisi de ayetin tabiriyle "tathir" olmuş, yani her türlü maddi manevi kirlerden, kusur ve çirkinliklerden tümüyle temizlenmiş olarak cennette birlikte olacaklardır. Hatta hayallerinde olan hanım ve bey nasıl idiyse, ikisi de aynen öyle duruma çıkacaklar, birbirlerini mutlu edecek cennet genciyle Cennet hurisi görüntüsüne gireceklerdir. Dünyada var olan bazı sevgiyi gölgeleyici görüntülerden de tümüyle arınmış halde buluşacaklardır cennette...

Böylece, beyin dünyadaki hanımı, her manasıyla hayran kalacağı bir cennet hurisi haline geleceği gibi, hanımın dünyadaki beyi de her manada hayran kalacağı bir cennet genci haline gelecek; dünyadaki gölgeli mutluluklarını cennette gölgesiz şekilde, daha ileri safhada yaşama imkanı bulacaklardır.

Bu sebeple dünyadaki sevgilerini yalnız gençlik devresine ait geçici dış güzelliğe bağlamamalılar. Yaşlandıkça gelişen, cennette ebedi hayat arkadaşlığını kazandıracak olan iman ve ahlak güzelliğine kilitlenmeliler ki, aile sevgisi ömür boyu sürmekle kalmasın, ebedi hayat arkadaşlığına dönüşme özellik ve güzelliği kazansın...

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennette eşlerin durumu nasıl olacak?..

21-) Cennette gece-gündüz, kış-yaz gibi doğa olayları var mı?

Kaynaklarda görebildiğimiz kadarıyla, cennette söz konusu doğa olayları yoktur. Adı geçen doğa olaylarının, güneş sisteminde yer alan yerkürenin hareketi ve onu çevreleyen atmosferle ilgili olduğunu düşündüğümüzde, böyle olayların cennette bulunma ihtimalinin olmadığı görülür.

Aslında –hikmetle bakıldığında- beka aleminin zaman çarkının dışında kalması, onun sonsuza dek devam etmesinin de bir gereğidir. Çünkü, zaman seline kapılan her şey ölüme mahkumdur. Cennette ölüm olmadığına göre, bu anlamdaki bir zamandan da söz edilemez. Oysa, doğa olaylarının hemen hepsi zaman mefhumuna bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanların dinlenmek, rahat etmek için tercih ettikleri mekanlar da hep doğal güzelliklerle iç içedirler. İnsanın doğal güzellik arayışı içinde olmasının sebeplerinden biri, Allah'ın insanı

    "Çeşit çeşit 'inceliklere ve güzelliklere' (veya her türden sık ağaçlara) sahiptirler." (Rahman Suresi, 55/48)

ayetiyle bildirdiği cennet güzelliklerinden zevk alacak şekilde yaratmış olmasıdır.

Tüm doğa güzelliklerinin yanı sıra cennet ortamında dünyadakinden farklı olarak ne sıcak ne de soğuk olan, insan nefsinin en hoşlanacağı tam kararında bir iklim olacağı da Kur'an'da bildirilmiştir:

    "…Ve onları, 'ne sıcak-ne soğuk, tam kararında gölgeliğe' sokacağız." (Nisa Suresi, 4/57)

Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür:

1. Sonsuz lüks ve konfor.

2. Sürekli barış ve huzur.

3. Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece güçlü ve yetenekli olmaları.

4. Manevî tatmin (rızâ).

5. Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak.

6. Bütün bunları saran bir ebediyet.

Dinler tarihine dair araştırmalar, hemen her din ve inanç sisteminde ölüm sonrası hesaplaşmanın, ceza veya mükâfatın varlığının kabul edildiğini göstermiştir. Genel olarak İslâm âlimlerinin cennet tasviri hakkında benimsedikleri görüş, onun mahiyetinin bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü mü'min kullar için ahiret hayatında hazırlanmış mutluluk vesilelerinin hiç kimse tarafından tahayyül edilemeyeceğini ifade eden ayetten (Secde, 32/17) başka, kudsi hadis olarak rivayet edilen meşhur metin de bu hususu açıkça belirtmektedir:

    "Ben, sâlih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım." (Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5)

Dünya hayatında beş duyu ve akıl alanlarındaki idrakler, tabiat şartlarıyla kayıtlı olduğuna göre naslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim bazı ayetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve ahiret idrakleri arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir (Bakara, 2/25; Muhammed, 47/6). İbn Abbas'tan yaygın olarak rivayet edilen

    "Cennette isimlerden başka dünyayı andıran hiçbir şey yoktur." (Makdisi 1/194)

ifadesi, ikisi arasındaki mahiyet farklılığını belirten bir söz olsa gerektir.

Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden ayetlerin (Âl-i İmran, 3/133; Hadid, 21) tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür:

1. Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır.

2. Cennet, dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir.

3. Madde âleminin insan idrakine sunuluşu gibi cennet de onun bilgi ve idrakine sunulmuştur

Bununla ilgili bir hadiste, Allah yolunda cihad edenlere hazırlanan cennetin “yüz derece” olduğu ve her derecenin gökle yer arasındaki mesafe kadar birbirinden uzak bulunduğu haber verilmiştir. (Buhâri, Cihad 4; Müslim, İmâre 116). Sahip oldukları nimetler açısından farklı mekânlar olduğu anlaşılan bu derecelerin imanın hasletleri (şubeleri) kadar yetmiş küsür olacağı, bu hasletleri kendisinde toplayanların bütün dereceleri elde edeceği de söylenmiştir.

Cenneti tasvir eden bazı ayetler, orada su pınarlarının da bulunduğunu haber verir:

    “Kötülüklerden korunanlar bahçelerde, gölgelerde ve pınarların başında bulunacaklardır.” (Hıcr, 15/45; Mürselât, 77/41).

Rahman ve Ğâşiye surelerinde, akan pınarlardan söz edilmekte, diğer bazı ayetlerde de cennet ehlinin bu pınarlardan su içeceği haber verilmektedir (bk. Rahman, 55/50, 66; Ğaşiye, 88/12; İnsan, 76/6, 18; Mutaffifin, 83/28).

Sözlük anlamı “bağ, bahçe” olan cennette ağaçların bulunması doğaldır. Çeşitli ayetlerde gölgelerden, dallardan, sarmaş dolaş olmuş koyu yeşilliklerden, meyveleri kolayca toplanabilen ağaçlardan bahsedildiği gibi, özel olarak hurma, nar, reyhan, kiraz, muz gibi ağaç ve bitkilerden de söz edilir. (Rahman, 55/12, 68; Vâkıa, 56/28-29). Buhâri ile Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (sav) "cennette, idmanlı ve hızlı bir binicisinin, gölgesinde yüz yıl koştuğu halde sonuna ulaşamayacağı kadar büyük bir ağacın bulunduğunu" ifade etmiştir (Buhâri, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 6-8) Fahreddin Râzi'nin de belirttiği gibi Tuba kelimesine "ebedî saadete vesile olan her güzel şey" manası verildiği takdirde bağ, bahçe ve ağaçlar da dahil olmak üzere her imkân kelimenin kapsamına alınmış olur.

Bir hadislerinde Rasülullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını, ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder. (et-Tâc, c. 5, s. 402)

İslam dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad etmektedir? Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle vurguladığı iki özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet. Bir ayet-i kerimede şöyle denilmektedir:

    “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada vardır. Ve siz orada ebediyen kalacaksınız.” (Zuhruf, 43/71)

Dünya hayatında duyu organlarıyla algılanamayan meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu, Allah yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından anlaşılmaktadır. Ahiret âleminde melekler inançlı ve dürüst insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları sırasında korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara şöyle diyeceklerdir:

    “Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse, gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, merhamet eden ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” (Fussılet, 41/30-32).

Hz. Peygamber (sav), çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da,

    “Allah sizi cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi bulursunuz.” (Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11)

şeklinde cevap vermiştir.  Hz. Peygamber (sav), cennet hayatının imkân ve nimetlerinin genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte ayrıntılı tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz, çelişkili oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne olacak?” şeklinde teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete girecek insanlar fizyolojik ve psikolojik kusurlardan arınmış olacaklarından, pratikte böyle bir talebin vuku bulmayacağı açıktır.

Buhâri, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivayet kanallarından aktardıkları hadislere göre (Buhâri, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7) mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içtikleri halde abdest bozma ihtiyacı hissetmeyecekler, sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet getirmeyecektir. Cennet halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için (Fâtır, 35/35) uykuya da ihtiyaç duymayacaklardır. Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nida edileceği kaydedilir:

    “Daima sağlıklı olacak, asla hastalanmayacaksınız; sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; her an gençliğinizi koruyacak ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız; sürekli nimetler içinde olacak ve asla güçlükle karşılaşmayacaksınız.” (Müslim, Cennet 22)

Konu ile ilgili hadislerin bazı rivayetlerinde cennete girecek erkeklerin ataları Adem’inki gibi bir bünyeye sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları anlatılır. Ayrıca bu erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte bıyıkları yeni terlemiş sakalsız gençler görünümü arzedeceklerinden de söz edilir. Kadınların ise çok güzel tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.

22-) Cennette kadınlar dünyadaki eşiyle evlenmek zorunda mıdır? Sadece bir evlilik yaşamışsa, dünyadaki eşinin yerine başka bir erkek seçme hakkı var mıdır?

Konuyla ilgili şu özet bilgileri vermek mümkündür:

a. Asıl olan her karı-kocanın cennette de bu arkadaşlıklarının devam etmesidir.

b. Bekâr olarak ölen bayanlar da arzuları doğrultusunda birileriyle evlendirilir.

c. İki veya daha fazla erkekle evlenmiş bir kadın orada -diğer kocalarıyla evlenmesi, ilk kocasından boşanmakla değil, onun ölümü üzerine gerçekleşmişse- ilk eşiyle, -bir görüşe göre son eşiyle- evlenecektir. Bununla beraber, kocalarından daha çok beğendiği ile de evlenebilir. (bk. Alusî; Duhan, 44/54. ayetin tefsiri)

d. Cennette herkese istediği verileceğine göre, dünyada iken evli olanların biri diğerini ister, diğeri onu istemezse (böyle bir şuur ve talep olacaksa) isteyene benzeri verilir, istemeyen serbest kalır ve istediğini alır.

- Şunu unutmamak lazımdır ki, cennette asla üzüntülü bir durum söz konusu değildir. Orada kim, kiminle evlenirse evlensin, onun için eşinden daha güzel, daha sevgili kimse olmayacaktır. Buradaki üzüntüler, özlemler, orada söz konusu değildir. Diğer bir ifadeyle orada ya dünyadan kalma özlemler, hasretler, vuslatlarla giderilir veya onlardan eser kalmaz, yeter ki cennete girelim. Onun için cennete gitmenin ön şartı olan takvada, yani Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmede yarışmak gerekir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

- Cennette evlilik hadisesi nasıl olacaktır?

- Kadınların cennette evliliği.

- Bu dünyada eşini sevmeyen kişinin durumu.

- Cennet nasıl olacaktır?

- Cennette cinsel hayat olacak mı?

23-) Cennette herkes aynı mı olacak, güzellik dereceleri olacak mı? İnsanlar bu dünyadaki güzel ya da çirkin suretleriyle mi cennette var olacaklar? Böyle güzellik ve çirkinlik kavramı olacaksa, bu neye göre belirlenecek? Hurilerin hepsinin tipi aynı mı olacak

Cevap 1:

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir konu vardır: Cennete girenlere verilecek beden elbisesi buradaki değildir; oraya özel ve oraya layık yeni bir elbise verilecektir. Bu açıdan dünyadayken hoş görülmeyen hiç bir şey orada olmayacaktır.

Yer altında bir çekirdeğe, aklı olsaydı da, toprağın üstündeki meyveli mükemmel ağacın nasıl olduğunu sorsaydınız, nasıl tarif edecekti? İşte biz de toprak altında olanlar olarak cennet bahçesinde nasıl bir ağaç olacağımızı anlamamız imkansız gibi bir şeydir. Nitekim Efendimiz (asm.) Cenneti “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın kalbine gelmiştir.” buyurarak ne güzel tarif etmiş.

Madem ki cennette bütün lezzetler bütün mertebesiyle bulunacaktır. Ve madem ki bir mümine dünya kadar bir mülk verilecek, içi de saraylar ve bahçelerle doludur. Ve madem ki bir insan bir anda binler yerde aynı anda bulunacaktır.

Öyleyse orada yok yok olacaktır. İnsanın istediği her şey her mertebesiyle olacaktır. Allah’ın hikmeti nasıl isterse ve insanın memnuniyeti nasıl olacaksa öyle olacaktır.

Cennet apayrı bir alem. Bu dünyada Allah'ın bir veli kulu birçok mekanda birlikte bulunup sohbet edebildiğine göre, cennette Allah Resulü (asm) bütün müminlerle aynı anda görüşebilir ve sohbet edebilir. Belli bir mekanda bulunması ve oraya sadece belli mertebedeki kimselerin ulaşarak kendisiyle görüşmeleri söz konusu değildir.

Cennette müminler de bir anda birçok zatın sohbetinde bulunabilecek, bir anda çok farklı zevklere, lezzetlere mazhar olabilecekler O alemi bu dünyada anlamamız mümkün değil. Şu var ki, cennette aynı sohbetten her müminin alacağı feyiz ve sürur farklı olacaktır.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu misaliyle bu hakikate bakılabilir. Aynı sofrada bulunan ve aynı nimetleri yiyen insanların tad alma duyguları birbirinden farkıl ise, görünüşte aynı şeyleri yeseler bile aldıkları lezzet birbirinden farklı olacaktır. Buna göre, biz ihlasımızı, ibadetimizi, takvamızı, güzel ahlakımızı inkişaf ettirmek için çaba gösterelim, ta ki o alemdeki hisssemiz ziyade olsun.

Dünyada güzel ve çirkin kavramları vardır. Ancak her şeyiyle hayattar olan cennette çirkin diye bir şey yoktur.

Hadislerden anlaşıldığına göre cennette her bir insana beş yüz senelik, tahminen yeryüzü kadar bir yer verilecektir. Bu kadar geniş bir yerde bütün dostlarıyla beraber olacağı alemle hususi dairesi ayrı olacaktır.

Bunula beraber, bütün kötü huyların cennette yeri yoktur. Bu nedenle kıskançlık olmayacağı gibi helali olmayana şehveti de olmayacaktır. Nitekim, gözü olmayan göremiyor, duyması olmayan duyamıyor. Gözü olmayan birinin yanında sizi görmesinden rahatsız olur musunuz. Henüz şehevi duygusu gelişmemiş bir çocuğun annenizin veya kız kardeşinizin yanında olmasından endişe eder misiniz.

Demek ki, cennette kötü düşünce ve huyların yeri yok. Onlar bu alemde imtihan için verilmiştir. Orada imtihana gerek olmadığından yerleri de yoktur. Sadece helaline olan şehvet duygusu başkasına kapalıdır. Bu nedenle kimse kimseden rahatsız olmayacaktır.

Cennet Nasıl Bir Yerdir?

Cennet; âhiret âleminin saadet köşesi... Cennet; nimet ve ihsan deryası, lezzet ve huzur ülkesi... Cennet; rıza beldesi, dar-üs-selâm. Rabb-ı Rahimimizin rahmetine erenlerin karargâhı...Her türlü noksan ve kusurdan münezzeh olan Rabbimiz, bizlere de elimizden geldiğince günahlardan kaçınmamızı, kötülüklerden temizlenmemizi emrediyor. Tâ ki, bizi bütün kötülüklerden ve kötülerden arı olan dar-üs-selâmına erdirsin...

Kötü inançların orada yeri yok. Küfür, şirk, dalâlet gibi...
Oraya kötü huylar da giremiyor. Yalan, gıybet, iftira gibi...
Orada noksanlık da bulamazsınız. Hastalık, yorgunluk, uykusuzluk gibi...
O beldenin lügatine giremeyen kelimeler var: ah, of, keşke, eyvah gibi...
O dar-üs-selâm bunların hepsinden uzaktır...

Ucuna bucağına nazarımızın erişemediği, büyüklüğünü hayalimizin kavrayamadığı bu kâinat bizim imtihan salonumuz. İnsan, mum ışığında, kuru bir tahtanın üstünde ve elinde bir simitle de imtihan olabilir... O halde bu âlem niçin bu kadar muhteşem... Bu kadar çeşitli sebzeler ve meyveler de ne demek?

Koca güneş imtihan salonumuzdaki lâmbamız... Bu hal bize geniş bir ufuk açıyor. Keyfiyetini bilemeyeceğimiz âhiret âleminin ne kadar harika olduğunu uzaktan uzağa hayalimize gösteriyor... İmtihan salonu böyle büyük, böyle güzel, böyle muhteşem olursa, saadet ve mükâfat diyarı nasıl olur!?.. İmtihanda bu kadar nimetlere mazhar olursak, kim bilir cennette ne gibi ihsanlarla karşılaşacağız... “Dünya âhiretin tarlasıdır.” buyuruyor Allah Resulü ( a.s.m.). Tarla gönül eğlendirme yeri değildir. Tarlada meşakkat vardır, yorulma vardır. Ve tarlada zaman en iyi şekilde değerlendirilir...

Bu hadis-i şerifi ile Resulûllah Efendimiz (a.s.m.) bizlere bu dünya tarlasından en güzel, en verimli biçimde istifade etmemizi tavsiye ediyor. Ve yine, ekeceğimiz şeylerin burada bir çekirdek iken ötede sümbülleneceğini bire bin, yetmiş bin ve daha fazla meyveler vereceğini müjdeliyor bize... Mü’minin yemesi, içmesi, konuşması, dinlemesi, tefekkür etmesi, hepsi birer çekirdek gibi. Bunlar helâl dairesinde işlenirlerse birer cennet ağacı olacaklar...

Dinî ve ilmî bir sohbete katılan insan, orada, o tarlada çok şeyini ekiyor. O mecliste geçen fâni dakikalarına bedel ebediyet kazanıyor. Dinlediği sözlere bedel, cennet sohbetlerini dinlemeğe aday oluyor. Anlamasına, tefekkür etmesine bedel, cennetteki anlayış ve tefekkür gücüne güç katıyor. Seyrettiği mü’min çehrelere bedel, cennette nuranî simalarla karşılaşmağa dua etmiş oluyor...

Helâl lokma yiyen insan, yemesini cennet hesabına ekmiş oluyor. Daima hakkı söyleyen, doğruyu haykıran insan, söz nimetini cennet namına ekmiş oluyor. Fiil, hal ve söz âlemimizdeki bütün sermayemizi bu mânâda değerlendirebilsek, her amelimize karşılık akıl almaz mükâfatlara erecek, cennetimizi buradan hazırlayacak, oradaki azığımızı buradan göndermiş olacağız...

Rabbimiz bize o beldeyi şöyle müjde veriyor:

    “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaat buyurdu... Orada ebedî olarak kalacaklar. Hem de adn cennetlerinde hoş meskenler var... Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür... İşte asıl büyük saadet de budur.” (Tevbe, 9/72)

Cennet ırmakları için, tertemiz su ırmakları, süt ırmakları, bal ırmakları gibi tefsirler yapılıyor. Ve daha ifade edilemeyen nice ırmaklar... Bu ırmakların küçük misalleri dünyamızda da mevcut. Dünyamızda da her gün bir süt nehri akıyor... Ama biz bu nehrin tamamını birden göremiyor, ancak, memelerden dökülen kısmına vakıf olabiliyoruz... Nil, Dicle, Fırat gibi bu nehirler de, asırlardır bitmeden tükenmeden akıyorlar... Bizi cennet ırmaklarından ve adn cennetlerindeki hoş meskenlerden haberdar eden ve o beldelere hazırlanmaya teşvik buyuran Rabbimiz, âyet-i kerimenin sonunda şu ulvî ders ile kalbimizi rızasına çeviriyor; bütün amellerimizi ihlâsla yapmamızı ders veriyor:

    “Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük saadet de budur.”

Babasının sözünü, sadece onun rızasını kazanmak için, severek yerine getiren bir çocukla, bu emri, meselâ, çikolata gözeterek tutan diğer bir çocuk arasındaki fark ne kadar büyüktür!.. Bu inceliği yakalayan ve hayatlarını bu şuurla değerlendiren müminlerin ebedî lütuftan hisseleri, kat kat fazla olacaktır.

Bir de bu ilâhî haberin bütün cennet ehli için geçerli olan şu yönü var: o saadet yurdunun bahtiyar misafirleri bir nimete mazhar olduklarında: “Bu, Rabbimin benden razı olduğunun bir nişanı, bir alâmetidir.” diye düşünerek, ulvî bir haz duyarlar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ında bu mânâyı ne güzel dile getirir:

    "Bir padişah-ı zîşânın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder...”

Demek ki cennette hem maddî nimetlerden istifade edilecek, hem de onların çok üstünde manevî hazlar tadılacak... Bunu böyle değerlendirmeyip cenneti sadece ruhanî telâkki etmek, âhiretle ilgili bütün âyetlerin ruhuna ters düşen yanlış ve noksan bir anlayış olur.

Ruh, cennet köşkünü ve hurilerini sadece seyreder... Cennet ırmaklarına bakmakla yetinir... Onların şu veya bu nehir olması onu pek ilgilendirmez. Bu takdirde, dünya nimetlerinden sonsuz denebilecek kadar üstün olan cennet nimetleri, tam tersine dünya nimetlerinden çok aşağı düşmez mi?.. Cennette süt nehrini seyretmektense bu dünyada bir bardak süt içmek daha iyi değil midir?..

Ruh böyle noksan bir cennetle tatmin olmaz... Böyle bir anlayış sadece, haşrin cismanî olmasını aklına sığıştıramayanların vehimlerini tatmin eder; o kadar...Maddî ve manevî her türlü lezzetin asıllarıyla dolu olan cennet yurduna sırattan gidiliyor... Sıratı salimen geçenler cennet kapılarına ulaşıyorlar. Âhiretteki her şey gibi, bu sırat hâdisesinin de çekirdeği dünyada. Bu dünyada bütün işlerini Allah’ın emri üzere yürütenler, dilleriyle daima doğruyu ifade edenler, âhiret âleminde, sıratı salimen geçeceklerdir...

Sıratın sağından da solundan da düşülse altı cehennem. Bu hakikatin da dünyada çekirdeği mevcut... İfrat da insanı helâk ediyor, tefrit de... Yâni aşırılığın her iki cinsi de insana felâket hazırlıyor...Demek ki insan, daima bir eliyle ifratı, diğeriyle tefriti bir kenara itecek ve bir ömür boyu böylece kulaç kulaç yol alacaktır ki, cennete varabilsin; o saadet mahalline ulaşabilsin.

Cevap 2:

Cennetteki hiç bir nimet bir öncekinin aynı değildir. Örneğin bir meyveyi yiyen bir mümin aynı yerde aynı meyveden bir daha yese, bu ikinci meyve bir öncekinden daha mükemmel ve daha lezzetli olacaktır. Bir meyvenin bile aynı olmadığı düşünülürse elbette bir mümine verilen eşlerin de asla aynı olmayacağı anlaşılır.

    "İman edip güzel işler yapanlara müjdele: Onların, altından ırmaklar akan bahçeleri olacak. O bahçelerden ne zaman rızık olarak bir meyveyle nasiplenecek olsalar, Bu daha önce bize verilen rızık, derler; çünkü o rızık, benzer şekilde onlara verilmiştir. Onların orada tertemiz eşleri olacak; ve onlar orada ebedî kalacaklar." (Bakara, 2/25)

Cennette sunulan nimetlerin benzerliği konusunda yapılan yorumların başlıcaları şöyledir:

1) Âhirette iman ehline sunulan rızıklar, dünyadaki iyi işlerin meyvesidir. Âdetâ, dünyadaki iyi işler sevaba dönüşmüş ve Cennette rızık olarak verilmiştir. Onun için, Cennet ehli kendilerine verilen rızkı tanır ve "Bunlar, dünyada iken yaptığımız güzel işlerin sonucudur." derler.

2) Cennet nimetleri dünyadakine benzer şekilde sunulur; ancak lezzetleri arasında pek büyük fark vardır.

3) "Daha önce"den maksat, yine cennette, az önce verilmiş olan nimetlerdir.

Buna göre hiç bir nimet bir başkasının aynı olmayacaktır.

24-) Cennettekilerin sabah-akşam Allah'ı tespih edeceği bildirilmiştir. Cennette ibadet var mıdır?

- Ubudiyet (kulluk), Allah’ın yaptığına razı olmak; ibadet ise, Allah’ın razı olduğu şeyi yapmaktır. İbadet; namaz, oruç gibi belli bir takım şekillerle gösterilir, ubudiyet ise, insanda daimî bulunması gereken bir durumu ifade eder. Bu zaviyeden baktığımızda, insan için cennette ibadet olmadığını, fakat ubudiyet manasının devam edeceğini söyleyebiliriz.

- Cennette güneş olmadığına göre (İnsan, 76/13), gece-gündüz de olmaz. Oysa, dediğiniz gibi, bir hadiste “sabah-akşam” tabiri kullanılmıştır.

Nitekim, Buharî'nin rivayet ettiği bir hadiste,

    “Cennet ehlinin kalpleri bir tek kalp olarak çarpar, hepsi de sabah-akşam Allah'ı tespih ederler.” (Buharî, Bed'u'l-Halk, 8)

diye ifade edilmiştir. Bu hadisten kaynaklanan iki soruya da şöyle cevap verilebilir:

- Hadiste söz konusu olan tespih, cennette zorunlu olarak yapılması gereken bir görev değildir. Cennet ehli bunu, çok yakından tanıdıkları, sonsuz lütuf ve ikramlarını gördükleri Rablerine karşı -büyük bir lezzet ve keyif alarak- içten duydukları vicdanî bir hazla yapacaklar. Nitekim, Müslim'in bir rivayetinde

    “Cennet ehline -nefes alma işinin ilham edilmesi gibi- tespih ve tekbir ilham edilecektir.” (Müslim, cennet, 18-19)

denilmiştir. Nefes almak ne kadar zevkli ise, cennette Allah'ı tespih etmek de o kadar zevklidir. (bk. İbn Hacer, ilgili hadisin şerhi)

- Hadiste geçen “sabah-akşam” ifadesi, insanların alışık olduğu bir zaman dilimi ölçüsüyle bir miktarı göstermeye yöneliktir. (bk. İbn Hacer, a.g.e) Yoksa akşam karanlığı olacağı anlamında değildir; devamlılığı ifade etmek içindir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennet de olsa, sonsuz hayat sıkıcı olmaz mı?

25-) Bu dünyada günah olan şeyler cennet hayatında serbest olacak mı? Burda içki, şarap vs. yasak, cennette şarap ırmaklarından bahsediliyor.

Her yönüyle nezih ve temiz olan, sadece temiz, iyi ve güzel şeylerin toplandığı bir mekân olan cennette dünyada günah addedilen şeylerin bulunması söz konusu değildir.

    “Cennetlikler cennette ne bir boş söz ne de günah işitmezler.” (Vâkıa, 56/25),

    “Orada boş sözler ve yalan işitmezler.” (Nebe’, 78/35)

ayetleri cennette, değil günah sayılan fiillerin işlenmesi, günah şeylerden bahsedilmesinin hatta boş, manasız, malayani sözlerin konuşulmasının bile söz konusu olmadığını açık bir şekilde ifade etmektedir.

Müttakiler, dünyada iken Allah’ı görmedikleri halde bu tür fiillerden şiddetle kaçınırken, cennette her an Yüce Rablerinin huzurunda olduklarını müşahede ettikleri halde, dünya hayatında Allah’ın gazabını celbeden ve çeşitli kavimlerin helâkine sebep olan bir takım çirkin fiilleri ve bu fiilleri çağrıştıracak şeyleri işlemeleri asla düşünülemez.

Cennette, dünyada günah addedilen bir takım çirkin fiillerin mubah olduğu düşüncesinde olan kimselere göre, bu fiiller hoş şeyler olup cennette ulaşacağı, şimdiden hayal edilebilecek fiillerdir.

Böyle bir kimse, bu tür büyük günahları basit görecek, bu fiilleri dünyada iken işleyenlere sadece "aceleciler!" nazarıyla bakacaktır.

Peygamberimiz (asv)'in hadislerinde cennetteki nehirlerden sıkça bahsedilmektedir:

    Cennet ırmakları, misk dağlarının yahut da misk tepelerinin altından çıkar." (Tezkireti'l Kurtubi, s. 307/501)

Cennette, bal denizi, şarap denizi, süt denizi ve su denizi bulunmaktadır. Diğer nehirler bunlardan çıkacaktır. (Tirmizi, Büyük Hadis Külliyatı-5, s.409/10097)

Hadiste, cennette baldan, sütten, şaraptan denizlerin olacağından bahsedilmektedir. Ancak burada bahsedilen süt, bal ve şarap dünyadakinden çok farklı, cennete has özellikleriyle yaratılmıştır. Cennette bunların her biri tertemiz, lezzet ve rahatlık veren içkilerdir. Örneğin cennette sunulan şarap, dünyadakilere benzememektedir. Cennet ehlini sarhoş etmeyecek, içenlerin şuurunu bulandırmayacaktır. Allah'ın cennet için hazırladığı içki,

    "Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir." (Saffat, 37/46-47)

ayetleriyle Kur'an'da tarif edilmektedir.

Ayrıca bu örnekler -süt, bal ve şaraptan ırmaklar- cennette Allah'ın kendilerinden razı olduğu kullarını bekleyen çok farklı güzelliklerin olabileceğine işaret etmektedir. Süt çabuk bozulan bir besin olmasına rağmen, cennette sütten deniz ve ırmakların olması oradaki nimetlerin kusursuzluğuna çarpıcı bir örnektir. Cennet ehli dilediği takdirde böyle görüntülerin yaratılması Allah için çok kolaydır.

Bu nimetler tarif edilirken "ırmak ve deniz" ifadelerinin kullanılması da özellikle cennetteki bolluğu vurgulamaktadır. İnsanlar dünyada bu nimetleri hep sınırlı miktarlarda görürler. Kavanozlarda, cam şişelerde veya farklı ambalajlarda satın aldıkları bu ürünlerin cennette bir kaynak şeklinde karşılarına çıkması, bozulmadan, kirlenmeden, olabilecek en mükemmel lezzette kendilerine bol bol ikram edilmesi, heyecan verici bir nimet ve güzelliktir.

Kur'an'da da bu ırmakların özelliklerinden detaylı olarak bahsedilmektedir:

    "Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır..." (Muhammed, 47/15)

Ayette süt, bal, şarap gibi birkaç nimet örnek olarak verilmiştir. Ancak insanın hoşuna giden herhangi bir nimetin ırmak şeklinde akması, su gibi bol, temiz olması, bozulmadan kalması da mümkün olabilir. Ayrıca Allah cennette içkilerin kadehlerle sunulduğunu ve bu içkilerden cennet ehlinin başların ağrımayacağını, kendilerinden geçip akıllarının çelinmeyeceğini bildirir. Allah bir başka ayette "Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır..." (Saffat, 37/45) şeklinde buyurmaktadır. Müminler için cennette "sonu misk olan, karışımı tesnimden, mühürlü, katıksız bir şarap" (Mutaffifin Suresi, 25-27) hazırlanmıştır. (Tesnim: Cennetteki çeşmelerden birinin adıdır.)

Ayetlerde de belirtildiği gibi bu içecekler aynı zamanda güzel kokular da içermektedir. Öte yandan cennette denizlerin altında, nehirlerin dibinde bizim hayal edemediğimiz olağanüstü güzellikler olabilir. Allah dileyenin nefes alma sorunu olmadan dalmasını, çıplak gözle berrak bir görüntüyle deniz altındaki güzellikleri görmesini mümkün kılabilir. Dünyada ancak belgeseller sayesinde haberdar olunan denizaltı güzellikleri, cennette müminlerin kolaylıkla görebileceği ve çok zevk alacakları şekilde olabilir.

Huriler bir nevi cariye veya hizmetçi gibi cennetlik olanlara hizmet edecektir. Gılmanlar da böyledir. Dünyadan giden kadınlar ise hizmetçi konumunda olmayacak, erkeğin eşi ve kendisine hizmet edilen konumunda olacaktır. Cennetteki ahvali ora şartlarına göre değerlendirmelidir.

Peygamber (asv) de cennet ehlini şu şekilde tasvîr etmektedir:

    "Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler." (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne).

Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler. Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve cennete girmeyi hakketmişlerdir. Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller. Allah onları, diğer nimetler gibi cennet ehli için yaratmıştır. Peygamber (asv)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir.

Ümmü Seleme, Peygamber (asv)'e bir gün "Ya Rasûlüllah! Dünyadaki kadınları mı, yoksa cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar. Rasûlüllah (asv); "Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir." diye cevap verir. Ümmü Seleme; "Niçin?" deyince O, şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için." (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc., VI. 81).

Hûriler Rahman-ı Zülcemâlin mü’min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir.

26-) Cennette kadınlar tesettürlü mü olacak yoksa tesettürsüz mü?

Hadislerden anlaşıldığına göre cennette her bir insana beş yüz senelik, tahminen yeryüzü kadar bir yer verilecektir. Bu kadar geniş bir yerde bütün dostlarıyla beraber olacağı alemle, hususi dairesi ayrı olacaktır.

Bunula beraber, bütün kötü huyların cennette yeri yoktur. Bu nedenle kıskançlık olmayacağı gibi helali olmayana şehveti de olmayacaktır. Nitekim, gözü olmayan göremiyor, duyması olmayan duyamıyor. Gözü olmayan birinin yanında sizi görmesinden rahatsız olur musunuz? Henüz şehevi duygusu gelişmemiş bir çocuğun, annenizin veya kız kardeşinizin yanında olmasından endişe eder misiniz?

Demek ki, cennette kötü düşünce ve huyların yeri yok. Onlar bu alemde imtihan için verilmiştir. Orada imtihana gerek olmadığından yerleri de yoktur. Sadece helaline olan şehvet duygusu başkasına kapalıdır. Bu nedenle kimse kimseden rahatsız olmayacaktır.

Cennette kadınlar cennet elbiseleri giyeceklerdir. Ancak bu dünyadaki gibi tesettür mükellefiyeti yoktur. Ayetlerde de cennetteki elbiselerin ipekten ve süslemeli oldukları şöyle haber verilmiştir:

    "Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır..." (İnsan, 76/21)

    "Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; oradaki elbiseleri ipek(ten)dir." (Hac, 22/23)

Bu hususun hadîslerdeki tafsilatı ise şöyledir:

Ebû Hüreyre, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

    "Kim cennete girerse nimetlere garkolur ve hastalanmaz. Elbisesi çürümez, gençliği tükenmez. Cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen nimetler vardır."(Müslim, Buhârî)

Kaliteli kumaşlardan yapılmış rahat ve güzel kıyafetler giymek herkesin hoşuna gider. Cennetteki çeşitli renk ve güzellikteki kıyafetler de insanın bu yöndeki zevkine hitap edecektir. Dünya şartlarında kıyafetler ne kadar güzel olurlarsa olsunlar hep bir eksiklik söz konusudur. Tüm giysiler zaman içinde eskir, renkleri solar, kişide ilk giydiği zamanlardaki beğeniyi uyandırmamaya başlar. Bir kişinin dünyada çok sayıda giysiye sahip olması da bir önem taşımaz, çünkü bu giyimlerden alınan zevk kişinin ömrü ile sınırlıdır. Ölümle birlikte diğer tüm eşyalar gibi bunlar da geride bırakılır. Oysa cennet giysileri hem kusursuz güzellik ve çeşitlilikte hem de sonsuza kadar kalıcıdırlar. Peygamber Efendimiz (sav)'in cennet giysilerinin bu özelliklerine dikkat çektiği bir hadisleri şöyledir:

    "... Orada muazzam köşkler, geniş nehirler, bol ve olgun meyveler, güzel ve dilber zevceler (kadın, eş), ebedi pek çok ve renkli güzel elbiseler vardır. Orası yüksek, güzel ve selim yurtlardan parlak hayat sürülen bir yerdir..." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 170/1)

Ayrıca bu kıyafetler öylesine boldur ki, kimse bir eksiklik ve ihtiyaç hissetmeyecektir. Bir hadiste bu duruma şöyle dikkat çekilmiştir:

    "... Onların içinde herhangi bir şeyi eksik olan kimse yok ki karşılaştığının üzerinde gördüğü süs elbiselerinden dolayı rahatsız olsun. Sözünün sonu gelmeden üzerinde daha güzel bir kıyafet bürünür..." (Tezkireti'l Kurtubi, s. 325-326/563)

Cennet ehlinin giyecekleri de en rahat edecekleri şekilde yaratılmıştır. Giyilen kıyafetler, cennetteki kusursuzluk ve güzellik içinde hiçbir rahatsızlığa sebep olmaz. Dünyaya ait eksiklikler -kıyafetin solması, kırışması, kirlenmesi, eskimesi vs.- de cennette yoktur. Ayrıca cennette kıyafetlerin kumaşlarının dokunması, dikilmesi gibi hazırlık aşamaları da söz konusu değildir. Cennette Allah'tan bir nimet olarak her şey her zaman en mükemmel şekliyle hazırdır.

Cennetteki müminlerin kıyafetleri ile ilgili haber verilen diğer detaylar şöyledir:

    "... Cennetin giyecekleri dokunmaz. Cennetin meyveleri yarılır da ondan elbise çıkar..." (Tezkire-i Kurtubi-1, s. 21)

    "Cennette hurma ağaçlarının dalları yeşil zümrüttür. Budakları kırmızı altındır. Yaprakları cennet ahalisi için giyecek kıyafetleridir. Onun bir kısmı kısa (iç) elbiseleri, bir kısmı da içi astarlı dış elbiseleridir..." (Tezkireti'l Kurtubi, s. 314)

    "... Üzerinde yetmiş kat elbisesi olur. En aşağısı Tuba ağacından yapılmış, gelincik çiçeği gibi..." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 99/8)

27-) Cennette bu dünyadaki hayatımızı hatırlayacak mıyız? Dünyada tanıdığımız insanları, akrabalarımızı eşimizi, arkadaşlarımızı ahirette de görebilecek miyiz ve gördügümüz insanlarla dünya hakkında yaşadıklarımızı hatırlayacak mıyız?

Ölüm ayrılık değildir. Cennet, mümin için başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere tüm peygamberlere, evliyalara ve müminlere, sevdiklerimize kavuşma yeridir.

Gerek berzah aleminde gerekse cennette bütün sevdiklerimizle beraber olacağız. Bu dünyadaki hayatımızda geçen güzellikler yok olmayacaktır.

Cennet nimetlerinden birisi de bu dünyadaki güzel anlarımızı orada canlı bir şekilde seyretmektir. Cennetteki bütün müminler birbirleriyle tanışacaklardır.

28-) Cennette Suret (yüz, beden) Çarşısı var mıdır? Varsa nasıl anlamak gerekir?

Belirtmek gerekir ki, gerçekte, ‘sûret çarşısı’na dair, iki ayrı kaynaktan gelen iki farklı hadis vardır. Tirmizî’de geçen ve Hz. Ali (ra) tarafından rivayet edilen hadise göre:

    “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Cennette bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış, ne de satış vardır. Sadece erkek ve kadın sûretleri vardır. Erkek bunlardan bir suret arzu ederse o sûrete girer.” (Tirmizî, Cennet 15).

Müslim’de geçen ve Hz. Enes’in rivayet ettiği hadise göre ise:

    “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Cennet ehlinin bir çarşısı vardır. Her cuma oraya gelirler. Derken kuzey rüzgârı eser, elbiselerini ve yüzlerini okşar. Bunun tesiriyle hüsün ve cemalleri artar. Böylece ailelerine, daha da güzelleşmiş olarak dönerler. Hanımları:

    ‘Vallahi, bizden ayrıldıktan sonra sizin cemal ve güzelliğiniz artmış!’ derler. Erkekler de:

    ‘Sizler de, Allah’a kasem olsun, bizden sonra çok daha güzelleşmişsiniz!’ derler.” (Müslim, Cennet 13).

İçinde yaşadığımız şu kâinatın en açık gerçeklerinden biri, gerçeklerin nisbî ya da göreceli niteliğidir. Bu kâinat, ya siyah ya beyaz, ya güzel ya çirkin, ya iyi ya kötü, ya aydınlık ya karanlık gibi mutlak, kesin ve keskin ayrımların diyarı değildir. Bilakis, siyahın ve beyazın, güzelliğin ve çirkinliğin, iyinin ve kötünün, aydınlığın ve karanlığın dereceleri vardır.

Kâinatın neden bu durumda yaratılmış olduğu sorusuna selim kalblerin ve müstakim akılların asırlar boyu veregeldiği ortak bir cevap vardır: Çünkü, kâinatın yaratılış amacı böyle bir derecelilik içinde gerçekleşir. Bu kâinat, kendi güzelliğini, mutlak ve sınırsız isim ve sıfatlarını görmek ve göstermek isteyen bir Zât-ı Zülcelâl tarafından yaratılmıştır; ve onun bu sırrı gerçekleştirmek üzere yarattığı insan, bunu ancak bir ‘nisbîlikler,’ ‘derecelilikler’ dünyasında gerçekleştirebilir. Zira insanın, bir yaratılmış olarak, yaratılmışlığının zorunlu sonucu olan sınırları vardır; bilgisi, algısı, bakışı, iradesi, gücü.. sınırlıdır. Dolayısıyla, kendisini ve kâinatı yaratan Zât’ı mutlak ilmi, iradesi ve kudreti ile kuşatıp kavrayamaz. Hakikatı, mutlak ve sınırsız bir biçimde karşısına çıktığında, tanıyıp tanımlayamaz. Bu durumda, hakikatı mutlak sûrette görmek yerine, göz kamaşmasıyla gelen bir körleşmeye maruz kalır, tıpkı güneş ışığına baktığımızda, görme kapasitemizin artmayıp, gözümüzün körleşmesi gibi... Bu sırdandır ki, kâinatı ve insanı yaratan Zât-ı Zülcelâl, âlemi ‘şiddet-i zuhurundan gizlenip azamet-i kibriyasından ihtifa ederek’ yaratmış; yani, mutlak isim ve sıfatlarını ‘göreceli,’ ‘dereceli’ bir sûrette tecelli ettirmiştir.

Kâinatta zıtların varlığı, işte bundandır. Bu kâinatı yaratan, güzel-çirkin, iyi-kötü, fayda-zarar, mükemmel-noksan, aydınlık-karanlık.. gibi zıtları birbirine karıştırarak müthiş bir çeşitlilik içinde kâinatı yaratmış; bize, bu nisbîlik üzerinden O’nun mutlak isim ve sıfatlarını tanıma imkânı sağlamıştır.

İnsanın kâinatın içindeki mevcudları meselâ güzellik açısından çok güzel, güzel, fena sayılmaz, çirkin, çok çirkin gibi bir sınıflamaya tâbi tutabilmesi, bundan dolayıdır. Elbette, bir adım ileri gittiğinde ‘güzel’ görmediği şeylerde dahi, bir kıyas unsuru olarak güzel şeylerdeki güzelliğin farkedilmesini sağlama gibi güzel bir özellik görür insan.

İnsanlık âlemine baktığımızda da, kâinatı kuşatan bu dereceliliğin insanlar arasında da değişik yansımalarını görürüz. İnsanlar, ne güç bakımından birbirine eşittir, ne akıl bakımından, ne duygu bakımından, ne ahlâk ve ne de güzellik bakımından. Güçlü-zayıf, akıllı-akılsız, iyi-kötü, duygulu-duygusuz, güzel-çirkin zıtları arasında değişik salınımlar sergiler insanoğlu. Bütün dünyaya iyi ahlâk örneği sunan insanlar kadar, ahlâkının kötülüğünden bütün dünyanın sakındığı insanlar da vardır. Gücüyle efsanelere kadar uzanmış insanlar çıktığı gibi, parmağını kıpırdatmaktan aciz insanlar da yaşamıştır. Güzelliğiyle dillere destan olanlar olduğu gibi, çirkinliğiyle şöhret bulmuş insanlar da vardır.

İnsanın bu ‘dereceli tecelliler’ tablosunun göze ve gönüle hoş gelen tarafına fazla bir itirazı yoktur. Buna karşılık, aklı bu ‘nisbîlik’ sırrını kabullense bile her insanın vicdanı bu tablonun ‘olumsuz’ gözüken tarafına dair sorular sormaktadır. Bilge bir insan olmak, iyi bir insan olmak, hatta güçlü bir insan olmak bir derece insanın iradesine, eldeki kabiliyetleri iyi kullanmasına bağlı olduğu için, vicdanın bu noktadaki sorularına cevap vermek nisbeten kolaydır. Ama özellikle güzellik, sonradan edinilen birşey olmadığı için, “İyi ama, çirkinlerin günahı ne?” sorusu öylece ortada kalmaktadır.

Üstelik, insan çalışıp gayret göstererek zekasını ve bilgisini, görgüsünü ve ahlâkını güzelleştirebildiği halde, güzellik çalışarak edinilen veya geliştirilen birşey değildir. Dahası, ‘estetik amaçlarla’ vücuduna cerrahi müdahalede bulunmak, hatta kaşını-gözünü aldırmak, Allah ve Peygamberi (asv) tarafından kesinlikle hoş görülmemiştir.

İnsanlık tarihine, hatta yalnızca kendi yaşadığı döneme ve kendi çevresine bakan her insan, vicdanını meşgul eden bu sorunun en azından şiddetinin hafiflemesini mümkün kılacak bir dizi gerçeği rahatlıkla kavrayabilir.

Meselâ, her insan, güzelliği kendisi için felâkete, pek güzel olmaması ise kendisi için bir saadete dönüşmüş pek çok insan görebilir. Çok güzel ama mutsuz insanların sayısı, pek güzel olmadığı halde mutlu insanların sayısından daha az değildir. Benzer şekilde, nice güzel insan, çevresinin ve kendisinin güzelliğine yönelik aşırı vurgusuyla, başkaca insanî kabiliyetlerini yeterince geliştirememiş durumdadır. Güzel ama huysuz, güzel ama şımarık, güzel ama kaprisli, güzel ama geçimsiz diye tanımlanan insanlara her insan çevresinde rastlayabildiği gibi; güzelliğe yönelik bir vurgudan veya güzelliğin verdiği bir güvenden dolayı aklî yeteneklerini geliştirmeye fazla özen göstermeyen insanların çokluğundan dolayıdır ki, meselâ ‘aptal sarışın’ diye bir deyim dillere yer etmiş durumdadır. Gerçekte ‘güzel’ insanlar, özellikle ‘sarışın güzel’ler akıl ve zeka itibarıyla ‘daha geri durumda’ yaratılmadıkları halde bu deyimin dillere bu kadar yerleşmiş olması, elbette anlamlıdır.

Tablonun pek güzel olmayanlar, hatta ‘çirkin’ denilecek durumda olanlar tarafında ise, bunun tam zıddı görüntülere rastlamak her zaman için olasıdır. Güzelliğiyle kaybedenler kadar tanıdık bir olgu, ‘pek güzel olmayışı’nı kazanca dönüştürenlerin varlığıdır. ‘Vasat’ bir güzelliği olan, hatta kimilerinin ‘çirkin’ gördüğü nice insan, kimi ahlâk, kimi akıl, kimi görgü itibarıyla nice güzele göre daha tercihe şayan durumdadır. Pek güzel olmayan güzel ahlâklı bir insanın dostlarının sayısı, güzel ama huysuz insanlardan kesinlikle daha fazladır. Güvenip dayanacağı düzeyde aşikâr bir güzelliği olmayışının sevkiyle bilimde, sanatta, maneviyatta daha ileri noktalara çıkabilmiş insanlar azımsanmayacak sayıdadır. Nitekim, Allah’ın onu yarattığı halden hoşnut olup, ‘dünyalar güzeli’ olmayışına şükreden pek çok insan olsa gerektir.

Kısacası, ne güzellik tek başına insana yetmektedir; ne de yeterince güzel olmamak. Bilakis, insanın hayat yolculuğunun iyiye veya kötüye doğru seyri, Allah’ın onu yarattığı hali nasıl değerlendirdiğine göre şekillenmektedir.

Ancak, bu vâkıa, insanın vicdanından kopup gelen o soruyu, şiddetinden epeyce şey kaybettirse de, büsbütün izale etmemektedir. En başta, hem güzel, hem akıllı, hem iyi ahlâklı insanların varlığı, insanın içinde ‘yeterince güzel’ görünmeyen, dahası ‘çirkin’ denilebilir durumdaki insanlar açısından, bu soruyu kalıcı kılmaktadır.

Bu dünyada hem güzellik, hem akıl, hem ahlâk bakımından insanlığa en güzel örnek olmuş olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâmın ahiret hayatına dair, nedense nazarlardan gizlenmiş, fazla şöhret bulmamış bir hadisi, bu soruya kalıcı bir cevap sunmaktadır. Bu hadisten öğrendiğimize göre, bu dünyada Allah onları hangi sûrette yaratmışsa o sûrete razı olan; güzelliğine güvenip yahut çirkinliğine kızıp isyana kalkışmayan; Allah’ın bu dünyada onu yarattığı hâl üzere kendi insanî kemalini bulup O’nun kendisini yaratış amacını gerçekleştirmeye çalışan her insanın buyur edileceği cennette, bir çarşı vardır. Ama bu çarşıda ne alış, ne de satış vardır. Bu çarşıda, erkek ve kadın sûretleri bulunur. Cennet ehli, oraya gider, beğendiği sûreti alır, ve o sûreti giyinmiş olarak cennetteki evine döner.

Bu hadis, bu dünyanın yaratılışındaki ‘derecelilik’ hikmetine binaen farklı sûretlerde yaratılan, bu derecelilikteki hikmeti kavramakla birlikte için için kendinden daha güzelleri görüp onların haline imrenen, yahut kendini güzel bulsa da yeterince güzel olmayanlar adına üzülen insanlara, müthiş bir duygusal açılım, ferahlık ve derinlik sunmaktadır.

‘Sûret çarşısı’ hadisinin de düşündürdüğü üzere, bu fani dünyada aslolan, ne güzelliğine, ne de yeterince güzel olmayışına kilitlenip kalmaktır. Bu imtihan dünyasında aslolan, özünü güzelleştirip, bizi ve kâinatı yaratan Rabbin hoşnutluğunu kazanmamızı sağlayacak ‘güzel eylem’lerde bulunmaktır.

Bu dünyada biz O’ndan razı olup O’nu bizden razı kılabildiğimizde, O bizi içinde ‘sûret çarşısı’nın da bulunduğu ebedî cennetlerde ağırlayacak; razı olduğu kuluna, çok hikmetlere binaen bu dünyada vermediği sûret güzelliğini orada sunacaktır.

Ne mutlu, güzelliğini nisyana yahut çirkinliğini isyana gerekçe kılmayıp, bu dünyada sîretini güzel kılıp yaşayışını güzel eyleyerek öte dünyada sûret çarşısının müşterisi olmaya hak kazananlara...


29-) Cennetteki istifademiz nasıl olacaktır; herkes aynı şekilde mi istifade edecektir?

Allah adili mutlaktır; hiç kimsenin amelini zayi etmez ve her kesin ameline göre mükafatlandırır. Bu bakımdan çok amel eden bir insanla az amel eden bir insan cennete gitse bile, ameli çok olanın makamı ve cennetten istifadesi diğerine göre elbette farklı olacaktır.

Tad alma duyusu az olan bir insan ile mükemmel olan bir insan aynı meyveyi yerlerse, iyi olanın aldığı lezzet diğerine göre çok farklı olacaktır. İşte cennette de durum böyledir. Her ikisi de cennette olmasına rağmen aldıkları zevk farklı olacaktır.

Kur'an’ı dinlerken bir peygamber ile bir medrese talebesi aynı yerde olsalar bile, aynı zevki ve lezzeti almayacaklardır. Onların aynı yerde olmaları zevklerinin de aynı derecede olmasını gerektirmiyor. Bu nedenle maddi ve manevi nimetlerin cennete layık olarak bulunduğu ahiret alemlerinde iki dost veya iki eş aynı yerde olsalar bile alacakları lezzet ve keyif aynı olmayacaktır. Beraber olmalarına engel yoktur.

Az önce arz ettiğimiz ve konumuzu ilgilendiren hadisi, Bediüzzaman söyle açıklıyor:

    “Bir temsil ile şu ulvî hakikata şöyle bir işaret ederiz ki, meselâ: Gayet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zât gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir seyrangâh öyle bir surette ihzar etmiş ki:"

    "Kuvve-i zaikanın hissedecek bütün lezaiz-i mat'umatı câmi', kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehasini şamil, kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garaibi müştemil ve hâkeza... bütün havass-ı zahire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek herşeyi içine koymuştur."

    "Şimdi iki dost var. Beraber o ziyafete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zaikası pek az olduğundan cüz'î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanayi-i garibeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kabiliyeti nisbetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise bütün zahirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve latifeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letaifi ve garaibi ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı halde o dost ile omuz omuzadır."

    "Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, seradan süreyyaya kadar fark oluyor. Elbette dâr-ı saadet ve ebediyet olan Cennet'te bittarîk-ıl evlâ dost dostu ile beraber iken, herbirisi istidadına göre sofra-i Rahmanürrahîm'den, istidadları derecesinde hisselerini alırlar."

    "Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mani olmaz. Çünki Cennet'in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun damı Arş-ı A'zam'dır. Nasılki mahrutî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneş görmelerine mani olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de Cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehadîsin mütenevvi rivayatı işaret ediyor.”(Sözler, Yirmi Sekizinci Söz)

Cennet Allah'ın bir lütfudur. Bir insan hayatı boyunca ibadet etsede yine cenneti ibadetleriyle kazanamaz. Ancak Allah'ın dilemesi ile cennete gidecektir. Bununla beraber ibadetler insanın cennetteki makamının yükselmesine vesile olmaktadır. Hiç ibadet etmeyen bir insanla ibadet eden bir insanın cennetteki makamları elbette bir olmayacaktır.

Hayatı boyunca günah ile iştigal etmiş ve hayatının son anlarında tövbe etmiş bir insanın tövbesini Allah kabuledebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki ağzından bir "elhamdulillah" fazla çıkmış bir insanla diğerinin cennetten alacağı lezzet bir olmayacaktır. Demek ki "Biz ibadet ediyoruz, diğeri etmiyor ve sonunda ikimizde aynı cennete gidiyoruz." şeklinde bir düşünce doğru değildir, şeytanın bir vesvesesidir.

30-) Cennette kadınlar tesettürlü mü olacak yoksa tesettürsüz mü? Açık olan insanlar cennete giremiyecek mi?

Cennetteki insanların kendilerine has fıtri elbiseleri olacaktır. Bu elbiseler dünya elbiseleriyle kıyaslanamayacak türdendir.

Kimin cennete kimin cehenneme gideceğini yalnızca Allah bilir. Bir insanın günahı olsa da cennete gidebilir, ancak bunu kesin olarak kimse bilmez.

Günahlardan temizlenmenin yolu bir daha o günahı yapmamak üzere samimi olarak tövbe etmektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye götürür?

Cennette kadınlar tesettürlü mü olacak yoksa tesettürsüz mü?

31-) Cennette her istediğimiz yerine gelecekse bir müddet sonra sıkılma olacak mı? Orada dünyadaki nimetlerden istifade edecek miyiz?

    “İman edenler ve salih amel işleyenlere altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele. Onlar orada bir üründen rızık olarak verildiğinde, ‘bu daha önce bize verilen rızık gibidir’ derler. Onların benzerleri olarak sunulmuştur.”1

âyetinin tefsirinde, bu âyette geçen “daha önce verilen rızık” cümlesinde kapalı bırakılan “rızık” kelimesinin dört mânâya ihtimali olduğunu beyan eden Saîd Nursî, bu mânâları şöyle açıklar:

1. Rızıktan maksat “amel-i sâlih”tir. Dünyadaki salih ameller, yani Allah için yapılan güzel davranışlar, Cennette ebedî rızıklar tarzında sahiplerine ikram edilecektir. Cennet ehli bu ikramdan sonra, “Şimdi yediğimiz rızıklar, dünyada yaptığımız amel-i salihin neticesidir.” diyecekler. Yani dünyadaki salih ameller, Cennette cisimleşmiş birer sevap kesilmiştir. İşte amel-i salihle Cennet yemişleri arasında bu derece yakın bir bağ bulunmaktadır.

2. Rızıktan maksat dünyanın yiyecekleridir. Dünyada bize verilen yemek ve rızıklar bunlar gibidir, fakat zevkleri ve tatları arasında dağlar kadar fark var. Cennet ehlinin hayretleri bundandır.

3. Bu ürünler biraz önce yediklerimiz gibidir; ama mânâları ve tatları farklıdır. Demek suretlerinin aynı olmasıyla ülfet ve alışkanlık lezzeti veriyor; tatları ve zevklerinin farklı olmasıyla da yenilenme lezzeti veriyor. Cennet ehlinin sevinçleri bundandır.

4. Şimdi yediğimiz meyveler bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman, yeri boş kalmıyor. Derhal yerine bir meyve peyda oluyor. Cennetin meyvelerinde noksanlığın olmayışı bundandır.2

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennet de olsa, sonsuz hayat sıkıcı olmaz mı?..

Dipnotlar:
1. Bakara Sûresi, 2/25,
2. İşârât’ül-İ’câz, s. 203, 204

32-) Allah cennette herkese istediğini verecek mi yoksa sadece verdiğiyle mutlu mu edecek?

Her yönüyle nezih ve temiz olan, sadece temiz, iyi ve güzel şeylerin toplandığı bir mekân olan cennette, dünyada günah addedilen şeylerin bulunması söz konusu değildir.

    “Cennetlikler cennette ne bir boş söz ne de günah işitmezler.” (Vâkıa, 56/25),

    “Orada boş sözler ve yalan işitmezler.” (Nebe’, 78/35)

Âyetleri cennette, değil günah sayılan fiillerin işlenmesi, günah şeylerden bahsedilmesinin, hatta boş, manasız, malayani sözlerin konuşulmasının bile söz konusu olmadığını açık bir şekilde ifade etmektedir.

Çeşitli hadis-i şeriflerde dünyada iken, kocasının ölmesi sebebiyle ikinci bir erkekle evlenmiş olan bir kadının, cennette hangisiyle (öncekiyle mi sonrakiyle mi?) olacağına dair Ümm-ü Habibe’nin Peygamberimiz (asv)'e yönelttiği soruya karşın, Peygamberimiz (asv), güzel ahlaklı olanla birlikte olacağını bildirmiştir.

Başka bir rivâyette ise, kadının dünyada evlendiği kimseler hakkında muhayyer bırakılacağı ve dilediği birisine eş olacağı bildirilmiştir. Diğer bir rivâyette de, son evlendiği kimsenin eşi olacağı ifade edilmiştir. (Nitekim Hz. Muaviye, kocası ölen Ümmü’d-Derda ile evlenmek istediğinde, Ümmü’d-Derda bu teklifi kabul etmemiş ve gerekçesini şöyle açıklamıştır: Ebu’d-Derda bana, “Kadın cennette son kocasının olacaktır. Dolayısıyla benden sonra başkasıyla evlenme.” dedi. (Rivayetler için bkz. Şa’ranî, Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 103).

Bu rivâyetler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü kadının, güzel ahlaklı olan, kendisine karşı iyi davranan kocasını tercih edeceği açıktır. En son evlendiği kimseye eş olması ise, eşlerin her biri güzel ahlaklı olup, birini diğerine tercih edememesi durumu için söz konusu olabilir.

Burada bizim için önemli olan bu rivâyetlerin her birinin, cennette bir kadının birden çok erkeğin eşi olmayacağına, birden fazla erkekle bir arada olamayacağına dair açık delaletidir.

Çünkü eğer bir kadın cennette birden çok erkekle beraber olsaydı, öncelikle dünyada iken evlenip de kendisi gibi cennete girmiş olan dünyevî kocalarıyla birlikte olurdu. Kadının, o erkeklerden sadece birisinin eşi olacağının belirtilmesi, cennetteki evlilik hayatının sadece o erkeğe münhasır olacağının apaçık delilidir.

Mükemmeliyetin ve güzelliğin her türlüsüne meyilli ve en yüksek derecesini aşk derecesinde arzulayan insan için, Kur’ân-ı Kerim’de cennet nimetleri açısından detaylı bilgiler verilmiş ve onun da ötesinde Allah’ın rızâsı vaâd edilmiştir.

Ruhânî ve hissî bütün nimetleri içinde barındıran Cennet, aynı zamanda bedenî ve cismânî umum lezzetleri de ihtivâ eder. Yemek, içmek ve evlenmek Cennetin en yüksek nimetleri sırasında gösterilmiştir. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin beyânına göre; dünya hayatında kurulan âile hayatları, eşlerin her ikisi de Cennete liyakat kazanmaları halinde ebediyen beraber olacak ve karı-koca münasebetleri sonsuza kadar Cennette devam edecektir. Ancak, imandan nasibi olmayan ve inkâr üzerine ölen eş, Hazret-i Nuh ve Lût Aleyhisselâmların hanımları ve Âsiye’nin kocası olan Firavun da olsa ebediyen eşinden ayrı kalacak ve inkârının karşılığını dâimi olarak Cehennemde çekeceklerdir.

İman ve salih amellerinden dolayı Cennete giden mü’min kadınları, Cenâb-ı Hak rahmet ve kudretiyle her türlü dünyevî ârızalardan arındırarak, tertemiz eşler sûretinde kocalarına iâde edecektir. Hûrilerden daha güzel olarak yaratılan o dünyalı kadınlar, eşlerine ebedî bir hayat arkadaşı olacak ve hûrilere sultan yapılacaktır. Hiçbir kıskançlık ve rekâbet duygusu olmaksızın sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte Cennetten istifâde edeceklerdir.

Hûriler ise, Rahman-ı Zülcemâlin mü’min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir. Genel olarak “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar” olarak anlatılan hûriler, “Erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, yaşıt genç kızlar” tarzında muhtelif âyetlerde tanımlanır. O kadar güzel yaratılmışlardır ki, hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:

    “Hûriler yetmiş elbiseyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” (Buharî, Bed’u’l-halk,8; Müslim, Cennet, 14; Tirmizî, Kıyame, 60)

Bu hakikati tefsir eden Bediüzzaman şöyle izah ediyor:

    “İnsanın, ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesut edecek maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle, hûriler camidirler."

    "Demek, hûriler Cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi, kendi vücutlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksamını gösteriyorlar. ‘Orada, canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı her şey vardır’ âyetinin hakikatini gösteriyorlar.” (Sözler s. 813)

Ancak, dünyalı kadınlar salih amelleri farkından dolayı daha güzel olarak yaratılacak ve birden fazla dünyada evlilik yapan mü’min kadınlar da tercih ettiği ile birlikte olmaya hak kazanacaktır.

Hem dünya imtihanını kazanıp cennete girmeye layık olan takvalı bir kadın hurilerden üstün olacaktır. Huriler bir nevi cariye veya hizmetçi gibi cennetlik olanlara hizmet edecektir. Gılmanlarda böyledir. Dünyadan giden kadınlar ise hizmetçi konumunda olmayacak erkeğin eşi ve kendisine hizmet edilen konumunda olacaktır. Cennetteki ahvali ora şartlarına göre değerlendirmelidir.

Peygamber (asv) de Cennet ehlini şu şekilde tasvîr etmektedir:

    "Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i Cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler." (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne).

Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler. Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve Cennete girmeyi hakketmişlerdir. Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller. Allah onları, diğer nimetler gibi Cennet ehli için yaratmıştır. Peygamber (asv)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir.

Ümmü Seleme, Peygamber (asv)'e bir gün "Ya Rasûlüllah! dünyada ki kadınları mı, yoksa Cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar. Rasûlüllah (asv); "Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir." diye cevap verir. Ümmü Seleme; "Niçin?" deyince O, şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için." (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc., VI/81).

    "Cennet ehli cennete girdiklerinde bir vazifeli şöyle seslenir: 'Şüphe yok ki, siz Cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve devamlı sıhhatli bulunacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz."(Müslim, Cennet 22.)

Başka bir hadis-i şerifte de Cennet ehlinin bir hâli şöyle anlatılır:

    "Muhakkak, sizden biriniz Cennetin en alt derecesinde bulunsanız bile, ona Allah'ın emri ile melekler tarafından, 'Gönlünden geçenleri iste!' denir. O da devamlı temenni eder durur. Bunun üzerine ona, 'Kalbinden geçenleri tamamen temenni ettin mi?' diye sorulur. 'Evet' cevabı verince, 'Muhakkak temenni ettiğin şeyler bir misli fazlasıyla sana verilecek' denir."(Müslim, îman: 301.)

33-) Allah'ı her gün görmek cennette mümkün müdür? Hangi derecede olmamız lazım Allah'ı her gün görmek için?

Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

    "O gün yüzler vardır, Rabblarına bakıp parıldayan." (Kıyamet, 75/22-23).

Abdullah b. Ömer, Resulullah'ın (asm) bu hususta şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    "Cennetliklerin en aşağı derecesinde olan bir insan, bahçelerine, hanımlarına, hizmetçilerine ve oturacağı koltuklara bin yıllık bir mesafeden bakacaktır. (Yani bin yılda gidilebilecek kadar bir sahaya sahib olacaktır) Cennetekilerin, Allah katında en üstünü ise her gün sabah akşam, Allah'ın yüzüne bakacaklardır." Resululah sonra: "O gün öyle yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar. Rablerine bakarlar." âyetlerini okudu.

Hz. Cabir İbnu Abdillah (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Cennet ehli nimetler arasında yaşarken onlar için bir nur parlar. Onlar derhal başlarını kaldırırlar. Rab Teala'yı başlarının üstünde kendilerine yaklaşmış ve: "Ey cennet ehli, sizlere selam olsun!" dediğini görürler."

Resulullah devamla buyurdular:

    "Rab Teala onlara, onlar da Rab Teala'ya bakarlar. O'na baktıkları müddetçe etraflarındaki cennet nimetlerinden hiçbirine iltifat etmezler. Bu hal onların nazarında Rabb Teala hicaba bürününceye kadar devam eder. Rab Teala hicaba bürünür, fakat Allah'ın nuru ve bereketi cennet ehlinin üzerinde ve makamlarında baki kalır."

AÇIKLAMA:

1. Ehl-i Sünnet uleması, cennet ehlinin rü'yetullaha mazhar olacağına, gökte dolunayı görürcesine Rab Teala'yı gözleriyle göreceğine inanır ve bu hususta ittifak ederler. Allah'ın görülmesinin, cennet ehlinin mazhar olacağı en büyük nimet olacağı belirtilmiştir. Nitekim sadedinde olduğumuz hadis, Allah kendini gösterdiği müddetçe cennet ehlinin diğer nimetlere iltifat etmeyeceğini belirtir. Bu iltifat etmeme hali, rü'yetin onların hepsinden üstün bir nimet olduğunu ifade eder.

2. Hadis, bir kısım kelamî münakaşalara müsait tabirler taşır: "Allah'ın başların üstünde görünmesi" ifadesi gibi. Burada Allah'a cihet ve mekan izafesi mevcuttur. Halbuki O, cihet ve mekandan münezzehtir. Şu halde bunu, mahiyetçe farklı olan ahiret âlemindeki bir hali, bizim me'lufumuz olan tabiratla ifade olarak anlayacağız. Rabbimizi ahirette göreceğiz. Bu kesin hâdise, dünyevî tabirlerle ifade edilmiş olmaktadır.

Keza Allah'ın, kullarına cennette bakması hadisesi de müteşabihtir. Zira Allah her an insanları görmektedir. Bu da, rahmetini daha kesif olarak tecelli ettirmesi şeklinde te'vil edilir.

3. Hadisten, ahirette Allah'ı, kadın ve erkek bütün cennet ehlinin göreceği hükmü de çıkarılmıştır.

4. "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cennet ehli, cennete girince, Allah Teala hazretleri sorar:

"Size ilave bir nimette bulunmamı diler misiniz?" Cennet ahalisi:

"Sen bizim yüzlerimizi ak etmedin mi? Bizi cennete koymadın mı (daha ne isteyeceğiz)?" derler.  Bunun üzerine onlara hicab açılır. Cennet ahalisine bundan daha hoş bir şey verilmemiştir."

Aleyhissalâtu vesselâm sonra şu ayeti tilavet buyurdu. (Mealen): "İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzel iyilik, bir de ziyade vardır." (Yunus, 10/26).

5. Tecelli, genel ve özel olmak üzere iki kısımdır:

Genel tecelli, bir cuma günü kadar olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Allah Teâlâ cennet ehline her cuma günü tecellî eder." (C. sağir)

Özel tecellide cennettekiler eşit değildir. İlim ve ameldeki olgunluklarına göre görürler. En yüksek derecede olanlar, her zaman müşahede ederler. (Feraid-ül-fevaid)

Cennette aynı nimeti yiyen farklı kişilerin farklı zevkler alacakları beyan ediliyor. Herkes aynı cennetten, aynı nimetlerden imanı, ihlâsı, ameli, takvası nispetinde istifade edecek, haz duyacak, zevk alacak. Cennet nimetleri için verilen bu hüküm rü’yet için de geçerli. “Rabbiniz” ifadesi bize bu dersi de vermekte ve bu dünyada o’nun Kur’an'ını dinlemekle ve Resul-i Ekrem'ine (a.s.m.) itaat etmekle ruhumuz, kalbimiz, his dünyamız ve lâtifelerimiz ne derece terbiye görürse, bizde Rab ismi o kadar tecelli etmiş olacak ve hem cennet nimetlerinden, hem de rü’yet şerefinden de istifademiz bu ölçüde gerçekleşecek.

Detaylı bilgi için tıklayınız:

Cennette rü’yet yani Allah’ı görme olacak mıdır? Rü’yet hakkında İslâm alimlerinin görüşü nasıldır?

34-) Cennette şaraptan ırmak var; şarabı içenler sahoş olmaz mı? Cennete dört tane ırmak vardır. Biri sudan, biri sütten, biri şaraptan, biri baldan...

Su kaynakları bulundukları bölgeye bereket verir, orayı canlandırıp temizlerler. Ayrıca suya yakın mekanlarda iklim de hem yaşamaya daha elverişlidir, hem de insanların hoşlarına gidecek ılımanlıktadır. İşte bu nedenle insanların dinlenmek üzere seçtikleri mekanlar da deniz, göl ya da nehir kenarlarına yakın yerler olur. Nitekim Kur'an'da takva sahibi olanların Allah'tan bir nimet olarak "cennetlerde ve pınar başlarında" (Hicr, 15/45) oldukları bildirilmiştir.

Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde cennetteki nehirlerden sıkça bahsedilmektedir:

    "Cennet ırmakları, misk dağlarının yahut da misk tepelerinin altından çıkar." (Tezkireti'l Kurtubi, s. 307/501)

    "Cennette, bal denizi, şarap denizi, süt denizi ve su denizi bulunmaktadır. Diğer nehirler bunlardan çıkacaktır." [(Tirmizi), Büyük Hadis Külliyatı-5, s.409/10097]

Hadiste cennette baldan, sütten, şaraptan denizlerin olacağından bahsedilmektedir. Ancak burada bahsedilen süt, bal ve şarap dünyadakinden çok farklı, cennete has özellikleriyle yaratılmıştır. Cennette bunların her biri tertemiz, lezzet ve rahatlık veren içkilerdir. Örneğin cennette sunulan şarap, dünyadakilere benzememektedir. Cennet ehlini sarhoş etmeyecek, içenlerin şuurunu bulandırmayacaktır. Allah'ın cennet için hazırladığı içki,

    "Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir." (Saffat, 37/46-47)

ayetleriyle Kur'an'da tarif edilmektedir.

Ayrıca bu örnekler -süt, bal ve şaraptan ırmaklar- cennette Allah'ın kendilerinden razı olduğu kullarını bekleyen çok farklı güzelliklerin olabileceğine işaret etmektedir. Süt çabuk bozulan bir besin olmasına rağmen, cennette sütten deniz ve ırmakların olması oradaki nimetlerin kusursuzluğuna çarpıcı bir örnektir. Cennet ehli dilediği takdirde böyle görüntülerin yaratılması Allah için çok kolaydır.

Bu nimetler tarif edilirken ırmak ve deniz ifadelerinin kullanılması da özellikle cennetteki bolluğu vurgulamaktadır. İnsanlar dünyada bu nimetleri hep sınırlı miktarlarda görürler. Kavanozlarda, cam şişelerde veya farklı ambalajlarda satın aldıkları bu ürünlerin cennette bir kaynak şeklinde karşılarına çıkması, bozulmadan, kirlenmeden, olabilecek en mükemmel lezzette kendilerine bol bol ikram edilmesi, heyecan verici bir nimet ve güzelliktir.

Kur'an'da da bu ırmakların özelliklerinden detaylı olarak bahsedilmektedir:

    "Takva sahiplerine vadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret vardır..." (Muhammed, 47/15)

Ayette süt, bal, şarap gibi birkaç nimet örnek olarak verilmiştir. Ancak insanın hoşuna giden herhangi bir nimetin ırmak şeklinde akması, su gibi bol, temiz olması, bozulmadan kalması da mümkün olabilir. Ayrıca Allah cennette içkilerin kadehlerle sunulduğunu ve bu içkilerden cennet ehlinin başların ağrımayacağını, kendilerinden geçip akıllarının çelinmeyeceğini bildirir. Allah bir başka ayette,

    "Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır..." (Saffat, 37/45)

şeklinde buyurmaktadır. Müminler için cennette "sonu misk olan, karışımı tesnimden, mühürlü, katıksız bir şarap" (Mutaffifin, 83/25-27) hazırlanmıştır. (Tesnim: Cennetteki çeşmelerden birinin adıdır.)

Ayetlerde de belirtildiği gibi, bu içecekler aynı zamanda güzel kokular da içermektedir. Öte yandan cennette denizlerin altında, nehirlerin dibinde bizim hayal edemediğimiz olağanüstü güzellikler olabilir. Allah dileyenin nefes alma sorunu olmadan dalmasını, çıplak gözle berrak bir görüntüyle deniz altındaki güzellikleri görmesini mümkün kılabilir. Dünyada ancak belgeseller sayesinde haberdar olunan denizaltı güzellikleri, cennette müminlerin kolaylıkla görebileceği ve çok zevk alacakları şekilde olabilir.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Bu dünyada günah olan şeyler cennet hayatında serbest mi olacak?
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 11:27 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Bu dünyada günah olan şeyler cennet hayatında serbest mi olacak?

Her yönüyle nezih ve temiz olan, sadece temiz, iyi ve güzel şeylerin toplandığı bir mekân olan cennette dünyada günah addedilen şeylerin bulunması söz konusu değildir.

    “Cennetlikler cennette ne bir boş söz ne de günah işitmezler.” (Vâkıa, 56/25),

    “Orada boş sözler ve yalan işitmezler.” (Nebe’, 78/35)

ayetleri cennette, değil günah sayılan fiillerin işlenmesi, günah şeylerden bahsedilmesinin hatta boş, manasız, malayani sözlerin konuşulmasının bile söz konusu olmadığını açık bir şekilde ifade etmektedir.

Müttakiler, dünyada iken Allah’ı görmedikleri halde bu tür fiillerden şiddetle kaçınırken, cennette her an Yüce Rablerinin huzurunda olduklarını müşahede ettikleri halde, dünya hayatında Allah’ın gazabını celbeden ve çeşitli kavimlerin helâkine sebep olan bir takım çirkin fiilleri ve bu fiilleri çağrıştıracak şeyleri işlemeleri asla düşünülemez.

Cennette, dünyada günah addedilen bir takım çirkin fiillerin mubah olduğu düşüncesinde olan kimselere göre, bu fiiller hoş şeyler olup cennette ulaşacağı, şimdiden hayal edilebilecek fiillerdir.

Böyle bir kimse, bu tür büyük günahları basit görecek, bu fiilleri dünyada iken işleyenlere sadece "aceleciler!" nazarıyla bakacaktır.

Peygamberimiz (asv)'in hadislerinde cennetteki nehirlerden sıkça bahsedilmektedir:

    Cennet ırmakları, misk dağlarının yahut da misk tepelerinin altından çıkar." (Tezkireti'l Kurtubi, s. 307/501)

Cennette, bal denizi, şarap denizi, süt denizi ve su denizi bulunmaktadır. Diğer nehirler bunlardan çıkacaktır. (Tirmizi, Büyük Hadis Külliyatı-5, s.409/10097)

Hadiste, cennette baldan, sütten, şaraptan denizlerin olacağından bahsedilmektedir. Ancak burada bahsedilen süt, bal ve şarap dünyadakinden çok farklı, cennete has özellikleriyle yaratılmıştır. Cennette bunların her biri tertemiz, lezzet ve rahatlık veren içkilerdir. Örneğin cennette sunulan şarap, dünyadakilere benzememektedir. Cennet ehlini sarhoş etmeyecek, içenlerin şuurunu bulandırmayacaktır. Allah'ın cennet için hazırladığı içki,

    "Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir." (Saffat, 37/46-47)

ayetleriyle Kur'an'da tarif edilmektedir.

Ayrıca bu örnekler -süt, bal ve şaraptan ırmaklar- cennette Allah'ın kendilerinden razı olduğu kullarını bekleyen çok farklı güzelliklerin olabileceğine işaret etmektedir. Süt çabuk bozulan bir besin olmasına rağmen, cennette sütten deniz ve ırmakların olması oradaki nimetlerin kusursuzluğuna çarpıcı bir örnektir. Cennet ehli dilediği takdirde böyle görüntülerin yaratılması Allah için çok kolaydır.

Bu nimetler tarif edilirken "ırmak ve deniz" ifadelerinin kullanılması da özellikle cennetteki bolluğu vurgulamaktadır. İnsanlar dünyada bu nimetleri hep sınırlı miktarlarda görürler. Kavanozlarda, cam şişelerde veya farklı ambalajlarda satın aldıkları bu ürünlerin cennette bir kaynak şeklinde karşılarına çıkması, bozulmadan, kirlenmeden, olabilecek en mükemmel lezzette kendilerine bol bol ikram edilmesi, heyecan verici bir nimet ve güzelliktir.

Kur'an'da da bu ırmakların özelliklerinden detaylı olarak bahsedilmektedir:

    "Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır..." (Muhammed, 47/15)

Ayette süt, bal, şarap gibi birkaç nimet örnek olarak verilmiştir. Ancak insanın hoşuna giden herhangi bir nimetin ırmak şeklinde akması, su gibi bol, temiz olması, bozulmadan kalması da mümkün olabilir. Ayrıca Allah cennette içkilerin kadehlerle sunulduğunu ve bu içkilerden cennet ehlinin başların ağrımayacağını, kendilerinden geçip akıllarının çelinmeyeceğini bildirir. Allah bir başka ayette "Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır..." (Saffat, 37/45) şeklinde buyurmaktadır. Müminler için cennette "sonu misk olan, karışımı tesnimden, mühürlü, katıksız bir şarap" (Mutaffifin Suresi, 25-27) hazırlanmıştır. (Tesnim: Cennetteki çeşmelerden birinin adıdır.)

Ayetlerde de belirtildiği gibi bu içecekler aynı zamanda güzel kokular da içermektedir. Öte yandan cennette denizlerin altında, nehirlerin dibinde bizim hayal edemediğimiz olağanüstü güzellikler olabilir. Allah dileyenin nefes alma sorunu olmadan dalmasını, çıplak gözle berrak bir görüntüyle deniz altındaki güzellikleri görmesini mümkün kılabilir. Dünyada ancak belgeseller sayesinde haberdar olunan denizaltı güzellikleri, cennette müminlerin kolaylıkla görebileceği ve çok zevk alacakları şekilde olabilir.

Huriler bir nevi cariye veya hizmetçi gibi cennetlik olanlara hizmet edecektir. Gılmanlar da böyledir. Dünyadan giden kadınlar ise hizmetçi konumunda olmayacak, erkeğin eşi ve kendisine hizmet edilen konumunda olacaktır. Cennetteki ahvali ora şartlarına göre değerlendirmelidir.

Peygamber (asv) de cennet ehlini şu şekilde tasvîr etmektedir:

    "Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler." (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne).

Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler. Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve cennete girmeyi hakketmişlerdir. Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller. Allah onları, diğer nimetler gibi cennet ehli için yaratmıştır. Peygamber (asv)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir.

Ümmü Seleme, Peygamber (asv)'e bir gün "Ya Rasûlüllah! Dünyadaki kadınları mı, yoksa cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar. Rasûlüllah (asv); "Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir." diye cevap verir. Ümmü Seleme; "Niçin?" deyince O, şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için." (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc., VI. 81).

Hûriler Rahman-ı Zülcemâlin mü’min erkekler için cennette özel yarattığı ve dünyalık kadınların emrine verdiği çok güzel cennet kadınlarıdır. Bir çok âyet onlardan bahsetmekte ve onları târif etmektedir.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Namazda gözleri yummak veya saga sola bakma yasağı hakkında
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 11:19 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Namazda gözleri yummak veya saga sola bakma yasağı hakkında

Namazda gözlerini yummak:
Biriniz namaza durdu mu gözlerini yummasın!» Hadisiyle yasak edilmiştir. Bu hadisi ibn Abdîy rivâyet etmiştir. Ancak senedinde zaiflik vardır.Bedâyi'de bunun sebebi şöyle gösterilmiştir:
Sünnet olan vecih secde yerine bakmaktır Gözlerini yummakta bu sünneti terk etmek vardır.
Sonra burada ki kerahet tenzihiyedir, Hılye ile Bahır'da böyle denilmiştir. Gâliba bu söz, yasağın sebebi Bedayi'in söylediği olduğu içindir Nehyi haram mânâsına almaktan değiştiren de odur.

Namazda gözleri yummak, gözleri semaya dogru kaldirmak veya saga-sola bakmak veya boynunu çevirerek saga-sola bakmak mekruhtur. Bakilmasi caiz olmayan bir şeyi görmemek için veya tam bir saygi ile Yüce Allah'ın huzurunda bulunmaktan dolayi gözleri yummakta kerahet
yoktur.1


Huşûu için acaba göz yummak olur mu derseniz ?
zihni dağıtacak bir şey görmekten endişe etmekle olur.
bu takdirde gözlerini yummak mekruh değildir. Hatta bazı ulema bunun evlâ olduğunu söylemişlerdir.Hılye ile bahır'da bunun uzak bir ihtimal olmadığı bildirilmiştir.


peki secdeye vardıgımızda gözler açık mı olmalı yoksa kapalı mı?

Namaz, iftitah tekbiri dediğimiz Allahü Ekber cümlesiyle başlayan ve sonunda selamla biten bir ibadettir. Bu ikisi arasındaki bütün yerlerde gözleri yummak doğru değildir. Bu nedenle secde, rüku gibi durumlarda da gözler açık olmalıdır.
Ancak yukarıda da belirtildiği gibi "namazda bakılması caiz olmayan bir şey görmemek için veya dikkati dağıtacak bir şey gözüne ilişirse yahut görülen şeylerden ilgisini kesmek düşüncesiyle namazın mânevî hazzı olan huşûu temin maksadıyla göz yumulabilir. Bunda kerahet olmaz."
bunun yanında sahsımızın fikri gözleri kapatmamaktır.
konu hakkında bir başka hdisi şerifte de buyuruluyor ki:
(Secdede gözleri yummak Yahudi âdetidir.) [Deylemi]
sırf bu hale muhalefet için gözleri yummamak gerekir.


Namazını edâ eden kimse sağa-sola bakmaz.
Zira Resûl-i Ekrem (sav) buyurdu ki: "Şayet namaz kılan kimse; bununla (namazla) münacaatta bulunduğunu (Allahû Teâla (cc)'yı) bilse, elbette başka tarafa bakmaz"(339) hükmünü zikretmektedir.

Namaz esnasında gözleri kapamak.
İbnu’l-Kayyım şöyle demektedir: Namaz esnasında gözleri kapatmak Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) adeti olan bir davranış değildi. Daha önce geçen bir hadiste, Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) teşehhüd esnasında dua ederken gözünü işaret parmağına diktiği ifade edilmiş ve gözünü oradan ayırmadığı nakledilmiştir.



İbn-i Abidin; Namazda bakınmayı yasak eden delil Tirmizi'nin Hz. Enes (ra)'den rivayet ederek sahihlediği şu hadistir:
"Sakın namazda bakınma!..
Çünkü namazda bakınmak helâk olmaktır. Mutlaka bakınmak lazımsa farzda değil de, hiç olmazsa nafilede olsun."

Buharinin rivayetine göre Peygamber (sav): "Namazda bakınmak bir hırsızlamadır. Şeytan onu kulun namazından çalar" buyurmuştur. Gayede bakınma özürsüz olursa diye kayıtlanmıştır. Buradaki kerahatin kerahat-i tahrimiyye olması gerekir. Nitekim hadislerin zahiri de bunu göstermektedir. Bahır. Zeylei ile Bakani'nin Mülteka Şerhinde bildirdiğine göre göz ucuyla bakmak yüzü hiç yerinden çevirmemek sûretiyle olursa mübahtır. Çünkü Peygamber (sav) namazında gözünün ucuyla ashabına bakardı"(340) buyurmaktadır.

Gözleri yukarı doğru veya secde mahallinin dışındaki bir noktaya çevirmek.
Gözleri yukarı doğru dikmek veya imama ya da sağa sola bakmak namazda dikkati dağıtan davranışlar olduğu için kusurdur. Gözleri aşağı indirmek ve secde mahalline bakmaya dair emir vaki olmuştur. Ancak teşehhüdde gözler şehadet parmağı üzerinde olur ve oradan ayrılmaz. Nitekim bu, Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) namazdaki devam ettiği bir sünneti olmuştur. Hadisi şerifte şöyle söylenmiştir.
« (Teşehhüdde) gözü, işaret parmağından ayrılmazdı. »

Aişe’den (r.anha) şöyle der:
Peygamberimize (Sallallahu aleyhi ve sellem) namazda etrafa bakınma konusuyla ilgili olarak sordum, O da şöyle cevap verdi:
« Namazda etrafa bakınma Şeytanın, kulun eda etmekte olduğu namazdan sevabından yaptığı bir hırsızlıktır. »

Enes (r.a)’dan rivayete göre Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
« Şu insanlar, namaz esnasında gözlerini niçin göğe doğru dikerler ki?! »

Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) bu husustaki sözü biraz daha sertleşmiş ve şöyle demiştir:
« Ya bundan vazgeçecekler ya da gözleri kör olacak!! »

Bu hadislerde, namazda gözleri gökyüzüne çevirme konusunda mutlak bir yasaklama ve şiddetli bir tehdit bulunup, hatta icma dahi söz konusu olmuştur.
Birinci hadise göre namaz kılan kişinin, lüzumsuz yere sağa sola bakınması mekruhtur. Etrafa bakınma ile namaz bozulmaz, ancak yönünü kıbleden tamamen çevirecek olursa bu taktirde namaz bozulur.
İbn-i Abdilberr şöyle demiştir: Fukahanın büyük bir kısmına göre, namaz kılan kişinin etrafa bakınmaları az ise namazı bozulmaz.



1759. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e namazda başı sağa sola çevirmenin hükmünü sordum. Peygamberimiz:

"Bu, kulun namazından bir miktarını şeytanın kapıp aşırmasıdır" buyurdu.[2]

Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Namazda sağa sola bakmaktan sakın. Çünkü namazda iken sağa sola bakmak helâk olmaya sebeptir. Sağa sola dönmekten kurtuluş yoksa, bari bu nâfilede olsun, farzda olmasın."[3]


Secde Mahalline Bakmak: “Rasulullah-sallallahu aleyhi ve sellem- namaz kıldığı zaman başını aşağıya eğer ve gözünü yere dikerdi.”
Yani secde yerine bakardı. Rasulullah-sallallahu aleyhi ve sellem- namazda gözleri havaya dikmekten men etmiştir.

Namazın mekruhları

Sual: Namazda genel olarak işlenen mekruhlar nelerdir?
CEVAP
Mekruh; kerih, çirkin, beğenilmeyen iş demektir.Namazda müekked sünneti ve vacibi terk etmek, tahrimen mekruh, müekked olmayan sünneti terk, tenzihen mekruh olur. Mekruh olarak kılınan namaz sahih olursa da, sevabı çok az olur.

Daha çok işlenen mekruhlardan bazıları şunlardır:
1- Namazda tadil-i erkanı terk etmek.

2- Başı döndürüp bakmak.

3- Secdede iki kolu yere döşemek. [Kadınlar döşer.]

4- Başı bir tarafa eğmek.

5- Esnerken ağzı kapatmamak.

6- Özürsüz gözleri yummak.

7- Öndeki safta boş yer varken, geri safta kılmak.

8- Üzerinde canlı resmi bulunan elbise ile namaz kılmak.

9- Canlı resmi asılı odada namaz kılmak.

10- İş elbisesi ile ve büyüklerin yanına çıkamayacak elbise ile veya kötü kokulu çorap ile kılmak.

11- Abdest sıkıştırırken kılmak.

12- Tekbir alırken ve teşehhüdde otururken parmakları açık veya kapalı tutmak. [Kendi haline bırakılır. Secdede parmaklar kapalı, rükuda ise açık tutulur.]

13- Secdeye inerken pantolonunu yukarı çekmek.

14- Başı açık kılmak. [Mekke’de, ihramlı iken, namaz baş açık kılınır.]

15- Namazda ağırlığı, bir ayağa çok, diğerine az vermek.

16- İmam namaza durunca, sabahın sünnetini caminin girişinde veya direk arkasında kılmayıp, saf arasında veya başka yerde kılmak. [İmam namaza az sonra duracaksa, öğle, ikindi ve yatsının sünnetlerine durulmaz, hemen imama uyulur.]

17- İmam, açıktan yani sesli okurken Sübhanekeyi okumak.

18- Secdeye veya rükuya, imamdan önce başını koymak veya kaldırmak.

19- Çıplak ayakla namaz kılmak. [Şafii’de çıplak ayakla kılınır.]

20- Kolu sığalı veya kısa kollu gömlekle namaz kılmak.

21- Sağa-sola eğilmek, sallanmak.

22- Secdede burnu yere değmemek.

23- Secdede bir ayağı kaldırmak. [İki ayak kalkarsa, bazı âlimlere göre namaz bozulur.]

24- Kıyamda okuduğunu rükuda, rükuda okuduğunu kıyamda tamamlamak.

25- Bir rükünde iki defa bir yeri kaşımak. [Bir rükünde, üç defa ayrı kaşımak bozar.]

26- Namazda 4-5 kişi duyacak kadar yüksek sesli okumak. [Kendi işitmeyecek kadar sessiz okunursa namaz sahih olmaz.]

27- İkinci rekâtta, birincide okuduğu âyeti tekrar okumak veya ondan evvelki bir âyeti okumak. [Unutarak okumak mekruh olmaz.] İkinci rekâtta birinciden üç âyet uzun okumak.

28- Özürsüz teşehhüdde, sünnete uygun oturmamak. Kıyamda sünnete uygun olarak ayakları dört parmak kadar açmamak. [Şafii’de bir karış kadar açmak sünnettir.]

29- Özürsüz bir şeye dayanıp kalkmak.

30- Farzdan sonra hemen son sünnete kalkmamak. Yahut konuşmak veya bir şey okumak.

31- Namaz kılanın önünden geçmek veya önünden geçilebilecek yere namaza durmak.

32- Namazın sünnetlerinden birini terk etmek. Sünnet iki kısımdır: Birincisi Sünen-i hüda. Bunlar, müekked sünnetlerdir. İkincisi Sünen-i zevaid. Bunlar, müekked olmayan sünnetlerdir.

Namazda müekked sünneti ve vacibi terk etmek, tahrimen mekruh olur. Müekked olmayan sünneti terk, tenzihen mekruh olur. Müstehabı terk, mekruh olmaz.

Tenzihi mekruh helale, tahrimi mekruh harama yakındır. Mekruh olarak kılınan namaz sahih ise de, sevabı çok az olur. (İmad-ül-islam)

Başı, kolları ve ayakları açık kılmak
Sual: Erkeklerin, baş, kol ve ayakları açık olarak namaz kılmaları mekruh mu?
CEVAP
Evet mekruhtur. Mekruh olan namaz sahih ise de, sevabı olmaz. Bir erkek, namazda başı örtmeye önem vermediği için açık kılarsa, mekruh olur. Namaza önem vermediği için açarsa, kâfir olur. Kendini Allahü teâlâya karşı, küçük göstermek için, başı açık kılmak zarar vermez ise de, yine örtmek efdaldir. Harareti teskin ve rahatlık için açmak da mekruhtur. (Redd-ül-muhtar)

Önemli kimselerin huzuruna çıkan kimsenin şık, temiz elbise giymesi gerekir. Allahü teâlânın huzuruna durulduğu zaman buna daha çok dikkat etmeli, büyüklerin karşısına çıkılamayan elbise ile namaz kılmamalıdır! Kur'an-ı kerimde (Her namaz kılarken, süslü [temiz, sevilen] elbiselerinizi giyiniz) buyuruluyor. (Araf 31)

Peygamber efendimiz başı açık kılmazdı. Sarıkla kılmanın önemini bildirerek buyuruyor ki:
(Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan yetmiş rekat namazdan efdaldir.) [Ebu Nuaym]
Namazda başı hiç olmazsa, herhangi bir renkte olan takke ile örtmelidir!

(Nimet-i İslam)da namazın mekruhlarının onbeşincisinin dipnotunda (Başı açık namaz kılmak mekruhtur) buyuruluyor. 57.sinde de mekruh olduğu yine bildiriliyor. Namazın mekruhlarının onbirincisinde ise, kolları açık namaz kılmanın mekruh olduğu bildiriliyor.

Namaz kılarken düşen başlığı tek el ile alıp giyerek başı örtülü kılması o haliyle kılmasından daha iyidir. (Gurer ve Dürer)

İbni Abidin hazretleri, namazın mekruhları sonunda buyuruyor ki:
Namazı, nalın veya mest ile kılmak, çıplak ayakla kılmaktan efdaldir. Böylece, Yahudilere uyulmamış olur. Hadis-i şerifte, (Yahudilere benzememek için namazları, nalın [bir cins ayakkabı] ile kılın) buyuruldu. Resulullah ve Eshab-ı kiram, sokakta giydikleri nalın ile kılarlardı. Nalınları temiz idi ve Mescid-i Nebi kum döşeli idi. Kirli nalınla girilmezdi. (Redd-ül-muhtar)

Ayakları herhangi bir şey ile örterek namaz kılmayı bildiren üç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Yahudiler, namaz kılarken nalın veya mest ile ayaklarını örtmezler. Siz onlara muhalefet edin, nalın veya mest giyinin!) [Müslim, Ebu Davud, Hakim, Taberani]

(Müşriklere muhalefet edin, namaz kılarken mestlerinizi giyin.) [Hakim]

(Nalını olmayan, mestlerini giysin.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İ. Ahmed]

Temiz olmayan mest, nalın vesaire ile mescide girilmezdi. Şimdi çorap giyerek bu sünnet yerine getirilir.

Eshab-ı kiram kamis denilen ayağa kadar uzun olan gömlek ile, yani entari ile namaz kıldıkları için ayakları örtülmüş olurdu. Ayaklar örtülü kılınan namazın çok sevap olduğu Halebi, Berika ve Hadika kitaplarında da yazılıdır.

Müslüman olmayanlar, kiliselerinde başı açık, ayağı çıplak tapınıyor, onlar gibi, uygar ibadet etmeli diyerek, başı açık, ayağı çıplak kılmak, sandalyede veya yükseğe secde etmek caiz değildir.

Kadınların ayaklarının açık olmasında iki kavil vardır. Birinci kavle göre mekruh, ikinci kavle göre namaz bozulur. Kadınlar, ya çorapla veya ayaklara kadar uzun etek veya entari giyerek namaz kılmalıdır! (M.Erbea)

Takkenin alnı kapatması
Sual: Secde ederken, kadınların başörtüsü, erkeklerin saçı veya takkesi alınlarına gelse, mahzuru olur mu?
CEVAP
Evet, tenzihen mekruh olur. Alın, çıplak olarak secdeye değmelidir.

Sual: Namazda kıraati bitirmeden elleri aşağıya bırakmak uygun mudur?
CEVAP
Uygun değildir, sünnete aykırıdır, kıraat bitene kadar ellerin bağlı kalması sünnettir.

Sual: Parmakları birbirine geçirmek caiz mi?
CEVAP
Namazda tahrimen, hariçte tenzihen mekruhtur.

Sual: Mezarlıkta camiler var. Kabre karşı namaz kılınır mı?
CEVAP
Önünde perde, duvar gibi bir şey olmazsa, kabre karşı namaz kılmak mekruhtur. (Marifetname)

Mescidin kıblesi ile kabir arasında, perde, duvar olursa veya kabir yanda ise, namaz mekruh olmaz. (Hindiyye)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kabre karşı namaz kılmayın!) [Nesai]

Sual: Çalgı aleti, tv, içki bulunan yere rahmet melekleri girer mi?
CEVAP
Kumar ve çalgı aleti, tv, canlı resmi, haç resmi, köpek, cünüp, içki ve sarhoş bulunan yere rahmet melekleri girmez. Böyle yerlerde namaz kılmak mekruh olur ve edilen dua da makbul değildir.

Sual: Kumar ve çalgı aleti, tv, canlı resmi, haç resmi, köpek, cünüp, içki ve sarhoş bulunan yere rahmet melekleri girmezse, ne kaybımız olur?
CEVAP
Mekruh olarak kılınan namaz sahih olur. Yani o kimse, namaz borcundan kurtulursa da, namaz kılmakla hasıl olacak büyük sevaba kavuşamaz. Eğer evde odada meleklerin girmesine mani olan bir şey varsa, o kişi meleklerin yapacağı bu duadan mahrum kalır. [Duanın Önemi maddesinde, Meleklerin duasından mahrum kalmak kısmına bakınız.]

Sual: Yatak odasında namaz kılmadığımız için, odanın duvarlarına ana-babamın ve diğer akrabalarımın resimlerini koydum. Bir mahzuru var mı?
CEVAP
İki mahzuru vardır. Birincisi, insan ve hayvan resmini, belden yukarı asmak haramdır. Bitki ve cansızların resmini asmakta mahzur yoktur. İkincisi, canlı resmi bulunan odaya rahmet melekleri girmez. Resimli gazete bile bulunsa girmez. Gazeteyi okuduktan sonra kapalı bir yere koymalıdır! Kapalı olursa girer.

Namaz kılınmayan yerlere, mesela banyoya, mutfağa, yatak odasına, çeşitli canlı resimlerini, mesela ana babamızın resimlerini, bir evliyanın resimlerini veya artist resimlerini koymanın günah olmadığını zannedenler var. Bir zaruret olmadıkça, her türlü canlı resmini belden yukarı asmak haramdır. Her türlü resmi albümde saklamalıdır.

Ana babamızın veya bir evliyanın da olsa, resmini duvara asmak haramdır. Resmini duvara astığımız evliya, bu hareketimizden dolayı bizi sevmez. Aksine günah işlediğimiz için üzülür.

Sual: Müzik dinlediğimiz televizyon veya radyo bulunun odada namaz kılmak mekruh mu?
CEVAP
İçki, kumar, çalgı aletleri bulunan mahalde namaz kılmanın mekruh olduğu ve buraya rahmet meleklerinin girmeyeceği ve burada yapılan duanın kabul olmayacağı (Tergib-üs-salât)da ve (Nisabül-ahbâr)da yazılıdır. Çalgı da dinlenen ve bakması haram olan resimlerine de bakılan şeyler, çalgı aleti gibidir. Televizyon kapalı da olsa orada namaz kılmak mekruh olur. Bir evde bağlama bulunsa çalınmasa bile o odada namaz kılmak mekruh olur. İçki içilmese bile, içki bulunan odada namaz kılmak mekruh olur. Duvardaki resme tapılmasa bile, canlı resmi bulunan evde namaz kılmak mekruh olur. Bilgisayarda günah işleniyorsa o da dahildir, müzik çalınıyorsa o da dahildir.

Sual: Bir odada namaz kılarken o odada herhangi büyüklükte ve herhangi içerikte bir veya daha fazla resim bulunması caiz mi?
CEVAP
Resim, namaz kılanın ayağı altında, oturduğu yerde veya secde ettiği yerde olmazsa, böyle resimli battaniye, seccade üzerinde namaz kılmak mekruh olmaz. Resim, yerlerde bulunduğu için ona hakaret edilmiş olur. Fakat secde edilen yerde ise, yahut basılan ve oturulan yerde ise sanki insan vücudunda bulunmuş gibidir. Namaz mekruh olur. Onun için üzerinde resim bulunan elbise ile namaz kılmamalıdır! Canlı resimleri göbekten yukarıda bulunursa, orada namaz kılmak mekruh olur. Canlı resmi, basılan, oturulan yerde ise mekruh olmaz. Namaz kılanın arkasında göbekten yukarıda olursa tenzihen mekruh olur.

İnsan ve hayvan resmini, belden yukarı asmak haramdır. Bitki ve cansızların resmini asmakta mahzur yoktur. Canlı resmi bulunan odaya rahmet melekleri girmez. Resimli gazete bile bulunsa girmez. Gazeteyi okuduktan sonra kapalı bir yere koymalıdır! Namaz kılanın başında, önünde, sağ ve sol hizasında, duvara çizilmiş veya beze, kağıda yapılarak asılmış veya konmuş ise, mekruhtur.

Sual: Bir odada namaz kılarken o odada bulunan resimleri ters çevirmek veya üstünü örtmek, namazın mekruh olmaması için çözüm olur mu?
CEVAP
Evet. Ters çevrilirse veya üstü örtülürse mekruh olmaz.

Sual: Namazda gözleriyle başka yerlere bakmak mekruh mu?
CEVAP
Evet, tenzihen mekruh olur.

Sual: İdrar sıkıştırırken namaz kılmak uygun mu?
CEVAP
Mekruh olur. Selam verip namazdan çıkmalı, abdest alıp yeniden kılmak gerekir.

Sual: Abdesti sıkışık iken, yel sıkıştırırken, idrar sıkıştırırken namaz kılmak mekruh olur deniyor. Bu sıkışıklığın ölçüsü nedir? Mesela gaz sıkıştırıyor, bir süre sonra geçiyor, o zaman namaz kılsam mekruh olur mu?
CEVAP
Mekruh olmaz. Gelip geçen sıkışıklık mekruh etmez. Abdest sıkışıklığının, idrar sıkışıklığının ve yel sıkışıklığının ölçüsü şudur:
Namaza durunca hatırına sıkışıklık gelmezse, huzura mani olmazsa, namaz mekruh olmaz. Hep hatırımızda, namazı kılar kılmaz hemen tuvalete gitme ihtiyacı hissediyorsak, o zaman namaz mekruh olur.

Sual: Şafii mezhebinde de takkesiz namaz kılmak mekruh mu?
CEVAP
Evet mekruhtur.

Sual: Aynanın önünde namaz kılmak günah mıdır?
CEVAP
Eğer bakınca aynada şeklimiz görülüyorsa, dikkati çektiği için namaz mekruh olur. Ayna üstüne bir şey asmalı, suretimiz görülmemelidir.

Sual: Namaz kılana anahtar nerede dense, o da parmakla gösterebilir mi?
CEVAP
Parmakla göstermesi mekruhtur. Fakat ona uyabilmek için farz kılıyorsan parmağını kaldır dese, yahut kaç rekat kıldın dese o da parmağı ile iki üç diye gösterse mekruh olmaz.

Sual: Bazı kimseler, nafile bir namaz olan tesbih namazını cemaatle kılıyorlar. Nafile namazları cemaatle kılmanın mekruh olduğunu söyleyince, (Biz önce tesbih namazı kılmayı adıyoruz. Adayınca tesbih namazını kılmak vacip oluyor. Vacibi de cemaatle kılıyoruz. Bazen de, cemaatle namaza duruyoruz. Sonra da bozuyoruz. Tekrar kılması vacip olacağı için cemaatle kılıyoruz) dediler. Böyle vacip yaparak cemaatle kılmak caiz mi?
CEVAP
Tesbih namazı, nafile olduğu için cemaatle kılınmaz. Dürerde deniyor ki:
Ramazanın dışında, vitir de cemaat ile kılınmaz. Bu husus icma ile sabittir. Ramazanda teravihten başka, cemaat ile nafile kılınmaz. Ancak çağrılmadan gelen bir kişi, birine iktida eder veya iki kişi, bir kişiye uyarsa, mekruh olmaz. 3 kişide ihtilaf vardır. 4 kişi olursa, ittifakla mekruh olur. Bir defa vacip de olsa cemaatle kılınmaz. Vitir vacip olduğu halde, Ramazan haricinde cemaatle kılınmaz. Tesbih namazı nasıl cemaatle kılınabilir?

Sual: Namazda bir sure atlayarak okumak mekruh mu? Aradaki sure uzun olsa yine mekruh olur mu? Mesela (Vettini)yi, sonra (İnna enzelna)yı okumak mekruh mudur?
CEVAP
Her namazda, ikinci rekatta birinci rekatta okuduğundan üç âyet uzun okumak mekruhtur. İkinci rekatta, birinci rekatta okuduğundan sonraki bir kısa sureyi atlayarak daha sonrakini okumak da mekruhtur.

Buna göre, (Eraeytellezi)yi birinci rekatta okuyan kimsenin, ikinci rekatta (Kulya)yı okuması mekruh olur. Çünkü bir küçük sure olan (İnna ateyna) atlanmıştır. (Vettini)den sonra (İnna enzelna)yı okumak mekruh değildir. Çünkü bu iki sure arasında uzun bir sure olan (İkra) diye başlayan sure bulunmaktadır.

Sual: Yeşil ağaca doğru namaz kılmak gibi, ormanda ağaçları sütre edip namaz kılmak da mekruh mu?
CEVAP
Yeşil ağaca karşı kılmayı kastederek namaz kılmak mekruhtur. Başka niyetle, mesela sütre için kılmak mekruh değildir.

Sual: Namazda çocuk bir resmi karşıma koydu. Mekruh oldu mu?
CEVAP
Hayır.

Sual: Önümdeki cemaatten birinin gömleğinde resim var idi. Namazım mekruh oldu mu?
CEVAP
Hayır.

Sual: Bir erkek, dirsek ile bileği arasının dörtte birini açarak namaz kılsa, mekruh olur mu?
CEVAP
Evet. Bir uzvun dörtte biri tamamı hükmündedir. Dirseğe kadar açılmasının mekruh oluşunda âlimlerin ittifakı vardır. Ama dörtte birinin açılmasında ittifak yoktur.

Sual: Namaz kılarken, bir yazıya bakıp ne olduğu veya saate bakıp kaç olduğu anlaşılınca, namaz mekruh olur mu?
CEVAP
Evet.

Sual: Vitir vacip namazını kılarken 3. rekatta zammı sure olarak 2.rekatta okunan zammı surenin devamı olmayıp bir veya iki sure öncesi okunursa ne olur veya 3. rekat müstakil olarak kabul edilip bir önceki okunana bakılmaz mı?
CEVAP
Üçüncü rekat müstakil değildir. İkinci rekatta okunandan sonrakini veya daha aşağıdakilerini okumak gerekir. Kasten öncekileri okunursa mekruh olur, unutularak okunursa mekruh olmaz.

Sual: Namaz kılarken secde yerine iki metre uzakta kuş resmi olsa mekruh olur mu?
CEVAP
Genelde kuş resimleri net olmuyor, bunun için mekruh olmaz.

Sual: (Canlı resmi insanın başında ise mekruh olur) ifadesindeki baş neresidir?
CEVAP
Tavandır.

Sual: (Secde edilmeyen yerlerinde resim bulunan seccadede namaz kılmak caizdir, fakat resim, ayak basılan veya oturulan yerde ise mekruh olur) ifadesinden kasıt nedir?.
CEVAP
Oturunca, basınca resim bedeninde sayılır. Oturulan, basılan yer de, secde edilen yer olur.

Sual: Vitirde sıra ile Felak, Nas, Fil suresini okumak mekruh mu?
CEVAP
Evet.

Sual: Namaz kılarken, ağırlığı bir ayak üzerine vermek caiz mi?
CEVAP
Mekruhtur.

Sual: Kazaların kılındığını göstermek caiz mi?
CEVAP
Mekruh ise de, bu zamanda belli olması hiç mahzur teşkil etmez. Herkesin kazasının olmadığı zamanlarda uygun değildi.

Sual: Maliki’de namazda Euzü okumak mekruh yazıyor, Maliki’yi taklit edenler ne yapacak, Euzüyü okuyacak mı?
CEVAP
Mezhep taklit edilirken sadece taklit ettiği mezhebin farzlarına uyar bir de müfsitlerinden kaçar. Mekruhlarına riayet etmez. Yani Euzü okuyacağız. Çünkü kendi mezhebimizden çıkmış olmuyoruz.

Sual: Herhangi bir sebeple namaz mekruh olursa bu namazı iade etmek vacip mi?
CEVAP
İki türlü mekruh var: Bir sünneti terk etmekle meydana gelen mekruh, bunun iadesi vacip değildir, vacibin terki ile meydana gelen mekruh var bunun iadesi vaciptir. İadesi vacip olan namazın vakti çıktı ise kaza edilir. Mekruh vakitte namaz kılınca bunun iadesi vacip olmaz.

Sual: Namaz kıldıktan sonra namazı mekruh yapacak bir resim gördüm. Namaz mekruh olur mu?
CEVAP
Kasıtlı olmayınca mekruh olmaz.

Sual: Resmin namazı mekruh etmesi niyete bağlı değil mi? Biz zaten Allah’ın huzuruna duruyoruz, kalbimiz bununla dolu, yani yine de mekruh olur mu?
CEVAP
Burada niyetin rolü yok. Yani hiç kimse resme tapmaz. Bunu Allah biliyordu elbette. Ama yine yasaklamış. Resme karşı durmayın diye. Hatta aynada kendi görüntümüz olsa yine mekruh oluyor. Bazıları da Araplar pis olduğu için abdest ve yıkanma emri getirilmiştir, bizim yıkanmaya ihtiyacımız yok diyorlar. Halbuki dinimizde toprağa elimizi sürmekle de cünüplükten kurtuluyoruz. Demek ki esas mesele temizlik değil emre uymaktır. Bu resim işi de öyle tapmakla falan ilgisi yok, resme karşı kılma denmiş bize düşen de emre uymak

Sual: Paltoyla namaz kılarken paltonun eteklerinin secdede dizlerin altında kalması mekruh mudur?
CEVAP
Mekruh değildir.

Sual: Maliki mezhebini taklit ediyorum. Secdede ellerimin üstüne secde ediyorum. Bir sakıncası var mı?
CEVAP
Hanefi’de mekruhtur. Diğer üç mezhepte sahih değildir. Bu bakımdan el üstüne secde etmemeli.

Sual: Havalar soğuk olduğu için genelde eldiven takıyorum. Mescit de bayağı soğuktu, dalgınlıkla eldivenleri çıkarmadan namaza durdum. Eldiven ile namaz kılmak uygun mu?
CEVAP
Özürsüz eldivenle namaz kılmak mekruh olur. Soğuk olunca veya başka özür varsa mekruh olmaz.

Sual: Âyet-el Kürsi'yi, tesbihleri ve duayı, Cuma namazında ve normal vakitlerde de son sünnetten sonra mı yapmalı yoksa farzdan sonra mı yapmalı, bir mecburiyet var mı?
CEVAP
Son sünnetten sonra yapma mecburiyeti vardır. Son sünnetten önce okunursa mekruh olur.

Sual: Gömlek kolları uzun olduğu zaman kolları geri kıvırıyoruz, fakat namaz kılarken düzeltiyoruz. Gömleğin kollarını içeri kıvırdığımız zaman ne olur böyle namaz kılınır mı bir sakıncası var mı?
CEVAP
Gömleğin kolunu içine veya dışına bükmekte mahzur olmaz. Mahzurlu olanı, sıyırıp etin görünmesidir. Et görünmüyorsa sıyrılmanın mahzuru olmaz.

Sual: Namazda Asrdan sonra Hümeze veya Kureyş, Kevserden sonra Kâfirun veya Tebbet okunur mu?
CEVAP
Okuma sırası yukarıdan aşağıya doğrudur, ters okumak mekruh olur, kasten olmayıp da unutarak ters okunursa mekruh olmaz. Bir de okuduğumuz sureden sonraki sureyi atlayıp ondan sonrakini okumamız mekruh olur. En az iki sure atlamamız gerekir. Yahut hiç atlamayıp sıra ile okunur. Bir de ikinci okuduğumuz sure birinci sureden üç âyet miktarı fazla olmamalıdır, olursa namaz mekruh olur. Şimdi buna göre, Asrdan sonra Hümeze okunmaz çünkü Hümeze 3 âyetten daha fazladır hepsi 9 âyet, Asr ise üç âyet. Kevserden sonra Kâfirun suresi de okunmaz, çünkü Kâfirun suresi Kevser suresinden üç âyet uzundur. Kevserden sonra Tebbet okunur çünkü üç âyet uzun değil iki âyet uzun.

Sual: Yurt dışında yaşıyoruz. Caminin bulunmadığı yerlerde mecbur kalırsak, kilise, sinagog gibi yerlerde veya budist tapınağında da namaz kılabilir miyiz?
CEVAP
İslamiyet’te namaz her yerde kılınır, illa cami olması gerekmez. Dağda, bağda, ovada, bahçede, sokakta her yerde namaz kılınır. Kilisede bile kılınır. Fakat kilisede resim falan olduğu için mecbur kalmadıkça kılmamalı, namaz mekruh olur. Resim olmazsa kilisede de kılınır.

Sual: Teşehhüdde parmak kaldırmanın hükmü nedir?
CEVAP
Şafii’de sünnettir. Hanefi’de ise, sünnet, mekruh ve haram diyenler olduğu için kaldırmamalıdır.

Sual: Bir hoca diyor ki, (Namazı başı açık kılmanın mekruh olmasının sebebi fıkıh kitaplarına göre şudur: Padişahın karşısına bile başı açık çıkmak edepsizliktir. Allah’ın huzurunda hiç başı açık durulur mu? Ama artık günümüzde devlet başkanlarının huzuruna başı açık çıkılabildiğine göre, namazdaki mekruhluk da kalkmalıdır) Gerçekten mekruhluğun sebebi bu zatın söylediği gibi mi?
CEVAP
Din zamana göre değişmez. Başı kapatmak da söylenilen gerekçeye dayanmaz. Peygamber efendimiz namaz kılmazken de başını kapatırdı. Padişahlar değişir ama, padişahlar padişahı Allah değişmez.

Sual: İlk rekatta İhlas, ikinci rekatta unutup Kevseri okumak mekruh mu?
CEVAP
Mekruh olmaz. Çünkü yanılmak özürdür.

Sual: Esnemeye mani olmalı mı?
CEVAP
Dudağı ısırarak mani olmalı. Namazda ise, esnemeye böyle mani olma imkanı var iken, el ile kapatmak mekruhtur

Sual: Hanım yanında otururken, beyi namaza dursa mekruh mu?
CEVAP
Evet mekruh olur. Arada bir insan geçecek kadar boşluk olursa mekruh olmaz.

Sual: Arkası dönük mahrem kadına doğru, namaz kılmak mekruh mu?
CEVAP
Mekruh olmaz.

Sual: Celsede durmanın azami müddeti var mı?
CEVAP
Vardır. Rükünleri geciktirmek mekruhtur.

Sual: Yan yana iki odanın birinde resim var. Odaların kapısı açıktır. Resimsiz odada namaz kılmak mekruhsuz caiz olur mu?
CEVAP
Evet.

Sual: Namaz kılarken yanlışlık yapan, mesela dört yerine üç rekat kılan bir arkadaşa namazdan sonra söylememek mekruh mu?
CEVAP
Evet.

Sual: Kolçak takarak namaz kılmak mekruh olur mu?
CEVAP
Hayır.

Sual: Bazı camilerin kıble tarafındaki camlarda gece, ayna gibi yansıma oluyor, huşumuz bozuluyor. Ayna önünde namaz gibi mekruh oluyor mu?
CEVAP
Evet mekruh olur. Bunun çaresine bakılmalıdır. Kıble duvarlarını süslemek, huşuyu bozacak levhalar asmak da bu bakımdan mekruhtur. İşlenmiş süslü seccadelerde bile namaz kılmak huşuya mani olacağı için mekruhtur. Mekruha önem vermemek veya hafife almak tehlikelidir.

Sual: Cünüp veya hayzlı iken giyilen elbise ile namaz kılmakta bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Hayır, hiçbir mahzur yoktur.

Sual:(Yağlı kirli boyacı elbisesi ile namaz kılmak caizdir. Çünkü ruhsatlardan istifade etmek gerekir) deniyor. Yanımızda temiz elbise varken de böyle ruhsatlardan faydalanmak caiz mi?
CEVAP
Yağlı kirli iş elbisesi ile namaz kılmak mekruh olur. Burada ruhsatlık bir iş yoktur. Değiştirmek için elbisesi yoksa veya uzakta olan elbisesini giymek için gidince, namaz vakti çıkma tehlikesi varsa, kirli elbise ile namaz kılmak caiz olur. Yanında temiz elbisesi olanın kirli elbise ile namaz kılması, mekruh olur.

Sual: Namazda Fatihanın son kısmını veya ondan sonra okunan surenin son kısmını rükuda bitirsek mahzuru olur mu?
CEVAP
Zamm-ı sureleri rükuda tamamlamak, dört mezhepte de mekruhtur. Fatihayı tamamlamak ise, hanefide mekruhtur. Diğer üç mezhepte, namazı bozar.

Sual: Sünneti ayrı yerde, farzı ayrı yerde ve son sünneti ayrı yerde kılmak daha fazla sevap mı olur?
CEVAP
Evet, farklı yerlerde kılmak müstehaptır. Namaz kılınan yer şahitlik edecektir. Bunun için değişik yerlerde namaz kılmak daha sevaptır. Farz kıldığı yerden biraz solda veya arkada kılmak daha iyidir. (Şir’a)

İmamın, farz kıldığı yerde, son sünneti kılması mekruhtur. Cemaatin kılması mekruh değil ise de, başka yerde kılmaları müstehaptır. Son sünneti başka yerde, hatta yolda kimseyle konuşmayacaksa evde kılmak daha iyidir. (İmdad)

Cami kalabalık olunca, farzdan sonra aynı yerde son sünneti kılmak zorunda kalan, müstehap işlemek için yanındakini rahatsız ederek onu kendi yerine çekip, kendisi onun yerine geçmemelidir.

Safları doldurmak
Sual: Genelde bir saf cemaat oluyor. Birinci safın ortalarında bir iki kişilik boşluklar oluyor. İmam ikaz ediyor. Herkes yan yana gelerek bu boşlukları doldurmaya çalışıyor. Vakit kayboluyor, imam da namaza başlamış oluyor. Tek başına duran olmuyor, herkesin yanında birkaç kişi oluyor. Arada boşlukların kalması mekruh olur mu?
CEVAP
Tek başına duran yoksa mekruh olmaz. Müezzin veya başkaları, bir veya birkaç kişiyle arkada dursalar da mekruh olmaz.

Akşam namazı hariç, imam boşlukları doldurun diye ikaz etmemeli; çünkü Hanefi mezhebinde, sünnetle farz arasında konuşulmaz, hatta dua ve zikir bile yapılmaz.

Sual: Namazda mazeretsiz gözleri yummak caiz midir?
CEVAP
Tenzihen mekruhtur. Zihni dağılmasın diye yummak mekruh olmaz.

Sual: Pis kokan çorapla veya pis kokan başka bir şey ile camiye gidilirse, kul hakkı geçer mi?
CEVAP
Başkalarını herhangi bir şekilde rahatsız edince kul hakkı geçer. Pis kokulu şeylerle camiye girilmemeli. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Sarımsak, soğan, pırasa ve turp gibi kötü kokan bir şey yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın.) [Taberani]

Sual: Bazıları, Nimet-i İslam kitabında, pijama ve gecelikle namaz kılmanın caiz olmadığı yazılı diyorlar. Doğru mudur?
CEVAP
Pijama ile kılmak mekruh değildir. Fakat yağlı, kirli iş elbisesi ile, büyüklerin yanına çıkamayacak kıyafet ile, pis kokulu elbise ve çorap ile namaz kılmak mekruhtur. Başka elbisesi yoksa, mekruh olmaz.

Nimet-i İslam kitabında, mekruhların 56. sında, (Kirli iş elbisesi ile kılmak) dendikten sonra, dip notunda, (Gecelikler, mutat elbise olmakla, o kılıkta namaz kılmakta kerahet yoktur) denilmektedir. Görüldüğü gibi, Nimet-i İslam kitabına iftira edilmektedir.

Çalgı bulunan yerde
Sual: Çalgı aleti veya bilgisayar bulunan odada namaz kılmak caiz midir?
CEVAP
Din kitaplarımızda deniyor ki:
Çalgı aleti bulunan odada namaz kılmak mekruh olur. (Tergib-üs-salat, Nisab-ül-ahbar)

Çalgı da dinlenen ve bakması haram olan resimlere de bakılan cihazlar çalgı aleti gibidir. (S. Ebediyye)

Şu halde, radyo, TV, bilgisayar, video gibi aletlerde çalgı çalınıyorsa veya bakması haram olan resimler, görüntüler bulunuyorsa çalgı aleti gibidir. Orada kılınan namaz mekruh olur.

Bu aletlerle hiç çalgı çalınmıyorsa veya bakması haram olan resimler bulunmuyorsa, bu aletlerin bulunduğu odada namaz kılmak mekruh olmaz.

Sual: Halı üzerinde namaz kılmak mekruh mudur?
CEVAP
Hayır. Secdenin toprak üzerine yapılması evlâdır. Ancak soğuktan ve sıcaktan korumak yahut elbiseyi tozdan korumak maksadıyla herhangi bir sergi serilmesinde mahzur yoktur. Sırf toprağa secde etmemek için, sergi sermek mekruh olur. İslâm âlimlerinin çoğuna göre, halı, pösteki gibi bir şey üzerine secde etmekte mahzur yoktur. İmâm-ı Mâlik hazretlerine göre, halı, pösteki gibi yer cinsinden olmayan bir şey üzerine secde edilmesi mekruhtur. İmâm-ı a’zam ve diğer imamlara göre mekruh değildir. Hanefi olup, Maliki’yi taklit eden için de, mekruh olmaz. Keten, kenevir ve pamuk gibi yer cinsinden olan sergiler üzerinde, namaz kılmakta mahzur yoktur.

Sual: Pirinç veya buğday çuvalları üzerine namaz kılmak mekruh mudur?
CEVAP
Hayır; çünkü serttir.

Sual: Bütün namazlarda aynı sureleri okumak caiz midir?
CEVAP
İmâmın aynı namazların aynı rekatlarında, aynı âyetleri okumayı âdet edinmesi mekruhtur. Yalnız kılanlar için de, her namaz için böyledir denildi. Ara sıra başka âyet okumalıdır.

Sual: Üstünde yazı bulunan elbiseyi, çorabı, namazda veya namaz dışında giymek, uygun mu?
CEVAP
Mümkün mertebe, yazısız olanları tercih etmeye çalışmalı. Çorabın altında yazı varsa, cemaatle namaz kılarken, arkamızda duranın gözüne takılabilir. Ne yazıyor diye okursa, okuyanın namazı mekruh olur. Namazda, elbisedeki yazı, dışarıdan görünecek şekilde ise, namaz mekruh olur. İçeride ise, yani görünmüyorsa, namaz mekruh olmaz.

Uzun pantolon
Sual: Paçaları yere değen pantolonla veya pijamayla namaz kılmak mekruh mudur?
CEVAP
Hayır. Eğer paçalar çok uzunsa, topuklara kadar kıvrılabilir.

Namazda burnu silmek
Sual: Alerjik nezle olduğum için, özellikle sabah namazlarında burnum akıyor. Camide halıya bulaşmaması için silmem mekruh olur mu?
CEVAP
Namazda faydalı hareketin zararı olmaz, Mesela, eliyle, alnındaki teri silmek veya burnundaki akıntıyı silmek mekruh değildir. Yalnız, bir rükünde el üç kere kaldırılırsa namaz bozulur.

Takkeyi unutmak
Sual: Unutarak, takkesiz namaza duran kimse, namazda hatırlasa, namazını bozup takkesini giymesi gerekir mi?
CEVAP
Hayır. Takkesiz namaz kılmak mekruhtur. Namazı özürsüz bozmaksa haramdır. Mekruhtan kaçmak yani takke giymek için haram işlenmez.

Yalınayak, başıkabak
Sual: Şafii bir arkadaş, (Erkeklerin namazda yalınayak, başıkabak olmaları gerekir. Nitekim Hacda da böyle yapılıyor) diyerek takke takmıyor. Bu doğru mu?
CEVAP
Şafii’de namazda ayakların açık olması sünnettir; fakat başı kapalı olmalı. Haccın durumuysa farklıdır.

Tembellikle veya başı kapalı kılmanın önemini düşünmeden, başı açık namaz kılmak mekruhtur. Kendini aciz, zavallı göstermek, Allahü teâlâdan korktuğu için başını örtmemek mekruh olmaz. [Yani, Allahü teâlânın korkusundan rengi sararıp, vücudu titreyip, kendini ve her şeyi unutan kimse, başını örtmezse, mekruh olmaz.] Fakat bunların da örtmesi, daha iyi olur; çünkü başı açmak, (Namazda ziynetli elbisenizi alınız, örtünüz) âyet-i kerimesine uymamak olur. Namaz kılarken düşen başlığı, az hareketle yerden alıp örtmek iyi olur. Harareti teskin ve rahatlık için başı açmak da mekruhtur. (S. Ebediyye)

Namazda başı hiç olmazsa, herhangi bir renkte olan takkeyle örtmelidir. Siyah başlık sünnettir. Takke, yün başlık, külah, kalensüve, kapüşon gibi başlıklar, sarığın yerini tutmazsa da, hiç olmazsa, başı örtmek sünneti, bunlarla yerine getirilmiş olur.

Tek başına imama uymak
Sual: Müezzinin arka kısımda yeri var. Orada tek başına veya bir iki kişiyle imama uyması mekruh olur mu?
CEVAP
Büyük veya küçük camilerde, müezzinin yanında bir kişi varsa namazı mekruh olmaz. Tek başına durması mekruh olur.

Kıraati sessiz okumak
Sual: Namazda kıraatin sahih olması için Kur’anı sesli mi, sessiz mi okumak gerekir?
CEVAP
Kendi işitemeyeceği kadar sessiz okunursa namaz sahih olmaz. Dua ve diğer zikirler de böyledir. Namazda, yüksek sesle okunması caiz olan yerler hariç, yüksek sesle okumak mekruhtur. Başkalarının huşuuna mani olacak veya onları şaşırtacak kadar yüksek sesle okumamalıdır. Sesli ve sessiz okumanın ölçüsü şöyle bildiriliyor:
Ağızla okumaya kıraat denir. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumaya, hafif okumak denir. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumaya, yüksek sesle okumak denir. Hafif sesle okuyanı, bir iki kişinin işitmesi mekruh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir. (Bezzâziyye)

Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Yüksek sesle dua etmek mekruhtur.) [Abdurrezzâk]

Peygamber efendimiz, yavaş sesle namaz kılan hazret-i Ebu Bekir’e, niye çok hafif sesle namaz kıldığını sordu. O da, (Ya Resulallah, yalvardığım zat ne kadar yavaş okusam duyacağı için, hafif sesle okuyorum) dedi. Hazret-i Ömer’e de, niçin yüksek sesle okuduğunu sordu. O da, (Uyuyanları uyandırıyor, şeytanı kovuyorum) dedi. Bunun üzerine Resulallah efendimiz buyurdu ki:
(Ya Eba Bekir, sen sesini biraz yükselt! Ya Ömer, sen de, sesini biraz kıs!) [Tirmizi, Ebu Davud]

İki âyet-i kerime meali de şöyledir:
(İçinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam Rabbini an! Gafillerden olma!) [Araf 205]

(Namazda, sesini yükseltme, gizli de okuma, ikisi ortasında bir yol tut!) [İsra 110]

Sessiz okumak
Sual: Namazda sessiz okunması gereken yerde, başkaları da duyacak şekilde okumak uygun mudur?
CEVAP
Sadece kendisi işitecek kadar sesli okumaya, hafif okumak denir. Yanındakilerin de işitecekleri kadar sesli okumaya, yüksek sesle okumak denir. Hafif okunacak yerde, diğerleri de duyacak kadar sesli okunursa, mekruh olur. Bir iki kişinin işitmesi, mekruh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir. Başkalarının huşuuna mani olacak veya onları şaşırtacak kadar yüksek sesle okumamalıdır.

Vakit çıkarken
Sual: Namaz vaktinin çıkmasına az zaman kalsa, fakat abdestimiz sıkıştırsa, bu hâldeyken namaz kılmak mekruh olur mu?
CEVAP
Küçük veya büyük abdesti sıkıştırırken yahut yel zorlarken namaza durmak mekruhtur. Namaz vaktini veya cenaze namazını kaçırmamak için olursa mekruh olmaz. (S. Ebediyye)

Sual: Namaz kılarken yel sıkıştırmasının ölçüsü nedir? Hangi durumda abdest tazelemelidir?
CEVAP
Devamlı ise yeniden abdest almak gerekir, gelip giden yel ise bozmak gerekmez.

Boynunu bükmek
Sual: Namaz kılarken boynu bir tarafa bükmek caiz midir?
CEVAP
Mekruhtur.

Resimli yerde namaz kılmak
Sual: Namaz kılınan yerde, resim nerede olursa namazı mekruh eder?
CEVAP
Canlı resmi, namaz kılanın başında, önünde, sağ ve sol hizasında, duvarda ise, mekruhtur. Namaz kılanın arkasındaki duvarlarda ve tavanda ise, hafif mekruhtur. Resim, namaz kılanın ayağı altında, oturduğu yerde, elbisesinde, elindeyse, mekruh olur; çünkü bastığı, oturduğu yer, bedenindeki elbise gibidir. (S. Ebediyye)

Bir yerdeki resim, küçük olursa, yani yere koyunca, ayakta duran kimse, uzuvlarını ayırt edemezse, namaz mekruh olmaz. Namaz kılarken, oyuncak bebeklerden kıble tarafında olanların üstünü örtmelidir. Battaniye üzerinde, gözü net olmayan aslan resmi varsa, bu resim hükmünde değildir, fakat böyle resimli eşya almamaya dikkat etmeli. Şüpheli şeylerle çok meşgul olmak haram işlemeye sebep olur. Resimli çocuk elbiselerini satmak ve çocuklara giydirmek de mahzurludur. Mümkün olduğu kadar, resimsiz olanları tercih etmelidir. Resimli gazete, açık olarak yerde de olsa, yine oraya rahmet melekleri girmez.

Celsede çok durmak
Sual: Cemaatle namaz kılarken imamın tesbihleri üçten yani sünnetten fazla söylemesi de mekruh olduğu halde, Mekke’deki vehhabi imamları rükû ve secdeleri uzatıyorlar. Celsede sünnetten çok durmaları mekruh olmuyor mu?
CEVAP
Onların itikadı bozuktur. İtikadı bozuk olanın, mekruh işlemesinin ne önemi olur ki? Namazın makbul olması için, önce imanın, itikadın doğru olması gerekir. Bunlar bozuksa, namazın bütün şartlarına riayet edilse de, yine faydası olmaz.

Takkesiz namaz kılmak
Sual: S. Ebediyye'de, (Tembellikle veya başı kapalı kılmanın ehemmiyetini düşünmeyerek, başı açık namaz kılmak mekruhtur. Namaza ehemmiyet vermemekse küfürdür) deniyor. Başı kapatmak sünnettir. Sünnete önem vermemek küfür iken, niye burada mekruh deniyor?
CEVAP
Burada başı kapatmak sünnetine önem vermemek değil, tembellikle veya başı kapalı kılmanın, yani sünnetin önemini düşünmemek mekruh oluyor. Takkenin sünnet olduğunu bilerek, kasten, (Sünnet de olsa başıma bir şey koymam) denirse, yani sünneti hafif görürse elbette küfür olur.

Sünneti de, farzı da tembellikle yapmamak küfür olmaz. Bir farzı yapmamak küfür olmadığına göre, başı kapatma sünnetine riayet etmemeye de küfür denmez. Haram işlemeye de küfür denmez. Mesela bir kimse alışkanlık sebebiyle veya haramın tehlikesini düşünmeden gıybet etse, buna kâfir denmez. Yani haram veya mekruh işleyene, bunlara önem vermiyor denmez.

Parmak çıtlatmak
Sual: Parmak çıtlatmak mekruh mu?
CEVAP
Camide, namaz için safa girerken, namaza dururken ve namaz içinde parmakları çıtlatmak mekruhtur.

Haç resimli oda
Sual: Hristiyanlarla çok samimi olan bir arkadaşımın evinin duvarında haç resmi var. Burada namaz kılmanın mahzuru olur mu?
CEVAP
Hristiyan kâfirlerin dini âyinlerini beğenmek ve zaruret yokken zünnar ve haç gibi küfür alametlerini kullanmak, bir de bunlara sevgi beslemek küfürdür. Haç resmi de canlı resmi gibidir. O odada zaruretsiz namaz kılmak mekruh olur.

Namazı mekruh eden resimler
Sual: Hangi resimler, namazı mekruh etmez? Battaniyede, duvara asılan halıda, dayanılan yastıkta, aslan veya kedi sureti oluyor. Böyle suretler resim hükmünde midir?
CEVAP
Net olmayınca resim hükmünde olmaz. Din kitaplarında deniyor ki:
Canlı resmi, basılan, oturulan, dayanılan şeyde ise, namazı mekruh olmaz. (S. Ebediyye)

Paradaki, yüzükteki ve her yerdeki resim, küçük olursa, yani yere koyunca, ayakta duran kimse, uzuvlarını ayırt edemezse, namaz mekruh olmaz. (Redd-ül muhtar)

Kalbi meşgul etmeyen canlı resmi, nerede bulunursa bulunsun, Şâfiî’de namazı mekruh yapmaz. (İslam Ahlakı)

Namazda meşgul eden renkli şey, nakış, [nakışlı seccade], resim, yazı ve benzerleri mekruhtur. (Kıyamet ve Âhiret)

Canlı resimli elbise
Sual: Canlı resmi bulunan elbise giymek ve bununla namaz kılmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Resim çok küçükse, belirgin değilse mahzuru olmaz.

Üzerinde canlı, yani insan veya hayvan resmi bulunan elbiseyle namaz kılmak tahrimen mekruhtur. (Redd-ül muhtar)

Namazda giyilmese de, üzerinde canlı resmi bulunan elbise giymek, her zaman mekruhtur. (Hadika)

Üzerinde yazı bulunan elbiseyi de resimli elbise gibi, namazda ve namaz dışında giymek mekruhtur. (İslam Ahlakı)

Çoraptaki yazı
Sual: Çorap altındaki yazı namazı mekruh eder mi?
CEVAP
Evet, mekruh eder; çünkü bedeninde, yani elbisesindedir.

Resim, namaz kılan kimsenin ayağı altında, oturduğu yerde, bedeninde, elinde ise, mekruh olur. (S. Ebediyye)

İmamın sarığını kullanmak
Sual: Takkesini unutan kimse, camiye girince, takke bulamasa, açıkta duran imamın sarığını kullanması caiz olur mu?
CEVAP
Caiz olur.

Göz ucuyla bakmak
Sual: Namazda yüzü döndürmeden göz ucuyla sağa sola bakmak caiz midir? Hindiyye’de beis yoktur yazıyor.
CEVAP
Dürr-ül-muhtar’da (Göz ucuyla bakmak tenzihen mekruhtur) yazıyor. İbni Abidin hazretleri burayı açıklarken buyuruyor ki:
Namazda bakınmak yasaktır. İki hadis-i şerif şu mealdedir:
(Sakın namazda bakınmayın; çünkü namazda bakınmak helak olmaktır. Mutlaka bakınmak lazımsa, farzda değil de, hiç olmazsa nafile kılarken bakılabilir.) [Tirmizi]

(Namazda bakınmak bir hırsızlıktır. Şeytan onu kulun namazından çalar.) [Buhari]

Bu hadis-i şeriflerde özürsüz bakmak bildiriliyor. Bu da tahrimen mekruh olur. (Bahr)

Zeylai ile Bakani’nin Mülteka şerhinde bildirildiğine göre, yüz hiç çevrilmezse, göz ucuyla bakmak mubahtır. Çünkü Peygamber efendimiz, namazında gözünün ucuyla eshabına bakardı. Bu ise evlanın hilafıdır. (İbni Abidin)

Burada mubah, tenzihi ve tahrimi mekruh olarak üç kavil bildirilmektedir. Ancak âlimlerin çoğu, yüzü çevirmeden göz ucuyla bakmanın tenzihi mekruh olmasını tercih etmişlerdir.

Televizyon bulunan oda
Sual: Televizyon bulunan odada namaz kılınır mı?
CEVAP
Aletin suçu yoktur. Alete günah işletiliyorsa, o zaman suçlu olur. Eğer o televizyonla uygunsuz şeyler seyrediliyorsa, çalgı dinleniyorsa, televizyon kapalı da olsa, bulunduğu odada namaz kılmak mekruh olur. Çalgı gibi günahlar yapılmıyorsa, o zaman mekruh olmaz.

Maskeyle namaz
Sual: Domuz gribinden dolayı veya başka sebeple maskeyle namaz kılmak caiz midir?
CEVAP
Caizdir.

Son sünnete kalkarken
Sual: Farzı kılıp son sünneti kılmadan önce, bir şey okuyarak veya okumadan, sessizce beklemenin mahzuru var mıdır?
CEVAP
Farzdan sonra, son sünnete hemen kalkmamak mekruhtur. (Tergib-üs-salât)

Latin yazısı ve resim
Sual: Kıble istikametindeki duvarda, okunacak şekilde Latin harfleriyle yazılı yazılar bulunsa, bunlar resim hükmünde midir? Bu yazılara karşı namaz kılmak mekruh olur mu?
CEVAP
Resim hükmünde değildir, namazı mekruh etmez. Fakat yazı huşuyu bozabilir. Yazılara karşı namaz kılmamaya çalışmalı.

Yatsının sünnetleri
Sual: Yatsının farzını, gece yarısına kadar geciktirmek mekruh olduğu gibi, sünnetleri de, geciktirmek mekruh olur mu?
CEVAP
Sadece farzı geciktirmek mekruhtur. Gecikse de sünnetleri kılmak mekruh olmaz, çünkü gece yarısından, sabah namazına kadar, yatsının ilk ve son sünneti dâhil, her çeşit nafile kılmak mekruh değildir.

Salona açılan kapılar
Sual: Salonumuz evin ortasındadır. Salona açılan kapılar var. Diğer odalarda çalgı aleti ve duvarlarda resimler var. Salonun kapısı açıkken, salonda kılınan namaz mekruh olur mu?
CEVAP
Kapılar açık olsa da mekruh olmaz. Yine bunun gibi, tuvaletin önünde lavabolar oluyor. Tuvaletin kapısı açıkken tuvaletin önündeki lavaboda abdest almakta da mahzur olmaz. Hattâ açıkta pislik yoksa, tuvaletin içindeki lavabodan da, abdest almanın mahzuru olmaz.

İki secde-i sehv yapmak
Sual: Yatsının farzını kılarken, yanılıp birinci oturuşta Salli Bârikleri okudum. Hatırlayınca ayağa kalkıp devam ettim. Son oturuşta Salli Bârikleri okudum, secde-i sehv yaptıktan sonra, üçüncü rekâtta oturduğumu hatırladım. Bir rekât daha kılıp oturdum. Ettehıyyatü'yü okuyup secde-i sehv yaptım. Bir namazda, birçok hata edilse de, bir kere secde-i sehv yapılıyor. Ben iki kere yapmış oldum. Namazım mekruh oldu mu?
CEVAP
Hayır, peş peşe iki secde-i sehv yapılmadığı için mekruh olmaz. Yapılması gerekeni yapmışsınız.

Namazda Estagfirullah demek
Sual: Alışkanlık hâline getirdiğim için her zaman Estagfirullah diyorum. Bazen unutup namaz kılarken de söylüyorum. Namazım mekruh oluyor mu?
CEVAP
Hayır.

Çoraptaki yazı
Sual: Çorapta resim veya yazı olunca namaz mekruh oluyor. Çorabı ters çevirip giysek yine mekruh olur mu?
CEVAP
Ters çevirince resim veya yazı görülmüyorsa mekruh olmaz. Cepteki para gibi olur. Ama mübarek bir isim veya resim varsa yine üstüne basmamalıdır.

Sütre ve namaz
Sual: S. Ebediyye’de, (Bir insanın yüzüne karşı namaz kılmak mekruhtur. Arada, namaz kılana sırtı dönük biri varsa, mekruh olmaz) deniyor. O kimse yatarak bize baksa veya gözleri yumuk olsa, uyusa, fakat yüzü bize dönük olsa, yine mekruh olur mu? Eğer önümüzde sütre varsa mekruh olmaz mı?
CEVAP
Uyusa da, yüzü bize dönükse mekruh olur. Eğer sütre varsa, yüzü bize dönük olsa da mekruh olmaz. Sütre, bir arşın yani yaklaşık yarım metre boyunda bir şeydir. Sütre; direk, sandalye, sehpa, koltuk gibi herhangi bir eşya olabilir.

İmam, namazı kılıp cemaate dönünce, hâlâ namaz kılan biri varsa, fakat namaz kılanın önünde biri ona sırtı dönük oturuyorsa, o kişi sütre sayılacağı için, imamın yüzüne karşı namaz kılmak mekruh olmaz. Namaz kılan kıyama kalkınca, imamla yüz yüze, göz göze gelseler de mekruh olmadığı İbni Âbidin'de yazılıdır.

Çalgı aleti bulunan yerde namaz
Sual: (Haber dinlenen veya belgesel izlenen bir TV’de, ara sıra şarkı da dinlense müzik aleti sayılmaz. Orada namaz kılmak mekruh olmaz) deniyor. TV müzik aleti değil mi? Orada kılınan namaz mekruh olmaz mı?
CEVAP
Tam İlmihâl’de deniyor ki: Her türlü ses çıkaran aletlere (Mizmar) denir. Davul, def, ney, zurna, keman, ud, hoparlör, teyp, televizyon, birer mizmardır. İçki, kumar, çalgı aletleri bulunan yerde namaz kılmak mekruhtur, buraya rahmet melekleri girmez. Çalgı da dinlenen ve bakması haram olan resimlerine de bakılan şeyler, çalgı aleti gibidir. (S. Ebediyye)

Demek ki çalgı da çalınıyorsa veya açık kadınlar da varsa, o alet çalgı aleti sayılıyor.

Bir evde, bir müzik aleti bulunsa, çalınmasa bile, orada namaz kılmak mekruh olduğu gibi, TV kapalı da olsa, o odada namaz kılmak mekruh olur.

Yazılı eşarpla namaz
Sual: Yazılı eşarpla kılınan namazı, iade etmenin farz olduğu söyleniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Yazılı veya resimli eşarpla namaz kılmak mekruhtur. Namazın sevabı azalırsa da, iade etmek farz değildir.

Eşarbın yazılı yeri, içte kalıp görünmezse mekruh da olmaz.

Yanılıp başka sûre okumak
Sual: Namaz kılarken, birinci rekâtta İhlas sûresini okuyan kimse, ikinci rekâtta Felak sûresini okuyacakken yanlışlıkla Kevser sûresini okumaya başlasa, Kevser’i bırakıp Felak sûresini okusa mekruh olur mu?
CEVAP
Evet, mekruh olur. Fıkıh kitaplarında diyor ki:
Namaz kılan kimse, bir sûreyi okumaya başladıktan sonra, başka bir sûreyi okumak gerektiğini anlasa, başladığı sûreden bir harf bile okumuş olsa, bunu bırakıp, öteki sûreyi okuması mekruhtur. Başladığı sûreyi okumaya devam etmelidir. Kasten böyle yapmadığı için mekruh da olmaz. (Fetâva-i Hindiyye)

Yazıya karşı namaz kılmak
Sual: Latin harfleriyle olan yazılara karşı namaz kılmak, resme karşı namaz kılmak gibi mekruh olur mu?
CEVAP
Hayır, mekruh olmaz. Çünkü yazı, resim hükmünde değildir. Ama karşımızda bulunan yazılar, süsler veya şekiller, huşuya mâni olursa mekruh olur. Onun için kıble duvarında tablo, dikkati çekecek süs veya yazılar bulunmamalı. Namaz kılınan halılar ve seccadeler de, sade olmalı, üzerinde dikkati çekecek işlemeler, çiçekler ve süsler bulunmamalıdır. Seccadeler sade olmalı veya ön yüzü süslüyse ters çevirip kılmalıdır.

Zihni meşgul eden şeyler mekruh olur. Camilerin kıbleden başka duvarlarını süslemek caizse de, fazla süslü olmaları mekruh olur. Kıble duvarını kıymetli şeylerle, renklerle süslemek mekruhtur. (Redd-ül-muhtar)

Resimli, nakışlı seccadeler zihni meşgul ediyorsa kullanmamalıdır. (S. Ebediyye)

Kıble duvarını sade yapmalı, levha gibi hiçbir şey asmamalı, yazı da yazmamalıdır.

Geçen gördüm. Kubbeli bir camide, mihrabın sağ ve soluna kocaman iki saat konmuş. Namaz kılan gayri ihtiyari saate bakabilir. Saatin kaç olduğunu öğrenince veya başka bir yazıyı okuyunca namazı mekruh olur. Saatler caminin yan duvarlarına konabilir.

Şimdi bazı camilerde şekilli halılar görülmektedir. Düz halı sermelidir. Caminin veya namaz kıldığımız odanın kıble duvarında da âyet, hadis, dînî levha bulunmamalı. Levhaları, âyetleri caminin sağ ve sol duvarına asmalıdır.

Sual: Bazı kimseler, namazda tehiyyat okumak için oturunca, kendilerine nasıl kolay geliyorsa öyle oturuyor. Böyle kolayına geldiği gibi oturmak uygun olur mu?
Cevap: Teşehhütlerde, sünnete uygun oturmamak, tenzihen mekruhtur. Özrü varsa, mekruh olmaz.

Sual: İmamdan önce rükü ve secdeye gitmenin hükmü nedir?
Cevap: Rükü ve secdelere imamdan önce gidip başını koymak ve kaldırmak mekruhtur.

Sual: Namaz içinde ve namaz dışında parmakları çıtırdatmanın mahzuru var mıdır?
Cevap: Camide, namaz için safa girerken, namaza dururken ve namaz içinde parmakları bükerek çıtırdatmak, iki elin parmaklarını birbiri arasına sokup çıtırdatmak mekruhtur. Namaza hazırlanmadan önce, zaruret olursa mekruh olmaz.

Sual: İş elbisesi ve pijama ile namaz kılmanın mahzuru olur mu?
Cevap: İş elbisesi, büyüklerin yanına çıkamayacak elbise ile, pis kokan elbise ve çorap ile namaz kılmak mekruhtur. Namaz kılacak kimsenin başka elbisesi yoksa mekruh olmaz. Ancak bu kimsenin parası varsa, alması lazımdır. Pijama gibi gecelikle namaz kılmak mekruh değildir.

Sual: İnsan veya hayvan resmi bulunan elbise ile namaz kılınabilir mi?
Cevap: Üzerinde canlı resmi, insan veya hayvan resmi bulunan elbise ile namaz kılmak tahrimen mekruhtur. Cansız resimleri bulunursa, mekruh olmaz. İster hürmet, ister hakaret edilmek için olsun, ister büyük, ister küçük olsun, canlı resmi yapmak günahtır.

Sual: Küçük ve büyük abdesti sıkışık olan veya yel zorlayan bir kimsenin, bu hâlde namaza durmasının bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Küçük ve büyük abdesti sıkıştırırken ve yel zorlarken namaza durmak mekruhtur. Namaz arasında zorlarsa, namazı bozmalıdır. Bozmaz ise, günaha girer. Cemaati kaçırsa da, bozması efdal olur. Kerahetle kılmaktansa, cemaat sünnetini kaçırmak evladır. Namaz vaktini veya cenaze namazını kaçırmamak için, mekruh olmaz.

Sual: Cemaatle namaz kılarken, öndeki safta boş yer varken arka safta tek başına durmanın bir mahzuru olur mu?
Cevap: Öndeki safta boş yer varken, arkasındaki safta durmak ve safta yer yok iken, saf arkasında yalnız durmak mekruhtur. Safta yer olmayınca, yalnız başına durmayıp, rüküya kadar, birini bekler. Kimse gelmezse, öndeki safa sıkışır. Öndeki safa sığmazsa, güvendiği birini arkaya, yanına çeker. Güvendiği kimse yoksa yalnız durur.

Sual: Arazide namaz kılarken, secde yerindeki taşı, toprağı el ile temizlemenin, namaza bir zararı olur mu?
Cevap: Arazide namaz kılarken, secde yerindeki taşı, toprağı ve benzeri namaza mani olan şeyleri el ile süpürmek, çekmek, mekruhtur. Eğer secde yapılacak yerdeki taş, toprak, secde yapmayı güçleştiriyorsa, bir hareketle yapmak, caiz olur ise de, bunları namazdan önce temizlemelidir.

Sual: Namaz kılarken erkeklerin pantolon paçalarını, kadınların eteklerini çekmelerinin, mahzuru olur mu?
Cevap: Rüku ve secdeye inerken etekleri, pantolon paçalarını kaldırmak, çekmek mekruhtur.

Sual: Namaz kılarken ceketi, gömleği giymeden omuza alarak bu şekilde namaz kılmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Elbiseyi giymeyip, omuzlarına alarak namaz kılmak mekruhtur.

Sual: Namaz kılarken ceketin, paltonun önünün açık olması, mahzurlu mudur?
Cevap: Ceketin ve paltonun önünü kapalı veya açık bulundurmak mekruh değildir.

Sual: Namazda gözleri yummanın, namaza bir zararı olur mu?
Cevap: Namazda gözleri yummak tenzihen mekruhtur. Zihni dağılmasın diye yumarsa, mekruh olmaz.

Sual: Oturmuş veya ayakta olanların sırtına doğru namaz kılınabilir mi?
Cevap: Oturanların ve ayakta duranların arkalarına doğru namaz kılmak, konuşsalar bile, mekruh değildir.

Sual: Kıble tarafında manzara resimleri varsa, bu manzara resimlerine karşı namaz kılınabilir mi?
Cevap: Cansız resimleri, mesela ağaç, manzara resimleri, nerede bulunursa bulunsun, bunlara karşı namaz kılmak mekruh olmaz. Çünkü, küçük, başsız ve cansız resimlere tapınılmamıştır. Güneş'e, Ay'a, yıldızlara ve yeşil ağaca tapanlar oldu ise de, insanlar bu şeylerin kendilerine taptılar, resimlerine tapınılmadı. Bunların aslına karşı namaz kılmak ise mekruh olur.

Başı açık namaz kılmak
Sual: Erkeklerin namaz kılarken, başlarını, kollarını ve ayaklarını da örtmesi gerekir mi, örtmezse ne olur?
Cevap: Bu konuda Halebîde buyuruluyor ki:
“Secdeye yatarken, kamis, yani entariyi ve pantolon paçalarını yukarı çekmek mekruhtur ve bunları yukarı çekip, kıvırıp da, namaza durmak mekruhtur. Kolları, bacakları, etekleri sığalı, kıvrık, kısa namaz kılmak da mekruhtur.”

Tembellikle veya başı kapalı kılmanın ehemmiyetini düşünmeyerek, başı açık namaz kılmak mekruhtur. Namaza ehemmiyet vermemek ise küfürdür. Kendini aciz, zavallı göstermek, Allahü teâlâdan korktuğu için başını örtmemek mekruh olmaz. Yani, Allahü teâlânın korkusundan rengi sararıp, vücudu titreyip, kendini ve her şeyi unutan kimse, başını örtmezse, mekruh olmaz. Fakat, bunların da örtmesi, daha iyi olur. Çünkü, başı açmak; (Namazda ziynetli elbisenizi alınız, örtünüz!) âyet-i kerimesine uymamak olur. Başına beyaz sarık sarmak müstehabdır. Resûlullah efendimizin siyah sarık da sardığı Ma'rifetnâmede yazılıdır. Sarığının ucunu iki küreği arasına, iki karış uzatırdı.

Sual: İnsanın yüzüne karşı durup namaz kılmakta mahzur var mıdır?
Cevap: Bir kimsenin yüzüne ve yüksek sesle konuşanların sırtına karşı namaz kılmak mekruhtur.

Sual: Namazda hiçbir özrü yokken, bir yere dayanarak namaz kılmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Farz namazı kılarken özürsüz olarak, duvara, direğe dayanmak mekruhtur. Nafile namaz kılarken dayanmak mekruh olmaz.

Sual: Kur’ân-ı kerime, yanan muma, elektrik lambasına karşı namaz kılmanın dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Mushafa, kılıca, muma, kandile, lambaya, aleve, tabanca gibi harp aletlerine ve yatan, uyuyan kimseye karşı namaz kılmak mekruh değildir. Çünkü bunlara tapınılmamıştır. Mecusiler, ateşe tapar, aleve tapmaz. Alevli ateşe karşı namaz kılmak da mekruh olur.

Sual: Namaz kılarken namazın içindeki sünnetleri terk etmenin hükmü nedir?
Cevap: Namaz kılarken namazın sünnetlerinden birini terk etmek mekruhtur.

Sual: Necaset bulunma ihtimali olan yerlerde mesela kabristan veya hamamlarda namaz kılınabilir mi?
Cevap: Necis olmak ihtimali bulunan yerlerde, mesela kabristanda, hamam içinde ve kilisede kılmak mekruh olup, yıkayıp temizleyerek kılmak veya hamamın soyunma mahallinde kılmak ve kabristandaki mescitte kılmak mekruh olmaz. Soğuk ve başka sebeple açık yerde kılınamazsa ve başka yer bulunamazsa, kilisede yalnız da, cemaat ile de kılmak caiz olur. Namazdan sonra hemen çıkmalıdır. Kilisedeki küfür alametleri boşaltılırsa, namaz kılmak hiç mekruh olmaz. Üstü açık necasete karşı kılmak da mekruhtur.

Sual: Bir kimse, camide kendisi için yer ayırabilir mi?
Cevap: Camide kişinin kendine muayyen yer ayırması mekruhtur.



[1] Ömer Nasuhi bilmen.büyük islam ilmihali
[2] Buhârî, Ezân 93, Bed'ü'l–halk 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 161; Tirmizî, Cum'a 59; Nesâî, Sehv 10.
[3]Tirmizî, Cum'a 59

Bu konuyu yazdır

Dini-1 “Ameller Niyetlere Göredir” – Anlamı, Açıklaması
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 11:10 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



“Ameller Niyetlere Göredir” – Anlamı, Açıklaması

Amellerin sahîh olması niyetlerin sâlih olmasıyla mümkündür. Niyet; kalple bir şeyi istemek, kastetmek ve Allahü Teâlânın rızasına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek anlamına gelir.

Aynı zamanda kalbin karar vermesi yapılacak olan ibadet, âdet veya fiiller ve hareketler için kalben istemek, razı olmak ve kalben o işe karar vermektir. Bir ameli işlerken kalpten geçen niyet önemlidir. Yapılan işler niyetlere göre değerlendirilir. Bu sebeple her işe başlarken, filleri ve hareketleri sevaba, hayra çevirmek niyet iledir.

Peygamber Efendimizin (asm) bu hadisi İslâm’ın temel esâslarından birisidir.

“Ameller niyetlere göredir” hadisi, İmam-ı Nevevi’nin KIRK HÂDİS adlı eserinde şöyle zikredilmektedir;

Ömer bin Hattâb radıyallâhu anh’dan rivayet olunduğuna göre;

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i işittim şöyle buyurdu:
Hadis’in Arapçası :

عَنْ عُمَرَ بْنِ الخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ، وَلِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لدُنْيَا يُصِيبُهَا، أَوِ امْرَأَةٍ يَتَزَوَّجُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

[حديثٌ صحيحٌ]

Müminlerin Emîri (Hz. Ömer) Ebu Hafs Ömer ibni Hattab Radıyallahu anh, rivayetle:

Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:

“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulüne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulüne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”

(Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. el-Mugire b. Berdizbe el-Buhari el-Cu’fi: 1
Ebü’l-hüseyn Müslim b. el-Haccac el-Kuşeyri En-Nisaburi: 1907)

İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ

Ameller Niyetlere Göredir

(Kütübi Sitte sahibleri (Buhari, Kitab’u Bedu’l Vahyi, s. 65,  h. 1/1; Müslim, Kitabu’l İmara, c. 7, s. 61, h. 155; Ebu Davud Kitabu’t Talak, c. 2, s. 945, h. 2201. Tirmizî, Kitabu Fazaili’l Cihad, c. 3, s. 577, h. 1647.

HADİSİN KAYNAĞI:

Hadîsin rivayeti sahîhtir. Hadîs; hadîs imâmlarımızdan Buhârî, Müslim, İbn Hibbân ve İbn Huzeyme “Sahîh” lerinde; Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce “Sünen”lerinde; Ahmed ve Humeyd “Müsned”lerinde ve Mâlik “Muvatta”sında -ve daha başkaları- rivâyet etmişlerdir.

“Ameller Niyetlere Göredir” Hadisi Kaynakları:
[Buhârî (1, 54, 2529, 3898, 5070, 6689, 6953); Müslim (1907); İbn Hibbân (388); İbn Huzeyme (142); Ebû Dâvud (2201); Tirmizî (16429); Nesâî (75, 3437, 3794, ); İbn Mâce (4227); Ahmed (168); Humeyd (28); Mâlik (983)]

Niyet Ne Demektir?

Niyet; kalple bir şeyi kastetmek, istemek, emre itaat ve Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek demektir. Aynı zamanda kalbin karar vermesi anlamına da gelmektedir.
Niyetin Önemi:

Niyet, ibadetlere başlarken veya her fiil ve faaliyetten önce yapılabilir.

Resulullah Efendimizin (asm) sadece ibadetlerde değil, âdet olarak, yani yürürken, otururken, elbise giyerken, yemek yerken veya hayırlı şeylerde sağdan başlaması gibi devamlı yaptığı fiillere Zevaid sünnet denir. Kişi bunları günlük olarak yaparken Peygamber Efendimizin (asm) sünnetini düşünüp niyet ederek yapması, o kişinin günlük âdetlerini niyetiyle ibadete çevirir. Bir Müslümanın bu niyetiyle bunun gibi sıradan günlük âdetlerine sevap verilir.

“Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine Suresi 5.Ayet)

Bedîüzzamân Hazretleri niyet için şu izahatları yapyor.

”Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibâdete çeviren pek acîp bir iksir ve bir mâyedir. Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihyâ eden ve canlı, hayatlı ibâdetlere çeviren bir rûhtur. Ve keza, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek, niyet bir rûhtur. O rûhun rûhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâsladır. İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husûle gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezâiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.” (Mesnevî-i Nuriye)

”İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur.
Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et.”
Mesnevi-i Nuriye

“Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”
(Mecmeu’z-Zevâid, I/61,109)

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ، وَلِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى

“İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât ve innemâ likülli emrin mâ nevâ”

“Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Mekr-i ilahi - Allah ın Mekri Ne Demektir?
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 11:01 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Mekr-i ilahi - Allah ın Mekri Ne Demektir?

MEKR:

Tuzak, hile ile aldatma; renklendirme; birini hile ile maksadından döndürme; hile, plan ve tedbir. Ancak mekr kelimesi hemen hemen aynı anlamlara gelen "keyd" kendisinden daha zengin bir muhtevaya sahiptir.

"Onlar Allah'ın mekrinden (düzen) güvende midirler. Hüsranda olandan başkası Allah'ın mekrinden (düzen) emin olmaz" (el-A'raf, 7/99).

"İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, onlara bir rahmet tattırdığımız zaman ayetlerimiz hakkında mekr (yalan, dolan) düzerler. De ki: Allah mekr'i (düzeni) çabuk olandır. Şüphesiz bizim elçilerimiz sizlerin mekr'ini (yalan ve dolanını) yazmaktadırlar" (Yunus, 10/21).

Bu iki ayette görüldüğü üzere mekr kelimesi yukarıdaki anlamlarında kullanılmaktadır. Ancak aşağıdaki ayette mekr, yalan, tuzak, hile gibi anlamlardan daha çok "plan, strateji" şeklinde kullanılmıştır.

"Onlar mekr (plan, strateji) kurdular. Allah'ta bir mekr etti, Allah mekr edenlerin en hayırlısıdır" (Âl-i İmran, 3/54).

Mekr ifadesi görüldüğü gibi klasik kullanımından farklı bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim mekr kelimesinin Allah'a atfen hile, tuzak şeklindeki kullanımları yanlıştır. Zira Cenab-ı Hak böyle bir sıfattan münezzehtir. "Allah düşmanlarının müminlere kurduğu tuzak ve hileleri boşuna çıkarır" anlamını taşımaktadır.

Sual: Al-i İmran ve Enfal suresinde, (ve mekeru ve mekerallah, vallahü hayrül makirin) = (Allah mekr [hile] yapanların hayırlısıdır) buyuruluyor. Allah’ın hile yapması ne demektir?
CEVAP
Mekr, hile yapmak, tuzak kurmak suretiyle zarar vermek demektir.
Mekr-i ilahi, Allahü teâlânın mekr [hile] yapanların mekrini kendilerine çevirmesi, kötülüklerini, kurdukları tuzaklarını bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırması gibi anlamlara gelir. Cenab-ı hak, insanların yaptığı mekrden [hileden] münezzehtir, her istediğini yapmaya kadirdir, hâşâ hileye muhtaç değildir. Mekr-i ilahi, mekr yapanların mekrini bozmak suretiyle onlara mekrin kötülüğünü bildirmek ve bazılarının tevbelerine sebep olmak yönünden iyidir.

Mekr-i ilahi için birkaç örnek:
1- Allahü teâlâ, Müslümanları, müşriklerin gözlerine az gösterdi. Onları Bedir’e getirdi Onlar da, Müslümanlara hücum ettiler. Ama hezimete uğrayıp, öldürüldüler. Bu bir mekr-i ilahi idi.

2- Yahudiler, Hazret-i İsa’yı öldürmek için hile yaptılar. Allahü teâlâ da Hazret-i İsa’yı kurtarıp Yahudileri de felaketlere maruz bıraktı. Kralları Yahuda, Hazret-i İsa’yı öldürmek için evine bir münafık gönderdi. Hazret-i Cebrail ise daha önce gelip Hazret-i İsa’yı semaya kaldırdı. Münafık, Hazret-i İsa’yı bulamayınca dışarı çıktı. Cenab-ı hak o münafığı, Hazret-i İsa gibi gösterdi. Onlar da Hazret-i İsa sanıp o münafığı çarmıha gerip öldürdüler. Münafığı böylece cezalandırması da bir mekr-i ilahidir.

3- Müşrikler, fesat ocağı olan Dar-ün nedve’de toplanarak, her gün yayılan İslamiyet’i durdurmak için çareler arıyorlardı. Kimi, Peygamber efendimizi ölünceye kadar bir zindanda hapsetmek, kimi bir deveye bindirilip Mekke’deki yurdundan çıkarıp sürgün için planlar düşünüyorlardı. Ebu Cehil ise, her kabileden seçilecek gençler tarafından kılıçlarla bir anda öldürülmesini teklif etmişti. Böylece kim öldürdüye gideceği, belli birine düşmanlık beslenemeyeceği fikri beğenilmişti. O gece bu plan uygulanacaktı. Ama Cebrail aleyhisselam, durumu Resulullaha haber vermişti. O da yatağına Allah’ın aslanı Hazret-i Ali’yi yatırarak şerefli evinden ayrılıp, en güvendiği arkadaşı Hazret-i Ebu Bekir ile birlikte hicret etmişti. Bunları takip eden kişinin atının ayaklarının kumlara batması ve mağaranın kapısına örümceğin ağ yapması gibi mucizeler görülmüştü. Bir âyet meali şöyledir:
(Habibim, hani kâfirler seni bağlayıp hapsetmek, öldürmek veya sürgün etmek için sana mekr ederken [tuzak kurarken] Allah da onlara mekr etti. [tuzaklarını boşa çıkardı.]) [Enfal30]

4- Mekrin, azap anlamı da vardır. Bir âyet meali şöyledir:
(Hüsrana uğrayanlardan başkası mekr-i ilahiden [azab-ı ilahiden] emin olamaz.) [Araf 99]

5- Haram işlemeye sebep olan harika işlere de mekr veya istidraç denir. Mesela Firavun’un ömründe hiç başı ağrımamıştır. Dişlerinin arasına et ve yemek artıkları girip rahatsız olmaması için dişleri çok sık idi. Atı ile yokuştan inerken atının ön ayakları uzardı. Kendinde böyle haller görünce, ben tanrıyım demişti. 19 cu bir kâfir de buna benzer haller olduğu için, o da ben peygamberim demişti.

6- Mekrin istidraç manası da vardır. Yani Allahü teâlâ, bir kimseye bir müddete kadar hakkında hayırlı olmayan nimetler verir. Bunlar nimet gibi görünen musibetlerdir. Bir âyet meali şöyledir:
(Kâfirler, kendilerine çok mal ve evlat vermekle, iyilik ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır; işin farkında değiller. Bunların nimet değil, musibet olduğunu anlayamıyorlar.) [Müminun 55-56]

Demek ki, kâfirlere verilen dünyalıklar, hep felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir. Onu bir an önce helake sürükler.

Kâfirin malına özenmek
Sual: Müslümanlıkla ilgisi olmayan birçok kimse ve gayrimüslimlerden çoğu, mal mülk sahibi iken, birçok Müslüman yokluk ve sıkıntı içindedir. Allah kâfirlere niye bu kadar mal veriyor?
CEVAP
Müslüman, dünyayı, yani malı mülkü de ahiret için ister. Eğer bu mal, sonsuz olarak yaşayacağımız ahiret yurduna zarar verirse makbul olmaz. Bunun için Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Ya Rabbi, azdıran fakirlik ve azdıran zenginlikten, bunların vereceği fitneden sana sığınırım.) [Buhari, Müslim]

Demek ki, fakirlik de, zenginlik de fitne olabilir. Hakkımızda hangisi hayırlı ise onu istemelidir.

Âdet-i ilahi sebeplerle yaratmaktır, bu sebebe yapışan herkese istediği şeyi verir. Çalışmasını bilen kazanır.

İslamiyet, insanın ne yapacağına dair bildirilen kuralların toplamıdır. Bunları kâfir de uygularsa faydasını görür. Müslüman olarak uygulayan kimse de, ahirette de faydasını görür.

Kâfirlere mal mülk vermek onlara iyilik değildir. Allah indinde dünya malının zerre kadar kıymeti yoktur. Bir hadis-i şerif meali:
(Allah’a yemin ederim ki, bu dünyanın, Allah indinde sivrisinek kanadı kadar bir kıymeti olsa idi, kâfire bir yudum su vermezdi.) [Tirmizi, İbni Asakir]

Allahü teâlâ kâfirlere çok mal ve mülk verirdi. Ancak bütün insanlar, kâfirliğin makbul bir şey olduğunu, bu yüzden mala mülke sahip olduklarını zannederek hepsi kâfir olabilirdi. Bunun için her kâfiri zengin yapmadı. Yoksa hiçbir kâfiri dünyada fakir yapmazdı, hepsini mala mülke boğardı. Nitekim Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Rabbinin rahmetini [Peygamber göndermesini] onlar mı paylaştırıyor? Dünya hayatında onların maişetlerini [gelir giderlerini] aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için [kimini âlim, kimini cahil, kimini zengin, kimini fakir, kimini sağlam, kimini zayıf, kimini âmir, kimini memur, kimini patron, kimini işçi yapmak suretiyle] birini diğerine üstün kıldık. [İşte ancak bu suretle aralarında kaynaşma ve birleşme hâsıl olur, âlem nizama kavuşur. Zenginin zenginlik yönünden bir üstünlüğü olmadığı gibi, fakirin fakirlik yönünden bir eksikliği yoktur. İnsanlar arasında yalnız rızıkta değil, ilimde, cehalette, iyilikte, kötülükte, kuvvette, zayıflıkta, vs.de farklılık vardır. Eğer her hususta eşitlik olsaydı kimse kimseye hizmet etmez, dünyanın nizamı bozulur, âlem harap olurdu. Bunlarda bile onların hiç bir rolü yoktur. Nerde kaldı ki peygamber göndermekte yetkileri olsun.] Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Eğer insanlar [kâfirliğe imrenerek, hepsi kâfir] bir tek millet haline gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, üstünden çıkacakları merdivenleri, odalarının kapılarını, üzerine yaslanacakları tahtları hep gümüşten yapar, onları altın ziynetlere boğardık. Bunların hepsi dünya hayatının geçici menfaatlerinden başka şey değildir. Ahiret saadeti ise, Rabbinin katında Ona karşı gelmekten sakınanlaradır.) [Zuhruf 32-35]

Nimetlerden mahrum kalmanın sebebi
Sual: Bazı kimseler dünya, bazı kimseler de âhiret nimetlerinden mahrum kalmaktadır. Bunun sebebi nedir?
Cevap: İnsanların, Allahü teâlânın ihsan ettiği dünya ve ahiret nimetlerine kavuşamamalarının sebebi, bu nimetlerden yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Dünyada Allahü teâlâyı inkâr eden çok kimsenin, dünya nimetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrum kalmadıkları zannediliyor ise de, bunlara dünya için çalışmalarının karşılığı verilmektedir. Yalnız dünya için çalışanlara verilen dünyalıklar hakikatte azap ve felakettir. Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Nitekim Müminun suresi, 55. ve 56. ayetinde mealen, (Kâfirler, mal ve çok evlat gibi dünyalıkları verdiğimiz için kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyor. Peygamberime inanmadıkları ve İslamiyeti beğenmedikleri için, onlara mükafat mı ediyoruz, diyorlar? Hayır öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların ni'met olmayıp, musibet olduğunu anlamıyorlar) buyuruldu.

Allahü teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, hep haraplıktır, felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar gibidir.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kıyamet Sâdece Kafirlerinve Müşriklerin Üzerine Kopacaktır
Yazar: RasitTunca - 11-01-2018, 10:53 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



Kıyamet Sâdece Kafirlerinve Müşriklerin Üzerine Kopacaktır

Kıyametin kopuşunu Müslümanlar görecek mi?

"Kıyamet müminlerin başına kopmaz. Cenab-ı Allah kıyametin kopacağına yakın bir zamanda, bir rüzgar gönderir. O rüzgarın dalgalanmasıyla, imanı olan hiç bir mümin kalmayacak, ruhunu teslim edecektir. Allah onlara rahmet eylesin."

(Şerhüs-Sünne 15/90, Müsned-ül Firdevs 5/88, El-Metalibül Aliye hadis no: 4582 (İmamı Busiri hadisin sıhhatine hükmetmiş); Kenzül Ummal 15/229; Şuab-ı İman Beyhaki 2/191; Mu'cemut-Taberani El-Kebir 3/3037)

Kıyamet koparken yeryüzünde Müslüman bir kimse olacak mı? Yoksa kıyamet sadece müşriklerin üzerine mi kopacak?

Kıyamet sâdece müşriklerin üzerine kopacaktır
“Kıyamet sâdece şerir insanların üzerine kopacaktır.” (Müslim)
İbni Mesud (ra) rivayet ediyor:
“Kıyamet ancak kötü inanların başına kopar.” (Müslim)
Peygamber Efendimiz’in (asm) aşağıdaki hadîsi, bu hadîsin bir yönünü açıklamaktadır.
Peygamberimiz, (asm) Hz. Âişe’nin (ra) rivayet ettiği bir hadîslerinde buyuruyorlar ki:
“Lât ve Uzza putlarına tekrar tapılmadıkca kıyamet kopmaz.”
Bunun üzerine ben de:
‘Şurası muhakkak ki Allah, “ O, Peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderdi ki, bütün dinlere gâlib gelsin. Müşriklerin hoşuna gitmese de” (Tevbe, 33) meâlindeki âyeti indirdiği zaman ben artık bunun tamam olduğunu zannediyordum” dedim.’
Bunun üzerine Resulullah (asm) şöyle buyurdu:
“Bu, Allah’ın dilediği zamana kadar böyle devam edecektir. Sonra Allah hoş bir rüzgar gönderecek ve kalbinde hardal tanesi kadar îmanı bulunan herkesin ruhunu bu rüzgarla alacak. Geride, kendilerinde zerre kadar hayır ve iyilik bulunmayan kimseler kalacak. İşte o zaman, onlar da atalarının dinine döneceklerdir.”
Buhâri’nin kıyamet alâmetleri başlığı altında yer verdiği şu hadîs de, kıyametten önce iyi kulların ruhlarının alınıp, kıyametin kâfir ve isyancıların başına kopacağını ifade etmektedir. (Buhari)
Hz. Enes (ra) anlatıyor: "Resulullah (asm) buyurdular ki:
"Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır." (Müslim)

AÇIKLAMA:

Hadîsin bir başka veçhinde: "Yeryüzünde Allah Allah diyen kaldıkça kıyamet kopmaz" buyrulmuştur. Buna göre, yeryüzünde Allah Allah diyen insan bulundukça kıyamet kopmayacaktır. Bir başka ifade ile, gün gelip yeryüzünde Allah Allah diyen insan kalmayacak. Bu sebeple de kıyamet kopacaktır; hadîsin zahirinde bu mana çıkar. Halbuki az yukarıda da belirtildiği üzere, başka hadîslerde kıyamete kadar yeryüzünde Allah'a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifade edilmiştir.
Arada gözüken tearuz, alimlerce muhtelif şekillerde giderilmiştir. Birine göre: "Kıyametin kopmasından murad, kıyametin yaklaşmasıdır. Bir başka deyişle, Yemen cihetinden esip mü'minlerin ruhunu kabzedeceği belirtilen rüzgârın gelme zamanıdır. Bu rüzgârla Allah Allah diyen bütün mü'minlerin ruhu kabzedilecek, kıyamet de geri kalan şerirlerin tepesine kopacaktır. O dehşetli hadiseyi onlar gözleriyle görüp, fiilen yaşayacaklardır."
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu meseleyi şöyle izah etmiştir:
(Gaybı ancak Allah bilir) Allah Allah Allah deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde Allah’ın ismi yerine başka isim konulacak, demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vuku'unu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet, kâfirlerin başında patlar. (Şuâlar)

Bu konuyu yazdır