| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Şeftalinin Faydaları Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 07:31 PM - Forum: Şifalı Bitkiler
- Yorum Yok
|
 |
Tüylü ve Lezzetli Şeftali
Şeftali ağaçları ılıman iklimlerde yetişir. Yaklaşık 30 senelik ömre sahip olan şeftali fidanları 2-3 metreye ulaşabilir. Etli ve sulu bir meyve olan şeftali kendine has aroması ve kokusu ile olduğu kadar tüylü bir meyve olması ile de ünlüdür.
Tek çekirdeğe sahip olan meyve, kendi çekirdeğinden rahatlıkla yetiştirilebilir. Şeftali çekirdeği ve kabuğu birçok bölgede yakıt olarak kullanılır. Ayrıca şeftali çekirdeğinin iç kısmı hayvan yemi olarak değerlendirilmektedir. Meyvenin bol sulu olması meyve suyu üretimi için de ideal bir seçenektir.
Türkiye’de elmadan sonra en çok tarımı yapılan meyvelerden biri olan şeftali yaz meyvesi olarak bilinmesine karşın, her mevsim yetiştirilmeye müsait yapısından dolayı tezgâhlarda her zaman rastlanabilir.
Ülkemizde özellikle Bursa ve Akdeniz Bölgesinde yetiştirilen meyvenin ekonomik değeri yüksektir. Haziran ayından itibaren yaz mevsiminin sonuna kadar taze olarak dalından kopartılıp yenebilen şeftali dayanıksız bir meyvedir. Uzun süre saklanabilmesi için işlem görmesi gerekir. Kış aylarında şeftaliden hazırlanan komposto, reçel, meyve suyu ve marmelatlar tüketilebilir.
Şeftali Çeşitleri Nelerdir?
Şeftali özellikleri göz önüne alındığında, tüylü ve tüysüz olmak üzere 2 temel gruba ayrılır.
Görünümleri birbirine benzer olmasına rağmen farklı tek bir özelliği ile bile çeşitlere ayrılan şeftalilerin genel özelliği etli, hoş kokulu ve tüylü olmalarıdır. Türkiye’de yaklaşık olarak 64 adet şeftali çeşidi mevcuttur. Eti çekirdeğinden ayrılan yarma türü şeftali en çok beğenilen şeftali türlerinin başını çeker.
Akdeniz’de yetişen flordasun şeftalisi, verimliliği ile dikkat çeker.
Akdeniz Bölgesinde yer alan diğer şeftali çeşitleri ise early red ve early amberdir. Bu şeftali çeşitleri sarı renkleri ve sulu olmaları nedeniyle tercih edilir.
Nektarin adı verilen ve tüylü olduğu için kabuklu şeftali yiyemeyenlerin seçeneği olan şeftali çeşidi, biraz daha sert yapılıdır ancak lezzeti mükemmeldir.
Diğer şeftali çeşitleri ise tastired, caldesi85, sun gold caldesi, big top, adriana, super red, silver king, sweet lady, Venüs, rich lady, Vista rich, spring bela, spring lady, francoise, spring crest, royal glory, symphonie, elegant lady olarak sayılabilir.
Şeftali fiyatları çeşidine göre farklılık gösterir.
Şeftali Nasıl Kurutulur?
Mevsiminde tazeliği ve tüm lezzetiyle sofralarımıza konuk olan şeftali, kış aylarında da özlenen bir meyve. Şeftali keyfini tüm aylarda yaşamanın en pratik ve lezzetli yolu ise kurutmak. Katkı maddesi kullanmadan en doğal şekilde şeftali kurutmanın üç yolu var:
Güneşte,
İpte,
Fırında kurutma.
Her üç kurutma yönteminde de şeftalileri yıkayıp, kabuklarını soymadan çekirdeklerini çıkararak ince ince dilimleyin.
Güneşte kurutma için, kuru bir tepsi üzerine pamuklu bir bez ya da fırın kâğıdı serin. Dilimlediğiniz şeftalileri aralıklı olarak dizip güneşe bırakın. Tamamı kuruyuncaya kadar şeftalileri alt üst edin. Kuruttuğunuz şeftalileri cam bir kavanoza alarak hava almayacak şekilde sıkıca kapatın
İpte şeftali kurutmak için, dilimlediğiniz şeftalileri iğne ve iplik yardımıyla biraz aralık bırakarak dizin. Dilimlediğiniz şeftalili ipleri güneşe asın ve tamamı kuruyuncaya kadar ipten almayın. Kuruma işlemi tamamlanınca ipten çıkararak cam kavanoza alın.
Fırında şeftali kurutma için, dilimlediğiniz şeftalileri fırın tepsine dizin. Fırınınızı 60-70 dereceye ayarlayarak 1-2 saat aralıklarla şeftalileri ters yüz edin.
Şeftalinin Faydaları Nelerdir?
Lezzeti ile büyüleyen şeftali hastalıkları tedavi edici yönleriyle de sağlımızı koruyucu etki gösterir.
• Yüksek oranda potasyum içeren şeftali, sinir iletimi ve hücre fonksiyonlarının düzenli çalışmasına katkı sağlar. Kalp krizi riskini en aza indirger.
• İçeriğinde yer alan fenol bileşiklerin antitümör özelliği vücut hücrelerini kansere karşı korur. Özellikle akciğer, kolon ve göğüs kanseri oluşumunu engeller. Kemoterapi sonrası dönemde oluşan rahatsızlıkları minimuma indirger.
• Yüksek C vitamini, antioksidan ve beta karoten içeriği vücudu enfeksiyonlara karşı korur. Aynı zamanda cildi besleyerek canlandırır. Şeftali cilde faydaları nedeniyle de cilt bakım ürünlerinde sıklıkla kullanılır. Şeftali maskesi ile cildiniz daha pürüzsüz ve canlı bir hale gelir.
• Şeftalideki beta karoten vücutta A vitaminine dönüşür ve görme fonksiyonuna olumlu katkı sağlar. Katarakt gelişimini önler ve retinada yaşa bağlı olarak oluşan hastalık risklerinden korur.
• Karaciğer ve böbreklerde oluşan zararlı toksinlerin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Şeftali detoks suyu özellikle doğu kültüründe yaygın olarak kullanılır.
• Sıklıkla sorulan şeftali zayıflatır mı, şeftali şekeri yükseltir mi sorularının cevabı şeftalinin faydalarında gizlidir. Şeftali şeker oranı yüksek bir meyvedir. Ancak şeftalideki şeker doğal meyve şekeri olduğu için kan şekerini yükseltmez. Düşük glisemik indekse sahip olan kilo vermeye yardımcı olur.
Şeftali yazın en çok tüketilen tatlı ve bol sulu meyvesidir. Fakat şeftalinin susuzluk giderici ve serinletici olma özelliğinin dışında daha bilinmeyen bir çok faydası var. İşte şeftalinin faydaları.
-Karaciğer ve safra kesesi faaliyetlerini düzene sokmaya yardımcı olur.
-Yiyeceğimiz bir şeftali bizim vücudumuzun günlük A vitamini ihtiyacımızn 1/4 ünü karşılar.
-Şeftaliyi kabuklu yemek çok daha faydalıdır. Çünkü posası ve lifleri kabauk veya kabuğa yakın noktalardadır.
-Tüylü bir meyve olduğu için duru suyla ve ovalayarak yıkamak daha faydalıdır.
-İdrar söktürücü etkisi vardır.
-Tatlı bir meyve olmasına rağmen enerji yoğunluğu az olduğu için rejimlerde kullanılabilir
-Böbreklerin düzenli çalışmasını sağlar.
-Böbrek taşlarını eritir düşmesinde kolaylık sağlar.
-Kabızlığa iyi gelir.
Şeftali Kaç Kalori? Besin Değeri Nedir?
Şeftali vitamin ve mineral yönünden zengindir. İçeriğinde yer alan A vitamini sağlıklı gözler için faydalıdır. Toksin arındırıcı özelliği olan C vitamini yüksek oranda bulunur. Cilt sağlığını koruyucu özelliği ile bilinen E vitamini ve kemik sağlığını koruyucu K vitamini içeren şeftali, B6, riboflovin, niasin, folik asit, tiamin ve pantotenik asit açısından da zengindir. Orta boy bir şeftali yaklaşık 330 miligram potasyum ve 3 gram lif içerir. Bu minerale ek olarak şeftali de kalsiyum, semir, manganez, çinko, bakır, fosfor ve magnezyum gibi vücut fonksiyonları için önemli mineraller bulunur.
Tüylü olduğundan dolayı bazı insanlar tarafından tüketilmeyen şeftalinin kabuğu da etli kısmı kadar faydalıdır. Hem etli kısmında hem de kabuğunda antioksidan bileşikler içeren şeftali, vücudumuzu toksinlerden arındırmaya yardımcı olur ve yaşlanma sürecini yavaşlatır. Şeftali kabızlık yapar mı, şeftali ishal yapar mı sorularının cevabı ise şeftalinin lif içeriğinde gizlidir. Yüksek lif içeriği sayesinde sağlıklı bir sindirim sistemini destekleyen şeftali kabızlığı önleyerek bağırsak çalışmalarını düzenler. Gelelim en çok sorulan 1 şeftali kaç kalori sorusunun cevabına: 1 orta boy şeftali yaklaşık 17 gram karbonhidrat içerir yani yaklaşık 75 kaloridir.
Şeftali Zararları Nelerdir?
Sindirim sistemini hızlandıran şeftali kabızlık sorununu çözebilir ancak fazla tüketildiğinde ishale sebep olabilir.
Yüksek potasyum içeriğine sahip olan meyve aşırı tüketildiğinde böbreklerin yükünü artırır. Aşırı tüketimi böbreklere zarar verebilir.
Aşırı şeftali tüketimi alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.
Şeftali K vitamini açısından zengin bir meyvedir. Aşırı tüketimi K vitamini alımını artırır, K vitamini yüksekliği hamile kadınlarda kanama riskini artırır.
Şeftali kabuğunda yer alan tüyler hamile kadınların boğazını tahriş edebilir. Ayrıca kabuğu boğazı kaşındırır. Gebelik döneminde şeftali alerjisi nedeniyle tüketimine dikkat edilmelidir.
Şeftalinin aroması ve yumuşak bir meyve olması böceklerin ilgisini çeker. Bu yüzden şeftali üretiminde zirai ilaç kullanımı fazla olur. Bu durum pestisit kalıntısını artırır. İyice yıkanmadan tüketilmesi mide bulantısı, ishal, karın ağrısı ve hatta zehirlenmeye yol açabilir.
Şeftali çekirdeği zehirlidir, yendiğinde zararlı etki yaratabilir.
Şeftali yaprağı da alerjik reaksiyonlara sebep olabilir. Uzun süre şeftali çayı kullanımı zehirleyici etki yaratabilir.
Pratik Şeftali Reçeli Tarifi İçin Malzemeler
4 kilo şeftali
2 kilo Şeker
1 yemek kaşığı limon suyu
1 tatlı kaşığı tereyağ veya margarin
Pratik Şeftali Reçeli Tarifi Yapılışı
Çok aşırı yumuşak olmayan orta sertlikteki şeftaliler soyulup ortadan ikiye kesilip dilim dilim kesilir, sonra dilimler küp küp doğranır.
Üzerine şeker ilave edilir ve 1 gece kendi öz suyunu salması beklenir.
Suyunu salmış reçel olmaya hazır olan arkadaşlar bir tur karıştırılıp orta ateşe konur.
Kaynamaya başlayınca biraz altı kısılır ve ara ara karıştırarak kapağı açık pişirmeye bırakılır.
30-40 dakika sonra tereyağ ilave edip 10 dakika kaynatılır.
Limon suyu konulup 10 dakika daha kaynatılır.
Olup olmadığı zaten kıvamından belli oluyor dinlenince biraz daha yoğunlaşıyor o sebeple suyunu fazla çekmesine gerek yok. Hazır olunca sıcak halde temiz ve kuru kavanozlara pay edilip yeni kapak ile kapatılıp ters çevrilir soğuyana kadar 1 gün ters şekilde bekletilir.
Sonra serin kuru kiler ortamında uzun süre saklanır. İşte hepsi bu kadar
AFİYET OLSUN
Şeker eklenip 1 gece kendi suyunu salana kadar bekletilirse kendi öz suyunu saldığı için daha lezzetli olur ekstra su eklemesine gerek kalmaz tam kıvamında olur.
Zaten piştikten sonra malzeme azalacağı için 2 kilodan az malzeme ile reçel yapmamanızı tavsiye ederim. Hem ne kadar çok malzeme ile yapılırsa o kadar su salacağı için reçelin suyu kıvamı tam yerinde olur az gelmez ve ağdalanmış şekilde olmaz.
Normalde reçele 1 kilo meyve için 1 kilo şeker konulur. Tercih meselesidir ama 1 kilo meyvenin kabuğu çekirdekleri çıktığı vakit bayağı azaldığı için ve pişince de yarı yarıya azaldığını hesaba katarsak 1 kilo meyve için yarım kilo şeker tam gelecektir. Baymayan tam kıvamında reçel olacaktır.
Çekirdek kısmındaki kırmızı kısmı Püsküllü yeri biraz kesilir. O kısmı kestiğiniz takdirde rengi koyu değil berrak turuncu olur.
Terayağ veya margarin köpüğünü söndürür köpüksüz berrak olmasını sağlar.
Limon tuzu veya limon suyu küflenmesini önler uzun süre bozulmadan durmasını sağlar.
|
|
|
Bitkiler Hakkinda Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 06:55 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
BİTKİLER HAKKINDA BILGILER
Bulunduğu yere daha çok kökleriyle tutunarak gelişen (planktonlar hariç) ve üreyerek hayat süresini tamamladıktan sonra kuruyup ölen yosun, mantar, otsu veya ağaçsı yapıdaki canlı varlıklar. Canlılar (bionta), hayvanlar ve bitkiler alemi olmak üzere iki grupta incelenirlerbitkilerBitkiler, yeryüzünde çok geniş alanlar kaplar. Yapılan hesaplara göre yeryüzünün bitki örtüsünü meydana getiren organizmalar topluca 2500 km3lük bir hacim (bir kenarı 13.5 km olan küp) kaplamaktadır. Buna karşılık hayvanlar ise 4.5 km3lük bir hacim içine sığabilmektedirler. Dolayısıyla bitkisel organizmalar hacim bakımından hayvansal organizmaların 555 katı yer kaplar.Kara bitkileri tropik ormanlarda, toprak yüzeyinden itibaren 50 metreyi aşan kalınlıkta bir örtü meydana getirirler. orman şartlarının elverişli olmadığı bölgelerde bu örtünün kalınlığı birkaç desimetre, hatta birkaç santimetreye kadar daralır. Bitkisel hayatın toprak yüzeyinin derinlerine inişi de sınırlıdır. İyi havalandırılan topraklarda bu birkaç metreyi bulur. Denizlerde ise ototrof (kendi beslek) bitkiler, 100-200 metreden derine inemezler. Buna karşılık 3000 metreden derinlerde heterotrof (adrı beslek) olarak yaşayan bitkisel planktonlara rastlanır.
Bitki ve hayvanları birbirinden ayırmak kolayca mümkündür. Ancak bitkiler ve hayvanlar aleminin alt kademelerine doğru inildikçe ve bilhassa ilkel yapılı olan canlılarda farklar azalır. Tek hücreli küçük plankton organizmaları içine alan kamçılılar (flagellatae) grubunda hayvan ve bitki olarak kesin şekilde ayırt edemediğimiz canlılar bulunmaktadır. Dolayısıyle klorofil ihtiva eden ve ototrof (kendi besinini kendi yapan, kendi beslek) olan kamçılılar bitkiler alemine klorofil ihtiva etmeyen ve heterotrof (besinini dışardan alan, adrı beslek) olarak beslenen formları ise hayvanlar alemine dahil olunurlar.
Bitkiler ve Hayvanlar arasındaki temel farklar
1. Genellikle bir bitki bulunduğu yere bağlıdır ve yer değiştirmez. Hayvanlar serbestçe hareket edebilirler. Fakat hayvanlarda, süngerler, mercanlar gibi sabit canlılar, ilkel bitkilerde de su yosunları, bakteriler gibi hareketli organizmalar vardır.
2. Bitkiler ihtiva ettikleri klorofil maddesinin yardımıyle CO2 asimilasyonu (özümleme) yapar ve güneş ışığından da faydalanarak inorganik maddelerden organik maddeler imal ederler. Yani ototrofturlar. Hayvanlar ise klorofil ihtiva etmediklerinden, özümleme yapamazlar. Ancak bitkiler aleminde de bakteriler, mantarlar, parazit ve saprofitler (çürükçül) gibi klorofil ihtiva etmeyen heterotrof organizmalar vardır. Bitkilere zarar veren canavarotu (Orabanche), küsküt (Cuscuta) önemli parazit bitkilerdir.
3. Bitki hücresi genellikle selüloz çeperden yapılmıştır. Hayvan hücrelerinde böyle bir çeper yoktur.
4. Bitkiler bölünür. Meristematik hücreleri sayesinde daima yeni dokular meydana getirip, süresiz gelişme kabiliyetleri vardır. Buna karşılık hayvanlarda büyüme ve gelişme sınırlıdır ve belirli bir devre sonra durur.
5. Bitkilerde besinler genellikle yüzeyleri tarafından erimiş halde osmoz olayı yoluyla alınır. Buna karşılık hayvanlar besinlerini bir ağız vasıtasıyla alırlar ve iç kısımlarında sindirirler.
6. Bitkilerin sinir sistemi yoktur. Uyartıların iletim yolu, plazma ve hormonlar vasıtası iledir. Hayvanlar aleminde ilkel formlar hariç bir sinir sistemi vardır. Gerek hayvan gerek bitkilerin müşterek özelliği ise hücrelerden meydana gelmiş olmalarıdır. Hücrenin ana maddesini ise protoplazma teşkil eder. Gelişmiş bitkiler, görev ve yapıları farklı kök, gövde ve yaprak gibi kısımlarından meydana gelmektedir. İlkel bitkilerde ise su yosunlarında olduğu gibi bu kısımlara rastlanmaz ve yapıları tal adı verilen hücre topluluklarından meydana gelmiştir. Bir yere de genellikle rizoit adı verilen kökçükleri ile tutunurlar. Gelişmiş bitkilerde olduğu gibi farklılaşmış bir iletim sistemi de ihtiva etmezler.
Gelişmiş bitkileri bulunduğu yere kök adı verilen bir toprak altı organı tespit eder. Kökler topraktan su ve suda erimiş halde bulunan tuzları alarak gövdeye iletirler. Kökler besin maddesi biriktirmek sureti ile depo organı vazifesi de görürler. Bitkiler aleminde en basit kök teşekkülü, eğrelti otunda görülür. Karayosunlarında ise köke benzer uzantılar, rizoit (köksü) adını alır.
Kökün başlıca özelliği, klorofilsiz olması ve yaprak taşımamasıdır. Tohumdan meydana gelen kök, ana kök adını alır. Ana kökten çıkan köklere de yan kök denir.
Gerek ana kök, gerek yan köklerin ucunda kaliptra (yüksük) bulunur ve kökün ucundaki büyüme hücrelerini korur. Kökün ucunun biraz yukarısında emici tüyler sıralanır.
Kökler bazı bitkilerde tutunma ve su emme işi yapabilmek için derinlere kadar inerler. Kurak yerlerde yetişen bitkilerden yoncanın (Medicago) kökleri 18 m, ılgın (Tamarix)ın 30 m, devedikeni (Alhani) nin ise 30-40 metreye kadar indiği görülür.
Bitkinin toprak üstünde yükselen kısmı genel olarak gövde adını alır. Gövde, esas-ana gövde, dal ve yapraklardan meydana gelir. Bitkiler aleminde en basit gövdeye yapraklı karayosunlarında (Musci) rastlanır. İletim demetleri taşıyan tipik gövde ancak eğreltilerde (Pteridophyta) görülür. Tohumlu bitkilerde ise daha ileri bir gelişme gözlenir.
Gövde genel olarak uçtan büyür. Büyüme, yaprak taslakları tarafından örtülmüş halde bulunan vejetasyon konisi tarafından sağlanır. Gövdenin uzamakta olan ucu, birbiri üzerine katlanmış yapraklardan ibaret olan tomurcuklarla örtülmüş ve bu suretle dış tesirlere karşı korunmuş bulunmaktadır.
Yaprakların gövdeye bağlandığı yere düğüm (nod) ve bu düğümler arasındaki uzun yapraksız kısımlara da düğümlar arası (internod) denir. Yan dallar ve yapraklar daima düğümlerde meydana gelir.
Karanlıkta yetişen bitkilerde klorofil maddesi teşekkül etmediğinden, bitkiler sarımtrak renkte olurlar. Böyle bitkilere etiyole olmuş denir.
Gövdeden çıkan dallar, bazen kısa bir uzama devresinden sonra gelişmeden kalırlar. Melez, sedir ve çamda iğne yapraklar, kısa sürgün olan bu dallar üzerinden çıkarlar.
Uzamalarına devam eden dallar ise uzun sürgünler meydana getirirler. Köknar ve ladinde durum böyledir. Gövdeler görevlerine ve yaşama çevrelerine bağlı olarak, bazı değişiklikler gösterir. Bu farklılıklara gövde metamorfozları denir. Soğan, yumru (patates), çilekteki sürünücü gövdeler (stalon) ve diken gövdeler (ateş dikeni, glediçya) gibi.
Bitkilerin fotosentez ödevini üzerine almış önemli bir organı da yapraktır. Bazı bitkelerde az gelişmiş halde olsalar dahi daima mevcutturlar. Işıktan faydalanabilmek, kolaylıkla gaz alıp vermek, su ve su buharı kaybedebilmek için kitlesine göre yüzeyi fazla veya az geniş yassı diken veya iğne şeklinde, klorofilce zengin ve iletim dokusu bir ağ gibi her tarafına yayılmış organlardır. Bir yaprak ekseriya 3 kısma ayrılır: yaprak ayası (lamina), yaprak sapı (petiyol) ve yaprak tabanı (bazis).
Yapraklar da bitki üzerinde bulundukları yere göre değişik şekiller aldıkları gibi, bulundukları ortama göre de farklılıklar gösterir. Etli yapraklar (damkoruğu), depo yapraklar (soğan), sülük yapraklar (bezelye), farklılık gösteren yapraklardır.
Bitkilerin Yapısı
Bütün organizmalarda olduğu gibi, bitkilerin de taze ağırlıklarının büyük bir kısmını su teşkil eder. Su muhteviyatı, gelişmiş bitkilerin yapraklarında % 80-90, bazı sulu meyvelerde % 95’e kadar yükselir. Buna karşılık odunda % 50, tohumlarda ise % 13-14’e kadar düşer. Bitkinin kuru maddesi organik ve inorganik bileşiklerden ibarettir. İnorganik bileşikler organiklere nazaran azdır.
Bitkideki inorganik maddeler karbon, hidrojen, oksijen, fosfor, azot, kükürt, sodyum, potasyum, kalsiyum, mağnezyum, demir gibi elementlerden ibarettir. Bir bitkinin gelişmesi için hangi elementlerin gerekli olduğunu, herhangi bir elementin noksanlığının bitkinin gelişmesine nasıl etki ettiğini veya hangi hastalık arazlarına yol açtığını anlamak üzere su kültürü metodu kullanılmaktadır. Toprakta bulunan bu inorganik tuzların saf su içinde belli oranlarda eritilmesiyle sıvı bir besin ortamı hazırlanır. Böyle bir ortamın elde edilmesi için Knop ve Von der Crone reçeteler hazırlamışlardır.Gerekli elementlerden birinin su kültüründe noksan olmasının bitki gelişmesinde çeşitli etkileri gözlenebilmektedir.
Bitkilerin dış ortamdan aldıkları inorganik maddelerden, kendileri için lüzumlu maddeleri yapmasına asimilasyon özümleme denir.
Yeşil bitkilerin güneş ışığı altında havanın karbondioksidi ve topraktan aldıkları su ile ve klorofiller yardımıyla karbonhidratları meydana getirmeleri fotosentez olarak tarif edilir. Bu olay aşağıdaki kimyasal denklemle gösterilebilir.
Fotosentez sonucu meydana gelen şeker süratle nişastaya çevrilir. Bu da birçok bitkilerin yumru (patates) veya tohum (fasulye) gibi depo organlarında bol miktarda saklanır. Işık enerjisi de kimyasal enerji, yani ATP halinde depo edilir.
Gündüzün, yani ışıkta CO2 (karbondioksit gazı) fotosentez için kullanılır ve hasıl olan oksijen dışarı verilir. Geceleri yani karanlıkta fotosentez mümkün olmadığından CO2 kullanılmayıp dışarı atılır. Işıkta bitkilerin O2 verdiğine bakarak bitkilerin gündüzün yalnız fotosentez; gece de CO2 verdikleri için yalnız solunum yaptığı hükmüne varanlar yanılmaktadırlar. Solunum, hayat boyunca her an devam etmektedir.
Bazı bakteriler klorofilsiz ve ışıksız olarak ototrof (kendi beslek) yaşama kabiliyetindedirler. Böyle organizmalar özümleme için gerekli enerjiyi, bir takım kimyasal reaksiyonlardan elde ederler. Bu şekilde kimyasal enerjinin kullanıldığı bu olaya kemosentez denir.
Bitkilerde solunum
Canlılarda hayat olaylarının devam etmesi enerji isteyen bir iştir. Bu enerji, besinlerdeki kimyasal şekilde bağlanmış olan enerjinin solunumla serbest hale geçirilmesi sayesinde sağlanır. Fotosentez sayesinde organik bileşiklere bağlanmış olan CO2 ve H2O molekülleri, solunumda tekrar serbest hale gelerek enerji açığa çıkar. Solunum olayı, besin moleküllerinin hücre seviyesinde oksitlenerek yapıtaşlarına (CO2 ve H2O) ayrışması ve enerjinin serbest hale geçmesi hadisesidir. Bu olay fotosentezin tersidir. Bazı bitkiler veya kısımları oksijenden yoksun bırakıldıkları zaman da bir süre solunum yaparlar. Bu çeşit solunuma anaerob (havasız solunum)denir. Mesela, bir mantar olan bira mayasının şekerli maddeleri alkolik mayalanma ile etil alkol ve CO2 ‘ye çevirmesi olayı oksijensiz ortamda meydana gelen bir anaerobik solunumdur. Şöyle bir formülle gösterilebilir.
Solunum olayında yüksek enerjili josfat sistemleri, canlılarda enerji depo etmek ve enerji serbest hale getirmek için bir motor sistemidir. Bu sistemden bitkiler metabolik faaliyetleri için enerji sağlayabilirler.
Bitkisel hücrelerde özellikle fotosentezde güneş ışığının yakalanmasında ATP teşekkülü ön planda yer alır. solunumun ara kademeleri ile sonunda 38 molekül ATP’lik enerji elde edilir.
Bitkilerin Büyüme ve Gelişmeleri
Büyümeyi canlı hücrede hacim artması olarak tarif edebiliriz. Farklı büyümeler sonucu bitkilerde dış ve iç şeklin kazanılmasına morfogenez denir. Aslında normal şartlar altında büyüme de bitkilerin şeklini değiştirmektedir.
Çok hücrelilerin gelişmesi, hücre çoğalmasını ve hücrenin büyümesini gerektirir. Yeni husule gelen hücrelerin büyümesini farklılaşma izler. Yani hücreler bir iş bölümü yaparlar. Bu da dokuların ve organların şekil almasıyla sonuçlanır. Büyüme ve gelişme esas itibariyle ferdin genotipi (genetik yapısı) tarafından kontrol edilmekte, fakat ona dış şartlar da etki etmektedir.
Bitkilerin Üremeleri
Bütün canlıların başlıca özelliklerinden biri de kendilerine şekil ve fonksiyon bakımından benzeyen fertler bırakmaları yani üremeleridir. Bu esas fertten ayrılan üreme hücrelerinin veya çokhücreli parçaların gelişerek yeni fertler hasıl etmeleri ile olur.
Canlılarda üreme başlıca iki tarzdadır: Eşeysiz üreme (Aseksüel üreme), eşeyli üreme (Seksüel üreme).
1. Eşeysiz üreme:
Bitkiden ayrılan tek hücreler veya çok hücreli kısımlar, harhangi bir tarzda birleşmeye lüzum göstermeden gelişerek yeni fertler verirler. Tek hücrelilerde hücre bölünmesi (enine-boyuna), tomurcuklanma veya sporlanma; çok hücrelilerde serbest hale geçen münferit hücreler veya fazla hücreli organlar ile olur. Eşeysiz üreme iki kısma ayrılır:
a) Sporlu üreme: Üreme, bitkiden ayrılan ve gelişerek doğrudan doğruya bir bitki (fert) verme yeteneğinde olan eşeysiz üreme hücreleri (sporlar) ile olur.
b) Vegatif üreme: Üreme basit hücre bölünmeleri veya ana bitkiden ayrılan ve bağımsız fertler halinde gelişen vegatif kısımlarla (bitkinin üremeye müteallik olmayan dal, kök, yaprak gibi kısımları) olur.
2. Eşeyli üreme:
Aynı veya farklı iki fertten hasıl olan, cinsiyet bakımından farklı iki üreme hücresi veya nukleusun yani çekirdeğin birleşip gelişmesiyle olur. Eşeyli üreme hücreleri gamet; iki gametin birleşmesi olayı (döllenme) neticesinde hasıl olan hücre veya nukleus (çekirdek) zigot adını alır. Gametler çeperi bulunmayan çıplak hücrelerdir ve tek başına gelişip yeni birer bitki (fert) haline gelmezler. Buna karşılık eşeysiz üremede sporların birleşmeye lüzum göstermeden çimlenerek doğrudan doğruya yeni bir bitki meydana getirmekte oldukları görülür.
Gametleri meydana getiren fertlere veya döllere gametofit denir. İçinde gametlerin teşekkül ettiği hücre veya hücre toplulukları ise gametang (gamet kesesi) adını alırlar. Mayoz bölünmesi sonunda meydana gelen gametlere de kısaca gon denir. Eşeyli üremede görülen tipler şunlardır: Avtogami, izogami, anizogami, ovagami, gamatongiyogami, somatogami.
Çiçekli (tohumlu) bitkelerde üreme organı çiçektir. Döllenme (tozlaşma) ve meyva oluşumu burada meydana gelir. Bitkinin tozlaşması çeşitli şekillerde olmaktadır. Bu da dış kuvvetlerin yardımıyle (mesela rüzgarla, suyla, hayvanlarla kuş- karınca-memeli havyanlar ve insanlar veya kendiliğinden tohumları, çevreye saçarak) olur.
Bitkilerde Yaşama ve Geçinme Şekilleri
Yaşama ve geçinme şekli bakımından bitkileri bir kaç gruba ayırmak mümkündür:
Ototrof bitkiler:
Kökleri ile veya kök ödevini görebilen organları sayesinde yaşadığı ortamdan ham besin suyunu alabilen bütün yeşil bitkiler, fotosentez ile kendileri ve diğer canlılar için gerekli organik bileşikleri yaparlar. Bu olaya ototrofluk, böyle bitkilere ototrof bitkiler denir.
Parazit bitkiler:
Birçok bitkiler beslenmeleri için gerekli besinleri başka bitkilerden alırlar. Küçük kök veya çekmene benzeyen özel uzantılarıyla kendilerini bazı bitkilere tespit ederek besinlerini emerler. Böyle bitkilere asalak veya “parazit bitkiler”, sömürdükleri bitkiye de konak denir. Mesela, canavar otu (Orabanche), küskuta (Cuscuta), ökse otu (Viscum) parazit bitkilerdir. Ökse otu, yapraklarıyla fotosentez de yaptığından yarı parazit kabul edilir.
Simbiyont bitkiler:
Simbiosis ortak yaşama demektir. Böyle bir halde farklı türlere ait iki fert bir birlik halinde yaşamaktadır. Bazı bakımlardan birbirlerine fayda sağlar. Simbiyont bitkilere en iyi örnek olarak alg ve mantar birliğinden meydana gelen likenleri verebiliriz.
Saprofit (Çürükçül) bitkiler:
Saprofitlik heterotrofluğun (adrı beslek) bir çeşitidir. Bakteriler ve mantarlar arasında saprofit yaşayanlar pek çoktur. Ekmek, peynir gibi besin maddeleri üzerinde küf yaparak gelişen Penicillium ve Aspergillus saprofit mantarlardır. Bunlar hayatlarını sürdürmek için hayvan veya bitki ölüleri, yahut canlıların boşaltım maddelerinden yararlanırlar. Enzimler hasıl ederek üzerinde yaşadıkları bileşikleri, hücrelerine alabilecekleri ufak moleküllere çevirirler veya bu çevirmelerden hasıl olan enerjiyi kullanırlar. Böyle canlılar devamlı olarak ölü organizmaları kokuşturur ve ayrıştırırlar. Ölmüş veya kokuşmuş organik maddeler üzerinde yaşayan saprofit bitkilere “çürükçül bitkiler” de denir. Saprofitler, salgılarıyla organik maddeleri inorganik maddelere dönüştürürler. Tarla mantarı, küfler ve bazı bakteriler saprofittir.
Böcek yiyen (Böcekçil-insektivor) bitkiler:
Bu bitkiler diğer yeşil bitkiler gibi fotosentez yaparlar. Toprakta bulunan inorganik azot bileşiklerini alarak kullanırlar. Topraktaki azot bileşikleri ihtiyaca yetmediği zaman da, ufak böcekleri yakalayarak sindirim özsuları ile eritir ve onun organik azot birleşiklerinden faydalanırlar. Yani böcek kapan bitkiler, bu yolu bir emniyet olarak kullanmaktadırlar.
Böcekçil bitkilerde böceklerin yakalanması için yaprakları özel değişikliklere uğramış, bitkinin cinsine göre fark gösteren kapan tertibatları meydana gelmiştir. Nepenthes’te bu kapan ibrik şeklindedir. Bu ibriğin ağzında dolaşırken kayarak dibine düşen böcekler, oradaki sıvı içinde boğulurlar ve ibriğin içini döşeyen bez hücrelerinin salgısı olan protein enzimlerinin etkisiyle eritilir ve sonra emilirler.
Drosera’da yaprak kenarları tentakül denen saplı bezlerle donanmıştır. Bezler yapışkan bir sıvı salarlar. Kokulu maddelerle cezbedilen böcekler bu sıvıya dokununca yapışırlar. Etraftaki tentaküller üzerine kapanır ve böcek hapsolur, sonra gene sindirim özsuları ile eritilerek emilir. Geride sadece kitin örtü kalır.
Dionea’da yaprağın orta damarı bir menteşe ödevini görür. Onun etrafında yaprağın iki yarısı üst üste kapanır ve kenardaki dişler birbirine girer. Bunu böceğin eritilme ve emilme işlemleri izler.
Bitkilerin Sınıflandırılması
Bitkilerin sınıflandırılmaları sistematikçiler tarafından farklı farklı ele alınmaktaysa da genel olarak çiçekli (tohumlu) ve çiçeksiz (tohumsuz) bitkiler olarak ikiye ayırmak mümkündür. Bunun yanında her iki grubu ihtiva etmek üzere bitkiler alemi 7 bölüme ayrılarak incelenebilmektedir:
1) Bölünür bitkiler (bakteriler, virüsler, mavi-yeşil algler),
2) Su yosunları (algler),
3) Mantarlar (fungi),
4) Karayosunları,
5) Likenler,
6) Eğreltiler,
7) Tohumlu (çiçekli) bitkiler.
Bunlar da kendi aralarında sınıflara, takım veya familyalara ayrılmaktadır.
BİTKİ ORGANLARI
KÖK: Bitkiyi toprağa bağlayan , topraktan su, mineral, mdensel tuzları alan yapıdır.
a. Kazık Kök: Ana kökten çıkan yan köklerle oluşu. Ör: ebegümeci
b. Saçak Kök: Tek yıllık bitkilerde görülür. Kökler aynı bölgeden çıkar.Ör: Mısır, soğan
c. Depo Kök: Kazık köklerin besin depo etmesi ile oluşur. Havuç
d. Tutunucu Kök: Gövdenin tutunmasını sağlar. Sarmaşık.
e. Hava Kökleri: bataklık bitkilerinde görülür.
f. Sömürge Kökler: Parazit bitkilerin, üzerindeki bitkinin özsuyunu almak üzere özelleşmiş kökleridir.
GÖVDE: Toprak üstünde bulunan dal, yaprak, çiçek, meyve gibi kısımları üzerinde taşıyan bölümdür.Çok yıllık bitkilerde bulunan sert ve sağlam yapılı gövdeler odunsu gövde, mevsimlik veya birkaç yıllık bitkilerde görülen gövdelere ise otsu gövde denir.
a. Yumru Gövde: Toprak altında bulunur. Besin depolar.Kök bulunmaz. 1 yıllıktır. Patates
b. Depo Gövde: Etli ve su deposu halindedir.Su kaybını önlemek amacıyla yaprakla iğne şeklindedir.. Kaktüs
c. Yassı Gövde: Gövde kısalarak yassılaşmıştır.Lahana, marul
d. Sürünücü Gövde: Zayıf yapılı etrafa tutunarak toprak yüzeyinde yayılır.Karpuz,çilek
e. Sarılıcı Gövde: Bitki gövdelerine sarılarak yükselir. Asma
YAPRAK: Yüzeyleri geniş, zengin damarlanma gösteren organdır.Büyümeleri sınırlıdır. Fotosentez organıdır.
Yaprağın Kısımları:
a. Yaprak sapı: Her bitkide bulunmayan yaprağı dala bağlayan kısımdır
b. Yaprak Kını:Yaprağın dala bağlandığı geniş kısımdır.dalla kın arasında tomurcuk bulunur.
c. Yaprak Ayası: Yaprağın geniş yassı kısmıdır.
ÇİÇEK: Çiçekli bitkilerde eşeyli üremenin gerçekleştiği organdır.
Erkek ve dişi organların beraber bulunduğu çiçeğe tam çiçek, eşey organlarından birine sahip olan çiçeğe eksik çiçek denir.
Erkek organlar bir çiçeğin üzerinde çok sayıda bulunurlar.Sapçık ve başçık kısımlarından oluşur. Başçık kısmında polen keseleri bulunur.Polen keselerinde polen ana hücreleri bulunur.Polen ana hücrelerinden polenler oluşur.
Dişi organlar, çiçeğin tam ortasında bulunur.Dişi organ; yumurtalık,dişicik borusu, dişicik tepesinden oluşur.
Üreme hücreleri döllenerek tohum ve meyvayı oluşturur.
Meyveler 2 şekilde sınıflandırılır.
1. Meyve oluşumuna katılacak yumurtalık sayısına göre:
a. Basit Meyve: Bir tek yumurtalığın gelişmesi ile oluşan meyvelerdir. Kayısı, şeftali,kiraz
b. Bileşik Meyve: Meyve oluşumuna çok sayıda yumurtalık katılır. Dut, çilek,böğürtlen
2. Meyvenin içerdiği su miktarına göre :
a. Sulu meyveler: Yapısında su oranı fazla olan meyvelerdir. Domates, kabak, erik
b. Kuru meyveler : Su oranının az olduğu meyvelerdir. Fındık, buğday, haşhaş
BİTKİLERİN MUCİZEVİ FAYDALARI, YARARLARI VE İYİLEŞTİRİCİ ÖZELLİKLERİ
Bitkilerin binbir derde deva olduğunu hepiniz yüzeysel olarak biliyorsunuzdur. Peki, nokta atışı yaparak hangi bitkinin hangi derde şifa olduğunu öğrenmek ister misiniz? Sağlam sihirbaz sağlam vücutta bulunur dedik ve sihirbazlık numaralarını öğrenmeden önce aşağıdaki alternatif tıp, yani başka bir deyişle kocakarı bilgilerinin faydalı olacağını düşündük.
uzum-meyve-gifmuz-meyve-gifseftali-meyve-gifmaydanoz-bitkisi-faydalari
Elma suyunun içindeki bitki besinleri, kalp ve akciğer kanserine yakalanma riskini azaltır.
Antioksidan özelliği bulunan üzüm suyu cildin yaşlanmasını geciktirir.
Mandalinanın sinir yatıştırıcı etkisi vardır.
Karnabahar, kanseri önleyen karotenoid maddesi içerir.
Portakal, cildin kuruyup, kırışıklıkların oluşmasını engeller.
Karpuz, içerdiği beta-karoten ve likopen sayesinde tam bir cilt yenileyicisi gibi çalışır.
Kiraz, içerdiği elajik asit maddesi ile kansere karşı çok etkilidir.
Demir deposu olarak nitelendirebileceğimiz kayısı; periyodik dönemlerinde fazla kan kaybeden bayanların, demir yetmezliği sorunu çekenlerin ve hamile bayanların mutlaka tüketmesi gereken bir meyvedir.
Kavun, bağırsak kanserini önlemede yardımcı rol oynar.
Havuç, içerdiği bol miktardaki A vitamini ile cilde tazelik ve pembelik verir.
Domates damarları yumuşatır, kanı saflaştırır.
Ayva, mide ve bağırsakları kuvvetlendirir, ince bağırsak iltihabını giderir.
İncir; bronşit, öksürük ve boğaz ağrılarında faydalıdır.
Enginar, böbreklerdeki kumun dökülmesine yardımcı olur.
Sarımsak, ölümlere sebep olan atardamar kireçlenmesine iyi gelir.
Pırasa, mide rahatsızlığına iyi gelir.
Soğan, boğaz ve solunum yolu enfeksiyonlarının tedavisinde etkilidir.
Limon, sivilceleri giderir, cilde güzellik katar.
Ceviz, saç dökülmelerini ve diş eti kanamalarını önler.
Mantar, yorgunluğu giderir, düşünme ve öğrenme yeteneğini geliştirir.
Ispanak, kemik ve diş sağlığı açısından önemli bir besindir.
Bezelye, kansızlığı giderir, pekliği geçirir.
Biber, içerdiği yüksek miktardaki K vitamini ile de, kanın pıhtılaşma kabiliyetini arttırarak kanamaları durdurur.
Elmada bulunan bitkisel steroller ve pektin maddesi kolesterolü azaltır.
Üzüm, kan yapıcı bir meyvedir.
Karnabahar içerisinde bol miktarda, kadınları göğüs kanserine karşı koruyan ‘indol 3 karbonal’ maddesi bulunmaktadır.
Anormal doğumların önüne geçen portakalı özellikle hamile bayanların tüketmesi gerekir.
Karpuzdaki betasterol isimli maddenin cinsel gücü desteklediği belirtilmektedir.
Kayısı, kabızlık sorununun giderilmesinde etkilidir.
Havuç, göz sağlığı için vazgeçilmez bir besindir.
Domates, böbrekleri çalıştırarak idrar söktürür.
Ayva, ishali keser.
İncir, vücuda enerji verir.
Enginar, İdrar söktürür, aşırı üre oluşumunu engeller.
Sarımsağın, nefes borusu rahatsızlıklarına ve bronşite karşı tüketilmesi özellikle tavsiye edilir.
Pırasa, basur için faydalıdır.
Soğan, damar sertliğini engeller.
Limon, mide bulantısına iyi gelir.
Ceviz, hazmı kolaylaştırır.
Ispanak suyu; kalp kaslarını kuvvetlendirir.
Biber, vücut ısısını dengeler ve konsantrasyonu artırır.
İğde Çiçeği :Türkiyede yaygın bir bitkidir. Su kenarlarında çok görülür.
Meyvaları organik asitler (malik asit), vitaminler (B grubu, E ve C) ve flavon glikozitleri taşımaktadır.
Cıcılık, Çıçırgan, Çişkan olarak da bilinir.
İğde Çiçeği bitkisinin faydaları
Kabız, kuvvet verici ve antiseptiktir. C vitamini deposudur. Gribe karşı etkilidir.
Ayı Üzümü : Kuvvet verir. İshali keser. İdrar yollarını temizler. İdrar söktürür. Ateşi düşürür. İdrar yollarındaki taşların düşmesine yardım eder. Prostat büyümesinden kaynaklanan şikayetleri giderir.
Yaban Mersini olarak da bilinir.
Ayı Üzümü bitkisinin faydaları
Yaban mersini (Likapa), antioksidan madde içeriği en yüksek bahçe bitkisidir.
Göz yorgunluğu, miyopluk, katarakt, karasu (Glokom), şeker hastalığından kaynaklanan görme bozuklukları
Kabızlık, bulantı, mide krampları, ülser önleyici
Hardal Tohumu : Bu bitkinin tohumu un durumuna getirilir ve sirkeyle karıştırılarak macun kıvamında bir karışım yapılır. Izgara etlerin yanında ve bazı soslarda kullanılır.
Haricen lapası, yakısı ve banyosu yapılir.
Sos olarak ve soslara sarımsı renk vermek için zerdeçal ile birlikte kullanılır.
Kahverengi tohumlar köri hazırlamak için diğer baharatlarla karıştırılır.
Hardal Tohumu bitkisinin faydaları
Kanı cilde toplamak ve ağrı kesmek için kullanılır.
Böğürtlen : Mormorik, Diken çileği, Karamama, Kedi dutu, Diken dutu, Yabani üzüm olarak da bilinir.
Böğürtlen meyve olarak çiğken yenildiği gibi reçel, şurup, şekerleme, pasta, likör ve sirke yapımında kullanılır.
Böğürtlen bitkisinin faydaları
Organik asitler, mineraller ve vitaminler bakımından çok zengin
Doku ve damar büzücü etkisi vardır. Diyareyi keser, peklik verir. İdrar söktürücüdür. Bedeni güçlendirici toniktir.
Kadınlarda, aybaşı dönemlerinde aşırı kan gelişini önler.
Yara iyileştiricidir.
Hafif yanıklara iyi gelir.
Hemoroit tedavisinde etkili olur.
Greyfurt : C vitamini bakımından çok zengindir. Meyvelerinden gıda olarak istifade edilir. Meyve kabuklarından marmelat yapılır.
İştah açar.
Greyfurt bitkisinin faydaları
Yarım greyfurt günlük C vitamini ihtiyacının yüzde altmışını sağlar.
Hazmı kolaylaştıran ve kabızlığı önleyen greyfurt mikropları öldürme özelliği ile faydalı bir besindir.
Kolesterol oranını düşüren pektin maddesi bulunur. Kansere karşı koruyucu özellik taşır.
Yapılan araştırmalar greyfurt suyunun bazı ilaçların etkilerini artırdığı ve o nedenle ölümle sonuçlanabilecek zararlı yan etkiler ortaya çıkardığını gösterdi. Bu nedenle ilaç kullanan kişilerin greyfurt suyu içmemeleri önerilmektedir.
İlgili konular: c vitamini, iştah, hazım, kanser, pektin
|
|
|
Küpeli Çiçeği - Fusia-Flower - Fusia Blume - Nasıl Yetiştirilir? - Fuşya Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 05:12 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
Küpeli Çiçeği - Fusia-Flower - Fusia Blume - Nasıl Yetiştirilir? - Fuşya Nedir?
Fuşya Nedir…?
Fuşya, Alman bir botanist olan Leonard Fuchs’ın anısına, hem bir tür çiçeğe hem de o çiçeğin rengine verilen isimdir. Fuşya kelimesi ilk kez 1789 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Küpe çiçeği de denilen bu kırmızımsı mor renge sahip çiçek, fuşya renginin çıkış yeridir.
Güzel görüntüsü ve canlı duruşuyla oldukça popüler bir bitkidir. İlk kez fuşya çiçeğinde görülen renk, daha sonra kıyafetler, mobilyalar, ev dekorasyonu da dahil olmak üzere geniş bir yelpazede kullanıma girmiştir.
Fuşya rengi, tam yoğunluktaki mavi ve kırmızı renklerinin eşit miktarda karışımıyla ortaya çıkar. Fuşya renginin, açık fuşyadan fandango rengine kadar kendi içerisinde oldukça geniş bir skalası bulunmaktadır.
Renklerin anlamına bakıldığında, fuşya rengi en yüksek mertebede evrensel sevgiyi sembolize eder. Şefkat, iyilik ve dayanışma gibi insani duyguları yoğunlaştırdığı, kullanan kişiyi cesaretlendirdiği söylenir. Mutsuzluk, endişe veya kızgınlık anlarında fuşya, mod yükselten ve sakinleştiren bir renktir. Bu renk, neşe, mutluluk ve kişinin sahip oldukları ile tatmin olma hissini yoğunlaştırır.
Canlı ve ilham veren fuşya rengi, şok edici ve olağan dışı etkisi bir yana, çoğu zaman yaratıcı bir renk olarak karşımıza çıkar. Çok fazla fuşya rengi bazı insanlarda ters etki yapabilir. Dikkat çekici ve dominant etkisi içe dönük insanlara depresif etki edebilir. Renk fazla kullanıldığı zaman çok uyarıcı olup, gözü yorma ihtimalini de bulundurmaktadır. Böyle zamanlarda fuşyanın yanına biraz yeşil renk katıp renkleri nötrleyebilirsiniz.
Küpeli Çiçeği Nasıl Yetiştirilir?
İngilizce ‘de adı fuchsia olan çiçek küpeye benzer bir görünüme sahip olması nedeniyle ve de küpe gibi sarkan bir yapıya sahip olmasından ötürü dilimizde küpe çiçeği ya da küpeli çiçek olarak adlandırılmaktadır. Küpeli çiçek asılı saksılarda yetiştirilen ve de mükemmel iki tonlu renkleri ile göz kamaştıran bir görünüme sahiptir.
Türk Dil Kurumu ona Küpe Çiçeği ya da Küpeli demeyi tercih etmiş ve dilimize bu şekilde geçmiş. Tropik Orta ve Güney Amerika’nın dağlarından gelen bu bitkinin Afrika’da da doğal olarak yetişebilen 100’e yakın türü bulunuyor. Bazı kaynaklar da Küpe Çiçeğinin anayurdu Meksika olarak geçiyor. Çok yıllık bir süs bitkisi olan küpe çiçeği genel olarak kuru olmayan, rüzgarlı yarı gölgelik mekanları sever.
Çoğunlukla beyaz, pembe, mor ve kırmızı renklerde çiçekler açmaktadır. Sarkan çiçekler arasında en popüler çiçek olma özelliğine sahiptir. Küpeli çiçek sadece sarkan saksılarda değil yerdeki saksılarda da yetiştirildiği taktirde oldukça güzel bir görünüm sergilemektedir. Bu makaleyi okumaya devam ederek küpeli çiçeğin sevdiği ortamın nasıl yaratılabileceği, küpeli çiçeği bakımı ve yetiştirilmesi ile ilgili ihtiyaç duyduğunuz bilgilere kolaylıkla sahip olmanız mümkündür.
Özellikle balkonlarda çok dekoratif duran Küpe Çiçeğinin 15 metreye kadar boylanabilen türleri gözlemlenmiştir. Ülkemizde doğal olarak yetişmemelerinin en büyük sebebi ise yaz sıcaklığının fazla olmasıdır. Yaz sıcaklığının yüksek olduğu bir bölgede bu çiçeğe bakma düşüncesindeyseniz mümkün olduğunca rüzgar alabileceği bir konuma yerleştirip yapraklarına ara sıra su fısfıslamanız tavsiye edilir. Hatta bazı kaynaklar hergün su fısfıslamanın bitkinin böceklerden uzak kalmasına yardımcı olduğunu belirtmektedir.
Küpe çiçeği, narin dalları olan çalı formunda bir bitkidir. Çok yıllıktır ve dış mekanda yetiştirilebilen bir süs bitkisidir. Bitkinin dallarından çiçekleri aşağı doğru sarkar. Çiçekleri kırmızı, mor, beyaz ve pembe renklerinde olabilir. Hemen hemen her türünde çiçekler 2 renkli olarak görülür. Gerçek çiçek olduğuna inanmanın oldukça güç olduğu Küpe Çiçeğinin her yıl çiçek vermesi için düzenli bakımının yapılması gerekir. Bu bakım içerisinde en önemli faktör doğru sulama, güneşlenme, gübreleme ve ilaçlamadır. Ocak ayında dikilmesi önerilir.
Küpe Çiçeği Nasıl Yetiştirilir?
Dünyanın en güzel çiçekleri arasında bulunmakta olan küpeli çiçek diğer bir ifade ile çiçeği küpe çiçeği nasıl yetiştirilir konusu ile ilgili olarak en önemlileri arasında saksı seçimi gelmektedir. Küpeli çiçeği nasıl bakılır konusunda ilk adım küpeli çiçek için uygun olacak bir saksı seçimi ile atılır. Küpeli çiçek için en uygun yapıya sahip olan saksılar yuvarlak olanlarıdır. Çünkü küpeli çiçeği saksının yanlarından aşağıya doğru sarkar ve bu durum için en uygun yapıya da yuvarlak olan saksılar sahip durumdadır. Yuvarlak saksılarda küpeli çiçekler çok daha hoş bir duruş sergileyecektir.
Küpeli çiçekleri için en ideal saksı 20-30 cm derinliğe sahip olanlarıdır. Diğer bir önemli konu da bu saksılarda drenaj deliklerinin olmasıdır. Küpeli çiçeği oldukça narin görünümlü bir çiçek oluşu sebebiyle asılı duran saksılarda normal saksılarda olduğundan çok daha hoş bir görünüm sergiler. Ancak yerde yetiştirmek isteyenler, yer saksılarını küpe çiçeği aşağı doğru sarkacak biçimde yüksek bir platform üzerine yerleştirdikleri taktirde çok doğru bir yönteme başvurmuş olacaklardır.
Küpe Çiçeği Ekimi Ve Bakımı
Küpe çiçeği bakımı konusundan önce ekimi ile ilgili bilgi sahibi olmak son derece yararlı olacaktır. Küpeli çiçek gevşek ve de geçirgen özellikli toprağı sever. Toprağın suyu çok fazla ya da çok az tutmaması oldukça önemlidir. Küpeli çiçek için kompost ve saksı toprağı karışımı yeterli olur.
Küpeli çiçek yetiştirmeye başlamak için en ideal zaman ilkbaharın don zamanı geçtikten sonraki süreleridir. Düzgün bir şekilde bakımı yapılan küpe çiçeği ilkbahardan sonra son sonbahar mevsimine kadar çiçek vermeyi sürdürebilmektedir. Soğuk kış aylarında küpeli çiçeği evin içinde muhafaza edilmelidir. Küpeli çiçeği kış ayları süresince sadece 2 kere sulanması yeterli olan bir çiçektir. Bakımı doğru ve özenli şekilde yapılan küpeli çiçek her yıl çiçek açmayı sürdürür.
Kış aylarında bitkilerin yaşları büyüdükçe soğuğa dayanabilme kabiliyetleri artar ancak genç bitkiler için en az 10 derece kadar kış sıcaklığı gerekir. Kış aylarında çiçeğinizi evin içine almanız onun gelişimi için faydalı olacaktır. Ancak hangi koşulda olursa olsun 5 derecenin altında bitkinizi bırakmamanız gereklidir.
Çiçeklerini kolay kolay dökmezler. Yarı gölge yerleri seven küpe çiçeği direkt olarak güneş ışığına maruz kalırlarsa çiçeklerini dökmeye başlarlar. Bunun sebebi toprağında oluşacak olan ısı artışıdır. Bu durum doğrudan bitkinin köküne zarar verecektir.
Tohum ve çelik ile üretimi yapılır ancak tohumla küpe çiçeği üretimi çok önerilmez. Çünkü oldukça zorlu bir süreçtir ve başarıya ulaşmama ihtimali de yüksektir.
Saksı değişimi yılda bir defa yaz sıcakları başlamadan, ilkbaharın başında yapılır. Sarkan bir formda olduğu için ona uygun saksılar tercih edilmelidir. Özellikle asılabilen saksıları seçerseniz çiçeğinizi sergilerken sorun yaşamazsınız. Seçtiğiniz saksıların mutlaka drenaj deliği olmalıdır, aksi halde fazla olan su bitkinize zarar verir. Duvarda asılı saksılarda sulama sonrası duvara sızma olmaması için gerekli önlemi almayı da ihmal etmemelisiniz.
küpeli
Görsel: Picdaus
Küpe çiçeğinin toprak isteği gevşek topraktır. Yani iyi drenaj sağlanan, geçirgen topraklardan hoşlanır. Toprağı fazla sıcak olmamalıdır, bu köklere zarar verebilir ve çiçekleribi dökmesine sebep olabilir. Aslında bitki her toprakta yetişebilmeye meyillidir fakat sağlıklı ve bol çiçekli olmasını istiyorsanız onun toprağını taze tutmalısınız. Saksı değişimi esnasında topak değişimi de yaılması bu noktada olumlu bir davranıştır. Bitkinin toprak yapısı yeteri kadar gübreli değil ise mayıs, haziran, temmuz, ağustos ve eylül aylarında sulama suyuna besin karıştırabilirsiniz. Ayda 1 defa besin takviyeli su vermeniz yeterlidir. Kullanacağınız nesin takviyesini çiçekçilere sormadan almamanızı öneririz çünkü her ürün her çiçeğe hitap etmeyebilir.
Gübreleme ilkbahar ortasından yaz sonuna kadar haftada 1 yapılmalıdır. Yani nisan, mayıs, haziran, temmuz ve ağustos aylarında ayda 4’er defa defa bitkinizi beslemeniz gerekir. Kompost ile toprağınıza besin takviyesinde bulunabilirsiniz.
Sulama kararında olmaz ve fazla olur ise çiçeğin tomurcukları dökülmeye başlar. Yaz aylarında sulama miktarınızı artırıp kış aylarında azaltmalısınız. Kış sulaması için toprağı kontrol edip bitki ihtiyaç duyduğunda su vermeniz gerekir. Bu bazen 1 ya da 1,5 ayda bir sulama yapılmasını bile gerektirebilir. Zaten küpe çiçeği çok fazla su isteyen bir bitki de değildir bu sebeple sulama konusunda çok zorlanmayacağınızı düşünüyoruz.
Küpe çiçeği bakımı için budama da önemlidir. Budama kış aylarında yapılmalıdır. Küpe Çiçeğinin budaması ile ilgili bilgiyi aşağıda daha detaylı olarak anlatacağız.
Küpe çiçeğinin en mutlu olacağı ortamlardan biri de kapalı balkonlardır. Yani cam ile kapatılmış bir balkonunuz varsa ve balkonunuzu renklendirmek istiyorsanız duvarlara asacağınız rengarenk saksılar içerisinde küpe çiçeğinizi sergileyebilirsiniz. Eğer çiçeğiniz sarkık bir formda yetişmesin istiyorsanız her bir dalı ince çubuklara bağlayabilirsiniz.
Küpe Çiçeği Tohumu Nasıl Ekilir?
Küpeli çiçeği tohumdan yetiştirmek oldukça zahmetli olmaktadır. Küpeli çiçeği tohumu ekmek yerine hazır küpeli çiçek bitkisi almak ve bu bitkiyi çoğaltmak daha kolay olacaktır. Ancak elinizde küpeli çiçeği tohumu varsa bu tohumları küçük yoğurt kaplarında çimlendirmeyi deneme yoluna gidebilirsiniz. İçine tohum ekimi yapacağınız yoğurt kabının çoğuna kompost ile doldurduktan sonra küpeli çiçek tohumlarını üzerine atın ve bu tohumların üzerini çok hafif olacak şekilde toprakla kapatın. Daha sonra bu yoğurt kaplarının üzerine streç film germeyi tercih edebilirsiniz. Bu sayede nemi tohumların ekili olduğu kap içine hapsedebilirsiniz.
Küpeli çiçek tohumları bir kaç gün ile bir kaç haftalık zaman içerisinde çimlenir. Bu süre içerisinde bir püskürtücü yardımıyla buhar şeklinde sulama yapılması gerekmektedir. Çimlenen tohumların gövdeleri yeterince güçlendiğinde daha büyük boyda bir saksı içine aktarabilirsiniz. İlk yılsonunda küpeli çiçek bitkiniz sağlıklı bir görünüme sahip durumda ise bakımı sürdürün. Fakat sağlıksız ise muhtemelen tekrar tohum ekimini denemeniz gerekecektir.
Küpe Çiçeği Nasıl Işıktan Hoşlanır?
Küpe çiçeğinin toprağının çok fazla ısınmaması önemlidir. Bu yüzden gölgede yetiştirilmesi daha uygundur. En kötü ihtimalle küpeli çiçek yarı gölge olan ortamlarda bakılmasıdır. Fakat bu ortamda bile küpeli çiçeğin kökünün ısınarak kuruması söz konusu olabilmektedir. Bu nedenle yarı gölge yerine tam gölge bir ortamda çiçeği yetiştirmek doğru olacaktır. Çiçeğin bulunduğu ortam sıcaklığının ise 15 ile 25 derece arasında olması gerekmektedir.
Küpe Çiçeği Ne Kadar Sulanmalıdır?
Küpe çiçeği eğer tamamıyla gölge olan bir ortamda yetiştirildiği taktirde susuzluğa dayanıklı bir yapıya sahip olur. Bu nedenle küpe çiçeği için haftada iki kez olmak üzere çok az sulama yapmak yeterli olacaktır. Küpeli çiçeği yaprakları sarıya dönüyor ise yapılan sulama yetersiz demektir. Fakat toprağı doyuracak kadar sulama yapılması küpe çiçeği bitkisinin köklerinin çürümesine neden olabilir. Kış aylarının yaşandığı dönemlerde küpe çiçeği yapraklarını ve çiçeklerini döker ve bu mevsimde küpeli çiçeğini 1 buçuk ay boyunca sadece 1 kez sulamak yeterli olacaktır.
Küpe Çiçeği Nasıl Çoğaltılır?
Küpe çiçeği nasıl çoğaltılır? Küpe çiçeği çoğaltmanın en ideal yöntemi 6 ile 8 cm uzunluğa sahip olan genç dallardan yararlanmaktır. Bunun için küp çiçeği bitkisinin dalının alt kısımlarında kalan yaprakların temizlenmesi gerekir. 10 cm derinliğe sahip olan bir kap ya da saksı içine saksı kumu konulur. Saksı kumunun içine bir kalem yardımı ile delik açılır ve küpe çiçeği dalı bu deliğin içine yerleştirilir. Son olarak ise üzerine bir streç kapatılarak ılık ortamda bekletilir. Çoğaltılmak için kullanılan küpe çiçeği bitkisi dalı bir aylık sürecin sonunda kökler salmaya başlar. Bu süreçte bitkinin gövdesi de gelişmeye başlar. Bu sürecin sonunda artık küpe çiçeği bitkiniz daha büyük bir saksıya aktarılmak için hazır hale gelmiştir. Böylece küpe çiçeği nasıl çoğaltılır? Sorusu yanıtını bulmuş olur.
Küpe Çiçeği Ne Zaman Açar?
Çok güzel bir süs bitkisi olan küpe çiçeği ne zaman açar konusu da oldukça merak edilmektedir. Mor, pembe, kırmızı ve beyaz renklerde küpeyi andıran çiçekler açan bu güzel bitki Nisan ayının ortalarına doğru tomurcuklanır ve Mayıs ayında tam olarak çiçek açarlar. Küpeli çiçek bitkisinin ince saz yapılı bir ana gövdesi ve elips şekline sahip yaprakları vardır. Küpe çiçeği bitkisinin çiçekleri ise yaprak tepelerinde ince bir tel görünümünde gövdeden uzayarak açmaktadır.
Küpe Çiçeği Çeşitleri Nelerdir?
Harikulade bir süs bitkisi olan küpe çiçeği çeşitleri farklı özelliklere ve güzelliklere sahiptir. Bu çiçeğin 100 türü bulunmaktadır. Küpeli çiçek bitkisinin büyük bir kısmının ana vatanı Amerika kıtasındaki tropikal bölgelerdir.
Küpeli çiçek çeşitleri ;
– Boya veren küpe çiçeği türü oldukça hoş bir gürünüm sergilemektedir. Bu küpeli çiçek çeşidi adından da anlaşılacağı gibi yerden yukarıya doğru boyuna veren küpe çiçeği cinsidir.
– Sarkan küpe çiçeği cinsi; bu küpe çiçeği cinsi yere teması olmayan ve yüksek konumda asılı olan saksılar içinde yetiştirilmelidir. Çiçekleri sarkan küpeli çiçeği bitkisinin çiçekleri yere temas ettiğinde yaprakları ve çiçekleri zarar görür.
Küpe Çiçeği Alt Sınıflar
Bakımı ve yetiştirmesi bir hayli zor olan küpe çiçeği alt sınıflar varlığı söz konusudur. Bu bitkinin bilimsel olarak adı fuchia’dır. 100 civarında çeşidi bulunan bir süs bitkisi türü olma özelliğine sahiptir. Bu bitki türlerinin büyük bir çoğunluğu Amerika kıtasında yaşamaktadır. Küpeli çiçek bitkilerinin büyük bir kısmı çalı formuna sahiptir. Ancak Yeni Zelanda çeşidi olan Fuchsia exorticata türü 12 ila 15 santimetreye kadar uzayabilen bir ağaç türündedir. Bu bitkilerin kışın yaprağını döken ya da bütün bir yıl boyunca yeşil kalabilen türleri bulunmaktadır. Küpeli çiçek bitkisinin çiçeklerinin renkleri sinek kuşlarını cezbeder ve böylece sinek kuşlarının bu bitkilerin tozlaşmasına ciddi katkısı sağlanmış olur. Küpeli çiçek bitkilerinin en yaygın olan türleri hibritlerdir ve bu bitkiler çelikle çoğaltılmaktadırlar.
Küpeli Çiçeği Fiyatı
Gelişmiş saksıda formlu olan bir küpeli çiçeği fiyatı 25 ila 35 TL arasında değişen fiyatlara perakende olarak satılmaktadır. Perakende ve toptan satışı yapılan bir bitki türüdür. Küpeli çiçek hakkında merak edilen soruların cevabının satıcı firmalardan edinmek mümkün olmaktadır.
Küpeli Çiçeği Hastalıkları ve Zararlıları
Küpe Çiçeği Hastalıkları Nelerdir?
Küpe Çiçeğinin hastalıkları genellikle böceklerdir. Örümcekler, bitler, küçük beyaz sinekler, kelebekler ve tırtıllar ile başı belada olan Küpe Çiçeği, çok temiz olamayan ve kuru ortamlarda bu zararlılarla rahat mücadale edemez. Şayet bitkiniz sert rüzgar almayan bir yerde bakılıyorsa, bu zararlılar üzerine kolayca yapışacak ve bitkinizi yavaş yavaş öldürecektir. Bu sebeple bitkinizi ilaçlamanız ve temizliğe özeln göstermeniz oldukça önemlidir. Yaprakların altından beslenen bu zararlılar özellikle kuru ortamlarda hızlıca çoğalabilir.
Bitkiyi baktığınız alanı ve bitkinin yapraklarını her gün temizlemeniz, aynı zamanda ayda 1 veya iki defa bitkinizi ilaçlamanız bu zararlılarla mücadelede kazanan taraf olmanıza yardımcı olacaktır.
Küpeli çiçeği hastalıkları ve zararlıları bu güzel bitkiye çok ciddi zararlar verebilmektedir. Küpeli çiçeğinin baş düşmanları arasında örümcek bitkiler, küçük beyazsinekler gelmektedir.
Kelebekler
Güve tırtılları
Yabani bitkiler
Güçlü esen rüzgârlar
Solgunluk
Bitki bitleri
Kırmızı örümcekler
Unlu bitler
Kök çürüklüğü
Virüs
Kurşuni ve pas küf
Nematodlar
Thripsler
Bit görülmediği durumlarda bile 20 günde bir küpeli çiçeği ilaçlanmalıdır. Aksi halde bitler küpe çiçeği yapraklarına zarar verir ve bu durum neticesinde de mantar hastalıkları baş gösterir. Mantar hastalıklarının oluşması durumunda küpeli çiçeği bitkisini kurtarmak oldukça güç bir hal alır.
Küpe Çiçeği Tohumu Nasıl Elde Edilir?
Görünümü çok güzel bir bitki olan küpeli çiçeği yetiştirilmesi ve bakımı oldukça güç olan bir süs bitkisi olma özelliğine sahiptir. Yan dallarından faydalanılarak çoğaltılması daha kolay olan bitkinin çiçekleri ne yazık ki kolay kolay tohum vermemektedir. Küpe çiçeği tohumu nasıl elde edilir şeklindeki soruyu cevaplamak oldukça güçtür. Fakat küpeli çiçek tohumu satışı yapan internet sitelerinden de kolaylıkla ve çok uygun fiyatlara küpe çiçeği tohumu satın almak mümkün olmaktadır. Ancak çiçeklerin tohum vermesi durumunda bu tohumları kullanarak küpeli çiçeği üretimi mümkün olmaktadır. Çiçeğin tohumunu kullanarak çoğaltmak istediğinizde ya da dallarından faydalanarak çoğaltmak istediğinizde bakımına dikkat etmek oldukça önemlidir.
Küpe Çiçeği üretmek için az önce tohum yolu ile çoğaltmayı önermediğimizi ve çelikle üretimin daha sık yapıldığını belirtmiştik. Küpe çiçeğinizin yan dallarından birini steril bir bıçak ile keserek bu işleme başlayabilirsiniz. Ancak burada en önemli nokta o dalın hala yaşıyor olması. Taze ve sağlıklı bir dalı kesmeniz gerek yoksa yine bir işe yaramayacak, yeni bitkiniz yeşermeyecektir. Kestiğiniz canlı dalı doğrudan toprağın içerisine dikebilirsiniz. Yeni çiçeğinizi yarı gölge bir alanda bekletin. Karanlık ve kapalı olmayan bir alan seçmeniz gerekiyor elbette. Yarı gölgelik açık alanlar uygun olacaktır.
Diktiğiniz dalı 2 – 3 hafta kadar unutun. Tutması zor bir çiçek olduğu konusunda artık herkes hemfikirdir herhalde Küpe Çiçeğinin. O yüzden elimizi sürmüyoruz ve kendi kendine ortamına alışmasını bekliyoruz. Yaklaşık 3 haftanın sonunda bitkinizin tuttuğundan emin olduktan sonra biraz daha güneş görebileceği bir yere taşıyın.
Budamayı ilkbahar ve kış aylarıda yapabilirsiniz ve düşünülenin aksine kuru dalları değil taze dalları da kırpabilirsiniz. Hemen detalı açıklayalım. Bahar budamasında taze dallar 3 ve üzeri boğumlu olmaya başladığı anda kırpımaya hazır hale gelmişler demektir. Eğer tepelerden çıkan fazla boğumları keser iseniz çiçek sayısındaki artışı gözlemleyebilirsiniz. Kış budaması ise kış başlarken ve biterken yapılmalıdır. Kış başında dalların uçlarını budamak gerekir. Kış biterken yanı şubat ayı sonunda ise sert bir budama yapılır. Bitkinin hemen hemen tamamını budamış olduğunuzu düşünebilirsiniz çünkü ana dallar üzerindeki tomurcuklar bırakılarak dalların büyük bir kısmı budanır ancak bu yeni bitkilerde dallanmayı teşvik ederken çiçeklenmeyi de artırır.
Küpe Çiçeği Bitkisi Yetiştirilirken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
Bir küpe çiçeği bitkisini kesinlikle 1 saatten fazla güneşte bırakmamak gerekir. Açık renkli olan küpeli çiçekleri hiç bir zaman güneşin altında bırakmamak gerekir. Koyu mor renkli ve mavi renkli küpeli çiçek bitkileri 2 saat kadar güneş altında kalabilirler. Ancak sıcaklığın 20 derecenin üzerinde olmaması gerekir.
Saksı değişimi sırasında toprağı asla el ile sıkıştırmamak gerekir. Böyle bir davranış bitkinin köklerine zarar verir. Sulama yapılması toprağın sıkışmasını sağlayacaktır.
Rüzgârlı havalarda küpe çiçeği bitkisinin saksını dışarıda kesinlikle bırakmamak gerekir.
Küpe çiçeği bitkisini kesinlikle plastik bir saksıya dikmemek gerekir. Güneşin toprağı ısıtması bitki kökünün kavrulmasına neden olabilmektedir.
Saksı içinde bulunan küpe çiçeği yarı gölge ya da tam gölge alanlarda tutulmalıdır.
Tesadüfen kırılan dalları dikebilmek için her zaman yakında bir saksı ya da torba bulundurmak yararlı olacaktır.
Küpeli çiçek bitkisini dikmek için büyük saksı kullanmak, bitkinin köklerinin aşırı ısınarak kurumasını önleyecektir.
Sıvı gübre kullanımını hafta da bir yerine her sulamada az miktarda vermek çok daha iyi sonuçlar elde etmenize katkı sağlayacaktır.
---------------------
Fusia Blume
Die Fuchsien (Fuchsia) sind eine artenreiche Gattung in der Familie der Nachtkerzengewächse (Onagraceae).
Zu dieser Gattung gehören derzeit 107 Arten und etwa 12.000 Sorten, von denen die meisten aus den Bergwäldern Mittel- und Südamerikas stammen. Einige wenige Arten kommen auf Tahiti und in Neuseeland vor.
In Europa sind Fuchsien seit dem frühen 18. Jahrhundert bekannt. Im 19. Jahrhundert wurden sie zu einer begehrten Zierpflanze und werden bis heute in Mitteleuropa häufig als Kübelpflanze, Balkonpflanze oder Gartenstaude gepflegt. In klimatisch begünstigteren Regionen sind sie eine weit verbreitete Zierpflanze.
Benannt sind sie nach dem deutschen Mediziner und Botaniker Leonhart Fuchs, der im 16. Jahrhundert lebte.
Habitus der Pflanze
Fuchsien-Arten sind verholzende Pflanzen: Halbsträucher, Sträucher und Bäume. Verschiedene Fuchsienarten unterscheiden sich in ihrem Erscheinungsbild sehr stark voneinander. Zur Gattung gehören niedrig wachsende Arten wie etwa die Fuchsia procumbens, die nur wenige Zentimeter hoch wird und in Mitteleuropa gelegentlich in Steingärten kultiviert wird, genauso wie die Fuchsia excorticata, die zu einem Baum heranwächst und eine Wuchshöhe von fast zehn Metern erreicht.
Die Mehrzahl der Arten sind jedoch Sträucher, die je nach Art unterschiedlich dicht verzweigt sind. Einige wenige Arten wachsen auch rankend an anderen größeren Pflanzen empor. Die Fuchsia tunariensis wächst sogar als Epiphyt auf Baumzweigen oder an Felsen (Lithophyt). Sie zeichnet sich durch knollige Wurzeln aus. Die Laubblätter sind mehrheitlich elliptisch, lang gestielt und weisen einen schwach bis mittel gezähnten Blattrand auf.
Die Blüten
Fuchsien-Blüte
Fuchsien-Blüte: die leuchtend roten Kelchblätter sind zurückgebogen. Die Kronblätter sind von purpurner Farbe
Gefüllte Blüte einer Fuchsiensorte
Die vierzähligen Blüten der Fuchsien befinden sich am Ende von 2 bis 8 Zentimeter langen Blütenstielen. Die Farbe des Blütenstiels ist abhängig von der Art und kann rot oder grün sein. Auch der unterständige Fruchtknoten, der am Ende des Stiels sitzt, kann rot oder grün gefärbt sein. Er besteht aus zwölf Kammern, die die Samenanlagen beinhalten.
An den Fruchtknoten schließt der sogenannte Tubus an, der oft nicht ganz exakt als Kelchröhre bezeichnet wird. Es ist jedoch die röhrenförmig verlängerte Blütenachse, die häufig auch kronblattartig gefärbt ist und auch Hypanthium genannt wird. Besonders lang ist diese Röhre bei Fuchsia boliviana und Fuchsia fulgens. Bei anderen Fuchsienarten ist sie kurz und dick. An der Kelchröhre setzen dann die in der Regel vier Kelchblätter an. Sie sind meist etwas zurückgebogen. Kronblätter bilden die Blütenkrone, botanisch auch Corolla genannt. Einfache Blüten haben vier, halbgefüllte Blüten fünf bis sieben und gefüllte Blüten mehr als sieben Kronblätter. Kelch- und Kronblätter sind bei vielen Fuchsienarten und -sorten verschieden gefärbt. Das Farbspektrum reicht von violett über rot und rosa bis weiß. Blüten, die rote Kelchblätter haben, können weiße oder blaue Kronblätter besitzen. Daneben gibt es aber auch Arten, bei denen Kelch- und Kronblatt identisch gefärbt sind.
Der Griffel reicht in der Regel weit aus der Blütenkrone hervor. Er ist umgeben von acht Staubblättern, die meist deutlich kürzer als der Griffel sind, jedoch noch aus der Krone herausragen.
Blütenformel: ⋆ K 4 C 4 A 4 + 4 G ( 4 ) ¯ {\displaystyle \star \;K_{4}\;C_{4}\;A_{4+4}\;G_{\overline {(4)}}} \star \;K_{{4}}\;C_{{4}}\;A_{{4+4}}\;G_{{\overline {(4)}}}
Herkunft und Verbreitung
Stammesgeschichtlich stammen ursprüngliche Fuchsien-Arten wohl aus den peruanischen Anden. Von dort aus breiteten sie sich nach Norden über die mittelamerikanische Landbrücke bis nach Mexiko und nach Süden bis nach Feuerland (Tierra del Fuego) aus.
Fuchsien haben heute ein sehr großes Verbreitungsgebiet. Es reicht in Amerika vom Norden Mexikos über Guatemala, Honduras, El Salvador, Costa Rica, Panama, Kolumbien, Venezuela, Ecuador, Brasilien, Bolivien, Peru, Chile und Argentinien bis hinab nach Feuerland. Natürliche Vorkommen der Fuchsien finden sich außerdem auch in Neuseeland (4 Arten) und auf Tahiti (1 Art). Fossile Pollen von Fuchsien, die man in Neuseeland gefunden hat, werden auf ein Alter von 30 Millionen Jahre geschätzt. Diese besonders weit gewanderten Arten werden meist in die Sektion Skinnera gestellt und weisen besonders charakteristische Merkmale auf.
Heute sind etwa 100 Arten bekannt.
Als Gartenflüchtlinge haben sich Fuchsien in klimatisch begünstigten Regionen Europas angesiedelt. Formen der Fuchsia magellanica sind heute entlang der Westküste der Britischen Inseln von Cornwall bis nach Schottland und in Irland zu finden.
Standortanforderungen
Fuchsien sind keine Tropenpflanzen im eigentlichen Sinne, obwohl sie in tropischen Breiten beheimatet sind. Sie kommen natürlich vorwiegend in höheren Gebirgsregionen im oder am Rand des Regenwaldes vor. Lediglich in ihren südlichsten Verbreitungsgebieten wachsen sie auch an Hängen und in Tälern.
Vermehrung
Fuchsien vermehren sich in der freien Natur über Samen. Die Beeren werden meist in großer Zahl gebildet. Je nach Art sind sie bei Reife grün, rötlich oder fast schwarz. Sie können bis zu pflaumengroß werden. Ausgereifte Beeren sind saftig, weich und geschwollen. Sie sind essbar. Die enthaltenen Samen sind sehr klein und verlieren ihre Keimfähigkeit sehr rasch.
Im Gartenbau wird meist die vegetative Vermehrung über Stecklinge bevorzugt. Fuchsienstecklinge wurzeln schnell, wenn die Bodenwärme 18 bis 20 Grad Celsius beträgt. In kommerziellen Gärtnereien stehen die Vermehrungsbeete deswegen gelegentlich auf beheizten Pflanztischen. Die Stecklinge müssen vor Zugluft, praller Sonne und Verdunstung geschützt werden. Ihre Bewurzelungsgeschwindigkeit erhöht sich, wenn die Luftfeuchtigkeit hoch ist. Als Vermehrungssubstrat wird ein nährstoffarmes Torf-Sand-Gemisch (üblicherweise im Verhältnis 2:1) verwendet. Eine erfolgreiche Wurzelbildung zeigt sich in der Wiederaufnahme des Triebspitzenwachstums, also der Bildung neuer Blätter und der Streckung des Sprosses. Bei hoher Luftfeuchtigkeit und Raumtemperatur bewurzelte Stecklinge müssen danach an geringere Temperaturen gewöhnt („abgehärtet“) werden. Weiche Pflanzenteile, also bei Wärme gebildete Pflanzenteile bewurzeln schneller als schon verholzende Teile; grundsätzlich kann man Kopf- und Teilstecklinge machen.
Hobbygärtner bewurzeln Stecklinge gelegentlich auch in Wassergläsern. Die Pflanzen werden dann eingetopft, wenn die Wurzeln zwei bis drei Zentimeter lang sind. Generell gilt die Vermehrung von Fuchsien über Stecklinge als einfach und auch von Privatgärtnern einfach zu praktizieren.
Winterharte Fuchsien und robustere Fuchsien-Hybriden bilden außerdem „Wurzelausläufer“ aus, es sind unterirdische Teile der Sprossachse und keine Teile der Wurzel. Diese können mit der anhängenden Wurzel abgetrennt und gleichfalls sofort in Töpfen kultiviert werden.
Eine Kultivierung und Vermehrung von Fuchsien über eine In-vitro-Kultur ist ebenfalls möglich, wirtschaftlich und mengenmäßig jedoch nicht von Bedeutung. Ihren Einsatz findet diese Technik lediglich bei der Etablierung neuer Typen, der Produktion von Elitepflanzen oder der Pathogen-Eliminierung. Deshalb ist diese Vermehrungsmethode entscheidend für den wirtschaftlichen Erfolg eines Jungpflanzenproduktionsbetriebes und für gesunde Pflanzen in denjenigen Gärtnereien, welche die Jungpflanzen kaufen.
Krankheiten und Schädlinge
Pilzkrankheiten
Weiße Fliege, einer der tierischen Schädlinge der Fuchsien
Fuchsien, die optimale Kulturbedingungen haben, werden nur selten von Krankheiten und Schädlingen befallen. Grauschimmelfäule (Botrytis cinera) tritt jedoch auf, wenn die Luftfeuchtigkeit zu hoch ist. Dann bilden sich in Nähe des Bodens an den Stängeln braun-schwarze und faulige Stellen, die dazu führen können, dass ganze Zweigpartien absterben. Befallen werden Fuchsien auch von dem sogenannten Fuchsienrost, einer Pflanzenkrankheit, die durch den Rostpilz Pucciniastrum epilobii f. sp. palustris ausgelöst wird. Er nutzt Weidenröschen als Zwischenwirt. Daher sollte diese Pflanzengattung nicht in der Nähe von Fuchsien kultiviert werden. Der Befall kann dadurch festgestellt werden, dass sich an der Blattunterseite gelb-braune bis rostrote Sporen zeigen. Fuchsien sind für diesen Pilz besonders dann empfindlich, wenn bei niedrigen Raumtemperaturen eine zu hohe Luftfeuchtigkeit herrscht.
Wurzelfäule wird durch verschiedene Bodenpilze verursacht. Sie treten vor allem dann auf, wenn der Fuchsientopf völlig austrocknet und die feinen Faserwurzeln der Fuchsie daraufhin absterben. Wird dann gegossen, verfaulen diese abgestorbenen Wurzeln und bieten Pilzen wie Phytophthora, Thieloaviopsis basicola und Fusarium ideale Wachstumsbedingungen. Sie können zu einem vollständigen Absterben des Wurzelsystems führen, so dass die Pflanze trotz ausreichender Bodenfeuchtigkeit nicht in der Lage ist, die Feuchtigkeit aufzunehmen.
Tierische Schädlinge
Raupe des Mittleren Weinschwärmers auf einer Fuchsienpflanze
Von den verschiedenen Blattlausarten befallen vor allem die Grüne Pfirsichblattlaus (Myzus persicae) Fuchsien. Da die Läuse den Pflanzen Zellsaft entziehen, entstehen Blattverkrüppelungen oder Blattkräuselungen und die Blätter vergilben. Von den Spinnmilben befällt Tetranychus urticae Fuchsien. Auch sie stechen das Blattgewebe an und saugen den Zellsaft aus. Erkennbar ist ein Befall an weiß-gelblichen Blattflecken. Unter den Wanzen sind es vor allem die Trübe Feldwanze und die Grüne Futterwanze, die an den Fuchsienpflanzen zu starken Schädigungen führen. Auch hier führt das Entziehen von Zellsaft durch die Saugtätigkeit der Wanzen zu einer Blattverkrüppelung. Betroffen sind jedoch vor allem Knospen, die von diesen Wanzen besonders gerne angebohrt werden. Schaumzikaden richten dagegen an den Pflanzen nur wenig Schäden an, trotzdem kommt es gelegentlich durch andere Zikadenarten zu Fraßschäden an den Pflanzen. Zu größeren Fraßschäden kann es dagegen durch die Raupe des Mittleren Weinschwärmers kommen. Die bis zu acht Zentimeter langen Raupen sind sehr gefräßig. Bevorzugte Futterpflanzen sind allerdings weniger Fuchsien, sondern die zur gleichen Familie gehörenden Weidenröschen und Nachtkerzen. Hier ist das Risiko eines Befalls geringer, wenn diese Pflanzen nicht in der Nähe der Fuchsien wachsen.
Die Weiße Fliege gehört ebenfalls zu den blattsaugenden Insekten. Größeren Schaden richtet sie jedoch dadurch an, dass sie einen klebrigen Honigtau ausscheidet, der die Blattoberfläche überzieht und auf dem sich der Rußtaupilz ansiedelt. Stark befallene Blätter sind nicht mehr in der Lage, zu assimilieren.
Die Larven des Dickmaulrüsslers schädigt vor allem das Wurzelsystem, da die Larven dieses Käfers sich von Wurzeln ernähren und das gesamte Wurzelsystem einer Fuchsie zerstören können. Gleiches tun die Larven verschiedener Trauermückenarten. Sie treten vor allem in Gewächshauskulturen auf, in denen viel mit Torf gearbeitet wird.
Wespen und Ohrwürmer schädigen dagegen die Blüten. Wespen beißen ovale Löcher in die Kelchröhre, um auf diese Weise an den Blütennektar zu gelangen. Zu größeren Schäden kann es vor allem dann kommen, wenn sich Fuchsienpflanzen in der Nähe von Wespennestern befinden. Auch bei Mäusen hat man bereits beobachtet, dass sie die Blüten anknabbern, um an den Nektar zu gelangen.
Fuchsien in der Zierpflanzenkultur
Einführungsgeschichte
Die Scharlach-Fuchsie (Fuchsia magellanica), Elternpflanze zahlreicher Fuchsienhybriden
In Santo Domingo wurde die Gattung 1696 von dem Paulaner-Pater und Botaniker Charles Plumier entdeckt und beschrieben. Die von ihm entdeckte Art benannte er nach dem deutschen Botaniker Leonhart Fuchs (1501–1566) Fuchsia triphylla flore coccineo, was übersetzt etwa dreiblättrige Fuchsie mit scharlachroten Blüten bedeutet. Carl von Linné übernahm die ersten beiden Wörter, als er 1753 das System der binären Pflanzennamen begründete, und nannte die Art Fuchsia triphylla. Seitdem trägt die Gattung die Bezeichnung Fuchsia.
Die meisten Fuchsienarten wurden in der ersten Hälfte des 19. Jahrhunderts entdeckt und vor allem nach Großbritannien eingeführt. Wegen des Interesses, das Gärtner diesen Pflanzen entgegenbrachten, rüsteten größere Gärtnereien sogar eigene Expeditionen aus, um neben anderen Pflanzen auch neue Fuchsien nach England zu bringen. So wurde beispielsweise der Botaniker und Forschungsreisende William Lobb von der Firma Veitch and Sons in Exeter nach Südamerika gesandt. 1821 gelangte die aus Neuseeland stammende Fuchsia excorticata erstmals nach Europa, 1823 folgte Fuchsia aborescens und 1827 Fuchsia microphylla. Der deutsche Botaniker Karl Theodor Hartweg sammelte von 1836 bis 1843 im Auftrag der Royal Horticultural Society in Mittelamerika und sandte unter anderem Fuchsia splendens und Fuchsia fulgens nach Europa. Mitte des 19. Jahrhunderts zählten die Botaniker bereits 64 reine Arten. Verschiedene, damals als Art klassifizierte Pflanzen werden heute jedoch als Form anderer Arten angesehen.
Die von Plumier entdeckte und beschriebene Fuchsia triphylla war nicht als lebende Pflanze nach Europa gelangt. Auf seiner Rückreise hatte er Schiffbruch erlitten und dabei alle gesammelten Pflanzen verloren. Seine Aufzeichnungen, die die Grundlage für sein 1703 veröffentlichtes Buch Nova Plantarum Americanum Genera bildeten, waren mit einem anderen Schiff nach Europa gesandt worden. Zwischen 1728 und 1732 hatte der schottische Botaniker William Houstoun zwar Samen dieser Art gefunden und nach Großbritannien geschickt. Die daraus gezüchteten Pflanzen gingen jedoch alle wieder verloren. Erst 1873 wurde sie an ihrem erstmaligen Fundort in Santo Domingo durch Thomas Hogg wiedergefunden und erneut wurden Samen gesammelt. Die Kew Gardens zogen aus diesen Samen Pflanzen. Sie ist seitdem in Fuchsiensammlungen von Privatpersonen und Botanischen Gärten vertreten. Bedeutender als die Kultivierung als reine Art ist jedoch ihr Anteil bei der Züchtung von sogenannten Traubenblütigen Fuchsien, die alle Fuchsia-triphylla-Hybriden sind.
Zuchtgeschichte
Gefüllte Fuchsien-Blüte
Fuchsia magellanica
Schon bald nach der Einführung der ersten Fuchsienarten nach Europa begann man, verschiedene Arten miteinander zu kreuzen. Man versuchte dabei vor allem, mit der Art Fuchsia magellanica als eine der Elternpflanzen neue Sorten heranzuziehen. 1840 gelang einem Gärtner eines englischen Landpfarrers eine Hybride, die einen weißen Tubus, weiße Sepalen und eine blaue Corolle hatte. Unter der Bezeichnung Venus Victrix gelangte diese Sorte ab 1842 in den Handel und ist bis heute noch in einigen Fuchsiensammlungen zu sehen. Zahlreiche Hybriden, die heute gepflegt werden und die eine weiße Kelchröhre besitzen, sind auf diese Pflanze zurückzuführen. Geschätzt wurden Fuchsien dabei auch als Schnittblumen, mit denen die mehrstufigen Blumengefäße und Tafelaufsätze des Viktorianischen Zeitalters dekoriert wurden.
In den 1840er Jahren setzte europaweit eine Begeisterung für die Fuchsien ein. 1844 erschien in Frankreich unter dem Titel Le Fuchsia, son Histoire et sa Culture das erste Buch, das sich ausschließlich mit Fuchsien beschäftigte. Herausgegeben wurde es von Felix M. Porcher, dem Präsidenten der Gartenbaugesellschaft zu Orléans. Beschrieben sind darin bereits 300 Arten und Zuchtsorten.
1853 wurde die erste vollständig gefülltblühende Sorte gezüchtet. Bei vielen Hybriden ist die Scharlach-Fuchsie (Fuchsia magellanica) eine der Elternpflanzen. An langblütigen Fuchsien ist vor allem Fuchsia fulgens beteiligt. Die kleinblütigen Wildarten sind heute eigentlich nur noch in Botanischen Gärten und Sammlungen von Fuchsien-Liebhabern zu finden. Die im Handel regelmäßig angebotenen Pflanzen sind nahezu ausschließlich Hybriden.
Auch in Deutschland begann man sich vermehrt für Fuchsien zu interessieren. Das Deutsche Magazin für Garten und Blumenkunde beschrieb in seinem ersten Heft aus dem Jahre 1848 ausführlich die neu eingeführten Arten Fuchsia serratifolia und Fuchsia macrantha. Einer der ersten deutschen Fuchsienzüchter war Gottlob Pfitzer. Carl Bonstedt, der unter anderem Leiter des Botanischen Gartens in Göttingen war, führte die als Traubenblütige Fuchsien bezeichneten Triphylla-Hybriden ein.
Die europäische Fuchsienbegeisterung, bei der vor allem in der zweiten Hälfte des 19. Jahrhunderts zahlreiche neue Sorten herangezüchtet wurden, hielt bis zum Ausbruch des Ersten Weltkriegs an. Europaweit konzentrierten sich die Gärtnereien danach auf den Anbau von Obst und Gemüse. Kohlen für die Beheizung der Glashäuser standen nicht mehr zur Verfügung. Auch in der Zeit der Weltwirtschaftskrise nach 1929 gab es in Europa nur eine sehr geringe Nachfrage nach dieser Pflanzengattung. Die weitergehende Zucht von Fuchsien fand vor allem im nordamerikanischen Kalifornien statt. In den milden und luftfeuchten Küstengebieten dieses US-amerikanischen Bundesstaates gedeihen Fuchsien sehr gut als Gartensträucher. Wegen des gleichmäßigen Klimas blühen sie nahezu das gesamte Jahr über und müssen als eine der wenigen Pflegemaßnahmen lediglich im Dezember etwas in Form geschnitten werden. Die erste Fuchsiengesellschaft ist daher auch die American Fuchsia Society, die 1929 gegründet wurde. Bereits 1930 reiste eine dreiköpfige Delegation dieser Gesellschaft nach Großbritannien, die dort 51 Fuchsienarten und -sorten sammelte und Stecklinge und Samen jeweils an die Universität von Kalifornien sowie an eine bekannte kalifornische Gärtnerei sandte. 48 Arten und Sorten überlebten die lange Seereise und begründeten in Kalifornien eine neue Fuchsienrenaissance.
Die American Fuchsia Society ist seit Ende des Zweiten Weltkriegs die internationale Registrierungsstelle für neue Fuchsiensorten. Dabei werden der Name des Züchters, die Elternpflanzen, Blütenfarbe und -form sowie die Wuchseigenschaften und andere wesentliche Eigenarten der Pflanze festgehalten. Die internationale Registrierungsstelle wacht vor allem darüber, dass der Name, der der Sorte gegeben wird, nur einmalig für eine Fuchsiensorte Verwendung findet.
Popularität haben Fuchsien erst in den letzten Jahrzehnten wieder gewonnen. Die erste deutsche Fuchsienausstellung fand 1978 in Bad Neuenahr statt und die zweite 1979 auf der Bundesgartenschau in Bonn. Die Deutsche Fuchsien-Gesellschaft wurde 1981 gegründet.
Züchter und Zuchtziele
Bis heute wurden weltweit über 7.000 Fuchsiensorten gezüchtet. Zu den Züchtern gehören sowohl Hobbygärtner als auch Berufsgärtner. Zahlreiche neue Sorten werden vor allem in den USA, in Großbritannien und in den Niederlanden herangezogen. Wenige Sorten setzen sich allerdings auf die Dauer durch. Die meisten neuen Sorten ähneln bereits existierenden Fuchsien und weisen keine Eigenschaften auf, die sie von diesen deutlich abheben.
Eines der wichtigsten Zuchtziele der aktuellen Fuchsienkultur ist die Heranziehung von Sorten, die eine höhere Widerstandsfähigkeit gegenüber niedrigen Temperaturen besitzen. Daneben versucht man, Fuchsiensorten heranzuziehen, die sich durch die Farbe ihrer Blüte von anderen abheben. So fehlt es beispielsweise an Sorten, die eine blaue Krone aufweisen, die im Laufe der Zeit nicht verblasst. Es gibt außerdem noch keine Sorten, die rein gelbe Blüten aufweisen.
Verwendung von Fuchsien
Standorte für Fuchsien
Fuchsien-Stamm – besonders beliebt auf Terrassen
Nur sehr wenige Arten und Sorten der Fuchsie eignen sich für die Kultur im Zimmer. Die meisten Arten leiden unter der zu geringen Luftfeuchtigkeit in zentralbeheizten Räumen. Ebenfalls unverträglich ist es für die Pflanzen, wenn sie auf einer Fensterbank stehen, unter der sich ein Heizkörper befindet. Sie vertragen außerdem keine direkte Sonnenbestrahlung, müssen jedoch sehr hell stehen. Bewährt hat sich dagegen die Methode, die Fuchsientöpfe in größere Übertöpfe zu stellen, die mit feuchtem Torf oder einem anderen wasserspeicherndem Substrat angefüllt sind. Damit entsteht rund um die Pflanze ein ausreichend luftfeuchtes Mikroklima. Die Blüten von Fuchsien scheiden außerdem große Mengen von zuckerhaltigem Nektar aus, der das Mobiliar beschädigen kann. Der Nektar tropft auch auf die Laubblätter, wo er eine klebrige Masse hinterlässt. Im Freien wird diese Schicht vom Regen weggespült. In Gewächshäusern und Wohnräumen müssen die Blätter dagegen regelmäßig mit Wasser besprüht und gereinigt werden.
Häufiger als in Wohnräumen werden Fuchsien in Balkonkästen oder als Kübelpflanze kultiviert. Sie eignen sich besonders für Balkone oder Terrassen, die nach Norden ausgerichtet sind. Fuchsien zählen dabei zu den wenigen Arten, die in einem regenreichen Sommer reichlich Blüten tragen, da sie am besten bei einer Temperatur zwischen 16 und 24 Grad Celsius und hoher Luftfeuchtigkeit gedeihen. Bei hohen Temperaturen und trockenem Wetter ist es notwendig, die Pflanzen regelmäßig mit Wasser zu besprühen. Bei zu geringer Luftfeuchtigkeit verkümmern die Knospen und das Laub fällt vorzeitig ab. Der Wurzelballen sollte außerdem nicht austrocknen. Als Terrassenpflanzen besonders beliebt sind Fuchsienstämme. Gelegentlich werden vor allem die Hochstämme mit dem Topf in der Erde versenkt. Dies gestattet, nicht winterharte Fuchsien im Herbst wieder aus der Erde zu nehmen und in hellen Räumen zu überwintern.
Überwinterung von Fuchsien
Nicht winterharte Fuchsiensorten müssen frostfrei überwintert werden. Werden sie dunkel überwintert, so verlieren sie alle Blätter. Die Wässerung ist in dieser Zeit auf ein Minimum zu beschränken, da die Pflanzen sonst von Grauschimmel befallen werden. Triebe großer Pflanzen werden vor dem Einräumen um etwa ein Drittel eingekürzt.
Einige Fuchsiensorten besitzen ausreichende Winterhärte, um auch den mitteleuropäischen Winter zu überdauern. Es handelt sich dabei meist um Sorten, die Fuchsia magellanica als Elternpflanze haben. Die Art Fuchsia procumbens, die aus Neuseeland stammt, eignet sich sogar für die Pflanzung im Steingarten. Im Freien überwinternde Fuchsien werden bei der Pflanzung etwas tiefer gesetzt und mit trocknen Reisig oder einem Vlies vor allzu harten Winterfrösten geschützt.
Verwendung von Fuchsien als Nutzpflanze
In der europäischen Volksheilkunde haben sich Fuchsien – vermutlich wegen der späten Einführung – nicht etabliert. Über eine heilkundliche Verwendung in den Ursprungsländern liegen dagegen nur sehr spärliche Informationen vor. Offenbar werden jedoch dem Laub und der Rinde der Fuchsia magellanica heilende Eigenschaften nachgesagt.
Fuchsia excorticata und Fuchsia procumbens zeichnen sich durch blauen Pollen aus, die in ihrem Ursprungsland Neuseeland von weiblichen Māori für Gesichtsbemalungen verwendet wurden.
Trivia
Gregor Mendel, der Augustinermönch, der als Erster die Regeln der Vererbung, die so genannten mendelschen Regeln, beschrieb, gehörte zu denen, die im 19. Jahrhundert die Fuchsie zu ihrer Lieblingspflanze erkoren. Als er 1868 zum Abt seines Klosters gewählt wurde, wählte er eine Fuchsienblüte für sein Wappen aus.
Das Geburtshaus von Leonhart Fuchs, genannt „Fuchshaus“ oder „Zwergenhäuschen“, von nur 1,50 Meter Breite, ist noch im Wemding zu besuchen. Die Fuchsienstadt ist Standort von Deutschlands einziger Fuchsienpyramide. Daneben haben sich Fuchsienmarkt, Fuchsienausstellung, Fuchsienrundgang in der Stadt etabliert.
Arten (Auswahl)
Fuchsia boliviana
Fuchsia denticulata, Abbildung
Fuchsia boliviana Carrière, Heimat: Mittel- und Südamerika
Fuchsia caucana P.E. Berry, Heimat: Kolumbien
Fuchsia ceracea P.E. Berry , Heimat: Peru
Fuchsia cinerea P.E. Berry, Heimat: Kolumbien, Ecuador
Fuchsia cochabambana P.E. Berry, Heimat: Bolivien
Fuchsia cordifolia Benth., Heimat: Mexiko
Fuchsia crassistipula P.E. Berry, Heimat: Kolumbien
Fuchsia denticulata Ruiz & Pav., Heimat: Peru, Bolivien
Fuchsia excorticata (J.R. Forst. & G. Forst.) L.f., Heimat: Neuseeland
Fuchsia ferreyrae P.E. Berry, Heimat: Peru
Fuchsia fulgens Moç. & Sessé ex DC., Heimat: Mexiko
Fuchsia gehrigeri Munz, Heimat: Venezuela
Fuchsia magdalenae Munz, Heimat: Kolumbien
Scharlach-Fuchsie (Fuchsia magellanica Lam.), Heimat: Chile
Fuchsia orientalis P.E. Berry, Heimat: Ecuador
Fuchsia paniculata Lindl., Heimat: Mexiko, Mittelamerika
Fuchsia procumbens R. Cunn. ex A. Cunn., Heimat: Neuseeland
Fuchsia regia (Vand. ex Vell.) Munz, Heimat: Brasilien
Fuchsia sanctae-rosae Kuntze, Heimat: Peru, Bolivien
Fuchsia sanmartina P.E. Berry, Heimat: Peru
Fuchsia sessilifolia Benth., Heimat: Kolumbien, Ecuador
Fuchsia simplicicaulis Ruiz & Pav., Heimat: Peru
Fuchsia splendens Zucc., Heimat: Mexiko, Guatemala, Costa Rica
Fuchsia steyermarkii P.E. Berry, Heimat: Ecuador
Fuchsia triphylla L., Heimat: Hispaniola
Fuchsia vargasiana Munz ex Vargas, Heimat: Peru
Kupeli-Cicegi_Fusia-Flower_Fusia Blume - Resimleri
Kaynaklar :
kerimusta com
ipuclarim com
blog ciceksepeti com
wikipedia
------------------
Etiketler :
Alman bir botanist, çiçek, Fuchsia, Fusia Blume, Fusia Blume bilder, Fusia-Flower, Fusia-Flower images, Fuşya, Fuşya Nedir?, Fuşya rengi, Küpeli Çiçeği, Küpeli Çiçeği resimleri, Leonard Fuchs, Nasıl Yetiştirilir?, Renk,Küpe Çiçeği Nasıl Yetiştirilir?,Küpe Çiçeği Ekimi, Küpe Çiçeği Tohum, Nasıl Ekilir?,Nasıl Işıktan Hoşlanır?,Ne Kadar Sulanmalıdır?,Küpe Çiçeği Ne Zaman Açar?,Küpeli çiçek çeşitleri,Küpeli Çiçeği Fiyatı,Küpeli Çiçeği Hastalıkları ve Zararlıları,Küpe Çiçeği Tohumu Nasıl Elde Edilir?,Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar,
|
|
|
Orkide Bakımı Nasıl Yapılır, Orkide Sulama |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 05:08 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
Orkide Bakımı Nasıl Yapılır, Orkide Sulama
Orkide Çiçek familyasında en dayanıklı bitkidir. Spidyum adı altında toplanmış büyük bir familyadır. Çok dayanıklı bir çiçektir. Beyazdan koyu tonlara kadar, ağırlıklı sarı, beyaz ve bordonun çeşitli renklerinde kreasyonları vardır. Yeşile kaçan renkleri de vardır. Ama Kırmızı ve mavi gibi renkleri yoktur. Pembe, bordo, yeşil, beyaz ağırlıklı çeşitleri vardır. Genelde orkideler soğuk iklim kuşağının soğuk dönemlerinde çiçek açar. Fakat tropik türleri de vardır.
Orkide alırken nelere dikkat edilmesi gerekir
Orkide alırken taze, yeni ve çiçeği hiç açmamış orkideyi tercih etmekte yarar vardır. Eğer çiçek açmışsa en fazla 1 veya 2 tane çiçeği açmış olsun. Çünkü orkidenin üzerinde dal kandilleri vardır ve aşağıdaki kandilleri açmaya başlar en son üst kandiller açar. Eğer gösterişli olmakla beraber çoğunu açmış görürseniz bu orkidenin ömrü kısalmış demektir. Bide yaprağının temiz, canlı yeşil omasına dikkat etmeniz gerekir.
Orkide bakımı nasıl yapılır?
Orkidenin en önemli bakımından biri geçirgen toprak ister. Onun için taşa yakın, cam yününe yakın belli karışımdaki ortamlarda yetişir. Suyu asla bayat olmaması lazım.
Oksijen yönünden fakirleşmiş ve durgun su orkidenin anında köklerinin çürümesine neden olur. Postasyum ağırlıklı gübreler kullanılırsa orkide çiçeği teşvik edilmiş olur. Çiçek yaklaşık 1-1,5 ay gibi duru ondan sonra çiçek açan gövde kesilir ve yeni gelen tomurcuklara yol verir.
Orkidenin çiçeğinin olabildiğince uzun yaşaması için serin ortamda bulunması ve aydınlık ortamda olması gerekir. Ama güneş ışığının orkide çiçeğini yapraklarını ve çiçeğini çok ısıtmaması gerekir. Genellikle evlerin limonlukalarında veya kapatılmış balkonlarında aydınlık fakat serin ortamlarda çok başarılı sonuç alınır ve çiçekler olabildiğince uzun süre kalır.
Orkide nasıl toprak ister?
Orkidenin birinci isteği çok geçirgen topraktır. İkincisi de PH 4,5 - 5,5 aralığında olabildiği kadar asidik toprak ister. Çok aşırı gübrelenmesi köklerin yanmasına sebep olur.
Saksı büyüklüğü orkide çiçeğine göre küçüktür. Burda önemli olan geçirgenli toprakta köklerin srekli ıslak kalmasını sağlamaktır. Kalın köklüdür.
Orkideyi hangi sıklıkta sulamalıyız?
Diğer bitkilerde olduğu gibi klorlu su orkide çiçeği içinde zararlıdır. Dolaysıyla musluk suyundan çok dinlendirilmiş su kullanmak gerekir.
Suyun oda sıcaklığında olması gerekir, yani bitkinin bulunduğu sıcaklıkta olması gerekir.
Geçirgen toprakta olduğu için her gün sulanmalı ama azar azar sulanmalıdır. Artan suyun tahliye edilmesi gerekir.
Yapraklarının temiz tutulması, silinmesi yeterlidir. Özellikle çok sulama gibi bir ihtiyacı yoktur.
Orkide aydınlığı çok sever ve bütün genel özelliği budur. Çok aydınlık isterler. Fakat aydınlıktan kasıt sıcaklık değildir. Orkide çiçeği sıcağı hiç sevmez.
Ev ortamında en çok dikkat edilmesi gereken şey
1. klima önlerinde bulunmaması gerekir.
2. kalorifer üstlerinde bulunmaması gerekir.
Orkide çiçeği aydınlık ve serin ortamlar bu bitkiler için idealdir.
İlgili Aramalar: orkide nasıl sulanır, orkide nasıl çoğaltılır, orkide bakımı nasıl yapılır video izle, saksıda orkide bakımı, orkide çiçeği, orkidenin bakımı ve sulanması, orkide sulama, orkide budama, orkide çiçeklerinin bakımı, orkidenin bakımı ve yetiştirilmesi, orkidenin bakımı ve budanması, orkidenin bakımı nasıl, orkidenin anlamı, orkidenin çoğaltılması, orkidenin saksısı nasıl olmalı, orkidenin toprağı nasıl olmalı
|
|
|
Kasımpatı Çiçekleri - Kasımpatı Bakımı Nasıl Yapılır |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 05:02 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
Kasımpatı Çiçekleri - Kasımpatı Bakımı Nasıl Yapılır
Kasımpatı (Chrysanthemum), yaklaşık 30 tür barındıran, papatyagiller (Asteraceae) familyasına bağlı bir cinstir. Asya ve kuzeydoğu Avrupa'ya yerlidir.
Otsu, yıllık bitkiler olan kasımpatı türleri, yaklaşık 50-150 cm yüksekliğindedirler. Büyük çiçek başlarına sahiptirler, yabanileri beyaz, sarı veya pembe renkler gösterir.
Kasımpatı türleri bazı Lepidoptera türlerinin larvaları tarafından yiyecek olarak tüketilir.
Tarihçe
M.Ö. 15.yüzyıl kadar erken bir tarihte dahi Çin'de krizantem bir çiçekli bitki olarak ekilmekteydi. Antik bir Çin kenti Chu-Hsien olarak adlandırılmıştı, bunun anlamı "kasımpatı kenti"dir. Çiçek Japonya'ya büyük ihtimalle M.S. 8. yüzyıl dolaylarında getirildi. İmparator çiçeği resmi mührü olarak kabul etti. Japonya'da çiçeğin kutlandığı ve "Mutluluk Festivali" olarak anılan bir festival bulunmaktadır.
Çiçek Batı'ya 17. yüzyılda getirilmiştir. Carolus Linnaeus tarafından adlandırılan çiçeğin isminin kökeni, Yunanca chrys- ("altın") eki ve -anthemon ("çiçek") sözcüğüdür.
Dekoratif kullanımlar
Modern kasımpatılar yabani akrabalarından çok daha göz alıcı. Çiçekler birçok farklı form ve renkte olabilir. Ayrıca bu cins geliştirilmiş birçok hibrit ve binlerce çeşit barındırır. Geleneksel sarı rengin yanı sıra, beyaz, mor ve kırmızı renkleri de görmek mümkündür. En önemli hibrit Chrysanthemum x morifolium (sin. C. x grandiflorum); büyük oranda C. indicum`dan türemiş olsa da diğer türleri de içerir.
Avrupa'daki bazı ülkelerde ve Japonya'da, krizantemler ölümü sembolize etmekte ve bu nedenle sadece cenaze törenlerinde ve mezarlara koymak için kullanılmakta. ABD'de çiçek genellikle olumlu ve neşeli görülür.
Türler
Chrysanthemum aphrodite
Chrysanthemum arcticum
Chrysanthemum argyrophyllum
Chrysanthemum arisanense
Chrysanthemum boreale
Chrysanthemum chalchingolicum
Chrysanthemum chanetii
Chrysanthemum crassum
Chrysanthemum glabriusculum
Chrysanthemum hypargyrum
Chrysanthemum indicum
Chrysanthemum japonense
Chrysanthemum japonicum
Chrysanthemum lavandulifolium
Chrysanthemum mawii
Chrysanthemum maximowiczii
Chrysanthemum mongolicum
Chrysanthemum morii
Chrysanthemum okiense
Chrysanthemum oreastrum
Chrysanthemum ornatum
Chrysanthemum pacificum
Chrysanthemum potentilloides
Chrysanthemum shiwogiku
Chrysanthemum sinuatum
Chrysanthemum vestitum
Chrysanthemum weyrichii
Chrysanthemum yoshinaganthum
Chrysanthemum zawadskii
Kasımpatı Bakımı Nasıl Yapılır
Çiçek yetiştirmek en güzel stres atma yollarından biridir. Çiçeklerimizin sağlıklı bir şekilde büyüdüğünü gördükçe mutlu oluruz. Ama bir de büyütmeyi beceremeyip de öldüklerini gördüğümüz çiçeklerimiz vardır ki onlar bizi stresten uzaklaştırmak yerine bize üzüntü eklerler. İşte Kasımpatı çiçeğinizde bu durumu yaşamayın diye size birkaç tavsiye hazırladık.
Eğer tam olarak hangi bitkiyi yetiştireceğinize karar veremediyseniz size Kasımpatı (krizantem) hakkında biraz fikir verelim. Öncelikle bitkinizin dona – sıcağa dayanıklı olmasını istiyorsanız, bol çiçek açıp her yılda yeniden çiçek verecek kalıcı bir çiçek arıyorsanız da kesinlikle Kasımpatı (Krizantem) aradığınız çiçek diyebiliriz. Şimdi gelelim Kasımpatının (Krizantem) bakımının nasıl olacağına: Öncelikle belirtmeliyiz ki Kasımpatı toprak seçmeden kolayca büyüyen bir bitkidir. Yani toprak seçiminde kendinizi kısıtlamanıza gerek yok. Evde kasımpatı bakımı yaparken, çiçeğin güneşi tam olarak alması ya da yarı gölge olması da Kasımpatı için önemli değil. Lakin unutmamakta fayda var; Kasımpatı (Krizantem) güneş aldığı yöne doğru eğilim gösterecektir; bu yüzden çok kısa olmayan aralıklarla bitkinizi çevirmeniz şekli açısından iyi olacaktır. Ayrıca ne kadar soğuk ve sıcağa dayanıklı olsa da yine de çok sıcak ve çok soğuk ortamlarda bulunmaması kök ve yapraklar için iyi olacaktır. Budama Nasıl Yapılır: Zaman zaman çiçeğinizi budayın, bu sayede çiçeğinizde düzgün bir görüntü elde edebilirsiniz. Ayrıca bitkinizin gelişimi için de solmuş çiçekleri Kasımpatınızın (Krizantem) üstünde bırakmayın. Kasımpatı Nereye Ekilir: İster saksı, ister çiçek yatağı... Bu kolayca yayılan Kasımpatı bitkisini istediğiniz yere dikebilirsiniz. Çiçeğinizi alırken de saksı için yetiştirilmiş olan hibrit türü alırsanız, saksılardan mükemmel bir performans gözleyebilirsiniz. Yetiştirme ve Bakım Nasıl Yapılır: Saksıda kasımpatı bakımı hakkında ise şunları söyleyebiliriz. Yetiştireceğiniz her bitkide olduğu gibi Kasımpatında da mineral ve vitamin desteğini unutmamalısınız. Çünkü hangi bitki olursa olsun en fazla bir yıl içinde topraktaki vitamin ve minerali bitirecektir. Siz de yılda en az bir kere bu desteği sağlayarak bitkinizin sağlığını korumasına yardım edebilirsiniz. Saksı değişimini ne zaman yapılabilir? Bu dayanıklı çiçeğin saksısını aslında yılın her zamanı uygun şartları sağladığınızda değiştirebilirsiniz fakat siz yine de işinizi sağlama alın ve en sıcak aylara giriş yaptığımız Mayıs ayında bu işlemi gerçekleştirin. Saksıda Kasımpatı bakımı yaparken Kasımpatınız etraftaki farklı eşya ve çiçeklerle temasını önlemeniz de gelişimi ve güzelliği açısından önem arz etmekte. Kasımpatı Çiçeği Nasıl Sulanır: Kasımpatı, kış bakımı ise biraz daha inceliklidir. Kış ayları su ihtiyacı azalan Kasımpatının daha az sulanması ve soğuktan korunması iyi olacaktır. Ve tabi ki yaz aylarında sıcaklarla birlikte bitkinizin su ihtiyacı da artacaktır, işte bu mevsimde su verme sıklığını artırmalısınız. Toprağı sularken suyu tek taraftan vermek yerine gezdirin çünkü çiçek için toprağın her tarafının ıslanmış olması önemlidir. Sulamayı yaptığınız her defa aynı ölçüyü kullandığınıza emin olun. Eşit zaman aralıklarında eşit miktarda su verin. Ayrıca kışın verdiğiniz su musluk suyu olmamalıdır çünkü musluk suyu oda sıcaklığının çok çok altındadır. Bu yüzden dinlenmiş ve oda sıcaklığına gelmiş su kullanmanız çiçeğinizin gelişimine doğrudan etki edecektir. Kasımpatı Nasıl Çoğaltılır: Kasımpatı (Krizantem) her ne kadar çok çiçek veren bir bitki olsa da bu verme işlemini çok yavaş gerçekleştirir. Daha çok boyuna değil yanlara bir yayılma gösterir ve çoğaltma işlemi köklerle yapılır. Çoğaltmak için kökten ayrılan Kasımpatı, aynı ölçülerde (yaklaşık 30 cm çap yeterli olacaktır) bir saksıya kısa süre içinde dikilmelidir. Kökten ayırıp yeni saksıya dikilen Kasımpatı da sorunsuz bir şekilde bolca çiçek verecektir. Kökünden alınan diğer Kasımpatı ise tekrar kök verecektir. Saksı değiştirme işlemi gibi çoğaltma işlemi için de en uygun dönem Mayıs ayı ortalarıdır.
------
Kasımpatı Nasıl Sulanır?
Papatyagiller familyasından olan Kasımpatı bitkisi yıllık bitkilerdendir. Bir diğer adı da krizantem çiçeği olarak bilinir. Uzun sapları ve genellikle sarı, beyaz, pembe çiçekleri vardır. Ayrıca sonbaharda kasım ayında çok büyük çiçek açan bir cinse de sahiptir.
Çiçekçilerin çiçek aranjmanlarında bolca yer verdiği bu çiçek balkonlarda, saksılarda veya bahçelerde uygun ortamlarda yetiştirilir. Genellikle Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında çiçeklenen bu bitki dona maruz kalmadığı sürece kış aylarında da dayanıklı olup, çiçek açmaya devam eden bir bitki çeşididir.
Kasımpatı bitkisi dayanıklı ve fazla bakım istemeden büyümesiyle bilinmektedir. Sağlıklı ve canlı olmasının en önemli kaynağı düzenli sulamaktır. Nasıl sulanması gerektiği hakkındaki bilgiler aşağıda yer almaktadır.
Kasımpatı Nasıl Sulanır?
Kasımpatı bitkisini bilinçli ve düzenli olarak sulamak çiçeklerinin bolca açmasını, yapraklarının sağlıklı ve canlı olmasını sağlayacaktır.
Kasımpatı yaz aylarında sabah güneş yakıcı bir hale gelmeden önce yani erken saatlerde bolca sulanmalıdır. Çok aşırı sıcaklar dışında günde bir defa sulamak yeterli olacaktır. Kasımpatıya su verirken her gün aynı ölçü kabıyla toprağının her tarafına eşit yayılacak şekilde özellikle köklere doğru verilmelidir. Kış aylarında ise çiçek korunmalı, aşırı soğuğa maruz bırakılmamalıdır. Yapılacak sulama ise genellikle haftada bir veya iki kere olmalıdır. Çiçeğin toprağının durumuna bakarak su isteyip istemediğini anlamak mümkündür. Toprağı hafif nemliyse özellikle kışın çok soğuk günlerde su vermeye gerek yoktur. Aksi halde fazla su köklerin çürümesine ve bitkinin ölmesine neden olacaktır.
Kasımpatı doğrudan güneş almayan ışıklı ve havadar ortamlarda yetiştirilmelidir. Güneşi en çok gören tarafı o yönde eğileceğinden arada saksıyı çevirerek yön değiştirmek düzgün büyümesi açısından faydalı olacaktır.
Kasımpatı bitkisini sularken verilecek su aşırı soğuk olmamalıdır. Özellikle sonbahar ve kış ayları gibi havanın soğuk olduğu günlerde dinlendirilmiş ve oda sıcaklığında olan suyu vermek bitkinin daha sağlıklı, canlı ve köklerinin çürümeden büyümesini sağlayacaktır.
--------------------------
AUF DEUTSCH
-------------------
Chrysantheme
Die Chrysanthemen (Chrysanthemum) sind eine Pflanzengattung aus der Familie der Korbblütler (Asteraceae) mit über 40, hauptsächlich in Ostasien verbreiteten Arten. Sie zählen zu den bedeutendsten Zierpflanzen.
Chrysanthemen sind ausdauernde, meist krautige Pflanzen, gelegentlich aber auch am Ansatz verholzende Halbsträucher. Die wechselständig angeordneten Laubblätter sind schwach bis stark gefiedert, gelappt oder bisweilen ganzrandig.[1]
Das dreireihige Involucrum ist mehr oder weniger untertassenförmig, die dachziegelartig übereinander liegenden Involucralblätter sind breit häutig oder dunkelbraun gerandet. Der Korbboden ist konvex bis leicht kegelförmig, Spreublätter fehlen. Die einreihigen Zungenblüten (= Strahlenblüten) sind weiblich, fruchtbar und weisen eine weiße, rosafarbige oder gelbliche Zunge auf. Die zwittrigen Röhrenblüten (= Scheibenblüten) sind gelb, die röhren- bis kegelförmige Kronröhre ist fünflappig, drüsenhaarig und ungeflügelt. Die Fortsätze am Ansatz der Staubbeutel fehlen, jene am äußeren Ende sind annähernd dreieckig. Ein Pappus fehlt
Die Gattung ist hauptsächlich in Ostasien verbreitet (China, Korea, Japan), strahlt aber über Russland bis hin nach Osteuropa aus (Chrysanthemum zawadskii)
Der Gattungsname geht zurück auf die bereits bei Plinius dem Älteren verwendete Bezeichnung chrisánthemo, χρυσάνθεμο, Chrysantheme = die Gold-Blüte, Gold-Blume aus: altgriechisch χρυσός chrysós „Gold“ und altgriechisch ἄνθος ánthos „Blüte“, „Blume“.[3]
De Candolle hatte 1834 die Sektion Dendranthema geschaffen, die Charles Robert Alexandre Des Moulins 1860 zum Gattungsnamen erhob, dem er unter anderem auch den Typ Ch. indicum zuordnete. Der Name Dendranthema fand aber kaum Verwendung, bis ihn Nikolai Nikolaievich Tzvelev 1961 und Karl Bremer 1993 für gültig erklärten. Die Widerstände gegen diese Umbenennung führten 1995 zu dem Antrag von Piers Trehane, den Namen Chrysanthemum zu konservieren. 1998 entsprach das ICBN dem Antrag.[4]
Die Gattung steht einigen anderen Gattungen sehr nahe, insbesondere den Ajania. Natürliche wie künstliche Kreuzungen von Arten auch über Gattungsgrenzen hinweg (so mit Ajania, Crossostephium chinense, Nipponanthemum nipponicum, Leucanthemella linearis, Tanacetum vulgare oder Tanacetum parthenium[5]) stellten die Abgrenzung der Gattung und ihrer verwandten Gattungen wiederholt in Frage. Bereits 2004 wurde vorgeschlagen, die Gattung Chrysanthemum mit den Gattungen Ajania, Arctanthemum und Phaeostigma zu vereinen. Molekulargenetische Untersuchungen stützten dies (mit Ausnahme von Phaeostigma), neueren Untersuchungen zufolge bilden die Chrysanthemen eine Klade gemeinsam mit den Ajania, Ophistopappus und Elachanthemum.[5][2]
Gegliedert wird die Gattung in zwei Sektionen (Sect. Chrysanthemum und Sect. Chlorochlamys).[5] Die Gattung umfasst über 40 Arten, darunter:[2][5]
Garten-Chrysantheme (Chrysanthemum × morifolium)
Herbst-Chrysantheme (Chrysanthemum indicum)
Chrysanthemum zawadzkii
Garten-Chrysantheme (Chrysanthemum × morifolium Ramat., Syn.: Chrysanthemum sinense Sabine)
Chrysanthemum argyrophyllum Y. Ling: Sie kommt in den chinesischen Provinzen Henan und Shaanxi vor.[6]
Chrysanthemum boreale (Makino) Makino: Sie kommt in Japan, in Korea und in den chinesischen Provinzen Gansu, Hebei, Heilongjiang, Hubei, Hunan, Jiangxi, Jilin, Liaoning, Shaanxi, Sichuan und Yunnan vor.[6]
Chrysanthemum chanetii H. Lév.: Sie kommt in Japan, Korea und in den chinesischen Provinzen Gansu, Hebei, Heilongjiang, Jilin, Liaoning, Nei Monggol, Qinghai, Shaanxi, Shandong und Shanxi vor.[6]
Chrysanthemum dichrum (C. Shih) H. Ohashi & Yonek.: Sie kommt nur in der chinesischen Provinz Hebei vor. [6]
Chrysanthemum foliaceum (G.F.Peng, C.Shih & S.Q.Zhang) J.M.Wang & Y.T.Hou
Chrysanthemum glabriusculum (W. W. Sm.) Hand.-Mazz.: Sie kommt in den chinesischen Provinzen Shaanxi, Sichuan und Yunnan vor.[6]
Chrysanthemum hypargyrum Diels: Sie kommt in den chinesischen Provinzen Shaanxi und Sichuan vor.[6]
Herbst-Chrysantheme (Chrysanthemum indicum L.): Sie kommt in Japan, in Nord- und Südkorea, in Taiwan und in den chinesischen Provinzen Anhui, Fujian, Guangdong, Guizhou, Hebei, Heilongjiang, Henan, Hubei, Hunan, Jiangsu, Jiangxi, Shandong, Sichuan und Yunnan vor.[6]
Chrysanthemum japonense (Makino) Nakai: Sie kommt nur auf den japanischen Inseln Kyushu und Shikoku vor.[6]
Chrysanthemum lavandulifolium (Fisch. ex Trautv.) Makino: Sie kommt in den chinesischen Provinzen Gansu, Hebei, Hubei, Hunan, Jiangsu, Jiangxi, Jilin, Liaoning, Qinghai, Shaanxi, Shandong, Shanxi, Sichuan, Xinjiang, Yunnan und Zhejiang vor.[6]
Chrysanthemum makinoi Matsum. & Nakai (Syn.: Chrysanthemum japonicum (Maxim.) Makino): Sie kommt nur auf den japanischen Inseln Honshu und Shikoku vor.[6]
Chrysanthemum maximowiczii Kom.: Sie kommt in Korea, in ddeb chinesischen Provinzen Heilongjiang, Jilin, Liaoning und Nei Monggol und im fernöstlichen Russland vor.[6]
Chrysanthemum mongolicum Y. Ling: Sie kommt in Sibirien, im fernöstlichen Russland, in der Mongolei und in der chinesischen Provinz Nei Monggol vor.[6]
Chrysanthemum nankingense Hand.-Mazz.
Chrysanthemum oreastrum Hance: Sie kommt nur in den chinesischen Provinzen Hebei, Jilin und Shanxi vor.[6]
Chrysanthemum ornatum Hemsl.
Chrysanthemum potentilloides Hand.-Mazz.: Sie kommt nur in den chinesischen Provinzen Shaanxi und Shanxi vor.[6]
Chrysanthemum rhombifolium (Y.Ling & C.Shih) H.Ohashi & Yonek.
Chrysanthemum vestitum (Hemsl.) Stapf: Sie kommt nur in den chinesischen Provinzen Anhui, Hebei und Henan vor.[6]
Chrysanthemum yoshinaganthum Makino ex Kitam.: Sie kommt nur auf der japanischen Insel Shikoku vor.[6]
Chrysanthemum zawadzkii Herbich (inkl. Chrysanthemum coreanum Nakai, Chrysanthemum naktongense Nakai und Chrysanthemum yezoense Maek.): Sie kommt in sieben Unterarten in Polen, in der Slowakei, in der Ukraine, im europäischen und fernöstlichen Russland, in Sibirien, in der Mongolei, in Korea, Japan und in den chinesischen Provinzen Gansu, Hebei, Heilongjiang, Jilin, Liaoning, Nei Monggol, Ningxia, Shaanxi, Shandong und Shanxi vor.[6]
Nutzung
Geschätzt ist besonders die Garten-Chrysantheme, die in China seit 1600 Jahren kultiviert wird. Bereits im elften Jahrhundert gab es dort 36 Sorten.[2]
Ende des 17. Jahrhunderts kamen erstmals Chrysanthemen nach Europa, 1862 sandte Robert Fortune Kulturformen aus Japan nach Europa, die zur Grundlage der europäischen Chrysanthemenzüchtung wurden. Heute werden Chrysanthemen-Sorten weltweit als Zierpflanzen für Parks, Gärten und Friedhöfe sowie als Schnittblumen verwendet, die Garten-Chrysantheme gilt gar als „eine der wichtigsten gärtnerischen Kulturpflanzen“. Die Anzahl der Sorten wird mittlerweile auf einige Tausend geschätzt.[7] Sie kann aber auch getrocknet und als Tee verwendet werden. Außerdem soll sie als Zugabe zum Badewasser sehr aromatisch sein.
Verwendung in der Heraldik
Kaiserliches Siegel Japans
Eine stilisierte 16-blättrige Chrysanthemenblüte dient als Nationales und Kaiserliches Siegel Japans.
-------------
Garten-Chrysantheme
--------------
Die Garten-Chrysantheme (Chrysanthemum ×grandiflorum, Syn. Dendranthema × grandiflorum Kitam.) ist eine Zierpflanze aus der Gattung der Chrysanthemen (Chrysanthemum). Es handelt sich um eine Kreuzung aus ostasiatischen Elternarten, die in China schon seit 3000 Jahren gezüchtet wird
Die Garten-Chrysantheme wächst als ausdauernde krautige oder am Grund leicht verholzende Pflanze, die Wuchshöhen von 20 bis 150 Zentimeter erreicht. Die Stängel stehen aufrecht. Die Laubblätter sind im Umriss breit eiförmig und gehen keilförmig in den Blattstiel über, die Länge der Blätter beträgt mehr als 6 Zentimeter. Die unteren Blätter sind fiederschnittig, weiter oben am Stängel werden sie zunehmend ganzrandig. Ihre Textur ist dick und ledrig. In kompliziert aufgebauten Gesamtblütenständen stehen einige bis viel körbchenförmige Teilblütenstände zusammen. Die Zungenblüten können bei den vielen Sorten Farben von grün, weiß, oder gelb, rosa- bis purpurfarben besitzen. Es gibt einfach und gefüllt blühende Sorten.[2]
Botanische Geschichte
Die Eltern der Garten-Chrysantheme sind verschiedene ostasiatische Chrysanthemum-Arten. Als Hauptelternteil gilt die Herbst-Chrysantheme (Chrysanthemum indicum), der Anteil anderer Arten an den Hybriden ist in zahlreichen Fällen unklar.
In China lassen sie sich seit etwa 500 v. Chr. nachweisen. 1630 wurden dort bereits mehr als 500 Sorten genannt. In Europa, speziell in Holland, sind sie seit Mitte des 17. Jahrhunderts bekannt, ihre allgemeine Verbreitung erfolgte jedoch erst im 19. Jahrhundert.
Nachdem 1789 drei chinesische Gartenformen nach Frankreich eingeführt worden waren, erkannte als erster der Botaniker Thomas Albin Joseph d'Audibert de Ramatuelle, dass diese nicht zu Chrysanthemum indicum L. gehörten und ordnete sie einer neuen Art Anthemis grandiflora zu[3], die durch Siro Kitamura zu der Hybride Dendranthema ×grandiflorum wurde,[4] die seit der Wiederherstellung des Gattungsnamens Chrysanthemum 1998 Chrysanthemum ×grandiflorum heißen muss. Dieser Name wurde erstmals von Broussonet 1805 neben Ch. indicum verwendet, jedoch als nomen nudum ohne Beschreibung oder Bezug auf einen anderen Autor.[5] Ramatuelle selbst hatte noch alternativ den Namen Chrysanthemum morifolium vorgeschlagen,[6] doch bestehen an der Gültigkeit dieses Vorschlags beispielsweise seitens der Autoren der Flora of China 2011 berechtigte Zweifel.[7] Weitere Synonyme sind zum Beispiel Chrysanthemum ×hortorum hort. fide W.T.Mill., Chrysanthemum ×indicum hort. und Chrysanthemum ×morifolium Hemsl.[2]
Der Name Chrysanthemum ×hortorum ist schwerlich als botanischer Name anzuerkennen, da der angeführte Autor Wilhelm Miller ihn nur als ein nomen nudum aufführt, ohne sich auf eine botanische Beschreibung zu beziehen. Er schreibt: "The common chrysanthemums of the florists (C. hortorum) are often called 'large-flowering' and 'autumn chrysanthemums,' to distinguish them from the hardy outdoor kinds, although neither of these popular names is entirely accurate or distinctive. They are the blended product of C. indicum and C. morifolium, two species of plants that grow wild in China and Japan. The outdoor or hardy chrysanthemums are derived from the same species, being less developed forms. The florist's chrysanthemum is not necessarily a glasshouse subject."[8]
Die seit dem 19. Jahrhundert in Europa existenten mehr als 1.000 Sorten werden in zahlreiche Sortengruppen unterteilt. Die Indicum-Hybriden als älteste Gruppe haben die Herbst-Chrysantheme (Chrysanthemum indicum) als Elternteil, die seit 1917 bekannten Koreanum-Hybriden stammen aus dem Formenkreis um Chrysanthemum zawadzkii Herbich, die 1930 nach England gekommenen Rubellum-Hybriden gehen auf Chrysanthemum chanetii H.Lév. zurück.[2]
Naturheilkunde und Gesundheitshinweise
In der Naturheilkunde und in der Ayurveda-Medizin[9] wird die „Blume“ gegen Augenentzündungen und unreine Haut verwendet.[10]
Der Kontakt mit Pflanzenteilen kann in manchen Fällen Hautirritationen und Allergien hervorrufen.[11]
Kulturelle Bedeutung
Dieser Artikel oder nachfolgende Abschnitt ist nicht hinreichend mit Belegen (beispielsweise Einzelnachweisen) ausgestattet. Die fraglichen Angaben werden daher möglicherweise demnächst entfernt. Bitte hilf der Wikipedia, indem du die Angaben recherchierst und gute Belege einfügst. Näheres ist eventuell auf der Diskussionsseite oder in der Versionsgeschichte angegeben. Bitte entferne zuletzt diese Warnmarkierung.
In Japan ist die Chrysantheme, insbesondere die Garten-Chrysantheme (jap. 菊, kiku) das Symbol des Kaiserhauses und der Thron wird auch als Chrysanthementhron bezeichnet. Das kaiserliche Chrysanthemensiegel wird auch als Staatswappen verwendet und die höchste japanische Auszeichnung ist der Chrysanthemenorden.
In Frankreich steht die Garten-Chrysantheme für Tod und Trauer. Sie ist mit dem katholischen Fest Allerheiligen verbunden.
In der Blumensprache bedeutet Chrysantheme - Mein Herz ist frei.
-----
Wenn im Herbst die Tage kürzer werden, graue Regenwolken immer öfter den Sonnenschein ablösen und die Bäume langsam kahl werden, freut man sich über jeden Farbtupfer, der die triste Herbststimmung auflockert. Im Garten verbreiten Chrysanthemen noch bis in den November ein wenig sommerliches Flair. Damit die bunten Blüten möglichst lange durchhalten, sollte man ein paar einfache Pflegetipps für Chrysanthemen beherzigen. Zwei clevere Tricks sorgen für mehr Standfestigkeit und bringen die Blumen pünktlich zum Blühen.
Wenn es Herbst wird im Garten, machen sich die Blüten rar. Nur die Chrysanthemen verlängern das Schauspiel im Garten. Die hübschen Herbstblumen werden auch Winterastern genannt – vermutlich weil ihre späten Sorten bis in den November hinein blühen, "Chrysanthemen sind in der herbstlichen Jahreszeit konkurrenzlos", schwärmt Richard Sottru, Leiter der Abteilung Öffentliches Grün und Umwelt im Stadtbauamt von Lahr. "Sie mischen sich in den Schmuckbeeten mit ihren Blüten zwischen die gefärbten Blätter."
Chrysanthemen: Fünf Pflege-Tipps – Blütezeit clever beeinflussen
Pflege-Tipps für den Weihnachtsstern: Diese sechs Fehler sollten Sie vermeiden
Garten winterfest machen: Diese Gartenarbeiten stehen jetzt noch an
Sträucher schneiden und pflegen: Wann Beerensträucher einen Rückschnitt brauchen
Kübelpflanzen überwintern: So überstehen auch sensible Pflanzen heil den Winter
Herbstlaub verwerten und entsorgen: Abgefallene Blätter nicht zum Biomüll geben
Partnerangebot: Strompreise vergleichen und mühelos viel Geld sparen
Gartengestaltung: Beispiele und Ideen für Ihre Gartengestaltung
Verdunklungs-Trick lässt Chrysanthemen blühen
Die Saison beginnt meist im September und reicht bis in den November. Der Grund für diese lange Angebotszeit liegt in einer Besonderheit bei der Blütenbildung. "Chrysanthemen gehören zu den sogenannten Kurztagspflanzen", sagt der Gartenarchitekt Richard Sottru. "Erst wenn die Länge von Tag und Nacht gleich sind, beginnen die Pflanzen, Blütenknospen zu bilden." Das ist zwischen dem 20. und 23. September der Fall. Anschließend dauert es sechs bis neun Wochen, bis sich die Blüten öffnen. Das kann der Gärtner ausnutzen und die Blüte der Pflanzen steuern.
Wenn man die Chrysanthemen den Sommer über immer wieder abdeckt und damit kürzere Tage simuliert, blühen sie schon früher. Zum Abdecken kann man beispielsweise lichtundurchlässige Folie verwenden. Bei Kübelpflanzen tut es auch ein Eimer, den man über das Pflanzgefäß stülpt. Dieser Trick funktioniert auch beim Weihnachtsstern.
Chrysanthemen rechtzeitig zurückschneiden
Die staudigen Chrysanthemen brauchen einen sonnigen, etwas geschützten Platz. Wichtig ist ein nährstoffreicher, gut drainierter Gartenboden. "Die Triebe werden um die Hälfte zurückgeschnitten, wenn die Büsche etwa 50 Zentimeter hoch sind", empfiehlt Garten- und Landschaftsarchitekt Sottru. "Der Trick verleiht den Pflanzen eine deutlich bessere Standfestigkeit, und die Blütenbildung verzögert sich unwesentlich."
Auch bei Regen gießen
Topf-Chrysanthemen dekorieren Hauseingänge, Terrassen und Balkone. Sie werden möglichst knospig gekauft, damit man lange etwas von der Blüte hat. "Man rechnet mit einer Blühdauer zwischen 20 und 40 Tagen", weiß Hubert Hanke, Versuchsingenieur an der Bayerischen Landesanstalt für Weinbau und Gartenbau in Veitshöchheim.
"Es ist wichtig, dass man Chrysanthemen regelmäßig gießt – auch bei Regen." Die Büsche sind so dicht, dass nicht ausreichend Regenwasser an die Wurzelballen gelange. "Am besten gießt man in Intervallen, damit das Wasser auch tatsächlich gespeichert werden kann und nicht nur durchfließt", lautet Hankes Tipp.
Büsche vor Kälte schützen
Topf-Chrysanthemen können sowohl an sonnigen als auch an schattigen Plätzen aufgestellt werden. Sind die Blütenknospen erst einmal angelegt, kann auch künstliches Licht die Blüte nicht stören. Die Blüte der Topf-Chrysanthemen halten Frost bis etwa minus zwei Grad aus. Wird es kälter, werden die Blütenblätter braun. "Die Knospen vertragen den Frost besser", sagt Hanke. Und Sottru ergänzt: "Meist sind die späten Sorten etwas widerstandsfähiger." Geschützter seien die Pflanzen, wenn sie in Hausnähe stehen. Außerdem rät Hanke, die Büsche mit etwas Zeitungspapier oder Vlies abzudecken, damit Strahlungsfröste ohne Folgen bleiben.
Chrysanthemen überwintern
Will man die Topf-Chrysanthemen weiter kultivieren, muss man sie in den Boden setzen. "Die Wurzeln sind im Boden gut geschützt", erklärt Hanke. "Die Büsche werden erst kurz vor dem Neuaustrieb zurückgeschnitten, damit die Pflanzen auch von oben geschützt werden." Die Erfolgsquote für ein solches Überwintern schätzt der Gartenbau-Ingenieur auf 70 Prozent. Es sei wichtig, dass die Chrysanthemen im Frühling reichlich gegossen und mit Dünger versorgt werden. "Sonst wachsen sie kümmerlich, und das ältere Laub wird rasch braun." Man dürfe sich übrigens nicht wundern, wenn sich bei der eigenen Anzucht die Blütezeit verschiebt. Schließlich blühten die meisten Chrysanthemen aus dem Handel durch künstliche Steuerung der Tageslänge verfrüht.
Herbstliche Kupfertöne im Garten
Chrysanthemen leuchten – selbst an nebeligen Tagen – im Beet in Orange, Rot, Pink, Gelb oder in diversen Kupfertönen. "Das leuchtende Farbspektrum macht die Chrysanthemen für den Herbst so wertvoll", führt Hanke aus. Neben ihrer Farbenpracht zeigen Chrysanthemen auch eine Vielfalt an Formen. "Es gibt große und kleine, einfache, halbgefüllte und gefüllte Blüten. Besonders sind weiterhin pomponblütige, spinnenförmige und anemonenblütige Sorten", erläutert Hanke. Die Kultur der Chrysanthemen ist für den Gärtner leicht, und durch Kreuzung entstehen problemlos immer wieder neue Sorten.
So ist eine große Vielfalt entstanden, die zum Teil Verwirrung in die Namensgebung bringt. "Die Namen der Sorten sind von Züchter zu Züchter unterschiedlich. Genetisch handelt es sich aber häufig um die gleichen Pflanzen", erklärt Richard Sottru. Der Garten- und Landschaftsarchitekt kennt die Gattung gut, weil er für das Herbstfestival "Chrysanthema" die Stadt Lahr mit über 10 000 Chrysanthemen schmückt.
"Poesie" und "Julchen" trotzen der Kälte
Als Verbraucher kauft man in der Regel die Pflanzen aber nicht nach dem Namen, sondern nach dem Aussehen. Einzige Ausnahme sind die Chrysanthemen, die man unter der botanischen Bezeichnung Chrysanthemum hortorum in Staudengärtnereien bekommt. Hier gibt es sowohl uralte Namenssorten, die sich bewährt haben, als auch moderne Formen, die das Sortiment ergänzen. Die weißblühende Sorte "Poesie" und "Julchen" mit hellrosa Blüten habe.
-----
Kaynaklar:
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
bazi internet sayfalari
|
|
|
Blue Puya Çiçeği |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 04:59 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
Blue Puya Çiçeği
Blue Puya (genellikle Puya alpestris veya Puya chilensis), Şili And Dağları'na özgü, çarpıcı metalik mavi-yeşil çiçekleriyle bilinen, 1-4 metre boyunda çiçek saplarına sahip büyük, karasal bir bromeliad türüdür. Monokarpik yapıda (çiçeklendikten sonra ölen) bu bitki, yavaş büyür ve "Safir Kulesi" olarak da anılır.
Özellikleri: Keskin dikenli yaprakları olan, 20 yıla kadar yaşayabilen ve genellikle kayalık yamaçlarda yetişen çok yıllık bir bitkidir.
Çiçeklenme: Çiçekler, metalik bir mavi veya turkuaz rengiyle oldukça nadir ve dikkat çekicidir.
Yetişme Alanı: Şili'nin kurak yamaçlarında ve And Dağları'nın yüksek bölgelerinde, 0-2200 metre yüksekliklerde bulunur.
Türler: Mavi çiçekli popüler türler arasında Puya alpestris (Safir Kulesi) ve benzeri Puya berteroniana yer alır.
Puya, ananasgiller botanik ailesinin bir cinsidir. Puyoideae alt ailesinin tek cinsidir ve 226 türden meydana gelir.[1][2] Bu karasal bitkiler, Güney Amerika'nın And Dağları'na ve güney Orta Amerika'ya özgüdür. Türlerin çoğu monokarpiktir, ana bitki bir çiçek ve tohum üretiminden sonra ölür.
Puya raimondii türü bilinen en büyük bromeliad türü olarak dikkate değerdir. Bu tür 3 metre boyunda uzayabilir. Diğer türler de büyüktür ve çiçek sivri uçları çoğunlukla 1-4 metreye ulaşır.
Puya adı, "nokta" anlamına gelen Mapuçece kelimeden türetilmiştir.
Taksonomi
Cins genellikle sekiz tür içeren Puya ve geri kalanını içeren Puyopsis olmak üzere iki alt cinse ayrılır. Alt cins, Puya'da dalın tepesinde steril bir çiçeklenme varlığıyla ayırt edilebilir, bunlar Puyopsis'te sterildir
|
|
|
Veronika Çiçeği |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 04:55 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
Veronika Çiçeği
Veronica filiformis, Veronica cinsine bağlı bir bitki türüdür.[1] Avrupa'nın doğusuna ve Asya'nın batısına özgüdür. Diğer yetiştiği bölgelere tanıtılmıştır.
Özellikler
Çok yıllıktır.[2] Yere yakın kaplar gibi yetişir. Nadir olarak kendiliğinden tohumlanır ve dallarıyla yayılır.[3] Dört taç yaprağı, mavimsi beyaz uçlu 8-10 milimetre (0,31-0,39 in) çapındadır. Yapraklar köklere yakın, 5-10 milimetre (0,20-0,39 in) uzunluğunda, yuvarlağımsı veya ciğer şeklinde yumuşak uçlu ve kısa saplıdır.[4]
Dağılım ve habitat
Türkiye'nin kuzeyine ve Kafkasya'ya özgüdür.[5] 1808'de Türkiye üzerinden Birleşik Krallığa tanıtıldı.[6] 1920'lerde yetiştirme değişimlerinde Amerika Birleşik Devletlerine tanıtıldı.[7] Çimlendirme[8], hazır çim yetiştirme veya golf alanlarında sorun olarak görülebilir.
Gölgeyi, nemli toprakları ve düşük biçme yüksekliğini tercih eder.[6]
Kültürü
İrlanda'da yolculuk yapanlara şans getirmesi için kıyafetlerine dikilir.[9]
Veronika çiçeği (Veronica), Plantaginaceae (Plantaginales) familyasına bağlı, yaklaşık 500 türü bulunan geniş bir çiçekli bitki cinsidir. Genellikle mavi, mor veya beyaz renkli küçük çiçekleri olan bu çok yıllık otsu bitkiler, toprak örtücü olarak yetişir ve çitler, yamaçlar ile çayırlıklarda yaygın görülür.
Öne Çıkan Özellikleri:
Yayılım: Dünya genelinde (Avrasya, Kuzey Amerika) yaygındır, ormanlık ve kayalık alanları sever.
Görünüm: Yere yakın matlar oluşturur, 4 taç yapraklı ve genellikle 8-10 mm çapında çiçekleri vardır.
Türler: Veronica persica (Cırcamuk) ve Veronica peduncularis ('Georgia Blue') bilinen popüler türleridir.
Kullanım: Peyzajda yer örtücü olarak kullanılır ve bazı türleri (örneğin Veronica officinalis) şifalı bitki olarak bilinir
|
|
|
Yerfistiği Tarimi (Ana Ve Ikinci Ürün Olarak) |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 04:51 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
Yerfistiği Tarimi (Ana Ve Ikinci Ürün Olarak)
TANIMI VE ÖNEMİ
Baklagillerden olan yerfıstığı, meyvelerini toprak altında meydana getirmesiyle diğer bitkilerden farklılık gösterir. Bileşiminde ortalama %25 protein, %46 yağ, %16 karbonhidrat ve %5 mineral madde bulunur. Meyveleri fosforca zengin, amino asitlerden "cystine" içermektedir. Aynı zamanda zengin bir B vitamini kaynağı olup, az miktarda da A, C, D ve E vitaminlerini bünyesinde toplamaktadır. Yerfıstığı yağı yemeklik olarak katı ve sıvı halde kullanıldığı gibi ballık konserveciliğinde, bisküvi, pasta, şekerleme ve sabun yapımında da kullanılır. Daneleri ezilmek suretiyle fıstık ezmesi yapılır. Yerfıstığının hayvan beslenmesinde de önemi büyüktür. Baklagil bitkilerinden olan yerfıstığı toprağı azotça zenginleştirir ve kendisinden önceki bitkiye verilen gübreden iyi bir şekilde faydalanır. İyi bir münavebe bitkisi olup, sonraki bitkilere otsuz, kabartılmış ve havalanmış bir toprak bırakır.
2. İKLİM VE TOPRAK İSTEĞİ
2.1 İklim İsteği
Yerfıstığı tropik, subtrfopik ve ılıman iklim bölgelerinin sıcak kuşaklarında yetiştirilip ısı ve güneş isteği fazladır. Bir vejetasyon süresindeki ısı isteği toplam 3000 ºC ve aylık ortalama ısı isteği ise 20 ºC dir. Tohumların toprakta çimlenebilmesi için toprak sıcaklığının minimum 12-13 ºC olması gerekir.
2.2 Toprak İsteği
Yerfıstığı toprak isteği yönünden seçici bir bitki olup hafif bünyeli, gevşek yapıda, süzek kumlu-tın bünyesine sahip topraklarda iyi yetişir.
Toprağın kalsiyum ve organik maddece zengin olması verimi arttırmaktadır.
3. YETİŞTİRME TEKNİĞİ
3.1 Ekim Nöbeti
Yerfıstığı hem baklagillerden ve hem de çapa bitkisi olduğundan, iyi bir ön bitkidir. Bölgemizde tavsiye edilebilecek ekim nöbeti; yerfıstığı ana ürün olarak ekilecekse pamuk - yerfıstığı - buğday (arpa), İkinci ürün olarak ekilecekse buğday (arpa) - yerfıstığı - pamuk şeklindedir.
3.2 Çeşit
Yerfıstığı ana ürün olarak ekilecekse olgunlaşma süresi 150-160 gün olan yarı yatık ve iri daneli çeşitler, ikinci ürün ekilecekse olgunlaşma süresi 125-130 gün olan çeşitler seçilmelidir.
3.3 Toprak Hazırlığı
Ana ürün ekilecek yerfıstığı için toprak sonbaharda derin olarak sürülür, Mart ayı içerisinde toprak tavının uygun olduğu zamanda keseklerin parçalanması ve yabancı otların yok edilmesi için goble diskle ikileme yapılır ve Nisan ayının ikinci yarısında ekimden hemen önce hafif bir tapan çekilerek toprak hazırlığı tamamlanır.
İkinci ürün ekilecek yerfıstığı için ön bitki buğday veya arpa hasadında, bitkiler mümkün olduğu kadar dipten biçilmelidir. Daha sonra tarla, hasat artığı saplardan temizlendikten sonra, hemen tav suyu verilerek tava getirilmeli. Toprak tava geldikten hemen sonra tarla kültüvatörle sürülüp tapan çekilerek toprağın ekime hazır vaziyete getirilmesi sağlanmalıdır.
3.4 Ekim
Bölgemizde ana ürün yerfıstığının ekimine Nisan ayı ortalarında başlanılmalıdır.
İkinci ürün ekimleri ise ön bitki hasadından sonra zaman kaybetmeden hemen yapılabilmelidir. Ekilecek tohumları, ekimden önce kabuklarından ayrılır. Yalnız daneler kapsüllerden çıkartılırken, danenin zarı ufalanıp yırtılmamalıdır. Ekim zamanı tohumlar, mantari hastalıkları ve toprak altı kurtlarına karşı ilaçlanmalı ve elde mevcutsa 100 gr iç tohuma 600 gr bakteri kültürü aşılanmalıdır. İlaçlar ve bakteri kültürü aşılama, ekimden hemen önce ve tohumlar hafif nemlendirilerek yapılmalıdır.
Ekim, çapa bitkileri için imal edilmiş ve yerfıstığına uygun ekim plakaları takılan mibzerle yapılabildiği gibi, elde mevcut pamuk mibzerlerinin tohum kovalarının çıkartılarak, kovaların arkasında yürüyen kişilerin mibzerin teleskoplarına tohumları bırakmasıyla da yapılabilir. Yerfıstığı ekiminde mibzer, 75-80 cm sıra arası ve 25-30 cm sıra üzeri mesafesine ekim yapacak şekilde ayarlanmalıdır. Bu mesafelere göre dekara verilecek tohum miktarı iç dane olarak, iri danelerinde 6-7 kg, küçük danelerinde ise 4-5 kg dır. Yerfıstığında ekim derinliği 5-7 cm dir.
3.5 Gübreleme
Yerfıstığının gübre ihtiyacı, saf madde olarak dekara 3 kg azot ve 8-9 kg fosfordur.
Gübrelerin tamamı ekimle birlikte, mibzerle tohum derinliğine verilir.
3.6 Sulama
Yerfıstığı sulama, karık usulü ile yapılmaktadır. Şanlıurfa Enstitüsünce yapılan araştırmalar sonucunda; yerfıstığı 10 gün aralıklarla 13 defa sulanmalı, ilk sulamaya ekimden bir ay sonra başlanmalı ve sulamalara hasada yaklaşık 20 - 30 gün kala son verilmelidir.
İkinci ürün yerfıstığı ekimlerinde ise 10-11 defa sulama yapılmalı,ilk sulamaya bitkilerin çıkışından yaklaşık yaklaşık 10-15 gün sonra başlanılmalı ve hasada 20-25 gün kala son verilmelidir.
3.7 Bakım
Bitkilerin çıkışından 10-12 gün sonra yabancı otların yok edilmesi toprağın gevşetilmesi ve karıkların hafifçe oluşturulması için elle hafif bir çapa yapılır. Bu çapalamada, bitkilerin 25-30 cm sıra üzeri mesafelerini sağlayacak şekilde seyreltmeleri de sağlanır. Bu çapalamadan sonra sıralar arasına listelerle çekilip, sulama için karıklar açılarak hafif bir boğaz doldurulması yapılır. Sulamalardan sonra toprak tava geldikçe, listerle karıklar derinleşerek boğaz doldurma işlemine devam edilir. Ginoforlar görüldüğünde bu işlemlere kesinlikle son verilmelidir.
3.8 Hasat, Harman ve Depolanması
Yerfıstığında hasat zamanı, yaprakların hafif sarardığı, danelerin çoğunluğunun koyu renge dönüşüp normal iriliğini aldığını ve kapsüllerin iç zarında kahverengi çizgilerin görüldüğü devredir.
Yerfıstığı hasadında söküm işlemi özel olarak yapılmış fıstık sökme aletiyle yapıldığı gibi, kulağı kırılmış tek soklu pulluk, bel, kürek, veya ele de alınabilir. Yerfıstığı kabuklu olarak depolanmalıdır. Depolamada ürünün nemi bilinmelidir.
Depolanacak kabuklu fıstıklarda nem %7-8, depoda ise %60 oranını aşmamalıdır.
4. VERİM
Enstitülerce yapılan araştırmalarda, Harran Ovası'nda ana ürün yerfıstığında 330-340 kg/da, ikinci ürün koşullarında ise 210-220 kg/da kabuklu fıstık verimi elde edilmiştir. Bu verimlerin çiftçi koşullarında 240-280 kg/da ve 180-200 kg/da olduğu belirlenmiştir.
|
|
|
SUSAM TARIMI (Sesamum İndicum L.) |
|
Yazar: RasitTunca - 07-10-2019, 04:42 PM - Forum: Bitkiler ve Hayvanlar
- Yorum Yok
|
 |
SUSAM TARIMI (Sesamum İndicum L.)
1. TANIMI VE ÖNEMİ
Susam dik büyüyen tek yılık bir bitkidir. Boyu (30-125 cm) ye kadar uzayabilir. Gövdeler uzunlamasına oluklu (karıklıdır) ve sık tüylüdür. Ülkemizde tarımı yapılan yağ bitkileri içerisinde önemli bir yeri olan susam, tohumlarında %50-60 yağ içeren yazlık ve otsu bir bitkidir. Bileşiminde ayrıca %25 protein bulunmaktadır. Besleyici özelliği ve lezzetinden dolayı insan besini olarak çok miktarda tüketilir. GAP'ın devreye girmesiyle bölgemizde sulanabilir 1997 yılında GAP bölgesinde susamın ekiliş alanı 40,642 ha olup,bu üretim alanından 9,548 ton susam elde edilmiştir.
2. İKLİM VE TOPRAK İSTEĞİ
2.1 İklim İsteği
Susam sıcağı çok seven bir yağ bitkisidir. Tropik, suptropik ve ılıman iklim kuşağının sıcak bölgelerinde yetiştirilen susam, 90-120 günde gelişme devresini tamamlar. Bu devre içinde aylık ısı ortalamasının 20 ºC den aşağı düşmemesi ve tohumların çimlenmesi esnasında toprak sıcaklığının 15 ºC- 20 ºC ve daha yukarı ısılarda olması gereklidir. Gelişme süresinin 2500-2800ºC lik ısı toplamına gereksinimi vardır.
2.2 Toprak İsteği
Susam toprak isteği bakımından fazla seçici değildir, her toprak koşullarında yetiştirilebilirse de, en iyi şekilde kumlu-killi allüviyal topraklarda yetişir. Orta derecede ağır, humuslu topraklarda iyi gelişmesine karşın fazla killi ve kireçli ağır toprakları sevmez. Yeni tarıma açılan fundalık arazilerde de susam, iyi gelişebilen bir bitkidir.
3. YETiŞTİRME TEKNİĞİ
3.1 Ekim Nöbeti
Susam yetiştirme süresinin kısalığı yönünden, hemen hemen her kültür bitkisi ile ekim nöbetine girebilir. Ayçiçeği, mısır, pamuk ve yerfıstığı ile karışık tarımı yapılabilir. Çapa bitkileri ve baklagillerden sonraki ekilişlerde verimli olup, aynı yere arka arkaya ekilebilir. Bölgemizde mercimek ve hububat hasadından sonra yaygın bir şekilde ikinci bir ürün olarak tarımı yapılmaktadır. Genel olarak pamuk-buğday -susam şeklinde üçlü münavebe, en çok yapılan münavebe şeklidir.
3.2 Çeşit
Araştırma kuruluşlarınca GAP Bölgesinde Özberk-1982 çeşidi tavsiye edilmektedir.
3.3 Toprak Hazırlığı
Susam tohumu çimlenme gücü yüksek, tohumlarının küçük olmasından dolayı ise çıkış gücü zayıftır. Bu yüzden susam ekilecek toprağın çok iyi hazırlanması gereklidir. Ana ürün ekilişleri için toprak, sonbahar ve kış aylarında sürülür, daha sonra , ilkbaharda toprak tavında iken, ikileme yapılır. Diskaro çekildikten ve son diskaro altına gerekli görülen gübre miktarı atıldıktan sonra toprak tavının kaçmaması için sürgü = tapan çekilerek toprak ekime hazırlanır.
İkinci ürün susam tarımından, ana ürün hasadından sonra genellikle toprakta yeteri kadar tav bulunmaz. Ekimden sonra tarladaki nemin hızla kaybolmasına neden olan anız, tav suyu verilmeden önce iyice temizlenmelidir. Bundan sonra toprağa gerekli tav suyu verilir.
5-7 gün sonra da tava gelen toprak pulluk derinliğinde sürülür. Keseklerin parçalanması için 1-2 kat diskaro çekilir, son diskaro altına gerekli gübre miktarı atıldıktan sonra, sürgü çekilerek toprak ekime hazırlanır.
3.4 Ekim
Susam çimlenme gücü yüksek, çıkış gücü ise zayıf bir bitki olduğundan, ekimin mutlaka tavlı toprağa yapılması gereklidir. Susam tohumları küçük ve hafif olduğundan, dekara atılacak tohumluk miktarının ayarlanması çok önemlidir. Serpme ekimde dekara 800-1000gr, mibzerfle sıraya ekimde 400-600 gr tohum yeterlidir. Genelde ekim iki şekilde yapılır.
3.4.1 Serpme Ekim
İyi bir tohum yatağının hazırlanmasından sonra tohum dere kumu ile karıştırılarak, usta ekicilere yaptırılmalı, tohumun tavlı toprağa düşmesi için hafif bir diskaro ve sürgü çekilmelidir.
3.4.2 Mibzerle (sıraya) Ekim
Mibzerle sıraya ekimde, sıra arası 60-70 cm, sıra üzeri 20-25 cm olmalıdır. Sıra üzeri mesafeler ekimden 20-30 gün sonra tekleme esnasında ayarlanır. Susam ekiminde en iyi sonuç mibzerle yapılan ekimden alınır.
Susam ekim derinliği 1.5-2.5 cm olmalı,
Sıcak, kuru ve rüzgarlı havada ekim yapılmalıdır.
3.5 Gübreleme
Susamın gelişme süresinin kısalığı nedeni ile gerekli görülen gübrenin tamamının ekimden önce son diskaro altına atılması zorunludur. Verilecek gübre miktarı; bölgenin iklim ve toprak koşullarında, ekilecek çeşide, tarımın sulu ve kuru olarak yapılmasına bağlıdır. İyi bir verim için dekara saf madde olarak 7 kg azot, 5 kg fosfor ve 5-10 kg potasyum verilmelidir. Gübre çeşitleri ve bir dekara verilecek miktar olarak aşağıdaki seçeneklerden biri kullanılmalıdır.
% 21 Amonyum sülfat 35 kg
% 16 -18 Süper fosfat 25-30 kg
% 48-50 Potasyum sülfat 10-12 kg
Kompoze gübre (15-15-15) 30-35 kg
3.6 Sulama
Susam su isteği aşırı olamayan bir bitkidir. Ancak yetiştirme sürecinde yapılacak düzenli sulamanın verimi arttıracağı bilinmektedir. Kıraç ve kışlak arazilerde ana ürün olarak susuz yetiştirilirse de, ikinci ürün ekilişlerinde mutlaka sulama yapılmalıdır. 2. ürün ekilişlerinde ekimden önce tarlada yeterli rutubeti sağlamak için tav suyu verilir. Olgunlaşma sürecince 1-3 defa sulama yapılabilir. Ancak sulamada çok dikkatli olunmalı göllenme yapılmalıdır.
3.7 Bakım
Susamda ilk gelişme çok yavaş olup, çiçeklenme ile birlikte büyüme hızlandığından bitkiler 10-15 cm oluncaya kadar tarlaya girilmemelidir. Daha sonra tarlanın otlanma durumuna göre el çapası veya mibzerle sıraya ekim yapılmış ise, traktör ara çapası geçirilir, sık olan yerlere seyreltme yapılır. Susamda ilk çiçeklenme gün sayısı 45-50 gün kadardır. Çiçeklenme başlangıcı ile beraber bitkiler boylanmaya başlar.
Sulamalardan sonra 2-3 el çapası, mibzerle ekimde traktörle ara sürüm yapılır. Bitkiler 40-50 cm boylandıktan sonra çiçeklerin döllenmeden dökülmelerine neden olmamak için tarla içine girilmemelidir.
3.8 Hastalık, Zararlıları ve Mücadelesi
Ekimden sonra bozkurt (Agrosit spp) ve fide devresinde görülebilen susam güvesi (Antigastra catalaunalist) ve çiçeklenmeden itibaren görülen beyaz sinek (Bemisia tabacil) zararlısına karşı uygun ilaçlarla mücadele yapılmalıdır. Susam bitkisinde en çok görülen hastalıklar; solgunluk hastalığı, susam bakteri solgunluğu, yaprak leke hastalığı, susam alternaryasıdır. Bu hastalıklara karşı ekimden önce tohumlar, pazarda hazır bulunan tohum ilaçlarından biri ile ilaçlanır.
3.9 Hasat, Harman ve Depolanması
Bitkilerin yaprak ve kapsüllerinin sararması, yaprakların kısmen dökülmesi, çiçeklenmenin durması, alt kapsüller elle kırıldığı zaman tohum renklerinin beyaz tanelilerde koyu sarı, kahverengi tanelilerde açık kahverengiye dönüşmesi bitkinin söküme geldiğini gösterir. Söküm elle yapılır. Elle sökülen bitkiler gelişmelerin bir süre daha devam ettireceği için 10-25 bitki bir arada bağlanarak, tabanı düz ve temiz bir yerde, kök kısımları dışarı ve baş kısımları iç tarafa gelmek üzere baskıya alınır. Baskıdan çıkarılan demetler, beton veya düz bir zemin üzerinde, 8-10 demet bir arada olmak üzere, konulur ve tepe kısmından ip veya otlarla bağlanır. Daha sonra elde edilen tohumlar uygun harman makinalarında vantilatör vasıtasıyla savrularak temizlenir, çuvallanır.
Susam yağlı tohum olduğundan iyi muhafaza edilmesi gerekir. Hava sirkülasyonunun bulunduğu serin, kuru bir yerde veya depolarda muhafazaya alınmalıdır.
4. VERİM
4.1 Verim
Susamın normal şartlarda v erimi 60-80 kg/da dır. İyi tohumluk yeterli gübre, sulama ve kültürel işlemler ise verimi oldukça yükseltir. Genelde bölgemizde kuru tarım alanlarında yapılan susam ziraatında normal olarak verim 20-30 kg dır.
|
|
|
|