Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Ebü'l-Hasan eş-Şazeli Kimdir? Şazeliye Tarikatı Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 10:52 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Ebü'l-Hasan eş-Şazeli Kimdir? Şazeliye Tarikatı Hakkında Bilgiler

EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ (ö.656/1258)

Şâzeliyye tarikatının kurucusu olan Ebü'l-Hasan Nuruddin Ali b. Abdillah eş-Şâzelî 593 (1197) yılında Kuzey Afrika'nın en batı bölgesinde yer alan Sebte (Ceuta) şehri doğusunda Gamâre'de doğdu. Gamâre bugünkü Fas sınırları içerisindedir.

Mürşidi Abdüsselam b. Meşîş'in emriyle irşad faaliyetine başladığı İfrîkıye'deki Şâzile (Şâzele) beldesine nisbetle Şâzelî diye tanınır.

Soyu Hz. Hasan'a ulaşan bir aileye mensuptur. (İbn Atâullah el-İskenderî, Letâifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 51; İbnü's-Sabbağ, Dürretü'l-esrâr ve tuhfetü'l-ebrâr, Kahire 2001, s. 22)

Öğrenimine Gamâre'de başlayan Şâzelî on yaşlarında Tunus'a giderken Kur'an'ı ezberlemiş ve hadis okumuş bir talebeydi. Burada simya ilmiyle meşgul olmak istediyse de aldığı bazı manevî işaretler sebebiyle bundan vazgeçti. (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 24)

Bu yıllarda Ebu Muhammed Abdülaziz Mehdevî, Ebu Said el-Bâcî, Ebu Abdullah Ali b. Harrâzim gibi âlimlerden ders aldı.

İbn Ataullah el-İskenderî, onun zâhirî ilimlerde tartışma yapacak seviyeye gelmeden tasavvuf yoluna girmediğini söyler. (İbn Atâullah el-İskenderî, a.g.e., s. 51)

Zâhirî ilimleri tahsil etmekle birlikte gençlik yıllarından itibaren tasavvuf yolunda karar kılan Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî, başlangıçta silsilesi Mağribli sûfî Ebu Medyen'e ulaşan Ali b. Harrâzim'den faydalandı. Nitekim bazı kaynaklarda ilk defa ona intisap ettiği kaydedilmektedir (İbn İyâd eş-Şâfiî, el-Mefâhirü'l-aliyye fi'l-meâşiri'ş-Şâzeliyye, Halep 2002, s. 17).

Şâzelî daha sonra ilim ve maneviyat merkezlerinin yer aldığı doğuya gitmek üzere yola çıktı. Önce Fas, Tunus ve Mısır'a gitti, oradan Irak'a geçti. Bazı kaynaklara göre 618 (1221) yılında başladığı bu yolculuğun asıl amacı zamanının kutbunu bulmaktı.

Bağdat'ta Ahmed er-Rifâî'nin halifesi Şeyh Ebü'l-Feth el-Vâsıtî ile buluştu ve tasavvufî eğitimine bir süre onun yanında devam etti.

Bağdat'ta bir velinin (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 22), bazı kaynaklarda Ebü'l-Feth el-Vâsıtî'nin (İbn İyâd eş-Şâfiî, a.g.e., s. 19) ona aradığının Mağrib'de olduğunu söylemesi üzerine memleketine döndü.

Mağrib'de Rabata denilen mevkide Abdüsselam b. Meşîş ile tanışıp kendisine intisap etti.

Seyrü sülûkünü tamamlamasının ardından İbn Meşîş ona İfrîkıye'ye gidip Şâzile beldesine yerleşmesini, daha sonra Tunus şehrine geçmesini, orada yöneticiler tarafından üzerine gelineceğini, ardından Tunus'tan ayrılıp doğuya gitmesini, burada kendisine kutbiyet makamının verileceğini söyledi (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 23; İbn İyâd eş-Şâfiî, a.g.e., s. 19).

621-623 (1224-1226) yıllarında mürşidinin gösterdiği istikamette yola çıkan Şâzelî önce Tunus'a uğradı. oradan Şâzile'ye geçip Zağvân dağındaki bir mağarada inzivaya çekildi. Abdullah b. Selâme el-Habîbî bu mağarada bitkiler ve otlarla beslendikleri zorlu uzlet döneminde onun yardımcısı ve refakatçisi oldu. Kendi ifadesiyle, "Ey Ali! Artık insanların arasına karış da senden istifade etsinler" denilmesi üzerine (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 27) Zağvân dağındaki uzletine son verdi. Bu sırada 34-35 yaşlarında olan Şâzelî, İfrîkıye bölgesinin başşehri Tunus'a gitti. Burada halktan ve ulemadan büyük ilgi gördü.

Bu dönemde İfrîkıye, Hafsî Devleti'nin kurucusu Ebu Zekeriyya Yahya el-Hafsî'nin hakimiyeti altındaydı. Ebu Zekeriyya, Şâzelî'ye yakın ilgi gösterdi; ancak Şâzelî, Tunus Başkadısı Ebü'l-Kasım İbnü'l-Berâ'nın kıskançlıkları yüzünden buradan ayrılmak zorunda kaldı. Bu sırada hacca gitmeye niyetlenip doğuya doğru yola çıktı.

Kaynaklarda, Mısır'da iken İbnü'l-berâ tarafından kışkırtılan Eyyûbî Sultanı el-Melikü'l-Kâmil'in onu önce bazı sıkıntılara maruz bıraktığı, ardından ikramlarda bulunduğu kaydedilmektedir.

Şâzelî hac dönüşü yeniden Tunus'a geldi. Burada, ileride halifesi olacak Ebü'l-Abbas el-Mürsî ile buluştu. İbnü's-Sabbağ, Şâzelî'nin bu görüşmeyle ilgili olarak, "Ben Tunus'a sırf bu delikanlı sebebiyle geldim" dediğini nakleder (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 31).

Bir süre sonra irşad göreviyle Mısır'a gitmesini bildiren mânevî bir işaret üzerine 642 (1244) yılının yaz mevsiminde İskenderiye'ye hareket etti.

Şâzelî, çeşitli milletlere ve dinlere mensup toplulukların bulunduğu, bir ilim ve kültür merkezi olan İskenderiye'de halk ve yöneticiler tarafından karşılandı. O sırada Eyyûbî Devleti'nin başında bulunan Melikü's-Sâlih Necmeddin Eyyûb kendisini ve ailesini İskenderiye'deki burçlardan birine yerleştirdi.

Şâzelî, İskenderiye'de ders vermek ve tasavvuf meclisleri kurmak için sonradan el-Câmiu'l-garbî diye şöhret bulan Attârîn Camii'ni seçti.

Ardından gittiği Kahire'de hem saray çevresinde hem ulema ve halk arasında büyük ilgi gördü.

Kaynaklarda İzzeddin b. Abdüsselam, Abdulazim el-Münzirî, İbnü's-Salah eş-Şehrezûrî, İbnü'l-Hacîb, Cemaleddin Usfûr, Nehîbüddin b. Avn, Muhyiddin İbn Sürâka, Ebü'l-İlm Yâsîb, Mekînüddin el-Esmer, Şeref el-Bûnî, Abdullah el-Lekânî, Eminüddin Cibril gibi âlimlerin onun çevresinde bulunduğu kaydedilmektedir.

Şâzelî, Eyyûbîlerin hakimiyetindeki Mısır'a bir Haçlı seferi düzenleyen Fransız Kralı IX. Louis'in ordusuna karşı yapılan ve bir buçuk sene süren savaşa, gözlerini kaybetmiş olmasına rağmen katılmıştır.

656 yılının Şevval (Ekim 1258) ayında hacca gitmek için bazı müridleriyle birlikte Kahire'den ayrılan Şâzelî, Ayzâb mevkiindeki Humeyserâ'da iken bir akşam müridlerini toplayıp onlara bazı öğütler verdi, kendi tertip ettiği Hizbü'l-bahr'ı okumalarını tavsiye etti ve yerine Ebü'l-Abbas el-Mürsî'yi halife tayin ettiğini bildirdi. O gece seher vaktine doğru vefat etti.


Tarikatın Ortaya Çıkışı


Mürşidi Abdüsselam b. Meşiş'in emriyle 1224-1226 yıllarında İfrîkıye'ye gidip Şâzile beldesindeki Zağvân dağında bir mağarada inzivaya çekilen Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin 34-35 yaşlarında ikeno dönemde İfrîkiye bölgesinin başşehri olan Tunus'a geçip irşad faaliyetine başlamasıyla tarikatın temelleri atılmıştır.
Şâzelî'nin 642'de (1244) Tunus'tan İskenderiye'ye gelmesiyle birlikte tarikat çok daha geniş kesimlere ulaşma imkanı bulmuştur. Onun makamına geçen Ebü'l-Abbas el-Mürsî, Mürsî'nin halifelerinden Yâkût el-Arşî, Şâzelî'nin gözde müridlerinden Mekînüddin el-Esmer, yine Şâzeliyye silsilesinde yer alan Dâvûd b. Ömer Bâhilî gibi önemli simaların kabirlerini barındıran İskenderiye, Şâzeliyye'nin bütün dünyaya yayıldığı merkez konumuna gelmiştir.
Şâzelî tarikatına dair bütün kaynaklarda tarikat Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin söz, menkıbe ve âdâbı üzerine temellendirilmekte ve onun tarikatın kurucusu olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Üstadının kim olduğu sorulduğunda "Geçmişte İbn Meşîş ile birlikteydim, ona tâbiydim; şimdi ise herhangi biriyle bağlantım yoktur" diye cevap vermesi de Şâzelî'nin kendisini pîr olarak gördüğünü ortaya koymaktadır (İbn Ataullah, Letaifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 54)

Tarikatın Yayılışı


Şâzeliyye öncelikle İskenderiye, Kahire, Tunus gibi şehir ortamlarında teşekkül etmiş, sonraki dönemlerde Mısır'ın yanı sıra Mağrib bölgesinin kırsal alanlarında yayılma imkanı bulmuş, geniş halk tabakasının ve şeyhlerin uygulamalarına bağlı olarak ulema üzerimnde de etkili olmuştur. Zaman içinde Suriye başta olmak üzere Arap dünyasında, Hint alt kıtasında, Malezya ve Endonezya'da, Afrika'da, Anadolu ve Balkanlarda, Amerika'da ve birçok Avrupa ülkesinde yayılmıştır.

Şazelîyye, ayrıca mensupları arasında bulunan değerli müelliflerle tasavvuf kültürüne önemli katkılarda bulunmuştur.

Günümüzde özellikle Alaviyye koluna mensup şeylerce Cezayir'den Malezya'ya, Hindistan'dan Güney Afrika'ya kadar açılmış zaviyeler faaliyetlerini sürdürmekte, müridler her yıl dünyanın farklı ülkelerinde ihtifal toplantılarında bir araya gelmektedir.

Ancak Şazeliyye Osmanlı Devleti'nin Türklerle meskûn olan yörelerinde (Anadolu, İstanbul ve Rumeli'de) önemli bir varlık gösterememiştir.

Şazeliyye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika kökenli diğer "kıyami" tarikatlar gibi, nispeten geç bir tarihte, ancak 18. yy'ın son çereğinde istanbul'da kök salabilmiştir.

Şâzelîlerin İslam'a Daveti

"İslâm’a da‘vet faaliyetinde önemli payı olan bir kesim de sûfîlerdir. Nitekim Anadolu ve Balkanlar’ın İslâmlaşmasında en büyük şeref bu kesime aittir.
Özellikle Ahmed Yesevî, Abdülkādir-i Geylânî, EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ, EBÜ'L-ABBAS el-MÜRSÎ, İBN ATÂULLAH el-İSKENDERÎ, Seyyid Ahmed et-Ticânî, Seyyid Muhammed b. Ali es-Senûsî gibi ünlü sûfîler gerek cezbedici dinî-ahlâkî şahsiyet ve yaşayışlarıyla, gerekse vaaz ve irşadlarıyla güçlü ve etkili birer da‘vetçi olarak kendi ülkelerinde faaliyet göstermişler, onların müntesipleri de aynı faaliyetleri devam ettirmişlerdir."

Şâzeliyye Kolları

Şazeliyye 100'ün üzerindeki alt koluyla İslam dünyasında en yaygın tarikatlardan biridir.
Bu kollardan en meşhurları şunlardır:
Vefaiyye:
Kurucusu Muhammed Vefa b. Muhammed el-Mağribî, ö. 765/1364
Yâfiiyye:
Kurucusu Abdullah b. Es'ad el-Yâfiî, ö. 768/1367
Cezûliyye:
Kurucusu Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî, ö. 870/1465
Arûsiyye:
Kurucusu Ebü'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Arûs el-Hevvârî, ö.868/1463
Zerrûkıyye:
Kurucusu Ahmed ez-Zerrûk, ö.899/1493
Meymûniyye:
Kurucusu Ali b. Meymûn el-İdrisî, ö. 917/1511
Râşidiyye:
Kurucusu Ahmed b. Yûsuf er-Râşidî, ö. 927/1521
Îseviyye:
Kurucusu Muhammed b. Îsâ el-Meknesî el-Mağribî, ö. 930/1524
Bekkiyye:
Kurucusu Ömer b. Seyyid Ahmed el-Bekkî et-Tûnisî, ö. 960/1552
Bekriyye:
Kurucusu Ebü'l-Mekârim el-Bekrî, ö. 994/1586
Nâsıriyye:
Kurucusu Muhammed b. Muhammed b. Ahmed b. Nâsır ed-Derî, ö. 1085/1674
Hızıriyye:
Kurucusu Abdülazizn ed-Debbâğ, ö. 1132/1720
Beyyûmiyye:
Kurucusu Ali Nureddin b. Hicazi el-Beyyûmî, ö. 1183/1769
Derkaviyye:
Kurucusu Ebû Hâmid Mevlây el-Arabî b. Ahmed ed-Derkavî, ö.1239/1823
Medeniyye:
Kurucusu Muhammed Hasan b. Hamza Zâfir el-Medenî, ö.1263/1847
Yeşrutiyye:
Kurucusu Seyyid Ali Nûreddin b. Yeşrutî et-Tûnisî, ö.1316/1899
Alaviyye:
Kurucusu Ahmed el-Alavî, ö.1934
Şazeliyye'nin birçok kolu bugün yaşamamakta veya kendi arasından çıkan bir kolun içinde devam etmektedir.

Bedeviyye

Bedeviyye, Seyyid Ahmed el-Bedevî (ö. 675/1276) kuddise sırruh tarafından kurulan ve daha çok Mısır’da yaygın olan bir tarikattır.
"Ahmediyye" olarak da bilinen bu tarikatın temelinde Hz.Bedevî’nin fikirleri bulunmakla birlikte, âdâb ve erkânının büyük bir kısmı daha sonraki asırlarda teşekkül etmiştir.
Genellikle müstakil bir tarikat olarak değerlendirilen Bedeviyye, Ahmed el-Bedevî’nin mürşidlerinden Şeyh el-Berrî’nin silsilesinin Ahmed er-Rifâî’ye ulaşması sebebiyle Rifâiyye’nin, kendisinin Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî ile görüşmesi sebebiyle de Şâzeliyye’nin bir kolu olarak da ele alınmıştır.
İthâfü’l-asfiyâ (s. 167) ve İkdü’l-cevher’de (s. 20) bu tarikatı Şâzeliyye’nin büyük bir kolu olarak gösteren Zebîdî, Harîrîzâde’nin iktibas ettiği Ref'u’n-nikāb adlı risâlesinde de Bedevî-Şâzelî münasebetleri üzerinde durmuştur (Tibyân, I, 48b).

Tarikatın Esasları

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, tarikat usullerinden bahsettiği Câmiu'l-usûl adlı eserinde Şazeli tarikatının beş esasının olduğunu kaydetmiştir:

"1- Gizli ve açık, zâhiren ve bâtınen her işte ittika üzere olmak,

2- Sözde ve harekette sünnet-i seniyyeye uymak,

3- Saadet ve musibet anında insanlardan uzak durmak (bir şey beklememek),

4- Büyük-küçük her işte Allah'a teslim olmak (O'nun rızasını aramak ve istemek),

5- Neşeli ve kederli zamanlarda daima Allah'a dönmek (O'na sığınmak).

Takvanın gerçeği, dürüstlük ve Allah'tan korkmakla olur.

Sünnetin gerçeği, güzel ahlak ve yasaklardan korunmakla olur.

Batıldan yüz çevirmenin gerçeği, sabır ve Allah Teala'ya güvenmekle olur.

Allah'tan gelene razı olmanın gerçeği, kanaat ve teslimiyetle olur.

Allah'a dönüşün gerçeği, bulunduğu hale şükretmek, yönünü ondan ayırmamakla olur." (s. 86)

Şazeliyye tarikatı, silsile itibariyle "Cüneydî" olmakla beraber, ruhani eğitime ağırlık veren bir tarikattır. Nitekim Şeyh Şazeli müridlerine Allah için fânî varlıktan feragati, her saat, her yer ve her şartta zikri tavsiye eder, riyazat ve halvete, âyin ve toplu zikre fazlaca rağbet göstermezdi. Tarikat mensuplarına kendi hayatları içinde tarikatın ruhunu ve vazifelerini yerine getirmelerini telkin ederdi.

Riyazat ve çile ile müridlerini nefsani terbiyeye tâbi tutan tarikatlardan farklı olarak Şazeliler, gayet temiz giyinirler, dünya nimetlerinden istifadeden geri kalmazlar, iş ve meşgaleleri arasında nafile ibadet, dua, zikir ve evrad ile tevhide erilebileceğine inanırlardı. Tarikatın esası da tedbir ve tevessüle güvenmeden takdir ve tevekküle yönelmek, çevremizde olan her iş ve oluşta Cenab-ı Hakk'ı müşahade etmektir.

Şeyh Şazeli, bizzat kendisi ve halefleri, Gazzali'nin İhyau Ulumiddin, Ebu Talib el-Mekki'nin Kûtü'l-kulub ve Haris el-Muhasibi'nin er-Riaye li-hukukillah gibi tasavvufi eserlerin öğrettiği ahlaki olgunluğu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Pekçok tarikattan hilafet alan Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl'de tarikatlar içerisinde Şazeliyye'nin yerini şöyle açıklamıştır: "Ey ebediyet yolunun yolcusu! İyi bil ki her velinin hayatında ve ölümünde kendine mahsus özelliği ve himmet edişi vardır. Mesela; hakikati kalbe nakşetmesi, tevhid denizinde yüzmesi, fena ve istiğrak (kendinden geçme) sırrına ermesi, ölümünden sonra da bu sırların yüce himmetle saliklerinde (kendine uyanlarda) aynen devam etmesi Bahaüddin Şâh-ı Nakşbend (ks) hazretlerine mahsus bir özelliktir. Kuvvetli bir tasarruf ve isteyene her türlü imdad etme himmeti Abdülkadir Geylani (ks) hazretlerine mahsustur. İlim ve vâridât kuvveti ile Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî (ks) hazretlerine; fütüvvetle ve harikulade hallerle Ahmed er-Rifâî (ks) hazretleri; merhamet ve atîfette Ahmed el-Bedevî (ks) hazretleri; cömertlik ve kerem olarak Ahmed Düsûkî (ks) hazretleri; irfan ve kemâlâtı ile Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ks) hazretleri; aşk ve muhabbet ile Mevlânâ Celâleddin-i Rumi (ks) hazretleri; letafet ve mahfiyeti ile İmam Şihabüddin es-Sühreverdi; (ks) hazretleri; riyazat ve tahassürü ile Şeyh Hızır Yahya (ks) hazretleri; vecd ve cezbeleri ile Necmüddin-i Kübra (ks) hazretlerinin tasarruf ve himmetleri hayatlarında ve öldükten sonra ayne devam etmiştir. Bu hasletler her ne kadar her veli için hususi görüntüler arzetseler de, her haslet bir makamın ifadesi ve o makamdaki velinin tasarrufudur.Her grup kendilerine ikram edilen ilahi hallerle saadete erer. Lütuflar ise velilerin değeri ve kabiliyeti nispetinde olur." (s. 49)

Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde aynı husus şöyle belirtilmiştir:
"Mutasavvıflar, bazı velîlerin diğer velîlere göre esmâ-i hüsnâdan birinin tecellisinden daha fazla pay aldıklarını, bundan dolayı her velînin kendine has bir yönü bulunduğunu savunurlar. Meselâ; hakikatleri gönüllere nakşetmede Bahâeddin Nakşibend, başı darda olanların yardımına koşmada Abdülkadir-i Geylânî (ks), İLÂHÎ TECELLİLERDEN FEYZ ALMADA EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ (ks), olağan üstü hal göstermede Ahmed er-Rifâî (ks), şefkat ve merhamette Ahmed el-Bedevî (ks), cömertlikte İbrâhim ed-Desûkı (ks), mârifette İbnü’l-Arabî (ks), mahviyette Sühreverdî (ks), cezbe ve istiğrakta Necmeddîn-i Kübrâ (ks), aşk ve muhabbette de Mevlânâ (ks) temayüz etmişlerdir. Aynı şekilde dört büyük halifeden her biri diğerlerinden ayrı bir özelliğe sahiptir. Doğruluk Hz.Ebû Bekir’in, adalet Hz.Ömer’in, hayâ Hz.Osman’ın, kerem de Hz.Ali’nin (r.anhüm) ayırıcı özellikleridir. Aynı durum peygamberler için de söz konusudur. Hz.Adem “safiyyullah”, Hz.Nuh “neciyyullah”, Hz.İbrâhim “halîlullah”, Hz.Mûsâ “kelîmullah”, Hz.Îsâ “rûhullah”, Hz.Muhammed (a.s.) de “habîbullah”tır." (cilt: 1, s. 7)

İntisap uygulaması

Kollar arasında az çok farklılık görülmekle birlikte Şâzeliyye'de intisap uygulaması şöyledir:
Tâlip biattan önce tövbe ve tecdîd-i iman eder.
Müridle şeyh dizleri birbirine değecek biçimde karşılıklı oturur.
İki elleriyle birbirlerinin ellerini tutarlar.
Birbirlerine doğru eğilirler.
Şeyh, Fetih sûresinin 10. âyetini ve Salâtü't-tefrîciyye'yi okur.
Biattan sonra eller açılarak, hazır bulunanlarla birlikte dua edilir.
Tarikatın bazı kollarında bu törenin ardından mürid kendisine öğretilen bu törene has bazı lafızlarla bir müddet zikreder, daha sonra şeyh virde devam etmesi hususunda ve başka konularda tavsiyelerde bulunur.

Şâzelî Zikri

Şâzeliyye tarikatında zikir cehrî olup kuudî (oturarak) ve kıyâmî (ayakta) olarak yapılır.
Hafta bir, perşembe veya cuma gübü gerçekleştirilen ve çoğunlukla "meclis" adı verilen âyinlerde halka şeklinde veya karşılıklı saf şeklinde oturulur.
Şâzelî meşayihinden birine ait divandan okunan ve "semâ" diye adlandırılan kaside ve şügullerin genellikle tevhid ve salavat içeren nakarat kısımlarına bütün müridler katılır.
Âyinlerde dinî musikiye yer verilmesi konusunda Şâzeliyye tarihi içinde farklı görüşler ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Şeyh Şâzelî ya da Ahmed ez-Zerrûk gibi önemli bir Şâzelî şeyhi kendi zamanındaki uygulamaları değerlendirirken musiki hakkında olumsuz bir tutum takınmakla birlikte zaman içinde tarikatın birçok kolunda semâ, âyinin esasını teşkil ederek hale gelmiştir.
Bazı kollarda ise meclislere Şâzelî'nin Hizbü'l-kebîr'i ve evrâd-ı şerîfesi okunarak başlanır, kıyamî zikirle devam edilir.
Zikrin sonunda şeyh sohbet yapar. Birçok kolda sohbete "müzakere" adı verilir. Şeyhin hazır bulunmadığı meclislerde onun talimatı doğrultusunda bir metin okunur.

Günlük Vird

الورد العام للطريقة الهاشمية الدرقاوية الشاذلية المتصل نسبها إلى رسول الله
يقرأ هذا الورد المبارك مرة في الصباح بعد صلاة الصبح ويستمر وقته إلى الضحوة الكبرى ويستحب قبل طلوع الشمس ومرة في المساء بعد صلاة العصر ويستمر وقته إلى منتصف الليل

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم
وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (1
أستغفر الله (99
في تمام المائة يقول
أستغفر الله العظيم الذي لا إله إلا هو الحي القيوم و أتوب إليه (1
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
(1
اللهم صل على سيدنا محمد عبدك و رسولك النبي الأمي وعلى آله و صحبه وسلم (99
في تمام المائة يقول
اللهم صل على سيدنا محمد عبدك ورسولك النبي الأمي وعلى آله وصحبه وسلم تسليماً بقدر عظمة ذاتك في كل وقت وحين (1
{فَاعْلَمْ أنهُ لا إِلَهَ إلا اللهُ 1
لا إله إلا الله وحده لا شريك له، له الملك وله الحمد وهو على كل شيء قدير(99
وإن شاء يختصر فيقول: (لا إله إلا الله) (99
في تمام المائة يقول
لا إله إلا الله سيدنا محمد رسول الله صلى الله عليه و على آله و صحبه وسلم(1
ثم يقرأ
سورة الإخلاص (3
الفاتحة (1
ثم يدعوا الله لنفسه ولأبويه ولأشياخه ولكافة المؤمنين والمؤمنات والمسلمين والمسلمات

"Vird" kelimesinin çoğuluna "evrad" denilir.
Evrad, Allah'a yaklaşmak için belirli zamanlarda ve beli miktarda yapılan ibadet, dua ve zikirdir.
Her tarikatın kendine has evradı vardır. Bunların uzunluğu, tekrar etme adeti farklıdır. Hatta bu farklılıklar, aynı tarikatın kolları için bile söz konusu olabilir. Buna karşılık bir tarikatın müridlerine verilen ve yedi günlük evradı ihtiva eden evrad kitapları, diğer bazı tarikat pirlerinin dua ve hizblerini de içerebilir. (Kara, s. 79)

Şazeliyye'de vird sabah ve akşam namazlarının ardından okunur.
Kollara göre Vâkıa suresi ya da Mülk sûresinin veya Salâtü'l-Meşîşiyye'nin okunmasıyla başlayan vird,
100 estağfirullah
100 salavât,
100 tevhid
ve bazı kollarda 100 defa "elhamdülillah ve'ş-şükrü lillah"
tesbihiyle sürer.

EVRAD -HiZBÜL BAHR ARAPCA

[Resim: hizb_1.jpg]

[Resim: hizb_2.jpg]

[Resim: hizb_3.jpg]

[Resim: hizb_4.jpg]

[Resim: hizb_5.jpg]

[Resim: hizb_6.jpg]


Hizbu'l-Bahr (İngilizce)
Hizb ul-Bahr in - Transliteration



Audhubillahiminash-shaytanir rajeem.
Bismillahir rahmanir raheem.
Ya Allahu, Ya 'Aliyyu, Ya 'Adheemu, Ya Haleemu, Ya 'Aleem.
Anta rabbi, wa 'ilmuka hasbi, fa ni'mar-rabbu rabbi, wa ni'mal hasbu hasbi,
tan-suru man tashaa-u wa antal 'azeezur raheem.
Nas-alukal 'ismata fil harakati was-sakanati wal kalimati wal iradati wal
khatarati minash-shukuki wa-dhununi wal awhamis-satirati lil qulubi 'an
mutala'atil ghuyub.
Faqadib tuliyal mu'minoona wa zulzilu zilzalan shadeeda.
Wa idh "yaqulul munafiquna wal-ladheena fi qulubihim maradun ma
wa'adanallahu wa rasuluhu illa ghurura."
Fa thibbitna wan-surna wa sakh-khir lana hadhal bahr, kama sakh-khartal
bahra li Musa, wa sakh-khartan nara li Ibrahim. Wa sakh-khartal jibaala wal
hadeeda li Dawud. Wa sakh-khartar reeha wash-shayatina wal jinna li
Sulayman. Wa sakh-khir lana kulla bahrin huwa laka fil ardi was-samaa-i wal
mulki wal malakut. Wa bahrad-dunya, wa bahral akhira. Wa sakh-khir lana
kulla shay-in ya man bi yadihi malakutu kulli shay.
"Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad."
Unsurna fi-innaka khayrun-nasireen.
Waf-tah lana fi-innaka khayrul fatiheen.
Wagh-fir lana fi-innaka khayrul ghafireen.
War-hamna fi-innaka khayrur-rahimeen.
War-zuqna fi-innaka khayrur-raziqeen.
Wahdina wanajjina minal qawmidh-dhalimeen.
Wa hab lana reehan tayyibatan kama hiya fi 'ilmik.
Wan-shurha 'alayna min khazaaini rahmatik.
Wahmilna biha hamlal karamati ma'assalamati wal 'afiyati fid-deeni wad-dunya
wal akhira. Innaka 'ala kulli shayin qadeer.
Allahumma yassir lana umurana ma'arrahati li qulubina wa abdanina
was-salamati wal 'afiyati fi dunyana wa deenina. Wa kul-lana sahiban fi
safarina wa khaleefatan fi ahlina. Wat-mis 'ala wujuhi a'daaina. Wam-sakh
hum 'ala makanatihim fala yasta-ti'unal mudiyya walal majiyya ilayna.
"Wa law nashaa-u latamasna 'ala a'yunihim fas-tabaqus-sirata fa-anna
yubsiroon. Wa law nashaa-u lamasakh nahum 'ala makanatihim famas-tata'u
mudiyyaw-wa la yarji'oon."
"Ya seen. Wal Qur'aanil hakeem. Innaka laminal mursaleen. 'Ala
siratim-mustaqeem. Tanzeelal 'azeezir-raheem. Li tunzira qawmam-ma undhira
aabaa-uhum fahum ghafiloon. Laqad haqqal qawlu 'ala ak-tharihim fahum la
yu'minoon. Inna ja'alna fi a'naqihim aghlalan fa hiya ilal adhqani fahum
muqmahoon. Wa ja'alna mim-bayni aydihim saddaw-wa min khalfihim saddan
fa-agh shaynahum fahum la yubsiroon."
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
"Wa 'anatil wujoohu lil hayyil qayyumi wa qad khaba man hamaladhulma."
"Ta seen. Ha meem. 'Ain seen qaaf."
"Marajal bahrayni yaltaqiyaan. Baynahuma barzakhul-la yabghiyan."
"Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem."
Hummal amru wa ja-an-nasru fa'alayna la yunsaroon.
"Ha meem. Tanzeelul kitabi minallahil 'azeezil 'aleem. Ghafiridh-dhambi wa
qabilit-tawbi shadeedil 'iqabi dhit-tawli la ilaha illa huwa ilayhil
maseer."
Bismillahi, baabuna. Tabaraka, hitanuna. Ya seen, saqfuna.
Kaf Ha Ya 'Ain Sad, kifayatuna. Ha Meem 'Ain Seen Qaaf, himayatuna.
"Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem."
Sitrul 'arshi masbulun 'alayna, wa 'ainullahi nadhiratun ilayna, bi
hawlillahi la yuqdaru 'alayna. Wallahu miw-waraaihim muheet. Bal huwa
Qura'anum-majeed. Fi lawhim-mahfoodh.
"Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwayatawallas-saliheen."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem
Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa sallallahu 'ala sayyidina Muhammadiw-wa 'ala aalihi wa sahbihi wa sallim.

Kaynaklar :

Ahmet Murat Özel, "Şâzelî". Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. İstanbul 2010. Cilt: 38, s. 385-386

M. Baha Tanman, "Şazelilik", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt: 7, s. ??
Ahmet Murat Özel, "Şazeliyye", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 38, s. 387, 389

Mustafa Çağrıcı, "Da'vet" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 9, s. 17

Mustafa Kara, "Bedeviyye", Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.5, s.319

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl (Veliler ve Tarikatlarda Usul adı ile tercüme edildi), trc. Rahmi Serin, İstanbul, Pamuk Yayınları, s. 86, 49

Hasan Kamil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, Ensar Neşriyat, 3. baskı, 1998, s. 249-250

Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, Dergah Yayınları, 5. baskı, 1999, s. 300

İrfan Gündüz, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin: Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayışı ve Halidiyye Tarikatı, İstanbul: Seha Neşriyat, 1984, s. 62-63

Raşit Küçük, “Abâdile” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 1, s. 7

Ahmet Murat Özel, "Şâzeliyye", TDVİA, Cilt: 38, s. 388

Ahmet Murat Özel, "Şâzeliyye", TDVİA, Cilt: 38, s. 388

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Şeyh Seyyid Fevzeddin El-Hüseynî Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 10:11 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Şeyh Seyyid Fevzeddin El-Hüseynî Kimdir?

Fevzeddin Erol hayatı

Şahı Bilvanisi Şeyh Sultan Seyyid Fevzeddin el-Hüseyni (K.S.A) hazretleri Seyyid Muhammed Raşid Erol’un (k.s.) büyük ogludur.1957 Siirt doğumludur ,suan 52 yasindadir.

1971 senesinde Ailece göç ederek Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyüne yerleşirler. Seyyid Fevzeddin Erol (k.s.),Sultan hz nin tavsiyesi ile 1983- 2003 arasında Ankara’da ikamet etmiştir. 2001 ile 2002 yılları arasında, Eskişehir Sivrihasar’ın Bilvanis köyüne (yeniism BUHARA)yerleşmişlerdir.

İlim tahsilini dedesi Gavs Hz ve Babasi Sultan Hz. ve bazi dogu alimlerinin yaninda yapmıştır. İlim icazetini, Şeyh Seyda Molla Yahya el-abbasi (ks) den almıştır . Mürşitleri ise dedesi Gavs ( Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni ) Hz. Babasi Sultan ( Muhammed raşid ) Hz. amcasi Abdulbaki (Gavs-ı sani ) hz. ve son olarakta Sultan Hz. nin dayisi olan Seyda Molla Abdulbaki ( Şah-ı Urfa ) Hz. dir.

Babasi Seyyid Muhammed Rasid (K.S.A.) hazretlerinin isaretiyle Şahi Urfa (K.S.A.) hz. lerine intisab etmistir, daha evvel Menzil de hizmet etmekteydi.2003 yilinda Şah-i Urfa Seyyid Abdulbaki el-Bilvanisi (K.S.A) hazretlerinden icazetini almistir .

Dedesi Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (K.S.A.) hz. leri onun hakkinda daha küçükken etrafindakilere söyle buyurmus ” Fevzeddin’e dikkat edin ilerde büyüklerden olacaktir”.Seyyid Fevzeddin’in (K.S.A.) 9 tane çocugu olmustur fakat Lütfiye adinda bir kizi ve M.Enes adindaki ogullari da küçük yasta rahmetli oldular. Diger çocuklari ise Zemzem, Hayrullah, Bedrullah, Zümrete, Nurulayn, Sefanur ve en küçükleri M.Emin’dir. Allah (C.C) hepsine uzun ve hayirli ömürler nasip eylesin..


Allah'ın (cc) alemlere rahmet olarak gönderdigi Rasulü ve Habibi Muhammed Mustafa Efendimiz'in (s.a.v), hem neseben (seyyid) hem de manen evladı (Mürşid-i Kamil),

Gasv-ı Azam, Gavs-ı Kasrevi, Gavs-ı Bilvanis isimleriyle maruf olan Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hz.''nin torunu,

Türkiye ve dünyada Menzil Şeyhi olarak taninmis Seyyid Muhammed Raşid Hz.'nin oğlu,

Hüseyniye kolunun fer'i Şah-ı Urfa Şeyh Seyyid Molla Abdulbaki Hazretleri'nin Halifesi,

"Allah dilediğini kendisi için seçer" sırrı ile, Allah'n (c.c) insanlara hizmet ettirmek için seçtiklerinden, "Alimler benim varislerimdir" (Hadis-i Şerif) Müjdesi ile, Zahir ve batın ilimlerinde yetişmiş Varis-i Nebi'lerdendir.

Şah-ı Bilvanisi Şeyh Sultan Seyyid Fevzeddin El-Hüseyni (k.s) Hazretleri Seyyid Muhammed Raşid Hz.'nin büyük oğludur. 1957 Siirt doğumludur.

1971 senesinde ailece göç ederek Adıyaman'ın Kahta ilçesinin Menzil köyüne yerleşirler. Seyyid Fevzeddin Erol (k.s.), Muhammed Raşid Hz.'nin tavsiyesi ile 1983- 2003 arasında Ankara'da ikamet etmiştir. 2001 ile 2002 yılları arasında, Eskişehir Sivrihasar'ın Bilvanis köyüne (yeni ismi BUHARA) yerleşmişlerdir.

İlim tahsilini dedesi Abdülhakim El-Hüseyni Hz.’nin ve babası Muhammed Raşid Hz.'nin ve bazı doğu alimlerinin yanında yapmıştır. İlim icazetini, Şeyh Seyda Molla Yahya El-Abbasi Hz.'den(k.s) almıştır . Mürşidleri ise dedesi Abdülhakim El-Hüseyni Hz., babası Muhammed Raşid Hz. amcası Seyyid Abdulbaki Hz. ve son olarak da Muhammed Raşid Hz.'nin dayısı olan Şah-ı Urfa Şeyh Seyyid Molla Abdulbaki Hazretleri'dir.

Babası Muhammed Raşid Hz., işaretiyle Şah-ı Urfa Şeyh Seyyid Molla Abdulbaki Hz.'lerine intisab etmistir, daha evvel Menzil'de hizmet etmekteydi. 2003 yılında Şah-ı Urfa Şeyh Seyyid Molla Abdulbaki Hazretleri'nden icazetini almıştır.

Dedesi Gavs-ı Kasrevi Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hz. onun hakkinda daha küçükken etrafindakilere söyle buyurmus "Fevzeddin'e dikkat edin, ilerde büyüklerden olacaktır". Seyyid Fevzeddin Hz.'nin 9 tane çocugu olmustur fakat Lütfiye adinda bir kızı ve M.Enes adındaki oğulları da küçük yaşta rahmetli oldular. Diğer çocukları ise Zemzem, Hayrullah, Bedrullah, Zümrete, Nurulayn, Sefanur ve en küçükleri M.Emin'dir. Allah (Celle Celâlûhû) hepsine uzun ve hayırlı ömürler nasip eylesin, bizleri de iki cihânda mübâreklerin himmet ve bereketlerinden, şefâatlerinden ayırmasın.

Şahı Bilvanisi olarak da anılan Şeyh Sultan Seyyid Fevzeddin Erol (El-Hüseyni K.S.A) hazretleri, Nakşibendi büyüklerinden olan Gavsul Azam Seyyid Abdulhekim (El Hüseyni) Erol’un oğlu olan ve o da Nakşibendi büyükleri arasında yer alan Sultan Seyyid Muhammed Raşid (El Hüseyni) Erol’un (k.s.) büyük oğludur. Peki Fevzeddin Erol kimdir, kaç yaşındadır? Fevzeddin Erol Hz. nerede ikamet etmekte? Fevzeddin Erol Bilvanis köyü nerede? Buhara köyü nerede? Seyyid Fevzeddin Erol icazeti kimden aldı? İşte Seyyid



Seyyid Fevzeddin 1957'de Siirt'te dünyaya geldi. 1971 senesinde ailece göç ederek Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyüne yerleşirler. Seyyid Fevzeddin Erol (K.S.A.), Babası Seyda Sultan Muhammed Raşit Hz'nin tavsiyesi ile 1983-2003 arasında Ankara’da ikamet etmiştir. 2001 ile 2002 yılları arasında, Eskişehir Sivrihasar ilçesi Bilvanis köyüne yeni ismi Buhara’ya yerleşmişlerdir. İlim tahsilini dedesi Gavs-ı Kasrevi Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni (K.S.A) hazretleri ve babası Sultan Muhammed Raşid Erol (K.S.A) Hazretleri ve bazı doğu alimlerinin yanında yapmıştır. İlim icazetini, Şeyh Seyda Molla Yahya El-Abbasi (K.S.A)'den almıştır.

Seyyid Fevzeddin'in şeyhleri kimler?

Mürşitleri ise dedesi Gavs Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri, babası Sultan Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri, amcası Gavs-ı Sani Abdulbaki El Hüseyni Hazretleri ve son olarak da Sultan Hz.'nin dayısı olan Seyda Molla Şah-ı Urfa Abdulbaki El Bilvanisi Hazretleridir. Babasi Seyyid Muhammed Rasid (K.S.A.) hazretlerinin işaretiyle Seyda Molla Şah-ı Urfa Abdulbaki El Bilvanisi (K.S.A.) hazretlerine intisap etmiştir. Daha evvel Menzil’de hizmet etmekteydi. 2003 yılında Şahı Urfa Seyyid Abdulbaki El-Bilvanisi (K.S.A) hazretlerinden icazetini almıştır.

Şeyh Fevzeddin (k.s) nerede ikamet etmekte?

Dedesi Gavsul Azam Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni (K.S.A.) hazretleri onun hakkında daha küçükken etrafındakilere söyle buyurmuş; ” Fevzeddin’e dikkat edin ilerde büyüklerden olacaktır.” Seyyid Fevzeddin’in Erol (K.S.A.) hazretlerinin 9 tane çocuğu olmuştur. Fakat Lütfiye adında bir kızı ve M. Enes adındaki oğulları da küçük yasta vefat etmişlerdir. Diğer çocukları ise Zemzem, Hayrullah, Bedrullah, Zümrete, Nurulayn, Sefanur ve en küçükleri M. Emin’dir.  Babası Seyyid Muhammed Raşit Erol (K.S.A)'den aldığı işaretle Eskişehir’in Sivrihisar ilçesi Buhara köyünde irşadına devam etmektedir.

Babası seyyid Muhammed Raşit k.s den aldığı işaretle Sakarya kenarında Halen Eskişehir’e bağlı Sivrihisar ilçesi buhara köyünde irşadına devam etmektedir. Allah c.c. makamlarını ali eylesin irşadlarını daim hizmetlerini genişletsin inşallah amin.

Âmin.


Bu konuyu yazdır

Dini-1 Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseynî Hazretleri Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 08:43 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseynî Hazretleri Kimdir?

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Son devirde Suriye'de yetişen evliyadan Şeyh Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin halifelerindendir Seyiddir. Hz. Hüseyin'in r.a. soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle meşhur olmuştur. Gavs Bilvanisi lakabıyla da bilinir. 1902 (H. 1320) senesinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde dünyayı şereflendirmiştir. 1972 (H. 1392) senesinde vefat etti. Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde defnedildi. Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imamlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşındılar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince Abdülhakim el Hüseyni Hazretleri dedesi yanına aldı. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli Muhammed Diyauddin Nurşini (k.s.) Hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderdi.

Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdülhakim el Hüseyni on dört yaşına kadar bu zattan ilim öğrendi ve feyiz aldı.

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Hocası Nurşin'e taşınınca öğrenimine başka medreselerde devam etti. Aynı zamanda hocasıyla manevi bağını devam ettirdi. Daha ilmini tamamlayıp icazet almadan medrese ve tekkeler kapatılınca Siyanis'e döndü. Komşu Taruni köyüne imamlık yapıp, talebe okutmak üzere davet edildi. Burada pek çok talebe yetiştirdi. Bu sırada hocası Muhammed Diyauddin Nurşini Hz.'leri vefat etti. Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek için Muhammed Diyauddin Nurşini'nin (k.s.) talebelerinden şeyh Selim'e talebe olmak istedi. Ancak rüyasında çok sevdiği halifesi şeyh Ahmed-el Hazneviye bağlanmasını bildirdi. Rüyasında Muhammed Diyauddin Nurşini (ks.) şeyh Ahmed - el Hazneviye hitaben "Şeyh Ahmed! Bu seyyid Abdülhakim'in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!" diye emanet etti. Bu işaret üzerine Abdülhakim-il Hüseyni (ks) Sureyinin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.)'ye giderek talebe oldu. Şeyh Ahmed - el Haznevi (k.s.) daha ilk günden itibaren ona "Molla Abdülhakim" diye hitap ederek onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterdi.

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri, Ahmed-el Haznevi Hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra tekrar memleketine döndü. Fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ilmi ve tasavvuftaki derecesini artırdı. Hocasından, 34 yaşındayken medresede talebelere ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmak suretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmak için icazet aldı.Memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve Müslümanların Allah-u Teala'nın rızasını kazanmalarına vesile olmaya hasretti. İlk üç senede fazla netice alamadı. Ancak hocası Ahmed el Haznevi (k.s.)'nin vefatından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifade etmeye çalıştılar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıptasına, bazılarının da kıskanmasına sebep oldu. Çünkü onlara bağlı bazı kimseler de gelip Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretlerinin sohbetine katılıyorlardı.

Bu şeyhlerden birisi ona gönderdiği mektupta; "İnsan düşünür ve kabul eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin bir kaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iade etmek lazımdır. O halde sende bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin" diyordu. Bu mektubu okuyan Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri tebessüm ederek; "Biz ceddi-i pakimizin (peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim miras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşallah miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz" buyurdu. Hep aynı yerde kalmayıp, ikametgahını devamlı değiştirirdi. Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra Bitlis’in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozluk kazasına bağlı Gadiri köyüne yerleşti.

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir İslam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilir misin? Fakat tecrübe görmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi?Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bu gün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu gösteren rehberler azdır." Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri bir sohbeti sırasında tövbe ile ilgili olarak şöyle buyurdu: "Tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kafirin imanı kabul olmadığı gibi Mümin’in tövbesi de makbul değildir. "Muhakkak Allah'u Teala kulun tövbesini ruh gargaraya gelmeden önce kabul eder" hadisi şeriftir. Nihayet can boğazına çıkınca ne kafirin imanı, ne müminin tövbesi kabul değildir.

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri, Menzil'de bulunduğu sırada hastalanmadan önce şimdiki türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretledi. Vefat ettiği zaman buraya defnedilmesini vasiyet etti. Ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarabilmeleri için gayret etti. Bir sohbetinde; Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp Müslümanları imanlarını kurtarması için çağırıyor ve topluyorlar. Şah-ı Hazne (ks) (burada kendisini kast ediyor) Ümmet-i Muhammed'in imanını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat iman kurtarmaktır. (İnsanların geneli için) Tam hidayet, Mehdi (as) zamanında olacaktır. buyurdu.

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Ömrünün son zamanlarında sohbetine gelen insanlara buyurdu ki; "İnsan fakir olmalıdır. Rabbül Alemin hep fakirlerdir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefis ve benlikten uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefis ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören kendinde büyüklük eden kimseyi Allah'u Teala sevmez." Şeytanın küfre girmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değil miydi? İnsanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, baş kaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat, Karun gibilerin felaketlerine de nefisleri sebep oldu. Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştı. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah'u Teala'dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar çok büyümüş ve kendilerine hAkim olmuştu.

İnsan hep iyilerle olmalı, iyilerle arkadaşlık etmelidir. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder. İşte Ashb-ı Kehfin köpeği, köpek olması sebebiyle haram ve necistir. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak gerekir (şafii mezhebine göre). Fakat iyilerle kaldığı için Allah'u Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necis olduğu halde cennetlik oldu ve cennette iyilerle beraber olacaktır. Halbuki Nuh (as)'ın oğlu bir peygamberin oğlu olduğu halde, kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Allah'u Teala onu kafirler topluluğundan yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine imansız gitti. Diğer yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünkü iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.

Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki; "İnsan her kimi seviyor ise kıyamette de onunla beraber haşr olacak, kiminle arkadaş ise haşirde de onunla arkadaş olacaktır". Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri ömrünün son bir yılında kaldığı Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlı Menzil köyünde hastalanan Abdulhakim-il Hüseyni (k.s) hazretleri tedavi için Diyarbakır'a götürüldü. Oradan da Ankara'ya nakledildi. Burada iken bazı siyaset adamları kendisini ziyaret ederek duasını istediler. Onlara hitaben; "Halis niyetle din-i mübine, İslam dinine her kim hizmet etmek isterse Allahu Teala onu muvaffak etsin diye dua etti."

Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseyni Hazretlerinin Vefatı

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Ankara'da geçirmiş olduğu ameliyattan sonrada durumu düzelmedi. 25 Mayıs 1972 (H.1392) tarihinde Ankara'da vefat etti. Cenazesi Menzil köyüne götürülerek talebeleri tarafından, daha önce işaretlemiş olduğu yerde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri nin vefahatından sonra postuna Halifesi Seyda Seyyid Muhammde Raşid Hazretleri geçmiştir.

Yüce Mevlâmız, Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri'nin makamını âli eylesin, ahirette himmet, bereket ve şefaatlerine bizleri nâil eylesin. Amin.


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Şeyh Ebul Vefa Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 02:02 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Şeyh Ebul Vefa Kimdir?

EBÜ’l-VEFÂ el-BÛZCÂNÎ
أبو الوفاء البوزجاني
Ebü’l-Vefâ’ Muhammed b. Muhammed b. Yahyâ el-Bûzcânî (ö. 388/998)
Trigonometri ilminin kurucusu.

Ebul Vefa, 940 yılında doğmuştur. Tam adı 'Ebu el-Vefa Muhammed bin Muhammed bin Yahya bin İsmail bin el-Abbas el-Büzcani'dir. Ebul Vefa, İɾan'da bulunan Buzgan kasabasında doğmuştuɾ. Bu yüzden 'Ebul Vefa Buzcani' diye meşhuɾ olmuştuɾ. İlim tahsiline amcası Ebu Amɾ Mugazili ve Ebu Yahya bin Kimib'in yanında başlayan Ebul Vefa, 959 yılında Bağdad'a gitti. Ölümüne kadaɾ da oɾada bilimle meşgul oldu. Bilim sahasında, matematik bilimini tahsil etti ve özellikle tɾigonometɾi üzeɾinde çalışmalaɾ yaptı. Bu alanlaɾda çok fazla biɾ süɾe muhafaza edilemeyen kitaplaɾ yazdı. Batlamyus'un ve Diophantos'un eseɾleɾini inceleyip açıklamış, astɾonomi sahasında ise Ay'ın haɾeketleɾi üzeɾine çalışmalaɾ yapmıştıɾ. Matematik ve astɾonomideki hizmetleɾiyle bilim taɾihinde önemli biɾ yeɾ tutmuştuɾ.

TRİGONOMETRİDE YENİ YÖNTEMLER

Ebu'l Vefa, yıldızların eğimlerinin kesin ve doğru bir şekilde ölçülebilmesi için bir duvar oktantı geliştirdi. Bundan başka trigonometri çizelgelerinde hesaplamalar yaρmak için gelişmiş metotlar üretti ve küresel trigonometrideki bazı problemlerin çözümü için yeni yöntemler keşfetti. Astronomik gözlemler için sinüs (ceyb) ve tanjant (zıl) değerlerini gösteren çizelgeleri on beşer dakikalık açı aralıklarıyla hesapladı. Ünlü matematikçi El-Mervezi'nin de buna benzer çizelgeleri olduğu bilinse de onun çizelgeleri tanjant ve kotanjantı yayın fonksiyonu olarak vermediği gibi, Ebu'l Vefa'nın çizelgeleri kadar sağlıklı değildir.HESAPLAMALARI GÜNÜMÜZDE KULLANILIYOREbul Vefa, matematik sahasında özellikle trigonometri üzerinde çalışmalar yaρmıştır. Trigonometrinin altı esas oranı arasındaki trigonometrik ilişkileri ilk defa ortaya koymuştur. Bu oranlar günümüzde aynen kullanılmaktadır.Ebu'l Vefa'nın matematik tarihinde ortaya koyduğu ilk trigonometrik özdeşliklerden bazıları şunlardır:Sin(a+b) = sin (a)cos(b)+cos (a)sin(b)  cos (2a) = 1-2sin² (a)  sin(2a) = 2sin (a)cos(a) küresel trigonometride sinüs teoremini de aşağıdaki gibi açıklamıştır:  (Sin(A))/(sin (a)) = (sin(B))/(sin (b)) = (sin© )/( sin ©)

ANALİTİK GEOMETRİ'NİN TEMELİNİ ATTI

Ebul Vefa’nın bilim dünyasındaki saygınlığında ötürü, Ay üzerindeki bir kratere Abul Wafa adı verilmiştir. Ünlü bilim tarihçisi Plorian Cajori 'History of Mathematics' adlı eserinde onun hakkında şöyle demiştir: Ebul Vefa şüphesiz ki Harezmi'nin matematik ve geometrideki buluşlarını önemli ölςüde geliştirdi. Özellikle de geometri ile cebir arasındaki münasebetler üzerinde durdu. Böylece, bazı cebirsel denklemleri geometri yoluyla ςözmeyi başardı ve diferansiyel hesap ve analitik geometri'nin temelini kurdu. Bilindiği gibi, diferansiyel hesap insan zekasının bulduğu mühim ve pek faydalı bir mevzu olup, ilim ve teknolojik muasır gelişmelerin temel kaynağını teşkil etmektedir. Ayrıca Battani'nin trigonometriyle ilgili eserlerini inceleyerek girift ve anlaşılmayan yönlerini aςıklığa kavuşturdu.

ESERLERİ

Kitab'ul Kamil: Trigonometri ve astronomiden bahseden meşhur eseridir. Birinci bölümde yıldızların hareketinden önce bilinmesi gereken meseleler, ikinci bölümde yıldızların hareketlerinin incelenmesi, üςüncü bölümde yıldızların hareketlerine arız olan şeyler anlatılmaktadır. Eserin yazma bir nüshası Paris National Kütüphanesi'nde 1138 numarada kayıtlıdır. Eser Sedilot tarafından tercüme edilerek basılmıştır.Kitab'un fi Amel-il Mistarati ve'l Pergarvel GunyeKitabab ma Yahtacu-İleyh-İl-Küttab vel Ummal min İlm-il-HisabKitabün Fahirün bil HisabKitab'ün fi'l İlmi Hisab'il MusellatKitab'ün fi'l FelekKitab'un Zic-iş ŞamilKitab'un fi'l HendeseKitab'ul Medhal ila AritmetikTefsir-ii Harezmi fi Cebri ve'l Mukabele Kaynak: Ebul Vefa kimdir, asıl adı nedir?

İslâm matematik ve astronomi âlimlerinin önde gelenlerinden olup “mühendis” ve “hâsib” lakaplarıyla da tanınır; hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Horasan’da Herat’la Nîşâbur arasında yer alan Bûzcân kasabasında (bugünkü Türbet-i Câm) 1 Ramazan 328’de (10 Haziran 940) doğdu ve 388’de (998) Bağdat’ta öldü; bazı kaynaklarda ölüm tarihi 387 (997) olarak geçmektedir. Matematik alanında temel bilgileri amcası Ebû Amr el-Mugāzilî ve dayısı Ebû Abdullah Muhammed b. Anbese’den öğrendi. Daha sonra Bağdat’a giderek devrin tanınmış âlimlerinin yanında tahsilini tamamladı ve Bağdat’ta ders vermeye, matematik ve astronomi alanında araştırmalar yapmaya başladı. Özellikle rasatlarının çoğunu burada Büveyhî emîrlerinden İzzüddevle Bahtiyâr b. Muizzüddevle döneminde gerçekleştirdi. Bu konuda görüşlerinden faydalanmak için Bîrûnî ile mektuplaşıyordu; bu sırada Bîrûnî’nin Hârizm’de, Ebü’l-Vefâ’nın Bağdat’ta gözledikleri bir küsûf olayının rasat sonuçlarını karşılaştırmışlardı. Ayrıca Bîrûnî bazı eserlerinde onun rasatlarından söz etmiştir. Ebü’l-Vefâ’nın, çağdaşı olan Ebû Ali el-Hubûbî ile de mektuplaştığı ve Hubûbî’nin üçgenlerin alanını bulma konusunda ondan bazı formüller istediği bilinmektedir. İbn Hallikân’a göre Ebü’l-Vefâ meşhur bir matematikçidir (hâsib) ve ayrıca geometri ilminde de özellikle kirişlerle ilgili yeni ve benzeri görülmemiş buluşların sahibidir. Kemâleddin İbn Yûnus da onu geometriyi en iyi bilen âlimler arasında gösterir.

Trigonometrinin Regiomontanus (ö. 1476) tarafından kurulduğu hakkındaki yaygın kanaatin doğru olmadığı artık anlaşılmış bulunmaktadır. Her ne kadar trigonometriyle ilk defa Me’mûn devri âlimlerinden Habeş el-Hâsib el-Mervezî ilgilenmişse de bu konuyu sistematik bir ilim dalı haline getiren Ebü’l-Vefâ’dır. Bu husustaki çalışmaları arasında trigonometri teoremlerinin ilk ispatlarını vermiş, “zıl” adı altında tanjantı, “kutr-ı zıl” adıyla sekantı tarif etmiş ve trigonometrik fonksiyonların yayın fonksiyonu olarak 15 dakikalık adımlarla hassas cetvellerini gerçekleştirmiştir. Kendisinden önce bu alanda çalışan Mervezî’nin cetvelleri, tanjant ve kotanjantı yayın fonksiyonu halinde vermediği gibi Ebü’l-Vefâ’nınkiler kadar sıhhatli de değildir. Ebü’l-Vefâ, α ve β, toplam ve farkları 90 dereceden küçük iki yay ve α > β olmak üzere sin (α + β) - sinα < sinα - sin (α - β) eşitsizliğini bulmuş ve sonradan kendi adıyla anılan bu teoremi kullanıp sin 30′ dakikayı sekiz ondalığa kadar doğru olarak sin 30′ = 0,00872653672 şeklinde hesaplamıştır. Bundan başka sinα ve sinβ bilindiğine göre, sin (α ± β)’dan hareketle 2sin²α2
= 1 - cosα, sinα = 2sinα2cosα2 formüllerini de bularak yarım açının sinüs ve kosinüsünün hesabını sağlamıştır. Ayrıca bazı küresel üçgen problemlerinin çözümü için de çeşitli metotlar geliştirmiştir. Büyük harfler açıları, küçük harfler kenarları ve A dik açıyı göstermek üzere bir küresel dik üçgende ?????? = sinb, ??????

= sinc eşitliklerini bulmuştur. Bunların yanında eğik açılı küresel üçgenler için sinüs teoremini de ispat etmiştir. Parabolün nokta nokta çizimi için yeni bir metot geliştiren Ebü’l-Vefâ’nın ayrıca geometrik çizimlerle ilgili kısmen Hint modellerine dayanan bazı önemli çalışmaları da vardır. Pergelin bir tek açıklığıyla daire içine kare çizimini ve verilen bir kare içine eşkenar üçgen çizimini ilk defa Ebü’l-Vefâ yapmıştır. Ayrıca düzgün çokyüzlüler problemiyle uğraşmış, yedi ve dokuz kenarlı düzgün çokgenlerin yaklaşık çizimlerini vermiştir. Onun cebir ve denklemler teorisine de çeşitli katkıları vardır ve özellikle x⁴ + px³ = r denkleminin çözümünü iki parabolün ara kesitini alarak bulması dikkat çekicidir.

Ebü’l-Vefâ’nın astronomi çalışmaları arasında büyük önem taşıyan orijinal rasatlarla tesbit ettiği yeni parametreler asırlar boyunca kullanılmıştır. el-Mecisṭî adlı eserinde Danimarkalı astronom Tycho Brahe’den (ö. 1601) çok önce ayın değişimini de (tâdil, varyasyon) incelemiş ve Ebû Nasr İbn Irâk’ın eserlerini bazı noktalarda tenkit etmiştir. Bu konudaki görüşleri ve tanjantla ilgili buluşlarının orijinalliği XIX. yüzyıldan beri ilim tarihçileri arasında tartışılmaktadır. Astronomiye yaptığı büyük katkılardan dolayı ayın bir kraterine onun adı verilmiştir.

Eserleri. İbnü’n-Nedîm’in el-Fihrist’inde ayrıntılı bir listesi bulunan eserlerinin bir kısmı kaybolmuş, bir kısmı da henüz incelenmemiştir. Öklid (Euclides) ve Diophantus’un çalışmaları hakkındaki yorumlarıyla kendi orijinal buluşlarını ihtiva eden kitabı ve Ebû Ca‘fer el-Hârizmî’nin cebir kitabına ait şerhi kaybolanlar arasındadır. Mevcut eserlerinin başlıcaları şunlardır: 1. ez-Zîcü’ş-şâmil. Çeşitli yazma mecmuaları arasında birçok nüshası bulunan eser (Sezgin, V, 324) Tokatlı Seyyid Hasan b. Ali el-Kûmnâtî tarafından ez-Zîcü’l-kâmil adıyla şerhedilmiş ve Çelebi Sultan Mehmed’e ithaf edilmiştir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Lâleli, nr. 2137) bir yazması bulunan bu şerhin başka bir nüshası da Paris Bibliothèque Nationale’de (nr. 2530) kayıtlı olan kitabın sonundadır. Esîrüddin el-Ebherî de bu esere bir şerh yazmıştır. 2. Kitâb fîmâ yehtâcü ileyhi’l-küttâb ve’l-ʿummâl min ʿilmi’l-hisâb. Kâtiplere ve vergi memurlarına yardımcı olmak üzere 961’de Büveyhîler’den Adudüddevle adına kaleme aldığı bu kitap, her birine “menzil” adı verilen yedi bölümden oluşmuştur; bu sebeple esere Kitâbü Menâzili’s-sebʿ de denilmektedir. Her bölümü yine yedi babdan meydana gelen kitapta doğu İslâm ülkelerinde tüccarlar, kâtipler ve vergi memurlarının hesaplarında kullandıkları metotlar sistematik olarak düzenlenmiş, bayağı kesirlerin çözümü için orijinal ve pratik bir metot geliştirilmiştir. (10a+b) (10a+c) şeklindeki bir hesabın nasıl yapılacağını gösteren müellif, burada muhtemelen Hint matematiğinin de tesiriyle negatif sayıları “deyn” (borç) adı altında kullanmıştır. Bu eser Ahmed Selîm Saîdân tarafından ʿİlmü’l-hisâbi’l-ʿArabî adlı kitabının içinde neşredilmiştir (Amman 1971, s. 64-368). 3. Kitâb fîmâ yehtâcü ileyhi’s-sâniʿ min aʿmâli’l-hendese. 990’da telif edilen, iki ve üç boyutlu birçok çizimin yer aldığı eser zanaatkârlar için hazırlanmış bir tür geometri kitabıdır. Çizimlerin bir kısmı Öklid, Archimedes, İskenderiyeli Heron, Theodosius ve Pagpus’tan alınmış olmakla birlikte verilen örneklerin çoğu orijinaldir. Bu eserin Uluğ Bey’in kütüphanesi için istinsah edilmiş çok güzel bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde olup (Ayasofya, nr. 2753) S. A. Krasnova tarafından Rusça’ya çevrilmiştir (Fiziko-matematischeskie nauki v stranakh vostoka [Moscow 1966], I, 42-140). Kitabın iki ayrı Farsça tercümesi bulunmaktadır ve bunlardan birinin önemli bir bölümünü Woepke Fransızca’ya çevirmiştir (JA, V [1855], s. 218-258, 309-359). Ayrıca Sâlih Ahmed el-Alî’nin yayımladığı (Bağdad 1979) eserin biri Kemâleddin İbn Yûnus (Arapça), diğeri Muhammed Bâkır Yezdî (Farsça) tarafından yapılan iki de şerhi vardır. 4. el-Mecisṭî (Kitâbü’l-Kâmil). Tamamı günümüze ulaşmayan eser, muhtemelen şimdiye kadar ele geçmemiş olan ez-Zîcü’l-vâzıh adlı kitabının aynı veya bir kısmıdır. Eksik bir nüshası Bibliothèque Nationale’de bulunan (nr. 1138) kitabı L. A. Sédillot kısmen Fransızca’ya çevirmiş, Carra de Vaux da bir makalesinde inceleyerek tahlil etmiştir (bk. bibl.). XIX. yüzyılın başlarına kadar Ptolemaios’un Almagest’inin bir tercümesi sanılan el-Mecisṭî’nin yapılan incelemeler sonucunda orijinal ve önemli bir çalışma olduğu anlaşılmıştır. Kitapta yer alan başka konuların yanında özellikle astronomi, trigonometri ve ayın hareketi teorisiyle ilgili kısımlar dikkate değer niteliktedir. 5. Risâle fî terkîbi ʿadedi’l-vefk fi’l-murabbaʿât. Kare vefk*ler üzerine kaleme alınmış bir eserdir (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 4843/3). 6. Cevâbü Ebi’l-Vefâʾ Muḥammed b. Muḥammed el-Bûzcânî ʿammâ seʾelehü’l-faḳīh Ebû ʿAlî el-Ḥasan b. el-Ḥâris̱ fî mesâḥati’l-müs̱elles̱. Ebü’l-Vefâ’nın, Ebû Ali el-Hubûbî’nin üçgenlerin yüzeyini hesaplamak için kendisinden istediği formülle ilgili cevabından ibaret olup tıpkıbasımı S. Kennedy ve Mustafa Mevâldî tarafından Mecelletü Târîhi’l-ʿulûmi’l-ʿArabiyye adlı dergide (III/1, s. 19-30, 50-53) İngilizce ve Arapça tahliliyle birlikte yayımlanmıştır (Ebü’l-Vefâ’nın eserleri hakkında geniş bilgi için bk. Sezgin, V, 323-325; VI, 223-224; Kurbânî, s. 161-167; EIr., I, 393-394).

EBU’L VEFA HAZRETLERİNİN TÜRBESİ NEREDE?

Ebu’l Vefa Hazretlerinin Türbesi nerede? Ebu’l Vefa Hazretleri Türbesi’ne nasıl gidilir?

İstanbul’un Fatih ilçesinde türbesinin ve dergâhının bulunduğu mahalleye kendi adını veren Ebu’l Vefa Hazretleri, meşhur Allah dostlarındandır. Doğum tarihi bilinemeyen Şeyh Ebu’l Vefa, Konya’da doğmuştur.

Şeyh Ebu’l Vefa’nın sözleri hikmetli ve nükteli idi. Sohbetleri pek tatlı olup herkes onu dinlemek için can atardı. Dervişleriyle sohbet etmeyi sever, dünyaya düşkün olmayan kişilerle beraber olmayı tercih ederdi. Zamanının ileri gelen devlet adamları kapısına gelir, Şeyh Efendi’nin kendilerini kabul etmesini beklerlerdi.

Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II. Bayezit kendisini çok sever ve kendisine hürmet ederlerdi.

Fatih Sultan Mehmet’in Fatih’in Vefa semtinde yaptırdığı Şeyh Ebu’l Vefa Camisi’nin yanına, 1481-1490 yılları arasında da Sultan II. Bayezit, medrese, derviş hücreleri, imaret (mutfak) ve kütüphane yaptırarak burayı bir külliye haline dönüştürmüştür. 1490 yılında Şeyh Ebu’l Vefa Hazretleri vefat edince buraya defnedilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA

İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Teceddüd), s. 341.

İbn Hallikân, Vefeyât, V, 167-168.

İbnü’l-Kıftî, İḫbârü’l-ʿulemâʾ, s. 64, 287-288.

Suter, Die Mathematiker, s. 71-72.

a.mlf., “Abu’l-Wafāʾ al-Būzadjānī”, EI2 (İng.), I, 159.

Sâlih Zeki, Âsâr-ı Bâkıye, İstanbul 1326, I, 162-165.

Brockelmann, GAL, I, 255; Suppl., I, 400.

H. Hankel, Zur Geschichte der Mathematik in Altertum und Mittelalter (1950), III, 159.

Sezgin, GAS, V, 321-325; VI, 222-224; VII, 408.

Aydın Sayılı, The Observatory in Islam, Ankara 1960, s. 109-112.

A. P. Youschkevitch, “Abu’l-Wafā, al-Buzjānī”, DSB, I, 39-43.

Sarton, Introduction, I, 666-667.

Ebü’l-Kāsım Kurbânî, Zindegînâme-i Riyâżîdânân-ı Devre-i İslâmî, Tahran 1365 hş., s. 154-169.

L. A. Sédillot, “Découverte de la variation par Aboul-Wefā”, JA, XVI (1853), s. 420-438.

F. Woepcke, “Analyse et extrait d’un recuil de constructions géometriques par Aboul Wefā”, a.e., V. série: sy. 5 (1855), s. 218-256, 309-359.

Carra de Vaux, “L’Almageste d’Abū’l-Wéfā Al-Būzdjānī”, a.e., XIX (1892), s. 408-471.

A. S. Saidan, “The Arithmetic of Abu’l-Wafā”, ISIS, sy. 65 (1974), s. 367-375.

E. S. Kennedy – Mustafa Mawaldi, “Abū al-Wafā and the Heron Theorems”, MTUA, III/1 (1979), s. 19-30, 50-53.

D. Pingree, “Abu’l-Wafā Būzjānī”, EIr., I, 392-394.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Aziz Mahmud Hüdayi Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 12:38 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Aziz Mahmud Hüdayi Kimdir?

Aziz Mahmud Hüdayi (1541 Şereflikoçhisar - 1628 İstanbul), Anadolu’da yetişen büyük velîlerden olup, Halvetiyye tarikatının kolu Celvetiyye tarikatının kurucusudur.

Hakkında

1541 (H.948) yılında Şereflikoçhisar'da doğdu.

Aziz Mahmud Hudayi, Bağdat'ın Junayd soyundan, Hüseyin İbn Ali'nin soyundan gelen bir Sayyed. Bu nedenle o bir kökenli Haşimidir. Bu, Türkiye'de bir devlet kurumundan alınmıştır.

Bursa’da Muhammed Üftâde'den feyz aldı. 1598 (H. 1007) de Üsküdar'da câmi ve dergâh yaptırdı. 1628 (H. 1038)'de vefât etti. Kabri, İstanbul Üsküdar'da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir. Asıl ismi Mahmud'dur "Hüdâyî" ismi ve "Azîz" sıfatı kendisine sonradan verilmiştir.

Hayatı Eğitimi

Mahmud Hüdayi, Fadlullah bin Mahmud'un oğludur. Çocukluğu Sivrihisar'da geçti. Burada ilk tahsiline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul'a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsiline devam etti. Çok zeki olup bir defa okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde Ramazan Efendi, ona hususi bir ihtimâm gösterdi. Mahmud Hüdayi genç yaşta; tefsir, hadis, fıkıh ve zamanın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Hocası Nazırzâde onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmud Hüdayi, bir taraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken, diğer yandan da Halveti yolunun şeyhlerinden Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. Bu arada hocası Nazırzâde'nin, Edirne'de bulunan Sultan Selim Medresesine tayini çıktı. Mahmud Hüdayi, yirmi sekiz yaşında iken hocası ile Edirne'ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne'de müderrislik yaptıktan sonra, Şam ve Mısır'a kadı tayin edildi. Talebesi Mahmud Hüdayi'yi oraya da götürdü. Mahmud Hüdayi Mısır'da Halveti şeyhlerinden Kerimüddin'den ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.

Bursa Kadılığı

Mahmud Hüdayi otuz üç yaşında iken, hocası Nazırzâde ile Bursa'ya geldi. Üç sene Ferhâdiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefâtı ile Bursa kadılığına getirildi. Bursa kadısı olarak vazifeye başlayan Mahmud Hüdayi, kadılığı esnasında bir gece rüyasında Cehennem'i ve Cehennem'in ateşinde tanıdığı bazı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dava getirdi. Bu davadan sonra Bursa kadılığını bıraktı ki, hadise şöyle idi: Bu hanımın fakir kocası "Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talak ile boşadım." demişti ve o günlerde Bursa'da, halkın manevi terbiyesi işi ile meşgul olan evliyaullahtan Muhammed Üftade'nin himmeti ile 2 günde hacca gidip geldiğini iddia etmekteydi. Kadı hayret ederek, mahkemeyi hacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar geldi. Mahkeme gününde şahid olarak, fakirin hac vazifesini yaptığını, hatta verdiği emanetleri getirdiklerini bildirdiler. Kadı, şahitlerin verdiği bu ifade ile davacı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti.

Üftade'ye bende olması

Üftade'ye talebe olmak arzusuyla yanına gidince şu cevabı aldı: "Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı?" buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hatâ Aziz Mahmud Hüdayi'ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; "Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım." dedi. Bu samimi ifade üzerine Üftâde tane tane buyurdu ki: "Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmud Hüdayi derhal kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri, Bursa sokaklarında, "Ciğerci! Ciğerci!" diye diye bağırarak satıyordu.

Üftade'den mezuniyeti

Hüdayi her sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah ise uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhâl ibriği aldı. Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu. İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde eğilerek; "Haydi evlâdım suyu dök." dedi. Hüdayi ise ibriği göğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftâde tekrar; "Haydi evlâdım! Ne duruyorsun? Geç kalacağız." deyince, çekine çekine ve korkarak suyu dökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı. "Evlâdım Mahmud bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ile ısıtmayıp, gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor." Böylece Muhammed Üftâde, Hüdayi'ye icâzet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'a, İslâmiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi. Aziz Mahmud Hüdayi, âilesiyle birlikte Sivrihisar'a giderek hizmete başladı. Ancak burada sadece altı ay kadar kalabildi. Hocasının ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa'ya geldi. Bursa'ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftâde; "Oğlum! Padişahlar ardınca yürüsün." diye dua etti. O sene Üftâde vefat etti.

İstanbul'a gelişi ve Üsküdar Hüdai Dergahı

Aziz Mahmud Hüdayi manevi bir işaretle Trakya'ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sadettin Efendi vasıtasıyla İstanbul'a geldi. Küçük Ayasofya Camii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fatih Camii'nde, talebelere, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar'da kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşa eyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda namı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifa olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyz ve bereketleri ile mârifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin padişahları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. III. Murad Han, III. Mehmed Han, I. Ahmed Han, II. Osman Han ve IV. Murad Han'a nasihatlarda bulundu. Dördüncü Murad Han'a, saltanat kılıcını kuşattı.

1595 yılında İranlılarla yapılan Tebriz seferine Ferhat Paşa ile beraber katıldı. Zaman zaman padişahların davetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu. Aziz Mahmud Hüdayi'nin, çeşitli camilerde vâaz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Camii ile Sultanahmed Camiinde belli günlerde vâaz vererek, insanlara feyz ve marifet sundu. Aziz Mahmud Hüdayi'nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında; Sadrazam Halil Paşa, Dilaver Paşa, Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi, Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi, Okçuzade Mehmed Efendi, İbrahim Efendi, Nevizade Atayi Efendi geliyordu. O zamanda Hüdayi Dergâhı, İstanbul'un en mühim bir kültür merkezi haline geldi. Pek çok alim yetişti.

İrtihâli

Aziz Mahmud Hüdayi, 1628 (H. 1038) senesinde vefat etti. Vefatından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helâlleşti, vasiyetini yaptı. Son nefeste de Kelime-i şehâdet getirerek ruhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar'daki dergâhındadır. Aşıkları, onu ziyaret etmekte, feyz ve bereketlerinden istifade etmektedirler. Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı bugün dergahda hizmet vermektedir.


Osmanlı devri İstanbul velîlerinin büyüklerindendir.

Asıl adı Mahmûd’dur. “Hüdâyî” ismi ve “Azîz” sıfatı kendisine sonradan verilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin neslinden olup, “seyyid”dir. Bunu ilâhîlerinin birinde:

Ceddim ü pîrim sultan
Sen’sin yâ Rasûlâllâh
diyerek kendisi de ifâde eder.

Koçhisar’da doğmuş, çocukluğu Sivrihisar’da geçmiştir.

O, bir asra yakın ömür sürmüş ve sekiz pâdişah devrini idrâk etmiş bir gönül sultânıdır. Asrında, gerek eserleri, gerekse sohbet, irşad, vaaz ve nasihatleri ile ümmet için bir feyiz kaynağı olmuştur.

İlim, tasavvuf ve edebiyat sahalarında parlak bir hüviyete sahip bulunan Hüdâyî Hazretleri, mâneviyat rehberleri arasında müstesnâ bir mevkii hâizdir. O, kuruluş yıllarında Şeyh Edebali Hazretleri’nin yapmış olduğu kıymetli irşad, hizmet ve faâliyeti, aynı aşk, vecd ve heyecanla yürütebilen nâdir bir mânevî şahsiyettir. Allah rızâsı istikâmetinde ihlâs, samîmiyet ve gayret üzere hareket eden Hüdâyî Hazretleri, sahip olduğu zâhirî ve bâtınî liyâkat sebebiyle de hem pâdişahların hem de bütün tebaanın sevdiği bir Hak dostu olarak tebârüz etmiştir.

Osmanlı’nın yükselişten yavaş yavaş duraklamaya doğru seyir takip eden bir devrinde yaşayan Hüdâyî Hazretleri, bir yandan sultanların âdil, gayretli ve mâneviyat bakımından güçlü ve zinde olmaları için büyük himmetler sarf etmiş, bir yandan da birtakım kargaşadan bunalan devlet ricâlinin ve halkın gönül yaralarını âdeta hâzık bir hekim gibi sarmasını bilmiştir. Bundan dolayı hemen herkes, onun sohbet, irşad ve hizmet sofrasına koşarak ferahlamış; dergâhı, gönüllerin huzur ve saâdete kavuştuğu bir mekân olmuştur.

Gerçekten onun devri, saâdetle felâketin birbirini takip ettiği çileli bir zamana rastlamaktadır. Zira siyâsî bakımdan gittikçe artan ve ictimâî bünyeyi de son derece sarsan çalkantılar, bu devirde görülmeye başlamıştır. Askerdeki disiplin ve nizâmın sarsılıp bozulmasının, 2. Genç Osman’ı fecî bir sûrette katletme derecesine ulaştığı ve 4. Murad’ın tahtının önünde sadrâzamı Hâfız Ahmed Paşa’nın yeniçeriler tarafından parçalanıp kanlarının tahta bile bulaşmış olduğu düşünülürse, o günlerin siyâsî ahvâli daha iyi anlaşılır.

İşte böyle çalkantılı bir devirde İslâm tasavvufunun tesellî edici nefhasıyla Hakk’ın ve hakîkatin sesine çağıran Hüdâyî Hazretleri, dergâhına diğerlerine nazaran çok farklı bir hüviyet kazandırmıştır. Öyle ki, devlet idâresinde azl ve nefyedilen kimselerin ve cemiyette zuhûr eden anarşinin önünden kaçanların sığındıkları yegâne yer, onun dergâh-ı şerîfi olmuştur. Nitekim Halil Paşa, Dilâver Paşa ve Ali Paşa gibi zevât, başları her dara düştükçe bu dergâha sığınmışlardır. Bu yönüyle Hüdâyî Hazretleri’nin dergâh-ı şerîfi, kimsenin zarar ve ziyânının erişemeyeceği, günümüz tâbiriyle bir nevî dokunulmazlığı olan emîn bir mekân hüviyetine bürünmüştür. Denilebilir ki, o zamanlar Osmanlı mülkünde bu mekândan başka hiçbir dergâh, bu kadar hürmet ve ihtirâma nâil değildi.

Burada Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin böyle bir makâmı hâiz oluşu ve sahip bulunduğu müstesnâ liyâkati elde edişinin nasıl tahakkuk ettiği üzerinde hâssaten ve dikkatle durmak gerekir. Zira onu bu kemâle ulaştıran metod, mâneviyat yolunda yürüyenlere müstesnâ bir numûne-i imtisâldir.

***

Hüdâyî Hazretleri, talebelik yıllarında ciddî bir ilim tahsili yanında tasavvufî bir alâka ile gönül âlemini de az-çok yoğurmuştu. Gayret ve çalışkanlığı sebebiyle de medresede kendisiyle husûsî bir şekilde ilgilenen hocası Nâzırzâde’nin muîdi olmuştu. Sonraki yıllarda hocası Nâzırzâde ile birlikte muhtelif kadılık vazifelerinde bulundu. Son olarak da Bursa’ya tâyin edildiler. Hocası başkadı, kendisi de Ferhâdiye medresesinde müderrisliğin yanında Câmi-i Atîk mahkemesinde kadı nâibi oldu.

Onun kâmil mânâda tasavvufa sülûk edip mârifetullâha nâil olması da işte bu zamana rastlar. Şöyle ki:

Her türlü ilmî liyâkat ve makamına rağmen Hüdâyî Hazretleri, o zamanlar Bursa kadılığı vazifesini yürüten Kadı Mahmûd Efendi adında sayısız kadıdan sadece biriydi. Bir gün karşısına o güne kadar hiç rastlamadığı türden pek farklı bir dâvâ çıktı. İki gözünden sel gibi yaşlar akıtan bir kadıncağız, kocasından şikâyetle mahkemeye mürâcaat etmişti. Kendisini dinleyen Kadı Mahmûd’a şunları söyledi:

“–Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: «–Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!» dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle bir şey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..”

Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîki için kadının kocasını çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam cevâben:

“–Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bâzı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim…” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi şaşırdı:
“–Bu nasıl olur efendi?!.” diye sordu.
Adamcağız da anlatmaya başladı:

“–Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kâbe’deydim!..” dedi.

Böyle bir hâdiseye ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmedi.

Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat mânidar bir cevapla haykırdı:

“–Kadı efendi! Allah Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyayı dolaşıyor da, Allah dostu olan has bir kul, niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi de, bu cevabı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde meseleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kaldı.

Fakat, yüreğine muammâlı bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Ruh ve irâde çağlayanı, sarhoş bir hâlde akmaya başladı. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhamla derhâl Eskici Mehmed Dede’ye koştu. Hakîkat ve esrâr deryâsına dalabilmek için ona intisâb etmek istedi. Ancak Eskici Dede:

“–Kadı Efendi! Nasîbiniz benden değil, zamanın mürşid-i kâmili Muhammed Üftâde Hazretleri’ndendir.” dedi.

Bu defa Kadı Mahmûd, aynı niyet ve sâikle Üftâde Hazretleri’nin dergâhına yöneldi. Fakat hikmet-i ilâhî olarak dergâha yaklaştığında atının ayakları kayalara saplandı. O da, atından indi ve yürüyerek dergâha vardı. Pîr’in önünde el bağlayıp onun talebesi olmak istedi.

Meşhur Bursa kadısı Mahmûd Efendi’yi şaşaalı kaftanlar içinde gören Hazret-i Pîr, gelişen ahvâlden mânen haberdardı. Ancak Kadı Efendi’nin niyet ve samîmiyet derecesini iyice ölçmek istercesine talebeliğe hemen kabul etmedi:

“–Gidin Kadı Efendi! Sizin şöhrete boğulmuş, mal ve makam debdebesi içinde şaşaalı bir hayâtınız var. Bu kapı ise, yokluk kapısıdır. Zâten atınız bile buraya gelmek istemediğinden kayalara saplanmadı mı?” dedi ve dergâhın kapısına doğru yürüdü.

Bir yandan şeyhin mânevî câzibesi, diğer yandan da gördüğü açık kerâmetler karşısında hayret vâdilerinde dolaşan Kadı Mahmûd Efendi, hakîkati idrâk etmişti. Kararı kesindi. Zira nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh olabilmesi için vakit geçirmeden artık böyle bir kapıya teslim olması zarûrî idi. Hemen şeyhin arkasından koşup boyun büktü ve:

“–Efendim! İrâdesiz ve şaşkın bir vaziyetteyim. Âdeta dipsiz bir uçuruma düşer gibiyim. Ne olur bana himmet ve yardım elinizi uzatınız. Bu bîçâreyi talebeniz olmakla şereflendiriniz!” dedi.

Bunun üzerine tebessüm eden Üftâde Hazretleri, talebelik için kadılık ve müderrisliği bırakması, elindeki bütün mal ve mülkü fakirlere dağıtması ve nefsini terbiye edebilmek için sıkı bir riyâzata girmesi gibi üç büyük şart koştu. Çünkü nefsini tanıyıp terbiye etmesi zarûriydi. Kadı Mahmûd Efendi’nin cân u gönülden teslim olması ile de onu mürîdlerinin arasına dâhil eyledi.[1]

Sonra da Kadı Mahmûd’un kalbindeki kesâfetin temizlenmesi için, yani kadılık makamının kendisine verdiği gurur, kibir ve ucubu bertaraf etmek için sırtındaki süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmasını emir buyurdu. Ayrıca dergâhın helâ temizliği vazifesini de ona verdi.

Üftâde Hazretleri’nin huzûruna tam bir teslîmiyet ve hâlisiyet içinde gelen Kadı Mahmûd Efendi, üstâdının emirlerine cân u gönülden tâbî oldu. Nefsâniyetini besleyen bütün dünyevî alâkalardan el çekti. Kendisini samîmiyetle mürşidinin tâlimatlarına râm ederek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. Öyle ki, onu sırtındaki süslü kaftanıyla ciğer satarken gören ahâlînin:

“–Bizim kadı efendi, delirmiş gâlibâ!”

“–Kadılığı bırakmış ama, kaftanını bırakamamış zavallı!..” şeklindeki sözlerine dahî aldırmadan üstâdının verdiği vazifeleri şevkle îfâya çalıştı.

Böylece yüce bir olgunluğa hızlı bir şekilde yol almaya başladı. Şeyhinin gözünde ve gönlünde gittikçe kadr u kıymet sahibi oldu.

Nefsindeki son varlık ve benlik emâresini bertaraf etmesi ise, pek meşhurdur:

Bir gün Kadı Mahmûd, helâ temizlemekle meşgulken, dışarıdan kulağına kadar gelen bir nidâ duydu:

“–Ey âhâli! Duyduk-duymadık demeyin; şehrimize yeni kadı geliyor!..”

Gönlünün zayıf bir ânını yakalayan nefsi, birden büyük bir vesvese fırtınası kopardı:

“–Demek yerime yeni bir kadı geliyor!. Âh bîçâre Mahmûd, sen böylesine şerefli bir mesleği bıraktın da, tuttun helâ temizleyiciliği yapıyorsun! Söyle bakalım, bunca yıldır ne kazandın!” dedi.

Nefsinin bu tehlikeli serkeşliği karşısında hemen toparlanan Kadı Mahmûd Efendi, büyük bir iç ürperişiyle hocasını hatırladı. Zira ona kendisine şart koşulan emirleri yerine getireceğine dâir söz vermişti. Derhâl tevbe ve istiğfâr ile nefsinin son derece tehlikeli vesvesesine şiddetli bir şekilde mukàbele etti:

“–Ey Mahmûd! Sen, nefsini ayaklar altına alacağına dâir üstâdına söz vermedin miydi? Nerede şimdi sözün? Söyle bu hâlin nedir?..”

Ancak Kadı Mahmûd, bu hâle o kadar üzülmüştü ki, nefsinin iğfâline karşı birtakım azarlarla tavır koymak, gönlündeki pişmanlık ve teessürü teskîn etmedi. Hiç düşünmeden elindeki süpürgeyi bir tarafa fırlattı ve nefsine cezâ olarak helâ taşlarını sakalıyla temizlemeye karar verdi. Tam bu esnâda Üftâde Hazretleri kapıda göründü. Kadı Mahmûd’a mütebessim bir çehre, yumuşak bir ses ve latîf bir edâyla, hitâb etti:

“–Evlâdım Mahmûd! Bilirsin ki sakal mübârek bir Sünnet-i Seniyye’dir.” dedi ve yerleri sakalıyla temizlemesine mânî oldu.

Sonra şöyle buyurdu:

“–Evlâdım Mahmûd! Seyr u sülûk yolunda verdiğim hizmetlerin gâyesi, işte bu mertebeyi geçebilmen içindi. Muvaffak kılan Allâh’a hamdolsun! Gayri bundan böyle vazifen benim abdest suyumu hazırlayıp döküvermendir!..”

Kadı Mahmûd, bu vazifeyi de büyük bir titizlik ve kemâl-i edeple îfâya çalıştı. Hiç aksatmadan her sabah abdest suyunu hazırladı ve hocasına abdest aldırdı.

Bir kış günüydü. Kadı Mahmûd, biraz gecikerek kalkmıştı. Bu sebeple hocasının suyunu ısıtmaya vakit bulamadı. Büyük bir üzüntüye gark oldu ve gözlerinden yaşlar damladı. Gayr-i irâdî bir şekilde su testisini göğsünün üzerine bastırarak “Allah” lâfzını söylemekten başka bir şey yapamadı. O esnâda hocası kapıda göründü. Kendisinden abdest suyunu getirip dökmesini istedi. O da çâresiz ve irâdesiz bir şekilde bu emre baş kesti ve büyük bir endişe içinde suyu hocasının ellerine dökmeye başladı. Su, mübârek ellerine değer değmez Üftâde Hazretleri, yavaşça başını kaldırdı ve talebesinin kaygılı hâline nazar ederek tebessümle:

“–Su biraz fazla ısınmış evlâdım!” dedi.

Buna pek şaşıran Kadı Mahmûd Efendi, hafif bir sesle:

“–Nasıl olur efendim? Suyu ısıtmamıştım ki!..” dedi.

Üftâde Hazretleri de:

“–Evlâdım! Farkında değilsin; bu su, odun ateşiyle değil, gönül ateşiyle ısınmış!..” cevabını verdi.

Zira Hüdâyî Hazretleri, girdiği sıkı riyâzatla nefsinin terbiyesi yolunda helâllerden istifâdeyi bile asgarîye indirmiş ve gönlünü tamamen Hakk’a râm ederek rûhunu kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştu. Neticede bu güzel hâlin bereketlerine nâil olmuş, ayrıca dirilerden çok ölülerle görüşüp konuşur bir hâle gelmişti. Bir defasında dergâhın yolu üzerinde daha evvel vefât etmiş bulunan bir müezzine rastlayıp ona selâm verdikten sonra bunu üstâdına arz etti. Hazret-i Üftâde ise:

“–Evlâdım! Yapmış olduğun riyâzat sâyesinde rûhunu iyice kemâle erdirip kuvvetlendirmişsin. Biz dahî riyâzâtımız zamanında aynı hâl içinde idik.” buyurdular.

***

Bir gün Üftâde Hazretleri, mürîdleri ile beraber bir kır sohbetine çıkmıştı. Emri üzerine bütün dervişler, kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirdiler. Ancak Kadı Mahmûd Efendi’nin elinde sapı kırılmış solgun bir çiçek vardı sadece. Diğerlerinin neş’eyle elindekileri hocalarına takdîminden sonra Kadı Mahmûd, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği Üftâde Hazretleri’ne takdim etti.

Üftâde Hazretleri, diğer mürîdânın meraklı bakışları arasında sordu:

“–Evlâdım Mahmûd! Herkes demet demet çiçek getirdikleri hâlde, sen niçin sapı kırık solgun bir çiçek getirdin?..”

Kadı Mahmûd, edeple başını önüne indirerek cevap verdi:

“–Efendim! Size ne takdîm etsem, azdır!.. Ancak hangi çiçeğe koparmak için elimi uzattıysam onu «Allah Allah» diyerek Rabbini tesbîh eder bir hâlde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mânî olmaya râzı gelmedi. Çâresiz ben de elimdeki şu tesbîhine devam edemeyen çiçeği getirmek zorunda kaldım!..”

Bu güzel ve mânâ dolu cevâba son derece memnûn olan Üftâde Hazretleri’nin dilinden o anda:

“–Hüdâyî, Hüdâyî… Evlâdım! Bundan sonra ismin Hüdâyî olsun!.. Ey Hüdâyî! Bu kır gezisinden yalnız sen nasiplenmişsin..” ifâdeleri döküldü.

Böylece Kadı Mahmûd, Hüdâyî oldu. Zira o, artık kâinattaki esrâr-ı ilâhiyyeye ve kudret akışlarına âşinâ olmuştu. Âdeta kâinat, kendisine sırlarını açan canlı bir kitap hâline gelmişti.

Bundan böyle Hüdâyî diye anılan Kadı Mahmûd Efendi, hâiz bulunduğu üstün ve müstesnâ mânevî mertebesi dolayısıyla hürmeten ismine “Azîz” sıfatı da ilâve edilerek Azîz Mahmûd Hüdâyî diye yâd olundu.

***

Yalnızca üç sene gibi kısa bir zamanda Üftâde Hazretleri’nin baş talebesi durumuna gelmiş bulunan Hüdâyî Hazretleri’nin bu yükselişi dolayısıyla eski dervişândan bâzılarında hoşnudsuzluk görülmeye başlamıştı. Bunun farkına varan Üftâde Hazretleri, onların gönül âlemlerini tashîh için şu güzel usûle başvurdu:

Bir kış akşamıydı. Üftâde Hazretleri, talebelerine mâneviyat dolu bir sohbet yaptıktan sonra sofranın hazırlanmasını emir buyurdu. Ardından talebelerinin sofraya getirdikleri nîmetlere nazar ederek mânidar bir şekilde:

“–Evlâtlarım! Acabâ asmasından daha yeni kopmuş taze üzüm bulmak mümkün müdür?” dedi.

Bütün dervişler, bu suâle şaşırarak birbirlerinin yüzlerine baktılar. Hattâ bir kısmı:

«Bu kış mevsiminde taze üzüm olmaz ki!» diye düşündü.

Ancak üstâdına büyük bir teslîmiyetle bağlı olan ve birçok merhaleyi geçmiş bulunan Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, bu talepte bir hikmet olduğunu düşünerek edeple:

“–Hocam! Müsâadeniz olursa, arzunuzu yerine getireyim!” dedi.

Verilen izin üzerine de hemen bağa gitti. Bütün asmalar kar altındaydı. Birini seçip karlarını temizlediğinde salkım salkım taze ve olgun üzümlerle karşılaştı. Bunun, üstâdının bir kerâmeti olduğunu düşünerek elindeki sepeti doldurdu ve doğruca dergâhın yolunu tuttu. Yolda zikrullâh ile meşgul bir vaziyette gelirken her taraf kar içinde olması sebebiyle fark edemediği bir kuyunun içine düştü. Kuyu derin olduğu için bir türlü de içinden çıkamadı. Çaresiz bir hâlde idi ki, yukarıdan bir ses duydu:

“–Evlâdım! Uzat elini!”

Baktı; nur yüzlü bir zâttı. Elini uzattı ve kuyudan çıktı. Hazret-i Hüdâyî, kendisini kurtaran bu zâta, henüz kim olduğunu soracaktı ki, o bir anda ortalıktan kayboldu.

Nihâyet elinde taze üzüm sepeti ile dergâha varan Hüdâyî Hazretleri, başından geçenleri üstâdına nakletti. Üftâde Hazretleri de, onu kuyudan kurtaran kimsenin Hızır -aleyhisselâm- olduğunu beyândan sonra diğer dervişlere:

“–Evlâdımız Hüdâyî’nin kemâli tamam olmuştur. O hilâfeti çoktan hak etmişti zaten.” dediler.

Bundan sonra Üftâde Hazretleri, onu halîfesi olarak Sivrihisar’a gönderdi. Bir müddet orada hizmet eden Hüdâyî Hazretleri, bilâhare mânevî bir işaretle Bursa’ya döndü. Son demlerini yaşayan üstâdı Üftâde Hazretleri’ne büyük bir gönül iştiyâkı içinde hizmet etti. Bu hizmetten gâyet memnun kalan Hazret-i Üftâde bir gün:

“–Oğlum! Pâdişahlar rikâbında yürüsün!” diye duâda bulundu.[2]

Hüdâyî Hazretleri, üstâdı’nın vefâtından sonra Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi’nin delâletiyle İstanbul’a yerleşti.

Onun Üsküdar’da kurduğu dergâh, kısa zamanda her tabakadan insana hitâb eden mâneviyat ve irfan mektebi hâline geldi. Cihan sultanlarının teveccüh ve alâkasını celb etti. Onları da dergâhın dervişleri arasına kattı. Husûsiyle 3. Murad Han, 1. Ahmed Han, 2. Genç Osman Han ve 4. Murad Han, Hüdâyî Hazretleri’nin yakın irşâdına mazhar oldular. Hüdâyî Hazretleri, bunlardan 4. Murad Hân’ın kılıç kuşanma merâsiminde bizzat bulunmuş ve âdet olduğu üzere Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin türbe-i saâdetlerinde Hazret-i Ömer’in kılıcını yeni pâdişâha bizzat kuşandırmıştır.

***

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin İstanbul’a geldiği yıllarda Osmanlı tahtında 3. Murad Han bulunmaktaydı. Bu pâdişah, başlangıçta gerek Devlet-i Aliyye’nin geniş sınırlarına ve ihtişâmına, gerekse yaşının gençliğine ve zindeliğine aldanarak aşırı bir güven ve rahatlık içinde hareket ediyordu. Bu sebeple birtakım noksanlıklar da hâliyle yaşanıyordu. İşte bunu fark eden Hüdâyî Hazretleri, hiç kimsenin cür’et dahî edemeyeceği bir vazifeyi, yani sultânı irşad vazifesini zarûreten üstlendi. 3. Murad Hân’a, onu Hak ve hakîkate yönlendirici mektuplar yazdı. Bu mektupların, mâhiyetlerine göre, gerektiğinde yumuşak, gerektiğinde sert bir üslûbu hâiz olması, Hazret-i Hüdâyî’nin bu irşad vazifesinde ne kadar salâhiyet, tasarruf, nüfûz ve tesire mâlik olduğunu göstermesi bakımından câlib-i dikkattir. Zira celâdeti sebebiyle 3. Murad’a bu îkazların, yüksek seviyede bir mânevî tasarrufu bulunmayanlar tarafından yapılması mümkün değildi. Muhtelif zamanlara âit mektuplardan bâzı bölümler şöyledir:

“Sultânım! Şerîat gemisine binip takvâ yelkenlerini açarak hakîkat denizinde Hakk’a muhabbet rüzgârıyla îtidâl ve istikâmet üzere yol al! Zâhirin ve bâtının şartlarını, yani şerîat ahkâmı ile tarîkat ve hakîkat esaslarını tam olarak yerine getir! Adâlet dedikleri, işte budur!..”

“Saâdetli Pâdişâhım! Sizin saltanatınız zamanında olan kuvvet, kudret ve şevket hiçbir zaman olmamıştır… Ancak biliniz ki, Allah ve Rasûlü’nün biricik arzusu, zulmün kaldırılıp adâletin ikàmesidir. Bid’atlerin atılıp Sünnet’lerin icrâsıdır.”

“Sultânım! Allâh’ın kulları sizden şefkat ve merhamet bekler. Eğer halka şefkat ve merhametle muâmelede bulunmazsanız ihânet etmiş olursunuz! Bu durumda onlar, kırık gönüllerle nefret içerisinde sizden yüz çevirirler. Yapageldikleri hayır-duâyı da keserler…”

“Sultânım! Sakarya suyunu geçip odun tedârikini murâd etmişsiniz. Halk bundan çok memnun olmuştur. Zira ihtiyaç çoktur. Merhum dedeniz Sultan Süleyman Han, Kâğıthâne suyunu getirip halka bununla ziyâfet çekmişti. Siz de odun getirerek fukarâyı sevindirdiniz.”

“Sultânım! Bizim işimiz ashâb-ı gurur ve gaflet olanları nasihat ve vaaz ile îkaz ve irşâd eylemektir. Takvâ yoluna girip amel-i sâlih işlemeye teşviktir. Böylece ıslâh edici sâlihlerden olmak, Cenâb-ı Allah’tan murâdımızdır. Müfsid ve müstedriclerden olmaktan Allâh’a sığınırız.”

Bu şekilde kıymetli nasihat ve irşadlarıyla başta sultan olmak üzere bütün devlet ricâli arasında tesir ve nüfûzu artan Hüdâyî Hazretleri, Ferhad Paşa ile Tebriz seferine de katılmış ve orduya mânevî kumandanlık yapmıştır.

***

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin Sultan 1. Ahmed ile münâsebet halkasının ilkini teşkil eden rüyâ tâbiri hâdisesi pek meşhurdur. Bu tâbirle birlikte Hüdâyî Hazretleri’ne alâka ve hürmeti son derece artan 1. Ahmed Han, Hazret-i Pîr’in ilâhîlerine nazîre yazacak kadar onda fânîleşmiştir.

Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın rüyâ tâbiri ilminden son derece nasibdar olan Hüdâyî -kuddise sirruh-’un, bu yönüyle cihan sultanlarını istikâmetlendirmesi ve yapmış olduğu tâbirlerdeki isâbeti, onun bu husustaki liyâkat ve salâhiyetinin bir nişânesidir.

Bir gün Sultan Ahmed Han, çok sevdiği üstâdı Hüdâyî Hazretleri’ne kıymetli bir hediye göndermişti. Fakat Hüdâyî Hazretleri kabûl etmedi. Bunun üzerine Sultan Ahmed, hediyeyi uhdesinden çıkarmış bulunduğu için onu devrin şeyhlerinden Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri’ne gönderdi. Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri’nin hediyeyi kabul etmesi münâsebetiyle de bir ziyâret esnâsında:

“–Efendi Hazretleri! Ben bu hediyeyi daha evvel Hüdâyî Hazretleri’ne göndermiştim; kabul buyurmamıştı. Fakat siz kabul buyurdunuz!” dedi.

İfâdelerdeki nükteyi anlayan Sivâsî Hazretleri de şu mânidar cevabı verdi:

“–Sultânım! Hazret-i Hüdâyî bir ankàdır ki, lâşeye tenezzül etmez!”

Bu cevaptan memnun olan Sultan, aradan birkaç gün geçtikten sonra Hüdâyî Hazretleri’ne uğradı. Ona da:

“–Efendim! Sizin kabul etmemiş olduğunuz o hediyeyi Abdülmecîd Efendi kabul buyurdu.” dedi.

Hüdâyî Hazretleri de mütebessim bir çehre ile:

“–Sultânım! Abdülmecîd Efendi bir deryâdır. Koca deryâya bir damlacık mâsivâ kiri düşmesi, onun sâfiyetine zarar vermez!” buyurdu.[3]

Bu menkıbe, iki büyük Allah dostunun birbirlerine olan muhabbet ve tâzimlerini, husûsiyle Hüdâyî Hazretleri’nin kemâlini göstermektedir. Zira mânevî münâsebetlerde irşad vazifesi dolayısıyla, pâdişahla yakınlık kuran Hüdâyî Hazretleri, maddî münâsebetlerde ise son derece müstağnî idi. Zira dünyaya meyl ü muhabbeti artırıp mâneviyâtı zedeleyebilecek bir tehlike arz eden maddî ikramlar, onun asıl vazifesi olan irşad faâliyetine mânî olabilirdi. Ancak bâzı durumlarda pâdişah ihsânının reddedilmemesinin de bir ikrâm olduğu an’anesine riâyet etmişse de, aldıklarını dergâh inşâsında, mürîdâna hizmette ve kurduğu vakıf hizmetlerinde kullanmıştır. Bâzı hâllerde de kendisine takdîm edilen hediyeleri geri göndermiştir.

***

1. Ahmed Han’dan sonra 2. Genç Osman ile de irtibâtını devam ettiren Hüdâyî Hazretleri, bu yeni ve heyecan dolu genç pâdişâhı da istikâmetlendirmek husûsunda büyük gayretler sarf etti. 2. Genç Osman ki, Devlet-i Aliyye’nin duraklama devrine girdiğini görerek bu gidişâta dur diyebilmek için yeni hamleler tasarlayan ideal sahibi bir pâdişahtı. Bu arada hacca gitmeye niyetlendi. O zamana kadar pâdişahlardan hiçbiri, o devirlerde hacca gidiş-geliş takriben bir yıl sürmesi dolayısıyla devlet nizâmı bozulmasın diye şeyhülislâmların müsâade vermemeleri üzerine hacca gitmemiş, hepsi de vekil göndermek sûretiyle bu farîzayı îfâ etmişlerdi.

Buradaki nükteyi çok iyi bilen Hüdâyî Hazretleri, Sultan Genç Osman’ın hacca niyetlenip kadîm an’aneyi bozmasını doğru bulmayarak onu îkâz etti, hacca gitmekten vazgeçirmeye çalıştı. Ancak Sultan, gençliği ve tecrübesizliği sebebiyle bu arzusundan vazgeçmedi ve Hüdâyî Hazretleri’nin ısrarlı îkazlarına rağmen teslîmiyette zaaf göstererek bu niyetini gerçekleştirme yolunda teşebbüse geçti. Neticede bu teşebbüs, yeniçeriler arasında ciddî bir rahatsızlığa yol açtı. Birtakım fitnecilerin de müdâhil olmasıyla Sultân’ın Hicaz’a gitmesinden maksadın, oralardan toparlayacağı bir ordu ile yeniçerileri bertaraf edeceği şeklinde anlaşıldı. Sultân’ın bu hamlesini akàmete uğratmak isteyen zorbabaşılar, derhâl hâdiseyi körükleyerek taraftarlarını harekete geçirdiler ve tarihte “hâile”, yani dram diye anılagelen mâlum çirkin cinâyeti işlediler.

Bu hâdise, Hüdâyî Hazretleri’nin mânevî îkâzındaki sır dolu ısrarın ehemmiyetini hazin bir şekilde sergilemiştir.

Devlet ricâlinden diğer bâzıları ise, ortalığı saran anarşiden korunabilmek için Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhına sığınmışlar, böylece kendilerini büyük bir tehlikeden muhâfaza edebilmişlerdir. Zira Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhına gerek devlet, gerekse ehl-i şekàvet herhangi bir müdâhalede bulunamazdı. Bugünkü tâbirle dergâhın âdeta dokunulmazlığı vardı. Dolayısıyla buraya sığınanlar, öldürülmek istenen kimseler bile olsa, kılına dahî zarar gelmez, haklı iseler Hazret-i Pîr’in delâletiyle -Halil Paşa gibi- iâde-i îtibâra mazhar olurlardı.

***

2.Genç Osman’ın şehâdeti üzerine tahta geçen 4. Murad Han, henüz on dört yaşında idi. Eyüp’te yapılan kılıç kuşanma merâsimine evvelce beyân ettiğimiz üzere devrin en mûteber şeyhi sıfatıyla Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri çağırıldı ve Hazret-i Pîr, hayır-duâ ile yeni sultâna kılıç kuşandırdı.

4. Murad Han, tahta geçtiğinde çok küçük yaşlarda olduğundan ipler vâlidesinin ve birtakım devlet ricâlinin elindeydi. Zaman zaman bu durumdan bunalan 4. Murad Han, tebdîl-i kıyafetle Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhına giderek gönlünü mânen takviye eder, ileriki günlere hazırlanırdı. Bu ziyâretleri samimî bir dervişin edep ölçüleri içinde gerçekleştiren 4. Murad Han, bir gün yanına lalasını da almıştı. Dergâhın kapısına varıp tokmağı hafifçe çaldıklarında içeriden bir dervişin:

“–Kimdir?” suâline lala, alışkın olduğu üzere derhâl:

“–Yedi iklîm pâdişâhı es-Sultân ibnü’s-Sultân Murad Hân-ı Râbi‘ Efendimiz teşrîf eylediler. Hemen Şeyh Hazretlerine bildirile!..” deyiverdi.

Derviş de:

“–Bu kapı saltanat kapısı değil!” cevabını vererek kapıyı açmadı.

Lalasının hâline tebessüm eden 4. Murad Han:

“–Lala! Bu kapı kulluk ve gönül kapısıdır.” dedi ve tokmağı tekrar tıklattı. İçeriden gelen aynı suâle büyük bir edeple:

“–Şeyh Hazretleri’ne Murad kulunuz geldi deyiniz!” ifâdesiyle mukàbele etti.

Bunun üzerine kapı açıldı ve içeri alındılar.

O sıralar hayli yaşlanmış bulunan Hüdâyî Hazretleri, her türlü liyâkatle kemâle erebilmesi için 4. Murad Hân’a müstesnâ bir alâka göstermekteydi.

İşte bu alâka ve muhtelif irşadlarının bir bereketidir ki 4. Murad Han, gün geçtikçe madden ve mânen tekâmül, tecrübe ve seviye kazandı. Büyük dâvâları omuzlayabilecek bir kıvama geldi. Vakti gelince de yaptığı ciddî hamlelerle ordudaki ve ahâlî arasındaki disiplini sağlayarak daha o gün yıkılma tehkilesiyle karşı karşıya bulunan devleti büyük bir bâdireden kurtardı.

***

İşte Hüdâyî Hazretleri’nin en büyük kerâmetleri, cihan sultanlarını bu şekilde yönlendirebilmesi olmuştur. Bununla birlikte onun, erbâbının gönül hissiyâtını besleyici birçok kerâmetleri de bulunmaktadır.

Hüdâyî Hazretleri’nin pek meşhur olan kerâmetlerinden biri de, gâyet fırtınalı bir havada hiçbir kayıkçının denize açılamadığı bir zamanda kendi kayığına binerek birkaç müridiyle Üsküdar’dan sâlim bir şekilde karşıya geçmesidir. Allah Teâlâ’nın izniyle kayığın takip ettiği yol, âdeta süt-liman olmuş ve dört bir yanda şaha kalkmış dalgalar bu Allah dostunun kayığına hiçbir zarar vermemişti.

Hâlen Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdâyî Yolu” denir. Bilen kayıkçılar, şiddetli fırtınalarda bu yolu takip ederler. Bu durum, Hüdâyî Hazretleri’nin günümüze kadar uzanan bâriz bir kerâmetidir.

Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar Boğaz’da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar’dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh- dergâhına, Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz’dan geçerken de Hazret-i Yûşâ -aleyhisselâm- tarafına doğru tevcîh ederek “Fâtiha”ya dâvet ederlerdi.

Bir zamanlar halkın, İstanbul’da medfun olan büyük velîlere karşı edebi işte böyleydi!

***

Bir kimse Hüdâyî Hazretleri’nin kimyâ ilmine vâkıf olduğunu duyarak Hazret-i Pîr’e geldi ve:

“–Efendim! Sizin kimyâ ilmine vâkıf olduğunuzu duydum, ne buyurursunuz?” dedi.

Hüdâyî Hazretleri, hiçbir şey söylemeden yakınındaki asma dalından üç yaprak kopardı ve üzerlerine üfledi. Allâh’ın izniyle yapraklar, birer altın varak hâline geldi.

Hâdiseyi şaşkın bir şekilde seyreden zavallı adam da, aynı şeyi yaptıysa da buna muvaffak olamadı. Adamı mânidar bir şekilde seyreden Hüdâyî Hazretleri şöyle buyurdu:

“–Oğlum! Bilesin ki kimyâ ilmini öğrenmek, nefsini kimyâ etmekten ibarettir…”

***

İstanbul’da çok şiddetli bir tâun hastalığı zuhûr etmişti. Her gün binlerce kişi bu hastalıktan ölüp gitmekteydi. Elinden bir şey gelmeyen ahâlî, çaresiz bir hâlde Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne koştu. Gözyaşlarıyla duâ taleb etti. O da şöyle buyurdu:

“–Bu türlü işlere karışmak bizim meşrebimize uygun değildir. Ancak mâdem ki hastalığın şiddeti dolayısıyla ısrâr ediyorsunuz, öyleyse Karacaahmed kabristanına gidiniz. Orada bir servi ağacının altında bir hasıra sarılıp yatan ve «Hasır-pûş Dede» denilen bir zât vardır. Ona başvurun! Eğer kabul etmeyecek olursa, selâmımızı söyleyin!..”

Bunun üzerine halk, doğruca denilen şahsa gitti. Fakat meczup meşrepli bu zât, halkın merâmını dinleyince büyük bir öfke ile bağırıp çağırarak herkesi kovdu ve hasırına bürünerek yattı. Çekine çekine tekrar yanına geldiler ve bu defa Hazret-i Pîr’in selâmını ilettiler. Selâmı alır almaz ayağa fırlayan meczup Hasır-pûş Dede, hemen kendisinden istenilen duâya başladı. Duâdan sonra da:

“–Bugün bir kimsenin daha cenâzesi kaldırıldıktan sonra bu hastalık da kalksın!” dedi.

Ardından Hüdâyî Hazretleri’nin başka bir emri olup olmadığını sordu ve tekrar hasırına büründü.

Gerçekten o gün tâundan bir kişi daha vefat ettikten sonra hastalık tamamıyla ortadan kalktı.

***

Hüdâyî Hazretleri’nin ilmî hüviyeti sâyesinde ulemâdan da birçok mürîdi vardı. Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi, oğlu Es’ad Efendi gibi zâtlar, onun irşad halkasına katılanlardandı. Tasavvuf, tefsir, fıkıh gibi muhtelif alanlarda otuza yakın eser vermiştir. Kadılık ve müderrislik vazifelerini bırakmışsa da, bu onun bir nevî vazife değişikliği sebebiyledir. Yoksa dîn-i mübîn yolunda ne ilmi bir kenara bırakmak, ne de irfâna meyletmemek doğru değildir. Zira ilimsiz bir irfân ve irfânsız bir ilim, serâpâ ziyandır. Bunun için tasavvufa girdikten sonra:

İlâhî çün halâs ettin müderrislik kazâsından
Visâlin lûtfedip kurtar bizi varlık azâbından

demekle birlikte bizzat şeyhinin emri muvâcehesinde vâizlik vazifesine devam etmiştir. Ayrıca kendisinden önceki büyük sûfîler gibi tefsir ve hadis derslerini de sürdürmüştür. Çünkü o, bunları değil, nefsini terk etmişti.

Hüdâyî Hazretleri’nin yapmış olduğu bu tefsir ve hadis derslerine iştirâk edip de icâzet alan bir hayli talebesi vardır. Halîfelerinden Saçlı İbrahim Efendi ve Filibeli İsmail Efendi de bunlardandır.

Bu meyanda İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri şöyle der:

“Velîler arasında kalem ehli olanlar, peygamberler arasında “rasûl” olanlar gibidir. Hazret-i Hüdâyî de, yazmış olduğu eserleriyle bu rütbeyi hâiz olarak şeyhi Üftâde Hazretleri’ne bir ayna vazifesi görmüştür.”

***

İrşad ve mânevî terbiyesini şiirleriyle de devam ettiren Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, bu sahada da gönülleri tenvîr eden pek tesirli eserler vermiştir. Bugün dahî büyük bir gönül hazzı içinde söylenmekte olan pek çok bestelenmiş şiiri vardır.

Hüdâyî Hazretleri, bu şiirlerinden birinde gönülden mâsivânın çıkarılıp sırf Allah muhabbetinin yerleştirilmesi husûsunu şöyle ifâde eder:

Neyleyeyim dünyâyı
Bana Allâh’ım gerek.
Gerekmez mâsivâyı
Bana Allâh’ım gerek.

Ehl-i dünyâ dünyâda
Ehl-i ukbâ ukbâda
Her biri bir sevdâda
Bana Allâh’ım gerek.

Dertli dermanın ister
Kullar sultânın ister
Âşık cânânın ister
Bana Allâh’ım gerek.

Bülbül güle karşı zâr
Pervâneyi yakmış nâr
Her kulun bir derdi var
Bana Allâh’ım gerek.

Beyhûde hevâyı ko
Hakk’ı bula-gör yâ hû
Hüdâyî’nin sözü bu
Bana Allâh’ım gerek.

Hüdâyî Hazretleri, şiirlerinde Yûnus Emre Hazretleri’nin takip ettiği yoldan giderek gönülleri mâneviyat ile yoğurur. Kulları, bu dünyanın aldatıcı ve geçiciliği karşısında îkâz eder:

Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammedü’l-Mustafâ’yı
Alan dünyâ değil misin?

Yürü hey bî-vefâ yürü,
Sensin hod bir köhne karı.
Nice yüz bin erden geri
Kalan dünyâ değil misin?

Kastedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne
Gülen dünyâ değil misin?

Eğer, şâh u eğer bende
Her kişiyi salan bende
Kimse mekân tutmaz sende
Vîrân dünyâ değil misin?

Kimisini nâlân edip
Kimisini giryân edip
Âhir-i kâr uryân edip
Soyan dünyâ değil misin?

İşin gücün dâim yalan
Çok kişiden arta kalan
Nice kerre boşaluben
Dolan dünyâ değil misin?

Bu şekilde dünyanın hakîkatini insana hatırlatan Hüdâyî Hazretleri, insanın sahip olduğu yüce makâma, yani halîfetullâh olma sırrına dikkat çeker. Bu sırrı, insanın Hak katından bu varlık âlemine gelişi ve yine Hakk’a dönüşü hakîkati çerçevesinde şöyle anlatır:

Ezelden aşk ile biz yâne geldik!
Hakîkat, şem’ine pervâne geldik!

Tenezzül eyleyip vahdet ilinden,
Bu kesret âlemin seyrâne geldik!

Geçip fermân ile bunca avâlim
Gezerken âlem-i insâne geldik!

Fenâ buldu vücûd-i fânî mutlak,
Bıraktık katreyi ummâne geldik!

Nemiz ola Hudâyâ Sana lâyık
Hemân bir lûtf ile ihsâne geldik!

Umarız erelim bâkî hayâta,
Civâr-ı Hazret-i Rahmân’e geldik!

Geçip âhir bu kesret âleminden,
Hüdâyî halvet-i Sultân’e geldik!..

Bütün evliyâullâh gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dâsitânî muhabbetinde zirveleşen Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh-, gönlündeki Rasûlullah aşkını şöyle dile getirir:

Kudûmun rahmet ü zevk u safâdır yâ Rasûlâllâh
Zuhûrun derd-i uşşâka devâdır yâ Rasûlâllâh

Nebî idin dahî Âdem dururken mâ u tıyn içre
İmâmü’l-enbiyâ olsan revâdır yâ Rasûlâllâh

Hüdâyî’ye şefâat kıl eğer zâhir eğer bâtın
Kapına intisâb etmiş gedâdır yâ Rasûlâllâh…

Hüdâyî Hazretleri, bir gün mürîdleriyle birlikte kayıkla Boğaz’ı geçerken şiddetli bir fırtına çıkmış, şu şiirle Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmiştir:

Allâhümme yâ Hâdî
Âsân eyle yolumuz!
Sehhil ubûra’l vâdî
Tiz geçir tut elimiz!

Yâ Rab fazl u cûd ile
Kemâl-i şuhûd ile
Hakkânî vücûd ile
Islâh eyle hâlimiz!

Görüldüğü gibi hizmetini geniş bir sahaya yayıp muvaffakıyetle sürdürmüş olan Hüdâyî Hazretleri, yaşamış olduğu asra ve sonraki yüzyıllara silinmez bir mühür vurmuş olarak 1628 milâdî tarihinde ardında sayısız muhib, müntesib ile pek çok eser ve vakıf bırakarak bahtiyar bir şekilde rahmet-i Rahmân’a yürümüştür.

Rahmetullâhi aleyh!

***

Onun yapmış olduğu hizmetler, devletin ve milletin selâmeti açısından pek mühim bir ehemmiyeti hâizdir. O, cihan pâdişahlarını dahî yönlendirebilmiş, böylece koca bir mülkün emîn ellerde temâdîsini temin etmişti. O dönemlerde yavaş yavaş başlayan tekke-medrese mücâdelesi dolayısıyla sarayda ve ilim erbâbı arasında bir hayli nüfûz ve tesiri azalan tasavvufî hayatı, tekrar dirilterek cemiyete yeni bir zindelik kazandırmıştı.

Onun mânevî tasarrufu vefatından sonra da devam etmiştir:

1638’de Bağdat seferine çıkan 4. Murad’ın dirâyetini bilen Safevî hükümdârı, onun Bağdat önlerine gelmesi hâlinde şehri mutlak sûrette kaybedeceğini bildiğinden Sultân’ı bir suikastle ortadan kaldırmanın daha yerinde olduğunu düşünerek üç husûsî yetiştirilmiş casusu Osmanlı ordusuna göndermişti. Bunlar, bir gece sekiz kadar nöbetçiyi aşarak Sultân’ın yanına kadar girmeyi başardılar. Hemen hançerlerini çekip yatağın başına yaklaştılar. Uyumakta olan Sultan, o anda bir rüyâ görmeye başladı:

Çok sevdiği rahmetli üstâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, kendisine misâfir olmuştu. Birlikte oturuyorlardı. Ancak o esnâda Hazret-i Pîr’in o vakte kadar kendisinden görülmemiş bir sür’atle birden ayağa kalkmasıyla haykırması bir oldu:

“–Oğlum Murad! Ayağa kalk!”

Zaten hocası daha ayağa kalkarken edeben ayağa kalkmaya davranan 4. Murad Han, gelen emirle daha bir hızla yerinden doğruldu. Rüyâda gerçekleşen bu doğruluşla birlikte uyanarak gerçekte de yatağından kalkıverdi ve başında bulunan eli hançerli üç şahsı fark etti. Derhâl üzerlerine yorganını fırlattı ve başı ucunda duran yaklaşık üç yüz kiloluk topuzunu kavradığı gibi üçünü de yere serdi. Böylece hocası Hüdâyî Hazretleri’nin yeni bir tasarrufuyla mutlak bir suikastten kurtulmuş oldu.

Hazret-i Pîr’in vefâtından sonra gerçekleşen bu tasarrufu, günümüzde de hâlen cârîdir ve birçok yaşanmış misâlleri vardır. İbret ve mâlumat bakımından bir misâl daha zikredelim:

***

Yıl 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr’in türbesi önüne nur yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin imamına rastladı ve:

“–Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acabâ şu an burada mıdır?” diye sordu.

Böyle bir suâl karşısında şaşıran imam Muharrem Efendi:

“–Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.

Hazret-i Pîr’in orada olduğunu duyan genç, sevinçle:

“–Lütten beni onunla görüştürünüz!” dedi.

Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar:

“–Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.

Genç de, talebini tekrarladı:

“–O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!” dedi.

Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından meseleyi çözebilmek için:

“–Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tanıyor ve biliyor musun?” diye sordu.

Yüzü gibi sînesi de sâf olan delikanlı, lâfın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek:

“–Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var.” dedi.

Sözün burasında Muharrem Efendi, meselenin farklı bir vechesi ve sırlı bir nüktesi mevcut olduğunu idrâk etti ve merakla sordu:

“–Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?”

Genç anlatmaya başladı:

“–Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar’ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir hâlde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nur yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve:

«–Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?» dedi.

Ben de:

«–Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.» dedim.

Nur yüzlü ihtiyar, hafifçe başını salladı:

«–Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!» dedi.

Birlikte müthiş bir ateş çemberi altında yola koyulduk. O mübârek insan, gâyet sâkin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevk ediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu vs. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum:

«–Baba! Ya sen kimsin?»

O da:

«–Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler.» dedi.

Sonra:

«–Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şâyet memlekete sağ-sâlim dönersem, bir vefâ borcu olarak seni ziyâret etmek isterim. Adresini verir misin?» dedim.

O güzel yüzlü mübârek insan, adres olarak sadece:

«–Oğlum! Üsküdar’a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!» dedi.

Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim.

Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı:

«–Buraya nasıl gelebildin?!»

Ben de:

«–Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi.» dedim.

Harp bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefâ borcu olarak nihâyet ziyâretine niyetlenip Üsküdar’a geldim. Sorduğum kimseler:

«O mübârek bir zâttır» diyerek burayı târif ettiler.”

Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi’ye önceki talebini tekrarladı:

“–Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!” dedi.

Böylece meseleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu mânevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle âdeta kekeleyerek hulâsaten:

“–Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allah dostudur. Herhâlde seni buraya Fâtiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!” diyebildi.

Bu cevabı duyan vefâkâr ve îmanlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı mânevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı.

Hüdâyî mihrabının imamı da ağlıyordu…

Bu hâdise, Allâh’ın velî kullarına bahşettiği mânevî tasarrufu ne güzel sergiler. Bu tasarruf, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den zamanımıza kadar gelen evliyâullâhın mânevî yardımlarından sadece bir misâldir.

Şunu unutmamak lâzımdır ki, fâil-i mutlak, yalnız Cenâb-ı Hak’tır. O’nun kullara bu nevî yardımları da, gerek melekler vâsıtasıyla, gerekse Allâh’ın velî kulları vâsıtasıyla günümüze kadar varolagelmiştir.

***

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin Sultan 1. Ahmed Hân’ın talebi üzerine yaptığı şu duâsı ne kadar mânâlı ve güzeldir:

“Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza Fâtiha okuyanlar bizimdir… Bize mensub olanlar, denizde boğulmasınlar; âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler; îmanlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!..”

Bütün ulemâ ve evliyâ, bu duânın kabul olduğunu, bu yola mensub olanların denizde boğulmadıklarını ve pek çok kimsenin vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirmişlerdir.

Zamanında ve daha sonraki yıllarda tesir ve nüfûzu devam eden Hüdâyî Hazretleri hakkında son derece tâzimli ve hürmetkâr ifâdeler kullanılmıştır. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

Zamanın kutbu, Azîz, zamanın müfredi, hakîkat sırlarının hazinesine vâsıl, mücâhede mihrâbının mumu, tarîkat-i Muhammediyye sırlarını şerh eden, hakîkat-i Ahmediyye nurlarının indiği gönül, sultân-ı sâbit-kadem-i makâm-ı hilâfet ve velâyet.

Yâ Rabbî! Kurmuş olduğu vakfı, vermiş olduğu eserleri ve mânevî tasarrufuyla asırlardır gönülleri feyiz-yâb eyleyen Hüdâyî Hazretleri’nin himmetinden bizleri de nasibdâr eyle!

Âmîn!

[1]. Hüdâyî Hazretleri’nin Üftâde Hazretleri’ne intisâbı ile alâkalı diğer bir rivâyet daha vardır ki şöyledir:

Hazret-i Hüdâyî, Bursa’da kadı nâibliği ve müderrislik yaparken bir gece rüyâsında kıyâmetin kopup Sırât ve Mîzân’ın kurulduğunu ve nice takdir ettiği kıymetli kimselerin hattâ çok sevdiği hocası Nâzırzâde’nin dahî cehennemlikler arasında olduğunu gördü. Bundan gerekli dersi alarak büyük bir gayret ve irâde ile dünyevî meşgalelerini terk etti ve Üftâde Hazretleri’nin talebeleri arasına dâhil oldu.

[2]. Üftâde Hazretleri’nin bu duâsı tahakkuk etmiştir. “1. Ahmed Han” bahsine bakınız.

[3]. Ahmed Han ile Hüdâyî Hazretleri arasındaki yakınlık ve muhabbet tezâhürleriyle yaşanan diğer bir kısım tecellîler, 1. Ahmed Han mevzuunda anlatılmıştır.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Yunus Emre Kimdir? - Taptuk Emre Kimdir ? - Türbeleri Nerededir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 11:56 AM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Yunus Emre Kimdir? - Taptuk Emre Kimdir ? - Türbeleri Nerededir?

Yunus Emre

Yunus Emre (d. 1238[3][7] - ö. 1320), Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsü[8] olan tasavvuf ve halk şairi[2]. Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya ve Anadolu'nun[9] çeşitli bölgelerinde büyük-küçük Türk Beylikleri'nin kurulmaya başlandığı 13. yüzyıl ortalarından[10] Osmanlı Beyliği'nin kurulmaya başlandığı 14. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Orta Anadolu havzasında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinde yer alan Sarıköy’de yetişmiş Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki Taptuk Emre Dergâhı’nda yaşamıştır.

Türk tasavvuf edebiyatı sahasında kendine has bir tarzın kurucusu olan Yunus Emre, Ahmed Yesevî ile başlayan tekke şiiri geleneğini özgün bir söyleyişle Anadolu’da yeniden ortaya koymuştur. Yalnız halk ve tekke şiirini değil, divan şiirini de etkileyen Yunus Emre, tasavvufla beslenen dizelerinde insanın kendisiyle, nesnelerle, Allah'la olan ilişkilerini işledi, ölüm, doğum, yaşama bağlılık, İlahi adalet, insan sevgisi[11] gibi konuları ele aldı. Çağının düşünüş biçimini ve kültürünü konuşulan dille, yalın, akıcı bir söyleyişle dile getirdi. Yunus Emre'nin şiirleri daha söylenip yazıldığı tarihten itibaren ezberlenip okunmaya başlayarak, 14. yüzyıldan itibaren abdallar ve dervişler vasıtasıyla Osmanlı fetihlerine paralel şekilde bütün Anadolu ve Rumeli coğrafyasına yayıldı. Şiirleri aynı zamanda asırlardan beri Anadolu’da ve Rumeli’de faaliyet gösteren tarikatların ortak düşüncesi ve sesi haline gelerek, Alevi-Bektaşi edebiyatı ile Melami-Hamzavi edebiyatını meydana getiren halk edebiyatının kaynağı oldu. Yunus Emre 20. yüzyılda yeniden dikkat çekti ve yansıttığı insan sevgisi bakımından yeni bir gözle değerlendirildi. 1991 yılı, UNESCO tarafından Yunus Emre'nin doğumunun 750. yılı[12] olarak anılmıştır

Yaşamı

Yunus Emre, Bâbâîler isyanının patlak verdiği ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin Kösedağ Savaşı’nda Moğollara mağlup olarak çöküş dönemine girdiği Anadolu tarihinin en karışık dönemlerinden birinde dünyaya gelmiştir. Adnan Erzi tarafından Beyazıt Devlet Kütüphanesi′nde bulunan ve Yunus Emre'nin vefat tarihini 1320 olarak veren ve vefat tarihinde 82 yaşında olduğunu gösteren 7912 numaralı yazmaya göre doğum tarihi 1238 olarak kabul edilmektedir.[11] Yunus Emre’nin doğum yeri hakkındaki rivayetlere dayanan görüşler tutarsızdır. Ancak onun Batı Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerde doğmuş olabileceği ihtimali yüksektir. Yûnus Emre şiirlerinde adının “Yunus” olduğunu söyler. Şiirlerinde isminin önüne “Âşık, Bîçâre, Koca, Tapduklu, Miskin, Derviş” gibi sıfatlar da getirmektedir. Aşık manasına gelen “Emre” lakabıysa on bir şiirinde geçer.[14][15]

Yunus Emre’nin hayatı hakkında değişik rivayetler, söylentiler mevcuttur. En çok yazılan ve dile getirilen, Yunus’un Tapduk Emre’nin dergahına girip olgunluğa erişmesidir. Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhında[16] bulunduysa da[17], manevi yükselişini Hacı Bektaş-ı Velî′nin kendisini yolladığı Taptuk Emre Dergâhı'nda yaşamıştır ve dergâha çok hizmetler etmiştir[18]. Yunus Emre, Bektaşî geleneğinde ümmî kabul edilmekteyeken Halvetî geleneğine göre alim bir müftüdür. Eski kaynaklarda da Yûnus Emre’nin ümmîliğinden söz edilmektedir. Âşık Çelebi, Yûnus’un medresede başarılı olamayıp Tanrı mektebi'nde ders okuduğunu ifade eder. Ancak Medrese öğrenimi görüp görmediği, icâzet alıp almadığı hususu açık değilse de Yûnus iyi bir tahsil görmüştür. O devrin ilmî ve felsefî sistemlerine Yûnus’un divanında yer yer beliğ işaretler vardır. Bu nedenle Yûnus’un ümmîliği hakkındaki gelenek tarihî bir hakikatı yansıtmaz. Onun şiirlerinde kafiye zoruyla giren Farsça ve Arapça kelimelere, tasavvufi kelimelere ve bilginin getirdiği söz ve terkiblere pek sık rastlanır. Mevlana’nın tesiriyle Divan-ı Kebir’den ve İran’ın en büyük şairi Sadi’den tercüme yapacak kadar Farsça bilmekteydi. Yunus, Kur'an'ı anlayacak kadar Arapçaya da vakıftı. Kur'an ve hadis kültürünü iyi bildiği anlaşılan Yunus, peygamberler tarihini de çok iyi bilmektedir. Yunus, Hind-İran, Yunan-Roma mitolojisinden Kuran-ı Kerim’deki peygamberlerin kıssalarından, hususiyetlerinden, Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin gibi klasik edebiyata geçmiş aşıklardan bahsetmesi onun tüm bunlara vakıf olduğunu göstermektedir.

Yunus'un yaşadığı yıllar[9], Anadolu Türklüğü'nün Moğol akın ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasî otorite zayıflığıyla, dahası kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu yıllardır. 13. Yüzyıl'ın[9] ikinci yarısı, sadece siyasi çekişmelerin değil, çeşitli mezhep ve inançların, batınî ve mutezilî görüşlerin de yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir zamandır. Böyle bir ortamda, Hacı Bektaş-ı Velî, Ahî Evrân gibi ilim ve irfan önderleriyle birlikte Yûnus Emre, Allah sevgisini[19], aşk ve güzel ahlâkla ilgili düşüncelerini, İslam tasavvufunu işleyerek yüceltmiştir. Yûnus, bazı şiirlerinde, ilden ile yürüyüp dost sorduğunu, Urum’da, Şam’da kendisi gibi bir garip bulamadığını, âşık olup gurbet ilinde mecnûn gibi gezdiğini; Kayseri, Tebriz, Sivas, Maraş, Bağdat, Nahcivan, Şiraz şehirlerini ve bütün Yukarı illeri (Azerbaycan’ı) dolaştıktan sonra Rum’da, yani Anadolu’da bir müddet kışlayıp baharda sılaya döndüğünü söylemektedir. Yûnus’un seyahatlerinin sebepleri, bunların ne şekilde gerçekleştiği tam olarak bilinmese de tarikatlar döneminde seyahat sûfîlerin hayatında nefis terbiyesinin önemli bir unsuruydu.

Fikrî ve edebî kişiliği
« «Gelün tan'şık idelüm, işün kolay tutalum, sevelüm sevilelüm, dünya kimseye kalmaz.”»[20] »

Bir halk rivayetine göre Yunus 3000 şiir söylemiş, daha sonra Molla Kasım adlı bir zâhid bunları şeriata aykırı bularak 1000 tanesini yakmış, 1000 tanesini suya atmış, kalan 1000 şiiri okurken, “Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme/Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir” beytine rastlayınca pişman olup tövbe etmiş ve Yûnus’un velîliğine inanmıştır. Bu inanışa göre yakılan şiirler gökte melekler, suya atılanlar balıklar, kalan şiirler de insanlar tarafından okunmaktadır. Yûnus Emre'nin 417 şiirinden 138’i aruz, diğerleri hece vezniyle yazılmıştır. Yunus Emre ile ilgili önemli bir mesele de hangi şiirlerin Yûnus Emre’ye, hangilerinin Bursalı Âşık Yûnus’a veya başka bir Yûnus’a ait olduğunun tespit edilememesidir. Bundan dolayı bugüne kadar tam bir Yûnus Emre divanı ortaya konulamamıştır. Sağlığında düzenlediği divanı bulunamadığı için günümüzdeki divanları derlemedir. Yûnus’un şiirleri semâi ve gazel tarzında kaleme alınmıştır. İlâhi, nefes veya nutuk başlıkları altında kaydedilen şiirleri farklı birer edebî tür değildir. İlâhi, nefes ve nutuk, mutasavvıf şairlerin hak ve hakikatten söyledikleri kelâmlardır. Varlıkların her zerresinde Tanrı'yı arayışını coşkun bir şekilde dile getirmiştir. Yunus bu duygu ve bilgiyle olgunlaşıp[21] derinleşen, bazen coşkun[19] bazense rind ve her haliyle cana yakın görünümde bir derviştir. Yunus, düşünüş ve inanışlarını büyük bir sadelik ve kolaylıkla şiirleştirmeye muvaffak olmuştur.[22] İslami taassubun, üzerinde durmaktan çekindiği birçok mesele ile "cennet, cehennem, sırat" ve benzeri gibi kavramlar, onun en zeki ve en hür düşüncelerine mevzu olmuştur. Derviş geçinenleri ve devlet adamlarını en acımasız şekilde yermiştir. Şiirlerini, önceleri sehl-i mümteni denilen her dilin söyleyemeyeceği bir açıklık ve kolaylıkla terennüm edilmiştir.

Ölümü ve sonrası

Yunus Emre'nin anısına yapılan Büyükçekmece, İstanbul'daki heykeli ve temsili büstü.
Yunus-Emre-Çeşmesi Viyana´nın Türkenschanzpark parkında bulunmaktadır.

Yûnus Emre, "Risalet-ün Nushiyye" adlı mesnevîsinin sonunda verdiği;
"Söze târîh yedi yüz yediydi, Yûnus cânı bu yolda fidîyidi."[11]

Beytinden anlaşıldığı kadarıyla H. 707 (M. 1307-8 ) tarihlerinde hayattadır. Yûnus Emre şiirlerinde kendisini “şairler kocası”, “bir âşık koca” diye niteleyerek uzun bir ömür sürdüğünü îmâ eder. Yûnus’un vefat tarihi ve kabriyle ilgili bilgiler de uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki belgeye göre vefat tarihi 1320 kabul edilmektedir. Yûnus Emre'nin vefat tarihi ve kabriyle ilgili bilgiler de uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki belgeye göre vefat tarihi 1320 kabul edilmektedir.[19] Yunus Emre dışında Osmanlı tarihi boyunca Yunus adında başka şairler de yaşamıştır. Bunlardan en önemlisi 1439 yılında vefat ettiği belirtilen Bursalı Aşık Yunus’tur. Yunus Emre Tabduk Emre müntesibidir. Âşık Yunus ise Emir Sultan yolunda bir şairdir. Bursa’da Yunus Emre’ye ait olduğu iddia edilen mezar da ona aittir.

Sultan II. Murad devrinde Osmanlılara esir düşen György adlı bir Macar tarafından yazılan “Tractatus” adlı eserde Yunus’a ait iki ilâhi kaydedilmiştir. Bu akıncı ocaklarında ve zâviyelerde besteli Yunus ilâhilerinin okunduğunu göstermektedir. Yunus Emre üzerine yayın ve incelemeler ulusal uyanışın da başlangıç dönemi olan 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Divan-ı Aşık Yunus Emre adı altında Yunus şiirlerinin topluca, basılı olarak sunuluşu 1885, 1902, 1909 yıllarındadır. Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde Yunus Emre üzerine ilk yayınlar II. Meşrutiyet dönemindedir. 1918'de Fuad Köprülü'nün ünlü eseri Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 1911 yılında Fuad Köprülü Türk Yurdu dergisinde, 1913 yılında Rıza Tevfik Büyük Duygu dergisinde Yunus Emre ile ilgili kaleme aldıkları yazıların bir sonucu olacaktı. Tanınmış Rus şarkiyatçısı Vladimir Gordlevskiy tarafından yazılan makalelerde, 1920’li yıllarda Türkiye’de çok sayıda insanın, Yunus Emre’nin sadece adını değil, aynı zamanda onun şiirlerini de bildiğini, özellikle, tarikatlara bağlı olan dervişlerin, Yunus Emre şiirlerini ezberden okuduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet devrinde Burhan Toprak ve Abdülbaki Gölpınarlı'nın derleyip yayınladığı Yunus Emre divanları yayınlandı.

Onun şiirleri, hem içeriği hem biçimi hem de dili itibarıyla musiki ile bütünleşecek özellikteydi. Yunus Emre'nin şiileri güfte olarak hemen besteleriyle buluştu. Bir ermiş olarak kabul edilip sevilen Yunus Emre’nin ilahilerinin yer aldığı risaleler, kutsal kabul edildi. Yunus kitapları da tıpkı kutsal kitap gibi deri, kumaş gibi mahfazalar içinde korundu. Söz olarak ses olarak nesilden nesile aktarıldı. Kandiller, bayramlar, Cuma geceleri, ramazanlar, teravihler, ölümler, doğumlarda bu ilahiler söylendi. Yahya Kemal’in bir yazısında da belirttiği gibi çocuklar okula başlarken yapılan âmin alaylarında ilk onun ilahilerini duydular. Tarikat ayinlerinde onun ilahileri okundu. Hiçbir tarikat onu kabullenmekte ve benimsemekte bir sıkıntı çekmedi. Halvetî, Nakflî, Kadirî, Rufaî tarikatlarının yanı sıra Alevî erkanlarında, Bektaşî meydanlarında yine o vardı. Onun ilahileriyle Türk musîkisi önemli eserler kazandı. Yunus Emre şiirlerinin bestelenmesi sadece dinî musiki ile sınırlı kalmadı. Bu şiirlerin Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziğii, pop ve rock tarzında bile besteleri yapıldı. Hatta Yunus Emre ilk Türk Oratoryasının da konusu oldu. Ahmet Adnan Saygun tarafından 1942’de, "Yunus Emre Oratoryosu" bestelendi ve geniş bir ilgiye mazhar oldu. Ayla Algan 1969 yılında Yunus’un şiirlerinden oluşan "Bana Seni gerek seni" plağını çıkardı. Zekai Dede’den Sadettin Kaynak’a; Muzaffer Ozak’tan Ahmet Hatipoğlu’na Abdullah Dede’den Fehmi Tokay’a, Cüneyt Kosal’dan Selahattin İçli’ye Hacı Faik Bey’den Bekir Sıtkı Sezgin’e, Rıfat Bey’den Etem Üngör’e kadar onlarca bestekar onun şiirlerini besteledi.

Yunus Emre Türbesi

200 ₺ banknotu üzerinde[23] Yunus Emre portresi[24].

En eski kaynaklar Yûnus Emre'nin mezarının Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy’de olduğu belirtmektir. Sarıköy’deki mezar Ankara-Eskişehir demiryolu hattının yapılması esnasında 6 Mayıs 1946 tarihinde açılmış, kabirdeki bakiyeler geçici mezara nakledilmiştir. Kafatası üzerinde yapılan incelemeler sonucu iskeletin 6 asırdan önceye ve 80 yaşında ölmüş bir adama ait bulunduğunu söylenmiştir. Mezar geniş bir bahçe içine alınmış, medhal kapısına Yunus Emre'nin bir mısrasındaki sevelim sevilelim sözü merkadın altındaki çeşmeye ise Hakdan inen şerbeti içtik elhamdülillah mısrası işlenmiş 1970’te yeni yapılan bir anıtmezara taşınırken kemiklerinin konduğu tabutta 20 binden fazla bir halk kitlesi tarafından kucaklanarak yeni merkadine götürülmüştür.[25] Fuad Köprülü, Abdülbaki Gölpınarlı ve Faruk K. Timurtaş da Yûnus’un mezarının burada yer aldığını kabul ederler. Ancak Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen[3] pek çok mezar ve türbe vardır. Gezgin Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde Karaman ile ilgili olarak "Kirişçi Baba Camii avlusunda Yunus Emre Hazretlerinin merkadi bulunmaktadır"[25] yazmaktadır. Yunus Emre'nin şiirlerinde bahsi geçen 23 yerleşim birimi isminden 20 tanesinin şu anda Karaman ili sınırları içerisinde[25] bulunan köy, kasaba, ören yeri isimleri ile birebir aynı olması Yunus Emre'nin bugün Karaman olarak adlandırılan ilin sınırları içersindeki bölgede yaşadığı ve belki de orada vefat ettiği şeklinde yorumlara neden olmuştur.[25]. Ayrıca, mutasavvıf Niyazi Mısri de Yunus Emre'nin mezarının (veya makamının) Limni Adası'nda bulunduğunu ifade etmiştir.

Eskikeşhir'deki Sarıköy ve Karaman dışında, Bursa; Aksaray ili Ortaköy ilçesi'nde; Ünye; Manisa'nın Kula ilçesi Emre mahallesi; Erzurum, Tuzcu(Dutçu) mahallesi; Isparta'nın Gönen ilçesi; Afyonkarahisar ilinin Sandıklı ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Ayrıca Tokat'ın Niksar ilçesinde ve Azerbaycan’da Şeki[26] şehrinde de Yunus Emre'ye ait makamlar bulunmaktadır.

Eserleri Divan
Yunus Emre'nin şiirleri[9] bu Divanda[27] toplanmıştır. Şiirler aruz ölçüsüyle ve hece ölçüsüyle[10] yazılmıştır. Fatih nüshası, Nuruosmaniye nüshası, Yahya Efendi nüshası, Karaman nüshası, Balıkesir nüshası, Niyazi Mısrî nüshası, Bursa nüshaları (kopya) bulunmaktadır.

Risaletü'n - Nushiye

1307'de yazıldığı sanılmaktadır. Eser, mesnevi tarzında yazılmıştır ve 573 beyitten oluşmaktadır. Eser; dinî, tasavvufî, ahlakî bir kitaptır[28] "Öğütler kitabı" anlamına gelmektedir.

Tapduk Emre Kimdir?

Tapduk Emre (d. 1210-1215 - ö. ?), mutasavvıf ve Bektaşi dervişi, Yunus Emre'nin mürşidi. Horasanlı olup Cengiz Han baskısı sıralarında Anadolu'ya gelmiştir. 1210 ile 1215 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin halefidir. Söylenene göre Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre'yi yetiştirme işini Taptuk Emre'ye bırakır. Tarihçilerin "koyu (aşırı) Bâtınî" dediği Taptuklular,[kaynak belirtilmeli] Taptuk Emre adlı Türkmen babasının çevresinde oluşan kitlelerde birleşiyorlardı. Taptuk Emre’den itibaren Anadolu’da bir “Taptuklular” topluluğunun varlığına rastlanır. Nallıhan Taptuk Emre dergâhına kırk yıl odun taşıyan derviş Yunus, taptukluların yetiştirdiği en büyük ozan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Taptuk Emre'nin mezarı, Ankara ili, Nallıhan ilçesi, Emrem Sultan Köyü'nde bulunmaktadır. Bununla birlikte Karaman ilinin şehir merkezinde bulunan Yunus Emre Camisi'nin bahçesinde Yunus Emre'nin ve Taptuk Emre'nin mezarları vardır. Mezarların gerçek yeri belli olmamakla birlikte tarih araştırmacıları Karaman ve Eskişehir olasılığının yüksek olduğunu düşünmektedir.

İskender Pala'nın "Od" isimli romanında Tabduk Emre'den de bahsedilmektedir.
Adının anlamı
Tapduk sözcüğü, İslamiyet öncesi Türk topluluklarında da var olan bir isimdir. Tapduk, Türk ve Altay mitolojisinde yer alan söylencesel kahramandır. Tapdık (Taptık, Taptuk) da denir. Kötücül varlıkları temizlemek için gökten yere indiğine inanılan efsane kahramanıdır.[1] Pek çok görüşe göre Yunus Emre’nin şeyhi olan Tapduk Emre’nin adının buradan geliyor olması muhtemeldir. Hatta bazı araştırmacılar tarafından, Tapduk Emre'nin tarihsel bir kişilik olmadığı, bu eski efsane kahramanının Yunus Emre'nin yaşam öyküsüne halk kültürü ve toplumsal bellek tarafından uyarlandığı öne sürülmektedir. Celal Beydili'ne göre Tapduk isminin anlamı "tesadüfen bulunmuş" (Azerice "tapmak" sözcüğü bulmak manasına gelir)[2] demektir ve ilahi bir güç tarafından gönderilerek bulunan çocuk motifiyle bağlantılıdır. Emre sözcüğünün ise İmre kavramı ile bağlantılı olduğu kabul edilmektedir. Amramak/Emremek/İmremek aşık olmak demektir ve Emre kelimesi de aşık manası[3] taşır.

Yunus Emre’nin Sandıklı’da olduğuna canı-u gönülden inanan,bu konuda araştırmalarından ilham aldığım rahmetli Osman Attila’nın bir dörtlüğü ile başlayarak kendisini rahmet ve minnetle anıyorum.

“Yunus Benim hemşehrim,

Sandıklı Çay Köyü’nde.

Sakarya boyu derim,

Anarım beş öğünde.”

Tarihi boyunca önemli gelişmelerin yaşandığı, her devirde cazibe merkezi olan Sandıklı’nın en önemli değerlerinden birisi Tapduk Emre ve Yunus Emre’dir. Tapduk ve Yunus Emre’yi anlatmadan önce Anadolu’ya gelişlerini ve yaşadıkları çağı bilmek onların ve üstlendikleri misyonları daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

ANADOLUYA YAPILAN GÖÇLER: V.Yüzyıldan başlayarak Hazar Denizi ve çevresinde kalabalık halk kitleleri oluşmuş ve bunun neticesinde ekonomik, toplumsal ve siyasi konularda buhranların oluşmasına neden olmuştur. Türklerin Anadolu ile ilk tanışmaları M.S. 450’lerden sonra olmuştur. (Turan,1973:69)

Anadolu’nun fethedilmesi ve iskanı doğrultusunda yapılan asıl göçler 1.000 ‘li yıllarda başlar. Özellikle Büyük Selçuklular döneminde Çağrı ve Tuğrul beyler , İbrahim Yınal , kKutalmış ve Yakuti beyler Anadolu’ya akınlar düzenlemişlerdir. (V.Gordlevski/Çeviri,Yaran 1988 ) 1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşıyla da Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır. 1071-1079 yılları arasında Kutalmışoğullarının Anadolu Selçuklu Devletini kurmaları sırasında Anadolu’ya büyük Türkmen akınları olur. (Turan,1971:163) Büyük boylardan kopan küçük özerk gruplar Anadolu’ya gelerek Türkiye’nin temelini atmışlardır. (Togan,1988:134) Anadolu’ya asıl toplu göçler Asya’da ortaya çıkan Moğol-Cengiz olayı ile başlar. Cengizhan Asya’nın tümüne egemen olan bir devlet olur. Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Anadolu’ya doğru genişlemek ister. Bu hareketi huzursuzluklara neden olur. Bazı devlet ve beylikleri yıkar. Sivil halka büyük zarar verir. Kıyım ve zulüm uygulanır. Selçuklu ülkeleri Cengizhan’a bağlanır. Asya ve Ortadoğu’nun siyasi çehresi değişir. Tedirgin olan toplumlar Moğol ordularının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınırlar. Bu vesile ile Anadolu’ya toplu göçler olur. (Türkay,1979&Turan,1971:163)

Bu sebeplerle Anadolu XII.Yüzyıldan itibaren Mutasavvıf Derviş akınına uğramaya başlar. Bilindiği gibi Orta Asya, “Horasan Melamiliği” nin kaynağıdır. Asyada’ki siyasi ve toplumsal çalkantılar düşünce ve inanç çevrelerini yeni arayışlar içersine iter. Özellikle Moğol istilası kitlelerle birlikte mutasavvıf çevreleri de ürkütür. Bu göçler sonucunda mutasavvıflar, Anadolu’nun yeni siyasal, toplumsal ve inansal yapılanmasında temel rol oynarlar. Anadolu’daki dağınık boyların yerleşmesinde, tarıma geçerek üretim yapmalarında, disipline edilmelerinde Selçuklu ve Osmanlı düzeni içersinde yer almalarında mutasavvıf dervişler öncülük ederler. Bunlar Türkistan, Horasan, Maveraünnehir’de, Melamilik, Yesevilik ve Vahdet-i Vücud akımları içersinde yoğrulmuş kimselerdi. (Barkan,1996:54-56)

Tasavvuf XIII.Yüzyıl Anadolu’sunda göçebe, yarı göçebe ve köylü çevrelerde önemli temsilciler bulur. Bu akımı Anadolu’ya Horasan Erenleri getirmişlerdir. Bu bir halk tasavvufu akımıdır. Temsilcileri ise baba, dede ve atalardır. Horasan Melamiliğinin devamcısıdırlar. Hacı Betaş-ı Veli’de bu hareket içersinde ortaya çıkacak ve bu harekete yeni bir düzen verecektir.

TAPDUK VE YUNUS EMRE’Yİ SANDIKLIYA GETİREN SEBEPLER

Bu çağ Asya ve Anadolu’nun yaşadığı en karanlık çağlardan birisidir. Moğol saldırıları, otoriter zayıflık ve kargaşanın dorukta olduğu bir dönemdir. Bu zamanda Moğol saldırılarına uğramayan, iç karışıklıkları olmayan bir beylik tarafından yönetilen XIII.Yüzyıl Sandıklısı aynı zamanda bir derviş yatağıdır. Böyle olmasındaki sebep ise yüzlerce mutasavvıfa Germiyanoğulları (1300-1429) beyliğinin kuçak açmasıdır. Germiyanoğulları beyliği, beylikler devri Türkiye’sinde , askeri, siyasi, güçlü devlet teşkilatı ve Türk kültürünün gelişme sağlaması bakımından beylikler arasında önemli bir yer tutmaktadır.(Uysal,2006:13) Moğolların 1272 yılında Selçukluyu hakimiyeti altına almasından sonra Türkiye Selçuklularının parçalanması ve 1318 yılında Selçuklu beylerinin uç beyliklerine sığınması sonucu devlet siyasi istikbalini kaybetmiştir. Afyonkarahisar’da bulunan Sahipataoğulları, Karamanlıların ve Moğolların tecavüzlerine karşı Kütahya’daki Germiyanoğullarının himayesine girdi. (Şahin,2006:517) XIII. Yüzyılda Afyon kalesi Germiyanoğullarının elindedir. (Darkot,1992:278 )

Bu dönem Sandıklısı ise; İlhan Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han Anadolu genel valiliğine Emir Çoban’ın oğlu Demirtaş beyi görevlendirmiştir.1318888 yılında Konya’ya gelen Demirtaş bey kendisine itaat etmeyen beyleri cezalandırmak için üzerlerine yürümüştür.Bu sırada Karahisar Devle’de sıranın kendisine geldiğini hisseden Sahipoğlu Ahmet bey Germiyan beyi Hüsameddin Yakup beyden yardım ister. Germiyan beyi yardım etmekle kalmayıp kızını Sahipoğlu Ahmet beyle evlendirir. (Karakuş,2009:68 ) Kızının düğün hediyesi olarak Sandıklı başta olmak üzere bazı topraklarını da çeyiz hediyesi olarak verdi. Germiyan Beyinin sık sık Sandıklıya geldiği ve Sandıklıya önemli eserler yaptırdığını bazı kaynaklar bildirmektedir. (Uysal,2006:89,96,243,245,295)

Kısaca 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşından sonra Anadolu XIV.Yüzyıla kadar kaos ve anarşi içinde yuvarlanır. Bu kaosa bağlı olarak Selçuklu yönetimi Afyonkarahisar’ın huzur ve sakin ortamına sığınır. Devletin hazinesi burada korunur.Yönetimle iyi ilişkiler kuran Mutasavvıf derviş ve Mevlevilerde yönetimle birlikte Afyonkarahisar’a intikal ederler. Bu sebeple Afyonkarahisar ve çevresi bir cazibe merkezi haline gelir.Bugün Sandıklı ve çevresinde tespit edebildiğimiz ve haklarında bilgi sahibi olduğumuz üçyüz’ün üzerinde türbe ve yatırın bulunması da bunu göstermektedir. (Karakuş,2013:2)Tapduk Emre’yi dolayısıyla Yunus Emre’yi de Sandıklı’ya getiren en başında güvenli bir yer olması ve mürşid seceresinde yer alan mutasavıflardır diyebiliriz. (Karakuş,2011:72)

TAPDUK EMRE KİMDİR?

Horasan erenlerindendir.1210-1215 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Tapduk Emre, Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi şekil-1TDV,2010) ile 1318-1358 yılları arasında yazılan Ariflerin Menkıbeleri (Eflaki,1989) isimli eserlere göre Hacı Betaş-ı Veli’yi Mevlana ile çağdaş gösterir (1207-1273). Seyyid Mahmut Hayrani (Ö.1268 ), Nureddin Bin Caca (1256-1277 yılları arasında yönetimdedir.) Hacim Sultan çağdaşları arasındadır. (Eyüboğlu,1989:78-81) Tapduk Emre Hacı Bektaş-ı Veli’nin halifesidir. Menakıpnamelere göre Hacı Bektaş-ı Veli Yunus Emre’nin yetiştirilmesi görevini Tapduk Emre’ye verir. Tapduk Emre’nin yaşadığı çağ ise XIII.Yüzyıldır. (Köprülü,1984:263) Tapduk Emre Buhara tarafından Anadolu’ya gelen Sinan ata isimli Orta Asyalı bir Türk şeyhi tarafından irşad edilir. (Gölpınarlı,1965:24) (Şekil-1) Tapduk Emre Sakarya ve çevresinde büyük bir ün kazanır. Ehli beyt öğretisi ile yüzlerce derviş yetiştirmiştir. Bunlardan en önemli şahsiyet ise Yunus Emre’dir.

TAPDUK EMRE’NİN SANDIKLIDA OLDUĞUNA DAİR BİLGİ VE BELGELER

Yunus Emre bir beyitinde;

“Yunus’a Tapduktan oldı, hem Barak’dan Saltuğ’a/ Bu nasip çün cûş kıldı ben nice pinhan olam” (Gölpınarlı,1965:24) diyerek mürşid seceresini sıralar. Bu beyitten yola çıkarak Yunus Emre’nin hocasının Taduk Emre olduğunu söyleyebiliriz. Tapduk Emre’de Yunus Emre gibi mürşidlerinin peşinden yürümüştür. Tapduk Emre’yi Sandıklı’ya getiren Yunus Emre’nin beytinde geçen Barak Baba, Sarı Saltuk gibi mürşidler ve Velayet-namede adı geçen Hacim Sultan gibi erenlerdir. Kısaca bu isimlerden bahsetmek gerekirse;

Saru Saltuk: Türbesi Sandıklı ilçesine bağlı Saltuk Sultan (Saltık) köyündedir. H.1289/M.1875 TARİHLİ Sarı Saltuk Vakfına ait EV.d.22312 numaralı BAO Belgesi mevcut olup, Barak Babayı irşad etmiştir.( BOA,2567 numaralı Avarız Defteri)

Barak Baba: İrşad vazifesini bu yörede yerine getirmiştir.Ondan hatıra Barak Damları köyü mevcuttur. Günümüzde Celiloğlu köyünde mezarı bulunmakta olup son yıllarda adına bir mescid yapılmıştır.

Taptuk Emre: Türbesi Çayköydedir. Hacı Bektaşi Veli’nin izniyle Yunus Emre’yi irşat etmiştir. şekil-2

Taptuk Emre’nin Mezarının bulunduğu yerler:

1-Afyonkarahisar ili Sandıklı İlçesi Yunus Emre Mahallesinde (Çayköy’de) ( Şekil-3-4)

2-Ankara ili Nallıhan ilçesi Emrem Sultan köyünde

3-Karaman ilinin şehir merkezinde bulunan Yunus Emre Camii’nin bahçesinde.

4-Aksaray ilinin Ekecik dağı yakınlarında bulunan Taptuk köyünde

5-Eskişehir İlinde

Yunus Emre:Türbesi Sandıklı Merkez Yunus Emre Mahallesindedir. (Eski Çay Köy’de). İnsanlığı irşad etmiştir. Bu mürşitler zincirinin Sandıklıda olması,Yunus Emre’nin Sandıklılı olduğunu gösterir.

Hacim Sultan: Asıl ismi Recep olup soyunun peygamber efendimize dayandığı bilinmektedir. Tapduk Emre’nin çağdaşı olup Hacı Bektaş-ı Veli’nin halifesidir. Oniki imam sırrı olan on iki posttan kilerci postu Hacim Sultan’a aittir.Adına kayıtlı Tekke ve zaviye kayıtları mevcuttur. H.1302/M.1885 tarihli Osmanlı Salnamesinde Sandıklı’da olduğu belirtilmekte olup ayrıca Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamit’in Hacim Sultan tekkesine ait beraatları mevcuttur. (Bayar,2011:295 & Karakuş2013:109)

Tapduk Emre ve Yunus Emre’nin mürşitler zinciri Sandıklı dışında hiçbir yerde yoktur.


Yine son yıllarda Yunus Emre konusunda yapılan araştırmalar sonucunda Tapduk Emre’nin mezarının Sandıklı’da olduğu tezini güçlendirecek belge ve bilgilere de ulaşılmıştır. Bunlardan en önemlisi Taptuk Emre Türbesine ait Tapu kayıtlarıdır. Sandıklı Tapu Sicil Müdürlüğünde kayıtlı olup; Ada NO: 414, Parsel No: 12, Kütük Sahife No:1239,Pafta No:55, 95 metrekarelik Vakıflar Müdürlüğü adına kayıtlı türbesi vardır. (Şekil-2)

YUNUS EMRE KİMDİR?

Türk milletinin bağrından çıkardığı bu büyük gönül ve tasavvuf insanı, halk edebiyatımızın en güçlü şairi Yunus Emre’dir.Yunus Emre’nin hayatına dair bilinenler çok az da olsa bu bilinmezlik onu daha da yüceltmiştir. Bu sebeple Anadolu’da onlarca makamı, türbesi bulunmaktadır. Bazı belgeler,kaynaklar ve Yunus Emre’nin mısraları hayatı hakkında bizlere ipuçları vermektedir. Yunus Emre bir mısrasında;

“İlk adım Yunus idi/ Adımı aşık taktım” (Tatçı,1991:228 ) demektedir. Bu mısralardan yola çıkarak asıl adının Yunus olduğunu (Köprülü,1984:257)Emre sıfatının ise şeyhinden aldığını söyleyebiliriz. Yunus Emre’nin şiirlerini incelediğimizde isminin önünde sıfat olarak,miskin, günahkar,aşık,biçare,derviş ve Tapduk’un Yunus’u sıfatlarını kullandığını görmekteyiz. Yunus Emre’nin nerede doğduğu ve öldüğü sırrı hala kendini korumaktadır.

Yunus Emre’nin doğum tarihi konusunda İstanbul Beyazıt Devlet kitaplığında bulunan 7912 numaralı bir mecmuada “Vefat-ı Yunus Emre, sene 720, Müddet-i ömür 82 yazılıdır. Bu kayıttan çıkan sonuca göre Yunus Emre’nin H.638/M.1240 yılında doğduğunu söyleyebiliriz. Bunu Yunus Emre’nin şiirlerinde kullandığı çağdaşlarının isimleri de teyit etmektedir.Yunus Emre sık sık Mevlana,Seydi Balum,Geyikli Baba,Barak Baba, Sarı Saltuk babadan bahsetmekte olup bundan yola çıkarak Yunus Emre’nin XII.Yüzyılın ikinci yarısı ile XIII.Yüzyılın ilk yarısında yaşadığını söyleyebiliriz. Bu tarihler Selçuklu Devletinin yıkılış, Osmanlı Devletinin ise kuruluş devrelerine yani Osman Gazi dönemine (H.724/M.1324) rastlamaktadır. Yunus Emre’nin ihtiyarlık dönemine rastlayan Risaletün Nushiyye isimli eserinde geçen;

“Sözde tarih yediyüz yedi idi,/ Yunus canı yolda fidi idi” mısraları da bunu teyit etmektedir.

YUNUS EMRE’NİN ATALARI

Dr.Muharrem BAYAR’ın 2009 yılında sunduğu bildirisine göre, Yunus Emre Horasan erenlerindendir. Şeyh Hacı İsmail Cemmati dervişlerindendir. Konuyla ilgili bir vesika da “adı geçen şeyh İsmail cemaatinin dervişlerindendir. Horasan diyarından gelmiş aziz imiş.Buraya gelerek yurt tutarlar,oğlu Musa paşa (Evin büyük çocuğu) ile burada bir zaviye yaptırarak kendisine uyanlarla burada otururlarmış.”( BOA,Nr.871 Bu belgeden yola çıkarak Yunus Emre’nin Şeyh İsmail Hacı’nın Cemaati ile birlikte, Anadolu’ya geldiğini, evlenip çoluk çocuğa karıştığını söyleyebiliriz.

Yunus Emre’nin Dedesi Şeyh İsmail Hacı’nın Cemaati ile Horasandan geldiklerini gösteren belge. 924/1518 BOA Tahrir Defteri No:455 s.219 (Şekil-5)

Yunus Emre yine bir mısrasında;şekil-5

“Bunda dahi verdin bize oğul-u kız-u çift helal

Anda dahi geçti arzum, benim ahım didar içün” söylediği sözlerde teyit etmektedir. (Timurtaş,1989:132)

Sandıklı XII. Asırdan XIX. Asra kadar çeşitli aşiretlerin iskan olduğu yerdir. Çepni, Dola, Eymir, Bekdeş, Devlet-han,Karkın,Kınık, Kızılca,Kızık, Sorgun,Dodurga gibi köy isimleri birer aşiret, cemaat isimleridir.Bu veriler Yunus Emre’nin Horasan gelerek Anadolu’yu karş karış gezerek Sandıklı’ya yerleştiğini destekler.

YUNUS EMRE’NİN ESERLERİ

Yunus Emre’nin bilinen iki eseri vardır. Bunlardan bir tanesi Divanı , diğeri ise Risaletün Nushiyyedir.

Yunus Emre Divanları: Yunus Emre’nin en çok bilinen eseri Divanı’dır. Fakat bu eserin aslını veya en eski nüshasını tespit etmek çok zordur. Yunus Emre divanı’nın Türkiye, dünya veya şahıs kütüphanelerinde elliden fazla yazma nüshası bulunmaktadır. Bu eserler daha sonra şifahi olarak derlenmiş veya bir yazmadan istinsah edilmiş nüshalardır.Bugüne kadar yapılan araştırmalarda Yunus Emre’nin kendi kaleminden çıkmış bir nüshaya rastlanmamıştır.

1-FatihNüshası: Eski ve yeni el yazması Yunus Emre divanları içinde 15. y.y.da istinsah edildiği anlaşılan Süleymaniye Kütüphanesi-Fatih bölümünde bulunan el yazması nüshadır. (Behçetoğlu,1991:5)

Fatih nüshası istinsah tarihi belli olmamakla birlikte, yazı karakteri, imla ve kağıt özellikleri yönüyle 15. y.y özelliğini göstermektedir. Huruf-u Hece usulüne göre tertip edilen bu eser, her yönüyle 15. y.y özellikleri arz etmektedir. Huruf-u Hece usulüne göre tertip edilen bu eser, bilinen Yunus Emre Divanlarının en iyisidir, ancak istinsah edeni bilinmemektedir.

2-Nuruosmaniye Nüshası: Nuruosmaniye Kütüphanesi 4904 numarada kayıtlıdır. 315 yapraktan müteşekkildir ve içerisinde 219 adet şiir bulunmaktadır. İstinsah tarihi H.940, M.1534 dür.

3-Yahya Efendi Nüshası: Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Hahmud Efendi bölümünde 3480 numarada kayıtlıdır.107 yapraktan oluşan bu Divan’da 302 şiir yer almaktadır. 16.y.y.da istinsah edilmiştir.

4- Karaman Nüshası: Karaman nüshası olarak bilinen bu nüsha Merhum Baha Kayserilioğlu’nun elindeki nüshadır.

5-Balıkesir Nüshası:Bu nüsha Balıkesir İl Halk Kütüphanesi 451 numarada kayıtlıdır.

6-Niyazı Mısri nüshası: Topkapı Sarayı Müzesi,Hazine Kütüphanesinde 303 numarada kayıtlıdır. Şerh-i Gazel-i Yunus Emre adlı bu nüsha H.1127 tarihinde istinsah edilmiş olup, 16 yapraktan oluşmuş ve nesih yazı ile yazılmıştır.

7-Bursa Nüshası: Bursa İl Halk Kütüphanesi Eski eserler bölümünde 882 numarada kayıtlıdır. Nesih yazı ile yazılmış olan bu nüshada 120 şiir bulunmaktadır ve 53 yapraktan oluşmuştur.

Risalet-ün Nushiyye (Öğütler Kitabı): Mesnevi biçiminde aruz ölçüsü ile yazılmıştır. 537 beyittir. Didaktik mahiyette kaleme alınmıştır. Başta 13 beyitlik bir başlangıçtan sonra kısa bir düz yazı vardır. Arkasından destanlar gelir. Eserin baş kısmında ateş, su, hava, toprak gibi dört unsurdan yaratılmış olan insandan ve insana üflenen candan söz edilir. Nesirle yazılan bölümde akılla iman hakkında açıklamalar yapılır. Eserin asıl bölümünde ruhtan, nefisten, öfke ve sabırdan, insanın çeşitli huylarından söz edilir. Öğretici ve öğüt verici bir yapıttır.

Afyon’daki Kayıp Divan:Yunus Emre’nin kendi el yazması olduğu söylenen divanı olduğunu biliyoruz.Bu konuda Güneyde Kültür Dergisinin Yunus Emre özel sayısında şöyle yazmaktadır; “Hocaların hocası,merhum Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver hocamız 1935 senesinden beri Afyonkarahisar ilini her teşriflerinde bizim fakirhaneye şeref verirlerdi. ”Tabip Behçet” dedemizden kalan çoğu el yazması olan binlerce kitabı elden geçirirdi. Bir gün kanepeden sevinçle sıçrayarak:”Muzaffer bu Yunus Emre’nin kendi el yazısı ile yazdığı divanıdır. Muhammediye’nin yanına koy.Böyle kıymetli eserler böyle ahşap binalarda zor saklanır. Sen bir çelik kasa veya dolap alacaksın. demişlerdi. Merhum beş on sayfalık yarı çürümüş yapraklara tekrar tekrar bakıyordu. “Ben Yunus’un el yazısı hayli divanını gördüm. Bu hiç birine benzemiyor.Divanın son yapraklarında “…Eğri büğrü söyleme.Sonra seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir..” satırlarını arıyordu…” (Atilla,1977:108 )

Sandıklı’da Kaybolan Cönkler ve Fetva:Yunus Emre’nin Çayköyde bir Divanı olduğunu bazı kaynaklar ifade etmektedirler. Yunus Emre’nin Sandıklı’da olduğunu savunan Milli Şair Osman Atilla,”Yunus Emre ve Tapduk Emre’nin Mezarları ve Kaybolan Cönkler “ isimli bildirisinde konuyla ilgili şunları söylemektedir.” 1965 Yılında Çay köye gittiğinde köy sakinlerinden;”Bundan 50 yıl kadar önce köye bir misafir geldiğini, gelenek görenek gereğince bu misafirin köy odasında ağırlanarak ikram gördüğünü, ifadelerine göre “ehli dil ve bir kişi olduğunu (Tahminimiz bu kişi edebiyat tarihçisi olacak) bu zatın köy odasındaki cönkleri bir hafta kadar okuyup incelediğini söylediler. Hafta sonunda bu kişinin,sabahın erken saatlerinde, tan yeri ağarmak üzere iken , misafir edildiği köy odasını ansızın terk ettiğini ve okuduğu cönkleri alıp gittiğini acı acı ifade ettiler. Büyük bir olasılıkla bu cönkler Divanın tamamı idi.” Yine Osman Attila’nın mahallinde yaptığı araştırmalar sonucu Sandıklı’da Yunus Emre hakkında yazılmış bir fermandan bahsetmektedir. (Topbaş,1991:20) Attillla, “Sandıklı’lı hemşehriler, Yunus Emre’ye ait deri üstüne yazılmış bir fetvayı da, Sandıklı’dan ayrılan bir hemşehrinin alıp gittiğini söylediler. Kişi ortada yok,görüşemedim.Eskişehir’e yerleştiğini naklettiler..” Demektedir.

Yunus Emre’nin Mezarları:Yunus Emre’nin Anadolu’da pek çok mezarı, türbesi ve makamı vardır. Bunların çoğu halk rivayetleri arasında söylene gelmiş, sağlam bir belgeye dayanmayan mnenkıbelerdir. Yunus Emre’den yüzyıllar sonra yazılmış bazı kitaplardaki verilen bilgilerde halk söylentilerine dayandığı için geçerli değildir. Yunus Emre’ye ait olduğu bildirilen bazı arşiv belgelerindeki olaylar,yer isimleri,kişiler ve tarihler arasındaki uyumlar iyi incelenmediği için yanlış yönlendirilmiştir.

1-Sandıklı –Çay köy(Yunus Emre Mahalesi)

2-Karaman-Yunus Emre Camisinin Avlusunda Şeyhi Tapduk Emre’nin yanında

3-Afyonkarahisar-Döver’de

4-Bursa’da

5-Eskişehir,Mihalcık ilçesine bağlı Sarıköy Yunus Emre)

6-Erzurum-Palandöken-Tuzcu Köyü

7-Aksaray’da

8-Ordu-Ünye-Sivas Yolu Üzerinde

9-Bandırma’da

10-Isparta -Keçiborlu-Busta Köyünde

11-Kula Salihli Arasında bulunan Emre Sultan Köyünde

12-Bolu’da

13-Kütahya-Sakarya Suyunun birleştiği yerde

14-Kocabaş Köyünde

15-Isparta-Eğirdir’de

1 6-İzmir-Tire’de

17-Kırşehir’de

18-Manisa-Kula’da

19- Sivas’ta.

Ayrıca Azerbaycan’da 3üç ayrı yerde de kabri bulunmaktadır.

BAŞKA YUNUSLAR

Türk edebiyatını incelediğimizde birbirinden farklı, aynı tarzda şiirleri bulunan başka Yunuslarında olduğunu görüyoruz. (Köprülü,1984:290) Bu Yunuslardan ikisinin kimliği belli değildir. Birincisi mahlas olarak da Aşık Yunus’u kullanan, bazen de kendisini “Yunus”, “Derviş Yunus” ve “Yunus Emrem” diye anan XV.Yüzyılda yaşamış bir şairdir. Halveti tarikatının Nurbahşi koluna mensup olduğu ve 1439-1440 yıllarında veya bundan bir müddet sonra öldüğü sanılan bu şair meşhur veli Emir Sultan Hazretlerini övmekte, Yunus Emre’den de saygıyla bahsetmektedir. Bursa’da Yunus Emre’ye atfedilen mezarın bu Yunus Emre’ye ait olduğu görüşü çoğunluktadır. “Şol Cennetin ırmakları,Adı güzel kendi güzel Muhammed” gibi şiirlerin bu zata ait olduğu sanılmaktadır.

Bir başka Yunus ise Said Emre’dir. Asıl adı Molla Sadeddin olan Said Emre, 13. yüzyılın sonu 14. yüzyılın başında yaşamış, Aksaraylı bir âlimdi.Hacı Bektaş-ı Velî‟nin “Makâlât” adlı eserini Arapçadan Türkçeye çevirir. Hacı Bektaş-ı Velî, ona Yunus Emre tarzında şiir söylemesinden dolayı, “Said Emre’ adını vermiştir. Osmanlı Arşiv Belgelerine göre, Manisa’nın Kula ilçesine bağlı Sarnıç köyünde Said Emre adına bir vakıf, zâviye ve mezar bulunmaktadır.Said Emre, Hacım Sultan’a bağlı bir sûfî olarak, Manisa’nın Kula ilçesine bağlı Sarnıç köyünde zâviyesini o dönemde kurmuş olmalıdır.( VGMA 1755, HD. 1110/ 94; Evkâf Nezâreti Bütçesi (ENB), 1327: 187)

Raif Yelkenci‟nin 14. yüzyıla ait olduğu sanılan Yunus Emre Divanı’nda da,Yunus’un şiirleri arasında Said mahlaslı üç şiir daha vardır. Bu şiirlerden ikisi aynı zamanda, Prof. Ritter nüshasında bulunan Said Emre’ye ait olduğu sanılan şiirlerin arasında da bulunmaktadır. Şu halde, Said Emre 13. yüzyılın sonu, 14. Yüzyılın başında yaşamış, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yanında yetişmiş, Hacı Bektaş-ı Velî’den sonra, onun halîfelerinden Hacım Sultan’a intisâb etmiş,Yunus’un en yakın takipçisi sûfî bir şâirdir. ( Köprülü, 1927: 302; 2003: 362)
-----------------------

1991 yılının, UNESCO kararı ile “Yunus Emre Sevgi Yılı” olarak ilân edilmiş olması, sadece büyük şâirimizi bütün dünyaya tanıtmak bakımından değil; Türk duygu ve düşüncesinin, dünya milletlerine anlatılması bakımından da büyük yararı olmuştur. Zira Yunus’un bütün eserleri bir yana, sadece;

“Gelin tanış olalım

İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim

Dünya kimseye kalmaz”

dizeleri ele alınıp incelense görülecektir ki; Türk insanının temel felsefesinde sevgi ve barış yatar… Nitekim Yunus’tan yüzyıllar sonra büyük Atatürk; “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganıyla milletimizin, dünya milletleriyle ilişkilerinin çerçevesini çizmiştir.

1991, dolu dolu bir “”Yunus Yılı” olarak geçmiştir. Çeşitli kentlerimizde düzenlenen bilimsel toplantılar ve konferanslardan başka; dost ülkelerde de anma toplantıları ve hatta bilimsel sempozyumlar-seminerler yapılmıştır. Keza, çeşitli dillere çevrilen şiirleriyle dünya, Yunus’umuzla, dolayısıyla Türk duygu ve düşüncesiyle tanışmıştır. Dünya artık iyice öğrenmiştir ki; Türk milletinin düşünce sisteminin temelinde barış vardır, insanlık vardır, sevgi vardır…

YUNUS MEZARLARI

Yunus Emre’nin, Türkiye içerisinde:

1. Afyonkarahisar-Sandıklı-Yeniçay Köyü (Mahallesi)

2. Afyonkarahisar-Döğer

3. Aksaray

4. Bolu:

5. Bursa

6. Erzurum-Tuzcu Köyü

7. Eskişehir-Sarıköy (Yunus Emre Köyü)

8. Isparta-Keçiborlu

9. Isparta-Uluborlu

10. İzmir-Tire

11. Karaman

12. Kırşehir

13. Manisa-Kula

14. Ordu-Ünye

15. Sivas

kentlerinde mezarları bulunmaktadır. Bu mezarların hangisi, “Bizim Yunus’un mezarıdır? Bu sorunun sağlıklı bir cevabını bulabilmek, bugün için maalesef mümkün değildir. Varsayımlara dayanılarak, Yunus’un Eskişehir, Karaman ve Kırşehir’de medfun bulunduğu ispat edilmeye çalışılmış, kitaplar neşredilmiştir.1 Bunların en iddialı olanları Cahit Öztelli,1-a Halim Baki Kunter,1-b Refik Soykutl1-c ve Prof. İ. Hulusi Güngör’ün1-d yayımladığı eserlerdir. Ne var ki, bu kitaplarda öne sürülen iddialar incelendiğinde, Yunus’un Eskişehir, Karaman ve Kırşehir’de medfun bulunmadığı hükmüne varılmaktadır. Çünkü, her yazar, bir başka yazarın tezini kendisine göre, inandırıcı olan belgelerle çürütmeye çalışmıştır.

Kim ne derse desin, Yunus’un hakikî mezarı nerede olursa olsun, O, bütün Türk milletinin kâlbindedir. Yunus Emre’nin üç ayrı mezarına sahip bulunan Azerbaycanlı kardeşlerimizin yetiştirtiği değerli şâir Bahtiyar Vahapzade ne güzel söylemiştir:

YUNUS EMRE’YE

Bir yerde ölüp, bes, niye inin yerde doğuldu?

Aşkında yanırken yeniden bir de doğuldu

Şi’rindeki hikmetli satırlarda doğuldu

Bir yerde ölüp, bes, niye min yerde mezarı?

Hergün kazılır çünki gönüllerde mezarı,

Otlarda, çiçeklerde ve gönüllerde mezarı.

Efsane mi, gerçek mi? Bu insan nece insan?

Varlık sesidir, kopmuş o, Türk’ün kopuzundan.

Yunus’u böylesine mükemmel yorumlayan, Yugoslavyalı ve Yunanistanlı Türk şâirleri de bulunmaktadır.

AFYONKARAHİSARLI YUNUS EMRE

Afyonkarahisar ili hudutları içerisinde Yunus Emre’nin olduğu iddia edilen iki mezar bulunmaktadır. Bunlardan birisi Sandıklı İlçesi’nde, öteki ise Döğer Kasabası’ndadır.

Biz, büyük Yunus’un, mutlaka bu mezarlardan birisinde medfun bulunduğunu iddia edecek değiliz. Yapacağımız şey, bu yerlerde yapılan tesbitler, halkın inançları ve yazılanları ortaya koymak; konuyla ilgili derinliğine çalışma yapacak olanlara kaynak hazırlamak; dolayısıyla en az başka kentler kadar, Afyonkarahisarlılar’ın da Yunus’un hemşehrisi olduğunu belirlemektir.

SANDIKLI’DAKİ MEZAR


Afyonkarahisar’a bağlı Sandıklı İlçesi’nin Yeniçay Köyü, Sandıklı Belediye Meclisi kararıyla 1985 yılında, Belediye hudutları içerisine alındı ve adı da “Yunus Emre Mahallesi” olarak değiştirildi. Bu mahallede “Çanlı” ve “Sel” adlı iki çay bulunmakta olup, bu çayların birleştiği noktada bir mezarlık vardır. Yunus Emre mezarı bu mezarlığın içerisindedir. Önceleri üzerinde taş yığını olan bu mezar, Ali Coşkun adlı bir hayırsever tarafından yeniden inşaa ettirilmiştir.2

Sandıklı’nın Çay Köyü’nde (şimdi mahalle), Yunus Emre’ye ait bir mezar bulunduğuna ilişkin bir kayıt, Osmanlı Devleti’nin Hüdavendigar Vilayeti Salnamelerinin 1885 (Hicri 1302) tarihli cildinde yer almaktadır.3

İçinde bulunduğumuz yüzyılda, Sandıklı’daki Yunus Emre mezarına ilk kez, Sadettin Nüzhet Ergün tarafından bir ziyarette bulunulduğunu, çeşitli yazılardan öğreniyoruz. Fakat, bizzat Ergün’ün bu hususta bir yazıyı kaleme almış olduğu hususunda hergangi bir bilgi yoktur.

Burayı 1937 yılında ziyaret eden (Prof. Dr.) Ali Gündüz AKINCI ise, o zamanki Halkevleri’nin ünlü Ülkü Mecmuası’nda konuyla ilgili izlenimlerini yayımlamıştır. AKlNCI’nın bu yazısının bazı bölümleri şöyledir:

“…Yunus Emre’ye izafe edilen muhtelif mezarlardan birisi de Afyon’un Sandıklı kazasına bağlı Çayköyü’ndeki mezardır. Bu mezarı Bay Sadettin Nüzhet görmüş ve derlediğim rivayet gerek Prof. Köprülü’nün ve gerek “Vakıatı Üftade”den naklen Bay Abdülbaki Gölpınarlı’nın eserinde mevcutsa da bu mezar hakkında henüz bir yazı çıkmamış olduğu gibi derlediğim rivayet dahi, bu eserlerdekinden farklı olduğundan bu küçük ve noksan tetkiki çıkarmayı faideden uzak görmüyorum.

Afyon’a bağlı Sandıklı Kazası’na yarım saat mesafede Çayköy adlı bir kariye vardır. Bu köyün güney-doğusunda yazları kuruyan, iki çaycık akar. Bu iki çayın birleşip bir yarımada yaptıkları yer de bir mezar vardır ki kaza halkı tarafından Yunus Emre’ye izafe edilmektedir. Bunun batı tarafında 150 metre uzaklıkta bir mezar daha vardır ki bunun da Yunus’un şeyhi Emrem’e ait olduğu söyleniyor.

Bu havalide Yunus’a, Yunus Emrem, Emrem Yunus, Emremin Yunus’u gibi adlar veriliyor. Şeyhine ise sadece Emrem deniliyor.

Eskiden valide olamayan kadınlar Pazartesi ve Cumartesi günleri Yunus’un kabrine gelir, kurban keserlermiş. 30-40 kadın elele yapışıp, mezarın etrafında bir halka yaparak, dönüp oynarlar ve “Ya Rab bana bir oğlan ver adını Yunus koyacağım” derlermiş. Hakikaten bu ziyaretten sonra dünyaya gelen çocukların adları Yunus konurmuş”.4

Prof. Dr. G.Akıncı, bu bilgileri verdikten sonra, halktan derlediği bazı rivayetleri de nakletmektedir.

Yunus Emre’nin Sarıköy’de medfun bulunduğunun savunucularından Halim Baki Kunter, Sandıklı’ya kadar giderek araştırmalarda bulunmuştur. Yunus Emre Belgeler-Bilgiler adlı eserin müellifi, Sandıklı’daki Yunus’un “büyük Yunus olamayacağı” hükmüne varmakta, ama şu satırlara da yer vermektedir:

“…Vakıflar arşivinde yaptığımız araştırmalarda o havaliye (Sandıklı) ait defterlerde Yunus Emre hakkında hiç bir kayıt bulamadık. Ancak mülga Evkaf Nezareti’nin 558 sayfalık bir kitap halinde tabedilmiş olan 1327 (miladi 1911) yılı bütçe kanununa merbut (1327 senesi Kura-yı mevkute a’şar bedelatını gösteren cetvel) de Sandıklı’da Yunus Vakfı diye bir kayıt bulduk. “Ma’mur, mürtezikası ve vakfı mevcut olmayanlar” kategorisine dahil olan bu vakfın 796 kuruşluk bir a’şar bedeli mevcut olduğu, bunun sülüsanı olan 530 kuruş 26 paranın tevkifi ve sülüsü olan 265 kuruş 14 paranın itası mukarrer olduğu yazılıdır. Bu kayıt yukarıda mezarı hakkında izahat verdiğimiz Sandıklı’da Çayköy’ünde Yunus adında bir zat ve ona ait bir mezar bulunduğu mahalli inanış ve tevatürle sabittir. 1327 (M.1911) bütçe kanunundaki bir kayıt da bunu, teyid etmektedir. Ancak halkın söylediği gibi bu Yunus’un Yunus Emre olduğunu teyid edecek hiç bir vesika mevcut değildir.”5

Halim Baki Kunter, elde ettiği verileri objektif bir şekilde yayımlamış, ama neticede, kendi görüşleri doğrultusunda bir hüküm ileriye sürmüştür.

Öte yandan, Karaman tezini ısrarla savunan Cahit Öztelli de, Sandıklı’daki Yunus’un, “büyük Yunus” olmayıp, Yunus Emir Bey olabileceğini iddia etmiştir.6

Müteaddit yazılarıyla, Yunus’un Sandıklılı olduğunu iddia edenlerin başında Osman Attilâ gelmektedir. Bir yazısında “Büyük mutasavvıf Yunus Emre’nin mezarı Sandıklı’dadır” başlığını kullanan Attilâ, Sandıklı Tapu Sicilleri üzerinde araştırma yaptığını belirtmiş ise de, çalışmalarını sonuçlandırmaya ömrü yetmemiştir.7 Osman Attilâ, Konya Turizm Derneği tarafından 10-12 Haziran 1977 tarihinde Konya’da düzenlenen “Uluslararası Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri”nde sunduğu “Yunus Emre ve Tapluk Emre’nin Afyon’daki Mezarları ve Kaybolan Cönkler” başlıklı bildirisinde de Yunus’un Sandıklı’da medfun bulunduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Attilâ o seminerdeki bildirisinin sonunda şunları söylemiştir:

“Yıllardan beri bu konuda devamlı araştırmalar yapmaktayım. Son olarak 4 Haziran 1977’de hemşerim Sandıklılı emekli Hava Albayı Sayın Abdullah Özkaynak’tan aldığım mahalli bilgileri de dikkatlerinize sunuyorum:

a. Yunus Emre’nin (zamanındaki gelenek gereği) çok seyahat ettiği inkâr edilemez. Divan’ında bunu doğrulayacak birçok parçalar vardır. Zannımızca, doğuş ve yaşayış itibariyle ömrünün büyük bir kısmını geçirdiği orta ve batı Anadolu’da birçok zaviyeleri vardır. Sandıklı’da da zaviyesi olduğu gerçektir. Ömrünün son günlerini bu zaviyesinde geçiremez mi?

b. Yunus’un yaşadığı yüzyılda Sandıklı; şâiri cezbedecek dinî ve mistik bir çevre hüviyetindedir. Başta Hacı Bektaş Velî’nin halifelerinden yarım kollu Hacim Sultan olmak üzere bugün Sandıklı’da 56 Şeyh ve Yatır vardır. Bunların çoğu XIII. Yüzyıl sonlarına doğru Sandıklı’ya gelmiş ve yerleşmişlerdir. Bazıları Horasan erlerindendir. Birçoğunun da tekkeleri vardır.

c. Anadolu’da millî bir birlik kuran Selçuklu saltanatının idarî ve sosyal sebeplerle yavaş yavaş ayaklanmaya yüz tuttuğu bir sırada, birçok tasavvuf şairlerinin diyar diyar halkı irşada çıktıklarını kabul etmek lâzımdır. Yunus’un da aynı harekete tâbi olduğunu seyahatinin sonunda Sandıklı’ya gelerek hayatının son kısmını burada geçirdiğini ve öldüğünü kabul edebiliriz.

d. Sandıklı şâirlerinden Şeyh Hamza’nın 1758 yılında yazdığı uzunca bir manzumesinin 15-19. mısraları Yunus Emre’ye ait olup şöyledir:

“Çay köyüdür iki dere arası

Yunus Emre’dir anın âşinâsı

Ger sorarsan Tapduk Emre

Odur hocalar hocası.”

Böylece Şeyh Hamza, Yunus Emre ve Taptuk Emre’nin Sandıklı’nın Çay köyünde olduğunu iki asır önce ifade etmiştir.8

Osman Attilâ, anılan bildirisinin bir bölümünde, halk ağzından derlediği rivayetleri de yayımlamıştır. Attilâ, Yunus’un Sandıklılı olduğuna öylesine inanmıştır ki, konuyla ilgili bir de şiir yazmıştır. Şiir şöyledir:

YUNUS EMRE

Yunus benim hemşerim

Sandıklı Çay Köyü’nde

Sakarya boyu derim

Anarım beş öğünde…

Sakarya başı Bayat

Açılır kanat kanat…

Fikirle hamur sanat

Birleşmiş bir düğünde

Yunus ki minarede!

Yüreği bir yârede

Sanmayın biçarede

Dün dediği bugün de.

Anadolu’da hep sır:

Karaman onda yatır

Erzurum hatırlatır

Uzanmış büyük ünde

Issız dağlar Yunus’tur

Çocuk ağlar Yunus’tur

Dul otağlar Yunus’tur

Esenliğin gücünde.

Varılmaz çarşısına

Çıkılmaz karşısına

Paha yok parçasına

Şairler bölüğünde

Çevre inler sus deyi,

Vatanım Yunus deyi.

Gönül bilmez us deyi

Büyük şiir göçünde.

Afyonkarahisarlı araştırmacı Fikri Yazıcıoğlu da Afyonkarahisar Evliyaları ve ilim Adamları adlı eserinde, Yunus Emre için “Sandıklılıdır” tezini savunmuştur. Yazıcıoğlu, bu tezini, ayrıca, 2-3 Mayıs 1991 tarihinde Afyonkarahisar’da düzenlenen “II. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu”na da getirerek, bir bildiri sunmuştur.9

Sandıklı’daki sosyal ve kültürel hareketlerin başında ya da içerisinde yer alan gazeteci-yazar Mustafa Özer, Yunus Emre’nin Sandıklılı olduğunu ispatlamak için yıllardır çaba harcamakta ve mahalli yayın organlarında yazılar yayımlamaktadır. Özer, çalışmalarını ve teshillerini son olarak şöyle özetlemiştir:

“1. Yunus Emre, Taptuk Emre ile birlikte kazamıza 3 Km. mesafede, Yeniçay Köyü’nde medfundur.

2. 16. yüzyılın müelliflerinden Lâmiî (Çelebi, 1472-1532), Nafahat al-uns tercümesinde iki çayın birleştiği yerin kurbunda yatur diye yazmıştır. Yeniçay Köyü’nde Yunus Emre’nin kabri Canlı ve Sel Çayı’nın birleştiği yerin uç kısmında bulunmaktadır. Lâmiî büyük bir ihtimalle kazamızdaki Yunus Emre’nin kabrinden bahsetmektedir.

3. Yeniçay Köyü’nde Yunus isminin çok olması tesadüfi değildir. Yunus Emre’nin kabrinin bulunmasından ve bu büyük şâire karşı olan sevgilerinden ileri gelir.

4. Yunus Emre, şeyhi ile beraber yatmaktadır. Bazı yerlerde şeyhi Taptuk’un mezarı olmadan, yalnız Yunus’un mezarı olduğunu iddia ediyorlar. Bu olamaz, çünkü; Yunussun şiirlerinden anlaşıldığı gibi, şeyhi ile aynı yerde yatmak istiyor. Yunus ölmeden önce şu vasiyeti yapıyor:

“Ko beni yatayım şeyh eşiğinde

Dönmezim şeyhimden ya ne döneyim.”

dedikten ve böyle karara vardıktan sonra müritleri bu vasiyeti yerine getirmesinler, o günün inançlarına göre bu mümkün ve ihtimal dahilinde değildir.

5. Yunus Emre şeyhini metheden şiirler olduğu gibi Sandıklı’da Muradin Türbesi’nde yatan Nurettin Sultan’ın babası Şeyh Hamza’yı da metheden şiirlerinin bulunması ve ayrıca müritlerinin kazamızda bulunması Yunus Emre’nin kazamızda olduğunu ispatlamaktadır.

a. Hacim Sultan Horasan erlerinden olup Yunus Emre müritlerindendir. Muradin Türbesi’nde yatmaktadır.

b. Nasrettin Sultan Horasan erlerinden olup Yunus Emre müritlerindendir. Muradın Türbesi’nde yatmaktadır.

c. Yalıncak Sultan Horasan erlerinden olup Yunus Emre müritlerindendir.

6. Kasım Paşa 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşayan kumandanlardan olup Sofu Kasım, Molla Kasım diye anılmaktadır. Molla Kasım Afyon’da mutasarrıflık yaparken Sandıklı’da Yunus Emre’nin Divan’ını ele geçirir. Gecek Hamamı’nın mesirelik yeri olan Alibey Deresi’nde akarçay kenarında oturup, Yunus Emre’nin Divan’ını incelemeye başlamış, Molla Kasım’ın zahirî ilimlerde bilgisi olup, batınî bilgilerden haberi yoktu. Tasavvufî terimleri bilmiyordu. Yunus Emre’nin şiirlerini inceleyip tasavvufî şiirlerini beğenmiyerek bir kısmını yakmış, bir kısmını da suya atmıştı. Fakat eline şu mısralar geçince şaşırmıştı:

“Derviş Yunus bu sözü

Eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeken

Bir Molla Kasım gelir”

Yunus, yüzlerce sene geriden kendisini irşad ediyordu. Yunus senelerin ardından Molla Kasım’a ismi ile sesleniyordu. Molla Kasım Yunus’un bu kerametinden yaptığına pişman olmuş, o günden itibaren tasavvufa ilgi duymuş, Abdürrahim Mısrî Hazretleri’nin en yakın mürşidi olmuş ve Afyon’da, Kasım Paşa Camiî ile Hamamı’nı yaptırmıştır.

Molla Kasım’ın Yunus Emre Divanı’nı Sandıklı’da bulması, Yunus Emre’nin kazamızda yaşadığına eri güzel delildir.

7. Yunus Emre’nin kabrinin yerini manevî bir işaretle Sandıklı Şeyhi Emin Efendi’nin oğlu Ahmet Muhtar Efendi göstermiştir. Ahmet Muhtar Efendi sabah namazını camide cemaatle kılıp evine gelip yatmış, rüyasında da Yunus Emre’nin başını görmüştü. Efendi:

— Sen hakiki Yunus Emre isen, sadece başını değil, boyunu göster, dedi. Bunun üzerine Yunus boyunu göstermiştir. Tam o esnada sokak kapısı şiddetle çalınmış, Ahmet Muhtar Efendi koşup kapıyı açmıştır. Kapıda telaştan ne dediğini bilemeyecek halde, korkudan tir-tir titreyen bir köylü vardır. Köylü:

— Hocam ben bu gece hiç uyuyamadım, Yunus Emre beni sabaha kadar hiç uyutmadı, dedi. Meğer, o köylünün tarlasının kenarında, Yunus Emre’nin mezarı bulunuyormuş. Ahmet Muhtar Efendi, köylü ile birlikte Yeniçay Köyü’ne gidiyor, mezarı buluyorlar ve mezarı tarlanın dışında tutuyorlar.

8. Yunus, Taptuk Emre ile şiirlerinde Barak ve Saltuk babaları da anmıştır:

“Yunus’a Taptuk’a, Saltuk’a Barak’tandır nasip

Çün gönülden çuş kıldı men nice pirhan olam”

Bu şiirde bahsettiği Saltuk Baba, kazamıza 15 Km. mesafede bulunan Saltuk Köyü’nde yatmakta olan Saltuk Baba’dır.

Yukarıdaki delillerden anlaşıldığı gibi Yunus Emre, kazamız çevresinde yaşamıştır. Yeniçay Köyü’nde şeyhi ile birlikte yatmaktadır”.10

Sandıklılı Mustafa Özer’in öne sürdüğü iddiaların enine boyuna incelenmesi, Yunus Emre’nin yaşadığı yer(ler) konusunda bir kez daha araştırma yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

TAPTUK EMRE


Sandıklı Çay Mahallesi’ndeki Yunus Emre mezarının karşısında, Taptuk Emre’nin mezarının da bulunuşu ilginçtir. Türkiye’deki, diğer Yunus mezarlarının hiçbirisinde böyle bir rastlantı yoktur.

“Taptuk Emre’nin mezarı, Çay Köy’de Yunus Emre’nin mezarının 150 metre kadar güneyinde, Yeni Cami’in 30 metre kadar doğusunda, Yeni Cami Çıkmaz Sokak’ta, Ali Kaplan, Hasan Özdemir, Yunus Özdemir evleri arasındaki moloz taşlarla yapılmış kuru duvarın çevrelidiği küçük bir bahçe içindedir. Köylülerce Taptuk Emre adıyla anılan mezar beton bir kaide üzerinde üç sıra kırmızı renkli andezit kesme taştan yapılmıştır”.11

Çay Köy’de (Mahalle) dünyaya gelen çocukların büyük çoğunluğuna “Yunus” ya da “Emre” adı verilmektedir.

DÖĞER-EMRE SULTAN KÖYÜ

Afyonkarahisar’ın İnsaniye İlçesi’ne bağlı Döğer Kasabası ile Leğen Köyü arasındaki Emre Köyü yüzyıllar önce, hareketli ve canlı bir hayata sahne olmuştu. Ne var ki, bu köyde yaşayan insanlardan on bir’i, gizli kızılbaş ayini yaptıkları iddiasıyla, Afyonkarahisar Mutasarrıfı Bekir Paşa’nın emriyle idam edilmişler ve kesilen başları, İstanbul’a gönderilmiştir. Bekir Paşa’nın bu zalimliğine karşı isyan eden Emre Sultan Köyü sakinleri, Emre Sultan Türbesi’nin içine kapatılarak ateşe verilmişler ve böylece büyük bir katliam gerçekleşmiştir! Bu olayla ilgili resmî belgeler Edip âli Bakı tarafından yayımlanan bir kitap içerisinde yer almıştır.12

Emre Gölü kenarındaki, Emre Sultan Köyü’ndeki Emre Sultan Türbesi ile ilgili somut belge, maalesef yoktur. Ancak, bu yer hakkında, esaslı bir araştırma yapılmış da değildir. Afyonkarahisarlı araştırmacı Muzaffer Görktan’ın iddiasına göre, “Emre Sultan isimli yatır, belki de hakikî Yunus olabilir”.13 Görktan, babası Behçet Görktan’ın da aynı kanaatte olduğunu belirtmektedir. Sonradan bataklık haline dönüştüğü için kurutulan Emre Gölü ve Yunus Emre, Muzaffer Görktan’ın birçok yazısına konu olmuştur. Bir yazısında; “Burada, beyazperdede gördüğümüz Liman Gölü’nü andıran şirin bir göl vardı. Minicik bir tepenin önündeki gölde vaktiyle kayıklar yüzer, sazlarından hasırlar örülür, su ördekleri ve envaî renkte kuşlar buraya bir cennet güzelliği verirdi…Yunus’un şiirlerini okuyan genç kızlar, göl kenarında otururlar, bazen sazlardan yaptıkları kayıklarla nişanlı kızlar tepeciğin en üstünde bulunan Emre Sultan’a mumlar dikerek yavuklularına bir an evvel kavuşmaları için Yunus’tan himmet dilerlermiş.”14

Yunus’un Emre Gölü kıyısındaki Emre Sultan Türbesi’nde yatmakta olduğuna yürekten inanan Behçetoğlu Muzaffer Görktan, bu inancını şu şiiriyle de belgelemiştir:

EMRE GÖLÜ’NE

Bir zaman senin de sahillerinde

Okullu çocuklar güler oynardı

Gelinlik kızların, şen dillerinde

Senin için coşkun, türküler vardı.

Akşamla sürüler köye dönerken

Nişanlılar düşer köye pek erken.

“Sevgilim nerde ki? gelmedi” derken,

Coşkun engininde kimi arardı?

Kırmızı bir yazma örtmüş başına

Henüz bu yıl girmiş, onbeş yaşına

Felek zehir katmış, tatlı aşına,

Yunus Emre’sine, adak adardı.

Nerde şimdi onlar, gelinlik kızlar

Kışa mı çevrildi, bahar da yazlar?

İçti mi suyundan ördekler, kazlar,

Ele yağan yağmur, sana da kar’dı.

Kalemim yazmıyor, başım dönüyor,

Sanki gözlerimin Nur’u sönüyor.

Kalbim uyuşuyor, Güney soluyor,

Emre Göl karardı, akşam oluyor…


SONUÇ

Buraya kadar, aktardığımız bilgiler; Sandıklı ve Döğer ile ilgili iddialar, nazarı dikkate alınırsa. Yunus Emre Afyonkarahisarlıdır… Gerçi elimizde somut belgeler bulunmamaktadır, ama kimde böyle bir belge vardır ki?… Öne sürülen belgelerin hepsi de, başkaları tarafından çürütülmedi mi?… Sandıklı’dan alınıp götürülen, Sadettin Nüzhet Ergün veya Abdülbaki Gölpınarlı’nın eline geçmiş olması muhtemel, deri üzerine yazılı fetvada neler yazılıydı? Sandıklı’dan alınıp götürülen cönkler kime aitti ve muhtevasında neler vardı?… Zalim Mutasarrıf Bekir Paşa’nın içindekilerle birlikte imha ettiği Emre Sultan Türbesi’ndeki belgelerde neler yazılıydı?…

Ne yazık ki bugün bütün bu sorulara cevap verebilmek mümkün değildir. Esasen, Yunus Emre hakkındaki araştırmalarda karşımıza çıkan hangi soruya gerçekti bir cevap bulabildik?…

En iyisi Yunus Emre’nin mezarını aramaktan vazgeçmek…

Esasen O, ne orada, ne burada, milletimizin kalplerinde taht kurmuş bulunmaktadır.
DİPNOTLAR
* Folklor Araştırmaları Kurumu Genel Başkanı/M.E.Resulzade Adına Bakü Devlet Üniversitesi’nin Fahri İlimler Doktoru.
1-a Cahit Öztelli, Belgelerle Yunus Emre, Ankara 1977.

1-b Halim Baki Kunter, Yunus Emre, Bilgiler-Belgeler, 2. Baskı, Eskişehir 1991.

l-c Refik H. Soykut, Emrem Yunus, Ahiliği-Kültürü-Yurdu, Ankara 1982.

1-d Prof. İ. Hulusi Güngör, Devlet Arşivlerindeki Belgelerle Yunus Emre, Karaman 1991.

2 Ahmet Topbaş, “Sandıklı Çay Köy (Yunus Emre Mahallesi) Yunus Emre ve Taptuk Emre Makamları”, Afyonkarahisar-Beldemiz Dergisi, sayı 32, Ocak-Şubat-Mart 1991, s. 20-22.
3 İsmail Hızal-Dr. M. S. Aypen, Osmanlı Salnamelerinde Afyonkarahisar, Afyon 1987. s. 70.
4 (Prof. Dr.) Ali Gündüz (Akıncı), “Yunus Emre’nin Bir Mezarına Dair” Ülkü Mecmuası, Ağustos 1938, sayı: 66, s. 525-527.

5 Halim Baki Kunter, Yunus Emre Bilgiler-Belgler 2. Baskı, Eskişehir 1991, s. 72

6 Cahit Öztelli, Belgelerle Yunus Emre, Ankara 1977, s. 65-66.

7 Osman Attilâ, “Büyük Mutasavvıf Yunus Emre’nin Mezarı Sandıklı’dadır” Kocatepe Gaz., 30 Ağustos 1967. s.1
8 Uluslararası Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri, 1977, s.108-121

9 Fikri Yazıcıoğlu, Afyonkarahisar Evliyaları ve İlim Adamları, Afyon 1969, s.178-180.

10 Mustafa Özer, “Yunus Emre Sandıklı’da Yatıyor”, Türkeli Gazetesi, 8 ocak 1970, s. 1-2 ve 4

11 Ahmet Topbaş a.g.y., s.21

12 Edip Ali Bakı, Afyonkarahisar’da XVII., XVIII. Asırlarda Meçhul Halk Tarihinden, Afyon 1951, s. 20-24

13 Behçetoğlu, “Midas’ın Ülkesinde Hazin Bir Gezi”, Türkeli Gazetesi, 26 Nisan 1986, s. 1.

14 Behçetoğlu, “Yunus Emre’nin Mezarı ve Emre Köyü”, Türkeli Gazetesi.

Ali Osman KARAKUŞ Kimdir?


1977 yılı kışında Sandıklı’da doğdu. İlkokulu Bekteş Köyünde, Liseyi ise Sandıklı Lisesinde okudu. Yayın hayatına şiirle ilkokul sıralarında başladı. Şiirlerinde Ozan Çulsuz mahlasını kullanmaktadır.
Türk Yurdu, Türk Yurtları, Türk Edebiyatı, Yesevi, Sevgi Yolu, Gülpınar,Ozanca,Beldemiz
Afyon,Dört Mevsim Sandıklı, Pankobirlik gibi dergilerde şiir ve araştırma yazıları yayınlandı.
Bunun yanı sıra uzun yıllar çeşitli yerel radyolarda sunuculuk ve kültürel proğram
yapımcılığı yaptı. Yerel araştımalara ağırlık veren yazarın araştırma ve şiirleri, Sandıklı
Yurt Sesi, Sandıklı Sesi, Sandıklı Yıldızı, Sandıklı Termal gazetelerinde yazı dizisi olarak yayımlandı. Şairlik yönü ağır basan yazar değişik antolojilerde de yer almıştır. Bunlardan bazıları şöyledir, Türkiye Ozanlar Antolojisi, Afyonkarahisarlı Halk Ozanları Antolojisi, Ozanlar Güldeste, Ozanlar Duygu Seli, Anonim Üç, Çam sakızı Çoban Armağanı. Sandıklı araştırmaları konusunda çeşitli komisyonlarda görev almıştır.
Yayınlanmış Ortak çalışmaları:
Yakamoz (Şiir)
Geçmiş Zaman Olur ki Fotoğraflarla Sandıklı cilt.1
Geçmiş Zaman Olur ki Fotoğraflarla Sandıklı cilt.2
Gün Olur Asra Bedel
Sandıklı Kilimleri
Yazarın yayınlanmış diğer serleri ise şöyledir;
-Elif (Şiir)
-Cumhuriyet Öncesi ve Sonrası Tarihte Sandıklı
-Sandıklı Folkorundan Damlalar Cilt.1
-Şifalı Frigyanın İncisi Hüdai Kaplıcaları
-Oku Beni Yaz Beni / Şehitler Destanı
-Yunus Emre Türbesi
-Sandıklı Ulu Cami
-Tarihi Sandıklı Hisarı
-Hüdai Kaplıcaları
-Akdağ Tabiat Parkı
-Sandıklı Türbeleri ve Türbelerle ilgili Halk İnançları Cilt.1
-Dediler ki Vatan Sağolsun, Sandıklı’lı Şehitlerimiz.
Araştırma çalışmaları devam eden yazar çeşitli bilimsel toplantılarda Sandıklı
ile ilgili bildiriler sunmuştur. 2011 yılında yapılan Sandıklı Araştırmaları
Sempozyumunda düzenleme kurulu üyeliğini de yapan yazar,“Sandıklı Türbeleri
ve Halk Kültürüne Etkileri” isimli bir bildiri sunmuş olup sempozyum bildirileri
Ege Üniversitesi tarafından aynı isimle kitaplaştırılmıştır.
Yazarın hazırlığı tamamlanmış baskıya hazır eserleri ise şöyledir;
-Geçmiş Zaman olur ki Fotoğraflarla Sandıklı Cilt.3 (Komisyon)
-Şeyh Safa Hayatı ve Divanı
-Sandıklı Türbeleri ve Türbelerle İlgili Halk İnançları Cilt.3
-Sandıklı Yöresinde Mani Söyleme Geleneği ve Sandıklı Halk Manileri
-Sandıklı Efsaneleri
-Sandıklı ve Çevresinde Masal Söyleme Geleneği ve Sandıklı Masalları
-Sandıklı Folklorundan Damlalar-2
-Gurbette Yalnız bir Şair, Sandıklı’lı Fikri
-Sandıklı’lı Şair ve Yazarlar Antolojisi
-Sandıklı ve Çevresinde Eğlence Kültürü (Çocuk ve Yetişkin Oyunları)
-Sandıklı ve Çevresinde Köy Odası Geleneği
-Han Buyruğu (Şiir)
-Zemheride Açan Çiğdem (Şiir)
-Köyden Şehre Mektuplar (Şiir)
-Sandıklı’da Sporun Dünü Bu günü
-Kaybolan Değerlerimiz
-Sandıklı Halkevi Kuruluş ve Faaliyetleri
-Şiirlerle Sandıklı Antolojisi
-Hikayeli Sandıklı Türküleri ve Yeni Türkü Derlemeleri
Araştırması devam eden çalışmaları:
-Sandıklı ve Çevresinde Halk Hekimliği ve uygulamaları
-Tarih ve Folklor Açısından Kasaba ve Köylerimiz / -Sandıklı’da Kitabeli Yapılar
ve Sandıklı Kitabeleri -Sandıklı ve Çevresinde Halk İnançları ve Uygulamaları
-Meşhur Lakaplar ve Hikayeleri -Sandıklı Sözlüğü gibi araştırma çalışmaları
devam etmektedir. Araştırmaya olan merakı ile ortaokul sıralarında Osmanlı
Türkçesini öğrendi. Öğrenim hayatına ise Anadolu Üniversitesi Tarih Fakülte-
sinde devam etmekte olan yazar halen Dinar Pancar Ekicileri Kooperatifi
Sandıklı Satış Mağazasında görevli olup evli ve üç çocuk babasıdır.

YUNUS EMRE SÖZLERİ


İyi sözün aslın bilen derdi bu söz nerden gelir
Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir

Zehirle pişmiş aşı, kim yemeye gelir.

Seni sigaya çeken bir molla kasım gelir.

Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz.

Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakka zor gelmez..

Kasdım budur şehre varam Feryâd u figan koparam!

Ne elif okudum ne cim, varlığındadır kelecim

Gönül kitabından okur, eline kalem almadı.
Bundan dahı virdün bize, ol huriyi çüft ü halâl

Andan dahi geçti arzum, azmüm sana kaçmağ-i çün.

Mevlânâ Hüdâvendigâr bize nazar kılalı

Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.

Yunus Emre şiirleri


Adem Oğlu
Miskin Adem oğlanı,nefse zebun olmuşdur
Hayvan canavar gibi,otlamağa kalmıştır
Hergiz ölümün sanmaz,ölesi günin anmaz
Bu dünyadan usanmaz,gaflet önin almışdur
Oğlanlar öğüt almaz,yiğitler tevbe kılmaz
Kocalar taat kılmaz,sarp rüzigar olmuştur
Beğler azdı yolundan,bilmez yoksul halinden
Çıktı rahmet gölünden,nefs gölüne dalmışdur
Yunus sözi alimden,zinhar olma zalimden
Korkadurın ölümden,cümle doğan ölmüşdür.
Yunus Emre

Ağaç
Giderim ben yol sıra yavlak uzanmış bir ağaç
Böyle lâtif böyle şirin gönlüm aydur birkaç sır aç
Böyl’uzamak ne manâdır çünkü bu dünya fânîdir
Bu fuzûllük nişânıdır gel beri miskinliğe geç
Böyle lâtif beziniben böyle şirîn düzünüben
Gönül Hakk’a uzanuban dilek nedir neye muhtâç
Ağaç karır devrân döner kuş budağa birken konar
Dahi sana kuş konmamış ne güvercin ne hod turaç
Bir gün sana zevâl ere yüce kaddin ine yere
Budakların oda gire kaynaya kazan kıza saç
Er sırrıdır sırrın senin er yeridir yerin senin
Ne yerdedir yerin senin sana sorarım ey ağaç
Yunus Emre sen bir nice eksikliğin yüz bin onca
Kur’ağaca yol sorunca teferrüclen yoluna geç
Yunus Emre

Ah Nefis
Girdim Aşkın denizine bahrılayın yüzer oldum
Geştediben denizler Hızır'layın gezer oldum
Cemalini gördüm düşte çok aradım yazda kışta
Bulamadım dağda taşta denizleri süzer oldum
Sordum deniz malikine ırak değil salığına
Girdim gönül sınığına gönülleri düzer oldum
Viran gönlüm eyledim şar bunculayın şar nerde var
Haznesinden aldım gevher dükkan yüzün bozar oldum
Ben ol dükkan-dar kuluyum gevherler ile doluyum
Dost bağının bülbülüyüm budaktab gül üzer oldum
Ol budakta biter iman iman bitse gider güman
Dün gün isim budur heman nefsime bir tatar oldum
Canım bu tene gireli nazarım yoktur altına
Düştüm ayaklar altına topraklayın tozar oldum
Tenim toprak tozar yolca nefsim iltir beni önce
Gördüm nefsin burcu yüce kazma aldım kazar oldum
Kaza kaza indim yere gördüm nefsin yüzü kara
Hümeti yok resul'lere bentlerini bozar oldum
Bu nefs ile dünya fani bu dünyaya gelen hanı
Aldattın ey dünya beni işlerinden bezer oldum
Yunus sordu girdi yola kamu gurbetleri bile
Kendi ciğerim kanıyla vasf-ı halim yazar oldum
Yunus Emre

Ah Ölüm
Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Kiminin başında biter ağaçlar
Kiminin başında sararır otlar
Kimi masum kimi güzel yiğitler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Toprağa gark olmuş nazik tenleri
Söylemeden kalmış tatlı dilleri
Gelin duadan unutman bunları
Ne söylerler ne bir haber verirler
Yunus derki gör taktirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir haber verirler
Yunus Emre

Ahır Zaman
İşidün ey ulular,Ahır zaman olusar
Sağ müslüman seyrekdür,Ol da güman olusar
Danışman okur tutmaz,Derviş yolun gözetmez
Bu halk öğüt işitmez,Ne sarp zaman olısar
Gitti beyler mürveti,Binmişler birer atı
Yediğü yoksul eti,içtiğü kan olısar
Ne acayip sergüzeştler,Bağrım dolu serzenişler
Durmaz akar kanlı yaşlar,Aksa gerek şimden gerü.
Yunus Emre

Aşık Kendi Kanını
Helal kıldı ma'şuka aşık kendi kanını
Ma'şuk nakşından okur aşk eri Kur'anını
Yardan ayrı olunca asılıp ölmek yeğdir
Aşık kendi bırakır boynuna urganını
Gitmez aşık gözünden hergiz ma'şuk hayali
Nitekim zilha verir Yusuf'un nişanını
Dirlik budur aşıka ma'şuk yolunda öle
Sorarlar ise aydam aşıkın burhanını
Belkıys ile Süleyman aşka düştü bir zaman
İsteyip bulmadılar bu derdin dermanını
Gökteki Harut Marut aşk için indi yere
Zühre yüzün görecek unuttu Rahman'ını
Güzaf görmen siz aşkı kime oğradı ise
Sultanı iltir baştan yitirir hanmanını
Ferhat bu aşk yolunda başın külünge tuttu
Hüsrev Şirin derdinden dosta verdi canını
Leyli'yle Mecnun işi acebdür ( ür ) bu halka
Abdürrezzak terk etti aşk için imanını
Zemane vefaları cefa gelir yunüs'a
Bir doğru yer bulucak fidi kılar canını
Yunus Emre

Aşıkmı Diyem
Erenlerin gönlünde ol sultan dükkan açtı
Nice bizim gibiler anda konuban geçti
Cümle erenler uçtu dağlar yazılar geçti
Aşk kazanına düştü kaynayıbanı pişti
Bu dünyanın meseli benzer murdar gövdeye
İtler gövdeye düştü Hak dostu kodu geçti
Aşıkmı diyem ona can terkini urmadı
Aşık ona diyeler kim melamete düştü
Yine esridi Yunus Taptuk yüzün görelden
Meğer onun gölünden bir cur'a şerbet içti
Yunus Emre

Aşk'ın Beni
Gözüm seni görmek için elim sana ermek için
Bu gün canım yolda kodum yarın seni bulmak için
Bu gün canım yolda koyam yarın ivazın veresin
Arz eyleme uçmağını hiç arzum yok uçmak için
Benim uçmak neme gerek hergiz gönlüm ona bakmaz
İşbu benim zarılığım değildürür bir bağ için
Uçmak uçmağım dediğin mü'minleri yeltediğin
Vardır ola bir kaç huri arzum yoktur koçmak için
Bunda dahi verdin bize ol huriyi çiftü helal
Ondan geçti arzum tamam arzum sana ermek için
Sufilere ver sen onu bana seni gerek seni
Haşa ben terkedem seni şol bir evle çardak için
Yunus hasretdürür sana hasretini göster ona
İşin zulüm değil ise dad eylegil istedi çün.
Yunus Emre

Aşk
İşidin ey yârenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere bitinmez
Hürmetli nesnedir aşk
Dağa düşer kül eyler
Gönüllere yol eyler
Sultanları kul eyler
Hikmetli nesnedir aşk
Kime kim vurdu ok
Gussa ile kaygu yok
Feryad ile âhı çok
Firkatli nesnedir aşk
Denizleri kaynatır
Mevce gelir oynatır
Kayaları söyletir
Kuvvetli nesnedir aşk
Miskin Yunus neylesin
Derdin kime söylesin
Varsın dostu toylasın
Lezzetli nesnedir aşk
Yunus Emre

Aşk Ateşi
Girdim aşkın denizine bahrılayın yüzer oldum
Geştediben denizleri Hızır'layın gezer oldum
Cemalini gördüm düşte çok aradım yazda kışta
Bulamadım dağda taşta denizleri süzer oldum
Sordum deniz malikine ırak değil salığına
Girdim gönül sınığına gönülleri düzer oldum
Viran gönlüm eyledim şar bunculayın şar nerde var
Haznesinden aldım gevher dükkan yüzün bozar oldum
Ben ol dükkan-dar kuluyum gevherler ile doluyum
Dost bağının bülbülüyüm budaktan gül üzer oldum
Ol budakta biter iman iman bitse gider güman
Dün gün isim budur heman nefsime bir Tatar oldum
Canım bu tene gireli nazarım yoktur altına
Düştüm ayaklar altına topraklayın tozar oldum
Tenim toprak tozar yolca nefsim iltir beni önce
Gördüm nefsin burcu yüce kazma aldım kazar oldum
Kaza kaza indim yere gördüm nefsin yüzü kara
Hümeti yok Peygamber'e bentlerini bozar oldum
Bu nefs ile dünya fani bu dünyaya gelen hanı
Aldattın ey dünya beni işlerinden bezer oldum
Yunus sordu girdi yola kamu gurbetleri bile
Kendi ciğerim kanıyla vasf-ı halim yazar oldum
Yunus Emre

Aşk Bezirganı
Aşk bezirganı
Sermaye canı
Bahadır gördüm
Cana kıyanı
Zehi bahadır
Can terkin urur
Kılıç mı keser
Himmet giyeni
Kamusun bir gör
Kemterin er gör
Alu görmegil
Palas giyeni
Tez çıkarırlar
Fevkal'ulaya
Bin isa gibi
Dünya yakanı
Tez indirirler
Tahtesseraya
Bir karun gibi
Dünya kovanı
Aşık olanın
Nişanı vardır
Melamet olur
Belli beyanı
Yunus Emre

Aşkın Aldı Benden Beni
Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni
Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni
Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni
Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni
Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni
Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni
Yunus'dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni
Yunus Emre

Behey Kardaş
Be hey kardaş hakk'ı bulammı dersin,
Hakk'a yarar amel işlemeyince
Tarikat sırrına eremmi dersin,
Kamil mürşid sana söylemeyince.
Özenirsen gardaş, tevhide özen.
Tevhiddir nefsinin kal'asın bozan
Hiç kendi kendine kaynarmı kazan
Çevre yanın ateş eylemeyince.
Değme kişi gönül evin düzemez
Hakk'ın taktirini kimse bozamaz.
Tarikat ummandır dalıp yüzemez,
Aşkın deryasını boylamayınca.
Aşkım galip geldi yüreğim harlar
Aşık olan ar-ı namusu neyler
Behey yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyimmi söylemeyince.
Yunus Emre

Ben Dervişim Diyene Bir Ün Edesim Gelir
Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir
Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir
Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne, evler yapasım gelir
Altında gayya vardır, içi nar ile pürdür
Varuben ol gölgede, biraz yatasım gelir
Oda gölgedir deyu, ta'n eylemen hocalar
Hatırınız hoş olsun, biraz yanasım gelir
Ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam
İki kanat takınam, biraz uçasım gelir
Andan Cennete varam, Cennette huriler görem
Huri gılmanı, bir bir koşasım gelir
Derviş Yunus bu sözü, eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla kasım gelir
Yunus Emre

BenYürürüm Yana Yana
Ben yürürm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akîlem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi
Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi
Akarsulayın çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi
Mecnun oluban yürürüm
O yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi
Miskin Yunus bîçâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Dost ilinden âvâreyim
Gel gör beni aşk neyledi
Yunus Emre

Bilmediler
Hakiykatin ma'nisin şerh ile bilmediler
Erenler bu dirliği riye dirilmediler
Hakiykat bir denizdir şeriattır gemisi
Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar
Bular geldi tapıya şeriat tuttu durur
İçeri giribeni ne varın bilmediler
Dört kitabı şerh eden asıdır hakıykatte
Zira tevsir okuyup ma'nisin bilmediler
Yunus adın sadıktır bu yola geldin ise
Adın değşirmeyenler bu yola gelmediler.
Yunus Emre

Birgün
Vaktinize hazır olun,
Ecel varır gelir Birgün
Emanettir kuşa canın
Sahib vardır alır birgün
Nice bin kerre kaçarsın
yedi deryalar geçersin
pervaz vuruban kaçarsın
Ecel seni bulur birgün
iş bu meclie gelmeyen
anıp nasihat almayan
eliften bayı bilmeyen
okur kişi olur birgün
tutmaz olur tutan eller
çürür şu söyleyen diller
sevip kazandıgın mallar
varislere kalır birgün
Yunus sözün bunu söyler
aşkın Deryasını boylar
Şu yüce köşkler saraylar
Viran olur kalır Bİrgün!
Yunus Emre


Çağırayım Mevlam Seni
Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Sular dibinde mâhiyle
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çağırayım Mevlâm seni
Gök yüzünde İsâ ile
Tûr dağında Mûsâ ile
Elindeki asâ ile
Çağırayım Mevlâm seni
Derdi öküş Eyyûb ile
Gözü yaşlı Ya’kûb ile
Ol Muhammed mahbûb ile
Çağırayım Mevlâm seni
Bilmişim dünya halini
Terk ettim kıyl ü kâlini
Baş açık ayak yalını
Çağırayım Mevlâm seni
Yûnus okur diller ile
Ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Yunus Emre

Çalap Okulu
Söylememek harcısı söylemeğin hasıdır
Söylemeğin harcısı gönüllerin pasıdır
Gönüllerin pasını gel sileyim der isen
Şol sözü söylegil kim sözün hülasasıdır
Kul'il hak-dedi Çalap sözü doğru diyene
Bu gün yalan söyleyen erte utanasıdır
Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan
Şer'in evliyasıysa hakıykatte asidir
Şeriat haberini şerh ile aydam işit
Şeriat bir gemidir hakıykat deryasıdır
Ol geminin tahtası her nice muhkem ise
Deniz merci kat olsa tahta uşanasıdır
Bundan içeri haber işit aydayım ey yar
Hakiykatin kafiri şer'in evliyasıdır
Biz talip-ilimleriz aşk kitabın okuruz
Çalap müderris bize aşk hod medresesidir
Evliya safa-nazar edeli günden beri
Hasıl oldu yunus'a her ne kim veyasıdır.
Yunus Emre

Çıktım Erik Dalına
Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp
Der ne yesin kozumu
Uğruluk yaptı bana
Bühtan eyledim ona
Çerçi de geldiaydur
Hani aldın gözünü
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özümü
İplik verdim cullaha
Sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar
Gelsin alsın bezini
Bir serçenin kanadın
Kırk katıra yükledim
Çift dahi çekemedi
Şöyle kaldı kazını
Yunus bir söz söylemiş
Hiç bir söze benzemez
Münafıklar elinden
Örter mana yüzünü
Yunus Emre

Dermanım Allah
Tenimden canım süzülür,iki gözlerim süzülür
Dilim tetiği bozulur,Allah sana yalvaralım
Salacımı götürdüler,Musallaya yatırdılar
Görklü tekbir getirdiler,Allah sana yalvaralım
Varıp mülketime düşüp,indirdiler beni şeşip
Toprağım örterler eşip,Allah sana yalvaralım
Topraklara düşürdüler,el toprağa üşürdüler
Taşlar ile bastırdılar,Allah sana yalvaralım
Kaldım bir karanlık yerde,ayrığı varmaz o yerde
Sataştım bir acep derde,Allah sana yalvaralım.
Yunus Emre

Derviş Yunus
Tabtuk dergahından feyizler alan,
Yanan Yunus idi,o derviş Yunus...
Gönlünü derya,ummanlara salan,
Dalan Yunus idi,o derviş Yunus...
***
Gezer idi; iki Arşı alayı,
Sevgi ile yoğururdu mayayı,
Barış, Hoşgörü bir edip davayı,
Bulan Yunus idi,O derviş Yunus
***
Yetmiş üçe hep, bir nazar eyleyen,
Herdem Hakkı hakikatı söyleyen ,
Aşk elinden kendin heder eyleyen,
Kanan Yunus idi, o dervişYunus ...
***
O bilmezdi kin ile kem hiddeti,
Diler idi;Kahhar Haktan mededi,
Şu fani dünyaya mehil vermedi,
Canan Yunus idi,O derviş Yunus.
***
Aşık Çağlari
Amsterdam - Hollanda
Yunus Emre

Dervişlik
Tehî görmen kimseyi hiç kimsene boş değil
Eksiklik ile nazar erenlere hoş değil
Gönlünü derviş eyle dost ile biliş eyle
Aşk ile eri şol manâda derviş içi boş değil
Derviş bilir dervişi Hak yoluna durmuşu
Dervişler hümâ kuşu çaylak u baykuş değil
Dervişlik aslı cândan geçti iki cihândan
Haber verir sultandan bellidir yad kuş değil
Ey Yunus Hakk’ı bilen söylemez hergiz yalan
İkilik ile gelen doğru yol bulmuş değil
Yunus Emre

Dolanış
Bu fena mülkünde ben nice nice hayran olam
Ye nice handan olam ye nice bir giryan olam
Geh feleklerden meleklerden dileklerden dileyem
Gah arş u şemste gerdun olam gerdan olam
Adımım attım yedi dört onsekizden ben öte
Dokuzu yolda kodum şah emrine ferman olam
Dost ferah kıldı terahtan ben teberra eyledim
Suret-i insan olam hem can olam hem kan olam
Gah bir müfti müderris geh mümeyyiz gah temiz
Gah bir müdbir-ü nakıs (naks) ile noksan olam
Gah batn-ı hut içinde Yunus ile söyleşem
Geh çıkam arş üzere bir can olam Selman olam
Gah inem esfellere şeytan ile şerler düzem
Geh çıkam arş üzre vü seyran (olam) cevlan olam
Gah işidirem işitmezem işümezem aceb
Nice bir nisyan olam hayvan olam insan olam
Gah ma'kuulat-ı mahsulat takrir-ü beyan
Gah maksurat olam geh sahib-i Keyvan olam
Nice bir surette insan ü sıfatta canver
Nice bir tilki olam ya kurt u ya arslan olam
Nice bir tecrid ü ferd ü mücerred münferid
Ye nice (cin) nice ins ü nice bir şeytan olam
Nice bir aşk meydanında nefs atın seyittirem
Ye nice bir başımı tup eyleyip çevgan olam
Gah birlik içre birlik eyleyem ol bir ile
Geh dönem derya olam katre olam umman olam
Gah düzahta yanam Fir'avn ile Haman ile
Gah cennete varam gılman ile Rıdvan olam
Gah bir gaazi olam Efrenk ile cenk eyleyem
Geh dönem Efrenk olam nisyan ile isyan olam
Gah ola odlar yakam diler yıkam canlar yakam
Gah varam arşa çıkam geh şah u geh sultan olam
Nice bir dertler ile odlara yanam yakılam
Nice bir şakir olam zakir olam mihman olam
Gönlümün gencine renc irgörmeden bir yol bulam

Yahu deryaya girem bi reng ü bi elvan olam
Ye nice bir ben diyem sensin diyem utanmadan
Ye nice deksiz olam dilsiz olam hayran olam
Nice bir balçıkt' olan alçakta olam har olam
Gah varam gevher olam yakuut olam mercan olam
Ademilikten çıkam uçam melekler mülküne
Levn olam bi levn olam geh kevn olam bi kan olam
Gah zındandan çıkam azad olam abad olam
Geh yine der-ban olam mahbus olam zindan olam
Dar olam girdar olam Mansur olam ber-dar olam
Ten olam hem can olam hem in olam hem an olam
Yunus'a Taptuğ u Saltuğ u Barak'tandır nasib
Çün gönülden cuş kıldı ben nice pinhan olam
Yunus imdi bu sözüben aşıka di aşıka
Kim sana ben sıdk olam hem derd ü hem derman olam
Gah halis gah muhlis olam uş Furkaan ile
Gah Rahman'ur-Rahim ya Hayy ü ya Mennan olam
Geh dönem bir şems olam zerremde yüzbin arş ola
Geh yien tuğyn olam alemlere tufan olam
Evveli Hu ahırı Hu ya Hu illa Hu olam
Evvel ahır ol kala vu ' Men aleyha fan ' olam
Yunus Emre
Yunus Emre

Dost
Kevser havuzuna dalanlar,Ölmezden öndün ölenler
Nefsini düşman bilenler,Konar tuba dallarına
Alem düşman olur ise,Beni dost'tan ırımaya
Dost kanda ise ben anda,Düşmanlık arımaya
Dost ehli bizim ile hem,Dost burdadır bize ne gam
Yüz bin cehd ederse düşman,Dost mahfili duramaya
Düşman bana nide bile,İşim gücün dost'tan yana
Dost makamı can içinde,düşman eli eremeye
Kime kim dost kapı aça,Düşmanı elinden kaça
Yunus ağzı güher saça,Değme arif değemeye.
Yunus Emre

Gel Gör Beni Aşk Neyledi
Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadı beni kane
ne akilem ne divane
gel gör beni aşk neyledi
akar sulayın çağlarım
dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
gel gör beni aşk neyledi
miskin yunus bi'çareyim
dost ilinden avareyim
gell gör beni aşk neyledi
Yunus Emre

Geldi Geçti Ömrüm Benim
Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
Şol göz yumup açmış gibi
İş bu söze Hak tanıktır
Bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide
Kafesten kuş uçmuş gibi
Miskin adem-oğlanını
Benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi
Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür gibi
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi
Bir hastaya vardın ise
Bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele
Hak şarabın içmiş gibi
Bir miskini gördün ise
Bir eskice verdin ise
Yarın anda sana gele
Hulle donun biçmiş gibi
Yunus Emre bu dünyada
İki kişi kalır derler
Meger Hızır, İlyas ola
Ãb-i hayat içmiş gibi
Yunus Emre

Göçtü Kervan Kaldık Dağlar Başında
Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın
Göçtü kervan kaldık dağlar başında
Çağrışı tellallar inanmaz mısın
Göçtü kervan kaldık dağlar başında
Emr-i hac göçeli hayli zamandır
Muhammed cümleye dindir imandır
Delilsiz gidilmez yollar yamandır
Göçtü kervan kaldık dağlar başında
Yunus sen bu dünyaya niye geldin
Gece gündüz Hakkı zikretsin dilin
Enbiyaya uğramaz ise yolun
Göçtü kervan kaldık dağlar başında
Yunus Emre

Gönlümden Yunus Geçer
Cennette huriler gezer,
Huriden ahdim geçer.
Ahde hikmet ne gerek,
Gönlümden Yunus geçer.
Şol dağdan ırmak akar,
Irmaktan bahtım geçer.
Bahta hayret ne gerek,
Gönlümden Yunus geçer.
Beytullah’a güneş doğar,
Güneşten cânım geçer.
Câna zulmet ne gerek,
Gönlümden Yunus geçer.
Selçuk Uzman tarafından Yunus'a yazılmıştır...
Yunus Emre

Hak Bir Gönül Verdi Bana
Hak bir gönül verdi bana
Ha demeden hayrân olur
Bir dem gelir şâdân olur
Bir dem gelir giryân olur
Bir dem sanasın kış gibi
Şol zemheri olmuş gibi
Bir dem beşâretden doğar
Hoş bağ ile bostân olur
Bir dem gelir söyleyemez
Bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem dilinden dür döker
Dertlilere dermân olur
Bir dem çıkar arş üzere
Bir dem iner taht-es-serâ
Bir dem sanasın katredir
Bir dem taşar ummân olur
Bir dem cehâletde kalır
Hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dalar hikmetlere
Câlînus u Lokmân olur
Bir dem dev olur yâ peri
Vîrâneler olur yeri
Bir dem uçar Belkîs ile
Sultân-ı ins ü cân olur
Bir dem varır mescidlere
Yüz sürer anda yerlere
Bir dem varır deyre girer
İncil okur ruhbân olur
Bir dem gelir Îsâ gibi
Ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibr evine
Fir'avn ile Hâmân olur
Bir dem döner Cebrâil'e
Rahmet saçar her mahfile
Bir dem gelir gümrâh olur
Miskin Yunus hayrân olur
Yunus Emre

İlim İlim Bilmektir
Okumakdan mana ne
Kişi hak'kı bilmektir
çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emekdür
yiğirmi dokuz hece
Okusan uçtan uca
Sen hep elif dersin hoca
Manası ne demekdür
yunus emre der hoca
gerekse var bin hacca
hepisinden iyice
bir gönüle girmekdür
Yunus Emre

İster İdim Allah'ı
İster idim Allah'ı buldum ise ne oldu
Ağlar idim dün ü gün güldüm ise ne oldu
Erenler meydanında yuvarlanır top idim
Padişah çevganında kaldım ise ne oldu
Erenler sohbetinde deste kızıl gül idim
Açıldım ele geldim soldum ise ne oldu
Alimler ulemalar medresede buldusa
Ben harabat içinde buldum ise ne oldu
İşit Yunus'u işit yine deli oldu hoş
Erenler manisine daldım ise ne oldu
(İstanbul,22.11.2000)
Yunus Emre

Karaman` da
Karaman da varlık dolu, Nurlanmıştır güzel yolu,
Aşıklar Yunus’un oğlu, Karaman da, Larende de...
***
Karaman da sağlık düzen, Görsün Aşıkların gezen,
İlim yollarında özen, Karaman da Larende de...
***
Karaman da çok Erenler, Mevlanayla hay dönerler,
Kültür sanatı severler, Karaman da Larende de...
***
Karaman’ın çok güzeli, Sazları okur gazeli,
Sadıklar gelmiş ezeli, Karaman da Larende de
***
Karaman da Yunus Hocam, Mehmet Beyim Lisan Amcam,
Mevlevi der gülüm goncam, Karaman da Larende de...
***
Aşık Mevlevi hep ağlar, Yunus un yolunda çağlar,
Ne güzeldir bahçe bağlar, Karaman da Larende de.
***
Aşık Mevlevi
Yunus Emre

Kendin Bilmek
Miskinlikte buldular kimde erlik var ise
Merdivenden ittiler yüksekten bakar ise
Gönül yüksekte gezer dem be-dem yoldan azar
Dış yüzüne o sızar içinde ne var ise
Ak sakallı bir koca bilemez hali nice
Emek yemesin hacca bir gönül yıkar ise
Sağır işitmez sözü gece sanır gündüzü
Kördür münkirin gözü alem münevver ise
Gönül çalab'ın tahtı gönüle çalab baktı
İki cihan bed-bahtı kim gönül yıkar ise
Sen sana ne sanırsan ayrığa da onu san
Dört kitabın ma'nisi budur eğer var ise
Bildik gelenler geçmiş konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş kim ma'ni duyar ise
Yunus yoldan azıban yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmeye sevdiği didar ise
Yunus Emre


Kıyamet
Anmazmısın sen şol günü cümle alem uryan ola
Ne ata oğula baka ne kardaştan derman ola
Dağlar yerinden ayrıla heybetinden gök yarıla
Yıldızın bendi kırıla yere düşe perran ola
Malik tamuya çağıra zebaniler saf saf dura
Korkusundan yer yarıla titreyü ben hayran ola
Malik eder hey hey tamu kıyameti gördün ya'ni
Asileri getireler gire sende perran ola
Zebaniler yetip tuta getüre tamuya ata
Derü yanup sökük tuta dün gün işin efgan ola
Yunüs senin ki bu sözün kan yaşıla doldu gözün
Ol hazrete tuta yüzün yine derman andan ola
Yunus Emre

Mezar
Sabah mezarlığa vardım,
Baktım herkes ölmüş yatar,
Her biri çâresiz olup,
Ömrünü yitirmiş yatar.
Kimi yiğit, kimi koca,
Kimi vezir kimi hoca,
Gündüzleri olmuş gece,
Karanlığa girmiş yatar.
Vardım onların katına,
Baktım ecel heybetine,
Ne yiğitler muradına,
Daha ermemiş yatar.
Nicelerin bağrın deler,
Kurtlar üstünde gezeler,
Gepegencecik tâzeler,
Gül gibice solmuş yatar.
Yarı kalmış tüm işleri,
Dökülmüş inci dişleri,
Dağılmış sırma saçları,
Hep yerlere düşmüş yatar.
Çürüyüp durur tenleri,
Hakka ulaşmış canları,
Görmez misin sen bunları?
Nöbet bize gelmiş yatar.
Yunus Emre



Neylesin Yunus
İçin dışın mundar iken
dost neylesin senin ile
gözün gönlün nefsi hava
Aşk neylesin senin ile
Zakir ile yoldaş olup
Sadıklara yar olmadın
olmaz yere verdin gönül
Dost neylesin senin ile
Dünya gözün ruşen edip
Gönül gözün kör eyledin
Zulmet dolucak gönlüne
Nur neylesin senin ile
Gerçek ere derviş gerek
Doldu cihan dava ile
Duydun ise aslın işi
Kal neylesin senin ile
Dostlugu sanma hemen
olur suret dizmek ile
Dilde ise senin işin
Hal neylesin senin ile
Dostun hoş derdi ile
merdana sür devranını
dost değilsen dost yolunda
Ar neylesin senin ile!
Yunus Emre



Ölüm
Sabahın sinleye vardım gördüm cümle ölmüş yatar
Her biri bi çare olmuş ömrün yayı varmış yatar
Vardım bunların katına baktım ecel heybetine
Nice yiğit muradına eremeyiben ölmüş yatar
Yemiş kurt kuş bunu keler nicelerin bağrın deler
Şol ufacık na-resteler gül gibice solmuş yatar
Tuzağa düşmüş tenleri hakka ulaşmış canları
Görmezmisin sen bunları sıra bize gelmiş yatar
Esilmiş inci dişleri dökülmüş sarı saçları
Hepsinin bitmiş işleri emr-ü nemde ermiş yatar
Elleridir kınalı hep karavaşları şeker-leb
Kargı gibi uzun boylu gül yüzlü güzeller yatar
El bağlamıştır çoğusu hep Allah'tandır umusu
Taze kızdır kimisi alınmadan çoklar yatar
Gitmiş gözünün karası hiç işi yoktur durası
Kefen bezinin paresi sönüğe sarılmış yatar
Yunus gerçek aşık isen mülke suret bezeme gil
Mülke suret bezeyenler kara toprak olmuş yatar.
Yunus Emre



Riya
Sufiyim halk içinde tesbih elimden gitmez
Dilim ma'rifet söyler gönlüm hiç kabul etmez
Boynumda icazetim Riya ile taatım
Endişem ayrık yerde gözüm yolum gözetmez
Söylerim ma'rifeti saluslanırım katı
Miskinliğe dönmeye gönlümden kibir gitmez
Hoş dervişim sabrım yok dilimde inkarım çok
Kulağımdan gireni hergiz içim işitmez
Alem çıraktır sadır gönlüm bunu gözetir
Nideyim Hak korkusu hergiz içimden gitmez
Görenler elim öper tac'u hırkama bakar
Şöyle sanırlar beni zerrece günah etmez
Dışımda ibadetim sohbetim hoş taatım
İç pazarda gelince bin yıllık ayar etmez
Görenler sufi sanır selam verir utanır
Onca iş koparaydım eleriben güç yetmez
Dışım derviş içim boş dilim tatlı sözüm hoş
İlla ettiğim işi dinin değşiren etmez
Yunus eksikliğini Allah'ına arz eyle
Onun keremi çoktur sen ettiğin ol etmez.
Yunus Emre



Sen Derviş Olamazsın
***
Dervişlik der ki bana
Sen derviş olamazsın..
Gel ne diyeyim sana
Sen derviş olamazsın..
***
Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Sen derviş olamazsın..
Derviş gönülsüz gerek
***
Derviş yunus gel imdi
Ummanlara dal imdi
Ummana dalmayınca
Sen derviş olamazsın.
***
Yunus Emre



Severim Ben Seni Candan İçeri
Severim ben seni candan içeri,
Yolum ötmez bu erkandan içeri.
Nereye bakar isem dopdolusun,
Seni kanda koyam benden içeri!
O bir dilberdürür yoktur nişanı
Nişan olur mu nişandan içeri.
Beni benden sorman, bende değülüven,
Suretim boş yürür dondan içeri.
Beni benden alana ermez elim,
Kadem kim basa sultandan içeri.
Tecelliden nasib erdi kimine,
Kiminin maksudu bundan içeri.
Kime didar gönülden şule değse
Onun şulesi var, günden içeri.
Senin aşkın beni benden alıptır,
Ne şirin dert bu; dermandan içeri.
Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat, marifet, andan içeri.
Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman'dan içeri.
Unuttum, din-diyanet kaldı benden.
Bu ne mezhepdürür, dinden içeri.
Dinin terkedenin küfürdür işi,
Bu ne küfürdür, imandan içeri.
Geçer iken, Yunus, şeş oldu dosta,
Ki kaldı kapıda andan içeri...
Yunus Emre



Severim Ben Seni Candan İçerü
Severim ben seni candan içerü
Yolum vardır bu erkandan içerü
Şeriat, tarikat yoludur varana
Hakikat meyvası andan içerü
Beni bende demen, bende değilim
Bir ben vardır bende, benden içerü
Süleyman kuş dilin bilür dediler
Süleyman var Süleyman'dan içerü
Tecelliden nasib erdi kimine
Kiminin maksudu bundan içerü
Senin aşkın beni benden aluptur
Ne şirin derd bu dermandan içerü
Miskin Yunus gözü tuş oldu sana
Kapunda bir kuldur senden içerü
Yunus Emre



Sırat
Yort ey gönül sen bir zaman asude farığ hoş yürü
Korkma kayıkma kimseden gussa vu gamdan boş yürü
Hakıykata bakar isen nefsin sana düşman yeter
Var imdi nefsin ile uruş savaş tokuş yürü
Nefstir eri yolda koyan yolda kalır nefse uyan
Ne işin var kimse ile nefsine kakı boş yürü
Diler isen bu dünyanın şerrinden olasın emin
Terkeyle bu kibr u kini hırkaya gir derviş yürü
İster isen bu dünyede ebedi sarhoş olasın
Aşk kadehin dolu getir oniki ay sarhoş yürü
Kimse bağına girmegil kimse gülünü dermegil
Var kendi ma'şukun ile bahçede ol alış yürü
Gönüllerde iğ olma gil mahfillerde çiğ olma gil
Çiğ nesnenin ne dadı var gel aşk oduna piş yürü
Yunus imdi hoş söylersin dinleyene şerheylersin
Halka nasihat satınca er ol yoluna koş yürü
Yunus Emre



Tövbe
Müslümanlar zemane yatlı oldu
Helal yenmez haram kıymetli oldu
Okuyan kur'ana kulak tutulmaz
Şeytanlar semirdi kuvvetli oldu
Haram ile hamir tuttu cihanı
Fesat işler eden hürmetli oldu
Kime kim Hak'tan haber verirsen
Bakaır başın salar huccetli oldu
Şagrit üstat ile arbede çalar
Oğul ata ile izzetli oldu
Fakirler miskinlikten çekti elin
Gönüller yıkıban hetbetli oldu
Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu
Tutulmaz oldu peygamber hadisi
Halayık cümle Hak'tan utlu oldu
Yunus gel aşık isen tövbe eyle
Nasuh'a tövbe ucu kutlu oldu.
Yunus Emre


Unutmayalar
Arifler ortasında sofuluk satmayalar
Çün sufiye ihlas oldu aşka riya katmayalar
Ye gel bildiğinden ayıt yahut bilenlerden işit
Teslimin ucunu tutup hiç sözü uzatmayalar
Mumsuz baldır şeriat tortusus yağdır hakıykat
Dost için balı yağa ne için katmayalar
Kıymetin duyar isen neye değer iş bu dem
Erenlerin ma'nisin bilmeze satmayalar
Miskin Adem yanıldı uçmakta buğday yedi
İşi Hak'tan bilenler Şeytan'dan tutmayalar
Şirin hulklar eylegil tatlı sözler söyle gil
Sohbetlerde Yunus'u hergiz unutmayalar.
Yunus Emre


Yarab Bu Ne Derttir
Yarab bu ne derttir derman bulunmaz
Yar bu ne yaradır merhem bulunmaz
Benim garip gönlüm aşktan usanmaz
Varıp yare gider hiç geri dönmez..
Aşık olan gönül aşktan usanmaz
Ahiret korkusun bir pula saymaz
Aşk pazarıdır bu canlar satılır
satarsın bu canı hiç kimse almaz..
(dönüpte bakmaz)
Döne döne binbir öğüt verirler
Dünya malı ile gözün boyarlar
Aşık öldü deyu sala verirler
Ölen hayvan olur, Aşıklar ölmez.
Yunus Emre



Yol
Yar yüreğim yar, gör ki neler var,
Bu halk içinde bize gülen var.
Ko gülen gülsün, Hak bizim olsun,
Gaafil ne bilsin,Hakk'ı seven var.
Bu yol uzaktır menzili çoktur,
Geçidi yoktur derin sular var.
Girdik bu yola aşk ile bile,
Gurbetlik ile, bizi salan var.
Her kim merdane gelsin meydane,
Kalmasın cana kimde hüner var.
Yunus sen bunda meydan isteme,
Meydan içinde merdaneler var.
Yunus Emre



Yusuf; u Kaybettim
Yusuf; u kaybettim Kenan ilinde
Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz
Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz
Yunus öldüdeyu selan verirler
Ölen beden imiş, aşıklar ölmez
Yunus Emre

Kaynaklar :
Wikipedia
Ali Osman KARAKUŞ
İRFAN ÜNVER NASRATTINOGLU
www sandikli biz

Fotograflar Kaynk :
internetten google aramasindan alinti


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ahmed er Rifai Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 10:37 AM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Ahmed er Rifai Kimdir?

Ahmed Rifai (arabisch أحمد الرفاعي, DMG Aḥmad ar-Rifāʿī; geb. 1118 in Basra; gest. 1182)

Ahmed er-Rifâi (1118 - 1182), 12. yüzyılda yaşamış din bilgini ve Rufâilik tarikatının kurucusu.

1118'de Irak'ta Bağdat ile Basra arasında yer alan Ümmü Abide köyünde dünyaya gelmiştir. Yedi yaşında iken babası vefat edince tahsil ve terbiyesini dayısı ve mürşidi Şeyh Mansur Batahi üstlenmiştir. Şeriat ve Tarîkat ilimlerini tahsilden sonra icazet alan Seyyid Ahmet er-Rufai, babası Seyid Ali'nin Hasen köyündeki dergahında irşâda başlamıştır. Dayısı ve mürşidi Mansur Bahati'nin vefat etmesi ile Ümmü Abidedeki dergahta posta oturmuştur. Kendi ismiyle anılan Rufailik (Rifâ’îyye) Tarîkatını kurmuştur.[

Bağdat’la Basra arasında kalan Batâih bölgesinde Ümmüabîde köyünde doğdu. Atalarından Rifâa el-Hasan el-Mekkî’den (ö. 331/943) dolayı Rifâî nisbesini aldı. Şa‘rânî ise eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ’sında (s. 140), bu nisbenin aynı ismi taşıyan bir Arap kabilesine mensup olmasından ileri geldiğini yazar. Ancak onun hayatından bahseden ilk kaynaklarda böyle bir bilgi yoktur, son devir kaynakları da bu görüşü kabul etmezler. Doğum tarihi bazı müelliflerce 500 (1107) olarak verilmekle birlikte ilk kaynaklar 512 (1118) tarihi üzerinde ittifak etmişlerdir.

Ahmed er-Rifâî’nin Hz. Hüseyin soyundan gelen bir seyyid olduğunda bütün kaynaklar birleşirler. İmam Mûsâ el-Kâzım’ın oğlu İbrâhim el-Murtazâ neslinden olan ceddi Rifâa el-Hasan el-Mekkî, Karmatîler’in sebep olduğu kargaşa ve isyanlar sırasında Mekke’den İspanya’ya hicret ederek İşbîliye’ye yerleşti. Torunlarından Seyyid Yahyâ, ailesiyle birlikte İşbîliye’den tekrar Hicaz’a dönmüş (450/1058), daha sonra Basra’ya gitmişti. Orada kendisine Şiîler’le Sünnîler arasındaki kavgalara son vermesi için Tâlibiyyûn’un nakiblik görevi verilmiş, Basra, Vâsıt ve Batâih bölgelerinde huzuru sağlamıştı. Ahmed er-Rifâî’nin babası olan Seyyid Ali bu zatın oğludur; annesi ise Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin soyundan Fâtıma el-Ensârî’dir. Seyyid Ali de babası Seyyid Yahyâ gibi Tâlibiyyûn’un nakib*i iken Sünnîler’le Bâtınîler arasında yeni bir mücadele başlamıştı. Durumu Halife Müsterşid’e arzetmek için Bağdat’a giden Seyyid Ali fitneye sebep olanların susturulması gerektiğini söylemiş, ancak halife diğer siyasî meşguliyetlerini ileri sürerek bu hadiseye ilgi göstermemişti. Seyyid Ali Batâih’e dönerken Bağdat yakınlarında vefat etmiş (519/1125), on sene sonra da Halife Müsterşid Bâtınîler tarafından öldürülmüştür.

Babası öldüğünde yedi yaşında olan Ahmed er-Rifâî’yi, devrin büyük sûfîlerinden dayısı Mansûr el-Batâihî, annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine aldı. Kur’an öğrenimini ve hıfzını tamamladıktan sonra, devrin âlim ve mutasavvıflarından Ali Ebü’l-Fazl el-Vâsıtî ve diğer bazı âlimlerden İslâmî ilimleri öğrendi. Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin Şâfiî fıkhı ile ilgili Kitâbü’t-Tenbîh’ini okudu. Bu kitaba yazdığı şerh Moğol istilâsı sırasında kaybolmuştur. Vâsıtî ona icâzet verdi ve hırkasını giydirdi. “Herkes üstadıyla ben ise talebem Rifâî ile iftihar ederim” diyen Vâsıtî, zâhir ve bâtın ilimlerine sahip bir âlim ve sûfî olduğunu belirtmek üzere ona “ebü’l-alemeyn” unvanını verdi. Ahmed er-Rifâî, Vâsıtî’nin ölümünden sonra dayısı Mansûr el-Batâihî’nin terbiye ve irşad halkasına girdi. Rifâî’ye hilâfet* ve “şeyhü’ş-şüyûh” unvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini de tevdi eden Batâihî, Ümmüabîde’deki tekkeye yerleşip müridlerin irşad ve terbiyesiyle meşgul olmasını istedi. Birkaç sene sonra bölgesindeki şeyhlerin bazı ciddi tenkitlerine mâruz kalmış, hatta erkek ve kadın müridlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurmak gibi sünnet dışı uygulamalarda bulunduğu iddiasıyla Halife Muktefî-Liemrillâh’a şikâyet edilmişse de bu durum onun çalışmalarına ve tesirlerinin yayılmasına engel teşkil etmemiştir. Müridlerinin sayısının artması, o bölgedeki şeyhlerin haset ve kıskançlığına sebep oldu. Ancak o birçok iftira, itham ve hakaretlerle karşılaşmasına rağmen, büyük bir sabır ve tevazu göstererek irşad vazifesine devam etti. Kendisini çekemeyenler Halife Muktefî-Liemrillâh’a, erkek ve kadın müridlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurduğu iddiasıyla şikâyet ettiler (1155). Durumu yerinde araştırmakla görevlendirilen memur, kanaatlerini halifeye, “Bu seyyid ve müridleri sünnet yolunda değillerse yeryüzünde sünnet üzere hareket eden hiç kimse kalmamış demektir” şeklinde açıkladı. Bunun üzerine halife, Ahmed er-Rifâî’ye, yaptırdığı tahkikattan dolayı özür dileyen bir mektup gönderdi.

1160’ta bazı yakınları ve müridleriyle birlikte hacca gitti. Dönüşte Medine’yi ziyaret etti. Medine uzaktan görününce devesinden inip yürüyerek Ravza-i Mutahhara’ya girdi. Rifâî’nin bu ziyaret sırasında zuhur ettiği ileri sürülen bir kerametiyle ilgili menkıbe oldukça meşhurdur. Rivayete göre, Hz. Peygamber’in kabri önüne gelince “es-Selâmü aleyke yâ ceddî!” diyerek selâm vermiş, orada bulunanlar Hz. Peygamber’in “Aleyke’s-selâm yâ veledî!” sözüyle selâma karşılık verdiğini duymuşlar; cezbeye gelen Rifâî diz çöküp, “Uzakta iken benim yerime varıp toprağını öpsün diye sana ruhumu gönderiyordum; şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu; uzat elini de dudaklarımla öpeyim” mânasına gelen meşhur şiirini okumuş; bunun üzerine Hz. Peygamber’in kabrinden dışarıya nûrânî bir el uzanmış ve Rifâî bu eli öpmüş; aralarında Hayât b. Kays el-Harrânî ve Adi b. Müsâfir gibi zatların da bulunduğu büyük bir topluluk hadiseye şahit olmuşlardır. Ahmed er-Rifâî’nin biyografisini yazan müellifler pek çok şahit ismi sayarak bu menkıbeyi mütevâtir bir haber şeklinde değerlendirirler. Ġāyetü’t-taḥrîr müellifi Abdülazîz ed-Dîrînî, Hz. Peygamber’in selâma karşılık vermesinin ve kabrinden dışarıya nûrânî bir elin uzanmasının mümkün olduğu hakkında devrin kadısına ait bir fetvayı da zikreder. Celâleddin es-Süyûtî bu haberi incelediği eş-Şerefü’l-muhtem adlı risâlesinde hadisenin tevâtür derecesine ulaştığını söyler. Rifâî şeyhlerinden Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî de bu menkıbe hakkında kaleme aldığı el-Kenzü’l-mutalsem fî meddi yedi’n-Nebî li-veledihi’l-gavs er-Rifâʿî adlı eserinde bu menkıbeye yer veren pek çok kitap ve müelliften iktibaslar yapmıştır. Rifâî’ye saygısı ve bağlılığı olanların bu menkıbeyi mütevâtir haber olarak gösterme gayretlerine rağmen, bizzat Rifâî, prensip olarak keramete önem vermemiştir.

Abbâsî Halifesi Müstencid, Ahmed er-Rifâî’ye bir mektup göndererek kendisine nasihat ve tavsiyelerde bulunmasını istedi. Rifâî’nin cevabî mektubunu beğenen halife ona ve dervişlerine birçok hediye gönderdi, bir sene sonra da sarayına davet etti. Halife, maiyetindekiler ve Bağdat şeyhleri ona büyük bir saygı ve ilgi gösterdiler. İrşâdü’l-müslimîn müellifi Fârûsî, halifenin onu ikinci ve üçüncü gün yalnız başına saraya davet ettiğini, babasının kabri civarında icra ettiği zikir meclisine kendisinin de katıldığını anlatır. Bu ve benzeri kayıtlardan onun Abbâsî halifelerinden hürmet gören, devrinin tanınmış ve itibarlı bir sûfîsi olduğu anlaşılmaktadır. İkinci defa hacca gittiği kaynaklarda ifade edilmekle birlikte tarih verilmemektedir.

Ahmed er-Rifâî, şiddetli bir ishal hastalığı sonunda 22 Cemâziyelevvel 578’de (23 Eylül 1182) vefat etti. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır. İlk eşi Hatîce bint Ebû Bekir el-Vâsıtî en-Neccârî’den Fâtıma ve Zeyneb adlarında iki kızı, onun vefatından sonra evlendiği Râbia’dan Sâlih adlı bir oğlu olmuş, ancak Sâlih evlenmeden vefat ettiği için nesli kızları ile devam etmiştir. Fâtıma’dan İbrâhim el-A‘zeb (ö. 609/1212) ve Ahmed el-Ahdar (ö. 645/1247) adlarında devirlerinde meşhur iki sûfî, Zeyneb’den ise ikisi kız altısı erkek olmak üzere on torunu olmuştur. Bunlardan İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusu olup tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye’de yayılmasında tesiri olmuştur. Ahmed er-Rifâî’nin nesli günümüze kadar devam etmiştir. Rifâî aileler Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır.

Mirʾâtü’z-zamân’da zikredilen ve D. S. Margoliouth tarafından tekrar edilen (bk. İA, I, 203-204) Rifâî’nin kötü huylu bir karısı olduğu, ondan boşanabilmesi için yakınlarının 500 dinarlık mihri aralarında topladıkları ve buna rağmen boşanamadığına dair rivayette adı geçen kadın onun değil, İrşâdü’l-müslimîn müellifinin bildirdiğine göre, Şeyh Harbûnî’nin karısıdır. Bu hadiseyi bizzat Ahmed er-Rifâî, bazı makamlara erişmek için eziyetlere tahammül etmek gerektiğini belirtmek için anlatmaktadır.

Bütün kaynaklar pek çok müridi olduğunu, tekkesine her gün binlerce kişinin geldiğini, sabah akşam bunlara yemek verildiğini yazar. Tekkesinin vakıf, hediye ve bağış yoluyla çok büyük geliri olduğu da ifade edilmektedir.

Kaynaklar onu âlim, muhaddis, Şâfiî fakihi ve müfessir bir sûfî olarak tanıtırlar. Ahmed er-Rifâî’nin menkıbe ve eserlerinde görülen tasavvuf ve tarikat anlayışı Kitap ve Sünnet’e tamamen uygundur. Buna göre İslâm, “zâhir” ve “bâtın”ı ile bir bütündür. Bâtın zâhirin özü, zâhir bâtının zarfıdır; zâhir olmasa bâtın da olmazdı. Kalp cesetsiz olmaz, kalbi olmayan ceset ise çürür. Tasavvuf bâtın ilmidir. Tarikat şeriat demektir. Derviş olmak için toplumdan uzaklaşmak gerekmez. Müridler dünyevî meşguliyetlerini terketmeksizin, helâl ve harama dikkat ederek ve gafletten uzak kalmak suretiyle hak yolunda ilerleyebilirler. Tasavvuf baştan sona “edep”ten ibarettir ve bütün edepler Hz. Peygamber’in sünnetine tâbi olarak elde edilir.

Kaynakların zül, meskenet, fakr, inkisar ve tevazu sahibi olarak tanıttıkları Ahmed er-Rifâî, Allah’a bu faziletlerle vâsıl olduğunu, bunları tasavvufî yolunun birer esası olarak tercih ve tesbit ettiğini söyler. Menkıbeleri içinde onun fevkalâde tevazuunu gösteren birçok hikâye yer almaktadır. Menâkıbnâmelerin, birkaç keramet istisna edilirse hemen hemen daima onun ahlâkını ve insanî münasebetlerdeki tevazuunu gösteren hikâyelere yer vermeleri dikkat çekicidir. Bu menkıbeler ve eserlerinde ifade edilen fikirler, onun sûfî şahsiyeti ve tarikat pîrleri arasındaki özelliklerini ortaya koyan ana çizgilerdir.

Dört büyük kutub*dan biri kabul edilen Ahmed er-Rifâî’nin kutbiyyet makamına Abdülkādir-i Geylânî’den sonra yükseldiğini kaynaklar yazar. Gavsiyyet (bk. GAVS) ve kutbiyyet âleminin kendisine daha önce de teklif edildiği, ancak bu vazifeden affedilmesini istediği, bunun üzerine aynı vazifenin Abdülkādir-i Geylânî’ye verildiği, onun ölümünden sonra tekrar kendisine tevcih edilince kabul ettiği ve on altı sene bu makamda bulunduğu kaydedilmektedir.

Kurmuş olduğu tarikat bir süre Rifâiyye, Ahmediyye ve Batâihiyye adlarıyla anılmakla birlikte sonraları sadece Rifâiyye adı kullanılır olmuştur.

Eserleri. 1. el-Hikemü’r-Rifâʿiyye. Kendisinin telif ettiği günümüze kadar intikal etmiş tek eseri olup küçük bir risâledir (Şam, ts.). Müridlerinden Abdüssemî‘ el-Hâşimî’ye ithafen yazılan bu eseri, Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî Kalâʾidü’z-zeberced ʿalâ Hikemi’r-Rifâʿî adıyla şerhetmiş (Beyrut 1885), Muallim Nâci bu eserden aldığı Rifâî’nin sekiz hikmetli cümlesini şerhederek Hikemü’r-Rifâî adıyla yayımlamıştır (İstanbul 1304). Geylânîzâde Seyyid Muhammed Seyfeddin, eseri Terceme-i Hikem-i Rifâʿiyye adıyla Farsça’ya tercüme etmiştir (İstanbul 1302). el-Hikemü’r-Rifâʿiyye, Türkçe’ye de birkaç defa çevrilmiş, son olarak Hak Yolcusunun Düsturları adı altında aşağıda verilen iki eseriyle birlikte yayımlanmıştır (trc. Yaman Arıkan, İstanbul 1985, s. 39-100). 2. el-Burhânü’l-müeyyed. Sohbetlerinden derlenmiştir. Birçok konuya temas etmekle birlikte tevhid, semâ, iradî ölüm, şeriat-tarikat münasebetleri daha geniş olarak işlenmiştir. Müteşâbih âyetler meselesinde İmam Şâfiî, Mâlik b. Enes, Ebû Hanîfe, İbn Hanbel ve Ca‘fer es-Sâdık’ın sözleri zikredilmiş, kelâmcıların görüşlerine yer verilmemiştir. Muhtelif baskıları olan eserin (İstanbul 1301; Şam, ts.) Türkçe’ye ilk tercümesi Kudsîzâde Kadri tarafından yapılmış (İstanbul 1313), son olarak Delilleriyle Ma’rifet Yolu adıyla yayımlanmıştır (trc. H. Kâmil Yılmaz, İstanbul 1985). 3. el-Mecâlisü’s-seniyye. Menâkıbnâmelerde nakledilen meclislerin sonradan Mustafa Reşîd er-Rifâî tarafından derlenmiş şekli olup yedi meclis ihtiva eder. Meclisler tasavvufî sohbet ve mev‘izalardan ibarettir. Eser, Kudsîzâde Kadri tarafından Mecâlis-i Hazret-i İmâm Rifâî adıyla tercüme edilmiştir (İstanbul 1313). 4. Erbaʿûne hadîsen. Kırk hadisi kendisinden itibaren Hz. Peygamber’e kadar ulaşan bir senedle vermektedir (Şam, ts.). Risâledeki hadisler Kütüb-i Sitte ve meşhur hadis kitaplarında mevcuttur. Türkçe tercümesi Hak Yolcusunun Düsturları adlı kitabın içinde yer almaktadır (s. 9-36). 5. Ḥâletü ehli’l-ḥaḳīḳa maʿallāh. Yukarıda geçen kırk hadisin şerhidir. 549 (1154) yılı Receb ayından itibaren her perşembe günü bir hadisin tasavvufî şerhini yaptığı sohbetlerinde tutulan notların, müridlerinden Ebû Şücâ‘ b. Menhec tarafından derlenmesinden meydana gelmiştir (Mısır 1315, Halep 1962). Tasavvuf ve hadis münasebeti bakımından dikkat çekici olan bu eser, Onların Âlemi adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir (trc. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul 1964). 6. en-Nizâmü’l-hâs li-ehli’l-ihtisas. Kaynaklarda adı geçmeyen bu eserin üslûbundan Ahmed er-Rifâî’nin sohbetlerinden derlendiği anlaşılmaktadır. Tasavvufî mev‘iza ve nasihatlerden meydana gelen eser el-Hikem ve Erbaʿûne hadîsen ile birlikte yayımlanmıştır (Şam, ts., s. 57-92). Türkçe’ye ilk tercümesi Mehmed Nâzım tarafından yapılan eserin (İstanbul 1328), yeni bir tercümesi Hak Yolcusunun Düsturları adıyla yayımlanan kitap içindedir (s. 103-189). 7. el-Eşʿâr. Bazı şiirleri Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî’nin Ahmed er-Rifâî hakkında yazdığı Kılâdetü’l-cevâhir adlı geniş biyografide bir araya getirilmiştir. Bu şiirler Kenan Rifâî’nin Ahmed er-Rifâî (İstanbul 1340) isimli eserinde de bulunmaktadır. 8. el-Ahzâb ve’l-evrâd. İrşâdü’l-müslimîn’in yazarı Fârûsî, Ahmed er-Rifâî’nin 662 hizbinin mevcut olduğunu söylüyorsa da, muhtelif eserler içinde (bk. İzzeddin Ahmed es-Sayyâd, s. 91-112; Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî, Kılâdetü’l-cevâhir, s. 246-274; Kenan Rifâî, ek, s. 1-103) bunların ancak bir kısmı bir araya getirilmiştir.

Bu eserlerden başka, Muhammed Sirâceddin er-Rifâî (ö. 885/1480) bazı sözlerini Rahîku’l-kevser min kelâmi’l-gavs er-Rifâʿî el-ekber (Beyrut 1887), Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî ise bazı söz ve meclislerini el-Fecrü’l-münîr (İstanbul 1300) ve Kitâbü Külliyyâti’l-Ahmediyye (Kahire 1316) adlı kitaplarda bir araya toplamışlardır. Kaynaklarda ismi geçen Tarîku’s-sâʾirîn ilallah adlı eseri günümüze ulaşmamıştır.

Ahmed er-Rifâî hakkında kaleme alınan başlıca eserler şunlardır:

1. Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî el-Kazvînî (ö. 623/1226). Sevâdü’l-ʿayneyn fî menâkıbi’l-gavs Ebi’l-ʿAlemeyn (Kahire 1301, 31 sayfa). Ahmed er-Rifâî hakkında kaleme alınan görebildiğimiz en eski eser olup müellifinin ifadesine göre 588’de (1192) yazılmıştır. Ahmed er-Rifâî’nin hayatı, şahsiyeti nesebi hakkında kısa ve özlü bilgiler ihtiva eder. Sonraki eserlerde ismi geçmekte ve ondan nakiller yapılmaktadır. 2. Abdülazîz b. Ahmed ed-Dîrînî (ö. 694/1295). Kitâbü Gayeti’t-tahrîr (Kahire 1315, 28 sayfa). Müellif bu küçük risâleyi, bir şahsın, Ahmed er-Rifaî’nin Benî Rifâa adlı bir Arap kabilesine mensup olduğuna dair sözlerini reddetmek ve onun seyyid olduğunu ispat etmek için yazmıştır. Elimizdeki ilk kaynaklardan biridir. 3. Ümmü’l-berâhîn fî baʿżı menâkıbı sultâni’l-ʿârifîn eş-şeyhi’l-kebîr es-seyyid Ahmed er-Rifâʿî (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1123). İlk menâkıblardan biri olduğu anlaşılan eseri Brockelmann anonim olarak zikreder. Yine Brockelmann’ın Behcetü’ş-şeyh Ahmed er-Rifâʿî adıyla Saîd b. Hâlid es-Sillî tarafından yazıldığını ifade ettiği eserle, bazı küçük farklılıklar bir tarafa bırakılırsa, aynı olduğu görülmektedir. 678 (1279) tarihlerinde veya daha önce yazılmış olması muhtemel olan eser, Rifâî hakkındaki rivayetleri ve bazı sözlerini ihtiva eden geniş bir menâkıbdır. Şehid Ali Paşa nüshasında adı verilmeyen ve Brockelmann tarafından başka bir isimle zikredilen müellifini, Rifâî kaynaklarına dayanarak Kāsım b. Muhammed b. Haccâc şeklinde tesbit etmiş bulunuyoruz. 4. İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271). el-Maʿârifü’l-Muhammediyye fî vezâʾifi’l-Ahmediyye (İstanbul 1305). Müellif, Rifâî’nin torunu ve Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusudur. Eserin yazılış tarihi belli değildir. Rifâî hakkında yazılan en eski ve muteber eserlerden biridir. 5. Ahmed b. İbrâhim el-Fârûsî (ö. 694/1294). İrşâdü’l-müslimîn li-tarîkati şeyhi’l-müttakīn (İstanbul 1307). Rifâî ile ilgili eserlerin en sistematiği olup birçok yeni bilgi ihtiva eder. Müellif, Rifâî’nin müridi Ömer el-Fârûsî’nin torunudur ve rivayetlerinin şifahî kaynağı umumiyetle dedesidir. 6. Abdurrahman Ebü’l-Ferec el-Vâsıtî (ö. 744/1343). Ṭabaḳātü ḫırḳati’ṣ-ṣûfiyye el-müsemmâ Tiryâḳu’l-muḥibbîn (Kahire 1305). Müellif, yukarıda adı geçen İrşâdü’l-müslimîn yazarına intisap etmiş bir mutasavvıftır. Ahmed er-Rifâî’nin Halife Müstencid’e gönderdiği mektup sureti gibi bazı yeni bilgi ve malzemeyi ihtiva eder. 7. Abdullah Muhammed Sirâceddin el-Mahzûmî (ö. 885/1480). Sıhâhu’l-ahbâr (İstanbul 1306). Yukarıda adı geçen eserlerden oldukça sonra yazılmakla birlikte, müellifin yaşadığı devre kadar Rifâî’nin soy ve tarikatından gelenlerden bahsettiği ve bizim göremediğimiz birçok eserden faydalandığı için Rifâî menkıbe ve kaynakları arasında mühim bir yer tutmaktadır. 8. Ebû Bekir b. Abdullah el-Ayderûsî (ö. 914/1508). en-Necmü’s-sâʿî fî kerâmâti üstâzi’l-kebîr er-Rifâʿî (Süleymaniye Ktp., Hasib Efendi, nr. 423). Üslûp itibariyle diğer menâkıblardan bir hayli farklıdır. Bazı rivayetler ilk kaynaklara göre oldukça değişikliklere uğramıştır. Menâkıbın ilk yarısında Anadolu’da faaliyet gösteren bazı Rifâîler’in adları geçmektedir. Heidelberg Kütüphanesi’ndeki (nr. A 179/2), Şifâʾü’l-eskam fî sîreti gavsi’l-enâm adlı kitabın en-Necmü’s-sâʿî’nin bir başka nüshası olduğunu tesbit etmiş bulunuyoruz. Nitekim matbu nüsha da (Kahire 1970) Süleymaniye ve Heidelberg nüshalarının bazı ufak farklarla aynısıdır. 9. Şifâʾü’l-eskam fî sîreti gavsi’l-enâm (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 3461). Tiryâku’l-muhibbîn’de adı geçen bu Farsça eserin, Ahmed er-Rifâî’nin sağlığında yazıldığını, müellifin kitabı takdim için Rifâî’ye getirdiğinde onun ölüm haberini aldığını en-Necmü’s-sâʿî adlı eserden öğreniyoruz. Ancak Tiryâku’l-muhibbîn’den ve Abdullah el-Yâfiî’nin (ö. 768/1366) Hulâsatü’l-mefâhir’inden iktibaslar yapıldığına göre Ahmed er-Rifâî’nin sağlığında yazıldığı söylenen menâkıb olması mümkün değildir. Bazı yönleriyle en-Necmü’s-sâʿî’ye benzeyen eserin başka bir nüshasını görmeden müellifi ve adı hakkında kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. 10. Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî (ö. 1909). Kılâdetü’l-cevâhir (Beyrut 1301). Birçok kaynaktan istifade edilerek hazırlanan bu kitap, Ahmed er-Rifâî hakkında en geniş biyografik eserdir. Bu Rifâî şeyhinin eserinden hareketle geçmiş devirlerde yazılan eserlerin izini tesbit etmek mümkündür. 11. Kenan Rifâî (ö. 1950). Ahmed er-Rifâî (İstanbul 1340). Ahmed er-Rifâî hakkında Türkçe yazılmış en geniş biyografi kitabıdır. İlk doksan sayfası Rifâî’nin hayatı, menâkıbı ve sözlerine, 121-169. sayfaları tarikatın âdâb ve erkânına ayrılmış, sonundaki 103 sayfalık ekte ahzâb* ve evrâd* harekeli olarak verilmiştir.

Yukarıda sayılan bu eserlere Ahmed b. İbrâhim el-Fârûsî’nin en-Nefhatü’l-miskiyye (İstanbul 1301), Ali b. Hasan el-Vâsıtî’nin (ö. 733/1333) Hulâsatü’l-iksîr (Kahire 1306) adlı eserleri de ilâve edilmelidir.

Rüfailik ya da Rifâiyye (Osmanlıca: رفاعية ‎), Tasavvufi inanışa göre kurucusu ve piri Ahmed er Rüfâi olan İslamî bir tarikat.

İlk sufi tarikatlardan biri olan Rüfâiyye’nin kurucusu, asıl ismi Ahmed bin Ali el-Mekki bin Yahya olan, Ahmed er-Rüfâi’dir. Aktab-ı Erbaa'dan (Dört Kutup) biri sayılan Ahmed er-Rüfâi’nin tarikat silsilesi Ali’ye dayanır.[1]

Rüfâ’î tarikâtı silsilesi

Muhammed Mustafa
Ali bin Ebu Talib
Hasan el-Basri
Habib-i Acemi
Davud et-Tai
Maruf el-Kerhi
Seriyü's Sekati
Cüneyd-i Bağdadi
Ebu Bekir Şibli
Ali el-Acemi
Ebu Aliyi Ruzbari
Ebu Ali Gulam bin Türkan
Aliyyü’l-Kari el-Vasiti
Tarikat sahibi, Seyyid "Ahmed er Rüfâi"

Tarikatın esasları

İstememek
Geri çevirmemek
Mal yığmamak

Seyyid Ahmed er Rüfâi, “Benim yolum, içinde bidat bulunmayan din, tembellik bulunmayan amel, fesat bulunmayan niyet, yalan bulunmayan doğruluk, riya bulunmayan hal, iddia ve makam isteği düşüncesi bulunmayan makam ve Allah’a tamamen tevekkül etmekten ibarettir.” demiştir.
Mürşidin müride verdiği ilk zikir, “Lailahe illallah” zikridir. Sonraları Rahman, Rahim, Vehhab, Kuddüs, Hakk, Halim, Hannan, Hayy, Hafız, Hamid isimleri verilir. Ahlakı güzelleştirmek gayesiyle biri hilafet, diğeri de muharremiyye olmak üzere iki çeşit halvete girilir. Bu halvette mürid oruç tutar. Rüfâiler siyah sarık sararlar.

Samarrai'ye göre, Rufai tarikatı esasları

Allah’ın birliğine iman
Kur’an’ı sorumlulukların kaynağı bilmek
Muhammed’in sünnetine bağlılık
Sürekli zikir ve iç dünyayı dinlemek
Sevgi
İlk İslam alimlerinin çerçeveledikleri inanç sistemine bağlılık
Muhammed’in sahabilerine saygı
Kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman
Tefekkür
Dostlarla açık zikir
Muhammed’in ahlakıyla ahlaklanmak
İlim tahsili peşinde olmak
Sürekli Kur’an okumak
Şöhretten kaçınmak
Lüzumsuz ve boş konuşmayı terk etmek
Bid’atlardan kaçınmak

Mustafa Kara'ya göre tarikatın esasları

Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak
Şeriat ve tarikata ters düşen şeylerden sakınmak
Dininde ve ahdinde sağlam durmak
İlim öğrenmek ve uygulamak
Kişilerin ayıp ve kusurlarını araştırmamak
Muhtaç olanlara insaf ve merhamet etmek
Yaramaz ve çirkin huyları terk etmek
Şeyhin öğütlerini kabul etmek

Dervişliğe kabul

Rifâiyye tarikatında dervisliğe kabul usulünü, bu tarikatın Türkiye'deki çağdas en büyük seyhi olan Ken'an Rifâî söyle açıklamıştır: "Mürsit, istekliye; Allah'a dönüş ve tövbenin bir belirtisi olarak abdest alıp iki rekât namaz kılmasını söyler. Bunun ardından, mürşit kıbleye yönelerek iki dizi üstüne oturur. Mürit de, dizleri mürşidin dizlerine değecek biçimde aynı sekilde çökerek oturur. Mürsit, üç Fatiha ve Kur'an'ın beyatle ilgili ayetini (Feth, 10) okurken müridin elinden tutar ve Peygamberden bey'atlesme ile ilgili olarak nakledilen hadisi hatırlatır ve sonunda müride: "Siz de bu sartlar muvacehesinde bana bey'at ediyor musunuz?" diye sorar ve "evet" cevabını alınca Kur'an'ın, ahdi bozmamaya ilişkin ayetlerini okur. Bunlardan sonra mürşit, isteklinin elini tutmaya devam ederek üç kez "istiğfar" ederler. Bunun ardından islam'daki iman ve ibadet esaslarına sadakat tekrarlanır. Düşkünlere, yoksullara, çaresizlere yardım edileceğine, Ahmed Rifâî'den gayrı mürşit tanınmayacağına söz verilir ve bütün bunlara Allah ve Peygamber şahit tutulur.[2]
Tarikatta şiş batırma, kılıçla kesme adeti

Seyyid Ahmed er Rüfâi, Muhammed peygamberin elini öpünce, müridleri de bu nimetten istifade etmek istemişler, ancak bu durum gerçekleşmeyince üzülmüşler ve ellerine geçirdikleri tahta parçası, bıçak ve demirle vücutlarına vurmaya başlamışlar. Bir kısmı da ateşle vücudunu dağlamaya çalışmış. Şeyh çadıra girince bu durumu görünce hayret etmiş. Bunun üzerine şöyle dua etmiş, “ Ya Rab, tarikatıma girenlere, bu sırrı bahşeyle!”.

Bu durum tarikat mensublarında baki kalmıştır. Buna “Bürhan” denilir.


BİBLİYOGRAFYA

Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî, Sevâdü’l-ʿayneyn fî menâḳıbi’l-ġavs̱ Ebi’l-ʿAlemeyn, Kahire 1301, s. 3-26; Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mirʾâtü’z-zamân, s. 370-371; İzzeddin Ahmed es-Sayyâd, el-Maʿârifü’l-Muḥammediyye fi’l-veẓâʾifi’l-Aḥmediyye, İstanbul 1305, s. 2-68; İbn Hallikân, Vefeyât (nşr. F. Wüstenfeld), Kahire 1367/1948, I, 154-155; Abdülazîz b. Ahmed ed-Dîrînî, Kitâbü Ġāyeti’t-taḥrîr, Kahire 1315, s. 6-27; Ahmed b. İbrâhim el-Fârûsî, en-Nefḥatü’l-miskiyye fi’s-sülâleti’r-Rifâʿiyyeti’z-zekiyye, İstanbul 1301, s. 6-12; a.mlf., İrşâdü’l-müslimîn li-ṭarîḳati şeyḫi’l-müttaḳīn, İstanbul 1307, s. 22-39, 89-92, 126-127; Şattanûfî, Behcetü’l-esrâr ve maʿdinü’l-envâr, Kahire 1330, s. 236; Ali b. Hasan el-Vâsıtî, Ḫulâṣatü’l-iksîr, Kahire 1306, s. 5-19, 27-35, 65-72; Abdurrahman Ebü’l-Ferec el-Vâsıtî, Ṭabaḳātü ḫırḳati’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1305, s. 3, 32-35; a.mlf., Tiryâḳu’l-muḥibbîn fî sîreti sulṭâni’l-ʿârifîn, Bibliothèque Nationale de Paris, code 5291, vr. 243-270; Zehebî, el-ʿİber, Kahire 1948, I, 154-155; a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XXI, 77-80; Sübkî, Ṭabaḳāt, VI, 23-27; İbn Kesîr, el-Bidâye, XIII, 342; İbn Hacer, ed-Dürerü’l-kâmine, III, 37; Muhammed Sirâceddin el-Mahzûmî, Ṣıḥâḥu’l-aḫbâr, İstanbul 1306, s. 63-73, 76-83, 138; Süyûtî, eş-Şerefü’l-muḥtem, Kahire 1307, s. 6; Şa‘rânî, eṭ-Ṭabaḳāt, s. 140-145; Münâvî, el-Kevâkib, II, 75-79; İbnü’l-İmâd, Şeẕerât, IV, 259-261; Harîrîzâde, Tibyân, II, vr. 52a-62a; Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî, Ḳılâdetü’l-cevâhir, Beyrut 1301, s. 523; a.mlf., Kitâbü’l-Kenzi’l-muṭalsem, İstanbul 1313; Kenan Rifâî, Ahmed er-Rifâî, İstanbul 1340; Brockelmann, GAL, I, 780-781; Yûnus es-Sâmerrâî, Seyyid Aḥmed er-Rifâʿî ḥayâtühû ve âs̱ârüh, Bağdad 1970, s. 85-101; Mustafa Tahralı, Ahmad al-Rifâ‘î, sa Vie, son oeuvre et Tariqa (doktora tezi, 1973), Sorbonne Nouvelle Paris III; D. S. Margoliouth, “Ahmed Rifâî”, İA, I, 203-204.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 09:05 AM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Kimdir?

Muhammed Celâleddîn-i Rumi (Farsça: Farsça: جلال‌الدین محمد بلخى), veya kısaca bilinen adıyla Mevlânâ (Farsça: مولانا, "efendimiz", 30 Eylül 1207 - 17 Aralık 1273), 13. yüzyılda yaşamış Fars[1][2] Sünni[3] Müslüman şair, fâkih, âlim, ilahiyatçı ve Sufi mutasavvıf.[4] Kendisinin etkisi yalnızca bir ulusla veya etnik kimlikle sınırlı kalmayarak pek çok farklı millete ulaştı; manevi mirası İranlılar, Tacikler, Türkler, Rumlar, Peştunlar, Orta Asyalı Müslümanlar ve Güney Asyalı Müslümanlar tarafından benimsenerek yedi yüzyılı aşkın bir süredir takdirle karşılandı.[5] Şiirleri dünya çapında onlarca dile birçok kez çevrildi ve zaman zaman çeşitli farklı biçimlere dönüştürüldü. Kıtaları aşan etkisi sayesinde günümüzde ABD'de "en çok tanınan ve en çok satan şair" hâline geldi.[6][7][8]

Mevlânâ eserlerini çoğunlukla Farsça kaleme aldı ancak bunun yanı sıra nadiren Türkçe, Arapça ve Rumca kullanmayı da tercih etti.[9][10][11][12][13] Konya'da yazdığı Mesnevî, Fars diliyle yazılmış en büyük şiirlerden biri olarak kabul gördü.[14][15] Eserleri yazıldığı orijinal hâliyle günümüzde hâlen Büyük İran'da ve Farsça konuşulan yerlerde okunmaktadır.[16][17] Eserlerinin çevirileri ise özellikle Türkiye, Azerbaycan, ABD ve Güney Asya'da yaygın bir şekilde okunmaktadır.

Kimliği

Mevlânâ 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan'ın Belh bölgesinde, Afganistan sınırları içinde kalan Vahş kasabasında doğmuştur. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar hanedanından Fars Prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.[19]

Babası, "alimlerin sultânı" unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir. Babasına Sultânü'l-Ulemâ unvanının verilmesini kaynaklar Türk gelenekleri ile açıklamaktadır. Etnik kökeni tartışmalı olup; Fars, Tacik veya Türk olduğu yönünde görüşler mevcuttur.

Mevlânâ, dönemin İslâm kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Alîmlerin Sultânı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled'in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya'ya gelen Seyyid Burhaneddin'in mânevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl ona hizmet etmiştir. 1273 yılında vefat etmiştir.

Mevlânâ, yazdığı Mesnevî adlı eserinde kendi adını Muhammed bin Muhammed bin Hüseyin el-Belhî şeklinde vermiştir. Burada yer alan Muhammed isimleri baba ve dedesinin ismi, Belhî ise doğduğu şehir olan Belh'e nispettir. Lakabı Celâleddin’dir. “Efendimiz” anlamındaki “Mevlânâ” unvanı onu yüceltmek maksadıyla söylenmiştir. Bir diğer lakabı olan Hudâvendigâr ise Mevlânâ'ya babası tarafından takılmıştır ve "sultan" manasına gelmektedir. Mevlânâ, doğduğu kente nispetle Belhî şeklinde anıldığı gibi hayatını sürdürdüğü Anadolu'ya nispetle kendisine Rûmî de denmektedir. Ayrıca müderrisliği nedeniyle Molla Hünkâr ve Mollâ-yı Rûm olarak da anılmaktaydı.

İnanç ve öğretileri

Diğer bütün sufiler gibi Celâleddîn-i Rûmî'nin temel öğretisi tevhid düşüncesi etrafında örgülenir. Celalettin Rumi'nin, rabbine olan bağı ele alınarak rabbine duyduğu aşk ile ön plana çıkmıştır.

Mevlana’dan Tüm İnsanlığa Nasihat – Meşhur Sözü (Şiiri)

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,

İster kafir, ister mecusi,

İster puta tapan ol yine gel, ,

Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,

Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz…

Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?

Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!

Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.

Yaşamı

Babasının ölümüne kadar olan dönem

Harzemşahlar hükümdarları Bahaeddin Veled'in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgindi. Çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceye göre, Bahaeddin Veled ile Harezmşahlar hükümdarı Alaeddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş) arasında geçen bir olaydan sonra Bahaeddin Veled ülkesini terk eder; Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları İslâm dininde var olmayan bid'atlerle uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü felsefeci Fahrettin Razî buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş'e şikayet etti. Hükümdar, Razî'yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi'nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled'e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Sultanü'l Ulemaya şehrin anahtarlarını göndererek şöyle dedirtti: Şeyhimiz eğer Belh ülkesini kabul ederse bugünden itibaren padişahlık, topraklar ve askerler onun olsun bana da başka bir ülkeye gitmem için müsaade etsin. Ben de oraya gidip yerleşeyim, çünkü bir ülkede iki padişahın bulunması doğru değildir. Allah'a hamdolsun ki ona iki türlü saltanat verilmiştir. Birincisi dünya ikincisi ahiret saltanatıdır. Eğer bu dünya saltanatını bize verip ondan vazgeçselerdi, bu çok geniş bir yardım ve büyük lütuf olacaktı.Bahaeddin Veled de "İslam sultanına selam söyle bu dünyanın fani ülkeleri, askerleri, hazineleri, taht ve talihleri padişahlara yaraşır biz dervişiz bize ülke ve saltanat uygun düşmez" dedi ve ayrılmaya karar verdi. Sultan çok pişman olsa da Bahaeddin Veled'i kimse ikna edemedi (1212 ya da 1213).

Nişapur kentinde ünlü şeyh Ferîdüddîn-i Attâr onları karşıladı. Aralarında küçük Celâleddîn'in de dinlediği konuşmalar geçti. Attâr, Esrarname (Sırlar Kitabı) adlı ünlü kitabını Celâleddîn'e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin'i kastederek, yanındakilere "bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor" dedi. Bahaeddin Veled'e de, "umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır" diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname 'yi her zaman yanında taşımış, Mesnevî'sinde Attâr'dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir).

Kafile, Bağdat'ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan'a yöneldi. Hac dönüşü, Şam'dan Anadolu'ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende'de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Şerafettin'in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende'de doğdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled'i ve Celâleddîn'i Konya'ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi'nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled'e büyük bir saygıyla bağlandı ve müridi oldu. Bahaeddin Veled 1231'de Konya'da öldü ve Selçuklu Sarayı'nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı.

Babasının ölümünden sonraki dönemi

Babasının vasiyeti, Selçuklu sultanının buyruğu ve Bahaeddin Veled'in müritlerinin ısrarlarıyla Celâleddîn babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle ders, vaaz ve fetva verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tebrizli Seyyid Burhaneddin Muhakkik Şems-î Tebrizî ile buluştu. Celaleddin'in oğlu Sultan Veled'in İbtidaname (Başlangıç Kitabı) adlı kitabında anlattığına göre Burhaneddin, Konya'daki bu buluşmada genç Celâleddîn'i o çağda geçerli İslam ilim dallarında sınava soktu; gösterdiği başarıdan sonra "bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli idi; sen kal (söz) ehlisin. Kal'i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin" dedi. Bu uyarıdan sonra, Celâleddîn 9 yıl boyunca Burhaneddin'e müritlik etti, seyr-û sülûk denen tarikât eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya'da hocası Tebrizi'nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) başladı.

Hocası Celalettin'in arzusunun hilafına Konyayı terkederek Kayseri'ye gitti ve 1241'de orada öldü. Celâleddîn, hocasını unutamadı. O'nun kitaplarını ve ders notlarını topladı. Ne varsa içindedir anlamına gelen Fihi-Ma Fihadlı yapıtında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medresede fıkıh ve din bilimi okuttu, vaaz ve irşatlarını sürdürdü.

Şems-i Tebrizi'ye bağlanma

1244'te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri Hanı'na (Şeker Furuşan) baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi. Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı Ümmî bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Hacı Bektaş Veli’nin "Makalat" (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya'da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesi'ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu. Atın dizginlerini tutarak sordu ona:

- Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyâzîd Bistâmî mi?"

Mevlânâ, yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı:

- Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Beyâzîd Bistâmî'in sözü mü olur?"

Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi:

- Neden Muhammed "Kalbim paslanır da bu yüzden Rabb'ime günde yetmiş kez istiğfar ederim" diyor da, Beyâzîd, "kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?"

Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı:

- Muhammed her gün yetmiş mâkam aşıyordu. Her mâkamın yüceliğine vardığında önceki mâkam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Beyâzîd ulaştığı mâkamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu".

Tebrizli Şems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O'ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.

Oradan birlikte Mevlânâ'nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu ki kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder. Süre ne olursa olsun, Mevlânâ'nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya'nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl unutturmuştu. Şikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Şems'i ölümle bile tehdit ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ'ya Kur'an'dan bir ayet okudu. Ayet,

İşte bu, sen ile ben'in arasındaki ayrılıktır. (Kehf Suresi, 78. ayet)

anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya'yı terk etti (1245). Tebrizli Şems'in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems'i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ'dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems'e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Şam'da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirmi kadar arkadaşı Tebrizli Şems'i alıp getirmek üzere acele Şam'a gittiler. Mevlânâ'nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Şems, Sultan Veled'in ricalarını kırmadı. Konya'ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ 'yı Tebrizli Şems'ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ'ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa[kaynak belirtilmeli]başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Şems'e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ'nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi'de vardı.

Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems "bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ'nın oğlu Alaeddin'in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled'in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü. Tebrizli Şems'in türbesi Hacı Bektaş Dergahı'nda diğer Horasan Alperenleri'nin yanındadır.

Selahattin Zerküb ve Mesnevi'nin yazılışı

Bu dönemde Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ile kendi benliğini özdeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Şems'in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb'u seçmişti. Şems'in yokluk acısını onunla özdeşleştirdiği Selahattin Zerküb ile gideriyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan geçen kısa bir zaman içerisinde müritler de Şems yerine Selahattin'i hedef edindiler. Ne var ki Mevlâna ve Selahattin kendilerine karşı duyulan tepkiye aldırmadılar. Selahattin'in kızı "Fatma Hatun" ile Sultan Veled evlendirildi.

Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin'i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin'in Mevlânâ'dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivâyeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti.[kaynak belirtilmeli]

Selahattin'in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin, Vefaiyye tarikatının kurucusu ve Tacu'l Arifin diye bilinen Ebu'l Vefa Kürdi'nin soyundan olup dedeleri Urmiye'den göçüp Konya'ya yerleşmişlerdi.[26] Hüsamettin'in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ'ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ'nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı mâkam sahibiydi.

İslâm tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı kabul edilen Mesnevî-i Manevî (Mesnevî) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve "müritler", dedi, "tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hâkim Senaî'nin Hadika adlı kitabını okuyorlar ya Attâr'ın "İlâhînâme" 'sini, ve "Mantık-ut-Tayr" 'ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilâhi gerçekleri ilk elden öğrenecekti." Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kâğıt uzattı genç dostuna; Mesnevî 'nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: "Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim."

Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini çeşitli öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevî bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu. 17 Aralık 1273'te de vefat etti. Mevlânâ'nın vefat ettiği gün olan 17 Aralık, düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan Rabb'ine kavuşma günü olduğu için Şeb-i Arûs olarak anılır.

İlk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya'da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ'nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled'in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi'nin torunlarıdır; Fatma Melike Hatun'un torunlarıysa Mevlevîler arasında İnas Çelebi olarak anılırlar.

Eleştiriler

Edip Yüksel Celalettin Rumi'yi hikayelerindeki müstehcenlik, tevhide aykırılık ve Allah'tan vahiy aldığı şeklindeki ifadeleri dolayısıyla eleştirmiştir.[27] Selçuklu dönemi tarihçisi Mikail Bayram, Mevlana-Ahi Evran mücadelesine değinir ve Mevlana'yı Moğollardan (İlhanlılardan) maaş alan bir İlhanlı ajanı olmakla suçlar. Ona göre Ahi Evran ile Nasrettin Hoca aynı kişidir ve Mevlana aynı zamanda; büyük bir devlet adamı, din bilgini ve filozof olan, ahi teşkilatı ve kesin olmamakla birlikte Anadolu'da Moğol direnişinin örgütleyicisi Nasrettin Hoca'nın katilidir.

Eserleri

Mesnevî
Büyük Divan "Divan-ı Kebir"
Fihi Ma-Fih "Ne varsa İçindedir"
Mecalis-i Seb'a "Mevlana'nın 7 vaazı"
Mektubat "Mektuplar"

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Muaviye Dönemi Halifelerinden Ömer Bin Abdülaziz Kimdir ?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 08:12 AM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Muaviye Dönemi Halifelerinden Ömer Bin Abdülaziz Kimdir ?


Ömer bin Abdülaziz (Arapça: عمر بن عبدالعزیز). Emevî halifelerinin sekizincisi ve Mervân’ın torunudur. 60 (m. 679)'da ya’nî Muâviye’nin vefâtı yılında Medine'de (diğer kaynaklara göre de Mısır'da) doğdu. Emevî Devleti'nde kendisinden önce Ömer isimli bir sultan olmamasına rağmen Ömer bin Hattab'ın ardından halife olan ilk Ömer isimli kişi olduğundan dolayı II. Ömer şeklinde anılmaktadır.

Sünni Müslümanlar arasında gelen halk hatıralarına göre Ömer bin Abdülaziz in İkinci Halife Ömer bin Hattabın torunudur. Buna göre Ömer bin Hattab halkın ne düşündüğünü öğrenmek için tebdilli olarak gezmekte iken, süt satan bir genç kızın annesinin süte su karıştırması emrini dinlemediğini ve ona bundan dolayı serzenişlere geçtiğini gorür. Ertesi gün kızın bu fikirde israr edip etmediğini kontrol etmek için bir memurunu göndererek sütçü kızdan süt satın aldırır ve sütün içine yine su karıştırmadığını görür. Ömer bin Hattab kızı ve annesini halifelik evine çağırır ve aralarındaki anlaşmazlığı duyduğunu söyler. Sütçü kızı ödüllendirmek için ona kendi oğlu Asım ile evlenmeyi kabul etmesini istediğini bildirir. Kız bunu kabul eder ve bu evlilikten çiftin Leyla adını verdikleri bir kızları olur. İşte Ömer bin Hattab'in torunu Leyla Ömer bin Abdülazizin annesidir.

717de (Hicri 99de) halife olan amcası oğlu Süleymân bin Abdülmelik vefât edince, halife oldu. Bu o zamana kadar babadan oğula geçen Emevi halifelik geleneklerine aykırı olduğu için, halifelik görevine seçimle geldiği çok olasıdır.


Halife olmadan önce

Babası Mısır valisi olunca, Mısır’a gittiler ve oğlunu Medine’ye tahsile gönderdi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Saîd bin Müseyyib ve başka âlimlerden ders aldı. Babası ölünce amcası olan halife Abdülmelik onu Şam’a getirdi. Kızı Fâtıma’yı ona verdi. Kayınbabası bundan çok geçmeden sonra öldü ve yerine Ömer'in kuzeni I. Velid halife oldu.

I. Velid 706 yılında Ömer'i Medine'ye vali olarak atadı. Ömer bu görevde çok yetenekli ve çok âdil bir idareci olduğunu hemen gösterdi. Diğer Emevi valilerinin uygulamadıkları bir şekille Ömer Medine'de bir müşavirler şurası kurup bu şura üyelerini düşüncelerine önem verdiği söylenir. Valisi olduğu eyaletten başkent Şam'a giden şikayetlerin de arkası kesildiği bilinir. Medine'deki adil idareden haberdar olanlar, özellikle Irak'ın valisi olan Haccac bin Yusuf'un şiddetli ve gayriadil idaresinden hoşnutsuz olanlar, Medine'ye göçe başladılar. Bu durum Irak valisinin hoşuna gitmedi ve halife olan I. Velid'e Ömer'i Medine'den alması için baskı yapmaya başladı. I. Velid bu baskılara karşı koyamadı ve Ömer'i 712 yılında Medine valiliğinden geri aldı. Ama bu sırada Ömer'in ünü bütün Müslüman Emevi ülkesine yayılmıştı.

Ömer Velidin geri kalan halifeliği sırasında ve onu takip eden Süleymanın halifeliği sırasında hep Medine'de yaşadı. Süleyman bin Abdülmelik kendinin yerine geçecek bir halife namizeti ararken, kendi öz kardeşleri yerine, kendisine çok hürmet ettiği Ömer bin Abdülaziz'i seçti. Ömer onu bu kararında caydırmak istediyse de başarılı olamadı ve 717de Süleyman öldüğü zaman istemediği bir şekilde, Ömer Emevi Halifesi oldu.
Halifelik dönemi

717de Süleyman Mesleme bin Abdülmelik komutasında bir Emevi ordusunu ve donanmasını Konstantinopolisi (İstanbulu) fethetmek için göndermişti. Bu Konstantinopolis'in ikinci Arap Kuşatması da Araplar için başarılı olmamış ve çok uzun sürmesi dolayısıyla ordunun beraberlerinde taşıdıkları ve İstanbul şehri etrafında bulunan kırsal sektörden bulup topladıkları iaşe ve hayvan yemi yetişmemiştir. Bu nedenle Arap ordusu hem açlıktan hem de yem bulamadıkları için atlarını kesip yemek zorunda kalmışlardı. O yıl halife olan Ömer, Mesleme'ye Konstantinopolis kuşatmasıni kaldırıp bütün askerlerini Suriye'ye geri getirmesi emrini verdi ve bu orduya geri dönmek için acele iaşe gönderdi. Mesleme Şam'a döndüğünde halife karşısına bütün ordusuyla çıkmak isteyince Ömer bunu reddetti ve onu görmedi. İkinci defa Mesleme sadece 2000 kişi eşliğiyle geldi ve bu sefer de Ömer'in huzuruna çıkartılmadı. Üçüncü defa Mesleme tek başına olarak geldiğinde Ömer'in huzuruna kabul edildi.

O yıl Haccac'ın ölümü valisi olduğu eyalette yaşayan ve onun zulmünü çekmiş olanlar çok büyük sayıda kişi için sanki bağımsızlık kazanıyorlarmış gibi sanki kafesin kapısını açıp serbest bırakılmışlar hissini oluşturdu.

Yezid bin Muhalleb Süleyman bin Abdülmelik tarafından Horasan'a vali tayin edilmişti. Onun valiliği sırasında yeresinden birçok şikayet Şam'a aktarılmışdı ama Süleyman bunlarla uğraşamadan öldü. Ömer halifeliği alıralmaz Yezid bin Muhalleb 'e bir mektup yazarak ondan sadakat yemini yapmasını istedi. Bunun için yerine maiyetinden uygun birini Horasan'a vali yardımcısı olarak bırakarak Şam'a gelmesini emretti. Yezid Horasan'ı kendi oğlu Mukhallad'ın idaresine bırakarak yola çıktı ve Dicle üzerinde Vasıt'tan Basra'ya gemiyle geldi. Şam'a varınca tutuklandı. Tutuklu olarak Ömer'in huzuruna getirildi. Yezid Gürgan'da askeri seferler yapmakta iken İslam hukukuna uymayan şekilde ganimet toplamakla suçlanmaktaydı. Ömer 718de Cerrah el Hakemi'yi Horasan valisi tayin etti. Makkalad babasının tutuklu olduğu haberini alınca hızla Şama gelip Ömer'in huzuruna çıktı ama bu görüşmeden birkaç gün sonra Mukhallad hastalandı ve öldü. Yezid bin Muhallab hapis tutulmaya devam edildi; ancak 720de Ömerin vefatından sonra hapis edildiği zindandan kaçmayı başardı.

Ömer bu işi görevlerini kötüye kullanan eyalet valilerine bir misal teşkil etmesi için uygulamıştı. Haklarında Şam'a şikayetler gelen birkaç diğer valiyi de görevlerinden aldı. Bunlar arasında gerekenden çok vergi geliri topladığı tespit edilen Horasan'a Ömer'in kendisinin vali tayin ettiği Cerrah El Hakemi'de bulunuyordu.

Tabari tarihine göre Ömer, İbn Hatim komutanlığında bir Arap ordusunu Azerbaycan'ı istilaya başlayan Hazar Türklerini geri püskürtmek için gönderdi.[4] Ölmeden hemen önce Hariciler isyanı tehlikesiyle karşılaştı ve karşılıklı müzakereleri silahlı isyan bastırmaya tercih ederek iki Harici temsilcisi ile şahsen görüşmelere başladı.

719da ileride ilk Abbasi halifesi olarak Emevileri halifelikten uzaklaştıracak olan As-Seffah'ın babası Muhammed bin Ali bin Abdullah bin Abbâs Emeviler aleyhine yörel propaganda kampanyasını uygulamaya başladı.
Ölümü

Halkın her tabakasına karşı yakın tutumu ve özellikle fakirler ve alt tabakadaki halka yararlı reformlar uygulaması Emevi başkentindeki üst tabakayı çok kızdırmakta ve onların düşmanlığını çekmekte idi. Sonunda Ömer'in bir kölesini kandırarak onun yemeğine zehir koydurmayı ve onu ölümcül olarak zehirlemeyi başardılar. Ömer ölüm yatağında bu komployu öğrendi ve zehiri kendine veren köleyi affetti. Ama komployu hazırlıyan diğer kişileri yakalatarak İslam hukukuna göre öldürmeye azmettirme suçundan dolayı ödemeleri gerekli olan yüksek ceza-î tazminatları toplattırdı ve bu meblağları devlet hazinesine verdi. Olasılıkla 10 Şubat 720de (Hicri 101?) daha 40 yaşlarında iken Halep'te öldü.[3] Yerine halife olarak kuzeni II. Yezid geçti.
Yaşayış biçimi

Beyaz, ince ve nâzik yüzlü, zâıf, güzel, sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı.

Emevi halifeleri arasında Velid bina inşa edici ve sanatkar ruhlu bir hükümdar; Süleyman haremine ve kadınlara düşkünlüğü ile ünlü idi; onları takip eden Ömer ise çok dindar ve lüks yaşamadan hiç hoşlanmayan bir halife olarak ün aldı. Sarayını Süleyman'ın ailesine bırakıp, mütevazı bir evde yaşamaya başladı. Giysileri o kadar basit keten ve pamuktandı ve o kadar süsten noksandı ki görenler kendini bir uşak sayabilirlerdi. Karısını haremde ziyarete gelen bir misafir kadının halife karısının yakınında bahçenin duvarını tamir eden yamalı elbiseli ve uşak kılıklı bir erkeğin bulunmasına sinirlenip halife karısını "Sen Allahtan utanmuyor musun? Nasıl olup da bu amele yanında örtünmeden durabiliyorsun?" diye azarlamış olduğunun; ama bu amele gibi çalışan kişinin Halifenin kendisi olduğunu öğrenince çok utandığının hikâyesini tarihler yazmıştır.

Gerçekten dürüstlüğü ve cömertliği hakkında söylenen hikâyeler de zamanımıza kadar gelmiştir. Emevi idarecilerinin el koydukları arazileri fakir çiftçiye dağıtmış ve bu nedenle bu toprakları tapu almadan kullanan üst tabakanın kızgısına hedef olmuştur. Bir rüşvet olarak kabul edilebilir diye nadiren hediye kabul ederdi. Bir halife kızı, diğer halifenin kızkardeşi ve son olarak kocası halife olan, karısının mücevheverden takılarını devlet hazinesine bağışlamasını telkin etmiştir. Şeriat kurallarının daha katıca uygulanması için tedbir aldırmıştır.

Şam'da Büyük Emevi Cami içinde bulunan ve caminin eski katedral olma zamanından kalmış ve çiçekli bahçeleri tasvir eden mücehveratlı mozaikleri kırdırıp kaldırtmak üzere iken, bu mozaikların Bizans imparatorlarını gıpta ettirdiğini duyunca bu kararından vazgeçmiştir.

Muâviye’nin vefâtından sonra, Emevi idaresindeki ülkelerde Cuma hutbelerinde Dördüncü Halife Ali bin Ebu Talib'e la’net okumak âdet olmuştu. Bu gelenek Müslim bin Haccac tarafından toplanan Sahih-i Müslim hadislerinde bulunmakta ve açıklanmakta idi. Şiiler tarafından yazılan tarihlerde bu lanetleme devamlı olarak Sünni adetlerinden şikayet konusu olarak geçmektedir. Ömer halife olunca, bu âdeti kaldırdı.[1] Ömer Cuma hutbesinden bu laneti kaldırdı ve yerine Kuran'dan belirlenen bir ayetin okunması kararı aldı. Hatta Ehli–Beyt imamı İmam Muhammed Bakır'a Fatıma evlatlarına hakları olduğu için Fedek arazisini geri vermiştir. Bu hareketleri Emevi saray mensupları tarafından çok fena olarak karşılandı, ama Ömer bu kararını inatla değiştirmedi.

Şam'da kadın ve erkeklerin birlikte gittikleri içkili yerleri ve hamamları kapattırdı.

İslam dinini kabul ettikten sonra bile daha önce bir zımmi oldukları bahanesiye birçok yeni din değiştirmiş Müslüman'dan cizye vergisi alınmaktaydı. Ömer İslam'ı kabul etmiş olan kimseden cizye vergisi alınmaması hakkında bir yasa çıkarttı.

Ömer Bin Abdülaziz ismini sürekli hatırlamanızı rica ediyoruz. Çünkü öyle bir dönemde halifelik makamına oturmuştur ki, hayranlık uyandıran bir yönetim anlayışına sahiptir.

İslam alemi için muaviye döneminde ki bütün zenginliklerinden vazgeçmiş ve kendini İslam alemine hizmete adamıştır. Çok kısa bir süre de başarılı yönetim biçimi ile fakir bırakmamıştır.

Ömer Bin Abdülaziz’in hikmetli sözleri:

“Ey insanlar, kim bizimle arkadaşlık yaparsa, beş şey için yapsın, bunu yapmazsa, bizden uzaklaşsın:

1- İhtiyaçlarını karşılayamayanlara bize bildirsin.
2- Hayır için bize yardımcı olsun.
3- Bilmediğimiz hayır yollarını bize öğretsin.
4- Bizim yanımızda kimsenin gıybetini yapmasın.
5- Boş şeylerden bize bahsetmesin.”

“Seni en çok hayrete düşüren şey nedir?” diye soran arkadaşına:

“Beni en çok şaşırtan şey, bir kimsenin, Allah’i bilip, O’na isyan etmesi; Şeytani bilip ona itaat etmesi ve dünyayı bilip ona meyletmesidir.”

Hanedandan biri:

“Ya Emire’l Mü’minin, senden önceki Halifeler bize hediyeler verirlerdi. Sen ise bize yasakladın. Halbuki buna alışmış ailem ve de sıkıntım var. İzin ver de, eskisi gibi bize birşeyler verilsin!” Ömer:

“Ölümü sıkça an! Geçimde daraldıysan, seni rahatlatır; bolluk içerisindeysen de seni daraltır.”

İstişareye çok önem veren Ömer b. Abdülaziz, Muhammed b. Ka’b’a:

“Başıma gelenleri görüyorsunuz, bana ne tavsiye edersiniz.”

“Sen ihtiyarları baba, gençleri kardeş ve çocukları evlat kabul et. Babana ihsan, kardeşlerine rahmet, evladına da Şefkat göster!”

Reca ise:

“Kendin için istediğini başkası için de iste, kendin için istemediğin bir şeyi başkasına da isteme!”

Salim ise:

“Bütün dünya nimetlerine karşı öyle bir oruç tut ki, iftarın ölüm olsun.” (***)

Doğum yeri ve tarihi konusunda değişik rivayetlerin bulunduğu Ömer b. Abdülaziz’in Medine’de doğduğu rivayeti kuvvetli görüşlerdendir.

Babası Abdülaziz’in Mısır alisi olması münasebetiyle hayatinin büyük bir bölümü orada geçmiştir. Daha sonra babasının isteği üzerine Medine’ye giden Ömer b. Abdülaziz eğitimini orada tamamlamaya çalıştı. Sahabenin, hadis ravilerinin meclislerine devam eder, ayrıca şiir ve edebiyat meclislerine katılırdı. Hatta onun meclisi, fakihler, alimler ve edipler meclisiydi. Ömer’in annesi de, Ümmü Asim bint. Asim b. Ömer b. Hatta bint’tir. Yumuşak huylu, güzel ahlaklı, zühd ve takva sahibi bir hanımdı.

Halife Abdülmelik, onu Dimesk’e (Sam) çağırmış ve kızı Fatima ile evlendirmiştir. Daha sonra Halife Velid tarafından Hicaz Valiliği’ne tayin edildi.

Keyfî uygulamalarda bulunan diğer valilerin aksine Ömer, şehre gelir gelmez hadis bilen 10 dindar kimseden bir meclis kurdu. Bütün mühim isleri bunlarla görüşüp karara bağladıktan sonra uygulamaya koyulurdu. Bu uygulamasından dolayı, Haccac’in zulmünden kaçan kisiler, Mekke ve Medine’ye sığınmaya başladılar. Bu durum Haccac’in Ömer’e kaşı tavır almasına sebep oldu. Araları açıldı ve görevden aldırdı. Yedi yıl yaptığı bu görevdeki başarısıyla saygın zevat tarafından takdir topladı. Nitekim bu alim Reca b. Hayyan’in desteği sayesinde veliaht tayin edildi.

Halife Süleyman b. Abdülmelik’in ölümünden sonra Halife seçildi. Abdülmelik’in oğulları Yezid ve Hisam tarafından buna itiraz edilmişse de halkın teveccühüyle bu iş tamamlandı. Ömer b. Abdülaziz Halife oldu.

HALIFE OLDUKTAN SONRA YAPTIKLARI ISLER

İtiraf etmek gerekir ki, Muaviye’den itibaren fethedilen bölge sakinleri ikinci sınıf (mevalî) vatandaş muamelesi görüyorlar, Müslüman olmalarına, askeri seferlere katılmalarına rağmen haraç vermeye mecbur tutuluyorlar veya ganimetten çok az pay alıyorlardı. Gayr-i Arap (Arap olmayan) kimseler Islama karşı şüpheyle bakıyorlardı.

Halife Ömer, Müslüman olanların hangi ırktan olursa olsun diğer Müslümanlarla eşit olduklarını açıkladı. Onlardan vergi (haraç) alıinmayacağını ifade etti.

Savastan ziyade barisi esas alan Ömer, bu tutumundan dolayi birçok kabilenin Müslüman olmasini sagladi. Bu, tefessüh eden Emevî hanedaninda idari bir reform niteligi tasimaktadir. Kararlarin alinmasindan ziyade uygulanmasi daha büyük önem arzetmekte; bunun için de derhal idareye gelir getirmeyen halk tarafindan sevilmeyen, halka zulmeden ve keyfî tasarrufta bulunan valileri degistirip yerine yenilerini getirdi. Tayinde en çok dikkate aldığı konu; ehliyet, ilim, takva ve salih ameldi. O, devlete sadikane hizmet verecek idarecilere görev verdi. Böylece hilafet müessesesi taze kanla takviye edilmis ve dört halife devrindeki canliligina kavusmustur.

Bu degisiklikler ve uygulamalar, hilafeti elinde bulunduran Umeyye ogullarini ciddi sekilde rahatsiz ediyordu. Yer yer açiga vursalar da pek fazla bir sey de yapamiyorlardi.

Emevî ileri gelenleriyle Ömer arasinda söyle bir tartisma geçer:

Ömer onlarin “Bize görev ver” tekliflerine, “Isterseniz her birinizi asker yapayim.” cevabini verir.

Emevîler:“Ne diye yapamayacagimiz bir seyi bize teklif ediyorsun?” diye söylenip, “Akraba degil miyiz? Bizim de bir hakkimiz yok mu?” diye diretince Ömer:

“Benim için bu konuda, sizinle en uzak bir Müslüman arasinda hiçbir fark yoktur.” diyerek bu konuda tavrini koydu.

Ömer, minberlerde Hz. Ali (R.A.)’yi lanetlemeyi kaldirdi. Babasi Abdülaziz’in Misir’da takip ettigi yolu takip etmis olmasina sasilmaz. Zira kendisinden rivayet edildigine göre babasi hutbede Hz. Ali (R.A)’nin adinin zikredildigi yere gelince kekeler, dili tutulurdu. Oglu Ömer, niçin öyle yaptigini sordugunda söyle cevap verdi:

“Ogulcagizim! Bilesin ki, Ali b. Ebi Talip hakkinda bizim bildiklerimizi halk bilse, bizden ayrilip onun çocuklarina tâbi olurlar.” Ömer halife olunca hutbede Hz. Ali’ye sebti lanetlemeyi kaldirdi. Onun yerine Nahl 90. ayetin okunmasini sagladi.

Bu uygulamalaridir ki, Ömer b. Abdülaziz’i müceddit, II. Ömer ve Besinci Halife ünvanina kavusturmustur. Herseyi Allah’ta gören bir insanin neler yapabileceginin en güzel örnegini veren Ömer b. Abdülaziz, hadis ilminin tedvininde oynadigi rol de takdire sayandir.

Iki sene bes aydan fazla sürmemis olan Hilafeti esnasinda, içte ve dista fevkalade hayirli isler yapmistir. Fitnecilerin fitnesine maruz kalan Halife, hicrî 101 yilinin Recep ayinda vefat etti.

DEVLET ADAMLIGINA TIPIK ÖRNEK

Emirul Mü’minin Ömer b. Abdülaziz vefat edince, ondan sonra Yezid b. Abdülmelik halife oldu. Hanedandan biri gelerek:

“Ey mü’minlerin Emiri Yezid! Su müraî adam (Ömer b. Abdülaziz) Mü’minlere ihanet etti. Gücünün yettigi kadar cevher ve inciyi evinin iki odasina doldurup kilitledi.” dedi. Bunun üzerine Yezid, Ömer’in hanimi olan kiz kardesine haber göndererek çagirtti ve:

“Bana, Ömer’in kilitli iki odaya cevher ve incilerini doldurup biraktigina dair haber geldi.”dedi. Bunun üzerine Fatima:

“Kardesim, Ömer su bohçanin içindekinden baska ne bir tüy, ne de bir yele birakti.” dedi. Yezid bohçayi açti. Içinde yamali ve kalin bir entari, bir aba ve zayif astarli kalin bir cübbe buldu… Bana bunlari degil, kilitli iki odanin anahtarini verin denmesi üzerine Fatima:

“Mü’minlerin Emirinin ölümüyle bana musibet veren Allah’a yemin ederim ki, o halife olali onun istemedigini bildigim için, o iki odaya hiç girmedim. Sunlar oranin anahtaridir. Gel, aç ve içindekilerini Beytü’l Mal’e naklet.”

Yezid ve sikayetçi Ömer b. Velid gidip eve girdiler; odalardan birini açtilar, baktilar ki deriden bir sandalye, yaninda serilmis dört çömlek ve bir de testi buldular. Bunun üzerine sikayetçi “Estagfirullah” dedi. Sonra ikinci odayi açtilar. Baktilar ki çakillarla serilmis bir mescid ve tavaninda da asilmis bir zincir vardi. O zincirde de boynuna geçecek kadar bir halka vardi… Orada kilitli bir sandik buldular, açtilar. Onda bir sepet vardi, sepette bir cübbe ile bir yün elbise vardi. Yezid ve yanindaki aglayarak söyle dedi:

“Ey kardesim, Allah sana rahmet eylesin. Muhakkak senin hem gizlin ve hem de asikârin temizmis.” Sikayetçi de:

“Estagfirullah, ben bana söylenen seyi söyledim.”

(Prof. I. Süreyya Sirma, Emeviler Dönemi, Hilafetten Saltanata, s. 108, 109)

DÜSMANINI HAYRAN BIRAKAN HALIFE

“Bir insanin, imkansizliklari dolayisiyla, ruhbanca bir yasantiya sahip çikmasi, dünyadan el-etek çekmesi çok kolaydir. Çünkü onun zaten terkedecegi herhangi bir dünya malina sahipligi yoktur. Fakat bu halife gibi, dünyanin en büyük devletinin yöneticisi için ayni seyleri söylemek mümkün degil. Onun elindeki hazinelere ragmen, bunlarin hiçbirine aldirmayip, siradan bir fakirin yasantisina sahip çikmasina hayran olmamak dogrusu elden gelmiyor.”

Bu sözler, Ömer b. Abdülaziz vefat ettikten sonra ona olan hayranligini gizlemeyen Roma Imparatoruna ait.

HALIFE SEÇILINCEKI HALI

Kendi adinin anildigi hilafet fermani okundugunda Ömer:

“Vallahi, ben bu isi asla Allah’tan istememistim.”

Ne var ki salih iradeler, onu böylesine tehlikeli anlar için seçmisti. O da “adam” olacak ve emaneti kabul edecekti. Büyük hukukçu Salim’us-Sûddî’ye:

“Hilafetim, seni sevindirdi mi, üzdü mü?” Sûddî:

“Insanlarin hesabina sevindim; ama senin payina da üzüldüm.” Ömer:

“Nefsimin helakindan korkuyorum.” Sûddî:

“Korkuyorsan çok iyi… Çünkü ben de korkmamandan endiseliydim.” Ömer:

“Bana bir ögüt ver!” Sûddî:

“Sunu unutma: Babamiz Adem, bir tek günah için cennetten çikarildi.”(1)

ILK HUTBE

“Ey Nâs! Kuskusuz Kur’an’dan sonra Kitap, Muhammed (s.a.v.)’den sonra Peygamber yoktur. Bilesiniz ki, ben hakim degil infaz ediciyim. Kanun koyucu degil tâbiyim. Ben sizin hiçbirinizden daha hayirli degilim; üstelik içinizde yükü en agir olan kisiyim. Zalim devlet reisinden kaçan adam zalim degildir. Surasini iyi biliniz ki, Allah’a isyan hususunda kula itaat edilmez.”

Bu konuyu yazdır