| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Camii Kilise ve Yahudi Sinagoguna Çağrı Ezan Çan ve Hazzan Messelesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-18-2020, 11:54 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Camii Kilise ve Yahudi Sinagoguna Çağrı Ezan Çan ve Hazzan Messelesi ve Ezan-ı Muhammedi'niun Tarihçesi
Sözlükte “bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilân etmek” mânasında bir masdar olan ezan kelimesi terim olarak farz namazların vaktinin geldiğini, nasla belirlenen sözlerle ve özel şekilde müminlere duyurmayı ifade eder. Aynı kökten gelen müezzin “ezan okuyan kimse”, mi’zene de “ezan okunan yer” (minare) demektir. Ezan kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde “bildiri, ilâm” mânasında geçerken (et-Tevbe 9/3) terim anlamında ezana nidâ kökünün türevleriyle iki âyette (el-Mâide 5/58; el-Cum‘a 62/9) işaret edilmiştir. Ezan sözlük anlamında ve çeşitli fiil kalıplarıyla yedi âyette (meselâ bk. el-Bakara 2/279; el-A‘râf 7/167; el-Hac 22/27), müezzin de yine bu çerçevede “çağrıcı, tellâl” mânasında iki âyette (el-A‘râf 7/44; Yûsuf 12/70) yer almaktadır. Hadislerde ise ezan kelimesi terim anlamında hem isim olarak hem de çeşitli fiil kalıplarıyla sıkça geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “eẕn” md.; a.mlf., Miftâḥu künûzi’s-sünne, “eẕân” md.).
Namaz Mekke döneminde farz kılındığı halde Hz. Peygamber’in Medine’ye gidişine kadar namaz vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemişti. Medine döneminde ise müslümanlar başlangıçta zaman zaman bir araya toplanıp namaz vakitlerini gözetirlerdi. Bir süre namaz vakitlerinde sokaklarda “es-salâh es-salâh” (namaza namaza!) diye çağrıda bulunulduysa da bu yeterli olmuyordu. Namaz vaktinin geldiğini haber vermek üzere bir işarete ihtiyaç duyulduğu aşikârdı. Bunun için nâkūs (hıristiyanlarca şimdiki çan yerine kullanılan, üzerine bir çomakla vurularak ses çıkarılan tahta parçası) çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak dikilmesi şeklinde çeşitli tekliflerde bulunulduysa da nâkūs hıristiyanların, boru yahudilerin, ateş Mecûsîler’in âdeti olduğu için Resûlullah tarafından kabul edilmedi. Ancak bu sırada ashaptan Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe’ye rüyada ezan öğretilmiş, Abdullah da ertesi gün Hz. Peygamber’e gelerek durumu haber vermişti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Bilâl’e ezan cümlelerini ezanda ikişer, ikāmette ise birer defa okumasını emretti. Bu arada Hz. Ömer Resûlullah’a gelip aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü, ancak Abdullah b. Zeyd’in daha erken davrandığını bildirmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 1; Müslim, “Ṣalât”, 1; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 27; Tirmizî, “Ṣalât”, 25; İbn Mâce, “Eẕân”, 1; Nesâî, “Eẕân”, 1). Bilâl, Neccâroğulları’ndan bir kadına ait yüksek bir evin üstüne çıkıp ilk olarak sabah ezanını okudu (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 3). Böylece ezan hicrî 1. (622) veya bir rivayete göre 2. (623) yılda meşrû kılınmış oldu. Daha sonra Mescid-i Nebevî’nin arka tarafına ezan okumak için özel bir yer yapıldı.
Ezan sünnet yoluyla meşrû kılınmakla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’deki, “Namaza çağırdığınızda onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranışları onların düşünemeyen bir toplum olmasından dolayıdır” (el-Mâide 5/58); “Ey inananlar! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın” (el-Cum‘a 62/9) meâlindeki âyetlerle de teyit edilmiştir.
Ezan şu sözlerden oluşur:
“Allāhü ekber” (Allah en büyüktür [dört defa]);
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı olmadığına şehâdet ederim [iki defa]);
“Eşhedü enne Muhammeden resûlullah” (Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederim [iki defa]);
“Hayye ale’s-salâh” (haydi namaza [iki defa]);
“Hayye ale’l-felâh” (haydi kurtuluşa [iki defa]);
“Allāhü ekber” (Allah en büyüktür [iki defa]);
“Lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur).
Sabah ezanında,
“Hayye ale’l-felâh”tan sonra iki defa, “es-Salâtü hayrün mine’n-nevm” (namaz uykudan hayırlıdır)
sözü tekrarlanır ki buna “tesvîb” denilir.
Hanefî ve Hanbelî mezhepleri ezanda Abdullah b. Zeyd’den nakledilen bu lafızları esas almışlardır. Şâfiîler de aynı lafızları benimsemekle beraber müezzinin her iki şehâdet cümlesini önce yanındaki kimselerin duyacağı şekilde alçak sesle, sonra da yüksek sesle okuması anlamına gelen “tercî” ilâvesinin bulunduğu Ebû Mahzûre rivayetini (Müslim, “Ṣalât”, 6; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 28) tercih etmişlerdir. Mâlikîler ve Hanefî mezhebinden Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed ise Abdullah b. Zeyd’den gelen diğer bir rivayeti ve Medine halkının uygulamasını esas alarak tekbirin ezanın başında da iki defa okunacağını söylemişlerdir.
İkāmet sözleri de ezanda olduğu gibidir; ancak burada, “Hayye ale’l-felâh”tan sonra “Kad kāmeti’s-salâh” (namaz başlamıştır) cümlesi iki defa tekrar edilir (bk. İKĀMET). Şiîler’de ise, “Hayye ale’l-felâh”tan sonra “Hayye alâ hayri’l-amel” (amelin hayırlısına geliniz) cümlesi ilâve edilerek iki defa tekrarlanır. Şiî kaynaklarına göre bu ibare başlangıçta ezan metninde yer almakta iken Hz. Ömer, müslümanların daha çok namaza yönelip cihadı terketmemeleri için onu metinden çıkarmıştır (Bahrânî, VII, 438). Şiî çevrelerde ikinci şehâdet cümlesinden sonra iki defa okunan, “Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” (Ali’nin Allah’ın dostu olduğuna şehâdet ederim) veya, “Eşhedü enne Aliyyen emîrü’l-mü’minîne hakkan” (meşrû devlet başkanının Ali olduğuna şehâdet ederim) gibi ifadeler Şîa’nın meşhur ve sahih rivayetlerinde yer almaz ve ezanın sözlerinden sayılmaz. Bununla birlikte bu cümlelerin okunması Şiî âlimleri arasında fiilî bir tasvip görmüş ve yaygınlık kazanmıştır.
Hz. Peygamber ve ilk iki halifesi zamanında cuma günleri sadece hutbeden önce bir iç ezan okunurdu. Hz. Osman devrinden itibaren cuma namazı için halkın önceden uyarılması amacıyla namaz vakti gelince dışarıda da ezan okunmaya başlandı.
İslâm’ın şiârı ve müslüman varlığının sembolü olarak kabul edilen ezanı terketme hususunda söz birliği içinde bulunan müslüman bir şehir veya bölge halkına karşı başka bir çözüm şekli bulunamadığı takdirde savaş açılmasının gerektiğine dair ittifak halinde olan İslâm hukukçuları ezanın dinî hükmü konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî ve Şâfiî mezheplerindeki hâkim görüşe, Mâlikî ve Şîa’dan İmâmiyye mezhepleriyle Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir rivayete göre ezan okumak sünnet-i müekkededir. Şâfiî mezhebindeki bir görüşe göre farz-ı kifâye, bazı Hanefî âlimlerine göre de vaciptir. Hanbelîler ise bir yerleşim yerinde ezan okunmasını farz-ı kifâye kabul ederler. Cuma namazı kılınan yerleşim merkezleri konusunda Mâlikîler de bu görüştedir.
Mâna ve muhtevası bakımından ezan hem namaz hem de İslâm için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken diğer taraftan İslâm’ın üç temel ilkesini oluşturan Allah’ın varlığı ve birliği, Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğu ve asıl kurtuluşun (felâh) âhiret mutluluğunda bulunduğu gerçeği açıklanmış olur. Yer küresinin güneş karşısındaki konumu ve kendi çevresinde dönüşü ile namaz vakitlerinin oluştuğu göz önünde bulundurulduğu takdirde müslümanlarla meskûn olan her noktada günde beş defa okunan ezanın kesintisiz devam ettiği, bu ilâhî mesajın günün her anında yeryüzünden yükseldiği anlaşılır. Hz. Peygamber’den nakledilen birçok hadis ezanın mâna ve önemini dile getirmekte ve ezan okumanın faziletlerini belirtmektedir (meselâ bk. Buhârî, “Eẕân”, 4, 9; Müslim, “Ṣalât”, 14-18; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 60).
Ezan namaz vakti girdikten sonra okunmalıdır; vaktinden önce okunursa iadesi gerekir. Hanefî ve Şâfiîler’e göre ezanın sahih olması için niyet şart değildir; Mâlikî ve Hanbelîler ise niyeti şart koşarlar. Ayrıca ezan Arapça sözleri ve bilinen tertibiyle okunmalıdır. Hanefî ve Hanbelîler’e göre ezanın Arapça’dan başka bir dilde okunması câiz değildir. Şâfiî mezhebine göre ise Arapça bilmeyen yabancıların ezanı asıl şekliyle okuyabilen birinin bulunmaması halinde kendi dillerinde ezan okumaları mümkündür. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ezanda tertip vaciptir; sözlerinin sırası değiştirildiği takdirde yeni baştan okunması gerekir. Tertibi sünnet sayan Hanefîler’e göre ise sıranın bozulduğu yerden alınarak devam edilir. Ezanı erginlik veya temyiz çağına gelmiş bir kimse okumalıdır. Gayri mümeyyiz çocuğun okuyacağı ezan geçersizdir. Ayrıca müezzinin ezan sırasında konuşması mekruhtur. Çokça konuşma veya uzunca susma suretiyle ezan sözleri arasına fasıla girmesi halinde ise baştan tekrar edilmesi gerekir.
Ezan farz olan namazlar için okunur. Camide okunan ezan duyuluyorsa evlerde kılınacak namaz için ayrıca ezan okunmaz. Ezanın duyulmadığı uzak bir mesafede veya yerleşim merkezleri dışında bulunanlar da ezan okurlar. Cenaze namazı ile vitir, bayram, teravih, yağmur duası namazı ve farz-ı ayın olmayan diğer namazlar için ezan okunmaz. Farz namazlar dışında güneş tutulması vb. sebeplerle cemaatle kılınan namazlar için Hz. Peygamber zamanında ezan okunmamış, müslümanlar, “es-Salâte (es-salâtü) câmiaten” (cemaatle namaza geliniz) diye çağrılmışlardır (Buhârî, “Küsûf”, 3, 8; Müslim, “Küsûf”, 4). Yeni doğan bebeğin sağ kulağına hafif sesle ezan, sol kulağına da ikāmet okumak menduptur (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 108; Tirmizî, “Eḍâḥî”, 17).
Müezzinin sesinin gür ve güzel olması, ezanı ayakta ve yüksekçe bir yere çıkıp dinleyenlerin tekrarına imkân verecek şekilde yavaş okuması, sesin daha güçlü çıkmasına yardımcı olacağı için şehâdet parmaklarının uçlarını kulaklarına götürmesi veya ellerini kulaklarının üzerine koyması, kıbleye yönelmesi, “Hayye ale’s-salâh” derken yüzünü sağa, “Hayye ale’l-felâh” derken de sola çevirmesi, dinî hassasiyet sahibi ve abdestli olması müstehaptır.
Ezanı işiten bir müslüman müezzinin sözlerini ondan sonra tekrar eder. Ancak, “Hayye ale’s-salâh” ve “Hayye ale’l-felâh”ta bunların yerine “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” (bütün değişimler, bütün güç ve hareket Allah’ın iradesiyle mümkündür) cümlesini tekrar eder. Sabah ezanında ilâve edilen, “es-Salâtü hayrün mine’n-nevm” cümlesine de, “Sadakte ve berirte” (doğru ve haklı söyledin) diye karşılık verilir. Ezan okunduktan sonra özürsüz olarak namaz kılmadan camiden çıkmak Hanbelîler’e göre haram, Şâfiîler’e göre de mekruhtur.
Ezanın bitiminden sonra Hz. Peygamber’in öğrettiği ve şefaatine vesile olacağını haber verdiği şu dua okunur: “Allāhümme rabbe hâzihi’d-da‘veti’t-tâmme ve’s-salâti’l-kāime âti Muhammeden el-vesîlete ve’l-fazîlete ve’b‘ashü makāmen mahmûdeni’llezî vaadteh” (اللهم رب هذه الدعوة التامة والصلاة القائمة آت محمدا الوسيلة والفضيلة وابعثه مقاما محمودا الذي وعدته Ey bu mükemmel davetin ve dâimî çağrının [veya kılınacak namazın] rabbi olan Allahım! Muhammed’e sana yaklaştırıcı her türlü vesileyi ihsan et, onu faziletlerle donat. Onu -Kur’ân-ı Kerîm’inde- vaad ettiğin övgü makamına yücelt [Buhârî, “Eẕân”, 8]).
Ezanla ilgili hükümler fıkıh kitapları içinde ayrı bir bölümde ele alınmakla birlikte bu konuda bazı âlimler müstakil eserler de telif etmişlerdir. Bunlar arasında Ebü’ş-Şeyh’in (ö. 369/979) Kitâbü’l-Eẕân, Abbâd b. Serhan el-Meâfirî’nin Risâle fi’l-eẕân (Resâʾilü fi’l-fıḳh ve’l-luġa içinde, nşr. Abdullah el-Cübûrî, Beyrut 1982, s. 37-85), Kādî İyâz’ın Naẓmü’l-burhân ʿalâ ṣıḥḥati cezmi’l-eẕân, Emîr es-San‘ânî’nin Teşnîfü’l-âẕân bi-esrâri’l-eẕân (nşr. Abdullah Muhammed el-Habeşî, Beyrut 1407/1987) adlı eserleri zikredilebilir. Mısırlı edip ve düşünür Abbas Mahmûd el-Akkād, Dâʿi’s-semâʾ Bilâl b. Rebâḥ: müʾeẕẕinü’r-Resûl adlı eseri içinde (Kahire 1945) ezana da bir bölüm ayırmıştır. Dikkate değer edebî bir güzellik taşıyan bu bölüm İngilizce’ye çevrilerek yayımlanmıştır (Lahore 1978). Ayrıca Lebîb es-Saîd’in el-Eẕân ve’l-müʾeẕẕinûn (Kahire 1970) ve Seyyid Abdürrızâ Hüseyin el-Celâlî’nin el-Eẕân ve’l-müʾeẕẕin (Necef 1972) adlı risâleleriyle Ebû Hâtim Üsâme b. Abdüllatîf el-Kavsî’nin Kitâbü’l-Eẕân (Kahire 1408/1987) adlı eseri bu konuda kaleme alınmış diğer çalışmalardır.
Arapça ezanı İslam’ın şiarları yani simgeleri / sembolleri arasında görüp onu bu minval üzerinde savunanlar bilmezler mi ki İslam sembolizme karşı doğmuş bir dindir. Sembolizm, Arap putçuluğunun ruhudur. Nitekim müşrik Araplar tapındıkları putları bir takım değerlerin simgeleri olarak telakkî ediyorlardı. O sözde değerler de aslında toplumdaki sınıfsal ayrımları ifadeden başka bir şey değildi.
Bilelim ki İslam sembollere boğuldukça şirk çizgisine kayış kaçınılmazdır. Zira İslam semboller dini değil inanç ve ilkeler dinidir. İslam, Allah’ın son dinidir ve evrenseldir. Ne var ki bazılarınca İslam’ın evrenselliği doğru anlaşılamamaktadır. Binaenaleyh, Müslüman halkların / ulusların dine ve dinin evrenselliğine ilişkin en büyük sorunlarından biri Arapça ezan meselesidir. Diğeri de anadilde ibadet hakkıdır. Lakin biz bu yazıda yalnızca ezanla ilgili kısmı işleyeceğiz. Zira öbür konu daha kompleks bir alan olduğundan başka bir yazının konusu olacaktır.
Arapça ezanın reel ve tarihsel İslam’ın en büyük bunalım alanları arasında yer aldığını saptamak ve teşhis etmek vicdan sahibi herkesin ve Muhammedî iman taşıyan her yüreğin ödevidir. Bizce bu bunalımın aşılmasının İslam’ın evrenselliğinin kuramsal düzeyden kılgısal alana taşınmasında yaşamsal önemi bulunmaktadır. Zira Müslüman halkları / ulusları Arap diline mahkum kılmak, İslam’ın evrenselliğini Arapçılık balyozuyla ezmek demektir. Bu, aslında bir başka ifadeyle dinin Arap ırkçılığına kurban edilmesi ve Muhammedî mesajın Arap kültür denizinde yaratılan bir girdabın içinde boğulmasıdır.
Meselenin tüm boyutlarıyla anlaşılabilmesi için öncelikle ezanın semantik ve terminolojik hüviyetini gözler önüne sermemiz gerekiyor.
Dinsel yaşamda tedavülde olan pek çok sözcük gibi ezan da, Arapça bir sözcüktür. Ezan, Türkçede çağrı anlamına geliyor. Sözlük anlamı çağrı olsa da terim olarak “namaza çağrı” yahut “ibadete çağrı” biçiminde bir anlam söz konusu. Ancak ezan aslında sadece namaza yahut ibadete çağrı için okunmaz. İslam’ın ilk yıllarında bazı önemli toplantılar için halkın mescide çağırılması amacıyla da ezan okunduğunu biliyoruz.
Ezan için; “Ezan-ı Muhammedî” ifadesi de kullanılmaktadır. Bu ifade; “Muhammedî Çağrı” demektir. Aslında bu ifade ezanın kaynağını işaret etmesi açısından son derece önemlidir. Anlıyoruz ki ezan bir vahiy ürünü değildir. Zira öyle olsaydı “Ezan-ı İlahî” denilmesi gerekirdi.
Evet, gerçekten de ezan insan ürünüdür, ilahi bir kaynağı yoktur.
Temelde Müslümanların ibadet için mescide çağrılması amacıyla okunan ezana Kur’an’da da çeşitli ayetler yoluyla işaret edilmektedir. Bu konuda en net anlamlı ayetlerden biri Cuma ibadetine çağrı ayetidir. Cuma Bölümü 9. Sözde / 9. Ayette; “İzâ nûdiye” ifadesi vardır ki bu ifade “çağrıldığınızda” demektir. Lakin görüleceği üzere burada çağırmak anlamına gelen ezan sözcüğü değil de nida sözünden türeme bir fiil kullanılmaktadır. Yani bu da göstermektedir ki, burada kastedilen çağrı terimleşmiş ezandaki çağrı değil herhangi bir çağrıdır.
Dişi Sığır Bölümü 279. Sözde / Bakara Suresi 279. Ayette geçen ezan sözcüğünün fiil hali çağırmak anlamında değil de başka bir manada kullanılmaktadır. Söz konusu kullanımda “bilin, anlayın” gibi bir anlam bulunuyor.
Ara Yer Bömü 167. Sözde / Araf Suresi 167. Ayette ise bildirmek anlamı söz konusudur.
Kutsal Ziyaret Bölümü 27. Sözdeki / Hac Suresi 27. Ayetteki kullanımda ise doğrudan doğruya çağırmak anlamı vardır. Lakin buradaki ifade namaza çağrı değil hacca çağrıdır. Yani çağrının namaza çağrı anlamındaki ezanla bir ilgisi yoktur.
Bilindiği üzere ezan okuyan kişiye müezzin denilmektedir. Müezzin sözü Ara Yer Bölümü 44. Sözde / Araf Suresi 44. Ayette ve Yusuf Bölümü 70. Sözde / Yusuf Suresi 70. Ayette “Tellal” anlamında kullanılmaktadır. Yani bu iki ayette de müezzin sözü namaza çağrıyı diğer bir ifadeyle ezanı okuyan kişi anlamında değil herhangi bir konuda tellallık yapan kişiyi işaret etmek üzere kullanılmaktadır.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki gerek ezan gerekse ezan okuyan kişi olarak müezzin sözü Kur’an’da terminolojik manasıyla geçmemektedir. Bu da ezanın Kur’anî ve ilahî değil tümüyle beşerî olduğunu gayet netlikle ortaya koymaktadır.
Peki, ezan ve ezanın sözleri nasıl belirlendi?
Hazreti Muhammed Medine’ye göç edinceye değin ibadet vaktini bildirmek / duyurmak için herhangi bir yol düşünülmüş değildi. Oysa Mekke’de müşrikler de namaz kılıyordu. Ama namaz vaktini duyurmak için bir şey yapıyor değillerdi. Müslümanlar da namaz kılıyordu ve onlar da böyle bir şeye gerek duymamışlardı. Çünkü Mekke kültüründe ibadet vaktini duyurmak diye bir uygulama söz konusu değildi.
Ancak Yesrib’e yani Medine’ye varınca Müslümanlar gördüler ki Yahudiler ibadete çağrı için bir şey yapıyor. Hıristiyanlar da yapıyor. Peki, biz Müslümanlar ne yapmalıyız, sorusu gündeme geldi.
İşte bu noktada Hazreti Muhammed’e çeşitli önerilerde bulunanlar oldu.
“Es -Salah, es -Salah!” diye bağıralım diyenler oldu. Nitekim bu bir müddet uygulandı da. Ancak yeterli görülmedi.
“Namaz vakti mescidin üzerine bayrak asalım,” diyenler oldu.
“Çan çalalım,” diyen de çıktı. Lakin bu, Hıristiyanların adetiydi.
“Museviler gibi boru öttürelim,” de dediler.
“Ateş yakıp öyle duyuralım namaz vaktini,” diye öneride bulunanlar da çıktı.
Fakat Hazreti Muhammed bu önerilerin hiçbirini olurlamadı.
Derken…
Sahabeden Zeyd oğlu Abdullah bir gün erkenden Hazreti Muhammed’in yanına varıp gördüğü rüyayı anlattı. Rüyasında yeşil giysili biri “Allah-u ekber!” diyerek ezan okumuştu.
Hazreti Muhammed halkın namaza çağrılması ve namaz vaktinin duyurulması için ezan okunması kararını aldı. Zeyd oğlu Abdullah’a da “sahib’ül- ezan” yani “ezanın sahibi” ünvanı verildi.
Görüleceği üzere ezan tümüyle insani bir yöntemle saptandı.
O sırada Medine’de herkes Arapça konuşuyordu. Yani Medine halkının dili Arapçaydı. Öyle ki, Medine Yahudilerinin de dili Arapçaydı.
Evet, ezan, halkı namaza çağrı için okunan sözlerden ibarettir. Dili Arapçadır. Zira onu dinleyip anlayacak ve böylece namaza gelecek olan herkes Arapça konuşuyordu. Dolayısıyla ezanın Arapça olması Medine koşullarında elbette ki gayet doğaldı. Mekke ve tüm Arap yarımadası için de bu durum son derece doğaldı.
İlk ezanı Habeşli Bilal okudu. Tarihler 15 Haziran 622’yi yahut 623’ü gösteriyordu. Bilal köle idi. Ve rengi siyahtı. Üstelik o peltek biriydi. “Şin” harfini “sin” gibi okuyordu. Hazreti Muhammed ilk ezanı ona okutarak aslında çok önemli bir ileti ortaya koymuştu. Gerek peltekliğinden dolayı gerekse köle ve siyahî oluşu nedeniyle onu aşağılamak isteyenlere karşı Hazreti Muhammed Habeşli Bilal’i onore etti. O ki, tarihe müezzinlerin piri / atası olarak geçti.
Peki, namaz için ezan okunması şart mıdır?
Mantıken bakıldığında ezan sadece bir duyurma aracıdır. Dolayısıyla şart addedilemez. Lakin İslam fukahası ezanın hükmü konusunda da hemen hemen her konuda olduğu gibi ihtilaf etmişlerdir. Hanefi, Şafii, Malikî ve Caferi çoğunluk fukahaya göre ezan müekked sünnettir. Hanbelîlere göre ise farz- ı kifaye kabul edilir. Yani bu durumda ezana şart gözüyle bakan yalnız Hanbelî mezhebidir. Hanbelî mezhebinin Selefîlik ve Vahhabîlikle ilişkisi düşünüldüğünde böylesi bir hüküm vaz etmeleri elbette ki dikkat çekicidir. Türkiye’de ezanın dili konusundaki katı ve aşılmaz gibi görünen anlayış da Selefi, Vahhabî etkinin bir sonucudur. Zira Türkiye Müslümanlığı hızla Selefi, Vahhabi çizgiye doğru savrulmaktadır.
Herhangi bir yerleşim biriminde ezan okunmadı diye namaz da kılınmaz, şeklinde bir anlayışın mevcudiyeti söz konusu olmadığına göre aslında ezanın fiilen de sünnet hükmü doğrultusunda bir işleve sahip olduğu aşikârdır. Yani egemen görüşe göre ezan okunmasa da namaz vakti geldiyse namaz kılınır; illa ki ezan okunması beklenmez.
Ancak yeri gelmişken belirtelim ki İslam fukahasının çoğunluğuna göre evvelce ezan okunan bir yerleşim biriminde ezan okunmamaya başlandıysa oranın halkı uyarılır. Uyarıya rağmen ezan okumamaya devam ediyorlarsa onlara savaş açmak vaciptir. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ezan Maddesi)
Gelelim ezanın dili meselesine…
Önce ezanın sözlerini anımsayalım:
Allah-u ekber! (4 kez)
Eşhedü enla ilahe illallah! (2 kez)
Eşhedü enne muhammed’er-resulullah! ( 2 kez)
Hayye ale’s-salah! ( 2 kez)
Hayye ale’l-felah! (2 kez)
Allah-u ekber! ( 2 kez )
Lailahe illallah! (1 kez)
Sabah ezanında ayrıca “Essalatü hayrü’mmin’en-nevm” ifadesi de söylenir. Bunun anlamı; “namaz uykudan hayırlıdır!” şeklindedir. Bu ifade Hazreti Muhammed döneminde yoktu. Lakin İmam Malik’ten rivayetle bu ifadenin ezana Halife Ömer tarafından eklendiği belirtilmektedir.
Ancak ezan İslam dünyasının her yerinde bu şekilde okunuyor değildir. Zira Caferiler bu sözlere; “Ben tanıklık ederim ki Ali, Allah’ın velisidir,” anlamına gelen “Eşhedü enne aliyyen veliyyullah” sözünü de ilave ederler. Bu sözün Hazreti Muhammed döneminde de okunduğunu ama Halife Ömer’in bunun yasakladığını ileri sürerler. Yine Caferiler ezanda; “Hayye ale’l- hayr’il- amel!” sözünü de okurlar. Bunun anlamı da; “Haydi hayırlı amele!” demektir.
İsmailîlik gibi diğer Şii ekollerde bunlardan başka sözlerin de ezanda okunduğunu biliyoruz.
Dolayısıyla ezan konusunda hem okunuşu hem de hükmü bakımından öyle sanıldığı gibi İslam dünyasının tümünde bir görüş ve uygulama birliği yoktur.
Ezan dünyanın her yerinde böyle okunur, ifadesi gerçeği yansıtmamaktadır. Ayrıca dünyanın her yanında ezan okunuyor da değildir. Dünya coğrafyasının yaklaşık üçte ikisinde hiç ezan okunmaz. Zira oralarda Müslümanlar olsa da çoğunluk yahut egemen değildirler. Lakin ezan okunmuyor diye oralardaki Müslümanlar namaz vaktinden habersiz kalıyor da değiller. Dolayısıyla “ezan okunmalı ve Arapça olmalı ki ezan olduğunu anlayalım ve böylece namaz vaktinin geldiğini fark edelim,” şeklindeki bir izah hem gülünç hem de gerçekliği olmayan bir safsatadan ibarettir.
Ezanın mutlaka Arap dilinde olması gerektiği yönünde İslam fukahası arasında egemen bir görüş vardır. Ancak bu egemen görüşe muhalefet edenler de bulunmaktadır. Başta İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin anadilde ibadet fetvası düşünüldüğünde ezan için de benzer bir görüşte olabileceğini tahmin etmek olasıdır. Nitekim İmamı Azam Ebu Hanife, ezanın Arapça dışında bir dilde de okunabileceği yönünde açıkça fetva vermiştir. O özetle şöyle demiştir: “Ezan Farsça da okunabilir. Yeter ki ezan olduğu bilinsin. Eğer ezan olduğu bilinmezse okunması caiz değildir.” (Prof. Dr. Hidayet Aydar, Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ezanın Tarihi ve Başka Dillerde Okunması Meselesi, Haziran 2016)
Ezanın Arapça dışında başka dillerde de okunabileceği yönünde Şafii ulemanın çoğunluğunun da müspet bir görüşü vardır. Lakin burada şöyle bir kayıttan bahsedilmektedir: Şafii bilginler, Arapça bilmeyen bir Müslüman topluluk için ezanın onların dilinde de okunabileceğine hükmetmişler ve bunu, ezanı Arapça olarak ve usulüne uygun bir şekilde okuyacak birini buluncaya kadar diye bir kayda bağlamışlardır. Bu kayda rağmen yine de ilkesel olarak ezanın başka bir dilde de okunabileceğine hükmetmek egemen dini düşüncenin baskıcı ve Arapçı anlayışı akla getirildiğinde çok büyük bir hadisedir. Bu bakımdan Şafii ulemanın bu görüşü hayli dikkate değerdir.
Tarihî kayıtlarda rastladığımız bilgiler bize, ezanın Arapça dışında başka bir dilde okunması uygulamasına ilişkin Cumhuriyet döneminden yüzyıllar önce de örneklerin bulunduğunu bildiriyor. Nitekim Ebu Bekir Muhammed b. Ca’fer en-Nerşehi, “Tarih-u Buhara” adlı kitabında şunları yazmakta: “Emir Kuteybe Hicrî 94 (Miladî 712) yılında Buhara Zerdüşt ateşgedesini yıktırdı. Yerine büyük bir cami yaptırdı. İbadet Farsça yapılıyordu. Çünkü halk Arapça bilmiyordu. Ezan Farsça okunduğu için, namaz da bir adamın Farsça kılınıyordu.”
Benzer bir uygulamanın İbn Tumert tarafından Berberice olarak gerçekleştirildiği de ileri sürülmektedir. Kuzey Afrika’nın bazı bölümleri ve Endülüs’tekurulan Muvahhidûn Devleti’nin kurucusu Berberi İbn Tumert hem ezanı Berberice okuttu hem de namazın Berberice kılınmasına izin verdi. Bu konuda daha ayrıntılı bilgilere Muhammed İkbal’in Türkiye’de Türkçe ezan konusunu işlediği yazısından ulaşılabilir. (Muhammed İkbal, İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Çeviren; N.A. Asrar, Bir Yayınları, İstanbul 1984)
Öte yandan ezanın Arapça dışında başka dillerde okunması uygulamasının geçici bir uygulama olduğu yönündeki savunmalar yersiz olduğu kadar tarihi gerçeklerle de uyuşmamaktadır. Zira ezan bir iki yıllık bir süre için değil çok daha uzun yıllar süresince Farsça ve Berberice okundu.
Bize göre ezan kesin olarak her halkın anladığı dilde okunmalıdır. Lakin illa da Arapça okunması isteniyorsa elbette buna da saygı göstermek icap eder. Yalnız şu unutulmamalıdır ki ezanın Arapça okunmasını istemek nasıl meşru ve tabii bir hak ise başka dillerde de okunabileceğini belirtmek aynı şekilde İslamî ve insanî bir haktır. Dileyen kişiler yahut topluluklar için ezan Arapça dışında başka bir dil ile de okunabilmelidir. Bu hak hiçbir surette engellenemez. Zira din ve inanç özgürlüğü gibi temel bir insan hakkının ihlaline izin verilemez.
Türkiye’de mevcut kanunlara göre zaten ezanın Türkçe okunması yasak değil. Dolayısıyla herhangi bir cezası da yok. O halde birileri dilerse Türkçe ezan okuyup bir mekânda namazlarını kılabilirler. Hatta namazı da Türkçe kılabilirler. Elbette ki bunun için örnek bir uygulamanın olması da şart. Sanırım insanlar bu konuda örnek bir uygulama beklemektedir.
Peki, Türkçe ezan konusunda geçmişte neler yaşandı?
Ezanın ve ibadetin Türkçe olması konusundaki tartışmalar, Türklerin Müslümanlaşma tarihinin başlangıcına değin varıyor. Lakin yaşanan tartışmalara rağmen Arapçılık egemen oldu. Türkçeyi savunmak için çalışmalar yapan ve Türk dilini yaşatma uğraşısı verenler de pes etmedi. Nice eserler yazıldı.
Bunların en ünlülerinden biri 11. Yüzyılda yazılan Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it-Türk adlı sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmut, yapıtında Türkçenin Arapçadan zengin ve engin bir dil olduğunu kanıtladı. Ancak yine de Türkler arasında baş gösteren Araplaşmayı durduramadı. Araplaşma dinsel yaşam alanında başlayıp neredeyse her alanda etkisini gösterdi. Türk dili Arapça sözcüklerle boğuldu.
13. Yüzyılda Anadolu’da Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanı Türkçeyi resmi dil ilan etse de sonrasında Türk dili yüzyıllar boyunca sahipsiz bırakıldı. Ozanlarımız ve türkülerimiz olmasa neredeyse unutulup gidecekti.
Türk dili İslamî manada ibadet dili olarak yalnızca Alevi cemlerinde yer alabildi. Bir de Türk Sünniliğinin mevlit törenlerinde okunan mevlitler ve Türkçe vaazlar Türkçeyi unutulmaktan kurtardı.
Ancak Osmanlı’daki Arapçılık ve Arapça özentisi öyle ibretlik bir tarihi vakıayı kaydetti ki anımsadıkça derin bir üzüntüye kapılmamak elde değil. Ne idi o vakıa?
Matbaaya izin verilince basılan ilk kitabın Arapça bir sözlük olması!
Evet, ilk olarak İsmail el- Cevherî’nin Vankulu Lügatı adlı Arapça sözlüğü basıldı. Vankulu Lügatı’nın aslı “Tac’ul-Lüga ve Sıhah’ul- Arabiyye” adını taşımaktaydı. Bu kitap Osmanlıcaya çevrilerek neşredildi.
Öte yandan Osmanlı’nın son döneminden itibaren Türkçe ibadet ve Türkçe ezan tartışmaları son derece etkili sonuçlar verdi. Bu konuda makaleler ve şiirler yazıldı. Bu konuda Ali Suavi başı çekti. Ali Suavi “Ulum” gazetesindeki köşesinde, hutbenin kesinlikle Türkçe okunması gerektiğini savunmuştu. Hatta namazın da Türkçe kılınabileceği düşüncesinde idi. Ancak onun görüşleri yeterli rağbeti görmedi.
Sadece Türkiye’de değil Türk dünyasında da tartışılan ve çeşitli sonuçlar doğuran Türkçe hutbe ve Türkçe namaz meselesini başka bir yazıda ele alacağımızdan bu yazıda yalnızca ezan konusu üzerinde durduğumuzu bir kez daha hatırlatıp bir başka bilgiye geçelim.
Bu konuda merhum Ziya Gökalp’ın şu şiiri meşhurdur:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın…
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın…
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
Tarihsel kayıtlara göre ilk Türkçe ezan, 1926 yılının Nisan ayında Erenköy Camii’nde bir müezzin tarafından okundu. Türkçeye yani annesinden öğrendiği dile düşmanlık eden Araplaşmış sözde Türklerin tepkisi üzerine o müezzin görevden alındı.
Türkçe ezanla ilgili çalışmalar büyük Atatürk’ün emriyle 1932 yılına değin kamuya açık olmadan yürütüldü. Yürütülen çalışmalara 6 kişilik hafızlar kurulu öncülük ediyordu. Kurul şu isimlerden oluşmuştu:
Hafız Saadettin Kaynak, Süleymaniye müezzini Hafız Kemal, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Hafız Burhan, Hafız Fahri, Hafız Nuri, Hafız Yaşar, Hafız Zeki, Sultanselimli Hafız Rıza.
Bu hafızlar, Türkçe ezanı okuyacak kişilerin çok iyi Arapça bilmeleri ve musikiden de anlamaları gerektiği konusunda görüş birliğine varmışlardı.
Yapılan çalışmalar sonucunda ezan Türkçeye çevrildi. Ancak bir ifade konusunda görüş ayrılığı oluştu. Allah – u Ekber’e Türkçe karşılık olarak; “Allah uludur” mu yoksa “Tanrı uludur” mu denilmeliydi? Karar Atatürk’e bırakıldı. Büyük Atatürk’ün kararı da “Tanrı uludur” yönünde oldu.
O çalışmaların içinde yer alsaydım kesinlikle bu iki öneriyi de kabul etmezdim. Bence Allah-u ekber sözünün Türkçesi olarak; “Allah yücedir!” sözü seçilmeliydi. Ve ezanda Tanrı sözü de bir kere geçmeli ama o da özgün haliyle yani “Tengri” olarak geçmeliydi.
Arapçada “ekber” sözü hem “en büyük” hem de “daha büyük” anlamına gelmektedir. Bu büyüklük hem maddi büyüklüğü hem de manevi büyüklüğü ifade ediyordu. Oysa Türkçede “daha büyük” başka, “en büyük” başkadır. Ayrıca maddi büyüklük başka biçimde, manevi büyüklük de daha başka biçimde ifade edilir. Zira Türkçe hem anlam zenginliği, hem de sözcük sayısı bakımından Arapçadan çok ilerdedir. Bu bakımdan ekber sözünün “uludur” şeklinde çevrilmesi isabetli ama cahil halk arasında ulumakla karıştırılacağı öngörülüp onun yerine “yücedir” sözü tercih edilmeliydi. Ayrıca çok yaygın kullanıma sahip Allah sözü korunmalı ama Tanrı – Tengri sözü de en azından ezanda bir defa da olsa söylenerek halk alıştırılmalıydı. Lakin o günün koşullarında devletin mutlak egemenliği nedeniyle zaten kimsenin itiraz edemeyeceği düşünülerek kısa yoldan ve devrimci bir anlayışla ödünsüz bir yöntem takip edildi. Fakat yıllar geçtikçe gerici anlayış güçlendi ve az evvel ifade ettiğimiz hususları da kullanarak halkın cahilliğini istismar edip Türkçe düşmanlığını körükledi.
1932’de ezan tam metin halinde Türkçeye şu şekilde çevrildi:
Tanrı uludur! (4 kez)
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak! (2 kez)
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed! (2 kez)
Haydi namaza! (2 kez)
Haydi felaha! (2 kez)
Tanrı uludur (2 kez)
Tanrı’dan başka yoktur tapacak! (1kez)
Sabah ezanında da; “Namaz uykudan hayırlıdır!” ifadesi vardı.
Açıkça ifade etmeliyim ki ezanın Arapçasından daha ileri bulduğum bu çeviriyi Türkçe bakımından pek başarılı bulmuyorum.
Ben olsaydım ezanı şu şekilde Türkçeleştirirdim:
Allah yücedir! (4 kez)
Yoktur tapacak, Allah vardır ancak! (2 kez)
Muhammed Allah’ın elçisidir! (2 kez)
Haydi namaza! (2 kez)
Haydi kurtuluşa! (2kez)
Tengri yücedir!(2 kez)
Yoktur tapacak, Allah vardır ancak! (2 kez)
Sabah ezanında da aynı şekilde “Namaz uykudan hayırlıdır!” ifadesini yeğlerdim.
Türkçe ezan yasal anlamda ilk kez 30 Ocak 1932 tarihinde Fatih Camiinde Hafız Rıfat Bey tarafından okundu. Daha sonra önce İstanbul olmak üzere yavaş yavaş tüm yurda yayıldı.
Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi 4 Şubat 1933 tarihinde müftülüklere bir genelge göndererek “Türkçe ezan ve kametin memleketin her tarafında bir ahenk, bir siyak dairesinde tatbikinin zaruri olduğunu, Türkçe ezana riayet etmeyenlerin şiddetle cezalandırılacağını” belirtti.
Böylece 7 Şubat 1933 tarihinden sonra İstanbul’da -Evkaf Müdüriyetinin tebliği ile- bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. Hatta ABD’nin Detroit kentinde yaşayan Türkler ezanın Türkçe metnini istemişler ve 1933’ün Mayıs’ından başlayarak ezanı Türkçe okumuşlardı.
1 Şubat 1933’te Bursa’da yaşanan olaylar dışında ezanın Türkçeleştirilmesine yönelik büyük bir tepki oluşmadı. Eylemler ya bireyseldi ya da kaçamaktı. Söz gelimi, cezaî ehliyeti olmayan delilere ve çocuklara Arapça ezan okutularak yasak delinmeye çalışılıyor yahut Ticanî tarikatı üyeleri milli maçlar sırasında Arapça ezan okuyup yasağı bireysel olarak deliyordu.
Ezan üzerinden yürütülen Türkçe ve Türk düşmanlığı, 18 yıllık bir mücadelenin sonunda 16 Haziran 1950’de başarıya ulaştı. Demokrat parti iktidara gelir gelmez CHP’nin de desteğiyle ezanın yeniden Arapça okunması yönünde bir kanun çıkardı. Bu kanunda ezanın Arapça okunma yasağı kaldırıldı ama Türkçe okunması yasaklanmadı.
Evet, ezanın İslam ve Türk tarihinde geçirdiği serüven kısaca böyle…
Çalışmamızın sonunda meseleye dair düşüncelerimizi daha anlaşılır kılmak için maddeleştirerek bir kez daha aktaralım:
1. Ezan ibadete çağrıdır. Amaç ibadettir. Ezan ise araçtır.
2. Aracın amacın önüne geçirilmesi yanlıştır.
3. Ezanın Arapça dışında başka dillerde de okunabileceği İslam tarihinde daha önce de tartışıldı.
4. İmamı Azam Ebu Hanife, ezanın Arapça dışında bir dille de söz gelimi Farsça da okunabileceği fetvasını verdi.
5. Aynı şekilde Şafii ulemanın çoğunluğu da Arapça bilmeyenler için ezanın başka bir dilde de okunabileceği fetvasını verdi.
6. Ezan, İbn Kuteybe döneminden başlayarak uzun yıllar boyunca Buhara ve Horasan’da Farsça okundu.
7. Ezan Kuzey Afrika’nın bazı bölümleri ve Endülüs’te İbn Tumert’n kurduğu Muvahhidûn Devleti döneminde yine uzun yıllar boyunca Berberice okundu.
8. Ezanın Türkçe okunması İslam’a aykırı değil tam tersine uygundur.
9. Cumhuriyet döneminde 18 yıl ezanın Türkçe okunması da İmamı Azam Ebu Hanife’nin fetvasını esas alan İslamî bir uygulamadır.
10. Tüm bunlara rağmen halkımızın çoğunluğu ezanın Arapça okunmasını istiyor ve ezanı Arapça dinlemek istiyorsa buna saygı duymak icap eder.
11. Ezanın Arapça okunmasını istemek nasıl saygıdeğer bir hak ise Türkçe okunmasını istemek de aynı derecede saygıdeğer bir haktır. Her iki hakka saygı gösterilip gereği yapılmak zorundadır.
12. Ezan, Arapça okunmasını isteyenler için Arapça okunmalı, Türkçe okunmasını isteyenler için de Türkçe okunmalıdır.
13. Bu satırların yazarı Arapça ezan isteyenlerin de Türkçe ezan isteyenlerin de taleplerini desteklemekle beraber tercihini Türkçe ezandan yana yapmaktadır.
14. Dileyen her Müslüman halkın ezanı kendi dilinde okuyabilme imkânına kavuşması İslam’ın evrenselliğinin kaçınılmaz bir gereğidir.
15. Ezan siyasi bir tartışma konusu olmaktan çıkarılmalı ve iş erbabına yani bize; din bilginlerine bırakılmalıdır.
Kim ne derse desin talep edenler için Türkçe ezan; su gibi, ekmek gibi, ana sütü gibi bir haktır. Türk milleti, bu hakkı er ya da geç elde edecektir.
Kilisede Çan Çalmanın Tarihçesi
Çan, kökeni tarih öncesi zamanlara dayanan, her çağda, her uygarlıkta rastlanılan bir çalgıdır. Pek çok çeşidi bulunan çan kullanıldığı yere ve amaca uygun biçimler ve değişik isimler alır. Türklerde gang, çeng, çong, Batıda ise clocca, signurn, kampana ve nola gibi adlarla anılan çanın sesinin özel güçleri olduğuna, Tanrılara seslenmeye, büyü yapmaya, kötü ruhları kovmaya, yağmur yağdırmaya yaradığına inanılırdı. Günümüzde çanlar, sahipleri izlerini bulsun diye hayvanların boyunlarına asılan
Çan, kökeni tarih öncesi zamanlara dayanan, her çağda, her uygarlıkta rastlanılan bir çalgıdır. Pek çok çeşidi bulunan çan kullanıldığı yere ve amaca uygun biçimler ve değişik isimler alır. Türklerde gang, çeng, çong, Batıda ise clocca, signurn, kampana ve nola gibi adlarla anılan çanın sesinin özel güçleri olduğuna, Tanrılara seslenmeye, büyü yapmaya, kötü ruhları kovmaya, yağmur yağdırmaya yaradığına inanılırdı.
Günümüzde çanlar, sahipleri izlerini bulsun diye hayvanların boyunlarına asılanlardan işaret ve ikaz amacıyla ulaşım araçlarında kullanılanlara, gemilerde saat ve nöbet değişikliklerini haber vermek için bulundurulanlardan kiliselerdekilere kadar çok geniş ve yaygın bir biçimde kullanılmaktadırlar.
Çan sallanırken dışına çekiçle veya içine halkaya asılmış bir tokmakla vurularak ses çıkartılır. Dıştan çekiçle vurmada ses daha madeni olur. En dolgun ses içten vuran tokmakla elde edilir. Çanlar boyutlarına göre değişik sesler verirler. En büyük çan en kalın sesi verir. Çan bir temel ses verirken yapısına bağlı olarak bu sesin frekansının katlarını, yani armoniklerini de verir. Bu armonikler çanın dış ve iç yüzeyinin şekline bağlıdır. Çanın gövdesinin neresinden, sesin hangi armoniğinin çıkacağı bellidir.
Çanın akordu, üzerindeki maden miktarı azaltılarak yapılır. Çanın malzemesi genellikle bronzdur, yani bakır (yüzde 78) ve kalay (yüzde 22) karışımıdır. Farklı sesler veren çanlardan oluşturulmuş çan sistemi ile müzik yapılabilir.
Bu kadar yaygın bir biçimde kullanılmasına rağmen çanın tarihsel kökeni ve ne zaman Hıristiyan dünyasında kilisenin bir parçası haline geldiğine dair kesin bilgiler yoktur. Bilinenler ise çanın kökeninin çok çok eskilere, çok Tanrılı dinler zamanlarındaki toplumlara dayandığı, Hıristiyanlığın ise çanı Hz. İsa'dan yüzlerce yıl sonra kullanmaya başladığıdır.
Tarihte bütün uygarlıklar gong, çan, zil gibi çalgıları kullandılar. Bunların içinde çamur, ağaç gibi madeni olmayan malzemelerden yapılanlar da vardı. Madeni çanlar ise 4000 yıl öncelerinden, insanların bronzu kullanmaya başlamalarından bu yana çoğunlukla döküm yöntemleriyle yapılmaktadır. Tarihin en usta çan yapımcıları milattan önce 1000'li yıllarda Çin'de yaşamışlardır.
Roma dönemi çanları dövme demirden yapılırdı. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca unutulan çan yapma sanatı MS 8. yüzyılda keşişler tarafından yeniden keşfedildi. Avrupa'nın en usta çan dökümcüleri, ses ve akordun inceliklerini ilk geliştiren Belçikalılar ve Hollandalılar'dır.
Hıristiyanlığın ilk 300 yılında Hıristiyanlar serbestçe dua edemediler. Kapıdan kapıya dolaşan özel görevli kişiler dini mesajlar iletiyor, toplanma ve ibadet yerlerini bildiriyordu. Kapıları şifreli bir şekilde çalmakla başlayan özel işaretler, baskılar gevşedikçe bir plaka üzerine veya kapıya ağaç tokmakla vurma şekline dönüştü. Ağaç plaka üzerine tokmakla vurma geleneği hala bazı manastırlarda sürmekte, keşişleri duaya çağırmakta kullanılmaktadır.
Hıristiyanlıkta tahta bir plaka üzerine tahta tokmakla vurma geleneğinin Hz. Nuh zamanından kaynaklandığı sanılıyor. Hz. Nuh da tufandan kurtarabilmek için tüm hayvanları gemisine böyle çağırmıştı. Hz. Nuh'un gemisi nasıl kurtuluşu ve günahlardan arınmayı temsil ediyorsa kilise de Hıristiyanlar için öyleydi.
Romalıların Hıristiyanlar üzerindeki baskıları gittikçe gücünü kaybederek birkaç yüzyıl sürdü. Zamanla Hıristiyanlar dini toplantılarını daha açık, daha sesli olarak insanlara duyurabilir hale geldiler. Sayıları gittikçe arttığından daha büyük, kapalı yerlerde toplanarak ibadet etmeleri gerekiyordu. Bu amaçla çanın kullanılmaya başlanılması kimine göre milattan 400 yıl sonra İtalya Nola (veya Campana) piskoposu Paulinus, kimilerine göre de MS 604 yılında Papa Sabinianus zamanında olmuştur.
Kesin olan bir şey vardır ki, çanın resmi olarak ilk ortaya çıkışı Ortodoks kilisesinde, Venedik Dükü Patrician'ın 853 yılında İmparator III. Michael'e Aya Sofya'da (Hagia Sophia) kullanılmak üzere 12 adet çan hediye etmesinden sonra olmuştur. Çanlar kiliselerde asırlarca yaygın olarak kullanılmamış, bugünkü şekliyle kullanılmaya ise ancak on altıncı yüzyıldan sonra başlanılmıştır.
Hıristiyan din adamlarının çanı dini bir simge olarak düşünmelerinin, Yahudilerin Eski Ahit'indeki yortunun başlangıcını bildirme merasimlerinden esinlendiği sanılıyor. O zamanlar din adamlarının cüppelerinin eteklerine tutturulmuş çanların yürüdükçe çıkardığı sesler Tanrıya gönderilen ilahi bir melodi olarak kabul ediliyordu.
Kiliselerde çan çalınması İslamiyetteki ezanın tam karşılığı, yani ibadete çağrı değildir. Çan sesleri dua ya da ayin saatini bildirmenin yanında vaftiz, nikah, ölüm için yapılan dinsel törenlere eşlik eder, festivaller, kraliyet ailelerinde doğumlar, orduların zaferi gibi toplum için önemli olan olayları da duyururlar.
Tarihi geçmişi ne olursa olsun çan çalmanın gerçek kökeninde, çan sesinin kötü ruhları ve Şeytanı uzaklaştıracağı inancı yatar. Haç, mum yakmak, Noel'de çam süslemek gibi diğer birçok sembol ve gelenekte olduğu gibi çan çalmanın da başlangıç noktası, çok Tanrılı dinlerin hüküm sürdüğü, havaya, güneşe, aya, ateşe, toprağa ve diğer güçlere tapılan pagan çağlarıdır.
Müslüman devletlerde diğer din mensuplarına ne gibi özgürlükler verilir? Mesela kilisede çan çalmak serbest midir? Osmanlı Devletinde gayri müslimlere din ve vicdan hürriyeti var mıydı?
İslâmî naslara ve Müslüman toplumlardaki tatbikata bakarak şunu ifade etmek mümkündür ki, anlaşmalara riayet ettikleri, fitne ve fesadın merkezi olarak kullanmadıkları müddetçe bütün gayri müslimlerin mabetlerine saygı gösterilmesi ve korunması Müslüman idareciler için bir vecibe sayılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Seniyye’nin belirlemiş olduğu ana esaslar, hulefâ-i râşidîn başta olmak üzere İslâm’ın ahkamını kendilerine rehber edinmiş bütün Müslüman idareciler tarafından tatbik edilmiştir.
Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler, Selçuklular, Osmanlılar vd. Müslüman devletler her daim kendi tebaası olmayı kabul etmiş gayri müslimlerin mabetlerine ve dinî yaşantılarına saygı göstermiş, dinî hürriyetlerini her türlü tecavüzden korumuşlardır. Hususen Osmanlıların takip ettiği dînî müsamaha sayesinde bugün de pek çok Osmanlı şehrinde cami, kilise ve havrayı bir arada görmek mümkündür. Tarihte yaşanan bazı küçük ve istisnaî uygulamalar bir tarafa bırakılacak olursa, farklı din mensuplarınca kutsal mekân olarak kabul edilen mabetler ve dinî mekânlar hep korunmuş ve zarar görmelerine müsaade edilmemiştir.(1)
Müslüman bir ülkede yaşayan gayri müslimlere / zimmilere, din ve vicdan hürriyeti meşrû dairede tanınmış ve tatbik edilmiştir. Osmanlı hukukunda zimmîlerin dinleri ile başbaşa bırakılmaları, İslâm'dan alınan temel bir prensiptir. Fâtih'in Sırp Kralı Brankoviç'e Macar Kralı'nın “Sırbistan'ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım” dediğini bile bile, "Eğer devletime itâat ederseniz, her camiinin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek” cevâbını vermiştir.(2)
Bütün bu hoşgörüye rağmen gayri müslimlerin ibadet özgürlüklerine kısmî kısıtlamaların getirildiği bazı konular da vardır. Bu kısıtlamalar çoğunlukla ibadet zamanında çıkarılan seslerle ilgiliydi ki bunların başında çan çalma yasağı gelmekteydi.(3)
Çan çalmanın, Müslümanlar tarafından İslâm’ın üstünlüğüne bir saldırı olarak görüldüğü için yasaklandığı belirtilmektedir.(4)
Bununla birlikte bu yasak, zimmilerin hiçbir şekilde çan çalamayacakları anlamına gelmiyordu. Mabetlerinin içinde, çevresindeki Müslümanları rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla ve namaz vakitlerinin dışında çan çalabiliyorlardı. Ayrıca çan yerine tahta çalma geleneği de zaman zaman şikayet konusu oluyordu. Kayseri’deki Rumların çan yerine tahta çalmalarından dolayı çıkan seslerden rahatsız olan Müslümanlar şikayetçi olmuşlar, bunun üzerine Rumların tahta çalmaları yasaklanmıştı. Fakat daha sonra tahta çalmaları konusunda Rumlara izin verildiği görülmektedir. (5)
Ayrıca beratlarda gayri müslimlerin âyinleri esnasında çıkan seslerin yüksekliğini istismar ederek zimmilere gereksiz şekilde müdahale edilmemesi de özellikle vurgulanmaktaydı. (6)
Dipnotlar:
1) Zeydan, Ahkâm, 95-98
2) Ercan, Yavuz, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara 2001, s. 241
3) Christian Church Buildings”, Etudes Balkaniques, Sofia 1994, sy. 4, s.33
4) Adıyeke, Nuri, “Islahat Fermanı Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi ve Gayrimüslimlerin Yaşantılarına Dair”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (Ed: H.Celal Güzel), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000. s.191) Tahta çalma işinin oldukça eski bir uygulama olduğu, bu konunun XVI. yüzyıl şeyhulislâmlarından Ebussuud Efendi’ye de sorulmasından anlaşılmaktadır. (“Su’al: Bir kilise Müslümanlar mahallesinde vâki’ olup, kafirler nâkûs yerine bir yufka tahtayı nice yerlerden delip ibadetleri zamanında ol tahtanın orta yerine tokmak ile darb edip, bir savt-ı acib peyda olup, Müslümanlar müte’ezzî olsalar, şer’an ref’ olunmak caiz olurmu? Cevap: Vacibdir.” Bkz. Düzdağ, M.Ertuğrul, Şeyhulislâm Ebussu’ud Efendi’nin Fetvalarına Göre Kanuni Devrinde Osmanlı Hayatı, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s.151
5) “…ve metropolit ve papaz tâifelerinin hânelerinde izhâr-ı savt etmeksizin İncil kırâat eylemelerine muhâlefet olunmayub ve ehl-i örf tâifesi mücerred ta‘cîz içün siz mülk menzilinizden bir oda gözde Tevrat ve İncil okuyub kandil asmışsız ve mum yakmışsız ve iskemle ve tasvir koyub bürde asmışsız ve buhur yakıb salarsız ve elinizde değnek tutarsız deyu bahâne ile ref‘i savt ve i‘lân-ı küfr eylememek şartıyla icrâ-yı âyin-i bâtılalarına mücerred celb-i mal kasdıyla mîr-i mîran ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilâf-ı şer‘i şerîf ve bi-gayr-i hak akçe mütâlebesiyle ta‘addî ettirilmemek içün mukaddem verilen fermân-ı âliberâtları şartına idhâl oluna deyu sâdır olan fermân-ı âlişân mahalline kayd olunmağla hilâf-ı fermân rencide ve ta‘addî ettirilmeyüb…” (B.Ş.S.(Bursa Şer’iyye Sicilleri), C29/4b; bk. Ali İhsan KARATAŞ, Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlere Tanınan Din ve Vicdan Hürriyeti)
Cevap 2:
Soruda geçen konuyla ilgili olarak, Ali İhsan KARATAŞ’ın Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlere Tanınan Din ve Vicdan Hürriyeti, isimli makalesini takdim ediyoruz:
Osmanlı Devleti, tebaası olan gayrimüslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti bakımından muasırları arasında en önde gelen devletler arasında yer almaktadır. Zaman zaman fethedilen şehirlerin en büyük mabedi fetih sembolü olarak camiye çevrilirken diğer mabetlere büyük ölçüde dokunulmamış ve gayrimüslimlerin ihtiyaçları için tahsis edilmiştir. Bu mabetlerinin işleyişi, yönetimi, gelir ve giderlerinin kontrolü din adamlarına bırakılmıştır. Gayrimüslimler gerek ferdi gerekse toplu ibadetlerini diledikleri gibi ifa etme hakkına sahip idiler. Zorla Müslümanlaştırmanın yasak olduğu Osmanlı Devleti’nde zimmiler, aile hukukuyla ilgili meselelerini kendi din adamlarının nezaretinde çözebiliyor, çocuklarının eğitim öğretimlerini de yine kendi dinlerinin gerektirdiği şekilde yapabiliyorlardı. Bu konulardaki hakları devletin koruması altındaydı. Zaman zaman yaşanan bireysel aksaklıklar idareciler tarafından giderilmeye çalışılmaktaydı.
Osmanlı Devleti’nin, tebaası olan gayrimüslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti konusunda çok sayıda yazı kaleme alınmıştır. Bu yayınlardan, gayrimüslimlere tanınan haklar bakımından Osmanlı Devleti’nin muasırı devletler arasında ilk sıralarda yer aldığı anlaşılmaktadır. Son yıllarda artan arşiv çalışmaları ve konuyla ilgili tespit edilen belgeler de bu gerçeği te’yid etmektedir. Bu çalışmada da özellikle Bursa Şer’iyye Sicilleri’nden tespit edilen belgelerle konuya katkı sağlanmaya çalışılacaktır.
A- Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi
İslâm hukukuna göre halkı Müslüman olmayan bir şehir fethedilince şehrin sakinleriyle “zimmet akdi” denilen bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmayı kabul eden gayrimüslimlere zimmi denir. Bu antlaşmayla hakları garanti altına alınmış olan gayrimüslimler birçok konuda Müslümanlarla eşit hale gelir ve Müslümanlar gibi bütün hususî haklardan faydalanırlar.1 İslâm hukukunun önemli bir bölümünü teşkil eden ve ilk uygulamaları Hz. Peygamber döneminde yapılan zimmet akdine göre Müslüman idareciler, cizye ödemeyi kabul eden zimmilerin can ve mal güvenliklerini sağlamak zorundadırlar.2
İslâm hukukunda kendileriyle zimmet antlaşması yapılan gayrimüslimlerin Kur’an’daki “dinde zorlama yoktur” ayeti3 gereği zorla Müslümanlaştırılmalarını yasaklanmıştır. Onların mabetlerinde ibadet etmeleri, mülk edinme ve seyahat etme gibi hakları engellenemez. Müslümanların zimmilere zulmetme hakları yoktur. Nitekim Peygamber Hz. Muhammed bir hadisinde, bir zimmiye zulmeden, gücünün üzerinde yük yükleyen ve isteği dışında ondan zorla bir şey alan kişiye kıyamet gününde bizzat kendisinin düşman olacağını belirtmiştir.4
İstanbul’un fethinden önce Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere, İslâm hukukuna göre muamele edilmiştir. İstanbul’un fethinden sonra ise İslâm hukuku açısından bir değişiklik yapılmamakla birlikte biraz daha farklı bir uygulamaya gidilerek millet sistemi oluşturulmuştur.
Millet sisteminde din ve mezhep esasına göre tasnif edilen zimmiler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler üç ayrı millet olarak kabul edilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin devletle olan ilişkileri yeni bir yapıya kavuşturulmuştur. XVIII. asırdan itibaren Katolikler ve Protestanlar da millet sistemi içerisindeki yerlerini almışlardır.5 Bu sistemle gayrimüslimlerin idare edilmesi daha kolay hale gelmiştir. Zira daha önce devlet bir bütün olarak gayrimüslimler ile muhatap iken, şimdi bölümlere ayrılmış ve her birinin başında devlete karşı cemaatinden sorumlu olan liderlerle muhatap olmaya başlamıştır. Bu sistemle, gayrimüslimler bakımından İslâm hukukunun kendilerine tanıdığı haklarda bir kayıp olmamışken, devletin zimmi tebaayla olan ilişkilerinin düzene girmesi sağlanmıştır.
Doğu (Bizans) ve Batı (Roma) kiliseleri arasında yaşanan problemler sonucunda Patrik II. Anastasios istifa etmiş ve Ortodoks dünyasının liderliği boş kalmıştı.6 İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesiyle birlikte Fatih, daha önce dağılmak üzere olan Ortodoks kilisesini yeniden canlandırmak amacıyla Rumlardan, boş olan patriklik makamına yeni bir patrik seçmelerini istedi. Bunun üzerine Rumlar kendi dinî kurallarına göre Georgios Scholarios’u “Gennadios” ünvanıyla patrik olarak seçtiler. Fatih Sultan Mehmet, bu seçimi onayladı ve cemaate haklarını içeren bir de ferman verdi.7 Ayrıca Rumeli ve Anadolu’nun yanında Mısır, Suriye, Filistin, Kıbrıs ve Rus Ortodokslarının idaresi de İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağladı.8 Osmanlı Devleti’ndeki Ortodoks Hıristiyanlar kendilerine tanınan imkanlar bakımından memnundular. Zira onlar birçok bakımdan koruma altına alınmışlardı.9
1461 yılında ayrı bir millet olarak kabul edilen Ermeniler için de bir patrikhane kurulmuş ve söz konusu millete patrik olarak Bursa Metropoliti Ovakim tayin edilmiştir.10 Ayrıca Süryani, Habeş ve Kıbti kiliseleri de Ermeni patrikhanesine bağlandı. Ortodokslara verilen hakların aynısı Ermeni Patrikhanesi’ne de tanındı.11
Rumlar ve Ermenilerden sonra millet olarak tanınan üçüncü grup ise Yahudilerdir. Fetihten sonra Yahudilere hahambaşı olarak Moşe Kapsali tayin edildi ve kendisine cemaatini idare etme yetkisi verildi.12 Osmanlı Devleti’nde Yahudilere verilen hakların genişliği nedeniyle dünyanın birçok yerinde baskı gören Museviler Osmanlı Devleti’ne gelmeye başladılar.13
Kuruluşundan beri Osmanlı Devleti’nin zimmilere, İslâm hukukunun sınırları içinde muamele ettiği ve topraklarında barındırdığı gayrimüslimlere verdikleri haklar bakımından muasırı devletler içerisinde en iyiler arasında yer aldığı gerçeği, yabancı araştırmacıların da daima dikkatini çekmiştir.14 Nitekim İslâm araştırmalarında önemli bir yeri olan Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi adlı eserinde Osmanlı yöneticilerinin zimmilere yönelik tutumlarıyla ilgili şu ifadelere yer vermiştir:
“Alt tabakadan idare organlarının keyfi hareketlerine karşı merkezî idarenin kolayca yardıma çağrılabildiği hükümet merkezinde ve civarında milliyetlerine ve mezheplerine göre millet halinde toplanan Hıristiyanlar, bilhassa Rumlar “Rum milleti” tam bir siyasi ve dini hürriyete malik idiler. Onların patrikleri Osmanlı hakimiyeti devrinde evvelce Bizansta malik oldukları salahiyet ve nüfuzdan daha geniş bir nüfuza bile sahipti. Vaftizler, evlenmeler, cenaze merasimleri ve hac açıktan açığa ve ekseriya parlak bir şekilde icra ediliyordu. Büyük yortu günlerinde Türk hükümeti dini merasimin bir engele maruz kalmadan icra edilmesi için kilise kapılarına kendiliklerinden yeniçeri nöbetçiler koyuyorlardı.”15
Osmanlı Devleti’nde zimmilere İslâm hukukunun yanında örfî hukuk da uygulanmıştır. Zaman zaman zimmilerle ilgili çıkarılan fermanlar, büyük ölçüde İslâm hukukuna uygun olmakla birlikte devlet idarecilerinin görüşlerini de yansıtmaktadır.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, İslâm hukukunda ehl-i zimmet aile hukukunu ilgilendiren meselelerinde kendi dinî hükümlerine bağlı idiler. Millet sistemiyle birlikte bu konuda herhangi bir değişiklik yapılmamış ve zimmiler, evlenme, boşanma, miras ve vasiyet gibi meselelerini yine kendi dinî hükümlerine göre çözmüşlerdir.16 Bununla birlikte istemeleri halinde Osmanlı mahkemelerine de başvurma hakları vardı ki şer’iyye sicillerinde onbinlerce gayrimüslimin hemen her konuda şer’î mahkemelere başvurduğu ve meselelerine İslâm hukukuna göre çözüm istedikleri görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin dinleriyle ilgili meseleler cemaat reislerine bırakılmıştır. Âyinlerin düzenlenmesi, din adamlarının seçilmesi ve azledilmesi, mabetlerin gelir ve giderleri, çocukların eğitim-öğretimleri gibi konular zimmilerin iç işlerinden kabul edilerek bunlarla ilgili uygulama ve düzenleme yetkisi patrik ve metropolitlere verilmiştir.17 Eskiyen ve tahrip olan kilise ve havraların eski şekillerinin değiştirilmemesi şartıyla tamir edilmelerine imkan tanınmıştır.18
Millet sistemiyle birlikte gayrimüslimler, cemaat olarak kimliklerini devam ettirme imkanını bulmuşlardır. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle:
“Millet kompartımanına mensup olan kimse; modern toplumdaki azınlığın aksine bazı davranış ve tutum sergiler. Bu aidiyet fertlere aile ve sülale ve cemaat içinde bir güvenlik ve hatta vakar verir. Kendi toplumsal grubu içinde kendi ananesi ve babadan sözlü kültürü içinde yaşar. Kompartımanlar arasında ilişki azdır, çatışma azdır. Modern toplumdaki azınlık ferdi gibi çevre ile didişme, kimlik ispatı, asimile olma (çoğunluk tarafından emilme) veya asimilasyona karşı direnme dolayısıyla çatışmacı davranışlara girme gibi durumlar söz konusu değildir….”19
Osmanlı Devleti’nde zimmilerden başka çok sayıda müste’men de20 vardı. Yabancı devlet görevlileri ve ticaret için Osmanlı topraklarına gelen müste’menlerin durumu devletlerarası anlaşmalarla belirlenmiştir. 1535 yılında Fransa’ya verilen kapitülasyonlarla bu devletin vatandaşı olan tüccarın her türlü davalarında Fransız konsoloslarının yetkili olduğu kabul edilmiştir.21 Yabancı tüccarın Osmanlı topraklarında ticaret yapabilmeleri için değişik tarihlerde Fransa dışında başka devletlere de ticaret ahidnameleri verilmiştir.22
Bu ahidnameler kapsamında ülkeye gelen yabancılara (müste’menler), “Osmanlı suları ve topraklarında kendi bayraklarını taşı(Zeker) serbestçe ticaret yapabilecekleri, hiç kimse tarafından rencide edilmeyecekleri; gemilerinin kazaya uğraması halinde ilgililer tarafından kendilerine gereken kolaylık gösterileceği gibi mallarına da dokunulmayacağı; kanuni gümrüklerini ödedikten sonra başka her hangi bir vergi ve resim talebinde bulunulmayacağı; hiç kimsenin bir vatandaşının borcundan sorumlu tutulmayacağı; kendi aralarındaki davalara konsolosları tarafından bakılacağı, Osmanlı tebaasıyla olan anlaşmazlıklarının mahalli mahkemelerde, dava konusunun 4.000 akçeyi geçmesi halinde İstanbul’da görüleceği garantisi veriliyordu.” 23
B- Osmanlı Devleti’nde Din ve Vicdan Özgürlüğü
Osmanlı İmparatorluğu’nun gayrimüslimlere tanıdığı inanç ve ibadet hürriyeti devletin kuruluşuyla birlikte başlamıştır. Bu yaklaşım birçok yerin fethini de kolaylaştırmıştır. Henüz kuruluş döneminde Bursa’nın Orhan Gazi tarafından fethedilmesinin ardından şehirde yaşayan halkın malları yağmalanmamış, yalnızca tekfurun malı gaziler arasında dağıtılmıştı.24 Hatta Bursa’dan önce fethedilen çevre köy ve kasaba insanlarının rahatlık içinde yaşadıkları, hiç kimsenin zulme uğramadığı ve inançlarında serbest bırakıldıkları haberleri Bursa halkı üzerinde olumlu etkiler yapmış ve bunun sonucu olarak da şehrin fethi kolaylaşmıştır. Nitekim Orhan Gazi, Bursa’nın fethedilmesinden sonra Hisar’ın tesliminde yardımcı olan ve aynı zamanda tekfurun veziri olan Saroz’a “…bu Hisar’ı verdiniz. Neden verdiniz. Neden bunaldınız da verdiniz?” diye sorunca Saroz şu cevabı vermişti: “Birkaç sebepten dolayı verdik. Biri budur ki sizin devletiniz günden güne büyüdü. Bizim devletimiz döndü. Bunu iyice bildik. Biri de bu ki baban üzerimize havale yaptı, gitti. Onun devleti köylerimizi zaptetti. Size itaat eder oldular. Bizi hiç anmaz oldular. Biz de bildik ki onlar rahat oldular. Onun için bizi anmazlar dedik. Biz de o rahatlığa heves ettik…”25 Bursa’nın fethiyle şehirden kaçan Yahudiler bizzat Orhan Gazi tarafından Bursa’ya davet edilmiş ve kendileri için bir havra inşa edilmesine izin verilmiştir.26
Osmanlı tebaası olan gayrimüslimlere başlangıçtan itibaren İslâm hukuku çerçevesinde haklar verilmiştir.27 Zira İslâm hukukunda mevcut müsamaha ve himaye prensipleri, Osmanlı Devleti idaresinin temelini oluşturmuştur.28 Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin can ve mal güvenlikleri devletin ellerine teslim edilmiştir.29 Kanunların uygulanışı bakımından Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir fark da gözetilmemiştir. Mahkeme kayıtlarına bakıldığında Müslümanlarla zimmiler arasında dava konusu olan meselelerin birçoğunda zimmiler haklı bulunarak şikayet konusu olan mağduriyetlerinin giderilmesi yönünde karar verildiği görülmektedir. Araştırmalarında büyük ölçüde mahkeme sicillerini kaynak olarak kullanan Mustafa Akdağ bu meseleyi şöyle izah eder:
“...Ahalisi bütün Hıristiyan (Rum veya Ermeni) olan köylerde, imam yerine papaz bulunduğundan başka, böyle köylerin kethüdaları da, tabii olarak, gene kendilerinden, yani Hıristiyan kimselerden idi. Ziraatçi Türk ve Hıristiyan halk, ister ayrı köylerde köy komşusu, ister aynı köyde ev komşusu olarak yaşamakta bulunsunlar, birbirleriyle çok iyi geçiniyorlardı. Esasen devlet kanunları her iki topluluğu da, hiç din farkı gözetmeden ‘reaya’ saymakta, bunlar için mirî toprak tasarruf edenlerin ödeyecekleri vergileri bir devlet hizmetlisine yüklettiği zaman, o hizmetlinin beratında zikrolunan vergileri kendisine vermekle ödevli olan kişiye ‘raiyet’ (kiracı köylü) adını vermekte idi.”30
Kıbrıs’ın fethedilmesinden sonra 979/1572 tarihinde Osmanlı padişahı tarafından Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdarına gönderilen fermanda ada halkına ne şekilde muamele edilmesi gerektiği özetle şöyle belirtilmiştir: “Kıbrıs adası yeni fethedilen bir yerdir. Halk savaş yüzünden zor duruma düşmüş olabilir. Kıbrıs halkı bana Yaratıcının emanetidir. Onlara adalet ve şefkatle muamele ediniz. Kimseye zulmetmeyiniz. Mahkemelerde, vergi alınmasında ve idareyle ilişkili tüm işlerinde onlara yardımcı olursanız Kıbrıs kısa zamanda kalkınır ve refah seviyesi yükselir. Onlardan her biri emniyet içinde yaşasınlar. Bu emirlerimin yerine getirilmesi konusunda hiç kimse ihmalkârlık yapmasın. Eğer emirlerim yerine getirilmeyerek Kıbrıs reayasına zulmedildiğini, gereğinden fazla vergi alındığını duyarsam hiçbir mazereti kabul etmeyeceğimi bilesiniz.”31
Osmanlı Devleti’ndeki zimmilerin içinde bulundukları durumu göstermesi bakımından bu topraklarda yaşayan Yahudilerin Avrupa’daki dindaşlarına gönderdikleri mektuplar da oldukça dikkat çekicidir. Söz konusu mektuplardan biri Almanya’da doğmuş, ancak hayatını Edirne’de sürdüren ve bir Fransız Yahudisi olan İsaak Zarfati tarafından Avrupa’daki Yahudiler için yazılmıştır. XV. yüzyılın ilk yarısında yazılan bu mektupta Yahudilerin Osmanlı Devleti’nde yaşadıkları huzurlu günler şöyle ifade edilmektedir.
“Almanya’daki kardeşlerimizin ölümden beter kederler içerisinde olduklarını duydum; despotik yasalar, zorla vaftiz edilmeler, sürgünler sıradan gündelik olaylarmış. Bana anlatıldığına göre yağmurdan kaçarken her seferinde doluya tutuluyorlarmış… Kardeşler, hocalar, dostlar, tanışlar! Ben İsaak Zarfati, soyum Fransız da olsa, Almanya’da doğmuş ve oradaki saygıdeğer hocalarımın dizi dibinde oturmuş olsam bile, size derim ki: Türkiye hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizin için en hayırlı yer olacaktır. Kutsal topraklara giden yol sizler için Türkiye’den geçiyor. Hıristiyanlardansa Müslümanların (egemenliği) altında yaşamak sizin için daha iyi değil midir? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde oturabiliyor. Burada en değerli esvablar giymenize izin var. Oysa Hıristiyan ülkelerde çiğnenmiş siyah ve mavinin, tekmelenmiş yeşil ve kırmızının hakaretine maruz kalmadan, hüzünlü renkler taşıyan alçaltıcı esvablar giymeye mahkûm etmeden çocuklarımıza kendi zevkimize göre kırmızılar ya da maviler giydirmeye bile cesaret edemiyorsunuz…”32
1655-56 yıllarında Osmanlı şehirlerini gezen Thevenot da Sakız Adası ile ilgili gözlemlerini aktarırken Osmanlı topraklarındaki zimmilerin ibadet özgürlükleriyle ilgili olarak şunları söylemektedir:
“…Türkler herkese kendi dinlerine göre ibadet hürriyeti tanımışlardır, ayin herkesin önünde yapılıyor ve şaraplı ekmek yortusunda hiçbir korku duyulmadan ve Türkler tarafından hiçbir saygısızlığa maruz kalınmadan, bir gölgelik altında şaraplı ekmek (Saint-Sacrament)i sokaklarda gezdirirlerdi. Hz. İsa’nın heykeli de önde bir fenerle taşınmaktaydı.”33
Zimmilerle ilgili bu anlayış daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Örneğin, XIX. yüzyıl Osmanlı sultanlarından II. Mahmut “Ben teb’anın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini de havrada fark ederim. Aralarında başka gün bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi hakiki evladımdır.”34 diyerek zimmilerin baskı altında kalmadan kendi inançlarını yaşamaları gerektiğini ve kendisinin de bizzat bu durumun takipçisi olduğunu vurgulamıştı.
Osmanlı Devleti’nde zimmilerle ilgili haklar öylesine genişti ki bu meselenin zamanla devletin aleyhine dönüşen bir durum ortaya çıkardığını ifade eden araştırmacılar olmuştur. Nitekim Stanford Shaw, Osmanlı idarecilerinin zimmilerle ilgili tutumlarının gereğinden fazla özgürlükler içerdiği, bu sebeple de İmparatorluğun son yüzyılında azınlık sorunlarının çıktığı, eğer zimmilere tanınan haklar daha az olsaydı azınlık sorunlarının bu kadar büyümeyeceğini şu sözlerle ifade etmektedir:
“Osmanlılar, dünya tarihi boyunca başka yerlerde başka istilacıların yaptıkları gibi, istila ettikleri yerlerde yaşayanları din değiştirmeleri için zorlamayı reddetmemiş olsalardı, Osmanlı İmparatorluğu’nu son yüz yılında büyük zaafa düşürecek hiçbir azınlık sorunu olmayacaktı. Oysa Osmanlılar, bunun yerine Rumlar, Ermeniler ve Yahudilere kendi dinî önderleri yönetiminde, kendi dillerini ve geleneklerini kullanarak, kendi okullarını, mahkemelerini, yetimhanelerini, hastanelerini vb. koruyup sürdürerek, sultanın koydukları, istenen vergileri ödedikleri, İmparatorluk sınırları içinde güvenlik ve düzeni sürdürdükleri sürece Osmanlı egemen sınıfıyla pek az bir ilişki içinde, kendi yaşamlarını daima yaşama hakkı tanıdılar. Dahası, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Sultan tarafından yalnız Müslümanlara getirilmiş olan bir takım yükümlülüklerden de uzaktılar….”35
Osmanlı toplumunda zimmilerin zorla Müslümanlaştırılması yasaktı. Bilindiği üzere “dinde zorlama yoktur”36 ayeti İslâm dininin önemli prensiplerinden birisidir. Buna göre hiç kimse kendi rızası olmadan Müslüman yapılamaz. Bununla birlikte kendi rızasıyla Müslüman olan birisinin önünde de hiçbir engel yoktur.37 İslâm hukukunun uygulandığı Osmanlı Devleti’nde de gayrimüslimlerin bir devlet politikası olarak zorla Müslümanlaştırılması söz konusu olmamıştır. Gayrimüslimlerin Müslüman olmaları yönünde eğer planlı bir baskı uygulanmış olsaydı, hiç şüphesiz Osmanlı hakimiyetindeki yerlerde yaşayan zimmilerin büyük çoğunluğu ihtida etmiş olurlardı. Ancak Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde Bursa,38 Trabzon,39 Konya40 ve Kayseri ile41 ilgili yapılan çalışmalara bakıldığında din değiştirerek Müslüman olan gayrimüslimlerin oranının çok büyük olmadığı görülmektedir. Gayrimüslim din adamlarına verilen beratlarda da herhangi bir zimminin zorla Müslümanlaştırılmayacağı garantisi verilmekteydi. Bu konuyla ilgili zaman zaman bazı Müslümanlar tarafından yapılan ihlaller, gayrimüslim yetkililer tarafından ilgili makamlara intikal ettirilerek gerekli önlemlerin alınması sağlanmıştır. 1843 yılında Bursa ve civarından sorumlu olan Rum Metropoliti Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek kendi ellerindeki beratlarda yukarıda zikredilen garantinin verilmiş olmasına rağmen, Bursa’da bir kısım reayanın zorla İslâmlaştırıldığını iddia etmiştir. Bunun üzerine Bursa kadısına gönderilen bir fermanda “metropolite verilen berattaki şartlara göre onlara muamele yapılmasını emrediyorum” ifadesiyle ilgili kişiler uyarılmışlardır.42
Gayrimüslimlerin zorla İslâmlaştırılmasının engellenmesinin yanında ihtida edenlerin eski dindaşları tarafından rahatsız edilmelerine veya tekrar eski dinlerine dönmeleri yönünde gayrimüslimlerin baskı yapmalarına da müsaade edilmemekteydi. Zimmilerin zorla Müslümanlaştırılmamaları konusunda yukarıda işaret edilen 1843 tarihli fermanın devamında şu ifadelere yer verilmiştir. “…kendi rızalarıyla Müslüman olanların eski dinlerine dönmeleri hususunda metropolit ve başkaları tarafından baskı görmemeleri ve rahatsız edilmemeleri konusunda da gerekli önlemlerin alınmasını emrediyorum.”43 Bu emrin aksine davranan zimmiler cezalandırılmışlardır. Örneğin, Müslüman olan Yahudilerin cemaat yetkilileri tarafından tekrar Yahudileştirilmeleri devlet tarafından yasaklanmış olmasına rağmen bu işe kalkışanlar olmuştur.44
İnançlarına dokunulmayan gayrimüslimler, ayrıntılara ilişkin bazı kısıtlamalar dışında gerek kilise ve havralarında toplu olarak gerekse evlerinde bireysel olarak rahat bir şekilde ibadet etme haklarına sahiptiler.45 Din adamlarına verilen beratların tamamında zimmilerin ibadetlerini rahatça yapabilecekleri, yönetici veya halk tabakasından hiç kimseye ibadetleri konusunda müdahale edilmemesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.46 Meselâ 1168/1755 tarihinde Rum metropolitine verilen bir beratta zimmilerin ibadetlerine müdahale edilmemesi şu şekilde bildirilmiştir: “…ve papaz ve keşiş tâifesinden ba‘zıları metropolitleri ma‘rifetiyle zimmi tâifesinin hânelerine varub âyinlerini icra eyledikte ve kadîmden âyinleri üzere mâbeynlerinde nizâm ve intizâmlarına kudât ve nüvvâb ve mütesellimler ve voyvodalar ve mütevelliler ve subaşılar ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından muhâlefet olunmaya…”47
Şehirlerin yerel yöneticileri ve zimmi din adamlarına, şehirde ikamet eden gerek Ermeni48 ve Rumların,49 gerekse Yahudilerin50 ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için yukarıdakine benzer fermanların gönderildiği, aynı içerikteki fermanların XIX. yüzyılda Katolik Ermeniler 51 ve Protestanlar52 için de verildiği görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde, tebaanın ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için Müslüman ve gayrimüslim ayrımı yapılmadan herkes için gerekli imkanlar hazırlanmaktaydı. Bu amaçla şehirlerde kurulan haftalık pazarların Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların kutsal günlerine denk gelmemesi için gayret edildiği görülmektedir. Kastamonu Sancağı’na bağlı Taşköprü Kazası’nda her hafta kurulan pazarın cuma gününe denk gelmesi, bu günde Müslüman halkın alış-veriş yapmaları nedeniyle birçoğunun cuma namazını kılmada zorlandıkları gerekçesiyle mezkur pazarın salı gününe,53 Selanik Eyaleti dahilinde olan Vidina Kazası’nda kurulan haftalık pazarın pazar gününe tesadüf etmesi, bunun da Hıristiyanların ibadet günlerine denk gelmesi nedeniyle Hıristiyanların rahatça alış-verişlerini yapamadıkları gerekçesiyle cumartesi gününe alınmasına karar verilmiştir.54 İlgili belgeden Vidina’da reaya arasında Yahudilerin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle cumartesi gününde pazar kurulmasında bir sakınca görülmemiştir. Hiç şüphesiz Müslümanlar
ve Hıristiyanlar için dikkat edilen bu durum Yahudiler için de söz konusuydu. Nitekim İslimye’de haftada iki kere kurulan pazarın cumartesi ve pazara denk gelmesi ve adı geçen günlerin gayrimüslimlerin ibadet günleri olması nedeniyle şehirde bulunan zimmilerin alış-verişten mahrum oldukları gerekçesiyle haftalık pazarın pazartesi ve salı gününe alınması kararlaştırılmıştır.55
Gayrimüslimler rahat bir şekilde ibadetlerini yapabilmeleri için devlet, her türlü güvenlik önlemini almaktaydı. Brockelmann, bu gerçeği “büyük yortu günlerinde Türk hükümeti dinî merasimin bir engele maruz kalmadan icra edilmesi için kilise kapılarına kendiliklerinden yeniçeri nöbetçiler koyuyorlardı”56 sözüyle ifade etmektedir. Eğer ibadetlerini yapmalarına haksız olarak engel olunursa din adamları aracılığıyla doğrudan Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek söz konusu engellerin kaldırılmasını talep edebiliyorlardı. Zimmilerin bu konudaki talepleri çoğunlukla olumlu karşılanır ve söz konusu engellemeler ortadan kaldırılırdı. Örneğin, 1198/1784 yılında İstanbul Rum Patriği ve İstanbul’da ikamet eden cemaat metropolitleri Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek Kirmasti Kasabası’nda metropolit tarafından tayin edilen keşiş ve papazların evlerinde seslerini fazla yükseltmeden İncil okumalarına izin verildiği, bu konuda müdahale edilmemesi gerektiği kendilerine verilen beratta belirtilmiş iken ehl-i örf taifesinden bazılarının “siz şunu şunu yaparsınız” diye müdahale ettiklerini şikayet etmişler ve bu konuda kendilerine yardım edilmesini istemişlerdi. Bunun üzerine zimmilere müdahale edilmemesi konusunda Kirmasti kadısına bir ferman gönderilmiştir.57
Mabetlerinde ibadet etmeleri bizzat devlet tarafından güvence altına alınan zimmiler, ferdi ibadetlerini de evlerinde veya kendilerine ait mülklerinde rahatça yapabiliyorlardı.58 Metropolitlere verilen beratlarda evlerde yapılan ibadetler konusunda zimmilerin rahatsız edilmemeleri gerektiği belirtilmektedir.59 1104/1692 yılında İstanbul’da bir havranın yanması dolayısıyla Yahudilere verilen ve daha sonraki yıllarda da yenilendiği anlaşılan bir fermanda, Yahudilerin havralarını tamir ettirinceye kadar evlerinde ibadet edebilecekleri, hiç kimsenin bu duruma müdahale etmemesi gerektiği, eğer müdahale edenler olursa cezalandırılacağı bildirilmiştir.60
Bütün bu hoşgörüye rağmen gayrimüslimlerin ibadet özgürlüklerine kısmî kısıtlamaların getirildiği bazı konular da vardır. Bu kısıtlamalar çoğunlukla ibadet zamanında çıkarılan seslerle ilgiliydi ki bunların başında çan çalma yasağı gelmekteydi. 61 Çan çalmanın, Müslümanlar tarafından İslâm’ın üstünlüğüne bir saldırı olarak görüldüğü için yasaklandığı belirtilmektedir.62 Bununla birlikte bu yasak, zimmilerin hiçbir şekilde çan çalamayacakları anlamına gelmiyordu. Mabetlerinin içinde, çevresindeki Müslümanları rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla ve namaz vakitlerinin dışında çan çalabiliyorlardı. Ayrıca çan yerine tahta çalma geleneği de zaman zaman şikayet konusu oluyordu. Kayseri’deki Rumların çan yerine tahta çalmalarından dolayı çıkan seslerden rahatsız olan Müslümanlar şikayetçi olmuşlar, bunun üzerine Rumların tahta çalmaları yasaklanmıştı. Fakat daha sonra tahta çalmaları konusunda Rumlara izin verildiği görülmektedir.63 Tahta çalma işinin oldukça eski bir uygulama olduğu, bu konunun XVI. yüzyıl şeyhulislâmlarından Ebussuud Efendi’ye de sorulmasından anlaşılmaktadır.64
Ayrıca beratlarda gayrimüslimlerin âyinleri esnasında çıkan seslerin yüksekliğini istismar ederek zimmilere gereksiz şekilde müdahale edilmemesi de özellikle vurgulanmaktaydı65
Osmanlı Devleti’nde hacca gitmek isteyen gayrimüslimlere her hangi bir kısıtlama getirilmemiştir.66 Bilindiği üzere her üç din için de kutsal kabul edilen Kudüs, gayrimüslimler için hac merkezleri arasındadır. 1156/1743 yılında Edirne ile İstanbul arasındaki şehir ve kasabalarda bulunan kadılara gönderilen bir emirle Edirne’den Kudüs’e gitmek isteyen Yahudilere engel olunmaması ve gerekli izinlerin verilmesi istenmişti.67 Benzer bir emir de 1760 yılında Anadolu’daki şehirlerde görev yapan bütün kadılara gönderilmiştir. Buna göre hac ibadeti için Kudüs’e giden gayrimüslimlere gidiş ve gelişlerinde zorluk çıkarılmayacak ve kendilerine gerekli izinler verilecekti.68
Zimmiler cenaze töreni ve defni konusunda da serbest bırakılmışlardır. Gayrimüslimler, cenazelerini kendi dinî inançlarına göre törenler yaptıktan sonra yine kendileri için tahsis edilen mezarlıklara defnedebilmekteydiler. 990/1592 yılına ait bir fermanla İstanbul’da Yahudilere sınırları belli olan bir mezarlık yeri verilmiş ve bu mezarlığın dışındaki herhangi bir yere Yahudi cenazelerinin defnedilmemesi istenmiştir.69
Zimmiler için tahsis edilen mezarlıklar devlet tarafından korunmaktaydı. Zaman zaman gayrimüslim mezarlıklarına yapılan haksız müdahalelerin zimmiler tarafından şikayet edilmesi üzerine bu tür uygunsuz davranışların engellenmesi için mahkemelerden kararlar çıkarılmıştır. 1583, 1584, 1586 yıllarında çıkarılan fermanlarda belirtildiğine göre, İstanbul’daki Yahudiler, Divan’a müracaat ederek kendilerine ait mezarlıkların önceden etrafı boş iken daha sonradan bazı Müslümanların mezarlık yakınına ev yaparak mezarlıktan bir kısım yerleri evlerine dahil ettikleri, bir kısım mezar taşlarını çaldıklarını bildirerek şikayetçi olmuşlar ve bu tecavüzlerin engellenmesini istemişlerdi. İnceleme sonucunda Yahudilerin haklı olduğu anlaşılmış, bu tür davranışların bir daha olmaması için farklı tarihlerde fermanlar çıkarılmış ve emirlere uymayanların cezalandırılacağı bildirilmiştir.70
Bu emirlere uyulup uyulmadığı konusu akla gelebilir. Bursa Şer’iyye Sicilleri’nde yer alan sürgünle ilgili bir fermanda devletin bu konuda kayıtsız kalmadığı, diğer birçok konuda olduğu gibi zimmilerin cenazeleriyle ilgili meselelerinde de hassasiyet gösterdiği anlaşılmaktadır. İstanbul gümrük eminine gönderilen söz konusu fermanda Edirne ve Eğrikapı dahilinde Kameriye, Çakır Ağa ve Hacı Muhyiddin Mahalleleri sakinlerinden biri papaz on üç zimmi mahkemeye müracaat ederek Cebecibaşı Mahallesi’nden Akbaş İbrahim’in defnetmek istedikleri cenazelerin her biri için yirmişer otuzar para istediğini, eğer vermezlerse defnetmelerine izin vermeyeceğini söylediğini iddia ederek şikayetçi olmuşlar ve bu haksız davranışın önlenmesini istemişlerdi. İddia Akbaş İbrahim’den sorulduğunda cevap olarak “…kale derûnunda ihrâç olunân lâşeden bir şey ahz eylediğim olmayub ancak kale hâricinde vâki‘ olan re‘âyâ lâşesinden bir mikdâr nesne almak üzere vakıf tarafından me’mur Hacı İbrahim nâm kimesne tarafından vekil olduğuma binâen ahz ederim…” diyerek para aldığını itiraf etmişti. Akbaş İbrahim’in elinde izin belgesi olmadığından dolayı zimmilere müdahale etme hakkının olmadığı, bu sebeple kendisiyle birlikte Hacı İbrahim’in de cezalandırılması gerektiği belirtilerek gümrük emini vasıtasıyla adı geçen şahısların bir gemiyle Mudanya’ya nakledilmeleri, oradan da Bursa’ya sürgün edilmelerine karar verilmiştir.71
Zimmiler diğer birçok konuda olduğu gibi eğitim-öğretim konusunda da serbest bırakılmışlardır. XIX. asra kadar gayrimüslimlerin eğitim-öğretimi çoğunlukla mabetlerinde veya mabetlerine bağlı olarak kurulan mekteplerinde yapılmaktaydı. Her cemaatin kendilerine ait havra, kilise ve benzeri mabetlerinin yanında bunlara bağlı mektepleri vardı.72 Bu mekteplerin idaresi mabetlerde olduğu gibi din adamları tarafından yürütülüyordu.
Din ve vicdan hürriyetinin önemli konularından biri de eğitim öğretim hakkıdır. Osmanlı Devleti’nde etnik grupların eğitim-öğretim hakları korunmuş ve bu konuda Müslüman-gayrimüslim ayırımı yapılmamıştır.73 XIX. asra kadar gayrimüslimlerin eğitim-öğretimi çoğunlukla mabetlerinde veya mabetlerine bağlı olarak kurulan mekteplerinde yapılmaktaydı. Din adamlarının idaresi altında olan mekteplerin giderleri kilise ve havralarda olduğu gibi cemaat mensuplarının vasiyet ve bağışları gibi gelirlerle karşılanmaktaydı.74
XIX. yüzyıldan sonra yabancı devletlerin girişimleriyle Osmanlı sınırları içinde çok sayıda okul açılmıştır. Öyle ki bu yüzyılın sonlarında Osmanlı şehirlerindeki gayrimüslim mekteplerinin sayısı 6.739 olmuştur.75 Bu okulların, eğitim-öğretim faaliyetlerinin dışında misyonerlik yapmaları ve gayrimüslim toplulukların uluslaşma süreçlerini hızlandırma gayreti içinde olmaları Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında önemli etkenlerden biri olmuştur.
Sonuç
Osmanlı Devleti’ndeki gayrimüslimler, din ve vicdan hürriyeti bakımından muasırlarına göre oldukça geniş haklara sahip olmuşlar, inanç ve ibadet konularında bazı istisnalar dışında herhangi bir zorlukla karşılaşmamışlardır.
Osmanlı Devleti, tebaası olan gayrimüslimlerle ilişkilerinde hoşgörü prensibini esas almıştır. Ancak bu kavramın izafî bir mahiyet taşıdığı açıktır. Zira, merkezden uzak bölgelerde gayrimüslimlerle ilgili hükümler veren yerel idarecilerin hepsinin aynı derecede hoşgörü prensibiyle hareket etmeleri düşünülemez. Bununla birlikte hoşgörü esasının devletin hemen her bölgesinde hâkim olduğunu söylememiz mümkündür. Osmanlı Devleti’nin gayrimüslimlere karşı muasırlarından çok daha fazla hoşgörülü bir tutum içinde olmalarında İslâm hukukunun oldukça önemli etkisi olmuştur. Zira, İslâm hukukunda gayrimüslimlerle ilgili haklar çok geniş bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm hukukunun gayrimüslimlere tanıdığı haklarla Osmanlı idarecileri ve halkının müsamahakâr anlayışı birleşince, farklı din ve ırk mensuplarına davranış bakımından günümüzde bile yerli ve yabancılar tarafından gıpta ile bakılan “Osmanlı barışı” (Pax Ottomana) ortaya çıkmıştır.
Osmanlı Devleti, son dönemlerinde karşılaştığı bazı olumsuz olaylara rağmen, gayrimüslimlere tanıdığı haklarla bir yandan büyük devlet olmanın gereklerini yerine getirmiş, diğer yandan günümüzde de sıkça dile getirilen farklı ırk, inanç ve kültüre mensup insanların bir arada yaşama tecrübesinin en güzel örneğini vermiştir. (bk. Uludağ Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 15, Sayı: 1, 2006 s. 267-284)
Ezan, Çan, Hazzan
Antakya, dinlerin, kültürlerin kardeşliğini simgeleyen, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman toplumlarının yaşadığı 23 yüzyıllık geçmişi olan kentimizde üç semavi dinin mensuplarının mezarları da yan yanadır. İsa'ya inananlara Hıristiyan kelimesinin ilk kez verildiği St. Pierre kilisesi, Papa VI. Paul tarafından hac yeri ilan edilmiş. Bu nedenle, Hıristiyan dünyası için çok büyük önem taşıyan ilimizde, bu mağara kilisenin yanı sıra, eski bir Antakya evi restore edilerek oluşturulan bir Katolik kilisesi ve bir Ortodoks katedrali vardır. Antakya, Hıristiyanların üç dinî merkezinden biri olup diğer ikisi Vatikan ve Kudüs’tür.
Aynı caddenin bir köşesinde Hıristiyanlığın ilk yıllarında kilise olan Habib-i Neccar Camii, Katolik Kilisesi ve Yahudi Sinagogu bulunmakta ve günün bazı saatlerinde ezan, çan ve hazzan sesleri birbirine karışır.
Dipnotlar-1 :
Lisânü’l-ʿArab, “eẕn” md.
Tehânevî, Keşşâf, “eẕn” md.
Wensinck, el-Muʿcem, “eẕn” md.
Miftâḥu künûzi’s-sünne, “eẕân” md.
Müsned, II, 136, 366, 411; III, 29, 169; IV, 42, 43, 81, 95, 284; V, 171, 179.
Dârimî, “Ṣalât”, 3-12.
Buhârî, “Eẕân”, 119, “Küsûf”, 3, 8.
Müslim, “Ṣalât”, 1-18, “Küsûf”, 4.
İbn Mâce, “Eẕân”, 1-7.
Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 3, 27-45, 60, “Edeb”, 108.
Tirmizî, “Ṣalât”, 25, 139-158, “Eḍâḥî”, 17.
Nesâî, “Eẕân”, 1 -41.
İbn Hişâm, es-Sîre, II, 154.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 246.
Ebû Ca‘fer et-Tûsî, el-Mebsûṭ fî fıḳhi’l-İmâmiyye, Tahran 1387, I, 95-99.
Serahsî, el-Mebsûṭ, I, 127.
Mergīnânî, el-Hidâye, İstanbul 1986, I, 41.
İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), I, 402-431.
Nevevî, Şerḥu Müslim, IV, 75.
İbnü’l-Hâc el-Abderî, el-Medḫal, Kahire 1981, II, 241-245; III, 52.
Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 269-273.
İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), II, 62.
Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1348, V, 101.
Tecrid Tercemesi, II, 551-557.
Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, I, 133-142.
Emîr es-San‘ânî, Teşnîfü’l-âẕân bi-esrâri’l-eẕân (nşr. Abdullah Muhammed el-Habeşî), Beyrut 1407/1987.
İbn Usfûr el-Bahrânî, el-Ḥadâʾiḳu’n-nâżıra (nşr. Muhammed Takī el-Îrevânî), Beyrut 1405/1985, VII, 403-404, 438.
İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), I, 383-400.
Muhammed Hasan en-Necefî, Cevâhirü’l-kelâm fî şerḥi şerâʾiʿi’l-İslâm, Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), IX, 86-87.
Tâhir Olgun [Tâhirülmevlevî], Müslümanlıkta İbadet Tarihi (haz. Abdullah Işıklar), İstanbul 1963, s. 58.
a.mlf., “Ezan Hakkında Mâlûmat ve Hâlisâne Bazı Temenniyat”, SR, X/236 (1329), s. 29-31.
Abdurrahman b. Muhammed el-Cezîrî, el-Fıḳh ʿale’l-meẕâhibi’l-erbaʿa, Kahire 1392, I, 310-326.
Abbâd b. Serhân el-Meâfirî, Risâle fi’l-eẕân (Resâʾilü fi’l-fıḳh ve’l-luġa içinde, nşr. Abdullah el-Cübûrî), Beyrut 1982, s. 32-90.
Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî, I, 533-562.
Ebû Hâtim Usâme b. Abdüllatîf el-Kavsî, Kitâbü’l-Eẕân, Kahire 1408/1987.
Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), I, 142, 156-162; II, 242.
Th. W. Juynboll, “Ezân”, İA, IV, 429-430.
a.mlf., “Ad̲h̲ān”, EI2 (İng.), I, 187-188.
“Eẕân”, Mv.Fİ, IV, 187-221.
“Eẕân”, Mv.F, II, 357-373.
Dipnotlar-2 :
1 Özel, Ahmet, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı: Dârulislâm Darulharb, İklim Yayınları, İstanbul 1991, s. 315
2 el-Kardavi, Yusuf, Ğayru’l-Müslimîn fî Müctemi‘i-l İslâm, Beyrut 1985, s.7; Zeydan, Abdü’l-Kerim, “İslam Hukukuna Göre Zimmiler”, (çev. Hasan Güleç), D.E.Ü.İ.F.D. İzmir 1994, sy.VIII, s. 435.
3 Bakara, 2/265
4 Ebu Davud, Harac, 33.
5 Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetim, Risale Basın Yayınları, İstanbul 1996, s. 68-75.
6 Tekindağ, Şehabeddin, “Patrik ve Patrikhane Hakkında Düşünceler”, Türk Kültürü, Haziran 1965, sy. 32, Yıl, 3, s.509; aynı müellif, “Osmanlı İdaresinde Patrik ve Patrikhane”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, 1968, sy. 1, s. 52; Şahin, Süreyya, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken Yayınları, İstanbul 1990, s. 52.
7 Arnold, T. W., İntişar-ı İslâm Tarihi, (Çev: Hasan Gündüzler), Akçağ Yayınları, Ankara 1971, s.216; Bozkurt, Gülnihal, Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu (1839-1914), T.T.K. Basımevi, Ankara 1989, s. 12.
8 Braude, Benjamin.-Lewis, Bernard, “Introduction”, Christians and Jevs in the Ottoman Empire, Holmes & Meier Publishers, Inc. New York-London, 1982, I, 12; Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 21; Ercan, Yavuz, “Osmanlı Devleti’nde Müslüman Olmayan Topluluklar”, Osmanlıdan Günümüze Ermeni Sorunu, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000, s.156.
9 Gradeva, Rossitsa, “Orthodox Christians in the Kadı Courts: The Practice of the Sofia Sheriat Court, Seventeenth Century”, Islamic Law and Society, E.J. Brill, Leiden 1997, vol. 4, no. 1, s. 41.
10 Gürün, Kamuran, Ermeni Dosyası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s. 55.
11 Eryılmaz, age., s. 22.
12 Sharon, Moshe Sevilla, Türkiye Yahudileri, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 38.
13 Bozkurt, age., s. 13.
14 Vojtech Kopcan Osmanlı idarecileriyle ilgili şunları ifade etmektedir: “…Osmanlılar’ın ileri gelen yöneticilerinin çoğu gerçekten derviş tabiatlı kişilerdi; onlar siyasî görüşlerini dinî ve ahlakî ilkelerle bağdaştırmış olup hem reayanın hem de önemli kişilerin Allah tarafından yaratıldığına, bu nedenle halkı korumaları ve reayaya karşı görevlerini yerine getirmeleri gerektiğine inanırlardı.” Bkz. Vojtech Kopcan, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Avrupa Eyaletlerinde İnsani Değerler ve Yasalara Saygı”, Tarih Boyunca Türkler’de İnsani Değerler ve İnsan Hakları, İstanbul ts. II, 378.
15 Brockelmann, C., İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, (ter: Neşet Çağatay), AÜİF. Yayınları, Ankara 1954, I, 330.
16 Küçük, Cevdet, “Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi”, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, IV, 210.
17 Reşit, Ahmet, Ekalliyetlerin Himayesi, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul 1933, s. 30.
18 B.Ş.S.(Bursa Şer’iyye Sicilleri), B242/59b.
19 Ortaylı, İlber, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sitemi”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, X, 217.
20 Müste’men, seyahat, ticaret gibi nedenlerle geçici bir süre için Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunanlara denilmektedir.
21 Aydın, M. Akif, “Osmanlı’da Hukuk”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), IRCICA, İstanbul 1994, I, 428.
22 Kütükoğlu, Mübahat, S., “Ahidnameler ve Ticaret Muahedeleri, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, III, 329 vd.; Panaite, Vıorel, “Osmanlı-Leh Ahidnamelerinde Ticaret ve Tüccarlar (1489-1699), Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, III, 342 vd.
23 Kütükoğlu, Mübahat, S., “Osmanlı İktisadi Yapısı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), IRCICA, İstanbul 1994, I, 574.
24 Koyunluoğlu, A.Memduh Turgut, İznik ve Bursa Tarihi, Bursa Vilayet Matbaası, Bursa 1935, s. 76.
25 Aşıkpaşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, (Haz: Atsız), M.E.B.Yayınları, İstanbul 1992, s.33; Benzer ifadeler için bkz. Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihannüma, (Yay: F.R.Unat-M.A.Köymen) T.T.K. Basımevi, Ankara1987, I, 135.
26 Sharon, age.,s. 31.
27 Kenanoğlu, M. Macit, Osmanlı Millet Sistemi- Mit ve Gerçek, Klasik Yayınları, İstanbul 2004, s.281.
28 İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar I, T.T.K.Basımevi, Ankara 1954, s.184.
29 İlgürel, Mücteba, “Osmanlı Devleti’nde İstimalet Siyaseti”, XII. Türk Tarih Kongresi (12-16 Eylül 1994), T.T.K. Basımevi, Ankara 1999, III,942.
30 Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İctimai Tarihi, Barış Yayınevi, Ankara 1999, II, 36; Ayrıca kaynaklarda zikredilen şu olay da Osmanlı idarecilerinin gayrimüslimlere bakışlarını, bunun sonucu olarak ta asırlarca beraber yaşamanın altında yatan sırların ipuçlarını vermesi bakımından dikkat çekicidir. Fatih Sultan Mehmet’in Avrupa seferi sırasında Osmanlılarla Macarlar arasında kalan Ortodoks Sırplar, Macar Kralına bir heyet göndererek Türklere karşı Macarlarla ittifak yapmaları halinde kendilerinin durumlarının ne olacağı sorusuna cevaben Sırbistanın her tarafına Katolik kiliselerinin yapılacağı söylenmişti. Bunun üzerine başka bir heyet Fatih Sultan Mehmed’e giderek Macarlara karşı Osmanlılarla ittifak yapmaları halinde kendilerine yapılacak muamelenin nasıl olacağı sorusuna karşılık Fatih’in her caminin yanına bir kilisenin yapılacağı ve herkesin özgürce ibadet edebileceği yanıtını almıştır. Bkz. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1999, II, 193.
31 12 Numaralı Mühimme Defteri, (978-979/1570-1572) Tıpkı Basım, O.A.D.B. Yayınları, Ankara 1996, s.641.
32 Lewis, Bernard, İslâm Dünyasında Yahudiler, (çev. B.Sina Şener), İmge Kitabevi, Ankara 1996, s.156.
33 Thevenot, Jean, 1655-1656’da Türkiye, (çev: Nuray Yıldız) Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1978, s. 221.
34 Kaynar, Reşat, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, T.T.K. Basımevi, Ankara 1991, s.100.
35 Shaw, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Azınlıklar”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, IV, 1003.
36 Bakara, 2/265
37 Şeker, Mehmet, Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre İhtida Etmenin Şartları”, Diyanet İlmi Dergi, C.41, Sy. 2, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, Ankara 2005, s. 72 vd.
38 Çetin, Osman, Sicillere Göre Bursa’da İhtida Hareketleri ve Sosyal Sonuçları (1472-1909), T.T.K.Basımevi, Ankara 1994, s. 34.
39 Lowry, Heath W., Trabzon Şehrinin İslâmlaşması ve Türkleşmesi 1461-1583, B.Ü. Yayınları, İstanbul 1988, s. 119-140.
40 Özgökmen, Ali, Konya Şer’iyye Sicilleri Işığında Müslim-Gayr-i Müslim Münasebetleri S.Ü.S.B.E., (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Konya 1996, s. 26.
41 Jennings, C. Ronald, “Zimmis (Non-Muslims) in Early 17th Century Ottoman Judicial Records, The Sharia Court of Anatolian Kayseri”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, Vol. XXI, Part. III, E.J. Brill, Leiden 1978, s. 240-246.
42 BŞS., C27/57a.
43 BŞS., C27/57a.
44 Kenanoğlu, age., s. 313.
45 Ercan, Yavuz, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara 2001, s. 239.
46 Şeker, Mehmet, Anadolu’da Birarada Yaşama Tecrübesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2000, s. 158 vd.: Güler, Ali, “Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlerin Din-İbadet, Eğitim-Öğretim Hürriyetleri ve Bu Bakımdan ‘Kilise Defterleri’nin Kaynak Olarak Önemi (4 Numaralı Kilise Defteri’nden Örnek Fermanlar)”, OTAM, Ankara 1998, sy. 9, s. 158.
47 B.Ş.S., B79/95a.
48 B.Ş.S., C38/9a.
49 B.Ş.S., B123/49b.
50 B.Ş.S., C26/43a.
51 B.Ş.S., C106/7b.
52 B.Ş.S., C50/17b; Düstur, Birinci Tertib, IV, 652.
53 “…ahâlisinin ahz ü ita ile meşgul olmalarından naşi ekserisi salât-ı Cuma’yı eda edememekde olduklarından bahisle bazar-ı mezkurun Salı gününe tahvili hususu… ” Bkz. Akif, Erdoğru, “18-19. Yüzyıl Osmanlı Panayırları ve Hafta Pazarlarına Dair Belgeler-I”, OTAM, Ankara 1994, sy. 5, s.99.
54 Erdoğru, agm., s. 57.
55 Erdoğru, agm., s. 96.
56 Brockelmann, age, I, 330.
57 B.Ş.S., B380/57b.
58 Hıristiyanların Pazar günleri kilisede yapılan ayinden başka günün belli vakitlerinde ferdi olarak yaptıkları ibadetleri de vardı. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ali Erbaş, Hıristiyanlıkta İbadet, Ayışğı Kitapları, İstanbul 2003, s.19 vd.
59 B.Ş.S., B79/95a.
60 “…ve evlerinde sûret ve mihrab olmadıkça âyinleri üzere Tevrat okuyub ibadet eylemelerine bir ferd müzâhim ve dafi olmayub dahlidenler men‘ olunub ba‘de’t-tenbih mütenebbih olmayub dahl ü ta‘arruz ederler ise arz oluna ki imtisal eylemedikleri içün cezaları verile…” Bkz. Ahmed Refik, Onikinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı (1689-1785), Enderun Kitabevi, İstanbul 1988, s. 11.
61 Ercan, age. s. 241.
62 Gradeva, Rossitsa, “Ottoman Policy Towards Christian Church Buildings”, Etudes Balkaniques, Sofia 1994, sy. 4, s.33.
63 Adıyeke, Nuri, “Islahat Fermanı Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi ve Gayrimüslimlerin Yaşantılarına Dair”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (Ed: H.Celal Güzel), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000. s.191.
64 “Su’al: Bir kilise Müslümanlar mahallesinde vâki’ olup, kafirler nâkûs yerine bir yufka tahtayı nice yerlerden delip ibadetleri zamanında ol tahtanın orta yerine tokmak ile darb edip, bir savt-ı acib peyda olup, Müslümanlar müte’ezzî olsalar, şer’an ref’ olunmak caiz olurmu? Cevap: Vacibdir.” Bkz. Düzdağ, M.Ertuğrul, Şeyhulislâm Ebussu’ud Efendi’nin Fetvalarına Göre Kanuni Devrinde Osmanlı Hayatı, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s.151.
65 “…ve metropolit ve papaz tâifelerinin hânelerinde izhâr-ı savt etmeksizin İncil kırâat eylemelerine muhâlefet olunmayub ve ehl-i örf tâifesi mücerred ta‘cîz içün siz mülk menzilinizden bir oda gözde Tevrat ve İncil okuyub kandil asmışsız ve mum yakmışsız ve iskemle ve tasvir koyub bürde asmışsız ve buhur yakıb salarsız ve elinizde değnek tutarsız deyu bahâne ile ref‘i savt ve i‘lân-ı küfr eylememek şartıyla icrâ-yı âyin-i bâtılalarına mücerred celb-i mal kasdıyla mîr-i mîran ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilâf-ı şer‘i şerîf ve bi-gayr-i hak akçe mütâlebesiyle ta‘addî ettirilmemek içün mukaddem verilen fermân-ı âliberâtları şartına idhâl oluna deyu sâdır olan fermân-ı âlişân mahalline kayd olunmağla hilâf-ı fermân rencide ve ta‘addî ettirilmeyüb…” B.Ş.S., C29/4b.
66 Brockelmann, age., I, 331.
67 İstanbul Ahkam Defterleri, İstanbul’da Sosyal Hayat, İ.B.B.K.D.B. Yayınları, İstanbul 1998, I,84
68 Ahkam Defterleri, II, 209.
69 Ahmed Refik, Onuncu Asr-ı Hicride İstanbul Hayatı (1495-1591), Enderun Kitabevi, İstanbul 1988, s.53.
70 Ahmed Refik, age., s.53-56.
71 B.Ş.S., B197/53a.
72 Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetim, Risale Basın Yayınları, İstanbul 1996, s. 168; Vahapoğlu, V. Hidayet, Osmanlıdan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, M.E.B.Yayınları, İstanbul 1997, s.80.
73 Vahapoğlu, age., s. 80 .
74 B.Ş.S., B328/71a.
75 Erylmaz, age., s. 177
Kaynaklar :
islamansiklopedisi org tr/ezan
İLAHİYATÇI YAZAR CEMİL KILIÇ
turkcebilgi com/çan_çalmanın_tarihçesi
Sorularla İslamiyet com/musluman-devletlerde-diger-din-mensuplarina-ne-gibi-ozgurlukler-verilir-mesela-kilisede-can-calmak
|
|
|
Rabbi Yessir Duası - رب يسر و لا تعسر - Arapçası Türkçesi ve Anlamı |
|
Yazar: RasitTunca - 02-18-2020, 05:40 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
Rabbi Yessir Duası - رب يسر و لا تعسر - Arapçası Türkçesi ve Anlamı
Rabbi yessir duası anlamı, Arapça-Türkçe yazılışı, kelime anlamı, kaç defa okunur? Kuran’da geçen ayet midir veya hadis midir?
Bir işe başlarken, sınav duası olarak da bilinen, zor, kolay olmayan, müşkilatlı işlerin çözümü, Allah tarafından yardım edilmesi için tavsiye edilen “yardım duası, kolaylık duası “Rabbi yessir” ne demek? Anlamı nedir Arapça yazılışı ve okunuşu, kelime anlamı ve Kuran’dan benzer manadaki ayetler ve dualar
Rabbi Yessir Duası
İşlerimizde kolaylık ve Allahu Teala’nın yardımı için bir işe başlarken ilk önce Besmele ile “Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile” başlamak, Allah’tan işlerimiz için hayır ve kolaylık dilemek İslamî olarak daha uygun ve faziletli görülmüş, Peygamber Efendimiz’den de tavsiye edilmiştir.
Eski kaynaklarda Temmim duaları olarak bilinen maddi manevi her işe başlarken, adım atarken, hayırlısını istemek, kolaylık dilemek ve sonunu hayırlısı ve kolaylık ve rahatlı getirebilmek, tamamlayabilmek için yapılan dualardandır.
Okunduğunda Allah’ın izniyle üzerinizdeki yükü ve ağırlığı kaldıracak, maddi manevi işlerinizde tercihlerinizde kolaylık ve muvaffakiyet kazandıracaktır.
Yeni bir işe başladığınızda, önemli bir sınava gireceğinizde, zorlandığınız işleri yoluna sokmak için, sıkıntı ve zorlukları kolaylaştırmak için okunan ve dilde kolay ezberlenen, anlamı itibariyle oldukça etkili ve güzel duadır.
Arapça Yazılışı
رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ
Türkçe Okunuşu
Rabbi Yessir ve la tüassir, ve temmim bil hayri
Anlamı
Allah’ım işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.” (Amiyn)
Tefsirli Mana
“Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve çevreme faydalı kıl ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.” (amin)
Kelime Anlamı
Kısa bir dua olduğu için kelime kelime olarak da ne demek olduğunu, anlamlarını kolaylıkla bilebilirsiniz.
Rabbi; Rabbim
yessir; kolaylaştır
Vela tuassir; Zorlaştırma
Rabbi temmim bil hayr; Rabbim hayırla sonuçlandır.
Duanın Uzun Okunuşu
Rabbi Yessir ve la tüassir
Sehlil Aleyna bi fadlike ye müyessir
Rabbi zidne ilmen ve fehmen nafian
Ve temmim bil hayri
Manası
Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve çevreme faydalı kıl, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.
Fazileti Nelerdir?
Zor işleri kolaylaştıran, üzerinizdeki yükü kaldıran, maddi işlerde rahatlık ve suhulet içinde tamamlanmasını sağlayan bir duadır.
Yeni bir okula başlayan, sınav için, gireceği imtihanlarda başarılı olmak için okunur.
Başlanılan bir işi hayırlısı ile ve kolaylıkla sonuca vardırmak, tamamlamak, bitirmek için okunur.
Allah’tan kolaylık dileyerek arzu ettiğimiz, dua ettiğimiz bir şey istediğimizde hayırlı ise bize muvaffakiyet verip dünya hayatını kolaylaştırdığı gibi ahiret hayatını da kolaylaştıran dualardandır.
Özgüvensizliğe bağlı olarak başaramama korkusu olan, rahatlamak ve özgüven için okunabilir.
İş görüşmesine giderken, yeni bir iş için teşebbüs ederken Besmele ve Allah’ın izni ile ve bu dua ile yardım, kolaylık ve muvaffakiyet istenir.
Dine aykırı olmayan, her meşru istek, dua ve niyet için okunursa Allah’ın izniyle gerçekleşir.
Maddi ve manevi her işte başarılı olmak, rızık, bereket, işlerin rast gitmesi için Allah’ın ismi Besmele ile birlikte okunur.
Kuran-ı Kerim‘den Benzer Dualar
رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vağfir lenâ, inneke alâ kulli şey’in kadîr.”
“Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.” (Tahrim Suresi 8. Ayet)
“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli”
Ey Rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni. (Taha Suresi 28. Ayet )
“Rabbi yessir” ile başlayan dua Ayet midir? Hadis midir?
Bu kısa okunan bir duadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen bir ayet değildir. Ayrıca Peygamber efendimiz’den rivayet edilen hadis de değildir. İlmi kaynaklarda geçen ve kaynağı tam olarak belli olmayan bu dua alimlerin görüşüne göre Ashab-ı ikram tarafından dua olarak söylenmiş, mübarek dualardandır.
Rabbi Yessir Duası Calligraphy (Rabbi Yessir Duası Hat Yazılı Resimler)
|
|
|
Din Nedir? Salih Aleyhisselamın Dini Nedir? Hayvan Haklarını Savunmak da Dinmidir |
|
Yazar: RasitTunca - 02-16-2020, 01:34 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Din Nedir? Salih Aleyhisselamın Dini Nedir? Hayvan Haklarını Savunmak da Dinmidir
Müslümanlık öyle günde 5 vakit namaz ile, 5'er dakikadan, 5 kere 5 = 25 Dakikasını Allah ayırmak ise, onu da zaten, şeytanın delik deşik ettiği 5 dakikalar. Ben namaza durmuşumdur, ama hiçbir zaman namazın içinde duramadım kalamadım, namazdan aklen beynen tefekkür ile çıkmışımdır, Çünkü namazın içinde namazdan çıkıyoruz, etin derdi, budun derdi, çarşının derdi, pazarın derdi,karının derdi , parannın derdi derken, namazdan hep çıkmışımdır zaten, namazın içindeyken namazdan hep çıkmışımdır, duramamışımdır namazın içinde, eğer ki bu ise insanın Allah'a Müslümanlığı, günde 5 dakikadan 5 kere 5 etti 25, Hatta 2 dakikaya 1 dakikaya düşürdüğümüz namazlar ise, Allah'ımıza ayırdığımız zaman,Allahın bize ayırdığı 24 saatlerin yanında, bizim O na ayırdığımız zaman 5 yada iki dakiklar ise, buysa Müslümanlık, bununla Müslümanlık falan olamaz, Allah'ı hiç unutmayan, her baktığında,gördüğü her şeyde Allah'ı hatırlayan, Allah'ı düşünen, bunda Allah ne diyor diye düşünenlerle, o iki dakika namaz kildim sananlar ayni mi? Allah demek kalbinden, Dilinden hiç durmadan, Allah Allah demek de değil, onlar sadece saatin zembeleğini kurmak gibi sadece, o 5 dakikalar, saatin zembereğinin kurmak gibi, Yoksa Allah aklından hiç çıkmayan la, sadece günde 5'er dakikasında yada, ikişer Dakikasını Allah için ayıran aynı mı? Aynı mı Sizce? bu mu Müslümanlık? delik deşik olmuş 5 dakika, var mı öyle müslümanlik. Allah aşkına bazen namazlarda bile, kılıyoruz amma dilimiz allah diyor amma, aklımıza hiç Allah gelmemiş, içinde Allah hiç akla gelmiş namazlar kılıyoruz, bazen ve sadece Selam verip çıkıyorsun namazdan, ne Muhammed'i hatırladık, ne Allah'ı, Sübhaneke Elham diye okuduklarımız var ama, ne Allah hatırladık ne peygamberi, Bende de aynı şey, o 5 dakikaların benim öyle Allah ile oluyor olsaydı, Namaz ile, Ben zengin olurdum, yoksa Namaza giriyorum namazdan çıktığım bir oluyor zaten, girdiğimle aklımın uçup namazdan çıktığı bir oluyor, kafa başka yerlerde. kimin namazı doğruymuş öyle, aklimda Allah tutsam bile zaten, Allah sana bir ömür versin sen 5 dakika, 5 dakikaya ayırabildin, ya neyapalim, çok çok büyük iş yaptın, yani günde her vakit 5 dakika Allah'a yer verince, 25 dakika ile çok büyük marifet mi yaptın yani, Halbuki Allah baktığında da Allah, oturduğunda Allah, kalktığında da Allah demek, değilki dilinden Sübhanallah Elhamdülillah demek değil, yani Allah onda ne Hikmet ne Murat etmiş, onun farkına varabilmek, bir iyilik yapacaksan, gerektiginde o iyiliği yapabilmek, kızman gerektiği zamanda kızmandır, kızlabilmek, yardım gerektiği zaman, yardım edebilmek, bir şey bilmem gerekirse, bilebilmek, öğrenmen gerektiğinde, oturup öğrenebilmek, Yoksa bu 5 dakikalarınla, Müslüman filan olunmaz, oruçta böyle, 30 gün oruç tuttum Ne oldu, Ne oldu, oruç tuttuğunda, Dilini Mi Tuttun, Neyi tuttun, gözünü mü sakındın, gözünü sakınmak nedir zaten, gözünü sakın, hepsi Allah'ın değil mi, Hepsi Allah diyen, hepsi Allah ise la mevcuda illa hu, Allah'tan gayrı bir şey yoksa, baktığın da Allah, tuttuğun da Allah zaten, Allah bizi çıplak yaratmadımı, çıplaklık niye günah olsun, Adem ile Havva cennetten indiklerinde elbiseleri üzerlerinden düştü deniyor, elbise yapacak neyi vardı Adem'in, ne yaptı da üstüne örttü, Ondan sonra yaprak üstünde durur mu, kimden sakıncak zaten, kim bakıyordu, kimden sakıncak, Dinozorlardan mı sakıncak, üstündeki çıplaklık Kime ayıp, Kime? ayıp ne, Hani burada çıplak olun, hepimiz çıplak eşekler gibi çatışırken üstümüze kıyamet kopsun demek değil bu, ama dini anlayış, dini nasıl anladık Biz şimdiye kadar, şimdiye kadar biz din ne anladık, çıplaklığı Ne anladık, iyilik ne, Ayıp ne, ayıp mı, yasak mi, haram mı, içki içme, cumartesi gün çalışma, domuzu yeme, zina etme, bunlardan Ne anladık, yaptırım uygulamak, bir devletin ve yetkili kurumların koydugu yasalarla olur, yasalarla yaptırım yapar ya, o yaptırima uymayana ceza Keser ki, o yaptırım hukuk olsun herkes işlesin o yaptırımi herkes yapsın. Allah'ın yaptırımları da, helaller ve haramlar, farzlar ve sünnetler şeklinde, sünnetleri peygamber koymuş zaten, kırmızıda geçmek yasak, tamam mı, onu anlatmıştık, ardından tırın freni bu kopmuş geliyorsa, kırmızıda geçebilirsen geç, kurtar kendini, yoksa tır ezecek, altına alacak seni. haramdan kasıt nedir, helalden kasıt nedir, namazdan kasıt nedir, insanlık öyle 5 dakikalarını Allah a ayırmak ile insan olunmaz, Müslüman olunmaz, delik deşik 5 dakikalar, kimin namazı delik deşik değil, bana birini göster çıkar, öyle sağlam namazı delik deşik değil olan. Kimmiş o, namazda Allah'ı düşündün, iyide Allah'ı görmedik, neyini düşünceksiniz, Allah'ı görmüyoruz ki, neyini düşüneceğiz, yüzünü düşünelim, yüzünü görmedik ki, sesini düşünelim, sesini duymadık ki, elini Hatırlasan elini görmedik ki, gözünü hatırlayalım desek, gözünü görmedik, neyini hatırlayacağız da, namazda Allah ile birlikte olacağız, Allah ne o zaman, Allah kim, ne, gözmü, el mi, Değil mi, kulak mı, ses mi, ki namaza giriyoruz, girdiğimiz le birlikte namazdan çıkıyoruz, kafa başka yerlerde, Yani bunlar mı bizi Müslüman edecek, iyi insan edecek, dünyada Müslümanız, Halim selim insan, elinden kolundan başkasına zarar gelmeyen insan, Yani bu 5 dakikalar mı yapacak bizi Salim kimse, Müslüman kimse, başkasına zarar vermeyen, başkasının hukukuna girmeyen, hırsızlık etme ki başkasının malına el koyma, dedik işte hakkullah ünvani kime verilmiş, biz verdik de, O ismi biz verdik, söyledik, bize göre güzel dedik, Salih Aleyhisselam'a bu isim çok güzel yakışıyor, Çünkü Devenin bile su içmeye Hakkı olduğunu savunan insan, yani hayvanların hakkını savunan adam. Deve bir hayvan, hayvan ama, o sudan Devenin de içmeye hakkı var diyerekten iddia eden bir adam, bu o devirde, yani o cahillerin devrinde, bu deveninde hakkı var diyen, ya bu deve de haftanın 1 günü su içecek demiş, Bunu biz dinde, peygamberler tarihinde, bir dini olan, Salih peygamber oldugunu biliyoruz. Halbuki yaptığı bütün iş, hayvanlarında hakkı olduğunu savunmak, hayvanlar hakkını daha yeni öğreniyoruz, köpeğe tekme atan Bizim milletimiz, daha Salih Aleyhisselam'ın vaktini geçememiş, daha Salih liğe bile erememiş. lan köpeğe tekme atıyor, kediyi öldürüyor, köpeğin evde yeri ve hakkı yok, kapının dışına koyuyor, Vay Muhammed demiş, köpek evde olmazmış
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Köpek, resim ve heykel bulunan eve melek girmez.”
(Hadis-i Şerif , Buhârî, Bed-il Halk: 27; Müslim, Libas: 17)
Halbuki
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Yürümekte olan susamış bir adam, yol üstünde gördüğü bir kuyuya inip su içti. Çıktığında susuzluktan soluyan, toprak yiyen bir köpek gördü. 'Bana ulaşan susuzluk buna da ulaşmış' deyip kuyuya indi. Pabucunu çıkanp su doldurdu, ağzıyla da tutarak çıktı ve köpeği suladı. Allah ona teşekkür edip onu bağışladı. 'Ey Allah'ın Elçisi, bu hayvanlara iyiliğimizden ötürü bize sevap verilir mi?' diye sordular. 'Her ıslak ciğer sahibine yapılan iyilikten ötürü sevap vardır' buyurdu"
(Hadis-i Şerif , Müslim, Selâm: b. 41, hd. 153)
daha Salih'i geçememiş insanlık, Salih'i Salih'i, ki Muhammed'e gelsin, Muhammed de, köpek eve girmez demiş olsun, yani hakkullah, hakkullah ne? Devenin de hakkı var demek, bu sadece deve ile sınırlı değil, hayvanlarında hakkı var senin hakkın olanlarda, hayvanlarında hakkı var demek. onların hakkını savunan adam, hayvan hakları kanunu çıkaran adam, Bugün daha yeni öğrendi bunları insanlık. Allah'ın kaç bin sene önce gönderdiği hayvan hakları yasasını, daha dün öğrenebildik, hayvanların sevildiğini de mehdi sayesinde o na baka baka özendik de öğrendik. Halbuki Allah bunu bize, taaaa Salih Aleyhisselam döneminden beri bize anlattı, bize gönderdi, dedi bu din dedi, din değil miymiş hayvanlara Saygılı olmak, Salihin dini din değilmiymiş, Allah Allah ya, bu gavur adeti lan, Biz gavur adeti diye biliyoruz, köpekleri onlar eve alıyorlar, Allah'ın dini imiş haaaa., inanamadin degilmi haala, hayvanlara Saygı Var mıymış, bunu bile bilemedi insanlar, bilemedide 15 dakikalık namaz ilemi bunlari bilebilcek gayri, bu delik deşik 5 dakika lar mı, bildircek,......
Zamanımızın alimleri hemen itiraz edeceklerdir, peygamberimizin, köpek giren eve melek girmez hadisini İnkar etti, yalanladı diye. Hani eshab-ı Kehf kıssası anlatılırken, alimler anlatır ki, eshab-ı Kehf'in köpekleri Kıtmir, onları terk edip, onlardan ayrılmadı, ve mağaranın kapısında Kur'an'da geçtiği gibi beklediği için, o da cennete girecek diye anlatılır, rivayet edilir. Peki bunu bu hadisle kıyas ettiğimizde, Cennet temiz ve temiz olanların yeri değil mi, peki Cennete giren bir köpek var iken, senin ev Cennetten daha mı temiz, daha mı Pak ki? senin eve köpek girmesin. Tamam hayvanların Hakkı da var dedik diye onları da tepemize çıkarmadık, Hak hukuk Her şey yerine göre. ve şu sıralar bizim bahçedeki Karıncalar Mutfağa yol bulmuş, mutfağı taşınıyorlar, dün öğlenden kalan makarna yemeği vardı, Karnım acıktı, atıştırayım diye makarna tenceresine vardım, karıncanın bir tanesi içine girmiş, hem de kapak kapalıyken, o pis ayaklarıyla, her yerde dolaşıp geldiği ayaklarıyla, makarnanın içinde dolaşıp durur. Bu da onun hakkımı, incitmeyecek miyim ben o karıncayı, bir tencere makarnayı mundar etti, Çünkü o minicik ayakları da olsa, yerlerde, mikrop olan yerlerde dolaşıp geliyor, ve onunla makarnanın içine girince, benim vücuduma, o taşıdığı Mikroplar da girmiş olacak, bu onun hakkı değil, Allah onlara kırntı lokmaları rızık olarak vermiş, O bundan ileriye giderse, hakkını hukukunu aşmış olur. ama ben bir zamanlar vaazılarımın birisinde Demiştim ki, ben Pencerenin önüne ekmek kırıntıları döküyorum, ve Allah kuşlara ilham ediyor, Kuşlar gelip benim pencerenin önündeki ekmek kırıntılarını alıp yiyorlar, ve bunu Facebook'tan attığımda, şiirci Ceyhun almış kabul edip iman etmiş ki, o zaman o da penceresinin Önüne Ekmek parçaları koymuş, Allahu Teala onun ekmek parçalarını da, oradaki bir martıya ilham edip, git senin rızkın Orada demiş, ve Bir Martı gelip yemeye başlamış, Ve bunu Ceyhun Facebook hesabından resimli paylaşıyordu, yazıyordu, ismini de o martının enayi koymuş, enayi geldi, beleş aldı gitti, yedi gitti falan diyordu, öldü mü artık, hala yaşıyor mu, hala muhabbetleri devam ediyor mu bilmiyorum, ama yani bizden öğrendiği bir hikmet ile, O da böyle bir sevaba girmişti, işte artık biz kendi lokmaları mızdan da hayvanlara veriyoruz zaten, Ama Allah'ın ayırdığı bir Hak hukuk var, Evet hakları var artık, ama onlarda cennette, vaktimiz Cennet vakti olduğu için, onlar da iyisini hak ediyorlar artık.
ve Peygamberimiz neden köpek giren eve melek girmez demiş olsun, Evet hadis doğru, inkar etmiyorum, Ama, sebebi ne? Çünkü Muhammed zamanı senin benim gibi halıfleksi yok Evinde, yerde hurma lifinden yapılmış Hasır var, haliflex olsa bile aynı, yani köpek sokaklarda, mikroplu veya temiz yerlerde dolaşıyor, ve ayakları çıplak ayak dolaşıyor, sen gibi ben gibi, Muhammed'in İpek seccadesi de yok, namaza durduğu zaman, yere seccadesini yazsın da, ağzı burnu mikrop kapmasın, yok ki,seccadesi, Vakit girdi hasırın üstünde namaza durdu.
Ve eğer dışarıda mikroplu yerlerde dolaşan bir köpek gelip onun secde edeceği yere basar ise, ne olur, tabii ki Muhammed mikropları da biliyor, hasta olur, hastalık kapar, bu kendisi için de böyle, Ashabı içinde böyle, ve onları da aynı şeyi tavsiye edecek ki, mikrop kapmasın lar, değil mi? mesele bundan ibaret, yoksa bugün benim burada, Avusturya'da, bir komşum var, kış vakti gördüm, Hani kışın dışarılar ıslak ve yağmur çamurlu oluyor ya, işte köpeği var, tazı cinsi bir köpek, onu gezdirip geliyor, evinin kapısının önü, benim Pencereden gözüküyor, Ve evine girmeden önce, paspas koymuş, köpek paspasa ayaklarını siliyor, öyle giriyor eve. akıllı köpek, öğrenmiş, hayvanların hepsi Akıllı, deli değiller, anlayabiliyor lar, onlarla konuştuğun zaman, iletişime girebiliyorlar, ve demek istediğini anlıyorlar, nasıl öğretmiş ki bu kadın ona, ayaklarını silmesini, demek ki öğrenebiliyorlar. artık cennetteki köpekler öyle pis köpekler değil diyebiliriz, çünkü onları şampuanla yıkıyoruz, ama sokaklarda yine geziyorlar, aynı şey, yine üzerlerinde de bir bakteri cinsi olduğu, bize zarar verebilecek bir bakteri cinsi olduğu söyleniyor, Yani bir kurtçuk, ve o senin Namaz kıldğıın yerlere yatıp oturdu mu, senin burnundan ağzından İçeri girebilir, ve seni hasta edebilir, O yüzden Muhammed bunu demiş olabilir, fakat bugün Bizler seccade sahipleniriyiz, halı sahipleri, süpürge sahipleriyiz, evlerimiz temizleniyor, ve namaz kıldığımız zaman, namaz kılacağımız yere, ekstradan temiz bir seccade yazıp da, onun üzerinde namaz kılıyoruz, öyle hemen halının neresi müsait, oraya durup namaz kılmıyoruz, O yüzden, o tehlike şu anda biraz azaltılmış vaziyette, ve cennette, vaktimiz de, işte köpeklerde evlerde, Hatta yataklarına bile alanlar var, çünkü yıkamış sabunla şampuanla, tertemiz yapmış, öpüyor seviyor, kucağına alıyor, ha bu köpek olsun, ha maymun olsun, diğer başka bir hayvan olsun, Aynı şey, ve Salih Aleyhisselam işte, hayvanlarında Bizler gibi Hakkı olduğunu, hukuku olduğunu savunan peygamber, ve dini de onun, hayvan hakları savunucusu dini, Bu din miymiş, Evet bu da Allah'ın dinlerinden bir din, senin din Algın ne kardeşim, işte böyle bir şey insanlığın İmar ve memur olması, yeryüzünü imar edip, ve içinde gezen memur olması için, Allah'ın gönderdiği ve öğrettiği bilgiler zincirine Biz Din diyoruz, yoksa Beş vakit namaz, bir ay oruc, Bunlar dinin sadece değişik versiyondaki anlatımları. biz onların ne olduğunu daha hala anlamamışiz. Ama her şeyin aşırısı na gidildiğinde ifrat ve tefrit oluyor işte hayvan haklarında da ifrada kaçılırsa, O zaman işte hani Ataların sözü vardır,
"yüz verdik ayıya, geldi sıçtı halıya..."
diye yani ifrata kaçmadan, aşırı gitmeden, onları sevmek, onlara ve hakkına hukukuna riayet edip, onların da dünyadaki zincirlerden bir zincir olduklarını bilip, onlara hayatlarını devam ettirmeleri, ve soylarını devam ettirmeleri hususunda, yardımcı olmak, hem sevap, hem de Din, Allah'ın dini, yani bize öğretisi demek, Onunla da sen cennetlere erebilirsin, zaten vaktimiz Cennet, bundan daha iyi cennetlere erebilirsin.
bak o zamanalar köpeklere kedilere, nereye kaka edeceği, belki öğretilmediydi, buda sebelerinden olabilir o hadisin, bu gün kedilere kum döküyorsun bir kaba, o kedi ortaya etmiyor, öğreniyor, gidip o kuma ediyor kakasını.. velhasıl kelam.
Hayvanlar manyak değil, öğrenebiliyorlar, hepsinin aklı var Allah'a şükür..
İbrahim Aleyhisselam demiş ki Kuranı Kerim'de buyrulan:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbenâ veb’as fîhim resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete ve yuzekkîhim inneke entel azîzul hakîm
Meali :
Rabbimiz, onların arasından kendilerinden, onlara Senin âyetlerini tilâvet edecek (okuyup açıklayacak), onlara Kitap’ı (Kuranı Kerim’i) ve hikmeti öğretecek ve onların (nefsini) tezkiye (ve tasfiye) edecek bir resûl beas et (yeniden dirilt hayata getir beas öldükten sonra dirilmek ementüden hatirlayin). Muhakkak ki Sen, Sen, Azîz’sin, Hakîm’sin.
Sadakallahul Aziym BAKARA-129 ayet
benim soyumdan öyle birini tekra diriltip gönder ki, insanları Zeki kılsın demiş, ve Evet onun soyundan Mehdi, işte dünyaya geldi, insanları o kadar zeki ve akıllı kılacak, ve insanların aklını uyandıracak ki, ve Mehdi İsa'dan, İsa Mehdi den, ve doğan çocuk konuşacak kadar akıllı olacak, aynen Hz isa gibi, ve isa Efendimiz Mehdi'nin çocuğu olduğu zaman, işte doğar doğmaz, Ben peygamberin diyecek kadar akıllı bir kimse, ve konuşabilecek kadar akıllı bir kimse, ermiş kimse, Yani o kadar sizi uyandıracak ki, doğan çocuklar konuşabilecek, artık şu anda yeni Çocuklar cep telefonu kullanabiliyor, o kadar akıllı, ufak çocuk, 3 yaşındaki çocuk, cep telefonu kullanmasını biliyor, Şu anda televizyonda gördüm, maymunlar bile, Instagram'ı kullanıyormuş, işte mehdi sizi uyandırıp öyle hale getirecek ki, artık doğan çocuk konuşacak hale gelecek, Allah kitap demeye başlayacak, ve bunlardan 2 tane örnek var, Birisi Muhammed Aleyhisselam, doğunca ümmeti ümmeti demiş, birisi de Hz isa, ben Allah'ın peygamberiyin demiş. burada peygamberden de daha mi üstün olduğunu iddia ediyor, Bu adam sapıtmış diyecekler, ama dedi ki, o tabanca öyle bir tabanca ki, o tabanca olmazsa, Muhammed de gelmez, İsa da gelmez, isa gelmezse Muhammed de gelmez, öyle olunca, sondan gelip de, ruh halinde iken gelip de, insan meryemden, bir çocuk doğurtan Ruh dedik, ve orada yazdık, bunu İsa efendimizin, neden ruhullah olduğunu da, o peygamberlerin ünvalarında, kısaca değindik, mesele budur yani, çünkü isa efendimizin ruhullah olması, Allah'ın ruhundan üfürmesi ile manasında değildir, oradaki mana, daha insan olmamış, yani gelecekteki bir insanın, yani Mehdi'nin o güne göre gelecekteki bir insan, Mehdi gelecekteki Mehdi'nin, daha ruh halinde iken, insan bedenine girmemiş halinde, ruh halindeyken, getirilip de Meryem'e çocuk bahşetmesi, O yüzden de ruhtan doğan çocuk olmuş, isa Efendimiz, aynı şey, yine Muhammed Aleyhiselamın da aynı bu şekilde gelmesi, bu şekilde, bu halde gelmesi, yani o yüzden ruhullah, ruhtan doğan çocuk.
Bir Karoglan Makalesi
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 1 Mayıs 2019 Çarşamba
Original Kar©glan
|
|
|
Yahudilere Cumartesi Yasağının Sebebi - Zekat Kurban ve Oruç Meselesinin Asıl Manası |
|
Yazar: RasitTunca - 02-16-2020, 03:03 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Yahudilere Cumartesi Yasağının Sebebi - Zekat Kurban ve Oruç Meselesinin Asıl Manası
"Oruç tut ki, sıhhat bul" Hadisi ile Oruç Oruç mu Diyet mi
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ya eyyuhellezine amenu kutibe aleykumus sıyamu kema kutibe alellezine min kablikum leallekum tettekun.
Meali :
Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, siyam* size de farz kılındı. Umulur ki takva sahibi olursunuz.
Sadakallahul Aziym EN'AM-54 ayet
Bu ayete binen insanlar sanki oruçsuz olmazmış gibi, tutmayınca Günahkar olunurmuş hükmünde hükmetmekteler.
Fakat bunun böyle olmadığını, şununla izah edeyim :
İnsanoğlu İzmir kurdu gibi her şeyi bozdu, ve doğanın atmosferi de bozulunca, şimdi o küresel ısınmanın bir sebebinin de, hayvanların dışkılarından olduğunu, ve üzerlerindeki buharlaşmadan olduğunu iddia etti bazı ahmaklar, ve o yüzden dünyadan inekleri kaldırmayı azaltmayı düşündüler, ve Allah insanlara bunun yanlış olduğunu öğretmek için, bir hastalık Musallat etti ki, bağırsak hastalığı, ve Bu hastalık sebebiyle, ineklerin ne kadar kıymetli hayvanlar ve varlık olduklarını öğrenmemize sebep oldu ki, süt onlardan elde ettiğimiz bir Gıda, ve süt olmazsa, yoğurt da olmaz, yoğurt olmayınca da, insan bedenindeki bağırsak bakterileri iyileşip tedavi olamaz, sonunda bu sonuca vardık. Ama işte insanların yanlış tercihleri ve kararlarını düzeltmek için, Allahu Teala Başımıza bir hastalığı Musallat etti ki, O sebeple En azından o hayvanların katedilmemesi gerektiğini öğrenmemiz lazım idi. Ve gecen hafta dedik ki Salih aleyhislemin dini, hayvan haklarini svunmak dedik. ve "Hagullah" lakabi verdik, yani senin benim yaşama hakkım olduğu gibi, hayvanların da yaşama hakkı var, Allah bunu Salih aleyhisselama din olarak verdi. Gaye amaç bu, bu hastalığın bize Musallat edilmesinin sebebi, ineklerin ve danaların, veya dünyadaki hiçbir hayvan zincirinin bozulmaması gerektiğini öğretmek, yoksa O hastalıktan Allah'ın Murad'ı ne olabilir, insanlara zulmetmek mi acaba, Yoksa bir şey öğretmek mi, her şey ihtiyaçtan öğrenilen bir şey değil mi? Bizimkiler araba icad edememişler Ama, su motorundan traktör icat eden bizimkiler, çorap eskisinden eldiveni icat eden milletiz, ihtiyaçlar, her şey ihtiyaçtan işte. Allah da yoğurda muhtaç kıldı ki, yoğurt elde edebileceğimiz hayvanlarında korunması gerektiğini öğretmek için. Ve bu durum böyle olunca, oruçta İnsana lazım olan bir diyet çeşidi, belli bir yer'den sonra, insanın diyet etmesi gerektiğini öğrenmesi gerekli. öğrenilmesi gereken bir ibadet, ya da bir kural, ya da bir çeşit hareket, veya fiil. yoksa onsuz olmaz değil,
Yine bunu şu örnekle izah edeceğim : Oruc bozan cezalıdır, Bilmem 61 gün tutulur bozarsan falan filan fasa fiso. işte öyle bir şey yok, Dün Allahu Teala Musa ümmetine Cumartesi tatilini verdiğinde, Onlar o gün hemen itiraz ettiler de, hemen o yasağı deldiler, Cumartesi çalışmışlar ve başaramadılar o gün bir ulus olarak. Tamam zaten Musa ümmeti ne kadar bir kimse ki o gün, o olay yani tatil ki, onlar bütün dünyaya Cumartesi ve Pazar tatilini yasa olarak tam getirebilsinler, kendi aralarında bile yaşayamadılar, ama o gün o yasayı veya yasağı delenler ceza aldı, Çünkü o gün eğer o yasak delinip de, o Hikmet unutulsaydı, bugün Bizler Cumartesi ve Pazar günleri tatil yapmayı Bilemezdik, ve haftanın her günü çalışma diye bir kural olurdu, Eğer bugün Biz Cumartesi ve Pazar günü, veyahut bayramları tatil yapmasını öğrendiysek, o gün Allahu Teala'nın Musa ümmetine verdiği o görev ve senaryo yüzünden, ve onlar o senaryoları en güzel şekilde oynamışlar, bazen delmişler, Cumartesi Pazar çalışmışlar, ama ceza almışlar, ceza almaları bile, bize Hikmet, ve de bir şey öğretiyor. Ve bizim bugünkü Cumartesi Pazar tatilimizi bize hazırlayan oyuncular ve seneryo. Bugün artık Cumartesi ve Pazar yasa olmuş, bütün milletlerde neredeyse Cumartesi Pazar tatil, artık bugün Cumartesi ve Pazar tatili ni Bazen kırıp da çalışmak ceza gerektirmez artık. Artık Musevi lerede ceza gerekmez, Çünkü bugün Cumartesi Pazar tatil yapmak diyerekten dünyada yasa var, o yasa bir kac kimsenin çalışması ıle falan kalkmaz. Eğer birisi Cumartesi Pazar tatilinı dünyaca kaldıralım derse, o zaman, o kimseye ceza gerekir, O kaldıran kimselere ceza gerekir, hapis veya had cezası, Allah'ın cezası gerekir. Yine zekat ile vergi aynı şekilde. Vergi zekat demek, vergi demek, bunu anlattım, her şeyden, fakirden Fukaradan herkesden vergi alınıyor, ekmek alıyorsun, ekmekten bile vergi alınıyor, yüzde on, yüzde yirmi, bak yüzde yirmi ne demek,koyunlarda zekat kırkta bir, 80 de 2, ve 100 de 2 buçuk eder, bu koyunda böyle, ve insanlar Bizim Türkiye'de Turgut Özal'dan bu yana %10 katma değer vergisi alınıyor. Avrupalılar yüzde yirmi, "Mehrwertsteuer" diye bir verginin, alandan ve verenden alınmasını uygun görmüşler, ve bunun vaazımızın birisinde anlattık, bir milyon insan, günde 1 ekmek alsa, ekmek 10 lira olsa, 2 lira vergi eder, ekmeği asıl fiyatı 8 lira, 2 lira da vergi alınıyor demek olur, bu 1000000 insandan 2 lira alındığı zaman, 2 milyon lira eder, sadece ekmek denen bir türden. ve bugün ekmeğin yanında peynir aldı, arabasına benzin aldı, uçağına bilet aldı, ve her şeyde, her şeyde yüzde yirmi, dünyadaki alışveriş miktarını düşünüyor musunuz, her an bir yerde, birileri alışveriş etmekte, ve her an birileri vergi vermekte, ve eğer bu vergiler doğru kanalda, doğru işlerde kullanılırsa, dünyada ne fakir kalır, ne aç kalır, ve ne Yolsuz köy kalır, ne evsiz insan, ve ne fakir fukara ve, askerine malzeme, askerlik malzemesi de alınır, Devleti'nin memurlarının giderlerini de karşılar, ve bugün bu vergiler haksız ellerde, haksız yerlerde, haksız ceplerde gezmekte de, o yüzden bazı yerler fakir, yine devletteki bazıları bunu cebellezi yaptığı için, insanlar fakir durumda. Yoksa bu vergi doğru kullanıldığında, Allahu Teala'nın Kuran'da bildirdiği yerlerde kullanıldığında, ve onun benzeri değişik, ona kıyas yaparaktan, bugün başka daha güzel yerlerde de kullanabiliriz. oralarda kullanıldığı zaman, zaten hak yerini bulmuş olur, zekat yerine bulmuş olur. zekat vergi demek, bugün bunu gavur dediğimiz Hristiyanlar Yahudiler buldu bildi keşfetti, ve ilk hüküm ve yasa olaraktan ortaya koydular. Biz daha Turgut Özal vaktinde buna eriştik. Özal'dan sonra katma değer vergisi almaya başladık, hani gelir vergisi vardı, tarla vergisi mal vergisi vardı da, ama daha katma değer vergisine yeni geçtik, düşünün Bir de mal vergisi var, gelir vergisi var, bu vergilerin nereye gittiğini düşünen yok mu? hesab eden yok mu, kimlerin cebine gidiyor, ve zekat demek bu yani, bunun dışında ekstra insanların zekat vermesine gerek yok, ama şu an bile bu hukuk yerine getirilmiyor, ancak Avrupa'da bazı devletler, işte bunu gerekli yerlerde ve yerinde kullanmaktadır. onlar da artık zekat vermiyorlar zaten, vergi veriyorlar sadece, zengini fakiri herkes vergi veriyor. Bir onların şehirlerinin durumuna bak, köyleri bile şehir gibi kalkınmış vaziyette, bir de bizimkilere bak, Bizim şehirlerimiz bile Köy gibi, daha yolu yolağı elektriği suyu dengeli değil. Çünkü vergiler yerinde kullanılmıyor, birilerinin cebine hizmet ediyor milletin parası. Dün vergi vermeyen salebenin ceza görmesinin sebebebi, Bugün bizim vergi ve zekat yasasının unutulmamasını sebep oldu, o cezaya falan uğrayınca o olay unutulmadi, ve bugün bu kanun insanların aklında yer etti, ve böyle bir kanun ortaya çıktı, ve bu yasa vergi yasası, veyahutta İşte bu "Steuergesetze" ortaya çıktı, katma değer vergisi gibi vergiler de ortaya çıktı. eğer o gün o yapılmasaydı, Salebe de o yasağı delmeseydi, ve Ceza görmeseydi, unutulurdu, onun ceza görmesi de bize Nimet oldu, Çünkü o bir İbretlik bir şey oldu da, bak o bile ceza gördü diye unutulmadı. bu yapılan fiil unutulmadı. unutulur mu hic ve de bugün bu bu güzel Hikmet ortaya çıktı. oruç da aynı şekilde, oruç diyettir, insanın bir an, bir gün bile olsa, yani midesini bağırsaklarını dinlendirmesi dir. tutmayan hastanın oruç tutmasına gerek yok kardeşim, hasta zaten, o oruç sıhhatli insana daha sihhat bulmak için farz yada görev, yazıyor ya mahyalarda
"Oruç tut, sıhhat bul."
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Her şeyin bir zekatı vardır, vücudun zekatı ise oruç tutmaktır. Oruç, sabrın yarısıdır."
(Hadis-i Şerif ,i. Mâce siyam H. 1745)
"Oruç, sizden birinizin savaşta kullandığı kalkan gibi insanı; kötülüklerden, şehevi istek ve arzulardan koruyucudur" buyurmuştur."
(Hadis-i Şerif , Müslim sıyâm H. 162; Müsned 2/257. 273. 4/21, 5/231; ayrıca bak. Nihaye 11308; E. Davud siyam H. 2363)
Oruç sıhhat kaynağıdır.
(Hadis-i Şerif , Bağdadi s. 25; Zehebi s. 43)
"Oruç şişmanlığı giderir."
(Hadis-i Şerif , Ş. Müsned 9/219)
"Oruç bağırsakları inceltir, şişmanlığı da giderir..."
(Hadis-i Şerif , C. Sağır 2/ 42; F. Kadir 4/243; K. Ummal 8/23620)
"Sizlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç cinsel istek ve arzuyu zayıflatır, damarlardaki kanı da azaltır."
(Hadis-i Şerif , C. Sağır 2/53; F. Kadir 4/344; K. Ummal 8/23610; ayrıca bak. Nihaye 1/ 386; Faik 1/283; Herevî 1/349)
"Sizlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç gönüllerinizi arındırır"
(Hadis-i Şerif , K Hakâyık 21116)
"Oruç mideyi, bağırsakları ve kalbi dinlendirir. Oruç; ruhun, kalbin ve vücudun devasıdır. Vücuttaki fazlalıkları eritir, zararlı olan gıdaları vücuda almaktan kişiyi alıkoyar. Sağlığın korunmasında orucun pek büyük bir tesiri vardır. Oruç hem rûhâni ve hem de tabii bir devadır."
i. Kayyım mukaddime s. 38, 382
hasta adama da oruç tutturuyorlar, Vay Ben her sene tutuyordum, bu sene tutamayacağım diye üzülüyor, oruç zaten senin sıhhat bulman için idi kardeşim, sen hastaysan sana oruç farz olur mu, Oruç farzını, farziyetini anlamadilar. Farziyet işte dün zekatı onlara farz edenin sebebi, Çünkü devletin bir geliri yok, devlet Başkanın maaşı nereden verilecek, görevlilerin maaşı nereden verilecek, fakire fukaraya Nereden para verilecek, yardım edilcek, ve vergi ve zekat konulduki bunlar sağlansın, yani Öyle olunca oruç da aynı şekilde oruç gücü yetene farz, ve bu Vay orucu tutamayınca 61 gün tutar diye falan bir şey yok, Adam bir güne güç yetiremedi, sen ona nasıl oluyor da 61 gün ceza veriyorsun, orucun cezası mezası olmaz, o gün içinde oruç tutulması diyede olmaz, diyetin kazasımı olur ki. Diyet diye bir şeyi bugün Doktorların tavsiye ettiği tedavi yöntemlerinden bazıları, bazılarına tedavi olaraktan diyet veriyor, Mesela adamın şekeri var, diyor ki şeker az yiyeceksin, şeker hapı kullanacaksın diyor, diyetin fayda ettiği öğrenildi. Yememek içmemek de bazen faydalıymış, 1400 sene önce tıp diye bir şey yok, doğru dürüst Tıp diye bir şey yok, tıptan bir şey keşfedilmemiş, sadece peygamberin bazı bildiği,mirac ile bu ahir zamana gelip de, o zaman da gördüğü, öğrendiği bazı şeyleri, o gün tetbik ettiğinden başka bir şey yok, tamam mı? Ne zamandan sonra olmuş, taaa Eyüp hasta olmuş, ondan sonra Allah, Lokmanı göndermiş, neyin neye fayda ettiğini öğretmiş insanoğluna, Ama insanlık Kadim bilgilerinde, daha TIP olaraktan bir bilgi ve bilim dalında bir meslek olarak da ortaya konmamış o vakit, tamam doktor veya yani doktor diye birisi. Adam biraz tıptan biliyormuş, gelmiş orayada, sağlık bilgilerinden bilen adam, ve Peygamberimizin vaktinde orada bulunuyor, fakat kimse hastalanmayınca da çekip gidiyor, Peygamberimizin önleyici Tıp ile ashabını koruması yüzünden, eshabı hastalanmıyor, ve bugün de işte oruç bazı şeylerden el çekmendir, ve orucun faydası ahirete değildir, ahirete ne faydası olsun, orucun bugün ve dünyadayken vücuduna faydası vardır, Vay sevap ve günah, Vay Cehennem, Yıllardır böyle yanlış anlamalar, Şeker hastasına diyet, öldükten sonra mı fayda edecek, yani şekeri yedi öldü yada hastalandı felç oldu, ona Şeker hastasına, işte şeker yiyip felc olmaması için, yani hasta olmaması için diyet farz değil mi? hayatında faydalı bir şey. Doktor ona o yasağı ve diyeti ölme diyerekten koydu, yoksa öldükten sonra diyet yapmasının ne faydası olacak O na. Oruç budur, Vay gözünü günahtan sakıncak, Vay elini haramdan sakıncak, Vay bilmem ne? hepsi fasa fiso. Oruç sadece diyetle insanın, dünyadaki hayatını sağlıklı yaşamasını sağlamak için faydalı, senin vücuduna faydalı olan bir şey, oruç yani diyet mesela adam şişmanlamış, yag ona zararlı, yağ yemedi mi, onun vücuduna ve dünyada sağlıklı yaşaması için faydalı olan şey, öldükten sonra ona ne faydasi olcak onun yağ yememesi. Oruç meseleside budur. Yani kefaret orucu filan diye de bir şey yoktur, tutamayan tutmasın, gücü yetmeyenin tutmasına gerek yok, Dün dedik cumartesi yasağını delenler, ceza görüyordu, Bugün cumartesi tatilinde tatil etmemekte kişi ceza almaz, mesela adam çalışıyor, mesela kış vakti ne dayanmış, odunları kesilecek, ya da kömür evine koyulacak, O adamın hafta sonu, sadece pazar günü ya da cumartesi günü vakti var, öbür günler işte çalışıyor, o günde evinde çalışıp evinin odununu yaracak kesecek evine koyacak değil mi, çalışacak o gün, cumartesi günü bir vakti var, imkanı var, O adam ne gün çalışsın başka, o gün musa vakti ceza gerekiyordu, çünkü cumartesi tatilinin unutulmaması için, bugün Artık ihtiyacı olan onu birkaç kişinin delmesi çalışması, cumartesi pazar tatiline helal ve zarar vermez, Ancak bu Global olaraktan, dünyadan Biz tatili kaldırıyoruz, insanlar eşek gibi çalışacak dersek, o zaman ceza olur, yani burada biraz kaba oldum da kusura bakmayın.
Ramazan orucu hakkında bir söylem geliştirilmiş ki bütün organlarımıza oruç tutturmanız gerekiyormuş.
Halbuki oruç diyettir dedik, çünkü hıristiyanlara oruç et yememek olaraktan verilmiş, ve hatta "Gründonnerstag" diye bir gün vardır, yani yeşillik perşembesi, o gün ıspanak pişirirler yerler, yani yeşillik ot yiyin demek, Demek ki onların döneminde, Afedersiniz Hınzır, yani domuz çok idi, Ve Hınzır eti kesip kesip yediler, ve her şeyin Fazlası zarar, etin fazlası da zarar olduğu için, Allah eti çok yediniz, biraz da ot yiyin diyerekten, onlara et orucu tutmalarını önerdi, bu onların cenneti kazanması için değil, dünyada sıhhat bulmaları içindi, ve fikriyat Olsun, vahşilik olsun, ve insanlık olsun, Bundan yani, et yiyen vahşi olur, ama anlatmıştık, Şahin et yer deve ot yer, et yemek gözleri kuvvetlendirir, ot yemek kasları kuvvetlendirir diye anlatmıştık, ve eti çok yedin Gözlerin çok kuvvetli fakat, kasların zayıf olduğu zaman, gözünün kuvvetli olması seni sıhhatli kılmaz, ve Demek ki o devirde İsa efendimizin vakti zayıf insanlar vardi et yedliklerinden zayıf, gözleri kuvvetli olsa ne fark eder, avını avlayacak kadar kuvvetli değil, bu sefer kaslar kuvvetli değil, Allah da biraz da ot yiyin, Yani oradaki ıspanaktan ya da yeşilliklerden yiyin, biraz Ot yiyin ki kaslarınız kuvvetlensin dedi, ve bize ise Allah, Hz. İbrahim'den bu yana Kurbanda et kesip de yiyin diyor, çünkü Bizim milletimiz fakir, soğan ekmek ile idare eden insanlar, Müslümanların çoğunluğu et bulamaz, evine et girmez, zenginler et kessin ki, biraz da fakire fukaraya da dağıtıında, onların da gözleri kuvvetli olsun gözleri Sağlık olsun diyerekten, fakir ama gözleri kör olmuş, neden fakirlikten, et yememiş, yani doğal olaraktan insanların hepsi sağlıklı olsun istiyor Cenabı Mevla. yine Teravih namazı hususunda, ya da oruç hususunda, Adam Burada benim taş ocağında çalıştığım sıralar, hatta Avusturyaya ilk geldiğimde, Avusturya'da arkadaşım vardı, Bulut amca vardı, Ramazan geldimiydi alkolü keserdi, normalinde bira içerdi Gast House gittiğinde, Ama Ramazan geldi mi alkole karşı ağzını tutardı, alkol almazdı, oruç tutmaz di ama, tutamaz idi zayıftı, ama en azından alkol almazdı, Fakat daha bayram günü tekrar bira içmeye başlardı, Yani hani Miraç'ta gecesinde, Kadir gecesinde, bir gece Milyoner oluverecek Müslümanlar var ya, bir gecelik Müslüman, işte böyle bir aylık müslümanlar da var, bir ay her şeyden kıs, Ramazan çıktı mı, Her melameti yap, Bu insanlık değil kardeşim. oruçtan kasıt zaten diyet dedik. ya insanın sıhhat bulması. ve adam şimdi bugün sabah namazı öğle namazı akşam namazı farz iken, camiye gitmez de, Ramazan geldi miydi, Teravih namazı sünnettir, Teravih namazı kılmak için, akşam kısa ya, Yemeği yer yemez abdestini alır, ayakkabılarını dışarıda giyerek ten camiye koşar, yani pabuçlarını dışarıda giyer, o kadar ehemmiyetliymiş yani, halbuki Teravih namazı sünnet, yapsanda olur yapmasanda, sünnet farz değil ki, Fransa Kraliçesi meşhur Marie Antoinette, kadının “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği gibi farzı koyup da sünnete koşan Müslümanlar, ekmek bulamayana peyniri yesin der gibi, pasta yesin hikayesi, farzı Kıl Kardeşim sen, farzı kılmazken sünnete mi koşuyorsun sen, tamam kılınmasın değil ama, ekmek temel gıda iken ve bulmazken ne oluyorda peynirle beslenmek fikrine uydun. pasta ile beslenmek gibi bir şey, Bazıları öyledir zengin sıpacıklar, yada hereli çocuklar, hep abur cubur yer, zengin çocuklar öyle alışmıştır, Çikolata bisküvi, normal gıda almaz, Çikolata bisküvi ile idare eder hayatını, ve bunların namazıda böyle işte, teravih kılan Öğlen namazını kılmaz. Bir gecelik Müslüman, 1 aylık Müslüman, Ramazan çıktı mı Camiye de uğramaz, sen onu Yatsı namazında Göremezsin Bir daha.
Bir Karoglan Makalesi
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 14 Mayıs 2019 Salı
Original Kar©glan
|
|
|
Sevgililer Günü - Valentinesday Hakkında Bilgi Tarihçesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-14-2020, 04:28 AM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Sevgililer Günü - Valentinesday Hakkında Bilgi Tarihçesi
Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.
Tarihçe
Şubat ayı bereket festivalleri
1712 yılına ait İsveç almanağında 14 Şubat Valentine olarak belirtilmiş
Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera'nın kutsal evliliğine adanmıştı.
Antik Roma'da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus'un din adamları tanrıya keçi kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi derisi ile Lupercus'u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı.
Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat'ta genç erkeklerin genç kızların isimleri yazlı kura çekerek bayram boyunca 'çift' olma alışkanlığı vardı. 469'da Papa bu gayri-Hristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil azizlerin isimlerini yazılıydı.
Valentine
1908 tarihli Katolik Ansiklopedisi'ndeki eski şehitler listesinde, 14 Şubat gününe kayıtlı, inancı yüzünden öldürülmüş üç tane Aziz Valentine geçmektedir:
Sevgililer Günü Tarihçesi
Sevgililer Günü batı dünyasında “Valentine’s Day” olarak geçer ve
“Valentine” aslında bir kişidir ve Aziz Valentin diye geçer.
Aziz Valentin, aynı zamanda doktor olarak çalışan bir Katolik rahipti.
MS üçüncü yüzyılda İtalya’da yaşadı ve Roma’da bir rahip olarak görev yaptı.
Valentin, birbirlerine aşık olan ama İmparator 2.
Klaudius tarafından yasak olduğu için evlenemeyen
çiftleri gizlice evlendirmesiyle ünlenmiştir.
İmparator Klaudius, ordusu için yeni asker alırken,
evliliğin bu askerler için engel olacağını düşündüğü için evlilik yasağı koymuştu.
Ayrıca mevcut askerlerin de evlenmesini engellemek
istedi çünkü onlar için de evliliğin
engel teşkil edeceğini, işlerinden uzaklaştıracağını düşünüyordu.
İmparator Klaudius, Valentin’in çiftleri evlendirdiğini keşfettiğinde,
Valentin’i hapse gönderdi. Valentin, hapishanede geçirdiği zamanı,
İsa Mesih’in canını çarmıhta başkaları için verdiğini söyleyerek,
sevgiyle insanlara ulaşmaya devam etmek için kullandı.
Valentin’in bilgeliğinden çok etkilenen gardiyan
Asterius ile arkadaş oldu, Valentin’den
kızı Julia’ya derslerinde yardım etmesini istedi.
Julia kördü ve birisinin ona öğrenmesi için materyal okuması gerekiyordu.
Valentin, hapishanede onu ziyarete geldiğinde
onunla yaptığı çalışmalarla Julia ile arkadaş oldu.
İmparator Claudius da Valentin’i sevmeye geldi.
Valentine’yi affetmeyi teklif etti ve Valentin Hristiyan inancından vazgeçip
Roma tanrılarına ibadet etmeyi kabul ederse onu serbest bırakacaktı.
Valentin sadece inancını bırakmayı reddetmekle kalmadı,
aynı zamanda İmparator Klaudius’u İsa Mesih’e iman teşvik etti.
Valentin’in bu sadakati onun hayatına mal oldu. İmparator Klaudius,
Valentin’in bu kararına öfkelendi ve Valentin’i ölüme mahkum etti.
Öldürülmeden önce Valentin, Julia’yı İsa’ya yakın kalmaya
teşvik etmek ve arkadaşı olduğu için ona teşekkür etmek için son bir not yazdı.
“Valentin’den” diye notunu imzaladı.
Bu not, insanlara Valentin’in şehit edildiği gün olarak kutlanan
14 Şubat Sevgililer Günü’nde
insanlara kendi sevgi dolu mesajlarını yazmaya başlama konusunda ilham verdi.
Valentine 14 Şubat 270’te dövüldü, taşlandı ve
kafası kesilerek öldürüldü. Birçok genç çifte sevgi dolu hizmetini hatırlayan insanlar onun hayatını ve hizmetini kutlamaya başladı
ve Tanrı’nın insanlara mucizevi yollarla yardım etmek için çalıştığı bir
aziz olarak kabul edildi.
MS. 496’da
Papa Gelasius 14 Şubat’ı Sevgililer
Günü’nü resmi bayram günü olarak belirledi.
Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı tarihi dokümanlarda hiç geçmemektedir ve kimi tarihçilere göre sadece bir efsanedir. Valentine'nin onuruna kutlama günü, 14 Şubat 496 yılında Papa Gelasius tarafından ilan edilmiştir.
1969 yılında kilise takviminden Aziz Valentine gününü çıkarmıştır.
Orta Çağ
Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak 14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'da 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler.
Hıristiyan olduğu için öldürülmüş din adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir:
Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine "Valentine'ninden" imzalı bir aşk notu vermişti.
Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde; gizlice evlenmelerine yardım etmişti.
Günümüzde Sevgililer Günü
14 Şubat, 1800 yıllarda Amerikalı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir.
Sevgililer günü adetleri
Sevgililer günündeki en yaygın uygulama eşe ya da sevgiliye verilen karttır. Bu kartlara sevgi mesajları, aşk şiirleri vs. yazılır.
Özellikle batı medeniyetlerinde, sevgilisi olmayanlar hoşlandıkları kişilere kart gönderir. Alıcı kişi, içinde genellikle "Sevgilim olur musun?" yazan bu imzasız kartın kimden geldiğini bulmaya çalışır.
Sevgililer gününde hemen herkes sevgililerine veya eşlerine bu günün ruhu ile bütünleşen, karşı tarafa sevgilerini anlatan hediyeler verir. Bu hediyelerin başında çiçekler ve çikolata gelir.
Sevgililer Gününü çiftler genellikle başbaşa geçirirler. Başbaşa gidilen romantik bir yemek ya da evde hazırlanan romantik bir sofra en yaygın kutlamalardandır.
Çiftler, Sevgililer Günü'nün gecesinin de özel olması için çaba gösterirler. Kimi çiftler, bu güne has, cinselliği ön plana çıkarıcı kıyafetler ve iç çamaşırları alırlar. En çok tercih edilen renk, tutkuyu sembolize eden kırmızıdır.
Bunların yanı sıra, Sevgililer Günü çok sayıda evlenme teklifinin de gerçekleştiği bir gündür.
Dünyada sevgililer günü
Suudi Arabistan'da resmi olarak da sevgililer günü kutlamasında kullanılan ürünlerin satışı yasaklanmıştır. Özbekistan,Türkmenistan, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan Sevgililer gününü kutlamayan ülkelerdir.
|
|
|
Gezegenlerin İlginç Özellikleri |
|
Yazar: RasitTunca - 02-10-2020, 07:56 PM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
Gezegenlerin İlginç Özellikleri
Bu yazıda Güneş Sistemi’ne ait sekiz gezegenin kendine has ve ilginç özelliklerini öğreneceğiz.
Merkür
Güneş’e en yakın ve en küçük gezegendir. Dünya’nın üçte biri büyüklüğündedir.
Eğer Merkür’den Güneş’e bakıyor olsaydınız Güneş’i Dünya’dan gördüğümüzün 3 kat daha büyük görürdünüz.
Güneş’e bakan tarafında sıcaklık 430 santigrat dereceye kadar çıkabilirken, karanlık kısmında sıcaklık -180 santigrat dereceye kadar düşebilir. Gece ile gündüz arasındaki bu şiddetli sıcaklık değişiminin nedeni Merkür’ün sıcaklığı tutacak bir atmosferinin olmamasıdır.
Merkür 21yy’da (2001-2100) 14 kez Güneş’in önünden geçiş yapacaktır. Sıradaki Merkür geçişleri 9 Mayıs 2016 ve 11 Kasım 2019’da gerçekleşecektir.
Merkür’ün meteor ve kuyruklu yıldızlarla dövülmüş bol kraterli yüzeyi Ay’ın yüzeyine çok benzer.
Dünya’dan sonra en yoğun ikinci gezegen Merkür’dür.
Merkür’ün güney ve kuzey kutbundaki derin kraterlerin içinde su buzu olabileceği yönünde deliller bulunmaktadır.
Merkür’ün doğal bir uydusu bulunmamaktadır.
Venüs
Venüs’ün 1 günü 1 yılından daha uzundur. Venüs’ün kendi ekseni etrafındaki dönme dönemi (yani 1 Venüs günü) yaklaşık 243 gün iken Güneş etrafındaki bir turu (yani 1 Venüs yılı) yaklaşık 225 gün sürer.
Güneş Sistemi’nin en sıcak gezegenidir. Yüzey sıcaklığı 500 santigrat dereceye ulaşabilir. O sıcaklıkta kurşun eridiğinden emin olun orada olmak istemezsiniz. Eski çağlarda yaşayan insanlar Venüs’ün bu özelliklerini bilselerdi sizce ona güzellik tanrıçası adını uygun görürler miydi? Sanmıyorum.
Venüs’ün Güneş’in önünden geçişi 2004 ve 2012’de gözlenebildi. Sıradaki geçiş ise 2117 yılında olacak. Muhtemelen şu an hayatta olan hiçbir insan bu geçişi göremeyecek. 100 yıldan biraz daha uzun yaşayacak birkaç kişi hariç.
Venüs’deki atmosfer basıncı Dünya’daki basınçtan neredeyse 90 kat daha fazladır.
Güneş etrafındaki yörüngesi nedeniyle bazen Güneş doğmadan hemen önce doğu ufkumuzda bazen de Güneş battıktan hemen sonra batı ufkumuzda görünür. Bu nedenle Sabah Yıldızı ve Akşam Yıldızı adını almıştır.
Venüs’ün doğal bir uydusu yok.
Dünya
Koca evrende yaşam barındıran bildiğimiz tek ve eşsiz gezegendir. İnsanoğlunun tüm teknolojik ilerlemesine rağmen belki de hiçbir zaman bu derece mükemmel bir şekilde inşa edemeyeceği biricik uzay gemimizdir.
Dünya Venüs’ten sadece birkaç yüz km daha büyüktür.
Gezegenler içerisinde adı mitolojiden gelmeyen tek gezegen Dünya’dır. Eski İngilizce-Almanca kökenli olup ‘earth’ yani ’yer’ anlamına gelir: eor(th)e ve ertha (eski İngilizce) ve erde (Almanca).
Dünya’nın dönüşü her yüzyılda yaklaşık 17 milisaniye yavaşlamaktadır. Yani gün süresi uzamaktadır.
Dünya her yıl Güneş'ten 1.5 santimetre uzaklaşır. Bu da 65000 yılda yaklaşık 1km uzaklaşma anlamına gelir. Yani heyecana gerek yok.
İlginç özellikleriyle gezegenlerimiz
Yaşamamıza olanak sağlayan atmosferin kalınlığının Dünya’nın boyutuna oranı elma kabuğunun elmanın boyutuna oranından neredeyse 20 kat daha küçüktür.
Dünya-Güneş arası yaklaşık 150 milyon km’dir ve buna 1 Astronomi Birimi (AB) denir. Bir başka deyişle Güneş’in yüzeyini terk eden ışık Dünya’ya ulaşana kadar 500 saniye yani yaklaşık 8 dakika geçer.
Güneş Sistemi’ndeki birçok gezegende atmosfer var ancak ciğerlerinize çekebileceğiniz tek atmosfer Dünya’da bulunmaktadır. Onun kıymetini bilin.
Mars
Mars Dünya’nın neredeyse yarısı kadardır. Gezegenin yüzey sıcaklığı -153 ile +24 derece arasında değişir. Ortalama sıcaklık ise -63 derecedir. Brrrrr!
1965 yılında NASA’nın Mariner 4 uzay aracı Mars’a yakın geçişi esnasında gezegenin 22 fotoğrafını çekerek Mars’ı Dünya dışında yakın çekimi yapılan ilk gezegen yapmıştır.
1 Mars yılı 687 Dünya gününe eşitken 1 Mars günü 1 Dünya gününden sadece birkaç dakika daha uzundur.
Mars’ın atmosferi Dünya atmosferinin %100’de 1’i kadar bir kalınlığa sahiptir ve çok büyük oranda CO2 (karbondioksit) içerir.
Mars’ın ince atmosferinden dolayı Güneş’ten gelen ısı gezegeni hızlıca terk eder. Bundan dolayı eğer gündüz vakti Mars ekvatorunda ayakta duruyor olsaydınız, ayaklarınız ilkbaharı yaşarken (24 derece) başınız kışı (0 derece) yaşardı.
Güneş Sistemi’nin bilinen en büyük dağı Mars’ta bulunan Olympos dağıdır. Bu dağ Everest tepesinden 3 kat daha yüksektir.
Mars’ın iki uydusundan biri Phobos (diğeri Deimos) gittikçe Mars’a yaklaşmaktadır. Tahminlere göre Phobos 50 milyon yıl içerisinde gezegenin çekim etkisi nedeniyle parçalanacak ve gezegen etrafında tozlu bir disk oluşturacak. Yani dev gezegenlerden sonra halkası olan bir diğer gezegen de minik Mars olacak.
2008 yılında Mars’ın kutuplarında su buzu olduğu kanıtlandı. Takip eden yıllarda yapılan çalışmalar ise Mars’ın bir zamanlar devasa okyanuslara ev sahipliği yaptığını işaret ediyor.
Mars bugüne kadar en fazla sayıda uzay aracının gönderildiği (50’ye yakın) gezegendir. İnsan yapımı robotlar tarafından bu denli istila edilen tek gezegen diyebiliriz.
Son yapılan bilimsel çalışmalar Mars’ın atmosferini Güneş rüzgarları nedeniyle kaybetmekte olduğunu kanıtlamıştır. Ne yazık ki Mars’ı Güneş rüzgarlarından koruyacak yeterli bir manyetik alanı bulunmamaktadır.
Mars’ın kırmızı görünmesinin nedeni Mars kayalarında, toprağında ve atmosferdeki tozda bulunan demirin oksitlenmesidir. Yani bildiğimiz pas oluşmasından dolayı gezegen kırmızı görünür.
Jüpiter
Güneş Sistemi’nin en büyük gezegenidir.
1 Jüpiter günü yaklaşık 10 saat iken 1 Jüpiter yılı yaklaşık 12 Dünya yılına eşit. Güneş Sistemi’ndeki en kısa güne sahip gezegen Jüpiter’dir.
Jüpiter bir gaz devi ve o nedenle katı bir yüzeyi yok. Yani piknik için ideal bir gezegen değil.
Jüpiter atmosferinde elmas olabilir. Hatta daha derinlerde elmas yağmurları olduğu yönünde görüşler var. Yani kuyumcuların seveceği bir gezegen.
Jüpiter’in 60’dan fazla doğal uydusu var.
En büyük okyanuslar Jüpiter’de bulunur. Ama sudan değil sıvı hidrojenden oluşan okyanuslar.
Jüpiter bildiğimiz gibi bir yaşamı destekleyecek özelliklere sahip olmasa da buzla kaplı yüzeyinin altında okyanuslar olduğunu düşündüğümüz uydularında yaşam olabilir (Europa uydusu gibi).
Jüpiter atmosferinde Dünya’dan daha büyük ve yüzyıllardır devam eden devasa şiddetli bir fırtına var (Great Red Spot). Görünen o ki bu fırtınanın boyutu giderek küçülüyor.
Jüpiter’in de halkaları var. 3 adet. Ama Satürn’deki kadar belirgin değil.
Jüpiter’in uydusu Ganymede kozmik mahallemizdeki en büyük uydu iken, diğer uydusu Io volkanik olarak en aktif uydudur.
Satürn
Satürn de bir gaz devidir yani katı bir yüzeyi yoktur.
Satürn en belirgin halkalara sahip dev gezegendir. 7 halkası vardır. Basit bir teleskopla dahi görülebilir.
Satürn bir diğer elmas cenneti. Muhtemelen Jüpiter'den daha fazla.
Satürn’ün 60’dan fazla doğal uydusu vardır.
Satürn yaşamı desteklemese de uydularında yaşam bulunabilir (örneğin Enceladus).
Galileo 1600’lü yıllarda Satürn’ü gözlediğinde gezegenin sağında ve solunda cisimler olduğunu zannedip onu üçlü gezegen sistemi zannetmişti. Ancak gördüğü şey aslında gezegenin halkalarıydı.
Satürn’ün en büyük uydusu Titan’ın (ve kozmik mahallemizdeki 2. en büyük) yoğun atmosferi Dünya’nın çok uzun zaman önceki atmosferine benziyor.
Satürn’ün 1 günü 10.7 saat iken 1 yılı yaklaşık 29 Dünya yılına eşittir.
Uranüs
İlginç özellikleriyle gezegenlerimiz
Bir gaz devidir ve katı yüzeyi yoktur.
Uranüs 1781 yılında astronom William Herschel tarafından keşfedilmiştir. Herschel ilk farkettiğinde Uranüs’ü bir gezegen değil de bir kuyruklu yıldız ya da yıldız zannetmişti.
27 adet doğal uydusu bulunur.
Bilinen 13 halkası vardır.
1 Uranüs günü 17 saat iken 1 Uranüs yılı 84 Dünya yılına eşittir.
Diğer gezegenlerin aksine Uranüs de Venüs gibi ters istikamette döner, doğudan batıya doğru. Venüs ve Uranüs'ün ters dönmesinin nedeni çok uzun zaman önce onlara çarpan gezegen boyutunda bir cisim olabilir.
Eğer biri veya bir uzay aracı Uranüs’ün atmosferine (ya da diğer 3 dev gezegenin) dalışa geçseydi yüksek basınçtan dolayı ezilirdi. Yani gökyüzü dalışı yapmak istemeyeceğiniz bir atmosfer.
Uranüs de bir başka elmas cenneti.
Voyager 2 Uranüs’ü ziyaret eden tek uzay aracıdır.
Neptün
Güneş’ten 4.5 milyar km uzaklıkta olan Neptün’ün 1 günü 16 saat, 1 yılı ise 165 Dünya yılına eşittir.
Neptün’ün 13 doğal uydusu ve 6 halkası vardır. Ancak daha detaylı çalışmalar muhtemelen uydu ve halka sayısında bir artışa neden olacaktır.
Voyager 2 Neptün’ü ziyaret eden tek uzay aracıdır.
Direkt gözlemlerden ziyade konumu matematiksel olarak bulunan ilk gezegendir.
Diğer 3 dev gezegen gibi Neptün de elmas içeriyor.
Neptün’deki rüzgarlar Jüpiter’deki rüzgarlardan 3 kat Dünya’daki rüzgarlardan ise 9 kat daha şiddetli olabilir.
2006 yılına kadar Güneş Sistemi’nde 9 gezegen olduğu kabul ediliyordu. Ancak 2006’dan sonra bu sayı Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 8’e düşürüldü ve Plüton gezegen olmaktan çıkarıldı ve bir cüce gezegen oldu. Bir cismin gezegen olması için 3 şartı sağlaması gerekir:
1) Güneş etrafında kendine has bir yörüngesi olmalı,
2) Küresel bir şekle sahip olmalı,
3) Kendi yörüngesi üzerinde en büyük kütleli cisim olmalı ve böylece yörüngesini temizleyebilmeli.
Ne yazık ki Plüton sonuncu şartı sağlayamıyor. Minik cüce gezegen Plüton gibi başlıca diğer cüce gezegenler olarak Ceres, Eris, MakeMake ve Haumea verilebilir. 0
Merkür: Merkür gezegeninin hiç uydusu yoktur.
Venüs : Uydusu olmayan ikinci gezegendir.
Dünya: 1 uydu ile gezegenler içerisinde en az uyduya sahip gezegendir.
Mars: 2 uydusu vardır.
Jüpiter: 63 uydu ile en çok uydusu olan gezegendir.
Satürn: 60 uydu ile uydusu en çok olan ikinci gezegendir.
Uranüs: 27 uydu ile en çok uydusu bulunan üçüncü gezegendir.
Neptün: 13 uydu ile en çok uydusu bulunan 4.gezegendir.
Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce şehir planlaması yapılmaya başlanan bu kozmik mahallenin muhtarı ve toplam kütlenin yaklaşık %99’unun sahibi yıldızımız Güneş’tir. Güneş sıradan bir yıldızdır. Aslında birçok yıldız çiftler halinde (ya da üçlü veya daha fazla) bulunurken Güneş bekar bir şekilde galaksi içerisinde hayatına devam etmektedir. Her ne kadar sıradan bir yıldız olsa da yıldızların sahip olduğu o inanılmaz özelliklere Güneş’imiz de sahiptir. Şimdi gelin Güneş’i ve onun yönettiği sistemi biraz daha yakından tanıyalım.
Güneş’in merkezinde her saniye 700 milyon ton hidrojen (Evren’de en bol bulunan element hidrojendir) 695 milyon ton helyuma (Evren’deki en bol ikinci element helyumdur) dönüştürülür. Her saniye ortaya çıkan bu 5 milyon tonluk fark ise enerji olarak salınır. İşte günümüzü aydınlatan Güneş’i parlatan da odur. Peki bu 5 milyon tonluk kütle ne kadarlık bir enerjiye tekabül eder? Aslında bu küçük bir yıldızı parlatacak kadar büyük bir enerjidir. Ya da daha çarpıcı bir örnek verilebilir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 1 megatonluk 400 milyar tanesini aynı anda her saniye patlamak gibidir! Pek yakınında olmak istemezsiniz yani. Şükürler olsun ki evimiz Dünya Güneş’ten yaklaşık 150 milyon km uzaklıkta yer alır. Astronomide bu uzaklığa 1 astronomi birimi deriz yani 1 AB.
Yüzünüze her gün vuran Güneş ışınları, Güneş’in merkezinde üretildiğinde homosapiens türü Afrika’da henüz yürümeye başlamıştı. Yani yaklaşık 200.000 yıl önce. Yani bu yazıyı okurken gününüzü aydınlatan o Güneş ışınları Güneş’in merkezinden yüzeyine olan yolculuğuna 200.000 yıl önce başladı ve ancak şu an size ulaşabildi! İlginç değil mi! Bunun nedeni Güneş’in bir plazma topu, yani yüklü parçacık çorbası olması. Nitekim böyle bir madde içerisinde yolculuk etmek çok zordur. Gerçi bu yolculuk İstanbul metrobüslerinin bir ucundan diğer ucuna gitmek kadar uzun ve zahmetli değildir herhalde.
Güneş Sistemi gezegenlerini en basit tabirle 2 ana gruba ayırabiliriz. Karasal gezegenler ve gaz devleri. Evimiz Dünya dahil Güneş’e en yakın 4 gezegen (Merkür, Venüs, Dünya ve Mars) karasal gezegenlerdir. Yani onların katı yüzeyleri vardır. Diğer 4 dev gezegen (Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) ise birer gaz devidir. Yani katı yüzeyleri yoktur. Ancak bu 4 dev gezegenin de birer katı çekirdeği olduğu düşünülmektedir.
Güneş’e en yakından en uzağa doğru gezegenleri sıralarsak, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün şeklindedir. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn hiçbir gözlem aracı kullanmadan çağlar boyunca çıplak gözle görülebilen gezegenlerdir. Çok eski zamanlarda elbette atmosfer zararlı gazlar ve tozlarla kaplı değildi. Pırıl pırıl bir gökyüzü vardı. İnsanoğlu ‘geliştikçe’ daha karanlık bir gökyüzüne bakar olduk. Eğer atmosferi bu hızla kirletmeye devam edersek sanırım yakın bir gelecekte çıplak gözle görülebilen gezegen diye bir şey olmayacak. Önümüzü görmek için bile özel gözlüklere ihtiyaç duyacağımız günlerin gelmesi yakındır.
Gezegenler dışında Güneş’i adeta bir simit gibi çevreleyen iki önemli oluşum vardır. Mars ve Jüpiter arasında bulunan Asteroid Kuşağı ile Neptün yörüngesinin dışından başlayan ve 20 AB (1 AB’nin 150 milyon km olduğunu hatırlayın!) genişliğe kadar ulaşabilen Kuiper Kuşağı’dır. Bu iki kuşak yüz binlerce hatta milyonlarca meteor ve asteroide ev sahipliği yapar. Kuiper Kuşağı’nın da dışında tüm Güneş Sistemi’ni bir küre şeklinde saran ve binlerce AB genişliğe ulaşabilen değişik boyutlarda cisimlerin olduğu Oort Bulutu denilen başka bir yapı vardır.
Kuyruklu yıldızlar Güneş Sistemi’nin diğer ilginç cisimleridir. Güneş etrafında kendine has yörüngelere sahip olabilen değişik boyutlarda kaya parçalarıdır. Bu cisimler Güneş’e yaklaştıklarında güçlü radyasyon ve Güneş rüzgarları nedeniyle ısınırlar ve arkalarında gaz ve tozdan oluşan kuyruk bırakırlar. Bu nedenle, aslında bir yıldız olmadıkları halde, kuyruklu yıldız olarak adlandırılmışlardır. Kuyruklu yıldızlar Güneş Sistemi’nin milyarlarca yıl önceki oluşum süreçlerinin izlerini taşıdığından bilimsel olarak önemi büyüktür. Dünya’ya su ve bazı organik moleküllerin kuyruklu yıldızlar vasıtasıyla geldiğini ve gezegenimizde canlılığın oluşmasını sağladığını düşünüyoruz. Belki de en meşhur kuyruklu yıldız insanoğlunun üzerine ilk kez araç indirdiği 67P kuyruklu yıldızıdır. Birkaç km boyuta sahip bu kuyruklu yıldız eğer Dünya'yı hedef alırsa yandık demektir. Fakat korkup valizleri toplamaya gerek yok (sanki gidecek başka yaşam barındıran gezegen varmış gibi!). Nitekim bize tehdit oluşturmayan bir yörüngede Güneş Sistemi içerisindeki yolculuğuna devam ediyor.
Hadi gezegenlerin uzaklıklarını belirlemek için basit bir yöntem öğrenelim! Gezegenlerin Güneş’ten olan uzaklığını sadece toplama ve bölme işlemi kullanarak hesaplamaya yarayan ama bilimsel bir temeli olmayan bir yöntem var. Bu Titius- Bode kuralı olarak bilinir. Her ne kadar tamamen rastlantı olsa da ilginç bir şekilde Uranüs’e kadar işe yarar. Neptün’ün uzaklığını ise biraz daha büyük bir sapma ile verir. Bu yöntemi kolaylıkla kullanabilmek için, 1 AB’nin kaç km’ye karşılık geldiğini (150 milyon km), gezegenlerin doğru sıralamasını (Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) ve Asteroid Kuşağı’nın nerede olduğunu (Mars ve Jüpiter arasında) bilmeniz gerekir. İlk gezegen Merkür için 0, ikinci gezegen Venüs için 3 ve diğer gezegenler için de sırasıyla bir önceki sayının 2 katını alacak şekilde sayılar verelim. Ama Asteroid Kuşağı için de bir sayı vereceğiz unutmayın! Merkür = 0, Venüs = 3, Dünya = 6, Mars = 12, Asteroid Kuşağı = 24, Jüpiter = 48, Satürn = 96, Uranüs = 192, Neptün = 384. Şimdi her sayıyı 4 ile toplayıp 10’a böleceğiz. Elde edeceğimiz sayılar Merkür = 0.4, Venüs = 0.7, Dünya = 1, Mars = 1.6, Asteroid Kuşağı = 2.8, Jüpiter = 5.2, Satürn = 10, Uranüs = 19.6, Neptün = 38.8 olur. Bu sayılar o gezegenlerin AB cinsinden Güneş’e olan uzaklıklarıdır. Dünya için sonucun 1 AB çıktığına dikkat edin. Nitekim Dünya - Güneş arası mesafenin tanımı da zaten 1 AB’dir. Evet artık toplama ve bölme işlemini bilen herkes kolaylıkla gezegenlerin uzaklıklarını hesaplayabilir. Ama tekrar hatırlatmakta fayda var. Bu yöntem rastlantıdan başka bir şey değildir ancak Neptün hariç diğer gezegenler için gerçek değerlere çok yakın sonuçlar verir. Gezegenlerin Güneş'ten olan uzaklıklarını akılda tutmak için basit bir yöntemdir.
İşte gezegenlerin başlıca özellikleri bunlar. Ve yaşam barındıran, koşulları bizler için mükemmel olan tek gezegen Dünya. Sanırım bu yazıyı okuduktan sonra Dünya'nın kıymetini daha iyi anladık.
|
|
|
Akşemseddin (Muhammed Şemseddin Bin Hamza) Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 11:41 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Akşemseddin (Muhammed Şemseddin Bin Hamza) Kimdir?
Akşemsettin Hazretleri kimdir? Akşemsettin Hazretlerinin asıl adı nedir? Akşemsettin Hazretleri nasıl Fatihin hocası oldu? Akşemsettin Hazretleri İstanbul’un fethinden sonra neden ortadan kayboldu? Akşemsettin Hazretlerinin kabri nerede? Akşemsettin Hazretlerinin hayatı, eserleri ve yaptıkları...
Fâtih’in hocası, mutasavvıf, âlim-tabip ve şair. Asıl adı Şemseddin Muhammed b. Hamza’dır. Ancak Akşemsettin veya kısaca Akşeyh adıyla şöhret bulmuştur. 792 (1390) yılında Şam’da doğdu.
Avârifü’l-maârif sahibi Şeyh Şehâbeddin Sühreverdî’nin (ö. 632/1234) torunlarından Şeyh Hamza’nın oğludur. Baba tarafından nesebi Hz. Ebûbekir’e kadar uzanmaktadır. Yedi yaşlarında babasıyla birlikte Anadolu’ya gelerek o zaman Amasya’ya bağlı olan Kavak ilçesine yerleştiler. (799/1396-97)
Kur’an’ı ezberleyip kuvvetli bir dinî tahsil gördükten sonra Osmancık Medresesi’ne müderris oldu. Yine bu arada iyi bir tıp tahsili yaptığı da anlaşılmaktadır. Hayatı hakkında en geniş ve doğru bilgilerin yer aldığı Enîsî’nin Menâkıbnâme’sine göre “ilm-i bâtın lezzeti dimağından gitmediği için”, tahminen yirmi beş yaşlarında iken kendisine bir mürşid aramak üzere Fars ve Mâverâünnehir’e doğru yola çıktı; ancak arzusunu gerçekleştiremeden geri döndü. Bazı tavsiyeler üzerine Hacı Bayrâm-ı Velî’ye intisap etmeyi düşündüyse de vazgeçti ve şöhreti Anadolu’ya kadar yayılmış bulunan Zeynüddin el-Hâfî’ye intisap için Halep’e gitti. Fakat bir gece rüyasında, boynuna takılı bir zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görünce Ankara’ya döndü.
Akşemsettin hakkında bugüne kadar en geniş araştırmayı yapmış bulunan A. İhsan Yurd, Akşemseddin’in Defu metâin adlı eserinde Zeynüddin el-Hâfî’ye açıkça târizde bulunduğuna dikkati çekerek tenkit ettiği bir kimseye intisap etmeyi düşünmesinin mümkün olamayacağını belirtmekte ve onun doğrudan doğruya Hacı Bayram’a bağlandığını kaydetmektedir. İntisap tarihi belli olmayan Akşemsettin sıkı bir riyâzet ve mücahededen sonra kendisini takdir eden şeyhinden kısa zamanda hilâfet aldı.
Akşemsettin’in içinde çileye girdiği hücre bugün de Ankara Hacıbayram Camiî bodrumunda mevcuttur ve şeyhin adıyla anılmaktadır. (bk. Ayverdi, IV, s. 893-894) Daha sonra şeyhinin yanından ayrılarak Beypazarı’na gitti, burada bir mescid ve değirmen inşa ettirdi. Fakat halkın büyük rağbet gösterip etrafına toplanması üzerine günümüzde Çorum’a bağlı olan İskilip kazasında Kösedağı civarındaki Evlek köyüne çekildi. Bir süre sonra buradan da ayrılarak Göynük’e yerleşti ve orada da yine bir mescidle değirmen yaptırdı. Bir yandan çocuklarının, diğer yandan da dervişlerinin tâlim ve terbiyeleriyle meşgul oldu; bu arada hacca gitti. Şeyhi Hacı Bayrâm-ı Velî’nin vefatından sonra onun yerine irşad makamına geçti. (833/1429-30)
Akşemsettin, Şeyhi Hacı Bayram’ın, Sultan II. Murat ile münasebetlerinde hemen daima yanında olduğundan oğlu II. Mehmed ile de tanışmış ve tahta çıktıktan sonra da onunla görüşmeye devam etmişti. Tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber İstanbul’un fethinden önce iki defa Fâtih’in yanına Edirne’ye giden Akşemsettin, ilkinde II. Murad’ın kazaskeri Çandarlıoğlu Süleyman Çelebi’yi, öbür defasında da Fâtih’in kızlarından birini tedavi ederek iyileştirmiş, Fâtih’in kızı da kendisine Beypazarı’ndaki pirinç mezraalarını vermişti.
Fâtih 1453 yılı baharında İstanbul’u muhasara etmek üzere ordusuyla Edirne’den yola çıkınca Akşemsettin, Akbıyık Sultan ve devrin diğer tanınmış şeyhleri de yüzlerce müridleriyle ona katıldılar. Akşemsettin kuşatmanın en sıkıntılı anlarında gerek padişahın gerekse ordunun mânevî gücünün yükseltilmesine yardımcı oldu.
İSTANBUL’UN FETHİNDEN SONRA AYASOFYA’DA İLK CUMA NAMAZI
Araştırmacılar, Akşemsettin’in bu sıkıntılı anlarda zaferin yakın olduğu müjdesini vererek sabredip gayret göstermesi gerektiğine dair Fâtih’e yazdığı mektupların fethin kısa zamanda gerçekleşmesinde büyük bir tesiri olduğunu belirtmektedirler. (bk. İnalcık, s. 131) Fetihten sonra Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi Akşemsettin okuduğu gibi, İslâm ordularının daha önceki kuşatmalarından birinde şehit düşmüş olan sahâbeden Ebû Eyyûb el Ensârî’nin kabrini de Fâtih’in isteği üzerine yine o keşfetti.
AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN DERS VERDİĞİ CAMİ
Fâtih tarafından kiliseden çevrildikten sonra Fâtih medreseleri yapılıncaya kadar önce medrese olarak kullanılan Zeyrek Camiî’nin güney ihata duvarında pencere üstündeki bir kitâbeden, Akşemsettin’in İstanbul’da bulunduğu yıllarda burada oturduğu ve ders verdiği anlaşılmaktadır. (bk. Ayverdi, III, s. 537) Fetihten sonra padişahın tac ve tahtını terkedip bütünüyle şeyhe bağlanmak ve ondan tarikat ahkâmını öğrenmek istemesi üzerine Akşemsettin büyük bir dirayet göstererek Fâtih’in bu arzusuna engel olmaya çalıştı. Bunu başaramayacağını anlayınca Gelibolu üzerinden Anadolu yakasına geçerek Göynük’e döndü. Sultanın, gönlünü almak üzere arkasından gönderdiği hediyeleri geri çevirdiği gibi Göynük’te yaptırmak istediği cami ve tekkeyi de kabul etmeyerek sadece bir çeşme yapılmasına razı oldu.
Hayatının son yıllarını Göynük’te geçirdiği tahmin edilen Akşemsettin, Menâkıbnâme’ye göre 863 Rebîülâhirinin sonunda (Şubat 1459) burada vefat etti. Türbesi halen ziyaretgâhtır. Halifelerinden Abdürrahim Karahisârî’nin 865’te (1460-61) Mahmud Paşa adına kaleme aldığı Vahdetnâme’nin başında yer alan bir beytine göre, Akşemsettin’in bu tarihten önce vefat etmiş olduğu açıkça anlaşıldığından, Menâkıbnâme’deki vefat tarihinin doğruluğuna hükmedilebilir. Nitekim bugün türbe kapısı üzerinde bulunan inşa kitâbesi de 863 Rebîülâhirini göstermekte ve menâkıbın verdiği bilgiyi doğrulamaktadır. E. Hakkı Ayverdi’nin kitâbedeki “rebîayn” kelimesini “rebîülevvel” olarak kabul etmesinin izahı zordur. Türbesi vefatından beş yıl kadar sonra yapılmış olup sandukası üzerindeki yazı da oğullarından Mehmed Sâdullah’a aittir. Evlâtlarından Mehmed Sâdullah ve Nûrullah da bu türbede yatmaktadır.
İYİ BİR HEKİMDİ
Kaynaklarda aynı zamanda “tabîb-i ebdân” olduğu, devrinin iyi bir hekimi sıfatıyla da şöhret kazandığı ve tıbba dair eserleri bulunduğu belirtilen Akşemsettin’in, tıp tarihinde ilk defa mikrop meselesini ortaya atmak ve hastalıkların bu yolla bulaştığı fikrini öne sürmekle, bu alanda kesin bilgiler veren Fracastor adlı İtalyan hekimden en az 100 yıl önce bu konuya ilk temas eden tabip olduğu kabul edilmektedir. Adnan Adıvar gibi bazı müellifler, ilk önce Dr. Osman Şevki Uludağ’ın işaret ettiği bu konuda biraz tereddütlü davranırlarsa da Bedi N. Şehsuvaroğlu bunun gerçekliğini inandırıcı bir şekilde ve açıklıkla ortaya koymuştur.
Akşemseddin’in yedi oğlu olmuştur. Bunlar sırasıyla Sâdullah, Fazlullah, Nûrullah, Emrullah, Nasrullah, Nûrülhüdâ ve Hamdullah Hamdi adlarını taşımaktadır. Bunlardan küçük oğlu Hamdullah Hamdi (ö. 909/1503) hey’et, nücûm ve mûsikide iyi derecede bilgi sahibi olup aynı zamanda devrinin önde gelen şairleri arasında da yer almıştır.
Akşemsettin Hazretlerinin Türbesi Göynüktedir.
Akşemsettin’in kurduğu Bayramiyye’nin Şemsiyye kolu kendisinden sonra Göynük’te oğlu Fazlullah, Kayseri’de İbrâhim Tennûrî, İskilip’te Attaroğlu Muslihuddin, Ankara ve civarında ise Hamza eş-Şâmî tarafından devam ettirilmiştir.
AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN ESERLERİ
Risaletü’n-Nûriye
Hall-i Müşkilât
Makamât-ı Evliyâ
Kitabü’t Tıb
Maddetü’l-Hayat
AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?
Akşemsettin Hazretlerinin kabri Bolu'nun Göynük ilçesindedir.
Adres: Cuma Mahallesi, Akşemsettin Cd., 14780 Göynük/Bolu
Kaynak :
TDV İslam Ansiklopedisi
|
|
|
Hacı Bayramı Veli Kimdir? Bayramiyye - Bayramilik Hakkında Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 11:11 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Hacı Bayramı Veli Kimdir? Bayramiyye - Bayramilik Hakkında Bilgiler
Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lâkâbı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara’nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’da yetişti. Eserlerini diğer Hacı Bektaş-ı Veli yoldaşları gibi Türkçe olarak yazarak Türkçe kulanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi.
Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur.
Bir gün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamani’dir. Hocam Hamideddin-i Veli’nin selamı var. Sizi Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamidüddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri'ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile Kurban Bayramında buluştular. O zaman Hamideddin-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz! ” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.
1412 yılında Hacı Bayram-ı Veli, hocası Hamidüddin'in Aksaray'da ölümünden sonra Ankara'ya dönüp irşad faaliyetlerine başlar. Bu tarih, ilk Türk tarikatı olan Bayramiye tarikâtının kuruluşu kabul edilir.
Hocası Hamideddin-i Veli'nin vefatından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur alimleri, hak aşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Akbıyık, Bıçakçı Ömer Sıkinî, Göynüklü Uzun Selahaddin, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bican) ve Mehmed (Bican) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.
Fatih’in babası Sultan İkinci Murad Han, Hacı Bayram-ı Veli’yi Edirne’ye davet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami'de vazettirmiş, tekrar Ankara’ya uğurlamıştır.
Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasihat isteyince; İmam-ı Azam’ın, talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı uzun nasihatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimad ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazan da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”
Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri'nin şiirlerinden bir örnek:
Bilmek istersen seni, Kim ki hayrete vardı,
Can içinde ara canı, Nura müslağrak oldu.
Geç canından bu anı, Tevhîd-i Zat-ı buldu,
Sen seni bil, sen seni... Sen seni bil, sen seni.
Kim bildi cf âlini, Bayram özünü bildi,
O bildi sıfatını Bileni anda buldu.
Ande gördü zatını, Bulan ol kendi oldu,
Sen seni bil, sen seni. Sen seni bil, sen seni.
Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre tarzında şiirler söylemiştir. Şiirlerinde "Bayrami" mahlasını kullanmıştır.
Hacı Bayram-ı Veli'nin Sosyal ve Kültürel Hayattaki Rolü
Hacı Bayram-ı Veli herşeyden önce bilim ve tasavvufu birleştirmeyi başarmış bir sufidir. İslamiyeti ilmi açıdan ele alarak iyice anlamış, önce profesör olarak medresede öğrenci yetiştirmiş sonrada tasavvuf hayatına adımını atmıştır. Tasavvuf felsefesi bakımından kendinden öncekilere göre bir yenilik getirmemiştir. Ancak mutasavvıf olarak dünyayı red ve terk yerine, onu imara yönelmiş etrafındakileri de teşvik etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli'nin bu yanı devrine göre çok ileri görüşü simgeler. Hacı Bayram-ı Veli'nin etrafında okuma yazma bilmeyenler ve o devrin her çeşit meslek gruplarından insanlar bulunduğu gibi başta Akşemseddin olmak üzere Germiyanoğlu Şeyhi, Eşrefoğlu Rumi, Ahmed Bican, Yazıcıoğlu Muhammed gibi bilimadamları da bulunuyordu. Bu kadar farklı kültür gruplarını aynı potada eritmesi de büyük bir başarıdır. Müridlerini el emeği ile geçinmeye yani toprağı işlemeye ve el sanatlarına yönlendirmiştir. Kısacası herkese çalışma tavsiyesinde bulunmuş kendisi de buğday, arpa, burçak yetiştirerek onlara yaşayan örnek olmuştur. Bu şekilde müridlerini toprağa bağlı yaşamaya teşvik ederek Anadolu'ya Orta Asya'dan gelen Türk göçerlerin yerleşik hayata geçmesini sağlamış, Anadolu'da kalıcı Türk birliğinin sağlanmasında ve Osmanlı Devleti'nin medeniyet yolunda aşama kaydetmesinde önemli rol oynamıştır. Hacı Bayram-ı Veli'nin koyduğu imece usulü, yani hasadı bütün köylülerin katılımı ile ortaklaşa toplama yöntemi bugün bile hala Anadolu'da uygulanmaktadır. Anadolu'da ondan başka aynı etkiyi sağlamış bir mutasavvıf gösterilemez.
Hacı Bayram-ı Veli'ye göre toplum iki ana kesime ayrılır: Zenginler ve yoksullar. Bu iki grubun arasında köprü kurulması ve yoksulların sosyo ekonomik güvenliğinin sağlanması görevini yaşadığı dönemde Hacı Bayram-ı Veli gerçekleştirmiştir. Mübarek aylarda müridleriyle beraber Ankara'nın ticari merkezlerinde dolaşır, dükkân sahiplerinden isteyenler zekat ve sadakalarını dervişlerin taşıdığı büyük bir torba içine atarlardı. Bu paralar bir yardım sandığında toplanır kimsesiz yaşlılara, dul bayanlara, öksüzlere, evlenemeyecek kadar fakir genç kızlara ve erkeklere, kitap alamayacak kadar fakir öğrencilere kısacası tüm ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Görüldüğü gibi günümüzün Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Bağkur gibi sosyal yardımlaşma organizasyonlarının temeli bundan beş buçuk asır önce Hacı Bayram-ı Veli tarafından atılmıştır.
Hacı Bayram-ı Veli'nin güzel adetlerinden biri de tekkesinde sürekli bir kazan kaynatmasıdır ki bu adet kök olarak Orta Asya tasavvuf geleneğine, Hoca Ahmet Yesevi'ye dayanır. Tekkesindeki bu kazanda sürekli gece gündüz burçak çorbası kaynar; gelen geçen, zengin fakir, büyük küçük, kadın erkek herkes içerdi.
Hacı Bayram Camii tekkesinde hergün sabah ve yatsıdan sonra zikir meclisleri kurulur, öğle namazından önce ve sonra başta müridler olmak üzere her gruptan insana tefsir, fıkıh, hadis, kelam hatta felsefi ağırlıklı tasavvuf dersleri verilirdi. Bu şekilde toplumun eğitimi de gerçekleştiriliyordu.
Hacı Bayram-ı Veli Anadolu'da dil ve kültür birliğinin sağlanması için Türkçe eserler yazılmasında Leme'at ve Gülşen-i Raz gibi eserlerin Türkçeleştirilmesinde etkili olmuş kendisi de halkın anlayacağı dilden, Ahmet Yesevi geleneğine uygun olarak şiirler yazmıştır. Devrinde Arapça ve Farsça eser vermek revaçta iken, Hacı Bayram-ı Veli'nin halk ile diyalog kurabileceği Türkçe'yi tercih etmesi belli bir misyona delalet eder. Bu misyon Anadolu'da dil birliğinin sağlanması ve Türk kültürürün hakim olmasıdır. Türkçecilik akımı müridlerini de etkilemiş, bu sufiler özellikle Türkçe eserler vermişlerdir. Yazıcıoğlu Muhammed, Ahmet Bican, Eşrefoğlu Rumi gibi öğrencilerinin Envaru-l Aşıkin, Muhammediye, Müzekki'n Nüfus gibi eserleri Anadolu'da yıllarca kolaylıkla okunmuştur halkın elinden düşmemiştir.
Hacı Bayram-ı Veli Camii Çilehanesi
Bayramilik'te manevi olgunluğu elde etmek üzere kırk gün süre ile insanlardan ayrılıp küçük bir çile odasında kalıp Allah'ı düşünmek, ona ibadet etmek, onun isimlerini anmak, susmak, az yemek, az içmek gibi uygulamalar büyük önem arzeder. Burda amaç zihnin Allah düşüncesi üzerinde yoğunlaşma yeteneği elde etmesidir. Bu uygulamanın temelinde Peygamber Muhammed'in peygamberlik gelmeden önce Hira mağarasında bir süre insanlardan uzak kalması, yine onun Ramazan ayının son on gününde itikafa çekilmesi vardır.
Çilehanenin biri caminin doğu kapısına açılan ancak şimdi ızgara ile kapatılan, diğeri ise son cemaat yerinin doğu köşesinde olmak üzere iki asıl girişi vardır. Ayrıca caminin içinden de merdivenli bir girişi bulunmaktadır. Günümüzde girişler son cemaat yerinden yapılmaktadır.
Çilehanenin bulunduğu alan cami gibi dikdörtgen planlıdır. Ancak bu dikdörtgen düzgün kenarlı değildir. Taş duvarlar, beyaz badanalı ve sadedir. Süsleme yapılmamıştır. Her iki girişten merdivenle, harimin yaklaşık 1/10 büyüklüğündeki düzgün olmayan bir dikdörtgen şeklindeki odaya inilir. Bu odanın batısında, yarı büyüklüğünde ikinci bir oda daha vardır. Bu odalardan ilki çeşitli amaçlarla kullanılabilecek bir giriş, diğeri abdest odasıdır. Günümüzde bu odalar ibadet amaçlı kullanılmaktadır.
Çilehanenin çile odaları ilk odaya açılan düzgün olmayan bir koridor boyu sıralanmışlardır. Bunlar dört tanedir. En sondaki çile odası mihrabın altına oldukça yakındır. Düzgün olmayan kare planlı bu odaların havalandırma bacaları vardır. Bu odaları Hacı Bayram-ı Veli ve öğrencileri Akşemseddin, Şeyh Eşrefoğlu Rumi ile tarikat üyeleri kullanmışlardır.
Hacı Bayram-ı Velî'den Nasihatler
Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.
Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.
İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız.
Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz.
Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz; çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir. Emaneti koruyunuz.
Eserleri
Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî
Makalat - (Farsça)
Kitâbu'l-Fevâid
Şerh-iBesmele
Şathiyye
Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye
Bayramiyye - Bayramilik - Hacı Bayram Veli
Hacı Bayram Velî tarafından XIV. asrın sonları ile XV. asrın başlarında kurulan ve önemli bir yere sahip tarîkatlardan biri. Adını Hacı Bayram Velî (833/1429)'den almıştır. Hacı Bayram, 753/1352 yılında Ankara Çubuksuyu civarında bugünkü söyleyişiyle Solfasol (Zü't-Fadl) köyünde doğmuştur. Asıl adı Numan'dır. Şeyhi ile Kurban Bayramı'nda tanıştığı ve çok mütevazi olduğundan Bayram adını almış ve bu adla ün yapmıştır. Babası, Koyunluca Ahmed adında bir köylüdür, Safiyüddin ve Abdal Murat isminde iki küçük kardeşi vardır. (M. Ali Aynî, Hacı Bayram Velî, İstanbul 1343, s. 50).
Çocukluk hayatı hakkında fazla malûmat sahibi değiliz. Onun meşhûr olması o zamanlarda çok büyük bir kıymet taşıyan müderrisliğiyle başladı. Görev yeri Melike Hatun'un yaptırdığı Kara Medrese'dir.
Hacı Bayram, Kayserili Şeyh Hamîdeddin b. Musa (Somuncu Baba)'ya (815/1412) intisâb ederek ondan feyz aldı. Şeyhinin neş'e ve kemâline olan aşkının sonucu hep onunla birlikte oldu, onunla birlikte Şam ve Mekke'ye gitti. Hac görevini yerine getirerek Aksaray'a geri geldiler. Hacı Bayram şeyhinin irtihâlinden sonra Ankara'ya döndü. Gazalî'nin (ö. 505/1111), Bağdat Nizamiye Külliyesi'nden ve Molla Câmî'nin (898/1492) görev yaptığı medreseden ayrıldıkları gibi Hacı Bayram Velî de Kara Medrese Müderrisliği'nden çok geçmeden ayrıldı.
Bu sıralar Anadolu halkı üzerinde Muhyiddin İbnü'l-Arabî (638/1240) Celâleddîn-i Rûmî (672/1273), Sadreddin Konavî (673/1274) ve şeyhi Hamideddin'in nüfûzları hissediliyordu. Hacı Bayram'ın tasavvuf terbiyesinin yanına müderrisliği de eklenince, fikirlerini yayması çok kolay oldu. İrtihalinden sonra da Bayramîlik adıyla ün salan bu tasavvuf ekolü (tarikatı)'nü, yetiştirdiği müridleri idame ettirdiler. (Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmîler, İstanbul 1931, s. 34).
Bayramîlik, tasavvuf tarihinde gözle görülür bir yer tutmuştur. Tarîkat denilen olgu bir görünümdür. Bunun hayat sahnesine çıkışı ve devamlılığı, ondaki öz'e bağlıdır. Bunun yanında, başta bulunan şeyhin şahsiyeti, teslimiyeti, fedakârlığı ve kendisine intisâb edenlerin kemmiyet ve keyfiyet açısından durumları da göz ardı edilemez. Tabiî bir diğer önemli faktör de, o sıralarda mevcûd olan ortam ve şartlardır. Bunlar bir arada bulunduğunda bir tasavvuf ekolü oluşur ve sahnede görevine başlar. Tasavvuf alanında bütün tarikatlarda görülen öz, müntehâ nokta olan melâmettir. Melâmet ise, bir cümleyle ifade edecek olursak nefsi kınamak ve Hakk'ı yüceltmektir. Yani, Tevhîd-i Zât'a varmaktır. Bunun tahakkuku, meşrûiyyet dairesinde olur. Hacı Bayram Veli'de bunları rahatlıkla görürüz.
Silsilesi: Bayramîlik, bir koldan Bayezid Bestamî'ye (261/874) çıkar. Diğeri, bilhassa Halvetîler ve Melâmîler tarafından kabûl edilen silsile olup Hasan Basrî'ye uzanır. Birinci silsile, Ebu'l-Hasan Zarafânî'den Nakşıbendiyye silsilesine ulaşır. Bayramîlik'te Aleviyye ve Sıddıkiyye nisbeti vardır.
Bayramîlik, kendisinde sesli ve sessiz hatî ve cehrî zikri toplamıştır. Sesli zikri Halvetîlikten, sessiz zikri de Nakşîlikten aldığı kabul edilir.
İhtiyârî ve ıztırarî ölümle zevk edilen vahdet-i vücûd olgusuna inanmak, bu tarikatın fikrî alandaki önemli özelliğidir. Vahdete inanmak diğer tarikatlarda; sonunda varılan bir netice iken; Bayramîler'de, henüz işin başında iken bulunması gereken bir husustur. Bu inanç, zamanla oluş haline gelmelidir. Fenâfillah mertebeleri diye de adlandırılan ve Tevhîd-i Ef'âl (Fiillerin birlenmesi), Tevhîd-i Sıfât (Sıfatların birlenmesi) ve Tevhîdi Zât (Zâtın birlenmesi), yani sırayla; her fiilin fâilinin, her sıfatın mevsûfunun Allah olduğu ve Allah'tan başka gerçek varlık bulunmadığı şeklinde özetlenen Tevhîd anlayışına çok önem verilir. Hacı Bayram bu Tevhîd mertebelerini "bilmek", "bulmak" ve "olmak" diye ifade eder (Mehmet Demirci, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1987, s. 39).
Bayramîlik, dünya hayatında kimseye yük olmamayı, alınteriyle kazancı esas alır. Bizzât Hacı Bayram, Ankara'da geçimini ziraatle sağlamıştır. Bayramîlik'te aynı zamanda, başkasının da geçim zorlukları karşısında yardımına koşmak prensibi vardır. Bu husus ile ilgili olarak Hacı Bayram'ın üç aylarda halktan zekât toplayıp fukarasına dağıttığı bilinmektedir. Bu davranış aynı zamanda nefsi kınamaya da işaret sayılabilir.
Bu tarihî gerçeklerin ışığı altında tasavvufî düşünce ve pratik hayat anlayışında görüldüğü üzere, gerek özel hayatında, gerekse devlet büyükleriyle olan ilişkilerinde Hacı Bayram Velî' yi maneviyata aşırı düşkün mistik bir mutasavvıf olmaktan çok, hayatın pratik ve yaşanılır gerçeğine kolayca uyum sağlayabilen, dünyayı ihmal etmeyen, müridlerini son derece disiplinli yetiştiren, çalışma ve hayat mücadelesini teşvik eden, günün büyük kısmını tarlada, bağda çalışarak geçirip zamanında muntazam ibadetini ve zamanında da işini gücünü yerine getiren plânlı bir hayat adamı olarak görüyoruz.
Bayramîlik geleneklerine gelince onları şöylece özetleyebiliriz: Tekke veya bir mecliste toplanmak, oniki rekâtlık bir teheccüd namazı kılmak, sonra zikir halkası oluşturmak, kudûm çalarak çarşıyı dolaşmak. Zikirlerinde "Lâ ilâhe illâllah" derlerdi.
"Gönüle varmak" diye adlandırılan zikirde, gözler kapanır, nefes tutulur ve başlar sağa sola sallanırdı. (Mehmet Demirci, a.g.e, s. 39).
Tarikatın esasları; cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilâhi olarak ifade olunabilir. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, İstanbul 1983, s. 181).
Bayramîliğin Hacı Bayram'ın ölümü üzerine iki kola ayrıldığı kabul edilir. Bir kısım, zikr-i cehrîyi kabul ederek Hacı Bayram'ın halifesi Ak Şemseddin'e (864/1459) bağlanmış; bir kısmı da diğer halîfesi Bursalı Ömer Dede'ye (880/1475) uyup, zikir ve vird gibi şeylerden, özel giyimden, hatta tekkelerden bile feragat ederek Melâmî adını almıştır.
Bayrâmîlik adıyla ün salan tarikat, Ak Şemseddin koluyla yayılmıştır. Bilhassa Anadolu'da Ankara, İstanbul, Bolu, Bursa, İzmir ve Kastamonu'da yayılmış ve özellikle Türk tasavvuf çevrelerinde etkili olmuştur. Bayramîliğin yukarıda zikrettiğimiz iki şubesinin yanında, ayrıca Tennûriyye, Himmetiyye, İseviyye ve Hamzaviyye kolları vardır. Aziz Mahmud Hüdâî'nin kurduğu Celvetîlik de Bayrâmîlik'den doğmuş ve onun devamı sayılmıştır.
Bayrâmîlik, kurucusunun şahsiyeti dolayısıyle büyük etki bırakmıştır. Onun yetiştirdiği ünlü kişilerden Ak Şemseddin, Mehmed ve Ahmed Bîcan, Melâmiyye-i Bayramiyye müessisi Ömer Dede ve diğerleri, Anadolu'da İslâmî varlığın korunmasında da büyük tesirler icra etmişlerdir. Hacı Bayram Velî, Yunus Emre tarzında ilâhiler yazmıştır. Hacı Bayram Velî' nin (k.s) kabri, önemini ve değerini yükselttiği Ankara'da kendi adıyla anılan camün avlusundadır. Onun meşhur ilâhilerinden biri şöyledir:
"Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan aresinde,
Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde
Nağihan ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak aresinde
Ol şârdan oklar atılır, gelir ciğere batılır
Arifler sözü satılır ol şârın pazaresinde
Şâkirdleri taş yonarlar, yonup üstada sunarlar
Çalab'ın ismin anarlar o taşın her pâresinde
Bu sözü ârifler anlar, cahiller bilmeyip tanlar
Hacı Bayram, kendi banlar ol şarın minaresinde. "
---oOo--- ---oOo--- ---oOo---
BAYRAMİLİK
Hacı Bektaş Veli'nİn, Halveti ve Nakşibendi tarikatlarının genel kural, akide ve törenlerini kendi görüşleriyle yeniden yorumlayarak kurduğu bir tarikattır.
1352 yılında doğduğu tahmin edilen Hacı Bayram, çeşitli medreselerde ilim tahsil ettikten sonra Bursa'da Müderris olmuştur. Fakat yaşadığı devirdeki tarikatlerin yaygınlığı ve tesiri onu tasvvuf yoluna itmiş, Halveti şeyhlerinden, zamanın ünlü mutasavvıfı Şeyh Hamideddin'e bağlanmıştır. Onunla şehir şehir dolaşan, hatta Hacca da giden Hacı Bayram Veli, şeyhinin ölümünden sonra Ankara'ya dönmüş ve orada tarikatının temellerini atmıştır.
Sağlığında başka ülkelere halife gönderme-yen Hacı Bayram Veli telkinleriyle Anadolu'da son derece etkili olmuştur. Nitekim hakkında söylenen bazı asılsız sözlerden dolayı II.Murad tarafından Edirne'ye sürülmüş, daha sonra bağışlanarak Ankara'ya dönmesine izin verilmiştir. Yine bu tarikate mensup pek Çok şair yetişmiştir. İnançları gerek halk, gerekse divan edebiyatına tesir etmiştir.
Bayramiliğin kendisinden önceki tarikatlerle irtibatı ve silsilesi iki ayrı şekilde ele alınmaktadır. Menahb-ı Akşemseddin'de kaydedildiğine göre birinci silsile Cafer-i Sadık, Muhammed Bakır, Zeyne'lAbidin yoluyla Hz.A-li ve Hz.Muhammed (s)'e bağlanmaktadır. Bu silsile Ebu Yezid Bİstami'den itibaren Nakşibendî silsilesi ile birleşir. Aynı şekilde Nakşibendilerdeki zikr-i hafi'nin Bayramîlikte de benimsenmesi aralarında bir ilgi olduğunu düşündürüyor. Fakat bilindiği gibi, Nakşibendî silsilesinde Selman-ı Farisî yoluyla, Hz.Ebu Bekir'e varılmaktadır. Şiiliğin en az etki yaptığı tarikal olan Nakşibendilik böylece Hz,Ali yerine, Hz.Ebu Bekir'e bağlanmaktadır. Bu silsilenin Bayramîlik ile birleşmesi, Hacı Bayram veü'nin tarikatını da Sıddîkî yapmaktadır. Kaldı ki yukarıda da belirttiğimiz ve Lâlîzade Abdülbaki'nin Menakıb-i Melami-yc-i Bayraıniyye eserinde ve Sarı Abdullah'ın Cevheretü'l-Bulaye fi Diiıreli'n-Nihaye eserinde bildirdiklerine göre Bayramîlik, Halvctî ve Nakşibendî tarikatlerinin karışımından ortaya çıkmıştır.
Nevizade AinyVntnlIadihalü'l-Hattsik'te belirttiğine göre ise Bayramîlik silsilesi, Erdebil sufiieri denilen ve tarikat bakımından Halvetî olan zümreye bağlanmaktadır. Araştırmacılar, Hacı Bayram Velî'nin Melamilikten de etkilenmiş olduğunu ileri sürmektedirler. Mesela Gölpınarlı Hacı Bayram'in zikr-i hafî'yi benimsemesinin "kendisindeki melamet neşesinden doğma bir halet" olduğunu ve Nakşibendîlikle ilgili olmadığını ileri sürer.
Hacı Bayram Velî'nin ölümünden sonra Bayramîye tarikatı ikiye ayrıldı. Cehrî zikri benimseyenler Akşemseddin'İn temsil ettiği Şemsiyye koluna, diğerleri ise Ömer Dede'nin temsil ettiği Melamiye koluna bağlandılar. Tarikal kuralları ve temel inançlar bakımından aralarında önemli bir fark olmamakla birlikte, Akşemseddin'in devam ettirdiği kolun tamamen klasik sünnî bir tarikat olarak kaldığı, Bayramî Melamiliğin aksine şu eğilimlerin görülmediği belirtilmelidir.
---oOo--- ---oOo--- ---oOo---
BAYRAMİYYE
Evliyanın büyüklerinden Hacı Bayram-ı Veli'nin ve talebelerinin tasavvufta takib ettikleri yol, tarikat. Hacı Bayram-ı Veli, hocası Hamidüddin-i Aksarayi (Somuncu Baba) hazretleriyle bir bayram günü tanışmıştı. Bu sebeple hocası ona "Bayram" lakabını verdi. Daha sonra da Hacı Bayram denildi. Onun tasavvufta takip ettiği yolu da bu lakaba izafeten "Bayramiyye" adıyla meşhur oldu. Bayrami dervişleri nefisleriyle sürekli mücahede halinde oldukları, gece gündüz ibadet edip "Savm-ı Visal= kavuşma orucu" tuttukları, bunun neticesi olarak kavuşacakları ilahi nimetlerle, asıl bayramı ahirette yapacaklarını söyledikleri için kendilerine Bayrami, yollarına da Bayramiyye denildiği bildirilmiştir.
Bayramiyye yolunun tarikat silsilesi; Hamidüddin-i Aksarayi, Hace Alaeddin Ali Erdebili, Sadreddin-i Erdebili vasıtasıyla Safeviyye tarikatının kurucusu Safiyyüddin Erdebili'ye ulaşır. Silsile, Safiyyüddin Erdebili'den sonra İbrahim Zahid-i Geylani'de Halvetiyye, Ebü'n-Necib es-Sühreverdi'de Sühreverdiyye, Kutbüddin-i Ebheri'de Ebheriyye silsilesiyle birleşir. Cüneyd-i Bağdadi ve Hasan-ı Basri hazretleri vasıtasıyla hazret-i Ali'ye ulaşır.
Hamidüddin-i Aksarayi hazretlerinin zahiren HaceAlaeddin Erdebili'den nisbet almakla birlikte, Üveysi olarak Bayezid-i Bistami hazretlerinin ruhaniyetinden de feyz aldığını bildiren kaynaklar vardır. Buna göre Bayramiyye yolunun silsilesi, HacıBayram-ı Veli, Hamidüddin-i Aksarayi, Sa'd-i Rumi, İbrahim el-Basri ve Ebü'l-Hasan el-Harkani vasıtasıyla Bayezid-i Bistami'ye ulaşmaktadır. Böylece Nakşibendiyye yolu silsilesiyle de birleşmektedir. Dolayısıyla Bayramiyye yolu Halvetiyye ve Nakşibendiyye yollarını birleştirmektedir.
Hacı Bayram-ı Veli'nin, hocası Hamidüddin-i Aksarayi hazretlerininAksaray'da vefatından sonra Ankara'ya dönüp İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladığı 1412 (H.815) senesi Bayramiyye yolunun kuruluşu olarak kabul edilebilir. İlk zamanlar Ankara ve çevresinde yayılan Bayramiyye yolunun bağlıları kısa zamanda çoğaldı. Hacı Bayram-ı Veli hazretleri ve talebelerini çekemiyenler onun saltanat davasına kalkıştığı iddiasını ortaya atarak zamanın Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Murad Hana şikayet ettiler. Padişah, Hacı Bayram-ı Veli'yi Edirneye davet etti. Onunla görüşünce hakkında söylenenlerin asılsız olduğuna kanaat getirdi, büyüklüğünü kabul edip özür diledi. Ankara'ya dönmesine izin verdi. Ayrıca Bayramiyye mensuplarından vergi alınmamasını emretti.
Hacı Bayram-ı Veli, Sultan Murad'la görüştükten sonra, hocası Hamidüddin-i Aksarayi'nin kendisine giydirdiği on iki dilimli, kırmızı renkli tarikat tacının rengini beyaza çevirdi, dilim sayısını da altıya indirdi. Ankara'ya dönüşünden vefatına kadar Bayramiyye yolunun esaslarını anlatıp, talebe yetiştirdi. Vefatından sonra Bayramiyye yolu Ankara dışında da yayıldı. Talebeleri, Akşemseddin ve Ömer Sikkini vasıtasıyla Beypazarı ve Göynük'te, Yazıcıoğlu Mehmed ve kardeşi Ahmed Bican vasıtasıyla Gelibolu'da, Şeyh Lütfullah vasıtasıyla Balıkesir'de, Akbıyık ve Hızır Dede vasıtasıyla Bursa'da, İnce Bedreddin vasıtasıyla Larende'de (Karaman), Muslihiddin Halife vasıtasıyla İskilip'te, Uzun Selahaddin ve Molla Zeyrek vasıtasıyla Bolu'da, Şair Şeyhi adlı halifesi vasıtasıyla da Kütahya'da yayıldı.
Hacı Bayram-ı Veli'nin talebeleri, onun vefatı üzerine halifesi Akşemseddin'e biat ettiler. Bayramiyye yolu onun tarafından devam ettirildi. Akşemseddin hazretlerinin kurduğu şubeye Şemsiyye-i Bayramiyye adı verildi. Şemsiyye-i Bayramiyye de Akşemseddin'den sonra halifesi Kayserili İbrahim Tennuri zamanında Tennuriyye adını aldı. Bu şube de İbrahim Tennuri'nin Şeyh Ali, Şeyh Lütfullah, Şeyh Kasım adlı oğullarıyla Şeyhülislam Ebüssüud Efendinin babası İskilipli Şeyh Muhyiddin Yavsi tarafından sürdürüldü. Tarikat silsilesi dört kişi vasıtasıyla Akşemseddin'inHamza Şami adlı halifesine ulaşan Bolulu Himmet Efendi, Bayramiyye'nin Himmetiyye şubesini kurdu. Bayramiyye yolu son dönemlere kadar bu şube vasıtasıyla devam etti. Hacı Bayram-ı Veli'nin halifelerinden feyiz olanMuhammed Üftade'nin halifesi Aziz Mahmud Hüdayi'nin kurduğu Celvetiyye yolu da Bayramiyye'nin kolu sayılır.
Bayramiyye yolunun bir kolu da, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebesi Ömer Sikkini tarafından kurulan Melamiyye'dir.
Bayramiyye yolunda esas olan cehri yani açık zikirdir. Bazı kolları ve şubeleri ise cehri zikrin yanında hafi, yani gizli zikri de kabul ederler.
Bayramiyye yolunun Ankara'daki dergahının (Asıtane) şeyhliğini Hacı Bayram-ı Veli'nin vefatından sonra büyük oğlu Ahmed Baba yürüttü. Ondan sonra Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin torunu Edhem Baba şeyhlik makamına geçti. Bu zamandan, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 senesine kadar ailenin en büyük ve en layık oğulları meşihatları padişah beratlarıyla tasdik edilerek şeyhlik vazifesini sürdürdüler. Dergahın yirmi yedinci ve son şeyhi 1945 senesinde vefat eden Şemseddin (Bayramoğlu) Efendiydi.
Bayramiyye yolunun Ankara dışında bulunan tekke ve zaviyeleri ise şunlardı: Edirne'de Ayşekadın Mahallesinde Sultan Hacı Bayram adlı bir zaviye; İstanbul'da Yavuz Sultan Selim Camii yakınlarında Sultan İkinci Bayezid tarafından Bayramiyye tekkesi olarak yaptırılan daha sonra Halvetiyye yolunun Sivasiyye koluna intikal eden Sivasi Tekkesi; Bayramiyye'nin Himmetiyye koluna ait Eyüb civarında Abdi Baba Tekkesi; Topkapı'da KızlarAğası Mehmed Ağanın inşa ettirdiği cami içinde Bayezid Ağa Tekkesi; Üsküdar Salacak'ta Emekyemez (Etyemez) Tekkesi; Kağıthane'deAbdüssamed Ağa Tekkesi; Üsküdar Divitçiler'de Bezcizade Muhyiddin Efendi Tekkesi; Şehremini Altımermer'deTavil Mehmed Efendi Tekkesi; Aksaray'daCismilatif Tekkesi; Üsküdar'da Nakkaşpaşa'da Himmetzade Tekkesi; Kasımpaşa'da Haşimi Osman Tekkesi.
Bu yapıların birkaçı 1840 senesinde bile arsa halinde bulunuyordu. 1889'da İstanbul'da dört Bayrami tekkesinin faal halde olduğu kaydedilmişti. Tekkelerin kapatılmasından bir yıl önce (1924); Emekyemez (Etyemez), Himmetzade, Fatih Çarşamba'daMehmedAğa Camii, Şehzadebaşı Bozdoğan Kemerinde Helvayi Yakub tekkeleri bulunmaktaydı. Bugün bu tekkeler ya harab halde veya gayesi dışında kullanılmaktadır.
---oOo--- ---oOo--- ---oOo---
Hacı Bayram Velî (öim.1482) tarafından Ankara'da kurulan bu tarikat, Anadolu'nun dînî ve millî kültürü üzerine derin tesir icrâ etmiştir. Hz, Ebu Bekir ve Hz. Ali'ye dayanan iki ayrı silsilesi vardır. (Birincisi şöyledir: Hacı Bayram Veli-Hamidüddin Aksarayî-Şâdi Rumi-İbrahim Basri-Süleyman İskenderanî-Hasan Esterabadî-Mahmud Basrî-Sadeddin Bağdadi-İshak Harezmi-Süleyman Buharî-Süleyman İsfahani-Ahmed Horasanî-Ebül Hasan Cürcânî-Musa Bistamî-İbrahim Hindi-Beyazid Bistamî. Bu kol Hz.Ebû Bekirle birleşerek Hz. Peygamber e dayanmaktadır, öteki silsile şöyledir: Hacı Bayram Veli-Hamidüddin Aksarayî-İbrahim Erdebili-Alâeddin Erdebili-Sadreddin Musa Erdebili-İbrahim Zâhid Gilânî-Cemâleddin Tebrizî-Ş.Muhanvned Tebrizî-R. Muhammed Nahhasî-Kutbuddin Ebherî-Ebunnecbi Sühreverdî-Ömer Bekri-Muhammed Bekri-Muhammed Dineveri-Mimşad Dineueri-Cüneyd Bağdadi. Bu kolda Hz.Ali ile Hz. Peygambere ulaşmaktadır).
Bayramîlik sessiz zikri esas alan Nakşilik ile sesli zikri benimseyen Halvetilik'in birleştirilmesinden meydana gelen bir tarikat olarak kabul edilir. Fakat Nakşilik tesiri daha azdır. Hacı Bayram'ın şeyhi olan Hamîdüddin Aksarayi (Somuncu Baba) Erdebil bölgesinde tasavvufi eğitimini tamamladıktan sonra Anadolu'ya gelip irşâda başlamış ve bu arada Ankara'da müderrislik yapan Hacı Bayram'ı eğitimine almıştır. Hacı Bayram'ın kurduğu tarikat sünnî inançta olup sesli zikir esâsına dayanıyordu. Tekkede veya bir mecliste toplanmak, on iki rekâtlık bir teheccüd namazından sonra zikir halkası oluşturmak, kudüm çalarak çarşıyı dolaşmak Bayramiyye geleneklerinden idi. "Lâ ilâhe illallah" kelimesi zikir sözleri idi. Gözleri kapamak, nefesi tutmak, baş sağa ve sola sallamak suretiyle yapılan zikre "gönüle varmak" denirdi.
Bayramîlik'te vahdet-i vücûd'a inanmak esastır, öteki tarîkatlerin çoğunda, vahdet-i vücûd sülûkün sonunda ulaşılan bir netice iken, Bayramîlerde daha işin başında vahdete inanmak ve zamanla bunu "oluş" hâline getirmek icab ederdi. Bu tarikatte çok önem verilen "fiillerin birlenmesi", "sıfatların birlenmesi", nihayet "zâtın birlenmesi" yani sırasıyla her şeyin fâilinin Allah olduğu, Allah'ın sıfatlan ile zuhur ettiği, aslında Allah'tan başka gerçek varlık bulunmadığı şeklindeki tevhid anlayışına çok önem verilir. Hacı Bayram bu tevhid mertebelerini "Bilmek", "Bulmak", "Olmak" diye ifâde etmiştir.
Bayramîlik'in esasları kısaca cezbe, muhabbet ve sırrı ilâhî olarak ifâde edilir. Ahilikte olduğu gibi, Bayramîlik'e mensup olan dervişlerinde bir sanat veya işle meşgul olmalan mecburiyeti vardı. Ahiler Ankara ve civârında yaygın olan Bayramîyye tarikatına girmiş ve geleneklerini bu tarikat içinde devam ettirmişlerdir.
Ankara, İstanbul, Bolu, Bursa, İzmir, Adana, Maraş ve Kastamonu bölgelerinde yayılan Bayramîlik, Anadolu'da dînî hayâtın şekillenmesine önemli hizmet görmüştür. Ta Hacı Bayram'dan îtibâren, mensuplarının ziraatla, sanatla, kısacası el emeği ve alın teri ile geçimlerini sağlamaya önem vermeleri dikkat çekicidir. Bu durum,hazır yeyici derviş topluluğu imajının revaç bulmasını da engellemiş sayılır.
Hacı Bayram'ın vefatından sonra Bayramîiik iki büyük kola ayrıldı. Bunda meşrep ve mizaç farklılıkları da rol oynadı. Asıl Bayramîlik, Hacı Bayram'ın seçkin halîfesi Akşemseddin tarafından devam ettirildi. Bu kola Şemsiyye-ı Bayramîyye dendi. Bunlar sesli zikri esas almıştı. Öteki halîfe Ömer Sikkînı. yani Bursalı Bıçakçı Ömer Dede ise Melâmiyye-i Bayramîyye kolunun kurucusu oldu. Sessiz zikir ve melâmet temayülü bu şûbe tarafından devam ettirildi.
Bayramı Melâmiliği Ayaşlı Bünyamin, Pir Ali, İsmail Mâşukî, Ahmed Sarban, Hüsameddin Ankaravî, Şeyh, Bâli ile varlığını sürdürdü. Fikirlerindeki coşkunluk sebebiyle zaman zaman sert tepki ile karşılanmış, mensuplârından bâzılan idam edilmiştir. Bayramîlik'in ayrıca Tennûririye, Himmetiye, İseviyye ve Hamzaviyye kolları vardır. Aziz Mahmud Hüdâi'nin kurucusu olduğu Celvetîlikde Bayramîlik'in devamı sayılır.
---oOo--- ---oOo--- ---oOo---
Hacı bayramı veli tarafından kurulan tarikattır, Hacı Bayram-ı Veli nin asıl adı Nu’man’dır. Ankara’nın Zülfadl (solfasol) köyünde doğdu. Dini ilimleri tamamlayarak önce müderris oldu. Medresede müderrisliği bırakarak devrin ünlü şeyhi ”Somuncu baba” lakabıyla anılan ebü hamid Hamidüddin Aksarayi’ye intisab etti. O’nun vefatından sonra Ankara’da kendi adıyla anıla dergahında irşad hizmetine başladı. İlim ve irfanı sayesinde devrin sevilen bir şeyhi oldu. İlim ve devlet ricalinde pek öok kimse kendisinden feyz aldı. bir ara 2.Murat’ın daveti üzerine Edirne’ye gitti. Orada ilim ve devlet adamlarıyla görüştü. Başta Fatih’in Hocası Akşemseddin olmak üzere Yazıcıoğlu Mehmed, Ahmed Bican, Akbıyık Sultan, Dede Ömer Sikkını gibi pek çok halife yetiştirdi. Bayramiyye tarikatı genellikle Halvetiyye ile Nakşibendiyye tarikatlarının prensiplerini birleştiren bir tarikat oldu. Hacı Bayramı Veli’nin Şeyhi Hamidüddin Aksarayi’nin hem Safevi ailesi vasıtasıyla Halvetiyye hemde Şam’daki Şeyhi Şadi-i Rumi aracılığıyla Nakşi eğitim gördüğü kaydedilir. Bayramiyye daha kurucusunun zamanında temel esasları belirlenmiş, Ankara Bursa ve Edirne çevresinde yayılmıştır.
Hacı Bayram Veli’nin çiftçilik yaparak kendi el emeği ile geçinmesi mürid ve müntesiblerini bir meslek ve sanata yönlerdirmesi onun ”Ahilik ve Melamet” meşrebine yakınlığı şeklinde değerlendirilmektedir. Bayramiyye Halvatiyye gibi cehri usul üzere esma zikrini benimsemiş bir tarikattır. Ancak Bayramiyye’nin Melamiyye kolunda ”gönül bekleme” denilen bir hafi zikir şekli vardır. Bayramiyye ”cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilahi” şeklinde üç temel esasa sahibtir.
Hacı Bayram-ı Velî’den sonra tarîkatın en büyük şeyhi sayılan Akşemseddin’in eserleri, tarîkatın temel esaslarının korunmasında büyük bir hizmet ifâ etmiştir. Çünkü Hz. Bayram-ı Velî’nin birkaç manzumesi dışında herhangi bir eseri günümüze ulaşmamıştır.
Gerek Akşemsedin ve gerekse İbrahim Tennûrî’nin İbn Arabî fikirlerini savunan eserleri, Bayramiyye’nin çizgisini gösterir. Bayramiyye’nin bir başka özelliği de bir Türk tarafından Anadolu topraklarında kurulan ilk tarîkat olmasıdır. Yayıldığı bölgeler de genelde Anadolu ve Balkanlar’daki Türk bölgeleridir.
Bayramiyye tarîkatının tâcı önceleri oniki dilimli ve kırmızı renkli iken, Hacı Bayram-ı Velî tarafından altı dilimli beyaz çuhaya dönüştürülmüştür. Tâcın boyu başlangıçda Mevlevî sikkesi gibi uzun olduğu hâlde, daha sonraları kısaltılmıştır. Tâcın tepesinde Hamîdüddin-i Aksarâyî’nin Şam’daki Bâyezidiyye dergâhına intisabını sembolize eden, gülü andıran bir düğme vardır. Bayramiyye tarîkatının Akşemseddin tarafından kurulan Şemsiyye, Dede Ömer Sikkînî tarafından temsil edilen Melâmiyye ve Akbıyık vâsıtasıyla Aziz Mahmud Hüdâyî’ye nisbet edilen Celvetiyye adlı üç kolu vardır. Asıl Bayramîlik, Şemsiyye ve onun kolu Himmetiyye olarak devam etmiştir. Ankara’daki merkez tekkeden başka İstanbul, Bursa, Edirne ve Balkanlar’da da Bayramî tekkeleri, sayıları az da olsa başlangıçtan beri vardır.
Melâmiyye bir meşrebin adı olmasının yanı sıra Dede Ömer Sikkînî ile birlikte bir tarîka’ın adı olmuştur. Bayramî melâmîleri, Osmanlılar döneminde en çok takibata uğrayan tarîkat mensupları olarak dikkat çekmektedir. Şemsiyye ile Melâmiyye aynı tarîkatın iki ayrı kolu olduğu hâlde, her ikisi de tarîkat silsilesi açısından çelişkili bir konumdadır. Hafî zikri iltizam eden Melâmiler , cehrî zikri esas kabul eden Halvetî silsilesini, cehrî zikri tercîh eden Şemsîler de Nakşbendî silsilesini benimsemişlerdir.
Celvetiyye tarîkatı her ne kadar Bayramiyye’nin bir şubesi ise de, zamanla müstakil bir tarîkat hâline gelmiştir. Celvetiyye’nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdâyî (ö.1038/1628 )’dir. Osmanlı döneminde yetişen en nüfûzlu şeyhlerden biri olan Aziz Mahmud Hüdâyî iyi bir medrese tahsilinden ve müderrislik payesine eriştikten sonra tarîkata girmiştir. Otuza yakın eseri ve yüzbinlere varan mürîdi bulunan Hüdâyî’nin tarîkatı, sağlığında ve vefâtından sonra İstanbul, Bursa ve Balkanlar’da yayılmıştır. “Tevhîd zikri ve mücâhede” esasına dayanan tarîkat, ilim ve devlet ricâlinin de ilgisini çekmiştir. Bursalı İsmail Hakkı (ö.1137/1724) gibi velûd mutasavvıf müellifler, bu tarîkattan yetişmiştir. Tarîkatın Hakkıyye, Fenâiyye, Selâmiyye ve Hâşimiyye adlı kolları, İstanbul’da otuz kadar tekkesi vardı.
Bunlardan başka Medyeniyye, Kübreviyye ve Sa’diyye adıyla anılan müstakil tarîkatlar vardır. Bunlardan Medyeniyye, Ebû Medyen Şuayb (ö.590/1193) tarafından kurulan tarîkattır. Endülüslü olan Ebû Medyen Mağribî’nin İbn Arabî’nin fikir dünyâsında derin izler bıraktığı bilinmektedir. Kuzey Afrika taraflarında “Şeyhu’l-mağrib” adıyla anılan Ebû Medyen, Doğu’nun şeyhi “Şeyhu’l-maşrık” Abdülkadir Geylânî ile çağdaştır. Şâziliyye tarîkatının kuruluş ve gelişmesinde etkili olmuştur.
Kübreviyye ise Türkistan şeyhlerinin ulularından Necmeddin Kübrâ (ö.618/1221)’ya nisbet edilen tarîkattır. Moğollarla mücâdelesinde şehid olan şeyhin tarîkatı Anadolu’dan çok, Orta Asya, İran ve Rusya taraflarında yaygındır. Bugün hâlâ Özbekistan taraflarında temsilcileri bulunduğu söylenmektedir.
Sa’diyye de Sa’deddin Cibâvî (ö.700/1300) tarafından kurulmuştur. Suriye bölgesinde doğup gelişen tarîkat, daha sonraları Anadolu ve İstanbul’a da gelmiştir. Sa’diyye’nin diğer adı “Cibâviyye”dir. Tekkelerin kapanmasına yakın yıllarda, İstanbul’da yirmiden fazla Sa’dî tekkesi bulunduğuna bakılırsa, Sa’diyye’nin yaygınlığı anlaşılmış olur.
I-) BAYRAMİLİĞİN DAYANDIĞI TEMELLER
Hacı Bayram Veli tarafından Ankara’da kurulan bir Türk tarikatı olan Bayramiyye tarikatı, aynı zamanda Anadolu’da doğup büyüyen bir mutasavvıf tarafından kurulmuş olan ilk Türk tarikatıdır. Nitekim Bayramiyye tarikatı daha Hacı Bayram Veli’nin sağlığında büyük bir yaygınlık kazanmıştı.
Bu tarikatın kuruluşunu Ebu Hamüdüddin Aksarayi’nin vefat tarihinden sonra Hacı Bayram Veli’nin Ankara’ya dönüp 1400’lü yıllarda irşad faaliyetlerine başladığı yıllar olarak belirlemek doğru olacaktır. Bayramiliğin temelleri esasen üç önemli dayanağa dayanmaktadır. Bunlar; cezbe, muhabbet ve Sırr-ı İlahi’dir. Cezbe; Allah’ın kulunu kendine çekmesi olarak tanımlanırken, muhabbet ise kulun sadece Allah’ı istemesine ve Allah’ın da bu kuluna yüce haller vermesi şeklinde açıklanmaktadır. Sırr-ı İlahi ise; tarikat ve vahdet sırlarının, tasavvufa yabancı olanlara açılmayıp gizlenmesidir. Bayramilikte, dervişin cezbe ve muhabbetten sonra; İlahi sırları elde etmeye çalışması hedef olarak görülmüştür.
II-) BAYRAMİLİĞİN KOLLARI
Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra onun kurmuş olduğu Bayramiyye tarikatının başına ilmi ve kıdemi sebebiyle Akşemseddin geçmiştir. Bundan sonra Hacı Bayram Veli’nin bütün müridleri Akşemseddin’in etrafında toplanmışlardır.
A-) Şemsiyye-i Bayramiyye
Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra Akşemseddin onun makamına geçerek Şemsiyye-i Bayramiyye kolunu kurmuştur. Bunlar açık zikri benimseyerek birkaç yan kola ayrılmışlardır. Bu kollardan Tennuriyye, Akşemseddin’in halifesi Kayserili İbrahim Tennuri tarafından kurulmuş, Himmetiyye ise Himmet Efendi tarafından kurulmuştur. Şemsiyye-i Bayramiyye’nin diğer bir alt kolu olan İseviyye ise Saruhanlı İlyas tarafından kurulmuştur.
B-) Melamiyye-i Bayramiyye
Yukarıda da belirtildiği gibi asıl Bayramilik, Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra Akşemseddin tarafından yürütülmüştür. Fakat Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Bıçakçı Ömer Dede (Sikkini), Akşemseddin’in zikir ve sohbetlerine katıldıktan sonra ondan bazı görüşleri nedeniyle ayrılarak Melamiyye-i Bayramiyye kolunu kurmuş ve gizli zikir ile melamet tavrını benimsemiştir. 3
C-) Celvetiyye
Celvetiyye tarikatının kurucusu olan Aziz Mahmud Hüdai’nin silsilesi Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Akbıyık Meczub’a dayanmaktadır. Özellikle Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Hızır Dede’den feyz alan Üftade’nin halifesi olan Aziz Mahmud Hüdai’nin kurduğu bu tarikat silsile olarak Bayramiyye’nin bir kolu olmakla birlikte genel olarak müstakil bir tarikat olarak gelişmiştir.
BAYRAMİLİĞİN YAYILIŞI
Bayramilik ortaya çıktığı zamandan itibaren geçen zaman diliminde devamlı olarak yayılma fırsatı bulmuş bir tarikattır. Bu tarikat sadece Anadolu toprakları ile sınırlı kalmayıp Anadolu’nun çevresinden başlamak suretiyle değişik kıta ve sahalarda yayılma imkanı bulmuştur .
Avrupa’da özellikle Edirne, Selanik, Peç, Peşte, Mora, Mostar, Saraybosna, Vidin, Belgrat, Serez, Manastır, Üsküp, İştip, Tikşev, Köprü ve İsnefçe yolları ile yayılan Bayramilik, Asya ve Afrika’ya Ankara, Konya, Aksaray, Bursa, Şam, Mekke, Medine ve Kahire yollarından ulaşmıştır. Özellikle Mısır’da Bosnalı İbrahim bin Timur Han bin Hamza sayesinde geniş yayılma sürecine girmiştir.
SONUÇ
Anadolu’da dünyaya gelen Hacı Bayram Veli, fikirleri ve hareketleri ile zamanında yaptığı etkiyi kurduğu tarikat ve yetiştirdiği halifeleri ile gelecek nesillere kadar ulaştırmıştır. Özellikle Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun geçirdiği zor durum esnasında ortaya çıkarak ehl-i sünnet inancının yayılmasını sağlayan Hacı Bayram Veli, Osmanlı Devleti’nin dini ve milli birliğinin sağlanmasında da önemli bir rol oynamıştır. Özellikle bir mutasavvıf olarak dünyayı terk yerine onu imara yönelmesi onun ileri görüşlülüğünü simgeler.
Kaynak :
Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
Hasan Fehmi KUMANLIOĞLU-Şamil İA
Rehber Ansiklopedisi
(M.DEMİRCİ)
(SBA)
Fotoğraflar-hacibayramiveli . com
|
|
|
|