Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,270
» Toplam Yorumlar 8,406

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Rabbi Yessir Duası - رب يسر و لا تعسر - Arapçası Türkçesi ve Anlamı
Yazar: RasitTunca - 02-18-2020, 05:40 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar - Yorum Yok



Rabbi Yessir Duası - رب يسر و لا تعسر - Arapçası Türkçesi ve Anlamı

Rabbi yessir duası anlamı, Arapça-Türkçe yazılışı, kelime anlamı, kaç defa okunur? Kuran’da geçen ayet midir veya hadis midir?

Bir işe başlarken, sınav duası olarak da bilinen, zor, kolay olmayan, müşkilatlı işlerin çözümü, Allah tarafından yardım edilmesi için tavsiye edilen “yardım duası, kolaylık duası “Rabbi yessir” ne demek? Anlamı nedir Arapça yazılışı ve okunuşu, kelime anlamı ve Kuran’dan benzer manadaki ayetler ve dualar
Rabbi Yessir Duası

İşlerimizde kolaylık ve Allahu Teala’nın yardımı için bir işe başlarken ilk önce Besmele ile  “Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile” başlamak, Allah’tan işlerimiz için hayır ve kolaylık dilemek İslamî olarak daha uygun ve faziletli görülmüş, Peygamber Efendimiz’den de tavsiye edilmiştir.

Eski kaynaklarda Temmim duaları olarak bilinen maddi manevi her işe başlarken, adım atarken, hayırlısını istemek, kolaylık dilemek ve sonunu hayırlısı ve kolaylık ve rahatlı getirebilmek, tamamlayabilmek için yapılan dualardandır.

Okunduğunda Allah’ın izniyle üzerinizdeki yükü ve ağırlığı kaldıracak, maddi manevi işlerinizde tercihlerinizde kolaylık ve muvaffakiyet kazandıracaktır.

Yeni bir işe başladığınızda, önemli bir sınava gireceğinizde, zorlandığınız işleri yoluna sokmak için, sıkıntı ve zorlukları kolaylaştırmak için okunan ve dilde kolay ezberlenen, anlamı itibariyle oldukça etkili ve güzel duadır.

Arapça Yazılışı


رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ


Türkçe Okunuşu

Rabbi Yessir ve la tüassir, ve temmim bil hayri

Anlamı

Allah’ım işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.” (Amiyn)

Tefsirli Mana

“Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve çevreme faydalı kıl ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.” (amin)

Kelime Anlamı

Kısa bir dua olduğu için kelime kelime olarak da ne demek olduğunu, anlamlarını kolaylıkla bilebilirsiniz.

Rabbi; Rabbim
yessir; kolaylaştır
Vela tuassir; Zorlaştırma
Rabbi temmim bil hayr; Rabbim hayırla sonuçlandır.
Duanın Uzun Okunuşu

Rabbi Yessir ve la tüassir
Sehlil Aleyna bi fadlike ye müyessir
Rabbi zidne ilmen ve fehmen nafian
Ve temmim bil hayri

Manası

Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve çevreme faydalı kıl, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.

Fazileti Nelerdir?

Zor işleri kolaylaştıran, üzerinizdeki yükü kaldıran, maddi işlerde rahatlık ve suhulet içinde tamamlanmasını sağlayan bir duadır.

Yeni bir okula başlayan, sınav için, gireceği imtihanlarda başarılı olmak için okunur.

Başlanılan bir işi hayırlısı ile ve kolaylıkla sonuca vardırmak, tamamlamak, bitirmek için okunur.

Allah’tan kolaylık dileyerek arzu ettiğimiz, dua ettiğimiz bir şey istediğimizde hayırlı ise bize muvaffakiyet verip dünya hayatını kolaylaştırdığı gibi ahiret hayatını da kolaylaştıran dualardandır.

Özgüvensizliğe bağlı olarak başaramama korkusu olan, rahatlamak ve özgüven için okunabilir.

İş görüşmesine giderken, yeni bir iş için teşebbüs ederken Besmele ve Allah’ın izni ile ve bu dua ile yardım, kolaylık ve muvaffakiyet istenir.

Dine aykırı olmayan, her meşru istek, dua ve niyet için okunursa Allah’ın izniyle gerçekleşir.

Maddi ve manevi her işte başarılı olmak, rızık, bereket, işlerin rast gitmesi için Allah’ın ismi Besmele ile birlikte okunur.

Kuran-ı Kerim‘den Benzer Dualar


رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ


“Rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vağfir lenâ, inneke alâ kulli şey’in kadîr.”

“Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.” (Tahrim Suresi 8. Ayet)

“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli”

Ey Rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni. (Taha Suresi 28. Ayet )

“Rabbi yessir” ile başlayan dua Ayet midir? Hadis midir?

Bu kısa okunan bir duadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen bir ayet değildir. Ayrıca Peygamber efendimiz’den rivayet edilen hadis de değildir. İlmi kaynaklarda geçen ve kaynağı tam olarak belli olmayan bu dua alimlerin görüşüne göre Ashab-ı ikram tarafından dua olarak söylenmiş, mübarek dualardandır.


Rabbi Yessir Duası Calligraphy (Rabbi Yessir Duası Hat Yazılı Resimler)


Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Din Nedir? Salih Aleyhisselamın Dini Nedir? Hayvan Haklarını Savunmak da Dinmidir
Yazar: RasitTunca - 02-16-2020, 01:34 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum Yok



Din Nedir? Salih Aleyhisselamın Dini Nedir? Hayvan Haklarını Savunmak da Dinmidir

Müslümanlık öyle günde 5 vakit namaz ile, 5'er dakikadan, 5 kere 5 = 25 Dakikasını Allah ayırmak ise, onu da zaten, şeytanın delik deşik ettiği 5 dakikalar. Ben namaza durmuşumdur, ama hiçbir zaman namazın içinde duramadım kalamadım, namazdan aklen beynen tefekkür ile çıkmışımdır, Çünkü namazın içinde namazdan çıkıyoruz, etin derdi, budun derdi, çarşının derdi, pazarın derdi,karının derdi , parannın derdi derken, namazdan hep çıkmışımdır zaten, namazın içindeyken namazdan hep çıkmışımdır, duramamışımdır namazın içinde, eğer ki bu ise insanın Allah'a Müslümanlığı, günde 5 dakikadan 5 kere 5 etti 25, Hatta 2 dakikaya 1 dakikaya düşürdüğümüz namazlar ise, Allah'ımıza ayırdığımız zaman,Allahın bize ayırdığı 24 saatlerin yanında, bizim O na ayırdığımız zaman 5 yada iki dakiklar ise, buysa Müslümanlık, bununla Müslümanlık falan olamaz, Allah'ı hiç unutmayan, her baktığında,gördüğü her şeyde Allah'ı hatırlayan, Allah'ı düşünen, bunda Allah ne diyor diye düşünenlerle, o iki dakika namaz kildim sananlar ayni mi? Allah demek kalbinden, Dilinden hiç durmadan, Allah Allah demek de değil, onlar sadece saatin zembeleğini kurmak gibi sadece, o 5 dakikalar, saatin zembereğinin kurmak gibi, Yoksa Allah aklından hiç çıkmayan la, sadece günde 5'er dakikasında yada, ikişer Dakikasını Allah için ayıran aynı mı? Aynı mı Sizce? bu mu Müslümanlık? delik deşik olmuş 5 dakika, var mı öyle müslümanlik. Allah aşkına bazen namazlarda bile, kılıyoruz amma dilimiz allah diyor amma, aklımıza hiç Allah gelmemiş, içinde Allah hiç akla gelmiş namazlar kılıyoruz, bazen ve sadece Selam verip çıkıyorsun namazdan, ne Muhammed'i hatırladık, ne Allah'ı, Sübhaneke Elham diye okuduklarımız var ama, ne Allah hatırladık ne peygamberi, Bende de aynı şey, o 5 dakikaların benim öyle Allah ile oluyor olsaydı, Namaz ile, Ben zengin olurdum, yoksa Namaza giriyorum namazdan çıktığım bir oluyor zaten, girdiğimle aklımın uçup namazdan çıktığı bir oluyor, kafa başka yerlerde. kimin namazı doğruymuş öyle, aklimda Allah tutsam bile zaten, Allah sana bir ömür versin sen 5 dakika, 5 dakikaya ayırabildin, ya neyapalim, çok çok büyük iş yaptın, yani günde her vakit 5 dakika Allah'a yer verince, 25 dakika ile çok büyük marifet mi yaptın yani, Halbuki Allah baktığında da Allah, oturduğunda Allah, kalktığında da Allah demek, değilki dilinden Sübhanallah Elhamdülillah demek değil, yani Allah onda ne Hikmet ne Murat etmiş, onun farkına varabilmek, bir iyilik yapacaksan, gerektiginde o iyiliği yapabilmek, kızman gerektiği zamanda kızmandır, kızlabilmek, yardım gerektiği zaman, yardım edebilmek, bir şey bilmem gerekirse, bilebilmek, öğrenmen gerektiğinde, oturup öğrenebilmek, Yoksa bu 5 dakikalarınla, Müslüman filan olunmaz, oruçta böyle, 30 gün oruç tuttum Ne oldu, Ne oldu, oruç tuttuğunda, Dilini Mi Tuttun, Neyi tuttun, gözünü mü sakındın, gözünü sakınmak nedir zaten, gözünü sakın, hepsi Allah'ın değil mi, Hepsi Allah diyen, hepsi Allah ise la mevcuda illa hu, Allah'tan gayrı bir şey yoksa, baktığın da Allah, tuttuğun da Allah zaten, Allah bizi çıplak yaratmadımı, çıplaklık niye günah olsun, Adem ile Havva cennetten indiklerinde elbiseleri üzerlerinden düştü deniyor, elbise yapacak neyi vardı Adem'in, ne yaptı da üstüne örttü, Ondan sonra yaprak üstünde durur mu, kimden sakıncak zaten, kim bakıyordu, kimden sakıncak, Dinozorlardan mı sakıncak, üstündeki çıplaklık Kime ayıp, Kime? ayıp ne, Hani burada çıplak olun, hepimiz çıplak eşekler gibi çatışırken üstümüze kıyamet kopsun demek değil bu, ama dini anlayış, dini nasıl anladık Biz şimdiye kadar, şimdiye kadar biz din ne anladık, çıplaklığı Ne anladık, iyilik ne, Ayıp ne, ayıp mı, yasak mi, haram mı, içki içme, cumartesi gün çalışma, domuzu yeme, zina etme, bunlardan Ne anladık, yaptırım uygulamak, bir devletin ve yetkili kurumların koydugu yasalarla olur, yasalarla yaptırım yapar ya, o yaptırima uymayana ceza Keser ki, o yaptırım hukuk olsun herkes işlesin o yaptırımi herkes yapsın. Allah'ın yaptırımları da, helaller ve haramlar, farzlar ve sünnetler şeklinde, sünnetleri peygamber koymuş zaten, kırmızıda geçmek yasak, tamam mı, onu anlatmıştık, ardından tırın freni bu kopmuş geliyorsa, kırmızıda geçebilirsen geç, kurtar kendini, yoksa tır ezecek, altına alacak seni. haramdan kasıt nedir, helalden kasıt nedir, namazdan kasıt nedir, insanlık öyle 5 dakikalarını Allah a ayırmak ile insan olunmaz, Müslüman olunmaz, delik deşik 5 dakikalar, kimin namazı delik deşik değil, bana birini göster çıkar, öyle sağlam namazı delik deşik değil olan. Kimmiş o, namazda Allah'ı düşündün, iyide Allah'ı görmedik, neyini düşünceksiniz, Allah'ı görmüyoruz ki, neyini düşüneceğiz, yüzünü düşünelim, yüzünü görmedik ki, sesini düşünelim, sesini duymadık ki, elini Hatırlasan elini görmedik ki, gözünü hatırlayalım desek, gözünü görmedik, neyini hatırlayacağız da, namazda Allah ile birlikte olacağız, Allah ne o zaman, Allah kim, ne, gözmü, el mi, Değil mi, kulak mı, ses mi, ki namaza giriyoruz, girdiğimiz le birlikte namazdan çıkıyoruz, kafa başka yerlerde, Yani bunlar mı bizi Müslüman edecek, iyi insan edecek, dünyada Müslümanız, Halim selim insan, elinden kolundan başkasına zarar gelmeyen insan, Yani bu 5 dakikalar mı yapacak bizi Salim kimse, Müslüman kimse, başkasına zarar vermeyen, başkasının hukukuna girmeyen, hırsızlık etme ki başkasının malına el koyma, dedik işte hakkullah ünvani kime verilmiş, biz verdik de, O ismi biz verdik, söyledik, bize göre güzel dedik, Salih Aleyhisselam'a bu isim çok güzel yakışıyor, Çünkü Devenin bile su içmeye Hakkı olduğunu savunan insan, yani hayvanların hakkını savunan adam. Deve bir hayvan, hayvan ama, o sudan Devenin de içmeye hakkı var diyerekten iddia eden bir adam, bu o devirde, yani o cahillerin devrinde, bu deveninde hakkı var diyen, ya bu deve de haftanın 1 günü su içecek demiş, Bunu biz dinde, peygamberler tarihinde, bir dini olan, Salih peygamber oldugunu biliyoruz. Halbuki yaptığı bütün iş, hayvanlarında hakkı olduğunu savunmak, hayvanlar hakkını daha yeni öğreniyoruz, köpeğe tekme atan Bizim milletimiz, daha Salih Aleyhisselam'ın vaktini geçememiş, daha Salih liğe bile erememiş. lan köpeğe tekme atıyor, kediyi öldürüyor, köpeğin evde yeri ve hakkı yok, kapının dışına koyuyor, Vay Muhammed demiş, köpek evde olmazmış

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Köpek, resim ve heykel bulunan eve melek girmez.”

(Hadis-i Şerif , Buhârî, Bed-il Halk: 27; Müslim, Libas: 17)


Halbuki

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Yürümekte olan susamış bir adam, yol üstünde gördüğü bir kuyuya inip su içti. Çıktığında susuzluktan soluyan, toprak yiyen bir köpek gördü. 'Bana ulaşan susuzluk buna da ulaşmış' deyip kuyuya indi. Pabucunu çıkanp su doldurdu, ağzıyla da tutarak çıktı ve köpeği suladı. Allah ona teşekkür edip onu bağışladı. 'Ey Allah'ın Elçisi, bu hayvanlara iyiliğimizden ötürü bize sevap verilir mi?' diye sordular. 'Her ıslak ciğer sahibine yapılan iyilikten ötürü sevap vardır' buyurdu"

(Hadis-i Şerif , Müslim, Selâm: b. 41, hd. 153)

daha Salih'i geçememiş insanlık, Salih'i Salih'i, ki Muhammed'e gelsin, Muhammed de, köpek eve girmez demiş olsun, yani hakkullah, hakkullah ne? Devenin de hakkı var demek, bu sadece deve ile sınırlı değil, hayvanlarında hakkı var senin hakkın olanlarda, hayvanlarında hakkı var demek. onların hakkını savunan adam, hayvan hakları kanunu çıkaran adam, Bugün daha yeni öğrendi bunları insanlık. Allah'ın kaç bin sene önce gönderdiği hayvan hakları yasasını, daha dün öğrenebildik, hayvanların sevildiğini de mehdi sayesinde o na baka baka özendik de öğrendik. Halbuki Allah bunu bize, taaaa Salih Aleyhisselam döneminden beri bize anlattı, bize gönderdi, dedi bu din dedi, din değil miymiş hayvanlara Saygılı olmak, Salihin dini din değilmiymiş, Allah Allah ya, bu gavur adeti lan, Biz gavur adeti diye biliyoruz, köpekleri onlar eve alıyorlar, Allah'ın dini imiş haaaa., inanamadin degilmi haala, hayvanlara Saygı Var mıymış, bunu bile bilemedi insanlar, bilemedide 15 dakikalık namaz ilemi bunlari bilebilcek gayri, bu delik deşik 5 dakika lar mı, bildircek,......

Zamanımızın alimleri hemen itiraz edeceklerdir, peygamberimizin, köpek giren eve melek girmez hadisini İnkar etti, yalanladı diye. Hani eshab-ı Kehf kıssası anlatılırken, alimler anlatır ki, eshab-ı Kehf'in köpekleri Kıtmir, onları terk edip, onlardan ayrılmadı, ve mağaranın kapısında Kur'an'da geçtiği gibi beklediği için, o da cennete girecek diye anlatılır, rivayet edilir. Peki bunu bu hadisle kıyas ettiğimizde, Cennet temiz ve temiz olanların yeri değil mi, peki Cennete giren bir köpek var iken, senin ev Cennetten daha mı temiz, daha mı Pak ki? senin eve köpek girmesin. Tamam hayvanların Hakkı da var dedik diye onları da tepemize çıkarmadık, Hak hukuk Her şey yerine göre. ve şu sıralar bizim bahçedeki Karıncalar Mutfağa yol bulmuş, mutfağı taşınıyorlar, dün öğlenden kalan makarna yemeği vardı, Karnım acıktı, atıştırayım diye makarna tenceresine vardım, karıncanın bir tanesi içine girmiş, hem de kapak kapalıyken, o pis ayaklarıyla, her yerde dolaşıp geldiği ayaklarıyla, makarnanın içinde dolaşıp durur. Bu da onun hakkımı, incitmeyecek miyim ben o karıncayı, bir tencere makarnayı mundar etti, Çünkü o minicik ayakları da olsa, yerlerde, mikrop olan yerlerde dolaşıp geliyor, ve onunla makarnanın içine girince, benim vücuduma, o taşıdığı Mikroplar da girmiş olacak, bu onun hakkı değil, Allah onlara kırntı lokmaları rızık olarak vermiş, O bundan ileriye giderse, hakkını hukukunu aşmış olur. ama ben bir zamanlar vaazılarımın birisinde Demiştim ki, ben Pencerenin önüne ekmek kırıntıları döküyorum, ve Allah kuşlara ilham ediyor, Kuşlar gelip benim pencerenin önündeki ekmek kırıntılarını alıp yiyorlar, ve bunu Facebook'tan attığımda, şiirci Ceyhun almış kabul edip iman etmiş ki, o zaman o da penceresinin Önüne Ekmek parçaları koymuş, Allahu Teala onun ekmek parçalarını da, oradaki bir martıya ilham edip, git senin rızkın Orada demiş, ve Bir Martı gelip yemeye başlamış, Ve bunu Ceyhun Facebook hesabından resimli paylaşıyordu, yazıyordu, ismini de o martının enayi koymuş, enayi geldi, beleş aldı gitti, yedi gitti falan diyordu, öldü mü artık, hala yaşıyor mu, hala muhabbetleri devam ediyor mu bilmiyorum, ama yani bizden öğrendiği bir hikmet ile, O da böyle bir sevaba girmişti, işte artık biz kendi lokmaları mızdan da hayvanlara veriyoruz zaten, Ama Allah'ın ayırdığı bir Hak hukuk var, Evet hakları var artık, ama onlarda cennette, vaktimiz Cennet vakti olduğu için, onlar da iyisini hak ediyorlar artık.
ve Peygamberimiz neden köpek giren eve melek girmez demiş olsun, Evet hadis doğru, inkar etmiyorum, Ama, sebebi ne? Çünkü Muhammed zamanı senin benim gibi halıfleksi yok Evinde, yerde hurma lifinden yapılmış Hasır var, haliflex olsa bile aynı, yani köpek sokaklarda, mikroplu veya temiz yerlerde dolaşıyor, ve ayakları çıplak ayak dolaşıyor, sen gibi ben gibi, Muhammed'in İpek seccadesi de yok, namaza durduğu zaman, yere seccadesini yazsın da, ağzı burnu mikrop kapmasın, yok ki,seccadesi, Vakit girdi hasırın üstünde namaza durdu.
Ve eğer dışarıda mikroplu yerlerde dolaşan bir köpek gelip onun secde edeceği yere basar ise, ne olur, tabii ki Muhammed mikropları da biliyor, hasta olur, hastalık kapar, bu kendisi için de böyle, Ashabı içinde böyle, ve onları da aynı şeyi tavsiye edecek ki, mikrop kapmasın lar, değil mi? mesele bundan ibaret, yoksa bugün benim burada, Avusturya'da, bir komşum var, kış vakti gördüm, Hani kışın dışarılar ıslak ve yağmur çamurlu oluyor ya, işte köpeği var, tazı cinsi bir köpek, onu gezdirip geliyor, evinin kapısının önü, benim Pencereden gözüküyor, Ve evine girmeden önce, paspas koymuş, köpek paspasa ayaklarını siliyor, öyle giriyor eve. akıllı köpek, öğrenmiş, hayvanların hepsi Akıllı, deli değiller, anlayabiliyor lar, onlarla konuştuğun zaman, iletişime girebiliyorlar, ve demek istediğini anlıyorlar, nasıl öğretmiş ki bu kadın ona, ayaklarını silmesini, demek ki öğrenebiliyorlar. artık cennetteki köpekler öyle pis köpekler değil diyebiliriz, çünkü onları şampuanla yıkıyoruz, ama sokaklarda yine geziyorlar, aynı şey, yine üzerlerinde de bir bakteri cinsi olduğu, bize zarar verebilecek bir bakteri cinsi olduğu söyleniyor, Yani bir kurtçuk, ve o senin Namaz kıldğıın yerlere yatıp oturdu mu, senin burnundan ağzından İçeri girebilir, ve seni hasta edebilir, O yüzden Muhammed bunu demiş olabilir, fakat bugün Bizler seccade sahipleniriyiz, halı sahipleri, süpürge sahipleriyiz, evlerimiz temizleniyor, ve namaz kıldığımız zaman, namaz kılacağımız yere, ekstradan temiz bir seccade yazıp da, onun üzerinde namaz kılıyoruz, öyle hemen halının neresi müsait, oraya durup namaz kılmıyoruz, O yüzden, o tehlike şu anda biraz azaltılmış vaziyette, ve cennette, vaktimiz de, işte köpeklerde evlerde, Hatta yataklarına bile alanlar var, çünkü yıkamış sabunla şampuanla, tertemiz yapmış, öpüyor seviyor, kucağına alıyor, ha bu köpek olsun, ha maymun olsun, diğer başka bir hayvan olsun, Aynı şey, ve Salih Aleyhisselam işte, hayvanlarında Bizler gibi Hakkı olduğunu, hukuku olduğunu savunan peygamber, ve dini de onun, hayvan hakları savunucusu dini, Bu din miymiş, Evet bu da Allah'ın dinlerinden bir din, senin din Algın ne kardeşim, işte böyle bir şey insanlığın İmar ve memur olması, yeryüzünü imar edip, ve içinde gezen memur olması için, Allah'ın gönderdiği ve öğrettiği bilgiler zincirine Biz Din diyoruz, yoksa Beş vakit namaz, bir ay oruc, Bunlar dinin sadece değişik versiyondaki anlatımları. biz onların ne olduğunu daha hala anlamamışiz. Ama her şeyin aşırısı na gidildiğinde ifrat ve tefrit oluyor işte hayvan haklarında da ifrada kaçılırsa, O zaman işte hani Ataların sözü vardır,

"yüz verdik ayıya, geldi sıçtı halıya..."


diye yani ifrata kaçmadan, aşırı gitmeden, onları sevmek, onlara ve hakkına hukukuna riayet edip, onların da dünyadaki zincirlerden bir zincir olduklarını bilip, onlara hayatlarını devam ettirmeleri, ve soylarını devam ettirmeleri hususunda, yardımcı olmak, hem sevap, hem de Din, Allah'ın dini, yani bize öğretisi demek, Onunla da sen cennetlere erebilirsin, zaten vaktimiz Cennet, bundan daha iyi cennetlere erebilirsin.
bak o zamanalar köpeklere kedilere, nereye kaka edeceği, belki öğretilmediydi, buda sebelerinden olabilir o hadisin, bu gün kedilere kum döküyorsun bir kaba, o kedi ortaya etmiyor, öğreniyor, gidip o kuma ediyor kakasını.. velhasıl kelam.


Hayvanlar manyak değil, öğrenebiliyorlar, hepsinin aklı var Allah'a şükür..


İbrahim Aleyhisselam demiş ki Kuranı Kerim'de buyrulan:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Rabbenâ veb’as fîhim resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete ve yuzekkîhim inneke entel azîzul hakîm

Meali :

Rabbimiz, onların arasından kendilerinden, onlara Senin âyetlerini tilâvet edecek (okuyup açıklayacak), onlara Kitap’ı (Kuranı Kerim’i) ve hikmeti öğretecek ve onların (nefsini) tezkiye (ve tasfiye) edecek bir resûl beas et (yeniden dirilt hayata getir beas öldükten sonra dirilmek ementüden hatirlayin). Muhakkak ki Sen, Sen, Azîz’sin, Hakîm’sin.

Sadakallahul Aziym BAKARA-129 ayet

benim soyumdan öyle birini tekra diriltip gönder ki, insanları Zeki kılsın demiş, ve Evet onun soyundan Mehdi, işte dünyaya geldi, insanları o kadar zeki ve akıllı kılacak, ve insanların aklını uyandıracak ki, ve Mehdi İsa'dan, İsa Mehdi den, ve doğan çocuk konuşacak kadar akıllı olacak, aynen Hz isa gibi, ve isa Efendimiz Mehdi'nin çocuğu olduğu zaman, işte doğar doğmaz, Ben peygamberin diyecek kadar akıllı bir kimse, ve konuşabilecek kadar akıllı bir kimse, ermiş kimse, Yani o kadar sizi uyandıracak ki, doğan çocuklar konuşabilecek, artık şu anda yeni Çocuklar cep telefonu kullanabiliyor, o kadar akıllı, ufak çocuk, 3 yaşındaki çocuk, cep telefonu kullanmasını biliyor, Şu anda televizyonda gördüm, maymunlar bile, Instagram'ı kullanıyormuş, işte mehdi sizi uyandırıp öyle hale getirecek ki, artık doğan çocuk konuşacak hale gelecek, Allah kitap demeye başlayacak, ve bunlardan 2 tane örnek var, Birisi Muhammed Aleyhisselam, doğunca ümmeti ümmeti demiş, birisi de Hz isa, ben Allah'ın peygamberiyin demiş. burada peygamberden de daha mi üstün olduğunu iddia ediyor, Bu adam sapıtmış diyecekler, ama dedi ki, o tabanca öyle bir tabanca ki, o tabanca olmazsa, Muhammed de gelmez, İsa da gelmez, isa gelmezse Muhammed de gelmez, öyle olunca, sondan gelip de, ruh halinde iken gelip de, insan meryemden, bir çocuk doğurtan Ruh dedik, ve orada yazdık, bunu İsa efendimizin, neden ruhullah olduğunu da, o peygamberlerin ünvalarında, kısaca değindik, mesele budur yani, çünkü isa efendimizin ruhullah olması, Allah'ın ruhundan üfürmesi ile manasında değildir, oradaki mana, daha insan olmamış, yani gelecekteki bir insanın, yani Mehdi'nin o güne göre gelecekteki bir insan, Mehdi gelecekteki Mehdi'nin, daha ruh halinde iken, insan bedenine girmemiş halinde, ruh halindeyken, getirilip de Meryem'e çocuk bahşetmesi, O yüzden de ruhtan doğan çocuk olmuş, isa Efendimiz, aynı şey, yine Muhammed Aleyhiselamın da aynı bu şekilde gelmesi, bu şekilde, bu halde gelmesi, yani o yüzden ruhullah, ruhtan doğan çocuk.


Bir Karoglan Makalesi

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 1 Mayıs 2019 Çarşamba
Original Kar©glan

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Yahudilere Cumartesi Yasağının Sebebi - Zekat Kurban ve Oruç Meselesinin Asıl Manası
Yazar: RasitTunca - 02-16-2020, 03:03 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum Yok




Yahudilere Cumartesi Yasağının Sebebi - Zekat Kurban ve Oruç Meselesinin Asıl Manası

"Oruç tut ki, sıhhat bul" Hadisi ile Oruç Oruç mu Diyet mi

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ya eyyuhellezine amenu kutibe aleykumus sıyamu kema kutibe alellezine min kablikum leallekum tettekun.

Meali :

Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, siyam* size de farz kılındı. Umulur ki takva sahibi olursunuz.

Sadakallahul Aziym EN'AM-54 ayet


Bu ayete binen insanlar sanki oruçsuz olmazmış gibi, tutmayınca Günahkar olunurmuş hükmünde hükmetmekteler.
Fakat bunun böyle olmadığını, şununla izah edeyim :

İnsanoğlu İzmir kurdu gibi her şeyi bozdu, ve doğanın atmosferi de bozulunca, şimdi o küresel ısınmanın bir sebebinin de, hayvanların dışkılarından olduğunu, ve üzerlerindeki buharlaşmadan olduğunu iddia etti bazı ahmaklar, ve o yüzden dünyadan inekleri kaldırmayı azaltmayı düşündüler, ve Allah insanlara bunun yanlış olduğunu öğretmek için, bir hastalık Musallat etti ki, bağırsak hastalığı, ve Bu hastalık sebebiyle, ineklerin ne kadar kıymetli hayvanlar ve varlık olduklarını öğrenmemize sebep oldu ki, süt onlardan elde ettiğimiz bir Gıda, ve süt olmazsa, yoğurt da olmaz, yoğurt olmayınca da, insan bedenindeki bağırsak bakterileri iyileşip tedavi olamaz, sonunda bu sonuca vardık. Ama işte insanların yanlış tercihleri ve kararlarını düzeltmek için, Allahu Teala Başımıza bir hastalığı Musallat etti ki, O sebeple En azından o hayvanların katedilmemesi gerektiğini öğrenmemiz lazım idi. Ve gecen hafta dedik ki Salih aleyhislemin dini, hayvan haklarini svunmak dedik. ve "Hagullah" lakabi verdik, yani senin benim yaşama hakkım olduğu gibi, hayvanların da yaşama hakkı var, Allah bunu Salih aleyhisselama din olarak verdi. Gaye amaç bu, bu hastalığın bize Musallat edilmesinin sebebi, ineklerin ve danaların, veya dünyadaki hiçbir hayvan zincirinin bozulmaması gerektiğini öğretmek, yoksa O hastalıktan Allah'ın Murad'ı ne olabilir, insanlara zulmetmek mi acaba, Yoksa bir şey öğretmek mi, her şey ihtiyaçtan öğrenilen bir şey değil mi? Bizimkiler araba icad edememişler Ama, su motorundan traktör icat eden bizimkiler, çorap eskisinden eldiveni icat eden milletiz, ihtiyaçlar, her şey ihtiyaçtan işte. Allah da yoğurda muhtaç kıldı ki, yoğurt elde edebileceğimiz hayvanlarında korunması gerektiğini öğretmek için. Ve bu durum böyle olunca, oruçta İnsana lazım olan bir diyet çeşidi, belli bir yer'den sonra, insanın diyet etmesi gerektiğini öğrenmesi gerekli. öğrenilmesi gereken bir ibadet, ya da bir kural, ya da bir çeşit hareket, veya fiil. yoksa onsuz olmaz değil,

Yine bunu şu örnekle izah edeceğim : Oruc bozan cezalıdır, Bilmem 61 gün tutulur bozarsan falan filan fasa fiso. işte öyle bir şey yok, Dün Allahu Teala Musa ümmetine Cumartesi tatilini verdiğinde, Onlar o gün hemen itiraz ettiler de, hemen o yasağı deldiler, Cumartesi çalışmışlar ve başaramadılar o gün bir ulus olarak. Tamam zaten Musa ümmeti ne kadar bir kimse ki o gün, o olay yani tatil ki, onlar bütün dünyaya Cumartesi ve Pazar tatilini yasa olarak tam getirebilsinler, kendi aralarında bile yaşayamadılar, ama o gün o yasayı veya yasağı delenler ceza aldı, Çünkü o gün eğer o yasak delinip de, o Hikmet unutulsaydı, bugün Bizler Cumartesi ve Pazar günleri tatil yapmayı Bilemezdik, ve haftanın her günü çalışma diye bir kural olurdu, Eğer bugün Biz Cumartesi ve Pazar günü, veyahut bayramları tatil yapmasını öğrendiysek, o gün Allahu Teala'nın Musa ümmetine verdiği o görev ve senaryo yüzünden, ve onlar o senaryoları en güzel şekilde oynamışlar, bazen delmişler, Cumartesi Pazar çalışmışlar, ama ceza almışlar, ceza almaları bile, bize Hikmet, ve de bir şey öğretiyor. Ve bizim bugünkü Cumartesi Pazar tatilimizi bize hazırlayan oyuncular ve seneryo. Bugün artık Cumartesi ve Pazar yasa olmuş, bütün milletlerde neredeyse Cumartesi Pazar tatil, artık bugün Cumartesi ve Pazar tatili ni Bazen kırıp da çalışmak ceza gerektirmez artık. Artık Musevi lerede ceza gerekmez, Çünkü bugün Cumartesi Pazar tatil yapmak diyerekten dünyada yasa var, o yasa bir kac kimsenin çalışması ıle falan kalkmaz. Eğer birisi Cumartesi Pazar tatilinı dünyaca kaldıralım derse, o zaman, o kimseye ceza gerekir, O kaldıran kimselere ceza gerekir, hapis veya had cezası, Allah'ın cezası gerekir. Yine zekat ile vergi aynı şekilde. Vergi zekat demek, vergi demek, bunu anlattım, her şeyden, fakirden Fukaradan herkesden vergi alınıyor, ekmek alıyorsun, ekmekten bile vergi alınıyor, yüzde on, yüzde yirmi, bak yüzde yirmi ne demek,koyunlarda zekat kırkta bir, 80 de 2, ve 100 de 2 buçuk eder, bu koyunda böyle, ve insanlar Bizim Türkiye'de Turgut Özal'dan bu yana %10 katma değer vergisi alınıyor. Avrupalılar yüzde yirmi, "Mehrwertsteuer" diye bir verginin, alandan ve verenden alınmasını uygun görmüşler, ve bunun vaazımızın birisinde anlattık, bir milyon insan, günde 1 ekmek alsa, ekmek 10 lira olsa, 2 lira vergi eder, ekmeği asıl fiyatı 8 lira, 2 lira da vergi alınıyor demek olur, bu 1000000 insandan 2 lira alındığı zaman, 2 milyon lira eder, sadece ekmek denen bir türden. ve bugün ekmeğin yanında peynir aldı, arabasına benzin aldı, uçağına bilet aldı, ve her şeyde, her şeyde yüzde yirmi, dünyadaki alışveriş miktarını düşünüyor musunuz, her an bir yerde, birileri alışveriş etmekte, ve her an birileri vergi vermekte, ve eğer bu vergiler doğru kanalda, doğru işlerde kullanılırsa, dünyada ne fakir kalır, ne aç kalır, ve ne Yolsuz köy kalır, ne evsiz insan, ve ne fakir fukara ve, askerine malzeme, askerlik malzemesi de alınır, Devleti'nin memurlarının giderlerini de karşılar, ve bugün bu vergiler haksız ellerde, haksız yerlerde, haksız ceplerde gezmekte de, o yüzden bazı yerler fakir, yine devletteki bazıları bunu cebellezi yaptığı için, insanlar fakir durumda. Yoksa bu vergi doğru kullanıldığında, Allahu Teala'nın Kuran'da bildirdiği yerlerde kullanıldığında, ve onun benzeri değişik, ona kıyas yaparaktan, bugün başka daha güzel yerlerde de kullanabiliriz. oralarda kullanıldığı zaman, zaten hak yerini bulmuş olur, zekat yerine bulmuş olur. zekat vergi demek, bugün bunu gavur dediğimiz Hristiyanlar Yahudiler buldu bildi keşfetti, ve ilk hüküm ve yasa olaraktan ortaya koydular. Biz daha Turgut Özal vaktinde buna eriştik. Özal'dan sonra katma değer vergisi almaya başladık, hani gelir vergisi vardı, tarla vergisi mal vergisi vardı da, ama daha katma değer vergisine yeni geçtik, düşünün Bir de mal vergisi var, gelir vergisi var, bu vergilerin nereye gittiğini düşünen yok mu? hesab eden yok mu, kimlerin cebine gidiyor, ve zekat demek bu yani, bunun dışında ekstra insanların zekat vermesine gerek yok, ama şu an bile bu hukuk yerine getirilmiyor, ancak Avrupa'da bazı devletler, işte bunu gerekli yerlerde ve yerinde kullanmaktadır. onlar da artık zekat vermiyorlar zaten, vergi veriyorlar sadece, zengini fakiri herkes vergi veriyor. Bir onların şehirlerinin durumuna bak, köyleri bile şehir gibi kalkınmış vaziyette, bir de bizimkilere bak, Bizim şehirlerimiz bile Köy gibi, daha yolu yolağı elektriği suyu dengeli değil. Çünkü vergiler yerinde kullanılmıyor, birilerinin cebine hizmet ediyor milletin parası. Dün vergi vermeyen salebenin ceza görmesinin sebebebi, Bugün bizim vergi ve zekat yasasının unutulmamasını sebep oldu, o cezaya falan uğrayınca o olay unutulmadi, ve bugün bu kanun insanların aklında yer etti, ve böyle bir kanun ortaya çıktı, ve bu yasa vergi yasası, veyahutta İşte bu "Steuergesetze" ortaya çıktı, katma değer vergisi gibi vergiler de ortaya çıktı. eğer o gün o yapılmasaydı, Salebe de o yasağı delmeseydi, ve Ceza görmeseydi, unutulurdu, onun ceza görmesi de bize Nimet oldu, Çünkü o bir İbretlik bir şey oldu da, bak o bile ceza gördü diye unutulmadı. bu yapılan fiil unutulmadı. unutulur mu hic ve de bugün bu bu güzel Hikmet ortaya çıktı. oruç da aynı şekilde, oruç diyettir, insanın bir an, bir gün bile olsa, yani midesini bağırsaklarını dinlendirmesi dir. tutmayan hastanın oruç tutmasına gerek yok kardeşim, hasta zaten, o oruç sıhhatli insana daha sihhat bulmak için farz yada görev, yazıyor ya mahyalarda

"Oruç tut, sıhhat bul."

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Her şeyin bir zekatı vardır, vücudun zekatı ise oruç tutmaktır. Oruç, sabrın yarısıdır."

(Hadis-i Şerif ,i. Mâce siyam H. 1745)

"Oruç, sizden birinizin savaşta kullandığı kalkan gibi insanı; kötülüklerden, şehevi istek ve arzulardan koruyucudur" buyurmuştur."

(Hadis-i Şerif , Müslim sıyâm H. 162; Müsned 2/257. 273. 4/21, 5/231; ayrıca bak. Nihaye 11308; E. Davud siyam H. 2363)

Oruç sıhhat kaynağıdır.


(Hadis-i Şerif , Bağdadi s. 25; Zehebi s. 43)

"Oruç şişmanlığı giderir."

(Hadis-i Şerif , Ş. Müsned 9/219)

"Oruç bağırsakları inceltir, şişmanlığı da giderir..."

(Hadis-i Şerif , C. Sağır 2/ 42; F. Kadir 4/243; K. Ummal 8/23620)

"Sizlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç cinsel istek ve arzuyu zayıflatır, damarlardaki kanı da azaltır."

(Hadis-i Şerif , C. Sağır 2/53; F. Kadir 4/344; K. Ummal 8/23610; ayrıca bak. Nihaye 1/ 386; Faik 1/283; Herevî 1/349)

"Sizlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç gönüllerinizi arındırır"

(Hadis-i Şerif , K Hakâyık 21116)

"Oruç mideyi, bağırsakları ve kalbi dinlendirir. Oruç; ruhun, kalbin ve vücudun devasıdır. Vücuttaki fazlalıkları eritir, zararlı olan gıdaları vücuda almaktan kişiyi alıkoyar. Sağlığın korunmasında orucun pek büyük bir tesiri vardır. Oruç hem rûhâni ve hem de tabii bir devadır."

i. Kayyım mukaddime s. 38, 382

hasta adama da oruç tutturuyorlar, Vay Ben her sene tutuyordum, bu sene tutamayacağım diye üzülüyor, oruç zaten senin sıhhat bulman için idi kardeşim, sen hastaysan sana oruç farz olur mu, Oruç farzını, farziyetini anlamadilar. Farziyet işte dün zekatı onlara farz edenin sebebi, Çünkü devletin bir geliri yok, devlet Başkanın maaşı nereden verilecek, görevlilerin maaşı nereden verilecek, fakire fukaraya Nereden para verilecek, yardım edilcek, ve vergi ve zekat konulduki bunlar sağlansın, yani Öyle olunca oruç da aynı şekilde oruç gücü yetene farz, ve bu Vay orucu tutamayınca 61 gün tutar diye falan bir şey yok, Adam bir güne güç yetiremedi, sen ona nasıl oluyor da 61 gün ceza veriyorsun, orucun cezası mezası olmaz, o gün içinde oruç tutulması diyede olmaz, diyetin kazasımı olur ki. Diyet diye bir şeyi bugün Doktorların tavsiye ettiği tedavi yöntemlerinden bazıları, bazılarına tedavi olaraktan diyet veriyor, Mesela adamın şekeri var, diyor ki şeker az yiyeceksin, şeker hapı kullanacaksın diyor, diyetin fayda ettiği öğrenildi. Yememek içmemek de bazen faydalıymış, 1400 sene önce tıp diye bir şey yok, doğru dürüst Tıp diye bir şey yok, tıptan bir şey keşfedilmemiş, sadece peygamberin bazı bildiği,mirac ile bu ahir zamana gelip de, o zaman da gördüğü, öğrendiği bazı şeyleri, o gün tetbik ettiğinden başka bir şey yok, tamam mı? Ne zamandan sonra olmuş, taaa Eyüp hasta olmuş, ondan sonra Allah, Lokmanı göndermiş, neyin neye fayda ettiğini öğretmiş insanoğluna, Ama insanlık Kadim bilgilerinde, daha TIP olaraktan bir bilgi ve bilim dalında bir meslek olarak da ortaya konmamış o vakit, tamam doktor veya yani doktor diye birisi. Adam biraz tıptan biliyormuş, gelmiş orayada, sağlık bilgilerinden bilen adam, ve Peygamberimizin vaktinde orada bulunuyor, fakat kimse hastalanmayınca da çekip gidiyor, Peygamberimizin önleyici Tıp ile ashabını koruması yüzünden, eshabı hastalanmıyor, ve bugün de işte oruç bazı şeylerden el çekmendir, ve orucun faydası ahirete değildir, ahirete ne faydası olsun, orucun bugün ve dünyadayken vücuduna faydası vardır, Vay sevap ve günah, Vay Cehennem, Yıllardır böyle yanlış anlamalar, Şeker hastasına diyet, öldükten sonra mı fayda edecek, yani şekeri yedi öldü yada hastalandı felç oldu, ona Şeker hastasına, işte şeker yiyip felc olmaması için, yani hasta olmaması için diyet farz değil mi? hayatında faydalı bir şey. Doktor ona o yasağı ve diyeti ölme diyerekten koydu, yoksa öldükten sonra diyet yapmasının ne faydası olacak O na. Oruç budur, Vay gözünü günahtan sakıncak, Vay elini haramdan sakıncak, Vay bilmem ne? hepsi fasa fiso. Oruç sadece diyetle insanın, dünyadaki hayatını sağlıklı yaşamasını sağlamak için faydalı, senin vücuduna faydalı olan bir şey, oruç yani diyet mesela adam şişmanlamış, yag ona zararlı, yağ yemedi mi, onun vücuduna ve dünyada sağlıklı yaşaması için faydalı olan şey, öldükten sonra ona ne faydasi olcak onun yağ yememesi. Oruç meseleside budur. Yani kefaret orucu filan diye de bir şey yoktur, tutamayan tutmasın, gücü yetmeyenin tutmasına gerek yok, Dün dedik cumartesi yasağını delenler, ceza görüyordu, Bugün cumartesi tatilinde tatil etmemekte kişi ceza almaz, mesela adam çalışıyor, mesela kış vakti ne dayanmış, odunları kesilecek, ya da kömür evine koyulacak, O adamın hafta sonu, sadece pazar günü ya da cumartesi günü vakti var, öbür günler işte çalışıyor, o günde evinde çalışıp evinin odununu yaracak kesecek evine koyacak değil mi, çalışacak o gün, cumartesi günü bir vakti var, imkanı var, O adam ne gün çalışsın başka, o gün musa vakti ceza gerekiyordu, çünkü cumartesi tatilinin unutulmaması için, bugün Artık ihtiyacı olan onu birkaç kişinin delmesi çalışması, cumartesi pazar tatiline helal ve zarar vermez, Ancak bu Global olaraktan, dünyadan Biz tatili kaldırıyoruz, insanlar eşek gibi çalışacak dersek, o zaman ceza olur, yani burada biraz kaba oldum da kusura bakmayın.


Ramazan orucu hakkında bir söylem geliştirilmiş ki bütün organlarımıza oruç tutturmanız gerekiyormuş.
Halbuki oruç diyettir dedik, çünkü hıristiyanlara oruç et yememek olaraktan verilmiş, ve hatta "Gründonnerstag" diye bir gün vardır, yani yeşillik perşembesi, o gün ıspanak pişirirler yerler, yani yeşillik ot yiyin demek, Demek ki onların döneminde, Afedersiniz Hınzır, yani domuz çok idi, Ve Hınzır eti kesip kesip yediler, ve her şeyin Fazlası zarar, etin fazlası da zarar olduğu için, Allah eti çok yediniz, biraz da ot yiyin diyerekten, onlara et orucu tutmalarını önerdi, bu onların cenneti kazanması için değil, dünyada sıhhat bulmaları içindi, ve fikriyat Olsun, vahşilik olsun, ve insanlık olsun, Bundan yani, et yiyen vahşi olur, ama anlatmıştık, Şahin et yer deve ot yer, et yemek gözleri kuvvetlendirir, ot yemek kasları kuvvetlendirir diye anlatmıştık, ve eti çok yedin Gözlerin çok kuvvetli fakat, kasların zayıf olduğu zaman, gözünün kuvvetli olması seni sıhhatli kılmaz, ve Demek ki o devirde İsa efendimizin vakti zayıf insanlar vardi et yedliklerinden zayıf, gözleri kuvvetli olsa ne fark eder, avını avlayacak kadar kuvvetli değil, bu sefer kaslar kuvvetli değil, Allah da biraz da ot yiyin, Yani oradaki ıspanaktan ya da yeşilliklerden yiyin, biraz Ot yiyin ki kaslarınız kuvvetlensin dedi, ve bize ise Allah, Hz. İbrahim'den bu yana Kurbanda et kesip de yiyin diyor, çünkü Bizim milletimiz fakir, soğan ekmek ile idare eden insanlar, Müslümanların çoğunluğu et bulamaz, evine et girmez, zenginler et kessin ki, biraz da fakire fukaraya da dağıtıında, onların da gözleri kuvvetli olsun gözleri Sağlık olsun diyerekten, fakir ama gözleri kör olmuş, neden fakirlikten, et yememiş, yani doğal olaraktan insanların hepsi sağlıklı olsun istiyor Cenabı Mevla. yine Teravih namazı hususunda, ya da oruç hususunda, Adam Burada benim taş ocağında çalıştığım sıralar, hatta Avusturyaya ilk geldiğimde, Avusturya'da arkadaşım vardı, Bulut amca vardı, Ramazan geldimiydi alkolü keserdi, normalinde bira içerdi Gast House gittiğinde, Ama Ramazan geldi mi alkole karşı ağzını tutardı, alkol almazdı, oruç tutmaz di ama, tutamaz idi zayıftı, ama en azından alkol almazdı, Fakat daha bayram günü tekrar bira içmeye başlardı, Yani hani Miraç'ta gecesinde, Kadir gecesinde, bir gece Milyoner oluverecek Müslümanlar var ya, bir gecelik Müslüman, işte böyle bir aylık müslümanlar da var, bir ay her şeyden kıs, Ramazan çıktı mı, Her melameti yap, Bu insanlık değil kardeşim. oruçtan kasıt zaten diyet dedik. ya insanın sıhhat bulması. ve adam şimdi bugün sabah namazı öğle namazı akşam namazı farz iken, camiye gitmez de, Ramazan geldi miydi, Teravih namazı sünnettir, Teravih namazı kılmak için, akşam kısa ya, Yemeği yer yemez abdestini alır, ayakkabılarını dışarıda giyerek ten camiye koşar, yani pabuçlarını dışarıda giyer, o kadar ehemmiyetliymiş yani, halbuki Teravih namazı sünnet, yapsanda olur yapmasanda, sünnet farz değil ki, Fransa Kraliçesi meşhur Marie Antoinette, kadının “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği gibi farzı koyup da sünnete koşan Müslümanlar, ekmek bulamayana peyniri yesin der gibi, pasta yesin hikayesi, farzı Kıl Kardeşim sen, farzı kılmazken sünnete mi koşuyorsun sen, tamam kılınmasın değil ama, ekmek temel gıda iken ve bulmazken ne oluyorda peynirle beslenmek fikrine uydun. pasta ile beslenmek gibi bir şey, Bazıları öyledir zengin sıpacıklar, yada hereli çocuklar, hep abur cubur yer, zengin çocuklar öyle alışmıştır, Çikolata bisküvi, normal gıda almaz, Çikolata bisküvi ile idare eder hayatını, ve bunların namazıda böyle işte, teravih kılan Öğlen namazını kılmaz. Bir gecelik Müslüman, 1 aylık Müslüman, Ramazan çıktı mı Camiye de uğramaz, sen onu Yatsı namazında Göremezsin Bir daha.


Bir Karoglan Makalesi

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 14 Mayıs 2019 Salı

Original Kar©glan

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Sevgililer Günü - Valentinesday Hakkında Bilgi Tarihçesi
Yazar: RasitTunca - 02-14-2020, 04:28 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Sevgililer Günü - Valentinesday Hakkında Bilgi Tarihçesi

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

Tarihçe

Şubat ayı bereket festivalleri

1712 yılına ait İsveç almanağında 14 Şubat Valentine olarak belirtilmiş

Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera'nın kutsal evliliğine adanmıştı.

Antik Roma'da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus'un din adamları tanrıya keçi kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi derisi ile Lupercus'u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı.

Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat'ta genç erkeklerin genç kızların isimleri yazlı kura çekerek bayram boyunca 'çift' olma alışkanlığı vardı. 469'da Papa bu gayri-Hristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil azizlerin isimlerini yazılıydı.

Valentine

1908 tarihli Katolik Ansiklopedisi'ndeki eski şehitler listesinde, 14 Şubat gününe kayıtlı, inancı yüzünden öldürülmüş üç tane Aziz Valentine geçmektedir:

Sevgililer Günü Tarihçesi

Sevgililer Günü batı dünyasında “Valentine’s Day” olarak geçer ve
“Valentine” aslında bir kişidir ve Aziz Valentin diye geçer.


Aziz Valentin, aynı zamanda doktor olarak çalışan bir Katolik rahipti.
MS üçüncü yüzyılda İtalya’da yaşadı ve Roma’da bir rahip olarak görev yaptı.


Valentin, birbirlerine aşık olan ama İmparator 2.
Klaudius tarafından yasak olduğu için evlenemeyen
çiftleri gizlice evlendirmesiyle ünlenmiştir.
İmparator Klaudius, ordusu için yeni asker alırken,
evliliğin bu askerler için engel olacağını düşündüğü için evlilik yasağı koymuştu.
Ayrıca mevcut askerlerin de evlenmesini engellemek
istedi çünkü onlar için de evliliğin
engel teşkil edeceğini, işlerinden uzaklaştıracağını düşünüyordu.


İmparator Klaudius, Valentin’in çiftleri evlendirdiğini keşfettiğinde,
Valentin’i hapse gönderdi. Valentin, hapishanede geçirdiği zamanı,
İsa Mesih’in canını çarmıhta başkaları için verdiğini söyleyerek,
sevgiyle insanlara ulaşmaya devam etmek için kullandı.


Valentin’in bilgeliğinden çok etkilenen gardiyan
Asterius ile arkadaş oldu, Valentin’den
kızı Julia’ya derslerinde yardım etmesini istedi.
Julia kördü ve birisinin ona öğrenmesi için materyal okuması gerekiyordu.
Valentin, hapishanede onu ziyarete geldiğinde
onunla yaptığı çalışmalarla Julia ile arkadaş oldu.


İmparator Claudius da Valentin’i sevmeye geldi.
Valentine’yi affetmeyi teklif etti ve Valentin Hristiyan inancından vazgeçip
Roma tanrılarına ibadet etmeyi kabul ederse onu serbest bırakacaktı.
Valentin sadece inancını bırakmayı reddetmekle kalmadı,
aynı zamanda İmparator Klaudius’u İsa Mesih’e iman teşvik etti.
Valentin’in bu sadakati onun hayatına mal oldu. İmparator Klaudius,
Valentin’in bu kararına öfkelendi ve Valentin’i ölüme mahkum etti.


Öldürülmeden önce Valentin, Julia’yı İsa’ya yakın kalmaya
teşvik etmek ve arkadaşı olduğu için ona teşekkür etmek için son bir not yazdı.
“Valentin’den” diye notunu imzaladı.
Bu not, insanlara Valentin’in şehit edildiği gün olarak kutlanan
14 Şubat Sevgililer Günü’nde
insanlara kendi sevgi dolu mesajlarını yazmaya başlama konusunda ilham verdi.


Valentine 14 Şubat 270’te dövüldü, taşlandı ve
kafası kesilerek öldürüldü. Birçok genç çifte sevgi dolu hizmetini hatırlayan insanlar onun hayatını ve hizmetini kutlamaya başladı
ve Tanrı’nın insanlara mucizevi yollarla yardım etmek için çalıştığı bir
aziz olarak kabul edildi.
MS. 496’da
Papa Gelasius 14 Şubat’ı Sevgililer
Günü’nü resmi bayram günü olarak belirledi.

Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı tarihi dokümanlarda hiç geçmemektedir ve kimi tarihçilere göre sadece bir efsanedir. Valentine'nin onuruna kutlama günü, 14 Şubat 496 yılında Papa Gelasius tarafından ilan edilmiştir.

1969 yılında kilise takviminden Aziz Valentine gününü çıkarmıştır.

Orta Çağ

Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak 14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'da 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler.

Hıristiyan olduğu için öldürülmüş din adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir:

    Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine "Valentine'ninden" imzalı bir aşk notu vermişti.
    Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde; gizlice evlenmelerine yardım etmişti.

Günümüzde Sevgililer Günü

14 Şubat, 1800 yıllarda Amerikalı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir.

Sevgililer günü adetleri

Sevgililer günündeki en yaygın uygulama eşe ya da sevgiliye verilen karttır. Bu kartlara sevgi mesajları, aşk şiirleri vs. yazılır.

Özellikle batı medeniyetlerinde, sevgilisi olmayanlar hoşlandıkları kişilere kart gönderir. Alıcı kişi, içinde genellikle "Sevgilim olur musun?" yazan bu imzasız kartın kimden geldiğini bulmaya çalışır.

Sevgililer gününde hemen herkes sevgililerine veya eşlerine bu günün ruhu ile bütünleşen, karşı tarafa sevgilerini anlatan hediyeler verir. Bu hediyelerin başında çiçekler ve çikolata gelir.

Sevgililer Gününü çiftler genellikle başbaşa geçirirler. Başbaşa gidilen romantik bir yemek ya da evde hazırlanan romantik bir sofra en yaygın kutlamalardandır.

Çiftler, Sevgililer Günü'nün gecesinin de özel olması için çaba gösterirler. Kimi çiftler, bu güne has, cinselliği ön plana çıkarıcı kıyafetler ve iç çamaşırları alırlar. En çok tercih edilen renk, tutkuyu sembolize eden kırmızıdır.

Bunların yanı sıra, Sevgililer Günü çok sayıda evlenme teklifinin de gerçekleştiği bir gündür.

Dünyada sevgililer günü

Suudi Arabistan'da resmi olarak da sevgililer günü kutlamasında kullanılan ürünlerin satışı yasaklanmıştır. Özbekistan,Türkmenistan, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan Sevgililer gününü kutlamayan ülkelerdir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Gezegenlerin İlginç Özellikleri
Yazar: RasitTunca - 02-10-2020, 07:56 PM - Forum: Duymadiklarimiz - Yorum Yok

Gezegenlerin İlginç Özellikleri

Bu yazıda Güneş Sistemi’ne ait sekiz gezegenin kendine has ve ilginç özelliklerini öğreneceğiz.


Merkür

Güneş’e en yakın ve en küçük gezegendir. Dünya’nın üçte biri büyüklüğündedir.

Eğer Merkür’den Güneş’e bakıyor olsaydınız Güneş’i Dünya’dan gördüğümüzün 3 kat daha büyük görürdünüz.

Güneş’e bakan tarafında sıcaklık 430 santigrat dereceye kadar çıkabilirken, karanlık kısmında sıcaklık -180 santigrat dereceye kadar düşebilir. Gece ile gündüz arasındaki bu şiddetli sıcaklık değişiminin nedeni Merkür’ün sıcaklığı tutacak bir atmosferinin olmamasıdır.

Merkür 21yy’da (2001-2100) 14 kez Güneş’in önünden geçiş yapacaktır. Sıradaki Merkür geçişleri 9 Mayıs 2016 ve 11 Kasım 2019’da gerçekleşecektir.

Merkür’ün meteor ve kuyruklu yıldızlarla dövülmüş bol kraterli yüzeyi Ay’ın yüzeyine çok benzer.

Dünya’dan sonra en yoğun ikinci gezegen Merkür’dür.

Merkür’ün güney ve kuzey kutbundaki derin kraterlerin içinde su buzu olabileceği yönünde deliller bulunmaktadır.

Merkür’ün doğal bir uydusu bulunmamaktadır.


Venüs

Venüs’ün 1 günü 1 yılından daha uzundur. Venüs’ün kendi ekseni etrafındaki dönme dönemi (yani 1 Venüs günü) yaklaşık 243 gün iken Güneş etrafındaki bir turu (yani 1 Venüs yılı) yaklaşık 225 gün sürer.

Güneş Sistemi’nin en sıcak gezegenidir. Yüzey sıcaklığı 500 santigrat dereceye ulaşabilir. O sıcaklıkta kurşun eridiğinden emin olun orada olmak istemezsiniz. Eski çağlarda yaşayan insanlar Venüs’ün bu özelliklerini bilselerdi sizce ona güzellik tanrıçası adını uygun görürler miydi? Sanmıyorum.

Venüs’ün Güneş’in önünden geçişi 2004 ve 2012’de gözlenebildi. Sıradaki geçiş ise 2117 yılında olacak. Muhtemelen şu an hayatta olan hiçbir insan bu geçişi göremeyecek. 100 yıldan biraz daha uzun yaşayacak birkaç kişi hariç.

Venüs’deki atmosfer basıncı Dünya’daki basınçtan neredeyse 90 kat daha fazladır.

Güneş etrafındaki yörüngesi nedeniyle bazen Güneş doğmadan hemen önce doğu ufkumuzda bazen de Güneş battıktan hemen sonra batı ufkumuzda görünür. Bu nedenle Sabah Yıldızı ve Akşam Yıldızı adını almıştır.

Venüs’ün doğal bir uydusu yok.



Dünya

Koca evrende yaşam barındıran bildiğimiz tek ve eşsiz gezegendir. İnsanoğlunun tüm teknolojik ilerlemesine rağmen belki de hiçbir zaman bu derece mükemmel bir şekilde inşa edemeyeceği biricik uzay gemimizdir.

Dünya Venüs’ten sadece birkaç yüz km daha büyüktür.

Gezegenler içerisinde adı mitolojiden gelmeyen tek gezegen Dünya’dır. Eski İngilizce-Almanca kökenli olup ‘earth’ yani ’yer’ anlamına gelir: eor(th)e ve ertha (eski İngilizce) ve erde (Almanca).

Dünya’nın dönüşü her yüzyılda yaklaşık 17 milisaniye yavaşlamaktadır. Yani gün süresi uzamaktadır.

Dünya her yıl Güneş'ten 1.5 santimetre uzaklaşır. Bu da 65000 yılda yaklaşık 1km uzaklaşma anlamına gelir. Yani heyecana gerek yok.

İlginç özellikleriyle gezegenlerimiz

Yaşamamıza olanak sağlayan atmosferin kalınlığının Dünya’nın boyutuna oranı elma kabuğunun elmanın boyutuna oranından neredeyse 20 kat daha küçüktür.

Dünya-Güneş arası yaklaşık 150 milyon km’dir ve buna 1 Astronomi Birimi (AB) denir. Bir başka deyişle Güneş’in yüzeyini terk eden ışık Dünya’ya ulaşana kadar 500 saniye yani yaklaşık 8 dakika geçer.

Güneş Sistemi’ndeki birçok gezegende atmosfer var ancak ciğerlerinize çekebileceğiniz tek atmosfer Dünya’da bulunmaktadır. Onun kıymetini bilin.


Mars

Mars Dünya’nın neredeyse yarısı kadardır. Gezegenin yüzey sıcaklığı -153 ile +24 derece arasında değişir. Ortalama sıcaklık ise -63 derecedir. Brrrrr!

1965 yılında NASA’nın Mariner 4 uzay aracı Mars’a yakın geçişi esnasında gezegenin 22 fotoğrafını çekerek Mars’ı Dünya dışında yakın çekimi yapılan ilk gezegen yapmıştır.

1 Mars yılı 687 Dünya gününe eşitken 1 Mars günü 1 Dünya gününden sadece birkaç dakika daha uzundur.

Mars’ın atmosferi Dünya atmosferinin %100’de 1’i kadar bir kalınlığa sahiptir ve çok büyük oranda CO2 (karbondioksit) içerir.

Mars’ın ince atmosferinden dolayı Güneş’ten gelen ısı gezegeni hızlıca terk eder. Bundan dolayı eğer gündüz vakti Mars ekvatorunda ayakta duruyor olsaydınız, ayaklarınız ilkbaharı yaşarken (24 derece) başınız kışı (0 derece) yaşardı.

Güneş Sistemi’nin bilinen en büyük dağı Mars’ta bulunan Olympos dağıdır. Bu dağ Everest tepesinden 3 kat daha yüksektir.

Mars’ın iki uydusundan biri Phobos (diğeri Deimos) gittikçe Mars’a yaklaşmaktadır. Tahminlere göre Phobos 50 milyon yıl içerisinde gezegenin çekim etkisi nedeniyle parçalanacak ve gezegen etrafında tozlu bir disk oluşturacak. Yani dev gezegenlerden sonra halkası olan bir diğer gezegen de minik Mars olacak.

2008 yılında Mars’ın kutuplarında su buzu olduğu kanıtlandı. Takip eden yıllarda yapılan çalışmalar ise Mars’ın bir zamanlar devasa okyanuslara ev sahipliği yaptığını işaret ediyor.

Mars bugüne kadar en fazla sayıda uzay aracının gönderildiği (50’ye yakın) gezegendir. İnsan yapımı robotlar tarafından bu denli istila edilen tek gezegen diyebiliriz.

Son yapılan bilimsel çalışmalar Mars’ın atmosferini Güneş rüzgarları nedeniyle kaybetmekte olduğunu kanıtlamıştır. Ne yazık ki Mars’ı Güneş rüzgarlarından koruyacak yeterli bir manyetik alanı bulunmamaktadır.

Mars’ın kırmızı görünmesinin nedeni Mars kayalarında, toprağında ve atmosferdeki tozda bulunan demirin oksitlenmesidir. Yani bildiğimiz pas oluşmasından dolayı gezegen kırmızı görünür.

Jüpiter

Güneş Sistemi’nin en büyük gezegenidir.

1 Jüpiter günü yaklaşık 10 saat iken 1 Jüpiter yılı yaklaşık 12 Dünya yılına eşit. Güneş Sistemi’ndeki en kısa güne sahip gezegen Jüpiter’dir.

Jüpiter bir gaz devi ve o nedenle katı bir yüzeyi yok. Yani piknik için ideal bir gezegen değil.

Jüpiter atmosferinde elmas olabilir. Hatta daha derinlerde elmas yağmurları olduğu yönünde görüşler var. Yani kuyumcuların seveceği bir gezegen.

Jüpiter’in 60’dan fazla doğal uydusu var.

En büyük okyanuslar Jüpiter’de bulunur. Ama sudan değil sıvı hidrojenden oluşan okyanuslar.

Jüpiter bildiğimiz gibi bir yaşamı destekleyecek özelliklere sahip olmasa da buzla kaplı yüzeyinin altında okyanuslar olduğunu düşündüğümüz uydularında yaşam olabilir (Europa uydusu gibi).

Jüpiter atmosferinde Dünya’dan daha büyük ve yüzyıllardır devam eden devasa şiddetli bir fırtına var (Great Red Spot). Görünen o ki bu fırtınanın boyutu giderek küçülüyor.

Jüpiter’in de halkaları var. 3 adet. Ama Satürn’deki kadar belirgin değil.

Jüpiter’in uydusu Ganymede kozmik mahallemizdeki en büyük uydu iken, diğer uydusu Io volkanik olarak en aktif uydudur.


Satürn

Satürn de bir gaz devidir yani katı bir yüzeyi yoktur.

Satürn en belirgin halkalara sahip dev gezegendir. 7 halkası vardır. Basit bir teleskopla dahi görülebilir.

Satürn bir diğer elmas cenneti. Muhtemelen Jüpiter'den daha fazla.

Satürn’ün 60’dan fazla doğal uydusu vardır.

Satürn yaşamı desteklemese de uydularında yaşam bulunabilir (örneğin Enceladus).

Galileo 1600’lü yıllarda Satürn’ü gözlediğinde gezegenin sağında ve solunda cisimler olduğunu zannedip onu üçlü gezegen sistemi zannetmişti. Ancak gördüğü şey aslında gezegenin halkalarıydı.

Satürn’ün en büyük uydusu Titan’ın (ve kozmik mahallemizdeki 2. en büyük) yoğun atmosferi Dünya’nın çok uzun zaman önceki atmosferine benziyor.

Satürn’ün 1 günü 10.7 saat iken 1 yılı yaklaşık 29 Dünya yılına eşittir.


Uranüs

İlginç özellikleriyle gezegenlerimiz

Bir gaz devidir ve katı yüzeyi yoktur.

Uranüs 1781 yılında astronom William Herschel tarafından keşfedilmiştir. Herschel ilk farkettiğinde Uranüs’ü bir gezegen değil de bir kuyruklu yıldız ya da yıldız zannetmişti.

27 adet doğal uydusu bulunur.

Bilinen 13 halkası vardır.

1 Uranüs günü 17 saat iken 1 Uranüs yılı 84 Dünya yılına eşittir.

Diğer gezegenlerin aksine Uranüs de Venüs gibi ters istikamette döner, doğudan batıya doğru. Venüs ve Uranüs'ün ters dönmesinin nedeni çok uzun zaman önce onlara çarpan gezegen boyutunda bir cisim olabilir.

Eğer biri veya bir uzay aracı Uranüs’ün atmosferine (ya da diğer 3 dev gezegenin) dalışa geçseydi yüksek basınçtan dolayı ezilirdi. Yani gökyüzü dalışı yapmak istemeyeceğiniz bir atmosfer.

Uranüs de bir başka elmas cenneti.

Voyager 2 Uranüs’ü ziyaret eden tek uzay aracıdır.

Neptün

Güneş’ten 4.5 milyar km uzaklıkta olan Neptün’ün 1 günü 16 saat, 1 yılı ise 165 Dünya yılına eşittir.

Neptün’ün 13 doğal uydusu ve 6 halkası vardır. Ancak daha detaylı çalışmalar muhtemelen uydu ve halka sayısında bir artışa neden olacaktır.

Voyager 2 Neptün’ü ziyaret eden tek uzay aracıdır.

Direkt gözlemlerden ziyade konumu matematiksel olarak bulunan ilk gezegendir.

Diğer 3 dev gezegen gibi Neptün de elmas içeriyor.

Neptün’deki rüzgarlar Jüpiter’deki rüzgarlardan 3 kat Dünya’daki rüzgarlardan ise 9 kat daha şiddetli olabilir.

2006 yılına kadar Güneş Sistemi’nde 9 gezegen olduğu kabul ediliyordu. Ancak 2006’dan sonra bu sayı Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 8’e düşürüldü ve Plüton gezegen olmaktan çıkarıldı ve bir cüce gezegen oldu. Bir cismin gezegen olması için 3 şartı sağlaması gerekir:



1) Güneş etrafında kendine has bir yörüngesi olmalı,

2) Küresel bir şekle sahip olmalı,

3) Kendi yörüngesi üzerinde en büyük kütleli cisim olmalı ve böylece yörüngesini temizleyebilmeli.



Ne yazık ki Plüton sonuncu şartı sağlayamıyor. Minik cüce gezegen Plüton gibi başlıca diğer cüce gezegenler olarak Ceres, Eris, MakeMake ve Haumea verilebilir. 0


  Merkür: Merkür gezegeninin hiç uydusu yoktur.
  Venüs : Uydusu olmayan ikinci gezegendir.
  Dünya: 1 uydu ile  gezegenler içerisinde en az uyduya sahip gezegendir.
  Mars: 2 uydusu vardır.
  Jüpiter: 63 uydu ile en çok uydusu olan gezegendir.
  Satürn: 60 uydu ile uydusu en çok olan ikinci gezegendir.
  Uranüs: 27 uydu ile en çok uydusu bulunan üçüncü gezegendir.
  Neptün: 13 uydu ile en çok uydusu bulunan 4.gezegendir.



Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce şehir planlaması yapılmaya başlanan bu kozmik mahallenin muhtarı ve toplam kütlenin yaklaşık %99’unun sahibi yıldızımız Güneş’tir. Güneş sıradan bir yıldızdır. Aslında birçok yıldız çiftler halinde (ya da üçlü veya daha fazla) bulunurken Güneş bekar bir şekilde galaksi içerisinde hayatına devam etmektedir. Her ne kadar sıradan bir yıldız olsa da yıldızların sahip olduğu o inanılmaz özelliklere Güneş’imiz de sahiptir. Şimdi gelin Güneş’i ve onun yönettiği sistemi biraz daha yakından tanıyalım.

Güneş’in merkezinde her saniye 700 milyon ton hidrojen (Evren’de en bol bulunan element hidrojendir) 695 milyon ton helyuma (Evren’deki en bol ikinci element helyumdur) dönüştürülür. Her saniye ortaya çıkan bu 5 milyon tonluk fark ise enerji olarak salınır. İşte günümüzü aydınlatan Güneş’i parlatan da odur. Peki bu 5 milyon tonluk kütle ne kadarlık bir enerjiye tekabül eder? Aslında bu küçük bir yıldızı parlatacak kadar büyük bir enerjidir. Ya da daha çarpıcı bir örnek verilebilir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 1 megatonluk 400 milyar tanesini aynı anda her saniye patlamak gibidir! Pek yakınında olmak istemezsiniz yani. Şükürler olsun ki evimiz Dünya Güneş’ten yaklaşık 150 milyon km uzaklıkta yer alır. Astronomide bu uzaklığa 1 astronomi birimi deriz yani 1 AB.

Yüzünüze her gün vuran Güneş ışınları, Güneş’in merkezinde üretildiğinde homosapiens türü Afrika’da henüz yürümeye başlamıştı. Yani yaklaşık 200.000 yıl önce. Yani bu yazıyı okurken gününüzü aydınlatan o Güneş ışınları Güneş’in merkezinden yüzeyine olan yolculuğuna 200.000 yıl önce başladı ve ancak şu an size ulaşabildi! İlginç değil mi! Bunun nedeni Güneş’in bir plazma topu, yani yüklü parçacık çorbası olması. Nitekim böyle bir madde içerisinde yolculuk etmek çok zordur. Gerçi bu yolculuk İstanbul metrobüslerinin bir ucundan diğer ucuna gitmek kadar uzun ve zahmetli değildir herhalde.

Güneş Sistemi gezegenlerini en basit tabirle 2 ana gruba ayırabiliriz. Karasal gezegenler ve gaz devleri. Evimiz Dünya dahil Güneş’e en yakın 4 gezegen (Merkür, Venüs, Dünya ve Mars) karasal gezegenlerdir. Yani onların katı yüzeyleri vardır. Diğer 4 dev gezegen (Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) ise birer gaz devidir. Yani katı yüzeyleri yoktur. Ancak bu 4 dev gezegenin de birer katı çekirdeği olduğu düşünülmektedir.

Güneş’e en yakından en uzağa doğru gezegenleri sıralarsak, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün şeklindedir. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn hiçbir gözlem aracı kullanmadan çağlar boyunca çıplak gözle görülebilen gezegenlerdir. Çok eski zamanlarda elbette atmosfer zararlı gazlar ve tozlarla kaplı değildi. Pırıl pırıl bir gökyüzü vardı. İnsanoğlu ‘geliştikçe’ daha karanlık bir gökyüzüne bakar olduk. Eğer atmosferi bu hızla kirletmeye devam edersek sanırım yakın bir gelecekte çıplak gözle görülebilen gezegen diye bir şey olmayacak. Önümüzü görmek için bile özel gözlüklere ihtiyaç duyacağımız günlerin gelmesi yakındır.

Gezegenler dışında Güneş’i adeta bir simit gibi çevreleyen iki önemli oluşum vardır. Mars ve Jüpiter arasında bulunan Asteroid Kuşağı ile Neptün yörüngesinin dışından başlayan ve 20 AB (1 AB’nin 150 milyon km olduğunu hatırlayın!) genişliğe kadar ulaşabilen Kuiper Kuşağı’dır.  Bu iki kuşak yüz binlerce hatta milyonlarca meteor ve asteroide ev sahipliği yapar. Kuiper Kuşağı’nın da dışında tüm Güneş Sistemi’ni bir küre şeklinde saran ve binlerce AB genişliğe ulaşabilen değişik boyutlarda cisimlerin olduğu Oort Bulutu denilen başka bir yapı vardır.


Kuyruklu yıldızlar Güneş Sistemi’nin diğer ilginç cisimleridir. Güneş etrafında kendine has yörüngelere sahip olabilen değişik boyutlarda kaya parçalarıdır. Bu cisimler Güneş’e yaklaştıklarında güçlü radyasyon ve Güneş rüzgarları nedeniyle ısınırlar ve arkalarında gaz ve tozdan oluşan kuyruk bırakırlar. Bu nedenle, aslında bir yıldız olmadıkları halde, kuyruklu yıldız olarak adlandırılmışlardır. Kuyruklu yıldızlar Güneş Sistemi’nin milyarlarca yıl önceki oluşum süreçlerinin izlerini taşıdığından bilimsel olarak önemi büyüktür. Dünya’ya su ve bazı organik moleküllerin kuyruklu yıldızlar vasıtasıyla geldiğini ve gezegenimizde canlılığın oluşmasını sağladığını düşünüyoruz. Belki de en meşhur kuyruklu yıldız insanoğlunun üzerine ilk kez araç indirdiği 67P kuyruklu yıldızıdır. Birkaç km boyuta sahip bu kuyruklu yıldız eğer Dünya'yı hedef alırsa yandık demektir. Fakat korkup valizleri toplamaya gerek yok (sanki gidecek başka yaşam barındıran gezegen varmış gibi!). Nitekim bize tehdit oluşturmayan bir yörüngede Güneş Sistemi içerisindeki yolculuğuna devam ediyor.


Hadi gezegenlerin uzaklıklarını belirlemek için basit bir yöntem öğrenelim! Gezegenlerin Güneş’ten olan uzaklığını sadece toplama ve bölme işlemi kullanarak hesaplamaya yarayan ama bilimsel bir temeli olmayan bir yöntem var. Bu Titius- Bode kuralı olarak bilinir. Her ne kadar tamamen rastlantı olsa da ilginç bir şekilde Uranüs’e kadar işe yarar. Neptün’ün uzaklığını ise biraz daha büyük bir sapma ile verir. Bu yöntemi kolaylıkla kullanabilmek için, 1 AB’nin kaç km’ye karşılık geldiğini (150 milyon km), gezegenlerin doğru sıralamasını (Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) ve Asteroid Kuşağı’nın nerede olduğunu (Mars ve Jüpiter arasında) bilmeniz gerekir. İlk gezegen Merkür için 0, ikinci gezegen Venüs için 3 ve diğer gezegenler için de sırasıyla bir önceki sayının 2 katını alacak şekilde sayılar verelim. Ama Asteroid Kuşağı için de bir sayı vereceğiz unutmayın! Merkür = 0, Venüs = 3, Dünya = 6, Mars = 12, Asteroid Kuşağı = 24, Jüpiter = 48, Satürn = 96, Uranüs = 192, Neptün = 384. Şimdi her sayıyı 4 ile toplayıp 10’a böleceğiz. Elde edeceğimiz sayılar Merkür = 0.4, Venüs = 0.7, Dünya = 1, Mars = 1.6, Asteroid Kuşağı = 2.8, Jüpiter = 5.2, Satürn = 10, Uranüs = 19.6, Neptün = 38.8 olur. Bu sayılar o gezegenlerin AB cinsinden Güneş’e olan uzaklıklarıdır. Dünya için sonucun 1 AB çıktığına dikkat edin. Nitekim Dünya - Güneş arası mesafenin tanımı da zaten 1 AB’dir. Evet artık toplama ve bölme işlemini bilen herkes kolaylıkla gezegenlerin uzaklıklarını hesaplayabilir. Ama tekrar hatırlatmakta fayda var. Bu yöntem rastlantıdan başka bir şey değildir ancak Neptün hariç diğer gezegenler için gerçek değerlere çok yakın sonuçlar verir. Gezegenlerin Güneş'ten olan uzaklıklarını akılda tutmak için basit bir yöntemdir.

İşte gezegenlerin başlıca özellikleri bunlar. Ve yaşam barındıran, koşulları bizler için mükemmel olan tek gezegen Dünya. Sanırım bu yazıyı okuduktan sonra Dünya'nın kıymetini daha iyi anladık.

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Başağaçlı Raşit Tunca - Karoglan Hoca'nın Sözleri Özdeyişleri TEXT Halinde
Yazar: RasitTunca - 02-01-2020, 06:13 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Özdeyişleri - Yorum (57)



Başağaçlı Raşit Tunca - Karoglan Hoca'nın Sözleri Özdeyişleri TEXT Halinde

Bu bölümümüzde Raşidi Tarikatı'nın Kurucusu

Başağaçlı Raşit Tunca

Karoglan Hoca'nın

Sözlerini Özdeyişlerini

Text Yani Yazı Halinde Paylaşacağız.

----------oOo----------

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

----------oOo----------

Schrems, 1 Şubat 2020 Cumartesi
Original Kar © glan



Bu konuyu yazdır

Oku-1 Akşemseddin (Muhammed Şemseddin Bin Hamza) Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 11:41 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Akşemseddin (Muhammed Şemseddin Bin Hamza) Kimdir?

Akşemsettin Hazretleri kimdir? Akşemsettin Hazretlerinin asıl adı nedir? Akşemsettin Hazretleri nasıl Fatihin hocası oldu? Akşemsettin Hazretleri İstanbul’un fethinden sonra neden ortadan kayboldu? Akşemsettin Hazretlerinin kabri nerede? Akşemsettin Hazretlerinin hayatı, eserleri ve yaptıkları...

Fâtih’in hocası, mutasavvıf, âlim-tabip ve şair. Asıl adı Şemseddin Muhammed b. Hamza’dır. Ancak Akşemsettin veya kısaca Akşeyh adıyla şöhret bulmuştur. 792 (1390) yılında Şam’da doğdu.

Avârifü’l-maârif sahibi Şeyh Şehâbeddin Sühreverdî’nin (ö. 632/1234) torunlarından Şeyh Hamza’nın oğludur. Baba tarafından nesebi Hz. Ebûbekir’e kadar uzanmaktadır. Yedi yaşlarında babasıyla birlikte Anadolu’ya gelerek o zaman Amasya’ya bağlı olan Kavak ilçesine yerleştiler. (799/1396-97)

Kur’an’ı ezberleyip kuvvetli bir dinî tahsil gördükten sonra Osmancık Medresesi’ne müderris oldu. Yine bu arada iyi bir tıp tahsili yaptığı da anlaşılmaktadır. Hayatı hakkında en geniş ve doğru bilgilerin yer aldığı Enîsî’nin Menâkıbnâme’sine göre “ilm-i bâtın lezzeti dimağından gitmediği için”, tahminen yirmi beş yaşlarında iken kendisine bir mürşid aramak üzere Fars ve Mâverâünnehir’e doğru yola çıktı; ancak arzusunu gerçekleştiremeden geri döndü. Bazı tavsiyeler üzerine Hacı Bayrâm-ı Velî’ye intisap etmeyi düşündüyse de vazgeçti ve şöhreti Anadolu’ya kadar yayılmış bulunan Zeynüddin el-Hâfî’ye intisap için Halep’e gitti. Fakat bir gece rüyasında, boynuna takılı bir zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görünce Ankara’ya döndü.

Akşemsettin hakkında bugüne kadar en geniş araştırmayı yapmış bulunan A. İhsan Yurd, Akşemseddin’in Defu metâin adlı eserinde Zeynüddin el-Hâfî’ye açıkça târizde bulunduğuna dikkati çekerek tenkit ettiği bir kimseye intisap etmeyi düşünmesinin mümkün olamayacağını belirtmekte ve onun doğrudan doğruya Hacı Bayram’a bağlandığını kaydetmektedir. İntisap tarihi belli olmayan Akşemsettin sıkı bir riyâzet ve mücahededen sonra kendisini takdir eden şeyhinden kısa zamanda hilâfet aldı.

Akşemsettin’in içinde çileye girdiği hücre bugün de Ankara Hacıbayram Camiî bodrumunda mevcuttur ve şeyhin adıyla anılmaktadır. (bk. Ayverdi, IV, s. 893-894) Daha sonra şeyhinin yanından ayrılarak Beypazarı’na gitti, burada bir mescid ve değirmen inşa ettirdi. Fakat halkın büyük rağbet gösterip etrafına toplanması üzerine günümüzde Çorum’a bağlı olan İskilip kazasında Kösedağı civarındaki Evlek köyüne çekildi. Bir süre sonra buradan da ayrılarak Göynük’e yerleşti ve orada da yine bir mescidle değirmen yaptırdı. Bir yandan çocuklarının, diğer yandan da dervişlerinin tâlim ve terbiyeleriyle meşgul oldu; bu arada hacca gitti. Şeyhi Hacı Bayrâm-ı Velî’nin vefatından sonra onun yerine irşad makamına geçti. (833/1429-30)

Akşemsettin, Şeyhi Hacı Bayram’ın, Sultan II. Murat ile münasebetlerinde hemen daima yanında olduğundan oğlu II. Mehmed ile de tanışmış ve tahta çıktıktan sonra da onunla görüşmeye devam etmişti. Tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber İstanbul’un fethinden önce iki defa Fâtih’in yanına Edirne’ye giden Akşemsettin, ilkinde II. Murad’ın kazaskeri Çandarlıoğlu Süleyman Çelebi’yi, öbür defasında da Fâtih’in kızlarından birini tedavi ederek iyileştirmiş, Fâtih’in kızı da kendisine Beypazarı’ndaki pirinç mezraalarını vermişti.

Fâtih 1453 yılı baharında İstanbul’u muhasara etmek üzere ordusuyla Edirne’den yola çıkınca Akşemsettin, Akbıyık Sultan ve devrin diğer tanınmış şeyhleri de yüzlerce müridleriyle ona katıldılar. Akşemsettin kuşatmanın en sıkıntılı anlarında gerek padişahın gerekse ordunun mânevî gücünün yükseltilmesine yardımcı oldu.

İSTANBUL’UN FETHİNDEN SONRA AYASOFYA’DA İLK CUMA NAMAZI

Araştırmacılar, Akşemsettin’in bu sıkıntılı anlarda zaferin yakın olduğu müjdesini vererek sabredip gayret göstermesi gerektiğine dair Fâtih’e yazdığı mektupların fethin kısa zamanda gerçekleşmesinde büyük bir tesiri olduğunu belirtmektedirler. (bk. İnalcık, s. 131) Fetihten sonra Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi Akşemsettin okuduğu gibi, İslâm ordularının daha önceki kuşatmalarından birinde şehit düşmüş olan sahâbeden Ebû Eyyûb el Ensârî’nin kabrini de Fâtih’in isteği üzerine yine o keşfetti.

AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN DERS VERDİĞİ CAMİ

Fâtih tarafından kiliseden çevrildikten sonra Fâtih medreseleri yapılıncaya kadar önce medrese olarak kullanılan Zeyrek Camiî’nin güney ihata duvarında pencere üstündeki bir kitâbeden, Akşemsettin’in İstanbul’da bulunduğu yıllarda burada oturduğu ve ders verdiği anlaşılmaktadır. (bk. Ayverdi, III, s. 537) Fetihten sonra padişahın tac ve tahtını terkedip bütünüyle şeyhe bağlanmak ve ondan tarikat ahkâmını öğrenmek istemesi üzerine Akşemsettin büyük bir dirayet göstererek Fâtih’in bu arzusuna engel olmaya çalıştı. Bunu başaramayacağını anlayınca Gelibolu üzerinden Anadolu yakasına geçerek Göynük’e döndü. Sultanın, gönlünü almak üzere arkasından gönderdiği hediyeleri geri çevirdiği gibi Göynük’te yaptırmak istediği cami ve tekkeyi de kabul etmeyerek sadece bir çeşme yapılmasına razı oldu.

Hayatının son yıllarını Göynük’te geçirdiği tahmin edilen Akşemsettin, Menâkıbnâme’ye göre 863 Rebîülâhirinin sonunda (Şubat 1459) burada vefat etti. Türbesi halen ziyaretgâhtır. Halifelerinden Abdürrahim Karahisârî’nin 865’te (1460-61) Mahmud Paşa adına kaleme aldığı Vahdetnâme’nin başında yer alan bir beytine göre, Akşemsettin’in bu tarihten önce vefat etmiş olduğu açıkça anlaşıldığından, Menâkıbnâme’deki vefat tarihinin doğruluğuna hükmedilebilir. Nitekim bugün türbe kapısı üzerinde bulunan inşa kitâbesi de 863 Rebîülâhirini göstermekte ve menâkıbın verdiği bilgiyi doğrulamaktadır. E. Hakkı Ayverdi’nin kitâbedeki “rebîayn” kelimesini “rebîülevvel” olarak kabul etmesinin izahı zordur. Türbesi vefatından beş yıl kadar sonra yapılmış olup sandukası üzerindeki yazı da oğullarından Mehmed Sâdullah’a aittir. Evlâtlarından Mehmed Sâdullah ve Nûrullah da bu türbede yatmaktadır.

İYİ BİR HEKİMDİ

Kaynaklarda aynı zamanda “tabîb-i ebdân” olduğu, devrinin iyi bir hekimi sıfatıyla da şöhret kazandığı ve tıbba dair eserleri bulunduğu belirtilen Akşemsettin’in, tıp tarihinde ilk defa mikrop meselesini ortaya atmak ve hastalıkların bu yolla bulaştığı fikrini öne sürmekle, bu alanda kesin bilgiler veren Fracastor adlı İtalyan hekimden en az 100 yıl önce bu konuya ilk temas eden tabip olduğu kabul edilmektedir. Adnan Adıvar gibi bazı müellifler, ilk önce Dr. Osman Şevki Uludağ’ın işaret ettiği bu konuda biraz tereddütlü davranırlarsa da Bedi N. Şehsuvaroğlu bunun gerçekliğini inandırıcı bir şekilde ve açıklıkla ortaya koymuştur.

Akşemseddin’in yedi oğlu olmuştur. Bunlar sırasıyla Sâdullah, Fazlullah, Nûrullah, Emrullah, Nasrullah, Nûrülhüdâ ve Hamdullah Hamdi adlarını taşımaktadır. Bunlardan küçük oğlu Hamdullah Hamdi (ö. 909/1503) hey’et, nücûm ve mûsikide iyi derecede bilgi sahibi olup aynı zamanda devrinin önde gelen şairleri arasında da yer almıştır.

Akşemsettin Hazretlerinin Türbesi Göynüktedir.

Akşemsettin’in kurduğu Bayramiyye’nin Şemsiyye kolu kendisinden sonra Göynük’te oğlu Fazlullah, Kayseri’de İbrâhim Tennûrî, İskilip’te Attaroğlu Muslihuddin, Ankara ve civarında ise Hamza eş-Şâmî tarafından devam ettirilmiştir.

AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN ESERLERİ

Risaletü’n-Nûriye

Hall-i Müşkilât

Makamât-ı Evliyâ

Kitabü’t Tıb

Maddetü’l-Hayat

AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?

Akşemsettin Hazretlerinin kabri Bolu'nun Göynük ilçesindedir.

Adres: Cuma Mahallesi, Akşemsettin Cd., 14780 Göynük/Bolu

Kaynak :

TDV İslam Ansiklopedisi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hacı Bayramı Veli Kimdir? Bayramiyye - Bayramilik Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 11:11 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Hacı Bayramı Veli Kimdir? Bayramiyye - Bayramilik Hakkında Bilgiler

Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lâkâbı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara’nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’da yetişti. Eserlerini diğer Hacı Bektaş-ı Veli yoldaşları gibi Türkçe olarak yazarak Türkçe kulanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi.

Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir.

Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur.

Bir gün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamani’dir. Hocam Hamideddin-i Veli’nin selamı var. Sizi Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamidüddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri'ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile Kurban Bayramında buluştular. O zaman Hamideddin-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz! ” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.

1412 yılında Hacı Bayram-ı Veli, hocası Hamidüddin'in Aksaray'da ölümünden sonra Ankara'ya dönüp irşad faaliyetlerine başlar. Bu tarih, ilk Türk tarikatı olan Bayramiye tarikâtının kuruluşu kabul edilir.

Hocası Hamideddin-i Veli'nin vefatından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur alimleri, hak aşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Akbıyık, Bıçakçı Ömer Sıkinî, Göynüklü Uzun Selahaddin, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bican) ve Mehmed (Bican) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.

Fatih’in babası Sultan İkinci Murad Han, Hacı Bayram-ı Veli’yi Edirne’ye davet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami'de vazettirmiş, tekrar Ankara’ya uğurlamıştır.

Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasihat isteyince; İmam-ı Azam’ın, talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı uzun nasihatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimad ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazan da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”

Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri'nin şiirlerinden bir örnek:

Bilmek istersen seni,                          Kim ki hayrete vardı,

Can içinde ara canı,                            Nura müslağrak oldu.

Geç canından bu anı,                          Tevhîd-i Zat-ı buldu,

Sen seni bil, sen seni...                        Sen seni bil, sen seni.

Kim bildi cf âlini,                              Bayram özünü bildi,

O bildi sıfatını                                  Bileni anda buldu.

Ande gördü zatını,                              Bulan ol kendi oldu,

Sen seni bil, sen seni.                          Sen seni bil, sen seni.

Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre tarzında şiirler söylemiştir. Şiirlerinde "Bayrami" mahlasını kullanmıştır.

Hacı Bayram-ı Veli'nin Sosyal ve Kültürel Hayattaki Rolü

Hacı Bayram-ı Veli herşeyden önce bilim ve tasavvufu birleştirmeyi başarmış bir sufidir. İslamiyeti ilmi açıdan ele alarak iyice anlamış, önce profesör olarak medresede öğrenci yetiştirmiş sonrada tasavvuf hayatına adımını atmıştır. Tasavvuf felsefesi bakımından kendinden öncekilere göre bir yenilik getirmemiştir. Ancak mutasavvıf olarak dünyayı red ve terk yerine, onu imara yönelmiş etrafındakileri de teşvik etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli'nin bu yanı devrine göre çok ileri görüşü simgeler. Hacı Bayram-ı Veli'nin etrafında okuma yazma bilmeyenler ve o devrin her çeşit meslek gruplarından insanlar bulunduğu gibi başta Akşemseddin olmak üzere Germiyanoğlu Şeyhi, Eşrefoğlu Rumi, Ahmed Bican, Yazıcıoğlu Muhammed gibi bilimadamları da bulunuyordu. Bu kadar farklı kültür gruplarını aynı potada eritmesi de büyük bir başarıdır. Müridlerini el emeği ile geçinmeye yani toprağı işlemeye ve el sanatlarına yönlendirmiştir. Kısacası herkese çalışma tavsiyesinde bulunmuş kendisi de buğday, arpa, burçak yetiştirerek onlara yaşayan örnek olmuştur. Bu şekilde müridlerini toprağa bağlı yaşamaya teşvik ederek Anadolu'ya Orta Asya'dan gelen Türk göçerlerin yerleşik hayata geçmesini sağlamış, Anadolu'da kalıcı Türk birliğinin sağlanmasında ve Osmanlı Devleti'nin medeniyet yolunda aşama kaydetmesinde önemli rol oynamıştır. Hacı Bayram-ı Veli'nin koyduğu imece usulü, yani hasadı bütün köylülerin katılımı ile ortaklaşa toplama yöntemi bugün bile hala Anadolu'da uygulanmaktadır. Anadolu'da ondan başka aynı etkiyi sağlamış bir mutasavvıf gösterilemez.

Hacı Bayram-ı Veli'ye göre toplum iki ana kesime ayrılır: Zenginler ve yoksullar. Bu iki grubun arasında köprü kurulması ve yoksulların sosyo ekonomik güvenliğinin sağlanması görevini yaşadığı dönemde Hacı Bayram-ı Veli gerçekleştirmiştir. Mübarek aylarda müridleriyle beraber Ankara'nın ticari merkezlerinde dolaşır, dükkân sahiplerinden isteyenler zekat ve sadakalarını dervişlerin taşıdığı büyük bir torba içine atarlardı. Bu paralar bir yardım sandığında toplanır kimsesiz yaşlılara, dul bayanlara, öksüzlere, evlenemeyecek kadar fakir genç kızlara ve erkeklere, kitap alamayacak kadar fakir öğrencilere kısacası tüm ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Görüldüğü gibi günümüzün Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Bağkur gibi sosyal yardımlaşma organizasyonlarının temeli bundan beş buçuk asır önce Hacı Bayram-ı Veli tarafından atılmıştır.

Hacı Bayram-ı Veli'nin güzel adetlerinden biri de tekkesinde sürekli bir kazan kaynatmasıdır ki bu adet kök olarak Orta Asya tasavvuf geleneğine, Hoca Ahmet Yesevi'ye dayanır. Tekkesindeki bu kazanda sürekli gece gündüz burçak çorbası kaynar; gelen geçen, zengin fakir, büyük küçük, kadın erkek herkes içerdi.

Hacı Bayram Camii tekkesinde hergün sabah ve yatsıdan sonra zikir meclisleri kurulur, öğle namazından önce ve sonra başta müridler olmak üzere her gruptan insana tefsir, fıkıh, hadis, kelam hatta felsefi ağırlıklı tasavvuf dersleri verilirdi. Bu şekilde toplumun eğitimi de gerçekleştiriliyordu.

Hacı Bayram-ı Veli Anadolu'da dil ve kültür birliğinin sağlanması için Türkçe eserler yazılmasında Leme'at ve Gülşen-i Raz gibi eserlerin Türkçeleştirilmesinde etkili olmuş kendisi de halkın anlayacağı dilden, Ahmet Yesevi geleneğine uygun olarak şiirler yazmıştır. Devrinde Arapça ve Farsça eser vermek revaçta iken, Hacı Bayram-ı Veli'nin halk ile diyalog kurabileceği Türkçe'yi tercih etmesi belli bir misyona delalet eder. Bu misyon Anadolu'da dil birliğinin sağlanması ve Türk kültürürün hakim olmasıdır. Türkçecilik akımı müridlerini de etkilemiş, bu sufiler özellikle Türkçe eserler vermişlerdir. Yazıcıoğlu Muhammed, Ahmet Bican, Eşrefoğlu Rumi gibi öğrencilerinin Envaru-l Aşıkin, Muhammediye, Müzekki'n Nüfus gibi eserleri Anadolu'da yıllarca kolaylıkla okunmuştur halkın elinden düşmemiştir.

Hacı Bayram-ı Veli Camii Çilehanesi

Bayramilik'te manevi olgunluğu elde etmek üzere kırk gün süre ile insanlardan ayrılıp küçük bir çile odasında kalıp Allah'ı düşünmek, ona ibadet etmek, onun isimlerini anmak, susmak, az yemek, az içmek gibi uygulamalar büyük önem arzeder. Burda amaç zihnin Allah düşüncesi üzerinde yoğunlaşma yeteneği elde etmesidir. Bu uygulamanın temelinde Peygamber Muhammed'in peygamberlik gelmeden önce Hira mağarasında bir süre insanlardan uzak kalması, yine onun Ramazan ayının son on gününde itikafa çekilmesi vardır.

Çilehanenin biri caminin doğu kapısına açılan ancak şimdi ızgara ile kapatılan, diğeri ise son cemaat yerinin doğu köşesinde olmak üzere iki asıl girişi vardır. Ayrıca caminin içinden de merdivenli bir girişi bulunmaktadır. Günümüzde girişler son cemaat yerinden yapılmaktadır.

Çilehanenin bulunduğu alan cami gibi dikdörtgen planlıdır. Ancak bu dikdörtgen düzgün kenarlı değildir. Taş duvarlar, beyaz badanalı ve sadedir. Süsleme yapılmamıştır. Her iki girişten merdivenle, harimin yaklaşık 1/10 büyüklüğündeki düzgün olmayan bir dikdörtgen şeklindeki odaya inilir. Bu odanın batısında, yarı büyüklüğünde ikinci bir oda daha vardır. Bu odalardan ilki çeşitli amaçlarla kullanılabilecek bir giriş, diğeri abdest odasıdır. Günümüzde bu odalar ibadet amaçlı kullanılmaktadır.

Çilehanenin çile odaları ilk odaya açılan düzgün olmayan bir koridor boyu sıralanmışlardır. Bunlar dört tanedir. En sondaki çile odası mihrabın altına oldukça yakındır. Düzgün olmayan kare planlı bu odaların havalandırma bacaları vardır. Bu odaları Hacı Bayram-ı Veli ve öğrencileri Akşemseddin, Şeyh Eşrefoğlu Rumi ile tarikat üyeleri kullanmışlardır.

Hacı Bayram-ı Velî'den Nasihatler

    Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.
    Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.
    İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız.
    Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz.
    Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz; çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir. Emaneti koruyunuz.

Eserleri

Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî
Makalat - (Farsça)
Kitâbu'l-Fevâid
Şerh-iBesmele
Şathiyye
Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye


Bayramiyye - Bayramilik  - Hacı Bayram Veli


Hacı Bayram Velî tarafından XIV. asrın sonları ile XV. asrın başlarında kurulan ve önemli bir yere sahip tarîkatlardan biri. Adını Hacı Bayram Velî (833/1429)'den almıştır. Hacı Bayram, 753/1352 yılında Ankara Çubuksuyu civarında bugünkü söyleyişiyle Solfasol (Zü't-Fadl) köyünde doğmuştur. Asıl adı Numan'dır. Şeyhi ile Kurban Bayramı'nda tanıştığı ve çok mütevazi olduğundan Bayram adını almış ve bu adla ün yapmıştır. Babası, Koyunluca Ahmed adında bir köylüdür, Safiyüddin ve Abdal Murat isminde iki küçük kardeşi vardır. (M. Ali Aynî, Hacı Bayram Velî, İstanbul 1343, s. 50).

Çocukluk hayatı hakkında fazla malûmat sahibi değiliz. Onun meşhûr olması o zamanlarda çok büyük bir kıymet taşıyan müderrisliğiyle başladı. Görev yeri Melike Hatun'un yaptırdığı Kara Medrese'dir.

Hacı Bayram, Kayserili Şeyh Hamîdeddin b. Musa (Somuncu Baba)'ya (815/1412) intisâb ederek ondan feyz aldı. Şeyhinin neş'e ve kemâline olan aşkının sonucu hep onunla birlikte oldu, onunla birlikte Şam ve Mekke'ye gitti. Hac görevini yerine getirerek Aksaray'a geri geldiler. Hacı Bayram şeyhinin irtihâlinden sonra Ankara'ya döndü. Gazalî'nin (ö. 505/1111), Bağdat Nizamiye Külliyesi'nden ve Molla Câmî'nin (898/1492) görev yaptığı medreseden ayrıldıkları gibi Hacı Bayram Velî de Kara Medrese Müderrisliği'nden çok geçmeden ayrıldı.

Bu sıralar Anadolu halkı üzerinde Muhyiddin İbnü'l-Arabî (638/1240) Celâleddîn-i Rûmî (672/1273), Sadreddin Konavî (673/1274) ve şeyhi Hamideddin'in nüfûzları hissediliyordu. Hacı Bayram'ın tasavvuf terbiyesinin yanına müderrisliği de eklenince, fikirlerini yayması çok kolay oldu. İrtihalinden sonra da Bayramîlik adıyla ün salan bu tasavvuf ekolü (tarikatı)'nü, yetiştirdiği müridleri idame ettirdiler. (Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmîler, İstanbul 1931, s. 34).

Bayramîlik, tasavvuf tarihinde gözle görülür bir yer tutmuştur. Tarîkat denilen olgu bir görünümdür. Bunun hayat sahnesine çıkışı ve devamlılığı, ondaki öz'e bağlıdır. Bunun yanında, başta bulunan şeyhin şahsiyeti, teslimiyeti, fedakârlığı ve kendisine intisâb edenlerin kemmiyet ve keyfiyet açısından durumları da göz ardı edilemez. Tabiî bir diğer önemli faktör de, o sıralarda mevcûd olan ortam ve şartlardır. Bunlar bir arada bulunduğunda bir tasavvuf ekolü oluşur ve sahnede görevine başlar. Tasavvuf alanında bütün tarikatlarda görülen öz, müntehâ nokta olan melâmettir. Melâmet ise, bir cümleyle ifade edecek olursak nefsi kınamak ve Hakk'ı yüceltmektir. Yani, Tevhîd-i Zât'a varmaktır. Bunun tahakkuku, meşrûiyyet dairesinde olur. Hacı Bayram Veli'de bunları rahatlıkla görürüz.

Silsilesi: Bayramîlik, bir koldan Bayezid Bestamî'ye (261/874) çıkar. Diğeri, bilhassa Halvetîler ve Melâmîler tarafından kabûl edilen silsile olup Hasan Basrî'ye uzanır. Birinci silsile, Ebu'l-Hasan Zarafânî'den Nakşıbendiyye silsilesine ulaşır. Bayramîlik'te Aleviyye ve Sıddıkiyye nisbeti vardır.

Bayramîlik, kendisinde sesli ve sessiz hatî ve cehrî zikri toplamıştır. Sesli zikri Halvetîlikten, sessiz zikri de Nakşîlikten aldığı kabul edilir.

İhtiyârî ve ıztırarî ölümle zevk edilen vahdet-i vücûd olgusuna inanmak, bu tarikatın fikrî alandaki önemli özelliğidir. Vahdete inanmak diğer tarikatlarda; sonunda varılan bir netice iken; Bayramîler'de, henüz işin başında iken bulunması gereken bir husustur. Bu inanç, zamanla oluş haline gelmelidir. Fenâfillah mertebeleri diye de adlandırılan ve Tevhîd-i Ef'âl (Fiillerin birlenmesi), Tevhîd-i Sıfât (Sıfatların birlenmesi) ve Tevhîdi Zât (Zâtın birlenmesi), yani sırayla; her fiilin fâilinin, her sıfatın mevsûfunun Allah olduğu ve Allah'tan başka gerçek varlık bulunmadığı şeklinde özetlenen Tevhîd anlayışına çok önem verilir. Hacı Bayram bu Tevhîd mertebelerini "bilmek", "bulmak" ve "olmak" diye ifade eder (Mehmet Demirci, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1987, s. 39).

Bayramîlik, dünya hayatında kimseye yük olmamayı, alınteriyle kazancı esas alır. Bizzât Hacı Bayram, Ankara'da geçimini ziraatle sağlamıştır. Bayramîlik'te aynı zamanda, başkasının da geçim zorlukları karşısında yardımına koşmak prensibi vardır. Bu husus ile ilgili olarak Hacı Bayram'ın üç aylarda halktan zekât toplayıp fukarasına dağıttığı bilinmektedir. Bu davranış aynı zamanda nefsi kınamaya da işaret sayılabilir.

Bu tarihî gerçeklerin ışığı altında tasavvufî düşünce ve pratik hayat anlayışında görüldüğü üzere, gerek özel hayatında, gerekse devlet büyükleriyle olan ilişkilerinde Hacı Bayram Velî' yi maneviyata aşırı düşkün mistik bir mutasavvıf olmaktan çok, hayatın pratik ve yaşanılır gerçeğine kolayca uyum sağlayabilen, dünyayı ihmal etmeyen, müridlerini son derece disiplinli yetiştiren, çalışma ve hayat mücadelesini teşvik eden, günün büyük kısmını tarlada, bağda çalışarak geçirip zamanında muntazam ibadetini ve zamanında da işini gücünü yerine getiren plânlı bir hayat adamı olarak görüyoruz.

Bayramîlik geleneklerine gelince onları şöylece özetleyebiliriz: Tekke veya bir mecliste toplanmak, oniki rekâtlık bir teheccüd namazı kılmak, sonra zikir halkası oluşturmak, kudûm çalarak çarşıyı dolaşmak. Zikirlerinde "Lâ ilâhe illâllah" derlerdi.

"Gönüle varmak" diye adlandırılan zikirde, gözler kapanır, nefes tutulur ve başlar sağa sola sallanırdı. (Mehmet Demirci, a.g.e, s. 39).

Tarikatın esasları; cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilâhi olarak ifade olunabilir. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, İstanbul 1983, s. 181).

Bayramîliğin Hacı Bayram'ın ölümü üzerine iki kola ayrıldığı kabul edilir. Bir kısım, zikr-i cehrîyi kabul ederek Hacı Bayram'ın halifesi Ak Şemseddin'e (864/1459) bağlanmış; bir kısmı da diğer halîfesi Bursalı Ömer Dede'ye (880/1475) uyup, zikir ve vird gibi şeylerden, özel giyimden, hatta tekkelerden bile feragat ederek Melâmî adını almıştır.

Bayrâmîlik adıyla ün salan tarikat, Ak Şemseddin koluyla yayılmıştır. Bilhassa Anadolu'da Ankara, İstanbul, Bolu, Bursa, İzmir ve Kastamonu'da yayılmış ve özellikle Türk tasavvuf çevrelerinde etkili olmuştur. Bayramîliğin yukarıda zikrettiğimiz iki şubesinin yanında, ayrıca Tennûriyye, Himmetiyye, İseviyye ve Hamzaviyye kolları vardır. Aziz Mahmud Hüdâî'nin kurduğu Celvetîlik de Bayrâmîlik'den doğmuş ve onun devamı sayılmıştır.

Bayrâmîlik, kurucusunun şahsiyeti dolayısıyle büyük etki bırakmıştır. Onun yetiştirdiği ünlü kişilerden Ak Şemseddin, Mehmed ve Ahmed Bîcan, Melâmiyye-i Bayramiyye müessisi Ömer Dede ve diğerleri, Anadolu'da İslâmî varlığın korunmasında da büyük tesirler icra etmişlerdir. Hacı Bayram Velî, Yunus Emre tarzında ilâhiler yazmıştır. Hacı Bayram Velî' nin (k.s) kabri, önemini ve değerini yükselttiği Ankara'da kendi adıyla anılan camün avlusundadır. Onun meşhur ilâhilerinden biri şöyledir:

"Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan aresinde,

Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde

Nağihan ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm

Ben dahi bile yapıldım taş u toprak aresinde

Ol şârdan oklar atılır, gelir ciğere batılır

Arifler sözü satılır ol şârın pazaresinde

Şâkirdleri taş yonarlar, yonup üstada sunarlar

Çalab'ın ismin anarlar o taşın her pâresinde

Bu sözü ârifler anlar, cahiller bilmeyip tanlar

Hacı Bayram, kendi banlar ol şarın minaresinde. "

---oOo---    ---oOo---      ---oOo---

BAYRAMİLİK

Hacı Bektaş Veli'nİn, Halveti ve Nakşibendi tarikatlarının genel kural, akide ve törenlerini kendi görüşleriyle yeniden yorumlayarak kurduğu bir tarikattır.

1352 yılında doğduğu tahmin edilen Hacı Bayram, çeşitli medreselerde ilim tahsil ettikten sonra Bursa'da Müderris olmuştur. Fakat yaşadığı devirdeki tarikatlerin yaygınlığı ve tesiri onu tasvvuf yoluna itmiş, Halveti şeyhlerinden, zamanın ünlü mutasavvıfı Şeyh Hamideddin'e bağlanmıştır. Onunla şehir şehir dolaşan, hatta Hacca da giden Hacı Bayram Veli, şeyhinin ölümünden sonra Ankara'ya dönmüş ve orada tarikatının temellerini atmıştır.

Sağlığında başka ülkelere halife gönderme-yen Hacı Bayram Veli telkinleriyle Anadolu'da son derece etkili olmuştur. Nitekim hakkında söylenen bazı asılsız sözlerden dolayı II.Murad tarafından Edirne'ye sürülmüş, daha sonra bağışlanarak Ankara'ya dönmesine izin verilmiştir. Yine bu tarikate mensup pek Çok şair yetişmiştir. İnançları gerek halk, ge­rekse divan edebiyatına tesir etmiştir.

Bayramiliğin kendisinden önceki tarikatlerle irtibatı ve silsilesi iki ayrı şekilde ele alınmaktadır. Menahb-ı Akşemseddin'de kaydedildiğine göre birinci silsile Cafer-i Sadık, Muhammed Bakır, Zeyne'lAbidin yoluyla Hz.A-li ve Hz.Muhammed (s)'e bağlanmaktadır. Bu silsile Ebu Yezid Bİstami'den itibaren Nakşibendî silsilesi ile birleşir. Aynı şekilde Nakşibendilerdeki zikr-i hafi'nin Bayramîlikte de benimsenmesi aralarında bir ilgi olduğunu düşündürüyor. Fakat bilindiği gibi, Nakşibendî silsilesinde Selman-ı Farisî yoluyla, Hz.Ebu Bekir'e varılmaktadır. Şiiliğin en az etki yaptığı tarikal olan Nakşibendilik böylece Hz,Ali yerine, Hz.Ebu Bekir'e bağlanmakta­dır. Bu silsilenin Bayramîlik ile birleşmesi, Ha­cı Bayram veü'nin tarikatını da Sıddîkî yapmaktadır. Kaldı ki yukarıda da belirttiğimiz ve Lâlîzade Abdülbaki'nin Menakıb-i Melami-yc-i Bayraıniyye eserinde ve Sarı Abdullah'ın Cevheretü'l-Bulaye fi Diiıreli'n-Nihaye eserin­de bildirdiklerine göre Bayramîlik, Halvctî ve Nakşibendî tarikatlerinin karışımından ortaya çıkmıştır.

Nevizade AinyVntnlIadihalü'l-Hattsik'te belirttiğine göre ise Bayramîlik silsilesi, Erdebil sufiieri denilen ve tarikat bakımından Halvetî olan zümreye bağlanmaktadır. Araştırmacılar, Hacı Bayram Velî'nin Melamilikten de etkilenmiş olduğunu ileri sürmektedirler. Mesela Gölpınarlı Hacı Bayram'in zikr-i hafî'yi benimsemesinin "kendisindeki melamet neşesinden doğma bir halet" olduğunu ve Nakşibendîlikle ilgili olmadığını ileri sürer.

Hacı Bayram Velî'nin ölümünden sonra Bayramîye tarikatı ikiye ayrıldı. Cehrî zikri benim­seyenler Akşemseddin'İn temsil ettiği Şemsiyye koluna, diğerleri ise Ömer Dede'nin temsil ettiği Melamiye koluna bağlandılar. Tarikal kuralları ve temel inançlar bakımından aralarında önemli bir fark olmamakla birlikte, Akşemseddin'in devam ettirdiği kolun tamamen klasik sünnî bir tarikat olarak kaldığı, Bayramî Melamiliğin aksine şu eğilimlerin görülmediği belirtilmelidir.

---oOo---    ---oOo---      ---oOo---

BAYRAMİYYE

Evliyanın büyüklerinden Hacı Bayram-ı Veli'nin ve talebelerinin tasavvufta takib ettikleri yol, tarikat. Hacı Bayram-ı Veli, hocası Hamidüddin-i Aksarayi (Somuncu Baba) hazretleriyle bir bayram günü tanışmıştı. Bu sebeple hocası ona "Bayram" lakabını verdi. Daha sonra da Hacı Bayram denildi. Onun tasavvufta takip ettiği yolu da bu lakaba izafeten "Bayramiyye" adıyla meşhur oldu. Bayrami dervişleri nefisleriyle sürekli mücahede halinde oldukları, gece gündüz ibadet edip "Savm-ı Visal= kavuşma orucu" tuttukları, bunun neticesi olarak kavuşacakları ilahi nimetlerle, asıl bayramı ahirette yapacaklarını söyledikleri için kendilerine Bayrami, yollarına da Bayramiyye denildiği bildirilmiştir.

Bayramiyye yolunun tarikat silsilesi; Hamidüddin-i Aksarayi, Hace Alaeddin Ali Erdebili, Sadreddin-i Erdebili vasıtasıyla Safeviyye tarikatının kurucusu Safiyyüddin Erdebili'ye ulaşır. Silsile, Safiyyüddin Erdebili'den sonra İbrahim Zahid-i Geylani'de Halvetiyye, Ebü'n-Necib es-Sühreverdi'de Sühreverdiyye, Kutbüddin-i Ebheri'de Ebheriyye silsilesiyle birleşir. Cüneyd-i Bağdadi ve Hasan-ı Basri hazretleri vasıtasıyla hazret-i Ali'ye ulaşır.

Hamidüddin-i Aksarayi hazretlerinin zahiren HaceAlaeddin Erdebili'den nisbet almakla birlikte, Üveysi olarak Bayezid-i Bistami hazretlerinin ruhaniyetinden de feyz aldığını bildiren kaynaklar vardır. Buna göre Bayramiyye yolunun silsilesi, HacıBayram-ı Veli, Hamidüddin-i Aksarayi, Sa'd-i Rumi, İbrahim el-Basri ve Ebü'l-Hasan el-Harkani vasıtasıyla Bayezid-i Bistami'ye ulaşmaktadır. Böylece Nakşibendiyye yolu silsilesiyle de birleşmektedir. Dolayısıyla Bayramiyye yolu Halvetiyye ve Nakşibendiyye yollarını birleştirmektedir.

Hacı Bayram-ı Veli'nin, hocası Hamidüddin-i Aksarayi hazretlerininAksaray'da vefatından sonra Ankara'ya dönüp İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladığı 1412 (H.815) senesi Bayramiyye yolunun kuruluşu olarak kabul edilebilir. İlk zamanlar Ankara ve çevresinde yayılan Bayramiyye yolunun bağlıları kısa zamanda çoğaldı. Hacı Bayram-ı Veli hazretleri ve talebelerini çekemiyenler onun saltanat davasına kalkıştığı iddiasını ortaya atarak zamanın Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Murad Hana şikayet ettiler. Padişah, Hacı Bayram-ı Veli'yi Edirneye davet etti. Onunla görüşünce hakkında söylenenlerin asılsız olduğuna kanaat getirdi, büyüklüğünü kabul edip özür diledi. Ankara'ya dönmesine izin verdi. Ayrıca Bayramiyye mensuplarından vergi alınmamasını emretti.

Hacı Bayram-ı Veli, Sultan Murad'la görüştükten sonra, hocası Hamidüddin-i Aksarayi'nin kendisine giydirdiği on iki dilimli, kırmızı renkli tarikat tacının rengini beyaza çevirdi, dilim sayısını da altıya indirdi. Ankara'ya dönüşünden vefatına kadar Bayramiyye yolunun esaslarını anlatıp, talebe yetiştirdi. Vefatından sonra Bayramiyye yolu Ankara dışında da yayıldı. Talebeleri, Akşemseddin ve Ömer Sikkini vasıtasıyla Beypazarı ve Göynük'te, Yazıcıoğlu Mehmed ve kardeşi Ahmed Bican vasıtasıyla Gelibolu'da, Şeyh Lütfullah vasıtasıyla Balıkesir'de, Akbıyık ve Hızır Dede vasıtasıyla Bursa'da, İnce Bedreddin vasıtasıyla Larende'de (Karaman), Muslihiddin Halife vasıtasıyla İskilip'te, Uzun Selahaddin ve Molla Zeyrek vasıtasıyla Bolu'da, Şair Şeyhi adlı halifesi vasıtasıyla da Kütahya'da yayıldı.

Hacı Bayram-ı Veli'nin talebeleri, onun vefatı üzerine halifesi Akşemseddin'e biat ettiler. Bayramiyye yolu onun tarafından devam ettirildi. Akşemseddin hazretlerinin kurduğu şubeye Şemsiyye-i Bayramiyye adı verildi. Şemsiyye-i Bayramiyye de Akşemseddin'den sonra halifesi Kayserili İbrahim Tennuri zamanında Tennuriyye adını aldı. Bu şube de İbrahim Tennuri'nin Şeyh Ali, Şeyh Lütfullah, Şeyh Kasım adlı oğullarıyla Şeyhülislam Ebüssüud Efendinin babası İskilipli Şeyh Muhyiddin Yavsi tarafından sürdürüldü. Tarikat silsilesi dört kişi vasıtasıyla Akşemseddin'inHamza Şami adlı halifesine ulaşan Bolulu Himmet Efendi, Bayramiyye'nin Himmetiyye şubesini kurdu. Bayramiyye yolu son dönemlere kadar bu şube vasıtasıyla devam etti. Hacı Bayram-ı Veli'nin halifelerinden feyiz olanMuhammed Üftade'nin halifesi Aziz Mahmud Hüdayi'nin kurduğu Celvetiyye yolu da Bayramiyye'nin kolu sayılır.

Bayramiyye yolunun bir kolu da, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebesi Ömer Sikkini tarafından kurulan Melamiyye'dir.

Bayramiyye yolunda esas olan cehri yani açık zikirdir. Bazı kolları ve şubeleri ise cehri zikrin yanında hafi, yani gizli zikri de kabul ederler.

Bayramiyye yolunun Ankara'daki dergahının (Asıtane) şeyhliğini Hacı Bayram-ı Veli'nin vefatından sonra büyük oğlu Ahmed Baba yürüttü. Ondan sonra Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin torunu Edhem Baba şeyhlik makamına geçti. Bu zamandan, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 senesine kadar ailenin en büyük ve en layık oğulları meşihatları padişah beratlarıyla tasdik edilerek şeyhlik vazifesini sürdürdüler. Dergahın yirmi yedinci ve son şeyhi 1945 senesinde vefat eden Şemseddin (Bayramoğlu) Efendiydi.

Bayramiyye yolunun Ankara dışında bulunan tekke ve zaviyeleri ise şunlardı: Edirne'de Ayşekadın Mahallesinde Sultan Hacı Bayram adlı bir zaviye; İstanbul'da Yavuz Sultan Selim Camii yakınlarında Sultan İkinci Bayezid tarafından Bayramiyye tekkesi olarak yaptırılan daha sonra Halvetiyye yolunun Sivasiyye koluna intikal eden Sivasi Tekkesi; Bayramiyye'nin Himmetiyye koluna ait Eyüb civarında Abdi Baba Tekkesi; Topkapı'da KızlarAğası Mehmed Ağanın inşa ettirdiği cami içinde Bayezid Ağa Tekkesi; Üsküdar Salacak'ta Emekyemez (Etyemez) Tekkesi; Kağıthane'deAbdüssamed Ağa Tekkesi; Üsküdar Divitçiler'de Bezcizade Muhyiddin Efendi Tekkesi; Şehremini Altımermer'deTavil Mehmed Efendi Tekkesi; Aksaray'daCismilatif Tekkesi; Üsküdar'da Nakkaşpaşa'da Himmetzade Tekkesi; Kasımpaşa'da Haşimi Osman Tekkesi.

Bu yapıların birkaçı 1840 senesinde bile arsa halinde bulunuyordu. 1889'da İstanbul'da dört Bayrami tekkesinin faal halde olduğu kaydedilmişti. Tekkelerin kapatılmasından bir yıl önce (1924); Emekyemez (Etyemez), Himmetzade, Fatih Çarşamba'daMehmedAğa Camii, Şehzadebaşı Bozdoğan Kemerinde Helvayi Yakub tekkeleri bulunmaktaydı. Bugün bu tekkeler ya harab halde veya gayesi dışında kullanılmaktadır. 

---oOo---    ---oOo---      ---oOo---

Hacı Bayram Velî (öim.1482) tarafından Ankara'da kurulan bu tarikat, Anadolu'nun dînî ve millî kültürü üzerine derin tesir icrâ etmiştir. Hz, Ebu Bekir ve Hz. Ali'ye dayanan iki ayrı silsilesi vardır. (Birincisi şöyledir: Hacı Bayram Veli-Hamidüddin Aksarayî-Şâdi Rumi-İbrahim Basri-Süleyman İskenderanî-Hasan Esterabadî-Mahmud Basrî-Sadeddin Bağdadi-İshak Harezmi-Süleyman Buharî-Süleyman İsfahani-Ahmed Horasanî-Ebül Hasan Cürcânî-Musa Bistamî-İbrahim Hindi-Beyazid Bistamî. Bu kol Hz.Ebû Bekirle birleşerek Hz. Peygamber e dayanmaktadır, öteki silsile şöyledir: Hacı Bayram Veli-Hamidüddin Aksarayî-İbrahim Erdebili-Alâeddin Erdebili-Sadreddin Musa Erdebili-İbrahim Zâhid Gilânî-Cemâleddin Tebrizî-Ş.Muhanvned Tebrizî-R. Muhammed Nahhasî-Kutbuddin Ebherî-Ebunnecbi Sühreverdî-Ömer Bekri-Muhammed Bekri-Muhammed Dineveri-Mimşad Dineueri-Cüneyd Bağdadi. Bu kolda Hz.Ali ile Hz. Peygambere ulaşmaktadır).

Bayramîlik sessiz zikri esas alan Nakşilik ile sesli zikri benimseyen Halvetilik'in birleştirilmesinden meydana gelen bir tarikat olarak kabul edilir. Fakat Nakşilik tesiri daha azdır. Hacı Bayram'ın şeyhi olan Hamîdüddin Aksarayi (Somuncu Baba) Erdebil bölgesinde tasavvufi eğitimini tamamladıktan sonra Anadolu'ya gelip irşâda başlamış ve bu arada Ankara'da müderrislik yapan Hacı Bayram'ı eğitimine almıştır. Hacı Bayram'ın kurduğu tarikat sünnî inançta olup sesli zikir esâsına dayanıyordu. Tekkede veya bir mecliste toplanmak, on iki rekâtlık bir teheccüd namazından sonra zikir halkası oluşturmak, kudüm çalarak çarşıyı dolaşmak Bayramiyye geleneklerinden idi. "Lâ ilâhe illallah" kelimesi zikir sözleri idi. Gözleri kapamak, nefesi tutmak, baş sağa ve sola sallamak suretiyle yapılan zikre "gönüle varmak" denirdi.

Bayramîlik'te vahdet-i vücûd'a inanmak esastır, öteki tarîkatlerin çoğunda, vahdet-i vücûd sülûkün sonunda ulaşılan bir netice iken, Bayramîlerde daha işin başında vahdete inanmak ve zamanla bunu "oluş" hâline getirmek icab ederdi. Bu tarikatte çok önem verilen "fiillerin birlenmesi", "sıfatların birlenmesi", nihayet "zâtın birlenmesi" yani sırasıyla her şeyin fâilinin Allah olduğu, Allah'ın sıfatlan ile zuhur ettiği, aslında Allah'tan başka gerçek varlık bulunmadığı şeklindeki tevhid anlayışına çok önem verilir. Hacı Bayram bu tevhid mertebelerini "Bilmek", "Bulmak", "Olmak" diye ifâde etmiştir.

Bayramîlik'in esasları kısaca cezbe, muhabbet ve sırrı ilâhî olarak ifâde edilir. Ahilikte olduğu gibi, Bayramîlik'e mensup olan dervişlerinde bir sanat veya işle meşgul olmalan mecburiyeti vardı. Ahiler Ankara ve civârında yaygın olan Bayramîyye tarikatına girmiş ve geleneklerini bu tarikat içinde devam ettirmişlerdir.

Ankara, İstanbul, Bolu, Bursa, İzmir, Adana, Maraş ve Kastamonu bölgelerinde yayılan Bayramîlik, Anadolu'da dînî hayâtın şekillenmesine önemli hizmet görmüştür. Ta Hacı Bayram'dan îtibâren, mensuplarının ziraatla, sanatla, kısacası el emeği ve alın teri ile geçimlerini sağlamaya önem vermeleri dikkat çekicidir. Bu durum,hazır yeyici derviş topluluğu imajının revaç bulmasını da engellemiş sayılır.

Hacı Bayram'ın vefatından sonra Bayramîiik iki büyük kola ayrıldı. Bunda meşrep ve mizaç farklılıkları da rol oynadı. Asıl Bayramîlik, Hacı Bayram'ın seçkin halîfesi Akşemseddin tarafından devam ettirildi. Bu kola Şemsiyye-ı Bayramîyye dendi. Bunlar sesli zikri esas almıştı. Öteki halîfe Ömer Sikkînı. yani Bursalı Bıçakçı Ömer Dede ise Melâmiyye-i Bayramîyye kolunun kurucusu oldu. Sessiz zikir ve melâmet temayülü bu şûbe tarafından devam ettirildi.

Bayramı Melâmiliği Ayaşlı Bünyamin, Pir Ali, İsmail Mâşukî, Ahmed Sarban, Hüsameddin Ankaravî, Şeyh, Bâli ile varlığını sürdürdü. Fikirlerindeki coşkunluk sebebiyle zaman zaman sert tepki ile karşılanmış, mensuplârından bâzılan idam edilmiştir. Bayramîlik'in ayrıca Tennûririye, Himmetiye, İseviyye ve Hamzaviyye kolları vardır. Aziz Mahmud Hüdâi'nin kurucusu olduğu Celvetîlikde Bayramîlik'in devamı sayılır.

---oOo---    ---oOo---      ---oOo---

Hacı bayramı veli tarafından kurulan tarikattır, Hacı Bayram-ı Veli nin asıl adı Nu’man’dır. Ankara’nın Zülfadl (solfasol) köyünde doğdu. Dini ilimleri tamamlayarak önce müderris oldu. Medresede müderrisliği bırakarak devrin ünlü şeyhi ”Somuncu baba” lakabıyla anılan ebü hamid Hamidüddin Aksarayi’ye intisab etti. O’nun vefatından sonra Ankara’da kendi adıyla anıla dergahında irşad hizmetine başladı. İlim ve irfanı sayesinde devrin sevilen bir şeyhi oldu. İlim ve devlet ricalinde pek öok kimse kendisinden feyz aldı. bir ara 2.Murat’ın daveti üzerine Edirne’ye gitti. Orada ilim ve devlet adamlarıyla görüştü. Başta Fatih’in Hocası Akşemseddin olmak üzere Yazıcıoğlu Mehmed, Ahmed Bican, Akbıyık Sultan, Dede Ömer Sikkını gibi pek çok halife yetiştirdi. Bayramiyye tarikatı genellikle Halvetiyye  ile Nakşibendiyye tarikatlarının prensiplerini birleştiren bir tarikat oldu.  Hacı Bayramı Veli’nin Şeyhi Hamidüddin Aksarayi’nin hem Safevi ailesi vasıtasıyla Halvetiyye hemde Şam’daki Şeyhi Şadi-i Rumi aracılığıyla Nakşi eğitim gördüğü kaydedilir. Bayramiyye daha kurucusunun zamanında temel esasları belirlenmiş, Ankara Bursa ve Edirne çevresinde yayılmıştır. 
Hacı Bayram Veli’nin çiftçilik yaparak kendi el emeği ile geçinmesi mürid ve müntesiblerini bir meslek ve sanata yönlerdirmesi onun ”Ahilik ve Melamet” meşrebine yakınlığı şeklinde değerlendirilmektedir. Bayramiyye Halvatiyye gibi cehri usul üzere esma zikrini benimsemiş bir tarikattır. Ancak Bayramiyye’nin Melamiyye kolunda ”gönül bekleme” denilen bir hafi zikir şekli vardır. Bayramiyye ”cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilahi” şeklinde üç temel esasa sahibtir.
Hacı Bayram-ı Velî’den sonra tarîkatın en büyük şeyhi sayılan Akşemseddin’in eserleri, tarîkatın temel esaslarının korunmasında büyük bir hizmet ifâ etmiştir. Çünkü Hz. Bayram-ı Velî’nin birkaç manzumesi dışında herhangi bir eseri günümüze ulaşmamıştır.
Gerek Akşemsedin ve gerekse İbrahim Tennûrî’nin İbn Arabî fikirlerini savunan eserleri, Bayramiyye’nin çizgisini gösterir. Bayramiyye’nin bir başka özelliği de bir Türk tarafından Anadolu topraklarında kurulan ilk tarîkat olmasıdır. Yayıldığı bölgeler de genelde Anadolu ve Balkanlar’daki Türk bölgeleridir.
Bayramiyye tarîkatının tâcı önceleri oniki dilimli ve kırmızı renkli iken, Hacı Bayram-ı Velî tarafından altı dilimli beyaz çuhaya dönüştürülmüştür. Tâcın boyu başlangıçda Mevlevî sikkesi gibi uzun olduğu hâlde, daha sonraları kısaltılmıştır. Tâcın tepesinde Hamîdüddin-i Aksarâyî’nin Şam’daki Bâyezidiyye dergâhına intisabını sembolize eden, gülü andıran bir düğme vardır. Bayramiyye tarîkatının Akşemseddin tarafından kurulan Şemsiyye, Dede Ömer Sikkînî tarafından temsil edilen Melâmiyye ve Akbıyık vâsıtasıyla Aziz Mahmud Hüdâyî’ye nisbet edilen Celvetiyye adlı üç kolu vardır. Asıl Bayramîlik, Şemsiyye ve onun kolu Himmetiyye olarak devam etmiştir. Ankara’daki merkez tekkeden başka İstanbul, Bursa, Edirne ve Balkanlar’da da Bayramî tekkeleri, sayıları az da olsa başlangıçtan beri vardır.
Melâmiyye bir meşrebin adı olmasının yanı sıra Dede Ömer Sikkînî ile birlikte bir tarîka’ın adı olmuştur. Bayramî melâmîleri, Osmanlılar döneminde en çok takibata uğrayan tarîkat mensupları olarak dikkat çekmektedir. Şemsiyye ile Melâmiyye aynı tarîkatın iki ayrı kolu olduğu hâlde, her ikisi de tarîkat silsilesi açısından çelişkili bir konumdadır. Hafî zikri iltizam eden Melâmiler , cehrî zikri esas kabul eden Halvetî silsilesini, cehrî zikri tercîh eden Şemsîler de Nakşbendî silsilesini benimsemişlerdir.
Celvetiyye tarîkatı her ne kadar Bayramiyye’nin bir şubesi ise de, zamanla müstakil bir tarîkat hâline gelmiştir. Celvetiyye’nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdâyî (ö.1038/1628 )’dir. Osmanlı döneminde yetişen en nüfûzlu şeyhlerden biri olan Aziz Mahmud Hüdâyî iyi bir medrese tahsilinden ve müderrislik payesine eriştikten sonra tarîkata girmiştir. Otuza yakın eseri ve yüzbinlere varan mürîdi bulunan Hüdâyî’nin tarîkatı, sağlığında ve vefâtından sonra İstanbul, Bursa ve Balkanlar’da yayılmıştır. “Tevhîd zikri ve mücâhede” esasına dayanan tarîkat, ilim ve devlet ricâlinin de ilgisini çekmiştir. Bursalı İsmail Hakkı (ö.1137/1724) gibi velûd mutasavvıf müellifler, bu tarîkattan yetişmiştir. Tarîkatın Hakkıyye, Fenâiyye, Selâmiyye ve Hâşimiyye adlı kolları, İstanbul’da otuz kadar tekkesi vardı.
Bunlardan başka Medyeniyye, Kübreviyye ve Sa’diyye adıyla anılan müstakil tarîkatlar vardır. Bunlardan Medyeniyye, Ebû Medyen Şuayb (ö.590/1193) tarafından kurulan tarîkattır. Endülüslü olan Ebû Medyen Mağribî’nin İbn Arabî’nin fikir dünyâsında derin izler bıraktığı bilinmektedir. Kuzey Afrika taraflarında “Şeyhu’l-mağrib” adıyla anılan Ebû Medyen, Doğu’nun şeyhi “Şeyhu’l-maşrık” Abdülkadir Geylânî ile çağdaştır. Şâziliyye tarîkatının kuruluş ve gelişmesinde etkili olmuştur.
Kübreviyye ise Türkistan şeyhlerinin ulularından Necmeddin Kübrâ (ö.618/1221)’ya nisbet edilen tarîkattır. Moğollarla mücâdelesinde şehid olan şeyhin tarîkatı Anadolu’dan çok, Orta Asya, İran ve Rusya taraflarında yaygındır. Bugün hâlâ Özbekistan taraflarında temsilcileri bulunduğu söylenmektedir.
Sa’diyye de Sa’deddin Cibâvî (ö.700/1300) tarafından kurulmuştur. Suriye bölgesinde doğup gelişen tarîkat, daha sonraları Anadolu ve İstanbul’a da gelmiştir. Sa’diyye’nin diğer adı “Cibâviyye”dir. Tekkelerin kapanmasına yakın yıllarda, İstanbul’da yirmiden fazla Sa’dî tekkesi bulunduğuna bakılırsa, Sa’diyye’nin yaygınlığı anlaşılmış olur.


I-) BAYRAMİLİĞİN DAYANDIĞI TEMELLER
Hacı Bayram Veli tarafından Ankara’da kurulan bir Türk tarikatı olan Bayramiyye tarikatı, aynı zamanda Anadolu’da doğup büyüyen bir mutasavvıf tarafından kurulmuş olan ilk Türk tarikatıdır. Nitekim Bayramiyye tarikatı daha Hacı Bayram Veli’nin sağlığında büyük bir yaygınlık kazanmıştı.

Bu tarikatın kuruluşunu Ebu Hamüdüddin Aksarayi’nin vefat tarihinden sonra Hacı Bayram Veli’nin Ankara’ya dönüp 1400’lü yıllarda irşad faaliyetlerine başladığı yıllar olarak belirlemek doğru olacaktır. Bayramiliğin temelleri esasen üç önemli dayanağa dayanmaktadır. Bunlar; cezbe, muhabbet ve Sırr-ı İlahi’dir. Cezbe; Allah’ın kulunu kendine çekmesi olarak tanımlanırken, muhabbet ise kulun sadece Allah’ı istemesine ve Allah’ın da bu kuluna yüce haller vermesi şeklinde açıklanmaktadır. Sırr-ı İlahi ise; tarikat ve vahdet sırlarının, tasavvufa yabancı olanlara açılmayıp gizlenmesidir. Bayramilikte, dervişin cezbe ve muhabbetten sonra; İlahi sırları elde etmeye çalışması hedef olarak görülmüştür.

II-) BAYRAMİLİĞİN KOLLARI
Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra onun kurmuş olduğu Bayramiyye tarikatının başına ilmi ve kıdemi sebebiyle Akşemseddin geçmiştir. Bundan sonra Hacı Bayram Veli’nin bütün müridleri Akşemseddin’in etrafında toplanmışlardır.

A-) Şemsiyye-i Bayramiyye

Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra Akşemseddin onun makamına geçerek Şemsiyye-i Bayramiyye kolunu kurmuştur. Bunlar açık zikri benimseyerek birkaç yan kola ayrılmışlardır. Bu kollardan Tennuriyye, Akşemseddin’in halifesi Kayserili İbrahim Tennuri tarafından kurulmuş, Himmetiyye ise Himmet Efendi tarafından kurulmuştur. Şemsiyye-i Bayramiyye’nin diğer bir alt kolu olan İseviyye ise Saruhanlı İlyas tarafından kurulmuştur.

B-) Melamiyye-i Bayramiyye


Yukarıda da belirtildiği gibi asıl Bayramilik, Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra Akşemseddin tarafından yürütülmüştür. Fakat Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Bıçakçı Ömer Dede (Sikkini), Akşemseddin’in zikir ve sohbetlerine katıldıktan sonra ondan bazı görüşleri nedeniyle ayrılarak Melamiyye-i Bayramiyye kolunu kurmuş ve gizli zikir ile melamet tavrını benimsemiştir. 3

C-) Celvetiyye


Celvetiyye tarikatının kurucusu olan Aziz Mahmud Hüdai’nin silsilesi Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Akbıyık Meczub’a dayanmaktadır. Özellikle Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Hızır Dede’den feyz alan Üftade’nin halifesi olan Aziz Mahmud Hüdai’nin kurduğu bu tarikat silsile olarak Bayramiyye’nin bir kolu olmakla birlikte genel olarak müstakil bir tarikat olarak gelişmiştir.

BAYRAMİLİĞİN YAYILIŞI

Bayramilik ortaya çıktığı zamandan itibaren geçen zaman diliminde devamlı olarak yayılma fırsatı bulmuş bir tarikattır. Bu tarikat sadece Anadolu toprakları ile sınırlı kalmayıp Anadolu’nun çevresinden başlamak suretiyle değişik kıta ve sahalarda yayılma imkanı bulmuştur .

Avrupa’da özellikle Edirne, Selanik, Peç, Peşte, Mora, Mostar, Saraybosna, Vidin, Belgrat, Serez, Manastır, Üsküp, İştip, Tikşev, Köprü ve İsnefçe yolları ile yayılan Bayramilik, Asya ve Afrika’ya Ankara, Konya, Aksaray, Bursa, Şam, Mekke, Medine ve Kahire yollarından ulaşmıştır. Özellikle Mısır’da Bosnalı İbrahim bin Timur Han bin Hamza sayesinde geniş yayılma sürecine girmiştir.

SONUÇ

Anadolu’da dünyaya gelen Hacı Bayram Veli, fikirleri ve hareketleri ile zamanında yaptığı etkiyi kurduğu tarikat ve yetiştirdiği halifeleri ile gelecek nesillere kadar ulaştırmıştır. Özellikle Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun geçirdiği zor durum esnasında ortaya çıkarak ehl-i sünnet inancının yayılmasını sağlayan Hacı Bayram Veli, Osmanlı Devleti’nin dini ve milli birliğinin sağlanmasında da önemli bir rol oynamıştır. Özellikle bir mutasavvıf olarak dünyayı terk yerine onu imara yönelmesi onun ileri görüşlülüğünü simgeler.


Kaynak :

Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
Hasan Fehmi KUMANLIOĞLU-Şamil İA
Rehber Ansiklopedisi
(M.DEMİRCİ)
(SBA)
Fotoğraflar-hacibayramiveli . com

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ebü'l-Hasan eş-Şazeli Kimdir? Şazeliye Tarikatı Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 01-25-2020, 10:52 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Ebü'l-Hasan eş-Şazeli Kimdir? Şazeliye Tarikatı Hakkında Bilgiler

EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ (ö.656/1258)

Şâzeliyye tarikatının kurucusu olan Ebü'l-Hasan Nuruddin Ali b. Abdillah eş-Şâzelî 593 (1197) yılında Kuzey Afrika'nın en batı bölgesinde yer alan Sebte (Ceuta) şehri doğusunda Gamâre'de doğdu. Gamâre bugünkü Fas sınırları içerisindedir.

Mürşidi Abdüsselam b. Meşîş'in emriyle irşad faaliyetine başladığı İfrîkıye'deki Şâzile (Şâzele) beldesine nisbetle Şâzelî diye tanınır.

Soyu Hz. Hasan'a ulaşan bir aileye mensuptur. (İbn Atâullah el-İskenderî, Letâifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 51; İbnü's-Sabbağ, Dürretü'l-esrâr ve tuhfetü'l-ebrâr, Kahire 2001, s. 22)

Öğrenimine Gamâre'de başlayan Şâzelî on yaşlarında Tunus'a giderken Kur'an'ı ezberlemiş ve hadis okumuş bir talebeydi. Burada simya ilmiyle meşgul olmak istediyse de aldığı bazı manevî işaretler sebebiyle bundan vazgeçti. (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 24)

Bu yıllarda Ebu Muhammed Abdülaziz Mehdevî, Ebu Said el-Bâcî, Ebu Abdullah Ali b. Harrâzim gibi âlimlerden ders aldı.

İbn Ataullah el-İskenderî, onun zâhirî ilimlerde tartışma yapacak seviyeye gelmeden tasavvuf yoluna girmediğini söyler. (İbn Atâullah el-İskenderî, a.g.e., s. 51)

Zâhirî ilimleri tahsil etmekle birlikte gençlik yıllarından itibaren tasavvuf yolunda karar kılan Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî, başlangıçta silsilesi Mağribli sûfî Ebu Medyen'e ulaşan Ali b. Harrâzim'den faydalandı. Nitekim bazı kaynaklarda ilk defa ona intisap ettiği kaydedilmektedir (İbn İyâd eş-Şâfiî, el-Mefâhirü'l-aliyye fi'l-meâşiri'ş-Şâzeliyye, Halep 2002, s. 17).

Şâzelî daha sonra ilim ve maneviyat merkezlerinin yer aldığı doğuya gitmek üzere yola çıktı. Önce Fas, Tunus ve Mısır'a gitti, oradan Irak'a geçti. Bazı kaynaklara göre 618 (1221) yılında başladığı bu yolculuğun asıl amacı zamanının kutbunu bulmaktı.

Bağdat'ta Ahmed er-Rifâî'nin halifesi Şeyh Ebü'l-Feth el-Vâsıtî ile buluştu ve tasavvufî eğitimine bir süre onun yanında devam etti.

Bağdat'ta bir velinin (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 22), bazı kaynaklarda Ebü'l-Feth el-Vâsıtî'nin (İbn İyâd eş-Şâfiî, a.g.e., s. 19) ona aradığının Mağrib'de olduğunu söylemesi üzerine memleketine döndü.

Mağrib'de Rabata denilen mevkide Abdüsselam b. Meşîş ile tanışıp kendisine intisap etti.

Seyrü sülûkünü tamamlamasının ardından İbn Meşîş ona İfrîkıye'ye gidip Şâzile beldesine yerleşmesini, daha sonra Tunus şehrine geçmesini, orada yöneticiler tarafından üzerine gelineceğini, ardından Tunus'tan ayrılıp doğuya gitmesini, burada kendisine kutbiyet makamının verileceğini söyledi (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 23; İbn İyâd eş-Şâfiî, a.g.e., s. 19).

621-623 (1224-1226) yıllarında mürşidinin gösterdiği istikamette yola çıkan Şâzelî önce Tunus'a uğradı. oradan Şâzile'ye geçip Zağvân dağındaki bir mağarada inzivaya çekildi. Abdullah b. Selâme el-Habîbî bu mağarada bitkiler ve otlarla beslendikleri zorlu uzlet döneminde onun yardımcısı ve refakatçisi oldu. Kendi ifadesiyle, "Ey Ali! Artık insanların arasına karış da senden istifade etsinler" denilmesi üzerine (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 27) Zağvân dağındaki uzletine son verdi. Bu sırada 34-35 yaşlarında olan Şâzelî, İfrîkıye bölgesinin başşehri Tunus'a gitti. Burada halktan ve ulemadan büyük ilgi gördü.

Bu dönemde İfrîkıye, Hafsî Devleti'nin kurucusu Ebu Zekeriyya Yahya el-Hafsî'nin hakimiyeti altındaydı. Ebu Zekeriyya, Şâzelî'ye yakın ilgi gösterdi; ancak Şâzelî, Tunus Başkadısı Ebü'l-Kasım İbnü'l-Berâ'nın kıskançlıkları yüzünden buradan ayrılmak zorunda kaldı. Bu sırada hacca gitmeye niyetlenip doğuya doğru yola çıktı.

Kaynaklarda, Mısır'da iken İbnü'l-berâ tarafından kışkırtılan Eyyûbî Sultanı el-Melikü'l-Kâmil'in onu önce bazı sıkıntılara maruz bıraktığı, ardından ikramlarda bulunduğu kaydedilmektedir.

Şâzelî hac dönüşü yeniden Tunus'a geldi. Burada, ileride halifesi olacak Ebü'l-Abbas el-Mürsî ile buluştu. İbnü's-Sabbağ, Şâzelî'nin bu görüşmeyle ilgili olarak, "Ben Tunus'a sırf bu delikanlı sebebiyle geldim" dediğini nakleder (İbnü's-Sabbağ, a.g.e., s. 31).

Bir süre sonra irşad göreviyle Mısır'a gitmesini bildiren mânevî bir işaret üzerine 642 (1244) yılının yaz mevsiminde İskenderiye'ye hareket etti.

Şâzelî, çeşitli milletlere ve dinlere mensup toplulukların bulunduğu, bir ilim ve kültür merkezi olan İskenderiye'de halk ve yöneticiler tarafından karşılandı. O sırada Eyyûbî Devleti'nin başında bulunan Melikü's-Sâlih Necmeddin Eyyûb kendisini ve ailesini İskenderiye'deki burçlardan birine yerleştirdi.

Şâzelî, İskenderiye'de ders vermek ve tasavvuf meclisleri kurmak için sonradan el-Câmiu'l-garbî diye şöhret bulan Attârîn Camii'ni seçti.

Ardından gittiği Kahire'de hem saray çevresinde hem ulema ve halk arasında büyük ilgi gördü.

Kaynaklarda İzzeddin b. Abdüsselam, Abdulazim el-Münzirî, İbnü's-Salah eş-Şehrezûrî, İbnü'l-Hacîb, Cemaleddin Usfûr, Nehîbüddin b. Avn, Muhyiddin İbn Sürâka, Ebü'l-İlm Yâsîb, Mekînüddin el-Esmer, Şeref el-Bûnî, Abdullah el-Lekânî, Eminüddin Cibril gibi âlimlerin onun çevresinde bulunduğu kaydedilmektedir.

Şâzelî, Eyyûbîlerin hakimiyetindeki Mısır'a bir Haçlı seferi düzenleyen Fransız Kralı IX. Louis'in ordusuna karşı yapılan ve bir buçuk sene süren savaşa, gözlerini kaybetmiş olmasına rağmen katılmıştır.

656 yılının Şevval (Ekim 1258) ayında hacca gitmek için bazı müridleriyle birlikte Kahire'den ayrılan Şâzelî, Ayzâb mevkiindeki Humeyserâ'da iken bir akşam müridlerini toplayıp onlara bazı öğütler verdi, kendi tertip ettiği Hizbü'l-bahr'ı okumalarını tavsiye etti ve yerine Ebü'l-Abbas el-Mürsî'yi halife tayin ettiğini bildirdi. O gece seher vaktine doğru vefat etti.


Tarikatın Ortaya Çıkışı


Mürşidi Abdüsselam b. Meşiş'in emriyle 1224-1226 yıllarında İfrîkıye'ye gidip Şâzile beldesindeki Zağvân dağında bir mağarada inzivaya çekilen Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin 34-35 yaşlarında ikeno dönemde İfrîkiye bölgesinin başşehri olan Tunus'a geçip irşad faaliyetine başlamasıyla tarikatın temelleri atılmıştır.
Şâzelî'nin 642'de (1244) Tunus'tan İskenderiye'ye gelmesiyle birlikte tarikat çok daha geniş kesimlere ulaşma imkanı bulmuştur. Onun makamına geçen Ebü'l-Abbas el-Mürsî, Mürsî'nin halifelerinden Yâkût el-Arşî, Şâzelî'nin gözde müridlerinden Mekînüddin el-Esmer, yine Şâzeliyye silsilesinde yer alan Dâvûd b. Ömer Bâhilî gibi önemli simaların kabirlerini barındıran İskenderiye, Şâzeliyye'nin bütün dünyaya yayıldığı merkez konumuna gelmiştir.
Şâzelî tarikatına dair bütün kaynaklarda tarikat Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin söz, menkıbe ve âdâbı üzerine temellendirilmekte ve onun tarikatın kurucusu olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Üstadının kim olduğu sorulduğunda "Geçmişte İbn Meşîş ile birlikteydim, ona tâbiydim; şimdi ise herhangi biriyle bağlantım yoktur" diye cevap vermesi de Şâzelî'nin kendisini pîr olarak gördüğünü ortaya koymaktadır (İbn Ataullah, Letaifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 54)

Tarikatın Yayılışı


Şâzeliyye öncelikle İskenderiye, Kahire, Tunus gibi şehir ortamlarında teşekkül etmiş, sonraki dönemlerde Mısır'ın yanı sıra Mağrib bölgesinin kırsal alanlarında yayılma imkanı bulmuş, geniş halk tabakasının ve şeyhlerin uygulamalarına bağlı olarak ulema üzerimnde de etkili olmuştur. Zaman içinde Suriye başta olmak üzere Arap dünyasında, Hint alt kıtasında, Malezya ve Endonezya'da, Afrika'da, Anadolu ve Balkanlarda, Amerika'da ve birçok Avrupa ülkesinde yayılmıştır.

Şazelîyye, ayrıca mensupları arasında bulunan değerli müelliflerle tasavvuf kültürüne önemli katkılarda bulunmuştur.

Günümüzde özellikle Alaviyye koluna mensup şeylerce Cezayir'den Malezya'ya, Hindistan'dan Güney Afrika'ya kadar açılmış zaviyeler faaliyetlerini sürdürmekte, müridler her yıl dünyanın farklı ülkelerinde ihtifal toplantılarında bir araya gelmektedir.

Ancak Şazeliyye Osmanlı Devleti'nin Türklerle meskûn olan yörelerinde (Anadolu, İstanbul ve Rumeli'de) önemli bir varlık gösterememiştir.

Şazeliyye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika kökenli diğer "kıyami" tarikatlar gibi, nispeten geç bir tarihte, ancak 18. yy'ın son çereğinde istanbul'da kök salabilmiştir.

Şâzelîlerin İslam'a Daveti

"İslâm’a da‘vet faaliyetinde önemli payı olan bir kesim de sûfîlerdir. Nitekim Anadolu ve Balkanlar’ın İslâmlaşmasında en büyük şeref bu kesime aittir.
Özellikle Ahmed Yesevî, Abdülkādir-i Geylânî, EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ, EBÜ'L-ABBAS el-MÜRSÎ, İBN ATÂULLAH el-İSKENDERÎ, Seyyid Ahmed et-Ticânî, Seyyid Muhammed b. Ali es-Senûsî gibi ünlü sûfîler gerek cezbedici dinî-ahlâkî şahsiyet ve yaşayışlarıyla, gerekse vaaz ve irşadlarıyla güçlü ve etkili birer da‘vetçi olarak kendi ülkelerinde faaliyet göstermişler, onların müntesipleri de aynı faaliyetleri devam ettirmişlerdir."

Şâzeliyye Kolları

Şazeliyye 100'ün üzerindeki alt koluyla İslam dünyasında en yaygın tarikatlardan biridir.
Bu kollardan en meşhurları şunlardır:
Vefaiyye:
Kurucusu Muhammed Vefa b. Muhammed el-Mağribî, ö. 765/1364
Yâfiiyye:
Kurucusu Abdullah b. Es'ad el-Yâfiî, ö. 768/1367
Cezûliyye:
Kurucusu Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî, ö. 870/1465
Arûsiyye:
Kurucusu Ebü'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Arûs el-Hevvârî, ö.868/1463
Zerrûkıyye:
Kurucusu Ahmed ez-Zerrûk, ö.899/1493
Meymûniyye:
Kurucusu Ali b. Meymûn el-İdrisî, ö. 917/1511
Râşidiyye:
Kurucusu Ahmed b. Yûsuf er-Râşidî, ö. 927/1521
Îseviyye:
Kurucusu Muhammed b. Îsâ el-Meknesî el-Mağribî, ö. 930/1524
Bekkiyye:
Kurucusu Ömer b. Seyyid Ahmed el-Bekkî et-Tûnisî, ö. 960/1552
Bekriyye:
Kurucusu Ebü'l-Mekârim el-Bekrî, ö. 994/1586
Nâsıriyye:
Kurucusu Muhammed b. Muhammed b. Ahmed b. Nâsır ed-Derî, ö. 1085/1674
Hızıriyye:
Kurucusu Abdülazizn ed-Debbâğ, ö. 1132/1720
Beyyûmiyye:
Kurucusu Ali Nureddin b. Hicazi el-Beyyûmî, ö. 1183/1769
Derkaviyye:
Kurucusu Ebû Hâmid Mevlây el-Arabî b. Ahmed ed-Derkavî, ö.1239/1823
Medeniyye:
Kurucusu Muhammed Hasan b. Hamza Zâfir el-Medenî, ö.1263/1847
Yeşrutiyye:
Kurucusu Seyyid Ali Nûreddin b. Yeşrutî et-Tûnisî, ö.1316/1899
Alaviyye:
Kurucusu Ahmed el-Alavî, ö.1934
Şazeliyye'nin birçok kolu bugün yaşamamakta veya kendi arasından çıkan bir kolun içinde devam etmektedir.

Bedeviyye

Bedeviyye, Seyyid Ahmed el-Bedevî (ö. 675/1276) kuddise sırruh tarafından kurulan ve daha çok Mısır’da yaygın olan bir tarikattır.
"Ahmediyye" olarak da bilinen bu tarikatın temelinde Hz.Bedevî’nin fikirleri bulunmakla birlikte, âdâb ve erkânının büyük bir kısmı daha sonraki asırlarda teşekkül etmiştir.
Genellikle müstakil bir tarikat olarak değerlendirilen Bedeviyye, Ahmed el-Bedevî’nin mürşidlerinden Şeyh el-Berrî’nin silsilesinin Ahmed er-Rifâî’ye ulaşması sebebiyle Rifâiyye’nin, kendisinin Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî ile görüşmesi sebebiyle de Şâzeliyye’nin bir kolu olarak da ele alınmıştır.
İthâfü’l-asfiyâ (s. 167) ve İkdü’l-cevher’de (s. 20) bu tarikatı Şâzeliyye’nin büyük bir kolu olarak gösteren Zebîdî, Harîrîzâde’nin iktibas ettiği Ref'u’n-nikāb adlı risâlesinde de Bedevî-Şâzelî münasebetleri üzerinde durmuştur (Tibyân, I, 48b).

Tarikatın Esasları

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, tarikat usullerinden bahsettiği Câmiu'l-usûl adlı eserinde Şazeli tarikatının beş esasının olduğunu kaydetmiştir:

"1- Gizli ve açık, zâhiren ve bâtınen her işte ittika üzere olmak,

2- Sözde ve harekette sünnet-i seniyyeye uymak,

3- Saadet ve musibet anında insanlardan uzak durmak (bir şey beklememek),

4- Büyük-küçük her işte Allah'a teslim olmak (O'nun rızasını aramak ve istemek),

5- Neşeli ve kederli zamanlarda daima Allah'a dönmek (O'na sığınmak).

Takvanın gerçeği, dürüstlük ve Allah'tan korkmakla olur.

Sünnetin gerçeği, güzel ahlak ve yasaklardan korunmakla olur.

Batıldan yüz çevirmenin gerçeği, sabır ve Allah Teala'ya güvenmekle olur.

Allah'tan gelene razı olmanın gerçeği, kanaat ve teslimiyetle olur.

Allah'a dönüşün gerçeği, bulunduğu hale şükretmek, yönünü ondan ayırmamakla olur." (s. 86)

Şazeliyye tarikatı, silsile itibariyle "Cüneydî" olmakla beraber, ruhani eğitime ağırlık veren bir tarikattır. Nitekim Şeyh Şazeli müridlerine Allah için fânî varlıktan feragati, her saat, her yer ve her şartta zikri tavsiye eder, riyazat ve halvete, âyin ve toplu zikre fazlaca rağbet göstermezdi. Tarikat mensuplarına kendi hayatları içinde tarikatın ruhunu ve vazifelerini yerine getirmelerini telkin ederdi.

Riyazat ve çile ile müridlerini nefsani terbiyeye tâbi tutan tarikatlardan farklı olarak Şazeliler, gayet temiz giyinirler, dünya nimetlerinden istifadeden geri kalmazlar, iş ve meşgaleleri arasında nafile ibadet, dua, zikir ve evrad ile tevhide erilebileceğine inanırlardı. Tarikatın esası da tedbir ve tevessüle güvenmeden takdir ve tevekküle yönelmek, çevremizde olan her iş ve oluşta Cenab-ı Hakk'ı müşahade etmektir.

Şeyh Şazeli, bizzat kendisi ve halefleri, Gazzali'nin İhyau Ulumiddin, Ebu Talib el-Mekki'nin Kûtü'l-kulub ve Haris el-Muhasibi'nin er-Riaye li-hukukillah gibi tasavvufi eserlerin öğrettiği ahlaki olgunluğu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Pekçok tarikattan hilafet alan Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl'de tarikatlar içerisinde Şazeliyye'nin yerini şöyle açıklamıştır: "Ey ebediyet yolunun yolcusu! İyi bil ki her velinin hayatında ve ölümünde kendine mahsus özelliği ve himmet edişi vardır. Mesela; hakikati kalbe nakşetmesi, tevhid denizinde yüzmesi, fena ve istiğrak (kendinden geçme) sırrına ermesi, ölümünden sonra da bu sırların yüce himmetle saliklerinde (kendine uyanlarda) aynen devam etmesi Bahaüddin Şâh-ı Nakşbend (ks) hazretlerine mahsus bir özelliktir. Kuvvetli bir tasarruf ve isteyene her türlü imdad etme himmeti Abdülkadir Geylani (ks) hazretlerine mahsustur. İlim ve vâridât kuvveti ile Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî (ks) hazretlerine; fütüvvetle ve harikulade hallerle Ahmed er-Rifâî (ks) hazretleri; merhamet ve atîfette Ahmed el-Bedevî (ks) hazretleri; cömertlik ve kerem olarak Ahmed Düsûkî (ks) hazretleri; irfan ve kemâlâtı ile Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ks) hazretleri; aşk ve muhabbet ile Mevlânâ Celâleddin-i Rumi (ks) hazretleri; letafet ve mahfiyeti ile İmam Şihabüddin es-Sühreverdi; (ks) hazretleri; riyazat ve tahassürü ile Şeyh Hızır Yahya (ks) hazretleri; vecd ve cezbeleri ile Necmüddin-i Kübra (ks) hazretlerinin tasarruf ve himmetleri hayatlarında ve öldükten sonra ayne devam etmiştir. Bu hasletler her ne kadar her veli için hususi görüntüler arzetseler de, her haslet bir makamın ifadesi ve o makamdaki velinin tasarrufudur.Her grup kendilerine ikram edilen ilahi hallerle saadete erer. Lütuflar ise velilerin değeri ve kabiliyeti nispetinde olur." (s. 49)

Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde aynı husus şöyle belirtilmiştir:
"Mutasavvıflar, bazı velîlerin diğer velîlere göre esmâ-i hüsnâdan birinin tecellisinden daha fazla pay aldıklarını, bundan dolayı her velînin kendine has bir yönü bulunduğunu savunurlar. Meselâ; hakikatleri gönüllere nakşetmede Bahâeddin Nakşibend, başı darda olanların yardımına koşmada Abdülkadir-i Geylânî (ks), İLÂHÎ TECELLİLERDEN FEYZ ALMADA EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ (ks), olağan üstü hal göstermede Ahmed er-Rifâî (ks), şefkat ve merhamette Ahmed el-Bedevî (ks), cömertlikte İbrâhim ed-Desûkı (ks), mârifette İbnü’l-Arabî (ks), mahviyette Sühreverdî (ks), cezbe ve istiğrakta Necmeddîn-i Kübrâ (ks), aşk ve muhabbette de Mevlânâ (ks) temayüz etmişlerdir. Aynı şekilde dört büyük halifeden her biri diğerlerinden ayrı bir özelliğe sahiptir. Doğruluk Hz.Ebû Bekir’in, adalet Hz.Ömer’in, hayâ Hz.Osman’ın, kerem de Hz.Ali’nin (r.anhüm) ayırıcı özellikleridir. Aynı durum peygamberler için de söz konusudur. Hz.Adem “safiyyullah”, Hz.Nuh “neciyyullah”, Hz.İbrâhim “halîlullah”, Hz.Mûsâ “kelîmullah”, Hz.Îsâ “rûhullah”, Hz.Muhammed (a.s.) de “habîbullah”tır." (cilt: 1, s. 7)

İntisap uygulaması

Kollar arasında az çok farklılık görülmekle birlikte Şâzeliyye'de intisap uygulaması şöyledir:
Tâlip biattan önce tövbe ve tecdîd-i iman eder.
Müridle şeyh dizleri birbirine değecek biçimde karşılıklı oturur.
İki elleriyle birbirlerinin ellerini tutarlar.
Birbirlerine doğru eğilirler.
Şeyh, Fetih sûresinin 10. âyetini ve Salâtü't-tefrîciyye'yi okur.
Biattan sonra eller açılarak, hazır bulunanlarla birlikte dua edilir.
Tarikatın bazı kollarında bu törenin ardından mürid kendisine öğretilen bu törene has bazı lafızlarla bir müddet zikreder, daha sonra şeyh virde devam etmesi hususunda ve başka konularda tavsiyelerde bulunur.

Şâzelî Zikri

Şâzeliyye tarikatında zikir cehrî olup kuudî (oturarak) ve kıyâmî (ayakta) olarak yapılır.
Hafta bir, perşembe veya cuma gübü gerçekleştirilen ve çoğunlukla "meclis" adı verilen âyinlerde halka şeklinde veya karşılıklı saf şeklinde oturulur.
Şâzelî meşayihinden birine ait divandan okunan ve "semâ" diye adlandırılan kaside ve şügullerin genellikle tevhid ve salavat içeren nakarat kısımlarına bütün müridler katılır.
Âyinlerde dinî musikiye yer verilmesi konusunda Şâzeliyye tarihi içinde farklı görüşler ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Şeyh Şâzelî ya da Ahmed ez-Zerrûk gibi önemli bir Şâzelî şeyhi kendi zamanındaki uygulamaları değerlendirirken musiki hakkında olumsuz bir tutum takınmakla birlikte zaman içinde tarikatın birçok kolunda semâ, âyinin esasını teşkil ederek hale gelmiştir.
Bazı kollarda ise meclislere Şâzelî'nin Hizbü'l-kebîr'i ve evrâd-ı şerîfesi okunarak başlanır, kıyamî zikirle devam edilir.
Zikrin sonunda şeyh sohbet yapar. Birçok kolda sohbete "müzakere" adı verilir. Şeyhin hazır bulunmadığı meclislerde onun talimatı doğrultusunda bir metin okunur.

Günlük Vird

الورد العام للطريقة الهاشمية الدرقاوية الشاذلية المتصل نسبها إلى رسول الله
يقرأ هذا الورد المبارك مرة في الصباح بعد صلاة الصبح ويستمر وقته إلى الضحوة الكبرى ويستحب قبل طلوع الشمس ومرة في المساء بعد صلاة العصر ويستمر وقته إلى منتصف الليل

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم
وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (1
أستغفر الله (99
في تمام المائة يقول
أستغفر الله العظيم الذي لا إله إلا هو الحي القيوم و أتوب إليه (1
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
(1
اللهم صل على سيدنا محمد عبدك و رسولك النبي الأمي وعلى آله و صحبه وسلم (99
في تمام المائة يقول
اللهم صل على سيدنا محمد عبدك ورسولك النبي الأمي وعلى آله وصحبه وسلم تسليماً بقدر عظمة ذاتك في كل وقت وحين (1
{فَاعْلَمْ أنهُ لا إِلَهَ إلا اللهُ 1
لا إله إلا الله وحده لا شريك له، له الملك وله الحمد وهو على كل شيء قدير(99
وإن شاء يختصر فيقول: (لا إله إلا الله) (99
في تمام المائة يقول
لا إله إلا الله سيدنا محمد رسول الله صلى الله عليه و على آله و صحبه وسلم(1
ثم يقرأ
سورة الإخلاص (3
الفاتحة (1
ثم يدعوا الله لنفسه ولأبويه ولأشياخه ولكافة المؤمنين والمؤمنات والمسلمين والمسلمات

"Vird" kelimesinin çoğuluna "evrad" denilir.
Evrad, Allah'a yaklaşmak için belirli zamanlarda ve beli miktarda yapılan ibadet, dua ve zikirdir.
Her tarikatın kendine has evradı vardır. Bunların uzunluğu, tekrar etme adeti farklıdır. Hatta bu farklılıklar, aynı tarikatın kolları için bile söz konusu olabilir. Buna karşılık bir tarikatın müridlerine verilen ve yedi günlük evradı ihtiva eden evrad kitapları, diğer bazı tarikat pirlerinin dua ve hizblerini de içerebilir. (Kara, s. 79)

Şazeliyye'de vird sabah ve akşam namazlarının ardından okunur.
Kollara göre Vâkıa suresi ya da Mülk sûresinin veya Salâtü'l-Meşîşiyye'nin okunmasıyla başlayan vird,
100 estağfirullah
100 salavât,
100 tevhid
ve bazı kollarda 100 defa "elhamdülillah ve'ş-şükrü lillah"
tesbihiyle sürer.

EVRAD -HiZBÜL BAHR ARAPCA

[Resim: hizb_1.jpg]

[Resim: hizb_2.jpg]

[Resim: hizb_3.jpg]

[Resim: hizb_4.jpg]

[Resim: hizb_5.jpg]

[Resim: hizb_6.jpg]


Hizbu'l-Bahr (İngilizce)
Hizb ul-Bahr in - Transliteration



Audhubillahiminash-shaytanir rajeem.
Bismillahir rahmanir raheem.
Ya Allahu, Ya 'Aliyyu, Ya 'Adheemu, Ya Haleemu, Ya 'Aleem.
Anta rabbi, wa 'ilmuka hasbi, fa ni'mar-rabbu rabbi, wa ni'mal hasbu hasbi,
tan-suru man tashaa-u wa antal 'azeezur raheem.
Nas-alukal 'ismata fil harakati was-sakanati wal kalimati wal iradati wal
khatarati minash-shukuki wa-dhununi wal awhamis-satirati lil qulubi 'an
mutala'atil ghuyub.
Faqadib tuliyal mu'minoona wa zulzilu zilzalan shadeeda.
Wa idh "yaqulul munafiquna wal-ladheena fi qulubihim maradun ma
wa'adanallahu wa rasuluhu illa ghurura."
Fa thibbitna wan-surna wa sakh-khir lana hadhal bahr, kama sakh-khartal
bahra li Musa, wa sakh-khartan nara li Ibrahim. Wa sakh-khartal jibaala wal
hadeeda li Dawud. Wa sakh-khartar reeha wash-shayatina wal jinna li
Sulayman. Wa sakh-khir lana kulla bahrin huwa laka fil ardi was-samaa-i wal
mulki wal malakut. Wa bahrad-dunya, wa bahral akhira. Wa sakh-khir lana
kulla shay-in ya man bi yadihi malakutu kulli shay.
"Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad."
Unsurna fi-innaka khayrun-nasireen.
Waf-tah lana fi-innaka khayrul fatiheen.
Wagh-fir lana fi-innaka khayrul ghafireen.
War-hamna fi-innaka khayrur-rahimeen.
War-zuqna fi-innaka khayrur-raziqeen.
Wahdina wanajjina minal qawmidh-dhalimeen.
Wa hab lana reehan tayyibatan kama hiya fi 'ilmik.
Wan-shurha 'alayna min khazaaini rahmatik.
Wahmilna biha hamlal karamati ma'assalamati wal 'afiyati fid-deeni wad-dunya
wal akhira. Innaka 'ala kulli shayin qadeer.
Allahumma yassir lana umurana ma'arrahati li qulubina wa abdanina
was-salamati wal 'afiyati fi dunyana wa deenina. Wa kul-lana sahiban fi
safarina wa khaleefatan fi ahlina. Wat-mis 'ala wujuhi a'daaina. Wam-sakh
hum 'ala makanatihim fala yasta-ti'unal mudiyya walal majiyya ilayna.
"Wa law nashaa-u latamasna 'ala a'yunihim fas-tabaqus-sirata fa-anna
yubsiroon. Wa law nashaa-u lamasakh nahum 'ala makanatihim famas-tata'u
mudiyyaw-wa la yarji'oon."
"Ya seen. Wal Qur'aanil hakeem. Innaka laminal mursaleen. 'Ala
siratim-mustaqeem. Tanzeelal 'azeezir-raheem. Li tunzira qawmam-ma undhira
aabaa-uhum fahum ghafiloon. Laqad haqqal qawlu 'ala ak-tharihim fahum la
yu'minoon. Inna ja'alna fi a'naqihim aghlalan fa hiya ilal adhqani fahum
muqmahoon. Wa ja'alna mim-bayni aydihim saddaw-wa min khalfihim saddan
fa-agh shaynahum fahum la yubsiroon."
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
"Wa 'anatil wujoohu lil hayyil qayyumi wa qad khaba man hamaladhulma."
"Ta seen. Ha meem. 'Ain seen qaaf."
"Marajal bahrayni yaltaqiyaan. Baynahuma barzakhul-la yabghiyan."
"Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem."
Hummal amru wa ja-an-nasru fa'alayna la yunsaroon.
"Ha meem. Tanzeelul kitabi minallahil 'azeezil 'aleem. Ghafiridh-dhambi wa
qabilit-tawbi shadeedil 'iqabi dhit-tawli la ilaha illa huwa ilayhil
maseer."
Bismillahi, baabuna. Tabaraka, hitanuna. Ya seen, saqfuna.
Kaf Ha Ya 'Ain Sad, kifayatuna. Ha Meem 'Ain Seen Qaaf, himayatuna.
"Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem."
Sitrul 'arshi masbulun 'alayna, wa 'ainullahi nadhiratun ilayna, bi
hawlillahi la yuqdaru 'alayna. Wallahu miw-waraaihim muheet. Bal huwa
Qura'anum-majeed. Fi lawhim-mahfoodh.
"Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwayatawallas-saliheen."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem
Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa sallallahu 'ala sayyidina Muhammadiw-wa 'ala aalihi wa sahbihi wa sallim.

Kaynaklar :

Ahmet Murat Özel, "Şâzelî". Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. İstanbul 2010. Cilt: 38, s. 385-386

M. Baha Tanman, "Şazelilik", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt: 7, s. ??
Ahmet Murat Özel, "Şazeliyye", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 38, s. 387, 389

Mustafa Çağrıcı, "Da'vet" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 9, s. 17

Mustafa Kara, "Bedeviyye", Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.5, s.319

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl (Veliler ve Tarikatlarda Usul adı ile tercüme edildi), trc. Rahmi Serin, İstanbul, Pamuk Yayınları, s. 86, 49

Hasan Kamil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, Ensar Neşriyat, 3. baskı, 1998, s. 249-250

Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, Dergah Yayınları, 5. baskı, 1999, s. 300

İrfan Gündüz, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin: Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayışı ve Halidiyye Tarikatı, İstanbul: Seha Neşriyat, 1984, s. 62-63

Raşit Küçük, “Abâdile” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 1, s. 7

Ahmet Murat Özel, "Şâzeliyye", TDVİA, Cilt: 38, s. 388

Ahmet Murat Özel, "Şâzeliyye", TDVİA, Cilt: 38, s. 388

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca