| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
"Âlimin yüzüne bakmak ibadettir." Hadisinin Tevili Bir Karoglan Makalesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-23-2020, 03:09 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
"Âlimin yüzüne bakmak ibadettir." Hadisinin Tevili Bir Karoglan Makalesi
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.
( Hadis-i Şerif , Ebu Davud)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Âlim ile oturmak, yüzüne bakmak ibadettir.
( Hadis-i Şerif , Hâkim)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Kâbe’ye, ana babanın yüzüne ve Mushaf’a bakmak, Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.
( Hadis-i Şerif , Ebu Davud)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Üç şeye bakmak ibadettir: Ana babanın yüzüne, Mushaf’a ve denize bakmak
( Hadis-i Şerif , Ebu Nuaym)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Şu beş şey ibadettendir: Az yiyip içmek, camide oturmak, Beytullaha bakmak, Mushaf’ı açıp okumadan bakmak ve salih âlimin yüzüne bakmak.
( Hadis-i Şerif , Deylemi)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Ali’nin güzel yüzüne bakmak ibadettir. (Hazret-i Ali, Eshab-ı kiramın en âlimlerinden birisi idi.)
( Hadis-i Şerif , Hâkim)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Ali’nin yüzüne nazar etmek ibadettir.
( Hadis-i Şerif , C.Y.Güzin)
Hocanin birisi diyor ki : adamin birine bakmak, 500 yillik ihlasli amelden daha faziletliymiş diye, bir admanin yanina gidip gelip ona bakiyorlar, bu kadar beleşci müslümanlik olmaz diyor, öyle olsaydi, ashab sadece muhammede bakarlardi, ibadet falanda etmezlerdi, oysaki ibdet olacak olan onun sünneti, onun dediklerini tutmak, kuran ve sünnete uyup, uygulamakdir, yoksa yüzüne bakmak degildir diyor.
Bu Konuya yorumumuz :
Bunu daha önceki vaazlarimizda anlattik, inşallah bir risale olarak da yazip, yeniden yayinlariz, o vaazi bulup, dinleyip, anlattiklarimizi kaleme alacak birisi yokmu yani?
Dedik ki bir berber, yanina kücük bir cocugu cirak alir, ve o cocuk, o berberin yaninda o traş ederken, ona baka baka traşi ögrenir, ve ilk günlerde ancak, akşam kapanirken, dükkani süpürmek müşteriye kolanya tutmak, ustaya makas bicak jilet hazirlamak, veya müşterinin boynuna örtüyü sarmak kadar kolay işleri yapar, amma berberlik, traş etme sanati, öyle hemen iki günde ögrenilmez, bir sene iki sene,... gibi tecrübe ister, ve bir gün eger ögrendi ise, güvendigi bir müşterisine teklif edip, berber onun traşini ciraaginin yapmasini ister, ve eger işte bu hakkal yakin derecesine cikan cirak, eger başarabilirse, artik kalfaliga gecer demişdik, ve önce bir ilim, ilmel yakin, sonra aynel yakin, sonrada hakkal yakin ögrenilir diye bahsetmişdik, ve işte muhammede bakan ashab, namaz nasil kilinir, oruc nasil tutlur, hac nasil yapilir, bir gün yine o gibi giyinmeyi ögrendi, o gibi tirnak kesmesini ögrendi, bugün bizler nasil seve seve onun sünnetlerine uymak için, nasil namaz kilabiliyorsak, yahuttta sagdan giyip sagdan yiyorsak, yine tirnaklarmizi bile, onun gibi kesiyorsak, işde ashabin, onu ne kadar cok bakip izledikleri, ve o ne yaptiysa aynini taklid ettikleri için, bizler bu gün bilip yapabiliyoruz, onlar bakmasalardi ona, biz nereden duyacak ögrenecekdik, muhammedin bunlari böyle yaptigini, ve öyle olunca, Allahin veli kullari ise, işte onlarda O nun mirasini devralan, zamanin müceddidirler, ve onlarda muhammedin sünnetilerinden bir cikarima gidip, bu günün fiil ve amlerinde onu tatbik edenlerdir, mesela internet nasili kullanilir, yahut patates yenirmi, yahut su hangi bardak ile icilir, yeni bardaklardan nasil icilir, misavak yerine diş fircasi kullansak olurmu, elimizil yemek yerine kaşik kullansak olurmu, taharet kagitla yerterli olurmu gibi sorulara cevap olcak bir yöntem geliştirirler, onlarda hayat tarzlarinda, bir sünnet ve yol izlerler ki, Allahin emrine muhalefelet etmeyen bir yaşayiş tarzi, işde onlarada bakmak gözetlemek böylecece bunlari ögrenme hususunda ibadettir sevaptir, cünkü gelecekdeki insanlarin, bu günün yeni icadlarinin kullanimi nasil olmali diye muhammede soramayiz degilmi, o yokdu ama, bu mirasi devralan bugünün alimlerindende, bu icadlarin kullanma sünneti sakli, yarinlarda, onlari kullanacak genc müminler de, bir evliyanin bunlari kullanmadaki sünnetine ittiba ederse, yahut mehdiye ittiba ederse, yine salih amel etmiş olurlar deglimi, şimdi muhammedi kabrinden kaldirip, "ya muhammed facebookda hesap acalimmi? acmayalimmi? diyemi soracagiz, yoksa yeni bir ilmi, bunu nasli kulanmakda ona bakip bu sünneti ögrencegiz haaa, eey M. hoca, sadece alime bakmak elbet yeterli degil, bizatihi tatbikde lazim tabiki, aynen ciragin on gün, iki ay, 3 yil ustasi olan berbere bakdikdan sonra, alip bir müşteriyi traş etmesi gibi, önce bir ilmi ögrenip, sonra onu zamanin alimi ve veli kullari nasil kullaniyor bakip, sonrada sende o sünnete uygun tatbik edip kullanman işde, bu ilmi daha ileriye taşimak olur, hakkal yakin ögrenme ve yaşaman demek, öyle olunca bir fiil taat ve ibadete dönüşdü işde bu sayede, ve sena sevab kazandiran bir amel oldu, cünkü muhammedin sagdan giyme sünnetini uyguladikca, sen nasil sevap kazanirsan, ayni bu gün face ve tiwitter hesap acip acmamakda elinde, ve eger dogru kullanirsan, sen yine sevap kazanabilirisin, ama nasil kullanirsan? bunu bir alimden ögrenip tatbik edersen, tabiki de sevap kazanirsin, yani bu bir misal M. hoca, anladinmi! yani yok öyle yüze bakmakla ibadet sevabi deme sakin bu yüze bakmakdan ibaret degil, yoksa cok zarar edersin, yarin ruzu mehşerde senden davaci olurum, insanlari bundan uzaklaştirdigin için.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 28 Nisan 2018 Vaazi Cumartesi
Original Kar©glan
|
|
|
Cennette 33 Yaşında Olmak - Ölümün ve Gençlğin Çaresi Bir Karoglan Makalesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-23-2020, 01:01 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Cennette 33 Yaşında Olmak - Ölümün ve Gençlğin Çaresi Bir Karoglan Makalesi
Bir Amerikali vaiz kadin diyor ki : Biz diyor mehdiye (veya isaya ve jesusa) niye yardım edecegiz, Allah kiyamet ile 11 milyar insani öldürsün diyemi yardım edecegiz, Allah bu 11 milyar insani niye öldürcek, yada öldürcekdi niye yaratti madem, ve biz niye ona yardım edelim diyor, ve mehdiye ve Allaha savaş acmiş oluyorlar, ve sebebleride bariz ve acik, peki ne cevap verelim? evet
Elcevap :
Annen ve baban birlikte olup, seni dünyaya getirdiler, sen yokdun, varlikda bile degildin, ve varliga geldin, ve var olma sevincini yaşadin, ceşitli lokmalarla seni beslediler büyüttüler, ve bir gün, daha cocuk iken, sen yanliş şeyler yapacakken, baban sana bir tokat atip seni durdurdu, yada azarladi seni durdurdu ki yanliş yapmayasin diye, amma o yanliş, ona göre bir yanliş, senin acindan, o yanliş degil olabilir, ama onun kuralina göre onlar yanliş, ve seni durdurur, ve "bu yasak, yapma!" dedi diye, sen anneni veya babani sevmemeyide ögrenirisin, anna ve baba o kadar cok iyi degilmiş demeye başlarsin. Halbuki o ana ve baba, senin, vatana, millete, ve ailesine ve coluk cocguna, iyi bir anne ve baba, ve vatandaş olarak yetişmen için gayret ediyordu, belkide dindardi, yine Allah a kitaba ve dine aykiri hareket etmene engel olmaya calişiyordur, senin bunun için annene kizma hakkin varmi? ve yine başka bir hal evet dünyada böyle bir hak yok, annen sana hayat bahşetti ama, senden onu alma hakki yok, yasalar ile böyle bir hak yok, yani sana kizinca seni öldürme hakki yok degilmi, peki Allah niye öldürüyor o zaman deyince
Dedikya bir gün insanlik cennete varinca, yada cennet olmuş vakte erince, artik ölüm öldürülmüş olacak, ölümsüzlük keşfedilmiş olcak, insani öldüren nasil ana babasi degil de, insanin yaptigi hatalari, yada yanliş beslenmeleri, yada ihtiyarlamasi ise, öyle olunca ölümü öldürmekden öncede, önce gencligin sirri keşfedilmeli dedik, ve muhammedin sünnetleri ve sözlerinde bunuda, cennetlikler 30 veya 33 yaşinda olcaklar dedigini biliyoruz, hatta bir kadin ashaba şaka yollu :
Taberani Hz. Aişe’den naklen konuyla ilgili olayı şöyle aktarmıştır:
“Bir gün Ensar kadınlarından yaşlı bir kadın Resulullah’ın (asm) yanına geldi ve “Ya Resulellah! Allah’ın beni cennete koyması için dua buyur!” dedi.
Hz. Peygamber: “Şu bir gerçek ki yaşlılar cennete gitmezler.” buyurdu ve (namaz vakti olduğu için) namaz kılmak için camiye gitti.
Hz. Aişe’nin yanına (eve) döndüğünde Hz. Aişe: “Ya Resulallah! Senin ö sözünden ötürü gerçekten büyük bir sıkıntı ve dehşet aldım.” dedi. Resulullah:
“O söylediklerim doğrudur. Çünkü Allah kadınları cennete koyduğu zaman onları (yaşlı olarak değil) genç kızlar haline çevirir, buyurdu.”
( Hadis-i Şerif , Taberanî, Evsat, 5/357)
Bu hadisin yorumu ise, biz dünlerin cennetiyiz,yarinlarda bizlerin cenneti tezimize uygun, her yeni dogan fatma, hatice, ali, cocuk dogup, sonra genc kiz ve delikanli olmakda, onlarin dogdugu yer, doguranlarin cenneti olmakda ise, bu hadis de de böyle bir hal olabilir.
ve yine Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Cennet halkı kıyamet günü Âdem’in suretinde, otuz üç yaşında, karagözlü bir sima hâlinde haşr edilirler. Sonra cennette bulunan bir ağacın yanına götürülürler ve ondan elbise giyinirler, artık ne elbiseleri eskir ve ne de gençlikleri kaybolur.”
( Hadis-i Şerif ,Kenzu’l-Ummal, H. No: 39383)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“(Ruh üflenmiş) bir düşükten bir pirifâniye kadar (cennetlik olan) her kes otuz üç yaşında, Âdem’in suretinde, Yusuf’un güzelliğinde, Eyyub’un ahlakında bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir simayla haşr edilirler.”(Bu günün genclerinin sixpack görünmek için gögüs killarini felan aldirmalari temsili olabilir)
( Hadis-i Şerif , H. No: 39384)
zaten sen o günlere ersen artik ölmeyeceksin ey Amerikali Vaiz Teyze, ancak bugünlerde ölüm var, ve genclikde bir SIR, öyle olunca, niye musanin cep telefonu yokdu diye, musa rabbina itirazmi etsin gidipde, muhamed niye benim ferrarim yokduda, mehdinin vaktinde ferrari , porshce arablar var ucaklar var diye şikayetmi etsin, zaman ve insanligin gelişmesi ve dünyanin imari bir sürec ve zaman istiyor.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Alametlerin birbiri arkasından gelmesi, aynı ipte dizili incilerin peş peşe dökülmesi gibidir.”
( Hadis-i Şerif , İbni Hibban Sahih 1883, Mecmau’z-Zevaid 7/331, Taberani Mucemu’l-Evsat, Albani Sahihu’l-Cami 3227)
işde yeni alametler, birbir boncuklarin dökülmesi gibi hizla takip ediyor, belki o günlere biz bile erişiriz, yani öyle olunce seni yaratan, seni var ederken, beslerken büyütürken iyide, verdigini geri isteyincemi kötü oldu, evet bizler dünyadayiz, ve mesela evin vardir, kiraya verirsin, ve sonra evin lazim olur, yada daha iyi kira veren biri gelmiştir, eski kiraciya cik deyince, senden kötü ev sahibi olmaz, sen en kötü insansindir artik onu için, yine birine borc para veririsin, ve zaman gecer gelmez, ve seninde paraya ihtiyacin olur, ve geri isteyince parani, senden kötü kimse olmaz, Allah da verdiği cani geri isteyince, bazilarinin aklinda ve fikrinde ondan kötü kimse yokdur, ki o geri alirda seni başka bir yerde başka bir memlekette ve zamanda, yeni bir cocuk, taze, teri taze cocuk olarak yeniden dünyaya getirir, halbuki sen, o eski kaportan olan bedneninde kalsan, yaşamak daha zor olcak, cünkü gencligin sirri cözülmedi, ve Allah insanliga bunun için yardım edip, onu öldürüpde yeniden dogurtuyor ve, öyle ounca, sen yeni ve ahir zamanda, bir başka bedene cikmak durumundasin, belki eskisini hatirliyorsun, belki hatirlamiyorsun, amma bir gün gencligin sirrida cözülcek, bir gün ölümün sirrida cözülcek, işde o günlerde, Allah artik insanlari öldürmeyecek, ve vaiz teyze Allahin kasdi belkide 11 milyonu öldürmek falan degil, amma mesela bir cocuk, oynamak için oyuncaklarini cikarip, oynar oynar sonundan bikar, yemek yemesi lazim, uyumasi lazim, ve o uyuyunca belki annesi oyuncaklarini toplar, ve kutuya koyar, yarin başka gün, ve yine oynamak isterse, kutundan yine cikarip oynar, öyle olunca hayat oyuncaklarla oynamak gibi, artik bikinca, bu dünyadan göc olunuyur, öyle olunca eger insan her eski hayatini hatirlasa idi, bikardi yorulurdu belkide degilmi, cocuk bazi oyuncaklardan bikar, ve oynamak istemez, ve onlar kutunun en dibinde kalir, onlarla oynamaz artik, yeni oyuncaklar ister degilmi, Allah da yeni bedenler ve ve yeni yerler ve yeni buluşlar ile, insanoglunu teri tapteze tutmakda, zaten Allah kulllarini cok sever, diyor ki muhammed :
Kudsî hadiste şöyle bildiriliyor:
– Rabbimiz kulunun işlediği amelleri içinde en çok tövbesini sever.
– Neden?
– Çünkü tövbe eden kul cehennemden kurtulur da ondan. Rabbimiz de kulunu cehennemden kurtaran ameli çok sever. Hatta bir ana, yavrusunu ateşe atmayı nasıl istemezse, Rabbimiz de kulunu cehenneme atmayı ondan çok daha fazla istemez.
Nitekim bir defasında ashabdan biri bir çocukluk hatırasını anlatırken demişti ki:
– Çalılıkta dolaşırken, bulduğum bir kuş yuvasından yavruları alıp koynuma koymuştum. Tam bu sırada yavrunun anası başımda dolaşmaya başladı, acıdım, yavruları bırakmak için ihramımı açmaya çalıştığım sırada kuş hemen koynumdaki yavrusunun yanına daldı, kanatlarını yavruları üzerine gerip kollamaya başladı.
Efendimiz (asm)'in buna sorusu şöyle oldu:
– Bu annenin yavrusuna bu kadar acıması sizi hayrete mi düşürdü?
Efendimiz (sav) şunu ilave etti:
– Hiç şüpheniz olmasın, Allah (cc)'ın kullarına acıması, bu annenin acımasından (kıyas kabul etmeyecek derecede) fazladır.
Bir defasında kadının biri çocuğunu kaybetmiş, deli gibi bir oraya bir buraya koşuyor, yavrusunu arıyor, bulduğu yabancı çocukları da bağrına basıp hemen oracıkta emdiriyordu.
Kadının bu heyecanını gören Efendimiz (asm) yanındakilere sordu:
– Böylesine şefkatli şu kadın hiç yavrusunu ateşe atar mı?
– Atmaz, dediler.
Efendimiz (asm) de tasdik etti;
– Ben de öyle biliyorum, atmaz, dedikten sonra buyurdu ki:
– İşte Allah (cc) da bu kadından çok fazla merhametlidir. Kullarını ateşe atmaz, onlar kendilerini ateşlik amelin içine atmadıkça!
Evet, evet. Allah (cc) kullarını ateşe atmaz, kullar kendilerini ateşlik işin içine atmadıkça!
Bir yolculuktan dönülüyordu. Mola verilmiş, bir kadın da ateş yakarak hazırlık yapmaya başlamıştı. Ateşin alevleri yükselince kadın koşuşturan çocuğunun ateşe düşmesinden korktuğu için hemen onu bağrına bastı ve ateşe düşmesi halindeki dehşeti de tasavvur ederek buna gönlünün dayanamayacağını hayal edip orada bulunan Efendimiz (asm)'e dönerek sordu:
– Sen Allah (cc)'ın peygamberisin değil mi? Efendimiz (asm) de
– Hiç şüphen olmasın, buyurdu.
Bunun üzerine kadın şöyle dedi:
– Allah (cc)'ın kullarına merhameti bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok değil mi?
Efendimiz (asm):
– Hiç şüphen olmasın öyledir, buyurunca kadın:
– Öyle ise bir ana yavrusunu ateşe atmaz, diye sızlandı.
Efendimiz (asm)'in gözleri yaşardı da buyurdu ki:
– Yüce Allah (cc) ancak kendisine isyan edenleri ateşe atar. Müstahak olmayanları asla!..
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 28 Nisan 2018 Vaazi Cumartesi
Original Kar©glan
|
|
|
Hz. Ademi Halife eyledi ibrahimi halil eyledi onun ümmetini.. Karoglan Makalesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-22-2020, 11:42 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Hz. Ademi Halife eyledi ibrahimi halil eyledi onun ümmetini bu dinin bekcisi olan hanif eyledi, sonra muhammedi rasul eyledi, ona tabi olanlarida ümmet eyledi, ve parca ve bütün ilişkisi Bir Karoglan Makalesi
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لله وَهُوَ مُحْسِنٌ واتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ
Meali :
Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim’in ümmetini hanif İbrahim’i de onlara Halil eyledi.
Sadakallahul Aziym NİSA Suresi 125. ayet
yani öyle olunca Hz. ibrahimin dini, bizimde hanif dinimiz demekdir, peki biz hanif ne demek diye nasil acikladik, yani Hanif bekci veya korucu ve koruyucu demek demişdik
yani ibrahimin dinini kimler koruyabilir, tabiki ona inen yasaklari yapmayan, sevaplarida yapan kullar, onun dininin koruyuculari ve hanifleri demek olur, halil demek ise hulul etmek demek, ve dedikki muhamed ümmeti için, muhammedin dünyaya dagilmiş olan parcalari olan eti kani cani, yani ümmetinde dagilmis parcalari demek dedik, yani birisi onun misavak tutuşunda kabul olmuş ameli olmuş artik o hep öyle misavak ve firca tutuyor, yine birisi yün takke giymesi olmuş,.... Hz. ibrahim için ise millet kavrami var kuranda, ümmet degil, yani bir büyük boy.
Yani mesela gezegenlerimiz ve güneş bir sistem, güneş sistemimizin üstünde ise galaksimiz var, güneşimiz ise galaksideki bir ana yildiza tabi olarak, galaksi icinde bir harekete sahip yani, yine o galaksi bir nebule icinde belki, yani yine başka bir misal ile tirnak parmaga bagli, parmak ele bagli, el kola bagli gibi, yani öyle olunca muhmmed ümmeti, ibrahim milletinden kasit da budur, ibrahimin icinde, biz sanki galaksinin icndeki güneş sistemiyiz demekdir gibi, öyle olunca, halillik ise hulul eden demek, Allah hulul etmez diyenlere kapi gibi ayet, ve diyorki ibrahimi milletine halil eyledi, yani dost eyledi, veya ibrahim milletinin gözünde hulul etti, ve Allah yeryüzünde Adem ile hulul eyledi ve yeryüzünde gezdi ve yeryüzünü inşa ve imar etti, amma ibrahim vaktinde, ibrahim ile hulul eyledi, adem ile halife eyledi, ibrahim ile hulul eyledi ve muhmmed ile et ve kan eyledi, yani bedenin parcaciklari gibi, hücre, et ,kan, kemik, böbrek, dalak gibi, işde Hz. Ademi Halife eyledi ibrahimi halil eyledi onun ümmetini bu dinin bekcisi olan hanif eyledi, sonra muhammedi rasul eyledi, ona tabi olanlarida ümmet eyledi, ve parca ve bütün ilişkisi sadece yani.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 28 Nisan 2018 Vaazi Cumartesi
Original Kar©glan
|
|
|
Kötü Ahlak ile Güzel Ahlak Meselesinde Çok Zikretmenin Faydası - Bir Karoglan Makales |
|
Yazar: RasitTunca - 02-22-2020, 11:30 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Kötü Ahlak ile Güzel Ahlak Meselesinde Çok Zikretmenin Faydası - Bir Karoglan Makalesi
insandaki azalarin iki tanesinin bekcisi var, yani agiz ve gözlerin bekcisi var, gözünü yumunca görmezsin, ve agzini kapatinca söylemezsin, bu iki aza ile günaha girmek veya girmemek hakkini, allah bize birakmiş, ve deneme yapiyor, harama bakacakmi? bakmayacakmi, bakabilirde bakmyabilir de, yine kötü söz söyliyecekmi? söylemeyecek mi, yani dilini tuttun mu yine söylemezsin, ve agzini yumdunmu söylemezsin, bunda bir nevi, hatta külli irade sende, amma kulak öyle degil, kulaga bütün sesler gelir, fakat sen ellerinle kulaklarinida tikayabilirsin bütün seslere, yada sen ancak duymak istemezsen, oradan uzaklaşman lazim, yani ayaklarina emredersin haydi buradan gidelim dersin.
Peygamberimiz vaktinde, herşeyi bilen, bir kahin çocuk türedi, ve Hz. Muhammed, Ali, ömer ve Ebu Bekir ile ona gitti, bir kac soru sordu, bildi cocuk, aklindan bir sure tuttu, sordu : aklimdan ne tuttum dedi, cocuk tam cevap verecekdi, peygamberimiz "dur dur" dedi burayi şeytanlar basti, haydi gidelim ömer dedi [2]
yani eger ortamda şeytanlar varsa, ayaklarina dersinki burayi şeytanlar basti, haydi gidelim ayaklarim dersin, senin ayaklarin elbet seni ordan uzaklaştiracakdir, yani öyle olunca, yine irade bizde, günah işlemek yada işlememek, yani yine elin senin kumandanda, yanliş birşeyi calabilirsin yada calmaya bilirisin, brini elinle dövebilirsin dövmeye bilirsin, elinin kumandasi sende degilmi, yani iradeyi rabbbim bize vermiş, sen eline söz geciremiyormusun? yani
Kleptomani Nedir ?
İhtiyacı olmadığı, hemen kullanmayacağı halde ve maddi değeri nedeniyle satma düşüncesi olmadan bir takım nesneleri izinsiz olarak alarak, onlara sahip olma şeklinde bir dürtü kontrol bozukluğudur.
Nedeni ?
Kişinin aslında o malı satın alabilecek yeterli maddi birikime sahip olduğu, ancak buna rağmen bu davranışı gerçekleştirdiği gözlenmiştir. Bu davranış daha önceden düşünülmemiş ve planlanmamış olup, aniden gerçekleştirilir. Bu davranış birinden intikam alma amacıyla yapılmamıştır. Birey bu davranışın yanlış ve uygunsuz olduğunun bilincindedir. Kişiler bu davranışı gerçekleştirmek için başkalarından yardım istemezler.
Rahatsızlığın çocukluk yaşlarında başladığı belirlenmiştir. Kişi bu davranışı gerçekleştirmeden önce, yoğun bir gerilim hisseder. Bu davranış akabinde, mutluluk, rahatlama ve büyüklük hissi içine girmektedir.
Rahatsızlık hakkında yapılan çalışmaların azlığı ve bu durumların kişiler tarafından gizlenmesi ve bu durumu gerçekleştiren kişilerin sağlık hizmetlerinden çok, adli makamlara sevk edilmeleri nedeniyle gerçek sıklığı tam olarak bilinemese de bin kişide altı kişide rastlandığı saptanmıştır. Yakalanan dükkan hırsızlarının % 5-25 inde saptanmıştır.[3]
Yani eline söz gecirmekde senin elinde, ancak mesele calmak hastaligi, yapa yapa, sende bu dürtü halini aldiysa, yani ahlak ve meleke halini aldiysa, artik ondan kurtulmak zor, yine icmek, sigara olsun , alkol olsun, ilk başta senin elinde, amma sen bunu yapa yapa dürtü haline döndürdün ve alkolik oldunsa, artik o sende meleke oldu demekdir, artik ondan kurtulamazsin
Yine iyi ve güzel ahlaklarda böyledir, yine zikirde böyledir, sen Allah i zikrederekden, işte Allahi hatirlamak ile, sende bu kötü ahlaklarin dürtü halini almasinin önüne gecersin. cünkü zikireden kalp, Allah iledir, ve Allahin oldugu yerde şeytan barinamaz, ve öyle olunca, Allah i zikirederek, şeytanin sana o kötü ahlaklari, vesvese vererek empoze edip seni hasta etmesinin, onlarin sende alkolik yada sapik halini almasinin önüne gecmiş olursun, cünkü Rabbimiz
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn
Meali :
Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.
Sadakallahul Aziym HAŞR-19 ayet
Eşrefoğlu Rumî Hazretleri Müzekkin Nüfus kitabında "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır." Sözü işte burda devrede, sen, nefsine ve şeytanin verdiği vesveslere uyarsan, bir gün seni alkolik yapar, diger gün kumarbaz, ve helakini, kendi elinle diline meydana getirirsin, şeytan burda nerde? işde o sana icinden bir dürtü olarak gelir, ve seni fistekleri ile kandirir, ve bir gün büyücü olursun, diger gün zinakar, diger gün,.... yani
Adem (as)’ı cennette kandıran, günahkar eden ve Allah (cc)’a asi eden şeytandır. Adem (as) sonunda tevbe etti de affoldu. Ulul Azim Peygamber olan İbrahim (as) önde, İsmail (as) arkada giderken ikisinin arasına girip, baban seni boğazlamaya götürüyor. Babana asi gel, gitme diye aralarını açmaya çalışan bu şeytan, Peygamberimiz (sav) Ashâba namaz kıldırırken kara koyun suretinde şeytanın aranızda dolaştığını görüyorum. Safları sık tutun şeytan aranızda dolaşmasın. Peygamberimiz (sav)’in camisinde onun Ashâbının arasında dolaşan şeytan:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Şeytan insanın kan damarlarında dolaşır. Oruç ile onun yollarını daraltın"
( Hadis-i Şerif , Buhari, Ahkam, 31)
insanların damarlarının içinde gezmek için, Allah (cc)’dan müsaade alan yine bu şeytandır. Bu şeytan bizlere neler yapmaz. Kur’ân-ı Kerim’de:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ قَلِيلاً
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnel munâfikîne yuhâdiûnallahe ve huve hâdiuhum, ve izâ kâmû ilâs salâti kâmû kusâlâ yurâunen nâse ve lâ yezkurûnallâhe illâ kalîlâ
Meali :
Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar Ve Allah'ı pek az zikrederler.
Sadakallahul Aziym NİSÂ Suresi 142. ayet
“Vela yezkurunallahe illa galiyla…ila ahir.”
Münafıklar Allah’ı zikretmez değil, illa az zikrederler.
Çok zikretmeyen münafıklıktan kurtulamıyor. Münafıklıktan kurtulamayınca nasıl şeytan müdahale etmesin. İşte şeytan vesvese ve evham ile karıştırıyor. Kur’an okurken, her işimizin başında Euzu Besmele çekiyoruz.
Manâsı: Euzu, sığınırım. Billahi, Allah’a sığınırım. Mineşşeytanirraciym, Allah’ın dergahından kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım.
Şeytan bir şey yapamayacaksa bu sığınma neden?
Her sığınan kurtulamaz. Peygamberimiz (sav) zamanında münafıklar hem namaz kılar, hem Kur’an okur, hem Euzu besmele çekerlerdi. O Euzu besmele o sığınma kendini kurtaramıyor, kurtarsa münafık olmazdı.
Hadîs-i Şerîf:
“Men arefe nefsehu fegad arefe rabbehu”
Manâ’sı: Her kim nefsini bildi ise rabbısını bildi.
Nefsini bilme nasıl olur?
Şeytan nefisle birleşip kendini yanılttığını, aldatıldığını bilirse nefsini bildi. Nefsin hilesinin kendini aldattığını bildi. Bunu bilen de Rabbısını bildi. Anlaşılıyor ki, nefsinin, şeytanın kendini aldattığını bilen Rabbısını o zaman bildi. “Beni nefis, şeytan aldatamıyor diye kendine güvenen, aldatıldığını bilemeyen Rabbısını bilemez. Rabbısını bilemeyeninde Şeyhi şeytan olur.[4]
Ve biz Raşidi Tarikati mensublari Günde en az 100 defa istiaze ile yani
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Zikiri ile 100 defa Allaha siginiriz, kimden o azili veseves dürtükleyici şeytan dan, istiaze bunun için önemlidir, işde gece olunca, orada gündüz yokdur artik, yani gündüz oluncada, gece yokdur. Tabi gölgede ve işiksiz kalan kücük bölgeler olabilir, yine gecedede yildizlarin ve aylarin lambalarin aydinlattigi kadar aydinlik olabilir, amma gece gecedir, gündüzde gündüz, öyle olunca, sen Allahi anip zikredip, Allahla olunca Allah dan gafil olmadikca, şeytan senin kulagina kalbine vesves verip, yanliş ve günah işletemez, sen ne zaman rahatladin ve Allahi unuttun, gafil oldun, o hemen yanina gelir, ve sana fisteklemeye başlar, eger sen bir şeyh yada salih kimseyi hatirlarsan, onlardaki hal sende de, ayna neron sistemi ile, sende de, o Allahla olma , allahi zikretme hali meydana gelir, ve onlar Allahla olduklari için, sende Allah la olursun, onlari görünce allah hatra gelir bunun için önemlidir, Allahi hatirlayinca, ve Alllahin oldugu yerde, şeytan barinmaz, melek varsa, yine şeytan yokdur, yok şeytan ve karanlik galipse, ordada melek durmaz, yani öyle olunca, işde ya şeyhin seni dürtükleyip yöneten şeytanindir, yada seni dogru yola ileten bir veli kul, yada peygamber, salih bir kimse, yada Allah dan gafil olmamandir, bu Allahdan gafil olmama raddesine ulaşmak cok zordur, pazarda gezerken dahi Allahla beraber olma sanati, cok büyük faziletli bir deger, amma ona ulaşmak zor, etrafa bakarken kendini kaybettin, ve yanina bir pazar şeytani sokuluverir, yani öyle olunca, daimi zikiri kazanmak için, cooookca Allahi zikretmek lazimdir, tabiki bu zikir sadece dilden zikir olmamali, zikrederken Allahi davet ettigini bilmeli, ve Allah gelincede şeytanin ordan gittiignide bilmeli, yani zaten bizim zikirimizin başindaki istiazeyi cekince belli olur, eger yaninda bir şeytan ve hizbi varsa, ve hatta damarlarinda geziyor ise, o zikir, istiazeyi cekince, seni esnetir ve vücudundan cikip kacmak durumunda kalir, esnedinse onu cekince, bilki damarlarinda geziyormuş o an, ve sen istiazeyi cekince, işde cikdi ve kacdi demek olur bu, ve ardina 100 nromal istiaze ve besmele daha, artik unuttugumuz anlarimizda da besmele cekmiş olmak için 100 istiazeli besmele ne güzel degilmi.
Nitekim hastalik bile, şeytanin azabli dokunmsi olarak yer alir kuranda, Hz Eyub dedi ki
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vezkur abdenâ eyyûb(eyyûbe), iz nâdâ rabbehû ennî messeniyeş şeytânu bi nusbin ve azâb
Meali :
(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk dert ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.
Sadakallahul Aziym SAD Suresi 41. ayet
ve burada şeytanin bir nevi, mikrop türünden birisi oldugunu anliyoruz, cünkü yorgunluk hormonu salgilanmasi bir hormon, ve o damarlarda, yada vücudun icine salgilanir, yani yorgunluk hormonu denen şey, işde eyyubun kuranda andigi, ve ondan Allah sigindigi bu "bi nusbin ve azâb" dedigi şey yani, ve onun icinde başka bir surede de rabbimize ondan, şöyle sigindigi yer aliyor.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve kul rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn, Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn.
Meali :
De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden ve dürtüklemelerinden sana sığınırım. Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”
(Sadakallahul Aziym MU'MİNÛN Suresi 97 ve 98. ayet)
Ve biz Raşidi Tarikati mensublari, Günde en az 1 defa, ve en fazla 10 defa zikirederiz bu duayida, amma bu demek degildir sadece ona defa zikredecgiz, düşmanin onu kuşattigini veya ona yaklaştigini bilen kimse, silahi ve mermisi varsa, ona ateş acip, onu vurmak istemezmi, onu kendisinden uzaklaştirmak istemezmi, o halde baktinizki, o ve hizbi yaklaşti, cokca bu zikiri zikredin, ve rabbimize siginin, istiaze edin.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn.Ve lâ tec’alû meallâhi ilâhen âhar(âhara), innî lekum minhu nezîrun mubîn.
Meali :
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben(Allahu Teala), sizin için O’ndan (şeytan ve hizbinden) kurtulmaniz için bir bekci ve bir nezirim. Ve Allah ile beraber başka ilâhlara sığımayın. Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (şeytan ve hizbinden) kurtulmaniz için bir bekci ve nezir olarak yeterim.
Sadakallahul Aziym ZARİYAT Suresi50 ve 51. ayet
yani ondan (şeytan ve hizbinden), Allah dogru kacmak lazimdir, bu da ona istiaze ile ve zikir ve fikir ile siginmak ile olur. yani kalbinizin nur lambasini yakmak ile olur,
Sadakallahul Aziym ENFÂL Suresi 34. ayetten pasaj
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.
Meali :
Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.
Sadakallahul Aziym MUHAMMED Suresi 7. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehu, ve mâ lehum min dûnihî min vâl
Meali :
İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.
Sadakallahul Aziym RA'D Suresi 11. ayet
Rabbim Zülcelal ve ikram hazretleri, bizi ve müntesiblerimizi, ve ehli beytimizi, cookca rabbimizi zikrederekden, ondan gafil düşmeyen, daimi zikir ehli zümresine ilhak eylesin, ve O nu ve meleklerini, peygamberlerini, ve salih kullarini, ve onlar görülünce allah akla gelen velilerini, ve dostlarini unutupda, O nunda kendilerini unutturdugu, sonrada onlar için azabi müstehak gördügü, gafil kimselerden olmakdan, muhafaza eyleyip, emaninda ve emniyetinde tutsun bizleri. amin.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِن تُبْدُواْ خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُواْ عَن سُوَءٍ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İn tubdû hayran ev tuhfûhu ev ta’fû an sûin fe innallâhe kâne afuvven kadîrâ.
Meali :
Bir hayr ve kulluk veya bir günah ve kötülük yaparak, ya siz affedilcek bir duruma düşersiniz, yada siz birilerini affedip bağışlarsınız, ki muhakkak ki Allah da çok affedicidir, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Sadakallahul Aziym NİSA Suresi 149. ayet
------------------
DiPNOTLAR :
[1] sorularlaislamiyet com-allahin-veli-kullari-gizliyse-muminler-nasil-evliya-olur
[2] Mustafa islamoglu
[3]saglikbilgisi com -hirsizlik-hastaligi-kleptomani
[4] kadiritarikati com-seyhi-olmayanin-seyhi-seytandir-sozune-itiraz-edenlere-devami
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 28 Nisan 2018 Vaazi Cumartesi
Original Kar©glan
|
|
|
"e lâ innehu bi kulli şey’in muhît" - "O, her şeyi kuşatandır" Ne Demektir? |
|
Yazar: RasitTunca - 02-22-2020, 10:59 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
"E lâ innehu bi kulli şey’in muhît" - "O, her şeyi kuşatandır" Ne Demektir? Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَلَا إِنَّهُمْ فِي مِرْيَةٍ مِّن لِّقَاء رَبِّهِمْ أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E lâ innehum fî miryetin min likâi rabbihim, e lâ innehu bi kulli şey’in muhît
Meali :
İyi bilin ki, onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. İyi bilin ki, O, her şeyi kuşatandır ihata edendir.
(Sadakallahul Aziym FUSSİLET Suresi 54. ayet)
Bunu şu misallerle anlatalim :
1.örnek : Bilgisayar ekrani, yada televizyonlarda bir sürü görüntü gösteriliyor, bu mesela : sanatci ahmet şarki söylerken, veya mühendis mehmet, mühendislik yaparken, yahutda, fatma teyze yemek yaparken ki görüntüleri, ve ordaki alet erdavat, veya dometes biber, yahut bir alim kuran okuyup vaaz ediyor, önünde kitaplar var, ve hepsi görüntü , ve bu görüntüler cok farkli farkli olmasina ragmen, aslinda görüntülerin hepsi, ayni parcalardan oluşuyor, cünkü, eski televizyon ekranlari, bircok noktacikdan, ışığın yanıp yanip sönerek, sinyal vermesi halinde, görüntü oluştuluyordu, yine şimdiki LCD lerde işte bu noktalarin ismine pixel deniyor, her bir pixel, ya kare halinde, yada yuvarlak nokta halinde, yine noktalardan oluşuyor, öyle olunca, ahmet amcayi gösterirkende, o noktalardan meydana geliyor, dometesi gösterirken de noktalardan oluşuyor, öyle olunca ahmet amcanin asli, bir adet veya binler adet noktadir, diyebiliriz degilmi? o noktanin cogalip, degişik şekillerde görünmesine, işde ekrandaki ahmet amca diyoruz.
2. örnek : Bir cocuk meydana gelirken, önce tek bir hücre idi, o hücre cogalip, bölüne, bölüne, binlerce, milyonlarca hücreye bölündü, ve o hücrelerin toplamindan, bir bebek meydana geldi, o bebek yine büyüdü delikanli oldu, yine ne ile, hücrelrin cogalmasi ile, ve sonra adam oldu, sonra dede oldu, sonrada öldü topraga geri döndü, yani ne oldu o zaman, o cocuk tek bir hücre idi yani bir nokta idi degilmi?
3. örnek : Hz Adem ilk yaratildi, ve ondan dogacak bütün insanlik ve cocuklarin ana maddesini ve yapisini oluşturacak sperm, hz Ademin icinde meydana geldi, ve o sperm, havaya girdi, ve cocuk oldu, ondan cikdi ,..bilmem ademin diger cocuklarina girdi, onlardanda cikdi, taaaaa sonra Hz. idris oldu, ondanda cikdi,... bu sefer nuh oldu,.... sonra hud oldu. sonra salih oldu.... musa oldu, isa oldu, muhammed oldu,.... sonra bizim mahalledeki fatma oldu, mehmet oldu fadime oldu degilmi, amma o tek bir insan Hz Adem idi, o bölündü ve, bir idi, binler oldu, aslinda adem veya insan tek idi, o yüzden hz adem demek, insan demek, ve ademin icinde hepimiz bütün halde idik, sonra doga doga dagildik, ve dönüşümüz ona ise, ademden geldik, ademe geri dönecegiz, insandan meydana geldik yine başka bir insana geri dönececgiz, yani işde nuh dogdu büyüdü peygamber oldu, sonra öldü topraga geri döndü, toprakdan bir daha cikdi, ve yine bir başka ademdeki cocuk oldu ve dogdu, öyle olunca adem ise toprakdandi ve
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lekad halaknâl insâne min sulâletin min tîn
Meali :
Andolsun ki biz insanı, balçık çamurdan (süzüp çıkarılmış nemli organik ve inorganik toprağın) özünden yarattık.
(Sadakallahul Aziym MU'MİNÛN Suresi 12. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَمَا لِي لاَ أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ liye lâ a’budullezî fataranî ve ileyhi turceûn
Meali :
Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet ve kulluk etmeyecekmişim. Halbuki hepiniz O’na döndürüleceksiniz.
(Sadakallahul Aziym YASİN Suresi 22. ayet)
o zaman, O Allah ise, o zaman toprakda Allah mi demek cünkü "e lâ innehu bi kulli şey’in muhît", yani Cünkü "O, her şeyi kuşatandır ihata edendir kaplayandir."
öyleyse toprakdada Allah var, toprak ise elementlerden, minarellerden oluşuyor, ve toprakdaki element ve minareller ise, bitikler veya sular ile bedenimize giriyor, ve bizi ve neslimizi oluşturuyor, öyleyse Hz Adem gibi, toprakda bütün olan, ve bizler onun parcalariyiz, insan toprakdir demek yanliş olmaz, ve elementler ise atomlardan ve atom alti parcalardan oluşuyor, yani öyle olunca, atom demek ise, kücük noktalardan oluşuyor demek, ve öyle ise, insan atomdur demek yanliş olmaz, güneşler, aylar feleklerde bu atom parcaciklarindan oluşuyorsa, heryeri atomlar kuşatmiş demek olmazmi, peki atom ne, Allah mi, yani Allah atomlar ve atom alti parcaciklarla, yine her yeri kuşatandır, ihata edendir kaplayandir. o zaman "Allah bize şah damarimizdan bile dah yakindir" kelami hak sözdür. ve bizim özümüz zaten Allah parcaciklarindan oluşuyorn yokki ondan başka bir nesne bir şey "la mevcuda ila hu" Tasavufdaki "ondan başka bir varlik ve mevcudat yok." sözüde hak o zaman. Bütün, parcalardan oluşur, veya parcalar bütünü oluşturur hikmeti ile bütüne varim, veya bütünden gelim, "Toprakdan geldik, topraga geri dönecegiz" veya "Allah dan geldik yine Allah a geri dönecegiz" yine atomlarmiza elementlerimize ayrilip, döndürelecegiz demek olmazmi bu?
4. örnek :yine sayilar, mesala 1, vahid ve tek ve bütün olan, ve mesala 10 ise, 10 tane birin, bir araya gelmesinden oluşuyor, yine 100 demek, 100 tane bir demek, 8000 demek yine 8000 tane bir, bir araya geldi demek. bölsen birin katlari, carpsan birin katlari, cikarsanda birin katlari ve toplasam yine birin katlari, ve birde sifir var, o ne peki, varlik ve yokluk,hayat ve ölüm, biri sifir ile carparsan, bir sifir olur, yine 800 ü sifir ile carparsan, 800 de sifir olur, yine 100 000 i sifir ile carparsan, yine sifir olur," ya mümit" olan Allah sifirlayan Allah hikmeti, öldüren Allah, yok eden Allah, yine bir ve 1 vahid ve var eden, hayat veren, can veren Allah, vahidul kahhar olan Allah in , kendisini bize tanittigi birer misali, yani sifiri 1 ile topla etkisiz eleman, 1 ne artar, ne de eksilir, yani yine 10 dan sifir cikar, ne artar ne eksilir, yani etkisiz eleman, yani "Allah sameddir hikmeti", senin kulluk etmen namz kilman zikretmen, yada kurban kesmen, oruc tutman, yada kafirlik etmen , kötü ve günah işler ile meşgul olman, ona zarar vermez, senin yaptiklarin ondan birşey eksiltmez , senin yaptiklarin birşey O nda artirmaz, o Artmayan eksilmeyendir, yine sifira bir ekle 1 oldu, 10 ekle 10 oldu, eksi 10 ekle, eksi 10 oldu yani rahman ve rahimdir O. 10 lu rahman, yani Baba ve 10 lu tabanca veya eksi 10 lu rahim, Anne, artan dogup ve üreyip cogalabilen, amma bu kadin ve rahim olarak, amma bu erkek ve Rahman olarak.....
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 19 Şubat 2018 Pazartesi
Original Kar©glan
|
|
|
"zikran kesîrân" "Allah’ı çokça zikredin" Ayetinin Sebebi Hikmeti |
|
Yazar: RasitTunca - 02-22-2020, 10:51 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
"zikran kesîrân" "Allah’ı çokça zikredin" Ayetinin Sebebi Hikmeti - Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi
Bütün Hak Tarikatlar, Kemala giden, Kemaline Ermişlige Giden yolda, Yaptirdiklari Seyri Sülük yolculugunda, Sofi ve Müridlerini, Bu Yolda Zikir ve Rabita yolu ile terbiyet ederek, tekamül yolunu secmişler.
Peki Zikirin rolü nedir burada? ve zikirde önce "Allah" zikrini ele almiş, ve sonra baziliarida Letaiflerin Zikrini ele almişlar, ve mesala Nakşibendi Tarikatina intisab eden, yeni başlayan brine 5000 Allah zikiri cekeceksin günde diyor. peki Bu sistemde, Allah sağırmı, duymazmiki, bir insan, Allah a kendini duyurmak için 5000 kere "Allah" desin. Birak 5000 i, 100 bin "Allah" Zikri cekenler var günde, peki Allah sağırmı ki, duyuramiyorsun Allaha.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lekad halaknâl insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd
Meali :
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.
(Sadakallahul Aziym KAF Suresi 16. ayet )
Halbuki Allah bize, şah damarimizdan daha yakin, o senin her nefesinden bile haberdar iken, peki nedir bu zulum, 5000 kere Allah demek, ben temsili misal : Ahmetten bir bardak su istiyecek olsam, Ahmet e Ahmet in isimini 5000 kere söyleyipdemi isterim suyu, yoksa bir seslendim duymadi, bir defa daha ona duyurcak kadar bagiririm, ve ona duyururum isterim, peki nerden cikdi bu 5000 Allah zikri? yada 50 000 veya 100 000 Allah zikri
peki bunlar safsatami, uydurukmu? yoksa alimlerece test edilmiş şeylermi?
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkurûllâhe zikran kesîrân.
Meali :
Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.
(Sadakallahul Aziym AHZAB Suresi 41. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى إِلَّا مَا شَاء اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَى فَذَكِّرْ إِن نَّفَعَتِ الذِّكْرَى سَيَذَّكَّرُ مَن يَخْشَى وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى لَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Se nukriuke fe lâ tensâ. İllâ mâ şâallâh(şâallâhu), innehu ya’lemul cehra ve mâ yahfâ. Ve nuyessiruke lil yusrâ. Fe zekkir in nefeatiz zikrâ. Se yezzekkeru men yahşâ. Ve yetecennebuhâl eşkâ. Ellezî yaslân nâral kubrâ. Summe lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ. Kad efleha men tezekkâ. Ve zekeresme rabbihî fe sallâ.
Meali :
(Kur’ân’ı) sana, Biz okutacağız, bundan sonra sen unutmayacaksın. Ancak (bu) Allah’ın dilediği şeydir. Muhakkak ki O, açık ve gizli olanı bilir. Ve kolay gelmesi için Biz (O’nu), sana kolaylaştıracağız.O halde, fayda verecek zikri zikret (zikri öğret, öğüt ver). Allah’a karşı huşû duyan kişi seninle birlikte zikir yapacaktır (ve Zakir olup tezekkür edecektir). Ve şâkî olan, ondan (zikirden) içtinap edecek (kaçınıp zikretmeyecektir). Ki o (şâkî), büyük ateşe atılacak. Sonra onun içinde (ateşte) ölmez ve de hayat bulmaz. Nefsini tezkiye eden kimse felâha (kurtuluşa) ermiştir. Ve (o nefsini tezkiye edecek olan kimse) Rabbinin İsmi’ni zikredip ve de namaz kılsın.
(Sadakallahul Aziym A'LA Suresi 6 dan 15. ayete kadar, 15 dahil)
öyleki gecen haftalarda anlattigimiz "Allah" Esmasinin Ebced Degeri, yani sayisal degeri, frekans degeri 66 dir. ve öyleki günde 5000 Allah cekmeye başlayan biri yeni acemi sofi 5000X66=330 000
MEGAHERTZ – DERECE – MEGAHERTZ ÇEVİRME
1 megahertz kaç derece eder? 359999971 derece/sn yapar.
1 derece kaç megahertz eder? 0.0000000027 mhz yapar.
MEGAHERTZ – HERTZ – MEGAHERTZ ÇEVİRME
1 megahertz kaç hertz eder? 1000000 hz yapar.
1 hertz kaç megahertz eder? 0.000001 mhz yapar.
ve 66 demek bir "Hertz" demekdir, yani kalbin bir birim frekensina Hertz diyoruz, Hertz Demek kalp frekansi demekdir, Kalbin bir Defa Allah demesidir. ve sen kalpden 5000 Allah dedin, 5000 Allah zikri ceken bir sofi 330 000 Hertz freknasindan yayin yapip, yayin aliyor demek olur, ve oda 0,3030 Megahertz eder,
Mesela Avusturya FM Radyosu Hitradio Ö3, " 88,3 Megahertz" den yayin yapiyor
yani öyle olunca, sen En basit hali ile, kainat ile iletişim haline gectiginde, ilk acemi amatör radyocu yayini ile 0,3030 megahertzden yayin alip veriyorsun, peki 100 000 Allah ceken bir kimse ise 100 000x66=6 600 000 Hertz yapar, onuda Megahertze cevirirsek
6 600 000/1 000 000 = 6,6 Megahertz eder yani o kimsenin kalbi artik 6,6 mehgahertzden yayin alip, yayin yapar, yani hangi melek grubu hangi frekansdan alip verir biliyormusun sen? bilmiyorsun, peki letaif zikri nedir, artik dahada yüksek zikir, mesala kalp ve ruh ve hafa ahfa vardir o baştaki ayette gecen hafi yani gizli denilen yer, yani hafa cakrasini caliştiran bir sofi, artik bu rakami 4 e katlamiş olur, yani 4x6,6=26,4 megahertzden yayin yapmaya ve almaya başlar, yani öyle olunca
zikirde sayi mühimdir, ve en kolay zikirin birimi 66 dir, ve bir hertzdir işde ve Allah in diger isimleri ve kurandaki diger zikir olan ayetlerin frekansi ise, onlar hep ayri bir frekans biriminden yayin alip yayin yapar.
Ve insan nefsin mertebelerinde kemal dercesini yükselttikce, bir üst melek grbunun frekans alanaina girer, ve oradan onlarin, o nun kemala ermsi için yardım niteligindeki ilhamlarini duymaya başlar, ve onlarin dogrultusunda hareket edip, duruma uygun tedbirini alip, ve yanliş yapmazsa, bir üst zikir grubuna yükselir, ve artik bir üst melek grubunun frekans araligina girmeye başlar, o zikre devam ettikcede, bir üst melek grubunun frekansindan duyar, ve onlar ile mülakat edebilir.
ve bazi esmalarin ebced degeri, sayisal frekans araligi
ya Rahman = 298 ya Kavîy= 116
ya Semi = 180 ya Müta’âlî= 551
ya Hakk=108 ya Kuddûs= 170
ya Bâtın= 62 ya Adl= 104
ya Rahîm= 258 ya Metin= 500
gibi her esmanin ebced degeri, yani frekans araligi farklidir, ve farkli bir melek grubuna taalluk eder. her esmanin ayri bir melek grubu oldugu gibi, birde nasil biz isim olarak esmalari dünyada, insanlara isim koymakda isek, aynen cinlerde, ayni esmalari isim olrak koymakdalar, ve öyle olunca mesala Abdurahman bizlerin koydugu isim oldugu gibi, ayni ismi cinlerde koydugu için, o esmanin frekans araligini girilnce, ayni frekans araliginda o cin taifeside yer almakda, öyle olunca bunlar sufli veya ulvi olabilir. işde insan o zikri cekdikce o frekans araligina girer, ve fakat o aralikda, o aralagi kullanan, korsan kullanan bu cinler ve şeytanlar taifeside vardir, öyle olunca, işde zikir cekdikce insan, ulvi ruhlarin, yani meleklerin sesini duymamaya başladigi gibi, o frekans üzerinden korsan yayin yapan şeytanlarida duymaya başlar, onlar ise seni dogru yoldan alip saptirmak üzere ayarlilardir. o yüzden adimlari cok dikkatle atmak gerekir yani. şeriatin zahirine uymayan her hal ve ilham ve ve his, ulvi bir ruhden geliyor olabilcegi gibi, sufli ve habis bir ruhdanda geliyor olabilir, burda devreye giren ise, bir zikirin 40 hassasi veya havasi olabilir, amma bunlar mesala bir cismin rengi, kokusu, boyu, eni , 2d hali , 3d hali, üsten perspektif, altan perspektif, aydinlkdaki hali, karanlikdaki hali, yaz mevsimi ve sicakdaki hali, kiş mevsimindeki ve sogukdaki hali gibi 40 hassasi olsa, sen bunlardan hangisini elde etmek için o zikre talipsin, o muhim, yani mesala insan ekmek firinina ya ekmek almak için, yada börek cörek almak için, yada ekmek yapmak için, yada satmak için,.. gidiyor olabilir, amma firina elektrik faturasi ödemek için gitmez degilmi, bu bir misal, yani eger sana o zikir araliginda gelen ilham işde böyle, o zikirin havasinin ve hassalarinin dişinda bir mucize ve keramete taalluk ediyorsa, bu yani 10 tl verip jaguar araba almak gibi birşeyse, o zaman bu sufli bir ruhun, seni saptirmak için kullandigi bir yem olabilir, ancak baligi ve fareyi avlamak için, en sevdgi lokma önüne yem olarak konulurki, cazip olup, onu almak yada yemek, ona cazip gelsin, ve sonunda kapana kisilip yakalansin, öldürelebilsin degilmi, işde sufli ruhlarda senin imani calip bedenine hükmetmek isterlerki, kendilerinin bir bedeni olmadigi için, senin bedenini istedikleri gibi kullabilmek için, önce senin bedenindeki senin hükmünü iptal etmeleri lazimdir, ve sen onlarin emrine harfiyyen uymaya başlayinca, sen sanirsinki ha elimden mucize meydana geldi, yada keremet meydana geldi, halbuki hepsi istidracdir, sufli habis ruhalrin oluşturdgu durumlardir, artik senin imanini caldiklari için onlar kendi menfeatleri dogrultusunda, senin bedenini kullanmakdalardir, yoksa senin bedeninden o haller zuhur etmez yani.
![[Resim: Letaif-Merkezleri.JPG]](https://imageman.eu/2018/Q4/Vaaz/Letaif-Merkezleri.JPG)
Her bir Letaifin merkezi, farkli yerdedir, ve o melek grubunun sesini duydugunda, yani Ruh Letaifini, nefsini kemala erdirmiş bir ruh duyabilir, yani cigerinin sesini duymaya başlamak ve öyleki, kötü ruh, iyi ruh kimdir bakinca hemen o kimseye malum oluverir, yani artik o insani cigerinden, akcigerinden tanimaya başlar, bir digeri mideden bilir, yani ne yiyor, ne iciyor helalmi harammi yiyor, nefsi levvame, o sadece temizler ve pisler, birde helaller haramlar ve şüphelileri ayirt edebilirse, artik midesinin sesini, mide meleklerininin sesisini duymaya başlar, işde midenin sesini duymak için, önce şeriata uyacak, ve sonra helale harama dikkat edecek, sonra temiz ve semiz şeyler yiyip icecek, ve sonra şüphelilerdende kacacak, ve namazina ve zikirinede devam edecek, ve frekans boyutu mide meleklerinin boyutuna ulaşinca, artik ona bakinca, veya tadinca, ne temiz, ne helal, ne haram, ne şüpheli ayirt edebilcek, bir organ verilir, yani hisleri ve bedeni onun bunlari hissetmeye başlar, ve haram girince bedene, namazlar, zikirler sekteye ugrar, ve eger dogrulari yapiyorsa, bir ileri yürür ve şüpheliler ise gaflet verir, ve bunu ayirt edebilcek bir insan olunca, işde midesi onunla konuşuyor demekdir, ve o zaman işde, o kötü bir iş yapinca, farkeder, bu kötü ve yanliş demeye başlar, ve vicdani calişir hale gelir, vicdanli bir insan olur......
yine mülhime nefse cikan artik dalaginin sesini duymaya başlar, dalak midenin komutanidir, midenin üstüne yapişikdir, neler kan olcak neler kan olmaycak ayirt eden organ, ve yani kan ise kara cigerde imal edilir, ve kara cigere gidecek yolculari tespit eden organ demekdir, yani ne ekşi, ne tatli bilen organ, ekşiler safra kesesine, tatlilar kara cigere gidecekdir, ve bu organin melekerinin sesini duyunca, artik insan ilhamlanmaya başlar, ve artik tatli insan, aydinlik insan, aydinlik ulvi ruh, veya karanlik ekşi sufli ruh, ve yiyecek ayirt edilir, ve onlarin vücutta yada kainatta gidecegi yer ve yol bellidir, ekşi ve karanlik olanlar, safraya oradanda bübrekler, ve oradanda ferc uzvuna incekdir, ve ciş olarak atilcakdir eger sufli ise, eger ulvi ise safra kesesinde karar kilcakdir. ve tatli olanlar ise, ya ulvi ise ciger, kara cigere gidecek, ve orada kan halini alacakdir, veya kötülerden ise, mideden alinip kalin barsaklar ve defi hacet olarak atilcakdir. ve karacigerin sesini marziye makamina cikanlar duyar, raziye makami ise safra kesesinin sesinim duymaya başlar, ve kainat, insan bedeninde derc olmuş ise, ayni yerde, yani kainatin o bölgesindede o melek grubu ikamet etmekdedir, yani hem yukarda aynisi var, hem icde aynisi var, nefsi safiye ise tezekki olan, temizlenen nefis, yani böbrekler, temizleyici olarak görev yapar, böbreklerin sesinide safiye makamina cikanlar ve arinan temizlenenler duyar, yani temiz müminler duyar.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
النظافة من الايمان
En-Nedzafetü minel iman.
Temizlik imandandır
( Hadis-i Şerif )
ve Böbrek Meleklerinin sesini duymaya başlayan bir mümin, temiz ve naif bir mümin olur, "SIR "cevherinin yükselmesi sonucu yani, "nefsi safiyeye" yükselen bir kimse bu sesleri frekans düzeyini işitebilir, ondanda sonrasi ise, "hafa" cevheri ve letaifi, yani o da karaciger meleklerinin sesi, artik ondan sonra kandaki hücrelerin sesini duyabilcek kivamdaki kimse, kim dost, kim düşman ayirt edebilen bir yapidaki kimseler. Kimler Allah askeri olacak ,kimler olmaycak ayirt edildigi nokta, ve diyorki yukardaki ayette, sana onu biz okutacagiz, ve ögretecigiz ki, artik bir daha unutmayacaksin, yani hafa meleklerinin sesini duymaya başlayan bir insan, artik duydugunu ögrendigini artik bir daha unutmayan insanlar olur unutsa bile ona hatirlatilr, yani extern festplattede hepsi kayitli, yani öyle olunca, hafa cevherini yani letaifini caliştirabilen bir sofi, artik levhi mahfuzdan, ana hafiza kartindan okumasini ögrenen sofi olur,
Ayeti kerimelerdeki Levhi mahfuz ise şöyle tenimlanir
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O'nun Katındadır. (Ra'd Suresi, 39)
Şüphesiz o, Bizim Katımız'da olan Ana kitaptadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)
Doğrusu Biz, yerin onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir. Katımız'da (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi, 22)
O (Kur'an), 'şerefli-üstün' sahifelerdedir. (Abese Suresi, 13)
Yüceltilmiş, tertemiz (mutahhar) kılınmış. (Abese Suresi, 14)
Katiplerin ellerinde. (Abese Suresi, 15)
(Ki onlar,) Üstün değerli, 'iyilik ve dürüstlük sembolü.' (Abese Suresi, 16)
Levh-i Mahfuz'dadır. (Buruc Suresi, 22)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Bel huve kur’ânun mecîdun. Fî levhın mahfûz.
Meali :
Hayır, O Kur’ân, Mecid’dir (yüce ve şerefli Kur’ân’dır). Kaybolmayan korunmuş iyi muhafaza edilen bir levhada(Festpalettede merkezî kompüter sisteminde kayıtlıdır) kayıtlıdır.
(Sadakallahul Aziym BURUC Suresi 20 ve 21. ayet)
artik herşey orada yazili, orayi okuyan artik bilgiye merkezden ulaşir, nefsi marziye yani Allahin razi oldugu kullar ve askerler, yani kan askerleri, hangi meyvayi yiyince, o meyva kan olcak mi, yahut hangisi olmayacak, onlarin karari artik cigerdedir, yani bir sofi Allah askeri yani, canini malini, ibadetlerini Allah rizasi için yapabilcek feda edebilcek kimsemi? degilmi ayirt edilir.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar©glan
|
|
|
Unutkanlık Yapan Şeyler ve Hafızayı Kuvvetlendirme Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-22-2020, 10:36 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Unutkanlık Yapan Şeyler ve Hafızayı Kuvvetlendirme Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi
Unutkanlığın bir çok maddi ve manevi sebepleri vardır. İşte onlardan bazıları:
1-Yeşil havuç yemek
2-Ekşi ve ham elma yemek
3-Fare artığı yemek
4-Durgun suya bevletmek(işemek)
5-Yere bit atmak
6-İdam edilen kişiye bakmak
7-İki katar(birbirine bağlı olan iki deve ve yük taşıyan şeylerin )arasından geçmek
8-Evi bez ile süpürmek
9-Mezar taşlarını okumak
10-Uzun süre denize bakmak
11-Cünüp iken yemek içmek
12-Çok balık eti yemek
13-Karnı tıka basa doldumak
14-Çok bakla yemek
15- Geceleri Sakız çiğnemek
16-Siyah terlik giymek
17-Enseden hacamat yaptırmak
18-Küçük üzüntüler
19-Avret mahalline bakmak
20-Karşı cinsi düşünmek
21-kişinin ferce bakması
22-Ferc Uzvuna bakmak (Yani Bugünkü deyim ile, Por no filim ve ero tik icerikli filim ve resimlere bakmak, veya kendisinin ve eşinin veya başkasinin cinsel organlarına, ve cinsel münasebetine bakmak seyretmek)
Rivayet olurki Hz. Ali efendimiz Akıl ve ilmin Babasıdır, çünkü hiç ferç uzvuna bakmamıştır , hatta ne kendi ferç uzvuna nede başkalarınin ferç uzvuna bakmamıştır. o yüzden Hafızası çok kuvvetlidir.
23-ikindiden sonra ve gece ev süpürmek
24- Perşembe ikindiden sonra Cuma Günü öglenden sonraya kadar Ev süpürmek
25-Nakıs Vakitlerde (Kısa vakitlerde, ikindi vakti veya, akşam vakti gibi kısa vakitlerde) saçları kısaltmak, tırnakları kesmek.
26-Kerahat vakitlerinde uyumak
27-Akarsuya bevletmek (işemek)
28-Tuvalet Yaparken Avret yerinden çıkan pisliklere bakmak
28-Yol üzerine, mescit civarına, mezarlığa, durgun ve akarsulara, ırmak kenarlarına, ağaç altlarına abdest bozmak veya bevletmek (işemek) banyoya çiş yapmak.
29-Tuvalette Helada iken konuşmak
30-İdrarın içine tükürmek
31-Helada (Tuvalette) kıbleye yönelik veya güneşe karşı oturmak
32-Banyodayken veya hamamdayken, banyo ve hamama bevletmek (işemek)
33-Bir kadının oturupda kalktığı yere, hemen ardından oturmak.
34-Örtünmeden Çıplak olarak cinsi münasebette bulunmak.
"Peygamberimizin bu konuda hadisleri var. Sizden biriniz ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, eşeklerin yaptığı gibi tamamen soyunmasın. Bu da haram değil ama böyle diyor peygamberimiz. Niçin diyeceksiniz; çünkü melekler vardır ve oradan uzaklaşırlar. Onlar uzaklaşınca da, o ilişkiden şeytanın da nasibi olur."
35-Çok ekşi yemek veya ekşi elma yemek , yani asit ve balgam yapıcı şeyleri çok yemek.
36-Mezar isimlerini okumak - Kabir Taşlarındaki Hitabeleri okumak.
(Bu konuya, bu sahih hadis degil cünkü peygamber vaktinde mezar taşlarina yazi yazilmiyordu diye itiraz edenler var, o zaman firavunun piramitlerinde yazilanlar, yazi degilde ne aa ah ma k.
orada firavunun kabiri degilmi, yani degil muhammed zamani taaa bu zülkarneyn vakti oguz yazitlari var, zamanini bilebiliyonmu sen, yani cok eski, yani yazi ve kabir başina konan hitabeler cok eski. bundan kasit gidip kabirde bütün isimleri ve orda yazanlari okumak ve bunu yaygin hale getirmek, yani hani mesala internette dolaşan kamyon arkasi yazilari gibi, bunuda kabir taşi yazilarini reklam etmek, yani öldükden sonra akli başina gelen yada haala gelmeyenler gibi olmamak meselesi, yani firavun ölcegini anlayinca iman ettti, ahmagin daniskasi, yani ne demek, sofraya sonradan gelen tuz gibi, iş işten gectikten sonra gelen akil gibi, keşke şöyle yapsaydim yada, keşke şöyle yapmasydim gibi, yani faydasi olmayan iilim ve bilgi. yani firavunlaşmak bir nevi yani.
Hafızayı Güçlendirmek için Neler Yapmalı
Hafiza ve akil, Allah in yaratma ilkesine göre, caliştirdikca acilan ve gelişen bir yapida,
yani atalar demişki "İşleyen demir ışıldar yani (pas tutmaz)." bunun terside "İşlemeyen demir pas tutar." yani Allah kuranda bir cok kere boşuna "akletmezmisiniz?" diye buyurmuyor. o yüzden bu alltaki örneklerde aklinizi caliştirmanizi saglaycak kücük örnekler var . Hafızayı Kuvvetlendirmek için Ne Yapmak Gerekir?
Sakinleşmek, stresten uzak durmak, egzersiz yapmak, yeşil yapraklı ve parlak renkli sebze ve meyve yemek, şarkı ezberlemek hafızayı güçlendiriyor, kuran okumak ve kuran ayetlerini ezberlemek.
Hafızayı Güçlendirmek için Yapılacak Dua ve Zikirler ve Fiil ve Ameller
Öncelikle Proğramlı ve Planlı olarak yaşamak, Allah bize eger bir ömür 5 vakit namaz emrettiyse sebeblerinden biri, plan ve progamli yaşamamiz için. yani hayati rutine baglamamak, neden cünkü mesala ikindi namazi yaz ve bahar vakitlerinde, her gün, yada iki günde bir, iki dakika yada 1 dakika, daha gec girip, daha gec cikiyor, kiş ve sonbahar mevsimlerinde ise, her gün, yada iki günde bir, iki dakika yada bir dakika kadar, daha erken girip, erken cikiyor, yani öyle olunca hayati rutine baglama, hergün saat 5 de iş başi, akşam altida paydos, yada öglen onikide yemek gibi, rutine baglama, bak Allah namaz ile, ne ögretiyor, hergün kafani caliştir, zamanini ayarla, işini ona göre ayarla. Ramazn bazen yazin, bazen kiş, bazen baharda yine orucu rutine baglama, yani programli ol amma, rutine baglama, her an uyanik ol. şeytani görevlendirmiş, geliyor namazda vesvese verip, seni namazda unutturuyor, sen onunla namazda beş dakika mücadele ederek, yine aklini ve ve fikrini ve dinini savunup, uyanik olmak durumundasin, yoksa sevaplarini calacak şeytan. şeytan ne işe yariyor? senin mücadele etmene yariyor, sen ounla mpücadele ettikce, aklin ve imanin ayakda yine, ve yine ramazanda orucu tutmak imsak ve acmak iftar etmek hergün iki dakika erken yada gec mevsime göre, öyle olunca akşam yada ögle yemegini rutine baglama yine, proglamli ol, amma rutine baglama, yani her an uyanik ol, cünkü kişin akşam erken, yazin gec, öyle olunca kiş mevsimini ele alip, saat dörtte akşam yemegi yersen, yaz geldimi vücut ayari bozulur, gece yine acikirsin bu sefer, yani rutin yok, rutin yok, porogramli ama rutin degil.
yani dedik yukarda Allah dan faydali ilim vermsi için dua etmek lazim, cünkü bir deyim vardir.
"Türkün aklı ya sıçarken ya kaçarken gelir" yani firavunun aklida başina, denizlerin dibini boylayinca gelmiş, yani Allah dan faydali ilim taleb edip, faydasiz ilimdende Allah a siginmak lazimdir. cünkü son nefesde iman, insani firavununki kadar kurtarir, ancak denizlerin agirligini yüklenmek, sivi, deniz gibi, amma cok agir, kulle gibi, yani öyle olunca, bu yükün altina girmemek için, dünyada hayattayken, Allah in emirlerine ve peygamberin sünnetlerine ittiba, yine aklin ve hafizanin kuvvetlenmesini saglar.
"yumurta götünün agzina gelince folluk aranmaz" deyimi ile tedbirli olmak gerektigi, tehlike zamanindan önce, tedbir alma, yani sen asker ve silah hazirlamazsan, yarin biri saldirirsa, düşmana yenik düşersin. öyle olunca, ögrencide imtihandan bir gün önce, derse calışmak, elbette ögenciye cok az fayda verir, cünkü bir ay yada, bir senede ögrenilen dersi, bir günde tekrar etmek, ve hatirlamak ne kadar zor ise, yani köyde ekmek eden birisi, bir tekne ekmek yapar, amma o ekmeklerin hepsini bir günde yemiyecek, yani iki haftada yada bir ayda yiyecek mesela. yani işde ne kadar ac olursan ol, en fazla yiyecegin,
iki dilim, üc dilim ekmek, bir tabak yemek oldugu gibi, yani sen derse calişma calişma, ve son gün haril haril ders caliş, orada ögrenebilcegin, ancak bir dilimdir o ilimden, yani calişmayi bütün seneye yay, her gün derslerini müteala et.
o yüzden bizde diyoruzki Raşidi Tarikati mensublari ve zikir ehli kimseler, haftada bir, mesala Pazar günleri, bütün bildigin sureleri bir kere müteala etki, unutmayasin.
ve biz zikirlerimizde Raşidi zikir evradinda
"Ya Hafizu, Ya Muhafizu" cekeriz, sizede tavsiye ediyoruz.
yine zikirlerimizden biride Zemzem duasidir ve günde 33 defaya kadar okunur
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ
"Alllaahümme innii es'elüke ilmen naafian ve rızgan vaasian ve şifaaen min külli daain "
Allahım senden, menfaat ve fayda veren (yararlı ) ilim, geniş rızık ve her türlü dert ve hastalıklara karşı şifa niyaz ederim.
işin espirisi ise
Yüzme bilmeyen bir turist denize düşmüştü. Suda çırpınırken can havliyle bağırıyordu.
-Help! Help!
Yoldan geçen Temel onu gördü. Kızgın bir şekilde bağırdı:
-Ula ingilizce ögreneceğine, yüzme ögrenseydin ya!..
yani fayda vermeyen ilim, son nefesde bile kurtarmaz.
[attachment=26327]
ve elektrikde Kondensator diye bir parca vardır, bazı eski motorlar bu kondensator ile calışır, eski radyolar telvizyonlar, camaşir makinlerinde kullanilir. nedir o? yani elektrigi kapazitesi kadar icine depo eder, ve sonra onun ile motoru caliştirir, o bitince birdefa daha tersine dogru döner, oraya elektrigi depo eder, ve ordakini kullanir, yani bir o yanna bir yanna, ayni TIPDA oksijen alamayan hastalarin, oksijen almasini saglayan aletin, bir yukari doldurup üfürmesi, birde geri cekmesi gibi, yani nefes vermesinide bilmiyor unutmuş o hasta, almasinida unutmuş, o insan kendinde degil, yani öyle olunca, ona hem vermek, hemde birde geri almak lazim degilmi yani, kondensatarorda ayni sistem üzere calişir, yani öyle olunca bunlar eski motor sistmeleridir, yani öyle olunca, bazi eski kafa insanlarin beyin sistemide böyle calişir, yani ona önce ögreteceksin, sonra soracaksin, o da sadece ögrendigini söyler, yani papagan gibi sadece ezberci, kafasini o konuda yürütemez, sadece ezberci, sor o ezberin manasinida bilmez, ayni şimdi namaz kilipda kulhu fatiha okuyupda, kulhu de ne diyor, elhamda ne diyor bilmiyen müslümanlar gibi. yani
[attachment=26328]
ve birde eger bir insan yaratilirken, "Ram" kücük ise, onun ram ini yükseltebilecegin, sadece belli bir miktar var, yani ondan fazlada artiramazsin, AKIL artarmi? evet artar, amm belli mikdar, yani Allah, alak sureside, "Ek-ram dan oku" diyor yani ram dan ana karttan oku, ve ram gecici bellek demekdir, yani bakdin o an bir olay gördün, düsündün, ve kafan o konuya sardi, ve bir fikir oluşdu, bilgiler oluşdu. sonra başka bir olay ve başka birşey gördün, oradan gecdin, bu sefer ram da sadece o konu ile bilgiler var, dün başka olaylar ve fikirler vardi, bugün yeni gün, yeni bilgiler, ve dünküler kaybolmadi, eger lazim ise, hafiza kartina kaydedildi. ve hafiza karti ise, fest platte, yada flaş bellek, yada SD kart gibi bazisi intern, bazisi ise dişda cikarilabilir hafiza kartlari. nedir bunlar : mesala Doktorda bir randevun var o randevunu sana doktor yazdi verdi, ve doktor yazdi bir not kagidina verdi, ve dedi "martin 15 inde yine kontrole gel" ve sen onu unutmamak için her zaman kontrol edip görecegin yere asarsan, onun zamani gelince, hatirlar ve terminine yani randevuna gidersin, yani öyle olunca, yaziya dökülmeyen ilimde, unutulur demiş alimler öyle olunca yine hafizayi kuvvetlendirmek, yada bilgi ögrenmek için, bir yöntemde yazarak, not tutarak calişmakdir, bize eskiden okulda ögretmenlerimiz, yarin şu sayfadan şu sayfaya kadar calişin, ve konunun özetini yazin derdi, celalettin hocam vardi, sosyal ve cografya derslerinde bu yöntemi kullanirdi. yani özetini yazin. önce okuyacaksin, sonra anladigin ve hatirladigin kadarini yazacacaksin ki unutmayasin. ve yani not tutmak ve yazmak, bir yerlere yazmak, yine zamani geldimi usb sticki, yada, sd karti, nasil takip bilgiye ulaşabiliyorsak, o özetledigimiz konuyu, işde gereketigi zaman cikarip, bir defa okuyunca, yine hatirlayacagizdir, yani ezberleme ve ögrenme yöntemelerinden biride, yazmak not tutmakdir, yani extern festplatteye, yada flaş belleke, yada sd karta, yada cd veya DVD ye yazdidirmak gibi.
[attachment=26326]
Ve yine senin meslegin ve egitimin, ve bilgilerin, ve sevdigin alanlarda, bilgilerini güncelle, yeni neler olmuş, o konuda araştir ögren, ve güncel tut, ve gerici olma, her an yenliklere ve yeni bilgilere acik ol.
ve Hz Ali veya Hz Ömer demiş ki :
"onlar bizi görselerdi de li derlerdi, biz onlari görsek, kafir der boyunlarini vururduk."
yani eskide gecmişde kalma, eskilerin bildigi, o zaman icindi, mesela ashabdan bir misal ve örnek : Ashabdan genc birisi sokakdan gecerken, bir bayani banyo ederken ciplak yerleini görmüş, ve istek ve şehvetle, o an o na bakmiş, sonr ise helak oldugunu söyliyerek muhammede gelmiş, Allah beni affedermi demiş sormuş. ve zina ise haram, ha bu göz zinasi olmuş, yada bugünün tabiri ile röntgencilik, yani sapiklik, ve hoş görülmeyen bir hal, ha bu bu bizatihi zina olsun, yasak ve kerih görülen amel. amma bu gün, herkesin evinde, internet veya televizyonunda, mayolu bayanlar seyrediliyor, dünkü o ashabin halni düşün, ve bugünkü muhammed ümmetinin halini düşün, öyle olunca onlara bu günküleri ve telvizyonlari interneti göstersek, bunlar kafir deyip boynumuzu vurmaya kalkarlar, biz ise onlarin Allah kitap peygamber diye, fakir fukara, bicare yaşamlarina baksak, bunlar de li derdik degilmi, o günler dündü, dünde kalamayiz bugün böyle azizim. kim bu gün internetinden vazegecer kim bilmem instagram face ve twitsiz durabiliyor, ancak dah tanimaynlar bilmiyenler imkani olmayanlar onlar,
ve yine veda hutbesinde peygamberimiz diyorki
"Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur. "
yani dünde kalma, yarina dogru yürü, bunun icinde her an yeni bilgileri, ara bul ögren, o konuda senin ilmin ve egitimin dogrultusunda yeni neler olmuş ögren, olaki senin bildiklerin bile, yeni bilgilere göre, yanlişdir. cünkü dün atom en kücük diyen bilim adamlrinin bildigi bilgi bile artik eski bilgi oldu, atomunda parcalari oldugu yeni bilgiler keşfoldu. eger sen haala eski bilgi, atom son parcada kalirsan, allaturka olursun azizim, yani bilgi, yine güncelliklelri takip etmekle olur. yoksa sen ayni eski şerkicilarin ve filim yildizlarinin, iş yapamama sebeblerinden biri olan, eskide saplanip kalmaktir, o yüzden muhammed dedi, bilgiyi ilerir taşiyin, olaki ilerdeki bunu daha güzel yorumlar ve anlar.
ve dedi işde
"Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur. "
(Hz Muhammed)
yani ögrenme yöntemlerinden biriside, ögrendigini başkalarina anlatmak, ve bilgiyi cogaltmak, ve bilgi cogalinca, sen unutsan, birisi hatirlar, başk bir insanda o bilgi hala saklidir, ve vardir. öyle olunca o ndan duymasan bundan duyarsin o bilgiyi, ve yine unutmamak için ögrendigini şeyi birilerine hemen anlatmak, onu cogaltmak. islam bizlere bu yöntem ile ieltildi, buna "Tevatür" denilir.Anlatma ile tekrar etme ve başkalarina ögretme ile tekrar. Tevatür yani.
Nefsini Kemale erdiren bir kimse, en son halinde, mehdi olabilecek, veya mehdi askeri olabilcek kivama gelince, artik onun tekamül yolunda son hali, artik bilgiyi cebrailden alir, yani "AKLI KÜL" den alir bilgiyi. yani öyle olunca, hafiza ve akil kuvveti, korunmuş kaynakdan alininca, yani hani eski disketler vardi, yada SD kartlardada var, altinda yada yaninda bir dügme var, onu cekince, yani acinca, artik o SD deki yada eski disketteki yaziyi, bir daha takildigi bilgisayarda oynama ve degiştirme imkani yok, yani copyright kilidi, yani öyle olunca, cebraildeki bilgi, onun bilgi aldığı yerdeki bilgi, copyrigt kilidi ile kilitli bilgi, artik onun degiştrilme imkani olmayan bilgi, yani kader tahtasinin arka yüzü, yani kader tahtasi alin ve ön beyin, cebrail ise arka beyin, ve beyincik, yani copyrigtli bölge, artik o yazilim, o insanda asla degişmeyen mutlak kaderini temsil eder. belli oranlar sabit şekilde korunmak zorundadir, onlar bozulursa o ahmet se ahmet olmakdan fatma ysa fatma olmakdan cikar, onlar onun temel degişmeyen ve degişmeyecek kadar ve özellikleridir, mutlak kadirinde yazili oldugu yer, oraya ancak ve ancak, mesela : Allah in ibrahimi ateşden kurtarip, ateşe" serin ol " dedigi yer olan, ilahi müdahele dişinda, müdaleye izin verilmeyen korunmuş yazilim, artik onun secimlerinin ve tercihlerinin meyva verdiği yerdeki yazilim, ve AKLI KÜL, Akli Küle l ulaşan için, artik her an vahiy vardir, artik o cebrailden vahiy alir, yani vahiy sedece kuran ve incil gibi bir din ve ahkami degil, her amelinde dogruyu yapabilmen için, sana yol gösterecek olan ilim ve bilgidir, ve marifet makamidir. insan icad edecegi bir icadin planinida, ordaki merkezden alir. Her ayri kimsenin fitarinda yazili ve sakli olan bilgiye ermek demek, marifet demek, ve marifet ehli bir kimsenin, hic kimsenin bilmedigi bir bilgisi ve SIRRI vardir, mesala adam motor icad etmiş, ona motorun bütün ahkami yolu yolagi ögretildi, bu bin sene sonrayada gelsek ayni yolun farkli eteplarda işletilmesi ile, yoksa ana yol belli, yani alti ana yön gibi, ve 12 ara yön gibi
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar©glan
|
|
|
Karoglan Raşit Tunca nın Uzay /Sema Birimleri Hakkindaki Makalesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-19-2020, 06:48 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Karoglan Raşit Tunca nın Uzay /Sema Birimleri Hakkindaki Makalesi
Bir rivayete göre 124 000 Peygamber geldi gecdi, bir rivayete göre, 224 bin peygamber geldi gecdi deniliyor.
o zaman kisaca ortalama, dünyanin en az ömrünü hesap edersek, eski peygamberlerin çok ömür yaşadigini biliyoruz ve fakat, ortalam bir ömürü örnek alirsak, ve her peygamber 120 sene ömür yaşadi yaparsak, bu azlari coklarla birleştirip, coklarida azlarla birleştirip, ortalama 120 sene dersek, 120x124000=14 Milyon 880 bin sene eder. ve mesela isa ile peygamberimizin arasında peygamber gelmeyen, eski peygamberin hükmünün sürüldügü birde 571 sene var, ve bunuda ortalam yaparsak, ve en az arada olan zamanlari 800 sene diye hesap edersek, yine bunuda 800x124 000=99 200 000 sene eder ve yukardaki ile toplayinca 14 880 000 + 99 200 000 = 100 688 000 sene eder
ve bu insanoglu yaratilipda dünyaya indirildiginden sonraki gecen zaman dilimi, ve ondan önce ise, bir o kadarda dinazorlar vakti olsa, bir o kadardarda cinler vakti varsa, bir o kadarda şeytanin şeytan olmadan burda gecirdigi zamani ele alirsak, yani toplam olarak buda = bir insanlar zamani, birde hayvanlar zamani, bir de bitkiler zamani, birde maddeler zamani, birde cinler zamani (Gaz halindeyken yani) birde şeytanlar zamani yani (ateş topu iken gecen zaman) olarak toplam bunu 6 ile carparsak, ortlama olarak toplam
100 688 000 x 6 = 604 128 000 yani kelime olarak 604 milyon 128 bin sene eder. ve kurandaki Allah isminin ebced degeri 66 dir, ve insan 666 dir, kuran bir büyük ebced 6 666 ayet ve muhammed, yani güneş bir üst 66 666, ve ondan bir üst kainattaki güneşimizin bagli odugu galaksi 666 666 666, ve onun üstü, onun üstü derken, bu dünyanin en büyük galaksi icindeki bir deviri ömrü demek olur, yani bir deviri bir ömrü, onuda yaptigimiz hesap ile ortalama" 604 128 000" bulduk, ve bilim adamlari diyorki, 8 milyar yaşinda diyorlar, hayir bu altin oran ile hesap edilirse, ve 66 katli hali ile katlarsak, o zaman dünyamizin kainatin toplam seyri olan yörüngesinde bir defa tur atmasi onun bir ömrü demek, ve kainatin ömrü demek olur, da o da o kainat peki neye bagli ve neyin etrafinda dönüyor, birde o var, ve bu ise bu hesabimiz ile 6 milyar 666 milyon 666 bin 666 sene eder, ve fakat baslangic 66 oldugu için, Allah isminin ebcedi 66 oldugu için, o zaman en son haddeside, Allahu alem, 6 milyar degilde 66 milyar 666 milyon 666 bin 666,6666666.................etmeli ve yine kuranda diyorki, Allah kainati 6 günde yaratti, ilk ebced allah isminin ebcedi olan 66 danda az olan sadece 6 oldugu ele alinirsa, en kücük yada az elekrronlu elementin elektronunun cekirdek etrfinda dönüşü, 6 birim demek olur, ve bu en dişdaki yada en icdeki dönen elektronun dönüşü ise, işde kainatimizin ömrü ile eş degerde olcagini tahmini olarak hesap edebiliriz, ve öyle olunca kainatin devrini tamam etmesi, işde bir tur atmasi ise, 66 milyar 666 milyon 666 bin 666,6666666........ demişdik, yani yine dünyanin 365 gün 6 satte güneşin etrafini döndügünü ele alirsak yine
Uluslararası Gökbilim Birliği'nin (IAU), 1919 yılından bu yana kabul ettiği Güneş Sistemi'nin 8 gezegeni, Güneş'e yakınlık sıralarına göre şunlardır:
1. ☿ Merkür
2. ♀ Venus
3. ⊕ Dünya
4. ♂ Mars
5. ♃ Jupiter
6. ♄ Satürn
7. ♅ Uranüs
8. ♆ Neptün
yani güneş ateş topu ve ateş canlilarinin oldugu yer, orda canli yaşarmi, Eğer canli yaşamasa ateş olmaz zaten, ne var orda, gecen dedik hidrojen ve helyum, yani ateş canlilari, cinler, ve ondan bir üst demir, merkür, ve merkür yani ateşden bir üst canlilar, yani şeytanlar sisteminin elektronu, bir üst venüs, ve melekler, ondan bir üst ise dünya ve insanlar hem melek hemde insan olabilen terakki edebilen canlilar, peki insandan üst ne var, insan ucamaz, amma kuşlar ve gazlar ucabilir, yani oksijen ucabilir ve şeffaf ici gözükür, yine su bir alt ve şeffaf ici gözükür, huri ve gilmanlar....... onlardan bir üst varliklar kim? onlar esas melekler , onlar ne? nurdan yartiklar, yani Işık hüzmeleri, nurdan yaratiklar (yani gözümüzün mavi nuru, mavi renk, kirmizi nuru, kirmizi renk, sariyi sari renk diye, renkleri görmemizi, yani nurlari, işigin yedi beyzasini görmemizi saglayan canlilar. ve onlar ise 3gen prizma ile ancak güneşin bir işigi, yediye bölününce ortaya cikan canlilar halbuki, yani renkler ve melekeler, yani güneşin parcalari, ondan bir üst ziya, yani alfa Işıması yapanlar, yani güneşler, yani 1 alfayi yediye bölünce, yedi renk ortaya cikiyor, ve bu bölündükce, bölündükce, milyonlarca, milyarlarca, gözümüzün gördügü, ve görmedigi renkler ve melekler, nurdan canlilar, kaynaklari ise güneş ve alfa. peki alfa neyin parcasi, güneş neden halk oldu? helyum ve hidrojen, hidrojenin keindisini iki parcaya bölmesine helyum diyoruz, ve helyumun ise, yediye bölüncegi yere kadar uzaklaşmasina, Diya veya ziya veya Dziya diyoruz yanmi 1 ALFA diyoruz.
sene 365gün 6saat, ve saat 60 dakika, dakika 60 saniye, yine saniye 60 salise dir, yani bu saat ve dakikanin altili birim olcagini bunlara kim vahyetti ögretti?
yine hafta alti gün, yedinci gün tatil, yani pazar başlar hafta, ve cuma hafta sonu, ve cumartersi tatil, etti 6 gün, ve yine 1 gün 24 saat, ve altinin katlari halinde, yani 4x6=24 eder, Eğer 6 bir birim ise, o zaman dünya kendi etrafinda o birimin 4 kati zamanda dönüyor demek olur. ve yine insanda kafada iki kulak, iki göz, ve bir agiz, birde burun, etti yine 6
ve yine su muslukda, nerden akiyor, en alt kisim, yada, en son kismidan akip iniyor, degilmi ve öyle olunca, insan yine iki kol, iki ayak ve baş üst kisim, ve kic veya ferc uzvu alt kisim, ve eti yine 6. ve insan tohumu en aşagi indirlipde öyle doguyor, onu aşagilarin aşagisina indirdik ayeti, insanin dibi ayaklari degil, oturunca ferc uzvunun oldugu yeri dibidir. yani en alt noktasidir, yani öyle olunca, yine insan olcak tohum en aşagi inipde dogmak zorunda .
Yine insan kainatin Haritası ise, yine kainatin alti ciheti vardır, sağı, yani yemanisi, solu şimali, ve sağ el, sol el gibi, ve önü, ve arkasi, etti dört, ve sonra alti ve üstü, ve etti alti cihet, alti ana cihet ve alti birim yine.
Ve küp alti kutuplu, kabe alti kutuplu yani Küp halinde, nereden dönersen dön, kabeye dönebilirsin, kible alti kutuplu, demişdik ve Kabe yeryüzünün ve kainatin cekirdegi hükmünden ve atomlarda elektronlar nasil cekirdegin etrafinda dönüyorsa, bizlerde ana cekirdek etrafinda, temsilen, ona döner, ve hac edip onun etrafini döneriz.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 02 Şubat 2018 Cuma
Original Kar©glan
|
|
|
Camii Kilise ve Yahudi Sinagoguna Çağrı Ezan Çan ve Hazzan Messelesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-18-2020, 11:54 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Camii Kilise ve Yahudi Sinagoguna Çağrı Ezan Çan ve Hazzan Messelesi ve Ezan-ı Muhammedi'niun Tarihçesi
Sözlükte “bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilân etmek” mânasında bir masdar olan ezan kelimesi terim olarak farz namazların vaktinin geldiğini, nasla belirlenen sözlerle ve özel şekilde müminlere duyurmayı ifade eder. Aynı kökten gelen müezzin “ezan okuyan kimse”, mi’zene de “ezan okunan yer” (minare) demektir. Ezan kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde “bildiri, ilâm” mânasında geçerken (et-Tevbe 9/3) terim anlamında ezana nidâ kökünün türevleriyle iki âyette (el-Mâide 5/58; el-Cum‘a 62/9) işaret edilmiştir. Ezan sözlük anlamında ve çeşitli fiil kalıplarıyla yedi âyette (meselâ bk. el-Bakara 2/279; el-A‘râf 7/167; el-Hac 22/27), müezzin de yine bu çerçevede “çağrıcı, tellâl” mânasında iki âyette (el-A‘râf 7/44; Yûsuf 12/70) yer almaktadır. Hadislerde ise ezan kelimesi terim anlamında hem isim olarak hem de çeşitli fiil kalıplarıyla sıkça geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “eẕn” md.; a.mlf., Miftâḥu künûzi’s-sünne, “eẕân” md.).
Namaz Mekke döneminde farz kılındığı halde Hz. Peygamber’in Medine’ye gidişine kadar namaz vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemişti. Medine döneminde ise müslümanlar başlangıçta zaman zaman bir araya toplanıp namaz vakitlerini gözetirlerdi. Bir süre namaz vakitlerinde sokaklarda “es-salâh es-salâh” (namaza namaza!) diye çağrıda bulunulduysa da bu yeterli olmuyordu. Namaz vaktinin geldiğini haber vermek üzere bir işarete ihtiyaç duyulduğu aşikârdı. Bunun için nâkūs (hıristiyanlarca şimdiki çan yerine kullanılan, üzerine bir çomakla vurularak ses çıkarılan tahta parçası) çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak dikilmesi şeklinde çeşitli tekliflerde bulunulduysa da nâkūs hıristiyanların, boru yahudilerin, ateş Mecûsîler’in âdeti olduğu için Resûlullah tarafından kabul edilmedi. Ancak bu sırada ashaptan Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe’ye rüyada ezan öğretilmiş, Abdullah da ertesi gün Hz. Peygamber’e gelerek durumu haber vermişti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Bilâl’e ezan cümlelerini ezanda ikişer, ikāmette ise birer defa okumasını emretti. Bu arada Hz. Ömer Resûlullah’a gelip aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü, ancak Abdullah b. Zeyd’in daha erken davrandığını bildirmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 1; Müslim, “Ṣalât”, 1; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 27; Tirmizî, “Ṣalât”, 25; İbn Mâce, “Eẕân”, 1; Nesâî, “Eẕân”, 1). Bilâl, Neccâroğulları’ndan bir kadına ait yüksek bir evin üstüne çıkıp ilk olarak sabah ezanını okudu (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 3). Böylece ezan hicrî 1. (622) veya bir rivayete göre 2. (623) yılda meşrû kılınmış oldu. Daha sonra Mescid-i Nebevî’nin arka tarafına ezan okumak için özel bir yer yapıldı.
Ezan sünnet yoluyla meşrû kılınmakla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’deki, “Namaza çağırdığınızda onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranışları onların düşünemeyen bir toplum olmasından dolayıdır” (el-Mâide 5/58); “Ey inananlar! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın” (el-Cum‘a 62/9) meâlindeki âyetlerle de teyit edilmiştir.
Ezan şu sözlerden oluşur:
“Allāhü ekber” (Allah en büyüktür [dört defa]);
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı olmadığına şehâdet ederim [iki defa]);
“Eşhedü enne Muhammeden resûlullah” (Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederim [iki defa]);
“Hayye ale’s-salâh” (haydi namaza [iki defa]);
“Hayye ale’l-felâh” (haydi kurtuluşa [iki defa]);
“Allāhü ekber” (Allah en büyüktür [iki defa]);
“Lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur).
Sabah ezanında,
“Hayye ale’l-felâh”tan sonra iki defa, “es-Salâtü hayrün mine’n-nevm” (namaz uykudan hayırlıdır)
sözü tekrarlanır ki buna “tesvîb” denilir.
Hanefî ve Hanbelî mezhepleri ezanda Abdullah b. Zeyd’den nakledilen bu lafızları esas almışlardır. Şâfiîler de aynı lafızları benimsemekle beraber müezzinin her iki şehâdet cümlesini önce yanındaki kimselerin duyacağı şekilde alçak sesle, sonra da yüksek sesle okuması anlamına gelen “tercî” ilâvesinin bulunduğu Ebû Mahzûre rivayetini (Müslim, “Ṣalât”, 6; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 28) tercih etmişlerdir. Mâlikîler ve Hanefî mezhebinden Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed ise Abdullah b. Zeyd’den gelen diğer bir rivayeti ve Medine halkının uygulamasını esas alarak tekbirin ezanın başında da iki defa okunacağını söylemişlerdir.
İkāmet sözleri de ezanda olduğu gibidir; ancak burada, “Hayye ale’l-felâh”tan sonra “Kad kāmeti’s-salâh” (namaz başlamıştır) cümlesi iki defa tekrar edilir (bk. İKĀMET). Şiîler’de ise, “Hayye ale’l-felâh”tan sonra “Hayye alâ hayri’l-amel” (amelin hayırlısına geliniz) cümlesi ilâve edilerek iki defa tekrarlanır. Şiî kaynaklarına göre bu ibare başlangıçta ezan metninde yer almakta iken Hz. Ömer, müslümanların daha çok namaza yönelip cihadı terketmemeleri için onu metinden çıkarmıştır (Bahrânî, VII, 438). Şiî çevrelerde ikinci şehâdet cümlesinden sonra iki defa okunan, “Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” (Ali’nin Allah’ın dostu olduğuna şehâdet ederim) veya, “Eşhedü enne Aliyyen emîrü’l-mü’minîne hakkan” (meşrû devlet başkanının Ali olduğuna şehâdet ederim) gibi ifadeler Şîa’nın meşhur ve sahih rivayetlerinde yer almaz ve ezanın sözlerinden sayılmaz. Bununla birlikte bu cümlelerin okunması Şiî âlimleri arasında fiilî bir tasvip görmüş ve yaygınlık kazanmıştır.
Hz. Peygamber ve ilk iki halifesi zamanında cuma günleri sadece hutbeden önce bir iç ezan okunurdu. Hz. Osman devrinden itibaren cuma namazı için halkın önceden uyarılması amacıyla namaz vakti gelince dışarıda da ezan okunmaya başlandı.
İslâm’ın şiârı ve müslüman varlığının sembolü olarak kabul edilen ezanı terketme hususunda söz birliği içinde bulunan müslüman bir şehir veya bölge halkına karşı başka bir çözüm şekli bulunamadığı takdirde savaş açılmasının gerektiğine dair ittifak halinde olan İslâm hukukçuları ezanın dinî hükmü konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî ve Şâfiî mezheplerindeki hâkim görüşe, Mâlikî ve Şîa’dan İmâmiyye mezhepleriyle Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir rivayete göre ezan okumak sünnet-i müekkededir. Şâfiî mezhebindeki bir görüşe göre farz-ı kifâye, bazı Hanefî âlimlerine göre de vaciptir. Hanbelîler ise bir yerleşim yerinde ezan okunmasını farz-ı kifâye kabul ederler. Cuma namazı kılınan yerleşim merkezleri konusunda Mâlikîler de bu görüştedir.
Mâna ve muhtevası bakımından ezan hem namaz hem de İslâm için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken diğer taraftan İslâm’ın üç temel ilkesini oluşturan Allah’ın varlığı ve birliği, Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğu ve asıl kurtuluşun (felâh) âhiret mutluluğunda bulunduğu gerçeği açıklanmış olur. Yer küresinin güneş karşısındaki konumu ve kendi çevresinde dönüşü ile namaz vakitlerinin oluştuğu göz önünde bulundurulduğu takdirde müslümanlarla meskûn olan her noktada günde beş defa okunan ezanın kesintisiz devam ettiği, bu ilâhî mesajın günün her anında yeryüzünden yükseldiği anlaşılır. Hz. Peygamber’den nakledilen birçok hadis ezanın mâna ve önemini dile getirmekte ve ezan okumanın faziletlerini belirtmektedir (meselâ bk. Buhârî, “Eẕân”, 4, 9; Müslim, “Ṣalât”, 14-18; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 60).
Ezan namaz vakti girdikten sonra okunmalıdır; vaktinden önce okunursa iadesi gerekir. Hanefî ve Şâfiîler’e göre ezanın sahih olması için niyet şart değildir; Mâlikî ve Hanbelîler ise niyeti şart koşarlar. Ayrıca ezan Arapça sözleri ve bilinen tertibiyle okunmalıdır. Hanefî ve Hanbelîler’e göre ezanın Arapça’dan başka bir dilde okunması câiz değildir. Şâfiî mezhebine göre ise Arapça bilmeyen yabancıların ezanı asıl şekliyle okuyabilen birinin bulunmaması halinde kendi dillerinde ezan okumaları mümkündür. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ezanda tertip vaciptir; sözlerinin sırası değiştirildiği takdirde yeni baştan okunması gerekir. Tertibi sünnet sayan Hanefîler’e göre ise sıranın bozulduğu yerden alınarak devam edilir. Ezanı erginlik veya temyiz çağına gelmiş bir kimse okumalıdır. Gayri mümeyyiz çocuğun okuyacağı ezan geçersizdir. Ayrıca müezzinin ezan sırasında konuşması mekruhtur. Çokça konuşma veya uzunca susma suretiyle ezan sözleri arasına fasıla girmesi halinde ise baştan tekrar edilmesi gerekir.
Ezan farz olan namazlar için okunur. Camide okunan ezan duyuluyorsa evlerde kılınacak namaz için ayrıca ezan okunmaz. Ezanın duyulmadığı uzak bir mesafede veya yerleşim merkezleri dışında bulunanlar da ezan okurlar. Cenaze namazı ile vitir, bayram, teravih, yağmur duası namazı ve farz-ı ayın olmayan diğer namazlar için ezan okunmaz. Farz namazlar dışında güneş tutulması vb. sebeplerle cemaatle kılınan namazlar için Hz. Peygamber zamanında ezan okunmamış, müslümanlar, “es-Salâte (es-salâtü) câmiaten” (cemaatle namaza geliniz) diye çağrılmışlardır (Buhârî, “Küsûf”, 3, 8; Müslim, “Küsûf”, 4). Yeni doğan bebeğin sağ kulağına hafif sesle ezan, sol kulağına da ikāmet okumak menduptur (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 108; Tirmizî, “Eḍâḥî”, 17).
Müezzinin sesinin gür ve güzel olması, ezanı ayakta ve yüksekçe bir yere çıkıp dinleyenlerin tekrarına imkân verecek şekilde yavaş okuması, sesin daha güçlü çıkmasına yardımcı olacağı için şehâdet parmaklarının uçlarını kulaklarına götürmesi veya ellerini kulaklarının üzerine koyması, kıbleye yönelmesi, “Hayye ale’s-salâh” derken yüzünü sağa, “Hayye ale’l-felâh” derken de sola çevirmesi, dinî hassasiyet sahibi ve abdestli olması müstehaptır.
Ezanı işiten bir müslüman müezzinin sözlerini ondan sonra tekrar eder. Ancak, “Hayye ale’s-salâh” ve “Hayye ale’l-felâh”ta bunların yerine “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” (bütün değişimler, bütün güç ve hareket Allah’ın iradesiyle mümkündür) cümlesini tekrar eder. Sabah ezanında ilâve edilen, “es-Salâtü hayrün mine’n-nevm” cümlesine de, “Sadakte ve berirte” (doğru ve haklı söyledin) diye karşılık verilir. Ezan okunduktan sonra özürsüz olarak namaz kılmadan camiden çıkmak Hanbelîler’e göre haram, Şâfiîler’e göre de mekruhtur.
Ezanın bitiminden sonra Hz. Peygamber’in öğrettiği ve şefaatine vesile olacağını haber verdiği şu dua okunur: “Allāhümme rabbe hâzihi’d-da‘veti’t-tâmme ve’s-salâti’l-kāime âti Muhammeden el-vesîlete ve’l-fazîlete ve’b‘ashü makāmen mahmûdeni’llezî vaadteh” (اللهم رب هذه الدعوة التامة والصلاة القائمة آت محمدا الوسيلة والفضيلة وابعثه مقاما محمودا الذي وعدته Ey bu mükemmel davetin ve dâimî çağrının [veya kılınacak namazın] rabbi olan Allahım! Muhammed’e sana yaklaştırıcı her türlü vesileyi ihsan et, onu faziletlerle donat. Onu -Kur’ân-ı Kerîm’inde- vaad ettiğin övgü makamına yücelt [Buhârî, “Eẕân”, 8]).
Ezanla ilgili hükümler fıkıh kitapları içinde ayrı bir bölümde ele alınmakla birlikte bu konuda bazı âlimler müstakil eserler de telif etmişlerdir. Bunlar arasında Ebü’ş-Şeyh’in (ö. 369/979) Kitâbü’l-Eẕân, Abbâd b. Serhan el-Meâfirî’nin Risâle fi’l-eẕân (Resâʾilü fi’l-fıḳh ve’l-luġa içinde, nşr. Abdullah el-Cübûrî, Beyrut 1982, s. 37-85), Kādî İyâz’ın Naẓmü’l-burhân ʿalâ ṣıḥḥati cezmi’l-eẕân, Emîr es-San‘ânî’nin Teşnîfü’l-âẕân bi-esrâri’l-eẕân (nşr. Abdullah Muhammed el-Habeşî, Beyrut 1407/1987) adlı eserleri zikredilebilir. Mısırlı edip ve düşünür Abbas Mahmûd el-Akkād, Dâʿi’s-semâʾ Bilâl b. Rebâḥ: müʾeẕẕinü’r-Resûl adlı eseri içinde (Kahire 1945) ezana da bir bölüm ayırmıştır. Dikkate değer edebî bir güzellik taşıyan bu bölüm İngilizce’ye çevrilerek yayımlanmıştır (Lahore 1978). Ayrıca Lebîb es-Saîd’in el-Eẕân ve’l-müʾeẕẕinûn (Kahire 1970) ve Seyyid Abdürrızâ Hüseyin el-Celâlî’nin el-Eẕân ve’l-müʾeẕẕin (Necef 1972) adlı risâleleriyle Ebû Hâtim Üsâme b. Abdüllatîf el-Kavsî’nin Kitâbü’l-Eẕân (Kahire 1408/1987) adlı eseri bu konuda kaleme alınmış diğer çalışmalardır.
Arapça ezanı İslam’ın şiarları yani simgeleri / sembolleri arasında görüp onu bu minval üzerinde savunanlar bilmezler mi ki İslam sembolizme karşı doğmuş bir dindir. Sembolizm, Arap putçuluğunun ruhudur. Nitekim müşrik Araplar tapındıkları putları bir takım değerlerin simgeleri olarak telakkî ediyorlardı. O sözde değerler de aslında toplumdaki sınıfsal ayrımları ifadeden başka bir şey değildi.
Bilelim ki İslam sembollere boğuldukça şirk çizgisine kayış kaçınılmazdır. Zira İslam semboller dini değil inanç ve ilkeler dinidir. İslam, Allah’ın son dinidir ve evrenseldir. Ne var ki bazılarınca İslam’ın evrenselliği doğru anlaşılamamaktadır. Binaenaleyh, Müslüman halkların / ulusların dine ve dinin evrenselliğine ilişkin en büyük sorunlarından biri Arapça ezan meselesidir. Diğeri de anadilde ibadet hakkıdır. Lakin biz bu yazıda yalnızca ezanla ilgili kısmı işleyeceğiz. Zira öbür konu daha kompleks bir alan olduğundan başka bir yazının konusu olacaktır.
Arapça ezanın reel ve tarihsel İslam’ın en büyük bunalım alanları arasında yer aldığını saptamak ve teşhis etmek vicdan sahibi herkesin ve Muhammedî iman taşıyan her yüreğin ödevidir. Bizce bu bunalımın aşılmasının İslam’ın evrenselliğinin kuramsal düzeyden kılgısal alana taşınmasında yaşamsal önemi bulunmaktadır. Zira Müslüman halkları / ulusları Arap diline mahkum kılmak, İslam’ın evrenselliğini Arapçılık balyozuyla ezmek demektir. Bu, aslında bir başka ifadeyle dinin Arap ırkçılığına kurban edilmesi ve Muhammedî mesajın Arap kültür denizinde yaratılan bir girdabın içinde boğulmasıdır.
Meselenin tüm boyutlarıyla anlaşılabilmesi için öncelikle ezanın semantik ve terminolojik hüviyetini gözler önüne sermemiz gerekiyor.
Dinsel yaşamda tedavülde olan pek çok sözcük gibi ezan da, Arapça bir sözcüktür. Ezan, Türkçede çağrı anlamına geliyor. Sözlük anlamı çağrı olsa da terim olarak “namaza çağrı” yahut “ibadete çağrı” biçiminde bir anlam söz konusu. Ancak ezan aslında sadece namaza yahut ibadete çağrı için okunmaz. İslam’ın ilk yıllarında bazı önemli toplantılar için halkın mescide çağırılması amacıyla da ezan okunduğunu biliyoruz.
Ezan için; “Ezan-ı Muhammedî” ifadesi de kullanılmaktadır. Bu ifade; “Muhammedî Çağrı” demektir. Aslında bu ifade ezanın kaynağını işaret etmesi açısından son derece önemlidir. Anlıyoruz ki ezan bir vahiy ürünü değildir. Zira öyle olsaydı “Ezan-ı İlahî” denilmesi gerekirdi.
Evet, gerçekten de ezan insan ürünüdür, ilahi bir kaynağı yoktur.
Temelde Müslümanların ibadet için mescide çağrılması amacıyla okunan ezana Kur’an’da da çeşitli ayetler yoluyla işaret edilmektedir. Bu konuda en net anlamlı ayetlerden biri Cuma ibadetine çağrı ayetidir. Cuma Bölümü 9. Sözde / 9. Ayette; “İzâ nûdiye” ifadesi vardır ki bu ifade “çağrıldığınızda” demektir. Lakin görüleceği üzere burada çağırmak anlamına gelen ezan sözcüğü değil de nida sözünden türeme bir fiil kullanılmaktadır. Yani bu da göstermektedir ki, burada kastedilen çağrı terimleşmiş ezandaki çağrı değil herhangi bir çağrıdır.
Dişi Sığır Bölümü 279. Sözde / Bakara Suresi 279. Ayette geçen ezan sözcüğünün fiil hali çağırmak anlamında değil de başka bir manada kullanılmaktadır. Söz konusu kullanımda “bilin, anlayın” gibi bir anlam bulunuyor.
Ara Yer Bömü 167. Sözde / Araf Suresi 167. Ayette ise bildirmek anlamı söz konusudur.
Kutsal Ziyaret Bölümü 27. Sözdeki / Hac Suresi 27. Ayetteki kullanımda ise doğrudan doğruya çağırmak anlamı vardır. Lakin buradaki ifade namaza çağrı değil hacca çağrıdır. Yani çağrının namaza çağrı anlamındaki ezanla bir ilgisi yoktur.
Bilindiği üzere ezan okuyan kişiye müezzin denilmektedir. Müezzin sözü Ara Yer Bölümü 44. Sözde / Araf Suresi 44. Ayette ve Yusuf Bölümü 70. Sözde / Yusuf Suresi 70. Ayette “Tellal” anlamında kullanılmaktadır. Yani bu iki ayette de müezzin sözü namaza çağrıyı diğer bir ifadeyle ezanı okuyan kişi anlamında değil herhangi bir konuda tellallık yapan kişiyi işaret etmek üzere kullanılmaktadır.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki gerek ezan gerekse ezan okuyan kişi olarak müezzin sözü Kur’an’da terminolojik manasıyla geçmemektedir. Bu da ezanın Kur’anî ve ilahî değil tümüyle beşerî olduğunu gayet netlikle ortaya koymaktadır.
Peki, ezan ve ezanın sözleri nasıl belirlendi?
Hazreti Muhammed Medine’ye göç edinceye değin ibadet vaktini bildirmek / duyurmak için herhangi bir yol düşünülmüş değildi. Oysa Mekke’de müşrikler de namaz kılıyordu. Ama namaz vaktini duyurmak için bir şey yapıyor değillerdi. Müslümanlar da namaz kılıyordu ve onlar da böyle bir şeye gerek duymamışlardı. Çünkü Mekke kültüründe ibadet vaktini duyurmak diye bir uygulama söz konusu değildi.
Ancak Yesrib’e yani Medine’ye varınca Müslümanlar gördüler ki Yahudiler ibadete çağrı için bir şey yapıyor. Hıristiyanlar da yapıyor. Peki, biz Müslümanlar ne yapmalıyız, sorusu gündeme geldi.
İşte bu noktada Hazreti Muhammed’e çeşitli önerilerde bulunanlar oldu.
“Es -Salah, es -Salah!” diye bağıralım diyenler oldu. Nitekim bu bir müddet uygulandı da. Ancak yeterli görülmedi.
“Namaz vakti mescidin üzerine bayrak asalım,” diyenler oldu.
“Çan çalalım,” diyen de çıktı. Lakin bu, Hıristiyanların adetiydi.
“Museviler gibi boru öttürelim,” de dediler.
“Ateş yakıp öyle duyuralım namaz vaktini,” diye öneride bulunanlar da çıktı.
Fakat Hazreti Muhammed bu önerilerin hiçbirini olurlamadı.
Derken…
Sahabeden Zeyd oğlu Abdullah bir gün erkenden Hazreti Muhammed’in yanına varıp gördüğü rüyayı anlattı. Rüyasında yeşil giysili biri “Allah-u ekber!” diyerek ezan okumuştu.
Hazreti Muhammed halkın namaza çağrılması ve namaz vaktinin duyurulması için ezan okunması kararını aldı. Zeyd oğlu Abdullah’a da “sahib’ül- ezan” yani “ezanın sahibi” ünvanı verildi.
Görüleceği üzere ezan tümüyle insani bir yöntemle saptandı.
O sırada Medine’de herkes Arapça konuşuyordu. Yani Medine halkının dili Arapçaydı. Öyle ki, Medine Yahudilerinin de dili Arapçaydı.
Evet, ezan, halkı namaza çağrı için okunan sözlerden ibarettir. Dili Arapçadır. Zira onu dinleyip anlayacak ve böylece namaza gelecek olan herkes Arapça konuşuyordu. Dolayısıyla ezanın Arapça olması Medine koşullarında elbette ki gayet doğaldı. Mekke ve tüm Arap yarımadası için de bu durum son derece doğaldı.
İlk ezanı Habeşli Bilal okudu. Tarihler 15 Haziran 622’yi yahut 623’ü gösteriyordu. Bilal köle idi. Ve rengi siyahtı. Üstelik o peltek biriydi. “Şin” harfini “sin” gibi okuyordu. Hazreti Muhammed ilk ezanı ona okutarak aslında çok önemli bir ileti ortaya koymuştu. Gerek peltekliğinden dolayı gerekse köle ve siyahî oluşu nedeniyle onu aşağılamak isteyenlere karşı Hazreti Muhammed Habeşli Bilal’i onore etti. O ki, tarihe müezzinlerin piri / atası olarak geçti.
Peki, namaz için ezan okunması şart mıdır?
Mantıken bakıldığında ezan sadece bir duyurma aracıdır. Dolayısıyla şart addedilemez. Lakin İslam fukahası ezanın hükmü konusunda da hemen hemen her konuda olduğu gibi ihtilaf etmişlerdir. Hanefi, Şafii, Malikî ve Caferi çoğunluk fukahaya göre ezan müekked sünnettir. Hanbelîlere göre ise farz- ı kifaye kabul edilir. Yani bu durumda ezana şart gözüyle bakan yalnız Hanbelî mezhebidir. Hanbelî mezhebinin Selefîlik ve Vahhabîlikle ilişkisi düşünüldüğünde böylesi bir hüküm vaz etmeleri elbette ki dikkat çekicidir. Türkiye’de ezanın dili konusundaki katı ve aşılmaz gibi görünen anlayış da Selefi, Vahhabî etkinin bir sonucudur. Zira Türkiye Müslümanlığı hızla Selefi, Vahhabi çizgiye doğru savrulmaktadır.
Herhangi bir yerleşim biriminde ezan okunmadı diye namaz da kılınmaz, şeklinde bir anlayışın mevcudiyeti söz konusu olmadığına göre aslında ezanın fiilen de sünnet hükmü doğrultusunda bir işleve sahip olduğu aşikârdır. Yani egemen görüşe göre ezan okunmasa da namaz vakti geldiyse namaz kılınır; illa ki ezan okunması beklenmez.
Ancak yeri gelmişken belirtelim ki İslam fukahasının çoğunluğuna göre evvelce ezan okunan bir yerleşim biriminde ezan okunmamaya başlandıysa oranın halkı uyarılır. Uyarıya rağmen ezan okumamaya devam ediyorlarsa onlara savaş açmak vaciptir. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ezan Maddesi)
Gelelim ezanın dili meselesine…
Önce ezanın sözlerini anımsayalım:
Allah-u ekber! (4 kez)
Eşhedü enla ilahe illallah! (2 kez)
Eşhedü enne muhammed’er-resulullah! ( 2 kez)
Hayye ale’s-salah! ( 2 kez)
Hayye ale’l-felah! (2 kez)
Allah-u ekber! ( 2 kez )
Lailahe illallah! (1 kez)
Sabah ezanında ayrıca “Essalatü hayrü’mmin’en-nevm” ifadesi de söylenir. Bunun anlamı; “namaz uykudan hayırlıdır!” şeklindedir. Bu ifade Hazreti Muhammed döneminde yoktu. Lakin İmam Malik’ten rivayetle bu ifadenin ezana Halife Ömer tarafından eklendiği belirtilmektedir.
Ancak ezan İslam dünyasının her yerinde bu şekilde okunuyor değildir. Zira Caferiler bu sözlere; “Ben tanıklık ederim ki Ali, Allah’ın velisidir,” anlamına gelen “Eşhedü enne aliyyen veliyyullah” sözünü de ilave ederler. Bu sözün Hazreti Muhammed döneminde de okunduğunu ama Halife Ömer’in bunun yasakladığını ileri sürerler. Yine Caferiler ezanda; “Hayye ale’l- hayr’il- amel!” sözünü de okurlar. Bunun anlamı da; “Haydi hayırlı amele!” demektir.
İsmailîlik gibi diğer Şii ekollerde bunlardan başka sözlerin de ezanda okunduğunu biliyoruz.
Dolayısıyla ezan konusunda hem okunuşu hem de hükmü bakımından öyle sanıldığı gibi İslam dünyasının tümünde bir görüş ve uygulama birliği yoktur.
Ezan dünyanın her yerinde böyle okunur, ifadesi gerçeği yansıtmamaktadır. Ayrıca dünyanın her yanında ezan okunuyor da değildir. Dünya coğrafyasının yaklaşık üçte ikisinde hiç ezan okunmaz. Zira oralarda Müslümanlar olsa da çoğunluk yahut egemen değildirler. Lakin ezan okunmuyor diye oralardaki Müslümanlar namaz vaktinden habersiz kalıyor da değiller. Dolayısıyla “ezan okunmalı ve Arapça olmalı ki ezan olduğunu anlayalım ve böylece namaz vaktinin geldiğini fark edelim,” şeklindeki bir izah hem gülünç hem de gerçekliği olmayan bir safsatadan ibarettir.
Ezanın mutlaka Arap dilinde olması gerektiği yönünde İslam fukahası arasında egemen bir görüş vardır. Ancak bu egemen görüşe muhalefet edenler de bulunmaktadır. Başta İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin anadilde ibadet fetvası düşünüldüğünde ezan için de benzer bir görüşte olabileceğini tahmin etmek olasıdır. Nitekim İmamı Azam Ebu Hanife, ezanın Arapça dışında bir dilde de okunabileceği yönünde açıkça fetva vermiştir. O özetle şöyle demiştir: “Ezan Farsça da okunabilir. Yeter ki ezan olduğu bilinsin. Eğer ezan olduğu bilinmezse okunması caiz değildir.” (Prof. Dr. Hidayet Aydar, Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ezanın Tarihi ve Başka Dillerde Okunması Meselesi, Haziran 2016)
Ezanın Arapça dışında başka dillerde de okunabileceği yönünde Şafii ulemanın çoğunluğunun da müspet bir görüşü vardır. Lakin burada şöyle bir kayıttan bahsedilmektedir: Şafii bilginler, Arapça bilmeyen bir Müslüman topluluk için ezanın onların dilinde de okunabileceğine hükmetmişler ve bunu, ezanı Arapça olarak ve usulüne uygun bir şekilde okuyacak birini buluncaya kadar diye bir kayda bağlamışlardır. Bu kayda rağmen yine de ilkesel olarak ezanın başka bir dilde de okunabileceğine hükmetmek egemen dini düşüncenin baskıcı ve Arapçı anlayışı akla getirildiğinde çok büyük bir hadisedir. Bu bakımdan Şafii ulemanın bu görüşü hayli dikkate değerdir.
Tarihî kayıtlarda rastladığımız bilgiler bize, ezanın Arapça dışında başka bir dilde okunması uygulamasına ilişkin Cumhuriyet döneminden yüzyıllar önce de örneklerin bulunduğunu bildiriyor. Nitekim Ebu Bekir Muhammed b. Ca’fer en-Nerşehi, “Tarih-u Buhara” adlı kitabında şunları yazmakta: “Emir Kuteybe Hicrî 94 (Miladî 712) yılında Buhara Zerdüşt ateşgedesini yıktırdı. Yerine büyük bir cami yaptırdı. İbadet Farsça yapılıyordu. Çünkü halk Arapça bilmiyordu. Ezan Farsça okunduğu için, namaz da bir adamın Farsça kılınıyordu.”
Benzer bir uygulamanın İbn Tumert tarafından Berberice olarak gerçekleştirildiği de ileri sürülmektedir. Kuzey Afrika’nın bazı bölümleri ve Endülüs’tekurulan Muvahhidûn Devleti’nin kurucusu Berberi İbn Tumert hem ezanı Berberice okuttu hem de namazın Berberice kılınmasına izin verdi. Bu konuda daha ayrıntılı bilgilere Muhammed İkbal’in Türkiye’de Türkçe ezan konusunu işlediği yazısından ulaşılabilir. (Muhammed İkbal, İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Çeviren; N.A. Asrar, Bir Yayınları, İstanbul 1984)
Öte yandan ezanın Arapça dışında başka dillerde okunması uygulamasının geçici bir uygulama olduğu yönündeki savunmalar yersiz olduğu kadar tarihi gerçeklerle de uyuşmamaktadır. Zira ezan bir iki yıllık bir süre için değil çok daha uzun yıllar süresince Farsça ve Berberice okundu.
Bize göre ezan kesin olarak her halkın anladığı dilde okunmalıdır. Lakin illa da Arapça okunması isteniyorsa elbette buna da saygı göstermek icap eder. Yalnız şu unutulmamalıdır ki ezanın Arapça okunmasını istemek nasıl meşru ve tabii bir hak ise başka dillerde de okunabileceğini belirtmek aynı şekilde İslamî ve insanî bir haktır. Dileyen kişiler yahut topluluklar için ezan Arapça dışında başka bir dil ile de okunabilmelidir. Bu hak hiçbir surette engellenemez. Zira din ve inanç özgürlüğü gibi temel bir insan hakkının ihlaline izin verilemez.
Türkiye’de mevcut kanunlara göre zaten ezanın Türkçe okunması yasak değil. Dolayısıyla herhangi bir cezası da yok. O halde birileri dilerse Türkçe ezan okuyup bir mekânda namazlarını kılabilirler. Hatta namazı da Türkçe kılabilirler. Elbette ki bunun için örnek bir uygulamanın olması da şart. Sanırım insanlar bu konuda örnek bir uygulama beklemektedir.
Peki, Türkçe ezan konusunda geçmişte neler yaşandı?
Ezanın ve ibadetin Türkçe olması konusundaki tartışmalar, Türklerin Müslümanlaşma tarihinin başlangıcına değin varıyor. Lakin yaşanan tartışmalara rağmen Arapçılık egemen oldu. Türkçeyi savunmak için çalışmalar yapan ve Türk dilini yaşatma uğraşısı verenler de pes etmedi. Nice eserler yazıldı.
Bunların en ünlülerinden biri 11. Yüzyılda yazılan Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it-Türk adlı sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmut, yapıtında Türkçenin Arapçadan zengin ve engin bir dil olduğunu kanıtladı. Ancak yine de Türkler arasında baş gösteren Araplaşmayı durduramadı. Araplaşma dinsel yaşam alanında başlayıp neredeyse her alanda etkisini gösterdi. Türk dili Arapça sözcüklerle boğuldu.
13. Yüzyılda Anadolu’da Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanı Türkçeyi resmi dil ilan etse de sonrasında Türk dili yüzyıllar boyunca sahipsiz bırakıldı. Ozanlarımız ve türkülerimiz olmasa neredeyse unutulup gidecekti.
Türk dili İslamî manada ibadet dili olarak yalnızca Alevi cemlerinde yer alabildi. Bir de Türk Sünniliğinin mevlit törenlerinde okunan mevlitler ve Türkçe vaazlar Türkçeyi unutulmaktan kurtardı.
Ancak Osmanlı’daki Arapçılık ve Arapça özentisi öyle ibretlik bir tarihi vakıayı kaydetti ki anımsadıkça derin bir üzüntüye kapılmamak elde değil. Ne idi o vakıa?
Matbaaya izin verilince basılan ilk kitabın Arapça bir sözlük olması!
Evet, ilk olarak İsmail el- Cevherî’nin Vankulu Lügatı adlı Arapça sözlüğü basıldı. Vankulu Lügatı’nın aslı “Tac’ul-Lüga ve Sıhah’ul- Arabiyye” adını taşımaktaydı. Bu kitap Osmanlıcaya çevrilerek neşredildi.
Öte yandan Osmanlı’nın son döneminden itibaren Türkçe ibadet ve Türkçe ezan tartışmaları son derece etkili sonuçlar verdi. Bu konuda makaleler ve şiirler yazıldı. Bu konuda Ali Suavi başı çekti. Ali Suavi “Ulum” gazetesindeki köşesinde, hutbenin kesinlikle Türkçe okunması gerektiğini savunmuştu. Hatta namazın da Türkçe kılınabileceği düşüncesinde idi. Ancak onun görüşleri yeterli rağbeti görmedi.
Sadece Türkiye’de değil Türk dünyasında da tartışılan ve çeşitli sonuçlar doğuran Türkçe hutbe ve Türkçe namaz meselesini başka bir yazıda ele alacağımızdan bu yazıda yalnızca ezan konusu üzerinde durduğumuzu bir kez daha hatırlatıp bir başka bilgiye geçelim.
Bu konuda merhum Ziya Gökalp’ın şu şiiri meşhurdur:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın…
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın…
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
Tarihsel kayıtlara göre ilk Türkçe ezan, 1926 yılının Nisan ayında Erenköy Camii’nde bir müezzin tarafından okundu. Türkçeye yani annesinden öğrendiği dile düşmanlık eden Araplaşmış sözde Türklerin tepkisi üzerine o müezzin görevden alındı.
Türkçe ezanla ilgili çalışmalar büyük Atatürk’ün emriyle 1932 yılına değin kamuya açık olmadan yürütüldü. Yürütülen çalışmalara 6 kişilik hafızlar kurulu öncülük ediyordu. Kurul şu isimlerden oluşmuştu:
Hafız Saadettin Kaynak, Süleymaniye müezzini Hafız Kemal, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Hafız Burhan, Hafız Fahri, Hafız Nuri, Hafız Yaşar, Hafız Zeki, Sultanselimli Hafız Rıza.
Bu hafızlar, Türkçe ezanı okuyacak kişilerin çok iyi Arapça bilmeleri ve musikiden de anlamaları gerektiği konusunda görüş birliğine varmışlardı.
Yapılan çalışmalar sonucunda ezan Türkçeye çevrildi. Ancak bir ifade konusunda görüş ayrılığı oluştu. Allah – u Ekber’e Türkçe karşılık olarak; “Allah uludur” mu yoksa “Tanrı uludur” mu denilmeliydi? Karar Atatürk’e bırakıldı. Büyük Atatürk’ün kararı da “Tanrı uludur” yönünde oldu.
O çalışmaların içinde yer alsaydım kesinlikle bu iki öneriyi de kabul etmezdim. Bence Allah-u ekber sözünün Türkçesi olarak; “Allah yücedir!” sözü seçilmeliydi. Ve ezanda Tanrı sözü de bir kere geçmeli ama o da özgün haliyle yani “Tengri” olarak geçmeliydi.
Arapçada “ekber” sözü hem “en büyük” hem de “daha büyük” anlamına gelmektedir. Bu büyüklük hem maddi büyüklüğü hem de manevi büyüklüğü ifade ediyordu. Oysa Türkçede “daha büyük” başka, “en büyük” başkadır. Ayrıca maddi büyüklük başka biçimde, manevi büyüklük de daha başka biçimde ifade edilir. Zira Türkçe hem anlam zenginliği, hem de sözcük sayısı bakımından Arapçadan çok ilerdedir. Bu bakımdan ekber sözünün “uludur” şeklinde çevrilmesi isabetli ama cahil halk arasında ulumakla karıştırılacağı öngörülüp onun yerine “yücedir” sözü tercih edilmeliydi. Ayrıca çok yaygın kullanıma sahip Allah sözü korunmalı ama Tanrı – Tengri sözü de en azından ezanda bir defa da olsa söylenerek halk alıştırılmalıydı. Lakin o günün koşullarında devletin mutlak egemenliği nedeniyle zaten kimsenin itiraz edemeyeceği düşünülerek kısa yoldan ve devrimci bir anlayışla ödünsüz bir yöntem takip edildi. Fakat yıllar geçtikçe gerici anlayış güçlendi ve az evvel ifade ettiğimiz hususları da kullanarak halkın cahilliğini istismar edip Türkçe düşmanlığını körükledi.
1932’de ezan tam metin halinde Türkçeye şu şekilde çevrildi:
Tanrı uludur! (4 kez)
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak! (2 kez)
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed! (2 kez)
Haydi namaza! (2 kez)
Haydi felaha! (2 kez)
Tanrı uludur (2 kez)
Tanrı’dan başka yoktur tapacak! (1kez)
Sabah ezanında da; “Namaz uykudan hayırlıdır!” ifadesi vardı.
Açıkça ifade etmeliyim ki ezanın Arapçasından daha ileri bulduğum bu çeviriyi Türkçe bakımından pek başarılı bulmuyorum.
Ben olsaydım ezanı şu şekilde Türkçeleştirirdim:
Allah yücedir! (4 kez)
Yoktur tapacak, Allah vardır ancak! (2 kez)
Muhammed Allah’ın elçisidir! (2 kez)
Haydi namaza! (2 kez)
Haydi kurtuluşa! (2kez)
Tengri yücedir!(2 kez)
Yoktur tapacak, Allah vardır ancak! (2 kez)
Sabah ezanında da aynı şekilde “Namaz uykudan hayırlıdır!” ifadesini yeğlerdim.
Türkçe ezan yasal anlamda ilk kez 30 Ocak 1932 tarihinde Fatih Camiinde Hafız Rıfat Bey tarafından okundu. Daha sonra önce İstanbul olmak üzere yavaş yavaş tüm yurda yayıldı.
Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi 4 Şubat 1933 tarihinde müftülüklere bir genelge göndererek “Türkçe ezan ve kametin memleketin her tarafında bir ahenk, bir siyak dairesinde tatbikinin zaruri olduğunu, Türkçe ezana riayet etmeyenlerin şiddetle cezalandırılacağını” belirtti.
Böylece 7 Şubat 1933 tarihinden sonra İstanbul’da -Evkaf Müdüriyetinin tebliği ile- bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. Hatta ABD’nin Detroit kentinde yaşayan Türkler ezanın Türkçe metnini istemişler ve 1933’ün Mayıs’ından başlayarak ezanı Türkçe okumuşlardı.
1 Şubat 1933’te Bursa’da yaşanan olaylar dışında ezanın Türkçeleştirilmesine yönelik büyük bir tepki oluşmadı. Eylemler ya bireyseldi ya da kaçamaktı. Söz gelimi, cezaî ehliyeti olmayan delilere ve çocuklara Arapça ezan okutularak yasak delinmeye çalışılıyor yahut Ticanî tarikatı üyeleri milli maçlar sırasında Arapça ezan okuyup yasağı bireysel olarak deliyordu.
Ezan üzerinden yürütülen Türkçe ve Türk düşmanlığı, 18 yıllık bir mücadelenin sonunda 16 Haziran 1950’de başarıya ulaştı. Demokrat parti iktidara gelir gelmez CHP’nin de desteğiyle ezanın yeniden Arapça okunması yönünde bir kanun çıkardı. Bu kanunda ezanın Arapça okunma yasağı kaldırıldı ama Türkçe okunması yasaklanmadı.
Evet, ezanın İslam ve Türk tarihinde geçirdiği serüven kısaca böyle…
Çalışmamızın sonunda meseleye dair düşüncelerimizi daha anlaşılır kılmak için maddeleştirerek bir kez daha aktaralım:
1. Ezan ibadete çağrıdır. Amaç ibadettir. Ezan ise araçtır.
2. Aracın amacın önüne geçirilmesi yanlıştır.
3. Ezanın Arapça dışında başka dillerde de okunabileceği İslam tarihinde daha önce de tartışıldı.
4. İmamı Azam Ebu Hanife, ezanın Arapça dışında bir dille de söz gelimi Farsça da okunabileceği fetvasını verdi.
5. Aynı şekilde Şafii ulemanın çoğunluğu da Arapça bilmeyenler için ezanın başka bir dilde de okunabileceği fetvasını verdi.
6. Ezan, İbn Kuteybe döneminden başlayarak uzun yıllar boyunca Buhara ve Horasan’da Farsça okundu.
7. Ezan Kuzey Afrika’nın bazı bölümleri ve Endülüs’te İbn Tumert’n kurduğu Muvahhidûn Devleti döneminde yine uzun yıllar boyunca Berberice okundu.
8. Ezanın Türkçe okunması İslam’a aykırı değil tam tersine uygundur.
9. Cumhuriyet döneminde 18 yıl ezanın Türkçe okunması da İmamı Azam Ebu Hanife’nin fetvasını esas alan İslamî bir uygulamadır.
10. Tüm bunlara rağmen halkımızın çoğunluğu ezanın Arapça okunmasını istiyor ve ezanı Arapça dinlemek istiyorsa buna saygı duymak icap eder.
11. Ezanın Arapça okunmasını istemek nasıl saygıdeğer bir hak ise Türkçe okunmasını istemek de aynı derecede saygıdeğer bir haktır. Her iki hakka saygı gösterilip gereği yapılmak zorundadır.
12. Ezan, Arapça okunmasını isteyenler için Arapça okunmalı, Türkçe okunmasını isteyenler için de Türkçe okunmalıdır.
13. Bu satırların yazarı Arapça ezan isteyenlerin de Türkçe ezan isteyenlerin de taleplerini desteklemekle beraber tercihini Türkçe ezandan yana yapmaktadır.
14. Dileyen her Müslüman halkın ezanı kendi dilinde okuyabilme imkânına kavuşması İslam’ın evrenselliğinin kaçınılmaz bir gereğidir.
15. Ezan siyasi bir tartışma konusu olmaktan çıkarılmalı ve iş erbabına yani bize; din bilginlerine bırakılmalıdır.
Kim ne derse desin talep edenler için Türkçe ezan; su gibi, ekmek gibi, ana sütü gibi bir haktır. Türk milleti, bu hakkı er ya da geç elde edecektir.
Kilisede Çan Çalmanın Tarihçesi
Çan, kökeni tarih öncesi zamanlara dayanan, her çağda, her uygarlıkta rastlanılan bir çalgıdır. Pek çok çeşidi bulunan çan kullanıldığı yere ve amaca uygun biçimler ve değişik isimler alır. Türklerde gang, çeng, çong, Batıda ise clocca, signurn, kampana ve nola gibi adlarla anılan çanın sesinin özel güçleri olduğuna, Tanrılara seslenmeye, büyü yapmaya, kötü ruhları kovmaya, yağmur yağdırmaya yaradığına inanılırdı. Günümüzde çanlar, sahipleri izlerini bulsun diye hayvanların boyunlarına asılan
Çan, kökeni tarih öncesi zamanlara dayanan, her çağda, her uygarlıkta rastlanılan bir çalgıdır. Pek çok çeşidi bulunan çan kullanıldığı yere ve amaca uygun biçimler ve değişik isimler alır. Türklerde gang, çeng, çong, Batıda ise clocca, signurn, kampana ve nola gibi adlarla anılan çanın sesinin özel güçleri olduğuna, Tanrılara seslenmeye, büyü yapmaya, kötü ruhları kovmaya, yağmur yağdırmaya yaradığına inanılırdı.
Günümüzde çanlar, sahipleri izlerini bulsun diye hayvanların boyunlarına asılanlardan işaret ve ikaz amacıyla ulaşım araçlarında kullanılanlara, gemilerde saat ve nöbet değişikliklerini haber vermek için bulundurulanlardan kiliselerdekilere kadar çok geniş ve yaygın bir biçimde kullanılmaktadırlar.
Çan sallanırken dışına çekiçle veya içine halkaya asılmış bir tokmakla vurularak ses çıkartılır. Dıştan çekiçle vurmada ses daha madeni olur. En dolgun ses içten vuran tokmakla elde edilir. Çanlar boyutlarına göre değişik sesler verirler. En büyük çan en kalın sesi verir. Çan bir temel ses verirken yapısına bağlı olarak bu sesin frekansının katlarını, yani armoniklerini de verir. Bu armonikler çanın dış ve iç yüzeyinin şekline bağlıdır. Çanın gövdesinin neresinden, sesin hangi armoniğinin çıkacağı bellidir.
Çanın akordu, üzerindeki maden miktarı azaltılarak yapılır. Çanın malzemesi genellikle bronzdur, yani bakır (yüzde 78) ve kalay (yüzde 22) karışımıdır. Farklı sesler veren çanlardan oluşturulmuş çan sistemi ile müzik yapılabilir.
Bu kadar yaygın bir biçimde kullanılmasına rağmen çanın tarihsel kökeni ve ne zaman Hıristiyan dünyasında kilisenin bir parçası haline geldiğine dair kesin bilgiler yoktur. Bilinenler ise çanın kökeninin çok çok eskilere, çok Tanrılı dinler zamanlarındaki toplumlara dayandığı, Hıristiyanlığın ise çanı Hz. İsa'dan yüzlerce yıl sonra kullanmaya başladığıdır.
Tarihte bütün uygarlıklar gong, çan, zil gibi çalgıları kullandılar. Bunların içinde çamur, ağaç gibi madeni olmayan malzemelerden yapılanlar da vardı. Madeni çanlar ise 4000 yıl öncelerinden, insanların bronzu kullanmaya başlamalarından bu yana çoğunlukla döküm yöntemleriyle yapılmaktadır. Tarihin en usta çan yapımcıları milattan önce 1000'li yıllarda Çin'de yaşamışlardır.
Roma dönemi çanları dövme demirden yapılırdı. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca unutulan çan yapma sanatı MS 8. yüzyılda keşişler tarafından yeniden keşfedildi. Avrupa'nın en usta çan dökümcüleri, ses ve akordun inceliklerini ilk geliştiren Belçikalılar ve Hollandalılar'dır.
Hıristiyanlığın ilk 300 yılında Hıristiyanlar serbestçe dua edemediler. Kapıdan kapıya dolaşan özel görevli kişiler dini mesajlar iletiyor, toplanma ve ibadet yerlerini bildiriyordu. Kapıları şifreli bir şekilde çalmakla başlayan özel işaretler, baskılar gevşedikçe bir plaka üzerine veya kapıya ağaç tokmakla vurma şekline dönüştü. Ağaç plaka üzerine tokmakla vurma geleneği hala bazı manastırlarda sürmekte, keşişleri duaya çağırmakta kullanılmaktadır.
Hıristiyanlıkta tahta bir plaka üzerine tahta tokmakla vurma geleneğinin Hz. Nuh zamanından kaynaklandığı sanılıyor. Hz. Nuh da tufandan kurtarabilmek için tüm hayvanları gemisine böyle çağırmıştı. Hz. Nuh'un gemisi nasıl kurtuluşu ve günahlardan arınmayı temsil ediyorsa kilise de Hıristiyanlar için öyleydi.
Romalıların Hıristiyanlar üzerindeki baskıları gittikçe gücünü kaybederek birkaç yüzyıl sürdü. Zamanla Hıristiyanlar dini toplantılarını daha açık, daha sesli olarak insanlara duyurabilir hale geldiler. Sayıları gittikçe arttığından daha büyük, kapalı yerlerde toplanarak ibadet etmeleri gerekiyordu. Bu amaçla çanın kullanılmaya başlanılması kimine göre milattan 400 yıl sonra İtalya Nola (veya Campana) piskoposu Paulinus, kimilerine göre de MS 604 yılında Papa Sabinianus zamanında olmuştur.
Kesin olan bir şey vardır ki, çanın resmi olarak ilk ortaya çıkışı Ortodoks kilisesinde, Venedik Dükü Patrician'ın 853 yılında İmparator III. Michael'e Aya Sofya'da (Hagia Sophia) kullanılmak üzere 12 adet çan hediye etmesinden sonra olmuştur. Çanlar kiliselerde asırlarca yaygın olarak kullanılmamış, bugünkü şekliyle kullanılmaya ise ancak on altıncı yüzyıldan sonra başlanılmıştır.
Hıristiyan din adamlarının çanı dini bir simge olarak düşünmelerinin, Yahudilerin Eski Ahit'indeki yortunun başlangıcını bildirme merasimlerinden esinlendiği sanılıyor. O zamanlar din adamlarının cüppelerinin eteklerine tutturulmuş çanların yürüdükçe çıkardığı sesler Tanrıya gönderilen ilahi bir melodi olarak kabul ediliyordu.
Kiliselerde çan çalınması İslamiyetteki ezanın tam karşılığı, yani ibadete çağrı değildir. Çan sesleri dua ya da ayin saatini bildirmenin yanında vaftiz, nikah, ölüm için yapılan dinsel törenlere eşlik eder, festivaller, kraliyet ailelerinde doğumlar, orduların zaferi gibi toplum için önemli olan olayları da duyururlar.
Tarihi geçmişi ne olursa olsun çan çalmanın gerçek kökeninde, çan sesinin kötü ruhları ve Şeytanı uzaklaştıracağı inancı yatar. Haç, mum yakmak, Noel'de çam süslemek gibi diğer birçok sembol ve gelenekte olduğu gibi çan çalmanın da başlangıç noktası, çok Tanrılı dinlerin hüküm sürdüğü, havaya, güneşe, aya, ateşe, toprağa ve diğer güçlere tapılan pagan çağlarıdır.
Müslüman devletlerde diğer din mensuplarına ne gibi özgürlükler verilir? Mesela kilisede çan çalmak serbest midir? Osmanlı Devletinde gayri müslimlere din ve vicdan hürriyeti var mıydı?
İslâmî naslara ve Müslüman toplumlardaki tatbikata bakarak şunu ifade etmek mümkündür ki, anlaşmalara riayet ettikleri, fitne ve fesadın merkezi olarak kullanmadıkları müddetçe bütün gayri müslimlerin mabetlerine saygı gösterilmesi ve korunması Müslüman idareciler için bir vecibe sayılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Seniyye’nin belirlemiş olduğu ana esaslar, hulefâ-i râşidîn başta olmak üzere İslâm’ın ahkamını kendilerine rehber edinmiş bütün Müslüman idareciler tarafından tatbik edilmiştir.
Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler, Selçuklular, Osmanlılar vd. Müslüman devletler her daim kendi tebaası olmayı kabul etmiş gayri müslimlerin mabetlerine ve dinî yaşantılarına saygı göstermiş, dinî hürriyetlerini her türlü tecavüzden korumuşlardır. Hususen Osmanlıların takip ettiği dînî müsamaha sayesinde bugün de pek çok Osmanlı şehrinde cami, kilise ve havrayı bir arada görmek mümkündür. Tarihte yaşanan bazı küçük ve istisnaî uygulamalar bir tarafa bırakılacak olursa, farklı din mensuplarınca kutsal mekân olarak kabul edilen mabetler ve dinî mekânlar hep korunmuş ve zarar görmelerine müsaade edilmemiştir.(1)
Müslüman bir ülkede yaşayan gayri müslimlere / zimmilere, din ve vicdan hürriyeti meşrû dairede tanınmış ve tatbik edilmiştir. Osmanlı hukukunda zimmîlerin dinleri ile başbaşa bırakılmaları, İslâm'dan alınan temel bir prensiptir. Fâtih'in Sırp Kralı Brankoviç'e Macar Kralı'nın “Sırbistan'ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım” dediğini bile bile, "Eğer devletime itâat ederseniz, her camiinin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek” cevâbını vermiştir.(2)
Bütün bu hoşgörüye rağmen gayri müslimlerin ibadet özgürlüklerine kısmî kısıtlamaların getirildiği bazı konular da vardır. Bu kısıtlamalar çoğunlukla ibadet zamanında çıkarılan seslerle ilgiliydi ki bunların başında çan çalma yasağı gelmekteydi.(3)
Çan çalmanın, Müslümanlar tarafından İslâm’ın üstünlüğüne bir saldırı olarak görüldüğü için yasaklandığı belirtilmektedir.(4)
Bununla birlikte bu yasak, zimmilerin hiçbir şekilde çan çalamayacakları anlamına gelmiyordu. Mabetlerinin içinde, çevresindeki Müslümanları rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla ve namaz vakitlerinin dışında çan çalabiliyorlardı. Ayrıca çan yerine tahta çalma geleneği de zaman zaman şikayet konusu oluyordu. Kayseri’deki Rumların çan yerine tahta çalmalarından dolayı çıkan seslerden rahatsız olan Müslümanlar şikayetçi olmuşlar, bunun üzerine Rumların tahta çalmaları yasaklanmıştı. Fakat daha sonra tahta çalmaları konusunda Rumlara izin verildiği görülmektedir. (5)
Ayrıca beratlarda gayri müslimlerin âyinleri esnasında çıkan seslerin yüksekliğini istismar ederek zimmilere gereksiz şekilde müdahale edilmemesi de özellikle vurgulanmaktaydı. (6)
Dipnotlar:
1) Zeydan, Ahkâm, 95-98
2) Ercan, Yavuz, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara 2001, s. 241
3) Christian Church Buildings”, Etudes Balkaniques, Sofia 1994, sy. 4, s.33
4) Adıyeke, Nuri, “Islahat Fermanı Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi ve Gayrimüslimlerin Yaşantılarına Dair”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (Ed: H.Celal Güzel), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000. s.191) Tahta çalma işinin oldukça eski bir uygulama olduğu, bu konunun XVI. yüzyıl şeyhulislâmlarından Ebussuud Efendi’ye de sorulmasından anlaşılmaktadır. (“Su’al: Bir kilise Müslümanlar mahallesinde vâki’ olup, kafirler nâkûs yerine bir yufka tahtayı nice yerlerden delip ibadetleri zamanında ol tahtanın orta yerine tokmak ile darb edip, bir savt-ı acib peyda olup, Müslümanlar müte’ezzî olsalar, şer’an ref’ olunmak caiz olurmu? Cevap: Vacibdir.” Bkz. Düzdağ, M.Ertuğrul, Şeyhulislâm Ebussu’ud Efendi’nin Fetvalarına Göre Kanuni Devrinde Osmanlı Hayatı, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s.151
5) “…ve metropolit ve papaz tâifelerinin hânelerinde izhâr-ı savt etmeksizin İncil kırâat eylemelerine muhâlefet olunmayub ve ehl-i örf tâifesi mücerred ta‘cîz içün siz mülk menzilinizden bir oda gözde Tevrat ve İncil okuyub kandil asmışsız ve mum yakmışsız ve iskemle ve tasvir koyub bürde asmışsız ve buhur yakıb salarsız ve elinizde değnek tutarsız deyu bahâne ile ref‘i savt ve i‘lân-ı küfr eylememek şartıyla icrâ-yı âyin-i bâtılalarına mücerred celb-i mal kasdıyla mîr-i mîran ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilâf-ı şer‘i şerîf ve bi-gayr-i hak akçe mütâlebesiyle ta‘addî ettirilmemek içün mukaddem verilen fermân-ı âliberâtları şartına idhâl oluna deyu sâdır olan fermân-ı âlişân mahalline kayd olunmağla hilâf-ı fermân rencide ve ta‘addî ettirilmeyüb…” (B.Ş.S.(Bursa Şer’iyye Sicilleri), C29/4b; bk. Ali İhsan KARATAŞ, Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlere Tanınan Din ve Vicdan Hürriyeti)
Cevap 2:
Soruda geçen konuyla ilgili olarak, Ali İhsan KARATAŞ’ın Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlere Tanınan Din ve Vicdan Hürriyeti, isimli makalesini takdim ediyoruz:
Osmanlı Devleti, tebaası olan gayrimüslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti bakımından muasırları arasında en önde gelen devletler arasında yer almaktadır. Zaman zaman fethedilen şehirlerin en büyük mabedi fetih sembolü olarak camiye çevrilirken diğer mabetlere büyük ölçüde dokunulmamış ve gayrimüslimlerin ihtiyaçları için tahsis edilmiştir. Bu mabetlerinin işleyişi, yönetimi, gelir ve giderlerinin kontrolü din adamlarına bırakılmıştır. Gayrimüslimler gerek ferdi gerekse toplu ibadetlerini diledikleri gibi ifa etme hakkına sahip idiler. Zorla Müslümanlaştırmanın yasak olduğu Osmanlı Devleti’nde zimmiler, aile hukukuyla ilgili meselelerini kendi din adamlarının nezaretinde çözebiliyor, çocuklarının eğitim öğretimlerini de yine kendi dinlerinin gerektirdiği şekilde yapabiliyorlardı. Bu konulardaki hakları devletin koruması altındaydı. Zaman zaman yaşanan bireysel aksaklıklar idareciler tarafından giderilmeye çalışılmaktaydı.
Osmanlı Devleti’nin, tebaası olan gayrimüslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti konusunda çok sayıda yazı kaleme alınmıştır. Bu yayınlardan, gayrimüslimlere tanınan haklar bakımından Osmanlı Devleti’nin muasırı devletler arasında ilk sıralarda yer aldığı anlaşılmaktadır. Son yıllarda artan arşiv çalışmaları ve konuyla ilgili tespit edilen belgeler de bu gerçeği te’yid etmektedir. Bu çalışmada da özellikle Bursa Şer’iyye Sicilleri’nden tespit edilen belgelerle konuya katkı sağlanmaya çalışılacaktır.
A- Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi
İslâm hukukuna göre halkı Müslüman olmayan bir şehir fethedilince şehrin sakinleriyle “zimmet akdi” denilen bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmayı kabul eden gayrimüslimlere zimmi denir. Bu antlaşmayla hakları garanti altına alınmış olan gayrimüslimler birçok konuda Müslümanlarla eşit hale gelir ve Müslümanlar gibi bütün hususî haklardan faydalanırlar.1 İslâm hukukunun önemli bir bölümünü teşkil eden ve ilk uygulamaları Hz. Peygamber döneminde yapılan zimmet akdine göre Müslüman idareciler, cizye ödemeyi kabul eden zimmilerin can ve mal güvenliklerini sağlamak zorundadırlar.2
İslâm hukukunda kendileriyle zimmet antlaşması yapılan gayrimüslimlerin Kur’an’daki “dinde zorlama yoktur” ayeti3 gereği zorla Müslümanlaştırılmalarını yasaklanmıştır. Onların mabetlerinde ibadet etmeleri, mülk edinme ve seyahat etme gibi hakları engellenemez. Müslümanların zimmilere zulmetme hakları yoktur. Nitekim Peygamber Hz. Muhammed bir hadisinde, bir zimmiye zulmeden, gücünün üzerinde yük yükleyen ve isteği dışında ondan zorla bir şey alan kişiye kıyamet gününde bizzat kendisinin düşman olacağını belirtmiştir.4
İstanbul’un fethinden önce Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere, İslâm hukukuna göre muamele edilmiştir. İstanbul’un fethinden sonra ise İslâm hukuku açısından bir değişiklik yapılmamakla birlikte biraz daha farklı bir uygulamaya gidilerek millet sistemi oluşturulmuştur.
Millet sisteminde din ve mezhep esasına göre tasnif edilen zimmiler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler üç ayrı millet olarak kabul edilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin devletle olan ilişkileri yeni bir yapıya kavuşturulmuştur. XVIII. asırdan itibaren Katolikler ve Protestanlar da millet sistemi içerisindeki yerlerini almışlardır.5 Bu sistemle gayrimüslimlerin idare edilmesi daha kolay hale gelmiştir. Zira daha önce devlet bir bütün olarak gayrimüslimler ile muhatap iken, şimdi bölümlere ayrılmış ve her birinin başında devlete karşı cemaatinden sorumlu olan liderlerle muhatap olmaya başlamıştır. Bu sistemle, gayrimüslimler bakımından İslâm hukukunun kendilerine tanıdığı haklarda bir kayıp olmamışken, devletin zimmi tebaayla olan ilişkilerinin düzene girmesi sağlanmıştır.
Doğu (Bizans) ve Batı (Roma) kiliseleri arasında yaşanan problemler sonucunda Patrik II. Anastasios istifa etmiş ve Ortodoks dünyasının liderliği boş kalmıştı.6 İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesiyle birlikte Fatih, daha önce dağılmak üzere olan Ortodoks kilisesini yeniden canlandırmak amacıyla Rumlardan, boş olan patriklik makamına yeni bir patrik seçmelerini istedi. Bunun üzerine Rumlar kendi dinî kurallarına göre Georgios Scholarios’u “Gennadios” ünvanıyla patrik olarak seçtiler. Fatih Sultan Mehmet, bu seçimi onayladı ve cemaate haklarını içeren bir de ferman verdi.7 Ayrıca Rumeli ve Anadolu’nun yanında Mısır, Suriye, Filistin, Kıbrıs ve Rus Ortodokslarının idaresi de İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağladı.8 Osmanlı Devleti’ndeki Ortodoks Hıristiyanlar kendilerine tanınan imkanlar bakımından memnundular. Zira onlar birçok bakımdan koruma altına alınmışlardı.9
1461 yılında ayrı bir millet olarak kabul edilen Ermeniler için de bir patrikhane kurulmuş ve söz konusu millete patrik olarak Bursa Metropoliti Ovakim tayin edilmiştir.10 Ayrıca Süryani, Habeş ve Kıbti kiliseleri de Ermeni patrikhanesine bağlandı. Ortodokslara verilen hakların aynısı Ermeni Patrikhanesi’ne de tanındı.11
Rumlar ve Ermenilerden sonra millet olarak tanınan üçüncü grup ise Yahudilerdir. Fetihten sonra Yahudilere hahambaşı olarak Moşe Kapsali tayin edildi ve kendisine cemaatini idare etme yetkisi verildi.12 Osmanlı Devleti’nde Yahudilere verilen hakların genişliği nedeniyle dünyanın birçok yerinde baskı gören Museviler Osmanlı Devleti’ne gelmeye başladılar.13
Kuruluşundan beri Osmanlı Devleti’nin zimmilere, İslâm hukukunun sınırları içinde muamele ettiği ve topraklarında barındırdığı gayrimüslimlere verdikleri haklar bakımından muasırı devletler içerisinde en iyiler arasında yer aldığı gerçeği, yabancı araştırmacıların da daima dikkatini çekmiştir.14 Nitekim İslâm araştırmalarında önemli bir yeri olan Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi adlı eserinde Osmanlı yöneticilerinin zimmilere yönelik tutumlarıyla ilgili şu ifadelere yer vermiştir:
“Alt tabakadan idare organlarının keyfi hareketlerine karşı merkezî idarenin kolayca yardıma çağrılabildiği hükümet merkezinde ve civarında milliyetlerine ve mezheplerine göre millet halinde toplanan Hıristiyanlar, bilhassa Rumlar “Rum milleti” tam bir siyasi ve dini hürriyete malik idiler. Onların patrikleri Osmanlı hakimiyeti devrinde evvelce Bizansta malik oldukları salahiyet ve nüfuzdan daha geniş bir nüfuza bile sahipti. Vaftizler, evlenmeler, cenaze merasimleri ve hac açıktan açığa ve ekseriya parlak bir şekilde icra ediliyordu. Büyük yortu günlerinde Türk hükümeti dini merasimin bir engele maruz kalmadan icra edilmesi için kilise kapılarına kendiliklerinden yeniçeri nöbetçiler koyuyorlardı.”15
Osmanlı Devleti’nde zimmilere İslâm hukukunun yanında örfî hukuk da uygulanmıştır. Zaman zaman zimmilerle ilgili çıkarılan fermanlar, büyük ölçüde İslâm hukukuna uygun olmakla birlikte devlet idarecilerinin görüşlerini de yansıtmaktadır.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, İslâm hukukunda ehl-i zimmet aile hukukunu ilgilendiren meselelerinde kendi dinî hükümlerine bağlı idiler. Millet sistemiyle birlikte bu konuda herhangi bir değişiklik yapılmamış ve zimmiler, evlenme, boşanma, miras ve vasiyet gibi meselelerini yine kendi dinî hükümlerine göre çözmüşlerdir.16 Bununla birlikte istemeleri halinde Osmanlı mahkemelerine de başvurma hakları vardı ki şer’iyye sicillerinde onbinlerce gayrimüslimin hemen her konuda şer’î mahkemelere başvurduğu ve meselelerine İslâm hukukuna göre çözüm istedikleri görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin dinleriyle ilgili meseleler cemaat reislerine bırakılmıştır. Âyinlerin düzenlenmesi, din adamlarının seçilmesi ve azledilmesi, mabetlerin gelir ve giderleri, çocukların eğitim-öğretimleri gibi konular zimmilerin iç işlerinden kabul edilerek bunlarla ilgili uygulama ve düzenleme yetkisi patrik ve metropolitlere verilmiştir.17 Eskiyen ve tahrip olan kilise ve havraların eski şekillerinin değiştirilmemesi şartıyla tamir edilmelerine imkan tanınmıştır.18
Millet sistemiyle birlikte gayrimüslimler, cemaat olarak kimliklerini devam ettirme imkanını bulmuşlardır. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle:
“Millet kompartımanına mensup olan kimse; modern toplumdaki azınlığın aksine bazı davranış ve tutum sergiler. Bu aidiyet fertlere aile ve sülale ve cemaat içinde bir güvenlik ve hatta vakar verir. Kendi toplumsal grubu içinde kendi ananesi ve babadan sözlü kültürü içinde yaşar. Kompartımanlar arasında ilişki azdır, çatışma azdır. Modern toplumdaki azınlık ferdi gibi çevre ile didişme, kimlik ispatı, asimile olma (çoğunluk tarafından emilme) veya asimilasyona karşı direnme dolayısıyla çatışmacı davranışlara girme gibi durumlar söz konusu değildir….”19
Osmanlı Devleti’nde zimmilerden başka çok sayıda müste’men de20 vardı. Yabancı devlet görevlileri ve ticaret için Osmanlı topraklarına gelen müste’menlerin durumu devletlerarası anlaşmalarla belirlenmiştir. 1535 yılında Fransa’ya verilen kapitülasyonlarla bu devletin vatandaşı olan tüccarın her türlü davalarında Fransız konsoloslarının yetkili olduğu kabul edilmiştir.21 Yabancı tüccarın Osmanlı topraklarında ticaret yapabilmeleri için değişik tarihlerde Fransa dışında başka devletlere de ticaret ahidnameleri verilmiştir.22
Bu ahidnameler kapsamında ülkeye gelen yabancılara (müste’menler), “Osmanlı suları ve topraklarında kendi bayraklarını taşı(Zeker) serbestçe ticaret yapabilecekleri, hiç kimse tarafından rencide edilmeyecekleri; gemilerinin kazaya uğraması halinde ilgililer tarafından kendilerine gereken kolaylık gösterileceği gibi mallarına da dokunulmayacağı; kanuni gümrüklerini ödedikten sonra başka her hangi bir vergi ve resim talebinde bulunulmayacağı; hiç kimsenin bir vatandaşının borcundan sorumlu tutulmayacağı; kendi aralarındaki davalara konsolosları tarafından bakılacağı, Osmanlı tebaasıyla olan anlaşmazlıklarının mahalli mahkemelerde, dava konusunun 4.000 akçeyi geçmesi halinde İstanbul’da görüleceği garantisi veriliyordu.” 23
B- Osmanlı Devleti’nde Din ve Vicdan Özgürlüğü
Osmanlı İmparatorluğu’nun gayrimüslimlere tanıdığı inanç ve ibadet hürriyeti devletin kuruluşuyla birlikte başlamıştır. Bu yaklaşım birçok yerin fethini de kolaylaştırmıştır. Henüz kuruluş döneminde Bursa’nın Orhan Gazi tarafından fethedilmesinin ardından şehirde yaşayan halkın malları yağmalanmamış, yalnızca tekfurun malı gaziler arasında dağıtılmıştı.24 Hatta Bursa’dan önce fethedilen çevre köy ve kasaba insanlarının rahatlık içinde yaşadıkları, hiç kimsenin zulme uğramadığı ve inançlarında serbest bırakıldıkları haberleri Bursa halkı üzerinde olumlu etkiler yapmış ve bunun sonucu olarak da şehrin fethi kolaylaşmıştır. Nitekim Orhan Gazi, Bursa’nın fethedilmesinden sonra Hisar’ın tesliminde yardımcı olan ve aynı zamanda tekfurun veziri olan Saroz’a “…bu Hisar’ı verdiniz. Neden verdiniz. Neden bunaldınız da verdiniz?” diye sorunca Saroz şu cevabı vermişti: “Birkaç sebepten dolayı verdik. Biri budur ki sizin devletiniz günden güne büyüdü. Bizim devletimiz döndü. Bunu iyice bildik. Biri de bu ki baban üzerimize havale yaptı, gitti. Onun devleti köylerimizi zaptetti. Size itaat eder oldular. Bizi hiç anmaz oldular. Biz de bildik ki onlar rahat oldular. Onun için bizi anmazlar dedik. Biz de o rahatlığa heves ettik…”25 Bursa’nın fethiyle şehirden kaçan Yahudiler bizzat Orhan Gazi tarafından Bursa’ya davet edilmiş ve kendileri için bir havra inşa edilmesine izin verilmiştir.26
Osmanlı tebaası olan gayrimüslimlere başlangıçtan itibaren İslâm hukuku çerçevesinde haklar verilmiştir.27 Zira İslâm hukukunda mevcut müsamaha ve himaye prensipleri, Osmanlı Devleti idaresinin temelini oluşturmuştur.28 Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin can ve mal güvenlikleri devletin ellerine teslim edilmiştir.29 Kanunların uygulanışı bakımından Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir fark da gözetilmemiştir. Mahkeme kayıtlarına bakıldığında Müslümanlarla zimmiler arasında dava konusu olan meselelerin birçoğunda zimmiler haklı bulunarak şikayet konusu olan mağduriyetlerinin giderilmesi yönünde karar verildiği görülmektedir. Araştırmalarında büyük ölçüde mahkeme sicillerini kaynak olarak kullanan Mustafa Akdağ bu meseleyi şöyle izah eder:
“...Ahalisi bütün Hıristiyan (Rum veya Ermeni) olan köylerde, imam yerine papaz bulunduğundan başka, böyle köylerin kethüdaları da, tabii olarak, gene kendilerinden, yani Hıristiyan kimselerden idi. Ziraatçi Türk ve Hıristiyan halk, ister ayrı köylerde köy komşusu, ister aynı köyde ev komşusu olarak yaşamakta bulunsunlar, birbirleriyle çok iyi geçiniyorlardı. Esasen devlet kanunları her iki topluluğu da, hiç din farkı gözetmeden ‘reaya’ saymakta, bunlar için mirî toprak tasarruf edenlerin ödeyecekleri vergileri bir devlet hizmetlisine yüklettiği zaman, o hizmetlinin beratında zikrolunan vergileri kendisine vermekle ödevli olan kişiye ‘raiyet’ (kiracı köylü) adını vermekte idi.”30
Kıbrıs’ın fethedilmesinden sonra 979/1572 tarihinde Osmanlı padişahı tarafından Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdarına gönderilen fermanda ada halkına ne şekilde muamele edilmesi gerektiği özetle şöyle belirtilmiştir: “Kıbrıs adası yeni fethedilen bir yerdir. Halk savaş yüzünden zor duruma düşmüş olabilir. Kıbrıs halkı bana Yaratıcının emanetidir. Onlara adalet ve şefkatle muamele ediniz. Kimseye zulmetmeyiniz. Mahkemelerde, vergi alınmasında ve idareyle ilişkili tüm işlerinde onlara yardımcı olursanız Kıbrıs kısa zamanda kalkınır ve refah seviyesi yükselir. Onlardan her biri emniyet içinde yaşasınlar. Bu emirlerimin yerine getirilmesi konusunda hiç kimse ihmalkârlık yapmasın. Eğer emirlerim yerine getirilmeyerek Kıbrıs reayasına zulmedildiğini, gereğinden fazla vergi alındığını duyarsam hiçbir mazereti kabul etmeyeceğimi bilesiniz.”31
Osmanlı Devleti’ndeki zimmilerin içinde bulundukları durumu göstermesi bakımından bu topraklarda yaşayan Yahudilerin Avrupa’daki dindaşlarına gönderdikleri mektuplar da oldukça dikkat çekicidir. Söz konusu mektuplardan biri Almanya’da doğmuş, ancak hayatını Edirne’de sürdüren ve bir Fransız Yahudisi olan İsaak Zarfati tarafından Avrupa’daki Yahudiler için yazılmıştır. XV. yüzyılın ilk yarısında yazılan bu mektupta Yahudilerin Osmanlı Devleti’nde yaşadıkları huzurlu günler şöyle ifade edilmektedir.
“Almanya’daki kardeşlerimizin ölümden beter kederler içerisinde olduklarını duydum; despotik yasalar, zorla vaftiz edilmeler, sürgünler sıradan gündelik olaylarmış. Bana anlatıldığına göre yağmurdan kaçarken her seferinde doluya tutuluyorlarmış… Kardeşler, hocalar, dostlar, tanışlar! Ben İsaak Zarfati, soyum Fransız da olsa, Almanya’da doğmuş ve oradaki saygıdeğer hocalarımın dizi dibinde oturmuş olsam bile, size derim ki: Türkiye hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizin için en hayırlı yer olacaktır. Kutsal topraklara giden yol sizler için Türkiye’den geçiyor. Hıristiyanlardansa Müslümanların (egemenliği) altında yaşamak sizin için daha iyi değil midir? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde oturabiliyor. Burada en değerli esvablar giymenize izin var. Oysa Hıristiyan ülkelerde çiğnenmiş siyah ve mavinin, tekmelenmiş yeşil ve kırmızının hakaretine maruz kalmadan, hüzünlü renkler taşıyan alçaltıcı esvablar giymeye mahkûm etmeden çocuklarımıza kendi zevkimize göre kırmızılar ya da maviler giydirmeye bile cesaret edemiyorsunuz…”32
1655-56 yıllarında Osmanlı şehirlerini gezen Thevenot da Sakız Adası ile ilgili gözlemlerini aktarırken Osmanlı topraklarındaki zimmilerin ibadet özgürlükleriyle ilgili olarak şunları söylemektedir:
“…Türkler herkese kendi dinlerine göre ibadet hürriyeti tanımışlardır, ayin herkesin önünde yapılıyor ve şaraplı ekmek yortusunda hiçbir korku duyulmadan ve Türkler tarafından hiçbir saygısızlığa maruz kalınmadan, bir gölgelik altında şaraplı ekmek (Saint-Sacrament)i sokaklarda gezdirirlerdi. Hz. İsa’nın heykeli de önde bir fenerle taşınmaktaydı.”33
Zimmilerle ilgili bu anlayış daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Örneğin, XIX. yüzyıl Osmanlı sultanlarından II. Mahmut “Ben teb’anın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini de havrada fark ederim. Aralarında başka gün bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi hakiki evladımdır.”34 diyerek zimmilerin baskı altında kalmadan kendi inançlarını yaşamaları gerektiğini ve kendisinin de bizzat bu durumun takipçisi olduğunu vurgulamıştı.
Osmanlı Devleti’nde zimmilerle ilgili haklar öylesine genişti ki bu meselenin zamanla devletin aleyhine dönüşen bir durum ortaya çıkardığını ifade eden araştırmacılar olmuştur. Nitekim Stanford Shaw, Osmanlı idarecilerinin zimmilerle ilgili tutumlarının gereğinden fazla özgürlükler içerdiği, bu sebeple de İmparatorluğun son yüzyılında azınlık sorunlarının çıktığı, eğer zimmilere tanınan haklar daha az olsaydı azınlık sorunlarının bu kadar büyümeyeceğini şu sözlerle ifade etmektedir:
“Osmanlılar, dünya tarihi boyunca başka yerlerde başka istilacıların yaptıkları gibi, istila ettikleri yerlerde yaşayanları din değiştirmeleri için zorlamayı reddetmemiş olsalardı, Osmanlı İmparatorluğu’nu son yüz yılında büyük zaafa düşürecek hiçbir azınlık sorunu olmayacaktı. Oysa Osmanlılar, bunun yerine Rumlar, Ermeniler ve Yahudilere kendi dinî önderleri yönetiminde, kendi dillerini ve geleneklerini kullanarak, kendi okullarını, mahkemelerini, yetimhanelerini, hastanelerini vb. koruyup sürdürerek, sultanın koydukları, istenen vergileri ödedikleri, İmparatorluk sınırları içinde güvenlik ve düzeni sürdürdükleri sürece Osmanlı egemen sınıfıyla pek az bir ilişki içinde, kendi yaşamlarını daima yaşama hakkı tanıdılar. Dahası, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Sultan tarafından yalnız Müslümanlara getirilmiş olan bir takım yükümlülüklerden de uzaktılar….”35
Osmanlı toplumunda zimmilerin zorla Müslümanlaştırılması yasaktı. Bilindiği üzere “dinde zorlama yoktur”36 ayeti İslâm dininin önemli prensiplerinden birisidir. Buna göre hiç kimse kendi rızası olmadan Müslüman yapılamaz. Bununla birlikte kendi rızasıyla Müslüman olan birisinin önünde de hiçbir engel yoktur.37 İslâm hukukunun uygulandığı Osmanlı Devleti’nde de gayrimüslimlerin bir devlet politikası olarak zorla Müslümanlaştırılması söz konusu olmamıştır. Gayrimüslimlerin Müslüman olmaları yönünde eğer planlı bir baskı uygulanmış olsaydı, hiç şüphesiz Osmanlı hakimiyetindeki yerlerde yaşayan zimmilerin büyük çoğunluğu ihtida etmiş olurlardı. Ancak Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde Bursa,38 Trabzon,39 Konya40 ve Kayseri ile41 ilgili yapılan çalışmalara bakıldığında din değiştirerek Müslüman olan gayrimüslimlerin oranının çok büyük olmadığı görülmektedir. Gayrimüslim din adamlarına verilen beratlarda da herhangi bir zimminin zorla Müslümanlaştırılmayacağı garantisi verilmekteydi. Bu konuyla ilgili zaman zaman bazı Müslümanlar tarafından yapılan ihlaller, gayrimüslim yetkililer tarafından ilgili makamlara intikal ettirilerek gerekli önlemlerin alınması sağlanmıştır. 1843 yılında Bursa ve civarından sorumlu olan Rum Metropoliti Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek kendi ellerindeki beratlarda yukarıda zikredilen garantinin verilmiş olmasına rağmen, Bursa’da bir kısım reayanın zorla İslâmlaştırıldığını iddia etmiştir. Bunun üzerine Bursa kadısına gönderilen bir fermanda “metropolite verilen berattaki şartlara göre onlara muamele yapılmasını emrediyorum” ifadesiyle ilgili kişiler uyarılmışlardır.42
Gayrimüslimlerin zorla İslâmlaştırılmasının engellenmesinin yanında ihtida edenlerin eski dindaşları tarafından rahatsız edilmelerine veya tekrar eski dinlerine dönmeleri yönünde gayrimüslimlerin baskı yapmalarına da müsaade edilmemekteydi. Zimmilerin zorla Müslümanlaştırılmamaları konusunda yukarıda işaret edilen 1843 tarihli fermanın devamında şu ifadelere yer verilmiştir. “…kendi rızalarıyla Müslüman olanların eski dinlerine dönmeleri hususunda metropolit ve başkaları tarafından baskı görmemeleri ve rahatsız edilmemeleri konusunda da gerekli önlemlerin alınmasını emrediyorum.”43 Bu emrin aksine davranan zimmiler cezalandırılmışlardır. Örneğin, Müslüman olan Yahudilerin cemaat yetkilileri tarafından tekrar Yahudileştirilmeleri devlet tarafından yasaklanmış olmasına rağmen bu işe kalkışanlar olmuştur.44
İnançlarına dokunulmayan gayrimüslimler, ayrıntılara ilişkin bazı kısıtlamalar dışında gerek kilise ve havralarında toplu olarak gerekse evlerinde bireysel olarak rahat bir şekilde ibadet etme haklarına sahiptiler.45 Din adamlarına verilen beratların tamamında zimmilerin ibadetlerini rahatça yapabilecekleri, yönetici veya halk tabakasından hiç kimseye ibadetleri konusunda müdahale edilmemesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.46 Meselâ 1168/1755 tarihinde Rum metropolitine verilen bir beratta zimmilerin ibadetlerine müdahale edilmemesi şu şekilde bildirilmiştir: “…ve papaz ve keşiş tâifesinden ba‘zıları metropolitleri ma‘rifetiyle zimmi tâifesinin hânelerine varub âyinlerini icra eyledikte ve kadîmden âyinleri üzere mâbeynlerinde nizâm ve intizâmlarına kudât ve nüvvâb ve mütesellimler ve voyvodalar ve mütevelliler ve subaşılar ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından muhâlefet olunmaya…”47
Şehirlerin yerel yöneticileri ve zimmi din adamlarına, şehirde ikamet eden gerek Ermeni48 ve Rumların,49 gerekse Yahudilerin50 ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için yukarıdakine benzer fermanların gönderildiği, aynı içerikteki fermanların XIX. yüzyılda Katolik Ermeniler 51 ve Protestanlar52 için de verildiği görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde, tebaanın ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için Müslüman ve gayrimüslim ayrımı yapılmadan herkes için gerekli imkanlar hazırlanmaktaydı. Bu amaçla şehirlerde kurulan haftalık pazarların Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların kutsal günlerine denk gelmemesi için gayret edildiği görülmektedir. Kastamonu Sancağı’na bağlı Taşköprü Kazası’nda her hafta kurulan pazarın cuma gününe denk gelmesi, bu günde Müslüman halkın alış-veriş yapmaları nedeniyle birçoğunun cuma namazını kılmada zorlandıkları gerekçesiyle mezkur pazarın salı gününe,53 Selanik Eyaleti dahilinde olan Vidina Kazası’nda kurulan haftalık pazarın pazar gününe tesadüf etmesi, bunun da Hıristiyanların ibadet günlerine denk gelmesi nedeniyle Hıristiyanların rahatça alış-verişlerini yapamadıkları gerekçesiyle cumartesi gününe alınmasına karar verilmiştir.54 İlgili belgeden Vidina’da reaya arasında Yahudilerin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle cumartesi gününde pazar kurulmasında bir sakınca görülmemiştir. Hiç şüphesiz Müslümanlar
ve Hıristiyanlar için dikkat edilen bu durum Yahudiler için de söz konusuydu. Nitekim İslimye’de haftada iki kere kurulan pazarın cumartesi ve pazara denk gelmesi ve adı geçen günlerin gayrimüslimlerin ibadet günleri olması nedeniyle şehirde bulunan zimmilerin alış-verişten mahrum oldukları gerekçesiyle haftalık pazarın pazartesi ve salı gününe alınması kararlaştırılmıştır.55
Gayrimüslimler rahat bir şekilde ibadetlerini yapabilmeleri için devlet, her türlü güvenlik önlemini almaktaydı. Brockelmann, bu gerçeği “büyük yortu günlerinde Türk hükümeti dinî merasimin bir engele maruz kalmadan icra edilmesi için kilise kapılarına kendiliklerinden yeniçeri nöbetçiler koyuyorlardı”56 sözüyle ifade etmektedir. Eğer ibadetlerini yapmalarına haksız olarak engel olunursa din adamları aracılığıyla doğrudan Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek söz konusu engellerin kaldırılmasını talep edebiliyorlardı. Zimmilerin bu konudaki talepleri çoğunlukla olumlu karşılanır ve söz konusu engellemeler ortadan kaldırılırdı. Örneğin, 1198/1784 yılında İstanbul Rum Patriği ve İstanbul’da ikamet eden cemaat metropolitleri Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek Kirmasti Kasabası’nda metropolit tarafından tayin edilen keşiş ve papazların evlerinde seslerini fazla yükseltmeden İncil okumalarına izin verildiği, bu konuda müdahale edilmemesi gerektiği kendilerine verilen beratta belirtilmiş iken ehl-i örf taifesinden bazılarının “siz şunu şunu yaparsınız” diye müdahale ettiklerini şikayet etmişler ve bu konuda kendilerine yardım edilmesini istemişlerdi. Bunun üzerine zimmilere müdahale edilmemesi konusunda Kirmasti kadısına bir ferman gönderilmiştir.57
Mabetlerinde ibadet etmeleri bizzat devlet tarafından güvence altına alınan zimmiler, ferdi ibadetlerini de evlerinde veya kendilerine ait mülklerinde rahatça yapabiliyorlardı.58 Metropolitlere verilen beratlarda evlerde yapılan ibadetler konusunda zimmilerin rahatsız edilmemeleri gerektiği belirtilmektedir.59 1104/1692 yılında İstanbul’da bir havranın yanması dolayısıyla Yahudilere verilen ve daha sonraki yıllarda da yenilendiği anlaşılan bir fermanda, Yahudilerin havralarını tamir ettirinceye kadar evlerinde ibadet edebilecekleri, hiç kimsenin bu duruma müdahale etmemesi gerektiği, eğer müdahale edenler olursa cezalandırılacağı bildirilmiştir.60
Bütün bu hoşgörüye rağmen gayrimüslimlerin ibadet özgürlüklerine kısmî kısıtlamaların getirildiği bazı konular da vardır. Bu kısıtlamalar çoğunlukla ibadet zamanında çıkarılan seslerle ilgiliydi ki bunların başında çan çalma yasağı gelmekteydi. 61 Çan çalmanın, Müslümanlar tarafından İslâm’ın üstünlüğüne bir saldırı olarak görüldüğü için yasaklandığı belirtilmektedir.62 Bununla birlikte bu yasak, zimmilerin hiçbir şekilde çan çalamayacakları anlamına gelmiyordu. Mabetlerinin içinde, çevresindeki Müslümanları rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla ve namaz vakitlerinin dışında çan çalabiliyorlardı. Ayrıca çan yerine tahta çalma geleneği de zaman zaman şikayet konusu oluyordu. Kayseri’deki Rumların çan yerine tahta çalmalarından dolayı çıkan seslerden rahatsız olan Müslümanlar şikayetçi olmuşlar, bunun üzerine Rumların tahta çalmaları yasaklanmıştı. Fakat daha sonra tahta çalmaları konusunda Rumlara izin verildiği görülmektedir.63 Tahta çalma işinin oldukça eski bir uygulama olduğu, bu konunun XVI. yüzyıl şeyhulislâmlarından Ebussuud Efendi’ye de sorulmasından anlaşılmaktadır.64
Ayrıca beratlarda gayrimüslimlerin âyinleri esnasında çıkan seslerin yüksekliğini istismar ederek zimmilere gereksiz şekilde müdahale edilmemesi de özellikle vurgulanmaktaydı65
Osmanlı Devleti’nde hacca gitmek isteyen gayrimüslimlere her hangi bir kısıtlama getirilmemiştir.66 Bilindiği üzere her üç din için de kutsal kabul edilen Kudüs, gayrimüslimler için hac merkezleri arasındadır. 1156/1743 yılında Edirne ile İstanbul arasındaki şehir ve kasabalarda bulunan kadılara gönderilen bir emirle Edirne’den Kudüs’e gitmek isteyen Yahudilere engel olunmaması ve gerekli izinlerin verilmesi istenmişti.67 Benzer bir emir de 1760 yılında Anadolu’daki şehirlerde görev yapan bütün kadılara gönderilmiştir. Buna göre hac ibadeti için Kudüs’e giden gayrimüslimlere gidiş ve gelişlerinde zorluk çıkarılmayacak ve kendilerine gerekli izinler verilecekti.68
Zimmiler cenaze töreni ve defni konusunda da serbest bırakılmışlardır. Gayrimüslimler, cenazelerini kendi dinî inançlarına göre törenler yaptıktan sonra yine kendileri için tahsis edilen mezarlıklara defnedebilmekteydiler. 990/1592 yılına ait bir fermanla İstanbul’da Yahudilere sınırları belli olan bir mezarlık yeri verilmiş ve bu mezarlığın dışındaki herhangi bir yere Yahudi cenazelerinin defnedilmemesi istenmiştir.69
Zimmiler için tahsis edilen mezarlıklar devlet tarafından korunmaktaydı. Zaman zaman gayrimüslim mezarlıklarına yapılan haksız müdahalelerin zimmiler tarafından şikayet edilmesi üzerine bu tür uygunsuz davranışların engellenmesi için mahkemelerden kararlar çıkarılmıştır. 1583, 1584, 1586 yıllarında çıkarılan fermanlarda belirtildiğine göre, İstanbul’daki Yahudiler, Divan’a müracaat ederek kendilerine ait mezarlıkların önceden etrafı boş iken daha sonradan bazı Müslümanların mezarlık yakınına ev yaparak mezarlıktan bir kısım yerleri evlerine dahil ettikleri, bir kısım mezar taşlarını çaldıklarını bildirerek şikayetçi olmuşlar ve bu tecavüzlerin engellenmesini istemişlerdi. İnceleme sonucunda Yahudilerin haklı olduğu anlaşılmış, bu tür davranışların bir daha olmaması için farklı tarihlerde fermanlar çıkarılmış ve emirlere uymayanların cezalandırılacağı bildirilmiştir.70
Bu emirlere uyulup uyulmadığı konusu akla gelebilir. Bursa Şer’iyye Sicilleri’nde yer alan sürgünle ilgili bir fermanda devletin bu konuda kayıtsız kalmadığı, diğer birçok konuda olduğu gibi zimmilerin cenazeleriyle ilgili meselelerinde de hassasiyet gösterdiği anlaşılmaktadır. İstanbul gümrük eminine gönderilen söz konusu fermanda Edirne ve Eğrikapı dahilinde Kameriye, Çakır Ağa ve Hacı Muhyiddin Mahalleleri sakinlerinden biri papaz on üç zimmi mahkemeye müracaat ederek Cebecibaşı Mahallesi’nden Akbaş İbrahim’in defnetmek istedikleri cenazelerin her biri için yirmişer otuzar para istediğini, eğer vermezlerse defnetmelerine izin vermeyeceğini söylediğini iddia ederek şikayetçi olmuşlar ve bu haksız davranışın önlenmesini istemişlerdi. İddia Akbaş İbrahim’den sorulduğunda cevap olarak “…kale derûnunda ihrâç olunân lâşeden bir şey ahz eylediğim olmayub ancak kale hâricinde vâki‘ olan re‘âyâ lâşesinden bir mikdâr nesne almak üzere vakıf tarafından me’mur Hacı İbrahim nâm kimesne tarafından vekil olduğuma binâen ahz ederim…” diyerek para aldığını itiraf etmişti. Akbaş İbrahim’in elinde izin belgesi olmadığından dolayı zimmilere müdahale etme hakkının olmadığı, bu sebeple kendisiyle birlikte Hacı İbrahim’in de cezalandırılması gerektiği belirtilerek gümrük emini vasıtasıyla adı geçen şahısların bir gemiyle Mudanya’ya nakledilmeleri, oradan da Bursa’ya sürgün edilmelerine karar verilmiştir.71
Zimmiler diğer birçok konuda olduğu gibi eğitim-öğretim konusunda da serbest bırakılmışlardır. XIX. asra kadar gayrimüslimlerin eğitim-öğretimi çoğunlukla mabetlerinde veya mabetlerine bağlı olarak kurulan mekteplerinde yapılmaktaydı. Her cemaatin kendilerine ait havra, kilise ve benzeri mabetlerinin yanında bunlara bağlı mektepleri vardı.72 Bu mekteplerin idaresi mabetlerde olduğu gibi din adamları tarafından yürütülüyordu.
Din ve vicdan hürriyetinin önemli konularından biri de eğitim öğretim hakkıdır. Osmanlı Devleti’nde etnik grupların eğitim-öğretim hakları korunmuş ve bu konuda Müslüman-gayrimüslim ayırımı yapılmamıştır.73 XIX. asra kadar gayrimüslimlerin eğitim-öğretimi çoğunlukla mabetlerinde veya mabetlerine bağlı olarak kurulan mekteplerinde yapılmaktaydı. Din adamlarının idaresi altında olan mekteplerin giderleri kilise ve havralarda olduğu gibi cemaat mensuplarının vasiyet ve bağışları gibi gelirlerle karşılanmaktaydı.74
XIX. yüzyıldan sonra yabancı devletlerin girişimleriyle Osmanlı sınırları içinde çok sayıda okul açılmıştır. Öyle ki bu yüzyılın sonlarında Osmanlı şehirlerindeki gayrimüslim mekteplerinin sayısı 6.739 olmuştur.75 Bu okulların, eğitim-öğretim faaliyetlerinin dışında misyonerlik yapmaları ve gayrimüslim toplulukların uluslaşma süreçlerini hızlandırma gayreti içinde olmaları Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında önemli etkenlerden biri olmuştur.
Sonuç
Osmanlı Devleti’ndeki gayrimüslimler, din ve vicdan hürriyeti bakımından muasırlarına göre oldukça geniş haklara sahip olmuşlar, inanç ve ibadet konularında bazı istisnalar dışında herhangi bir zorlukla karşılaşmamışlardır.
Osmanlı Devleti, tebaası olan gayrimüslimlerle ilişkilerinde hoşgörü prensibini esas almıştır. Ancak bu kavramın izafî bir mahiyet taşıdığı açıktır. Zira, merkezden uzak bölgelerde gayrimüslimlerle ilgili hükümler veren yerel idarecilerin hepsinin aynı derecede hoşgörü prensibiyle hareket etmeleri düşünülemez. Bununla birlikte hoşgörü esasının devletin hemen her bölgesinde hâkim olduğunu söylememiz mümkündür. Osmanlı Devleti’nin gayrimüslimlere karşı muasırlarından çok daha fazla hoşgörülü bir tutum içinde olmalarında İslâm hukukunun oldukça önemli etkisi olmuştur. Zira, İslâm hukukunda gayrimüslimlerle ilgili haklar çok geniş bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm hukukunun gayrimüslimlere tanıdığı haklarla Osmanlı idarecileri ve halkının müsamahakâr anlayışı birleşince, farklı din ve ırk mensuplarına davranış bakımından günümüzde bile yerli ve yabancılar tarafından gıpta ile bakılan “Osmanlı barışı” (Pax Ottomana) ortaya çıkmıştır.
Osmanlı Devleti, son dönemlerinde karşılaştığı bazı olumsuz olaylara rağmen, gayrimüslimlere tanıdığı haklarla bir yandan büyük devlet olmanın gereklerini yerine getirmiş, diğer yandan günümüzde de sıkça dile getirilen farklı ırk, inanç ve kültüre mensup insanların bir arada yaşama tecrübesinin en güzel örneğini vermiştir. (bk. Uludağ Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 15, Sayı: 1, 2006 s. 267-284)
Ezan, Çan, Hazzan
Antakya, dinlerin, kültürlerin kardeşliğini simgeleyen, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman toplumlarının yaşadığı 23 yüzyıllık geçmişi olan kentimizde üç semavi dinin mensuplarının mezarları da yan yanadır. İsa'ya inananlara Hıristiyan kelimesinin ilk kez verildiği St. Pierre kilisesi, Papa VI. Paul tarafından hac yeri ilan edilmiş. Bu nedenle, Hıristiyan dünyası için çok büyük önem taşıyan ilimizde, bu mağara kilisenin yanı sıra, eski bir Antakya evi restore edilerek oluşturulan bir Katolik kilisesi ve bir Ortodoks katedrali vardır. Antakya, Hıristiyanların üç dinî merkezinden biri olup diğer ikisi Vatikan ve Kudüs’tür.
Aynı caddenin bir köşesinde Hıristiyanlığın ilk yıllarında kilise olan Habib-i Neccar Camii, Katolik Kilisesi ve Yahudi Sinagogu bulunmakta ve günün bazı saatlerinde ezan, çan ve hazzan sesleri birbirine karışır.
Dipnotlar-1 :
Lisânü’l-ʿArab, “eẕn” md.
Tehânevî, Keşşâf, “eẕn” md.
Wensinck, el-Muʿcem, “eẕn” md.
Miftâḥu künûzi’s-sünne, “eẕân” md.
Müsned, II, 136, 366, 411; III, 29, 169; IV, 42, 43, 81, 95, 284; V, 171, 179.
Dârimî, “Ṣalât”, 3-12.
Buhârî, “Eẕân”, 119, “Küsûf”, 3, 8.
Müslim, “Ṣalât”, 1-18, “Küsûf”, 4.
İbn Mâce, “Eẕân”, 1-7.
Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 3, 27-45, 60, “Edeb”, 108.
Tirmizî, “Ṣalât”, 25, 139-158, “Eḍâḥî”, 17.
Nesâî, “Eẕân”, 1 -41.
İbn Hişâm, es-Sîre, II, 154.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 246.
Ebû Ca‘fer et-Tûsî, el-Mebsûṭ fî fıḳhi’l-İmâmiyye, Tahran 1387, I, 95-99.
Serahsî, el-Mebsûṭ, I, 127.
Mergīnânî, el-Hidâye, İstanbul 1986, I, 41.
İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), I, 402-431.
Nevevî, Şerḥu Müslim, IV, 75.
İbnü’l-Hâc el-Abderî, el-Medḫal, Kahire 1981, II, 241-245; III, 52.
Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 269-273.
İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), II, 62.
Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1348, V, 101.
Tecrid Tercemesi, II, 551-557.
Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, I, 133-142.
Emîr es-San‘ânî, Teşnîfü’l-âẕân bi-esrâri’l-eẕân (nşr. Abdullah Muhammed el-Habeşî), Beyrut 1407/1987.
İbn Usfûr el-Bahrânî, el-Ḥadâʾiḳu’n-nâżıra (nşr. Muhammed Takī el-Îrevânî), Beyrut 1405/1985, VII, 403-404, 438.
İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), I, 383-400.
Muhammed Hasan en-Necefî, Cevâhirü’l-kelâm fî şerḥi şerâʾiʿi’l-İslâm, Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), IX, 86-87.
Tâhir Olgun [Tâhirülmevlevî], Müslümanlıkta İbadet Tarihi (haz. Abdullah Işıklar), İstanbul 1963, s. 58.
a.mlf., “Ezan Hakkında Mâlûmat ve Hâlisâne Bazı Temenniyat”, SR, X/236 (1329), s. 29-31.
Abdurrahman b. Muhammed el-Cezîrî, el-Fıḳh ʿale’l-meẕâhibi’l-erbaʿa, Kahire 1392, I, 310-326.
Abbâd b. Serhân el-Meâfirî, Risâle fi’l-eẕân (Resâʾilü fi’l-fıḳh ve’l-luġa içinde, nşr. Abdullah el-Cübûrî), Beyrut 1982, s. 32-90.
Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî, I, 533-562.
Ebû Hâtim Usâme b. Abdüllatîf el-Kavsî, Kitâbü’l-Eẕân, Kahire 1408/1987.
Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), I, 142, 156-162; II, 242.
Th. W. Juynboll, “Ezân”, İA, IV, 429-430.
a.mlf., “Ad̲h̲ān”, EI2 (İng.), I, 187-188.
“Eẕân”, Mv.Fİ, IV, 187-221.
“Eẕân”, Mv.F, II, 357-373.
Dipnotlar-2 :
1 Özel, Ahmet, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı: Dârulislâm Darulharb, İklim Yayınları, İstanbul 1991, s. 315
2 el-Kardavi, Yusuf, Ğayru’l-Müslimîn fî Müctemi‘i-l İslâm, Beyrut 1985, s.7; Zeydan, Abdü’l-Kerim, “İslam Hukukuna Göre Zimmiler”, (çev. Hasan Güleç), D.E.Ü.İ.F.D. İzmir 1994, sy.VIII, s. 435.
3 Bakara, 2/265
4 Ebu Davud, Harac, 33.
5 Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetim, Risale Basın Yayınları, İstanbul 1996, s. 68-75.
6 Tekindağ, Şehabeddin, “Patrik ve Patrikhane Hakkında Düşünceler”, Türk Kültürü, Haziran 1965, sy. 32, Yıl, 3, s.509; aynı müellif, “Osmanlı İdaresinde Patrik ve Patrikhane”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, 1968, sy. 1, s. 52; Şahin, Süreyya, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken Yayınları, İstanbul 1990, s. 52.
7 Arnold, T. W., İntişar-ı İslâm Tarihi, (Çev: Hasan Gündüzler), Akçağ Yayınları, Ankara 1971, s.216; Bozkurt, Gülnihal, Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu (1839-1914), T.T.K. Basımevi, Ankara 1989, s. 12.
8 Braude, Benjamin.-Lewis, Bernard, “Introduction”, Christians and Jevs in the Ottoman Empire, Holmes & Meier Publishers, Inc. New York-London, 1982, I, 12; Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 21; Ercan, Yavuz, “Osmanlı Devleti’nde Müslüman Olmayan Topluluklar”, Osmanlıdan Günümüze Ermeni Sorunu, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000, s.156.
9 Gradeva, Rossitsa, “Orthodox Christians in the Kadı Courts: The Practice of the Sofia Sheriat Court, Seventeenth Century”, Islamic Law and Society, E.J. Brill, Leiden 1997, vol. 4, no. 1, s. 41.
10 Gürün, Kamuran, Ermeni Dosyası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s. 55.
11 Eryılmaz, age., s. 22.
12 Sharon, Moshe Sevilla, Türkiye Yahudileri, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 38.
13 Bozkurt, age., s. 13.
14 Vojtech Kopcan Osmanlı idarecileriyle ilgili şunları ifade etmektedir: “…Osmanlılar’ın ileri gelen yöneticilerinin çoğu gerçekten derviş tabiatlı kişilerdi; onlar siyasî görüşlerini dinî ve ahlakî ilkelerle bağdaştırmış olup hem reayanın hem de önemli kişilerin Allah tarafından yaratıldığına, bu nedenle halkı korumaları ve reayaya karşı görevlerini yerine getirmeleri gerektiğine inanırlardı.” Bkz. Vojtech Kopcan, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Avrupa Eyaletlerinde İnsani Değerler ve Yasalara Saygı”, Tarih Boyunca Türkler’de İnsani Değerler ve İnsan Hakları, İstanbul ts. II, 378.
15 Brockelmann, C., İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, (ter: Neşet Çağatay), AÜİF. Yayınları, Ankara 1954, I, 330.
16 Küçük, Cevdet, “Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi”, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, IV, 210.
17 Reşit, Ahmet, Ekalliyetlerin Himayesi, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul 1933, s. 30.
18 B.Ş.S.(Bursa Şer’iyye Sicilleri), B242/59b.
19 Ortaylı, İlber, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sitemi”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, X, 217.
20 Müste’men, seyahat, ticaret gibi nedenlerle geçici bir süre için Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunanlara denilmektedir.
21 Aydın, M. Akif, “Osmanlı’da Hukuk”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), IRCICA, İstanbul 1994, I, 428.
22 Kütükoğlu, Mübahat, S., “Ahidnameler ve Ticaret Muahedeleri, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, III, 329 vd.; Panaite, Vıorel, “Osmanlı-Leh Ahidnamelerinde Ticaret ve Tüccarlar (1489-1699), Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, III, 342 vd.
23 Kütükoğlu, Mübahat, S., “Osmanlı İktisadi Yapısı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), IRCICA, İstanbul 1994, I, 574.
24 Koyunluoğlu, A.Memduh Turgut, İznik ve Bursa Tarihi, Bursa Vilayet Matbaası, Bursa 1935, s. 76.
25 Aşıkpaşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, (Haz: Atsız), M.E.B.Yayınları, İstanbul 1992, s.33; Benzer ifadeler için bkz. Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihannüma, (Yay: F.R.Unat-M.A.Köymen) T.T.K. Basımevi, Ankara1987, I, 135.
26 Sharon, age.,s. 31.
27 Kenanoğlu, M. Macit, Osmanlı Millet Sistemi- Mit ve Gerçek, Klasik Yayınları, İstanbul 2004, s.281.
28 İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar I, T.T.K.Basımevi, Ankara 1954, s.184.
29 İlgürel, Mücteba, “Osmanlı Devleti’nde İstimalet Siyaseti”, XII. Türk Tarih Kongresi (12-16 Eylül 1994), T.T.K. Basımevi, Ankara 1999, III,942.
30 Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İctimai Tarihi, Barış Yayınevi, Ankara 1999, II, 36; Ayrıca kaynaklarda zikredilen şu olay da Osmanlı idarecilerinin gayrimüslimlere bakışlarını, bunun sonucu olarak ta asırlarca beraber yaşamanın altında yatan sırların ipuçlarını vermesi bakımından dikkat çekicidir. Fatih Sultan Mehmet’in Avrupa seferi sırasında Osmanlılarla Macarlar arasında kalan Ortodoks Sırplar, Macar Kralına bir heyet göndererek Türklere karşı Macarlarla ittifak yapmaları halinde kendilerinin durumlarının ne olacağı sorusuna cevaben Sırbistanın her tarafına Katolik kiliselerinin yapılacağı söylenmişti. Bunun üzerine başka bir heyet Fatih Sultan Mehmed’e giderek Macarlara karşı Osmanlılarla ittifak yapmaları halinde kendilerine yapılacak muamelenin nasıl olacağı sorusuna karşılık Fatih’in her caminin yanına bir kilisenin yapılacağı ve herkesin özgürce ibadet edebileceği yanıtını almıştır. Bkz. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1999, II, 193.
31 12 Numaralı Mühimme Defteri, (978-979/1570-1572) Tıpkı Basım, O.A.D.B. Yayınları, Ankara 1996, s.641.
32 Lewis, Bernard, İslâm Dünyasında Yahudiler, (çev. B.Sina Şener), İmge Kitabevi, Ankara 1996, s.156.
33 Thevenot, Jean, 1655-1656’da Türkiye, (çev: Nuray Yıldız) Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1978, s. 221.
34 Kaynar, Reşat, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, T.T.K. Basımevi, Ankara 1991, s.100.
35 Shaw, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Azınlıklar”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, IV, 1003.
36 Bakara, 2/265
37 Şeker, Mehmet, Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre İhtida Etmenin Şartları”, Diyanet İlmi Dergi, C.41, Sy. 2, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, Ankara 2005, s. 72 vd.
38 Çetin, Osman, Sicillere Göre Bursa’da İhtida Hareketleri ve Sosyal Sonuçları (1472-1909), T.T.K.Basımevi, Ankara 1994, s. 34.
39 Lowry, Heath W., Trabzon Şehrinin İslâmlaşması ve Türkleşmesi 1461-1583, B.Ü. Yayınları, İstanbul 1988, s. 119-140.
40 Özgökmen, Ali, Konya Şer’iyye Sicilleri Işığında Müslim-Gayr-i Müslim Münasebetleri S.Ü.S.B.E., (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Konya 1996, s. 26.
41 Jennings, C. Ronald, “Zimmis (Non-Muslims) in Early 17th Century Ottoman Judicial Records, The Sharia Court of Anatolian Kayseri”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, Vol. XXI, Part. III, E.J. Brill, Leiden 1978, s. 240-246.
42 BŞS., C27/57a.
43 BŞS., C27/57a.
44 Kenanoğlu, age., s. 313.
45 Ercan, Yavuz, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara 2001, s. 239.
46 Şeker, Mehmet, Anadolu’da Birarada Yaşama Tecrübesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2000, s. 158 vd.: Güler, Ali, “Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlerin Din-İbadet, Eğitim-Öğretim Hürriyetleri ve Bu Bakımdan ‘Kilise Defterleri’nin Kaynak Olarak Önemi (4 Numaralı Kilise Defteri’nden Örnek Fermanlar)”, OTAM, Ankara 1998, sy. 9, s. 158.
47 B.Ş.S., B79/95a.
48 B.Ş.S., C38/9a.
49 B.Ş.S., B123/49b.
50 B.Ş.S., C26/43a.
51 B.Ş.S., C106/7b.
52 B.Ş.S., C50/17b; Düstur, Birinci Tertib, IV, 652.
53 “…ahâlisinin ahz ü ita ile meşgul olmalarından naşi ekserisi salât-ı Cuma’yı eda edememekde olduklarından bahisle bazar-ı mezkurun Salı gününe tahvili hususu… ” Bkz. Akif, Erdoğru, “18-19. Yüzyıl Osmanlı Panayırları ve Hafta Pazarlarına Dair Belgeler-I”, OTAM, Ankara 1994, sy. 5, s.99.
54 Erdoğru, agm., s. 57.
55 Erdoğru, agm., s. 96.
56 Brockelmann, age, I, 330.
57 B.Ş.S., B380/57b.
58 Hıristiyanların Pazar günleri kilisede yapılan ayinden başka günün belli vakitlerinde ferdi olarak yaptıkları ibadetleri de vardı. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ali Erbaş, Hıristiyanlıkta İbadet, Ayışğı Kitapları, İstanbul 2003, s.19 vd.
59 B.Ş.S., B79/95a.
60 “…ve evlerinde sûret ve mihrab olmadıkça âyinleri üzere Tevrat okuyub ibadet eylemelerine bir ferd müzâhim ve dafi olmayub dahlidenler men‘ olunub ba‘de’t-tenbih mütenebbih olmayub dahl ü ta‘arruz ederler ise arz oluna ki imtisal eylemedikleri içün cezaları verile…” Bkz. Ahmed Refik, Onikinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı (1689-1785), Enderun Kitabevi, İstanbul 1988, s. 11.
61 Ercan, age. s. 241.
62 Gradeva, Rossitsa, “Ottoman Policy Towards Christian Church Buildings”, Etudes Balkaniques, Sofia 1994, sy. 4, s.33.
63 Adıyeke, Nuri, “Islahat Fermanı Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi ve Gayrimüslimlerin Yaşantılarına Dair”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (Ed: H.Celal Güzel), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000. s.191.
64 “Su’al: Bir kilise Müslümanlar mahallesinde vâki’ olup, kafirler nâkûs yerine bir yufka tahtayı nice yerlerden delip ibadetleri zamanında ol tahtanın orta yerine tokmak ile darb edip, bir savt-ı acib peyda olup, Müslümanlar müte’ezzî olsalar, şer’an ref’ olunmak caiz olurmu? Cevap: Vacibdir.” Bkz. Düzdağ, M.Ertuğrul, Şeyhulislâm Ebussu’ud Efendi’nin Fetvalarına Göre Kanuni Devrinde Osmanlı Hayatı, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s.151.
65 “…ve metropolit ve papaz tâifelerinin hânelerinde izhâr-ı savt etmeksizin İncil kırâat eylemelerine muhâlefet olunmayub ve ehl-i örf tâifesi mücerred ta‘cîz içün siz mülk menzilinizden bir oda gözde Tevrat ve İncil okuyub kandil asmışsız ve mum yakmışsız ve iskemle ve tasvir koyub bürde asmışsız ve buhur yakıb salarsız ve elinizde değnek tutarsız deyu bahâne ile ref‘i savt ve i‘lân-ı küfr eylememek şartıyla icrâ-yı âyin-i bâtılalarına mücerred celb-i mal kasdıyla mîr-i mîran ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilâf-ı şer‘i şerîf ve bi-gayr-i hak akçe mütâlebesiyle ta‘addî ettirilmemek içün mukaddem verilen fermân-ı âliberâtları şartına idhâl oluna deyu sâdır olan fermân-ı âlişân mahalline kayd olunmağla hilâf-ı fermân rencide ve ta‘addî ettirilmeyüb…” B.Ş.S., C29/4b.
66 Brockelmann, age., I, 331.
67 İstanbul Ahkam Defterleri, İstanbul’da Sosyal Hayat, İ.B.B.K.D.B. Yayınları, İstanbul 1998, I,84
68 Ahkam Defterleri, II, 209.
69 Ahmed Refik, Onuncu Asr-ı Hicride İstanbul Hayatı (1495-1591), Enderun Kitabevi, İstanbul 1988, s.53.
70 Ahmed Refik, age., s.53-56.
71 B.Ş.S., B197/53a.
72 Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetim, Risale Basın Yayınları, İstanbul 1996, s. 168; Vahapoğlu, V. Hidayet, Osmanlıdan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, M.E.B.Yayınları, İstanbul 1997, s.80.
73 Vahapoğlu, age., s. 80 .
74 B.Ş.S., B328/71a.
75 Erylmaz, age., s. 177
Kaynaklar :
islamansiklopedisi org tr/ezan
İLAHİYATÇI YAZAR CEMİL KILIÇ
turkcebilgi com/çan_çalmanın_tarihçesi
Sorularla İslamiyet com/musluman-devletlerde-diger-din-mensuplarina-ne-gibi-ozgurlukler-verilir-mesela-kilisede-can-calmak
|
|
|
|