Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,269
» Toplam Yorumlar 8,405

Detaylı İstatistikler

 
  Osmanlı Padişahlarının Ölme Nedenleri
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:42 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok



Osmanlı Padişahlarının Ölme Nedenleri

1 Osman Gazi 1299-1324 1259 1324 ınme/Damla hastalı ı

2 Orhan Gazi 1324-1362 1281 1362 Bedenin çöküşü/Damla hastalı ı

3 I. Murad (Hüdavendigar) 1362-1389 1326 1389 Savaşta şehid oldu

4 I. Bayezid (Yıldırım Beyazıt) 1389-1402 1360 1403 ıntihar / Zehirlenme

5 I. Mehmed (Çelebi) 1413-14211 1379 1421 Dizanteri/Zehirlenme (?)

6 II. Murad (Gazi) 1421-1444 1445-1451 1404 1451 ınme/Aşın içki

7 II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmet) 1444-1445 1451-1481 1432 1481 Damla hastalı ı/Zehirlenme

8 II. Bayezid (Veli) 1481-1512 1447 1512 Bedenin çöküşü/lntihar/Zehirlenme

9 I. Selim (Yavuz Sultan Selim) 1512-1520 1470 1520 Kanser (şirpençe)

10 I. Süleyman (Kanuni) 1520-1566 1495 1566 ınme

11 II. Selim (Sarı) 1566-1574 1524 1574 Beyin kanaması/ıçki

12 III. Murad 1574-1595 1546 1595 ınme/Böbrek rahatsızlı ı

13 III. Mehmed 1595-1603 1566 1603 Bedenin çökmesi/ınme

14 I. Ahmed 1603-1617 1590 1617 Tifüs

15 I. Mustafa 1617-1618 1622-1623 1592 1639 Ruhsal ve fiziksel çöküntü

16 II. Osman (Genç) 1618-1622 1603 1622 Bo ma

17 IV. Murad 1623-1640 1612 1640 ıçki

18 ıbrahim 1640-1648 1615 1648 Bo ma

19 IV. Mehmed Avcı 1648-1687 1642 1693 ınme/Bedenin zayıflaması

20 II. Süleyman 1687-1691 1642 1691 ıstiska: Bedende su birikintisi

21 II. Ahmed 1691-1695 1643 1695 ıstiskâ, Düşkünlük/ınme

22 II. Mustafa 1695-1703 1664 1703 ıstiska yani bedende su birikintisi (hidropisie)

23 III. Ahmed 1703-1730 1673 1736 Do al ve genel rahatsızlık

24 I. Mahmud 1730-1754 1696 1754 ınme

25 III. Osman 1754-1757 1699 1757 ınme

26 III. Mustafa 1757-1774 1717 1774 Kalb yetersizli i

27 I. Abdülhamid 1774-1789 1725 1789 ınme

28 III. Selim (şehid) 1789-1807 1761 1808 Bo ma

29 IV. Mustafa (Maktul) 1807-1808 1779 1908 Asılma

30 II. Mahmud (Adlî) 1808-1839 1785 1839 Verem/Ruhsal rahatsızlık

31 I. Abdülmecid 1839-1861 1823 1861 Verem

32 Abdülaziz 1861-1876 1830 1876 ıntihar (damarlarım keserek)

33 V. Murad 1876 1840 1904 şeker hastalı ı

34 II. Abdülhamid 1876-1909 1842 1918 Kalp yetersizli i

35 V. Mehmed (Reşad) 1909-1918 1844 1918 Kalp yetersizli i

36 VI. Mehmed (Vahidettin) 1918-1922 1861 1926 Kalp yetersizli i

37 II. Abdülmecid (yalnız halife) 1922-1924 1868 1944 Kalp yetersizli i

Bu konuyu yazdır

  Osmanlılarda Tımar Sistemi
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:40 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Osmanlı Devletinin; geçimlerine ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde, kendi nam ve hesaplarına tahsil selahiyetiyle birlikte tahsis etmiş oldu u vergi kaynaklarına verilen umumi isim. ıkta ve dirlik diye de terminolojide anılır. Bu sistemde arazi, timar verilen kimsenin mülkü de ildir. Timar sahibi (sahib-i arz), araziyi, reayaya (vergi vermekle mükellef olan vatandaşa) işletmek üzere verir, mahsulden ve reayanın şahsından devletin alaca ı vergileri toplar.
Timar müessesesi, yani eski ıslam devletlerinde kullanılan ismiyle ikta; sünnet, icma ve Hulefa-i Raşidinin tatbikatıyla sabittir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem devrinde görülen bu uygulama Emeviler ve Abbasiler zamanlarında da devam edip, feşedilen topraklar, çeşitli şahıslara verildi. Abbasiler zamanında askeri hizmetlerin Türkler eline geçmesinden sonra, Türk kumandanlar, maiyetlerindeki askerlerin masraflarına karşılık, kendilerine ikta olarak verilen yerlerin gelirlerini topladılar. ıktanın bu şekilde askeri bir mahiyet almasından sonra bu sistem di er ıslam memleketlerinde de kullanıldı. Asker, Gazneliler ve Büveyhilerde maaşlı olmasına ra men, maaş verilemedi i zamanlar kumandanlar, muayyen bir mıntıkanın devlete ait vergilerini toplamakla vazifelendirilirler; topladıkları vergiler de senelik olarak kendilerine tahsis edilirdi. Selçuklular, sistemi geliştirip bundan farklı bir ikta usulü ortaya koydular. ıdareleri altındaki yerlerde, mal toplayıp da ıtmak ve maaş vermek yerine, bir veya birkaç köyü askere ikta olarak verdiler. Yani ilgili köylerdeki halkın devlete verece i vergiler o mıntıkadaki askere tahsis edildi.
Türkiye Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Devletinde ikta usulünün daha gelişmiş bir şekli olan ve tımar adı verilen sistemin uygulanmasına, Osman Gazinin fetihleriyle başlandı. Feşetti i araziyi timar olarak askerlerine da ıtan Osman Gazi, Karacahisar'ı da o lu Orhan Gaziye verdi ve:
Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü halinde arazinin bu kimsenin o luna intikal etmesi ve o ul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkarlarının sefere gitmesi.. gibi şartlar koydu.
Orhan Gazi zamanında da bir takım kumandanlar sınıra yerleştirilerek kendilerine timar verildi. Rumeli fütuhatı başladıktan sonra Gelibolu havalisi Yakub Ece ile Gazi Fazıl'a verilerek tımar sistemi Trakya'da uygulanmaya başlandı.
ılk teşkilatlanma safhasını Murad-ı Hüdavendigar Han zamanında tamamlayan tımar sistemi gelişiminin zirvesine Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında ulaştı. Kanuni, miri arazi ve timar sistemlerine ait hukuku belirleyen kanunlar koydu. Beylerbeyinin tımar verme haklarını da sınırlayarak tezkereli ve tezkeresiz timar ayrımını ortaya çıkardı. Kanuni Sultan Süleyman Hanın yaptı ı düzenlemeler sonunda timarlı sipahilerin ve cebelülerin miktarı 200.000 e kadar çıktı.
Osmanlı Devletinde timar sahibi, sahib-i arz ismini de taşımış olmasına ra men ne timar dahilindeki toprakların, ne de bu toprakları işleyen köylünün toprak sahibine veya devlete vermekle mükellef bulundu u hak ve resimlerin (vergilerin) mülkiyetine sahip de ildi. Ancak muayyen hizmetleri yaptı ı müddetçe, devlete ait çeşitli vergileri kendi nam ve hesabına toplamak hakkından faydalanabiliyordu. Bu hak görülen vazifeye ba lı bir maaş mahiyetinde olup, timar sahibinin mülkiyetine giren bu sıfatla satılması, vakfedilmesi veya miras olarak varislerine bırakılabilmesi mümkün olan bir gelir mülk durumunda de ildi. Gerçi timar sahibinin ölümü halinde devlet, sipahinin hizmete yarar evlatlarından bir veya birkaçına timar vermeyi prensip olarak kabul etmiş bulunuyordu. Fakat bu şekilde sipahinin çocuklarına verilen timar, ölen babanın timarı olmadı ı gibi, kıymet itibariyle de aynı de ildi.
Sipahi timarının kılıç tabir edilen ve sipahilik hizmetine giren herkes için bir başlangıç kadro maaşı olarak kabul edilen çekirdek kısmı vardı. Bu kısmın, sipahinin, zamanla gösterece i yararlıklara göre yapılacak terakki zamlarıyla büyümesi mümkündü. Fakat sipahinin ölümü halinde o ullarına babalarının timarının ancak kılıç (çekirdek) kısmı verilebilir ve bu başlangıç gelirine vaktiyle di er timarlara dahil yerlerin gelirlerinden çıkarılan, hisseler halinde yapılmış olan zamlar geri alınırdı. Böylece yararlılı ı görülen timar sahiplerine yapılan zamlar bu suretle açı a çıkmış olan gelirlerden temin edilirdi. Bu uygulama ile timar arazisinin zamanla türlü fırsatlardan faydalanılarak büyütülmüş olan şekilleriyle bir aile mülkü halinde nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması önlenirdi.
Has ve zeamet şeklindeki büyük timarlarsa, kişi yerine makama verilirdi. Bunların sahipleri olan vezir ve beyler sık sık de işmekte oldu undan, de işen sahiplerinin bu timarlarla ailevi bir münasebet ve yakın bir alaka tesis etmeleri imkansızdı.
Her timar sahibinin bir kılıç yerine tayin edilmiş olması lazımdı. Babalarının timarı müşterek bir beratla iki kardeşe verilme halleri hariç, bir kılıç yerine iki kişi tayin edilemezdi. Daha büyük bir timar vücuda getirmek için iki kılıç yeri bir kişiye verilmez, bu suretle tımar kadrolarında daraltma yapılamazdı.
Hayatta olan timar sahiplerinin o ullarına dirlik verilmesi adet de ildi. Ama ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle hizmet kudreti kalmayan sipahi, yetişmiş ve hizmete yarar o luna timarını devredebilirdi. Bu takdirde de timarın ancak kılıç kısmı o ula intikal ederdi. Yalnız atadan ve dededen ocak ve kadim-i yurt (eski yurt) olan mülk timarlar istisna teşkil eder, bunların bütünlü ü bozulmazdı.
Babasının ölümüyle timar sahibi olmaya hak kazanan bir çocuk, sefere gidebilecek yaşa geldi i halde, yedi yıl timar talebinde bulunmazsa, her türlü hakkını kaybetmiş olurdu. Babaları timarından kendilerine timar verilmiş olan sipahi o ulları eskiden on yaşına gelinceye kadar sefer zamanı yerlerine bir cebelü gönderebilir ve ancak on yaşından sonra bizzat kendilerinin gelmesi icab ederken, seferlerin uzaklarda yapılmaya başlanmasıyla bu yaş haddi on altıya çıkarılmıştı.
Timar her ne kadar belli bir hizmet karşılı ında timar sahibinin devlete ait vergileri kendi hesabına toplaması demekse de, timarların nevilerine göre timar sahibinin devlete karşı olan mükellefiyetleri de işmektedir. Devlete karşı olan mükellefiyetleri açısından, timarlar beş kısımda incelenebilir.
1. Arazinin mülk olarak verilip verilmedi ine göre: a) Mülk timarlar: Bu tür timarlarda devlet, türlü hak ve vergi (resim)leri toplama yetkisini timar sahibine bütün hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edilebilecek bir gelir halinde bırakmış bulunmaktadır. Bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış yahut fevkalade durumlarda bir hizmete ba lı olmayarak ba ışlanmış serbest mülkler oldu u halde zamanla devlet tarafından askeri hizmet şartı koyulmuştur.
Mülk timarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek veya mükemmel silahlanmış bir miktar asker (cebelü) göndermek mecburiyetindedirler. E er bu tip timar sahipleri sefere bizzat gelmezler veya yerlerine cebelü göndermezlerse, di er timarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp bir başkasına verilmez, sadece timarın bir yıllık gelirine devlet tarafından el konulurdu. Sahipleri ölünce de bu tip timarlar bütünüyle erkek evlada verilir, erkek evlad olmadı ı takdirde, erkek veya kadın di er mirasçılara intikal ederdi. Onlar da hisseleri nispetinde gönderilecek cebelülerin masraflarına iştirak ederlerdi. Bu gibi timarlar, di er mülkler gibi serbestçe alınıp satılabilir ve aynı mükellefiyetlerle vakfedilebilirdi.
b) Mülk olmayan timarlar: Bu tip timarlarsa hizmet karşılı ı timarın gelirlerinin bir kısmının tahsisi suretiyle verilen timarlardır ki, Osmanlı Devletinde timarların ço u bu türdendi. Bunlar timar sahibine mülk olarak verilmedi inden satılamaz, vakfedilemez, miras bırakılamazdı.
2. Arazinin gelirine göre: a) Has: Senelik geliri 100.000 akçe ve daha fazla olan timarlara denirdi. Padişaha verilenler havass-ı hümayun adını taşırdı. Haslar, padişahtan başka hanedana mensup kişilere, vezirlere, beylerbeylerine, sancakbeylerine, defterdarlara vs. verilirdi. Padişah ve hanedana mensup olmayanlara verilen haslar makama mahsus oldu undan, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirli i kaybederlerdi.
Haslar voyvoda denilen kimseler vasıtasıyla idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve di er resimleri has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi gelirlerinin her 5000 akçesi için devlete bir cebelü adı verilen atlı, zırhlı ve silahlı bir asker beslemek zorundaydı.
b) Zeamet: Senelik geliri 20.000 akçeden 100.000 akçeye kadar olan dirli e denirdi. Zeametler, eyalet merkezlerinde bulunan hazine ve tımar defterdarlarına, zeamet keşüdalarına, sancaklardaki alay beylerine; kale dizdarlarına, kapucu başılarına, divan katiplerine, defterhane ve hazine-i amire katiplerine verilirdi. Ayrıca timar sahipleri büyük hizmetlerde bulundukları zaman, terakki (zam) alarak zeamet sahibi (zaim) olabilirdi. Zaimler hayatta oldukları müddetçe ellerinden alınmazdı. Zaimler de haslardaki gibi ilk beş bin akçesi hariç, sonraki her 5000 akçe gelir için bir cebelü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeametlerin 50.000 akçeden yukarı olanlarına a ır zeamet adı verilirdi.
Zeamet sahipleri zeametlerindeki vergileri bütünüyle kendileri alır, sancakbeyi ve subaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş zamanlarında cebelüleriyle birlikte sancak beylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadı ı zaman da, kimseye ba lı olmazlar, hatta toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı. Zeametin bazan birkaç kişiye müşterek olarak verildi i de olurdu.
c) Timar: Senelik geliri 2000 akçeden başlı***** 20.000 akçeye kadar olan dirli e timar ismi verilmiştir. Timar sahipleri senelik gelirden kılıç adı verilen muayyen bir kısmın ayrılmasından sonra geriye kalan gelirin her 3000 akçesi için bir cebelü (tam teçhizatlı asker) beslemeye mecburdular. Kılıç bedeli, sipahinin kendi aylı ına karşılıktır. Kılıç bedelinin miktarı illere ve timarların tezkereli veya tezkeresiz oluşuna göre 2000, 3000, 6000 akçe arasında de işirdi. Herhangi bir gelir kademesinde bulunan sipahinin harbe katılmak için getirmesi lazım gelen silahlarla zırh ve çadırların nevi, beraberinde gelecek cebelü tabir edilen yardımcı silah arkadaşlarının adedi ve techizatı bütün teferruatıyla tespit edilmiş bulunmaktaydı. Harbe girmeden evvel beylerbeyi tarafından bu bakımdan sıkı bir teftişe tabi tutularak kusurlu görülen sipahilerin ellerinden timarı alınıyordu. Orduların harpten evvelki toplanma yerlerinde techizatın gözden geçirilmesiyle birlikte, türlü silahların kullanılma talimleri ve bu arada bilhassa yeni ça larda ehemmiyet kazanmış olan, tabanca kullanan sipahilere at sırtında seyir halinde silahlarını süratle doldurup boşaltma talimleri yaptırıldı ı da görülmekteydi.
Timar sahipleri ölünce timarının kılıç kısmı o luna veya o ullarına müşterek timar olarak verilir, di er kısmı terakki sa layan timar sahiplerine da ıtılırdı. Cephede ölen timar sahibinin o luna, yatakta ölen timar sahibinin o luna verilenden daha büyük dirlik verilmesi de kanunda açıkça belirtilmişti.
3. Timar sahiplerinin gördükleri işlere göre: a) Eşkinci timarları: Bunların sahipleri harp zamanında alay beyinin kumandası altında cebelüleriyle birlikte bilfiil sefere gitmekle mükelleftiler. Osmanlı timarlarının ekserisi bu türdendi.
b) Mustahfız timarları: Bunlar kale askerlerine verilirdi. Bu timarların sahipleri mensup oldukları kalenin müdafaasıyla mükelleftiler. Aslında askeri olmakla birlikte bu tür timarlar kale komutanlarına ve kaledeki görevli askerlerle her türlü hizmetlilere verilirdi.
c) Hadere (Hizmet) timarları: Bu timar sahipleri saraya ve dini kurumlara belli hizmetlerde bulunmakla mükelleftiler. Bu timarların sayısı çok azdı.
4. Veriliş şekillerine göre:
Kanuni Sultan Süleyman Han devrine gelinceye kadar, ölmüş olan timar sahiplerinin o luna beylerbeyi tarafından timar veriliyordu. Fakat 1530 da bu usul de iştirildi ve beylerbeyinden ancak düşük gelirli timarları verebilece i, daha büyük gelir sa layan timarlarınsa beylerbeyinin tezkiresi üzerine ıstanbul' dan fermanla verilebilece i esası kabul edildi. Beylerbeyinin tezkiresini alan sipahi, ıstanbul' a giderek, altı ay zarfında beratını almak mecburiyetindeydi. Aksi takdirde timarının gelirinden faydalanamazdı. Bu esasların kabul edilmesi üzerine tezkireli-tezkiresiz timar ayırımı ortaya çıktı.
a) Tezkireli timarlar: Beylerbeyinin do rudan do ruya vermeye yetkili olmadı ı timarlar olup, ıstanbul' dan verilirdi. Ayrı vilayetlerdeki timarların kılıç kısımları aynı büyüklükte olmadı ından, tezkireli ve tezkiresiz timarların büyüklükleri beylerbeyli ine göre de işmekteydi. Mesela Rumeli, Budin, Bosna, Tameşvar beyli inde geliri 6000 akçeden fazla olan timarlar tezkireliydi. Buna karşılık Kıbrıs Adasında ve Kocaeli, Biga sancaklarında 5000, Karaman, Zülkadriye ve Rum eyaletlerinde de 3000 akçenin üzerinde gelire sahip timarlar tezkireliydi.
b) Tezkiresiz timarlar: Beylerbeyinin do rudan vermek yetkisine sahip oldu u timarlardı. Bunların kıymeti ekseriya düşüktü.
5. Mali yapısına göre: a) Serbest timarlar: Timar sahibinin, gerdek, tapu, kışlak, yaylak, cürüm ve cinayet resimleri (vergileri) gibi miktarları önceden belli olmayan ve badiheva denilen bu vergileri almak hakkına sahip oldu u timarlardı. Subaşı, çeribaşı ve benzeri bir takım vazife sahiplerinin timarları ve büyük devlet memurlarının görev sürelerince devam eden has ve zeametleri serbest timardı.
b) Serbest olmayan timarlar: Sahibinin badiheva denilen vergileri almak hakkına sahip olmadı ı timarlardı.
Osmanlı Devletinde yurtluk ve ocaklık tabir edilen timarlar da vardı. Bunlar, tersane masraflarını, yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba, bir şehir memurlarının aylıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Bunların sahipleri birkaç bölgenin öşrünü tahsil ederlerdi. Ocaklık tevcihi, timar sahibine öşürden başka ayrıca gümrük vergisi gibi bazı vergilerin tahsiline selahiyet verirdi. Yurtluk ve ocaklık alan kimseler, hudutları korumak ve bilhassa ani savaşlarda asıl ordu gelinceye kadar düşmanla mücadele ve asıl ordu gelince ona iltihak etmek vazifelerini görürlerdi. Sahipleri ölen yurtluk ve ocaklık timarları, ölen kimsenin o ullarına intikal ederdi.
Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde gelişmenin zirvesine erişen timar sistemi, bu Padişahın vefatından sonra bozulma belirtileri göstermeye başladı. On altıncı yüzyılın sonlarında, bilhassa, timar teşkilatının yüksek emir ve kumanda kadrolarını teşkil eden sancakbeyliklerinin umumiyetle adet oldu u üzere kapu kulları arasında yetişmiş ocak mensuplarına verilecek yerde, uzun süren savaşların sebep oldu u a ır mali külfetin karşılanabilmesi için iltizam usulüyle peşin gelir karşılı ı alınarak satılması neticesinde, henüz ıstanbul' u görmemiş ve padişahın ekme iyle beslenmemiş, adab ve usulden haberi olmayan beceriksiz kişilerin eline geçmesi bozulmayı hızlandırdı. Bu adab ve erkan bilmez kişiler başa geçince, timar sahiplerinin seferlerde yapılması gerekli yoklamaları, iyi bir şekilde yapılamadı. Yapılması gereken bu yoklamalar daha sonraki devrelerde timar da ıtımı ve terakkilere temel teşkil etti inden hak etmemiş kişiler timar sahibi olmaya başladı. Ayrıca ölen veya azledilenlerden boş kalan timarların, yeni istihkak sahiplerine devredildi i esnada ruznamçelerdeki kapatılması gereken eski kayıtların kapatılmaması, buralara defalarca yeni tayinler yapılması gibi hatalar, timarı haketmeyenlerin yanında hak edenlerin de ma dur olmasına sebep oldu.
Yine bu yıllarda devamlı harplerin ve Celali isyanlarının meydana getirdi i tahrip ve masraflar, timarlı sipahi zümresinin fakirli ine sebep olarak, bunların besledi i asker sayısında önemli ölçüde düşmeler meydana geldi. Öyle ki, zamanında yirmi iki sancaktan teşekkül etmekte olan Rumeli eyaletinin eski timar kadrolarına göre, her an sefere hazır vaziyette bulunması gereken asker mevcudu 33.000 iken, 17. yüzyılın ortalarında Rumeli beylerbeyinin harbe giderken emri altındaki timarlı sipahi mevcudu hiçbir zaman 2000' i bulmadı. Anadolu beylerbeyinin maiyetinde de 18.700 mevcutlu bir timarlı sipahi ordusu yerine 1000 kişiden fazla bulunamadı. Böylece elli-altmış yıl önce sayıları 200.000' i bulan timarlı sipahi ve cebelüler, 1768' de 20.000 kişiye kadar düştü.
ıyi işledi i müddetçe devletin kuvvet unsurlarından birini teşkil eden dirlik sistemi, iyice dejenere olması üzerine gözden düşünce, ilk olarak 1703' te Girit Adasında ortadan kaldırılıp, burada maaşlı memurluk düzenine geçildi. Ülkenin di er yerlerindeki timarlarsa, 1812' den itibaren boş kaldıkça yeniden verilmemeye başlandı. 1839' da yayınlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunuyla tamamen ortadan kaldırıldı. Fakat dirlik sistemini kaldırırken, tamamen batının liberal fikirlerinin tesiri altında kalıp, taklitçilikle hareket eden tanzimatçılar, bu teşkilatın yerine yeni bir sistem koyamadılar.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:36 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

[attachment=42952]

ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi

İstanbul'da önceleri haftalık, daha sonra düzensiz aralıklarla yayımlanan ilk Türkçe resmi gazetedir. Umur-u dahiliye, umur-u hariciye, mevad-ı askeriye, fünun, tevcihat-ı ilmiye, ticaret ve es'ar olarak altı bölümden oluşan gazete Fransızca, Arapça, Rumca ve Ermanice dillerine çevriliyordu. Halkı eğitmek ve devlet kararlarını duyurmak amacıyla çıkarılmıştır (1 Kasım 1831 - 4 Kasım 1922).

1808 yılında Sultan II. Mahmud'un emriyle, Beyazıt'ta bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasında (Bab-ı Seraskeri) askasındaki bir konakta kurulan, Takvim-i Amire'de basılmaya başlandı. Gazete, Vakanüvis Esad Efendi'nin yönetiminde, Babıali'den çeşitli kamu görevlilerinin yazar kadrosunu oluşturmasıyla çalışmalarına başladı. 26 Ekim 1831'de gazeteyi tanımak amacıyla yayımlanan iki sayfalık bir broşüre göre Takvim-i Vekayi habercilik yapacak, halkı eğitecek ve devletin uygulalamalrını duyurarak bunlara uyulmasını sağlayacaktı.

Önceleri haftada bir yayınlanması öngörülen Takvim-i Vekayi ilk aylarda düzenli olarak, daha sonraları ise uzun bir süre düzensiz olarak çıktı. Osmanlı Devleti'nin çokuluslu olması nedeniyle Fransızca, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice olarak çıkan gazete Umur-ı Dahiliye (iç haberler), Umur-ı Hariciye (dış haberler), mevad-ı askeriye (askeri işler), fünun (bilimler), tevcihat-ı ilmiye (din adamlarının atanmaları) ile ticaret ve es'ar (ticaret ve fiyatlar) olmak üzere altı bölümden oluşmaktaydı.

1860'dan sonra yalnızca resmi belge, tüzük ve duyuruları yayımlanan, 1878'de 2119. sayısından sonra yayımına ara veren gazete, 1891-92'de yeniden yayımlanmaya başladı. Ama padişahın nişan vermesini konu alan bir resmi bildirimde "nişan itası" ifadesi yerine "nişan hatası" olarak dizilince, II. Abdülhamid'in buyruğuyla kapatılmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) kısa bir süre sonra yeniden yayımlanmaya başladı ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonuna kadar İstanbul hükümetinin varlığı sona erinceye kadar yayımını sürdürdü.


-------------------------

ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi

Takvim-i Vekayi, Osmanlı Devleti sınırları dahilinde 1831'de yayınlanmaya başlanan Osmanlı Türk gazetesidir.

Haftalık olarak yayınlanan ve Osmanlı Türkçesi dışında Arapça, Ermenice, Farsça, Fransızca, Rumca baskıları da yayımlanan bir gazeteydi. Resmî ilânlar ve gayrı resmî duyurular dışında, iç ve dış gelişmelere ilişkin haberler de basılmaktaydı.

Takvim-i Vekayi resmî bir gazete olması dolayısıyla makaleler esas olarak devletin görüşlerini yansıtıyordu. 1860'tan itibaren sadece resmî duyurular ve kabul edilen yasa metinleri yayınlanır oldu.

1828'de Mısır'da Vekayi-i Mısriyye yayınlanmaya başlamıştı. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Türkçe ve Arapça olarak bastırılan bu yayın organı Mısır'ın Osmanlı Devleti'ne karşı etkin bir propaganda aracı olarak meydana çıkmıştı. Sultan II. Mahmut ve Bab-ı Âli, yürütmekte oldukları merkeziyetçi reformlar çerçevesinde devlet idaresinin sesini daha etkin olarak duyurabilmek amacıyla resmî bir gazetenin yayınlanmasını gerekli bulmaktaydılar. Bu amaçla, daha önceden ızmir'de yerel Fransızca gazete yayınlamış olan Alexandre Blacque ile anlaşmak suretiyle resmî bir gazete çıkarma kararı alındı. 11 Kasım 1831'de Takvim-i Vekayi yayın hayatına girdi.

II. Abdülhamit devrinin büyük bir kısmında Takvim-i Vekayi yayınlanmadı. ılk yayın kesintisi 1878 yılında oldu ve bu ara 1891'e de in sürdü. 1891'de yeniden çıkmaya başlayan Takvim-i Vekayi'nin basımı 1892'de yeniden durduruldu. 1908 Jön Türk ıhtilâli sonrasında yeniden yayın hayatına girdi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Takvim-i Vekayi'nin görevini Resmî Gazete devraldı.

Bu konuyu yazdır

  "Kahraman Düşman"
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:33 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

"Kahraman Düşman"


Budin’in, yani Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin son Osmanlı Valisi Abdurrahman Abdi Paşa, şehri kuşatan Avusturya ordusu ile savaşırken şehid düşmüş ve Macaristan’daki Türk hákimiyeti böylelikle son bulmuştu.

Paşa’nın mezarı asırlar sonra Macarlar tarafından yaptırıldı ve taşına ‘145 yıllık Türk egemenli inin son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa, bu yerin yakınında 1666 Eylül ayının 2. günü ö leden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!’ diye centilmence bir ifade yazıldı.

KANUNı Sultan Süleyman tarafından 1541’de feşedilen Macaristan’ın başkenti Budapeşte, yahut bizde o zamanlarda kullanılan adıyla Budin, 145 yıl boyunca Türk idaresinde kaldı.

Avusturyalılar, bizi Viyana önünde bozguna u ratmalarından sonra, 1686’da, 90 bin kişilik bir orduyla Budin önlerine geldiler. Son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Paşa, kendisinden beş kat güçlü olan Avusturya ordusuna iki buçuk ay direndi ve kılıcı elinde şehit düşene kadar düşmanı şehre sokmadı.

Paşa’nın bu kahramanlı ı, Macarlar’ı da son derece etkiledi ve mezartaşına ‘Kahraman düşmandı, rahat uyusun’ yazdılar.

Osmanlı ımparatorlu u, 1526’daki Mohaç Muharebesi ile Macaristan Devleti’ni ortadan kaldırdıktan sonra, ülkeyi yavaş yavaş feşetti ve Budin, 145 yıl Osmanlı ımparatorlu u’nun bir parçası oldu. Budin, imparatorlu un Avrupa topraklarındaki en önemli birkaç merkezinden biriydi ve Avusturya ile Almanya’da yapılan akınlar buradan idare edilirdi.

Avusturya, Budin’i Osmanlılar’dan almak için şehri defalarca kuşattı ama ele geçiremedi ve 17. yüzyılın başlarından itibaren Budin’i işgal planlarını unutup kendi topraklarını korumaya çalıştı.

Aynı yüzyılın sonlarına do ru da hiç beklemedi i bir anda Budin’i ve bütün Macaristan’ın ele geçirme şansını yakaladı.

Osmanlı ımparatorlu u’nun 1683’te yaşadı ı ıkinci Viyana Kuşatması bozgunundan sonra Avusturya, Macar topraklarını işgale başladı.

ılk hedef Budin’di ve şehir 1686’da 90 bin askerle kuşatıldı. Stratejik bir mevkide bulunan Budin’in düşmesi Osmanlılar için bütün Macar topraklarının kaybı demekti. Budin Valisi Abdurrahman Abdi Paşa durumun farkındaydı ve sonuna kadar direnme kararı vermişti.

Abdurrahman Abdi Paşa, ömrünü cephelerde geçirmiş 70 yaşlarında tecrübeli bir askerdi. 1668’de yeniçeri a alı ı yapmış, Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Girit seferine katılmış, Ba dat, Mısır, Bosna, Budin, Kamaniçe ve Halep valiliklerinde bulunmuş, 1685’te Budin’e ikinci defa vali tayin edilmişti.

Budin Kalesi, 16 bin Türk askeri tarafından korunuyordu. Düşman ordusu tepeleri tuttu u için yardım alamamalarına ra men, Abdurrahman Abdi Paşa düşmana karşı yokluklar içerisinde iki buçuk ay boyunca direndi.

Avusturyalılar, 2 Eylül 1666’da Budin’e girerek 145 yıllık Türk hákimiyetine son verdiler, Abdurrahman Abdi Paşa ise çarpışmalar sırasında şehid düştü.

Avusturyalılar, daha sonra şehirde tek bir Müslüman bile bırakmadılar. Türk eserlerinin hemen tamamı yokedildi ve şehrin asıl sahibi olan Macarlar bile uzun müddet şehre giremediler.

Macarlar ise Paşa’nın kahramanlı ını asırlar boyunca unutmadılar ve şehid düştü ü yere çok daha sonraları üzerinde son derece şık ifadelerin yazılı oldu u bir mezartaşı diktiler.

Taşta ‘145 yıllık Türk egemenli inin son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa, bu yerin yakınında 1666 Eylül ayının 2. günü ö leden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!’ yazılıydı.

Budin’in elden çıkmasından sonra, Osmanlı hákimiyetindeki di er Macar toprakları da bir bir Avusturya’nın işgaline u radı.

Macaristan’ın merkezinin kaybı, Osmanlılar için son derece acı bir duygu idi ve şairler Budin’i konu alan destanlar kaleme aldılar.

ışte, bu destanlardan biri:
‘Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu
Bülbülün figanı ba rımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.

Çeşmelerden abdest alınmaz oldu
Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harap oldu
Aldı Nemçe bizim Nazlı Budin’i

Kıble tarafından üç top atıldı
Perşembe günüydü güneş tutuldu
Cuma günü idi Budin alındı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i’

Murat Bardakçı

Bu konuyu yazdır

  Adalet sempozyumu ve Osmanlı
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:30 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Adalet sempozyumu ve Osmanlı

Kadı, Padişah’ı ça ırtır. Padişah içeri girdi inde ıpsilanti dâvâcı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine ba daş kurmak üzereyken, Kadı Efendi kükrer:

“Begüm, hasmınla mürafaai şer’ olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) aya a kalk!”

Padişah kalkar. Kendisini savunması istenince hata etti ini belirtir. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmünü verir: Hüküm gere ince Padişahın da eli kesilecektir.

Dinleyenler dehşetten ve hayretten dona kalmışlardır. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmışın dışındadır ki, ıpsilanti’nin eli aya ı titremeye başlamıştır. Aklı başına gelir gibi olunca kendisini Padişahın ayaklarına atar.

“Dâvâmdan vazgeçtim. ıslâm adâletinin büyüklü ü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lânetlenmeyi göze alamam.”

Fatih’in eli kesilmekten kurtulur. Ama tazminat ödemeye mahkûm olur. Kestirdi i elin diyetini şahsî gelirinden karşılayacak, Rum mimara bir de ev verecektir.

Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah, Kadı’ya döner:

“Bak a Hızır Çelebi, bu padişahtır deyu iltimas eyleseydin, şer’i şerife mugayır hüküm verseydin şu kılıçla başını koparırdım.”

Kadı Hızır Çelebi minderini kaldırır, minderin altında duran demir topuzu Padişah’a gösterir:

“Siz de padişahlı ınızdan dolayı gururlanıp hükmü tanımasaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim.” (Bu vukuat “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde, ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hâdisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında özet olarak mevcuttur)

•

Kanuni dönemi Osmanlı Devleti...

Hüsrev Paşa, Mısır Beylerbeyi’dir. Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp ıstanbul'a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla oldu unu gören Kanuni Padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?”

Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla de il, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sa landı ına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.

Buna ra men Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüre i buna ra men tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyli i görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.

Nasıl bir adalet anlayışı ise, zulmün kendisi de il, sadece ihtimali bile beylerbeyi de iştiriyor.

•

Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan diyor ki: “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün de ildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Oşomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15)

Bu ifadeler Osmanlı adaletinin yabancılar tarafından da tescilidir.

şimdi de M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlı ını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarı görmeye imkân yoktur.”

“Osmanlılarda insan en de erli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (ıngiliz yazar ş. şornton, 1807)

A. Ubicini yazıyor: “Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizli inden şikâyet edebilecek yegane insan padişahtır. Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşa ı bir vaziyette bulunan padişah, istedi i gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur.” (S. 122)

Sıra şimdi tarihçi Chalcondyl’de: “Osmanlı ülkesinin hiçbir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiçbir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.” (Histoire générale des Turc, Paris, 1662)

“Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit oldu unu ilân eden ıslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877)

ışte bu yüzden hukuk ve adaleti konu olarak seçen organizasyonlara çok ihtiyacımız var. ıstanbul iki gündür ılim ve Kültür Vakfı’nın düzenledi i böyle bir sempozyuma ev sahipli i yapıyor. Konusu “ınsanlık Onuruna Lâyık Bir Dünya ıçin Adâlet” olan bu sempozyum münasebetiyle bir kez daha anladık ki, Türkiye’nin ve dünyanın yeniden düzelmesinin adaletle çok yakın ilişkisi var.

Sempozyumda yabancı profesörlerden birinin dedi i gibi, adâletsiz hayat olmaz.

Bu konuyu yazdır

  ••::Talat Paşa Suikastı::••
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:27 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

••::Talat Paşa Suikastı::••


“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yaAdalet sempozyumu ve Osmanlı

Kadı, Padişah’ı ça ırtır. Padişah içeri girdi inde ıpsilanti dâvâcı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine ba daş kurmak üzereyken, Kadı Efendi kükrer:

“Begüm, hasmınla mürafaai şer’ olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) aya a kalk!”

Padişah kalkar. Kendisini savunması istenince hata etti ini belirtir. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmünü verir: Hüküm gere ince Padişahın da eli kesilecektir.

Dinleyenler dehşetten ve hayretten dona kalmışlardır. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmışın dışındadır ki, ıpsilanti’nin eli aya ı titremeye başlamıştır. Aklı başına gelir gibi olunca kendisini Padişahın ayaklarına atar.

“Dâvâmdan vazgeçtim. ıslâm adâletinin büyüklü ü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lânetlenmeyi göze alamam.”

Fatih’in eli kesilmekten kurtulur. Ama tazminat ödemeye mahkûm olur. Kestirdi i elin diyetini şahsî gelirinden karşılayacak, Rum mimara bir de ev verecektir.

Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah, Kadı’ya döner:

“Bak a Hızır Çelebi, bu padişahtır deyu iltimas eyleseydin, şer’i şerife mugayır hüküm verseydin şu kılıçla başını koparırdım.”

Kadı Hızır Çelebi minderini kaldırır, minderin altında duran demir topuzu Padişah’a gösterir:

“Siz de padişahlı ınızdan dolayı gururlanıp hükmü tanımasaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim.” (Bu vukuat “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde, ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hâdisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında özet olarak mevcuttur)

•

Kanuni dönemi Osmanlı Devleti...

Hüsrev Paşa, Mısır Beylerbeyi’dir. Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp ıstanbul'a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla oldu unu gören Kanuni Padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?”

Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla de il, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sa landı ına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.

Buna ra men Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüre i buna ra men tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyli i görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.

Nasıl bir adalet anlayışı ise, zulmün kendisi de il, sadece ihtimali bile beylerbeyi de iştiriyor.

•

Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan diyor ki: “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün de ildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Oşomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15)

Bu ifadeler Osmanlı adaletinin yabancılar tarafından da tescilidir.

şimdi de M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlı ını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarı görmeye imkân yoktur.”

“Osmanlılarda insan en de erli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (ıngiliz yazar ş. şornton, 1807)

A. Ubicini yazıyor: “Bütün Osmanlılar ••Talat Paşa Suikastı••

"Talat Paşa!.. Talât Paşa!.."

ıttihat ve Terakki'nin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen bir tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yı ılması bir olmuştu.

Bir zamanlar, Osmanlı ımparatorlu unun kaderini elinde tutan Talat Paşa, ıran'ın Selmas şehrinde do an Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti.

Olay Berlin'de geçiyor, takvimler 15 mart 1921'i gösteriyordu.

Eşi Hayriye hanım, kocasının ölümünden yıllar sonra, Talat Paşa'nın öldürülmesi konusunda şunları söylüyordu:

"Çok cesurdu. Tehlike nedir bilmezdi. Etrafında kimbilir, ne maksatla kimler dolaşıyor, dikkat et, dedikleri zamanlarda bile aldırmaz, çantasını koluna alınca, fırlar tek başına giderdi. Berlin'de -en sonunda kanına giren- katil daha önce iki kere karşısına çıkmış, Paşa'yla göz göze gelmiş. Fakat Paşa o kadar pervasız, sakin, hatta gülümseyerek bakıyormuş ki, adam avuçladı ı silahını çıkarmaya cesaret edememiş ve nihayet: Ben Talat Paşa'ya baka baka silahımı çekemeyece im, ancak arkasından vurabilirim, demiş."

Talat Paşa Berlin'deyken, bir dostuna yurt hasreti içinde şunları söylemişti:

"Selanik'teyken ikide bir sürgün cezasına çarpılan Bulgar komitacılarıyla karşılaşırdık. Bunlar vatanlarından ayrılmadan evvel, jandarma nezaretinde bulundukları halde merasimle rıhtımın üzerinde toplanır ve içlerinden birisinin verdi i işaretle hep birden e ilip topra ı öperlerdi.

Bu, onlar için vatana dönüş umudunun bir ifadesiydi: Öptü ümüz toprak bizimdir, buraya yine gelece iz... demek istiyorlardı. Bir gün ben de vatana dönersem, bilir misiniz ne yapaca ım?"

Dostu: "Her halde siz de onlar gibi topra ı öpeceksiniz..." deyince, Talat Paşa a layarak şu karşılı ı vermişti:

"Ne dersin sen? Ne dersin sen? Ben öpmekle doyamam ki... Yiyece im vatan topra ını, yiyece im..."

Talat Paşa, 1874 yılının 17 A ustosunda Edirne'de do muştu. Yoksul bir ailenin çocu u olarak ilk ve orta ö renimini bitirdikten sonra Alyans ısrail okulunda iki yıl Fransızca okudu. Zeki, çalışkan bir gençti. Okul yöneticileri, kendisine bir yıl kadar Türkçe ö retmenli i görevini vermişlerdi.

Mehmet Talat, Edirne'de çok durmadı. Selanik�e giderek Telgrafhaneye maaşsız memur adayı olarak girdi. Hukuk Mektebi'ne kaydoldu. Bir yıl sonra. Telgrafhane "Mukayyid"i (Kayıt memuru) olarak maaşa geçti ve yirmi yaşının içindeyken politikayla ilgilenmeye başladı. Jön-Türklerle haberleşirken yakalandı ından üç yıl sürgün cezası yedi, Hukuk Mektebini de ikinci sınıfında bırakmak zorunda kaldı.

Cezası iki yıl sonra ba ışlandı ve 1898'de Selanik'le Manastır arasında "gezici posta memuru" oldu. Bu görevi, ıttihat ve Terakki örgütünün bu dolaylardaki haberleşmesini, güvenlik içinde yapabilmesi amacıyla kabul etmişti. 1893 yılında Posta Telgraf Başmüdürlü ü kâtipli ine, 1903'te de başkâtipli ine getirildi. 1907 yılındaysa, ıttihat ve Terakki'nin "ıhtilâl Komitası" sivil kadrosunun basında oldu u anlaşılarak, görevinden çıkarıldı ve tutuklandı.

1908'de, ıttihat ve Terakki'nin önde gelen kişilerinden biri olarak Mehmet Talat, ıkinci Meşrutiyet Meclisine, Edirne mebusu seçildi. Önce Meclis Reis Vekilli ine getirildi, 1909 Temmuzundan başlayarak sırasıyla Dahiliye Nazırı, Meclis'te ıttihat ve Terakki Fırkası Reisi, Posta Telgraf Nazırı ve yine Dahiliye Nazırı oldu.

1916 yılında, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın istifasıyla onun yerine getirildi. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ımparatorlu unun yenilmesi ve Mondros Mütareke'sinin imzalanması üzerine, Enver ve Cemal Paşalarla birlikte yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

31 Temmuz 1918'de Mondros Mütarekesi uyarınca, Osmanlı ımparatorlu u orduları silahlarını bırakmış, yenilgiyi kabul etmişti, ıttihat ve Terakki'nin üç büyükleri, Talat, Enver ve Cemal Paşaların, savaş suçlusu olarak yargılanmaları kesindi. Bu nedenle, üç büyükler yurtdışına kaçmaya karar verdiler,

Talat Paşa, yurt dışına çıkmadan önce, yerine getirilen Başvekil ızzet Paşa'ya şu mektubu göndermişti:

"Pek muhterem ve mübarek tanıdı ım ızzet Paşa Hazretlerine,

Memleketin bir müddet ecnebi nüfuz ve tesiri altında kalaca ını anladım. Buna ra men memlekette kalmak ve millet muvacehesinde muhakeme olmak fikrinde idim. Bütün dostlarım bunu atiye talik etmek için ısrar ettiler. Zat-ı fahimtaneleriyle istişare edemedim. Müşkül mevkide kalaca ınızdan çok düşündükten sonra sarfı nazar ettim. Bütün hayat-ı siyasiyemde hedefim, memleket namuskârane ve fedakârane hizmet etmek idi. şahsen buna muvaffak oldum. Bütün servetim, zat-ı şahanenin ihsan etti i otomobil esmanıyla (de er, kıymet) her ay artırdı ım yirmişer liradan müterakim bin altı yüz liralık istikraz-ı dahili bedelinden ve bir de dört arkadaşımla birlikte isticar (kiralamak) etti imiz çiftli in devri icarından hasıl olan paradan ibarettir. Bunun bir kısmını aileme terk ederek bir kısmını yanıma aldım. Bundan başka bir nesneye malik de ilim. Millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak tayin edilecek cezayı kemal-i cesaretle çekmek isterim, işte zat-ı fahimanelerine söz veriyorum. Memleketim ecnebi nüfuz ve tesirinden azade kaldı ı gün, ilk telgrafınıza itaat edece im. Baki kemal-i hürmetle ellerinizden öperim muhterem Paşa Hazretleri.

2 Teşrinisani 1334 (2 Kasım 1918)
Mehmet Talat"


2 Kasım 1918 cumartesi gecesi, saat 11'e yaklaştı ı sırada, karanlıklar arasında iki kişi hızlı hızlı rıhtıma do ru yürüyordu. Bunlardan biri Talat Paşa, öteki de ıhsan Namık Bey'di. Rıhtıma yaklaştıklarında üç kişinin daha orada bekledi ini gördüler. Talat Paşa, ıhsan Bey'e dönerek:

"Bir kadınla iki erkek dolaşıyor, bunlar kimdir ıhsan?" diye sordu.

"Belki de pokerden dönüyorlardır. Paşam..."

Bekleyen üç kişiden biri onlara do ru ilerleyince, tanımakta gecikmediler: Bu Enver Paşa'ydı.

Eski Harbiye Nazırı Talat Paşa'nın elini sıktıktan sonra:

"Tam zamanıdır, motor da neredeyse gelir..." dedi.

Gerçekten de az sonra, burnunda cansız bir ışıkla yol alan bir motor Amerikan Koleji yönünden gelerek rıhtıma yanaştı. Enver Paşa, kendisini u urlamaya gelen kız kardeşini kucakladıktan sonra motora atladı. Onu ötekiler izlediler. Biraz sonra bütün yolcularını alan motor, açıkta kendilerini bekleyen Alman torpitobotuna yanaşıyordu.

Talat Paşa Berlin'e yerleşmişti. Anılarını yazıyor, karısıyla birlikte yoksul sayılabilecek bir hayat yaşıyordu. Sık sık karısı Hayriye hanıma:


"Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kanlar akarak yere serilece im. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ama ziyanı yok, varsın vursunlar, vatan benim ölümümle bir şey kaybetmez. Bir Talat gider, bin Talat gelir!.." derdi.

Bir gün ya Ermeni Komitacılarının ya da bir başka düşmanının kurşunlarıyla can verece ini biliyordu. Özellikle Ermeni Komitacılarının...

Ermeniler, 1878 Türk-Rus savaşından sonra Do u illerimizde ba ımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Çarlık Rusyası ve ıngiltere, Ermenileri sürekli olarak kışkırtıyor, Amerikan misyonerleri de aynı yönde çalışmalar yapıyorlardı. Aya-Stefanos Anlaşması (Yeşilköy'ün eski adı) yapılırken, Avrupa Devletlerinin Berlin Kongresi'ndeki yetkili delegelerine bu amaçla baş vurmuşlar fakat, diplomatik yollardan yaptıkları bu baş vurmanın sonuçsuz kalmasıyla birtakım anarşist örgütler kurarak, sabotaj ve ayaklanma eylemlerine girişmişlerdi. Hınçak ve Taşnak adlı bu gizli örgütler, her eylemlerinde karşılarında Osmanlı Hükümetini buluyor, yabancıların işe karışmasını sa lamak için, "Türkler, Ermenileri kesiyor!.." şeklinde propaganda yaparak, Avrupa'yı birbirine katıyorlardı.

Ermeni Komitacılar, Birinci Dünya Savaşı�nın başlamasından sonra, Ermenilerin Do u illerimizden göç ettirilmelerinde ıttihat ve Terakki'nin, dolayısıyla bu örgütün önderleri durumundaki Enver, Talat ve Cemal Paşaların parma ını görüyor, intikam için fırsat kolluyorlardı.

15 Mart 1921 günü Talat Paşa, her zamanki gibi erkenden kalkmış saat ona kadar çalıştıktan sonra, eşine dönerek:

"Haydi Hayriye, seninle biraz dolaşalım. Hava almış olursun..." demişti.

Fakat mutfakta yemek pişirmekte olan karısı:

"Ben çıkmayayım. Hem yorgunum, hem de ateşte yemek var." diye karşılık verdi.

Talât Paşa Hardenberg Strasse'deki evinden çıkıp tek başına yürümeye başlamıştı. Daldın ve düşünceli bir şekilde. Kurfüstendam caddesine saptı. Daha birkaç adım atmamıştı ki, arkasından birinin:

"Talat Paşa!.. Talat Paşa!.." diye ba ırdı ını duydu. Geriye döndü ve...

Rumeli'de başlayan, fırtınalar içinde geçen bir hayat,. Kurfüstendam caddesinin kaldırımları üzerinde sona ermişti. Katil Salomon Taleyran, 24 yaşında üniversite ö rencisi gözü dönmüş bir Taşnak Komitacısıydı.

Alman mahkemesi, kendi toprakları üzerinde işlenen bu cinayetin suçlusuna hiç bir ceza vermeyerek, Taleyran�ı beraat ettirdi. Yıllarca dost bildi i, Birinci Dünya Savaşı'nda kader birli i etti i Almanya, onun anısına ve kanlı ölüsüne bile saygı göstermemişti.

Talat.Paşa'nın cesedi, aradan 22 yıl geçtikten sonra 25 şubat 1943'te yurda getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesindeki şehitli e gömülmüştür. Talat Paşa, dostuna söyledi i biçimde yurdunun topra ını yiyememiş, ancak bir torba kemik olarak yurt topraklarında sonsuz uykusuna dalmıştır.
Sıra şimdi tarihçi Chalcondyl’de: “Osmanlı ülkesinin hiçbir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiçbir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.” (Histoire générale des Turc, Paris, 1662)

“Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit oldu unu ilân eden ıslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877)

ışte bu yüzden hukuk ve adaleti konu olarak seçen organizasyonlara çok ihtiyacımız var. ıstanbul iki gündür ılim ve Kültür Vakfı’nın düzenledi i böyle bir sempozyuma ev sahipli i yapıyor. Konusu “ınsanlık Onuruna Lâyık Bir Dünya ıçin Adâlet” olan bu sempozyum münasebetiyle bir kez daha anladık ki, Türkiye’nin ve dünyanın yeniden düzelmesinin adaletle çok yakın ilişkisi var.

Sempozyumda yabancı profesörlerden birinin dedi i gibi, adâletsiz hayat olmaz.

Bu konuyu yazdır

  Genç Osman'in Yapmak istedikleri...
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:23 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Genç Osman'in Yapmak istedikleri...

Ikinci Osman, Sultan Birinci Ahmed'in büyük ogludur. 3 Kasim 1604 Çarsamba günü Istanbul'da dogmus ve Osmanogullari'nin on altincisi olarak on dört yasinda taht'da çikmis, böyle küçük yasta cülûsu dolayisiyle «Genç Osmani» diye anilagelmistir.

Ikinci Osman'in annesi Mâhfirûze Sultan'dir. Birinci Ahmed'in ogullarindan Murad (Dördüncü Murad) iIe, Ibrahim (yanlis olarak «deli» diye anilan) ise, Mâhpeyker Kösem Sultan'dan dogmuslardir. Birinci Ahmed'ln ölümü üzerine büyük oglu ikinci Osman'in taht'da çikmasi gerekirken, âni bir degisiklikle, Osman Gazi'den beri devam edegelen verâset kanunu bir tarafa itilivermis ve babadan ogula intikal eden saltanat, bu ânda «Ekberiyyet» kaidesine baglanarak, Ikinci Osman'in yerine, taht'da amcasi Birinci Mustafa çikivermis veya daha dogru bir tâbirle. çikartilivermistirl..

Bu is, Kösem Sultan'in mel'anetidir!.. Kendi çocuklarina taht yolunu açabilmek için, muvazenesi bozuk olan ve ser'an Hilâfetî caiz olmayan Birinci Mustafa'nin taht'da çikarmasini Kösem Suttan temin etmis ve bu müvazenesi bozuk pâdisah, nasil olsa ilerde hal' edileceginden. zaman kazanip oglu Murad'i taht'da çikarmak gayesiyle Ocak Agalarini ve bâzi devlet erkânini elde ederek verâset usulünû el çabukluguyla degistirmis, böylece Ikinci Osman'i saltanattan mahrum etmek, istemisse de, muvaffak olamamistir!.. Gerçi, Birinci Ahmed'den sonra Birinci Mustafa pâdisah olmustur ama, saltanati ancak doksan alti gün sürmüs ve muvazenesizligi dolayisiyle hal' edilen bu on besinci Osmanli pâdisah yerine, 26 subat 1618 Pazartesi gûnü Genç Osman taht'da çikmistir. Buna ragmen. Kösem Sultan mel'anetin de devam etmis ve «Hâile-i Osmaniyye» ile Genç Osman'i alasagi etmesini bilmlstir!..

Osmanli pâdisahlari içinde zekâsi, kuvvetli tahsil ve terbiyesi yanisira, fizik güç ve irâde saglamligiyle de temayüz eden Genç Osman, yasindan umulmayacak derecede büyük ve mühim islere tesebbüs edip, âni bir hamle ile bunlari tatbike koyulmustur !.. Sayalim, bu büyük ve mühim islerden bazilarini:

1. Tereddi ve tefessüh edip kozmopolit bir cemiyet haline gelen Yeniçeri ve Sipahi Ocaklarini tamamiyle ilga ve imha ederek, onlarin yerine, Anadolu. Suriye ve Misir Türkleriyle Türkmenlerinden milli bir ordu kurmak.

2. Payitahti Istanbul'dan Anadolu'ya nakledip, kozmopolit bir muhitten millî bir muhite geçmek.

3. Ilmiyye sinifinin siyasî ve malî kudret ve nüfuzunu kirarak, bozulmaya baslayan bu zümreyi islah etmek

4. Kozmopolit saray an'anelerini degistirerek «Harem-i Hümâyûn»u tasfiye etmek ve hânedanin Türk ailelerinden nikahla kiz almasina yol açmak.

5. Fâtih ve Kanunî'nin eskiyen mevzuati yerine yeni kanunlar tedvin etmek.

Ikinci Osman, yapmak istedigi bu reformlar dolayisiyle karsilastigi muhalefet üzerine su beyti söylemistir:

Niyyetûm hidmet idi saltanat-u devtetime

Çalisur hâsid ü bedbâh, aceb nekbetime.

(Niyyetim, saltanat ve devletime hizmet etmekti amma, ne istir ki, kiskanç ve kötû dilekliler hep felâketime çalisir.)

Bu konuyu yazdır

  Yurdumuzda ilk Mason Locasini kim açti?..
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 06:50 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Yurdumuzda ilk Mason Locasini kim açti?..

305 yil evvel 6 Subat 1695 Pazar günü cülûs eden/tahta çikan Ikinci Mustafa Osmanli pâdisahlarinin yirmi ikincisidir. Dördüncü Mehmet (Avci Mehmet)'in büyük oglu olan ve 5 Haziran 1664 Sali günü Râbia Gülnûs Sultan'dan dogan Ikinci Mustafa, 22 Agustos 1703 Çarsamba gününe kadar sekiz sene, alti ay, ondört gün saltanat sürmüstür.

Orduy-i Hümâyûna savas meydanlarinda baskumandanlik eden son pâdisah Ikinci Mustafa'dir. Kahramanligi yanisira hattat ve musikisinas olan, "Ikbalî" mahlâsiyla siir yazan Ikinci Mustafa, meshur âlim Vânî Mehmet Efendi'nin talebisidir.

1703 yilinin 18 Temmuz günü Sadrâzam Râmi Mehmet Pasa'nin tesvikiyle ayaklanan ikiyüz kadar Cebeci asker arasina bilahere Yeniçerilerle medrese talebeleri de katilmis ve tarihimize "Edirne Vak'asi" diye geçen isyân sonunda hal'edilen/tahttan indirilen Sultan Ikinci Mustafa, bu olaydan sonra dört ay, sekiz gün yasayip 29 Aralik Cumartesi günü vefat etmis, Yenicami'de babasi Dördüncü Mehmed'in türbesine defnedilmistir. Osmanli hânedânindan kadin-erkek pek çok kimsenin medfun bulundugu bu türbe ziyarete açiktir.

Sultan Ikinci Mustafa'dan sonra ana-baba bir kardesi Üçüncü Ahmed cülûs etmistir. 22 Agustos 1703 Çarsamba günü tahta çikan Sultan Üçüncü Ahmed'in saltanat yillari bizdeki Baticilik hareketinin baslamasi ve dünya masonlugunun yurdumuza hulûlü yönünden mühimdir!.. Gözlerimizi Bati'ya çevirdigimiz ve yalniz ordunun islâhi le Rönesansi gerçeklestiren Avrupa'nin teknigine ulasacagimizi hayal ettigimiz o devrede Kont dö Bonval adli bir sefîhe "Avrupa usulünde bir humbaracilar kuvveti' meydana getirmek vazifesi verilmis ve sonralari "Humbaraci Ahmed Pasa" diye anilacak bu sefîh, Fransiz masonlarina bagli ilk locayi Galata'da açarak pek çok gayrimüslim yanisira bâzi gaafil müslimleri de locaya kayda muvaffak olmustur ki, bunlar arasinda Ibrahim Müteferrika ile bilâhare Sadâret (Basbakanlik) makamina kadar yükselebilen Yirmisekiz-zâde Mehmed Said Pasa da vardir!..

Yurdumuzda ilk mason locasinin kurulmasina öncülük eden Kont dö Bonval (nam-i diger: Humbaraci Ahmed Pasa) denilen sefîhin içyüzünü ortaya koyarak bize düsman ser kuvvetlerin kimleri kullanip Devlet-i Aliyye'nin basini yediklerini ibretle görelim!..

Humbaraci degil, casus!..

Kont dö Bonval'a "ordunun islahi" (!) vazifesi verilmistir ama, is bu uzman Türkçe bilmemektedir!.. Yurdumuzda kaldigi onsekiz yila yakin zaman zarfinda da dilimizi ögrenmeye tesebbüs etmemis, kendisine tevdi olunan "ordunun islâhi" gibi çok mühim ve mahrem bir ise aid raporlari Italyan dönmesi bir kâtibe yazdirmis ve bu kâtip de, Fransiz elçisine casusluk etttiginden Kont dö Bonval'in üzerine aldığı vazife ile alâkali bütün tedbirler bizim elimize geçmeden evvel Fransizlar tarafindan ögrenilmistir!.. Bu olay, imparatorlugumuzun çöküntü devrinin ibret alinacak vukuati arasinda pek mühimdir!.. Ordunun islâhi gibi fevkalâde bir vazifeyi yüklenen ve Müslüman oldugunu iddia ile Humbaraci Ahmed Pasa diye anilan bu Fransiz, acaba dilimizi ögremek kabiliyetinden mahrum mu idi? Yoksa kasden mi ögrenmedi veya ögrendi de, vazifesi icabi (!) ögrenmemis görünüp devlet sirlarini Italyan dönmesi kâtibi vasitasiyla Fransilara ulastirdi?!..

Bizce bu ihtimaller (uydurmacasi: Olasilik) içinde en kuvvetlisi ücüncüsüdür... Zira, Humabarci Ahmed Pasa denilen sefîh, yurdumuzda geçirdigi onsekiz yila yikin zaman zarfinda Osmanli Imparatorlugu hizmetinde humbaracilik degil, düsman devletler emrinde casusluk yapmis ve Osmanli'dan aldığı maas ve saire yanisira Fransa ile Ispanya'dan elde ettigi tahsisati da "gevis getirmeden" yutmustur!..

Kont dö Bonval veya Bonval Kontu Klod Aleksandr diye anilan ve bir Fransiz asilzâdesi oldugu söylenen bu sefîh, Petervaradin savasini müteâkib Avusturya'dan kaçip yurdumuza siginmis ve Müslüman olarak Ahmed adini almis, bilâhare kendisine Rumeli Beylerbeyi pâyesi verilmis, valilik etmis, vezir olmus ve böylece o çöküntü yillarinda gûya orduyu islâha me'mur bir "Ahmed Pasa" türeyivermistir!.. Nizameddin Nazif Bey'in kaydettigine göre: "Dogustan ahlâksiz ve tiynetsiz olan Humbaraci Ahmed Pasa, ihtiyarladikça zivanadan çikmis, isleri hafiften tutmus, vazifesini yan çizmis ve yabanci devletlere casuslukla vakit geçirmege baslamis, günün birinde tekrar Hiristiyan olarak Fransa'ya kaçmak sevdasina tutulmussa da, mel'anetleri zamaninda farkedilip 1747 yilinin 23 Mart gecesi ölüvermistir."

Ve Sonrasi...

Fransa'ya gönderdigi gizli mektuplarda Müslüman oldugunu, fakat yasi ilerledigi için sünnet olmadigini itiraf eden bu sefîhin kabri Tünel'in Beyoglu civarindadir. Bekâr olan ve ölümünde bir hayli servet birakan bu Humbaraci Pasa'nin bütün mali mülkü evlâd edindigi Süleyman Aga adli Milanolu bir dönmeye kalmistir ki, Humbaraci'nin bu dönme ile olan münasebetini sütunumuza geçirmekten hâyâ ederiz!!!

Böylesine bir sefîhin Fransiz masonlarina bagli olarak yurdumuzda açtigi ilk mason locasini daha sonraki yillarda Ingiliz, Italyan ve Polonyalilar hesabina kurulan diger mason localari takip etmis, bu arada Lord Rading adli Ingiliz elçisinin korkunç tahribati görülmüs ve bizde masonluk Tanzimat hareketiyle büyük mesafe kat'edip Ikinci Mesrutiyetle hedefine ulasmistir!..

Humbaraci Ahmed Pasa, Ibrahim Müteferrika ve Yirmizekiz-zâde Mehmed Said Pasa gibi kimselerle baslayip, Mustafa Rasid Pasa, Keçeci-zâde Fuad Pasa, Midhat Pasa, Namik Kemal, Sair Ziya Pasa, Ali Suâvi ve benzerleriyle devam eden masonluk, bilâhare Ittihad ve Terakki basindakileri hep içine almis ve Ittihatçilardan arta kalanlarla Cumhuriyet devrine intikal etmistir. 1935 yilinda Mustafa Kemal Pasa tarafindan kapatilan mason localari, Ismet Inönü'nün Cumhurbaskanligi'nda tekrar açilmis ve günümüze kadar çesitli yan kuruluslariyla faaliyetini sürdüre gelmistir!

Bu konuyu yazdır

  Lâle Devri
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 06:46 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Pasarofça Antlasmasi neticesinde ortaya çikan barisi iyi kullanmak isteyen Osmanlilar, artik Avrupa karsisinda savunma durumunda kalacagini anladigindan, Balkanlardaki sinir kalelerini tahkim etme, bölge halkini yaninda tutmak için vergileri azaltma siyaseti uygulamaya agirlik vermekteydi. Damat Ibrahim Pasa, Osmanlilara üstünlük kurmus olan Avrupa'yi her yönüyle tanimak için Avrupa baskentlerine elçiler göndertti. 1718-1730 yillari arasindaki bu dönem, sanatta lâle motifinin islenmesi sebebiyle "Lâle Devri" adiyla anilmaktadir. Bu dönemde matbaa açilmasi, çini ve kumas fabrikasi kurulmasi gibi bazi müspet yenilikler yapilmissa da, III. Ahmet ve saray çevresinin sasali eglenceleri ve harcamalari huzursuzlugu artirmaktaydi. Damat Ibrahim Pasa'nin, Iran'a karsi baslatilan savasta (1722) kesin netice alamamasi ve uzayan savas esnasinda Tebriz'in sadrazamin gizli emriyle Iran'a terk edildigi haberi, muhalefetin harekete geçmesine yetti.

Patrona Halil Ayaklanmasi'nin patlak vermesiyle bu dönem sona eriyordu. Damat Ibrahim Pasa ve yakinlariyla Sultan III. Ahmet asiler tarafindan katledildiler (1730)Bu olayin ardindan III. Ahmet'in yegeni I.Mustafa hükümdarliga getirildi. (1730-1754). Kafkaslardaki sinir olaylarini bahane eden Rusya, Kirim Tatarlarina karsi büyük bir saldiri baslatti. Azak ve Bahçesaray Ruslarin eline geçti (1739). Fransa'nin da tesvikiyle Osmanlilar, Rusya'ya karsi savas ilân etti. Rusya'nin yaninda savasa katilan Avusturya da, Eflâk ve Bogdan'a girmisti. Osmanlilar iki cephede de büyük basarilar kazandilar. Prusya, Fransa ve Isveç'in Osmanlilara yakinlasmasi, Osmanlilar karsisinda ummadiklari bir yenilgi tadan Rusya ve Avusturya'yi baris yapmaya zorladi. Bu savas sirasinda tekrar Osmanlilarin eline geçen Belgrat'ta bir anlasma imzalandi (18 Eylül 1739). Belgrat Anlasmasiyla, Avusturya, Pasarofça barisiyla elde ettikleri tüm topraklardan geri çekildiler. Ruslar da Azak'i terkederek bölgedeki kiyi ve deniz ticaretinin Osmanli gemileriyle yapilmasini kabul etti. Bu anlasma geçici de olsa Osmanlilarin toparlanmasini saglamistir. Savasta Türklerin tarafini tutan Fransa'yla, Kanuni döneminde taninan imtiyazlari genisleten ve süre tahdidi koymayan yeni bir kapitülâsyon antlasmasi imzalanmistir (1740). Damat Ibrahim Pasa zamaninda baslayan Iran savaslari Lâle Devri'nden sonra da devam etmekteydi. Ruslar, çöküs dönemine giren Safavilerin elindeki Azerbaycan ve Dagistan'i isgal etmislerdi.

Sirvan halkinin talebi üzerine Osmanlilar duruma müdahale etmis, iki ülke arasinda çikabilecek savas Fransa'nin araya girmesiyle önlenmisti. Rusya'nin kuzeydeki isgaline karsin Osmanlilar da Güney Azerbaycan'i topraklarina kattilar. Sah Tahmasp 1732'de Osmanlilar ile baris yapti. Bu durumu kabullenemeyen Afsar Nadir Bey, Sah Tahmasp'i devirerek kendi hâkimiyetini ilan etti (1736). Osmanlilar bazi topraklari Nadir Han'a birakmaya razi oldu. Her iki taraf için de yipratici olan bu uzun savaslar, Kasr-i Sirin antlasmasiyla çizilen sinirlarin aynen kabul edildigi 1746 anlasmasiyla son bulmustur.

I.Mahmut döneminde, basarili savaslarin yani sira, ordu içinde de yeni düzenlemelere gidilmistir. Aslen Fransiz olup Osmanli hizmetine girerek beylerbeyi olan Ahmet Pasa, Humbaraci Ocagi'ni kurarak (1734), bati savas tekniklerini burada hayata geçirmis idi. I.Mahmut'un üvey kardesi III.Osman'in (1754-1757) yerine geçen, amcaoglu III. Mustafa (1757-1773) zamaninda da ordu içerisinde bazi islahatlar devam ettirilmistir. Nitekim onun döneminde Tophane islah edilerek yeni ve güçlü toplar dökülmüs, donanma yenilenmistir. Ancak, Rusya ile baslayan harpler bu yeniliklerin yeterli olmadigini gösterecektir.

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca