Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,269
» Toplam Yorumlar 8,405

Detaylı İstatistikler

 
  II. Mahmud Ve Islahat Hareketleri
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:40 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

II. Mahmud Ve Islahat Hareketleri

II. Mahmud

II. Mahmud (Osmanlı Türkçesi: محمود ثانى Mahmud-u sānī, محمود عدلى Mahmud-u Âdlî) (20 Temmuz 1785 – 1 Temmuz 1839), 30. Osmanlı padişahı ve 109. İslam halifesidir. Osman Gazi ve Sultan İbrahim'den sonra Osmanlı hanedanının üçüncü ve son soy atasıdır. Son altı Osmanlı padişahından ikisi onun oğlu dördü ise torunudur.

Tahtta kaldığı 31 yıl, Osmanlı tarihinin siyasi açıdan en bunalımlı dönemlerinden biridir. Balkanlarda imparatorluğun dağılma sürecini başlatan Sırp ve Yunan isyanları, Rus, İngiliz ve Fransız donanmalarının Navarin'de Osmanlı donanmasını imha etmesi ve asi ilan ettiği Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın ordularının Suriye ve Anadolu'yu geçerek Kütahya'ya kadar gelmeleri gibi olaylar ile karşı karşıya kalan Sultan II. Mahmud, bir diğer taraftan gerçekleştirdiği reformlarla imparatorluğun çehresini değiştirerek Osmanlı modernleşmesinin temellerini atmış, ölümünden dört ay sonra ilan edilen Tanzimat Fermanı'na giden yolun hazırlayıcısı olmuştur. Hükümdarlığı dönemindeki icraatları nedeniyle, bazıları kendisini devleti tekrar ihya etmek üzere her yüzyılda bir gelmesi beklenen müceddid olarak kabul edip büyük sıfatıyla yad etmiş, muhalifleri ise gavur padişah olarak nitelendirmişlerdir. Siyaseten (yargılamasız) idam yetkisini kullanan son padişahtır.

Şehzadelik yılları

Sultan II. Mahmud, 20 Temmuz 1785’te Topkapı Sarayı'nda dünyaya geldi. Babası, Sultan I. Abdülhamid; annesi ise I. Abdülhamid'in sekizinci hanımı olan Nakşidil Sultan'dır. Bütün hayatı boyunca kullanacağı "Adlî" mahlası, kendisine doğduğu zaman verilmiştir.

Şehzade Mahmud, peder-i âlileri vefat ettiğinde henüz 4 yaşındaydı. Sultan I. Abdülhamid’in ardından 1789'da tahta çıkan III. Selim kısır[kaynak belirtilmeli] olduğu için Şehzade Mahmud ile çocuğu gibi ilgilenmişti. Şehzade Mahmud’un kendisinden 6 yaş büyük olan ağabeyi Şehzade Mustafa ile birlikte ikisinin de eğitimlerine önem vermiş, hatta onlara dönemin koşullarının elverdiği ölçüde özgürlük de tanımıştır. Şehzade Mahmud, Topkapı Sarayı'nda Şehzadegan Mektebi'ne devam edip geleneksel tarzda bir eğitim alırken diğer taraftan Sultan Selim onu sık sık yanına çağırıp, siyasal ve diplomatik sorunlar üzerine sohbetler ederdi. Şehzade Mahmud reformların gerekliliği ile Sultan Selim’in bir dizi reform çabası içerisinde geçen saltanatı sırasında tanışmıştır.

Büyük bir müzisyen olan Sultan III. Selim, dönemin musikî üstatlarını toplayarak, Topkapı Sarayı'nda fasıl heyeti düzenlerdi. Sultan II. Mahmud'un şehzadeliğinde bu musiki ortamından etkilendiği çok açıktır ki, kendisi de tambur çalar ve ney üflerdi. Mûsikî sevgisi, onun da tüm hayatına damgasını vurmuştur ve kuzenine yakın seviyede büyük bir bestekar olmuştur.[kaynak belirtilmeli]

Sultan III. Selim, sık sık Galata Mevlevihanesi'ne giderek Şeyh Gâlib'i ziyaret eder, burada ney üfleyip, semâ âyinlerine katılır, şiir sohbetleri yapardı.[kaynak belirtilmeli] Bu toplantılar, aynı sıklıkla sarayda da tekrarlanırdı.

Sultan II. Mahmud'un hat sanatı ile olan ilgisi de şehzadelik yıllarında başlamış ve iyi bir hattat olarak yetiştirilmişti. Sarayın hat hocalarından Kebecizâde Mehmet Vasfî Efendi’den sülûs, nesih dersleri almış; şehzadeliğinin son yıllarında 1807’de bir hilye yazarak icâzet almaya hak kazanmıştı.

Sultan Mahmud şehzadeliği sırasında topçuluk alanında kendini geliştirerek topçulukla ilgili bir risâle de yazmıştı. Ayrıca Sadabad'da bulunan kendi adına yazılmış bir dikilitaşta, Sultan II. Mahmut'un buradan karşı tepelere top atış tâlimleri yapmasının anısına o taşın dikildiği belirtilmektedir.

Tahta çıkışı

1826 yılında gerçekleştirdiği kıyafet inkılabından evvelki hali.

Şehzade Mahmut, ağabeyi Sultan IV. Mustafa'nın 14 aylık saltanatı boyunca korku dolu günler geçirdi. İstanbul’dan sağ kurtulup kaçabilen Nizam-ı Cedidciler Rumelide yenilikçi ve III. Selim yanlısı olan Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yanına sığınmışlardı. Tarihe Rusçuk yaranı diye geçen bu kişiler III. Selim’i tekrar tahta çıkarmaya karar vermişlerdi. Alemdar Mustafa Paşa 28 Temmuz 1808'de 15.000 kişilik ordusu ile Sultan III. Selim'i tahta çıkarmak için Topkapı Sarayına dayandığında, tahtta bulunan Sultan IV. Mustafa, Sultan III. Selim ve kardeşi Şehzade Mahmud'un ölüm emrini verdi. Haremdeki dairesinde feci şekilde öldürülen Sultan Selim'in cesedi Arz Odası'nın önünde bırakıldı ve Alemdar Mustafa Paşa sarayın Babüssade Kapısını kırdığında tahta çıkarmak için geldiği Sultan III. Selim'in cesedi ile karşılaştı. Bunun üzerine Şehzade Mahmud'un derhal bulunup getirilmesini emretti. O sırada haremde Şehzade Mahmut'u katletmek için cellatlar ile Şehzadenin hizmetkarları arasında çatışmalar yaşanıyordu. Şehzadenin maiyetindeki cariyelerden Cevri Kalfa'nın hamam külhanından aldığı bir kase külü katillerin yüzüne avuç avuç atmasıyla kazanılan zamanla ağalar Şehzade Mahmud’u damdan kaçırmayı akıl ettiler. Haremden kuşhane’nin damına geçen şehzade, kuşaklarla birbirine bağlanan iki merdivenle Baş İmam Hafız Ahmet Efendi ve arkadaşları tarafından Enderun avlusuna indirildi ve Alemdar Mustafa Paşa'nın bulunduğu yere getirildi. Oradan Hırka-i Saadet dairesine geçilerek Sultan II. Mahmud'a biat edildi. Sultan II. Mahmud tahtı borçlu olduğu Alemdar Mustafa Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Tahta çıktığı ilk gün Sultan III. Selim'in ölümüne sebep olanlar birer birer idam edildi ve o gün sarayın kapısında 33 kesik baş sergilendi. Ancak Sultan II. Mahmud, Alemdar Mustafa Paşa'nın ısrarına rağmen ağabeyi Sultan IV. Mustafa'yı öldürtmedi. Buna karşın Sultan IV. Mustafa, daha sonraları, 17 kasım 1808'de, yeniçeriler ile beraber tekrar tahta geçme planları yaptığı gerekçesiyle, şeyhülislam fetvası ile boğdurtulmuştur [1]. Sultan II. Mahmut, hayatının kurtulmasını sağlayan Cevri kalfayı ise Hazinedarbaşılığına getirdi ve ona Çamlıca'da geniş arazi vererek, bir de köşk yaptırdı.

İstanbul’daki karışıklıklar ve güvensizlik nedeniyle Sultan Mahmut’un kılıç alayı uzun bir gecikmeden sonra 13 Eylül 1808’de yapıldı. O gün Topkapı Sarayı’ndan çıkılarak Seyf-i Nebevi’yi Silahdar Ağa alayın önünde taşırken Enderun müezzinleri tekbir getiriyor; Alemdarın seğmenleri de muhafızlık ediyordu. Sultan Mahmut, Eyüp Sultan’da Muhammed’in halifesi olduğu için ona izafe edilen kılıcı sağ tarafına atası Osman Gazi’nin kılıcını ise Osman oğullarının soy atası olması umut edildiği için sol tarafına kuşandı.
Saltanatı dönemindeki önemli siyasi olaylar

Sened-i İttifak ve Alemdar Vakası


Alemdar Vakası

Sultan Mahmut ilk olarak tahta geçmesine yardımcı olan Alemdar Mustafa Paşa'ya geniş yetkiler vererek iç karışıklıklara ve devletin otoritesinin zayıflamasına neden olan ayanlar meselesinin çözülmesini istedi. Bunun üzerine 29 Eylül 1808'de İstanbul'da toplanan ayanlar ile hükümetin emirlerini yerine getireceklerine dair Sened-i İttifak'ı imzaladı. Bu olay padişahın ayanlar karşısında çaresiz durumda görülmesine yol açtığı için bu belgeler kısa bir süre sonra yok edildi. Amcası III. Selim'in yolundan ilerleyen Sultan Mahmut, Nizam-ı Cedid ordusunu Sekban-ı Cedid adıyla yeniden düzenledi. Sekban-ı Cedid'in giderek güçlenmesi ve aylıklarının fazla olması nedeniyle rahatsız olan Yeniçeriler ayaklandılar. Bu ayaklanmada Alemdar Mustafa Paşa hayatını kaybetti. İstanbul'da birçok yangının ve yağmanın başlaması üzerine 18 Kasım 1808'de Sekban-ı Cedid ocağı kaldırıldı.

1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması


Bükreş Antlaşmasına göre Osmanlı Devleti sınırları

Sultan Mahmud padişah olduğunda Ruslarla sınır muharebeleri devam ediyordu. 1810‘da Ruslar ikinci defa Silistre kalesini kuşatmışlardı. 1811‘de Napolyon Ruslara savaş açınca Osmanlı sınırındaki Rus baskısı azaldı, bir rahatlama oldu. Bu sıralarda Napolyon, Rusya seferine çıkmak üzereydi. Osmanlıya da Rusya’ya yürümesini teklif etti. Yalnız, İngiltere ve Osmanlı dışında bütün Avrupa’yı işgal etmiş olan Napolyon’un dönek siyaseti, «dünyanın merkezi olmaya ancak İstanbul lâyıktır» dediği biliniyordu. Napolyon asla güvenilip müttefik olarak kabul edilemezdi; Sultan Mahmut teklifi reddetti. Ruslarla 28 Mayıs 1812’de Bükreş anlaşması yapıldı. 8 Eylül 1812 tarihinde imzalanan Bükreş Antlaşması ile Rusya, Eflak ve Boğdan'dan ile birlikte işgal ettiği topraklardan çekilecek, Besarabya bölgesi ise Ruslar'da kalacaktı.

Sırp İsyanının Bastırılması ve Ayanlara Karşı Mücadele

Sırplara özerklik verildikten sonra Osmanlı sınırları

Sırp meselesini halletmek Sultan Mahmud için en hayati meselelerden biriydi. Sırplar 9 senedir isyan halinde idi. Bu isyanlar bir türlü bastırılamamıştı. Rumelideki 3. Ordu bunun için görevlendirildi. Hurşit Ahmet Paşa tertip ettiği 80 bin kişilik ordusuyla Niş’ten yürüyüşe geçerek Sırpların üzerine yürüdü. 30 Ekim 1813’te Hurşit Ahmet Paşa Belgrad’a girdi. Sırplar'ın eline geçen kaleler ve şehirlerin geri alınmasıyla isyan sona erdi. İsyanın lideri Kara Yorgi Avusturya’ya kaçmak zorunda kaldı.

Sultan II. Mahmud, Bükreş Antlaşmasının getirdiği barış ortamını fırsat bilerek tahta geçer geçmez imzalamak zorunda kaldığı Sened-i İttifak’ı, devlete başkaldıran ayanları ortadan kaldırmak için bir delil kabul etti. Alemdar’ın öldürülmesinden sonra Rumeli’de ve Anadolu’da ayanlar, başkenti hiçe sayarak hareketlerine devam ettiler. Sultan Mahmud Otoritesini imparatorluğun her tarafında geçirmek için bu ayanlara karşı esaslı bir harekete geçti. Bu doğrultuda yapılan çalışmalarla ayanlardan bir kısmı öldürüldü. Bazıları da sürüldü. Bütün bu ayaklanmalara ve iç harplere rağmen Rumeli’de ve Anadolu’da devlet otoritesini kurmak mümkün oldu.

1821-1823 Osmanlı-İran Savaşı


1813 yılındaki Gülistan Antlaşması ile Kuzey Azerbaycan ve Kafkaslar'da Ruslara büyük ölçüde toprak kaptıran İran'daki Kaçar Hanedanı, bu toprak kayıplarını Osmanlılar'dan toprak alarak telafi etmek istediği için, Avrupalıların da kışkırtmalarıyla Bağdat ve Şehrizor bölgelerine saldırılar düzenledi. Sınır olaylarının ve saldırıların yoğunlaşması üzerine II. Mahmut, İran'a savaş ilan etti (1820).

İran orduları, Osmanlı idaresinden memnun olmayan, Doğu Anadolu'daki bazı İran (Kaçar) yanlısı aşiretlerin de yardımıyla Doğu Beyazıt ve Bitlis'i aldıktan sonra Erzurum ve Diyarbakır'a doğru iki koldan ilerlediler. Savaş Osmanlılar'ın aleyhine devam ederken İran Ordusunda büyük bir kolera salgını başladı. İran Ordusu'nun ağır kayıplar vermesi üzerine Kaçar hükümdarı Feth Ali Şah barış istedi ve Erzurum Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmayla İran ele geçirdiği yerleri geri vererek eski sınırlarına çekilmeyi kabul etti.

Yunan İsyanı ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı


Edirne Antlaşması'na göre Osmanlı sınırları

1821 yılında Yunan âsilerin Mora’daki sivil Türkler’i kılıçtan geçirmeleri üzerine II. Mahmut, isyanın başlıca tahrikçisi olan İstanbul’daki Ortodoks Patriğini astırdı. Romanya’da da Rusya’nın tahrikiyle bir isyan çıktı. Türk ordusu, bu isyanı kolayca bastırdı. Yalnız, Mora isyanı bastırılamadı. Zira bir Fransız kolordusu başta olmak üzere, bütün Avrupa’dan yardım alıyordu. Yalnız Avusturya, Osmanlı’yı tutuyordu. Prusya ile İngiltere ve İspanya, tarafsızdı. Rusya ile Fransa, Yunanistan’a bağımsızlık verilmesini şiddetle istiyorlardı. Lord Cochrane ve Sir Richard Church gibi İngiliz generallerinin komutasındaki Yunanlar, tamamen ezilmişler, isyan Mısır ordusu tarafından tamamen bastırılmıştı ki, 20 Ekim 1827’de Navarin faciası oldu. Türk donanması, Mora’nın güneybatısındaki bu limanda bulunuyordu. İngiliz – Fransız – Rus müttefik donanması, savaş bayrağı çekmek usulden olduğu halde, bunu yapmaksızın limana girdi, böyle bir hareket beklemeyen Osmanlı donanmasına birdenbire ateş açıp imha etti. Navarin faciasının hemen akabinde 1828'de Rusya da Yunanistan ile ilgili istekleri kabul ettirmek için Osmanlı Devletine savaş açtı. Bir sene önce donanması Navarin'de yok olan, Yeniçeriler’i de kanlı bir katliamla ortadan kaldıran, yeni modern ordusu henüz çekirdek halinde bulunan II. Mahmut, Avrupa’nın baskısına karşı koyamadı. Rus ordusunun Balkanları geçip Edirne’ye kadar gelmesi üzerine Rusya ile Edirne Antlaşması imzalandı. Ruslar, bütün Osmanlı topraklarından çekildi. Ancak Yunanistan’a bağımsızlık koparmakla yetindi; böylece, Balkanlar’daki Ortodokslar arasında koruyucu rolüne sahip çıkmayı umuyordu. Mora ve Attika yarımadaları ile Eğriboz ve Kiklad adalarından ibaret küçücük 49.414 km² bir Yunan Krallığı kuruldu.
Fransa'nın Cezayir'i İşgali
Fransa'nın Cezayir'i işgali sonrası Osmanlı sınırları


1797 yılında Yeniçeriler'in Cezayir'in yönetimi için seçtiği İzmirli Hüseyin Paşa, Fransa için borç para vermişti ancak Fransa borcu ödemeyince Hüseyin Paşa'nın hakaretlerinden dolayı iki ülke arasında gerginlik oluştu. Bu sırada, düşmek üzere olduğu için halkı dış meselelerle oyalamak istiyen Fransa Kralı X. Charles da, 1830 yılında da Cezayir'i işgal etti. Ancak o sırada Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın isyanının başlaması üzerine Cezayir meselesi sonuçsuz kaldı Buna rağmen bazı Türk sancakbeyleri, bilhassa Konstantin sancakbeyi Ahmet Paşa, Fransızlar’ı yıllarca uğraştırdı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı

1831-1833 Osmanlı-Mısır Savaşı

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Auguste Couder tarafından 1841'de yapılan portresi

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mora’da büyük güçler karşısındaki kayıplarını tazmin için Sultan Mahmut’tan zengin insan ve doğa kaynakları olan Suriye eyaletinin valiliğini istedi. Sultan Mahmut ona bunun yerine Girit valiliğini verdi ama adada düzen sağlamanın kendisi için büyük mali yük getireceğinin farkında olduğundan Mehmet Ali Paşa bunu reddetti. 1831’de Suriye’ye karşı karadan ve denizden bir sefere girişti. Yeniden canlandırılan Mısır ordusuna komuta eden oğlu İbrahim Paşa, Akka, Şam, Hama, Humus'u alarak Toroslar'ı aştı. Anadolu'da yerel nüfustan heyecanlı bir karşılama gördü. Sultan Mahmut, böylesine açık bir isyana tahammül gösteremezdi. Mehmet Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa asi ilan edilip üzerilerine Sadrazam Reşid Mehmet Paşa komutasında bir ordu gönderildi.İki ordu Konya'da karşılaştığında Osmanlı ordusu yenildi ve sadrazam esir alındı.

Kütahya Anlaşması

Mehmet Ali Paşa, Sultan Mahmut’tan af dilemek ve kazandığı toprakları elinde tutmayı talep etmek üzere bir mektup yazarken, İbrahim Paşa babasına kendi adına hutbe okutup, sikke kestirip bağımsızlık ilan etmesi için baskı yapıyordu. 1833 yılının Ocak ayında İbrahim Paşa, Bursa’ya bir adımlık mesafedeki Kütahya’ya varmıştı. Mısırlıların ilerlemesi İstanbul’un tedarik hatlarını kısmen kesmiş kentte açlık tehlikesi baş göstermişti. Ne İngiltere ne de Fransa’da kesin yardım vaadi alamayan Sultan Mahmut yardım için Çar Nikolay’a başvurmak zorunda kaldı. Mehmet Ali Paşa’nın başarıları herkesten çok Rusya’da kuşku uyandırmıştı. Çünkü, Mehmet Ali Paşa’nın İstanbul’da yerleşmesi ve Osmanlı yönetimine el koyarak, Rusya dibinde zayıf Osmanlı İmparatorluğu yerine diri ve kuvvetli bir imparatorluk kurması demekti. Bu ise Rusya'nın 200 yıldır sürdürdüğü politikasının sonu demekti. Bu düşünceler nedeni ile Rusya Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğü prensibini kabul ettiği gibi bunun için derhal harekete geçti. Rus Çarı, generallerinden Muraviyef’i Rus görüşünü bildirmek üzere İstanbul'a ve Kahire’ye gönderdi. Çar, Sultan Mahmut’a yardım, Mehmet Ali Paşa’ya da derhal muharebeyi durdurmasını teklif ediyordu.

Kıyafet inkılabı öncesi II. Mahmud Han

Şubat 1833’te Visamiral Lazarev komutasındaki 9 harp gemisinden oluşan bir Rus filosu İstanbul boğazına girerek Büyükdere önlerinde demirledi. Bu olay Fransa ve İngiltere'yi o vakte kadar içlerine gömüldükleri uyuşukluktan uyandırdı. Fransa elçisi Rus donanmasının İstanbul'dan uzaklaşmasının Sultan Mahmut ile Mehmet Ali Paşanın anlaşmalarına bağlı olduğuna inanıyordu. Bunun üzerine Sultan Mahmut’un onaması ile Mehmet Ali’ye Kudüs, Akka, Trablusşam ve Nablus sancaklarını kabul ettirerek padişahla barış yapmasını teklif etti. Teklifi kabul etmediği takdirde Fransa'nın da kendisine silahla karşılık vereceğini belirtti. Mehmet Ali Paşa teklifi kabul etmemekle birlikte Beriyettüşşam ve Adana sancağının da kendisine bırakılması için Sultan Mahmut’a ültimatom verdi. Bu ültimatoma müspet cevap verilmediği takdirde İbrahim Paşa’yı Üsküdar üzerine yürümekle görevlendiriyordu. Bu sıralar Mehmet Ali Paşa’nın entrikaları ile Anadolu’da padişaha karşı yer yer isyanlar çıkmış bulunuyordu. Kastamonu’da Tahmiscioğlu, İzmir’de Mehmet ağa isminde biri padişahın memurlarını atarak, Mehmet Ali Paşa’nın idaresini kurmaya yeltendiler.

Sultan Mahmut bu durum karşısında başkentin güvenliğini bile tehlikede görüyordu. Ulemanın ve halkın homurdanmalarına 15.000 kişilik bir Rus kuvveti 5 Nisan 1833’te Boğaziçinin Anadolu yakasına çıktı. Bu olay Fransız ve İngiliz elçilerine dehşet saldı. Rusların İstanbul’dan uzaklaşmaları Mehmet Ali’nin Anadolu'yu boşaltması ile mümkündü. Elçiler Sultan Mahmut’u Mehmet Ali ile anlaşma yapması için zorlamaya başladı. Sultan Mahmut yeni barış teşebbüslerinde bulunmayı kabul etti. Amedci Reşit Bey, Fransız elçisi Varenne ile İbrahim Paşa’nın ordugahına barış tekliflerini götürdü. Uzun boylu tartışmalar neticesinde nihayet Mehmet Ali Paşa ile Sultan Mahmut arasında 14 Mayıs 1833’te Kütahya Barış Anlaşması imzalandı. Bu barışa göre Mehmet Ali Paşa’ya Mısır ve Girit valiliklerine ek olarak, Şam, İbrahim Paşa’ya ise Cidde valiliğine ek olarak Adana valiliği verildi. Bundan başka Anadolu'da Mehmet Ali tarafını tutmuş olanlar için de genel af ilan edildi. Kütahya barışından sonra İbrahim Paşa kuvvetleri Anadolu'yu boşalttı.

Hünkar İskelesi Anlaşması ve Boğazlar sorunu

Boğazlar Sorunu

İngiltere ve Fransa, Mehmet Ali ile padişahın arasını bulayım derken daha çok Mehmet Ali çıkarlarını kollayan bir barış ortaya çıkmıştı. Rusya ise Mısır isyanının ilk gününden beri dostluk göstermişti. Yakınlığı sebebi ile Rusya en kısa zamanda yardım için donanma ve asker gönderebilirdi. Sultan Mahmut bu durumu Rus elçisine açtı. Rusya ile saldırmazlık ve savunma ittifakı için Çara müracaatta bulundu. Çar ittifak düşüncesini onayladı. 8 Temmuz 1833’te ise Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Hünkar İskelesi anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Osmanlı Devleti boğazlara hiçbir yabancı harp gemisinin girmesine izin vermeyecek Rusya ile batılı devletler arasında bir savaş olursa Osmanlı boğazları Rusya ile harp halinde olan devlete kapayacaktı. Buna karşılık Rus gemileri boğazlardan her iki istikamette gidip gelebileceklerdi.

Anlaşmanın imzalandığını öğrenir öğrenmez Paris ve Londra'da kıyametler koptu. Fransa ve İngiltere Akdeniz'deki filolarını çoğalttılar. Bir İngiliz filosu İzmir önlerinde görüldü. Bir ara boğazların zorlanması ve Karadeniz'deki Rus filosunun batırılması bile düşünüldü. Fakat daha sonra Avusturya ve Prusya’nın da Rusya'dan yana tavır almaları üzerine Hünkar İskelesi Anlaşmasının yürürlüğe girmemesini temin etmek için yeni bir müdahale durumu olmaması adına Kahire ve İstanbul'a tavsiyelerde bulunmaya başladılar. Rusya, Batı ile savaşa girdiği anda, Osmanlıların, boğazları Batılılara kapatacağı hususu, Rusya'nın bu dönemde rekabet içinde olduğu Birleşik Krallık ve Fransa'ya karşı konması ile Boğazlar sorunu ortaya çıkmıştır.

Baltalimanı ticaret anlaşması

II. Mahmud kabiri

Kütahya barışı ne Sultan Mahmut’u ne de Mehmet Ali Paşayı memnun etmişti. Sultan Mahmut çok şey kaybettiğini Mehmet Ali Paşa ise az kazandığını düşünüyordu. Sultan Mahmut için Mehmet Ali Paşa, vücudu er geç ortadan kaldırılması gereken bir asi idi. Bu yoldaki düşüncesi o kadar genişti ki bir gün İstanbul'un mukadderi ile kendisini ilgilendirmek isteyenlere “İmparatorluğun ve İstanbul'un ne önemi var Mehmet Alinin başını getirecek olana İmparatorluğu da İstanbul’u da bağışlamaya hazırım” demesi meşhurdur. İlk anlaşmazlık Mısır’ın İstanbul’a göndereceği para yüzünden çıktı. Mehmet Ali 32.000 kese altın göndermek isteyince Sultan Mahmut vilayetlere göre bu paranın yetersiz olduğunu ileri sürdü fakat fazlasını elde edemedi. İbrahim Paşa, halifeliği İstanbul’dan Kahireye çekmeyi düşünüyordu. Çünkü kutsal şehirler Mekke ve Medine, Kavalalıların elinde idi. Mısır, Osmanlı İmparatorluğundan ayrıldığı vakit padişah kendini hutbede Hadim-ül Harameyn (Mekke ve Medine'nin hizmetkarı) olarak gösteremeyecekti. Kaldı ki Osmanlıların halifelik iddiası Mısır'ı ele geçirmelerinden sonra güçlenerek artmıştı.

İşte bu ortamda hem İngilizlerin yardımını sağlamak hem de Mehmet Ali’ye bir darbe vurmak üzere 16 Ağustos 1838’de İngilizler ile bir ticaret anlaşması imzalandı. Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın Boğaziçi’ndeki Baltalimanı’nda bulunan konağında paşa ile İngiliz elçisi Ponsonby arasında imzalanan anlaşmaya göre Osmanlı İmparatorluğu, kendi ihtiyaç duyduğu yerli ham maddelerin yabancı tüccarlar tarafından yurt dışına çıkarılmasını önleyen yed-i vahid (tekel) usulü kaldırılıyordu. Mısır’ın kapitalist gelişmesinde stratejik bir rol oynayan dış ticaret tekeli bu anlaşmaya dayanarak yıkılmıştır. Bu hüküm, Mısır kalkınmasının can damarı olan mekanizmayı tahrip edip Mısır’ı çökertmek için konmuştu. Fakat, ülkenin başka bölgelerinde de geçerli olacaktı. Baltalimanı ticaret anlaşması ile İngiltere’ye çok daha önce verilmiş olan bazı imtiyazlar yeniden onaylanıp önemli ölçüde genişletilmiştir. İngiliz tüccarlar, iç ticarette en imtiyazlı yerli tüccardan daha fazla vergi ödemeyecekti. İngiliz gemileriyle gelen İngiliz malları için bir defa gümrük ödendikten sonra, mallar alıcı tarafından nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük ödenmeyecekti. İngiliz ticaret gemileri boğazlardan serbestçe geçebilecek, Osmanlı limanlarında bir gemiden diğerine aktarma yapabilecek ve transit ticaretten alınan vergi resmi kaldırılacaktı. Örneğin Selanik'ten İstanbul'a mal gönderen Müslüman yerli tüccar devlete transit gümrük vergisi ödediği halde İngiliz tüccar bu vergiden muaf olmuştur. İngiliz tüccarlar sadece İngiliz mallarını değil, dış ülkelerden gelmiş her türlü malı ülkenin her yerinde serbestçe alıp satabileceklerdi. Anlaşma 8 Ekim 1838'de Kraliçe Viktorya, bir ay sonra da Sultan II. Mahmut tarafından onaylandı. 1830’larda Avrupa’da gümrük duvarlarının yükselip birtakım mallara yasaklamalar getirilmesi sonucu İngilizler yeni pazarlar bulmak üzere Ortadoğu ve Uzakdoğu’ya yönelmişlerdi. İngilizler, Mısır’ın kalkınmasını sağlayan ticaretine darbe vurmak üzere hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda İngilizlerin serbest ticaret yapabilmeleri için yed-i vahid usulünün kaldırılmasında ısrar etmişlerdi. İngilizler’in Ortadoğu ticaretine ilgilerinin artması Sultan Mahmud’un İngiltere politikasına olan güvensizliğini de ortadan kaldırıyordu.


Nizip Savaşı


İngiltere ile yapılan Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile İngiltere'nin siyasi desteği sağlanmıştı. Zaten Osmanlı ordusundaki reform çalışmaları ciddi anlamda devam etmekte ve yeniden düzenleme sağlanmakta idi. Mehmet Ali etrafında örülmekte olan çemberden kurtulmak ümidi ile elinde bulunan yerlerin babadan oğula geçmek üzere kalıtsal valiliğini istedi. Bunun dışında İstanbul’a göndermek zorunda olduğu vergiyi göndermemekle birlikte bağımsızlığını ilan etti. Sultan Mahmut, Mehmet Ali Paşa’ya karşı savaşa girişilmesi için 21 Nisan 1839’da emir verdi. İki ordu Fırat nehrinin ötesinde Nizip’te karşılaştı.

Osmanlı ordusunun başında orduyu modernleştirme çabaları içerisinde Avrupa'dan getirtilen Prusyalı 3 subay bulunuyordu. Bir Cuma günü Prusyalı subaylar, Osmanlı ordusu Mısır ordusunu yenecek bir durumda iken hemen muharebeye girilmesi için başkomutan Hafız Paşa’ya tavsiyede bulundular. Fakat orada bulunan ulema, Cuma günü harp yapılmasının şer’an caiz olmadığını ileri sürdüler. Ertesi gün Prusyalı subaylar bir gece baskını yapılmasını tavsiye ettiler. Ulema bu seferde ansızın gece haydut gibi baskın yapılmasının padişahın askerlerinin şanına yakışmayacağını ileri sürdüler. Bu esnada İbrahim Paşa ordusu Osmanlı ordusunu kuşatacak bir konum kazandı. 29 Haziran’da başlayan Mısır ordusu saldırısı sonucu Osmanlı ordusu 4 saat içinde perişan oldu. Harp meydanında binlerce ölü on binlerce esir ve 160 parça top bırakıldı. Bir defa daha İbrahim Paşa kuvvetlerine Anadolu ve İstanbul kapıları açılmıştı. Sultan Mahmut 1 Temmuz 1839’da mağlubiyet haberinin İstanbul’a varmasından birkaç gün önce öldü.

Saltanatı döneminde gerçekleştirdiği reformlar

Sultan II. Mahmud dönemi, Osmanlı tarihinde batılılaşma süreci içerisinde büyük öneme sahiptir. Sultan II. Mahmud, Osmanlı Devleti’ne yeniden bir düzen verilmesi amacıyla, bütün işlerinde batı teknik ve kültüründen faydalanma yolunu tuttu. Tarihlere Vaka-i Hayriye olarak geçen Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde kaldırılması hadisesinden sonra kurduğu Avrupai tarzda eğitim gören Asakir-i Mansure-i Muhammediyye (Türkçe: Muhammed'in zafer kazanmış orduları) ordusu ile modern Türk ordusunun temellerini attı. 1828 yılında yayınladığı Kıyafet Nizamnamesi ile sarık, kavuk ve biniş giyilmesini yasaklayıp, ceket, pantolon ve fes giyilmesi kuralını getirdi ve kendi de sakalını kısa keserek modern kıyafetler ile halkın içine çıktı. Portrelerini yaptırarak devlet dairelerine astırdı. Devlet ve saray teşkilatında geniş ölçüde değişiklik yaparak Tımar Sistemi, Enderun ve Divan-ı Hümayun’u lağvedip çeşitli bakanlıklar ve meclisler kurdu. Topkapı Sarayı'nı terk ederek batılı tarzda döşenmiş Beylerbeyi Sarayı ve Çırağan Sarayı'nı yaptırarak hanedan için boğaz içi sahillerinde yeni bir yaşantının kapısını araladı. 1831 yılında Modern anlamda ilk nüfus sayımını gerçekleştirdi, ilk posta teşkilatını kurdurdu ve Osmanlı tarihindeki ilk resmi Türkçe gazete olan Takvim-i Vekayi onun döneminde yayımlandı. Sultan II. Mahmud, yapmakta olduğu reformların kalıcılığını bunların manasını kavrayacak nesillerin yetiştirilmesi ile mümkün görüyordu. Bunun için de, eğitime çok önem verdi. İlköğretimi zorunlu hale getirerek bugünkü ilkokula denk rüşdiye okullarını kurdu. Avrupai tarzda eğitim vermek amacıyla İstanbul'da, Türkiye'nin ilk modern tıp okulu olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve modern anlamda ilk harp okulu olan Mekteb-i Harbiye'yi kurdu.
II. Mahmud 1829 yılında gerçekleştirdiği kılık-kıyafet inkılâbı sonrasındaki elbiseleriyle.

Sultan Mahmut’tan önce yapılan yeni düzen çalışmaları daha çok orduda ve cemiyetin bazı müesseselerinde yapılmış, fakat hükümet kurumlarının yapısına ve şekillerine dokunulmamıştı. Bu itibarla Sultan Mahmut’un hükümet kurumlarında yaptığı düzen, batılılaşma yolunda yapılan çalışmaların önemli bir merhalesidir. Sultan Mahmut, devletin içte ve dışta karşılaştığı son derece ciddî ve hayatî tehlikelerle karşı karşıya gelmesine rağmen, giriştiği ıslahat etkinliklerinde yılmadan, usanmadan, cesaretle büyük çabalar gösterdi. Özellikle 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kapattıktan sonra kendini daha güçlü hisseden Sultan Mahmut ömrünün son yıllarında merkezî idare ve hükümet teşkilatında büyük düzenlemelere giderek “modern” bir devlet teşkilatı ve bürokrasisi kurmaya çalıştı. Bu doğrultudaki çalışmalarıyla Avrupa tarzında bir hükümet teşkilinin ilk örneklerini verdi

Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra Topkapı Sarayı’nda Yeniçerilerin maaşlarının verildiği 3 ayda bir gerçekleşen ulufe merasimleri de tarihe karışmıştı. Ulufe merasimlerinde ve elçilerin kabulünde Divan-ı Hümayun'un toplanması geleneklerinin de tarihe karışmasının ardından Sultan II. Mahmut 1834 yılında Divan-ı Hümayunu lağvetti. Onun yerine Meclis-i Vala ve Meclis-i Vükela’yı kurdu ve birçok bakanlıklar teşkil edildi. Sadaret kethüdağlığı dahiliye nezaretine, reisülküttaplık hariciye nezaretine, defterdarlık maliye nezaretine çevrildi. Sadrazamlık unvanı başvekile çevrildi. Sadrazam, padişahın mutlak vekili olmaktan çıktı. Bu sıfatla yetkiler nazırlara (bakanlara) geçti. Başvekilliğe ilk defa olarak Rauf Paşa getirildi. Modern manada bakanlıkların kurulmasındaki amaç Avrupa'daki gibi kabine sistemine geçişin alt yapısını hazırlamaktı. Şeyhülislam'lık hükümet yönetimi ve planlama kurullarının dışında bırakılmıştır. Sultan Mahmud, şeyhülislam'lığı, Müslüman olmayan halkların millet örgütlerinin din başkanlığı anlamına benzer bir şekilde bir çeşit islam milletinin din görevlisi haline getirdi. Sadrazamlık kaldırılınca eskiden iki kazasker aracılığı ile o makama bağlı olan kadılıklar ve şeriat mahkemeleri de şeyhülislam'lığa bağlandı. Böylece şeyhülislam'lık dinsel hukuk genel direktörlüğü diyebileceğimiz bir niteliğe girdi. Eski totaliter din-devlet bileşiminde ilk çatlama ilk ikilenme bu şekilde başladı.

Meclis-i Vâlâ, adalet işlerinden yüksek düzeyde sorumlu bir meclisti. 24 Mart 1838’de Gülhane’de kurulmuştur. Memurların muhakemesi, hükümet ile halk arasındaki davaların görüşülmesi gibi mühim meseleler ile ilgilenen bu meclis, Danıştay ve Yargıtay yetkilerine sahip en önemli organ olarak kuruldu. Başkanlığına eski seraskerler Koca Hüsrev Paşa’nın getirildiği meclis beş üyeden oluşmaktaydı. Başkan ve üyeleri, vezirler ve yüksek rütbe sahipleri arasından seçilirlerdi. Kararlar çoğunluğa göre verilirdi. Oyların eşitliği halinde son söz padişahın olurdu. II. Mahmut devrinin sonlarında, 1838’de bakanlıkların teşkil edilmesiyle modern anlamda bir hükümet şekline doğru yönelme olmuştu. Divan-ı Hümayun’un yerini bakanların teşkil ettiği Meclis-i Vükela veya diğer adı ile Meclis-i Has almaya başlamıştı. Bu meclise Sultan’ın Bakanlar Meclisi anlamında “Meclis-i Has-ı Vükela” da denir. Nazırların toplandığı padişahın hususi danışma kurulu olarak faaliyet gösteren meclistir. Meclis-i Vükela, başvekilin başkanlığında toplanıp önemli devlet işlerini görüşür ve icra işlerinde nezaretler arasında koordinasyonu sağlardı. Nazırların her biri nezaretlerinin görev alanına giren işlerden sorumluydu. Meclis, gerekli gördüğü veya alt kademedeki diğer meclislerin hazırladığı tasarıları ve meseleleri tartışıp gerekli düzeltmeleri yapar, daha sonra sadrazam bunları bir tezkereyle padişahın onayına sunardı.
Ölümü
II. Mahmud Türbesi, Çemberlitaş, Fatih, Eminönü, İstanbul.


Vereme yakalanmış olan Sultan Mahmut, 1839 yazında rahatsızlığı iyice artınca sıcak yaz günlerinde Çamlıca havasının kendisine iyi geleceğini ümit ederek bunaltıcı bir yaz gününde Beşiktaş Sarayı’ndan birkaç yakınının eşliğinde saltanat kayığına binerek Üsküdar’a geçti oradan Çamlıca’ya geçerek eşi Bezmialem Sultan ve oğlu Abdülmecit ile birlikte, kardeşi Esma Sultan'ın buradaki köşküne yerleşti. Sultan Mahmut’un ağırlaştığı günlerde, Meclis-i Vala Reisi Koca Hüsrev Paşa, güvendiği saray adamları aracılığıyla padişahın durumunun dışarıdan duyulmaması için önlemler aldırmış kendisi de hasta padişahın yattığı Çamlıca Kasrının bir odasına yerleşmişti. Amacı ölümden, herkesten önce haberdar olmak ve padişahlık müjdesini de yine herkesten önce Şehzade Abdülmecit’e ulaştırarak, bulunduğu görevden sadrazamlığa atanmak idi.[kaynak belirtilmeli] Şehzade Abdülmecit ve annesi Bezmialem Sultan da ölüm haberini bekliyorlardı.

Sultan Mahmut’tan umut kesildiği sırada sözde devleti ve milleti düşünen kimi devlet adamları ve Hüsrev Paşa, koma halindeki padişahın tahttan indirilmesine fetva alıp oğlu Şehzade Abdülmecit’i bir an evvel tahta oturtmak düşüncesindeydiler.[kaynak belirtilmeli] Buna karşılık Sultan Mahmut’a çok bağlı bir grup saray erkanı ise hekimlerin padişahı kasten tedavi etmedikleri, şayet oğlu Şehzade Abdülmecit ortadan kaldırılırsa mecbur kalıp iyileştirecekleri inancıyla daha korkunç, tehlikeli ve duygusal çareler peşindeydiler. Bunların başında da Hüsrev Paşa’nın siyasi rakibi Kaptan-ı Derya Müşir Ahmet Fevzi Paşa vardı. Hüsrev Paşa olasılıkla kendi uydurması olan bu suikast ihtimalinden genç şehzadeyi ve annesi Bezmialem Sultan’ı gizlice bilgilendirerek onları kendisine minnettar kalmayı gözetmişti. Bu gizli hesapları komadaki padişah sezmiş ya da ona acımayarak kulağına fısıldayanlar olmuş olmalı ki, ölümün beklendiği o günlerde Sultan Mahmut oğlu Şehzade Abdülmecit’e ve annesi Bezmialem Sultan’a küskündü.[kaynak belirtilmeli]Ölüm döşeğindeyken Şehzade Abdülmecit babasını son kez görmek isteğiyle gizlice odasına girmiş ayaklarına yüzünü sürüp ağlarken,[kaynak belirtilmeli] durumu fark eden Sultan Mahmut son takatini sarf edip oğlunun yüzünü tekmelemişti.[kaynak belirtilmeli] Sultan Mahmut 2 Temmuz 1839 pazartesi günü sabaha karşı hayatını kaybetti. Hüsrev Paşa Sultan Mahmut’un öldüğünü öğrenir öğrenmez yanından ayırmadığı Serasker Said Paşa’yı güvenlik önlemleri ve cülus hazırlıklarıyla görevlendirdi ve Bezmialem Sultan’a oğlunu cülus merasimine hazırlaması için haber gönderdi.

Sultan II. Mahmut’un cenazesini oğlu Şehzade Abdülmecit gördükten sonra seher vakti Harem iskelesine indirilip oradan yedi çifte kayıkla Topkapı Sarayı’na getirilip Hırka-i Saadet Dairesinin şadırvanı önünde yıkanıp kefenlenmişti. Sultan Abdülmecit’in Topkapı Sarayı’ndaki cülus merasiminden sonra Sultan II. Mahmut’un cenaze namazı kılınıp cenaze alayı düzenlenerek birden bastıran yağmur altında kız kardeşi Esma Sultan’ın isteğiyle naaşı Esma Sultan’ın Cağaloğlu’ndaki köşküne defnedildi. Projesi Hassa Mimarı Garabet Amira Balyan'a ait olan ve Abdülhalim Efendi'nin nezaretinde yapılan Sultan II. Mahmut’un Cağaloğlu’ndaki türbesi bir yılda tamamlandı.
Mimari çalışmalar

Sultan II. Mahmud döneminde, mimari alanda da yeni bir gelişmenin başladığı görülür. İmparatorluğun değişik bölgelerinde birbirinden güzel yapılar inşa edildi. Sultan II. Mahmud'un yaptırdığı eserlerden bazıları şunlardır; Rodos Süleymaniye Camii, İzmir Bıyıklıoğlu Mahmud Camii, hayatını kurtaran Cevri Kalfa'nın adını verdiği sıbyan mektebi, Tophane Nusretiye Camii, Arnavutköy Tevfikiye Camii, Asariye Camii, Hidayet Camii İstanbul Kocamustafapaşa Küçük Efendi Camii ve külliyesi, İstanbul Şamlar köyü tarihi camii ve bendi, Taşkışla, Gülhane Parkı girişindeki Alay Köşkü.

Sultan II. Mahmud ayrıca, İstanbul'daki bütün büyük camilerin tamirini de yaptırdı. Unkapanı köprüsü yine onun zamanında yapıldı. Mekke'de bir medrese yaptırdı ve Mescid-i Aksa'yı tamir ettirdi. Aynı zamanda hattat, bestekâr ve şair olan Sultan II. Mahmud yazdığı şiirlerde Adlî mahlasını kullandı.
Ailesi
Eşleri


   Bezmialem Valide Sultan (d.1807 - ö.1853)
   Pertevniyal Valide Sultan (d.1812 - ö.1883)
   Haciye Pertev-Piyale Nev-fidan Kadın Efendi (d.1793 - ö.1855)
   Âlîcenab Kadın Efendi (ö.1839)
   Fatma Kadın Efendi (ö.1809)
   Kamarı Kadın Efendi (ö.1825)
   Aşubican Kadın Efendi (d.1793 - ö.1870)
   Haciye Hoşyar Kadın Efendi (ö.1859)
   Hüsn-i Melek Kadın Efendi (d.1812 - ö.1856)
   Nurtab Kadın Efendi (d.1810 - ö.1886)
   Misl-i Na-yab Kadın Efendi (ö.1825)
   Perviz-felek Kadın Efendi (ö.1863)
   Zeyin-i Felek Kadın Efendi (ö.1842)
   Vuzlat Kadın Efendi (ö.1830)
   Zer-Nigar Kadın Efendi (ö.1832)
   Ebr-i Reftar Kadın Efendi (ö.1825)
   Lebriz Felek Kadın Efendi (d.1810 - ö.1865)
   Tiryal Kadın Efendi (d.1810 - ö.1883)

Erkek çocukları


   Abdülmecid (d.1823 - ö.1861)
   Abdülaziz (d.1830 - ö.1876)
   Şehzade Ahmed (d.1814 - ö.1815)
   Şehzade Ahmed (d.1819 - ö.1819)
   Şehzade Ahmed (d.1819 - ö.1819)
   Şehzade Ahmed (d.1822 - ö.1823)
   Şehzade Ahmed (d.1823 - ö.1824)
   Şehzade Bayezid (d.1812 - ö.1812)
   Şehzade Abdülhamit (d.1811 - ö.1815)
   Şehzade Abdülhamit (d.1813 - ö.1825)
   Şehzade Abdülhamit (d.1827 - ö.1828)
   Şehzade Süleyman (d.1817 - ö.1819)
   Şehzade Mehmet (d.1814 - ö.1814)
   Şehzade Mehmet (d.1816 - ö.1816)
   Şehzade Mehmed (d.1822 - ö.1822)
   Şehzade Murat (d.1827 - ö.1828)
   Şehzade Hafiz (d.1836 - ö.1839)
   Şehzade Nizameddin (d.1835 - ö.1838)
   Şehzade Osman (d.1813 - ö.1814)
   Şehzade Kemalüddin (d.1813 - ö.1814)
   Şehzade Abdullah (d.1820 - ö.1820)
   Şehzade Mahmud (d.1822 - ö.1822)

Kız çocukları

   Emine Sultan (d.1813 - ö.1814)
   Hamide Sultan (d.1817 - ö.1818)
   Hayriye Sultan (d.1831 - ö.1832)
   Şah Sultan (d.1812 - ö.1814)
   Saliha Sultan (d.1811 - ö.1843)
   Ayşe Sultan (d.1809 - ö.1810)
   Atiye Sultan (d.1824 - ö.1850)
   Fatma Sultan (d.1828 - ö.1830)
   Munire Sultan (d.1824 -ö.1825)
   Fatıma Sultan (d.1809 - ö.1809)
   Mihrimah Sultan (d.1812 - ö.1838)
   Adile Sultan (d.1826 - ö.1899)
   Fatma Sultan (d.1810 - ö.1825)
   Emine Sultan (d.1814 - ö.1814)
   Şah Sultan (d.1814 - ö.1817)
   Emine Sultan (d.1815 - ö.1816)
   Zeynep Sultan (d.1815 - ö.1816)
   Cemile Sultan (d.1818 - ö.1818)
   Hamide Sultan (d.1818 - ö.1819)
   Hatice Sultan (d.1825 - ö.1842)
   Hayriye Sultan (d.1832 - ö.1833)
   Refia Sultan (d.1836 - ö.1839)


II.Mahmut devri (1808-1839), hem gerçeklestirilen yenilik hareketleri ile hem de etnik ve siyasî isyanlariyla Osmanli Devleti'nin yol ayrimina girdigi bir dönemi ifade eder. II.Mahmut, öncelikle orduyu bastan asagi düzenlemek ile ise basladi. Yeniliklere karsi çikan Yeniçeri Ocagi bir nizamname ile ortadan kaldirildi. Vak'a-yi Hayriye olarak adlandirilan bu köklü degisiklikle (15-16 Haziran 1826), yeni bir ordu olusturuldu. Ancak yeniçeriler bu düzenlemeye boyun egmeyerek isyan ettiler. Sadrazam'in sarayini basan yeniçeriler sadrazamin ve islahatçilarin baslarini istediler. Ancak At Meydani'nda toplanan yeniçeriler dagitildi, ocaklari bombalandi. Böylece Avrupa tarzinda yeni bir ordunun kurulmasi yönündeki en büyük engel ortadan kaldirilmis oluyordu. II. Mahmut hükûmet teskilâtinda da degisikliklere giderek kabine ve nezaret (bakanlik) usulünü benimsedi. 1836 yilinda Dahiliye ve Hariciye Nazirliklari kuruldu. Avrupa devletleri ile A.B.D ile ticarî anlasmalar yapildi. Iktisadî ve adlî sistemde degisikliklere gidildi. Avrupa tarzinda egitim veren rüstiyeler, Harbiye ve Tibbiye okullarinin açilmasi vb. gibi egitim alaninda da islahatlar gerçeklestirildi.

Fakat, kimi seklî, kimi öze yönelik bu yenilikler devletin içinde bulundugu zorluklari asmasina yetmedigi gibi, Osmanli cografyasindaki parçalanma II.Mahmut döneminde daha da hissedilir hale geldi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat öncesi ıslahat hareketleri

II. Osman döneminde yapılan ıslahat hareketleri


II. Osman döneminde birçok ıslahat hareketine girişilmiş ancak başarılı olunamamıştır. Bunlar:

   Yeniçeri Ocağı'nı kaldırarak yerine Anadolu Türkleri ve Türkmenlerden yeni bir ordu kurmak[1]
   Başkenti İstanbul'dan Anadolu'daki bir şehre taşımak[1]
   Kıyafet inkılabı yapmak[1]
   Fatih Kanunnamesi'ni kaldırarak yeni bir kanun hazırlamak[1]
   İlmiye sınıfın siyasi ve mali hakimiyetini kırarak din ocağı haline getirmek[1]

Fakat 1620 yılında katledirilerek öldürülmesi üzerine bu ıslahatlar sözde kalmıştır.
IV. Murad döneminde yapılan ıslahat hareketleri

IV. Murad 2 Eylül 1633 yılında birtakım ıslahat hareketleri gerçekleştirdi.Bunlar;

   Kahvehaneler yıktırıldı[2]
   Tütün içmek yasaklandı[2]
   Gece fenersiz sokağa çıkılmadı[2]

Bizzat IV. Murad akşamları kıyafet değiştirerek kontrole çıkar, kurallara uymayanları cellat yardımıyla başlarını keserdi.[2]
III. Selim döneminde yapılan ıslahat hareketleri

   Ana madde: III. Selim döneminde yapılan ıslahat hareketleri

III. Selim döneminde önemli ıslahatlar yapıldıysada Kabakçı Mustafa isyanı sonucu geçerliğini yitirmiştir.Bunlar;

   Yeniçerilerin Esame alımı yasaklandı.[3]
   Osmanlı-Rus savaşına katılmayan tımarlıların dirlikleri kesildi.[3]
   1792 yılında ise Halıcıoğlu'nda bir Humbaracı ocağı kurmuştur.[3] Bu kışlanın bir bölümünde istihkamcı, diğer bir kısmında ise humbaracı yetiştiriliyordu.[3]
   1800 yılında Humbaracı Ocağına bağlı olarak Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn kuruldu.[3]
   1805 yılında yine bu okul inşşat ve seyrü sevafin adlı iki ana bölüme ayrılmıştır.[3]
   1793 yılında Nizam-ı Cedit ordusu kuruldu.1.600 asker İstanbul'da, diğer 12.000 kişi ise diğer vilayetlere gönderildi.[4]
   Nizam-ı Cedit ordusunda uygulanan talim zamanla imparatorluğun çoğu yerinde uygulanmaya başlandı.[4]

III. Ahmed döneminde yapılan ıslahat hareketleri

   Ana madde: Lale Devri

I. Mahmud döneminde yapılan ıslahat hareketleri

   Humbaracı Ahmed Paşa trafından Humbarhane ve Herdeshane kurulmuş, fakat yeniçerilerin kazan kaldırmasıyla kaldırılmıştır.[5]

I. Abdülhamid döneminde yapılan ıslahat hareketleri

   Sürat topçuları ocağının kontenjanı geliştirilerek 250'den 2.000'e çıkarıldı.[6]
   Haliç'teki istihkam okulu Camialtı'na taşındı.[6]

II. Mahmud döneminde yapılan ıslahat hareketleri


II. Mahmud döneminin en önemli ıslahatı yeniçeri ocağını kaldırmasıdır.

   1808 yılının ocak ayında Nizam-ı Cedit ordusunun devamı olan Sekban-ı Cedit ordusu kuruldu.Daha sonra Yeniçerilerin baskısıyla kaldırıldı.[7]
   Yeniçeri Ocağı kaldırılarak yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediyye (17 Haziran 1826) ordusunu kurmuştur.[8]
   Kıyafet inkılabı yaparak başlık, cepken ve şalvar yerine fes, ceket ve pantolon getirilmiştir.[9]
   İlk posta teşkilatı kuruldu.[9]
   İlk gazete olan Takvim-i Vekayi çıkarıldı.[9]
   Divan-ı Hümayun kaldırılarak yerine Nazırlıklar kuruldu.[9]
   1827 yılında cerrahhane ve tıbhane birleştirilerek "Mektebi Tibbiyeyi Adliyeyi Şahane" kuruldu

[/size]

Bu konuyu yazdır

  19. Y.Y. Osmanli Devleti'Nde Islahat Çabalari Ve Osmanli Devletinin Sonu
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:37 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

19. Y.Y. Osmanli Devleti'nde Islahat Çabalari Ve Osmanli Devletinin Sonu

Iyi bir egitim görmüs olan III. Selim bu baris döneminden faydalanarak, devlet içinde, özellikle askerî alanda, islahatlar yapmak istiyordu. Bu maksatla, Nizâm-i Cedit adi verilen ilk islahat hareketiyle, yeni bir ordu kurdu(1793). Yeniçeri Ocagi'ni kaldiramayacagini bildiginden, öncelikle Nizâm-i Cedid denilen bu orduyu batili tarzda düzenleyip, basarisini kanitlamak gerekliydi. Ancak bundan sonra Yeniçeri Ocagi lagvedilebilirdi. Fakat kendileri aleyhine ortaya çikan gelismelerden endise duyan Yeniçeriler, bazi devlet adamlarini da yanlarina çekerek yeniliklere karsi çiktilar ve isyan ettiler. Üstelik bu arada Napolyon Bonapart, bir orduyla Misir'i isgale baslamisti (1798). Osmanlilar, Rusya, Ingiltere ve Sicilya'nin da menfaatlerine dokunan Fransiz isgaline karsi harekete geçti. Ehramlar savasiyla, Misir'i ele geçirip, kuzeye yönelen Bonapart, Akka'da Osmanli savunmasini geçemedi (1799). Kusatmayi kaldiran Napolyon geri dönerken, yerine biraktigi ordu komutanlari da maglûp edildiler. Neticede Fransizlar Misir'i terk etmek zorunda kaldi(1801). Fransa'yi barisa zorlayan önemli bir sebeplerden birisi de, Akdeniz'de Rus ve Türk donanmalarinin is birligi yapmalari, Ingiltere'nin Fransiz savas ve ticaret gemilerini taciz etmesiydi. Fransa'nin Akdeniz ve Orta Dogu'daki ticarî menfaatlerinin zedelenmesi onlari barisa zorlamaktaydi.

1802'de imzalanan anlasmayla Fransa bölgede yine ticaret yapma güvencesi almis ve kapitülâsyon hakkini elde etmistir. Bu olayi bahane ederek Akdeniz'e inen Rus donanmasi, Osmanli donanmasiyla birlikte Fransa'nin elindeki bazi adalari ele geçirmis idi. Fakat halk, ebedî düsman olarak gördügü Rusya ile is birligi yapilmasina büyük tepki göstermis ve bunun sonunda III. Selim'e ve islahatlarina karsi cephe genislemisti. Üstelik Napolyon'un, Orta Dogu'da Araplara yönelik propagandasinin da etkisiyle bölgede bazi isyanlar çikmisti. Böylece Bulgaristan ve Sirbistan'da çikan isyanlara bir de Suriye'de ve Hicaz'da çikan isyanlar eklenmis oluyordu. Vehhabiler ayaklanarak, 1803-1804'te Mekke ve Medine'yi ele geçirmislerdi. Osmanlilarin tekrar Fransa ile yakinlasmalari, Ingiliz ve Ruslari harekete geçirmis ve sonunda Rusya Eflak ve Bogdan'i isgal etmisti. Bu savas sürerken Nizâm-i Cedit'in Rumeli"ye de kaydirilmasindan memnun olmayan isyancilar Sehzade Mustafa'nin tahrik ve tesvikiyle birleserek Ikinci Edirne Vak'asi denilen büyük bir ayaklanma baslatmislardi (1806). Neticede Istanbul'da patlak veren Kabakçi Mustafa Isyani III. Selim'in sonunu hazirladi. Saraya giren isyancilar III. Selim'i tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yi tahta geçirdiler (29 Mayis 1807). Nizâm-i Cedid lagvedildi. Fakat III.Selim'e bagli olan Ruscuk bayraktari Mustafa, yenilik taraftarlariyla birleserek, karsi darbede bulundu. Amaci III. Selim'i yeniden tahta çikarmakti. IV. Mustafa'nin, sabik padisahi öldürttügünün ögrenilmesi üzerine, kardesi II.Mahmut basa geçirildi (28 Temmuz 1808).

Alemdar Mustafa Pasa sadareti üslenerek, III. Selim'in baslattigi islahatlari devam ettirmeye çalisti. Nizâm-i Cedit'i, Sekbân-i Cedit adi ile yeniden canlandirdi. Ancak ulemayi ve yeniçerileri memnun edemeyen Alemdar Mustafa Pasa, 1809'da çikan bir isyanda öldü.

Bu konuyu yazdır

  Duraklama Dönemi Ve Son Basarilar
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:35 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Duraklama Dönemi Ve Son Basarilar

III. Mehmet zamaninda Avusturya'ya karsi devam ettirilen savaslarda Egri, Kanije ve Haçova zaferleri elde edilmisse de I. Ahmet (1604-1617), Zitvatorok Antlasmasini imzalayarak (1606), Osmanlinin, Avrupa'daki üstünlügünün sona erdigini bir anlamda kabul ediyordu. Her ne kadar ele geçen topraklar bu anlasmayla Osmanlida kaliyorsa da, artik iki devletin "esit" sayildigi hükme baglanmisti. XVI.yüzyil baslarindan itibaren Avusturya ve Iran'la girilen uzun savaslar, ehliyetsiz idareciler, liyakatin yerini iltimas ve rüsvetin almasi, buna bagli olarak devletin askerî ve iktisadî düzeninin temelini olusturan timar sisteminin bozulmaya baslamasi, devletin güç ve otoritesini, halkin huzur ve asayisini güvenligini sarsmistir. XVII. yüzyila girilirken bu olumsuz sartlar, anarsinin artmasina sebep olmustur. Merkez ve tasra teskilâtinda görülen bozulmalar, pek çok isyanin çikmasini ve dolayisiyla devlet nizaminin sarsilmasini beraberinde getirmistir. Bu isyanlari üç grupta toplamak mümkündür; Tasrada çikan Celalî Isyanlari, Eyalet isyanlari ve Istanbul merkezli kapikulu isyanlari. Celalî isyanlarinin en önemli sebepleri, yukarida da belirttigimiz gibi, devletin uzayan savaslara bagli olarak azalan gelirlerini karsilayabilmek için vergileri artirmasi, timar sistemindeki bozulmalar ve köylünün artan vergilere karsi huzursuzluklari idi. Halkin devlete olan güveninin sarsilmasi, isyancilarin gücünü daha da artiriyordu. Kalenderoglu, Karayazici, Deli Hasan gibi Celâlîlerin isyanlarina, medrese ögrencisi suhteler ve basibos leventlerin isyanlari da eklenince, devlet isyanlari bastirmada oldukça zorlandi. Bu isyanlar yüzünden özellikle Anadolu'da dirlik ve düzenlik kalmadigi gibi, iktisadî durum da oldukça bozulmustur. Yine bu otorite boslugu nedeniyle Erzurum ve Sivas gibi yerlerin valileri ile Yemen, Bagdat, Eflâk, Bogdan gibi bagli eyaletlerin yerli yöneticileri de isyan etmislerdi.

Istanbul'daki yeniçerilerin ulûfelerini zamaninda alamamalarini bahane ederek çikardiklari isyanlar dogrudan sarayi hedef almistir. Fesat yuvasi hâline gelen Yeniçeri Ocagi'ni düzenlemek isteyen II. Osman (1618-1622) yeniçerilerin hismina ugramis, isyancilar sarayi basmistir. Yeniçeriler, Genç Osman'i tahttan indirerek yerine, III. Mehmet'in kardesi I.Mustafa'yi getirmisler ve bununla da kalmayarak, Genç Osman'i Yedikule Zindanlarinda katletmislerdir. Bu olay yeniçerilerin bir padisahi tahttan düsürüp, katletmelerinin ilk örnegi olmasi açisindan dikkat çekicidir.

Yeniçerilerin basa geçirdigi I.Mustafa'nin bir yil sonra ölmesiyle, Osmanli tahtina IV. Murat geçer (1623-1640), genç padisah, hâkimiyetinin ilk on yilinda devlet idaresindeki inisiyatifi valide Kösem Sultan'a birakmis ve güçlenene kadar fesat çikaranlara karsi tedbirli davranmistir. Ancak saraydaki huzursuzluk ve Anadolu'da yeniden patlak veren isyanlarin tehlikeli boyutlara ulasmasi üzerine 1632'de duruma müdahale eden IV. Murat, kisa zamanda otoriteyi tesis etmistir. Sert tedbirlerle nifak çikaranlari, seyhülislâm ve kardesleri de dahil, öldürtmekten çekinmemis, bosalan devlet hazinesini yeniden çeki düzene koymustur. Toparlanan Osmanli Devleti, Bagdat'i ele geçiren Iran'a savas açti. IV. Murat, ünlü seferiyle Bagdat'i geri aldi (1638). Iran ile yapilan Kasr-i Sirin Antlasmasiyla (1639), bugünkü sinirlara yakin olan Türk-Iran siniri yeniden çizildi.

1640'ta, IV. Murat'in ölmesi üzerine yerine kardesi I. Ibrahim geçti(1640-1648).

Fakat onun sekiz yillik saltanatinda devlet her açidan kötülemeye baslamisti. Sonunda 1648 yilinda o da öldürüldü ve çocuk yastaki IV. Mehmet Osmanli tahtina çikarildi (1648-1687). Harem ve Yeniçeri Ocagi devlet islerine istedikleri gibi müdahale eder olmuslardi. Bu kötü gidis 1656'da Köprülü Mehmed Pasa'nin sadrazamlik vazifesine getirilmesine kadar devam etti.Köprülü Mehmet Pasa ve onun ailesinden olan diger sadrazamlar XVIII. yüzyil baslarina kadar Osmanli Devleti'nin idaresinde belirleyici bir rol oynamislardir. Köprülüler Devri olarak bilinen bu dönemde geçici de olsa bir istikrar saglanmis ve Osmanlilar son fetihlerini bu devirde gerçeklestirebilmislerdir. Köprülü Mehmet Pasa, içerde sükûneti sagladigi gibi, Venediklilerin eline geçmis olan Bozcaada ve Limni'yi geri alip, Çanakkale Bogazi'ni ablukadan kurtardi. Köprülü Mehmet Pasa öldügünde, padisah yine genis yetkilerle oglu Köprülü Fazil Ahmet Pasa'yi sadarete getirdi(1661). Erdel islerine karisan Avusturya'ya karsi baslatilan savasta Fazil Ahmet Pasa, Uyvar'i fethetti. Avusturya yapilan anlasmayla, Erdel ile Uyvar ve Neograt kalelerinin Osmanli hâkimiyetinde oldugunu kabul etti. Uzun süredir kusatilan, Venedik'in elindeki Girit, Kandiye Kalesi'nin düsmesiyle Osmanli hâkimiyetine girdi(1669). Lehistan'a yapilan sefer sonucunda Podolya da Osmanli topraklarina katildi (1676).

Büyük basarilara imza atan Fazil Ahmet Pasa'nin genç yasta ölmesi üzerine, IV. Mehmet, Köprülü'nün damadi Kara Mustafa Pasa'yi sadrazamliga getirdi(1676).

Kara Mustafa Pasa, Çehrin'i ele geçirdi (1678). Bu zaferden sonra, Ruslar, Dinyeper nehrinin saginda kalan topraklari Osmanlilara birakmak zorunda kaldiklari ilk anlasmayi Türklerle yapmistir (1681). Zaferlerin devami getirerek Osmanli'yi yeniden Avrupa'daki en genis sinirlara ulastirmak isteyen Kara Mustafa Pasa, Orta Macaristan'da, Katolik Avusturya'ya karsi isyan eden Protestan Macarlari himayesine aldi. Imre Tököli Osmanlilar tarafindan Orta Macaristan krali olarak tanindi. Mustafa Pasa, büyük bir orduyla Viyana'ya sefer düzenledi. Kanuni'nin ele geçiremedigi Avusturya'nin merkezi Viyana'ya karsi baslatilan bu ikinci sefer boyunca Osmanlilar hiçbir direnmeyle karsilasmadilar. 1683'te kusatma basladiginda, Avusturya imparatoru çoktan sehri terketmisti. Ancak kusatmanin uzun sürmesi, Lehistan ve Alman askerlerinin, sehrin imdadina yetismesiyle neticelendi. Iki ates arasinda sikisan Kara Mustafa Pasa, büyük bir bozguna ugradi. (12 Eylül 1683). Osmanlilar Belgrat'a kadar geri çekilmek zorunda kaldi. Viyana bozgunu, sadrazamin Belgrat'ta hayatina mal olmustu. Osmanli devletine karsi Avusturya, Lehistan, Malta, Venedik ve son olarak Ruslarin katildigi(1696) büyük bir ittifak olusturuldu. Osmanlilar dört cephede bu ittifaka karsi mücadele verdiği sirada, içte de huzursuzluk artmaktaydi. IV. Mehmet tahttan indirilmesiyle yerine II. Süleyman (1687-1691) , II.Ahmet (1691-1695) devirlerinde huzursuzluk devam etti. Bu dönemde yine bir Köprülüzade olan Fazil Mustafa Pasa, ordu ve maliyeyi düzene koymaya yönelik basarili icraatlerde bulunmus ise de ayni aileden Hüseyin ve Nu'man Pasalar, sadaret makaminda basari saglayamamislardi.

II. Mustafa (1695-1703), Viyana bozgunu ve ardindan gelen toprak kayiplarini önlemek amaciyla üç kez Avusturya'ya sefer düzenledi, ilk iki seferde kismen basari saglandiysa da son seferde Osmanli ordusu Zenta denilen yerde bozguna ugradi. Bunun üzerine Ingiltere'nin araya girmesiyle Osmanlilar, ittifak güçleriyle Karlofça Antlasmasi'ni imzalamak zorunda kaldi (26 Ocak 1699). 25 yil için geçerli olacak bu anlasma sonunda, Avusturya'ya Macaristan'in büyük bir bölümü ve Erdel, Venediklilere Dalmaçya kiyilari ve Mora, Lehistan'a ise Podolya ve Ukrayna birakiliyordu. Rusya ile yapilan üç yillik ayri bir anlasma ile de Azak Kalesi Ruslara terk ediliyor ve onlarin Istanbul'da daimî bir elçi bulundurmalari kabul ediliyordu. Karlofça Antlasmasi, Osmanlilarin toprak kaybiyla neticelenen simdiye kadar imzaladiklari en agir anlasma idi.

I.Edirne Vakasi adi verilen bir ayaklanma ile Osmanli tahtina III. Ahmet geçirildi (1703-1730). Rusya bu dönemde hem Dogu Avrupa hem de Karadeniz istikametinde topraklarini genisletme gayesini gütmekteydi. Poltova yenilgisinden sonra Osmanlilara siginan Isveç Krali XII. Sarl, iki ülke arasinda yeniden bir savasin baslamasi için bir vesile oldu. Bu savas ile Osmanlilar, Karlofça'da kaybettikleri topraklari tekrar kazanma firsatini bulacakti. Nitekim Prut'ta sikistirilan Ruslar (1711), anlasma yaparak, Azak'i terk etmek zorunda kaldilar. Karadag'da isyan çikartan Venedik'e karsi açilan savaslarda ise isgal altindaki Mora kurtarildi. (1715). Bu basarilar üzerine, siranin kendisine geldigini düsünerek harekete geçen Avusturya, Osmanlilari yenilgiye ugrattilar.

Temesvar ve Belgrat düstü. Osmanlilar Pasarofça Antlasmasini imzalayarak (1718), Temesvar ve Belgrad ile birlikte Küçük Eflâk ve Kuzey Sirbistan'i Avusturya'ya birakti. Dalmaçya kiyilarindaki bazi kalelerin Venedik'e terki mukabilinde Mora muhafaza edildi. Osmanlilardin Balkanlar ve Orta Avrupa seferleri için staratejik bir mevkiide olan Belgrat'in düsmesi, agir sonuçlar dogurmustur. Avusturya, Belgrat'tan Balkan içlerine sarkmakta daha basarili olacaktir.

Bu konuyu yazdır

  Varna Savaşı
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:33 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Varna Savaşı

Tarih: 10 Kasım 1444
Yer: Varna, Bulgaristan yakınları
Sonuç: Osmanlı zaferi

Taraflar:

Osmanlı ımparatorlu u
Macaristan, Lehistan

Kumandalar:

Osmanlı ımparatorlu u :

II. Murat

Macaristan, Lehistan:

Hunyadi Yanos (Macar), III. Ladislas (Leh)

Varna Savaşı 10 Kasım 1444 tarihinde, Macar, Leh, Papalık ve çeşitli Balkan milletlerinden oluşan, Jan Hunyadi komutasındaki Haçlı ordusu ile II. Murat önderli indeki Osmanlı ordusu arasında bugünkü Bulgaristan'ın Varna şehri yakınında yapılmış bir savaştır.

Savaş öncesi

II. Murat, Papa IV. Öjen'in önayak olmasıyla oluşturulan bir Haçlı ordusunu yenmiş ve 1444 yılının yaz aylarında Edirne-Segedin Antlaşması'nı imzalamıştı. Bu antlaşma 10 yıl sürelik bir barış dönemini öngörüyordu. Antlaşmanın imzası üzerine II. Murat tahtı 12 yaşındaki o lu şehzade Mehmet'e bırakarak Manisa'ya çekilmişti. Ancak Edirne-Segedin Antlaşması'nın koşullarından hoşnut kalmayan Papalık, Kardinal Çezarini vasıtasıyla Macar kralı Hunyadi Yanos'u "Papa’nın onayı olmadı ından dolayı geçersizdir" iddiasıyla antlaşmayı ihlale ikna etme e çalışıyordu. Böylece Balkan ülkeleri Papa'nın da önayak olmasıyla tekrar bir ordu oluşturarak saldırıya hazırlandı.

II. Murat önce tahta geri dönmeye isteksizdi. Tahtta oturan 12 yaşındaki II. Mehmet'in yaşından beklenmeyecek bir üslupta babasını ordularının başına geçmeye davet eden mektubu ve Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın ça rısı üzerine, II. Murat askerleri ile beraber Manisa’dan ıstanbul bo azına do ru hareket etti. Oradan, asker başına birer duka altın vererek; Ceneviz gemileriyle Rumeli'ye geçti. O lu II. Mehmet ve Veziriazam Çandarlı Halil’i, Edirne’de bırakarak Varna’ya do ru haçlı ordularını karşılamak üzere hareket etti.

Savaşın gelişmesi

Osmanlı ve Haçlı orduları bugünkü Bulgaristan'ın Varna kenti yakınlarında karşılaştılar. Sultan Murat’ın bulundu u yerde bir hende in yanında Haçlıların ihlal etti i Edirne-Segedin Antlaşması'nın metni asılıydı. II. Murat'ın bu savaşta çok başarılı bir strateji uyguladı ı bilinmektedir.

Haçlı ordusunun sol tarafında bataklıklar yer almaktaydı. II. Murat savaş alanın avantajını kullanmak için baskın stratejisi kullanmıştır. Güneydeki bataklıkları hesaba katarak sa  kanadının savaş sırasında çevrilmesinin ihtimalini ortadan kaldırmak ve Haçlıları tam bir çembere almak için Haçlıların tek çıkış yolu olan Varna'nın kuzey yoluna 5.000 kişilik bir kuvvet ko***** tam imha düzeni almıştır. Bu düzen Haçlıları psikolojik olarak sarstı. Ama II. Murat yolu tutan kuvvetleri çarpışmalar süresince savaşa sokmadı. Ancak Osmanlı Ordusu'nun en zorlandı ı anda bu kuvvetleri ça ırdı. Kuzey yolunu boşaltarak dengeyi kendi lehine çevirdi. Haçlılara "Kaçış yolunuz var." mesajı vererek, kaçmaya e ilimli Haçlı askerlerini savaş alanından kaçışa özendirerek bir taşla iki kuş vurmuş oldu.

Haçlı ordularının başında Macar kralı Hunyadi Yanos, Leh kralı Ladislas, Papalık şövalyeleri olan Kardinal Çesarini, Franko, Varadin ve Erlan piskoposları bulunuyordu. II. Murat ise ordusunu kademeli olarak düzenlemiş, Rumeli beylerbeyi Turhan Bey'i Rumeli askeriyle sa a, Anadolu beylerbeyi Karaca Bey'i askeriyle sol tarafa yerleştirmişti. ıstanbul'dan getirdi i yeniçeri askerlerini ise bizzat kendi kumandası altında orta kısıma yerleştirmişti.

Savaş başladı ında önce Haçlı ordusunun şiddetli saldırısı sonucu Osmanlı ordusunda bir panik havası ortaya çıktı. Haçlı orduları zırhlıydı ve daha az kayıp veriyorlardı. Bu durum Osmanlı ordusunu zor durumda bırakıyordu. Hunyadi Yanos ordusunu disiplinli bir şekilde yönetmekteydi. Osmanlı ordusunun yenilme belirtileri göstermesi üzerine Macar Kralı Ladislas, savaşın başarısını tamamen Hunyadi Yanoş'a bırakmamak için yerinden ayrılarak savaşa katıldı. Osmanlı ordusu merkeze do ru saldıran Haçlı ordusunu geri çekmek için yanlara do ru açıldı ve ortada kalan Haçlı ordusu bu şekilde Osmanlı ordusunun şiddetli saldırıları sonucu yenilgiye u radı.

Macar kralı Ladislas savaş sırasında başına aldı ı bir balta darbesi sonucunu yaşamını yitirdi. Ölen kralın başını yeniçeriler II. Murat'a getirdiler. II. Murat ölen kralın başını yeminini bozdu u Edirne-Segedin Antlaşmasının yanında teşhir ettirdi. II. Murat tam imha stratejisini kuvvetlerinin çok yıpranmaması için iki kademe olarak düzen yaptı ı Kosova Savaşına taşımıştır. Tam sonucu da elinde sa  kalan tecrübeli komutanlarla bu savaşta almıştır.

Bazı kaynaklara göre II. Murat savaş alanını gezerken yanındaki yardımcılarına sorar: "Biz bu savaşı nasıl kazanabildik?" Yanındaki vezirlerden biri: "Hanım, şu yerde yatan keferelerde bir tek ak sakallı ihtiyar yok. Biz ihtiyarlarımız yüzünden kazandık,onlar ise ihtiyatsızlıkları yüzünden kaybettiler." cevap verir.

Savaş kazanılmasına karşılık Osmanlılar için çok zor geçmiştir. Bunun nedeni Haçlı askerlerinin hepsinin tepeden tırna a, savaş atları dahil kalın zırhlarla donanmış olmasıydı. Varna'da 50.000 tam zırhlı Haçlı askeri öldürülmesine karşılık bu sayıdan çok daha fazla Osmanlı askeri yaşamlarını kaybetti. ışte bu sayı kaybı II. Murat'ı savaşı iki kademeli olarak Kosova'ya taşımasına neden olmuştur. Haçlıların sayısı yaklaşık 120.000 kişi idi. Ve savaş alanından kaçan Haçlı askeri sayısı ise 70.000 civarındaydı.

Savaşın sonuçları

Varna Savaşı tarihin en büyük savaşlarından biridir. Bu savaştan sonra ismini kurtarmak isteyen Hunyadi Yanoş tekrar ordularını topla*****, kendisine katılmak istemeyen Sırbistan’ı işgal edip Tuna’yı geçecek ve Kosova Meydan Muharebesinde Osmanlı ordusu ile tekrar karşılaşacaktı.

Mora ve Bulgaristan Osmanlı Devleti`ne ba landı.

Bu konuyu yazdır

  Lâle Devri
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:31 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Lale Devri

Lâle Devri, (Osmanlı Türkçesi: لاله دورى) Osmanlı Devleti'nde, 1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması ile başlayıp, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ile sona eren dönemdir.[1] Bu dönemin padişahı III. Ahmet, sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'dır.

İsimlendirme

Lale Devri, "Zevk ve sefâ" devri olarak bilinir. Adını, O dönemde İstanbul'da yetiştirilen ve zamanla ünü Dünya'ya yayılan lale çiçeklerinden alması, çok sonradan olmuştur. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun hiçbir devrinde Lale Devri olarak anılmamıştır. Yahya Kemal samimi arkadaşı Ahmet Refik Altınay ile bir sohbeti sırasında, III. Ahmed'in Veziri Azamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile beraber 1718-1730 yılları arasında yaptıkları, Osmanlı İmparatorluğundaki yaşam biçimini değiştirme etkinliklerini Lale Devri olarak tanımlar. Ahmet Refik de bu dönemi anlatan kitabına "Lale Devri" (istanbul 1331/1913 Muhtar Halit Kitabhanesi) ismini verir ve bir süre sonra bu dönem Lale Devri olarak anılmaya başlar

Döneme ait eserler

Sultan III. Ahmet, sadrazam Damat İbrahim Paşa ile uyum içerisinde çalışmış, bu sırada yaşanan Lâle Devri'nde sanat ve toplumsal hayata özgün bir anlayış getirilmişti. Sultan III. Ahmet, Topkapı Sarayı ile Yeni Câmii'de birer kütüphane, Ayasofya'da Bâb-ı Humâyun'un karşısında Türk sanat şaheserlerinden sayılan Sultan Üçüncü Ahmet Çeşmesi ve İstanbul'un su ihtiyacını karşılamak amacıyla da "Deryayi Sim" adlı bir su bendi inşa ettirmiştir. Bunlardan başka Üsküdar Yeni Vâlide Câmii, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Damat İbrahim Paşa Camii ve Külliyesi, İstanbul'da Yeni Postane arkasında Daarül Hadis ve Sebil, Ortaköy Camii önündeki çeşme, Üsküdar Şemsi Paşa'da Hüsrev Ağa Camii önündeki çeşme ve Çubuklu Camii yanındaki Mesire Çeşmesi gibi eserler de yine bu dönemde yapılmıştır.[kaynak belirtilmeli]

Dönemin belki de en gözde eseri olan Sâdâbâd Kasrı, maalesef günümüze kadar gelememiş, bize yıkıntıdan fazla bir şey kalmamıştır.

Islahatlar (Yenilikler-Devrimler)

   Paris, Londra ve Viyana gibi Avrupa başkentlerine geçici elçilik heyetleri yollanmış, böylelikle Avrupa'yı daha yakından tanıma imkânı sağlanmıştır.
   Said Efendi ve İbrahim Müteferrika Avrupa'dan matbaayı getirmişlerdir.
   İlk kez çiçek hastalığına karşı aşı uygulanmıştır.
   İstanbul'daki yangınları önlemek için yeniçerilerden Tulumbacılar adı verilen bir itfaiye ocağı kurulmuştur.
   Çini atölyeleri açılmıştır.
   Kağıt fabrikası açılmıştır.
   Lale Devri’nde sanat alanında görülen en önemli kişi Levnî’dir. Asıl adı Abdülcelil Çelebi olan Levnî döneminin en büyük nakkaşıdır.
   Lale Devri'nde, Türk tarihinde bir ilk olarak İbrahim Müteferrika önderliğinde Çeviri Konseyi açılmıştır. Türk tarihinde çeviri çalışmalarındaki ilk enstitüleşme olarak bu konsey görülür.

Lale Devrinde Sanat

Nedim, Lâle Devri İstanbul'unun tasvirini aşağıdaki unutulmaz mısralarla yapmıştır:

Dönemin sonu

Patrona Halil İsyanı

Halkın büyük bir kısmı zor durumdayken İstanbul'da bazı devlet büyüklerinin rahat bir yaşam sürdürmeleri, eğlenceye düşkünlükleri huzursuzluklara sebep oluyordu.[kaynak belirtilmeli] İran savaşı sırasında Sultân'ın, fethedilmiş kaleleri para karşılığı sattığı söylentisi üzerine, halktan Sultân'ın sefere çıkması isteği gelmişti. III. Ahmet, göstermelik bir sefer alayı düzenledi.[kaynak belirtilmeli] Akşam olunca kayıklarla saraya geri döndü. Bu durumun anlaşılması bardağı taşıran son damla oldu.[kaynak belirtilmeli] İsyanın lideri Arnavut asıllı bir yeniçeri olan Patrona Halil aynı zamanda Beyazıt Hamamı'nda tellaklık yapıyordu. Asilerin isteği üzerine Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilerek cesedi isyancılara teslim edildi. Padişah III. Ahmed tahttan indirildi ve yerine I. Mahmud getirildi.

Bu konuyu yazdır

  Fetret Devri
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:29 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Fetret Devri

Fetret Devri, Bunalım Devri veya Fasıla-i Saltanat, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid'in beş oğlundan dördü arasındaki taht kavgaları nedeniyle 1402'den 1413'e kadar süren kargaşa dönemidir. Bu süreç Yıldırım Bayezid'in 1402'de Ankara Savaşı'nda, Timur İmparatorluğu'nun kurucusu Timur'a yenilip esir düşmesi sonucu ortaya çıktı. Fetret Devri'nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid'in oğulları Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi ve Çelebi Mehmed'dir. Dağılan Osmanlı birliği, 1413 yılında, I. Mehmed (Çelebi Mehmet) tarafından yeniden sağlandı.

Etimoloji

Fetret, "iki olay arasında geçen süre" anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür.[1] Benzer şekilde fasıla da "aralık" anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür.

İsa Çelebi 1402-1406 arası

İsa Çelebi önce Balıkesir (Karesi) civarında yerleşti. Timur ordusunun şehri ele geçirip talanından sonra Bursa'da Timur'un beratı ile emir olarak hükûmet süren kardeşi Musa Çelebi ile mücadeleye başladı. Önceki çatışmalarda Musa Çelebi üstün geldi ise de sonra Balıkesir civarında yapılan bir çarpışmada İsa Çelebi galip geldi ve Musa Çelebi Germiyan (Kütahya)'ya kaçtı. İsa Çelebi Bursa'da Timur'dan beratlı emir olarak hüküm sürmeye başladı.[3]

1403'te Amasya'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi, Yıldırım Beyazid'in meşhur komutanlarından olan Subaşı Eyne Bey'in tavsiyesi ile, İsa Çelebi'ye bir mektup göndererek Anadolu topraklarının ikisi arasında bölüşülmesini önerdi. Bu öneri İsa Çelebi tarafından kendisinin "ulu karındaş" olduğu ve bu nedenle hükümdarın kendisi olması gerektiği gerekçesiyle reddedildi. Mehmet Çelebi bunun üzerine Amasya'dan askeri ile Bursa üzerine yürüdü. İki kardeş orduları Ulubat'ta savaşa giriştiler ve bu muharebeyi İsa Çelebi kaybetti.

Ulubat Savaşı'ndan sonra İsa Çelebi önce Yalova'ya, oradan da İstanbul'a gitti. İmparator II. Manuel Palaiologos Avrupa'da bulunmaktaydı ve onun taht naibi olan VII. Yannis Palaiologos Emir Süleyman ile 1403 başında Bizans için çok elverişli yeni bir anlaşmayı imzalamıştı. Edirne'de bulunan Emir Süleyman'ın, İmparator'dan İsa'yi istemesi üzerine, bu antlaşma gereği olarak İsa Çelebi Edirne'ye gönderildi. Kendisine en büyük rakip olarak Mehmet Çelebi'yi gören Emir Süleyman kardeşi İsa Çelebi'ye bir kuvvetli ordu vererek Anadolu'ya geçirtti. İsa Bey bu ordu ile Çelebi Mehmet idaresinde bulunan Bursa önlerine geldi. Bursa halkı Mehmet Çelebi'nin idaresinden hoşnuttular ve İsa Çelebi'nin şehirlerini eline geçirmesini önlemek için şehirde yangın çıkarttılar. Diğer kaynaklar ise yangının Bursa'yı ele geçirmeyi başaramayacağını anlayan İsa Çelebi taraftarları tarafından çıkarıldığını yazarlar. İsa Çelebi güçleri ile Mehmet Çelebi güçleri arasındaki Bursa önündeki savaşta İsa Çelebi tekrar yenildi ve kaçmaya mecbur kaldı.

İsa Çelebi bu sefer Candar oğlu İsfandiyar Bey'e sığındı. Beyliklerini Timur yolu ile tekrar eline geçiren Aydınoğlu Cüneyt Bey, Saruhan Beyi Hızırşah Bey ve Menteşe Beyi İlyas Bey'in ve Candar oğlunun sağladığı askerlerle İsa Çelebi 1404-1405 arasında üç kez daha Bursa'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi'ye hücuma geçti ve her seferinde yenilip geri çekildi.

En son denemesinde Karamanoğlu'na iltica etti. Karamanoğlu Anadolu'da çok güçlenmiş olan Mehmet Çelebi aleyhtarı harekete geçmemeyi tercih etti ve Mehmet Çelebi ile anlaşıp İsa Çelebi'yi ülkesinin sınırları dışına attı.

İsa Çelebi bir süre atalarının yurdu olan Sultanönü'ne gelip burada saklandı. 1406'da İsa Çelebi Eskişehir'de bir hamamda iken Mehmet Çelebi adamlarının bir baskınına uğradı. Bunlar tarafından yakalanıp boğularak öldürüldü. Cesedi, Bursa'da Murad Hüdavendigâr türbesi yanına gömüldü.

Böylece 1406'da Osmanlı Devleti Mehmet Çelebi Anadolu'da ve Emir Süleyman Avrupa'da hükümdarlar olarak fiilen ikiye bölünmüş oldu.

Süleyman Çelebi 1402-1411 arası

1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı ordusunun sol kanadı komutanı olan Süleyman Çelebi yenilgiden sonra Yıldırım Beyazid'in veziriazamı olan Çandarlı Ali Paşa ile birlikte Timur birliklerinin yakın kovalaması altında Rumeli'ye doğru kaçmaya başladılar. Timur birlikleri Bursa'ya Süleyman Çelebi oradan ayrıldıktan hemen sonra girip şehri yakıp yıkıp talan ettiler.

Süleyman Çelebi Ağustos 1402'de Gelibolu'ya geldi. Venedik ve Geneviz gemileri onu ve askerlerini Rumeli yakasına taşıdılar. Yabancıların bu fena inancı Timur'un çok kızmasına neden oldu ve belki de Timur'un başlarında Tatar ordularının ta İzmir'e gidip Anadolu da önemli bir Hristiyan kalesi ve deniz üssü olan İzmir'i kuşatıp bütün Hristiyan savunucularının öldürülüp kesik başlarından piramitler yapılmasına bir neden oldu.

Süleyman Çelebi Rumeli'deki Osmanlı bölgelerine hakim olmak için Bizans desteğini almak üzere o zaman Avrupa'da bulunan Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos yerine taht naipliği yapan VII. Yannis Palaiologos ile müzakerelere girişti. Yıl sonunda müzakereler sona erip 1403 başında şahsen Emir Süleyman ile Bizans taht naibi, Venedik, Genova, Rodos San Jean Şövalyeleri, Sırp Despotu Stefan Lazeraviç ve Latin Naksos Dükü arasında bir barış anlaşması imzalandı.[4] Bu anlaşmaya göre Bizans Osmanlılara vasal olmaktan çıkacak ve yıllık tazminat ödemeyi dururacak ve buna karşılık Süleyman Çelebi hükümdarlığı Bizans'ın üst egemenliğini kabul edecekti. İyi niyetini göstermek için Süleyman Çelebi Bizans'a Ege kıyılarında Selanik ve civarını, Aynaroz (Athos) yarımadasını, bazı Ege adalarını ve Karadeniz kıyılarında Boğaz'a girişten ta Nişabur'a kadar (hatta Varna'ya) araziyi geri verecekti. İtalyan denizci şehirlerine Osmanlı ülkelerinde daha fazla ticari imtiyazlar sağlanacaktı. Osmanlılar ellerindeki bütün Bizans ve diğer imzalayıcı ülke esirlerini geri teslim edilecekti. Osmanlı gemileri Çanakkale ve İstanbul boğazlarına Bizans'dan izin almadan girmeyeceklerdi. Buna karşılık anlaşmayı imzalayan bütün ülkeler Süleyman Çelebi'yi başkenti Edirne'de bulunan Osmanlı Devletinin hükümdarı olarak kabul edeceklerdi. Bu haberi Avrupa'da Venedik'te alan II. Manuel Palaiologos hemen İstanbul'a geri döndü ve kendi imzasını atarak bu anlaşmayı kabul etti.

1402'de Edirne'de tahta oturan Süleyman Çelebi başveziri Çandarlı Ali Paşa aracılığı ile sivil ve asker kadroların ve 1403 başındaki barış anlaşmasından sonra komşu ülkelerin desteğini almış meşru hükümdar olmuştu. Süleyman Çelebi bundan sonra Edirne'de sarayda içki alemleri ile iyi vakit geçirmeye kendini terk etti. Bu sırada Sırp despotluğunda Stefan Lazaroviç ile Jorg Brankoviç arasında çıkan mücadeleden faydalanarak Sırbistan üzerindeki gücünü artırdı. Fakat Anadolu'yu alıp eski Osmanli Devletini yenileme idealinden hiç vazgeçmedi. Bu nedenle 1403'te kendine sığınan kardeşi İsa Çelebi'ye büyük bir ordu vererek onu Anadolu'ya gönderdi. Ama ve lakin öyle değildi. İsa Çelebi başarılı olamadı.

1406'da Mehmet Çelebi İsa Çelebi'yi elimine edince, Süleyman Çelebi Anadolu'yu ele geçirme emeline daha kuvvetle sarıldı ve kuvvetlerini toplayıp Anadolu yakasına geçti. Mehmet Çelebi orada bulunmazken Bursa'ya hücum edip şehri eline geçirdi. Kardeşine karşı koyamayacağını anlayan Mehmet Çelebi Amasya'ya çekildi. Başvezir Çandarlı Ali Paşa'nin başarılıi bir manevrasıyla Ankara'yı aldı ve kardeşinin geride bıraktığı yerleşkeleri talan etti. Bu sefer de Rumeli ve Anadolu'nun hükümdarı olarak Bursa'da "iyş-ü-nuş"a kendini verdi. Bunu fırsat bilen Mehmet Çelebi yeniden Bursa üzerine yürüdü. İki ordu Yenişehir ovasında karşı karşıya geldiler. Fakat Süleyman Çelebi'nin başveziri Çandarlı Ali Paşa çeşitli manevralarla Mehmet Çelebi ordusunun danışmanlarını kandırıp ordunun savaşa girmeden dağılmasına neden oldu. Mehmet Çelebi bu sefer ordusuz olarak tekrar Amasya'ya kaçmak zorunda kaldı.

Süleyman Çelebi Bursa'da içki ve eğlenceye devama başladı. 1406'da tekrar başını kaldırıp Timur'un Karamanoğlulara vermiş olduğu Sivrihisar kalesini eline geçirdi. Akıncıları Karaman ülkesine hücuma geçtiler. Aydınoğlu Cüneyd Bey ve Menteşeoğlu İlyas Bey Süleyman Çelebi'nin üst egemenliğini tanımak zorunda kaldılar.

1406'da Süleyman Çelebi'nin bu başarısının mimarı olan ve I. Murad dönemi sonundan beri 20 yıldır başvezirlik yapmış olan Çandarlı Ali Paşa öldü. Bu deneyimli devlet adamının ölümü Süleyman Çelebi için bir güç doruğu oldu ve bundan sonra Emir Süleyman gücünün çöküşü başladı. Buna bir neden Süleyman Çelebi'nin Anadolu'ya önem verip Rumeli'de bulunan gazi akıncı ve göçmen Türkmenlerin taht üzerindeki etkili güclerini azaltması olmuştu.

1409'da Mehmet Çelebi yeni bir strateji uygulamaya koyuldu. Buna göre kardeşi Musa Çelebi ile anlaşarak onu Rumeli'ye Eflak üzerinden gönderecekti ve o Süleyman Çelebi'yi Rumeli'de oyalayıp hatta mağlup ederken Mehmet Çelebi Anadolu'yu ve Bursa'yı ele geçirecekti.

Süleyman Çelebi, kardeşi Musa Çelebi'nin Eflak'a gidip orada bir ordu toplama haberini Ayasoluk'ta bulunmakta iken öğrendi. Yanına İzmiroğlu Cüneyd Bey'i alıp Bizans desteğini sağlayıp hemen hızla Rumeli'ye geçti ve Edirne'ye gitti. Musa Çelebi'nin hücumlarına karşı durabilmek için, olabilecek anlaşmazlıklar, Trakya'nın emniyeti Boğazlardan rahat geçişi sağlamak amacıyla o sonbahar Emir Süleyman İstanbul'a gitti.[5] Görüşmelerde Bizans İmparatoru II. Manuel'e "sevgili baba" diyerek hitap ederek Musa'nın hücumlarına Bizans desteği olmadan karşı koyamayacağını bildirdi. Musa Çelebi'nin Bizans'a karşı çok daha sert bir politika güdeceğini bilen ve Yıldırım'in İstanbul kuşatmaları hâlâ aklında olan İmparator II. Manuel ile Süleyman Çelebi bir destekleme anlaşması imzaladılar. Bizans'a iyi niyetini açığa koymak için Emir Süleyman genç erkek kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatıma'yı Bizans'a rehin olarak verdi ve Epir Despotu Teodor'un gayri-meşru kızı ve İmparator'un yeğeni olan bir genç kızı da kendi karısı olarak aldı. Hemen ardından Karamanoğulları ile de barış anlaşması yaptı.

Bu stratejisinin birinci aşamasında başarılı olan Mehmet Çelebi ise hemen Bursa'ya girip Anadolu yönetimini eline aldı. 1410'ta Musa Çelebi Eflak Voyvodası'nın kızı ile evlenip Eflak, Bulgar ve Sırp desteği ile Rumeli sınır boylarında yerleşmiş Türkmenlerden bir ordu toplamayı başardı. O yıl Edirne ile Eyüp (Kosmidion) arasındaki arazide Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi orduları arasında arka arkaya bir sıra çarpışmalar ve baskınlar ile savaş başladı. Haziran ve Temmuz 1410'daki ilk çatışmalarda Süleyman Çelebi üstün gelmekle beraber, kendisi pek o kadar savaşçı bir kişi değil Süleyman Çelebi Edirne sarayına çekilip tekrar içki ve eğlenceye daldı. Etrafındakiler bu durumdan, özellikle Hristiyanlara karşı çok iyi davranması ve vaktini içki ve eğlenceye vermesinden, hoşnut değillerdi ve önemli önemsiz birçok taraftarı Süleyman Çelebi yanından ayrıldı.

En sonunda 17 Şubat 1411'de bir kış havası altında Musa Çelebi Edirne'yi bastı ve demoralize olmuş olan Süleyman Çelebi taraftarları buna karşı koyamadı. Süleyman Çelebi o sırada sarhoş ve bir hamam aleminde bulunmaktaydı. Kendisine kardeşinin baskınından haber getiren yandaşlarını çok sinirli bir şekilde kovmaktaydı ve hatta ceza olarak bazılarının sakal ve bıyıklarını tıraş ettirdi. Sonunda aklı başına gelip gece karanlığında yanında çok az sayıda adamıyla İstanbul'a doğru kaçmaya koyuldu. Döğenciler köyüne geldiği zaman kılavuzu ihanet edip köylülere onun kimliğini bildirip onları kışkırttı ve köylüler de sırf Musa Çelebi'den bahşiş alabilmek gayesiyle Süleyman Çelebi'yi öldürdükleri rivayet edilir.

Musa Çelebi 1402-1413 arası

Musa Çelebi Ankara Savaşı'nda Timur'a tutsak düşen babasının yanında esir olarak kaldı. Bazı kaynaklara göre, Yıldırım esarette 1403'de ölünce cenazesi Timur'un emri ile Musa Çelebi eşliğiyle Bursa'ya gönderildi.[7]

Bursa Timur ve ordusunun işgaline uğramış, talan edilmişti. Musa Çelebi Timur'dan beratlı olan bir emir olarak Bursa'da hükûmet etmeye başladı. Aynı yıl İsa Çelebi Karesi civarlarına gelip Musa'yı tehdide başlayınca, Musa Çelebi ona karşı bir sıra başarılı hücumda bulundu ama onu ortadan kaldıramadı. Balıkesir civarındaki en son çarpışmada Musa Çelebi yenildi. Önce Germiyan'a kaçtı ve oradan da Karamanoğlu Mehmet Bey'e sığındı.[3]

Musa Çelebi 1409'da sonradan Bursa'yı eline geçirmiş ama bu şehri Süleyman Çelebi'ye kaptırıp Amasya'ya çekilmiş olan kardeşi Mehmet Çelebi'den bir mektup aldı. Süleyman Çelebi'yi ortadan kaldırmak üzere bir strateji bulup üzerinde anlaşmak üzere iki kardeş Kırşehir civarında, Cemele Kalesinde buluştular. Kabul ettikleri plana göre Musa Çelebi Rumeli'ye, Eflak'a geçecek; civardan topladığı askerlerle Edirne üzerine yürüyecekti. Mehmet Çelebi ise, bunu önlemek için Süleyman Çelebi'ce boş bırakılan Bursa'ya hücum edecekti. Yani Mehmet Çelebi ve Musa Çelebi Osmanlı devletini ikiye bölmeyi, Musa Çelebi'nin Edirne'de Osmanlı Rumeli toprakları sultanı olmasını, ve Mehmet Çelebi'nin ise Bursa'da Osmanlı Anadolu toprakları Sultanı olmasını kabul ettiler.

Musa Çelebi bir gemi ile Sinop'tan Eflak'a geçti. Eflak voyvodası olan Mirce'nin kızı ile evlendi. Mirce'nin sağladığı çok sayıda Eflak askerleri ile Türkmenlerden oluşan yeni bir ordu kurdu. Bunu haber alan Süleyman Çelebi Bursa'dan hemen Bizans desteği için Konstantinopolis'e ve oradan da Edirne'ye geçti. Amasya'dan yürüyen Çelebi Mehmet de Bursa'yı eline geçirdi. Musa Çelebi yeni topladığı ordusu ile 1410'da Balkanlardan güneye indi; Bizans'tan askerî destekli Süleyman Çelebi ordusuna karşı Edirne ile Kosmidion (Eyüp) arasındaki bölgede bir dizi baskın ve ufak çarpışmalar başlattı.[3]

Musa Çelebi ordusuyla en son olarak 17 Şubat 1411'de bir soğuk kış gecesi, Süleyman bir hamamda içki alemindeyken, Edirne'yi bastı. Süleyman Çelebi taraftarları ve ordusu moral yitirmiş ve bir kısmı ayrılmıştı. Diğerleri ise onu savunmaktan kaçındılar. Süleyman durumu bildirenlere önce inanmayıp onlara hakaret etti; ama sonunda durumunun vehametini anlayınca geceleyin yanında çok az sayıda adamıyla Edirne'den kaçtı. Ama Döğenciler köyüne gelince tanındı ve köylüler Süleyman'ı öldürüp kesik başını Edirne'ye, Musa Çelebi'ye gönderdiler.

Böylece Musa Çelebi 1410'da Edirne'de tahta geçti. Osmanlı Devleti Çelebi Mehmet Anadolu'da ve Musa Çelebi Avrupa'da hükümdar olarak ikiye bölünmüş oldu. Rumeli yakasında Edirne'de hükûmet sürmeye başlayan Musa Çelebi, Süleyman Çelebi'den daha etkin politikalar uygulamaya başladı. Önce sınır gazilerinin isteklerini karşılayarak Köprülü ve Provadı kalelerini Nobirda gümüş madenleri merkezini eline geçirdi. Mihaloğlu ve akıncıları Makedonya'nın içlerine akınlar yaptı.

Bizans Imparatoru ile Süleyman Çelebi'nin yaptığı anlaşma feshedildi. Bununla birlikte Süleyman Çelebi'nin Bizans'a terk etmiş olduğu arazileri geri istedi ve bu isteğinin reddedilmesi ve gerçekte Süleyman Çelebi'ye verdiği destek dolayısıyla II. Manuel'i cezalandırmak gerektiğini düşündü. Bizans'ın eline geçmiş olan bölgeleri Musa Çelebi tekrar aldı. Ama Musa Çelebi'nin uyguladığı esas 1412'de yeni bir Konstantinopolis kuşatması başlatması oldu. Musa Çelebi'nin ufak deniz gücünün yenilgiye uğratılması ve Konstantinopolis kara surlarının aşılmaz olarak görülmesine rağmen Musa Çelebi karadan kuşatmaya devamda ısrar etti. 1411'de Bizans İmparatoru İstanbul'da rehin olarak tutulan Süleyman Çelebi'nin oğlu Orhan Çelebi'yi serbest bıraktı. Orhan Çelebi kendine asker toplayarak Selanik'te isyan çıkarttı. Fakat Musa Konstantinopolis kuşatmasını bırakmadan bu isyan bastırıldı. Bu birlikler sonra da Bizans'a ait olan Teselya bölgesine akınlar yaptılar.

Musa Çelebi'nin haşin tabiatı ve kendini taraftarlarından ayrı tutması onların gücenmelerine yol açtı. Örneğin Eski Saray etrafına yaptırdığı yüksek surlar kendi şahsi güvenliği için uygun gelmekle beraber; kendini halktan ve taraftarlarından ayırmasını sembolize etmekteydi. Balkanlarda bulunan Gazi akıncıların kazanmış oldukları güç, ganimet ve onlara verilen tımarları imtiyazlar olarak görerek onları azaltmaya koyulup sınırlardaki gazi emirleri gücendirdi. Şeyhülislam olarak atadığı Şeyh Bedreddin'in fikirleri ile, hem medreseli Sûnnileri hem de ülkenin zengin ileri gelenlerini kızdırdı. Devletinin idaresini elinde tutan Çandarlı vezirleri Bizans'la ve Anadolu'da bulan Mehmet Çelebi ile gizli müzakerelere giriştiler.[8]

Bizans İmparatoru 1412 başlarında Bursa'ya bir gizli elçi gönderdi ve Mehmet Çelebi'yi İstanbul'a davet etti. Onu 3 gün süren şaşaalı bir ağırlama töreni ile Musa Çelebi'ye karşı savaşa ikna etti. Bizanslılar Mehmet Çelebi ordusunu Boğaz üzerinden Rumeli'ye geçirdiler ve Ekim 1412'de iki kardeş İnceğiz Muharebesi'ne giriştiler. Bu muharebede Musa Çelebi galip geldi. Mehmet Çelebi yaralandı. İstanbul'a, sonra da Bursa'ya çekildi.[4] Mehmet Çelebi bundan yılmadı. O yılın sonlarında yeni bir ordu ile gelip Boğazı geçti ve Bizans ve Sırp askeri takviyeleriyle Musa Çelebi üzerine yürüdü. Bir seri çatışmalar yapıldı ve bu ikinci seferki çatışmalarda da Musa Çelebi galip gelip kardeşini Bursa'ya geri püskürttü. 15 Haziran 1413'de Mehmet Çelebi yeni bir orduyla Karadeniz üzerinden Trakya'ya asker çıkardı. Musa Çelebi'nin askerleri bu sıralarda iyice moral yitirmiş ve ümera da Musa Çelebi'ye yüz çevirmişti. Bu sefer iki kardeş ordusu Vize Muharebesi'ne giriştiler. Bu sefer Musa Çelebi mağlup oldu ve muharebe meydanından kaçtı. Ama Edirne'ye gitmedi. Mehmet Çelebi bir süre, Musa Çelebi'yi yakalamak için Trakya'da uğraşı verdi. 5 Temmuz 1413'te Musa Çelebi küçük bir ordusu ile Sofya yakınlarında, Samkov civarında bulunan Çamurlu Derbendi'nde kıstırıldı; büyük bir direniş gösterdi; ağır yaralandı; kaçmaya çalışırken bir çeltik arığına düştü. Mehmet Çelebi askerleri Musa Çelebi'yi burada yakalayıp, hemen boğup öldürdüler. Musa Çelebi'nin cenazesi Bursa'ya gönderilerek kardeşleri İsa Çelebi ve Emir Süleyman yanında Yıldırım'ın türbesine gömüldü.[3]

Böylece Osmanlı Devleti'nin ikiye bölünüp, tek devlet olarak ileride yaşamasını tehdit eden, çok büyük tehlikeli bir dönem olan Fetret Devri'nin son safhası sona ermiş oldu.

Mehmet Çelebi 1402-1413 arası



Mehmet Çelebi Ankara Savaşı'nda Osmanlı ordusunun ihtiyat ve artçı birlikleri komutanlığı yapmaktaydı. Bu savaşın ön saflarında yer almadığı için yenilgiden ve bozgundan sonra savaş alanından kolayca ayrılabilmişti. Kendine bağlı askerleri ile sancak beyi olduğu Amasya'ya doğru çekilmeye başladı. Candaroğullarına bağlı olan bir müfreze yolunu kestiği için bir çatışmaya girişmek zorunda kaldı ve bu çatışmadan galip olarak ayrıldı. Önce Tosya'ya gitti. Sonra Bursa'ya gitmek amacıyla Bolu'ya geçti. Fakat danışmanları Hacı İvaz Paşa, Amasyalı Beyazıd Paşa ve diğer deneyimli beyler bu kararına itiraz edip onu Bursa'ya gitmekten caydırdılar. Savaşın hemen sonunda ortaya çıkan gelişmeleri, özellikle Timur'un Bursa ve İzmir seferlerini ve babasının esirlik haberlerini, Bolu'dan casus haberciler vasıtası ile izledi. Bilindiği üzere devletleri ellerinden alınan anadolu Hükümdarı Beyler Timur Han'a ülkelerini ele geçirip kendilerini tahttan indiren Yıldırım Bayezıd'ı şikayet etmişler ve bunun sonunda da Timur Han defalarca mektuplaşarak uyardığı Osmanlı Hükümdarıyla kaçınılmaz bir savaş karar almıştır. Savaş için Ankara'da karşılaşan Timurlu ve Osmanlı Ordusu çetin bir muharebeden sonra Timur Han savaşı kazanmıştır. Timur Han'ın yanında tahtların ellerinden alınan Anadolunun Türk Hükümdarları askeri güçleri ile bulunuyorlardı. Yıldırım Bayezıd'ın yanında yani Osmanlı Devleti'nin yanında ise sadece Dulkadiroğlu Devleti bulunuyordu. Osmanlıya destek vermek için Timur Anadoluya girdiğinde Timurun ordusununa akınlar düzenleyen Dulkadir akıncıları atlarını, ve adamlarını ele geçirerek Timurun gücünü azaltmaya çalışıyorlardı. Ciddi manada Osmanlıya destek veren Dulkadiroğulları Ankara savaşında da Yıldırım Bayezıd'a destek için Dulkadiroğlu Devleti ordusundan birlikler göndermiş ve savaşmışlardır.

Amasya ve yöresine Timur idareci emir olarak Kara Devletşah'ı atamıştı. Amasyalılar bu idareciden hiç hoşnut olmayıp Mehmet Çelebi'yi çağırdılar. O da 1403'te Bolu'dan gizlice 1000 kişilik bir kuvvetle ayrıldı. Amasya yöresinde kasaba ve köylere hücum ederek yağma toplamakla uğraşan Kara Devletşah üzerine ani bir baskın yapıp onu öldürdükten sonra Amasya'ya girdi.

Timur Anadolu beylerine eski beyliklerini geri vermiş olduğu ve Osmanlı idaresindeki araziler çok daralmış olduğu için Amasya Osmanlı arazilerinden ayrılmış bulunuyordu. Böylece Mehmet Çelebi'nin bu yörede hüküm sürmesi Osmanlı Devleti'ne bağlı yöresel bir idareci olarak değil de, Timur'un üst egemenliğini tanıyan, ondan emirlik için berat alıp ona yıllık tazminat veren, yarı-özerk Amasya Emirliği idaresinin bir Osmanlı şehzadesi tarafından üstlenilmesi şeklinde idi.

Mehmet Çelebi hükmü altında bulunan bu küçük ülkeyi korumak ve yeni topraklar edinip geliştirmek için bazı askerî harekata geçti. Niksar babası tarafından kendine dirlik olarak verilmişti; ama Kubadoğlu Ali Bey tarafından kuşatılmakta idi. Mehmet Çelebi ordusuyla Ali Bey üzerine gidip, onu bir çatışmada yenip Niksar'ı tekrar kendine bağladı. Canik bölgesinde bulunan Kubadoğulları, İnaloğulları, Taşanoğulları, Kadı Burhaneddin Ahmed'in damadı Mezid Bey adlı Türkmen beylikleri ve Köpekoğlu ve Gözleroğlu adlı eşkıya çeteleri ile çatışmalara girişip onları ortadan kaldırdı. Böylece emirlik alanını Tokat ve Sivas'a yörelerine genişletti. 1403'te Timur hâlâ Anadolu'da iken Amasya emirliği Orta Karadeniz-Orta Anadolu'da güçlü bir yarı-egemen ülke konumunu kazandı.

Başarılarını öğrenen Timur tarafından huzuruna çağrıldı. Kendisine Timur tarafından Osmanlı padişahlığı verilecek umudu ile onu görmek için Amasya'dan yola çıktı. Fakat Osmancık ve Murted'de Türkmen beyleri yolunu iki defa kestiler ve bu yüzden Amasya'ya geri dönmek zorunda kaldı. Durumu Timur'a haberci ile bildirdi. Timur bu özürünü kabul etti ve Amasya-Tokat-Sivas yörelerinden oluşan Rumiye-i Sugra bölgesi emri olmasını onayladığına dair ona bir al damgalı bir berat, taç, kemer ve hırka gönderdi. Bu beratlı emaret olarak 1403'te Amasya'da üzerinde hem Timur hem kendi adı yazılı akçe darp ettirdi.[6]

Danışmanı olan Subaşı Eyne Bey'in teklifi üzerine Bursa taraflarında bulunan kardeşi İsa Çelebi'ye bir mektup yazıp Anadolu'nun aralarında bölünmesini önerdi ise de İsa Çelebi kendisinin ulu karındaş olduğu nedeni ile bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Çelebi Mehmet 1404'te Bursa üzerine yürüdü. Kardeşi İsa Çelebi ile Ulubat Savaşı'na girişip galip çıktı. Bursa'ya girip Anadolu'da Osmanlı hükümdarı olduğunu duyurdu. O zaman Semerkent'e dönmüş bulunan Timur'un öfkesini üzerine çekmemek için de kurnaz bir siyasetle Bursa'da Hicrî 806 tarihinde "Sikke-i müştereke" adı ile hem kendinin hem Timur'un adını taşıyan yeni gümüş sikkeler bastırdı. Bazı kaynaklara göre, Çelebi Mehmet, bu sıralarda Germiyanoğlu Yakup Bey'in yanında bulunan babasının cesedini Bursa'ya getirterek babasının yaptırmış olduğu cami yanına gömdürmüştür.[6]

Çelebi Mehmet'i Bursa'dan çıkartmak için, kardeşi İsa Çelebi 1404-1405 yılları arasında bir sıra girişimde bulundu. Bursa'da bulunan Çelebi Mehmet üzerine, İsa Çelebi (önce Edirne'deki kardeşi Süleyman Çelebi'den aldığı ordu ile sonra Candaroğlu, Aydınoğlu, Saruhan ve Menteşe beylerinin vermiş oldukları askerler ile) üç defa yürüdü ise de, her seferinde Çelebi Mehmet onu yenilgiye uğratıp geri püskürttü. Sonunda İsa Çelebi Karamanoğulları'na kaçtı; ama Anadolu'da güçlü bir kuvvet haline gelmiş olan Çelebi Mehmet, Karamanoğlu beyi ile anlaşıp İsa Çelebi'yi Karamanoğlu ülkesinden attırdı. İsa Bey Sultanönü'nde bir müddet saklandı. 1406'da Eskişehir'de bir hamamda yıkanırken Çelebi Mehmet'nin adamları tarafından bir baskınla yakalanarak boğuldu.[8]

Böylece Osmanlı Anadolu topraklarının tek hükümdarı olan Çelebi Mehmet bu sefer 1402'den beri Edirne'de bir meşru Osmanlı hükümdarı olarak tahtta oturan ve Osmanlı Rumeli topraklarını idare eden Süleyman Çelebi'nin tek rakibi oldu. 1406'da Emir Süleyman Rumeli'den topladığı askerle Bizans'ın desteği ile Anadolu'ya geçti. Bursa'da bulunan Çelebi Mehmet eli altında bulunan askerle bu hücuma karşı koyamayacağını anladı ve Bursa'yi bırakıp Amasya'ya çekilmek zorunda kaldı. Süleyman Çelebi Ankara'ya yürüyüp bu şehri de aldı ve Çelebi Mehmet'in eski idaresi altında bulunup fakat geri çekilmesi ile bıraktığı alanları talan etti. Süleyman Çelebi Bursa'da kalıp içki ve alemlerine burada da başlayınca 1406'da Çelebi Mehmet hemen bundan faydalanarak tekrar ordusuyla Bursa önüne geldi. Çelebi Mehmet ve Süleyman Çelebi orduları Yenişehir'de karşı karşıya geldiler. Bu sefer Çelebi Mehmet'in savaşı kazanma olasılığı bulunmaktaydı. Fakat Süleyman Çelebi'nin çok deneyimli başveziri Çandarlı Ali Paşa türlü manevralarla Çelebi Mehmet'in danışmanlarına etki yaparak ve onları kandırarak Çelebi Mehmet ordusunun dağılmasına neden oldu. Bunun üzerine, bu sefer ordusuz, Çelebi Mehmet Amasya'ya döndü.

Çelebi Mehmet Amasya'da üç yıl kalıp tekrar Osmanlı tahtına geçmek için planlar ve hazırlıklar yaptı. Bu sırada Süleyman Çelebi Bursa'da meşru Osmanlı hükümdarı olarak bulunmakta, bazı Anadolu beyliklerine üst egemenliğini kabul ettirmekten başka etkili siyaset gütmemekte ve zevk ve eğlence ile vaktini geçirmekte idi. Çelebi Mehmet 1409'da yeni bir strateji uygulama planına girişti. Bu plana göre kardeşi Musa Çelebi Rumeli'ye gidip asker toplayıp batıdan Balkanlardan Süleyman Çelebi üzerine hücum edecek ve Süleyman Çelebi bu gaile ile uğraşmak için Rumeli'ye geçince Çelebi Mehmet Anadolu'da harekete geçip Bursa'yı geri alacaktı. Eğer Musa Çelebi başarılı olursa Süleyman Çelebi yerine Rumeli'de hükümdar olacaktı.

1409'da bu planı uygulamak için Çelebi Mehmet kuzeni olan Karamanoğlu Mehmet Bey ile temasa geçti. Musa Çelebi Karamanoğlu'na sığınmıştı. İki kardeş Kırşehir civarında bulunan Cemele kalesinde buluştular ve bu plan üzerine anlaştılar. Musa Çelebi Candaroğulları yardımı ile Sinop üzerinden bir gemi ile Eflak'a gitti ve Eflak Voyvodası Mircea tarafından iyi karşılandı. Bu gelişmeyi Süleyman Çelebi Ayasoluğ'da iken öğrendi ve Süleyman Çelebi Aydınoğlu Cüneyd Bey'i yanına alarak Rumeli'ye geçti. Süleyman Çelebi çok geçmeden İstanbul'a gidip Bizans İmparatoru'yla müzakereler yaptı ve yapılan anlaşmaya göre Bizans'dan destek görmek için, olabilecek anlaşmazlıklar, Trakya'nın emniyeti ve Boğazlardan rahat geçişi sağlamak amacıyla erkek kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatıma'yı Bizans'a rehin olarak verdi. Hemen ardından Karamanoğulları ile barış anlaşması yaptı. Ama Süleyman'Çelebi'nin Bursa'dan ayrılması fırsatını iyi değerlendiren Çelebi Mehmet hemen ordusuyla Bursa'ya geldi ve Anadolu'daki Osmanlı hükûmetine el koydu. Planın ikinci aşaması Çelebi Mehmet'in hiçbir müdahalesi gerekmeden Musa Çelebi'nin Balkanlarda kurduğu ordu ile Süleyman Çelebi'yle mücadele etmesi ve sonunda 13 Şubat 1411'de Edirne'ye bir baskınla Süleyman Çelebi'yi kıstırıp onun kaçarken öldürülmesi ile sonuç buldu. Musa Çelebi Edirne'de Osmanlı Rumeli hükümdarı olarak tahta geçti ve böylece yapılan stratejik plan başarı ile uygulanmış oldu. Ancak her iki taraf da Osmanlı devletinin yeniden tek devlet olması idealinden vazgeçmiş değildi.

Edirne'de hüküm sürmeye başlayan Musa Çelebi Bizans'in yerine geçtiği kardeşi Süleyman Çelebi'ye verdiği yakın desteği cezalandırmak için Konstantinopolis'i kuşatmaya başlamıştı. Bizans İmparatoru II. Manuel bu kuşatmayı ortadan kaldırmak için en iyi çare olarak Musa Çelebi'nin siyasal gücünün kardeşi Mehmet Çelebi'nin çabaları ile tümüyle elimine edilmesinde buldu. Bu nedenle 1412 başlarında Bursa'da sarayda hüküm süren Çelebi Mehmet'e gizli bir elçi gönderdi. Bu gizli elçinin görevi Bizans İmparatoru II. Manuel'in kendisiyle ittifak yapmak istediğini ve bu ittifak yoluyla Çelebi Mehmet'in Edirne'yi ve Rumeli'yi eline geçirmesine destek sağlamak istediğini ve böylece tekrar Osmanlı İmparatorluğu'nun Çelebi Mehmet sultanlığı altında tek bir devlet olmasını arzu ettiğini bildirmek idi. Bu tek Osmanlı Devleti'nin padişahı olma imkânı Çelebi Mehmet için Bizans'la ittifakın istenmezliğinden çok daha önemli geldi ve Çelebi Mehmet bu ittifak teklifini kabul etti.

Çelebi Mehmet çok geçmeden Hrisopolis'e (Moren Üsküdar) gitti. Orada II. Manuil tarafından karşılandı ve birlikte bir Bizans gemisiyle Konstantinopolis'e gidip Çelebi Mehmet imparatorluk sarayında misafir edildi. II. Manuil misafirini çok şaşaalı şekilde ağırlandı. Bu devam etmekte iken Mehmet Çelebi'nin Osmanlı ordusu Boğaz'taki Bizans gemileri ile Rumeli yakasına nakil edilmekteydi. Dört gün içinde 15.000 kişilik Anadolu Osmanlı ordusu Rumeli yakasına taşındı. Bu ordunun başına geçen Mehmet Çelebi Konstantinopolis'i kuşatan Musa Çelebi'nin Rumeli ordusu üzerine yürüdü. İki ordu Ekim 1412'de Çatalca yakınlarında İnceğiz'de çarpışmaya başladılar. İnceğiz Muharebesi Çelebi Mehmet ordusu için başarılı olmadı ve Musa Çelebi ordusu üstün duruma geçti. Mehmet Çelebi bu savaşta yaralandı; önce İstanbul'a ve oradan da Bursa'ya geri çekildi.

Fakat bu yenilgi Çelebi Mehmet'i yıldırmadı. Anadolu'ya dönüp yeni asker topladı. Sırp Despotundan da asker takviyesi sağladı. Bu sefer yeni Anadolu Osmanlı ordusu yine Rumeli yakasına geçirildikten sonra II. Manuil'in sağladığı Bizans güçleri ve Sırp Despotu Stefan Lazaroviç'in gönderdiği küçük bir Sırp ordusu ile takviyeli olarak, birlikte Konstantinopolis yakınlarında olan Musa Çelebi ordusuyla ikinci bir muharebeye başladı. Bu muharebe de Musa Çelebi'nin ordusunun üstün gelmesi ile sonuçlandı.

Fakat Mehmet Çelebi hâlâ tek padişah olmaya azimliydi ve Musa Çelebi'ye hücumdan caymadı. Mehmet Çelebi en büyük ve en son kozunu devreye soktu. Mehmet Çelebi Dulkadiroğlu Devleti Sultanı Nasıreddin Mehmed Han'ın kızı Emine Sultan ile evliydi. Dulkadiroğlu Devleti o dönemin önemli ve güçlü İslam Türk Devletlerinden biriydi. Mehmet Çelebi mektup yazarak kayınpederi Sultan Nasıreddin Mehmed Han'dan "Pederim, taht mücadelemde sizden yardım dilerim, dileriz ki bize bu ilahi görevde yardım edesiniz" diyerek yardım talebinde bulunur. Dulkadiroğlu Devleti Sultanı Nasıreddin Mehmed Han da kendisine; "Taht mücadeleniz hayırlı olsun, yüce Allah zafer nasip etsin. Biz isteğinize olumlu bakarız, ama ben ama oğlum Şehzade Süleyman Bey size Dulkadir Ordusu ile yardıma gelecektir. Allah sizinle olsun" şeklinde yanıt vermiştir. Mehmet Çelebi'nin bu yardım talebinden sonra Dulkadiroğlu Devleti'nin başkenti Elbistan'dan başlarında Dulkadiroğlu Şehzadesi Süleyman Bey olduğu halde 20.000 kişilik büyük bir ordu yola çıktı. Ankara Çubuk ovasında Çelebi Mehmed büyük bir karşılama yaptı. Başta Dulkadiroğlu Şehzadesi Süleyman Bey olmakla diğer Dulkadiroğlu Şehzadeleri ve umerasına Mehmet Çelebi tarafından birbirinden kıymetli hediyeler sunuldu. Büyük bir ziyafetle karşılanan Dulkadiroğlu Şehzadeleri de yanlarında getirdikleri çok değerli hediyeleri enişteleri olan Mehmet Çelebi'ye verdiler. Karşılıklı hediyeleşmelerin ardından Mehmet Çelebi'nin kardeşlerine üstün gelip tahta çıkabilmesi için yapılması gerekenlerle ilgili istişarelerde bulundular uzun saatler bu konuyla ilgili planlar yaptılar. Çok daha büyük bir orduya ve güce kavuşan Mehmet Çelebi 11 Haziran 1413'te bir yeni Anadolu Osmanlı ordusu Bizans gemileri ile Boğaz'dan Rumeli yakasına geçirildi ve bir üçüncü muharebeye hazırlık başladı. Bu sırada Musa Çelebi ordusunda bir kriz yaşanmakta idi. Musa Çelebi haşinliği ve merhametsiz tutumları ile askerini gücendirmiş idi. Şeyh Bedreddin'e verdiği destek daha muhafazakar olan Sunnileri ve ulemayı kendine düşman etmişti. Musa Çelebi gazi sınır beylerinin talanlar ve tımarları dolayısıyla kazandıkları servet ve siyasal gücü kısmaya çalışmış ve Kapıkulu ümerasına önem vermeye başlamıştı. Örneğin akıncı beyi Mihaloğlu, Musa Çelebi ile ilişkisini kesmiş; Makedonya'da sınır boyunca akınları kendisi tertip etmiş ve bu akınlarda kazanılan talan malları ve tımar topraklarını da kendine göre paylaştırmaya başlamıştı. Candarlı vezirleri Çelebi Mehmet ve II. Manuel ile Musa Çelebi'yi tahtan indirmek gizli haberleşmeye başlamışlardı. Musa Çelebi'nin ordusunda çıkan dağılma nedeni ile geri çekilmesi ile iki ordu ancak Vize'de çarpışmaya girdiler ve Vize Muharebesi'nde Çelebi Mehmet ordusu galip geldi. Musa Çelebi kaçmaya başladı.

Fakat Musa Çelebi hâlâ yakalanmadığı için Çelebi Mehmet güçleri Edirne kapılarına geldiğinde Edirneliler Musa Çelebi'nin güçlenip geri geleceği ihtimalini düşünüp Çelebi Mehmet ve ordusunu şehre sokmadılar. Bütün ümeranın katılması ile Çelebi Mehmet, Musa Çelebi'yi ve çok küçük kalmış ordusunu kovalamaya başladı. Musa Çelebi ordusuyla Samako yakınlarında Çamurlu Derbent'de sıkıştırıldı. 5 Temmuz 1413'te yapılan küçük çaplı Çamurlu Derbent Savaşı çok şiddetli oldu. Musa Çelebi yaralandı ve kaçmaya başladı. Bazı kaynaklara göre Musa Çelebi kaçarken bir çeltik arığına düştü ve yakalayanlar tarafından boğulup öldürüldü.[6] Diğer kaynaklara göre ağır yaralı çadırında yatarken yakalanıp Çelebi Mehmet'in emri ile öldürüldü.

Mehmet Çelebi, bunun sonunda Osmanlı tahtının tek padişahı olarak tahta çıktı. Verdikleri büyük askeri destekle tahta çıkmasında önemli rol oynayan Dulkadiroğlu Şehzadesi Süleyman Bey ve ordusu tam üç ay boyunca Bursa'da kaldı. Bunun sebebi Mehmet Çelebi'nin padişahlığına başka müdahalelerin olması ve herhangi bir sıkıntıya maruz kalınmaması idi. Dulkadirliler, tam anlamıyla padişahı koruyup tahtı güvene aldılar. Çelebi Mehmet'e böylesine hayati bir destekte bulunan Dulkadiroğlu Hanedanı Şehzadeleri ve ordusu üç ayın sonunda Çelebi Mehmet'in büyük hürmetleri ile yolcu edildi. Dulkadiroğlu Şehzadesi Süleyman Bey, diğer şehzadeler ve Dulkadirli ordusu ülkelerinin başkenti Elbistan ve Maraş'a döndüler.

İsa Çelebi ve Emir Süleyman gibi, en sonunda Musa Çelebi'nin cenazesi de Bursa'ya gönderilerek babası Yıldırım'ın türbesine gömüldü.

Fetret Devri'nin sonu

5 Temmuz 1413'te Fetret Devri veya fasıla-ı saltanat devri kapandı ve Çelebi Mehmet Osmanoğullarının tek padişahı oldu. On bir yil süren Fetret Devrinde birbirinden cesur ve hükümdarlık etmeye yetenekli dört kardeşin birbirleriyle ölüm kalım savaşları yapmaları sonunda, en metanetli ve becerikli kardeşin tahtı ele geçirmesi ve Ankara Savaşı ile parça parça olmuş ve moralini yitirmiş Osmanlı devletinin kendini tekrar toparlaması ile sonuç bulmuştur. Bu sonucun şüphesiz Çelebi Mehmet'in tekrar tekrar hükümdarlığı kendi elinde toplamak için birçok kendi aleyhine fena sonuçlar doğmasına rağmen devamlı mücadele etmesi ve diğer kardeşlerinden şanslı olması nedeniyle ortaya çıktığı iddia edilebilir. Diğer taraftan, Çelebi Mehmet'in kardeşleri Süleyman, İsa ve Musa'nin gösterdikleri kusurlarından daha uzak olması ve yaşça küçük olmasına rağmen onlardan daha fazla dengelilik ve olgunluk göstermesi de bu sonucu açıklamaya yardım eder. Bu sonucun son bir açıklaması ise Çelebi Mehmet'in diğer kardeşlerinden en büyük farkının Anadolu medeniyetinin ve Anadolu kültürünün önemli merkezi olan Amasya'da çok yönlü bir kişi olarak yetişmesi ve olgunlaşması olabilir.

---------
Wikipedia

Bu konuyu yazdır

TC-Bayrak-2 Nizam-ı Cedid Nedir - Hakkında Bilgi
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:22 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

[attachment=48503]

Nizam-ı Cedid Nedir - Hakkında Bilgi

Geniş anlamıyla, III. Selim zamanında girişilen yenilik hareketlerine ve oluşturulan kurumlara verilen addır. Dar anlamıyla, yeni yöntemlerle yetiştirilmek istenen talimli asker demektir. III. Selim, Osmanlı imparatorluğunu parçalanmaktan kurtarmak için geniş alanda yenilik yapılmasını gerekli görüyordu. Önce asker ocaklarının ele alınmasına karar verdi. Yeniçeri ocağına, haftada birkaç gün eğitim ve öğretim yapma yükümlülüğü kondu. Topçu, Arabacı, Kumbaracı, Lağımcı ocaklarını, ordunun teknik bölümü durumuna getirmek amacıyla kanunlar çıkardı. Yeniçerileri ürkütmemek ve

bir ayaklanmaya neden olmamak için, Nizam-ı Cedid ocağı, önce Bostancı ocağına bağlı Bostancı Tüfekçisi ocağı olarak kuruldu (1793). Hazırlanan tüzüğe göre, Nizam-ı Cedit ocağı 12 000 kişi olacaktı. Bunun 1600 kişisi İstanbul’da, ötekiler Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yerlerinde yetiştirilecekti. Bu yeni askerin, eğitim ve öğretimi jçin İsveç ve Fransa’dan subaylar getirildi. Nizam-ı Cedit ocağı için Levent’ de kışlalar yapıldı. Ayrı bir kıyafet kabul edildi. Askerler kırmızı, dar ceket, mavi şalvar, püsküllü fes ve yemeni giyeceklerdi, subayların ceketleri daha uzun, önü ve kollan sırmalı olacaktı.

Erlerin silahları pala, tüfek ve süngü, subayların ise kılıçtı. İstanbul’daki Nizam-ı Cedid ordusu 12 bölüktü. Her bölükte bir top ve topçu erleri bulunacaktı. Ocağın giderleri için İrad-ı Cedit hazinesi kuruldu. Nizam-ı Cedit ocağı kısa sürede güçlü bir duruma geldi. Napolyon komutasındaki Fransız ordusu, bu askerlerle Akka kalesi önünde yenilgiye uğratıldı. III. Selim, daha önce açılan Mühendishane’yi geliştirerek büyük bir askeri okul haline getirdi. Ders kitapları ve araçları hazırlattı. Bu okulda topçu ve istihkam subayları yetiştirildi. Baruthaneler bir düzene kondu. Fransa’dan getirtilen top örneğine uygun olarak yeni toplar döktürüldü. Denizciliğe de önem verildi, tersaneler işler duruma getirildi. Tersanelerde birçok gemi yapıldi. Deniz subayları yetiştirildi. Nizam-ı Cedid ocağının kısa sürede gelişmesi ve güçlenmesi, yeniçerilerin, ve. onlarla işbirliği yapanların karşı çıkmalarına neden oldu. Kabakçı Mustafa’ nın  yönettiği ayaklanma sonucunda Nizamdı Cedid kaldırıldı. III. Selim padişahlıktan indirildi.

----------------

Nizâm-ı Cedîd

III. Selim'den önce Nizam-ı Cedid kavramının kullanıldığı görülmektedir. 1689-1691 yılları arasında sadrazamlık yapan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa döneminde, Hıristiyanların, Musevi ve Kıptilerin cizyelerinin tek elden toplanması, Cizye Kalemi'ne kayıt ve tescil edilerek, hem tahsilatın emektar ve mutemet cizyedarlar tarafından icrası, hem de devlete fazla irad temini için yapılan yeniliğe Nizam-ı Cedid Tertibi denmiştir.

Nizam-ı Cedid'i iki anlamda inceleyebiliriz

   Dar Anlam: Avrupa usulünde yetiştirilmek istenen talimli asker. Nizam-ı Cedid Ordusu
   Geniş Anlam: Yeniçeriliği kaldırmak veya hiç değilse faydalanabilecek şekle getirmek, Avrupa talim usulünü yeni kurulan askeri kuvvetin baskısı ile kabul ettirmek, ulemanın çağdışı düşüncesine karşı koyup nüfuzlarını kırmak, Osmanlı Devleti'ni Avrupa'nın ilim, sanat, ticaret, ziraat, teknik ve sanayide yaptığı ilerlemelere ortak etmek için gelişen yenilik hareketlerinin bütünü.

III. Selim, Ziştovi ve Yaş Antlaşmaları'ndan sonra, pek çok ıslahat yapmaya karar vermişti. İşe başlamadan önce, devlet adamlarının bu konudaki fikirlerini öğrenmek istedi. Böylece hem onların devlete ait düşüncelerini ve askeri ıslahat hakkındaki görüşlerini öğrenmek imkânı bulacak, hem de istihdam edeceği ekibin bilgi derecesini ve kabiliyetini öğrenip, onları faydalı olabilecekleri sahalarda çalıştıracaktı. 1717 yılında İstanbul'a gelen Fransız subayı De Rochefort'un, sadaret kayslahat projesinin tercümesinde, yapılacak askeri yeniliğe Nizam-ı Cedid denmiştir. Eski usul ve teşkilatı ifade eden Nizam-ı Kadim'e mukabil,ileri bir düzen kurma faaliyetini ifade için kullanılan Nizam-ı Cedid tabiri ise III. Selim zamanında yaygınlaşmıştır. III. Selim'in 1791 Ziştovi ve 1792 Yaş antlaşmalarıyla Avusturya ve Rusya ile harbe son verdikten sonra, devleti düştüğü zorluktan kurtarmak için yapmayı kararlaştırdığı harekat da Nizam-ı Cedid anlamıyla anılır.

Nizam-ı Cedid gerekliliği

Layiha veren devlet adamlarını, ayrıldıkları gruplara göre şöyle isimlendirebiliriz:

   Kanuni devrindeki kanun ve nizamlara dönüldüğü takdirde, ordunun düzenleneceğine inanan ve kendilerine muhafazakar diyebileceğimiz grup
   Avrupa savaş usullerini ve talimlerini, "eski kanun ve nizamdır" diye kabul ettirmek isteyen, kendilerine telifçi diyebileceğimiz grup
   Yeniçerilerin asla ıslah edilemeyeceğine inanarak, yeni bir askeri ordu kurulmasını savunan ve kendilerine "inkılapçılar" diyebileceğimiz grup.

[attachment=48502]

[attachment=48503]

[attachment=48504]

Bu konuyu yazdır

  Osmanlı Devleti beylik dönemi
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:19 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Köseda Savaşı'ndan sonra (1243) Anadolu, giderek artan ölçülerle Mo ol egemenli ine girmeye başladı. 13.yy. sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti tümüyle tarih sahnesinden silindi; Anadolu'nun do u ve orta kesimleri do rudan ılhanlı ımparatorlu u'na ba lanırken, Anadolu Selçuklu Devleti'nin, uç beyi olarak Bizans sınırına yerleştirdikleri Türkmenler de yer yer, biçim bakımından ılhanlılar'a ba lı, ama gerçekte ba ımsız beylikler kurmaya başladılar. 13.yy. sonlarında, 14.yy. başlarında Anadolu'nun batı kısımlarında pek çok Türkmen beyli i ortaya çıktı. Bu beyliklerin en küçü ü, Eskişehir - Sakarya - Sö üt dolaylarındaki Osmanlı Beyli i idi. Bu küçük beylik, kısa sürede Anadoluamın ucunda ve Balkanlar'da yayılacak, büyük bir dünya devleti olarak Türkiye ve Dünya tarihinde önemli bir yer işgâl edecektir.

Osmanlı Beyli i, artık iyice zayıflamış olan Bizans ımparatorlu u ile karadan sınıra sahip tek Türkmen beyli i idi. Bu dönemde Bizans, iktisâdi ba ımsızlı ını tümüyle kaybetmiş, ülkede hemen tüm iktisâdi faaliyetler, ıtalyan tüccar cumhuriyetleri Venedik ve Cenova'nın eline geçmişti.

Osmanlı Beyli i'nin do du u topraklar, Bizans ımparatorlu u'nun Marmara bölgesi topraklarıyla komşuydu. Bu topraklarda Bizans'ın büyük kent ve kasabaları bulunuyordu. Bu durum, Bizans kent iktisâdıyla Türkmenler'in göçebe hayvancılık iktisâdı birbirini tamamlayan bir bütün oluşturmasına neden oluyordu. Bölgede, Bizans kent iktisâdının ürünleriyle göçebe Türkmenlerin hayvancılık ürünlerinin pazarlandı ı, de iş tokuş edildi i büyük pazarlar kuruluyor, bu pazarlar bölgeye, dolayısıyla Osmanlı Beyli i'ne büyük bir iktisâdi güç kazandırıyordu. Osmanlı Beyli i'nin ilk koydu u vergilerden birinin Osman Bey zamanında "pazar rüsumu" olması, bu pazarların iktisâdi gücünü ve Osmanlı iktisâdına katkılarını gösteren bir kanıttır. Ayrıca, Osmanlı Beyli i'nin kuruldu u topraklar, Bizans'ı Tebriz'e ba layan ticâret yolu üzerinde bulunuyordu. Bu işlek ticâret yolunun Osmanlı Beyli i'nin topraklarından geçmesi, vegi, haraç ya da ya ma biçiminde, beyli e büyük zenginlikler kazandırıyordu.

Osmanlı Beyli i'nin kuruldu u Eskişehir - Sakarya - Sö üt dolayları Anadolu'da biçim bakımından ılhanlılar'a ba lı olsa da, Mo ol ılhanlı etkisinin uzanamayaca ı kadar batıda yer alan bir bölgeydi. Bu yüzden Osmanlı Beyli i'nin toprakları, Mo ol baskısından kaçan O uz aşiretleri, Anadolu Selçuklu asker, memur ve bilim adamı için bir sı ınak yeri işlevini yerine getiriyordu. Bu ise, başlangıçta toprakları küçük, nüfusu az, asker, yönetici ve bilim adamı olarak deneyimli kimselere gereksinim duyan Osmanlı Beyli i'nin insan yetisini güçlendiriyordu.

Osmanlı Beyli i'nin topraklarının karadan Bizans ile sınırdaş olması, beyli e öteki Türkmen beyliklerinin sahip olmadı ı bazı moral de erler de kazandırıyordu. Osmanlı Beyli i'nin karadan Bizans'la yapptı ı savaşlar ona, Anadolu Türk - ıslâm kamuoyunda, ıslâm'ın dinsel görevlerinden biri olan gaza fârizasını yerine getiren bir beylik olarak saygınlık kazandırırken, bu fârizayı yerine getirmek isteyen gazileri ve yapılan savaşlardan ganimet elde etmek isteyen savaşçıları onun topraklarına çekiyordu.

Osmanlı Beyli i'nin kuruldu u sıralarda, Bektaşilik ve Babailik gibi tarikatlar, bölgede etkili bulunuyordu. Bunun gibi dinsel kimli i olan Âhiler de, Osmanlı Beyli i kuruldu u sıralarda bölgede ve bölge insanları üzerinde etkili olan bir esnaf kuruluşuydu. Osmanlı Beyli i'nin kurucusu kabul edilen Osman Bey'in bölgenin nüfuzlu şeyhlerinden olan şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun ile evlenebilmek için ısrar etmesi, onun hem siyâsi ileri görüşlülü ünü, hem de şey Edebâli'nin bölge insanları üzerindeki büyük nüfuzunu gösterir. Nitekim Osman Bey ile Bâlâ Hatun'un evlilikleri gerçekleştikten sonra Âhilerin önde gelenlerinden şeyh Mahmut Gazi, Âhi şemsettin ve o lu Âhi Hasan ve Cendereli (Çandarlı) Kara Halil, Osmanlı Beyli i'nin hizmetine girmişler ve bu beyli in kuruluşunda, büyümesinde ve örgütlenmesinde, en azından Osmanlı hanedânı mensupları kadar önemli roller oynamışlardır.

Bu konuyu yazdır

  19. yy Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:12 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

[attachment=69964]
19. yy Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri

ISLAHAT HAREKETLERİ NELERDİR? (19'UNCU YÜZYIL)

19'uncu yüzyılda Osmanlı Devleti yaşadığı problemlere karşı çözüm yolları aramaya başlamıştır. Devletin bekasını sağlamak için bazı yeniliklerin yapılması gerektiğine karar verilmiştir. Merkezi otoritenin güçlenmesi ve devletin dağılmaktan kurtulup eski gücüne kavuşması için padişah yetkilerine kısıtlamalar getirilmesi anlayışı ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Devleti'nin 19'uncu yüzyılda yenilikler yapmak istemesinin sebepleri kısaca şu şekilde özetlenebilir:

1. Devlet otoritesini (merkezi otoriteyi) güçlendirmek,

2. Devletin toprak kayıplarına engel olmak,

3. Azınlıkların Osmanlı Devleti'nden ayrılmasını önlemek,

4. Devletin çağdaşlaşmasını sağlamak,

5. Her alandaki sorunlara çözüm bulmaktır.

Genel olarak 19'uncu yüzyıl ıslahat hareketleri ise:

1. II. Mahmut Dönemi Islahat Hareketleri

a. Sened-i İttifak (1808)

b. Yönetim, idare alanında yapılan ıslahatlar

c. Askeri alanda yapılan ıslahatlar

ç. Ekonomi Alanında yapılan ıslahatlar

d. Eğitim ve Kültür alanında yapılan ıslahatlar

2. Tanzimat Dönemi Islahat Hareketleri

a. Tanzimat Fermanı (03 Kasım 1839)

b. Islahat Fermanı (28 Şubat 1856)

3. Meşrutiyet Dönemi Islahat Hareketleri

a. I. Meşrutiyet ilanı (1876)

b. Kanuni Esasi

c. II. Meşrutiyetin ilanı (1908)

başlıkları altında incelenmektedir.

ıyi bir e itim görmüş olan III. Selim bu barış döneminden faydalanarak, devlet içinde, özellikle askerî alanda, ıslahatlar yapmak istiyordu. Bu maksatla, Nizâm-ı Cedit adı verilen ilk ıslahat hareketiyle, yeni bir ordu kurdu(1793). Yeniçeri Oca ı'nı kaldıramayaca ını bildi inden, öncelikle Nizâm-ı Cedid denilen bu orduyu batılı tarzda düzenleyip, başarısını kanıtlamak gerekliydi. Ancak bundan sonra Yeniçeri Oca ı la vedilebilirdi. Fakat kendileri aleyhine ortaya çıkan gelişmelerden endişe duyan Yeniçeriler, bazı devlet adamlarını da yanlarına çekerek yeniliklere karşı çıktılar ve isyan ettiler. Üstelik bu arada Napolyon Bonapart, bir orduyla Mısır'ı işgale başlamıştı (1798). Osmanlılar, Rusya, ıngiltere ve Sicilya'nın da menfaatlerine dokunan Fransız işgaline karşı harekete geçti. Ehramlar savaşıyla, Mısır'ı ele geçirip, kuzeye yönelen Bonapart, Akka'da Osmanlı savunmasını geçemedi (1799). Kuşatmayı kaldıran Napolyon geri dönerken, yerine bıraktı ı ordu komutanları da ma lûp edildiler. Neticede Fransızlar Mısır'ı terk etmek zorunda kaldı(1801). Fransa'yı barışa zorlayan önemli bir sebeplerden birisi de, Akdeniz'de Rus ve Türk donanmalarının iş birli i yapmaları, ıngiltere'nin Fransız savaş ve ticaret gemilerini taciz etmesiydi. Fransa'nın Akdeniz ve Orta Do u'daki ticarî menfaatlerinin zedelenmesi onları barışa zorlamaktaydı.

1802'de imzalanan anlaşmayla Fransa bölgede yine ticaret yapma güvencesi almış ve kapitülâsyon hakkını elde etmiştir. Bu olayı bahane ederek Akdeniz'e inen Rus donanması, Osmanlı donanmasıyla birlikte Fransa'nın elindeki bazı adaları ele geçirmiş idi. Fakat halk, ebedî düşman olarak gördü ü Rusya ile iş birli i yapılmasına büyük tepki göstermiş ve bunun sonunda III. Selim'e ve ıslahatlarına karşı cephe genişlemişti. Üstelik Napolyon'un, Orta Do u'da Araplara yönelik propagandasının da etkisiyle bölgede bazı isyanlar çıkmıştı. Böylece Bulgaristan ve Sırbistan'da çıkan isyanlara bir de Suriye'de ve Hicaz'da çıkan isyanlar eklenmiş oluyordu. Vehhabiler ayaklanarak, 1803-1804'te Mekke ve Medine'yi ele geçirmişlerdi. Osmanlıların tekrar Fransa ile yakınlaşmaları, ıngiliz ve Rusları harekete geçirmiş ve sonunda Rusya Eflak ve Bo dan'ı işgal etmişti. Bu savaş sürerken Nizâm-ı Cedit'in Rumeli''ye de kaydırılmasından memnun olmayan isyancılar şehzade Mustafa'nın tahrik ve teşvikiyle birleşerek ıkinci Edirne Vak'ası denilen büyük bir ayaklanma başlatmışlardı (1806). Neticede ıstanbul'da patlak veren Kabakçı Mustafa ısyanı III. Selim'in sonunu hazırladı. Saraya giren isyancılar III. Selim'i tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yı tahta geçirdiler (29 Mayıs 1807). Nizâm-ı Cedid la vedildi. Fakat III.Selim'e ba lı olan Ruscuk bayraktarı Mustafa, yenilik taraftarlarıyla birleşerek, karşı darbede bulundu. Amacı III. Selim'i yeniden tahta çıkarmaktı. IV. Mustafa'nın, sabık padişahı öldürttü ünün ö renilmesi üzerine, kardeşi II.Mahmut başa geçirildi (28 Temmuz 1808).

Alemdar Mustafa Paşa sadareti üslenerek, III. Selim'in başlattı ı ıslahatları devam ettirmeye çalıştı. Nizâm-ı Cedit'i, Sekbân-ı Cedit adı ile yeniden canlandırdı. Ancak ulemayı ve yeniçerileri memnun edemeyen Alemdar Mustafa Paşa, 1809'da çıkan bir isyanda öldü.

II.Mahmut ve Islahat Hareketleri;

II. Mahmut devri (1808-1839), hem gerçekleştirilen yenilik hareketleri ile hem de etnik ve siyasî isyanlarıyla Osmanlı Devleti'nin yol ayrımına girdi i bir dönemi ifade eder. II.Mahmut, öncelikle orduyu baştan aşa ı düzenlemek ile işe başladı. Yeniliklere karşı çıkan Yeniçeri Oca ı bir nizamname ile ortadan kaldırıldı. Vak'a-yı Hayriye olarak adlandırılan bu köklü de işiklikle (15-16 Haziran 1826), yeni bir ordu oluşturuldu. Ancak yeniçeriler bu düzenlemeye boyun e meyerek isyan ettiler. Sadrazam'ın sarayını basan yeniçeriler sadrazamın ve ıslahatçıların başlarını istediler. Ancak At Meydanı'nda toplanan yeniçeriler da ıtıldı, ocakları bombalandı. Böylece Avrupa tarzında yeni bir ordunun kurulması yönündeki en büyük engel ortadan kaldırılmış oluyordu. II. Mahmut hükûmet teşkilâtında da de işikliklere giderek kabine ve nezaret (bakanlık) usulünü benimsedi. 1836 yılında Dahiliye ve Hariciye Nazırlıkları kuruldu. Avrupa devletleri ile A.B.D ile ticarî anlaşmalar yapıldı. ıktisadî ve adlî sistemde de işikliklere gidildi. Avrupa tarzında e itim veren rüştiyeler, Harbiye ve Tıbbiye okullarının açılması vb. gibi e itim alanında da ıslahatlar gerçekleştirildi.

Fakat, kimi şeklî, kimi öze yönelik bu yenilikler devletin içinde bulundu u zorlukları aşmasına yetmedi i gibi, Osmanlı co rafyasındaki parçalanma II.Mahmut döneminde daha da hissedilir hale geldi.

Sırp ve Yunan ısyanları; Fransız ıhtilâli'nin getirdi i milliyetçi fikirlerle temellendirilen ancak, daha ziyade arkasında Rusya ve di er Avrupa devletlerinin teşvik ve tahriki olan etnik ve mahallî isyanlar bu dönemde alevlendi. III.Selim zamanında isyan eden Sırplar, 1812 Bükreş Antlaşması ile bazı imtiyazlar almalarına ra men, yeniden ayaklandılar. Yeniçeri Oca ının kaldırıldı ı tarihlerde Sırplarla kısmî bir anlaşmaya varıldı. Ancak 1830'da bir hatt-ı şerif ile Sırbistan'ın Osmanlı hâkimiyetinde bir prenslik olarak varlı ı kabul edildi. Rusya'nın XIX. yüzyıla girerken Osmanlıya karşı sürdürdü ü savaşların altında Balkanları ve özellikle Rumları Osmanlı Devleti'nden koparmak yatıyordu. Nitekim Odessa'da yeniden örgütlendirilen Etnik-i Eterya adlı cemiyetin başkanlı ına Yunan ısyanı sırasında Çar I.Alexsandre'ın yaveri Prens ıpsilanti getirilmişti. Yapılan plana göre Yunanistan, Yanya ve Tuna civarında isyanlar çıkarılacaktı. ıpsilanti 1821'de Romanya'ya geçerek Ortodoksları ayaklandırmaya çalıştı fakat başarılı olamadı. Çar, Türklere yenilerek Macaristan'a kaçacak olan ıpsilanti'yi desteklemekten vazgeçti. Bu sırada Mora'da da Patras başpiskoposu isyan etmişti (25 Mart 1821). 1822'de Yunanlılar ba ımsız olduklarını ilân ettiler, Mora'da ve adalarda çok sayıda Türk'ü katlettiler. Rusya ve Avrupa bu isyanı gayriresmî yollardan desteklemekteydiler.

Girit ve Mora valili inin kendisine verilmesini II.Mahmut'a kabul ettiren Mehmet Ali Paşa bu isyanı bastırmakla görevlendirildi. 1822'de Girit'e, 1824-25'te Mora'ya girildi. Bu gelişme karşısında Rusya, Fransa ve ıngiltere aralarında anlaşarak (1827), Yunanistan'ın özerk bir prenslik olarak kabul edilmesi hususunda Osmanlıları sıkıştırmak istediler. Türkler bu olayı iç işlerine müdahale olarak kabul edip, teklifi reddetti. Bunun üzerine Osmanlı ve Mısır donanması Navarin'de, bir kaza sonucu(!), yok edildi. Üç ülkeyle ilişkiler kesildi ve 1828'de Rusya, müttefiklerinin deste iyle Osmanlı Devleti'ne savaş ilân etti. Rus ordusu do uda Erzurum'u ele geçirdi. Batıda ise Edirne işgal edildi. Padişah, Prusya, Fransa ve ıngiltere elçilerini araya sokarak, Londra Protokolünü kabul edece ini bildirdi. Böylece Edirne Antlaşması(1829) ve ardından Londra Konferansı (1830) imzalandı. Antlaşma ile Prut iki ülke arasında sınır oluyor, Eflâk, Bo dan ile Sırbistan'ın özerkli i kabul ediliyordu. Girit'in Osmanlılarda kalması şartıyla Yunanistan'ın ba ımsızlı ı da tasdik ediliyordu.

Mehmet Ali Paşa ısyanı ve Mısır Meselesi; Mora'nın elden çıkmasıyla, o lu ıbrahim'in Mora valisi olma ümidini kaybeden Mısır Valisi M.Ali Paşa, II.Mahmut'tan, yardımlarına karşılık, Suriye'nin idaresini istedi. Bu iste in reddedilmesi üzerine M.Ali Paşa harekete geçti ve Filistin ile Suriye'ye girdi (1831). Akka ve şam, o lu ıbrahim tarafından ele geçirildi. ıbrahim Paşa, kısa zamanda Anadolu'ya kadar ilerledi.

Konya yakınlarındaki savaşta Osmanlı ordusunu yenilgiye u rattı. Her birinin ayrı hesabı oldu u büyük devletler, telâşlanarak araya girmek istediler. Fransa ve ıngiltere'nin anlaşamaması üzerine, Rusya durumdan faydalandı. Zor durumdaki II.Mahmut, Rus ordusunun ve donanmasının ıstanbul yakınlarına gelmesine müsaade etti. Rusya'nın kârlı çıkmasından endişelenen Fransa ve ıngiltere, II.Mahmut ile anlaşma yapması için M.Ali Paşa'ya baskı yaptılar. Neticede Kütahya Antlaşması imzalandı (1833). Bu anlaşmayla, Mehmet Ali Paşa, Mısır ve Girit'ten başka şam ve o lu ıbrahim de, Cidde valili i yanı sıra Adana'yı uhdelerine alacaklardı. Rusya, yardımlarına karşılık II.Mahmut ile Hünkar ıskelesiTrForumuz.BizAntlaşması diye bilinen bir anlaşma yaparak, ıstanbul'daki durumunu kuvvetlendirmeyi başardı (1833). Anlaşmaya göre Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlü ünün garantisi ve gere inde Osmanlının yardımına koşulması karşılı ında Rusya, Bo azların bütün yabancı savaş gemilerine kapatılmasını kabul ettiriyordu. II.Mahmut, Kütahya anlaşmasından memnun de ildi. Bu sebeple M.Ali Paşa'ya karşı yeniden harekete geçti. Fakat Osmanlı ordusu Nizip'te bir kez daha yenildi (1839). Üstelik Kaptan Paşa, Osmanlı donanmasını Mısır'a teslim etmişti. Bu arada II. Mahmut ölmüş ve yerine I.Abdulmecit geçmişti (1839-1861). Mısır Meselesi'nin Çözümü ve Bo azlar Meselesi; Rusya'nın Hünkar ıskelesi Antlaşmasına dayanarak duruma tek başına müdahale etmesini uygun bulmayan ıngiltere ve Fransa yeniden devreye girdiler. Avusturya ve Prusya'nın da katılmasıyla Londra'da bir konferans toplandı (1840).
Toplantıda Mehmet Ali Paşa'nın veraset yoluyla Mısır valili ine sahip olması karşılı ında, Suriye'den ve elinde tuttu u Osmanlı donanmasından vazgeçmesi istendi. Konferans kararlarını M.Ali Paşa'nın tanımaması üzerine ıngiltere Suriye limanlarını donanması ile topa tuttu. Nihayet M.Ali Paşa durumu kabul etti. I.Abdulmecit de iki ferman yayımlayarak onun valili ini onayladı. Ardından ıngiltere kendileri aleyhine olan Hünkar ıskelesi Antlaşması'nın yürürlükten kaldırılmasını öngören uluslararası bir konferansa ev sahipli i yaptı. Londra Antlaşması ile (Temmuz 1841), ıstanbul ve Çanakkale bo azları'nın barış zamanında savaş gemilerine kapalı tutulmasının kararlaştırıldı ı bir Bo azlar Sözleşmesi imzalandı. Böylece ıngiltere, Rusya'nın elinden inisiyatifi almış oluyordu.

Tanzimat Dönemi

Daha önceleri gerçekleştirilmeye çalışılan Islahat Hareketleri, Osmanlı Devleti'nin kendi iradesiyle uygulamaya çalıştı ı, içte ve dıştaki başarısızlıklarını önlemeye yönelik yenilikleri ifade etmekteydi. Ancak Avrupa ve Rusya'nın mütemadiyen iç işlerine müdahale etmesi, Osmanlı Devleti'ni, kendi inisiyatifi dışında, yeni tedbirler almaya zorlamaktaydı. Özellikle gayrimüslim unsurları bahane eden devletlerin müdahalelerine fırsat vermemek için idarî ve hukukî düzenlemelere gidilmesi düşünülmekteydi. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa'nın hazırladı ı düzenlemeler, I.Abdülmecit tarafından tasdik edilmişti. 3 Kasım 1839'da I.Abdülmecit "Gülhane Hatt-ı Hümayunu"nu ilan ettirdi.

Bu fermanda, dini ve ırkı ne olursa olsun Osmanlı tebaasından olan herkesin eşit olması, herkesin yasalara göre yargılanması, varlı ı ölçüsünde vergilendirilmesi ve askerlik süresinin 4-5 yılı geçmemesi gibi hükümler yer alıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti bu dönemde Avrupa tarzına öykünen idarî düzenlemelerde de bulundu. Bu şekilde Avrupa devletlerinin en azından bazılarının, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlü üne saygısının kazanılması hedeflenmekteydi. Fakat gelişen siyasî olaylar, bunun o kadar kolay olmayaca ını gösterecektir.

şark Meselesi ve Kırım Savaşı;

Tanzimat döneminde nispeten sa lanan barış ortamı, Rusya'nın müdahalesiyle tekrar bozulmaya başladı. Balkanlarda panislavist bir politika izleyen Rusya, aynı zamanda "Kutsal yerler sorunu"nu ortaya atarak, do rudan do ruya Osmanlı Devletinin varlı ını hedef almaktaydı. Avrupalılar tarafından "şark Meselesi", önceleri Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlü ünün sa lanması şeklinde düşünülürken, daha sonra bu toprakların paylaşımı sorunu hâline dönüştürüldü. Çünkü Osmanlı Devleti artık bir "hasta adam" idi. Ancak R.Mantran'ın da ifade etti i gibi, hasta, kendisini iyileştirmeyi amaçlamayan doktorların insafına kalmıştı. Onlar, Avrupa'nın hasta adamının mirasını paylaşma telâşındaydı.

Küçük Kaynarca antlaşması'ndan sonra Osmanlı topraklarındaki Ortodokslar'ın haklarını koruma rolünü üstlenen Rusya, Kudüs merkezli "kutsal yerler"in korunması ve idaresi hususunu da gündeme getirdi. Fransızlarla imzalanan kapitülâsyonlarda, Lâtin din adamlarına Kudüs Kilisesi üzerinde bazı haklar tanınmıştı.

1808'den itibaren Rusya'nın baskıları neticesinde onların yerini Ortodoks papazlar almaya başladı. Fransa'nın ve Rusya'nın 1850-51'de Bab-ı Ali'ye bu durum hakkında yaptıkları müracaatlar, kurulan komisyonlarda de erlendirildi ve bazı kararlar alındıysa da hiçbirini memnun edemedi. Bunun üzerine Çar I.Nikola, ıngiltere'ye Osmanlı Devleti'ni aralarında paylaşmayı teklif etti ve ıngilizlerin sessizli ini koruması üzerine de askerlerini Baserebya ve Lehistan'a çıkarttı. Rus elçisi Mençikof'un aşırı tavizler içeren teklifini reddeden I.Abdülmecit, ıngilizlere yakın olan Mustafa Reşit Paşa'yı sadrazamlı a getirdi. Ruslar 26 Haziran 1853'te, Prut'u geçerek, Eflâk ve Bo dan'ı istilâ ettiler. Osmanlı Devleti, Fransa ve ıngiltere ile ittifak anlaşması imzaladı. Bu ittifaka Avusturya ve ıtalyan birli ini kurmaya çalışan Piyemento hükûmeti de katıldı. ıttifak donanması Çanakkale'de mevzilenmişti. Durumdan endişelenen Rusya, askerlerini geri çekmeye başladı. Müttefikler, Rusya'nın Karadeniz'deki gücünü ortadan kaldırmak için, Kırım'a yöneldiler. Rusların en büyük üssü olan Sivastopol, bir yıl süren bir kuşatmanın ardından ele geçirildi (1855). Bu sırada tahta oturan II.Alexandre, barış yapmayı kabul etti. Müttefiklerin yanı sıra Prusya'nın da katıldı ı Paris Antlaşması ile (30 Mart 1856), taraflar işgal ettikleri bölgelerden çekilecek, Osmanlıların toprak bütünlü ü ve Bo azların statüsü, Avrupa'nın "kefilli i" altında korunacaktı. Osmanlıların Avrupa Konseyi'ne dahil edilmesi karşılı ında ise, sultan yeni bir ıslahat fermanı irat edecekti. Bu madde ve Karadeniz'in tarafsızlı ının kabulü, savaşın galibi durumundaki Osmanlılardın aleyhine idi. Nitekim, Eflâk ve Bo dan'ın birleşmesi ve Sırbistan'a yönelik yeni haklar da Paris Antlaşmasıyla tescil edilmişti.

Islahat Fermanı

Henüz Kırım Savaşı sürerken, Viyana'da bir araya gelen ıngiltere, Fransa ve Avusturya, Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki farklılıkların her alanda ortadan kaldırılmasını öngören bir fermanı sultanın yayımlamasını, barış için ön şart koşmuşlardı. Paris Antlaşması müzakere edilirken, müttefiklerin bu istekleri I.Abdülmecit tarafından yerine getirildi ve Islahat Fermanı ilân edildi (18 şubat 1856). Tanzimat'la kabul edilen hususların esas alındı ı bu fermanla, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında eşitlik sa landı ı Avrupa'ya garanti edilmiş oluyordu. Ayrıca iç hukuk alanında ve ticaret hukukunda da yenilikler getiriliyor, Ceza ve medenî hukukun bir bölümü, dinî esaslardan arındırılıyordu. Aslında Tanzimat süreciyle başlayan bu de işiklikler, idari yapılanmada da kendisini hissettirmiştir. 1868'de şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye kurularak buralarda hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar görevlendirilmiştir. Islahat Fermanı ile getirilen düzenlemelerin uygulanması daha çok I.Abdülaziz'in tahta çıkması (1861-1876) ile gerçekleşebilmiştir.

Paris Antlaşmasına imza koyan devletler, anlaşma maddesinde de yer aldı ı için Islahat Fermanı'nı, Osmanlı Devleti'ne müdahale etmede bir koz olarak kullanmışlardır. Nitekim Fransa, Dürzilerin Katolik Marunilere saldırmasını bahane ederek Lübnan'a asker çıkarmış ve 1871'e kadar orada kalmıştır. Karada 'da çıkan bir anlaşmazlık yine büyük devletlerin aracılı ı ile halledilmiştir (1862). Güçlü devletler tarafından teşvik ve tahrik edilen Balkanlardaki Hristiyan toplulukları, çıkardıkları isyanlar bastırılsa dahi, Osmanlı Devleti'nden yeni haklar elde etmeyi başaracaklardır. Örne in Sırplar ve Bulgarlar yeni haklar elde etmiş, Eflâk ve Bo dan'ın Romanya adı altında birleşmeleri kabul edilmiştir. Muhtariyet hakları genişletilen Mısır'da, ıngiliz-Fransız nüfuz mücadelesi kızışmış, III. Napolyon'un teşebbüsü üzerine, Abdülaziz istemedi i hâlde Süveyş Kanalı projesini kabul etmek zorunda kalmış ve kanal 1869'da büyük bir törenle açılmıştır.

I.Meşrutiyet Dönemi

Avrupa devletleri ve özellikle Rusya'nın kışkırttı ı topluluklar, ba ımsızlıklarını ilân etmek için harekete geçmekteydiler. 1866'da Girit ısyanı çıktı. Yunanistan'a ba lanmak amacıyla başlayan isyan bastırılmasına ra men, Avrupa devletleri araya girerek sultanın Girit'e yeni bir statü vermesini sa ladılar (1868). Rusya tarafından oluşturulan komitalar vasıtasıyla Bulgarlar ayaklandırıldı. Onlara da geniş haklar verildi (1870). Fakat bununla yetinmeyen Bulgarlar, Bosna ve Hersek'teki karışıklıkların ardından yeniden ayaklandılar (1875-76).

Bulgar isyanı sert biçimde bastırıldı. Fakat bu sırada Genç Osmanlılar, Abdülaziz'e başlattıkları muhalefeti, mücadeleye dönüştürdüler. Nihayet Mişat Paşa'nın öncülü ündeki yenilikçi idareciler Abdülaziz'i tahttan indirerek ye eni V.Murat'ı başa geçirdiler(30 Mayıs 1876). Ancak hastalı ı sebebiyle üç ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-ı Esasi'yi ilân edece ini beyan eden kardeşi II.Abdülhamit Osmanlı tahtına çıkarıldı.

Bu arada Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne baskı kurmasını kendi menfaatine aykırı gören ıngiltere, Balkanlardaki bunalımı görüşmesi için ıstanbul'da uluslar arası bir konferans toplanmasını sa lamıştı. ıstanbul Konferans çalışmalarını sürdürürken II.Abdülhamit Meşrutiyet'i ilân etti (23 Aralık 1876). Kurulacak Meclis-i Mebusan'da bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Parlâmenter monarşi, ıstanbul Konferansı'nın toplanış sebebini tamamen ortadan kaldırmasına ra men, konferansa katılan devletler, Balkan topluluklarının ba ımsızlıklarını istediklerinden bir sonuca varılamadı. Osmanlı Devleti'nin ça rılmadı ı Londra'da toplanan bir başka konferansta, büyük devletler isteklerini tekrarladılar. Rusya, Osmanlı Devleti'ne alınan kararları kabul ettirmek için savaş ilân etti.(Nisan 1877). Tarihimizde "93 Harbi" diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi, askerî ve siyasî bakımdan önemli sonuçlar do urmuştur.

Kanun-ı Esasi'nin kabulü ile açılan Genel Meclis, padişah tarafından seçilen Ayan Meclisi ve halk tarafından seçilen Mebusan Meclisi'nden ibaretti. Londra Konferansı'ndan önce çalışmaya başlayan bu meclis, hükûmet tarafından sunulan teklif ve kanun tasarıların karara ba layarak ilk dönem çalışmalarını tamamlamıştı. Ancak 93 Harbi'nin sürdü ü sıkıntılı zamanlarda meclisteki azınlık mebusları çalışmaları sekteye u rattı ı gibi, bunalımın artmasını da sa lıyorlardı. Nitekim Gazi Osman Paşa'nın büyük bir kahramanlık göstererek 5 ay savundu u Plevne'yi aşan Ruslar, Yeşilköy'e kadar ilerlemişlerdi. Do u'da ise ancak Erzurum önlerinde durdurulmuşlardı. Meclis savaşın gidişatından hükûmeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasî tansiyonu yükseltmekteydi. II. Abdülhamit, devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla yaptı ı toplantıdan bir sonuç alamayınca, Kanun-ı Esasi'nin kendisine verdi i yetkiyi kullanarak, etnik yapısının karışıklı ı sebebiyle çalışmaları aksayan meclisi kapattı (14 şubat 1878). Bu I.Meşrutiyet'in sonu demekti.

Berlin Kongresi ve Balkanlardaki Gelişmeler; ıstanbul önlerine kadar gelmiş olan Rusya ile Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması imzalandı (3 Mart 1878). Bu anlaşmayla, sözde Osmanlı'ya ba lı Dobruca, Do u Makedonya ve Trakya'yı içine alan Büyük Bulgaristan Prensli i kuruluyor; Romanya, Sırbistan ve Karada  ba ımsızlıklarına kavuşuyordu. Ancak, Rusya'nın genişlemesinden rahatsızlık duyan Avrupa devletlerinin araya girmesiyle bu anlaşma hükümleri yürürlü e giremedi.

ıngiltere donanmasını harekete geçirdi. Osmanlı Devleti ile yaptı ı bir anlaşmayla Kıbrıs'a yerleşti ( 4 Haziran 1878). Araya giren Bismark, ülkesinde bir konferansa ev sahipli i yaparak hem muhtemel bir savaşı önlemek hem de Almanya'nın menfaatlerini korumak istiyordu. Nitekim Osmanlı Devleti, ıngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, ıtalya ve Rusya'nın da katıldı ı Berlin Kongresi 13 Temmuz 1878'de imzalanan bir anlaşmayla son buldu. Bu anlaşma, artık Rusya'nın yanı sıra, di er devletlerin de parçalamaya çalıştıkları Osmanlı'dan, kendi paylarını alma anlaşmasıydı. Berlin ve Ayestafanos antlaşmalarında öngörüldü ü gibi, Sırbistan, Karada  ve Romanya'nın ba ımsızlı ı onaylandı. Bulgaristan üç bölüme ayrıldı. Bulgaristan Prensli i haricinde müstakil bir Do u Rumeli eyaleti oluşturuldu. Girit'in statüsüne benzer bir statüyle Makedonya, Osmanlı Devleti'nin elinde kaldı. Yunanistan Tesalya ve Epir'in bir bölümünü aldı. Bosna-Hersek, Avusturya tarafından işgal edildi. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'a sahip oldu. Berlin Kongresi, büyük devletlerin Osmanlı Devleti'ni paylaşma ve ortadan kaldırma arzularının bir neticesi idi. Balkanlarda büyük devletlerin inisiyatifiyle ortaya çıkan küçük devletçikler, bölgede o dönemden günümüze kadar ulaşan siyasî ve etnik çatışmaların piyonları olmaktan öteye gidemediler. Nitekim Avusturya'nın ve Rusya'nın Balkanlarda nüfuzlarını artırmaları, Balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı'nın çıkmasına yol açacaktır.

Berlin Kongresi'nin sonuçları kısa zamanda ortaya çıkmaya başlamıştı.

Balkanlardan bir pay alamayan Fransa, önceden nüfuz sahasına dahil etti i Cezayir ile Tunus arasındaki sınır problemini bahane ederek, Tunus'u işgal etti (1881). Fransa ile ıngiltere arasında çekişmeye sahne olan Mısır'da, Hidiv ısmail Paşa'ya karşı başlatılan bir askerî ayaklanma ile ortaya çıkan durum ıstanbul'da görüşülürken, ıngilizler ıskenderiye'yi topa tuttu. Osmanlıların karşı çıkmalarına ra men ıngilizler Mısır'ı ele geçirdiler(1882). Bulgaristan Prensli i, Do u Rumeli'de çıkan isyanı de erlendirerek (1885), bölgeyi kontrolü altına aldı. Osmanlı Devleti Rusya'nın baskısı sonunda, Kırcaali ve Rodop dışındaki Do u Rumeli Valili i'nin Bulgar Prensli i'nin idaresine geçmesini kabul etmek zorunda kaldı (1886). ıkinci Meşrutiyet'in ilânı sırasında ise Bulgarlar ba ımsızlıklarını ilân ettiler (1908). Bulgar, Yunan ve Arnavutların hak iddia etti i Makedonya'da çıkan olaylar Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. Fakat, Rusya ve Avusturya devreye girerek Osmanlı hâkimiyetindeki Makedonya'da, ülkelerinden iki gözlemcinin görev yapmasını sa ladılar (1893). Megalo ıdea adını verdi i Bizans'ı diriltme çabasındaki küçük Yunanistan, 1896'da çıkan isyanı bahane ederek Girit'i ilhaka yeltendi (1896). Osmanlılar Dömeke Meydan Savaşı ile Yunanlıları büyük bir bozguna u rattılar (1897). Fakat Rusya ve Avrupa devletlerinin müdahalesi ile ıstanbul'da toplanan bir konferans ile Girit'te valili ine Yunan kralının o lunun getirildi i özerk bir yönetim kurulması, adanın fiilen Yunanistan'a bırakılması anlamına geliyordu.

93 Harbi'nden sonra sun'i bir Ermeni Meselesi ortaya çıkarılmıştı. Osmanlı Devleti'ne ba lılıkları sebebiyle "millet-i sadıka" olarak adlandırılan Ermeniler, önceleri Do u Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Rusya ve ardından ıngiltere tarafından kullanılmaya başladılar. Hınçak ve Taşnak tedhiş örgütlerini kurarak, ıstanbul ve taşrada terör yaratan bazı Ermeniler özellikle ıngilizler tarafından destekleniyorlardı. Do u'da hiçbir zaman ço unluk olamayan Ermenilere kurdurulacak bir devlet ile Rusya Akdeniz ve Orta Do u'ya sızabilecekti. ıngiliz himayesindeki bir Ermeni devleti ise aksine bunu önleyebilirdi. Her iki tarafında kullandı ı Ermeniler 1889'dan itibaren tedhişe başladılar. Van, Erzurum ve Bitlis'te çıkan olaylar bastırıldı. Ardından başkentte Osmanlı Bankası'na kanlı bir baskın yaparak bankayı işgal ettiler. II.Abdülhamit'e yönelik bir suikast teşebbüsünde bulundular. I.Dünya Savaşı ve ıstiklal Harbi yıllarında da Ermeniler devlet aleyhine faaliyetlerini devam ettirmişlerdir.

II. Meşrutiyet Dönemi


I.Meşrutiyet'in kaldırılmasından sonra II.Abdülhamit içte ve dışta meydana gelen olumsuz gelişmelerin de etkisiyle, katı bir yönetim sergilemeye başlamıştı. Meşrutiyet taraftarları da buna karşılık muhalefetlerinin dozunu artırmışlardı. Osmanlılık fikrinin temsilcisi olan Sadrazam Midhat Paşa 1881'de ölüm cezasına çarptırılmış, sonra affedilerek, Arabistan'a sürgüne gönderilmiş ve 1883'te öldürülmüştü.

Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişiler de sultan tarafından bertaraf edilmişlerdi. Ancak devletin içinde bulundu u güç durum onların başlattı ı muhalefetin güçlenerek büyümesine zemin hazırlamaktaydı. Balkanlardaki çalkantıların yanı sıra Osmanlı Devleti iktisadî açıdan da çok zor durumda idi. Devlet iç ve dışTrForumuz.Biz borçlarını kapatabilmek için batılıların elindeki Osmanlı Bankası ile malî bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı (1879 ve 1881). Buna göre banka mali yardımları karşılı ında, devletin bazı gelirlerini devralıyordu. ıngiliz ve Fransızların kontrolünde bu maksatla kurulan Düyun-ı Umumîye ıdaresi Osmanlı ülkesini âdeta bir sömürge hâline getirecektir.

Genç Türkler veya Jön Türkler adı verilen ve yurt dışında ve içinde faaliyet gösteren Meşrutiyet taraftarları, ıstanbul'da ıttihad-ı Osmani derne ini kurmuşlar ve bu dernek 1894/95'te ıttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştı. Selanik'te Enver ve Niyazi Paşalar gibi subayların da katılmasıyla güçlenen ıttihatçılar, Osmanlı devletini ancak Kanun-ı Esasî'nin yeniden kabulünün kurtarabilece ini düşünüyorlardı. Kola ası Niyazi Bey ve ona katılan Enver Bey'in Resne'de isyan ederek da a çıkmaları ve Rumeli'de halk tarafından büyük bir destek bulmaları üzerine II.Abdülhamit anayasayı yürürlü e koyarak II.Meşrutiyet'i ilân etti ((23 Temmuz 1908).

17 Aralık 1908'de meclis yeniden açıldı. Yapılan seçimlerde ıttihat ve Terakki Fırkası büyük bir başarı sa lamıştı. Ancak bu gelişmeler esnasında Bulgaristan ba ımsızlı ını elde etmiş ve Girit meclisi Yunanistan'a ilhak kararı almıştı.

ışgal altındaki Bosna Hersek ise Avusturya tarafından fiilen ilhak edilmişti (5 Ekim 1908) Millî bir politika izlemeyi amaçlayan ıttihatçılar, olumsuz gelişmelerin de etkisiyle gittikçe otoriter bir idare oluşturmaya başlamışlardı. Bundan faydalanmak isteyen Meşrutiyet aleyhtarları, bazı Avrupa devletlerinin de kışkırtmasıyla isyan ettiler. ıstanbul'daki Avcı Taburları'nın 13 Nisan 1909'da başlattıkları isyan sırasında pek çok ıttihatçı öldürüldü. II.Abdülhamit olayları önleyemedi. Bunun üzerine Mahmut şevket Paşa komutasındaki ordu Selanik'ten yola çıktı. Harekat Ordusu adı verilen bu ordunun kurmay başkanı Mustafa Kemal idi. Harekat Ordusu, kısa sürede duruma hâkim olarak isyanı bastırdı. ısyandan sorumlu tutulan II.Abdülhamit, şeyhülislâmdan alınan fetva ile meclis tarafından tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve kardeşi V. Mehmet Reşat yerine getirildi. V.Mehmed (1909-1918) devlet idaresinde inisiyatifi ıttihatçı hükûmete bırakmıştı. Yeni iktidar zamanında da felâketler birbirini takip etti. Osmanlı Devleti hızla da ılma devrine girmekteydi.

Osmanlıda yenileşme hareketleri konusunda tarihçiler tam anlamı ile görüş birliği yapmış değildir.Bazı tarihçiler yenileşme hareketlerinin başlangıcı olarak Lale Devrini alırken, bazı tarihçiler ise tanzimat fermanını baz almaktadır.

Osmanlıda Yenileşme Hareketleri

   Batı örnek alınarak yapılan yenileşme hareketleri
   Gelenekçi sistemle yapılan yenileşme hareketleri

Olmak üzere 2 fikri çıkışı vardır.

   Gelenekçi yaklaşımla Osmanlı yenileşme hareketleri

Bu görüşe göre Osmanlı devletinin geri kalmasının nedeni ordunun ve kanunların bozulmasına bağlanıyordu. Bu durumdan çıkabilecek güce ve devlet adamlarının varlığına inanılıyordu.  Devlet iyi yönetilir, kanunlarda değişiklik yapılır ve işin ehli Türk devlet adamları iş başına gelmesi ile sorunun çözüleceği düşünülüyordu.  Bu düşünce de askeri sistemi düzeltmekle ilgilidir.  II. Osman (1618-1622), IV. Murat (1623-1640) ve Köprülüler devri bu tip reformların örnekleridir.

   II.Osman yenilikçi bir padişahtı. Yeni çerilerin daha yeni yeni devlete zarar verdikleri yıllarda.Yeniçeri ocağını kaldırmak için girişimde bulundu.Fakat çıkan isyan ile öldürüldü. İlk defa saray dışından bir kadın ile evlenmiş ve sarayı halka açmıştır.
   IV Murat ıslahat çalışmaları yapmıştır. Yaptığı ıslahatları şiddet uygulayarak uygulaması ile bilinir. Tütün içki yasağı getirmiştir. Saray ağalarının ve saray kadınların devletteki yönetmedeki gücüne son verdi. Devlet sorunlarının tespiti için Koçi Bey’e rapor hazırlatmıştır.Fakat raporu uygulayamadan ölmüştür.
   Tarhuncu Ahmet Paşa : ilk kez devlet bütçesi hazırlamıştır. Harcamalarda kesintiye gidilmesini sağlamıştır.
   Köprülü Mehmet Paşa :Farklı bir sadrazamdır. Sadrazam olması istenmiştir.Fakat Mehmet paşa görevi ancak ileri sürdüğü şartların kabul edilmesi ile kabul edeceğini söyler.Şartları kabul edilir ve kendisi sadrazam olur. bazı şartlar sunarak göreve gelen ilk ve tek sadrazamdır. sarayın devlet işlerine karışmamasını, devlet memurluklarına kendi istediği kişileri ataması gibi şartlar ileri sürmüştür. İsyanları bastırmış, askeri disiplin altına almıştır.

Bu dönemdeki yapılan ıslahat çalışmalarından Avrupa örnek alınmamıştır. Köklü ıslahatlar olmayıp günü birlik ve bireysel ıslahat hareketleridir.

Osmanlı Devleti 18.yy’dan itibaren Avrupa’nın gerisinde kaldığını anlamış ve batı tarzında yenilikler yapmaya başlamıştır. ıslahat =yenilik anlamına gelir. Osmanlı devletinde yenilik hareketleri şu alanlarda olmuştur: *yönetim, *ordu, *eğitim, *ekonomi, *kültür. Osmanlı devletinde yenilik hareketleri şu padişah dönemlerinde olmuştur :
III.SELİM DÖNEMİ: Bu dönemde yapılan yenilik hareketlerinin genel adı NİZAM-I CEDİT’TİR. III. selim dönemindeki bazı yenilikler şunlardır :
* Osmanlıda yenileşme hareketleri arasında Avrupa’da sürekli elçilikler kuruldu. *kara mühendishanesi kuruldu.(mühendishane-i berr-i hümayun) *yerli malı ürünler kullanılması teşvik edildi.
* NİZAM-I CEDİT adlı ordu kuruldu. * nizam-ı cedit ordusunun ihtiyaçları için İRAD-I CEDİT hazinesi oluşturuldu.
Not: III. Selim dönemi Kabakçı Mustafa ayaklanması ile sona erdi.(1807)

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca