| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Nizam-ı Cedid Nedir - Hakkında Bilgi |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:22 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=48503]
Nizam-ı Cedid Nedir - Hakkında Bilgi
Geniş anlamıyla, III. Selim zamanında girişilen yenilik hareketlerine ve oluşturulan kurumlara verilen addır. Dar anlamıyla, yeni yöntemlerle yetiştirilmek istenen talimli asker demektir. III. Selim, Osmanlı imparatorluğunu parçalanmaktan kurtarmak için geniş alanda yenilik yapılmasını gerekli görüyordu. Önce asker ocaklarının ele alınmasına karar verdi. Yeniçeri ocağına, haftada birkaç gün eğitim ve öğretim yapma yükümlülüğü kondu. Topçu, Arabacı, Kumbaracı, Lağımcı ocaklarını, ordunun teknik bölümü durumuna getirmek amacıyla kanunlar çıkardı. Yeniçerileri ürkütmemek ve
bir ayaklanmaya neden olmamak için, Nizam-ı Cedid ocağı, önce Bostancı ocağına bağlı Bostancı Tüfekçisi ocağı olarak kuruldu (1793). Hazırlanan tüzüğe göre, Nizam-ı Cedit ocağı 12 000 kişi olacaktı. Bunun 1600 kişisi İstanbul’da, ötekiler Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yerlerinde yetiştirilecekti. Bu yeni askerin, eğitim ve öğretimi jçin İsveç ve Fransa’dan subaylar getirildi. Nizam-ı Cedit ocağı için Levent’ de kışlalar yapıldı. Ayrı bir kıyafet kabul edildi. Askerler kırmızı, dar ceket, mavi şalvar, püsküllü fes ve yemeni giyeceklerdi, subayların ceketleri daha uzun, önü ve kollan sırmalı olacaktı.
Erlerin silahları pala, tüfek ve süngü, subayların ise kılıçtı. İstanbul’daki Nizam-ı Cedid ordusu 12 bölüktü. Her bölükte bir top ve topçu erleri bulunacaktı. Ocağın giderleri için İrad-ı Cedit hazinesi kuruldu. Nizam-ı Cedit ocağı kısa sürede güçlü bir duruma geldi. Napolyon komutasındaki Fransız ordusu, bu askerlerle Akka kalesi önünde yenilgiye uğratıldı. III. Selim, daha önce açılan Mühendishane’yi geliştirerek büyük bir askeri okul haline getirdi. Ders kitapları ve araçları hazırlattı. Bu okulda topçu ve istihkam subayları yetiştirildi. Baruthaneler bir düzene kondu. Fransa’dan getirtilen top örneğine uygun olarak yeni toplar döktürüldü. Denizciliğe de önem verildi, tersaneler işler duruma getirildi. Tersanelerde birçok gemi yapıldi. Deniz subayları yetiştirildi. Nizam-ı Cedid ocağının kısa sürede gelişmesi ve güçlenmesi, yeniçerilerin, ve. onlarla işbirliği yapanların karşı çıkmalarına neden oldu. Kabakçı Mustafa’ nın yönettiği ayaklanma sonucunda Nizamdı Cedid kaldırıldı. III. Selim padişahlıktan indirildi.
----------------
Nizâm-ı Cedîd
III. Selim'den önce Nizam-ı Cedid kavramının kullanıldığı görülmektedir. 1689-1691 yılları arasında sadrazamlık yapan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa döneminde, Hıristiyanların, Musevi ve Kıptilerin cizyelerinin tek elden toplanması, Cizye Kalemi'ne kayıt ve tescil edilerek, hem tahsilatın emektar ve mutemet cizyedarlar tarafından icrası, hem de devlete fazla irad temini için yapılan yeniliğe Nizam-ı Cedid Tertibi denmiştir.
Nizam-ı Cedid'i iki anlamda inceleyebiliriz
Dar Anlam: Avrupa usulünde yetiştirilmek istenen talimli asker. Nizam-ı Cedid Ordusu
Geniş Anlam: Yeniçeriliği kaldırmak veya hiç değilse faydalanabilecek şekle getirmek, Avrupa talim usulünü yeni kurulan askeri kuvvetin baskısı ile kabul ettirmek, ulemanın çağdışı düşüncesine karşı koyup nüfuzlarını kırmak, Osmanlı Devleti'ni Avrupa'nın ilim, sanat, ticaret, ziraat, teknik ve sanayide yaptığı ilerlemelere ortak etmek için gelişen yenilik hareketlerinin bütünü.
III. Selim, Ziştovi ve Yaş Antlaşmaları'ndan sonra, pek çok ıslahat yapmaya karar vermişti. İşe başlamadan önce, devlet adamlarının bu konudaki fikirlerini öğrenmek istedi. Böylece hem onların devlete ait düşüncelerini ve askeri ıslahat hakkındaki görüşlerini öğrenmek imkânı bulacak, hem de istihdam edeceği ekibin bilgi derecesini ve kabiliyetini öğrenip, onları faydalı olabilecekleri sahalarda çalıştıracaktı. 1717 yılında İstanbul'a gelen Fransız subayı De Rochefort'un, sadaret kayslahat projesinin tercümesinde, yapılacak askeri yeniliğe Nizam-ı Cedid denmiştir. Eski usul ve teşkilatı ifade eden Nizam-ı Kadim'e mukabil,ileri bir düzen kurma faaliyetini ifade için kullanılan Nizam-ı Cedid tabiri ise III. Selim zamanında yaygınlaşmıştır. III. Selim'in 1791 Ziştovi ve 1792 Yaş antlaşmalarıyla Avusturya ve Rusya ile harbe son verdikten sonra, devleti düştüğü zorluktan kurtarmak için yapmayı kararlaştırdığı harekat da Nizam-ı Cedid anlamıyla anılır.
Nizam-ı Cedid gerekliliği
Layiha veren devlet adamlarını, ayrıldıkları gruplara göre şöyle isimlendirebiliriz:
Kanuni devrindeki kanun ve nizamlara dönüldüğü takdirde, ordunun düzenleneceğine inanan ve kendilerine muhafazakar diyebileceğimiz grup
Avrupa savaş usullerini ve talimlerini, "eski kanun ve nizamdır" diye kabul ettirmek isteyen, kendilerine telifçi diyebileceğimiz grup
Yeniçerilerin asla ıslah edilemeyeceğine inanarak, yeni bir askeri ordu kurulmasını savunan ve kendilerine "inkılapçılar" diyebileceğimiz grup.
[attachment=48502]
[attachment=48503]
[attachment=48504]
|
|
|
| Osmanlı Devleti beylik dönemi |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:19 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Köseda Savaşı'ndan sonra (1243) Anadolu, giderek artan ölçülerle Mo ol egemenli ine girmeye başladı. 13.yy. sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti tümüyle tarih sahnesinden silindi; Anadolu'nun do u ve orta kesimleri do rudan ılhanlı ımparatorlu u'na ba lanırken, Anadolu Selçuklu Devleti'nin, uç beyi olarak Bizans sınırına yerleştirdikleri Türkmenler de yer yer, biçim bakımından ılhanlılar'a ba lı, ama gerçekte ba ımsız beylikler kurmaya başladılar. 13.yy. sonlarında, 14.yy. başlarında Anadolu'nun batı kısımlarında pek çok Türkmen beyli i ortaya çıktı. Bu beyliklerin en küçü ü, Eskişehir - Sakarya - Sö üt dolaylarındaki Osmanlı Beyli i idi. Bu küçük beylik, kısa sürede Anadoluamın ucunda ve Balkanlar'da yayılacak, büyük bir dünya devleti olarak Türkiye ve Dünya tarihinde önemli bir yer işgâl edecektir.
Osmanlı Beyli i, artık iyice zayıflamış olan Bizans ımparatorlu u ile karadan sınıra sahip tek Türkmen beyli i idi. Bu dönemde Bizans, iktisâdi ba ımsızlı ını tümüyle kaybetmiş, ülkede hemen tüm iktisâdi faaliyetler, ıtalyan tüccar cumhuriyetleri Venedik ve Cenova'nın eline geçmişti.
Osmanlı Beyli i'nin do du u topraklar, Bizans ımparatorlu u'nun Marmara bölgesi topraklarıyla komşuydu. Bu topraklarda Bizans'ın büyük kent ve kasabaları bulunuyordu. Bu durum, Bizans kent iktisâdıyla Türkmenler'in göçebe hayvancılık iktisâdı birbirini tamamlayan bir bütün oluşturmasına neden oluyordu. Bölgede, Bizans kent iktisâdının ürünleriyle göçebe Türkmenlerin hayvancılık ürünlerinin pazarlandı ı, de iş tokuş edildi i büyük pazarlar kuruluyor, bu pazarlar bölgeye, dolayısıyla Osmanlı Beyli i'ne büyük bir iktisâdi güç kazandırıyordu. Osmanlı Beyli i'nin ilk koydu u vergilerden birinin Osman Bey zamanında "pazar rüsumu" olması, bu pazarların iktisâdi gücünü ve Osmanlı iktisâdına katkılarını gösteren bir kanıttır. Ayrıca, Osmanlı Beyli i'nin kuruldu u topraklar, Bizans'ı Tebriz'e ba layan ticâret yolu üzerinde bulunuyordu. Bu işlek ticâret yolunun Osmanlı Beyli i'nin topraklarından geçmesi, vegi, haraç ya da ya ma biçiminde, beyli e büyük zenginlikler kazandırıyordu.
Osmanlı Beyli i'nin kuruldu u Eskişehir - Sakarya - Sö üt dolayları Anadolu'da biçim bakımından ılhanlılar'a ba lı olsa da, Mo ol ılhanlı etkisinin uzanamayaca ı kadar batıda yer alan bir bölgeydi. Bu yüzden Osmanlı Beyli i'nin toprakları, Mo ol baskısından kaçan O uz aşiretleri, Anadolu Selçuklu asker, memur ve bilim adamı için bir sı ınak yeri işlevini yerine getiriyordu. Bu ise, başlangıçta toprakları küçük, nüfusu az, asker, yönetici ve bilim adamı olarak deneyimli kimselere gereksinim duyan Osmanlı Beyli i'nin insan yetisini güçlendiriyordu.
Osmanlı Beyli i'nin topraklarının karadan Bizans ile sınırdaş olması, beyli e öteki Türkmen beyliklerinin sahip olmadı ı bazı moral de erler de kazandırıyordu. Osmanlı Beyli i'nin karadan Bizans'la yapptı ı savaşlar ona, Anadolu Türk - ıslâm kamuoyunda, ıslâm'ın dinsel görevlerinden biri olan gaza fârizasını yerine getiren bir beylik olarak saygınlık kazandırırken, bu fârizayı yerine getirmek isteyen gazileri ve yapılan savaşlardan ganimet elde etmek isteyen savaşçıları onun topraklarına çekiyordu.
Osmanlı Beyli i'nin kuruldu u sıralarda, Bektaşilik ve Babailik gibi tarikatlar, bölgede etkili bulunuyordu. Bunun gibi dinsel kimli i olan Âhiler de, Osmanlı Beyli i kuruldu u sıralarda bölgede ve bölge insanları üzerinde etkili olan bir esnaf kuruluşuydu. Osmanlı Beyli i'nin kurucusu kabul edilen Osman Bey'in bölgenin nüfuzlu şeyhlerinden olan şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun ile evlenebilmek için ısrar etmesi, onun hem siyâsi ileri görüşlülü ünü, hem de şey Edebâli'nin bölge insanları üzerindeki büyük nüfuzunu gösterir. Nitekim Osman Bey ile Bâlâ Hatun'un evlilikleri gerçekleştikten sonra Âhilerin önde gelenlerinden şeyh Mahmut Gazi, Âhi şemsettin ve o lu Âhi Hasan ve Cendereli (Çandarlı) Kara Halil, Osmanlı Beyli i'nin hizmetine girmişler ve bu beyli in kuruluşunda, büyümesinde ve örgütlenmesinde, en azından Osmanlı hanedânı mensupları kadar önemli roller oynamışlardır.
|
|
|
| 19. yy Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:12 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=69964]
19. yy Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri
ISLAHAT HAREKETLERİ NELERDİR? (19'UNCU YÜZYIL)
19'uncu yüzyılda Osmanlı Devleti yaşadığı problemlere karşı çözüm yolları aramaya başlamıştır. Devletin bekasını sağlamak için bazı yeniliklerin yapılması gerektiğine karar verilmiştir. Merkezi otoritenin güçlenmesi ve devletin dağılmaktan kurtulup eski gücüne kavuşması için padişah yetkilerine kısıtlamalar getirilmesi anlayışı ortaya çıkmıştır.
Osmanlı Devleti'nin 19'uncu yüzyılda yenilikler yapmak istemesinin sebepleri kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. Devlet otoritesini (merkezi otoriteyi) güçlendirmek,
2. Devletin toprak kayıplarına engel olmak,
3. Azınlıkların Osmanlı Devleti'nden ayrılmasını önlemek,
4. Devletin çağdaşlaşmasını sağlamak,
5. Her alandaki sorunlara çözüm bulmaktır.
Genel olarak 19'uncu yüzyıl ıslahat hareketleri ise:
1. II. Mahmut Dönemi Islahat Hareketleri
a. Sened-i İttifak (1808)
b. Yönetim, idare alanında yapılan ıslahatlar
c. Askeri alanda yapılan ıslahatlar
ç. Ekonomi Alanında yapılan ıslahatlar
d. Eğitim ve Kültür alanında yapılan ıslahatlar
2. Tanzimat Dönemi Islahat Hareketleri
a. Tanzimat Fermanı (03 Kasım 1839)
b. Islahat Fermanı (28 Şubat 1856)
3. Meşrutiyet Dönemi Islahat Hareketleri
a. I. Meşrutiyet ilanı (1876)
b. Kanuni Esasi
c. II. Meşrutiyetin ilanı (1908)
başlıkları altında incelenmektedir.
ıyi bir e itim görmüş olan III. Selim bu barış döneminden faydalanarak, devlet içinde, özellikle askerî alanda, ıslahatlar yapmak istiyordu. Bu maksatla, Nizâm-ı Cedit adı verilen ilk ıslahat hareketiyle, yeni bir ordu kurdu(1793). Yeniçeri Oca ı'nı kaldıramayaca ını bildi inden, öncelikle Nizâm-ı Cedid denilen bu orduyu batılı tarzda düzenleyip, başarısını kanıtlamak gerekliydi. Ancak bundan sonra Yeniçeri Oca ı la vedilebilirdi. Fakat kendileri aleyhine ortaya çıkan gelişmelerden endişe duyan Yeniçeriler, bazı devlet adamlarını da yanlarına çekerek yeniliklere karşı çıktılar ve isyan ettiler. Üstelik bu arada Napolyon Bonapart, bir orduyla Mısır'ı işgale başlamıştı (1798). Osmanlılar, Rusya, ıngiltere ve Sicilya'nın da menfaatlerine dokunan Fransız işgaline karşı harekete geçti. Ehramlar savaşıyla, Mısır'ı ele geçirip, kuzeye yönelen Bonapart, Akka'da Osmanlı savunmasını geçemedi (1799). Kuşatmayı kaldıran Napolyon geri dönerken, yerine bıraktı ı ordu komutanları da ma lûp edildiler. Neticede Fransızlar Mısır'ı terk etmek zorunda kaldı(1801). Fransa'yı barışa zorlayan önemli bir sebeplerden birisi de, Akdeniz'de Rus ve Türk donanmalarının iş birli i yapmaları, ıngiltere'nin Fransız savaş ve ticaret gemilerini taciz etmesiydi. Fransa'nın Akdeniz ve Orta Do u'daki ticarî menfaatlerinin zedelenmesi onları barışa zorlamaktaydı.
1802'de imzalanan anlaşmayla Fransa bölgede yine ticaret yapma güvencesi almış ve kapitülâsyon hakkını elde etmiştir. Bu olayı bahane ederek Akdeniz'e inen Rus donanması, Osmanlı donanmasıyla birlikte Fransa'nın elindeki bazı adaları ele geçirmiş idi. Fakat halk, ebedî düşman olarak gördü ü Rusya ile iş birli i yapılmasına büyük tepki göstermiş ve bunun sonunda III. Selim'e ve ıslahatlarına karşı cephe genişlemişti. Üstelik Napolyon'un, Orta Do u'da Araplara yönelik propagandasının da etkisiyle bölgede bazı isyanlar çıkmıştı. Böylece Bulgaristan ve Sırbistan'da çıkan isyanlara bir de Suriye'de ve Hicaz'da çıkan isyanlar eklenmiş oluyordu. Vehhabiler ayaklanarak, 1803-1804'te Mekke ve Medine'yi ele geçirmişlerdi. Osmanlıların tekrar Fransa ile yakınlaşmaları, ıngiliz ve Rusları harekete geçirmiş ve sonunda Rusya Eflak ve Bo dan'ı işgal etmişti. Bu savaş sürerken Nizâm-ı Cedit'in Rumeli''ye de kaydırılmasından memnun olmayan isyancılar şehzade Mustafa'nın tahrik ve teşvikiyle birleşerek ıkinci Edirne Vak'ası denilen büyük bir ayaklanma başlatmışlardı (1806). Neticede ıstanbul'da patlak veren Kabakçı Mustafa ısyanı III. Selim'in sonunu hazırladı. Saraya giren isyancılar III. Selim'i tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yı tahta geçirdiler (29 Mayıs 1807). Nizâm-ı Cedid la vedildi. Fakat III.Selim'e ba lı olan Ruscuk bayraktarı Mustafa, yenilik taraftarlarıyla birleşerek, karşı darbede bulundu. Amacı III. Selim'i yeniden tahta çıkarmaktı. IV. Mustafa'nın, sabık padişahı öldürttü ünün ö renilmesi üzerine, kardeşi II.Mahmut başa geçirildi (28 Temmuz 1808).
Alemdar Mustafa Paşa sadareti üslenerek, III. Selim'in başlattı ı ıslahatları devam ettirmeye çalıştı. Nizâm-ı Cedit'i, Sekbân-ı Cedit adı ile yeniden canlandırdı. Ancak ulemayı ve yeniçerileri memnun edemeyen Alemdar Mustafa Paşa, 1809'da çıkan bir isyanda öldü.
II.Mahmut ve Islahat Hareketleri;
II. Mahmut devri (1808-1839), hem gerçekleştirilen yenilik hareketleri ile hem de etnik ve siyasî isyanlarıyla Osmanlı Devleti'nin yol ayrımına girdi i bir dönemi ifade eder. II.Mahmut, öncelikle orduyu baştan aşa ı düzenlemek ile işe başladı. Yeniliklere karşı çıkan Yeniçeri Oca ı bir nizamname ile ortadan kaldırıldı. Vak'a-yı Hayriye olarak adlandırılan bu köklü de işiklikle (15-16 Haziran 1826), yeni bir ordu oluşturuldu. Ancak yeniçeriler bu düzenlemeye boyun e meyerek isyan ettiler. Sadrazam'ın sarayını basan yeniçeriler sadrazamın ve ıslahatçıların başlarını istediler. Ancak At Meydanı'nda toplanan yeniçeriler da ıtıldı, ocakları bombalandı. Böylece Avrupa tarzında yeni bir ordunun kurulması yönündeki en büyük engel ortadan kaldırılmış oluyordu. II. Mahmut hükûmet teşkilâtında da de işikliklere giderek kabine ve nezaret (bakanlık) usulünü benimsedi. 1836 yılında Dahiliye ve Hariciye Nazırlıkları kuruldu. Avrupa devletleri ile A.B.D ile ticarî anlaşmalar yapıldı. ıktisadî ve adlî sistemde de işikliklere gidildi. Avrupa tarzında e itim veren rüştiyeler, Harbiye ve Tıbbiye okullarının açılması vb. gibi e itim alanında da ıslahatlar gerçekleştirildi.
Fakat, kimi şeklî, kimi öze yönelik bu yenilikler devletin içinde bulundu u zorlukları aşmasına yetmedi i gibi, Osmanlı co rafyasındaki parçalanma II.Mahmut döneminde daha da hissedilir hale geldi.
Sırp ve Yunan ısyanları; Fransız ıhtilâli'nin getirdi i milliyetçi fikirlerle temellendirilen ancak, daha ziyade arkasında Rusya ve di er Avrupa devletlerinin teşvik ve tahriki olan etnik ve mahallî isyanlar bu dönemde alevlendi. III.Selim zamanında isyan eden Sırplar, 1812 Bükreş Antlaşması ile bazı imtiyazlar almalarına ra men, yeniden ayaklandılar. Yeniçeri Oca ının kaldırıldı ı tarihlerde Sırplarla kısmî bir anlaşmaya varıldı. Ancak 1830'da bir hatt-ı şerif ile Sırbistan'ın Osmanlı hâkimiyetinde bir prenslik olarak varlı ı kabul edildi. Rusya'nın XIX. yüzyıla girerken Osmanlıya karşı sürdürdü ü savaşların altında Balkanları ve özellikle Rumları Osmanlı Devleti'nden koparmak yatıyordu. Nitekim Odessa'da yeniden örgütlendirilen Etnik-i Eterya adlı cemiyetin başkanlı ına Yunan ısyanı sırasında Çar I.Alexsandre'ın yaveri Prens ıpsilanti getirilmişti. Yapılan plana göre Yunanistan, Yanya ve Tuna civarında isyanlar çıkarılacaktı. ıpsilanti 1821'de Romanya'ya geçerek Ortodoksları ayaklandırmaya çalıştı fakat başarılı olamadı. Çar, Türklere yenilerek Macaristan'a kaçacak olan ıpsilanti'yi desteklemekten vazgeçti. Bu sırada Mora'da da Patras başpiskoposu isyan etmişti (25 Mart 1821). 1822'de Yunanlılar ba ımsız olduklarını ilân ettiler, Mora'da ve adalarda çok sayıda Türk'ü katlettiler. Rusya ve Avrupa bu isyanı gayriresmî yollardan desteklemekteydiler.
Girit ve Mora valili inin kendisine verilmesini II.Mahmut'a kabul ettiren Mehmet Ali Paşa bu isyanı bastırmakla görevlendirildi. 1822'de Girit'e, 1824-25'te Mora'ya girildi. Bu gelişme karşısında Rusya, Fransa ve ıngiltere aralarında anlaşarak (1827), Yunanistan'ın özerk bir prenslik olarak kabul edilmesi hususunda Osmanlıları sıkıştırmak istediler. Türkler bu olayı iç işlerine müdahale olarak kabul edip, teklifi reddetti. Bunun üzerine Osmanlı ve Mısır donanması Navarin'de, bir kaza sonucu(!), yok edildi. Üç ülkeyle ilişkiler kesildi ve 1828'de Rusya, müttefiklerinin deste iyle Osmanlı Devleti'ne savaş ilân etti. Rus ordusu do uda Erzurum'u ele geçirdi. Batıda ise Edirne işgal edildi. Padişah, Prusya, Fransa ve ıngiltere elçilerini araya sokarak, Londra Protokolünü kabul edece ini bildirdi. Böylece Edirne Antlaşması(1829) ve ardından Londra Konferansı (1830) imzalandı. Antlaşma ile Prut iki ülke arasında sınır oluyor, Eflâk, Bo dan ile Sırbistan'ın özerkli i kabul ediliyordu. Girit'in Osmanlılarda kalması şartıyla Yunanistan'ın ba ımsızlı ı da tasdik ediliyordu.
Mehmet Ali Paşa ısyanı ve Mısır Meselesi; Mora'nın elden çıkmasıyla, o lu ıbrahim'in Mora valisi olma ümidini kaybeden Mısır Valisi M.Ali Paşa, II.Mahmut'tan, yardımlarına karşılık, Suriye'nin idaresini istedi. Bu iste in reddedilmesi üzerine M.Ali Paşa harekete geçti ve Filistin ile Suriye'ye girdi (1831). Akka ve şam, o lu ıbrahim tarafından ele geçirildi. ıbrahim Paşa, kısa zamanda Anadolu'ya kadar ilerledi.
Konya yakınlarındaki savaşta Osmanlı ordusunu yenilgiye u rattı. Her birinin ayrı hesabı oldu u büyük devletler, telâşlanarak araya girmek istediler. Fransa ve ıngiltere'nin anlaşamaması üzerine, Rusya durumdan faydalandı. Zor durumdaki II.Mahmut, Rus ordusunun ve donanmasının ıstanbul yakınlarına gelmesine müsaade etti. Rusya'nın kârlı çıkmasından endişelenen Fransa ve ıngiltere, II.Mahmut ile anlaşma yapması için M.Ali Paşa'ya baskı yaptılar. Neticede Kütahya Antlaşması imzalandı (1833). Bu anlaşmayla, Mehmet Ali Paşa, Mısır ve Girit'ten başka şam ve o lu ıbrahim de, Cidde valili i yanı sıra Adana'yı uhdelerine alacaklardı. Rusya, yardımlarına karşılık II.Mahmut ile Hünkar ıskelesiTrForumuz.BizAntlaşması diye bilinen bir anlaşma yaparak, ıstanbul'daki durumunu kuvvetlendirmeyi başardı (1833). Anlaşmaya göre Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlü ünün garantisi ve gere inde Osmanlının yardımına koşulması karşılı ında Rusya, Bo azların bütün yabancı savaş gemilerine kapatılmasını kabul ettiriyordu. II.Mahmut, Kütahya anlaşmasından memnun de ildi. Bu sebeple M.Ali Paşa'ya karşı yeniden harekete geçti. Fakat Osmanlı ordusu Nizip'te bir kez daha yenildi (1839). Üstelik Kaptan Paşa, Osmanlı donanmasını Mısır'a teslim etmişti. Bu arada II. Mahmut ölmüş ve yerine I.Abdulmecit geçmişti (1839-1861). Mısır Meselesi'nin Çözümü ve Bo azlar Meselesi; Rusya'nın Hünkar ıskelesi Antlaşmasına dayanarak duruma tek başına müdahale etmesini uygun bulmayan ıngiltere ve Fransa yeniden devreye girdiler. Avusturya ve Prusya'nın da katılmasıyla Londra'da bir konferans toplandı (1840).
Toplantıda Mehmet Ali Paşa'nın veraset yoluyla Mısır valili ine sahip olması karşılı ında, Suriye'den ve elinde tuttu u Osmanlı donanmasından vazgeçmesi istendi. Konferans kararlarını M.Ali Paşa'nın tanımaması üzerine ıngiltere Suriye limanlarını donanması ile topa tuttu. Nihayet M.Ali Paşa durumu kabul etti. I.Abdulmecit de iki ferman yayımlayarak onun valili ini onayladı. Ardından ıngiltere kendileri aleyhine olan Hünkar ıskelesi Antlaşması'nın yürürlükten kaldırılmasını öngören uluslararası bir konferansa ev sahipli i yaptı. Londra Antlaşması ile (Temmuz 1841), ıstanbul ve Çanakkale bo azları'nın barış zamanında savaş gemilerine kapalı tutulmasının kararlaştırıldı ı bir Bo azlar Sözleşmesi imzalandı. Böylece ıngiltere, Rusya'nın elinden inisiyatifi almış oluyordu.
Tanzimat Dönemi
Daha önceleri gerçekleştirilmeye çalışılan Islahat Hareketleri, Osmanlı Devleti'nin kendi iradesiyle uygulamaya çalıştı ı, içte ve dıştaki başarısızlıklarını önlemeye yönelik yenilikleri ifade etmekteydi. Ancak Avrupa ve Rusya'nın mütemadiyen iç işlerine müdahale etmesi, Osmanlı Devleti'ni, kendi inisiyatifi dışında, yeni tedbirler almaya zorlamaktaydı. Özellikle gayrimüslim unsurları bahane eden devletlerin müdahalelerine fırsat vermemek için idarî ve hukukî düzenlemelere gidilmesi düşünülmekteydi. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa'nın hazırladı ı düzenlemeler, I.Abdülmecit tarafından tasdik edilmişti. 3 Kasım 1839'da I.Abdülmecit "Gülhane Hatt-ı Hümayunu"nu ilan ettirdi.
Bu fermanda, dini ve ırkı ne olursa olsun Osmanlı tebaasından olan herkesin eşit olması, herkesin yasalara göre yargılanması, varlı ı ölçüsünde vergilendirilmesi ve askerlik süresinin 4-5 yılı geçmemesi gibi hükümler yer alıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti bu dönemde Avrupa tarzına öykünen idarî düzenlemelerde de bulundu. Bu şekilde Avrupa devletlerinin en azından bazılarının, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlü üne saygısının kazanılması hedeflenmekteydi. Fakat gelişen siyasî olaylar, bunun o kadar kolay olmayaca ını gösterecektir.
şark Meselesi ve Kırım Savaşı;
Tanzimat döneminde nispeten sa lanan barış ortamı, Rusya'nın müdahalesiyle tekrar bozulmaya başladı. Balkanlarda panislavist bir politika izleyen Rusya, aynı zamanda "Kutsal yerler sorunu"nu ortaya atarak, do rudan do ruya Osmanlı Devletinin varlı ını hedef almaktaydı. Avrupalılar tarafından "şark Meselesi", önceleri Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlü ünün sa lanması şeklinde düşünülürken, daha sonra bu toprakların paylaşımı sorunu hâline dönüştürüldü. Çünkü Osmanlı Devleti artık bir "hasta adam" idi. Ancak R.Mantran'ın da ifade etti i gibi, hasta, kendisini iyileştirmeyi amaçlamayan doktorların insafına kalmıştı. Onlar, Avrupa'nın hasta adamının mirasını paylaşma telâşındaydı.
Küçük Kaynarca antlaşması'ndan sonra Osmanlı topraklarındaki Ortodokslar'ın haklarını koruma rolünü üstlenen Rusya, Kudüs merkezli "kutsal yerler"in korunması ve idaresi hususunu da gündeme getirdi. Fransızlarla imzalanan kapitülâsyonlarda, Lâtin din adamlarına Kudüs Kilisesi üzerinde bazı haklar tanınmıştı.
1808'den itibaren Rusya'nın baskıları neticesinde onların yerini Ortodoks papazlar almaya başladı. Fransa'nın ve Rusya'nın 1850-51'de Bab-ı Ali'ye bu durum hakkında yaptıkları müracaatlar, kurulan komisyonlarda de erlendirildi ve bazı kararlar alındıysa da hiçbirini memnun edemedi. Bunun üzerine Çar I.Nikola, ıngiltere'ye Osmanlı Devleti'ni aralarında paylaşmayı teklif etti ve ıngilizlerin sessizli ini koruması üzerine de askerlerini Baserebya ve Lehistan'a çıkarttı. Rus elçisi Mençikof'un aşırı tavizler içeren teklifini reddeden I.Abdülmecit, ıngilizlere yakın olan Mustafa Reşit Paşa'yı sadrazamlı a getirdi. Ruslar 26 Haziran 1853'te, Prut'u geçerek, Eflâk ve Bo dan'ı istilâ ettiler. Osmanlı Devleti, Fransa ve ıngiltere ile ittifak anlaşması imzaladı. Bu ittifaka Avusturya ve ıtalyan birli ini kurmaya çalışan Piyemento hükûmeti de katıldı. ıttifak donanması Çanakkale'de mevzilenmişti. Durumdan endişelenen Rusya, askerlerini geri çekmeye başladı. Müttefikler, Rusya'nın Karadeniz'deki gücünü ortadan kaldırmak için, Kırım'a yöneldiler. Rusların en büyük üssü olan Sivastopol, bir yıl süren bir kuşatmanın ardından ele geçirildi (1855). Bu sırada tahta oturan II.Alexandre, barış yapmayı kabul etti. Müttefiklerin yanı sıra Prusya'nın da katıldı ı Paris Antlaşması ile (30 Mart 1856), taraflar işgal ettikleri bölgelerden çekilecek, Osmanlıların toprak bütünlü ü ve Bo azların statüsü, Avrupa'nın "kefilli i" altında korunacaktı. Osmanlıların Avrupa Konseyi'ne dahil edilmesi karşılı ında ise, sultan yeni bir ıslahat fermanı irat edecekti. Bu madde ve Karadeniz'in tarafsızlı ının kabulü, savaşın galibi durumundaki Osmanlılardın aleyhine idi. Nitekim, Eflâk ve Bo dan'ın birleşmesi ve Sırbistan'a yönelik yeni haklar da Paris Antlaşmasıyla tescil edilmişti.
Islahat Fermanı
Henüz Kırım Savaşı sürerken, Viyana'da bir araya gelen ıngiltere, Fransa ve Avusturya, Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki farklılıkların her alanda ortadan kaldırılmasını öngören bir fermanı sultanın yayımlamasını, barış için ön şart koşmuşlardı. Paris Antlaşması müzakere edilirken, müttefiklerin bu istekleri I.Abdülmecit tarafından yerine getirildi ve Islahat Fermanı ilân edildi (18 şubat 1856). Tanzimat'la kabul edilen hususların esas alındı ı bu fermanla, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında eşitlik sa landı ı Avrupa'ya garanti edilmiş oluyordu. Ayrıca iç hukuk alanında ve ticaret hukukunda da yenilikler getiriliyor, Ceza ve medenî hukukun bir bölümü, dinî esaslardan arındırılıyordu. Aslında Tanzimat süreciyle başlayan bu de işiklikler, idari yapılanmada da kendisini hissettirmiştir. 1868'de şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye kurularak buralarda hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar görevlendirilmiştir. Islahat Fermanı ile getirilen düzenlemelerin uygulanması daha çok I.Abdülaziz'in tahta çıkması (1861-1876) ile gerçekleşebilmiştir.
Paris Antlaşmasına imza koyan devletler, anlaşma maddesinde de yer aldı ı için Islahat Fermanı'nı, Osmanlı Devleti'ne müdahale etmede bir koz olarak kullanmışlardır. Nitekim Fransa, Dürzilerin Katolik Marunilere saldırmasını bahane ederek Lübnan'a asker çıkarmış ve 1871'e kadar orada kalmıştır. Karada 'da çıkan bir anlaşmazlık yine büyük devletlerin aracılı ı ile halledilmiştir (1862). Güçlü devletler tarafından teşvik ve tahrik edilen Balkanlardaki Hristiyan toplulukları, çıkardıkları isyanlar bastırılsa dahi, Osmanlı Devleti'nden yeni haklar elde etmeyi başaracaklardır. Örne in Sırplar ve Bulgarlar yeni haklar elde etmiş, Eflâk ve Bo dan'ın Romanya adı altında birleşmeleri kabul edilmiştir. Muhtariyet hakları genişletilen Mısır'da, ıngiliz-Fransız nüfuz mücadelesi kızışmış, III. Napolyon'un teşebbüsü üzerine, Abdülaziz istemedi i hâlde Süveyş Kanalı projesini kabul etmek zorunda kalmış ve kanal 1869'da büyük bir törenle açılmıştır.
I.Meşrutiyet Dönemi
Avrupa devletleri ve özellikle Rusya'nın kışkırttı ı topluluklar, ba ımsızlıklarını ilân etmek için harekete geçmekteydiler. 1866'da Girit ısyanı çıktı. Yunanistan'a ba lanmak amacıyla başlayan isyan bastırılmasına ra men, Avrupa devletleri araya girerek sultanın Girit'e yeni bir statü vermesini sa ladılar (1868). Rusya tarafından oluşturulan komitalar vasıtasıyla Bulgarlar ayaklandırıldı. Onlara da geniş haklar verildi (1870). Fakat bununla yetinmeyen Bulgarlar, Bosna ve Hersek'teki karışıklıkların ardından yeniden ayaklandılar (1875-76).
Bulgar isyanı sert biçimde bastırıldı. Fakat bu sırada Genç Osmanlılar, Abdülaziz'e başlattıkları muhalefeti, mücadeleye dönüştürdüler. Nihayet Mişat Paşa'nın öncülü ündeki yenilikçi idareciler Abdülaziz'i tahttan indirerek ye eni V.Murat'ı başa geçirdiler(30 Mayıs 1876). Ancak hastalı ı sebebiyle üç ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-ı Esasi'yi ilân edece ini beyan eden kardeşi II.Abdülhamit Osmanlı tahtına çıkarıldı.
Bu arada Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne baskı kurmasını kendi menfaatine aykırı gören ıngiltere, Balkanlardaki bunalımı görüşmesi için ıstanbul'da uluslar arası bir konferans toplanmasını sa lamıştı. ıstanbul Konferans çalışmalarını sürdürürken II.Abdülhamit Meşrutiyet'i ilân etti (23 Aralık 1876). Kurulacak Meclis-i Mebusan'da bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Parlâmenter monarşi, ıstanbul Konferansı'nın toplanış sebebini tamamen ortadan kaldırmasına ra men, konferansa katılan devletler, Balkan topluluklarının ba ımsızlıklarını istediklerinden bir sonuca varılamadı. Osmanlı Devleti'nin ça rılmadı ı Londra'da toplanan bir başka konferansta, büyük devletler isteklerini tekrarladılar. Rusya, Osmanlı Devleti'ne alınan kararları kabul ettirmek için savaş ilân etti.(Nisan 1877). Tarihimizde "93 Harbi" diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi, askerî ve siyasî bakımdan önemli sonuçlar do urmuştur.
Kanun-ı Esasi'nin kabulü ile açılan Genel Meclis, padişah tarafından seçilen Ayan Meclisi ve halk tarafından seçilen Mebusan Meclisi'nden ibaretti. Londra Konferansı'ndan önce çalışmaya başlayan bu meclis, hükûmet tarafından sunulan teklif ve kanun tasarıların karara ba layarak ilk dönem çalışmalarını tamamlamıştı. Ancak 93 Harbi'nin sürdü ü sıkıntılı zamanlarda meclisteki azınlık mebusları çalışmaları sekteye u rattı ı gibi, bunalımın artmasını da sa lıyorlardı. Nitekim Gazi Osman Paşa'nın büyük bir kahramanlık göstererek 5 ay savundu u Plevne'yi aşan Ruslar, Yeşilköy'e kadar ilerlemişlerdi. Do u'da ise ancak Erzurum önlerinde durdurulmuşlardı. Meclis savaşın gidişatından hükûmeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasî tansiyonu yükseltmekteydi. II. Abdülhamit, devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla yaptı ı toplantıdan bir sonuç alamayınca, Kanun-ı Esasi'nin kendisine verdi i yetkiyi kullanarak, etnik yapısının karışıklı ı sebebiyle çalışmaları aksayan meclisi kapattı (14 şubat 1878). Bu I.Meşrutiyet'in sonu demekti.
Berlin Kongresi ve Balkanlardaki Gelişmeler; ıstanbul önlerine kadar gelmiş olan Rusya ile Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması imzalandı (3 Mart 1878). Bu anlaşmayla, sözde Osmanlı'ya ba lı Dobruca, Do u Makedonya ve Trakya'yı içine alan Büyük Bulgaristan Prensli i kuruluyor; Romanya, Sırbistan ve Karada ba ımsızlıklarına kavuşuyordu. Ancak, Rusya'nın genişlemesinden rahatsızlık duyan Avrupa devletlerinin araya girmesiyle bu anlaşma hükümleri yürürlü e giremedi.
ıngiltere donanmasını harekete geçirdi. Osmanlı Devleti ile yaptı ı bir anlaşmayla Kıbrıs'a yerleşti ( 4 Haziran 1878). Araya giren Bismark, ülkesinde bir konferansa ev sahipli i yaparak hem muhtemel bir savaşı önlemek hem de Almanya'nın menfaatlerini korumak istiyordu. Nitekim Osmanlı Devleti, ıngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, ıtalya ve Rusya'nın da katıldı ı Berlin Kongresi 13 Temmuz 1878'de imzalanan bir anlaşmayla son buldu. Bu anlaşma, artık Rusya'nın yanı sıra, di er devletlerin de parçalamaya çalıştıkları Osmanlı'dan, kendi paylarını alma anlaşmasıydı. Berlin ve Ayestafanos antlaşmalarında öngörüldü ü gibi, Sırbistan, Karada ve Romanya'nın ba ımsızlı ı onaylandı. Bulgaristan üç bölüme ayrıldı. Bulgaristan Prensli i haricinde müstakil bir Do u Rumeli eyaleti oluşturuldu. Girit'in statüsüne benzer bir statüyle Makedonya, Osmanlı Devleti'nin elinde kaldı. Yunanistan Tesalya ve Epir'in bir bölümünü aldı. Bosna-Hersek, Avusturya tarafından işgal edildi. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'a sahip oldu. Berlin Kongresi, büyük devletlerin Osmanlı Devleti'ni paylaşma ve ortadan kaldırma arzularının bir neticesi idi. Balkanlarda büyük devletlerin inisiyatifiyle ortaya çıkan küçük devletçikler, bölgede o dönemden günümüze kadar ulaşan siyasî ve etnik çatışmaların piyonları olmaktan öteye gidemediler. Nitekim Avusturya'nın ve Rusya'nın Balkanlarda nüfuzlarını artırmaları, Balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı'nın çıkmasına yol açacaktır.
Berlin Kongresi'nin sonuçları kısa zamanda ortaya çıkmaya başlamıştı.
Balkanlardan bir pay alamayan Fransa, önceden nüfuz sahasına dahil etti i Cezayir ile Tunus arasındaki sınır problemini bahane ederek, Tunus'u işgal etti (1881). Fransa ile ıngiltere arasında çekişmeye sahne olan Mısır'da, Hidiv ısmail Paşa'ya karşı başlatılan bir askerî ayaklanma ile ortaya çıkan durum ıstanbul'da görüşülürken, ıngilizler ıskenderiye'yi topa tuttu. Osmanlıların karşı çıkmalarına ra men ıngilizler Mısır'ı ele geçirdiler(1882). Bulgaristan Prensli i, Do u Rumeli'de çıkan isyanı de erlendirerek (1885), bölgeyi kontrolü altına aldı. Osmanlı Devleti Rusya'nın baskısı sonunda, Kırcaali ve Rodop dışındaki Do u Rumeli Valili i'nin Bulgar Prensli i'nin idaresine geçmesini kabul etmek zorunda kaldı (1886). ıkinci Meşrutiyet'in ilânı sırasında ise Bulgarlar ba ımsızlıklarını ilân ettiler (1908). Bulgar, Yunan ve Arnavutların hak iddia etti i Makedonya'da çıkan olaylar Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. Fakat, Rusya ve Avusturya devreye girerek Osmanlı hâkimiyetindeki Makedonya'da, ülkelerinden iki gözlemcinin görev yapmasını sa ladılar (1893). Megalo ıdea adını verdi i Bizans'ı diriltme çabasındaki küçük Yunanistan, 1896'da çıkan isyanı bahane ederek Girit'i ilhaka yeltendi (1896). Osmanlılar Dömeke Meydan Savaşı ile Yunanlıları büyük bir bozguna u rattılar (1897). Fakat Rusya ve Avrupa devletlerinin müdahalesi ile ıstanbul'da toplanan bir konferans ile Girit'te valili ine Yunan kralının o lunun getirildi i özerk bir yönetim kurulması, adanın fiilen Yunanistan'a bırakılması anlamına geliyordu.
93 Harbi'nden sonra sun'i bir Ermeni Meselesi ortaya çıkarılmıştı. Osmanlı Devleti'ne ba lılıkları sebebiyle "millet-i sadıka" olarak adlandırılan Ermeniler, önceleri Do u Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Rusya ve ardından ıngiltere tarafından kullanılmaya başladılar. Hınçak ve Taşnak tedhiş örgütlerini kurarak, ıstanbul ve taşrada terör yaratan bazı Ermeniler özellikle ıngilizler tarafından destekleniyorlardı. Do u'da hiçbir zaman ço unluk olamayan Ermenilere kurdurulacak bir devlet ile Rusya Akdeniz ve Orta Do u'ya sızabilecekti. ıngiliz himayesindeki bir Ermeni devleti ise aksine bunu önleyebilirdi. Her iki tarafında kullandı ı Ermeniler 1889'dan itibaren tedhişe başladılar. Van, Erzurum ve Bitlis'te çıkan olaylar bastırıldı. Ardından başkentte Osmanlı Bankası'na kanlı bir baskın yaparak bankayı işgal ettiler. II.Abdülhamit'e yönelik bir suikast teşebbüsünde bulundular. I.Dünya Savaşı ve ıstiklal Harbi yıllarında da Ermeniler devlet aleyhine faaliyetlerini devam ettirmişlerdir.
II. Meşrutiyet Dönemi
I.Meşrutiyet'in kaldırılmasından sonra II.Abdülhamit içte ve dışta meydana gelen olumsuz gelişmelerin de etkisiyle, katı bir yönetim sergilemeye başlamıştı. Meşrutiyet taraftarları da buna karşılık muhalefetlerinin dozunu artırmışlardı. Osmanlılık fikrinin temsilcisi olan Sadrazam Midhat Paşa 1881'de ölüm cezasına çarptırılmış, sonra affedilerek, Arabistan'a sürgüne gönderilmiş ve 1883'te öldürülmüştü.
Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişiler de sultan tarafından bertaraf edilmişlerdi. Ancak devletin içinde bulundu u güç durum onların başlattı ı muhalefetin güçlenerek büyümesine zemin hazırlamaktaydı. Balkanlardaki çalkantıların yanı sıra Osmanlı Devleti iktisadî açıdan da çok zor durumda idi. Devlet iç ve dışTrForumuz.Biz borçlarını kapatabilmek için batılıların elindeki Osmanlı Bankası ile malî bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı (1879 ve 1881). Buna göre banka mali yardımları karşılı ında, devletin bazı gelirlerini devralıyordu. ıngiliz ve Fransızların kontrolünde bu maksatla kurulan Düyun-ı Umumîye ıdaresi Osmanlı ülkesini âdeta bir sömürge hâline getirecektir.
Genç Türkler veya Jön Türkler adı verilen ve yurt dışında ve içinde faaliyet gösteren Meşrutiyet taraftarları, ıstanbul'da ıttihad-ı Osmani derne ini kurmuşlar ve bu dernek 1894/95'te ıttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştı. Selanik'te Enver ve Niyazi Paşalar gibi subayların da katılmasıyla güçlenen ıttihatçılar, Osmanlı devletini ancak Kanun-ı Esasî'nin yeniden kabulünün kurtarabilece ini düşünüyorlardı. Kola ası Niyazi Bey ve ona katılan Enver Bey'in Resne'de isyan ederek da a çıkmaları ve Rumeli'de halk tarafından büyük bir destek bulmaları üzerine II.Abdülhamit anayasayı yürürlü e koyarak II.Meşrutiyet'i ilân etti ((23 Temmuz 1908).
17 Aralık 1908'de meclis yeniden açıldı. Yapılan seçimlerde ıttihat ve Terakki Fırkası büyük bir başarı sa lamıştı. Ancak bu gelişmeler esnasında Bulgaristan ba ımsızlı ını elde etmiş ve Girit meclisi Yunanistan'a ilhak kararı almıştı.
ışgal altındaki Bosna Hersek ise Avusturya tarafından fiilen ilhak edilmişti (5 Ekim 1908) Millî bir politika izlemeyi amaçlayan ıttihatçılar, olumsuz gelişmelerin de etkisiyle gittikçe otoriter bir idare oluşturmaya başlamışlardı. Bundan faydalanmak isteyen Meşrutiyet aleyhtarları, bazı Avrupa devletlerinin de kışkırtmasıyla isyan ettiler. ıstanbul'daki Avcı Taburları'nın 13 Nisan 1909'da başlattıkları isyan sırasında pek çok ıttihatçı öldürüldü. II.Abdülhamit olayları önleyemedi. Bunun üzerine Mahmut şevket Paşa komutasındaki ordu Selanik'ten yola çıktı. Harekat Ordusu adı verilen bu ordunun kurmay başkanı Mustafa Kemal idi. Harekat Ordusu, kısa sürede duruma hâkim olarak isyanı bastırdı. ısyandan sorumlu tutulan II.Abdülhamit, şeyhülislâmdan alınan fetva ile meclis tarafından tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve kardeşi V. Mehmet Reşat yerine getirildi. V.Mehmed (1909-1918) devlet idaresinde inisiyatifi ıttihatçı hükûmete bırakmıştı. Yeni iktidar zamanında da felâketler birbirini takip etti. Osmanlı Devleti hızla da ılma devrine girmekteydi.
Osmanlıda yenileşme hareketleri konusunda tarihçiler tam anlamı ile görüş birliği yapmış değildir.Bazı tarihçiler yenileşme hareketlerinin başlangıcı olarak Lale Devrini alırken, bazı tarihçiler ise tanzimat fermanını baz almaktadır.
Osmanlıda Yenileşme Hareketleri
Batı örnek alınarak yapılan yenileşme hareketleri
Gelenekçi sistemle yapılan yenileşme hareketleri
Olmak üzere 2 fikri çıkışı vardır.
Gelenekçi yaklaşımla Osmanlı yenileşme hareketleri
Bu görüşe göre Osmanlı devletinin geri kalmasının nedeni ordunun ve kanunların bozulmasına bağlanıyordu. Bu durumdan çıkabilecek güce ve devlet adamlarının varlığına inanılıyordu. Devlet iyi yönetilir, kanunlarda değişiklik yapılır ve işin ehli Türk devlet adamları iş başına gelmesi ile sorunun çözüleceği düşünülüyordu. Bu düşünce de askeri sistemi düzeltmekle ilgilidir. II. Osman (1618-1622), IV. Murat (1623-1640) ve Köprülüler devri bu tip reformların örnekleridir.
II.Osman yenilikçi bir padişahtı. Yeni çerilerin daha yeni yeni devlete zarar verdikleri yıllarda.Yeniçeri ocağını kaldırmak için girişimde bulundu.Fakat çıkan isyan ile öldürüldü. İlk defa saray dışından bir kadın ile evlenmiş ve sarayı halka açmıştır.
IV Murat ıslahat çalışmaları yapmıştır. Yaptığı ıslahatları şiddet uygulayarak uygulaması ile bilinir. Tütün içki yasağı getirmiştir. Saray ağalarının ve saray kadınların devletteki yönetmedeki gücüne son verdi. Devlet sorunlarının tespiti için Koçi Bey’e rapor hazırlatmıştır.Fakat raporu uygulayamadan ölmüştür.
Tarhuncu Ahmet Paşa : ilk kez devlet bütçesi hazırlamıştır. Harcamalarda kesintiye gidilmesini sağlamıştır.
Köprülü Mehmet Paşa :Farklı bir sadrazamdır. Sadrazam olması istenmiştir.Fakat Mehmet paşa görevi ancak ileri sürdüğü şartların kabul edilmesi ile kabul edeceğini söyler.Şartları kabul edilir ve kendisi sadrazam olur. bazı şartlar sunarak göreve gelen ilk ve tek sadrazamdır. sarayın devlet işlerine karışmamasını, devlet memurluklarına kendi istediği kişileri ataması gibi şartlar ileri sürmüştür. İsyanları bastırmış, askeri disiplin altına almıştır.
Bu dönemdeki yapılan ıslahat çalışmalarından Avrupa örnek alınmamıştır. Köklü ıslahatlar olmayıp günü birlik ve bireysel ıslahat hareketleridir.
Osmanlı Devleti 18.yy’dan itibaren Avrupa’nın gerisinde kaldığını anlamış ve batı tarzında yenilikler yapmaya başlamıştır. ıslahat =yenilik anlamına gelir. Osmanlı devletinde yenilik hareketleri şu alanlarda olmuştur: *yönetim, *ordu, *eğitim, *ekonomi, *kültür. Osmanlı devletinde yenilik hareketleri şu padişah dönemlerinde olmuştur :
III.SELİM DÖNEMİ: Bu dönemde yapılan yenilik hareketlerinin genel adı NİZAM-I CEDİT’TİR. III. selim dönemindeki bazı yenilikler şunlardır :
* Osmanlıda yenileşme hareketleri arasında Avrupa’da sürekli elçilikler kuruldu. *kara mühendishanesi kuruldu.(mühendishane-i berr-i hümayun) *yerli malı ürünler kullanılması teşvik edildi.
* NİZAM-I CEDİT adlı ordu kuruldu. * nizam-ı cedit ordusunun ihtiyaçları için İRAD-I CEDİT hazinesi oluşturuldu.
Not: III. Selim dönemi Kabakçı Mustafa ayaklanması ile sona erdi.(1807)
|
|
|
| 19.yyda Osmanlı Düşünce Akımları |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:09 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
19.yyda Osmanlı Düşünce Akımları
18.yy'da başlayan reform hareketleri, Lale Devri ile birlikte Batı tesirlerinin iyiden iyiye hissedildigi bir dönemdir. Özellikle yeni getirilen düzenlemelerde Batı özellikleri göz önünde bulundurulmuş ve bu yönde de büyük çabalar gösterilmiştir.
19.yy'da yeni düzen hareketlerine yenileri eklenerek devam edilmiştir. Tarihsel süreçte Batı'nın etkisi ise halen devam ediyordu. Bu de işim sürecinde Osmanlı tamamen yok olmak istemiyor; bu nedenle de Batılılaşmayı seçiyordu. Ancak güçlü ordusuyla savaş amacıyla Batı'ya yönelmiyordu. Bu yönelişte zor durumdan, da ılmaktan, çökmekten kurtulmak, Batı'nın kan dolaşımı içerisinde yer almak amacı vardı.
Bundan dolayı 19.yy'da Osmanlı Devleti'nde içte ve dışta çeşitli düşünce akımları egemen olmuştur. Düşünce akımlarının etkilerini, olumlu - olumsuz yanlarını, bu akımları benimseyen temsilcilerin temel dayanak noktalarını ele alabilmek beraberinde siyasal ve sosyal mekanizmaya bakmayı da gerektirmektedir.
Osmanlı ımparatorlu u tarihsel süreç içerisinde 19.yy'da Batı etkisinde kalmıştır. Bu süreçte Batı'nın fikirlerini, bilimini, bilimselli ini benimseyen, ça a ayak uydurmak gerekti ini ifade eden kişiler ve bu kişilerin oluşturdukları gruplar ortaya çıkmıştır.
Bu gruplar Batı düşüncelerinden teorik düzeyde etkilenme yoluna gitmiş; ancak bu düşüncelerin aktarımında farklılıklar yaşanmıştır.
Batı düşüncesinin Osmanlı ımparatorlu u'na girişini şerif Mardin başlangıç olarak Batı'da Aydın despotizmi adı verilen siyasal görüşün kuramını oluşturan kameralizm düşüncesinde görmekteydi.
Bu düşünceyle Osmanlı ımparatorlu u'nun ilk karşılaşması 1795'te Batı'yı ziyaret eden diplomatlar vasıtasıyla olmuştur.
Kameralizmle Osmanlı devlet düzeni arasında şöyle bir ilişki kurulmuştur. Kameralizm düşüncesinde güçlü bir devlet, güçlü ve problemsiz bir orta sınıf söz konusuydu. Batı'ya gidip bu fikre tanık olan diplomatlar Osmanlı ımparatorlu u'nun gerilemesinin sebebini açıklamışlardır: Osmanlı devleti toplumun dizginlerini elinde tutamamıştır. Çünkü Kameralizm'e göre devletin hem koruyucu hem kolaylaştırıcı hem de güçlendirici özelliklerini içinde barındırması gerekir. Bunu yapamayan Osmanlı ımparatorlu u'nun toplumla olan ba ı kopmuştur.
ışte bu noktada, yani Osmanlı devletinin sorunlu toplumunda yeniden denetimi sa laması (içerik de iştirerek), problemleri çözmesi Tanzimat kavramını ortaya çıkarmıştı. Tanzimat'ı ise di er reform hareketleri takip etmiştir.
Batı düşüncesinden etkilenen Osmanlı ımparatorlu undaki pratik yaşam alanında ise Yeni Osmanlı hareketi başlamıştır. Yeni Osmanlı hareketinde yer alan şinasi Batı düşüncesinin gelişmesinde ve yayılmasında gayri şahsi ilişkilerin gelişmiş olmasını görüyordu. Yani Batı'da fikirlerin ortaya atılması, yazılması, aydınlar arasındaki ilişkiyi güçlendirmiştir. Bu ilişkilerin güçlü olmasının sonucu Batı'da kitle iletişimde bir hareketlenme yaşanmıştı. Böylece geleneksel özelliklerden sıyrılma kendini hissettirmiştir. Artık farklı kültürler gelişmeye başlamıştır.
Osmanlı ımparatorlu u'nda şinasi bunu görerek bu yolda yani kitle iletişim yolunda Tasvir-i Efkar gazetesini çıkarmıştır .
Batı ve Osmanlı'yı bu anlamda ele aldı ımızda, 19.yy'da Batı'da gelişen, de işen siyasal, sosyal, kültürel olaylar Osmanlıyı da etkilemiştir. Bu etkilenme sürecinde Batı'yı benimseyen gruplar ya da temsilciler Osmanlı'da de işim sürecinin içerisinde yer almışlardır.
1865'de, ıslam felsefesini temel alan, ıslahatı eleştiren, Tanzimat'ı taklitçilikle suçlayan Yeni Osmanlılar Hareketi ortaya çıkmıştır .
Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi beylerin bulundu u aydın grup Osmanlı'da parlementer sistemin gelmesini istiyor ve bunu Tanzimat'ın do al sonucu olarak görüyordu .
Bu hareket Batı'yı arama hareketiydi. Her ne kadar hepsi o zaman yetişme sistemi içinde kafaları sarıklı; ama bu sarı ın altında dünyanın gidişini kavrabilmiş görüş imkânına sahip, inkılapçı, ilerici, hakiki kurtuluşun kültüre, Batı medeniyetini idrake ve devrini tamamlamış kurumlardan kurtulmaya dayandı ını bilen insanlardı .
Yeni Osmanlılar hareketinde Batıcılı ı itici görmeyen şinasi, parlementer yönetimden yana olan Namık Kemal, parlementer yönetimi kabul etmeyen Ali Suavi üç ayrı fikir oluşturdular.
Bu üç ayrı fikir terakki kavramında birleşmiştir. Özellikle Ali Suavi parlementer demokrasi yerine do rudan demokrasiyi benimseyerek modernleşme sürecinde yerini almıştır .
1839'dan beri yaşanan de işme çabaları sürecinde Yeni Osmanlılar dönemi sonrası II. Abdülhamit döneminde ıslamcılık hareketi şekillenmeye başlamıştır. ıslamcılıkla anlatılmak istenen şeriatın gereklerini Osmanlı imparatorlu una tekrar kazandırmaktı.
II. Abdülhamit dönemi çerçevesinde bakıldı ında �ıslamcılık� düşüncesi hareket kazanmıştır. Ayrıca parlemento da ıtılmış (13 şubat 1878) ve Panislamizm politikası geliştirilmiştir .
Panizlamizm ile anlatılmak istenen ise tüm Müslümanları ,ıslam çatısı altında toplamaktır.
Yine II. Abdülhamit döneminde Milliyetçilik akımı ön plana çıkıyordu. 19.yy'da Batı Avrupa'da her millet kendi devletine sahip çıkmalıdır ilkesiyle kendini gösteriyordu. Bu tarihsel durumu Osmanlıyla karşılaştırdı ımızda farklı kimlikleri içerisinde barındıran bir imparatorluk söz konusuydu. Bu esnada Namık Kemal Milliyetçilik akımı yerine Osmanlılık akımını ortaya koymuştur. Ancak bu akım da günün koşulları gere i suni kalmış ve etkili olmamıştır.
II. Abdülhamit döneminde Osmanlı'da çeşitli akımlarla toplumda birlik kurma çabaları etkili olamamıştır. Birlik kurma ya da kimlik oluşturma çabalarında gazeteler etkili olmuştur. Özellikle Türklerin birleşmesi fikri çeşitli sloganlarla dile getiriliyordu. Bu konuda Gaspıralı ısmail Bey ön plana çıkıyordu.
1890 sonrası ıttihat ve Terakki Cemiyeti ile birlikte Osmanlı devletini kurtarma düşüncesi hâkim olmuştur. Ancak ıttihat ve Terakki fikrine eleştirilerde bulunulmuştur. Eleştiri noktaları ise kişilerin yeteneklerini göstermesi, başka bir ifade ile hürriyet kavramı gündeme getirilerek önem kazandırılması etrafında şekillenmiştir .
Sonuçta Osmanlı Devletinde modernleşme çabaları Batı'nın etkisiyle veya politikasıyla çeşitli akımlar çerçevesinde yaşanmıştır. Bu akımlar etrafında Batı modeli ya da Osmanlı'nın yaşadı ı de işim ya kabul edilmiş ya kabul edilmemiş ya da oportünist davranışlar söz konusu olmuştur. Bu durum ise ortaya çıkan akımlarla birlikte oluşan gruplar ve temsilcileri düşün alanından kültürel boyutlu de işimlere zemin hazırlamıştır.
Batı'nın Osmanlı üzerindeki politikası ise 18.yy'la birlikte de işmiştir. Artık Osmanlı Devleti eski gücünü yitirmeye başlamış, do udan gelen bir tehlike olmaktan çıkarak yerini Rusya'ya bırakmıştır.
Ancak bu yeni durumda Batı do udan gelebilecek tehlikeye (Rusya'ya) karşı Osmanlı'yı tampon devlet olarak görerek Osmanlı'ya yeni bir rol verilmiştir.
Batı'nın bir di er politikası, Osmanlı bütünlü ünü korumak aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların durumunu düzeltmektir. Bu anlamda 19.yy'da Osmanlı'da bir çok misyoner propaganda yapıyordu.
Sonuçta 19.yy'ın siyasal, tarihsel, toplumsal koşullarına dayalı olarak Osmanlı Batı'dan etkilenmiş, bununla birlikte Batı da Osmanlıyı modernleşme sürecinde kendi çıkarlarını da göz önünde bulundurarak yönlendirmiştir.
Modernleşme toplumsal de işme sürecinde karşımıza bir model olarak çıkmaktadır. Bu model bir de işim sürecini ifade eder. Bu süreçte ikili yapılanma arasında modern olma sınırı çizilmektedir.
şöyle ki; tarımsal üretimden endüstriyel üretime, kapalı köy ekonomisinden dışa dönük kent Pazar ekonomisine, insan hayvan enerjisinden (kas gücünden) makine gücüne geçişi ifade edebilir . Bu ikili yapılanmayı siyasal, sosyal ve ekonomik temelde çeşitlendirebiliriz.
Osmanlı ımparatorlu u da böyle bir ikili yapılanma içerisinde iptidai yapıdan modern, Batı'lı tarzdaki yapılanmaya geçmek için reform hareketlerine girişti.
Osmanlı reform hareketleri ba lamında 18.yy'dan itibaren gözlerini Batı'ya çevirdi. Fakat bu sefer istilacı ve fetihci olarak de il ö renci olarak. Bu bir de işme idi. Bu de işmede Batı etkin oldu. Osmanlı için ise ya yeni bir yaşayış yoluna gidilecek ya da büsbütün çökülecekti i
Osmanlı ise bu zor durumdan kurtulmak için çeşitli reform hareketlerine girişti. Çünkü imparatorlu un içine düştü ü zor durumun bir çok nedeni vardı. Bu nedenle reform ihtiyacı duyulan alan da çoktu (askerî, ekonomik, toplumsal, entelektüel, hukuksal ve siyasal alanlar).
Reformların genel konsepti askerî alanda yeni teknik ve metotlar etrafında güçlü bir ordu ve donanma oluşturmak; bunu destekleyen ya da alt yapı olarak görülen e itime a ırlık vermek; di er yabancı (düşman) ülkeler karşısında da ılma tehlikesinden ya da baskıdan kurtulmak için di er alanda yapılacak yeni düzenlemelerde kaynak teşkil edecek olan güçlü bir ekonomiye sahip olmak ve yapılan ya da bundan sonra yapılacak olan yeni düzenlemeleri de koordineli ve disiplinli bir şekilde yönetecek istikrarlı idarî mekanizmayı oluşturmaktır. Böylece, ifade etti imiz ana TrForumuz.Bizçerçevede, yönü Batı'ya çevirerek idarî, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve entelektüel anlamda, Batı tarzı temelli yenilenme ya da ça daşlaşma çalışmalarını sürdürmek maksatı ortaya çıkmaktadır.
Osmanlı Devleti adamları ise 1856'dan sonraki 20 yıl içerisinde bütün bu alanlarda reform denemelerine giriştiler. Reformları ilan etmeleri bazen taktik olarak Avrupa devletlerinden gelecek müdahaleleri savuşturmak amacıyla kullanılırken, bazen de aldatmayı hedefliyordu. Yalnız reform hareketlerinin arkasındaki temel dürtü, Avrupa'nın gözünü boyamak de ildir. Tersine, sayılan çeşitli alanlarda bazı Batı'lı fikir ve kurumların benimsenmesini ya da uyarlanmasını içeren iç reorganizasyon tedbirleriyle imparatorlu u yeniden canlandırmaktı . Böylece 18.yy'la birlikte ilk olarak askerlikle ilgili tekniklerin örnek alınması şeklinde başlayan ça daşlaşma hareketi di er alanlarla ve kurumlarla devam etmiştir.
|
|
|
| Haçlı Seferleri |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:06 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Haçlı Seferleri
Haçlı Seferleri ya da Haçlı Akınları, 1096-1272 yılları arasında, Avrupalı Katolik Hristiyanların, Papa'nın talebi ve çeşitli vaatleri üzerine, genellikle Müslümanların elindeki Orta Doğu toprakları (Kutsal Topraklar) üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için düzenledikleri akınlar bütünüdür.
Haçlı Seferi Düşüncesinin Doğuşu
Clermont Konsili (1095)
Haçlı Seferleri’nin fikir babası aslında İspanya ve Portekiz’den Müslümanların atılması için başlatılan "Reconquista (Yeniden Fetih)" hareketidir. Müslümanlar İspanya ve Sicilya’da hakimiyet kurmuşlardı. İber yarımadasında bulunan Hıristiyan krallıklar ortak düşman Müslümanların elindeki şehirleri almak için başlattıkları hareket 9. yy’dan 15. yüzyılın sonuna kadar sürmüştür.[1]
Aslında 1086 yılında Papa VII. Gregorius Doğu’ya bir haçlı seferi yapma düşüncesindeydi fakat bu halefi II. Urbanus’a nasip olacaktı. 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu bir Türk akınına uğramıştı ve Selçuklu Türkleri güçlü bir hakimiyet kurmuşlardı. Suriye ve Filistin’i dahi ele geçiren Türkleri Hıristiyan dünyası tedirginlikle izlemekteydi. Politik başarıları ile bilinen Bizans imparatoru I. Aleksios Komnenos Türkler’e karşı Papa’dan yardım istedi. Papa bu talebi kabul etti fakat onun amacı Bizans’a yardımdan çok Doğu topraklarını ve Kudüs’ü ele geçirmek, Papalığın görüşlerini benimsemeyen "Heretik" Doğu Hıristiyanlarını kontrol altına almak ve Avrupa’nın içinde bulunduğu krizden kurtulmasını sağlamaktı.[2]
Çünkü 1094 senesi şiddetli kuraklığın getirdiği açlık ve sefalet, salgın hastalıklar ve artan nüfus gibi problemler ile Doğu’yu Batı’nın gözünde âdeta cennet haline getirmişti.[3] 1095’te toplanan Clermont Konsili’nde, Papa Hıristiyanları Kudüs’ü ve doğu topraklarını ele geçirmek özellikle havarilerin yaşadığı yerlerin ve onlara ait kalıntıların Sarazen Müslümanların elinden kurtarılması için yapılacak kutsal savaşa davet etti.[4] Dünyevi ve uhrevi pek çok vaatte bulunarak onları Haçlı Seferi’ne ikna etti. Kilise sadece dini bir kurum değil aynı zamanda geniş toprakların yöneticisi siyasi bir otoriteydi. Avrupa toplumu feodal ailelerin birbirleriyle savaşları ve şövalyelerin adeta terör estirdiği büyük bir buhran içindeydi. Bu sefere katılacak kontlar ve dükler için öncelikli hedef maddi çıkarlar ve yeni topraklara sahip olmaktı.
Böylece Fransızlar, Normanlar, Lombardlar gibi pek çok milletten teşekkül bir ordu oluşturuldu ve bunlar 1097’de İstanbul önlerine geldiler. I. Aleksios Komnenos gördüğü bu devasa silahlı birlikler karşısında büyük bir endişeye kapılmıştı. Onların kendi topraklarından geçmesine izin vermedi ve onlara: "Eğer Antakya'yı bana vereceğinize dair yemin etmezseniz İslâm ülkelerine gitmek üzere Boğaz'ı geçmenize izin vermem" dedi. Aslında maksadı Haçlıları İslâm ülkelerine gitmeye teşvik etmekti
Birinci Haçlı Seferi 1096-1099
Clermont Konsili ve Birinci Haçlı Seferinin başlaması
Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) katılan orduların miktarı ve sonuçları bakımından en önemli olan Haçlı Seferidir.[6] Birinci Haçlı Seferi'nin 1096 yılında Clermont'da toplanan kilise konsilinde Papa II. Urban (Urbanus) tarafından başlatıldığı kabul edilmektedir. 1095 yılında Clermont'da toplanan kilise konsiliinde Papa II. Urban (Urbanus) ve fanatik Keşiş Piyer (Pierre L'Ermit) tarafından teşvik edilmiştir. Ama bu sefere katılmak için Hristiyan Avrupa yüzeyinde propagandanın yapılması ve Haçlı askerlerinin toplanması bir yıldan fazla almıştır. Bu sefer genellikle dalga dalga gelen bazıları sırf din aşkına savaşmayı gözüne alan çeşitli sınıftan halktan oluşan bir grup halinde; diğerleri ise çok düzenli soylu kişiler tarafından profesyonel askerî birlik şeklinde komuta edilen ordularla gerçekleştirilmiştir. Birinci Haçlı Seferi'nin genel olarak başlangıç ve birkaç ana safhadan oluştuğu kabul edilir.[6]
Halkın Haçlı seferi
Birinci Haçlı Seferi'nin ilk ana safhasına köylü haçlı seferi veya halkın haçlı seferi denmiştir. Bu sefere katılan Haçlılar ordusu daha çok din aşkına savaşmayı göz almışlardan oluşmuştu. Haçlılar halk kitlelerine bağlılardan oluşmaktaydı; asiller ve profesyonel askerler bu sefere katılmamayı tercih etmişlerdi. 1 Ağustos 1096'da yola çıkan bu ordunun başında fanatik dindar Keşiş Pierre L'Hermit bulunmaktaydı. Bu Haçlılar arasında gayet çok sayıda hiç savaş deneyimi olmayan erkekler ve hatta bu haçlılar güruhu çok sayıda tecrübesiz genç, çocuk ve kadın ihtiva etmekteydi. İznik üzerine doğru yürürken Yalova civarında Selçuklu orduları tarafından yenilip imha edildi.[6]
Baronların Haçlı Seferi hazırlıkları ve Konstantinopolis'ten sefere başlama
İkinci gruba Baronların Haçlı Seferi adı verilir; çünkü Avrupa soyluları tarafından komuta edilmiş ve profesyonel ağır zırhlı şövalyelerle donanmıştı.
Bundan sonra Haçlı Ordusu’na katılacak daha profesyonel Güney İtalya Normanları, Lorraineliler, Fransız şövalyelerden oluşan büyük bir ordu 1097’de İstanbul önlerine geldi.Komutanları arasında Aşağı Lorenli Godfrey de Bouillon, kardeşi Baudouin Boulognelu, kuzeni Baudouin Bourglu, Normandiya Dükü Robert, Norman Boemondo Tarantolu ve kuzeni Tancredi, Toulouse Kontu Raymond St. Gilles, Flandra Kontu II. Robert, Fransız kralının kardeşi Hugh Vermandoislı gibi Fransa'nın, Burgundi'nin ve Güney İtalya'nın önemli soyluları bulunmaktaydı.[6]
Avrupa'nın belirtilen alanlarında bu ordular toplanmaktayken özellikle Almanya'da Yahudiler aleyhine bir büyük pogrom baṣlatıldı. Bu Haçlı orduları iaşe ve hayvan yemi bulmak için yolları yakınlarında bulunan yerleşkelere büyük zararlar vermeye başladılar. Örneğin Macaristan'da verdikleri zararlar dolayısıyla oradaki idareci güçler bu Haçlı ordularına hücumlar yaptılar. Bu Haçlı ordusu Bizans İmparatoru tarafından Balkanlarda iaşe satın almak için pazarlar, kamp alanı ve, çoğu Türk dili konuşan, Peçenek asıllı paralı askerlerden oluşan Bizans ordusu tarafından refakat sağlanarak kontrol edilmeye çalışıldı.[6]
Kafile kafile Konstantinopolis'e erişen bu grup Haçlı ordusunda bulunan soylu Haçlı komutanlar Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos'a sadakat yemini ettiler ve ellerine geçirecekleri eski Bizans topraklarını tekrar Bizans idaresine vereceklerine ant içtiler. Bu Haçlı ordusu Bizans tarafından Anadolu'ya geçirildi ve yanlarına "Tatikios" adlı bir Türk asıllı Bizans generali komutasında bir Bizans refakat ve kılavuzluk ordusu verildi.
Bu Haçlı ordusu mevcudu için çok değişik tahminler yapılmaktadır. İnanılır bir kaynağa göre, bu ordu 30.000 ile 70.000 arasında askerden ve 30.000 asker olmayan kamp takipçisinden oluşmuştur.[7]
Anadolu'da harekat
Haziran ayının sonunda Haçlı ordusu Kudüs'e gitmek için yürüyüşe başladı. Fransız soylu asillerinden Blois'li Stephen karısına gönderebildiği nadir bir mektupta bu geçişin 5 hafta süreceğini belirtmişti. Gerçekte bu geçiş 2 yıl sürdü.
10 Nisan'da Haçlılar yürüyüşe başlayıp önce Anadolu Selçuklu Devleti başkenti İznik'i kuşattılar. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan Haçlılar’ın ciddi bir tehlike olabileceğini hesap edememiş ve 1097 ilkbaharında bütün ordusu ile Ermeni Gabriel’in elindeki Malatya’yi kuşatmaya gitmişti. Haçlılar bu sırada Bizans gemileriyle Yalova’ya oradan İznik önüne gelerek şehri kuşattılar. I. Kılıç Arslan durumun vehametini anladı ve derhal İznik yakınına döndü iseyde şehir kuşatılmıştı ve büyük Haçlı ordusuyla baş edemiyeceğine karar verdi ve geri çekildi. Beş hafta kuşatmaya dayanan İznik’i 17 Haziran 1097’de Bizans’a teslim edildi.[6]
Anadolu içlerine çekilen Kılıç Arslan Danişmend Gazi ve Kayseri emiri Hasan ile ittifak yaptı. 30 Haziran 1097’de muttefikler Eskişehir Ovası’nda Haçlılara saldırdılar. Haçlılardan önde yürüyen Normanlardan oluşan grup Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından karşılandı. Bu ovaya çıkışın Bizans ve Haçlılarca "Dorileon" olarak adlandırılması nedeniyle Birinci Dorileon Muharebesi adı verilen askeri çatışma hemen başladı. Bu muharebede ağır zırhlı, özel terbiyeli büyük zırhlı atlı ve özel silahlı şövalyeler ile ağır süvari hücumları yapan Haçlı ordusuna karșı olarak gayet hızlı ve manevra kabiliyetli; hafif zırhlı; ağır zırhlara karşı ve hızlı ağır süvari hücumlarına karşı efektif olmayan hatta hiç işlemeyen ok, cirit ve kılıç gibi hafif silahlı Selçuklu hafif süvarisine üstün geldiği açığa çıktı. Bu meydan muharabesini kazanamıyacağını anlayan Sultan I. Kılıç Arslan ordusunu muharebe meydanından geri çekmek zorunda kaldı. Hristiyan tarihçileri bu muharebeyi kazanan Haçlı ordusunu ve bu ordunun komutanlarını çok överek anmaktadırlar.[6]
Bundan sonra I. Kılıç Arslan Haçlı ordusunu bir meydan muharebesi ile mağlup edemeyeceğini, hatta yürüyüşlerine bile engel olamayacağını anladı. Anadolu'dan geçen Haçlı ordusu ile hiç askeri çatışmaya girmeden onların Anadolu'dan ilerlemelerini izleme stratejisine uydu. Fakat yolları üzerindeki bölgeleri boşaltıp, tarlaları yakarak, meralardan Haçlı ordusu hemen gelmeden büyük koyun sürüleri geçirerek Haçlılar atlarına otlanacak ot bırakmayarak ve su kuyularını tahrip ederek onları zor duruma sokmaya çalıştı.[6][8][9].
Bu Haçlı ordusu Anadolu'da Uluborlu (Polybotus), Yalvaç (Antioch-Pisidia), Akşehir (Philomelium), Ladik (Laodicea), Konya (Iconium), Ereğli (Hereclea), Kemerhisar (Tyana), Niğde (Augustapolis), Kayseri (Mazacha), Kahramanmaraş (Marash) yoluyla Antakya'ya indi[6].
Buradan " Baudouin Boulogne'lu" Edessa'da (modern Şanlıurfa'da) hüküm süren ve Ermeni asıllı bir eski Bizans ordusu komutanı olan Thoros Edessalı tarafından çağrıldığı için kendine bağlı ordusu ile Edessa'ya yöneldi. Thoros Edessalı, Selçuklu Şam Meliki Tutuş tarafından 1094 civarında Edessa kalesi ele geçirilince Edessa'yı idareye memur edilmiş parali askerlerden kurulmus olan Bizans ordusu komutanı idi. Fakat bu görevi yapmakta iken Thoros Selçuklular eleyhine dönüp uzunca süren Artuklu Sökmen Bey komutasındaki bir Selçuklu ordusunun kuşatmasına başarı ile direniş göstermişti. Bundan sonra Thoros emrindeki ordu ile hem Selçuklular hem de Bizanslılardan bağımsız olarak Edessa şehrini yönetmeye başlamıştı. Ermeni asıllı olduğu ve Ortodoks Hristiyanlığa inandığı için Edessa Ermenileri tarafındaa sevilmemekte idi. Yine Ermeni asıllı ve eskiden Selçuklularla yakın ilişkisi olduğu için Ortodoks Bizanslılar tarafından da beğenilmemekte idi. Thoros politik durumunu sağlamlaştırmak için 1098'de Antakya Kuşatması ile uğraşmaya başlayan Haçlılar ordusundan destek istemişti. Bu destek Şubat 1098'de Baudouin Boulogne'lunun Edessa'ya kendi ordusu ile gelmesi ile başladı. Baudouin Boulogne'lu önce Thoros Edessalı'nın evlatlığı ve varisi olarak kabul edildi. Fakat Baudouin Thoros aleyhine önce gizli entrikalara girişti ve sonra açıkça onu Urfa iç kalesinde kuşatmaya aldı. Thoros Baudouin'in Edessa'da yönetimi ele almasını bir anlaşma ile kabul etti. Ailesi ile kayınpederi Meletine (modern Malatya) Emiri Gabriel'e sığınmayı planlamıştı. Fakat birkaç gün sonra 9 Mart'ta şehrin Ermeni asıllı olan halkı (çok muhtemelen Baudouin'in emri ile) Thoros'u yakalayip linç ettiler. Böylece Edessa'nın tek yöneticisi olarak kalan Baudouin burada ilk Haçlılar devleti olarak Edessa Kontluğu devletini kurdu ve kendini ilk Edessa Kontu olarak ilan etti,.[10]
Antakya Kuşatması
Ana madde: Antakya Kuşatması
Yollarına devam eden Haçlılar Torosları iki değişik geçitten geçerek Çukurova bölgesine girdiler ve daha sonra yollarına devam ederek Antakya önlerine geldiler. Antakya önlerine gelen ordunun başında Taranto prensi Boemondo vardı. Boemondo Birinci Haçlı Seferi’nin en etkili askeri komutanlarından biriydi. Güney İtalya’nın Norman fatihi Robert Guiscard’ın oğlu olan Boemondo’un seferi katılma amacı yeni topraklar elde etmekti.[11]
İsmen Büyük Selçuklu Devleti'ne tabi olan Antakya Emiri olan Yağı-Sayan, Haçlılar'ın Antakya'ya doğru geldiklerini haber alınca, şehirdeki Hıristiyanlardan korktu. Antakya'lı Müslümanları erkekleri surlara dışarısina çıkarıp şehrin etrafına hendek kazmalarını emretti ve Müslümanların yanına hiçbir yabancıyı sokmadı. Ertesi gün de aynı şekilde Antakya'lı Hıristiyan erkekleri surlar dışına çıkarıp hendek kazmalarını emretti, onların yanında da hiçbir Müslüman yoktu. Ama Yağı-Sayan Antakya'lı Hıristiyan erkekleri şehir surları içine almadı. Yağı-Sayan şehir içinde bulunan Hıristiyan kadın ve çocukların can ve mal güvenliğinin teminatını verdi.
Bundan sonra Emir Yağı-Sayan Antakya kalesinde güçlü bir direnişle dokuz ay süren bir savunma yaptı. Bu savunma sırasında Antakya'ya askeri destek için önce Şam'daki melik Suriye Selçuklu Șam Meliği Dukak ve sonra da Halep'deki melik Suriye Selçuklu Halep Meliği Rıdvan'dan askeri yardım gönderdiler ama bunlar Haçlılar ordusuna yenik düştüler ve bu girişimler sonuçsuz kalmadı.
Fakat Haçlılar "Firuz" (bazı kaynaklarda "Rüzbe") adında bir kale muhafızını rüşvet vermek suretiyle ikna ettiler ve kalenin bir burcunu ele geçirdiler.[12] Kale’nin tümden düştüğünü sanan Yağı-Sayan 30 muhafızıyla kaleden çıkıp gitti. Kaleyi ele geçiren Haçlılar pek çok Müslüman’ı katlettiler.
Haçlılar şehri ele geçirdikten sonra Selçuklular Musul Atabeyi Gürboğa[13] topladığı bir Müslüman ordusu ile Antakya önlerine gelip Antakya kalesi içine bulunan Haçlı ordusunu kuşatmaya aldı. Korkak davranıp hemen hücuma geçmemesi ordusunda anlaşmazlıklar doğurdu. Diğer taraftan 12 gün kapalı muhasara altında kalan Hıristiyanlar büyük açlık çektiler. Soylu ve şövalyeler atlarını; diğer Haçlılar yakalayabildikleri her türlü yaşayan hayvanı ve ağaç kabuğu ve otları yemeye başladılar. Haçlılar gıdasızlıktan bıkkınlık ve ümitsizlik içerisine girdiler. Keşiş Marsilya'lı Pierre Barthelemy dinsel hayaller görmeye başlayıp İsa'nın çarmıha gerildikten sonra öldürülmesi için kullanılan Kutsal Mızrak'ın Antakya Katedrali'nin zemininde gömülü olduğunun rüyasını gördüğünü bildirdi. Antakya Katedrali zemininde yapılan kazı ile bir mızrak bulundu. Bunu bir mucize sayan ve üstün moral kazanan Haçlılar Kutsal Mızrak'ı taşıyan Le Puy Başpiskoposu Adhemar ile 8 Haziran 1098'de kaleden huruç hareketi yaptılar. Gürboğa'nın müttefiki Şam Meliği Dukak ve Gürboğa'nın kendilerine hüküm edeceğinden korkan diğer emirler Gürboğa ordusundan ayrıldılar. Kalan ordu büyük bir mağlubiyete uğradı.[6][14]
Antakya'dan Kudüs'e harekat
Haçlılar Antakya'yı aldıktan sonra bir müddet burada kalarak at, yiyecek ve iașe tedariki için uğraş verdiler. Bu tedariki sağlamak için yakınlarda olan Arap yerleşkelerine saldırılarda bulundular. Bu saldırların birisi Maarratu'n-Numan'a yapıldı. Aralık 1098'de Antakya'dan gelen bir Haçlı ordusu bu şehrin duvarları önlerinde karargâh kurup şehri muhasaraya başladılar. Halk onlara karşı çok çetin bir savaşa girdi. Haçlılar kale burçlarının karşısına ahşap bir burç dikip beklemeye başladılar. Müslümanlar bir süre sonra bulundukları surlardan inip daha güvenli olacağını düşündükleri şehirdeki evlerine sığındılar. Haçlı ordusu taarruza geçti ve şehri eline geçirerek bir katliam yapmaya başladı ve Haçlılar burada yaklaşık 20 bin kişiyi öldürdüler. Daha sonra buradan ayrıldılar. Haçlı kronikleri burada Haçlıların ölen Müslümanların bedenlerini yediklerinden bahsetmiştir.[15] Haçlılar Müslüman yetişkinleri kaynatıp çorba yapmak, Müslüman çocukları şişe geçirip ateşte pişirmek ve yemek dahil olmak üzere son derece korkunç bir saldırı gerçekleştirdiler. Bu dönemdeki Haçlı yamyamlığı hem Frank hem de Arap raporları tarafından doğrulanıyor. Mesela Caen'li bir Frank görgü tanığı, haşlama ve kızartma vahşetini rapor etmiş. Maarra'nın fethedilişi sırasında orada olan Aix'li Albert şöyle yazmış: "Bizim bölüklerimiz sadece ölü Türkleri ve Suriyelileri yemekten küçülmediler, aynı zamanda köpekleri de yiyorlardı!"[16] Abd'l-Ala şehri ise Ocak 1099'da yapılan hücumdan sonra tamamıyla yakılıp yıkıldı; kalesinin taşları bile teker teker sökülüp şehir ortadan kaldırıldı. Birçok Arap şehri ise elçiler ve hediyeler göndererek Haçlıların her isteklerini yerine getireceklerini belirttiler.[10]
13 Ocak Antakya'dan ayrılmaya başlayan ana Haçlı ordusu 7 Temmuz'a kadar Antakya'dan Lübnan. batı Suriye ile Filistin'den geçerek Kudüs'e vardı. Bu geçiş sırasında Fatimiler'in kuzey sınırı olan "Nehr-ul-Kelb" ırmağını geçip Fatimiler arazilerine girdiler. Yolda bulunan bazı şehirleri (örneğin Hisn-el-Akrad, Tartus, Arsuf, Ramallah, Beytüllahim) ellerine geçirdiler ve diğerlerini (örneğin Saycar, Akka, Jabal, Trablusşam, Kasariya) ya başarısız kuşatmadan sonra geride bıraktılar ya da kenarlarından hücum etmeden geçtiler. 5 Temmuz 1099'da Kudüs şehri surları önüne vardılar.[10]
Kudüs kuşatması, işgali ve katliam
Ana madde: Kudüs Kuşatması (1099)
Kudüs şehri İftikar El-Devle komutasında Fatimiler ordusu tarafından savunmakta idi. 5 Temmuz'dan itibaren Haçlı orduları şehrin surlarına birçok başarısız saldırılarda bulundular ve geri püskürtüldüler. Filistin sahillerine gelen Cenevizliler Yafa yakınlarında karaya oturttukları gemilerini parçalayarak tahtalarını Kudüs önlerine getirdiler. İki tane büyük kuşatma kulesi yaptılar. Bu iki tahta kule 14 Temmuz gecesi şehrin duvarları önüne getirildi.[6]
15 Temmuz günü şehir kuzeydoğu kapısı önünde bulunan kuleden Flandralı şövalye ilk defa şehre girmeyi başardı. Sonra Godefroi de Bouilion, kardeşi Eustace Boulogne'lu, Tancerd ve askerleri de şehre girdiler. Diğer kule ilerleyemedi. Haçlı komutanlardan Raymond Saint Gillies Fatimi kale komutanı İftika El-Devla'ya bir haberci ile teslim olursa kendisi ve ordusu için serbestçe Kudüs'ten ayrılma izni verileceğini bildirdi. İftikar el-Devle bunu kabul etti. Teslim olup şehir kapılarını açtı.[6]
Haçlılar sözlerinde durdular. İftikar El-Devle ve ordusu 15 Temmuz akşamı Kudüs'ten ayrılarak Askelon kalesine gittiler. Kudüs Haçlılar eline geçti.
Diğer taraftan Tapınak Tepesi'nde ve civarında 15 Temmuz 1099 günü öğleden sonra, akşamüstü ve ertesi sabah Haçlı ordusu mensupları Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları ve Yahudileri öldürmeye başladılar ve büyük bir katliam gerçekleştirdiler.[6]
Kudüs Krallığının ve diğer Haçlı devletlerinin kurulması
Kudüs'ün fetheden Haçlı ordusunun soylu olan Haçlı komutanları Kutsal Kabir Kilisesi'nde 22 Temmuz'da bir toplantı yapıp Kudüs şehrinin ve ellerine geçen diğer Filistin ve Suriye arazilerinin nasıl idare edileceği hakkında tartışmalar yaptılar. Hristiyanların kutsal saydıkları topraklarda dinsel olmayan devlet işleri ile uğraşmaya yetkili olacak yeni bir Kutsal Kudüs Krallığı kurulmasına karar verdiler. Kudüs Krallığı Kudüs şehri yanında Suriye'in güneyi ve Filistin'i de ihtiva edecekti. İlk Kudüs Kralı olarak Godfrey de Bouillon'u seçtiler.[10]
Haçlılar ordusu Kudüs'ten çekilen Fatimîler ordusu üzerine giderek Aşkelon Muharebesi'inde Fatimîleri yenerek Filistin'e iyice yerleştiler.[10]
Birinci Haçlı Seferi'nde ayrıca Kudüs fethinden önce Urfa Kontluğu (1097-1144) ve Antakya Prensliği (1098-1268) devletlerini Kudüs Krallığı'ndan bağımsız olarak ama bu krallıkla yakın bağlantılı bir şekilde kurulmuşlardı. Kudüs'ün işgalinden sonra, 1109'da Haçlılar Trabluşsam'ı işgal ettiler ve, bu şehir ve civarında yine bağımsız statülü olarak Trablus Kontluğu (1109-1289) devleti kuruldu.
Birinci Haçlı Seferi değerlendirilmesi
Birinci Haçlı Seferi Hristiyanlar ve modern tarihçiler tarafından çok başarılı olduğu kabul edilmektedir. "Baronların Haçlı Seferi" safhası çoğu Frank asıllı Hristiyanların Kudüs'ü ellerine geçirmeleri ile sonuçlanmıştır. Bu Haçlı Seferi'nden sonra Selahaddin Eyyubi'nin 1187 yılında Kudüs'ü geri almasına kadar Hristiyanların elinde Kutsal Kudüs Devleti başkenti olarak kaldı.[6]
1100 yılında Anadolu güneyi, Suriye, Lübnan ve Filistin'de Hristiyan Haçlı Frank asıllı hükümdarları olan dört Haçlı devletinin kurulmasına yol açmış oldu.[6]
1101 Yılı Haçlı Seferi
1099’da Kudüs’ün alınmasından sonra Batı dünyasında Haçlı Seferleri’ne olan ilgi arttı. Papalık’ın yaptığı propaganda, evlerine dönen Hacıların Doğu’nun zenginliklerine dair anlattığı abartılı hikâyeler ve Papa II. Paschalis haçlı seferi çağrısı kısa süre sonra üç büyük ordunun Haçlı Seferi’ne çıkmasına neden oldu.
Papa II. Paschalis Avrupa'daki krallarla, özellikle Kutsal Roma-Germen imparatorları IV. Heinrich ve oğlu V. Heinrich ile bir takım problemler yaşamaktaydı. O yüzden tek Avrupalı kral bile Papa’nın çağrısına uymadı. Fakat diğer taraftan dükler ve kontlar bu çağrıya olumlu cevap verdiler. Birinci Haçlı Seferi'nin üçüncü safhası olarak da görülebilen bu 1101 Hacli Seferi, Filistin'de yerleşen Frank Haçlılarına destek sağlamak için 1101 yılı içinde gelişti. Sefer, Konstantinopolis'e ayrı yollar ve ayrı zamanlarda ulaşan ve oradan birbiri arkasından ve birbirinden aralıklı olarak yürüyüşe geçen üç değişik ordu halinde oluşmuştur.[7][10]. Bu orduların sayısı hakkında tam bilgiler bulunmamakta ama değişik tahminler verilmektedir. Üç değişik ordu birliği şeklinde Anadolu'ya gelip geçmeye çalışan Haçlı ordusu için en muhtemel tahmin bu ordunun yaklaşık toplamının 300 bin kadar olduğudur.[17] Bu Haçlı ordularından birincisi Mayıs ayında Konstantinopolis'ten başlayan Milano başpiskoposu Anselm de Buis’in idaresinde Lombardlar, kont Etienne de Blois kumandasında Fransızlar ve mareşal Konrad komutasında Almanlar’dır. İkinci Haçlı ordusunu Nevers kontu II. Guillaume (Giyom)’un kumandasındaki Fransızlar oluşturmuştur. Üçüncüsünü ise Baverya Dükü IV. Welf’in idaresinde Almanlar oluşturdu.
Bu 1101 Haçlı Seferinin birinci grubunda ağırlık Birinci Haçlı Seferi'ne katılmayan ve ilk defa bir haçlı Seferine katılan Lombardlar bulunmaktaydı. Bu Haçlı ordusu Milano başpiskoposu Anselm de Buis’in idaresindeki Lombardlar, kont Etienne de Blois kumandasında Fransızlar ve mareşal Konrad komutasında Almanlardan oluşmaktaydı. Önce Mayıs 1101'de İtalya'dan Lombardlar Konstantinopolis'e Milano Piskoposu Anselm idaresinde eriştiler. Kudüs'ten Konstantinopolis'e dönmüş olan Anadolu'da sefere deneyimli Toulouse'lu IV. Raymond komutası altına geçtiler. Sonra Fransızlar ve Almanlar geldiler. Böylece 20.000 kişi kadar olan Haçlı ordusu yeni bir güzergah takip ederek beklenmedik bir şekilde Ankara'ya yöneldi; o şehri eline geçirip oradan Niksar'a doğru yöneldi. Ağustos'da Merzifon'da Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ve Danişmendoğlu ordusu ile yapılan Merzifon Muharebesi sonucunda bu Haçlı ordusu büyük bir hezimete uğradı. Haçlı askerlerin 4/5lik kısmıu imha edildi ve kadınlar ve çocuklar esir olarak Türklerin eline geçti.[10].
Haziran 1101 sonunda Konstantinopolis'ten ayrılan, Nevers Kontu Giyom'un komutasında bulunan bu Haçlı seferi ordusunun askerleri ve asker olmayan kamp takipçileri Anadolu'da Ankara, Konya üzerinden Ereğli'ye ilerlemeye başladı. Bu Haçlı ordusu çok geçmeden bu yolu takip etmenin bir hata olduğunu anladı. Çünkü önceki Baronlar Haçlı seferi yol etrafına sanki kıran getirmişti ve bu ordu iaşe ve hayvan yemi bulamamaktan bitik bir hale düştü. Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ve Danişmend Gazi süvari ordularıyla Merzifon'dan Ağustos sonunda ayrılıp Ankara'ya gelip Konya üzerine ilerleyen Haçlılar ordusunun önü sıra geri çekilmekte idi. Konya üzerinden ilerleyen Haçlılar Eylül ayı başında Ereğli yakınlarina gelmişlerdi ki Selçuklu ve Danişmend Gazi süvari orduları onları orada pusuda beklemekteydi. Hemen pusudan hücuma geçen bu süvari ordusu Haclı ordusunun hemen hepsini savaş alanında öldürüp imha etmek imkânını buldu. Sadece Toros dağlarına doğru kaçan az sayıdaki kişi canını kurtarabildi. Bu ordunun komutanı Nevers'li Giyom bir Türk asıllı bir Bizans askerinden (Türkopol) kılavuz bularak Antakya'ya erişmeyi başardı.[10].
Bu orduyu bir hafta zaman gecikmesiyle Baverya Dükü Wolf komutasına Almanlardan oluşan üçüncü bir Haçlı sefer ordusu takip etmekte idi. Yine Birinci Haçlı Seferi ordusunun ve 1101 Haçlı Seferi'nin Fransızlardan oluşan ikinci ordusu bu güzergahtan geçmiş ve etraftaki insan ve hayvan yiyecek maddelerini sanki sömürüp bitirmişlerdi. Bu nedenle bu üçüncü ordu ve takipçileri açlık ve özellikle susuzluktan tam harabe olarak yine Ereğli (Heraclea)'ya erişebildiler. Orada yakinlarinda Avlos (Akgöl) ovasında bulunduğunu gördükleri çay kaynağı olan gölete kendilerini atıp susuzluklarını giderdiler. Ancak bu göletin suları Selçuklular tarafından zehirlenmişti ve bu suyu içenler zehirlendiler. Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ordusuyla da bu gölet yakınında pusuda beklemekteydi. Çoğu zehirlenmiş olan ve hepsi çok bitkin kalıp hiç direniş gösteremeyen Haçlılar üzerine saldırıp hemen hemen tüm orduyu esir aldılar. Böylece bu üçüncü 1101 Haçlı Seferi ordusu da, askerlerinin çoğu zehirlenip, yaşayanlar da esir alınıp, yok edildi. Ama yine bu ordu komutanı olan Baverya Dükü Wolf da şahsen Antakya'ya kaçabilmeyi başardı.[10]
Sonuçta 1101 yılı Haçlı Seferi'nin sadece liderleri Antakya'da toplanarak bazı adamlarıyla birlikte Kudüs'e gidebildiler. Bu üç safhalı 1101 Haçlı Seferi Haçlılar için öyle korkunç ve öyle büyük bir fiyasko sonuçlanmıştır ki, bu fena sonuç 1101 Haçlı Seferi'nin Avrupa tarihçileri ve "Avrupa dünyası tarafından tümüyle hemen hemen unutulmasına yol açmıştır"[7][18]. 1101 Haçlı Seferlerinin sadece liderlerinin Antakya'da toplanamabilmesi, bundan sonra artık askeri yönden Haçlı Seferlerinin ve ordularının askeri olarak başarısız kalacağına bir gösterge olmaktadır. Selçuklu ve Danişmendliler ordularının kazandıkları bu askeri başarı Türklerin Anadolu'daki kalıcı varlığını tekrar ispatlamış oldu.
İkinci Haçlı Seferi 1147-1149
Ana madde: İkinci Haçlı Seferi
İkinci Haçlı Seferi 1147-1149 yılları arasında gerçekleşti. Musul Atabeyi I. İmadeddin Zengi'nin 1144 yılında Urfa'yı ele geçirerek bir Haçlı devleti olan Urfa Kontluğu'na son vermesi üzerine Haçlılar Avrupa'dan yardım istediler. Almanya İmparatoru III. Konrad ve Fransa Kralı VII. Louis, ordularının başına geçerek İkinci Haçlı seferi'ni başlattılar ve Anadolu'ya girdiler.
Ancak, Anadolu Selçuklu sultanı I. Rükneddin Mesud ve Halep Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi başta olmak üzere her yerde Türk ordularının direnci ile karşılaştılar. Sonuçta çok küçük bir birlik ile Kudüs'e ulaştılar. Birinci Haçlı Seferi sırasında kurulmuş bir Haçlı devleti olan Kudüs Krallığı'ndaki Hristiyanlarla birleşerek Suriye'yi ele geçirmek istediler. Bu girişim başarılı olamayınca ülkelerine döndüler. İkinci Haçlı Seferi ilkinin aksine Haçlılar açısından tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Üçüncü Haçlı Seferi 1189–1192
Ana madde: Üçüncü Haçlı Seferi
Üçüncü Haçlı Seferi 1189-1192 yılları arasında gerçekleşti. Selahaddin Eyyubi'nin 4 Temmuz 1187'da Hıttin Muharebesi'nde Haçlılar Kudüs Krallığı ordusunu imha eden büyük galibiyetinden sonra Kudüs'ü bir kuşatmadan sonra 2 Ekim 1187'de tekrar ele geçirmesi üzerine Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, 100.000 kişilik bir ordu ile Anadolu'ya girdi. Fransa Kralı II. Filip ve İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard Akdeniz yoluyla Akka'ya çıktılar ve şehri zaptettiler. İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard birkaç defa Küdüsü ele geçirmek için hücumda bulundu ise de Selahattin Eyyubi'nin gayet başarılı taktikleri dolayısıyla Kudüs'ü tekrar Haçlılar eline geçirmeyi başaramadı. Bu olay Selahattin Eyyubi'nin İslam aleminde önemini artırıp sevilmesine neden oldu.
Üçüncü Haçlı Seferinde Almanlar
Alman ordusu, 1189 Mayıs ayında Resenburg'dan yola çıktı. Friedrich Barbarosso'nun yanında vasalları ve oğlu Schwaben kontu Friedrich von Schwaben bulunuyordu. Almanların, Macaristan'dan geçişleri sorunsuz oldu. Macar kralı Bela, onlara her türlü yardımda bulundu fakat Almanlar, 23 Haziran'da Tuna'yı geçip Bizans arazisine girdiklerinde sorunlar başladı. İmparator, ülkesi içinde var olan olumsuz şartlar dolayısıyla Almanların gelişinden tereddüt içindeydi. Kıbrıs'ta ve Çukurova'da sorunlar vardı ve Anadolu'daki Türkler, çok büyük bir tehlike arz ediyorlardı. Bu yüzdendir ki, II. Isaakios'un Selahaddin Eyyubi ile anlaşması, Hıristiyanlığa zarar vermek amaçlı değil, Selçuklu yükselişine engel olmak amacına yönelikti. Fakat Kudüs'teki kutsal yerlerin himayesi Ortodoks kiliseye geçince imparator, yine de tepkilere maruz kalmıştır.
Almanlar, Alaşehir'e ulaştıklarında halk, önce Almanlara iyi davranmış fakat sonraları ordunun artçılarını soymaya çalışmıştır. Alman ordusu, Miryokefalon (Karamıkbeli) mevkiinden geçerken 3 Mayıs'ta Türklerle küçük bir çatışma yaşandı. II. Kılıcarslan, daha önce Anadolu'dan geçerken Almanlara yardım vadetmişti. Fakat Almanları bir miktar yıpratmayı da ihmal etmedi. Açlık, susuzluk ve Türklerin okları, Almanlara kayıp verdirmeye başladı. Alman ordusu, 17 Mayıs'ta Konya'ya ulaştıklarında II. Kılıcarslan, Konya'yı kısmen boşaltmıştı. Sultanın oğlu Kutbeddin ile Haçlılar arasında şiddetli bir çarpışma yaşandı ve Friedrich Barbarosso, Konya'ya girdi ise de burada fazla kalmadı. Meram'da biraz dinlendikten sonra Almanlar, yollarına devam ettiler. Alman ordusu, Toros Geçidi'nden Silifke'ye doğru yol alırken Almanların yürüyüş haberi, Selahaddin Eyyubi'ye ulaşmıştı ve bu haberi verenler de Ermenilerdi. 10 Haziran 1190'da Silifke Ovası'na inen Haçlılar, burada büyük bir felakete maruz kaldılar. Çünkü Friedrich Barbarosso, serinlemek için girdiği nehirde boğularak öldü.
İngiliz ve Fransızların Üçüncü Haçlı Seferine Katılması
İngiltere ve Fransa yıllarca savaş halinde olduklarından her iki ülke de yeni bir Haçlı seferini düşünemezdi. Fakat İngiltere ve Fransa kralları Ocak 1188'de Normandiya sınırındaki Gisors'da barış müzakerelerinde iken Sur başpiskoposu Josias da oraya ulaşmıştı. Onun yaptığı etkili konuşmalar sayesinde iki kral ve yüksek rütbeli kimseler, Haçlı seferine katılma vaadinde bulundular. Her iki kraldan biri, yola çıktığı zaman birinin, diğerinin topraklarına saldırma ihtimali bulunduğundan kralların aynı anda sefere çıkmalarına, Fransızların kırmızı, İngilizlerin beyaz ve Flaman birliklerinin de yeşil haç taşımalarına karar verildi. II. Henry, Alman imparatoruna, Macar kralına ve Bizans imparatoruna mektuplar yazarak Kudüs'ü kurtarmak azmiyle yola çıktığı için, içinden geçeceği bu ülkelerde kolaylık istedi. Daha önce yardım çağrısında bulunan Antakya patriğine de Kudüs'e doğru yola çıktığı haberini gönderdi. Nihayet sefer kararı alınmıştı. Bundan sonra İngiltere ve Fransa'da seferin mali yönünü karşılamak için Selahaddin Öşrü denen ve sefere katılmayanların gelirlerinin onda birini kapsayan vergi yürürlüğe kondu. Sûr başpiskoposu Josias, Avrupa'daki bu gelişmeler üzerine büyük umutlarla ülkesine döndü.
Fransa kralı II. Filip, sakin bir yolculuktan sonra 14 Eylül'de Messina'ya sakin bir giriş yaptı. İngiltere kralı Richard ise donanmadan ayrı, kara yolunu tercih etmişti ve 3 Ekim'de Messina'ya ulaştı. Richard, İtalya içlerinden geçerken Sicilya kralı Tancredi'nin, kız kardeşine yaptığı haksızlıklar konusunda bir şeyler duymuştu. Belki bunun da etkisiyle Messina'ya girişi daha bir gösterişli ve gövde gösterisi şeklinde oldu. Tancredi, iktidara gelince kralın dul eşi Giovana'nın elinden has arazisini alarak kendisini hapis tutmuştu. Ayrıca, II. Henry'ye verilmek üzere bırakılanları Richard almak istiyordu. Bu durumda Richard'ın gelişi doğal olarak Tancredi'yi korkuya düşürdü. Tancredi, Joanna'yı serbest bırakıp arazilerini geri verdi ve Joanna'yı ağabeyinin yanına gönderdi fakat Richard'ın öfkesi geçmemiş olacak ki etrafa birlikler göndererek yağmada bulundu. 3 Ekim'de şehir dışında İngiliz askerleriyle bir grup Messinalının arasında çıkan kavga ise daha büyük olaylara sebebiyet verdi. Philippe Auguste'ün de araya girmesiyle anlaşmaya çalışılırken halktan bir takım insanın, kral Richard'a küfretmesi, bardağı taşıran son damla oldu. Sonucunda İngilizler, Messina'yı zapt edip yağmaladılar. Sükûn ortamı Tankred'in, Richard'a kalan mirası vermesiyle sağlandı ve 8 Ekim'de Tankred ile Richard arasında anlaşmaya varıldı.
Kral Richard'ın yolculuğu, fırtına yüzünden daha olaylı geçti. Şiddetli rüzgâr dolayısıyla donanma birbirinden ayrıldı. Joanna ve Berengaria'nın bulunduğu gemi, Kıbrıs'a doğru sürüklendi ve karaya oturdu. Kıbrıs'a hâkim olan ve Bizans'a isyan halinde bulunan Isaakios Dukas Komnenos, büyük bir hataya imza atarak Joanna'nın ve Richard'ın nişanlısı Berengaria'nın mallarını müsaadere etti. Richard, haliyle bu duruma çok öfkelendi. 8 Mayıs'ta Kıbrıs'a gelen Richard'a, Isaakios Dukas, mukavemet edemeyeceğini anlamıştı. Bunun için Kilani Kasabası'na çekildi. Fazla bir direnişle karşılaşmayan Richard, Kıbrıs Adası'nı zapt etti ve Berengaria ile nikâhı da burada 12 Mayıs'ta kıyıldı. Richard, Kıbrıs'ta bulunurken Philippe Auguste ve Filistin asilzadelerinin, Akkâ önüne bir an önce gelmesi için gönderdikleri haberler ulaştı. 5 Haziran 1191'de Magosa'dan yola çıkan Richard, 8 Haziran 1191'de Akkâ'ya vardı.
Dördüncü Haçlı Seferi 1202–1204
Ana madde: Dördüncü Haçlı Seferi
Dördüncü Haçlı Seferi 1202-1204 yılları arasında gerçekleşti. Papa III. Innocentius, Kudüs'ü kurtarmak maksadıyla; tüm Avrupa'yı sefere davet etti. Toplanan ordunun emir komutası İtalyan Bonifacio'ya verildi. Ordunun Mısır'a çıkması planlandı ve Venedik Haçlı ordusunu ücret karşılığı taşımak için özel bir filo gemi hazırladı.
Ancak Haçlılar bu nakliye ücretini karşılayamayınca bu sefere iştirak eden yaşlı Venedik Dükü Enriko Dandolo isteği ile önce Zara'ya ve sonra da Bizans İmparatorluğu tahtına geçmek isteyen sabık imparator II. İsaakios Angelos'un genç oğlu Aleksios Angelos imparatorluğa geçince ücreti karşılamak için yardım etme vaadi vermesiyle Konstantinopolis'e yöneldi. Haçlı orduları önce 1203'te şehri kuşattıktan sonra şehre girerek II. İsaakios Angelos ve IV. Aleksios Angelos'u imparator ilan ettirdiler ve Galata civarına geri çekilip yeni imparatorların yardımını beklediler.
Fakat yeni imparatorlar mali kaynak bulamadılar ve Konstantinopolis halkınin da Latinlerin devamlı karışmalarından hoşnutsuzluğu yüzünden isyan çıktı. Bir komplo ile V. Aleksios Dukas imparator oldu ve Haçlıların meşru imparator saydıkları IV. Aleksius Angelos öldürüldü. Bu nedenle ve Enrico Dandolo'nun teşvikiyle Haçlı Ordusu Konstantinopolis'e hücum ederek 12 Nisan 1204de sehri işgal etti.
Dördüncü Haçlı Seferinin diğer Haçlı Seferlerinden farkı güya tek elden emir komuta altında olmasıydı ve denizden Mısır'a ve oradan Filistin'e gitmek hedefliydi. Fakat Venedik Dükü tarafından Kudüs yerine Konstantinopolis'e yöneltildi; karışıklıklardan dolayı Konstantinopolis işgal edildi. Kuşatma sırasında büyük bir kismi zaten yakılan şehir tümüyle talan edilip yıkıldı ve şehrin birçok kıymetli eserleri ya Avrupa'ya götürüldü veya ortadan kayıp oldu. Ortodoks Hristiyan olan Bizans İmparatorluğu yerine Frank asıllı hükümdarlar altında bir Katolik Hristiyan Latin İmparatorluğu kuruldu. Bu seferden en kazançlı çıkan Venedikliler oldu ve Akdeniz'in ve Ege Denizi'nin önemli liman ve adaları gemilerinin nakliye ücreti karşılığı Venedik'e verildi. Fakat bu Latin İmparatorluğu fazla yaşamadı (1204-1261).
1261 yılında Bulgarların ve Konstantinopolis'in Latinler eline geçtikten sonra Nikea'da kurulan İznik Rum İmparatorluğu'nun hücumları sonucu yıkıldı. Bu devletin Bizans İmparatoru adını taşıyan hükümdarı VIII. Mikhail Palaiologos tekrar Konstantinopolis'e gelerek gerçek Bizans İmparatoru oldu.
Çocuk Haçlı Seferleri 1212
Ana madde: Çocuk Haçlı Seferleri
Bunların dışında 1212'de, tam doğru yorumlanmayan, sadece çocukların katıldığı bir seri Çocukların Haçlı Seferleri adı verilen seferler düzenlenmiştir. Bu seferler Fransa'da ve Almanya'da yaşayan ve Müslümanlara karşı kışkırtılıp Haçlı Seferine çıkmaya zorlanan halkın coşkusundan etkilenen çocukların organize olmalarına atıflıdır. Bu organizasyonlardan haberdar olan Papa III. Innocentius bu çocuk organizayonlarını Haçlı seferine katılmayan daha yaşlıların değersizliğini tanrının kınamasının bir nişanesi olarak yorumlamıştı. Fransa'da organize olan çocukların başında "Stephen" adlı bir çocuk bulunmaktaydı ve 30.000 kadar sayıda çocuk bu organizasyona katılmayı kabul etmişti. Almanya'da organize olan çocuk sayısı ise 7.000 civarında olup liderleri "Nicholas" adlı bir çocuktu. Bu organize olan çocuk grupları Kutsal Toprakların yakınlarına bile varamadan ortadan kaybolmuşlardır. Bir kısım çocuklar ailelerine geri dönmüşler; diğerleri yolda bulunan hristiyanların yanlarına yerleşmişler; diğerleri ya deniz kazasından ya da açlıktan ölmüşlerdir. Bir kısmını bekleyen en fena akıbet ise Venedikli tacirler tarafından Mısır'a veya Mağrıp'e götürülerek köle olarak satılmaları olmuştur.[19]
Beşinci Haçlı Seferi 1217–1221
Ana madde: Beşinci Haçlı Seferi
Öncülüğünü yeniden ele alan ve Kutsal Şehrin anahtarlarının Mısır'ın elinde olduğuna inanan Papa III. Innocentius 1213'te yeni bir Haçlı Seferi çağrısında bulundu. Bu çağrı 1215 Laterano Konsili'nde kabul edildi. İtalyan bu projeye karşı çekimser, Batılılarsa kararsızdı. Bunun üzerine, Kudüs Kralı Jean Brienne, Nil deltasına doğru bir sefere çıktı (1217-1220). Bunu eski Kudüs krallığını ihya etmek için bir koz olarak kullanmak istemekteydi. Ama bu Haçlı ordusu içinde karar verme papalık temsilcisi Albano Kardinali olan Pelagios elinde idi. Bu ordu Dimyat kalesini kuşattı. Kale 1219'da düştü. Bu Haçlılar kuşatmasi basinda Eyyubiler Mısır Sultanı olan I. Adil öldü ve yerine Mısır Sultanı olarak oğlu Kamil bin Adil geçti ve kardesi olan Eyyubiler Suriye Sultanı Muazzam bin Adil'den takviye almıştı. Bu sefer Eyyubiler ordusu Dimyat'ı sardı. Pelagios zorlaması ile Dimyat'tan çıkış yapan Haçlı ordusunun büyük bir kısmı Kahire üzerine yürüdü. Fakat bu Haçlı ordusu Mansure yakınlarında sel mevsiminde yükselen Nil Nehri ve Eyyubiler tarafından yıkılan nehir kenarı duvarları dolayısı ile etrafı su ile kaplı bir yüksek arazide mahsur kaldı ve bu arazinin de etrafı sarılınca ordu teslim oldu. 1221'de Dimyat'ı kurtuluş fidyesi olarak iade edildi.
Altıncı Haçlı Seferi 1228–1229
Ana madde: Altıncı Haçlı Seferi
Altıncı Haçlı Seferi Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Friedrich tarafından yapıldı. II. Friedrich, daha önceki Beşinci Haçlı Seferi'ne Papa III. Honorius'un çeşitli siyasal entrikalar ile katılmasını sağlama uğraşlarına rağmen katılmamıştı. Ama II. Friedrich bir Haçli Seferi'ne katılama yemini etmişti. Papa III. Honorius'un ölümü ve IX. Gregorius'un Papa olması ile imparatora baskılar arttı. 1227'de bir sefere başlamak için ordusu ile Brindisi'den ayrıldı ama gemilerde salgın çıkması nedeniyle geri döndü. II. Friedrich'in özellikle Güney İtalya'daki topraklarında gözü olan ve İtalya'da imparatorluk gücünü azaltmak isteyen Papa IX. Gregorius bunu fırsat bilip II. Friedrich'i aforoz etti.
Buna rağmen II. Friedrich en nihayet 1228'de İtalya'dan gemiler ile Doğu Akdeniz'e çıkıp Altıncı Haçlı Seferi'ni başlattı. Õnce Kıbrıs'a çıktı ve hanedanının akrabalık ilișkileri dolayısıyla Kıbrıs Kralı olduğu için adanın idaresini ele aldı ve o zamana adayı idare eden diğer Haçlılar hükumdarlıklarıyla yakın ilişkileri olan asilleri (özellikle vekilharç görevli Jean İbelinli'yi) kendi aleyhine döndürdü. İlk karısı İsabella/Yolanda dolayısıyla Haçlılar Kutsal Kudüs Devleti'nin de kralı idi ve Eylül 1228'de bu krallığın merkezi olan Akka'ya çıktı.
Mısır, Suriye ve Filistin'in büyük kısmı Eyyubiler elinde idi ve o zaman Eyyubiler Mısır Sultanı Kamil bin Adil üst Eyyubiler sultanı idi. II. Friedrich Arapça bilmesi ve Arap kültürünü derinden anlaması dolayısıyla Sultan Kamil ile imparator gayet geniş konularda birbirleriyle yazışma ilişkileri kurmuşlardı. Sultan Kamil'in Beşinci Haçlı Seferi sırasında Kudüs'ü Haçlılara vermeyi teklif ettiğini II. Friedrich bilmekte idi ve Sultan Kamil'in joepolitik nedenlerle iktidarinin bazı olan Mısır'ı korumak için yine Kudüs'ü gözden çıkartabileceğini de anlamıştı. II. Friedrich Akka'ya çıktıktan sonra da bu karşılıklı ilişkiler devam etmişti. Sonunda II. Friedrich ile Sultan Kamil'in bir gizli anlaşmaya girdikleri kabul edilmektedir. II. Friedrich'in güneye Yafa'ya ilerlemesi gayet abartıp bir antlaşmaya zemin olduğunu herkese duyurdular. Yapılan gizli müzakerelerden sonra 18 Şubat 1229'da Eyyubiler ile Haçlılar arasında 10 yıl süreli bir barış antlaşması imzalandı. Buna göre Kudüs şehri; sahilden Kudüs'e bir yol koridoru ve Hristiyanlarca kutsal sayılan Beytüllahim, Nasıra, Yafa ve Sayda Haçlı Kutsal Kudüs Krallığı idaresine bırakılacaktı. Ama Kudüs'teki Müslümanlara büyük imtiyazlar sağlanacaktı. Bu Haçlı seferi Hristiyan Haçlıların Kudüs'ü alma emellerine barışsal yolla yetiştikleri tek Haçlı Seferi oldu.
Yedinci Haçlı Seferi 1248–1254
Ana madde: Yedinci Haçlı Seferi
Yedinci Haçlı Seferi, Fransa Kralı IX. Louis tarafından sevk ve idare edildi. Mısır'da Dimyat'ı zapteden IX. Louis buradan Kahire üzerine yürüdü. Ama Mansure kalesi õnünde yapılan Mansure Muharebesi'ni kaybetti. Dimyat'a geri çekilmekte iken Fariskur Muharebesi'nde Haçlı ordusu tamamiyle bozguna uğratılıp elemine edildi ve Fransız Kralı esir düştü. Dimyat'ı geri vermek kaydıyla ve büyük bir fidye ödedikten sonra serbest bırakıldı ve 4 yıl sonra ülkesine geri döndü.
Sekizinci Haçlı Seferi 1268–1270
Ana madde: Sekizinci Haçlı Seferi
Fransa Kralı IX. Louis kardeşinin kışkırtmalarıyla son Haçlı Seferine çıktı. O sırada Tunus'tan kalkan Arap korsanları doğuya giden Hristiyan gemilerine zarar veriyordu. Bu yüzden Tunus'a sefer düzenleyen IX. Louis ve ordusunun yarısı veba salgını nedeniyle öldü.
Dokuzuncu Haçlı Seferi 1271–1272
Ana madde: Dokuzuncu Haçlı Seferi
Sonradan İngiltere Kralı olacak Prens Edward Fransa Kralı IX. Louis'nin Tunus'a karşı Sekizinci Haçlı seferine iştirak etmiş ve bu seferin salgın dolayısıyla sonuçsuz kalmasından etkilenmişti. Kendi komutanlığı altında bir diğer Haçlı Seferi yapmaya yemin etmişti. 1271'de Prens Edward yeni bir Haçlı ordusu ile Memluk Sultanı Baybars'a karşı Kutsal Kudüs Krallığı merkezi Akka'ya gitmek hedefli bir sefer düzenlendi. Bu sefer de öncekiler gibi başarısız oldu ve bu Haçlıların Orta Doğu'ya düzenledikleri Haçlı Seferleri'nin sonuncusu oldu.[20]
Avrupa’da Haçlı Seferleri
Albigeois Haçlı seferi
1209 yılında Güney Fransa’da bulunan Kathar mezhebi mensuplarına karşı Katolik Fransızlar tarafından bir haçlı seferi düzenlenmiştir. Bu mezhep özellikle Güney Fransa’da doğmuş Papalığa muhalif düalist felsefeyle Hristiyanlığı yorumlayan bir görüştü ve Katoliklerce şiddetle kınanmış ve pek çok kez kanlı saldırılar yapılmıştır. Kadın ve çocuklarında katledildiği bu seferden sonra Kathar mezhebi mensupları bu bölgeden sürüldü.[21]
Bogomillere Karşı Haçlı Seferi
Bosna, Heretik (sapkın) Kathar mezhebinin bu bölgedeki ismi olan Bogomil inanışına mensup insanların yaşadığı bir bölgeydi. Papalığın yaptığı Haçlı Seferleri çağrısına 1234 ve 1241 yıllarında uyuldu ve Katharlarla mücadele edildi. Bu seferler Moğol istilasıyla birlikte son buldu.
Tatarlara Karşı Haçlı Seferi
1240-1241 yıllarında Moğollar Baydar ile Kaydu kumandasında Ukrayna ve Polonya’yı işgal etmişlerdi. Papa IV. Alexander’ın Haçlı Seferi çağrısına uyan Polonyalılar, Almanlar ve Töton şövalyeleri 30 binlik bir güçle Moğollar’ı Oder Nehri civarında karşılamışlardı. Fakat Moğollar bu orduyu mağlup etmiş ve Dük Silezyalı Henri öldürülmüştü.[22]
1382 yılında ise bu kez Altın Orda Han’ı Toktamış Rus Knezliklerini bir bir alarak ilermiş ve 13 Ağustos 1382’de tamamen tahrip ettiği Moskova’ya girmişti. Bu olay üzerine bir grup haçlı şövalyesi ile harekete geçen Litvanya kralı ise Poltava yakınlarında ağır bir yenilgiye uğramıştı.[23]
Kuzey Haçlı Seferleri
Danimarka ve İsveç’in Hristiyan Kralları’nın, Livonyalı Almanlar ve Tapınak Şövalyeleri’nin de katıldığı Kuzey Haçlı Seferleri İskandinav adasında yaşayan pagan halkın Hristiyanlaştırılması için yapıldı. Resmi olarak 1193 yılında Papa III. Celestine’nin çağrısı ile başlamış olsa da ilk olarak 1147’de İkinci Haçlı Seferi ile paralel yapıldığı kesindir. Ortaçağ boyunca süren seferlerde İskandinavya’da paganlık bitmiştir.[24] 1242 yılında Töton şövalyeleri Ortodoks Ruslara Katolikliği benimsetmek amacıyla bir sefer yapmıştır. Buz Savaşı veya Peipus Gölü Savaşı olarak bilinen savaşı Novgorod prensliği kazanmıştır.
Sonrası
Bundan sonra da Hristiyan lideri Papa'nın organize ettiği Hıristiyan birlikleri Osmanlılara ya da diğer Müslümanlara karşı aynı zihniyette topluca savaş yapmaya devam etmişlerdir. Bunlara örnek olarak Niğbolu Muharebesi ya da Varna Muharebesi hatta Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları örnek verilebilir.[20] Bazi koyu Hrıstiyanlar Osmanlı devletine karşı Balkan İttifakı'nın yaptığı Balkan Savaşları'nı Haçlı Seferi olarak anmaktadırlar.
Yakın doğu bölgesi dışındakilere karşı Haçlı seferleri
Ana madde: Yakın doğu bölgesi dışındakilere karşı Haçlı seferleri
Katolik Kilisesi ve bu kilise hiyerarşisinin kayıtsız şartsız mutlak güçte olduğu Katoliklerce kabul olan Papalar 11. yüzyıl sonunda Yakın Doğu'da Müslümanlara karşı Birinci Haçlı Seferi ortaya çıkarttıktan sonra bunları devam ettirdikleri dönemlerde, Avrupa kıtası içinde de (ta 16. yüzyılda Protestantlığın ortaya çıkmasına kadar) Katolik kilisesine dahil olmayanları elimine etmek için bir seri silahlı mücadeleye önayak olmuşlardır. Bu Avrupa kıtasındaki Katolik Hristiyanların Katolik olmayanlara karşı dinsel nedenle yaptıkları savaşlara da "Haçlı Seferi" adı verilmiş ve bu mücadeleler ve savaşlara da dinsel nitelik tanınarak Haçlı Seferi kavramları ve terimleri kullanılmaya başlanmıştır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
Ren Bölgesindeki Yahudilere karşı hücumlar
Kuzey Haçlı Seferleri
Wend'lere karşı Haçlı seferleri
Livonyalı'lara karşı Haçlı seferleri
Estonya'lılara karşı Haçlı seferleri
Eski Prusya'lılara karşı Haçlı seferleri
İberik yarımadası Haçlı seferleri
Albigeois Haçlı seferi
Osmanlı Devleti'ne karşı Balkanlarda Haçlı Seferleri.
Niğbolu Muharebesi (1396)
Varna Muharebesi
Haçlı Seferi kavramı üzerinde tartışmalar
Terminoloji
Haçlı Seferi terimine eşit olarak ortaya atılarak kullanılan terim, İngilizce crusade, Fransızca croisade, İspanyolca cruzada, Almanca Kreuzzug ve diğer dillerdeki aynı anlamlı terim, nispeten yeni olarak çıkartılmış ve kullanılmaya başlanmıştır. 1095'den itibaren Haçlı Seferlerine katılanlar kendilerini daha değişik terimle nitelendirilmişlerdir. Bu terimler arasında Latince asıllı fideles Sancti Petri (Aziz Petrus'a inananlar) ve milites Christi (İsa'nın şövalyeleri) terimleri bulunmaktadır. Fransızca croisade terimi ilk defa 1638'de basılan A.De Clermont adlı yazarın L'Histoire des Croisades adlı tarih eserinde bulunduğu[25] ve İngilizce crusade terimi ise ilk defa 1757'de basılan Wiliiam Shenstone adlı bir yazarın eserinde bulunduğu bildirilmektedir.[26]
Bu seferlere katılan Haçlılar kendilerini Hristiyanlar için kutsal olan Kudüs'e giden bir "Hristiyan hacı" olarak görmekteydiler. Sefere katılan her Haçlı kişi Kudüs'e gitmeyi başarmak için bir votus (yemin) etmekte idi ve bu yemin eden kişiye giysilerinin üzerine dikilmek üzere bir kumaştan crux (hac, salip veya istavroz) verilmekteydi. Katılan her Haçlı kişi kutsal Kudüs'e bir iter (seyahat) veya perengrinatio (silahla savaşarak hac" yapmayı üstlenmekteydi. Savaşarak Kudüs'e varma hedefi bir aptheosis, yani dünyasal bir fikirin Tanrı ya da Yarı Tanrı katına yükseltilmesi, șekilde idi ve Avrupa'nin fakir tabakası için bu tanrısallaşma gerçekleşirse, "Mesih veya Hristiyan bir Mehdi'nin yeniden gelmesinin" hemen olacağı inancına bağlanmıştı. Zaman geçtikce crux alınması yani "yeminden sonra haç alınıp ve takılması", hem bu yemin; hem kumaştan haç alınması; hem tüm yolculuk ve hem de Kudüs'e varmanın hepsini birlikte kavrayan tek bir kavram haline geçti.
Seferlerin numara sırasına konulması
Haçlı Seferlerinin numara ile sıralanması; bu sıralanmaya tarihler atfedilmesi, hatta sefere ad verilmesi de, 18. yüzyıldan sonraki tarihçiler tarafından yapılmıştır. Herhangi Haçlı Seferine iştirak eden bir Haçlı hangi numaralı sefere iştirak ettiğinden hiç haberi bulunmamakta idi. Hem bu sefere katılan Haçlılar ve hem de onlara karşı mücadele edip direnenler ve savaşcılar için bu sefer isimlerinin ve tarihlerinin hiçbir kullanışlı anlamı bulunmamakta idi.
Bu Haçlı Seferi sıralamalasını çok sonradan yaratıp yapan tarihçiler arasında bile kaç tane büyük ve küçük sefer olduğu; hangi numaralı seferin hangi yollarla olduğu ve ne türlü askeri çarpışmalar ihtiva ettiği günümüzde bile gayet tartışmalıdır. Bu tartışmalara rağmen birçok tarihçi 1096-1291 döneminde 8 vaya 9 tane büyük ve birçok küçük Haçlı Seferi olduğunu kabul etmektedir.
Sıralanan seferin içeriğine ve tarihlerine ait anlam karışıklıģına örnek olarak Birinci Haçlı Seferi ele alınsın. Bu seferin 1095 yılında Clermont'da toplanan kilise konsilinde Papa II. Urban (Urbanus)'un verdiği bir vaazla başladığı kabul edilir. Ama bazı tarihçiler bu vaaz ile ilk büyük Haçlı ordusunun yola çıkışı arasında bir yıl kadar zaman olduğunu bilerek bu seferin başlangıcını 1096 olarak alırlar. Bu seferde başlangıçtan sonra üç ana safha olduğu kabul edilir:
Keşiş Piyer'in Halkın Haçlı Seferi;
Antakya ve Kudüs'ü ele geçirip Doğu Akdeniz'de Frank Kutsal Kudüs Krallığı ve diğer haçlılar devletlerinin kurulmasını sağlayan Baronların Haçlı Seferi; ve
Filistin'de yerleşen Frank Haçlılarına destek sağlamak için 1101'de yapılan üç değişik Haçlı seferleri.
Bunların devam edişi sırasında ve yanlarında daha da ek seferler mevcuttur. Örneğin, 1107 ile 1110 döneminde Baronların Haçlı Seferi sona erip Frank Kutsal Kudüs Krallığı kurulduktan sonra Norveç Kralı I. Sigurd 50 gemi ve 5000 Haçlı asker ile Filistin'e bir ek Haçlı Seferi yapmış; Sayda kalesini kuşatıp ele geçirmiş ve Haçlı "Sayda Hükümdarlığı" devletini kurmuştur. Birçok Birinci Haçlı Seferi hakkındaki tarih bu seferi ele almamaktadır.
Haçlı Seferlerinin Müslümanlar üzerine yapılması tanımı
Haçlı Seferleri terimi, bu maddenin başında tanımlandığı gibi, Katolik Hristiyan Kilisesi'nin başı olan Papa'nın talebi ve çeşitli vaatleri üzerine, Müslümanların elindeki Orta Doğu toprakları (Kutsal Topraklar) üzerine gitme hedefli yapılan akınlar olarak bazan tanımlanmaktadır.
20. yüzyıl tarihçileri bu tanımı gayet dar kapsamlı ve eksik bularak tanımı daha da genişletip Katolik Kilisesi lideri "Papa"'nın dindaşlarına kutsal görev olarak kabul edip ilan ettiği ve katılanların tüm günahlarının affedileceği vaadinde bulunduğu askeri seferlerin hepsini, hatta politik amaçlı hücumları bile, bu tanım içine almışlardır.
Böylece yaklaşık 2 yüzyıllık bu dönem içinde, Haçlı orduları tarafından Müslümanlardan başkalarına karşı yapılan ve Kutsal topraklara gidiş hedefi olmayan bazı değişik amaçlarla da çeşitli Haçlı seferlerinin düzenlendiği iddia edilip bu seferler Haçlı seferi olarak kabul edilmişlerdir. Bunların başında Bizans'ın elindeki Konstantinopolis üzerine yapılan ve bu şehrin Haçlılar eline geçmesi ile sonuçlanan Dördüncü Haçlı Seferi gelmektedir. Bundan başka Avrupa'da Katolik olmayan özel mezhepli Hristiyan ve putperestlere karşı Haçlı Seferleri yapılmıştır. Bunlar arasında Fransa içinde Kathar mezheplilere karşı Albigeois Haçlı seferi; Baltık Denizi kıyısında yaşayan putperest Wend'lere; Livonya'lılara, Estonya'lılara ve Eski Prusya'lılara karşı yapılan Kuzey Haçlı Seferleri bulunmaktadır. Ayrıca biraz daha tartıșmalı olarak bazı tarihçiler Osmanlı Devleti'ne karşı Balkanlarda müttefik Hristiyanlar tarafından Haçlı Seferleri yapıldığı iddia edilebilmektedir.
Politika amaçlı Haçlı seferleri
Haçlı Seferi tanımının genişletilmesi ile Papaların çok kere politik amaçlarla Haçlı Seferi ortaya çıkardıkları sonucu çıkartılmış ve aynen Haçlı seferi tanımlarına uygun politik Haçlı seferleri de bu tanıma eklenmiştir. Bu politik Haçlı Seferlere örnekler şunlardır:
Papa III. Innocentius 1199'da Sicilya Krallığı kral naibi olan papanın politika düşmanı olan "Markward von Annweiler"'e karşı bir Haçlı Seferi ilan etti. Bu sefere çok az sayıda Haçlı katıldı ve 1202'de Markward von Annweiler ölünce bu politik haçlı seferi sona erdi.[25]
1232'de Papa IX. Gregorius Kuzey Almanya'da Bremen Başpiskoposu'na zahire hasat vergisi vermeyip isyan eden ve başpiskopos tarafından aforoz edilen "Stedinger" adı verilen köylü isyancılara karşı Haçlı Seferi açtı. Toplanan Haçlı ordusu 27 Mayıs 1234'de isyancılara karșı "Altenscah Muharebesi"ni kazanıp isyanı bastırdı.[25]
Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Friedrich ve varislerine karşı olarak birkaç papa, değişik dönemde birkaç politik Haçlı Seferi ilan etti. 1240'da Papa IX. Gregorius İtalya'da imparatorun papalık aleyhinde tutumu üzerine imparatoru tahttan indirip, onu aforoz edip, ona karşı bir politik Haçlı Seferi düzenledi. 1248'de Papa IV. İnnocentius yine imparatora karşı bir politik Haçlı Seferi ilan etti ve imparator ölünce de, bu Haçlı Seferi, yerine tahta geçen oğlu IV. Konrad üzerine uzatıldığı ilan edildi. O da ölünce 1255-1266'da imparatorluk tahtına geçen Friedrich'in gayrimeşru oğlu Manfred'e de karşı Haçlı Seferi ilan edildi. 1250'de aynı papa onun oğlu ve yerine tahta geçen Konradin üzerine de Haçlı Seferi ilan etti.[25]
İngiltere Kralı olan III. Henry üzerine gidilmek amacı ile 1215-1217 döneminde ve 1263-1265 döneminde günün papası tarafından iki defa politik Haçlı Seferi ilan edildi. 1215-1217 seferine katılanlara, Beşinci Haçlı Seferi'ne katılan Haçlılara verilen dinsel imtiyazların aynısının verileceği ilan edildi.[25]
Sonuçlar
Siyasi Sonuçlar
Seferler sırasında binlerce senyör ve şövalye öldü. Sağ kalanların bir kısmı da topraklarını kaybetti. Böylece feodalite rejimi zayıfladı.
Avrupa'da merkezi krallıklar, güç kazanmaya başladılar.
Feodalitenin zayıflamasıyla köylüler, çeşitli haklar elde ettiler.
Türklerin batıya doğru ilerleyişleri bir süre için durdu.
Bizans, Batı Anadolu'daki toprakların bir kısmını ele geçirdi.
Haçlılar ile yapılan mücadeleler, İslam Dünyası'nı, Moğol saldırıları karşısında güçsüz bıraktı.
Avrupalılar, İslam Medeniyeti'ni yakından tanıdılar.
Ekonomik Sonuçlar
Akdeniz'de doğu-batı ticareti gelişti.
Marsilya, Cenova, Venedik gibi Akdeniz limanları önem kazandı.
Avrupalılar, seferler sonucunca dokuma, cam ve deri işleme sanatını geliştirdiler.
Papaların ve kralların seferlere mali destek sağlamak için İtalyan bankerlerine başvurmaları, bankacılığı geliştirdi.
Avrupa'da hayat standartları yükseldi. Ticaretle uğraşmaya başlayan şehir halkı, zenginleşerek burjuva sınıfını oluşturdular.
Anadolu, Suriye ve Filistin, ekonomik bakımdan zarar gördü.
Teknik Sonuçlar
Avrupa pusula, barut, kâğıt ve matbaanın yanında matematikle de tanışmış ve dolayısıyla Rönesansın kapısı aralanmıştır.
El-Harezmi'nin özellikle cebir üzerine eserleri Avrupa'ya götürülmüş ve bu sayede Avrupalılar ikinci dereceden denklemleri nasıl çözmeleri gerektiğini görmüşlerdir.
Yine El-Harezmi'nin eserleri sayesinde Avrupalılar sıfır sayısı ile tanışmıştır ki bu daha sonradan yapısında sıfır'ı barındırmayan Roman Rakamlarının elenmesini ve bunun yerine bugün bütün dünyanın kullandığı ve Arap rakamları olarak adlandırdığı (0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9) rakam sisteminin kullanılmaya başlanmasını beraberinde getirmiştir (İngilizcedeki "Zero" ve Almancadaki "Ziffer" ifadeleri Arapçadaki "Sıfır" ifadesinden türetilmiştir).
El-Harezmi'nin bütün Batı bilim dünyasına etkisi o kadar büyük olmuşturki ALGEBRA kelimesi bir kitabının başlığındaki "Al-Jabr" kelimesinden, ALGORİTMA ifadesi ise onun isminin değişik telaffuzundan türetilmiştir.
Bizans'ın eserleri Avrupa'ya kaçırıldı.
--------------
Papaligin tesvikiyle hiristiyan Avrupalilarin Müslümanlara karsi tertip ettikleri seferlerin umumi adi. En önemlisi dîni olmak üzere, siyasî, sosyal ve iktisadî sebeplere dayanan Haçli Seferleri'ni Papa ikinci Urbanus, 1095 yilinda toplanan Clermont Konsili'nde yaptigi konusmayla baslatmistir. Asirlarca devam edip, milyonlarca insanin can kaybina, devletlerin yikilip ülkelerin tahrip olunmasina sebep olmustur.
Osmanli Devleti'ne ve diger Müslüman Devletlere karsi, 1364 Sirpsindigi, 1389 Birinci Kosova, 1396 Nigbolu, 1444 Varna, 1448 Ikinci Kosova, 1453 Istanbul, 1538 Preveze Deniz, 1571 Kibris, 1683 Viyana kusatmasi ve 1919-1922 Istiklal mücadelemizde Haçlilar ittifak içine girip, müslümanlara karsi cephe almislardir. Halen soguk harp, kültür harbi seklinde devam etmektedir.
Asirlarca devam eden Haçli Seferleri sonucu, milyonlarca insan can verip, kan döküldü. Ülkeler harap oldu. Dîni, siyasî, sosyal, kültürel, iktisadî birçok hadiselere sebep olan Haçli Seferleri'nin getirip götürdügü birçok neticeler oldu. Müslümanlara karsi savasa katilmaya tesvik için Avrupa'da birçok hiristiyan tarikatlar kuruldu. Sefere katilanlara çesitli vaadler de bulunuldu. Seferlere istirak için Avrupalilarin dindarina, maceraperestine, issz güçsüzüne ayri ayri vaadlerle propoganda yapilip, Müslümanlarin karsisinda bütün bunlarin bos çikmasi, neticesinde Papaligin ve kilisenin otoritesi sarsildi.
Bu seferler sonunda Hiristiyanlar, Müslümanlari yakindan tanidilar. Savas meydanlarinda arslanlar gibi cesurâne dögüsen Müslümanlarin aslinda çok merhametli, iyilik sever, misafirperver olduklarina bizzat sahit oldular. Hiristiyan tarikatçilarinin bahsettikleri gibi olmamasi, daha önceki düsüncelerini degistirdi.
Papalik, Haçli Seferlerinin masraflarini karsilamak gerekçesiyle, Hiristiyanlarin ruhani isleri için vergi almak adetini çikardi. Bulundugu çevrenin kilisesine vergisini vermiyenler, Hiristiyanliktan tecrid edildi. Misyonerler faaliyetlerini artirip, Asya ve Afrika'da Hiristiyanligi yaymaya çalistilar.
Haçli seferlerine katilan sövalyelerin müslümanlar karsisinda güçsüzlügü anlasilinca, derebeylik idaresi zaafa ugradi. Merkezi otoritenin hakimiyeti artip, Avrupa'da krallik rejimi kuvvetlendi. Serf durumundaki köylü, toprak sahibi efendilerinden arazi alarak, mal mülk sahibi oldular. Avrupa'da aralarinda büyük esitsizlik ve adaletsiz uçurumu bulunan siniflar arasi fark kismen azaldi. Dogu san'at ve medeniyetini taniyip, Islâmi eserlere hayran olan Haçlilar, Müslümanlardan san'at ve teknik alanda birçok yenilikleri ve kesifleri ögrendiler. Bu ise Avrupa'da ilim ve teknigin gelismesine sebep oldu. Müslümanlardan kâgit ve pusula'yi da ögrenen Haçlilar da gemicilik çok gelisti.Venedik, Cenova Marsilya, Pisa gibi Akdeniz limanlarinin önemi artip, ticari faaliyetler hiz kazandi. Bu sehirler serbest bölgeler mahiyetini alip, Bati ile Dogu'nun ticareti gelisti.
Haçli Seferleri neticesinde Müslümanlar, Bizanslilar ve Yahudiler çok zarar gördü. Islâm ülkeleri ve devletleri harap olup, yüzbinlerce Müslüman Anadolu, Misir, Orta Dogu ve özellikle Kudüs'te kiliçtan geçirilip, yerlesim alanlari yagmalanip, yakilip, yikildi. Kadinlar ve çocuklar bile hunharca öldürüldü. Haçlilarin kilicindan sadece Müslümanlar degil Yahudiler ve özellikle Ortodoks Bizans da çok zarar gördü.
Istanbul'un zenginligine hayran kalan Latin Katolikler sehrin san'at eserlerini zengin olmak hirsiyla yagmaladilar. Ortodoks ahaliye saldirip mal, can ve irzlarina çok zarar verdiler. Istanbullular sehri terk etmek zorunda kaldi. Haçli zulmü o kadar artti ki, asirlardir Istanbul'da bulunan Bizans Imparatorluk tahti sehirden çikarilip, önceden Anadolu Selçuklu Devleti baskenti olan îznik'e tasindi. Bizanslilar 1261 yilinda tekrar Istanbul'u Latin Haçlilardan geri aldilar.
Haçli Seferleri neticesinde, Islâm Medeniyetini taniyan Avrupa'da ilim ve teknikte gelismeler olup, merkezi otoritenin kuvvetlenmesi yaninda, Müslümanlar'a karsi asirlarca devam edecek olan askeri, siyasi iktisat ve kültürel politikanin da tesbit edilip, safha safha tatbikine sebep olmustur. Batililarin Islâm ülkelerine karsi tatbik ettikleri yayilmacilik, sömürgecilik, Islâm dini'ne saldirmalari ve müslümanlari Dinlerinden uzaklastirmak için yaptiklari bütün dejenerasyon faaliyetleri hep Haçli Seferler'inin bir sonucudur.
|
|
|
| Hilafetin kaldırılması |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:04 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Hilafetin kaldırılması
Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924), Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 3 Mart 1924 günü çıkardığı kanunla halifelik makamının kaldırılmasıdır.
Devletin laikleştirilmesi yolunda yapılmış siyasî bir devrimdir. Bu karar ile 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı padişahlarının taşıdığı; son Osmanlı padişahı Vahdettin'in ülkeyi terk etmesinden sonra TBMM tarafından Abdülmecit Efendi'ye verilmiş olan halifelik unvanı ortadan kalkmıştır. Yasanın gerekçesi, birinci maddede "halifeliğin hükümet, Cumhuriyet, yani TBMM’nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğu" ifadesi ile açıklanmıştır.
Tarihçe
Halife sözcüğü İslâm devletlerinde Muhammed'den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder.[1] Halifelerin seçimle belirlendiği Dört Halife devrinden sonra saltanata dönüşen halifelik kurumu; 945 yılında Büveyhîler'in Abbasi hanedanının başkenti Bağdat'ı işgalinden sonra farklı siyasi otoritelerin himayesindeki bir ruhani önderlik haline dönüşmüş ve 13.-16. yüzyıllarda Memluk himayesinde Mısır'da yaşamıştır.[1] 16. yüzyılbaşında Mısır'ı fethedip Abbasi halifesini himayesine alan Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim, onun ölümünden sonra halife unvanını kendisi almış ve Sultan Selim'den sonra gelen Osmanlı hükümdarları bu unvanı taşımaya devam etmişlerdi.
Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı sonunda yıkıldı. Ankara'da kurulan bir meclis hükümeti ülkeyi yönetmekteydi. 1 Kasım 1922'de Saltanatın Hilâfet'ten ayrılmasına ilişkin yasanın meclisten geçmesi ile Osmanlı Devleti'nin son padişahı Vahdettin, halife sıfatıyla kalmıştır.[2] Vahdettin'in 17 Kasım 1922’de bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan gizlice ayrılması üzerine 18 Kasım'da Mecliste gizli bir oturum düzenlenmişti. Bu oturumda Vahdettin'in Halife unvanıyla İngilizlere başvurması onun bütün İslâm aleminde ihaneti olarak değerlendirilmiş ve İslâm imameti için TBMM tarafından yeni bir kişinin seçilip İslam alemine bildirilmesine karar verilmiştir. Meclis 19 Kasım 1922 tarihli oturumunda seçime katılan 162 mebustan 142'sinin oyu ile[3] Osmanlı hanedanı üyesi Abdülmecit Efendi'yi halife olarak seçti[4]
Yeni halifenin kendine tanınan sınırların dışına çıkması, halkın ve bir kısım siyasetçilerin halifeye bağlılığının devam etmesi ve nihayet basında başlayan sert tartışmalar, gelişmeleri hilâfetin kaldırılması yönüne sürüklemiştir.[1]
Hilafetin kaldırılmasına giden süreç Son Halife Abdülmecid Efendi
Vahdettin'in kaçışı ve yeni Halife'nin seçimi 19 Kasım'da basın yoluyla halka duyurulmuştu.[5] Saltanatın kaldırılmasından sonra bu saltanatın başka bir adla aynı sülalede devam etmesini önlemek için Halifeliğin yetkisiz bir unvan olarak bırakılmasında hükumet büyük titizlik gösterdi.[5] Sade bir biat töreni düzenlenmesini isteyen Ankara hükumetinin bütün çabalara karşın Abdülmecid Efendi gösterişli bir törenle halifeliği üstlendi.[1][3]
Meclisteki gelenekselci hilafet taraftarları, hilafete siyasal bir otorite kazandırmak istiyorlardı. Muhalifler bu yoldaki düşünce ve isteklerini 15 Ocak 1923'te dağıttıkları bir risale ile ortaya koydular.[6] Afyon milletvekili İsmail Şükrü'nün imzasını taşıyan "Hilâfet-i İslâm ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı risalede saltanatın kaldırılmasının uygun görüldüğü, ancak hilâfetin asla kaldırılamayacağı, halifenin sadece ruhanî sorumluluklarının değil dünyevî görevlerinin de bulunduğu ve içinde yaşanan olağanüstü şartların normale dönmesiyle halifenin bunları yerine getireceği belirtiliyor ve İslâm âlemine sabırla beklemesi tavsiye ediliyordu.[1] O sırada yurt gezisi nedeniyle Ankara dışında bulunan Mustafa Kemal'e çok ilgi gören bu risalenin haberi İzmit'te iken ulaşmış verdiği nutuklarda Hilafete yönelik tavırlarını net bir şekilde göstermesine olanak sağlamıştı.[7] 17 Ocak 1923'te yaptığı ünlü basın toplantısında bir soru üzerine halifelerin, aleyhine bir hareketleri olduğu takdirde milletin onları başından defedebileceğini söyledi.[1]
Yeni Türk devletinin kurucu meclisi olan birinci meclis 15 Nisan 1923'te son oturumunu yapmış; yeni meclis 11 Ağustos 1923'teki ilk oturumunda Lozan Barış Antlaşması'nı onaylamıştı. İkinci meclisin 25. toplantısında hilafete ayrılan bütçe konusunda şikayetler gündeme geldi.[7] Konu, bu meselenin genel bütçe içinde değil tek başına incelenmek üzere 1924 bütçesine bırakılması ile kapandı.[7] Yeni meclis 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i ilan etti. Mustafa Kemal Paşa'nın Cumhurbaşkanlığına getirilmesi ile bazı vekillerin Halifeyi devletin başına getirerek çözmek istedikleri devlet başkanlığı meselesi çözülmüş oldu.
Ocak 1924'te Halife Abdülmecid Efendi'nin hilâfet ödeneğinin arttırılması ve İstanbul'a gelen resmî heyetlerin kendisini de ziyaret etmeleri yolundaki istekleri Halifeliğin kaldırılması sürecini hızlandırdı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, halifenin yabancı devlet temsilcileriyle görüşme isteğini Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbaline açık bir tecavüz olarak nitelendirdi ve halifeyi saltanat hülyası içinde olmaması için uyardı.[1] 25 Şubat 1924’te bütçe görüşmeleri sırasında mecliste halifenin ve hânedanın ödeneği konusu tartışıldı.
Kanunun çıkması
Kanuna tek ret oyunu veren Zeki Bey
3 Mart 1924 günü Urfa vekili Şeyh Saffet Efendi ve elli üç arkadaşının hazırladığı, hilâfetin kaldırılmasına dair on iki maddeden oluşan bir kanun teklifi meclise getirildi. Teklif okunduktan sonra halifenin hal‘edildiğini ve hilâfetin kaldırıldığını bildiren birinci madde; ardından hanedan üyelerinin yurt dışına çıkarılmasına dair 2. madde aynen kabul edildi. Oturuma katılan 158 üyenin 157’sinin oyuyla kabul edilmiş; tek red oyunu Gümüşhane mebusu Zeki Bey vermiştir.[3]
Aynı oturumda daha önce Şer'iye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti'nin İlgasına Dair Kanun ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu da kabul edilmiş ve Diyanet İşleri Reisliği'nin kurulması kararlaştırılmışıtr.[3]
Hânedan üyelerine yurt dışına çıkmaları için on günlük bir süre tanınmışken Abdülmecid Efendi aynı gece on bir kişilik ailesiyle beraber Çatalca İstasyonu’ndan trene bindirildi; sınıra kadar kendisine İstanbul valisi ve emniyet müdürü refakat ettiler.
Halifeliğin kaldırılmasından sonraki gelişmeler
Dış gelişmeler
Türkiye'den ayrıldıktan sonra İsviçre'ye giden Abdülmecid Efendi, 11 Mart 1924 günü haber ajansları vasıtasıyla bir bildiri yayınladı ve Türkiye hükumetinin kararını reddettiğini duyurarak Müslümanları bir Kongre toplamaya çağırdı.[8] Birkaç gün sonra İsviçre hükümeti tarafından kendisine, siyasal propaganda yapmama şartıyla oturma izni verildiği hatırlatıldı.[8] Ekim 1924'te Fransa'ya geçen Abdülmecid Efendi hilâfet konusunda İslâm âleminden umduğu ilgiyi bulamadığı için kendisini daha çok ibadete, resim çalışmalarına ve müziğe vermiştir.[8]
Türkiye'de halifeliğin kaldırılmasından sonra 7 Mart 1924 de, Hicaz Kralı Hüseyin, Mekke ve Medine'nin elinde olmasına dayanarak kendisini Halife ilân etti. Hüseyin'in halifeliğine en büyük tepki Necd'deki Suudilerden gelmiştir.[9] Suudi orduları 1925'te Mekke'yi ele geçirdi; İbni Suud 1926 yılının Ocak ayında Hicaz Kralı olarak taç giydi. Suudiler 1926 başlarında Kahire'de bir İslam Kongresi toplayıp hilafet konusunu ele almak istedilerse de konu ciddi olarak ele alınmadan kongre 1926 Mayıs'ında sona erdi.[9]
Türkiye Cumhuriyeti'nin hilâfeti bütünüyle kaldırıp Abdülmecid Efendi ve ailesini yurt dışına çıkarması Hindistan'da hilafet otoritesini savunmak üzere kurulmuş Hindistan Hilafet Hareketi içinde anlaşmazlık doğmasına neden oldu.[10] Kimileri kararın tartışılmasını, kimisi halifeliğin Mustafa Kemal Paşa'ya teklif edilmesini, kimisi ise Türkler'in tutumunda İslam'a aykırı bir taraf olmadığı için Hint müslümanlarının da Türkleri örnek almasını istiyordu. Hindistan Hilafet hareketi bu tartışmalarla bütünlüğünü kaybetti; hilafet hareetine ilgi azaldı. İslam dünyasındaki bazı uygun görülen kişilere teklif ederek bu kurumu yeniden canlandırma girişimleri olduysa da bu girişimler gerçekleşmedi.
Kanun Maddesi
Vikikaynak'ta Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun
ile ilgili metin bulabilirsiniz.
Kanun adı:Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani'nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun Maddesi
Kanun Numarası: 431
Kabul Tarihi: 3 Mart 1924
Yayımladığı Resmi Gazete Tarih: 6 Mart 1924
Yayımladığı Resmi Gazete Sayısı: 63
Madde 1:
“ Halife halledilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır. ”
--------------------
1 Kasim 1922'de saltanatin kaldirilmasi ile, Sultan-Halife gibi, çifte görevi olan Osmanli hükümdarinin elinden egemenlik haklari, devlet yetkileri alinmisti. Eski Osmanli hükümdarina sadece, dini baskanlik yetkiler taninmisti. Hükümet, TBMM'nin seçtigi Halife Abdülmecid Efendi'den, sadece Müslümanlarin Halifesi ünvanini kullanmasini, gösterisli hareketlerde bulunmamasini istemisti. Abdülmecid, halife seçildikten sonra kendisine verilen talimata aykiri olarak, "Halife-i Müslimin" ünvanindan baska sifat ve ünvanlar tasiyarak, Cumhuriyet hükümetinin talimati disina çikmistir.
Bazi politikacilar ise; "Hilafet ayni hükümettir, hilafetin hukuk ve görevini iptal etmek hiç kimsenin hiç bir meclisin elinde degildir" diyerek, Halife'yi, Padisah gibi yasatmak istiyorlardi. Bu durum halifelik kurumu hakkinda bir an önce önlem alinmasini gerektiriyordu. Fakat Gazi Mustafa Kemal Pasa'yi halifeligin kaldirilmasi için zorlayan önemli sebep, Halife mevcut oldukça Türkiye'de yapilmasi zorunlu olan sosyal ve laik karakterdeki devrimlerin yapilamayacagi idi.
3 Mart 1924 tarihli, "Hilafetin ilgasina ve Hanedan-i Osmaniye'nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çikarilmasina dair kanun"la hilafet kaldirilmistir. Böylece, yeni Türkiye önemli bir adim daha atmistir. Hilafetin kaldirilmasinin Türkiye'de ve dünyada genis yankilari olmustur. Hilafetin kaldirildigi 3 Mart 1924 günü, bir diger kanunla da Ser'iye ve Evkaf Vekaleti (Bakanligi) kaldirilmistir. Ser'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldirilmasi sonucu, bu vekalet tarafindan yönetilen okullar ve medreseler de kaldirilmistir. Ayrica ayni gün, Erkan-i Harbiye-i Umumiye vekaleti de kaldirildi. Böylece ordu siyaset çatismasinin da önüne geçilmis oldu. Tevhid-i Tedrisat kanunu da o gün kabul edilmisti.
|
|
|
Islahat Fermanı |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 08:01 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=69965]
Islahat Fermanı
Islahat Fermanı veya Islâhat Hatt-ı Hümâyûn-û, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde devletin yıkılmaktan kurtarılması amacıyla; siyasî kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması konularında yapılması tasarlanan köklü değişiklikler için Sultan Abdülmecid zamanında yayımlanan fermandır. Tanzimat Dönemi'nin önde gelen devlet adamlarından biri olan Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa tarafından büyük Avrupa devletlerinin arzuları doğrultusunda hazırlanarak yürürlüğe konmuştur.
İmparatorluk boyunca en önemli fermanlar: 3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı, 18 Şubat 1856'da Islahat Fermanı ve 1860'da da Sultan Abdülaziz fermanları olarak sıralanır. Bu fermanlarla, devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplumdaki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş, İslam dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte batı taklitçisi kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslâhat fermânları, beklenen etkiyi gösterememiştir.
Bu dönemde Batı'nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara gereksinim duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım, sahip olduğu imkân ve güçle yerli sanayiyi büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet hâline gelmiş, bütün ekonomisi ve zengin kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.
Islahat Fermanı, Tanzimatın devamı olarak nitelendirilebilecek bir değişim olarak da kabul edilebilir. Zaten fermân Paris Antlaşması metni içerisinde yer almış; antlaşmanın imza aşamasında ise batılı devletler tarafından Rusya'nın Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasının engellenmesi neticesinde yapılan baskı ile ilân edilmek durumunda kalmıştır.
1856 Islahat Fermanı, Osmanlı tebâası içerisinde gayrimüslimlere yönelik bir takım hakların verilmesini içermektedir. Avrupalı devletlerin Fransız İhtilali'nin yaymış olduğu milliyetçilik akımlarından etkilenerek Balkanlar'da isyanlar çıkarmakta olan gayrimüslim azınlıkları ülkeye bağlamayı amaçlamaktadır ve dolayısıyla amaçlanan hedeflerden biri de Avrupalı devletlerin bunları bahane ederek Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemektir.
Ferman, bir Osmanlı toplumu oluşturmayı amaçlar. Irk, dil, din vb. ayrımı yapmaksızın bir Osmanlı milleti oluşturmayı amaçlar ki 19. yüzyılda devletin kötü gidişâtını durdurmak amacıyla ortaya çıkan fikir akımlarından Osmanlıcılık kapsamındadır. Tanzimât Fermânı ( Gülhane Hatt-ı Şerif-î, 3 Kasım 1839 )'nın amacı azınlık isyanlarını önlemek , azınlıkları bahane ederek Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemek ve toprak bütünlüğünü korumaktır.
Ferman
Bâb-ı Âli tarafından ilan edilen Islahat Fermanı, Kırım Savaşı'nın ateşkesinden 18 gün sonra, 18 Şubat 1856'da ilân edilmiştir. Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı tarafından sağlanan reformları genişletmiştir.
Bu fermanın amacı, millet sistemini kaldırarak bütün din topluluklarının eşit vatandaşlık hakları sağlayarak Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı tebâası arasında tam bir eşitlik sağlamaktır. Böylece Millet-î Rûm haricinde gayrimüslimlere de devlet kademelerine memur olma yolu açılmıştır. Din değiştirme hakkı kabul edilmiş, İslam'dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usulüne son verilmiştir. Gayrimüslimlere askeri okullara gitme hakkı tanınmıştır. Ayrıca uygulanan vergilerde (bkz. cizye) de bir eşitlik sağlanmıştır. Bu anlamda 15. madde ile eşit haklar beraberinde eşit yükümlülükler getirir düşüncesi getirilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin de askerlik yapma yükümlülüğü doğmuş, askerlik yapmak istemeyenlere de askerlik vergisi olan ( bedel-i askerî / بدل عسكري ) olanağı sunulmuştur. Bu yeni uygulama sayesinde Müslüman tebaa da para karşılığında ( bedel-i nakdî / بدل نقدي ) askerlik görevinden muaf olma şansını yakalamıştır.
Islahat Fermanı ile gayrimüslimler kendi meclislerini oluşturarak kendi meselelerini (ağırlıklı olarak yönetimsel ve dinsel) yönetmiş ve o konularda kararlar alabilmişlerdir. Aldıkları kararlar da (Rum Patrikliği Nizâmâtı, 1862, Ermeni Patrikliği Nizâmâtı, 1863 ve Hahamhâne Nizâmâtı , 1865) Batı tarafından anayasa olarak anılmıştır. Ermeni Anayasası (Ազգային սահմանադրութիւն Azgayin sahmanadrutyun) yazarlarından Krikor Odian daha sonra Kanun-i Esasi oluşturma komisyonunda danışmanlık yapmıştır.
I. Meşrutiyet
1875 ile 1876 yıllarında Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da bağımsızlık talebiyle ayaklanmalar çıkmıştır. O dönemde Osmanlı dış politikasında isyanları destekleyen Rusya'ya bir yönelim hâkim olmuştur. Bu yönelime karşı 10/11 Mayıs 1876 tarihinde bir ayaklanma çıkmış, çıkan ayaklanma sonucunda Sadrazam Mahmud Nedim Paşa düşürülmüş ve diğer üst düzey mevkilere yeni kişiler getirilmiştir. Böylece Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa sadrazam, Hasan Hayrullah Efendi şeyhülislam, ve Hüseyin Avni Paşa savaş dairesi başkanı olmuştur. Bu yeni isimler Midhat Paşa ile beraber Padişah Sultan Abdülaziz'i 30 Mayıs 1876 tarihinde tahttan düşürmüş ve yerine yeğeni Mehmed V. Murad Efendi'yi getirmişlerdir. İlerleyen zamanlarda bir anayasa çıkarmaya karşı olan Hüseyin Avni Paşa ile anayasa savunucu Midhat Paşa arasında büyük tartışmalar meydana gelmiştir. Sadrazam Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa, Hüseyin Avni Paşa tarafında yer almış ve V. Murad'ın ruh sağlığının bozuk olduğu gerekçesiyle bir anayasanın kabulü için uygun zaman olmadığını ve böyle bir şeyin söz konusu bile olamayacağını savunmuştur. Hüseyin Avni Paşa 15 Haziran 1876’da Midhat Paşa'nın evinde bir toplantı esnasında tahttan düşürülmüş olan Sultan Abdülaziz'in bir taraftarı tarafından vurularak öldürülmüştür.
30 Temmuz 1876 tarihinde Sırbistan-Karadağ Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaş ilan etmişlerdir. Aynı zamanda İngiltere de yaklaşan Osmanlı-Rus Savaşını engellemek ve ayaklananlara büyük bir özerklik verilmesi amacıyla bir konferansın düzenlemesi için sıkıştırmıştır. Olası bir yabancı müdahaleye karşı koymak için Midhat Paşa bütün Osmanlı tebâasına eşit haklar sağlayacak ve planlanan konferanstan önce yürürlüğe girecek olan bir acil anayasanın çıkarılması konusunda ısrar etmiştir.
Mithat Paşa, V. Murad'ı tahttan indirebilmek için V. Murad'ın kardeşi Abdülhamit ile konuşur ve ona anayasayı kabul etmesi koşulu ile tahtı teklif eder. Abdülhamit anayasayı kabul edeceğini ilân ettikten sonra 31 Ağustos 1876 tarihinde II. Abdülhamit sıfatıyla tahta gelir. II. Abdülhamit tuttuğu sözü yerine getirmek için, özellikle de anayasa komisyonun görevlendirmek için kendine zaman verir, fakat Midhat Paşa'nın devam eden baskıları sonucu sözünü yerine getirir.
20 Ulema ve üst düzey devlet görevlilerinden oluşan ve gelişmeleri belirleyecek olan birinci danışma kurulu 30 Eylül 1876'da padişahın emri ile toplanmıştır. Kurula Midhat Paşa başkanlık yapmıştır. Kurula Midhat Paşa'nın hazırladığı 59 maddelik Kanûn-î Cedîd (قانون جديد) ile Said Paşa'nın Fransız Anayasası çevirisinden oluşan bir taslak sunulmuştur. Kurulda anayasa karşıtlarının da olması sebebiyle gazetelerin de haber ettiği büyük tartışmalar çıkmıştır. Bakanlar kurulu (Hey'et-i Vükelâ / هيئت وكلا) oluşturulduktan sadece bir hafta sonra var olan kurulun feshine ve yeni bir kurulun oluşturulmasına karar vermiştir.
8 Ekim 1876 tarihinde yeni anayasa kurulu (Cemiyet-i Mahsusa) üyelerinin isimleri açıklanmıştır. Birçok kaynağa göre üye sayısı 2 asker, 10 ulema ve 13 Müslüman ile 3 Hıristiyan olma üzere toplam 28'dir. Daha etkili çalışabilmek için çalışma gruplarları yönetim ile ilgili düzenlemeler konusunda eğitilmişlerdir.
Anayasa taslağı oluşturulurken Midhat Paşa ve Said Paşa'nın eserlerinin yanı sıra Süleyman Hüsnü Paşa'nın Kanûn-î Esasî müsveddesinden ve mümkün olduğunca Belçika ile Prusya Anayasalarından yararlanılmıştır. Anayasa taslakları (toplam üç taslak) padişahın isteği doğrultusunda seçilen memurlara, Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa ile bakanlar kuruluna Yıldız Sarayı'nda üzerinde çalışması için sunulmuştur. Son taslak 1 Aralık 1876'da son halini almış ve 6 Haziran'da bakanlar kurulunca kabul edilmiştir.
Yıldız Sarayı'nda padişahın sürgün hakkı üzerinde ısrarla durulmuştur. Böylelikle, 3. paragrafında padişaha sürgün hakkının verildiği 113. madde anayasaya eklenmiştir. Bu gelişme, özellikle özgürlük hakkını ve anayasal yönetimi savunduğu politik görüşünden dolayı Londra'ya kaçmış olan ve daha sonra affedilerek 2 Kasım 1876'da özel anayasa kurulunda üye olan Genç Osmanlılar'dan Namık Kemal'de öfkeye neden olmuştur. Anayasanın çıkarılması için baskı yapan Midhat Paşa da sonunda öfkeleri dindirebilmiş ve 19 Aralık 1876'da sadrazam olmuştur.
23 Aralık 1876'da Kanûn-î Esasî padişah tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Konstantinople Konferansına ( İstanbul Konferansı ) ev sahipliği yapmış olan hariciyeden sorumlu bakan Mehmed Esad Saffet Paşa 101 top atışıyla yeni anayasanın ilanı edildiğini ve bütün Osmanlı tebâasının eşit duruma getirlip haklarının ve özgürlüklerinin garanti altına alındığını duyurmuştur. Buna rağmen Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'na kuşkuyla bakmaya devam etmiş ve bu anayasayı da öne alınnmış göstermelik bir çözüm olarak değerlendirmiştir. 5 Şubat 1877'de padişah sürgün hakkını ilk defa Midhat Paşa'yı görevinden alarak kullanmıştır. Tam 11 hafta sonra da kaybedilen Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştır. Yıldız Sarayı'nın görüşüne göre anayasa amacını gerçekleştirememiştir. Padişah da bu yenilgiden sorumlu tutulmaktan korkmuş, bu yüzden parlamentoyu yenilginin suçlusu olarak göstererek 14 Şubat 1878'de 7. maddeyi kullanarak (padişahın olağanüstü durumlarda parlamentoyu askıya alması) parlamentoyu feshetmiş ve tam monarşik bir sistemle ülkeyi yönetmeğe devam etmiştir.
Anayasanın arkasındaki itici güç olan Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi tarafından Sultan Abdülaziz'in ölümünde birinci derecede sorumlu tutularak hakkında çıkarılan ölüm fermânına ve mahkemeden bağımsız iki kurulun da bu idamı onaylamasına rağmen ingilizlerin baskısıyla padişah tarafından affedilip sürgüne gönderilmiş ve sürgüne gönderildiği Hicaz'daki Taif kalesinde 8 Mayıs 1884'de İstanbul'dan gelen emirle boğularak öldürülmüştür. (Ref: Gábor Ágoston; Bruce Alan Masters (2009) Encyclopedia of the Ottoman Empire. Infobase Publishing. pp. 378–379. ISBN 978-1-4381-1025-7. Retrieved 9 June 2013.)
Midhat Paşa, Niş ,Tuna, Bağdat ve Suriye de Valilik yaptığı dönemlerde sayısız okul, hastane,yol ve köprü gibi altyapı hizmetlerini halkın katılımıyla yaptırarak büyük ün kazanmıştır. Üç yıl süren Bağdat valiliği sırasında bölge Osmanlı tarihindeki en güvenli ve istikrarlı dönemini yaşamıştır.
II. Meşrutiyet
II. Abdülhamit'in monarşi rejimine karşı yürütülen harekette yer alan Kolağası Ahmet Niyazi Bey 3 Temmuz 1908'de dağda bulunan 200-400 askeri ile anayasanın yeniden yürürlüğe girmesini sağlamıştır. Ahmet Niyazi Bey, Enver Bey yönetimindeki İttihat ve Terakki Fırkası, Ermeni Devrimci Federasyonu ile Arnavut, Yunan, ve Bulgar toplulukları tarafından desteklenmiştir. Niyazi Bey tarafından başlatılan Jön Türkler Ayaklanması Makedonya ve özellikle Kosova vilayetlerinde, Korzo ve Selânik'te gerçekleşmiştir. Buna karşılık olarak padişah 18. bölük ile Niyazi Bey'e karşı koyması için Şemsi Paşa'yı göndermiştir. Şemsi Paşa, Jön Türk Atıf Bey tarafından vurularak öldürülmüştür. Bunun üzerine Padişah bu ayaklanmaya karşı koyabilmek için Sadrazam Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa'yı görevinden almış ve 1876 yılındaki anayasa çalışmalarında hazırlamış olduğu Fransız Anayasası çevirisinden yararlanılmış olan Mehmed Said Paşa'yı sadrazam ilan etmiştir. Mehmed Said Paşa kabinesinde monarşi yanlıları da yer almıştır.
23 Temmuz 1908'de İttihat ve Terakki Cemiyeti Makedonya'nın birçok kentinde gerçekleşen ve katılımın çok yüksek olduğu eylemlerde bağımsızlık ilan etmişlerdir. Aynı zamanda İstanbul'da anayasanın 24 saat içinde tekrar yürürlüğe girmezse 2. ve 3. Ordu'nun başkente yürüyecekleri haberleri İstanbul'da yayılmıştır. Bu haberler üzerine padişah kabinenin tavsiyesi üzerine aynı gün anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğinin bildirildiği ve 24 Temmuz'da gazetelerde yer alan bir fermân yayınlamıştır. Bu fermândan bir hafta sonra ajanlığın ve sansürün sona erdiği saray tarafından duyurularak 1 Ağustos 1908 tarihinde anayasanın yeniden geçerliliği Tanzimat Ferman tarafından teyit edilmiştir. Böylece devrimciler başta olmak üzere, cezalarının üçte ikisini çekmiş olan politik suçlular affedilmiştir. Protestolar nedeniyle de genel af çıkarılmış, bu da Bâb-ı Âli'ye yürüyüşe geçen yaklaşık 2000 kişilik bir isyana neden olmuştur. Bundan yaklaşık iki hafta sonra da Mehmed Said Paşa genel affa eleştirel ve karşı düşüncelerini açıklamasından dolayı, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti ile düşünce ayrılığı sebebiyle 5 Ağustos 1908'de sadrazamlıktan düşürülmüş, yerine İngiliz hayranı ve liberal olarak tanınan Yusuf Kamil Paşa getirilmiştir.[kaynak belirtilmeli]
Senato ve yeni seçilen Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908'de toplanmış, meclis başkanı sürgünden geri gelen Ahmed Rıza olmuştur. Mecliste toplam 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 4 Yahudi ve 10 Slav temsilci yer almıştır. Talat Bey gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri de milletvekili olarak sayılmıştır. Buna karşılık yürütücü isimler Enver ve Cemal Bey vekil olmamış; fakat politika üzerinde büyük etkileri olmuştur. Sadrazam Yusuf Kamil Paşa 10 Şubat'ta İttihat ve Terakki Cemiyeti komitesine sormadan yeni bir donanma ve savaş bakanı atmasından sonra 14 Şubat 1909'da güvensizlik oyu ile düşürülür ve yerine Hüseyin Hilmi Paşa getirilir. Ayrıca Islahat Fermanı nedeniyle 'gavur ve kafir' kelimesinin de içinde olduğu birçok kelime yasaklanmıştır
----------------------
ISLAHAT FERMANI
Tanzimat fermani yeterli bulunmayarak, gayr-i müslimlere daha fazla haklarin verilmesi için 1856'da yayinlanan ferman. Gül hâne Hatt-i hümâyûnu gibi, imparatorlukta yapilmasi kararlastirilan yeni bir düzenin program ve prensiplerini içine alir. Bu ferman esâs olarak Tanzîmât hükümlerini tekrarlayan, onlari açiklayan ve genisleten bir fermandir.
Rusya, Avrupa siyâsetinde te' sirli bir rol oynamaya basladiktan sonra, Osmanli Devleti'ni tasfiye ederek sicak denizlere inmegi ana siyâseti kabul etmisti. Bu gayesine erisebilmek için devletlerarasi münâsebetlerin ortaya çikardigi imkânlara göre; ya Osmanli topraklarini Rus imparatorluguna katacak, bu olmazsa ayni topraklari alâkali Avrupa devletleriyle paylasacak, bu da olmazsa, Osmanli arazisi üzerinde muhtar veya müstakil devletler kurulmasini saglayip, bunlari yeri geldikçe kontrolü altina alacakti. Ilk iki yol imkânsiz göründügü için Rusya bilhassa üçüncü yolu seçip, faaliyetlerini yogunlastirdi. Bu gayenin tahakkuku için Osmanli Devleti içerisindeki Ortodoks tebeayi himaye etme ve imtiyazlarini çogaltmak isteklerinde bulundu. Diger taraftan, Rusya'nin sicak denizlere inmesini, bilhassa Akdeniz'e inerek Hindistan yolunda tehlike teskil etmesini istemeyen Ingiltere de Ruslara karsi çikiyor ve Osmanli Devleti'ni destekler görünüyordu. Böylece bir taraftan Ruslara mâni olurken, diger taraftan Osmanli Devleti'ni Ruslarla mesgul ederek Hindistan'da serbestçe hareket ediyordu. Fransa ise; Avrupa siyâsetinde Rusya ve ingiltere'den geri kalmak istemiyor, Rusya'nin Akdeniz'e inmesinin Fransizlarin buradaki ticâretine sekte vuracagini düsünüyordu. Bu maksatla Osmanli Devleti'ni Ruslara karsi destekliyordu. Diger taraftan da Osmanli Devleti içindeki Katoliklerin hâmiligine tâlib oluyordu. Iste bu siyâsî atmosferde 1854 senesinde çikan Osmanli Rus harbinde, Avrupa devletleri Osmanli kuvvetlerinin yaninda yer aldilar.
Ingiltere, Fransa ve Avusturya daha Nisan 1855'de Viyana'da Kirim savasi sonrasinda yapilacak andlasmanin esaslarini görüserek bâzi kararlar almislar ve 16 Aralik 1855'de bir andlasmaya varmislardi. Bu kararlar dört madde olup, Avusturya imparatorunun ültimatomuyla çara bildirildi. Bu kararlarin dördüncü maddesi; "Osmanli memleketlerinde bulunan hiristiyan tebeanin haklari, pâdisâhin istiklâl ve hâkimiyetine asla dokunulmamak sartiyla tasdîk olunacak, pâdisâh bu hususta Rusya'nin muvafakatini îcâb ettiren bir taahhütte bulunacak" idi. Bu maddede de görüldügü üzere Osmanli ordusunun kazandigi zafer bile, gayr-i müslimlere imtiyaz sebebi oluyordu. Rusya, kurulacak Avusturya, Fransa, ingiltere ittifaki tehlikesi karsisinda bu kararlari kabul etti. Osmanli hükümeti, kendi hiristiyan tebeasi ile ilgili maddenin devletin iç islerine karisma anlamina gelecegini bildirerek, 16 Aralik tarihli kararlar arasinda yer almamasina çalisti ise de basarili olamadi. Neticede bu maddenin programlastirilmasi için su tezler ortaya atildi. Rus tezi: "Osmanli Devleti sinirlari içinde yasayan hiristiyanlarin hak ve imtiyazlari Avrupa devletlerinin müsterek garantileri altina alinmalidir." ingiliz tezi: "Tam ölçüde bir din serbestligi ve hukuk esitligi saglanmalidir." Fransiz tezi: "Müslüman tebea ile hiristiyan tebea arasinda cemiyet, haklar, vergiler, millî egitim ve devlet me' murluklarina geçme bakimindan sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldirilarak Gülhâne hattinda isaret edilen tebea esitligi tam manâsiyla gelistirilmelidir." Bâb-i âlî, Rusya'nin teklifini, hükümranlik haklarina müdâhale, ingiliz teklifini de islâmiyet'i küçültücü gördügü için, Fransiz teklifini kabul etti. Ayrica yapilacak Paris konferansinda Ruslarin gayr-i müslimler konusunda bir istekleri ile karsilasmak istemiyordu. Fransiz tezinin kabulü üzerine, bunun bir ferman hâline getirilmesi Bâb-i âli'ye birakildi.
Alî Pasa hükümeti tarafindan îlân edilen bu fermanin hazirlanmasinda Ingiliz ve Fransiz elçileri de bulunmustu. Bu sekilde hazirlanan ferman, Paris konferansindan önce, 28 Subat 1856'da Bâb-i âli'de Islâhat hatt-i hümâyûnu adiyla devlet erkâni, seyhülislâm, patrikler, hamambasi ve cemâatlerin ileri gelenleri önünde okunarak îlân edildi. Otuz bes maddeden meydana gelen fermanin getirdigi önemli hususlar özetle sunlardi:
1- Tanzimat fermani ile degisik din ve mezheplerdeki bütün tebeaya verilen te'minât, bu fermanla yenilendiginden, bunlarin uygulamasi için gerekli tedbirler alinacaktir.
2- Müslümanlar ile müslüman olmayanlar kânun önünde esit olacaklardir.
3- Patrikhanelerde yeni meclisler kurulacak ve bu meclislerin verecekleri kararlar Bâb-i âlî tarafindan onaylandiktan sonra yürürlüge girecektir.
4- Patrikler kayd-i hayat sartiyla bu makama seçileceklerdir.
5- Cemâatlerin ruhanî reislerine verdikleri cevâiz ve avâidât tamâmiyle kaldirilarak hepsi maasa baglanacaktir.
6- Sehir ve kasabalarda bulunan azinliklara ait kilise, manastir, mezarlik, okul ve hastahâne gibi yerlerin tamir veya yeniden yapilmasina izin verilecektir.
7- Hiç kimse din degistirmeye zorlanmayacaktir.
8- Devlet hizmetlerine, askerlik görevine ve okullara bütün tebea esit olarak kabul edilecektir.
9- Irk, din, dil, farki gözetilmeyecek ve hiç bir mezheb digerine üstün sayilmayacaktir.
10- Bütün toplumlar okul açabilecektir.
11- Hangi uyruktan olursa olsun her vatandasin esit ve serbest sekilde ticâret ve ekonomik girisimlerde bulunmasi saglanacaktir.
12- Müslümanlar ile gayr-i müslimler arasindaki dâvalari görmek üzere, karisik mahkemeler kurulacaktir.
13- Yabanci devlet ile yapilacak andlasmalar geregince yabancilar da Osmanli Devleti sinirlan içerisinde mülk sahibi olabileceklerdir.
14- Her cemâatin ruhanî reisiyle, devlet tarafindan bir sene müddetle tâyin edilecek birer me' muru, bütün tebeayi ilgilendiren mes'elelerde Meclis-i vâlâyi ah kâm-i adliye müzâkerelerine istirak ettirilecektir.
Islâhat fermani da, maddelerinden anlasilacagi üzere Tanzimat fermani gibi Osmanli imparatorlugu içerisindeki gayr-i müslimleri, özellikle hiristiyanlari müslümanlarla ayni haklara kavusturmayi esas almistir. Bu iki fermanin görünürdeki gayeleri, bütün Osmanli toplumunu; irk, din ve dil ayrimi gözetmeden kaynastirmayi saglamak idiyse de tatbiki aksi oldu. Bu ferman, gayr-i müslimlerle müslümanlari kaynastirmak söyle dursun, çesitli gayr-i müslim unsurlarin hattâ ayni mezhepten olan çesitli irklarin bile birbirleriyle bir arada yasamalarini saglayamadi.
Bu ferman, konu olarak, sâdece müslüman olmayan uyrugun ayricaliklarini genisletmistir. Nitekim Tanzimat'in ve arkasindan 1856 Islâhat fermaninin getirdigi yeni haklarla, Osmanli tebeasi içindeki gayr-i müslimlerin durumu müslümanlara nazaran çok daha iyi bir duruma geldi. Avrupa'nin himaye siyâseti sayesinde büyük ekonomik güce sâhib olan azinliklar, yavas yavas siyâsî haklara da kavusuyorlardi. Artik resmen millet terimiyle tanimlanan dînî cemâatlerin gelisme ve genisleme imkânlari artmis bulunuyordu. Öte yandan Avrupa devletlerinin, Osmanli hükümetini böyle bir fermani îlâna mecbur birakmasi, kendilerine siyâsî, ekonomik, hukukî ve kültür alanlarinda yeni çikarlar saglamayi hedef aliyordu. Ingiltere, Kirim savasi ile Ruslarin sicak denizlere inmesini önlemis, Fransa da Akdeniz ticâretini emniyete almis, ayrica Katoliklerin hâmiligini üzerine almisti. Rusya ise savasta kaybettigini bu fermanla masa basinda kazanmisti. Ayrica Alî Pasa'nin bu fermani Pâris and lasmasi maddeleri içinde yer almasini istemesi, batili devletlerin iç islerimize müdâhalesine imkân verdi.
Islâhat fermani, Gülhâne Hatt-i hümâyûnu gibi sessizlikle karsilanmamis ve çesitli yönlerden elestirilmistir. En büyük elestiriyi Fransiz elçisi; "Devlet-i âliyyenin bu kadar fedâkârlik edecegini me' mûl etmez idik (ummazdik). Can ning (Ingiliz elçisi) ne dediyse vükelâyi devlet-i âliyye (Osmanli devlet adamlari) kabul etti. Eger biraz dayanilmis olsaydi, ben bâzi mertebe kendilerine yardım ederdim" diyerek olmamasi gereken bir gafleti dile getirmistir. Cevdet Pasa da; "Bu Islâhat fermanindan dolayi rnillet-i islâmiyye dilgîr (gönlü kirik) olarak vükelâyi hâzirayi fasi ve mezemmet (kötüler) oldular" diyerek fermanin nasil karsilandigini ifâde etmektedir. Hâriciye nâzin Fuâd Pasa ise aksine bu belgenin andlasmaya konulmasi ile yabanci müdâhalenin önlenecegini savunmustur.
Islâhat fermaninda gayr-i müslim vatandaslarin lehine oldugu kadar, onlari tedirgin eden hükümler de bulunmakta idi. Askerlik mükellefiyeti, Fâtih devrinden beri bahsedilen dînî imtiyazlarla muafiyetlerin yeni sartlar dâhilinde tedkîki, papazlarin öteden beri cemâatlerinden almakta olduklari haraç ve keyfî aidatin ilgâsiyla ayliga baglanmalari ve bütün ruhanî reislerin sadâkat yeminiyle mükellef tutulmasi gibi esaslar, onlara çok agir gelen hükümler idi. Bu yüzden müslümanlar kadar gayr-i müslimlerde (Tanzimat fermaninda oldugu gibi) Islâhat fermaninin aleyhinde bulunmuslardir. Devlet içerisinde bu sekilde karsilanan Islâhat fermani, uygulamada da bir çok güçlüklerle karsilasti. Bunlar, Osmanli Devleti'nin yapisi, Avrupa'nin siyâset, cemiyet ve ekonomi alaninda geçirdigi gelisme ve Paris andlasmasina imza koyan devletlerin islerine karismalarindan doguyordu. Bu sebeble de bâzi hükümleri kagit üzerinde kaldi.
Mustafa Resîd Pasa tarafindan hazirlanan Tanzîmât fermani ile onun yetistirmesi Alî Pasa tarafindan hazirlanan Islâhat fermani arasindaki fark, hazirlik safhasinda kendisini gösterir. Tanzîmât fermani hazirlanirken açik bir yabanci te'siri görülmezken, Islâhat fermani Alî Pasa ile istanbul'daki Fransiz ve Ingiliz elçileri arasinda kararlastirilmistir. Gülhâne hatt-i hümâyûnu, yayinlandiktan sonra yabanci elçilere sâdece bilgi edinmeleri için bildirildigi hâlde, Islâhat fermani Paris konferansina katilan devletlere, Paris andlasmasinin bir maddesinde isaret edilmek için gönderilmisti. Bu durum, Osmanli Devleti'nin iç ve dis siyâsetinde bir yabanci müdâhalesine yer vermisti.
Bâzi bati tarzi kuruluslarin ülkeye girmesi ile cemiyetteki kurulus ve anlayis farklilasmasi, islâmi müesseselerin yaninda bati taklitçisi bir anlayis ve bati taklidi kuruluslarin te'sisine sebeb olmustur. Tanzimat ve Islâhat fermanlari devletin çöküsünü engellemesinde hiç bir müsbet te'siri olmamis, aksine ülkedeki tebea ve cemiyetler arasinda yeni ve daha büyük problemlerin çikmasina zemin hazirlamistir.
Meselâ Suriye'de büyük bir galeyan basladi. Arkasindan 1858'de Cidde'de müslümanlar ile hiristiyanlar arasinda çatisma çikti. Fransiz ve ingiliz konsolostan öldürüldü. Bunun üzerine ingiliz ve Fransiz donanmalari Osmanli Devleti'ne sormadan sehri bombaladilar. Faillerden on kisiyi yakalayarak idam ettiler. Cidde bir Osmanli topragi idi. Bagimsiz bir devletin topraklarinda islenen bir suçun failini ancak o devletin cezalandirmasi milletlerarasi bir kaide, teamül oldugu hâlde, batili devletlerin buna aldirdiklari bile yoktu. Nihayet, Lübnan'da dabüyük bir isyan patlak verdi. Uzun mücâdelelerden sonra 9 Haziran 1861'de "Lübnan Nizâmnâmesi" imzalandi. Buna göre; hiristiyan bir valinin baskanliginda Lübnan muhtar eyâlet hâline getirildi. Böylece Islâhat fermani batili devletlerin istedigi, meyveleri vermeye basladi.
|
|
|
| Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:57 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları
Kapitülasyon, Bir devletin bir anlaşmaya bağlı olarak başka devletlere tanıdığı iktisadi ve sosyal ayrıcalıklar bütününe kapitülasyon adı verilir. Müslüman hükümdarların Avrupalı tacirlere vermiş olduğu ticari faaliyet iznidir. Osmanlı döneminde ilk kez Fatih Sultan Mehmet tarafından Venedik Devleti'ne İstanbul'da elçi bulundurma hakkı verilerek siyasi kapitülasyon verilmiştir. Ancak bu kapitülasyonların Osmanlıya ait bir sistem olduğu manasına gelmemelidir. Kapitülasyonlar pek çok Avrupa toplumu olmak üzere Osmanlıdan önceki diğer Anadolu toplumlarında da uygulanmış ticari ve sosyal ayrıcalıklar bütünüdür.
Kapitülasyon kelimesinin kökeninde Latince caput (baş) sözcüğü vardır. Geniş anlamıyla kapitülasyon baş eğmek, teslim anlaşması yapmak anlamlarını taşır. Tarihte kazandığı özel anlamla kapitülasyon, bir ülke tarafından başka bir ülkenin vatandaşlarına verilen ticari ayrıcalıklar bütünüdür.
Osmanlı Devleti tarafından Yükselme Dönemi'nden imparatorluğun dağılışına değin Avrupa devletlerine çeşitli kapitülasyonlar verilmiştir.Osmanlı Devleti II. Mehmed döneminde Venedikliler'e,I. Süleyman döneminde Fransızlar'a çeşitli amaçlar doğrultusunda kapitülasyonlar vermiştir.Aynı zamanda Osmanlı Devleti Dağılma Dönemi'nde Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile İngilizler'e, Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Ruslar'a çeşitli kapitülasyonlar vermiştir.
Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları
Osmanlı kapitülasyonları, Osmanlı İmparatorluğu'nda yabancılara verilen ekonomik, adli, idari vb. hak ve ayrıcalıklardır. Kapitülasyon kelimesi Latince "şartlar, fasıllar, maddeler" anlamına gelen "capitula" sözcüğünden türemiş olup "teslim olma" anlamı galat-ı meşhurdur.
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonların çoğu iki taraf için geçerli olsa da ekonomisi güçlü olan taraf kapitülasyonlardan fayda sağlarken ekonomisi zayıf olan taraf kapitülasyonlardan zarar görmüştür.[1]
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonlara örnek olarak Osmanlı kentlerinde örgütlenebilme hakkı, yabancıların kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda konsolosluklara yargı yetkisi tanınması, Osmanlı topraklarında seyahat, taşımacılık ve satış serbestliği, Osmanlı sularında gemi işletme hakkı verilebilir.
Osmanlı vatandaşları da Avrupa devletlerinde, bir Avrupalının Osmanlı ülkesindeki sahip olduğu haklara sahipti. Ancak Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanmaktaydı ve Avrupa ülkelerinde ticaret yapacak herhangi bir kesimi yoktu. Ayrıca Avrupalı devletler kendileri Osmanlı Devleti'ne mal ihraç ederken gümrük vergisi ödememelerine karşın, Osmanlı malları ithal edilirken gümrük vergisi alıyorlardı. Yani fiilen Osmanlı Devleti'ne bir avantaj getirmiyordu.
Evre evre kapitülasyonlar
Birinci evre
İlk kapitülasyonlar Macaristan, Sırbistan ve Akdeniz kıyısındaki Arap ülkeleri tarafından verildi. Bu devletlerin amacı ticareti kendi ülkelerine çekmekti.
15-16. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu da aynı nedenlerle Venedik, Ceneviz ve Fransızlara kapitülasyonlar vermişti.
İkinci evre
15. yüzyılda Hindistan'a deniz yolunun keşfi üzerine başladı, zamanla Avrupa'nın merkantilist politikasının aracı haline geldi.
Kapitülasyonlar 1740 yılında I. Mahmut ve XV. Louis arasında yapılan bir anlaşmayla sürekliliği olan devletlerarası bir ticaret sözleşmesine dönüştü. Bu evre sırasında Osmanlı hâlâ kendine yeterli bir ekonomik birimdi.
Üçüncü evre
1793'te Ülkelere göre Osmanlı Devleti'nde berat(iş belgesi) alan yabancı tüccar sayıları.[3]
Bu evre, "eşitsiz mübadele"yle başladı. 19. yüzyıldaki sanayi devrimi her şeyi değiştirdi. Osmanlı ve Avrupa arasında artık bir nitelik farkı doğmuştu. Osmanlı topraklarını Avrupa'ya tek bir pazar olarak açan 1838 ticaret anlaşması yalnızca bir ticaret değil aynı zamanda ileri düzeyde bir kapitülasyon anlaşmasıydı. İhracat yasağı ve devlet tekelleri kaldırıldı. Yabancı tüccarlar yerli tüccarlarla aynı haklara sahip oldu. Bundan sonra Osmanlı artık mamül mal üretemeyecek, kumaş yerine iplik, iplik yerine ham pamuk ya da yün hatta pamuk kozası satar hale gelecektir.
Yabancıların ayrıcalıkları zamanla gayrimüslim Osmanlılara da tanındı. Osmanlının borçlanmaya başlaması kapitülasyonlarla birleşince, Osmanlı kendisini önce Düyun-u Umumiye'ye teslim etmiş, ardından yabancı şirketlere çok büyük imtiyazlar vermiş (demiryollarının işletilmesi gibi) ve sonunda Sevr Antlaşması'nın Osmanlının tüm maliyesini elinde tutacak olan bir Maliye Komisyonu kurulmasını öngören 232. Madesini kayıtsız şartsız kabul etmiştir.
Kapitülasyonların kaldırılması
Kapitülasyonları kaldırma sözü Kurtuluş Savaşı'ndan önce 1856'da alınmıştır. Ancak, Osmanlıya verilen bu söz hiçbir zaman yerine getirilmemiştir. İttihat ve Terakki'nin 1911 yılında kaldırdığı kapitülasyonlar Sevr Anlaşması ile daha da güçlü bir şekilde Osmanlı Devleti'nin sırtına bindirildi.
Kapitülasyonlar Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği ile yapılan 28 Mart 1921 Anlaşmasının 7. Maddesiyle "geçersiz ve kaldırılmış" sayıldı. Kapitülasyonların gerçek anlamda kaldırılması ise Lozan Antlaşması'yla olmuştur.
------------------------
KAPITÜLASYONLAR
Yabancilara verilen her türlü imtiyzalar. Eskiden "imtiyazat-i Ecnebiye" denirdi. Devletin yabancilara tanidigi imtiyaz ve muafiyetlerdir. Kelime bati dillerinde çesitli manalar ile ifade edilir. Fransizca'da teslim olma, Italyanca'da yabancilara taninan imtiyaz manalarinda kullanilir. Osmanli Devleti'ndeki kapitülasyonlar Italyanca'daki "Capitulazione" ile bütünüyle ifade edilir. Bir ülkedeki yabancilarin statüsü demektir. Kapitülasyonlar çok eski zamanlarda bile mevcuttu. Bir Hiristiyan devletin Müslüman halk lehine veya iki islâm devletinin karsilikli olarak tebâlari için veya bir Hiristiyan devletinin bir Hiristiyan topluluguna kapitülasyon seklinde hak ve imtiyazlar vermistir.
Kapitülasyonlar; adli, mali, idari ve dini kategorilere ayrilir. Adlî imtiyaz, yabancilarin kendi konsolosluklarinda yargilanmasi sonucu dogdu. Idari imtiyazlar, karasulardaki yabanci gemilere suç olsa bile girememek; yabancilari yurt disina çikaramamak yükümlülügü getirmektedir. Kapitülasyonlar içinde en önemlisi iktisadi ve ticari yükümlülükte olanidir. Kapitülasyona sahip devletlerin tab'asi, bir çok vergi ve resimden muaf tutulmustur. Dini olani ise din ve mezheplere gösterilen hosgörüdür.
Devletin yabancilara tanidigi; karsilikli, karsiliksiz ticarî, hukukî, siyasî ve dini imtiyazlar olarak umumi tarifi yapilan Kapitülasyonlar; tarihte ve günümüzde birçok devletler tarafindan verilmistir. Milletlerarasi siyasi, askeri, dini ve iktisadi antlasmalar birbirlerine imtiyaz verme hükmündedir. Serbest bölgeler, limanlar, sehirler, serbest mübadele prensibi, açik kapi siyaseti, Avrupa Iktisadi Isbirligi Teskilâti, Ortak Pazar'in mahiyeti yabancilara imtiyaz yükümlülügü tanir. Tarihteki, birçok savaslar, teskilâtlar ve deyimler kapitülasyonlarin hükümlerindendir. Ondokuzuncu yüzyildaki Çin ile Büyük Britanya (Ingiltere) arasindaki "Afyon Savasi" emperyalizm kapitülasyonlarinin mahiyetinin misalleridir.
Türklerde ve hususiyetle Osmanli Devletinde ilk imtiyazin baslangici, Sultan Birinci Murad Hân (1360-1386) zamanindadir. 1365'de, Dalmaçya kiyilarinda fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyeti'ne, besyüz duka haraç karsiliginda verilen ticari imtiyazdir. Bizans imparatorlarindan Justiniaus'un ülkesinde yasiyan Ermenilere miras ve evlenme gibi mes'elelerini kendi töre ve kanunlarina göre yapmalari imtiyazi vermesi; Iran ve Osmanli Devleti'nin ülkesindeki Hiristiyan devletleri konsoloslarina tanidiklari imtiyazlari, karsilikli olarak kendi konsoloslarina da kararlastirip taahhüt etmeleri, Bizans Imparatorlugu' nun Sultan Yildirim Bayezid Han'a Istanbul'da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarina bakmak üzere, Türk kadisi ile din islerine bakacak müftü tayin etme hakki tanimasi verilebilecek misallerdendir. Dogu ticaretini devam ettirmesinin ancak Osmanlilarla iyi münasebetler kurmakla mümkün olabilecegini bilen Ragusa devleti, Osmanlilardan himaye istedi. Ragusa gemilerinin dogu sularinda serbest dolasip, deniz ticaretinin Osmanlilarca korunmasina karsilik, yillik 500 dukalik haraç vereceklerdi. Bu antlasma bizde kapitülasyonlarin baslangicini teskil eder. Bu ahidnâme 1408, 1411, 1445, 1451, 1453, 1481, 1512 olmak üzere yedi defa yenilendi. Osmanli sultanlarindan Birinci Murad, Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi, Birinci Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Ikinci Bayezid ve Birinci Selim Han zamanlarinda Avrupa devletlerine kapitülasyonlar verildi. Zamanla Venedikliler, Cenevizliler, Rumlar ve Ermeniler ile, Fransa, Ingiltere, Hollanda devletlerine de imtiyazlar yerildi. "Hümâyûnnâme" adi verilen bu imtiyazlar aslinda birer ihsandir. Hiristiyanlik ve mezhepleri ile Musevilerin Islâm ülkelerinde îslâmiyetin faziletlerinden faydalanabilmeleri için verildi.
18 Subat 1536'da Kanunî Sultan Süleyman Hân'in Fransa Krali Birinci François'e verdiği "Uhûd-i atika" meshurdur. Kanuni'nin Osmanli Devleti'nin iktisadî, siyasî, askerî ve sosyal bakimdan en güçlü oldugu onaltinci yüzyilda; fakir, zayif, muhtaç ve kralini dahi esaretten kurtardigi Fransa'ya imtiyaz vermesi ileriye dönük ticari ve siyasi yatirimdir. Damat Ibrahim Pasa ile Fransa Krali François'in elçisi Jean de La Forest arasinda yapilan bu anlasmaya göre:
1- Fransiz ticaret gemileri Osmanli sularinda serbestçe dolasacaklar, istedikleri limana girebileceklerdir.
2- Fransiz tacirlerinden diger yabanci tacirlere nazaran daha az bir gümrük resmi alinacakti.
3- Osmanli ülkesinde yerlesmis olan Fransizlar din ve mezheplerinde tam serbest olacaklardi.
4- Fransiz tacirleri arasindaki ticari ve hukuki davalara, Türkiye'ye gönderilecek olan bir Fransiz yargici bakacakti.
5- Fransiz tacirleriyle Türkler arasindaki davalara Türk mahkemeleri bakacaklardi..Ancak, bu mahkemelerde bir Fransiz tercüman bulunacakti.
6- Türkiye'de ölen bir tacirin mali, veya Türk sularinda batan bir geminin mal ve esyasi Fransa'daki varislerine verilecekti.
7- Türk tacirleri de Fransa kralina ait topraklarda ve denizlerde bu haklardan faydalanacakti.
8- Bu imtiyazlar, ancak anlasmayi imzalayan hükümdarlarin sag kaldiklari süre içinde geçerli olacaklardi. Kapitülasyonlar 1569, 1579, 1580, 1614, 1673, 1740 yillarinda yenilenip, imtiyazlar genisletildi. Daha baska ülkelere verildi.
Kanuni devri, Osmanli Devleti'nin her bakimdan en parlak devridir. Bu devirde fütuhatlar çok gelisti, kültür ve san'at en parlakzamani yasadi. Babasi Yavuz Sultan Han'in doguya iki büyük seferi, hilâfetin Osmanlilara geçmesi, Kanuni'yi batiya yöneltti. Kanu'nî'nin Osmanli Devleti'ni cihan devleti haline getirmesi ve Avrupa'da hakim kilmasi karsisinda Ispanya-Alman Krali Sarlkent buna karsi çikiyor ye çareler ariyordu. Almanya imparatoru ve Ispanya Krali Sarlkent Avrupa'nin büyük bir kismini idaresi altinda bulunduruyordu. Dokuzuncu asirdan beri Avrupa, Bizans hariç, bu çapta bir Hiristiyan devleti görmemisti. Kristof Kolomb'un 1492 de Ispanya namina Amerikayi kesf etmesi Ispanya'yi en güçlü mevkiine çikartti. Avrupa ekonomisini kurtaran Amerikan gümüsü Ispanya'nin inhisarinda idi. Amerika kitasinin feşine basliyarak tabii kaynaklarindan istifade etmesi ile daha da güçleniyordu. Bu gayri tabii büyüme, birçok Avrupa devletini tehdid ediyordu. Fransa ve Ingiltere kralliklari dehsetli bir tehdit altindaydi. Kanuni Sultan Süleyman Hân'in en büyük hedefi bu devi yipratmak, parçalamak ve ortadan kaldirmakti.
Bu devirde Luşer, Papa'ya bas kaldirmisti. Sarl kent Papa'yi destekliyordu. Luşercileri ezmege karar vermisti. Avrupa'da mezhep kavgalari kitayi kana boyuyordu. Luşerciler her tarafta çogalip, yayiliyorlardi. Katolik ve Protestanlik arasindaki kanli katliamlar gittikçe çogaliyordu. Reformist Luşer bile "Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce basimiza getir ve senin ilâhi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalim..." diye dua ediyordu.
6 Aralik 1525'de Fransa elçisi Kontlen Frangipani, Kanuni Sultan Süleyman Han tarafindan kabul edildi. Elçi, dogrudan dogruya Fransa Krali Birinci Fransuva'dan degil, annesi Louise de Savoie'dan geliyordu. Zira Birinci Fransuva, Imparator-Kral Sarlkent'in esiri olarak Ispanya'da mahpustu. Annesi, Cihan Hakani'ndan oglunun kurtarilmasini ve Fransa'nin Alman-Ispanyol istilâsina maruz kalmasinin önlenmesini rica ediyordu. Zira Avrupa'da Sarlkent'e karsi durabilecek ancak bir Fransa kalmisti. Fransa seddi yikilinca, Sarlkent'in Hiristiyan Avrupaya hakim olmasi, Osmanli Devleti için bir tehdit arzediyordu.
Sarlkent Iran Sahi Tahmasb'a haber yollayarak Osmanli Devleti'ne karsi ittifak kurmak istedigini bildirdi. Kardinal Polo, Sarlkent'e söyle diyordu:.
"Eger Tanri, Büyük Türke, Iran Sahi Tahmasb'in sansinda büyük bir düsman tahrik etmeseydi, Avrupa ve Hiristiyanlik, çoktan mahvolurdu."
Kanuni'nin Fransa'ya verdiği ticari imtiyazlarla, Fransa'da ticaret yoluyla Ispanya ve Venedik gibi kazançlar sagliyordu; diger Avrupa devletlerinin yaninda prestijini artiriyor, üstün bir mevkiye çikariyordu. 18 Subat 1536'da Fransa'ya bugünkü rayiçle 20 milyar TL. gibi muazzam bir yardım yapildi. Böylece Fransa Sarlkent'e karsi koyabilecek bir güce erisiyordu. Osmanli devleti bununla da kalmadi. Donanma-i Hümâyûn birçok kereler Fransa'nin yardimina gönderildi. Kanuni'nin bu siyaseti ile Avrupa' da Osmanli Devleti'nin hakimiyeti, nüfuzu ve dolâyisiyle Islâmiyet yayiliyor ve Hiristiyan Avrupa birligi engelleniyordu. Ortodokslar, nasil ki Istanbul' da Fatih'in hâkimiyetini görmek istiyorlarsa; Protestanlar da Avrupa'da Kanuni'nin hâkimiyetini, Osmanli adaletini görmek istiyorlardi.
Zamanla Avrupa devletlerinin suistimalleri ve Osmanli Devleti'nin zayiflamasi ile daha önce verilen kapitülasyonlar, Osmanlinin aleyhine dönmege basladi. Osmanli Devleti ondokuzuncu yüzyil boyunca kapitülasyonlardan kurtulmanin çarelerini aradi. Fakat dis borçlanmalar sebebiyle her seferinde bütün yabanci devletleri karsisinda buldu. Bununla birlikte Birinci Dünya Savasi'ndan az önce l Ekim 1914 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 9 Eylül'de kapitülâsyonlari kaldirdi. Fakat, savas sonunda ugranilan yenilgi üzerine yapilan Sevr Antlasmasi ile yabancilara taninan haklar arttirildi. Ancak, Istiklâl Savasi' ndan sonra, Türk Milleti bagimsizligini elde edince, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlasmasi ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldirildi.
|
|
|
| Otuzbir Mart Vakası |
|
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:55 PM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
31 Mart Vakası
31 Mart Vakası (İsyanı, Ayaklanması, Olayı yahut Hadisesi), II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Rumî Takvim'e göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.
On üç gün süren ayaklanma, II. Meşrutiyet döneminin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir.[2] Askeri bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dahil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hal almıştır.[3] Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır.[2][4] İsyanın ilk günü hükûmet istifa etmiş, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul'a hakim olmuştur.
Bir milletvekili, bir Nazır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivilin hayatını kaybettiği isyan, Selanik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”’'nun İstanbul'a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi; padişah II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı. İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
Olay kimi arşiv belgelerinde “hareket-i irtica”, “hadise-i irtica”, kimi belgelerde de “hadise-i ihtilaliye”, “hareket-i ihtilaliye”, “harekât-ı iğtişaşiye” ve “vakıa-i ihtilaliye” tabirleri ile ifade edilmektedir.[4] Türk siyasi tarihine irtica kavramının, bu olay ile birlikte girdiği kabul edilir.[4] Ancak kimi araştırmacılar olayı bir irtica ayaklanmasından ziyade amacına ulaşamayan bir askeri darbe girişimi olarak değerlendirilir.[1]
31 Mart Vakası'nda ölenlerin anısına İstanbul'da Abide-i Hürriyet adıyla bir ulusal anıt inşa edilmiştir.
Arka Plan
1908 yılında Meşrutiyetin ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti’nde yeni bir siyasal yapılanma ve yeni bir zihniyet yapısının yanı sıra, bu yeni zihniyetten rahatsızlık duyan bir kesim ortaya çıkmış;[4] gerek sivil toplumda gerekse ordu içinde artan kutuplaşma ve gerginlikler isyan ortamı doğurmuştur.
Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükûmet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmıştı. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedeniydi. İttihat Terakki’yi ve hükûmeti eleştiren gazetelere hatta bu gazeteleri satan bayilere baskı uygulanması isyan ortamını doğuran uygulamalardandı.[4]
Bu ortamda Meşrutiyetin İlanı’ndan birkaç ay sonra İstanbul’da irtica yanlısı bir takım küçük ayaklanmalar meydana geldi, ancak kısa sürede bastırıldı. 7 Ekim 1908'de Fatih Camisi'nde Kör Ali ve İsmail Hakkı adlarında iki hocanın arkasına takılan halkın Yıldız Sarayı’na kadar gidip Meşrutiyet aleyhine gösteri yapmaları bu isyanlardandır.[2]
Henüz tam egemen olamadıkları Kâmil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek isteyen İttihatçıların Eylül ayı sonlarında Selanik’te 3. Ordudan getirilip Taşkışla’ya yerleştirdikleri üç Avcı Taburu, bir gerginlik konusu idi. Bu taburlara o günlerde cemiyetin destekçisi olarak bakılıyordu. Cemiyet, Bulgar tehdidini öne sürerek İstanbul’daki Avcı Taburlarının sayısını arttırmak isterken Kâmil Paşa hükûmeti kendisine karşı bir ihtilalde kullanılacakları endişesi ile taburların biran önce gitmesini istiyordu.[3]
Ekim 1908’de ordu içinde “alaylı” ve “mektepli” subaylar meselesinden doğan hoşnutsuzluklar arttı. Eski sisteme göre yetişmiş alaylı subayların kısa süre içinde ordudan tasfiye edileceği söylentileri, alaylı subayların mekteplilerle ilişkilerini her geçen gün biraz daha bozdu.[2] Ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören cemiyetin, ibadete karşı politikaları ise askeri din propagandasına açık hale getirdi.[6]
Bu dönemde Volkan ve Mizan gibi gazetelerin yayınlarında kullandıkları kışkırtıcı üslup, İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar görenler üzerinde etkili oldu. Özellikle Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan gazetesi 31 Mart Olayında önemli rol üstlendi. İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen ve yer yer Prens Sabahattin'in Adem-i merkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan gazetesi, alaylı subaylar ve asker kesimi arasında taraftar kazanmış İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin yayın organı haline gelmişti.[7]
Askerlerin hoşnutsuzlukları ordu içinde çeşitli isyan hareketlerine yol açtı. 31 Mart öncesindeki en önemli askeri isyan, Taşkışla Olayı idi. Askerlik sürelerini doldurarak terhis olmayı bekleyen 87 eratın, askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Ekim 1908’de Taşkışla'da ayaklanması, kanlı bir şekilde bastırıldı. Aralık 1908’de bir tiyatro oyununda oyunun erlere yasak edilmesi ikinci bir ayaklanmaya sebep oldu. Erlerin "bize yasaksa subaylara da yasak olmalıdır" diyerek tiyatroyu basması sonucu şiddetli çarpışmalar gerçekleşti.[2] Askeri kesimdeki ayaklanmalar, 23 Ocak 1909’da Harp Okulu öğrencilerinin ayaklanması ile devam etti. Öğrenciler, Okul Nizamnamesi'nin aşırı sertliği ve yabancı dil öğrenmekte güçlük çekmekten şikayetçi idi; olay, 60 öğrencinin okuldan kovulması ile sonuçlandı.[2] Mart 1909’da ise Abdülhamit’in özel muhafız alayının bir bölümünü oluşturan Arnavut ve Arap asıllılardan oluşan Zuhaf Alayı'na, geleneklere aykırı şekilde, Türk askerlerinin katılmak istenmesi sırasında olaylar yaşandı. Bütün bu olaylarda hep Selanik'ten getirilmiş olan avcı taburlarının ayaklanan birliklere karşı kullanılmış olması Birinci Ordu içerisinde avcı taburlarına karşı genel bir düşmanlık duygusunun doğmasına yol açtı.[2]
Toplumdaki bir başka çatıma konusu “Asker – Medreseliler” çatışması idi. Medreselilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını haksızlık olarak değerlendiren Harbiyeliler, muaflığın devamı için medrese mensuplarının hiç olmazsa basit bir okuma-yazma sınavına tabi tutulmalarını istiyordu. Şeyhülislamlık ile Harbiye Nezareti arasındaki pazarlık sonucu medreselilerin birkaç satır yazı yazmalarını, birkaç basit cümle okumalarını ve Namaz, Oruç bahislerinden sorular içeren bir sınava tabi tutulmaları kabul edildi. Bu karar, medreselilerde Harbiye Nazırı’na karşı büyük öfke doğurdu.
İttihat ve Terakki ile çatışan Kamil Paşa hükûmetinin 4 Şubat 1909’da Meclisin vermiş olduğu “âdem-i itimad” oyları ile düşürülmesinden sonra sadarete Hüseyin Hilmi Paşa’nın getirilmesi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hükûmeti resmen ele geçirmiş oldu.
Toplumda artan kutuplaşmalar ve tahammülsüzlüklerin sonucu olarak çeşitli siyasi cinayetler işlendi. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü Serbesti gazetesi başmuharriri Hasan Fehmi bir köprü üzerinde arkadaşı Ertuğrul Şakir’le yürürken öldürülmesi bu cinayetlerdendi. Hasan Fehmi’nin öldürülmesinde İttihat ve Terakki’nin parmağının olduğu iddia edilmiş; bu cinayetten sonra Cemiyete karşı oluşan olumsuz hava, kimi İttihatçıların partiden istifasına yol açmıştır. Oldukça hareketli fikir ve eylem ortamı Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi ile şiddete dönüştü.[4]
İsyanın ortaya çıkışı
Rumeli'den İstanbul'a getirilip Taşkışla’ya yerleştirilmiş olan 4. Avcı Taburu, 12-13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart'ı 31'e bağlayan gece) başlarında çavuşları olmak üzere ayaklanmış ve kışladaki komutayı ellerine geçirerek bazı subayları hapsetmiştir. Sabaha doğru askerle kışladan çıkıp Ayasofya Meydanı'na ilerlerken isyan diğer kışlalara da yayıldı. Sayıları 5-6 bini bulan askerler, "şeriat isteriz, padişahım çok yaşa" sözleriyle meydanda toplandılar. Onlara katılan yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de gelerek mektepli subayların orduyu frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başı altından çıktığı, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını ifade eden konuşmalar yaptılar.
Ayaklanmacılar, kalabalığın artmasından sonra meydana yakın bir mesafedeki Meclis binasını kuşattılar. Hükûmetten Harbiye Nazırının ve Mahmut Muhtar Paşa’nın görevlerinden alınmasını, eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın yeniden göreve getirilmesini istediler. Şeyhülislam Ziyaettin Efendi'yi aracı kıldılar. Kısa bir süre içinde İstanbul'un tüm semtleri isyancı erler tarafından kontrol altına alındı. İsyancıların isteklerinin kabul edildiği kararını alan Osmanlı kabinesi bunu isyancılara ulaştırmaya çalışırken isyancılar kuşattıkları meclis binasın işgal ettiler. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Ahmed Rıza Bey'e benzediği için; Lâzkiye Milletvekili Aslan Bey de Hüseyin Cahit Bey sanılarak öldürülürken, Bahriye Nazırı Rıza Paşa ağır yaralandı. Milletvekilerinin öldürülmesi, Şurayı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilmesi üzerine padişahın isteği ile kabine istifa etti. İsyancıların görüşleri doğrultusunda 14 Nisan 1909'da Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu ve göreve başladı.
“Aff-ı Şahâne" adı verilen genel af ilan edildi ancak umulduğu gibi isyancıların zorbalığı sona ermedi. Aralarında Şerif Sadık Paşa ve Katibi Esat Bey, Süvari Teğmeni Selâhattin Mümtaz ve Üsteğmen Yusuf Nurettin’in bulunduğu bazı subaylar öldürüldü. İsyancıların İstanbul içerisinde küçük gruplar halinde dolaşarak silah atmaya, Türk kadınlarının Beyoğlu'na çıkmasına engel olmaya, Frenk gömleği giyen kimseleri tartaklamaya başladıkları görüldü. Asâr-ı Şevket Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşılarından Ali Kabuli Bey'in, kendi gemisinin erleri tarafından sokaklarda sürüklenip Yıldız Sarayı'na kadar götürülerek Abdülhamit'in gözleri önünde öldürülmesi, isyancıların en vahşi eylemlerindendi.
Yıldız yağması
31 Mart İsyanı sırasında Selanik'ten gelen Hareket Ordusu'nun (Selanik Ordusu) Yıldız Sarayı'nı yağmalamasına Yıldız yağması denmiştir. Meşhur 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'ndaki askerler Yıldız Sarayı'nı basıp giyecek ve yiyecek çalmışlar, sarayda tahribata yol açmışlardır.
Tahsin Demiray "Yıldız yağması" başlıklı de şu bilgiyi vermektedir:
İttihatçılar Abdülhamit'i Yıldız'dan ani olarak uzaklaştırmaz, sarayın mücevher, zümrüt, yakutaltın, inci vesaire kıymetli her nesi varsa oradan aldırmışlardır. Değeri milyonlar tutan ve aynı zamanda tarihi hazine teşkil eden küçük parça eşya büyük sandıklara doldurulup hemen harbiye nezaretine getirilip orada büyük dış kapının yanlarındaki -bugün biri rektörlük, diğeri Türkiyat Enstitüsü olan- binaların alt katlarına yerleştirilmişlerdir.
Bu nakil işine nezaret eden Şehremini Ebubekir H.N.Tepeyran hatıralarında: Bizzat mühürlediğim kapılar sonradan açılmıştır." diyor ve talanı anlatıyor.
Memduh Paşa da: Yıldız Sarayında hizmetle mevki tutmuş olanlar, hal'iden bir gün evvel kuvve-i müsellaha (Silahlı güç, Ş.A) ile çıkarılıp hırpalanmış ve tevkif hücrelerine sokulmuşlardır. Kadın Efendiler, Şehzadelerle Sultanlar ve Cariyeler ayrıca çıkarıldıklarından sarayın Hazinesinde mevcut cevahir ve nukut (Nakit paralar, Ş.A) memurini askeriye vasıtası ile ahz ve nakledilmiştir." demektedir.
İsyanın bastırılması
Selanik, İstanbul’daki isyandan Jandarma Yüzbaşısı İsmail Canbulat Bey’in ilettiği “Meşrutiyet mahvoldu” ibareli telgrafıyla haberdar oldu. Selanik’te isyana karşı büyük bir miting tertip edildi. Serez’de ve diğer Makedonya şehirlerinde de isyana büyük tepki doğdu; padişaha, sadarete ve Meclis-i Mebusan’a protesto telgrafları çekildi.[4]
Selanik'teki İttihatçılar arasında İstanbul üzerine bir kuvvet yollamak konusunda bir fikir birliği meydana gelmişti.[3] 14 Nisan günü Selanik’te genel seferberlik ilan edilerek Selanik Redif Tümeni'nin bütün taburları silahaltına alındı. Bu birliklere Edirne'de bulunan İkinci Ordu Birlikleri ve Selanik çevresinde sivil gönüllüler de katıldı. Özgürlük kahramanı olarak tanınan Resneli Niyazi Bey de, Resne'de bir araya getirdiği gönüllülerle birlikte bu hareketin içinde yer aldı.[2] Toplanan bütün kuvvetlerin başına Selanik IX. Redif Fırkası (tümeni) Kumandanı Hüsnü Paşa getirildi, Kurmay Başkanlığına da Kolağası Mustafa Kemal Bey atandı. Mustafa Kemal Bey, Selanik’ten İstanbul’a hareket eden orduya “Hareket Ordusu” adını verdi.[3]
Hareket Ordusu, 14 Nisan akşamı trenle İstanbul’a hareket etti. İstanbul önlerine geldikten sonra 19 Nisan’da İstanbul halkına ordunun amacını açıklayan bir beyanname yayımladı. Hüseyin Hilmi Paşa’nın imzasıyla yayımlanan beyannameyi Mustafa Kemal kaleme almıştı.Beyanname, telgrafla Erkan-ı Harbiye-yi Umumîye'ye iletildi ve sokaklarda halka dağıtıldı.[3]
Hareket Ordusu İstanbul’a girme hazırlığında iken komuta değişikliği yapıldı; ordunun komutanlığına Mahmut Şevket Paşa atandı. Hareket Ordusu Kurmay Başkanlığı Binbaşı Enver'e verildi. Mahmut Şevket Paşa 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece orduya İstanbul içlerine ilerleme emri verdi. İsyancıların en yoğun direnme noktaları Taşkışla, Davutpaşa ve Taksim Kışlaları'nda olmuş ve kanlı çarpışmalar gün boyu sürdü.[2] Hareket Ordusu İstanbul'u asilerden temizledikten sonra birliklerini Yıldız Sarayı'na yönlendi. İki günlük kuşatmadan sonra 27 Nisan'da Hareket Ordusu saraya girerek denetimi ele geçirdi.
İsyanın bastırılmasından sonraki gelişmeler
Vikikaynak'ta II. Abdülhamid'in ıskatı ve V. Mehmed'in tahta çıkışı hakkında fetva
ile ilgili metin bulabilirsiniz.
Hareket Ordusu'nun İstanbul'da duruma tamamen hâkim olmasıyla birlikte, Padişah II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi konusu gündeme gelmiştir. Ayaklanmanın tamamen bastırılmasıyla kendisini güvende hisseden Meclis-i Mebûsan 25 Nisan'da Yeşilköy'den Ayasofya yakınındaki kendi binasına geri döndü ve 27 Nisan 1909'da bu konuyu görüşmek üzere toplandı. Sultan Abdülhamit'in hilafet ve tahttan indirilmesi oy birliği ile kabul edildi.[2] Abdülhamit'in yerine kardeşi Veliaht Mehmet Reşat Efendi'yi getiren Meclis, bu kararı Abdülhamit'e bildirmek üzere dört kişilik bir kurul oluşturdu. Abdülhamit, Selanik'te sürgüne gönderildi.[8] Osmanlıların birlikteliklerinin devam etmekte olduğunu göstermek maksadıyla dört kişilik kurulda Ermeni ve Yahudi milletvekillerine yer verilmişti ancak bu ileride İttihatçıların şiddetle eleştirilmelerine, siyonistlikle suçlandırılmalarına sebep olmuştur.[2]
Olayların sona ermesiyle İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilmiş; isyana karışanların tespiti yapılmış ve geniş çapta tutuklamalar başlamıştır. Suçluların yargılanarak cezalandırılması amacıyla üç Divan-ı Harp; tutuklananların ilk sorgulamalarını yapmak üzere Tahkik Heyetleri; halkın bu olaylara karışan kimseler hakkında bildiklerini haber verebilmesi için Tedkikât Heyetleri oluşturuldu. Yargılamalar sonunda 70 kişi idama, 420 kişi müebbet ve 6 aydan başlayan çeşitli hapis, yüzlerce kişi de süresiz sürgün cezalarına çarptırıldı. İdama mahkum olanların cezaları Beyazıt ve Ayasofya meydanlarında, Köprübaşı’nda, Kasımpaşa’da darağaçları kurularak infaz edildi. Ege'den yabancı bir ülkeye kaçmak için trenle İzmir'e gitmeye çalışırken yakalanan Derviş Vahdeti'nin yargılanması bir aydan fazla sürdü. Akıl sağlığının bozuk olduğu yönündeki savunmasına itibar edilmedi, 19 Temmuz 1909'da Ayasofya Meydanında asılarak idam edildi.
31 Mart şehitleri için yaptırılan ve açılışı 23 Mayıs 1911 tarihinde gerçekleşen Abide-i Hürriyet’e 2 subay ve 42 askerin cenazesi yerleştirildi
--------------------
Otuzbir Mart Vakası
Mesrutiyetin muhâfazasi için Selanik'ten Istanbul'a getirilen Avci taburlarinin 13 Nisan 1909'da çikardigi isyandir. Rûmî takvimle 31 Mart 1325'te çiktigi için Otuzbir Mart Hadisesi denilmektedir. Isyânin sonucunda Sultan Abdülhamîd Han tahttan indirilmis ve mesrutiyet örfîlesmistir.
Bu vak'anin tertip edilisi, tesvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konamamistir. Ancak Sultan Ikinci Abdülhamîd Hanin hiçbir ilgisi olmadigi kesindir. Bununla berâber Otuzbir Mart Vak'asinin umûmî sebepleri târihçiler tarafindan söyle siralanmaktadir:
1. Mesrutiyetin îlânindan o güne kadar geçen zamanda Ittihat ve Terakki Cemiyetinin baskisi ile güvensiz, karisik bir durumun ortaya çikmasi.
2. Rum, Ermeni vb. gibi topluluklarin istiklâl kazanip, millî devletlerini kurmak için büyük engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan kurtulmak istemeleri.
3. 5 ekimde Ferdinand'in Bulgaristan'da istiklâlini îlân etmesi. Bir gün sonra Avusturya-Macaristan Imparatorlugunun Bosna ve Hersek eyâletlerini ilhak etmesi. Girit halkinin Yunanistan'a baglandiklarini bildirmesi. Adakale'nin Avusturya askerleri tarafindan isgal edilmesi, Hükûmetin ve onu tesir altinda tutan Ittihat ve Terakkînin bu hâdiseler karsisinda âciz kalip, bir sey yapamamasi.
4. Ikinci ordu subaylarinin askerlerin ibâdet yapmalarina, tâlim ve egitimi ileri sürerek mâni olmalari.
5. Ittihat ve Terakkî Cemiyetinin Istanbul'da tertip ettigi siyâsî cinâyetler sonucunda hükümetin kâtilleri yakalamada âciz kalmasi.
6. Hükümetlerin istifâsi ile siyâsî buhrânin devam etmesi. Ittihat ve Terakkinin hükümete müdâhale etmesi.
7. Basindan sansür kalkinca herkesin istedigini yazmaya baslayip karsilikli işamlarin ileri boyutlara varmasi. Sultan Abdülhamîd Han zamâninda bulunmayan Dervis Vahdetî'nin çikardigi Volkan gazetesi gibi basin organlarinin halki tahrik etmesi. Azinlik gazetelerinin millî maksatlarini ortaya dökmesi.
8. Ittihat ve Terakkînin baskisiyla ordu ve devlet idâresinde keyfî olarak yapilan tasfiye.
9. Vak'adan üç gün önce Ittihatçi zâbitlerin askerlerine; "Hocalarla kat'iyyen görüsmeyeceksiniz! Askerlikte diyânet meselesi aranmaz!.. Pâdisâh ve efrâd-i ahâli Ittihat Terakki Cemiyetinin elindedir!" telkinlerinde bulunmalari.
10. Ittihat ve Terakki ileri gelenlerinin mason olduklarinin halk arasinda yayilmasi.
Tertip edilisi hâlen karanlik olan Otuzbir Mart Vak'asinin öncesindeki olaylarla vak'anin ortaya çikisi ve neticeleri de söyledir:
Ittihat ve Terakki Partisi önderleri mesrutiyetin îlânindan sonra kurulan Said Pasa hükümetine istirâk etmediler. Partili olan küçük rütbeli subaylar, genç ve tecrübesiz olduklari için hükümette vazife almaktan çekindiler. Tanin gazetesinde Hüseyin Cahid (Yalçin) sorumluluk altina girilmemesi gerektigini yazdi. Kabîneye girilmeyip iktidar Said Pasa hükümetine birakildi. Daha sonraki yillarda bu eksiklerini tamamlamak için Ittihatçilarin nâzir yardimciliklarina getirilme çalismalari ortaya çikti. Böylece hem iktidâri almiyorlar, hem de diledikleri gibi müdâhale ediyorlardi. Selanik merkezî kismi Istanbul'a nakledildi. Hükümet ve devleti kontrol için Talat, Enver, Midhat, Sükrü, Hayri, Habib, Dr. Nâzim, Bahaeddin Sâkir ve Ismail Hakki beyler Istanbul'a gönderildiler.
Mesrutiyeti îlân ettiren Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra idâreyi bizzat ele almamalari ancak, hükümet islerine de sik sik müdâhale etmeleri sebebiyle ülkede tedricen bir iktidar boslugu dogmaya basladi. Pâdisâhin da devlet islerinden uzak tutulmasi, mesrûtiyetten sonra devletin otorite buhranina düsmesine yolaçti. Müesseselerde ortaya çikan basibosluk ve otoriter bir gücün mevcut olmayisi isyanlara müsâit bir zemin dogurmaya basladi.
4 Agustosta nâzir tâyini meselesinde çikan bir ihtilâf neticesinde Said Pasa kabînesi istifâ etti. Yerine Sultan Abdülhamîd Hanin; "O diktatör olmak ister." diye bahsettigi Kâmil Pasa sadrâzam oldu. Kâmil Pasa, Nâzim Pasayi Harbiye nâzirligina getirdi. 24 eylülde Ittihat Terakkiye muhâlif olarak kurulan Ahrar Firkasi, Türk siyâsî târihinin ikinci partisi oldu. Firkanin ileri gelenlerinden çogu Türk asilli olmayip kuruculari arasinda Celâleddin Ârif, Nihat Resad (Belger), Ismail Kemal, Ahmed Samim ve Prens Sabahaddin gibi sahsiyetler vardi. Bünyesinde mesrutiyet aleyhtari kimseleri ve daha sonra ikinci mesrûtiyet meclisinde yer alan Hiristiyan mebuslari topladi.
Mesrûtiyetin îlânindan sonra toplanacak meclis için yapilacak seçimler, çesitli kesimlerin birbirlerini karsilikli suçlamalarina yolaçti. Seçim kampanyasinin Bosna-Hersek'te de yürütülmesini protesto eden Avusturya, 5 ekimde Bosna-Hersek'i isgâl etti. Ayni gün Bulgaristan bagimsizligini, Girit de Yunanistan'a katildigini îlân etti. Ülkede seçimlerle berâber gelen karisikliklar ve disarida karsilasilan bu gibi felâketler, mesrûtiyete baglanan ümitleri söndürdü. Ittihat ve Terakkinin îtibâri zayiflamaya baslayinca da güçlenen muhalefeti ezmek için düzenlenmis fâili meçhul sûikastler ortaya çikti. 19 Ekimde Selanik'te Üçüncü Orduya bagli avci taburlari mesrûtiyetin muhâfazasini ve sehrin güvenligini saglamak için Istanbul'a getirildi.
Mesrûtiyetten sonra Ittihatçilarin baskisiyla orduda alayli subaylar ve memurlar arasinda yapilan tasfiyeler gayr-i memnunlarin sayisini arttirarak huzursuzluklari siddetlendirdi. Matbuattan sansür kaldirildigi için Serbestî, Mîzân, Tanin ve Volkan gibi gazetelerde alayli-mektepli subay ayrimina dâir baslayan sert ve tahrikçi üsluptaki yazilar, subaylarin birbirleriyle ve erlerle arasinin giderek açilmasina sebep oldu. Volkan gazetesinde Dervis Vahdetî, Ittihatçi subaylarin erler arasinda dîne karsi takindiklari menfî tutumlari istismâr ederek orduyu ve halki isyana tesvik ediyordu. 2 aralikta daha önce Manastir Postanesinden çikarken vurulan Semsi Pasanin akrabâsi Ismail Mâhir Pasa, Sultanahmed Meydaninda öldürüldü. Kâtil, kaçmayi basardi. Önceden beri devam etmekte olan bu gibi suikastler halkta Balkan komitaciligi usûlündeki cinâyetlerin devam edecegine dair bir inanç uyandiriyordu. 17 Aralikta toplanan mecliste Ittihatçilar ekseriyeti sagladilar.
Hükümet Avci taburlari ile hiç mesgul olmadigi gibi Istanbul'un inzibati avci taburu çavuslarinin emrine tâbi kilindi. Bunlarin Istanbul'da eglence hayâtina dalmalari yüzünden askerlikle alâkalari kesilmeye basladi. Subaylarinin önemli bir kisminin da izne ayrilmasi ile iyice bassiz ve disiplinsiz kalan bu taburlar, içeriden ve disaridan tahrik edilmeye basladilar. Bu sirada Enver Bey Berlin'e, Ali Fuad Bey Viyana'ya, Feşi Bey Paris'e ve Hâfiz Hakki Bey de Roma'ya atasemiliter olarak tâyin edildiler. Harbiye Nâziri NâzimPasa da ordu içinde Ittihat ve Terakkiye karsi bir grup kurmaya çalisiyordu. Prens Sabahattin, Hukuk-i Beser gazetesinde yazdigi yazilarla pâdisâh Abdülhamîd Hanin tahtta kalisina karsi çikip, Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra da gizliliklerini sürdürmelerine muhâlefet ediyordu.
Sadrâzam KâmilPasa da Ittihatçilarin baskisindan kurtulmak istiyordu. Avci taburlarini Yanya civârinda isyan eden Yunan çetelerine karsi göndermek istedi. Buna muhâlefet eden Ittihat ve Terakki, meclisteki çogunluguna dayanarak giyabinda yapilan bir gensoru ile Kâmil Pasayi düsürdü. Abdülhamîd Han meclisin kararina uyarak Kâmil Pasanin istifâsini kabul etti ve yerine Hüseyin Hilmi Pasayi 14 Ocakta sadrazamliga getirdi. Kâmil Pasa bundan sonra muhalefetle isbirligi yapmaya basladi.
23 Ocak 1909'da Harbiye Mektebinde çikan bir karisiklik sonucunda altmis talebe atildi. 6 Subatta da Dervis Vahdetî tarafindan Ittihad-i Muhammedî Cemiyeti kuruldu. Dervis Vahdetî, Volkan gazetesindeki tahrik edici yazilarindan birinde, pâdisâha seslenerek; "Mesrutiyeti ilgâ ve meclisi kapatmak elinizdedir" diye yaziyor ve askerlerin ve ordunun büyük bir kisminin, kurdugu cemiyetin üyesi oldugunu iddiâ ediyordu. Bu sirada Harbiye nezâreti yayinladigi bir genelgeyle ordunun siyâsetle ugrasmasini yasakladi. Medrese talebelerinin imtihan edilmesiyle alakali bir kânun teklifiyse bunlarin nümâyisine sebep oldu. Istanbul'da durum iyice bozulmustu. 7 Nisanda Serbestî gazetesi basyazari Hasan Fehmi, fâili meçhul kisilerce öldürüldü. 13 Nisanda ise dördüncü avci taburuna bagli askerler gece yarisi saat 04.00'da isyân ederek subaylarini hapsettiler. Ayasofya'daki Meclis-i Mebusan önüne gelerek burada toplanmaya basladilar. Dervis Vahdetî ve arkadaslari da aralarindaydi. Tanin ve Sûrâ-i Ümmet gazetelerinin idârehâneleri tahrip edildi. Adliye Nâziri Nâzim Pasa, AhmedRizâ zannedilerek, Lazikiye Mebusu Emir Arslan da Hüseyin Câhit zannedilerek öldürüldüler.
Isyan mesrû gerekçelerden, kuvvetli önderlerle idârecilerden, güçlü destekten mahrum ve bastan tecrid edilmis bir sekilde basladi.Hareketin basinda az veya çok taninmis birisi yoktu. Isyanin en önde gelen simasi Hamdi Çavustu. Halk tamâmen ayaklanmanin disinda kaldi. Yüksek seviyede din adamlari ayaklanmada yer almadiklari gibi, basinda çavuslarin bulundugu bu isyani tenkit ettiler. Ilim adamlarindan mütesekkil olan Cemiyet-iIlmiye ve siyâsî tesekküllerin aralarinda birleserek meydana getirdikleri Hey'et-i müttefika-i Osmaniye teskilâtlari mesrûtiyete sadâkatlerini beyan ederek isyâna karsi çiktilar.
Abdülhamîd Han isyâni Hüseyin Hilmi Pasanin gönderdigi bir telgraf sonucunda ögrendi. O zaman telefon olmadigi için meclisteki telgraf merkeziyle isyânin mâhiyetini ve âsilerin taleplerini ögrenmeye çalisti. Isyancilar Mebusan Meclisine gönderdikleri tezkirede Sadrâzam Hüseyin Hilmi Pasanin görevden azlini ve Nâzim Pasanin Harbiye nâziri olmasini, alayli subaylardan daha önce tasfiye edilenlerin orduya geri alinmasini istiyordu.
Pâdisâh bunun üzerine Hüseyin Hilmi Pasayi sadrâzamliktan aldi. Ancak yerine Tevfik Pasayi sadrâzam, Müsir Eşem Pasayi Harbiye nâziri yapti. Mâbeyn baskâtibi Cevad Beyi isyancilara göndererek isteklerinin kabûl edildigini, vazgeçerlerse affedileceklerini bir hatt-i hümâyûnla bildirdi. Bunun üzerine isyancilar yatisarak dagildilar. Ertesi gün tahrikler sonucu tekrar toplandilar. Ancak bu sefer de Gâzi Osman Pasa gönderildi. Pasanin nasîhat etmesinden sonra dagildilar.
Isyan esnâsinda dâireler kapandi ve Ittihat ve Terakki Merkez-i Umûmî mensuplari Selânik'e kaçtilar. Hüseyin Câhid, Suriyeli meshur bir Hiristiyan âile olan Mutranlarin evine, oradan da Rus elçiligine sigindi. Dr. Nâzim, Vefâ da Münir Beyin nezdinde mahfuz kalip, oradan Selanik'e kaçti, Ahmed Riza, topçu subayi Süleyman Remzi Beyin delâletiyle Sehzadebasi'nda Ali Beyin evinde gizlendi. Bahaeddin Sâkir ise Fransiz sefâret memuru Mösyö Roe'nin evinde saklanip, sonra Hareket ordusuna katildi.
Ancak, isyânin Rumeli'deki yankisi çok büyük oldu. Ismâil Canbolat; "Mesrutiyet mahvoldu" diye telgrafla Selanik'e isyâni haber verdi. Hâdiseyi kimin hazirladigi belli olmadigi içinAbdülhamîd Han, boy hedefi oldu. Ittihat ve Terakki merkez ve sûbelerinden saraya tehdit telgraflari yagmaya basladi. Bir günde 67 telgraf geldi. Üçüncü Ordu mensubu askerlerle gönüllü Bulgar, Sirp, Yunan, Arnavut ve Karadag çetecilerinden mütesekkil bir ordu kuruldu. Edirne'deki Ikinci Ordu ile de temasa geçilip, bunlarin katilmasi saglandi. Trenlerle Istanbul'a sevkedilen bu orduya "Hareket Ordusu" denildi. Ordunun basina önceHüseyin Hüsnü Pasa geçmisse de, komutanliga daha sonra Mahmûd Sevket Pasa getirildi. Orduya, Hadimköy'e geldiginde Sevket Turgut Pasa komutasindaki Trakya gönüllüleri de istirâk etti. Askerlerin büyük bir kismi gerçek durumdan haberdâr olmayip, pâdisâhi kurtarmaya geldiklerini zannediyorlardi.
Pâdisâha sâdik bâzi pasalar saraya gelerek Yildiz ve civârindaki birliklerin Hareket ordusu çapulcularina karsi kullanilmasi için izin istediler. Abdülhamîd Han, yalniz pâdisâh degil, ayni zamanda halîfe oldugunu, otuz üç senedir aslâ kan dökmedigini belirttikten sonra; "Tüfekçilerin silahlari toplansin. Kimse silah atmasin, Müslümani Müslümana kirdirmam." diyerek bunu reddetti. Kuvveti olmasina ragmen büyük fitne çikmamasi için bunun kullanilmasina izin vermedi. Ittihatçilarin önde gelen simalarindan Tahsin Bey (Uzer) hatiralarinda; "Sultan basiretli davranip askerler arasinda kan dökülmesine meydan vermedi." demektedir. Emre ragmen bâzi direnmeler oldu ise de, sehir Hareket ordusunca bir günde ele geçirildi ve sikiyönetim îlân edildi (25 Nisan 1909).
Hareket Ordusu Istanbul'a gelince önce Yildiz Sarayi muhâsara edildi. Muhâsaradan önce Ingiliz, Rus ve Fransiz elçilerinin yaptigi yardım teklifi Abdülhamîd Han tarafindan reddedildi. Saray muhafizlarinin silahlari toplanip Hareket ordusuna teslim edildi. Saray ve civârini besleyen büyük mutfaklarin atesleri söndürüldügü için Sultan ve maiyeti aç birakildi. Kendilerine bir miktar tayin ekmegi gönderildi.
27 Nisanda Said Pasa baskanliginda toplanan mecliste Hareket ordusu lehine bir beyannâme okunduktan sonra Abdülhamîd Hanin hal'ine, Mehmed Resad'in pâdisâhligina karar verildi. Elmalili Hamdi (Yazir) tarafindan hal' için hazirlanan müsveddeye îtiraz eden fetvâ emini Haci Nûreddin Efendi; "Hâl'de seâmet vardir, Sultan Azîz hal' edildi, basimiza 93 Harbi faciasi geldi." diyerek imzâlamak istemedi. Ancak Istanbul mebusu Âsim Efendinin "Hal' edilmekten baska çâre yoktur. Hal'edemezlerse öldürürler." deyince mecbûren imzâladi. Yeni seyhülislâm Ziyâeddin Efendi tarafindan müsveddeye son sekli verilip, hal' veya ferâgati meclise birakildi. Meclis hal'i kabul etti. Bundan sonra hazirlanan iki heyetten birisi Dolmabahçe Sarayina digeri de Yildiz'a gönderildi.
Dolmabahçe'ye giden hey'ette Bolulu Habib, Toygarli Hâlid ve Kadiköylü Fehmi isminde Hareket ordusu veIttihat ve Terakki mensubu küçük rütbeli üç subay vardi. Resad Hana pâdisâhligini teblig ettiler ve daha sonra tahta geçis merâsimi icrâ edildi.
Yildiz'a Sultan Abdülhamîd Hana hal'ini teblig için gönderilen hey'etin tesekkül tarzi ise Türk târihinin en yüz kizartici hâdiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanli tebeasini temsil etmesi gerektigi iddiasi ile tesekkül olunan heyette tek bir Türk yoktu. Bunlar Emanuel Karasso, Esat Toptanî, Aram Efendi ve pâdisâhin uzun seneler yâverligini yapmis olan katisik soydan Ârif Hikmet Pasa idiler. Padisah hal' kararini teblige gelenlerin kimler oldugunu mâbeyn baskâtibi Cevad Beye sorup ögrenince; "Bir Türk pâdisâhina, Islâm halîfesine hal' kararini bildirmek için bir Yahûdî, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden baskasini bulamadilar mi!" demekten kendini alamamistir. Kararin tebliginden sonra artik Çiragan Sarayinda oturmak istedigini söylemis ancak kabul edilmeyerek kirk sekiz saat içinde mâiyyetiyle berâber Selanik'e gönderilmis, burada Alatini Kösküne hapsedilmistir.
Abdülhamîd Hanin Yildiz'dan uzaklastirilmasindan sonra saraydaki mevcut elmas, inci gibi mücevherler, degeri milyarlari bulan târihî kiymetler, sandiklar içinde Harbiye nezâreti dis kapisi yanindaki iki binânin alt katlarina yerlestirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapilar Ittihatçilar tarafindan açilarak bunlar yagma edildi ve bu tecâvüz sebebiyle de hiç kimseye mesuliyet yüklenemedigi gibi suçlular da tespit edilemedi.
Hadiseden sonra kurulan Dîvân-i Harp, isyancilardan 56 kisiyi îdâma mahkûm etti. Dervis Vahdetî de bunlar arasindaydi. Cezâlar 3 Mayis-25 Haziran arasinda infâz olundu. Prens Sabahaddin önce tevkif edilip, sonra serbest birakildi. O da hemen Avrupa'ya kaçti. Digerleri de sürgün ve hapisle cezâlandirildilar. Isyânin mâhiyetini ve tertipçilerini arastirmak için kurulan komisyon kisa bir müddet sonra dagitildi. Hareket Ordusu Istanbul önlerindeyken Abdülhamîd Han; "Mâdem beni istemiyorlar saltanati birâderime ferag ederim, devleti o idâre etsin. Fakat bir meclis mi, yoksa Dîvân-i Âli mi ne kurulursa kurulup, benim hâdiseyle alâkamin olup olmadigi tespit edilmelidir." demisti. Ancak Said Pasa; "Suçsuz çikarsa hâlimiz nice olur?" diye resmî tahkîkatin açilmasina mâni oldu.
Hiçbir ciddî târih kitabinda hâdisenin pâdisâh tarafindan çikarildigina dâir bir bilgi, belge yoktur. Sultan Abdülhamîd Hanin muârizlarindan olan Ahmed Refik Bey (Altinay), 31 Martin muhâliflerce tertip edildigini, pâdisâhin bir ilgisi olmadigini belirtmektedir. Talat Pasa ve Meclis-i Mebusan Baskani Ahmed Rizâ da pâdisâhin suçsuz oldugunu beyan etmektedirler. Seyhülislâm Cemâleddin Efendi Hatirat-i Siyâsiye'sinde isyânin Ittihat ve Terakki tarafindan pâdisâhi tahttan indirmek, aleyhlerinde hâsil olan menfî düsünceleri temizlemek maksadiyla tertip edildigini yazmaktadir. Bâzi târihçiler de, "Isyâni pâdisâh tertip etseydi askerleri bassiz birakmazdi." demektedirler.
31 Mart Hâdisesinden sonra Ittihat ve Terakki diktatörlügüne giden yol açilmis olup, mesrutiyet örfîlesmistir. Bundan sonra yüksek rütbeli subaylar da Ittihat ve Terakkiye katilmislardir. Osmanli Devletinde her yönüyle bir anarsi ve yikim devri baslamis, daglardan inerek mesrûtiyeti selamlayan Balkan komitacilari tekrar daglara çikmislar ve bir daha da inisleri olmamistir. Otuzbir Mart Vak'asini tertip edenler ve Sultan Ikinci Abdülhamîd'i tahttan indirenler sonunda, devleti Birinci Dünyâ Harbine sokup memleketi düsman çizmelerinin altinda birakarak kaçtilar. Is bununla da kalmadi, bunlar isbirligi yaptiklari kimseler tarafindan öldürüldüler. Bu olaylarin hepsi, Otuzbir Mart Vak'asi ile baslamis ve on sene içinde devlet ve millet yok olma noktasina gelmistir.
Otuzbir Mart Vak'asinin gizli tertipçilerinden olan Selim Sirri Tarcan ile Rizâ Tevfik Beyin asagidaki îtiraflari bu olay hakkinda Türk târihine isik tutmaktadir:
"1908 Ihtilâlinden evvel, bizleri basta Ingiliz sefiri olmak üzere Fransiz, Italyan sefirleri de çok tesvik ettiler. Onlardan büyük mikyasta fikir muâveneti (yardım) ve tesvik gördük... Hey - Rizâ! Meger kimlere hizmet etmis?
Nihâyet hürriyeti de -kimlere- îlân ettik! Selim Sirri ile berâber ben de Istanbul sokaklarinda üzerine çikip "Yasasin hürriyet" nutuklari atacak nice basamak taslari aradik.
Bir gün Talât'a (Talât Pasa) dedim ki: "Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli tesvik gördük. Iste hürriyeti îlân ettik. Gidelim bu süferâyi (elçileri) ziyâret edelim, Teşekkür edelim."
Evvelâ Ingiliz sefâretine gittik. Galatasaray'daki o muhtesem binâyi tam bir ölü sessizligi içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dâhil olmak üzere bütün sefâret erkâni içerdeydi. Fakat bizi karsilayan sefâret kavasi, kimi sorduksa "Yok!" dedi. Çok soguk bir adem-i kabul (kabul etmemek) idi bu. Bir mânâ veremeden dönmüstük.
Cünye'de idim. Emir Abdullah'tan bir dâvet mektubu aldim. O yil farîze-i haci îfâ için (hac farîzesi) gidecekleri Hicaz'a beni de dâvet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altin olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. (Rizâ Tevfik sürgündedir.) Oglum Said, Ingiltere'de oturuyordu. Onu ziyârete Londra'ya gitmistim. Said'e Iskoç asilzâdelerinden Lord Nikilsin (1909'da, Ingiltere'nin Türkiye büyükelçisi) cenaplari hayli yardım etmisti. Hem bu alâkalarina Teşekkür etmek, hem de eski dostlugu bir daha ihyâ eylemek üzere ziyârete gittim.Sohbet sirasinda Istanbul sefâretinin (Istanbul'daki Ingiliz elçiliginin 1909'daki) bize gösterdigi o soguk adem-i kabul hatirima geldi. Lord cenaplarindan sebebini sordum:
-Dostum Rizâ Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri tesvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. Ihtilâl olacak; istibdatla berâber sultan da bu bâhusus temsil ettigi hilâfet müessesesi de alasagi edilecek. Fakat aldanmis olduk. Bekledigimiz netiyceyi alamadik. Zîrâ ihtilâl yaptiniz, gerçi Kânûn-i Esâsî geldi, fakat Sultan da hele hilâfet müessesesi de yerinde bâki...
Lord cenaplarina tekrar sordum:
-Ingiltere devlet-i fahîmesini hilâfet müessesesi bu derece siddetle neden alâkadar ediyor?
-Ha... Dostum Rizâ Tevfik Bey... Biz Misir'da bilhassa Hindistan'da Islâm kitlelerini idâremiz altina alabilmek için milyonlarca altin harcadik, muvaffak olamadik. Halbuki Sultan? Yilda bir defâ bir "selâm-i sâhâne", bir de "Hafiz Osman Kur'ân-i kerîmi" gönderiyor, bütün Islâm ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor.
Iste biz ihtilâlden ve siz Jön Türklerden ihtilâl sonunda, sultanlarin da, hilâfetin de, yâni bir selâm-i sâhâne ve bir Hâfiz Osman Kur'ân'iyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandik. Iste bu sebeple bir soguk adem-i kabul gördünüz..."
(Ahmed Kabakli-Temellerin Durusmasi-1989)
|
|
|
|