Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
  Bâb-i âlî Baskını
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:53 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Bâb-i âlî Baskını

Ittihâd ve Terakkî cemiyetinin, hükümeti ele geçirmek için 23 Ocak 1913'de tertipledigi kanli baskin, ikinci Mesrûtiyet'in îlâninda ve 31 Mart Vak'asi'nda orduya dayanarak is basina gelen ittihâd ve Terakkî komitesi, asker ocagini siyâsete karistirarak bozmaya çalisti ve memleketi keyfî olarak idare ettiler. 16 Temmuz 1912 Sali gününe kadar bu keyfî idare devam etti. Sadrâzam Saîd Pasa, bu târihte halaskar zâbitân grubunun baskisiyla istifa edince, ittihâd ve Terakkî iktidardan düstü. Gazi Ahmed Muhtar Pasa baskanligindaki yeni hükümet is basina geldi. Balkan harbinin birbirini tâkib eden aci günlerinde, ancak üç ay sekiz gün kadar iktidarda kalabilen bu hükümetten sonra sadâret makamina Kâmil Pasa getirildi.

Ittihâd ve Terakkî komitesi, hem Gazi Ahmed Muhtar Pasa hem de Kâmil Pasa'nin iktidarlari zamaninda ihanete varan gizli faaliyetler yürüterek yeniden is basina gelmeye çalisti. Maksadina kavusabilmek için aklin alamiyacagi türlü hîle ve tuzaklara basvurdu, iktidarda bulunan hükümetlerin iyi niyet veya gafletinden istifâdeye çalisiyorlardi. Balkan harbinin aci günlerinde düsman ordularinin istanbul kapilarina dayandigi bir sirada, memleketin içinde bulundugu vahim duruma bakmaksizin, Kâmil Pasa hükümetini devirmek için çesitli entrikalar çevirerek, memleketi yeni badirelere sürüklediler.

Asker içinde bozgunculuk yapip, Anadolulu askerlere, Rumeli'nin kendi vatanlari olmadigindan bahisle hükümetin kendilerini bos yere kirdirdigi fikrini yaydilar.

Öte yandan Balkan savasinin neticeleri ne olursa olsun, büyük devletlerce sinir degisikligine müsâde edilemiyecegi, ordunun maglûb olmasindan dolayi devlete hiç bir zarar olmiyacagi propagandasini yaydilar. Halaskârân grubuna mensûb olmayan zabitlerden bir çoklarini elde ederek, ordudaki eski mensûblarini da siyâsi faaliyete sevk ettiler. Halaskârân grubunun reisi durumunda bulunan ve Kâmil Pasa kabinesinin harbiye naziri ve baskumandan vekili olan Nâzim Pasa'yi çesitli vâdlerle saflarina çektiler. Hattâ isbasina geldikleri takdirde kendisini sadrâzam yapacaklarina bile inandirdilar.

Hükümetin yapmak istedigi icrââti zamaninda haber alabilmek için istanbul'daki polis kadrosunun mühim bir kismina ittihâd ve Terakkî komitesinin adamlari yerlestirildi. Harbiye nâzin Nâzim Pasa, Pingâzi'den davet ederek getirttigi ittihâd ve Terakki komitesi üyeleri Enver Pasa'yi kolordu erkân-i harb reisligine (kolordu kurmay baskanligina) ve Cemâl Pasa'yi da menzil müfettisi umumîligine tâyin etti. Böylece istanbul'daki askeri kuvvetin mühim bir kismi ittihâd ve Terakki'nin kontrolüne girdi. Nâzim Pasa'nin bu faaliyetleri kabine içinde huzursuzluklara sebeb oldu. Sadrâzam Kâmil Pasa, Nâzim Pasa'nin bu faaliyetleri sebebiyle sadâretten istifa etmeyi ve kuracagi ikinci hükümete Nâzim Pasa'yi almamayi düsündü. Fakat Nâzim Pasa'dan çekindigi için bunu yapamadi.

Her gün yeni bir maceranin pesinde olan ittihâd ve Terakkî komitesi; Kâmil Pasa hükümetinin Edirne'yi Bulgarlara biraktigi seklinde dehsetli ve yikici bir propagandaya giristi. Orduyu ve halki mevcut hükümete karsi ayaklandirmaya diger taraftan da kirli emellerini gizlemeye çalisti.

Konunun asli ise söyleydi: Balkan savasi sonrasinda Balkan devletleriyle Londra sulh müzâkerelerinin neticelen mesine mâni olan Edirne ve adalar mes' elesinden dolayi, düvel-i muazzama veya düvel-i sitte denilen alti devletin istanbul elçileri Bâb-i âlî'ye müsterek bir nota vererek Edirne'nin Bulgaristan'a terk edilip Midye-Enez hattinin hudûd olarak kabul edilmesini ve adalarin geleceginin de Anadolu'nun emniyeti göz önünde bulundurulmak suretiyle kendilerine birakilmasini istediler. Bu iki sart kabul edilmedigi takdirde harbe devam edilecegini bildirdiler.

Kanli Bâb-i âlî baskinindan bir gün önce 22 Ocak 1913 günü, Dolmabahçe Sarayi'nin üst katindaki büyük salonda vükelâ (bakanlar), ayan meclisi, askerî ve mülkî erkândan meydâna gelen Sûrâ-yi umûmî toplandi. Mes'ele uzun uzadiya müzâkere edildikten sonra, devletin artik harbe devam edemiyecegini, Edirne'nin de Bulgaristan'a birakilmayip, tarafsiz ve serbest olmasini, ilgili devletlerin tasdikiyle Bâb-i âli'ce bir mutasarrif ve mesihat makamina bir kadi tâyin etmesini Meclis-i idare azasinin ahâli tarafindan yapilip, mahalli jandarma ve polis kuvvetleri teskil edilerek, maaslarin mahallî bütçeden karsilanmasini, bütçe açiklarinin Osmanli hazînesinden kapatilmasini, dînî ve millî günlerin eskiden oldugu gibi kutlanmasi kararlastirildi. Cevabî bir nota yazilmak üzere emir verildi.

Hazirlanacak nota metnini tedkîk için Meclis-i vükelâ 23 Ocak 1913 Persembe günü ögleden evvel toplandi. Bu toplantidan sonra ittihâd ve Terakkî komitesi, kamuoyuna karsi Kâmil Pasa kabînesinin Edirne'yi Bulgaristan'a terk ettigini yayip, bu iddia ve iftiraya dayanarak da Bâb-i âlî baskinina bir halk hareketi görünümü vermek için tesebbüse geçti. Hâlbuki hükümet Edirne'nin Bulgaristan'a terkini kabul etmedigi gibi, notayi da henüz göndermemisti.

Bâb-i âli'ye baskin düzenleyerek hükümeti ele geçirmeyi plânlayan ittihâd ve Terakki komitesi günlerce süren hazirligini gizlice tamamladi. Dâhiliye nazirinin haberi olmadan, Bâb-i âli'yi korumakla vazifeli muhafiz bölügü Cemâl Bey (Pasa) tarafindan yerinden alinarak baska yere götürüldü ve yerine acemi askerlerden derme çatma bir müfreze getirildi. Bu müfrezenin basmada bir Itihâdci zabit vazifelendirildi. Bildirilen gün ve saatte, Ittihâdci-larin fedaîler grubuna mensûb bâzi genç subaylarla, siviller, Bâb-i âlî civarinda yerlerini aldilar.

Meclis-i vükelânin (bakanlar kurulu) Bâb-i âlî'de toplanti hâlinde bulundugu sirada, o yillarda Ittihâdcilarin umûmî merkezi durumunda olan ve simdiki Cumhuriyet gazetesinin bulundugu meshur kirmizi konak ve bu binanin hemen karsisindaki Menzil müfettisliginde toplanan Itti-hâdcilar, Talat Bey'in emriyle Sapancali Hakki'nin götürdügü, "Her sey hazir" haberinden sonra harekete geçerek, en önde Enver Bey bir ata binmis, onun etrafinda da iki yüze yakin fedaisi olmak üzere yola düstüler.

Ellerinde küçük bayraklar olan baskincilar Cagaloglu tarafindan, "Yasasin Enver Bey, Yasasin Millet" bagirtilariyla Bâb-i ali'ye yürüdüler. Talat Bey, daha önce gelerek bir kaç zabit ile beraber içeri girmisti. Enver'le birlikte olan çeteciler güruhu binek tasina geldigi zaman, Ittihâdcilar tarafindan degistirilen, sözde koruma görevlisi müfreze, basindaki zabitle birlikte ortaya çiktiysa da Enver atindan inip merdivenlerden çikmaya basladi ve zabiti çagirarak kisa bir emir verdi. Zabit, askerlerini alip Bâb-i âlî'nin arka tarafindaki Naili Mescid önünde silâh çattirdi ve hiç bir seye karismadi. Bu bosluktan istifâde eden Enver'le adamlari içeri daldilar. Baskinin kanli safhalari dis sofada cereyan etti. Hepsi silâhli olan baskincilar, gürültüyle sofaya girdikleri sirada kendilerine silâh çeken sadâret yaveri Nafiz Bey'le, harbiye nezâreti yaverlerinden Kibrisli Tevfik Bey'i, sadâret dâiresi kapisinda duran iki nöbetçi neferi ve isimleri bilinmeyen diger alti kisiyi vurup öldürdüler. Kendilerinden de cemiyet murahhaslarindan ve eski mülâzimlardan Mustafa Necip Bey isminde biri öldürüldü. Dis sofada on kisiyi öldüren çeteciler, baslarinda Talat ve Enver oldugu hâlde iç sofaya daldilar.

Baskin hâdisesinin basladigi sirada pâdisâhin bâzi irâdelerini teblig için saraydan gelen mâbeyn baskâtibi Ali Fuad Bey'le görüsmek üzere, sadrâzam Kâmil Pasa Meclis-i vükelânin bulundugu salondan kalkip sadâret odasina geçmisti. Bu sirada gürültüleri duyan gafil ve magrur harbiye nâzin ve baskumandan vekili Nâzim Pasa yerinden firlayip ne oldugunu anlamak için sofaya çikti. Bu sirada kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiseri Celâl Efendi'yi de öldüren çeteciler sofada harbiyenâzin Nâzim Pasa ile karsilastilar. Kendisini sadâret vadiyle aldatan komitacilari ellerinde tabancalarla gören Nâzim Pasa, kendisine siyâsetle ugrasmayacagi hakkinda sahsî ve askerî namusu üzerine söz vermis olan Enver'le yanindakilere; "Siz beni aldattiniz. Bana verdiginiz söz bu muydu?" diyerek karsi çikmak istedi. Tam o sirada isabet eden bir kursunla devrilip az sonra öldü.

Silâh seslerini duyan seyhülislâm Cemâleddîn Efendi, odunluga saklanmis, Vükelânin çogu da Anadolu ve Bagdâd demiryollari müdîr-i umûmisi Huguenin'le diger bir-iki ecnebinin bulundugu odalara siginmislardi. Yalniz dâhiliye nâzin Resîd Bey'le, evkaf naziri Ziya ve bahriye nazir vekili Ferik Rüstem pasalar Meclis-i vükelâ salonunda kalmislardi. Talat ve Enver beyler sadâret odasina dalip 83-84 yaslarinda bulunan ihtiyar sadrâzam Kâmil Pasa'ya istifa etmesini söylediler. Kâmil Pasa harp vaziyetinin vehâmetinden ve devletin mâruz kaldigi tehlikelerden bahs ederek nasîhat vermek istediyse de, mütemadiyen sözünü kesen Talat'in sert bir sesle; "istifa istifa..." diye bagirip çagirmasi üzerine kalemi aldi ve; "Cihet-i askeriyyeden vuku bulan teklif üzerine" kaydiyla bir istifaname yazdi. Zorbalarin israr ve tehdidi üzerine bu ibarenin basina; "Ahâli ve" kelimelerini de ilâve etmek zorunda kaldi.

O sirada disari çikan bir kaç tabancali çeteci Bâb-i âlî'nin önünde biriken 40-50 kisilik meraklilar toplulugunun arasindan geçip karsi kösede bulunan eski Ma'zûlîn kiraaşanesine giderek içeridekileri; "Ulan tu! Ne duruyorsunuz! Vatan gidiyor, din gidiyor, alçaklar" diye zorla disari çikardilar. Sonra da tekbir getirmeye basladilar. Tam o sirada Enver Bey istifa kagidi elinde oldugu hâlde binek tasinda göründü. Halka sükût isareti verdikten sonra, kabînenin istifa ettigini kendisinin simdi saraya gidip, pâdisâha durumu arz edecegini ve yeni kabînenin Mahmûd Sevket veya izzet pasalardan biri tarafindan kurulmasinin muhtemel oldugunu söyledi. Seyhülislâm Cemâleddîn Efendi' nin otomobiline binerek Dolmabahçe'ye hareket etti.

Bu sirada ittihâd ve Terakkî komitesinin meshur hatîbi Ömer Naci sag elindeki kocaman tabancayi sallayarak, sol eliyle de dizlerini yumruklayarak binek tasinin üzerinde belirdi; "Edirne gidiyor, din gidiyor, vatan gidiyor" diye bagirarak halkin isyani süsünü verebilmek için etrafina kalabalik toplamaya çalisti. O sirada binek tasinin üstündeki cümle kapisinin sag tarafinda Ziya Gökalp ve Talat Bey göründüler. Ziya Gökalp; "Edirne'yi düsmana veren kabineyi millet devirdi" diyerek Talat Bey'le karsilikli konusup gülüstüler. Bu arada gözden kaybolan Talat Bey, bir müddet sonra gelip bütün vilâyetlere dâhiliye nazir vekili imzasiyla; "Kâmil Pasa kabinesinin Edirne ile adalari düsmana verdiği için millet tarafindan iskat yâni düsürüldügünü" belirten bir telgraf çektigini bildirdi. Bir müddet sonra Enver ve basmâbeynci Hâlid Hursîd Bey saraydan dönerek; Mahmûd Sevket Pasa'nin sadrazamliga, Erkân-i harbiye-i umûmiye reisi izzet Pasa'nin da baskumandan vekilligine tâyin edildigini binek tasindan halka ilân etti ve; "Pâdisâhim çok yasa!" dedi. Oraya toplanan kalabalik da ayni sözü tekrarlayip; "Ah Mahmûd Sevket Pasa, Edirne'mizi kurtar!" diye bagirdilar.

Tutuklu olarak bulunan sadrâzam Kâmil Pasa ve seyhülislâm Cemâleddîn Efendi haricindeki diger vükelâ (bakanlar) serbest birakildilar. Kâmil Pasa ve Cemâleddîn Efendi de geceleyin serbest birakilip evlerine gönderildiler.

Bâb-i âlî baskinindan sonra, devletin gelecegi tekrar ittihâd ve Terakkî çetesinin eline geçti, örfî idare (siki yönetim) ilân edilip ittihâd ve Terakkiye muhalif olan kimseler Bekir Aga bölügü denilen askerî tevkifhaneye (tutuk evine) gönderildiler. Sultan ikinci Abdülhamîd Han'a müstebid hükümdar, kizil sultân diyen ve onun basina sansür uyguladigini iddia eden ittihâd ve Terakki mensuplari, muhaliflerini tutuklamakla kalmayip, basina sansür koydular, kurduklari daragaçlarinda, nice vatanperver ve masum kimseyi bir bahaneyle îdâm ettiler. Hafiye teskilâti ve istanbul muhafizligi denilen askerî ve siyâsî emniyet teskilâtiyla, bir tedhis ve terör idaresi ve müdhis bir komite hâkimiyeti kurdular. Kâmil Pasa ile seyhülislâm Cemâleddîn Efendi, dâhiliye nâzin Resîd, mâliye naziri Abdurrahmân, muharrir Ali Kemâl ve Doktor Rizâ Nur beyler yurt disina sürüldüler.

Ittihâd ve Terakkî çetesi tarafindan iktidara getirilen Mahmûd Sevket Pasa hükümeti, Kâmil Pasa hükümetinin kabul etmedigi sartlari kabul ederek, bütün Rumeli kit'asiyla beraber Edirne'yi düsmana terk etti ve adalarin gelecegini de ilgili devletlere birakti.

Bu konuyu yazdır

  Osmanlı Akıncıları
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:49 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Osmanlı Akıncıları



Akıncılar ya ma gâyesiyle düşman içine giren ve talanla hayatlarını geçiren bir topluluk de ildi. Onlar, kendilerine kılıç çekmeyene kılıç çekmez; ‘aman’ dileyene dokunmazlardı. Serhat topraklarında yaşayan akıncıların pek ço u, Avrupa ve Balkan dillerini bilen, aynı zamanda bilgili ve kültürlü insanlardı.

Akıncılar, baştan neyi kabul ettiklerini çok iyi biliyor, ölümle kol kola hayatlarını devam ettiriyor ve bunu sırf Allah rızasını kazanmak u runa yapıyorlardı.

Akıncılar, gönüllerindeki aşk ve heyecanla kendilerini devletin milletin ve dinlerinin bekâsına adamış, gerekti inde canını vermekten çekinmeyen Hak fedaileriydi. Gönlünde bu aşk ve heyecanı tutuşturabilen insan, cihadı en büyük ideali hâline getirir ve bu u urda ölmeyi cana minnet bilir. Kalemiyle cihada iştirak eden yazardan, do rulu u hâl diliyle anlatan Müslüman’ın yaptı ı cihada kadar, çeşitli cihat şekilleri vardır. Akıncılar da haksızlı ı, hak bilen düşmanla yaka paça olmayı tercih etmişler ve bunun neticesinde peygamberlikten sonra mertebelerin en büyü ü olan şehitli i talep etmişlerdir.

ıslâm gerekti inde silâhlı mücadeleye cevaz vermiştir; ama, bu konuda birçok şart belirlemiştir. Müslümanların din, nesil ve mallarının müdafaa edilmesi, düşünce hak ve hürriyetlerinin korunması, yapılan karşılıklı anlaşmalara uyulmaması, Müslümanlara ve onların himayesinde bulunanlara zulmedilmesi, bu hususlardan sadece bazılarıdır. Ama ne acıdır ki biz, bu hakikatleri hiçbir zaman oldu u gibi dışarıya anlatamamışızdır.

Akıncıların vazifesi, başlarındaki beylerin önderli inde sınır muhafazasına çalışmaktır. Akıncılar, bulundukları toprakları korumakla birlikte gelebilecek saldırılara ve tehditlere karşı caydırıcı bir güç konumundaydılar. Avrupalıların sonraki asırlarda kurdu u özel komando birliklerini akıncılardan ilhâm alarak oluşturdu una dâir rivayetler vardır.

Akıncıların akınlarını, Hz. Peygamber dönemindeki seriyyelere benzetebiliriz. Gerekti i yerde düşmana fiilen karşı koyma, halkın can ve mal güvenli ini koruma ve bu u urda savaşma, akıncıların vazgeçilmez hayat tarzıydı.


Bir eski e ri kılıç... Kakmalarla süslü kını,
Bununla belki yapılmıştı Türk’ün ilk akını!
Bir eski e ri kılıç... Kabzasında yakutlar,
Bununla belki kırılmıştı bir zaman putlar....


Osmanlı, Hazreti Peygamber’in (sas): “Ne zulmediniz ne de zulme u rayınız.” sözünü kendine şiar edinmişti. O kimsenin hakkına tecavüz edip, kimseyi ezmezken; ezilmemeye, zulme u ramamaya da dikkat ediyordu. Bunun için Payitaht’ta ordu savaş için hazırlanırken, hafif piyade birli i olan akıncılarla zaman kazanılıyor, âni baskınlara karşı teyakkuzda olunuyor ve sınır muhafaza ediliyordu. Akıncılar, Fatih Sultan Mehmet’in şu sözlerini kendilerine düstur ediniyor gibidir: “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zîrâ elimizde ıslâm kılıcı var. E er bu zahmeti ihtiyar etmezsek, bize gazi demek yalan olur.” Yine şanlı padişah Fatih Sultan Mehmet: “Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez.” derken, onun akıncıları da aksini yapamazdı zaten. Müslümanlar, tarihin hiçbir devrinde, devlet, millet ve fert olarak kimseyi istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve istismara da hiçbir şekilde izin vermediler.

Akıncılı ın temelinin Osman Gazi döneminde, Köse Mihal tarafından atıldı ı söylenir. Orhan Gazi zamanında daimî piyade ve süvari askerlerinin teşkiline kadar hep akıncılar kullanılmıştır. Osmanlı uç beyli inin kısa sürede devlet hâline gelmesi de, akıncılar sayesinde olmuştur. Akıncılı ın bir ocak şeklinde kurulmasında Evrenos Beyin büyük eme i olmuştur.

ılk zamanlar akıncı beylerinin ço u, Osman Gazinin yoldaşları olan kumandanların çocuklarıydı. Akıncı beylerinin yetkileri çok geniştir, onlar istediklerini oca a alır istemediklerini de ocaktan çıkarabilirlerdi. Divan-ı Hümâyun bu işlere hiç karışmazdı. Çok güvenilen akıncı beyi büyük bir selâhiyete sahipti, emirleri do rudan do ruya padişahtan alırdı.

Akıncı beylerinin rütbeleri sancak beyi seviyesindeydi. Akıncı eri, yüzlerce defa canını ortaya koydu u için, di er birçok oca ın subayından imtiyazlıydı. Akıncılar içerisinde fedai, dalkılıç, serdengeçti, deli, azap, gönüllü, beşli gibi şahıs ve grup isimleri vardı. Küçük rütbeli akıncı zabitlerine ‘toyca’ veya ‘taviçe’ denirdi. 16. yüzyıl sonlarında 40 bin olan akıncı mevcudu, zaman içerisinde artma ve azalmalar göstermiştir.

Akıncılar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri merkeze iletirlerdi. Akınlar, katılan akıncı sayısına göre isimler alırdı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana çete, 100’den fazla kişiyle yapılana haramilik, akıncı beyinin kumandası altında yapılana ise, akın denirdi.


Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kâfilelerle


Silâh ve teçhizatları uygun olmadı ından, akıncılar kale kuşatmasına katılmazlardı; ancak akıncı fedâilerinden serdengeçtiler, kuşatılmış kaledeki düşmanın arasına dalarlardı.

Akıncılar, sürekli ordu birliklerine dahil de ildir. Rumeli’de serhat boylarına yakın yerlerde yaşayan akıncılar, sınır bölgelerinde pürüz çıkaran düşman memleketlerine âni baskınlar tertipleyerek onları yıpratırlardı.

Bu gruplar içerisinde en ilginci ‘deli’ adı verilendir. Düşmanı görünce âdeta deliye dönen bu grubun mensuplarını kimse durduramazdı. Ordu ile sefere iştirak ettiklerinde, savaşın en ön safında yer alır ve düşmana ilk onlar saldırırdı. Bu gruptan olanlar bazen hiçbir silâh kullanmaz, sadece kendilerini savunmak için yanlarında bulundurdukları kalkanlarla düşmanın içerisine dalar, kendilerine yapılan kılıç hamlelerini kalkanlarıyla savuşturup, mermere vurarak sertleştirdikleri o koca elleriyle düşmanın yüzünde şimşekler çaktırırlardı. Topu topu bir avuç deliyle baş edemeyen düşman, geride kendi sayısına yakın Türk ordusunu görünce pani e kapılır ve birer ikişer kaçışırdı. Bu delilerin bir kısmı e ersiz ata biner, bir kısmı da akşama kadar ellerini mermer gibi sert cisimlere vurarak nasır ba latırdı. Kat kat nasır ba lamış bu eller, düşman için kılıçtan daha tesirli bir silâh olurdu. Deli adıyla anılan bu süvariler, 15. yüzyıl sonlarından itibaren istihdam edilmişlerdir. Önceleri sadece Avrupa’daki sınır boylarında kullanılan deliler, ‘bayrak’ adı altında 60’ar kişilik ocaklara ayrılırdı. Başlarındaki kumandanlarına Delibaşı denirdi. Delibaşın altında gönüllü a ası ve bölük a ası gibi zabitler vardı. Deli süvarisi olmak isteyen, cesaretiyle kendini ispatlamak zorundaydı. 16. yüzyılda kurt, sırtlan, pars gibi vahşi hayvan derilerinden yapılmış elbiseler giyen delilerin, atları da akıncılarınki gibi çevik ve dayanıklıydı. Delilerin silâhları ise, akıncılarınki gibi kılıç, kalkan mızrak, balta ve bozdo andı. Akıncılar Hazreti Hamza ve Hazreti Ali’yi pîr olarak görürlerdi.

Bilmemiş var mı geniş yeryüzünün serhaddi,
Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi.
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına
Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına.
Yahya Kemal Beyatlı

Akıncılı a kabul edilmek çok zordu. Bunun için do rudan do ruya beyin rızası gerekirdi. Zîrâ kötü bir akıncı, birli in mahvına sebep olabilirdi. Çok süratli intikâl, seri hareket, harikulâde süvarilik, fevkalâde silâhşorluk bu işin olmazsa olmazlarındandı.

Bazı istisnalar haricinde akıncılık, babadan o ula geçerdi. Akıncılar savaş zamanlarında ordudan önce düşman arazisine girerek, orduya yol açar ve kurulması muhtemel pusuları bozardı. Akıncılar düşman topraklarına girecekleri zaman, kademeli olarak birkaç bölüme ayrılır, ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman çıkarsa, arkadakiler yetişip ona yardım ederdi. Akıncıların hücumları âni ve sert oldu undan, hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp da ıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububat muhafazasını sa lamak, esirler vasıtasıyla düşmandan haber toplamak, köprü ve geçit gibi yerleri emniyet altında tutmak da akıncıların vazifeleri arasındaydı.

Akıncı olabilmenin şartlarından birisi de, Osmanlı Türk’ü olmaktı. Devşirmelerin devletin her kademesine, hatta sadrazamlı a kadar, yükselebilme imkânı varken, akıncı olmaları imkânsızdı.

Bir akıncı adayı; imam, köy keşüdası veya dürüst birini kefil göstermek zorundaydı.

Akıncı ordu birlikleri di er ordu ocakları gibi komuta kademesine bölünürdü. Her on akıncıyı onbaşı; yüz akıncıyı subaşı; bin akıncıyı da, binbaşı komuta ederdi. Bir hareketin akın adını alabilmesi için, bu akına beyinin katılması gerekiyordu.

Bu komuta zincirini, bütün kuvvetlerin başında olan akıncı beyi tanımlardı. Akıncı beyini devlet tayin ederdi. Bu önemli kumandanlık uzun süre Mihalo lu, Evrenoso lu, Turhano lu ve Malkoço lu gibi ünlü akıncı ailelerinde kalmış ve babadan o ula intikal etmiştir. Mihalo lu, Sofya’da; Evrenoso ulları, Arnavutlukta; Turhano ulları, Mora’da; Malkoço ulları da Silistre dolaylarında bulunurlardı. Osmanlı’da akıncılar, merkezî idareye ba lı de ildi, sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı. Her mıntıkanın kumandanı ayrıydı ve akıncılar mensup oldukları sülâlenin ismiyle anılırdı.

Akıncıların en yi itleri ‘dalkılıç’ ve ‘serdengeçti’ adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedai kısımlarıydı. Bu fedailerin düşman içine dalmak ve mahzûr bulunan bir kaleye girmek gibi çok zor görevleri vardı. Bu yi itlerin ço unun böyle bir vazifeden geri dönme ihtimalleri azdı. ıhtiyar Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini tadan Napolyon’un şu sözleri, Osmanlı askerini anlamak açısından mânidârdır: “Osmanlı askerini dalkılıç olmaya mecbur edecek kadar sıkıştırmak el vermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz adam meydana çıkarsa, ma lup olmamak mümkün de ildir.’

Akıncılar, ordunun genellikle beş günlük mesafe ilerisinde yol alırlardı. Bir düşman ordusuna dalmak gerekti i zaman, bu vazifeyi yapacaklar ordudan ayrılır, düşmanı vurmak icabeden yere kadar giderler, âni ve şiddetli şekilde düşman saflarına dalarlardı. Bunun neticesinde düşman şaşırır ve bozguna u rardı.

Düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını alt üst ederek savaşın kazanılmasında önemli rol oynayan akıncıların akın takti i şöyleydi: Akıncı ordusu belirli bölümlere ayrılır, ayrılanlar da daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederdi. Sefer yapılacak ülkede her birli in ele geçirece i şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler gene belirli yerlerde, fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşerek, vatan topraklarına dönerdi. Bu durum düşman ülkesini korku içerisinde bırakırdı. Kasırgalar gibi esip geçen akıncıların, ne zaman, nerede ortaya çıkacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.

Devlet tarafından akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara (topra a) sahip olanların listelerini gösteren bir defter tutulurdu. Defterler iki nüsha hâlinde tanzim edilir, bunlardan biri merkezdeki defterhanede, di eri de akıncıların bulundukları eyalet veya sancakların kadılıklarında muhafaza edilirdi. Böylece herhangi bir yolsuzlu a meydan verilmezdi. Her akın sonunda şehit veya malûllerin yerine, kuvvetli gençler akıncı olarak kaydedilirdi. Akıncılara tahsis edilen bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetlerin 1/5’ini pençlik (humus) vergi olarak verdikten sonra, kalanlarla geçimlerini temin ederlerdi. Bazılarının ise tımarları (işleyebilecekleri toprakları) vardı.

Akıncıların atları hızlı, dayanıklı ve süratli olanlardan seçilirdi. Akıncılar sefere çıkarken yanlarında dört-beş at götürürler, yorulan atları konak yerlerinde bırakarak, hız kaybetmeden yollarına devam ederlerdi.

Uzun mesafeleri, kısa sürede koşabilecek şekilde yetiştirilen ve birçok meziyeti olan akın atlarının eskisi kadar yetiştirilememesi, bu teşkilâtın zayıflama sebeplerindendir. Fetihler döneminin sona ermesi ve duraklama devrinin başlaması ile akıncılar görülmez olmuştur. 1595 yılında Koca Sinan Paşanın Eflak’ta Prens Mihal’e yenilmesi üzerine Tuna’nın öte yakasında kalan akıncıların ve akın atlarının pek ço u telef olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren sayıları iyice azalan akıncılar, geri hizmetlerde kullanılmaya başlanmıştır. Akıncıların yerini bu dönemden sonra Kırım Hanlarının emri altındaki Tatar askerleri almıştır. Akıncı adı 1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır.

Bu konuyu yazdır

  Patrona Halil İsyanı
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:46 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Patrona Halil İsyanı

Patrona Halil İsyanı, Osmanlı Devleti'ndeki Lale Devri'nin sonunu getiren ayaklanmadır. Patrona Halil idaresinde, bu ayaklanma 28 Eylül 1730'da başlayıp günlerce sürmüştür. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilmiş; Sultan III. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine yeğeni I. Mahmud tahta geçirilmiş ve sonradan Lale Devri adı verilen devir sona erdirilmiştir

Ayaklanmanın nedeni

Ayaklanmanın sebebi, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan, bu yapılanları israf olarak gören ve büyük bir ekonomik sıkıntı çeken bir kitle olmuştur. İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine halk harekete geçmiş, camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlanmıştı. Uzun zamandır maaşlarını alamayan Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti.[2]

Zamanın tarihini yazan Mehmed Raşid Efendi ve İsmail Asım Efendi, tepkilerin ve öfkelerin korkunç bir ayaklanmaya dönüşmesinde, halkın ekonomik sıkıntısına ve yüksek enflasyona rağmen geceli gündüzlü ziyafetlerin, çırağan eğlencelerinin, sefere çıkmak istemeyen padişahla sadrazamının Davutpaşa Sarayı bahçelerine gidip bülbül dinlemelerinin baş rolü olduğunu yazarlar.[3][4] Tarihçi Şem'danî-zâde ise daha pratik bir anlatım ve örneğinle ayaklanmaya neden olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı "mirasyedi meşreb, gece gündüz zevk u sürûr icad idüb halkı aldadacak şey lâzımdır deyû bayramlarda meydanlarda dolaplar, beşikler, atlıkarıncalar, salıncaklar kurdurub erkeklerle kadınları karışık salıncağa bindiren, salıncağa binub inerken hubbaz yiğidlere kadınları kucaklatdıran, hoş-seda ile şarkılar söylettiren" kişi olarak tarif eder.[5] Topluluk tepkilerini halk ihtilaline döndürmeyi başaranlar, gerçekte Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın siyasi karşıtlarıydı.

Bu isyanın arkasında ilk kez imparatorlukta seküler yeniliklerin yapılmasının da katkısı vardı - ki bu nedenle zaten isyan süresince isyankarlar hep şeriatta söz etmişlerdir. Ayaklanmanın yöneticilerin aşırı tüketiminden kaynaklandığına dair iddialar da Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve diğer yöneticilerin muhallefat (ölenin bıraktığı mallar) kayıtlarının karşılaştırılmasıyla tutarsızdır. Bu dönem yöneticilerinin tüketim alışkanlıkları ve gündelik yaşam harcamaları önceki dönemdekilerden pek farklı değildir. Bu arada, III. Ahmed'den önceki padişahların büyük kısmının Edirne'de ikamet etmiş olmaları ve bu süre içinde İstanbul'un bakımsız kalması ve III. Ahmed'in İstanbul'a yerleşmesi sonrası yapılan - belki biraz gösterişli ama çoğunluğu gerekli- birçok yatırımın da dışarıdan aşırı harcamalar olarak değerlendirilebileceği unutulmamalıdır. Son olarak, her ne kadar Patrona Halil'İn yönetici olarak belirgin özellikleri olsa da o dönem yönetim yapısı içinde, devlet içinde belli desteği olmadan bu tür bir isyan ve yönetim değişikliğinin yapılmasının neredeyse olanaksız olduğu da düşünülmelidir. Nitekim bu isyan sırasında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın 1718-1730 seneleri arasındaki uzun süreli sadaret döneminde (Nevşehirli Damat İbrahim paşa öncesi, III Ahmed 1703-1718 arası 15 senede 13 sadrazam değiştirmiştir) oluşturduğu kadrolara yönelik Kaymak Mustafa Paşa gibi umeranın ve seküler uygulamalara yönelik İspirzade Ahmet Efendi, Zülali Hasan Efendi gibi ülemanın ve yeniçerilerin isyancı yandaşlığı belirgindir [6].

Ayaklanmanın idaresi ve gelişmesi

Halk isyanının elebaşısı Horpeşteli Arnavut Halil, leventlik ve Rumeli'de yeniçerilik yapmıştı ve yakın hemşehrileri arasında "Patrona" (koramiral) lakabıyla anılmaktaydı. İstanbul'da bir ara hamam tellaklığı veya esnaflık yaptığı da söylenmektedir. İstanbul meyhanelerine devam ettiği, devamlı alkol aldığı ve ihtilal yoldaşlarını da bu meyhanelerde tanıdığı bilinmektedir. Patrona Halil'i kendini ayaklanmaya elebaşılık etmeye kışkırtanların telkinleri ile 1730 yaz sonunda bir ihtilalci kadro toplamış ve ilk ihtilal planlama toplantısı 25 Eylül 1730'da Mevlid Alayı günü yapılmıştır. Bu grupta başkan Patrona Halil; yardımcıları Muslu Beşe ve Emir Ali ve kolbaşı kurmaylar olarak Ali Usta, Karayılan, Çınar Ahmed, Oduncu Ahmed, Derviş Mehmed, Erzurumlu Mehmed, Küçük Muslu, Kutucu Halil adlarında daha çok zorba olarak adları çıkmış halk adamları bulunmaktaydı. Zorba ayaklanmacılar 28 Eylül Perşembe günü bayrak açıp şeriat için herkesi bayrak altına gelmesini istediklerini bağırarak üç koldan şehirde yürüyüşe geçtiler. Kapalıçarşı'ya Bayezid Camii'nin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar; çarşıya girip tüccarlara zorla dükkânlarını kapattırdılar ve çarşı girişlerini tutup kimsenin alışveriş için girememesini sağladılar. Birden yürüyüş kolları kalabalıklaşıp büyümeye başladı. Ana kola hedef Etmeydanı oldu ve Patrona Halil ve erkanı bu meydanı merkez seçtiler. Bir grup da Üsküdar'a geçip orada muzır çıkarmaya başladı. Asayişi sağlaması gereken Yeniçeri Ağası Hasan Paşa bu kargaşalığa önce müdahale eder göründü ise de kalabalık dallanıp budaklanınca korkup, kurtulma çaresini kaçıp saklanmakta buldu.

Sultan ve sadrazam Damad İbrahim Paşa Üsküdar'da idiler. İstanbul Kaymakamı karşıya geçip gelişmeler hakkında bilgiler verdi. Karşılık olarak yapacakları kararlaştırmak için devlet adamları ve yüksek ulema Üsküdar'a çağrıldı ve Sancak-i Şerif Topkapı Sarayı'ndan çıkarılıp getirildi. O gece Sultan, Sadrazam ve devlet erkanı İstanbul'a geçip Topkapı Sarayı'na yerleştiler. Fakat o akşam Yeniçeriler ve Acemoğlanları da kazan kaldırıp, şeriat için yürüyüşe geçen ve geceyi sokaklarda geçiren halka katıldılar. 29 Eylül günü ayaklanmacılar İstanbul'un kontrolünü ellerine almışlardı. Patrona Halil yandaşlarına emirler verip yağmalar ve baskınlar düzenleyip isyana katılmayan veya isyancıların uygun görmedikleri kişilerin öldürülmelerine başlandı. Bu aranan ve kayıplara karışan kişiler arasında devrin ünlü şairi Nedim de bulunmaktaydı. Böylece Patrona bir terör havası yaratmayı ve kendine muhalif olacaklara gözdağı verip muhalefeti önlemeyi başardı. Etmeydanı'nda bulunan elebaşılar heyeti karargahına müderrisler getirip isteklerini fetvalar şekline dönüştürüp güya meşruiyet kazandılar. "Şeriat isteriz" yaygaralarıyla sokaklara dökülmüş acayip halk psikolojisi içinde bulunan halk güruhuna, tomruk ve zindan mahkûmlarının salınması ile katılanlar ve İstanbul'un bütün ayaktakımı öncülük ve liderlik etmeye başladı.

Bu gelişmeler üzerine Saray'dan gönderilen bir aracı ile Sultan III. Ahmet isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. Patrona Halil'in, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kellelerinin kesilmesini istediği belirtildi. Sultan duruma el koymak için Sancak-i Şerif'in açılmasını ve müslümanların bu sancak altına çağrılmasını emretti. Bu emire uyan çok az sayıda kişi Patrona Halil'in devriyeleri tarafından hemen dağıtıldılar. Yeni Kaptan-ı Derya olarak atanan Abdi Paşa, Patrona ile şahsi bir görüşme yapıp uzlaşma yolları araştırdı; ama başarı kazanamadı.

Sadrazamın idamı

30 Eylül'de Topkapı Sarayı'nda yapılan toplantıda Zülali Hasan Efendi, Sadrazam İbrahim Paşa'nın idam edilmesini önerdi. Ulemanın fetvası da alınarak akşama doğru Sadrazam İbrahim Paşa ve damatları Mustafa Paşa ve Mehmed Paşa Kapılararası'nda boğduruldular. 1 Ekim sabahı, cesetleri öküz arabalarına konulup Saray'dan çıkartılıp isyancılara verildi. Ayaklanmacılar cesetleri İstanbul sokaklarında sürükleyip herkese gösterdiler.

Fakat, ayaklanmacılar arasında bu cesetlerden hiçbirinin İbrahim Paşa'ya ait olmadığına dair bir şüphe uyandı. Tekrar Saray'a bir yürüyüş başladı. Alay Köşkü önünde büyük bir kalabalık toplandı. Padişah pencereden görünmek zorunda kaldı.

III. Ahmed'in tahttan feragati ve I. Mahmut'un tahta geçişi

Ulemadan Zulalî Hasan Efendi ve İspirzade asilerle uzlaşmaya gönderildiler. Fakat Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan III. Ahmet'in tahtan indirilmesini istediler. Uzlaşma heyeti de Patrona Halil ile isyanın sona ermesinin ancak Sultan III. Ahmed'in tahttan inmesi ile mümkün olacağına anlaştılar. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan III. Ahmet, 30 Eylül gecesi yeğeni Şehzade Mahmud'u Kafes Köşkü'nden getirip önce alnından öptü; saltanata dair öğütlerde bulundu ve şehzadeleriyle birlikte yeni sultana biat etti.

I. Mahmud önce Hirka-i Saadet dairesinde namaz kılıp dua etti ve gece yarısından sonra iç biat törenine katılıp Saray halkının tebriklerini kabul etti. 2 Ekim,1730'da İstanbul Osmanlı tahtına I. Mahmut geçtiğini ilan eden cülus toplari ile uyandı. O gün Sadrazamlığa Silahdar Mehmed Paşa tayin edilmişti. Babüsaade onune kurulan bir tahta oturan I. Mahmut için dış biat törenine hemen başlandı. Bu torende protokol ayaklanma liderlerinin uygunsuz giysi, hareket ve tavırları ile bir skandal oldu. Ön sırada baldırı çıplak Yeniçeri eri kıyafeti giyinmiş ile silahları kuşanmış olarak Patrona Halil, Muslu Beşe vb efradı yer almışdı.

Ayaklanmacılar hemen organize olmaya başladılar. Patrona Halil, İstanbul Kadısı olarak Müderris İbrahim'i, Yeniçeri Ağası olarak eski yoldaşı Nişli Kel Mehmed'i ve Sekbanbaşı olarak Urlu Murteza'yi atamıştı. Yeni Padişah, ayaklanmacıların hazırladığı listelere göre, ta en küçük görev olan kürsü şeyhliğine kadar, yeni atamalar yapmak zorunda kaldı. Örnegin, Patrona'ya ayaklanmadan önce borç vermiş ve ayaklanma sırasında kredi sağlamış olan Yanaki adlı bir Rum kasap Boğdan Voyvodalığı'na kâğıt üzerinde atanmıştı.

6 Ekim 1730'da yeni Padişah için Eyüp'da yapılan kılıç alayında İstanbul halkı arasından geçip camide, İslam peygamberi Muhammed'in kılıcını kuşandı.

Ayaklanmanın sonrası ve sonuçlar

Asiler daha önceki devirden elde kalan en önemli binaların bulundugu Saadabat'daki köşkleri yakıp küle döndürmeyi arzu etmekteydiler. Fakat I. Mahmud bu yangına izin vermedi. Ama yine de buraların yıkılmalarına engel olamadı. II. Mahmud ayaklanma elebaşılarını birer görevle İstanbul'dan uzaklaştırmayı denedi. Patrona Halil Yeniçeri Ağası tarafından yapılan 10 bin altın maaşla nerede isterse vali olması teklifini reddedip; amacının mal, mülk ve unvan edinmek olmadığını ve bozuk düzeni kaldırmak ana hedefi olduğunu belirtti. Güvenilir adamları aracılığıyla I. Mahmut, Kapıkulu asker ocaklarındaki isyancıları ve Patrona EFE EKREM etrafındaki kalabalığı kendi safına çekmekte biraz başarı kazandı. Patrona Halil, Şeyhülislam ve kazaskerin kefil olmaları ile bu yoldaşlarının ayrılmasını kabul etti.

Fakat yine bir ay boyunca Patrona sık sık Etmeydanı karargahından ayrılıp silahlı olarak Sultan'ın huzuruna çıkıp istek ve önerilerde bulunmakta ve ayrıca çarşı pazarda denetimde bulunmaktaydı. Kasım 1730 ortasında (çoğu Arnavut asıllı olan) Patrona Halil erkanı ile kapıkulu askerleri arasında, özellikle Patrona Halil erkanına sağlanan ayrıcalıklardan doğan hoşnutsuzluk dolayısıyla, uyuşmazliklar başladı. Bunu önlemek için Patrona Halil Sadaret Kaymakamı görevini yüklenmek istediğini Sultan'a bildirdi. Bunun zararını anlayan Sultan hemen Kaptan-ı Derya Canım Hoca Mehmed Paşa'ya bir plan hazırlatıp uygulamaya koydu. 23 Kasım'da genel gündemli bir Divan-ı Hümayun toplantısı hazırlanıp Patrona Halil ve bütün erkanı bu toplantıya çağrıldı. Burada 25 Kasım'da bir gizli toplantı yapılması kararlaştırıldı. Bu gizli toplantiya gelen Patrona, erkanı ve muhafızları birbirinden ayrıldı. Silahlarından arındırılan Patrona Halil ve erkanı Sünnet Odası'ndan alınarak bir baskınla öldürüldüler. Dışarıda bekleyen muhafızlar ise birer ikişer ayrı ayrı idam edildiler. Enderun avlusu ve Sofay-i Hümayun bir savaş meydanına döndü. Patrona, erkanı ve mufahızlarının kelleleri ve cesetleri Saray'dan arabalarla çıkarılınca zorba kalabalıkları da hemen dağıtıldı.

İstanbul sıkı bir denetime alındı. Özellikle hamamlarda çalışıp yaşayan Arnavutlar dağıtıldı. 2.000 kişi yakalanıp ya idam edildi ya da Anadolu'ya sürgüne gönderildi. Böylece 25 Kasım'dan hemen sonra Patrona Halil isyanı kalıntıları sona erdirilip I. Mahmud'un gerçek saltanatı başladı.


----------------------------------------
Patrona Halil ısyanı

Târihte Lâle devri olarak bilinen döneme son veren isyan hareketi. Patrona ihtilâlini hazirlayan çesitli; siyâsî, ekonomik, sosyal ve idâri sebepler vardir. Merkezde sadrâzam Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'ya karsi olan devlet adamlari, bilhassa devlet içerisinde yapilan idarî ve sosyal islâhatlarin askerî teskîlât içerisinde de yapilacagini öne sürerek, yeniçeri ocagini isyana tesvik ediyorlardi. Bu arada uzun süren ve Lâle devri denilen sulh devresinde istanbul'u güzellestirmek amaci ile girisilen saray, konak, yali ve bahçe gibi insâatlari da, lüks ve israftan sayarak halki kiskirtmaktan geri durmuyorlardi.

Son olarak 1723 iran seferinin baslangiçta muvaffakiyetli neticeler alinmasina ragmen, sonradan Osmanli Devleti aleyhine dönmesi ve bozgun haberlerinin istanbul'a gelmesi üzerine, yeniçeriler ile birlikte istanbul halki ve esnafinin da ibrahim Pasa idaresine karsi hosnutsuzluk belirtmeleri, isyan için firsat kollayanlari harekete geçirdi. Bunlarin basinda. Patrona lakabiyla taninan ve o târihe kadar ufak tefek disiplinsizlikleri yaninda, Nis ve Vidin'de meydana gelen yeniçeri ayaklanmalarina katilarak dâima menfî davranislarda bulunan ve kapdân-i derya Abdi Pasa'nin tavassutuyla idamdan kurtulan, Halil adinda bir serseri gelmekteydi. Patrona Halil, etrafinda topladigi istanbul'daki gayr-i Türk serseri takimindan meydana gelen avânesi ile isyan hazirliklarina basladi. Bu arada sultan üçüncü Ahmed Han, bizzat iran seferine çikmak üzere Üsküdar'a geçmis bulunuyordu.

Nitekim Pâdisâh'in istanbul' dan ayrilmasini firsat bilen Patrona Halil, Muslu Pasa, Ali Usta, Kara Yilan, Emir Ali, Çinar Ahmed, Oduncu Mehmed, Laz Mustafa, Tursucu ismail. Gavur Ali, Cigerci Ramazan gibi âsîlerle 28 Eylül 1730 Persembe günü isyan etti. isyani Bâyezîd'de baslatan âsîler, esnafdan, dükkânlarini kapayip kendilerine katilmalarini istediler. Patrona Halil, daha sonra bir mikdâr âsiyle Aga kapisina gitti. Yeniçeri agasi Hasan Aga, üç yüz kisi ile karsi koydu ise de tutunamayip geri çekildi. Yeniçeri agasinin geri çekilmesi, âsîleri cesaretlendirdi ve Aga kapisindaki ve baska hapishanelerdeki mahkûmlari serbest birakip, kendilerine kattilar. Sipâhî çarsisi ve Bit pazarinda bulduklari silâhlari yagma ederek, Saraçhâne'yi kapattilar.

Istanbul kaymakami Mustafa Pasa, isyani haber alir almaz, hâdiselerden Pâdisâh'i haberdâr etti. Sultan Ahmed Han ve devlet adamlari istanbul'a geldiler ise de, Lâle devrinin sulh, sükûn ve huzuruna alisan devlet adamlarinin isyani bastirmak için uzun müzâkereler ile vakit geçirmeleri, âsîlerin iyice kuvvetlenmesine sebeb oldu. Asîler ikinci gün bir liste yapip kirk bir kisinin kendilerine teslim edilmesini istediler. Listede; sadrâzam Dâmâd ibrahim Pasa, kapdân-i derya ve istanbul kaymakami Mustafa Pasa, sadâret keşüdasi Mehmed Pasa, seyhülislâm Abdullah Efendi ile otuz yedi kisinin isimleri vardir. Sultan Ahmed Han, âsîlerin istedigi sahislari vazifeden alip, istanbul'dan uzaklastirarak, hâdiselerin önüne geçmek istedi. Vezirlige silâhdâr Mehmed Pasa tâyin edildi. Seyhülislâmin öldürülmesi dînen caiz olmadigina dâir ulemânin fetva vermesi üzerine, âsîler seyhülislâmin öldürülmesinden vazgeçtiler. Ancak diger üç vezîrin basini istemede ayak direttiler. Pâdisâh, âsîlerin istegine bas egmek mecburiyetinde kaldi. Dâmâd ibrahim Pasa, âsîlerin eline geçince, Kaymakam Mustafa ve Mehmed pasalarla beraber hunharca öldürüldü. Pek çok hayir ve hasenat, saheser mîmârî ve ilmî eserlerin bânîsi Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'nin öldürülmesiyle, âsîler daha da simararak kendilerince tâyinler yaptirip gittikçe cesaretlendiler, ilk önce sadâkatle bagliliklarini ve Pâdisâh'dan hosnûd olduklarini bildiren âsîler, asil niyetlerini ortaya koyarak sultan üçüncü Ahmed Han'in hal'ini istemeye basladilar. Sultan üçüncü Ahmed Han, tahttan çekilmedikçe âsilerin isteklerinin tükenmeyecegini anlayinca, isyanin önüne geçmek ümidiyle, kardesinin oglu sehzade Mahmûd adina saltanattan feragat etti. 1/2 Ekim 1730 gecesi velîahd sehzâde Mahmûd, Osmanli sultâni oldu.

Birinci Mahmûd Han, üçüncü Ahmed Han'in feragati ve âsîlerin arzulariyla Osmanli sultâni oldugu zaman, hâkimiyet tamamen âsilerin elinde idi. Âsilerin reisi Patrona Halil ve avânesi devletin önemli mevkilerine kendi tarafdârlarini getirtmisti. Asîler, istediklerini yapiyorlardi. Sultan Mahmûd, buna mâni olmak için Patrona Halîl ve adamlarini ortadan kaldirmaya karar verdi. Âsilerin devlet kadrosuna tâyin ettiklerini vazifeden alip, onlari istanbul'dan uzaklastirma çârelerini arastirdi. Birinci Mahmûd Han, âsileri ortadan kaldirabilecek devlet adamlarini dikkat çekmeden önemli yerlere getirdi. Sonra Patrona Halil'e Rumeli beylerbeyligi rütbesini verdi ve hil'at giymek için geldigi Revân köskünde, on yedinci bölük agasi Halîl Aga'ya bogdurttu. Disarida bekleyen âsî elebaslari da; "Hil'at giydirilecektir" denilerek birer birer içeri alindi ve hepsi öldürüldü (15 Kasim 1730). Böylece istanbul'da asayisi yeniden te' min eden sultan birinci Mahmûd, devlet otoritesini kuvvetlendirdi.

Bu konuyu yazdır

  Osmanlı Padişahlarının Ölme Nedenleri
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:42 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok



Osmanlı Padişahlarının Ölme Nedenleri

1 Osman Gazi 1299-1324 1259 1324 ınme/Damla hastalı ı

2 Orhan Gazi 1324-1362 1281 1362 Bedenin çöküşü/Damla hastalı ı

3 I. Murad (Hüdavendigar) 1362-1389 1326 1389 Savaşta şehid oldu

4 I. Bayezid (Yıldırım Beyazıt) 1389-1402 1360 1403 ıntihar / Zehirlenme

5 I. Mehmed (Çelebi) 1413-14211 1379 1421 Dizanteri/Zehirlenme (?)

6 II. Murad (Gazi) 1421-1444 1445-1451 1404 1451 ınme/Aşın içki

7 II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmet) 1444-1445 1451-1481 1432 1481 Damla hastalı ı/Zehirlenme

8 II. Bayezid (Veli) 1481-1512 1447 1512 Bedenin çöküşü/lntihar/Zehirlenme

9 I. Selim (Yavuz Sultan Selim) 1512-1520 1470 1520 Kanser (şirpençe)

10 I. Süleyman (Kanuni) 1520-1566 1495 1566 ınme

11 II. Selim (Sarı) 1566-1574 1524 1574 Beyin kanaması/ıçki

12 III. Murad 1574-1595 1546 1595 ınme/Böbrek rahatsızlı ı

13 III. Mehmed 1595-1603 1566 1603 Bedenin çökmesi/ınme

14 I. Ahmed 1603-1617 1590 1617 Tifüs

15 I. Mustafa 1617-1618 1622-1623 1592 1639 Ruhsal ve fiziksel çöküntü

16 II. Osman (Genç) 1618-1622 1603 1622 Bo ma

17 IV. Murad 1623-1640 1612 1640 ıçki

18 ıbrahim 1640-1648 1615 1648 Bo ma

19 IV. Mehmed Avcı 1648-1687 1642 1693 ınme/Bedenin zayıflaması

20 II. Süleyman 1687-1691 1642 1691 ıstiska: Bedende su birikintisi

21 II. Ahmed 1691-1695 1643 1695 ıstiskâ, Düşkünlük/ınme

22 II. Mustafa 1695-1703 1664 1703 ıstiska yani bedende su birikintisi (hidropisie)

23 III. Ahmed 1703-1730 1673 1736 Do al ve genel rahatsızlık

24 I. Mahmud 1730-1754 1696 1754 ınme

25 III. Osman 1754-1757 1699 1757 ınme

26 III. Mustafa 1757-1774 1717 1774 Kalb yetersizli i

27 I. Abdülhamid 1774-1789 1725 1789 ınme

28 III. Selim (şehid) 1789-1807 1761 1808 Bo ma

29 IV. Mustafa (Maktul) 1807-1808 1779 1908 Asılma

30 II. Mahmud (Adlî) 1808-1839 1785 1839 Verem/Ruhsal rahatsızlık

31 I. Abdülmecid 1839-1861 1823 1861 Verem

32 Abdülaziz 1861-1876 1830 1876 ıntihar (damarlarım keserek)

33 V. Murad 1876 1840 1904 şeker hastalı ı

34 II. Abdülhamid 1876-1909 1842 1918 Kalp yetersizli i

35 V. Mehmed (Reşad) 1909-1918 1844 1918 Kalp yetersizli i

36 VI. Mehmed (Vahidettin) 1918-1922 1861 1926 Kalp yetersizli i

37 II. Abdülmecid (yalnız halife) 1922-1924 1868 1944 Kalp yetersizli i

Bu konuyu yazdır

  Osmanlılarda Tımar Sistemi
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:40 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Osmanlı Devletinin; geçimlerine ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde, kendi nam ve hesaplarına tahsil selahiyetiyle birlikte tahsis etmiş oldu u vergi kaynaklarına verilen umumi isim. ıkta ve dirlik diye de terminolojide anılır. Bu sistemde arazi, timar verilen kimsenin mülkü de ildir. Timar sahibi (sahib-i arz), araziyi, reayaya (vergi vermekle mükellef olan vatandaşa) işletmek üzere verir, mahsulden ve reayanın şahsından devletin alaca ı vergileri toplar.
Timar müessesesi, yani eski ıslam devletlerinde kullanılan ismiyle ikta; sünnet, icma ve Hulefa-i Raşidinin tatbikatıyla sabittir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem devrinde görülen bu uygulama Emeviler ve Abbasiler zamanlarında da devam edip, feşedilen topraklar, çeşitli şahıslara verildi. Abbasiler zamanında askeri hizmetlerin Türkler eline geçmesinden sonra, Türk kumandanlar, maiyetlerindeki askerlerin masraflarına karşılık, kendilerine ikta olarak verilen yerlerin gelirlerini topladılar. ıktanın bu şekilde askeri bir mahiyet almasından sonra bu sistem di er ıslam memleketlerinde de kullanıldı. Asker, Gazneliler ve Büveyhilerde maaşlı olmasına ra men, maaş verilemedi i zamanlar kumandanlar, muayyen bir mıntıkanın devlete ait vergilerini toplamakla vazifelendirilirler; topladıkları vergiler de senelik olarak kendilerine tahsis edilirdi. Selçuklular, sistemi geliştirip bundan farklı bir ikta usulü ortaya koydular. ıdareleri altındaki yerlerde, mal toplayıp da ıtmak ve maaş vermek yerine, bir veya birkaç köyü askere ikta olarak verdiler. Yani ilgili köylerdeki halkın devlete verece i vergiler o mıntıkadaki askere tahsis edildi.
Türkiye Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Devletinde ikta usulünün daha gelişmiş bir şekli olan ve tımar adı verilen sistemin uygulanmasına, Osman Gazinin fetihleriyle başlandı. Feşetti i araziyi timar olarak askerlerine da ıtan Osman Gazi, Karacahisar'ı da o lu Orhan Gaziye verdi ve:
Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü halinde arazinin bu kimsenin o luna intikal etmesi ve o ul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkarlarının sefere gitmesi.. gibi şartlar koydu.
Orhan Gazi zamanında da bir takım kumandanlar sınıra yerleştirilerek kendilerine timar verildi. Rumeli fütuhatı başladıktan sonra Gelibolu havalisi Yakub Ece ile Gazi Fazıl'a verilerek tımar sistemi Trakya'da uygulanmaya başlandı.
ılk teşkilatlanma safhasını Murad-ı Hüdavendigar Han zamanında tamamlayan tımar sistemi gelişiminin zirvesine Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında ulaştı. Kanuni, miri arazi ve timar sistemlerine ait hukuku belirleyen kanunlar koydu. Beylerbeyinin tımar verme haklarını da sınırlayarak tezkereli ve tezkeresiz timar ayrımını ortaya çıkardı. Kanuni Sultan Süleyman Hanın yaptı ı düzenlemeler sonunda timarlı sipahilerin ve cebelülerin miktarı 200.000 e kadar çıktı.
Osmanlı Devletinde timar sahibi, sahib-i arz ismini de taşımış olmasına ra men ne timar dahilindeki toprakların, ne de bu toprakları işleyen köylünün toprak sahibine veya devlete vermekle mükellef bulundu u hak ve resimlerin (vergilerin) mülkiyetine sahip de ildi. Ancak muayyen hizmetleri yaptı ı müddetçe, devlete ait çeşitli vergileri kendi nam ve hesabına toplamak hakkından faydalanabiliyordu. Bu hak görülen vazifeye ba lı bir maaş mahiyetinde olup, timar sahibinin mülkiyetine giren bu sıfatla satılması, vakfedilmesi veya miras olarak varislerine bırakılabilmesi mümkün olan bir gelir mülk durumunda de ildi. Gerçi timar sahibinin ölümü halinde devlet, sipahinin hizmete yarar evlatlarından bir veya birkaçına timar vermeyi prensip olarak kabul etmiş bulunuyordu. Fakat bu şekilde sipahinin çocuklarına verilen timar, ölen babanın timarı olmadı ı gibi, kıymet itibariyle de aynı de ildi.
Sipahi timarının kılıç tabir edilen ve sipahilik hizmetine giren herkes için bir başlangıç kadro maaşı olarak kabul edilen çekirdek kısmı vardı. Bu kısmın, sipahinin, zamanla gösterece i yararlıklara göre yapılacak terakki zamlarıyla büyümesi mümkündü. Fakat sipahinin ölümü halinde o ullarına babalarının timarının ancak kılıç (çekirdek) kısmı verilebilir ve bu başlangıç gelirine vaktiyle di er timarlara dahil yerlerin gelirlerinden çıkarılan, hisseler halinde yapılmış olan zamlar geri alınırdı. Böylece yararlılı ı görülen timar sahiplerine yapılan zamlar bu suretle açı a çıkmış olan gelirlerden temin edilirdi. Bu uygulama ile timar arazisinin zamanla türlü fırsatlardan faydalanılarak büyütülmüş olan şekilleriyle bir aile mülkü halinde nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması önlenirdi.
Has ve zeamet şeklindeki büyük timarlarsa, kişi yerine makama verilirdi. Bunların sahipleri olan vezir ve beyler sık sık de işmekte oldu undan, de işen sahiplerinin bu timarlarla ailevi bir münasebet ve yakın bir alaka tesis etmeleri imkansızdı.
Her timar sahibinin bir kılıç yerine tayin edilmiş olması lazımdı. Babalarının timarı müşterek bir beratla iki kardeşe verilme halleri hariç, bir kılıç yerine iki kişi tayin edilemezdi. Daha büyük bir timar vücuda getirmek için iki kılıç yeri bir kişiye verilmez, bu suretle tımar kadrolarında daraltma yapılamazdı.
Hayatta olan timar sahiplerinin o ullarına dirlik verilmesi adet de ildi. Ama ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle hizmet kudreti kalmayan sipahi, yetişmiş ve hizmete yarar o luna timarını devredebilirdi. Bu takdirde de timarın ancak kılıç kısmı o ula intikal ederdi. Yalnız atadan ve dededen ocak ve kadim-i yurt (eski yurt) olan mülk timarlar istisna teşkil eder, bunların bütünlü ü bozulmazdı.
Babasının ölümüyle timar sahibi olmaya hak kazanan bir çocuk, sefere gidebilecek yaşa geldi i halde, yedi yıl timar talebinde bulunmazsa, her türlü hakkını kaybetmiş olurdu. Babaları timarından kendilerine timar verilmiş olan sipahi o ulları eskiden on yaşına gelinceye kadar sefer zamanı yerlerine bir cebelü gönderebilir ve ancak on yaşından sonra bizzat kendilerinin gelmesi icab ederken, seferlerin uzaklarda yapılmaya başlanmasıyla bu yaş haddi on altıya çıkarılmıştı.
Timar her ne kadar belli bir hizmet karşılı ında timar sahibinin devlete ait vergileri kendi hesabına toplaması demekse de, timarların nevilerine göre timar sahibinin devlete karşı olan mükellefiyetleri de işmektedir. Devlete karşı olan mükellefiyetleri açısından, timarlar beş kısımda incelenebilir.
1. Arazinin mülk olarak verilip verilmedi ine göre: a) Mülk timarlar: Bu tür timarlarda devlet, türlü hak ve vergi (resim)leri toplama yetkisini timar sahibine bütün hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edilebilecek bir gelir halinde bırakmış bulunmaktadır. Bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış yahut fevkalade durumlarda bir hizmete ba lı olmayarak ba ışlanmış serbest mülkler oldu u halde zamanla devlet tarafından askeri hizmet şartı koyulmuştur.
Mülk timarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek veya mükemmel silahlanmış bir miktar asker (cebelü) göndermek mecburiyetindedirler. E er bu tip timar sahipleri sefere bizzat gelmezler veya yerlerine cebelü göndermezlerse, di er timarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp bir başkasına verilmez, sadece timarın bir yıllık gelirine devlet tarafından el konulurdu. Sahipleri ölünce de bu tip timarlar bütünüyle erkek evlada verilir, erkek evlad olmadı ı takdirde, erkek veya kadın di er mirasçılara intikal ederdi. Onlar da hisseleri nispetinde gönderilecek cebelülerin masraflarına iştirak ederlerdi. Bu gibi timarlar, di er mülkler gibi serbestçe alınıp satılabilir ve aynı mükellefiyetlerle vakfedilebilirdi.
b) Mülk olmayan timarlar: Bu tip timarlarsa hizmet karşılı ı timarın gelirlerinin bir kısmının tahsisi suretiyle verilen timarlardır ki, Osmanlı Devletinde timarların ço u bu türdendi. Bunlar timar sahibine mülk olarak verilmedi inden satılamaz, vakfedilemez, miras bırakılamazdı.
2. Arazinin gelirine göre: a) Has: Senelik geliri 100.000 akçe ve daha fazla olan timarlara denirdi. Padişaha verilenler havass-ı hümayun adını taşırdı. Haslar, padişahtan başka hanedana mensup kişilere, vezirlere, beylerbeylerine, sancakbeylerine, defterdarlara vs. verilirdi. Padişah ve hanedana mensup olmayanlara verilen haslar makama mahsus oldu undan, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirli i kaybederlerdi.
Haslar voyvoda denilen kimseler vasıtasıyla idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve di er resimleri has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi gelirlerinin her 5000 akçesi için devlete bir cebelü adı verilen atlı, zırhlı ve silahlı bir asker beslemek zorundaydı.
b) Zeamet: Senelik geliri 20.000 akçeden 100.000 akçeye kadar olan dirli e denirdi. Zeametler, eyalet merkezlerinde bulunan hazine ve tımar defterdarlarına, zeamet keşüdalarına, sancaklardaki alay beylerine; kale dizdarlarına, kapucu başılarına, divan katiplerine, defterhane ve hazine-i amire katiplerine verilirdi. Ayrıca timar sahipleri büyük hizmetlerde bulundukları zaman, terakki (zam) alarak zeamet sahibi (zaim) olabilirdi. Zaimler hayatta oldukları müddetçe ellerinden alınmazdı. Zaimler de haslardaki gibi ilk beş bin akçesi hariç, sonraki her 5000 akçe gelir için bir cebelü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeametlerin 50.000 akçeden yukarı olanlarına a ır zeamet adı verilirdi.
Zeamet sahipleri zeametlerindeki vergileri bütünüyle kendileri alır, sancakbeyi ve subaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş zamanlarında cebelüleriyle birlikte sancak beylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadı ı zaman da, kimseye ba lı olmazlar, hatta toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı. Zeametin bazan birkaç kişiye müşterek olarak verildi i de olurdu.
c) Timar: Senelik geliri 2000 akçeden başlı***** 20.000 akçeye kadar olan dirli e timar ismi verilmiştir. Timar sahipleri senelik gelirden kılıç adı verilen muayyen bir kısmın ayrılmasından sonra geriye kalan gelirin her 3000 akçesi için bir cebelü (tam teçhizatlı asker) beslemeye mecburdular. Kılıç bedeli, sipahinin kendi aylı ına karşılıktır. Kılıç bedelinin miktarı illere ve timarların tezkereli veya tezkeresiz oluşuna göre 2000, 3000, 6000 akçe arasında de işirdi. Herhangi bir gelir kademesinde bulunan sipahinin harbe katılmak için getirmesi lazım gelen silahlarla zırh ve çadırların nevi, beraberinde gelecek cebelü tabir edilen yardımcı silah arkadaşlarının adedi ve techizatı bütün teferruatıyla tespit edilmiş bulunmaktaydı. Harbe girmeden evvel beylerbeyi tarafından bu bakımdan sıkı bir teftişe tabi tutularak kusurlu görülen sipahilerin ellerinden timarı alınıyordu. Orduların harpten evvelki toplanma yerlerinde techizatın gözden geçirilmesiyle birlikte, türlü silahların kullanılma talimleri ve bu arada bilhassa yeni ça larda ehemmiyet kazanmış olan, tabanca kullanan sipahilere at sırtında seyir halinde silahlarını süratle doldurup boşaltma talimleri yaptırıldı ı da görülmekteydi.
Timar sahipleri ölünce timarının kılıç kısmı o luna veya o ullarına müşterek timar olarak verilir, di er kısmı terakki sa layan timar sahiplerine da ıtılırdı. Cephede ölen timar sahibinin o luna, yatakta ölen timar sahibinin o luna verilenden daha büyük dirlik verilmesi de kanunda açıkça belirtilmişti.
3. Timar sahiplerinin gördükleri işlere göre: a) Eşkinci timarları: Bunların sahipleri harp zamanında alay beyinin kumandası altında cebelüleriyle birlikte bilfiil sefere gitmekle mükelleftiler. Osmanlı timarlarının ekserisi bu türdendi.
b) Mustahfız timarları: Bunlar kale askerlerine verilirdi. Bu timarların sahipleri mensup oldukları kalenin müdafaasıyla mükelleftiler. Aslında askeri olmakla birlikte bu tür timarlar kale komutanlarına ve kaledeki görevli askerlerle her türlü hizmetlilere verilirdi.
c) Hadere (Hizmet) timarları: Bu timar sahipleri saraya ve dini kurumlara belli hizmetlerde bulunmakla mükelleftiler. Bu timarların sayısı çok azdı.
4. Veriliş şekillerine göre:
Kanuni Sultan Süleyman Han devrine gelinceye kadar, ölmüş olan timar sahiplerinin o luna beylerbeyi tarafından timar veriliyordu. Fakat 1530 da bu usul de iştirildi ve beylerbeyinden ancak düşük gelirli timarları verebilece i, daha büyük gelir sa layan timarlarınsa beylerbeyinin tezkiresi üzerine ıstanbul' dan fermanla verilebilece i esası kabul edildi. Beylerbeyinin tezkiresini alan sipahi, ıstanbul' a giderek, altı ay zarfında beratını almak mecburiyetindeydi. Aksi takdirde timarının gelirinden faydalanamazdı. Bu esasların kabul edilmesi üzerine tezkireli-tezkiresiz timar ayırımı ortaya çıktı.
a) Tezkireli timarlar: Beylerbeyinin do rudan do ruya vermeye yetkili olmadı ı timarlar olup, ıstanbul' dan verilirdi. Ayrı vilayetlerdeki timarların kılıç kısımları aynı büyüklükte olmadı ından, tezkireli ve tezkiresiz timarların büyüklükleri beylerbeyli ine göre de işmekteydi. Mesela Rumeli, Budin, Bosna, Tameşvar beyli inde geliri 6000 akçeden fazla olan timarlar tezkireliydi. Buna karşılık Kıbrıs Adasında ve Kocaeli, Biga sancaklarında 5000, Karaman, Zülkadriye ve Rum eyaletlerinde de 3000 akçenin üzerinde gelire sahip timarlar tezkireliydi.
b) Tezkiresiz timarlar: Beylerbeyinin do rudan vermek yetkisine sahip oldu u timarlardı. Bunların kıymeti ekseriya düşüktü.
5. Mali yapısına göre: a) Serbest timarlar: Timar sahibinin, gerdek, tapu, kışlak, yaylak, cürüm ve cinayet resimleri (vergileri) gibi miktarları önceden belli olmayan ve badiheva denilen bu vergileri almak hakkına sahip oldu u timarlardı. Subaşı, çeribaşı ve benzeri bir takım vazife sahiplerinin timarları ve büyük devlet memurlarının görev sürelerince devam eden has ve zeametleri serbest timardı.
b) Serbest olmayan timarlar: Sahibinin badiheva denilen vergileri almak hakkına sahip olmadı ı timarlardı.
Osmanlı Devletinde yurtluk ve ocaklık tabir edilen timarlar da vardı. Bunlar, tersane masraflarını, yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba, bir şehir memurlarının aylıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Bunların sahipleri birkaç bölgenin öşrünü tahsil ederlerdi. Ocaklık tevcihi, timar sahibine öşürden başka ayrıca gümrük vergisi gibi bazı vergilerin tahsiline selahiyet verirdi. Yurtluk ve ocaklık alan kimseler, hudutları korumak ve bilhassa ani savaşlarda asıl ordu gelinceye kadar düşmanla mücadele ve asıl ordu gelince ona iltihak etmek vazifelerini görürlerdi. Sahipleri ölen yurtluk ve ocaklık timarları, ölen kimsenin o ullarına intikal ederdi.
Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde gelişmenin zirvesine erişen timar sistemi, bu Padişahın vefatından sonra bozulma belirtileri göstermeye başladı. On altıncı yüzyılın sonlarında, bilhassa, timar teşkilatının yüksek emir ve kumanda kadrolarını teşkil eden sancakbeyliklerinin umumiyetle adet oldu u üzere kapu kulları arasında yetişmiş ocak mensuplarına verilecek yerde, uzun süren savaşların sebep oldu u a ır mali külfetin karşılanabilmesi için iltizam usulüyle peşin gelir karşılı ı alınarak satılması neticesinde, henüz ıstanbul' u görmemiş ve padişahın ekme iyle beslenmemiş, adab ve usulden haberi olmayan beceriksiz kişilerin eline geçmesi bozulmayı hızlandırdı. Bu adab ve erkan bilmez kişiler başa geçince, timar sahiplerinin seferlerde yapılması gerekli yoklamaları, iyi bir şekilde yapılamadı. Yapılması gereken bu yoklamalar daha sonraki devrelerde timar da ıtımı ve terakkilere temel teşkil etti inden hak etmemiş kişiler timar sahibi olmaya başladı. Ayrıca ölen veya azledilenlerden boş kalan timarların, yeni istihkak sahiplerine devredildi i esnada ruznamçelerdeki kapatılması gereken eski kayıtların kapatılmaması, buralara defalarca yeni tayinler yapılması gibi hatalar, timarı haketmeyenlerin yanında hak edenlerin de ma dur olmasına sebep oldu.
Yine bu yıllarda devamlı harplerin ve Celali isyanlarının meydana getirdi i tahrip ve masraflar, timarlı sipahi zümresinin fakirli ine sebep olarak, bunların besledi i asker sayısında önemli ölçüde düşmeler meydana geldi. Öyle ki, zamanında yirmi iki sancaktan teşekkül etmekte olan Rumeli eyaletinin eski timar kadrolarına göre, her an sefere hazır vaziyette bulunması gereken asker mevcudu 33.000 iken, 17. yüzyılın ortalarında Rumeli beylerbeyinin harbe giderken emri altındaki timarlı sipahi mevcudu hiçbir zaman 2000' i bulmadı. Anadolu beylerbeyinin maiyetinde de 18.700 mevcutlu bir timarlı sipahi ordusu yerine 1000 kişiden fazla bulunamadı. Böylece elli-altmış yıl önce sayıları 200.000' i bulan timarlı sipahi ve cebelüler, 1768' de 20.000 kişiye kadar düştü.
ıyi işledi i müddetçe devletin kuvvet unsurlarından birini teşkil eden dirlik sistemi, iyice dejenere olması üzerine gözden düşünce, ilk olarak 1703' te Girit Adasında ortadan kaldırılıp, burada maaşlı memurluk düzenine geçildi. Ülkenin di er yerlerindeki timarlarsa, 1812' den itibaren boş kaldıkça yeniden verilmemeye başlandı. 1839' da yayınlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunuyla tamamen ortadan kaldırıldı. Fakat dirlik sistemini kaldırırken, tamamen batının liberal fikirlerinin tesiri altında kalıp, taklitçilikle hareket eden tanzimatçılar, bu teşkilatın yerine yeni bir sistem koyamadılar.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:36 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

[attachment=42952]

ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi

İstanbul'da önceleri haftalık, daha sonra düzensiz aralıklarla yayımlanan ilk Türkçe resmi gazetedir. Umur-u dahiliye, umur-u hariciye, mevad-ı askeriye, fünun, tevcihat-ı ilmiye, ticaret ve es'ar olarak altı bölümden oluşan gazete Fransızca, Arapça, Rumca ve Ermanice dillerine çevriliyordu. Halkı eğitmek ve devlet kararlarını duyurmak amacıyla çıkarılmıştır (1 Kasım 1831 - 4 Kasım 1922).

1808 yılında Sultan II. Mahmud'un emriyle, Beyazıt'ta bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasında (Bab-ı Seraskeri) askasındaki bir konakta kurulan, Takvim-i Amire'de basılmaya başlandı. Gazete, Vakanüvis Esad Efendi'nin yönetiminde, Babıali'den çeşitli kamu görevlilerinin yazar kadrosunu oluşturmasıyla çalışmalarına başladı. 26 Ekim 1831'de gazeteyi tanımak amacıyla yayımlanan iki sayfalık bir broşüre göre Takvim-i Vekayi habercilik yapacak, halkı eğitecek ve devletin uygulalamalrını duyurarak bunlara uyulmasını sağlayacaktı.

Önceleri haftada bir yayınlanması öngörülen Takvim-i Vekayi ilk aylarda düzenli olarak, daha sonraları ise uzun bir süre düzensiz olarak çıktı. Osmanlı Devleti'nin çokuluslu olması nedeniyle Fransızca, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice olarak çıkan gazete Umur-ı Dahiliye (iç haberler), Umur-ı Hariciye (dış haberler), mevad-ı askeriye (askeri işler), fünun (bilimler), tevcihat-ı ilmiye (din adamlarının atanmaları) ile ticaret ve es'ar (ticaret ve fiyatlar) olmak üzere altı bölümden oluşmaktaydı.

1860'dan sonra yalnızca resmi belge, tüzük ve duyuruları yayımlanan, 1878'de 2119. sayısından sonra yayımına ara veren gazete, 1891-92'de yeniden yayımlanmaya başladı. Ama padişahın nişan vermesini konu alan bir resmi bildirimde "nişan itası" ifadesi yerine "nişan hatası" olarak dizilince, II. Abdülhamid'in buyruğuyla kapatılmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) kısa bir süre sonra yeniden yayımlanmaya başladı ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonuna kadar İstanbul hükümetinin varlığı sona erinceye kadar yayımını sürdürdü.


-------------------------

ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi

Takvim-i Vekayi, Osmanlı Devleti sınırları dahilinde 1831'de yayınlanmaya başlanan Osmanlı Türk gazetesidir.

Haftalık olarak yayınlanan ve Osmanlı Türkçesi dışında Arapça, Ermenice, Farsça, Fransızca, Rumca baskıları da yayımlanan bir gazeteydi. Resmî ilânlar ve gayrı resmî duyurular dışında, iç ve dış gelişmelere ilişkin haberler de basılmaktaydı.

Takvim-i Vekayi resmî bir gazete olması dolayısıyla makaleler esas olarak devletin görüşlerini yansıtıyordu. 1860'tan itibaren sadece resmî duyurular ve kabul edilen yasa metinleri yayınlanır oldu.

1828'de Mısır'da Vekayi-i Mısriyye yayınlanmaya başlamıştı. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Türkçe ve Arapça olarak bastırılan bu yayın organı Mısır'ın Osmanlı Devleti'ne karşı etkin bir propaganda aracı olarak meydana çıkmıştı. Sultan II. Mahmut ve Bab-ı Âli, yürütmekte oldukları merkeziyetçi reformlar çerçevesinde devlet idaresinin sesini daha etkin olarak duyurabilmek amacıyla resmî bir gazetenin yayınlanmasını gerekli bulmaktaydılar. Bu amaçla, daha önceden ızmir'de yerel Fransızca gazete yayınlamış olan Alexandre Blacque ile anlaşmak suretiyle resmî bir gazete çıkarma kararı alındı. 11 Kasım 1831'de Takvim-i Vekayi yayın hayatına girdi.

II. Abdülhamit devrinin büyük bir kısmında Takvim-i Vekayi yayınlanmadı. ılk yayın kesintisi 1878 yılında oldu ve bu ara 1891'e de in sürdü. 1891'de yeniden çıkmaya başlayan Takvim-i Vekayi'nin basımı 1892'de yeniden durduruldu. 1908 Jön Türk ıhtilâli sonrasında yeniden yayın hayatına girdi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Takvim-i Vekayi'nin görevini Resmî Gazete devraldı.

Bu konuyu yazdır

  "Kahraman Düşman"
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:33 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

"Kahraman Düşman"


Budin’in, yani Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin son Osmanlı Valisi Abdurrahman Abdi Paşa, şehri kuşatan Avusturya ordusu ile savaşırken şehid düşmüş ve Macaristan’daki Türk hákimiyeti böylelikle son bulmuştu.

Paşa’nın mezarı asırlar sonra Macarlar tarafından yaptırıldı ve taşına ‘145 yıllık Türk egemenli inin son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa, bu yerin yakınında 1666 Eylül ayının 2. günü ö leden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!’ diye centilmence bir ifade yazıldı.

KANUNı Sultan Süleyman tarafından 1541’de feşedilen Macaristan’ın başkenti Budapeşte, yahut bizde o zamanlarda kullanılan adıyla Budin, 145 yıl boyunca Türk idaresinde kaldı.

Avusturyalılar, bizi Viyana önünde bozguna u ratmalarından sonra, 1686’da, 90 bin kişilik bir orduyla Budin önlerine geldiler. Son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Paşa, kendisinden beş kat güçlü olan Avusturya ordusuna iki buçuk ay direndi ve kılıcı elinde şehit düşene kadar düşmanı şehre sokmadı.

Paşa’nın bu kahramanlı ı, Macarlar’ı da son derece etkiledi ve mezartaşına ‘Kahraman düşmandı, rahat uyusun’ yazdılar.

Osmanlı ımparatorlu u, 1526’daki Mohaç Muharebesi ile Macaristan Devleti’ni ortadan kaldırdıktan sonra, ülkeyi yavaş yavaş feşetti ve Budin, 145 yıl Osmanlı ımparatorlu u’nun bir parçası oldu. Budin, imparatorlu un Avrupa topraklarındaki en önemli birkaç merkezinden biriydi ve Avusturya ile Almanya’da yapılan akınlar buradan idare edilirdi.

Avusturya, Budin’i Osmanlılar’dan almak için şehri defalarca kuşattı ama ele geçiremedi ve 17. yüzyılın başlarından itibaren Budin’i işgal planlarını unutup kendi topraklarını korumaya çalıştı.

Aynı yüzyılın sonlarına do ru da hiç beklemedi i bir anda Budin’i ve bütün Macaristan’ın ele geçirme şansını yakaladı.

Osmanlı ımparatorlu u’nun 1683’te yaşadı ı ıkinci Viyana Kuşatması bozgunundan sonra Avusturya, Macar topraklarını işgale başladı.

ılk hedef Budin’di ve şehir 1686’da 90 bin askerle kuşatıldı. Stratejik bir mevkide bulunan Budin’in düşmesi Osmanlılar için bütün Macar topraklarının kaybı demekti. Budin Valisi Abdurrahman Abdi Paşa durumun farkındaydı ve sonuna kadar direnme kararı vermişti.

Abdurrahman Abdi Paşa, ömrünü cephelerde geçirmiş 70 yaşlarında tecrübeli bir askerdi. 1668’de yeniçeri a alı ı yapmış, Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Girit seferine katılmış, Ba dat, Mısır, Bosna, Budin, Kamaniçe ve Halep valiliklerinde bulunmuş, 1685’te Budin’e ikinci defa vali tayin edilmişti.

Budin Kalesi, 16 bin Türk askeri tarafından korunuyordu. Düşman ordusu tepeleri tuttu u için yardım alamamalarına ra men, Abdurrahman Abdi Paşa düşmana karşı yokluklar içerisinde iki buçuk ay boyunca direndi.

Avusturyalılar, 2 Eylül 1666’da Budin’e girerek 145 yıllık Türk hákimiyetine son verdiler, Abdurrahman Abdi Paşa ise çarpışmalar sırasında şehid düştü.

Avusturyalılar, daha sonra şehirde tek bir Müslüman bile bırakmadılar. Türk eserlerinin hemen tamamı yokedildi ve şehrin asıl sahibi olan Macarlar bile uzun müddet şehre giremediler.

Macarlar ise Paşa’nın kahramanlı ını asırlar boyunca unutmadılar ve şehid düştü ü yere çok daha sonraları üzerinde son derece şık ifadelerin yazılı oldu u bir mezartaşı diktiler.

Taşta ‘145 yıllık Türk egemenli inin son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa, bu yerin yakınında 1666 Eylül ayının 2. günü ö leden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!’ yazılıydı.

Budin’in elden çıkmasından sonra, Osmanlı hákimiyetindeki di er Macar toprakları da bir bir Avusturya’nın işgaline u radı.

Macaristan’ın merkezinin kaybı, Osmanlılar için son derece acı bir duygu idi ve şairler Budin’i konu alan destanlar kaleme aldılar.

ışte, bu destanlardan biri:
‘Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu
Bülbülün figanı ba rımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.

Çeşmelerden abdest alınmaz oldu
Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harap oldu
Aldı Nemçe bizim Nazlı Budin’i

Kıble tarafından üç top atıldı
Perşembe günüydü güneş tutuldu
Cuma günü idi Budin alındı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i’

Murat Bardakçı

Bu konuyu yazdır

  Adalet sempozyumu ve Osmanlı
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:30 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

Adalet sempozyumu ve Osmanlı

Kadı, Padişah’ı ça ırtır. Padişah içeri girdi inde ıpsilanti dâvâcı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine ba daş kurmak üzereyken, Kadı Efendi kükrer:

“Begüm, hasmınla mürafaai şer’ olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) aya a kalk!”

Padişah kalkar. Kendisini savunması istenince hata etti ini belirtir. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmünü verir: Hüküm gere ince Padişahın da eli kesilecektir.

Dinleyenler dehşetten ve hayretten dona kalmışlardır. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmışın dışındadır ki, ıpsilanti’nin eli aya ı titremeye başlamıştır. Aklı başına gelir gibi olunca kendisini Padişahın ayaklarına atar.

“Dâvâmdan vazgeçtim. ıslâm adâletinin büyüklü ü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lânetlenmeyi göze alamam.”

Fatih’in eli kesilmekten kurtulur. Ama tazminat ödemeye mahkûm olur. Kestirdi i elin diyetini şahsî gelirinden karşılayacak, Rum mimara bir de ev verecektir.

Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah, Kadı’ya döner:

“Bak a Hızır Çelebi, bu padişahtır deyu iltimas eyleseydin, şer’i şerife mugayır hüküm verseydin şu kılıçla başını koparırdım.”

Kadı Hızır Çelebi minderini kaldırır, minderin altında duran demir topuzu Padişah’a gösterir:

“Siz de padişahlı ınızdan dolayı gururlanıp hükmü tanımasaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim.” (Bu vukuat “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde, ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hâdisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında özet olarak mevcuttur)



Kanuni dönemi Osmanlı Devleti...

Hüsrev Paşa, Mısır Beylerbeyi’dir. Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp ıstanbul'a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla oldu unu gören Kanuni Padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?”

Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla de il, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sa landı ına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.

Buna ra men Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüre i buna ra men tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyli i görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.

Nasıl bir adalet anlayışı ise, zulmün kendisi de il, sadece ihtimali bile beylerbeyi de iştiriyor.



Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan diyor ki: “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün de ildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Oşomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15)

Bu ifadeler Osmanlı adaletinin yabancılar tarafından da tescilidir.

şimdi de M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlı ını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarı görmeye imkân yoktur.”

“Osmanlılarda insan en de erli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (ıngiliz yazar ş. şornton, 1807)

A. Ubicini yazıyor: “Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizli inden şikâyet edebilecek yegane insan padişahtır. Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşa ı bir vaziyette bulunan padişah, istedi i gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur.” (S. 122)

Sıra şimdi tarihçi Chalcondyl’de: “Osmanlı ülkesinin hiçbir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiçbir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.” (Histoire générale des Turc, Paris, 1662)

“Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit oldu unu ilân eden ıslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877)

ışte bu yüzden hukuk ve adaleti konu olarak seçen organizasyonlara çok ihtiyacımız var. ıstanbul iki gündür ılim ve Kültür Vakfı’nın düzenledi i böyle bir sempozyuma ev sahipli i yapıyor. Konusu “ınsanlık Onuruna Lâyık Bir Dünya ıçin Adâlet” olan bu sempozyum münasebetiyle bir kez daha anladık ki, Türkiye’nin ve dünyanın yeniden düzelmesinin adaletle çok yakın ilişkisi var.

Sempozyumda yabancı profesörlerden birinin dedi i gibi, adâletsiz hayat olmaz.

Bu konuyu yazdır

  ••::Talat Paşa Suikastı::••
Yazar: RasitTunca - 06-29-2018, 07:27 PM - Forum: Tarih Bilgileri - Yorum Yok

••::Talat Paşa Suikastı::••


“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yaAdalet sempozyumu ve Osmanlı

Kadı, Padişah’ı ça ırtır. Padişah içeri girdi inde ıpsilanti dâvâcı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine ba daş kurmak üzereyken, Kadı Efendi kükrer:

“Begüm, hasmınla mürafaai şer’ olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) aya a kalk!”

Padişah kalkar. Kendisini savunması istenince hata etti ini belirtir. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmünü verir: Hüküm gere ince Padişahın da eli kesilecektir.

Dinleyenler dehşetten ve hayretten dona kalmışlardır. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmışın dışındadır ki, ıpsilanti’nin eli aya ı titremeye başlamıştır. Aklı başına gelir gibi olunca kendisini Padişahın ayaklarına atar.

“Dâvâmdan vazgeçtim. ıslâm adâletinin büyüklü ü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lânetlenmeyi göze alamam.”

Fatih’in eli kesilmekten kurtulur. Ama tazminat ödemeye mahkûm olur. Kestirdi i elin diyetini şahsî gelirinden karşılayacak, Rum mimara bir de ev verecektir.

Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah, Kadı’ya döner:

“Bak a Hızır Çelebi, bu padişahtır deyu iltimas eyleseydin, şer’i şerife mugayır hüküm verseydin şu kılıçla başını koparırdım.”

Kadı Hızır Çelebi minderini kaldırır, minderin altında duran demir topuzu Padişah’a gösterir:

“Siz de padişahlı ınızdan dolayı gururlanıp hükmü tanımasaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim.” (Bu vukuat “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde, ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hâdisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında özet olarak mevcuttur)



Kanuni dönemi Osmanlı Devleti...

Hüsrev Paşa, Mısır Beylerbeyi’dir. Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp ıstanbul'a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla oldu unu gören Kanuni Padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?”

Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla de il, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sa landı ına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.

Buna ra men Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüre i buna ra men tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyli i görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.

Nasıl bir adalet anlayışı ise, zulmün kendisi de il, sadece ihtimali bile beylerbeyi de iştiriyor.



Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan diyor ki: “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün de ildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Oşomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15)

Bu ifadeler Osmanlı adaletinin yabancılar tarafından da tescilidir.

şimdi de M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlı ını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarı görmeye imkân yoktur.”

“Osmanlılarda insan en de erli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (ıngiliz yazar ş. şornton, 1807)

A. Ubicini yazıyor: “Bütün Osmanlılar ••Talat Paşa Suikastı••

"Talat Paşa!.. Talât Paşa!.."

ıttihat ve Terakki'nin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen bir tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yı ılması bir olmuştu.

Bir zamanlar, Osmanlı ımparatorlu unun kaderini elinde tutan Talat Paşa, ıran'ın Selmas şehrinde do an Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti.

Olay Berlin'de geçiyor, takvimler 15 mart 1921'i gösteriyordu.

Eşi Hayriye hanım, kocasının ölümünden yıllar sonra, Talat Paşa'nın öldürülmesi konusunda şunları söylüyordu:

"Çok cesurdu. Tehlike nedir bilmezdi. Etrafında kimbilir, ne maksatla kimler dolaşıyor, dikkat et, dedikleri zamanlarda bile aldırmaz, çantasını koluna alınca, fırlar tek başına giderdi. Berlin'de -en sonunda kanına giren- katil daha önce iki kere karşısına çıkmış, Paşa'yla göz göze gelmiş. Fakat Paşa o kadar pervasız, sakin, hatta gülümseyerek bakıyormuş ki, adam avuçladı ı silahını çıkarmaya cesaret edememiş ve nihayet: Ben Talat Paşa'ya baka baka silahımı çekemeyece im, ancak arkasından vurabilirim, demiş."

Talat Paşa Berlin'deyken, bir dostuna yurt hasreti içinde şunları söylemişti:

"Selanik'teyken ikide bir sürgün cezasına çarpılan Bulgar komitacılarıyla karşılaşırdık. Bunlar vatanlarından ayrılmadan evvel, jandarma nezaretinde bulundukları halde merasimle rıhtımın üzerinde toplanır ve içlerinden birisinin verdi i işaretle hep birden e ilip topra ı öperlerdi.

Bu, onlar için vatana dönüş umudunun bir ifadesiydi: Öptü ümüz toprak bizimdir, buraya yine gelece iz... demek istiyorlardı. Bir gün ben de vatana dönersem, bilir misiniz ne yapaca ım?"

Dostu: "Her halde siz de onlar gibi topra ı öpeceksiniz..." deyince, Talat Paşa a layarak şu karşılı ı vermişti:

"Ne dersin sen? Ne dersin sen? Ben öpmekle doyamam ki... Yiyece im vatan topra ını, yiyece im..."

Talat Paşa, 1874 yılının 17 A ustosunda Edirne'de do muştu. Yoksul bir ailenin çocu u olarak ilk ve orta ö renimini bitirdikten sonra Alyans ısrail okulunda iki yıl Fransızca okudu. Zeki, çalışkan bir gençti. Okul yöneticileri, kendisine bir yıl kadar Türkçe ö retmenli i görevini vermişlerdi.

Mehmet Talat, Edirne'de çok durmadı. Selanik�e giderek Telgrafhaneye maaşsız memur adayı olarak girdi. Hukuk Mektebi'ne kaydoldu. Bir yıl sonra. Telgrafhane "Mukayyid"i (Kayıt memuru) olarak maaşa geçti ve yirmi yaşının içindeyken politikayla ilgilenmeye başladı. Jön-Türklerle haberleşirken yakalandı ından üç yıl sürgün cezası yedi, Hukuk Mektebini de ikinci sınıfında bırakmak zorunda kaldı.

Cezası iki yıl sonra ba ışlandı ve 1898'de Selanik'le Manastır arasında "gezici posta memuru" oldu. Bu görevi, ıttihat ve Terakki örgütünün bu dolaylardaki haberleşmesini, güvenlik içinde yapabilmesi amacıyla kabul etmişti. 1893 yılında Posta Telgraf Başmüdürlü ü kâtipli ine, 1903'te de başkâtipli ine getirildi. 1907 yılındaysa, ıttihat ve Terakki'nin "ıhtilâl Komitası" sivil kadrosunun basında oldu u anlaşılarak, görevinden çıkarıldı ve tutuklandı.

1908'de, ıttihat ve Terakki'nin önde gelen kişilerinden biri olarak Mehmet Talat, ıkinci Meşrutiyet Meclisine, Edirne mebusu seçildi. Önce Meclis Reis Vekilli ine getirildi, 1909 Temmuzundan başlayarak sırasıyla Dahiliye Nazırı, Meclis'te ıttihat ve Terakki Fırkası Reisi, Posta Telgraf Nazırı ve yine Dahiliye Nazırı oldu.

1916 yılında, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın istifasıyla onun yerine getirildi. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ımparatorlu unun yenilmesi ve Mondros Mütareke'sinin imzalanması üzerine, Enver ve Cemal Paşalarla birlikte yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

31 Temmuz 1918'de Mondros Mütarekesi uyarınca, Osmanlı ımparatorlu u orduları silahlarını bırakmış, yenilgiyi kabul etmişti, ıttihat ve Terakki'nin üç büyükleri, Talat, Enver ve Cemal Paşaların, savaş suçlusu olarak yargılanmaları kesindi. Bu nedenle, üç büyükler yurtdışına kaçmaya karar verdiler,

Talat Paşa, yurt dışına çıkmadan önce, yerine getirilen Başvekil ızzet Paşa'ya şu mektubu göndermişti:

"Pek muhterem ve mübarek tanıdı ım ızzet Paşa Hazretlerine,

Memleketin bir müddet ecnebi nüfuz ve tesiri altında kalaca ını anladım. Buna ra men memlekette kalmak ve millet muvacehesinde muhakeme olmak fikrinde idim. Bütün dostlarım bunu atiye talik etmek için ısrar ettiler. Zat-ı fahimtaneleriyle istişare edemedim. Müşkül mevkide kalaca ınızdan çok düşündükten sonra sarfı nazar ettim. Bütün hayat-ı siyasiyemde hedefim, memleket namuskârane ve fedakârane hizmet etmek idi. şahsen buna muvaffak oldum. Bütün servetim, zat-ı şahanenin ihsan etti i otomobil esmanıyla (de er, kıymet) her ay artırdı ım yirmişer liradan müterakim bin altı yüz liralık istikraz-ı dahili bedelinden ve bir de dört arkadaşımla birlikte isticar (kiralamak) etti imiz çiftli in devri icarından hasıl olan paradan ibarettir. Bunun bir kısmını aileme terk ederek bir kısmını yanıma aldım. Bundan başka bir nesneye malik de ilim. Millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak tayin edilecek cezayı kemal-i cesaretle çekmek isterim, işte zat-ı fahimanelerine söz veriyorum. Memleketim ecnebi nüfuz ve tesirinden azade kaldı ı gün, ilk telgrafınıza itaat edece im. Baki kemal-i hürmetle ellerinizden öperim muhterem Paşa Hazretleri.

2 Teşrinisani 1334 (2 Kasım 1918)
Mehmet Talat"


2 Kasım 1918 cumartesi gecesi, saat 11'e yaklaştı ı sırada, karanlıklar arasında iki kişi hızlı hızlı rıhtıma do ru yürüyordu. Bunlardan biri Talat Paşa, öteki de ıhsan Namık Bey'di. Rıhtıma yaklaştıklarında üç kişinin daha orada bekledi ini gördüler. Talat Paşa, ıhsan Bey'e dönerek:

"Bir kadınla iki erkek dolaşıyor, bunlar kimdir ıhsan?" diye sordu.

"Belki de pokerden dönüyorlardır. Paşam..."

Bekleyen üç kişiden biri onlara do ru ilerleyince, tanımakta gecikmediler: Bu Enver Paşa'ydı.

Eski Harbiye Nazırı Talat Paşa'nın elini sıktıktan sonra:

"Tam zamanıdır, motor da neredeyse gelir..." dedi.

Gerçekten de az sonra, burnunda cansız bir ışıkla yol alan bir motor Amerikan Koleji yönünden gelerek rıhtıma yanaştı. Enver Paşa, kendisini u urlamaya gelen kız kardeşini kucakladıktan sonra motora atladı. Onu ötekiler izlediler. Biraz sonra bütün yolcularını alan motor, açıkta kendilerini bekleyen Alman torpitobotuna yanaşıyordu.

Talat Paşa Berlin'e yerleşmişti. Anılarını yazıyor, karısıyla birlikte yoksul sayılabilecek bir hayat yaşıyordu. Sık sık karısı Hayriye hanıma:


"Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kanlar akarak yere serilece im. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ama ziyanı yok, varsın vursunlar, vatan benim ölümümle bir şey kaybetmez. Bir Talat gider, bin Talat gelir!.." derdi.

Bir gün ya Ermeni Komitacılarının ya da bir başka düşmanının kurşunlarıyla can verece ini biliyordu. Özellikle Ermeni Komitacılarının...

Ermeniler, 1878 Türk-Rus savaşından sonra Do u illerimizde ba ımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Çarlık Rusyası ve ıngiltere, Ermenileri sürekli olarak kışkırtıyor, Amerikan misyonerleri de aynı yönde çalışmalar yapıyorlardı. Aya-Stefanos Anlaşması (Yeşilköy'ün eski adı) yapılırken, Avrupa Devletlerinin Berlin Kongresi'ndeki yetkili delegelerine bu amaçla baş vurmuşlar fakat, diplomatik yollardan yaptıkları bu baş vurmanın sonuçsuz kalmasıyla birtakım anarşist örgütler kurarak, sabotaj ve ayaklanma eylemlerine girişmişlerdi. Hınçak ve Taşnak adlı bu gizli örgütler, her eylemlerinde karşılarında Osmanlı Hükümetini buluyor, yabancıların işe karışmasını sa lamak için, "Türkler, Ermenileri kesiyor!.." şeklinde propaganda yaparak, Avrupa'yı birbirine katıyorlardı.

Ermeni Komitacılar, Birinci Dünya Savaşı�nın başlamasından sonra, Ermenilerin Do u illerimizden göç ettirilmelerinde ıttihat ve Terakki'nin, dolayısıyla bu örgütün önderleri durumundaki Enver, Talat ve Cemal Paşaların parma ını görüyor, intikam için fırsat kolluyorlardı.

15 Mart 1921 günü Talat Paşa, her zamanki gibi erkenden kalkmış saat ona kadar çalıştıktan sonra, eşine dönerek:

"Haydi Hayriye, seninle biraz dolaşalım. Hava almış olursun..." demişti.

Fakat mutfakta yemek pişirmekte olan karısı:

"Ben çıkmayayım. Hem yorgunum, hem de ateşte yemek var." diye karşılık verdi.

Talât Paşa Hardenberg Strasse'deki evinden çıkıp tek başına yürümeye başlamıştı. Daldın ve düşünceli bir şekilde. Kurfüstendam caddesine saptı. Daha birkaç adım atmamıştı ki, arkasından birinin:

"Talat Paşa!.. Talat Paşa!.." diye ba ırdı ını duydu. Geriye döndü ve...

Rumeli'de başlayan, fırtınalar içinde geçen bir hayat,. Kurfüstendam caddesinin kaldırımları üzerinde sona ermişti. Katil Salomon Taleyran, 24 yaşında üniversite ö rencisi gözü dönmüş bir Taşnak Komitacısıydı.

Alman mahkemesi, kendi toprakları üzerinde işlenen bu cinayetin suçlusuna hiç bir ceza vermeyerek, Taleyran�ı beraat ettirdi. Yıllarca dost bildi i, Birinci Dünya Savaşı'nda kader birli i etti i Almanya, onun anısına ve kanlı ölüsüne bile saygı göstermemişti.

Talat.Paşa'nın cesedi, aradan 22 yıl geçtikten sonra 25 şubat 1943'te yurda getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesindeki şehitli e gömülmüştür. Talat Paşa, dostuna söyledi i biçimde yurdunun topra ını yiyememiş, ancak bir torba kemik olarak yurt topraklarında sonsuz uykusuna dalmıştır.
Sıra şimdi tarihçi Chalcondyl’de: “Osmanlı ülkesinin hiçbir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiçbir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.” (Histoire générale des Turc, Paris, 1662)

“Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit oldu unu ilân eden ıslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877)

ışte bu yüzden hukuk ve adaleti konu olarak seçen organizasyonlara çok ihtiyacımız var. ıstanbul iki gündür ılim ve Kültür Vakfı’nın düzenledi i böyle bir sempozyuma ev sahipli i yapıyor. Konusu “ınsanlık Onuruna Lâyık Bir Dünya ıçin Adâlet” olan bu sempozyum münasebetiyle bir kez daha anladık ki, Türkiye’nin ve dünyanın yeniden düzelmesinin adaletle çok yakın ilişkisi var.

Sempozyumda yabancı profesörlerden birinin dedi i gibi, adâletsiz hayat olmaz.

Bu konuyu yazdır