| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Neden mutlu değiliz? Neden Mutlu Olamıyoruz ? Neden mutluluğu arıyoruz? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:11 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Neden mutlu değiliz? Neden Mutlu Olamıyoruz ? Neden mutluluğu arıyoruz?
Hepimiz hep mutluluk peşinde koşarız,sevmek sevilmek isteriz,ama dikkat ederseniz hep birilerine kendimizi sevdirmek için çalşırız.Can Dündar’ın söylediği gibi hep bir şeyler yaparak içimizdeki boşluğu doldurmaya çalşışarak mutlu olmaya çalışrız,ama o boşluk hiç dolmaz,biri biter biri başlar,sonsuza kadar da böyle gider,eğer farketmezsen aslı boşluğun ne olduğunu.Mutlu olmak için,olmaz sa olamazlardan olan kendini sevmek,kendine saygı duymak,kendi değerini fark etmek.İşte içindek, boşluğu doldurabilmek için önce kendini tanıyıp,kendini sevmek gerektiğinin farkına varmak gerekir.İşte Can Dündar aşağıdaki harika yorumu ve yazıları size bunu daha iyi açıklayacaktır.
İki yarımı toplayınca bir etmiyor..
Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.
Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı. Hayatın matematiği farklı;
iki yarımı toplayınca bir etmiyor. İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de
mutlu olamıyor.
Önce yalnızdık.
9 ay boyunca karanlık bir yerde dışarı çıkmayı bekledik ve dünyaya ağlayarak
geldik.
Pişman gibiydik. Ya da mecburen gelmiş gibi.
Biraz büyüdükten sonra, kendimizi bildiğimiz anda, içimizi kemiren, kalbimizi
kurcalayan o tuhaf duyguyu hissettik: Bir yerde bir eksik var dedik.
Korktuk.
‘Bunun sebebi ne?’ diye sorduk kendimize. Cevabı yapıştırdık:
‘Demek ki sahip olmadığımız bir şeyler var.
O yüzden eksiklik hissediyoruz’. Peki, neye sahip olmamız gerekiyor?
Çocukken ‘yaşımız küçük’ diye düşündük. Her istediğimizi yapamıyoruz.
Kurallar, yasaklar var. Büyüyünce her şey yoluna girecek.
Büyüdükçe bir şey değişmedi.
Yine huzursuzduk. İçimizden bir ses aynı sözcükleri fısıldıyordu:
‘Bir eksik var. Kafamız karıştı. Nasıl kurtulacağız bu iğrenç duygudan?
Nasıl geçecek bu?
Aklımıza yeni cevaplar geldi: Okulu bitirince geçecek. İşe girince geçecek.
Para kazanınca geçecek. Tatile gidince geçecek. Okulu bitirdik. Diploma aldık.
İşe girdik. Kartvizit aldık. Çalıştık. Para kazandık. Taşındık. Araba aldık.
Çalıştık. Eve yeni eşyalar aldık. Tatile gittik. Dans ettik. Terfi ettik.
Kartviziti değiştirdik.
Daha çok çalıştık. Daha çok para kazandık. Çalıştık. Çalıştık.
Geçmedi.’Bir yerde bir eksik var’ hissi, hala orada duruyordu.
Bu sefer de ‘Sevgilimiz olunca geçecek’ dedik. ‘Yalnızlığımız sona erince bu
illetten kurtulacağız.
‘Beklemeye başladık.
Derken, biri çıktı karşımıza aşık olduk. Ve anında başka biri olduk.
Daha güçlü, daha güzel, daha akıllı biri. Hesap cüzdanları, kartvizitler,
hatta ilaçlar bile böyle hissetmemizi sağlamamıştı.
Sevgilimizin gözlerinde, daha önce bize verilmemiş kadar büyük sevgi ve
hayranlık gördük.
Sevgilimizin gözlerinde Tanrı’ yı gördük.
Işığı gördük.’Tünelin ucundaki ışık b u olmalı’ diye düşündük ‘kurtulduk’.
Sonra bir gün, daha dün bize deli gibi aşık olan insan çekip gidiverdi.
Ya da artık eskisi gibi sevmediğini söyledi. Ya da başka birine aşık olduğunu
söyledi.
Ya da daha kötüsü, başka birine aşık oldu ama söylemedi.
Telefonu açmamasından, elimizi tutmamasından, sevişmemesine bahane bulmak
zorunda kalmamak için biz uyuduktan sonra yatağa gelmesinden anladık, bir
terslik olduğunu.
Belki de sevmekten vazgeçen veya terk eden sevgilimiz değildi, bizdik.
Fark etmez. Sonuçta aşk bitti.
Şimdi her yer bomboş. Şimdi tekrar yalnızız. Başladığımız yere döndük.
Yıllarca uğraştık, eksiğin ne olduğunu bulamadık. Halbuki her şeyi denedik, her
yere baktık.
Öyle mi? Bakmadığımız bir yer kaldı.
İçimize bakmadık.
Eksik parçayı dışarıda aradık ama içimizde saklı olabileceğini akıl etmedik.
Birilerini sevdik, birileri bizi sevsin diye uğraştık ama kendimizi sevmedik.
Şaşıracak bir şey yok, tabii ki sevmedik.
Kendimizi sevsek bu kadar koşturur muyduk? Canımız yanmasın diye duvarların
ardına saklanır mıydık?
Kendimizi boş sanıp doldurmaya uğraşır mıydık? Terk edilmekten korkar mıydık?
Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.
Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.
Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.
İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.
‘Herkes beni sevsin’ diye uğraşınca kimse gerçekten sevmiyor, herkes sevgisine
şart koyuyor, sınır koyuyor.
Oysa ‘kendime duyduğum sevgi bana yeter’ diye düşününce, kendimizi olduğumuz
gibi kabullenince yarım tamamlanıyor.
Her şey bir oluyor. İşte o zaman perde aralanıyor.
Acı diniyor.
İşte o zaman başka `bir`i bir araya gelerek, hesabın kitabın, korkunun kaygının
hüküm sürdüğü sahte bir sevgi yerine, gerçek bir sevgi yaratılabiliyor.
Neden mutlu değiliz? Neden mutluluğu arıyoruz?
nsanın en büyük 2 özelliği mutlu olma çabası ve birşeyin mutlaka kulu olmasıdır.
İnsan, kalbindeki hanif fıtratı gereği daima mutluluğun peşinde koşar. Mutluluğu bulmak için elinden geleni herşeyi yapar. Aşağıdaki örnekler size tanıdık geliyor mu?
Ah bi üniveristeyi kazansam çok mutlu olucam
Ah şu okul bitsin iyi bir işe gireyim çok mutlu olucam
Ah şu çocukla bi evlensem çok mutlu olucam
Ah şu araba benim olsa ne mutlu olurdum
Ah bir çocuğum olsa çok mutlu olucam
Ah bizim oğlan askerliğini bi bitirse çok mutlu olucam
Ah bizim kız bir evlense çok mutlu olucam
......
Ne oldu? Hayat bitti. Mutluluğu yanlış yerde arıyorsunuz. Peki nerede arayacağız?
13 / RAD - 28 : Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah'ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah'ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
Diğer yandan insan mutlaka bir şeyin kuludur. Çünkü yaratılışı bu şekildedir. Makamının, kocasının, sevgilisinin, paranın ........ mutlaka bir şeyin kuludur. Biraz önce saydıklarımız insan bedenlerinden nefs bedenin istekleridir. Nefs bunları ister ve bunları bulunca mutlu olacağını sanır. Hep daha fazlasını ister elde ettikçe bakar ki hala mutlu değil daha fazlasını ister ve bu denklem sonsuza kadar uzar. Asla mutlu olmaz.
45/ CASİYE-23:Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim), Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakır, onların kalplerindeki sem'i (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Halâ düşünmez misiniz?
Yani insan eğer nefsinin kulu olursa karşımıza yukarıdaki tablo çıkar. Halbuki Allah, insanı neden yarattı?
51/ ZARİYAT-56 :Biz insanları ve cinleri başka bir şey için değil bize kul olsunlar diye yarattık.
Sonsuz Sevgilerimle…
ALINTI
|
|
|
Çocuk Yetiştirirken 13 Altın Kural |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:08 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Çocuk Yetiştirirken 13 Altın Kural
Çocuğun ağzından anne ve babasından istekleri;
1-Beni şımartmayın.Her istediğim şeyi elde edemiyeceğimi biliyorum,sedece sizi deniyorum.
2-Bana tatlı sert davranmaktan çekinmeyin.Bunu tercih ederim benim daha daha güvenli hissetmemi sağlar
3-Benim kötü huylar edinmemi engelleyin.Bunların erkenden ortaya çıkarılmasında ve önlenmesinde size güveniyorum.
4-Benim yanlışlarımı başkalarının önün de söylemeyin.Benimle yalnız konuşursanız daha iyi anlarım.
5-Sizden nefret ettiğimi söylediğimde üzülmeyin. Aslında sizden değil beni engelleme gücünüzden nefret ediyorum.
6-Her hangi bir şeyin sonucunda beni kurtarmayın.Bazen acı veren şeyleri bu yolla öğrenirim.
7-Benim küçük hastalıklarımı büyütmeyin.Bunları yenecek güçteyim.
8-Düşüncesizce yerine getiremiyeceğiniz şeyleri yapacağınıza söz vermeyin
.Bu sözler yerine getirilmediğinde çok kırıldığımı unutmayın
9-Kendimi istediğim kadar iyi anlatamadığımı unutmayın.Bunun için ara sıra yanlışlarım çıkar.
10-Dürüstlüğümü fazla zorlamayın.Kolayca korkup yalan söyleyebilirim.
11-Tutarsız olmayın.Benim kafamı iyica karışyırır ve size olan güvenimi sarsar.
12-Benden özür dilemiyecek kadar gururlu olmayın.Bazen içten bir özür beni size çok yakınlaştırabilir.
13-unutmayınki büyümek için sizin anlayışınıza ve sevginize muhtacım,ama bunu size söylemem gerekmez değilmi?
Çocuk yetiştirmede 20 sihirli kural!
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iyi, başarılı ve mutlu çocuk yetiştirmenin kurallarını sıraladı. Tarhan, ebeveynin büyük hatasına da dikkat çekti.
Üsküdar Üniversitesi Rektörü ve psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çocuk yetiştirmede en önemli konunun çocukla doğru iletişim kurmak olduğuna dikkat çekerek, disiplin ve nasihatin dengeli olması gerektiğini vurguladı.
İyi, başarılı ve mutlu çocuk yetiştirmenin ilk kuralının çocuk ile doğru iletişim kurmak olduğuna dikkat çeken Tarhan, anne-babalara çocuklarını korumacı tavırla yetiştirmek yerine, onlara mücadele etme yolunun gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Tarhan bunun için anne ve babalara çocuk yetiştirme 20 sihirli kuralı açıklıyor.
İşte o kurallar:
1- Çocuk yetiştirmenin birinci adımı, çocuğun şefkatli-karakterli anne-babasıyla huzurlu bir ortamda büyütülmesidir.
2- Anne-babanın çocuğu kendi parçası olarak görüp onun hayatı hakkında her şeyi bilmeye çalışması doğaldır ancak çocuğun da özelline saygı duyulmalı ve kendini özgür hissetmesine fırsat tanınmalı.
3- Çocuğun mutluluğu, ebeveynin mutluluğunun önüne geçmemeli. Ancak ikisi arasında sağlıklı bir denge kurulmalıdır.
4- Ebeveyn, çocuğunu bütün güçlüklerden korumak yerine, ona sorumluluk duygusunu ve güçlükleri birlikte aşmayı öğretmelidir.
5- Ailenin yükünü ebeveynin tek başına taşıması yerine, anne-baba ve çocuğun da içinde olduğu bir takım oluşturup sorumluluklar ve hayat paylaşılmadılır.
6- Anne-baba, çocuğunu yorucu, zor işlerden korumak yerine çocuğunu hayata hazırlamak görevini üstlenmeli.
7- Anne –babalar, çocuklarının sorunlarını dinlemeli, çözümünü çocukla birlikte aramalı.
8- Anne-baba çocuklarının, koydukları kurallara itaat etmesini beklemeli, ancak onların da kurallara itiraz hakkının olduğunu unutulmamalıdır. En etkili emirin de seçenek sunmak olduğu bilinmelidir.
9- Anne-babalar, çocukların sözlerini yetişkin insan gibi dinlemeli, ancak onlardan büyük insan gibi davranmalarını beklememelidir.
10- Disiplin ve nasihatin yumuşak ve devamlı olması halinde etkili olduğu nasihatte örnek olmanın da önemi unutulmamalıdır.
11- Çocukların arkadaşları ve sosyal hayatı yakından takip edilmeli ancak fazla müdahale edilmemelidir.
12- Ebeveynin, çocuğunu hayat köprüsüden geçirmekten ziyade o köprüden nasıl geçeceğini öğretmesi gerektiğini bilmeli.
13- Bir anne çocukları ile ilgilenirken kendini evde hapsolmuş ve tutuklanmış hissedebilir. Bu doğal. Ancak ebeveynin sıradan olaylardan zevk almayı başaran kişilerin özgürlük - sorumluluk dengesini kurabilenlerin mutlu olabildiğini unutmamalı.
14- Ebeveyn, anne, baba, eş, iş adamı rolünün hepsini kendi şartlarında yaşamalı. Farklı rollerini farklı alanlarda yaşamalı.
15- Anne- babanın çocuğunun gizli düşüncelerini bilmek gibi bir görevi yok. Çocuğa özerk alan bırakıp onun kendi gemisinin kaptanı olmasına fırsat vermeli.
16- Anne- baba çocuğuna zaman zaman kızıp sinirlenebilir ancak önemli olan sonrasında öz eleştiri yapabilmeli ve haksız olduğu durumlarda çocuğundan özür dileyebilmelidir.
17- Çocuğun ani sorularını cevaplayamayacak kadar meşgul olunsa da ona sonradan zaman ayrılmalı ve hak ettiği ilgi gösterilmeli.
18- Çocuk eğitiminde sevgi, ilgi, saygı, sabır ve güven kelimelerin sihirli kelimeler olduğu unutulmamalı. Çocuğunuzun ne düşündüğünü önemsediğinizi hissettirmek ve kendisini ifade etmesinde cesaretlendirmekle sihirli kelimeleri harekete geçirdiği bilinmeli.
19- Sabır amaca yönelik olmalıdır, her istediği yapılan çocuk bencil her şeyine “hayır” denilen çocuğun da inatçı olduğu unutulmamalı.
20- En önemlisi de çocuğa insani değerlerin ve empatinin öğretilmesi. İdeal insanın dünyayı değiştirmeye kendisinden başladığı bilinmeli.
Mutlu çocuk yetiştirmek için 10 altın kural
24 Kasım, 2015 | Kategori: Çocuk Sağlığı, Ruhsal Sağlık
cocuk-mutlu-sevincMutlu ve huzurlu bir çocuk yetiştirmek isteyen anne ve babaların baçı önemli temel kurallara dikkat etmesi gerektiğini söyleyen Uzman Psikolog Gamze Eser, tüm ebeveynlere kılavuz olabilecek önemli öneri ve uyarılarda bulundu. İşte 10 altın kural! Mutlu, özgüveni yüksek, kendine ve başkalarına karşı saygılı olmayı başarabilen bireylerin, mutlu bir çocukluk geçirmiş olduklarını söyleyebilirim. Yaşamımız boyunca birçok acı-tatlı, iyi-kötü, güzel-çirkin, sevgi dolu-sevgisiz anlar yaşarız. Önemli olan bu anlarda dahi öz huzurumuzu elimizde tutabilmektir. Dünyaya gelen her çocuk, annesi-babası tarafından yetiştirilemiyor maalesef. Bu yazı çocuk yetiştiren tüm bireyler için yol gösterici olması amacıyla kaleme alınmıştır.
– Tutarlı olun
Tutarlılık; herkesin kendisi için istediği ama çoğu zaman karşısındakine uygulayamadığı bir kavramdır. Çocukların yetiştirildiği ortamda olması gereken en önemli davranış biçimi tutarlılıktır. Doğru rol model olabilmek; sözlerimizle davranışlarımızın birbirine örtüşmesi ile mümkün olur. Sürekli paylaşmanın olmazsa olmaz olduğunu konuşan bir babanın acil bir durumda ihtiyacı olan arkadaşına arabasını vermemesi tutarsızlığın en basit örneğidir.
– Sevginizi doğru şekilde gösterin
Kuşkusuz her anne-baba çocuğunu çok sever. Önemli olan bunu doğru biçimde göstermek ve sevginin koşulsuz olduğunu öğretmektir. Koşullar ve istekler üzerine kurulmuş sevgi ilişkileri, hem karşılıklı güven sorgulamasına açıktır hem de temel olarak değersizlik hissi yaşatır. Her birey koşulsuz sevildiği zaman mutludur ve koşulsuz sevmeyi öğrendiği zaman huzurludur.
Oyuncaklar çocukların karakter gelişimini nasıl etkiliyor?
– Yapabileceği işleri elinden almayın
Çocuklar hangi yaş grubunda olursa olsun işe yaradığını hissetmek ister ve bu duygu var olma güdülerini güçlendirir; yeterlilik hissini pekiştirir. Merdivenden çıkmak, masa hazırlamak, kapıyı açmak ve bunun gibi her yaş grubuna uygun birtakım fiziksel eylemleri gerçekleştirmesine izin vermek, çocuğunuzun özgüvenini pekiştirir ve başarma duygusunu tatmasını sağlar. Bu duyguyu çocuğunuzun elinden almayın.
– Rekabet değil işbirliğini öğretin
Rekabetçi yaklaşım her birey için uygun değildir. Herkeste aynı etkiyi göstermez.Ama işbirliği duygusu, bütünleştirici, öğretici ve içinde saygı barındıran bir duygudur. Takım sporları, grup çalışmaları, birlikte oynadığınız oyunlar, okul projeleri gibi faaliyetlerde birleştirici ve tamamlayıcı yaklaşımda bulunmayı tercih edin.
– Saygı göstermeyi öğretin
Bireyin sahip olması gereken temel duygulardan biri de; kendisine ve başkalarına saygı duymasıdır. Çocuklarımıza bu durumu ancak davranışlarımızla gösterebiliriz. Onlar bizim aynamızdır. Ne konuştuğumuza değil nasıl davrandığımıza bakarlar ve bu şekilde kendilerini yönlendirirler. Eşimize, arkadaşlarımıza gösterdiğimiz saygı onlar için yol gösterici olur.
Çocukların okulda uyum sorunu yaşamaması için dikkat edilmesi gerekenler
– Mükemmel diye bir şey yoktur
Mükemmel olmasını istemek çocuğa zarar verir. Kimse mükemmel değildir. Sizler de değilsiniz. Eksiklerimizi ve yapamadıklarımızı çocukların tamamlamasını istemek ve zorlamak mutsuz birey yetiştirmek için yapılan bilinçsiz davranışlardır.
– Geçmişte yaşamak ve yaşatmak
Sürekli yaşanmışlıklardan bahsetmek, yaşanan olumsuzlukları durmadan dillendirmek, yaptığı hataları affetmemek ve sürekli hatırlatmak çocuklarınızın sizden uzaklaşmasına ve onları anlayacak başka birilerini aramaya iter. Bunun yerine, affedin, dinleyin ve geçmişte yaşamayı bırakın.
– Önemli olduğunu ona hissettirin
Hepimiz sevdiğimiz kişiler tarafından değerli olduğumuzu hissetmek ve bilmek isteriz. Çocuklarımıza değerli olduklarını maddi temellerle gösteremeyiz. Bu, sadece onların değerli olma algısını tamamen yanlış şekillendirmiş olmakla kalmaz;aynı zamanda mutluluğun temelini paraya dayandırmış oluruz. Önemli hissetmek için sizin güzel sözleriniz ve davranışlarınız yeterlidir.
İlgiden yoksun çocuklarda gelişim sorunları yaşanıyor
– Kıskanmayın
Kıyaslanmaktan hoşlanan birey yoktur. Hoşunuza gitmeyen, rencide edici ve özgüven kırıcı bu davranışı çocuklarınıza uygulamayın. Herkes dünyaya farklı parmak iziyle gelirken okulda aldığı notlar, sosyal ve fiziksel becerileri yüzünden kıyaslanmayı hak etmez. Herkes özeldir. Hepimizin becerileri farklı farklıdır. Mutsuz çocuk sürekli etrafındaki yaşıtlarıyla kıyaslanan çocuktur; unutmayın!
– Sorgulamayı öğretin
Çocuklarımıza isteklerini, davranışlarını, söylemlerini sorgulamayı öğretin. Bunun için sorular sorun ve cevaplar bekleyin. Asla yargılamayın. ‘’Ben öyle istiyorum, öyle olacak!’’ kalıbından uzak durarak yaklaşımda bulunun. Çocuğunuza evet veya hayır cevabını verirken mutlaka gerekçesini de sunun. Bu sayede o da sorgulamayı, her söyleneni doğru kabul etmemeyi öğrenecektir.
Sağlıklı çocuk yetiştirmek için 10 altın kural
Gözünüzün bebeği çocuklarınızı sağlıklı büyütebilmek için basit ama önemli bazı temel kurallara uymanız gerekiyor Dr. Yunus Emre Mercan, çocukların hem ruhsal hem de fiziksel gelişimi için gerekli 10 öneride bulunuyor
Hayatta en önemli şeyin sağlık olduğu gerçeğinden yola çıkarak, çocukları sağlıklı büyütmenin şifrelerini çözmek lazım... Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Emre Mercan, çocuk sağlığında önemli 10 altın kuralı anlattı:
5 AYLIKKEN DOĞUM AĞIRLIĞININ EN AZ 2 KATINA ULAŞMALI
Bebeğinizin ilk altı ay için ayda 600-800 gram alması yeterlidir. İkinci altı ay için de ayda 400- 600 gram kilo artışı normaldir. Bebeğin, beş aylıkken doğum ağırlığının en az iki katına, bir yaşındayken de üç katına ulaşması gerekir. Eğer ilk hafta içinde doğum ağırlığının yüzde 10’undan fazla kilo kaybı olmuşsa; bu yeterli beslenemediği anlamına gelir. Bu yüzden bebeğinizi ilk bir senede, herhangi bir sorunu olmasa bile her ay doktor kontrolüne götürmeniz çok önemlidir.
İLK 6 AY SADECE ANNE SÜTÜ İLE BESLEYİN
Üst solunum yolu enfeksiyonu, bebekler için kabusa dönüşebilir. Bu yüzden, koruyucu özelliklerinden dolayı ilk altı ay sadece anne sütü vermeye, özen gösterin. Altı aydan sonra da ek besinlerle beraber anne sütüne devam edin. Enfeksiyonlardan korumak için bebeğinizi herkese öptürmemeye çalışın. Hastalandığınızda çift maske takmaya, evinizde bir soğuk buhar cihazı bulundurmaya (hava yollarını nemlendirerek mikropların yerleşmesini engeller) dikkat edin.
OKUL ÇAĞINDA HER GÜN 60 DAKİKA EGZERSİZ YAPSIN
Çocuğunuzun hayata obez olarak devam etmemesi için alacağınız önlemler bebeklikte başlamalıdır. İlk altı ay sadece anne sütü vermenin ve beslenme kurallarına dikkat etmenin yanı sıra; okul ya da ergenlikteki çocuklarınızı her gün minimum 60 dakika orta derecede egzersiz yapmaya teşvik edin. Basketbol, voleybol oynamasını sağlayın.
ATEŞİ 39’UN ALTINA DÜŞMÜYORSA MUTLAKA DOKTORA BAŞVURUN
Çocuğunuzun ateşini soğuk uygulama ve evinizde bulunan ateş düşürücülerle 39 derecenin altına düşüremiyorsanız ve bu şikayete; şiddetli kusma, aşırı öksürük, şiddetli karın ağrısı, boğaz ve kulak ağrısı, boyun ağrısı ve iyi beslenmeme gibi sorunlar da eşlik ediyorsa, mutlaka doktorunuza başvurun. Saydığımız ek belirtiler olmamasına rağmen çocuğunuzun ateşi iki günden fazla devam ederse de doktora götürmeniz gerekir.
GÜNDE 3-5 KEREDEN FAZLA KUSUYORSA DİKKATLİ OLUN
Bebeklerin gün içinde üç-beş kereden sık tekrarlayan yoğun kusmaları varsa, doktorunuza başvurmanız gerekebilir. Halk arasında ‘mide üşütmesi’ denilen şey aslında mide ve bağırsakların enfeksiyona maruz kalmasıdır. Bu durum geçene dek kusmalar devam edebilir. Önemli olan, çocuğun yeteri kadar sıvı almasıdır. Günde bir-iki kez kusan çocuğa bir şeyler içirebiliyorsanız sıvı eksikliği oluşmaz. Eğer art arda üç-beş kez kusup sıvı içemiyorsa doktora başvurmayı ihmal etmeyin.
3 YAŞINDAN SONRA TANSİYON VE KAN YAĞLARINA BATIRIN
Çocuklukta yapılan testler, yaşamsal önem taşır. Örneğin, doğum sonrası yapılan işitme testi, doğuştan işitme kusurlarının erken tanısı için çok önemlidir. Bir yaşına kadar bir kez tam kan sayımı ve idrar analizlerinin yapılması, anemi ve idrar yolu enfeksiyonlarını taramak açısından önem taşır. İlk bir yaşta yapılan göz kayması-göz tembelliği muayenesi, görme kusurlarını önler. İlk beş yaşta gelişim testi yaptırmanız, çocuğun fark etmediğiniz ufak gelişim kusurlarının tanınmasını sağlar. Üç yaşından sonra tansiyon ve kan yağlarına baktırmanız da onu kalp ve damar hastalıklarından korunması için ilk basamağı oluşturur.
OKUL ÖNCESİ ÇAĞA KADAR GÜNDE 2 KEZ UYUMALI
Yenidoğan bebekler günde 18 saat uykuya ihtiyaç duyarken, yaş ilerledikçe ihtiyaç duyulan uyku süresi azalır. Bebek, altı aydan sonra gece uyumalarına yoğunlaşır ve uyku sıklığı gün içinde ikiye kadar düşer. Okul öncesi dönemde, öğleden sonra kısa süreli ve gece uykusundan oluşan iki dönemli uyku söz konusu olmalıdır. Bebeğinizde uyku sorunu varsa, geceleri ağlayarak uykusundan kalkıyorsa, bu durum enfeksiyondan psikolojik rahatsızlıklara kadar birçok sorundan kaynaklanabileceği için doktorunuza başvurmayı ihmal etmeyin.
GÜNDE 2 SAATTEN FAZLA TELEVİZYON İZLETMEYİN
Özellikle üç-altı yaş arasındaki çocukların günde iki saatten daha fazla televizyon karşısında zaman geçirmesinin sakıncalı! Çünkü çocuk, televizyon seyrederken hem hareket etmiyor, hem de besin değeri düşük gıdaların reklamlarını görüp bunları yemek istiyor. Sonuçta da obezite riski artıyor. Çocuğunuza örnek olmak için kendi televizyon alışkanlıklarınızı kısıtlayın, istediği programı planlı olarak izlenmesine olanak sağlayın, haftada en az bir kez televizyon izlememe günü oluşturun. Onu değişik oyun aktivitelerine kanalize edin ve yemek yerken televizyon seyretmesini engelleyin.
2 YAŞ ÜSTÜNDEKİ ÇOCUĞA DİŞ FIRÇALAMAYI ÖĞRETİN
Çocukların sağlıklı mide bağırsak sistemlerinin olması, büyük oranda sağlıklı dişlerinin olmasına bağlıdır. Bu nedenle 2 yaş üstü çocuğunuzu, diş fırçası ve mercimek büyüklüğündeki çocuk diş macunlarıyla dişlerini fırçalamaya teşvik edin. Ayrıca 5 yaşına kadar dişlerini fırçalamada onlara eşlik etmek son derece önemlidir. Çocuğunuzun dişlerini düzenli aralıklarla, en az yılda bir kez diş hekimine kontrol ettirmeyi de unutmayın.
EV KAZALARINA KARŞI 14 ÖNLEM
Ayaklanan bebeğiniz dünyayı büyük bir merakla keşfetmeye çalışır ama bu keşif sırasında, siz fark etmeden ona arkanızı döndüğünüz saniyelik anlarda bile bir kazaya maruz kalabilir. “O buraya çarpmaz”, “Asla buradan düşmez” demeyin. Bebeğiniz aklınızın ucundan geçirmediğiniz şeyleri bile yapabilir. İşte, kazaları en aza indirmek için evde almanız gereken 14 önlem...
YAKICI ALETLERDEN UZAK TUTUN
1- Evdeki halıların kaymaması için altına kaymayı önleyici yaygılardan koyun.
2- Mama sandalyesinde emniyet kilidinin olmasına dikkat edin.
3- Dört aylıktan sonra dönme kabiliyetleri başladığı için karyola korkuluğunu ondan uzaklaşmadan kapayın.
4- Prizleri, priz koruyucularla kapatın.
5- Açıkta elektrik kablosu/kordonu bulundurmayın.
6- Kalorifer peteklerini kaplattırmayın.
7- Sıcak ve ateş kavramlarını ona öğretin.
8- Kibrit-çakmak gibi yanıcı ve yakıcı aletleri çocuğun yanında bulundurmayın.
9- Çay-kahve gibi sıcak içilen içecekleri onun yanında dikkatli için.
10- Masa örtüsü üzerinde sıcak bir yiyecek ya da içecek varsa onu çekmemesi için önlem alın. Gözünüzü üzerinden ayırmayın...
11- İlaçları banyodaki ecza dolabında ya da onun ulaşamayacağı bir yerde saklayın.
12- Naylon torbaları başına geçirerek havasız kalma ihtimaline karşı, erişemeyeceği bir yere kaldırın.
13 Etrafta makas, bıçak gibi kesici aletler bulundurmayın.
14- Solunum yollarına kaçırma riski olduğu için kuruyemiş ve küçük oyuncak parçalarını, iki yaşın altındaki bebeklere vermeyin.
Çocuklarınızla ilişkinizde onların bir kişi olduğunu unutmayın.Korunmaya ve desteğe ihtiyaçları var ama aynı zamanda fikirlerini söylemeyede hakları var.Dahası aileyi ilgilendiren her konuda düşüncelerini ifade etme hakları var
|
|
|
Eğitim başarısını arttırmada ailenin rolü |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 10:02 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Eğitim başarısını arttırmada ailenin rolü
anne babanın, gencin eğitim başarısı konusunda yapabilecekleri ,“katkı” ve “yardımla” sınırlıdır. Temel kural yardıma ihtiyacı olanın yardım istemesidir.
Bu nedenle ona yapmak istediğiniz yardımlarda onunla işbirliği içinde olmanız ve
onun, söyledikleriniz ve yapmak istedikleriniz konusunda ikna olması ve inanması esastır.
Geçmişte başarı çok çalışmak iken, şimdi ise başarı etkili çalışmak olarak tanımlanmaktadır.
Etkili çalışmak, zamanı, belirlenmiş öncelikler doğrultusunda programlı olarak kullanmaktır. Etkili çalışmak için dinlenmeye, eğlenmeye, dostlarla vakit geçirmeye de gereksinim vardır. Eğitim başarısı ders başında ne kadar zaman geçirildiğine değil, çalışılan konudan öğrencide geriye ne kaldığına bağlıdır.
*
Çalışma ile ilgili önemli ilkeler vardır. Bunlar:
1) Öğrenci problem çözerken çözüme ulaşıncaya kadar ara vermemesi, (en fazla 40 dakika)
2) Çalışmadan sonra 10 dakika tekrar , 10 dakika mola vermesi.
3) Gece yatmadan öğrendiklerini 10 dakika tekrar etmesi
4) Notların tekrar yazılması veya çalıştıktan sonra notların tekrarı ve hızla gözden geçirilmesi.
5) Çalışma zamanının, çizelgeli çalışma programına göre planlanması.
6) Çocuğunuza uygun çalışma ortamı hazırlamak için 18-20 derece oda ısısında derli toplu bir oda ya da köşe, sessiz ve ışığı yeterli düzeyde çalışma masası ve malzemelerin düzenli bir şekilde masanın üzerinde durmasıdır.
Çocuğunuzun Yanlış Çalışma Alışkanlıkları:
1) TV izleyerek ya da müzik dinleyerek çalışmak,
2) Yatarak, uzanarak çalışmak,
3) Çalışırken atıştırmak,
4) Posterle dolu bir oda,
5) Çalışmayı sürekli erteleme alışkanlığı,
6) Önemsiz işlere verimsiz saatleri harcamak,
7) Programsız çalışmak olarak sayılabilir.
Çocuğunuzun sınava hazırlanmasında, sınav kaygısını azaltmak ebeveynlere düşmektedir. Bu konuda ebeveynlerin yaptıkları yanlışlara bakacak olursak;
Bunlar: Yüksek başarı beklentisi, çocuğun eleştirilmesi, ad takılması, dayak vs. gibi cezalarla eğitilmesi, çocuğu başkalarıyla kıyaslama, çocuğun sınırlarını zorlama, başarısızlığı ceza ile bağdaştırmak, hayatın “amacını” sorgulayıp sürekli çalışmasını hatırlatmak.
Çocuklarınızın başarıya ulaşmaları için düzenli aile hayatı, problemleri kabullenmek, sosyallik konusunda model olmak, ergeni iyi tanımak, yaratıcılığını desteklemek gerekir.
Olgun insanlar yetiştirebilmek için ebeveynlerin de olgun olması, olumlu benlik duygusuna sahip olması, yani yapıp yapmayacaklarının, sınırlarının farkında olması gereklidir.
Olgun biri diğerleriyle hem yakın hem de genel ilişkilerde sıcak bağlar kurma yeteneğine sahiptir. Dış gerçeklerle bağlantı içinde düşünür, hareket eder yani durağan değildir, değişikliklere uyum gösterir ve kendini yeniler. Değiştiremeyeceği durumu kabullenir ve soruna o noktadan yeni bir çözüm arar.
Unutmayın, “Hoşgörü, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, kendi istediği gibi mutlu olmasına imkan verme büyüklüğüdür.”
DERS ÇALIŞMA KONUSUNDA YAŞANILAN SORUNLAR
Tüm imkanları olmasına rağmen bir öğrencinin ders çalışma konusunda isteksiz ve motivasyonsuz olması özellikle veliler ve öğretmenler kanalıyla önümüze gelen en büyük problemlerden birisidir. Öğrencilerin derslerine yönelik motivasyonlarını olumsuz etkileyen etmenlere bakacak olursak;
1) Öğrencinin yapamayacağına ve başarısız bir öğrenci olduğuna inanmış ya da inandırılmış olması.
2) Ailenin bu konudaki tüm sorumluluğu almış olmasından dolayı öğrencinin herhangi bir sorumluluk almak istememesi ya da almaması, yani, bir anlamda bu problemden kendisini yalıtmış olması.
3) Öğrencinin büyük bir başarı korkusu duyması.
Tüm bu problemlerin giderilmesi hususunda öğrenci, veli ve öğretmenler ile görüşmelerin yapılması ve buna göre çözümler aranması faydalı olacaktır.
|
|
|
En İyi 100 Meslek Sıralaması |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:55 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
En İyi 100 Meslek Sıralaması
CareerCast.com tarafından 25’incisi yayınlanan meslek derecelendirme raporu, 2013 en iyi 100 mesleğini sıraladı.
Meslekler kazanç getirileri ve çalışan memnuniyetleri göz önünde bulundurularak sıralandı.
*İşte yılın en iyi 100 meslek sıralaması.
01. Aktüer (Aktüer; finansal riskleri değerlendirebilen, çözümler öneren, ve her çözümün uzun dönemdeki sonuçlarını irdeleyebilen bir profesyoneldir)
Yıllık gelir: 91 bin 211 Dolar
02. Biyomedikal Mühendisliği
Yıllık gelir: 85 bin 163 Dolar
03. Yazılım Mühendisliği
Yıllık gelir: 89 bin 147 Dolar
04. Odyolog (Odyoloji işitme işlevini tüm fiziksel ve nörolojik öğeleriyle inceleyen bilim dalı)
Yıllık gelir: 68 bin 135 Dolar
05. Mali Planlayıcı
Yıllık gelir: 107 bin 222 Dolar
06. Diş Sağlığı Uzmanı
Yıllık gelir: 69 bin 107 Dolar
07. Mesleki Terapist
Yıllık gelir: 74 bin 108 Dolar
08. Optometrist ( Gözlük veya kontakt lens işleri)
Yıllık gelir: 95 bin 254 Dolar
09. Fizyoterapist (Fizyoterapi alanında en az lisans mezunu sağlık meslek mensubudur)
Yıllık gelir: 78 bin 102 Dolar
10. Bilgisayar Sistem Analisti
Yıllık gelir: 79 bin 145 Dolar
11. Kayropraktik Uzmanı (Elle tedavi uzmanı)
Yıllık gelir: 66 bin 361 Dolar
12. Konuşma Bozuklukları Uzmanı
Yıllık gelir: 69 bin 143 Dolar
13. Fizyolog (İnsan vücudu ile ilgili problemlerin çözüme kavuşturulması)
Yıllık gelir: 83 bin 58 Dolar
14. Üniversite Profesörü
Yıllık gelir: 64 bin 343 Dolar
15. Veteriner
Yıllık gelir: 83 bin 184 Dolar
16. Diyetisyen
Yıllık gelir: 54 bin 124 Dolar
17. Eczacı
Yıllık gelir: 113 bin 71 Dolar
18. Matematikçi
Yıllık gelir: 101 bin 171 Dolar
19. Sosyolog
Yıllık gelir: 74 bin 195 Dolar
20. İstatistikçi
Yıllık gelir: 74 bin 200 Dolar
21. Fizikçi
Yıllık gelir: 106 bin 195 Dolar
22. Gözlükçü
Yıllık gelir: 33 bin 148 Dolar
23. Ayak Hastalıkları Uzmanı
Yıllık gelir: 119 bin 234 Dolar
24. Web Geliştirici
Yıllık gelir: 78 bin 191 Dolar
25. Tarihçi
Yıllık gelir: 66 bin 250 Dolar
26. Çevre Mühendisi
Yıllık gelir: 79 bin 145 Dolar
27. Şartlı Tahliye Memuru
Yıllık gelir: 48 bin 165 Dolar
28. Petrol Mühendisliği
Yıllık gelir: 122 bin 167 Dolar
29. Meteoroloji Uzmanı
Yıllık gelir: 90 bin 183 Dolar
30. Jeolog
Yıllık gelir: 84 bin 169 Dolar
31. İnsan Kaynakları Müdürü
Yıllık gelir: 99 bin 182 Dolar
32. İnşaat Mühendisi
Yıllık gelir: 78 bin 140 Dolar
33. Ortodonti Uzmanı
Yıllık gelir: 187 bin 163 Dolar
34. Solunum Terapisti
Yıllık gelir: 55 bin 80 Dolar
35. Tıbbi Kayıtlar Teknisyeni
Yıllık gelir: 33 bin 150 Dolar
36. Astronom
Yıllık gelir: 96 bin 228 Dolar
37. Psikiyatrist
Yıllık gelir: 170 bin 179 Dolar
38. Bilgisayar Programcısı
Yıllık gelir: 73 bin 176 Dolar
39. Sosyal ve Topluluk Müdürü/ Yöneticisi
Yıllık gelir: 59 bin 180 Dolar
40. Pazar Araştırma Analisti
Yıllık gelir: 60 bin 242 Dolar
41. Avukat Yardımcısı
Yıllık gelir: 47 bin 179 Dolar
42. Dişçi
Yıllık gelir: 143 bin 153 Dolar
43. Cilt Bakım Uzmanı
Yıllık gelir: 29 bin 183 Dolar
44. Endüstriyel Makine Tamircileri
Yıllık gelir: 46 bin 126 Dolar
45. Hekim (Genel Uygulama)
Yıllık gelir: 176 bin 61 Dolar
46. Lojistik
Yıllık gelir: 72 bin 147 Dolar
47. Muhasebeci
Yıllık gelir: 63 bin 175 Dolar
48. Yönetim Danışmanı
Yıllık gelir: 78 bin 223 Dolar
49. Sosyal Hizmet Uzmanı
Yıllık gelir: 41 bin 169 Dolar
50. Hekim Yardımcısı
Yıllık gelir: 89 bin 97 Dolar
51. Cerrah
Yıllık gelir: 311 bin 78 Dolar
52. Meslek Danışmanı
Yıllık gelir: 54 bin 172 Dolar
53. Duvar Ustası
Yıllık gelir: 47 bin 179 Dolar
54. Bilirkişi
Yıllık gelir: 56 bin 194 Dolar
55. Hemşire (Kadrolu)
Yıllık gelir: 66 bin 116 Dolar
56. Arkeolog
Yıllık gelir: 56 bin 181 Dolar
57. Müze Müdürü
Yıllık gelir: 49 bin 222 Dolar
58. Psikolog
Yıllık gelir: 68 bin 182 Dolar
59. Cam Ustası
Yıllık gelir: 37 bin 188 Dolar
60. Teknik Yazar
Yıllık gelir: 65 bin 168 Dolar
61. Mimar
Yılık gelir: 73 bin 170 Dolar
62. Etkinlik Koordinatörü
Yıllık gelir: 46 bin 193 Dolar
63. İş Güvenliği/ Sağlık Müfettişi
Yıllık gelir: 66 bin 140 Dolar
64. Kredi Yöneticisi
Yıllık gelir: 58 bin 259 Dolar
65. Nükleer Arındırma Teknisyeni
Yıllık gelir: 38 bin 164 Dolar
66. Tesisatçı
Yıllık gelir: 48 bin 193 Dolar
67. Tıbbi Teknolog
Yıllık gelir: 57 bin 95 Dolar
68. Mahkeme Yazıcısı
Yıllık gelir: 49 bin 254 Dolar
69. İşveren
Yıllık gelir: 50 bin 70 Dolar
70. Biyolog
Yıllık gelir: 71 bin 159 Dolar
71. Muhasebeci- Sayman
Yıllık gelir: 35 bin 152 Dolar
72. Tıbbi Laboratuar Teknisyeni
Yıllık gelir: 37 bin 128 Dolar
73. Halkla İlişkiler Yöneticisi
Yıllık gelir: 93 bin 252 Dolar
74. Sigortacı
Yıllık gelir: 61 bin 182 Dolar
75. Yönetici Asistanı
Yıllık gelir: 46 bin 137 Dolar
76. Elektrikçi
Yıllık gelir: 49 bin 177 Dolar
77. Otomobil Bakım Servisi
Yıllık gelir: 38 bin 183 Dolar
78. Sigorta Acentası
Yıllık gelir: 47 bin 342 Dolar
79. Yargıç
Yıllık gelir: 120 bin 394 Dolar
80. Nükleer Mühendisliği
Yıllık gelir: 102 bin 121 Dolar
81. Online Satış Müdürü
Yıllık gelir: 88 bin 249 Dolar
82. Makine Mühendisliği
Yıllık gelir: 79 bin 135 Dolar
83. Saç Stilisti
Yıllık gelir: 23 bin 141 Dolar
84. Haberleşme Cihazları Mekanik Tamircileri
Yıllık gelir: 54 bin 139 Dolar
85. Vergi Tahsildarı
Yıllık gelir: 50 bin 210 Dolar
86. Resepsiyonist
Yıllık gelir: 26 bin 111 Dolar
87. Kanalizasyon Tesisi Operatör
Yıllık gelir: 25 bin 160 Dolar
88. Kütüphaneci
Yıllık gelir: 55 bin 158 Dolar
89. Endüstriyel Tasarımcı
Yıllık gelir: 61 bin 174 Dolar
90. Okul Müdürü
Yıllık gelir: 87 bin 119 Dolar
91. Zoolog
Yıllık gelir: 57 bin 161 Dolar
92. Antropolog
Yıllık gelir: 56 bin 181 Dolar
93. İlkokul Öğretmeni
Yıllık gelir: 53 bin 131 Dolar
94. İnşaat/ Yapı Müfettişi
Yıllık gelir: 53 bin 159 Dolar
95. Zararlılarla Mücadele İşcisi
Yıllık gelir: 30 bin 135 Dolar
96. Acil Tıp Teknisyeni
Yıllık gelir: 31 bin 165 Dolar
97. Endüstri Mühendisliği
Yıllık gelir: 77 bin 130 Dolar
98. Elektrik Mühendisi
Yıllık gelir: 86 bin 140 Dolar
99. Hemşire (Pratik Lisanslı)
Yıllık gelir: 41 bin 84 Dolar
100. Havacılık ve Uzay Mühendisi
Yıllık gelir: 102 bin 128 Dolar
KAYNAK : careercast
Etiketler : En İyi, 100 Meslek ,Sıralaması,meslek derecelendirme raporu,Meslekler ,en iyi Meslekler ,kazanç getirileri,ve, çalışan memnuniyetleri ,göz önünde, bulundurularak ,sıralandı,en çok kazanç getiren meslekler, en çok kazandıran meslekler, en çok , kazandıran meslekler,
|
|
|
Hıdırellez (Hızır ilyas) Hakkında Bilgi |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:52 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Hıdırellez (Hızır ilyas) Hakkında Bilgi
Hıdırellez
Hıdırellez ya da Hıdrellez, Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu’da kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir.
Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdırellez günü, dünyada darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ile denizlerin hakimi olduğuna inanılan İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak düşünülür ve kutlanır.
Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan Hıdırellez günüdür. 6 Mayıs’tan başlayıp 4 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 5 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 5 Mayıs günü gecesi kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelmektedir. Türkiye’de Hıdrellez Bayramı 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Rum Ortodoks Patrikhanesi¦Rum Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler “Aziz George” günü olarak kutlamaktadırlar.
Hıdırellez’in UNESCO’nun ‘İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi’ne alınması amacıyla 2010 yılında çalışmalar başlatılmıştır.
Kökeni
Hızır ve Hıdırellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdırellezin Orta Asya, Ortadoğu ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Hıdırellez Bayramı’nı ve Hızır düşünüşünü tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran,Osmanlı itibâriyle Balkanlar ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı sevinç kutlamaları yapılmaktadır. Kimi yazılı eserler bu tipteki en eski ritüellerin milattan evvel Mezopotamya’daki Ur şehrinde yapıldığını göstermektedir. Kışın bitişiyle “Tammuz” ismi altında kutlanan bu ritüeller Mezopotamya ovasını sulayan Fırat ve Dicle nehirlerinin uyaran gücünü temsil etmektedir.
Hızır inancı
Hızır ın; yaşam suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolanarak, bolluk ve sağlık dağıtan, darda kalıp başı sıkışanlara yardım eden bir veli (Tanrı nazarında makbul, ermiş bir ulu) veya nebî (peygamber) olduğuna inanılır.[5] Hüviyeti tam olarak bilinmese de halk arasında ve İslam mitolojisinde bir Hızır geleneği vardır. Hızır’ın bir isim değil, bir lakap olduğu genel olarak kabul gören bir kanaattir. Ancak çeşitli kaynaklarda adı ve nesebi hakkında çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bazıları Hızır ile İlyas peygamberin aynı şahıs olduklarını öne sürmüştür.
Halkın Hızır hakkında kanaat ve inanışı onun ebedi olduğu ve baharda tabiatın uyanmasını sağladığı yönündedir. Anadolu’dan başka Kafkasya, Trakya, Kırım, Azerbaycan ve Suriye’nin birçok yerinde makamları vardır; bu da onun İslam aleminde hemen her yerde varlığına inanılan, ancak belirli bir kişi olmadığı bir simgeden ibaret olduğunu anlatır. Hızır doğasal bir durumu, baharla vücut bulan yaşamın tazelenmesini simgeler.
Halk arasında Hızır’ın sahip olduğuna inanılan vasıflar insanlara şifa, sağlık, uğur getirdiği tabiattaki diriliş, uyanış ve canlılığın insana yansıması şeklinde ortaya çıkar.[6] İslamiyet öncesi “Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar” gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak düşünülür.
Kuran’da Hızır
Kur’an’da Kehf Suresi’nde (60-82) Musa ve bir gencin kıssası anlatılmaktadır. Kehf Suresi’de dahil olmak üzere hiçbir yerde Hızır ismi geçmemektedir ancak çeşitli hadislerde bu şekilde anılmaktadır. Olayın yaşandığı yer için “iki denizin birleştiği yer” denilmektedir. Uzun bir yolculuk yapan Musa ile yanındaki gencin beraberlerinde, yemek için getirdikleri balığın kaçması ile başlayan olay sonrasında, 65. ayette “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” denilerek gönderme yapılan Hızır’dan söz edilir.
Gelenekler
Halk huzura kavuşmak ve türlü dileklerde bulunmak için kışın sona erdiği tabiatın uyandığı hıdrallez’de çeşitli çarelere başvurur. Anadolu’da halk tercihen beyaz elbiseler giyerek gün doğmadan önce yeşil ve bol sulu kırlara gidilip eğlenilir. Kutlamalar yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Bu gibi yerlere bu nedenle Hıdırlık denildiği de olur.
Hızır’ın gezdiği kabul edilen yeşil yerlerde dolaşıp çiçek toplanır, oyunlar oynanır, baharın ilk kuzusu kesilerek yenilir. Toplanan çiçekler kaynatılıp içilirse hastalıklara iyi geleceğin; bu su ile kırk gün yıkanan kişinin gençleşip güzelleşeceğine inanılır.
“Hızır Hakkı” için kuzu kesmek, Hızır geleneğinin yayıldığı her yerde görülen genel bir adettir. Diyarbakır’da Ciğaret adıyla ayrı bir tören yapılır. Baharın bu taze kuzusunu yemekle bedenlerin sağlık ve canlılık kazanacağı inanışı vardır.
Hızır’ın eli değen şeylerin dolup taştığı rivayeti nedeniyle Hızır günü arifesinde yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağzı açık bırakılır. Ev, bağ, bahçe isteyenler herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparak; altın ve benzeri ziynet eşyası isteyenler ağaç yapraklarını kollarına veya boyunlarına takarak isteklerine kavuşacaklarına inanır.
Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme adeti vardır. Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır çünkü tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamaya yöneliktir.
Hızır sopası
Bazı yerlerde hastalıklar, ağrılar için şifa olduğuna inanılan Hızır Sopası geleneği vardır. Bu sopa ağrı-sızı olan yerlere vurulursa ağrıların geçeceğine inanılır.
Baht açma törenleri
Hıdrellezde baht açma törenleri oldukça yaygın olarak uygulanır. Talih ve kısmet açtırmak isteyen genç kız ve kadınlardan yüzük, küpe gibi eşyalarını çömleğe atmaları istenir ve çömleğin üzerine su eklenerek ağzı kapatılır. Kapalı çömlek bir gece boyunca bir gül ağacının dibinde bekletilir. Ertesi günü bir araya toplanan kadınlar, çömleği ortaya koyarak maniler eşliğinde eşyaları çıkarmaya başlarlar. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir
Yoğurt mayalama geleneği
Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine bağlı Yörük köylerinde bir yıllık yoğurt mayası, Hıdırellez ve bu günü takip eden 2 gün süresince sabah ezanı ile tan ağarması arasındaki sürede doğadaki bitkilerin üzerinden toplanan çiy tanelerinden sağlanır.
Trabzon-Şalpazarı İlçesi’nde maya katılmadan yoğurt yapılır. Mayalama sıcaklığındaki sütün içine besmeleyle bir tahta kaşık konur. Bu şekilde elde edilen maya bir yıl kullanılır ve gelecek yıl tekrar değiştirilir.
Kaynak : wikipedia
|
|
|
4 Mezhep Ve Dört Büyük Müctehid |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:31 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
4 Mezhep Ve Dört Büyük Müctehid
İslâm Hukuku ilminin özel adı olan “Fıkıh” lügatte bilmek, anlamak, şuurlu olarak idrak etmek, bir şeyin künhüne vâkıf olmak, kapalı bir şeyin hakikatine nüfuz edebilmek, kendisine hüküm taalluk eden gizli bir mânâyı kavrayabilmek gibi anlamları ifade eder.
Fıkıh’ın ıstılahtaki anlamı ise: “İnsanın amel yönünden lehine ve aleyhine olan şer’î hükümleri bilmesi” demektir. Diğer bir tarife göre de: “Uygulamaya, yani ibâdet, kulluk ve muamelâta ilişkin şer’î hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek”ten ibarettir. İşte bu hükümleri böylece bilen kişiye de “Fakın” adı verilir.
Öyleyse “Fıkıh İlmi”, amellere ilişkin şer’î hükümleri ayrıntılı delilleriyle bildiren ilimdir. Tarifinden de anlaşılacağı üzere bu ilim, dinî, siyâsî ve medenî hayatın bütün hususlarını en geniş bir biçimde içine almakta olup, hem ibâdetlerde, hem de aile, miras, emval ve ukûd gibi sosyal hayat münâsebetleri gereği olan bütün uygulamalarda (muamelât) yapılacak veya sakınılacak cihetlere dâir hükümleri içerir. Bundan başka ceza hükümleriyle muhakeme usullerine ve nihayet devletin idaresi ve teşkilâtıyla, savaş hukukuna taallûk eden hükümler de fıkhın kapsamı içindedir.
Bütün bu konulardaki şer’î hükümlerin çıkarılması için elimizde dört asıl kaynak vardır. Çıkarılacak bütün kazâî hükümlerin, şer’an muteber olabilmeleri için, mutlaka bunlara dayanmaları gerekir. Fıkıh usûlünün prensiplerini teşkil eden bu dört asıl kaynak şunlardır:
1- Kitâb
2- Sünnet
3- Kıyâs
4- İcmâ
Buradaki “Kitâb”tan kasıt, son peygamber Hz.Muhammed (s.a.s.) e Allahü Teâlâ tarafından Cebrail vâsıtasıyle vahyedilmiş olan Kur’an-i Kerim’dir.
“Sünnet”, Rasûlü Ekrem (s.a.s.) efendimizin söz, davranış ve uygulamalarının toplamını ifade eder.
“Kıyâs”, bir şeyde sabit olan hükmün benzerini, o hükmün içtihadı sebebini taşıması cihetiyle, diğer bir şeyde de bir rey ve ictihad neticesi olarak ortaya koymaktır.
“İcmâ” ise, bir asırda bulunan İslâm müctehidlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir. Bir aklî hüküm veya bilinmesi yalnız sarih nakle dayalı olan şeyler hakkındaki ittifaka icmâ adı verilmez. Âlemin sonradan yaratılmış olmasına, kıyametin vukuuna ait ittifaklar gibi. Çünkü bunlar zaten Kur’an’da açıkça belirtilmektedir. Aynı zamanda avamın bir konu hakkındaki ittifakları da icmâ sayılmaz.
Şer’î hükümlerin ilk tebliğcisi şüphesiz ki Rasûlü Ekrem (s.a.s.) dir. O, îlâhî vahye mazhar seçkin bir insan olması dolayısıyle bütün dinî hükümlere tam anlamıyla vâkıftı. Onun ulvî huzurundan feyz alan ashab-ı güzin de şer’î delillerin ve hükümlerin bütün inceliklerini biliyorlardı. Çünkü ortaya çıkan her türlü meseleyi kendisine soruyor ve cevabını da en tatmin edici bir şekilde alıyorlardı. Ashab-ı Kiram’a yetişip “tabiîn” unvanını alan birçok büyük insan da, Peygamber efendimize yakın bir zamanda dünyaya gelmiş olduklarından İslâm’ın bütün hükümlerine mükemmel bir şekilde âşinâ bulunuyorlardı.
Tabiînin son zamanlarına doğru İslâm dünyası genişlemeye başlamış, çeşitli ırklara mensup birçok kavimler İslâmiyetle şereflenmişlerdi. İslâm topraklarının genişlemesi, müslümanların çoğalması ve zamanın ilerlemesiyle sosyal hadiseler günden güne artıyor, çeşitli cereyanlar ortaya çıkıyor ve birçok meseleler çözüme ve açıklamaya muhtaç bulunuyordu. İşte bu durum karşısında İslâm bilginlerinin olağanüstü derecedeki çalışmaları başladı, birçok ilimler tedvin edildi. İlk olarak hadîs, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimleri metodlu bir şekilde kurularak bu konuda her biri kendine has özellikler taşıyan ve birer hukuk okulu olan fıkhî mezhebler ortaya çıktı.
“Mezheb” kelimesi lügatte, gidilecek yol veya yer anlamına gelir. Istılahta ise “İmamların seçtikleri meslek, yol ve sistem”, demektir. Elinizdeki kitabın konusuyla ilgili olan fıkhî mezhebler tebe-i tabiîn devrinden itibaren ortaya çıkmışlardır. Hanefi, Şafiî, Hanbelî ve Malikî mezhebleri ise bunlar arasında en yaygın ve bağlıları en fazla olan mezheblerdir. Okuyucunun bu dört mezheb hakkında fikri olsun diye bu mezheb ve onların İmamları hakkında genel bilgiler verildi.
İMAM AZAM EBÛ HANÎFE
Asıl adı Numan b. Sabit olan ve İmam Azam lakabıyla tanınan Ebû Hanîfe, Hicrî 80 (Milâdî 699) yılında Kûfe’de doğdu. Önce burada Kur’an’ı hıfzetti. Arapçanın o zaman henüz kurulmakta olan sarf ve nahvi ile şiir ve edebiyatını öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak’ın en büyük üstadlarından hadîs ve fıkıh dersleri aldı. O zamanlar Küfe ve Basra’da çok ilerlemiş olan cedel ile İslâm’ın dinî felsefesi olan kelâm’ı öğrendi. Kaynaklar onun mantıkta ve hazır cevaplılıkta doğuştan üstün bir yeteneğe sahip olduğunu belirtmektedir. Kûfe’nin en ileri gelen İmamlarından Ebû Amr Âmir Şa’bî ile yakın münasebeti vardı. Hatta ilim yoluna girişinde bu zatın büyük etkisi olduğu anlaşılıyor. Yine kaynaklara göre, 16 yaşındayken babasıyla birlikte Hicaz’da bulunmuş ve 714 yılında, Mekke’de, Kabe’nin hareminde râvilerin ders halkalarında hadîsler dinlemiştir. Ebû Hanîfe bu seyahatinde Ata b. Ebî Rebah ve Nâfi gibi tabiînden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadisler dinlemiştir. Ayrıca onun Irak’ta iken tabiînden 93 zat ile görüştüğü rivayet edilmektedir ki, bu durum Ebû Hanîfe’nin tabiînin küçüklerinden ve tebe-i tabiînin büyüklerinden olduğunu göstermektedir.
Ebû Hanîfe, bütün bu tahsili sırasında, bir yandan da ticâret hayatına girmiş bulunuyordu. Bu âlim-tüccarın, Hind, İran ve Arap Yarımadasının ticaret yollarının birleştiği ve aynı zamanda kelâmî münâkaşaların kaynaştığı Basra’ya 20 defadan fazla gidip geldiği söylenir. Artık olgunlaşmış bir genç olan Ebû Hanîfe, Basra’da ticâret işlerini yürütürken buradaki çeşitli ilmî ve fikrî gruplarla da temasa geçmişti. Bunlar arasında Haricîler, Şia, Kaderiye ve Dehriye mezheblerinin İmam ve müdafileri de vardı. Bunların en büyükleriyle tartışmalara ve sohbetlere girdiği ve böylece kelâm ve cedel’de epeyce ilerlediği bilinmektedir. Bütün bunlardan sonra nasslarda görülen, Hz. peygamber (s.a.s.) ve sahabelerinden anane yoluyla gelen ve başlıca cumhur-u ulemâ inanç asıllarının şekillendirilerek vecizeler halinde ifadeleri ve bunların Kur’an ve Hadîs sınırları içerisindeki akıl ve mantığın da yardımıyla savunulmaları hususunda büyük başarılar elde ettiği muhakkaktır.
Ebû Hanîfe, İslâm dünyasında yaklaşık bir yüzyıl içinde gelişmiş olan bilgilen elde etmekle birlikte, kendisi için bunları yeterli görmüyordu. Onun düşüncesine göre; bütün bunlar ancak hazırlık mahiyetindeki bilgilerden ibaretti. Bu bilgilerin de yardımıyla din ve dünya işlerinin düzenlenmesine yarayacak olan “fıkh”ı elde etmek gerekiyordu. O dönemde Fıkıh İlmi, genişçe ve daha genel bir çerçeve içinde olsa da, ayrı bir ihtisas bölümü olmak üzere yeni kurulmaya başlamıştı. Bu konuyla daha çok İslâm dünyasının müftüleri ve hâkimleri uğraşmaktaydı. Nihayet Ebû Hanîfe, fıkhı yeniden kurma konusundaki kararını verdi. Bu sırada yaşı yirminin üstünde bulunuyordu. Irak’ın en ileri gelen fakîhi Hammad b. Ebî Süleyman’ın Küfe camiindeki derslerine devam etti. Aynı zamanda oranın başka âlim ve fakîh muhaddislerinden ders dinledi. İmam Azâm’ın, İmam Cafer es-Sâdık ile, Hz. Ömer, Hz.AIi, İbn Mes’ud ve İbn Abbas kollarına mensup bilginlerden ve bunlara ilâveten daha 4000’e yakın din bilgininden hadîs dinlediği de rivayet edilmektedir. Ebû Hanîfe, Hammad’ın da en gözde öğrencisiydi. Hocası bulunmadığı zaman onun yerine vekâlet ederdi. Onun derslerine yaklaşık olarak 10 yıl devam ettikten sonra, bir ara ayrı bir tedris halkası kurmayı düşünmüş, fakat hocasına yaptığı iki aylık vekilliği zamanında verdiği 60 fetvadan yirmisinin hocası tarafından düzeltildiğini görerek, Hammad’ın vefatına kadar onun ders halkasından ayrılmamıştır.
Hammad b. Süleyman’ın Hicrî 120 yılında ölümü üzerine, yaşı kırk dolaylarında olan Ebû Hanîfe, hocasının diğer ileri gelen öğrencilerinin ve arkadaşlarının ısrarlı ricaları üzerine, hocasından boşalan kürsüye geçmiş ve dersleri devam ettirmeye başlamıştır. Zaten Ebû Hanîfe, öteden beri yüksek vekarı, samimiyeti ve ciddiyetiyle kendisini çevresine kabul ettirmişti. Aynı zamanda o, resmî görevlerden ve devlet kapısından uzak kalmaya da azmetmişti. Derin takvasından başka, fıkıhtaki ilham ve sezgi derecesini bulan kavrayışlı bilgisini tatlı ve güler yüzlü bir şekilde, vecizelerle süsleyerek anlatma hususundaki müstesna yeteneği sayesinde kısa zamanda ders halkası dolup taşmaya başladı. İslâm dünyasının hemen her yerinden akın akın gelen öğrenciler ve aynı zamanda halktan dinleyicilerle ders kürsüsü sımsıkı sarıldı. Bazı aralıklarla 30 yıl kadar süren ders ve fetva halkalarında yetişen öğrencilerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan en az 40 kadarının ictihad derecesine ulaştığı bilinmektedir. Halkasında yetişen öğrencilerinin adlan, künyeleri ve şehirlerini gösteren kitaplar yazılmıştır. Ebû Yusuf Yakub b. İbrahim el-Ensarî Zufer b. el-Huzeyl el-Ensâri, Dâvud et-Tâî, Esed b. Amr, Afiyet b. Yezid el-Avdî, Hasan b. Ziyâd, Kasım b. Maan, Ali b. Mushir, Mindel b. Ali, Hibban b. Ali ve Muhammed b. Hasan el-Şeybânî gibi büyük âlim ve müctehidler İmamın halkasında yetişenlerin en büyüklerindendir.
Ebû Hanîfe’nin tedris ve fetva verme hususunda izlediği yol, başka bilginlerin yolundan farklıydı. Onun halkasında iki türlü müzâkere yapılırdı:
1- Öğrenci için izlenen muntazam fıkıh dersleri.
2- Dışardan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular.
Ebû Hanîfe, ele alınacak konuyu ortaya koyar ve mesele açık bir şekilde, tartışmalı olarak müzâkere edilirdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olanlar ve ictihad derecesine yükselenler, düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra sıra Ebû Hanîfe’ye gelirdi. İmam, meseleyi yeniden tasvir ve izah ileten sonra kendi düşünce ve ictihadlarını delilleriyle ortaya koyar ve gerekli düzeltmeler yapılarak cevaplar verildikten sonra, alınan karar, çoğunlukla delillerinden tecrit edilerek, son derece veciz cümlelerle bizzat kendisi tarafından yazıya geçirilirdi. Bu yazılı vecizeler daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir.
İmam Azam, müzâkeresini yeterli görmediği ve olgunlaştığına kanaat getirmediği meselelerin yazı ile tesbitini yasaklardı. Ebû Hanîfe’nin bu ılım halkaları, başta kendilerinin, sonra da arkadaşlarının fıkhî nezâret ve salahiyetleri altında çalışan ilmî bir istişare meclisi niteliğindeydi. İşte böylece İslâm dininin amellerle ilgili bütün talimi yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. İbadetlerden başka aile hukuku, muamelât, hudut, ukûbat, sulh ve cihad hükümleri, miras ve benzeri konuları içeren ve daha sonra kendisinin öğrencisi İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed tarafından tedvin edilip Zahir el-Rivâyât adıyla anılan büyük teliflerin metinleri bu halkalarda karara bağlanmış ve tesbit edilmiş olan konulardır. Rivayete göre İmam’ın huzurundaki ders halkalarında karara bağlanan meselelerin sayısı yarım milyonu bulmaktadır.
Ebû Hanîfe, bir taraftan fıkhın eski olaylara verdiği cevaplardan meydana gelen hükümleri öğrencilerine öğretirken, bir taraftan da yeni olaylara ait hükümleri araştırırdı. Bunun yanında aynı türden olan geleceğe ait bir takım olayların meydana çıkması da mümkün olduğu için, bunlara ait farazî meseleler de Ebû Hanîfe’nin meşgul olduğu konular arasındaydı. İşte böylece yeni bir ictihad kapısından fıkhın külli kaidelerine doğru yürümek için geniş bir yol açılmış bulunuyordu. İmama göre geçmiş, bazı şartlara bağlı olarak bugün (hâl) için örnek teşkil ettiği gibi, gelecek için de örnek olabilirdi. Öyleyse gelecekte çıkması mümkün olan meseleler için cevaplar arayıp bulmakta bir mahzur yoktu; hatta bu zorunluydu. İşte bu surette fıkıh, geçmiş ile hâlin dar çerçevelerini aşarak geleceğe girmiş ve bu yolda geçmiş ve hâlin somut meselelerinden sonsuz geleceğin ideal fıkıh düşüncesine doğru geçilmiş oluyordu. Nitekim böylece Ebû Hanîfe’nin halkasında bulunan fiilî ve teorik hükümler belki yüz binleri geçiyordu. Artık bu kadar çok sayıdaki hükümlerin bir zapt ve rapt altına alınması şart olmuştu. Her gün hacmi artmakta olan meselelerin bazılarının aynı cins ve neviden oldukları görülerek, ona göre tasnif edilebileceği meydana çıkmış oluyordu. Bu suretle fıkıh meseleleri cinslerine göre kitaplara, kitaplar da nevilerine göre bab ve fasıllara ayrılıyor ve başta taharet olmak üzere ibadetler, münâkehat, muamelat, hudut, ukûbât konularıyla devam ediyor ve nihayet miras kitapları olmak üzere sıralanarak fıkıh’ın tedvini Ebû Hanîfe’ye nasip oluyordu.
Fikıh’ı, “insanın leh ve aleyhinde olan, yani iyi veya kötü olan şeyleri bilmesi” şeklinde tarif eden Ebû Hanîfe, bu konuda önce Kur’an ve Hadisten ibaret olan nass’lara başvurur, sonra bu nasslarda hakkında kesin hüküm bulunmayan meselelerde, yine nassın şümul ve gölgesinde kıyâs’a ve ümmetin icmâına bakardı. Sünnet’in Hz. Muhammed (s.a.s.) e dayanmasını tayin hususunda, İmam Azâm’ın kendisine göre, esaslarını üstadlarından aldığı ve Usûl-i Fıkıh’ta ayrıntılı olarak bildirilen özel metodları vardı. Bu metoda göre her an’ane bir sünnet olmayabilirdi. Bundan dolayı İslâm’ın esaslarına ve asıllarına uymayan “haber-i vâhid”leri reddederdi. Doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet’e bağlanamayan meseleler hakkında, iyi ve kötünün, yani mâruf ve münkerin tanınmasında ashabın ihtilâfı görülürse, bunlar arasında kendi görüşüne uygun olan birini tercih eder, fakat kesin olarak bunların sınırları dışına çıkmazdı. Çünkü Peygamber efendimizin sahabelerinden birine dayanan fetva ve hükümler, ya onların kendi ictihad ve görüşleri yahut da Hz. Peygamber (s.a.s.) e dayanan mürsel bir sünnettir. İmama göre, ashabın mürselleri, başkalarının müsnetlerinden daha kuvvetli sayılırdı ve mutlaka bunlardan herhangi birine uymak gerekirdi.
İmam Azam Ebû Hanîfe, bütün ehl-i sünnet tarafından saygı gören dört büyük müctehid mezheb İmamının birincisidir. Gerek kıdem ve gerekse mezhebindeki genişlik ve büyüklük bakımından, kendisine verilen “İmam Azam” unvanına hakikaten lâyık olduğunu göstermiştir. Aslında İslâmiyetin ilk feyizli çağlarında müslümanlar arasından birçok büyük müctehidler çıkmıştır. Fakat onların ictihadlan ve ictihad metodları hakkıyla zabt edilememiş, kendilerine tabi olanlar da bu dünyadan göçünce mezhebleri devam edememiştir, İmam Azam ise, yukarıda anlattığımız metodlarla, mezhebinin kalıcı olmasını sağlayacak çok büyük bir yol geliştirmiş ve dolayısıyla da mezhebi devam edegelmiştir.
İmam Ebû Hanîfe’nin hayatı ve yaşayışı hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır. Onun nezih hayatı, zühd ve takvası, yüksek ahlâkı, üstün ilim ve zekâsı herkes tarafından bilinmekte ve teslim edilmektedir. Bu husustaki bazı olayları okuyucularımıza sunmakta fayda görüyoruz:
Harun el-Reşid, İmam Eû Yusuf’tan İmam Azâm’ın ahlâkını anlatmasını istemesi üzerine İmam Ebû Yusuf: “Hiçbir söz söylemez ki, yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zabt eden (bir melek) hazır bulunmasın”4 ayetini okuduktan ve her söz söyleyenin söylediği şeyi Allah’ın bildiğini belirttikten sonra şöyle dedi: “İmam Azam, Allahü Teâlâ’nin haram kıldığı şeylerin yapılmasını şiddetle engellemeye çalışırdı. Din hakkında bilmediği bir şeyi söylemekten şiddetle kaçınırdı. O, daima Hakk’a itaat olunmasını isterdi. Çokça sükût eder, daima tefekküre dalar ve ilim sahibi olmak için çalışırdı. istenildiği takdirde ilmini ve malını ziyadesiyle harcamaktan çekinmezdi. Hiçbir kimseyi hayırdan başka bir şeyle anmazdı.”
Zehebî’nin “Tezkiretü’l-Huffâz” adlı kitabında şu satırlar yer alır: ‘İmam Azam, gerçek bir önder, müteverrî, âlim, müteabbid, büyük şan sahibi bir zattı. Sultanın atıyyelerini kabul etmez, bizzat kendisi ticâretle uğraşıp kazanırdı.”
İmam Azam gerçekten de son derece müteverri idi. Belki bir hükümde kusur ederim diye kadılığı kabul etmemişti. Aslında seleften birçok kişi de kaza mevkiinde bulunmaktan kaçınmışlardı. Çünkü gerçekten de, insanlar arasında adaleti hakkıyla temin oldukça güç ve manevî sorumluluğu gerektiren bir görevdi. İmam Azam ise, aynı zamanda büyük bir müctehid idi ve bütün zamanını ictihad için harcıyor, yüzlerce öğrenci yetiştiriyordu. Böyle bir görev üstlenmiş bir insan kaza işleriyle bağlanarak ilim ve ictihad alanındaki çalışmasını kısmen de olsa sekteye uğratamazdı. Buna rağmen hem Emevîler ve hem de Abbasîler tarafından göreve zorlanmıştı. Acaba bunun sebepleri nelerdi? Bu konuda bazı tarihî görüşler vardır:
Bazılarına göre İmam Azam, zamanın bütün icraatına, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde bakıyor, fakat istediği şartları göremediğinden üzülüyordu. Bunu hisseden ve bir vehme kapılan idareciler ise İmamı hesaba çekmek ve başında bulunduğu topluluğu dağıtmak için bahane arıyor, ona kabul etmeyeceği bir görev teklif ediyor ve bundan kaçınmasını bahane ederek kendisine eziyette bulunuyorlardı. Hatta bazıları İmam Azâm’ın Emevîlere karşı kıyam etmek isteyen Hz. Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd taraftarı olduğunu ve ona yardım ettiğini söylüyorlardı. Bu yüzden Emevî valisi İbn Hubeyre’nin işkencesine mâruz kalmıştı.
İmam Azâm’ın Abbasîler zamanında da Hz. Ali’nin torunlarından Muhammed ve İbrahim’e mütemayil olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ebû Cafer Mansur, bu sebeple İmam Azâm’a düşmanlıkta bulunmuştur. Ancak bu rivayetin doğru olmadığı görüşünü de savunanlar vardır. Bunlara göre Ebû Cafer Hicrî 145 yılında Bağdat şehrini kurmaya başlamış ve 149 yılında tamamlamıştı. Burası İslâm’ın önemli ve en büyük merkezlerinden birisi olacaktı. Dolayısıyla bu merkezde kadı olacak kimsenin de Ebû Hanîfe gibi büyük bir müctehid olması gerekiyordu. Fakat Ebû Hanife’nin bu göreve yaklaşmaması Ebû Cafer için büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Nitekim Ebû Cafer Mansur, Ebû Hanîfe’nin görevi kabul etmeyeceğini bile bile, onun kadı olmasında ısrar etti. Fakat bunu kabul etmeyen İmamı hapsettirip işkence yaptırdı. Sağlık durumu bozulunca hapisten çıkardı, fakat vetva ve derslerinden menetti. Ebû Hanîfe ise kısa bir süre sonra Allah’ın rahmetine kavuştu. (H.150/M.767)
İmam Azam Ebû Hanîfe değeri çok yüce olan bir bilgindir. Onun meydana getirdiği ictihad müessesesi İslâm âlemi için bir rahmet vesilesi olmuştur. Adı da müslümanlar arasında hayır, rahmet ve şükranla anılmakta, bugün dünyanın çeşitli yerlerinde onun kurduğu mezhebe mensup milyonlarca insan yaşamaktadır.5
İMAM ŞAFİÎ
Kendi adına izafeten Şafiî mezhebinin kurucusu olan İmam Şafiî’nin asıl adı Ebû Abdullah Muhammed b. İdris eş-Şâfiî el-Kuraşî’dir. Dört büyük mezheb İmamı arasında nesebinin Kureyş’e dayanmasıyla seçkin bir yere sahiptir. Büyük dedesi Safi, gençliğinde Rasûl-i Ekrem’e ulaşmıştır. Onun babası Saib de Bedir gazvesinde İslâmiyeti kabul etmiş muhterem bir sahabidir. Annesi ise, bir rivayete göre İmam Hüseyin hazretlerinin torunu Abdullah’ın kızı Fâtıma, diğer bir rivayete göre ise Ümmü Habibe-i Ezdiyye’dir.
Kaynakların belirttiğine göre İmam Şafiî, Hicrî 150/M.767 yılında Şam beldelerinden Gazze’de; diğer rivayetlere göre de Askalan veya Yemen’de doğmuş, yetim kalmış, daha iki yaşındayken annesi tarafından Mekke’ye götürülmüş, orada büyümüş, bir ara Medine’ye gitmiştir. 20 yaşlarında Mâlik b. Enes’ten, onun ölümüne kadar dersler almıştır. Şafiî daha sonra Yemen’de bir memuriyet aldı. Burada gizlice Zeydî İmamı Yahya b. Abdullah’a biat ettiği için, diğer Alevîlerle birlikte tutuklanarak Halife Harun Reşid’in yanına Rakka’ya götürüldüğü rivayet edilir. Ancak halife onu serbest bıraktı. Biri Hicrî 184 ve diğeri de 195 yıllarında olmak üzere iki defa Bağdat’a gitti ve toplam iki yıl orada kaldı. Buradan tekrar Mekke’ye geldi, iki yıl kaldıktan sonra 199 yılında Mısır’a giderek Füstat bölgesine yerleşti.
İmam Şafiî, daha dokuz yaşındayken Kur’an-i Kerim’i hıfzetmiş, genç yaşlarda Mekke müftüsü Ebû Hâlid Müslim İbn Halid’den fıkıh dersleri almıştı. Biraz sonra İmam Mâlik’e ulaşarak ondan da fıkıh ve hadîs dersleri okudu. Daha sonra Irak’a giderek İmam Muhammed Şeybânî’den de fıkıh dersleri aldı ve Kitab el-Hücce gibi eserlerini burada yazdı. Bu sırada İmam Muhammed’in kitaplarını okumuş, onları istinsah ederek incelemişti. Süfyan İbn Uyeyne, Abdülaziz İbnü’l-Mâçişûn gibi bilginlerden de hadîs dersleri aldı.
İmam Şafiî yalnızca mevcut olan fıkıh malzemesini elden geçirmekle kalmamış, fıkıh ilminin temellerini ve usullerini de araştırmıştır. İmam Şafiî bu yüzden Usûl-i Fıkh’ın kurucusu olarak kabul edilmektedir.
İmam Şafiî, çok genç yaşlardayken arap diline, şiir ve tarihine büyük bir vukûfiyet kazanmıştı. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’i hakkıyla anlamak ve ahkâmına güç yetirebilmek konusunda eşi az bulunur bir müctehiddi. Dolayısıyla İmam Şafiî kuvvetli bir müfessirdi. Bu büyük İmamın Kur’an âyetlerinden ne kadar büyük bir itina ile ahkâmlar çıkarmış olduğuna “Kitâbü’1-Ümm” adlı kitabı tanıklık etmektedir.
İmam Şafiî, aynı zamanda büyük bir muhaddisti. Daha yirmi yaşındayken İmam Mâlik’in “Muvattâ”sını bütünüyle ezberlemiş, o büyük müctehidin huzuruna girince, kitabını baştan sona kadar ezberinden okumuş, gerek hıfzındaki kuvvet ve gerekse dilindeki fesahat ve talâkatle İmam Mâlik’in takdir ve teveccühlerini kazanmıştı. O, birçok muhaddislerle bir arada bulunmuş, özellikle bir bakıma öğrencisi ve bir bakıma da hocası olan İmam Ahmed İbn Hanbel ile hadîs-i şerif müzâkerelerinde bulunmuştur. Fakat zamanının büyük kısmını tedrise ve içtihada hasretmiş olduğu için, hadîs-i şeriflere ait mahfûzâtı, başka bir kısım muhaddisler derecesinde olamamıştır. Hadislerin râvilerine ve kuvvet derecelerine hakkıyla vakıftı ve rivayetlerinde bazı eksiklikler buludan hadisleri kullanmaktan şiddetle kaçınırdı.
İmam Ahmed b, Hanbel’in oğlu Abdullah şöyle demiştir: “Ben babama Şafiî’nin nasıl bir insan olduğunu sordum. Çünkü ona çok dua ediyordu. Babam dedi ki: Şafiî dünya için güneş ve insanlar için sağlık mesabesindedir. Bak, hiç bunların yerine geçecek bir şey var mıdır?”
İmam Şafiî hazretleri ictihadlarında Kur’an-ı Kerim’e, Hz. Peygamberin Sünnet’ine, îcmâ’a, sahabe-i kiramın sahih sözlerine ve kıyasa dayanmıştır. Ashabın ihtilaflı sözlerini, istihsanı ve maslahat-ı mürseleyi birer delil olarak kabul etmemiştir. Şöyle ki: İmam Şafiî, fıkhî hükümleri önce Kur*an-ı Kerim’den çıkarmaya çalışırdı. Aradığı meseleyle ilgili olarak Kur’an’da bir delil bulamazsa Hadîs-i Şerife ve icmâa müracaat ederdi. Bunlarda da bir şey bulamazsa ashabı kiramın ittifak ettikleri sözlere başvururdu. Münker olmayan ve rivayetinde töhmeti gerektiren bir durum bulunmayan zayıf hadisi ve mürsel hadîsi bile kıyastan daha üstün tutardı.
İmam Şafiî hazretleri, diğer mezheblerce kabul edilmiş olan “istihsan’ı da bir delil olarak kabul etmemiştir. Bilindiği gibi İhtihsan; hakkında nass bulunmayan meselelerde ve olaylarda zorluk ve maslahat dikkate alınarak ona göre hüküm vermekten ibarettir. Diğer mezheblerin birçok toplumsal olayın çözüme bağlanmasında bir hal çaresi olarak gördükleri istihsanı delil olarak kabul etmeyen İmam Şafiî: “îstihsan’da bulunmak isteyen, kendisinin sâri olmasını murad etmiş olur” demiştir.
İmam Şafiî’nin ictihad ettiği meseleler yeni mezheb ve eski mezheb olarak iki kısma ayrılmıştır. Onun Hicrî 195 yılında Bağdat’a gittiği vakit eski mezhebini neşrettiği görülür. Sonra Bağdat, Cezîre, Şam, Mısır gibi gezip dolaştığı yerlerde birçok büyük muhaddislerle karşılaşmış ve bir kısım sahih hadîsleri daha öğrenmiştir ki, bunları menfaatlerin celbi ve mefsedetlerin defi hususlarındaki bazı rey ve ictihadlarını tadil etmekte kullanarak Füstat’da yeni mezhebini neşretmiştir. Kısacası bu büyük İmam da, kendi ictihadlarına göre müstakil bir fıkhî mezheb meydana getirmiştir.
İmam Şafiî’nin başlıca eserleri şunlardır: Ahkâmü’l-Kur’an, Es-Sünen, Îhtilâfü’l-Hadîs, Er-Risâle fi’1-Usûl, EI-Mevâris, Kitâbü’1-Ümm, Müsnedü’ş-Şâfiî, Edebü’1-Kâdı, El-Eşribe, Fezâil-i Kureyş, Es-Sebku ver-Remy.
İmam Şafiî’nin mezhebi doğuda ve batıda yayılmış, milyonlarca müslüman kendisini İmam olarak kabul etmiş, hatta bilfiil ictihad gücünü kendisinde taşıyan birçok büyük fakîhler bile onun açtığı ictihad yolunu takip etmişlerdir. Meşhur muhaddislerden Ebû Nuaym ve daha birçok kimseye göre: “Kureyş’in âlimi yeryüzünü ilimle dolduracaktır” hadîs-i şerifindeki “âlim’den muradın İmam Şâfıî olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu durum İmam Şafiî ile gerçekleşmiştir. Gerçi Kureyş’ten birçok âlim ortaya çıkmıştır, ancak İslâm dünyasının her tarafında yaygın hale gelen bir mezhebin kurucusu olmak şerefi İmam Şafiî’ye nasip olmuş ve yine onun yazdığı kitaplar büyük bir kabul görmüştür.
İmam Şafiî hazretleri Hicrî 204 (Milâdî: 819/820) yılında Mısır’da vefat etmiştir.6
İMAM MÂLİK
Tam adı Ebû Abdullah Mâlik b. Enes b. Ebî Âmir b. Amr b. el-Hâris b. Geymân b. Hüseyl el-Asbahî olan Mâlik b. Enes’in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle bitlikte Hicrî 90 ile 97 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Ancak kaynaklar daha çok 93 (Milâdî: 712) yılında doğmuş olabileceği üzerinde dururlar. Medine’de dünyaya gelen İmam Mâlik b. Enes, burada büyümüş ve yetişmiştir.
Tebe-i Tabiînden olan İmam Mâlik, tabiînden birçok fukahâya yetişmiş, gençliğinden itibaren ilim sahasına atılmış, üç yüzü tabiînden, altı yüzü de onların tabiîlerinden olmak üzere dokuz yüz şeyhten hadîs-i şerif ahzetmiştir. Bunlar arasında Yahya İbn Said, Nâfi, Zührî, Makburî, Abdullah İbn Dinar, Hişam İbn Amr, Zeyd İbn Eşlem, Rebia İbn Abdurrahman gibi zatları sayabiliriz.
İmam Mâlik hemen bütün hayatını Medine’de geçirmiştir. Bu hususta elde bulunan kronolojik kesin delil, kendisinin Hz. Ali ailesine mensup hilâfet müddeîsi Muhammed b. Abdullah’ın 145 yılındaki isyanına karıştırılmış olmasıdır. Daha 144 yılında, Halife Mansur, onu Mekke’deki Hassânîlere göndermiş ve hilâfet iddiası ile itham edilen Muhammed ve İbrahim b. Abdullah adındaki kardeşleri işletmişti. Bu kendisinin genel bir saygınlık kazanmış olduğunu ve hiç olmazsa siyaset bakımından hükümdara düşman olmayan bir tavır takındığını gösterir. Bir de iki kardeşin hapsedilmiş olan babaları Abdullah’tan müsadere edilen mallarla temin edilen gelirin kendisine verilmesi suretiyle hizmetinin bedeli ödenmişti. Vazifesi başarıyla sonuçlanmadı ve 145 yılında Muhammed Medine’yi zabt edince, İmam Mâlik bir fetvasında, Mansur’a yaptığı biatin kendisini vicdanen herhangi bir şeye mecbur etmediğini, çünkü bu biatin zorla alındığını ilân etti. Bunun yanında İmam Mâlik ayaklanmaya katılmadı ve evinde kalmayı tercih etti. Ayaklanmanın başarısızlığa uğraması üzerine 147 yılında Medîne valisi Cafer b. Süleyman tarafından kırbaçla dövülmek suretiyle cezalandırıldı. Bunun sonunda da omzunda bir sakatlık kaldı. Daha sonra halife onunla barışmış olmalı ki, Mehdî, Mekke’de Harem inşaatıyla ilgili olarak onun da görüşünü almıştır. 179 yılında da Halife Harun el-Reşid hac münasebetiyle gelip onu görmüştür.
İmam Mâlik Hicrî 179 yılında (Milâdî: 795/796), kısa bir hastalıktan sonra Medîne’de vefat etti. Bu sırada yaklaşık 85 yaşındaydı ve Bakî mezarlığına defnedildi.
İmam Mâlik’in belli başlı eseri Kitâb el-Muvattâ’dır. Zeyd b. Ali’nin Kitâb el-Mecmû’u istisna edilecek olursa, bugüne kadar gelmiş olan en eski müslüman hadîs kitabıdır. Bu eserin amacı, Medîne’de ve Medîne çevresinde yaygın bir halde bulunan sünnetçe kabul edilmiş icmaa göre, dinin kanun ve hukukunun, menâsik ve amellerinin tam bir tablosunu çizmek, sünnet ve icmâ’dan hareket ederek henüz tesbit edilmemiş olan her şey için nazarî bir kıstas vermektir. Abbasîlerin ilk dönemlerinde bile, en basit meselelerde dahi birtakım fikir ayrılıkları ortaya çıkıyordu. İşte bunlar arasından “bastırılıp düzeltilmiş” (ki el-muvatta kelimesi de bu anlama gelmektedir) bir yol göstermekte ayrı bir pratik fayda bulunmaktaydı, İmam Mâlik bu kitabıyla Medine’de örf haline girmiş olan kanunu sistem haline getirip tedvin etmek istiyordu.
İmam Mâlik’in Muvatta’dan başka eserler yazıp yazmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü bu konuda yazılan ilk kaynaklarda mesele müphem bir tarzda ele alınmaktadır. Ona isnat edilen eserler iki kısma ayrılır:
a) Fıkha dair eserler,
b) Muhtelif konularda yazılmış eserler.
Fıkha dair eserler arasında Abdullah b. Abdülhakem el-Mısrî tarafından nakledilmiş olan Kitab el-Sünen veya el-Sünne’den, Abdullah b. Abdülcelil tarafından rivayet edilen Kitâb el-Ezkiyâ’dan ve Hâlid b. Nezzâr ile Muhammed İbn Mutarrif tarafından rivayet edilen bir Risale fi’l-Fetva’dan söz edilmektedir. Ayrıca “Tefsir”, “Risale fi’l-Kader vel-Redd alâ’l-Kaderiyye”, “Kitâb el-Nücûm” ve “Kitâb el-Sirr” adlı kitaplarının bulunduğu da rivayet ediliyor ki, bütün bunların ona ait olduğu kesin değildir.
İmam Mâlik, yaşadığı dönem bakımından, fıkıhta kıyasın devamlı ve esas halinde olmayıp, ancak ârîzî olarak elde edilmesi istenen bir delil için kullanıldığı bir safhayı, yani İslâm’daki hukukî düşüncenin henüz bir hukuk ilmi haline gelmediği bir safhayı temsil eder. Mekân bakımından da o, İslâm hukukunun kesin temellerinin atıldığı Medine’nin temsilcisidir. Muvatta ile amaçladığı şey, dinî ve ahlâkî düşünceleri bütün hukukî hayata sindirmekti. Eski İslâm hukukunun özellikleri, meselelerin ortaya konulması kadar, hukukî konuların bünyesinde de açıkça görülmektedir. Medîne halkının ittifaklarına da büyük bir önem verilmektedir.
İmam Mâlik de, diğer mezheb İmamları gibi en başta Kur’an-ı Kerim’i, sonra Hz.Muhammed (s.a.s.) in sünnetini, icma-ı ümmet’i ve kıyası şer’î delil olarak kabul etmektedir. Bu arada dayandığı esaslar arasında Medîne halkının ittifak ettikleri meseleleri, çeşitli adlar verilen başka esasları da sayabiliriz. Medînelilerin ittifak ettikleri şeyler icmâ’dan ayrı olarak bağımsız bir delil olarak kabul edilir. Çünkü onlar Rasülullah (s.a.s.) in fiil ve sözlerine başkalarından daha fazla vâkıftılar. Mâliki mezhebinde “maslahat-i mürsele”de göz önünde bulundurulur. Bu, hakkında belirli bir şer’î hüküm bulunmayan bazı meselelerde kendisine müracaat olunacak hususlardır. O hadise hakkında maslahatın gereklerine göre hüküm verilir. Böylece o hüküm de başıboş bırakılmamış olur. Bu delil Hanefî mezhebinin kabul ettiği “istihsan” mesabesindedir.
Mâlik b. Enes hazretleri, ehl-i sünnet arasında kabul edilen dört büyük mezhebten birinin, yani Malikî mezhebinin kurucusudur. İmam Şâfıî: “Âlimler anılınca, İmam Mâlik bir yıldızdır. Eğer İmam Mâlik ve İbn Uyeyne olmasaydı Hicaz’ın ilmi söner giderdi” diyor.
Zehebî, “Tabakâtü’l-Huffâz” adlı kitabında şöyle der: “İmam Mâlik de bir takım menâkib toplamıştır ki, bunların başkalarında böyle içtima etmiş olduğunu bilmiyorum: Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin ve anlayış, pek geniş bir ilim, doğru rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i nebeviyeye ittiba, fıkıhta, fetvada ve kaidelerin sıhhatında herkesin önünde bulunmak…”
İmam Mâlik hazretleri, Peygamber efendimize karşı çok büyük bir muhabbet beslerdi. Medine içinde hep yaya yürür, hiçbir zaman hayvana binmezdi. Halbuki yeteri kadar serveti vardı. Bir gün İmam Şafiî hazretleri bunun sebebini sormuş, o da şöyle cevap vermişti: “Bir mübarek belde ki, onun toprakları içinde Nebiyyi Zîşanın muhterem cismi medfun bulunmaktadır. Ben orada nasıl olur da hayvana binebilirim.”
Aynı zamanda İmam Mâlik, Medîne-i Münevvere’ye karşı da büyük bir bağlılık gösterirdi. Hatta Harun Reşid kendisini hilâfet merkezi olan Bağdat’a davet edince: “Ey Mü’minlerin emiri, Rasûlü Ekrem (s.a.s.)
“Benden sonra bazı kimseler dünyayı tahsil için Medine’den çıkacaklardır. Fakat eğer bilirlerse Medine onlar için daha hayırlıdır” buyurmuştur. Diğer bir hadîslerinde de:
“Medîne habis olanları kendi sahasından dışarıya atar” buyurmuşlardır.
“Artık ben nasıl Medine’den dışarı çıkabilirim” cevabını vermiştir.
Harun Reşid, oğlu Emin ile Me’mun’u hadîs dinlemek için İmam Mâlik’in meclisine göndereceğini söylemiş. İmam da bunu şu şartla kabul etmişti: “Evet, buyursunlar. Fakat nerede yer bulurlarsa orada otururlar. Yoksa biz halife oğullarıyız diye halkın boyunlarına basarak meclisin ortasına geçmeye çalışmasınlar”. Emin ile Me’mun bu şartlarla İmam’ın derslerine devam etmiştir.7
İMAM AHMET BİN HANBEL
Dört büyük İslâm mezhebinden Hanbelî mezhebinin kurucusu olan ve İbn Hanbel adıyla tanınmış olan Ahmed b. Muhammed Hanbel Hicrî 164 (M.780) yılında Bağdat’ta doğdu. Gerek Bağdat’taki tahsili esnasında ve gerekse tahsil amacıyla Irak, Suriye ve Hicaz’dan Yemen’e kadar yaptığı seyahatlerde bütün çalışmasını hadîs tetkikine ayırdı. Memleketine dönüşünde İmam Şafiî’den fıkıh ve fıkıh usûlü dersleri aldı. Dini telâkkileri, itikatta olsun, amelde olsun, İslâmın ilk devrindeki ananelerle kesin bir şekilde teayyün etmişti.
Ahmet İbn Hanbel, birçok büyük âlimle karşılaşmıştır. Bunlar arasında İmam Şafiî, Süfyan İbn Uyeyne, İbrahim İbn Sa’d, Cerir İbn Abdülhamid, İmam Ebû Yusuf, Yahya el-Kattan, Velid İbn Müslim, Vekî, Yezid İbn Harun, İsmail İbn Uleyye ve Abdürrezzak gibi büyüklerden hadîs ve fıkıh öğrenmiştir. Kendisinden de İmam Buharî, İmam Müslim, Ebû Davud, Ebû Hatim-i Razî, Hasen İbn Musa, Begâvî, İbn Ebi’d-Dünya, Osman İbn Saidi’d-Dârimî gibi ünlü İslâm bilginleri rivayetlerde bulunmuşlardır.
Ahmet İbn Hanbel, büyük bir müfessir ve yüksek bir muhaddistir. Oğlu Abdullah tarafından takrirlerinden toplanıp ilâvelerle genişletilen ve 29.000’e yakın hadîsi ihtiva eden büyük bir hadîs külliyatı “Müsned” çok şöhret kazanmıştır. Zamanında hadîs ilmi tedvin edilmiş, hadislerin mertebeleri belirginlik kazanmış, birçok kuvvetli muhaddisler yetişmişti. Ahmed b. Hanbel bütün bu hadisleri görmüş, incelemiş, hafızasına nakşetmiş ve meşhur kitabını da böylece meydana getirmişti. Kitabındaki 29.000 civarındaki hadîsleri 700.000 hadîs arasından seçtiği rivayet edilmiştir. İmamın, Müsned’ten başka namaz erkânı ve adabına dair “Kitâb el-Salât ve mâ yelzem fîhâ” adlı bir eseri daha vardır. Öte yandan hapiste yazmış olduğu “el-Redd alâ’l-Zenâdıka ve’l-Cehmiye fî mâ şekkât fîhi min müteşâbih el-Kur’an” adlı eseri cedel mâhiyetinde bir eserdir ve Hanbelî ulemâsı tarafından sık sık zikredilmektedir. “Kitâb Tâat el-Rasûl” adlı bir kitabında da Kitâb ile Sünnet arasında bir çelişki görüldüğü zaman izlenecek yolu göstermektedir. Dinî inanç ve kanaatlerini de “Kitâb el-Sünne” adlı eserinde topluca açıklamıştır.
Ahmet İbn Hanbel, fıkhî hükümlerde azimet yolunu seçmiştir. İctihadlarını Kur’an-ı Kerim’e, sahih ve merfû hadîslere, Ashab-ı Kiram’ın sözlerine dayandırmıştır. Ashab-ı Kiram’ın sözlerini rey ve kıyasa tercih ederdi. Ancak bu esasa aykırı olmaması halinde rey ve kıyas yoluyla da hükümler çıkardığı olurdu. Maslahat-i Mürsele’yi de bir delil olarak kabul etmiştir.
İbn Hanbel, merfû hadîslere aykırı olan bir şeye iltifat etmezdi. Sahabenin fetvalarıyla amel eder ve bunlar arasında ihtilaflı olan meselelerde Ki-tab ve Sünnet’e en yakın gördüklerine sarılırdı. Bir konuda diğer türden hadîsler bulunmadığında mürsel denilen hadîs ile hasen kabilinden saydığı zayıf hadîslerle de amelde bulunurdu. Rivayetinde töhmet bulunan zayıf hadîsleri ise terk ederdi.
İmam Şafiî onun hakkında şöyle demiştir:
“Ben Bağdat’tan çıkarken, orada herkesten daha fâzıl, daha âlim, daha fakîh bir halef olarak Ahmed b. Hanbel’i bıraktım.” Bir başka rivayete göre İmam Şafiî:
“Ben Ahmet İbn Hanbel ile Süleyman İbn Davudi Hâşimî’den daha akıllı kimse görmedim” demiştir. Ebû Hatim şöyle demiş:
“Ahmet İbn Hanbel’i seven bir insan gördün mü bil ki, o insan sünnet sahibidir.”
Halife Me’mun, Mu’tasım ve Vâsık zamanlarında akaidin Mutezile mezhebine göre tayini ve bunun devlet tarafından bir bakıma resmî mezheb haline çıkarılması üzerine, diğer başka âlimlere birtakım işkenceler de yapılmıştır. İmam Hanbel de, diğerleri gibi, bir itikad sorgusuna (mihne) çekildi, prangaya vurularak Me’mun’un yanına götürülürken, yolda halifenin ölüm haberini aldı. Bu halifenin halefi döneminde de bedenî ceza ve hapislere sabırla tahammül etti ve inançlarında en küçük bir fedakârlıkta bulunmadı. Ancak Mütevekkil zamanında devletçe Ehl-i Sünnet’e dönüldüğü için artık çektiği meşakkatler sona erdi. Halife tarafından taltif edildi. Kendi haberi olmadan ailesine maaş bağlandı. Hz. Peygamber’in sünnetine karşı sarsılmaz bağlılığı, etrafında büyük bir talebe kalabalığının toplanmasını sağladı.
Ahmed b. Hanbel hazretleri âbid, zâhid, yüksek seciye sahibi olan nezih bir insandı. Fakir olarak yaşamayı bir nimet sayar, “insana az bir mal yetişir, çok mala gerek yok” derdi. Kendisine yöneltilen servet ve riyaseti her zaman reddetmiştir. H. 241 yılında (Milâdî: 855) Bağdat’ta vefat etti.8
|
|
|
En güzel kız isimleri |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:28 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
En güzel kız isimleri
Anne ve babanın isteklerinin dışında, aile büyüklerinin istekleri, verilen isimle çocuğun kaderinin eşdeğer olacağı düşüncesi, gelenek ve göreneklerimizin yoğun etkisi ve en önemlisi İslam dinine uygunluğu bu değişkenlerin yalnızca öne çıkan birkaç tanesi. Anne ve babaların yaşamları açısından en değerli varlıkları olan çocuklarına en güzel ismi koymaya çalışması ve bu konuda uzun süreler boyunca elbette ki doğal karşılanacak bir durumdur. Peki, özünde narin ve kırılgan, aynı zamanda da gelecekte anaç ve yaşamın kaynağı olacak kız çocuklarına konulacak en güzel kız isimleri seçimlerini nasıl yapmalıyız? İşte bu noktada en önemli konu isimlerin ne anlam ifade ettiğini doğru bir şekilde bilmek ve gelecekte, kızlarımızın yaşamlarını zorlaştırmayacak en güzel kız isimlerini seçmeye çalışmak en doğru yöntem olsa gerek.
Genel olarak az duyulmuş, kutsallık içeren ve aynı zamanda fonetik olarak tatmin edici isim arayışı sırasında unutulmaması gereken, bu isimleri taşıyacak olan çocukların gelecekte isimlerinden dolayı zorluk yaşamamaları olmalıdır. Çocuklarına isim koymak İslam dini açısından da hak olarak verilmişse de aynı zamanda bir görevdir ve bu görevi en iyi şekilde dinimize uygun olarak yerine getirmek, tüm ebeveynlerin temel zorunlulukları arasında yer alır. Aşağıda sunduğumuz kız isimleri, ülkemizde en çok tercih edilen kız isimleri arasından derlenerek hazırlanmıştır. Umarız ki seçimlerinizi doğru bir şekilde yapmanıza gereken katkıyı yapabilelim.
Zeynep
Ülkemizde geçen yıl en çok tercih edilen kız ismi olan Zeynep, Arapça’ da ki Zeyneb isminin Türkçe’ leşmiş hali olan Zeynep olarak yerleşmiş. Değerli taşlar ve mücevherle anlamına sahip olan isim, Arapça’ da Babasının süsü anlamına geldiği gibi, Peygamberimiz S.A.V.’ ın, Hz.Ali S.A, Hz.Fatıma S.A.’ dan olan torununun da ismidir. Babaların yoğun bir şekilde tercih ettiği bu isim geçen yıl en fazla tercih edilen olmakla birlikte, hemen her yıl en çok tercih edilen isimler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bu sebeplerle en güzel kız isimleri önerilerinde mutlaka olması gereken isimlerden biri.
Elif
Arapça ile birlikte Osmanlıca’ nın da ilk harfi olan Elif, Aynı zamanda Allah-u Teala’ nın (C.C.), adının ilk harfi ve aynı zamanda Kuran-ı Kerim’ in ilk suresi Fatiha’ nında ilk harfidir. Her şeyin başlangıcı olarak kabul gören önemli dini simgelerden biri olan Elif, Dost, tanıdık, ışık açan güzel kız, alışmış, alışkın anlamlarına geldiği gibi, ülkemizde kibar, ince narin yapılı güzel kız anlamlarında da kullanılır. Aynı zamanda müzikte la notasını ifade eder. Üstlendiği önem nedeniyle pek çok yerde çeşitli şekillerde kullanılan Elif isminin, tüm kullanıldığı yerlerde en güzel anlamları yüklenmesi, en güzel kız isimleri arasında yer almasına başlıca sebep sayılabilir. Geçtiğimiz yıl en çok tercih edilen ikinci isim Elif, aynı zamanda yanına aldığı ek isimlerle sık bir şekilde kullanılıyor.
Hiranur
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’ e S.A.V. ilk vahiyin Cebrail tarafından ulaştırıldığı yer olan Hira mağarası, pek çok yerde aynı zamanda ışık saçan yer anlamında Hiranur olarak anılır. Geçtiğimiz yıl en çok tercih edilen kız isimleri arasında 3. Sırada yer alan Hiranur, simgelediği anlamı ile hemen her yıl en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer alıyor.
Ecrin
Son yıllarda yoğun bir ilgiyle karşılaşan Ecrin, hem farklı ve hem de Kuran-ı Kerim’ den bir isim bulma telaşındaki ebeveynler tarafından sıkça tercih ediliyor. Allah-u Teala’ nın C.C.’ nin hediyesi anlamına geldiği yolunda rivayetler bulunan Ecrin ismi en çok bu nedenle tercih ediliyor olsa da, bu yanlış bir bilgidir. Arapça kökeninde de, Kuran-ı Kerim içerisinde Ecrin “ücret” “mükafat” anlamına gelmektedir. Yanlış bilinen ve halk arasındaki bilgiye dayanan isimlere tipik bir örnek olan Ecrin ismini kız çocuğumuza koymadan önce mutlaka gerekli araştırmayı yapmalı ve doğru anlamını öğrendikten sonra karar vermeliyiz.
Yağmur
Geçen yıl en fazla tercih edilen kız isimlerinden bir tanesi olan Yağmur, aynı zamanda son yıllarda yoğun olarak tercih edilen kız isimlerinden biri. Giderek daha fazla popüler hale gelen yağmur ismi, atmosferde biriken su buharının sıvı halde düşmesinin oluşturduğu doğa olayını nitelendirmek anlamına geliyor. Bununla birlikte saf su, yaşam veren ve yaşamın saf kaynağı gibi anlamlara geliyor olması, tercih edilen kız isimlerinden biri olmasına sebep oluyor.
Zehra
Parlak ve beyaz yüzlü anlamlarına gelen Zehra ismi, istatistik kurumuna göre en fazla tercih edilen ilk on isim arasında yer alıyor. Bununla birlikte Zehra ismi her dönemde popüler kalmayı başaran kız isimlerinden biri ki bunun en önemli nedenlerinden biri peygamber efendimiz Hz. Muhammed’ in S.A.V. Kızı Hz. Fatıma’ nın beyaz ve parlak yüzlü olmasından kaynaklanarak kullanılan lakabı olmasıdır. En güzel kız isimleri arasında mutlaka kendisine bir yer bulan Zehra, kızını için tercih edebileceğiniz isimler arasında olabilir.
Azra
Geçen yıl ve son yıllarda en sık tercih edilen kız isimlerinden biri olan Azra, el değmemiş bakire kız, delinmemiş inci, ayak basılmamış kum anlamlarına geliyor. Aynı zamanda Hz. Meryem’ e verilen bir lakap ve Medine’ nin de diğer isimlerinden biri.
Miray
Giderek daha yoğun bir şekilde kullanılan isimlerden biri olan Miray, ayın ilk günü anlamına gelmekle birlikte, ayın ilk günleri, yılın ilk ayı, üç ayların başlangıcı, ayın kraliçesi gibi anlamlarda kullanılan bir Farsça’ dan dilimize yerleşmiş bir kelime. En güzel kız isimleri arasında giderek daha popüler bir şekilde yer alıyor.
Nehir
Irmak, denize dökülen bol su anlamlarına gelen nehir, doğa ve suyu yani bir anlamda yaşamın kaynağına dikkat çekmesi bakımından kızlar için en çok tercih edilen isimler arsında yer alıyor. Geçen yılda istatistik bilgilerine göre, en çok kullanılan ilk on isim arasında yer alan Nehir ismi her dönemde popülerliğini koruyan bir diğer kız ismi.
Eylül
Sonbaharın, hazan mevsiminin ve diğer ismiyle güzün başlangıç ayı olan Eylül, aynı zamanda yılın dokuzunca ayının ismidir. Hüzün ve sevinci, melankoliyi ifade eden sonbaharı ifade etmesi nedeniyle olsa gerek en güzel kız isimleri arasında sürekli yer alan ve popülerliğini sürekli koruyan isim adaylarından biri. Geçen yılın istatistiklerinde en çok tercih edilen onuncu isim olmuş.
Meryem
En güzel kız isimleri arasında kendisine daima yer bulan Meryem, geçen yılda en popüler kız isimlerinden biri olmuş. İbadetine çok önem veren kişi, dindar kadın anlamlarına geldiği gibi, aynı zamanda isyan ve ayaklanma anlamlarında da kullanılan bir kelimedir. Bununla birlikte Hz. İsa’ nın annesinin ismi olması ve yanı sıra Kuran-ı Kerim’ in 19. Suresinin ismidir. Hem dini anlamları ve hem de kelime anlamıyla en güzel kız isimleri arasında yer almaya devam edecek bir başka isim adayı.
Nisanur
Kuran-ı Kerim’ in 4. Suresi Nisa suresi kadın anlamına gelir. Allah-u Teala C.C.’ nin gönderdiği ışık, aydınlık anlamlarına gelir. Nisa ve Nur kelimelerinin birleşimi olarak türetilmiş Nisanur, nur yüzlü kadın, aydınlık kadın anlamlarına gelen ve çok tercih edilen kız isimleri arasındadır.
Hira
Hira arayış ve tefekkür etmek anlamlarına gelen Arapça bir kelime olmakla birlikte, Peygamber efendimiz Hz. Muhammaed S.A.V.’ in Cebrail’ le karşılaştığı ve ilk vahiy’ in indiği Cebel-i Mur dağındaki bir mağaradır. Genel olarak dağın adı olarak bilinse de, Hira Nur dağında bulunan bir mağaranın adıdır. Kızlarına kutsal bir isim vermek isteyen ebeveynlerin tercih ettiği isimler arasında oldukça popüler.
Rabia
Dördüncü anlamına gelen Rabia, aynı zamanda salisenin altmışta birini tanımlamak için kullanılan bir kelimedir. İslam dininin kadın evliyaları denilince akla ilk gelen kişi olan Rabia Adeviyye, ünlü bir mutasavvıftır. Kız ismi olarak yoğun bir şekilde tercih edilmesinin ana nedenlerinden biri budur. Son günlerde çeşitli siyasi görüşlerin ifadesi olarak kullanılıyor olsa da, en güzel kız isimleri arasında her dönem popülerliğini korumaya devam edecek isimlerden biri.
Belinay
Ayın yansıması ve Peygamber efendimizin sevdiği bir çiçek olarak tanımlanan Belinay, bilinenin aksine Türkçe kökenli Belin ve ay kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bölünmüş ay veya ayın bazı aşamalarını tanımlamak için kullanılmış bir kelimedir. Bununla birlikte son yıllarda en çok beğenilen ve buna mukabil kullanılan kız isimleri arasında yer alıyor.
Hira Nur
İstatistiklerde geçen yıl en çok tercih edilen kız isimleri arasında ön sıralarda yer alan Hira Nur, bitişik yazılmış Hİranur haliyle de istatistiklerde ön sırlarda ayrıca yer alıyor. Cebel-i Nur Yani Nur Dağındaki bir mağara olan Hira mağarası, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed S.A.V.’ in Cebrail Aleyhisselam’ dan ilk vahiy i aldığı mağaradır. Hira mağarası ve Nur dağını anımsatması açısından birleştirilerek kullanılan bu isim ebeveynler tarafından yoğun bir şekilde tercih ediliyor.
Ela
Sarı renge öykünen kestane rengi ya da kahverengi şeklinde bir göz rengidir. Işıkla birlikte bazen yeşile, bazen kahverengiye döndüğü dahası giyilen elbisenin rengine göre renk aldığı gibi göz yanılmalarına neden olan bu göz rengi, beğenilen göz renkleri arasındadır. Aynı zamanda geçen yılın en çok tercih edilen kız isimlerinden biri olan Ela ismi, Farsça’ da bir ek olarak kullanılır.
Esma
En güzel kız isimleri arasında hayli popüler bir isim olan Esma, İsimler, adlar, işitilenler anlamlarına geliyor. Esmaü’l Hüsna yani Allah-u Teala C.C.’ nın güzel isimlerinden bilinen Esma aynı zamanda Hz. Ebubekir’ in Kızı ve Hz. Aişe’ nin ablası olan Hz. Esma’ sebebiyle de kutsal isimlerden biridir. Bunca kutsal donanımın yanı sıra güzel anlamı, kız ismi olarak yoğun şekilde tercih edilmesine neden oluyor.
Mira
Kökeninin İtalyanca olduğu tahmin edilen ancak birkaç farklı dilde bulunan bir kelime olan Mira, İtalyanca bakılan yer, silahlarda ki gez gibi, İspanyolca’ da bakmak, Latince’ de ise şaşırmak, hayret etmek anlamlarına geliyor. Arapça’ da ve Kuran_ı Kerim’ de geçen şekliyle Mira, tartışmak, karşı çıkmak, münakaşa etmek anlamlarına gelir. Söylenişi itibariyle farklı olması ve Kuran-ı Kerim’ de geçiyor olması sık bir şekilde kız ismi olarak tercih edilmesinde en büyük etkenler gibi görünüyor. İstatistiklere göre geçen yılın en çok konulan kız isimleri arasında yer alıyor.
Beren
Türkçe kökenli olan ve geçen yıllarla birlikte oldukça popüler hale gelen Beren ismi, hem kız ve hem de erkek çocuklar için kullanılabilen unisex isimlerden biri. Kuran-ı Kerim’ de yer almayan, herhangi bir kutsallık içermeyen Beren, güçlü, kuvvetli, akıllı, tanına anlamlarına geliyor. Hızla değişen sosyoekonomik yapı ve çağımızın koşullarına paralel olarak, yeni ve çağdaş isimler arayışında olan günümüz ebeveynlerinin çokça tercih ettiği isimlerden bir tanesi.
Sümeyye
Sema kökünden türemiş olduğu düşünülen Sümeyye, küçük gökyüzü ve benzeri bir anlam içeriyor. Arapça kökenli kelime bayan ismi olarak kullanılıyor. Sümeyye Bint Hayat, Ammar b. Yasr’in annesi ve aynı zamanda ilk Müslüman olan Hanım sahabelerdendir. Aynı zamanda İslam dininin ilk şehidi olan Sümeyye Bint Hayat, bu ismin özellikle kız çocukları için kutsal bir isim olarak, öncelikli tercih edilmesine neden olur. En güzel kız isimleri arasında önemli ve öncelikli bir yeri vardır.
Merve
Yumuşak, taş, tepe, huzur bulmak, çakıl taşı gibi anlamları olan Merve ismi, popülerliğini Kuran-ı Kerim’ de Bakara suresinde geçmesi ve yanı sıra Mekke’ de bulunan Merve Dağından alır. İslam dini açısından en kutsal bölgelerden biri olan Merve dağı, hacı olmak için Safa dağıyla sa’ y edilen, 7 defa gidip gelinen kutsal bir bölgedir. Yüklü olduğu Kutsallık en çok tercih edilen kız isimleri arasında her dönemde yer almasına en büyük etkeni oluşturuyor.
Ada
Türkçe kökenli Ada kelimesi, her tarafı suyla çevrili kara parçasına verilen isimdir. Doğanın kırılgan yapısıyla birlikte yaşamın kaynağını ifade eden yapısı ve onu tanımlayan kelimeler kız çocukları için kırılganlık, saflık ve anaç olmayı ifade etmesi bakımlarından en çok tercih edilen kız isimleri olarak doğanın durumları ve tanımlamalarının kullanılmasında büyük bir etken oluyor. Bununla birlikte Ada hem erkek ve hem de kız çocukları için en çok beğenilen isimlerden biri olarak, her dönemde yerini koruyor.
Fatma
Ayırmak, koparmak anlamlarına gelen Arapça bir sözcük olan Fatıma’ dan türeyerek Fatma olarak dilimize yerleşen bu sözcük, genel olarak çocuğunu sütten koparan anne anlamında kullanılır. Her ebeveynler tarafından dönem en çok sevilen en çok tercih edilen, geçen yılın istatistiklerinde de en çok verilen kız ismi olan Fatma’ nın bu popülerliğinde asıl etken Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed S.A.V.’ in ilk eşi ve aynı zamanda kızı Hz. Fatıma’ nın isimleri olmasıdır. Böylesine kutsal iki bayanın ismini kızlarına vermek isteyen ebeveyn sayısı sürekli olarak artmaya devam edecek gibi görünüyor.
Asya
Aralıklarla popülerlik kazanan ve son yıllarda yine popüler hale gelmiş kız isimlerinden biri olan Asya, nadiren de olsa erkeklere de konulabiliyor. Dünyanın en büyük ve aynı zamanda en kalabalık nüfusa sahip olan kıtası anlamında ki Asya, geçen yıl istatistiklerinde en çok tercih edilen ilk 30 isim arasında yer alıyor.
Defne
Defne ismi de her dönemde popülerliğini korumayı başarmış kız isimlerinden biridir. Güzel kokulu yapraklara sahip, yaz kış yeşil halini koruyan ve botanikte bir aileye defnegiller olarak adını veren bir ağaç. Yaprakları aynı zamanda çeşitli yemeklerde özel bir tat vermesi amacıyla sıklıkla kullanılır. Doğanın bu güzel ürünlerinden birinin narin yapısı, güzel kokusu, ebeveynlerin özellikle kız çocuklarına bu ismi vermek istemesinin nedeni olarak açıklanabilir.
Melek
Allah-u Teala C.C. ile insan arasında aracılık yapan, tam itaat eden ve Allah-u Teala C.C.’ nın Onlar’ ı nurdan yarattığına inanılan varlıklardır. Aynı zamanda terbiyeli, uysal ve itaat eden kimse içinde kullanılan bir kelime olan Melek, Kuran-ı Kerim’ de 98 ayette geçmektedir. Böylesine kutsal anlamlar ifade eden bir kelime olarak, özellikle narin kız çocukları için, yoğun bir şekilde tercih edilen isim adaylarından biri olmayı her dönemde sürdürüyor.
Hatice
Hiçbir zaman modası geçmeyen isim adaylarından biri olan Hatice, her dönemde ebeveynler tarafından en çok tercih edilen kız isimlerinden biri oldu ve olmaya devam ediyor Geçen yıl en çok kullanılan 30 kız isimi arasında yer alan Hatice, erken doğan kız çocuğu anlamına geliyor. Bununla birlikte bu popülerliğini Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’ S.a.v.’ in ilk eşi ve altı çocuğunun Annesi Hz. Hatice S.a. annemize borçlu. Böylesine kutsal bir kişiliğin ismini kız çocuğuna vermek istemek elbette her ebeveynin temel haklarından biri.
Eslem
Son yıllarda oldukça popüler bir hale gelen Eslem ismi, geçen yıl kız çocuklarına en çok verilen isimler arasında yer alıyor. Selametli, güvenilir, Allah-u Teala c.c’ nin dinine teslim olmuş anlamlarına gelen Eslem, Kuran-ı Kerim içerisinde de pek çok yerde kullanılmıştır. Orijinal isimler aramanın son noktalarından biri olan Eslem ismi, orijinal dilinde yani Arapça’ da erkek ismi olarak kullanılır. Kızlarına bu ismi vermek isteyen ebeveynlerin bu durumu göz önünde tutmalarını tavsiye ederim.
Buğlem
Yine farklı isimler bulma çabasının son yıllardaki örneklerinden biri olan Buğlem, cenneti müjdeleyen melek olduğu iddia edilen bir anlama sahip. İddia edilen anlama sahip diyoruz, çünkü bu bilgiyi doğrulayan herhangi bir kaynak bulunmuyor. Halk arasında ve internette yaygın olarak bu şekilde bilinmekle birlikte, Kuran-ı Kerim’ de geçmeyen bu isim aynı zamanda böyle bir anlama geldiğini kanıtlayan bir kaynağa da sahip bulunmuyor.
Irmak
Eşanlamlı kelimesi Nehir gibi, doğayı, suyu, dolayısıyla saflığı ve yaşamın kaynağını anımsatan ve aynı zamanda farklı bir söylenişe sahip olan Irmak, her dönemde en popüler kız isimleri arasında kendisine yer buluyor. İlk sıralarda olmasa bile geçen seneki istatistiklerin gösterdiği gibi hemen her zaman en çok konulan ilk 50 kız ismi içerisinde yer almaya devam ediyor. Irmak denize dökülen büyük miktarda su taşıyan en büyük akarsulara verilen isim.
Duru
Bulanık olmayan, temiz, berrak, saf anlamlarına gelen Duru, en güzel kız isimleri arasında her zaman mutlaka kendisine yer bulan isimlerden biri. Herhangi bir kutsallık içermese de, kız çocuklarının saflığına yaptığı atıfla, her zaman en çok tercih edilen isimlerden biri olmaya devam edecek gibi görünüyor.
Büşra
Müjde ve müjdeli haber anlamına gelen Arapça sözcük Büşra, Kuranı Kerim’ in pek çok ayetinde kullanılmış bir kelimedir. İncil’ in de bir diğer anlamı olarak kullanılan Büşra, kız ismi olarak en fazla tercih edilen isimler arasında sürekli kendisine önemli bir yer bulur. Dönemsiz isimlerden biri olarak, mutlaka en çok kullanılan isimler arasında olur. İçerdiği anlam ve kutsallığı, Kuran-ı Kerim’ de geçiyor olması popüler bir kız ismi olarak kalmasını sağlayacak gibi görünüyor.
Betül
Namuslu, Bakire kadın anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür. Hz. Meryem’ in lakabı olarak kullanılan Betül, bu sayede bilinen sözcüklerden biri olmuştur. Sahip olduğu anlamı ile en popüler kız isimleri arasında kendisine daima yer bulan Betül, geçen yılın istatistiklerinde de en çok tercih edilen ilk elli isimden biri olarak yer almış.
Yaren
Farsça kökenli bir kelime olan ve oradan Türkçe’ ye yerleşmiş olan Yaren, Anadolu’ da sıkça kullanılan dost, arkadaş, dosttan da öte yakın kişi, arkadaşların oluşturduğu topluluk anlamlarına gelir. Sahip olduğu anlamları anne ve babalar için cezp edici bir kız ismi olmasına neden oluyor.
Emine
Arapça Amine kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed S.a.v.’ in annelerinin adı da olan Amine, emin, güvenilir, inanılır kişi anlamlarına gelir. Hz. Amine S.a. annemizin adı olması sebebiyle en güzel kız isimleri arasında her zaman ilk sıralarda yer almaya devam eden Emine, hiçbir dönem popülerliğini kaybetmiyor.
Cemre
Kuran-ı Kerim’ de geçmiyor olmasıyla birlikte pek çok kutsal anlama gelen cemre, doğada baharın gelişi ve sıcaklıkların yükselişini belirtir. Bununla birlikte ateş, kor anlamlarına gelen Cemre, Hacıların Arafat ve Mina’ da şeytan taşlamalarına ve küçük taş parçalarına verilen isimdir. Doğa ile ilgili anımsattıklarının yanı sıra, pek çok kutsal eylemi anlatması, kız çocukları için en çok tercih edilen isimler arasında her dönemde yer almasına sebep oluyor.
Damla
Bir sıvıdan ayrılarak düşen parça olarak sözlükte ifade edilen damla, berraklık ve saflığın simgesi olan su ile anaçlık ve temizlik arasında kurulan bağdan yola çıkarak, en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer alıyor. İstatistiklerde geçen yılın en çok kullanılan kız isimlerinde ilk 50 taneden biri durumunda.
Beyza
Çok beyaz, saf, günahtan kaçınan ve kirlenmemiş anlamlarında Arapça bir isim olan Beyza, aynı zamanda Arapça’ da beyaz anlamında da kullanılır. Simgeledikleri ile kız çocukları için çok uygun isimlerden biri olan Beyza, anne ve babalar tarafından geçen yıl en çok konulan ilk elli isim arasında yer almış, popüler bir isim.
Tuana
Yaygın bir kanıyla halk arasında cennete düşen ilk yağmur damlası olarak bilinen Tuana, belki bu anlamdan veya fonetiğinin güzelliğinden ya da farklı olmasından olsa gerek çok popüler bir kız ismi olarak kullanılıyor. Bununla birlikte kızlarına bu ismi koymak isteyen anne ve babalara küçük bir uyarıda bulunalım, cennete düşen ilk yağmur damlasının Tuana olduğuna dair bulunabilmiş bir kayıt yoktur. Tuana sözüne en yakın kelime Türk Dil Kurumu Sözlüğünde bulunan Tuvana, güçlü kuvvetli anlamına gelen Farsça’ dan dilimize geçmiş bir kelimedir.
Havin
Türk Dil Kurumu Sözlüğünde bulunmayan ve Türkçe’ de kullanılmayan Havin. Kürtçe olarak yaz mevsimi anlamına gelir. Geçen yılın istatistik bilgilerinde en çok tercih edilen ilk elli kız ismi arasında yer aldığını gösteriyor.
Kübra
Arapça kökenli olan Kübra, Türkçe en büyük, çok büyük olan anlamlarına geliyor. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed S.a.v.’ in ilk hanımı olan Haticetü’l-Kübra nın ismi olması, en çok sevilen kız isimleri arasında her zaman yer bulmasını sağlıyor. Sahip olduğu kutsallık nedeniyle en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer bulmaya devam edeceği aşikar.
Medine
Suudi Arabistan’ ın Mekke’ den sonra en büyük ikinci şehri olan Medine, aynı zamanda İslam dini içinde en kutsal ikinci bölgedir. Kuran-ı Kerimde’ de yer bulan ve en beğenilen kız isimleri arasında ön sıralarda gelen Medine, geçen yılın istatistiklerinde de nüfusa en çok kaydedilen ilk elli kız ismi arasında yer alıyor.
Zümra
Arapça kökenli bir kelime olan Zümra, Türk Dil Kurumu’ nun sözlüğünde güzel, iyi ahlaklı, cesur, yürekli anlamlarına gelen kız ismi olarak açıklanıyor. Bununla birlikte Arapça karşılığı konusunda bazı sorunlar ve farklı görüşler mevcut. Sonuçta Arapça kökeni yerine, Türkçe karşılığını dikkate alan ebeveynler için sık bir şekilde tercih edilen bir kız ismi olarak, nüfusa en çok kaydedilen ilk elli isimden biri olarak, popüler bir kız ismi olmaya devam ediyor.
İrem
Yaygın bir kanı olarak cennet bahçesi olarak bilinen İrem, Kuran-ı Kerim’ de de adı geçen yalancı cennet bahçesi anlamındadır. En güzel kız isimleri arasında ilk sıralarda gelen ve her dönem popüler olan bir kız ismi olsa da, anlamı genel olarak yanlış bilinerek konulur. Yalancı cennet bahçesi olarak İrem Allah-u Teala c.c. tarafından sevilmeyen bir kavmin hile yoluyla insanları kandırdığı bir cennete benzetilmiş bahçenin adıdır. İrem ismini kızlarına koymak isteyen anne babaların bu durumu göz önünde bulundurarak hareket etmeleri tavsiye olunur.
Derin
En güzel kız isimleri arasında önde gelen isimlerden biri olan Derin, dibi ağzına çok uzak olan anlamında Türkçe bir kelimedir. Aynı zamanda çok gelişmiş, yoğun, içten gelen anlamlarına da gelir. Geçen yılın istatistiklerinde de ebeveynlerin kızlarına en çok koyduğu 50 isim arasında yer alır.
Açelya
Kokusuz olmakla birlikte, çok güzel çiçekler açan fundagillerden bir bitki olan açelya, insanoğlunu güzelliğiyle fazlaca etkilemiş çiçeklerdendir. Bu nedenle narin ve kırılgan yapısını kızlarına isim olarak koyarak taçlandıran ebeveynler, her dönemde en çok sevilen kız isimleri arasında kalmasına yol açmıştır.
Asuman
Fars kökenli Türkçe kelimelerden biri olan Asuman, Gök, Gökyüzü anlamlarına gelir. Doğa ile dişinin özdeşleştirilmesinin tipik bir örneği olarak, her dönemde en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer alır.
Bahar
Yaz mevsimi ile kış mevsimi arasındaki mevsimlere verilen ad olarak, doğanın uyanışı ve aynı zamanda kışa hazırlanışını simgeler. Bu durum doğanın en sevinç, mutluluk, hüzün ve melankoli yani duygu yüklü dönemlerinden esinlenerek kız çocuklarına isim olarak verilmesi, oldukça eski zamanlardan beri süregelir. Günümüzde de popülerliğini kaybetmemiş ve en çok kayıt edilen kız isimleri arasında yer alan Bahar, geçen yılın istatistiklerinde de en çok kayıt edilen 50 isim arasında yer alıyor.
|
|
|
Abaküs Nedir ve Tesbih Nedir ve Abaküs Tesbih Nedir? - ilk Bilgisayar |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:25 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Abaküs Nedir ve Tesbih Nedir ve Abaküs Tesbih Nedir - ilk Bilgisayar Modeli ve Sayi Sayar Hesap Makinesi
Abaküs, sayı boncuğu veya çörkü, basit toplama ve çarpma işlemleri için kullanılan, aritmetik hesaplamaları yapmaya yardımcı bir alettir. Boncukların sayılması şeklinde çalışır. İlköğretim sınıflarında matematik dersine yardımcı olması amacıyla da kullanılır.
MÖ 2400 yıllarında Çin'de geliştirilen abaküs, denizaşırı ticaret yapan tüccarlar sayesinde Girit ve Miken bölgelerinden Avrupa ve Amerika'ya yayılmıştır. Abaküs, hareketli parçalara sahip olduğu bilinen ilk hesap makinesidir. Arap sayılarının ve sıfır kavramının abaküs yardımıyla geliştirilmesi tarih öncelerine gitmekle beraber, halen dünyanın değişik bölgelerinde günlük ticarette ve özellikle okul öncesi çağdaki çocukların matematiksel zekasını geliştirmek amacıyla kullanılmaktadır.
Çağdaş hesap makinelerinin ve bilgisayarların atası sayılan hesap aygıtı olan Abaküs'te amaç 4 ana matematiksel işlem olan toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmaktır. Babilliler'in buluşu olan abaküs, yüzyıllar boyunca ticarette büyük önem taşımıştır. Abaküsün temeli Girit ve Miken'e dayanmakta ve ilk abaküs örneklerinin hemen hepsinde Girit ve Miken süsleme sanatından örnekler de bulumaktadır.
Her boncuk ya da metal topçuğun değeri, büyüklüğüne değil konumuna bağlıdır; belirli bir çizgi üstündeki taşın ya da belirli bir tel üstündeki incinin (boncuğun, topçuğun, vb.) değeri 1, iki tanesi birlikte olunca 2 olur. Bundan bir sonraki tel 10, üçüncü sıradaki tel 100 olarak değerlendirilir. Böylece ikisi 1 değerinde ve biri 10 değerinde üç dizi taş 12'yi, 100 değerindeki bir dördüncü topçuk eklenince de 112'yi gösterir. Yani topçuk ya da boncuğun yeri, değerini belirler ve çok büyük sayılar bile birkaç topçu ya da boncukla gösterilebilir. Topçuklar bir yöne kaydırılarak işlem yapılır; elde edilen değeri silmek, yani topçuğu bir sonraki kullanıma hazırlanmak istenirse, tersi yönünde kaydırmak gerekir. Abak, görünüşte basitliğine karşın, toplama makineleri, elektronik hesap makineleri ve bilgisayarların hazırlanmasına katkıda bulunmuştur.
En iyi bilinen biçimi (Çinlilerin "hesap tepsisi" anlamına gelen Suan Pan'ı) dikdörtgen bir çerçevenin içine gerilmiş teller üstüne inciler dizilmesiyle oluşturulan abak, başlangıçta toprağın içine açılan sıra sıra oluklara dizilen taşlardan oluşmaktaydı. Eski yunan ve Roma abaküsü dikdörtgen oluklu bir tablet idi. Rönessans öncesi avrupasında ise üzerine oluk yerine çizgiler olan bir tablet idi. Daha sonraları, yuvarlak bilye büyüklüğünde metal top ya da boncukların paralel çubuklar ya da teller üstünde hareket ettikleri biçimi almıştır.
Abaküsün italyan ve diğer avrupa tüccarları arasında kullanımdan düşüşü Fibonaccinin büyük eseri Liber Abaci ve onun daha popüler kısa versiyonunda, tüccar babasıyla arap şehirlerine yaptığı gezilerde görüp öğrendiği, kağıt üzerinde hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerini anlatmasıyla başlamıştır. Abaküs işlemlerinin sadece sonucu romen rakamlarıyla kaydedildiğinden hesap aşamaları sonradan kontrol edilemiyordu. Bir tüccar hem katip hem hesaplayıcı çalıştırmak zorundaydı. Hint arap rakamları ise sadece katip gerektiriyordu, ve hesap aşamaları da kaydedilebiliyordu.
Abaküsün, daha önce kullanılan yalın 2 el ve 5er parmağın yerini aldığı, onun da başparmak ucunun diğer 4 parmağın 12 eklemine dokunarak onikili sayı sistemindeki işlemlerin yerini aldığı düşünülebilir. İşlemlerin daha büyük sayılarla yapılabilmesi, el gerektiren bir şey için ara verildiğinde son sayıyı unutmaması, daha hızlı ve daha kolay anlaşılır olması üstünlükleriydi.
Tesbih Nedir?
Tespih, tekrarlanan monoton işlemleri saymak için kullanılan ve 33 veya katları kadar boncuk tanesinin ipe dizilmesiyle meydana gelen halkaya denir. Stres atıcı olarak tekrarlama basit el hareketlerine olanak verdiği için kullanılır. İpi gerildiğinde uzunca bir parmak gibi dik durabildiğinden işaret parmağı yerine de kullanılır. Tespih takı olarak da, can sıkıntısını gidermek için de, hatta tesbih sallamayı bir el becerisi haline getirmiş kişilerce bir beceri talimi ya da gösterisi olarak da kullanılmaktadır. Gelmiş geçmiş en çok kullanıldığı alan, pek çok dinde tekrarlanan dini vecibelerin yerine getirilişinin hesabını kolayca doğru tutma konusudur. Tespihin 11, 33 ve 99 taneli olanları Müslümanlar, 108 taneli olanı Budistler tarafından kullanılır. Tespihin ucundaki irice parçaya imame denir.
Tahminlere göre Müslümanlar tespihi Budistlerden almışlar. Hıristiyanlar da Müslümanlardan Avrupa'ya. Papa V. Pius, 1596'da yazdığı yazısında, Dominikus'un 1221 yılında Avrupa'ya tespihi getirdiğini yazmıştı. İlk Hristiyan tespihleri 33 taneli olup bu 33 tane İsa'nın bu dünyada 33 yıl ömür sürmesini hatırlattığı için kutsal sayılmıştır (33 sayısı ile ilgili olarak bkz. Baal).
İslam'da ilk halife zamanında kullanılmaya başlandığı sanılıyor. "Tespih çekmek" namazı tamamlayan bir ayrıntı olarak önemlidir. Allahın 99 sıfatını, ya da tekrar tekrar zikredilen belli cümlelerin sayımında kullanılır. Ancak birçok Müslüman bu sayma işlemini tespih taneleri ile değil, parmaklar ile belirleyebilmektedirler.
Tesbih öncesi kültürlerde başparmağı kullanarak diğer dört parmağın el içindeki 12 eklemini sayarlarmış. Geleneksel tespih tane sayılarının ve düzine kavramının kökü bu olguya dayanıyor alabilir.
Her ekleme dokunarak 3 kez baştan tekrarlandığında 36 (12+12+12), ilk ve son parmaktan tek geçip dönerek ileri, geri, ve tekrar ileri sayıldığında 30 (12+9+9), ilk ve son ekleme tek dokunup dönerek, ileri, geri ve tekrar ileri sayıldığında 34 (12+11+11, yani 33 artı imame) sayılır. İki el de kullanıldığında 0-153 arası sayılar için basit abaküs işlemleri yapılabilir, dört el kullanıldığında sayısal veriler konuşmadan ve görülmeden kişiden kişiye ulaştırılabilir (örn. pazar yerinde eller torbada pazarlık, gece karanlığı ve sessizliğinde gizli operasyon) .
Ebrulu bir osmanlı faturan kehribar tespihi
Değerli Tespih çeşitleri [1]
Damla kehribarı (fosilleşmiş çam veya başka ağaç sakızı)
Faturan kehribar (Fenol ile Formaldehitin polimerleşmesiyle elde edilen, ve zamanla yüzeyi vişne rengi alan Termosetlerden -ısı ve kalıplama ile son şekli verilebilen- bir reçine; bakalitin akrabası, ilk plastiklerden)
Mor Yakut (amotis taşı)
Kaplan gözü (bir çeşit Hindistan kökenli çekirdek)
Pelesenk (Mısırlı zenginler ve Osmanlı sadrazamlarınca sevilen kokulu sanduka tahtası çeşidi)
Öd ağacı (Muhammed'in sandukasının yapıldığı kokulu tahta çeşidi)
Oltu Taşı Tesbih (Erzurum ilinin Oltu ilçesinde bol miktarda oltu taşı yatağı bulunmaktadır)
Tesbih nasıl yapılır? İşte adım adım tesbih yapımı
Tesbih çekmek bir gelenektir. Nasıl yapıldığı ise hep bir merak konusu olmuştur.
İşte adım adım tesbih yapımı
Tesbihin yapılacağı madde önce testereyle uygun ende çubuklar halinde kesiliyor. Bu çubuklar istenilen tane boyuna göre bölünüyor. Tornada "çarkuşane" denilen aletle, dakikada 3500 devirde döndürülürken tam ortadan deliniyor. Kalıba geçirilen tane yani "habb" sol elle ileri-geri döndürülürken, sağ eldeki ardayla da yontuluyor ve rendeyle istenilen biçime sokuluyor. Tanelerin hepsinin aynı boyda olması sağlanıyor.
Sonra malafadan sökülmeden kaol ile cilalanıyor. Kaol, aktarlarda satılan bir parlatma solüsyonu...
Eski ustaların kol kotalarla cila yaptıkları ve tanenin deliğini dahi cilalattıkları biliniyor. Sonra "tahril" denilen bir ip üzerine parçalar diziliyor…
Tesbih ustaları 1965 yılından bu yana yavaş yavaş çağa uyarak elektrikli tornalara geçmiş… Hatta bilgisayarlı torna kullananlar da varmış. Şu anda çıkrık kemane ile tesbih çeken bir usta bilinmiyor. Çeken ustalar çektikleri tesbihlere kendi üsluplarıyla imzalarını atmışlar… Ağaç tesbihlerde ise imame, ustanın imzası yerine geçiyor. İmamenin çekilişinden ustanın kim olduğu anlaşılıyor.
Osmanlı döneminde bir sanat ve ustalık işine dönüşen tesbih yapımı, mahir tesbih ustalarının "kemane" adı verilen tornalarında gerçekleşmiştir. Elle veya ayakla çalışan kemaneler ve ona eşlik eden el matkapları günümüzde artık kullanılmıyor. Değişen koşullarla birlikte tesbihler de "çekim" adı verilen modern yöntemlerle yapılır hale geliyor.
Önce tesbih taneleri yapılıyor
Tesbih yapımında ilk olarak kullanılan madde, kalınlığı en fazla bir milimetre olan testere aracılığıyla kare ya da dikdörtgen parçalara bölünüyor. Kesilen parçalar parmaklar arasında tutularak dönen bir zımparada kendi eksenleri etrafında sürülerek silindir ve yuvarlak biçimlere dönüştürülüyor. Ustalarının "yuvarlama" dediği bu işlemin ardından taneler, bir tona aynasına takılıyor ve "delme" işlemine geçiliyor. Torna aynasında taneler, dakikada 3 bin 500 devirde dönerken puntodan yaklaştırılan 0.7 milimetre çapındaki matkapla deliniyor (Tane büyüklüğüne göre bu çap artırılabiliyor ya da düşürülebiliyor).
Tesbih yapımının can alıcı noktası
Tesbih yapımının en can alıcı safhası ise bu noktada başlıyor yani tornada işleme safhası. Bu aşamada, tornanın aynasına sıkıştırılan bir çelik çubuk, eğe yardımıyla beş köşeli konik malafa şekline getiriliyor. Torna aynası dönerken bu malafanın, yalpasız, salgısız ve adeta "dönmez" gibi görünmesi ise hayati önem taşıyor. Zira malafa salgılı döner; tane, tam deliği merkez alacak şekilde işlenemez ise ipe dizildiğinde "sarhoş" diye tabir edilen şekilde kaçık duracaktır.
Ardından, malafa üzerinde sıkışmış halde dönen taneye, hava çeliğinden düz uçlu bıçaklarla şekil veriliyor. Sabitleştirilmiş ölçüdeki bir kumpasla sık sık boy kontrolü yapılırken, serbest ölçüdeki bir kumpasla da çap ölçümü yapılıyor. Böylece taneler arasında sıfır hata olması sağlanıyor.
Tesbih çekmenin her aşaması incelikli
İstenilen ölçüye getirilen taneler, duraklar, imame ve tepelik; malafadan sökülmeden önce üzerine parlatıcı dökülmüş yumuşak tüysüz bir bezle cilalandıktan sonra kendine uyan renkteki ipe diziliyor.
Tesbih dizim safhası da ince bir işçilik gerektiriyor. Tesbih ipinin iki ucunun sarmal şekilde buruluşu, uçlarının bal mumlanışı, imamenin altındaki ve üstündeki düğümlerin atılışı da ustasının maharetiyle tamamlanıyor. Aynı zamanda tesbih yapma işine, çoğumuzun elde tek tek tane çekmek olarak bildiği isim verilerek tesbih çekmek deniyor.
Bu arada belirtmeliyiz ki, tesbihlerin en güzelleri de yine İstanbul'da yapılırmış. İslam ülkelerinden zengin meraklılar yüzyıllar boyunca en güzel tesbihleri hep İstanbullu ustalardan edinmişler.
Lokman Usta'nın dediğine göre günümüzde tesbih koleksiyonu yapanlar da gün geçtikçe artıyor. Tesbihin neden yapıldığı, imamesinin orijinalliği, tanelerin muntazamlığı, ipe dizilişindeki renk uyumu tesbihin maddi manadaki değerini arttıran özellikler. Allah'ı anarken insanın elindeki aracın doğal maddelerden oluşması ona ayrı bir lezzet de katıyor. Pek çok madenin insana değdiğinde olumlu etkileri olduğunu biliniyor.
Neticede her iki anlamda da "tesbih çekmek" insanı bulunduğu boyuttan çok daha ötelere götürüyor. İnsana diyor ki, "Nerede olursanız olun kalbinizin tesbihini yanınızda götürün. Yüce olan tek yaratıcıyı her an anın. Huzur bulun, huzurla kalın."
Abaküs Tesbih Nedir?
Abaküs Tesbih Demek normal namaz tesbihlerinin dışında yüksek sayili zikirleri cekebilmek için hafizali tesbih ve ya zikir sayar ve hesap makinasi veya kücük ilk bilgisayar modeli demekdir. Bu Tesbihlerde normal sayac boncuklarin haricinde, imamenin üstünde zikrimize uygun olacak kadar, mesela 10 tane daha sıyrılabilir boncuk bulunan, ve yine tesbihin alt ortasinda, yine extra eklenmiş ikinci kadran boncuklar bulunan, ve yine belli bir boncuk araligindan sonra extra eklenmiş yine mesela 10 boncuklu ücüncü kadrani (çarkı) olan tesbihlere "Abaküs Tesbih" denilir. yani abaküs saymak icindir ki, kolay saymak ve saydiginida hesap makinesi gibi hafizada tutmak için, işde mesala ara boncuk kadran boncuklarini 10 boncukdan sonra baglarsak, mesela her 3 fatiha ile 7 ihlas okudugumuzda, bir devir tamam etmiş oluruzmesal Raşidi tarikatindaki silsilye fatihalar ismarlanirken kulanamk için, ve bu bir deviri tamam ettigimiz fatiha ve kulhuyu bir şeyhe veya peygambere ve yakinimiza hediye edince, o carkdan bir boncuk geriye sigariziki, yani abaküs sistemi ile, haaa tamam birinci silsile ismine okudum, ve sonra ikinci 7 ihlas 3 fatiha daha, ve ikiinci boncuk böylce abaküs işlemi, yine mesela 66 bin Allah zikri , veya yülksek sayidaki esma yi cekerken, tesbihi tam olarak Allah zikri ile cekdik, ve bir devir yapinca, o yan carkdan bir boncuk sığadık, ve 100 cekdik hafizaya alip bilmek için, ve on boncuk sigayince bu sefer imamenin üstündeki binli (1000) carkdan bir boncuk yukari sigariziki, abaküs sistemi ile bu sefer, bin(1000) Allah cekdigimizi biliriz hafizaya almiş oluruz, ve böylece bu sefer mesala alti bin cekecek isek bu her bin cekdikce, imamenin üstündekileri sigadik ve 10
10 a tamam olunca bu sefer en alta ortadaki kadrandan bir boncuk sagirizki yani 10 bin Allah dedik biliriz ve tesbihin zikir sayanin abaküsün hafizasina aliriz. ve bununda alti tane olunca altmiş bin (60 000) Allah cekdik bilmiş oluruz. yani abaküs tesbih demek, işde aynen ilkokulda kolay saymak, ve kac saydigimizi bilmek için bir aracdir, ve bunu yapan, zikiri sayan abaküs ismine, abaküs tesbih denilir. ve bilgisayarin ilk modelidir ve din alimleri ve peygamberlerin birine verilmis mucize ve ilimdir, ve allah i zikir için keşfedilmiş olan ilk bilgisayarin, ne hale geldigini düşünürsek, yani insanlik baya baya cag atladi, artik islamin buldugu keşfettigi biligsayari,
artik islam dininden ve müslüman olmayanlar, citayi nereye kadar taşidilar, görün bakin, islam ise haala tesbihde kaldi malesef, hatta türkler ise sadece 33 lü 99 lu tesbihde kaldilar, bu abaküs tesbih nedir onu bile bilmezler yani.
Gebetskette
Gebetsketten sind Ketten, die von Mitgliedern verschiedener Religionen verwendet werden, um die Wiederholungen von gleichen oder gleichartigen Gebeten, Gesängen oder Andachten zu zählen. Sie können auch zur Meditation oder zur Entspannung verwendet werden. An einer Schnur aufgereihte Perlen oder Knoten sind ein altes und in vielen Kulturen weit verbreitetes mnemotechnisches Hilfsmittel. Knotenschnüre wie das besonders ausgereifte, altperuanische Quipu gab es auch in Polynesien und China.
Buddhismus und Hinduismus
Mala im Hinduismus und Buddhismus
Die buddhistische und hinduistische Gebetskette heißt Mala (Sanskrit माला, mālā) und besteht in der Regel aus 108 Perlen. Gefertigt ist sie üblicherweise aus Naturprodukten, etwa Nüssen oder Palmholz. Teilweise werden auch Knochen oder Hornperlen verwendet, als Symbol für die Vergänglichkeit des Seins.
Im Buddhismus stehen die 108 Perlen für die 108 Bände der gesammelten Lehren Buddhas. Im Hinduismus stehen die 108 Perlen für 108 Namen oder Attribute der angebeteten Gottheit.
Benutzt wird die Mala bei der Zitation eines Mantras. Dabei werden drei Arten unterschieden:
laute Zitation (Likhita-Japa)
Zitation in Gedanken (Manasika-Japa)
tonlose Zitation mit den Lippen (Vaikhari-Japa).
Islam
Misbaha im Islam
Die islamische Gebetskette heißt korrekt Misbaha oder Subha. In der nicht-arabischen Umgangssprache wird sie aber oft auch Tasbih, (türkisch) Tesbih bzw. Tespih genannt, was jedoch nicht ganz korrekt ist, denn diese Namen bezeichnen eigentlich den Vorgang, also die Lobpreisung (Gottes), obwohl alle Wörter auf dieselbe Wurzel zurückführen.
Die Misbaha gibt es in verschiedensten Formen und Farben. Sie kann aus verschiedensten Materialien, wie z. B. aus Holz oder Kunststoff, klein oder groß, hergestellt worden sein. Es gibt sie mit 11, 33, 99 oder 1000 Perlen; am meisten Verwendung finden jedoch solche mit 33 oder 99 Perlen. Die Gebetskette mit 99 Perlen ist häufig in drei Teile unterteilt, die aus jeweils 33 Perlen bestehen.
Man kann beim Benutzen der Subha auf zwei verschiedene Weisen vorgehen:
33-mal Gott preisen für seine Werke und sein Tun („Subhann-allah“)
33-mal Gott danken („Alhamdulillah“)
33-mal Gott seine Großartigkeit, Allwissenheit, Mächtigkeit, Gerechtigkeit etc. bezeugen („Allahu-akbar“).
Bei der zweiten Variante kann man die oben genannten Aspekte bei jedem einzelnen Abschnitt wiederholen. Beim Gebet mit der Gebetskette können aber auch entweder die im Koran vorkommenden 99 Namen Allahs rezitiert oder andere religiöse Formeln gesprochen werden.
Misbaha
Als Misbaha (arabisch مسبحة, DMG misbaḥa, auch Masbaha; Pl. مسابح / masābiḥ) oder Subha (سبحة, DMG subḥa; Pl. سبح / subaḥ) wird eine im Islam gebräuchliche Gebetskette bezeichnet. In nicht-arabischen Sprachen bzw. Ländern wird sie auch Tasbih, Tesbih oder Tespih genannt, was jedoch nicht ganz korrekt ist, da diese Namen in der arabischen Sprache eigentlich den Vorgang der Lobpreisung bezeichnen.
Die Gebetskette unterstützt das Sprechen bzw. das Zählen von Gebetsformeln (Tasbih / تسبيح / tasbīḥ / ‚Lobpreisung‘; Pl. Tasabih / تسابيح / tasābīḥ). Ferner wird sie auch als Talisman (Glücksbringer) benutzt, als religiöses Symbol aufgehängt oder auch als Halsschmuck getragen.
Geschichte
In der Anfangszeit des Islam sollen Gläubige an Stelle eines Tasbih die Namen Gottes mit Hilfe kleiner Steine oder mit den Fingern rezitiert haben. Weil der Prophet Mohammed vermutlich keine Misbaha benutzt hat, lehnen ihn unter anderem Wahhabiten oder andere orthodoxe Gelehrte und Muslime als unislamische Neuerung ab (siehe Bidʿa), obwohl Muhammads Freund und erster Kalif Abu Bakr schon eine Art Misbaha in Form eines mit Knoten versehenen Seiles benutzte.
Die Misbaha und der von der orthodoxen Komboskini abgeleitete Rosenkranz, mit dem katholische Christen ihr Gebet verrichten, stammen ursprünglich aus Indien. Im Hinduismus und Buddhismus wird eine Mala als Gebetskette verwendet.
Funktion
Die Misbaha ist ein Hilfsmittel bei der Ausführung des Dhikr, besonders im Sufismus, und er dient dazu, das Abzählen zu erleichtern, wenn die 99 Namen Allahs gesprochen werden oder Allah – oft als Abschluss des Gebets – mit drei im Islam häufig gebrauchten Formeln gepriesen wird. Der Muslim spricht dabei 33 Mal Subhan Allah (subḥānahu wa ta'ālā), „gepriesen sei Gott“, 33 mal al-hamdulillah (al-ḥamdu li-llāh), „gelobt sei Gott“ bzw. „Gott sei Dank“, 34 mal Allahu Akbar (allāhu akbar), „Gott ist größer“ und einmal das Glaubensbekenntnis (Lā ilāha illā llāh), „es gibt keinen Gott außer (den einen) Gott“. Falls Muslime keine Gebetskette mit sich führen oder vorfinden, zählen sie die Formeln an den Fingern ab.
Die Misbaha wird heute, ähnlich wie das griechische Komboloi, von Männern und Frauen auch als Schmuck verwendet, das Tragen der Misbaha gilt als Männlichkeitsattribut.
Form
Eine Misbaha hat üblicherweise 99 Perlen, die beweglich an einer Schnur aufgereiht und in drei Sektionen zu je 33 Perlen aufgeteilt sind. Die Perlen wurden früher meist aus Holz gefertigt, heute vor allem aus Halbedelsteinen oder Kunststoff. Wertvolle Misbaha-Perlen besitzen unter anderem aufwendige Inkrustationen (verzierende Metalleinlagen). Andere Materialien sind z. B. Elfenbein, Olivenkerne, Glas oder echte Perlen; besonders wertvoll sind z. B. Masabih aus blauem Bernstein.[1]
Die Sektionen sind jeweils durch eine verlängerte oder vergrößerte und andersfarbige Perle gekennzeichnet, es genügt auch nur eine besonders gestaltete Schlussperle. Häufig besitzen Masabih kurz vor der Schlussperle eine kleine Nebenkette mit bis zu zehn Perlen, die auf einer dickeren Schnur sitzen. Diese Perlen verrutschen nicht von selbst, mit ihnen wird die Zahl der Gebetsrunden festgehalten. Nach jedem Durchgang wird eine Perle verschoben, die dann an ihrem Platz bleibt. Die Haupt- und Nebenketten können an den Enden durch Stoffquasten oder Schmuckstücke verziert sein.
Es gibt auch kleinere Masabih mit 33 Perlen, die ebenfalls weit verbreitet sind und oft mitgeführt werden. Auch eine geringere Anzahl Perlen ist möglich, falls bspw. welche verlorengehen und nicht ersetzt werden.
Etiketler : Abaküs Nedir, Tesbih Nedir, Abaküs Tesbih Nedir, ilk Bilgisayar Modeli, Sayi Sayar, Hesap Makinesi,ilk hesap makinesi,zikir sayar,zikir sayaci,misbah,tasbeh,abaküs,Abakus,abacus,abacus tasbeeh,singen Perlen,prayer,rosary,prayer rosary,rosenkranz,calculator, fist calculator,Rechner, erste Rechner,bilgisayar,ilk bilgisayar,Computer, erst Computer,fiirst computer,
Kaynaklar :
Wikipedia
Cesitli Web siteleri
Karoglan Hoca Raşit Tunca
Raşidi Tarikati
rasittunca.com
karoglan.com
efsane1turk.net
|
|
|
Potasyum Nedir? Kullanım Alanları - Faydaları Nelerdir ? Eksikliğinde Neler Olur? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-06-2018, 09:22 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Potasyum Nedir? Kullanım Alanları - Faydaları Nelerdir ? Potasyum Eksikliğinde Neler Olur?
Potasyum, bir kimyasal elementtir. Simgesi K (Arapça: al qalija → Latince: kalium) ve atom numarası 19 dur. Potasyum adını izole edildiği Potas olarak da bilinen potasyum karbonattan almıştır. Potasyum yumuşak, gümüş-beyaz renkli alkali bir metaldir. Doğada deniz suyunda ve pek çok mineralde diğer elementlere bağlı olarak bulunur. Havada hızla oksitlenir ve suya karşı da çok aktiftir. Potasyumun pek çok açıdan sodyuma kimyasal olarak benzese de yaşayan organizmalarda, özellikle de hayvan hücrelerinde, sodyumdan farklı muamele görür. Kandaki seviyesinin düşük olmasına hipokalemi, yüksek olmasına hiperkalemi denir.
Önemli özellikleri
Potasyum bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktır. Taze kesilen potasyumun parlak yüzeyi havayla temas ettiğinde matlaşır. Potasyum, metal oksit oluşumu ve hidroksit korozyonunun önlenmesi için havasız ortamlarda saklanmalıdır. Bu nedenle potasyum örnekleri genelde kerosen gibi indirgen ortamlarda depolanır. Potasyum, diğer alkali metaller gibi su ile şiddetli reaksiyona girip hidrojen gazı açığa çıkarır. Potasyumun su ile reaksyionu lityum ve sodyumun su ile reaksiyonundan daha da şiddetlidir, öyle ki bu reaksiyondan açığa çıkan ısı hidrojen gazının yanmasına yetecek kadar ısı sağlar.
2 K (k) + 2 H2O (s) → H2 (g) + 2 KOH (k)
Potasyum eser msu ile hızla reaksiyona girdiğinden, NaK alaşımı kuru çözücü elde etmek amacıyla yapılan damıtma işleminden önce kurutucu olarak kullanılır.
Potasyum ve bileşikleri alevde viole renk verir. Bu özelliği örneklerde potasyum olup olmadığını kontrol etmek için alev testlerinde kullanılır.
Potasyumun su içindeki yüksek çözünürlüğünü K+ iyonunun sudaki yüksek çözünme enerjisine borçludur. Su içindeki potasyum iyonları renksizdir. Sudaki potasyum tadı nedeniyle tespit edilebilir; seyreltik çözeltileri tatlı, derişik çözeltileri ise ekşi, bazik veya tuzludur.
Bir çözeltideki potasyum derişimi alev fotometresi, atomik absorbsiyon spektroskopisi, ICP veya iyon seçici elektrotlarla tayin edilebilir. Ayrıca potasyumun ayırma veya çöktürme ile tayininde sodyum tetrafenil, dihidrojen hexakloroplatinat (IV) hekzahidrat ve sodyum kobaltnitrit kullanılır.
Kullanım Alanları
Potasyum klorür, sülfaj ta kullanılır.
Potasyum hidroksit endüstride kuvvetli baz olarak kullanılır.
Potasyum nitrat barut yapımında kullanılır.
Potasyum karbonat, potas, cam yapımında kullanılır.
Potasyumla işlenen cam normal camdan daha kuvvetlidir.
Potasyum buharı manyetikmetrelerde kullanılır.
NaK, oda sıcaklığında sıvı olan bir sodyum-potasyum alaşımı, ısı iletimi için kullanılır. Ayrıca hava içermeyen kuru çözücü üretiminde kurutucu olarak kullanılır.
Potasyum bitkilerin büyümesi için toprakta bulunması gereken bir maddedir.
Potasyum iyonları hayvan hücrelerinde hayati öneme sahiptirler (Na-K pompası).
Potasyum klorür sofra tuzu -NaCl- yerine veya kalbi durdurmak için kullanılır (kalp ameliyatları veya iğneyle idam).
Superoksit KO2 taşınabilir oksijen kaynağı veya karbondioksit tutucu olarak kullanılır.
Potasyum bisülfit (KHSO3) gıda katkısı olarak kullanılır.
Potasyum bromür (KBr)fotografik film ve kabartmalarda kullanılır.
Potasyum kromat (K2CrO4) havai fişek, patlayıcı, kibrit, deri işlemede renk verici (parlak sarı-kırmızı renk) olarak kullanılır.
Potasyum florosilikat (K2SiF6) özel cam ve seramik yapımında, ve böcek öldürücü olarak kullanılır.
Potasyum pirofosfat (K2P207) sabun ve deterjanlarda kullanılır.
Potasyum sodyum tartarat, Rochelle tuzu, (KNaC4H4O6)kabartma tozu, ilaç ve ayna yapımında kullanılır.
Potasyum temizlik malzemesi olan sabunda da kullanılır.
Potasyum balık, tavuk, taze et, birçok sebze ve özellikle meyvelerde bulunur.
Oldukça önemli Potasyum tuzları: potasyum bromür, potasyum karbonat, potasyum klorat, potasyum kromat, potasyum siyanür, potasyum bikromat, potasyum iyodür, potasyum nitrat, potasyum sulfat...
Tarihçe
Potasyum 1807 yılında Sir Humphrey Davy tarafından kostik (KOH) potastan elde edilmiştir. Potasyum elektroliz yöntemiyle elde edilen ilk metaldir. Potasyum Roma zamanında bilinmediği için, ismi klasik latince değil, neo-latincedir.
Kalium ismi arapça al qalīy, kelimesinden gelen alkali kelimesinden alınmıştır.
Potasyum ismi ingilizce deki potas kelimesinden gelmektedir. Potas kelimesi ise orijinal olarak yanmış ağaç, ağaç yaprağı küllerinden elde edilen alkali anlamına gelir.
Potasyum dünya yerkabuğunun ağırlıkça %1,5'nu oluşturur ve bu oranıyla en çok bulunan yedinci elementtir. Çok elektropozitif olduğundan diger minerallerden elde etmek oldukça zordur. Carnallite, langbeinite, polyhalite ve sylvite gibi potasyum tuzları eski göl ve deniz yataklarında bulunur. Potasyumun elde edildiği en önemli kaynak, Potas, Saskatchewan, Kaliforniya, Almanya, New Mexico, Utah ve dünyanın diğer yerlerinden çıkarılır. 1960 yılından beri faaliyette bulunan Saskatchewan madenleri dünyanın en büyük rezervlerine sahiptir. Öte yandan okyanuslar da diğer önemli potasyum kaynağıdır. Potasyum, KOH'den Davy prosesine göre elektrolizle ayrıştırılır. Ayrıca ısı metotlarıyla da potasyum klorürden potasyum üretimi mümkündür.Potasyum saydam bir maddedir.
Önlemler
Katı potasyum suyla şiddetli reaksiyon verir. Bu nedenle dikkatli bir şekilde kullanılmalı, gaz yağı gibi mineral yağ altında saklanmalıdır. Lityum ve sodyumdan farklı olarak potasyum yağ altında uzun süreler saklanamaz. Altı aydan uzun sürelerde saklanılan potasyumun metal yüzeyinde ve kabın kapağında şoka duyarlı peroksit oluşabilir. Bu kapağın açılmasıyla peroksitler patlayabilir. Bu nedenle Potasyum, Rubidyum veya Sezyumun üç aydan fazla depolanacaksa oksijensiz veya vakum ortamında depolanması gerekir.
Potasyumun hava nemine temasından sonra yüzeyinde oluşan alkali potasyum hidroksit (KOH) bazik bir tehlikedir. Ciltle temasında sodyum metali gibi potasyum metali de sabunsu bir his bırakır. Bu ciltteki yağların yumuşak potasyumla olan bazik bozunma reaksiyonu sonucudur. Potasyumla çalışırken dikkatli olunmalı, cilt ve gözler korunmalıdır.
Potasyum yangınları suyla söndürülemez! Bu tür yangınları söndürmekte çok az kuru kimyasal etkili olabilir.
Beslenme ve tıpta potasyum
Potasyum minerali hücre ve organların fonksiyonlarını düzenli bir şekilde yerine getirmesi amacıyla kullanımı sağlanan minerallerden birisidir. Tıpta adı hipokalemi olan potasyum minerali eksikliği başka bir nedene bağlı olmayarak görülebileceği müshil etkisi oluşturan veya yan etkileri arasında vücudun fazla su kaybetmesi olan ilaçların düzenli olarak kullanımı neticesinde görülmektedir. Potasyum faydalı olarak alınması gereken en öneli 3 mineral den biri olmaktadır. Sodyum mineraline benzer şekilde potasyum vücutta PH oranını dengede tutarak merkezi sinir sistemine ve kaslara yardımcı olmaktadır. Potasyumun faydası bununla sınırlı olmamaktadır, kan basıncı seviyesini sağlıklı düzeyde tutarak tansiyonda dalgalanma oluşumunu önler. Potasyum oluşan yüksek kan basıncı ve tansiyondan kaynaklanan kalp damar hastalıklarına yakalanma riskini azaltmaktadır. Potasyumun sinir sistemi üzerindeki etkileri de oldukça önemlidir. Potasyum eksikliği olduğu zaman ilk olarak sinir sistemi üzerinde olumsuz etki oluşturur. Diyabet hastalığı oluşumuna, göz sağlığının bozulmasına, tansiyon dengesinin bozulması ve bunlara benzer rahatsızlıkların meydana gelmesine neden olmaktadır. Potasyumun büyük bir kısmı yaklaşık olarak %93-96'sı vücutta sayıları trilyonlara ulaşabilen hücrelerin içerisinde bulunur. Bundan dolayı özellikle de çocukların sağlıklı bir şekilde ve doğal olarak potasyum tüketmesi hem gelişim göstermelerine katkı sağlar hem de ilerleyen yaşlarda olası hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin güçlenmesine fayda sağlamaktadır.
Potasyum, sodyum mineraliyle beraber vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olmaktadır. Gıdaların hücre içerisine geçişini sağlar, sinir sistemindeki mesajların iletimini gerçekleştirir. Potasyum beyne oksijen gönderilmede önemli olan bir mineraldir. Bu mineral vücutta her gün kullanımı sağlanması gereken ve kullanımından sonra tekrar yeri doldurulması gereken mineraldir. Potasyum kalp ve diğer kasların sağlıklı olmasında fayda sağlar. Potasyum kalbin çalışmasında etkili olmaktadır. Bağırsak hareketlerinin arttırılmasında fayda sağlar. Bağırsaklarda emilimi gerçekleşir, hücrelerde ve böbreklerde depolanmaktadır. Potasyum metabolizma hızlandırıcı etkisi vardır, felç oluşumunu önleyici etki sağlar, antideprasan etki oluşturur, tansiyon düşürücü etkisi vardır. Vücutta sıvı dengesinin ayarlanmasında önemli bir mineraldir. İnsülin salınımında etkili olmaktadır.
Potasyum beslenmede hayati bir mineraldir. Hayvan hücrelerindeki asıl pozitif katyon olduğundan, vücuttaki sıvı ve elektrolit dengesini sağlamak için önemlidir.
Potasyum, ayrıca hayvanlarda kas kasılması ve sinir akımı gönderimi için önemlidir.
Vücut sıvısındaki potasyum eksikliği ishal ve kusmaya yol açar, ölümcül olabilir (hypokalemia). Potasyum eksikliği sonucu kas güçsüzlüğü, kalp atışı anormallikleri ve dolaşım bozukluğu, refleks yavaşlaması ve nefes almada güçlük, halsizlik görülebilir.
Yeterli miktarda potasyum almanın en iyi yolu değişik türde yemekler yemektir. Düzenli beslenen insanlar genelde potasyum katkısına ihtiyaç duymazlar. Potasyumca zengin besin maddeleri; Lahana, brokoli, pazı gibi yeşil yapraklı sebzeler, zeytin, balık, portakal suyu, patates, muz, hurma, incir, avokado, kayısı, badem, fındık ve süt ürünleridir. Araştırmalar yüksek potasyum içeren besinlerle beslenmenin hipertansiyon riskini düşürdüğünü göstermektedir.
Günlük potasyum tüketim miktarı yetişkinler için 2000–3000 mg arasında olmalıdır. (Potasyumun kandaki seviyesinin 3.5 - 5 arasında olması gerekir.)
Potasyum Eksikliği
Potasyum eksikliğinin başlıca nedenleri arasında ilk olarak yetersiz beslenme gelir. Potasyum kaybetmede ishal idrar söktürücü ilaçlarla, kusmayla veya terleme yoluyla vücudun mineral kaybetme olayıdır. Aşırı kahve tüketiminde ve stres oluşumunda potasyum eksikliğinden kaynaklanır. Dolaşım bozuklukları, kas güçsüzlüğü sonucunda yorgunluk oluşması ve halsizlik belirtisi, iştahsızlık meydana gelmesi, bulantı ve kusma oluşumu, kabızlık oluşumu, zihin bulanıklığının belirmesi, baş ve karın ağrılarının sürekli olarak belirmesi, vücudun bazı bölgelerinde kramplar oluşması ve kalpte ritm bozukluğu gibi rahatsızlıklara neden olmaktadır. Sporcu sakatlanmalarında en önemli sebepler arasında magnezyum ve potasyum eksikliği olduğu bilinen hususlardandır. Potasyum eksikliği olan hastalarda sürekli yorgunluk, güçsüzlük belirtiler gibi fiziksel belirtilere ek olarak huzursuzluk gerçekleşmesi ve zihin karışıklığı gibi duygusal belirtiler oluşabilir. Potasyum eksikliğinde susuzluk ve sürekli olarak idrara çıkma bu belirtilere eşlik etmektedir. Potasyum eksikliği belirtileri diğer hastalıkların belirtileriyle benzerlik gösterir. Örnek verecek olursak eğer aşırı susuzluk ve idrara sürekli olarak çıkma diyabet belirtisi olabilir. Bu nedenden dolayıdır ki doktorunuz doğru teşhis için hem diyabet testi yapar hem de potasyum seviyesini ölçerek oluşan problemin neden kaynaklı olduğunu sizlere belirtir. İlk başta belirtilen gibi potasyum eksikliği tek başına bir rahatsızlık olarak bilineceği gibi vücudun su kaybetmesi dolayısıyla potasyum kaybına neden olan bazı ilaçların kullanılmasıyla da ortaya çıkmaktadır. Eğer başka bir hastalık sebebiyle su kaybına yol veren bir ilacın düzenli olarak kullanımında doktorunuzu bu durumla ilgili olarak bilgilendirme sağlamalısınız ve doktorunuzdan alternatif tedavi yöntemleri hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Potasyum değerlerini yükseltmek için uygulanacak olan tedaviye yardımcı olarak bazı yüksek potasyum içeren besin maddelerini günlük beslenmenize ilave edebilirsiniz.
Vucutda potasyum eksiği varsa belirtileri nelerdir, Potasyum eksikliği nasıl anlaşılır, potasyum içeren yiyecekler
Sağlıklı yaşayabilmemiz için vücudumuza yeterince potasyum giriyor olması gerekir. Özellikle de kalp kaslarımızı oluşturan hücrelerin potasyuma ihtiyacı var.
Yeterince potasyum almadığınızda siz farkına olmasanız bile vücudunuz işlevlerini tam olarak yerine getiremez. Bunun en bariz belirtisi yorgunluk ve kramplardır.
Vücudumuzdaki potasyumların %98’i hücrelerimizde yer alır. Potasyum eksikliği sonucunda bu nedenle sinirlerimiz, kaslarımız ve kalbimizde aksaklıklar meydana gelir.
Bu yüzden insanların potasyum konusunda olabildiğince bilinçlenmesi ve bilgilendirilmesi gerekiyor.
İşte potasyum eksikliğinde meydana gelenler:
1- Kabızlık
Potasyum eksikliği, sindirim sistemi dahil bütün sistemimizi olumsuz etkiler. Eksikliğinde midede şişkinlik oluşur.
Bağırsak hastalıklarının tek nedeni potasyum kaynaklı değildir. Bu nedenle yediklerimize dikkat etmemiz gerekiyor.
2- Kasların zayıflaması
Women’s Health dergisi kas ağrısı, kaslarda zayıflık ve krampın asıl nedeninin potasyum eksikliği olduğunu ifade ediyor.
3- Kalp çarpıntısı
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi potasyum eksikliğinin kalp üzerinde olumsuz etkileri oluyor. Kalp çarpıntısı ve kalp ritm bozukluğu potasyum eksikliğinin bir sonucu.
Vücudunuzda potasyum dengesi bozulunca, kalp kan pompalayabilmek için aşırı çaba sarfeder ve bu nedenle kalp çarpıntısı oluşur.
Bu nedenle eğer kalp rahatsızlığı geçirmek istemiyorsanız yeterince potasyum içeren yiyecekler tükettiğinizden emin olun.
4- Yorgunluk
Mayo Clinic’te belirtilenlere göre eğer yeterince uyuduğunuz halde hala yorgun hissediyorsanız vücudunuzda yeterince potasyum yok demekmiş.
Vücudunuzdaki her hücre potasyuma ihtiyaç duyar. Beslenme uzmanı Jill Brill, potasyum seviyesi düştüğünde hem fiziksel hem de mental gücünüzün düştüğünü belirtiyor.
5- Uyuşukluk ve karıncalanma
Sinir sisteminin düzgün işlemesi için de potasyuma ihtiyacınız var. Women’s Health dergisindeki bir makalede uyuşukluğun ve karıncalanmanın nedeninin potasyum eksikliği olduğu yazılmış.
6- Yüksek tansiyon
Potasyum, damarların ölçülü olarak genişlemesini sağlar. Eksikliği halinde damarlar genişleyemez ve tansiyonunuz çıkar.
Çoğu insan tansiyonlarının çıktığını farketmezler. Bunun en sık belirtisi baş ağrısıdır.
Potasyum eksikliğinden nasıl kurtulmalı
Yiyeceklerin birçoğu potasyum açısından zengin. Potasyum eksikliğinde ilaç kullanmanıza gerek yok. Tek yapmanız gereken yediğiniz sebze ve meyve miktarını arttırmak.
Potasyum eksikliği aşırı fast food tüketmek ve dengesiz beslenmekten kaynaklanır. Çok tuzlu yemek, sebze ve meyve tüketmemek de potasyum eksikliğine neden olur.
Potasyum içeren yiyecekler:
Muz
Süt ürünleri (özellikle yoğurt ve süt)
Kök sebzeler ve kuruyemiş
Balık
Mantar
Fasulye
Avokado
pekmez
Potasyum Fazlalığı
Potasyum Fazlalığı ve Zararları: Potasyum vücuda aşırı miktarda alınmasında başta böbrekleri ve kalbi olumsuz olarak etkiler ve kas zayıflığı oluşturur, kalp çalışmasının ve kalp ritminin bozulması gibi rahatsızlık belirtilerine neden olur. Potasyum fazlalığı, potasyum mineralinin farklı nedenlerle aşırı miktarda alınmasında veya böbrek hastalarında ve ameliyat sonrası idrar azlığı gibi potasyum fazlasının yeteri olarak vücuttan atılmamasına neden olan durumlardan kaynaklanmaktadır.
Potasyumun Eksikliği Nedenleri?
Potasyum eksikliğinin başlıca nedenleri arasında yetersiz beslenme, ishal, idrar söktürücü ilaçlar, kusma ya da terleme yoluyla vücudun mineral kaybetmesidir. Aşırı kahve tüketimi ve stres de potasyum eksikliği nedenlerindendir. Postyum eksikiliği dolaşım bozukluğu,Yorgunluk ve halsizlik, kaslarda güçsüzlük, kalp çarpıntısı, düzensiz kalp atışı, kramplar, kansızlık, şiddetli baş ağrıları, karın ağrısı, bulantı ve kusma gibi rahatsızlıklara neden olur. Bunların dışında diyabet, şişme gibi bazı ciddi etkileride vardır. Sporcu sakatlanmalarının en önemli nedenlerinin magnezyum ve potasyum eksikliği olduğu bilinmelidir.
Potasyum Fazlalığı ve Zararları Nelerdir?
Potasyumun aşırı miktarda alınması öncelikle böbrekleri ve kalbi etkiler .Kas zayıflığı, kalp çalışmasının ve ritminin bozulması gibi rahatsızlıklara neden olur. Potasyum Fazlalığı, potasyumun çeşitli nedenlerle aşırı miktarda alınması ya da böbrek hastaları ve ameliyat sonrası idrar azlığı gibi potasyum fazlasının yeterince uzaklaştırılamamasına neden olan durumlardan kaynaklanmaktadır.
Potasyum eksikliği genelde hangi insanlarda olur?
Potasyum eksikliği genel olarak Diüretikler ve bazı doğum kontrol hapları gibi bazı ilaçlar kullananlarda, sporcularda fiziksel güç gerektiren işleri yapan insanlarda, ishal gibi sindirim sorunu yaşayan kişilerde,yeme bozukluğu olanlarda ve sigara, alkol ve uyuşturucu kullananlarda görülebilir..
Potasyum içeren besinler nelerdir?
Turunçgiller, domates tüm yeşil yapraklı sebzeler(lahana, brokoli, pazı gibi), nane yaprakları, ayçekirdeği, muz, patates, hurma, zeytin, balık,sarımsak, portakal suyu, incir, avokado, kayısı,badem, fındık ve süt ürünleri bol miktarda potasyum içeren besinler arasındadır.
Günlük Potasyum İhtiyacı
– 1 yaşına kadarki Bebeklerde 600 mg
-10 yaşına kadarki çocuklarda potasyum ihtiyacı 1000 ile 2000 mg arasında değişir.
-Yetişkinlerde ise günlük potasyum ihtiyacı 2000 – 3000 mg kadardır.
Potasyumun Görevleri Nelerdir?
Potasyum Minerali, beslenmede hayati önem taşıyan bir mineraldir. Vücuttaki su ve mineral dengesinin korunmasına, beyne oksijen taşı(Zeker) zihinsel faaliyetleri desteklemek için, sinir sistemindeki mesajların iletilmesinde, vücut atıklarının çıkartılmasında, besinlerin hücre içine taşınmasında, kan basıncını azaltmada, alerji tedavisinde, kalp sağlığı ve kasların yeterli gevşemesi ve fonksiyonlarını yerine getirmesinde faydalıdır. Tansiyonu dengeler. Alkolün, vücuttaki fazla suyun, şekerin ve tuzun vücuttan uzaklaştırılmasında görev alır. Sigara, alkol gibi bağımlılıkları olan kişilerde potasyum eksikliği
-------------------
Kaynaklar :
Wikipedia
potasyum gen tr
saglikrehberimiz net
internet siteleri
|
|
|
|