Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Madde Nedir - Maddenin hâlleri Nelerdir?
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 12:34 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Madde Nedir - Maddenin hâlleri Nelerdir?

Madde ya da özdek, uzayda yer kaplayan (hacim), kütlesi olan tanecikli yapılara denir. 5 duyu organımızla algılayabildiğimiz (hissedebildiğimiz) canlı ve cansız varlıklara

denir.[1]

Maddenin en küçük yapı birimi atomlardır. Atomlar birleşerek maddeleri meydana getirir. örneğin: iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşerek suyu meydana getirirler.

Atom elektron nötron ve protondan oluşmuştur.

Elektron maddenin en küçük parçacığıdır ve enerjiden oluşur...Nükleer fizik ve nükleer kimyada nötrino adı ile anılan bu enerji hakkında halen pek az şey bilinmektedir.

Madde Kendi çapında:

    Fiziksel olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği zaman, o maddenin hüviyetini, yapısını değiştirmeyen olaydır. Mesela kağıdın yırtılması, fiziki bir olaydır. Çünkü kağıdın

şekli değişmiş fakat özü yine kâğıttır.
    Kimyasal olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği vakit, o maddenin hüviyet ve yapısını değiştiren olaydır. Mesela kağıdın yanması gibi.

Atomların çekirdeklerinde değişmeler, parçalanmalar olduğu, radyoaktif denilen elementlerden anlaşılmaktadır. Atomların ortasında bulunan çekirdeklerin bu parçalanmasında, bir

elementin başka bir elemente dönüştüğü anlaşılmıştır. Ayrıca, Albert Einstein'in izafiyet kuramına göre madde ve enerji birbirine eşdeğerdir. Bu sebeple madde enerjiye, enerji

de maddeye dönüştürülebilir. Mesela bir uranyum çekirdeğinin veya başka bir ağır atom çekirdeğinin ikiye ayrılmasıyla meydana gelen çekirdek bölünmesinde madde enerjiye dönüşür.

Bileşik cisimlerde olduğu gibi, elementler de hep değişmekte, bir halden başka hale dönmektedir.

Maddenin ortak özellikleri


    Kütle
    Hacim
    Atom ve moleküller
    Ağırlık
    Eylemsizlik
    Elektirikli yapı
    tanecikli yapı


Kütle

Fizikte, kütle, Newton'un ikinci yasasından yararlanılarak tanımlandığında cismin herhangi bir kuvvet tarafından ivmelenmeye karşı gösterdiği dirençtir. Doğal olarak kütlesi

olan bir cisim eylemsizliğe sahiptir. Kütleçekim kuramına göre, kütle kütleçekim etkileşmesinin büyüklüğünü de belirleyen bir çarpandır(parametredir) ve eşdeğerlik ilkesinden

yola çıkılarak bir cismin kütlesi kütleçekimden elde edilebilir. Ama kütle ve ağırlık birbirinden farklı şeylerdir. Ağırlık cismin hangi cisim tarafından kütleçekime maruz

kaldığına göre ve konumuna göre değişebilir.

Aynı zamanda Einstein'ın E = m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} yasasına göre kütle enerji olarak da değerlendirilebilir veya enerji kütle olarak da

düşünülebilir. Bu durum ışığın kütleçekim yasasından etkilenmesinde yatan temel sebebi oluşturur. Işığın enerjisi kütle olarak da düşünülebilir ama Einstein'ın genel görelilik

kuramına göre hesaplamalar yapılmaktadır ve bunlar oldukça karmaşık denklemlerdir. E = m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} yasası çerçevesinde düşündüğümüzde

bir gözlemci çerçevesinde enerji olarak değerlendirilen durumun, başka bir gözlemci çerçevesinde kütle olarak değerlendirilebileceği sonucuna ulaşabiliriz.

Kütleyi ölçmek için kullanılan birim kilogramdır. Kütleyi doğrudan ölçmek zordur. Bu yüzden kütleyi ölçmek için eşit kollu terazi kullanılır. Ayrıca cismin ilk olarak ağırlığını

yaylı kantarla ölçüp daha sonra kütlesini hesaplayabiliriz. İnsanların günlük hayattaki kullanımları düşünüldüğünde, kütle bir cismin sahip olduğu madde miktarı şeklinde de

tanımlanabilir. Ayrıca yüksek enerji fiziğinde, kütle cismin durağan kabul edildiği bir sistemde kendi gözlemci çerçevesinde o cismin sahip olduğu toplam enerji şeklinde

düşünülür. Ama atomaltı parçacıklar düşünüldüğünde temel parçacıkların, elektron veya kuark gibi, henüz nedeni bilinmeyen bir kütleye sahip oldukları görülür. Higgs parçacığı bu

kütlenin nedeni olarak düşünülmektedir ama bu işle ilgili farklı kuramlar olmakla birlikte henüz tam olarak bu durumun nasıl olduğu açıklığa kavuşmamıştır ve güncel olarak

çalışılan konulardan biridir.

Kütleyi ölçmek konusunda birçok farklı görüngü vardır. Bazı teorisyenler bu görüngüleri çözmeye çalışmasına rağmen bu görüngüler(fenomenler) başka görüngüleri (fenomenleri)

ortaya çıkarmıştır. Şu an denenen deneylerde aşağıdakilerden farklı olarak kütleyi ölçmenin bir yolunu bulamamışlardır:

Eylemsizlik kütlesi, bir maddenin hızındaki değişimine (ivmelenmeye) gösterdiği dirençtir. Aktif kütleçekim kütlesi, kütleçekim kuvvetine sebep olan maddenin kütleçekimde

sağladığı çarpanın ifadesidir. Pasif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekim kuvvetinin etkisi altında kalmasına sebep olan büyüklüğüdür.

Kütle-enerji ölçümünde cismin kütlesine karşılık gelen enerji E = m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} formülü kullanılarak hesaplanır.

Bir cismin kütlesi, cisme belli bir kuvvet uygulandığında cismin ivmesini bulmamıza yardım eder. Bu görüngü eylemsizlik olarak adlandırılır. Newton’un ikinci yasasına göre, eğer

herhangi bir cismin kütlesine m {\displaystyle m} {\displaystyle m}, cisme uygulanan kuvvete F {\displaystyle F} {\displaystyle F}, ivmesini de a {\displaystyle a} a olarak ele

alırsak a = F / m {\displaystyle a=F/m} {\displaystyle a=F/m} olarak hesaplama yapabiliriz. Bir cismin kütlesi o cismin kütleçekim alanından ne kadar etkileneceğini belirler.

Eğer ilk cismin kütlesine m a {\displaystyle m_{a}} {\displaystyle m_{a}}, ikinci cismin kütlesine m b {\displaystyle m_{b}} {\displaystyle m_{b}}, iki cismin merkezleri

arasındaki uzaklığa da r {\displaystyle r} {\displaystyle r} dersek iki cisim arasındaki çekim kuvvetini (F), Fg = Gmamb/r2 formülünü kullanarak hesaplayabiliriz ( G = 6.67 × 10

− 11 N m 2 k g − 2 {\displaystyle G=6.67\times 10^{-11}Nm^{2}kg^{-2}} {\displaystyle G=6.67\times 10^{-11}Nm^{2}kg^{-2}},kütleçekim sabiti). 17. yüzyıldan beri yapılan

deneylerde kütleçekim kütlesi ve eylemsizlik kütlesi arasında bir fark bulunamamıştır. Bu deneylerde en yüksek hassasiyet 5 × 10 − 14 {\displaystyle 5\times 10^{-14}}

{\displaystyle 5\times 10^{-14}} düzeyindedir, başka bir deyişle 10 14 {\displaystyle 10^{14}} {\displaystyle 10^{14}} de 5 seviyesine kadar kütleçekim kütlesi ve eylemsizlik

kütlesi aynıdır.




Kütle Birimleri
Kilogram, Uluslararası Birim Sisteminde, 7 temel birimden biridir.

Kütlenin birimi Uluslararası Birimler Sistemine (SI) göre kilogramdır. Bu ilk kez 1795’te donma noktasındaki bir santimetreküp su ile belirlenmiştir. Sonra 1889’da tekrar

tanımlanmıştır. Daha sonra belirlenen bir örnek üzerinden yeniden tanımlamaya gidilmiştir. 2013'te Plank sabiti cinsinden yeniden hesaplanmasına yönelik bir öneri getirilmiştir.

SI sisteminde diğer birimler:

    Bir ton bin kilograma eşittir.
    Enerji birimi olan elektronvolt (eV) kütle-enerji formülünü uygulayarak kolayca kütleye çevrilebilir. Elektronvolt parçacık fiziğinde yaygın olarak kullanılır.
    Atomik kütle birimi (u), karbon-12 atomu kütlesinin 1/12’sine eşittir, yaklaşık olarak 1,66 x 10−27kg’dır. Atomların ve moleküllerin kütlelerini bulmakta yardımcı olur.
    Slug bir İngiliz ölçü birimidir. Yaklaşık 14,6 kilogramdır.
    Pound hem kütle hem kuvvet birimidir. Genellikle Amerika’da kullanılır. Yaklaşık 0,45 kg ya da 4,5 Newton’dur.
    Planck kütlesi bir parçacığın alabileceği en yüksek kütledir. Yaklaşık 2,18×10−8 kilogramdır. Genellikle parçacık fiziğinde kullanılır.
    Çok büyük yıldızların, kara deliklerin kütlesini tanımlamak için cisimlerin Schwarzschild yarıçapınının kullanıldığı durumlar vardır. (1 cm ≈ 6,73×1024kg)

Kütle Tanımları

Fizik biliminde, yedi temel kütle kavramı vardır:

    Belirli türlerdeki madde miktarı ürünlenimle yığma yöntemi ya da başka bir yöntemle tam olarak tespit edilebilir. Bir maddenin kütlesi o maddenin içerdiği atom ve

moleküllerin içerdiği bağların kopma ya da birleşme enerjisi ile bulunabilir.
    Bir cismin eylemsizlik kütlesi, o cismin ivmelenmeye karşı gösterdiği dirençtir. Kuvveti ve ivmeyi biliyorsak eylemsizlik kuvvetini hesaplayabiliriz. Aynı kuvvet

uygulandığında küçük kütleli cisimler büyük kütleli cisimlere göre daha büyük bir ivmelenmede bulunacaklardır. Büyük kütleli cisimler büyük eylemsizliğe sahiplerdir.
    Aktif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekimsel alanının bir ölçüsüdür. Kütleçekim alanını, bir nesnenin serbest düşmesine izin verip ivmesini ölçerek hesaplayabiliriz.

Örneğin, Ay’ın yüzeyinde serbest düşme yapan bir cismin ivmesi, Dünya’nın üzerinde serbest düşme yapan bir cismin ivmesinden küçüktür. Ay’daki kütleçekim alanının daha az

olmasının sebebi Ay’ın kütleçekim kütlesinin daha az olmasından kaynaklanır.
    Pasif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekim alanıyla etkileşime giren ve ivmelenmeye maruz kalan büyüklüktür.
    Kütle enerji eşitliğine göre enerji de kütle olarak düşünülebilir. Bu eşitlik ışığın kütleçekim ile bükülmesi, nükleer füzyon, parçacık-antiparçacık oluşumunu içeren yüksek

enerjili fiziksel süreçlerle ispatlanmıştır. Nükleer füzyon ve parçacık-antiparçacık oluşumu deneyleri enerji ve kütlenin birbirleri arasında dönüşümünü de gösterir. Işığın

kütleçekim ile bükülmesi olayında, saf enerjili fotonlar pasif kütleçekim kütlesine sahip gibi davranırlar.
    Uzay zamanının eğriliği mevcut kütlenin göreceliğinin bir bulgusudur. Bu eğiklik oldukça küçüktür ve ölçülmesi çok zordur. Bu yüzden, Einstein genel görelilik kuramını

açıklayana kadar keşfedilemedi. Dünyanın yüzeyindeki aşırı hassas atomik saatler zamanı uzayda sabitlenmiş saatlerden daha yavaş ölçer. Zamanın eğriliğinden dolayı her geçen

süre zamanın genişlemesine yer çekimsel zaman genişlemesi denir.
    Cismin kuantum kütlesi frekansının ve dalga boyunun arasındaki farkı gösterir. Bir elektronun kuantum kütlesi, Compton dalga boyu, spektroskopisinin çeşitli formları

aracılığıyla belirlenebilir ve Rydberg sabiti, Bohr yarıçapı ve klasik elektron çapı ile yakından bağlantılıdır. Daha büyük cisimlerin kuantum kütleleri direkt olarak watt

dengesi yöntemi kullanılarak ölçülebilir. Göreceli kuantum mekaniğinde kütle, Poincaré grubunun indirgenemez temsili etiketidir.

Kütle ve Ağırlık


Kütle, kilogram cinsinden ölçülebilen ve maddenin miktarı veya enerjisi ile ilgili bir büyüklüktür. Ağırlık ise kütleye etki eden kuvvetin büyüklüğüdür. Kütlenin birimi

kilogramken, ağırlığın birimi kuvvet olduğu için Newton'dur.

Günlük kullanımda kütle ve ağırlık sıklıkla karıştırabilmektedir. Örneğin bir kişinin ağırlığı 75 kg olarak ifade edilebilir. Sabit bir kütleçekim alanında, bir nesnenin

ağırlığı kütlesi ile orantılıdır ve bu iki kavram için aynı birimi kullanmak sorunsuz görülebilir ama Dünya’nın şeklinden dolayı, farklı yerlerinde kütleçekim alanındaki

farklılıklardan dolayı bu ayrım, yaptığımız ölçümlerde tutarlılık sağlamamız için çok önemlidir. Sonuç olarak kütle(kilogram olarak ölçülen), bir nesnenin içsel bir özelliği

anlamına gelirken, ağırlık(Newton cinsinden ölçülen), kütleçekim alanından etkilenip serbest düşmede kendi doğal seyrini yapan bir cismin kütleçekim alanından ne kadar

etkilendiğini ölçer. Kütleçekim alanı ne kadar gücü olursa olsun, serbest düşmede cisimler cisimle beraber hareket eden bir gözlemci çerçevesinde ağırlıksızdır.

Ağırlık denilen kuvvetse, kütleye ve ona etki eden kütleçekim alanına bağlıdır. Örnek olarak, kütleçekim alanından dolayı meydana gelen serbest düşmeye maruz kalan bir cisim,

sabit bir durumda olsa bile, bu kuvvet tarafından ivmelenmek isteyecektir ve bu da tartıda ölçüm yapabilmemizi sağlar. Etki eden kuvvet kullanılarak tartının göstergesinde

kilogram ölçeğinde bu kuvvetin karşılık geleceği madde miktarı ölçülür. Dünya üzerinde kutuplarda ve ekvatorda aynı tartıda aynı insan tartının üzerine çıktığında farklı

kilogram değerleri gözlemlenebilir, bu fark 70kglık bir insan için 1.5 kg civarındadır.

Ağırlık serbest düşme gibi durumlarda etken güçtür ve cisim bundan dolayı ivmelenmeye maruz kalır. Örneğin dünya üzerinde 50 kilogram kütleli bir nesne 491 Newton ağırlığa

sahiptir. Bu da cisme serbest düşme sırasında etki eden kuvvettir. Aynı nesneyi Ay’ın yüzeyinde incelediğimizde kütlesi yine 50 kilogramdır fakat ağırlığı 81,5 Newton’dur. Çünkü

Ay'ın oluşturduğu kütleçekim alanı, Dünya'nın oluşturduğu kütleçekim alanından zayıftır. Matematiksel olarak Dünya’nın yüzeyine yerleştirilmiş bir cismin ağırlığını W, kütlesini

m, olarak kabul edersek W=mg formülünü kullanarak Dünya’nın yerçekimi ivmesini g=9,80665 olarak hesaplarız. Mekanik ivmelerin etkili olduğu diğer durumlarda da olduğu gibi kütle

ile ivmenin çarpımı cisme etki eden net kuvveti verir. Asansörlerde, araçlarda, merkezcil kuvvetlerde ve benzeri mekanizmalarda(yüzeyden yukarı çıkan) yerçekimi etkilerine karşı

direnç olduğu açıkça görülebilir. Bu direnç de maddenin eylemsizliği ile ilgilidir. Bu gibi durumlarda cismin w ağırlığı için W= -ma denklemini kullanabiliriz.

Kütle maddeyle ilişkilidir; ama madde tanımı kütleden farklı olarak bilimde yetersizdir. Atomaltı ölçekte, sadece fermiyonlar değil aynı zamanda kuvvet taşıyıcı bozonlar da

kütleye sahip olabilir. Sıradan bir maddenin durgun kütlesi değişmez kütle olarak tanımlanır. Özel görelilikte bazı durumlarda kütlenin hıza göre değişen bir özelliği varmış

gibi anlatılabilir. Ama bu ölçümlenebilen bir şey olmadığı ve enerji ve durgun kütleden türetildiği için artık birçok yerde kullanımından vazgeçilmiş bir tanımlamadır. Standart

Model Parçacık Fiziğinde, kütle bazı modellerde temel parçacıklar için Higgs alanı olarak bilinen alan için ortaya çıkan bir özellik olarak tanımlanır. Gözlemlenebilir evrenin

toplam kütlesinin bazı modellerde 1052kg ve 1053 kg arasında olduğu tahmin edilmektedir, bu da 1079 ve 1080 arasında protonun durağan kütlesine karşılık gelmektedir.
Eylemsizlik ve Kütleçekim Kütlesi

Eylemsizlik kütlesi, pasif ve aktif kütleçekim kütleleri ile kavramsal olarak farklı olmasına rağmen, bugüne kadar hiçbir deney açık bir şekilde, aralarında bir fark

gösterememiştir. Klasik mekanikte Newton’un 3. Yasası aktif ve pasif kütleçekim kütlesinin çok yakın ya da eşit olacağını açıklayabiliyor, ama klasik kuram, kütleçekim kütleleri

ile eylemsizlik kütlesinin neden eşit olabileceği ile ilgili zorlayıcı bir sebep sunmuyor. Öyle ki sadece deneysel bir gerçektir.

Albert Einstein, eylemsizlik ve (pasif) kütleçekim kütlesi arasındaki bu uyuşmaların kaza sonucu olmadığı varsayarak genel görelilik kuramını geliştirmeye başladı: hiçbir deney

aralarındaki farkı tespit edemez(denklik ilkesinin zayıf tarafı). Ortaya çıkan kuram, kütleçekimin sonucunun bir kuvvet olmadığını ve bu yüzden de Newton’un üçüncü yasasına

bağlı olmayacağını ileri sürer. Ama bu kuramın içerisine Newton'un tanımladığı kütleçekim etkileşimi, genel göreliliğin zayıf alandaki limitinin Newton'un tanımladığı etkileşim

olması gerekliliği ile elle dahil edilmiştir.

Eylemsizlik ve kütleçekim kütlelerinin eşitliği bazen “Galileo’nun Eşdeğerlik İlkesi” ya da “zayıf eşdeğerlik ilkesi” olarak atfedilir. Bu denklik ilkesinin en önemli sonucu,

serbest düşen nesneler için geçerlidir. Eylemsizlik ve kütleçekim kütlelerini sırasıyla m ve M olarak varsayalım. Eğer cisme yalnızca kütleçekim alanı g {\displaystyle g}

{\displaystyle g}'nin uyguladığı bir kuvvet etki ediyorsa, Newton’un ikinci yasasının, kütleçekim Kanunuyla birleştirirsek:

    a = M m g {\displaystyle {\boldsymbol {a}}={\frac {M}{m}}{\boldsymbol {g}}} {\displaystyle {\boldsymbol {a}}={\frac {M}{m}}{\boldsymbol {g}}}

denklemini elde ederiz. Eğer herhangi bir cisim, sabit bir kütleçekim alanına maruz kalıyorsa, bu cismin yerçekimsel kütlesi ile eylemsizlik kütlesinin oranı K’dir ve sabittir.

Bu olgu “serbest düşme evrenselliği” olarak adlandırılır. Serbest düşmenin evrenselliğini gösteren ilk deneyler Galileo tarafından yapılmıştır. Galileo, genellikle, Pisa

kulesinden nesneleri bırakarak sonuçları incelediği düşünülür. Ama bunun büyük olasılıkla bir uydurma olduğunu; aslında sürtünmesiz bir eğik düzlemde topları serbest bırakarak

zamanlamaları incelediği yönünde deliller vardır. Bu eşdeğerlikle ilgili deneyler, 1889’da Loránd Eötvös’ün torsiyon denge sarkacını kullanarak yaptığı deneyle başlayan ve

giderek hassaslaşan bir sürece girmiştir. 2008 yılı itibariyle, evrenselliğinde ya da Galileo’nun eşitliklerinde 10−14 hassasiyetinden büyük hiçbir sapma belirtilmemiştir. Daha

hassas deneylerin çalışmaları hala yürütülmektedir.

Kütleçekiminin evrenselliği sadece kütleçekiminin cisme etkiyen tek kuvvet olması durumunda geçerlidir. Cisme etkiyen sürtünme ve hava direnci gibi diğer kuvvetler olmamalı ya

da ihmal edilebilir olmalıdır. Örneğin, hava sürtünmesinin olmadığını varsayarsak, bir çekiç ile bir tüy, Dünya’nın yüzeyinden eşit uzaklıkta ve aynı anda serbest düşmeye

bırakıldıklarında, iki cisminde yere düşene kadar havada geçirdiği zaman kesinlikle eşit olacaktır. Bu deneydeki ortam, lise laboratuvarlarında, bir şeffaf fanusun havasının

vakum pompasıyla alınması ile sağlanabilir. Daha sonra nesneleri bırakarak deney tamamlanabilir. Bu deney David Scott’ın Apollo 15 uçuşu sırasında, Ay’ın yüzeyinde yaptığı gibi,

doğal olarak havasız olan ortamlarda yapıldığında daha çarpıcı sonuçlar verir. Denklik ilkesinin daha güçlü bir sürümü, Einstein’ın eşitlik denkliği ya da güçlü eşitlik denkliği

olarak bilinir. Bu denklik uzay-zamanın yeteri kadar küçük bölgelerinde geçerlidir. Sabit bir ivmelenmeyle, kütleçekim alanını birbirinden ayrımsamanın yeterince küçük uzay-

zaman aralığında mümkün olmadığı düşünülür. Bu yüzden, bu kuram, bir cismin, kütleçekim alanı tarafından bir kuvvete maruz kalmasının sonucunda cismin düz bir çizgi üzerinde

hareket etme eğilimi oluşturur ve bu nedenle eylemsizlik kütlesinin bir fonksiyonunun, kütleçekim alanının gücü olduğunu öne sürer.
Kütle-Hız Değişimi

Kuantum mekaniğine göre hızı artan bir cismin kütlesi de artmaktadır. Fakat bu değişim küçük hızlarda ihmal edilebilecek kadar azdır. bu değişim aşağıdaki formül ile hesaplanır:
m = m 0 1 − ( v 2 / c 2 ) {\displaystyle m={\frac {m_{0}}{\sqrt {1-(v^{2}/c^{2})}}}} {\displaystyle m={\frac {m_{0}}{\sqrt {1-(v^{2}/c^{2})}}}}
Burada m {\displaystyle m} {\displaystyle m}: Kütle değişimini, m 0 {\displaystyle m_{0}} {\displaystyle m_{0}}: İlk kütleyi, v {\displaystyle v} {\displaystyle v}: Cismin

hızını, c {\displaystyle c} {\displaystyle c}: ışık hızını temsil eder.
Kütlenin Kökeni

Kuramsal fizikte, kütle oluşturma mekanizması, fiziğin en temel yasalarından gelen kütlenin kökenini açıklamaya çalışan bir kuramdır. Bugüne kadar kütlenin kökeni ile ilgili

farklı modeller önerilmiştir. Kütle kavramı güçlü bir şekilde kütleçekim etkileşimi ile ilişkilidir. Fakat henüz parçacık fiziğinin kabul gören modeli olan standart modelle

bağdaştırılabilen bir kuram geliştirilemedi.
Newton Öncesi Kavramlar
Madde miktarı olarak kütle


Kütle madde miktarı olarak da değerlendirilebilen bir kavramdır, ama bu günümüzde kullanılan bilimsel tanım değildir. Miktar kavramı çok eski ve kayıtlı geçmişten daha öncedir.

İlk çağlarda insanlar, yakın ağırlıktaki cisimlerin bir araya getirilmesinden oluşan ağırlığın, cisimlerin sayısı ile doğru orantılı olduğunu fark etti: bir araya getirilen

benzer her bir cismin ağırlığı W, bir araya getirilen cisimlerin sayısı n veya m ise, orantılılık tanımı gereği, iki değerin sabit bir orana sahip olduğu anlamına gelir.

    W n n = W m m {\displaystyle {\frac {W_{n}}{n}}={\frac {W_{m}}{m}}} {\displaystyle {\frac {W_{n}}{n}}={\frac {W_{m}}{m}}}, ya da eşit bir biçimde W n W m = n m .

{\displaystyle {\frac {W_{n}}{W_{m}}}={\frac {n}{m}}.} {\displaystyle {\frac {W_{n}}{W_{m}}}={\frac {n}{m}}.},

Bu ilişki kısaca bir araya getirilmiş n tane cismin toplam ağırlığı W n {\displaystyle W_{n}} {\displaystyle W_{n}}in n bölümünün ve bir araya getirilmiş m tane cismin toplam

ağırlığı W m {\displaystyle W_{m}} {\displaystyle W_{m}}in m bölümünün aynı sonucu vermesi yani bir araya getirilen her bir cismin ağırlığı olan W {\displaystyle W}

{\displaystyle W}'nun elde edilmesinden yola çıkılarak yazılmış bir ilişkidir.

Bu ilişkinin önceki kullanım türlerinden biri de dengeli terazidir. Dengeli terazide denge, bir nesnenin ağırlığının kuvvetine karşı, başka bir nesnenin ağırlığının kuvveti ile

kurulur. Bu terazinin kollarına etki eden kütleçekim alanları oldukça yakındır. Dolayısıyla, eğer aynı kütleye sahip cisimlerin ağırlıklarını ölçersek, cisimlerin kütlelerini

kıyaslamış oluruz. Sonuç olarak, tarihsel ağırlık standartları genellikle miktarları açısından tanımlanmıştır. Örneğin Hintler ve Romalılar, bir ölçüm standardı olarak küçük

ağırlıklarlar için keçiboynuzu tohumu(karat veya siliqua) kullanırlardı. Keçiboynuzu tohumu ile ölçülen şeyler genelde elmas gibi değerli olan şeylerdi. Eğer bir nesnenin

ağırlığı 1728 keçiboynuzu tohumuna eşdeğer olsaydı, nesnenin bir Roma poundu ettiğini söylerlerdi. Başka bir şekilde, eğer nesnenin ağırlığı 144 keçiboynuzu tohumuna eşit

olsaydı, nesnenin ağırlığı bir ons(uncia) olacaktı. Roma poundu ve onsu farklı kütlelerdeki cisimleri belirtmek için kullanılmıştır.

    o u n c e p o u n d = W 144 W 1728 = 144 1728 = 1 12 . {\displaystyle {\frac {ounce}{pound}}={\frac {W_{144}}{W_{1728}}}={\frac {144}{1728}}={\frac {1}{12}}.} {\displaystyle

{\frac {ounce}{pound}}={\frac {W_{144}}{W_{1728}}}={\frac {144}{1728}}={\frac {1}{12}}.}

Gezegensel Hareket

Ayrıca bakınız: Kepler yasaları

Milattan sonra 1600 yılında, Johannas Kepler, en hassas astronomik verilerin bazılarına sahip olan Tycho Brahe’nin yanına çalışmaya başladı. Brahe'nin hassas Mars gezegeni

gözlemlerini kullanarak, Kepler, gezegensel hareketi karakterize etmek için kendi yöntemini geliştirmek adına 5 yıl çalıştı. 1609’da Kepler, gezegenlerin Güneş etrafındaki

hareketini açıklayan üç yasa yayınladı. Kepler son hareket modelinde, gezegenlerin, merkezinin birinde Güneş olduğu eliptik bir yörünge etrafında nasıl hareket ettiklerini

açıkladı. Kepler bir gezegenin yörüngesinin karesiyle, gezegenin yarı-büyük ekseninin küpü doğru orantılıdır ya da eşdeğerdir ve bu iki değerin oranı Güneş Sistemi’ndeki tüm

gezegenler için sabittir şeklindeki üçüncü yasasını yayınlayarak bu hareketi açıklayacak en önemli adımlardan birini attı.

25 Ağustos 1906’da Galileo Galilei, Venedikli tüccar bir gruba ilk teleskobunu gösterdi ve Ocak 1610’un öncesinde Galileo, Jüpiter'in etrafında yıldızlara benzer ama çıplak

gözle görülemeyen nesneler gözlemledi. Ancak gözlemlerinden birkaç gün sonra Galileo, bu “yıldızların” Jüpiter’in yörüngesinde olduğunu fark etti. Bu dört nesne(Keşfinin onuruna

Galile uyduları olarak adlandırılır) Dünya'dan gözlenen ama Dünya’nın ve Güneş’in yörüngesi dışında başka bir yörünge etrafında döndüğü farkedilen ilk cisimlerdir. Galileo,

sonraki on sekiz ay içinde bu uydularını gözlemeye devam etti ve 1611’in ortalarında uyduların devirlerinin zamanı hakkında tahminlerde bulundu. Bu tahminler belli bir hassayite

kadar doğru olmasına rağmen Jüpiter ve Dünya arasındaki uzaklığın değişmesinden dolayı bir miktar hata payı barındırıyordu. Daha sonra Romer tarafından bu durum, Jüpiter ile

Dünya'nın arasındaki uzaklığın değişmesi, kullanılarak ilk defa ışığın hızı hesaplandı. Bu hesap 26% lik hata payı içeriyordu ama zamanına göre yapılmış en iyi hesaptı ve Romer

ışık hızını 220000 km/s (saniyede 220 bin kilometre) olarak hesaplamıştı.
Galileo Serbest Düşmesi
Galileo Galilei 1636
Bir topun, serbest düşme esnasındaki eşit zaman aralıklarında olan yer değiştirmesi.

1630'lu yıllarda Galileo serbest düşme hareketi üzerinde çalışmaya başladı. Galileo Dünya'nın yerçekimi alanını araştıran ilk bilim insanı olmamasına rağmen, yerçekiminin temel

özelliklerini doğru bir şekilde açıklayan ilk bilim insanıydı. Bunun yanı sıra, bu hesabı yaparken Galileo’nun fiziksel ilkeleri oluşturmak için bilimsel deneylere olan güveni

gelecek nesillerdeki bilim insanları üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktı. Galieo eğik düzlem üzerinde deneyler yapmıştı ama Galileo’nun öğrencisi olan Vincenzo Viviani

tarafından yazılan biyografide, Galileo’nun maddelerin düşme zamanlarının kütlelerinden bağımsız olduğunu göstermek için eğik Pisa Kulesinden aynı maddeden yapılmış ama

kütleleri farklı toplar bıraktığını belirtti. (Pisa kulesinde yapılan deneyin Galileo sonrasında yaşamış bir keşiş olduğuna dair bilimsel metinler vardır.) Galileo kütleleri

farklı olan iki cisim birbirine bağlanırsa, kütlesi daha çok olan karmaşık olan sistemin hafif olan sistemden önce düşüp düşmeyeceği şeklindeki soruya bütün cisimlerin aynı anda

düşeceği şeklinde cevap vermiş oldu.

Bir sonraki deney, 1638 yılında yayınlanan Galileo’nun İki Yeni Bilimler (Two New Sciences) kitabında tanımlanmıştır. Galileo’nun kitabında geçen hayali karakterlerinden biri

olan Salviati, bir bronz top ve ahşap bir rampa kullanılan bir deney anlatmaktadır. Ahşap rampada; düz, pürüzsüz, cilalı kanal şeklinde bir boşluk vardı ve 12,5 arşından üç

parmak daha kalındı. Bu boşluk aynı zamanda yumuşak ve mümkün olduğunca cilalanmış parşömen ile kaplıydı. Bu boşluğun içine sert pürüzsüz ve yuvarlak bronz bir top

yerleştirildi. İvmeyi yeterince düşürebilmek ve hesaplayabilmek için çeşitli rampa çeşitli eğimlerde yerleştirildi. Bronz top, uzunluğu bilinen yolda ilerlemesi için serbest

bırakıldı ve rampanın alt ucuna kadar geçen süre kaydedildi. Zaman aşağıda tarif edilen bir saat kullanılarak ölçüldü:

    Yüksek bir konumda bulunan büyük bir su teknesinin altından küçük bir delik açılır ve bir düzenek sayesinde sürekli olarak su damlatılır. Düşen damlalar bir bardakta

toplanır. Bu bardak her düşüşten sonra hassas bir tartı ile tartılır. Su sabit bir kütlede damlayacağı için ve her aralık birbiriyle eş olacağı için, küçük bir denklem

yardımıyla zamanı ölçebiliriz.

Galileo serbest düşen bir nesnenin, yerdeğiştirişinin, geçen sürenin karesiyle doğru orantılı olduğunu buldu:

    Yerdeğiştiriş ∝ Zaman 2 {\displaystyle {\text{Yerdeğiştiriş}}\propto {{\text{Zaman}}^{2}}} {\displaystyle {\text{Yerdeğiştiriş}}\propto {{\text{Zaman}}^{2}}}

Galileo serbest düşme yapan bir cismin, Dünya'nın yerçekimi kuvvetinin etkisi altında olduğunu göstermişti, Johannes Kepler ise gezegenlerin güneşin kütle çekim kuvvetinin

etkisi altında eliptik yollarını takip ettiğini göstermişti. Ancak Galileo’nun serbest düşme hareketleri ve Kepler'in gezegen hareketleri Galileo’nun ömrü boyunca ayrı kaldılar.

Bu iki konu daha Newton'un çalışmalarıyla bir araya getirilecekti.
Newton mekaniğinde kütle
Isaac Newton 1689
Ay Dünya'nın kütlesi
Yarı-büyük eksen Yıldızsal orbital periyot
0.002 569 AU 0.074 802 Yıldızsal yıl 1.2 π 2 ⋅ 10 − 5 AU 3 y 2 = 3.986 ⋅ 10 14 m 3 s 2 {\displaystyle 1.2\pi ^{2}\cdot 10^{-5}{\frac {{\text{AU}}^{3}}{{\text{y}}^

{2}}}=3.986\cdot 10^{14}{\frac {{\text{m}}^{3}}{{\text{s}}^{2}}}} {\displaystyle 1.2\pi ^{2}\cdot 10^{-5}{\frac {{\text{AU}}^{3}}{{\text{y}}^{2}}}=3.986\cdot 10^{14}{\frac

{{\text{m}}^{3}}{{\text{s}}^{2}}}}
Dünya'nın kütleçekimi Dünya'nın yarıçapı
9.806 65 m/s2 6 375 km

Robert Hooke 1674 yılında kütleçekim kuvvetleri ile ilgili düşüncelerini yayınladı. Bu yayında, bütün astronomik objelerin merkezlerine doğru bir kütleçekime sahip olduğunu

belirtiyordu ve bu objelerin etraflarındaki bütün objeleri çektiğini belirtiyordu. Bunun yanı sıra, bu kütleçekimin şiddetinin objenin merkezine yaklaştıkça arttığını

belirtiyordu. Newton ile fikir alışverişlerinde Hooke kütleçekimin iki cismin arasındaki mesafe arttığında aralarındaki mesafenin iki katına göre azaldığını da belirtiyordu.

Hooke'un bu düşüncesi sonsuz küçük matematiğini (calculus) icat eden Newton'u harekete geçirdi ve Newton Kepler orbitlerini inceleyerek Hooke'un düşüncesinin doğru olup

olmadığını anlamak üzere hesap yapmaya başladı. Newton'un hesaplamaları Hooke'un düşüncesinin doğru olduğu yönündeydi ama Newton bu sonuçları uzun bir süre saklı tuttu. 1684

yılında Newton hesaplarından Edmond Halley'e bahsetti ve Halley onu hesaplarını yayınlaması gerektiğine ikna etti. Halley tarafından cesaretlendirilen Newton, 1684 Kasım'ında

çalışmalarını "De motu corporum in gyrum" (Orbit hareketi yapan cisimler üzerine) başlığıyla Halley ile paylaştı. Halley Newton'un çalışmalarını Kraliyet Akademisi (Royal

Society)'ye sundu. Newton sonra çalışmalarını "Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica" (doğa felsefesinin matematiksel ilkeleri) başlığıyla üç kitaplık bir set halinde

yayınladı. Kraliyet Akademisi 1686 yılında Newton'un çalışmalarını yayınladı.

Newton, Kepler'in kütleçekimsel kütle ve Galileo'nun kütleçekimsel ivme kavramları arasındaki boşluğu dolduran

    g = − μ R ^ | R | 2 {\displaystyle \mathbf {g} =-\mu {\frac {\hat {\mathbf {R} }}{|\mathbf {R} |^{2}}}} {\displaystyle \mathbf {g} =-\mu {\frac {\hat {\mathbf {R} }}{|

\mathbf {R} |^{2}}}}

bağıntıyı ispatladı. Bu denklemde g kütleçekimden etkilenen cismin gözlemlenen ivmesine, μ kütleçekime sebep olan cismin kütleçekimsel kütlesine ve R etkileşimde bulunan iki

cismin merkezleri arasındaki uzunluğa karşılık gelmektedir.

Bu ilişkiyi, cismin kütlesi ve cismin kütleçekimin sebep olduğu ivme arasındaki ilişki, bularak Newton, kütleçekimsel kütlenin hesaplanması için yeni bir yöntem daha geliştirmiş

oldu. Dünya'nın kütlesi Ay'ın hareketinden yola çıkılarak Keplerin metodu sayesinde, veya Dünya'nın yüzeyindeki kütleçekimsel ivmenin hesaplanması bunun Dünya'nın yarıçapının

karesi ile çarpılması sayesinde bulunabileceğini gösterdi. Dünya'nın kütlesi Güneş'in kütlesinin üç milyonda biri kadardır.
Newton'un Top Mermisi
Yüksek bir dağdan atılan top mermisi. Eğer hızı düşükse, Dünya’ya çarpar. (A,B). Çok yüksek hızlarda, Dünya’nın etrafında eliptik bir yörünge izleyecektir(C,D). Eğer hızı, top

mermisinin Dünya'nın çekim kuvvetine eşit olan enerjiden daha büyük bir enerjiye sahip olmasına yetecek düzeydeyse, top mermisi Dünya’nın kütleçekim alanından kurtulacaktır(E).

(Kritik hız herhangi bir cismin kütleçekim alanından dolayı oluşacak enerjiye eşit olan enerjiye sahip olmasını sağlayacak hızdır. Eğer herhangi bir cisim bu hızdan daha büyük

bir hızla kütleçekim alanına sebep olan cisimden uzağa doğru fırlatılırsa cisim kütleçekim alanından kurtulacaktır.)

Newton'un Top Mermisi, Galileo'nun kütleçekim ivmesi ve Kepler'in eliptik yörüngeleri arasında köprü olan bir düşünce deneyi olmuştur. Bu ilk kez Newton'un 1728’de yayınlanan

kitabında (Dünya Sistemi Üzerine Bir İnceleme) yayınlandı. Galileo’nun düşüncesine göre, bir taş Dünya’ya doğru sabit bir ivmeyle düşer. Ancak Newton taşı yere yatay (kütleçekim

ivmesine dik) olarak atıldığında, taş kavisli bir yol izler. Taşı ne kadar hızlı atarsak Dünya üzerinde o kadar çok yol kat eder. Eğer taşı bir dağ üzerinden yeteri kadar hızlı

bir şekilde atılabilseydi, taş yine aynı eğriyi çizecekti fakat eğer uygun hızla atılmışsa bu sefer eğri taşın atıldığı yere Dünya'nın etrafını dolaşarak ulaşmasını sağlayacak

şekilde olacaktı.
Evrensel Kütle
Elma aslında Dünya’nın her bir noktasındaki kütleler tarafından çekilmektedir. Fakat bu kütlelerin oluşturduğu kuvvetlerin bileşkesi elmayı Dünya’nın merkezine doğru çeken tek

bir kuvvete eşit olacaktır.

Önceki teoriler göklerin tamamen farklı malzemeden yapılmış olduğunu belirtirken, Newton’un kütleçekim kuramı çığır açıcı bir etki yarattı çünkü evrensel kütle çekimini

tanımladı: Her nesne kütleçekimsel kütleye sahiptir ve bu nedenle, her nesne bir kütleçekim alanı oluşturur. Newton iki madde arasındaki kütleçekim alanının, iki maddenin

arasındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olacağı varsayımında bulundu. (Külteçekim alanı ∝ {\displaystyle \propto } {\displaystyle \propto }1/r2, r:aradaki uzaklık.) Newton

akla yatkın varsayımlarda bulunarak, küçük cisimlerden oluşturulmuş dev bir küresel cismin ortalama kütleçekim alanını hesaplamıştır. Newton çok büyük küresel cisimlerin

kütleçekim alanının, cismin kütlesiyle doğru orantılı ve cismin merkezine olan uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu buldu.

Newton’un evrensel kütleçekim kuramına göre, her cisim, mesela her keçiboynuzu tohumu bir kütleçekim alanı üretir. Yani keçiboynuzu tohumları ile bir küre yapılmak istenseydi bu

kürenin (Dünya’nın ve Güneş'inki gibi) kütleçekim alanı, kürenin bulundurduğu keçiboynuzu tohumu sayısı ile doğru orantılı olacaktır. Sonuç olarak, yeterli bilgiye sahipsek,

kürenin içinde bulunan keçiboynuzu tohumlarının tam sayısını kuramsal olarak bulabilmemiz mümkündür. Birim dönüşümlerini kullanmak bu hesaplamalarda kullanılan basit bir

yöntemdir. Kütleçekimsel kütleyi, prensipte geleneksel kütle birimi cinsinden yazabiliriz ancak bu pratikte oldukça zor bir iştir. Newton’un kuramına göre, bütün objelerin bir

kütleçekim alanı vardır. Kuramda bu objeyi oluşturmak için sonsuz küçük parçayı birleştirmek mümkündür. Fakat olaya pratiksel bir bakış açısıyla baktığımızda, küçük nesnelerin

zayıf olan çekim alanlarını ölçmek son derece zordur. 1680’lerde Newton’un Evrensel Kütleçekim kitapları yayınlandı. Dünyanın kütlesini, geleneksel kütle birimi cinsinden ölçen

ilk başarılı ölçüm Cavendish deneyi ile yaklaşık yüz yıl sonra, 1797'de, gerçekleştirildi. Cavendish Dünya'nın yoğunluğunu, suyun yoğunluğunun 5.448 ± 0.033 katı olduğunu ortaya

çıkardı. 2009 yılında Dünya’nın kütlesini kilogram cinsinden sadece 5 haneli sayılarda olduğu bilinirken, kütleçekimsel kütlesi 9 haneli sayılarda biliniyordu. Bu kütleçekim

kütlesi ile hesap yapılınabilen uyduların hareketi ile elde edilebilecek bir sonuçtur.
Cavendish burkulum deneyinin (Cavendish torsion balance) bulunduğu yapıyla birlikte diklemesine çizimi. Büyük toplar dışardan makarayla çevrilebilecek şekilde asılmışlardır, bu

büyük topların yanında onlarla kütleçekimsel ekilde etkileşen ve ölçümde kullanılan küçük toplar durmaktadır. Cavendish'in makelesindeki 1. çizim.

Newton’a göre kütleçekimsel kütle kavramı, Newton’un kütleçekim yasasına dayanmaktadır. A ve B’yi iki cisim, aralarındaki uzaklığı RAB, cisimlerin kütlesini MA ve MB olarak

varsayalım. G’yi evrensel kütleçekim sabiti olarak düşünürsek, bu iki cisim arasındaki kütleçekim kuvveti:

    F A B = − G M A M B | R A B | 2 R A B ^ {\displaystyle {\boldsymbol {F_{AB}}}=-G{\frac {M_{A}M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}}

{\displaystyle {\boldsymbol {F_{AB}}}=-G{\frac {M_{A}M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}},

şeklinde elde edilir ve R A B ^ {\displaystyle {\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}} {\displaystyle {\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}} iki cisim arasındaki birim yöneye (vektöre)

karşılık gelmektedir.

Kütleçekim kuvvetini, kütleçekim ivmesini biliyorsak : F = M A g {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=M_{A}{\boldsymbol {g}}\!} {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=M_{A}{\boldsymbol

{g}}\!} formülünü kullanarak da hesaplayabiliriz. Burda g {\displaystyle {\boldsymbol {g}}} {\displaystyle {\boldsymbol {g}}} diğer denklemden − G M B | R A B | 2 R A B ^

{\displaystyle -G{\frac {M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}} {\displaystyle -G{\frac {M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat

{\boldsymbol {R_{AB}}}}} şeklinde elde edilebilir. Bu kütlelerin tartılmasında kullanılan temel prensiptir. Örneğin yaylı basit tartılarda, F kuvveti, Hooke yasasına göre,

tartma kabının yayının esnemesi ile doğru orantılıdır ve tartılar kütleçekim ivmesi göz önünde bulundurularak M kütleli bir cismin kütlesinin okunmasına izin verecek şekilde

ayarlanabilir.
Eylemsizlik Kütlesi
Isaac Newton 1689

Eylemsizlik kütlesi, bir nesnenin ivmelenmeye karşı direnci ile ölçülen kütlesidir. Klasik mekanikteki tanımıyla, özel görelilikteki tanımı birbirinden farklı olsa da temel

anlam aynıdır. Klasik mekanikte Newton’un ikinci yasasına göre, herhangi bir zamanda, m kütlelei bir cisme, F şeklinde bir kuvvet uygulanırsa, cisim a ivmesi ile ivmelenir

    F = m a , {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=m{\boldsymbol {a}},} {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=m{\boldsymbol {a}},}.

Bu denklem kütle, ivme ve kuvvet arasındaki ilişkiyi vere denklemdir.

Şimdi bu denklemdeki “cisme uygulanan kuvvet”’in ne demek olduğuna bakalım. Bu denklem kütlenin eylemsizlikle nasıl ilişkili olduğunu göstermektedir. Eğer farklı kütlelere sahip

iki cisim düşünürsek ve ikisine de özdeş kuvvet uygularsak, büyük kütleli cisim, küçük kütleli cisimden daha az ivmelenecektir. Bunun sonucunda, büyük kütleli cisimlerin yer

değiştirmeye karşı daha dirençli olduğunu söyleyebiliriz.

Farklı cisimlere uygulanan özdeş kuvvet konusuna dönersek aslında kuvvetin tanımının hala tam olarak yapılmadığı konusuyla yüzleşmeliyizdir. Bu tanımlamanın zorluğundan

Newton’un üçüncü yasasının yardımı ile kaçabiliriz. Newton’un üçüncü yasası, eğer bir obje başka bir objeye bir kuvvet uyguluyorsa, ikinci objenin de birinci objeye eşit bir

kuvvet uygulayacağını söyler. Eylemsizlik kütleleri m1 ve m2 olan iki obje düşünelim, bu iki objenin diğer fiziksel etkilerden etkilenmediğini varsayarsak, sadece m1’in m2’ye

uyguladığı F12 ve m2’nin m1’e uyguladığı F21 kuvveti vardır. Newton’un ikinci yasasına göre bu kuvvetler;

    F 12 = m 1 a 1 , F 21 = m 2 a 2 , {\displaystyle {\begin{aligned}{\boldsymbol {F_{12}}}&=m_{1}{\boldsymbol {a_{1}}},\\{\boldsymbol {F_{21}}}&=m_{2}{\boldsymbol {a_{2}}},

\end{aligned}}} {\displaystyle {\begin{aligned}{\boldsymbol {F_{12}}}&=m_{1}{\boldsymbol {a_{1}}},\\{\boldsymbol {F_{21}}}&=m_{2}{\boldsymbol {a_{2}}},\end{aligned}}}

şeklindedir. a1 ve a2’nin cisimlerin ivmeleri olduğunu ve sıfırdan farklı olduğunu varsayarsak. Bu iki objenin birbirine uyguladığı kuvvetler sıfırdan farklıdır. Newton’un

üçüncü yasasını incelersek

    F 12 = − F 21 ; {\displaystyle {\boldsymbol {F_{12}}}=-{\boldsymbol {F_{21}}};} {\displaystyle {\boldsymbol {F_{12}}}=-{\boldsymbol {F_{21}}};}

şeklindedir. Yani

    m 1 = m 2 | a 2 | | a 1 | . {\displaystyle m_{1}={\frac {m_{2}|{\boldsymbol {a_{2}}}|}{|{\boldsymbol {a_{1}}}|}}\!.} {\displaystyle m_{1}={\frac {m_{2}|{\boldsymbol {a_

{2}}}|}{|{\boldsymbol {a_{1}}}|}}\!.}

Eğer |a1| sıfırdan farklıysa ve m1 kütlesinin değerini biliyorsak m2’yi ölçebiliriz. Ayrıca, bir nesnenin momentumu(p) o nesnenin hız vektörü ve kütlesi ile ilişkilidir:

    p = m v {\displaystyle {\boldsymbol {p}}=m{\boldsymbol {v}}} {\displaystyle {\boldsymbol {p}}=m{\boldsymbol {v}}},

Ve nesnenin kinetik enerjisi(K):

    K = 1 2 m | v | 2 {\displaystyle K={\frac {1}{2}}m|{\boldsymbol {v}}|^{2}} {\displaystyle K={\frac {1}{2}}m|{\boldsymbol {v}}|^{2}}.

şeklindedir.
Atomik Kütle
John Dalton'un çeşitli atomları ve elementleri tasvir ettiği tablosu A New System of Chemical Philosophy (1808 ).

Atom(ἄτομος) ismi antik yunandan gelmektedir ve anlamı bölünemezdir. Herhangi bir şeyi sonsuza dek bölmeye kalkıştığımızda bölünemez bir noktaya ulaşmamız gerektiği düşüncesiyle

meşhur Antik Yunan Filozofu Demokritos tarafından ortaya atılmış bir kavramdı. Bu kökenine rağmen maddenin parçalanamaz birimlerden oluştuğu iddiası çok soyut kaldı ve üzerine

çalışılabilecek imkanlara sahip olunamadığından uzun bir süre düşünsel bir çıkarım olarak kaldı ve bu durum 18. yüzyılda kimyacıların katlı oranlar yasasını bulmasıyla değişti.

Kimyacılar iki ya da daha fazla elementin, bir bileşik oluşturmak için bir araya gelmesinin, her zaman sabit bir oran içinde olacağını fark ettiler. Bunu açıklamak için John

Dalton, maddenin küçük atomlardan yapılmış olduğunu öne sürdü. 1805 yılında göreceli atom ağırlıkları ile yaptığı ilk tabloda 6 element vardı: hidrojen, oksijen, nitrojen,

karbon, sülfür ve fosfor; Hidrojenin 1 atom ağırlığında olduğunu tahsis etti. 1815’te kimyacı William Prout, diğer bütün atomların hidrojen atomundan türediğini düşünüyordu.

Prout’un hipotezinde küçük yanlışlar vardı. Elementlerin kütleleri hidrojenin kütlesinin yakın katlarıydı (yaklaşık %1 oranında sapma vardı). Fakat bu farklılıklar göz ardı

edilemezdi. Hidrojenin hafif izotopu, örneğin tek bir proton ile 1,007825 u kütleye sahiptir. Demirin en bol izotopu 26 protona ve 30 nötrona sahiptir. Yani atom kütlesi

hidrojenin kütlesinin 56 katı olması belenebilir, ama aslında atom kütlesi sadece 55,93383 u’dur. Bu çekirdekte meyadana gelen etkileşimlerle ilgili bir durumdur ve bağlanma

enerjisinin proton ve nötron kütlelerinden çıkarılması gerektiği ile ilgili deneysel bir veriden yola çıkılarak yapılan bir hesaptır. Eksikliklerine rağmen, Prout teorisinin

kavramları, atomik kütle ölçümleri için kullanılmaya devam etmektedir.

Hacim

Bir cismin boşlukta kapladığı yer miktarına hacim denir. SI birim sisteminde temel hacim birimi m3: metreküp'tür. Diğer hacim birimleri bundan türetilebilir. Sıvı ve gazların

hacim birimleride litredir. Hacim V sembolü ile gösterilir. Maddelerin hacimleri sıcaklık ve basınca bağlı olarak değişebilir.Bu yüzden hacim madde miktarını belirtmede

güvenilir değildir.
Hacim formülleri
Şekil Hacim formülü Değişkenler
Küp a 3 {\displaystyle a^{3}\;} {\displaystyle a^{3}\;} a = kenar uzunluğu
Silindir π r 2 h {\displaystyle \pi r^{2}h\;} {\displaystyle \pi r^{2}h\;} r = tabanın yarıçapı, h = yükseklik
Prizma B ⋅ h {\displaystyle B\cdot h} {\displaystyle B\cdot h} B = taban alanı, h = yükseklik
Dikdörtgenler prizması l ⋅ w ⋅ h {\displaystyle l\cdot w\cdot h} {\displaystyle l\cdot w\cdot h} l = en, w = boy, h = yükseklik
Küre 4 3 π r 3 {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi r^{3}} {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi r^{3}} r = yarıçap
Elipsoit 4 3 π a b c {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi abc} {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi abc} a, b, c = eksenler
Piramit 1 3 B h {\displaystyle {\frac {1}{3}}Bh} {\displaystyle {\frac {1}{3}}Bh} B = taban alanı, h = yükseklik
Koni 1 3 π r 2 h {\displaystyle {\frac {1}{3}}\pi r^{2}h} {\displaystyle {\frac {1}{3}}\pi r^{2}h} r = taban yarıçapı, h = yükseklik
Düzgün dörtyüzlü[1] 2 12 a 3 {\displaystyle {{\sqrt {2}} \over 12}a^{3}\,} {\displaystyle {{\sqrt {2}} \over 12}a^{3}\,} kenar uzunluğu a {\displaystyle a} a
Herhangi bir dönel şekil π ∫ a b ( [ R O ( x ) ] 2 − [ R I ( x ) ] 2 ) d x {\displaystyle \pi \int _{a}^{b}\left({\left[R_{O}(x)\right]}^{2}-{\left[R_{I}(x)\right]}^

{2}\right)\mathrm {d} x} {\displaystyle \pi \int _{a}^{b}\left({\left[R_{O}(x)\right]}^{2}-{\left[R_{I}(x)\right]}^{2}\right)\mathrm {d} x} R O {\displaystyle R_{O}}

{\displaystyle R_{O}} ve R I {\displaystyle R_{I}} {\displaystyle R_{I}} Şeklin alt ve üst sınırlarını belirleyen fonksiyon

Atom

Atom veya zerre, bilinen evrendeki tüm maddenin kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapıtaşıdır. Atom Yunancada bölünemez anlamına gelen atomustan türemiştir.

Atomus sözcüğünü ortaya atan ilk kişi MÖ 440'lı yıllarda yaşamış Demokritos'tur. Gözle görülmesi imkânsız, çok küçük bir parçacıktır ve sadece taramalı tünel mikroskobu (atomik

kuvvet mikroskobu) vb. ile incelenebilir. Bir atomda, çekirdeği saran negatif yüklü bir elektron bulutu vardır. Çekirdek ise pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan

oluşur. Atomdaki proton sayısı elektron sayısına eşit olduğunda atom elektriksel olarak yüksüzdür. Elektron ve proton sayıları eşit değilse bu parçacık iyon olarak adlandırılır.

İyonlar oldukça kararsız yapılardır ve yüksek enerjilerinden kurtulmak için ortamdaki başka iyon ve atomlarla etkileşime girerler.

Bir atom, sahip olduğu proton ve nötron sayısına göre sınıflandırılır: atomdaki proton sayısı kimyasal elementi tanımlarken, nötron sayısı da bu elementin izotopunu tanımlar.

Her elementin radyoaktif bozunma veren en az bir izotopu vardır.

Elektronlar belirli enerji seviyelerinde bulunur ve foton salınımı veya emilimi yaparak farklı seviyeler arasında geçişlerde bulunabilirler. Elektron, elementin kimyasal

özelliklerini belirlemesinin yanı sıra atomun manyetik özellikleri üzerinde de oldukça etkilidir.

Atom'un tarihi

Aristoteles'in maddeye bakışı kendinden önce yaşamış olan filozoflara olan tepkisini ifade eder. O, Empedocles'in düşüncesine katılmış ve her şeyin dört ana maddeden yapıldığını

savunmuştur. Bu dört ana madde ateş, su, toprak ve havadır.

Bu dönemi izleyen çağlarda bu düşüncelere bir ilave yapılmadı, ilk kez 1803 yılında John Dalton modern atom kavramını ortaya attı. John Dalton, kimyasal reaksiyonlarda maddenin

tam sayılarla belirlenen oranlarda tepkimeye girdiğini gösterdi ve dolayısıyla, maddelerin atom denen sayılabilir ama bölünemez parçalardan oluştuğunu ifade etti. Buna ek

olarak, atomların kütlelerini ortaya koyan bir tablo hazırladı.

1869 yılında Rus kimyacı Dmitri Mendeleyev o zaman için bilinen elementleri düzenleyen bir periyodik tablo geliştirdi. J.J. Thomson 1897 yılında elektronu keşfetti. 1911 yılında

Ernest Rutherford günümüz atom modelinin temelini teşkil eden yapıyı ortaya koydu: atomun, kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan bir çekirdek ve bu çekirdek etrafında dönen

elektronlardan oluşmaktadır. Rutherford çekirdeği oluşturan pozitif yüklü parçacığa proton adını verdi.

1932 yılında James Chadwick nötronu (adı, elektrik yükü 0 olduğundan, yani nötr olduğundan, nötron olmuştur.) buldu ve bu sayede 1935'te Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. Daha sonra

kuantum teorisi doğrultusunda Niels Bohr, Bohr atom modelini ortaya attı ve elektronların belli yörüngelerde bulunabildiğini ve bunun Planck sabiti ile ilgili olduğunu ifade

etti. Bohr'un modelinin üzerinde, daha sonraki deneylerde bulunanlarla örtüşmesi için birçok ekleme ve çıkarma yapıldı. Bohr modelinin "yamalı bohça" lakabını alması bundan

ileri modelini yapmıştır.
Atomun Yapısal Özellikleri

Niels Bohr'un modeli ise modern atom teorisine en yakın modellerinden biridir. Bohr'a göre elektronlar çekirdeğin çevresinde rastgele yerlerde değil, çekirdekten belirli

uzaklıklarda bulunan katmanlarda döner. Bohr da tasarladığı bu modelle Nobel ödülüne de lâyık görülmüştür.

Atomun yapısını açıklayan ve bugün için kabul edilen son teori Kuantum Atom Teorisi'dir. Kuantum Atom Teorisi'ne göre atom modeli Bohr atom modelinden farklıdır. Bohr Atom

Modeli'ne göre atomun merkezindeki çekirdeğin etrafında elektronlar çember şeklindeki yörüngelerde dolanmaktadırlar. Her bir çember yörünge belli enerji seviyesine sahiptir.

Yörüngeler arası elektronik geçişler atomun renkli görünmesine neden olur. Ancak belli bir zaman sonra Bohr atom modelinin birçok spektrumu açıklayamadığından yetersizliği

ortaya çıkmıştır.

Kuantum Atom Modeli'ne göre ise atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar belli bölgelerde yani orbitallerde bulunurlar. Belli enerji seviyelerine sahip

orbitaller atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Portakal kabuğu şeklinde iç içe geçmiş küresel katmanlardaki orbitallerin belli şekilleri ve açıları(yönelmeleri)

mevcuttur. Orbitallerin bulunduğu katmanların enerji seviyelerinin başkuantum sayısı belirler. n = 1,2,3,. . .gibi tam sayılarla ifade edilir. Orbitallerin şeklini ise l yan

kuantum sayıları belirler. l = 0(s), 1(p), 2(d),. .(n-1) e kadar değerler alır. Orbitallerin doğrultularını(açılarını) veren ml yan kuantum sayısı ml=-l. . .0. .+l değerlerini

alır. Elektronların spini gösteren ms kuantum sayısı da +1/2 veya -1/2 değerlerini alabilir.

Bir atomun çapı, elektron bulutu da dahil olmak üzere yaklaşık 10 − 8 {\displaystyle 10^{-8}} {\displaystyle 10^{-8}} cm civarındadır. Atom çekirdeğinin çapı ise 10 − 13

{\displaystyle 10^{-13}} {\displaystyle 10^{-13}} cm kadardır. Atomlar, boyutlarının görünür ışığın dalga boyundan çok küçük olması sebebiyle optik mikroskoplarla

görüntülenemezler. Atomların pozisyonlarını belirleyebilmek için elektron mikroskobu, x ışını mikroskobu, nükleer manyetik rezonans (NMR) spektroskopisi gibi araç ve yöntemler

kullanılır.

Yalnız elektronlar çekirdek çevresinde ancak belirli enerji seviyelerine sahip yörüngelerde dönerler, konumları ancak bir olasılık fonksiyonu ile ifade edilebilir. Elektronlar

çekirdeğin etrafında bulutsu bir şekildedir.
Atom Altı parçacıklar

    Ana madde: Atomaltı parçacıklar

Sadece proton parçacığının bulunup tekli işlev gördüğü Bohr Atom Modeli
Atomların içi dolu ve bölünmez olduğu fikrini savunan John Dalton'un ilk atom modeli ve atom hakkında ilk bilimsel yaklaşımıdır.(1808 ).

Atom sözcüğü her ne kadar “daha küçük parçacıklara bölünemeyen” gibi bir anlam taşısa da, çağdaş bilimde atom “atomaltı parçacıkların birleşimi” olarak tanımlanır. Atomdaki üç

temel parçacık elektron, proton ve nötrondur. Bütün elementlerin atomlarında bu üç parçacık mutlaka bulunur; tek istisnası hidrojen-1 atomudur ki bu atomda nötron yoktur. Ayrıca

herhangi bir hidrojen katyonunun elektronu da yoktur. Bundan dolayı hidrojen-1 atomunun katyonuna proton da denir.
Helyum atomunun sadeleştirilmiş haliyle atom modeli: İki protondan (kırmızı) ve iki nötrondan (yeşil), ayrıca etrafında dönen (sarı) elektronlar.

Negatif yüklü olan elektron, bu parçacıklar arasında 9.11−31 kg ile en hafif olanıdır. Boyutlarının ölçümü mevcut tekniklerle mümkün değildir. Proton pozitif yüklüdür ve

kütlesi, 1.6726−27 kg, yani elektronun kütlesinin 1836 katıdır. Protonun kütlesi, atomdaki bağlanma enerjisine göre değişiklik gösterip azalabilir. Nötron ise yüksüz bir

parçacıktır ve kütlesi 1.6929−27kg’dır. Nötron ve protonların boyutları, her ne kadar yüzeyleri tam olarak tanımlanamasa da, birbirlerine yakın değerdedir.

Standart modele göre, proton ve nötronlar kuark adı verilen temel parçacıklardan oluşurlar. Kuarklar bir çeşit fermiyondur ve maddenin iki temel bileşeninden (diğer bileşen

leptondur) biridir. Her biri +2/3 veya -1/3 yüklü olan altı çeşit kuark vardır. Protonlar iki yukarı kuark bir tane de aşağı kuarkdan oluşur. Böylece yükü " 2.(+2/3) + 1.(-1/3)=

+1 ", yani pozitif olur. Nötronlar ise iki aşağı kuark bir de yukarı kuarktan oluşur ve " 1.(+2/3) + 2.(-1/3) = 0 " sonucu yüksüz olurlar. (Bu hesaplarda +2/3 yukarı kuark, -1/3

ise aşağı kuarkları gösteriyor). Bileşimlerindeki bu farklılık yüklerinin yanı sıra kütlelerinin de değişik olmasına neden olur. Kuarkları, gluonlar aracılığıyla, güçlü çekirdek

kuvveti bir arada tutar. Gluon, fiziksel kuvvetleri sağlayan gauge bozonlarından biridir.
Çekirdek

    Ana madde: Atom çekirdeği

Çekirdeği bir arada tutmak için gerekli olan enerjinin izotoplara göre değişimini gösteren bir grafik

Bir atomdaki bütün Proton ve Nötronlar, atomun boyutuna kıyasla çok küçük bir alana sahip olan çekirdektedir. Proton ve nötronun ikisi birden nükleon olarak adlandırılır. Bir

çekirdeğin yarıçapı, toplam nükleon sayısı A olan bir atomda 1.07 ⋅ A 3 {\displaystyle {\begin{smallmatrix}1.07\cdot {\sqrt[{3}]{A}}\end{smallmatrix}}} {\displaystyle {\begin

{smallmatrix}1.07\cdot {\sqrt[{3}]{A}}\end{smallmatrix}}} fmdir. Nükleonları "residual strong force" adı verilen kısa menzilli bir çekici güç bir arada tutar. Bu kuvvet 2.5

fmden daha kısa uzaklıklarda, pozitif yüklü protonların birbirlerini itmelerine neden olan elektrostatik güçten çok daha güçlü bir kuvvettir. Bir atomdaki proton sayısına atom

numarası denir. Bir elementin bütün atomlarındaki proton sayısı aynıdır. Örneğin demirin atom numarası 26’dır ve dolayısıyla 26 proton bulunduran bütün atomlar demir elementine

aittir. Bir elementin atomları arasında nötron sayısı farklılık gösterebilir. Farklı nötron sayılarına sahip aynı element atomlarına izotop denir. Nötron sayısının proton

sayısına oranı çekirdeğin kararlılığını belirler.

Nötron ve protonlar farklı fermiyon türleridir. Kuantum mekaniğinin kurallarından Pauli dışarlama ilkesine göre iki benzer fermiyon aynı zaman içinde aynı kuantum durumunda

bulunumaz. Yani her proton ve nötron farklı bir yerde bulunmalıdır. Bu yasak, aynı kuantum durumda bulunan bir proton ve nötron için geçerli değildir.

Barındırdığı nötron ve proton sayılarının çok farklı olduğu bir çekirdek, radyoaktif bozunmaya uğrayıp daha düşük bir enerji seviyesine geçerek nötron ve proton sayılarını

birbirine yakın değerlere çeker. Birbirine yakın sayıda proton ve nötron içeren çekirdekler radyoaktif bozunmaya karşı daha kararlıdır. Ancak atom numarası arttıkça, protonların

birbirlerine uyguladıkları elektrostatik itme kuvvetleri artacağından, protonlar arasına girerek bu itmeleri azaltan nötron sayısı giderek çoğalır. Bunun sonucunda atom numarası

20’nin üzerinde (20, kalsiyumun atom numarasıdır) nötron ve proton sayıları eşit kararlı çekirdekler bulunmaz. Atom numarası arttıkça, kararlı bir çekirdek için gerekli olan

nötron/proton oranı 1.5’e doğru kayar.
İki protonun füzyona uğrayarak bir nötron ve bir protona dönüşmesini gösteren bir çizim. Füzyon sonucunda pozitron(e+) ve elektron nötrinosu salınır.

Atom çekirdeğindeki proton ve nötron sayıları değiştirilebilse de bu çok büyük bir enerji gerektirir ve bu olay sonucunda, çekirdeğin değişmesi için emilen enerjiden daha fazla

enerji dışarı salınır. Çekirdeğin daha az sayıda nükleon içeren çekirdeklere bölünmesine fizyon denir. Birden fazla çekirdeğin birleşerek daha çok nükleon içeren çekirdeklere

dönüşmesine ise nükleer füzyon denir ve füzyonun gerçekleşmesi için gerekli olan enerji, nükleer fizyon için gerekli enerjiden çok daha fazladır. Yine füzyon sonucunda ortaya

çıkan enerji, fisyonun ortaya çıkardığı enerjiden de fazladır. Yıldızlardaki muazzam enerji salınımının kaynağı füzyondur. Düşük enerjili yıldızlarda küçük atom numaralı

çekirdekler (hidrojen, helyum), yüksek enerjili yıldızlarda ise daha büyük atom numaralı (karbon, oksijen) çekirdekler füzyona uğrar. Yıldızdaki çoğu çekirdek demire

dönüştüğünde, demirin füzyonu için gerekli yüksek enerji sağlanamadığından yıldız kütlesine göre bir beyaz cüce, kızıl dev veya kara delik dönüşür.


Molekül


Molekül, birbirine bağlı gruplar halindeki atomların oluşturduğu kimyasal bileşiklerin en küçük temel yapısına verilen addır.[1] Diğer bir ifadeyle bir molekül bir bileşiği

oluşturan atomların eşit oranlarda bulunduğu en küçük birimdir. Moleküller yapılarında birden fazla atom içerirler. Bir molekül aynı iki atomun bağlanması sonucu ya da farklı

sayılarda farklı atomların bağlanması sonucu da oluşabilirler. Bir su molekülü 3 atomdan oluşur; iki hidrojen ve bir oksijen. Bir hidrojen peroksit molekülü iki hidrojen ve 2

oksijen atomundan oluşur. Diğer taraftan bir kan proteini olan gamma globulin 1996 sayıda atomdan oluşmakla birlikte sadece 4 çeşit farklı atom içerir; hidrojen, karbon, oksijen

ve nitrojen.[2] Molekülleri oluşturan kimyasal bağlara Moleküler bağlar denir. Bunlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.[3]


Moleküler bağlar

Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.[4] Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara

örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.

    Moleküler ve Moleküller arası bağlar

    Su molekülü (H ve O atomları arasındaki bağ moleküler bağa örnektir.)

    Hidrojen bağı, su molekülleri arasında

Kovalent bağlar

Hidrojen Atomları arasındaki kovalent bağ

İki atomun elektron paylaşımı sonucu oluşan bağ moleküler bağdır. Bağı oluşturan her bir atom elektron çiftine bir elektron sağlar. Bu bağ eğer iki aynı atomdan oluşmuş ise,

oluşturulan bağa apolar kovalent bağ denir. Elektron çifti her iki atoma da eşit uzaklıktadır. Öte yandan bağ eğer iki farklı atom tarafından oluşturulmuş ise oluşturulan bağ

polar kovalent bağ olarak adlandırılır. Bu durumda elektronegatifliği daha yüksek olan atomun elektron yoğunluğu negatifliği az olan atoma göre artar.
İyonik bağlar

İyonik bağ oluşumu
NaCl Kimyasal denklemi

İyonik Bağ, bir ya da daha fazla elektronun bir atomdan ayrılıp başka bir atoma bağlanması süreci sonrasında positif ve negatif iyonların oluşması neticesinde oluşan bağdır.[5]

Sodyum ve Klor atomlarından oluşan NaCl'ü oluşturan bağ iyonik bağa tipik bir örnektir.
Metalik bağlar
Metalik Bağ



Metal atomlarını bir arada tutan bağdır. Metal atomların çekirdeğiyle valans elektronları arasındaki etkileşimin kuvveti oldukça zayıftır. Dolayısıyla atomun bu valans

elektronlar serbestçe hareket edebilmektedirler. Band teorisine göre metal atomlarını etrafı valans elektronlarının oluşturduğu serbest elektron deniziyle çevrilidir. Bu serbest

elektronların paylaşımı sonucu metalik bağ oluşur.

Eylemsizlik

Eylemsizlik cisimlerin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. Burada "hareket durumu" ile anlatılmak istenen, cismin diğer bir cisme göre sabit hızla hareket etmesi veya

durağan halde bulunmasıdır. Maddeler için ortak özelliktir. Newton tarafından 1. hareket yasası olarak ifade edilmiştir. Bu yasa, bir cisim üzerine etkiyen dış kuvvetlerin

bileşkesi (net kuvvet) sıfır olduğu zaman cismin hareket durumunun değişmeyeceğini söyler.

Doğrusal harekette cismin eylemsizliği kütlesiyle doğru orantılıdır. Newton'un ikinci hareket kanunu olan F = m a {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} } {\displaystyle

\mathbf {F} =m\mathbf {a} } bunu bize göstermektedir. Kütleleri farklı olan iki cisme aynı kuvveti uyguladığımızda, kütlesi büyük olan cisim daha yavaş hızlanır. Düzgün dairesel

harekette ise cismin eylemsizliği eylemsizlik momentiyle doğru orantılıdır. Eylemsizlik momenti büyük cisimlere açısal ivme kazandırmak daha zordur. Dairesel harekette ise

τ n e t = d L d t = d ( I ω ) d t = I d ω d t = I α , {\displaystyle {\boldsymbol {\tau }}_{\mathrm {net} }={\frac {\mathrm {d} \mathbf {L} }{\mathrm {d} t}}={\frac {\mathrm {d}

(I{\boldsymbol {\omega }})}{\mathrm {d} t}}=I{\frac {\mathrm {d} {\boldsymbol {\omega }}}{\mathrm {d} t}}=I{\boldsymbol {\alpha }},} {\displaystyle {\boldsymbol {\tau }}_

{\mathrm {net} }={\frac {\mathrm {d} \mathbf {L} }{\mathrm {d} t}}={\frac {\mathrm {d} (I{\boldsymbol {\omega }})}{\mathrm {d} t}}=I{\frac {\mathrm {d} {\boldsymbol {\omega }}}

{\mathrm {d} t}}=I{\boldsymbol {\alpha }},} eşitliği vardır.

    τ:Tork
    I:Eylemsizlik momenti
    α:Açısal ivme



Ağırlık


Ağırlık, bir cisme uygulanan kütle çekim kuvvetidir. Dünya'da bir cismi ele alırsak yükseğe çıkıldıkça ağırlığı azalır, kutuplara gidildikçe ağırlığı artar, ekvatora gittikçe

ağırlığı azalır. Ağırlık birimi newton'dur ve simgesi 'N'dir.

Yatay bir taban üzerine konan bir cismin, o taban üzerine yaptığı basınca ya da bir noktaya asılı bir cismin, o noktaya uyguladığı yer çekimi kuvvetine verilen ad.

Bu bakımdan, ağırlığın yönü, yer çekimi kuvvetinin yönündedir. Bu da, cismin kütlesine ve o yerin ivmesine bağlıdır. İvme, yeryüzünde cismin bulunduğu yere göre değişebildiğine

göre, kütlesi sabit olan bir cismin mutlak ağırlığı, küre üzerinde bulunduğu yere göre değişir.

Ağırlık Merkezi:

Bir cismin parçacıkları üzerine etki eden yerçekimleri bileşkesinin uygulama noktasına verilen isimdir. Boşluğa bırakılan her cisim, yerçekiminin etkisi altında kalarak düşer.

Yerçekimi, cismin yere düşmesini, dolayısıyla bir ağırlığı olmasını sağlar. Yerçekimi kuvveti, kütlesi (m) olan bir nokta gibi tasarlanan cismin parçacıklarına ayrı ayrı etki

yapar. Bir cismin ağırlık merkezi, o cismin meydana gelmesini sağlayan noktalar sisteminin, o noktada toplanmış ve yerçekimi kuvveti o noktaya etki ediyormuş gibi olan halidir.

Bir cismin ağırlık merkezinin de. neyle elde edilmesi, onun şekline göre değişir.

Ağırlık merkezinin bilinmesi ,cisimlerin denge hallerini ve çeşitli yapıtların devrilmeden durabilmelerinin sağlanmasında yardımcı olur.

    Ağırlık=Kütle x Yer çekimi ivmesi

Kütlesi 1 kg olan bir cisim

    Güneş'te 247.2 N
    Merkür'de 3.71 N
    Venüs'te 8.87 N
    Dünya'da 9.81 N
    Ay'da 1.62 N(Ay'daki ağırlık Dünya'daki ağırlığın 6'da 1'idir.)
    Mars'ta 3.77 N
    Jüpiter'de 23.30 N(ağırlık dinanometre ile ölçülür)
    Satürn'de 9.2 N
    Uranüs'de 8.69 N
    Neptün'de 11 N
    Plüton'da 0.06 N'dur.

1 kg'lık kütlenin ağırlığı Paris'te 9,81 N. alınırsa

    Ekvator'da 9,78 N
    Kutuplarda 9,83 N
    İstanbul'da 9,80 N
    Ankara'da 9,78 N
    Antalya'da 9,78 N ölçülür.


Maddenin hâlleri


Bir fizik terimi olarak maddenin hali, maddenin aldığı farklı fazlardır. Günlük hayatta maddenin dört farklı halaldığı görülür. Bunlar; katı, sıvı, gaz ve plazmadır. Maddenin

başka halleri de bilinir. Örneğin; Bose-Einstein yoğunlaşması ve nötron-dejeneje maddesi. Fakat bu haller olağanüstü durumlarda gerçekleşir, çok soğuk ya da çok yoğun

maddelerde. Maddenin diğer hallerininde, örneğin quark-gluon plazmalar, mümkün olduğuna inanılır fakat şu an sadece teorik olarak bilinir. Tarihsel olarak, maddenin

özelliklerindeki niteleyici farklılıklara dayanarak ayrım yapılır. Katı haldeki madde bileşen parçaları ile (atomlar,moleküller ve iyonlar ile ) bir arada tutulur ve böylece

sabit hacim ve şeklini korur. Sıvı haldeki madde hacmini korur fakat bulunduğu kabın şeklini alır. Bu parçalar bir arada tutulur ama hareketleri serbesttir. Gaz halindeki madde

ise hem hacim olarak hem de şekil olarak bulunduğu kaba ayak uydurur.Bu parçalar ne beraber ne de sabit bir yerde tutulur. Maddenin plazma hali ise ,nötr atomlarda dahil , hacim

ve şekil olarak tutarsızdır. Serbestçe ilerleyen önemli sayıda iyon ve elektron içerirler. Plazma,evrende maddenin en yaygın şekilde görülen halidir.[1]

Dört ana hal
Katı

Bir kristal katısı: stronsiyum titanate. Parlak atomlar Sr ve daha karanlıklar Ti.

Katılarda parçacıklar (iyonlar, atomlar ya da moleküller) sıkı sıkı bir arada tutulmuştur. Parçacıklar arasındaki bağlanma güçlüdür. Bu yüzden bu parçalar serbestçe hareket

edemezler fakat titreşim oluşturabilirler.Bu yüzden bir katı sabittir,belli bir hacmi ve şekli vardır. Katıların şekli sadece bir kuvvet tarafından değiştirilebilir. Örneğin

kırılabilir ya da kesilebilir. Örnekte,kristal haldeki katıda, parçacıklar (atomlar, moleküller ya da iyonlar) düzenli bir sırada toplanmışlardır. Birden çok,farklı kristal

yapılar vardır ve aynı madde birden fazla yapıya (ya da katı fazda) sahip olabilir. Örneğin, demirin kütle merkezi 912 °C den az sıcaklıkta kübik yapıya sahiptir. 912 ve 1394 °C

sıcaklık arasında ise yüzey merkezli kübik yapıya sahipir. Buzun çeşitli sıcaklıklarda ve basınçlarda var olan on beş kristal yapısı bilinir.[2]

Camlar ve diğer kristal olmayan yani uzun vadeli diziler hariç kendine özgü billurlaşmıs bir biçimi olmayan katılar termal denge durumunda değillerdir. Bu yüzden bunlar maddenin

klasik olmayan hali olarak aşağıda tanımlanmıştır. Katılar eritilerek sıvılara, sıvılarda dondurularak katılara dönüşebilirler. Bunun yanında, katılar direk olarak süblimleşme

ile gaz haline dönüşebilirler.
Sıvı
Klasik tek atomik sıvının yapısı. Atomlar çok fazla yakın komşuya sahip, uzun aralıkları yok


Bir sıvı neredeyse sıkıştırılamayacak akışkanlıktadır yani bulunduğu kabın şeklini alır. Fakat basınçtan bağımsız olarak,(neredeyse) sabit bir hacimde kalır. Eğer sıcaklık ve

basınç sabitse, belli bir hacmi vardır. Bir sıvı erime noktasının üstünde ısıtılırsa ,yani verilen basınç maddenin üçlü noktasından daha yüksek olursa, bu katı sıvılaşmaya

başlar. Moleküller arası (ya da atomlar,iyonlar arası) kuvvetlerde önemlidir. Fakat, moleküllerin birbirleriyle ilişki kurması yeterli enerjiye sahiptir ve yapıları

hareketlidir. Bu da verilen sıvının tanımlanamaması anlamına gelir ama bulundakları kap ile tanımlanırlar. Hacimleri genellikle katılardan daha büyüktür .En çok bilinen örneği

ise su,TheH2O dur. En yüksek sıcaklıkta verilen bir sıvı kritik sıcaklıkta var olabilir.[3]
Gaz
Gaz molekülleri arasındaki alan çok fazladır. Bağları çok zayıf ya da hiç yoktur. "Gaz" molekülleri hızlı ve serbest hareket ederler.


Bir gaz sıkıştırılabilir. Gazlar bulundukları kabın şekline uymak zorunda değillerdir. Hem de bulundukları kabı genişletebilirler.

Bir gazda moleküller yeterli kinetik enerjiye sahiplerdir. Bu yüzdenmoleküller arası uygulanan kuvvet çok azdır (ya da ideal gazlarda sıfırdır) ve moleküller arası

uzaklık,moleküler boyutlarından çok daha büyüktür. Bir gaz şekil ve hacim tanımlamasına sahip değildir. Ama bulundukları kabı kaplarlar. Bir sıvı sabit basınçta ve kaynama

noktasında ısıtma ile ya da sabit sıcaklıkta basınç azaltılarak bir gaza dönüştürülmüş olabilir.

Bir gazın kritik sıcaklık değeri altındaki sıcaklıklarda soğutma olmadan tek başına sıkıştırılması ile bu gaz sıvılaştırılabilir. Buna vapor adı da verilir. Katının (ya da

sıvının) gaz basıncının buhar basıncına eşit olduğu durumlarda, bir buhar bir sıvı (ya da katı )ile denge içinde olabilir.

Sıcaklığı ve basıncı sırasıyla kritik sıcaklık ve kritik basınç tan yüksek olan bir süperkritik akışkan (SCF)gazdır.Bu durumda,sıvı ve gazlar arasında ayrım kaybolur. Bir

süperkritik akışkan,bir gazın fiziksel özelliklerine sahiptir.Fakat bazı yararlı uygulamalara yol açan durumlarda yüksek yoğunluğu çözücü özellik sunar. Örneğin;

kafeinsizleştirilmiş kahve [4]
Plazma
bir plazmada, elektronlar çekirdekten sökülerek bir elektron denizi oluşturulur. Böylece elektriği iletme özelliği kazanırlar.

Bir plazmanın gazlarda da olduğu gibi, belirli bir şekli ya da hacmi yoktur. Gazların aksine, plazmalar elektrik akımını iletirler. Manyetik alan ve elektrik akımı üretirler ve

elektromanyetik kuvvetlere karşılık verirler. Pozitif yüklü çekirdek, serbetçe hareket eden ayrılmış elektronların "deniz"inde yüzebilir. Aslında elektrik yapmak için plazma

özel meselesi sağlayan bu elektron "deniz " dir.

Maddenin plazma hali genellikle yanlış anlaşılır ama gerçekte dünya üzerinde oldukça yaygındır ve insanların çoğu bu plazma halini farkında olmadan düzenli olarak gözlemlerler.

Ateş, ışıklandırma, elek kıvılcımları, florasan lambaları, neon ışıklar, plazma televizyonlar ve yıldızlar plazma halindeki ışıklandırılmış maddelerin örnekleridir. Bir gaz

genellikle bir plazmaya iki şekilde dönüştürülür. Bunlar; iki nokta arasındaki voltaj farki ve son derece yüksek sıcaklığa maruz bırakmak ile gerçekleşir.

Maddeyi yüksek sıcaklıklarda ısıtmak elektronların atomlardan ayrılmasına sebep olur. Böylece serbest elektronlar meydana getirilir. Çok yüksek sıcaklıklarda, örneğin

yıldızlarda bulunan, elektronların aslında “serbest” olduğu ve çok yüksek sıcaklıktaki plazmanın bir elektron denizinde yalın bir şekilde yüzdüğü farzedilir.

Faz geçişleri

Maddenin hali, faz geçişleri ile de ayırt edici özellik olur. Bir faz geçişi yapıdaki bir değişimi gösterir ve özelliğindeki ani bir değişim ile ayırt edilebilir. Herhangi bir

halden,başka bir hale geçen madde bir faz dönüşümü ile ayırt edilebilir. Suyun birçok farklı katı hali olduğu söylenebilir.[5] Süper iletkenliğin görünüşü faz dönüşümü ile

ilişkilendirilir. Yani, süperiletkenlik halleri vardır. Örnek olarak, demir manyetizması hali , faz geçişleri ile ayrılır ve ayırt edici özellikleri vardır. Hal değişimi

gerçekleştiğinde, aşamaların ara adımları mezofaz olarak adlandırılır. Böyle fazlar sıvı kristal teknolojisinin tanımı ile kullanılır. [6][7]

Verilen maddenin hali ya da fazı basınç ve sıcaklık koşullarına bağlı olarak diğer aşamalara geçiş için değişebilir; Örneğin, sıcaklık artışı ile katıdan sıvıya geçişler. Mutlak

sıfır civarlarında, bir madde katı halde bulunur..Eğer bu maddeye ısı verilirse erime noktasında sıvılaşarak erir,kaynama noktasında gazlaşır ve eğer yeterince yüksek derecede

ısıtılırsa plazma haline geçer.Plazma halinde elektronlar oldukça enerjilidir bu yüzden atomlarından ayrılırlar. Maddenin formları moleküllerden oluştururulmaz ve farklı güçler

tarafından düzenlenen formlarda maddenin durumları olarak düşünülebilir. Süperakışkanlar (Fermiyonik yoğuşma gibi) ve quark–gluon plazma örnekleridir. Kimyasal Denklemlerde

maddenin katı hali için (k) , sıvı için (s) , gaz için (g) ile gösterilebilir. Sulu çözelti için ise (aq) ile gösterilir. Kimyasal denklemlerde plazma halindeki maddeler nadiren

kullanılır. Bu yüzden plazma halini tanımlamak için standart bir sembol yoktur.

Klasik olmayan haller
Cam


Atoms of Si and O; each atom has the same number of bonds, but the overall arrangement of the atoms is random.
Si ve O atomlarının düzenli altıgen deseni, Her bir köşede bir Si atomu ve her iki tarafın merkezinde O atomu.
Altbilgi şematik gösterimi: belirleyici kimyasal birleşiminin rastgele bir ağ formu (solda) ve kristal kafes yapısı (sağda).

Kristal olmayan ya da şekilsiz bir katı olan cam, sıvı haline doğru ısıtıldığında bir cam geçişi gösterir. Camlar oldukça farklı tip malzemeden yapılabilir. Örneğin; inorganik

ağlar (silisik asit tuzu eklenerek yapılmış pencere camı), metal alaşımları, iyonik erimeler, sulu çözeltiler, moleküler sıvılar, ve polimerler gibi. Termodinamiksel olarak, bir

cam kendi kristal parçalarına uyarak yarı kararlı bir halde bulunur.
Kristallerin bazı derecelerdeki bozuklukları

Bir plastik kristal, uzun menzii dizilimi ile bir moeküler katıdır ama tutunan bileşen moleküller serbestçe döner. Konumsal camlarda bu serbestlik derecesi bastırılmış düzensiz

halde donmuştur.

Benzer olarak, Dönen camlarde manyetik düzensizlik donmuştur.
Likit (Sıvı) Kristal Hal


Kristal sıvı hali akışkan sıvılar ile düzenli katılar arasında özelliklere sahiptir. Genellikle, bir sıvı gibi akabilirler ama uzun menzili düzen gösterirler. Örneğin, nematik

kristal, 118–136 °C arasındaki sıcaklık aralığında olan para-azoxyanisole gibi uzun çubuk moleküllerden oluşur.[8] Bu halde, moleküller sıvılar gibi akışkandır ama her nokta

aynı yöndedir (aynı alan çevresinde) ve serbestçe hareket edemezler.

Kristal sıvıların diğer bir çeşidi bu haldeki ana madde yazısında bahsedilir. Birçok çeşidi teknolojik açıdan öneme sahiptir. Örneğin, kristal sıvı gösterimleri
Manyetik düzenleme

Geçiş metal atomlarının kimyasal bağ formu almamış ve bağlanmamış kalan elektronlarından gelen manyetik momentleri vardır. Bazı katılarda, farklı atomların manyetik momentleri

düzene geçer ve ferromanyetik, antiferromanyetik, ferrimanyetik formları alabilir. Ferromanyetik maddelerde –örneğin katı demir- her atomun manyetik momenti, manyetik etki alanı

içinde aynı yönde hizalanır. Eğer alanlar da sıralıysa, katı geçici manyetiktir; harici bir manyetik alan bulunmasa da manyetikliği devam eder. Mıknatıs, Curie noktasına ( demir

için 768 °C) kadar ısıtıldığında manyetiklik kaybolur.

Antiferromanyetik maddeler birbirine eşit ve karşıt iki manyetik moment ağı barındırır. Bu ağlar birbirini yokeder ve böylece manyetizm sıfırlanır. Örneğin, nikel(II) oksid

(NiO) ‘de, nikel atomlarının yarısı momentlerini bir yönde, kalan yarısı tam tersi yönde hizalar.

Ferrimanyetik maddelerde, manyetik momentler karşıt yöndedir ancak birbirine eşit büyüklükte değildir, böylece birbirini sıfırlayamazlar. Fe3O4 bu duruma örnektir, Fe2+ ve Fe3+

iyonları farklı manyetik momentlere sahiptir.
Mikrofaz ayrışması

Kopolimerler periyodik nanoyapıların çeşitli dizinlerini oluşturmak için mikrofaz ayrışması geçirebilir. Mikrofaz ayrışması, yağ ve su arasındaki faz ayrımına bakarak

anlaşılabilir. Bloklar arasındaki kimyasal uyumsuzluk sebebiyle, blok kopolimerler benzer bir ayrışma içine girer. Ancak bloklar kovalent bağ ile bağlı oldukları için yağ ve su

gibi tekrar karışamazlar. Her bloğun uzunluğuna ve genel blok topolojisine bağlı olarak, her biri kendi madde fazında pek çok morfoloji gözlenebilir.
Düşük sıcaklık halleri
Süperakışkan
Superakışkan fazındaki sıvı helyum bir Rollin film’inde kabın duvararına sürünür. Sonuçta, kaptan damlar.

Mutlak sıfır yakınlarında bazı sıvılar bir ikinci sıvı formunda 'superfluid olarak belirtilir. Çünkü, akışkanlığı sıfırdır (ya da sonsuz akışkanlık vardır; sürtünmesiz akmak

gibi].Bu 1937’de, süperakışkan forumunda olan 2.17 K lambda sıcaklığının altındaki helyum için keşfedilmiştir. Bu haldeyken, kendi kabından dışarı çıkmaya kalkışır.[9] Ayrıca

sonsuz termal iletkenlik sahibidir. Böylece hiçbir sıcaklık düşümü süperakışkan forumunda olamaz. Bir süperakışkanı dönen bir kaba yerleştirdiğimizde girdap ile sonuçlanır.

Bu özellikler, Bose–Einstein yoğuşmasınun formu yaygın izotop olan helium-4 teorisiye açıklanır. Son zamanlarda Fermionic yoğuşması süperakışkanları nadir izotop olan helium-3

ve lithium-6 tarafından düşük sıcaklıklarda bile oluşturulmuştur.[10]
Bose–Einstein yoğuşması
Rubidium gazındaki hız soğuklaştırılmış gibidir: başlangıç malzemesi solda, Bose–Einstein yoğuşması sağda.

Albert Einstein ve Satyendra Nath Bose "Bose–Einstein yoğuşması" ‘ nı 1924’te tahmin etmiştir. Bazen maddenin beşinci hali olduğunu düşünmüşlerdir. Bose–Einstein yoğuşmasında,

madde bağımsız parçacık gibi davranmayı durdurur ve tek kuantum haline düşer.

Gaz fazında, Bose–Einstein yoğuşması onaylanmamış teorik tahmin olarak kalmıştı. 1955’te, Eric Cornell ve Carl Wieman’nin Colorado Üniversitesi’ndeki araştırma grubu ilk yoğuşma

deneyini ürettiler. Bose–Einstein yoğuşması katıdan daha "soğuk"tur. Atomlar çok benzer ( ya da aynı) kuantum seviyesine uaştığında gerçekleşir. Bu da at temperatures very close

to mutlak sıfır (−273.15 °C) ‘ a çok yakındır.
Fermiyonik yoğunlaşma

Fermiyonik yoğunlaşma , Bose-Einstein yoğunlaşmasına benzer fakat fermiyonlardan oluşur. Pauli ilkesi fermiyonların aynı kuantum durumuna girmesini engeller, fakat bir çift

fermiyon bozon gibi davranabilir, ve böyle çiftler daha sonra bir kısıtlama olmadan aynı kuantum durumuna girebilir
Rydberg mokelülü

Rydberg maddesi, güçlü bir ideal olmayan plazma metastabl durumlarından biridir. Heyecanlı atomların yoğunlaşmasıyla form alır. Bu atomlar eğer kesin bir sıcaklığa ulaşırsa

iyonlara ve elektronlara da dönüşebilir. Nisan 2009’da Nature, Rydberg atoumdan ve zemin atomundan Rydberg molekülü oluşumunu bildirdi. Deneyde ultra soğuk rubidyum atomları

kullanıldı,[11] confirming that such a state of matter could exist.[12] The experiment was performed using ultracold rubidium atoms.
Quantum Hall state

Kuantum Hall hali, anlık akışa dik yönde ölçülen kuantize Hall voltajını arttırır. Kuantum Hall yörüngesi durumu elektronik cihazların daha az enerji tüketmesi ve daha az ısı

üretmesinin önünü açacak teorik bir fazdır. Bu, maddenin Kuantum Hall durumunun bir türevidir .
Garip madde

Garip madde,Tolman-Oppenheimer-Volkoff sınırına yakın (yaklaşık 2-3 güneş kütlesi) bazı nötron yıldızları içinde bulunabilen kuark maddenin bir türüdür. Düşük enerji

durumlarında kararlı olabilir
Fotonik madde

Fotonik maddede, fotonlar kütleleri varmış gibi davranır ve birbirleriyle etkileşime girerler, fotonik moleküller dahi oluşturabilirler. Bu durum fotonların kütleleri olmaması

ve etkileşime girememeleri gibi genel özelliklerine aykırıdır
Yüksek enerji hali
Madde bozunması

Oldukça yüksek basınç altında, sıradan maddeler birtakım egzotik durum değişimlerine uğrayarak bozulmuş madde olarak bilinen duruma geçerler. Bu şartlarda, maddenin yapısı Pauli

dışlama prensibiyle desteklenir. Astrofizikçilerin bu duruma büyük ilgileri vardır, nötron yıldızları ve beyaz cücelerde var olan yüksek basınç durumunun nükleer füzyon için

kullanıldığına inanılır.

Elektron-dejenere madde beyaz cüce’nin içinde bulunur. Elektronlar atomlarına bağlı kalır fakat yakın atomlara transfer edilebilir. Nötron-dejenere madde nötron yıldızında

bulunur. Büyük çekim basıncı atomlara büyük bir sıkıştırma basıncı uygular ki elektronlar protonlarla ters beta bozunması yoluyla birleşmek zorunda kalır, sonuç olarak çok yoğun

bir nötron yığını elde edilir. ( Normalde atomik çekirdeğin dışındaki serbest nötronların yarılanma ömrü 15 dakikanın altındadır, fakat nötron yıldızında, atomun çekirdeğinde

olduğu gibi diğer etkenler nötronları stabilize eder.)
Quark-gluon plasma

Quark-gluon plasma, kuramsal zerrelerin gluon’lar denizinde (kuramsal zerreleri birrada tutan güçlü kuvveti ileten atomaltı parçalar), serbestçe ve bağımsızca hareket edebildiği

(parçaların sürekli bağlı olması yerine) duruma denir. Bu; molekülleri atomlara bölmek ile benzer. Bu durum kısaca parçacığın ivmesinde elde edilebilir ve bilimadamlarının

sadece teoride kalmayıp,bireysel quarklarınn özelliklerini gözlemlemesine izin verir.

Quark-gluon plasma 2000’de CERN’de keşfedildi.
Renkli cam yoğuşması

Renkli cam yoğuşması , atomik nötronların ışığın hızına yakın ilerlediğinin varlığını teorize edilmesinin bir çeşididir. Einstein’ın görelilik teorine göre,yüksek enerjili

çekirdek , hareketinin yönü boyunca uzunluğu kısaltılmış ya da sıkıştırılmış görülür. Sonuç olarak, çekirdeğin içindeki gluonlar sabit bir gözlemciyi gluonik duvar gibi görünür.

Çok yüksek enerjilerde, gluonların bu duvarda ki yoğunluğu çok yüksek şekilde artıyormuş gibi görünür. Quark-gluon plazmanın duvarların çarpışmasında üretilmesinin tersine,

rengi cam yoğuşması sadece duvarlarla ifade edilir ve parçacıkların gerçek özlellikleri sadece yüksek enerji koşulları altında gözlenir.
Çok yüksek enerjili haller
The yerçekimsel özellik tahmin edilmiştir. predicted by genel göreceliliğin to exist at the center of a kara deliğin merkezinde var olduğuyla is not a phase of matter; it is not

a material object at all (although the mass-energy of matter contributed to its creation) but rather a property of spacetime at a location. It could be argued, of course, that

all particles are properties of spacetime at a location,[13] leaving a half-note of controversy on the subject.

Diğer ileri sürülen haller
Süper katı

Bir değiştiğinde superfluid özellikleri ile dağınık şekilde sipariş edilen malzeme (diğer bir deyişle, bir katı veya kristal) olduğunu. Benzer bir superfluid, bir değiştiğinde

sürtünme hareket edebilir ama sert bir şekli korur. Bir değiştiğinde sağlam olsa da, birçok karakteristik özellikleri birçok konuda.[14][15]
İp-ağ sıvısı


Bir ip-ağ sıvısı, bir sıvı gibi görünüşte kararsız bir dizilimde görünürler. Fakat, genel modelleri bir katı gibi kararlıdır. Normal bir katı fazında atomlar kendilerini bir

sistem modeli içinde hizalarlar. Böylece herhangi bir elektron spin dokunmadan bütün elektron spin karşısında bir durumda normal düz ne zaman, maddenin atomları kendilerini bir

ızgara deseni hizalayın. Ama bir dize-net sıvı içinde atomlar aynı spin ile komşuları için bazı elektron gerektiren bazı desen düzenlenmiştir. Bu artış meraklı özellikleri gibi

alışılmadık bazı öneriler evrenin temel koşulları hakkında destek verir. In a string-net liquid, atoms have apparently unstable arrangement, like a liquid, but are still

consistent in overall pattern, like a solid. When in a normal solid state, the atoms of matter align themselves in a grid pattern, so that the spin of any electron is the

opposite of the spin of all electrons touching it. But in a string-net liquid, atoms are arranged in some pattern that requires some electrons to have neighbors with the same

spin. This gives rise to curious properties, as well as supporting some unusual proposals about the fundamental conditions of the universe itself.
Superglass

Süper cam, süperakışkanlığı ve dondurulmuş biçimsiz yapısı ile ayırt edici özelliği olmuş bir maddedir.
Karanlık madde

Evrenin kütlesinin yaklaşık % 83'ünü karanlık maddeden oluşmasına rağmen,karanlık madde elektromanyetik radyasyonu emmediği ve yayılmadığı için birçok özelliği bir gizem olarak

kalır. Buna karşın, karanlık maddenin neden yapıldığı ile ilgili birçok teori vardır. Bu nedenle karanlık maddenin var olduğunu varsayılırken ve evrenin büyük çoğunluğunu

oluştururken. Özellikleri bilinmez ve spekülasyon yaratır. Çünkü karanlık madde sadece yerçekiminin etkilerinden dolayı gözlemlenir.[16][17]
Equilibrium gel


Denge jeli Laponite denilen sentetik bir çamurdan yapılmıştır. Diğer jellerin yapısının aksine, yapısı boyunca aynı tutarlıkta ve sabit kalır.Yani katı kütle parçalarına

ayrılmaz ve daha çok sıvı kütlenindir. Denge jel filtrasyon kromatografisi, sıvı bağlayıcı ligandın hesaplanması için kullanılan bir tekniktir.[18]

Kaynak :
---------------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kuantum Fiziği Nedir? Kuantum mekaniği Nedir ?
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 12:31 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Kuantum fiziği moleküler, atomik ve atom altı seviyede madde ve enerjinin doğasını ve davranışını inceleyen modern fiziğin önemli bir çalışma alanıdır. 20. yüzyılın başlarında

makroskobik nesnelerin davranışını açıklayan yasaların, böyle küçük boyutlarda aynı işlevi yapmadığı tespit edilmiştir. 1900 yılında fizikçi Max Planck Alman Fizik Derneği’ne

üzerinde çalıştığı kuantum teorisini sunmuştur.

Cisimler bazen termal ışıma da denen bir ışıma yayar. Bu ışıma cismin sıcaklığına bağlıdır. Planck, bir cismin sıcaklığının değişmesiyle turuncudan kırmızıya ya da maviye dönen

renk değişikliklerinin yaydığı radyasyonun nedenini bulmaya çalıştı. 1900 yılında Planck, çalışmasını yaptığında fizikçiler atomların toplam enerji olarak bir değere sahip

olabileceğini düşünüyorlardı, enerji sürekli olarak değişkendi. Yani enerji “sürekliliğe” sahipti. Fakat Planck’ın kuantum önermesi, enerji değişiminin “kuantalaşmış” (  kesikli)

olduğu anlamına geliyordu.

Planck, adına “kuanta” dediği enerji paketlerini temsil eden bir takım matematiksel denklemleri oluşturdu. Sonunda denklemler bu fenomeni çok iyi açıkladı; bazı farklı sıcaklık

seviyelerinin (  bunlar bir temel asgari sıcaklık değerinin tam katları), enerji renk spektrumunun farklı alanlarını işgal edeceğini buldu. Planck aslında doğa yasalarının tamamen

yeni ve temel bir anlayışı olan kuantaların keşfini üstlenmiş oldu.

Bu teorisiyle 1918 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı ve bundan sonraki 30 yıllık süreç boyunca çeşitli bilim adamları tarafından elde edilen gelişmelere ön ayak olarak

kuantum teorisinin modern anlayışına katkıda bulunmuş oldu.

Kuantum Ne Anlama Geliyor?

Latinceden gelen kuantum, “Ne kadar?” anlamına gelir. Bu bize, kuantum fiziğinde miktarın önemini ve tahmin edilen ve gözlemlenen madde ve enerjinin farklı sonuçlar

getirebileceğini söyler. Uzay zaman son derece sürekli ve dengeli görünse de, aslında olası en küçük değerlerin bir birleşimini ifade eder.

Kuantum Mekaniğinin Gelişimi

Teknolojinin gelişmesiyle daha hassas ölçümler yapılmaya başlanmış ve garip olaylar gözlenmiştir. Kuantum fiziğinin doğuşu, 1900 yılında Max Planck’ın “Siyah Cisim Işıması”

olayına yaptığı katkıya dayanır. Alanın gelişimi Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger ve daha birçok bilim insanının çalışmalarıyla

sürdürülmüştür. İronik olarak Albert Einstein’ın kuantum fiziği ile ciddi kuramsal sorunları vardı ve onu çürütmek veya değiştirmek için yıllarca çalışmıştı.

    1900 yılında Max Planck enerjinin kesikli halde bulunduğu başka bir deyişle “kuanta”lardan oluştuğu varsayımını yaptı.
    1905 yılında Albert Einstein aynı davranışın tam olarak enerji olmayıp, radyasyonun kendisinin kuantizasyonu olduğunu ileri sürdü.
    1924 yılında Louis de Broglie parçacık veya dalga yapısındaki enerji ve maddenin, atomik ve atom altı seviyelerde davranışlarında hiçbir temel fark olmadığını söylemiştir.

Bu teori “Dalga Parçacık İkilemi” olarak bilinir. İkilem, tüm maddelerin yalnızca kütlesi olan bir parçacık gibi değil, aynı zamanda da enerji transferi yapabilen bir dalga

olduğunu gösterir.
    1927 yılında Werner Heisenberg iki tamamlayıcı değerin (  konum ve momentum gibi), eş zamanlı ölçümünün imkânsız olduğunu önerdi. Klasik fizik ilkelerine göre eş zamanlı

ölçülebilen bu değerler onların kaçınılmaz kusurlu değerleridir. Bu teori “Belirsizlik İlkesi” olarak da tanımlanan, Einstein’ın “Tanrı zar atmaz.” şeklindeki ünlü yorumunu

akıllara getirir.

Peki Kuantum Fiziğini Özel Kılan Nedir?

Kuantum fiziği dünyasında, bir şeyi gözlemlemiş olmanız, aslında gerçekleşecek fiziksel süreçlerin hepsini etkiler. Işık dalgaları parçacık gibi, parçacıklar da dalga gibi

hareket ederler (  Dalga Parçacık İkilemi). Madde uzayda hareket etmeden bir noktadan başka bir noktaya taşınabilir (  Kuantum Tünelleme). Bilgi ise uzak mesafeler arasında anında

aktarılır. Aslında kuantum mekaniği bize tüm evrenin bir dizi olasılıktan oluştuğunu söyler.

Kuantum Engeli Nedir?

Kuantum engelinin anahtar kavramlarından biri, bir parçacığın kuantum durumunu ölçmenin diğer parçacık ölçümlerine kısıtlamalar koymasıdır. Bu EPR Paradoksu’nu en iyi

örneklendiren durumdur (  EPR Paradoksu, Albert Einstein, Boris Podolsky ve Nathan Rosen soyadlarının baş harflerini içeriyor). EPR Paradoksu’na göre nesnelerin fiziksel

özellikleri, ölçmeden bağımsız olarak kesin ve belirli niceliklere sahip olmalıydı. Aslında bu bir düşünce deneyi olmasına rağmen, Bell Teoremi olarak da bilinen teorem bunu

düşünce ve deneylerle destekleyerek doğruluğunu kanıtlamıştır.

Kuantum Optik

Kuantum optik öncelikle ışık veya foton davranışı üzerinde duran, kuantum fiziğinin bir dalıdır. Isaac Newton tarafından geliştirilen klasik optiğin aksine kuantum optik

düzeyinde fotonların davranışı bireysel değil de yoğunlaştırılmış ışın demetleri şeklinde ele alınır. Örneğin lazerler kuantum optik çalışmanın bir uygulaması olarak karşımıza

çıkar.

Kuantum Elektrodinamiği (  QED)

Kuantum elektrodinamik, elektronların ve fotonların etkileşimlerini inceler. Kuantum elektrodinamik 1940’ların sonlarında Richard Feynman, Julian Schwinger, Sinitra Tomonarge

tarafından geliştirilmiştir. Fotonların kütlesi bulunmayan ışık parçacıkları olarak açıklanmasında kuantum elektrodinamiğinin ortaya çıkışı önemli rol oynar.

Birleşik Alan Teorisi

Birleşik alan teorisi genellikle fiziğin temel güçlerini birleştirmek için çalışarak, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi (  Genel Görelilik İlkesi) ile kuantum fiziğini

uzlaştırmak için araştırmalar yapar. Ancak başarılı olamaz. Birleşik alan teorisi’nin çeşitlerini,

    Kuantum yerçekimi,
    Sicim teorisi / Süpersicim teorisi,
    Büyük birleşik alan teorisi,
    Döngü kuantum yerçekimi,
    Her şeyin teorisi,
    Süpersimetri teorisi olarak sıralayabiliriz.

Kopenhag Yorumu ve Çoklu Dünya Hipotezi

Gerçekliğin doğası için kuantum kuramının en etkili iki yorumu Kopenhag Yorumu ve Çoklu Dünya Teorisi’dir. Niels Bohr makro ve mikro boyutun ayrı fiziksel ilkelerle incelenmesi

gerektiğini ve gözlemin esas belirleyici faktör olduğunu öne sürmüştür. Kısacası Bohr, nesnel gerçekliğin olamayacağını savunuyordu. Durumu bilinmeyen herhangi bir nesnenin,

aynı anda tüm olası durumlarının var olduğunu belirten bu prensibe “Süperpozisyon İlkesi” adı verilir.

Bu teoriyi açıklamak için ünlü ve biraz da acımasız görünen Schrödinger’in Kedisi Deneyi göz önünde bulundurulur. İlk olarak canlı bir kediyi dışarıdan hiçbir şekilde

gözlemlenemeyen kalın kurşun bir kutuya yerleştirdiğimizi düşünelim. Bu aşamada kedi hayatta olduğu için kafamızda hiçbir soru yoktur. Daha sonra bir şişe siyanürü kutunun içine

koyup kutuyu tekrar mühürlediğimizi düşünelim. Kedi radyoaktif madde bozunursa ölecek ya da hiçbir şekilde ölmeyecektir. Eğer kutuyu açmazsak, kedi hem yaşıyor hem de yaşamıyor

diyebiliriz. Ya da kedinin yaşadığı ve yaşamadığı iki farklı evren mevcuttur diyebiliriz. Eğer kutu açılırsa ve gözlem yapılırsa, birkaç durumdan bir tanesine indirgenen durumda

gözlemci de evrene dahil olmuş olur.

schrodingerinkedisi

Kuantum fiziğinin ikinci bir yorumu ise “Çoklu Dünya Teorisi” ya da “Çoklu Evren Hipotezi”dir. Bu teoriye göre kuantum sistemi, bir olayın sonucuyla diğeri arasında seçim yapmak

zorunda kaldığında her iki olay birden meydana gelmektedir. Ancak bunlardan sadece bir tanesi bizim evrenimizde gerçekleşir. Diğeri ise o ana kadar her şeyi bizimkiyle aynı olan

bir başka evrende gerçekleşir. Böylece bizim evrenimiz, paralel evrenlerden bir tanesi olmuş oluyor. Var olan her evrendeki her olayın olma olasılığı yeni bir evren

yaratmaktadır. Ayrıca her nasılsa bütün evrenler bir şekilde diğer tüm evrenlerin erişilebilir olması için izin verir. Yani bu evrenler arasındaki etkileşim için herhangi bir

mekanizma yoktur. Stephen Hawking ve Richard Feynman çoklu evren modelini benimseyen fizikçiler arasında yer almaktadır.

Kuantum Kuramı’nın Etkisi

Kuantum Teorisi’nin etkilerine rağmen birçok bilim adamı teoriyi çürütmeye çalışmıştır. Aralarında Max Planck ve Albert Einstein’ın da bulunduğu bilim insanları Kuantum

Teorisi’ni deneylerle desteklemeye çalışmışlardır. Kuantum Teorisi ve Einstein’ın Görelilik İlkesi modern fiziğin temelini oluşturmaktadır. Kuantum fiziği temellerine dayanarak

uygulanan yöntemlerle kuantum optik, kuantum kimya, kuantum bilgisayar ve kuantum kriptografi gibi giderek artan sayıda uygulama alanı bulmaktadır.

-----------------

Kuantum fiziği nedir?

Kuantum mekaniğinin temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac,

Wolfgang Pauli gibi bilim adamlarınca atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, anti madde, Planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga kuramı, alan teorileri gibi kavram ve kuramlar bu

alanda geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değiştirilmesine sebep olmuştur.

Klasik fizik daha genel olarak klasik teorik fizik, evrende olagelen makroskobik alandaki fiziksel olayların çoğunu açıklayabilmektedir. Atom fiziğinde özellikle kuantum

mekaniksel parçaların (  elektron foton) gibi fiziksel olayların meydana geldiği mikroskobik alanı klasik mekaniğin açıklayabildiği söylenemez.

"Kuantum" kelimesi Latincede "Miktar" anlamına gelir. Bu kelimeyle Kuantum fiziğinin uğraş alanına giren, tahmin edilen ve gözlemlenen farklı birimlerdeki madde ve enerjilere

gönderme yapılır. Uzay ve zaman dahi görünürde son derece kesintisiz ve sürekli olduğu halde, gerçekte birbiri ardına dizilmiş çok küçük değerlerde boşluklara sahiptir. Uzay,

zaman, enerji vb.'nin bu durumu, kavram olarak "kesikli" terimiyle ifade edilir. Kuantum kelimesi de aslında bu kesikli değerleri temsil eder.
Kuantum fiziğinin öyküsü ve gelişimi

Bilimciler son derece hassas ölçümler için artık yeterli teknolojiye ulaştıklarını düşündüklerinde tekrar garip bir durum Karacisim Işıması'nda yaşandı. Klasik fizik

kurallarıyla karacisim ışıması açıklanamamaktaydı. Bu yüzden Kuantum Fiziği'nin doğuşu Max Planck'in 1900'de karacisim ışıması üzerine yaptığı incelemeyle ilişkilendirilir.

Daha sonraları Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger gibi bilimciler bu alanın gelişmesini sağladı. Bu bilim insanlarını kuantum

fiziğinin kurucuları olarak kabul edebiliriz. İronik bir şekilde, daha sonraları Albert Einstein kuantum mekaniğini benimsememiş, yıllarca çürütmeye veya değiştirmeye

çalışmıştır.
Kuantum fiziğinin temel ilkeleri

Kuantum Fiziği alanında, bir şeyi gözlemlemek, o şeyin bulunduğu alandaki gidişatına etki eder. Gözlenen her şey gözlemciden etkilenir ve belli oranlarda belirsizlikler ortaya

çıkar. (  Heisenberg Belirsizlik İlkesi) (  Schrödinger'in Kedisi adlı düşünce deneyi) Işık dalgaları parçacık gibi davranabilir ya da parçacıklar dalga gibi davranabilir. (  dalga-

parçacık ikiliği) Madde bir noktadan başka bir noktaya uzay içinde hareket etmeksizin geçebilir. Gerçekte kuantum mekaniği bize evrenin tümünün bir seri olasılıklar bütünü

olduğunu keşfettirmiştir. Ne yazık ki bu durum büyük cisimlerle ilgilendiğimizde geçerliliğini yitirir.
Klasik fizik ile kuantum fiziği arasında fark var mıdır?

1. Klasik teorik fizikte büyük parçaların her zaman küçük taneciklerden oluştuğu düşünülür.

2. Kuantum fiziğinde Taneciklerin dalga karakterinde hareket ettiği düşünülür. Bu düşüncenin uygulanması birçok matematiksel işleme dayanır.

3. Cisim bir bütün olarak incelenir ve newton formalizasyonu kullanılır. Cismin ve taneciklerin hareketi değil kütle merkezinin hareketi incelenir.

4. Taneciğin enerjisi ve gerekli büyüklükler Schrödinger dalga denkleminde yerine yazılarak bu denklem çözülür, (  pisi ) ruh anlamına gelir.

5. Taneciğin gelecekteki durumu ilk durumda verilen enerji, momentum gibi büyüklüklerle tespit edilir. Cismin üzerine etkiyen kuvvet ile de bu belirlenir.

6. Taneciğin ilk durumu kesinlik içermediği için gelecekteki durum da kesim bilinmez , tespit edilemez kuantum mekaniğin saptamaya çalıştığı ve arasındaki ilişkilerini

araştırdığı büyüklükler olasılıklardır bu maddelerden yola çıkıldığında, genel olarak klasik teorik fizik geçersiz yaklaşımı yanlıştır. Bunun yerine klasik teorik fizik kuantum

fiziğinin bir yaklaşımıdır. Bir özel durumdur ifadesi daha doğrudur.

7. Klasik fizikte uzay ve zaman süreklidir. Kuantum Fiziğinde süreksiz ve kesiklidir. Bu bakımdan Klasik fizikte nesnelerin özellikleri sürekli birer değişkendir. Oysa ki

Kuantum Fiziğinde tüm bu değişkenler süreksiz olup ani sıçrayışlarla bir durumdan diğerine geçiş olur.

8. Klasik fizikte determinizm yani “belirlilik” vardır. Oysa ki Kuantum fiziğinde olaylar determinist olarak gelişmezler. Daima belli bir olasılık yüzdesi bulunur.

9. Klasik fizikte bulunan determinizm nesnellikle el ele gider. Yani, nesnelerin birbirlerinden bağımsız oldukları ve her bir nesnenin çevresinden yalıtılarak incelenebileceği

inancı ve görüşü vardır. Oysa ki Kuantum Fiziğinde nesneler birer enerji dalgası olarak görüldüğünden klasik anlamda “nesnellik” kaybolmaktadır. Yerine bütünsel bir etkileşim ve

evrende sıçramalarla değişim kavramları ileri sürülmektedir.

10. Kuantum Kuramı gözlenen ile gözleyeni ayrı saymaz. Yani, biri diğerini etkileyip değiştirebilir. Bu bakımdan bağımsız nesne kavramı yok olduğu gibi etki edip dönüştürme

yeteneğinin sadece canlılara ait olmadığı da söylenebilir.

----------------------

Kuantum Fiziği Nedir?
Kuantum fiziği, moleküler, atomik, nükleer ve hatta çok daha küçük mikroskopik düzeyde madde ve enerji davranışları üzerine kurulu çalışmalardır. 20. yüzyılın başlarında,

makroskopik nesneleri yöneten yasaların, mikro boyutlarda aynı işleve sahip olmadığı tespit edilmiştir.


Kuantum Nedir?

"Kuantum" kelimesi Latincede "Miktar" anlamına gelir. Bu kelimeyle Kuantum fiziğinin uğraş alanına giren, tahmin edilen ve gözlemlenen farklı birimlerdeki madde ve enerjilere

gönderme yapılır. Uzay ve zaman dahi görünürde son derece kesintisiz ve sürekli olduğu halde, gerçekte birbiri ardına dizilmiş çok küçük değerlerde boşluklara sahiptir. Uzay,

zaman, enerji vb.'nin bu durumu, kavram olarak "kesikli" terimiyle ifade edilir. Kuantum kelimesi de aslında bu kesikli değerleri temsil eder.


Kuantum Fiziğinin Öyküsü ve Gelişimi

Bilimciler son derece hassas ölçümler için artık yeterli teknolojiye ulaştıklarını düşündüklerinde tekrar garip bir durum Karacisim Işıması'nda yaşandı. Klasik fizik

kurallarıyla karacisim ışıması açıklanamamaktaydı. Bu yüzden Kuantum Fiziği'nin doğuşu Max Planck'in 1900'de karacisim ışıması üzerine yaptığı incelemeyle ilişkilendirilir. Daha

sonraları Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger gibi bilimciler bu alanın gelişmesini sağladı. Bu bilim insanlarını kuantum fiziğinin

kurucuları olarak kabul edebiliriz. İronik bir şekilde, daha sonraları Albert Einstein kuantum mekaniğini benimsememiş, yıllarca çürütmeye veya değiştirmeye çalışmıştır.


Kuantum Fiziğinin Temel İlkeleri

Kuantum Fiziği alanında, bir şeyi gözlemlemek, o şeyin bulunduğu alandaki gidişatına etki eder. Gözlenen her şey gözlemciden etkilenir ve belli oranlarda belirsizlikler ortaya

çıkar. (  Heisenberg Belirsizlik İlkesi) (  Schrödinger'in Kedisi adlı düşünce deneyi)

Işık dalgaları parçacık gibi davranabilir ya da parçacıklar dalga gibi davranabilir. (  dalga-parçacık ikiliği)

Madde bir noktadan başka bir noktaya uzay içinde hareket etmeksizin geçebilir.

Gerçekte kuantum mekaniği bize evrenin tümünün bir seri olasılıklar bütünü olduğunu keşfettirmiştir. Ne yazık ki bu durum büyük cisimlerle ilgilendiğimizde geçerliliğini

yitirir.
Kuantum Dolaşıklık

Kuantum dolaşıklığa dair bir durumu açıklayan anahtar görüşlerden birisi, çok parçacıklı sistemlerin içinde yer alan ve diğerlerinin ölçümünü belirleyen herhangi bir tek

parçacığın kuantum durumunun ölçümünün, sistemin tamamını betimlemesidir. EPR Paradoksu bu durumu örnekleyen en önemli veridir. EPR Paradoksu, düşünce kökenli olmasına rağmen,

Bell Teoremi olarak bilinen birtakım testlerle deneysel olarak doğrulanmıştır.


Kuantum Optik

Kuantum Optik, Kuantum Fiziğinin öncelikli olarak ışığın davranışına odaklanan bir dalıdır. Kuantum Optik düzeyinde, Isaac Newton'ın geliştirdiği klasik optiğe karşıt olarak,

bir ışık hüzmesindeki fotonların bireysel davranışlarının toplamı o ışığın toptan durumunu belirler. Lazer bilimi de kuantum optiğin bir ürünüdür.


Kuantum Elektrodinamiği (  QED)

Foton ve elektronların etkileşimini araştıran alandır. 1940 ların sonunda Richard Feynman, Julian Schwinger, Sinitro Tomonage ve diğer bazı bilimciler tarafından

geliştirilmiştir. QED öngörüleri foton ve elektronların saçılmalarının 11 ayrı ondalık değerle ilişkili olduğunu belirtir.


Birleşik Alan Kuramı

Bu kuram Einstein'in Genel Görelilik Kuramı ile ilişkilendirilmeye çalışılan araştırmalarından oluşur. Fizikte tanımlanan Temel kuvvetleri birleştirmeye çalışır. Birleşik

kuramın merkezinde Kuantum Gravitasyon ve Sicim Teorisi bulunmaktadır.

Kuantum fiziği bazen Kuantum mekaniği ya da kuantum alan teorisi olarak anılır. Görüldüğü üzere çok çeşitli alt dalları var olduğu için bu dalların isimleri bazen kuantum fiziği

yerine kullanılabilir ve aslında kuantum fiziği hepsine verilen genel isimdir.


-----------------------

Kuantum mekaniği

Kuantum mekaniği; madde ve ışığın, atom ve atomaltı seviyelerdeki davranışlarını inceleyen bir bilim dalı.[1] Nicem mekaniği veya dalga mekaniği adlarıyla da anılır.[kaynak

belirtilmeli] Kuantum mekaniği; moleküllerin, atomların ve bunları meydana getiren elektron, proton, nötron, kuark, gluon gibi parçacıkların özelliklerini açıklamaya çalışır.[1]

Çalışma alanı, parçacıkların birbirleriyle ve ışık, x ışını, gama ışını gibi elektromanyetik radyasyonlarla olan etkileşimlerini de kapsar.[1]

İngilizcedeki karşılığı quantum, Latince 'quantus' (  ne kadar, ne büyüklükte) sözcüğünden gelir[2] ve kuramın belirli fiziksel nicelikler için kullandığı kesikli birimlere

gönderme yapar. İngilizce 'mechanics' sözcüğü ise "bir şeyin çalışma prensibi" anlamına gelir.[3] Kuantum mekaniğinin temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Max Planck, Albert

Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac, Wolfgang Pauli gibi bilim adamlarınca atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, anti

madde, Planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga kuramı, Kuantum alan kuramı gibi kavram ve kuramlar bu alanda geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değiştirilmesine

sebep olmuştur.

Tarihçe

Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü yılların sonlarına doğru, kara cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelektrik etki gibi bir takım olayları açıklamada yetersiz

kalmıştır. Açıklamaların yanlışlığı bilim adamlarının yetersizliğinden değil aksine klasik mekaniğin yetersizliğinden kaynaklanıyordu. En yalın halde klasik mekanik evreni bir

"süreklilik" olarak modelliyordu. Bazı deneysel gözlemleri açıklayabilmek için, 1900 yılında Max Planck enerji'nin, 1905 yılında ise Albert Einstein ışığın paketçiklerden

oluştuğunu, yani süreksizlik gösterdiği varsayımını kullanmak zorunda kaldılar. Elbette bu iki darbe klasik mekaniği yıkmadı. Bilim adamları uzunca bir süre, bu süreksizlik

varsayımlarını klasik mekanik kuramlarından türetmek için uğraştı. Yine aynı yıllarda, atomun iç yapısı üzerine yapılan deneyler bir gerçeği gözler önüne serdi: Ernest

Rutherford yaptığı deneyle atomun küçük bir çekirdeğe sahip olduğunu gösterdi.

Bu dönemde elektronun varlığı biliniyordu[kaynak belirtilmeli]. Bu durumda, eğer negatif yüklü elektronlar pozitif çekirdeğin etrafında dairesel hareket yapıyorlarsa, çok kısa

bir zaman diliminde elektronlar çekirdeğe düşeceklerdi. Bunun sebebi, elektromanyetik teoriye göre açıklanabilir: ivmelenen yükler ışıma yapar, dairesel hareket de ivmeli bir

hareket olduğu için, elektron bu ışımayla enerji kaybedecek ve çekirdeğe düşecek, güneş sistemine benzeyen klasik model çökecekti.

Geçiçi bir çözüm Niels Bohr'dan geldi. Elektronlar belli kuantizasyon kurallarınca, belli yörüngelerde hareket ediyorlar, enerjileri belli bir değere ulaşmadıkça ışıma

yapamıyorlar bu sayede sistem dengede durabiliyordu. Bu geçici çözüm küçük atomlarda işe yaradıysa da daha büyük kütlelerde işe yaramıyordu. Bohr atom modeline, modeli deneylere

uydurulmak için birçok yama yapıldı. Ne var ki Bohr'un "yamalı bohça"sı 1920'lere gelindiğinde artık iş görmüyordu, tayf çizgilerinin gözlenen yoğunluğunu yanlış veriyor, çok

elektronlu atomlarda salınım ve emilim dalgaboylarını tahmin etmede başarısız oluyor, atomik sistemlerin zamana bağlı hareket denklemini vermedeki başarısızlığı gibi birkaç

konuda daha gerçekleri gösteremiyordu.

Kuantum mekaniğini Planck doğurduysa, bebekliğinin sonu da De Broglie ile gelmiştir. Louis de Broglie; birçok elçi, bakan ve Dük yetiştirmiş, aristokrat bir Fransız ailesinin

çocuğuydu. Tarih eğitimi gördükten sonra fiziğe geçmiş ve 1923'te verdiği doktora tezinde, ışığın hem dalga hem de parçacık karakteri olmasından esinlenerek, aslında bütün madde

çeşitlerinin aynı özelliği gösterebileceğini önerdi. Ortaya koyduğu fikir, Bohr'un "gizemli" yörüngelerini açıklamada başarılı oluyordu.

Işığın girişim ve kırınım yaptığı, yani dalga özelliği gösterdiği, Thomas Young'in yaptığı çift yarık deneyi ile gösterilmişti. Ancak tüm madde parçacıklarının, su dalgaları ile

aynı matematiksel özellikleri gösterebileceği beklenmiyordu.

Max Planck 1900 yılında kara cisim ışınımı problemini (  morötesi facia diye de anılır), çözmek için

    E = h f {\displaystyle E=hf\,} {\displaystyle E=hf\,}

denklemini kullanmıştı. Bu denklem, foton kavramının başlangıcı oldu; çünkü f frekansındaki elektron salınımından oluşan ışığın, klasik mekanikle uyuşmayan bir şekilde, h*f nun

sadece tamsayı katlarında kesikli enerjiler (  E) taşıyabileceğini varsaymıştı (  'h', günümüzde Planck sabiti adıyla anılır). Fotonlar dalga özelliği gösteriyorsa, madde de bu

dualiteyi (  ikiligi) gösterebilir analojisi çok kuvvetli bir fikir idi. Bunun yanında önemli bir ipucu da Einstein'in birkaç yıl önce özel görelilik ispatında kullandığı Lorentz

Dönüşümleri idi.

Buna göre, serbest bir parçacık, yönü k, konumu x, frekansi f ve zaman bağlılığı t olan bir dalga ile ifade edilirse, 2*π*(  k*x - f*t) , ve bu faz Lorentz dönüşümlerinde sabit

kalacaksa, k vektörü ve f frekansı, x vektorü ve t zamanı gibi dönüşmelilerdi. Diğer bir deyişle, p ve E gibi. Bunun mümkün olabilmesi için, k ve f, p ve E ile aynı bağımlılığa

sahip olmalılardı, bu yüzden de onlarla doğru orantılı olmalılardı.

Bu şekilde, fotonlar için E=h*f olduğundan, madde için de,

    E = h f  v e  k = p / h {\displaystyle E=hf\ ve\ k=p/h} {\displaystyle E=hf\ ve\ k=p/h}

varsayımlarını yapmak 'doğal' gözükmüştür.

Bu varsayıma ek olarak, de Broglie, herhangi bir kapalı yörüngenin 1/|k| nın tam katı olması varsayımını da kullanarak, deneysel olarak gözlenen, ve Sommerfeld ve Bohr

tarafindan "kuantize olma şartları" olarak anılan şartları, matematiksel olarak kolayca türetti. Bu türetme gayet gizemli bir şekilde doğru sonuçlar verince (  Davisson ve Germer,

1927 yılında Bell Laboratuvarlarında gerçekleştirdikleri deneyle, elektronların da aynı ışık gibi girişim yaptığını ortaya koydular. Deney 1924'te de Brogli tarafından

önerilmişti) insanlar deneysel olarak başka şeyleri tahmin etmesini de beklediler.

Elbette yanıldılar çünkü bu şartlar serbest ışık parçaları için oluşturulan varsayımların, çekirdeğe bağlı elektronlar için uyarlanmasıydı ve çok ileri götürülmemesi

gerekiyordu.

Ama dalga mekaniği için doğru çıkış noktası idi.

Enteresan bir şekilde, 1925-1926 yılları arasında Werner Heisenberg, Max Born, Wolfgang Pauli ve Pascual Jordan, matris mekanigi ile kuantum mekaniğinin formal tanımını

yaptılar. Ama formalizmlerinde dalga mekaniğine yer vermediler. Benimsedikleri felsefe ise, tamamen pozitivist idi. Yani sedece deneysel olarak gözlenebilen değerleri gözönüne

alan bir yaklaşım kullandılar.

1926 yılında Erwin Schrödinger bir dizi denklemle dalga mekaniğini yeniden canlandırdı. Sonunda kendi dalga mekaniğinden Heisenberg'in matriks mekaniğini de türetip iki

formalizmin matematiksel olarak denk olduğunu da gösterdi (  son makalelerinden birinde Schrödinger, relativistik bir dalga denklemi de sunar).

Dirac'a göre ise tarih biraz daha farklı işlemiştir. Ona göre, Schrödinger önce relativistik dalga denklemini geliştirdi, sonra bunu kullanarak hidrojenin spektrumunu hesapladı

ve deneylere uymadığını gördü. Ancak bu denklemin, düşük hızlarda geçerli olan versiyonu aslında çalışıyordu, ve bildigimiz Schrodinger dalga denklemine ulaşılıyordu.

Daha sonra relativistik dalga denklemi Oskar Klein ve Walter Gordon tarafından yayınladı ve hâlâ Klein-Gordon denklemi olarak anılır.

Bu noktadan sonra Dirac; teoriye çeki düzen vermiş, özel görelilikle uyumlu hale getirmiş ve bazı deneylerin sonuçlarını teorik olarak üretmiştir. Örneğin pozitron'un varlığının

tahmini[kaynak belirtilmeli]. 1930'lara gelindiğinde ergenlikten çıkmış bir teori halini almıştır kuantum teorisi. Daha sonra 1940'larda Sin-Itiro Tomonaga, Julian Schwinger ve

Richard P. Feynman, Kuantum Elektrodinamiği (  Q.E.D.) konusunda önemli çalışmalara imza atmış, 1950'li ve 60'lı yıllar Kuantum renk dinamiğinin gelişimine tanık olmuştur.

Gelişmeler



    1897: Pieter Zeeman, ışığın bir atom içindeki yüklü parçacıkların hareketi sonucu yayımlandığını buldu; J.J. Thomson da, elektronu keşfetti.
    1900: Max Planck, kara cisim ışımasını kuantumlanmış enerji yayımı ile açıkladı, kuantum kuramı böylece doğmuş oldu.
    1905: Albert Einstein dalga özellikleri olan ışığın aynı zamanda, daha sonra foton diye adlandırılacak olan, belirli büyüklükte enerji paketlerinden oluştuğu düşüncesini

ortaya attı.
    1911-1913: Ernest Rutherford, atomun çekirdek modelini oluşturdu. Bohr ise atomu bir gezegen sistemi gibi betimledi.
    1923: Arthur Compton, X - ışınlarının elektronlarla etkileşimlerinde minyatür bilardo topları gibi davrandıklarını gözlemledi. Böylece ışığın parçacık davranışı hakkında

yeni kanıtlar ortaya koydu.
    1923: Louis de Broglie, dalga-parçacık ikiliğini genelleştirdi.
    1924: Satyendra Nath Bose-Albert Einstein, kuantum parçacıklarını saymak için, Bose-Einstein istatistiği diye adlandırılan yeni bir yöntem buldular.


Klasik mekanik, kuantum mekaniği ve kuantum mekaniği'nin matematiği

Klasik mekanik, nesnelerin konum ve momentumları bilgilerini kullanarak, çeşitli kuvvet alanları altında nasıl hareket etmeleri gerektiğini bulmaya çalışır. Kökleri çok eskiye

dayansa da başlangıcının Newton'un Principia'sı olduğunu kabul etmek yanlış olmaz. Daha sonra Euler, Lagrange, Jacobi, Hamilton, Poisson, Maxwell, Boltzman (  İstatiksel mekanik

ve klasik elektromanyetik teori de klasik mekaniğe katılabilir) gibi birçok ad tarafından çok çeşitli bakış açıları geliştirilmiş ve birçok alanda başarılı bir şekilde

uygulanmıştır. Klasik mekaniğin tamamlanmasının Einstein'ın görelilik kuramları ile gerçekleştiğini söylemek yanlış olur. Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü

yılların sonlarına doğru, siyah cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelelektrik etki gibi bir takım olayları açıklama da yetersiz kalmıştır. Açıklamaların yanlışlığı bilim

adamlarının yetersizliğinden değil aksine klasik mekaniğin yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Klasik mekanikteki sorunun ne olduğunu anlatmak aşırı teknik kaçacaktır, ancak en

yalın halde klasik mekanik evreni sürekli olarak modeller ve bu yaklaşım kendi içinde tutarlı degildir. Bunu gormek için termodinamikteki eş-dağılım prensibine (  "equipartition

theorem") bakmalıyız. Üç konum (  x, y, z) ve üç momentumla (  px, py, pz) tanımlanan parçacıklar, sonsuz sayıda parametreyle tanımlanmanan alanlarla biraradadır. Eş-dağılım

kuramınca sistemin enerjisinin, denge durumunda, sistemin tüm bileşenlerine eşit biçimde dağılması gerekir. Alanlar sonsuz bileşene sahip olduğundan bütün enerji alanlara

dağılmalıdır. (  Daha teknik bir ifade ile, denge durumundaki sistemde enerji, bütün özgürlük derecelerine eş olarak dağılır; alanlar sonsuz özgürülük derecesine sahip olduğu için

bütün enerji alanlara akmalıdır.) Evren dengede varsayılırsa, deneysel olarak böyle bir gözlemin olmaması, klasik mekaniğin "süreklilik" paradigmasında bir soruna işaret eder.

Kuantum kuramı ise olayı bambaşka bir şekilde ele alır. Parçacıklar artık doğrudan 3 konum ve 3 momentumla tanımlanmak yerine bir "dalga fonksiyonu" ile tanımlanırlar. Bu dalga

fonksiyonu parçacığın bütün bilgisini içinde barındırır ve dalga fonksiyonuna uygun "sorular" sorularak gerekli bilgi alınır. Örneğin konum bilgisi için dalga fonksiyonuna

"parçacık nerede?" sorusunu sorarsınız, o ise size parçacığın soruyu sorduğunuz anda nerede olabileceğini söyler. Buradaki kritik nokta olabilirliktir. Bu, dalga fonksiyonunun

bir de "olasılık fonksiyonu" olarak anılmasina neden olmaktadir. Daha sonra, bu olasılıksal durumu bilincli olup olmama durumuna baglayan Kopenhag Yorumu ortaya atılmıştır.

(  Matematik altyapısı yetersiz olanlar denklemleri görmezden gelebilirler.) Matematiksel olarak olayı şöyle tanımlayabiliriz:

Ψ (  x , t ) {\displaystyle \Psi (  x,t)} {\displaystyle \Psi (  x,t)} parçacığı tanımlayan dalga fonksiyonumuz olsun,
⟨ x ⟩ = ∫ Ψ ∗ (  x , t ) x Ψ (  x , t ) d x {\displaystyle \langle x\rangle =\int \Psi ^{*}(  x,t)x\Psi (  x,t)dx} {\displaystyle \langle x\rangle =\int \Psi ^{*}(  x,t)x\Psi (  x,t)dx}
integrali bize x'in beklenen değerini verir. Yukarıda bahsedilen soru sorma işlemi tam olarak böyle yapılır. Benzer şekilde momentumun beklenen değeri için;
⟨ p ⟩ = ∫ Ψ ∗ (  x , t ) ℏ i d d x Ψ (  x , t ) d x {\displaystyle \langle p\rangle =\int \Psi ^{*}(  x,t){\frac {\hbar }{i}}{\frac {d}{dx}}\Psi (  x,t)dx} {\displaystyle \langle p

\rangle =\int \Psi ^{*}(  x,t){\frac {\hbar }{i}}{\frac {d}{dx}}\Psi (  x,t)dx}
şeklinde soruyu sorarız. Ψ ∗ (  x , t ) {\displaystyle \Psi ^{*}(  x,t)} {\displaystyle \Psi ^{*}(  x,t)} dalga fonksiyonumuzun karmaşık eşleniğidir. Karmaşık eşlenik ve dalga

fonksiyonu arasında kalan ifadeler gözlemlenebilirlerimizin, yani konum ve momentumun, konum uzayındaki operatörleridir. Operatörler sorunun ta kendisidir.

Konum ve momentum dışında daha birçok gözlemlenebilir ile işlem yapılabilir. Ancak konum ve momentum operatörleri kullanılarak diğer birçok operatörü elde etmek mümkündür. İşin

ilginç yanı bu operatörle elde etmek için klasik formüller kullanılır. Örneğin kinetik enerji klasik mekanikte;
T = p 2 2 m {\displaystyle T={\frac {p^{2}}{2m}}} {\displaystyle T={\frac {p^{2}}{2m}}}
şeklinde tanımlanırken kuantum fiziğinde kinetik enerji operatörü yine aynı ifadeyle yazılır. Tek fark "p" artık bir sayı değil bir operatördür. Bu bize Ehrenfest teorimince

sağlanır ve bütün operatörleri klasik yasaları kullanarak türetebiliriz. Bu noktada "Peki, dalga fonksiyonu nedir?" sorusuna dönmeliyiz. Dalga fonksiyonu bize Schrödinger

denklemi tarafından verilen, bir bakıma parçacığın kimlik kartıdır.Bir boyutta Schrödinger denklemi;
i ℏ d d t Ψ = − ℏ 2 2 m d 2 d x 2 Ψ + V (  x , t ) Ψ {\displaystyle i\hbar {\frac {d}{dt}}\Psi =-{\frac {\hbar ^{2}}{2m}}{\frac {d^{2}}{dx^{2}}}\Psi +V(  x,t)\Psi } {\displaystyle

i\hbar {\frac {d}{dt}}\Psi =-{\frac {\hbar ^{2}}{2m}}{\frac {d^{2}}{dx^{2}}}\Psi +V(  x,t)\Psi }
şeklinde yazılabilir. İfade bir bakıma enerji denklemidir ve bahsi geçen "kimlik" kartını sistemin enerjisine göre verir. (  Burada kimlikten kasıt, parçacığın elektron mu yoksa

nötron mu olduğu değil, momentumu, konumu, kinetik enerjisi gibi gözlemlenebilirleridir.) Bu denklem çözüldüğünde parçacığımızın dalga fonksiyonunu elde etmiş oluruz. En basit

atom olan hidrojen atomunun zamandan bağımsız analitik olarak çözülmesi bile zordur, neyse ki belli formalizmlerle, daha karmaşik sistemleri yaklaşımlar yaparak çözmek mümkün

oluyor.

Kuantum mekaniği temelinde bir olasılık teorisidir. Dalga fonksiyonu içinde sistemin bütün olası durumlarını barındırır. Siz soruyu sorduğunuzda size en olası cevabı verir,

ancak soru sorma işlemi dalga fonksiyonunu "dağıtır" ve siz bir daha sorduğunuz zaman artık başka bir cevap alırsınız. Bunun yanı sıra kuantum mekaniği yapısı ötürü

belirsizlikler barındırır. Bu belirsizlikler bazı gözlemlenebiliri ne kadar iyi bilirseniz diğer bazıları hakkında o kadar az şey bileceğinizi söyler. Örneğin konum ve momentum

böyle bir çift oluşturur. Birini ne kadar iyi bilirseniz diğeri hakkında o kadar az bilginiz olur. Bu Heisenberg belirsizlik ilkesi olarak bilinir. Konum ve momentum için

Heisenberg belirsizlik ilkesi şöyle gösterilir:

σ x σ p ⩾ ℏ 2 {\displaystyle \sigma _{x}\sigma _{p}\geqslant {\frac {\hbar }{2}}} {\displaystyle \sigma _{x}\sigma _{p}\geqslant {\frac {\hbar }{2}}}
Bu ifade de σ x {\displaystyle \sigma _{x}} {\displaystyle \sigma _{x}} ve σ p {\displaystyle \sigma _{p}} {\displaystyle \sigma _{p}} ile verilenler sırasıylayla konum ve

momentumdaki belirsizliklerdir.

Yukarıda ele alınan kuantum mekaniği, öklidyen bir uzayda çalışılmış kuantum mekaniğidir, diğer bir deyişle göreceli değildir. Einstein'ın özel görelilik kuramına uyan bir

kuantum mekaniği türetmek mümkündür. Hatta ilk bakışta kolay bir uğraştır. Kuantum fikrine ve özel göreliliğe biraz aşina olan biri bile çözüme kolayca ulaşır. Yukarıda

değinilen Schrödinger denklemini daha sade bir formda şöyle ele alabiliriz:

i ℏ ∂ ∂ t Ψ = H Ψ {\displaystyle i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\Psi =H\Psi } {\displaystyle i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\Psi =H\Psi }

Burada H olarak verilen Hamiltonian operatörüdür. (  Toplam enerji olarak düşünülebilir.) Relativistik olmayan serbest parçacık (  potansiyel enerji sıfır) için Hamiltonian:

H = p 2 2 m {\displaystyle H={\frac {p^{2}}{2m}}} {\displaystyle H={\frac {p^{2}}{2m}}}

olarak verilir. Relativistik serbest parçacık içinse Hamiltonian:

H = m 2 c 4 + p 2 c 2 {\displaystyle H={\sqrt {m^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}} {\displaystyle H={\sqrt {m^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}}

şeklinde yazılabilir. İfade pek yabancı değil, değil mi? Hayır, olaya klâsik mekanik açısından bakarsanız, parçacığın durduğunu kabul edersek, momentum sıfır olacak ve ünlü E =

m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} 'yi elde etmiş olacaksınız. Şimdi relativistik Hamiltonianla Schrödinger denklemini yeniden yazalım:

(  − i ℏ ∇ ) 2 c 2 + m 2 c 4 ψ = i ℏ ∂ ∂ t ψ . {\displaystyle {\sqrt {(  -i\hbar \mathbf {\nabla } )^{2}c^{2}+m^{2}c^{4}}}\psi =i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\psi .}

{\displaystyle {\sqrt {(  -i\hbar \mathbf {\nabla } )^{2}c^{2}+m^{2}c^{4}}}\psi =i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\psi .}

Karesi alınırsa

    ∇ 2 ψ − 1 c 2 ∂ 2 ∂ t 2 ψ = m 2 c 2 ℏ 2 ψ {\displaystyle \mathbf {\nabla } ^{2}\psi -{\frac {1}{c^{2}}}{\frac {\partial ^{2}}{\partial t^{2}}}\psi ={\frac {m^{2}c^{2}}{\hbar

^{2}}}\psi } {\displaystyle \mathbf {\nabla } ^{2}\psi -{\frac {1}{c^{2}}}{\frac {\partial ^{2}}{\partial t^{2}}}\psi ={\frac {m^{2}c^{2}}{\hbar ^{2}}}\psi }

elde edilir. Bu denklem Klein-Gordon denklemi olarak bilinir. Ancak denklem bir takım teknik nedenden ötürü sorunludur. Daha geçerli relativistik çözüm Dirac tarafından

keşfedilmiştir ve kendi adıyla anılan denklemle verilir. Ultramikroskobik boyutlarda (  Planck Uzunluğu) uzayın küçük dalga boylarında bir kaos olduğu düşünülür. Evrenin milyarda

birinin milyarda birinin milyonda biri boyutlarda gözleyecek olursunuz Evren bir kaos olarak görünür.

Kuantum mekaniği tarihi gelişimi boyunca birçok sınavdan alnının akıyla çıkmayı başarmıştır. Olguları büyük bir doğrulukla açıklaması, yeni olgulara ışık tutması bir teoriden

beklenen özelliklerdir ve kuantum mekaniği bu işi gerçekten oldukça iyi başarmıştır. Kuantum fikirleri üzerine gelişen kuantum elektrodinamiği (  QED) ve kuantum renk dinamiği

(  QCD) bu güne kadarki hiçbir teorinin ulaşamadığı hassasiyetlerde sonuçlar vermişlerdir. Ne varki geçtiğimiz yüzyılın çok büyük iki teorik açılımı bir biriyle uyuşmamaktadır.

Doğada bilinen 4 kuvvetten 3'ü, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü kuvvetler,kuantum kuramlarıyla ele alınabilirken kütle çekimin henüz tutarlı bir kuantum kuramı bulunamamıştır.

Her ne kadar sicim kuramları kuantum kütle çekime aday gibi görünsede çözülmesi gereken çok büyük sorunlar halen daha bulunmaktadır. Günümüzde yaygın kanı kuantum ve kütle

çekimin üstünde, doğrusal olmayan daha genel bir kuramın yer aldığıdır.

Kuantum Mekaniği'nin Uygulamaları

Kimyasal ve fizik bilimlerinin temelleri şu temel araştırma alanları üstüne kuruludur:

    Akışkanlar Mekaniği
    Elektromanyetik
    İstatistiksel Mekanik
    Kimyasal Kinetik
    Klâsik Mekanik
    Kuantum Mekaniği
    Optik
    Termodinamik

Diğer tüm fizik ve kimya dalları, bu temel düzeneklerin uygulamalarıdır. O halde bunlara "saf", diğerlerine "uygulamalı" fizik ve kimya gözü ile bakılabilir. Kuantum mekaniğinin

mikro sistemlere uygulanması ile şu uygulamalı fizik ve kimya dalları türetilmiştir:

    Anorganik Kimya, Organik Kimya, Biyokimya: Bunlar da temel uygulama dalı olan Kuantum Kimyası'nın özel olarak -sırasıyla- anorganik, organik ve biyomoleküllere olan

uygulamasıdır.
    Katı Hal Kimyası (  Fiziği): Katı halin kuantum mekaniği
    Kuantum Kimyası: Atom ve moleküllerin kuantum mekaniği (  Fizik'te genelde Atom ve Molekül Fiziği ismi tercih edilir)
    Nükleer Kimya (  Fizik): Çekirdeğin kuantum mekaniği
    Parçacık Kimyası (  Fiziği): Atomaltı parçacıkların kuantum mekaniği
    Plazma Kimyası (  Fiziği): Plazmanın kuantum mekaniği
    Sıvı Hal Kimyası (  Fiziği): Sıvı halin kuantum mekaniği

Fotokimya ve fotofizik, yüzey kimyası, vb. pek çok dal da kuantum mekaniğinden uygulamalar içermektedir.

Kuantum mekaniği her ne kadar çok küçüklerin dünyasını modelleyen bir kuram olsa da uygulama alanları gerek dolaysız gerek dolaylı yollarla çok geniştir. Kuantum mekaniği

biyoloji, malzeme bilimi, elektronik gibi birçok alanın günümüzdeki anlamına kavuşmasını sağlamıştır.

Laser, maser, yarı iletkenler gibi günümüzün olmazsa olmazlarının icatları, kuantum mekaniği sayesinde mümkün olmuştur. Ayrıca elektron mikroskobu, atomik kuvvet mikroskobu,

taramalı tünellemeli mikroskop gibi biyoloji ve nanoteknolojik uygulamaların olmazsa olmazları; PET-Scan (  Positron Emmission Tomography), MRI (  Magnetic Resonance Imaging),

Tomografi gibi tıbbi görüntüleme cihazları yine kuantum mekaniğinin bize gösterdiği belli doğa olgularını kullanarak çalışırlar. Yine tıp, nanoteknoloji, elektronik gibi birçok

alanda sayısız kullanımı olan fiberler kuantum mekaniğinin doğrudan uygulamasına örnektir. Modern kimya, kuantum fikirleri üzerine inşa edilmiş ve çok karmaşık moleküllerin

yapıları bu sayede anlaşılmıştır.
Kuantum mekaniği felsefesi

Yazının önceki bölümlerinde kuantum mekaniğinin bugüne kadar girdiği birçok sınavdan başarıyla çıktığını söyledik. Peki, nasıl olur da bu denli başarılı bir teorinin kritik bir

felsefesinden söz edilebilir? Dahası teorinin önemli felsefî sorunlar yarattığını ileri sürebiliriz?

Kuantum mekaniği çok sağlam matematik temelleri üzerine kurulmuştur. Sistemlerin doğası bu matematikle modellenir. Ancak başlı başına bu modelleme kuantum mekaniğinin temel

kavramlarının çözümlenmesinde yetersizdir. Örnek verecek olursak, Ψ (  x , t ) {\displaystyle \Psi (  x,t)} {\displaystyle \Psi (  x,t)} bir dalga fonksiyonudur. Bu dalga

fonksiyonunun mutlak karesinin olasılık genliği olduğu ise bir yorumdur. Eğer bu yorumu araştırır ve genel bir çerçeveye oturtmak istersek, o zaman, kuantum mekaniği felsefesi

yapmış oluruz.
Kuantum mekaniği tamamlanmış bir teori midir?

Kuantum mekaniğinin temelleri Heisenberg belirsizlik ilkesinin formüle edildiği 1927 yılından bu zamana dek hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Kuantum mekaniğinin uzantısı olarak

ortaya çıkan teorilerde ortaya çıkan kavramlar da, bildiğimiz kadarıyla bu temel ilkelerde değişiklik yapılmasını gerektirmezler. Kuantum mekaniği doğduğu andan itibaren temel

ilkelerin anlaşılması bakımından büyük tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalardan biri A. Einstein, B. Podolsky ve N. Rosen'in 1935 yılında "Doğanın Kuantum Mekaniksel Tasviri

Tamamlanmış Kabul Edilebilir mi?" başlığıyla yayınladıkları ve yazarlarının adlarının başharfleriyle "EPR Paradoksu" olarak adlandırılan makalesiyle başlamış olup, hâlen de

önemini korumaktadır. EPR makalesi bir fizik teorisinin tamamlanmış kabul edilebilmesi için iki temel koşulu yerine getirmesi gerektiğini söyler. Bunlar;

    Teorinin doğruluğu
    Teorinin tamamlanmışlığı

EPR makalesine göre teorinin doğru olarak nitlendirilebilmesi için teorinin deney sonuçlarıyla uyumluluğu göz önüne alınmalıdır. Bu bakımdan kuantum mekaniği deneylerle büyük

bir uyum gösterdiği için doğru kabul edilir. Teorinin başarısı için gerekli olan diğer koşul olan tamamlanmışlık için ise makalede şu koşul verilmiştir: "Bir fizik kuramında,

her fiziksel gerçekliğe karşılık olan bir öge bulunmalıdır."

Makalede fiziksel gerçeklik şu şekilde tanımlanmıştır: "Bir fiziksel niceliğin değerini, dinamik sistemi herhangi bir biçimde bozmaksızın kesinlikle tahmin edebiliyorsak, o

zaman, fiziksel gerçekliğin, bu fiziksel niceliğe karşılık olan bir ögesi vardır."

Fiziksel niceliğin kesin bir değerini, dinamik sistemi bozmadan teoride elde edebiliyorsak, o zaman, teoriden hesap ile elde edilen bu kesin değer fiziksel gerçekliğin bir

ögesine karşılık gelecektir. Ancak fiziksel gerçekliğin bütün ögelerinin fizik teorisinde karşılıklarının bulunması gerektiğine dair bir koşul ileri sürülmemiştir. Bu nedenle,

EPR'ye göre, doğru olan teorinin aynı zamanda tamamlanmış olması gerekmez.

Fiziksel gerçeklik ölçütünün kuantum mekaniği çerçevesinde nasıl kullanıldığı makalede şu örnekle açıklanmıştır. Elimizdeki parçacık Φ (  p ) {\displaystyle \Phi (  p)}

{\displaystyle \Phi (  p)} fonksiyonu ile gösterilsin. Fonksiyonu;

Φ (  p ) = ∑ j a j ϕ j (  p ) {\displaystyle \Phi (  p)=\sum _{j}a_{j}\phi _{j}(  p)} {\displaystyle \Phi (  p)=\sum _{j}a_{j}\phi _{j}(  p)}

şeklinde gösterelim. Bu parçacığın momentumu ölçülmeden önce şu önerme ileri sürülebilir: Parçacığın momentumunun ölçümden sonra p i {\displaystyle p_{i}} {\displaystyle p_{i}}

değerini alma olasılığı | a i | 2 {\displaystyle |a_{i}|^{2}} {\displaystyle |a_{i}|^{2}} dir. Ayrıca;

∑ j | a j | 2 = 1 {\displaystyle \sum _{j}|a_{j}|^{2}=1} {\displaystyle \sum _{j}|a_{j}|^{2}=1}

olduğunu kabul edelim. Eğer alınabilecek birden çok momentum değeri mevcutsa | a i | 2 {\displaystyle |a_{i}|^{2}} {\displaystyle |a_{i}|^{2}} 1'e eşit değildir. Bu sebepten

ötürü fiziksel gerçeklik ölçütü bu durumda kullanılamaz.
Literatür
Ders kitapları

    J. J. Sakurai, J. Napolitano, Modern Kuantum Mekaniği, Palme Yayıncılık 2012 (  ISBN 9780805382914).
    T. Dereli, Kuantum Mekaniği I, ODTÜ Yayıncılık (  ISBN 9789757064091).
    E. Aygün, M. Zengin, Kuantum Fiziği, Ankara Üniversitesi Yayınları, 2. baskı, 1992.
    J. J. Sakurai, Advanced Quantum Mechanics, Addison-Wesley, 1967(  ISBN 9780201067101).

Fiziğin diğer alanları hakkında yazılan ilgili ders kitapları

    B. H. Bransden, C. J. Joachain, Atom ve Molekül Fiziği, On Dokuz Mayıs Üniversitesi Yayınları.
    T. N. Durlu, Katı Hal Fiziğine Giriş, Ankara Üniversitesi Yayınları, 2. baskı, 1992.
    E. Aygün, M. Zengin, Atom ve Molekül Fiziği, Ankara Üniversitesi Yayınları, 1992.
    D. Halliday, R. Resnick, Fiziğin Temelleri 2, Palme Yayıncılık.
    A. Beiser, Çağdaş Fiziğin Kavramları, Dicle Üniversitesi Yayınları, 2. baskı,1989.
    C. Önem, Fizikte Matematik Metotlar, Birsen Yayıncılık, 3. baskı.


---------------------


Kuantum Fiziği Nedir?
Yüzyılımızın başında ortaya atılan iki teori, fizik ve felsefe dünyamızı çok derinden etkiledi. Bunlar kuantum ve rölativite teorileriydi. Rölativite, tek başına kendi yolunda

yürüyen bir adamın ürünüyken, kuantum teorisi birçok kişinin katkılarıyla oluşmuştu: Planck, Einstein, Bohr, De Broglie, Schroedinger, Heisenberg, Dirac ve Paui gibi... Ve her

birine bu katkılarından dolayı Nobel ödülü verilmişti.

Otuz yıl kadar süren bir arayışın sonunda da kuantum mekaniği denilen yeni bir bilim felsefesi doğdu. Kısaca tanımlamak gerekirse, atom altı parçacıklarının fiziksel yapılarını

(  Konum, momentum,...gibi), matematiksel bazı denklemlerle açıklama sistematiğidir.Burada araya girerek yazıda geçecek ve okuyucuların yabancı olduğu bazı fiziksel tabirlere

kısa bir açıklama getirelim:

Dalga boyu; belli bir anda, bir dalga tepesinden en yakın dalga tepesine olan mesafedir. Elektromanyetik Spektrumu oluşturan gama, X, mor ötesi, görünen ışık ve kızıl ötesi

ışınlarıyla, mikro dalgalar, radyo, radar ve televizyon dalgalarının farklı özellikler göstermesi, sadece aralarındaki dalga boyu farkı nedeniyledir. Bu ise, elektromanyetik

dalgaları taşıyan foton adını verdiğimiz parçacıkların ihtiva ettiği enerji miktarına bağlıdır. Fotonun enerjisi ne kadar fazla ise, dalga boyu (  iki dalga tepeciği arasındaki

mesafe ) o kadar kısa, frekansı ise (  Bir saniyede belli bir yerden geçen dalga sayısı ) o kadar fazladır.

Her şey Max Planck (  1858-1947)'in 1900'de Kara Cisim radyasyonu üzerine çalışırken ışığın "kuantum" dediği enerji paketçiklerinden oluştuğunu bulmasıyla başladı. Bulduğu formül,

ışık enerjisinin dalga paketleri halinde aktarıldığını ifade ediyordu.

Planck'ın yetkin örnek olarak aldığı Kara Cisim üzerindeki kuramsal çalışması 1900'de yayımlandı. Çalışmanın dayandığı temel düşünce şuydu : Madde, çeşitli frekansları paketler

halinde bulunduran ve bu frekansları yayan bir kaynaktı. Gerçi bu düşüncenin yürürlükteki kurama ters düşen yanı yoktu : Ne var ki, Planck aynı zamanda madde dediğimiz kaynaktan

çıkan frekansların sürekli değil de paketçikler şeklinde salındığı görüşünü ileri sürdü. Klasik fizik ise, enerjinin paketler şeklinde değil de sürekli bir akıntı (  su dalgası

gibi) olduğunu düşünüyordu.

____________ klasik fizik
_ _ _ _ _ _ _ _ Kuantum fiziği

Radyasyonun tanecik görünümünün daha basit bir örneği foto elektrik olayıdır. Einstein 1905 yılında yayımladığı makalelerinden birinde bu konuyu açıklıyordu. Fotoelektrik

olayını basit olarak şöyle izah edebiliriz: Metal bir yüzeye düşürülen ışık, yüzeyden elektron koparır. Koparılan elektron, devrede bir akım meydana getirir. Fizikçiler, bu

elektronun hızının şiddetinden bağımsız olmasını anlayamıyorlardı. Kopan elektronun hızı, ışığın rengine yani dalga boyuna bağlı olmalıydı.

Einstein, ışığın aslında dalga olmayıp fotonlardan, yani kuantum paketçiklerinden oluştuğunu öne sürerek sonuca açıklama getirdi. Buna göre metal yüzeyden kopan elektronun hızı,

kuantum paketçiğinin enerjisine veya frekansına bağlıdır. Işığın şiddetini artırmak, sadece kuantum paketçiklerini artırmak anlamına geliyordu. Dolayısıyla, ışığın şiddetini

artırmak, yüzeyden koparılan elektron miktarını çoğaltır fakat, elektronun yüzeyden ayrılma hızına etki edemezdi.

Böylece Einstein, ışığın bir dalga olmayıp, parçacıklar (  fotonlar) topluluğu olması gerektiğini öne sürdü.Işığın parçacık gibi davranabileceğinin kesin delili, 1922'de Compton

tarafından bulundu. Compton, yaptığı deneyde, fotonun momentumu varmış gibi parçacık hareketi yaptığını gözlemledi.Newton zamanından beri girişim ve kırınım deneyleri, ışığın

dalga karakterinde olması gerektiğini söylüyordu.Işığın, parçacık yapısında yani enerji paketçikleri (  kuantumlar) cinsinden olaylar henüz açıklanamamıştı. Görünürdeki bu

çelişki, dalga-parçacık ikilemi olarak bilinir. Modern yoruma göre her iki karakter de doğrudur: Işık bazı olaylarda dalga, bazı olaylarda da parçacık gibi davranır. Ama iki

karakteri de aynı anda gösteremez.Bu gelişmelerden sonra sıra, klasik fiziğin açıklamada yetersiz kaldığı atom yapısına gelmişti. Danimarkalı bilim adamı Niels Bohr (  1885-1963)

1913'te atom yapısına ilişkin günümüzde de kabul edilen bir teori oluşturdu. Bu teori, Planck'ın orijinal kuantum teorisi, Einstein'in ışığın foton kuramı ve Rutherford'un atom

modellerinin fikirlerinin bir birleşimidir.

Bohr teorisinin varsayımları şunlardır:

    Elektron, protonun etrafında Coulomb (  + yükün – yükü çekmesi) çekim kuvvetinin etkisi altında, dairesel bir yörüngede hareket eder.
    Elektron atom etrafında belirli yörüngelerde bulunur. Bu yörüngeler çeşitli enerji seviyelerdir. Bir üst yörüngeye geçmek için enerjiye ihtiyaç duyulur, alt seviyeye geçmek

için de dışarıya enerji verilir.
    Elektron ancak, enerjisi E1 olan kararlı bir durumdan, daha düşük enerjili bir E2 durumuna geçiş yaptığında enerji farkıyla orantılı bir enerji yayınlar.

Bohr'un teorisi, hidrojen atomunda ve hidrojene benzeyen bir kez iyonlaşmış iyon ile iki kez iyonlaşmış lityum gibi iyonlarda başarıyla uygulandı. Bununla birlikte, teori daha

karmaşık atomların ve iyonların spektrumlarını doğru olarak tanımlayamazdı.Atomik sistemlerin yeni mekaniğine doğru ilk cesur adım, 1923 yılında Louis Victor De Broglie

tarafından atıldı. De Broglie, doktora tezinde, fotonların dalga ve tanecik özelliklerine sahip olmalarından dolayı, belki bütün madde biçimlerinin tanecik özellikleri olduğu

kadar, dalga özelliklerine de sahip olacakları tezini ileri sürdü. O zaman için hiçbir deneysel doğrulanması olmayan bu öneri, oldukça büyük, devrimci bir düşünce idi. De

Broglie'ye göre elektronlar, hem tanecik hem dalga olarak ikili bir doğaya sahiptirler. Her elektrona, ona uzayda yol gösteren veya "yörünge çizen" bir dalga eşlik ediyordu. De

Broglie bu savı ile 1929 yılında Nobel ödülü aldı.

Schrödinger, 1926 yılında "Schrödinger Dalga Denklemi" olarak izah ettiği elektron dalgalarını eski fizikçilerin aşina olduğu su ve ses dalgalarının denklemleri gibi

matematiksel bir denklemle ifade etti. Bu nedenle Schrödinger'in dalga mekaniği, Max Planck ve de Broglie gibi fizikçiler tarafından hüsn-ü kabul gördü. Schrödinger, Kuantumun

dışladığı neden-sonuç bağını dalga denklemi yardımıyla ortadan güya kaldırıyordu. Ona göre elektronların bir durumdan bir başka duruma ani değişimlerinin sebebini. Elektron

geçişlerini bir keman telinin titreşimleri gibi, bir notadan diğerine geçiş olarak yorumladı.Paul Adrian Maurica Dirac (  1902-1984),1926' da özel rölativite kavramlarından

yararlanarak. Schröndinger dalga denklemini değişik biçimde ortaya koydu. Dirac'ın fiziğe ikinci önemli katkısı, 1928'de özel rölativite teorisini kuantum mekaniği ile

uyuşturması olmuştur.

1927'de , Werner Heisenberg (  1901-1976) ilk kez bir parçacığın konumunu ve momentumunu aynı anda son derece doğrulukla belirlemenin olanaksız olacağını öne sürdü. Bu demektir

ki, bir parçacığın tam konumunu ve tam momentumunu aynı anda ölçmek fiziksel olarak olanaksızdır.

Örneğin elektronu ele alalım. Çekirdek etrafında hızı en az, 10^10 cm/sn içinde tanımlanmalıdır. Aksi halde, atomun çekiminden kurtulup dışarıya fırlayacaktır. Bu, elektronun

konumunda yaklaşık 10^-8cm.lik bir belirsizliğe denk gelir. Bu ise atomun toplam boyutudur. Elektron, atom etrafında o derece yayılmıştır ki, yörüngenin kalınlığı atomun yarı

çapına eşit olur. Yani, elektron aynı anda çekirdeğin her tarafında bulunabilir. (  Dünyanın, Güneşin hemen dibinden şimdiki yörüngesine kadar bütün alanlarda bulunma ihtimali

gibi) Bu durum, "fiziksel olarak şu cisim çoğunlukla burada,ama kısmen orada, ara sıra da uzakta..." gibi ifadelerin kullanılmasını gerektirir. Neticede, Kuantum fiziği tek ve

kesin bir sonu değil, birtakım olası sonuçlar öngörür ve her birinin ne kadar mümkün olduğunu söyler.

Fizikçi Nick Herbert, dünyayı "sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası" olarak ifade etmektedir. Midas'ın dokunduğu her şeyi

altın yapan elleri gibi...

John Wheler "Bizler sadece gözlemci değiliz, olanları anlatma hakkımız olduğu gibi, oluşturan da yine bizleriz." der. Ve "Olanlarla olacakları bizler gözlem aletlerimizle

belirlemekteyiz" diyen Bohr'a hak verir.

Hilbert Uzaylarının bazılarında zaman yoktur, bazılarında zaman teğettir. Bir diğerinde zaman ileri akarken, başkasında geriye doğru akmaktadır. Zaman alternatif akım gibi bir

ileri bir geri osilasyonik çalışır. Örneğin, orada insan yaşlı doğar sonra gittikçe gençleşir. Şu sırada belli bir toleransa ihtiyacım var. Çünkü, ele aldığım konunun ana teması

"Belirsizlik ilkesi"dir. Eski bir devlet adamı için beceriksizliğini ifade eden bir söz vardır; "iki işi bir arada yapamazdı" derler. Örneğin, hem çiklet çiğneyip hem

yürüyemezdi. Gerçi bu kadar beceriksizliğin mübalağa edilmiş şeklidir. Bir yandan konuşur bir yandan da otomobil kullanabiliriz. Ama bir kitaptan not alırken aynı anda mektup

yazamayız, iki ayrı dili konuşan iki kişi arasında tercümanlık yapan biri aynı anda şarkı söyleyemez. Örnekler pek çoktur, en akıllı yaratık "insan"dan söz ediyoruz. Fakat aşağı

doğru inildiğinde, atomlara gelince durum değişmektedir. Atomik ve subatomik partiküller aynı anda pek çok şeyi yapabilecek evrensel Zeka ya sahiptirler.

Kuantum mikrofiziğinden önce, Klasik Fizik zamanında, Comogenesis yani evrenin kökeni ve gelişimi ile ilgili teoriler, günümüzdeki kadar gelişmemişti. Bugün ise Kuantumcular

artık gözlenemez evrenlerin içinde adeta evlerindeymiş gibi davranmaktadırlar.

KUANTUM kelimesi Latincede "Nicelik", kuantum olaylarında ise "parçacık" anlamındadır.

Alman Fizikçi Max Planck 1900 yılında bir teori ortaya koydu. KUANTUM TEORİSİ. Buna göre enerji, düz ve sürekli değil; kesik, kopuk, ardışık, noktasal paketçiler halinde

yayılıyordu. Planck bu düşünceyi bir sabitle "Planck sabiti", "h" ile fiziğe kazandırdı.

Newton'a göre ışık, 'Corppuscule' denilen madde akımıydı. Tanecikli bir yapıya sahipti. Maxwell ise ışığın dalga davranışı gösterdiğini savunmaktaydı, Kuantum teorisi, fiziğin

bu en büyük tartışmasını uzlaştırmış bulunmaktadır.

Kuantum olaylarında ışık, hem madde hem de dalga özelliği taşımaktaydı. Foton denilen maddeciğe, uzayda bir de dalgacık eşlik etmekteydi. Yani ışık, uzayda yol alırken bir dalga

gibi, önüne engel çıkınca da aktif bir parçacık gibi davranmaktaydı. Aslında madde ile enerji farklı şeyler değildi. Madde yoğun, enerji ise seyrek madde idi ve birbirine

dönüşebilirlerdi.

Einstein'in ünlü denklemi E=m.c2 bunu anlatır, 'enerji, maddenin kütlesi ile ışık hızının karesinin çarpımına eşittir.'

Einstein, Lenard ve Comten, ışığın tanecik yapısını soruştururken, Louis De Bruglie de dalgacıkların yapısını araştırmaya başladı. Broglie, atomaltı parçacıkların aynı zamanda

dalga boyu olduğunu keşfetti. Elektron, Proton gibi parçacıklara bir dalga boyu eşlik etmekteydi. Hareket halindeki bu parçacıklar dalga davranışında bulunuyorlardı, yani

titreşiyorlardı.

Riemann Tansörü (  Big Bang Öncesi Hareketlilik). Birinci derecede hacim koruyan "Gel-Git" şekil değiştirmelerini belirten kuram.

Kuantum Mekaniği, fiziği bu özel alanı "Bilgi teorisi" olarak da tanımlanmaktadır. Ancak bu düşünce, bu konudaki teknik ilerlemelerden kaynaklanmaktadır.

Kuantum Teorisi ile ortaya çıkan ilkelerden biri de 'Hilbert Uzayı' teorisidir, belli bir operatöre bağlantı olarak Kuantum Teorisinin matematiksel çerçevesini ve dilini ifade

eder. Diğer bir ilke ise Kuantum Dinamiği ilkesidir, Erwin Schrodinger bu denklemin kurucusudur.

Fizik tarihinde bazen bir fikri ortaya atanların, sonraki gelişmelerden memnun olmadığı da görülmüştür. Örneğin Newton'un Girişim Halkaları deneyi, Faraday'ın kısmen kendi

deneyimlerinden kaynaklanan "Maxwell Denklemleri"ni fazla matematiksel bulması gibi. Kuantum Mekaniğine temel katkıları olan birçok fizikçi sonradan bu önemli teoriye cephe

almışlardır.

1900'de "Enerji Kuantumu" fikrini ortaya atan Max Planck'ın bu girişimini çok beğenen Einstein işi biraz daha ileri götürerek Fotonları deklare etti. Fakat Planck, Eintein'in bu

fikrini 1913'te hala kabul etmemişti.

Aslında, Einstein foton kavramını ortaya attıktan sonra Kuantum Teorisi şekil almaya başlamıştır.

Luis de Broglie "parçacık-Dalgacık" dualitesi fikrini ortaya koyduktan sonra Max Planck da teorinin "İhtimaller" cinsinden yorumunu yaptı. Niels Bohr "Objektif Gerçeklik"

felsefesi görüşü ile teoriyi tanımladı ve Einstein, Podolsky, Rosen'in (  EPR) makalesi yayınlandı. Bu makale, Kuantum serisinin şaşırtıcı yanlarını sergilemesi bakımından yararlı

oldu. Buna rağmen; Louis De Broglie meşhur E= h.r (  Parçacık eşittir Planck sabiti kare dalga frekansı) denklemiyle yeni bir yorum getirdi. Bu, Dalgalar Kuantumu teorisi,

Kopenhag yorumunda yer aldığı Louis De Broglie bu teoriye yeni bir yorum ileri sürdü. "Pilot Dalga" teorisi. Bu yorum Wolfgang Pauli tarafından şiddetle eleştirildi. Daha sonra

David Behrn 1950'lerde Pilot Dalga kavramını içeren ve yerel olmayan etkileşimleri ortaya koyan yeni bir teori geliştirdiyse de bu teori fazla ilgi görmedi.

Kopenhag ekolu fizikçilerinden Erwin Schrodinger, özellikle birden fazla parçacık içeren problemlerin savunulmalarının imkansız olduğunu söyledi. Zira, iki parçacıklı

problemlerde altı boyutlu bir uzay ortamı çıkıyordu, ve "YÜK" gibi gerçek bir fiziksel dağılımın böyle bir uzayda anlamı kalmıyordu.

Kuantum ile ilgili ilkeleri şöyle sıralayabiliriz;

    Her parçacık aynı zamanda Dalgacıktır: Kuantum Teorileri evrende her şeyi parçacık olarak görür.
    Kuantum Durumu: Evrene (  Kuantum Durumu) ya da (  Kuantum Davranışı) olarak bakabiliriz.
    Belirsizlik İlkesi: Kuantum düzeyinde "ışık hızı" yasağı nedeniyle sistemlerin durumları belirlenemediğinden "Belirsizlik İlkesi" hakimdir.
    Üst üste gelme İlkesi: Bir sistemdeki durumlar üst üste geldiğinde, başka yeni olasılıklar meydana gelir. Gizli değişkenler gibi.
    Nesnel Olasılık: Yani her şey rastlantıdır.
    Correlation: Tıpatıp davranış olgusu.
    Gecikmeli Seçim: Bu, beş boyutlu uzay-zaman kavramı kapsamındadır. Yalnız fotonlar değil, her parçacık (  nötronlar, elektronlar, protonlar) tünel aracılığı ile (  Parçacık-

Dalgacık) özelliklerinden birini seçip kullanabilirler.
    Süper İletken Halka: Kuantlar arasındaki bir tünel ucu, parçacığın varlığını belirtir.

Kuantum teorisinin matematiksel değerlerini - "Kuantum Mekaniği" - kuranlar, teorik fizikçi Paul Dirac ve Warner Heisenberg'tir. Ernest Rutherford'un öğrencisi olan Niels Bohr,

modern fizikte kuantum durumlarının tutarlı ve kuramsal görünmelerini geliştirmiştir. Böylece, James Clark Maxvell'in ışığın elektromanyetik dalga olduğunu ileri sürüşünden bu

yana, ışık ile madde etkileşmesinin kuantsal kuramı sonunda, "Kuantum Elektrodinamiği" gibi ilginç bir adla 1920'de geliştirildi.

Planck sabitinin altında bir mini uzay bulunmaktadır. "Hilbert Uzayı". Uzay ne kadar küçülürse enerji o kadar çoğalır. Fakat zaman etkisi de o derece azalır. Mini uzaylarda

mesafe küçüldükçe enerji (  Rezonans) sonsuz güce ulaşır. Bu güce Evrenimizin tohumudur denebilir.

Hilbert Uzayı, David Hilbert'in adına izafeten adlandırılmıştır. Soyut bir mekandır. Hiçlikten varlığa geçişte "t=e", ısının -10 43 derece ile - 10 32 derece arasında ortaya

çıkmıştır. Bu aralıkta olup bitenleri bizlere Hilbert Uzayı açıklar. Teorik fizikçiler bu zaman aralığına "Kuantum Gravite" adını vermişlerdi.

Hilbert Uzayı, Evrenin en küçük aralığıdır. Beşinci boyutun yer aldığı, soyut matematik uzay modellerinden en önde gelenidir. Bu uzay da, zaman ve bilinç gibi soyut boyutlar

oluşur. Teorik Hilbert Uzayı asla Kuantlaşmaz. Oraya evrenimizi teşkil eden Tradyonların(  madde parçacıklarının) negatifi olan Takyonlar hakimdir.

Hilbert Uzayı, aslında sayısız Hilbert Uzayları dizisidir. Henüz keşfedilmemiş, bilinmeyen varlıkların mekanı olduğu kabul edilir.

Bir Hilbert Uzayında zaman boyutu teğet olabilir. İçine girilemezken bir diğerinde ise zaman uzunluk boyutu gibi yer alır.

Hilbert Uzayında zaman tersine akar. Orada geçmiş yaşanır. Çünkü matematiksel bir mekan olan Hilbert Uzayında negatif olasılıklar da yer alır.

Hilbert Uzaylarının bazılarında zaman yoktur, bazılarında zaman teğettir. Bir diğerinde zaman ileri akarken, başkasında geriye doğru akmaktadır. Zaman alternatif akım gibi bir

ileri bir geri osilasyonik çalışır. Örneğin, orada insan yaşlı doğar sonra gittikçe gençleşir.

Hilbert Uzayının daha altında Süper Uzay bulunmaktadır. Sıfırdan küçük, tek boyut, tekillik bölgesidir. Süper Uzay, en büyükle en küçüğü birleştirebilir. Hilbert Uzayından başka

en uzak ile en yakını birleştiren Kara Delik Uzayını da anlatır. Burada her şey hem gerçek hem sanaldır. Dün bugün yarın yoktur. Hepsi iç içedir. Işık hızı çok gerilerde kaldığı

için burada zaman da yoktur.

Süper Uzayın kurgusu "geometro-dinamik"tir. İki tip ortak yasadan meydana gelmiştir. Kıpır kıpır kaynadığı için dinamiktir. Hiçbir şekilde biçimlenmediği için topolojiktir. Yani

kaostur. Bu bir kuantum vakumunun topolojik durumunu ifade eder.

Evrenimiz, yaradılış patlaması sırasında, iki tip içerik ve tutarlılığa dönüşmüştür. Birincisi, maddi cisimler, ikincisi göremediğimiz kuvvet alanlarıdır. Büyük patlamada açığa

çıkan toplam enerji de varlıklar ve alanlar olarak ikiye ayrılmıştır. İkincisi, yani alanlar, sanal evreni (  soyut evreni) yapılandırmıştır. Bu durumda (  parçacık-kuvvet)

düalitesi sanal evrenlerde de mevcuttur.
Süper Uzay Conandromu

Evrenimizin dört temel kuvveti "big bang" sırasında bitişik ve tek kuvveti. Buna Aknokta adı verilmektedir. Bu tek parçacık, soğudukça ufalandı, süper simetrik parçacıklara

ayrıldı ve Süper uzay meydana geldi. Süper Uzay, aslında madde ile enerjiden oluşmuştur. Fakat Elektromanyetik olmadığı için ışımayan bir karanlık evrendir.

1933'lerde Fritz Zwicky galaksileri gözlerken, galaksilerin göründüğünden on kat daha kütleli ve ona eş değerde hızla seyrettiğini keşfetti. Galaksiler görüldüklerinin on katı

kadar görünmeyen (  karanlık maddeyi o kayıp kütleyi içlerinde barındırmaktaydı. Buna, daha bilinmedik, saptanamayan, sayılamayan diğer kayıp kütleler dahil değildi.

Big Bang sırasında yaratılan bu Karanlık Madde çok garip bir karakter arz ediyordu. Fotino ve Aksiyom adı verilen parçacıklardan meydana gelmiş olan karanlık madde, çok yavaş

hareket ediyordu. Bu yüzden de yakın zamanlara kadar fark edilmemiştir. Elektromanyetik özelliği olmayan, Süper Uzay imalatı bu karanlık maddeye Conandrom denmektedir.

Evren genişlerken karanlık madde birbiriyle etkileşmeye girişti ve kütlesini kazanmaya kenarlardan açılarak yeniden bağlanarak anafor hareketleri yapmaya başladı. Bu olaya

"Süper Uzay Topolojisi" denilmektedir.

Fermion ve Bozonların dualitesi sonucu ortaya çıkan tek yapı çekim alanları ki bu Süper Simetridir, burada Kuantlar noktalar halinde değil sonsuza dek uzayıp giden iplikçikler

halindedir. Buna "Süper Sicim" durumu denmektedir. Bu görüşler sınanamaz, denenemez, çünkü evrenimizin dışındadır, yarı soyuttur. Bu yarı soyut mekan "O" vektörüdür ve aynı

zamanda da Hilbert Uzayının merkezidir.

Karadeliğin çekim alanının ardında Süper Uzay vardır. Oradan Takyon Evrenine ulaşılır. Takyon Evreni "Öz Enerji" evrenidir. Orada parçacık namına hiçbir şey yoktur. Bir ucuna

dokunulabilinse, aynı anda her tarafına dokunulmuş olur. Takyon Evreninin bir milimetre küpünün bir bucuk trilyonda biri değerindeki parçacık, evrenimizi meydana getirmiştir.

Mutlak soğuğun bir derece ötesi, takyonun en sıcak derecesidir. Bu durumda kütle sonsuzdur. Maddeyi enerjiye çevirerek kütlesini sonsuzdan sıfıra dönüştürür. Nötron yıldızının

karadeliğe dönüşmesinin nedeni budur.

Takyonlar garip yaratıklardır. Gittikçe yavaşlayan, hız enerjisi aldıkça hareketsizleşen bir yapıdadır. Soyut bir takyon kayası düşünelim. Onu ittiğimizde hızlanmayacak, aksine

gittikçe yavaşlayacaktır. Sonsuz bir güçle itilse bile yavaşlayıp duracaktır. Bu duruma kuantumda "ivmesizlik" denir.

Takyon Evreninde neler vardır?


Orada düş vardır, sevgi vardır, ilham vardır. Orada su da vardır. Anti hidrojen ve anti oksijenden kurulu su. Fakat bu suyu içtiğimizde oh demeye vakit bulamayız, çünkü hidrojen

bombası gibi patlarız. Yasalar bu yöndedir.

Takyon evreninin parçacıklardan kurulu çok küçük sahalar olarak algılanması yanlıştır. Tam tersi orası engin ve sonsuzdur. Özgün ve özgürdür. Maddenin boyut değiştirdiği

tekillik sahalarıdır.

Takyon Evreninde zaman yoktur. Orada sonsuzluk yaşanır.

Kuantum Teorisinde bir parçacığın çeşitli durumları vardır. Örneğin bir elektron birbirine benzeyen ama farklı rotalar çizer.

Zaman içinde geri gidebilseydik alternatif geçmişler bulabilir paralel evrenlerde dolaşabilirdik. Bir kimsenin geçmişini değiştirme imkanına sahip olabilirdik. Örneğin:

Kennedy'i suikasttan kurtarabilirdik. Fakat bizim geçmişimizdeki Kennedy hala ölüdür.

Ailesi olmayan adam paradoksu çok ilginçtir. Zaman içinde geriye giden birisi annesini ve babasını, kendisi doğmadan önce öldürürse ne olacaktır? Öldürürse nasıl doğacaktır?

1963'te Yeni Zelandalı matematikçi Roy Kerr, Einstein'in denklemini bir karadelikle bütünleştirdi. Zaman akışı karadeliklerle dolu idi. Orada bükülerek girdaplaşıyor yani

dönmeye başlıyordu. Halkanın "Olay Ufkunun" hızı arttıkça da Schrodinger'in, "Santrifuj Gücü" teorisine göre zaman, çekim alanının gittikçe artan gücü sonunda eziliyordu.Tam bu

noktada uzay/zaman -bir iç uzay tüneli oluştururcasına- bükülerek girdaplaşıyordu. Meydana gelen tünelin içine girebilen birisi olmuyor, fakat başka bir alternatif evrene

geçebiliyordu. Buna "Tırtıl Deliği" dendi. Daha sonraları Einstein'in denklemlerini çözmeye yönelik yüzlerce "Tırtıl Deliği" denklemi geliştirildi.

Tırtıl Delikleri, uzayın iki bölgesi arasında ilişki kurduğu gibi, iki zaman arasında da ilişkiyi sağlıyordu.

Tırtıl Delikleri, "Süper Sicim" durumu yani Süper Simetri çekim alanlarındaki kuantların iplikler halinde uzayda sonsuza dek uzamasının bir aksiyonu idi. Ve uzay-zaman

bükülmelerinin tek sorumlusuydu.

Tırtıl Deliğine girebilen bir kişi, başka evrene ya da kendi evreninin çok uzak bir köşesine anında ulaşabilme imkanına sahip olabilir.

Süper Uzayın yaratıkları olan takyonlar işte böylesine birçok işi birden yapabilmekteler.

Solucan deliği teorisini göz önüne alırsak bu teoriyle galaksinin merkezinde olduğu varsayılan bir karadelik tekilliğinden geçerek galaksinin en dış spiralinde yer alan bir

yıldız sistemine çok kısa zamanda geçilebileceğimiz düşüncesi ifade edilmektedir. Bu karadelik astronomik ölçekte bir solucan deliği tüneli olarak işlev görür.

------------
Kuantum Düşünce Tekniği Nedir?

Kuantum Düşünce üst nitelikli bir düşünme biçimidir. Sıradan düşünce biçimleri kendisini tekrar eden, etkisiz ve sınırlı enerjilerdir. Değiştirme ve oluşturma güçleri yoktur.

Daha çok vehim, kuruntu, başıboş hayaller biçiminde akar. Oysa Kuantum Düşünce derin düzeyde, atom altı alanda etkili olabilecek tarzda bir yaratıcı düşünme biçimidir.
Özel bir bilinç düzeyine girerek, özel olarak kurgulanmış sözel ve imgesel oluşumları içerir.
Bu düzeyde insan, kendi hayatının efendisi durumuna geçer.

Kuantum Düşünce daha da ilerisi ortak zeka alanında işlem yapar. Bütün evreni tekamül ettiren enerjiyle işbirliğine girildiğinde siz bir "kişi" olmanın sınırlı olanaklarını

aşar, "bütün" ün gücüne ulaşırsınız.
O zaman da gücünüz tabii ki bütünün gücüne eşit olacaktır.

Bu Teknik Pratik Olarak Hayatımıza Ne Gibi Yararlar Sağlar?

Bizim gelişmemiz için gereken bütün araçlar: uygun iş, eş, yaşam alanı,ev, bedenimizin sağlığı bu yüksek frekanslı enerjiden nasibini alır.
Siz, sınırlayıcı, engelleyici düşünce kalıplarınızı fark edip bunların yerine güçlendirici inançlarınızı koyduğunuzda hayatınız bu yeni inançlarınız doğrultusunda değişmeye

başlayacaktır. Sizin için en uygun kişi, en uygun imkan,en uygun zamanda karşınıza çıkacaktır. Yapmanız gereken şey uzanıp onu almaktır.
Doğuştan doğal olarak hakkınız olan mutluluğu, bereketi, bolluğu ve sevinci yaşamanıza imkan tanımış olursunuz.

Kuantum Düşünce, sağlıklı ve güçlü bir beden için de uygun bir zemin hazırlar. Bizim düşünce ve kabullenişlerimiz direkt olarak bedene etki yapar. Bedenimiz aslında bir enerji

okyanusundan başka bir şey değildir. Korku,kaygı,öfke, suçluluk duyguları bütün hücrelerimizin beslendiği enerjide azalmalar yol açar.

Kuantum Düşünce Tekniği; kendimizi tanımaya, başkalarını anlamaya, evrensel sistemin işleyişini fark etmekten doğan bilgeliğe ulaştırarak beden enerjimizi de düzene sokar.

Kişiler daha güçlü canlı ve güzel olurlar. Hayat misyonumuzu fark etmek ve ona adım adım ulaşmak yönündeki çabalarımızı destekler. Kendi içsel kodlamanızdaki yapmanız gereken

işinizle ilgili ipuçlarını yakaladıkça adımlarınız hızlanır.

Kuantum Düşünce kişiler arası iletişimin enderin boyutunu sunar bize. Ortak İnsanlık alanında gerçekleşen bu iletişim, derin ve etkili bir uzlaşma sağlar. Beden dili ve sözel

iletişimden daha da öte Kuantum sal İletişimle düşüncelerimizin direkt muhataba ulaştığı bir yöntem geliştiririz.

Kuantum Düşünce hayatımıza daha çok bolluk ve bereket çekmemizi de sağlar. Kendimizle ilgili derin içsel vizyonumuzu değiştirdikçe daha çok bolluk hayatımıza akmaya başlar.

Genel anlamda zenginlik; sahip olduğumuz şeylerle ruhsal varlığımıza kattığımız değerler arasındaki dengeyi anlatır. Çok paraya sahip olmak tek başına zenginlik işareti

olmayabilir. Önemli olan bu parayla ne yaptığınızdır. Daha çok kahkaha, daha çok dostluk, daha çok sevgi,
daha çok deneyim ve daha çok hayır üretebiliyorsanız o zaman zenginsiniz demektir.
Özetle Kuantum Düşünce Tekniği, yaşamın temel amacı olan sevinç duygusunu yüreğimizde hissetmemiz için bize imkanlar sunar.

Kuantum Fiziğiyle Bu Düşünme Tekniğinin Bağlantısı Nedir?

Kuantum fiziği, klasik anlamdaki fiziksel maddenin enerjiye dönüştüğü bir alana sokar bizi. O alanda artık atom altı parçacıklar, hızla hareket eden enerji parçacıklarından

başka bir şey değildir.

Daha da ötesi bu parçacıklar insan düşüncesinin yaydığı enerjiye yanıt verirler. Bu alanı gözlemleyen kişi ile gözlemlediği parçanın birbirinden bağımsız, kopuk şeyler olmadığı

çıkar meydana. Düşünceyle enerji, gözlemleyenle gözlenen, iç ile dış, burası ve ötesi arasındaki ayırımlar kalkar.

Heisenberg’ in belirsizlik alanı dediği bu alanı, gönderdiğimiz düşünce paketçikleri varlık katar. Belli hale getirir. Kuantum alanının bir noktasına yaptığımız etki bütünü

etkiler aynı zamanda. Siz bir şey düşündüğünüzde bundan tüm alan etkilenir. Kuantum Fiziği, fizikle fizikötesinin birbirine karıştığı bir noktanın adıdır.

Bu Teknikten Yararlanarak Hayatlarında Değişiklikler Yaratan Kişilerden Örnekler Verebilir Misiniz?

Tabii ! Pek çok var. Çünkü kural hiç şaşmaz: Düşünceler hayatımızı oluşturur.

En yakın bir örnek bir mimar hanımla ilgili. İşinde hiç memnun olmadığını söylemişti. Ona nasıl bir işte çalışırsa mutlu olacağını sordum, anlatmaya başladı. Bunları bir bir

yazdık. Ciddi bir firmanın araştırma ve geliştirme departmanında çalışmak istiyordu. İmgesel olarak bilinçaltına kodladık. Ertesi hafta telefonla müjdeyi verdi. Tam da istediği

bölümde iyi bir şirkette hafta başında işe başlıyordu.

Buna benzer yüzlerce örnek var. Burada sorun sistemle ilgili değil. Kendilerine yüzde yüz yararlı olacak bu sistemi uygulamak için katılımcıları ikna etmekle ilgili. Belki de bu

işe keyifli bir ikna çalışması diyebiliriz. Bir başka çarpıcı örnek de bir öğrenciyle ilgili. Üniversiteye hazırlık yapan bu gencin sınavla ilgili korku dolu düşünceleri vardı.

Onunla bir çalışma yaptık. Binlerce kişi arasında o bir yıldız gibi parlıyordu. O kalabalık arasında fark edilmemesi mümkün değildi. Hayalinde sınavı kazanmış hatta üniversite

diplomasını alıyor görmesini sağladık. Bu sınavın hayatının bir çok önemli günlerinden sadece biri olduğunu ama tek belirleyici olay olmadığını tespit ettik. Bütün bunlar zihin

özel bir algılama düzeyindeyken gerçekleştirildi. Bu genç üçüncü kez sınava giriyordu ve artık dördüncü bir şansı yok gibi gözüküyordu. Tabii ki daha sonra onun sınavı

kazandığına dair telefon aldım.

Yine başka ilginç örnek tıp fakültesinde okuyan bir öğrenciyle ilgili. Arkadaşlarının ve rektörünün okulda yaptığı klüp çalışmalarını yeteri kadar desteklemediğinden şikayet

etmişti yana yakıla. Ona göre okul rektörü tuhaf biriydi. Bir konuda görüş almak için odasına girdiğinde onun hiç yüzüne bakmıyor, tersliyor ve isteklerini görmezden geliyordu.

Sonra bu gençle bir seminer programında özel bir çalışma yaptık. Bir hafta geçmeden yüzünde güller açarak beni ziyarete geldi. Kız arkadaşıyla sinemaya gitmişlerdi oradan

geliyorlardı. Tuhaf şeyler olmuştu doğrusu. Rektör birden huy değiştirmişti. Karşılıklı oturup konuşmuşlar ve çok sıcak bir iletişim kurmuşlardı. Daha önce bir türlü yerine

getirilmeyen okulun bilgisayar kulübüyle ilgili bir isteği daha o söylemeden rektör tarafından karşılanmıştı.

Bu süreç nasıl işliyor?Yani nasıl oluyor da sizin yaptığınız bu çalışmadan Rektörün ve kız arkadaşın haberi oluyor?

Güzel bir soru. Bizim bilinçaltı düzeyde oluşturduğumuz yeni bir program Birleşik Alanında bir etki yapar. Bu düzeyde zaman ve mekan farklı bir biçimde işler. Bu alanda her şey

Şimdi ve Burada durumunu yansıtır. O yüzden düşünceler mucizevi sonuçlar doğurur. Alan bir tür bilgi okyanusu gibidir. Okyanusun bir damlasındaki değişim diğer tüm damlaları

uyarır.

Seminerler katılımcılarda kalıcı bir etki yaratıyor mu?

Bu biraz da kişilerin konuya verdikleri önemle ilgili bir şey. Ama alışkanlık haline gelmiş, içselleştirilmiş bir davranış tabii ki kalıcı oluyor. Kuantum düşünce öğrenmeden çok

yapmaya, bilmeden de ileri olmaya yönelik bir çalışmadır. İçsel olarak yaratılmış değişimler kalıcı olacaktır kuşkusuz. Kişi düşünceleri ve seçimleri ile hayatı arasındaki

ilişkiyi gördükçe farkındalığını artırır. Böylece bilerek yaşamaya başlar. Böylece kendi hayatının efendisi olur.


--------------

Kaynaklar :
---------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
  nedir . com
    https://physics.about.com/od/quantumphys...hysics.htm
    https://whatis.techtarget.com/definition/quantum-theory
    fizikmakaleleri . com
    gizliilimler . tr . gg
    sufizmveinsan

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Safca inanmak - iman ve inanmanın Gücü Olan Plasebo Nedir ?
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 12:24 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Safca inanmak - iman ve inanmanın Gücü Olan Plasebo Nedir ?

Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

İlaç vücuda ağız, burun veya enjeksiyon yolu ile verilebilir.

Aslında plasebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın "işe yarayacak" ilaç olduğunu düşünmesinden alır. Plasebo tıbbın bilimsel olarak açıklayamadığı bir yöne "insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücü"ne yöneliktir.

Tıbbi olarak kurtulma olasılığı zayıf görülen birçok hasta, basitçe ölüm istatistiklerine girmekten bu güç sayesinde kurtulmuş, tıbbın çözüm bulamadığı kanserin tedavisinde çoğunlukla, yüksek moral ve iyileşme azmi olmuştur.

İşte plasebo yeterince azmi olmayan fakat tıbben tedavisi de bulunmayan hastalıkların "bu ilaç sana çok iyi gelecek ama senin de çabalaman lazım" sözleri ile pazarlanan çaresidir.

Bazı zamanlar ise hiçbir hastalığı bulunmayan ama doktor kapıları aşındıran "Hastalık Hastalarının" tek reçeteli ilacıdır.

Plasebo gayrı resmi yazışma dilinde ve halk arasında yararlı tıbbi içeriği bulunmadığını ifade etmek için bazen "şeker hapı" olarak da adlandırılır.

------------------

Plasebo Etkisi Nedir?


Plasebo etkisi; kişinin aldığı ilaç (ilaç yerine verilen etkisiz ilaç) hakkında kendini iyileştireceği yönündeki düşüncesi, bu inancına paralel olarak fiziksel veya psikolojik iyileşmesidir. Bir bakıma, bireyin kendini iyileşeceğine inandırmasıdır. Alınan ilacın hiçbir etkisi olmasa bile, kişi inandığı için meydana gelen hem fiziksel hem psikolojik olarak iyileşmesidir.

Plasebo (Placebo), Latincede “memnun edeceğim” anlamına gelmektedir. Ortaya çıkışı ilginçtir; I. Dünya Savaşında eczanelerde ilaçlar tükendiği zaman, bazı doktorlar günümüzde alternatif tıp olarak bilinen tekniklerle hastaların acı ve şikayetlerinin azaldığını fark eder. 1950’li yıllarda klinik araştırmaların da yapılmasıyla birlikte “plasebo etkisi” önemli bir yere sahip olmuştur.
Halk arasında tıbbi içeriği bulunmadığı için “şeker hapı” olarak adlandırılmaktadır. Kişi bu hapın ilaç olduğuna inanmıştır; fakat bu ürünün ana maddesi şekerdir. Bu ilaçlar etkisizdir. İçeriğinde kimyasal madde bulunmamakta ve hiçbir şekilde hastaya iyi gelecek bir etki oluşturmamaktadır. Hastalar kendilerine hapın iyi geleceğini düşündükleri için, hap hastaların iyileşmesini sağlar.

4891_plasebo-etkisi-nedir-1-620x350Plasebo nörobiyolojisi’nin dünyanın önde gelen araştırmacılarından biri olan Fabrizio Benedetti, plasebo etkisi üzerine bir deney yapmıştır. Denek, önce acıya maruz bırakılmış ve ağrılarını morfinle kontrol altına almıştır. Fakat deneyin son günü bir farklılık yaparak morfin yerine tuzlu su kullanmıştır. Acıların bu şekilde de azaldığı, dindiği görülmüştür.

Kanser hastaları başta olmak üzere, daha birçok hastalıkta kişinin iyileşmesine inanmasının ve pozitif düşünmesinin ne kadar önemli olduğu kabul edilen bir gerçektir.

-------------------------

Plasebo Etkisi Nedir?

Hayır, alternatif-rock grubu Placebo’nun gençlerin üzerindeki etkilerinden bahsetmeyeceğim. Bu yazıda, psikoloji ve tıp araştırmalarında sıkça ismini duyduğumuz ‘plasebo etkisi’ni anlatacağım.
Plasebo Etkisi Psikolojik Araştırmalar

Yaşınız ne olursa olsun, sizi genç hissettiren ortamlarda bulunmak, sizi gençleştiriyor.

Plasebo etkisi‘nin tarihinden plasebolarla ilgili birçok yazı bahsetmez. Ancak, plasebonun etkisi kadar nasıl ortaya çıktığı da oldukça ilginçtir. 1. Dünya Savaşı sırasında eczanelerde ilaç kalmadığında, bazı doktorlar alternatif tedavi teknikleriyle hastaların acısını ve şikayetini azalttıklarını farkederler. Özellikle 1950’lerde klinik araştırmaların yapılmasıyla birlikte plasebo etkisi tıp dünyasında tanınırlık kazanır. Yani plasebo etkisi, klinik geçerliliği olmayan alternatif tedavi uygulamalarının hastanın algısında onu iyileştirdiğine inanmasıyla gerçekleşen fiziksel ve/veya psikolojik iyileşmedir. Bir psikolojik araştırma ile bunu örneklendirelim: Harvard Üniversitesi’nden Ellen Langer, bakım evlerinden bir grup yaşlı insanı toplar ve onları birkaç hafta boyunca onların gençliğinde popüler olan dekor, müzik, kıyafet ve yiyeceklerin bulunduğu bir deneysel bakım evinde ağırlar. 3 hafta sonra hastaların fizyolojik parametrelerine baktığında, grubun önemli bir çoğunluğun cildinin gerginleştiğini, gözlerinin daha iyi gördüğünü, kaslarının güçlendiğini hatta kemik yoğunluğunun arttığını belirler. Ne kadar ilginç değil mi? 70 yaşlarındaki bir grup insanı, onları gençliklerindeki gibi hissettiren bir ortama koyduğunuzda fiziksel olarak gençleşiyorlar. Tabii bu plasebo etkisini ölçen binlerce araştırmadan sadece biri. Bugün piyasaya sürülen ilaçların hepsinin etkililiği plasebo testleriyle ölçülüyor. Yani bir ilacın etkisi deneme araştırmalarında aynı ilacın plasebosundan önemli ölçüde daha etkiliyse ancak piyasaya sürülüyor.

Yine Harvard Üniversitesi’nden Ted Kaptchuk da, ilaç firmalarının yürüttüğü bu tarz klinik deneylerin aslında ‘eksik’ olduğunu öne sürüyor. Ted Kaptchuk bu konuya şu soruyla meydan okuyor: Eğer klinik deneylerde ilaçların plasebolardan daha etkili olduğunu bulmaya çalışıyorsak, plaseboların da etkililik çıtasını yükselmemiz gerekmez mi? Yani klinik deneylerde sadece plasebo vs. ilaç yerine, plasebo vs. plasebo deneyleri yapmamız gerekmez mi? Kendisi Çin’de bir enstitüden Çin Tıbbı üzerine diploma almış biri olarak, Ted Kaptchuk aslında Harvard Üniversitesi’nde ilginç bir kişilik. Yaptığı deneyler de farklı akademik geçmişini yansıtıyor. Örneğin, 2000’lerde yaptığı bir deneyde bağırsaklarından rahatsızlık duyan (irritable bowel syndrome) 262 hastayı 3 gruba ayırıyor: Bir grup hiç tedavi görmüyor, onlara tedavi için beklemede oldukları söyleniyor. Bir diğer grup, uygulayıcının hastaya ilgi göstermediği ve hemen işini yapıp çıktığı bir akupunktur tedavisi grubuna alınıyor. Son grup ise uygulayıcının hastaya çok ilgi gösterdiği, “Bugün nasılsınız?” “Emin olun bu tedavi size çok iyi gelecek.” gibi sözlerle hastasını rahatlatan ve hastasına ölçülü bir biçimde fiziksel temasta bulunduğu bir tedavi grubuna alınıyor. Sonuçlar gösteriyor ki, sonuncu grup diğer iki gruptan önemli ölçüde daha çok iyileşme gösteriyor (semptomların azalması, hastanın kendi sağlık durumuyla ilgili yorumları). Belki bu araştırmanın sonuçları için birçok kişi “E her halde öyle olacak.” diye tepki verecek. Ancak, özellikle günümüzde sağlık sektörünün özelleştirilmesiyle hızlıca yapılan taramalar, doktorların hastaya birebir ilgisinin azalması gibi durumlar artarken, bu araştırma bir doktor tarafından uygulanan ‘sahte bir tedavi’nin bile ilgili bir tavırla verildiğinde etkili olabileceğini gösteren tek araştırma.

Plasebo Etkisi Pozitif vs. Negatif‘Nocebo’ nedir?

Placebo, nocebo’nun tam tersi etkisi için kullanılan bir terim. Yani hasta eğer bir sorun olmadığı halde, kendisine zararlı bir uygulama yapıldığına inandırılırsa ters tepkiler gösteriyor. Bunu da şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir deneyde zehirli sarmaşığa alerjisi olan deneklerin koluna son derece zararsız bir yaprak sürtülüyor ama bunun zehirli sarmaşık olduğu söyleniyor. Bu deneydeki herkes yaprağın sürtüldüğü yerde kızarıklık ve kaşıntı tepkisi veriyorlar. Latince’de Placebo “Memnun edeceğim.” (I shall please.) Nocebo ise, “Zarar vereceğim.” (I shall harm.) demek.

Plasebo ve nosebo deneyleri bize gösteriyor ki, hastanın algısı ve inancı aslında hastanın iyileşmesinde veya kendini kötü hissetmesinde en büyük etken. Ancak Ted Kaptchuk şunu da ekliyor: “Plasebolar hastayı fizyolojik olarak tamamen iyileştirmiyorlar. Ancak plaseboların, hastanın benlik algısında ve iyileşme sürecinde pozitif bir etkisi olduğu açık.”

Herkese plasebo tadında günler dilerim.

----------------------


Plasebo Etkisi Nedir?


Çoğumuz yalnızca kendimizi iyi hissetmediğimiz zaman doktora gideriz. Sıramızı bekleriz, muayene oluruz, neyimizin olduğunu ve ne yapmamız gerektiğini öğrenmek isteriz. Genellikle bu sürecin sonunda elimize bir reçete tutuşturulur. Kendimizi iyi hissettiğimiz sürece doktorun reçeteye yazdığı ilaçların içinde ne olduğu hakkında çok fazla düşünmeyiz. Doktorun en iyisini bildiğine güveniriz.

Peki, bu güven iyileşme sürecinde ne kadar rol oynar? Reçetedeki ilaçları işe yarayacağına güvenerek aldıktan sonra, ya aslında doktorun yazdığı ilaçların iyileştirme etkisinin kanıtlanmadığını öğrenirseniz? Ama iyileştiniz. O hapları aldıktan sonra iyi olacağınızı ummuştunuz, umduğunuz başınıza geldi.

İşte “plasebo etkisi“nin temel fikri bu. Plasebo etkisi, kişinin hastalığı için kanıtlanmış tedavi edici bir etkisi olmamasına rağmen bir ilacı aldığında kendisini iyileştirebileceği algısının oluşmasıdır. Plasebo kelimesi, Latince’ de “memnun edeceğim” (şikayetlerden kurtaracağım) sözünden türediği için ilaçlar ve tedavi kendi başına bir plasebo olarak adlandırılır. Plaseboların birkaç farklı çeşidi vardır. Etken maddesi olmadığı için farmakolojik olarak etkisiz olanları vardır. Bunlar genellikle şeker gibi temel bileşenler içerir (şeker hapı terimi de buradan gelir). İçinde aktif bileşenler olup hastanın özel durumu üzerinde işe yaradığı ispatlanamayan ilaçlar da plasebo sayılabilir. Ameliyat, enjeksiyon ve diğer tıbbi müdahaleler şeklinde olan plasebolar bile var. Bazıları tamamlayıcı ve alternatif tıbbın da plasebo sayıldığını düşünüyor.

Plaseboların hastaların %30’unun üstünde işe yaradığı görülmüş, bu nedenle yıllarca doktorlar tarafından kullanılmışlar. Aslında çoğu zaman plasebolar, hastanın acısını hafifletmek için doktorun, ilgisi ve desteği dışında, önerebileceği tek şeydir. Bazı araştırmacılar plaseboların psikolojik bir tepkiyi harekete geçirdiğine inanıyor. İlaçları alınca kendinizi iyileşmiş hissetmeye başlıyorsunuz. Ama son zamanlarda yapılan araştırmalar plaseboların fiziksel etkilere de sebep olabileceğini gösterdi. Bu nedenle bazılarına göre doktorların plasebo ilaçları reçeteye yazmasında hiçbir sakınca görmüyorlar. Ne de olsa doktor hastasına yardım ediyor. Ama diğerleri bu uygulamanın zararlı olduğunu ve etik olmadığını, aldatıcı hatta kanuna aykırı olduğunu düşünüyorlar.

Plaseboların işe yarayabildiğini uzun süredir biliyor olmamıza rağmen nasıl ve niçin işe yaradığını kısa bir süredir düşünerek bir sonuca varmaya başladık.
Plasebo etkisi: hepsi kafamızın içinde mi?

plasebo-etkisi-bilimfilicom-1Plasebo etkisini açıklayan kuramlardan biri “özne- beklentisi” etkisidir. İnsanlar ilaç aldıklarında sonucun ne olması gerektiğini zaten bildikleri için sonucu bilinçsiz bir şekilde değiştirebilirler. Ya da netice öyle olmasa bile öyle olduğunu söyleyebilirler. Bir başka açıklama da klasik koşullanmadır. Plasebo etkisini deneyimleyen kişilerde placebo ilaç aldıklarında hastalık belirtileri hafifler. Yani ilaç alarak iyileşmeyi öğrenirler, ilacın gerçekten işe yarıyor olması o kadar önemli değildir.

“Özne- beklentisi” etkisi ve klasik koşullanma birbirine oldukça benziyor. İki açıklamada da hastanın sonuç beklentisi var. “Özne- beklentisi” etkisi öznel çünkü sadece kişinin söylediklerine dayanıyor. Ama plasebo almanın ölçülebilen fiziksel etkilerinin olması klasik koşullanma teorisini güçlendiriyor.

2002’de Amerika’ının Kaliforniya eyaletindeki UCLA Nöropsikiyatrik Enstitüsü‘nde yapılan bir araştırmada iki hasta grubuna deneysel antidepresan verilmiş üçüncü gruba plasebo verilmiş. İlaçları aldıktan birkaç hafta sonra her grubun beyin aktivitesi electroencepholography (EEG) kullanılarak ölçülmüş. Plaseboya olumlu tepki verenlerin beyin aktivitesinin ilaca olumlu tepki verenlerden daha büyük bir artış gösterdiği saptanmış. Bu aktivite ayrıca beynin prefrontal korteksi merkezliymiş. Bütün bunların sonucunda UCLA araştırmacıları çalışmasının sonuçlarının beynin plasebo ile kandırılamayacağını gösterdiğini şeklinde yorumlamışlar. Yani aslında beyin ilaca ve plaseboya farklı şekilde cevap veriyor.

Pek çok araştırma, ağrıyı azaltmak için beynin plaseboya nasıl tepki verdiğini incelemiş. En etkili olanlardan biri 2004’te Michigan Üniversitesi`nde yapılan bir çalışma. Bu çalışma plasebo etkisinin beynin kendisinin sahip olduğu doğal ağrı kesiciler olan endorfinlerle ilgili olduğunu gösterdi. Bu çalışmada sağlıklı deneklere ağızdan ağrılı ama zararsız bir enjeksiyon verilirken beyinleri de PET tarayıcısı ile tarandı. Deneklere ağrı seviyelerinin oranı soruldu ve araştırmacılar beyin taraması boyunca ağrıyı belli bir seviyede tutmak için farklı oranlarda tuz enjekte ettiler. Daha sonra deneklere ağrı kesici olarak düşündükleri şey verildi ve hepsi plasebo aldıktan sonra ağrı seviyelerinde bir azalma deneyimlediğini söyledi. Ama ayrıca beynin ağrıya cevap veren endorfin reseptörlerinin bulunduğu alanlarında da bir değişiklik görüldü. Ağrı kesici beklentisi beynin ağrı kesme sisteminin aktif hale gelmesine neden oldu.

Plasebo etkisine olan duyarlılık genetik olabilir. 2008 yılında İsveç’te Upsala Üniversitesi‘nde gerçekleştirilen bir çalışmada sosyal kaygı bozukluğu olan küçük bir grup test edildi. Plasebo içeren bir tedaviden sonra bütün denekler tryptophan hydroxylase-2 adında değişken bir gen için test edildi. Bu gen ruh halini düzenleyen serotonin nörotransmitterinin üretilmesinden sorumludur. Plaseboya olumlu cevap veren deneklerin büyük çoğunluğunda bu genden iki tane varken plaseboya cevap vermeyenlerde hiç yok. Geçmiş bir çalışmada da, bu genden iki taneye sahip olanların daha az kaygı duydukları görüldü.

Plasebolar yalnızca beyindeki ölçülebilir etkilerle sonuçlanmakla kalmaz, ayrıca ağrı ve belirtilerin kesilmesi için kasların ve sinir hücrelerinin de gevşediği görülmüştür. Bu yüzden plasebo etkisi aslında kafamızın içinde ama yalnızca psikolojik değil, fizyolojik bir yanı da var.
Araştırmalarda Plasebolar

plasebo-etkisi-bilimfilicom-2Plasebolar genellikle ilaçların ne kadar işe yaradıklarını (yani etkinlğini) belirlemek için klinik ilaç deneylerinde kullanılır. Plasebo kullanılan kontrollü deneylerde iki farklı denek grubu gerekir. Bir grup denenen ilacı alırken diğer grup plasebo alır. Deneye bağlı olarak plasebo etkisiz bir bileşen içerebilir ya da aktif bir ilaç olabilir. Bu deneyler çifte körlük yöntemiyle yapılır. Oluşabilecek ön yargılardan kaçınmak için ne denekler ne de araştırmacılar hangi grubun hangi maddeyi aldığını bilmez. Eğer araştırmacılar plasebo verdikleri grubu bilirlerse, denekler üzerinde oluşacak etki hakkında şüpheye düşebilirler.

Eğer ilacın sonuçları, güvenlik önlemleri gibi diğer kriterler de göz önünde bulundurulduğunda, plasebodan önemli derecede daha iyi olursa, genellikle ilacın başarılı olduğu düşünülür. Plasebolar çoğunlukla zihinsel hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların denenmesinde uygulanır. Bu tip ilaçlar denenirken özellikle plasebo etkisinin güçlü olduğu düşünülür. Bu nedenle denenen bir ilacın aslında hâlihazırda kullanılanlardan daha iyi olup olmadığını belirlemek zor olabilir.

Son zamanlarda bazı araştırmacılar plasebo kontrollü klasik deneylerin ilaçları test etmede etkili bir yol olup olmadığını sorgulamaya başladı. Eğer plasebo ilaçtan daha iyi bir performans gösterirse, bu durum ilacın gerçekten etkisiz olduğunu mu gösterir? Herkes o şekilde düşünmüyor. Dr. Ted Kaptchuk şöyle diyor: “İlacın işe yaradığından emin olduğumuzda bile aktif bir ilaç standart bir deneyde plasebodan daha iyi olmayabilir.” Bunun tam tersi de doğru olabilir. Yapılan bir deneyde ilaç plasebodan daha iyi bir performans gösterdi, bu nedenle araştırmacılar doğal olarak ilacın etkili olduğu kararını verebilirdi. Ama aynı olumlu sonuç beklentisiyle başka bir denek grubuna ne olduğu söylenmeden ağrı kesici verildi ve işe yaramadığı görüldü. Yapılan başka çalışmalar hastalar ne kullandığını bilmediklerinde bazı ilaçların beklendiği kadar işe yaramadığını gösterdi.

Plasebo kontrollü deneyleri eleştirenler, aslında plasebo etki diye birşey olmadığını çünkü birçok hastalığın tedaviye gerek kalmadan kendiliğinden iyileştiğini söylüyor. Bütün pozitif sonuçları plaseboya atfetmenin yanlış olduğunu ve klinik bir deneyde plasebo etkisini doğru bir şekilde ölçmek için şimdiye kadar hiçbir tedavi görmemiş üçüncü bir denek grubuna ihtiyaç olduğunu öne sürüyorlar. Plasebo etkisinin destekçileri ise placeboların yalnızca gerçek hastane koşullarında gösterilebileceğine inanıyor. Çünkü klinik deneylerde deneklerin plasebo alabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi gerekiyor.

Sözün özü, hangi düzenekte olursa olsun plasebo kullanımı oldukça karışık. Ama plasebo kullanımı düşündüğünüzden daha da yaygın.
Plaseboların Reçeteye Yazılması

plasebo-etkisi-bilimfilicom-3Doktorlar yıllardır reçetelere plasebo yazmasına rağmen bunlar hakkında çok fazla konuşmuyorlardı. Araştırmacılar plaseboların klinik kullanımı hakkında çalışmaya başlaması oldukça yeni sayılır. Bu türden ilk araştırma bir tıp fakültesi öğrencisi ve bir fizikçi tarafından 2007 yılının sonlarına doğru Chicago Üniversitesi‘nde gerçekleştirildi. Bu çalışma Chicago bölgesindeki hastanelerde yaklaşık 200 doktorun %45’inin tıp hayatlarının birçok noktasında reçeteyle plasebo yazdığını gösterdi. Reçeteye yazmasalar bile hemen hemen bütün doktorlar plaseboların tedavi edici bir etkisinin olduğuna inanıyor. 2008 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen başka bir çalışmada da benzer sonuçlar görüldü. Amerika Birleşik Devletleri’nde 600 den fazla doktorun yarısı bir ankette reçeteyle plasebo yazdığı cevabını verdi.

Doktorlar genellikle hastalarını başka türlü rahatlatamadıkları durumlarda reçeteye plasebo yazar. Böyle hastalar ya yan etkilerinden dolayı var olan ilaçları alamıyor ya da hazırda etkili bir ilaç bulunmuyor. Örneğin sürekli yorgunluktan yakınan bir hastaya, doktor bu belirtilerin altında yatan sebebi bulamamışsa, muhtemelen vitamin almasını önerir. Dr. Danielle Ofri’nin 2008 araştırmasına göre hastaların bazılarında vitaminlerin işe yarıyor ve vitamin almanın hiçbir dezavantajı yok. Vitaminler kesinlikle insanlar için yararlı, fakat yorgunluğa çare olduklarına dair bir kanıt yok.

Doktorların reçeteye plasebo yazmalarıın başka bir nedeni ilaç arsızı hastaların ısrarlarıdır. Ama bazen gerekmediği halde ilaç almak faydadan çok zarar getirebilir. Bunun en yaygın örneği, bir virüs nedeniyle soğuk algınlığına yakalandığında hastaya antibiyotik verilmesidir. Antibiyotikler yalnızca bakteriyel hastalıkların tedavisinde etkilidir, virütik hastalıklarda işe yaramaz. Ama birçok hasta her ne olursa olsun antibiyotiğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Böyle durumlarda antibiyotik veren doktorlar, hastanın bağışıklık sistemi zayıfladığı için nasılsa sonunda bakteriyel bir enfeksiyona yakalanacağını ileri sürüyorlar. Ama antibiyotiğe dirençli bakteriler ve yalnızca gerektiğinde antibiyotik verilmesinin önemi hakkında daha çok şey öğrendikçe bu uygulamanın azaldığı görülüyor.

Doktorun reçeteye yazdığı plasebo çoğu zaman bir şeker hapı değil. Araştırmalara göre en yaygın iki plasebo ağrı kesici olan aspirin ve vitamin benzeri haplar. Bazı doktorlar plasebo olarak antibiyotik ve yatıştırıcıları da reçeteye yazıyorlar. Eleştirenler bunların hiç birinin gerçekte plasebo olmadığını çünkü doğrudan o hastalıkta işe yaramasa bile hepsinin bir şekilde aktif bileşen içerdiğini söylüyorlar.

Elbette ki plasebo kullanımı oldukça tartışmalı bir konu. Reçeteye plasebo yazmanın ahlaki boyutu da var.
Reçeteyle Plasebo Vermeyle İlgili Tartışmalar

Amerika Tıp Birliği 2006 yılında plasebolarla ilgili bir politika oluşturdu. Bu politikaya göre hasta bilgilendirildiği ve kabul ettiği sürece teşhis ve tedavi için plasebo kullanılabilir. Burada eleştirilmesi gereken en büyük nokta doktorların hastanın o anki durumuna iyi gelip gelmeyeceği kanıtlanmamış bir ilacı vererek aslında onlara yalan söylemesi.

Peki, doktorlar Amerika Tıp Birliğinin politikalarını çok katı bir şekilde uygularlarsa ne olur? Hastalarına aslında onlara verdikleri şeyin içinde ilaç olmadığını ya da onların hastalığı üzerinde işe yarayıp yaramadığının bilinmediğini söylemek zorunda kalırlar. Bazı araştırmacılar bu durumun plasebo etkisini psikolojik yönden sekteye uğratacağına inanıyorlar. Ama bazıları, özellikle plaseboların klasik koşullanma yoluyla çalıştığına inananlar, ilacın aslında plasebo olduğunu açığa vurmanın ilacın işe yaramayacağı anlamına gelmediğini söylüyorlar.

Çok az sayıda doktor reçeteye plasebo yazdığı hakkında açıkça konuşur ama bu doktorlar genelde hastalarına doğrudan yalan da söylemezler. İlaçta hastalığa iyi gelebilecek bir şeyin olduğunu fakat tam olarak nasıl işe yaradığını bilmediklerini söylerler. Plasebo kullanımını destekleyenler bunun bir yalan olmadığını, bazı durumlarda yararlı olduğunun bilindiğini söylüyor. Amerika Tıp Birliği politikası doktorlara, hastalarına plasebo etkisini açıklamalarını ve herhangi bir tedavi boyunca plasebo kullanmak için hastaların onayını almaları gerektiğini belirtiyor. Bu yolla, hastalar tam olarak ne zaman plasebo kullandığını bilmeyecek ve aynı zamanda plasebo etkisinden yararlanabilecekler.

Reçeteye plasebo yazmanın bir başka temel problemi ise, placebo etkisinin nüfusun yarısından fazlasının üzerinde işe yaradığının gösterilememesi gerçeğidir. Eğer doktor plasebo verir ve işe yaramazsa hem hasta hem de doktor tedavi bulma çalışmasında başladıkları yere dönmüş olurlar. Eğer doktor plasebo vermeye devam ederse hem hastanın güveni sarsılabilir hem de gelecekte vereceği bir ilacın iyileştirici etkisini azaltabilir. Üstüne üstük plasebolar genellikle kısa vadelidir, kronik hastalıklarda işe yaramazlar.

Antibiyotik ve yatıştırıcıların plasebo olarak verilmesi de gerçekten büyük bir tehlikedir. Şeker hapı, aspirin ya da vitaminler büyük problemlere yol açmazlar, ama antibiyotik ve yatıştırıcılar yarardan çok zarar verebilir. Kişinin hastalığında işe yaramasa bile birçok yatıştırıcı alışkanlık yaptığı için kişi ilaca bağımlılık geliştirebilir. Gerek olmadığı halde antibiyotik veren doktorlar, MRSA gibi antibiyotiğe karşı dirençli bakterilerin daha da dirençli olmasına katkıda bulunurlar.

Tartışmalar yalnızca plaseboların ne içerdiği hakkında değil, ayrıca doktorların ve araştırmacıların placeboları kullanmaya devam edip etmemeleri konusunda da sürüyor. Hatta plasebo kullanımını destekleyenlerin bazıları plasebo kelimesi yerine “zihin-beden ilacı” ya da “bütünleşik iyileşme” terimlerinin kullanılması gerektiğini savunuyor. Görünüşe göre pek çok insan plasebo etkisinin işe yaradığına inanmaya devam ediyor, bu nedenle placebo kullanımının yakın zamanda azalması beklenmiyor.


Kaynaklar :
-----------------
Wikipedia
Bilgiustam
Pavlovspartner
Bilimfili

Etiketler :
_________________
Safca inanmak ,iman, ve ,inanmanın Gücü, Olan, Plasebo Nedir ?,Plasebo,Plasebo Etkisi Nedir?,Etkisi Nedir?,Plasebo, "işe yarayacak",‘Nocebo’ nedir?,bir ilacı aldığında, kendisini iyileştirebileceği, algısının oluşmasıdır.,bireyin, kendini, iyileşeceğine inandırmasıdır ,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Pil Nedir - icadı ve Tarihçesi - Pil Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 03:42 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Pil Nedir - icadı ve Tarihçesi - Pil Hakkında Bilgiler

Pil, kimyasal enerjinin depolanabilmesi ve elektriksel bir forma dönüştürülebilmesi için kullanılan bir aygıttır. Piller, bir veya daha fazla elektrokimyasal hücre, yakıt hücreleri veya akış hücreleri gibi, elektrokimyasal aygıtlardan oluşur.

Bilinen en eski insan yapısı piller, Bağdat Pilleridir. MÖ 250 ve M.S. 640 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Pillerin gelişimi, 1800 yılında İtalyan fizikçi Alessandro Volta tarafından geliştirilen Voltaik (Voltaic) pil ile başlamıştır. Dünya çapında pil endüstrisi (2005 yılı yaklaşık değeri) 48 milyar A.B.D doları ciroya sahiptir.

İcadı

Günümüzde kullanılan en önemli araçlardan biri olan pil, 1800 yılında tesadüf sonucu bulunmuştur. Elektriğe ilişkin bilgiler, MÖ 6. yüzyıl yıllarına kadar gitmekle [kaynak belirtilmeli] birlikte bilimsel olarak ilk defa 17. yüzyılda ele alınmıştır. Ancak 19. yüzyıla kadar bilinen elektrik türü, bir kumaşa sürterek elde edilen ya da yıldırım elektriği olarak bilinen statik elektriktir. 19. yüzyılda buna elektrik akımı eklenmiş ve sürekli elektrik akımını mümkün kılan pil icat edilmiştir. Elektriğin bu dalındaki çalışmaları başlatan kişi, ünlü kurbağa deneyi ile tanınan Luigi Galvani (1737–1798)’dir.

1780 yılında yaptığı deneylerin sonuçlarını 1791’de açıklayan Galvani, "hayvansal elektrik" teorisini ortaya attı. Bu teorisini, rastlantı sonucu ölü bir kurbağanın bacağındaki sinirlerin neşter ile kesildiğinde kasıldığını gözleyerek oluşturmuştu. Buna göre, canlıları oluşturan hücreler elektrik içermekteydi.

1793'de Galvani'nin deneylerine devam eden Alessandro Volta (1745–1827) kurbağa bacağı kasılmalarının farklı iki metalden kaynaklandığını bulur. Bacağın uyarılması, birbirine benzemeyen iki farklı metalden ve hücrelerin sıvı içermesinden kaynaklanıyordu. O hâlde elektrik elde edebilmek için iki farklı metale ve sıvıya ihtiyaç olmalıydı. Bundan yararlanarak bakır ve çinko madenleri alarak aralarına tuzlu suya batırılmış süngerler yerleştiren Volta, elektrik akımını elde etmeyi başardı. Böylece Volta Pili adı verilen pili buldu (1800).

Böylece Volta, Galvani'nin biyolojik deneylerinin sonucu olan Hayvansal Elektrik Teorisi’ni ortadan kaldırdı. Galvani’nin deneyleri bilim tarihinin en ilginç olaylarından birisidir. Galvani ve Volta arkadaştılar ve Galvani asla Volta’ya kuramını ortadan kaldırdığı için kin duymadı. Volta da Galvani’nin deneylerinin güzel ve şaşırtıcı deneyler olduğunu yazmaktaydı. Çalışmalarından ötürü Napolyon onu ödüllendirdi ve Avusturya İmparatoru, onu Padua Üniversitesinde Felsefe Fakültesi Başkanlığına getirdi. Ölümünden 54 yıl sonra 1881’de Volt adı, elektrik gücü birimi olarak onun anısına ithafen kullanılmaya başlandı.
Çeşitleri

Genel olarak piller, kullanıldıktan sonra atılan (Non-rechargeable) ve tekrar şarj edilebilen (Rechargeable) piller olarak ikiye ayrılır.

   Kullanıldıktan sonra atılan (şarj edilmeyen) piller:
       Çinko-karbon pil - Düşük maliyetli - az enerji gerektiren uygulamalar için.
       Çinko-klorid – Çinko–karbon pilden biraz daha uzun ömürlüdür.
       Alkalin pil - Alkaline/manganez "uzun ömürlü" pillerdir , daha fazla güç ihtiyacı gerektiren uygulamalarda da kullanılabilir.
       Gümüş-oksit pil – Genelde işitme cihazlarında kullanılır.
       Lityum (Lithium) pil – Genelde dijital kameralarda kullanılır. Saat ve bilgisayar saatlerinde de kullanıldığı görülür.Çok uzun ömürlüdür, fakat pahalıdır.
       Civa (Mercury) pil – Genelde dijital saatlerde kullanılır.
       Çinko-hava pil – Genel olarak işitme cihazlarında kullanılır.
       Isıl (Termal) pil – Yüksek sıcaklık depolar. Askeri uygulamalarda önem taşır.
   Şarj edilebilen (tekrar kullanılabilen) piller:
       Kurşun-asit pil – Araçlar, alarm sistemleri ve kesintisiz güç ihtiyacı olan yerlerde kullanılır.
       Lityum-iyon pil – Oldukça yaygın olan türdür. Yüksek şarj yoğunluğu vardır. Dizüstü bilgisayar, cep telefonları, müzik çalarlar ve daha birçok taşınabilir dijital cihazda kullanılır.
       Lityum-iyon polimer pil – Lityum iyon pilin temel karakteristiklerini taşır, farkı daha az şarj yoğunluğu olmasıdır. Bu pilin kimyası üreticinin ihtiyacına göre kullanım yeri avantajı yaratabilmesidir. (Örneğin; ultra –ince pil)
       Sodyum-sülfür (NaS) pil
       Nikel-demir pil
       Nikel metal hidrit (Ni-MH) pil
       Nikel-kadmiyum pil - Li-Ion ve Ni-MH pil tiplerinin tüm uygulamalarında kullanılabilir. Bu pil, uzun şarj adedine sahiptir (1500 defanın üzerinde). Fakat diğer tiplere göre daha az enerji yoğunluğuna sahiptir. Ni-Cd piller eski teknolojide kullanılmakta olup, hafıza sorunlarına yol açmalarından dolayı yerini modern pillere bırakmaktadır. Ayrıca içerdiği kadmiyum dolayısı ile kullanımı sınırlandırılmaktadır.

       Sodyum-metal klorid pil
       Nikel–çinko pil
       Erimiş tuz pili


Pillerin bir araya gelerek oluşturdukları pil gruplarına "Batarya" denmektedir. 1960'lardan önceki lambalı radyo alıcılarında yaygın olarak kullanılmakta idi. Günümüzde ise taşınabilir bilgisayarda yaygın olarak bataryalar kullanılır. Cep telefonlarında ise, yeni çıktıklarında 3 hücreli bataryalar kullanılmakta idi. Ancak şu anda neredeyse tüm telefon modellerinde tek hücreli Lityum iyon piller kullanılıyorsa da, alışkanlık sebebi ile bunlar da hatalı olarak "batarya" diye adlandırılmaktadır.

Meyveden pil üretimi


Limondan ya da asit içerikli başka meyvelerden basit piller yapmak mümkündür. Bu tip pillere, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmeleri nedeniyle “voltaik piller” adı veriliyor. Piller, asidik bir çözelti içerisine iki farklı metalin yerleştirilmesi mantığıyla yapılır. Buna göre, limona örneğin çinkoyla kaplanmış bir çivi ve bakır bir madeni para batırıldığında, limon suyu gerekli asit çözeltisini oluşturur ve elektrik üretebilir. Ancak elde edilen elektrik akımı oldukça zayıf olup, LED’de hafif bir ışıma sağlamaya yetecek kadardır.

Çevreye etkisi
Pil geri dönüşümü


250 yıllık gelişiminden beri piller en pahalı enerji kaynakları arasında yer almaktadır, ayrıca bünyesinde çok pahalı ürünler hatta bazen cıva, kurşun, nikel gibi riskli kimyasallar bulundurmaktadır. Bu yüzden günümüzde kimyasal madde içeriği olduğu için insan metobolizmasını etkilemekte ölümcül sebeblere neden olmaktadır. Piller yutulduğunda tehlikeli ve ölümcül olabilirler.Artık çoğu bölgelerde kullanılmış pillerdeki toksit maddelerin geri kazanımı için geri dönüşüm merkezleri kurulmuştur.Çevreye atılan atık piller çevre kirliliğine sebep olduğu gibi güneş ısısının etkisiyle patlama olasılığı kaçınılmaz olduğu için patlama sonucu içindeki kimyasal maddelerin dışarı çıkması sonucu insan sağlığı için risk taşımaktadır.
Rohs Belgesi
Özellikle pil, batarya üretimi ve ithalatında bazı zararlı maddelerin kullanımının sınırlandırılması amacıyla pil ve batarya atıklarının çevreyle uyumlu olduğunu gösteren belge. Bu belgeye sahip olmadan hiçbir ithalatçı ya da üretici imalat ve ithalat yapamaz. Rohs Belgesi ile batarya ve pillerde aşağıda yazılı maddeler test ile aranır. Bunlar; Kurşun (Pb) Civa (Hg) Kadmiyum (Cd) Hexavalent krom (VI) (Cr (VI) Certain brominated flame retardants (BFR’s) Polybrominated biphenyls (PBB’s) Polybrominated diphenyl ethers (PBDE’s) Bu testler akredite laboraturlar tarafından yapılır.

Akıllı telefonlardan dizüstü bilgisayarlara, modern piller sıkça kullandığımız teknolojilerin en önemli parçaları arasında. Özellikle yeni telefonlarımızın her gün şarja ihtiyaç duyması nedeniyle pilleri unutmamız mümkün değil. Peki bu kadar sık kullandığınız bir teknoloji hakkında ne kadar bilginiz var?

Piller ve onlara nasıl davranmanız gerektiği konusundaki bilgilerinizi genişletmenin zamanı geldi.

Piller nasıl ortaya çıktı?

İşlevsel ilk elektromanyetik pilin ortaya çıkışı, 1800 yılına dayanıyor. Alessandro Volta'nın ürettiği ilk pil, tuzlu suya batırılmış kağıt disklerin ayırdığı bakır ve çinko levhalardan oluşuyordu. Bu kağıt diskler, bir süre için kararlı bir elektrik akımı üretebiliyorlardı. Voltaik pil olarak adlandırılan bu pil, peşinden gelecek pil denemelerinin öncüsü olacaktı.

Pil tasarımı 1836 yılında John Frederick Daniell tarafından standart haline getirildi. Sülfürik asit ve çinko elekrotla doldurulmuş, seramik konteynere batırılmış, bakır sülfat çözümüyle dolu bakır kap, genel-geçer pil standardı halini aldı ve sayısız elektrikli telgraf ağında kullanıldı.

1979'da ise Oxford Üniversitesi'nden Koichi Mizushima ve John Goodenough, pozitif elektrot için lityum kobalt oksit, negatif elektrot için lityum metali kullanan şarj edilebilen pili gösterdi. Böylece lityum hücrelerin öncüsü ortaya çıkmış oldu. Pilin ticari hale gelmesi, yıllar sonra 1991'de Sony ve Asashi Kasei tarafından gerçekleştirildi.


Modern pilin tanımı

Taşınabilir cihazlarımıza elektrik akımı sağlayan elektrokimyasal hücrelere modern pil adını veriyoruz. Piller, şu iki kategoriye ayrılırlar: Tek kullanımlık piller ve şarj olabilen piller.

Tek kullanımlık pillerin elektrotları kullanım sırasında geri döndürülemeyecek biçimde değişikliğe uğradığından, onları şarj etmek mümkün olmaz. Şarj edilebilen pillerin elektrotları ise ters akım ile tekrar yüklü hale getirilebilir.

Modern taşınabilir elektronik cihazların çoğu, lityum tabanlı pilleri kullanmaktadır. Bunlar arasında en çok rastlanan pil türü, lityum iyon (Li-ion) pillerdir. Zaman zaman lityum polimer (Li-Po) pillere de rastlayabilirsiniz - bu pillerin enerji yoğunluğu daha azdır ve üretilmesi daha maliyetlidir.

Li-Po piller, hafiflikleri, esnek tasarımları, düşük ve yüksek sıcaklıklarda daha iyi çalışabilmeleri sayesinde popülerliklerini hala korumaktadırlar. Li-ion piller genellikle ilk elektrot olarak lityum kobalt oksit (LiCoO2) ve ikinci elektrot olarak grafit ve elektrolit olarak bir organik çözücüden oluşurlar. Bu bileşimin kullanılmasının nedeni, yüksek enerji yoğunluğu ve pilin kullanımda olmadığı sırada enerjiyi daha yavaş kaybetmesidir.

Lityum tabanlı tüm piller, bir Basınç Sıcaklık Katsayısı'na sahiptir. Bu, pilin uç noktalarda veya aşırı kullanımda devre dışı kalmasını sağlayan bir mekanizmadır. Bu işlev devreye girdiğinde şarj/deşarj işlemini mümkün kılan kimyasal bileşimlere genellikle kalıcı olarak hasar verilir.

Şarj süreci

Yüksek güç yoğunluğu ve tekrar şarj edilebilme yetenekleri, taşınabilir teknolojilerde lityum tabanlı pilleri tercih sebebi haline getirdi.

Şarj işlemi sırasında lityum iyonlar, elektrolit içerisinden geçerek pozitif lityum kobalt oksit elektrot üzerinden negatif grafit elektrota ulaşırlar. Deşarj veya kullanım sırasındaysa iyonlar, elektrolit üzerinden geriye doğru, negatiften pozitife doğru akarlar. Bu işlem, AA pillerdeki 1,5 voltluk akıma göre daha yüksek bir voltajda, 3,7 voltta gerçekleşir. Lityum tabanlı pillerin tüketici elektroniklerinde sıkça kullanılmasının nedenlerinden biri de budur.

Lityum tabanlı piller, laptop gibi daha büyük cihazlarda da kullanılır. Bu tür cihazların pilleri, birden fazla lityum iyon hücresinden ve aşağıdaki ek bileşenlerden oluşur:

Sıcaklık sensörü: Hücrelerin güvenliğini ve kalıcılığını sağlamak için ısıyı takip eder.

Voltaj düzenleyici: Paketin içindeki her hücrenin çıkış voltajını düzenleyen sensör ve devre.

Pil şarj durumu: Şu anki şarj durumu (yüzde 59 gibi) hakkında işletim sistemini bilgilendiren sensör.

Konektör: Pili laptop'la bağlayan bağlantı noktası. Markaya göre değişiklik gösterir.

Pil bakımı

Lityum iyon pillerin çoğunda bulunan pozitif elektrot LiCoO2, hasar gördüğünde tehlikeli bir hal alır. Diğer pillerin aksine yanıcı, basınçlı bileşenler, istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Lityum iyon piller, bu sorunu çözmek için bir dizi güvenlik testine tabi tutulurlar.

Isı

Lityum iyon pillerin aşırı ısındıklarında alev alabildiklerine rastlanmıştır. Isı altında ve beklenmedik basınç veya kısa devreye maruz kalan piller, "patlayabilir". Bu durumda pil, kullanılmaz hale geldiği gibi, içerisinde bulunduğu taşınabilir cihaza da hasar verebilir. Lityum iyon pillerin içerisinde her hücreyi diğerinden ayıran bir ayırıcı bulunmaktadır. Bu ayırıcı, şarj ve deşarj süreçlerinde pozitif ve negatif elektrotları ayrı tutar. Ayırıcının hasar görmesi veya delinmesi, elektrotların temas etme olasılığını ortaya çıkarır. Bu durumda pil hızla ısınarak patlayabilir.

Piller, bu tür durumları engellemek üzere havalandırma mekanizmalarına sahiptirler, ancak kimyasal bileşimin doğası gereği patlama olasılığı tamamen ortadan kalkmaz.

Deşarj

Lityum iyon piller, "tam" deşarj olmaktansa, kısmen deşarj olmayı tercih ederler. "Şarj belleği" adı verilen etkiye sahip olmadıklarından, kısmi deşarj pilin gelecekteki performansını etkilemeyecektir. Bununla birlikte pili "tamamen" bitirmek, lityum tabanlı pilin voltajının düşmesine neden olabilir. Bu durumda pil, kalıcı olarak hasar görebilir.

Yaşlanma süreci

Lityum tabanlı piller, şarj/deşarj döngülerinin sayısına bağlı olarak 2 - 4 yıl ömre sahiptirler. Pilinizi kaç kere şarj ettiğinizi saymanıza gerek yok. Zira yeni bir pili hiç kullanmadan saklasanız bile, pil ömrü yine 2 - 4 yılı geçmeyecektir.

Yeni bir taşınabilir ürün satın alırken, pilinin ne kadar beklediğini kontrol etmenizde fayda var. Bir sene depoda bekleyen bir pilin, tahmin edeceğiniz üzere ömründen bir sene gitmiştir.

Li-Air (Lityum hava)

Lityum pillerin bir sonraki nesli, lityum hava kimyasallarından oluşacak. BU piller, çok yüksek güç yoğunluğu sunarken, çok hafif tasarımları da mümkün kılıyor. Li-Air piller, akımı teşvik etmek için oksijenden faydalanıyorlar ve bu sayede daha yüksek güç yoğunluğu elde edebiliyorlar. Ancak ne yazık ki Li-Air'in ticari hale gelebilmesi için birkaç önemli alandaki araştırmanın tamamlanması gerekiyor.

Son 400 yılın en önemli buluşlarından biri elektrik olmuştur. Ama burada akıla gelen soru elektriğin yaşamımızda bu kadar uzun zamandır olup olmaması ise cevap “evet, hatta daha uzun zamandır var” olacaktır. Şaşılacak bir gerçek ise tarihin en eski çağlarından beri bilinen elektriğin ancak 1800 lü yıllardan başlayarak insanlar için kullanılabilecek bir düzeye getirilmiş olmasıdır.
Pili kim icat etti?

Elektrik üretmede kullanıldığı bilinen en eski yöntem ise statik yüklemedir. “Elektrikli tabanca” da denen Alessandro Volta (1745-1827) buluşu olan düzenek içine elektrik teli konulduktan sonra metan gazı doldurulan bir şişeden oluşuyordu. Telden bir elektrik kıvılcımı yollandığında kıvılcım metan gazını ateşleyerek şişenin patlamasına yol açıyordu.

Daha sonraları Volta bu buluşunu Volta uzak mesafeler arasında haberleşme amacı ile kullanmayı düşündü, tabi ki yalnızca bir işaret iletebilen. Düşüncesine göre İtalya’da Como ve Milano şehirleri arasında tahta direkler üzerinde bakır tel çekilecek ve bir tarafında kıvılcım üreteci, diğer tarafında da metan dolu şişe bulunacaktı. Taraflar arasında kararlaştırılmış bir olay gerçekleştiğinde de kıvılcım jeneratörü çalıştırılıp öteki uçtaki şişe patlatılacak ve böylece olayın gerçekleştiği mesajı iletilmiş olacaktı. Fakat bu iletişim hattı hiç gerçeğe dönüştürülmedi.

Elektrik üretiminde sonraki kademe ise elektroliz yöntemi ile oluştu. Volta 1800 yılında bazı sıvıların metaller arasında kimyasal reaksiyon yaratıp devamlı elektrik üretimine yol açtığını fark etti. Daha sonrada bu üretim hücrelerini seri bağlayarak gerilimin arttırıldığını gördü. Bu gözlemler pilin keşfedilmesine öncülük etmiştir.

Pilin icadı ile deneyler artık kıvılcımların bir anlık etkisi ile sınırlı kalmaktan kurtuldu. Artık kesintisiz ve devamlı bir elektrik kaynağı elde edilmişti.

1800’lerin başında Fransa teknolojik gelişmelerin zirvesine ulaşmıştı. Yeni buluşlar ve fikirler siyasi arenadan da destek görmeye başlamıştı. Bir davet üzerine Volta Fransa Ulusal Enstitüsünde Napolyon Bonapart’ın da bulunduğu bir topluluğa bir dizi ders verdi. Bu dersler sırasında yapılan pillerden kıvılcım üretme, elektrik ile çelik bir teli eritmek, elektrik ile bir silahı ateşlemek ve suyu elemanlarına ayırmak gibi deneylerde Napolyon bizzat Volta’ya yardımcı oldu.

1802 de Dr. William Cruickshank seri üretilecek pilin tasarımını yaptı. Cruickshank aynı boyutlarda kare şeklinde kesilip uçlarından lehimlenmiş bakır ve çinko plakaları etrafı çimento ile sıvanmış tahta kutulara koyarak içini tuzlu su ya da su ile seyreltilmiş asitle dolduruyordu. Plakaların aralarındaki mesafeyi sabit tutmak için tahta yüzeyin üzerine oluklar yapılıyordu.

Sir Humphry Davy‘nin Londra Kraliyet Enstitüsü kasalarına çok güçlü pilleri yerleştirmesi yeni buluşların önünü açtı. Davy pilleri karbon elektrotlara bağlayarak elektrikle üretilen ilk ışığı elde etti. Bugün ark lambası dediğimiz düzeneğin çalışmasını izleyenler sonraları bu ışığın o güne kadar gördükleri en parlak ışık yayı olduğunu söylediler.
Şarj Edilebilen Pil

Tekrar doldurulamadıkları için yapılan bütün bu piller ilkel piller sınıfına giriyordu. 1859 da Fransız fizikçi Gaston Planté şarj olabilen pili icat etti. Bu pillerin çalışma prensipleri bugün hala kullandığımız akülerdeki kurşun/asit sistemi ile aynı idi.

Elektrik üretmede kullanılan üçüncü, ama en önemli olan, metot ise çok sonraları keşfedilen manyetik alan metodu idi. 1820de Fransız bilgin André-Marie Ampère (1775-1836) elektrik taşıyan tellerin bazen birbirlerini çektiğini bazen de ittiğini gördü. 1831 de İngiliz Michael Faraday (1791-1867) bir bakır diskin (bobin) kuvvetli bir manyetik alanın etkisi altında kaldığında nasıl elektrik ürettiğini görsel olarak örnekledi. Farada ve ekibi bobin ve mıknatıs arasında hareketliliğin devam ettiği sürece elektrik üretiminin de kesintisiz olarak devam ettiğini ortaya koydular.
Nikel-kadmiyum Pil

1899 da İsveçli Waldmar Jungner nikel-kadmiyum pili icat etti. 1947 de Neumann pil hücresini (gözesini) tam olarak sızdırmaz bir şekilde izole etmeyi başardı. Bu yenilikler bugün kullandığımız sızdırmaz nikel-kadmiyum pilin doğuşuna öncülük etti. Nikel-metal-hidrit pil sistemleri üzerindeki çalışmalar 1970’lerin ortalarında başladı. Fakat metal-hidrit alaşımlar hücre (göze) ortamlarında dengeli olamıyorlardı. 1980 ortalarında geliştirilen yeni hidrit alaşımları bu dengesizliği azaltarak bileşimin kararlılığını arttırdı. Bütün bu gelişmelerden sonra 1990′ arda nikel-metal-hidrit piller piyasaya çıktı.
Lityum İyon Pil

İlk lityum piller ise 1970’lerde ortaya çıktı. 1980’lerde bu pillerin şarj edilmesi üzerinde çalışmalar başladı ise de ortaya çıkan güvenlik sorunlarından dolayı vazgeçildi. Lityumun doğasında var olan dengesizlik özellikle şarj sırasında problemler, hatta tehlikeli durumlar, yaratıyordu. Bu yüzden araştırmalar lityum iyonları kullanan ve metal bazlı olmayan pillere kaydı. Aslında iyon bazlı lityumun enerji üretme yeteneği metal bazlı lityumdan düşük olmasına rağmen eğer şarj edilirken gerekli önlemler alındığında daha güvenli idi. 1991 de Sony lityum-iyon pili piyasaya sürdü.
Pilin tarihçesine bakıp ne kadar ilkel bir ortamdan bu günlere geldiğimizi düşünebiliriz. Ama günümüzdeki gelişme hızını göz önüne aldığımızda bizden sonraki nesillerinde bugün bizim modern kabul edip kullandığımız pil teknolojilerini ilkel bulmaları kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.

Akıllı telefon bataryaları hakkında 5 efsane 5 gerçek

Taşınabilir cihazların teknolojisi geliştikçe pil teknolojisi de gelişiyor. Akıllı telefonlardan dizüstü bilgisayarlara kadar tüm taşınabilir cihazlarda kullanılan piller de zaman içinde büyük değişiklik geçirdi. Pillerle ilgili eskiden geçerli olan bazı durumlar artık değişti. Bu yüzden, eskiden doğru olan bazı şeyler hala devam ediyor gibi düşünülüyor. Piller hakkındaki efsanelerin bir bölümü de bunlardan kaynaklanıyor. Taşınabilir cihazlarımızda kullandığımız pillerle ilgili efsaneler ve bunların ardındaki gerçeklere birlikte göz atalım.

Efsane 1: Piliniz Tamamen Bitmeden Şarj Etmeyin
Piller eskiden şimdiki gibi akıllı değildi. Eski piller tam kapasitelerini unutabiliyor, bu nedenle de bir daha tamamen şarj edilemiyordu. Bu nedenle pillerin tam bitmeden şarj edilmemesi tavsiye ediliyordu. Akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasında en çok dile getirilenlerden biri de buydu. Bu durum artık neredeyse tüm taşınabilir cihazlarda kullanılan lityum-iyon pillerle tarihe karıştı. Bu piller tamamen bitmeden şarj edilseler de tam kapasitelerini hatırlayabiliyor. Örneğin, pilinizin önce%75'ini kullandınız ve sonra şarj ettiniz diyelim. Daha sonra pilinizin%25'ini kullandığınızda bu tam bir şarj döngüsü olarak kabul ediliyor. Yani bir şarj döngüsünü tamamlamak için pilin%100'ünü tek seferde bitirmenize gerek yok. Parça parça yapsanız da pil bunu algılayabiliyor.

Yine de birçok üretici üç ayda bir pili tamamen bitirip tam şarj edilmesini tavsiye ediyor. Her şarjda pilim ömrü az da olsa azaldığı için cihazınızın işletim sisteminin bunu algılaması için bunun yapılması tavsiye ediliyor. Bu sayede piliniz için kalan süre daha doğru bir şekilde gösterilebiliyor.

Efsane 2: Dolu Pili Şarj Etmeye Devam Etmeyin
Birçoğumuz gece yatmadan telefonumuzu şarja koyuyoruz ya da ofiste kullandığımız dizüstü bilgisayarı sürekli prize takılı kullanıyoruz. Bu da cihazların pilleri doluyken şarj etmeye çalışmaya devam etmek anlamına geliyor. Fazla şarj etmenin pillerin aşırı ısınmasına hatta patlamasına neden olduğunu söyleyenler bile olmuştur fakat böyle bir durum söz konusu değil.

İlk lityum-iyon piller doluyken şarj edildiğinde aşırı ısınabiliyordu, bu doğru. Ancak artık piller eskisinden daha akıllı. Şarj cihazları ve cihazlar artık pil dolmuşken şarj devam ediyorsa ne yapacaklarını biliyorlar ve bunu engelliyorlar. Prize takılı cihaz pil harcamaya devam ettiği için böyle durumda cihaz aslında az da olsa şarj olmaya devam ediyor. Uzmanlar bunun pil ömrüne olumsuz etkisinin pili tamamen bitirip yeniden şarj etmekten daha az olduğunu belirtiyor.

Efsane 3: Uygulamaları Kapatmak Pil Ömrünü Uzatır
Akıllı telefonları her ne kadar cebimizdeki bilgisayarlar olarak görsek de aslında kullandıkları işletim sistemleri ve donanımlar açısından dizüstü bilgisayarlardan çok farklılar. Dizüstü bilgisayarınızın pili, aynı anda birçok program açıksa ve bunların bazıları internet bağlantısı gerektiriyorsa daha hızlı bitecektir. Buradan hareketle akıllı telefonlarda da aynı şeyin olması beklenir değil mi? Akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasında bu da bulunuyor. Akıllı telefonlar bilgisayarlardan farklı çalıştığı için işin aslı böyle değil.

Örneğin iOS'ta bir uygulamayı kullanmayı bıraktığınızda o uygulama dondurulur. Yani hiçbir şey yapmaz, hiçbir kaynak kullanmaz. Bu yüzden onu seçip tamamen kapatmanın pil ömrüne bir etkisi olmaz. Aksine, uygulamaları kapatmak işlemci gücü gerektirdiğinden bunu yaparken pili biraz daha fazla kullanmış olursunuz. Ayrıca iOS'ta bir uygulamayı kapattığınızda bu uygulama telefonun RAM'inden kaldırılır. Uygulamayı yeniden açtığınızda verilerin RAM'e tekrar yüklenmesi gerekir. Bu kaldırma ve yükleme işlemi de pil harcanmasına neden olur. Buna ek olarak, iOS zaten daha fazla belleğe ihtiyaç duyduğu zaman o sırada kullanılmayan uygulamaları otomatik olarak kapatır. Tüm bunlar Android için de geçerli.

Piyasada bulunan "görev temizleyici" adlı birçok uygulama arka plandaki uygulamaları kapatarak pil ömrünü uzattığını iddia etse de aslında bunların işe yaramaktan çok pilin daha çabuk bitmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Bunları kullanmak yerine pil harcayan çeşitli uyarılar, veri transferi ve senkronizasyon özelliklerini kapatmanız daha çok işinize yarayacaktır.

Piyasada bulunan "görev temizleyici" adlı birçok uygulama arka plandaki uygulamaları kapatarak pil ömrünü uzattığını iddia etse de aslında bunların işe yaramaktan çok pilin daha çabuk bitmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Bunları kullanmak yerine pil harcayan çeşitli uyarılar, veri transferi ve senkronizasyon özelliklerini kapatmanız daha çok işinize yarayacaktır.

Efsane 4: Bluetooth, Wi-Fi ve Konum Servislerini Kapatarak Pil Ömründen Büyük Ölçüde Tasarruf Edersiniz
Başlıkta saydıklarımızın pil ömrüne etki ettiği doğru. Ancak bunların etkisini biraz abartıyor olabiliriz. Sanki bunları kapattığımızda pilimizin çok daha fazla dayanacağını düşünüyoruz ancak gerçek biraz daha farklı. Örneğin MacWorld tarafından yapılan bir testte uçak moduna alınan bir iPhone 5'in pilinin en fazla yarım saat daha fazla dayandığı tespit edildi. Böylece akıllı telefonlar hakkındaki efsaneler arasında yer alanlardan biri daha çürütülmüş oldu.


Aktif olarak kullanmadığınız uygulamaların konum servislerini kapatmanın ise pil ömrüne çok fazla etki etmediğini söylemek gerek. Ancak konumunuzu bir nedenden dolayı sürekli takip eden uygulamalara dikkat edin. İşte pilinizi bir çırpıda bitirenler onlar. Wi-Fi ve Bluetooth özellikleri ise artık eskisi kadar çok pil harcamıyorlar. Elbette kullanmadığınız zaman bunları kapatmak pilinizin daha yavaş tükenmesine neden olacak fakat aradaki fark çok büyük değil. Bu nedenle bunları kapatmadığınız zaman pilinizin anında biteceğini düşünmenize gerek yok. Pili en hızlı bitiren şeyin ekran olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bu yüzden, piliniz uzun gitsin istiyorsanız ekranı kapatın ve telefonu gerçekten ihtiyacınız olduğu zaman kullanana kadar cebinize koyun. İşte bu akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasından değil bizden bir uyarı.

Akıllı telefon üreticileri cihazınızla birlikte gelen şarj aletini kullanmanız konusunda ısrarcılar. Kullanma kılavuzuna göz atarsanız başka bir şarj aleti kullanmamanızın önemle tavsiye edildiğini görürsünüz. Ancak durum bundan biraz farklı. Elbette gidip de ucuz ve kötü şarj aletlerini kullanın demiyoruz fakat kaliteli diğer şarj aletleri de işinizi görecektir.


Modern USB şarj aletlerinin standartları belirlenmiştir. Bu standartlarda olan tüm şarj aletlerinin arasında pek fark yoktur. Şarj etme süresi şarj aletinden şarj aletine değişebilse de bunun pil ömrüne bir etkisi yoktur. Belirli değerler arasındaki USB şarj aletlerinin telefonunuzun piline zarar verme olasılığı çok düşük. Mevcut telefonlar şarj aletinden ihtiyacı olduğu kadarından fazlasını almayacak şekilde tasarlandığı için, doğru seviyede akıma sahip herhangi bir şarj aleti ısınmaya neden olmadan düzgün bir seviyede şarj edebilir. Yani dememiz o ki, standartlara uygun bir şarj aletiyle telefonunuzu şarj etmeniz mümkün. Çok daha fazla para verip telefonunuzla aynı marka bir şarj aleti satın almanız şart değil. Güvenilir başka bir marka da kullanabilirsiniz.

iPhone Pili ve Performansı

iPhone aygıtınızın performansı ve bunun pilinizle olan ilişkisi hakkında bilgi edinin.

iPhone'unuz sade ve kullanımı kolay bir deneyim sunmak için tasarlandı. Bu ancak ileri düzey mühendislik süreçleri ve gelişmiş teknolojinin bir araya gelmesiyle mümkün olabiliyor. Teknoloji ile ilgili önemli alanlardan biri de pil ve performanstır. Piller karmaşık teknoloji ürünleridir. Pil performansını ve buna bağlı olarak iPhone performansını etkileyen birçok değişken söz konusudur. Tüm şarj edilebilir piller tüketim mallarıdır ve sınırlı bir kullanım ömrüne sahiptir. Bir süre sonra kapasiteleriyle birlikte performansları düşer ve değiştirilmeleri gerekir. Pil yaşının artması iPhone aygıtınızın performansında değişikliğe neden olabilir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için bu makaleyi hazırladık.
Lityum iyon piller hakkında

iPhone pilleri için lityum iyon teknolojisi kullanılmıştır. Eski nesil pil teknolojileri ile karşılaştırıldığında lityum iyon piller hızlı şarj olur, uzun süre dayanır ve küçük boyutta daha fazla pil ömrüne olanak sağlayan yüksek bir güç yoğunluğuna sahiptir. Şarj edilebilir lityum iyon teknolojisi şu anda aygıtınız için en iyi teknolojiyi sunar. Lityum iyon piller hakkında daha fazla bilgi edinin.

Pil performansını en üst düzeye çıkarma

"Pil ömrü", bir aygıtın şarj edilmesi gereken zamana kadar çalışmaya devam ettiği süredir. "Pil kullanım ömrü", bir pilin değiştirilmesi gereken zamana kadar geçen süredir. Aygıtınızla gerçekleştirdiğiniz işlemler, pil ömrünü ve kullanım ömrünü etkileyen faktörlerden biridir. Aygıtınızı nasıl kullanırsanız kullanın pilinizden en iyi şekilde yararlanmanızı sağlayacak yöntemler mevcuttur. Bir pilin kullanım ömrü "kimyasal yaşı" ile ilgilidir ve bu, yalnızca belirli bir sürenin geçmesiyle sınırlı değildir. Şarj döngülerinin sayısı ve bakım gibi farklı faktörleri de içerir. Pil performansını en üst düzeye çıkarmak ve pil kullanım ömrünün uzamasına yardımcı olmak için bu ipuçlarından faydalanın. Örneğin, uzun bir süre boyunca kullanılmayacak olan iPhone aygıtlarının pilini yarıya kadar şarj edin. Ayrıca iPhone'u, sıcak ortamlarda (doğrudan güneş ışığına maruz kaldığı ortamlar da dahil) uzun bir süre boyunca şarj etmekten veya bırakmaktan kaçının.

Piller kimyasal olarak yaşlandığında

Tüm şarj edilebilir piller tüketim bileşenleridir ve bu bileşenler kimyasal olarak yaşlandıkça daha az etkili hale gelir.

Lityum iyon piller kimyasal olarak yaşlandıkça daha az şarj tutar. Bu durum, bir aygıtın şarj edilmesi için gereken sürenin kısalmasına neden olur. Bu, pilin maksimum kapasitesi ile (aygıtın yeni alındığı zamana kıyasla pil kapasitesi ölçümü) ilişkilendirilebilir. Ayrıca pillerin maksimum anlık performans veya gereken "en yüksek gücü" sunma yeterliliği azalabilir. Bir telefonun düzgün çalışması için elektronik parçaların pilden anlık olarak yük çekebilmesi gerekir. Pilin empedansı, bu anlık güç iletimini etkileyen özelliklerden biridir. Yüksek empedansa sahip bir pil, güç sağlaması gereken sisteme yeterli düzeyde güç sağlayamayabilir. Kimyasal yaşının fazla olması pilin empedansını artırabilir. Şarj düzeyi düşük olduğunda ve soğuk bir ortamda pil empedansı geçici olarak artar. Kimyasal yaşın da fazla olduğu durumlarda empedans artışı daha da önemli bir hal alır. Bunlar pil kimyasının özellikleri olup sektördeki tüm lityum iyon piller için geçerlidir.

Güç çekilen bir pilin empedans düzeyi ne kadar yüksekse pilin voltajı da o kadar fazla düşer. Elektronik bileşenlerin düzgün çalışması için belirli bir düzeyde voltaj sağlanması gerekir. Buna aygıtın dahili depolama alanı, güç devreleri ve pilin kendisi dahildir. Güç yönetim sistemi, pilin bu gücü sağlama kapasitesini belirler ve işlemleri sürdürmek üzere yükleri yönetir. İşlemler, güç yönetim sistemi tarafından sağlanan tam kapasite ile sürdürülemeyecek duruma gelirse sistem, bu elektronik bileşenlerin korunması için kapatılır. Sistemin kapatılması aygıt tarafından gerçekleştirilse de kullanıcı için beklenmedik bir durum olabilir.

Beklenmedik kapanmaları önleme

Pil şarjının az olması, kimyasal yaşın fazla olması ve düşük sıcaklıklar kullanıcıların beklenmedik kapanmalarla karşılaşma olasılığını artırır. Olağanüstü durumlarda sistem daha sık kapanabilir. Bu da aygıtın güvenilirliğinin veya kullanılabilirliğinin büyük ölçüde kaybedilmesine neden olur. iPhone 6, iPhone 6 Plus, iPhone 6s, iPhone 6s Plus, iPhone SE, iPhone 7 ve iPhone 7 Plus modellerinde iOS, aygıtın beklenmedik şekilde kapanmasını önlemek ve kullanılmaya devam etmesini sağlamak için en yüksek performans durumlarını dinamik olarak yönetir. Bu performans yönetimi özelliği iPhone'a özgüdür ve diğer Apple ürünleri için geçerli değildir.

Bu performans yönetimi yaklaşımında aygıtın sıcaklığına, pilin şarj durumuna ve pil empedansına bakılır. Yalnızca bu değişkenler için gerekli olması durumunda iOS, beklenmedik kapanmaları önlemek için bazı sistem bileşenlerinin (CPU ve GPU gibi) gösterdiği maksimum performansı dinamik olarak yönetir. Sonuç olarak aygıttaki iş yükleri kendi kendini dengeler ve bir anda daha büyük ve hızlı performans artışı sunmak yerine sistem görevlerinin daha düzgün bir şekilde dağıtılmasına olanak sağlar. Bazı durumlarda kullanıcılar aygıtın günlük performansında farklılıklar görebilir. Algılanan farklılık düzeyi, belirli bir aygıt için ne kadar performans yönetimine ihtiyaç duyulduğuna bağlıdır.

Üst düzey performans yönetiminin gerekli olduğu durumlarda kullanıcılar aşağıdaki gibi etkileri fark edebilir:

    Uygulamaların başlaması için geçen sürenin uzaması
    Kaydırma sırasında kare hızının düşmesi
    Arka aydınlatmanın azaltılması (Denetim Merkezi'nde geçersiz kılınabilir)
    Hoparlör ses yüksekliğinin -3 dB'ye kadar düşmesi
    Bazı uygulamalarda kare hızının aşamalı olarak azalması
    En alışılmadık durumlarda kamera flaşı etkisizleştirilir ve bu, kamera arabiriminde görülebilir
    Arka planda yenilenen uygulamalar, başlatıldıktan sonra yeniden yükleme gerektirebilir

Bu performans yönetimi özelliği çoğu önemli alanı etkilemez. Bunlardan bazılarını aşağıda bulabilirsiniz:

    Hücresel arama kalitesi ve ağ aktarım hızı performansı
    Fotoğraf ve video çekme kalitesi
    GPS performansı
    Konum doğruluğu
    Jiroskop, akselerometre ve barometre gibi sensörler
    Apple Pay

Pildeki şarj düzeyinin düşük olmasına ve ortam sıcaklığının azalmasına bağlı olarak performans yönetiminde görülen farklılıklar geçicidir. Bir aygıtın pili kimyasal olarak yaşlanmışsa performans yönetiminde görülen değişiklikler daha kalıcı olabilir. Bunun nedeni, tüm şarj edilebilir pillerin tüketim malı olup sınırlı bir kullanım ömrüne sahip olması ve bir süre sonra değiştirilmesi gerekmesidir. Böyle bir sorunla karşı karşıyaysanız ve aygıtınızın performansını artırmak istiyorsanız aygıtınızın pilini değiştirmeyi düşünebilirsiniz.
iOS 11.3 için

iOS 11.3, beklenmedik kapanmaları önlemek için gerekli olan performans yönetimi düzeyini düzenli aralıklarla değerlendirerek bu performans yönetimi özelliğini geliştirir. Pil sağlığı, gözlemlenen en yüksek güç gereksinimlerini karşılayabilecek durumdaysa performans yönetimi düzeyi düşürülür. Aygıt tekrar beklenmedik bir şekilde kapanırsa performans yönetimi düzeyi artırılır. Sürekli devam eden bu değerlendirme süreci, daha uyarlanabilir bir performans yönetimine olanak sağlar.

iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X modellerinde genel sistem performansını en üst düzeye çıkarmak için hem güç gereksinimlerini hem de pilin güç kapasitesini daha doğru şekilde tahmin etmenizi sağlayan gelişmiş bir donanım ve yazılım tasarımı kullanılmıştır. Bu, iOS'in beklenmedik kapanmaları öngörmesine ve bunları önlemesine daha kesin bir şekilde izin veren farklı bir performans yönetimi sistemine olanak tanır. Sonuç olarak, performans yönetiminin etkileri iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X modellerinde daha az fark edilebilir. Zamanla, tüm iPhone modellerindeki şarj edilebilir pillerin kapasiteleriyle birlikte en yüksek performans düzeyi azalır ve pillerin değiştirilmesi gerekir.



Pil Sağlığı (Beta)

iPhone 6 ve sonraki modeller için iOS 11.3'e pil sağlığının yanı sıra pilin değiştirilmesinin gerekip gerekmediğini gösterecek yeni özellikler eklenecek. Bu özelliklere Ayarlar > Pil > Pil Sağlığı (Beta) bölümünden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca kullanıcılar, beklenmeyen kapanmaları önlemek için maksimum performansı dinamik olarak yöneten performans yönetimi özelliğinin açık olup olmadığını görebilir ve bu özelliği kapatmayı seçebilir. Bu özellik yalnızca, pili maksimum anlık güç sağlama özelliği azalmış bir aygıtta beklenmedik bir kapanma olması durumunda etkinleştirilir. Bu özellik iPhone 6, iPhone 6 Plus, iPhone 6s, iPhone 6s Plus, iPhone SE, iPhone 7 ve iPhone 7 Plus modellerinde kullanılabilir.

(Not: Yazılımı iOS 11.3'e güncellenen aygıtlarda performans yönetimi özelliği başlangıçta devre dışıdır ancak daha sonra aygıt beklenmedik bir şekilde kapanırsa yeniden etkinleştirilir.)

Pilin ve genel sistemin tasarlandığı gibi çalışması ve dahili bileşenlerin korunması için tüm iPhone modellerinde temel performans yönetimi özelliği bulunur. Yüksek veya düşük sıcaklıklarda davranışın yanı sıra dahili voltaj yönetimi de buna dahildir. Bu performans yönetimi özelliği, hem güvenlik hem de aygıtın beklenen şekilde çalışması için gereklidir ve kapatılamaz.

Pilinizin maksimum kapasitesi

Pil Sağlığı ekranında, maksimum pil kapasitesinin yanı sıra en yüksek performans kapasitesi ile ilgili bilgiler bulunur.

Maksimum pil kapasitesi, aygıtın yeni alındığı zamana kıyasla pil kapasitesinin ölçümünü gösterir. İlk kez kullanılan bir pilin kapasite düzeyi %100'dür ve pilin kimyasal yaşı arttıkça bu kapasite azalır. Belirli bir süre sonra aygıtın birkaç saatte bir şarj edilmesi gerekebilir.

Normal bir pil, normal koşullar altında çalışıp 500 tam şarj döngüsüne ulaştığında başlangıçtaki kapasitesinin %80'ine kadarını koruyacak şekilde tasarlanmıştır. İki yıllık garantiye, kusurlu piller için sunulan servis kapsamı dahildir. Aygıt garanti kapsamı dışındaysa Apple, ücret karşılığında pil servisi sunar. Şarj döngüleri hakkında daha fazla bilgi edinin.



Pilinizin sağlığı azaldıkça en yüksek performans sunma yeterliliği de azalır. Pil Sağlığı ekranında bulunan En Yüksek Performans Yeterliliği bölümünde aşağıdaki iletilerle karşılaşabilirsiniz.

Performans normal

Pil durumu, olması gereken en yüksek performans düzeyini destekleyebiliyorsa ve performans yönetiminin uygulanması gerekmiyorsa şu iletiyi görürsünüz:

Piliniz şu anda olması gereken en yüksek performansı destekliyor.

Performans yönetimi uygulandı

Performans yönetimi özellikleri uygulandığında şu iletiyi görürsünüz:

Bu iPhone, pil gereken en yüksek gücü sağlayamadığı için beklenmeyen bir şekilde kapandı. Bunun yeniden olmasını engellemeye yardımcı olmak için performans yönetimi uygulandı. Etkisizleştir…

Performans yönetimi özelliğini etkisizleştirmeniz halinde tekrar açamayacağınızı unutmayın. Beklenmedik bir kapanma görüldüğünde bu özellik otomatik olarak tekrar etkinleştirilir. Bu özelliği etkisizleştirme seçeneği de mevcuttur.

Pil sağlığı durumu bilinmiyor

iOS aygıtın pil sağlığı durumunu belirleyemiyorsa şu iletiyi görürsünüz:

Bu iPhone pil sağlığı durumunu belirleyemiyor. Bir Apple Yetkili Servis Sağlayıcısı pilinizin bakımını sağlayabilir. Servis seçenekleri hakkında daha fazlası…

Bu, pilin düzgün takılmamasından veya bilinmeyen bir parçasının olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Performans yönetimi özelliği kapatıldı

Uygulanan performans yönetimi özelliğini etkisizleştirirseniz şu iletiyi görürsünüz:

Bu iPhone, pil gereken en yüksek gücü sağlayamadığı için beklenmeyen bir şekilde kapandı. Performans yönetimi korumalarını elle etkisizleştirdiniz.

Aygıtta başka bir beklenmedik kapanma görülürse performans yönetimi özellikleri yeniden uygulanır. Bu özelliği etkisizleştirme seçeneği de mevcuttur.

Pil sağlığı azaldı

Pil sağlığı önemli ölçüde azalırsa aşağıdaki ileti görüntülenir:

Pilinizin sağlığı önemli ölçüde azaldı. Bir Apple Yetkili Servis Sağlayıcısı tam performans ve kapasite için pilinizi değiştirebilir. Servis seçenekleri hakkında daha fazlası…

Bu ileti bir güvenlik sorunu olduğu anlamına gelmez. Pilinizi kullanmaya devam edebilirsiniz. Ancak daha gözle görülür pil ve performans sorunları yaşayabilirsiniz. Pilinizin değiştirilmesiyle daha iyi bir deneyime kavuşabilirsiniz.



Kaynaklar
Wikipedia
Sabah Gazetesi
Chip Dergisi
apple com

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Radyo Nedir - icadı ve Tarihçesi - Radyo Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 03:22 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Radyo Nedir - icadı ve Tarihçesi - Radyo Hakkında Bilgiler

Radyo, elektromanyetik radyo dalgalarındaki ses modülasyonunu önce elektronik ortama sonra da sese çeviren elektronik alet. Türk Dili dergisinde Kırgız Türkçesinde radyo anlamında kullanılan үналгы /ünalgı/ sözünün Türkiye Türkçesinde kullanılması da gündeme getirilmiştir. Radyoyu Marconi icat etmiştir.

Yayınlanan elektromanyetik dalgaları alıp, duyulabilen sese çeviren devrelerden oluşmuş cihaza Radyo denir.
1 . Elektrik dalgalarının özelliğinden yararlanarak seslerin iletilmesi sistemi.
2 . Elektrik dalgalarıyla düzenli olarak yayın yapan istasyon ve bu istasyonun programlarını düzenlemekle görevli kuruluş.
3 . Bu istasyonun yayınlarını alan araç:

İlk Radyo yayını 1907 de Berlin ile Kopenhag arası bir söz iletiminde yapıldı. 1910 da A.B.D.de bir müzik iletimi, 1914 de Belçika’da bir konser iletimi gibi cesaret verici olmayan birkaç deneme sonrası 1920 şubatında Büyük Britanya ‘da başladı.

Radyonun yaygınlaşması ise ancak 1955 yılında transistorlu alıcıların kullanımıyla başlar. Başlangıçta ulusal veya bölgesel hizmet veren radyo yayınlarında, kilometrelik dalgalar ( uzun dalga ) ve hektometrelik dalgalar ( orta dalga ) kullanılıyordu.

1930- 35 arası, dekametrelik dalgalarla (kısa dalga) yapılan yayınlar Deniz ötesi ülkelere erişme olanağı sağladı. Böylece radyo iletişim dünyasının vazgeçilmez araçlarından biri haline geldi.

Elektromanyetik dalga alıcısı; Radyo dalgaları'ndaki ses modülasyonunu önce Elektronik ortama sonrada sese çeviren elektronik alet; alıcı.

Radyolar ( radyo alıcıları ) elektromanyetik tayfın belli bir aralığını dinlemek üzere dizayn edilir. Radyonun seçicilik ve hassaslık faktörlerine göre kalitesini değerlendirmek mümkündür - Q faktörü.

Popüler radyolar iki tür modülasyonu almak üzere dizayn edilmişlerdir: AM ( Genlik Modülasyonu ) ve FM ( Frekans modülasyonu )

Genlik modülasyonunun; taşıyıcılı yayın, SSB ( Single side band - Tek bandlı yayın) ve CW ( Continuous Wave - Daimi dalga ) olmak üzere alt bölümleri vardır.

Normal bir radyo alıcısında Orta Dalga ( MW - Mid Wave ) ve FM, bazen de uzun dalga ( LW- Long wave ) bulunmaktadır.

Kısa dalga ( SW- Short Wave ) radyoları kalitesine ve çeşidine göre alış tayfi değişmektedir. İstasyonlar genelde AM ( genlik modülasyonu ) ( Amplitude Modulation ) ile yayın yapmaktadır. Bu tür yayınları dinleyenlere SWL ( Short Wave Listener- Kısa Dalga dinleyicisi ) denmektedir.

Yeni çıkan XM radyo türü de uydudan yüksek frekanslı sayısal yayınları almak üzere dizayn edilmiştir. Halen ABD'de ticarî olarak piyasaya sunulan bu radyo türünde ses kalitesi oldukça yüksektir. Halen aboneliğe dayalı ve belli bir ücret karşılığı tüm kıtaya kesintisiz ve reklamsız şifrelenmiş radyo yayını yapılmaktadır.

Teknolojinin son yıllarda hızla gelişmesine paralel olarak ve internet kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber, internet üzerinden yayın yapan radyoların sayıları hızla artmaktadır.

Radyonun Tarihi icadı - Radyoyu kim icat etti

İtalyan Mucit Guglielmo Marconi radyoyu icat eden kişi olarak kayıtlara geçmiştir. Ancak radyonun kendi icadı olduğunu iddia eden birçok kişi ortaya çıkmıştır. Telsiz telegraf patentine sahip olan Nikolai Tesla, Olive Lodge bu iddiayı ortaya atanların başında gelir. Rus mucit Alexander Stepanovitch Popov ise anlaşılabilen ilk radyo dalgalarını iletmeyi başarmış ancak bu icadı için Patent almamıştır. Daha pek çok insan vardır fakat ticari başarıyı yakalayan kişinin Marconi olduğu herkesçe kabul edilir.

İlk Radyoyu kim buldu

Popov, Lodge ve Marconi, Edward Branly'nin bulduğu Branly Tüpü adı verilen ve radyo dalgalarını saptamak için kullanılan bir aracı geliştirmeye çalışıyorlardı. 1890 yılında başlayan bu geliştirme çabaları 1895 yılında Marconi ve Popov'un birbirlerinden habersiz bir şekilde geliştirmeleri ile sonlanacaktı. 1896 yılında ise ilk defa Popov tarafından "Heinrich Hertz" ismi Mors alfabesi kullanılarak anlaşılır bir şekilde iletildi.

İtalya'da aradığı desteği bir türlü alamayan Marconi sonunda İngiltere'ye gitti ve burada ilk radyonun patentini aldı. Bu patent alımının ardından birçok farklı versiyonu üretildi. Lee De Forest ve Edwin Howard Armstrong Amerika'da radyo teknolojisinde çok büyük değişiklikler yaptılar. Tüpler ve devreler kullanarak bambaşka bir hal kazandırdılar. 1947 yılında transistorun icadı ise radyo teknolojisi için bir devrim olmuştur.

Radyonun çalışma prensibi

Ses dalgaları farklı frekanslarda titreşir; bu titreşimler mikrofonlarla toplanır ve elektrik sinyallerine dönüştürülür. Bu sinyaller amplifikatör denen yükselteçlerden geçirilerek güçlendirilir ve ardından osilatör denilen vericide üretilmiş daha yüksek frekanstaki taşıyıcı dalgaların üzerine bindirilir. Bunun için her iki dalganın üst üste gelmesi gerekir.Bu işleme modülasyon ve işlemi yapan cihaza modülatör denir. Devreden çıkan akım tekrar amplifikatörde yükseltilir ve ses sinyalleri şeklinde antene ulaşır, oradan da elektromanyetik dalgalar biçiminde yayılır. Radyo alıcısında ise taşıyıcı dalgalar Anten tarafından alınır, radyo frekans yükselticisinde güçlendirilir.Ses frekansları dedektörde ayrılır ve yeniden yükseltgenerek elektrik salınımları olarak hoparlörlere gönderilir ve burada ses titreşimlerine dönüştürülür.

Radyo alıcıları

Radyolar (radyo alıcıları) elektromanyetik tayfın belli bir aralığını dinlemek üzere tasarlanır. Radyonun seçicilik ve hassaslık faktörlerine göre kalitesini değerlendirmek mümkündür - Q faktörü.

Popüler radyolar iki tür modülasyonu almak üzere dizayn edilmişlerdir: AM (Genlik Modülasyonu) ve FM (Frekans modülasyonu)

Genlik modülasyonunun; taşıyıcılı yayın, SSB (Single side bant- Tek bantlı yayın) ve CW (Continuous Wave- Daimi dalga) olmak üzere alt bölümleri vardır.

Normal bir radyo alıcısında Orta Dalga (MW- Mid Wave) ve FM, bazen de uzun dalga (LW- Long wave) bulunmaktadır.

Kısa dalga (SW- Short Wave) radyoları kalitesine ve çeşidine göre alış tayfi değişmektedir. Aşağıdaki bantlar uluslararası yayın yapan kurumlara ayrılmıştır. Bu istasyonlar genelde AM (genlik modülasyonu) (Amplitude Modulation) ile yayın yapmaktadır. Bu tür yayınları dinleyenlere SWL (Short Wave Listener - Kısa Dalga dinleyicisi) denmektedir.

Radyo dalgalarının bir başka belirleyici özelliği de genliğidir. Genlik, radyo dalgasının salınım sırasında ulaştığı en yüksek salınım şiddetidir. Radyo kanallarının şifrelenmesinde genelde frekans ve genlik değerleri kullanılır. AM radyolarda genlik değeri değiştirilerek, FM (Frequency Modulation - Frekans Modülasyonu) radyolarda da kendilerine verilen frekans aralığında dalganın frekansı değiştirilerek şifreleme yapılır.

Radyo antenleri yalnızca belirli frekanstaki yayınları almak üzere ayarlandığı için geri kalan radyo dalgalarını algılamaz. Radyo dalgaları içine gizlenmiş şifreler, alıcı tarafından çözülüp, hoparlörler üzerinden dinlenilen ses dalgalarına dönüşür.

Bu bantların arasında amatör radyoya, ticari gemilere ve askeriyeye ayrılmış bantlar bulunmaktadır. Genelde bu yayınlar SSB, CW, RTTY modülasyonlarını içermektedir. Bu tür yayınları almak için radyonun BFO (Beat Frequency Oscillator -Vuru Frekans Osilatörü) denilen ek bir devreye ihtiyacı vardır. Taşıyıcıyı suni olarak oluşturan bu devre ile gönderme sırasında bastırılan taşıyıcı tekrar ilâve edilerek, sinyallerin normal bir radyo alıcısı ile dinlenilebilmesi sağlanır. Bu tür radyolarda ses bandının genişliğini de değiştirmek mümkündür.

Yeni çıkan XM radyo türü de uydudan yüksek frekanslı sayısal yayınları almak üzere dizayn edilmiştir. Halen ABD'de ticarî olarak piyasaya sunulan bu radyo türünde ses kalitesi oldukça yüksektir. Halen aboneliğe dayalı ve belli bir ücret karşılığı tüm kıtaya kesintisiz ve reklamsız şifrelenmiş radyo yayını yapılmaktadır.

Teknolojinin son yıllarda hızla gelişmesine paralel olarak ve internet kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber, internet üzerinden yayın yapan radyoların sayıları hızla artmaktadır.

Türkiye'de radyo

Tarihi gelişim
Cumhuriyetin ilanından sonra 1925 yılında "Telsiz tesisi hakkında kanun" adıyla bir yasa çıkarılarak ülke genelinde bir telsiz şebekesi kurulmasına karar verildi. Bu amaçla açılan ihale sonucu bir Fransız şirketi telsiz şebekesini yani radyo vericisi kurma işlemini üstlendi. Fransız şirketi 1925 yılında Ankara ve İstanbul'da çalışmalarına başladı. Telsiz vericilerinin inşaatı sürerken radyo yayınının nasıl yapılacağı bilinmiyordu. Bunun için ilk çalışmaları İleri gazetesinin sahibi Sedat Nuri Bey başlattı. Sedat Bey bunun için bir şirket kurdu. 1926 yılında vericilerin yapım işlemi tamamlandığında radyonun kuruluş çalışmaları da başlamıştı. Fakat bu iş için yeterli maddi kaynak yoktu. Sedat Bey bu fikrinden tanıdığı bir ajans sahibine ve o dönemde Mustafa Kemal'in emriyle banka kuran Celal Bayar'a bahsetti. Onlardan bu iş için maddi destek istedi. Sedat Bey, radyonun sadece maddi destekle olmayacağını biliyordu. Teknik destekte şarttı. Bunun için de yeğeni, telsiz meraklısı Hayrettin Bey'e konuyu açtı. Hayrettin Bey işinde uzman biriydi. Çünkü Sultan II. Abdülhamid döneminde evden eve telgraf hattı kurabilen biriydi. Hayrettin Bey bunun üzerine çalışmalara başladı. Projenin hayata geçirilmesi için çalışmalara başlanmıştı. Fakat başlangıç aşamasında bazı sorunlar ortaya çıktı. Hükümetten bazı kişiler radyonun kurulmasına karşıydı. Ülkenin ve milletin henüz çok geride olduğunu, birçok kişinin bunu hazmetmesinin zor olduğunu, bunlar aşılsa bile eldeki teknik elemanın ve malzemenin yeterli olmayacağını söylediler. Hayrettin Bey onlarla aynı görüşte değildi. Dünyada en çok plak satışının Türkiye'de olduğunu, halkın dinlemeye meraklı olduğunu anlattı. Onun bu çabaları radyo karşıtlarını ikna etmeye yeterli olmadı. Sonunda bu girişimden Mustafa Kemal'e bahsetmeye karar verildi. Mustafa Kemal'in, "Getirsinler de dinleyelim o vakit." demesi üzerine Hayrettin Bey bütün teçhizatı Orman Çiftliği'ne götürdü. İstasyon ararken bir Rus radyosu çıktı. Mustafa Kemal bir müddet dinledikten sonra birden ayağa kalkarak "Efendiler, bakınız Ruslar şu anda propaganda yapmaktalar. Bu radyo bize ziyadesiyle gerekli." deyip radyonun hemen kurulmasını emretti. Hükümet, Mustafa Kemal'in bu isteğiyle radyo sisteminin kurulmasına karar verdi. O tarihlerde birçok ülkede radyo yayını olmasına rağmen henüz hiçbir ülkede güçlü ve gelişmiş bir radyo istasyonu yoktu. Diğer ülkelerdeki radyolarının toplam verici güçleri 116 kiloWatt'tı. Ankara ve İstanbul'da kurulacak istasyonların verici güçleri ise 20 ve 250 kiloWatt'tı. Bunlar en güçlü vericiler olarak kurulmuştu. Yapılacak radyo yayınlarının Avrupa'nın her yerinden dinleneceği tahmin edilerek yayınların Türkçenin yanı sıra Fransızca ve Almanca dillerindende yapılması planlanmıştı. Nihayet takvimler 6 Mayıs 1927'yi gösterdiğinde ilk radyo yayını da başlamıştı. Ankara'da ilk yayınsa Kasım 1927'de yapıldı. Radyonun Anadolu'ya yayılması 1940 ve 1950 yıllarında olmuştu. 1970'li yıllardaysa Türkiye'nin tamamında dinlenmeye başlamıştı.

Gününmüzdeki Türkiye'nin en iyi 10 radyo programı

Sabah kalktığımızda, trafikte, yolculuğa çıktığımızda veya gece uykumuz kaçtığında... Elimiz radyoya uzanır. Peki müziğin en iyisini, sohbetin en tatlısını bulabileceğiniz radyo programları hangileri?

1) UYKUNUZU AÇACAK
GEVEZE SHOW / VIRGIN RADIO

Bu yayının takipçileri güne hareketli şarkılarla başlamanın yanı sıra her gün üç ilginç haber de öğreniyor. Saffet Emre Tonguç, “Geveze’nin muhteşem hikâyelerini çok iyi bir diksiyonla anlatmasına bayılıyorum” diyor.

İstanbul 106.2, Ankara 93.8, İzmir 103.1

2) UNUTULMAYA YÜZ TUTMUŞ ALBÜMLER
BİR ZAMANLAR / RADYO D

Hakan Eren, Türk pop müziğinin unutulmaya yüz tutmuş albüm ve plaklarını günümüze taşıyor. Suat Kavukluoğlu, “Bir radyo programından çok daha fazlası. 45’liklerin yeniden patlamasında etkisi büyük” diyor. Pazar ve pazartesi 21.00-23.00

İstanbul, Ankara ve İzmir 104.0

3) KURU HABERLE YETİNMEYİN
NİHAT’LA MUHABBET / SHOW RADYO

Sabah işe veya okula giderken kuru haberlerle yetinmek istemiyorsanız bu program doğru adres. Naim Dilmener, “Nihat Sırdar ülkede ve dünyada olup biteni akıl, kalp ve mizahla aktarıyor” diyor. Hafta içi her gün 07.00-09.00

İstanbul 89.8, Ankara 88.8, İzmir 89.6

4) BOL BOL KAHKAHA ATTIRIYOR
BAY J / POWER FM  

25 yıldır radyoculuk yapan Bay J, programında kendi hayatından hikâyelere ve ülke gündemine ilişkin konulara yer veriyor. Yayında kadınlar hakkında ilginç bilgilere de rastlayabilirsiniz. Hafta içi her gün 19.00-21.00


5) SÜRPRİZLERLE DOLU
MATRAX / SHOW RADYO

2002’den beri Zeki Kayahan Coşkun’un hazırlayıp sunduğu program oldukça eğlenceli. Coşkun, yayına bağlanan dinleyicilere bazen deneyler yaptırıyor, bazen şarkılar söyletiyor... Hafta içi her gün 22.00-01.00.

İstanbul 89.8, Ankara 88.8, İzmir 89.6

6) TOPLUMSAL KONULAR VE MİZAH
GAZOR / BEST FM

1995’ten beri radyoculuk yapan Cem Arslan, toplumsal konularda oldukça hassas. Yayında mizah kokan bir konu seçip bunun üzerine interaktif bir yayın yapıyor. Genç Mücahit’le atışmaları da oldukça keyifli. Hafta içi her gün 18.00-20.00

İstanbul, İzmir 98.4, Ankara 98.3

7) MÜZİK HAKKINDA HER ŞEY
GÜLŞAH GÜRAY / RADYO EKSEN

Hem müzik dünyasından son haberleri hem de güne pozitif başlayacağınız enerjik şarkıları dinleyebilirsiniz. Kanat Atkaya, “Güne başlamak için sert bir kahve ve Gülşah’ı dinlemekten daha iyi bir yöntem bilmiyorum” diyor. Hafta içi her gün 07.00-10.00

İstanbul 96.2

8) GÜNDEMİ Tİ’YE ALIYORLAR
ARAGAZ / METRO FM


Kadir Çöpdemir ve Pascal Nouma’nın sunduğu program ‘Trafik hiç bitmesin’ dedirtiyor. Gündemi ti’ye alıyorlar, özellikle de magazin konularını...  Pascal’ın aksanı da dikkat çekici.Hafta içi her gün 06.30-09.20

İstanbul, Ankara ve İzmir 97.2

9) ÇEVRE ONLARDAN SORULUR
EKONOMİ EKOLOJİ/ AÇIK RADYO

İki gazeteci, bir akademisyen ve bir aktivist... Pelin Cengiz, Serkan Ocak, Barış Baykan ve Mahil Ilgaz’ın hazırlayıp sunduğu program Türkiye’nin dört bir yanındaki çevre sorunlarını masaya yatırıyor. Perşembe 10.30-11.00.

İstanbul 94.9

10) TRAFİĞİ KATLANILIR KILIYOR
TALK RADYO / VIRGIN RADIO

Okan Bayülgen 15 yılın ardından yeniden radyo programı yapıyor. Akşam trafiğiyle boğuşanlara destek olan programa Burcu Bakdur’un sobeti de renk katıyor. Hafta içi her gün 18.00-20.00

İstanbul 106.2, Ankara 93.8, İzmir 103.1

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tırnak Makası Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:53 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Tırnak Makası Hakkında Bilgiler

Önemi bakımından çok değerli bir icat olan tırnak makası Çinliler tarafından keşfedilmiştir. Tırnak makası ile sadece uzayan tırnaklarımızı değil bunun yanında parmaklarımızın kenarlarında uzayan et parçalarını da kesmemize yarar.

Makas Kumaş kağıt bez saç gibi maddeleri kesmek için kullanılan perçinli bir eksen ile ortadan birbirine eklenen kestirmek için biri diğerine yaklaştırılan iki çelik bıçak parçası.

İnşaatçılık sektöründe bir çatının kendi ağırlığı ile kar rüzgar ve buna benzer yükleri taşıyabilmesini sağlayan ağaç ve demir kiriş sistemine iki tren yolunun üçüncü bir tren yolu ile kesiştiği yere tren katarlarının bir hattan diğer hatta geçmesini sağlamak için rayları açıp kapamaya yarayan otomatik cihazlara da makas adı verilir. Motorlu ve motorsuz vasıtaların tekerleklerinin iç tarafındaki iğ denen kısma yassı çelik levhalarının üstüste konarak meydana getirdikleri sistem de bu isimle anılır.

Makas çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır. Lambanın bulunmadığı mumların aydınlatmada kullanıldığı devirlerde yanan mum fitillerini kesip temizlemek için mum şamdanlarının yanında üst kısımlarında kutu şeklinde hazneleri bulunan makaslar vardı.

Osmanlılarda makasçılık 15 ve 16. asırlarda bir sanat dalı olarak en yüksek seviyeye çıkmıştır. Makaslar ne kadar hafif olursa o kadar değerlidir. Bunun yanında makasın yapımında kullanılan çelik cinsi de çok mühimdir.

Makasların yapılış ve kullanılış şekillerine göre çeşitleri ve biçimleri vardır: Kullanılmaları da değişiktir: Teneke ince kağıt saç kumaş bez gibi maddeleri kesmek için kullanılan makaslar tek elle kullanılır. Bahçıvanların otları ve buna benzer ağaçları aynı boyda kesmek için kullandıkları ağaç saplı makaslar ile kalın saç levhaları demir ve madeni telleri kesmede kullanılan makaslar çift elle kullanılır. Bunlardan başka kartonculuk ciltçilik ve konfeksiyonculukta büyük topları kesmek için kullanılan makaslar ise tezgah üzerinde oturtulmuş bir şekilde otomatik olarak kullanılır.

Kullanılan başlıca makas çeşitleri: Kağıt makası tırnak makası terzi makası bahçe makası çit makası bahçıvan makası düğme makası cep makası dal makası oya makası mum makası dikiş makası bıyık makası teneke makası biçki makası demir kesme makası ile bir de kumaşı tırtıllı şekilde kesmek için ağzı oyuk oyuk olan “Sürfile” makasıdır.

Manikür Pedikür deyip geçmeyin onun da sıkı bir tarihi var

Hiç düşündünüz mü, günlük yaşamda özellikle kadınlar için vazgeçilmez olan, erkekleri de hızla içine çeken 'el ve ayak bakımı' ne zamandan beri biliniyor ve uygulanıyor? Manikür setleri koleksiyonuma katılan her bir parçayla derinleşen araştırmalar sırasında fark ettim ki, manikür ve pedikür tarih boyunca hep var olmuş, hep ilgi görmüş.
Maniküre kelimesi Latince el anlamına gelen “manus” ve bakım-önem vermek-ihtimam göstermek anlamına gelen “cura” kelimesinden türemiş. Bilinen tarihi bizi çok eskilere götüren manikür uygulaması, belli ki seyyahlarla, ticaret yollarıyla ve kültürlerin kaynaşmasıyla dünyanın farklı alanlarına yayılmış, uygulanış şekliyle gelişmiş ve teknik olarak da evrilmiş.

ESKİ MISIR'DA STATÜ SEMBOLÜYDÜ

El ve ayak bakımı tarihi çok eskilere gidiyor. MÖ 3000'li yıllarda, Eski Mısır’da, tırnakların farklı boylarda ve değişik renklerde olması sosyal statünün gereğiydi. Yapılan kazılarda bulunan mumyaların tırnaklarının cilalı ve kına sürülü olduğu tespit edilmiş. Soyluluk ve zenginlik, genellikle tırnak üstüne sürülen renklerle ifade edilmiş. İşçi ve köylü sınıfı da el-ayak bakımı konusunda çok istekliymiş ama cila olarak sadece şeffaf ve parlak olmayacak şekilde natürel renkler kullanabilmişler. Tırnaklarını uzatamamışlar ve tırnaklarına renkli boyalar sürememişler. Bu devirde yaşayan köleler için kesinlikle yasak olan manikür, onların kolay tanınmasını da sağlamış.

600 yıl önce Çin’de varlıklı kişiler, tırnak bakımlarında altın ve gümüş renklerini tercih etmiş. Tırnakların üstüne sürülen sıvının, yani bugünkü adıyla ojenin kalıcı olması için de yumurtanın beyaz kısmıyla birlikte kemik unundan çıkartılan jelatin ve kauçuk kullanılmış. Ming hanedanlığında aristokrat sınıfa ait kadınlar, siyah ve açık kırmızı tonlarda tırnaklarını boyamış, tırnaklarının uzun ve bakımlı olmasına önem vermişler.

ORTAÇAĞ'DA TIRNAKLAR SEKİZ GÜNDE BİR KESiLİRDİ

Ortaçağ boyunca özellikle Avrupa’da günümüzden çok farklı bir temizlik anlayışı olduğunu biliyoruz. Bu zaman diliminde insanlar yıkanmak yerine silinmeyi tercih etmişler. Temizlenme de özellikle aristokratlar için sık sık temiz iç çamaşır değiştirmekle sağlanmış. Suyun vücuda teması hoş karşılanmasa da, genellikle sadece ellerin temizliği suyla yapılmış. Hollandalı eğitim kitapları yazarı Desideius Erasmus 1530 yılında yazdığı sağlık kılavuzunda parmak bakımını da anlatmış ve tırnakların sekiz günde bir kesilmesini söylemiş. Bu yıllarda kısa tırnağın sağlıklı olduğu hep vurgulanmış. Bu dönemde Osmanlı kadınları da yarısına kadar kına sürdükleri tırnaklarını uzatmadan kesiyorlardı. Zaten Anadolu'da el bakımında kına kullanımı hiç eksik olmamıştı.

18'inci yüzyılda makas, tırnak bakımının vazgeçilmez parçası olmuş ve manikür aletleri dikiş setleri içinde yer almış. İlginçtir, el ve ayak bakımında ölü derinin makasla alınması da bu yıllarda denenmiş.

İLK TÖRPÜ PORTAKAL AĞACI KABUĞUNDAN

19'uncu yüzylı başlarında manikür setlerinin içindeki aksesuarların nicelik ve nitelik olarak gelişim göstermesi, özellikle 1830'da doktor Sits tarafından gerçekleştirilmiş. Doktorun hastaları üzerinde ilk kez portakal ağacı kabuğundan yaptığı törpüyü kullanması kısa sürede Amerika’ya, sonrasında da dünyanın her yerine yayılmış. Kısa ve ucu keskin olarak törpülenmiş tırnaklar moda olmuş. Bugün filmlere, tiyatrolara, genellikle kadın hayatının dramatize edildiği edebi eserlere ve  sohbetlere konu olan “tırnakları törpülemek” o günden başlayan bir süreçte özellikle kadınların vazgeçilmezi olmuş. El ve ayak bakımı ilk zamanlarda lüks olarak algılansa da hızla tüm sosyal katmanlara yayılmış.

OJEYİ BİR DOKTOR TESADÜFEN KEŞFETTİ

Sanayi Devrimi el ve ayak bakımına da yansımış. Gelişimi günümüze kadar artarak ilerleyen akrilik içerikli ojeler, bir doktor tarafından tesadüfen keşfedilmiş. Keskin makaslar, törpüler, fırçalar ve dar alanlarda tırnak derisine bakım yapabilecek şekilde geliştirilmiş metal aksesuarlar tasarlanmış. Günümüzde manikür seti içinde düşünemeyeceğimiz çok şey o yıllarda aynı çanta içinde kullanılmış. Koleksiyoncuları peşinden koşturan bu dönem manikür setlerinde yeni üretilmeye başlanan minik gümüş kurşun kalemler, korse sıkıcısı, çekecek, kürdan, kulak temizleme çubuğu ve parfüm şişesi de yerleştirilmiş. Tabii ki tutma yerleri de önemsenmiş, gümüş, sedef, fildişi, abanoz, hatta altın gibi değerli malzeme sap yapımında kullanılmış.

Manikür aletlerinin içine konduğu çantalar da her zaman gösterişli olmuş. Nadide deriler, ipek ve kadife kaplı kılıflar ilk görüşte göze hoş gelecek şekilde tasarlanmış. Yine bu yıllarda, aromatik yağlar, yumuşak pamuklu bezler, sürülen renkli ojelerin ve yağların çıkartılması için denenen asit tipleri ile gelişen masaj teknikleri de manikürün günümüze uzanan yolculuğunda etkili olmuş.

1870-1880’li yıllara gelindiğinde, el yapımı deri çantalar içine yerleştirilen manikür setlerinin her yerde bulunabildiği, gözde dükkânların özenle süslenen vitrinlerinde sergilendiği biliniyor. Kadın çantalarının vazgeçilmez parçası ve en gözde hediye haline gelmiş. Aynı zamanda uzman manikürcüler yetişmesiyle, şehirlerin en popüler caddelerinde manikür bakımı yapan yerler açılmaya başlanmış. El ve ayak bakımı neredeyse sosyalleşmenin yeni yüzü olmuş.

Manikür setleri koleksiyonuma her baktığımda, insanoğlunun kendini bakımlı ve güzel görme isteğinin hep var olduğunu ve hep var olacağını tekrar düşünüyorum.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Makas Nedir? Makas Hakkında Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:30 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Makas Nedir? Makas Hakkında Bilgiler

Mısırlılar ilk kumaş kesicisini icat etti.


İlk makas benzeri yaylı araçlar muhtemelen Bronz Çağı'na dayanır. C şekilli yaylara bağlı kesiciler bulunduğu makaslar ise M.S. 1500 yılında Mısır'da sanat eserlerinden silüetleri kesip çıkarmak için kullanıldı.

Antik Roma'da ve Asya'nın bazı bölgelerinde kullanılan menteşeli makaslar, bronz ve demirden yapılmaydılar ve 16. yüzyıl Avrupası'nda kullanılanılanlara benziyorlardı. Makas ve benzeri araçların kullanımı, demir dövme yöntemlerinin iyileşmesi ile doğru orantılı olarak arttı. 1761 yılında Robert Hinchcliffe, dökme demirden yapılan makası Sheffield'da icat etti. O dönemde üretilen makasların pek çoğu el ile dövülmüştü ancak on dokuzuncu yüzyılda yüksek miktarda üretimi desteklemek amacıyla makasların tasarımı sadeleştirildi.

Makaslarda kullanılan çelik, makasın kalitesine göre değişen miktarlarda karbon içermektedir. Şahmerdan (serbest düşmeli tokmak) kullanılarak kırmızı renkli sıcak çelik çubuklardan kesiciler oluşturuldu. Kesiciler daha sonra kesildi ve sertleştirildi. Çelik, %0.55 ve %1.03 arasında değişen oranlarda karbon içermektedir. Daha fazla karbon, bazı uygulamalarda daha sert kesicilerin oluşturulması anlamına gelir.

Tıbbî uygulamalarda ve diğer özel kullanım alanlarına hizmet eden makaslar, paslanmaz çelik kullanılarak üretilir. Daha ucuz makaslar ise daha yumuşak çelikler üzerinde soğuk baskı tekniği kullanılarak üretilir. Tenekeci makasları da ev makaslarının üretiminde kullanılan tekniklere benzer teknikler kullanılarak üretilir.

Kâğıt, kumaş, bez gibi levha halindeki ince şeyleri kesmeye yarayan, ortadan birbirine bir mille tutturulmuş iki bıçaktan meydana gelmiş kesme âletidir. Kâğıt makası, bez makası, mum makası, dikiş makası, tırnak makası, teneke makası, biçki makası gibi birçok çeşitleri vardır.

Eskiden, yazıya verilen önemden dolayı, kâğıt makaslarının çoğu altın kakma süsle bezenir, saplarında iki parmağın geçirilebileceği halkalı tutacaklar bulunurdu. Gene eskiden, mumların yanan fitillerini kesip temizlemek için şamdanların yanından eksik edilmeyen bir çeşit makas daha vardı. Bu mum makaslarının bıçakları üzerinde küçük kutu biçiminde, kapaklı bir hazne bulunurdu. Kesilen fitil parçası bu kutuda kalarak yere düşmez, ortalığı kirletmezdi.

Bu iki makasın dışında kalan makas çeşitleri hâlâ kullanılmaktadır. Bunlar birbirinden çok küçük özelliklerle ayrılır. Meselâ dikiş makasları irice, keskin; tırnak makasları küçük, bazı şekillerinde uçları kıvrık, biçki makasları dikiş makaslarından daha uzun, ağır olur; «sürfile» makaslarının ağızları kumaşı tırtıllı kesecek şekilde oyulmuştur.

Demiryollarında, bir katarı bir hattan öbür hatta geçirmek için, rayları açıp kapayan düzene de «makas» denir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Dondurma Hakkında Bilgiler ve Her şey
Yazar: RasitTunca - 09-19-2018, 01:20 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Dondurma Hakkında Bilgiler ve Her şey

Sıcak bir yaz gününde yenen iyi bir dondurmanın tadı başka hiçbir şeyde yoktur. Peki dondurmanın herkesi gülümseten sırrı ne? İşte dondurma hakkında bilmeniz gereken her şey…

Süt, ya da meyva sularının özel usullerle dondurulmasıyla yapılan bir tatlıdır. Genç, yaşlı herkesin sevdiği dondurma, hem serinletici, hem de besleyici bir yiyecektir.

Dondurma yapmak için, krema, süt, şeker, mısır nişastası, ya da salep, bazan da yumurta bir araya konarak karıştırılır. Süt daha önceden kaynatılmış, ya da pastörize edilmiş olmalıdır. Kimi vakit, vanilya gibi özel koku verici maddeler de konur. Bunların hepsi,’ dondurma makinesine konmadan önce, iyice karıştırılır.

Dondurma makinesinde dikkat edilecek en önemli nokta, karışımın sürekli olarak karıştırılmasıdır; yoksa dondurma gereken kıvamı bulmaz; dondurma kabının yanlarına gelen karışım ortadakilerden daha önce donar. Bir süre karıştırıldıktan sonra, buz billurları meydana gelmeye başlar.

FARKLI ÜLKELERDE İLKLER VE ENLER

* New York’ta ilk dondurma satışı 1774 yılında başlar. 1843 yılında da Philadelphia’lı ev kadını Nancy Johnson, elle çalışan ilk dondurma makinesini icat eder. ◊ İlk endüstriyel üretimi 1851 yılında ABD’nin Boston kentinde yapılır.
* Dünyanın dondurmayı mükemmel bir yaz hoşluğu olarak kabul etmesi İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusuna bu lezzeti dağıtılmasıyla başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi dondurma yiyerek kutlanır.
* Dünyada en fazla dondurma tüketen ülke ABD. Ortalama bir insan 48 kutu dondurma yiyor. Amerikan ailelerinin yüzde 98’inin buzluğunda her zaman dondurma bulunur. ◊ Dünyanın en büyük dondurma tatlısı (sundae) 1988 yılında Kanada’nın Alberta eyaletinde yapıldı ve ağırlığı 24 tondu.
* Dünyada en sevilen dondurma çeşidi vanilyalı, ikincisi çikolata, üçüncüsü de çileklidir.
* Dondurma külahı 1904 yılında ABD’nin St. Louise kentinde yapıldı.
* Bir külah dondurma ortalama 50 yalayışta biter.
* Türkiye dünyada, dondurmayı yalnızca yaz mevsiminde tüketme alışkanlığı en yüksek ülkedir. Dünyanın en soğuk ülkelerinden biri olan Finlandiya’da ise, kişi başı tüketim 9, Türkiye’de 3,5 litredir.
* Kanada’da dondurma yaz mevsiminden daha çok kışları tüketilir.

Sütün, şekerin, suyun, yumurtanın ve meyvelerin karıştırılarak  dondurulmasıyla ortaya çıkan dondurma, her toplumun damak zevkine ve kültürüne  bağlı olarak farklılıklar gösterir fakat yine de  7'den 70'e herkesin çok sevdiği bir tatlıdır. İşte bu keyifli ve vazgeçilmez yiyecek hakkında daha önce hiç duymadığımız bilgiler;

Dondurma, eski tarihlerde buzdan yapılmaktaydı. Süt bazlı dondurmaların üretilmeye başlaması ise 10. yüzyıldan sonraya tekabül etmekte.
Roma İmparatoru Nero’nun, dağın zirvesinde biriken kar ve buzları toplatıp özel bir odada muhafaza ettiği ve kendisine sunulan meyvelerin üzerine konulmasını istediği bilinmektedir.
Marko Polo 1254-1324 yılları arasında ziyaret ettiği Çin’de ilk kez dondurmayı denemiştir. Avrupa, dondurma ile 13. yüz yıldan sonra Marko Polo’nun Çin’den İtalya’ya dönmesi sayesinde tanışmıştır.
Dondurmanın sanayi üretimi 1851 yılında Amerika’nın Boston eyaletinde başlamıştır.

İlk dondurma reklamı 18 Eylül 1849 tarihinde Ceride-i Havadis gazetesinde yer almış ve Beyoğlu Alman konsolosluğu karşısında açılan bir şekerci dükkânında satılan dondurmanın reklamı yapılmıştır. Resim ve çizimlere yer verilmeyen metin içerikli reklamda “nefis” ve “gayet ucuz” gibi sloganik sözcükler görülür.

ilk basılı yemek kitabı olan 1882 tarihli Ayşe Fahriye’nin “Ev Kadını” adlı kitapta kaymaklı, vanilyalı, kahveli, limonlu, vişneli, frenküzümlü, çilekli, kızılçıklı karadutlu, kayısılı, kavunlu dondurma tarifleri bulunmaktadır. Bu tarifler hep dondurma kutularında yapılacak şekilde verilmiştir. Ancak 1930’lu yıllarda artık evlere girmeye başlayan buzdolapları dondurma tariflerine de değişiklik getirir.

Dondurmanın İkinci Dünya Savaşı sırasında askeriyelere dağıtılması tüm dünya tarafından kabul edilen bir yaz lezzeti olmasını sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi dondurma yenerek kutlanmıştır.
Dünyanın en büyük dondurması 1988 yılında Kanada’da üretilmiştir. Dondurmanın toplam ağırlığı tam olarak 24 tondur.
İstatistiklere göre en çok tercih edilen dondurma çeşidi vanilyalı dondurmadır. Sırasıyla çikolatalı, çilekli ve kurabiyeli dondurma çeşitleri diğer en çok tüketilenler arasındadır.
Bugüne kadar üretilen en ilginç dondurma çeşidi sosisli sandviç aromalı dondurmadır.
İstatistiklere göre en çok dondurma satılan gün Pazar’dır.
Tarihçilere göre Büyük İskender, nektar ve bal aromalı buz yemeyi severdi.
Temmuz ayı Amerika’da “Ulusal Dondurma Ayı” olarak kabul edilmektedir.
Dondurulmuş muhallebi ve dondurulmuş yoğurt da bir tür dondurma çeşidi sayılmaktadır.

O zaman, dondurma olmuş demektir. Fındık, fıstık gibi maddeler bundan sonra katılır. Satış için yapılan dondurmalar büyük makinelerde hazırlandıktan sonra, kâğıt, ya da plastik maddelerden yapılmış özel kaplara konur. Bunlar, yeniden sıfırın altında bir soğuklukta saatlerce tutulacak olursa, iyice katılaşır.

Meyvalı dondurmaların yapımı da sütlü dondurmalar gibidir. Ancak, bunlarda süt yerine meyva suyu kullanılır.Dondurma birçok şekillerde yapılarak çeşitli adlar altında piyasaya sürülmektedir. Bunların hepsinin aslı bîrdir, kıvamları değişiktir.

Evde Dondurma Yapımı Tarifleri-Evde Kolay Dondurma Yapımı

Evlerde dondurma yapmak için eskiden dondurmacıların yararlandığı kapların küçüğü kullanılırdı. Bu kaplar içi içe iki kovaya benzer.

Dıştaki ağaçtan yapılmıştır. İki kabın arasına buz konur; bu buz tuzla karıştırılır. Bu sayede O0,nin altında bir soğukluk elde edilir. İçteki kaba dondurma karışımı konur. Makinenin kolu çevrilince, hem bu kap döner, hem de içindeki karışım, madenî kollarla durmadan karıştırılmış olur.

Şimdi bunun yerini elektrikli makineler almıştır. Bu makinelerin bir de pervanesi vardır. Makine buz dolabının içine konur, hazırlanan sıvı dondurma karışımını dondurma haline getirir. Evde dondurma yapmanın bir başka yolu da, karışımı buz dolabının buz kaplarına koymaktır. Bir süre sonra karışım alt ve yanlarından donmaya başlayınca, çıkarılır, başka bir kaba konarak iyice karıştırılır, yumurta dövücüyle dövüldükten sonra, gene buz dolabına konur.

-Dondurmanın 17. yüzyılda Fransa'da ortaya çıktığı düşünülüyor.Buna rağmen bir rivayete göre 13. yüzyılda Roma imparatorunun karların meyve suyuyla tatlandırılması için meyve sularını dağlara gönderdiği söylenir.

-Dondurma külahının fikri 1903 yılında bir İtalyan tarafından bulundu.Ve patentlendirildi.Fakat 1904 yılında St. Louis Dünya Fuarında Suriyeli bir waffle satıcısının dondurma satıcısına yardım etmek için hamurları külah şeklinde yapması külahı popülerleştirmiştir.

-Uluslararası Süt Gıdaları Birliği'ne göre, bugün ortalama bir Amerikalı yılda yaklaşık 20 litre dondurma yiyor.

-En çok satan dondurma aromaları pazarın yüzde 33'ünü oluşturan  vanilya ve yüzde 19'unu oluşturan  çikolata.

-En büyük dondurma konisi 2.81 metre  uzunluğunda olup İtalyan Della Vecchia ve Andrea Andrighetti tarafından üretilmiştir.

-Karabuğdaylı,biralı ve parmesanlı dondurma üreten dondurmacılar vardır.

-Haziran, en çok dondurmanın üretildiği aydır.

-ABD'nin orta bölgesi en çok dondurma ve dondurmayla ilgili dondurulmuş ürünler üreten bölgedir.

-California Amerika'da en çok dondurma üreten eyaletidir.

-Bir top dondurmayı bitirebilmeniz için ortalama 50 defa yalamanız gerekir.

-5 kişiden 1'i dondurmalarını hayvanlarıyla  paylaşıyor.

-Amerika'da bir ürün dondurma olarak etiketlenecekse en az %10 süt yağı bulundurmalıdır.

-ABD, Temmuz ayını Ulusal Dondurma Ayı olarak kutluyor.

-ABD, Dünyada'ki en çok dondurmayı üreten ülkedir.

-Dondurma 1660'da Fransa'da halka sunulmuştur.

-Kilo vermek için hazırlanmış bir dondurma diyeti mevcut.

-Missouri, 2008 yılında Dondurma Külahını Resmi Devlet Tatlısı olarak belirledi.

-Pazar günleri haftanın herhangi bir gününden daha fazla dondurma satılıyor.

-Bir zamanlar, Kansas'ta vişne pastasına dondurma servis etmek yasalara aykırıydı.

-Rupert Grint'in ilk hayali  dondurmacı olmaktı. Ve Harry Potter filmlerinden kazandığı parayla bir dondurma arabası satın aldı.

-Kanada'da kış aylarında yaz aylarına göre daha fazla dondurma satılmaktadır.

-Amerika'da ilk dondurmacı 1776 yılında açıldı.

KİM İCAT ETTİ?

Dondurmanın bilinen bir mucidi yok; haliyle rivayet muhtelif. İncil’de Kral Süleyman’ın ‘hasat zamanı buzlu içecekler tükettiğine’ dair ifadeler mevcut; Büyük İskender’in bal, meyve, şarap ve yemişlerle tatlandırılmış buz yemeyi sevdiği rivayet ediliyor. ‘Roma’yı yakan zalim imparator’ Neron’un, meyveyle karıştırılmak üzere buz getirmeleri için kölelerini dağlara gönderdiği belirtiliyor.

KÖKENİ ÇİN’DE

Ancak tarihçilere göre, bugün bildiğimize benzeyen, yani sütle yapılan ‘ilk dondurma’nın kökeni tam 2 bin 200 yıl önceye, Asya’ya dayanıyor. Zira Çinlilerin M.Ö. 200’lerde bir tür süt-pirinç karışımını karda dondurarak elde ettiği yiyecek, ilk sütlü ‘dondurma’ olarak kabul ediliyor. 7. yüzyıla gelindiğindeyse, İmparator Tang ‘işi ilerletmiş’ görünüyor. Kaynaklara göre, Tang’ın tam 94 ‘buzcu’su varmış. Görevleri, manda sütüyle karıştırılıp kafurla tatlandırılmak üzere hanedana dağlardan buz getirmekmiş.

AVRUPA’YA MARCO POLO GETİRDİ

Peki Çinlilerin sütlü dondurma ‘icadı’, bugün anavatanı sanılan İtalya’ya nasıl geldi? Burada iş, yaklaşık 600 sene sonra, Marco Polo’ya düşmüş. Venedikli seyyah, 13. yüzyılda meşhur Çin gezisinden Avrupa’ya döndüğünde cebinde dondurma tarifleri de varmış. İşte o tarifler, aşçılar tarafından sürekli geliştirilerek 16. yüzyıla gelindiğinde dondurmaya dönüşmüş.

VOLTAIRE VE DIDEROT’NUN GİTTİĞİ DONDURMACI

Söylencelere göre, dondurma Fransa’ya, Kral 2. Henry ile evlenen İtalyan soylu Catherine de Medici’nin aşçıları tarafından 1553’te götürülmüş. 17. yüzyılda hüküm süren İngiltere Kralı 1. Charles sofrasından dondurmayı eksik etmezmiş. Hatta tarifini kimselerle paylaşmaması için aşçısına hatırı sayılır miktarda bir ödeme yapmış.


Dondurma hakkında her şey
Sıcak bir yaz gününde yenen iyi bir dondurmanın tadı başka hiçbir şeyde yoktur. Peki dondurmanın herkesi gülümseten sırrı ne? İşte dondurma hakkında bilmeniz gereken her şey…

Café Procope. Fransa Ulusal Kütüphanesi koleksiyonunda bulunan bu gravürde, Voltaire (elini kaldıran) ve Diderot ‘dondurmacı’da.

Dondurmanın Avrupa’da aristokratların sofrasından çıkıp biz fanilere ulaşmasını ise Sicilyalı bir göçmene, Francisco Procopio Cuto’ya borçluyuz. Procopio 1670’de Paris’in ilk kafesi olan Café Procope’u açmakla kalmayıp, kenti dondurmayla tanıştırdı. Yarattığı trend öyle ‘tatlı’ydı ki, 1676’ya gelindiğinde Paris’te dondurmacı sayısı 250’ye ulaşmış, dondurma pastane ve restoranların da menüsüne girmişti.

Avrupa’da hızla yayılan dondurma modası, Kuzey Amerika’ya ise 18. yüzyılın ortalarında ulaştı. İlk dondurma fabrikası ABD’de, Jacob-Fussell tarafından 1851’de kuruldu. 20. yüzyılda soğutucuların ve yeni nesil dondurma makinelerinin icadı gibi teknolojik gelişmeler dondurmayı iyice yaygınlaştırdı.

GELATO, SORBE, MARAŞ… NE FARKI VAR?

Dondurma en basit tanımıyla süt, şeker ve meyveyi, yumurta, salep, nişasta veya guar zamkı gibi kıvam vericilerle karıştırıp dondurarak yapılır. Ancak tabii ki bu kadar kolay değil; her ustanın kendi formülü, her yöntemin kendi inceliği, her markanın kendi hedefi var. Sütün cinsi veya kullanılan makineden, kıvam vericinin ne olduğuna ve dondurmanın kaç derecede muhafaza edildiğine uzanan parametreler, lezzette belirgin değişime yol açıyor. Peki hangi tip dondurma nasıl yapılıyor?

İTALYAN TAZELİĞİ: GELATO

Son yıllarda Türkiye’de de epey popüler olan klasik, ‘taze’ İtalyan dondurması. Geleneksel olarak ‘artisan’ bir felsefeyle, günlük süt, krema ve taze meyvelerle yapılıyor. Raf ömrünü uzatmak için katkı maddesi kullanılmıyor, yani taze tüketiliyor; ki en önemli özelliği de bu.

‘Gelato’nun bir diğer tanımlayıcı özelliği, çok az hava içermesi. Endüstriyel dondurmalar maliyeti düşürmek için bol miktarda havayla adeta köpürtülürken, gelatoda hava oranı geleneksel olarak yüzde 25-30’u geçmiyor. Yumuşaklığını koruması için -12 ila -15 derece arasında muhafaza ediliyor. Tüm bunlar şu anlama geliyor: Gelato diğer dondurmalara kıyasla daha yoğun, daha kıvamlı. Geleneksel bir ‘gelato’da meyve tadını daha çok almamızın nedeni de bu. Bu dondurmada yağ ve şeker oranları da diğerlerine kıyasla yüzde 50-60 oranında daha düşük. Doğal ürünlerle yapılması, ‘hava basılmaması’ ve el işçiliği, ‘artisan’ gelatonun maliyetini artırıyor.

MEYVENİN EN TATLI HALİ: SORBE

Etimolojik kökeni ‘şerbet’e dayanıyor; ‘karsambaç’ı andırıyor. En basit tanımıyla, ‘dondurulmuş meyve püresi’. Ayırt edici özelliği, içinde süt bulunmaması. Şeker ve suyun mevsimsel meyveler ile belli oranlarda karıştırılmasıyla yapılıyor, meyve tadını öne çıkarmak için limon suyu da kullanılıyor. Süt içermediği için aslında teknik olarak dondurma kategorisinde sayılmıyor. Şeker yerine bal kullanılabiliyor; meyvenin tadına veya tarife göre ‘sıfır şeker’le yapılanları var. Reçeteler meyveden meyveye, mevsimden mevsime, ustadan ustaya değişiyor. Vegan ve vejetaryenler için en serin lezzet…

MARAŞ’TAN BAŞKA YERDE YOK!

Gerçek Maraş dondurması yapmak için uyulması gereken kurallar, tıpkı bu dondurmanın kendisi gibi ‘sert’. Keçi sütü ve salep kullanılması şart; tekniği bilen ustalar tarafından dövülerek dondurulması, bu sayede elastik hale getirilmesi gerekiyor.

Bu dondurmayı benzersiz kılan ana faktör ise Maraş’ın kendi doğal aroması… Zira kenti kuşatan Ahir Dağı’nın faunasından beslenmiş keçilerin sütü kullanılıyor, salep de yine bölgedeki yabani orkidelerin yumrularından elde ediliyor. Maraş dondurmasının parlak beyaz rengi ve satırla kesilmesini gerektiren kendine özgü sertliği de keçi sütünden geliyor. Gerçek Maraş dondurmasında ‘hacim genişlemesi’, yani içine basılan havanın oranı yüzde 50’yi geçmiyor. Makbulü, çatal ve bıçakla yenecek kadar sert, kıvamlı olanı…

‘SANAYİ TİPİ’ DONDURMA

Bir de ‘market dondurması’ diye bildiğimiz endüstriyel dondurma var. Yağ oranı bazı ‘modeller’de yüzde 15’i aşıyor; hacminin genişlemesi için çok yüksek oranda hava basılıyor. Doğal dondurmaların aksine, içinde bitkisel yağ, glikoz şurubu, soya aroması, peyniraltı suyu ve kıvam artırıcılar gibi maddeler var. Uzmanlara göre, ‘gerçek’ dondurma değil.

3) NEDİR BU ROMA DONDURMASI?

Bir ara her köşe başında karşımıza çıkardı: ‘Meşhur Roma Dondurmacısı’, ‘Gerçek Roma Dondurması’, hatta ‘Öz Hakiki Roma Dondurması’… Gelgelelim, Roma’da ‘Roma dondurması’ diye bir şey yok! İtalya’da dondurma yapım teknikleri ve tarifler (ülkedeki diğer her şey gibi) güneyden kuzeye yol boyu değişiyor. Fakat hepsinin ortak adı ‘gelato’. Peki o zaman nedir bu ‘Roma Dondurması’?

‘Dondurma canavarı’ çocuklardan biriyken, bir yazlık sitedeki Roma Dondurmacısı’nın makinesine saçlarımı kaptırmıştım. Kaymaklı dondurmayı karıştırdığı sırada oluşan helezonik şekillerden gözlerimi alamamıştım… Alın çizgimin hemen bittiği yerde, pek de küçük olmayan bir alanda saçlarım olmasızın gezmek zorunda kaldığım ayların travmasını yine Roma Dondurması yiyerek atlattığımı sanıyordum ki, o makine bir kez daha karşıma çıktı!

“Adı neden Roma Dondurması?” sorusuyla aradığım bir dizi dondurmacıdan “İtalya’nın başkenti olduğu için” yanıtını aldım. “Dondurmayı ilk bulan Çinliler ama ilk kullanan İtalyanlar” gibi fıkravari bir yanıt da geldi. İşin aslını, Büyükada’da 1962’den bu yana hizmet veren Büyükada Roma Dondurmacısı’ndan Hasan Usta anlattı. Yanıt, bizzat o makinede saklıydı!

MAKİNA + TAZELİK = ROMA DONDURMASI!


İşte o makina! (Fotoğraf, Cattabriga’nın sitesinden alınmıştır.)

Hasan Usta’nın aktardığına göre, hikâye bir yanıyla şöyle: Bolognalı Otello Cattabriga, 1927 yılında ilk otomatik dondurma makinesini icat eder. Dondurma karışımını dikey bir eksende hem soğutup hem karıştıran bu makine, güç gerektiren geleneksel el yapımı tekniği bir adım öteye taşır. Sektör kendi adına devrim yaşar: Dondurma üretimi hızlanır, imalathanelerde kadınlar da çalışmaya başlar, makine ve mucidinin ünü yayılır. Türkiye’de de bu marka makineyi kullanan dondurmacılar açılır; janjanlı ve itibarlı dükkan ismi arayışlarında, muhtemelen kulağa daha ‘seksi’ geldiği için ‘Romalılık’ tercih edilir. Mucidin Bolognalı olduğu unutulur…

Hikâyenin bir diğer yanına da, Ortaköy’ün ünlü Roma Dondurmacısı Liji’nin sahiplerinden Fuat Güler dikkat çekti. Güler “Neden Roma?” sorusuna hiç duraksamadan, “Taze olduğu için” yanıtını verdi. Türkiye’deki her Roma dondurmacısının İtalyan usulü günlük taze dondurma çıkarıp çıkarmadığı meçhul ama Liji, Büyükada ve Yeşilköy gibi ‘eski Romalılar’ hala bu yöntemle üretim yapıyor.

4) ELVIS’TEN UZAYA, 9 ‘İLGİNÇ’ BİLGİ

SALEP İHRACATI YASAK: Türkiye’de dondurmaya kıvam vermek amacıyla yaygın olarak kullanılan salebin ihracatı yasak. Zira dondurma düşkünlüğümüz salep orkidesini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiş durumda. MADO, bu tehlikeye karşı özel yetiştirdiği salebi, eğitim verdiği köylülere toplatıyor.

SARAYIN TERCİHİ FISTIKLI: Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yabancı konuklara ve özel davetler sırasında
dondurma ikram edildiği biliniyor. Menülerde en sık rastlanan çeşit fıstıklı.

FESTİVAL ZAMANI: Maraş’ta, Maraş dondurmasını tanıtmak için her yıl dondurma festivali düzenleniyor.

dondurma 13ÜNİVERSİTESİ, MÜZESİ VAR: İtalyan dondurma makinesi markalarından Carpigiani, 2012’de Bologna’da bir ‘dondurma üniversitesi’ ve müzesi açtı. Müzede, dondurmanın tarihine dair 10 bin fotoğraf ve belge, video- röportajlar, 20 orijinal makine ve çeşitli aletler sergileniyor.

KÜLAHI GEÇ GELDİ: Dondurmayla külah ilk defa, ABD’nin St. Louis kentinde 1904’te düzenlenen Dünya Fuarı’nda buluştu.

NEDEN SUNDAE: ABD’de sos ve şuruplarla servis edilen, Türkiye’de de bazı zincir fast-food restoranlarında satılan dondurmalı tatlı ‘Sundae’, adını din adamlarına verilen bir tavizden alıyor. Söylenceye göre, dönemin moda içeceği dondurmalı sodanın satışı, Evanston kasabasının din adamları tarafından dikkat dağıttığı gerekçesiyle pazar günleri yasaklanmış. Gelirinden olmak istemeyen esnaf çareyi yasağın etrafından dolanmakta bulunmuş; soda yerine şurup kullanarak yeni bir tatlı icat etmiş: Ice Cream Sunday (Pazar dondurması). Ancak kiliseyi daha da kızdırmamak için sondaki ‘y’ harfi değiştirilmiş.

ASTRONOTLARIN AKLINDAN ÇIKMIYOR: NASA’ya göre, Amerikalı astronotların uzayda en çok özlediği üç gıdadan biri dondurma. Diğer ikisi, pizza ve gazlı içecek.

KRAL’IN SON TERCİHİ: Rock’n Roll’un Kralı Elvis Presley’nin ölümünden önce son yediği şey dört top dondurma ve çikolata parçalı bisküviydi.

REKLAM HİLESİNE DİKKAT: ABD’de bazı dondurma reklamlarında erimiş bir görüntüden kaçınmak için patates püresi kullanıldığı biliniyor.

5) NEREDE YEMELİ?

ALİ USTA
Ünü İstanbul’u aşan Ali Usta 1969’dan bu yana hizmet veriyor. Günün hemen her saati önünde uzanan kuyrukla Moda’nın simgesi. 70’e yakın çeşitten her gün 35-40’ı tezgahta bulunabilir. Kavrulmuş badem tanelerini göz ardı etmenin imkânsız olduğu bademli ve antep fıstıklı dondurmasının yanı sıra tarifini sakladıkları şeker pembe ‘Santa Maria’sı meşhur. Müdavimleri arasında Acun Ilıcalı, oyuncu Emre Kınay ve Fenerbahçeli futbolcular var.

Topu 4, kilosu 60 TL.

BAYLAN PASTANESİ
İstanbul’un en eski pastanesi; 62 yıldır tadına doyulamayan ‘Kup Griye’nin mucidi. Avrupa’nın bazı pastanelerinde ‘Coupe Baylan’ adıyla yapılan bu tatlıyı, “Vanilyalı ve karamelli dondurmanın kremşanti, balbadem ve karamel sosuyla karşı konulamaz karışımı” diye niteliyorlar. Tarifi 1954’ten bu yana hiç değişmemiş.

Kup Griye: 17 TL.

BEŞİKTAŞ ROMA DONDURMACISI
Beşiktaşlıların 1962’den bu yana ‘vazgeçilmez’ uğrak noktası. İnek sütü kullanıyorlar, taze meyveleri tercih ediyorlar. Meyvelilerin yanı sıra tarçınlı, karamelli ve çikolatalı dondurmaları meşhur.

Topu 2.5, kilosu 34 TL

BALKAYMAK
1980’den bu yana Moda’da. Balı Erzincan’dan, keçi sütü Bafra’dan, salebi Kastamonu’ndan geliyor. Çikolatalısında bile diyet seçeneği var. En çok sattığı çeşitler balkaymak, karadutlu ve damla sakızlı. Turkuaz renkli ‘İtalyan karamel’ modeli, yani karamelli-sakızlı dondurması da mutlaka denenmeli. Ünlü müdavimleri arasında Ali Sunal, Ceyda Düvenci ve Kenan İmirzalıoğlu’nu sayıyorlar. 5 yıldızlı otellere satış yapsalar da, imalathaneleri hala Moda’da.

Topu 3.5, Kilosu 45 TL.

BÜYÜKADA ROMA DONDURMACISI
Büyükada’nın en işlek noktasında, İskele Caddesi’nde 1960’dan bu yana hizmet veriyor. 30 civarında çeşidi var; karpuzlu ve karadutlu çok lezzetli. Girişte müşterileri güleryüzle karşılayan Hasan Usta, “Bebekken ilk dondurmalarını buradan yiyenler şimdi bana ‘dede’ diyor” sözleriyle Adalıların gözündeki yerini özetliyor.

1 topu 1.5 TL, 5 topu 5 TL.

CREMERIA MILANO
İtalyan Benucci ailesinin ‘1930’ların gerçek İtalyan dondurma lezzetini canlandırma’ mottosuyla kurduğu Cremeria Milano’nun Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’da da şubeleri var. Süt, krema, yumurta, şeker ve taze meyve gibi doğal malzemelerle yapılan Milano usulü ‘artisan’ dondurma satıyor. Özellikle Bebek şubesi ünlüler geçidine sahne oluyor; Ebru Akel, Çetin Tekindor ve Kıvanç Tatlıtuğ müşterileri arasında. Mojitolu dondurması popüler, hindistancevizli ve bitter çikolatalısı enfes.

Topu 6, iki topu 11, kilosu 60 TL.

DONDURMACCI
Yüzde 100 doğal dondurma yapıyorlar; hiçbir katkı maddesi veya yapay tatlandırıcı kullanmıyorlar. Fıstık Antep’ten, fındık Giresun’dan, portakal Antalya’dan, salep Maraş’tan geliyor. Mevsimsel meyvelerle ürettikleri dondurmanın çeşidi yıl boyunca 100’e yaklaşıyor. Manda sütlü ve tuzlu karamelli dondurmaları ile vişneli sorbesi mutlaka denenmeli.

Küçük topu 2.5, büyük topu 3,5, kilosu 60 TL.

DONDURMINO
Alaçatı’dan sonra ikinci şubesini Karaköy’de açtı. ‘Türkiye’de sadece bir çiftlikte var olan’ Jersey sütünü kullanarak gerçek manada İtalyan ‘gelato’su yapıyorlar. Nutella’dan acı bademe, lavanta-biberiye-fesleğen karışımından incirli-cevizli ve limoncello’ya uzanan 70 çeşit dondurması var. Spesiyalleri, İtalyan peyniri Mascarpone üzerinde çıtır çikolata bulunan ‘Besame mucho (Beni daha çok öp)’. Her gün değişen ‘şefin spesiyali’ni de unutmamalı.

Topu 5, kilosu 80 TL.

GIRANDOLA
Gerçek İtalyan dondurmasının İstanbul’daki en iyi adreslerinden biri. En az 20 çeşit dondurma her daim mevcut. After Eight, Yalancı Mojito, Portakallı Bademli gibi çeşitleri mevcut; hepsi taze. Tarçın-elma mutlaka denenmeli.

Topu 6, kilosu 60 TL.

GÜNEŞ DONDURMA
1975’ten bu yana Bebek’te. 15 sene önce kış mevsiminde de hareketlilik sağlamak için waffle işine girmişler ama “Asıl işimiz dondurma, biz eski dondurmacıyız” diyorlar. 22 çeşitten denenmesi ‘elzem’ olanları, karadut, sakız, limon ve kavunlu dondurmaları. Müdavimleri arasında şarkıcı Pakize Suda, futbolcu Arda Turan ve ‘ikoncan’ Eda Taşpınar var.

Bir topu 2.5, kilosu 45 TL.

KURTULUŞ DAMLA DONDURMACISI
1989’dan bu yana bölgenin en meşhur dondurmacılarından biri. 11 çeşit dondurmaları arasında en beğenilenleri, sade, çikolatalı, limonlu ve çilekli.

Topu 1.75, kilosu 32 TL.

LİJİ ROMA DONDURMACISI
İlk şube 1962’de Kınalıada’da açılsa da 1974’te kapanmış. 1982’de yeniden açıldığı Ortaköy’de, Dereboyu Caddesi’nde hizmet veriyor. Balkan göçmeni sahipleri, esasında ‘1939’da Sofya’da açıldıklarını’ vurguluyor. Özelliği, doğal malzemelerle günlük dondurma çıkarması. Tahinli-cevizli, fıstıklı ve damla sakızlı dondurmaları meşhur.

Topu 2, kilosu 40 TL.

MİNİ DONDURMA
1968’den bu yana Bebek’te adı gibi ‘mini’ bir dükkanda, önünde uzayan kuyruklara rağmen ikinci bir şube açmadan hizmet veriyor. 22 çeşit dondurması var. Meşhur damla sakızlı dondurmasının sakızı bizzat Sakız Adası’ndan, sütü özel bir çiftlikten geliyor. Kendi özel tavsiyeleri, damla sakızlı, bal-bademli, kestaneli ve tabii ki, ‘piyasada başka hiçbir yerde yok’ diye anlattıkları ünlü güllü lokumlu dondurma. “Müdavimleriniz kim?” sorusuna “Orhan Gencebay bal-bademliye bayılır, Ebru Şallı güllü lokumlu yer” yanıtını alıyoruz.

Topu 2.5, kilosu 45 TL.

NAZMİ USTA’NIN GİRİT SAKIZ DONDURMASI
Eski Foça’nın 30 yıldır eskimeyen yüzü. Sakızlı dondurması ve önünde uzanan kuyrukla meşhur. 35 çeşit dondurma yapıyor, 20’sini her gün tezgahta bulmak mümkün. Sakızı Sakız Adası’ndan, karadutu Tire’den, fıstığı Antep’ten getiriyor. Cevizli dondurmasının cevizi daha iç kemiği oluşmadan toplanıyor, kavunlu sorbesinde mutlaka topatan kavunu kullanılıyor. Müdavimleri arasında eski Beşiktaşlı futbolcu Metin Tekin var.

Topu 1,5 kilosu: 25 TL.

YAŞAR PASTANESİ
MADO’nun ‘doğum yeri’, bir tür ‘Maraş dondurması müzesi’. 1980’de Maraş’ta açılan Yaşar Pastanesi, dört kuşaktır dondurmacılık yapan sahiplerinin aile yadigarı eski eşyaları ve dövme ustalığının sergilendiği ‘Maraş dondurması’ şovları ile turist mıknatısı sayılıyor.

Kilosu: 28 TL.

YAŞAR USTA’NIN SORBE VE DONDURMASI
Yaşar Usta tam 54 yıldır dondurma yapıyor; dondurma ve sorbelerinin büyüsünü şöyle anlatıyor: “Dondurmanın sırrı gayet basittir. Dört püf noktası vardır. Birincisi temizliktir. İkincisi dürüstlüktür. Üçüncüsü sevgidir. Dördüncüsü tüm müşterileri ailenin bir ferdi olarak görmektir.” İlk şubeyi Bostancı’da açmış; bugün Bostancı, 4. Levent, Bağdat Caddesi, Koşuyılu, Cihangir, Kadıköy ve Bakırköy’de şubeleri var. Kavunlu sorbe ve cicibebeli dondurması çok lezzetli. Cihangir şubesinin müdavimleri arasında Orhan Pamuk ve Kenan İmirzalıoğlu da var.

Kilosu 60 TL.

YEŞİLKÖY ROMA DONDURMACISI
1970’de iki kardeş tarafından kurulmuş, bugün ikinci nesi tarafından işletiliyor. İtalyan tipi dondurma yapıyorlar; sırları da taze malzeme kullanmaları. Müdavimleri arasında Galatasaraylı sporcular, özellikle de basketbolcular var. Yaklaşık 20 çeşit dondurmasının en beğenilenleri kestaneli, çikolatalı ve kaymaklı. Bu yaz ‘İtalyan karameli’ni de denemeli…. Topu 2, kilosu 40 TL.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Emrah Karaduman Aleyna Tilki – Dipsiz Kuyum Şarkı Sözleri
Yazar: RasitTunca - 09-17-2018, 01:50 AM - Forum: Şiirler Şarkılar - Yorum Yok



Emrah Karaduman Aleyna Tilki – Dipsiz Kuyum Şarkı Sözleri
Misafir çocuğu gibiydin
Geldin dağıttın gittin
Ben her gün kokunu öperdim
Yazıp sustuğum sendin

Gönül almayı bilmeyene ömür emanet edilmez
Kaderin izin vermediğine şansın gücü yetmez

Düşmeye doyamadığım dipsiz kuyumdun
Kırılan hayallerimin başrolü oldun
Seni affedecek yollar bulmaktan yoruldum
Seni ben gibi kim sever sanıyorsun?

Söz: Emrah Karaduman, Mevlana, Anonim
Müzik: Emrah Karaduman
Düzenleme: Emrah Karaduman
Yönetmen: Aleyna Tilki

Bu konuyu yazdır