| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
| Hiç Kimseden Hiçbir Şey İsteme |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 01:41 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Hiç Kimseden Hiçbir Şey İsteme
Ashâb-ı Kiramdan bir kısmı Efendimiz aleyhisselam’a biat ettiler (söz verdiler). Kısa bir süre sonra Efendimiz, o sahabîlere baktı ve şöyle söyledi: “Allah Resûlü’ne biat etmez misiniz?” Sahabiler şaşkın bir halde cevap verdiler: “Ya Resûlallah! Biz Sana biat ettik.”
Bir süre sonra Efendimiz yeniden sordu: “Allah Resûlü’ne biat etmez misiniz?” Sahabiler yine aynı cevabı verdiler: “Biz Sana biat etmiştik, ya Resûlallah.”
Resûl-i Ekrem üçüncü defa: “Allah Resûlü’ne biat etmiyor musunuz?” Buyurunca, sahabiler sordular: “Ey Allahın Resûlü biz Sana daha önce biat etmiştik. Şimdi ne üzerine biat edelim?”
Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah’a kulluk etmek ve O’ndan başkasına ibadet etmemek, beş vakit namazı kılmak, Allah’a itaat etmek, (sonra Efendimiz hafif bir sesle bir cümle daha söyledi), ve hiç kimseden hiçbir şey istememek üzere Bana biat edeceksiniz.”
Sahabiler Efendimizin saydığı her şeyi en güzel bir şekilde yerine getireceklerine dair biat ettiler. Aradan uzun yıllar geçti. Efendimize söz veren sahabîlerden bir tanesi Kûfe sokaklarından devesiyle geçerken elindeki kamçısını yere düşürdü de hiç kimseden onu yerden alıp kendisine vermesini istemedi.[1]
------------------------
[1] Müslim, Zekat 108; Ebû Davûd, Zekat 27.
|
|
|
| İftar Sofrası |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 01:39 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Aşere-i Mübeşşere’den[1] zenginliği ve cömertliği ile meşhur olan Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh oruçluydu. Akşam olup iftar vakti geldiğinde, önüne çeşit çeşit yemeklerin bulunduğu bir sofra getirildi. Abdurrahman b. Avf, sofraya şöyle bir baktı ve bir süre daldı. İslâm’ın ilk yıllarını hatırladı. Sonra şunları söyledi:
“Musab b. Umeyr, Uhud savaşında şehit edildi. O, benden hayırlı bir kimseydi. Ama onu kefenlemek için bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. O, hırkayla başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Uhud günü Hz. Hamza da şehit edildi. O da benden daha hayırlı idi. Ona da bir hırkadan başka kefen bulunamadı. Şimdi ise dünyalık ne varsa hepsine sahip olduk. Şundan korkuyorum: Acaba yaptığımız bütün iyiliklerin mükâfatı bize dünyadayken peşin olarak mı verildi?” Sonra ağlamaya başladı ve yemeği yiyemedi.[2]
-------------------------------------------------------
[1] Efendimizin cennetle müjdelediği on sahabî.
[2] Buharî, Cenaiz 25-26; Meğazi 17.
|
|
|
| Onlar Bilmiyorlar |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 01:37 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
“Allah Resûlü’nü (sas) hatırlıyorum. Bir peygamberin hikâyesini anlatıyor. O peygamberi dövüyor, yaralıyorlar. O ise bir yandan yüzünden akan kanları siliyor, bir yandan dua ediyor: ‘Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.’ ”
Bunlar, Efendimizin sevgili dostu Abdullah b. Mesud’un (ra) sözleri. Hani bir zamanlar Mekke’de, Kureyş müşriklerinin karşısında ilk kez Kur’ân-ı Kerim okuyan genç sahabî.
Yine o genç sahabînin anlattığına göre Peygamberimiz (sas) Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebû Cehil ve arkadaşları da oradaydılar. Efendimiz secdeye vardı ve secdesini uzattı. Ebû Cehil, yanındakilere: “Hanginiz filancanın yeni kestiği devesinin işkembesini Muhammed’in sırtına bırakır,” dedi.
İçlerinden en kötüsü olan Ukbe b. Ebî Muayt kalktı. Pislik dolu işkembeyi getirerek Nebi aleyhisselam’ın sırtına bıraktı.
Abdullah b. Mesud olduğu yerde kalakalmıştı. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. O’nu bu durumdan kurtarabilecek hiçbir gücü yoktu. Henüz İslâm’ın ilk günleriydi. Müslüman olduğunu ilan edenlerin sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmiyordu. Abdullah o günlerde, Kureyş liderlerinden birinin develerini güden kimsesiz bir çobandı.
Resûlullah, işkembenin ağırlığı sebebiyle secdeden kalkamıyor, Kureyşliler ise gülmekten yere düşmemek için birbirlerine tutunuyorlardı.
İbn Mesud’un yaşadığı çaresizliği, en sevdiği insana yardım edemediği için duyduğu acıyı anlamak ve anlatabilmek herhalde mümkün değildir.
Kureyşin azgın liderlerinin gürültüsünü duyan küçük Fatıma (ranha) koşarak geldi ve babasının omuzlarından pislikleri aldı. Allah Resûlü secdesini tamamlayıp ayağa kalktığında ellerini açtı ve üç kere: “Allah’ım! Kureyşi Sana havale ediyorum. Utbe’yi, Ukbe’yi, Ebû Cehil’i ve Şeybe’yi Sana havale ediyorum. Elimden bir şey gelmiyor.” dedi.
İbn Mesud adları sayılan müşriklerin, Bedir’de tek tek öldürüldüklerini gördü, hatta Ebû Cehil’i bizzat kendisi öldürdü.
Uhud Savaşının en kızgın zamanıydı. Okçular yerlerini terk etmiş, Müslümanlar darmadağın olmuş, binlerce düşmanın ortasında bir avuç arkadaşıyla bir Peygamber yalnız kalmıştı. O Peygamberin dişleri kırılmış, damağı, yanağı, alnı yaralanmıştı. O Peygamber bir yandan yüzündeki kanları siliyor, bir yandan dua ediyordu:
“Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.”
Mutlu BİNİCİ
|
|
|
| Teslimiyetim Sanadır |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 01:34 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Teslimiyetim Sanadır
Hicretin üçüncü senesi, Rebiülevvel ayı…
Peygamberimizle anlaşma yapmayan Arap kabileleri, Bedir zaferinden sonra Müslümanların bir gün kendi kapılarını da çalabileceğini düşünüp endişelendiler. Bu endişe sonucu meydana gelen gazalardan biri de Gatafan Gazvesidir. Beni Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur, diğer namıyla Gavres, Gatafan kabilesine mensup Salebe ve Muharib oğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verir. Amacı Müslümanlara gözdağı verip, bulduğu malları yağmalamaktır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu durumu öğrenir öğrenmez dört yüz elli kişilik bir kuvvetle müşriklerin üzerine yürür. Ancak, Peygamberimizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar tepelere gizlenmişlerdir. Sadece Salebeoğullarından Cabir adında birine rastlarlar. O da İslâm’a davet edilince, bu daveti kabul edip Müslüman olur.
Cabir’den çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Resûlullah (sas), bir müddet burada beklemeyi uygun görür. Bekleme esnasında bir ara sağanak halinde yağmur yağar. Elbiseleri ıslanan Efendimiz (sas), onları kuruması için bir ağacın dalına asar. Kendisi de ağacın altına uzanıverir.
Bu arada, baskın düzenlemek isteyenler, Peygamberimizi tek başına, zırhını çıkarmış halde, istirahat ederken gördüklerinde, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gavres’e haber verirler: “İşte ele bir daha geçmeyecek bir fırsat! Muhammed, ashâbının yanından ayrılıp tek başına kaldı. Arkadaşları gelip O’nu korumaya çalışıncaya kadar biz işimizi bitiririz.”
Gavres hemen harekete geçerek, kimseye görünmeden Peygamberimizin başucuna gelir. Yalın kılıç elinde, Muhammed (sas)’in Rabbinden gafil;
- Seni benim elimden kim kurtaracak? der.
Peygamberimiz ise tam bir teslimiyet, güven ve tevekkül içinde;
- ALLAH, buyurur. Sonra da şöyle dua eder: “Allah’ım beni onun şerrinden koru.”
Bu duanın üzerine Gavres’in iki omzu ortasına gaipten bir darbe gelir. Yere yuvarlanır. Bu sefer Efendimiz (sas) kılıcı eline alır ve “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der.
Gavres’in cevabı ise oldukça hazindir: “HİÇ KİMSE!” Rabbinden başka kimsesi olmayan Muhammed (sas), O’ndan başka her şeyi olan Gavres’in bu haline acır ve onu İslâm’a davet eder. Sonra kalpleri en doğru yola çeviren Allah Celle, Gavres’in gönlünü İslâm’a açar. Gavres Müslüman olmuş bir şekilde kavmine geri dönerek, herkese Efendimizin insanların en hayırlısı olduğunu anlatır.
Biz Müslümanlar! Teslim olmuş insanlar…
Acaba gerçekten teslim olabilmiş miyiz, Efendimiz (sas)’in verdiği bu cevapta, Allah’a olan güvenimizi ve tevekkülümüzü tekrar gözden geçirmeliyiz. Teslimiyet, her şeyin O’nun takdiri ile olduğuna olan inançtır. Teslimiyet, Allah’a olan imanın bir gereğidir. O’na, O’ndan gelene ve O’nun rahmetine tam bir itimat duymaktır. Mevlam neyler, neylerse elbet güzel eyler deyip, her hadisede bir hikmet, her hadisede O’ndan gelen bir güzellik bulabilmektir.
İbrahim (as) ki inandı ve imanında sebat etti. Allah’a olan güveni ve tevekkülü öyle bir noktada idi ki, O’nu inkâr etmektense ateşi tercih etti. Ne var ki Rabbi için tutuşan kalpler ateşleri gül bahçesine çevirmekteydi. Rabbi hiç “Sana güvendim.” diyen kulundan yüz çevirir miydi? “OL!” dedi ve ateş, İbrahim’e karşı serin ve selametlik oldu. “OL!” buyurdu ve oldu. Her şeye gücü yeten Rabbimiz, O’na istediği gibi gönlümüzü çevirdiğimiz takdirde, bizi yalnız bırakmayacağını vaat etmektedir. “Bana sığın ve tevekkül et. Ben sana yeterim.” demektedir. O halde neden İbrahim (as) gibi yüreklere sahip değiliz? Niçin Nemrutların ateşleri hâlâ yanmakta, niçin? Bunu düşünmeli ve kalbini gerçekten O’na çevirenler gibi, Efendimiz (sas) gibi, İbrahim (as) gibi bir yüreğe sahip olabilmeliyiz.
Güven, tevekkül ve teslimiyet. Müslüman bu üç kavramı algılayıp hayatına uygulayabildiği kadarıyla imanın tadına varır. Önce bedeni ve kalbiyle, Rabbinin istediği gibi O’na layık bir kul olma yolunda çaba göstermelidir. Bunun sonucunda da O’na yönelmeli ve “Rabbim! Beni görüyor ve duyuyorsun, arz etmesem de hâlimi biliyorsun. Sana sığındım, Sana güvendim. Tevekkülüm yalnız Sana’dır. Sen’den gelen her şeye razıyım. Sen bana yetersin.” deyip teslimiyetini gösterebilmelidir. “Kendisi olmuş ilah, Rabbi edinmiş kendine kul!” der ya şairimiz ve anlatır ya kulluk anlayışımızı, Allah’a isteklerimizi bir bir nasıl sıraladığımızı. Böyle bir kulluk değil, O’nların boyun eğişi gibi bir kulluktur, bizde olması gereken. Ve Hz. Hüseyin’in ellerini semâya açtığında ağzından dökülenlerdir ağzımızdan dökülmesi gereken…
“Allah’ım her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve zorlukta ümidim ve her musibette güvendiğim SENSİN. Kalpleri zayıflatan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları kaçıran, düşmanları sevindiren nice gam ve musibetleri Sana şikâyet ettim. Başkalarından ümidi kesip Sana yöneldim. Ve Sen o gam ve üzüntüyü giderdin. Her nimetin sahibi ve her dileğin nihayeti de Sensin… Sen bizim Rabbimizsin.”
Ayşe KARAKOÇ
|
|
|
| Efendimiz’in Bayramı |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 12:42 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz (sas) bayram gecesini ibadet ederek geçirir; “Kim bayram geceleri kalkıp karşılığını Allah’tan bekleyerek namaz kılar, geceyi ihyâ ederse, kalplerin öldüğü o günde kalbi ölmez.” buyururdu. Resûlullah (sas) oruçluları boş ve çirkin sözlerden temizlemek, yoksullara yiyecek temin etmek için fıtır sadakasını emrederdi. Kendisi bayramdan bir iki gün önce fıtır sadakası verirdi. Kişinin ancak bayram namazından önce verdiği fıtır sadakasının geçerli olduğunu; bayram namazından sonra verilen sadakanın ise herhangi bir sadaka olduğunu belirtirdi. Ebû Said el- Hudrî, Allah Resûlü (sas) hayatta iken küçük büyük, hür köle herkes için fıtır sakası verirdik, demektedir. Sahabilerini bu konuda teşvik eden Peygamberimiz bir gün Zeyd bin Sâbit’e (ra) “Ey Zeyd! Verecek bir şeyin yoksa bir parça ip ile dahi olsa halkla birlikte fıtır sadakasını ver!” diye tavsiyede bulunmuştur.
İçtimâi yönden birçok faydası olan bayramlar asr-ı saadette ayrı bir coşkuyla kutlanırdı. Resûlullah (sas) bayram namazına gitmeden önce yıkanır, güzel koku sürünür en güzel elbiselerini giyer, birkaç hurma yer ve bayram namazına öyle giderdi. Enes bin Mâlik O’nun bu hurmaları tek sayılı olarak yediğini rivayet etmiştir. Peygamberini örnek alan sahabe de aynı şekilde davranırdı. Resûlullah (sas) bayram namazına giderken bir yoldan gider, dönerken başka bir yoldan dönerdi. Böylece birçok kişiyle bayramlaşmış, çok sayıda kişinin de bayramlaşmasını sağlamış olurdu.
Asr-ı saadette halk, sabah namazını mescidlerde kılar, akabinde önceden temizlenerek hazır hale getirilen musallâ (namazgâh) denilen genişçe bir alanda toplanırdı. Peygamberimizin (sas) kızları ve hanımları da musallâya giderdi. Bayram gününe, Peygamberimizin kıldırdığı bayram namazı ile başlanırdı. Namaza sadece erkekler iştirak etmez, genç kızlar, kadınlar da katılırdı. Hatta hayız gören kadınlar da bayram namazına gelir, onlar namaz kılmaz, hayırda ve Müslümanların dualarında hazır bulunurlardı.
Bayramlarda Eğlenmeye İzin Verirdi
Ramazan; oruç tutarak gönül gözümüzü aydınlatmak, dillerimizdeki zikirle kalplerimizi huzura kavuşturmaktır. Ayrıca yaptığımız hayır ve hasenâtlarla sahip olduklarımızın asıl sahibini hatırlamaktır. Ramazan ihtiyaç sahiplerine uzanan sıcacık bir eldir. Bir ay boyunca herkes ile coşku içinde aynı ibadetleri yaparak tek bir yürek olabilmektir. Bayramlar; Allah Teâlâ’nın rahmet bakışıyla baktığı bir ayı, ibadetle ifâ edebilmenin hazzını hissedebilmektir. Onun için de neşe ve sevinç günleridir.
Peygamberimiz (sas) bayram günlerinde sevinç ve coşkunun ifadesi olan eğlencelere müsaade etmiştir. Hz. Âişe (ra) bayram günüyle alakalı bir anısını bizlere şöyle aktarıyor:
“Bir bayram günü Allah Resûlü (sas) eve geldiğinde yanımda iki cariye vardı. Def çalıp, Medinelilerin yaptıkları Buas Savaşı’nı anlatan şiirler söylüyorlardı. Cariyeleri gördüğü halde hiçbir şey söylemeden bir örtüye bürünüp yattı ve sırtını bize döndü. Biraz sonra babam Hz. Ebu Bekir geldİ:
-Allah Resûlü’nün (sas) yanında şeytanın çalgısı ha! diye kızdı. Allah Resûlü yüzünü açarak ona döndü:
-Onları kendi hallerine bırak, Ey Ebû Bekir! Her milletin bir bayramı vardır, bugün de bizim bayramımız, buyurdu. Ben de babam bir şeyle meşgul olunca, kızlara işaret ettim, onlar da dışarı çıktılar.
Çocukları Sevindirirdi
Çocukların dünyasında bayramların başka bir yeri vardır. Sevinç de hüzün de küçük yüreklerinde derin izler bırakır. Bunu bilen Peygamberimiz (sas) her zaman olduğu gibi bayramlarda da onlarla ilgilenmiştir. Bir bayram sabahı bir sokaktan geçerken çocukların gülüp oynadıklarını fakat kirli, eski elbiseler giyinmiş bir çocuğun oyuna katılmadığını gördü. Mahzun bakışlı çocuğa yaklaşıp, yumuşak bir ses tonuyla:
-Sen niçin oynamıyorsun oğlum? diye sordu. Çocuk:
-Benim babam şehid oldu. Annem de evlendi. Üvey babam beni evinde istemiyor! diye cevap verdi, şefkatle soran sese.
Peygamberimiz, çocuğun üzgün, masum yüzünü, avuçlarının içine aldı ve sordu:
-Benim baban, Âişe’nin annen, Hasan ve Hüseyin’in de kardeşlerin olmasını ister misin?” Çocuk, Sevgili’nin mübarek boynuna atıldı. Peygamberimiz, onu minik ellerinden tutup kendi evine götürdü, yedirdi, içirdi, giydirdi.
Zeynep ÖNDER
|
|
|
| Hz. Peygamber’in Çocuk Sevgisi |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 12:33 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İnsanları bir arada tutan en önemli etken karşılıklı yararlanma ve dayanışma gereksinimidir. Sevginin karışmadığı insan ilişkileri, çıkar ilişkileri olmaktan öteye gidemez. Sevgi, insan topluluğunun bulunduğu her yerde vardır. Ailenin olduğu gibi toplumsal yaşamın da kaynaştırıcı gücü ve mayası sevgidir.
Sevgiyi en geniş anlamda “İnsanları birbirine yaklaştıran olumlu ve iyi duyguların tümü”[1] olarak tanımlamak yanlış olmaz. Ana-baba sevgisi, çocuk, kardeş, arkadaş, eş, yurt ve insanlık sevgisi evrensel olan tek bir duygunun değişik tezahürlerdir. Psikologların ortaya koyduğu bir gerçek vardır. “İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir.”[2] Bu nedenle çocukluğunda sevgiye doymamış fertler, hem başkalarını sevemez hem de dengeli bir kişilik geliştiremezler.
Çocuğu sevmek demek, onu maddi refaha boğmak demek değildir. Bugün birçok ebeveynin yaptığı gibi çocukları oyuncaklara boğmak, onlara iyi imkânlar hazırlamak onları sevmek anlamına gelmez. Çünkü çocuk kendisine verilen maddi şeylerle mutlu olmaz. Çocuğu sevmek demek, “Ona vakit ayırıp onunla bütünleşmektir.”[3]
Âlemlere Rahmet olarak gönderilen[4] Hz. Peygamber (sas), çocuklara ayrı bir değer verir, her fırsatta çocuklara karşı beslediği sevgi ve merhamet hislerini göstermekten geri durmazdı.
Hz. Peygamber (sas), öncelikle kız-erkek ayrımını ortadan kaldırmıştır. “Bir adam Hz. Peygamber (sas)’in yanında oturuyordu. Bir ara bir erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu öpüp dizleri üzerine oturttu. Biraz sonra adamın birde kız çocuğu geldi. Adam onu da yanına oturttu. Bunun üzerine Efendimiz (sas): ‘Niçin ikisini bir tutmadın?’ diyerek adamı kınadı.”[5]
Hz. Peygamber (sas), her alanda olduğu gibi çocuklara sevgi, şefkat, merhamet ve onlara değer verme hususunda da bizlere en güzel örnek olmuştur. O bu duyguları sadece kendi torunları için değil, diğer çocuklar için de taşımıştır. Üsame b. Zeyd (ra)’den rivayetle: “Resûlullah (sas), beni bir dizine, Hasan b. Ali’yi de diğer dizine oturttuktan sonra ikimizi birden bağrına basar ve ‘Ey Rabbim; bunlara merhamet et, çünkü Ben onlara karşı merhametliyim.’ buyururdu.”[6]
Üsame, Hz. Peygamber (sas)’in azatlı kölesi aynı zamanda evlatlığı olan Zeyd b. Harise’nin oğluydu. Fakat Hz. Peygamber (sas), bir çocuk olan Üsame’yi kendi ağzından da rivayet ettiği gibi öz torunlarından ayrı tutmamıştır.
Ebû Hureyre (ra)’den rivayetle: “Akra b. Habis, Resûlullah (sas)’ın Hasan’ı öptüğünü görünce: ‘Benim on çocuğum var, onlardan hiçbirini öpmedim’ demiş. Resûlullah (sas) de: ‘Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.’ buyurmuştur.”[7]
Çocuklara olan sevginin en önemli tezahürü, onları öpmektir. Hz. Peygamber (sas)’i torunu Hasan’ı öperken gören Akra b. Habis’in Hz. Peygamber (sas)’in bu davranışını yadırgaması ve o gün söylediği sözler, bugün hâlâ Anadolu kültüründe geçerlidir. Gençler, büyüklerinin yanında çocuklarını öpemezler, kucaklarına alıp sevemezler. Hâlbuki Hz. Peygamber (sas) hadis-i şerifteki davranışıyla başkalarının yanında dahi çocukların öpülebileceğini göstermiştir.
Hz. Peygamber (sas)’in kalbinin sevgi, şefkat ve merhamet hisleriyle dopdolu olduğunun bir başka ifadesi de, oğlu İbrahim’in ölümü karşısında onu bağrına basarak ağlamasıdır.
Enes (ra) anlatıyor: “Biz Resûlullah (sas) ile beraber oğlu İbrahim’in sütbabası Ebî Seyf-el Keyn’in yanına gittik. Resûlullah, çocuğu İbrahim’i öpüp kucakladı. Bundan bir müddet sonra yine İbrahim’in yanına girdik. Bu defasında İbrahim, ölüm sancıları içinde kıvranıyordu. Resûlullah (sas) gözyaşlarını tutamadı. İbn Avf, ‘Sende mi gözyaşı dökersin, Ey Allah’ın Resûlü.’ dedi. Ağlamayı Resûlullah (sas)’tan beklemiyordu. Resûlullah (sas): ‘Ey İbn Avf, bunlar merhamet eserleridir (gözyaşları devam ederken şunları da söyledi), göz yaşarır, kalb üzülür. Buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başkasını söyleyemeyiz. Ey İbrahim gerçekten biz senin firakından dolayı mahzunuz.’”[8]
Alelade bir insan olmaktan öte vasıflara haiz olan Allah’ın Resûlü, minicik oğlunun ölümünden duyduğu üzüntü üzerine başkalarının yanında ağlamaktan çekinmemiştir.
İslâm Dini, çocuğa ve çocuk eğitimine gereken önemi vermiş, gerek Kur’ân’da ve gerekse pek çok hadis-i şerifte bunu açıkça belirtmiştir. Batı’daki Pedagogların yeni yeni keşfettikleri pek çok gerçeği, Hz. Peygamber (sas) asırlar önce bildirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sas)’in henüz buluğa ermemiş çocuklara birer yetişkin gibi beyat vermesi, Hz. Ömer’in buluğ çağına kadar çocuklara nafaka bağlaması İslâm’da çocuğun yerinin göstergesidir.[9]
Enes b. Malik’ten rivayetle: “Resûlullah (sas)’a dokuz sene hizmet ettim. Bana hiçbir zaman ‘niye şöyle şöyle yaptın?’ dediğini bilmiyorum. Beni hiçbir zaman azarlamış değildir.”[10]
Hz. Peygamber (sas), evde torunlarını sırtına alıp eğlenirdi. O, camide namaz kıldırırken bile çocukları omzuna ve sırtına almıştır. Ebû Katade (ra)’den naklen: “Resûlullah (sas) Ebû’l-As b.Rebi ve Zeynep bint-i Resûlullah’ın kızı Umâme kucağında olduğu halde namaz kılardı. Ayağa kalktığı vakit onu kucağına alır, secdeye varınca da bırakırdı.”[11]
Enes (ra)’den rivayetle: “Resûlullah (sas)’a hizmet eden bir Yahudi çocuk vardı. O çocuk hastalanmıştı da Resûl-i Ekrem (sas) onu ziyarete gitmişti. Çocuğun başucuna oturarak ona: ‘Müslüman ol’ buyurdu. Çocuk yanında duran babasına baktı. Babası: ‘Ebû’l-Kasım’a itaat et.’ dedi. Çocuk da hemen Müslüman oldu. Resûlullah (sas): ‘Onu ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun.’ diyerek yanından çıktı.[12]
Hadis-i şerif, henüz Müslüman dahi olmayan Yahudi bir çocuğa karşı Resûlullah (sas)’ın şefkat ve merhametinin ne derecede olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
--------------------------
[1] Yörükoğlu, Atalay, Çocuk Ruh Sağlığı,İst.1989,s.137.
[2] Yörükoğlu, a.g.e., s.137.
[3] Yavuzer, Haluk, Ana-Baba ve Çocuk, İst. 1986, s. 36.
[4] Enbiya sûresi, 21/107.
[5] Kandehlevi, M. Yusuf, Hayatu’s-Sahabe (ter.Ahmet Meylani) İst. 1980, c. III, s. 46.
[6] Buharî, Edeb /22.
[7] Müslim, Fedail /15; Buharî, Edeb /18.
[8] Müslim, Fezail, 62 (2315).
[9] Ay, M. Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, İst.1993, s. 84.
[10] Müslim, Fedail /13.
[11] Müslim, Mesacid /9.
[12] Buharî, Cenaiz/79.
|
|
|
| Efendimizde Şefkat ve Disiplin |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 12:30 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Efendimiz çocukların ihmalkâr davranışlarında ve hatalarında onlara kızmayı, bağırıp azarlamayı katiyetle tercih etmezdi. O’ndaki hoşgörü ve affın belki hiçbir metotla kıyas edilemeyecek kadar büyük ve olumlu etkisi pek çok örnekte ispat edilmiştir. Bağırıp çağırmak yerine isteğini sakince, net ifadelerle ve asla suçlamadan ifade edince çocuğun savunmaya geçişine engel olunduğu için verilmek istenen mesaj en etkili şekilde yerine ulaşmaktadır. Dokuz on yıl boyunca Efendimizin hizmetinde kalan Enes b. Malik’ten gelen pek çok rivayet bu fikri desteklemektedir. Efendimizin istediği bir işi yapmayı unutarak oyuna dalan Enesçiğe tatlı bir şekilde yapılan hatırlatmanın olumlu etkisi büyüktür. Artık Enesçik, unuttuğu işe daha büyük bir aşkla sarılmaktadır.[1] O’nun (sas), mevzularda olumsuz olan detaylar üzerine yoğunlaşmadığını, sebeplerini kısaca açıklayarak, olumlu olan uygulamayı hatırlatıp bunun üzerine odaklandığını görüyoruz. Bu durum çocukta doğru ve güzeli yapma hususunda bir istek ve şevk oluşturmaktadır. “Böyle olsa daha iyi değil mi?” veya “Böyle yap!” diyerek gösterdiği alternatif durumlar çocuğun inatlaşmanın tuzağına düşeren hatasında sabitleşmesine fırsat vermemektedir. Namazda etrafına bakınan Enes’e Peygamberimizin uyarısı şu şekilde gelmiştir: “Yavrucuğum! Namaz kılarken etrafına bakınma. Çünkü namazda etrafına bakınmak sevapları giderir. Kendini tutamıyorsan, mutlaka bakmak istiyorsan farz namazlarında değil de nafile namazlarda bak.”[2]
Efendimiz çocukların ihtiyaçlarını gidermeye ve onlara zor zamanlarında destek olmaya çok önem verirdi. Savaşlarda ailesi şehit olmuş yahut kimsesiz kalmış çocuklara, ailesinin kapılarını açmış onları yedirip giydirerek maddî ihtiyaçlarını; kucağında öpüp bağrına basarak şefkatinin en derin taraflarını onlara sunarak da manevî ihtiyaçlarını karşılamıştır.[3] Böylece Nebi’nin terbiyesinde çocuk, doğru davranış şekillerini sözlerle değil bizzat yaşayarak öğreniyordu.
Çocuğun disiplin sahibi olmasında en önemli hususlardan birisi de ebeveynin çocuk için dua etmesidir. Zira kalpler Allah’ın elindedir. Doğru ve istenen kıvama gelmek de ancak Allah’ın yardımı ile mümkündür. Böyle olmasaydı Peygamber-i Zîşan torunları hakkında Allah’a (cc) yakarır mıydı: “Ey yerin ve göğün sahibi olan Allah’ım, Ben bunu seviyorum, Sen de sev.”[4]
Çocuklarımıza kazandırmak istediğimiz değerleri için belki de en olumlu zamanlar oyun zamanlarıdır. Zira çocuğun oynarken öğrendiği ve hayata hazırlandığı artık bilinen ve kabul edilen bir husustur. Ebeveyn çocuğun oyunlarına iştirak ederek istediği değişimleri gerçekleştirmek adına çok önemli fırsatları yakalar. Efendimiz bu hususta çok dikkatli davranır, gerek evde gerekse sokakta çocukların oyunlarına iştirak ederdi. Hatta camide namaz kıldırırken bile çocukların oyunlarına müsaade eder, bu sebeple secdede iken sırtına çıkan torunlarının oynayabilmeleri için secde süresini dahi uzatırdı.[5] O (sas), sokakta çocuklarla sağa sola koşarak oyun oynardı. Torunlarının bineği olur onları sırtında gezdirirdi. Rükû esnasında bacaklarının arasında dolaşan çocuklara bacaklarını açarak yardımcı olurdu. O, asla çocukların oyunlarını bölmez, onları gücendirecek şekilde kızmazdı. O, çocukların oyunlarına iştirak ederek onlarla bütünleşirdi. Bu esnada adaletini, yardımseverliğini, merhametini, doğru sözlülüğünü sergileyerek doğru davranışlar kazanmalarında onlara yardımcı olurdu.
Çocuklar arasında asla ayrım yapmaz, herkese adil davranırdı. Birinin diğerinden küçük olması veya birisini diğerinden daha fazla sevmesi O’nun adalet dolu dünyasının kaidelerini asla sarsamazdı. Koyun sağdığı bir sırada içecek bir şey isteyen Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’a ikram ederken önceliği Hz. Hüseyin’e vermişti. Hz. Fatıma duruma şaşırıp “Hüseyin’i mi daha çok seviyorsunuz?” diye sorunca Efendimizin cevabı “Hayır! O, ondan daha önce istemişti.”[6] olmuştu. Küçük çocuğu kayırmak ya da öncelikleri ona tanımak, O’nun felsefesinde asla barınamazdı. İşte çocuklar adaleti O’ndan (sas) böyle öğreniyorlardı.
Kederli, üzüntülü zamanlarında veya sevinçli anlarında çocuklarının yanlarında olan Efendimiz, evlatlarına her an destek olmaya çalışmış, onların haklarını gözetmiş ve her türlü müşkülatlarında çözüm yolları sunarak[7] hem tecrübesini aksettirmiş hem de doğru karar ve davranışlar adına muhteşem bir örnek oluşturmuştur. Bir baba olarak çocukları kaç yaşında olursa olsun her zaman evlatlarının yanında olmuş, durumlarını hep takip etmiştir. Hz. Rukayye ve eşi Hz. Osman Habeşistan’a hicret ettiklerinde onlardan haber alamamış ve oradan gelenlerden hep onların haberlerini sormuştur.[8]
Çocukların doğru davranışlar kazanmalarında, kısaca disipline olmalarında Efendimizin evlatlarını irşat etme üslubunun önemini zikretmek gerekir. Yumuşaklığın ve müşfikliğin hâkim olduğu bir tonlamanın çocuğun anlayacağı sadelik ve netlik içerisinde verilen bilgi ile buluştuğu bir ifade tarzını tercih ederdi. Ümmü Seleme’nin oğlu Ömer’e yemek yeme adabını anlatırken “Yavrucuğum! Besmele çek. Sağ elinle ye. Hep önünden ye.”[9] ifade üslubunda yukarıda saydığımız hususların tamamının yer aldığını görüyoruz. Uygun bir ortamda anlayabileceği basitlikte kısa ve net bir ifade ile yapılan açıklamalar, elbette ki çocuğun düşünce dünyasında yer edecektir. Böylece çocuk nerede nasıl hareket edeceğini veya hangi konuya nasıl bir anlam yükleyeceğini öğrenecek, zaman içerisinde de bu kavramlar yerlerini sağlamlaştıracaktır.
Hz. Peygamber, çocukların hem dünyevî hem de uhrevî mutlulukları adına şefkat hissi ile hareket etmiş fakat şefkatin kötüye kullanılmaması hususunda da bizlere rehberlik etmiştir. Zira disiplin tutarlılık ister. Bazen öyle bazen böyle bir tutum göstermek disiplin adına belki de en büyük hatadır. Efendimiz, çocukları sebebiyle yorulup sabah namazına kalkamayabileceğini düşündüğü kızı Hz. Fatıma’yı her sabah namaza kaldırırdı.[10] Bu durum gece namazları için de böyleydi.[11] Efendimiz kızı Fatıma’nın günlük işlerden yorulup şikâyet etmesi üzerine, yatmadan önce tesbihat okumasını tavsiye etmişti. Namaz konusundaki bu hassasiyet, zühd için de böyleydi. Ailesinden birinin dünya nimetlerine dalıp onlara bağlanmalarını arzu etmezdi. Bu sebeple mallarını sarf edebilecekleri adresleri onlara gösterirdi.[12]
Efendimiz yine şefkati gereği çocuklarını takip ediyor onların eve giriş çıkış saatlerini belirliyordu. Onlara öğle sıcağından önce eve dönmelerini, güneş batımından akşamın alaca karanlığı kayboluncaya kadar evden ayrılmamalarını emrederdi.[13] Gece boyunca ortaya çıkabilecek tehlikelere işaret eder, çocukların bu tehlikelerden korunmasını isterdi.
Çocukları şefkatle takip edip uyaran Efendimiz, bu yolla onları doğru davranışlara sevk etmeye çalışmaktadır. En güzel ve ideal disiplin yolu da bu olsa gerek.
Allah’ın emaneti olan çocuklarımız küçüklüklerinden itibaren hak ettikleri sevgi, ilgi ve değeri bulmalı ve şefkatin eseri olarak disiplin edilmelidir. İzah etmeye çalıştığımız gibi bu konuda uygun davranış ve metot budur. Temelinde sevgi olmayan disiplin ancak şartlara ve kişilere bağlı kalacaktır. Gerçekte istediğimiz ise çocuğun yalnız kaldığında dahi doğru davranışları sergileyebilmesidir. Böylesi bir eğitim ise ancak müşfik yüreklerin eseridir.
--------------------
[1] Suruç, Salih, “Peygamberimizi Nasıl Anlamalı, Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı”, İst., 2007, s. 217.
[2] Canan, İbrahim, “Aile Reisi ve Baba Olarak Hz. Peygamber”, İst., 2005, s. 98.
[3] İbn Hacer,el-İsabe, I, s. 154.
[4] Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, IX, s. 385, 395.
[5] Canan, İbrahim, a.g.e., s. 78-79.
[6] Müsned, I, 101.
[7] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 307.
[8] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 306.
[9] Buharî, Et’ime, 2-3.
[10] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 307
[11] Buharî, Teheccüd, V, 2-43.
[12] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 309.
[13] Canan,İbrahim, a.g.e., s. 83.
|
|
|
| Ümmü Habibe(ra)’ye Sesleniş |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 12:27 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Ezvâc-ı Tâhirat’tan Ebû Süfyân’ın kızı
Mekke’den yolculuk var. Habeş diyarına.
Tek Rabbe inananlar, deniz yolunda.
Dile kolay… Ana yurdu, eşi dostu bırakmak;
Taşı, toprağı, Kâbe’yi arkada komak…
Ne zor… Öz vatanından kaçar gibi ayrılmak,
Deniz aşırı beldede meçhule uzanmak…
Her ev boşalıyor. Bu sefer yüz kişi gidiyor.
Mekke telaşta. Anne, ata demeden;
Putların hiçbirini görmeden;
oğul, kardeş, kız, yeğen,
Hem de Ebû Süfyân’ın kızı gidiyor.
Gemiyle gideceklermiş.
Çöl arabı nasıl katlanır gemiye?
Islak, nem, rüzgâr, deniz.
Gitsinler gidebilirlerse…
Habeş sıcak, mülayim.
Orda karışılmıyor kimseye…
Necâşi, adil; Hakk’a yakın.
Önem veriyor dinlemeye…
Müşrikler, müminleri sıkı takipte.
Kararlılar, Mekke’ye geri döndürmede.
Cafer b. Ebi Tâlib, Mus’ab b. Umeyr
Mekke’den gelenlere sorarlar:
Biz köle miyiz ki bizi almaya geldiniz?
Yoksa birinin canına kıydık da kısastan mı kaçtık?
Ya da batıl yollarla halkın malını mı aldık?
Bizler hakla batılı bilmezdik ey Necâşi
Allah içimizden emin bir Resûl gönderdi.
O’nun sayesinde bildik kadının değerini,
Küçük kızları gömmemeyi.
Yetimin başını okşamayı,
Harama yan gözle bakmamayı.
Sonra Meryem sûresini okudular.
İlâhî Vahyin, aynı kaynaktan çıktığına şahit oldular.
Sevinin ey Müslümanlar!
Habeş diyarında size özgürlük var.
…..
Hicret; kurtuluş belki ama ya hasret…
Şu sabah rüzgârına sesleniversek
varır mı Efendimize?..
O’nun selamıyla döner gelir mi bize?
Eziyet görmüyor iyi güzel rahatız ama…
O nasıl acaba?
Ya Ebû Süfyân, merak eder, özler mi kızını?..
Torunu Habibe’yi, sonra damadını…
Ubeydullah’ta değişiklikler var.
Nasrânîlerle çok yakın bu aralar.
Yoksa imanında şüphe mi var?
Her gece görülen bu kâbuslar?..
…..
Habibe’nin annesi!
Ubeydullah b. Cahş’ın seçimi,
derinden yaraladı seni.
İman; sebat, azim ve yürek ister.
Allah’a ve Resûlü’ne teslimiyet
bir de ferâgat ister.
Şimdi önünde üç yol var:
Beyinin ısrarına cevap verip dinini bırakmak,
Mekke’ye baba yurduna geri varmak,
Ya da Habibe’yi bağrına basıp
Habeş ilinde Müslüman’ca yaşamak.
Asil babanın asil kızı. Ümmü Habibe.
Ubeydullah dünyadan ayrıldı,
yalnızlık düştü kaderine.
İman; seni ayakta tutan cevher.
Nesillere bıraktığın en yüce değer.
Şimdi sabr-ı cemil zamanı.
Geçince bu çetin imtihanı,
Şeref senin, şan senin,
Hem dünya hem ukbâ’da
Hayırla yâd senin.
….
Mekke inadından vazgeçmiyor.
Müminler Medine’ye hicret ediyor.
Ay, bedir olunca savaşa çıkılıyor.
Ebû Cehil dünyadan göçünce,
Liderlik Ebû Süfyân’a kalıyor.
….
Babanla Peygamber’in savaşta…
Sen çaresiz, kızınla Habeşistan’da…
Baş secdede, eller duada,
Müjdeci köleler kapıda.
Medine’den muştulu haber var.
Muhammed’le gıyâbî nikâhın var.
Necâşi huzura bekliyor.
Velime yemeği hazırlanıyor.
…
Gemiler kalkıyor limandan
Muhacirler Medine yolcusu.
Allah Resûlü Hayber’de
Yaşıyor iki coşkuyu.
…
Müminlerin annesi evine yerleşmiş.
Yerler süpürülmüş, tertemiz,
İçeride misk-i amber kokusu
Toprak, kilimle döşenmiş.
Efendimiz iltifatta:
“Kureyş kadınları bilirler evi döşemeyi,
Şehirlidirler, değildirler bedevî.”
…
Müşrik, ortak koşan; kâfir, hakikâti örten
Hudeybiye’de kendileriydi ayak direten,
Anlaşmayı eliyle bozunca Mekke,
Ebû Süfyân’ı aracı gönderdiler Medine’ye
Kureyş ulusu, lider, gözü pek.
Medine’de bulamadı himaye bir tek.
Kızının evine girdi naçar.
Toplandı yerdeki minder apar topar.
Kızım minderi mi bana,
beni mi mindere çok gördün?
Babacığım, buyur ettim seni içeri.
Lakin o Habibullah için serili.
Kızım ayıp değil mi?
Çok gördün bana bir minderi.
Ayıbı, günahı, Resûl’den öğreniriz.
Temizi, kirliyi O’nunla biliriz.
Bu sözler babanı derinden sarsacak.
Mekke Fethi’nde iman nasib olacak.
Fahr-i Kâinat onu onurlandıracak.
Sizin eviniz, sığınanlara emân olacak.
….
Ümmü Habibe Validemiz.
Onurlu, asil, vakarlı duruşun.
Mekke’yle Medine’ye köprü oluşun,
Geceleri teheccüde duruşun,
Efendimizin sözlerini okuyuşun,
Seni unutturmayacak…
Sen ki hem Habeş hem Medine muhacirisin,
Sen ki Kureyş Efendisi’nin kızı, imanında sebat edensin,
O’nunla şereflendin O’nunla şereflendi kâinat
Üzerinize olsun tahıyyât tayyıbât ve salevât.
Esra Nur UÇKAN
|
|
|
| Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Muhammed |
|
Yazar: RasitTunca - 10-22-2018, 12:25 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
4) Resûl Oluşu
a) Vahye Uyan Resûl:
“O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.” (53/3)
“De ki: Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. De ki: Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”(6/50)
Kur’ân’da defaatle “O gönderilmiş elçilerdendir.” ifadesini zikrederek (2/252, 3/144, 4/49, 28/45-46, 36/3, 67/158) Allah, Resûlü’nden vahye sımsıkı sarılmasını istemiştir.
“Öyleyse Sen, Sana vahyedilen Kur’ân’a sarıl. Şüphesiz ki Sen doğru bir yol üzerindesin.” (43/43)
“Rabbinden Sana ne vahyediliyorsa onun ardınca git. Muhakkak ki Allah ne yaparsanız haberdardır.” (33/2)
Resûlü’nü hak din ile gönderen Allah, (48/28) müşrikler istemese de bu dinin bütün dinlere üstün geleceğini (61/8) müjdelemiştir.
b) Üstün Kılınmış Resûl:
Hz. Muhammed, gönderilen ilk Resûl değildir. (46/9) Aynı yükümlülük daha önce başka insanlara da verilmiştir. Hatta Hz. Musa ve İsa’ya verilen kitapta Hz. Muhammed’in geleceği müjdelenmiştir. (61/6, 7/157-158, 2/146). Hz. İbrahim ve İsmail O’nun için dua etmiştir (2/129)
“Ey Rabbimiz, onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini okusun. Kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları temizlesin. Hiç şüphesiz Azîz ve hikmet sahibi Sensin.” (2/129)
Allah, Hz. Muhammed’i elçilerin arasının kesildiği bir sırada göndermiştir. (5/19) O da önceki peygamberleri tasdik ederek bu aileye dâhil olmuştur. (3/3-4, 35/3, 46/12, 30)Allah bu ailedeki bazı peygamberlerinden daha ağır yemin aldığı için , (yükümlülükleri fazla ve imtihanları zor olduğu için) onları ayrıca zikreder.
“Unutma o peygamberlerden misaklarını (kesin sözlerini) aldığımız vakti! Hele Senden, Nuh, İbrahim, Mûsa ve Meryemoğlu İsa’dan ki onlardan ağır bir misak (sağlam bir söz) aldık” (33/7).
Elçilerinden kimi kimine böylece üstün kılınmıştır. (2/253) Allah özellikle Hz Muhammed’e, büyük âyetlerinden bir kısmını göstermiştir. (53/18) Tüm bunlara mukabil de Kevser’i vermiş (108/1) ve Makam-ı Mahmud’a ulaştırmıştır. Allah, Hz. Muhammed’e peygamberliği faziletlerin hepsine sahip olması sebebiyle vermiştir. “Allah elçiliği nereye vereceğini bilir.” (6/124), “Peygamber” olmasaydı bile erdemiyle, üstün bir kişiliğe ve şahsiyete sahiptir. “Ve sen büyük bir ahlak üzerindesin.” (68/4)
c) Müjdeci ve Uyarıcı Resûl:
Rahmeti kendisine ilke edinen Allah (6/12, 54), Rahmetinin tecellisi olarak, âlemlere Rahmet ve lütuf olan Resûlü’nü (21/107, 28/46, 9/61, 3/164), Rahmet olan kitabıyla (7/203, 10/57-58), müjdeci ve uyarıcı olsun diye göndermiştir. (2/119, 5/19, 7/184, 188, 17/105, 25/1, 56, 26/192-194)
“Şüphe yok ki, Biz seni hak ile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Sen, o cehennemliklerden sorumlu değilsin.” (2/119)
Resûl, onlara Allah’tan kendilerine büyük bir lütuf bulunduğu (33/47); cennete girecekleri (3/15) ve günahlarının bağışlanacağı (39/53, 6/54) müjdesini veriyor.
“Müminleri müjdele! Onlara Allah’tan bir mükâfat vardır…” (33/47)
Müjdenin ise özellikle muttakilere, tağuta kulluk etmekten kaçınanlara, Allah’a yönelenlere (39/17) ve güzel davrananlara (46/12) olduğu belirtilir.
Uyarı ise ulaştığı herkese, (6/19) özellikle de inatçı kavme.
“Biz Kur’ân’ı senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, onunla Allah’tan korkup sakınanları müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın.” (19/97)
Her toplumun bir uyarıcısı vardır. (13/7, 35/22-24) Allah, Resûllerini kavimlerinin diliyle göndermiştir ki ümmetleri vahyi anlasın ve uyarılabilsinler. (14/4, 46/12)
“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu itibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirir. O her şeye galiptir, hükmünde hikmet sahibidir.”(14/4)
Yani vahiyde asıl olan anlamadan okumak değil; vahyi idrak edip hayata aktarmaktır. Hz. Muhammed de daha önce uyarıcı gelmemiş olan kavmi (34/44, 36/6) doğru yola gelirler umuduyla, uyarmak için gönderilmiştir. (32/3)Uyarı hesap gününe (42/7) ve çetin azaba (34/46) karşı. Diri olanları uyarmış ki “söz” hak olsun.
“Diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.” (36/70)
Kabirlerde olana ise işittirmek mümkün değil. (35/22-24)
Hz. Muhammed’e düşen sadece uyarmaktır. (5/99, 13/40, 38/65, 64/12, 67/26) Eğer dönerlerse, yapması gereken, özünü kendisine uyanlarla beraber Allah’a teslim etmektir. (3/20, 5/92)
“Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim etmişimdir.’ Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?’ Eğer İslâm’a girerlerse hidâyete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir.” (3/20)
Yapacak başka bir şey yok. (3/128) Resûl sadece kendinden sorumlu. (4/84) Çünkü:
1) “Biz, seni onlar üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!” (6/107)
2) “Eğer aldırmazlarsa onlara de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na dayanmaktayım ve O, o büyük Arş’ın Rabbidir.” (9/129)
3) “Bil ki Sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın. Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getirecek değilsin. Ancak (gönülden) teslim olarak âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.” (27/80-81)
“İçlerinden Seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin? İçlerinden Sana bakanlar da var. Fakat Sen, körlere, üstelik basiretleri de yoksa hidâyet edip yol gösterebilecek misin?” (10/42-43)
Allah Resûlü, risâlet yükümlülüğünün altında o kadar ezildi ki: “Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin!” (18/6) “(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın!” (26/3)
Allah, Resûlü’nü “Senden önce de elçilerimiz yalanlandı. Onlar sabrettiler; onlara yardımımız yetişti. Allah’ın kelimesini değiştirecek kimse yoktur. (6/34-35) Çünkü insanların yüreklerine sadece Allah hükmedebilir.” (43/40) diyerek sükûnete davet ediyor.
“(Resulüm!) Sen sevdiğini hidâyete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.” (28/56)
Allah Resûlü de, görevini ifa edememenin hesabını nasıl vereceğini düşünerek, (7/6) kendisini dünyada iken hesaba çekmiştir. Ümmetine sürekli “Tebliğ ettim mi?” diye sorarak, bu hesabı pratiğe dökmek suretiyle onları şahit tuttu.
“Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız, gönderilen elçilere de soracağız.” (7/6)
Yine aynı endişeyle, vahiy alırken unutma korkusuyla âyetleri tekrar ederek acele eden Resûlü’nü Rabbi uyarmıştır.
“Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur’ân Sana vahyedilirken, vahiy tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme; ‘Rabbim! Benim ilmimi artır’ de.” (20/114)
d) Şahit Resûl:
Peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden birisi de şahit olmaları. (33/45, 48/8) Bu şehâdet, “Hakk” olana tanıklık ederek “Hakk” olanı ümmetine tebliğ ettiğine ve onların ahvâlinedir. Zira hesap gününde Resûlullah ümmetinin durumu için şahitliğe çağırılacak. (16/89)
“Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin hali ne olacak!” (4/41)
Peygamberlerin şahit olması, ümmetinin yardımcısı olduğu anlamına da gelebilir.
“Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur’ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın; eğer doğru iseniz.” (2/23) âyetinde “şâhit” kelimesinin, “yardımcı” anlamında kullanılması muhtemel.
e) Karşılık Beklemeksizin Tebliğ Eden Resûl:
Hz. Muhammed aldığı vahyi okumak (96/1-5), ona uymak (75/16-19, 20/114), insanların tepkilerine aldırmaksızın mesajı eksiksiz iletmek (16/82, 24/54, 16/82) mesajın maksat ve hikmetini açıklamak (16/44, 64, 3/138), müminleri arındırmak, pastan, kirden temizlemek (2/151, 3/164, 62/2), müminler için mağfiret dileyip (3/159, 5/118), dua etmek (9/103) ile görevlendirilmiştir.
Bu görevini, insanlardan karşılık beklemeksizin (6/90) bir ücret istemeden ifa eder. (12/104, 25/57, 34/47, 38/86) Çünkü O’nun ücreti, kesintisiz olarak (68/3, 110/1-3) Allah tarafından verilecek.
“De ki: Ben sizden herhangi bir ücret istemem, O sizin içindir. Benim ecrim ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” (34/47)
Daha azına razı olmak, dünyalığa göz dikmek ise Resûl’e yakışmaz.
“Sakın o kâfirlerden birtakımlarına verip de kendilerini zevklendirdiğimiz şeye (mal ve servete) heveslenip göz dikeyim deme. Onlardan dolayı üzülme. Müminlere merhamet kanatlarını indir.” (15/98)
Ücret istemek insanları ağır yük altında bırakır.
“Yoksa Sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?” (52/40)
Tüm samimiyetine, karşılık beklememesine, oğullarını tanıdıkları gibi O’nu tanımalarına rağmen; “O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.”(2/146)
Yine de Hz Muhammed’i deli, (34/46) cinli, (81/22) büyücü (51/52) olarak nitelendirmek suretiyle hayatın dışına atmak için bildikleri gerçeğin üzerini örtmeye çalışmışlar
“De ki: ‘Size sadece bir tek nasihat edeceğim. Şöyle ki: Allah için ikişer, üçer ve teker teker kalkarsınız, sonra da iyi düşünürsünüz.’ Arkadaşınızda (peygamberde) delilikten eser yoktur. O, yalnız şiddetli bir azabın önünde, sizi sakındıracak bir peygamberdir.” (34/46)
SONSÖZ
Hz. Muhammed’i Kur’ân-ı Kerim’de araştırmak isteyenlerin, bir kısım âyetlere bakarak O’nu tanımayı hedeflemesi eksik bir çalışma olacaktır. Kur’ân’ın her bir âyeti, Hz. Muhammed’i model olarak inşa etmek suretiyle, O’nu örnek göstermiştir.
“Şanım hakkı için muhakkak ki Resûlullah’da, sizin için Allah’a ve ahiret gününe ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için pek güzel bir örnek vardır.” (33/21)
Yani “Hayatınızı, Kur’ân’ın, beşere yansıması, aynası olan Resûl’e bakarak tanzim ediniz.” mesajı verilmek istenmiştir. Çünkü Resûlullah’ın sünneti, “La ilahe illallah” ilkesinin hayata hâkim kılınmasından başka bir şey değildir.
Şu an, Müslümanların içinde bulunduğu durum, Resûlullah’ın örnek alınmadığının, yanlış anlaşıldığının en büyük ispatıdır. Peygamberin yanlış anlaşılması da Kitab’ın (Kur’ân’ın, Hayat Kitabının, İnsan Kitabının) yanlış algılanmasıdır.
Yapılması gereken ise, Kur’ân ve sünnetin hayat damarımız olduğu bilinciyle yaşamaktır. Nitekim Kur’ân ve sünnetin hayatımızdan çıkması, bu damarın kesilmesi demektir.
“Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah’a ve Resûl’e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (8/24)
Hatice TURAN
|
|
|
|