| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Parçalanmış Domates Cesedi |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 07:06 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Parçalanmış Domates Cesedi
“İSTANBUL’DA ŞEHİRLER ARASI otobüs terminalinde bir çöp bidonunda poşete konulmuş, 20 parçaya bölünmüş kadın cesedi bulundu. Yapılan soruşturma sonucunda, kadının intihar ettiği anlaşıldı.”
Bu haberi okuyan bir insan, “Bu ne biçim soruşturma, bu ne biçim karar Allah aşkına!” demez mi? Bir kadın kendi vücudunu 20 parçaya nasıl böler? Eli, kolu, ayağı birbirinden ayrılmış bir ceset, kendini bir poşetin içine nasıl koyar? Sonra poşet, çöp bidonunun içine kendi kendine mi girdi? “Bu olayda hiç kimsenin parmağı yok.” deyip kadının intihar ettiğine karar veren akıl nasıl bir akıl, Allah aşkına! Eminim böyle bir intiharın olabileceğini kabul edecek insanı yeryü-zünde bulmak mümkün değildir…
Böyle bir intiharın olamayacağına dair gösterdiğimiz tepki, zihnî bir reflekstir. Zihnimiz böyle bir refleksle uyarılmış durumdayken başka olayların da değerlendirmesini yapalım.
Bahar mevsiminde dünyanın dört bir yanına trilyon çarpı trilyon kadar tohum ve çekirdekler ekilmektedir. Biz bunlardan bir tanesini ele alalım. Örneğimiz bir domates çekirdeği olsun. Domates çekirdeğini toprağa değil de iş yerimizde veya evimizde bir masanın üstüne atacak olsak bu çekirdekten domates olmaz. Çekirdeği toprağa atsak, çekirdek toprakta kalsa, yani masamızın üstünde durduğu gibi toprağın altında kalsa yine domates olmaz. Çekirdekten domates olabilmesi için toprakta çürümesi, kabuğunun yırtılması gerekir. Bu olay düşündürücüdür. Çekirdeğin vücudu sağlam kaldığı müddetçe domates olması mümkün olmayacak. Çekirdek çürüyüp kabuğunu yırttığı zaman domates olma yolunda ilerlemeye başlayacak. Cesedin sağlamı değil, çürümüşü iş görecek.
Çöp bidonunda bulunan vücudu 20 parçaya ayrılmış kadının intihar etmiş olabileceğini kabul etmedik.
Yirmi parçaya ayrılmış bir cesedin, başkaları işin içinde olmadığı müddetçe bir poşete girmesinin ve bu poşetin çöp bidonuna konulmasının, hem de yerden yüksek bir bidonun içine konulmasının mümkün olmayacağını söyledik.
Domates çekirdeğinin başına gelenler, vücudu 20 parçaya ayrılmış kadının başına gelenlerden farklı değil. Hatta fazlası var… Zira domates çekirdeği çürüdükten, kabuğu yırtıldıktan sonra bir poşet içinde yatıp uyumuyor. Toprak içinde domates için lüzumlu elementleri işlemeye başlıyor. Kendi oluşumu için hangi elementlere ihtiyaç varsa o elementlerin bir listesini çıkarıyor. İhtiyaç duyduğu elementlerin oranlarını belirliyor. Öncelikle yapraklarında ve çiçeklerinde uygun elementleri kullanıyor, sonra meyvesi için gerekli olan elementleri kullanıyor. Domatesin rengini seçiyor. Bu arada “Ben bir ölür, ama bin dirilirim!” dercesine domatesin içine yüzlerce çekirdek istif ediyor. Üstelik çekirdekleri meyvenin içinde bir zarafetle, bir estetikle diziyor.
Çürümüş bir domates çekirdeğinin bütün bu faaliyetleri işin içinde başka biri olmadan yapması mümkün mü?
Üniversitelerde profesörler kitap yazıyorlar. Bu doğru, bunu biliyoruz. Ama öldükten sonra toprağın altında kitap yazan profesörü gören duyan bilen var mı? Ölüler kitap yazamaz. İsterse ordinaryüs profesör olsun…
Toprak altında, üstelik kabuğunun çürüyüp ayrılmasından sonra korumasız kalan bir çekirdeğin, domates kitabını yazacağını kabul etmek mümkün değildir. Aklımız, çürümüş çekirdeğe böyle bir ilmi, marifeti, beceriyi yakıştıramıyor. Zira çekirdek böyle bir faaliyette güneşe, güneşin ışığına ve ısısına, gece gündüzün devamına, okyanuslara, okyanuslardan suların buharlaşmasına, buharlardan bulutların oluşmasına, oluşan bulutların rüzgârla domates tarlasının üstüne taşınmasına, yağmurun başlaması için uygun yoğunluğun oluşmasına, yağmurun başladıktan sonra durmasına, bulutların dağılıp güneşin tekrar gelmesine, güneş ışınlarının zararlarından korunabilmek için ozon tabakasının teşekkülüne gücü yetmez.
Bir çekirdeğin hem de çürüdükten sonra bütün bu işleri düzene koyup en uygun ortamı oluşturması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken işin içinde birisi var. Sözü, gücü, emri, ilmi, kudreti her şeyi kuşatan, “yüce bir yaratıcı”nın sonsuz gücü işin içinde olmadan dünya dönmez; bahar da gelmez, bir küçük çekirdekten domates de olmaz…
Yüce Allah, kendi eserlerinin okunması için insanoğluna “akıl” gibi emsalsiz ve benzersiz bir nimet vermiştir. Akıl vermediği canlılardan bu eserlerinin okunmasını istememiştir.
Allah’ın bize ihsan ettiği “akıl” nimetini kullanırken cimrilik yapmayalım. Akıl sadece dünyevî hayatın problemlerini çözmek için verilmemiştir. Milyonlarca hayvan, “akıl” nimetinden yoksun oldukları hâlde nesillerini devam ettiriyorlar. İnsan olarak yaratılmış olmanın hakkını vermemiz gerekir. Bizi en mükemmel şekilde yaratan Allah, bizden eserlerini okumamızı, kendi gücünü, sonsuz kudretini görmemizi istiyor. Bizi hayvanlardan ayıran yönümüz işte burada…
Kaynak :
Yakup Yasir
sorularlaislamiyet.com
|
|
|
Yab-Boz Oyunu - Dini Makale |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 07:04 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Yab-Boz Oyunu - Dini Makale
Okul öncesi çocukların zihin reflekslerinin gelişimi için düşünülmüş bir oyun adı: Yapboz… Parçalara ayrılmış bir resmin parçalarını uygun yerlere monte ederek resmi tamamlıyorsunuz.
Böyle bir oyun sadece okul öncesi çocuklara mahsus değildir. Dünya haritasını parçalara ayırsanız, okul öncesi bir çocuk, bu parçalardan dünya haritasını çıkaramaz. Yine elementlerin bulunduğu periyodik cetveli parçalara ayırsanız, bu parçaları uygun yere koyup periyodik cetveli meydana getiremez… Bir çocuğun periyodik cetveli meydana getirebilmesi için atomların özelliklerini, grup ve periyotlarını bilmesi gerekir. En azından kimyaya iyi çalışmış bir lise öğrencisi olması gerekir.
Hâlbuki bitkiler, meyveler, toprakta bulunan elementlerin 16 tanesini kullanmaktadırlar. Oksijen, azot, kükürt, kalsiyum, fosfor, magnezyum, sodyum, potasyum, manganez, demir, bakır, kobalt, iyot, çinko, flor, klor ve hidrojen atomlarını kullanan bitkiler bugüne dek bir hata yapmadılar.
Oysa bırakın lise öğrencisini, üniversite hocaları bile hata yapıyorlar. Bitkiler ve meyveler, hiç kimya tahsili görmedikleri hâlde hatasız çalışmalarını kime borçludurlar?
Bitkiler sadece kimyayı değil, matematiği de çok iyi biliyorlar. Zira her bitki, elementleri farklı miktarlarda kullanır. Böylelikle her bitkinin, meyvenin tadı kokusu farklı farklı olur. Örneğin, fasulye azotu 120 mg alırken karpuz 5 mg alır. Yine her bitki kendisine lâzım olan elementlerin hepsini aynı miktarda almaz. Fasulye bitkisi karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfor elementlerini kullanır. Ama bu elementlerin miktarları birbirinden farklıdır. Hidrojenden 5 mg alırken, fosfordan 60 mg almaktadır. Fasulye bu ölçme ve oranlama işlemlerini nereden öğrenmiştir?
Yine her bitki, çok iyi geometri bilir. Zira yaprakların dallara yerleşimi belirli açılarla yapılmaktadır. Güneşten en iyi şekilde istifade edebilmek için, yaprakların belirli bir kurala göre dizilmeleri gerekir. Yaprakların şekilleri, renkleri, biçimleri, boyutları, damarları, ağacın meyvesine en uygun olarak seçilmiştir. Bu seçimi kim yönlendirmektedir? Dut ağacına portakalı taksanız veyahut incir ağacına kiraz meyvesini taksanız, meyve ile yaprak arasında bir uyumsuzluk göreceksiniz? O hâlde uyumu kim takdir etmiştir?
Meyvelerin, bitkilerin sadece tatlarıyla ilgilenmemiz biz insanlara yakışmaz. Bir hayvanı 100 sene besleyin, bu 100 yıl içinde en çok keyif aldığı yiyecekleri ona yedirin, bir gün olsun böyle güzel yiyecekleri kimin neden ikram ettiğini merak etmeyecektir, ona ikram ettiğiniz yiyecekleri nereden nasıl temin ettiğinizi asla düşünmeyecektir… O bir hayvandır; sadece yer içer, def-i hacet yapar ve uyur. Ama insan öyle mi?
Şu an dünyada altı milyar insan yaşıyor. Bu insanlardan kaç tanesi, doğarken elementleri tanımış olarak doğuyor? Bir karpuz çekirdeğinin karpuzun içinde kimya dersini aldığını kim iddia edebilir? Ölmeden önce merak hislerimizi kullansak kime zararımız dokunur?
“Bunları yarın düşünürüz.” deyip geçmeyelim. Unutmayalım ki, geleceği satın alabilecek tek şey, bugündür…
Kaynak :
Yakup Yasir
sorularlaislamiyet.com
|
|
|
Zamanın Tüm Birimleriyle - Makale by Leyla İpekçi |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 07:01 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Zamanın Tüm Birimleriyle - Makale by Leyla İpekçi
Arapçada 'dehr' gibi genel anlamda zaman anlamı taşıyan birçok kelime var. 'Asr', 'ebed' gibi... Aralarında anlam farklılıkları olsa da,‘devir', 'çağ' veya 'akıp giden zaman’ üzerinden benzerlikleri daha fazla. Ama asıl ayrımı, zamana güç atfetme eğilimindekiler yapıyor.
Yıllar önce bilgisayarımın dinlenme programını 60 saniye tuşlara dokunmadığımda devreye girecek şekilde ayarlamıştım. Öyle bir program ayarı ki durmaksızın kendi kendini yeniliyor: Neredeyse son sekiz yıldır dünyanın doğusunda-batısında, gittiğim her yerde çekmekte olduğum fotoğrafları ‘tesadüfi ard arda gelişler’le ekrana yansıtıyor. Kimi fotoğrafın detaylarına doğru zoom yapıyor, kimi fotoğrafı yukarıdan aşağıya tarıyor rastgele. Böylelikle hareket hiç kesilmiyor, bir nevi film şeridi oluşuyor kendiliğinden. Her seferinde bambaşka bir sıralamayla.
Mekân ve zamanları iç içe geçiren, üst üste yığan, birleyen ve her seferinde başka bir terkibe dönüştüren şaşırtıcı bir belleğe dönüşüyor sanki tüm anılarım. Yazan bir kimse için eşsiz bir esin kaynağı. Belleğin bahçesinde kimi zaman eski bir su kuyusunun kapağını kaldırıyorum. Kimi zaman henüz genleriyle oynanmamış yaşlı bir gül tohumuna ulaşabiliyorum. Bazen Harran ovasının kuru sıcağından, Paris’in Seine nehrindeki hararetli bir tekneye sıçrıyorum. Bazen İskenderiye’nin kordon boyundaki meçhul asker anıtından Seddülbahir köyüne, Çanakkale boğazını selamlayan kahveye ışınlanıyorum. En çarpıcısı da benzerliklerle ayrışmaların bir devam edişi simgelediğini fark etmem. Hiçbir şey birbirinden bağımsız değilmiş diyorum bu ard arda ekranıma düşen imgeleri seyrederken.
Sonra başka şeyler de oluyor. Sözgelimi Portekiz’in okyanusa açılan sahilinde, solgun bir ışıkta altı yıl önceki ‘genç ben’le karşılaştıktan hemen sonra Sultanahmet’te bir sonbahar günü Bizans taşlarının rutubetinde olgunlaşmakta olan bakışlarıma uyum sağlamam kolay olmuyor. Nesnelerin, mevsimlerin, bakışların ve algıların durmaksızın değiştiğini somut olarak izliyorum ekranın karşısına her geçtiğimde. Zaman ve mekân algım alt üst oluyor. Sıçramalara, kesişme ve ayrışmalara gönderme yapan, mecazi bir hakikatin gölgesinde yazmaya devam ediyorum usul usul.
İçimde bir umut filizleniyor; günümüze, dünyaya ve memlekete dair taşıdığım kaygılardan, hiçbir şeyin yerli yerine konulamayacağına dair endişelerimden, zulmün tükenmeyişi yüzünden duyduğum sıkıntılardan habersiz fıtri bir umut bu. Ve kimi ayrıntılar dünyanın bambaşka dönem ve toplumlarından çıkıp ekranıma yığılırken yolculuğumuzun farklı katmanlarında her şeyle birlikte seyir halinde olduğumuzu seziyorum. Ben, başkaları, şu sarmaşık, kedimiz Gümüş, seherde öten bülbül, Boğaz'dan geçmekte olan bir yük gemisi, hıncahınç dolu bir halk otobüsü... Her şey aynı istikamete doğru akıp gidiyor kendi yatağında. Bu her şeyle birlikte devam ediş hali, ezelî ve ebedî yolculuk beni şu hadis-i şerife döndürüyor sık sık: “Zamana (dehre) sövmeyin, zira zaman Allah’tır.”
İlk bakışta ilgisiz durabilir ama zaman içinde meydana gelen her şeyin O (cc)’nun iradesiyle gerçekleştiğini hatırlamak veya hiç unutmamak bazen tam da bilgisayar ekranınızdan akan çeşitli görüntüler vesilesiyle olabiliyor. Bu hadisten çok kabaca şu anlamı çıkarıyor işin ehli: “Musibetleri başınıza getirdiğine inandığınız ‘zaman’a söverseniz eğer, Allah’a sövmüş olursunuz. Çünkü musibetleri başınıza getiren zaman değil, Allah’tır. Cenab-ı Hakk’ın ‘Ben zamanım’ demesi ise ‘Ben zamanın sahibiyim’ anlamındadır.”
Her şey, aynı istikamete doğru akıp gidiyor kendi yatağında. Bu her şeyle birlikte devam ediş hali, ezelî ve ebedî yolculuk beni şu hadis-i şerife döndürüyor sık sık: “Zamana (dehre) sövmeyin, zira zaman Allah’tır.”
Aslında zaman ile dehr kelimesinin de ayrımları var. Zaman; şimdi, geçmiş ve gelecek için kullanılan sınırlı bir dilim iken dehr, kesintisiz devam eden âlemin ömrüne deniliyor. Arapçada 'dehr' gibi genel anlamda zaman anlamı taşıyan birçok kelimeler var. 'Asr', 'ebed' gibi. Aralarında anlam farklılıkları olsa da, ‘devir', 'çağ' veya 'akıp giden zaman’ üzerinden benzerlikleri daha fazla. Ama asıl ayrımı, zamana güç atfetme eğilimindekiler yapıyor. Hz. Âdem (as)’den beri zamana bir yaratıcı güç atfetme eğilimi hiç değişmemiş çünkü. Kâinatta olup bitenleri zaman’a bağlamak, özellikle inançsızlarda sınırlı terimlerle tüm varoluş hakikatini aklettiklerini sanma yanılgısına yol açıyor.
“Bu çağda dünyaya çocuk getirilir mi!” “Bunca savaş çıkaran insanlık kendi kendini yakında yok edecek.” “İklim değişikliği dünyanın sonunu getirecek.” “Bu memleketten adam çıkmaz.” “Hiçbir şey iyiye gitmiyor.” Böyle her şeydeki olumsuz yüzü değişmez doğru kabul eden zamana tapanlar, bir bakıma kendilerine tanrılık atfediyorlar farkında olmadan. İnsanın kendi vehimlerine inanması batıl inançtır çünkü.
“Hem müşrikler dediler ki hayat ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak geçen zaman yokluğa sürükler. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece böyle zannederler.” (Casiye Suresi, 45:24) Bazen hiç farkında olmadan, içinde yaşadığımız zamandan kendimizi soyutlarız. Ve zamanı her felaketin sorumlusu olarak suçlarız. Onun mahlûk olduğunu unutarak. Zaman bize emanet edilmiş bir nimettir ki ‘asra yemin olsun’ diyerek bunun idrakına varmamız istenmiştir ayette.
Zamanın geçişini izlemek insanda sonsuz bir anın içinde olduğu hissini uyandırıyor. Bu yüzden geçmiş ve geleceğin izafi kavramlar olduğunu fark edebiliyoruz ve belki yine bu yüzden anın sonsuzluğunda hep ‘ol’ emrinin içinde olduğumuzu sezebiliyoruz. Her geçen an tıpkı benim ekranımda akan imgeler gibi sonsuz tek andan ibarettir diyebiliriz o halde. Zamanı nasıl, neye göre parçalayıp bir bölümünü ele alarak ona sövebiliriz ki bu durumda? Nimete şükretmek yerine, nimeti verene isyan etmek olmaz mı aynı zamanda bu? Kadere ve kazaya karşı durmak olmaz mı?
Niyazi Mısri, “an sırrıyla nefes, bütün oluşlara ve zamanlara yayılmıştır” der, “an genişleyince gün adını alır. Gün genişleyince haftalar, aylar, seneler ve devirler doğar. O halde an üzerine eklenen her şey zâiddir. Hakiki varlık, zamanın sari, küllî burçları ve mertebeleri Allah’a ait olan bu andan ibaret kalır ki ‘O her an bir şandadır’ ayetiyle buna işaret edilmiştir. İşte Zat’ın isimlerinden olan ‘dehr’i meydana gtiren zaman hakikati budur.”
İbn Arabi’ye göre de zaman değişmez, tüm zaman birimleri bir tek an’dan ibarettir. Bütün mekânlar için de durum aynıdır. O makamda isim ve sıfatların tekabülü yoktur: “Çünkü o hakikatlerin hakikatidir. Ne üstünde ne altında heva yoktur. O, yer ve gök yaratılmazdan önce öyle idi, şimdi de öyledir. Daima öyle olacaktır. Zamanın değişmesiyle an değişmez. Mekânların değişmesiyle de mekân değişmez.”
Bilgisayarımın dinlenme modunda devam edegelen zaman ve mekânları izlerken kalbime şöyle bir ilham geliyor: Madem Rabbim bu devirde ve şu günde beni mevcut kılmış, vücudumda ve vicdanımda bu varoluşun hikmetlerini keşfetmem, buradaki hikmetleri tefekkür etmem ve hakikatin ruhundan payıma düşen nura doğru yol almam gerekmez mi?.. Bana takdir edilen zamanda buraya gelmişsem bundaki hayrı bulmam ve kendimi bilme serüvenimi insan olma yolculuğu kılmam gerekmez mi?.. Bunun hemen ardından Efendimiz’e dönüyor kalbim yeniden.
“Çünkü o hakikatlerin hakikatidir. Ne üstünde ne altında heva yoktur. O, yer ve gök yaratılmazdan önce öyle idi, şimdi de öyledir. Daima öyle olacaktır. Zamanın değişmesiyle an değişmez. Mekânların değişmesiyle de mekân değişmez.”
“Zamana sövmeyin” hadisinin bana hatırlattıklarının Efendimiz’e bakan yönüne gelince... “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur” hadisinden başlayarak bütün ilahi isimlerin ilk defa Nûr-u Muhammedî’de tecelli etmelerinin sırrına en azından bir adım atmış olabiliriz. Bir rivayete göre Efendimiz’in “Ben peygamber iken, Âdem ruh ile ceset arasındaydı” diye buyurması veya diğer bir rivayete göre “Ben yaratılışta bütün peygamberlerden önce var edildim, peygamberlikte ise onların hepsinden sonra gönderildim” diye buyurmasını tefekkür etmeye başladığımızda dünyaya hapsedilmiş lineer zaman algımız tek hamlede kırılır. Daha sonraki safhalarda yaratılacak olan bütün insan ömürleri, ilk olarak Efendimiz’de tecelli eden ismin tezahürleri değil midir... Nûr-u Muhammedî tüm mahiyetlerin ortak ismi olduğuna göre, İbn Arabi’nin dediği gibi, şeylerin vücuda gelişiyle bu mahiyetlerin ilim dairesinden kudret dairesine geçişi de gerçekleşmiş olur.
Ve sonra bir başka hadise doğru devam ediyorum: “Kim ki beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” Bu müjde, önce ile sonrayı an’da birliyor. O’nun temsil ettiği hakikatin evrensel ve diri oluşunun bir kanıtı değil midir bu! Efendimiz’i ziyaret etmek; geçmişle bugünü ve geleceği birleştirdiği gibi mekânları da birleştiriyor. Yeryüzünün doğusuna ve batısına O’nun kokusunu bırakıyor. O’nu ziyaret etmek, yalnızca ravza ziyaretiyle sınırlı değil kuşkusuz. Müminler için devam edegelen bir kalp yolculuğu bu aynı zamanda.
Öte yandan Hz. Peygamber’in salih rüya yoluyla ‘görünen’ mevcudiyeti her birimizde kendi sırrımızı ‘canlandırdığı’ gibi, bizzat ismiyle de tüm anlamlarımızı kendinde topluyor. Çünkü Hz. Muhammed (sav) bütün isimlerin manalarını taşıyor. Bize bildirildiğine göre O’na ‘cevâmiu’l-kelîm’ verilmiştir: Bu mertebenin ismiyle, bütün fıtri kabiliyetleri cem eden Allah’tır. O’na Allah’ın gölgesi ya da ‘ilk gölge’ denmesinin bir sebebi de insan-ı kâmil’in ‘Allah’ın gölgesi’ olmasıyla bağlantılı. Bilgisayar ekranımdan gözlerimi ayırdığımda, ‘gece karanlığında Medine’de nur yüzlü kadınlar’ vardı. Buradan oraya... An’ın açılışlarında...
Leyla İpekçi
|
|
|
Seven ile Sevilenin Buluşması - Makale by Leyla İpekçi |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:57 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Seven ile Sevilenin Buluşması - Makale by Leyla İpekçi
Sadece kul olma sorumluluğunu taşıyanların sevgisine mazhar oluyor değildir En Sevgili. Allah’ın Habibi olmaklığıyla, Onu hayvanlar, bitkiler, madenler; kısacası insana varana dek her unsur, her zerre sevmeye istidatlıdır. Her şeyin sevgisini cem ederek, her varlığın şükrünü eda ederek yücelir Rabbinin katında En Sevgili.
Rivayete göre Hz. Peygamber “Kardeşlerimi ne zaman göreceğim” diye içini çektiğinde çevresindekiler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Senin kardeşlerin biz değil miyiz” diye sorarlar. “Sizler benim ashâbımsınız. Kardeşlerim ise henüz gelmemiş olanlardır. Bana, görmeden iman edecekler” buyurur.
“Kardeşlerime selam olsun” diyen Hz. Peygamber’e duyulan sevgiyi en çok mü’minlerin yüzünde görürüz. Efendimiz’in selamını almıştır onlar. Camilerde, türbelerde, kutsal yerlerde, Kâbe’de, Ravza’da... Ya da yeryüzünün herhangi bir yerinde... Hep O’nu sevenlerle canlıdır Efendimiz. O’nu her sevenle, her sevende ‘görünür’ olur.
Sadece kul olma yükümlülüğünü şuurla taşıyanların sevgisine mazhar oluyor değildir En Sevgili. Allah’ın Habibi olmaklığıyla, O’nu hayvanlar, bitkiler, madenler; kısacası insana varana dek her mahlûkat, her unsur, her zerre sevmeye adaydır. Her şeyin sevgisini kendinde cem ederek, her varlığın şükrünü eda ederek yücelir Rabbin katında En Sevgili. O ki, Sevenle Sevilenin buluştuğu vücud...
Zamansız ve mekânsız bir aşktır bu güzelliğimizi tamamlayan. İçinde herkesin ve her şeyin kendi nuruyla yer bulduğu. Hz. Peygamber’i sevmenin ne demek olduğunu anlamayanlar, O’nu sevenlerin haline bakmalılar. O’nun hakikatini sevenlerinde göreceklerdir. Peygamber sevgisini insanın nefsinden kaynaklanan diğer tüm mecazi sevgilerden farklı kılan da bu işte; görmeden iman etme mahareti öncelikle.
Allah Rasûlü (sav)’nü sevmek, bir mü’min için giderek artan, çoğalan, yoğunlaşan bir sevgidir. Bıkılmaz bu sevgiden. Tekrara düşülmez. Kanıksanmaz bu sevgi. Hayretlere, hayranlıklara açıktır. Allah için sevmenin en somut kanıtı olarak kuşatır bizi; sonraki nesilleri. Ki bu bir ibadettir bütünüyle.
Efendimiz’i sevmenin hayata geçirilmiş her hali, imanın canlı kanıtını oluşturur mü’minler için. O’na olan sevginin hayat bulması, imanın insanda nasıl bir cevhere dönüştüğünün de göstergesidir.
Sonraki nesillerin gönlünde oluşan capcanlı sevgi herkeste biriciktir, ama kalbinden bağlar mü’minleri. Çağları ve toplumları aşar bu kalpten kalbe geçişler. Efendimiz’in bizi -sonraki nesilleri- kardeş olarak adlandırmasının inceliğini burada bulabiliriz sanırım. Kardeşlik, selam ile diri olandır.
O selamı, kardeş olmadan önce almıştır mü’minler. Ya da aslında ezelden ebede kardeş olduklarını tasdik etmektedirler. Gönüllerinde açan bu sevgiyle O’na “aleyküm selam” demektedirler.
Her birimizin şu kâinatta biricik olduğundan yola çıkalım, Rabbimizin nezdinde yine daima farklı farklı mertebelerde bulunacağız, öyle değil mi. Kulun zannı üzerine olduğunu bizzat Rabbimiz bize iletir. Ne kadar kalp varsa, o kadar derecesi var aşkın. Kulluk maharetimizin...
Yine herbirimiz farklı hiyerarşik sıralamalarda seyretmekteyiz. Bir seyrin diğerinkinden farkını yalnızca Yaratan’ın bildiği, takdir ettiği bir hiyerarşik düzen bu. Böyle bakıldığında ‘En Sevgili’ olmanın imkânlarına açılıyoruz usul usul. Kimse sevmede ve sevilmede eşitlik olamayacağını için için biliyor. Bir gönüle iki aşk sığmıyor ne yaparsak yapalım. Ne de aynı aşk iki gönüle birden yerleşebiliyor. Kısacası; her birimiz için ‘Sevgili’ gibi yaşamanın incelikleri sonsuz. ‘En Sevgili’ye benzeme gayretiyle yaşama üslubumuz ise bizi hem birleştiriyor, bir kılıyor. Hem de biricikliğimiz uyarınca sayısız kez ayrıştırıyor.
Allah Rasûlü (sav)’nü sevmek, bir mü’min için giderek artan, çoğalan, yoğunlaşan bir sevgidir. Bıkılmaz bu sevgiden. Tekrara düşülmez. Kanıksanmaz bu sevgi. Hayretlere, hayranlıklara açıktır. Allah için sevmenin en somut kanıtı olarak kuşatır bizi; sonraki nesilleri. Ki bu bir ibadettir bütünüyle.
Hurma kütüğünün O’na duyduğu özlemle ağlamasını hangimiz işitmeyiz? Hangimiz onun kederini paylaşmayız? Ya O’nun bir hareketiyle ikiye yarılan ayı hangimiz görmeyiz? Allah Habibi’ni sevdiği için, bu vesileyle biz yaratılmışlar olarak varlığa çıkıyor ve o sevgi ilişkisine dahil oluyoruz. Güzel Efendimiz’i severek Allah’ı sevmiş oluyoruz. O’nun Sevgilisi’ni sevmek, Allah’ın bizi sevgili kılması demekse eğer... Bir iman kardeşliğidir bu; zerreden küreye her şeyi kuşatan, esenlik içinde kardeş kılan... Ve ikinci doğuma bizi hazırlayan... Ölmeden önce ölmekle gelen bu kutlu doğumda, her birimizin sancısıyla... Bir övgü de kalemden gelsin o halde:
Seni dinleyip yaklaşan o ağaç gibi itaatkâr
O hurma kütüğü gibi Sensizliğe dayanamayan
İkiye bölünseydim parmağınla yardığın ay gibi
Bir vav; Senin tüm anlamını taşıyan.
Leyla İpekçi
|
|
|
Ümmetin Tavaf Eden Tesbih Taneleri - Makale by Leyla İpekçi |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:55 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Ümmetin Tavaf Eden Tesbih Taneleri - Makale by Leyla İpekçi
Kâbe’de tavaf ederken her müminin kalbine hiç tanımadığı milyonlarca hacı sığıverir. Bana ümmet olduğumuzu hatırlatan da bu dağılan tesbih oldu işte. Yanımda farklı ritüelleriyle namaz kılmakta olan Afrikalı bir Müslümanla ne iklimsel ne coğrafi ne kültürel ne siyasi ve sosyolojik benzerliklerim vardı ne de onunla bir gelecek planlamıştım. Onu şüphesiz bir daha hiç görmeyecektim. Buna rağmen, farklı yollardan dönüp geldiğimiz Kâbe’de, bütün yaratılmışların kıblesinde o anın sonsuzluğuna dek ümmet olmuştuk.
Kâbe’ye ikinci gidişim hac vesilesiyle gerçekleşti. İlk gidişimde akıl edememiştim, ama bu sefer hazırlıklıydım. Aile büyüklerimden kalan ve kutsal topraklara götürerek onurlandırılacak bir tesbih var mıdır diyerek hayatta kalan tek aile büyüğüm olan teyzeme başvurdum.
Her birimizin şu kâinatta kapladığımız bir boşluk var, onun ne kadarını, nasıl doldurduğumuz somut olarak ölçülemez. Ama varoluş formatımıza en uygun halimizle temsil ediyoruz taşıdığımız canı. Bize cansız görünen şeylerin de cisim olarak vücuda gelmiş olmaktan kaynaklanan canlı bir tanıklıkları var. Düşündüm ki ailemden kalan böyle bir nesneyi biraz daha canlandırabilirsem o da bana şahitlik edecektir... Varmış evet. Tam da hayalini kurduğum gibi: Erzican Eğin'in Başpınar köyünden olan büyük dedem Şakir Beyin Erzurum taşından kakma 99'luk tesbihi!
Dedem vefat ettiğinden beri, en az 25 senedir, büyük dedemden kalan bu tesbih bir çekmecede “aman bir şey olmasın bu aile yadigârına” denilerek pür-ihtimam durup durmaktaymış. Hatıraya saygının bir başka şekli de bu yaşlı tesbihi Kâbe duvarına değdirmek değilse neydi! Güzelce bir keseye koydum onu, yine Hicaz'dan aldığım misk kokusuyla ruhunu uyandırdım kendimce. Ve boynuma astığım keseye yerleştirdim. O da benimle birlikte haccedecekti nasipse. Şakir Bey ve aile efradından hac vazifesini yerine getirememiş ama buna niyet etmiş ne kadar kimse varsa onları da temsil edecekti bu tesbih.
İkinci gün onu boynuma taktım. Kâbe’ye yaklaşabilirsem onu duvara değdirmek üzere çantamda ararken vakit kaybedip sıkışıklığa sebep olmayayım diye böyle bir önlem almıştım. Gelgelelim daha ilk şaftlarımdan birinde arkamdan hızla bana çarpan bir Hacı yüzünden boynumdaki ipi koptu. Ve şaşkın bakışlarım altında taneler etrafa dağılarak dönmekte olan Hacıların ayaklarının altında sıçramaya ve sekmeye başladılar. İlk anın şaşkınlığını atıp boynumda henüz kalan ipin bir bölümünün üzerindeki taneleri dökülmeden tuttum. Derken her tavafta yerde bizimle birlikte dönmekte olan tanelere rastladım, bir kısmını aldım bir kısmı ise bizimle birlikte dönmeye devam etti.
Daha ilk andan anlamıştım: Şakir Beyin tavafıydı bu.
Cansız bir şey yok evet. Ama can taşıyan her varlığın bir ömrü var. İşte büyük dedemin tesbihi de ömrünün son devresini İstanbul'da bir dolabın çekmecesinde geçirdikten sonra çıktığı ilk yolculukla kendi kemaline erecekti. Hicretini gerçekleştirdiği yerde... “Demek” dedim içimden, “Şakir Beyin tesbihi, ait olduğu yere varmak için beklemişti bunca yıl!” Döndükten sonra, dağılan tesbih tanelerinden kalanlarla yaptırdığım 33’lük tesbih de çok güzel ve büyük dedemin anısını yansıtıyor tabii. Ama artık başka bir şey o. Hicaz ile İstanbul arasında kopmuş bir bağ. Eğin'den İstanbul'a ve Mekke'ye... Bir ailenin ağacında hışırdayan son yaprak. Daimi bir tavaf.
Peki ya kopup giden taneler? Bazısı hiç kuşkusuz tavaf esnasında ayağına dek gittiği Hacı tarafından bir ilahi ikram olarak addedildi ve alındı. Buna Kutsal Topraklar’da çok sık rastlanılır. Artık ümmetin farklı memleketlerinde belki bir cüzdanda taşınıyor, belki bir kesede hiç tanımadığımız kişilerin Hac hatıralarına dâhil olmuş, bambaşka anılarla birlikte muhafaza ediliyor. Belki de onu bulan hacı tarafından eşe dosta hediye edildi. Kimi taneler dünyanın farklı bölgelerine dağılmışken kimi de Mekke’nin çerçöpüne karıştı. Toprağa girdi belki bir kısmı. Çöle, denize, dağa ulaşmış taneler de olabilir... Ayak basmadığım yerlerinde dünyanın artık büyük dedemin en az seksen yıllık tesbih taneleri var. Evet, bu daimi tavaf!
Şakir Beyin dağılan taneleri, bana ümmet bilincimizi çağrıştırıyor asıl olarak. Ümmet kavramının bugün anladığımız dar anlamda bir siyasi/sosyolojik birliğe indirgenemeyecek, çok daha geniş ve merkezî bir anlam terkibi taşıdığını hatırlatıyor. Biraz daha açayım… Bir vakitler Osmanlı’nın hâkim olduğu coğrafyayı kastederek yeniden benzer bir ‘büyük devlet’ olmayı hedefleyenlerin çok sık kullandığı anlamıyla ümmet, ulus-devletlerin sınırlayıcı yapısına karşı çıkmak için kullanılan bir kavram oldu büyük ölçüde. Ve ister istemez ümmet; bir siyasi birlik vurgusunun yerini aldı. İçinde farklı dillerin, kültürlerin, halkların barındığı, barış içinde bir milletler toplamı.
Bu ümmîleşme gayreti belki de ‘nefsim nefsim’ değil, ‘ümmetim ümmetim’ diyenleri Efendimiz’in kalbine her an bağlamaktadır. Bu öyle güçlü bir arzudur ki tavaf esnasında yerde gördüğünüz bir tesbih tanesini eğilip aldığınızda anlarsınız ki dağılmış, bozulmuş, yok olup gitmiş ne varsa, yaratılmış her şey size o Mutlak Öz’ü işaret etmektedir. Her birimize nurunu düşürmüş o Yüce Hakikat’ten gayrı hiçbir şey olmadığını idrak edersiniz.
Elbette ümmet kavramı bu anlayışı dışlamaz. Ama bununla da sınırlanamaz.
Kâbe’de tavaf ederken her müminin kalbine hiç tanımadığı milyonlarca hacı sığıverir. Bana ümmet olduğumuzu hatırlatan da bu dağılan tesbih oldu işte. Yanımda farklı ritüelleriyle namaz kılmakta olan Afrikalı bir Müslümanla ne iklimsel ne coğrafi ne kültürel ne siyasi ve sosyolojik benzerliklerim vardı ne de onunla bir gelecek planlamıştım. Onu şüphesiz bir daha hiç görmeyecektim. Buna rağmen, farklı yollardan dönüp geldiğimiz Kâbe’de, bütün yaratılmışların kıblesinde o anın sonsuzluğuna dek ümmet olmuştuk. Onunla omuz omuza kıldığımız namaz, benzer amellerimiz ve dualarımız bizim yazgımızı birleştirmiş, bize bir kalpler ittifakı sunmuştu. Biz inşallah ahiret kardeşi olmuştuk artık. Mekânda ve zamanda bütün hudutları kaldırdığınızda devam eder bu kalp kardeşliği. Irka, kökene, milliyete hapsedilemeyeceği gibi, bugünle, maziyle veya gelecekle de sınırlanamaz. Bütün siyasi birlikler çökse de manevi ipleriyle müminleri birbirine bağlamaya devam eder.
Tabii devamı da var. Dünyaya yayılmak Şakir Beyin tesbihindeki evrensel niteliği de açığa çıkardı sanırım. Artık başkalarına ulaşan her bir tane, ümmet şuuru taşıyor. Tamamen yok olup gitmedi yeryüzünden ama varlıkları yeni anlamlara açıldı. Her tane sahibi onun bir tesbihden kopup geldiğini biliyor çünkü. Şakir Beyin tesbihi tek ama onu tahayyül edenlerin sayısı çok. Kimse onun sahibi değil ama pek çok kişiye ait artık o. Bütünü bilen parça olmanın sorumluluğunu temsil ediyor. İşte çok kabaca ümmet bilinci. Küllî bilinç. Tevhidî bakışın bir cüzü!
Bu bilinçten devam edersek, Efendimiz (sav)’in ‘ümmî’liğini de anmak gerek. Anadan doğduğu gibi kalmayı, hiç değişmemeyi, fıtri bir bozukluğa uğramamayı bize anlatan ümmî sözü; tavaftaki müminlere kendilerindeki ve insanlıktaki tüm değişimlerde ‘değişmeyen’i bulma arzusu verir. Bu ümmileşme gayreti belki de ‘nefsim nefsim’ değil, ‘ümmetim ümmetim’ diyenleri Efendimiz’in kalbine her an bağlamaktadır. Bu öyle güçlü bir arzudur ki tavaf esnasında yerde gördüğünüz bir tesbih tanesini eğilip aldığınızda anlarsınız ki dağılmış, bozulmuş, yok olup gitmiş ne varsa, yaratılmış her şey size o Mutlak Öz’ü işaret etmektedir. Her birimize nurunu düşürmüş o Yüce Hakikat’ten gayrı hiçbir şey olmadığını idrak edersiniz. Eğilip aldığınızda o tesbih tanesini, bir bakıma nasiplenirsiniz ondan. Yeniden ümmi olursunuz kendi alfabenizde.
Büyük dedemin Kâbe’de dağılan tesbih tanelerinden devam edersek Mekke’ye ‘Ümmü’l Kura’ (bütün şehirlerin anası) denmesinin bir alt okumasına daha varacağız sanırım. Yeryüzünün merkezi ve ‘yaratılmışların kıblesi’ olarak da isimlendirilmesi, Mekke’nin anladığımız sosyolojik, kültürel, ekonomik ilişkilerden oluşan bir şehir olmadığını, evrensel/ilahî bir nitelik taşıdığını ifade eder. Ümmet şuurunu kendi üzerinden genişleten, hudutları kaldıran bir algı açar bu anlam müminlerde.
Kâbe’de tavaf etmek, her birimize tek kişilik ümmet olma sorumluluğunu –anlamayı– da emanet ediyor olmalı o halde. Çünkü oradan kendi memleketine dönmek, bu sorumluluğu ifade etmeyi, yaşatmayı ve paylaşmayı gerektiriyor hacılara. Daimi tavafta olmayı gerektiriyor.
Evet, Mekke’deki şehirciliği, Kâbe’nin görüntüsünü tehdit eden yapılaşmayı, toplanması geciken çöpleri vs eleştirebilirsiniz ama bu hakikati değiştiremezsiniz. Çünkü Mekke’ye Rabbani bir elle verilmiştir bu nitelik. Tıpkı Ümmü'l-Kitâb gibidir Ümmü’l Kura’nın bu gerçeği. Bütün kitapların kaynağı, aslı ve esası olan, hiçbir şekilde değişmeyen, mahvı ve isbatı mümkün olmayan, ana kitap gibidir. Allah'ın katındadır ve o Levh-i Mahfuz’dandır; ezelî ilimden. O halde ümmet şuuru yeryüzünde tek bir Müslüman da kalsa kıyamete dek devam edecektir.
Bu aşamada Kâbe’nin inşasına döndürüyor bizi Şakir beyin dağılan taneleri. 99 tanenin omuz omuza saf tuttuğu bir tesbihin imamına! Ve bir kez daha İbrahim’in (as) tek kişilik ümmet olmasının anlamını açıyor usul usul. Âdem (as)’in ilk evi Kâbe’yi oğlu İsmail (as) ile birlikte Allah’ın emriyle yeniden inşa eden İbrahim (as) ayetten anladığımız gibi ‘bütün hayırlı hasletleri kendisinde toplayan bir imam’dı kuşkusuz. İnsana yakışan tüm erdemleri kendinde toplamasını bilen bir ‘hidayet önderi’ydi. Yeryüzünde onun çağrısına uyacak kimse yokken bile, öylesine kemale ermiş bir mümindi ki, tek kişilik bir ümmet idi o. Kâbe’de tavaf etmek, her birimize tek kişilik ümmet olma sorumluluğunu –anlamayı– da emanet ediyor olmalı o halde. Çünkü oradan kendi memleketine dönmek, bu sorumluluğu ifade etmeyi, yaşatmayı ve paylaşmayı gerektiriyor hacılara. Daimi tavafta olmayı gerektiriyor.
“Her ümmetin bir eceli var. Ecelleri geldiğinde bir saat geri de kalamazlar, ileri de gidemezler” diye buyuruyor ayet. Kıyamete dek devam edecek bir ümmete mensup olmanın şükrünü eda etmeye, büyük dedemin anısını taşıyan 33’lük yeni tesbihle sonradan yine geldim. Yeni haliyle yine yüz sürdü benimle birlikte Kâbe’ye. Eğilip bakığımda yerde bizimle birlikte tavaf eden başka başka tesbih taneleri gördüm yine. Kâbe’de dağılmış taneler de bir ümmetti kuşkusuz. Kıyamette şahitlik edeceklerdi bize.
Leyla İpekçi
|
|
|
Şaka Yapmıyor ki... - Makale by Senai Demirci |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:51 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Şaka Yapmıyor ki... - Makale by Senai Demirci
Zâhir bin Haram adında biri vardı. Çölde yaşardı, şehre nadiren uğrardı. Medine’ye her geldiğinde Peygamberimize çam sakızı çoban armağanı hediyeler getirirdi. Peygamberimiz onu çok sever, “Zahir bizim köylümüz, biz de onun şehirlisiyiz” diyerek latife ederdi. Bir defasında, Zâhir yetiştirdiği mahsulleri getirmiş, Medine pazarında satıyordu. Allah Rasûlü onu görünce, sezdirmeden yanına gidip arkasından tutup kavradı. Zâhir önce “Bırak beni kimsin?” diye bağırdı. Dönüp Peygamberimizi görünce ona sarılıp başını göğsüne yasladı. Peygamberimiz, “Köle satıyorum, yok mu alan?” diye pazara doğru seslendi. Zâhir ufak tefek bir adamdı. “Ey Allah’ın Rasûlü, satmaya kalkarsan elinde kalırım, beni kimse almaz” dedi. Rasûlullah gülümsedi: “Ama sen Allah katında ne kadar değerlisin, biliyor musun?”
Bu olayı “Peygamberimizin yaptığı şakalar” başlığı altında okumuşluğum vardı. Geçenlerde yeniden okuyunca fark ettim ki, Peygamberimiz “Köle satıyorum, yok mu alan?” diye sorarken ciddiydi. “(Belki de hiç olmadığı kadar ciddi idi” demek üzereydim ki, her daim ciddi olduğuna eminim. Onunki güler yüzlü bir ciddiyet ve mütebessim bir derinlik gerek…)
O’nun kendini değersiz sanan Zâhir gibilere Allah katındaki değerini hatırlatma mesaisi çok önceden başlamıştı. “Muhammed-ul Emin” diye bilindiği yıllarda, onu ömrünün en kritik yolculuğuna çıkaran mesele, kendisini sarp yokuşa vurduran dert, Hira’nın yalnızlığına gönderen sebep, o gün pazarda Zâhir’den duyduğu sözü, kırk yıldır herkesin gözlerinde okumuş olmasıydı. “Bizi kimse satın al[maya değer bul]maz!”
Çok değerli bir cevherin, emsalsiz güzellikte bir sanat eserinin, hoyrat gözlerde harcanıp gitmesi, kaba bakışlarda değersizleşmesi, cevherin değerini bilen, güzellikten anlayan bir kalp hiç parçalanmaz mı? İçindeki asil isyanı, soylu öfkeyi bağıra bağıra duyurmak istemez mi? Muhammed-ul Emin’i Hira inzivasına daldıran, belli ki bu isyandı, bu öfkeydi. “Böyle gelmiş ama böyle gidemez!” diyordu kalbi. “İsraf ediyor insan kendini; buna sahibi müsaade etmemeliydi!” diye sitem ediyor olmalıydı gönlü…
Kendi kendisini değersizliğe itmişti insan; bir insan olarak ilk gördüğü acı gerçekti bu. Varlığını anlamsızlığa mahkûm etmişti. Aklının kalbine yüklediği geleceğe dair korkularla yaşamaya razı olmuştu insan; geçmişten kaynaklanan hüzünlere çare aramaktan vazgeçmişti. Kendisini varoluşun üzerine çıkarması için verilen aklını, varlığın altında boğulma sebebi yapmıştı. Varlığının önemsendiğine dair muazzam mührün önceliğini geriye itmiş, biricik görüldüğünün teyidi olan Kâbe’nin hatırını yok saymıştı. Hazreti Âdem’in evladı olduğunu inkâra kalkmıştı. Kâinatın son meyvesi olan sesini ve nefeslerini soğuk taşların yüzünde harcıyordu. Yeryüzü yalnızlığının habercisi olan kederlerini eşyayı çoğaltarak teskin ediyordu. Aziz bir şahit olmaya yazılmışken, sonu gelmez sahiplenme yarışında zilletten zillete düşüyordu. Gurbetten sılaya yönelişin emaresi kalbi çırpınışlarını cansız ve şuursuz putların dizi dibinde uyutuyordu. Göklü Söz’e muhatap olacak kadar seçilmiş görmüyordu kendisini. Âlemler Rabbinin kendisine ‘elçi’ gönderecek kadar önemseyeceğinden ümit kesmişti.
Sonunda, en sonunda, o yürüyüşün zirvesinde, ‘Kadr-i Kıymet Gecesi’nde, insanlığın kadrini bilmenin muhteşem sayhası yankılandı. “İkra…” sesi değdi arzın toprağına. “Oku…” anlamındaki bu emirle, parçaları anlamlı bir bütün haline getirme görevi hatırlatıldı insanlığa. Ki okumak, harf, hece, kelime, cümle gibi parçaları, anlamlı bir ‘kitap’ bütünlüğüne sokma işlemidir.
“Anlam ara…” denirken insanlığa, tam dört katmanda Allah katındaki değeri hatırlatıldı. Peygamberimizin Zâhir’e söylediği mütebessim cümlenin mayası atıldı: “Sen Allah katında ne kadar değerlisin, biliyor musun?”
Birinci mesajı şu İkra’nın: “İçinde bulunduğun varoluş anlamlıdır; şahidi olduğun yer ve gökler sana anlam ifade etmek üzere hazırlandı. Dağ, taş, dere, tepe, gece, gündüz, güneş, yıldız, ova, nehir, ağaç, kuş… Sana hitab eden birer özel mektup olarak konuldu önüne. Her hecesiyle sana özel konuşmakta, her harfiyle seni öncelemekte bu mektup… Sonsuz kâinatın, sınırsız detaylarıyla kendisine hitap edilecek kadar değerlisin sen.”
İkincisi: “Bu anlamlı kâinata anlam vermek ancak senin işindir. Yalnız sen okuyabilirsin bu kitabı. Bu incelikli şaheserden, bu bitimsiz güzellikten, bu sınırsız ikramdan, bu eşsiz ihtişamdan bir sen anlarsın. Senin bakışının terazisi işte bu kadar hassastır. Sarraf diye tayin edildin âleme Değerlendirmelerin işte bu kadar emsalsizdir. Bu muhteşem varoluş kitabını sen okuyasın diye Yazan’ın yanındaki değerini anla!”
Üçüncüsü: “Anlaşılmaya değer olan ile anlamakla görevlendirilenin buluştuğu yerdeyiz şimdi. Seni kâinatın okuyucusu olarak önceleyen Rabbin, Söz’nün de muhatabı seçti. ‘İkra…’ diyerek doğrudan konuşmaya başladı seninle. Gör işte, söz söylemeye değer görüyor seni. Duy artık, dil dökecek kadar önemsiyor seni. Düştüğün dünya kuyusundan çıkman için kalbinin tutunacağı kelimeler indiriyor kalbine. Kur’ân’ın var artık; ‘okumaya değer’ kâinatın kitabının ‘değerli okuyucusu’ olarak sana sunulan ‘okunası’ bir kitabın oldu. Allah’ın katındaki değerini görmüyor musun?”
Dördüncüsü: “İnsan, kâinat ve Kur’ân kitaplarının buluştuğu yerde, dördüncü ‘kitap’la tanıştırıyorum seni. Artık bir ‘Elçi var’ yanında. Senin gibi. Senden. Anla işte; Muhammed Mustafa (sav) gibi muhteşem bir kişiliğin elçi olarak gönderildiği kişisin sen ey insan. O’nunla yoldaşlığa seçildin. O’nunla beraber yürüyeceksin. O’nun yanında yerin. O’nunla beraber anılacak adın. O’na refakat etmekle şereflendirildin.”
Şimdi bir daha duyuyorum Peygamberimizin Zâhir’e söylediğini: “Ama sen Allah katında ne kadar değerlisin, biliyor musun?”
Makale by Senai Demirci
|
|
|
O'na Rağbet, O'nun Rağbetiyle Başladı Makale by Senai Demirci |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:49 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
O'na Rağbet, O'nun Rağbetiyle Başladı Makale by Senai Demirci
Yâkub’un Yûsuf’unu sessizce ve kesintisiz bekleyişi dikkatle okunmayı bekleyen bir tablodur. Yâkub’un Yûsuf’un dönüşünden bir an bile şüpheye düşmemesi, Allah’ın kuluna her şeye rağmen rağbetinin temsilidir.
Elimizdeki en temel veri, şu andaki varlığımız. Zamanın akışında bir yerde bir kırılmadan ibaret doğumumuz. Yok iken var edilmişiz. Varlığımız yokluğumuza tercih edilmiş bizden habersiz. Varlığımız yokluğumuza tercih edildiğine göre, bir rağbetin sonucuyuz her birimiz. Bir beğeninin meyvesiyiz.
Mâlum rağbet, bir şeyin başka şeylere tercih edilmesi demek. Bir şeyin başka şeylerden üstün görülmesi, beğenilmesi.
Kim rağbet ederdi ki bize yokluğumuzda? Yokluğumuzu kim fark edebilirdi ki? Eksikliğimize kim razı olmaz ki? İllâ ki O… Başka kimseler değil, illâ Allah.
Şimdi ve burada bir ‘kul’ olarak var olan ben, Yaratıcımın, yokluğumda bile bana rağbet ettiğine şahidim. Var olmamı bile şart koşmayan benzersiz rağbetinin canlı belgesiyim, şefkatli beğenisinin sıcak imzasıyım. Buradayım ve varım; sadece Bir, “Sensiz olmaz!” dediği için. O’nun seçimidir varlığım, başkasının değil. Şimdi O’nun bana rağbetini dillendirmeyi de O’nun bana rağbetine borçluyum. Yokluğuma razı olmayışına borçluyum. Eksikliğimi eksiklik bilmesine... Yeryüzü yalnızlığıma sözüyle eğilmesine... Dudağıma söz koymasına… Her düşüşümde beni kaldırmak için rahmet elini uzatışına... Yanıldığımda dönüşümü sabırla bekleyişine... Unuttuğumda, yeniden hatırlamamı bekleyişine.
Bu cümleler Yûsuf Kıssası boyunca Yâkub tarafından ‘beklenen’ Yûsuf’un ağzına yakışır. Hep dönüşü beklenen Yûsuf adına söylense yeridir. (Kur’ân’ın böyle latif sürprizleri vardır. Bir insanın haline refakat edecek sözleri, başka bir insanın ağzından duyurur insana. Yâkub’un ağzından söyler ki, Yâkubça bir bekleyişin konusu olduğumuzu bilelim.) Yûsuf’unun kuyuya atıldığını anladığında, “Artık bana düşen sabr-ı cemîldir” der Yâkub. Çok sonraları Bünyamin’in de rehin alındığını duyduğunda, “Kınamayın beni ama ben Yusûf’umun kokusunu alıyorum…” der. Yûsuf’unun görünmez olduğu bir âlemde, başka her şeye kör olur. “Yûsuf’u göstermiyorsa âlem, hiçbir şey görmeye değmez…” demek ister.
Yâkub’un Yûsuf’unu sessizce ve kesintisiz bekleyişi dikkatle okunmayı bekleyen bir tablodur. Yâkub’un Yûsuf’un dönüşünden bir an bile şüpheye düşmemesi, Allah’ın kuluna her şeye rağmen rağbetinin temsilidir. Cesaret isteyen bu yorumu, evvelâ İsmail Hakkı Bursevî’nin Ruh’ül Beyan’ında ‘Yûsuf’ kelimesine atfettiği ‘Yâ esefâ…” anlamının açılımına, sonra da Elmalılı Hamdi Yazır ve Said Nursî’nin Yûsuf’u insanın yeryüzündeki serüveninin sembolü olarak okumalarına borçluyum. Bursevî’ye göre, “Yâ esefâ…” demeye denktir “Yûsuf” kelimesi: “Kaybettiğimiz için üzüldüğümüz, uzak kaldığımız için eseflendiğimiz” neyse onu temsil eder.
Yûsuf Suresi’nin 84. ayetinde “Yâ esefâ alâ Yûsufe…” sözünü Yâkub’un ağzından bize duyuran Rabbimiz, Yâkub’un Yûsuf’unu sabırla bekleyişindeki insanî çırpınışla simgeler, kendisinin biz kullarını bekleyişini. Bir tenezzüldür bu. Bizi nasıl eşsiz bir rağbetle beklediğini, nasıl akıl almaz bir sabırla yolumuzu gözlediğini, bizim yanımızdaki, bizim seviyemizdeki iç çekişlerle hissettirmek ister. Yâkub’un bekleyişinin anlamını yitirir gibi olduğu son kertede,“Ben tükenmişliğimi ve hüznümü sadece Allah’a arz ederim…” sözünü duyurur Yâkub’un ağzından. Yâkub’un Yûsuf’a dair ümidinin cevabı olarak duyurulur bu cümle.
Yâkub’un Yûsuf’undan ümit kesmeyişi, Allah’ın kulundan ümit kesmeyişine denk gelir. Bu yüzden sadece Allah’ı ‘dert ortağı’ bilir Yâkub. Bu yüzden, sadece Allah’ı derdine şahit tuttuğuna şahit tutar bizi Allah, Yâkub’un başkalarından yüz çevirişini bize duyurarak.
Bünyamin’in de kaybolduğu haberini alır almaz, “Allah şahit olsun ki, Yûsuf’umun kokusunu alıyorum” demesine şaşıran oğullarına söyler bu cümleyi Yâkub. Derdini sadece Allah’a açtığını söyler. Zımnen “Benim derdimi ancak Allah anlar!” demeye getirir. Yani “Allah’ın beklemesinden öğrendim ben bu bekleyişi” demek ister. “Çünkü”sünü de ekler: “Ben Allah hakkında sizin bilmediğinizi biliyorum.” Bu gerekçe, Yâkub’un ağzından, Allah’ın kuluna rağbetini açık eder. Allah’ın kulunu başkalarının hiç bilmediği bir ısrarla beklediğini, başkalarının hiç anlayamayacağı merhametle yolunu gözlediğini ima eder. “Yâkub’un bildiği Allah” böyle yapar. Oğulları bu kadar bilmiyordur Allah’ı belli ki. Onların Allah hakkında [min Allahi] bilmediği ama Yâkub’un bildiği gerçek şudur: Allah, kulundan ümit kesmez.
Yâkub’un Yûsuf’undan ümit kesmeyişi, Allah’ın kulundan ümit kesmeyişine denk gelir. Bu yüzden sadece Allah’ı ‘dert ortağı’ bilir Yâkub. Bu yüzden, sadece Allah’ı derdine şahit tuttuğuna şahit tutar bizi Allah, Yâkub’un başkalarından yüz çevirişini bize duyurarak.
Hemen ardından Yâkub’un oğullarına şöyle seslendiğini duyarız: “Ey oğullarım, haydi gidin de Yusuf ile kardeşi hakkında tahassüste bulunun. Allah’ın revhinden ümitsiz olmayın, çünkü Allah’ın revhinden ümit kesen ancak kâfirler kavmidir.” [Yûsuf, 87]
Bu cümlelerdeki ‘revh’ kelimesine çoğu kez ‘rahmet’ diye meal verilir. Revh, ‘koku’ anlamında ‘rayiha’ olarak da, rüzgâr olarak da, ‘yol’ anlamındaki ‘râh” olarak da okunmaya müsait bir kelime. Rahmet anlamıyla okusak da, Kendine gelen ‘yol’u sonuna kadar açık tutar Allah. Kulunun cesedine her an üflediği ‘ruh’la yanında olduğunu hissettirir, uzaklaşmasını ister. Bu gerçeği bilen, Allah’ın rahmetinden ümit kesmez; kesiyorsa Allah’ın rahmetsizliğinden değil, Allah’ın rahmetini yok saymasından ötürü keser. Ümit kesen Allah değil, kuldur.
Bir üst okumayla, Yâkub’un ağzından bu cümleyi bize duyurmayı tercih eden Allah, “sizin bildiğiniz Allah, Yâkub’un bildiği Allah olunca anlayacaksınız Yâkub’u” demek ister. Biraz daha ilerlersek, Yâkub’un bildiği Allah, yani Yâkub’un sözleriyle bize kendini bildiren Allah, her kulunu ‘Yûsuf’ diye bilir, ‘Yûsuf’ diye bildiği kuluna rağbetini hatırlatır. Kulu, günahın kuyusuna düşse de, şehvetine köle olsa da, ayıplarının zindanında mahpus olsa da, Allah, sevenin sevdiğini “Yâ esefâ…” çığlığına dayanan şefkatin üslubunca arar. “Sensiz olmaz!” diye tercüme edebileceğimiz bir ümitle bekler. “Ben Yûsuf’umun kokusunu duyuyorum” diye hasrete düşün kulları gibi dönüş yolunu hep açık tutar. “Rabbin seni terk etmedi, sana küsmedi de…” sözünü bekleyen Muhammedî mahcubiyetimizi ‘Dûha’nın teselli rüzgârında avutur.
Regaib’in ertesine düştüğümüz bugünlerde, Yâkub’un bir ömürlük bekleyişini Allah’ın bize rağbetinin şahidi olarak kaydetmek istedim. “Ben tükenmişliğimi ve hüznümü sadece Allah’a söylerim…” yönelişinde, Allah’ın bize eşsiz rağbetinin nefesini duyalım, bizden hiç kesmediği ümidinin kokusunu alalım.
Yâkub’un‘Yûsuf’u diye arandığımızı Yâkub’un ağzından bize müjdeleyen Allah’ı Yâkub kadar ümit bilmek duasıyla…
Makale by Senai Demirci
|
|
|
Dini Makale "Hatalarımızdan Ders Alalım" |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:47 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Dini Makale "Hatalarımızdan Ders Alalım"
İnsan, bir yandan akıl sahibi olduğu gibi, bir yandan da çeşitli his ve arzuların tesiri altında olan bir varlıktır. Bu sebeple çoğu zaman doğruyu yanlışı bildiği halde nefsine tam hakim olamaz, yanlış veya eksikler yapar.
Bu durum, hem Allah-u Zülcelâl’in takdiri iledir, çünkü Allah-u Zülcelal insanı zayıf yarattığını bildirmiştir, hem de kulun yeterince azimli olmayışı ve Allah’tan yardım istemeyişindendir. Bu durumda kul kendi nefsinin hatasına üzülmeli, Allah’ın takdirine –haşa- suç bulmaya kalkışmamalıdır.
Ebû Saîd kuddise sirruh’a soruldu:
“Kulun aynı anda hem rızâ hem de hoşnutsuzluk göstermesi caiz olur mu?” O da buyurdu ki:
“Evet kul hem Rabbına rızâ, hem nefsine ve Allah’la ilişkisini kesen her şeye hoşnutsuzluk gösterebilir.”
İnsan, dünyevi veya uhrevi bir hatasından dolayı pişmanlık yaşadığında aşırı üzüntü ve ümitsizliğe kapılmamalıdır. Çünkü insan hatasından ders alıp kendini düzeltmeye çabalarsa her şey onun için hayırdır. Hatta bazı hataları olan bir insan olup alçakgönüllülükle özür dilemesi, kendini hatasız görmesinden daha iyidir. Bu sebeple son noktada kulun hatalı tercihler yapması da hikmetsiz değildir.
Kul bir takım hatalar işleyip de kendi acziyetini, cehaletini, irade zafiyetini gördüğü zaman nefsine itimat etmeyip Allah’ın yardımına ve hidayetine daha çok sığınır. Bu sebeple zaman zaman hatalar işlememiz de ilahi takdirin bir parçasıdır ve hikmetlidir.
Bununla beraber, kasten kötülük ve zulümler işleyip de bunları –haşa- ilahi takdirin gereği diye avunmaya kalkmak mümkün değildir. Çünkü kul ancak hayırlı ve meşru şeyleri Allah-u Zülcelâl’den isteme ve bunları meşru yollarda taleb etmek için teşebbüs etme hakkına sahiptir. Apaçık günah ve zulüm olan işlere bile bile girişen bir kişi, Allah’ın çizdiği hududu aşmış olur ve bununla cezaya müstehak olur.
Kadere rıza göstermek, insanı dünya ve ahiret için çalışmaktan alıkoymaz. Çünkü çalışmak da Allah’ın kaderindendir. Allah-u Zülcelal kullarına çalışmaları için akıl, güç kuvvet ve çeşitli imkanlar vermiştir. Helal ve iyi işlerde çalışmalarını da emretmiş, bu şekilde ihtiyaçlarını helalden temin etmelerinden razı olmuştur. Allah’ın “Çalışın, helalden isteyin” emrine uyan bir kul, Allah’ın ezelde takdir ettiği nimete kavuşur.
Bununla beraber kul ne kadar çalışıp çabalasa da “Kendim kazandım” dememeli, Allah-u Zülcelâl’in lütfundan nasip ettiğini bilmelidir. Çünkü çalışmak da, çalışacak bir imkan bulmak da, işlerin rast gitmesi ve hayırlı bir neticenin ortaya çıkması da hep Allah’ın lütfudur.
İşte bütün bunları bilen bir kul, dünyalık ve ahretlik bütün çalışmalarını Allah’ın lütfu bilir ve ona olan şükrünü artırmaya bakar. Bu açıdan ele alınınca kadere iman edenin ihlas ve samimiyetinin kuvvetleneceğini, Allah’a karşı edeb ve takvasının artacağını söyleyebiliriz.
Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh buyurur:
“Kim ki kadere boyun eğerse, râzı olursa Allah-u Zülcelal hazretleri onu yükseltir, tevazu ve edebi sayesinde onu Kendi’sine yaklaştırır. Kibir ve edeb noksanlığı ise seni Allah’tan uzaklaştırır. Tâat ve ibâdet seni ıslâh eder ve Allah’a yaklaştırır. Mâsiyet, günah ise seni ifsâd eder, Allah’dan uzaklaştırır.”
Kul her iyiliği Allahtan bilip, kötülüklerden de nefsini sorumlu tutup devamlı Allah’a karşı edebli olursa Allah-u Zülcelal kulundan razı olur. Böylece kul ayet-i kerimedeki “Razıyeten merzıyye” yani razı olmuş ve razı olunmuş kullardan olur.
Kaynak :
İslami Hayat Dergisi
|
|
|
Dini Makale "Tasavvuf ve Sünnet" |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:44 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Dini Makale "Tasavvuf ve Sünnet"
Tasavvufun temeli Kur’ân ve sünnettir. Çünkü Kur’ân ilâhî emirlerin yazılı bir metni, Peygamber (s.a.v) de onun uygulayıcı bir modelidir. Bu yüzden tasavvuf ehli, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı uygulaması demek olan sünnetine büyük önem vermişlerdir. Özellikle ilk tasavvuf klasiği sayılan Ebu Nasr Serrâc’ın el-Luma’ adlı eserinde bu konuya dâir ilginç bilgilere yer verilmiştir. Oradan özetleyerek yapacağımız alıntılar bu konuda bir fikir verecektir. Ebu Nasr Serrâc der ki:
Allah Teâlâ, Peygamber’ini şöyle vasfediyor: “O Allah ki, ümmîlere kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. O peygamber, onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları tezkiye eder, onlara kitâbı ve hikmeti öğretir.” (Cuma; 2) Peygamber, bize âyetleri okuyor, Kitâb’ı, yâni Kur’ân’ı ve hikmeti öğretiyor. Hikmet, Hz. Peygamber’in sünneti, âdâbı, ahlâkı, hâlleri ve öğrettiği gerçeklerdir.
Cenâb-ı Peygamber (s.a.v), kendisine Hak katından indirilen ve teblîğ edilmesi istenen şeyleri teblîğ ile görevlidir. Nitekim Allah Teâlâ: “Ey şanlı peygamber, Rabbının katından sana indirilen şeyleri teblîğ et!” (Maide; 67) buyurmaktadır.
Allah Teâlâ, bütün insanlığa, kendisine itâat etmelerini emrettiği gibi, Peygamber’ine itâat etmelerini de emretmiştir: “AIlah’a ve Rasulü’ne itâat edin!” (Nur, 54); “Rasule itâat eden Allah’a itâat etmiş olur.” (Nisa, 80) Allah Teâlâ, ayrıca Peygamber’in getirdiğini kabul etmeyi de emretmiş bulunmaktadır: “Peygamber size neyi verirse alınız! ” (Haşr, 7) âyeti buna delîldir. Hz. Peygamber’in yasakladığından kaçınmak da Allah’ın emridir: “O sizi neden men’ederse ondan uzaklaşınız!” (Haşr, 7) Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in kerdisine tâbî olanlara doğru yolu gösterdiğini de belirtmektedir: “O’na tâbî olun ki, hidâyete erişesiniz!” (Araf, 158) Allah Teâlâ O’na itâati kabul edene hidâyet va’d etmiş: “O’na itâat ederseniz, hidâyete ulaşırsınız.” (Nûr, 54) emrine karşı çıkanları ise, fitne ve acıklı azapla tehdit etmiştir: “O (Peygaber’in) emrine karşı çıkanlar, başlarına bir fitne ve acıklı bir azâbın gelmesini beklesinler!” (Nûr, 63) Allah Teâlâ bize, kendi sevgisinin müslümanlara âid olduğunu; mü’minlerin Allah sevgisine mazhar olmasının ise, Hz. Peygamber’e tâbî olmakta bulunduğunu şu âyet-i kerîme ile açıkça belirtmektedir: “De ki: Allah’ı seviyorsanız, bana tâbî olun ki, Allah da sizi sevsin!” (Al-i İmran, 31)
Allah Teâlâ mü’minleri, Peygamber (s.a.v)’in yüce ahlâkına uymaya çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın Rasulü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)
Rasulullah (s.a.)’dan bize ulaşan pek çok haber ve rivâyet vardır. Rasulullah’dan bize kadar güvenilir râvîler aracılığıyla gelen bu haberlere yapışmak, bunlarla amel etmek bütün müslümanların boynunun borcudur. Çünkü Allah Teâlâ: “Namaz kılın, oruç tutun ve Peygamber’e itâat edin!” (Nûr, 56) buyurduğu gibi, “Şüphesiz sen doğru yoldasın (sırât-ı müstakîm)” (Zuhruf, 43) buyurmaktadır.
Bu âyetlere göre O’nu örnek almak, O’na tâbî olmak, O’nun emrine itâat etmek, -O’nu görsün görmesin- kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığın görevi olduğundan, tasavvuf erbabı bu konuda hayli titizlik göstermişdir.
Kur’ân’a uyan, fakat Allah Rasulü’nün sünnetine tâbî olmayan kimse, Peygamber’e tâbî olmamakla Kur’ân’a da karşı çıkmış sayılır. Mütâbaat ve iktidâ, yâni yolunu izleyip O’na uymak, Allah Rasulü’nün “güzel örnek” olmasının gereğidir. O’nun ahlâkı, fiilleri, hâlleri, emirleri, yasakları, tavsiyeleri, teşvik ve tehditleri konusunda bize ulaşan rivâyetlere uymak gerekir.
Tasavvuf ehli, Allah Rasülü’nü kendilerine örnek almaya çalışan kimselerdir. Onlar, Allah Rasulü’nün yücelttiğini yüceltir, küçük gördüğüne değer vermezler, O’nun çirkin gördüğüne çirkin, O’nun güzel saydığını güzel sayarlar. Beğendiğini beğenir, beğenmediğini terkederler. O’nun sabrettiğine sabrederler, O’nun düşmanlık beslediğine düşmanlık, dostlarına da dostluk beslerler. O’nun değerli saydığına değer verir, teşvik ettiğine yönelirler. O’nun kaçındığı şeylerden kaçınırlar. O’nun sünnetine, topyekün davranışlarına önem verirler; O’na tâbi olmayı esâs, Ondan uzaklaşmayı bid’at ve bâtıl sayarlar.
Kaynak :
islamcokguzel
|
|
|
|