Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Akıl, İman İçindir!
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:21 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Akıl, İman İçindir!,Niçin bütün Hristiyanlık, Yahudi, batı alemleri ileri gittiler, Müslümanlar, İslam alemi geri kaldılar? ,  Ama İslam alemi, maalesef ,yıllardır anlatılan yanlış, bir tanrı anlayışı, dolayısıyl, her şeyi ,yukarkinden bekliyorlar, Ötedekinden bekliyorlar,

Akıl, İman İçindir!

Vehim kuvveti yani "yoku varsanıp, varı yok sayma" özelliğinin üstesinden gelecek olan insandaki güç; akıl değil, imandır!

Vehim; akıl ve ona dayalı olan tefekkür mekanizması üzerinde rahatlıkla tasarruf ederken, fiilleri direkt yoldan etkileyen iman karışısında daima yenik düşer!

İşte bu yüzdendir ki, "Dini anlaması için akıllıya teklif yapılmış ve iman ederek yürümesi" önerilmiştir!

İnsanın gerek Dünya yaşamındaki cehennemî süreç ve gerekse de ölüm ötesi yaşamındaki cehennemi hep onda galip gelen vehim kuvvesinin sonucudur! Bunun sona erdirilmesi ise yalnızca iman kuvvesi ile mümkündür!

Video Metnini Görmek İçin Tıklayın
İster dünya yaşamım olsun, isterse ahirete bakış açım olsun, bunların tamamını "akılcılıkla" yaparım! Ama "İMAN BAHSİ" aklın durduğu yerdir. Rasulullah aleyhisselam bize, İslam adıyla bildirilen sistem ve düzeni, İMAN ESASINA dayalı biçimde nakletmişir. Niçin iman?

AKIL, iman içindir! İMAN, özündeki hakikatin olan Allah'ı anlayıp bilebilmen içindir! Akıl her şeyi bir kıyasa sokarak, bir örneğe, bir misale, beş duyunun algılayacağı bir nesneye bağlayarak çözümleme yoluna gider.
Ama Allah’ı idrak edip, hissedip yaşama konusunda akıl bir şey yapamaz. Orda iman geçerlidir. Aklın acze düştüğü iki yer vardır.

Müslümanlığı kabul eden, Rasulullah'ı Rasul ve Nebi olarak kabul eden, namaz kılan, oruç tutan, "Rasulullah'ın yanıbaşında yaşayan kişilere", Bakara suresi 8. ayetiyle, "İnsanların bir kısmı 'B harfinin işaret ettiği anahtar' doğrultusunda Allah'a ve geleceğimizin ne olacağı konusunda iman ettik derler ama onlar 'B sırrına' dayalı olarak iman etmemişlerdir" denerek ne vurgulanmaktadır?

Sadece olay “Ben Rasullullah’a inandım, O’nun bildirdiğine iman ettim” demekle bitmiyor iş. O 'B' harfinin işaret ettiği anlam doğrultusunda Rasullullah’a iman etmek önemli. Bu imanın getirisi ne?

“Yüzünü, vechini, şuurunu, bilincini neye döndürürsen döndür, hepsinde Allah’ın vechi yani O’nun isimlerinin manalarının açığa çıkmış hali mevcuttur. Bunu göremiyor musun?” diyor.

Seni yakan herşeyden senin kurtulabilmen iman ile mümkündür. İnsanın başarı sırrı özündeki Allah'a inanmasındadır.
İman gücü kadar üstün bir güç yoktur. Çünkü iman edilen şey senin varlığındaki ilahi kuvvelerdir.

Niçin bütün Hristiyanlık, Yahudi, batı alemleri ileri gittiler, Müslümanlar, İslam alemi geri kaldılar?

Ama İslam alemi maalesef yıllardır anlatılan yanlış bir tanrı anlayışı dolayısıyla her şeyi yukarkinden bekliyorlar. Ötedekinden bekliyorlar. Göktekinden bekliyorlar ve sırtüstü yatıyorlar.
Özünüzdekine iman edin. Özünüzdekini tanıyın. Özünüzdeki Allah’ı bilin, anlayın, kavrayın. İşte kurtuluş yolu burasıdır. Başarı yolu burasıdır.
Kur'an Arapça gelmiştir amma, içindeki sırlar "ALLAHÇA" olarak bildirilmiştir.  Allahça'yı öğrenmeyip, bilmeyip, kabiliyet veya fıtratları elvermediği için bunu fark edemeyenler, olayın şeklinde kalmışlar, olayı din kavgası şekline sokmuşlar, taa olayı terörizme kadar götürmüşlerdir.
Lütfen Allah Rasulu Muhammed Mustafa (a.s)'ın, o yeryüzüne gelmiş en muhteşem beynin, o yeryüzüne gelmiş en muhteşem ilim çıkaran zatın ne getirdiğini anlamaya, hissetmeye çalışın.

Kaynak:

Ahmed Hulusi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 islamı yaşarken yaptığımız mantık hatası.
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:14 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



islamı yaşarken yaptığımız mantık hatası.

islam toplumları olarak öyle bir inanç yaşıyoruz ki, akıl ve mantık tek kelimeyle devre dışı. televizyonlara çıkıp dinden bahseden, dini kendi nefislerinde şekillendiren din simsarcıları, ruhban papazlarını aratmıyorlar. tabi bizde ruhban sınıfı yok, öyle değil mi? dinimizde yok, ama bizler ellerimizle ruhban sınıfını yarattık. televizyona çıkıp, halkın öyle sorularıyla muhatap oluyorlar ve bu kişilerde onlara, öyle cevaplar veriyorlar ki, insanın hayret etmemesi mümkün değil. din adeta oyuncak olmuş birilerin elinde. yalanlar, iftiralar, rivayet ve sanı bilgilerle, allah emretmediği halde, bunlar allah ın emirleridir diyenlerin iftiraları ile yaşanıyor islam. tabi tüm bu acı manzaraların sorumlusu, aslında topluma din adına masal, hikâye anlatanlar değil, bizleriz. allah ın bizleri sorumlu tuttuğuna hükmettiği kur’an ile bizler, bağımızı hiç kurmadık. ona danışmadık ve onun bizlere ne anlattığını, anladığımız dilden hiç okuyup düşünmedik. çünkü bizler, menfaat şebekeleri, allah ile aldatıcıların tuzağına düştük. sizler kur’an ı anlayamazsınız dediler ve bizlerde onlara inandık. belki de nefsimize/işimize bu yol, daha uygun geldi. imtihanımızı onlara havale ettiğimizi zannettik. allah ın emirlerinden habersiz, aklımıza gelen her konu hakkında, acaba islam inancına uyar mı, uymaz mı korkusu, bizleri hep tedirgin etti. onun içinde neredeyse, nefes alırken bile korkar olduk. dini tek ellerine alan din simsarcıları, allah ın yemin olsun ki sizler için kur’an ı/ islam ı kolaylaştırdım hükümlerine inatla, dini zorlaştırdılar ve toplum içinde adeta korku imparatorluğu kurdular. onu yapma günah, bunu yapma günah zihniyetiyle, islam dini toplumlar arasında bölünmelere, huzursuzluklara ve toplumlar arasında düşmanlıklara neden oldu. huzur kalmadı, allah ın orta yolundan çok uzaklaştık. dini tek ellerine alanlar, bizlere islam ı öyle yaşatıyorlar ki, neredeyse kıpırdayacak halimiz kalmadı, günaha gireriz korkusuyla. hâlbuki allah ın rehberini elimize almış olsaydık, bizleri allah ile aldatanların zalimliklerini, yalanlarını hemen fark ederdik, ama bunu toplum olarak ne yazık ki yapmadık, yapmıyoruz. değerli din kardeşlerim. islam ı lütfen birilerine endeksleyerek yaşamanın yolunu seçmeyiniz, hata yapma riski çok büyük olur. bizlerin ilk önce yapması gereken, sorumlu olduğumuz, allah ın kitabı kur’an ı, anladığımız dilden bolca okuyup, ayetler üzerinde dikkatle düşünerek, ayetler arasında bağlantı kurmaya çalışmalıyız. çünkü allah kur’an i anlamaya çalişanin, gönül gözünü açarim ve gereken bilgileri veririm diyor. aklı başında her müslüman, imtihani gereği, gösterdiği çaba ölçüsünce, kur’an i mutlaka anlayacaktir. allah anlayamayacağımız bir kitaptan bizleri, sorumlu tutmaz ve imtihan etmez, lütfen bu gerçeği unutmayalım. bizleri kur’an dan uzaklaştıran ve allah ın kelamını yalnız azınlık bazı kişilerin anladığını söyleyenlerin tuzağına, lütfen artık düşmeyelim. aklınıza takılan sorularınızı kur’an a sorunuz ve kur’an a danışınız. mecbur kalırsanız, bir konu hakkında danışacağınız kişiden kanit olarak, allah in ayetlerini isteyiniz. eğer size kanıt olarak kur’an değil de, kelimeleri eğip bükerek, doğruluğundan emin olamayacağımız rivayetlerden, sanı bilgilerden kanıt gösteriyorlarsa, lütfen bunlara kanmayınız, inanmayınız. unutmayalım peygamberimiz allah dan ümmetine, yalniz kur’an ile hükmetme emri almişti. bu sözlerim allah ın kelamı, ayetlerle sabittir. geleneksel islam ın, mezheplerin, beşeri fikih inancının öğretilerini, kur’an da göremediğinizde, bakın kur’an da her şey yokmuş diyenlere aldanmayınız. allah emirlerini, hükümlerini hayatımıza geçirmemizi bizlerden isterken, çok basit ve kolay bir şekilde istemiştir. sorumlu olduğumuz kısımda bunlardır. mezheplerin ve fikih inancinin dine ilaveleri, asla din değil, çağin gereği toplumlarin anlayişlari, gelenekleri ve dini yaşamlarina geçirme şeklidir. elbette bunlara hiç kimse karışamaz, yeter ki bunlar olmasaydı, inancımızı yaşayamazdık demeyelim. yeter ki dini, bu inançlarımızla zorlaştırmayalım. bunları söylemek allah ın kelamına saygısızlıktır. bizlere düşen görev, kafamızdaki sorunun cevabını kur’an dan aramak olmalıdır. din adina delil ve kanit yalniz kur’an dir. bunu yeterli görmeyenler, allah in sinirlarini aşanlardir. eğer allah, kafamizda oluşan, düşündüğümüz konu hakkinda, kur’an da bizleri bağlayici hiçbir kanit indirmediyse, bu konuda bir hükmü yoksa, dini konudan bizleri bağlayan bir sakincasida yok demektir. böyle konular, allah ın bizleri serbest bıraktığı, düşünerek hayatımıza geçirmemiz gereken konulardır. ayrıca böyle konular zamana, mekâna, geleneklere göre de değişe bilecek konulardır. onun için kur’an her çağa, zamana ve mekâna uyan, eşsiz bir rehberdir. din zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcıdır. din akla hitap eder, onun içindir ki ayetlerin sonunda, bizleri düşünmeye davet eder. allah ın kur’an da yasaklamadığını haramlaştıranlar, allah a ve elçisine iftira atanlardır, bunu unutmayalım. allah yasaklamadığı ve bizleri serbest bıraktığı konular hakkında hiçbir bilgi vermeyerek, bizlerin hayatımızı daha rahat ve özgür sınırlarda yaşamamıza, fırsat tanımıştır. bizlere düşen, kur’an in yasaklarina uymaktir, bahsedilmeyenleri kur’an dişinda arayanlar, şeytanin ve menfaat şebekelerinin tuzağina düşeceğini unutmamalidirlar. bu konuda peygamberimizin, çok önemli bir hadisini sizlere hatırlatmak istiyorum. allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. hakkinda sustuğu ise serbesttir. allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki allah hiçbir şeyi unutucu değildir. ebu davud k. etime 39/tırmizi k. libas 6 ibni mace k. etime 60/ el-müracaat sayfa 20 dinde sınırları allah, ben belirlerim der ve kur’an ın sınırlarını aşanlar içinde zalimlerdir, kâfirlerdir uyarısını yapar. allah enam 150. ayetinde, kur’an ın haram hükmünü vermediği halde, “allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin” diye uyaran kişilerin gösterdiği rivayet kanıtların, ayetleri inkâr ettiği uyarısını yapıyor ve böyle kişilerle sakın birlikte olmayın diye bizleri uyarıyor. yine bakara suresi 5. ayetinde allah, kurtuluşa ereceklerin yalniz, allah in katindan gelen kur’an-hidayet üzerinde olanlar olacaği müjdesini verir bizlere. casiye 6. ayetinde de, cahiliye toplumlarının yaptığı yanlışı örnek vererek, allah ın katından indirilen kitabın dışına çıkıp, atalarının inandığı rivayet ve sanı inançların yanlışlığına dikkat çekmek için de, bakın nasıl uyarıyor. (allah'tan ve o'nun ayetlerinden sonra, hangi söze inanacaklar?) nahıl 116. ayette, allah ın kur’an da haram dedikleri dışında, şu helaldir, şu haramdir diyenlerin, allah a iftira atmiş olacaklarini ve bunlarin asla kurtuluşa eremeyeceklerini, çok açık bir şekilde bizlere ayetinde bildirmiştir. ne yazık ki bugün bizler, allah ın sizleri kur’an dan sorumlu tutuyorum uyarılarına kulaklarımızı kapamış, beşerin allah a ve elçisine iftira atan rivayet ve sanı bilgilerle, islam ı yaşadığımızı zannediyoruz. böyle olunca da acı, keder ve üzüntü yakamızı bırakmıyor. birbirimizi katletmekten bile çekinmiyoruz. dilerim müslüman âlemi olarak, allah cümlemizin gönül gözünü açsın ve yaptığımız yanlışların, izlediğimiz yanlış yolun farkında olabilelim. yoksa allah ın gazabından, asla kurtulamayacağız. saygılarımla


------------------
ALINTI

Kaynak:

Haluk Gümüştabak

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Salâvat ve Ayna Nöronlar
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:11 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Salâvat ve Ayna Nöronlar

Bugüne kadar yazmadığım bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum… Ama önce şu

biline…

Acelem yok!

En kötü ihtimalle, birkaç yıl içinde, belki de dünyamı değiştirdikten sonra

kesinleşecek…

İnsan beyninin, İngilizcede “wave” denen “dalga” yapılı kendi “RUH”unu ürettiği…

Her beynin, kendi parmak izini, yani “özel şifresini” taşıyan ruhunu ürettiği

kesinleşecek; bundan dolayı da, reenkarnasyonun mümkün olmadığı, yani ölümü

tatmış kişinin tekrar yeni bir bedende dünyaya gelmeyeceği gerçeği netleşecek.


“Bilgi” ve “dalga” aynı şeyin algılayana göre iki ayrı değerlendirilişi!

1972 yılında yayınlanan “Ruh İnsan Cin” isimli kitabımda ilk defa yazmıştım her

insan beyninin kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiğini; “insan” denen

“bilinç” yapının, beyinle iletişimi kesildikten sonra, “ruh” adı verilen “dalga”

bedenle (ruhu nûrânî), yaşamına değişik boyutlarda, çeşitli aşamalardan geçerek

hep ileriye doğru devam ettiğini...

Yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa’yı, Orion

yıldızında oturan tanrının peygamberisananlar; insan ruhunun da, oradaki ruhlar

âleminden kanatlı meleklerle getirilip ceninin içine sokulduğunu tasavvur

etmekteler…

Evrensel boyutlardan, Galaksi içinde Dünya’nın yerinden ve dahi Dünya üstündeki

insan bedeninin ölçütünden habersiz, kozası içinde yaşamakta olanlar; elbette ki,

Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın Kur’ân ile açıkladığı, hâlâ değeri fark edilememiş

işaret, sır ve bilgilerden de mahrumdurlar!

Bilelim ki, “RUH”, bir anlamı itibarıyla varlığın varoluş özellik ve amacıdır

(“sen bu işin ruhunu kavramamışsın” cümlesi örneğinde olduğu gibi)... Diğer

anlamı itibarıyla da, beynin ürettiği “dalga”ların oluşturduğu “bilinci” ihtiva

eden beden mânâsınadır.

“Ruhumdan nefhettim” işaretinin anlamı ise…

“Üflemek” anlamına gelen “nefh”, ciğerdeki havanın dudaktan açığa çıkarılması

anlamında olduğuna göre; kişinin hakikatini oluşturan Allâh isimlerinin işaret

ettiği özelliklerin, kişinin içinden-özünden-derûnundan “irsâl olup”, gelip(?)

beyinde açığa çıkarılışını ifade etmektedir.

Yoksa, yukarıdan üfleyen dudaklı bir tanrı mevcut değildir bazılarının sandığı

gibi!

Esasen yazmak istediğim konu bu değildi… Ama kalem, geçerken uğradı buraya…

Ana konumuz, “bilgi”!

Kozmik okyanus, gerçekte “dalga” hareketinden başka bir şey değil! Bir diğer

deyişle, “bilgi” hareketliliği ve akışından başka bir şey değildir evren içre

evrenler!

Her şey, bir “bilgi dalgacığı”…

“Hiçbir şey hariç olmamak üzere her şey O’nu anar, ama siz bunu kavrayamazsınız!”

hükmü apaçık dalga-bilgi bütünlüğünün uyarısıdır! Çünkü, her şey “can”lıdır,

“ölü” yoktur! “Ölü”, “canlılığını yaşamayan” demektir. “Can”, “bilgi”dir! “Can”

mutlaktır; “ölü” ise göresel (muzaf)!

“Bilinç” ise, “bilgi”den başka bir şey değil!

Bir düşünün bakalım… Bilinciniz ile bilginizi ayırabilir misiniz?

“Ben” dediğiniz şey, gerçekte “bilgi”den başka bir şey değildir!

Evrendeki her şey aslında çok boyutlu “TEK KARE” bilgiden ibaret olmasına rağmen;

algılayan bilgi birikimlerinin algılamalarına GÖRE çok kareler olarak kabul

edilmektedir. (İlim sıfatının açığa çıkışıyla var olan ilmî sûretler!)

Her an sürekli etkileşen, gelenlerle her an yeni bir hâl, yeni bir şan alan

“bilgi” birikimlerinin oluşturduğu “dalga” okyanusu!

“Bilgi” ve “dalga” aynı şeyin algılayana göre iki ayrı değerlendirilişi! Sûreti

itibarıyla “dalga”; mahiyeti veya muhteviyatı itibarıyla “bilgi”!

Bedeni ve beyni oluşturan da, gerçekte, “bilgi”den başka bir şey değildir!

Bilgi, Rasûlullâh’ın “Allâh” ismiyle işaret ettiğinden açığa çıkan, evren içre

evrenler sûretinde algılanan, “nefh” olmuş “nefesi Rahmân”dan başka bir şey

değildir!

Nokta, “ilmi ilâhî”dir.

“Bilgi”, Allâh isimleri diye geçmişte açıklanmış olan özelliklerin mânâ

sûretleridir.

Algılayanın, algılama kapasitesini oluşturan “bilgi” birikimine GÖRE, algılanan

varlık ve kapasiteler söz konusudur.

Varlıktaki tüm oluşumlar, tüm birimlerde, kendi noktalarından dışa doğru açığa

çıkmaktadır; bilgi birikimleri oranında ve getirisine göre!

Her yazı veya resim, gerçekte, nasıl ak kâğıt üzerinde yan yana gelmiş

noktalardan oluşmuşsa; tüm varlığı, tüm boyutları ve katmanlarıyla meydana

getiren ve her an yeni bir şan alan “bilgi” de “tek kare” resmi öylece meydana

getirmiştir.

Bu yüzdendir ki her insan, kendi “nokta”sının oluşturduğu “bilgi” kozasında

yaşar; kâh mutlu kâh mutsuz bir hâlde! “Bilgi”sinin sonucu olarak!..

“Sünnetullâh” gereği…

Beyin sağlığı, insan için yeryüzünde en büyük nimettir. Beyin, “bilgi” yumağıdır,

hazinesidir!

İnsan yaşamındaki her şey beyinden açığa çıkar! Beyin, insandır! Beyin nakli

yapılsa dahi hiçbir şey değişmez; beyin kendi kişiliğiyle yaşar çünkü! İşe

yaramadığı için çıkarılan beynin yaşamı bitmiş ve onun ürettiği kişilik madde

dünyasından kopmuştur artık!

Beyin, aklı kısıtlıların sandığı gibi “et parçası” değildir!

Bugünün bilimi, daha beynin ne olduğunu çözememiştir… Beyin hakkında

bildiklerimizle, okyanus kıyısında dizine kadar denize giren insanın konumundan

farklı yerde değiliz.

DNA’ların “bilinçli bilgi birikimleri”nden başka bir şey olmadığını yeni fark

ediyoruz.

Nöronların ya da DNA’ların “dalga”larla değişik veritabanları oluşturduklarını

yeni yeni fark ediyoruz! Beynin biyokimyasının, biyoelektrik yapı tarafından

yönlendirildiğini daha dün fark ettik…

Enzimlerin dahi “can”lı ve “bilgi”li olduğunu hayretle fark ettik!.. Her

hücredeki binlerce enzimin her birinin özel görevi olduğunu şaşkınlıkla izlemeye

başladık… Örneğin, DNA’yı kesen enzimler var. Bunlar DNA’daki belli dizilimleri

tanıyor, oraya bağlanıyor ve bir makas gibi DNA sarmalını o noktadan ikiye

ayırıyorlar… DNA’daki “bilgi”, proteinde bir “aksiyon”a dönüşmüş oluyor… İşte

böylece, DNA’daki “bilgi” enzimde “can” olarak ortaya nasıl çıkıyorsa;

enzimlerden oluşan vücutta da, daha farklı bir düzeyde “Can” ortaya çıkıyor!..

“Bilgican”ı izliyoruz derin düşüncelere dalarak!

DNA’lar, bilinçli bilgi birikimleridir.

Öte yandan beynin, dışarıdan dalgalarla değişik işlevlere yönlendirilmesi (mind

control) olayını daha yeni yeni kavramaya ve görmeye başladık.

Günümüzün “dünde yaşayan bilgi birikimlerinin”, bunları algılaması veya

kabullenmesi elbette ki çok zor!

Bundan 30 yıl evvel bir dileğim vardı… İnsanlık uzaya para saçacağına, beyni

tanımaya (neuroscience’a) bu yatırımı yapsa diyordum… Bugün bu gerçekleşiyor… Bu

yolda çok önemli çalışmalar yapılıyor…

“Zikir” diye işaret edilmiş “beyinde kavram tekrarı” şeklindeki çalışmanın,

yukarıdaki tanrıyı hoşnut etmek için değil, insan beynindeki farkında olmadığımız

özelliklerin ortaya çıkması için tavsiye edildiğini yazdığım zaman; çağlar öncesi

anlayışı günümüzde tekrarlayanların şiddetli karşı çıkışlarına maruz kalmıştım...

Beynin aldığı ve yaydığı mikrodalgalardan söz ettiğimde, “Beyinde mikrodalganın

ne işi var; mikrodalga fırınlarda olur, mikrodalgada beyin pişer” diyen bilgi

sahipleri(!) tarafından eleştirilmiştim… Bugün, internetteki, beynin mikrodalga

alışverişi hakkındaki yazıları toplasam kamyon dolar!

Dedim ya, acelem yok!

Şükrederim, Rabbim’in açığa çıkarttıklarına!

Bilim dünyasının buluşları, her geçen gün, yazdıklarımı bir kere daha haklı

çıkartıyor.

Kilitlenmiş beyinler dışında kalan, yeterli bilgi sahibi beyinler, bir gün

gelecek Kurân’ın kıyamete kadar geçerli tek bilgi kaynağı olduğunu, Allâh Rasûlü

Muhammed Mustafa’nın yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin ve “ruh” olduğunu tasdik

edeceklerdir.

Çünkü zaman içinde, Kurân’daki işaret yollu anlatımların neye işaret ettiğini

fark edecekler ve böylece de Kur’ân-ı Kerîm adını taşıyan BİLGİ kaynağının

kodlarını çözerek gerçekleri göreceklerdir.

Rasûlullâh’ın “Nokta”sından “Arş”ına, oradan da melekî kuvveler ile beynine ve

dolayısıyla bilincine inzâl (inzâli) olan Kur’ân-ı Kerîm; “nokta”dan açığa

çıkması sebebiyle, tüm “Evrensel Sistem ve Düzen”in işleyiş mekanizmasını,

“Sünnetullâh” ismiyle işaret ederek anlatır. Zira her birim, kendi “Nokta”sının

projeksiyonu olarak vardır ve hepsi aynı Sistem ve Düzen’e tâbidir!

Önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, gökten, uzaydan bir yerden ciltli veya

ciltsiz kitap veya sayfalar inmemiş; Rasûl veya Nebilerin hakikat “nokta”larından

bilinçlerine “bilgi” inzâl (inzâli) olmuştur.

Bilgi, aynen bilinçtir! Bilgi ile bilincin ayırt edilmesi asla mümkün değildir!

“Unutulan veya hatırlanmayan bilgi dolayısıyla bilinç de mi ortadan kalkıyor?”

diyenlere deriz ki, bilgisiz bilinç olmaz! Bilinç dendiği anda ortada bilgi

vardır. Bilgi, bilincin sûretidir! Bilinç, bilginin benliğidir. Kısacası, ikisi

aynı şeydir.

Bu yazımda esas üzerinde durmak istediğim konu ise, yukarıda anlattıklarıma

bağlantılı olarak, RASÛLULLÂH (aleyhisselâm)’a “SALÂVAT” okumak konusudur.[1]

Şimdi Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a salâvat getirmenin ne demek olduğu hakkındaki

bazı düşüncelerimi yazmaya çalışayım...

Biz, “din adamları” gibi düşünmüyoruz, “ÖLÜM ve ÖLÜ” konusunda!

İnancımız, onlarınki gibi değil!.. Ölüp, toprak olup, yok olup, sonra kıyamette

yeniden topraktan dirilmek gibi bir anlayışta değiliz! Götürülüp yukarıdaki bir

tanrının huzuruna çıkmayacağız! İki kefeli ya da dijital terazi kullanan bir

tanrıya inanmıyoruz biz!

Kur’ân-ı Kerîm’den anladığımıza ve Rasûlullâh’tan bize intikâl eden bilgiye göre…

    “Her bilinç (nefs) ölümü TADAR!” (3.Âl-u İmran: 185)

Bilinç ölmez; ölümü tadar!

Ölümü tadan, bu tadıştan sonra da yaşamına devam eder…

“Ölüm”, bilinç ruh bütünlüğünün beden beyinle ilişkisinin kesilmesi anlamınadır!

Bunun detaylarını, “İNSAN ve SIRLARI” kitabımda “ölüm” bahsinde anlatmıştım;

isteyen o bölümü web sitemizden inceleyebilir…

Burada anlatmak istediğim husus daha başka…

Şu an var olan bilinç, ne kadar gerçekleri fark etmişse, beynin işlevini

kaybetmesiyle birlikte, onun ürettiği “ışınsal” (nûrânî) bedende yaşamına

kesintisiz olarak devam eder…

“Dünya’da âmâ olan sonrasında da âmâdır” hükmünce, ölümü tatmadan önce gerçeği

görememiş kişi, beyinle ve dolayısıyla bedenle ilişkisi kesildikten, yani ölümü

tattıktan sonra da ebediyen gerçeği göremez!

Buna karşın, Dünya yaşamındayken gerçeği görüp bunun sonucunu yaşamış bilinçler,

ölüm sonrası, yani beyin ötesi yaşam boyutunda, gerçeği yaşamanın getirisi

kuvvelerle, “Kabir âlemi” diye isimlendirilmiş, “Berzah” da denilen boyutta

yaşamlarına devam ederler.

İnsanların bir kısmı, çağlar öncesinde, “her şey maddedir” diyor; bazıları da

“bir de ötelerde uzayda bir yerde maneviyat âlemi olabilir” görüşünü savunuyordu…

Oysa günümüzde, bilimsel temeli olan çevrelerde, bu iki âlemin birbirinden ayrı

iki mekân olmayıp; algılayanın algılamasından doğan, aynı tek yapı olduğu fark

edilmeye başlandı.

Dolayısıyla, kişinin, bedeni ve beyni itibarıyla madde diye kabul edilen boyutta

iken; bilinci ve ruhu (ışınsal dalga bedeni) itibarıyla da maneviyat âleminde

yaşamını sürdürdüğü konunun ehilleri tarafından fark edildi.

Bugün batıda sayısız araştırma ve yayın var; insan beyinlerinin yaydıkları

“dalga”larla birbirlerini etkilemeleri, yönlendirmeleri hakkında.


İnsan, yeryüzünde “halife” ise; Kur’ân-ı Kerîm’e göre…

İnsan beyni, “ALLÂH” ismiyle işaret edilenin sayısız isimlerle işaret edilen

özelliklerinin “nefh” olmasıyla oluşmuş bir kuvveler merkezi ise, bedende…

Nihayet, insan beyni, her an aldığı ve yaydığı, her biri bir bilgi ihtiva eden

“dalga”larla tüm çevresiyle iletişim hâlindeyse…

Avam diliyle, “ölü olmayan”, Nebi ve Rasûllerle de iletişim mümkün değil midir?

Bu iletişimi hemen karşılıklı iki insanın konuşması gibi anlamayın sakın!

Ayna nöronlar

Beyinler çeşitli frekanslara açık alıcı-vericilerdir, tıpkı çeşitli frekanslara

açık radyo alıcıları gibi… Dolayısıyla o beynin alıcı frekanslarına uygun dalga

yayan, hiç tanımadığı kişilerden gelen dalgaları da alırlar farkında bile

olmadan… Sonra da “Aklıma geliverdi” derler! Nereden?!!

Burada, konuyu bilen kişilere, “mirror neurons”-“ayna nöronlar” işlevini

hatırlatalım…

Asırlar öncesinde, “ayna nöronlar” işlevinin insanlardaki açığa çıkışına şöyle

işaret edilmiştir toplumlar tarafından:

“Üzüm üzüme baka baka kararır”!

Evet, beraber olduğunuz kişilerin veya içinde bulunduğunuz toplumu oluşturan

beyinlerin yaydıkları “dalga”lar sizin beyninizde akis bulur ve o yönde

programlanmaya tâbi tutulursunuz. İyi veya kötü… Toplumsal cinnet veya toplumsal

huzur nasıl oluşuyor sanıyorsunuz?

Bu olayda olduğu gibi beyin ayrıca, yöneldiği kişiyle de iletişime girebilir.

“Telepati” de derler bunun bir türüne…

Evet, bir diğer deyişle, yöneldiğiniz yapı tarafından beyniniz yönlendirilir; siz

hiç farkında olmadan.

İşte beyindeki bu özellik dolayısıyla…

Rasûlullâh, kendisine inananlara çokça “salâvat” getirmelerini tavsiye etmiştir.

“Muhakkak ki Allâh ve melekleri, Nebi’ye salât eder... Ey iman edenler, siz de

O’na salât (yönelin) edin ve teslimiyet ile selâm verin!” (33.Ahzâb: 56) uyarısı

işte buna işaret eder.

“Allâh ismiyle işaret edilen, tüm varlığı yaratan hakikatin “Nokta”sındaki

varlığı; ve O’nun isimlerinin özelliklerinin açığa çıkışı olan melekî kuvveler,

“Nübüvvet” dediğimiz sistemin gerçeklerini, “Sünnetullâh”ı okuma hâline

yönlendirir O’nu… Siz de O’na yönlenerek, O’ndan yayılan bu frekansı alıp, “ayna

nöron”larınızın bu “dalga”ları (gelen yayını) değerlendirmesi suretiyle selâmete

erin” denmektedir belki de Kur’ân-ı Kerîm’deki bu âyette! (Özden gelen bilginin

bilinçte açığa çıkması için oluşan işlev=yusallune)

İşte bu yüzdendir ki, kişi, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a ne kadar çok yönelir ve

O’nu ne kadar çok anarsa, O’na salâvat getirirse, o nispette O’nun ruhuyla,

bilinciyle bağlantı kurup, o yayın kanalından kendisine bilgi akmaya başlar;

kapasitesi kadarıyla da bu gelen bilgiyi değerlendirir.

Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’dan gelen “bilgi” ile “Sünnetullâh”ı daha

iyi fark ederek sistemin gerçeklerini idrak etmeye başlar ve yaşamına bu

gerçeklere göre yön verir. Bu da geleceğinin selâmet olmasını sağlar.

Esasen bu olay, sadece O’na mahsus bir olay değildir; bu bir sistemdir! Bir tür

mekanizmadır! Beynin sayısız işlevlerinden biridir.

Kişiler, yaşayan veya boyut değiştirmiş kapsamlı ve kuvvetli bilinçlere

(ruhaniyet sahiplerine) yöneldikleri zaman, o kişiden gelen dalgayı hiç fark

etmeden alırlar ve “ayna nöronlar” ile bir şekilde değerlendirirler… Bu hayli

geniş bir konudur. Maneviyat ehlinin, kendilerine yönelenlere bilgi aktarışı da

bu yoldandır. “Râbıta”nın aslı da buna dayanır. “Murakabe” ise kişinin

kapasitesine göre kendi derûnuna, “nokta”sına açılımıdır.

Elimden geldiğince her an ve her alanda en son bilgileri takip etmeye çalışıyorum

ki, Rasûlullâh’ın getirdiği verileri deşifre ederek, “Sünnetullâh”ı daha iyi

anlayabileyim… Anlayışı sınırlı insanların oluşturduğu, gök tanrılı gökten inme

din anlayışından korunabileyim!.. “Allâh” adıyla işaret edileni daha iyi

tanıyabileyim…

Zira, tanrılık kavramından münezzeh “Allâh” adıyla işaret edilenin “Zât”ını

kavramak imkânsızdır! O, ancak açığa çıkarttıkları kadarıyla seyredilebilir…

Bunun da yegâne yolu ilimdir!

“İlim-irade-kudret” üçlüsünün eseri ise “bilgi evreni”dir. Bu evrendeki varlığın,

bilgin; kendini tanıyıp ne olduğunu fark etmen kadardır!

Beyin ve bilgi konusunda yazılacak daha çok tespitlerimiz var amma… Bu kadarı

bile…

Neyse…

Sürçü lisan ettiysek, haddimizi aştıysak affola…

----------------------------
Kaynak:

AHMED HULÛSİ 22 Aralık 2006

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Cinlerin Fark Ettirmeden İnsanları Yönetmeleri
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:08 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Cinlerin Fark Ettirmeden İnsanları Yönetmeleri


Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi; cinlerin kendilerini açıklamadan

insanlarla ilişki kurmaları ve onları kendilerine bağlamaları iki şekilde

olmaktadır:

a) İslâm Dini’ni istismar ederek...

b) Hümanist (insancıl) gayelere insanları yönlendirir bir yapıda görünerek...

Bunlardan birincisi ile ikincisi arasındaki en açık görünen fark ise,

birincisinin REENKARNASYON yani TENASÜHÜ (yani birkaç defa çeşitli yapılarda

dünya’ya gelme) kabul etmemesi, ikincisinin ise kabul etmesidir...

Reenkarnasyon yani tenasüh konusunu daha ileride detaylı bir şekilde

göreceğimizden burada üzerinde durmayarak esas “aldatma metodları üzerinde”

duracağım...

Önce İslâmî gayeyi istismar ederek insanları aldatma ve kendilerine bağlama

şekillerini görelim...

Bu tip olaylarda Cin - İnsan ilişkileri gene iki şekilde görülmektedir:

1. Kendi varlıklarını hiç bildirmeden;

2. Varlıklarını başka bir yapı ve isim altında bildirerek.

Şimdi önce kendi varlıklarını hiç bildirmeden ve fark ettirmeden insanları

kendilerine bağlama, kendi kayıtları altına alma metodları üzerinde duralım...

Bu şıkka giren kişilerin en büyük özellikleri kendilerinin bir cinle bağlantıda

olduklarını kesinlikle bilmemeleri, fark etmemeleri; oluşan hâllerin, kendi üstün

özelliklerinden ileri geldiğini sanmaları; bu yüzden de herkese tepeden bakar bir

şekilde yaşayıp, yerine göre de sunî tevazu gösterilerine kalkmalarıdır...

Nitekim Muhyiddini Arabî Hazretleri bir eserinde, bu tip kişilerin en büyük

özelliklerinin hiçbir eserleri, ilimleri olmadığı hâlde kimseyi beğenmeme,

kendilerinin en üstün olduğu fikrini etrafa yayma olduğunu yazmaktadır...

Ayrıca gene bu çeşit cinle bağlantısı olan kişilerin ikinci en büyük özellikleri

de cinleri kabul etmemeleridir!..

“Cin diye bir şey yoktur, Cinler mikroplardır” şeklinde veya buna benzer

tanımlamalar ile cinlerin varlığını inkâr anlamı taşıyan açıklamalara saparlar...

Onlar, kendileri bu şekilde inandıklarını sanırlarken, gerçekte tamamıyla

cinlerin verdikleri fikirlerle, cinleri kabul etmemektedirler... Çünkü, cinler bu

gibi kişilere bu çeşit fikirlerle kendilerini inkâr ettirmeseler, bir gün o

kişinin kendi durumundan şüphelenip, cinlerin varlığını anlamaları mümkün

olabilecektir ki, bu da asla cinlerin işine gelmez!..

İşte bu sebepledir ki, cinlerle bağlantılı olan kişiler, kesinlikle cinlerin

varlığını kabul etmezler veya bu yönde açıklamalara girerler.

Oluşan hâllerin, kendi üstün özelliklerinden ileri geldiğini sanırlar...

Peki, cinler bu kişileri ne şekilde ele geçirirler?..

Cinlerden, insanları kendi hükmüne alanlar, bazen sıradan, normal bir cin

olabileceği gibi; bazen de onların ileri gelenlerinden, onların yönetici

durumunda olanlarından olabilir...

Bir cin, genellikle, daha gençlik yaşından itibaren, beyin kapasitesi iletişime

istidatlı gördüğü bir insanı seçer ve kendine bağlı olanların arasına sokar!.. Bu

yaş genellikle 13 ile 22 yaşları arasında olmaktadır... Ancak bazen daha aşağı

yaşlarda da bu seçim yapılmaktadır...

Bu seçim yapıldıktan ve kendisine bağlayacağı kişi belli olduktan sonra sıra

gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya...

Bunun için de, o cin, bir veya birkaç din büyüğünün şekline girerek önce

rüyasında ona görünmeye ve onun çok büyük bir insan olacağı yolunda fikirler

vermeye başlar...

Bu hüviyetine bürünülen kişi İstanbul’da Eyüp semtinde türbesi bulunan Hz.

Rasûlullâh’ın ashabından “Eyyüp Sultan ismiyle bilinen Hz. Halid” veya “Mevlâna

Celâleddin Rûmî” veya “Muhyiddini Arabî” gibi şahsiyetler veya falanca, filanca

“... baba” olabilir...

Artık, yavaş yavaş gösterilen görüntüler sonucunda, o genç kimse, kız veya erkek

gerçekten büyük bir insan olacağına inanmaya başlar... Bazen canı bir şey ister,

derhâl ocin tarafından isteği yerine getirilir...

O bu durumu, büyük bir insan olması sebebiyle, isteği Allâh tarafından yerine

getirildi diye düşünür; hâlbuki cini tarafından yerine getirilmiştir...

Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir...

Birisiyle konuşurken, karşısındaki şahıs üzerine cin tarafından yapılan baskıyla,

üstün duruma geçer, âdeta, karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma

düşerler...

Ve bu şekilde günden güne gelişmeye başlar...

Geçen zaman zarfında, yavaş yavaş içine birçok şeyler gelmeye başlar... Yakın

gelecekte olacak bazı ufak tefek olaylar kendisine bildirilir... Eğer cinlerle

ilişkide olduğunun farkında değilse,önceleri, bunları altıncı his diye

değerlendirir... Aynı anda başka bir yerde olan olaydan anında haberi olabilir...

Birisinin bir işinin hâllolması için talepte bulunur, derhâl o işin olması cini

tarafından sağlanır; ve o da büyük bir insan olduğu için bu isteği Allâh

tarafından yerine getirildi sanır...

Sonunda, herhangi bir sahada büyük âlim olduğunu iddia etmeye başlar; artık

kimseye ihtiyaç duymaz hâle geldiğini sanır!.. Ve kendisini herkesten büyük

görür!.. İçine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi...

Kendisine hocalık, din adamlığı mesleğini seçmişse, gelmiş geçmiş en büyük din

adamı olduğunu iddia eder...

Yok eğer bir serbest meslek çalışanı ise kendisini zamanının en büyük velîsi,

“Kutb-ul Aktabı” olduğunu etrafa yaymaya başlar...

Veya son derece basit ilaçlarla olmayacak hastalıkları tedavi eder; bir anda

konulmadık teşhisleri koyabilir ve bazı felçlileri yürütmeye, hareket ettirmeye

başlar!..

Veya diğer mesleklerde ise, ona göre birtakım olağanüstü hâller meydana

getirebilir!.. Bütün bunlar onun şanını daha çok arttırır ve etrafında binlerce

insanı toplayabilir...

Bu konuları bilenler onun durumunu derhâl tespit edebilirken, böyle durumlara

inanmayanlar onu şarlatanlıkla, sihirbazlıkla, büyücülükle suçlamaya; buna

karşılık ona inananlar ise onu en büyük evliya(!) ve hatta MEHDİ(!) veya İsa(!)

(aleyhisselâm) derecesine çıkarmaya başlarlar...

Burada en büyük zevk ise, onu kendine bağlayan cine aittir...

Çünkü, cini ya da cinleri o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendisine

bağlamış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamıştır... Bu yüzden icabında o

kişinin durumunu kuvvetlendirmek amacıyla, bazı kişilerin rüyalarına dahi girip,

gidip o kişiye bağlanmalarını veya ona yardım etmelerini telkin eder....

Bu arada, o kişiye din hakkında bilgiler vererek onu büyük bir din adamıymış gibi

de gösterir... Bilmeyenler onu kendilerine dinî lider seçerler...

Artık o kişi bilir bilmez kendinden birtakım fetvalar verip, bazı helalleri haram

veya bazı haramları helalmiş gibi anlatır; ve bunları da çevresine kendisinin bir

lider olduğuna inandırarak, zamana göre yeni hükümler getiriyormuş gibi empoze

etmeye başlar...

Sonuç olarak hem o kişi etrafına birçok insan toplamış, bir müceddid

(yenileyici), bir müctehid (yeni hükümler koyucu) edâsıyla yaşamaya başlamış

olur... Hem de onu kendi kaydına alıp kendine bağlamış bulunan cin bir saltanat

kurar!.. Ve bunu başaran cin, kendi akranları arasında bu durumla öğünüp, âdeta

bu işi yapan diğer hemcinsleriyle bir yarışmaya girer...

Bu anlattığımız durumun Dünya üzerindeki en büyük örneği; KADYANİLİK mezhebini

kuran MİRZA GÜLAM AHMED KADYANİ’dir...

Hâlen Türkiye’de bu çeşit kimseler varsa da, biz onların üzerinde durmayarak;

burada Ahmed Kadyani’nin hayatından bazı alıntılar yapıp, anlattıklarımızı bir

örnek üzerinde de göstermek istiyoruz...

AHMED HULÛSİ

1972

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Anladığım İslâm
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:06 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Anladığım İslâm

Yeryüzüne gelmiş en muhteşem “BEYİN” ve sonsuzluğa uzanan en muhteşem “RUH” olan Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) acaba bize ne bağışladı?         

Yaşadığı çağın insanlarının anlayışını hesaba katarak açıkladığı gerçekler, acaba günümüz şartları içinde yetişen insanlık tarafından ne kadarıyla algılanıp değerlendirilmekte?

İnsanlığın kıyametine kadar geçerli teklifler ve sonsuza kadar geçerli sistem ipuçları ihtiva eden, değerlendirebilenleri sonsuz yaşamda mutlu kılacak olan bilgileri kapsayan Kur’ân-ı Kerîm, acaba insanlık tarafından ne kadar değerlendirilebiliyor?

Çeşitli çevrelerin anlatımımı saptırmaları dolayısıyla, kitaplarımda farklı bölümler hâlinde anlatmaya çalıştığım “İslâm” anlayışımı yeniden toplu hâlde özetle size sunmak mecburiyeti hâsıl oldu!

Artık yanlış din anlatımlarını yeniden sorgulama zamanı gelmiştir!

Bilelim ki...

Dünya üzerinde, iki ana farklı yapıda anlaşılan İslâm Dini ve Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) anlayışı vardır.

Bunlardan birincisi ve yaygın olanına göre:

“Yukarıda, gökte bir yerde bir “TANRI” vardır! Müslümanlar, o tanrının adına “Allâh” derler! Yukarıdaki o TANRI, insanların görüp-bilemediği bir yerlerde “cehennem” ve “cennet” adında iki mekân yaratmıştır.

O tanrı önce cennet denilen yerde, çamuru elleriyle insan sûretinde şekillendirip, içine kendi ruhundan “ÜFLEMEK” suretiyle insanı yaratmış, sonra da onu cennetten Dünya’ya indirmiştir. Zamanla bu insan nesli Dünya üzerinde çoğalınca kendisiyle insanlar arasında “postacı-aracı” türünden bir elçilik yapması için peygamberler seçip, yanındaki Cebrâil isimli melek aracılığıyla o elçilerine kitaplar yollamıştır. Peygamberler de o tanrıdan kendilerine melek aracılığıyla indirilen kitaplara ve getirdikleri vahiylere dayanarak, “gökte Allâh var, öldükten sonra kıyamet günü o sizin hepinizi diriltecek, sonra karşısına alıp yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekecek” diye insanlığı uyarmışlar, buna göre o tanrının emirlerini ve insanlardan neler istediğini tebliğ etmişlerdir. Tanrının bu elçi peygamberleri vasıtasıyla insanlara duyurduğu günahları işlemeyenler ve sevapları yerine getirenler sonuçta cennete gidecekler, buna karşılık peygamberleri dinlemeyip tanrının emirlerine uymayanlar da cehenneme atılacaklardır.”

Evet, “yukarıda Allâh var ve Hazreti Muhammed O’nun peygamberidir” diyen Dünya’daki önemli çoğunluk ana hatları böyle; detayları ise toplumlara göre farklılık gösteren bir anlayışla yaşamlarını sürdürmektedir. Bu anlayışta olanlar genellikle “din” konu olunca hiçbir kelimeyi sorgulamaz, araştırmaz, kelimelerin anlamını bire bir kabul ederler. “Biz, bize söylenenlere inanırız ve gerisini araştırmayız; yap denileni yapar, ötesini düşünmeyiz! Bize inan denmiş; biz de bunlara inanırız, ötesi bizi ilgilendirmez!” derler.

Buna karşın Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) ve bildirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i içindeki mecaz ve benzetmeleri deşifre ederek derinliğine anlamaya çalışan Hazreti ÂLİ ve Hazreti Ebu Bekir gibi, o devrin bazı derin anlayışlı kişilerince oluşturulan “DERİNLİKLİ İSLÂM” anlayışı ise, hakikat ehli tarafından (ehlullâh), “İslâm Tasavvufu” adı altında, ana hatları şu olan bir anlayışla günümüze kadar ulaştırılmıştır.

Bu hakikat ehli denilen zevâtın “İSLÂM” anlayışı şöyle bir oluşumu anlatır:

İsmi “ALLÂH” olarak bildirilen, her türlü beşerî anlayış ve kapsamsal kavramın ötesinde olarak, yalnızca “HÛ” yani sadece “O” olarak tanımlanır (ki bu boyuta “Âlemi Lâhut” da tâbir edilir).

“HÛ”, evren içre evrenleri, ilminde, ilmiyle, bir “NOKTA”dan yaratmıştır!

O “nokta”, “HÛ” zamiriyle işaret edilenin, ilminde açığa çıkardığı özelliklerinin varlığıyla var kılınmış şuurlu bir çekirdektir (heyulâ); “Hakikat-i Muhammedî”dir (Âlemi Ceberût’tur)!

Algılanan ve algılanamayan, bilinen ve bilinmeyen her şey, bu şuurlu ve bilinçli “NOKTA”nın varlığındaki isimlerin işaret ettiği özellikler ile gene ilimde var olmuş “ilmî sûret”lerdir.

Bu “nokta”nın ilim mertebesinde ilmî açılımı ile “Melekût âlemi” meydana gelmiştir ki bu mertebe, evren içre evrenlerin meydana geldiği “salt enerji okyanusu”dur. Burada çokluktan, çokluğa ait sayısallıktan ve birimsellikten söz edilemez!

Buraya kadar açıklanan durum, Hazreti ÂLİ’nin “Bu AN o AN’dır” işaretinin ihtiva ettiği “nokta”dır; ki bu, ezelden ebede böyledir ve hiç değişmez!

İşte bu “nokta” içinde, “nokta”nın varlığındaki Allâh isimlerinin, değişik bileşimler hâlindeki açığa çıkışları ve bunların yapıları gereği algılamaları, “GÖRESELLİĞİ” ve çokluk (kesret) kavramlarını oluşturmuştur (Nâsut âlemi).

Burada konunun iyi anlaşılabilmesi için, çok önemle dikkat edilmesi zorunlu olan husus şudur:

    Olay, yukarıdan aşağı, gökten yere değil; bir tekillikten açılan, gelişen, oluşan, meydana gelen algılamalara dayalı “çokluk” tarzında düşünülmelidir.

“Melekût”, evren içre evrenlerin varlığını meydana getiren şuurlu enerji, kudret sıfatının açığa çıkışıdır!

Her birim, aynı TEK’ten (Melekût) meydana gelmiştir! Melekût, birimin dışından gelen değil; birimin derûnundan zâhirine (bilincine) açığa çıkan, birimin varlığını meydana getiren mertebe anlamındadır! Kur’ân-ı Kerîm’deki “B” sırrı, kişinin hakikatindeki bu mertebeye işaret eder!

“Melekût”, evren içre evrenlerin varlığını meydana getiren şuurlu enerji, kudret sıfatının açığa çıkışıdır!

Evren içre evrenlerde meydana gelen her yapı ve birim, evrensel enerji ve şuurla meydana geldiği için de, aslında cansız ve şuursuz hiçbir şey yoktur evrende! Belki algılama sınırları ötesini inkâr edenler tarafından cansız ve şuursuz yakıştırması yapılır bir kısım yapılara.

Tümüyle canlı ve şuurlu olan evren ve içindeki tüm yapılar “SÜNNETULLÂH” diye isimlendirilmiş olan “Evrensel Sistem ve Düzen” içinde oluşmuştur ve gene sonsuza dek o sistem içinde Yaratan’ın muradına göre her an yeni bir şan alarak yaşamlarını sürdüreceklerdir.

İnsanlık içinde açığa çıkan Rasûl ve Nebilere gelince...

Bu zevât, yukarıda denilen gökteki ve “ALLÂH” ismiyle etiketlenen “tanrı” tasavvurunun seçtiği aracılık işiyle görevli postacılar veya elçiler olmayıp, hakikatlerinden bilinçlerine “nâzil” olmuş, kendi derûnlarındaki isimlerin özelliklerinden kaynaklanan ilmin, şuurlarında açığa çıkmasıyla, “Hakikat”e tercüman olan ve o Evrensel “Hakikat”i dillendiren zevâttır! “İrsâl”, “açığa çıkarma” anlamındadır... “Rasûl” ise, Türkçe karşılığı itibarıyla “açığa çıkarılmış yakînî bilgi kaynağı” anlamına gelir. “Semâ” yalnızca gök katları anlamına gelmez; bilinç (nefs) mertebeleri anlamını da ihtiva eder! “Nüzûl”ün anlamı mekânsallık ifade eden “inme”-“indirilme” değildir. “Gök”ten “kitap” inmemiştir! Kurân’da geçen “kitap” kelimesinin Türkçe’deki anlam karşılığı “bilgi”dir!

Bunlar gibi pek çok kelime, dilimize veya yabancı dillere yanlış anlamlarla çevrildiği için, eciş bücüş bir “din” anlayışı ortaya çıkmakta; o yüzden de pek çok aklı başında insan bu anlatımlardan yüz çevirmektedir.

Artık bu yanlış anlatımları yeniden sorgulama zamanı gelmiştir!

Vahiy meleği, gökteki bir mekânda yerleşik tanrının katından; Rasûl veya Nebi’nin yanına gelmemiştir! Varlıklarında bilkuvve (potansiyel) olarak bulunan melekî özelliğin (ilmin), bilfiil (aktive) oluşudur. Beynin algılama mekanizması bu “bilkuvve” olanın “bilfiile” dönüşmesini sanki dışarıda (âfakta) meydana gelen bir olay gibi değerlendirmektedir!

Bu suretledir ki, Rasûl ve Nebiler, evren içre evrenleri yaratanı, hakikatiyle, derûnlarında vahiy denen suretle (özlerinden gelip şuurlarında açığa çıkması suretiyle) yaşamışlardır. Bunun sonucu “SÜNNETULLÂH”ı “OKU”muşlar (ikra) ve bu “OKU”duklarını insanlara aktarmışlardır!

Onların bize aktardığı bu “OKU”nan verilere göre... Bugün yeryüzünde var olan insan, sonsuzluk için var olmuş bir yapıdır ve asla “ölüm” ile yok olmayıp yaşamına sonsuza kadar ve de geriye dönüşsüz hep ileriye doğru devam edecektir. “Ölüm”, bildiğimiz biyolojik bedenin yaşamının son bulup, kişinin “ruh” adı verilen bedeniyle yaşamına devam etmeye başlamasının adıdır.

    Yeryüzünde yaşamış, o en muhteşem beyin ve sonsuzluğun en muhteşem RUHU’nun, gelmiş geçmiş tüm beyinlerden üstün yanı ise öncelikle şudur:

    O, hem ismi “ALLÂH” olanı en mükemmel ve kapsamlı şekilde anlatmıştır; hem de “SÜNNETULLÂH”ı bütün incelikleriyle gözlerimizin önüne sermiştir, vahyolan Kur’ân-ı Kerîm’de!

O’nun dışında bu açıklamanın değil benzerini yapmak, açıkladıklarının yanına dahi yaklaşamamıştır hiç kimse!

O’nun bildirip açıkladığı Kur’ân-ı Kerîm tümüyle mutlak gerçeği vurgular!

İnsanlık, bildirilen bu gerçeğe göre, Dünya yaşamından sonra bir başka boyutta yer alacak; herkes, Dünya’da kendisinden açığa çıkanların kendisine ne getirdiğini veya neler kaybettirdiğini o ortamda görüp, sonuçlarını yaşayacak, yaşam mahalli ya azap ve sıkıntı mahalli olacak ya da huzur ve mutluluk ortamı olacaktır.

“Sünnetullâh”ın bireyi ilgilendiren yönü itibarıyla, herkes kendisinden açığa çıkanların sonucunu kesin bir şekilde yaşayacaktır bu Dünya’da ya da devamı olan boyutta.

“Sünnetullâh” denilen Allâh yaratısı Sistem ve Düzen, her an, varlığını oluşturan Allâh isimlerinin oluşturduğu özelliklere göre, yeni bir oluşla var olmakta ve evren, her an yenilenmekte; yaratış, her an değişerek, yenilenerek sonsuza devam etmektedir.

İsmi “ALLÂH” olarak tanıtılanın, algıladığımız boyuttaki en büyük mucizesi bana göre “beyin”dir! İnsanlık henüz bu mucizeyi değerlendirmekten çok uzaktır! Bu konudaki pek çok tespitlerimizi henüz yazabilme imkânımız yoktur maalesef. Zira yirmi-otuz yıl önce yazdıklarımız, bugün daha yeni yeni konuşulmaya başlanmıştır.

İnsan gerçekte salt bir düşünceden ibarettir!

Zaman ve mekân, esasen insan beyninin algılama sistemine göre vardır!

İnsan gerçekte salt bir düşünceden ibarettir! “Allâh” yaratısı veritabanının kendisinde açığa çıkarttıklarının sonuçlarını her an yaşamakta olan bir kuldur insan!

Herkes kendisinden açığa çıkanların sonuçlarını âhiretinde kesinlikle yaşayacaktır! Bu çok önemli gerçek dolayısıyla da herkesin “SÜNNETULLÂH” denilen ve “DİN” olarak tanımlanmış olan değişmez “Evrensel Sistem ve Düzen”i, değişmez evrensel yasaları çok iyi öğrenmesi gereklidir, kendi geleceği dolayısıyla.

Bu açıklamamızı şu cümleyle noktalayalım:

Evrensel gerçekleri ve “ALLÂH” ismiyle işaret edileni bize bildiren en muhteşem “BEYİN” ve sonsuzluğa uzanan o en muhteşem “RUH”u, ne gerekçeyle olursa olsun bu Dünya’da değerlendiremeyenler, bunun sıkıntı ve acısını sonsuza dek çekeceklerdir.

AHMED HULÛSİ 25 Nisan 2006

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kur'ân ve Yeni Çağ
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:04 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Kur'ân ve Yeni Çağ

“1428”...!?

Yeni bir yıla giriyoruz bugün… Yeni bir döneme…

Hayretteyim!..

Hicreti esas alan Müslümanların takvimine göre yüzyılın başını 27 yıl geçti ve

yeni bir yıla, yeni bir döneme daha giriyoruz; ama hâlâ umdukları gibi bir

“Müceddid” (yenileyici) gelmedi! Beyaz atı ve elinde kılıncıyla ya da tüfengiyle

Mehdi ortaya çıkmadı! Psikiyatrinin ilgi alanına giren bazı mehdiler(!) ise

konumuz dışında.

Peki, gerçekten böyle biri mi yok? Yoksa böyle biri var da, bizim

şartlandırıldığımız şekilde biri olmadığı için mi fark edemiyoruz?

Her neyse…

Gelmedi güya, ama biz hızla yenileniyoruz(!?) yepyeni anlayışlarla…

Köyüme ulaşan haberlere göre…

Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Anayasal Kurumu ilan etti ki; vücut

hatlarını gösteren kıyafetler giyen kadınlar teşhircidir!

Muhyiddini Arabî, İbrahim Hakkı Erzurumî, Mevlâna Celâleddin, İmam Azîz Nesefî ve

nice bunlar gibi burçlar ilmini (astroloji) kabul eden, astrolojik tesirlerin

insanların tüm yaşamını –âhiret ve cennet boyutu dâhil– etkilediğini söyleyen

kişiler din dışıdır fetvası veriyor basında ilâhiyatçılar!

Kur’ân, insanların ölümü TATMAK suretiyle boyut değiştirip yaşamlarına devam

edeceklerini bildirirken... Allâh Rasûlü, kabirdeki kişilerin canlı ve

kendilerine hitap edeni duyar hâlde olduklarını vurgularken… Bütün Müslümanlar

Âmentü’de “vel ba’sü badel mevt”, yani “mefta oluşumla birlikte ölüm ötesi

yaşamıma bâ’s olacağıma iman ettim” derken... Ölen(!?) insanın toprak olup, sonra

tekrar topraktan yaratılacağını söyleyen bir kişi İlâhiyat Fakültesi’ne Dekan

seçilebiliyor; ortalıktaki bu tür ilâhiyatçılardan (tanrıbilimcilerden) ileri

geçilmiyor!

Daha, İmam Gazâli’nin açıkladığı “el Bâis” isminin anlamından ve “bâ’s”ın ne

olduğundan haberleri bile yok sayın din profesörlerinin!

FesubhanAllâh!..

Yenileniyoruz! Her nasıl yenilenmekse! Kulağın çınlasın ey Müceddid!

Bilinç, beynin “print-out”udur, yani dilediği kadarınının “çıktı”sı!

Neyse…

Dünya üzerinde yaşamakta olan bir sürü insan arasında, biz konumuza dönelim...

YENİ ÇAĞIN şifrelerini veren “KUR’ÂN” isimli, insanlık durdukça geçerli, muhteşem

bilgi kaynağının kodlarını çözmek için gerekli alt yapıyı kendimizde oluşturmaya

çalışarak…

Sonsuzluğun Muhteşem Ruhu Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın

işaretlerindeki şifreleri çözmeye çalışarak…

Zira gerçek yeni çağ, Kurân’ın değerinin günümüz bilgileri ışığında tüm Dünya’da

fark edilmesiyle yaşanacaktır… Ne var ki, bunun faturası ağır olacaktır

insanlığa… Doğum kolay gerçekleşmeyecektir.

Evet, konumuz evren içre evrenlerin hakikati… Bunu algılayan bilincimizin ne

olduğu…

Bilinç, beynin “print-out”udur, yani dilediği kadarınının “çıktı”sı!

Beyin dahi, İngilizcede “data” denen evrensel salt “bilgi”nin, “print-out”udur!

Dolayısıyladır ki, geçmişteki bir kısım önde gelen evliyaullâhın “âlemlerin aslı

hayaldir”, “yaşananlar hayal içre hayal içre hayaldir” şeklindeki keşifleri

mutlak gerçeği yansıtmaktadır!

Ceberût âleminden, “data”dan, yani “Esmâ mertebesinden” gelip, Nâsut âleminde

madde (?) dünyasında beyin olarak açığa çıkan ve tekrar geldiği yoldan “aslı”na

rücu eden (dönen) anlamlar, her an var olup yokluğa gitmekteler; yüzlerce yıl

önce keşif yollu algılandığı üzere.

“Salâvat ve Ayna Nöronlar” ile “Kurân’ı Neden Anlamıyoruz?” başlıklı yazılarımda,

insanın “madde” algılamasının yalnızca beş duyudan kaynaklanan bir zan olduğunu,

oysa içinde yaşamakta olduğumuz gerçek boyutun çok farklı olduğunu anlatmaya

çalışmıştım.

Muhteşem bilgi kaynağı Kurân’ın ve Allâh Rasûlü’nün işaretlerinin hakkıyla

değerlendirilmemesi sonucu, tamamen saptırılmış bir din anlayışının toplumlara

yerleştiğini, bunun sonucunda da çoğunluğu her şeyi madde sanan ve gelecekteki

yaşam boyutlarının dahi “madde” üzerine kurulu olduğunu hayal eden bir neslin

yetiştiğini fark ettirmeye çabaladım.

“Dünya’da âmâ olan (basîret körü), âhirette de ebediyen âmâ kalır” uyarısının

nedenlerini anlatmaya gayret ettim.

“Dünya” ismi bir anlamıyla üzerinde yaşadığımız arza işaret ederken, diğer

anlamıyla da “kişinin dünyasına” işaret eder!

“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir” hükmü, “kişinin

dünya”sıyla ilgilidir; fizik Dünya ile değil!

Bütün insanlar kendi dünyalarında yaşarlar. Kendi “nokta”larının projeksiyonu

içinde oluşan konideki “dünyalarında”! Birbirleriyle iletişimlerine rağmen! Rüya,

bunun apaçık misalidir.

Fizik Dünya’nın cehennemi her ne kadar Güneş ise de, Dünya, sonuçta Güneş içinde

buhar olup, yok olup gidecek; algıladığımız anlamda toprak veya madde kalmayacak

olsa da... Kişinin cehennemi, hem bulunduğu mahal itibarıyla, hem de içinde

yaşadığı hâl itibarıyladır. İçinde bulunduğu bedeni ve yaşadığı ortamın canlıları

itibarıyla yaşayacağı cehennem yanı sıra, bir de bildiğimiz anlamdaki ateş değil,

kişiyi yakan manevî anlamdaki ateştir! Tıpkı çok sevdiğini, bağlı olduğunu

yitiren insanın yanmasına yol açan ateş gibi! Bu olay Kurân’da, kişinin tekrar

tekrar derilerini yakan ateş olarak sembolleştirilmiştir. Yoksa maddenin ve

dolayısıyla maddeden oluşan bedenin olmadığı ortamda, fizik ateş tahayyülü

yalnızca robot beyinlerin ezberleyip tekrar edeceği bir olaydır!

“Dünya” ismi bir anlamıyla üzerinde yaşadığımız arza işaret ederken, diğer

anlamıyla da “kişinin dünyasına” işaret eder!

Hadislerden haberi olmayan ya da aklı basmadığı için onları inkâr eden din

adamları ve ilâhiyatçıların (tanrıbilimci) bu olayı deşifre edebilmesi elbette

mümkün değildir.

“Kıyamet günü, Güneş’in Dünya’ya bir mil mesafeye geleceğini, insanların sıcaktan

terlerinin bellerini ya da ağızlarını gemleyeceğini” söyleyen Allâh Rasûlü’nün

nasıl bir cehennemden söz ettiğini anlamak için çok kapsamlı ve sistemli düşünen

bir beyne sahip olmak gerekir. Âyet ezberleyip, üç kuruşluk aklının kavrayamadığı

hadisleri inkâr eden sözde din âlimlerinin bu konuları değerlendirmesi elbette

mümkün değildir.

Olayın bu kadar açık ve sarih yanlarını kavrayamayanların, insanın hakikatini,

varlığın aslını ve insanın ne yönüyle cennet diye tanımlanan boyutu, nasıl ve

nerede yaşayacağını ya da neden, nasıl yaşayamayacağını anlaması ise hiç mümkün

olmaz elbette.

Öte yandan, tasavvuf menkıbeleriyle ömür tüketip; mahallelerindeki zamanın

“gavs”ı(!) olan şeyh efendinin “Her şey Hak'tır, Hak’tan başka bir şey yoktur,

ben de Hakk’ım, sen de Hak’sın” anlatımlarıyla avunan kişilerin, “zâhidân”ı

(yoğun ibadetle tanrıya tapınan) evliyadan sanması elbette ki gayet normaldir.

“Ben Hakk’ım” diye bağırmaya başlamanın, “Nefs-i levvâme” düzeyinde kendindeki

hakikati yaşayamamanın bunalımı içindeki bilincin, “Mülhime” düzeyindeki

varlığının hakikatine ait ilhamları almasının sonucu olduğunu...

“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”

diyenin, “cübbemin altında Allâh’tan gayrı yok” diyenin, bunları “Mülhime”

bilinci yaşantısı içinde aldıkları ilhamlarla söylediklerini ve orada “Velâyet”in

daha kokusunu bile almamış olduklarını ne bilsin bu yolun heveslileri…

Ne bilsinler, kerâmet sandıkları bir kısım olağan dışı olguların, “Velâyet”

delili olmadığını… Müslüman olmayanlarda bile bunların açığa çıkabildiğini!

İstidraç ile kerâmetin aynı mekanizmayla meydana geldiğini… Bu yüzden de,

evliyaullâhın, “kevnî kerâmet”leri hoş görmeyip, “önemli olan ilmî kerâmettir”

dediklerini nereden bilecekler... Peki, ne ola ki o “ilmî kerâmet” denilen?

Kişilerin bilgilenip gerçeği görmemeleri için, her türlü araştırma, sorgulama,

başkalarının eserlerini okuma yasaklanmıştır pek çok çevrede!

Bir sürü insan, körü körüne tâbi olup, zamanın “Gavs”ı olduğunu sandığı şeyhinin

öğretisiyle geçer gider Dünya’dan, kendi hayal dünyası içinde. Niceleri geçmiş

böyle ve hâlâ geçmekte...

Velâyet, “Mutmainne”de başlar en dar kapsamlı müşahededen… “Risâlet” ile son

bulur en kapsamlı hâli “Sâfiye” ile…

Velî’de başlayan müşahede, gerçeklere şahit olma kemâlâtı, Rasûl’de zirveye

oturur. “Risâlet” varlığını “El Veliyy” isminin işaret ettiği özellikten alır.

Rasûller dahi velâyetleri itibarıyla farklı kapsamlara sahiptirler.

Nübüvvet, “dünyevî bir görevdir”; Dünya yaşamında son bulur ve âhiret yaşamında

işlevi yoktur. Nebi’ler dahi Velî’dirler ve velâyet kemâlleri ile âhirette yer

alırlar.

Velâyet, varlığın hakikatini yaşama açılımıdır.

Nübüvvet, varlıkta geçerli olan ve “Sünnetullâh” denen Sistem ve Düzen’in

işleyişini bildirme ve buna göre ne yapılırsa sonucunun ne olacağını bildirme

işlevidir.

Risâlet, velâyetin zirvesinin adıdır.

Velîler, “Allâh kubbesinin örtüsü altındadır” ve onları dışarıdan bilmek mümkün

değildir.

Öğrendiklerini “tekrarlamak” ve eskilerin anlattıklarını “yinelemek” velâyet

değildir; velâyet, kişiye özgü bir yaşam hâlidir! “Velâyet” konusunun detaylarını

“BİLİNCİN ARINIŞI” isimli kitabımızda yazmıştık. İsteyenler oradan okuyabilirler.

Bunları kısaca geçtikten sonra, geldik şimdi işin kavranılması zor olan bölümüne…

Varlığın aslı “Esmâ mertebesi” yani “Allâh isimlerinin işaret ettiği özelliklerin

bulunduğu âlemdir” dedik.

“Allâh isimleri”nin bize bildirilen anlamları, son derece sığ ve dar kapsamlıdır.

Beşere GÖRE anlatılan anlamlardır. Gerçekte bu isimlerin işaret ettiği anlamlar

ve varlığı oluşturmadaki işlevleri çok çok kapsamlı ve farklıdır.

Madde dünya, et-kemik insan ve gökte tanrı anlayışı ile olaya bakmaktan

arınamadığımız sürece, “Allâh” isimlerinin anlamı konusunda da maalesef çok sığ

düşünmekten çıkamayız. “Tanrının güzel isimleri” der, onları ezberleyip tekrar

etmekle “ihsa” ettiğimizi sanarak avunur, bunların bize niye bildirilmiş olduğu

veya konuya nasıl yaklaşmamız gerektiği hususları üzerinde hiç durmayız.

Oysa diğer tarafta…

Batılı bilim adamları, bugün ulaştıkları son noktada, fizikten, “teorik fiziğe”

dönmek zorunda kalmışlardır. Deneye dayanan bilim, bugün artık teorik fizik

olarak yaşamını devam ettirmek zorunda kalmıştır varlığın orijinini keşfetme

sahasında!

Gözden beyne giden dalga boyları, okyanustan bir zerre bile değildir.

“Madde” anlayışı günümüz fizik anlayışında varlığını tümüyle yitirmiş, yapı taşı

olmaktan çıkmış, yapıda algılanan taş noktasına inmiştir!

Geri kalmış ülkelerin insanları, “madde”yi esas alan bir fizik ve DİN

anlayışındayken; bilimsel gelişmeleri yakından takip eden kişiler teorik fizik ve

“spiritüel din” anlayışına ulaşmışlardır.

Ulaşılan “spiritüel DİN” anlayışı ise, yeni bir şey olmayıp, 1400 küsur sene

evvel Allâh Rasûlü muhteşem insan Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın açıklayıp;

O’nun yolundan giden evliyaullâhın yaşadığı, tasavvuf adı altında mecazlarla,

işaretlerle anlatılmaya çalışılmış “DİN” gerçeğidir.

1400 küsur yıl önce Mekke’den doğmuş ilim güneşi, bugün Batı’dan bilimsel doğuşa

başlayarak, Kurân’ın ve Allâh Rasûlü’nün verilerini teyit etmekte ve insanlığa

altın çağın müjdesini vermektedir.

Yeni çağ, Kur’ân bilgisinin bilimle deşifre edileceği çağ olarak insanlıkta

yerini alacaktır.

Evet, gelelim “Esmâ mertebesi” tanımlamasının işaret ettiği realiteye…

Önce fark edelim ki…

Beş duyu ile önünü görmeye çalışan insanlık, sanki yerden göğe uzanan metrelerce

uzunlukta bir çelik duvarın önünde durmakta; jilet kalınlığı kadar bir alandan,

duvarın arkasını görmeye çalışmaktadır!

Bilimin algı kaynağı gözün görme sınırları, santimetrenin on binde dördü ile

yedisi arasıdır. Santimetrenin üssü eksi 35’lerden (1-35cm) başlayan dalga

boylarından kilometrelerce uzunluktaki dalga okyanusu içinde gözden beyne giden

dalga boyları, okyanustan bir zerre bile değildir.

İnsanlığın evrenden algıladıklarının tamamı %4’tür günümüz bilimine göre… Geri

kalan %96 ise bize karanlıktır. Hesaplamalara göre bunun %60 küsuru dark

(karanlık) enerji ve %30 küsuru da dark (karanlık) madde… Uyarayım; burada

kullanılan “madde” kelimesini beş duyu ile algıladığınız “madde” ile

karıştırmayın… İsim benzerliği olaydaki… Gerçekte, sizin algıladığınızı

sandığınız gibi bir “madde” hiçbir zaman var olmadı!

Evet, tüm bilimsel tespitler, bu göz kökenli algılanan verilere göredir…

Oysa, beyin, orijini itibarıyla nedir? Et mi?.. Biyokimya mı? Biyoelektrik mi?

“Bileşik atomik evrensel kitle”de bir bölüm mü?.. Ya da ne?..

On bir boyutlu evren modelini ortaya koyan string teorisi, bazılarının “state”

dediği, bizim “data” kelimesini kullandığımız salt “bilgi”nin kendi içindeki

dönüşümünden başka bir şey değildir.

String hareketleriyle açığa çıkan her şey, “data”daki “Allâh isimleriyle işaret

edilen özelliklerin” (bilgi) oluşturduğu “sanal” (virtual) gerçekliktir.

Bu sanal-virtual gerçeklik, “Allâh” isimlerinin işaret ettiği özellikler

dolayısıyla, birbirini oluşturan algılama katmanlarıyla, “beyin” dediğimiz yapıyı

ve insan algılamalarını meydana getirirken; biyolojik anlamda beyni olmayan,

evrendeki sayısız varlıklarda dahi sanal-virtual “beyin”lerle, sayısız algılama

türlerini meydana getirmektedir.

String hareketleriyle açığa çıkan her şey, “data”daki “Allâh isimleriyle işaret

edilen özelliklerin” oluşturduğu “sanal” gerçekliktir.

“Görünmez varlıklar vücudunuzda gezer farkında olmazsınız” uyarısını yapanlar,

insan bedeninin diğer dalga yapılı varlıklar için belki de top sahası kadar geniş

dolaşma alanı olduğuna, insan bedeninin boşluklardan ibaret olduğuna dikkat

çekmişlerdi.

Bilinç, nasıl beynin açığa çıkmasını istediklerinden ibaretse, sanki bilgisayarın

monitörü hükmündeyse; bir “print-out” ise…

Gerek insandaki biyolojik beyin ve gerekse dalga okyanusundaki sayısız canlılarda

var olan sanal-virtual beyinler dahi, gerçekte “data”nın sanal çıktılarıdır. Esmâ

mertebesinin, âlemlerini seyridir.

Enerji, ilâhî kudretin algılanışının günümüzdeki adıdır!

“Data”, yani salt “bilgi”, tüm anlam ve kavramların anası-aslı, fakat bir anlama

bürünmemiş hâli, ilâhî ilmin ilk zuhurudur. Bu, ilk ve tek tecellidir. Hayatın

kaynağı olmasına işaretle “RUH” veya “Ruh-u Â’zâm” adı verilmiştir. İhtiva ettiği

“ilmi ilâhî” itibarıyla “Akl-ı evvel” denilmiştir. “Allâh önce aklı yarattı”

işareti bu noktayadır.

“Melekût” boyutu, bu sanal seyir boyutunun varlığıdır! Bu boyutun anlamları,

evren içre evrenleri ve varlıklarını meydana getirirler; algılayana göre var olan

bedenleriyle… “Akl-ı küll” ve “Nefs-i küll” tanımlamaları buradaki iki özelliğe

işaret eder. Burada, anlamlar belirginlik kazanmıştır evren içre evrenler

sûretinde. “Esmâ mertebesi”nin tenezzülü ile bu boyut meydana gelmiştir.

Hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar vasıfları, “Esmâ mertebesi”

dediğimiz salt “data” veya “bilgi”nin varlığını oluşturandır! “Nokta” bunların

tümünü kapsayan tekil yapıdır!

Bu isimler, aynı şeydeki yedi ana vasfa işaret eder ki, bunun sonucu da

“Tekvin”dir! Böylece Esmâ özellikleri açığa çıkar ve “kevn” meydana gelir… Yani,

âlem içre âlemler, evren içre evrenler!

Burada algılayan esastır! Algılayana göre, algılananlar oluşur!

Algılayan?

Algılama, “birim”dir!

“Birim”, algılamayla hayat bulur. Bu algılama da, reaksiyonu oluşturur ve böylece

birim varoluşunun amacına “kulluk” etmiş olur. Bize “iyyake na’budu” her namazda

“OKU”tulurken, yapacağımız mi’râc ile bu gerçeği hissetmemiz istenmiştir,

kanaatimce.

“Siz onların zikrini anlayamazsınız” hükmü, bu boyutsal derinlikte var olan

birimler ve yerine getirdikleri “kulluk” dolayısıyladır. Kişi, kendi varlığındaki

“birim”lerden, evren içre evrenlerde yer alan sayısız “birim”lere kadar,

hiçbirinin “kulluğu”nun neden, nerede, nasıl olduğunun farkında değildir.

Algılama, “birim”in hakikatindeki “Esmâ özellikleri”nden kaynaklanır. “Esmâ

mertebesi” denince, sayısız özellikleri olan “tek bir yapı”dan söz edilmektedir.

Bundaki çeşitli özellikler, sayısız birimleri yaratmakta ve onlara sayısız

özellikler bahşetmektedir kendi varlığıyla.

“Her an yeni bir şan alması”, bu tekilliğin, tek kare resmin her an yeni bir

görüntüsü olarak kabul edilmekte… Bu da, âlemlerin her an var olup daha sonra yok

olması olarak nitelenmektedir.

“Allâh” adıyla işaret edilen, Zât’ı itibarıyla, Esmâ mertebesi olarak açığa

çıkardığı “NOKTA” denilen âlem içre âlemler algılamasının getirisinden

“ĞANİYY”dir! Lütfen bunu iyi anlayalım.

Umarım, bu yazılarım bazılarınızdaki, “insan gibi düşünen, gökyüzünden bizi

seyreden, namaza durunca huzuruna çıkılan; gökten aracılarla kitaplar yollayıp

emirler yağdıran tanrı baba anlayışı”nı ortadan kaldırıp; Hazreti Muhammed

(aleyhisselâm)’ın “Allâh” ismiyle işaret ettiğine yönlendirir… Allâh Rasûlü’nü

de, “sevgili peygamberimiz” kabulünden çıkarıp “Hakikat-i Muhammedî”nin insanlık

âlemindeki muhteşem açığa çıkışını fark etmeye bizi yönlendirir…

“İnsan gibi düşünen tanrı” sanısından, “Allâh ahlâkıyla ahlâklanın” anlayışına

ulaşmak için, “Allâh” adıyla neye işaret ediliyor, önce bunu anlamak zorunludur!

Kurân’daki çeşitli sırlara işaret eden âyetleri önce fark etmek; sonra da

üzerlerinde derin düşünmek, çok farklı değerlendirmeler getirir insana… İnşâAllâh

bir gün buna da sıra gelir.

AHMED HULÛSİ 20 Ocak 2007

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mehdi ve Mehdîlik
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:01 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Mehdi ve Mehdîlik

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın bazı açıklamalarında görüldüğü üzere, Allâhû Teâlâ’nın her yüz yılda bir, dini yenileyici, canlandırıcı kişi gönderdiği; ve bu kişinin İslâm Dini’nin yayılması için görev yaptığı, İslâm Dini’ni benimsemiş olanlar ve tüm manevîyat ehli kişiler tarafından kabul edilmektedir.

Bu kişinin görevi, yine Rasûlullâh açıklamalarına göre, “İslâm Dini’ni günün anlayışına göre izah etmek”, dinin eski insanlara ait bir şey olmadığını onlara anlatmak; ve böylece onların hakikate yönelmesini sağlamaktır...

“MEHDİ” adıyla anılan ve Hz. Rasûlullâh’ın on ikinci torunu olan kimse daha altı yaşındayken bir kuyuya düşerek boğulmak suretiyle ölmüş olduğundan, aslında beklenen şahsın bu kimseyle katiyen bir alâkası yoktur...

Beklenen kişinin lakabıdır “MEHDİ”...

Mehdi denilen kişinin en yüksek dereceli velî olacağı söylenir.

Bazı açıklamalarında Hz. Rasûlullâh’ın “Benim adımı taşıyan bir müceddid gelir ki...” sözü bazı yorumcular tarafından, bu kişinin adının “Ahmed” veya “Muhammed” olacağı şeklinde tefsir edilmiştir... Nitekim yukarıda bahsettiğimiz Kadyanlı Mirza Gülam, adının Ahmed olması hasebiyle ve cinlerin de iğfal edişleriyle kendisinin “MEHDİ” olduğunu sanmıştır...

Bu konuda “İbn MACE” isimli hadis kitabında epeyce bilgi vardır...

Tasavvuf ehlinin çok yakından bildiği hicrî ikinci bin yılının müceddidi (müceddid-i elf-i sani) diye nam salan İmamı Rabbanî Ahmed Faruki Serhendi ise “Mektubat” isimli kitabında “Mehdi”nin derecesi hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Geleceği haber verilmiş bulunan Hz. MEHDİ’nin de Rabbi, ilim sıfatıdır...

Bu zât da, Hz. Âli gibi İsa aleyhisselâm’a bağlıdır...

Sanki İsa aleyhisselâm’ın iki ayağından birisi Hz. Âli’nin başı üzerinde, ikinci ayağı da Hz. MEHDİ’nin başı üzerindedir...”

İslâm ansiklopedisinde ise, “MEHDİ” lakaplı beklenen kişi hakkında özetle şu bilgi verilmektedir:

“Mehdi’nin mânâsı, kendisine ALLÂH tarafından yol gösterilen kişi şeklindedir... Kelime, geçmişte bazı kişiler; gelecekte de kıyamet öncesinde gelecek bir kimse için kullanılmaktadır.

Bu kelime ilk defa olarak Emevi halifesi ikinci Ömer için ‘müceddid’ olarak kullanılıyor ve ikinci Ömer, Allâh’ın rehberliğine mazhar kabul ediliyordu...

Daha sonraki devirlerde ise, müceddidlerin birincisinin ikinci Ömer olduğu, nihayet yedinci ve sonuncusun da, iki görüşe göre, ‘MEHDİ’ veya ‘İsa’ olacağı kabul edilmektedir...”

İbn-i Haldun’un “Mukaddime” isimli eserinin “Fâtıma nesli ve onun hakkında insanların düşündükleri ve bu meseleyi saran karanlığın kaldırılması” faslında “MEHDİ” lakaplı kişi için de şöyle bahsedilmektedir:

“Muhtelif devirlerde İslâm halkının hepsi tarafından genellikle kabul edilmiştir ki;

Zamanın sonlarında, kıyamete doğru, Hz. Rasûlullâh ailesinden, dine yardım edecek ve adaleti muzaffer kılacak bir kimse zuhur etmesi zaruri olarak icap eder; ki müslümanlar O’na tâbi olacaklardır...

O, müslüman ülkelerde hâkim olacak ve kendisine ‘EL MEHDİ’ denilecektir...

Dünya’ya hâkimiyeti ise, İsa aleyhisselâm’ın nüzûlü ile birlikte olacaktır...

Mevsuk (sahih) hadislerle tespit edilmiş olan, kıyamet gününü diğer alâmetleriyle Deccal’in zuhuru, ondan sonra vukuya gelecektir...

İsa aleyhisselâm, O’nun ortaya çıkmasından sonra inecek; ve O’nun çıkışından bir müddet sonra ortaya çıkacak olan Deccal’i öldürecektir.”

İbn-i Haldun “Mukaddime”sinde “Mehdi” ile alâkalı yirmi dört hadisi uzun uzadıya nakledip, altı değişik şekli ilave ve hepsinin de sıhhatini münakaşa eder... Bu hadislerden on dördünde yenileyiciye -müceddide- “MEHDİ” denilmiştir...

Evet, işte “Mehdi” hakkında İslâm dünyasında düşünülenler, konuşulanlar, bu minval üzere sürüp gitmektedir.

Keza kıyamet konusunda da, İslâm dünyasındaki genel kanaat, hicrî takvimle 1600 yılından evvel kopacağı şeklindedir... Ki bu da gene bir gün Hz. Rasûlullâh kendisine sorulan:

− Kıyamet ne zaman kopar ya Rasûlullâh?..

Sorusuna:

− Ümmetim iyi giderse 1000’i geçer!..

Şeklinde vermiş olduğu cevaptan çıkartılmaktadır...

Keza halk arasında dolaşan:

“1500’e varmam, 1600’e kalmam...”

Şeklinde söyleyişler dahi aslında bu hadise dayanmaktadır...

Çünkü yorumcular 2000 rakamının verilmemesinden kıyametin 1000 ila 2000 yılları arasında kopacağını çıkartmışlardır ki, bu da yaklaşık bir hesapla 1400 ile 1600 yılları arasına rastlamaktadır.

Nitekim bu hesap üzerinde duran bazı müslümanlar, her müceddidin 200 yılda bir gelmesi hesabına da katarak yedinci ve son müceddidin 1400 yılı başlarında geleceğini ve bunun da son müceddid olması hesabıyla lakabının “MEHDİ” olması gerektiğini ileri sürmektedirler...

Her hicrî yüz yılın başında, Müceddid yani yenileyici çıkar.

Yine bu çevreler, “Mehdi” denilen kişinin en yüksek dereceli velî olacağını; istediği anda Dünya’nın istediği yerini görebilecek; istediği anda istediği yerde yönetim gücünü kullanabilecek güçte olacağını, İslâm dünyasından küfrü kaldıracağını; daha sonra da, nüzûl edecek olan İsa Nebi ile birlikte bütün yeryüzünde tek din olarak İSLÂM’ı anlatıp bütün MEZHEPLERİ kaldıracağını; tarikatları kaldırarak, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın devrindeki inanç sistemini ihya edeceğini söylemektedirler...

Çeşitli yerlerde ve tarihlerde bazen ortaya çıkıp, bazen de gizlice çevrelerine “Mehdi” olduğunu empoze eden pek çok kişi yaşamıştır ve hâlen de yaşamaktadır... Bunlar çevrelerindeki insanların bu konulardaki bilgilerinin son derece zayıf olmasından da istifâde ile, insanları rahatlıkla kandırabilmektedir. Öte yandan bu kişilerin büyük bir kısmı da zaten farkında olmadan CİNLERİN HÜKMÜ ALTINDA olan kişilerdendir. Ve cinlerin oyununa gelerek kendilerini “Mehdi” sanmaktadırlar. Çünkü ya gördükleri cin kaynaklı rüyalar, ya da aldıkları çeşitli cinnî ilhamlar onlara kendilerini “Mehdi” sandırmaktadır.

Kendilerindeki cinnî destek ile çevrelerindeki insanları etkileyebilen bu insanlara karşı ilim sahibi olmak ile “CİN DUASINI” okuyarak etki alanlarından kurtulmaktan başka çare de söz konusu değildir, bildiğimiz kadarıyla...

Gelişi müslümanlarca her an beklenen “Mehdi”nin, kesin geliş tarihine dair hiçbir delil yoktur ve “DİVAN” ehli hariç, evliyaullâh dahi bu konuda bilgisizdir... İslâmî takvimle zamanın 1400 yılını on yedi geçeye yaklaşması, konuyu günümüzde daha da konuşulur hâle getirmiş; ve bu yüzden çeşitli yerlerde kendini “Mehdi” sanan kimseler bir hayli türemiştir!..

Günümüzde, esef vericidir ki, ilimsiz pek çok kişi, kendini sırf cinlerin aldatıcı ilhamları yüzünden boş hayallere kaptırarak, “Mehdi” sanmakta ve çevrelerini de yanlış yollara sürükleyerek topluca CİNLERİN EĞLENCESİ olmaktadırlar.

    Oysa, “Mehdi”, Rasûlullâh açıklamalarına göre, Mekke’de ortaya çıkacak; sonra Medine’ye geçecek; üzerine bir ordu gönderilecek ve bu ordu tamamıyla yere batacaktır. Bu olaylar, O’nun “Mehdi” olduğunun delili olacaktır...

Aklı başında hiçbir insan, İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli ya da başka bir şehirde oturup kendinin “Mehdi” olduğunu iddia etmez!.. Şayet ediyorsa, konu ya psikiyatrinin sahasına, ya da cin tedavicilerinin ihtisas alanına giriyor demektir...

Bu konudaki düşüncemize gelince...

Biz, bu konunun zamana bırakılması; ve “bekle gör” görüşünün tatbik edilmesi taraftarıyız... Zira, her Hac mevsiminde “Mehdi” bu yıl ortaya çıkacak beklentisi içine girip; tüm geleceğe dönük planlarını yapan insanların yaklaşık yirmi yıldır sürekli hüsrana uğradığını gördük... Buna rağmen... Ne aczin dile gelişi anlamında inkâra sapar; ne de hakkında kesin deliller olmadığı ve imanın şartlarında bulunmadığı için, tasdik eder; eğer böyle bir kişi gelecek olursa, ve biz de onu görürsek, o zaman kesin kararımızı eldeki verilere göre verir; davranışlarımızı ona göre düzenleriz.

Şüphesiz ki zaman, en iyi açıklayıcıdır!..

AHMED HULÛSİ 1972

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Visual Studio 2015 Çalışmıyor ucrtbased.dll ı Bulamadım Hatası ve Çözümü
Yazar: RasitTunca - 03-07-2019, 01:51 PM - Forum: Webmaster Bilgileri - Yorum Yok

Visual Studio 2015 Çalışmıyor ucrtbased.dll ı Bulamadım Hatası ve Çözümü

"ucrtbased.dl" DLL Bozuk veya bulamadim Hatasi

Çözümü

Bilgisayarimizdan Systemsteuerungen e gidiyoruz oradan program yükle sil seçeneğine tıklayıp

ordan visule studya 2015 e sağ tıklayıp degiştir i seçiyoruz

[attachment=47341]

açılan pencerede önce seç ayarla veya 'modify' seçeneğine tıklıyoruz ve açılan yeni menüden visul studio 2015 c +++
bu seçenek önce kapalı oluyor üstteki ilk linkin yanındaki oka tıklayinca bu seçenek açılıyor o zaman onu seçip resimdkei gibi 'update et'  alltaki linke tıkla ve update yaklaşık  5 ile 10 dakika sürüyor sonra tamami tıkla ve yeniden calıştır benimki calıştı sorunsuz. sizde deneyin

kolay gelsin

[attachment=47342]

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Zikir Nedir? Vird Nedir? Evrad Nedir? Örnekleri ile Kısa Anlatım
Yazar: RasitTunca - 03-01-2019, 02:50 AM - Forum: Raşidi Tarikatı Sorular Cevaplar - Yorum Yok



Zikir Nedir? Vird Nedir? Evrad Nedir? Örnekleri ile Kısa Anlatım

Zikir Nedir : Sözlük  manası ile, anmak, hatırlamak, unutmamak, ve çokca tekrar etmek, ve unutmamak için çokca tekrar etmek manalarını taşır.

Raşidi Tarikatına Göre Zikir Nedir : Zikir bir frekans aralığıdır, ve esas mana ile, sadece bir kelimenin çookca tekrarına verilen isimdir ki, mesela o kelime "Allah", "Rahman", "Kerim" gibi bir isimin veyahutta "Ya Kerim" ve "Ya Rahman" gibi bir niyazın ve çağırmanın, çookca tekrarı, veyahutta iki kelimeli "Elhamdülillah", Sübhanallah" gibi anlam ifade eden iki kelimenin çookca tekrarına verilen isimdir ki, bu sayede insan beyni kainata, belli bir frekansı devamlı olarakdan yayıp gönderir. ve uzak bir yere gönderilmek istenlen bir zikirin adedi, daha yüksek ve çok olmalıdır, ve kesik kesik olmamalıdır, aynı frenaks aralığının çokca tekrarı olmalıdır. Mesela Allah zikirinin ebced değeri 66 olduğu gibi, bu kalp frekansı denilen "1 Hertz" inde değeri 66 dır. Kalbin bir defa Allah demesindeki yaydığı frekans demekdir. Diğer zikirlerinde buna benzer "hertz" cinsinden bir frekans değeri vardır.

Raşidi Tarikatına Göre Vird Nedir : Vird anlamlı bir cümlenin, belli zaman aralıklarında, devamlı tekrarına verilen isimdir ki : Mesela sübhanalllah bir zikir idi, ve elhamdülillah bir zikir, ve Allahuekber de yine bir zikir, ve bunların anlamlı bir cümlede kullanilmiş hali ile "Subhânallâhi velhamdulillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber, Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm."  şeklinde günün belli vakitlerinde,  her gün, veya buna yakın, iki günde bir gibi, sabah ve akşam gibi, beli vakitlerde, devamlı takrarına verilen isimdir ki, bu sayede belli bir melek grubunun yaydığı frekans aralığına girilmiş olur, ve bir nevi onlardan olunmuş olur. Mesela çok sesli sanat müziği icra edilirken, saz, cümbüş, keman, zil,... hepsi aynı notayı, farklı sesler ile zikrederler, ve toplamı, bir eser, bir şarkıyı oluşturur, işte insanların, bitkilerin, hayvanların ve maddelerinde, aynı virdi tekrar etmeleri, kainata yaymalarıda, böyle bir uhrevi şarkının, mesela rabbimize doğru söylenilmesi gibidir. ve eğer bunun içinde  bir ddilek ve bir istek var ise, rabbimizde o isteğimize cevap verir. Allah,Allah dedin de, mesela ahmet ahmet dedinde, ahmet buyur ne istiyorsun deyince, diyecek sözün yoksa, ahmet kızar,  ne meşgul ediyon beni demez mi? ve zikir eden, Allah rahman,...  diyen kimse, ardına isteği, muradı neyse onu istemelidir, ahmetten bir isteği olan onu cağırır, ve o duyasıya kadar cağırır degil mi? isteğin yoksa, dalgamı geçiyorsun sen onu çağırarakdan.

Raşidi Tarikatına Göre Evrad Nedir : Zikir anlamlı bir veya iki kelime idi, vird anlamlı bir cümle, ve evrad ise, çookca virdden oluşan bir şarkı gibidir. "Raşidi Zikir Evradı" gibi. yani çookca anlamlı cümleden oluşan, ilahi bir şarkının, ve ya bir isteğin, rabbimize iletilmesi, veya onun görevli meleklerine ilga edilmesi ki o istegin O na ulaştırılması için, hergün devamlı, ve belli vakit ,aralıklarında tekrar edilmesidir.  Faidesi ise, mesela senin bir mahkemelik davan var, ve mahkemeye dava açarken, olan biteni kısa cümleler halinde, anlamlı ve makul bir şekilde izah etmek için, bir dilekçe, yani cümleler toplamı yazman icab eder. ve işte evrad da Allahin esmaları, veya kuran ayetleri, veya belli dua terkibilerinin, veya salavatlar gibi bazı özel zikirlerin toplamı ile, ya bir isteği, yahut belli bir getirisi olan, peygamberin söylediği, şunu zikrederseniz, cennette şu dereceya ulaşırsınız dedıği, bazı zikir ve virdlerin, veya isteklerin toplamindan  oluşan, bir dilekçenin, veya manzum bir şarkının, gorevli meleklere duyurulması, onların sayesinde rabbimize iltetiılmesidir. Allahın bunun için melekleremi ihtiyacı var derseniz, önce sizin melek ne demek onu algılamanız lazım, burada melek görevini frekans denilen bir dalga boyutunun uzaklara taşıması manasını ele alınca, bir frekansın yayılaması için, belli dalga boyutuna ihtiyaç varmı yokmu, ve Allah bunu bu yasaya bağlamış mı? o önemli, yani Allah herşeyi belli yasalara ve meleklere tayin etmiş, sen ona melek değilde, sadece dalga olarakdan bakarsan, melek nedir anlamamış olursun.

ve bir nükte vardır:

Adam oğlunu Amerika ya okumaya gönderiyorum diye gönderir. O da gider, orada ingilizce ögrenip okuyacağına, aldığı parayı yer çarçur eder, ve bir gün izine geliyorum diye gelir, adam sorar, oğlum ingilizce ögrendin mi? öğrendim der. peki ingilizce ağac ne demek der? oğlan hemen uydurur:
"dan" demek der.
peki iki ağaç ne  demek der
" dan dan" der
peki orman ne demek der
"dandiri dandan dandiri dandan" der
yani işte zikirde anlamlı bir veya iki kelimenin tekrarı,
vird anlamlı bir cümlenin tekrarı, ve Evrad da işte dandiridandan olmuş oluyor.

Sibh veya Tesbih etmek : Bir zikiri belli bir sayıda tekrar etmek demekdir. Nitekim sübhanallah demek işte Allahin isimlerini bilerek ve belli sayıda tekrar ederim demekdir.
Ezkar: Zikredilen şey demekdir, mesela ezkarın ne deyince, Ben rahman zikiri çekiyon demek gibi.
Zakir : Zikreden kimseye verilen isimdir.
Tesbih : Zikirdeki belli sayıyı muhafaza edebilmek için hafızalı abaküsdür.
Misbah : Tesbihin, abaküsün cinsini belirtir, ağaçmı, naylonmu, cammı, taşmı elmasmı, zümrütmü, yakutmu gibi. Tesbihin renk ve cinsine göre zikir farklı enerji boyutu yayar.


Kaynak :
Raşit Tunca
Schrems, 1 Mart 2019 Cuma

Bu konuyu yazdır