Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Dini Makale "Hatalarımızdan Ders Alalım"
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:47 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Dini Makale  "Hatalarımızdan Ders Alalım"



İnsan, bir yandan akıl sahibi olduğu gibi, bir yandan da çeşitli his ve arzuların tesiri altında olan bir varlıktır. Bu sebeple çoğu zaman doğruyu yanlışı bildiği halde nefsine tam hakim olamaz, yanlış veya eksikler yapar.

Bu durum, hem Allah-u Zülcelâl’in takdiri iledir, çünkü Allah-u Zülcelal insanı zayıf yarattığını bildirmiştir, hem de kulun yeterince azimli olmayışı ve Allah’tan yardım istemeyişindendir. Bu durumda kul kendi nefsinin hatasına üzülmeli, Allah’ın takdirine –haşa- suç bulmaya kalkışmamalıdır.

Ebû Saîd kuddise sirruh’a soruldu:

“Kulun aynı anda hem rızâ hem de hoşnutsuzluk göstermesi caiz olur mu?” O da buyurdu ki:

“Evet kul hem Rabbına rızâ, hem nefsine ve Allah’la ilişkisini kesen her şeye hoşnutsuzluk gösterebilir.”

İnsan, dünyevi veya uhrevi bir hatasından dolayı pişmanlık yaşadığında aşırı üzüntü ve ümitsizliğe kapılmamalıdır. Çünkü insan hatasından ders alıp kendini düzeltmeye çabalarsa her şey onun için hayırdır. Hatta bazı hataları olan bir insan olup alçakgönüllülükle özür dilemesi, kendini hatasız görmesinden daha iyidir. Bu sebeple son noktada kulun hatalı tercihler yapması da hikmetsiz değildir.

Kul bir takım hatalar işleyip de kendi acziyetini, cehaletini, irade zafiyetini gördüğü zaman nefsine itimat etmeyip Allah’ın yardımına ve hidayetine daha çok sığınır. Bu sebeple zaman zaman hatalar işlememiz de ilahi takdirin bir parçasıdır ve hikmetlidir.

Bununla beraber, kasten kötülük ve zulümler işleyip de bunları –haşa- ilahi takdirin gereği diye avunmaya kalkmak mümkün değildir. Çünkü kul ancak hayırlı ve meşru şeyleri Allah-u Zülcelâl’den isteme ve bunları meşru yollarda taleb etmek için teşebbüs etme hakkına sahiptir. Apaçık günah ve zulüm olan işlere bile bile girişen bir kişi, Allah’ın çizdiği hududu aşmış olur ve bununla cezaya müstehak olur.

Kadere rıza göstermek, insanı dünya ve ahiret için çalışmaktan alıkoymaz. Çünkü çalışmak da Allah’ın kaderindendir. Allah-u Zülcelal kullarına çalışmaları için akıl, güç kuvvet ve çeşitli imkanlar vermiştir. Helal ve iyi işlerde çalışmalarını da emretmiş, bu şekilde ihtiyaçlarını helalden temin etmelerinden razı olmuştur. Allah’ın “Çalışın, helalden isteyin” emrine uyan bir kul, Allah’ın ezelde takdir ettiği nimete kavuşur.

Bununla beraber kul ne kadar çalışıp çabalasa da “Kendim kazandım” dememeli, Allah-u Zülcelâl’in lütfundan nasip ettiğini bilmelidir. Çünkü çalışmak da, çalışacak bir imkan bulmak da, işlerin rast gitmesi ve hayırlı bir neticenin ortaya çıkması da hep Allah’ın lütfudur.

İşte bütün bunları bilen bir kul, dünyalık ve ahretlik bütün çalışmalarını Allah’ın lütfu bilir ve ona olan şükrünü artırmaya bakar. Bu açıdan ele alınınca kadere iman edenin ihlas ve samimiyetinin kuvvetleneceğini, Allah’a karşı edeb ve takvasının artacağını söyleyebiliriz.

Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh buyurur:

“Kim ki kadere boyun eğerse, râzı olursa Allah-u Zülcelal hazretleri onu yükseltir, tevazu ve edebi sayesinde onu Kendi’sine yaklaştırır. Kibir ve edeb noksanlığı ise seni Allah’tan uzaklaştırır. Tâat ve ibâdet seni ıslâh eder ve Allah’a yaklaştırır. Mâsiyet, günah ise seni ifsâd eder, Allah’dan uzaklaştırır.”

Kul her iyiliği Allahtan bilip, kötülüklerden de nefsini sorumlu tutup devamlı Allah’a karşı edebli olursa Allah-u Zülcelal kulundan razı olur. Böylece kul ayet-i kerimedeki “Razıyeten merzıyye” yani razı olmuş ve razı olunmuş kullardan olur.


Kaynak :
İslami Hayat Dergisi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Dini Makale "Tasavvuf ve Sünnet"
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:44 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Dini Makale "Tasavvuf ve Sünnet"



Tasavvufun temeli Kur’ân ve sünnettir. Çünkü Kur’ân ilâhî emirlerin yazılı bir metni, Peygamber (s.a.v) de onun uygulayıcı bir modelidir. Bu yüzden tasavvuf ehli, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı uygulaması demek olan sünnetine büyük önem vermişlerdir. Özellikle ilk tasavvuf klasiği sayılan Ebu Nasr Serrâc’ın el-Luma’ adlı eserinde bu konuya dâir ilginç bilgilere yer verilmiştir. Oradan özetleyerek yapacağımız alıntılar bu konuda bir fikir verecektir. Ebu Nasr Serrâc der ki:

Allah Teâlâ, Peygamber’ini şöyle vasfediyor: “O Allah ki, ümmîlere kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. O peygamber, onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları tezkiye eder, onlara kitâbı ve hikmeti öğretir.” (Cuma; 2)  Peygamber, bize âyetleri okuyor, Kitâb’ı, yâni Kur’ân’ı ve hikmeti öğretiyor. Hikmet, Hz. Peygamber’in sünneti, âdâbı, ahlâkı, hâlleri ve öğrettiği gerçeklerdir.

Cenâb-ı Peygamber (s.a.v), kendisine Hak katından indirilen ve teblîğ edilmesi istenen şeyleri teblîğ ile görevlidir. Nitekim Allah Teâlâ: “Ey şanlı peygamber, Rabbının katından sana indirilen şeyleri teblîğ et!” (Maide; 67) buyurmaktadır.

Allah Teâlâ, bütün insanlığa, kendisine itâat etmelerini emrettiği gibi, Peygamber’ine itâat etmelerini de emretmiştir: “AIlah’a ve Rasulü’ne itâat edin!” (Nur, 54); “Rasule itâat eden Allah’a itâat etmiş olur.” (Nisa, 80) Allah Teâlâ, ayrıca Peygamber’in getirdiğini kabul etmeyi de emretmiş bulunmaktadır: “Peygamber size neyi verirse alınız! ” (Haşr, 7) âyeti buna delîldir. Hz. Peygamber’in yasakladığından kaçınmak da Allah’ın emridir: “O sizi neden men’ederse ondan uzaklaşınız!” (Haşr, 7) Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in kerdisine tâbî olanlara doğru yolu gösterdiğini de belirtmektedir: “O’na tâbî olun ki, hidâyete erişesiniz!” (Araf, 158) Allah Teâlâ O’na itâati kabul edene hidâyet va’d etmiş: “O’na itâat ederseniz, hidâyete ulaşırsınız.” (Nûr, 54) emrine karşı çıkanları ise, fitne ve acıklı azapla tehdit etmiştir: “O (Peygaber’in) emrine karşı çıkanlar, başlarına bir fitne ve acıklı bir azâbın gelmesini beklesinler!” (Nûr, 63) Allah Teâlâ bize, kendi sevgisinin müslümanlara âid olduğunu; mü’minlerin Allah sevgisine mazhar olmasının ise, Hz. Peygamber’e tâbî olmakta bulunduğunu şu âyet-i kerîme ile açıkça belirtmektedir: “De ki: Allah’ı seviyorsanız, bana tâbî olun ki, Allah da sizi sevsin!” (Al-i İmran, 31)

Allah Teâlâ mü’minleri, Peygamber (s.a.v)’in yüce ahlâkına uymaya çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın Rasulü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)
Rasulullah (s.a.)’dan bize ulaşan pek çok haber ve rivâyet vardır. Rasulullah’dan bize kadar güvenilir râvîler aracılığıyla gelen bu haberlere yapışmak, bunlarla amel etmek bütün müslümanların boynunun borcudur. Çünkü Allah Teâlâ: “Namaz kılın, oruç tutun ve Peygamber’e itâat edin!” (Nûr, 56) buyurduğu gibi, “Şüphesiz sen doğru yoldasın (sırât-ı müstakîm)” (Zuhruf, 43) buyurmaktadır.

Bu âyetlere göre O’nu örnek almak, O’na tâbî olmak, O’nun emrine itâat etmek, -O’nu görsün görmesin- kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığın görevi olduğundan, tasavvuf erbabı bu konuda hayli titizlik göstermişdir.

Kur’ân’a uyan, fakat Allah Rasulü’nün sünnetine tâbî olmayan kimse, Peygamber’e tâbî olmamakla Kur’ân’a da karşı çıkmış sayılır. Mütâbaat ve iktidâ, yâni yolunu izleyip O’na uymak, Allah Rasulü’nün “güzel örnek” olmasının gereğidir. O’nun ahlâkı, fiilleri, hâlleri, emirleri, yasakları, tavsiyeleri, teşvik ve tehditleri konusunda bize ulaşan rivâyetlere uymak gerekir.

Tasavvuf ehli, Allah Rasülü’nü kendilerine örnek almaya çalışan kimselerdir. Onlar, Allah Rasulü’nün yücelttiğini yüceltir, küçük gördüğüne değer vermezler, O’nun çirkin gördüğüne çirkin, O’nun güzel saydığını güzel sayarlar. Beğendiğini beğenir, beğenmediğini terkederler. O’nun sabrettiğine sabrederler, O’nun düşmanlık beslediğine düşmanlık, dostlarına da dostluk beslerler. O’nun değerli saydığına değer verir, teşvik ettiğine yönelirler. O’nun kaçındığı şeylerden kaçınırlar. O’nun sünnetine, topyekün davranışlarına önem verirler; O’na tâbi olmayı esâs, Ondan uzaklaşmayı bid’at ve bâtıl sayarlar.

Kaynak :
islamcokguzel

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Dini Makale "Sünnet Bütün Hayatı Kuşatır"
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:42 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Dini Makale "Sünnet Bütün Hayatı Kuşatır"

Sünnet bütün hayatımızı kuşatan bir rehberdir. Bireysel mükellefiyetlerimizden toplumsal ilişkilerimize kadar her adımımız, her fiilimiz Sünnet’in ilgi ve belirleyicilik alanı içindedir. Zira Efendimiz (sav) ’in hayatı, sünneti ve sireti bütünüyle Kur’an’ın canlı bir tefsiridir. O’nun her sözü, her davranışı bizim için Allah Teala’nın rızasına götüren bir rehberlik niteliği taşır. Günlük hayatta, evinin içinde, komşularla ilişkilerde, devlet yönetiminde, mescitte ve sokakta… kısacası hayatın her anında ve alanında O, “canlı Kur’an” olarak biz mü’minlere yol gösterir. O’nun kılavuzluğu olmadan hakkıyla Müslüman olmak ve Müslüman kalmak mümkün değildir.

Efendimiz (sav) bir gün mübarek başını göğe kaldırıp bir süre tefekküre daldıktan sonra şöyle buyurdu: “Ilim sizden çekilip alındığı zaman haliniz nice olur?” Orada bulunan sahabîler biraz şaşkınlıkla şöyle dediler: “Ey Allah’ın Resulü! Bizler Kur’an’ın okuduğumuz ve ev halkımıza öğretip durduğumuz halde ilim bizden nasıl çekilip alınır?” Efendimiz (sav)’in mukabelesi son derece düşündürücü oldu: “Tevrat ve İncil Yahudiler’in ve Hristiyanların elindeyken onlara bir fayda sağladı mı? (Ahmed b. Hanbel)

Evet, Tevrat ve İncil, Hz. Musa ve Hz. Isa (ikisine de selam olsun) ümmetlerinin bir süre sonra Yahudileşmesine ve Hristiyanlaşmasına mani olmamıştır. Bu son derece çarpıcı gerçek sadece geçmiş kavimlerin durumunu anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda bizi şu hayatî sorunun muhatabı kılıyor: İslam Ümmeti’ni Yahudi ve Hristiyanlarınkine benzer bir hüsrana sürüklenmekten koruyacak olan nedir?

Hiç şüphesiz bu sorunun cevabı “Sünnet-i Seniyye”dir. Onun kurtarıcı rehberliğinden kendisini müstağni zannedenlerin varacağı yer iki dünyada da hüsrandan başkası olmayacaktır. Zira Efendimiz (sav), “Nefsimi kudret elinde tutana yemin ederim ki, hevasını benim getirdiklerime tabi kılmayan iman etmiş olmaz. (Beğavi) buyurmuştur. Ulemamızın bu hadiste ifade buyurulan “benim getirdiklerim” sözünün sadece Kur’an’ı anlatmadığı, buradaki esas vurgunun Sünnet-i Seniyye’ nin rehberliğini anlattığı konusunda aydınlatıcı beyanları vardır.

Dolayısıyla bu dinin hakkıyla öğrenilmesi de, yaşanması da ancak Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ile mümkündür.

Kaynak :


Ebubekir Sifil

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Dini Makale "Bulunduğu Toplumun Huyunu Almak"
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:40 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Dini Makale "Bulunduğu Toplumun Huyunu Almak"

Halk arasında bulunan ve sürekli onlarla birlik olan kimse, onlardan gördüklerini ve onların yapageldikleri şeyleri farkında olmaksızın kendisi de yapmaya başlar, o da tıpkı onlara benzer. Çünkü bu, insan içinde gizli bir hastalık, mikrop gibidir. Bu mikrobun ne zaman ortaya çıkacağı bilinemez. Bu açıdan gafil ve aymazları bir kenara bırakalım, benim diyen akıl sahibi kimseler bile kolay kolay kendilerini bundan kurtaramazlar. Herhangi bir kimse, fasık ve ahlaksız biriyle oturup kalkmayı bir süre devam ettirdiğinde, bu kişi, içten içe kötülüklere ve bu tür hareketlere karşı olmasına rağmen, bu fasık kimseyle arkadaşlık etmeden önceki hâliyle sonraki hâlini şöyle bir kıyasladığı takdirde, daha önceleri kötülüğü, fasıklığı ve bozgunculuğu istememesine, bundan nefret etmesine ve oldukça kötü bir şey olduğunu kabul etmesine rağmen, sonraki durumuyla arasında çok büyük bir fark olduğunu görecektir. Çünkü insan bir kötülüğe sürekli şahit olduğunda, bu durum onun için giderek gayet olağan bir iş gibi gelmeye başlar. Bundan böyle artık bu tür şeylerin o kadar da önemli olmadığını, fazla üzerinde durmaya değer bulunmadığını kabullenir hâle gelir. Ardından da kâlpte ona karşı duyulan korku ve nefret de önemini yitirir.

Kişi bu tür şeylere sürekli şahit olunca ve artık basit görmeye başlayınca, bundan böyle kötülüğe karşı koyma isteğini de gönlünden yitirmiş olacaktır, bu güç kaybolacaktır. Giderek kendisi de o tür şeyleri yapmaya başlayacak, en azından buna meyledecek veya bu tür şeylerin en basitine yönelecektir ki, bu da peşinden diğerlerini sürükleyecektir. Çünkü kişi, başkalarının yaptığı büyük hataları gördükçe, kendisinin yaptığı küçük işleri, yanlışları artık bundan böyle önemsemeyecektir. Nitekim, sürekli servet sahiplerinin elinde bulunan varlıklarına göz diken bir kimse, onlarla oturup kalkan biri, bu durumda kendi durumunu aşağılamaya ve küçümsemeye başlar. Eğer bir kimse, Allah’ın kendisine verdiği nimetin önemini anlamak istiyorsa, varlıklı kimselerle birlikte olmayı değil de, fakir ve yoksullarla birlikte olmayı tercih etmelidir. İşte bu durumda kendi elindekinin önem ve değerini anlayabilir.

Tıpkı bu örneklerde görüldüğü gibi, bir kimsenin iyi ve itaatkar kimselerle beraber olma hâliyle, isyankar olanlarla bir arada olma hâli arasında mutlaka fark olacaktır. İyilerle beraber oturup kalkan kişi onlardan etkileneceği gibi, kötülerle birlikte olan da onlardan etkilenecektir. Çünkü çevrenin insan karakteri üzerindeki etkisi oldukça önemlidir. Eğer herhangi bir kimse dikatini sahabe hayatına, tabîinin yaşantısına çevirir, onların ibadette nasıl bir yol izlediklerini inceler, dünyaya nasıl değer vermediklerini görürse, o takdirde kendi durumunun onlara bakıldığında hiç de önemsenecek bir şey olmadığını kabullenecek ve yolunu düzeltme imkanını bulabilecektir. Kendi ibadetinin de onlarınkinin yanında hiç olduğunu görecektir. Nitekim, bir kimse böylece kendisinin gerçekten eksik ve hatalı olduğunu görmeyi sürdürürse, sonrasında bir gayretin içerisine girecek, artık mükemmellik yoluna doğru bir rağbet ve istek oluşacaktır. Kişi, O zâtlara tam anlamıyla uyma yolunu izleyecektir.

Her kim, sözkonusu zâtların yerine, kendi döneminin insanlarının yaptıklarına dikkat çeker, onların Allah’tan ve emirlerinden nasıl yüz çevirdiklerine bakar, dünyaya karşı hırsla sarılışlarını izler, masiyetleri âdeta bir gelenek hâline getirdiklerini görür, bunların bir değerlendirmesini yaparsa, o zaman, içindeki basit bir hayır ve iyilik isteğini oldukça büyük görür. İşte bu, o kimsenin bundan böyle helâk olması anlamına gelir. İnsan karakterinin bir farklılık sergilemesi için kişinin sadece hayır ve şer ifadelerini duyması bile yeterlidir. Yani hayrı ya da şerri görme olayı bir tarafa, bunların sözünün işitilmesi bile, insan karakteri üzerindeki etkisi vardır. İşte bu ince ve hassas çizgi nedeniyledir ki, Rasulullah (sav) şöyle buyurmuşlardır:

“Salihlerden bahsedilen yerde, rahmet yağar.”

Burada ki “rahmet”ten amaç da cennete girmek ve yüce Allah’ın cemaline kavuşmaktır. Yoksa bir yerde salihlerden ya da iyi insanlardan söz edilirken, bizzat rahmetin kendisinin inmesi ya da yağması demek değildir. Ancak bu, rahmet ve bereketin oluşması, yağması için bir sebep oluşturur. Bunun belirtisi de gönülde buna karşı bir arzunun belirmesi, o salih insanlar gibi olma gayretinin oluşması, bundan böyle yaptığı yanlışlardan, eksiklerden ve kusurlardan uzak durması demektir. Çünkü rahmetin ilk basamağı hayır işlemektir. Hayır işlemenin de ilk basamağı ise rağbettir, istek ve arzudur. Bir isteğin oluşabilmesi de salihlerin durumlarından, yaşantılarından söz etmekle ve onlara özenmeyi sağlamakla kazanılır. İşte rahmetin ya da bereketin inmesi veya yağması bu anlamdadır.

Kaynak :

islamcokguzel

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tekamül - Bir Ahmed Hulusi Makalesi
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 06:38 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Tekamül - Bir Ahmed Hulusi Makalesi


Tekamül
Aynı toprakta yetişen iki ayrı tohumu düşün.
Biri buğday, diğeri arpa. Bunları aynı zamanda, aynı yere ek...
Sonra ikisinin de suyunu ver, bakımlarını yap aynı zamanlarda.
Bir gün görürsün ki, başakların birisi buğday vermiş, diğeri arpa!..

Niye?..
Toprak aynı, su aynı, gübre aynı!
Aynı topraktan yetişen iki tohumdan biri buğday, diğeri arpa.
Aynı toprakta yetişen biberin biri tatlı, diğeri acı.
Hâlbuki şartlar ve ortam hep aynı...

İşte burada ortaya program çıkar!
Onun fıtratı buğday olmak üzere idi, ötekinin arpa...
Birinin tatlı olmak üzere idi, diğerinin acı...

Peki, gene bir soru çıktı ortaya: “Fıtrat” nedir?..

Oldukça önemli bir soru!..

“Fıtrat”; zuhura gelecek tecellilerin programlanışı ve yaratılışıdır.

Bütün yaratılmışlar doğarlar ve tekâmüle başlarlar, fıtratlarına göre tekâmül ederler ve bu tekâmüllerinin sonunda da asıllarına rücû ederler.

Bu tohum yaratılışından itibaren, kendine en uygun tecelliler ile beslenir, büyür yeşerir, tâ ki yaratılışındaki gayeye uygun hizmeti ede...

O tecellilerin zuhuru ne zaman ki onda sona erer; bu an, tekâmülünün de zirvesidir, artık onun rızkı da sona ermiş olur ve tekrar aslına rücu eder.

Ahmd Hulusi

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Derviş Nedir? Nasıl Derviş Olunur? Sofi Nedir? Nasıl Sofi Olunur?
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 04:11 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Nasıl sofi olunur?

Öncelikle sofi Demek veya  sufi demek

Tasavvuf, sufilik, halk deyimi ile sofuluk (Arapça: صُوفِية sufiyye) (Farsça: تصوف tasavvuf) (Farsça: صوفیگری sūfīgarī), İslam'ın iç veya mistik yüzü olarak tarif edilir.

Tasavvuf kelimesinin kökleri Muhammed döneminde keçi ve benzeri hayvanların kılından yapılmış çobanların giydiği üst kalın elbise, kepenekten geldiği söylenmektedir. Bu görüşün açıklanmasında peygamberin döneminde hiç bir sohbeti kaçırmayan ve İslâm peygamberinin tüm dini açıklamalarına daime katılan çok fakir bir bedevi grubu anlatılmaktadır. Bunlar işleri veya mecbur sebeplerden dolayı sohbete ve konuşmalara katılamayan diğer din mensuplarına İslam hakkında peygamberin konuşmalarını anlatırlarmış. Bunların kendilerini tamamen fiziki olarak da İslam'a ve dini yaşamaya adamaları her kesimin dikkatini çekmiştir. Belirgin özellikleri olan giydikleri keçi kılından olan üst kalın elbise nedeniyle suffa ehli (Ashab-ı Suffa) olarak anılmaya başlanmışlardır. Nitekim bu giydikleri elbise Arapça dilinde soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Yine bu görüşe göre İslam peygamberinin bahçede sohbet yaptığı etrafı açık çardak benzeri bir yapı yüzünden de tasavvuf kelimesinin türeyebileceği söylenmektedir. Zira bu yapı da soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Bu ifadeler kapsamında "tasavvuf" lafzı buralardan gelebilir denilmektedir ancak esasta kelimenin ruhani manası Kuran-ı Kerim'im "yaşama geçirilmiş hali, Kuran-ı Kerim'in tamamına inanıp onu yaşamak"[1] olarak tarif edilmektedir.[2]

Tasavvufun mistisizmin İslam özelindeki hali olduğunu iddia edenler olduğu gibi, mistisizmin Çin-Hindu dinlerinden gelmesi nedeni ile İslam ile tamamen farklı olduğunu iddia edenler de olmuştur. Kimilerine göre, tasavvuf şeriattan daha yüksek bir aşamayı ifade eder. Mutasavvıflar sufi olmaya çalışmışlar, tekkeler, medreseler kurmuşlardır. Sufiyâne hayat yaşamaya çalışanlara derviş de denilir. Türkler arasında Tasavvuf Batı Türkistan’da çıkmıştır.[3] İlk sufiler keşif sahibi insanlardı, mala mülke değer vermezler, bazen çıkınları bile olmadan gezer ve gittikleri yerlerde insanları dini yönden aydınlatırlardı. Batı Türkistan’daki bu ilk sufilerin bazıları, bir tarikat gütmedikleri için tarikat şeyhleri gibi isim yapmamış olabiliyorlardı.

tanım: sofu ile sufi kelimesi arasında maddi, manevi, fiziksel, ruhsal, soyut ve somut * açıdan benzerlik taşımayan yönleri belirten ifade. sofu ile sufi arasında ilk anda gözümüze çarpan farklılık harflerdedir. bu, farklılığın dışardan görünüşüdür ki her zaman dış görünüşe aldanılmamalıdır.

kelimelerin o engin deryasına daldığımız zaman karşımıza çok farklı bir durum çıkar. "sofu" kelimesini söyleyen insanın zihninde birden elinde kocaman bir tesbih, tombulca, sakallı, gözleri yuvalarından fırlamış, merhametsiz bir insan belirivermektedir. korkmalı mıyız? hayır. derhal toparlanıp "sufi" kelimesindeki aydınlığa, hoşgörüye, berraklığa sığınmalıyız. sufi derken aklınıza gelecek kişinin mevlana'ya benzeyeceğinden eminim. öyleyse ben burdan şu sonucu çıkardım: sufi kelimesi arapça aslına uygun olarak kelimenin literatürdeki doğru biçimidir. fakat sofu kelimesi halk arasında kullanılmaktadır daha çok ve dinin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olmakla yetinmeyip allah'ın kendisine farz kılmadığı halde yerine getirdiği zaman sevineceği ibadetleri de yapan insanı ifade etmektedir. şu halde sufi kelimesi akademisyenler tarafından kullanılmakta ve sofu kelimesi de halk arasında kullanılmaktadır. bunun dışında çarpıcı bir fark bulunmamaktadır. fakat aramaya inanmalıyız, her an bulabiliriz.

kelimelerden de anlaşılacağı bir bağları vardır fakat sofu her türlü din için kullanılabilir; sofu papaz da olabilir imam da. sofu sıfat gibi de isimleşmiş sıfat gibi de kullanılabilir. sufi ise bir insandır her hangi niteleme öğesi değil ismin kendisidir. anlam olarak da sufi; sufizm dediğimiz akıma bağlı insandır.

sofu en eski mahalli jargonlardan biridir ama kelime frenk kökenli sophuetisque'den gelmektedir.
sufi ise sufizmi benimseyen kişilere verlen addır.

Nasıl sofi olunur? denilince
Mesela Nakşibend Tarikatına girip bir şeyhe bağlanmak isterseniz

Menzil Şeyhi Gavs-ı Sani(Abdülbaki Erol Elhüseyni ) hz’nin [kuddise sırruhu] tüm illerde vekilleri var. Önce onlara gidiliyor, o şahıs Gavs hz’nden  [kuddise sırruhu] olan vekaletini kullanarak size tövbe cümlelerini söyletiyor.. Şöyle düşünün nasıl bir okula kayıt yaptırırken istenilen belge ve şartlar vardır. Nakşibendi okuluna girmek için de bazı şartlar ve tabiri caizse belgeler isteniyor. Tövbe cümlelerini tekrar ettikten sonra size bir kağıt verilecek. “8 Şart adabı” yazar üzerinde. Tövbe aldıktan sonra 3 gün içerisinde bir geceye mahsus olarak o 8 şartı yerine getirmeniz gerekiyor. Bunlar size tövbe aldığınızda ayrıntılı olarak anlatılır. Şart deyince de aklınıza farklı şeyler gelmesin.. Tövbe niyetiyle abdest almak, tövbe niyetiyle 2 rekat istihare namazı kılmak, ölüm rabıtası yapmak yani ölümü düşünmek..Bu tür şeyler, toplamda yarım saat sürer sürmez…Şartları da yaptıktan sonra sofi olmuş oluyorsunuz.

Bayanlar da sofi olabilir mi?


Nasıl Resulullah (a.s) zamanında herkes; bayan, erkek sahabe olup O’na tabi oluyorsa bu zamanda da Resulullah’ ın (a.s) sünneti yolunda giden mürşid-i kamillere bayanlar da sofi olabilir.

“DERVİŞ” NEDİR? KİME “DERVİŞ” DENİR?

   Derviş, Allah Teâlâ’ya yakın olma yolunda çabalayan, güzel ahlak sahibi bir mü’min olabilmek için maneviyat yoluna düşen insan demektir. Bu sebeple bir tasavvuf yoluna bağlanan kişilere derviş denir. Ancak dervişlik kolay bir iş değildir. Gerçek derviş olabilmek için bazı şartlar vardır. İşte derviş olabilmenin şartları…

Tasavvufî eserlerin “Âdâbü’l-mürîdîn” yani dervişlerin uyması gereken kurallar hakkındaki bölümlerinde birçok madde sayılmıştır. Bu maddelerden bazıları o kitabın yazıldığı döneme ait gelenek ve edep anlayışını yansıtırken, diğer bazıları her zaman geçerli olan kurallardır. Dervişliğin bütün zaman ve mekanlar için geçerli olan değişmez şartları ve kurallarını şöyle özetlemek mümkündür:

       Derviş, İslamiyet’in emir ve yasaklarına tam olarak bağlı olmalıdır.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri: “İnsanlar âhirette tasavvuftan değil, şeriattan sorguya çekileceklerdir”, buyurmaktadır. Yani kişi kabirde ve âhirette namaz, oruç, zekat gibi farz ibâdetleri ile içki, faiz gibi haramdan kaçıp kaçmadığından sorguya çekilecektir. Tasavvuf, şeriatın aşk ve şevk ile yaşanması için bir yardımcıdan ibârettir. Bu sebeple gerçek bir derviş önce dinî hükümlere sıkıca sarılmalıdır. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri de müridine yaptığı tavsiyede: “Sermayen, fıkıh kitapları olsun”, buyurmuştur.

       Derviş, ümmet kaygısı içinde olmalı, gerektiğinde bu yolda manevî değerleri uğruna canını fedâ edebilmelidir.

Tasavvuf tarihine bakıldığında bir Nakşibendî mensubu olan Şeyh Şâmil’in Kafkaslar’da vatan savunması adına yürüttüğü cihad, Kâdirî ve Nakşibendî olan Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî’nin Fransızlara karşı ülkesi Cezayir’de yürüttüğü mücadele, Muhammed Ziyâüddin Nurşinî’nin 1. Dünya Savaşı’na müridleriyle birlikte katılması ve bir kolunu kaybetmesi, Üsküdar Özbekler Tekkesi’nde Şeyh Atâ Efendi’nin Anadolu’daki millî mücadeleye destek için canını hiçe sayarak yürüttüğü faaliyetler, gerçek bir dervişin nasıl olması gerektiği konusunda önümüze ışık tutmaktadır.

       Derviş, Allah yolunda bir hizmet söz konusu olunca, sağa sola bakmadan “Ben varım” diyebilen kişidir.

Bahâeddin Nakşbend hazretleri tasavvufî eğitimi esnasında şeyhinin tavsiyesi ile yedi yıl boyunca Buhara sokaklarındaki taş, diken gibi insanlara zararlı olacak şeyleri temizlemiş, hasta olan sokak hayvanlarının tedavisiyle meşgul olmuş, Buhara medreselerini de temizleyerek talebelere hizmet etmiştir. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de insanlara hizmet gâyesiyle hamama gider, insanlara kese atar, sonra da para vermesinler diye kaçıp gidermiş. Çünkü para karşılığında yapılan iş hizmet değil, ticarettir. Hoca Ahrâr şöyle buyururdu: “Biz bu yolu ve manevî hali tasavvuf kitapları okuyarak elde etmedik, insanlara hizmetle elde ettik”. Demek ki gerçek derviş, Allah yolunda bir hizmet gündeme gelince şahsî kâr-zarar hesabı yapmadan koşabilen kişidir.

       Derviş, şefkatli ve cömert olmalıdır.

Şefkat ve cömertlik birbiriyle bağlantılıdır. Fakir ve muhtaç insanlara şefkat ve merhamet nazarıyla bakabilen kişiler cömertçe onlara ikramda bulunabilir.

Allah dostlarından Ahmed er-Rifâî bir gece evine geldiğinde içeride bir hırsız olduğunu fark eder. Yanına yaklaşınca hırsız telaşlanır. Ahmed er-Rifâî hazretleri şefkatle: “Oğlum! Galiba bu buğday çuvalını almak istiyorsunuz. Ama buğdaydan ekmek yapmak için önce öğütmek, sonra kepeğini vs. ayıklamak lazım. Bu işler seni yorar. Oysa kilerde hazır un var. Sana ondan vereyim” der. Hırsız şaşkın vaziyette Ahmed er-Rifâî’yi takip ederek kilere gider.

Rifâî ona: “Bu un çuvalını yükleyecek bineğin var mı?” diye sorar. Adam: Var, deyip kapıdaki bineğini getirir. Kasabanın kenarına kadar hırsıza refakat eden Ahmed er-Rifâî hazretleri ayrılacakları zaman: “Evlâdım! Senin ihtiyaç sahibi olduğunu önceden öğrenip ihtiyacını gidermemiz lazımdı, seni buraya kadar yorduk, bize hakkını helal et!” der. Şaşkınlığı bir kat daha artan hırsızın dudaklarından: “Helal olsun” sözleri dökülür. Ancak köyüne dönen hırsız Ahmed er-Rifâî hazretlerinin bu şefkat ve cömertliğinin tesiriyle sabaha kadar uyuyamaz ve ertesi gün gelip ona mürid olur.

Bu tür menkıbelerin tasavvufî kitaplarda kaldığı, günümüzde örneğinin bulunmadığı zannedilmemelidir. 1993 senesinde İstanbul Ümraniye’de Uhud Öğrenci Yurdu’nda idareci olarak vazife yaptığım dönemde Uhud Camii abdesthanesinde bekçilik yapan altmış yaşlarında bir amcamız vardı. Bir gün: “Allah Osman Efendi’den binlerce kez râzı olsun. Onun iyiliğini unutamam…” gibi sözler söylüyordu. Biz: “Hayrola, ne oldu?” diye sorunca anlatmaya devam etti:

“Kirada oturuyordum, maddî sıkıntı içindeydim. Üsküdar’daki Hüdayi Vakfı’na gittim. Biraz yardım istedim. Belki bir kira miktarı yardım alabilirim diye düşünüyordum. Osman (Topbaş) Efendi bana: “Sizin oralarda bir evin fiyatı ne kadar” diye sordu. Ortalama bir rakam söyledim. Çıkardı o kadar para verdi ve: “Al bu parayı, kendine bir ev al, kiradan kurtulursun” dedi. Ben bu cömertliği nasıl unutabilirim, diyordu ağlamaklı gözlerle. Bu hâdiseyi ne zaman hatırlasam, rahmetli Fahrettin Tivnikli ağabeyimizin: “Muhtaç bir insana ikramda bulunurken, öylesine çok vermek lazım ki, adamın yüreği hoplasın” sözü hatırıma gelir. Demek ki derviş böyle şefkatli ve bütçesi nisbetinde cömert olmalıdır.

       Derviş, nefsini yenen, nefsin kötü ahlakından uzaklaşabilen kişidir.

Nefsin kötü ahlakının başında kibir, hased, riyâ, dünya sevgisi gibi kötü huylar gelir. İnsan bu sıfatlardan kurtulduğu oranda “derviş” sıfatına yaklaşır. Ubeydullah Ahrâr hazretleri: “Ene’l-Hak demek kolay, eneyi kırmak zordur” buyurmuşlar (Raûf Ahmed Müceddidî, Dürrü’l-maârif, İstanbul 1997, s. 66). Eneyi kırmak, benliği, bencilliği, nefsi kırmaktır. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri Bursa’da kadı olduğu dönemde Şeyh Üftâde hazretlerine mürid olmak isteyince Üftâde ona: “Kadı Efendi! Mesleğiniz ve mevkiiniz sizde bir benlik meydana getirmiş. Bu vaziyette manevî yolda ilerlemeniz mümkün değil. Kadılık vazifesini terk eder, sonra da Bursa pazarında sıradan bir elbise giyip ciğer satabilirseniz sizi dervişliğe kabul ederiz” der. Bu zor teklif karşısında önce tereddüt geçiren Hüdâyî nefsini kırabilmiş, denilenleri yapmış ve gönüller sultanı bir Allah dostu olmuştur.

ALLAH DOSTU OLMAYI GAYE EDİNEN BİR DERVİŞ

Nefsin kötü ahlakından biri de övülme isteği ve halkın iltifatından keyif almasıdır. Allah dostu olmayı gâye edinen bir derviş bu tuzaktan da uzak durmalıdır. Rivayete göre Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir müridi ile hacdan dönüyordu. Bir şehre uğradılar. Halk onların etrafına toplandı. Kimisi elini öpmek istiyor, kimisi cübbesinin eteğine sarılıyor, kimisi de duâ istiyordu. Halkın bu iltifatından sıkılan Bâyezîd dağılmalarını istediyse de dağılmadılar. Bunun üzerine çantasından bir börek çıkarıp yemeğe başladı. Oysa o gün Ramazan ayı idi. Halk: “Biz de bunu büyük velî zannediyorduk, Ramazan günü oruç yiyor” deyip etrafından dağıldılar. Bâyezîd müridine dönüp: “Oğlum! Biz seferîyiz. Seferî yani yolcu olan kişinin orucunu yemesi, sonra kazâ etmesi dînen helaldir. Cenâb-ı Hakk’ın izin verdiği bir şeyi yaptık, etrafımızdan dağılıverdiler. Elhamdülillah kalabalıktan kurtulduk” demiştir (Benzeri için bkz. Hücvîrî, Keşfu’l-mahcûb, thk. M. Âbidî, Tahran 2006, s. 89).

       Derviş, manevî rehberine karşı muhabbetli olmalıdır.

İnsanlar muhabbet duydukları kişilere benzemek isterler. Onların ahlâkıyla ahlaklanırlar. Bu sebeple derviş de ahlâken örnek aldığı şeyhine muhabbetle bağlanmalıdır. Hz. Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrîzî’nin sohbetlerinden istifade ediyordu. Bazı müridleri: Mevlânâ artık bizimle fazla ilgilenmiyor, vaktini Şems’in sohbetini dinlemekle geçiriyor, diye dedikodu etmeye başlayınca Şems-i Tebrîzî Konya’yı terk etti. Bu duruma üzülen Mevlânâ içine kapandı. Bir gün bir müridi muziplik olsun diye Mevlânâ’ya: “Efendim! Şems-i Tebrîzî Konya’ya dönmüş” dedi. Hz. Mevlânâ çok sevindi, üzerindeki cübbeyi çıkarıp o adama hediye etti. Diğer müridler: “Efendim! Bu adam yalan söylüyor. Şems gelmedi” deyince, Hz. Mevlânâ: Biliyorum, ama yalanı bile güzel. Yalanına cübbemi verdim. Gerçek olsaydı canımı verirdim” dedi.

YUNUS EMRE “DERVİŞLİĞİ” NASIL TANIMLIYOR?

Müridin rehber kabul ettiği şeyhine olan muhabbeti zâhirde ve şekilde kalmamalı, öze inmelidir. Bu konuda şu rivayet meşhurdur: Müridlerinden biri Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: “Efendim! Kürkünüzden bir parça verseniz de bereket olsun diye üzerimde taşısam”, der. Bâyezîd ona cevaben: “Oğlum! Sen adam olmazsan, kürküme değil, derimi yüzüp içine girsen fayda etmez” buyurur.

Dervişlik konusunu Yunus Emre’nin bu konudaki bazı dizeleri ile bitirelim:

“Dervîş olan kişiler, deli olagan olur,
Aşk neydügin bilmeyen, ana gülegen olur.

Gülme sakın sen ana, eyü degildür sana,
Kişi neyi gülerse, başa gelegen olur…

Dervîş Yûnus sen dahi incitme dervîşleri,
Dervîşlerün du‘âsı kabûl olagan olur…

Bize gerçek dervîş gerek, cihân doldı da‘vâ ile,
Yalan da‘vâ iderisen aşk n’eylesün senün ile…

Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir,
Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir.”

Derviş nasıl olur?

Sual: Derviş ne demektir, nasıl olmalıdır?
CEVAP
Derviş, tasavvuf talebesi demektir. Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkarıp, İslamiyet’e tam uyarak, gönlünü yalnız Allahü teâlâya bağlayan; güzel huylarla süslenmiş kimse demektir.

Fakirlikte rahat, zenginlikte sıkıntılı olur. Olayların değişmesi, onu değiştirmez. Başkalarının kusurlarına bakmaz. Hep kendi kusurlarını görür. Kendini hiç kimseden üstün bilmez. Dost, düşman, herkesi güler yüz ve tatlı dil ile karşılar, hiç kimse ile münakaşa etmez. Herkesin özrünü kabul eder. Dervişlik kılık kıyafet işi değildir. Onun için denmiştir ki:

Dervişlik olsaydı tac ile hırka,
Biz dahi alırdık otuza kırka

Dervişlik, kalb kırmamaktır. Bunu yapabilen, Allahü teâlânın rızasına kavuşur. Dervişlik, bir gönül işidir. Gönlünü Allah sevgisiyle dolduran ve her türlü işini bu sevginin gereklerine uygun yapan, İslam büyüklerini seven, onların terbiyesini kabul eden herkes derviş demektir.

Sözünde sadık bir derviş, daima Allahü teâlânın büyüklüğünü, Ona karşı kulluğunu, küçüklüğünü düşünür. Kalbi kırık olarak hep Ona yalvarır. Yalnız Ona sığınır, yalnız Ondan yardım bekler ve kulluk vazifelerini tam olarak yapar. Kulluk vazifelerini yapmak demek; İslam dininin emir ve yasaklarına tam uymak, her zaman Allahü teâlânın rızasına uygun olarak iş yapmak demektir.

Dervişler yıllarca akli ve nakli ilimleri tahsil etmiş, kuvvetli bir iman ve ahlak olgunluğuna ermiş, dış görünüşleri sade, alçak gönüllü, aza kanaat eden, herkese iyilik ve yardım için çırpınan, hoşgörülü, cefakâr, fedakâr, bir meslek ve sanat sahibi, fazilet örneği kimselerdi.

İslam ordularıyla birlikte harplere iştirak eder, kahramanlık örnekleri gösterirlerdi. Anadolu’nun fethi sıralarında, derviş gazilerin büyük hizmetleri görülmüştür. Bunlar, Anadolu’nun çeşitli köylerine gelip yerleşerek güzel ahlaklarıyla gönüller fethetmiş, yerli halkın İslamiyet’i kabul etmesinde önemli rol oynamışlardır.

Zenciler, fellahlar saygı görmeleri için kendilerini Arap olarak tanıttıkları gibi, topluma yük olan işsiz güçsüz takımı da kendilerini derviş olarak tanıtmışlardı.

Derviş olmak
Sual: Evliya menkıbelerini okuduktan sonra, bende bir tasavvuf sevgisi başladı. Ben de bu yolda bir derviş, bir sofi olmak istiyorum. Ne yapmam gerekir?
CEVAP
Tasavvuf İslamiyet’ten ayrı bir yol değildir. İslamiyet’e tam uyan sofi olur. İslamiyet’e uyabilmek için de, ehl-i sünnet itikadını, fıkıh bilgilerini iyi öğrenmek lazımdır. Bu zamanda, gerçek tasavvuf ehli bulmak zordur; ama sahteleri çoktur. Sahtelerine aldanmayıp, hakiki olanların kitaplarını okuyarak, onlardan istifade etmeye çalışmalı.

Tasavvufta ince ve nazik edepler vardır. Herkes, bu edebe riayet edemez. Onun için de gerçek sofi, gerçek derviş azdır. Büyük zatlar buyuruyor ki:

Tasavvuf, sıkıntı çekmektir, rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, âşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir. Maşuk, sevilen demektir, yani Allahü teâlâdır.

Derviş Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanar. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrer. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görür. Her nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle tartışmaz. Tartışmanın dostların dostluğunu azaltacağını, düşmanların da düşmanlığını artıracağını bilir. Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilir.

Derviş olmak isteyen, canını, malını, mülkünü düşünmemeli; her işte Allahü teâlânın rızasını aramalıdır. Dervişe ne iş verilirse, kibirlenmeden, arlanmadan yapar. Tuvalet temizle deseler ömür boyu temizler. Onda ar yani utanma olmaz. Yunus Emre bu konuda diyor ki:

Dervişim diyene
Bu yolda âr hiç olmaz
Derviş olanın gönlü
Çok geniştir, dar olmaz

Derviş gönülsüz olur
Sövene dilsiz olur
Dövene elsiz olur
Kimseden bizar olmaz

Derviş bağrı taş gerek
Gözü dolu yaş gerek
Koyundan yavaş gerek
Kimseye kızar olmaz.

Derviş ise bir kişi
Bulunmaz onun eşi
İyi geçinmek işi
Arada ağyar olmaz

Dervişin yok kimsesi
Yoksulluk sermayesi
Miskinlikten gayrisi
Ona asla yâr olmaz.

Er elini almışsa
Ona gönül vermişse
İkrar ile gelmişse
Gayri hiç inkâr olmaz

Yunus gördün sen eri
Bırak başka her piri
Bozma girdiğin yeri
Bunda tarumar olmaz.

Sual: Dervişlik nedir?
CEVAP
Dervişlik, Müslümanlığı en iyi şekilde yaşamak demektir. Mesela bunlardan biri, herkesin yükünü çekmek ve kimseye yük olmamaktır. Başkalarına herhangi bir şekilde sıkıntı veren, derviş olamaz.


NASIL “DERVİŞ” OLUNUR?

Yunus Emre “Dervişlik olaydı taç ile hırka” mısraını “ Biz dahi alırdık otuza kırka” diye tamamlıyor.

Demek istiyor ki “Dervişlik taç ile hırkadan ibaret değildir.” Yani derviş kıyafeti giyilince derviş olunmuyor. Öte bir şey dervişlik. Tıpkı “İman ettik” deyince işin bitmediği gibi.

Tıpkı Allah Teala’nın Rasulunü “İman ettik” diyen arabiye “İman ettik, demeyin, İslam dairesine girdik, deyin. İman henüz kalblerinize nüfuz etmedi” demesi için uyarması gibi. (Hucurat, 14)

“İMAN ETTİK” DEMEKLE CENNETE GİRECEKLERİNİ Mİ ZANNETTİLER?

Ve tıpkı Allah Teala’nın “Elif lam mim.” diye başlayan sarsıcı bir hurufu mukattaanın hemen peşinden;

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebut, 1-2) diye sarsıcı bir soru sorması gibi.

Halik Teala, bir başka ayette ise yine insanlara “İman ettik demekle cennete girivereceklerini mi zannettiler?” diye soruyor.

Demek “iman ettik” demekten ötede de bir şey var. Yani sözden öte, kılık – kıyafet gibi şekli hususiyetlerden öte bir öz…

Buna göre imanın kalblere nüfuz etmesi, imanın hayata yansıması, bazan bedeli hayat olan imtihanların atlatılması iman yolunda yeni merhalelerdir.

Necip Fazıl merhum “Kafiyeler” isimli şiirinde “Cübbeler yüreksiz” der.

Demek içinde yürek olduğu zaman cüppe anlam kazanıyor.

Buna göre de Yunus Emre “Tacın içinde baş, hırkanın içinde yürek olduğu zaman derviş derviş olur” demiş oluyor.

Öyleyse taç ile hırka değil dervişliği dervişlik haline getiren, kalbin “Allah ile birliktelik idraki” ile yoğrulması ve onun davranışlara intikal ettirilmesidir.

Şöyle bir soru üzerinde düşünebiliriz: Yunus Emre neden böyle bir söz söylüyor? Bunun cevabı şu olmalı:

-Öyle bir zaman geliyor ki, insanlar kisve olarak belirli şekiller içine giriyor, bu şekiller içinde kendisini bir şeylerin mensubu olarak telakki ediyor, öyle anlaşılmasını istiyor, öyle anlaşılmasında dünyalık bir karşılık olabileceğini düşünüyor, ancak davranışların o kisvenin temsil ettiği iklim ile, gönül ile alakası bulunmuyor.

Neden? Çünkü nefis giriyor araya. Ene – Ben giriyor. Ben’in özel hassasiyetleri, bazen çıkarları, bazen refleksleri giriyor.

Ve bunlar bazen farkında bile olunmadan yapılıyor.

Büyük sufilerden Cüneyd-i Bağdâdî’nin dayısı ve mürşidi, Mâruf-u Kerhî’nin talebesi Seri es-Sâkatî nin menakıb kitaplarına giren bir menkıbesi çok anlamlıdır.

Kendisi, şöyle dermiş:

-Bir kere elhamdülillah dediğim için, otuz senedir istiğfar etmekteyim.

-Bu nasıl olur? denilince, Serî es-Sâkatî başından geçen şu olayı anlatırmış:

-Bir keresinde Bağdat’ta büyük bir yangın çıkmıştı. Yolda beni karşılayan bir adam; “Üstad, dedi, çarşıda yangın çıktı, ama merak etme, senin dükkân yangından kurtuldu.

Ben de, bu habere sevinerek gayrı ihtiyari;

-Elhamdülillah, dedim. Müslümanların başına bir felâket geldiği vakitte kendim için hayırlı olana dikkat ederek “Elhamdülillah” dediğim için, otuz senedir pişmanlık duyuyorum, tevbe ediyorum.

Nasıl bir hassasiyet…

Ne dersiniz, böyle bir olayda nasıl bir tavır sergilerdik ve refleks halinde ağzımızdan çıkan bir söz için 30 yıl içimiz yanar mıydı?

Şu söylenebilir:

   İnsanın asıl imtihanı, ucu kendisine dokunan bir sınanmada nasıl tavır takınacağı noktasında toplanıyor. Çünkü o durumda insanın kimyası değişiyor nefsi hassasiyetler gelip yüreğinin – aklının üstüne oturuyor.

Gel de kurtul onun mengenesinden…

“BEN”İ KONTROL ETMEK

Rasulullah neden “Pehlivan güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman öfkesini yenendir” diye buyuruyor. Çünkü öfke anında insanın kimyası değişiyor ve kendi “Ben”ini kontrol edemez hale geliyor.

Hazreti Ömer (r.a.) neden “İnsanı yolculukta, alış-verişte deneyeceksin” diyor. Çünkü o anlardır insanın refleks halinde kendini ortaya koyacağı anlar.

Adamın biri, Hz. Ömer (r.a.)’ın yanında bir hususta şâhitlikte bulundu. Ömer İbnü’l-Hattâb Hazretleri ona; “Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir.” dedi.

Orada bulunanlardan birisi:

– “Ben onu tanıyorum.” diye atıldı.

Hz. Ömer; “Nasıl bilirsin?” diye sordu.

O da; “Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum.” cevabını verdi.

Hz. Ömer (r.a.) tekrar sordu; “Gecesini, gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur?” dedi.

– “Hayır.” diye cevap verdi adam.

Hz. Ömer (r.a.) sormaya devam etti; “İnsanın takvâsını ortaya koyan, muâmelesidir. Bu adam, alışveriş yaptığın bir kimse midir?”

Adam; “Hayır.” dedi.

Hz. Ömer (r.a.) bu defa; “İnsanın ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân veren bir yolculuk, o kişiyle yaptın mı? diye sordu.

Adam bu soruya da; “Hayır.” cevabını verdi.

Hz. Ömer (r.a.); “Sen onu tanımıyorsun.” dedi ve sonra da adama dönerek; “Git, seni tanıyan birini getir.” buyurdu.

Şöyle derdi:

“Ey insanlar! Sakın bir adamın orucu ve namazı sizi aldatmasın. Bir kimsenin güvenilir olup olmadığını öğrenmek için konuştuğu zaman doğru söyleyip söylemediğine, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet edip etmediğine ve zengin olduğunda takvasına bakın.”

Bir reklam filminin ana sloganı şöyle idi:

“Açken sen sen değilsin!”

Evet, bazı zamanlar olur ki insanın kimyası değişir.

SENİ “SEN YAPAN” NEDİR?

-Mesela öfkeliyken siz siz misiniz?

-Mesela bir çıkarınızın haleldar edildiğini düşündüğünüzde siz siz misiniz?

-Mesela ayağınıza basıldığında, mesela bünyenizden bir kıymık koparıldığında siz siz misiniz?

-Baba iken evlatlık sorumluluğu hakkındaki düşüncelerinizle evlatken babalık hakkındaki düşünceleriniz aynı mı? Yaşlı anne – babanızın yerinde olsaydınız evlatlarınızdan neler bekleyeceğinizi düşünüp, evlatken onları yerine getirebiliyor musunuz?

-Gelinsiniz kayınvalide olabileceğiniz günleri, kayınvalidesiniz gelinkenki beklentilerinizi hatırlıyor musunuz?

-Satıcı iken alıcı iken aynı insan mısınız?

-İşverenken işçi iken düşünceleriniz aynı mı? İşçilikten işverenliğe çıktığınızda işçilerinizin hukuku üzerinde işçi ikenki düşüncelerinizi koruyor musunuz?

-Amirken memurken…

-İktidarken muhalefet iken…

-Yönetici iken yönetilen iken…

-Trafikte yolu paylaşırken…

Hayatın içindeki birbiriyle ilişkisi bulunan tüm rollerde… aynı soru söz konusu…

Çok çok okudunuz, çok çok dini terbiye aldınız, çok çok mürşid önünde diz çöktünüz… Bayağı oldunuz yani… Peki hayatınızın bütün kıvrımlarında, öğrendikleriniz, terbiyesini aldıklarınız aklınıza geliyor mu, yoksa nefis ve şeytan bir yerlerden devreye girip damarlarınızda dolaşmaya başlıyor ve her şeyi, hatta o zamana kadar tüm öğrendiklerinizi, meseleyi kendinize doğru yontmanız yolunda size yol mu gösteriyor?

Davalı iken davacı iken aynı “kul hakkı” hassasiyetlerini sergileyen insan mısınız?

Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“-Ben, ancak bir insanım. Siz de bana gelip davalaşıyorsunuz. Belki bazınızın delili hasmınınkinden daha kuvvetli oluyor. Ben de, bu ifadeye göre onun lehine hüküm verebiliyorum. Fakat kime, kendisine değil de kardeşine ait olan bir hakkın verilmesi ile hükmedersem, öyle olmadığını bildiği halde bunu asla almasın. Zira bu takdirde ben kendisine ancak cehennemden bir parçayı ayırmış oluyorum demektir.”

İşte Rasulullah (s.a.v.) tam da bizlerin ayağının sürçtüğü yeri anlatıyor ve “Ona bir şey verirsem bilsin ki cehennemden bir parça vermiş olurum” diyor.

Çünkü bütün hesapların en girift ayrıntılarına kadar görüldüğü, kimsenin kimseye hakkının geçmesine fırsat verilmediği bir Huzur var. Diller konuşmasa bile ellerin, ayakların, derilerin konuşacağı, şahitlik edecekleri bir zaman var. Bütün hesapların ortaya döküleceği bir aydınlık zemin var. Mahşer zemini.

YÜREĞİNİZ NASIL?

   Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in “Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak.. Biz O’nu görmüyorsak da O’nun bizi gördüğünün bilincinde olmak” dediği durumun ayan – beyan ortaya çıkacağı bir gün var.

Diyelim ki Rasulullah’ı aldattınız. Diyelim ki Ömer’i aldattınız. Diyelim ki bütün hakimleri aldattınız. Hatta diyelim ki “haklılığınıza inandırarak” kendinizi aldattınız.

Her şey oraya kadar. Orada taca da bakılmayacak, hırkaya da… Ünvana da, makama mansıba da…

Söze değil, sözün özüne bakılacak orada. Cübbelerin içindeki yüreğe bakılacak. O yürek selim mi, marazlı mı, taşlaşmış mı, ölmüş mü? Nasıl bir yükle gelmiş oraya?

İman kalblere nüfuz etmişse, Allah’ı görüyormuş gibi yaşama disiplinini kuşanmışsak, “Nerede olursak olalım Allah’ın bizimle birlikte olduğu” idrakini kazanmışsak, günah cehennem ateşi gibi hissedilmeye başlamışsa yüreğimizde, elimizde, ayağımızda, yüzümüzde…. O zaman reflekslerimiz de mahşer aydınlığını idrak çerçevesinde olur.

“El karda gönül yarda” hali işte budur. İnsanın sol böğründe ince bir derdin batması lazım Yunus gibi.

“Aman ha, aman ha, Rabbinin huzurunda savunulamayacak bir davranışı tercih etme!” Aman ha! Orası çok yaman!


Kaynak:

1- Wikipedia
2- ahiretrehberi. com
3- Mustafa Sefa EREM
4- Prof. Dr. Necdet Tosun
5- Ahmet Taşgetiren
6- Dinimiz islam

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Açilmadan Yakilan Bir Mektup
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 04:09 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



AÇILMADAN YAKILAN BİR MEKTUP

Nasılsınız dendiği vakit, ezberden söyleyiverdiğimiz iyilik ifadelerini bir kenara bırakalım ve bir an durup düşünelim; birisi bize bu soruyu sorduğunda nasıl olduğumuzu tespit için aklımıza ilk olarak neler geliyor?

İyi olmanın bizdeki mikyası, miyarı, mihengi nedir?

“Sağlığım iyiyse iyiyim”, “borçlarımı ödersem iyi olacağım”, “finaller güzel geçerse benden iyisi yok”, “o arabayı bir alsam dünya yansa gam değil”, “perişanız üç puan gitti bu hafta da”, “memleket böyleyken ben nasıl olayım”, “şehid çocuğunun yüzünü görmeseydim iyiydi...”

Böylece uzayıp gider bu liste.

Bu soruya verdiğimiz cevaplar bizim aslında kim ve ne olduğumuzun da cevabı değil midir?

Kalbimizin bir tablosu yapılacak olsa, varlığıyla bizi iyi, yokluğuyla kötü eden şeyler, kullanılacak yegâne renk, şekil ve fırça darbeleri olmayacak mıydı?

Peki, ahirete ve hesap gününe iman eden bir kimsenin, iyi olup olmama ölçüsünü, dünya ve içindekilerle tespit etmesi sizce de biraz tuhaf, hatta anlamsız değil mi?

“Hanginizin en güzel ameli yapacağını imtihan için, ölümü ve hayatı yaratan O'dur” diyen bir Rabb'e iman eden insan, dünyaya iyi olmak için değil, iyi işler yapmak için gelmiştir. Bu onun, aynı zamanda iyi olmasına mâni değil bilakis tam bir sebeptir.

Bugün yaptığı işlerin iyi olup olmadığının bir bir hesabını vereceği bir günün geleceğini, hakiki bir imanla bilen insan, o günün sahibinin kendisine nasıl muamele edeceğini bilmeden bu gün 'iyiyim' diyemez.

Âriflerden bir zat, nasılsınız diye sorulunca, daha belli değil, dermiş, sıratı geçince belli olacak.

Ah bir anlasak...

İşlerimiz iyiyse, bugün iyi olduğumuzu zannediyoruz, oysa bugün iyi işler yaparsak 'o gün' iyi olacağız.

Peki o gün iyilerden olup olmayacağımızı, Dîvân-ı Hakk'ta bize nasıl muamele edileceğini bugünden bilmek mümkün müdür?

***

Bu soru, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi'nce yapılan 'Kültürümüzde Adâb-ı Muaşeret' sempozyumunda Prof. Dr. Uğur Derman Hoca'nın anlattığı bir hadiseyi okurken 'Er yarın Hakk dîvânında belli olur' ilâhisi eşliğinde düşüverdi kalbime.

“Son devrin büyük üstadlarından Tuğrakeş Hakkı Bey. Osmanlı Devleti'nin son tuğrakeşi. 1946 yılında vefat etti. Onun son derece mütevâzı, kısa zamanda yetişmiş bir talebesi var, ismini vermeyeceğim. Ne sebeple olduğunu bilemiyoruz, Hakkı Bey'i bir ziyaretinde bu talebesi çok ağır bir konuşma yapmış ve ne geçtiyse aralarında kapıyı vurup gitmiş.

Üç beş gün sonra Hakkı Bey'e bir mektup gelmiş. Mektuba bakmış, bu falancanın yazısı diye tanımış yazıyı, herhalde son konuşmamızdan sonra bana iyi şeyler yazacak değil, ben bunu açmayayım, açarsam belki hasbe'l beşer kötü bir şey söylerim diye düşünmüş. Kızlarını çağırıp onlara da anlatmış hadiseyi, kalmış öylece mektup. Vefatından sonra kızları, babamız bunu açmadıydı, bizim de açmamamız daha doğru olur deyip açmadan yakmışlar mektubu...”

***

Mektubu bir hışımla açıp, bir de talebem olacak, yaptığı edepsizliğe bak densizin deyip, yırtıp atabilir bir kenara, yapmıyor.

Kızlarını çağırıp, kapıyı çarpıp giden o rezil herif bir de mektup yazmış, okuyun da bakın nelerle uğraşıyorum diyebilir, demiyor.

Oturup kendi haklılığından dem vuran hakaretlerle dolu bir cevap mektubu yazabilir, yazmıyor.

Sahi, neden yapmıyor bunların hiç birisini?

Okunmamış mektuptan bir ayna yapıp kalbinize tutun ve bu soruların cevabını kendi içinizden okuyun lütfen. Aynaların pusunu almak isteyenler masallardaki karıncaları ezmemek için nalinlerine çıngırak takıp gezen adamdan yardım da alabilirler.

Benim aklımda başka bir soru var: Tuğrakeş Hakkı Bey o mektubu açıp okumadı tamam ama neden yırtıp atmadı yâhut yakmadı?

Kıyamamıştır.

Bir insana kızmaya sebep olacak endişesiyle onun yazdığı mektubu açıp okutmayan gönül, o mektubu da yaktırtmaz insana.

Yananın sadece bir kâğıt parçası değil, o mektubu yazan talebe ile hüsn-i hat meşk ederken geçen bütün güzel vakitler olacağını bilir, yakamaz.

Yanacak olan sadece talebesinin muhtemel edepsizliği değil, bir hocanın vefâ ve zarâfetidir, hisseder, yakamaz.

Haksızların mektubu açacağını, haklıların açıp bir de cevap yazacağını, hak olanlarınsa susup sadece yanacağını bilir; kendisi yanar, yetmez bir de talebesine yanar, o mektubu yakamaz!

...

Aklımıza, dilimize, kalbimize başkalarını ezmek için görünmez balyozlar takıp gezdiğimiz zamanlarda bu yakamayışı ve bu yanışı anlamak zor, bilirim.

Bir şey gelmez elimden, hâlimize yanarım.


“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” gelir kalbime.

Mekkeli bir fetih gününde yeni yavrulamış bir köpek, Bistam-Hemedan yolunda heybeye tutunmuş bir karınca, çocukların elinden kurtarılıp gökyüzüne salıverilmiş bir kuş gelir kalbime.

İçtiği sudan bastığı toprağa, aldığı nefesten kokladığı çiçeğe kadar her zaman ve mekânda 'aman incinmesin' diyen gönül sahipleri gelir kalbime.

Yanarım.

Dîvân-ı Hakk'ta sana nasıl muamele edileceğini bilmek istiyorsan, bugün O'nun (c.c) yarattıklarına nasıl muamele ettiğine bir bakıver, diye bir söz düşer kalbime, yanarım.

Bırakın ben yanayım, yakamadığım her mektupla, sezemediğim her mânâyla, olamadığım her bir anla, biraz daha yanayım.

Boş verin beni de, deyin hele,

Siz nasılsınız?

TEFEKKÜR DÎVÂNI

İnsan bazen anlatmaya çalıştığı şeyi aslında kendisinin de anlamadığını yazdığı kelimelerden değil, taşıdığı kalpten bilir ve anlar.

İşte bütün bir yazı boyunca anla-t-maya çalıştığım meselenin Âşık Paşa'nın muazzam şiirinden seçilmiş iki dörtlükle izâhı:

“Bana ağu sunan kişi

Şehd ü şeker olsun işi

Kolay gele müşkil işi

Eli erer olsun ona


Acı dirliğim isteyen

Tatlı dirilsin dünyada

Kim ölümüm ister ise

Bin yıl ömür olsun ona”

ÖZLÜ SÖZLÜK

Haklıya mükâfat olarak haklılığının, haksıza ceza olarak haksızlığının yettiğini bilerek haklı-haksız keşmekeşinden kurtulup Hakk derdine düşen insana Dîvân-ı Hakk'ta 'er' denir.

BİRİ VE DİĞERİ

-Biri Hakk'ın peşine düşer, diğeri hakkının

-Biri Hakk benim der; diğeri benim hakkım

Birine kısaca hakperest denir, diğerine sadece 'adam haklı'

ANLAYAMAM

Bir mektubu, incinmemek ve incitmemek adına hiç açmadan dünyadan göçen Hakkı Bey merhumu dua ile anlarım da; yazı biterken bile ona Fatihâ'dan bir mektupla cevap göndermeyen okuru rica ile anlayamam.

Serdar Tuncer
yenisafak

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Allah‬'ın madde algılanan varlıkta esmasıyla açığa çıkışı üç mertebedir
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 04:06 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Allah‬'ın madde algılanan varlıkta esmasıyla açığa çıkışı üç mertebedir

‎Allah‬'ın madde algılanan varlıkta esmasıyla açığa çıkışı üç mertebedir. En dar esma açığa çıkışı maden, sonra nebat, sonra hayvandır...

İnsanın bedeni ‪#‎Kuran‬'da hayvan metaforuyla anlatılmıştır, benliğin dağ olarak sembolleşmesi gibi. Tasavvufta hayvan denince beden anlaşılır.

Ölen hayvan imiş deyişi Yunus'un ölen beden imiş anlamındadır. İnsan ise bedenden doğan ölümsüz ruhtur.

Cehennemî ateş kendini beden sanmadır. Yakıcı tüm duygular sıkıntılar bunalımlar kendini beden sanmanın getirdiği kabuller ve duygulardan yaşanır. Hakiketine imansızlığın cezasıdır.

Kitap:
Evrensel Sırlar
Ötelerde Bir Boyutta

Aynha derhâl başka bir soruya geçti:

“Birimlerin varoluş noktası nedir?.. Sonu nedir?..”

“Birimlerin varoluş noktası, Tümel aklın icat vasfıdır!.. Sonu ise birimin sonsuzlukta, tümel aklın o vasfını sürekli olarak değişik şekillerle aksettirip gitmesi… Eğer mutlaka bir son kabullenmek gerekirse; birimin, tümel aklın aksettiricisi olduğunu idrak etmesini bir son olarak kabul edebiliriz... Bundan ötesi ise sonsuzluktur... Çünkü, tümel akıl için son düşünülemez, yani vasıfları için!..”

Aynha, henüz ilk dönem gelişme sınavını veren Elf’in bu cevaplarını olumlu buldu...

Elf, tümel aklın en kapsamlı bir aksettiricisi olmaya adaydı... Bu yüzden de artık birtakım görüşmelere, temaslara başlayabilirdi...

Elf, artık Dünyalılar ve Setrililer ile bağlantı kurup, onların yaşam ve düşünce düzeylerini yakından incelemeye rahatlıkla hak kazanmıştı, bu cevaplarıyla...

Elf, daha Dünyalılarla ve Setrililerle görüşmeye başlamadan önce niçin böyle bir sınava tâbi tutulmuştu?..

Bunun sebebi şu idi...

Elf, şartlanmasız bir ortamda, bilgi birikimi sistemi ile gelişen salt akıl birimi idi.

Dünyalılar ve Setrililer ise, onların yapılarına tamamıyla zıt düşen bir ortamda, şartlanmalar düzeyinde yetişen ve daha sonra bu şartlanmalardan sıyrılabildikleri oranda kendilerini tanıyan varlıklardı...

Elf, bu gerçekleri bilmeden onların arasına girseydi, temel prensipleri bilmemesi sebebiyle, onlardan gelecek olan birimsel şartlanmaları gerçek bilgiler sanıp, öz yapısını, şartlanmışlığın karanlığında kaybedebilirdi...

Bu yüzdendir ki, İdepya’da yetişen tüm salt akıl birimleri, temel bilgi birikimlerini tamamlamadan Dünyalılarla ve Setrililerle temasa geçemezlerdi.

Aynha, bu cevaplardan hoşnutluğunu ifade etti...

“Temel prensipleri, gelişim oranın ölçüsünde tamamlamış sayılırsın Elf! Artık Dünya’dan biri ile temasa geçebilir, onların yapılarını, fikir düzeylerini bilfiil inceleyebilirsin...”

“Teşekkür ederim Aynha! Ancak bu arada sormak istediklerim var şimdi… Onlardan herhangi biriyle mi temas kurmalıyım, yoksa içlerinden bir seçim yapmam gerekir mi?.. İlk sorum bu.”

“Şayet herhangi biriyle temas kurarsan, büyük bir ihtimalle maddesel yaşam veya hayvansal düzey içindeki bir birime rastlarsın, ki bu da amacına yararlı olmaz!.. Hiç değilse, insanî birim olduğunun farkında olan birini bulmalısın ki, hem senin deney ve gelişmene faydalı olsun, hem de sen ona yararlı olabilesin...”

“Aynha, ek bir sorum var... Maddesel yaşam veya hayvansal yaşam dedin... Bundan kastın nedir?..”

“Bak Elf, maddesel yapıda, birçokları maden, nebat ve hayvan aşamalarını tamamlamış ve insan cesedine bürünmüşlerdir; ancak tümel akıl aksettiricileri, nebat veya hayvan aşamalarını geçememiştir... Bu yüzden de dış yapı ile çelişkisi, tümüne vâkıf olmayanları yanıltır...”

“Aynha… Maden, nebat, hayvan ve öz mânâda insan düzeyindeki Dünyalıları misaller ile tanımlayabilir misin?..”

“Bak Elf, bir birim görürsün oraya gittiğinde... Sûreti insandır!.. Ancak yaşam düzeyini incelediğinde görürsün ki, fikrî icat düzeyi sıfırdır. Davranışları, tümüyle yetişme süreci içinde aldığı şartlanmalar ile bedensel ihtiyaçlar gereği olarak ortaya konmaktadır... Bedenî zorunluluk olmasa, yeme, içme, uyuma, karşı cinsle temas kurma gibi davranışları bile ortaya koymaz. Fikrî hiçbir icadı yoktur. Bu madde düzeyindeki insansıdır!

Nebat (bitki) düzeyinde olanda ise, hareket etkendir. Bu da tamamıyla şartlanmalar ile yaşar, ancak hareket, onda kendini ortaya koyar... Bir şeyler yapmak ister... Ancak bütün bunlar, şartlanmalar veya bedensel zorunluluklar doğrultusunda ortaya çıkar... Âtıllık burada yerini hareketliliğe terk etmiştir... Bunda şartlanmalar ölçüsünde ve istikametinde bedenî zorunluluklara doğru hareket görülür çoğunlukla... Bu da insansıdır!

Hayvan düzeyindeki görünüm insansıya gelince... Bunda da etken olan şartlanmalar, bedenî zorunlulukların en iyi şekilde giderilmesi yolundadır. Devamlı hareket hâlindedir ve her bir hareketinden amaç da, daha iyi yemek, içmek, daha çok cinsel münasebetlerde bulunmaktır. Bu yaptıkları, şartlanmaların hükmü altında olarak, bir gayedir kendisi için... Sadece kendisini veya kendisiyle birlikte çok sevdiği birisini düşünür...

İnsan düzeyindekine geldiğimizde ise; onun durumu çok farklıdır. Öncekilerde olanlar, onda da vardır; ancak bunlar, onun yaşamında diğerlerinde olduğu kadar geniş yer tutmaz. Bedenî zorunluluklar sonucu olarak, belli bir ölçüde yapar yaptıklarını. En önemli taraf da, bunlar gaye değil, vasıtadır. Gayesi ise, kendisinin ne olduğunu bilmek, çevresinde gördüklerinin aslının ne olduğunu anlamak, geleceğinin ne olacağını görebilmektir.

İşte bu düzeye ulaşmış olanlar, ‘insan’ kavramına ‘ilk basamak’ olarak hak kazananlardır. Bu idrak düzeyindeki, gelişme kapsamı oranında öz yapısına erişir ve en sonunda, şayet kapasitesi müsait ise, bizler gibi tümel aklın tam bir aksettiricisi olabilirler.

‘İnsan’ genel adıyla tanınan türdeki çeşitli sınıfları, sana şöyle bir örnek ile de açıklayabilirim...

İnsan sûretinde bazı birimleri göreceksin ki; boyunlarının üstünde sanki baş yoktur!.. Kuru bir, başsız gövde gibidirler... Bedensel dürtülerinin doğrultusunda yer-içer, çiftleşir ve gözlerinin gördüğüne sahip olmak için yaşar, geçerler...

Bir kısım insanlar da vardır ki onların boyunlarının üzerinde sanki baş yerine bir teyp cihazı vardır... Onlarda bir öncekilerin yaptıklarına ilaveten, çevreleri kendilerini nasıl şartlandırırsa, o istikamette yaşarlar... Tıpkı bir android gibi!.. Çevreleri kendilerini nasıl şartlandırıp, belleklerine ne yüklerse, o şeyi hiç düşünmeden, eleştirmeden olduğu gibi doğru diye kabullenirler ve bu aldıklarını da aynen çevrelerindekilere aksettirirler!.. Kısacası, bir teyp bandı gibi, çevrelerinden ne alırlarsa aynen onu yansıtırlar, aldıklarına hiçbir düşünsel katkıları yoktur!..

Gene bir kısım ‘insan’ daha vardır ki; onların da boyunlarının üstünde, sanki baş yerine bilgisayar vardır!

Düşünme, değerlendirme, yorumlama, ve bunlara göre de kendi yaşamlarına yeni bir yön çizebilme yetisine sahiptirler!.. Bunlar sanki bilgisayar düzeyine yükselmiş insanlardır...

Kolay kolay şartlanmalar ile yaşamlarına yön vermezler... Her şeyin özünü, aslını araştırırlar ve sürekli yeniye ve bilgiye açık bir şekilde yaşarlar... Bunlar gerçek anlamıyla ‘insan’lık sınıfının alt tabakasıdır...”

“Bunun da ötesindekiler mi var Aynha?..”

“Evet Elf!.. Bunlardan öte, gerçek anlamda ‘İNSAN’ olan; bizlerden biri olduğu gerçeğine henüz Dünya’da iken erişmiş ve âdeta Dünyalılar arasında ‘garîp’ kalmış ‘Özben’ birimleri vardır ki; onları sana ne kadar anlatmaya çalışsam anlatamam!.. Çünkü onlar, tüm Dünya değer yargılarını aşmışlar, Tümel aklın gözü, kulağı, dili olmuş; Evrensel Sırlara sahip, insanlara ışık tutan birimlerdir... En az, senin kadar gerçeklere vâkıf olmuş; bedeni itibarıyla insan-beşer yaşantısı içinde; ancak, bunun ötesinde evrensel kozmik bilinç ile özdeşleşmiş birimlerdir ki onlar; tümel aklın insanlar arasındaki ÖZ sahibi şahitleri, uyarıcılarıdır…”

“Demek insanlar arasında böyleleri de vardır Aynha!..”

“Unutma ki Elf… Tümel akıl, her âlemde, tüm mükemmeliyetiyle seyreden gözlere, işiten kulaklara ve konuşan dillere sahiptir... Ama o ortamın diğer birimleri, bunların farkında bile olmazlar, algılama kapasiteleri dışında kaldıkları için!.. Onları da, kendileri gibi biri sanırlar! Zaten, beyinleri onları değerlendirebilecek düzeyde gelişmediği için, bildirilse dahi ellerinden bir şey gelmez!..”

“Peki, ben Dünya’da bunlardan biriyle mi iletişim kuracağım?..”

“Hayır Elf!.. Ne senin, onlara bir katkın olabilir; ne de onlar sana gerek duyarlar!.. Çünkü onlar, her şeyi ÖZLERİNDE bulmuşlardır... Sen, bir önce söylediğim sınıftan birisiyle iletişim kurmalısın… Düşünen, araştıran, yeniye açık, şartlanmaların dışına çıkabilecek güçte bir kimse bulup, onunla temas kurarsan, hem ona faydalı olursun, hem de gelişmende, onun geçirdiği hâlleri öğrenmenin büyük faydası olur. Bunlar da umumiyetle, maddecilik deniziyle maneviyatçılık yani spiritüalizm denizlerinin birleştiği bölgede, Orta Doğu diye adlandırılan alanda yaşarlar. Orta Doğu, Batı’nın maddiyatçılık fikri ile Doğu’nun spiritüalizminin çatışmasından, hakikatin çıkabildiği bir bölgedir Dünya üzerinde. Bu sebeple çok yönlü bir araştırmacı, senin için en iyisidir.”

Aynha, burada sustu...

Elf, bir süre durdu... Dünya’ya yöneldi ve sonra sordu:

“Aynha, lütfen sen bana en yararlı olabilecek birisini bulur musun?..”

Aynha bir an durdu, araştırmaya daldı... Ve cevapladı...

“Dünya yaşamına adapte olmadan benimle temas kur... Sana, hangi ülkeden kiminle iletişime geçeceğini bildireceğim. Ancak bil ki, bu kişi, sana çok geniş bir soru sahasında karşı çıkacak ve seni pek çok evrensel sırları açıklamak zorunda bırakacaktır... Ve sen onun bütün sorularını cevaplamak zorundasın!.. Şayet bir sorunun cevabını veremezsen, anında benimle buluş ve onu cevapsız bırakarak zor duruma düşürme.”

“Peki Aynha!.. Dediklerine aynen uyacağım...”

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kur’an’da Allah'ın Beraber Oldukları geçiyor Maiyet Sırrı Nedir?
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:50 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Kur’an’da 21 ayette  “ALLAH’IN BERABER OLDUKLARI” geçiyor -  Bu "BERABER OLMA” ve “MAİYET SIRRI”  Nedir?

“ALLAH’IN BERABER OLDUKLARI”

A- ÖN OKUMA

1-AYETLER: Tespit edebildiğimiz kadarı ile 21 ayette “ALLAH’IN BERABER OLDUKLARI”  geçiyor. Kur’an’da geçen “Allah ….. ile beraberdir” ayetleri; Maiyet Sırrı ile ele alınmak durumundadır. O nedenle bu çalışmada bazı iman ve amel sahiplerinin “ALLAH’LA BERABER OLMA” sını içeren ayetlerin yanı sıra  “MAİYET SIRRI” içeren ayetler de konuya dahil edilmiştir..
BAKARA153-)Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır (dayanma kuvvesi) ve salât (hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede ile) yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerledir (Es Sabûr Esmâ’sıyla-mâiyet sırrı).194-)Haram ay, haramınız olan aya bedeldir… Ve buna hürmette eşitlik esastır. O hâlde haddi aşıp (bu süreçte) size saldırana, saldırganlığının misliyle siz de saldırın! Allah’tan korunun, ve iyi bilin ki Allah korunanlarla beraberdir.

249-)Talut, ordusuyla yola çıktığında (askerlerine) dedi ki: “Muhakkak Allah sizi bir nehir ile sınayacaktır. Kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan tatmazsa o da bendendir. Eliyle bir avuç kadar alan müstesna”… Fakat içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler. Ne zaman ki O ve beraberindekiler nehrin karşı yakasına geçtiler, “Calut ve ordusuna karşı savaşacak gücümüz kalmadı” dediler. Allah’a kavuşacaklarını (imanları sebebiyle) özlerinden gelen (yakîn) ile bilenler ise: “Pek çok defa, az bir topluluk Allah’ın izniyle (biiznillah), kendilerinden çok fazla topluluğu yenmiştir. Allah dayananlar ile beraberdir” dediler.

NİSA

108-) (Münafıklar-ikiyüzlüler) insanlardan gizleyebilirler ama Allah`tan asla! Oysa O beraberdi (tasavvufî anlayışla mâiyet sırrı-Allah`ın, kulun her zerresini Esmâ`sıyla varetmesi hakikati) onlarla gece boyu, Allah`ın hoşlanmadığı şeyleri kurgularlarken. Allah yapmakta olduklarına Muhît`tir!

ENFAL

12-) Hani Rabbin melâikeye şöyle vahyetmişti: “Muhakkak ben sizinle beraberim (Allah melekle yan yana olmayacağına göre; anlatılmak istenen {tasavvufta mâiyet sırrı diye bahsedilen}: meleklerin, kendilerindeki kuvvet ve kudretin Allah`ın kuvvet ve kudreti bilincini taşıdıkları realitesine işaret olunmaktadır)… İman edenleri sâbitleyin… Hakikat bilgisini inkâr edenlerin kalplerinde korku oluşturacağım… (Onların) boyunlarının üstüne vurun (vehim üzere sâbitleyin) ve onların her parmağına darbedin.”

19-)Eğer siz fetih (zafer) istiyorsanız, işte size (Bedir’de) fetih geldi… Eğer (Rasûlullah’a direnmekten) vazgeçerseniz, o sizin için daha hayırlıdır… Şayet (şirke) dönerseniz, biz de döneriz! (O durumda) topluluğunuz çok da olsa size hiçbir faydası olmaz… Kesinlikle Allah iman edenlerledir (kendinde açığa çıkan havl ve kuvvetin Allah’ın olduğunu yaşayanlarladır)!

46-)Allah’a ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle zıtlaşmayın; (yoksa) korkuya kapılırsınız ve rüzgârınız (kuvvetiniz) gider… Sabredin… Muhakkak ki Allah “Es Sabûr” isminin özelliğiyle sabredenlerledir.

66-)Şu an Allah sizden yükünüzü hafifletti, çünkü biliyor ki sizde zayıflık var… (O hâlde) sizden dayanan yüz olursa, iki yüze galip gelirler… Sizden bin olursa, Allah’ın izniyle (Bi-iznillah), iki bine galip gelirler… Allah sabredenlerle beraberdir.

TEVBE

36-) Muhakkak ki Allah indînde, semâları ve arzı halkettiği süreçte Allah ilminde, ayların adedi on ikidir… Onlardan dördü haram (aylar)dır; (Muharrem, Receb, Zilkaide, Zilhicce)… İşte Din-i Kayyım (geçerli, payidar sistem) budur… Onlar (haram aylar) içinde nefslerinize zulmetmeyin… Müşriklerle savaşın, onların hep birlikte sizinle savaştıkları gibi… İyi bilin ki Allah korunanlarla beraberdir (mâiyet hakikatine işaret).

40-)Gerçekten Allah O’na yardım etmiştir, siz O’na yardım etmeseniz de! Hani hakikat bilgisini inkâr edenler O’nu (yurdundan) çıkmak zorunda bıraktıklarında; O, ikinin ikincisi (iki kişiden biri) idi! Hani onlar (Hz.Rasûlullah ve Hz.Ebu Bekr) mağarada idiler… Hani arkadaşına: “Mahzun olma, muhakkak ki Allah bizimle beraberdir (mâiyet sırrına işaret ediyordu)” diyordu… Allah, sekinetini (güven duygusuyla oluşan sakinlik) O’nun üzerine inzâl etmiş ve O’nu görmediğiniz ordularla desteklemişti. Hakikat bilgisini inkâr edenlerin sözlerini süfla (en aşağı) kılmıştı… Allah sözü, işte ulyadır (en üstün)! Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.

123-)Ey iman edenler! Küffardan (gerçeği inkâr edenlerden) size yakın olanlarla savaşın! Sizde şiddet, azîm, yoğun iman yaşamını bulsunlar… Bilin ki Allah korunanlarla beraberdir!

HUD

36-)Nuh`a vahyolundu ki: “Halkından, iman etmiş olanlar dışında kimse iman etmeyecek… (Artık) onların yapmakta olduklarından dolayı üzgün olma!”

37-) Gözlerimiz olarak (mâiyet sırrına işaret bu ifade), vahyimizce gemiyi yap… Zâlimler hakkında (şefaat için) bana yönelme… Kesinlikle onlar boğulacaklardır!

KEHF

24-) Sadece “inşâ Allah = Allah inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna!.. Unuttuğunda Rabbini (hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)!.. Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi. {İnsan-ı Kâmil, Sıfatların tecellisi bahsi; Abdülkerim Ceylî. A.H.}) olgunluğa erdirir.”

TAHA

45-) “Rabbimiz! Doğrusu biz, bizim aşırı üstümüze gelmesinden veya taşkınlık yapmasından korkarız” dediler.

46-) “Korkmayın! Muhakkak ki Ben sizinle olarak işitir ve görürüm (mâiyet sırrı)” dedi. (Sahih Kudsi hadis: “……Ben kulumun görür gözü işitir kulağı olurum……”)

MÜMİNUN

27-) Bunun üzerine Ona (Nuh`a) vahyettik ki: “Gözlerimiz olarak (gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap… İş başladığında (sular yükseldiğinde) ve fırın kaynadığı (buhar kazanı mı vardı acaba) vakit, her eşi olandan bir çift ve onlardan, aleyhine daha önce hüküm verilmiş olanlar hariç ehlini, gemiye al. Zâlimler hakkında benimle muhatap olma! Kesinlikle onlar boğulacaklardır.”

NAHL

128-)Kesinlikle Allah korunanlar ve muhsinlerle (Allah için yaşamakta olduğunun farkındalığında olanlarla) beraberdir.

ANKEBUT

69-)Biz’e (ermek için nefsine karşı) savaş verenlere gelince, elbette onları yollarımıza ulaştıracağız… Kesinlikle Allah, yakîn ehliyle (ihsan sahibi {Allah’a görüyormuşçasına yönelen}) elbette beraberdir! (Mâiyet sırrı.)

MUHAMMED

33-)Ey iman edenler! İtaat edin Allah’a ve itaat edin Rasûl’e; yaptıklarınızın getirisini geçersiz kılmayın!

34-)Muhakkak ki hakikat bilgisini inkâr edenler, (insanları dışsallık veya içsellik yüzünden) Allah yolundan alıkoyanlar, sonra da hakikati inkârlarıyla ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır!

35-)Gevşemeyin ve siz üstünken, selm’e (barışa, Hak ile bâtılı uzlaştırmaya) çağırmayın! Allah sizinle Birliktedir! Sizin yaptıklarınızı asla eksiltmeyecektir.

HADİD

4-)O, semâları ve arzı altı süreçte yaratan, sonra da arşa istiva edendir! Arza gireni ve ondan çıkanı; semâdan inzâl olanı ve onun içinde urûc edeni bilir… Nerede olursanız O sizinle (hakikatinizin Esmâ ül Hüsnâ’sıyla varolması sonucu) beraberdir (Mâiyet sırrına işaret)! Allah yaptıklarınızı (yaratan olarak) Basîr’dir.

MÜCADELE

6-) Gün gelir, Allah onların hepsini bâ`s eder (yeni bir özellikle yeni bir boyutta diriltir) de yaptıklarını onlarda haber verir… Allah, onu (kendilerinden açığa çıkanları) kayda almış, onlar ise onu unutmuşlardır… Allah her şey üzerine Şehîd`dir.

7-) Bundan daha az da olsalar, daha çok da olsalar; nerede olursa olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir (Esmâ`sıyla, “yok”ken var kıldığı için – Mâiyet sırrı)! Sonra kıyamet sürecinde yaptıklarını (açığa çıkaran olarak) kendilerinde haber verir! Muhakkak ki Allah Bi-küllî şey`in (şey`in Esmâ`sıyla hakikati olarak) Bilen`idir.

HAŞR

23-) “HÛ” Allah, tanrı yok, sadece “HÛ”! Melîk`tir (efâl, oluşlar âleminde mutlak hükmü yürüyen), Kuddûs`tür (yaratılmışlığa ve kevne ait nitelenmelerden, yaratılmış kavramlardan münezzeh), Selâm`dır (yaratılmışlarda yakîn ve kurb hâlini oluşturup mâiyet sırrını açığa çıkartan), Mümin`dir (iman açığa çıkartarak hakikatini müşahedeye yönelten), Müheymin`dir (gözetip himaye eden, muhteşem azametini seyirde yaratılmışlığı kaldıran), Azîz`dir (karşı konulması imkânsız olarak dilediğini yapan), Cebbâr`dır (iradesini zorunlu kabul ettiren), Mütekebbir`dir (Mutlak yegâne Kibriyâ {eniyeti} olan)! Allah, onların ortak koştukları tanrı kavramlarından Subhan`dır!

3- TANIM VE AÇILIMLAR:

SIFAT TECELLİSİ:  MARDİYEDE YAŞANIR: “Mardiye”de, “Tecelli-i Sıfat” vardır. Yani, İlâhi vasıflarla tahakkuk etme hâli ki; bu ikisi arasındaki hâl, ancak yaşanarak farkedilir. Dilde bunu anlatmak çok zor bir şey!.. Çünkü biz, öyle bir şey düşünmemişiz, hayâl bile etmemişiz. Onun için bunlar böyle mecaz yollu anlatılır ama gerçeği ancak yaşanarak bilinir!.

VELAYETİ KÜBRA: “Mardiye”, sıfat mertebesidir, dedik. İlâhi vasıflarla vasıflanmış kişidir… “Mutmainne” ve “Râdiye”, “Velâyet-i Suğra”dır. “Mardiye”, “Velâyet-i Kübrâ”dır. Enbiyâ velâyetinin kemâlâtından hisse alınır. Bakâ Billah mertebesidir!. Bu mertebeden evvel kimsede İlmi Ledün olmaz!..

ARİF-İ BİLLAH: “Mardiye” makamında hâsıl olan ikinci mârifetin sahibine “Ârif-i Billah” derler.Yani, varlığındaki Allah`ın ilmi ile her şeye ârif olan Zât demektir “Ârif-i Billah”!… Bu, “Hakikat”ten sonra gelen Mârifet-i Billah`tır…

KURB: KURBİYET MERTEBESİ:  RAHİMiyetin gereği olarak insan, hakikatini idrak eder, kendi özündeki ALLAH isimlerinden kaynaklanan kuvveleri keşfeder, bunları hissedip bunlara yakîn elde ederek “kurbiyet” mertebesine ulaşır!.Kurbiyet mertebesi-Allah Esmâ`sı özellikleriyle şuurlu tahakkuk mertebesidir.

KURBİYET KAVRAMINDA DAHİ AYRILIK MEVCUT: “- Ya Gavs. Kurb ehli kurbiyetlerinden dolayı yakınırlar, buûd ehlinin uzaklıktan şikâyetleri gibi…

Esasen bunun îzâh edilmesi ve anlaşılması oldukça güç bir husustur. Zirâ burada bahis mevzûu olan kimseler “yakîn” ehlidir. Ayn-el yakîn sahipleri.

“Yakîn” ile elde ettikleri bir kurb (yakınlık) sözkonusu!.. Ancak şuraya dikkat edelim; “Kurb” yani yakınlıktan söz ediyoruz, iki ayrı varlığın birbirine yakınlığından. Yani, Tekliğin müşâhedesi oluşmuş, fakat vehimdeki “benlik” kavramı kesin olarak kaybolmamış!.. Bir diğer ifade ile, Hakkel yakîn oluşmamış!.. Hakkel yakîn’in oluşması için, kişinin kendini Hak’tan ayrı bir varlık olarak düşünme hâli ortadan kalkar. Yâni “Zâtta fenâ” olma hâli diye târif edilen bir hâl ile ikilik kalkar.

İşte bu kişiler, ilmen olayın bütün sistemini bilirler. Olayın bu olduğunu da açık seçik müşâhede etmişlerdir. İşte bu noktada onları büyük bir üzüntü kaplar. Çünkü bir türlü bilinçlerini kaplayan “birimsel benlik” hissiyâtından, kavramından uzaklaşamamaktadırlar.

KURBİYET KAZANAN DAİMİ NAMAZI YAŞAMAKTADIR:Bu havâs`ın “ikâme” ettiği namazın ötesinde, bir de “has-ül havâs”, “mukarreb” denen, “Allah”a kurbiyet kazanmış, evliyânın ileri derecelilerinde yaşanan “daimî namaz” hâli söz konusudur.

KURBİYET SAHİBİ EKBERİYET SEYRİ İÇİNDEDİR:”Kurbiyet” sahipleri ise, “Ekber”iyet seyri içinde “haşyet” ile “seyri meallah”tadırlar. (Farkındayım çok tasavvufi oldu, ama bunların Türkçeleştirilmesi için başlı başına yeniden bir tasavvuf tabirleri kitabı yazmak gerek. Ona da şimdilik müsait değilim… Anlaşıldığı kadar! Anlayana… Üzgünüm! AH)

YAKİN: İLK BASAMAĞI TEFEKKÜR VE NAFİLELER: “Nâfilelerle” demek; bir takım faydalı, yararlı çalışmalarla demektir. Yani taban, en alt sınır olan çalışmalar “farz”lar, zaten kişinin kendini toparlayıp, kurtarabilmesi için zorunlu olan şeyler. Ama kişi, Allah’a yakîn elde etmek istiyorsa, bunun dışında daha bir takım yararlı, faydalı çalışmalar yani “nâfileler” yapmak durumundadır. Farzları yerine getirmekle değil, fazladan yapılan nâfilelerle kişi yakîn elde edebilir.

“Tefekkür”, Allah’a yakînin ilk basamağıdır. Tefekkürü olmayanın yakîni oluşmaz!.

Allah’a yakîn elde etmek isteyen kişinin adım atacağı ilk basamak tefekkürdür. Yani, nâfile yapılan ibadetler, tefekkür basamağına basıldıktan sonra kişide tesirini göstermeye başlar. Tefekkür yoksa, zaten bir yere varılması mümkün değildir. Çünkü insanı hayvandan ayıran özellik, tefekkür özelliğidir.

YAKİYN AŞAMALARI: Bu meydana gelme birtakım yararlı çalışmalarla, “Kişi Allah`a öyle yakîn elde eder ki, Allah O`nun görür gözü, işitir kulağı, tutar eli, yürür ayağı olur” hükmü ortaya çıkacak; gözümüzde gören, kulağımızda işiten, dilimizde söyleyen, elimizde tutan, ayağımızda yürüyenin Allah olduğunu, “Ayn-el Yakîn” ve “Hakk-el Yakîn” yaşayacağız…

İşte bütün bunların neticesinde “Hilâfet sırrı” bizde zuhûr etmiş, “Halife” olduğumuzu önce ilm-el yakîn, sonra ayn-el yakîn, sonra da Hakk-el yakîn yaşama lütfuna ve şerefine ermiş bulunacağız.

“Mutmainne”de “İlmel Yakîn” hâsıl olur. Bu, “Râdiye”de “Aynel Yakîn”e döner. “Mardiye”de, “Hakkel Yakîn” hâsıl olur ve bu zâta “Arifi Billah” denir.

YAKİYN EHLİNİN HALİ: TEK`in nazarıyla TEK`ten “çok”a bakışı muhafaza edip, sürekli olarak piramitin tepesinden aşağıya bakarak varlıkları seyretmek,  “YAKÎN EHLİ” nin hâlidir!. Korkudan,  “yakîne”  erenler,  beridirler.. Yakîne erende sabır ne arar?..

ALLAH’A VUSLAT: İlâhi kudret ortaya çıktığı zaman “ölmeden evvel ölme” hâli “yakîn”e tekâbül eden şekliyle oluşur; ki bunun sonucunda kişi bilinci itibariyle var olan bir varlık olduğu idrâkına ererek, beden bağımlılığından kendini soyutlar; ki bunun sonucu da “mutmainne nefs” bilinci olarak velâyet hâlidir!. Böylece vehmî benliğin kendini, bedenmiş gibi kabûlü ortadan kalkar. İşte o zaman, “Allah`a vuslat” denilen hâl yaşanır…

MUKARREB: TAHKİKE ERMİŞ KİMSELERDİR:Tahkike ermişlerin ismi ise “müferridûn” veya “mukarrebun”dur ki; Allah “İSMİNDE” değil; ALLAH’IN AHADİYYETİNDE benlikleri yok olmuş; “el ân öyledir” sırrına binâen, Allah Bakîdir mânâsı yaşanır olmuştur… İşte bu yaşantı içinde olanlar, “İsm-i Âzâm” sırrına ermiş olanlardır ki;her nefeste “HU” diyenin mutlak bilinciyle yaşarlar…

Bu zevâtı kirâm, duâ edip de “Yâ ALLAH”, “YÂ HU” dedikleri zaman; “dillerinden söyleyen ben olurum”Hadîs-i Kudsî’si mânâsınca; dileyen kendi olur ve elbette kendi dileği de havada kalmaz, yerini bulur!..

NOKTASINDAKİ KUDRET AÇILANLARDIR: “Ulâikel Mukarrebûn”!.. “Allah” adıyla işaret olunanın esmâsının özelliklerini “Nokta”larındaki kudret ile seyir hâlinde olanlardır onlar! “Onlar senin kullarındır; ne dilersen onu yaparsın” diyerek.

KURBİYETİ YAŞAYAN, MUCİZELERE VESİLE KİŞİ: Allah`a Kurbiyet mertebesinde yaşayan {Allah`ın bazı kendine has isimlerinin mânâlarının bu yakınlık sebebiyle kendisinde açığa çıktığı} mucizelere vesile kişidir Mukarreb.

SABIR:Sabır, insanın hoşlanmadığı bir hal veya durumun zuhurunda, mecburen ona boyun eğerek, kabullenmesi, demektir.

GAFLET VE BELA ANINDA AÇIĞA ÇIKAR: Esasen, Sabır, Gâfilin kendini koruma mekanizmasıdır!… Biz genelde, nefsimize hoş gelmeyen şeyleri ŞER olarak görürüz.. Halbuki nefsimize hoş gelmeyen şeye sabredersek, o şer gördüğümüz şey bizim şuur boyutunda kendimizi daha iyi tanımamıza yol açmak için, âmiyâne tabirle yontulmamız için başımıza gelmiş bir BELÂ dır!.. Biz o andaki şartlarımıza GÖRE o olayı şer olarak, belâ olarak nitelendirirsek de daha sonraki bir aşamada onun nimet olduğunu fark edebiliriz..

NİMETİ VERENİ GÖREMEYENİN HALİDİR: Sabır da tahammül, katlanma vardır… Şükürde ise nimeti vereni görme vardır…

TEPKİSİZ KABUL VE BEKLEMEDİR: Sabır; tepki koymayıp olayın nasıl sonuçlanacağını beklemektir.

İHSAN: (Konu İHSAN-MUHSİN adlı daha evvelki dosyamızda ayetlerle işlendi)

VELAYETİ HASSA: HER DEVİRE, HER ÇAĞA GÖREVLİ OLARAK AÇIĞA ÇIKAN; BA’S OLUNAN RASULLERDİR: Velâyeti Hassa… Risâlet kaynağından açığa çıkan “hakikat”e “iman” edip, bunu yaşayarak “yakîn”e erenlerin (ikân); veya bunun da ötesi “kurb” yapılarında açığa çıkanların “velâyet”i… İnsanlık bir piramit gibi düşünülürse eğer, o piramidin zirvesindekiler “Rasûl”lerdir. Onlar, her devirde, insanlığa kendi “hakikat”lerini bildirmek işlevini açığa çıkaranlardır…

MÂİYET SIRRI:  ( ALLAH’LA BERABER OLMA)

-  Allah`ın, kulun her zerresini Esmâ`sıyla varetmesi hakikati.

-  Meleklerin, kendilerindeki kuvvet ve kudretin Allah`ın kuvvet ve kudreti bilincini taşıdıkları realitesi.

-  Tecelli-i Sıfat mertebesinde; Mardıye, Kurbiyet Ehli, Yakiyn Ehli, Mukarreb kimselerde açığa çıkan hal.

-  “Ben kulumun görür gözü işitir kulağı olurum” müjdesinin yaşanması.

-    ES SELAM isminin yaşanması sonucu yaratılmışlarda Kurb ve Yakiyn halinin açığa çıkması.

B- ÇÖZÜMLEME

1- AYETLERDE “ALLAH’IN BERABER OLDUKLARI” KİMSELER, FİİLLER, HALLER

A- SABREDENLER- DAYANANLAR: Es Sabur Esmasının açığa çıktığı, sabreden; dayanan kimselerle Maiyet Sırrı gereğince beraberdir. (Bakara- 153/249, Enfal-46/66)

B- TAKVA SAHİPLERİ; KORUNANLAR; MÜTTAKİLER: Allah Korunanlar, Takva sahipleri ile beraberdir. (Bakara- 194,Tevbe-36/123, Nahl-128 )

C- BÜTÜN KULLAR (Her Kulun her zerresini esmasıyla var etmesi)

- (Münafıklar-ikiyüzlüler) insanlardan gizleyebilirler ama Allah`tan asla! Oysa O beraberdi. (Nisa-108 )

- Nerede olursanız O sizinle (hakikatinizin Esmâ ül Hüsnâ’sıyla varolması sonucu) beraberdir (Mâiyet sırrına işaret)! Allah yaptıklarınızı (yaratan olarak) Basîr’dir.  (Hadid-4)

- Bundan daha az da olsalar, daha çok da olsalar; nerede olursa olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir (Esmâ`sıyla, “yok”ken var kıldığı için – Mâiyet sırrı)! (Mücadele- 7)

D- MELEKLER:  Hani Rabbin melâikeye şöyle vahyetmişti: “Muhakkak ben sizinle beraberim (Allah melekle yan yana olmayacağına göre; anlatılmak istenen {tasavvufta mâiyet sırrı diye bahsedilen}: meleklerin, kendilerindeki kuvvet ve kudretin Allah`ın kuvvet ve kudreti bilincini taşıdıkları realitesine işaret olunmaktadır)… (Enfal- 12)

E- İMAN EDENLER: Kesinlikle Allah iman edenlerledir (kendinde açığa çıkan havl ve kuvvetin Allah’ın olduğunu yaşayanlarladır)! (Enfal- 19)

F- KURBİYETİ YAŞAYANLAR; SELAM İSMİ KENDİLERİNDE AÇIĞA ÇIKANLAR:

-  “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi. {İnsan-ı Kâmil, Sıfatların tecellisi bahsi; Abdülkerim Ceylî. A.H.}) olgunluğa erdirir.” (Kehf-24)

-  “Korkmayın! Muhakkak ki Ben sizinle olarak işitir ve görürüm (mâiyet sırrı)” dedi. (Sahih Kudsi hadis: “……Ben kulumun görür gözü işitir kulağı olurum……”) (Taha- 46)

-  Gözlerimiz olarak (gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap…(Müminun- 27)

-  Selâm`dır (yaratılmışlarda yakîn ve kurb hâlini oluşturup mâiyet sırrını açığa çıkartan), (Haşr-23)

G- RASÜLE TESLİM OLANLAR: Gevşemeyin ve siz üstünken, selm’e (barışa, Hak ile bâtılı uzlaştırmaya) çağırmayın! Allah sizinle Birliktedir! (Muhammed- 35)

-  O, ikinin ikincisi (iki kişiden biri) idi! Hani onlar (Hz.Rasûlullah ve Hz.Ebu Bekr) mağarada idiler… Hani arkadaşına: “Mahzun olma, muhakkak ki Allah bizimle beraberdir (mâiyet sırrına işaret ediyordu)” diyordu…( Tevbe- 40)

H- ÇOĞUNLUK AZGINLIK, TAŞKINLIK, ZULÜMDE BİRLEŞMİŞKEN, RABBİNE DÖNENLER: Gözlerimiz olarak (mâiyet sırrına işaret bu ifade), vahyimizce gemiyi yap… Zâlimler hakkında (şefaat için) bana yönelme… Kesinlikle onlar boğulacaklardır! (Hud-37)

-  Bunun üzerine Ona (Nuh`a) vahyettik ki: “Gözlerimiz olarak (gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap… İş başladığında (sular yükseldiğinde) ve fırın kaynadığı (buhar kazanı mı vardı acaba) vakit, her eşi olandan bir çift ve onlardan, aleyhine daha önce hüküm verilmiş olanlar hariç ehlini, gemiye al. Zâlimler hakkında benimle muhatap olma! Kesinlikle onlar boğulacaklardır.” (Müminun-7)

İ- İHSAN SAHİPLERİ VE YAKİN EHLİ: Kesinlikle Allah, yakîn ehliyle (ihsan sahibi {Allah’a görüyormuşçasına yönelen}) elbette beraberdir! (Mâiyet sırrı.) (Ankebut- 69)

-  Kesinlikle Allah korunanlar ve muhsinlerle (Allah için yaşamakta olduğunun farkındalığında olanlarla) beraberdir. (Nahl- 128 )

3- AYETLERDE GEÇEN ESMALAR VE BU ESMALARA YÜKLENEN ANLAMLAR:

HÛ… “HÛ’vAllahulleziy la ilahe illâ HÛ”! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her “şey”in hakikatinin derûnu… Öylesine ki; Ekberiyet tecellisi sonucu önce “haşyeti”, sonucu olarak da “hiç”liği yaşatır ve bu yüzden de O’nun hakikatine erişilemez! “Basîretler ona ulaşmaz!” Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir! Nitekim “ALLÂH” dâhil tüm isimler “HÛ”ya bağlı geçer Kurân’da! “HU ALLAHu EHAD”, “HU’ver Rahmanur Rahıym”, “Hu’vel’Evvelu vel’Ahıru vez’Zahiru vel’Batın”, “HU’vel Aliyyül Azıym”, “HU’ves Semiy’ul Basıyr” ve Haşr Sûresi’nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki “HÛ” ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.

ES SELÂM… Yaratılmışlara (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere “İSLÂM”ın hazmını veren; Dar’üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim-özelliktir! “Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym = Rahîm Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!” (Yâsîn: 58 ).

EL MU’MİN… Algılananın ötesi olduğu farkındalığını oluşturandır Esmâ boyutu itibarıyla. Bu farkındalık, boyutumuzda “iman” olarak açığa çıkar. İman edenler şuurlarındaki bu farkındalıkla iman ederler; dünyamızda Rasûller; tüm varlıkta ise melekler dâhil! Bu farkındalık, bilinçteki aklın vehim esaretinden kurtulmasını sağlar. Vehim, kıyası kullanarak muhakeme yapan aklı saptırabilirken, iman karşısında güçsüz ve etkisiz kalır. Mümin isminin özelliğinin açığa çıkışı şuurdan bilince direkt yansır; dolayısıyla da vehim kuvvesi onun üzerinde tasarruf edemez.

ES SABUR… “Eğer Allâh insanları zulümlerinden dolayı sorumlu tutup sonucunu hemen yaşatsaydı; (arz) üzerinde hiçbir DABBE (insan değil insan bedeni) bırakmazdı! Fakat onları hükmedilmiş bir vakte tehir ediyor… Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler” (Nahl: 61) Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan. Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, yani Sabûr özelliğini açığa çıkarması, hem zâlim hem mazlum yönünden yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir. Belânın büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!

EL MÜHEYMİN… “Esmâ” mertebesinden açığa çıkanları kendi sistemi içinde koruyup sürdürendir (El hafizu ver Rakiybu ala külli şey)! Ayrıca, (emaneti) gözetip himaye eden, koruyan, emin, anlamlarına da gelir. “MÜHEYMİN”in türediği kök olan “el Emanet”in Kurân’daki fonksiyonel kullanılışı, semâların – arzın – dağların yüklenmekten imtina ettiği ve el Kurân’ın ikizi olan el İnsan’ın yüklendiği şeydir. Esas itibarıyla Esmâ mertebesi ilminin RUH adlı melek olarak şuuruna işaret eder. Ondan da yeryüzünde açığa çıkan insana yansır bu emanet! Yani, Hakikatinin, Esmâ özellikleri olduğu şuurunu yaşamak! Bu da Mümin ismiyle ortak çalışır. RUH adlı melek (kuvve) dahi, Esmâ mertebesinin sonsuz sınırsız özelliklerine imanın kemâliyle Hayy ve Kayyûm’dur! Çünkü o dahi “şe’n” olarak vücud sahibidir!

EL KUDDÛS… Yaratılmışlarda açığa çıkan özellik ve kavramlarla tanımlanmaktan, kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî! Tüm âlemleri Esmâ’sıyla “var” kılarken, onlarda açığa çıkan özelliklerle tanımlanmaktan dahi berîdir.

EL ALİYM… “İlim” özelliği sebebiyle sınırsız sonsuz her şeyi ve her boyutu, her yönüyle Bilen!

EL BASIYR… Açığa çıkan Esmâ özelliklerini her an seyir ile onlardan çıkanları değerlendirip sonuçlarını oluşturan

EL AZİYZ… Karşı konulmaz güç sahibi olarak, dilediğini uygulayan! Tüm âlemlerde dilediğini karşı çıkacak güç olmaksızın yerine getiren. Bu isim Rab ismiyle paralel çalışan bir isimdir. Rab özelliği Azîz özelliğiyle hükmünü icra eder!

EL HAKİYM… İlminin kudretiyle açığa çıkmasını sebepler zincirine bağlayarak, nedenselliği oluşturan ve böylece kesret algılamasını oluşturan.

ER REŞİYD… Rüşde erdiren! Birimin hakikatini fark etmesinin sonucu olarak olgunlaşmasını yaratan ve yaşatan!

EŞ ŞEHİYD… Varlığıyla varlığının şahidi olan. Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerinden varlığını seyredip açığa çıkanlara şehâdet eden! Şehâdet edilenin kendisinden gayrı olmadığını yaşatan.

C- SONUÇ:

ALLAH’LA BERABER OLMAK (Maiyet Sırrı) TEFEKKÜRÜ

Bir yandan tüm insanları ve varlığı kapsayan bir ifade ile “Şah damarınızdan daha yakınız” deniyor, bir yandan  tüm varlığın aslı,  varoluş başlangıcı olan meleki yapıya yönelik “Sizinle beraberim” deniliyor, diğer yandan farklı fiil ve düşünce mahallerinde de beraber olmak seklinde ifadeler kullanılıyor.

Bir yandan esfeli safilin aşağıların aşağısından ta alayı illiyyin yücelerin en yüce NOKTAsına kadar her yerde var olan yalnız O iken, ayriyeten bir de  belli düşünce yada fiili  ortaya koyanların yanında da O olduğu vurgulanıyor.

Bu zamana kadar OKUmaya çalıştıklarımızdan anlayabildiğimiz kadarıyla, ZATen Allah ismiyle tanımlanandan gayrisi yok hatta gayri kavramindan da münezzeh hatta Allah ismi dahi  HU  ya isaret  HU ki idrak edilemeyen hakkında tefekkür edilemeyen bilinmezliğe işaret eden…

Baştan beri incelemekte olduğumuz ayetlerde ALLAH’LA BERABER OLMA kavramının birkaç boyutta kullanıldığını fark ediyoruz. Kullanım yerlerine göre durumu incelediğimizde; Maiyet Sırrına dair boyutsal anlatımı da kavramış olacağız.

İşte o boyutlar:

1- Hangi mahluk, hangi kul, her nerede olursa olsun varlığı Allah’la kaim olup; esma mertebesi gereğince “gölge varlık” hükmüyle “var” gözükmektedir. Cüzlerin özündeki HU olarak tedbirat ve tasarruf eden Allah’tır. Bu birinci anlam doğrultusunda HER VARLIĞIN ALLAH’LA BERABERLİĞİ; HAKİKATLERİNİN ESMA-İ HÜSNA İLE VAR OLUŞU; ESMASIYLA YOKTAN VAR EDİŞİ ifade eder… Onlar farkında olsun ya da olmasın…

2- Meleklerdeki kuvvet ve kudret de onların Allah Bilinci taşımalarındandır. Melekleri hem dış alemde oluşumu açığa çıkarıcı unsurlar, hem de bizdeki kuvveler olarak değerlendirecek olursak; özü melek olduğu için her varlık, her an, her hali ile Allah’la beraberdir. Ayetlerde geçen münafıkların, iki yüzlülerin, zalimlerin her sakladıklarının Allah’ça bilinmesi de buradaki maiyeti vurgular. Bu maddeyi de GÖZETİM VE TASARRUF NOKTASINDA HER VARLIK ONUN HÜKMÜ ALTINDADIR HER AN diye özetleyebiliriz.

3- İman edenler; diğer varlıkların Allah hükmü altında oluşundan daha özel bir korunmuşluk ve tasarruf altına girmektedirler ki; Maiyet sırrının açılımı da bu iman ile başlar! İMAN EHLİNİN YÖNELİŞİ; MAİYETİ FARK ETTİRECEK İLK AÇIĞA ÇIKIŞTIR.

4- Her halükarda varligin kendisi  O olmasi hasebiyle , belli mahaller yada zuhur yerleri veya  ilminde seyrettigi  ilmi suretlerle  bazi isimleri izhar ettiginde ,yani tabir caizse hayalinde canlandirdiginda,  yine kendi kendisiyle olusu söz konusu (sanki beraber)se  ikilik anlayisindakiler icinde bir rahmet kapisi olarak acik tutulmus. Beraberdir kelimesiyle. İzhar olan bazı isimlerle kendini açığa çıkardığı ifade edilerek adeta henüz hakikati fark etmeyenlere de kapı açılmış. Sabreden, Takva ehlı ve Ihsan ehli ile beraberliği bu çerçevede düşünüyoruz.

Öte yandan Sabır, İhsan, Takva gibi; imanın gereği olarak ortaya konan hal ve davranışlar; mümin için özel bir korunmuşluk ve tahakkuk bahşeder ki; bu durum Allah’la Beraber olma diye ifade edilmiştir. Bize göre; sabrın, takvanın, ihsanın hakkını vererek yaşayan kimse; özel farkındalıklara ilerleyerek kendinde mevcut esma kuvveleri ile tahakkuk etme imkanı bulur. Yani bir anlamda dünyada cenneti belli boyutları yaşamak denen haldir bu. Sabrın; tepkisiz bekleme anlamı işte bu noktada çok mühimdir. O tepkisiz bekleme; saklı bir kudretin kendimizde açığa çıkışına zemin açmadır bir anlamda.

Sabredenlerde Maiyetin bir başka vechesi ise nimeti görememe, değerlendirememe anında açığa çıkan durumdur. Burada ES SABUR esması çalışmaktadır ki; onun işleyişi hem zalim hem mazlum yönündendir. Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan Allah’tır… Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, yani Sabûr özelliğini açığa çıkarması, hem zâlim hem mazlum yönünden yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir. Belânın büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!



Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır (dayanma kuvvesi) ve salât (hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede ile) yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerledir (Es Sabûr Esmâ’sıyla-mâiyet sırrı). (Bakara-153)

Ayetinde  çok acık bir şekilde  hakikatimizi  idrak edip kavrayabilmek için gerekli mücahedenin  sabır ve salat ile yapılacağı vurgulanıyor, ve murada ermenin, müşahadenin  Salat sürecindeki sıkıntılar ve zorluklar mücahede esnasında sabır kuvvesini kullanmayla gerçekleşeceği müjdesi veriliyor!!.

Bu maddeyi; SABIR- TAKVA- İHSAN FİİLİNİ YAŞAYANLARDA HÜKMÜNÜ AÇIKÇA ORTAYA KOYAN ODUR; BUNLARIN HAKKINI VEREN, MAİYETİ DAHA ÇOK SEZER VE HİSSEDER diye özetleyebiliriz.

5- Kurbiyet ve Yakiyn halini yaşayan, seçilmiş kimselerde maiyet KULUN GÖREN GÖZÜ TUTAN ELİ noktasında öne çıkmaktadır ki; o kullarda özel tasarrufu ile dilediğini gerçekleştirmektedir. Maiyetin bu yönüne SEÇİLMİŞLERDE MUCİZELERE AYNA HAL VE YAŞAMLARLA GÖRÜLEN ALLAH’LA BERABERLİK diyebiliriz.

6- Toplumsal ortamda zulüm, haksızlık, isyan, azgınlık alabildiğine zirveye tırmanmışken özüne, Rabbine yönelerek itaat ve taat ile yaşayanlar; ayetlerde özel müjdelerle maiyet dahilinde sayılmışlardır. AHİR ZAMANDA BİR SUNNETI İHYA EDENE (DİNİN HAKİKATİNE AİT BİR GERÇEĞİ YAŞAMA ÇIKARANA) 100 ŞEHİT SEVABI VERİLİR hadisini de bu noktada anlıyoruz. Gelenek ve kültür sarmalı içinde debelenen çoğunluğun aksine; ÖZÜNE YÖNELENLER; ÖZEL BİR MAİYET İLE HEM KORUNMAKTA HEM DESTEKLENMEKTEDİRLER.

7- Maiyetin bize göre en can alıcı boyutunu en sonda değerlendirmeyi uygun gördük:

Bu boyut “RASULE TESLİM OLANLARDA AÇILAN MAİYET BOYUTU” dur ki; buradaki Rasul kavramı genel manada Hz. Muhammed Mustafa (sav) in bildirdiği hakikatler doğrultusunda yaşamayı ifade ettiği gibi özel bir anlamı da mevcuttur.

“Alemlerde Alem Suretlerince tasarrufu”nu sürdüren Allah; HER ÇAĞA, HER KAVME RASUL İRSAL ETTİĞİ GİBİ; EL’AN HER DEVRE HER TOPLUMA DA RASULLER BA’S ETMEKTEDİR!… “Ba’s Olunan Rasuller” ile “İrsal Olunan Rasuller “ gerçeği zihinlerde dengeye geldiğinde varılacak sonuç şudur:

HZ. MUHAMMED MUSTAFA (SAV) E YÖNELİK TESLİMİYETİN HAKİKATİ; KENDİ ÇAĞIMIZDA RİSALET İLMİNİ, ZÂTÎ İLMİ AÇIĞA ÇIKARAN, DEĞİŞMEZ GERÇEKLERİ AÇIKLAYAN KONUMUNDAKI ANA KAYNAĞI FARK ETMEK VE KAYITSIZ ŞARTSIZ ONDAN GELEN GERÇEKLERE, BİRİMSEL DEĞERLENDİRME KATMAKSIZIN UYMAK VE HAKKINI VEREREK YAŞAMAKTIR !…

Tasavvufun sır bahislerinden olan bu noktayı, ehli olanlar fark edecektir nasibince…

Bunu bu şekliyle değerlendirerek yaşayanlar; kanaatimizce Hz. Ebubekir’(sav)in Sevr mağarasında Efendimiz(sav)in ağzından duyduğu ve maiyetin zirvesi olan müjdeye muhatap olacaklardır Tasdikleri, Teslim oluşları ve de İdrakleri nispetinde:LA TAHZEN İNNALAHA MAANA= MAHZUN OLMA, KAYGILANMA, ÜZÜLME; ALLAH BİZİMLEDİR!…

Burada ikinci müjde “İKİNİN İKİNCİSİ” şeklinde yaşanan haldir… Bunun bize göre çok sırlı yönlerinden biri; BİRLİK GAYESİ İLE YÖNELDİĞİNİZ KAYNAKLA, İKİZ VARLIKMIŞÇASINA ALGI VE İDRAK PARALELLİĞİ VE GENİŞLEMESİ YAŞAMAKTIR… Bunu da ancak yaşayan bilir…

Çağının Resulünü fark edip ilmine taabi olanlar; Nuh(as) ve ashabının gemi yapımında Allah gözetiminde olmaları gibi bir maiyet altındadırlar aynı zamanda…

Gemi; şeriat ve sunnetullah doğrultusunda korunma ve yaşamayı, tufan; her an gelebilecek kötü etki ve tesirleri (içten- dıştan) ifade ediyor diye düşünürsek; böyle bir gözetimin ne büyük müjdeler içerdiği, nasıl bir kalkan ve sığınak oluşturduğu daha net fark edilecektir!..

Biz ALLAH’LA BERABER OLMAK; MAİYET SIRRI kavramından bunları anladık. Şüphesiz doğrusunu ALLAH VE RASULU VE DE EHLULLAH BİLMEKTEDİR…

Selam; Allah’la beraberliğini fark ederek yaşamaya çalışanlara olsun…. Maiyet Sırrını yaşamak; hazmıyla kolaylaşsın bizlere…

2- İNCELENECEK METİNLER: (3. Md.de bu metinlerden özet yapılmıştır)

İNSAN-I KAMİL kitabı SIFAT TECELLİSİ bahsi…

VELAYET KEMALATI: http:  //www.ahmedbaki . com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc08. htm

YAKİN: http:  //www.allahvesistemi . .org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/yakin/index. htm

KURB http:  //www.ahmedbaki . com/turkce/kitaplar/gavs/gavs23. htm

YAKINLIK http:  //www.ahmedbaki . com/turkce/kitaplar/gavs/gavs24. htm

MUKARREB http:  //www.ahmedbaki . com/turkce/kitaplar/kendini/kendini24. htm

Kaynak


Yazar: Mehmet Doğramacı
Tarih: 27 Haziran 2015
Kategori: Kur'an'a Dair Makale ve Tefekkürler

Bu konuyu yazdır