| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Öyle bir maneviyat sultanı oldu ki, dünya sultanları unutuldu, fakat o unutulmadı. |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 01:04 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Öyle bir maneviyat sultanı oldu ki, dünya sultanları unutuldu, fakat o unutulmadı.
Din ve dünya sultanı olan İbrahim b. Edhem hazretleri, bugün Afganistan’ın kuzey bölgesinde bulunan Belh şehrinde doğdu. Onun hayatı hakkında kaynaklarda pek çok muhtelif rivayet mevcuttur. Ancak tövbe edip zühd yoluna girmeden evvel, Belh padişahı olduğu rivayeti meşhurdur. Önceleri tahtta oturur ve pahalı elbiseler giyerdi. Ata biner, avlanmayı severdi. Onu bu düşkünlükten kurtanp ahiretini de ihya edebilmesi için, devrin ârif ve sûfîlerinden zaman zaman kendisine ibretli ikazlar yapılıyordu. Nitekim meşhur rivayete göre bir gece sarayında tahtı üzerinde uyuyakalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Tavandan tıkırtılar, gürültüler geliyordu.
– Kim o? Sarayın damında ne işiniz var, neden oraya çıktınız, diye seslendi. Sarayın damındaki zat,
– Yabancı değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum, dedi. İbrahim b. Edhem bu cevaba çok kızdı, sert bir sesle,
– Be hey şaşkın adam, damda hiç deve aranır mı, deyince, damdaki zat şu karşılığı verdi:
– Ey gafil! Sen Allah Teâlâ’yı ipek ve atlas döşekler içinde, inci ve altın tahtlar üzerinde arıyorsun ya? Bunun damda deve aramaktan ne farkı var?
ibrahim b. Edhem hemen yerinden fırladı ve adamlarını çağırıp her tarafı arattı; fakat ne sarayın damında ne de bahçesinde hiç kimseyi bulamadı. Tabii içine bir ateş düştü ve bu olayı düşünmekten sabaha kadar uyuyamadı.
Ertesi gün saray erkânı toplanmış ve divan kurulmuştu. İbrahim b. Edhem de geldi, geçip tahtına oturdu; ama hâlâ bu olayı düşünüyor, olayın mahiyetini kavramaya çalışıyordu. Birtakım devlet meseleleri istişare edilirken aniden heybetli bir adam çıkageldi. Ona ne nöbetçiler ne de muhafızlar engel olabilmişti. İbrahim b. Edhem, gelip karşısında duran bu adama kim olduğunu, burada ne işi olduğunu ve ne istediğini sordu. Adam,
– Ben bir yolcuyum. Bu handa birkaç gün kalmak istiyorum, dedi. ibrahim b. Edhem bu söze kızarak,
– Be adam, burası han mıdır ki kalacaksın? Burası bana ait olan bir saraydır, diye cevap verdi. O zat,
– Peki, bu saray senden evvel kimindi, diye sorunca ibrahim b. Edhem,
– Babamındı.
– Ondan önce kimindi, diye tekrar sordu, ibrahim b. Edhem, (Sf.17)
– Dedemindi.
– Peki, ondan önce kimindi, diye sorunca, İbrahim b. Edhem,
– Filan zatın, dedi.
– Ondan evvel kimindi, diye sorduğunda, İbrahim b. Edhem,
– Filan oğlu filanın, cevabını verdi. O zatın,
– Bunlara ne oldu, diye sordu. İbrahim b. Edhem,
– Öldüler, cevabını verdi. Adam,
– O halde bu saray nasıl senindir ki, biri gidiyor biri geliyor, dedi ve geldiği gibi geri çıktı. O anda İbrahim b. Edhem’in aklı başına geldi. Belli ki, akşam damda “deve arıyorum” diyen adam, bu adamdı. Hemen o zatın peşine düştü ve sordu:
– Sen kimsin, nereden geliyorsun? O zat da,
– Ben karada, denizde, yerde ve gökte bulunur ve Hızır olarak bilinirim, dedi.
Böylece meselenin iç yüzü de anlaşılmıştı. Bunun üzerine İbrahim,
– Biraz bekle, eve kadar gidip geleyim, dedi. Adam,
– Bu kadar bekleyemem, iş bundan daha acele, dedi ve kayıplara karıştı.
İbrahim’in gönlündeki ateş daha da arttı, derdi fazlalaştı. Gece işittiklerine, gündüz gördüklerine bir anlam veremedi. Bir gün,
– Atı eğerleyin, avlanmaya gideceğim, bakalım bu hal nereye varacak, diye emir verdi. Ata bindi, sahranın yolunu tuttu.(Sf.18) Sahrada şaşkın şaşkın dolaşıyor ve ne yapacağını bilmez bir halde bulunuyordu. Bir ara muhafızlarından ayrı düşüp uzaklaştı. Bu sırada “Uyan!” diye bir ses işitti, duymazlıktan geldi. Bu sesi ikinci, üçüncü defa işitti. Ancak her defasında işitmezlikten geldi. Dördüncü seferinde, “Başkaları seni uyandırmadan kendin uyan!” diye bir ses duydu. Bu hitabı işiten İbrahim b. Edhem, iradesi kesildi. O anda bir av peyda oldu. Onu yakalamak için atını sürdü. Bu esnada gaipten,
– Ey İbrahim! Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın, diyen bir ses işitti. Durdu, sağına soluna baktı hiç kimseyi göremedi; “Allah lânet etsin! Bu iblîs’tir!” dedi. Atını tekrar sürdü. Biraz öncekinden daha kuvvetli ve daha açık bir sesle,
– Ey İbrahim! Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın, dendi.
İbrahim durdu, sağına soluna baktı, hiç kimseyi göremedi; “Allah Teâlâ lânet etsin! Bu İblîs’tir!” dedi ve atını tekrar sürdü. Ancak bu sefer aynı sözleri atının eyeri altından işitti. İçinde bir üzüntü ve korku zuhur etti. Kendi kendine,
– Âlemlerin Rabbin’den bana bir ikaz geldi. Allah’a yemin ederim ki bu günden sonra O’na isyan etmeyeceğim. Rabbim, salih insan olmamı istiyor, dedi.
Bu hadise üzerine pek fazla ağladı, öyle ki elbiseleri göz yaşlarıyla ıslandı. Samimi bir şekilde tövbe etti. Sonra geri döndü. Bir çobana rastladı. Dikkat edince bunun, kendi çobanlarından biri olduğunu anladı. Üzerindeki altın sırmalı kaftanı çıkarıp ona verdi. Onun abasını ve başlığım kendisi giydi. Koyunlan da ona bağışladı. Tacını, tahtını bıraktı, zühd yolunu seçti ve evliyanın reislerinden oldu.
Artık İbrahim b. Edhem, gözlerini bambaşka bir âleme açmış, ilâhî bir iklimin temaşasına dalmıştı, işte bu temaşa, ondaki diğer güzellik telakkilerini tamamen silivermişti. Böylece her sabah ihtimamla giydiği saltanat elbiseleri ve göğsünü kabartan Belh sultanlığı, bütün ihtişam ve süsünü kaybetmişti. Öyle bir maneviyat sultanı oldu ki, dünya sultanları unutuldu, fakat o unutulmadı.
Kaynak:
Sufilerden Tövbe Menkıbeleri, Siraceddin Önlüer, Hacegan Yayınları.
|
|
|
Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 01:00 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz
Hedefi Allah rızası olan bir hareketin, ilâhî ölçülere uyması şarttır. İlâhî ölçüler, Kur’an ve sünnetle belirlenmiştir. Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ölçülerin tamamına İslâm dini denir.
İslâm dini, iman, ilim, amel, güzel ahlâk ve edeple insanın dünya ve âhiret saadetini garanti eden ilâhî bir terbiye sistemidir.
Allah Teâlâ, İslâm’dan başka bir dini, yolu, felsefe ve yaşantıyı kabul etmeyeceğini bildirmiş, aksine gidenlerin dünya ve âhirette perişan olacağını açıkça ifade buyurmuştur. (Âl-i İmrân 3/85)
Hz. Resûlullah (s.a.v) ise dinî hayatımızda sünnetin yerini şöyle belirlemiştir:
“Kim, hakkında bizim (açık veya işaret yollu) emrimiz (ve müsaademiz) olmayan bir iş yaparsa o, (kişi ve yaptığı ameller Allah katında) reddedilir.” (Buhârî, İ‘tisâm, 20; Müslim, Akzıye, 17; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 2)
Burada şu sorular akla gelebilir:
“İslâm’dan başka hiçbir şey Allah katında kabul görmüyorsa, farklı isimlerle hayatımıza giren fıkhî mezheplerin ve tasavvuf meşreplerinin durumu nedir? Bunlar İslâm dairesinin neresindedir? Eğer İslâm’ın bir parçası iseler, niçin farklı isimlerle anılıyor ve anlatılıyorlar? Bu değişik isimler ve ekoller dinî birliği bozmaz mı? Din birse niçin farklı yollar ortaya çıktı?”
Bu sorulara kısaca şu cevabı verebiliriz:
Bütün hak mezhepler ve meşrepler, din değildir, dinin insanların akıl ve idrak seviyesine göre açıklamasından ve uygulanmasından ibarettir. Hiçbiri dini tahrip etmez, aksine, dine hizmet eder. Her iki ekol de İslâm’ın sükût ettiği ve ictihada açık bıraktığı konularda din adına sözcülük yapmış, Allah ve Resûlü’nün (s.a.v) muradını tesbite çalışmış, bu alanda çok önemli vazifeler görmüştür.
Tasavvufî Hayat
Tasavvuf yeni bir din değildir, dini anlatmanın ve yaşatmanın en kolay yoludur. Allah ve Resûlü’nün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş mânevî ve ahlâkî eğitim sistemidir. Temel metodu, aşk ile gönülleri Hakk’a bağlamaktır. Temel usulü, tövbe, ihlâs, farzları eda, haramlara veda, zikir, rabıta, sohbet, hizmet ve edeple nefsi terbiye etmektir. Hedefi, Allah Teâlâ’nın rızasına ulaşmış kâmil insan yetiştirmektir.
Tasavvuf terbiyesinin merkezinde kâmil mürşid bulunur. Tıpkı Hz. Resûlullah’ın (s.a.v) kendisine tâbi olan sahâbelere feyiz verip, aşk aşılayıp, örnek olup kendilerini eğittiği ve terbiye ettiği gibi.
Mürşid, bu yolda mânevî eğitimini tamamlamış velîler arasından seçilerek görevlendirilir. Bu görevi ona halk değil, Cenâb-ı Hak verir. Yüce Allah’ın muradı böyledir. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’den (s.a.v) sonra yeni bir peygamber göndermeyeceği için, onun ümmetini başı boş bırakmamıştır. Rahmetiyle onları hak yola davet edecek, kendilerine bu yolda örnek olacak, mânevî terbiyelerini gerçekleştirecek, dinin hakikatiyle yaşanmasını kolaylaştıracak kâmil ve mükemmil dostlarını bu ümmetin içinden eksik etmemiştir, kıyamete kadar da etmeyecektir.
Bu iş Hz. Peygamber’e (s.a.v) vâris olmaktır. Emanet çok büyük, çok kıymetli ve çok naziktir. Onu taşıyacak kimselerin hem âlim hem ârif olması şarttır. Onun için mürşid ilim irfan sahibi edepli kişilerden seçilir. Gerçekten terbiye olmayan kimse başkasını terbiye edemez.
Büyük velî Ebû Hafs el-Haddâd (k.s) tasavvuf yolunun ne olduğunu kısaca şöyle tarif etmiştir:
“Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. Her anın, her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Her vakit edebe riayet eden kimse, Allah dostu olur. Edebi korumayan kimse, her ne kadar kendisini güzel bir halde zannetse de esasen onun Hak katında değeri yoktur. Bu kimse kendisinin ilâhî huzurda kabul gördüğünü düşünse de, aslında oradan çok uzaktadır.” (Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, s. 51; Sühreverdî, Avârif, s. 54)
Bu okula samimiyetle girilir, edeple çıkılır. Sabredip devam edenler Allah’ın izniyle hedefe ulaşır, ilâhî dostluk makamına erişir. Yüce mevlâya dost olanlara ne mutlu!
Tasavvufun Kaynağı
İslâm’ın daveti insan içindir. Davetin hedefi, insanı ilâhî terbiye ile buluşturmaktır. İnsanların fıtratları çok değişiktir. Her bir insanın Allah ile muhabbeti ve münasebeti taşıdığı fıtrata göre farklılık arzeder. Bunu ifade için ârifler, “Allah’a giden yollar mahlûkatın sayısıncadır” derler.
İşte tasavvuf büyükleri, dinin asıllarından hiçbir taviz vermeden, değişik usuller kullanarak insana ulaşmaya, onu keşfetmeye, kabiliyetlerini geliştirip inkişaf ettirmeye çalışmışlardır. Bu amellerin tümüne “seyrü sülûk” denmektedir.
Tasavvuf büyükleri terbiye metotlarını temelde Kur’an ve sünnetten almışlardır. Ayrıca insanlığın ortak değerlerini ve tecrübelerini de kullanmışlardır. Bunu, “Hikmet müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa almaya en fazla hak sahibi odur” (Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 10) hadisine uyarak yapmışlardır.
Bu arada dinimizin tasvip ettiği örf, âdet ve maslahat gibi prensiplerden istifade etmişlerdir. Bizden önceki dinlerin nesh edilmeyen, yani yürürlükten kaldırılmayan faydalı ölçülerini ve ahlâkî değerlerini lâzım oldukça değerlendirmişlerdir. Bütün bunları yaparken şu temel kuralı devamlı göz önünde bulundurmuşlardır:
“Ana ilkelerde taklit yasaktır. Fakat, ilkelerin gerçekleşmesine yardımcı olacak taktik ve metotlarda taklit serbesttir.” (Geniş bilgi için bk. Abdülbârî en-Nedvî, Beyne’t-Tasavvufi ve’l-Hayat, s. 50-54)
Bu şu demektir:
İslâm dininin temel esaslarına ters olan hiçbir şey kabul edilemez ve dinin bir parçası gibi gösterilemez. Ancak İslâm’ın dışındaki dinlerin ve milletlerin bir ilmi veya tecrübesi, dinin özüne ters düşmüyorsa, o şeyden istifade edilebilir. Bu şeyler diğer dinlerin veya felsefelerin temel ilkesi değilse, onu taklit etmek dinen serbesttir. Nitekim Hz. Resûlulah Efendimiz (s.a.v), Hendek Gazvesi’nde İran bölgesinde yaşayan Fârisîler’in hendek kazma usulünü benimsemiş ve kullanmıştır (Süheylî, Ravzü’l-Ünüf, VI, 306; İbn Kesîr, es-Sîretü’n-Nebeviyye, III, 183; İbn Haldûn, Târih, II, 29). Bunu cihad işinde başarılı olmak için yapmıştır, güzel sonuç da almıştır.
Kısaca belirtmek gerekirse tasavvuf, İslâm’ı, Asr-ı saâdet’teki gibi yaşamaya çalışmaktır. Hz. Peygamber’in insanlığa sunduğu güzel ahlâkla ahlâklanmaktır.
Tasavvuf Terbiye Okuludur
Terbiye, sıfatın değişmesi ve güzelleşmesidir. Bunun temeli kalp temizliği olup sonucu güzel ahlâktır. Buna takvâ denir.
Takvânın üç derecesi vardır:
1. Kalbi şirk, küfür, şek ve şüpheden temizlemek. Bunu yapan kimse iman dairesine girer, mümin olur, ilâhî emirlerle mükellefiyeti başlar.
2. Kalbi, haram olan bütün günah düşüncelerinden ve nefsin kötü arzularından temizlemek. Bunu yapan salih, müttaki bir kimse olur.
3. Kalbi, Cenâb-ı Hakk’a perde olan her türlü gaflet, sevgi ve arzudan temizleyip bütünüyle Allah’a bağlanmaktır. Bunu yapan ârif ve kâmil insan olur.
Takvânın ilk iki derecesi herkese farz kılınmıştır; üçüncü derecesi ise kullara rahmet olarak övülmüş, teşvik edilmiş ve o has daireye girenlere en güzel müjdeler verilmiştir. Hedef, üçüncü daireye giren bahtiyarlardan olmaktır. Kâmil mürşid, takvânın bütün derecelerini elde etmiş kimsedir.
Kalpte bulunan ve kalp ile işlenen bütün mânevî günahlardan da arınmadıkça gerçek temizlik gerçekleşmez. Allah Teâlâ,
“Günahın açığını da gizlisini de terkedin. Çünkü günah işleyenler yaptıklarının cezasını mutlaka çekecekler” (En‘âm 6/120) buyurarak, her türlü günahtan uzak durulmasını emretmiştir.
Kur’an, kalbin temizliğine “tezkiye” ismini vermiş ve ebedî kurtuluşu ona bağlamıştır (A‘lâ 87/14-15; Şems 91/9-10). Hz. Peygamber’in (s.a.v) temel görevi tebliğ ve tezkiye olarak belirlenmiştir.(Âl-i İmrân 3/164; Cum‘a 62/2)
Tezkiye, kalıbı değil kalbi temizlemektir. Bu, kalbin şirk, küfür, isyan, gaflet gibi mânevî kirlerden arındırılmasıdır. Bu arındırma, iman, nur, feyiz, tövbe, istiğfar, göz yaşı ve ibadetlerle olmaktadır. Hadisler, dinin ve güzel ahlâkın merkezine kalbi koymuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v), kalbin insanın dinî hayatındaki yerini şöyle tanıtmıştır:
“İnsan vücudunda öyle bir parça vardır ki, o iyi olduğu zaman bütün bedenin işleri iyi ve güzel olur. O bozulduğu zaman, bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o parça kalptir.” (Buhârî, İmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten, 14)
Tasavvufun ana konusu, bâtınî fıkıhtır. Bâtınî fıkıh, insanın iç âlemini oluşturan kalp, ruh, nefis ve diğer latifelerin tezkiye, terbiye, terakki ve inkişaflarını hedefleyen mânevî, nurânî, kalbî bir ilimdir.
Zâhirî fıkıh vücudumuzun dış âzaları ile yapacağı ibadet ve vazifeleri inceleme konusu yaptığı gibi, bâtınî fıkıh diyebileceğimiz tasavvuf da kalple ilgili ibadet ve ahlâkları temel konusu yapmıştır. Bundaki hedef, kalbin ihsan mertebesine ulaşmasıdır.
İhsan, kalbin yüce Allah’ı görüyormuş gibi O’na yakınlık kazandığı bir temizlik, şuur ve hassasiyete sahip olmasıdır. Buna kalbin selim hale gelmesi denir. Âhirette kula fayda verecek kalp budur. Tasavvufta, kalbin selim hale gelmesi üç safhada gerçekleştirilmektedir.
Birinci safha mânevî kirlerden temizlik, ikinci safha yüksek ahlâklarla güzellik, üçüncü safha ilâhî huzurda kabul ve yüce Allah ile özel beraberliktir. Bundan sonrası huzur makamıdır. Ârifler, bu hali “kurbiyyet” olarak tarif ederler ve gerçek mânada “sûfî” kelimesini bu sıfatı elde etmiş kâmil insan için kullanırlar.(Sühreverdî, Avârif, s. 18)
Kur’an’da bu yakınlığa ulaşanlar “mukarrebûn” sıfatıyla tanıtılmışlardır. İlâhî taksime göre onlar, insanlar içinde “sâbikûn” sınıfını oluşturmaktadır.(Vâkıa 56/11-12)
Yukarıda özetlediğimiz kalbin tezkiyesi ve nefsin terbiyesi bütün müminlerin ortak hedefidir. Bu hedefte hiçbir ihtilâf yoktur. İhtilâf onun nasıl elde edileceği konusundadır.
Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) saadetli hayatında bu işin merkezinde bizzat kendisi bulunuyordu. Mânevî tezkiye ve terbiye onun nezaretinde gerçekleşiyordu. Ondan sonra bu görev farklı usullerle yerine getirilmeye çalışıldı.
Saadet asrından sonra mânevî hastalıklar çoğaldı ve yaygınlaştı. Dinî hayata taklit hâkim oldu. Yaşanan mânevî gerilemeye devlet yönetimi bir çare bulamadı. Bütün iyi niyetlerine rağmen fakihler bu mânevî gerilemeyi durduramadılar, onu üzülerek seyrettiler.
Müfessirler ve muhaddisler, içine düşülen mânevî boşluğun tehlikelerini anlatmaktan öte bir şey yapamadılar.
Bu arada hicrî 2. asırla birlikte yeni bir ihya hareketi başladı. Bu, sönmeye yüz tutan dinî hayatı canlandırma hareketiydi. Bu hareketin başında büyük velîler bulunuyordu. Bu hareket aynı zamanda daha sonra bir disiplin halini alacak olan tasavvufî terbiyenin temellerini oluşturuyordu. Hasan-ı Basrî, Ma‘rûf-i Kerhî, Mâlik b. Dînâr, Zünnûn el-Mısrî, Süfyân es-Sevrî, Hâris el-Muhâsibî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi zatlar, bu hareketin ilk öncülüğünü yapan kimselerdir.
Önceleri vaaz, sohbet ve örnek tavırlarla halkı kucaklayan bu irşad faaliyetleri, 6. (12.) yüzyılda belli bir disiplinle kurulan terbiye müesseselerine dönüşerek, tarikat adıyla İslâm âlemine yayıldı. Kurucularına nisbet edilerek anılan Kâdiriyye, Rifâiyye, Kübreviyye, Şâzeliyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye, Bayramiyye gibi tarikatlar, İslâm âleminde büyük hizmetler vermişlerdir.
Bütün bu terbiye ekollerinin oluşturduğu sisteme “tasavvuf” denir.
Büyükler demişlerdir ki: Kâmil bir insanı görmeyen kâmil olamaz. İnsan tek başına kendisini terbiye edemez. Terbiye olmayan mârifete eremez. Tek başına kalanı nefis canavarı parçalar, şeytan kurdu yer. Hayır ve emniyet, Allah için kurulmuş cemaatle birlikte dini yaşamaktır.
Büyük velî Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), tasavvufu kısaca şöyle tarif eder:
“Tasavvuf, topluca tövbe etmektir.
Tasavvuf, topluca hizmet etmektir.
Tasavvuf, topluca Allah’ın ipine (imana, Kur’an’a ve ihlâsa) yapışmaktır.
Tasavvuf, topluca Allah’ı zikretmektir.
Tasavvuf, topluca Allah’a gitmektir.”
Bütün Hak dostlarının ortak görüşü şudur:
“Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetini takip etmekten başka Allah’a giden hiçbir yol yoktur. Bütün hallerini ve işlerini Kur’an ve sünnetle ölçüp onların emir ve işaretine göre hareket etmeyen kimse Allah dostu olamaz. Allah dostu olmayana Allah’a giden yolda uyulmaz. Uyulursa Allah’a değil, ateşe gidilir.”(Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, X, 257; Sülemî, Tabakatü’s-Sûfiyye, 159; Kuşeyrî, Risâle, I, 107; Sühreverdî, Avârif, s. 55)
Tasavvuf deyince akla gelecek anlayış budur. Bu ölçü ve edepleri kim korursa, gerçek mümin, hakiki sûfî, kâmil insan odur. Bundan ötesi, kuru kavga ve faydasız bir oyalanmadır.
Faydasız ilimden ve işlerden yüce Allah’a sığınırız.
Kaynak:
Muhammed Saki Elhüseyni, Hayat Dengemiz
|
|
|
Sofilik Nedir? Tarikat Nedir? Mürşid Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:47 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
SOFİLİK NEDİR? TARİKAT NEDİR? MÜRŞİD NEDİR?
Sofilik, mürşid, mürid, hatme , rabıta, vird gibi terimler birer tasavvuf terimidir.
Tasavvuf, topluca tevbe etmek, birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir. Tevbe etmek ve dini öğrenmek tasavvufun başı, zikir ve tefekkürle ilerlemek bu yolun adabıdır.
Tasavvuf, bir yolculuktur. Kötü halden iyi bir hale, günahtan sevaba, güzel işlerden daha güzel işlere yolculuktur. Bu yolculuğun mekânı kalp, aracı zikir ve tefekkürdür. Allah’ı zikretmenin ve tefekkürün faydaları anlatılmakla bitmez. Zikreden şahıs takva kapısını açar, şeytanın vesvesesinden kurtulur. Takva, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına itibar etmek, yaşayışı ile O’nun hükümlerine bağlanmaktır.
Tasavvuf kısaca Resulullah’ın (a.s) ahlakıyla ahlaklanmaktır. REsululah’ın ahlakı (a.s) bizzat kuran idi onun ahlakına bürünen kuran ile ahlaklanmış olur onunla istikamet bulup hakka yürüdüğü takdirde canlı bir kuran haline gelir ki bu ne büyük bir saadettir. Nitekim Hz.Aişe (r.anh) annemizin şu hadisi meşhurdur; Kendisine efendimizin ahlakı sorulduğunda, siz hiç kuran okumuyor musunuz? Demiş ve onun ahlakı kurandı diye cevap vermiştir.
Kuran-ı Kerim de sultan-ı levlak’ın ahlakı şöyle ifade edilir:
“Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”
GAVSI SANİ HZ (K.S) KİMDİR?
Gavsı Sani hz (k.s) Resulullah’ın (a.s) ehlibeytinden, 15. kuşaktan torunudur. Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyünde ikamet eder, dergahı oradadır. Allah dostudur, mürşid-i kamildir, velidir.
Veli, âlemlerin sahibi Yüce Allah’ın dostudur. Dolayısıyla Allah’ın dostu olan bir kimse, her mümin için büyük önem tasir. Zira o, Yüce ,Rabbi tarafından seçilmiş, sevilmiş bir kuldur. Onun şahsiyetinde ve hayatında insanlara gerçek kulluk, hakiki dostluk gösterilmektedir. Bu yüzden veli, Yüce Allah’ın varlığını ispat etmede ve ilahi emirlerin hakikatini anlamada insanlar için en büyük delildir.
Gerçi, her mümin Allah’ın velisidir, dostudur. Fakat bizim burada konu ettiğimiz velilik, Allah yolunda irşat yetkisi, manevi terbiyede rehberlik ve takvada önder olan velidir.
Bu özel bir makamdır. O makamda bulunan kimse kamil insandır. Bu velâyet, Hz. Peygamber’in (sav) ümmeti terbiye işine varis olmaktır. Bu ise, insanların irşadını üstlenmek, kalpleri manevi kirlerden temizlemek ve azgın nefisleri terbiye etmek için yetkilendirilmek demektir. Bir mümin olarak bize de onu dost etmek ve sevmek düşer.
SOFİ NEDİR?
Günümüzde ‘sofi’ kavramı Gavs-ı Sani hz’ni (k.s) mürşidliğe kabul etmiş, ona intisap etmiş kişilere verilen isim olarak anılıyor. Sofi, yola çıkmış, yolda yürüyen demektir. Peki bu yolun adı nedir?
TARİKAT NEDİR?
Lügatta yol, yollar demektir. Tasavvufi istilahta ise insanları manen olgunlaştırmak için, tasavvuf büyüklerinin takip ettikleri usul ve esasları ifade eden yollar. manasındadır. Nakşibendiyye, Kadiriyye, Şazeliyye vb. Fıkıh ve kelamdaki mezhepler ne ise tasavvufta da tarikatlar aynı mahiyettedir. Ancak tarikatlara mezhep yerine meşrep denilir. Bu yola bir rehber gerekiyor:
ŞEYH, MÜRŞİD NE DEMEK?
Kelime manası itibariyle yaşlı, ihtiyar, pîr, bey, önder gibi manalara gelmektedir. Tasavvufta ise, nefsinde fani Hak’ta bâkî velî, Hak dostu, taliplere rehberlik etmek ve onları irşad etmek ehliyetine ve liyakatına sahip olan insan-ı kâmil, rehber, delil manalarını taşımaktadır. Bir insan yalnız başına nazari olarak tasavvuf ilmiyle meşgul olabilir. Ancak, bu meşguliyet kimseyi mutasavvıf yapmaz, belki tasavvufla ilgili biraz malumat sahibi yapar. Sofi veya mutasavvıf olmak için bir mürşid-i kâmil nezaretinde seyr-u süluke başlamak ve bu manevi tecrübeyi bizzat yaşamak gereklidir. Tasavvufun hedeflerini tarikat yoluyla gerçekleştirmek mürşidsiz mümkün değildir.
SADAT-I KİRAM KİMDİR?
Sadat, Sadat-ı kiram kelimesi üç manada kullanılır:
Birincisi, seyyidler yani Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve selem) evlat ve torunları manasındadır.
İkincisi, içinde Seyyidlerin, şeriflerin de bulunduğu evliyanın büyükleri anlamındadır.
Üçüncüsü, içinde Seyyidlerin, şeriflerin çokça yer aldığı Nakşbendi mürşidlerine verilen genel isim. “Altın Silsile” adıyla da tanınan bu silsile “Sadat, Sadat-ı Kiram” isimleriyle kastedilen en genel manadır.
TÖVBE NE DEMEK?
Tövbe, kulun işlemiş olduğu günahlardan pişman olup Cenab-ı Hakk’ a rücu etmesidir. İşlenen günahlardan dolayı Allah’ tan mağfiret talebine de istiğfar denilir. Bir kulun günah ve suçu işlediğine pişman olarak, bir daha işlememeye kesinlikle azm ve niyet etmesi, mükellef olan kimseler için farzdır. Nur suresinin 31. ayet-i kerimesinde “Ey müminler, hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki, felaha kavuşasınız.” buyurulur. Hadis-i Şerif’te de “Günahtan tevbe eden kimse günahsız gibidir.” buyurulur.
Saadat-ı Kiram İslamın bu emrini adab içine dahil etmişler ve tasavvufa girişte tövbeyi emir ve tavsiye etmişlerdir. Günahlarla kirlenen ruhun tövbe ile temizlenerek bu nurani yola girilmesini, ilk edeb olarak görmüşlerdir. Aynı zamanda tövbe tasavvuftaki ilk makamdır.
Kaynak: Ahiretrehberi. com
Mustafa Sefa EREM
|
|
|
“Sünnetullâh” (Allâh Sisteminin Değişmez Yasaları) |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:34 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
“Sünnetullâh” (Allâh Sisteminin Değişmez Yasaları)
İsmi “ALLÂH” olanın yeryüzündeki en büyük mucizesi, MUHAMMED MUSTAFA (aleyhisselâm)’dır! O’nun beyni, hakikati ve beyni ile hakikati arasındaki iletişim, yeryüzünde açığa çıkmış en büyük mucizedir!
ALLÂH kulu ve Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’ın en büyük mucizesi ise Kur’ân-ı Kerîm’dir!
Niçin?
Çünkü “ALLÂH” Rasûlü ve Nebisi olarak, ne kendisinden önce, ne de sonra (kıyamete kadar) hiç kimse O’nun açıklayıp bildirdiklerini açığa çıkaramayacaktır da ondan! Bu yüzden de O’ndan sonra Nebi gelmeyecektir.
Nedir bu mucizevî olay?
Kur’ân, iki ana fikir veya bölümdür birbirine girift hâlde:
1. “Tanrı ve tanrılık kavramı”nın geçersiz olduğunu vurgulayıp; ismi “ALLÂH” olanı bildirmek ve tanıtmak. (Bu Risâletin konusudur.)
2. “SÜNNETULLÂH” adıyla bildirilen evrensel sistem ve düzeni açıklamak; buna dayalı olarak, nelerin yapılmasının veya yapılmamasının insana yararlı olacağını bildirmek. (Bu da Nübüvvetin alanıdır.)
Yaşadığımız Dünya’da otomatik olarak tâbi olduğumuz yasalar ile, tüm evrensel yasalar Kur’ân-ı Kerîm’de “Sünnetullâh” olarak isimlendirilmiştir...
Stringlerin hareketinden; holografik gerçeklikten; evrenler arası ilişkilerden; evrenin enerji bütünselliğinden; kozmolojik ilişkilerden; insanın kendi yapısı ve özündeki Arş’ından Kürsî’sine, semâvatına ve yedi kat arzına kadar tüm ilişkiler yumağı, hep “Sünnetullâh” kapsamında gerçekleşir!
“Sünnetullâh” öncelikle şöyle bildirilmektedir:
Senden önce irsâl ettiğimiz Rasûllerimiz ile de ilgili sünnetimizdir! (Rasûller doğdukları yerden çıkarılırlar; ardından da onları çıkaran toplumlar helâk edilir!) Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın. (17.İsra': 77)
Bu süregelen Sünnetullâh’tır! Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın! (48.Feth: 23)
Arzda kibirlenerek (benlikle) ve kötülüğün mekrini (hilelerini) kurarak (uzaklaştılar)... Kötülüğün mekri ise sadece oluşturanları kuşatır! Acaba onlar, öncekilerin tâbi olduğu sünnetten (Allâh sistem ve düzeninden) başkasını mı bekliyorlar? Sünnetullâh için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın! (35.Fâtır: 43)
Şimdi bir evrensel gerçeği vurgulayalım; bazılarının hafsalaları çok zorlansa veya alamasa da... Zira gerçek gerçektir!
Nokta’dan ilk açılımın olduğu andan, genişleyen evren gerçekliğine dayalı bir şekilde sonsuza dek tüm olan ve olacaklar, Yaratıcı Kudret indînde bellidir ve asla değişmez!
Nokta’dan ilk açılımın olduğu andan itibaren, sonsuza dek tüm olan ve olacaklar, Yaratıcı Kudret indînde bellidir ve asla değişmez!
Bu vurguladığım olay yanında, insanlık tarihinin yeri ise düşünebilenlerce takdir edilir ki, bir hiç mesabesindedir!
Evrende muhakkak ki insan aklının alamayacağı kadar canlı, şuurlu değişik türler mevcuttur;ve bunların tamamı dahi bu “Sünnetullâh” kapsamında değerlendirilir!
Bir ALLÂH Rasûlü uyarısını hatırlayarak konumuza girelim:
“Siz eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız!.. Rahat yataklarınızda yatamayıp “ALLÂH, ALLÂH” diye bağırarak dağlara kaçardınız!”
Acaba Allâh Rasûlü ne anlatmak istiyordu burada dersiniz?
“Sünnetullâh”ı eğer “OKU”yabilirsek...
Evren Anayasası’nın şu ilk maddelerini fark etmeye başlarız:
(1) Tüm yaratılmışlar, bilinçli veya bilinçsiz şekilde mutlak kulluklarını yerine getirmektedir; yaratılış amaçlarına hizmet eder şekilde yaşayarak!
Yedi semâ (yedi bilinç mertebesindeki tüm yaratılmışlar), arz (bedenler) ve onların içindekiler O’nu tespih eder (Esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)! Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdı olarak, tespih etmesin! Fakat siz onların işlevini anlamıyorsunuz! Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafûr’dur. (17.İsra': 44)
Semâlar ve arzda bulunan (tüm) canlılar ve melâike (ruhanî ve cismanî âlemlere ait varlıklar ve kuvveler), hiç kibirlenmeksizin (benliğe kapılmaksızın) Allâh’a secde ederler (Allâh’a mutlak teslimiyet hâlindedirler). (49. âyet secde âyetidir.) (16.Nahl: 49)
(2) İblis denilen varlığın isyanı dahi mutlak kulluğunun eseridir! Ne var ki mutlak kulluk ifası, tard edilme veya lânete (uzak düşmeye) engel olmaz!
(İblis) dedi ki: “Rabbim! Bende açığa çıkan Esmâ’n sonucu azdırman yüzünden, yemin ederim ki, arzda (bedenli yaşamlarında) onlara (suçları; Sünnetullâh’a göre perdelilik oluşturan fiilleri) süsleyeceğim ve onları toptan azdıracağım.” (15.Hicr: 39)
(3) Sünnetullâh’ta, ismi ALLÂH olanın “Kudret” sıfatı hâkimdir. İsmi “ALLÂH” olanın “Kaadir” sıfatı gereği, Sünnetullâh denen evrensel sistem ve düzen, her dem güçlünün güçsüzü yok etmesi şeklinde işler! İsmi “ALLÂH” olan, var ettiği sistemde “Kudret” sıfatını ortaya koyar. “Acz” ise sistemde yok olmak içindir! Dolayısıyla, sistemde duygulara ve beşerî değer yargılarına dayalı değerlendirmelerin hükmü yoktur! Acımak veya acınmak sistemin işleyişini etkilemez. Korunmak isteyenler için, içinde bulunulan ortamın gerektirdiği tedbiri almak zorunludur. Duygularına ve beşerî bakış açısına göre yaşayan, bu kararlarının sonuçlarını da yaşar!
Ey iman edenler! Nefslerinizi (benliğinizi) ve ehlinizi (bedeninizin gelecekteki karşılığını), yakıtı insanlar ve taşlar (tapındıkları heykeller, putlar türü cansızlar) olan Nâr’dan koruyun! Onda hükmedildiği üzere emredildiklerini yapan; kendilerine emrettiği konuda Allâh’a âsi olmayan, çok güçlü, çok şiddetli acımasız, melekler (kuvveler) vardır! (66.Tahriym': 6)
Sistemde duygulara ve beşerî değer yargılarına dayalı değerlendirmelerin hükmü yoktur!
(4) Her birim, her bir anda, kendisinden daha önceki süreçte açığa çıkmış olanın sonuçlarını ve gereğini yaşamaktadır; farkında olsa da, olmasa da! Bu, yaptıklarının cezasını (yani karşılığını) almasıdır. “Bugün”, “dünün” sonucudur; “yarın” ise “bugün”ün sonuçları yaşanacaktır! “Bugün”, yaşadığın andır! “Yarın” ise yaşadığın anın sonrası! Zerre kadar hayır yapan anında karşılığını alır; zerre kadar zararlı fiil ortaya koyan bunun da anında karşılığını alır. Ancak, alınan bu karşılık, beyindeki alındığı devre itibarıyla, kısa veya uzun zamanda belirgin olabilir! Çünkü ortaya konulan fiilin beyindeki hangi devrelerin faaliyeti sonucu oluştuğu, fiilin feedback şeklinde beyinde nasıl bir geri etkileşim oluşturduğu, ve dahi bu geri etkinin beyinde ne zaman hangi şartlar sonucunda devreye gireceği bizim tarafımızdan bilinemez.
Kitap (kişinin tüm yaşam bilgisi) ortaya konmuştur! Suçlu durumundakilerin hepsinin, o bilgilerden korkup ürpererek “Yandık şimdi! Bu nasıl ‘Kitap’mış (kaydedilmiş bilgi) ki, küçük - büyük demeden tüm düşünce ve yaptıklarımızı kaydetmiş!” dediklerini görürsün... Ne yapmışlarsa onu hazır bulmuşlardır! Rabbin kimseye zulmetmez. (18.Kehf: 49)
“Kaydedilmiş sayfaları açıldığında...”(81.Tekviyr: 10)
Kim bir zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görür. (99.Zilzâl: 7)
Kim de bir zerre ağırlığınca bir şerr yaparsa, onu görür. (99.Zilzâl: 8 )
(5) Her birim için sonsuza kadar sadece yapabildikleri ve yapabildiklerinin sonuçları söz konusudur. Yapmamış olduğunu veya karşılığından mahrum kalmayı getiren bir yanlışı telâfi edebilecek hiçbir mazeretin geçerliliği yoktur.
İnsan için yalnızca çalışmalarının (kendisinden açığa çıkanların) sonucu oluşacaktır! (53.Necm: 39)
Sünnetullâh
(6) Sistemde geçmişin telâfisi yoktur! Sistemde oluşlar sürekli bir ileriye gidişi oluşturduğundan ve yaşanılan hiçbir an’ın tekrarı söz konusu olmadığından geriye, DÜNE dönmek de imkânsızdır. Dolayısıyla geçmişin telâfisi yoktur! Yalnızca, yaşanılan an’ın değerlendirilmesi söz konusudur! Geçmiş geçmiştir! Geçmişin (ve dahi namazın) kazası da olmaz!
Eğer o ikisinde (semâlar ve arz) Allâh’tan başka tanrılar olsaydı, elbette o ikisi de düzenini yitirirdi! Arş’ın Rabbi Allâh, onların vasıflamalarından münezzehtir. (21.Enbiyâ': 22)
Yaptığından soru sorulmaz! Onlar sorgulanır (yaptıklarının sonucu yaşatılır)! (21.Enbiyâ': 23)
(7) Burada basîreti açılmayan, ölüm denen dönüşümden sonra ebediyen kör kalır!
Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)! (Düşünce) yolu (tarzı) itibarıyla daha da sapmıştır! (17.İsra': 72)
( 8 ) İsmi “ALLÂH” olan, bu konuda yeterli bilgiye ve tefekküre sahip olmayanların sandığı gibi, uzayda bir gezegende yaşayan bir tanrı olmadığı için bir gün tanrının karşısına geçip neden türünden soru sormak da kesinlikle mümkün değildir!
(9) İnsan, sonsuz yaşama dönük ne elde etmek istiyorsa, Dünya’da iken bunun gereklerini yapma ve ruhuna bunu yükleme şansına sahiptir. “Ölüm” denen “boyut değiştirme” sonrası, ibadet denen beyin geliştirme çalışmaları söz konusu değildir. Ölümle buna dayalı tekâmül yolu da kapanır! Dolayısıyla yaşam, ibadet denen beyindeki Allâh isimlerine dayalı özellikleri açığa çıkarmak için tek ve eşi bir daha gelmeyecek yegâne şanstır. Bahanesi veya mazereti ne olursa olsun bunu değerlendirmeyen sonuçlarını ebeden değiştiremez!
Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: “Rabbim beni (dünya yaşamına) geri döndür.” (23.Mu'minûn: 99)
“Tâ ki (önemsemeyip) uygulamadığım şeylerde (iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda) sonsuz geleceğime yararlı çalışmalar yapayım!”... Hayır (geri dönüş asla mümkün değil)! Öyle bir şey söyler ki geçerliliği yoktur (sistemde yeri yoktur)! Arkalarında yeniden bâ’s olunacakları sürece kadar, bir berzah (boyutsal farklılık) vardır (geri dönemezler; reenkarnasyon da {ikinci defa dünya yaşamı} mümkün değildir)! (23.Mu'minûn: 100)
Sur’a üflendiğinde (yeni bir bâ’s için süreç başladığında), o gün aralarında nispetler (beşerî, bedensellikten kaynaklanan mensubiyetler, akrabalıklar, etiketler; dünyada birbirlerini tanımalarını sağlayan görünümleri) olmayacak! Sualleşmezler de (dünyadaki nispetlere/iletişime göre birbirlerini sormazlar da). (23.Mu'minûn: 101)
(10) Her birim, incir içindeki çekirdek ya da spermdeki insan gizliliği gibi, kendisinden sonrakini içinde barındırır içinde bulunduğu boyuta göre. Velev ki, açığa çıkmasa...
(11) İnsanın farkı, kendi semâvatında yükselerek veya özündeki hakikat noktasına urûc ederek beşerî değer yargıları ve duygulardan arınmış bir hâlde, “halife” olmayı başarabilme olanağına sahip olmasıdır!
“HÛ” ki sizi arzda halifeler olarak meydana getiren (hilâfet özelliği; meydana getirilmiştir, yaratılmamıştır. Bu ince ve derin düşünülmesi gereken bir konudur. A.H.)... Kim nankörlük eder (birimsel, bedensel zevkler ve kabuller uğruna halifeliğini örter) ise, onun (hakikatini) inkârı kendi aleyhinedir! Hakikat bilgisini inkâr edenlere bu inkârları Rableri indînde şiddetli gazap yaşatmaktan başka bir şey artırmaz! Hakikat bilgisini inkâr edenlere inkârları hüsrandan başka bir şey eklemez! (35.Fâtır: 39)
(12) Hedefine ulaşarak yeni bir boyuta sıçrama yapan bir tek spermin yanı sıra, milyonlarcası hedefe ulaşamamanın sonucunu yaşamaktadır ve onlara hiç acıyan da yoktur!
Bu arada bir de ekleme yapalım konumuza, “Sünnetullâh” ile “sünnet-i Rasûlullâh”ı ayrı şeyler diye öğrenmiş olanlar için.
Bazıları Allâh Rasûlü’nü, yetişme şartlanmaları ile “baba” gibi kabul ediyorlar. Hâlâ hiçbir şey anlamış değiller!
“RASÛL”ler birimizin, babası amcası falan değillerdir; ALLÂH Rasûlleri’dir... Tâ o devirlerden beri bu mahalle yaklaşımı ne yazık ki hâlâ devam etmektedir. Bunun ne demek olduğunu düşünemeyenlere zaten bir şey anlatmak mümkün değildir! İşte âyet:
Muhammed, sizin ricalinizden birinin babası değildir!.. Fakat Allâh Rasûlüdür; Nebilerin Hâtemidir (zirvesi - sonuncusudur)... Allâh, her şeyi (B sırrınca) Aliym’dir. (33.Ahzâb: 40)
Umarım artık O’nu baba gibi kabul etmeyi bırakıp, gerçek hüviyetiyle değerlendirirsiniz!
Tasavvurundaki tanrısına, “ALLÂH” adını etiketleyip göğe oturtan, sonra da yerde peygamberi olduğunu sananlar için, elbette ki “Sünnetullâh” diye bahsedilen ile “sünnet-i peygamber” ayrı ayrı şeylerdir! Biz, tasavvufun “vuf”una eremeyip “tasa”sında kaldığı için vahdet hikâyeleriyle uğraşan nice kişide dahi bu ayırıma rastladık... Bırakın, her şeye sırf zâhir gözüyle bakanları bir yana...
(O), hevâsından (hayalî şeyleri) konuşmaz! (53.Necm: 3)
Âyeti başlı başına yeterlidir düşünebilen beyinler için “Allâh Rasûlü ve Nebisinin sünneti”nin “Sünnetullâh” üzere olduğunun. Ayrıca bu konudaki değişik hadislerle konuyu detaylandırmaya gerek duymuyorum. İsteyen araştırsın bu konudaki hadisleri.
Kim olursa olsun, her birim “zerre”dir, “küll”e ayna olan; ve kendisindeki hakikatin özellikleriyle (Esmâ’sıyla) O’nun muradını zâhire çıkartır!
“TEK”ten “çok”a bakma yetisi kendisinde açığa çıkmayanların bu sırrı anlamaları mümkün değildir; velev ki taklit yollu kabul edebile...
“Kelime-i şehâdet”in anlamını idrak ederek söyleyebilen cennete girecek olandır!
Ne var ki Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın “tanrı peygamberi” değil, “ALLÂH kulu ve RASÛLÜ” olduğunun idrakinde olarak buna “ŞEHÂDET” edebilecek “İNSAN” sayısı da galiba o kadar fazla değildir yedi milyarlık Dünya’da!
Ahmet Hulusi
24 Haziran 2005
Raleigh – NC, USA
|
|
|
Bunları Yapanı Biliyorumusunuz? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:32 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
BUNLARI YAPANI BİLİYORMUSUNUZ
– BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ –
• İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran,
• İlk otomobili getiren, 5 bin km kara yolunu yaptırtan,
• Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,
• Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),
• İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan,
• Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,
• Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İstanbul Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,
• Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan, (14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi..)
• Okullara (Hristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde, Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Paris’te İslam Külliyesi kuran!
• Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren de, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran da, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten de!
• Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alanda O!
• Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,
• Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,
• Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını,
• Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen, bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,
• Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,
• Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,
• Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,
• Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,
• Modern matbaa makinelerini Türkiye’ye getirten, ücretsiz kitap dağıttıran, 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),
• Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,
• Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,
• Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),
• Türkiye’nin birçok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir,Dolmabahçe..),
• Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,
• Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,
• Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur, (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),
• Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,
• Sarayda müzik okulu kurduran, çocuklarına piyano çaldırtan, hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,
• Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,
• Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.
• Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çin’in göbeği Pekin’de Hamidiye Üniversitesini kurdurtan da,
• Yeni gemiler alan, toplar(Çanakkale Savaşı’ndaki çoğu top), tüfekler getirten de!
• Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur!
• Kiliselere, sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan’da kilise yapılmasına bile yardım eden),
• Peygamberimize, dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-İngiltere-Roma-ABD) (Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur),
• ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,
• İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),
• Darülaceze yaptırıp içine sinagog, kilise ve cami koyduran,
• Çocuk hastanesi (Şişli Etfal [çocuklar] Hastanesi) açtıran,
• Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan, parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan,
• Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran (Sirkeci Büyük Postane binası..),
• Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..), O!
• 15 tane okulda karma eğitime ilk defa geçen,
• Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) (ör.şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu), Kız Öğretmen Okullu açan (Daarül Malumat),
• Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran, (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu, sadece Anadolu’da 14 bin ilkokul vardı)
• Orta okul (Rüşdiye)sayısı 619’a çıktı, Fransızca dersleri konuldu,
• Lise eğitimi için İdadiler açan (109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)
• İstanbul’da Darülfünün (Üniversite) geliştiren Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,
• Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, , Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler (Harp Okulları yani) ,Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.), Mekteb-i Tıbbıye-i (Marmara Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye (Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.), Hamidiye Ticaret Mektebi (İktisadi ve Ticari ilimler akademisi), Aşiret Mektebi (Osmanlılık fikrini yaymak için), Bursa’da İpekböcekçiliği okulu, Dilsiz ve Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.
• Unutmadan bide Ankara’da Çoban Okulu var..
İngilizlerin oyunu, İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,
1895-96’da Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti, Hamidiye Alayları ile bastıran, bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen büyük sultan ABDULHAMİD HAN mekanın cennet olsun.
|
|
|
Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor! |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:26 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor!
Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor!
Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor!
Orada herkes kendi kalbindekileri yaşıyor.
Kimi benliksizliğini, Kimi de dünyasındakileri!
Ya orada çok güzel şeyler yaşayıp da Dönüşte dünyasına dönenler?
Allah'ı bilip de egoyla yaşamayı seçmekten Allah'a sığının!
Herkesi Yaratan, ne amaçla yaratmışsa bizleri, kulluktan başkaca yapacak bir şeyimiz yok.
Kimseyi ayıplayıp suçlamayın! Bu gaflettir!
Beynin çalışma sistemini bilen, Herkesin istiyerek veya istemiyerek Allah'a secde hâlinde olduğuna şehadet eder.
Basit bir soru:
"Sizi de fiillerinizi de Allah yarattı" derken Kurân;
Beni yaratmadan önce bana mı sordu hangi özelliklerle dünyaya gelmemi?
Allah'a mutlak olarak teslim olmuşluğunun idrakına eren Selâmet bulur!
"İslâm - Neden islam
Âyetinde de işaret edilen mânâ, tüm varlıkların bu “doğal ve zorunlu teslimiyeti”dir...
Yani bir diğer ifadesiyle;
Evren tüm içindekileriyle ALLÂH’a teslim hâldedir!..
KESİNLİKLE TÜM VARLIKLAR ALLÂH’A TESLİMDİR; Kİ BU, GERÇEK DİNDİR!
“BEN CİNİ VE İNSİ YALNIZCA (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) KULLUK ETMELERİ İÇİN YARATTIM!” (51.Zâriyat: 56)
Allâh’ın bir gaye için yarattığının, o gayeye hizmet vermemesi mümkün değildir!.. Muhaldir!
“ALLÂH KİMİN DERÛNUNU İSLÂM’I KAVRAYACAK ŞEKİLDE GENİŞLETTİ İSE, O RABBİNDEN BİR NÛR ÜZERE DEĞİL MİDİR?..” (39.Zümer: 22)
Evet, “İslâm”ı gerçek anlamıyla kavrayabilmek son derece büyük ve önemli bir iştir; ki Rabbinden kendisinde açığa çıkan bu “NÛR” yani gerçeği fark etme-kavrama gücü, kişiyi evrensel sistemi tanıma noktasına ulaştırır!
Şimdi biz âyetleri anlamak için incelerken, öncelikle şunun üzerinde çok duracağız... Âyetin başında ve sonunda herhangi bir sınırlama, bir istisna var mı, yok mu?.. Önce buna bakacağız!
Mesela:
“‘HÛ’ Kİ SİZİ ARZDA HALİFELER OLARAK MEYDANA GETİREN…” (35.Fâtır: 39)
Derken insanın halifeliğini “arz-yeryüzü” ile sınırlıyor! Yeryüzünde halife! Burada bir sınırlama var!
Fakat, “Kesinlikle Allâh indînde Din İslâm”dır derken, orada bir sınırlama bir kayıt yok... Yani, Dünya’da veya falanca galakside demiyor!
Nerede?..
Dünya’da da! Dünya’nın içinde bulunduğu Güneş sisteminde de! Diğer galaksilerde de!
Kâinatın tamamında yani bütün bu evrenin tüm yapısında, her zerrede, her noktada bütün varlıklar Allâh’a teslimdirler! Burada kesin olarak işte bunu vurguluyor!
Yalnız burada gözden kaçırmamamız gereken nokta şudur:
“Bütün varlıklar Allâh’a teslim olmuş vaziyettedirler” derken, birimler kendi özgür iradeleriyle “Allâh”a teslim olmuş, değil!
Birim, “FITRATIYLA” yani varoluş şekli ve programıyla Allâh’a teslim olarak yaratılmıştır zaten!..
Birim, Allâh’ın indînde, dilemesine uygun olarak meydana getirilmiştir Allâh tarafından...
“FITRATIYLA” meydana getirildiği için de, teslim olmuş durumdadır! Yani, birimin teslimiyeti dediğimiz, “Allâh’a teslim olma hâli” dediğimiz, içinde bulunduğu hâl, varoluşundan yani “fıtrat”ından meydana geliyor otomatikman!..
Yapısından, nüvesinden, özünden meydana geliyor!
İşte bunu izah içindir ki Hz. Rasûlullâh:
“Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar” demiştir[1].
Olaya yüzeysel bakanlar diyor ki; “Müslümanlığı kabule istidatlı olarak doğar her doğan çocuk”!
Hayır! Olayı yalnızca “müslümanlık”la kısıtlayarak dar anlamda almayalım!
Her doğan çocuk; ki bunu bebek diye de; veya geniş kapsamlı olarak kâinatta var olan her varlık diye de anlamak mümkündür... İslâm fıtratı üzere doğar, yani İslâm kelimesinin açıkladığı mânâda, programlanmış olarak meydana gelir.
Nitekim başka bir âyet:
“DE Kİ: ‘HERKES YARATILIŞ PROGRAMI (fıtratı - şâkılesi) DOĞRULTUSUNDA FİİLLER ORTAYA KOYAR!’” (17.İsra’: 84)
Âyette geçen “ŞÂKILE”, daha önce izah ettiğimiz, “FITRAT’ın oluşturduğu programın doğrultusu”, anlamındadır...
İşte bu husus, “İslâm”ı açıklar.
Yani, var olan bütün birimler; “KESİNLİKLE ALLÂH İNDÎNDE DİN İSLÂM’DIR!” hükmünce meydana gelmiştir.
Bu yüzdendir ki “İslâm”, Dünya’da sadece belli bir kavmin veya insan topluluğunun dini değil; kâinatta geçerli olan nizam, ilâhî düzendir!
Şayet bunu anlayabildiysek, artık “İslâm”ı dar mânâda sadece belli ölçülerle, şekillerle kayıt altına almayalım!
“İslâm”; Allâh’ın, dilediği mânâları ortaya koymak üzere, kâinatta mevcut tüm birimleri kendi ilmiyle, ilminden, dilediği yapı ve özelliklerle; dolayısıyla da kendine “TESLİM” bir hâlde halketmesi; ve birimlerin de bu gayeye yönelik davranışları doğal olarak ortaya koymalarıdır.
Bu durumda bir kişinin “İslâm”ı fark ve kabul etmesinin doğal sonucu olarak ne yapması gerekir?
Ahmet hulusi
|
|
|
Güzel olan mı hayırlıdır, hayırlı olan mı güzeldir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:15 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Güzel olan mı hayırlıdır, hayırlı olan mı güzeldir?
Bu soru, bir hastane odasında 'hastalık da bir nimettir' dediğim anda doktor arkadaşların yüzlerinde oluşan şaşkınlıktan doğdu. Cevabı gayet basit: hayırlı olan güzeldir.
Hiç düşünmeden ifade ettiğiniz anda cevabı gayet basit olan bu soru, biraz düşünme gafletinde bulunursanız, pek çok hemcinsinde olduğu gibi yeni pek çok soruyu doğuracak bir tehlike potansiyeli taşıyor.
Güzel nedir, hayırlı ne demek?
Bir şey güzel olmadığı halde hayırlı olabilir mi, yahut hayırlı olmadığı halde güzel olabilir mi?
Ben bence güzel olanı mı istiyorum, benim için hayırlı olanı mı?
Güzel olduğuna vehmettiğim için istediğim şeylerde hayırsızlık, çirkin olduğunu zannettiğim için sakındığım şeylerde hayır olabilir mi?
Güzel ama hayırsız bir şey hakikatte çirkin; çirkin ama hayırlı bir şey hakikatte güzel değil midir?
Güzel ve çirkin, hayırlı ve hayırsızın benim aklımda ve kalbimdeki mihengi ne?
Bu sorulara ihtimamla dikkat kesilip samimiyetle cevap verdiğimiz anda aslında kendimizi kandırdığımızı fark edeceğiz. Şöyle ki: bilgi, tecrübe ve zanlarımızdan hareketle bir 'güzel' tarifi yapıyoruz. Kendimize bile fark ettirmeyecek ustalıklı bir manevra ile o güzelin adını hayırlı koyup, hayırlıya talip olduğumuz bahanesi ile güzeli istiyoruz. O sözüm ona güzelin bizim için hayırlı olmayabileceği aklımıza gelmiyor. Aslında hayırlı olanı değil; kendimiz için hayırlı olacağına inandığımız şeyi istiyoruz. Bir meçhule razı olmaktansa bir malumu talep etmek daha kolay geliyor. İstediğimiz gerçekleşmediğinde yahut aksi gerçekleştiğinde en mütevekkilimizin dahi 'olanda hayır vardır' sözünü dilinin ucuyla söyleyip geçiştirivermesi işte bundandır.
Neden böyle peki?
Mihengimiz yanlış!
Güzelliğine bütün insanların mutabık olduğu iki nimetten, sağlık ve zenginlikten yola çıkarak açalım mevzuyu.
Nice insanlar vardır ki kendilerini cennetten mahrum cehenneme mahkum edecek bir hayat yaşayabilmeyi, mal ve mülklerinin çokluğuna borçludurlar. Nice insanlar da vardır ki bedenlerindeki sıhhat olmasa, işlemeyi adet haline getirdikleri günahlara takat getirmeleri mümkün olmayacaktır. Hastalığı sebebiyle günah işlemeye güç yetiremeyen, fakirliği sebebiyle istese bile günaha imkan bulamayanları hatırlayalım bir de.
Kişinin dünyasını mamur ederken ahiretini harap eden bir şey için güzel ve hayırlı; dünyasını harap ettiği halde ahiretini mamur eden bir şey için de çirkin ve hayırsız diyemeyiz. Bunu şu şekilde ilkeleştirmek sanırım mümkün:
Ölçüsü dünya olan kişinin hayırdan anladığı, kendisi için güzel olandır.
Bu kişiler kendisi için güzel bir netice yoksa olan şeylerde gizlenen hayrı göremezler.
Ölçüsü öteler olan kişinin güzelden anladığı kendisi için hayırlı olandır.
Bu kişiler de olanda hayır olduğuna inandıkları için olan şeylerde çirkin göremezler.
Soruyu şöyle sormalı o zaman: Ben, kendisi için güzel olana hayırlı diyenlerden miyim; hayırlı olanı güzel görebilenlerden miyim?
Diyebilirsiniz ki zenginlik ve sıhhatini hayır yoluna kullanarak kendisine ahiret akçesi yapabilecek kişinin bunları istemesinin ne mahzuru var?
Hiç bir mahzuru yoktur. İtirazım hayırlı olacağı için değil, güzel olduğu için istenmesinde. Çünkü bunları güzel olduğu için isteyen kişiye fakirlik ve hastalık çirkin gelir, hayırlı olduğu için isteyen kişinin nazarında hastalık ve fakirlik de güzeldir.
Söylesenize Allah aşkına:
Fakirlikten doğan tevazuu satın almaya hangi zenginin malı yeter?
Hastalığın insana verdiği acziyet ve mahviyet bir sıhhatlinin kaç yıl ibadeti ile ele geçer?
O'nun (c.c.) çirkin işi yoktur dostlar, bizim güzel göremeyen gözümüz vardır.
Olmasını istediklerimiz hususunda değil sadece, olanı yorumlama konusunda da bu sağlam mihenge muhtacız. İnsan daha güzel olsaydım keşke der; daha akıllı olsaydım. Güzellik ve akıl birer nimettir zira.
Halbuki çirkin olmak, günaha güzellerden bir adım daha uzak olmak demektir ki bu çok güzeldir. Üstelik laf aramızda hiç bir çirkin güzelliğinin farkında olan bir güzel kadar çirkin değildir.
Akıl bahsinde de aynı... Akıllılar daha akıllı olmanın hayalini kurarlar; deliler daha deli olmanın derdine düşmeyecek kadar akıllıdırlar. Bu köşenin yazarı, deli olmanın kolay zırva bulmanın zor olduğunu bilmesine rağmen, deli olmayı, akıllı olmaktan daha çok istemektedir.
Latife bir yana, sağlık, zenginlik, güzellik, akıl hepsi birer nimettir. Hayra kullanılıp, hayra harcandığı vakit insana ahiret akçesi olurlar. Fakirlik, çirkinlik, hastalık, akılsızlık da asla nikmet değildir.
Türk Dil Kurumu nimeti iyilik, lütuf, ihsan, yararlanılan imkan diye tarif ediyor.
Nikmetin ne olduğunu ise ancak Osmanlıca lügatlerde bulabiliyoruz: şiddetli ceza.
Kendisinde hayır olmayan zenginlik, sıhhat, güzellik, akıl zahiren nimet gibi dursa da hakikatte nikmettir.
İçinde hayır gizlenen fakirlik, çirkinlik, hastalık, çok akıllı olmamak ise zahiren nikmet gibi dursa da hakikatte nimettir.
Güzel olduğunu düşündüğümüz için hayırlı olduğuna vehmettiğimiz şeyleri değil; çirkin olduğunu zannetsek bile bizim için hayır murad ettiği şeyleri isteriz Rabbimiz'den.
Çünkü biz biliriz ki: güzel olan her zaman hayırlı olmayabilir; fakat hayırlı olan mutlaka ve daima güzeldir.
Serdar Tuncer
|
|
|
Allah’ın Beraber Oldukları - Kur’an Çözümünde Kavramlar |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:12 PM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Allah’ın Beraber Oldukları - Kur’an Çözümünde Kavramlar
1-AYETLER : Tespit edebildiğimiz kadarı ile 21 ayette “ALLAH’IN BERABER OLDUKLARI” geçiyor. Kur’an’da geçen “Allah ….. ile beraberdir” ayetleri; Maiyet Sırrı ile ele alınmak
durumundadır. O nedenle bu çalışmada bazı iman ve amel sahiplerinin “ALLAH’LA BERABER OLMA” sını içeren ayetlerin yanı sıra “MAİYET SIRRI” içeren ayetler de konuya dahil
edilmiştir..
BAKARA153-)Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır ( dayanma kuvvesi) ve salât ( hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede ile) yardım
isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerledir ( Es Sabûr Esmâ’sıyla-mâiyet sırrı).194-)Haram ay, haramınız olan aya bedeldir… Ve buna hürmette eşitlik esastır. O hâlde haddi aşıp
( bu süreçte) size saldırana, saldırganlığının misliyle siz de saldırın! Allah’tan korunun, ve iyi bilin ki Allah korunanlarla beraberdir.
249-)Talut, ordusuyla yola çıktığında ( askerlerine) dedi ki : “Muhakkak Allah sizi bir nehir ile sınayacaktır. Kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan tatmazsa o da
bendendir. Eliyle bir avuç kadar alan müstesna”… Fakat içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler. Ne zaman ki O ve beraberindekiler nehrin karşı yakasına geçtiler, “Calut ve
ordusuna karşı savaşacak gücümüz kalmadı” dediler. Allah’a kavuşacaklarını ( imanları sebebiyle) özlerinden gelen ( yakîn) ile bilenler ise : “Pek çok defa, az bir topluluk
Allah’ın izniyle ( biiznillah), kendilerinden çok fazla topluluğu yenmiştir. Allah dayananlar ile beraberdir” dediler.
NİSA
108-) ( Münafıklar-ikiyüzlüler) insanlardan gizleyebilirler ama Allah`tan asla! Oysa O beraberdi ( tasavvufî anlayışla mâiyet sırrı-Allah`ın, kulun her zerresini Esmâ`sıyla
varetmesi hakikati) onlarla gece boyu, Allah`ın hoşlanmadığı şeyleri kurgularlarken. Allah yapmakta olduklarına Muhît`tir!
ENFAL
12-) Hani Rabbin melâikeye şöyle vahyetmişti : “Muhakkak ben sizinle beraberim ( Allah melekle yan yana olmayacağına göre; anlatılmak istenen {tasavvufta mâiyet sırrı diye
bahsedilen} : meleklerin, kendilerindeki kuvvet ve kudretin Allah`ın kuvvet ve kudreti bilincini taşıdıkları realitesine işaret olunmaktadır)… İman edenleri sâbitleyin… Hakikat
bilgisini inkâr edenlerin kalplerinde korku oluşturacağım… ( Onların) boyunlarının üstüne vurun ( vehim üzere sâbitleyin) ve onların her parmağına darbedin.”
19-)Eğer siz fetih ( zafer) istiyorsanız, işte size ( Bedir’de) fetih geldi… Eğer ( Rasûlullah’a direnmekten) vazgeçerseniz, o sizin için daha hayırlıdır… Şayet ( şirke)
dönerseniz, biz de döneriz! ( O durumda) topluluğunuz çok da olsa size hiçbir faydası olmaz… Kesinlikle Allah iman edenlerledir ( kendinde açığa çıkan havl ve kuvvetin
Allah’ın olduğunu yaşayanlarladır)!
46-)Allah’a ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle zıtlaşmayın; ( yoksa) korkuya kapılırsınız ve rüzgârınız ( kuvvetiniz) gider… Sabredin… Muhakkak ki Allah “Es Sabûr” isminin
özelliğiyle sabredenlerledir.
66-)Şu an Allah sizden yükünüzü hafifletti, çünkü biliyor ki sizde zayıflık var… ( O hâlde) sizden dayanan yüz olursa, iki yüze galip gelirler… Sizden bin olursa, Allah’ın
izniyle ( Bi-iznillah), iki bine galip gelirler… Allah sabredenlerle beraberdir.
TEVBE
36-) Muhakkak ki Allah indînde, semâları ve arzı halkettiği süreçte Allah ilminde, ayların adedi on ikidir… Onlardan dördü haram ( aylar)dır; ( Muharrem, Receb, Zilkaide,
Zilhicce)… İşte Din-i Kayyım ( geçerli, payidar sistem) budur… Onlar ( haram aylar) içinde nefslerinize zulmetmeyin… Müşriklerle savaşın, onların hep birlikte sizinle
savaştıkları gibi… İyi bilin ki Allah korunanlarla beraberdir ( mâiyet hakikatine işaret).
40-)Gerçekten Allah O’na yardım etmiştir, siz O’na yardım etmeseniz de! Hani hakikat bilgisini inkâr edenler O’nu ( yurdundan) çıkmak zorunda bıraktıklarında; O, ikinin
ikincisi ( iki kişiden biri) idi! Hani onlar ( Hz.Rasûlullah ve Hz.Ebu Bekr) mağarada idiler… Hani arkadaşına : “Mahzun olma, muhakkak ki Allah bizimle beraberdir ( mâiyet
sırrına işaret ediyordu)” diyordu… Allah, sekinetini ( güven duygusuyla oluşan sakinlik) O’nun üzerine inzâl etmiş ve O’nu görmediğiniz ordularla desteklemişti. Hakikat
bilgisini inkâr edenlerin sözlerini süfla ( en aşağı) kılmıştı… Allah sözü, işte ulyadır ( en üstün)! Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.
123-)Ey iman edenler! Küffardan ( gerçeği inkâr edenlerden) size yakın olanlarla savaşın! Sizde şiddet, azîm, yoğun iman yaşamını bulsunlar… Bilin ki Allah korunanlarla
beraberdir!
HUD
36-)Nuh`a vahyolundu ki : “Halkından, iman etmiş olanlar dışında kimse iman etmeyecek… ( Artık) onların yapmakta olduklarından dolayı üzgün olma!”
37-) Gözlerimiz olarak ( mâiyet sırrına işaret bu ifade), vahyimizce gemiyi yap… Zâlimler hakkında ( şefaat için) bana yönelme… Kesinlikle onlar boğulacaklardır!
KEHF
24-) Sadece “inşâ Allah = Allah inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna!.. Unuttuğunda Rabbini ( hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret ( hatırla)!.. Ve de ki : “Umarım Rabbim
beni kurbunda ( mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi. {İnsan-ı Kâmil, Sıfatların tecellisi bahsi; Abdülkerim Ceylî. A.H.}) olgunluğa erdirir.”
TAHA
45-) “Rabbimiz! Doğrusu biz, bizim aşırı üstümüze gelmesinden veya taşkınlık yapmasından korkarız” dediler.
46-) “Korkmayın! Muhakkak ki Ben sizinle olarak işitir ve görürüm ( mâiyet sırrı)” dedi. ( Sahih Kudsi hadis : “……Ben kulumun görür gözü işitir kulağı olurum……”)
MÜMİNUN
27-) Bunun üzerine Ona ( Nuh`a) vahyettik ki : “Gözlerimiz olarak ( gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap… İş
başladığında ( sular yükseldiğinde) ve fırın kaynadığı ( buhar kazanı mı vardı acaba) vakit, her eşi olandan bir çift ve onlardan, aleyhine daha önce hüküm verilmiş olanlar
hariç ehlini, gemiye al. Zâlimler hakkında benimle muhatap olma! Kesinlikle onlar boğulacaklardır.”
NAHL
128-)Kesinlikle Allah korunanlar ve muhsinlerle ( Allah için yaşamakta olduğunun farkındalığında olanlarla) beraberdir.
ANKEBUT
69-)Biz’e ( ermek için nefsine karşı) savaş verenlere gelince, elbette onları yollarımıza ulaştıracağız… Kesinlikle Allah, yakîn ehliyle ( ihsan sahibi {Allah’a
görüyormuşçasına yönelen}) elbette beraberdir! ( Mâiyet sırrı.)
MUHAMMED
33-)Ey iman edenler! İtaat edin Allah’a ve itaat edin Rasûl’e; yaptıklarınızın getirisini geçersiz kılmayın!
34-)Muhakkak ki hakikat bilgisini inkâr edenler, ( insanları dışsallık veya içsellik yüzünden) Allah yolundan alıkoyanlar, sonra da hakikati inkârlarıyla ölenler var ya, Allah
onları asla bağışlamayacaktır!
35-)Gevşemeyin ve siz üstünken, selm’e ( barışa, Hak ile bâtılı uzlaştırmaya) çağırmayın! Allah sizinle Birliktedir! Sizin yaptıklarınızı asla eksiltmeyecektir.
HADİD
4-)O, semâları ve arzı altı süreçte yaratan, sonra da arşa istiva edendir! Arza gireni ve ondan çıkanı; semâdan inzâl olanı ve onun içinde urûc edeni bilir… Nerede olursanız O
sizinle ( hakikatinizin Esmâ ül Hüsnâ’sıyla varolması sonucu) beraberdir ( Mâiyet sırrına işaret)! Allah yaptıklarınızı ( yaratan olarak) Basîr’dir.
MÜCADELE
6-) Gün gelir, Allah onların hepsini bâ`s eder ( yeni bir özellikle yeni bir boyutta diriltir) de yaptıklarını onlarda haber verir… Allah, onu ( kendilerinden açığa çıkanları)
kayda almış, onlar ise onu unutmuşlardır… Allah her şey üzerine Şehîd`dir.
7-) Bundan daha az da olsalar, daha çok da olsalar; nerede olursa olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir ( Esmâ`sıyla, “yok”ken var kıldığı için – Mâiyet sırrı)! Sonra kıyamet
sürecinde yaptıklarını ( açığa çıkaran olarak) kendilerinde haber verir! Muhakkak ki Allah Bi-küllî şey`in ( şey`in Esmâ`sıyla hakikati olarak) Bilen`idir.
HAŞR
23-) “HÛ” Allah, tanrı yok, sadece “HÛ”! Melîk`tir ( efâl, oluşlar âleminde mutlak hükmü yürüyen), Kuddûs`tür ( yaratılmışlığa ve kevne ait nitelenmelerden, yaratılmış
kavramlardan münezzeh), Selâm`dır ( yaratılmışlarda yakîn ve kurb hâlini oluşturup mâiyet sırrını açığa çıkartan), Mümin`dir ( iman açığa çıkartarak hakikatini müşahedeye
yönelten), Müheymin`dir ( gözetip himaye eden, muhteşem azametini seyirde yaratılmışlığı kaldıran), Azîz`dir ( karşı konulması imkânsız olarak dilediğini yapan), Cebbâr`dır (
iradesini zorunlu kabul ettiren), Mütekebbir`dir ( Mutlak yegâne Kibriyâ {eniyeti} olan)! Allah, onların ortak koştukları tanrı kavramlarından Subhan`dır!
2- İNCELENECEK METİNLER : ( 3. Md.de bu metinlerden özet yapılmıştır)
İNSAN-I KAMİL kitabı SIFAT TECELLİSİ bahsi…
VELAYET KEMALATI : http : //www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc08.htm
YAKİN : http : //www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/yakin/index.htm
KURB http : //www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/gavs/gavs23.htm
YAKINLIK http : //www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/gavs/gavs24.htm
MUKARREB http : //www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/kendini/kendini24.htm
3- TANIM VE AÇILIMLAR :
SIFAT TECELLİSİ : MARDİYEDE YAŞANIR : “Mardiye”de, “Tecelli-i Sıfat” vardır. Yani, İlâhi vasıflarla tahakkuk etme hâli ki; bu ikisi arasındaki hâl, ancak yaşanarak
farkedilir. Dilde bunu anlatmak çok zor bir şey!.. Çünkü biz, öyle bir şey düşünmemişiz, hayâl bile etmemişiz. Onun için bunlar böyle mecaz yollu anlatılır ama gerçeği ancak
yaşanarak bilinir!.
VELAYETİ KÜBRA : “Mardiye”, sıfat mertebesidir, dedik. İlâhi vasıflarla vasıflanmış kişidir… “Mutmainne” ve “Râdiye”, “Velâyet-i Suğra”dır. “Mardiye”, “Velâyet-i Kübrâ”dır.
Enbiyâ velâyetinin kemâlâtından hisse alınır. Bakâ Billah mertebesidir!. Bu mertebeden evvel kimsede İlmi Ledün olmaz!..
ARİF-İ BİLLAH : “Mardiye” makamında hâsıl olan ikinci mârifetin sahibine “Ârif-i Billah” derler.Yani, varlığındaki Allah`ın ilmi ile her şeye ârif olan Zât demektir “Ârif-i
Billah”!… Bu, “Hakikat”ten sonra gelen Mârifet-i Billah`tır…
KURB : KURBİYET MERTEBESİ : RAHİMiyetin gereği olarak insan, hakikatini idrak eder, kendi özündeki ALLAH isimlerinden kaynaklanan kuvveleri keşfeder, bunları hissedip bunlara
yakîn elde ederek “kurbiyet” mertebesine ulaşır!.Kurbiyet mertebesi-Allah Esmâ`sı özellikleriyle şuurlu tahakkuk mertebesidir.
KURBİYET KAVRAMINDA DAHİ AYRILIK MEVCUT : “- Ya Gavs. Kurb ehli kurbiyetlerinden dolayı yakınırlar, buûd ehlinin uzaklıktan şikâyetleri gibi…
Esasen bunun îzâh edilmesi ve anlaşılması oldukça güç bir husustur. Zirâ burada bahis mevzûu olan kimseler “yakîn” ehlidir. Ayn-el yakîn sahipleri.
“Yakîn” ile elde ettikleri bir kurb ( yakınlık) sözkonusu!.. Ancak şuraya dikkat edelim; “Kurb” yani yakınlıktan söz ediyoruz, iki ayrı varlığın birbirine yakınlığından. Yani,
Tekliğin müşâhedesi oluşmuş, fakat vehimdeki “benlik” kavramı kesin olarak kaybolmamış!.. Bir diğer ifade ile, Hakkel yakîn oluşmamış!.. Hakkel yakîn’in oluşması için, kişinin
kendini Hak’tan ayrı bir varlık olarak düşünme hâli ortadan kalkar. Yâni “Zâtta fenâ” olma hâli diye târif edilen bir hâl ile ikilik kalkar.
İşte bu kişiler, ilmen olayın bütün sistemini bilirler. Olayın bu olduğunu da açık seçik müşâhede etmişlerdir. İşte bu noktada onları büyük bir üzüntü kaplar. Çünkü bir türlü
bilinçlerini kaplayan “birimsel benlik” hissiyâtından, kavramından uzaklaşamamaktadırlar.
KURBİYET KAZANAN DAİMİ NAMAZI YAŞAMAKTADIR : Bu havâs`ın “ikâme” ettiği namazın ötesinde, bir de “has-ül havâs”, “mukarreb” denen, “Allah”a kurbiyet kazanmış, evliyânın ileri
derecelilerinde yaşanan “daimî namaz” hâli söz konusudur.
KURBİYET SAHİBİ EKBERİYET SEYRİ İÇİNDEDİR : ”Kurbiyet” sahipleri ise, “Ekber”iyet seyri içinde “haşyet” ile “seyri meallah”tadırlar. ( Farkındayım çok tasavvufi oldu, ama
bunların Türkçeleştirilmesi için başlı başına yeniden bir tasavvuf tabirleri kitabı yazmak gerek. Ona da şimdilik müsait değilim… Anlaşıldığı kadar! Anlayana… Üzgünüm! AH)
YAKİN : İLK BASAMAĞI TEFEKKÜR VE NAFİLELER : “Nâfilelerle” demek; bir takım faydalı, yararlı çalışmalarla demektir. Yani taban, en alt sınır olan çalışmalar “farz”lar, zaten
kişinin kendini toparlayıp, kurtarabilmesi için zorunlu olan şeyler. Ama kişi, Allah’a yakîn elde etmek istiyorsa, bunun dışında daha bir takım yararlı, faydalı çalışmalar yani
“nâfileler” yapmak durumundadır. Farzları yerine getirmekle değil, fazladan yapılan nâfilelerle kişi yakîn elde edebilir.
“Tefekkür”, Allah’a yakînin ilk basamağıdır. Tefekkürü olmayanın yakîni oluşmaz!.
Allah’a yakîn elde etmek isteyen kişinin adım atacağı ilk basamak tefekkürdür. Yani, nâfile yapılan ibadetler, tefekkür basamağına basıldıktan sonra kişide tesirini göstermeye
başlar. Tefekkür yoksa, zaten bir yere varılması mümkün değildir. Çünkü insanı hayvandan ayıran özellik, tefekkür özelliğidir.
YAKİYN AŞAMALARI : Bu meydana gelme birtakım yararlı çalışmalarla, “Kişi Allah`a öyle yakîn elde eder ki, Allah O`nun görür gözü, işitir kulağı, tutar eli, yürür ayağı olur”
hükmü ortaya çıkacak; gözümüzde gören, kulağımızda işiten, dilimizde söyleyen, elimizde tutan, ayağımızda yürüyenin Allah olduğunu, “Ayn-el Yakîn” ve “Hakk-el Yakîn”
yaşayacağız…
İşte bütün bunların neticesinde “Hilâfet sırrı” bizde zuhûr etmiş, “Halife” olduğumuzu önce ilm-el yakîn, sonra ayn-el yakîn, sonra da Hakk-el yakîn yaşama lütfuna ve şerefine
ermiş bulunacağız.
“Mutmainne”de “İlmel Yakîn” hâsıl olur. Bu, “Râdiye”de “Aynel Yakîn”e döner. “Mardiye”de, “Hakkel Yakîn” hâsıl olur ve bu zâta “Arifi Billah” denir.
YAKİYN EHLİNİN HALİ : TEK`in nazarıyla TEK`ten “çok”a bakışı muhafaza edip, sürekli olarak piramitin tepesinden aşağıya bakarak varlıkları seyretmek, “YAKÎN EHLİ” nin
hâlidir!. Korkudan, “yakîne” erenler, beridirler.. Yakîne erende sabır ne arar?..
ALLAH’A VUSLAT : İlâhi kudret ortaya çıktığı zaman “ölmeden evvel ölme” hâli “yakîn”e tekâbül eden şekliyle oluşur; ki bunun sonucunda kişi bilinci itibariyle var olan bir
varlık olduğu idrâkına ererek, beden bağımlılığından kendini soyutlar; ki bunun sonucu da “mutmainne nefs” bilinci olarak velâyet hâlidir!. Böylece vehmî benliğin kendini,
bedenmiş gibi kabûlü ortadan kalkar. İşte o zaman, “Allah`a vuslat” denilen hâl yaşanır…
MUKARREB : TAHKİKE ERMİŞ KİMSELERDİR : Tahkike ermişlerin ismi ise “müferridûn” veya “mukarrebun”dur ki; Allah “İSMİNDE” değil; ALLAH’IN AHADİYYETİNDE benlikleri yok olmuş; “el
ân öyledir” sırrına binâen, Allah Bakîdir mânâsı yaşanır olmuştur… İşte bu yaşantı içinde olanlar, “İsm-i Âzâm” sırrına ermiş olanlardır ki;her nefeste “HU” diyenin mutlak
bilinciyle yaşarlar…
Bu zevâtı kirâm, duâ edip de “Yâ ALLAH”, “YÂ HU” dedikleri zaman; “dillerinden söyleyen ben olurum”Hadîs-i Kudsî’si mânâsınca; dileyen kendi olur ve elbette kendi dileği de
havada kalmaz, yerini bulur!..
NOKTASINDAKİ KUDRET AÇILANLARDIR : “Ulâikel Mukarrebûn”!.. “Allah” adıyla işaret olunanın esmâsının özelliklerini “Nokta”larındaki kudret ile seyir hâlinde olanlardır onlar!
“Onlar senin kullarındır; ne dilersen onu yaparsın” diyerek.
KURBİYETİ YAŞAYAN, MUCİZELERE VESİLE KİŞİ : Allah`a Kurbiyet mertebesinde yaşayan {Allah`ın bazı kendine has isimlerinin mânâlarının bu yakınlık sebebiyle kendisinde açığa
çıktığı} mucizelere vesile kişidir Mukarreb.
SABIR : Sabır, insanın hoşlanmadığı bir hal veya durumun zuhurunda, mecburen ona boyun eğerek, kabullenmesi, demektir.
GAFLET VE BELA ANINDA AÇIĞA ÇIKAR : Esasen, Sabır, Gâfilin kendini koruma mekanizmasıdır!… Biz genelde, nefsimize hoş gelmeyen şeyleri ŞER olarak görürüz.. Halbuki nefsimize
hoş gelmeyen şeye sabredersek, o şer gördüğümüz şey bizim şuur boyutunda kendimizi daha iyi tanımamıza yol açmak için, âmiyâne tabirle yontulmamız için başımıza gelmiş bir BELÂ
dır!.. Biz o andaki şartlarımıza GÖRE o olayı şer olarak, belâ olarak nitelendirirsek de daha sonraki bir aşamada onun nimet olduğunu fark edebiliriz..
NİMETİ VERENİ GÖREMEYENİN HALİDİR : Sabır da tahammül, katlanma vardır… Şükürde ise nimeti vereni görme vardır…
TEPKİSİZ KABUL VE BEKLEMEDİR : Sabır; tepki koymayıp olayın nasıl sonuçlanacağını beklemektir.
İHSAN : ( Konu İHSAN-MUHSİN adlı daha evvelki dosyamızda ayetlerle işlendi)
VELAYETİ HASSA : HER DEVİRE, HER ÇAĞA GÖREVLİ OLARAK AÇIĞA ÇIKAN; BA’S OLUNAN RASULLERDİR : Velâyeti Hassa… Risâlet kaynağından açığa çıkan “hakikat”e “iman” edip, bunu
yaşayarak “yakîn”e erenlerin ( ikân); veya bunun da ötesi “kurb” yapılarında açığa çıkanların “velâyet”i… İnsanlık bir piramit gibi düşünülürse eğer, o piramidin
zirvesindekiler “Rasûl”lerdir. Onlar, her devirde, insanlığa kendi “hakikat”lerini bildirmek işlevini açığa çıkaranlardır…
MÂİYET SIRRI : ( ALLAH’LA BERABER OLMA)
- Allah`ın, kulun her zerresini Esmâ`sıyla varetmesi hakikati.
- Meleklerin, kendilerindeki kuvvet ve kudretin Allah`ın kuvvet ve kudreti bilincini taşıdıkları realitesi.
- Tecelli-i Sıfat mertebesinde; Mardıye, Kurbiyet Ehli, Yakiyn Ehli, Mukarreb kimselerde açığa çıkan hal.
- “Ben kulumun görür gözü işitir kulağı olurum” müjdesinin yaşanması.
- ES SELAM isminin yaşanması sonucu yaratılmışlarda Kurb ve Yakiyn halinin açığa çıkması.
B- ÇÖZÜMLEME
1- AYETLERDE “ALLAH’IN BERABER OLDUKLARI” KİMSELER, FİİLLER, HALLER
A- SABREDENLER- DAYANANLAR : Es Sabur Esmasının açığa çıktığı, sabreden; dayanan kimselerle Maiyet Sırrı gereğince beraberdir. ( Bakara- 153/249, Enfal-46/66)
B- TAKVA SAHİPLERİ; KORUNANLAR; MÜTTAKİLER : Allah Korunanlar, Takva sahipleri ile beraberdir. ( Bakara- 194,Tevbe-36/123, Nahl-128 )
C- BÜTÜN KULLAR ( Her Kulun her zerresini esmasıyla var etmesi)
- ( Münafıklar-ikiyüzlüler) insanlardan gizleyebilirler ama Allah`tan asla! Oysa O beraberdi. ( Nisa-108 )
- Nerede olursanız O sizinle ( hakikatinizin Esmâ ül Hüsnâ’sıyla varolması sonucu) beraberdir ( Mâiyet sırrına işaret)! Allah yaptıklarınızı ( yaratan olarak) Basîr’dir. (
Hadid-4)
- Bundan daha az da olsalar, daha çok da olsalar; nerede olursa olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir ( Esmâ`sıyla, “yok”ken var kıldığı için – Mâiyet sırrı)! ( Mücadele- 7)
D- MELEKLER : Hani Rabbin melâikeye şöyle vahyetmişti : “Muhakkak ben sizinle beraberim ( Allah melekle yan yana olmayacağına göre; anlatılmak istenen {tasavvufta mâiyet
sırrı diye bahsedilen} : meleklerin, kendilerindeki kuvvet ve kudretin Allah`ın kuvvet ve kudreti bilincini taşıdıkları realitesine işaret olunmaktadır)… ( Enfal- 12)
E- İMAN EDENLER : Kesinlikle Allah iman edenlerledir ( kendinde açığa çıkan havl ve kuvvetin Allah’ın olduğunu yaşayanlarladır)! ( Enfal- 19)
F- KURBİYETİ YAŞAYANLAR; SELAM İSMİ KENDİLERİNDE AÇIĞA ÇIKANLAR :
- “Umarım Rabbim beni kurbunda ( mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi. {İnsan-ı Kâmil, Sıfatların tecellisi bahsi; Abdülkerim Ceylî. A.H.}) olgunluğa erdirir.”
( Kehf-24)
- “Korkmayın! Muhakkak ki Ben sizinle olarak işitir ve görürüm ( mâiyet sırrı)” dedi. ( Sahih Kudsi hadis : “……Ben kulumun görür gözü işitir kulağı olurum……”) ( Taha- 46)
- Gözlerimiz olarak ( gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap…( Müminun- 27)
- Selâm`dır ( yaratılmışlarda yakîn ve kurb hâlini oluşturup mâiyet sırrını açığa çıkartan), ( Haşr-23)
G- RASÜLE TESLİM OLANLAR : Gevşemeyin ve siz üstünken, selm’e ( barışa, Hak ile bâtılı uzlaştırmaya) çağırmayın! Allah sizinle Birliktedir! ( Muhammed- 35)
- O, ikinin ikincisi ( iki kişiden biri) idi! Hani onlar ( Hz.Rasûlullah ve Hz.Ebu Bekr) mağarada idiler… Hani arkadaşına : “Mahzun olma, muhakkak ki Allah bizimle
beraberdir ( mâiyet sırrına işaret ediyordu)” diyordu…( Tevbe- 40)
H- ÇOĞUNLUK AZGINLIK, TAŞKINLIK, ZULÜMDE BİRLEŞMİŞKEN, RABBİNE DÖNENLER : Gözlerimiz olarak ( mâiyet sırrına işaret bu ifade), vahyimizce gemiyi yap… Zâlimler hakkında (
şefaat için) bana yönelme… Kesinlikle onlar boğulacaklardır! ( Hud-37)
- Bunun üzerine Ona ( Nuh`a) vahyettik ki : “Gözlerimiz olarak ( gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap… İş başladığında
( sular yükseldiğinde) ve fırın kaynadığı ( buhar kazanı mı vardı acaba) vakit, her eşi olandan bir çift ve onlardan, aleyhine daha önce hüküm verilmiş olanlar hariç ehlini,
gemiye al. Zâlimler hakkında benimle muhatap olma! Kesinlikle onlar boğulacaklardır.” ( Müminun-7)
İ- İHSAN SAHİPLERİ VE YAKİN EHLİ : Kesinlikle Allah, yakîn ehliyle ( ihsan sahibi {Allah’a görüyormuşçasına yönelen}) elbette beraberdir! ( Mâiyet sırrı.) ( Ankebut- 69)
- Kesinlikle Allah korunanlar ve muhsinlerle ( Allah için yaşamakta olduğunun farkındalığında olanlarla) beraberdir. ( Nahl- 128 )
3- AYETLERDE GEÇEN ESMALAR VE BU ESMALARA YÜKLENEN ANLAMLAR :
HÛ… “HÛ’vAllahulleziy la ilahe illâ HÛ”! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her “şey”in hakikatinin derûnu… Öylesine ki; Ekberiyet
tecellisi sonucu önce “haşyeti”, sonucu olarak da “hiç”liği yaşatır ve bu yüzden de O’nun hakikatine erişilemez! “Basîretler ona ulaşmaz!” Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa
işaret ismidir! Nitekim “ALLÂH” dâhil tüm isimler “HÛ”ya bağlı geçer Kurân’da! “HU ALLAHu EHAD”, “HU’ver Rahmanur Rahıym”, “Hu’vel’Evvelu vel’Ahıru vez’Zahiru vel’Batın”,
“HU’vel Aliyyül Azıym”, “HU’ves Semiy’ul Basıyr” ve Haşr Sûresi’nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki
“HÛ” ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.
ES SELÂM… Yaratılmışlara ( beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere “İSLÂM”ın hazmını
veren; Dar’üs Selâm ( hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim-özelliktir!
“Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym = Rahîm Rab’den “Selâm” sözü ulaşır ( Selâm ismi özelliğini Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!” ( Yâsîn : 58 ).
EL MU’MİN… Algılananın ötesi olduğu farkındalığını oluşturandır Esmâ boyutu itibarıyla. Bu farkındalık, boyutumuzda “iman” olarak açığa çıkar. İman edenler şuurlarındaki bu
farkındalıkla iman ederler; dünyamızda Rasûller; tüm varlıkta ise melekler dâhil! Bu farkındalık, bilinçteki aklın vehim esaretinden kurtulmasını sağlar. Vehim, kıyası
kullanarak muhakeme yapan aklı saptırabilirken, iman karşısında güçsüz ve etkisiz kalır. Mümin isminin özelliğinin açığa çıkışı şuurdan bilince direkt yansır; dolayısıyla da
vehim kuvvesi onun üzerinde tasarruf edemez.
ES SABUR… “Eğer Allâh insanları zulümlerinden dolayı sorumlu tutup sonucunu hemen yaşatsaydı; ( arz) üzerinde hiçbir DABBE ( insan değil insan bedeni) bırakmazdı! Fakat onları
hükmedilmiş bir vakte tehir ediyor… Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler” ( Nahl : 61) Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini
yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan. Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, yani Sabûr özelliğini açığa çıkarması, hem zâlim hem mazlum yönünden
yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir. Belânın büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!
EL MÜHEYMİN… “Esmâ” mertebesinden açığa çıkanları kendi sistemi içinde koruyup sürdürendir ( El hafizu ver Rakiybu ala külli şey)! Ayrıca, ( emaneti) gözetip himaye eden,
koruyan, emin, anlamlarına da gelir. “MÜHEYMİN”in türediği kök olan “el Emanet”in Kurân’daki fonksiyonel kullanılışı, semâların – arzın – dağların yüklenmekten imtina ettiği ve
el Kurân’ın ikizi olan el İnsan’ın yüklendiği şeydir. Esas itibarıyla Esmâ mertebesi ilminin RUH adlı melek olarak şuuruna işaret eder. Ondan da yeryüzünde açığa çıkan insana
yansır bu emanet! Yani, Hakikatinin, Esmâ özellikleri olduğu şuurunu yaşamak! Bu da Mümin ismiyle ortak çalışır. RUH adlı melek ( kuvve) dahi, Esmâ mertebesinin sonsuz sınırsız
özelliklerine imanın kemâliyle Hayy ve Kayyûm’dur! Çünkü o dahi “şe’n” olarak vücud sahibidir!
EL KUDDÛS… Yaratılmışlarda açığa çıkan özellik ve kavramlarla tanımlanmaktan, kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî! Tüm âlemleri Esmâ’sıyla “var” kılarken, onlarda açığa çıkan
özelliklerle tanımlanmaktan dahi berîdir.
EL ALİYM… “İlim” özelliği sebebiyle sınırsız sonsuz her şeyi ve her boyutu, her yönüyle Bilen!
EL BASIYR… Açığa çıkan Esmâ özelliklerini her an seyir ile onlardan çıkanları değerlendirip sonuçlarını oluşturan
EL AZİYZ… Karşı konulmaz güç sahibi olarak, dilediğini uygulayan! Tüm âlemlerde dilediğini karşı çıkacak güç olmaksızın yerine getiren. Bu isim Rab ismiyle paralel çalışan bir
isimdir. Rab özelliği Azîz özelliğiyle hükmünü icra eder!
EL HAKİYM… İlminin kudretiyle açığa çıkmasını sebepler zincirine bağlayarak, nedenselliği oluşturan ve böylece kesret algılamasını oluşturan.
ER REŞİYD… Rüşde erdiren! Birimin hakikatini fark etmesinin sonucu olarak olgunlaşmasını yaratan ve yaşatan!
EŞ ŞEHİYD… Varlığıyla varlığının şahidi olan. Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerinden varlığını seyredip açığa çıkanlara şehâdet eden! Şehâdet edilenin kendisinden gayrı olmadığını
yaşatan.
C- SONUÇ :
ALLAH’LA BERABER OLMAK ( Maiyet Sırrı) TEFEKKÜRÜ
Bir yandan tüm insanları ve varlığı kapsayan bir ifade ile “Şah damarınızdan daha yakınız” deniyor, bir yandan tüm varlığın aslı, varoluş başlangıcı olan meleki yapıya yönelik
“Sizinle beraberim” deniliyor, diğer yandan farklı fiil ve düşünce mahallerinde de beraber olmak seklinde ifadeler kullanılıyor.
Bir yandan esfeli safilin aşağıların aşağısından ta alayı illiyyin yücelerin en yüce NOKTAsına kadar her yerde var olan yalnız O iken, ayriyeten bir de belli düşünce yada fiili
ortaya koyanların yanında da O olduğu vurgulanıyor.
Bu zamana kadar OKUmaya çalıştıklarımızdan anlayabildiğimiz kadarıyla, ZATen Allah ismiyle tanımlanandan gayrisi yok hatta gayri kavramindan da münezzeh hatta Allah ismi dahi
HU ya isaret HU ki idrak edilemeyen hakkında tefekkür edilemeyen bilinmezliğe işaret eden…
Baştan beri incelemekte olduğumuz ayetlerde ALLAH’LA BERABER OLMA kavramının birkaç boyutta kullanıldığını fark ediyoruz. Kullanım yerlerine göre durumu incelediğimizde; Maiyet
Sırrına dair boyutsal anlatımı da kavramış olacağız.
İşte o boyutlar :
1- Hangi mahluk, hangi kul, her nerede olursa olsun varlığı Allah’la kaim olup; esma mertebesi gereğince “gölge varlık” hükmüyle “var” gözükmektedir. Cüzlerin özündeki HU olarak
tedbirat ve tasarruf eden Allah’tır. Bu birinci anlam doğrultusunda HER VARLIĞIN ALLAH’LA BERABERLİĞİ; HAKİKATLERİNİN ESMA-İ HÜSNA İLE VAR OLUŞU; ESMASIYLA YOKTAN VAR EDİŞİ
ifade eder… Onlar farkında olsun ya da olmasın…
2- Meleklerdeki kuvvet ve kudret de onların Allah Bilinci taşımalarındandır. Melekleri hem dış alemde oluşumu açığa çıkarıcı unsurlar, hem de bizdeki kuvveler olarak
değerlendirecek olursak; özü melek olduğu için her varlık, her an, her hali ile Allah’la beraberdir. Ayetlerde geçen münafıkların, iki yüzlülerin, zalimlerin her sakladıklarının
Allah’ça bilinmesi de buradaki maiyeti vurgular. Bu maddeyi de GÖZETİM VE TASARRUF NOKTASINDA HER VARLIK ONUN HÜKMÜ ALTINDADIR HER AN diye özetleyebiliriz.
3- İman edenler; diğer varlıkların Allah hükmü altında oluşundan daha özel bir korunmuşluk ve tasarruf altına girmektedirler ki; Maiyet sırrının açılımı da bu iman ile başlar!
İMAN EHLİNİN YÖNELİŞİ; MAİYETİ FARK ETTİRECEK İLK AÇIĞA ÇIKIŞTIR.
4- Her halükarda varligin kendisi O olmasi hasebiyle , belli mahaller yada zuhur yerleri veya ilminde seyrettigi ilmi suretlerle bazi isimleri izhar ettiginde ,yani tabir
caizse hayalinde canlandirdiginda, yine kendi kendisiyle olusu söz konusu ( sanki beraber)se ikilik anlayisindakiler icinde bir rahmet kapisi olarak acik tutulmus. Beraberdir
kelimesiyle. İzhar olan bazı isimlerle kendini açığa çıkardığı ifade edilerek adeta henüz hakikati fark etmeyenlere de kapı açılmış. Sabreden, Takva ehlı ve Ihsan ehli ile
beraberliği bu çerçevede düşünüyoruz.
Öte yandan Sabır, İhsan, Takva gibi; imanın gereği olarak ortaya konan hal ve davranışlar; mümin için özel bir korunmuşluk ve tahakkuk bahşeder ki; bu durum Allah’la Beraber
olma diye ifade edilmiştir. Bize göre; sabrın, takvanın, ihsanın hakkını vererek yaşayan kimse; özel farkındalıklara ilerleyerek kendinde mevcut esma kuvveleri ile tahakkuk etme
imkanı bulur. Yani bir anlamda dünyada cenneti belli boyutları yaşamak denen haldir bu. Sabrın; tepkisiz bekleme anlamı işte bu noktada çok mühimdir. O tepkisiz bekleme; saklı
bir kudretin kendimizde açığa çıkışına zemin açmadır bir anlamda.
Sabredenlerde Maiyetin bir başka vechesi ise nimeti görememe, değerlendirememe anında açığa çıkan durumdur. Burada ES SABUR esması çalışmaktadır ki; onun işleyişi hem zalim hem
mazlum yönündendir. Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan Allah’tır… Zâlimin zulmüne müsaade
etmesi, yani Sabûr özelliğini açığa çıkarması, hem zâlim hem mazlum yönünden yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir. Belânın
büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!
…
Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır ( dayanma kuvvesi) ve salât ( hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede ile) yardım isteyin.
Muhakkak ki Allah sabredenlerledir ( Es Sabûr Esmâ’sıyla-mâiyet sırrı). ( Bakara-153)
Ayetinde çok acık bir şekilde hakikatimizi idrak edip kavrayabilmek için gerekli mücahedenin sabır ve salat ile yapılacağı vurgulanıyor, ve murada ermenin, müşahadenin
Salat sürecindeki sıkıntılar ve zorluklar mücahede esnasında sabır kuvvesini kullanmayla gerçekleşeceği müjdesi veriliyor!!.
Bu maddeyi; SABIR- TAKVA- İHSAN FİİLİNİ YAŞAYANLARDA HÜKMÜNÜ AÇIKÇA ORTAYA KOYAN ODUR; BUNLARIN HAKKINI VEREN, MAİYETİ DAHA ÇOK SEZER VE HİSSEDER diye özetleyebiliriz.
5- Kurbiyet ve Yakiyn halini yaşayan, seçilmiş kimselerde maiyet KULUN GÖREN GÖZÜ TUTAN ELİ noktasında öne çıkmaktadır ki; o kullarda özel tasarrufu ile dilediğini
gerçekleştirmektedir. Maiyetin bu yönüne SEÇİLMİŞLERDE MUCİZELERE AYNA HAL VE YAŞAMLARLA GÖRÜLEN ALLAH’LA BERABERLİK diyebiliriz.
6- Toplumsal ortamda zulüm, haksızlık, isyan, azgınlık alabildiğine zirveye tırmanmışken özüne, Rabbine yönelerek itaat ve taat ile yaşayanlar; ayetlerde özel müjdelerle maiyet
dahilinde sayılmışlardır. AHİR ZAMANDA BİR SUNNETI İHYA EDENE ( DİNİN HAKİKATİNE AİT BİR GERÇEĞİ YAŞAMA ÇIKARANA) 100 ŞEHİT SEVABI VERİLİR hadisini de bu noktada anlıyoruz.
Gelenek ve kültür sarmalı içinde debelenen çoğunluğun aksine; ÖZÜNE YÖNELENLER; ÖZEL BİR MAİYET İLE HEM KORUNMAKTA HEM DESTEKLENMEKTEDİRLER.
7- Maiyetin bize göre en can alıcı boyutunu en sonda değerlendirmeyi uygun gördük :
Bu boyut “RASULE TESLİM OLANLARDA AÇILAN MAİYET BOYUTU” dur ki; buradaki Rasul kavramı genel manada Hz. Muhammed Mustafa ( sav) in bildirdiği hakikatler doğrultusunda yaşamayı
ifade ettiği gibi özel bir anlamı da mevcuttur.
“Alemlerde Alem Suretlerince tasarrufu”nu sürdüren Allah; HER ÇAĞA, HER KAVME RASUL İRSAL ETTİĞİ GİBİ; EL’AN HER DEVRE HER TOPLUMA DA RASULLER BA’S ETMEKTEDİR!… “Ba’s Olunan
Rasuller” ile “İrsal Olunan Rasuller “ gerçeği zihinlerde dengeye geldiğinde varılacak sonuç şudur :
HZ. MUHAMMED MUSTAFA ( SAV) E YÖNELİK TESLİMİYETİN HAKİKATİ; KENDİ ÇAĞIMIZDA RİSALET İLMİNİ, ZÂTÎ İLMİ AÇIĞA ÇIKARAN, DEĞİŞMEZ GERÇEKLERİ AÇIKLAYAN KONUMUNDAKI ANA KAYNAĞI FARK
ETMEK VE KAYITSIZ ŞARTSIZ ONDAN GELEN GERÇEKLERE, BİRİMSEL DEĞERLENDİRME KATMAKSIZIN UYMAK VE HAKKINI VEREREK YAŞAMAKTIR !…
Tasavvufun sır bahislerinden olan bu noktayı, ehli olanlar fark edecektir nasibince…
Bunu bu şekliyle değerlendirerek yaşayanlar; kanaatimizce Hz. Ebubekir’( sav)in Sevr mağarasında Efendimiz( sav)in ağzından duyduğu ve maiyetin zirvesi olan müjdeye muhatap
olacaklardır Tasdikleri, Teslim oluşları ve de İdrakleri nispetinde : LA TAHZEN İNNALAHA MAANA= MAHZUN OLMA, KAYGILANMA, ÜZÜLME; ALLAH BİZİMLEDİR!…
Burada ikinci müjde “İKİNİN İKİNCİSİ” şeklinde yaşanan haldir… Bunun bize göre çok sırlı yönlerinden biri; BİRLİK GAYESİ İLE YÖNELDİĞİNİZ KAYNAKLA, İKİZ VARLIKMIŞÇASINA ALGI VE
İDRAK PARALELLİĞİ VE GENİŞLEMESİ YAŞAMAKTIR… Bunu da ancak yaşayan bilir…
Çağının Resulünü fark edip ilmine taabi olanlar; Nuh( as) ve ashabının gemi yapımında Allah gözetiminde olmaları gibi bir maiyet altındadırlar aynı zamanda…
Gemi; şeriat ve sunnetullah doğrultusunda korunma ve yaşamayı, tufan; her an gelebilecek kötü etki ve tesirleri ( içten- dıştan) ifade ediyor diye düşünürsek; böyle bir
gözetimin ne büyük müjdeler içerdiği, nasıl bir kalkan ve sığınak oluşturduğu daha net fark edilecektir!..
Biz ALLAH’LA BERABER OLMAK; MAİYET SIRRI kavramından bunları anladık. Şüphesiz doğrusunu ALLAH VE RASULU VE DE EHLULLAH BİLMEKTEDİR…
Selam; Allah’la beraberliğini fark ederek yaşamaya çalışanlara olsun…. Maiyet Sırrını yaşamak; hazmıyla kolaylaşsın bizlere…
----------------------
GERÇEĞİN ANAHTARI; ALLAH KAVRAMI
Allah’a İmanın gerçeğine erenlerin, konuşurken Allah kelimesini ve ona dayalı ifadeleri pek az kullanması; düşünen beyinlere çok şey söyler.
Genetik, aile ve çevre tarafından veritabanımıza yüklenen Allah anlayışını, gerçeği ile değiştirmek; hayli vakit ve süreç alıyor.
Din sahasında yazan, anlatan çokları kullanırken Ehlinin eserlerinde “Hazreti Allah” şeklinde bir ifadeye rastlanmaması hayli dikkate değer!
“Elçiler, kitaplar, dinler gönderen Allah” şeklinde gelişen bir Allah anlatımı; size Allah’a İmanın gerçeğini yaşatmaktan çok çok uzaktır.
Hem “Mekandan münezzeh” diyecek, hem de hemen peşine “Her yerde” diye ekleyeceksin. “Her yer” de mekan değil mi?!
Hem “Zamandan münezzeh” diyecek, hem de hemen peşine “Namazda huzuruna çıkarız” diyeceksin. Görüşme zamanı varsa nasıl zamandan münezzeh?!
Şimdiye dek sahip olduğu Allah inancını “Hz.Muhammedin Açıkladığı Allah” gerçeğiyle doğrultmak, yenilemek isteyene;
KALPLERİN MÜHÜRLENMESİ
“Allah’ın Kalplerini Mühürlediği” kimseler; tanrısal müdahaleyle önü kesilenler değil; kendi algılarını kendi bakış açılarıyla kapatanlardır.
Herhangi bir konuda kesin hükme vermiş; “Bundan başkası da olamaz zaten” demişseniz o konuda kendi algınızı kendiniz kilitlemişsiniz demektir.
Reddettiğiniz, inkâr ettiğiniz, sırt çevirdiğiniz her bilgi, her oluş, her kişi, her durum; kendi beyninize ellerinizle vurduğunuz kelepçedir.
Bilincin kilitlenmemesi, her an yeniye açık olması; ancak ve ancak “Sorgulama” ve “Araştırma” mekanizmalarını çalıştırmakla mümkündür.
Tartışılmaz Kutsalına; Vazgeçilmez Değerine; Sorgulanmaz İnancına yapışandan daha kör, daha sağır, daha kapalı, daha kilitli- kozalı var mıdır?
Şanlı Tarih, Kutlu Geçmiş, Köklü Mazi vb lafları en çok geri kalmış ülkelerde duyarsınız. Çağı, An’ı yakalamış ülkelerde bunlar konuşulmaz…
İbadetlerin ritüele dönüştürüldüğü, duygusal kutsiyet giydirilmiş rutin uygulamaları olan toplumlar; kilitlenmiş, kapalı bireyler yetiştirir.
ALGIYA ÇÖREKLENEN ŞİRK
“Din manaya, Bilim maddeye dönüktür” yargısı Ateistin küfrünü, Dindarın taassubunu perçinlemiş, her ikisinin bilincine de perde çekmiştir.
Maddi ve Manevi ayrımı kafaya hâkim olduğu sürece Gerçeğin Tekilliğine erişmek; şirkten kurtulmak, arınmak ve aydınlanmak mümkün değildir…
Gece Namazı ile Epifiz bezi salgısı arasında modern bilimin verileriyle bağ kurulması içine sinmeyen Hayali Din anlayışıyla kilitlenmiştir.
“Allah gece yarısı dünya semasına iner…” hadisine beyin hormonları açıklaması sinmedi mi? Tanrı var mı ki geceleri uzaydan dünyaya insin?!
Kuştan başka havada hareket edebilen görmemiş bir topluma; uçak ve fonksiyonlarını anlat deseler; nasıl anlatırdın? Hiç mi düşünemiyorsun?!
Bilim-Teknolojinin gelişmediği süreçte Teklik Gerçeği mecaz- sembollerle anlatılmıştır. Zaten sembol-mecaz olanda çok özel mana aramak niye?
Henüz çocuktum. Kardeşimin doğumunu “Ebe hanım çantasında getirdi” diye anlattılar. Çocuk zihni, cinselliği alır mı ki gerçeğini desinler?!.
İnsanlığın çocuk zihni düzeyinde yaşadığı dönemde açığa çıkan Nebi-Resuller, kardeşimin doğumu türünden anlattılar gerçeği. Anlıyor musun?!.
Resulullah ( sav) Hira’da Allah’ı buldu. ( Yanlış)
Resulullah ( sav) Hira’da bulduğunu; OKUduğunu bize “Allah” ismi üzerinden açıkladı. ( Doğru)
Bu Ramazan kendine bir iyilik yapmak; Din- Bilim, Madde- Mana ikileminden çıkmak ister misin? Bu siteyi dikkatle izle http : //www.ahmedhulusi.org/tr
SEMBOLLER UZAYI DEĞİL; İNSANI İŞARET EDİYOR
Arş- Kürsi, Sema- Arz, Alâyı Illiyyin- Esfeli Safliyn, İnzal- İrsal, SidreiMünteha, Indallah vb kavramlar sadece “İnsanî Bilinç Katmanları”dır.
Dünya kavramını şimdi, Ahiret kavramını uzak gelecek olarak algıladığın sürece Öteleme ve İkilemin devam eder. Bunlar da bilinçle ilgilidir.
ALLAH ESMALARININ HAKİKATİ
Allah İsimleri ( Esmaül Hüsna) zihinde hayal edilen tanrının özellikleri değil; Evrensel Sistem İşleyişinin her an devrede olan mekanizmalarıdır.
Esmaül Hüsna; var olan sistemin; her an, her yerde, her birimde etkin mekanizmaları olarak ele alınırsa Tanrısal Öteleme- Şirkten çıkış başlar.
Vedud; Sevgi- Aşk diye öğrenmiştik. Oysa bu; her birimde mevcut, diğer birimlere etkin çekim gücü; vorteks demekti. İkisi çok farklıdır…
Esmaül Hüsna; Kur’an-ı Kerimi hakiki manada anlamanın yegane anahtarıdır. Esmaül Hüsna doğru anlaşılmadıkça Kur’an’ın mesajı okunamaz!
Esmaül Hüsnayı doğru anlamak; esmalar arası Tetikleme Mekanizması farkındalığına bizi taşır ki bu; hem korunma hem de yeni açılımlar demektir.
Allâh Esmâ’sındaki Muazzam, Muhteşem Ve Mükemmel Özellikler ( Esmâ Ül Hüsnâ)
Bazı Kur’an ayetleri; iki esma ile biter. Tevvabur Rahim; Aliymun Habiyr, Semiyun Aliym gibi… Aralarındaki bağı düşündük mü hiç?
Ehlinin Tetikleme Sistemi olarak açtığı mekanizmanın açık örneği; ikili esmalarla biten ayetlerdir. Birbirini tetikleyen esmalardır onlar…
DUA, AH DUA!
Dualarının çabuk ve istediği güzellikte, kusursuz gerçekleşmesini isteyen; onlar hakkında ketum olsun. Duası hakkında kimseye açılmasın…
Duasını insanlarla paylaşmak; onlardan açığa çıkması muhtemel haset, kınama, yergi, yargı vb negatif etkilere açık olmaktır.
Hamile bir annenin bebeğin sıhhat- afiyeti için gösterdiği titizlik- hassasiyetle Dualarınızı koruyunuz ki prematüre ve ölü doğum olmasın!
Sen acele edip “İstedim, olmuyor işte” demedikçe bütün duaların olacaktır. Acele ve Bıkkınlık; kişinin duasını kendi elleriyle boğmasıdır…
Kul duasından vazgeçmedikçe Allah vazgeçmez! Kul duasını unutmadıkça Allah unutmaz. Dua; kulun yaratım cihazıdır. Durmak yok, Duaya devam!
Sadece Duana odaklan; Allah’ın hangi yoldan vereceğine karışma! Duanın geliş yolunu düşünmek; vehim, kaygı tetikler. Bu da duayı zayıflatır.
İnsan, kendi şartlarına göre dua gerçekleşme yolları düşünerek yönelir. Duana; kendi şartlarına göre değil Allah’ın Hazinesine göre yönel…
Dua ederken Allah’ın nasıl vereceğine dair fikir yürüterek Rabbinin ikram, lütuf, ihsan yollarını tıkama! Sürpriz yollar neden olmasın?
Yolda son model bir araba görmüş. “Bundan istiyorum” demiş Rabbine. Az sonra vehmi “Sen kim, buna binmek kim” demiş. Doğmadan öldürmüş duasını!
Gezerken gördüğü köşke hayran olmuş. “Böyle istiyorum” demiş Rabbine. Yakını zor, deyince “Allah’a zor mu var, istiyorum, o kadar” demiş…
Duası olan; durumu ne olursa olsun duasının gözünden baksın hayata. Öyle bakmaya devam ettikçe, bir gün duasını gerçekleşmiş bulur mutlaka.
Duası olan; duasınca duymak, duasınca görmek üzere izlesin çevreyi. Bir söz, bir hal, bir olay nice şimşekler çaktırır, titretir evreni…
“Dünyalık şeyler istemekten utanıyorum. Rabbime ayıp olur, bunca nimet vermişken azgınlık olur gibi geliyor.” Dünyalık? Ahiretlik? Bu ne bu?
Tek-Bir-Bütün olanı Dünya- Ahiret diye ikiye böl, samimi kulluğu dünyalık istememek diye kayıtla,sınırla; sonra fakirlikle şişsin egon!.
Duada dünyalık istememek; daha ihlâslı olmak sanıyorsun öyle mi? Şeytan nasıl gol atmış sana! Hem de 90 a takmış. Şirkini ihlas sandırmış!..
Dua edebilmenin beden ve bilinç üzerindeki etkilerini bilseydiniz; duanızın kabulü ile değil, sadece Dua edebilme işleviyle ilgilenirdiniz.
“DÜNYA”DA MISIN? “DÜNYAN”DA MI?
Beyninden projekte olarak biçimlenen, kendisine özgü bir dünyada yaşadığı halde insan; herkesin ortak dünyasında olduğunu sanarak aldanmıştır.
Beyninden bilincine yansıyan görüntüyü, dışarıda oluşan bir dünya sanmakla; cennetinden çıkar, aşağıların aşağısına inerek aldanır insan…
Hakikati mekansız olduğu halde Mekanla; hakikati AN içre olduğu halde Zamanla kayıtlanarak kendi kendisine nasıl da zulmeder insan?!
“Evrende nokta bile olmayan dünyadayız.” diyenlerden misin, yoksa “Evren, noktamızdan projekte olan bir hayalden ibarettir” diyenlerden mi?
“İnsanlar, olaylar, hayat psikolojimi bozdu” diyenlerden misin,yoksa “İnsanlar,olaylar,hayat psk. halimin somut suretleridir” diyenlerden mi?!
“Fani dünyanın, ölümlü varlıklarıyız” diyenlerden misin, “Baki olanın, ölümsüz halifeleriyiz” diyenlerden mi?!..
“Mutluluk veya Hüznü,çevresine göre şekillenenler” den misin, yoksa “Çevrede ne olursa olsun her halükarda, kendi halini yaşayanlar” dan mı?
“Sosyalleşme adına dış dünyayla özdeşleşmeye çalışanlar” dan mısın, yoksa “Yalnızlığı göze alarak Özüyle bütünleşmeye çalışanlar” dan mı?!.
Kitlelerin, kendini dönüştürme- yenileme derdi hiç olmamıştır. Bu, bireyin işidir. Hala arkadaşlarla beraber bir değişim mi düşlüyorsun?!
Kitleler, çoban bulunca sürü olmaya yatkındır. Kendini Tanımak; ne sürüye katılmak ne de baş olmaya soyunmaktır. Hakikat; bunların ötesidir.
YİNE DUA, HER AN DUA
Yaratılış itibariyle tamlık, bütünlük, birlik bilincinde olanın duası ile eksik, yanlış, hata görenin duası hiç bir olur mu?!
Eksiklik hissettiklerini tamamlamak üzere yapılan duaya ister istemez egosal hırslar karışacak; yöneliş ihlâsı negatif enerjiyle bozulacaktır.
Yaratılış itibariyle tamlık, bütünlük, birlik bilinci hissedenin duası eksik tamamlamak için değil; seyrini, keşfini zenginleştirmek içindir.
Duayı gönlüne düşüreni, aklına getireni fark eden; kendinde dua edeni de hissedecektir. Egonun içine sızamayacağı saf dua; işte o duadır…
“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” i, samimi gönüller “Vermek istemese, istemek vermezdi” diye açmışlardır. Dua ederken unutma lütfen…
SANCILARIN TEMEL NEDENİ
Gerek bireysel ve gerekse toplumsal planda yaşanan sancı, çatışma ve savaşların ardında insanın “Bir şey olma” arzusu vardır.
“Bir şey olma”, “Bir yere gelme” çabası; hakikatini tanıyamamış insana aittir. Zaten KUL, zaten HALİFE değil miyiz? Bunlar neyimize yetmez?
Mezarlıklar nice başarılara imza atmış, zirvelere çıkmış, başa oturmuşlarla dolu. Mezar taşı süslü olanla, taşı bile olmayanın farkı ne ki?
Ölüm yaklaştıkça masumlaşır, iddiadan vazgeçer insan. Kılıcının önü arkası keserken kırdıklarını arar helallik için. Bulursa… Gelirlerse…
“Gidelim Afet, Selanik’e evimize kırlara doğru…” ( Ölüme yakın Atatürk)
“Gidelim Ethem, Aydın’a, çiftliğe; salkım söğüde gidelim…” ( Ölüme yakın Menderes)
Diktiği ağaç, yazdığı kitap, yaptığı bina kadar bile bu alemde kalamayan insanın nedir bu varlık, kimlik, öne geçme mücadelesi ve iddiası?!
Ahir ömürde başı ellerinin arasında; “Değer miydi?” yüzleşmesi yaşamak istemeyen; adandığı, savaştığı “Değerler”i ( !?) bugünden sorgulasın!
GÜÇ ZEHİRLENMESİ VE SİLSİLE GÜDEN MEKR
Gücü ele geçirdiğinde her şeyi çıkarına göre, hakkaniyete itibar etmeksizin düzenleyen; gücü yitirdiğinde yaşayacağı Mekri hiç mi düşünmez?!
Sürekli, alkışlayanı dinleyip itibara alan; aykırı ses istemeyen; itibara alınmayanların enerjisinin besleyip tetikleyeceklerini bir düşünse!
Makamda işlenen zulmün mekri, makamı o mantıkla devralanları vurur. Sistem; dedenin yediği koruğun torunun dişini kamaştırması üzere işler!
60, 71, 80, 97 darbelerinin oluşturduğu Mekr; 2000 lerde, darbeye bulaşmayana da acı çektirmişse; Mekrin silsile yoluyla işlediğini düşünebiliriz.
Seriül Hisab- Zül İntikam mekanizmalarının işleyişinde duygusal yaklaşım; sadece kendimizi kandırmaya yarar. Sistem kanmaz; Allah unutmaz!
Dün sana, büyüklerine zulmeden görüşün bugünkü mensuplarına intikam hisleri besliyorsan; torunlarının yarınını ellerinle mahvediyorsun!
Zayıf, güçsüz, mahcup gördüğünü nasılsa haksız, nasılsa suçlu diye köşeye sıkıştıran; bilsin ki er geç aynı şekilde köşeye sıkıştırılacaktır.
“Keser döner sap döner; gün gelir hesap döner” diyen Anadolu Halkı; Seriül Hisab-Zül İntikam mekanizmasında torpil, acıma olmadığını okumuştur.
Dün zulme, haksızlığa uğramış olmanın bugün sana zulüm ve adaletsizce davranma hakkı doğuracağını düşünüyorsan, bil ki yanlış yoldasın!
Haksızlığın, adaletsizliğin mazereti olamaz! Mazeretle kendini, yakınlarını ikna etsen de Allah’ı kandıramazsın! Sistemde mazerete yer yok!
HALA AKLINIZI KULLANMAYACAK MISINIZ?
Avrupa, sosyal ve bireysel hayatı din adına konuşanların hegemonyasından kurtardığı gün; bilim, teknik ve medeniyet alanında sıçramaya başladı.
“Aklını kullan, sorgula, araştır; yolunu kendin çiz, yanlışımı bulursan beni de çiz” cümlesini din adına konuşandan hiç duyan var mıdır?!
- Allah rüyada görülür mü hocam?
- Tabi görülür kızım, büyükler görülür demiş. Çok güzeldir Allah’ı rüyada görmek ( Din adına konuşan TV Hocası)
Allah Sisteminin fabrika dişlisi gibi ölçülü, mekanik tetiklemeyle işlediğini sindiremeyen din adına uçurulan hayal balonlarından kurtulamaz.
Heyecan oluşturma ve Galeyana getirme odaklı bütün anlatımlar; isterse baştan ayağa ayet-hadis işlesin, Dinin Gerçeğinden uzak anlatımlardır!
“Resulullahı rüyada gördüm, sizin bu faaliyetlerinizden memnun olduğunu söyledi bana” diyerek cemaatine gaz veren; şarlatanın ta kendisidir!
Kur’an; düşünmeyecek misiniz, akletmeyecek misiniz, ibret almayacak mısınız buyurur sıkça. Kur’anda “Fetva almayacak mısınız?” gören oldu mu?!
Sıkıntını açınca “Ellerinle işlediğinin sonucu bu” diyeni soğuk “Allah sevdiğini imtihan eder” diyeni sıcak buluyorsan, sömürüye açıksın dostum.
Hakikatini tanımak üzere yaklaştığında seni taltif edeni mi yoksa, bir hamlede egonun üzerine dikildiği halıyı altından çekeni mi seversin?!
Bütün dayanaklarımın çürüklüğünü gözümün içine sokana, egomun dikildiği halıyı ayaklarımın altından çekene âşık oldum. Sana da nasip olsun…
------------
İLMİ, RİCALİN AĞZINDAN ALINIZ. {Hz. Muhammed sav}
Bilgiyi; Ehlinin ağzından almak demek; ilmi, onun kavramları, onun metodu, onun düşünce biçimiyle değerlendirerek anlamak demektir…
Bir düşünürü anlamanın ilk ve temel şartı; onun hangi kavramlara hangi anlamları yükleyerek konuşup yazdığını tespit etmektir.
Okuyor, dinliyor ama anlatanın kavramları yerine sürekli kafandaki kavramlarla sorular soruyorsan kendine de ona da zulmediyorsun demektir.
Bugünün tasavvuf anlatımını, geçmiş tasavvufi kavramlarla anlamaya çalışıyor, üstelik o kavramları kutsuyorsan havanda su dövüyorsun demektir.
Her anlatanı, kendi kavramları ve felsefesi çerçevesinde değerlendirirsen; ondaki kapasite ve açılımı kolayca kendine kopyalamış olursun…
Sürekli biçimde “Bildiğini okuyan” a bilmediğini kavratmak mümkün değildir. Yeni bilgi ancak “Bilmiyorum” edebi ve duruşu ile alınabilir…
Veritabanındaki eski bilginin yeni bilgi girişine engel olduğunu fark etmen ve kabul etmen; kendine yapabileceğin en büyük iyiliktir…
Kimin veya kimlerin kitaplarını okuduğundan çok kimin kavramlarıyla düşündüğün, kimin metodolojisi ile ilme, hakikate yöneldiğin önemlidir.
Çağımızın en büyük bilinç aldatmacası; ne kadar çok bilirsen o kadar çok hakikate erersin anlayışıdır. Bilmek, Arınmak, Ermek farklı farklı konulardır.
Nice kitap devirenler var ki hayal peşinde ömür tüketmiştir. Nice sorgulayanlar var ki anlamı çözemediği için çareyi intiharda bulmuştur.
YATAĞI OLMAYAN SU DENİZE VARABİLİR Mİ?
Sorgulama melekesinin açılması; hakikat çağlayanının gayzer olup gönülden fışkırmasıdır. Açılması kadar, kulvarında, yatağında tutmak mühimdir.
Ehlinin İlim ve Hakikat Anlayışı; sorgulama melekesinin kulvarı, yatağı olmalıdır ki bilincin yönelişi denize; hiçliğe ulaşabilsin…
Akacak yatak bulamayan nice su, ovanın çukurlarında göl ve bataklık olarak kalmaktan kendini kurtaramamıştır. Denizi hayal bile edemeden!..
Kitleler için yeşilliklerle bezeli göllerde piknik yapmak cenneti yaşamaktır. Cesur, meraklı gönüller ise ırmakta raftinge çıkmışlar…
Çocukluğumda haritada gördüğüm, dünya çapındaki büyük göllerden niceleri kurumuş bugün. Göl kuruyabilir. Kuruyan deniz duyan var mı?
Suyu az da olsa ırmağa karışabilen bir dere olmak mı? Yoksa suyu;kuşu, yeşilli, piknikçisi bol bir göl olarak kalmak mı? İşte hayati soru!
Gönlünde sorgulama melekesi açılmışsa kendine benlik vererek yazık etme dostum. Denize akan ırmağa karışmaya bak. Irmak; Ehlullahtır…
EVRENSEL İNSAN MI, MEZHEBİ GENİŞ Mİ?
Kalıpları, yargıları, bağları güçlü olan nazarında kalıpsız, yargısız, bağsız, özgür düşünen ve yaşayan insan; tehlikeli görüle gelmiştir.
Evrensel normları hazmetmiş insanın halk kitlesi nezdinde yiyeceği en hafif damga “Mezhebi Geniş” olacaktır. Ucu küfürle ithama kadar gider.
Beşere, putunu göstermenin bir bedeli de “Sen, sana tapmamı istiyorsun” ithamıdır. Tapınmaya programlananı uyarmamak bazen daha iyidir…
GÜÇLÜ YENİLEBİLİR, KUDRETLİ?
Fıtratından aldığı kudretle tuttuğu yoldan emin olan; suçlanır, taşlanır, dışlanır ama mutlaka kitleleri yepyeni bir idrake er geç sıçratır.
Güç; çevreye, bilgiye, ilgiye, maddeye, etikete dayanabilir. Kudret; sadece Fıtrattan kaynaklanır. Güç yenilebilir, zayıflayabilir; Kudret asla!
Arınmış bilincin gösterişe, ispata ihtiyaç duymayan kudreti zaman- mekânı aşmıştır. Nice krallar unutulur da Ehlullah her dem gönülde kalır.
Gücün etki ettiği güç zayıflayınca uzaklaşabilir. Kudret öyle mi? Bir kere çekmeye, seçmeye görsün ebediyen bırakmaz, istesen de gidemezsin!
Beşer; güce, İnsan; kudrete doğru çekilir. Etkin, yetkin olana yakınlık beşere cazip gelirken İnsan; kitlelerin uzak düştüğü Kudrete çekilir.
Karga leşe, kelebek ateşe çekilir. Kargayı midesi alıp götürürken kelebek niye gittiğini de bilmez. Bi Kudrettir çeker, bi sevdadır tüter…
Gücün ego okşayan etiket, unvan ve avantajlarını reddedip Kudretin yakan, tüketen, eriten, dönüştüren ateşine sevdalanmaktır Hakikat. Aşk olsun.
Yazılı olarak neyi okursa okusun; sözlü olarak neyi işitirse işitsin bilinç, veritabanı doğrultusunda algılama ve anlama eğilimindedir.
NİÇİN SADECE BİLMEK YETMEZ?
Yazılı olarak neyi okursa okusun; sözlü olarak neyi işitirse işitsin bilinç, veritabanı doğrultusunda algılama ve anlama eğilimindedir.
Diken, haşarat, çer çöpten arınmamış bahçeden ne kadar sağlıklı meyve alınabilir ki? Arınmamış bilinç, Hakikati ne kadar değerlendirebilir ki?
Temiz, bakımlı bahçeye akan su; kaynaktan itibaren korunmamış; kanalda zehirlenmişse ne olur? Bilgi Kaynakların temiz mi? Ya kanallar?!
Şebeke suyuna, baraj kanalına bağlanmadan bahçesindeki artezyenden sulama yapanlar da vardır. Tutucu görülseler de meyveleri tadından yenmez.
Babadan kalma usullerle ekim-dikim yapanların, bir süre sonra ürünleri elinde kalırken; zirai danışman ve teknik kullananlar her dem ayakta!
Hiçbir şey yetişmez denen arazide; nice irade sahipleri ürün dererken verimli denen topraklarda niceleri sefilce yaşar! Toprak mı, Kafa mı?
Hakikatine Yönelen; mevsimlik işçi gibi değil ömürlük çiftçi hassasiyetiyle tarlasına bakmadıkça kaliteli, kazançlı bir hasat bekleyebilir mi?
KEYİF VERİCİ MADDE; EKMEK
Neden bir türlü vazgeçilemediği bilimsel olarak tespit edildi : Ekmekte mutluluk hormonu ( melatonin) bulundu!
Keyif verenler; Sigara, toz, esrar, morfin, içki vb. Ve bilimin son tespiti : EKMEK KEYİF VEREN MADDE! Hala düşünmeyecek misiniz?!..
Nasıl kilo veririm dediğimde “Sulu yemeğe ekmek banmayı bırak yeter” demişti spor hocası. Kuru fasulyeye ekmek banmamak? Nasıl zor gelmişti Allah’ım nasıl zor. Kuru olacak da
ekmek banmayacaksın?
İftara dakikalar kala fırında uzun kuyruklar. Sımsıcak pide ve halis tereyağı. Ezan beklemek, yarış startı bekleyen atlar gibi… Sonrası malum!
Kur’ana eş tutulan hatta avam arasında ondan daha üstün kabul edilen kutsal ( ?) Ekmek! Kim bilir insanlık bilincine nereden girdi bu virüs?!
Sümerle başlayan tarımı, Sümerin buğdaya verdiği önemi, Sümer öncesi buğday görülmeyişini araştırın, sorgulayın. Enki, Anunaki, İllümunati ?!..
Bağladılar… İnsanı toprağa, buğdaya, karnına bağladılar… Bağırsak Beyni, Üst Beyine musallat ettiler… Şeytanı, Rahmana…
Ehlileşen her şeyin mutlaka yabanisi var. Yabanisi olmayan ehlî yok! Doğa kuralı. İstisnası mı? Buğday. Tabiatta yabani buğday görülmedi!
Yabanisi olmayan, Sümer’de olduğu halde ondan önceye uzanan kazılarda görülmeyen,yerden biter gibi,gökten iner gibi lütfedilen ( !) Buğday?!
Ekmeği öpüp alna koyanlar, kırıntı düşürmekten ödü kopanlar, sormayacak mısınız; Ekmeğin kutsiyeti niye? Buğday nimet de domates, biber değil mi?
Allah takdiri, Allah’ın işi, Allah lütfu vb ni vara yoğa öyle çok kullandık ki; sorgulamayı isyana eş saydık. Sorgula, korkma ekmek çarpmaz!
DOSTU TANIYABİLECEK MİSİN?
Sana, seni kırma endişesi duymaksızın çıplak gerçeğini söyleyen; seni herkesten çok seviyordur. Egon onu sevimsiz, soğuk, ukala bulsa da…
- Hakikatime set çeken esas perdeyi görmem mümkün mü?
- Tabi.
- Nasıl?
- Yüzüne vurulduğunda içini en çok yakan ne ise, esas perden odur!
Dostum, Kalbim, Gönlümün Sureti demişsen Ona, temcit pilavı gibi önüne koyduğu ne ise ona yoğunlaşıp halletmeye bak. Kilidi ancak öyle açarsın.
Hem dostum diyecek hem de perdeni gösterince “Yanlış anladın?” diye savunmaya geçeceksin! Ya anlayışı kıta dost deme ya da egonu dizginle!
Karşısında savunma-ispat ihtiyacı duymayacak kadar sevgi-yönelişinden eminsen seni senden arındıracak dostu bulmuşsun demektir. Değerlendir!
BEŞER; TOPTANCIDIR
Beşer; Toptancıdır. Bir kişiyi, bir görüşü, bir akımı benimsemişse gözü kapalı savunur. Bunları reddetmişse sorgulamaksızın düşman olur…
İnsan; sorgulayan, tetkik eden, akıl süzgecinden geçirendir. Bilgi, kişi veya görüşleri bir çırpıda çizmediği gibi körü körüne de benimsemez!
Beşerin reddiyeci, kınayıcı, eleştirel tutumunun altında din adına ( !) hüküm verme; daha açık söylemek gerekirse “Allahlığa Soyunma” vardır.
İnsan; hüküm verenin hüküm giyeceği, kınayanın mekre uğrayacağı bilinciyle yaşar. Var olanın sadece Allah olduğunu bilen; Ona tavır alamaz.
Benimsediklerini sorgulayabilen, benimsemediklerini tolere edebilen insan; samimi ve bilinçli Allah Kulluğu kapısından girmiş insandır…
KUL; ABD; KAP…
Türkçeye “KUL- KULLUK” olarak çevrilen “abd”, bir Kur’an kavramıdır. Zahiren “köle” manasına gelen bu kelime KUL olarak benimsenmiştir.
Kul nedir, dendiğinde açıklamaya girişir, yorumlar getiririz. Oysa Arapça kelimelerde yoruma gerek duymayacak şekilde mana zaten yüklüdür.
Genel kullanımı itibarıyla KÖLE anlamına gelen “abd” İnsan- Rabbi arasında düşünülebilir mi? Kelimenin bundan öte anlamı olmalı değil mi?
Tanrısal din anlayışını benimsemiyorsak; birinin birine köleliliği; boyun eğmesi biçiminde bir abdlik; bir kulluk nasıl düşünülebilir?!
Kulluk diye çevrilen “abd” in şimdiye dek gündeme gelmeyen manasıyla bu sabah tanıştım. Açıklaması değil, sözlükte zaten olan manası ile.
İşte “abd”in sözlük anlamlarından şimdiye dek açık yazılmayan manalar : El-Abd= KAP, KOVA; İÇİNE ALAN, İÇİNDE TAŞIYAN; bardak, kavanoz vb.
“Abd” in “KAP” manası içimi titretti, gözümü yaşarttı. Ehlullahın pek açmadığı bu mana; ne dehşet bir manadır! Abd; “KAP” ise ABDULLAH?!
KİMSENİN YAPTIĞI YANINA KALMAZ
“Seriül Hisab” – “Zül İntikam” mekanizmaları; kişi, kurum ya da ülke bazında hiç kimsenin yaptığının yanına kâr kalmayacağının da ifadesidir.
İnsanları yerinden yurdundan edenlerin; dillerini, dinlerini, yaşamlarını zorla değiştiren, sömürenlerin yanına mı kalacaktı? Süreç başlamıştır.
Afrikalı hür insanı, köleleştirmenin; kendisi sürekli gelişirken bilinçli biçimde bir kısım ülkeleri geri bırakmanın bedeli olmayacak mıydı?
İngiltere’nin AB den ayrılışıyla başlayan süreç; basit bir ayrılık süreci değil; asırlarca ezen- sömüren gücün; Bedel Ödeme Sürecidir.
Somali çeşme bilmezken; kuyu suyunu lüks bilip çoklukla çamurlu su içerken; havuz yatağında buzlu viski yudumlayanın hesabı görülmeyecek miydi?
Hükümranlığın ne kadar şaşalı, debdebeli olmuşsa çözülme ve yıkılışın da bir o kadar gümbürtülü, hazin ibretlik olacak Beyaz Efendi…
Düşünmesin, sorgulamasın diye Hintli yavruya Logaritma Cetveli ezberlettiniz! Zenciyi ocağından koparıp köle ettiniz. Yanınıza mı kalacaktı?!
53 yıldır kapıda bekletilen Türkiye’nin gelinen noktada hala AB üyelik müzakeresine devam etmesi; yıkılmakta olan binaya girme ısrarıdır…
KİM KİMİ SEYİRDE?
“Allah kendini İnsan aynasında seyreder” bir görüş “İnsan kendini Allah aynasında seyreder” ikinci görüş. 1. anlatılır, 2. kelle kopartır…
Allah kendini İnsan aynasında seyreder’i anlatırken etrafın kalabalıktır. İnsan kendini Allah aynasında seyreder’i açınca 1 kişi kalırsa şükret!
Allah’ı anlatırken bilge, evliya, ulu kişi der; severler, hürmet ederler. İnsan’ı anlatmaya başladığında hayatta bırakırlarsa şükret!
İnsandan Allah’a bakan Ehli Beyt; Allah’tan insana bakan Ehli Sünnet kanalını oluşturdu. Hep Hizmettedir Ehli Sünnet. Hep Şehittir Ehli Beyt.
Kitap okuyanların dünyasından İnsan okuyanların evrenine açılmaktır Hakikat! Açılabilene Şahadeti mübarek olsun…
İKİLİ İLİŞKİLERDE YANMAK İSTEMEZSEN
Muhatabının gündeminde ne kadar önemlisin? İlişkilerinde bunu; onun hal, hareket, söz ve tutumlarından kestirmeye bak ki ileride üzülmeyesin!
Sen aramadıkça aramayan, sen harekete geçmedikçe harekete geçmeyen hal diliyle sana “Önceliklerim arasında değilsin” demektedir.
Önceliği olmadığın insana yaklaşma ısrarın yapışkanlıktır. Serbest bırak ki onu nankörlüğünü açığa vuracak söz ve tutumlara mecbur etme!
Yakın görüştüğün birden irtibatı kesmiş, arayıp neden sorunca da “Dünya telaşı, iş- güç vb” diyorsa “Sana vaktim yok” demektedir. Zorlama!
Nankörlük görenler; kimi yakın tutması gerektiğini bilemedikleri için bunu yaşarlar! Biliyorum, zor gelecek ama sindir bu realiteyi dostum!
Gelene, ölçü dâhilinde kapını aç. Gidenin niye gittiğiyle kendini yakma! Giden tekrar gelmek istediğinde ise kılı kırk yararcasına dikkat et!
Seninle konuşurken gözleri “Vel Fecir” okuyan; bil ki sana odaklı değil. Sen de bir “Fatiha” oku, usulca yol ver. Erken uyarı hayat kurtarır.
Seninle ilişkilerini daha fazla değer verdiği bir başkasının konumuna göre düzenleyen, her an seni yarı yolda bırakma adayıdır. Saf olma!
Gidene kin tutup kırılmayacak; Geleni de bulunmaz Hint kumaşıymış gibi havaya uçurmayacak bir dengeye gelmişsen korkma, kimse seni yakamaz!
Yalnız doğduk, yalnız öleceğiz, hakikatte yalnız yaşıyoruz. Ebedi seyrimiz de yalnız olacak. Bu realiteyi unutmayan ilişkilerde selamettedir.
Dün yanlış yaptığınla bugün yeni bir başlangıç yapmanın yolu; hiçbir şey olmamış gibi davranmak değil; egoyu yere serip Helallik İstemektir.
Helallik- Özür mekanizmasını Allah için işletmek isteyen, birebirlik esasına uymalıdır. Yanlış, zarar hangi cinstense, özür de öyle olmalıdır.
İnsanların huzurunda yapılan yanlışın özrü-helalliği yine aynı insanların huzurunda olmalıdır. Bir cümlelik özürle, kimseler duymadan olmaz!
“Tek suçlu ben değildim, başkaları da vardı, hem o da hatalıydı” düşüncesi kafanda varsa özür ve helallik işine hiç girişme! Önce kafanı arıt!
Allah Sistemi Gerçeğini fark edenin kendisine yapacağı en büyük iyilik; hakkına girdikleri ile helalleşmektir. Başkası yok, Teksin unutma!
HALİFE, ALLAH HALİFESİ NE DEMEK?
“Kul” olarak çevrilen “Abd” kelimesinin sözlük manasının “Kap” olduğunu keşfetmiştik. Kap; kova; içine alan, içinde bulunduran demekti…
“Abd” kap olunca Abdullah; Allah Kulu kavramı da daha derinlikli, daha içsel, daha çarpıcı, daha sarsıcı bir anlam kazanıyordu.
Tasavvufi Kur’an kavramlarından HALİFE ye de bir bakalım istedik. “Birinden sonra, biri adına iş gören” Halife kelimesinin bilinen manası.
Allah Halifesi; Allah’tan sonra, onun adına iş gören, özelliklerini ortaya koyan diye anlaşıldı. Bu manadaki İkilik içimize hiç sinmedi!
“Halife”nin kökü “Ha-Le-Fe” fiilini Arapça sözlükten tetkik ettiğimizde hakiki manayı açıkça yansıtan bir ifade ile karşılaştık…
“Ha-Le-Fe” Kova sarkıtarak kuyudan su çıkarmak. “HALİFE” Kova sarkıtarak kuyudan su çıkartan!.. Aman Allah’ım, Allahu Ekber, Allahu Ekber!
Mi`râcim, beynimden derûnuma uzanan bir kuyu!.. {@AhmedHulusi} Kuyu, deruna uzanan!
O kuyuda derûna daldıkça; varlıklar, yaratılanlar kaybolur ve sonunda nefsim!.. Benden geride sadece bir HİÇ!.. {@AhmedHulusi}
YİNE DUA, TEKRAR DUA, HEP DUA
Anlaşılan o ki Duaya verilen “İstemek” anlamı da dua mekanizmasının hakikatini kavramaya perde çekiyor.
“Kimden, niye isteyeyim? Zaten takdirim belli, değişmeyecek, niye dua edeyim?” “Haddimi bilip aç gözlülük etmeyeyim” vb söylemler gelişiyor.
Dua; istemek olunca zihin, birinden bir şey beklemek şeklinde; iki yapı arasında karşılıklı alış veriş hayal ediyor kaçınılmaz olarak.
Dua; birinden bir şey istemek değil; kendi derununda mevcut sonsuz sınırsız potansiyelden belli özellikleri açığa çıkarma çalışmasıdır.
Su için musluk, hava için pencere açmak, rızık için çalışmak normal. İş duaya geldi mi,takdir belli niye dua edeyim der, adamı hasta eder!..
“O izin vermezse dua bile edemem” süslü cümlesine sığınır. O kim? Bir O, bir sen. Başka kimler var? Kaç kişi? Şeytan diyor kapa dükkânı git.
Yemek oldu mu O dilemezse yiyemem demez, bi güzel götürür. Uyku geldi mi O dilemezse uyuyamam demez paso uyur. Dua dendi mi O aklına gelir!
Haklısın dostum. Ben anlatamadım, çünkü O bende anlatma dilemedi. Sen anlamadın, çünkü O sende anlama dilemedi. İyisi mi dönelim dünyamıza.
O dilediğinde görüşür,belki yeniden anlatırız dostum. Bekleyelim bakalım O ne zaman vahyeder ( ?!) de bende anlatmayı, sende anlamayı diler?!
Zaten sen de yoksun ben de yokum! Ohhh ne hoş tasavvuf lakırdıları. Kimsecikler yok. Twitter? O da yok! Hepten karıştı. Sabah olaa hayrolaa!
ALLAH ŞİMDİ NE YAPIYOR?
İmam-ı Azam ( ks) ile münazara eden bir inkârcı, tüm sorularına tek tek akılcı cevaplar alınca son bi hamleyle sordu : Allah şu an ne yapıyor?
Tefekkürün, aklın, sorgulayan beynin numunesi İmamı Azam, bir kürsüde bulunan inkârcıya : “Oradan in, Allah’ın ne yaptığını söyleyeceğim” dedi.
Adam indi ve İmamı Azam kürsüye çıktı. Ve şöyle dedi : “Allah şu an bir inkarcıyı aşağı indirdi, bir mümini yukarı çıkardı!”
Allah anlayışımız ne zaman İ.Azamın ki kadar net,sade,berrak olacak? “Allah ve Ben” “Dileyen ve dilenen” ikileminden ne zaman kurtulacağız?
Âcizane görüşüm “Allah- Ben, Dileyen- Dilenen şirkinin kalktığı noktada yaşanan halin adıdır Kadir!” Talipsen, kolayından nasip olsun Kadir.
EGONUN İKİ UCU; HÜKMETMEK ve HÜKÜM ALTINA GİRMEK
İnsanlar iki sınıftır; 1- Başkalarına Hükmetmek isteyenler. 2- Başkalarının Hüküm ve Himayesi olmadan yapamayanlar.
Birilerine hükmetme veya birilerinin hükmü altında olma isteğinin senden düşmeye başladığı noktada; benliğinin eriyişine şahitliğin başlar.
Sadece hükmetmek mi hoşuna gider egonun? Hayır, Hükmedilmek de büyük haz verir. Filan abi, filan ablanın halkasında olmanın ulvi ( !) hazzı.
Uçlarda gezinmeyi seven haşarı bir keçidir ego. Uç olsun da ister hükümranlık, ister kölelik olsun fark etmez. Ortada durmak ölümdür ona.
Yalakalıklarından millet utanırken kendisi utanmayan bunu nasıl başarıyor sanırsın? Ego, kutlu ( !) köleliliği sever. Yalaka senin görüşün.
- Kime bağlısın?
- Hiç kimseye!
- Kimler sana bağlı?
- Hiç kimse!
Şaşırdı,tutunamadı; sessizce gitti. Yapabilirsen ego da böyle gider!
Hükmedenler hiç kendileri için istemezler ( !) Allah rızasıdır gayeleri,hizmettir,insanlık içindir çabaları. İçtenliklerine gözün yaşarır…
Etrafında onlarca insan. Kim bunlar? “İlim dostlarım, sohbet ediyoruz.” Sen çıkarken iki geçeli sıra oldular ama? Müritlerin olmasın sakın?!
Kendi karışıklığını unutmanın kolay yolu başkalarına hükmetmektir. Haz verir. Bağlılar, uçurdukça da kendini karışık görmez olursun zaten!
Ve bu konuda son söz. İşte Korkunç Gerçek : HÜKMETME SEVDASI; BAĞLANMA DAVASI GÜTTÜĞÜN SÜRECE HAKİKATİNİ TANIYAMAYACAKSIN! Ölüm var ölüm!
ANADOLU RUHU
Haçlı Seferlerinden Timur istilasına; Çanakkale Savaşından Sevre dayalı Avrupa arsızlığına kadar bir dizi bunalımın üstesinden gelen Anadolu Ruhu; içinde olduğumuz zorlu süreci
de aşacaktır.
Burası Anadoludur. Burası “Allah’ın Dinini Kemale Erdirmek Üzere Seçtiği” topraklardır. Korkuya, hüzne, karamsarlığa kapılmaya gerek yoktur!
Öncelikle, yaşananın kişisel veya politik hata olduğu şirkinden çıkıp her yaşananın “Allah Takdiri” olduğunu hatırlayarak İman tazeleyiniz!
Ölen iman ehli; Şehittir. Kestirmeden en yüksek makama sıçrayanlardır. Allah Resulüne ve Ehlullaha komşu olacaklardır. Beşerce bakmayınız!
Türkiye’nin, İsrail ve Rusya’yla yeni işbirliği; ülkemiz karşısında bloklaşan şer cephesini yarma harekâtıdır! Bu, onun hazımsızlığıdır!
Anadolu Ruhu; basit bir ırk, milliyet davası değil; her dönemde Evliyaullah öncülüğündeki saf, hakiki, öz İslam Anlayışıdır. O anlayış Bakidir!
“Hayatımın garantisi; ecelimdir.” diyerek engin bir imanı dile döker Hz. Ali ( kv). O çizginin mensuplarına kaygı, endişe ve korku yakışmaz!
Fatih Sultan Mehmet’i, Mustafa Kemal’i, Turgut Özal’ı zehirleyen; Menderes’i ipe gönderen güç ile bugün ülkemizi kana bulamak isteyen güç; aynı güçtür. Uyanmalı!
Azami ölçüde tedbir; imanın gereği. Ama unutma ki “Hiç bir tedbir Takdirin önüne geçemez!” Takdirde varsa tedbir alabilirsin. İmanını sarsma!
Bizi birbirimize düşürmek isteyen cephenin; birbirine girerek parçalanması, zulmün mekrini yaşaması çok uzak değil… Sabır; İmanın gereğidir.
----------------
Kaynak :
mehmetdogramaci . com
Yazar : Mehmet Doğramacı
Tarih : 27 Haziran 2015
Kategori : Kur'an'a Dair Makale ve Tefekkürler
|
|
|
Nefsin Mahiyeti |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 11:42 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Nefsin Mahiyeti
Bütün Kötülüklerin Anası
Adamın biri, annesini öldürür. “Niye anneni öldürdün?” diye sorulduğunda “Zina yapıyordu.” der. “Anneni öldüreceğine beraber olduğu adamı öldürseydin.” dediklerinde ise şu cevabı verir:
“Her gün bir adam mı öldürmeliydim?”
Kıssayı nakleden Mevlâna, ardından şu hatırlatmayı yapar:
“Ey insan!.. O kötü tabiatlı anne, senin nefsindir ki onun fesadı her tarafa yayılmıştır.”
Gerçi nefsi öldürmek, yani onu bütün bütün susturmak pek mümkün değildir. Ama onu terbiye etmek, kötülüğe değil iyiliğe sevk etmek hem mümkün, hem de gereklidir.
Nefis, Bir Düşman mı?
Hz. Peygamber (a.s.m.), bir hadisinde, “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir.” der.
Hz. Peygamber’in bu sözünü bazı kayıtlar çerçevesinde anlamak gerektir. Gerçekten de terbiye edilmemiş nefis, en büyük düşmandır. Nefsinin kötü arzularına uyan birisi, dalâlet vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşır, günah bataklığına saplanır kalır; tümüyle şeytan’ın emrine girer, onun kulu kölesi olur.
Terbiye edilen nefis ise insanın manevî yükselişinde en mühim bir unsurdur. Böyle bir nefis sahibi, ibadet vadilerinde gezer, daima helâl sahalarda dolaşır; Allah’a samimî kul, Peygamber’e sadık ümmet olarak yaşar.
Çocukta Nefis
“Ağaç, yaş iken eğilir.”
Pek çok insan, çocukta nefis olmadığını zanneder. Hâlbuki nefsin insandaki sınır tanımaz istekler, kötü özellikler toplamı olduğu düşünülürse çocukta da nefis olduğu görülür. Meselâ üç yaşındaki çocuğunuzla oyuncakçıya veya markete gittiğinizde çocuk, hoşuna giden her şeyi almak ister, bütçenizin bunları almaya uygun olup olmadığı onu hiç ilgilendirmez. Bir kardeşi dünyaya geldiğinde aşırı bir şekilde onu kıskanır, onunla ilgilenmenizden rahatsız olur. Aynı çocuk, siz bir şey verdiğinizde severek alır, onun elindekini isteseniz kolay kolay vermez. Görüldüğü gibi, çocukta “cimrilik, kıskançlık, menfaatçilik” gibi nefsin pek çok karakteri açıkça kendini belli eder.
Büyüklerin nefsi terbiyeye muhtaç olduğu gibi, çocuğun nefsi de terbiyeye muhtaçtır. “Ağaç, yaş iken eğilir.” hükmünce, çocuğun nefsini terbiyeye daha küçükken başlamak isabetli olacaktır. Meselâ beraber markete giderken çocuğunuza “Bu defa marketten sadece ekmek alıp döneceğiz; çikolata almak yok!” deseniz ve bunu zaman zaman uygulasanız, çocuk bazı isteklerini frenlemesi gerektiğini öğrenecektir. Yoksa, çocuğun her istediğini almanın, onu “sorumsuzluğa, israfa, nefse mağlûbiyete” maruz bırakması kaçınılmazdır.
Keza, zaman zaman çocuğa “Al bakalım şu iki çikolatayı… Birini arkadaşına ver.” deseniz çocuk, “verme”yi öğrenecektir.
Sirklerde gösterilerde kullanılan vahşî aslanlar, bakıcılarının talimatlarına göre şahane hareketler yaparlar. Bu vahşî hayvanları kuzu gibi uysal yapan sır, onların iyi bir terbiyeden geçmelerinde gizlidir; ve bu terbiye, aslanlar henüz yavru iken başlatılır!
Gençte Nefis
“Genç günahı istediği gibi, günah da genci ister!”
Nefse hâkimiyetin en zor olduğu dönem, hiç şüphesiz, “gençlik”tir. Gençlikte akıldan ziyade, hisler devrededir. Hisleriyle hareket eden genç, nefse çabuk mağlûp olur, his selinin önünde dayanamaz. Dinin yasakladığı, “Günahtır.” dediği şeyler, gencin nefsine çok cazip gelir. Bazı kelebeklerin kendini ateşe atmaları gibi, genç de fitne ateşine kendini atmak ister.
Şahıstan şahısa az çok farklılık olmakla beraber, nefsin zaptı en zor dönemi 15 – 30 yaş arasındadır. Her genç bu dönemde cinsellik sınavına tâbi tutulur, karşı cinsle denenir. Ayrıca öfkesi çok çabuk galeyana gelir, küçük bir meseleden çok büyük gürültüler çıkarabilir.
Bu dönemde iffet, yani günahlardan uzak kalmak, onlara tenezzül etmemek, son derece önemlidir. “Genç günahı istediği gibi, günah da genci ister!” Yaşı ilerlemiş insan, istese de bazı günahları artık işleyemez. İşte, nefsin günah arzusuyla yanıp tutuştuğu bir dönemde nefsi dinlememek, onu hevaya değil hüdaya sevk etmek gerekir. Bunu başarabilenler, gençlik dönemlerinden sonraki hayatlarında nefislerine daha kolay hâkim olurlar, iffet ve istikametle ömürlerini geçirirler.
On beş, on altı yaşlarında iki genç, dinî muhtevalı bir sohbete katıldılar. Sohbeti yapan zat, tatlı tatlı anlatıyordu. İki genç, sohbet sonrası evlerine dönerken sohbetin bir değerlendirmesini yaptılar. Biri dedi: “Anlatılanlar çok güzel şeyler, ama dini yaşamak için biz daha genç sayılırız. Hele şöyle 40 yaşına gelelim o zaman düşünürüz!”
Diğeri, ilk anda bu görüşü haklı buldu. “Doğru.” dedi, “Biz henüz çok genciz.” Fakat yalnız kaldığında meseleyi tekrar düşündü ve kendi kendine dedi: “Evet, henüz çok genciz, ama mükellefiz. Kırk yaşına varma garantimiz de yok. Diyelim 40 yaşına vardık; ama o güne kadar günahlarla dolu bir ömür geçirdikten sonra, 40’ından sonra ne yapabiliriz?” Böyle dedi ve sohbetlere devam etti.
Ve o genç, şimdi 40 yaşında. Sohbetlere devam etmekten, İslâm’ı gençlik döneminde de yaşamaktan hiç de pişman değil!
İhtiyarda Nefis
İhtiyarın beli bükülse, dişi dökülse bile nefsi dimdik ayaktadır.
İnsan, “ömrün sonbaharı” olan ihtiyarlık döneminde yine nefsin birtakım hile ve desiselerine muhatap olur. İhtiyarın beli bükülse, dişi dökülse bile nefsi dimdik ayaktadır.
Bu dönemde, “uzun emeller,” “insanlardan teveccüh beklemek” gibi zaaflar insana arız olur. Bin yıl yaşasa kendine yetecek serveti varken hırsla daha ziyade kazanmak ister. Etrafında ölenleri gördüğü hâlde ölümün kendisine de çok yakın olduğunu kabullenemez. Gerçi ölümün hak olduğunu, mutlaka geleceğini bilir, ama bilmezden gelerek hırsla dünyaya saldırır, “Hele biraz daha kazanayım, sonra ahiretime çalışırım!” diye düşünür.
İyi bir nefis terbiyesi yapmamış kişi, ihtiyarlık döneminde de cimrilikten kurtulamaz. Bir ayağı kabirde olmakla beraber, kolay kolay tasaddukta bulunamaz. İnsanın eli ile cebi arasındaki mesafe aslında kısadır, ama nedense sadaka vermek için eli cebine girmez. Öldüğünde ise varislerinin o serveti hayırlı işlerde kullanmaları şüphelidir! Onun parasıyla sefahete, eğlenceye dalarlarsa kendi günahıyla beraber onların günahlarından da hissedar olacaktır.
Hâlbuki insan, günah kapılarının büyük ölçüde kapandığı bu dönemde, sevap kapılarını çok daha kolay açabilir! İmanlı ihtiyarlığın bir bahtiyarlık olduğunu derinden hissederek her günün 24 saatini hayırlı işlere sarf edebilir. Kendisini bir “yolcu” olarak görür, bavulunu kabir ve ötesi için hazırlar, “yatırımlarını” ona göre yapar. Gençlik dönemindeki taşkınlıkları için tövbe istiğfar eder, samimî gözyaşlarıyla ruhunu tertemiz hâle getirir.
Kaynak :
Şadi Eren (Doç.Dr.)
sorularlaislamiyet.com
|
|
|
|