Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Hayalle Gerçeğin Buluşma Noktası
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:44 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok

[attachment=40771]

Hayalle Gerçeğin Buluşma Noktası



Aşk nedir sorusuna beni birkaç gün izlemen yeterli sonunda aşkın ne olduğunu göreceksin,  Allah’a kavuşmak için iki rekat namaz da yeter. Ancak böyle bir namaz için abdesti insanın kendi kanı ile almış olması gerekir dedi Hallac…

Ve bir ses yükseldi göklere Allahu Ekber.

Yatağında bir sağa bir sola dönerken aklına ayet geldi “Sabah namazı şahitlidir.” Tereddütsüz kalktı yatağından namaz için, gece okuduğu kitabın etkisinden kurtulamamış, hala Hallacı Mansuru düşünüyordu. Neydi bu kadar aşık olunası güzel olan şey? Neydi onu kendine çeken ve kanı ile abdest aldırabilecek kadar gözünü karartan şey? Ya da açan mı demeli?  Namazını kıldıktan sonra,  Aklındaki soruların cevabı için Mirim diye hitap ettiği Ali’nin yanına gitmeye karar verdi, verdi ama Ali’nin bundan haberi yoktu aradı Aliyi sabah kahvaltısı için sözleştiler. Her zaman ki gibi Üsküdarda, sahil kenarında buluştular. Kahvaltı faslı bittikten sonra Raci daha fazla dayanamayıp söze girdi.

Raci -  Mirim bugünkü konumuz Namaz kılmak olsun mu?  Soracağım birkaç soru var sana.

Ali – Tabii ki dostum olabilir ama ilk önce şu kelimeleri kaldıralım mı lügatımızdan? Namaz Kılmak mesela? onun yerine Salatı ikame etmek, Namazı ikame etmek desek?  Olur mu?

Raci – Kaldıralım, Kaldıralım ama aralarındaki farkı anlatırsan kaldıralım… :)

Ali – Namaz kılmak uzaktaki bir tanrının gözüne girme çabası gibi geliyor bana kuru kalıyor ikamenin yanında, Salat yani yöneliş hakikatin olan esmana yöneliş , ikame ise bunu yaşamak diye biliriz kısaca.

Raci – Bak bu daha güzel oldu … Peki bu hadisi biliyorsundur sen  “Namaz müminin miracıdır” ne diyorsun, ne anlıyorsun bu hadisten ?

Ali – Dur öyle hemen miracı bekleme , Mirac öncesi  hazırlıklar lazım :)

Raci – Nasıl bir hazırlık bu ?

Ali – Namazın Şartlarını bilirmisin ?

Raci – Senin ki de sorumu şimdi çocukluğu camii de geçmiş adama :)

Ali – Peki Sayar mısın namazın şartlarını?

Raci – Tabi ki, Namazın dışındaki şartlar  ve içindeki şartlar olarak iki ye ayrılır. Toplam on ikidir. Dışındakiler; Hadesten taheret, Necasetten taharet, Set-ri avret, İstikbal-i kıble , Vakit, Niyet, İçindekiler ise; İftitah tekbiri, Kıyam, Kıraat, Rükü, Secde, Kaade-i Ahire ‘dir

Ali – Yani namaza durmadan, namazın ikamesi olmadan önce bir ön hazırlık gerek değil mi?

Raci – Tabi ki, Necasetten taharet mesela, Pislikten arınmak elbisende, üstünde başında pislik olmayacak.

Ali – Kesinlikle doğru raci elbise mühim, ama miraç için yeterli mi bu sence? Daimi namaz için yeterli mi? Kuranda müşrikler pistir, Ona ancak temizlenenler dokunabilir diyor. Buradaki pislik ve temizlenmek, necasetten taharet nedir sence?

Raci – Sen olayı farkı bir yere çekiyorsun Ali… Daimi namazı ve miraç olayını birleştireceksin sanırım… Şuan aklıma bir şey gelmiyor açar mısın lütfen biraz daha.

Ali – Tabi ki dostum öncesinde iki çay alalım değil mi sanırım daha buradayız :) … Peki necasetten taharet, şirk ehli necistir- pistir, Şirkten arınmak olabilir mi? Miraca ulaşan bir namaz için, daimi bir salat için?

Raci – Hiç böyle düşünmemiştim Ali. Yani kişi açık ve gizli şirkten arınması, bilincini temizlemesi lazım miraca tırmanan bir namaz için… Ve daimi salat  yöneliş için bu ilk şart diyorsun… Necasetten taharete bu bakış açısı ile baktıysak diğerlerini çok merak ediyorum J Lütfen devam edelim hiç bölme Mirim…

Ali – Peki ya hadesten taharet ?

Raci – Yani o da şöyle geçiyor ilmihallerde, Kirlilikten temizlenmek, abdestsizlik durumu yani namaz abdestinin olmayışı.

Ali – Kaç çeşit abdest var ki?  iki değil mi? yani birisi su ile alınan abdest diğeri ise teyemmüm ile. Tek amaç vücudu temizlemek değil öyleyse, temizlik olsa toprağı neden yüzümüze sürelim değil mi dostum?

Raci – Doğru diyorsun, bir zahiri birde batını var demek ki abdestin…

Ali – Tabii ki öyle zahiri ve batını ayıramazsın birbirinden. Zahir ve batını ayırmak aynı anda hakikati reddetmek gibidir… Hiç duydun mu eskilerin ağzından abdest almak melek olmaktır, Melekler alemine dalmaktır, meleküt alemine çıkmaktır diye ?

Raci – ıı evet evet duymuştum annemden falan.

Ali – işte aslında melek olmak, Meleküt alemine çıkmak tabiri, hani sen hallacı mansuru okumuştun meşhur bir sözü vardı “Enel hakk” yani ben diye bir şey yok , sadece el esmanın açığa çıktığı bir sistem mevcut, Ben benliğimle değil Hakk oluşum ile mananın maddeye dönüşümü ile  hay ve kayyummum. Benden çıkan fiilerin faili ben değilim haktır demiştir  hallacı mansur… İşte böylesine bir idrak insana abdest aldırır var sandığı benliğini su ile Hakikat ilimi ile yıkar ve arındırır.

Raci – Mirim sen çay iç, çay içtikçe açılıyorsun :) eh ne demişler dervişin benzini çaydır.

Ali – İçelim güzelleşelim dostum ) Tabi bu arada devam edelim , Setr-i avret nedir peki ?

Raci – Yani oda insan vücudunda başkası tarafından görülmesi günah ve ayıp sayılan yerleri örtmek. Tabii ki senin düşüncelerinide merak etmiyor değilim mirim. Sen neler düşünüyorsun bu konuda?

Ali – Tabii ki zahiri manada bu dediğin doğru dostum birde batınını düşünelim… insan en büyük ayıbı kime yapar?

Raci – Aklıma şu ayet geldi  “Onlar ki kendi nefislerine zulmetmektedirler” zulmü ayıp olarak anlarsak tabii ki kendisine yapar insan en büyük ayıbı, Peki ama nasıl yapar en büyük ayıbı insan kendisine? Orasını anlayamadım

Ali – İnsanın en büyük ayıbı, benliği, şartlanmaları, tabiatı, ikinci beyinin hükmü altından çıkamayıp onun bedene dönük istek ve arzularını kendi istek ve arzuları sanması, duygularını susturamasan da üzerini akıl şalı ile örterek karşına çıkan olaylarda amigdalanı susturup prefrontal cortex ile konuşmandır avret yerini örtmen diyebilir miyiz acaba raci ?

Raci – Çay? :) karşılıklı gülüşürler… Ve raci devam eder,  Haklısın dostum katılıyorum sana, yani Karşımıza çıkan her olayda beşeri değer yargıları ile düşünürsek bu bizim ayıbımız olur, bu ayıbın üstünü örtmek, susturmak lazım diyorsun

Ali – Aynen öyle diyorum dostum

Raci – Sen sormadan ben söyleyeyim :) istikbal-i kıble namaz esnasında kıbleye yönelmek, dönmektir. Bunu içselliğimizde düşünürsek kendi hakikatimize yönelmek diyebilirmiyimiz mirim ?

Ali – Tabii ki dostum :)  tam 12 den vurdun… Özündeki teklik boyutu olan hüviyetine yönelmendir, yokluğunun farkındalığına varman ve tek var olanın HU oluşunu anlamandır kabene, kıbleye yönelmen…

Raci – Bu bakış açısı biraz daha oturttu kafamdakini sağol..

Ali – Ne demek dostum Eyvallah :) peki vakit ? vakitin girmesi ne düşündürür sana ?

Raci – Zahiri olarak bakarsak namaz vaktinin girmesi ama içselliğimize döndürecek olursak ımm… biraz düşüneyim…Biraz ip ucu versen ? :)

Ali – Birisinin vakiti dolunca, eceli gelince ne olur ?

Raci – Ölür… aa tamam şimdi buldum sanırım, ölmek, benliğini susturmak, dizginlemek vakitin girmesidir diyebiliriz sanırım

Ali – Süpersin dostum… Vakitin gelmesi, var sandığın benliğinin sönmesi ve öylece yönelmektir.. Namaza, Salata…

Raci – Tüm bunları algıladık, idrak ettik, hem 5 vakit namaz , hem de daimi namaz açısından.. Peki niyet ? niyet ne olmalı ?

Ali – Bak ne güzel söyledin niyet ne olmalı :) Bütün bunları neden yaptık.. Sen susta, Benliğin sussun da hak kelama gelsin diye değil mi?

Raci -Tabii ki niyetimiz en başından beri buydu. Demek yönelişimizde, namazdaki niyetimizde, daima böyle olacak. Kaldır kendini aradan, çıksın ortaya yaradan.

Ali -Evet dostum aynen öyle… Bu arada öğlen namazına Aziz mahmud hüdayi hazretlerini  ziyarete gidelim mi, Sıla-i rahim yapalım ! ne dersin ?

Raci – Aklımdan geçeni okudun,okudun da Sıla-i rahim mi ? Akraba mısın aziz mahmud hüdayi hazretleri ile

Ali – Hayır dostum hayır :) Akrabalık bağım yok, Gönül bağım var…

Raci – Şimdi anladım :) İstersen Namazın içindeki ilk şartlardan olan tekbir den, Allahu Ekberden başlayalım?

Ali – ALLAHU EKBER deyip, Allahın sonsuzluk denizine dalıyorsun… O zatın azametini, kibriyasını, ekberiyetini görüp, hissedip, yaşıyorsun… ve böylece namazın başlamış oluyor..

Raci – Yani ötelerdeki bir tanrının büyüklüğünden bahsetmiyoruz..

Ali – Aynen öyle dostum,Aynen öyle…

Raci – Peki ya Kıyam ? kıyam ne düşündürür sana ?

Ali – Hz Ali (k.v)’nin bir sözü vardır, “kuranın sırrı fatihada, fatihanın sırrı besmelede, besmelenin sırrı b harfinde, ben b nin altındaki noktayım “ der, kuranın sırrı olan sure Kıyamda okunur, Fatihasız namaz olmaz derler neden ? çünkü miracın basamaklarından birisidir fatiha. Hay ve Kayyum olan O dur, artık senin dilinden okuyan o olmuştur…bekabillahi Hakkel yakin müşahade halidir kıyam…

Raci – Dostum hiç hızını kesme :) Direk devam edelim biz

Ali – Olur tabii ki hay hay :) Sıradaki neydi peki ?

Raci – Kıraat yani okumak, bir miktar kuran okumak

Ali – Tabii ki, OKUmak ama nasıl OKUmak ? Kıraatten önce euzü emredilir değilmi ?

Raci – Evet ondan sonra başlar Fatiha ve Sureler.

Ali – Euzü ile sığınırsın uzaklaştırılmış şeytandan, taşlaşmış şartlanmalarından hakikatin olan Allaha ve öyle OKUmaya başlarsın.. ve görürsün ki okuyan kendisidir… peki ya sonra ? sonrasında ne vardır

Raci – Ruku gelir, oda Eller dizlere konularak eğilmek, Erkeklerde sırt düz olur, kadınların ise fazla eğilmesine gerek yoktur diye biliyorum.. Sen tamam edersin :)

Ali – Biliyorsun ki Ruku sadece Hz. Muhammed (s.a.s) ümmetine ihsan olmuştur.. Ruku belin kırıldığı yer… Dikkat et eller dizde, bacaklar hiç kırılmamış ve göğüs yere paralel, Göğüsün yere paralel olması şunun itirafıdır aslında: Biliyorum ki ben benliğim ile yokum, sen varsın…Bacakların hiç kırılmaması ise: Bu bilgiyi biliyorum fakat bilgiyi bilmek ile varlığımı ortadan kaldıramıyorum un itirafıdır…Ümmetin tamanının secde halini yaşayamayacağı bilinmekte olduğu için Bu yüzden secdeyi yaşayamayan en azından “rükü” yapabilsin, istenildiği için Muhammed ümmetine ihsan edilmiştir “Rükü”…

Raci – Yani insan normal hayatında şu bilinç ile yaşarsa “ben benliğim ile yokum, sadece sen varsın ama bu bilgiyi bilmek varsaydığım vehmi benliğimi ortadan kaldırmama yetmiyor” algısı ile yaşarsa daima rukü halindedir. Diyebiliriz sanırım..

Ali – Tabii ki dostum diyebiliriz, neden diyemeyelim.. Peki ya secde ?

Raci – Zahiri bakımdan “Alnın, burnun, iki elin, iki dizin ve iki ayak parmaklarının uçlarının yere değmesi, yani yedi kemik üzerine secde edilmesi” devamını sen tamam ediver J

Ali – “İnsanların en kayıpta olanı salatta secde ve rukünun hakkını veremeyendir” hadisini duymuşsundur, Rukünun hakkını vermekten daha demin biraz bahsettik.. Secdenin hakkını vermek sadece 7 kemik üzerine secde etmek olmasa gerek ama tabii ki bu söylediğin haktır ve şarttır…”Allah”a secde etmek, O mutlak varlığı yanı sıra, ne senin nede bir başkasının varlığının, vücudunun olmayışını idrak etmek, müşahede edip yaşamaktır …Sadece bedenimle değil, şuurum, ruhum, algımla, sana secde ediyorum demektir ilk secde… İkinci secde ise bu farkediş için Allaha şükürdür…

Raci – Allah hazmını kolaylaştırsın cümlemize mirim..

Ali –Amin… Peki Kaade-i Ahire “Son oturuş” kaldı sadece,  o nedir ?

Raci – burada ettehiyyatü duası okuyacak kadar oturmak farzdır. Salli, barik ve rabbeba dualarını okurmuş resullah akabinde ve sonra selam verirmiş..

Ali – Son oturuşa şöyle diyebiliriz miyiz acaba; Aşk oturuşu… Et tahiyyatu de yaşar insan aşkı… Aşk dalga dalga yayılır… Kulluk görevinin farkındalığında yaşayan tüm Salihlere “benliğinden kurtulmak suretiyle tüm aşka ermişlere” Adı aşk olanı bulmuşlara… Aşk, üzerimize ve kulluk ifa etmekte olanların içindeki tüm salih’leredir..

Aşkımız ve yönelişimiz daim olsun.. Selam ve dua ile…

Kaynak :

İbrahim TÜRKMEN
Yazar: Mehmet Doğramacı
Tarih: 24 Ocak 2016
Kategori: Gözümün Nuru Namaz

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kendini Tanı - mardiye nefs!
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:42 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Kendini Tanı - mardiye nefs!

İlim hikmet sistemiyle açığa çıkarken, kudretin âlemi aşktır. Kudret rest çektiğinde Hikmet pes der. Kudret yurdunun tedbiratı mardiye nefs!

Kendini Tanı

“Nefs” Mertebeleri (Klasik Anlatımla)

Kişinin kendinden arınması çalışmalarında belli mertebeler tespit edilmiş. Yani, kişinin idrak, kendini hissediş seviyesi, belli “nefs” mertebeleri şeklinde adlandırılmış...

Bunlar; “Levvâme nefs”, “Mülhime nefs”, “Mutmainne nefs”, “Radiye nefs”, “Mardiye nefs”, “Sâfiye nefs” diye tarif olunmuş...

Baştaki “Emmâre nefs”i hiç söylemiyorum; ki o tamamıyla hayvansal bir yaşamdır... Bedenin istek ve arzularına dönük bir yaşamdır.

“Levvâme nefs” denen hâl ise şudur...

Kişi, kendisinin ulaşması gerektiği noktaya dair birtakım bilgiler edinmiştir. Kendisinde birtakım idrakler oluşmuştur.

Ne var ki, dönüp kendine baktığı zaman, ulaşmak istediği hedefin gerektirdiği çalışmaları zaman zaman yapamadığını; kendisini bu noktaya ulaşmaktan alıkoyan davranışlar içinde bulunduğunu fark eder.

Bundan dolayı, bu çalışmaları yapabildiği zaman sevinir, yapamadığı zamanlarda ise üzüntüye, ümitsizliğe kapılır. Kendi kendine kızar, “levm” eder. “Niye ben, bu gerçekleri bildiğim hâlde gereken çalışmaları yapamıyorum?..” gibi düşüncelere kapılarak üzülür!..

İşte bu, kendi kendine kızma, levm etme, yani “Levvâme nefs” durumudur.

Kişi bu hâl içindeyken...

Zaman zaman aldığı ilim ve ilhamlar sonucu, idrakı ağır basar; kendi aslının hakikatinin “O” yani “Allâh” olduğunu fark eder; devre devre kendini “O” gibi hissetme durumuna girer!..

İlham yolu ile oluşan bir ilimle kendi aslının ve hakikatinin “O” olduğunu hissedip, bunun yaşamı başlar.

İşte bu tür bir yaşam hâline girdiği anlarda, “Mülhime nefs” durumundadır. Mülhime; ilham alan demektir.

İlham aldığı anlarda, sanki bedeni yokmuş gibi, sanki dünya yokmuş gibi hisseder. Kendini, O olarak hissetmeye başlar. Kendisi vardır ama, kendisini O olarak hissetmeye başlar. İşte burada, “Mülhime nefs” durumundadır...

İşte burası ayakların kaydığı bir yerdir!..

Biraz evvel bahsettiğim, kendini “Hak olarak görmek” düşüncesi dolayısıyla; Hakk’ın birtakım şeylerle kayıt altına giremeyeceği, Hakk’ın namaza, oruca, ibadete ihtiyacı olmayacağı gibi düşünceler, hileler vs. hep bu “Mülhime nefs” durumundaki kişilerin içine düştüğü girdaplardır...

Bu girdap olan düşüncelere kapıldığı anda da kişi, güçlü olarak bağlandığı bir rehberi yoksa, otomatikman girdap onu dibe çeker!..

Dibe vurduğu zaman geldiği nokta, “Emmâre” noktasıdır.

Eğer nasibinde varsa, bir vesile ile buradan kendini kurtarma şansına erişirse -ki bu çok ender oluşur- o zaman yeniden “Levvâme” durumuna gelir...

Girdabın dibinden, “Levvâme” noktasından, tekrar denizin üstüne çıkar. Denizin üstüne çıkması, “Mülhime” noktasına tekrar gelmesi demektir...

Ancak, bu iniş çıkış, birkaç haftada değil, çok uzun süreler içinde olur...

Şayet tekrar yukarı çıkabilirse, bu defa girdaba kapılmadan, yüzerek hedefe ulaşmaya çalışır.

Fakat, heyhat!..

Yolda yine ne girdaplar vardır!...

Burada dikkat edilmesi zorunlu en mühim nokta; “hakikat” ilminin kendisinde oluşturacağı düşünce şeklinin, kendisini bedenselliğe kaydırıcı girdaplarına düşmemektir!..

Eğer o, hakikat ilmi ile birlikte, yoğun biçimde ‪#‎zikir‬, ‪#‎oruç‬, ‪#‎namaz‬, gece namazı gibi hususlara riayet eder; bunların arasında kalan süreç içinde de hakikat müşahedesini kendinde oturtursa; ki bu oturuş öyle bir noktaya gelir ki, artık hakikati hissedişinde, tatmin edici bir noktaya ulaşır.

Yani, artık kendisinin, O’nun varlığıyla var olduğu yolunda içinde herhangi bir şüphe kalmaz. Kendini beden kabul etme hâli ortadan kalkar!.. Dolayısıyla, bedene dönük menfaatler, istekler, hırslar kalmaz.

Artık bu düşünce düzeyinde, bedene dönük herhangi bir olay olsa da olmasa da onun için birdir!..

Olmazsa, niye olmadı diye üzülmez; olursa, nasıl oldu diye sevinmez. Şuur boyutunda O’nun varlığı olarak yaşama konusunda tatmin olmuştur.

İşte o zaman “Mutmainne nefs” yani “hakikati idrakte tatmine ulaşmış nefs” olarak tarif edilir. Bu ilm-el yakîn hâlidir!..

Bu tatmin oluşun neticesinde bakar ki; varlıktaki her birim, O’nun meydana getirmek istediği mânâlara uygun olarak, oluşturulmuş sûretler, birimlerdir!..

Bu müşahede, her bir birimden ayrı ayrı razı olma hâlini ona getirir!..

Yunus’un sözü olan, “Yaradılmışı hoş görürüm, Yaradan’dan ötürü”nün yaşam hâlidir bu...

İşte bu noktada o, her bir birimden meydana gelen fiile rıza gösterir.

Bu rıza gösteriş dolayısıyla şuurunun aldığı isim; “Nefs-i Raziye”, razı olmuş “nefs”tir. Burası, Tecelli-i Efâl mertebesidir. Ayn-el yakîn mertebesidir.

Bundan sonraki aşama çok önemlidir.

Eğer kişide, “Nefs-i Raziye”den sonraki aşama ortaya çıkarsa, bu çok önemlidir.

Mutmainne ve Radiye birbirine yakındır. Mülhime ve Mutmainne birbirine yakındır.

Mülhime - Mutmainne - Radiye, bir yönüyle tek bir kapsam içindedir. Diğer yandan, Mülhime ve Mutmainne kesin bir çizgiyle ayrılır.

Mülhime’de her an düşmek söz konusudur. Girdaba kapılıp Levvâme’ye dönebilir kişi... Ama, Mutmainne’ye geldikten sonra, artık bir daha Mülhime’ye geri dönme, girdaba kapılma, Levvâme’ye düşme söz konusu değildir.

“Velâyet” mertebesi, “Mutmainne nefs”te oluşur takdirinde olan için!..

Buna karşın, Mutmainne ve Radiye idrak ve yaşamları çok silik bir çizgi ile birbirinden ayırt edilir.

Netice olarak, ana tema ve düşüncede Mülhime, Mutmainne, Radiye bir bütündür.

“Mardiye” ise çok farklıdır!..

Altıncı basamak diye tarif edilen “Mardiye”, diğerlerinden çok büyük fark ihtiva eder.

Varlığın Hakk’ın varlığı olduğu, Hakk’ın bu sûretlere bürünerek var olduğu ve bu sûretlerde Hakk’ı seyretme hâli “Mutmainne” ve “Radiye”de ağır basar.

Eğer buradan, bir üst boyuta sıçrama yapılırsa, bu idrak ve yaşam düzeyinde şuur, birimler, sûretler müşahede ederek yaşam hâlini yitirir. İşte “Mardiye”nin en önemli vasfı, şekli budur!..

Burada, şuursal bir “Tek”lik yaşamı vardır!.. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen kalkar!.. “Tecelli-i sıfat” denen yaşam tarzıdır. “Hakk-el yakîn” hâlidir!..

Burada şuur, tek varlık olarak kendi vasıflarını seyre koyulur. Burada çokluk müşahedesi söz konusu değildir, sûrete bürünmüşlük söz konusu değildir.

Bunu basit bir misalle şöyle anlatalım:

Gözle bakınca; koltuk, masa, çiçek, insan, hayvan, tahta, halı vs. vardır. Fakat, bir milyar defa büyüten bir elektronik mikroskop ile tüm varlığa baktığın zaman bu isimlerle anılan varlıkların hepsi gözden kaybolur, sırf atomlardan ibaret bir bileşik kitle görülür!..

Burada artık ayrı ayrı birimler gözükmez!.. Ne ben kalırım, ne sen kalırsın, ne koltuk kalır, ne de masa!..

İşte bu misalde olduğu üzere, “Mardiye” ismiyle anılan şuur boyutunu yaşayan kişinin müşahedesinde kesret, çokluk hâli yoktur!..

O TEK şuur vardır; ve O şuur kendi vasıflarını seyir hâlindedir.

Bu hâl, “Tecelli-i sıfat” mertebesi olarak tarif edilir. Tabii bu, çokluk içindeki bir izah için, bir yaklaşım için anlatılan bir hâldir.

Eğer fark ediliyorsa bu hâl, bu şuur, bir evvelki boyutta anlattığımız “Mülhime - Mutmaine - Radiye” bütünlüğünün getirdiği müşahededen çok farklı bir yaşam tarzıdır.

İşte; Evliya-ı Kâmil, Evliya-ı Mukarreb yani Allâh’a yakîn kazanmış Velîler, Kurbet Velîleri bu yaşam içinde olanlardır. Bunlar, sayıları yeryüzünde gerçekten çok çok mahdut olan kişilerdir. 124 bin Velî içinde bunların sayısı onlarla ifade edilir.

Bu müşahedeye erenlerin sayısının azlığını, bu müşahedenin zâhir oluşunu ve değerini anlatma sadedinde bir misal veriyorum.

Bir de bunların üstünde, “Sâfiye” denilen, vasıflarını seyretme hâlinin ötesine geçmişlik var ki, bunu şu anda anlatmama gerek yok...

Çünkü, Mardiye dahi, bizim şu anda anlayamayacağımız bir olaydır!.. Umalım ki bize takdir edilmiş ola!.. Ona istidat ve kabiliyetli olarak var edilmiş olalım!..

Bunu da anlatmamın sebebi şudur;

“Varlıkta Hakk’tan başka bir şey yok; Her şey Hakk’tır; benim varlığım da O’nun varlığıdır; bu varlıkta ne kadar sûretler varsa hepsi O’dur” gibi görüşlerin, her ne kadar çokluk mertebesine göre yüksek bir değeri varsa da; bir üst boyuta göre hiçbir değeri olmadığını fark ettirmek bâbında bunları açıklıyorum...

“Hasenetül Ebrâr, seyyiatül Mukarrebûn”

Kurbiyet, yakîn, bizim için dünyada iken oluşmazsa, ölüm ötesinde bir daha bizim için asla ve asla gerçekleşmesi mümkün olmayan, muhal şeydir!..

Dünya’da âmâ olduğun şey, âhirette de âmâsı olacağın şeydir...

Öyle ise “biz, sadece ve sadece Allâh için varız” deyip, O’na dönüşün kuralları, şartları, gerekleri ne ise, onları yerine getirmeye çalışalım!..

Eğer, bütün bu anlattıklarımızı anlıyor, idrak ediyor ve hazmedebiliyor isek... Ve eğer bu, bize kolaylaştırılmış ise, o takdirde bizim için mümkün olur.

Aksi takdirde bunları dinleriz, okuruz; ondan sonra bütün bunlar dünde kalır ve biz gene bedenselliğimize dönük bir yaşam içine girer, birçok şeyleri yitirmeye devam ederiz.

Eğer Cenâb-ı Hak bir kişiyi, kendi hakikatini ortaya koyması gayesi ile meydana getirmişse, ona vehmin hükmünden kurtulmayı nasip eder. Vehmin hükmünden kurtuluş yollarını ona kolaylaştırır.

Eğer, birimsel yaşamasını murat etmişse; o zaman onun şuurunu vehmin hükmü altına sokar.

Burada da birimsel yaşamın ve birimsel yaşamdan kurtulmanın tekniğini, sistemini anlatmaya çalışıyorum.

Kaynak : Ahmet HULUSi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kudret yurduna geçişin anahtarı tektir AŞK
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:39 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Kudret yurduna geçişin anahtarı tektir AŞK

Felsefe hikmetler dünyasını tanımak isteyenlerin alanı; tasavvuf Kudret yurdunda yaşamak isteyenlerin alanıdır.

Hikmetler alanında ilimlere ermenin anahtarı çoktur. Kudret yurduna geçişin anahtarı tektir: ‪#‎AŞK‬.

Seven benliğiyle sever. Aşkta benlik yok olur ki bu yüzden kudret alanına geçiş sağlanır. Keramet ve mucizeler kudret alanından açığa çıkar.

"Nokta"ndaki Kudret

Sır, “nokta”ndaki kudrette!

Sende bunu açığa çıkarttığında yağmur gibi üzerine düşmeye başlar çevrenden iftiralar, yalanlar, saptırmalar, karalamalar! Belâlar iner üzerine!

Seni ve senden açığa çıkanı ÖRTMEK için! Lâyık olmayanlar, senden açığa çıkandan uzak dursun diye!

“Nokta”ndaki kudret, yeryüzünde insana bahşedilmiş tek ve en değerli şeydir! Ancak pek az kişide açığa çıkartılan bir değerdir.

“Değerlidir bu şey” denildiğinde, onun için yaratılmamış olanlar da bir anda o değerli şeyi elde etmek için ona yönelirler...

Oysa korunması ve lâyık olmayan ellere geçmemesi gerekir onun!

Bu yüzden de birileri harekete geçirilir ve ehil olmayan insanların o çok değerli ilimden uzaklaşmaları için, ilim kaynağına her türlü çamur, iftira atılmaya, yalanlar uydurulmaya başlanır!

Yaratılışı dedikodu ile ömür tüketmek veya evcilik oynayarak senaryodaki kulluklarını tamamlamak üzere olanlar, konunun bu yönüne eğilerek, esastan, ilimden koparlar ve böylece dünyaya dönük yaşantılarına devam ederler!

“Nokta”sındaki kudrete ermiş olanları, dışardan bakanlar, ateşe atılmış olarak görürler! Oysa ateş içinde selâmettedir onlar! Çünkü “hasbiyAllâhu...” sırrı vardır onlarda! Ateş onlara ulaşmaz!

“Nokta”ndaki kudret için yaratılmışsan, Hakikat ilminin kemâliyle âlemleri ve Allâh kullarını seyretmek kolaylaşacaktır.

Bilirler kendilerine ateş atanları, nedenlerini; bilgileri, belgeleri vardır ellerinde, ama dönüp bakmazlar bile geriye!

Onlar “nokta”larındaki sırrın getirisiyle, seyir hâlindedirler olup biteni!

Onlarda “M” kalkmıştır! “N” ile seyrederler âlemi! Atılan ateşler “M”ye ulaşır ancak! “M”si kalmamışların azabı kalmaz!

Kudret nazarıyla seyrederler hikmet yurdunu!

Belânın da, yalanın da, iftiranın da, saptırmanın da hikmetlerini!

“Nokta”sındaki kudretin ehli olarak yaratılmış olanlar, yalan, dedikodu, iftira, gıybet gibi şeylerle uğraşmazlar; bunun yerine kendi hakikat noktalarına ermek yolunda mücahede edip, nefslerini tezkiye etmeye, arınmaya, takvaya ağırlık verirler!

Bu sırrın ehli olarak yaşamak üzere yaratılmamış olanlara ise dedikodu, yalan, iftira, gıybet, kısaca dünyalarına dönük her şey kolaylaştırılmıştır. Ömürleri başkalarının hâlleriyle uğraşmakla son bulur; kendi hakikatlerinden ve getirisinden mahrum olarak! İftiraları yayanlar, aynen iftirayı atanlar gibidirler.

Tarihte, kim insanlara hakikatin ilmini açmak üzere gelmişse, hemen onun getirdiğini örtmek ve ehli olmayan insanları o hakikatten alıkoymak için faaliyete geçen birileri de yaratılmıştır! Onlar hakikatlerinden örtülü bir şekilde yaşarlar ve başkalarının da o hakikatten perdeli kalması için ne gerekiyorsa yaparlar.

Zira kullukları, ehil olmayan insanları “nokta”larındaki kudretten mahrum bırakmak üzere ne gerekirse onu yapmaktır! Böylece “Deccaliyet”e hizmet verirler... Akı kara, karayı ak olarak tanıtmak üzere!

Onların kullukları gereği bu hâl üzere olduklarını seyreden hakikat ehliyse, onlarla muhatap olmazlar ve gocunmazlar dahi! Çünkü bilirler ki ehil olmayanların o muhteşem nûrdan, “nokta”daki kudretten uzaklaşmaları için sistemde bu gibilerine gerek vardır!

“Selâm üzerinize olsun” derler ve “nokta”larındaki kudretle seyirlerine devam ederler!

Ne muhteşem olaydır “nokta”daki kudretle, “M”siz, “N”lileri seyretmek!

“M”si olmayan şöyle demişti:

“Dünya-N-ızdan bana üç şey sevdirildi”!

Cehennem ateşinin yakmaması, kişinin “M”sinden arınmasıyla mümkündür!

“Nokta”sındaki kudreti yaşaması “M”sizliğiyle başlar!

“EviM”, “arabaM”, “bedeniM” türü bilinci bürümüş tüm “M”ler, sayısız perdelerden bir perdedir!

“M”lilerin dünyası ise yalnızca bir “oyun ve eğlence” ortamından başka bir şey değildir “nokta”larındaki kudret ile yaşayanlar için...

Bu yüzden de, “dünyaN” vardır onlar için...

Sayısız Esmâ özelliklerinin açığa çıkması için yaratılmış “M” kullukları!

Elbette örtülmeli “Nokta”daki kudret bunu yaşama amaçlı yaratılmamışlara!.. Bunun için de elbirliği yapmalı “M” kullukları!

Tâ ki, “nokta”daki kudretin yaşamı için var olmamış olanlar, o hazineden uzaklaşana kadar!

“Kullarından bir kısmını yaratmıştır cehennem için.” Onlar hakikati örtmenin sonuçlarını yaşayacaklardır dünyalarıNda... Ebeden!

“Kullarından bir kısmını yaratmıştır cennet için!” Onlar hakikate iman etmiş olmalarının ve bu imanın gereği olan yaşantıyı açığa çıkarmanın sonuçlarını yaşayacaklardır dünyalarında... Ebeden!

“Ülâikel Mukarrebûn”!.. (56.Vâkı’a: 11) “Allâh” adıyla işaret olunanın Esmâ’sının özelliklerini “Nokta”larındaki kudret ile seyir hâlinde olanlardır onlar! “Onlar senin kullarındır; ne dilersen onu yaparsın” diyerek.

Bilim yollu, “nokta”daki kudretin kokusunu alanlar, “secret” adı altında insanlara bunu pazarlamaya kalkmışlar...

Tasavvuf yollu bunun kokusunu alanlar, bu kokuyla “M”lerini besleyip, kokunun ayrıcalığıyla kendilerini başkalarından üstün görme gafletine düşerek, onlara hor gözle bakmaya başlamışlar; böylece de “nokta”larındaki kudretten perdeliliği yaşamaya başlamışlardır!

Evcilik oynamaktan kendini kurtaramadığı için, hakikatin ilmine hizmet edenlere sırt çevirenlerin basîretlerine geçirmiş olduğu perdeyi, başkasının kaldırması asla mümkün olmaz!

Işık varken karanlığı seçip; sonsuzluğa kanat açmak varken yarasa misali karanlık bir “M”de yaşamak kimine göre ne hüzün verici bir yaşam şekli!

Hakikatin olan “nokta”ndaki kudrete iman hâlinin senden açığa çıkması, “M”lerin olduğu sürece asla mümkün olmaz! “N” gözün asla açılmaz!

Stringler âleminde fark edilmeyen gerçek, bu boyutta “olabilirlik”in asla mümkün olmadığıdır! Çünkü, “NOKTA”daki şuur yani “ilim”, âlemlerin yani stringlerin hakikatidir!

“HASİYB” isminin işaret ettiği anlam, Sünnetullâh’ta “olabilirlik-ihtimal”in asla söz konusu olmadığı gerçeğidir!

“Nokta” olan “Mutlak BEN”, insan adı altında, beyin ile “M”e bürünmüş ve böylece dünyası oluşmuştur!

“Nokta” olan “Mutlak BEN”, insan adı altında, beyin ile “M”e bürünmüş ve böylece dünyası oluşmuştur!

“Esmâ terkibi” diye geçmişte adlandırdığımız, beyin kabiliyet ve istidadı ile “M”lenen “nokta”, buradan, yapı elverdiğince, kendindeki kudreti açığa çıkartmaktadır her an!

Bu yüzdendir ki, “M”lilerin dünyası bellidir! Değiştirilemez!

Evcilik oynamak için yaratılmış olanı baskıyla hakikat ehli yapamazsın! Baskı kalktığında kendi “M”sinin gereklerini ortaya koyacaktır!

Onun için demiştir ki sahabe, “Yâ Rasûlullâh, senin yanındayken neredeyse melekleri hissedeceğiz ama yanından uzaklaşınca dünyamıza dönüyoruz!”

Dünyasından geçemeyenin hakikat ilmi dedikodudan öteye geçmez! Dedikodu sohbetleriyle de hakikat yaşanmaz!

“Nokta”ndaki kudret için yaratılmışsan, sana, evcilik oynamaktan vazgeçip, “M”inden arınıp; dedikodu, gıybet, yalan, dolan, iftira dünyasından uzaklaşıp, Hakikat ilminin kemâliyle âlemleri ve Allâh kullarını seyretmek kolaylaşacaktır.

Bu amaçla var olmamış isen, “M”li dünyanda, her an bir önceki senden açığa çıkanların sonuçlarını yaşamakla ömrün basîret körü olarak devam edecektir!

“M”lerin dünyası yüzünden “nokta”daki kudretten mahrum kalmayanlara ne mutlu..

AHMED HULÛSİ

15 Kasım 2007

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Öz’ün Seyri - Seyri Süluk ve Aşk
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:37 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Öz’ün Seyri - Seyri Süluk ve Aşk

Seyru Süluk

Süluk, bir yola, bir mesleğe girmek demektir. Meslek aynı kökten gelir ve gidilen yol anlamına gelir. Yola girene salik denir. Özel manada seyri süluk, tasavvuf yolculuğu veya manevi yolculuk anlamına gelir.

Batıni-tasavvuf anlayışında hakikat yolculuğu değişik basamaklardan geçilerek gerçekleştirilir. Şeriatte helâl olan tarikatte haram, tarikatte helâl olan hakikatte haramdır. Meselâ kısas şeriatte helâldir, tarikatte haramdır.[1] Tasavvufçulara göre tasavvuf dinin içyüzü ve ruhudur.

Şeriat kapısı

    Şeriat kapısı hakikat yolculuğunun ilk ve en düşük basamağıdır. Dinin şekil ve uygulama ile ilgili kurallarını belirler. Bu mertebe seyr-ilallah, (Allah'a yolculuk) olarak isimlendirilir.

Şeriat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki benim" dir.

Tarikat kapısı

    Tarikatlar Tasavvufun somut organize olmuş halidir. Tasaavuf (saf ve kamil insan olma) düşüncesi alıştırma ve tekrarlamalar (tarikat terbiyesi ve zikirler) ile olgunlaştırılır. Sufiye göre şeriat kabuktur. Amaç öz kabul edilen tasavvuf yoluna (tarikat) ulaşmaktır. Buradaki seviye seyr billah (Allah ile birlikte yürümek) tir.

Tarikat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki de senin"dir.

Marifet kapısı

    Marifet Allah’ı tanımaktır. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ve fakr (herşeyden vazgeçme) ile ele geçer. Bu mertebe seyr fillah, fena fillah (Allah'ta yolculuk, Allah'ta kaybolma, En-el hak ve Hulul seviyesine ulaşma olarak kabul edilir.

Marifet seviyesindeki ana fikir "Ne benimki var ne seninki" dir.

Hakikat kapısı
    Salik'in geri dönüş yolculuğudur. Kişinin hakikatlere vasıtasız ulaştığı, kalp gözüyle bilgi aldığı kabul edilir. Bu makam mürşitlik makamıdır ve salik'in ulaştığı hakikat bilgisini geri dönüp isteyen (mürid)lerine aktardığı makamdır. Bu seviye seyr anillah (Allah'tan yolculuk), fark badel cem" (birleştikten sonra ayrılma) gibi ifadelerle anlatılır.

Hakikat seviyesindeki ana fikir "Ne sen varsın, ne ben", "herşey O'dur" anlayışı, yani Vahdet-i vücud'tur.

Aşk‬ insanda yaşanır, hayvanda olmaz demek onun bedenle ilgisi olmadığını, suretsiz bir hissediş olduğunu anlatır. Aşkın yaşı yoktur. ‪#‎Sevgi‬ yaşayan, âşık olan ne kendinde yaş hisseder ne de muhatabının yaşını görür. Dolayısıyla da beden kayıtlarının ötesinde yaşar.

‪#‎Allah‬ seni severse sana çok seveceğin birini karşına çıkartır. O sevgiyle bedenini yaşını unutur cehenneminden çıkarsın. Sevdiğin gerçekte O.

Öz’ün Seyri

Oysa bu boyuttaki zaman, “an”ın sürekliliğidir! Diğer bir deyişle zaman kavramı bu boyutta geçersizdir!

Bunlar hep, sonsuz ve sınırsız varlığın kendindeki mânâları seyri durumunu anlatan hususlardır...

Göz boyutundan çıkıp, gözün algılama kapasitesini aşıp da, bilimsel ve düşünsel olarak yaklaşabilirsek...

Varlık âleminin; algılayamadığımız alt boyutlarında, santimetrenin milyarda biri kadarlık dalga boylarından, kilometrelerce uzunluğundaki dalga boylarına kadar, sayısız fakat her biri, bir mânâ ifade eden dalga boylarından oluşan bir yapı olduğunu fark ederiz. Bu yaratılmışlar boyutudur. “Efâl” âlemidir!..

Bunların her biri kendine has mânâlar ihtiva eder. Bu mânâlar, kendilerini algılayacak yapılar tarafından algılanır. Algılayamayacaklar tarafından da “gayb” hükmü ile gizli kalırlar!.. Bu “mutlak gayb” değil, “muzaf gayb”dır!.. Yani, “göresel gayb”...

Biz, özümüzü ne kadar tanıyabilirsek, ne kadar beş duyu ve beden kaydından soyutlanıp, orijinimizi derinliklerimizde bulup, tanıyıp, değerlendirebilirsek, o oranda varlıktaki gaybî mânâları çözmeye başlarız.

Öte yandan bu mânâları gerçekte seyreden ise, biz değil, mutlak varlıktır!

Gerçekte bu seyir, “TEK’in SEYRİ”dir!

Tek bir “an”lık seyirdir bu!

“An”dan sonra an, “dem”den sonra dem vardır sanmayalım!

“An”, Tek’tir!.. “Dem”, Tek!..

O “an”, Tek “dem”! Amma... Değerlendirebilecek olan “saflaşmış bilinç” noktasında kendimizi bulabilirsek!

Dedik ki;

“Kendindeki sayısız mânâları seyretmeyi diledi ve o mânâlara uygun sûretleri meydana getirdi.”

Nerede?..

Buna, “ilminde” diyebiliriz ancak... Eğer mutlak gerçeği dile getirmek gerekiyorsa!

Elbette, bu kelimelerin mânâlarını iyi anlamak lazım!.. Bu, meydana getirilen “sûretler”, seyretmeyi dilediği “mânâların sûretleri”dir...

Burada, “sûret” derken, “fiziki sûret” anlamayalım! Buradaki sûret, “mânânın sûreti”dir. O sûretleri meydana getiren, “Musavvir”dir!..

Bu, sonsuz ve sınırsız varlıktan söz ederken, O’nun kendinde seyretmek istediği mânâlar derken, şu Dünya’yı ve üzerinde yaşayan 3-5 milyar insanı düşünmeyelim.

Sadece galaksi boyutunda, yüz milyarlarla ifade edilen güneşler, bunların uyduları ve bunların her birinde var olan sayısız mânâlar söz konusudur. Bütün bunlar sadece bu galaksidendir!.. Bir de bu galaksi gibi milyarlarla galaksi söz konusudur. Ayrıca insanın bedeninde var olan milyarlarla atomun her birinin kendine has mânâsı ve yapısı söz konusu olduğu gibi, galaksi boyutunda da, evren boyutunda da sayısız ve sınırsız varlıklarda var olan, sayısız ve sınırsız mânâlar söz konusudur.

İşte bu ilimle görebilirsek “An” kelimesinin ifade ettiği anlam içinde, “Dehr” kavramı içinde, öyle bir anlam mevcuttur ki, bu boyutta insan, “anılası bir varlık” bile değildir!

Aşk aynalanır yaşayandan; taklit edilmez! Taklit bilinçlidir, "sen" taklit edersin. Aynalamada sen olmazsın, bir'leştiğin kadarıyla akar sana.

‪#‎Aşk‬ bilincin devredışı olduğu bir akıştır gönülden gönüle, gözden öze! Yanan kalpten sıçrayan kıvılcımın tutuşturduğu yürekteki ateştir aşk.

‪#‎Mevlana‬ Şems'ten aynalamıştır aşkı. ‪#‎Deccal‬, aşk Resûlü İsa önünde tuzun suda eridiği gibi erir, hadise göre. Benlik, sadece aşk ile erir!

"Allah dilediğini kendine seçer" âyeti, aşk ile benliğini eritip, varlığında kendinden gayrı olmadığını yaşattıklarını, anlatır.

Ali k.v.nin " görmediğim Allah'a kulluk etmem" sözü aşkın dile gelişidir. Âşk yaşamı, her yüzde Allah'tan gayrını görmeme yaşamıdır.

---oOo---

Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır.

Seyri sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer.

Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer.

Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır. Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmiş iseler, Efendimizin edebine uyarak elde etmişlerdir.

Büyük veli Seriy es-Sakati: (k.s):

"Edeb, aklın tercümanıdır."8 demiştir. Demek ki herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz. İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz.

Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve hâlifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz.9

Arifler: "Önce usul, sonra vusul" demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır.

Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş:

"Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız."10

Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.

Edeb, kalbte, sözde ve fiilde olur

Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir. Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allahu Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve onun vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allahu Teala’yı zikretmekten ibarettir.

Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur:

"Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s): "gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur" derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur."11

Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir. Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur.

Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır. Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.

İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah’a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar:

"Edep Yâ Hû!"

---oOo---

Terbiye, bir insanın bütün hayatını ve amellerini ilgilendirir. Akıllı bir insan buluğ çağından ölene kadar Cenab-ı Hakk'a ve halka karşı sorumludur.

Güzel kulluğun ve güzel ahlakın bir sonu yoktur. Kâmil mümin, her gün güzel kulluğu ile Yüce Rab-bine yaklaşır; buna terakki denir.

Bu terakki, kalp ile olur.

Terakki, manen ilerlemek, meleklerin alemine yükselmek ve ilâhî huzurda kabul görmektir. Ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl gibi manevî latifeler, bu terakkiden nasibi alır.

İnsandaki manevî latifeler terbiye edilip temizlenince, insan gerçek insan olur; dinin hakikati anlaşılir İslam bütün güzelliği ve inceliği ile yaşanır ve böylece insanın yer yüzünde Allah (c.c.)'ın halifesi olmasının hikmeti ortaya çıkar.

Bu işleme tasavvufta manevî terbiye veya "seyr-u sülük" ismi verilir.

SEYR-U SÜLÜK NEDİR?

Tasavvufta seyir cehaletten ilme, kötü huylardan güzel huylara, kendi varlığından geçip Hakk'ın varlığına doğru harekettir. Sülük ise, Hakk'a ermek için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevî, kalbî, ruhî yolculuk ve ahlakî eğitimdir. (Ankaravi, Minhacu'l-Fukara, 51; M.Ali Ayni, Tasavvuf Tarihi, 105; Tehanevi, Keşşafu Istıhâtı'l-Fünûn, II, 686 (Sülük maddesi).)

Seyr-u sülük, insanın, kalbinin, ruhunun, nefsinin ve diğer manevî cevherlerinin eğitiminden ibarettir. Bu iş, kalpten başlayıp hayatın her yanını içine alan bir eğitimdir. Asıl maksat, kendini ve Rabbi-ni. tanımaktır. Birinci adım, gafletten uyanmaktır. İkinci adım, insan için çizilmiş yola adım atmak ve hedefe doğru yol almaktır. Sonuç, kâmil insan olmaktır.

Kur'an'da zikredilen "tezkiye" ve "mücahede" ile ariflerin bahsettiği seyr-u sülük aynı şeydir.

Tezkiye, manevî kirlerden arınmaktır.

Mücahede, nefsi ilâhî edeplerle süslemek ve Allah (c.c.) huzurunda kabul görmek için gayret etmek ve bu yolda her şeyini ortaya koymaktır. Bütün mesele, Allah (c.c.) adamı olmak için karar verip yola çıkmaktır.

Bu yol, tek başına gidilecek kadar kolay ve rahat bir yol değildir. İnsanın önünde şeytan, nefis ve dünya gibi üç büyük engeli vardır. Bunlarla birlikte insanı saran bir sürü afet ve tehlikeler mevcuttur. Öyle ki, bu yolda günahlar kadar bazen ibadetler bile insan için bir afet olmaktadır.

Kıldığı namazları, çektiği zikirleri, yaptığı hayırları ile kendini beğenen, kibre düşen, insanları küçümseyen ve sonunun kesin cennet olduğunu düşünen nice kimseler, sonuçta zarar etmiştir.

Kulluğun edebini bilmeyen kimse asıl hedefine eremez. Gösteriş hastalığına yakalan insan, diliyle Allah (c.c.) derken kalbiyle Allah (c.c.)'tan uzaklaşır.

Manevî terbiyenin merkezinde mürşid vardır. Terbiye şeklini o belirler ve takip eder. İnsanı terbiye etmek, peygamber mesleğidir. Bunun için manevî terbiyenin Hz. Peygamber'in (s.a.v) getirdiği edep üzere olması şarttır.

Terbiyeden maksat, fıtratı değiştirmek değil, onu güzele yönlendirmektir. İnsandaki kötü huyların iyi huylarla değiştirilmesi mümkündür. Kamil insanlar içinden seçilen kamil mürşidler, kendilerine tabi olan kimseleri -Allah (c.c.)'ın izniyle-önce gafletten uyandırarak işe başlamaktadırlar.

Bunun için manevî terbiyede tövbeden sonra en önemli vazife zikirdir.



Kaynak:
Ahmet HULUSi
Semerkand

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:34 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok




Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, rahat rahat yataklarınızda uyumaz, Allâh Allâh diyerek çırılçıplak dağlara fırlardınız

“Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, rahat rahat yataklarınızda uyumaz, Allâh Allâh diyerek çırılçıplak dağlara fırlardınız.”

İfadesi Hz. Rasûlullâh’ın haşyetine işaret eder. Ve, kendisindeki o haşyeti dile getiriştir.

“İçinizde ‪#‎Allah‬’ı en çok bilen benim. En çok korkan da benim!” demesi de, haşyete işarettir.

Buradaki korku, haşyettir. Korku, bildiğimiz Allâh’ın sopasından korkma değildir. Hadiste ona işaret ediyor.

Yeryüzünde, Hz. Muhammed’den daha iyi, daha yüksek vahdet ehli olabilir mi? Onun bahsettiği en yüce durum işte bu haşyettir.

Ama, hayalindeki “tanrı”na “Allâh” etiketini yapıştırıp ona, Allâh diyenler, haşyetin ne olduğunu bilmezler. Onlara göre en yüksek mertebe aşktır.

Muhabbet, temeli ile ikilik ve şirktir. Tâ ki, aşkın en son noktası ikiliği kaldırır. O noktaya kadar hep ikiliktir, muhabbet! Zaten, haşyeti duyan kişide ikilik kalmaz! Çünkü, “Hiçlik” noktasındadır. Haşyetin sonucu; O azamet ve kibriyâ önünde hiç olduğunu hissediştir.

− Haşyet, Mardiye’de mi hissedilir?

− Mutmainne’de onun ilk hâlleri hissedilir, yaşanır. Radiye’de kemâle erer. Mardiye’de tam haşyet yaşanır. Mardiye’de ve Sâfiye’de belli olur.

− Bu haşyet duyulmaya başlandığında çok büyük acılar da yaşanır mı?

− Sen o haşyeti her zaman duyamazsın zaten... O ancak, bir namazda iken ve kendini o konuda yoğunlaştırdığında hissettiğin bir olaydır. Haşyet duymana rağmen beden duruyor, varlığını sürdürüyor. Beden ortadan kalkmıyor ki! Beden ortadan kalkmadığı gibi, bedenin dünyası da yaşamını sürdürüyor.

− Bu yaşam sürerken, yapılan fiillerin yanlışlığının farkına vararak bu sistem içinde korkuların yaşanması olacak mı?

− Olacak tabii!

− Peki, bunlardan sıyrılmak zikirden, ibadetten, Hacc’dan..?

− Şimdi bakın! ‪#‎Zikir‬, arabanızın deposunu benzinle doldurmaktır. Ama, arabayı hedefine götürmek yol bilgisi ister. Yolu bilmiyorsan, hangi yoldan nereye gideceğini bilmiyorsan, arabaya ne kadar benzin doldurursan doldur. Hatta, arkasına benzin dolu tank bağla istersen!

Önemli olan ilimdir!

Zikir, ilmin gelişmesi için gereklidir. Zikir hedef değildir ama, onsuz bir yere varılmaz. İlerleyemezsin! Mümkün değil! Ne kadar yol bilirsen bil, arabanın deposunda benzin yoksa çakıldın kaldın bir yerde.

Ben, “DUA VE ZİKİR” isimli kitabımda yazdım. Zikir istemek için bana gelmenize gerek yok ki! Bu kitabımda ben, herkesin neler yapabileceğini yazıyorum. Benim, kitaplarımda tüm bunları yazmaktan amacım, insanlar beni aramak gereğini duymasınlar, beni aramak mecburiyetinde kalmasınlar.

Gerekli olan tüm bilgiler kitaplarda var. Dolayısıyla beni aramanıza gerek yok!

---oOo---

İsa a.s. İki doğumdan sözetmiş. 1. Dünyaya 2. Semaya. Beden Dünyaya doğar, sonra "insan" ise semaya/melekûta doğar. ‪#‎Aşk‬ ta doğar! Ne demek?

Kendini beden kabullenmiş, bedenin kendi otomasyonu ile çalışan ve sonunda toprağa karışacak varlık olduğunu hissetmeyen bu bilgiyle gider. Kendisini beden kabullenenin tek doğumu vardır. Aşk'a doğan ise ikinci doğumu tadar ve Dünyadayken dünya kayıtlarında arınmış yaşar.

Aşk yaşayandan kopyalanır istidadı olanca. Öğrenilmez okunarak ya da dinlenerek. Aşk serhoşları vardır ateşteki demir misali. Aşk olan vardır.

İhlâs Sûresini ancak aşk yaşayanlar "okur". Aşk şarabı kimini ‪#‎Allah‬ serhoşu yaparken, kimine de Dünyadayken ölümü tattırır. Melekûtta yaşar.

Benlik zincirlerinden kurtulmadan AŞK olamazsın, aşkı yaşayamazsın. Kabullerin uçmana engel prangalarındır. Dünyan değerliyse aşkı unut!


Ahmet HULUSi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Evrensel Öz ve Özümüz
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:32 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Evrensel Öz ve Özümüz


Hayvan, "insan"lık bilgisi edinmekle "insan" olmaz!
Bana bunu yaptırtan Allah'tır, demen seni cehenneminden çıkartmıyacaktır. İblis de öyle demişti!
İnsanlar arasındaki ilişkinin frekans boyutunda yürüdüğünü göremiyen bilim; insanın da gerçekte frekans yapı olduğunu farkedemez!
Bilim, beyinin frekans çözen frekans paketi olduğunu çözemediği sürece yabanda dolaşacaktır.


kitap:Hz.Muhammed Neyi Okudu

Evrensel Öz ve Özümüz

İnsanın, asla evrenden söz edemeyeceğini; “Evren” ismi altında anlatılmak istenen şeyin, ancak ve sadece kesitsel algılama araçları beş duyuya dayanan “insanın evreni” olduğunu anlatmıştık...

Daha sonra da, “madde” diye bir şeyin gerçekte var olmadığını; “madde” tespitini dahi beş duyuya dayanan algılama araçlarının yaptığını; başka algılama araçlarının da başka “madde”ler tespiti yapabileceğini açıklamaya çalışmış; ve her algılama aracına GÖRE değişen sayısız “madde” âlemleri vardır; ki onlar, bize göre, hep “madde ötesi” âlemlerdir, demiştik...

İnsan, beş duyu verileriyle evreni tanıyamayacağına göre; insan, evren içi bir varlık olduğuna göre; evrende her şey, madde ötesi dalgalardan ya da kuantsal yapıya dayanan çeşitli frekanstaki, çeşitli anlamları kapsamında bulunduran birimler olduğuna göre; bu takdirde özü itibarıyla “İNSAN” nedir?

Gözden öze yönelebilenlere, gözden öze geçebilenlere, beyinlerini beş duyu verileriyle bloke olmaktan kurtarıp, derin ve kapsamlı düşünce yoluyla, madde sanısından “Evrensel Öz”e doğru, bilim artı sezgi gücüyle kullanabilenlere göre...

Evrende mevcut olan her birim, yapısına ve algılama aracına göre yer aldığı katmanda, tüm evrensel öz değerlere sahiptir. “Evrensel öz”e sahip bulunan her birim, kendi algılama araçlarının oluşturduğu katmanda yaşadığı sürece, o katman kendi “madde” dünyası olarak mevcuttur; diğer katmanlar ise, “yok” hükmünü alır, algılama aracının kapasite yetersizliği dolayısıyla!

Gerçekte, evrende mevcut bulunan her şey, aynı özden meydana geldiği için, ister “Yaratan Güç” denilsin, ister günümüz deyişiyle “Salt Bilinç” diyelim bu evrensel kudret ve ilim, holografik bir biçimde, evrenin her katmanındaki her birimin her noktasında, aynı şekilde mevcuttur!

Evrene, aynı özden meydana gelmiş değişik terkiplerdeki sayısız türün algılama araçlarından bakışı bir yana koyup da; tüm algılama araçlarının kapasitesine sahip tek bir algılama aracıyla, Özden yapıya doğrultusunda bakabilirsek, algılarız ki; canlı, sonsuz, sınırsız, ilim ve kudret sahibi, kendi varlığı dışında başka bir şeyden söz edilmesi mümkün olmayan “TEK”ten başka bir şey mevcut değildir; ki artık siz, “O”na ne isim isterseniz veriniz!

Bugünkü bilimsel değerlendirmeler, geçtiğimiz binlerle yıllık süreç içinde mevcut olmadığı için, o günün gözden öze yönelenleri, beş duyunun kesitsel verileri üstüne, beş duyu ötesi algılama sistemlerini de devreye sokarak, bu gerçeklere önemli ölçüde ulaşmışlar; ancak ne var ki, kendi lisanları ile, “mecaz yollu” bu gerçekleri dile getirmişlerdir.

“Evrenin tek bir ruhtan meydana geldiğini”, “her şeyin varlığının bu tek ruh ile mevcut ve devam etmekte olduğunu”, “insanın, özünde mevcut olan bu ruhu, dışarıda aramasının boş bir şey olacağını” vurgulayan öze ermişler, ne yazık ki kendilerini gözle sınırlayanlar tarafından anlaşılamamışlardır.

Evren, özü itibarıyla tek ve tümel bir bilinç ve güç olduğuna, gerçekte sonsuz-sınırsız yapısına ve her birimin kendi ilmi ve kudretiyle, ve gene kendi varlığıyla var olduğuna göre; insan için evrenin gerçeğine vardırıcı tek yol, gene insanın kendi bilinci ve özüdür.

İster tüme varış; ister tümden geliş sistemleriyle hareket edelim, öncelik hep “tüm”dedir! “Tüm”ü bilmezseniz, bilmediğinize varamazsınız! “Tüm”ü bilmezseniz, tümden gelim olanaksızdır! Öyle ise her koşulda, öncelikle bilinmesi zorunlu olan “TÜM”dür!

“Madde”miz, beş duyu verilerine göre mevcut olan bir katman olduğuna göre; algılama araçları değiştikçe “maddeler” de değişeceğine göre; bu hükmü veren bilinç, kesinlikle anlaşılır ki madde değildir!..

Bilinç, madde olmadığına göre; “Evrensel Öz”den meydana gelmiş, “Evrensel Öz”le mevcut, ancak yapısını henüz değerlendiremediğimiz, meçhul frekanslı dalga boyudur!

Ve bu gerçeğe göre biz, evrendeki -göz boyutuna gore- milyarlarca galaksiden bir galakside, yüz milyarlarca yıldızdan birinin bir uydusunda yaşamakta olan, milyarca bedenden bir et-kemik beden değil; varlığını “Evrensel Öz”den alan ve “O” öz ile var olan bir bilinç titreşimiyiz!

Beş duyu sınırlamaları dolayısıyla, “madde” diye isimlendirdiğimiz her şey dahi, değişik frekanslardaki ışınsal yapıdan başka bir şey değildir!...

Ne var ki, “Evrensel Öz”ü holografik bir biçimde varlığında bulunduran; ve hatta o “Evrensel Öz”ün mevcudiyetiyle var olan; holografik bir biçimde öz sahibi ışınsal yapı olan varlığımıza, bizden öncekiler “RUH” adını takmışlardır.

Öyle ise, insan için, “yok olma” anlamında “ölüm” asla söz konusu olmayıp; olay, kişinin bilincinin, madde boyutundan holografik ışınsal beden boyutuna sıçramasıdır; ya da eskilerin tanımlamasıyla; “Ruhlar âlemine geçiş” söz konusudur... Ve bu holografik ışınsal özellikli beden için, ışınsal evrende, eriştiği algılama kapasitesiyle, bu kapasiteye bağlı katmanda sonsuza dek yaşam mevcuttur.

Ahmed Hulusi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kâbe ve İnsan
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:29 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Kâbe ve İnsan

Uzun bir yolculuktayız…

Büyük bir kervan içinde akıp gidiyoruz. Her şey akıyor, çocukluğumuz, gençliğimiz, yaşlılığımız, dostlarımız, düşmanlarımız…

İçinde yaşadığımız dünya, nehirler, dağlar, bulutlar, gezegenler, yıldızlar, galaksiler, bütün âlem… Hiçbir şey durmuyor…

Yönsüz yolculuk bir savrulmadır, bir kopuş. Bu sonsuz hareket içinde sahih bir yön edinmek ve oraya yönelmek bu yüzden önemli.

Müslümanın yönü Kâbe’dir, yönelişi orayadır. Ve eğer güç yetirebilirse hayat yolculuğunda yolunu bir kez oraya düşürmelidir.

Aklımız ermeye başladığında fark ettiğimiz ilk şeylerden biri sürekli bir akış hali. Durduramadığımız, asla durduramayacağımız bir yolculuk devam edip gidiyor. Her şey ayarlanmış, her varlık bir program dahilinde akıyor, bir şeye, bir yere gidiyor.

İlk insan, ilk yolculuk

İnsanın yolculuğu ilk insanla yani babamız Âdem a.s.’la başladı. Cennet’ten başladı. Şeytanın ilk babamızla anamızı aldatması ile yol gözüktü. Yüce Mevlâ, onların tevbesini kabul buyurdu. Ama ilâhi takdir onları cennetten çıkartıp dünyaya yerleştirdi.

Âdem a.s. ile Havva validemiz ve onların neslinden gelecek olan bütün insanlar artık yeryüzünde yaşayacaklardı. Yüce Mevlâ’nın ahlâkını, yani göklerin ve yerin taşıyamadığı o yüce emaneti temsil edeceklerdi. Hem de baş düşmanları şeytanın amansız tacizleri altında…

Bir ömür yeryüzünde yaşayacaklar, ocak yuva kuracaklar, çoluk çocuk yapacaklar, kâh ağlayacak kâh gülecekler, ahiret hayatını burada kazanacaklar, nihayet ölümle dünya hayatlarını bitireceklerdi. Onların neslinden gelen bütün çocukları da benzeri bir hayatı yaşayıp dünyadan göçecekler, sonunda da büyük bir mahkemede hesap verip Rablerine döneceklerdi. Bu yolculuk işte o zaman bitecekti.

Yüce Mevlâ hükmünü vermişti. Bundan geri dönüş yoktu. Öyle de oldu.

Âdem a.s. ile Havva validemiz yeryüzüne indirildi. Tevbelerine devam ediyorlardı. Kim bilir Kur’an -ı Kerim’de haber verilen o içli yakarışlarını kaçıncı kez tekrar ediyorlardı:

“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Sen bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen muhakkak hüsrana uğrayanlardan olacağız..” (Araf, 23)

Dualar ediyor ve secdelere kapanıyorlardı. Secde ediyorlardı ama yöneldikleri bir kıbleleri var mıydı?

Yedi kat semada bulunan meleklerin ve haklarında bilgi sahibi olmadığımız diğer sema ehlinin bir kıblesi vardı. Yüce Mevlâ’ya kulluklarını yaparken ona yöneliyor, onun etrafında tavaf ediyorlardı. Rasul-i Ekrem s.a.v ., Miraç gecesinde onu görmüştü. Yedinci kat semada Arş-ı Âlâ’nın tam altındaydı. İbrahim a.s. ile orada görüşmüştü. Sonra içine girip namaz kılmış ve hakkında şöyle buyurmuştu:

“Her gün ona yetmiş bin melek girer ve kıyamete dek geri dönmezler.” (Taberî, Tefsir, 15/13-14)

Etrafında binlerce meleğin sürekli olarak tavaf ettiği yedinci kat semadaki bu mabedin adı “ Beyt-i Mamur”du . Tûr Suresi’nde Rabbimiz’in üzerine yemin ettiği Beyt-i Mamur…

Peki yeryüzüne indirilen Âdem a.s. ile Havva validemizin ve onlardan gelecek neslin bir kıblesi, yönelecekleri bir yer olmayacak mıydı?

Yeryüzünün ilk evi, ilk şehri

Âdem a.s. ve Havva anamız, yeryüzüne indirildiklerinde hiçbir yerleşim emaresi yoktu. Ama Kâbe-i Muazzama’nın yeri belliydi. Yüce Mevlâ, Âdem a.s.’a yerini bildirdi ve meleklerle birlikte inşaatını yapıp tamamladı. (Kurtubî, Tefsir, 2/ 120-121 )

Böylece yeryüzünde insan için kurulmuş olan ilk ev Kâbe-i Muazzama oldu. Yüce Rabbimiz, ilk evin Kâbe, şehirlerin anası demek olan Ümmü’l – Kurâ’nın ( En’am , 92), bir nevi dünyanın başşehrinin de Mekke olduğunu bize bildirmiştir:

“Yeryüzünde insanlar için konulmuş olan ilk ev, Mekke’de olandır; alemlere bereket ve hidayettir.” ( Âl -i İmran, 96)

Hz. Âdem a.s. ve ona tabi olanlar namazlarını kılarken, ibadetlerini yaparken Allah’ın evi olarak Kâbe’ye yöneldiler, Yüce Mevlâ’ya itaatlerini ifade etmek için onun etrafında dönerek tavaf ettiler.

Kâbe-i Muazzama, insanın yeryüzündeki varlığıyla aynı geçmişe sahiptir. İnsanı dağınıklıktan kurtarmak ve tevhide, bir ve tek olana ulaştırmak için alemlerin sahibi tarafından insanoğluna ihsan edilmiştir.

İnsanın her günkü hayatında yönünü belirleyen ve hayatın merkezine yerleşen ilâhî bir unsur, sanki göklerden yeryüzüne uzatılmış bir kurtuluş merdivenidir.

Ayette ifade buyurulmuştur: Kâbe-i Muazzama sadece yeryüzü için değil, bütün alemler için berekettir. Hem maddi anlamda, hem de manevi anlamda berekettir. Aynı zamanda o, bütün alemler için hidayettir. Arz’dan Arş’a yükselen manevi bir koridor gibi cazibesine ya da yörüngesine girenleri Yüce Mevlâ’ya ulaştıran bir hidayettir.

Adem a.s.’dan sonra Kâbe

Zaman su gibi akıp gidiyordu. Âdem a.s.’ın çocuklarından Nuh a.s.’ın yaşadığı dönem geldi. O da insanları Allah’a kulluğa davet etti. Çoğunluğu bu daveti reddedince büyük bir tufan meydana geldi. Yeryüzünü sular kapladı. İşte bu esnada bütün şehirler olduğu gibi Mekke de su altında kaldı. Kâbe-i Muazzama yıkıldı, yeri belirsiz hale geldi.

Yıllar sonra Yüce Mevlâ İbrahim a.s.’ı peygamber olarak gönderdi. Kâbe’nin temellerini bulup ortaya çıkarmak ve onu inşa etmek için İbrahim a.s.’ı, onun vefakâr eşi Hacer anamızı ve sadakatli oğlu İsmail a.s.’ı seçti.

O sıralarda İbrahim a.s. Ürdün taraflarında yaşıyordu. Oğlu İsmail a.s. yeni doğmuştu. Yüce Mevlâ’nın emri gereği genç hanımı Hacer validemizi ve kundaktaki İsmail a.s.’ı yanına alıp yola çıkması gerekiyordu. İbrahim a.s ., ilk hanımı Sare anamızı Ürdün’de bırakıp yola çıktı. Vahyin kılavuzluğunda yol alarak nihayet Mekke’ye ulaştı.

İbrahim a.s. ve Kâbe’nin yeniden inşası

Mekke o sıralar çölün orta yerinde ıpıssız bir yer. Etrafı güneşten kavrulmuş dağlar, orta yerde bir düzlük, kızgın kumların üzerinde üç insan; başka hiç kimse yok… Bütün insanlık için görevlendirilmiş üç insan… Başka kimsenin farkında olmadığı, olamayacağı bir görev için buradaydılar. Kendilerinden sonra gelecek her bir insan namına büyük bir yük altındaydılar. Bunca yola ve çilelere bütün insanlık için katlanmaktaydılar.

İbrahim a.s. bunun farkındaydı. Ya Hacer validemiz? Ya koynundaki bebek? Daha sonra bunu mutlaka anlayacaklardı. Ama o an, yani İbrahim a.s.’ın Hacer validemizi koynundaki bebekle o çölün orta yerinde bıraktığı an, büyük ihtimalle bunları bilmiyorlardı. Ama Hacer validemiz biricik eşine, gönlü merhametle dolu Allah’ın Nebisi İbrahim a.s.’a iman ediyordu.

İbrahim a.s. o yumuşak, o merhametli peygamber, değerli eşini ve kundaktaki yavrusunu çölün ortasında bırakıp geri dönmüştü. Hacer validemiz peşinden koştu. Kendilerini bırakıp nereye gittiğini sordu. Sorusunu üç kere tekrarlamasına rağmen bir cevap alamadı. Çünkü İbrahim a.s. cevap veremeyecekti. İçindeki yangını göğsünde söndürecekti ama cevap vermeyecekti. Sonunda Hacer validemiz, “Bunu Rabbimiz mi sana emretti?” diye sorunca, İbrahim a.s. sadece “evet” diyebildi. Bu Hacer validemize yetiyordu. “O zaman git, O bizi zayi etmez.” diyordu. İşte Kâbe’nin yeniden inşası ve namazın hayata ikamesi için seçilen kadın böyle bir imana sahipti.

Çölün ortasında kundaktaki yavrusuyla tek başına kalıyordu da, Rabbi istediği için gönül hoşluğuyla razı oluyordu. Sığınacağı bir evi yoktu, yatacağı bir döşeği de… Sadece birkaç öğünlük yemeği ve suyu vardı.

Ne eşsiz sadakat, iman ve tevekkül!.. Şu ahir zamanda buna ne kadar muhtacız…

Bunca çile neden?


İbrahim a.s. Hacer validemizden uzaklaştıktan sonra bir tepeciğin üzerine çıktı. Oradan Kâbe’nin temellerinin bulunduğu yeri görüyordu. Ama Hacer validemiz O’nu göremiyordu. İşte tam oradan Kâbe’nin temellerinin bulunduğu yere yönelip Yüce Mevlâ’ya şöyle dua etti:

“Ey Rabbimiz! Neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harimin’in yanında çorak bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, bunu namazı ikame etmeleri için yaptım…” (İbrahim, 37)

Demek ki bunca yolculuk, bunca hasret, bunca çile namazı ikame etmek için… Namazı ikame etmek ne olabilir? Günlük hayatın merkezine namazı, yani Allah’a secdeyi yerleştirmek… Kâbe’ye, Allah’ın evine yönelerek O’nun huzurunda olduğumuzun farkında olmak… Tayin edilen vakitlerde ve cemaatle eda etmek. Diğer bütün işlerimizi namazın etrafında örgülemek . İşte namazı ikame etmek bu…

Yüce Mevlâ, her bir insanın dünyasını ve ahiretini ilgilendiren bu görevi İbrahim a.s.’a, Hacer validemize ve İsmail a.s.’a vermişti. Yüce Mevlâ sanki bu hadisenin hiç unutulmamasını istiyordu. İnsanların aklından çıkmasın diye duyan herkesin içini yakacak bir hatırayla Kâbe-i Muazzama’yı ortaya çıkartıyordu. İşte bunun için Hacer anamız kundaktaki bebeğiyle ıpıssız çölün ortasında bıraktırılıyordu.

Safa ve Merve tepelerindeki hatıra

Kısa zamanda azık da su da bitti. Bebeğe verecek bir damla süt bile gelmez oldu. Ana yüreği bebeğinin ağlamalarına dayanabilir miydi? Aramaya başladı; bir o tepeye, bir bu tepeye koşuyordu. O sıralarda küçük birer tepecikti Safa ile Merve. Safa tepesine çıkınca bir su kaynağı veya gelip geçen birini görebilmek ümidiyle etrafa bakıyordu. Bir taraftan da uzakta yatan bebeğini gözetliyordu. Bir şey göremeyince kendinden geçercesine Merve tepesine yöneliyordu. İki tepenin arasındaki düzlüğe ulaşınca eteklerini toplayıp hızlıca koşuyor, tepeye doğru tırmanırken yavaşlıyordu. Bebeğinin ağlama sesi geldikçe telaşlanıyor ve koşuyordu.

Bir o tepeye bir bu tepeye altı sefer yapmıştı. Ama ümit verici hiçbir emare gözükmüyordu. Merve tepesine doğru tırmanmıştı; bu yedinci seferiydi. Etrafta yine hiçbir şey yok. Tam o esnada bir ses duydu. Baktığında bebeğinin yakınında bir melek duruyordu. O, Cebrail a.s.’ dan başkası değildi. Yeri eşeledi ve oradan su kaynamaya başladı. Hacer validemiz büyük bir telaşla onu avuçlayıp testisine doldurmaya koyuldu. Suyun boşa akmasını istemiyordu. Onun Zemzem olduğunu, Yüce Mevlâ’nın önce onlara ve daha sonra bütün insanlığa ihsan ettiği bereketli bir kaynak olduğunu nereden bilecekti?

Bir gün Rasul-i Ekrem s.a.v. Hacer anamızın bu halini anlatırken şöyle buyurmuştu: “Allah İsmail’in annesine rahmet eylesin, eğer onu avuçlamasaydı kaynayan bir pınar olacaktı.”

Hacer validemiz sudan içti ve çocuğunu emzirdi. Cebrail a.s. ise ona şu müjdeyi veriyordu: “Zayi olmaktan sakın korkma! Burada Allah’ın evi vardır. Bu bebek ve onun babası onu yeniden inşa edecekler. Allah onun ehlini zayi etmez.” (Buharî, Enbiya 12; Sünen-i Beyhakî , 5/98)

Herkes davetli


Yüce Mevlâ, Hacer validemizi yavrusuyla birlikte korudu, büyüttü. Geçen kervanlardan Mekke’ye gelip yerleşenler oldu. Derken küçük bir kasaba haline geldi. Daha sonra Allah’ın takdir ettiği bir günde İbrahim a.s ., Mekke’ye geldi ve oğlu İsmail a.s. ile Kâbe’nin temellerini ortaya çıkartıp inşasını yaptı. Mekke ahalisi İbrahim a.s.’a tabi oldu. Onunla birlikte Kâbe’ye yönelerek Yüce Mevlâ’ya kulluklarını yaptı.

Bir gün İbrahim a.s. bütün insanlığı hacca davet etmekle görevlendirildi. Tabii ki Allah Tealâ tarafından… Bu olay, Kur’an-ı Kerîm’de şöyle ifade buyuruldu :

“Bir zamanlar İbrahim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut. İnsanlar arasında haccı ilân et! Gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan yorgun argın develer üzerinde gelsinler!.. ” (Hac, 26-27 )

İbrahim a.s.’ ın yapmış olduğu bu daveti Yüce Mevlâ yer ile gök arasında bulunan herkese hatta taşlara, ağaçlara, topraklara varıncaya kadar her şeye işittirdi. Bu davete bütün varlıklar “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” diyerek itaat etti. (Hakim en- Nisaburî , el-Müstedrek ala’s – Sahihayn , 2/421, 601)

Yoluna gücü yeten herkes davetliydi artık. Kâbe’yi ziyaret etmek için atılan her adım, harcanan her kuruş ibadet olarak yazılıyordu. Hem de farz bir ibadet… Hacca veya umreye gitmeyi arzulamak, niyet etmek, sohbetini yapmak, derdine düşmek, kısaca Kâbe’yi ziyaret uğruna herhangi bir şey yapmak insanın yapabileceği en mübarek amel olarak kaydediliyordu.

Dışarıdan bakıldığında bir seyahat; doğru… İnsan zaten bir yolcu değil mi? Zaten büyük bir kervan içinde akıp gitmiyor mu? Hep mekân değiştirip durmuyor mu? İşte Yüce Mevlâ kulunun bu en önemli özelliğini ibadete çevirmiş. Her bir adımına mükâfat ihsan eylemiş. Evini ziyarete gelenleri anasından doğduğu gün gibi bütün günahlarından temizleyeceğini vaat etmiş. Misafirleri olarak maddi-manevi ikramlarla onları geri göndereceğini haber vermiş…

Son Nebi ve Kâbe


İbrahim a.s.’dan sonra her zaman olduğu gibi toplumda çeşitli yozlaşmalar oldu. Gelen nesillerin bir kısmı İbrahim a.s.’ın yolunu terk etti, putlara tapmaya başladı ve Kâbe-i Muazzama’nın etrafını putlarla doldurdu.

Allah Tealâ , İbrahim a.s.’ın torunları arasından son elçisini gönderdi. Muhammed Mustafa s.a.v.’i Mekke topraklarında nübüvvetle görevlendirdi. Yirmi üç sene içerisinde şirk alameti olarak ne varsa hepsini temizledi. Mekke, Medine ve bütün Arap yarımadası Kâbe’nin sahibine iman eyledi. Bu hidayet halka halka genişlerken, Efendimiz s.a.v. insanı kemale erdirecek bütün hakikatleri ve ibadetleri müminlere öğretti.

Hicretin onuncu senesiydi. Bu senenin, Rasul -i Ekrem s.a.v.’in dünyadaki ömrünün son senesi olduğunu kim bilebilirdi? Allah’ın dinini insanlığa tebliğ yolunda hiç kimsenin tahammül edemeyeceği çilelerle, mücadelelerle dolu peygamberliğinin yirmi üçüncü yılıydı.

Onuncu yılın Zilkade ayında Rasul -i Ekrem s.a.v. hacca gideceğini ilan buyurdu. Bu haber her tarafa yayıldı. Yürüyebilen veya binekli olarak yola çıkabilecek olan herkes hazırlıklarını yapıp Medine’de toplanmaya başladı.

Rasul-i Ekrem s.a.v ., Medine’ye hicretten sonra altı yıl Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret edememişti. Altıncı yıl çıkmış olduğu umre yolculuğu, Mekke’deki müşriklerin engellemesi sonucu Hudeybiye’de son bulmuştu. Efendimiz s.a.v. Hicret’ten sonra ancak yedinci yılda Kâbe’yi ziyaret edebildi.

Mekke’de toplam üç gün kalabilmişti. Umresini tamamlayıp geri döndüğünde Mekke’deki müşrikler, ertesi yıl Mekke’nin fethedileceğini nereden bileceklerdi?

Hicretin sekizinci yılında Mekkeli müşrikler Hudeybiye anlaşmasını bozunca Efendimiz s.a.v. büyük bir orduyla Mekke’yi fethetti. Hemen peşinden çevre kabilelere doğru fethi genişletti. Bu esnada Mekke’ye otuz kilometre kadar bir mesafede bulunan Cirane’den bir umre daha yaptı.

Hicret’in dokuzuncu yılında Rasul -i Ekrem s.a.v. Medine’de kaldı. Hac için Hz. Ebu Bekir r.a.’ı görevlendirdi. Hicretin onuncu yılında da hep birlikte hacca gitmek için hazırlıklara başlandı. Bu Allah Rasulü’nün dünya gözüyle Kâbe’yi son ziyareti olacaktı. Bundan dolayı daha sonra bu ziyarete Veda Haccı ismi verilecekti.

Efendimiz s.a.v. Hicret’ten sonra iki umre yapmıştı. Şimdi hac için yola çıkıyordu. İslâm’ın beşinci şartı olan hac ibadetini yapacaktı. Bu esnada hac ibadetinin önemini ve ne şekilde yapılacağını da ümmetine öğretecekti.

Yüce Mevlâ ayetlerini inzal buyuruyordu:

“Yeryüzünde insanlar için konulmuş olan ilk ev, Mekke’de olandır. Mübarek kılınmış ve bütün âlemler için hidayet olmuştur. Orada apaçık deliller ve İbrahim’in makamı vardır. Beytullah’ı haccetmek, yoluna gücü yetmek şartıyla bütün insanlar üzerine Allah’ın hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmran, 96-97 )

İhram


Rasul-i Ekrem s.a.v ., Medine’de toplanan yüz bini aşkın müslümanla Zilkade ayının sonlarına doğru yola çıktı. Medine’nin yakınında bulunan ve Medine’lilerin mikat yeri olan Zülhuleyfe’de ihrama girdi. İki rekât namaz kıldı ve telbiye getirdi:

“Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk: Buyur Allahım emrine geldim. Buyur Allahım , senin ortağın yok. Hamd sana. Nimet de hükümranlık da senin. Senin hiçbir ortağın yok.”

İhrama girmek, normalde helal olan birçok şeyi kişinin kendisine haram kılması demektir. Giyinmeden traş olmaya, koku sürünmeden yüzü örtmeye, yeşillik koparmaktan avlanmaya varıncaya kadar birçok şeyden el etek çekmek demektir. Adeta harem topraklarında Allah’ın misafiri olarak ölümü ve ahireti yaşamak… Zorunlu ihtiyaçlarla yetinip, çoğunlukla ibadetle, tefekkürle, tezekkürle meşgul olmak demektir.

Tavaf


Rasul-i Ekrem s.a.v ., etrafında yüz binden fazla Sahabi ile Mekke’ye ulaştı. Benî Şeybe kapısına kadar ilerledi. Kâbe’yi görünce ellerini kaldırıp dua etti. Sonra rida denilen ihram bezinin üst kısmının bir tarafını sağ omzunu açıkta bırakacak şekilde koltuğunun altından geçirip sol omzuna attı ( ıztıba ). Doğruca Hacer-i-Esved’in yanına gitti. Gözyaşlarını tutamıyordu. Ellerini yaslayıp onu öptükten (istilâm) sonra şöyle söyledi:

– Bismillâhi Allahu Ekber . Ey Allahım ! Sana iman ederek (geldim); Kitabını ve Rasulü’nün sünnetini tasdik ederek (geldim).”

Efendimiz s.a.v. tavafa böyle başlamıştı. Biz de O’nun gibi tavaf yapmalıyız. Kâbe’nin etrafında dönmenin, Allah’a itaatin en üst seviyede ifadesi olduğunu bilerek tavaf yapmalıyız. Hacer -i Esved’i öpmek mümkün olmayınca, uzaktan ellerimizi kaldırıp “ Bismillâhi Allahu Ekber ” diyerek istilâm etmeli ve tavafa başlamalıyız. Allah Rasulü’nün gözyaşlarını hatırlayarak gönlümüzün ve gözümüzün nurlanmasını dileyerek başlamalıyız.

İbn Ömer anlatıyor: “ Rasulullah s.a.v. Hacer -i Esved’i istikbal etti ve sonra istilam etti. Sonra da iki dudağını üzerine koyup uzun uzun ağladı. Döndüğünde Ömer’i yanında gördü o da ağlıyordu. Şöyle buyurdu: Ya Ömer, burada gözyaşları dökülür.” (Sahih-i İbn Huzeyme , 4/212)

İbn Abbas r.a. anlattı: “Nebi s.a.v. şöyle buyurdu: Allah, kıyamet gününde Hacer -i Esved’i diriltecek; onun gören iki gözü ve konuşan dili olacak da, kendisini istilâm edenlere dosdoğru olarak şahitlik edecek. ( Tirmizî , Hac 113; Sünen-i Beyhakî , 5/75)

Rabbimiz’e gönlümüzü açıp: “Ey Rabbim! Sana iman ettiğim için geldim. Bu evi mübarek kılanın sen olduğuna iman ederek geldim. Kitabında yer alan ve Rasulün İbrahim a.s.’a yaptırmış olduğun davete icabet ederek geldim. Rasulün Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.’in sünnetine uyarak geldim. Onlar nasıl evini tavaf ettilerse, onların izlerine basarak onların yolundan gitmek için geldim.” diyerek nice hayırlı insanların ve binlerce meleğin arasında tavaf ettiğimizden asla şüpheye düşmemeliyiz.

Sa’y

Tavafı tamamladıktan sonra Rasul -i Ekrem s.a.v ., Safa tepesine yöneldi. Oraya yaklaşınca Safa ve Merve’nin Allah’ın şiarlarından (mübarek kıldığı sembollerden) olduğunu bildiren Bakara 158. ayetini okudu. Üstüne çıkınca Kâbe’ye doğru döndü ve oraya bakarak tehlil ve tekbir getirdi:

– “Allah’dan başka ilâh yoktur. Tektir. Eşi ve ortağı yoktur. Hükümranlık O’nun, hamd , O’na mahsus. Diriltir, öldürür; her şeye kadirdir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yok. Vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti. Toplanmış olan bütün kabileleri, tek başına bozguna uğrattı.”

Bir müddet dua ettikten sonra Safa tepesinden Merve tepesine doğru yürümeye başladı. İki tepe arasındaki düzlüğe ulaştığında hızlıca ve salına salına koştu. Merve tepesine yaklaşınca yine yukarıdaki ayeti okudu ve tepeye varınca Kâbe’ye dönerek tekbir ve tehlilde bulundu. Dua yapıp Safa tepesine doğru döndü.

Allah nasip eder de hacca veya umreye gidersek, Hacer validemizi mutlaka hatırlamalıyız. Safa ile Merve tepeleri arasındaki sa’y (hızlı yürüyüş, koşturma) onun bir hatırasıdır. O kendisinden sonra gelen bütün insanlık için bir görevi üstlenmişti, namazı hayata ikame etme görevini. Bu görevi yerine getirmek için Ürdün’den Mekke’ye hicret etti. Bebeğiyle yapayalnız çölün ortasında hayat mücadelesi verdi.

Safa tepesinden Merve tepesine koşturup durması, Kâbe’yi yeniden inşa edecek olan bebeğinin hayatta kalması içindi. Yeryüzünde kılınan her namazda Hacer anamızın, İbrahim ve İsmail a.s.’ ın hakkı ve hatırası vardır. Bizim için o çilelere katlanan Hacer anamızın çektiği ıztırabı bizim hissetmemiz mümkün değildir. Ama sa’y yaparken Hacer anamızı hatırlayarak onunla koştuğumuzu düşünebiliriz. İsmail a.s.’ ın ağlama seslerini hayal edebiliriz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in Hicret’ten yedi yıl sonra etraftan seyreden Mekkeli müşriklerin bakışları altında büyük bir hasret ve iştiyakla burada sa’y ettiğini düşünebiliriz. Böylece bir anlamda namazın hayata ikamesi hususunda verilen mücadelelere katılmış oluruz.

Safa ile Merve arasında sa’y etmek sadece yürümek veya koşmaktan ibaret değildir. Onlar, Allah’a davetin, O’na kulluğun ve bu uğurda çekilen çilelerin şahitleridirler. Bunun için Yüce Mevlâ şöyle buyurmuştur:

“Şüphe yok ki Safa ile Merve, Allah’ın şiarlarındandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.” (Bakara, 158)

Vakfe


Rasul-i Ekrem s.a.v., Zilhicce’nin sekizinci günü Mina’ya çıktı. Orada bir gece kalıp ertesi gün Arafat’a hareket etti. Orada veda hutbesini irad buyurduktan sonra, öğle vaktinde öğle ile ikindi namazlarını birleştirerek kıldı. Sonra Rahmet tepesinin eteğine gelerek devesini kayalıklara yaklaştırıp Kâbe’ye doğru yöneldi. Ellerini kaldırıp duaya başladı. Güneş batıp sarılığı gidinceye kadar uzun bir süre duaya devam etti. Allah’a imanını ve teslimiyetini dile getirdi. Bol bol tevbe etti. Her türlü kötülükten ve musibetten O’na sığındı.

Arafat meydanı, hac yolculuğunun son noktasıdır. Gidişin noktalanıp dönüşün başladığı mekândır. Orası adeta saatlerin durması, derin bir ömür muhasebesinin yapılması gereken bir yerdir. Günahların döküldüğü ve ilâhi lütufların çekildiği bir yer. Herkesin kendi derdine yandığı bir yer. Yeryüzünün her köşesinde alev alev yanan gönüllerin niyazlarını bir araya getirdikleri bir meydan…

Orada Mevlâ’ya yükselen tevbelerin ve niyazların arasında herkes kendi derdine düşmeli, günahına yanmalı, gözünü etraftan kurtarmalı, sadece Rahman’a yalvarmalı. Ömürde belki de bir daha nasip olmayacak olan bu ânı , sadece Yüce Mevlâ’ya niyaza ayırmalı.

Veda zamanı

Rasul-i Ekrem s.a.v., güneş battıktan sonra Müzdelife’ye hareket etti. Ertesi gün Mina’da şeytan taşladıktan sonra kurbanlarını kesti ve Kâbe’ye doğru yolculuğuna devam etti. Ziyaret tavafından sonra tekrar Mina’ya çıktı. Üç gün peş peşe Mina’da ikamet buyurduktan ve bu günler içinde her gün üç mahalde şeytanı taşladıktan sonra Kâbe’ye döndü. En sonunda veda tavafını yaptı.

Veda tavafından sonra Efendimiz s.a.v. Mekke’den ayrıldı. İbadetlerimizi nasıl yapacağımızı kendisinden öğrenmemizi ve nasıl ibadet ediyorsa öyle ibadet etmemizi tavsiye ediyordu. Şöyle buyurmuştu:

“ Menâsıkınızı ( Hacc ve umre ile ilgili ibadetlerinizi) benden alın; bilemiyorum, belki de bu hacdan sonra hac yapamam.” (Müslim, Hac 310)

. . .

İlk insandan itibaren yeryüzü ehlinin kıblesi olan Kâbe-i Muazzama, müslümanların sadece ibadetlerinin değil, hayatlarının ve anlayışlarının da kıblesidir. Âdem a.s.’ dan Muhammed Mustafa s.a.v.’e kadar bütün peygamberler bu hakikatin şahitliğini yapmışlardır. Günlük yaşantımızda yerini alan Beytullah’ı dünya gözüyle ziyaret etmek dinimizin beş temel şartından biridir. Onu ziyaret etmenin insana neleri kazandıracağı, ziyaret etmeden asla anlaşılamayacak hakikatlerdendir.

Diller donuk, gönül yanık, kelimeler aciz kalıyor. Yüce Mevlâ kullarına Kâbe’nin sıcaklığını, ziyaret esnasında ihsan ediyor. Bunu yaşamak lazım. Gücü yeten herkesin ömründe bir kez olsun yaşaması lazım…

Yön ve Yönelmek Neden Önemli?

Yüce Mevlâ’nın mekânı yoktur. Ne mekân, ne zaman, hiçbir şeyle sınırlı değildir. Çünkü yeri ve zamanı yaratan O’dur . Yaratılmış olan bütün varlıklar ise sınırlıdır; hepsine bir mekân tayin edilmiştir. Melekler gibi manevi varlıkların, insanlar gibi hem maddi hem manevi yönü olan varlıkların ve dağ-taş gibi tamamen maddi varlıkların da bir mekânı vardır. Dolayısıyla bütün varlıkların bir yön’ü vardır. Mekânı ve yönü olmayan tek varlık Allah Tealâ’dır .

Şuurlu varlıkların ve tabii ki bunların arasında insanın anlayışında, hissedişinde mekân ve yönün çok büyük önemi vardır. İman ettiği Yaratıcı’yı görmek, O’na yönelmek, hatta mümkün olsa dokunmak ister. Halbuki Yüce Mevlâ, zamandan da mekândan da münezzehtir. Bunun için Yüce Rabbimiz, kullarının fıtratlarına uygun olarak görebilecekleri, dokunabilecekleri, yönelebilecekleri bir mekânı kendisini temsil etmek üzere evi olarak tahsis etmiş ve bereketlendirmiştir.

Melekler, cinler ve insanlar, Allah Tealâ’nın sonsuzluğuna ve sınırsızlığına iman ederler. İbadetlerini ise kendilerine verilmiş olan bedenleri ve ruhlarıyla yaparlar. Meleklerin bedenleri nurdan, cinlerin dumansız ateşten ve insanlarınki ise topraktan yaratılmıştır. Her birisi sınırlı varlıklarıyla, kendilerine tayin edilmiş olan mekânlarda ibadetlerini yaparlar ve ibadetlerini yaparken mutlaka bir tarafa doğru yönelirler.

Ne tarafa yönelirlerse yönelsinler, hakikatte Yüce Mevlâ her an onların karşısındadır. Bununla birlikte onlara mekân ve yön anlayışını veren Yüce Mevlâ, kullarına lütufta bulunmuş ve anlayışlarına uygun olarak kendisini temsil eden bir mekâna onları yönlendirmiştir. Ona yönelmeyi ve onu ziyaret etmeyi kendine yönelme ve kendini ziyaret etme olarak kabul buyurmuştur. Onu ziyarete gelenleri kendi misafirleri olarak isimlendirmiştir. Sema ehli için bu mekân Beytü’l -Mamur’dur. Yeryüzüne indirilen insanoğlu için de göklerdeki Beytü’l -Mamur’un tam izdüşümü olan Kâbe-i Muazzama’dır. Rasul-i Ekrem s.a.v.’in ifadesine göre Beytü’l-Mamur’dan bir şey düşecek olsa, yeryüzünde tam da Kâbe-i Muazzama üzerine düşecek kadar aynı hizada kılınmışlardır.



Mehmet IŞIK , Semerkand Dergisi, Aralık 2005.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Bi-Rabbihim
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:26 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Bi-Rabbihim

Kur’ân-ı Kerîm’de “B” harfi kadar öncelikli ve O’nu “OKU”mada, çok önemli bir anahtar olan “Bi-Rabbihim” tanımlaması üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Zira bu husus ne kadar anlaşılırsa, Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı inceliklerin fark edilmesi de o kadar kolaylaşacaktır.

“Bi-Rabbi-HİM”, her birimin özünde mevcut olan ve Esmâ terkibi şeklinde açığa çıkan Rubûbiyet boyutuna işaret ederken, “Bi-Rabbi-KE”,sendeki isimler bileşimi hâlinde açığa çıkan, özündeki Rubûbiyet boyutunu dillendirmektedir.

Rabbihim=Rablerine, yani Rabb-ül âlemîn’e işaret ederken, Bi-Rabbihim=Onların Özlerinde, Hakikatlerinde mevcut olan, o boyuttan -mertebeden- her birinde tasarruf eden Rubûbiyet (Rab’lik) kuvvesi anlamını taşır.

Ancak bundan dolayı da, kesinlikle parçalanma, yani ayrı ayrı Rab’ler anlaşılmamalıdır!

Bütün, ampul filamanlarına gelen elektrik aynıdır; Rubûbiyet boyutunun genel anlamına örnek olarak... Filamanlar ise birimi oluşturan Allâh isimleri bileşimi, yani Esmâ terkipleri misalidir... 1967 yılında yazdığım “TECELLİYÂT” isimli kitabımda anlatmıştım bu konuyu. Oradan okuyabilirsiniz.

Konuya bir örnek: “Kadr” Sûresi’ni hatırlayalım...

“Tenezzelül Melâiketü ver Rûhu fiyha Biizni Rabbihim min külli emr”

“Melekler ve Ruh Onda tenezzül eder, Rablerinin izni ile her hükümden…” (97.Kadr: 4)

“RUH” her ne kadar, yalnızca kişinin ölüm ötesi bedeni gibi anlatılmışsa da, Kurân’daki esas işareti, “o şeyin mânâsı, taşıdığı anlam” şeklindedir!

Buna göre, “insanın ruhu” denildiğinde, insanın varlığını meydana getiren Esmâ terkibinin ihtiva ettiği genel anlam, anlaşılır. Nitekim halk dilindeki “ben senin ruhunu okurum” deyimi de bu anlamla paraleldir.

“KADR” nedir; gökten inen(!) Kadir nasıl iniyor?.. Bu konuya daha sonraki yazıda devam etmek istiyorum!

Bu arada dikkatimizden kaçmasın:

“…ahızün Bi-nasıyetiha...” (11.Hûd: 56) âyeti de Rabbin tasarrufunun alında (beyinlerde) açığa çıktığına işaret eder!

“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ B-illâh” vurgulamasını da şimdi bir düşünün bakalım... Acaba niçin bu zikir çok önemli ve insana, neden, neler kazandırıyor?

İşte Kurân’da geçmekte olan “Bi-rabbihim” zamiri, bize göre, daima birimlerin Rabbi hükmünde olan; onların varlıklarının hakikatini meydana getiren, “Esmâ terkibi” oluşunu vurgular. Bu konu daha geniş olarak 1985 yılında yazmış olduğum “İNSAN VE SIRLARI” kitabında “Rab” ve “Rubûbiyet” bölümlerinde anlatılmıştır. Rabb-ül âlemîn ifadesi ise Küllî anlamda Rubûbiyet mertebesini ifade eder ki, tüm Esmâ terkiplerinin varoluşu bu mertebeden aldıkları kuvve ile mümkündür zerreler boyutunda.

Burada da gördüğünüz üzere, belli kelimelerin başına gelen “B” eki konuyu bambaşka boyutlara ve anlamlara taşımaktadır.

Evet, şimdi de konumuzla ilgili başka bir önemli noktaya dikkat çekelim.

“B-illâhi” diyerek yemin etmeyi men ederlerdi eskiler; niye?

Çünkü anlamı, “varlığımdaki ALLÂH adına konuşuyorum ki!..” diyedir de ondan!

İş böyle ise, gerçekten, bu anlamın getirisinin ve götürüsünün idrakinde misiniz acaba? Ne dediğinizin farkında mısınız böyle yemin ettiğinizde?

Bütün bunlar neyi gösteriyor?..

İnsanın vehmettiği, var sandığı, dışarıdaki, ötesindeki bir tanrıya yönelmek yerine; kendi hakikatindeki Allâh isimlerinin işaret ettiği kuvvelere yönelerek, onları aktive etmeye çalışması gerçeğini gösteriyor! İbadet denen bütün çalışmalar bunun içindir…

Kişinin kendi hakikatindeki Allâh isimlerinin özellikleri yanı sıra, ötesindeki bir tanrı kavramını kabul etmesi “ŞİRK” diye anlatılan olgunun ta kendisidir!

İnsanların birbirinden yardım, şefaat dilemesi, veya Rasûlullâh veya manevî büyüklerden yardım dilemesi; onların kendisi gibi “KUL” olarak var olup, ne var ki kendisinin açığa çıkaramadığı kuvveleri onların ortaya koyabildiklerini fark etmesi suretiyle olursa, bu “şirk” olmaz!

Ama, ötede bir tanrı kabul ederken, kendi hakikatini inkâr ederek; kendini mahlûk, karşısındakini Hâlık gibi görerek bunu uygularsa, bu “şirk” olur.

Burada önemli olan, kendindekini fark edip, kullanamadığını bilerek, karşısındakinden yardım istemektir.

Tanrılaştırmadan!..

Normal yaşamda herhangi bir konuda, birisinden yardım-şefaat istemek ne ise, manevî konularda da olay aynıdır!

Ne var ki gelecek yardım, asla kişinin fıtratını değiştirmez; özündeki açılım (isimler bileşimi) müsaadesi kadarıyla gerçekleşebilir.

İstediğin yardım, istidat ve kabiliyetini değiştirmez... İstidat ve kabiliyetin kapsamı kadarıyla yardımcı olabilir! Ki buna “illâ Bi-izni-h” denmiştir Âyet’el Kürsî’de!

Duan, zikrin, arzun buna devam ettiğin sürece kabiliyetini arttırır; ama kestiğin anda eski hâline döner!.. Buna “himmet” de derler.

Himmetini daimî tutmalısın ki kabiliyetin artsın; istediklerin, istidadın kadarıyla gerçekleşsin.

Rasûlullâh veya bir başkasından yardım istediğinde, o kişi bu yardımı yapabilecek kapasitedeyse ve buna rağmen sana beklediğin yardım ulaşmıyorsa, o kişiye karşı değişik duygular içine girme; olayı, kapasitende, fıtratında ara!

“Bi-rabbihim” ifadesiyle vurgulanan Esmâ terkibin kesinlikle herkesten farklıdır ve bir eşi daha yoktur. Bu sebeple de kimse kimseye örnek olmaz ve kimse kimsenin yolundan Rabbini tanıyamaz!

Bu Dünya’ya bir Şahı Velâyet Hz. Âli dahagelmez!.. Eğer onun gibi olmak için dua ediyorsan, bu gerçekleşmez! Bil ki aynı tecelli iki defa oluşmaz!


İstek konusunda da haddini bilmek şarttır; her konuda olduğu gibi!

Hiç kimse GİBİ olmaya çalışma; zira bu mümkün değildir! Kendin ol, ilminin azamisini kullanarak!

Fıtrat konusunu çok iyi anlamak gerek!

Herkesin bir fıtratı vardır ve bu asla değişmez! Yani doğum süreci içinde kendisinde oluşan Allâh isimleri özelliklerinin bir bileşim şeklinde beyinde programlanması!

Bu yüzden, “can çıkmadıkça huy çıkmaz” demişlerdir!

Bu yüzden, “yedisinde neyse yetmişinde de odur” demişlerdir!

Testi, hikmeti Hûda içindekini sürekli üretir! Kiminde şerbet vardır, kiminde bulaşık suyu!.. Astrolojik tesirler ise, testileri zaman zaman eğen kollardır! O zamanlarda, testide ne varsa o dökülür; süslü görüntülü testilerde ne bulunduğu da, o zamanlarda anlaşılır!

Bu şaşılacak bir şey değildir!

Algılayabildiğimiz dünyamızda ne varsa, en sevdiğimizden en tiksindiğimize kadar, hepsi de ismi “ALLÂH” olanın, kendi Esmâ’sıyla yaratmış olduğu birimlerdir...

Cennetin cennetliği veya cehennemin cehennemliği birimin yapısına GÖREDİR! Zebânîlere GÖRE cehennem cennettir; pislik böceğine GÖRE de dışkı içinde yaşamak cennet!

Yaratıkların tümü de, “GÖRE”sel olarak değerlidir veya tiksindiricidir! Birine göre en sevgili gelen, diğerine göre en tiksindirici olabilir!

Sendekini seversin, karşındakinde!

Sendeki yoksa karşındakinde, ondan hoşlanmaz ve onunla bir arada olmayı istemezsin!

Zamanla değişir insan!..

Zaman içinde derûnundaki, farkında olmadığın bir kısım veriler açığa çıkınca, değer yargıların da değişir, beraber olmak istediklerin de! “Dün” senin için değerli olanlar, “bugün” artık değer ifade etmemeye başlar! Onların yerine başkaları değer kazanır indînde!

Her kuş sürüsüyle uçar! Herkes, sonunda, lâyık olduklarıyla beraber olur!

Akıllı insan, gerçekçi olur! Kendisindeki “HASİYB”, hesaba çeker onu “münker ve nekir” anlamı ile!

İlmine göre, nerede, ne hâlde, ne gibi bir yaşantı ile ömrünü geçirmekte olduğunu fark eder insan o zaman!

Yaşamımda, kendini “gavs” veya “dünyanın hâkimi” sanan kişiler gördüm... Bazıları kendisini hep Rasûlullâh veya çok yakın sahabesiyle görüyordu rüyalarında!.. Kimi akıl hastanesine gitti, kimi gün geldi bu hâlden sonra inkârları yaşadı... Kimi de o hayalle gitti bu dünyadan...

Önemli olan, ilminizi ne kadarıyla yaşamınıza geçirip; “iradenizi”, “ilminiz” doğrultusunda ne kadar “kudret”le açığa çıkarttığınızdır! Hayallerle geçen geceleriniz değil!

Yalnız geldiniz ve yalnız gideceksiniz sonsuz yaşama; bu Dünya yaşamında elde ettiklerinizle... Yaptıklarınızın sonucuna yalnızca siz katlanacaksınız; dün olduğu gibi, bugün olduğu gibi, yarınlarda da!

Kendiniz için de, tüm dostlarınız için de, muhtemelen belki de hiç göremeyeceğiniz bu garîp için de, duanızı esirgemeyin.

-----------------
Kaynak :
Ahmet HULUSi
26 Ağustos 2005
Raleigh – NC, USA

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Müminin Başına Gelen Belalar Nedendir?
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:23 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Müminin Başına Gelen Belalar Nedendir?


Belâ Niye?

Hacc’a gidecek herkese haber verin! Umreye gideceklere de haber verin! Gidenler belki gittiler, gidecekler de vardır.

Geçen defaki Hac’dan gelişlerinde söylemiştim bazı arkadaşlara.

Birçok insan, Umreden, Hac’dan geldikten sonra başlarına gelmedik belâ kalmıyor.

“Yahu bir mübarek yere gittik geldik, nereden geldi bu iş, bu belâ başımıza?” diyorlar.

Hâlbuki, bunu diyenlerin hepsi de, orada bu belâyı kendileri istediler, talep ettiler. Dualarının kabul olması ile de o belâlar başlarına geliyor...

Niye?

Çünkü, oraya gidenlerin hepsi de, Allâh’tan büyük mertebeler istiyorlar. Allâh’a yakîn elde etmek istiyorlar. Evliya, enbiyâ ile beraber olmak istiyorlar... Bunun pahası da, o belâlara katlanmak, sabretmektir!

Yüksek mertebeler sadece ibadetle, zikirle elde edilmez!.. Onun pahası belâlara katlanmaktır.

Rasûlullâh’ın bir açıklaması vardır. Buyuruyor ki:

“Belânın büyüğü Rasûllere, sonra Nebilere, sonra mertebesine göre evliyaullâha ve en azı da müminlere” diyor.

“Belâ” demek; kişinin tasfiye aracı demek! İnsanın arınması, saflaşması!

Altın nasıl ateşe atılır, saflaşır, üstündeki katkılar yanar yok olur, sonuçta nasıl saf altın kalırsa; insan da belâlarla yontulur, saflaşır, arınır.

Dolayısıyla, oraya gittiğiniz zaman, eğer yüksek mertebelere tâlip olup, bu yolda dua ediyorsanız; bilin ki, birtakım çileler, sıkıntılar sizi bekliyor. Çünkü bunlar, arınma çalışmalarıdır.

Kitabımızın birinde diyoruz ki;

“Cehennem insanlara Allâh’ın rahmetidir.”

Niye?

Çünkü o yanma dediğin olaylarla sen arınıyorsun, saflaşıyorsun! Eğer o arınma saflaşma ortamı olmasaydı, zaten cennete giremeyecektin. Senin için bir arınma ortamıdır cehennem!

Senin nefsine, şartlanmalarına, değer yargılarına ters gelen, hoş gelmeyen olaylarla karşılaşıyor; zorunlu olarak onlara katlanıyor ve bu yüzden de yanıyorsun.

Zaman içerisinde ona bağışıklık kazanıyorsun. Onu hoş görmeye başlıyorsun, yerinde görmeye başlıyorsun.

“Allâh, mâdemki böyle istemiş, böyle olsun” deyip, Allâh’tan razı olma noktasına geliyorsun.

İşte, senin arınman denen olay böyle meydana geliyor.

Her şey eğer senin sevdiğin, istediğin istikamette gelişirse, bu, aslında senin cehennemdeki yanmanı büyütür ve genişletir.

Dolayısıyla ki orada, isteklerinize çok dikkat edin!

Ya, çok güzel şeyler isteyin ama, sonuçlarına katlanmayı kabul edin. Ya da istemeyin! Ve dualarınızda;

“Yâ Rabbi, katlanamayacağımız yükten sana sığınırız. Bize vereceklerini hazmıyla ver. Bizi isyana, küfre sürükleyecek hâllerden sana sığınırız” diye dualarınıza ilave edin!

Aslında bunun benzerini birçok defa bilmeyerek de söylüyorsunuz, “Âmener Rasûlü”yü okurken. “Takatimizin dışında kalandan sana sığınırız” diyorsunuz ama, o dediğinizin farkında da değilsiniz maalesef...

Kaynak:

Ahmed Hulusi

Bu konuyu yazdır