Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Parmak Çocuk Masalı
Yazar: RasitTunca - 03-10-2019, 02:06 AM - Forum: Hikayeler - Yorum Yok



Parmak Çocuk Masalı

Bir terzinin bir oğlu varmış. Bu çocuk o kadar küçük kalmış ki, boyu bir başparmaktan fazla uzamamış. Bunun için ona "Parmak Çocuk" derlermiş.
Ama çocuğun cesareti pek fazlaymış. Bir gün babasına demiş ki:

Babacığım, ne olursa olsun ben uzaklara gideceğim!
Babası:

- Pekâlâ oğlum, demiş. Uzun bir iğne almış, lambaya tutarak ucuna balmumundan bir topak yapmış:
- İşte yol için sana bir de kılıç! demiş.

Minik terzi, kendileriyle birlikte son kez bir daha yemek yemek istemiş. Annesinin bu son yemek için neler pişirdiğini görmek üzere fırlayıp mutfağa gitmiş. O sırada yemek hazırmış. Tencere ocağın üzerinde duruyormuş. Oğlan demiş ki:
- Ne yemekler var anne?

Annesi:
- Git, kendin bak işte! demiş.

Parmak çocuk ocağa sıçramış. Tencerenin içine bakmış. Fakat boynunu pek fazla uzattığı için yemeğin buğusu onu almış, yukarı doğru uçurmuş. Bacadan dışarı çıkarmış. Çocuk buğuyla bir süre havada dolaştıktan sonra yine yere inmiş. Artık başka ülkelerdeymiş. Şurada burada dolaşmış. Bir ustanın yanında iş bulup girmiş, ama yiyecekleri pek beğenmemiş. Ustasının karısına demiş ki:
- Bayan, bize daha iyi yemek vermezseniz çıkıp giderim. Hem de yarın sabah erkenden evinizin kapısına tebeşirle yazarım:

Bol patates, bir parça et,
Kalın burda sağ selamet:

Ustanın karısı çok kızmış:
- Daha ne istiyorsun sanki bücür?.. demiş.


Bir bez parçası kapmış, çocuğa vurmak istemiş. Fakat minik terzi hemen yüksüğün altına kaçmış. Oradan dışarıya bakar, kadına dilini çıkarırmış. Kadın yüksüğü kaldırmış; çocuğu tutmak istemiş ama Parmak Çocuk bez parçasının arasına sokulmuş. Kadın bezin kıvrımlarını açıp onu ararken oğlan masanın yarığına girmiş. Başını dışarı çıkarıp:

- Ce... e... e... ustanın bayanı! diye seslenmiş.
Kadın başına vurmaya uğraşırken Parmak Çocuk çekmecenin altına kaçmış, ama sonunda kadın onu ele geçirmiş, kapı dışarı atmış.

Minik terzi yola çıkmış, büyük bir ormana varmış. Burada bir sürü haydutla karşılaşmış. Bunlar kralın hazinesini soymak istiyorlarmış. Minik terziyi görüne şöyle düşünmüşler: "Bu küçücük herif anahtar deliğinden girebilir. Bize kapıları açar." İçlerinden biri seslenmiş:
- Hey bana bak pehlivan! Bizimle birlikte Hazine'ye gider misin? Sürünerek içeri dalıp paraları dışarı atabilirsin!

Parmak Çocuk düşünmüş, taşınmış; sonunda:
- Peki! demiş.

Onlarla birlikte Hazine'ye gitmiş. Orada kapının altını, üstünü gözden geçirmiş. Aralık bir yeri olup olmadığını araştırmış. Az sonra, geçebileceği kadar genişlikte bir aralık bulmuş. Hemen içeri dalmak istemiş, ama kapının önünde duran nöbetçilerden biri onu görmüş. Arkadaşına seslenmiş:
- Şurada sürünüp duran çirkin örümcek ne? Dur şunu çiğneyivereyim.

Öbürü:
- Bırak zavallı hayvanı! demiş, sana bir zararı yok ki...

Bunun üzerine Parmak Çocuk kapının aralığından sağ ve esen Hazine'ye girmiş. Pencereyi açmış. Haydutlar bu pencerenin altında bekliyorlarmış. Paraları birer birer atmaya başlamış. Minik terzi işin en tatlı yerindeyken, kralın hazinesini görmek için gelmekte olduğunu duymuş. Hemen sürüne sürüne bir yere sokulmuş.
Kral paralardan birçoğunun eksildiğini anlamış; fakat bunları kimin çalabileceğine akıl erdirememiş. Çünkü kilitlerle sürgüler yerli yerinde duruyorlarmış. Sonra her şeyin çok iyi korunduğu da görülüyormuş. Bunun üzerine kral çıkıp giderken iki nöbetçiye:

- Dikkat edin! Paranın peşinde biri var! demiş.
Parmak Çocuk yeniden işe koyulunca, nöbetçiler içerdeki paraların kıpırdadığını tiring, tiring tiring, tiring diye sesler geldiğini duymuşlar. Hırsızı yakalamak için hemen içeri dalmışlar. Fakat bunların geldiğini işiten minik terzi daha atik davranıp bir köşeye fırlamış, üstüne altın bir para örtmüş. Hiçbir yanı görülmez olmuş. Bir yandan da nöbetçilerle alay olsun diye: "buradayım!" diye seslenirmiş. Nöbetçiler sesin geldiği yana koşarken o da başka bir köşeye kaçıp, başka bir paranın altına saklanır: "Hey... Buradayım ben!" diye bağırırmış. Bu kez nöbetçiler oraya seğirtirlermiş. Oysa Parmak Çocuk üçüncü bir köşeden seslenirmiş: "Hey... burdayım, burda!" Böylece onları deliye çevirmiş, yorulup gidinceye kadar adamları Hazine'nin içinde oradan oraya koşturmuş, durmuş. Sonra da paraların hepsini birer birer dışarı atmış. Sonuncuyu olanca gücüyle  fırlatmış, kendisi de daha atik davranarak bu paranın üzerine sıçramış; onunla birlikte pencereden aşağı inmiş. Haydutlar kendisinden pek hoşnut kaldıklarını söylemişler:

- Sen pek müthiş bir kahramansın, bizim elebaşımız olur musun? demişler.
Parmak Çocuk onlara teşekkür etmiş, fakat önce dünyayı görmek istediğini söylemiş. Paraları bölüşmüşler. Minik terzi bunlardan bir tek metelik istemiş. Çünkü daha fazlasını taşıyamıyormuş.

Sonra kılıcını yine beline bağlamış; haydutlara "iyi günler" demiş, yola koyulmuş. Birkaç ustanın yanında işe girmiş. Fakat bu işleri beğenmemiş. Sonunda bir hana uşak olmuş ama hizmetçi kızlar ondan hoşlanmamışlar. Çünkü onlar kendisini göremedikleri halde, Parmak Çocuk onların gizlice yaptığı her şeyi görüyormuş. Tabaklardan aldıkları şeyleri, kilerden aşırdıklarını hancıya haber verirmiş. Bunun üzerine kızlar:
- Alacağın olsun, sana gösteririz! demişler. Ona bir oyun oynamaya karar vermişler.

Bir süre sonra hizmetçilerden biri bahçede otları biçerken parmak çocuğu otların yanında hoplayıp zıplar görünce, onu da birlikte biçmiş, otlarla birlikte büyük bir beze bağlamış, gizlice ineklerin önüne atmış. Bu hayvanlar arasında iri, kara bir tanesi varmış. Parmak çocuğu incitmeksizin otlarla birlikte yutmuş. İçerisi çocuğun hoşuna gitmemiş. Çünkü burası kapkaranlıkmış. Işık da yanmıyormuş. İnek sağılırken Parmak Çocuk içerden seslenmiş:
Fıştık fıştık fişte,

Doldu kova işte!
Ama süt sağılırken çıkan gürültüden bu ses duyulmamış. Sonra ev sahibi ahıra girmiş:

- Yarın şuradaki inek kesilecek! demiş.
Bunu duyunca Parmak Çocuk korkmuş. Avazı çıktğı kadar bağırmış:

- Önce beni çıkarın... İçinde ben varım!
Adam bu sesi duymuş ama nereden geldiğini anlayamamış:

- Neredesin? demiş.
Parmak Çocuk:

- Karanın içindeyim! demiş.
Adam bundan bir şey anlayamamış, çıkıp gitmiş.

Ertesi sabah inek kesilmiş. Bereket versin hayvan parçalanırken satır parmak çocuğa dokunmamış ama sucukluk etlerin arasına karışmış. Kasap gelip işe başlarken oğlan avazı çıktığı kadar bağırmış:
- Pek fazla kıyma... O kadar çok kıyma... Etlerin arasında ben varım!

Kıyma bıçaklarının gürültüsü içinde bu sesi duyan olmamış. Zavallı Parmak Çocuk büyük bir tehlike içinde kalmış. Fakat tehlike insanların gücünü artırır, derler. Çocuk kıyma bıçaklarının arasından öyle bir fırlayış fırlamış ki kendisine bir şey olmamış. Sapsağlam kalmış ama kaçıp gidememiş. Yağlarla birlikte bir sucuğun içine tıkılmaktan başka kurtuluş yolu bulamamış. Burası biraz darcaymış. Sonra islenip kurumak üzere sucuğu bacanın içine asmışlar. Burada bir türlü vakit geçiremiyormuş. Sonunda kış gelince bacadan indirmişler. Çünkü müşterilerden birine sucuk verilecekmiş. Hancı kadın sucuğu dilerken Parmak Çocuk, boynu kesilmesin diye başını fazla uzatmayarak kendini korumuş. Sonunda biçimine getirmiş, dışarı fırlamış.
Başına türlü yıkımlar gelen bu evde minik terzi daha fazla kalmak istememiş. Hemen yola çıkmış ama bu özgürlüğü uzun sürmemiş. Boş kırlarda yoluna bir tilki çıkmış. Onu bir solukta yutuvermiş. Minik terzi:

- Aman bay tilki! diye seslenmiş, boğazınızda takılı kalan benim işte... Beni özgür bırakın ne olur?
Tilki:

- Hakkın var, demiş? Senden ne olacak ki... Babanın evindeki tavuklar için bana söz verirsen seni salıveririm!
Parmak Çocuk:

- Seve seve demiş, tavukların hepsi senin olsun. Ant içiyorum işte!..
Bunun üzerine tilki onu salıvermiş; hem de evine kadar götürmüş. Babası sevgili minik oğlunu yeniden görünce bütün tavuklarını seve seve tilkiye vermiş. Parmak Çocuk:

- Hem sana güzel bir para da getirdim!
diye yolculukta eline geçirdiği meteliği babasına uzatmış.

- Peki ama, yesin diye zavallı tavuklar tilkiye niçin verildi sanki?..
- Hay budala hay... Babana çocuğu, evdeki tavuklardan daha değerlidir de ondan!

Bu konuyu yazdır

Oku-1 İslam Kalplerin Dinidir
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 01:16 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



İslam Kalplerin Dinidir

Bir insanın ilk teslim alınacak ve hiç teslim edilmeyecek olan yeri kalbidir. Kalp, gerek madde gerekse mana olarak bütün organların, his ve duyguların merkezidir. Teslim edilmedikçe, hiçbir gücün hakim olamayacağı en muhkem ve mahrem yerdir.

Orada mevcut olanı başkasının görmesi, bilmesi, ona müdahale etmesi de mümkün değildir. Alemlerin Rabbi müstesna.

Büyükler, vücut uzuvlarının kalple olan münasebetlerini şöyle anlatırlar: “Göz insana yol gösterir, kulak gelecek tehlikeleri duyurur, dil tercümanlık yapar, eller tutar ve dokunur, ayaklar posta hizmetini  yerine getirirler. Kalp ise bir hükümdardır. Hükümdar huzur içerisinde olursa, maiyeti ve ordusu da huzur içinde olur.”

O halde insan denen bu mükemmel varlıkta, öncelikle ele alınması, tanınması, ihtiyaçları temin edilmesi ve her türlü tehlikelere karşı muhafaza edilmesi gereken, kalptir.

Burada sözünü ettiğimiz kalp, yüreğimizde bulunan nurdan bir cevherdir. Alimlerimiz bu cevhere “kalb-i hakiki” de derler.

Hakiki kalp, rabbanî, ruhanî bir lâtifedir ve insanın hakikatidir. İnsanda Rabbi’ni tanıyan, iman edip, ibadet yapmaktan zevk alan bu kalptir. Allahu Tealâ’ya muhatap olan odur. Yani nazargâh-ı ilâhidir. Allahu Tealâ’ya, kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir.

Dolayısıyla insan genel bir çerçeve içerisinde ele alındığında, yapılacak ilk iş bu lâtif, rabbanî ve ruhanî kalbin dünyevî duygulardan arındırılmasıdır. Yani yaradılışındaki saflığın kazandırılmasıdır.

Her yaratılan gibi, kalp de eksik ve muhtaç bir karakterde yaratılmıştır. İhtiyaçları, ancak Allah’ı bilmek, sevmek ve O’na teslim olmakla giderilir. Allah’ı bilmek, sevmek ve O’na ulaşmak için de, O’ndan haber getiren, O’nu sevdiren ve O’na götüren bir elçi, bir rehber ve bir yol gerekir. Bu özetin içinde ilk insandan kıyamete kadar bütün peygamberler, onların yolundan giden alimler, evliyalar ve her birinin yaşadığı, tebliğ ettiği tevhid yolu bulunur.

İşte bu yolda kalp, kendisine ulaşan haberler çerçevesinde Allah’a ve O’nun rızasına açık, gayrısına kapalı olmak zorundadır. Çünkü sadece bu ulvî gaye için yaratılmıştır.

Böyle bir kalp, ilâhi nur ve sırların merkezi olur. Böyle bir kalp, Allah’ın feyz ve bereketinin yeşerip geliştiği bir bahçedir. İlâhi güzellikleri aksettiren bir aynadır. O aynaya bakanlar, yalnız ilâhi tecellileri görürler. Kendi kalplerinin de bu lütuf ve ihsana mazhar olması için onların yoluna gönül verirler.

İşte, sadece böyle bir kalp Allah’a aittir. O kalbin sahibi de gerçek ve mükemmel insandır.

***

İnsanlığın huzuru, mutluluğu için aranan çözümler, onun kalbini huzur ve sükûna kavuşturmadıkça hedefine ulaşabilir mi?

Hayranlık duyduğumuz zengin memleketlerdeki insanların ruhî bunalımını artık bütün dünya biliyor. Filan ülkede uyuşturucu şu kadar yaygın; falan ülkede suç oranı şu kadar arttı diye her gün okuyor, izliyoruz.

Gündüz bile sokaklarında kolay kolay dolaşılamayan, manevi boşluk içindeki gençler ve çeteler tarafından esir alınmış bir şehirde zenginlik yeter mi gerçekten?

Sözünü ettiğimiz şehirler hayal ürünü yerler değil; gıptayla baktığımız zengin Batı şehirlerinden söz ediyoruz.

O şehirleri idare edenler, şimdilerde insanlarının hep ihmal edilen manevi tatminlerini nasıl sağlayacaklarını düşünüyorlar. İnsanların kalplerini nasıl huzur ve sükûna kavuşturacaklarını tartışıyorlar.

Maddi üstünlükleri sebebiyle örnek aldığımız memleketler, daha da geç olmadan insanın asıl yüzünü, ruhunu, kalbini keşfetmeye çalışıyorken, bizler de unutma çabası içinde gibiyiz.

Maddi refahı hayatımızın yegâne hedefi haline getiren, manevi terbiyeyi ve şahsiyet olgunluğunu tamamen gözardı eden bir anlayış, her geçen gün daha da yaygınlaşıyor. Çoğu zenginlerimiz servetlerine servet katma peşindeyken, fakirlerimiz de bir an evvel hangi yolla olursa olsun zengin olmanın dışında her şeyi unutmuş gibi.

Elbette maddi imkanlar herkes için önemli. Fakat iyi ve olgun insan olmanın malla-mülkle ilgisi yok. İç alemimizi, derunumuzu ihmal ettikçe, ne ahlâklı insan olmaktan söz edebiliriz, ne de iyi vatandaş olmaktan. Toplumsal barış diye bir kavramı konuşacaksak, önce kendi fıtratıyla barışık fertlerden söz etmeli değil miyiz?

Fıtrat dediğimiz kavram, başta zikrettiğimiz gibi insanın fizikî varlığının çok ötesinde manalar taşır. İmanın, sevgilerin, korkuların, taleplerin merkezi olan kalbini de içine alır. Oysa günümüz insanı bırakın o gayreti, ruhu ve kalbi olduğunu unutmuş gibi yaşı yor.

Mukaddes Kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Fahr-i Kainat A.S. Efendimiz, o manevi yanımızın olgunluğu ölçüsünde insan sayılabileceğimizi ısrarla hatırlatırken;

İmam-ı Gazalîlerimiz, İmam-ı Rabbanîlerimiz, Ahmed Yesevîlerimiz ve daha binlerce alimlerimiz ve mürşidlerimiz o manevi yanımızı en ince detaylarına kadar izah etmiş ve bize öğretmişlerken;

Biz, yeryüzünde müslüman olarak yaşayanlar, şimdi hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey duymamış gibi olabilir miyiz?

Tekrar hatırlatalım; kalp, bizi insan yapan cevherimiz, merkezimiz. Allah Rasulü A.S.’ın buyurduğu üzere, o düzelip selim hale gelince her şeyimiz düzelecek. Bozulursa da her şeyimiz bozulacak. Fikrimiz, mantığımız, düşünme biçimimiz ve hayata bakışımız… İşlerimiz, amellerimiz ve ahlâkımız… Ailemiz, sokağımız, şehrimiz ve nihayet bütün toplum…

Gerçekten Allah rızasını gözeten bütün faaliyetlerin hedefi, işte bu sebeple insanın öz varlığı, yani kalbidir. Ehl-i Sünnet çerçevesindeki tasavvufî terbiyenin de öyle.

Bazı yanlış uygulamalardan yola çıkarak, sadece ruhen ve ahlâken insanın olgunlaşmasını gaye edinen İslâmî çabaları, bir tür güç ve nüfuz kazanma veya insanları kendine göre idare etme faaliyeti olarak değerlendirmek, gerçeğe aykırıdır.

Diğer taraftan amacı güç ve nüfuz olan, insanları idare etme sevdasıyla yola çıkan her kim varsa, görüntüsü ve sözleri ne olursa olsun “islâmî” sıfatıyla tavsif edilemez.

Kalbi hedef alan hiçbir çaba, kimseye bir tepki için de olamaz. Yani mümin reaksiyoner değildir. Bir şey ispat etme, “biz varız, buradayız” deme gayesi de gütmez. Bu tavır büyük ihtimalle riyadır ve manevi kalp hastalığıdır.

Evet; İslâm kalplerin dinidir. Müslümanların derdi, hedefi ve gayesi her zaman ve her yerde kalbidir. Çünkü bütün azaların hükümdarı olan kalp ulvi vasıflara sahip olursa, bir müminin asla vazgeçemeyeceği özellikler olan adalet ve merhametle, ihsan ve lütufla, zühd ve takvayla, irfan ve ilimle donanacak.

Kalp o tertemiz fıtratını yitirdiğinde ise, şirk, riya, gurur, zulüm ve nefsin diğer bütün çirkinliklerinin istilasına uğrayacak. Neticede ebedi mahkumiyet ve zillete düşecek

Bunu bilen müminin asıl korkusu, Rabbi’nin nazargâhı olan kalbinin ifsat olması, çirkinliklerle kararıp körelmesidir. Zira Cenab-ı Mevlâ, “gözler körelmez, ama sinelerdeki kalpler körelir.” buyuruyor.

Mümin, Yüce Allah’ın İsrailoğulları’na hitaben buyurduğu şu ihtardan da ders alır: “Kalpleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi, hatta ondan da katı! Çünkü öyle taş var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi var ki, çatlar da bağrından su kaynar. Ve öylesi var ki, Allah’a olan tazimi sebebiyle yukarıdan düşüp parçalanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

İnsanlık tarihi boyunca ve bugün, katılaşmış kalp sahipleri önce kendilerinin düşmanıdır, sonra bütün insanlığın. Tarihin gördüğü bütün kıyımların, bugün yaşadığımız-duyduğumuz büyük-küçük bütün zulümlerin en temeldeki sebebi bu değil mi?

Özellikle bugün, ilâhi hakikatleri, iyiyi ve güzeli tanımayıp kabul etmeyen asrın insanı, ancak kendini perişan etmekte. Bunalımlarının asıl sebebinin, Alemlerin Rabbi’ni bilmemek, O’nu sevmemek ve O’ndan korkmamak olduğunu anlayamamakta. Yani kalbinin gerçek sahibine onu teslim etmemekte.

Artık anlamak zorundayız: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla itminana kavuşur.” (Raad/28 )

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Kaynak:

Muhammed Saki Erol, Semerkand Dergisi, Nisan 2001.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Öyle bir maneviyat sultanı oldu ki, dünya sultanları unutuldu, fakat o unutulmadı.
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 01:04 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Öyle bir maneviyat sultanı oldu ki, dünya sultanları unutuldu, fakat o unutulmadı.

Din ve dünya sultanı olan İbrahim b. Edhem hazretleri, bugün Afganistan’ın kuzey bölgesinde bulunan Belh şehrinde doğdu. Onun hayatı hakkında kaynaklarda pek çok muhtelif rivayet mevcuttur. Ancak tövbe edip zühd yoluna girmeden evvel, Belh padişahı olduğu rivayeti meşhurdur. Önceleri tahtta oturur ve pahalı elbiseler giyerdi. Ata biner, avlanmayı severdi. Onu bu düşkünlükten kurtanp ahiretini de ihya edebilmesi için, devrin ârif ve sûfîlerinden zaman zaman kendisine ibretli ikazlar yapılıyordu. Nitekim meşhur rivayete göre bir gece sarayında tahtı üzerinde uyuyakalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Tavandan tıkırtılar, gürültüler geliyordu.

– Kim o? Sarayın damında ne işiniz var, neden oraya çıktınız, diye seslendi. Sarayın damındaki zat,

– Yabancı değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum, dedi. İbrahim b. Edhem bu cevaba çok kızdı, sert bir sesle,

– Be hey şaşkın adam, damda hiç deve aranır mı, deyince, damdaki zat şu karşılığı verdi:

– Ey gafil! Sen Allah Teâlâ’yı ipek ve atlas döşekler içinde, inci ve altın tahtlar üzerinde arıyorsun ya? Bunun damda deve aramaktan ne farkı var?

ibrahim b. Edhem hemen yerinden fırladı ve adamlarını çağırıp her tarafı arattı; fakat ne sarayın damında ne de bahçesinde hiç kimseyi bulamadı. Tabii içine bir ateş düştü ve bu olayı düşünmekten sabaha kadar uyuyamadı.

Ertesi gün saray erkânı toplanmış ve divan kurulmuştu. İbrahim b. Edhem de geldi, geçip tahtına oturdu; ama hâlâ bu olayı düşünüyor, olayın mahiyetini kavramaya çalışıyordu. Birtakım devlet meseleleri istişare edilirken aniden heybetli bir adam çıkageldi. Ona ne nöbetçiler ne de muhafızlar engel olabilmişti. İbrahim b. Edhem, gelip karşısında duran bu adama kim olduğunu, burada ne işi olduğunu ve ne istediğini sordu. Adam,

– Ben bir yolcuyum. Bu handa birkaç gün kalmak istiyorum, dedi. ibrahim b. Edhem bu söze kızarak,

– Be adam, burası han mıdır ki kalacaksın? Burası bana ait olan bir saraydır, diye cevap verdi. O zat,

– Peki, bu saray senden evvel kimindi, diye sorunca ibrahim b. Edhem,

– Babamındı.

– Ondan önce kimindi, diye tekrar sordu, ibrahim b. Edhem, (Sf.17)

– Dedemindi.

– Peki, ondan önce kimindi, diye sorunca, İbrahim b. Edhem,

– Filan zatın, dedi.

– Ondan evvel kimindi, diye sorduğunda, İbrahim b. Edhem,

– Filan oğlu filanın, cevabını verdi. O zatın,

– Bunlara ne oldu, diye sordu. İbrahim b. Edhem,

– Öldüler, cevabını verdi. Adam,

– O halde bu saray nasıl senindir ki, biri gidiyor biri geliyor, dedi ve geldiği gibi geri çıktı. O anda İbrahim b. Edhem’in aklı başına geldi. Belli ki, akşam damda “deve arıyorum” diyen adam, bu adamdı. Hemen o zatın peşine düştü ve sordu:

– Sen kimsin, nereden geliyorsun? O zat da,

– Ben karada, denizde, yerde ve gökte bulunur ve Hızır olarak bilinirim, dedi.

Böylece meselenin iç yüzü de anlaşılmıştı. Bunun üzerine İbrahim,

– Biraz bekle, eve kadar gidip geleyim, dedi. Adam,

– Bu kadar bekleyemem, iş bundan daha acele, dedi ve kayıplara karıştı.

İbrahim’in gönlündeki ateş daha da arttı, derdi fazlalaştı. Gece işittiklerine, gündüz gördüklerine bir anlam veremedi. Bir gün,

– Atı eğerleyin, avlanmaya gideceğim, bakalım bu hal nereye varacak, diye emir verdi. Ata bindi, sahranın yolunu tuttu.(Sf.18) Sahrada şaşkın şaşkın dolaşıyor ve ne yapacağını bilmez bir halde bulunuyordu. Bir ara muhafızlarından ayrı düşüp uzaklaştı. Bu sırada “Uyan!” diye bir ses işitti, duymazlıktan geldi. Bu sesi ikinci, üçüncü defa işitti. Ancak her defasında işitmezlikten geldi. Dördüncü seferinde, “Başkaları seni uyandırmadan kendin uyan!” diye bir ses duydu. Bu hitabı işiten İbrahim b. Edhem, iradesi kesildi. O anda bir av peyda oldu. Onu yakalamak için atını sürdü. Bu esnada gaipten,

– Ey İbrahim! Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın, diyen bir ses işitti. Durdu, sağına soluna baktı hiç kimseyi göremedi; “Allah lânet etsin! Bu iblîs’tir!” dedi. Atını tekrar sürdü. Biraz öncekinden daha kuvvetli ve daha açık bir sesle,

– Ey İbrahim! Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın, dendi.

İbrahim durdu, sağına soluna baktı, hiç kimseyi göremedi; “Allah Teâlâ lânet etsin! Bu İblîs’tir!” dedi ve atını tekrar sürdü. Ancak bu sefer aynı sözleri atının eyeri altından işitti. İçinde bir üzüntü ve korku zuhur etti. Kendi kendine,

– Âlemlerin Rabbin’den bana bir ikaz geldi. Allah’a yemin ederim ki bu günden sonra O’na isyan etmeyeceğim. Rabbim, salih insan olmamı istiyor, dedi.

Bu hadise üzerine pek fazla ağladı, öyle ki elbiseleri göz yaşlarıyla ıslandı. Samimi bir şekilde tövbe etti. Sonra geri döndü. Bir çobana rastladı. Dikkat edince bunun, kendi çobanlarından biri olduğunu anladı. Üzerindeki altın sırmalı kaftanı çıkarıp ona verdi. Onun abasını ve başlığım kendisi giydi. Koyunlan da ona bağışladı. Tacını, tahtını bıraktı, zühd yolunu seçti ve evliyanın reislerinden oldu.

Artık İbrahim b. Edhem, gözlerini bambaşka bir âleme açmış, ilâhî bir iklimin temaşasına dalmıştı, işte bu temaşa, ondaki diğer güzellik telakkilerini tamamen silivermişti. Böylece her sabah ihtimamla giydiği saltanat elbiseleri ve göğsünü kabartan Belh sultanlığı, bütün ihtişam ve süsünü kaybetmişti. Öyle bir maneviyat sultanı oldu ki, dünya sultanları unutuldu, fakat o unutulmadı.

Kaynak:
Sufilerden Tövbe Menkıbeleri, Siraceddin Önlüer, Hacegan Yayınları.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 01:00 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok




Tasavvuf  ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz


He­de­fi Al­lah rı­za­sı olan bir ha­re­ke­tin, ilâ­hî öl­çü­le­re uy­ma­sı şart­tır. İlâ­hî öl­çü­ler, Kur’an ve sün­net­le be­lir­len­miş­tir. Kur’an ve sün­ne­tin or­ta­ya koy­du­ğu öl­çü­le­rin ta­ma­mı­na İs­lâm di­ni de­nir.

İs­lâm di­ni, iman, ilim, amel, gü­zel ah­lâk ve edep­le in­sa­nın dün­ya ve âhi­ret sa­ade­ti­ni ga­ran­ti eden ilâ­hî bir ter­bi­ye sis­te­mi­dir.

Al­lah Te­âlâ, İs­lâm’dan baş­ka bir di­ni, yo­lu, fel­se­fe ve ya­şan­tı­yı ka­bul et­me­ye­ce­ği­ni bil­dir­miş, ak­si­ne gi­den­le­rin dün­ya ve âhi­ret­te pe­ri­şan ola­ca­ğı­nı açık­ça ifa­de bu­yur­muş­tur. (Âl-i İm­rân 3/85)

Hz. Re­sû­lul­lah (s.a.v) ise di­nî ha­ya­tı­mız­da sün­ne­tin ye­ri­ni şöy­le be­lir­le­miş­tir:

“Kim, hak­kın­da bi­zim (açık ve­ya işa­ret yol­lu) em­ri­miz (ve mü­sa­ade­miz) ol­ma­yan bir iş ya­par­sa o, (ki­şi ve yap­tı­ğı amel­ler Al­lah ka­tın­da) red­de­di­lir.” (Bu­hâ­rî, İ‘ti­sâm, 20; Müs­lim, Ak­zı­ye, 17; Ebû Dâ­vûd, Sün­net, 5; İbn Mâ­ce, Mu­kad­di­me, 2)

Bu­ra­da şu so­ru­lar ak­la ge­le­bi­lir:

“İs­lâm’dan baş­ka hiç­bir şey Al­lah ka­tın­da ka­bul gör­mü­yor­sa, fark­lı isim­ler­le ha­ya­tı­mı­za gi­ren fık­hî mez­hep­le­rin ve ta­sav­vuf meş­rep­le­ri­nin du­ru­mu ne­dir? Bun­lar İs­lâm da­ire­si­nin ne­re­sin­de­dir? Eğer İs­lâm’ın bir par­ça­sı ise­ler, ni­çin fark­lı isim­ler­le anı­lı­yor ve an­la­tı­lı­yor­lar? Bu de­ği­şik isim­ler ve ekol­ler di­nî bir­li­ği boz­maz mı? Din bir­se ni­çin fark­lı yol­lar or­ta­ya çık­tı?”

Bu so­ru­la­ra kı­sa­ca şu ce­va­bı ve­re­bi­li­riz:

Bü­tün hak mez­hep­ler ve meş­rep­ler, din de­ğil­dir, di­nin in­san­la­rın akıl ve id­rak se­vi­ye­si­ne gö­re açık­la­ma­sın­dan ve uy­gu­lan­ma­sın­dan iba­ret­tir. Hiç­bi­ri di­ni tah­rip et­mez, ak­si­ne, di­ne hiz­met eder. Her iki ekol de İs­lâm’ın sü­kût et­ti­ği ve ic­ti­ha­da açık bı­rak­tı­ğı ko­nu­lar­da din adı­na söz­cü­lük yap­mış, Al­lah ve Re­sû­lü’nün (s.a.v) mu­ra­dı­nı tes­bi­te ça­lış­mış, bu alan­da çok önem­li va­zi­fe­ler gör­müş­tür.

Ta­sav­vu­fî Ha­yat

Ta­sav­vuf ye­ni bir din de­ğil­dir, di­ni an­lat­ma­nın ve ya­şat­ma­nın en ko­lay yo­lu­dur. Al­lah ve Re­sû­lü’nün (s.a.v) öğ­ret­ti­ği edep üze­re ku­rul­muş mâ­ne­vî ve ah­lâ­kî eği­tim sis­te­mi­dir. Te­mel me­to­du, aşk ile gö­nül­le­ri Hakk’a bağ­la­mak­tır. Te­mel usu­lü, töv­be, ih­lâs, farz­la­rı eda, ha­ram­la­ra ve­da, zi­kir, ra­bı­ta, soh­bet, hiz­met ve edep­le nef­si ter­bi­ye et­mek­tir. He­de­fi, Al­lah Te­âlâ’nın rı­za­sı­na ulaş­mış kâ­mil in­san ye­tiş­tir­mek­tir.

Ta­sav­vuf ter­bi­ye­si­nin mer­ke­zin­de kâ­mil mür­şid bu­lu­nur. Tıp­kı Hz. Re­sû­lul­lah’ın (s.a.v) ken­di­si­ne tâ­bi olan sa­hâ­be­le­re fe­yiz ve­rip, aşk aşı­la­yıp, ör­nek olup ken­di­le­ri­ni eği­tti­ği ve ter­bi­ye et­ti­ği gi­bi.

Mür­şid, bu yol­da mâ­ne­vî eği­ti­mi­ni ta­mam­la­mış ve­lî­ler ara­sın­dan se­çi­le­rek gö­rev­len­di­ri­lir. Bu gö­re­vi ona halk de­ğil, Ce­nâb-ı Hak ve­rir. Yü­ce Al­lah’ın mu­ra­dı böy­le­dir. Al­lah Te­âlâ, Hz. Pey­gam­ber’den (s.a.v) son­ra ye­ni bir pey­gam­ber gön­der­me­ye­ce­ği için, onun üm­me­ti­ni ba­şı boş bı­rak­ma­mış­tır. Rah­me­tiy­le on­la­rı hak yo­la da­vet ede­cek, ken­di­le­ri­ne bu yol­da ör­nek ola­cak, mâ­ne­vî ter­bi­ye­le­ri­ni ger­çek­leş­ti­re­cek, di­nin ha­ki­ka­tiy­le ya­şan­ma­sı­nı ko­lay­laş­tı­ra­cak kâ­mil ve mü­kem­mil dost­la­rı­nı bu üm­me­tin için­den ek­sik et­me­miş­tir, kı­ya­me­te ka­dar da et­me­ye­cek­tir.

Bu iş Hz. Pey­gam­ber’e (s.a.v) vâ­ris ol­mak­tır. Ema­net çok bü­yük, çok kıy­met­li ve çok na­zik­tir. Onu ta­şı­ya­cak kim­se­le­rin hem âlim hem ârif ol­ma­sı şart­tır. Onun için mür­şid ilim ir­fan sa­hi­bi edep­li ki­şi­ler­den se­çi­lir. Ger­çek­ten ter­bi­ye ol­ma­yan kim­se baş­ka­sı­nı ter­bi­ye ede­mez.

Bü­yük ve­lî Ebû Hafs el-Had­dâd (k.s) ta­sav­vuf yo­lu­nun ne ol­du­ğu­nu kı­sa­ca şöy­le ta­rif et­miş­tir:

“Ta­sav­vuf bü­tü­nüy­le edep­ten iba­ret­tir. Her anın, her ha­lin ve her ma­ka­mın ken­di­ne gö­re bir ede­bi var­dır. Her va­kit ede­be ri­ayet eden kim­se, Al­lah dos­tu olur. Ede­bi ko­ru­ma­yan kim­se, her ne ka­dar ken­di­si­ni gü­zel bir hal­de zan­net­se de esa­sen onun Hak ka­tın­da de­ğe­ri yok­tur. Bu kim­se ken­di­si­nin ilâ­hî hu­zur­da ka­bul gör­dü­ğü­nü dü­şün­se de, as­lın­da ora­dan çok uzak­ta­dır.” (Hüc­vî­rî, Keş­fü’l-Mah­cûb, s. 51; Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 54)

Bu oku­la sa­mi­mi­yet­le gi­ri­lir, edep­le çı­kı­lır. Sab­re­dip de­vam eden­ler Al­lah’ın iz­niy­le he­de­fe ula­şır, ilâ­hî dost­luk ma­ka­mı­na eri­şir. Yü­ce mev­lâ­ya dost olan­la­ra ne mut­lu!

Ta­sav­vu­fun Kay­na­ğı

İs­lâm’ın da­ve­ti in­san için­dir. Da­ve­tin he­de­fi, in­sa­nı ilâ­hî ter­bi­ye ile bu­luş­tur­mak­tır. İn­san­la­rın fıt­rat­la­rı çok de­ği­şik­tir. Her bir in­sa­nın Al­lah ile mu­hab­be­ti ve mü­na­se­be­ti ta­şı­dı­ğı fıt­ra­ta gö­re fark­lı­lık ar­ze­der. Bu­nu ifa­de için ârif­ler, “Al­lah’a gi­den yol­lar mah­lû­ka­tın sa­yı­sın­ca­dır” der­ler.

İş­te ta­sav­vuf bü­yük­le­ri, di­nin asıl­la­rın­dan hiç­bir ta­viz ver­me­den, de­ği­şik usul­ler kul­la­na­rak in­sa­na ulaş­ma­ya, onu keş­fet­me­ye, ka­bi­li­yet­le­ri­ni ge­liş­ti­rip in­ki­şaf et­tir­me­ye ça­lış­mış­lar­dır. Bu amel­le­rin tü­mü­ne “sey­rü sü­lûk” den­mek­te­dir.

Ta­sav­vuf bü­yük­le­ri ter­bi­ye me­tot­la­rı­nı te­mel­de Kur’an ve sün­net­ten al­mış­lar­dır. Ay­rı­ca in­san­lı­ğın or­tak de­ğer­le­ri­ni ve tec­rü­be­le­ri­ni de kul­lan­mış­lar­dır. Bu­nu, “Hik­met mü­mi­nin yi­tik ma­lı­dır, onu ne­re­de bu­lur­sa al­ma­ya en faz­la hak sa­hi­bi odur” (Tir­mi­zî, İlim, 19; İbn Mâ­ce, Zühd, 10) ha­di­si­ne uya­rak yap­mış­lar­dır.

Bu ara­da di­ni­mi­zin tas­vip et­ti­ği örf, âdet ve mas­la­hat gi­bi pren­sip­ler­den is­ti­fa­de et­miş­ler­dir. Biz­den ön­ce­ki din­le­rin nesh edil­me­yen, ya­ni yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­ma­yan fay­da­lı öl­çü­le­ri­ni ve ah­lâ­kî de­ğer­le­ri­ni lâ­zım ol­duk­ça de­ğer­len­dir­miş­ler­dir. Bü­tün bun­la­rı ya­par­ken şu te­mel ku­ra­lı de­vam­lı göz önün­de bu­lun­dur­muş­lar­dır:

“Ana il­ke­ler­de tak­lit ya­sak­tır. Fa­kat, il­ke­le­rin ger­çek­leş­me­si­ne yar­dım­cı ola­cak tak­tik ve me­tot­lar­da tak­lit ser­best­tir.” (Ge­niş bil­gi için bk. Ab­dül­bâ­rî en-Ned­vî, Bey­ne’t-Ta­sav­vu­fi ve’l-Ha­yat, s. 50-54)

Bu şu de­mek­tir:

İs­lâm di­ni­nin te­mel esas­la­rı­na ters olan hiç­bir şey ka­bul edi­le­mez ve di­nin bir par­ça­sı gi­bi gös­te­ri­le­mez. An­cak İs­lâm’ın dı­şın­da­ki din­le­rin ve mil­let­le­rin bir il­mi ve­ya tec­rü­be­si, di­nin özü­ne ters düş­mü­yor­sa, o şey­den is­ti­fa­de edi­le­bi­lir. Bu şey­ler di­ğer din­le­rin ve­ya fel­se­fe­le­rin te­mel il­ke­si de­ğil­se, onu tak­lit et­mek di­nen ser­best­tir. Ni­te­kim Hz. Re­sû­lu­lah Efen­di­miz (s.a.v), Hen­dek Gaz­ve­si’nde İran böl­ge­sin­de ya­şa­yan Fâ­ri­sî­ler’in hen­dek kaz­ma usu­lü­nü be­nim­se­miş ve kul­lan­mış­tır (Sü­hey­lî, Rav­zü’l-Ünüf, VI, 306; İbn Ke­sîr, es-Sî­re­tü’n-Ne­be­viy­ye, III, 183; İbn Hal­dûn, Tâ­rih, II, 29). Bu­nu ci­had işin­de ba­şa­rı­lı ol­mak için yap­mış­tır, gü­zel so­nuç da al­mış­tır.

Kı­sa­ca be­lirt­mek ge­re­kir­se ta­sav­vuf, İs­lâm’ı, Asr-ı sa­âdet’te­ki gi­bi ya­şa­ma­ya ça­lış­mak­tır. Hz. Pey­gam­ber’in in­san­lı­ğa sun­du­ğu gü­zel ah­lâk­la ah­lâk­lan­mak­tır.

Ta­sav­vuf Ter­bi­ye Oku­lu­dur

Ter­bi­ye, sı­fa­tın de­ğiş­me­si ve gü­zel­leş­me­si­dir. Bu­nun te­me­li kalp te­miz­li­ği olup so­nu­cu gü­zel ah­lâk­tır. Bu­na tak­vâ de­nir.

Tak­vâ­nın üç de­re­ce­si var­dır:

1. Kal­bi şirk, kü­für, şek ve şüp­he­den te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan kim­se iman da­ire­si­ne gi­rer, mü­min olur, ilâ­hî emir­ler­le mü­kel­le­fi­ye­ti baş­lar.

2. Kal­bi, ha­ram olan bü­tün gü­nah dü­şün­ce­le­rin­den ve nef­sin kö­tü ar­zu­la­rın­dan te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan sa­lih, müt­ta­ki bir kim­se olur.

3. Kal­bi, Ce­nâb-ı Hakk’a per­de olan her tür­lü gaf­let, sev­gi ve ar­zu­dan te­miz­le­yip bü­tü­nüy­le Al­lah’a bağ­lan­mak­tır. Bu­nu ya­pan ârif ve kâ­mil in­san olur.

Tak­vâ­nın ilk iki de­re­ce­si her­ke­se farz kı­lın­mış­tır; üçün­cü de­re­ce­si ise kul­la­ra rah­met ola­rak övül­müş, teş­vik edil­miş ve o has da­ire­ye gi­ren­le­re en gü­zel müj­de­ler ve­ril­miş­tir. He­def, üçün­cü da­ire­ye gi­ren bah­ti­yar­lar­dan ol­mak­tır. Kâ­mil mür­şid, tak­vâ­nın bü­tün de­re­ce­le­ri­ni el­de et­miş kim­se­dir.

Kalp­te bu­lu­nan ve kalp ile iş­le­nen bü­tün mâ­ne­vî gü­nah­lar­dan da arın­ma­dık­ça ger­çek te­miz­lik ger­çek­leş­mez. Al­lah Te­âlâ,

“Gü­na­hın açı­ğı­nı da giz­li­si­ni de ter­ke­din. Çün­kü gü­nah iş­le­yen­ler yap­tık­la­rı­nın ce­za­sı­nı mut­la­ka çe­ke­cek­ler” (En‘âm 6/120) bu­yu­ra­rak, her tür­lü gü­nah­tan uzak du­rul­ma­sı­nı em­ret­miş­tir.

Kur’an, kal­bin te­miz­li­ği­ne “tez­ki­ye” is­mi­ni ver­miş ve ebe­dî kur­tu­lu­şu ona bağ­la­mış­tır (A‘lâ 87/14-15; Şems 91/9-10). Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) te­mel gö­re­vi teb­liğ ve tez­ki­ye ola­rak be­lir­len­miş­tir.(Âl-i İm­rân 3/164; Cum‘a 62/2)

Tez­ki­ye, ka­lı­bı de­ğil kal­bi te­miz­le­mek­tir. Bu, kal­bin şirk, kü­für, is­yan, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî kir­ler­den arın­dı­rıl­ma­sı­dır. Bu arın­dır­ma, iman, nur, fe­yiz, töv­be, is­tiğ­far, göz ya­şı ve iba­det­ler­le ol­mak­ta­dır. Ha­dis­ler, di­nin ve gü­zel ah­lâ­kın mer­ke­zi­ne kal­bi koy­muş­tur. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v), kal­bin in­sa­nın di­nî ha­ya­tın­da­ki ye­ri­ni şöy­le ta­nıt­mış­tır:

“İn­san vü­cu­dun­da öy­le bir par­ça var­dır ki, o iyi ol­du­ğu za­man bü­tün be­de­nin iş­le­ri iyi ve gü­zel olur. O bo­zul­du­ğu za­man, bü­tün vü­cut bo­zu­lur. Dik­kat edin, o par­ça kalp­tir.” (Bu­hâ­rî, İmân, 39; Müs­lim, Mü­sâ­kât, 107; İbn Mâ­ce, Fi­ten, 14)

Ta­sav­vu­fun ana ko­nu­su, bâ­tı­nî fı­kıh­tır. Bâ­tı­nî fı­kıh, in­sa­nın iç âle­mi­ni oluş­tu­ran kalp, ruh, ne­fis ve di­ğer la­ti­fe­le­rin tez­ki­ye, ter­bi­ye, te­rak­ki ve in­ki­şaf­la­rı­nı he­def­le­yen mâ­ne­vî, nu­râ­nî, kal­bî bir ilim­dir.

Zâ­hi­rî fı­kıh vü­cu­du­mu­zun dış âza­la­rı ile ya­pa­ca­ğı iba­det ve va­zi­fe­le­ri in­ce­le­me ko­nu­su yap­tı­ğı gi­bi, bâ­tı­nî fı­kıh di­ye­bi­le­ce­ği­miz ta­sav­vuf da kalp­le il­gi­li iba­det ve ah­lâk­la­rı te­mel ko­nu­su yap­mış­tır. Bun­da­ki he­def, kal­bin ih­san mer­te­be­si­ne ulaş­ma­sı­dır.

İh­san, kal­bin yü­ce Al­lah’ı gö­rü­yor­muş gi­bi O’na ya­kın­lık ka­zan­dı­ğı bir te­miz­lik, şu­ur ve has­sa­si­ye­te sa­hip ol­ma­sı­dır. Bu­na kal­bin se­lim ha­le gel­me­si de­nir. Âhi­ret­te ku­la fay­da ve­re­cek kalp bu­dur. Ta­sav­vuf­ta, kal­bin se­lim ha­le gel­me­si üç saf­ha­da ger­çek­leş­ti­ril­mek­te­dir.

Bi­rin­ci saf­ha mâ­ne­vî kir­ler­den te­miz­lik, ikin­ci saf­ha yük­sek ah­lâk­lar­la gü­zel­lik, üçün­cü saf­ha ilâ­hî hu­zur­da ka­bul ve yü­ce Al­lah ile özel be­ra­ber­lik­tir. Bun­dan son­ra­sı hu­zur ma­ka­mı­dır. Ârif­ler, bu ha­li “kur­biy­yet” ola­rak ta­rif eder­ler ve ger­çek mâ­na­da “sû­fî” ke­li­me­si­ni bu sı­fa­tı el­de et­miş kâ­mil in­san için kul­la­nır­lar.(Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 18)

Kur’an’da bu ya­kın­lı­ğa ula­şan­lar “mu­kar­re­bûn” sı­fa­tıy­la ta­nı­tıl­mış­lar­dır. İlâ­hî tak­si­me gö­re on­lar, in­san­lar için­de “sâ­bi­kûn” sı­nı­fı­nı oluş­tur­mak­ta­dır.(Vâ­kıa 56/11-12)

Yu­ka­rı­da özet­le­di­ği­miz kal­bin tez­ki­ye­si ve nef­sin ter­bi­ye­si bü­tün mü­min­le­rin or­tak he­de­fi­dir. Bu he­def­te hiç­bir ih­ti­lâf yok­tur. İh­ti­lâf onun na­sıl el­de edi­le­ce­ği ko­nu­sun­da­dır.

Hz. Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (s.a.v) sa­adet­li ha­ya­tın­da bu işin mer­ke­zin­de biz­zat ken­di­si bu­lu­nu­yor­du. Mâ­ne­vî tez­ki­ye ve ter­bi­ye onun ne­za­re­tin­de ger­çek­le­şi­yor­du. On­dan son­ra bu gö­rev fark­lı usul­ler­le ye­ri­ne ge­ti­ril­me­ye ça­lı­şıl­dı.

Sa­adet as­rın­dan son­ra mâ­ne­vî has­ta­lık­lar ço­ğal­dı ve yay­gın­laş­tı. Di­nî ha­ya­ta tak­lit hâ­kim ol­du. Ya­şa­nan mâ­ne­vî ge­ri­le­me­ye dev­let yö­ne­ti­mi bir ça­re bu­la­ma­dı. Bü­tün iyi ni­yet­le­ri­ne rağ­men fa­kih­ler bu mâ­ne­vî ge­ri­le­me­yi dur­du­ra­ma­dı­lar, onu üzü­le­rek sey­ret­ti­ler.

Mü­fes­sir­ler ve mu­had­dis­ler, içi­ne dü­şü­len mâ­ne­vî boş­lu­ğun teh­li­ke­le­ri­ni an­lat­mak­tan öte bir şey ya­pa­ma­dı­lar.

Bu ara­da hic­rî 2. asır­la bir­lik­te ye­ni bir ih­ya ha­re­ke­ti baş­la­dı. Bu, sön­me­ye yüz tu­tan di­nî ha­ya­tı can­lan­dır­ma ha­re­ke­tiy­di. Bu ha­re­ke­tin ba­şın­da bü­yük ve­lî­ler bu­lu­nu­yor­du. Bu ha­re­ket ay­nı za­man­da da­ha son­ra bir di­sip­lin ha­li­ni ala­cak olan ta­sav­vu­fî ter­bi­ye­nin te­mel­le­ri­ni oluş­tu­ru­yor­du. Ha­san-ı Bas­rî, Ma‘rûf-i Ker­hî, Mâ­lik b. Dî­nâr, Zün­nûn el-Mıs­rî, Süf­yân es-Sev­rî, Hâ­ris el-Mu­hâ­si­bî, Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî gi­bi zat­lar, bu ha­re­ke­tin ilk ön­cü­lü­ğü­nü ya­pan kim­se­ler­dir.

Ön­ce­le­ri va­az, soh­bet ve ör­nek ta­vır­lar­la hal­kı ku­cak­la­yan bu ir­şad fa­ali­yet­le­ri, 6. (12.) yüz­yıl­da bel­li bir di­sip­lin­le ku­ru­lan ter­bi­ye mü­es­se­se­le­ri­ne dö­nü­şe­rek, ta­ri­kat adıy­la İs­lâm âle­mi­ne ya­yıl­dı. Ku­ru­cu­la­rı­na nis­bet edi­le­rek anı­lan Kâ­di­riy­ye, Ri­fâ­iy­ye, Küb­re­viy­ye, Şâ­ze­liy­ye, Nak­şi­ben­diy­ye, Mev­le­viy­ye, Bay­ra­miy­ye gi­bi ta­ri­kat­lar, İs­lâm âle­min­de bü­yük hiz­met­ler ver­miş­ler­dir.

Bü­tün bu ter­bi­ye ekol­le­ri­nin oluş­tur­du­ğu sis­te­me “ta­sav­vuf” de­nir.

Bü­yük­ler de­miş­ler­dir ki: Kâ­mil bir in­sa­nı gör­me­yen kâ­mil ola­maz. İn­san tek ba­şı­na ken­di­si­ni ter­bi­ye ede­mez. Ter­bi­ye ol­ma­yan mâ­ri­fe­te ere­mez. Tek ba­şı­na ka­la­nı ne­fis ca­na­va­rı par­ça­lar, şey­tan kur­du yer. Ha­yır ve em­ni­yet, Al­lah için ku­rul­muş ce­ma­at­le bir­lik­te di­ni ya­şa­mak­tır.

Bü­yük ve­lî Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî (k.s), ta­sav­vu­fu kı­sa­ca şöy­le ta­rif eder:

“Ta­sav­vuf, top­lu­ca töv­be et­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca hiz­met et­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ın ipi­ne (ima­na, Kur’an’a ve ih­lâ­sa) ya­pış­mak­tır.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ı zik­ret­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’a git­mek­tir.”

Bü­tün Hak dost­la­rı­nın or­tak gö­rü­şü şu­dur:

“Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) sün­ne­ti­ni ta­kip et­mek­ten baş­ka Al­lah’a gi­den hiç­bir yol yok­tur. Bü­tün hal­le­ri­ni ve iş­le­ri­ni Kur’an ve sün­net­le öl­çüp on­la­rın emir ve işa­re­ti­ne gö­re ha­re­ket et­me­yen kim­se Al­lah dos­tu ola­maz. Al­lah dos­tu ol­ma­ya­na Al­lah’a gi­den yol­da uyul­maz. Uyu­lur­sa Al­lah’a de­ğil, ate­şe gi­di­lir.”(Ebû Nu­aym, Hil­ye­tü’l-Ev­li­yâ, X, 257; Sü­le­mî, Ta­ba­ka­tü’s-Sû­fiy­ye, 159; Ku­şey­rî, Ri­sâ­le, I, 107; Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 55)

Ta­sav­vuf de­yin­ce ak­la ge­le­cek an­la­yış bu­dur. Bu öl­çü ve edep­le­ri kim ko­rur­sa, ger­çek mü­min, ha­ki­ki sû­fî, kâ­mil in­san odur. Bun­dan öte­si, ku­ru kav­ga ve fay­da­sız bir oya­lan­ma­dır.

Fay­da­sız ilim­den ve iş­ler­den yü­ce Al­lah’a sı­ğı­nı­rız.

Kaynak:

Muhammed Saki Elhüseyni, Hayat Dengemiz

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Sofilik Nedir? Tarikat Nedir? Mürşid Nedir?
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:47 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



SOFİLİK NEDİR? TARİKAT NEDİR? MÜRŞİD NEDİR?

    Sofilik, mürşid, mürid, hatme , rabıta, vird gibi terimler birer tasavvuf terimidir.
    Tasavvuf, topluca tevbe etmek, birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir. Tevbe etmek ve dini öğrenmek tasavvufun başı, zikir ve tefekkürle ilerlemek bu yolun adabıdır.

Tasavvuf, bir yolculuktur. Kötü halden iyi bir hale, günahtan sevaba, güzel işlerden daha güzel işlere yolculuktur. Bu yolculuğun mekânı kalp, aracı zikir ve tefekkürdür. Allah’ı zikretmenin ve tefekkürün faydaları anlatılmakla bitmez. Zikreden şahıs takva kapısını açar, şeytanın vesvesesinden kurtulur. Takva, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına itibar etmek, yaşayışı ile O’nun hükümlerine bağlanmaktır.

Tasavvuf kısaca Resulullah’ın (a.s) ahlakıyla ahlaklanmaktır. REsululah’ın ahlakı (a.s) bizzat kuran idi onun ahlakına bürünen kuran ile ahlaklanmış olur onunla istikamet bulup hakka yürüdüğü takdirde canlı bir kuran haline gelir ki bu ne büyük bir saadettir. Nitekim Hz.Aişe (r.anh) annemizin şu hadisi meşhurdur; Kendisine efendimizin ahlakı sorulduğunda, siz hiç kuran okumuyor musunuz? Demiş ve onun ahlakı kurandı diye cevap vermiştir.

Kuran-ı Kerim de sultan-ı levlak’ın ahlakı şöyle ifade edilir:
“Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”

GAVSI SANİ HZ (K.S) KİMDİR?

Gavsı Sani hz (k.s) Resulullah’ın (a.s) ehlibeytinden, 15. kuşaktan torunudur. Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyünde ikamet eder, dergahı oradadır. Allah dostudur, mürşid-i kamildir, velidir.
Veli, âlemlerin sahibi Yüce Allah’ın dostudur. Dolayısıyla Allah’ın dostu olan bir kimse, her mümin için büyük önem tasir. Zira o, Yüce ,Rabbi tarafından seçilmiş, sevilmiş bir kuldur. Onun şahsiyetinde ve hayatında insanlara gerçek kulluk, hakiki dostluk gösterilmektedir. Bu yüzden veli, Yüce Allah’ın varlığını ispat etmede ve ilahi emirlerin hakikatini anlamada insanlar için en büyük delildir.

Gerçi, her mümin Allah’ın velisidir, dostudur. Fakat bizim burada konu ettiğimiz velilik, Allah yolunda irşat yetkisi, manevi terbiyede rehberlik ve takvada önder olan velidir.

Bu özel bir makamdır. O makamda bulunan kimse kamil insandır. Bu velâyet, Hz. Peygamber’in (sav) ümmeti terbiye işine varis olmaktır. Bu ise, insanların irşadını üstlenmek, kalpleri manevi kirlerden temizlemek ve azgın nefisleri terbiye etmek için yetkilendirilmek demektir. Bir mümin olarak bize de onu dost etmek ve sevmek düşer.

SOFİ NEDİR?

Günümüzde ‘sofi’ kavramı Gavs-ı Sani hz’ni (k.s) mürşidliğe kabul etmiş, ona intisap etmiş kişilere verilen isim olarak anılıyor. Sofi, yola çıkmış, yolda yürüyen demektir. Peki bu yolun adı nedir?

TARİKAT NEDİR?

Lügatta yol, yollar demektir. Tasavvufi istilahta ise insanları manen olgunlaştırmak için, tasavvuf büyüklerinin takip ettikleri usul ve esasları ifade eden yollar. manasındadır. Nakşibendiyye, Kadiriyye, Şazeliyye vb. Fıkıh ve kelamdaki mezhepler ne ise tasavvufta da tarikatlar aynı mahiyettedir. Ancak tarikatlara mezhep yerine meşrep denilir. Bu yola bir rehber gerekiyor:

ŞEYH, MÜRŞİD NE DEMEK?

Kelime manası itibariyle yaşlı, ihtiyar, pîr, bey, önder gibi manalara gelmektedir. Tasavvufta ise, nefsinde fani Hak’ta bâkî velî, Hak dostu, taliplere rehberlik etmek ve onları irşad etmek ehliyetine ve liyakatına sahip olan insan-ı kâmil, rehber, delil manalarını taşımaktadır. Bir insan yalnız başına nazari olarak tasavvuf ilmiyle meşgul olabilir. Ancak, bu meşguliyet kimseyi mutasavvıf yapmaz, belki tasavvufla ilgili biraz malumat sahibi yapar. Sofi veya mutasavvıf olmak için bir mürşid-i kâmil nezaretinde seyr-u süluke başlamak ve bu manevi tecrübeyi bizzat yaşamak gereklidir. Tasavvufun hedeflerini tarikat yoluyla gerçekleştirmek mürşidsiz mümkün değildir.

SADAT-I KİRAM KİMDİR?


Sadat, Sadat-ı kiram kelimesi üç manada kullanılır:
Birincisi, seyyidler yani Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve selem) evlat ve torunları manasındadır.
İkincisi, içinde Seyyidlerin, şeriflerin de bulunduğu evliyanın büyükleri anlamındadır.
Üçüncüsü, içinde Seyyidlerin, şeriflerin çokça yer aldığı Nakşbendi mürşidlerine verilen genel isim. “Altın Silsile” adıyla da tanınan bu silsile “Sadat, Sadat-ı Kiram” isimleriyle kastedilen en genel manadır.

TÖVBE NE DEMEK?


Tövbe, kulun işlemiş olduğu günahlardan pişman olup Cenab-ı Hakk’ a rücu etmesidir. İşlenen günahlardan dolayı Allah’ tan mağfiret talebine de istiğfar denilir. Bir kulun günah ve suçu işlediğine pişman olarak, bir daha işlememeye kesinlikle azm ve niyet etmesi, mükellef olan kimseler için farzdır. Nur suresinin 31. ayet-i kerimesinde “Ey müminler, hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki, felaha kavuşasınız.” buyurulur. Hadis-i Şerif’te de “Günahtan tevbe eden kimse günahsız gibidir.” buyurulur.
Saadat-ı Kiram İslamın bu emrini adab içine dahil etmişler ve tasavvufa girişte tövbeyi emir ve tavsiye etmişlerdir. Günahlarla kirlenen ruhun tövbe ile temizlenerek bu nurani yola girilmesini, ilk edeb olarak görmüşlerdir. Aynı zamanda tövbe tasavvuftaki ilk makamdır.


Kaynak: Ahiretrehberi. com

Mustafa Sefa EREM

Bu konuyu yazdır

Oku-1 “Sünnetullâh” (Allâh Sisteminin Değişmez Yasaları)
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:34 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



“Sünnetullâh” (Allâh Sisteminin Değişmez Yasaları)



İsmi “ALLÂH” olanın yeryüzündeki en büyük mucizesi, MUHAMMED MUSTAFA (aleyhisselâm)’dır! O’nun beyni, hakikati ve beyni ile hakikati arasındaki iletişim, yeryüzünde açığa çıkmış en büyük mucizedir!

ALLÂH kulu ve Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’ın en büyük mucizesi ise Kur’ân-ı Kerîm’dir!

Niçin?

Çünkü “ALLÂH” Rasûlü ve Nebisi olarak, ne kendisinden önce, ne de sonra (kıyamete kadar) hiç kimse O’nun açıklayıp bildirdiklerini açığa çıkaramayacaktır da ondan! Bu yüzden de O’ndan sonra Nebi gelmeyecektir.

Nedir bu mucizevî olay?

Kur’ân, iki ana fikir veya bölümdür birbirine girift hâlde:

1. “Tanrı ve tanrılık kavramı”nın geçersiz olduğunu vurgulayıp; ismi “ALLÂH” olanı bildirmek ve tanıtmak. (Bu Risâletin konusudur.)

2. “SÜNNETULLÂH” adıyla bildirilen evrensel sistem ve düzeni açıklamak; buna dayalı olarak, nelerin yapılmasının veya yapılmamasının insana yararlı olacağını bildirmek. (Bu da Nübüvvetin alanıdır.)

Yaşadığımız Dünya’da otomatik olarak tâbi olduğumuz yasalar ile, tüm evrensel yasalar Kur’ân-ı Kerîm’de “Sünnetullâh” olarak isimlendirilmiştir...

Stringlerin hareketinden; holografik gerçeklikten; evrenler arası ilişkilerden; evrenin enerji bütünselliğinden; kozmolojik ilişkilerden; insanın kendi yapısı ve özündeki Arş’ından Kürsî’sine, semâvatına ve yedi kat arzına kadar tüm ilişkiler yumağı, hep “Sünnetullâh” kapsamında gerçekleşir!

“Sünnetullâh” öncelikle şöyle bildirilmektedir:

    Senden önce irsâl ettiğimiz Rasûllerimiz ile de ilgili sünnetimizdir! (Rasûller doğdukları yerden çıkarılırlar; ardından da onları çıkaran toplumlar helâk edilir!) Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın. (17.İsra': 77)

    Bu süregelen Sünnetullâh’tır! Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın! (48.Feth: 23)

    Arzda kibirlenerek (benlikle) ve kötülüğün mekrini (hilelerini) kurarak (uzaklaştılar)... Kötülüğün mekri ise sadece oluşturanları kuşatır! Acaba onlar, öncekilerin tâbi olduğu sünnetten (Allâh sistem ve düzeninden) başkasını mı bekliyorlar? Sünnetullâh için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın! (35.Fâtır: 43)

Şimdi bir evrensel gerçeği vurgulayalım; bazılarının hafsalaları çok zorlansa veya alamasa da... Zira gerçek gerçektir!

Nokta’dan ilk açılımın olduğu andan, genişleyen evren gerçekliğine dayalı bir şekilde sonsuza dek tüm olan ve olacaklar, Yaratıcı Kudret indînde bellidir ve asla değişmez!

Nokta’dan ilk açılımın olduğu andan itibaren, sonsuza dek tüm olan ve olacaklar, Yaratıcı Kudret indînde bellidir ve asla değişmez!

Bu vurguladığım olay yanında, insanlık tarihinin yeri ise düşünebilenlerce takdir edilir ki, bir hiç mesabesindedir!

Evrende muhakkak ki insan aklının alamayacağı kadar canlı, şuurlu değişik türler mevcuttur;ve bunların tamamı dahi bu “Sünnetullâh” kapsamında değerlendirilir!

Bir ALLÂH Rasûlü uyarısını hatırlayarak konumuza girelim:

“Siz eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız!.. Rahat yataklarınızda yatamayıp “ALLÂH, ALLÂH” diye bağırarak dağlara kaçardınız!”

Acaba Allâh Rasûlü ne anlatmak istiyordu burada dersiniz?

“Sünnetullâh”ı eğer “OKU”yabilirsek...

Evren Anayasası’nın şu ilk maddelerini fark etmeye başlarız:

(1) Tüm yaratılmışlar, bilinçli veya bilinçsiz şekilde mutlak kulluklarını yerine getirmektedir; yaratılış amaçlarına hizmet eder şekilde yaşayarak!

    Yedi semâ (yedi bilinç mertebesindeki tüm yaratılmışlar), arz (bedenler) ve onların içindekiler O’nu tespih eder (Esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)! Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdı olarak, tespih etmesin! Fakat siz onların işlevini anlamıyorsunuz! Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafûr’dur. (17.İsra': 44)

    Semâlar ve arzda bulunan (tüm) canlılar ve melâike (ruhanî ve cismanî âlemlere ait varlıklar ve kuvveler), hiç kibirlenmeksizin (benliğe kapılmaksızın) Allâh’a secde ederler (Allâh’a mutlak teslimiyet hâlindedirler). (49. âyet secde âyetidir.) (16.Nahl: 49)

(2) İblis denilen varlığın isyanı dahi mutlak kulluğunun eseridir! Ne var ki mutlak kulluk ifası, tard edilme veya lânete (uzak düşmeye) engel olmaz!

    (İblis) dedi ki: “Rabbim! Bende açığa çıkan Esmâ’n sonucu azdırman yüzünden, yemin ederim ki, arzda (bedenli yaşamlarında) onlara (suçları; Sünnetullâh’a göre perdelilik oluşturan fiilleri) süsleyeceğim ve onları toptan azdıracağım.” (15.Hicr: 39)

(3) Sünnetullâh’ta, ismi ALLÂH olanın “Kudret” sıfatı hâkimdir. İsmi “ALLÂH” olanın “Kaadir” sıfatı gereği, Sünnetullâh denen evrensel sistem ve düzen, her dem güçlünün güçsüzü yok etmesi şeklinde işler! İsmi “ALLÂH” olan, var ettiği sistemde “Kudret” sıfatını ortaya koyar. “Acz” ise sistemde yok olmak içindir! Dolayısıyla, sistemde duygulara ve beşerî değer yargılarına dayalı değerlendirmelerin hükmü yoktur! Acımak veya acınmak sistemin işleyişini etkilemez. Korunmak isteyenler için, içinde bulunulan ortamın gerektirdiği tedbiri almak zorunludur. Duygularına ve beşerî bakış açısına göre yaşayan, bu kararlarının sonuçlarını da yaşar!

    Ey iman edenler! Nefslerinizi (benliğinizi) ve ehlinizi (bedeninizin gelecekteki karşılığını), yakıtı insanlar ve taşlar (tapındıkları heykeller, putlar türü cansızlar) olan Nâr’dan koruyun! Onda hükmedildiği üzere emredildiklerini yapan; kendilerine emrettiği konuda Allâh’a âsi olmayan, çok güçlü, çok şiddetli acımasız, melekler (kuvveler) vardır! (66.Tahriym': 6)

Sistemde duygulara ve beşerî değer yargılarına dayalı değerlendirmelerin hükmü yoktur!

(4) Her birim, her bir anda, kendisinden daha önceki süreçte açığa çıkmış olanın sonuçlarını ve gereğini yaşamaktadır; farkında olsa da, olmasa da! Bu, yaptıklarının cezasını (yani karşılığını) almasıdır. “Bugün”, “dünün” sonucudur; “yarın” ise “bugün”ün sonuçları yaşanacaktır! “Bugün”, yaşadığın andır! “Yarın” ise yaşadığın anın sonrası! Zerre kadar hayır yapan anında karşılığını alır; zerre kadar zararlı fiil ortaya koyan bunun da anında karşılığını alır. Ancak, alınan bu karşılık, beyindeki alındığı devre itibarıyla, kısa veya uzun zamanda belirgin olabilir! Çünkü ortaya konulan fiilin beyindeki hangi devrelerin faaliyeti sonucu oluştuğu, fiilin feedback şeklinde beyinde nasıl bir geri etkileşim oluşturduğu, ve dahi bu geri etkinin beyinde ne zaman hangi şartlar sonucunda devreye gireceği bizim tarafımızdan bilinemez.

    Kitap (kişinin tüm yaşam bilgisi) ortaya konmuştur! Suçlu durumundakilerin hepsinin, o bilgilerden korkup ürpererek “Yandık şimdi! Bu nasıl ‘Kitap’mış (kaydedilmiş bilgi) ki, küçük - büyük demeden tüm düşünce ve yaptıklarımızı kaydetmiş!” dediklerini görürsün... Ne yapmışlarsa onu hazır bulmuşlardır! Rabbin kimseye zulmetmez. (18.Kehf: 49)

    “Kaydedilmiş sayfaları açıldığında...”(81.Tekviyr: 10)

    Kim bir zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görür. (99.Zilzâl: 7)

    Kim de bir zerre ağırlığınca bir şerr yaparsa, onu görür. (99.Zilzâl: 8 )

(5) Her birim için sonsuza kadar sadece yapabildikleri ve yapabildiklerinin sonuçları söz konusudur. Yapmamış olduğunu veya karşılığından mahrum kalmayı getiren bir yanlışı telâfi edebilecek hiçbir mazeretin geçerliliği yoktur.

    İnsan için yalnızca çalışmalarının (kendisinden açığa çıkanların) sonucu oluşacaktır! (53.Necm: 39)

Sünnetullâh

(6) Sistemde geçmişin telâfisi yoktur! Sistemde oluşlar sürekli bir ileriye gidişi oluşturduğundan ve yaşanılan hiçbir an’ın tekrarı söz konusu olmadığından geriye, DÜNE dönmek de imkânsızdır. Dolayısıyla geçmişin telâfisi yoktur! Yalnızca, yaşanılan an’ın değerlendirilmesi söz konusudur! Geçmiş geçmiştir! Geçmişin (ve dahi namazın) kazası da olmaz!

    Eğer o ikisinde (semâlar ve arz) Allâh’tan başka tanrılar olsaydı, elbette o ikisi de düzenini yitirirdi! Arş’ın Rabbi Allâh, onların vasıflamalarından münezzehtir. (21.Enbiyâ': 22)

    Yaptığından soru sorulmaz! Onlar sorgulanır (yaptıklarının sonucu yaşatılır)! (21.Enbiyâ': 23)

(7) Burada basîreti açılmayan, ölüm denen dönüşümden sonra ebediyen kör kalır!

    Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)! (Düşünce) yolu (tarzı) itibarıyla daha da sapmıştır! (17.İsra': 72)

( 8 ) İsmi “ALLÂH” olan, bu konuda yeterli bilgiye ve tefekküre sahip olmayanların sandığı gibi, uzayda bir gezegende yaşayan bir tanrı olmadığı için bir gün tanrının karşısına geçip neden türünden soru sormak da kesinlikle mümkün değildir!

(9) İnsan, sonsuz yaşama dönük ne elde etmek istiyorsa, Dünya’da iken bunun gereklerini yapma ve ruhuna bunu yükleme şansına sahiptir. “Ölüm” denen “boyut değiştirme” sonrası, ibadet denen beyin geliştirme çalışmaları söz konusu değildir. Ölümle buna dayalı tekâmül yolu da kapanır! Dolayısıyla yaşam, ibadet denen beyindeki Allâh isimlerine dayalı özellikleri açığa çıkarmak için tek ve eşi bir daha gelmeyecek yegâne şanstır. Bahanesi veya mazereti ne olursa olsun bunu değerlendirmeyen sonuçlarını ebeden değiştiremez!

    Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: “Rabbim beni (dünya yaşamına) geri döndür.” (23.Mu'minûn: 99)

    “Tâ ki (önemsemeyip) uygulamadığım şeylerde (iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda) sonsuz geleceğime yararlı çalışmalar yapayım!”... Hayır (geri dönüş asla mümkün değil)! Öyle bir şey söyler ki geçerliliği yoktur (sistemde yeri yoktur)! Arkalarında yeniden bâ’s olunacakları sürece kadar, bir berzah (boyutsal farklılık) vardır (geri dönemezler; reenkarnasyon da {ikinci defa dünya yaşamı} mümkün değildir)! (23.Mu'minûn: 100)

    Sur’a üflendiğinde (yeni bir bâ’s için süreç başladığında), o gün aralarında nispetler (beşerî, bedensellikten kaynaklanan mensubiyetler, akrabalıklar, etiketler; dünyada birbirlerini tanımalarını sağlayan görünümleri) olmayacak! Sualleşmezler de (dünyadaki nispetlere/iletişime göre birbirlerini sormazlar da). (23.Mu'minûn: 101)

(10) Her birim, incir içindeki çekirdek ya da spermdeki insan gizliliği gibi, kendisinden sonrakini içinde barındırır içinde bulunduğu boyuta göre. Velev ki, açığa çıkmasa...

(11) İnsanın farkı, kendi semâvatında yükselerek veya özündeki hakikat noktasına urûc ederek beşerî değer yargıları ve duygulardan arınmış bir hâlde, “halife” olmayı başarabilme olanağına sahip olmasıdır!

    “HÛ” ki sizi arzda halifeler olarak meydana getiren (hilâfet özelliği; meydana getirilmiştir, yaratılmamıştır. Bu ince ve derin düşünülmesi gereken bir konudur. A.H.)... Kim nankörlük eder (birimsel, bedensel zevkler ve kabuller uğruna halifeliğini örter) ise, onun (hakikatini) inkârı kendi aleyhinedir! Hakikat bilgisini inkâr edenlere bu inkârları Rableri indînde şiddetli gazap yaşatmaktan başka bir şey artırmaz! Hakikat bilgisini inkâr edenlere inkârları hüsrandan başka bir şey eklemez! (35.Fâtır: 39)

(12) Hedefine ulaşarak yeni bir boyuta sıçrama yapan bir tek spermin yanı sıra, milyonlarcası hedefe ulaşamamanın sonucunu yaşamaktadır ve onlara hiç acıyan da yoktur!



Bu arada bir de ekleme yapalım konumuza, “Sünnetullâh” ile “sünnet-i Rasûlullâh”ı ayrı şeyler diye öğrenmiş olanlar için.

Bazıları Allâh Rasûlü’nü, yetişme şartlanmaları ile “baba” gibi kabul ediyorlar. Hâlâ hiçbir şey anlamış değiller!

“RASÛL”ler birimizin, babası amcası falan değillerdir; ALLÂH Rasûlleri’dir... Tâ o devirlerden beri bu mahalle yaklaşımı ne yazık ki hâlâ devam etmektedir. Bunun ne demek olduğunu düşünemeyenlere zaten bir şey anlatmak mümkün değildir! İşte âyet:

    Muhammed, sizin ricalinizden birinin babası değildir!.. Fakat Allâh Rasûlüdür; Nebilerin Hâtemidir (zirvesi - sonuncusudur)... Allâh, her şeyi (B sırrınca) Aliym’dir. (33.Ahzâb: 40)

Umarım artık O’nu baba gibi kabul etmeyi bırakıp, gerçek hüviyetiyle değerlendirirsiniz!

Tasavvurundaki tanrısına, “ALLÂH” adını etiketleyip göğe oturtan, sonra da yerde peygamberi olduğunu sananlar için, elbette ki “Sünnetullâh” diye bahsedilen ile “sünnet-i peygamber” ayrı ayrı şeylerdir! Biz, tasavvufun “vuf”una eremeyip “tasa”sında kaldığı için vahdet hikâyeleriyle uğraşan nice kişide dahi bu ayırıma rastladık... Bırakın, her şeye sırf zâhir gözüyle bakanları bir yana...

    (O), hevâsından (hayalî şeyleri) konuşmaz! (53.Necm: 3)

Âyeti başlı başına yeterlidir düşünebilen beyinler için “Allâh Rasûlü ve Nebisinin sünneti”nin “Sünnetullâh” üzere olduğunun. Ayrıca bu konudaki değişik hadislerle konuyu detaylandırmaya gerek duymuyorum. İsteyen araştırsın bu konudaki hadisleri.

Kim olursa olsun, her birim “zerre”dir, “küll”e ayna olan; ve kendisindeki hakikatin özellikleriyle (Esmâ’sıyla) O’nun muradını zâhire çıkartır!

“TEK”ten “çok”a bakma yetisi kendisinde açığa çıkmayanların bu sırrı anlamaları mümkün değildir; velev ki taklit yollu kabul edebile...

“Kelime-i şehâdet”in anlamını idrak ederek söyleyebilen cennete girecek olandır!

Ne var ki Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın “tanrı peygamberi” değil, “ALLÂH kulu ve RASÛLÜ” olduğunun idrakinde olarak buna “ŞEHÂDET” edebilecek “İNSAN” sayısı da galiba o kadar fazla değildir yedi milyarlık Dünya’da!

Ahmet Hulusi

24 Haziran 2005
Raleigh – NC, USA

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Bunları Yapanı Biliyorumusunuz?
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:32 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



BUNLARI YAPANI BİLİYORMUSUNUZ

– BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ –
• İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran,
• İlk otomobili getiren, 5 bin km kara yolunu yaptırtan,
• Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,
• Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),
• İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan,
• Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,
• Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İstanbul Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,
• Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan, (14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi..)
• Okullara (Hristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde, Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Paris’te İslam Külliyesi kuran!
• Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren de, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran da, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten de!


• Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alanda O!
• Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,
• Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,
• Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını,
• Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen, bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,
• Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,
• Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,
• Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,
• Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,
• Modern matbaa makinelerini Türkiye’ye getirten, ücretsiz kitap dağıttıran, 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),
• Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,
• Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,
• Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),
• Türkiye’nin birçok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir,Dolmabahçe..),
• Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,
• Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,
• Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur, (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),
• Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,
• Sarayda müzik okulu kurduran, çocuklarına piyano çaldırtan, hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,
• Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,
• Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.
• Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çin’in göbeği Pekin’de Hamidiye Üniversitesini kurdurtan da,
• Yeni gemiler alan, toplar(Çanakkale Savaşı’ndaki çoğu top), tüfekler getirten de!
• Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur!
• Kiliselere, sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan’da kilise yapılmasına bile yardım eden),
• Peygamberimize, dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-İngiltere-Roma-ABD) (Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur),
• ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,
• İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),
• Darülaceze yaptırıp içine sinagog, kilise ve cami koyduran,
• Çocuk hastanesi (Şişli Etfal [çocuklar] Hastanesi) açtıran,
• Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan, parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan,
• Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran (Sirkeci Büyük Postane binası..),
• Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..), O!
• 15 tane okulda karma eğitime ilk defa geçen,
• Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) (ör.şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu), Kız Öğretmen Okullu açan (Daarül Malumat),
• Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran, (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu, sadece Anadolu’da 14 bin ilkokul vardı)
• Orta okul (Rüşdiye)sayısı 619’a çıktı, Fransızca dersleri konuldu,
• Lise eğitimi için İdadiler açan (109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)
• İstanbul’da Darülfünün (Üniversite) geliştiren Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,
• Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, , Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler (Harp Okulları yani) ,Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.), Mekteb-i Tıbbıye-i (Marmara Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye (Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.), Hamidiye Ticaret Mektebi (İktisadi ve Ticari ilimler akademisi), Aşiret Mektebi (Osmanlılık fikrini yaymak için), Bursa’da İpekböcekçiliği okulu, Dilsiz ve Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.
• Unutmadan bide Ankara’da Çoban Okulu var..
İngilizlerin oyunu, İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,
1895-96’da Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti, Hamidiye Alayları ile bastıran, bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen büyük sultan ABDULHAMİD HAN mekanın cennet olsun.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor!
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:26 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor!

Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor!

Kâbe kendini ziyaret edenlere AYNA oluyor!
Orada herkes kendi kalbindekileri yaşıyor.
Kimi benliksizliğini, Kimi de dünyasındakileri!
Ya orada çok güzel şeyler yaşayıp da Dönüşte dünyasına dönenler?
Allah'ı bilip de egoyla yaşamayı seçmekten Allah'a sığının!
Herkesi Yaratan, ne amaçla yaratmışsa bizleri, kulluktan başkaca yapacak bir şeyimiz yok.
Kimseyi ayıplayıp suçlamayın! Bu gaflettir!
Beynin çalışma sistemini bilen, Herkesin istiyerek veya istemiyerek Allah'a secde hâlinde olduğuna şehadet eder.
Basit bir soru:
"Sizi de fiillerinizi de Allah yarattı" derken Kurân;
Beni yaratmadan önce bana mı sordu hangi özelliklerle dünyaya gelmemi?

Allah'a mutlak olarak teslim olmuşluğunun idrakına eren Selâmet bulur!

"İslâm - Neden islam

Âyetinde de işaret edilen mânâ, tüm varlıkların bu “doğal ve zorunlu teslimiyeti”dir...

Yani bir diğer ifadesiyle;

Evren tüm içindekileriyle ALLÂH’a teslim hâldedir!..

KESİNLİKLE TÜM VARLIKLAR ALLÂH’A TESLİMDİR; Kİ BU, GERÇEK DİNDİR!

“BEN CİNİ VE İNSİ YALNIZCA (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) KULLUK ETMELERİ İÇİN YARATTIM!” (51.Zâriyat: 56)

Allâh’ın bir gaye için yarattığının, o gayeye hizmet vermemesi mümkün değildir!.. Muhaldir!
“ALLÂH KİMİN DERÛNUNU İSLÂM’I KAVRAYACAK ŞEKİLDE GENİŞLETTİ İSE, O RABBİNDEN BİR NÛR ÜZERE DEĞİL MİDİR?..” (39.Zümer: 22)

Evet, “İslâm”ı gerçek anlamıyla kavrayabilmek son derece büyük ve önemli bir iştir; ki Rabbinden kendisinde açığa çıkan bu “NÛR” yani gerçeği fark etme-kavrama gücü, kişiyi evrensel sistemi tanıma noktasına ulaştırır!

Şimdi biz âyetleri anlamak için incelerken, öncelikle şunun üzerinde çok duracağız... Âyetin başında ve sonunda herhangi bir sınırlama, bir istisna var mı, yok mu?.. Önce buna bakacağız!

Mesela:

“‘HÛ’ Kİ SİZİ ARZDA HALİFELER OLARAK MEYDANA GETİREN…” (35.Fâtır: 39)

Derken insanın halifeliğini “arz-yeryüzü” ile sınırlıyor! Yeryüzünde halife! Burada bir sınırlama var!

Fakat, “Kesinlikle Allâh indînde Din İslâm”dır derken, orada bir sınırlama bir kayıt yok... Yani, Dünya’da veya falanca galakside demiyor!

Nerede?..

Dünya’da da! Dünya’nın içinde bulunduğu Güneş sisteminde de! Diğer galaksilerde de!

Kâinatın tamamında yani bütün bu evrenin tüm yapısında, her zerrede, her noktada bütün varlıklar Allâh’a teslimdirler! Burada kesin olarak işte bunu vurguluyor!

Yalnız burada gözden kaçırmamamız gereken nokta şudur:

“Bütün varlıklar Allâh’a teslim olmuş vaziyettedirler” derken, birimler kendi özgür iradeleriyle “Allâh”a teslim olmuş, değil!

Birim, “FITRATIYLA” yani varoluş şekli ve programıyla Allâh’a teslim olarak yaratılmıştır zaten!..

Birim, Allâh’ın indînde, dilemesine uygun olarak meydana getirilmiştir Allâh tarafından...

“FITRATIYLA” meydana getirildiği için de, teslim olmuş durumdadır! Yani, birimin teslimiyeti dediğimiz, “Allâh’a teslim olma hâli” dediğimiz, içinde bulunduğu hâl, varoluşundan yani “fıtrat”ından meydana geliyor otomatikman!..

Yapısından, nüvesinden, özünden meydana geliyor!

İşte bunu izah içindir ki Hz. Rasûlullâh:

“Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar” demiştir[1].

Olaya yüzeysel bakanlar diyor ki; “Müslümanlığı kabule istidatlı olarak doğar her doğan çocuk”!

Hayır! Olayı yalnızca “müslümanlık”la kısıtlayarak dar anlamda almayalım!

Her doğan çocuk; ki bunu bebek diye de; veya geniş kapsamlı olarak kâinatta var olan her varlık diye de anlamak mümkündür... İslâm fıtratı üzere doğar, yani İslâm kelimesinin açıkladığı mânâda, programlanmış olarak meydana gelir.

Nitekim başka bir âyet:

“DE Kİ: ‘HERKES YARATILIŞ PROGRAMI (fıtratı - şâkılesi) DOĞRULTUSUNDA FİİLLER ORTAYA KOYAR!’” (17.İsra’: 84)

Âyette geçen “ŞÂKILE”, daha önce izah ettiğimiz, “FITRAT’ın oluşturduğu programın doğrultusu”, anlamındadır...

İşte bu husus, “İslâm”ı açıklar.

Yani, var olan bütün birimler; “KESİNLİKLE ALLÂH İNDÎNDE DİN İSLÂM’DIR!” hükmünce meydana gelmiştir.

Bu yüzdendir ki “İslâm”, Dünya’da sadece belli bir kavmin veya insan topluluğunun dini değil; kâinatta geçerli olan nizam, ilâhî düzendir!

Şayet bunu anlayabildiysek, artık “İslâm”ı dar mânâda sadece belli ölçülerle, şekillerle kayıt altına almayalım!

“İslâm”; Allâh’ın, dilediği mânâları ortaya koymak üzere, kâinatta mevcut tüm birimleri kendi ilmiyle, ilminden, dilediği yapı ve özelliklerle; dolayısıyla da kendine “TESLİM” bir hâlde halketmesi; ve birimlerin de bu gayeye yönelik davranışları doğal olarak ortaya koymalarıdır.

Bu durumda bir kişinin “İslâm”ı fark ve kabul etmesinin doğal sonucu olarak ne yapması gerekir?

Ahmet hulusi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Güzel olan mı hayırlıdır, hayırlı olan mı güzeldir?
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 12:15 PM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Güzel olan mı hayırlıdır, hayırlı olan mı güzeldir?

Bu soru, bir hastane odasında 'hastalık da bir nimettir' dediğim anda doktor arkadaşların yüzlerinde oluşan şaşkınlıktan doğdu. Cevabı gayet basit: hayırlı olan güzeldir.

Hiç düşünmeden ifade ettiğiniz anda cevabı gayet basit olan bu soru, biraz düşünme gafletinde bulunursanız, pek çok hemcinsinde olduğu gibi yeni pek çok soruyu doğuracak bir tehlike potansiyeli taşıyor.

Güzel nedir, hayırlı ne demek?

Bir şey güzel olmadığı halde hayırlı olabilir mi, yahut hayırlı olmadığı halde güzel olabilir mi?

Ben bence güzel olanı mı istiyorum, benim için hayırlı olanı mı?

Güzel olduğuna vehmettiğim için istediğim şeylerde hayırsızlık, çirkin olduğunu zannettiğim için sakındığım şeylerde hayır olabilir mi?

Güzel ama hayırsız bir şey hakikatte çirkin; çirkin ama hayırlı bir şey hakikatte güzel değil midir?

Güzel ve çirkin, hayırlı ve hayırsızın benim aklımda ve kalbimdeki mihengi ne?

Bu sorulara ihtimamla dikkat kesilip samimiyetle cevap verdiğimiz anda aslında kendimizi kandırdığımızı fark edeceğiz. Şöyle ki: bilgi, tecrübe ve zanlarımızdan hareketle bir 'güzel' tarifi yapıyoruz. Kendimize bile fark ettirmeyecek ustalıklı bir manevra ile o güzelin adını hayırlı koyup, hayırlıya talip olduğumuz bahanesi ile güzeli istiyoruz. O sözüm ona güzelin bizim için hayırlı olmayabileceği aklımıza gelmiyor. Aslında hayırlı olanı değil; kendimiz için hayırlı olacağına inandığımız şeyi istiyoruz. Bir meçhule razı olmaktansa bir malumu talep etmek daha kolay geliyor. İstediğimiz gerçekleşmediğinde yahut aksi gerçekleştiğinde en mütevekkilimizin dahi 'olanda hayır vardır' sözünü dilinin ucuyla söyleyip geçiştirivermesi işte bundandır.

Neden böyle peki?

Mihengimiz yanlış!

Güzelliğine bütün insanların mutabık olduğu iki nimetten, sağlık ve zenginlikten yola çıkarak açalım mevzuyu.

Nice insanlar vardır ki kendilerini cennetten mahrum cehenneme mahkum edecek bir hayat yaşayabilmeyi, mal ve mülklerinin çokluğuna borçludurlar. Nice insanlar da vardır ki bedenlerindeki sıhhat olmasa, işlemeyi adet haline getirdikleri günahlara takat getirmeleri mümkün olmayacaktır. Hastalığı sebebiyle günah işlemeye güç yetiremeyen, fakirliği sebebiyle istese bile günaha imkan bulamayanları hatırlayalım bir de.

Kişinin dünyasını mamur ederken ahiretini harap eden bir şey için güzel ve hayırlı; dünyasını harap ettiği halde ahiretini mamur eden bir şey için de çirkin ve hayırsız diyemeyiz. Bunu şu şekilde ilkeleştirmek sanırım mümkün:

Ölçüsü dünya olan kişinin hayırdan anladığı, kendisi için güzel olandır.

Bu kişiler kendisi için güzel bir netice yoksa olan şeylerde gizlenen hayrı göremezler.

Ölçüsü öteler olan kişinin güzelden anladığı kendisi için hayırlı olandır.

Bu kişiler de olanda hayır olduğuna inandıkları için olan şeylerde çirkin göremezler.

Soruyu şöyle sormalı o zaman: Ben, kendisi için güzel olana hayırlı diyenlerden miyim; hayırlı olanı güzel görebilenlerden miyim?

Diyebilirsiniz ki zenginlik ve sıhhatini hayır yoluna kullanarak kendisine ahiret akçesi yapabilecek kişinin bunları istemesinin ne mahzuru var?

Hiç bir mahzuru yoktur. İtirazım hayırlı olacağı için değil, güzel olduğu için istenmesinde. Çünkü bunları güzel olduğu için isteyen kişiye fakirlik ve hastalık çirkin gelir, hayırlı olduğu için isteyen kişinin nazarında hastalık ve fakirlik de güzeldir.

Söylesenize Allah aşkına:

Fakirlikten doğan tevazuu satın almaya hangi zenginin malı yeter?

Hastalığın insana verdiği acziyet ve mahviyet bir sıhhatlinin kaç yıl ibadeti ile ele geçer?

O'nun (c.c.) çirkin işi yoktur dostlar, bizim güzel göremeyen gözümüz vardır.

Olmasını istediklerimiz hususunda değil sadece, olanı yorumlama konusunda da bu sağlam mihenge muhtacız. İnsan daha güzel olsaydım keşke der; daha akıllı olsaydım. Güzellik ve akıl birer nimettir zira.

Halbuki çirkin olmak, günaha güzellerden bir adım daha uzak olmak demektir ki bu çok güzeldir. Üstelik laf aramızda hiç bir çirkin güzelliğinin farkında olan bir güzel kadar çirkin değildir.

Akıl bahsinde de aynı... Akıllılar daha akıllı olmanın hayalini kurarlar; deliler daha deli olmanın derdine düşmeyecek kadar akıllıdırlar. Bu köşenin yazarı, deli olmanın kolay zırva bulmanın zor olduğunu bilmesine rağmen, deli olmayı, akıllı olmaktan daha çok istemektedir.

Latife bir yana, sağlık, zenginlik, güzellik, akıl hepsi birer nimettir. Hayra kullanılıp, hayra harcandığı vakit insana ahiret akçesi olurlar. Fakirlik, çirkinlik, hastalık, akılsızlık da asla nikmet değildir.

Türk Dil Kurumu nimeti iyilik, lütuf, ihsan, yararlanılan imkan diye tarif ediyor.

Nikmetin ne olduğunu ise ancak Osmanlıca lügatlerde bulabiliyoruz: şiddetli ceza.

Kendisinde hayır olmayan zenginlik, sıhhat, güzellik, akıl zahiren nimet gibi dursa da hakikatte nikmettir.

İçinde hayır gizlenen fakirlik, çirkinlik, hastalık, çok akıllı olmamak ise zahiren nikmet gibi dursa da hakikatte nimettir.

Güzel olduğunu düşündüğümüz için hayırlı olduğuna vehmettiğimiz şeyleri değil; çirkin olduğunu zannetsek bile bizim için hayır murad ettiği şeyleri isteriz Rabbimiz'den.

Çünkü biz biliriz ki: güzel olan her zaman hayırlı olmayabilir; fakat hayırlı olan mutlaka ve daima güzeldir.

Serdar Tuncer

Bu konuyu yazdır