| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Nefs-i Levvame Nedir? Pişman Olan Nefis Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:51 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Nefsi Levvame Nedir? Pişman Olan Nefis Nedir? Kendini Levm Eden Nefsin Makamı Nedir?
Öncelikle Nefis demek, Vücut Denilen Araba veya Motoru süren sürücü, şoför Manasındadır. Bu Motor ve araba yaptıklarından hesaba çekilcek olduğu için, onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler yaptırılabilmesi için, önce terbiyet edilmesi gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek gekekir. Burada islamın şartları olan namaz ve oruç devreye girer, ve işde oruç ile insan önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atına, yani motoruna gem vurmayı, veyahut arabasında, fren sistemini nasıl kullanması gerektiğini öğrenir. Oruç ile yemek helal olan birşeye gem vurulur. Daha sonra cima ya (Cinsel birleşmeye) gem vurulur, yani frene basması öğenilir. Bunu öğrenince, artık insan islamın haram ve yasak dediği durumlarda, frene basıp nefis atının gemini çekerek, gerektiğinde onu durdurur. Böylece nefis, kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiyet ehli olur.
---oOo---
Nefsi Levvame Nedir? Pişman Olan Nefis Nedir? Kendini Levm Eden Nefsin Makamı Nedir?
(Yaptığının Yanlış Olduğunun Farkına Varıpta Kendini Levm Eden Nefs)
ikinci Nefis makami Nefsi Levvame olup, levmedici nefis yani, yaptiği bir yalnişin ardina, kendini levmedip „tüüüh keşke yapmasaydim, yalniş birşey yaptim ben“ diyebilen nefis derecesidir.
Bu dereceye ulaşan nefisin, vicdan melekesi çalişir haldedir ve vicdan denen meleke ona hep yalnişlarinin ziddi olan iyi ile, yaptiği fiili mukayese etmesini sağlar, ve bu yalniş, bu doğru diye bir kiyas yapma halini kazanir. Ve yalnişlar: Amma Allahin kitabinda bildirilen haram ve yasaklar olsun, amma bulunduğu toplumun kurallari olsun, bu kurallara uymamak hepsi yalniş şeylerdir. Ve şeriat sadece islamin bildirdiği kurallar olmayip, insanliğin hayri için olan kurallarda buna girer. Ve bir toplumun kerih gördüğü şeylerde bu kurallardandir, hak gözlüğü ile bakinca, şeriata aykiri olmayan hususlardada, onlara uymak, şeriata uymakdir. Hal böyle olunca trafik kurallari, her ne kadar kuranda geçmesede, ehliyet alcak olana, önce kurallar ögretilir: ilk baştda durmak ve geçmek vardir, ve birde beklemek, en basit kurallar. Ondan sonra stop levhasi gelir, illa durulmasi gereken yer, yani ister gelen, olsun ister gelen olmasin, buraya varinca durmak mecburdur demek. Yani cümle sonuna nokta koyma kurali gibi. Işde levmedici nefsin vicdan melekeleri çalişir, ve insan vicdaninin sesini duyabilcek safiyete ulaşinca, yani sağdaki meleğin sesini duyar hale gelince, belki herzman doğru olanlari yapamaz amma, işde en azindan yalniş yaptiğini bilir ve özür dilemesi gerektiğini bilir. Her ne kadar, bir adami dövdükten sonra özür dilerim demek, ne abes işsede, o adama“ ben kendimde değildim, bilmeden oldu, kendimi kaybettim, şuurumu kaybetmişim, o yüzden bunu yaptim“ derse cezasinda hafifletici sebeblerden dolayi düşme olur yani. ve işde Hz Adem olmanin ilk basamaği, yalniş yapan, Hz Adem ile Havva en aşağiya dünyaya indirilince „Esteuzuibillah legad halaknel insane fi ahseni takvim.Sümme redednahü esfele safilin.“ Ayetinin hükmü gereği dünyaya indirilen Hz Adem ve Havva, dünyada yaptiklarindan pişman oldular. cünkü cennetde herşey hazir, ellerinin ayaklarinin önündeyken, dünyada ise, yemek için gayret, icmek için gayret, giymek için gayret etmeleri gerektiğini anladilarki, biz yalniş yapmişiz, ve kolaylik yerine zorluğu seçmişiz deyip ve pişman olup tövbe ettiler. Ve hata yapinca başa gelen belanin birisi olan, birde eşinden ayri düşme belasi üzerlerinden kalkdi, ve arafat denilen dağda buluştular. Ağlayip Tövbe edip Yaradandan özür dilediler. Amma artik dönülmeyen yola girilmişdi, artik o cennete tekrar ulaşmak için, bütün katlari geçmek gerekiyordu, ve aklari karasindan seçmek gerekiyordu. Ve böylece insanoğlu vicdanin sesini duyunca adem ve havva olur yani insan olur, şeytan ve ordusu olmakdan kurtulur.cehhennem ehli olmakdan kurtulur.Ve bu dereceyi kaybetmek ve emmare nefis derecesine yeniden düşmek tehlikesi vardir. ne zaman vicdanin sesi duyulmaz oldu, kalp karardi ve ince sesleri, yani meleklerin seslerini işitmez oldu, o zaman yine „emmare bissüi nefs“e düşdü demekdir. Yani Yaptiği hatadan dönmiyen tövbe etmiyen hatasindan pişman olmiyan nefs, meleklerihin ve vicdaninin sesini duyamayan nefis derecesine.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 22 Eylül 2014 Pazartesi
Original Kar©glan
|
|
|
Nefs-i Emmare Bissüi Nedir? Kötülüğü Emreden Nefis Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:43 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Nefsi Emmare Bissüi Nedir? Günahdan Zevk Alan ve Kötülüğü Emreden Nefis Nedir?
Öncelikle Nefis demek, Vücut Denilen Araba veya Motoru süren sürücü, şoför Manasındadır. Bu Motor ve araba yaptıklarından hesaba çekilcek olduğu için, onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler yaptırılabilmesi için, önce terbiyet edilmesi gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek gekekir. Burada islamın şartları olan namaz ve oruç devreye girer, ve işde oruç ile insan önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atına, yani motoruna gem vurmayı, veyahut arabasında, fren sistemini nasıl kullanması gerektiğini öğrenir. Oruç ile yemek helal olan birşeye gem vurulur. Daha sonra cima ya (Cinsel birleşmeye) gem vurulur, yani frene basması öğenilir. Bunu öğrenince, artık insan islamın haram ve yasak dediği durumlarda, frene basıp nefis atının gemini çekerek, gerektiğinde onu durdurur. Böylece nefis, kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiyet ehli olur.
---oOo---
Nefsi Emmare Bissüi Nedir? Günahdan Zevk Alan ve Kötülüğü Emreden Nefis Nedir? Denilince :
(Yaptığının Yanlış Olduğunun Farkına Varamayıpta, Hata, Yanlış ve Günahlardan Tad ve Zevk Amaya Başlayan Nefs)
istilahi mana ile kötülüğü emreden nefis demekdir. ve kötülük ise nefsin hoşuna giden (zina kumar çalmak çirpmak fazlaca yemek israf,içki,..) gibi haram ve yasak olan işlerdir. ve bu ameller işlendikce, nefis ati bunlarla beslenen bir at ve araba olur, yani o arabanin benzini, ya iyilikle doludur ve iyilikle hareket edip çalişir, yahut kötülük ile doldudur ve kötülük enerjsi ile çalişir. ve haramlar işlendikce insan, cehennem çukuruna müstehak olur. ve siyah ve kötü enerji, yikici yok edici bir kuvve kazanir. Eger terbiyet olursa, beyaz ve renkli enerji kazanir. ve renklerine göre de onun kuvvesi belli olur. ve her rengin bir melek grubu vardir, ve o rengin haline bürününce, o grubun melekleri ona yardım ederler. Emmare bissüi nefis, petrol mesabesindedir veya carbon elementini temsil eder, veya yanici kömür ve cinsi nevisi, ve en alt seviye ölü nefisdir, artik onun yeniden dirilmesi, mümkün değildir dersek yani, Allah kiyametten sonra, haşrda onu yeniden halkeder ancak, dünyada ise onun carbon haline dönmüş olmasi, tekrar bitki olup yeşeremeyecegini," fedhuli fi ibadi " derecesine varip ve tekrar insan bedenine girip hizmet edeyemeciğni belli eder. amma petrol ve kömür carbon cinsi olup Allah onlari sadece cehennemlik olarak halketmişdir, ve onlar cehennemden çikip kurtulamazlar, sonlari ikisininde yanmakdir. şayet onlardan firavun gibi, sonradan akillanipda iman ettim diyenler olursa, onlar hem zehirli, hem dibe çökücü, hem de dibe çöktürücü olan civa durmunda olurlar. bir üst, ondan daha hafif, ve dünyamizin üst kismlarinda hayat bulan madenler ve yani mesela demir gibi, veya bakir ve benzeri agir metaller halindedir. ve insan, nefis atina gem vurmasini ögrenip, ve dur denilen trafikde, durup. bekle denilen yerde. bekleyip. geç denilen yerdede, durmadan hemen geçer ise, yani ayni trafik kurallari gibi, nefsin de kurallari vardir, ve islamin emirlerine harfiyle uyan kimsenin, nefis ati , kaza yapip ölmez, yahut yaralanmaz, yahut şarampola yuvarlanmaz velhasil kelam.
Nefsi emmareye düşmüş Nefis, Kötü Huyaları ve ahlakı bize öğretip alıştıran, kötü arkadaştır :
Örnekler:
- Yak bir sigara, kederin gitsin!
- Bu gece bizimle kafaları çekmeye var mısın?
- Haydi okey oynamaya gidelim!
- Parasına değil ya, sadece çayına oynuyoruz biz baba...!
- o Bana yamuk yapan Helmut'u ormanda buldum, evire çevire bir gözel onardım, dövdüm olum, kas derler bu pazudakine,...
.....
falan filen işte
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 22 Eylül 2014 Pazartesi
Original Kar©glan
|
|
|
Muhabbetin Fazileti |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:30 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Muhabbetin Fazileti
Yakîn makamlarından biri de, âriflerin makamlarının en yükseği olan muhabbet makamıdır. Bu, Allah Tealâ’nın ihlâslı kulları için tercih ettiği bir makamdır. En büyük ilahî lütuflar onunla nihaî noktaya varır. Yüce Allah muhabbet ehli hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Maide, 54) Ayetin devamında “Bu Allah’ın bir lütfudur; onu dilediklerine verir.” buyrulmuştur. Bu haber, mana olarak ayetin baş kısmına bitişiktir. Çünkü Allah Tealâ, kendisini seven müminlere ihsanıyla lütuflarda bulunduğunu belirtmiştir. Ayetin başı ile sonu arasında ise Allah’ı sevenlerin sıfatları anlatılmıştır.
Rasulullah s.a.v., “Allah Tealâ, sevdiği kuluna ateşte azap etmez.” (Ahmed, Müsned, 104; Bezzar, Müsned, 235; Ebu Ya’la, Müsned, 3735) buyurmuştur. Allah Tealâ, Rasulü’nün bu sözünü tasdik etmek, “Biz Allah’ın sevgili kullarıyız” (Mâide, 18) diyerek muhabbet iddiasında bulunan yahudi ve hıristiyanların sözlerini reddetmek ve iddialarını çürütmek için şöyle buyurmuştur: “De ki: O halde niçin Allah günahlarınızdan dolayı size azap ediyor? Hayır! Siz de O’nun yarattıklarından birer insansınız.” (Maide, 18)
Allah Tealâ günahların bağışlanmasını muhabbetine bağlamış, sevdiklerini bağışlayacağını şöylece beyan buyurmuştur. “Rasulüm de ki: Bana uyun ki Allah sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran, 31) Her mümin Allah’ı sever fakat muhabbeti Allah’a imanı nisbetinde, O’nun tecellilerini müşahedesi ve Allah Tealâ’nın herhangi bir sıfatının kula tecellisi derecesindedir. Bunun delili de kulların tevhid ilkesine sarılmaları, O’nun emir ve yasaklarına sıkıca bağlanmaları ve hükmüne teslim olmalarıdır. Şu da var ki, kulların tevhidi müşahedeleri, ilahî emirlere bağlılıktaki devamlılıkları ve hükmüne teslim olmaları farklı derecelerde gerçekleşir. Bütün bunlar, farklı derecelerdeki muhabbetten kaynaklanır.
Yüce Mevlâ’yı sevenlerin sevgilerinin farklı olması, O’nun taksimine göredir. Aslında ilahî muhabbetin hiçbir derecesine küçük denmez. Tıpkı kulun sahip olduğu ilahî marifetin hiçbir kısmına küçük denmediği gibi… Yine derecesi ne kadar büyük olursa olsun, kimsenin tövbeden uzak kalamayacağı gibi…
Rasulullah s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Allah dünyayı, sevdiğine de sevmediğine de verir. İmanı/dini ise, sadece sevdiklerine verir.” (Buharî, el-Edebü’l-Müfred, 275; Hakim, Müstedrek, 33; Ahmed, Müsned, 387) Müminler, Allah sevgisi noktasında farklı derecelere sahiptirler. Bu farklılığın sebebi, marifet ve müşahede bakımından farklı seviyelerde bulunmalarıdır. Allah Rasulü s.a.v. Allah sevgisini imanın şartlarından biri olarak görmüş ve: “İman nedir?” sorusuna: “Allah ve Rasulünün, kulun nazarında her şeyden daha sevgili olmalarıdır.” (Buharî, İman, 9; Edeb, 42; Müslim, İman, 66) cevabını vermiştir.
Bu hadisten daha açık ve kesin ifade taşıyan bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Allah’a yemin olsun, ben bir kimseye ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili gelmedikçe, o gerçek manada iman etmiş olmaz.” (Buharî, İman, 8; Müslim, İman, 69-70) Allah Rasulü s.a.v. koyduğu hükümlerde Allah sevgisini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Size verdiği nimetlerden dolayı Allah’ı sevin. Allah’ı sevdiğiniz için de beni sevin.” (Buharî, et-Tarihu’l-Kebir, 183; Tirmizî, Menakıb, 31)
Bu emir, Allah sevgisinin farz olduğunu göstermektedir. Müminler, bu sevginin sonsuz dereceleri içinde farklı derecelere sahiptirler. Allah Tealâ’nın bize ihsan ettiği nimetlerin en büyüğü Yüce Zatını tanıma ilmidir ki buna “marifetullah” denir. Allah sevgisinin en üstünü ise müşahededen doğan sevgidir.
Allah Tealâ’yı sevenler muhabbetin farklı mertebelerine sahiptirler. Bu mertebelerden bazıları diğerlerinden üsttedir. Müminler içinde Allah Tealâ’yı en çok sevenler, ilim, hilm, af, güzel ahlâk, kulların kusurlarını örtmek gibi ilahî hasletleri en fazla ahlâk edinen kimselerdir. O’nun sıfatlarının mana ve tecellilerini en iyi bilenler ise; kibir, övülme, zenginlik, şeref ve halk içinde anılma arzusu gibi Yüce Allah’a layık sıfatlarda kendisine ortak koşmamak için bu tür ahlâklardan en çok kaçınan kimsedir.
Allah Rasulü s.a.v.’i en çok sevenler, O’na en güzel şekilde tabi olanlar ve O’na benzemek için gayret edenlerdir.
Muhabbetin Gerekleri
Allah Tealâ’yı seven kimsenin O’nun sevdiği şeylere uyması farzdır. Hz. Ömer r.a., sahabeden Süheyb-i Rumî r.a. hakkında şöyle demiştir. “Allah Süheyb’e rahmet etsin; o Allah’tan korkmasıydı bile O’na isyan etmezdi.” Yani Allah’a olan sevgisi Süheyb’i hiçbir korkusu olmadan O’nun emirlerine muhalefet etmekten korurdu. Çünkü o Allah’a muhabbeti sebebiyle itaat ederdi.
Hz. Süheyb r.a. şöyle demiştir: “Rabbime olan sevgim, bana başka hiçbir varlığın yaptıramayacağı şeyleri yaptırıyor.” Süheyb r.a. şunu demek istiyor: İlahî muhabbet, beni korkulacak sıfat ve hallerden koruyup, Allah’ın rahmetine vesile olacak işlere sevk ediyor.
Alimlerimizden biri demiştir ki: “Dostunu kendine tercih etmek, ona duyulan sevgiyi gösterir. Sendeki Allah sevgisinin alameti, O’nun emirlerini kendi nefsine tercih etmendir.” Yine şöyle buyurulur: “Allah’a her itaat eden kimse Allah’ın dostu olmaz. Fakat O’nun yasaklarından kaçınan herkes Allah’ın dostu olur.”
Durum bu alimin dediği gibidir. Hiç şüphesiz Allah’a muhabbet, O’nun emirlerine muhalefeti terk etmekle belli olur, çok amel etmekle belli olmaz. Çünkü iyi amelleri iyiler de kötüler de yapabilir. Günahları ise ancak gerçekten sadık insanlar terk eder. Denilmiştir ki: “Taatların en faziletli mertebesi, itaat üzerine sabretmektir.”
Şüphesiz Allah’a itaat etmeye sabretmenin sevabı yetmişe katlanır. Günah işlememek için sabretmenin sevabı ise yedi yüz katına kadar katlanır. Günahı terk edip bunda sabır gösteren, sanki Allah yolunda cihad etmiş gibidir. Çünkü sabır Allah’tan gelen bir imtihan olup, nefs için zorludur. Kişi nefsin arzu ve isteklerini terk etmekle nefsini terk etmiştir.
Sabrın kişiye kazandırdığı en küçük şey, dünyaya karşı zahid olmak, ondan kalbini çekmek ve Allah yolunda nefsle mücahede etmektir. Bu vesileyle kulun sevabı yedi yüz katına kadar çıkmakta ve bundan dolayı Allah Tealâ’nın muhabbeti sabit olmaktadır. Çünkü bu kimse şu ayetin hükmü içine girmektedir: “Rabbinin makamından korkanlara iki cennet vardır.” (Rahman, 46) Bu kimsenin diğer insanlara üstünlüğü, Allah’a muhabbetinden dolayıdır.
Bu konuda işittiğim sohbetlerin hoşuma gideni şudur: Hz. Musa a.s., Hızır a.s.’a: “Bu dereceye ne ile ulaştın?” diye sorunca, Hızır a.s.: “Bütün günahları terk etmekle ulaştım.” demiştir.
Ebu Talib El-Mekkî k.s., Kûtu’l-Kulûb’den
|
|
|
Akıl, Kalp, Vicdan, Marifetullah ve Muhabbetullah |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:27 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Akıl, Kalp, Vicdan, Marifetullah ve Muhabbetullah
Kalp, maddî ve manevî olmak üzere iki manada kullanılır. Birincisine yürek, diğerine de gönül denilir. Maddî kalp, çam kozalağı şeklinde, kılcal damarlara kadar kan pompalayan ve insan hayatını devam ettiren bir organdır. Diğeri ise, şuur, vicdan, idrak ve muhabbet gibi manevî âlemlerin merkezi konumunda ve mekânı olmayan rabbanî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati bu manevî kalp sayesinde anlaşılır ve bilinir.
Kalbe, beytullah ve arş-ı Samedani de denilmiştir. Bir cevher-i mücerret olan kalb, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, İslâm alimleri, “İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir.
Kalbe, İslâmiyet’in mahalli olması hasebiyle Sadr, Hakk’a muhabbetin menşei olması cihetiyle Şiğâf, Rü’yetullah’a mazhar olmasıyla Fuâd, dini bilmenin ve imanın mahalli olması noktasından Habbet-ül- kalp ve esma-i ilâhiyeye ayine olması bakımından da Mehcetü’l- kalp denilmiştir.
Kalp, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin, sıfat ve esma-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir. Kudsî bir hadiste Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım. (Yani onun ile bilindim.)”
Âyine-i samed olan kalp, beden ikliminde itaat olunan bir melik gibidir. Cenab-ı Hakkın marifet ve muhabbetine mazhar ve ayna olan bu kalbin değeri, bütün tasavvurların fevkindedir.
İnsanı Allah’a dost eden ve sevdiren muhabbettir. Eğer o kalp, iman, marifet, muhabbet ve fazilet gibi ulvî hakikatlere ayna olursa, diğer duygular da onun ile kıymet kazanır ve nurlanır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Vücutta bir parça vardır ki, o sağlam olursa bütün vücut sağlam olur. O bozuk olduğu zaman bütün vücut harap olur. Dikkat edin, işte o kalptir.”
Kalbin hayatı iman, marifetullah ve muhabbetullah; ölümü ise, küfür ve günahlarda ısrar iledir. Bediüzzaman Hazretleri bu tehlikeyi şöyle dikkat çeker:
“Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”1
Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah’ın zikrine karşı kalpleri kaskatı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.” 2
Bu ayet, nur-u iman ile kalbi genişleyen ve nuraniyete eren bir kimse ile, gaflet ve cehalet içinde kalan ve Allah’ı zikirden yüz çeviren ve böylece kalbi katılaşan kimsenin bir olmayacağını açıkça ifade etmektedir.
Evet, Allah zikredilince mü’minin kalbinde havf ve haşyet, O’na karşı tazim ve tebcil hissi tecelli eder; imanı artar, kalbi tenevvür eder, tasdikleri daha ziyade kuvvet bulur. Cenab-ı Hak bu hususu bir ayette şöyle ifade buyurur:
“ Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperir, Onun ayetleri kendilerine okunduğu vakit (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” 3
Kalbin uyanık olması zikir ile meşgul olmak, gaflette olması da ondan uzak kalmaktır. Zira zikir gafleti izale eder. Demek ki, kalbi, haram nazardan, yalandan, gıybet, kin ve haset gibi ahlak-ı seyyieden muhafaza edip, onun ıslahına çalışmak ve onu marifetullah, muhabbetullah, ubudiyet ve zikir ile “kalbi selime” kavuşturmak, insanın en mühim ve hayati vazifelerinden biridir.
Kalb-i selim sahibine şeytan yanaşıp vesvese veremez. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “O gün ki, ne mal faide verir, ne de evlatlar. Ancak Allah’a selim bir kalp ile varan kimse müstesna.” 4
Kalbini şirk ve nifak gibi marazlardan selamete erdiren kimsenin malı ve evladı faydalı olur. Dünyada selâmet-i kalbe ve sağlam bir imana sahip olunmalıdır ki, ahirette de saadet ve selamete kavuşulsun.
Evet, kalbin rikkati Allah korkusu; sefası, müminler hakkında iyi düşünüp, onları Allah için sevmektir. Kalbin selabeti de din düşmanlarına karşı şiddetli ve izzetli olmak ve müminlere karşı da zillet içinde merhamet ve muhabbet göstermektir. Peygamber Efendimizin (asm.) sürekli okuduğu “Allah’ım! Senden seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi, senin rıza ve muhabbetine kavuşturan amel-i salihi işlemeyi niyaz ederim.” duasını her mümin, kâmil imanı kazanmak için lisanından düşürmemelidir. Zira, insanın kalbi, Allah’ın ve Hazret-i Peygamberin (s.a.v) muhabbeti ile dolmazsa kemal-i imanı elde etmiş olamaz.
Evet, kalp, Allah’a dost olmanın, O’nu sevmenin ve O’nu zikretmenin şevk ve heyecanı ile mesrur olur. O cemalin didarına velev bir saniyecik olsun nail olmak, o kalp sahibi için cennetlere değişilmez bir makam-ı âlâdır.
Bir insan, kalp ve ruhunu, akıl ve hissiyatını kelime-i tevhid ile tenvir ederse, derece derece kemal-i imanı kazanır, Allah’ın feyzine, rızasına ve saadet-i ebediyeye mazhar olur.
Allah için olan muhabbetler hem lezzetli, hem daimi, hem kedersiz ve hem de sevaplı olur. İnsanı dünya ve âhiret saadetine mazhar eder. Eğer dünya zevkleri ve maşukaları, cazibeleri ile o kalbi kendisine çekmese, o kalp, muhabbet ve aşk-ı ilâhinin neşesiyle huzur bulur. Zira, o cemalin sonsuz cazibesi, sürur-u zevki ve O’nun muhabbeti, fani ve geçici olan dünyanın birkaç günlük zevkiyle mukayese edilmez. İnsanın kalbine yerleştirilen nihayetsiz muhabbet, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan Cenab-ı Hakk’ı sevmesi için verilmiştir.
“İnsan, kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.”5
Dünya, insanın arzu ve emellerini tatmin için kâfi değildir. Bunun içindir ki, dünyanın güzel manzaralarını kısa bir zamanda temaşa edip; onun zevk ve sürurlarını tatmak, ancak insanın iştihasını açar, fakat doyurup tatmin etmez.
“Ancak o ruhun arzularını ve meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir.” 6
İnsan, ebed için yaratıldığından onun kalbi, dünyanın fani lezzetleri ile asla tatmin olmaz; ancak ebedi alemde, ebedi nimetlerle tatmin olur. İnsan, ancak zevali mümkün olmayan Kâdir-i Zülcelal’e kalbini bağlayıp, O’na intisap etmekle saadete kavuşur. Böyle bir insan her şeye rağmen, ömrünü daima elemsiz ve kedersiz geçirir.
Saadet ve sürurla yaşamak isteyen bir kimse, kalbini asla fanî ve zevale mahkum olan şeylere bağlamaz. Zira, dünyada mükemmel bir saadet yoktur. Uzaktan sesini duysak bile kendisine kavuşmak mümkün değildir. Dünya ancak ızdırap, meşakkat ve musibetlerin mahallidir. Bediüzzamanın ifadesiyle; “Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.”
Dünyada fazilet ve marifetten başka hiçbir şey insanı tatmin ve mutlu edemez; onu saadete kavuşturamaz. Nitekim Cenab-ı Hak mealen şöyle buyurmaktadır: “İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.”7
Vicdan, insanın kendi fiil ve hareketlerini tetkik ve muhakeme ederek, lehinde veya aleyhinde hüküm veren sadık bir hâkim ve gizli bir histir. Bediüzzaman Hazretleri de vicdanı şöyle tarif eder:
“Vicdan, fıtrat-ı zîşuurdur.” 8
Cenab-ı Hakkın insanların kalbine ihsan ettiği bir marifet nuru olan vicdan, hayrı kabul ve şerri reddeden, haksızlığı kabul etmeyen emin bir mürşittir. Saadet, istikamet, nefis muhasebesi, tedbir, insaf, merhamet ve adalet gibi ulvi hasletler vicdanın mümeyyiz vasıflarındandır.
Vicdanın en önemli ve en birinci özelliği, insana sonsuz aciz ve fakir olarak yaratıldığını her zaman hatırlatmasıdır. Böylece insanı, Halık’ını aramaya sevk eder. “Evet fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Tevhidin şuaını neşrederler.”9 İnsan, bütün düşmanlarına karşı onu koruyacak bir Kadir-i Mutlaka dayanır ve Ondan medet ister. Bütün ihtiyaçlarını yerine getirecek bir Ganiyyi Rahim’in dergahına iltica eder. Her vicdan sahibi bütün bu kainatı ve içindeki eşyayı ona hizmet ettiren bir zatın varlığını kabul eder. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
“ Akıl ta'til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de; onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir.”10
“Vicdan, cezbesi ile Allah’ı tanır.”11
Ayrıca insanın uzun yaşama arzusu, ölmek istememesi de onun vicdanındaki beka arzusundan kaynaklanmaktadır. Zira, insanın vicdanında bekaya arzu ve ebediyete meyil ve iştiyak vardır. Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder:
“İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse "Ebed!.. ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur.” 12
Bundan dolayıdır ki, hiçbir insanın, vicdanından gelen “Necisin? Nereden geliyorsun? ve Nereye gidiyorsun?” gibi müthiş suallerin cevabını düşünmemesi ve onların cevabını bulmadan huzur ve rahata kavuşması mümkün değildir Bazı kimseler zaman zaman vicdanlarını rahatsız eden bu gibi suallerin cevabını düşünmeden işi halletmeye çalışırlar. Halbuki, inanma hissi insanın fıtratında ve vicdanında dercedilmiştir. Bazıları da bu fıtri hissi teslis inancı gibi batıl inanışlara saparak bulmaya çalışmışlardır. Bir kısmı da insana uluhiyet isnat etmiş, kimisi de kendileri gibi mahluk olan güneşe, ateşe, nehire, yıldızlara ve sığıra taparak dalalete sapmışlardır.
Halbuki Bediüzzaman Hazretleri insanın ancak Allah’a ve ahirete iman etmesiyle vicdanının tatmin olacağını şöyle ifade eder:
“Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve ruhen pekçok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem müteselli, hem vicdanı mutmain olur.”13
Hakkı kabul, haksızlıktan nefret etmek vicdanın şanındandır. Vicdan o kadar doğrudur ki, sahibini her zaman mahkum etmekten çekinmez. Bunun içindir ki, “Vicdan yalan söylemeyen bir muhbir-i sadıktır.” sözü darb-ı mesel olmuştur.
Vicdan, verdiği hükümlerde yanılmaz ve aldanmaz. Zira, vicdanın müsteşarı akıl ve ilimdir.
O, daima adalet ve insafı, ittifak ve ülfeti sever. Hasenattan hoşlanır, seyyiattan nefret eder. O, insanın akıl ve hakikate muhalif işlerinde, onu ölünceye kadar tazîb eder. Hayır ve hasenat yaptığı zaman ise, onu huzur ve saadete gark eder. Bu dünyada vicdanen rahat olmak kadar tatlı bir şey yoktur.
Haksızlık ve zulüm yapan bir insanın vicdan azabı çekmemesi mümkün değildir. İnsanın taşıdığı vicdanı, yaptığı zulüm ve kötülüklerden dolayı daima sahibini tazip eder. Öyle ise bir insan, bir fiili işlemeden önce çok iyi düşünmeli, eğer yapacağı iş, dünya ve ahiretine zararlı ise terk etmelidir. Hatta müftü o işin yapılmasına fetva verse bile, o kendi vicdanına danışmalı, eğer vicdanen rahat ediyorsa o işi yapmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) “Müftü (senin lehine) fetva verse de sen yine kalbine danış ( üç defa tekrar ederek).” buyurmaktadır. O halde tutum ve davranışlarımızda “Vicdanımıza soralım. Bakalım o ne hüküm veriyor. Halimizi ve efalimizi beğeniyorsa ne büyük şeref, ne büyük nimet! Beğenmiyor ise, kusurumuzu anlayıp ıslahına çalışalım. Onun halisane nasihatlerini can kulağıyla dinleyelim ki, saadet ve selamet ondadır.”
Bir Arif-i billâh da vicdana şöyle sesleniyor:
Ey Vicdan! Ey nur-u irfan! Seni hakkıyla kim tarif edebilir. Sen melekut âlemine mensup mücerret bir mana-yı muallasın. Letafet ve nezahette ancak ruh sana şerik olabilir. Ruh nasıl göze görünmezse, nasıl idraki mümkün değilse, nasıl latif ve şerif bir cevher-i nuranîyse sen de öylesin. Evet, her ikinizin mahiyeti de biz insanlara göre birer muammadır. Fakat mevcudiyetiniz faaliyetiniz ile bilinir.
Ey Vicdan! Ey Feyz-i Yezdan! Âlem senin ulvî şanına hayrandır. Hayır ve şerri, hak ve batılı gayet kat’i bir isabet, bir vukuf ve irfan ile tefrik ve temyiz ederek doğru yolu bize gösteren sensin. Hasenatımızı takdir, seyyiatımızdan dolayı bizi tevbih ve tazip eden, iyiliğimizi isteyen sensin. Kalbimizin serir-i saltanatında senin gibi bir hükümdar-ı adilin bulunması bizim için ne büyük bir saadettir!
Ey Vicdan! Ey Mürebbi-i insan! Beşeriyet her zaman senin irşadına muhtaçtır. Biz eminiz ki, dünyada beşeriyet bulundukça sen bu lütf-u irşadı esirgemeyeceksin. Şayan-ı teessürdür ki, her vakit emir ve irşadına muhalif hareketlerde bulunanlar da oluyor. Keşke onlar seni dinleselerdi de ebedi bir azap ile mahkum ve muazzep olmasalardı.”
Cenâb-ı Hakk’ın insana lütfu, keremi ve inayeti aşikârdır. Her hayır ve nimetin, saadet ve huzurun tükenmez menbaı yine O’nun ihsanıdır. Faraza Cenab-ı Hak, kullarından şükür istemese bile, insanın vicdanı, böyle rahmet ve kerem sahibi bir Zat’a karşı sonsuz hamd ve şükretmeyi emreder. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” sözü darb-ı mesel olmuştur. İnsana verilen kalp, ruh ve akıl gibi enfusî nimetler ile göz, kulak ve dil gibi afaki nimetlerin hatırı ve şükrü nasıl ödenir? Her insan vicdanen bilir ki, başta vücudu olmak üzere bütün bu nimetler hep Allah’tandır.
Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder:
“Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünki kendisinin eser-i san'atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakita olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi olduğu garib san'at, acib nakışların şehadetiyle, bir Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane insana aittir.
Ve keza esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef'al-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef'alin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husulünde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana aittir.”14
Şunu da belirtmek isterim ki, bir insanın sadece fen ilimlerinde terakki etmesi onun en ince sırlarına vakıf olması, dünyada mesleğinin zirvesine çıkması yeterli değildir. Akıllı insan, hem dünyaya, hem de ahirete ait işlerini beraberce yürütür. Dünya nimetlerinden faydalanmak için elinden geleni yapar, mesleğinde en ileri olduğu halde, ahiretini de dünya için asla ihmal etmez. “En bahtiyar odur ki, dünya için ahiretini unutmasın” hakikatina uygun yaşar. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “(Onlar), nice erler ki, ne ticaret, ne de alışveriş kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz; Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”15 İşte bu insanlar, erbabı hikmet nazarında bahtiyardırlar. Zira bunlar,“Allah’ın sana verdiği şeylerden ahiret yurdunuara. Dünyadan da nasibini unutma.”16 ayetinin manasına uygun olarak yaşarlar.
Evet, dünya ve ahirete ait emirleri düşünmeyen bir insan, yaratılış hikmetine uygun hareket etmemiş olur. Böyle insanlar, aklen, vicdanen ve hikmeten zemme müstehaktırlar. Zira, en şerefli ve en mükerrem insan, dünya ve ahiretini muvazene ile götürendir. Sadece dünyaya hasr-ı nazar eden ve ahireti hiç düşünmeyen insanın vicdanı onu daima huzursuz edecektir. Cenabı Hakk’ın sayısız nimetlerinden istifade edip, O’na ibadet ve şükür etmemek en büyük bir nankörlüktür.
“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.”17
Sual: Bazı insanlar yaptıkları zulüm ve kötülüklerden dolayı neden vicdanen rahatsız olmuyorlar hatta lezzet alıyorlar?
Cevap: Bu sualin cevabına geçmeden Bediüzzaman Hazretleri’nin şu veciz sözlerine kulak verelim:
“Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, el'iyazü billah irtidad ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.”18
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, bazı insanlar fıtratlarındaki ulvî ve nezih his olan vicdanları ve kalplerindeki nur-u marifet söndüğünden dolayı yaptıkları zulüm ve cinayetlerden müteessir olmuyor, hatta gurur duyuyorlar. İşte bunlar ayetin ifadesiyle “hayvandan daha aşağı” bir derekededirler. Eğer bütün insanlar bozulmamış birer vicdana sahip olsalardı, insanlık âleminde işlenen bu zulüm ve cinayetler asla olmazdı. Yine Bediüzzaman’ın buyurduğu gibi; “ vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden; o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin veyahud kalb ve aklın muktezasını ibtal etsin.”19
Ölmeden önce vicdan muhasebesi yapmak
İnsan, her gün kendini hesaba çekmeli ve âhiret için ne gönderdiğine bakmalıdır. Bunu yapmak aklın ve vicdanın gereğidir. İnsanın ebedi hayatını kazanması ve ebedi saadetlere nail olması, ancak bu fanî dünyada yapmış olduğu ibadetlerine, hayır ve hasenelerine bağlıdır.
Bir ayette mealen şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’ın azabına maruz kalmaktan korunun. Herkes yarın âhireti için ne gönderdiğine dikkat etsin.”20
Hazret-i Ömer de (ra.), “Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.” buyurmuştur.
Dünyaya gelmiş ender dâhilerden ve hükemalardan biri olan Franklin, “Ben kendimi çok günahların içinde görüyorum. Onun için nefsimin arzularına uymayarak ve yaptıklarıma dikkat ederek, onu ıslaha çalışıyorum.”
“Defterimde hatalarımın azaldığını görmek beni vicdanen ve ruhen rahatlattı. Hayatım boyunca Cenab-ı Hakkın birçok lütuf ve ihsanlarına mazhar oldum.” “Nefsini tanıyan, Halık’ını tanır” hakikatini anladım.” demiştir.
İşte bu zat, insanın kendini bilmesi ve muhasebe etmesi için on üç tavsiyede bulunmaktadır.
Yazar: Mehmed Kırkıncı, 10-7-2010
Ruha Açılan Kapı: Kalp
Bedende bir et parçası vardır. O parça iyi ve sağlam olursa bütün beden sağlam olur. Bu parça bozuk olursa beden bozuk olur. Biliniz ki, o et parçası kalptir. (Hakîm Tirmizî, Nevâdirul-Usûl, II, 94)
İnsanın mahiyeti, madde ile mânânın birleştiği yer, akıl ve ruh, Allahın tecelli ettiği mahal ve ilâhî latife gibi bir çok anlama gelen kalp, başka dillerde tam olarak karşılıkları olmayan gönül ve can gibi kelimeleri de ifade eder. (Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara 1997, 422-423; Ferid Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, XIII. baskı, yay. haz: A. S. Güneyçal, Ankara 1996, 483)
Kelime anlamı, dönmek, çevirmek olan kalp, sürekli dönen ve tarayan bir radar gibidir. O hiçbir şeye sabitlenemez ve bağlanamaz; dolayısıyla sürekli kutsalı arar ve araştırır. Lâ ilâhe illallah turnusol testi ile kalp, var edilenlere tapılmayacağını ve kulluk edilmeyeceğini hatırlatarak tevhide işaret eder. (Robert Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, çev: İbrahim Kapaklıkaya, II. baskı, İstanbul 2003, 48 )
Derin zeka ve irfanı içinde barındıran kalp, aynı zamanda marifetin de mekânı ve merkezidir. Sûfîler için varılmak istenen maksat; yumuşak, duyan, hisseden ve şefkat dolu bir kalp geliştirmek ve kalbin derin kavrayışını tekâmüle erdirmektir. Kalbin bu derin kavrayışı, aklın soyut zekasından daha sağlam köklere dayanan bir kavrayışı haber verir. Kalp gözü açıldığında, görünmeyen âlemin kapıları açılacak ve ötelerin ötesi temaşa edilecektir. Kalp kulağı açıldığında ise, sözlerin ötesinde gizlenen hakikatin derin sessizliği tüm varlığıyla hissedilecek ve duyulacaktır. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 28 )
Kutsalı Arayan Mabet
İlahî kıvılcım, ruh ve aşk kalpte mekân bulur. Nitekim kalp, kutsalı arayan kutsal bir mabet ve tapınaktır. Bunun için sûfîler, bu muhteşem mabedin mihmandarları olduklarından bütün insanlığa saygı, hürmet ve nezaketle muamele ederler ve karşılık verirler. Nitekim bu mukabele ile hâsıl olan ve aynı zamanda tasavvufun da özü olan sevginin mekânı da kalptir. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 28 )
Kutsal kıvılcımın mekânı olarak insanın içinde hâlkedilen mabet için kutsî bir hadiste Azîm olan Allah şöyle buyurur: Bütün göklere ve yerlere sığmayan Ben, ihlaslı müminin kalbine sığarım. (Hadisçiler, bu hadisin sıhhatini tasdik etmemişlerdir) İnsanın içindeki mabet yani kalp, yerkürenin en kutsal tapınak ve ibadetgâhlarından daha değerlidir. Bir insanın kalbini ve gönlünü kırmak ve incitmek, en büyük ibadet mahallerine zarar vermekten daha büyük hakkı ve sorumluluğu içinde barındırır. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 48 )
Bedenin Merkezi
İnsanın içindeki mabet olan kalp, aynı zamanda tüm duyguların sığınağı, merkezi ve makarrıdır. Tüm duyular ve algılanan şeyler önce kalbe ulaştırılır. Kalp de bunları anlaşılması için beyne iletir. Eğer kalbin duyu gücü olmasaydı, bu duyular hükümsüz olur, boşa giderdi. Bu, doğuştan kör olan birisinin nesneleri tasavvur etmesinin mümkün olmaması gibi bir hâli hatırlatır. Nitekim, Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur. (Hac, 46) ayeti de buna işaret eder. (İhvânus-Safâ, Resâilu İhvânis-Safâ ve Hullânil-Vefâ, neş: Butros el-Bustânî, Dâru Sâdır, Beyrut, trz, I, 105-106; İhvân-ı Safâ, Risâletü Câmiatil-Câmia, 358 ) Bu bağlamda filozoflar kriter olarak aklı öne çıkarırken, sûfîler daha çok keşf ve ilhama daha fazla önem vermişlerdir. Ancak bunu yaparken akla alternatif olarak keşfi öne çıkarmazlar. Onlar, akılda derinleşmekle akıl nurunun ötesine vararak elde edilen keşfi idrak ederler.
İnsanın şekle büründüğü bedeni, doğumundan sonra gelişme kaydettiğinde, beyin tıpkı bir krallık gibi diğer azâların itaat ettiği bir yönetici veya bir şehir gibi faaliyetlerini sürdürür. (Resâil, I, 29; er-Risâletül-Câmia, 124, 129-130) Ancak insanın en soylu organı kalp, vücudun merkezidir. (Resâil, III, 394) Kalp sadece ruhî idrak sürecinde bir merkez değildir, aynı zamanda fizyolojik nefes alma süresinde de en büyük rolü oynar. Hava boğazdan, temizlenmek için akciğere girer; daha sonra ısısını gidermek için kalbe girer. Oradan atar damarlara ve vücudun bütün parçalarına ulaşır. Hava, dönüşünde tekrar kalbe, oradan akciğerlere girer. Oradan da vücudun ısısını taşı(Zeker) boğazdan dışarı çıkar. Çoğu Müslüman yazara göre kalp, sadece hayat veren nefes alma etkinliğinde değil, aynı zamanda zeka gibi o da vasıtasız ve merkezîdir. Böylece kalp ile idrak ve hayat ritimleri arasında, aklî meleke ile beyin arasındaki dolaylı ilişkiden daha yakın bir ilişki vardır. (Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm Kozmoloji Öğretilerine Giriş, 116)
Yönetici Organ
İslâm filozoflarında kalbin donanımı için selim bir akıl, derin tefekkür temel ölçüt iken, sûfîlerde tefekkürün yanında bir o kadar murakabe, mücahede ve riyazet de önemlidir. (Bayram Ali Çetinkaya, Sayıların Gizemi ve Tasavvufun Dinamikleri -İhvân-ı Safâ Modeli-, İstanbul 2008, 133)
Tefekkür, murakabe ve riyazetle kemâlata erişen kalp, yönetici organ olarak diğer bütün organların kendisine boyun eğdiği ve hizmet ettiği merkezî bir fonksiyon icra eder. Mesane böbreğe, böbrek karaciğere, karaciğer de kalbe hizmet eder. Diğer organların durumu da benzer özellikler taşır. (Fârâbî, el-Medinetül-Fâzıla (İdeal Devlet), açıklamalı çev: Ahmet Arslan, II. baskı, Ankara 1997, 76)
Bütün uzuvların kendisine itaat ettiği kalbin çok sayıda askeri olduğu gibi, bir o kadar düşmanı da çoktur. Bu şuna benzer; insanoğlunun bedeni bir şehir gibi düzenlenmiştir. Onun organları, parmakları, o şehrin sanat erbabıdır. Şehrin padişahı kalp, veziri ise akıldır. Ülkenin koruması ve inkişâfı için padişahın tebaasına ihtiyacı olduğu şekliyle, gönül padişahının da benzer ihtiyaçları söz konusudur. Ancak bu sayede beden ülkesi imar olur ve ordusu galip gelir. (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, çev: Ali Arslan, İstanbul 2004, 36)
Beden ülkesinin hükümdarı olan kalp, meleklerin sahip olduğu cevher türünden bir özelliğe maliktir. Ona bahşedilmiş güçler vardır. Maddî dünyadan bazı şeyler, onun emri altındadır. Nitekim herkesin özel âlemi, kendi vücududur. Beden ise, kalbin (ruhun) buyruğuyla hareket eder. Kalp emir verince, parmaklar harekete geçer. Kalpte kızgınlık belirince, bedende terleme ortaya çıkar. Bu da meleklerin tasarrufu ile yağmurun yağmasına benzer. Kalpte şehvet belirince, bir yel hâsıl olup şehvet âletine yönelir ve ona kuvvet verir. Yemek yeme düşüncesi meydana gelince, dilin altındaki kuvvet hizmet için ayağa kalkar ve tükürük çıkarmaya başlar, yemeğin boğazdan kolay geçmesi için ıslatır. Çünkü kuru yemeğin boğazdan geçmesi zor olur. (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, 48 )
Manevî Kalp ve Fizikî Kalp
Manevî kalp, fizikî kalp gibi bir vazifeye sahiptir. Fizikî kalp, insan bedeninde merkezî bir konumdadır. Manevî kalp ise nefis/alt benlik ile ruh arasında bir yerde mekân bulur. Fizikî kalp, bedeni düzenler ve yönetir; manevî kalp ise ruhu idare eder. Fizikî kalp, taze oksijenli kanı vücuttaki her bir organ ve her bir hücreye göndermekle bedeni besler. Bununla birlikte damarlar kanalıyla kirli kanı toplar. Manevî kalpte hikmet ve nur saçarak ruhu beslerken, kişiliği de reziletlerden arındırır ve erdemlerle bezer. Kalbin bir cephesi maneviyat âlemine, diğer cephesi ise nefsin/alt benlik ve menfî vasıflarımıza yöneliktir.
Fizikî kalp yaralandığında, hastalık kaçınılmazdır; eğer ileri derecede hasar görmüşse ölümden başka seçenek hâli ortada kalmaz. Kalp, nefsin/alt benliğin olumsuz özellikleriyle boyanırsa, ruhen marazlı hâle düşer. Şayet kalp, nefsin hakimiyeti altına rıza gösterirse, manevî hayat son bulur. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 46-47)
Her organın idarî merkezi kalptir. Her organın hissedeceği şeyleri vardır, ondan başkasını hissedemez. Mesela görme duyusu göz bakmayla ilişkilidir; işitme duyusu kulak duymayla ilişkilidir; koklama duyusu burun koklamayla ilişkilidir. Tatma duyusu ağız tatmayla ilişkilidir. Bütün bu organlar hissettiklerini kalbe ulaştırır. Buradan da kalp duyusu ortaya çıkar. Kalp duyusunun gücü, diğer organlardan aldığını idrak etmesi için akla iletmesinde görülür. Eğer kalp duyusunun gücü bulunmasaydı, diğer organlar işlevsiz hâle gelirdi. Kör olarak dünyaya gelen insan, gökyüzünü ve onun hangi yönde olduğunu tasavvur etmekten yoksundur. Nitekim Her Şeyi Gören/Basar, şöyle buyurmaktadır:...Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur. (Resail, III, 105-106)
Âlim ve Ârif Olan Kalp
Vücuttaki kalp, insan şeklinde şekillenmiş, suretlenmiş ve yaratılmıştır. Onun için var edilenlerin bedeninde en şerefli organ olmuştur. Zirâ, kalbin görme duyusu göremeyeceği şeyleri gören bir basireti; sesleri idrak edip idrak ettiklerini işitme duyusuna ileten kulakları/alıcıları; aşığın maşukunu sorma ve onun yanında bulunmayı arzulaması gibi, kaybettiği mahsusata bir özlem duyan dokunma duyusu bulunmaktadır. (Resâil, III, 106)
Şu halde ruhanî latif bir varlık olarak kalbin, cismanî kalbe ilişkisi söz konusudur. Ancak insanın hakikati ruhanî kalptir. İnsanda anlayan, âlim ve ârif olan bu kalptir. Hitap edilen, cezalandırılan, azarlanan ve aranan kalp yine bu kalptir. (Gazâlî, İhyâu Ulûmid-Din, çev: Ahmed Serdaroğlu, İstanbul 1975, III, 9)
Batılı insan için kalp sahibi, derinden hisseden ve kavrayan kişidir. Sûfîlikte ise kalp, çok daha zengin ve karmaşıktır. Çünkü kalp, insanın sadrında mekân bulmuş ilahî bir mabettir. Kalp, Rahman tarafından içimizdeki kıvılcımın membaı olarak tasarlanmıştır. Bundan dolayı kalbi temizlemek ve onu açmak, Allahın huzuru için onu bir tapınak olmaya hak eder hâle getirmekle mümkündür. (Robert Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, çev: İbrahim Kapaklıkaya, II. baskı, İstanbul 2003, 63)
Not:: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Şubat 2009 sayısında yayınlanmıştır.
Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
Cumhuriyet Üniv. İlahiyat Fak
|
|
|
Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vucud |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:24 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vucud
Tasavvuf yoluna girmek için önce onun dünya görüşünü; âleme, varlığa, maddeye bakış açısını bilmek ve benimsemek gerekiyor. Yoksa bu yola körü körüne girmek kişiye pek bir şey kazandırmaz.
Tasavvuf yolunun temeli vahdet-i vücut düşüncesine dayanır. Bu düşünce adeta tasavvuf yolunun ideolojisidir, felsefesidir. Fakat her ne hikmetse daha bu kelimeyi ağzımıza alır almaz büyük bir hücumla, karalamayla, suizanla karşı karşıya kalıyoruz. Meramımızı bile anlatmaya vakit kalmamaktadır. Bu da bu kelimenin çokça sağa sola çekilmesi, yanlış anlamalara konu olması dolayısıyla meydana gelmektedir. İnsanlar bu kavramın doğrusunu anlamaya çalışma yerine kafalarında bununla ilgili önyargıları ile bizim gibilerle mücadeleye girmeyi, çatışmayı ve tartışmayı bir marifet olarak görmektedirler.
Oysa bütün veliler vahdet-i vücut kavramı ile bu makama gelmişlerdir. Vahdet-i vücuda karşı çıkmak, velilik yolundan uzaklaşmak anlamına gelir.
Bütün varlık âlemini yüce Allah’ın bir parçası olarak görmek, vahdet-i vücut değildir. Panteizmdir. İslam’a göre sapkın bir felsefedir. Bu düşüncede olanlar varlık âlemini yüce Allah’la bir gördükleri veya O’nun bir parçası olarak düşündükleri için büyük bir şirk bataklığına gömülmüşlerdir. Hemen anlayışlarını düzeltmeleri ve bundan tövbe etmeleri gerekir.
Peki ama kimi velilerin ve tasavvuf, tarikat yolunda olan büyüklerin varlık âlemi ile Allah arasında gördükleri birliğe ve bu düşünceye yol açan sözlerine ne demelidir? Bunları nasıl anlamak gerekir? Bunlar, ilahi sarhoşluk eseri olarak ağızdan çıkan sözlerdir. Sadece yaşanan bazı özel halleri anlatmaktadır. Gerçeklikleri yoktur. Düşünce ve felsefi bir yönleri de mevcut değildir. Bunlar duygu ve coşku değerinde olan şeylerdir. Daha ileri makamlarda bu sözlerden vazgeçilmekte ve bu halden tövbe edilmektedir. Buna tarikat küfrü de denilmektedir. Bu sadece geçilmesi gereken bir köprüdür, takılıp kalınacak bir saha değildir. Vahdet-i vücut bu hali kapsamakla birlikte bundan aşkın bir anlama gelmekte, belli bir düşünceyi temsil etmektedir.
Vahdet-i vücut kavramının aslı ve özü nedir?
Vahdet-i vücut, var olan tek varlık Allah’tır; yüce Allah (c.c.) dışındaki tüm varlıklar, gerçek olarak var değillerdir demektir. Vücut ‘var olmak’, vahdet ‘tek’ anlamına gelir.
Allah dışındaki varlıkların var oluşu ise vehmi ve hayali bir surettedir, düzeydedir. Ama bu vehmi ve hayali varlığın da bir gerçekliği ve devamlığı vardır. Bu gerçekliği aynadaki surete veya gölgeye benzetebiliriz. Yoksa sanıldığı gibi bir ‘yokluk’ değildir. Yüce Allah’ın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgeleri bu yokluk ayna veya gölgelerine düşerek varlık âleminin görünürlüğünü ve hayali, vehmi gerçekliğini meydana getirmiştir.
Materyalist insanlar maddeye, hayata gerçek olarak bakarlar. Bunlar maddeyi, yaratılmış âlemi ezeli ve ebedi olarak kabul ederler. Allah’ı duyu organları ile algılayamadıkları için yok olarak düşünürler. Hayat felsefeleri adeta bu dünya nimetlerine tapmaktır. Yaşamdan zevk ve haz almak dışında bir şey düşünmezler. Süfli hazları birinci plana alırlar.
Maddeye ezeli ve ebedi vasıflarını veren Farabi ve İbn-i Sina gibi âlimleri İmam-ı Gazali Hazretleri (k.s) küfürle itham etmiştir.
İnsanların büyük kısmı ise maddeye ve hayata gerçeklik açısından bakarlar ama Allah’ın varlığını da inkâr etmezler. Hayatın tek zevkini içgüdüleri tatmininde görmezler. Onlar, az da olsa manevi bir dünyaya sahiptirler. İnancı yaşama oranında ibadetlerden de haz alırlar. Salih amellerle ahiret yurdu için hazırlık yaparlar.
Ancak gerçek sufilerdir ki maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana vererek gerçek varlığın yüce Allah’a ait olduğunu söylerler. İşte bu düşünce sufilik yoluna mahsustur. Öz olarak vahdet-i vücut da budur.
İnsan, Allah dışında diğer bütün varlıklara hemen, kolaylıkla hayali ve vehmi bir mana veremez. Bunun için kalbini ve nefsini ikna etmesi gerekir. Zira kalp ve nefis bu dünyaya gönül vermişlerdir. Bu düşünce onlara çok ters gelir. Ölüm gibi soğuk ve ürpertici görünür. Şayet kalp ve nefislerini ikna etmeden Allah dışındaki varlıklara hayali ve vehmi bir anlam verirlerse, dünya nimetlerinden aldıkları hazdan vaz geçmek onlara çok ağır gelecektir, bu durum onlar için mantık ilkelerine ve hayatın kanunlarına ters bir şey olacaktır. Akıl sağlıklarının kısa zamanda bozulmasına neden de olabilecektir.
Dünyaya hayali ve vehmi bir mana vermek için önce haramlara tövbe etmek ve farzları gönül rızası ile yapmak makamında olmak gerekir. Müslüman ve mümin vasıflarına ulaşmadan vahdet-i vücut düşüncesine ulaşmak ve onu taşımak mümkün görünmemektedir.
Yani vahdet-i vücut düşüncesinin insanın gönlüne ve nefsine girmesi öyle kolay kolay gerçekleşemez. Bunun bazı önkoşulları vardır. Bundan dolayıdır ki tasavvuf ve tarikat yolu herkese nasip olmaz.
İnsanların büyük çoğunluğunun gönlünü haramlar süslemese de, dünya nimetleri onların hayallerini ve vehimlerini tüm gerçekliği ile kaplar. Onların bunlardan kopmaları kolay değildir. Ölmek kadar zor bir şeydir bu. Kim bu dünyadan vazgeçmek veya göçmek ister ki?..
Vahdet-i vücut düşüncesini gerçek anlamı ile gönülde ve zihinde taşımak çok zor olduğundan, bunun için Müslümanlık ve müminlik gibi vasıflar gerektiğinden insanlar vahdet-i vücut düşüncesini başka başka manalarla gönüllerinde ve zihinlerinde taşımaktadırlar; bu kavrama mevcut manevi ve inanç dünyalarına göre farklı farklı anlamlar vermektedirler.
Nefs-i emmare düzeyinde birisi vahdet-i vücut düşüncesini panteist bir felsefeyle yorumlayarak her haramı mubahlaştırır. Yoldan çıkar.
Bazı filozof tipler ise, madde ve varlık âlemi aslında yoktur, demektedirler. Bunun varlığı bir algı meselesidir. Her şey insanın zihninde olup bitiyor, diyerek madde, âlem, hayat için hayali ve vehmi olgusunu gerçek manası ile kullanırlar. Bu çok tehlikeli bir düşüncedir, felsefedir. Bunun vahdet-i vücutla uzaktan ve yakından bir ilgisi yoktur. Bilmeyerek söylenilmişse büyük bir itikadi yanlışlığa da yol açar. Oysa tasavvuf düşüncesinde varlık âlemi için öngörülen hayali ve vehmi anlayış, Allah’ın gerçek varlığı gözönünde bulundurularak anlamlandırılan bir gerçeklik düzeyini ifade etmektedir. Varlık âlemi vardır. Devam etmektedir. Ama bu var olma ve devam etme düzeyi hayal ve vehim mertebesindedir. Yoksa varlık âlemini hayal ve vehim gibi yok kılmak, inkâr etmek, bu hayatın, dünyanın ciddiye alınmamasını doğurup insanın bu dünyada, hayatta ebedi ahiret yurdu için imtihan edilmesini gözardı etmek anlamına gelir. Bu düşüncenin sonu, dini dünyevileştirmek ve çeşitli süfli hazları yaşamak için şeriatın pek çok ahkâmını tevil etmektir, çiğnemektir. Maalesef Yahudiler bu yolla itikatlarını bozmuşlardır. Kitaplarını da tahrif etmişlerdir. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu düşünce ve felsefenin yanlışlığına ve tehlikesine Mektubat’ının pek çok yerinde değinmektedir. Demek ki o zamanlar Hindistan’da bazı felsefeciler, dini akımlar bu yolda düşünce sarf etmekteydiler. Kısacası vahdet-i vücudu bu anlamda kullananlar, İslam’a da tasavvufa da büyük zararlar verirler.
Vahdet-i vücudu panteist bir felsefe ile karşılayanlar aşırı derecede materyalist bir kutbu teşkil ederken âlemi vehim ve hayal olarak düşünen bu ikinciler ise idealist bir kutbu oluşturmaktadırlar. Her iki grup da ifrat ve tefrit ile hak yoldan ayrılmaktadır. İslami ve tasavvufi düşünce ve buna uygun olarak tanımlanan vahdet-i vücut kavramı ise orta yolda kalmaktadır.
Bir şeyin felsefesinin ve ideolojisinin yakın planda yanlışlığı ve zararları pek algılanmaz. Bu bakımdan her biri ağaçlar gibidir. İnsanlar meyvelerini yemeye başladıklarında zehirlenirler, akılları da başlarından gider. Bu sefer de pek sağlıklı düşünemezler. Çünkü yanlışlığın nerede olduğunun ayrımına varamazlar. Yedikleri meyveler vücutlarında kaybolmuşlardır. Hücrelerine mal olmuştur. Onun için vahdet-i vücudu İslam’ın ve tasavvufun çizgisi dışında farklı anlayışlarla yorumlayan düşünce ve felsefelerden uzak durmak ve buna çok dikkat etmek gerekir.
Müslümanların büyük çoğunluğu vahdet-i vücut düşüncesine pek yabancıdırlar. Bunun önemini de bilmezler. Allah’ın veli kullarına büyük saygı gösterirler ama onları yetiştiren temel kavram nedense ilgi alanlarına pek girmez.
Varlık âlemini Allah gibi gerçek olarak görmek, İslami açıdan itikada bir zarar verir mi? Müslümanların çoğu, varlık âlemi ile Allah’ı aynı gerçeklik düzleminde görürler. Allah’ın varlık âlemini yoktan var ettiğini bilirler. Onun kıyamette yok olacağını da kabul ederler. Bu var ve yok etmenin yanında yüce Allah ile varlık âleminin gerçeklikleri arasında bir farklılık olduğunu düşünemezler. Buna kafa da yormazlar. Tabii bu düşünce aslında, yani hakikatte (tasavvufta) gizli bir şirke kapı açabilir ama insanı da dinden ve imandan çıkarmaz. Fakat Müslüman’ı itikat açısından çok ince ve tehlikeli bir sınırda tutar. Müslüman birisi imanını tahkiki bir seviyeye doğru götürmelidir, yükseltmelidir. Allah’ın gerçekte tek varlık olduğunu, varlık âleminin ise faniliğini ve ona gönül vermemesi gerektiğini bir şekilde öğrenmesi ve yaşaması gerekmektedir.
Yüce Allah (c.c.) keremi ve lütfu ile bizlere tasavvuf yolunu, hususiyle vahdet-i vücut düşüncesini açıkça farz kılmamıştır. Emir ve yasaklarını yerine getirme ile bizleri imtihana tabi tutmuştur. Şeriatla yükümlü kılmıştır. Şeriatın içerisinde ise vahdet-i vücut düşüncesi, tafsili (ayrıntılı) değil de müminin imanını ayakta ve sırat-ı müstakimde tutacak derecede mücmel (öz veya özet) olarak vardır.
Lakin şeriat, yüce Allah’a aşk iddiasında bulunan sufilerin yolunu da tıkamamıştır. Bizzat bunu teşvik etmiştir. İşte bu yoldaki kişi dünyayı, yani mubahları hayal ve vehim mertebesinde görerek kendisini büyük bir imtihana sokar. Bu sayede hakiki yüce zata karşı aşk duyar. Fani olan şeylere karşı ilgisini onlardan çeker.
Vahdet-i vücut düşüncesinin temeli hangi gerçekliğe dayanmaktadır? Yüce Allah (c.c.), kendi zatı dışındaki her şeyi yoktan var kılmıştır. Yokluk, varlık olarak gördüğümüz şeylerin anasıdır. Yokluğu bir ayna veya gölge olarak düşünebiliriz. Yüce Allah (c.c.) bu yokluğa bazı sıfatları ve güzel isimleri ile tecelli etmiştir. Allah’ın yüce zatı bundan münezzehtir. Yüce Allah (c.c.) âlemlerden müstağnidir. Allah’ın zatı ile varlık âlemi arasındaki ilişki ilim düzeyindedir. Çünkü onun yüce zatının varlık âlemi ile bundan başka bir ilgisi, ilişkisi yoktur. Varlık âlemi ile ilgili olan Allah’ın güzel isimleri ve sıfatları ise tenezzül makamındadır.
Vahdet-i vücut düşüncesinin tasavvuf yolundaki işlevi nedir?
Tasavvuf yolunda manevi ilerleme, üstün halleri yaşama, yüksek makamlara ulaşma vahdet-i vücut düşüncesi ile mümkündür. Bu düşünceye sahip olmadan tasavvuf yoluna adım atmak dahi düşünülemez.
Bir hırsız nasıl hayal dünyasında başkalarının parasını, malını mülkünü haksız yere ne şekilde elde ederim diye gece gündüz düşünüp fırsat bulduğunda bazı yanlış işler yaparsa bir sufi de gece gündüz maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana verip yüce Allah dışındaki hiç bir varlığın gerçekte var olmadığını düşünerek gönlünden ve nefsinden dünyanın zevklerini ve mubah olan nimetlere karşı olan ilgisini ortadan kaldırır. Bu sayede kalbiyle ve nefsiyle yok ve hiç kılma yolunda olur, kendisine ait olarak düşündüğü kemalatı, faziletleri, güzellikleri, iyilikleri yüce Allah’a isnat eder. İşte bu düşünce kişiyi yavaş yavaş Allah’ta fani olmağa sevk eder.
Vahdet-i vücut düşüncesi ilahi aşkın kaynağıdır.
Tasavvuf yolunun amacı fena ve bekaya ulaşmaktır. Fenafillâh Allah dışındaki her şeyi unutmak demektir.
Sufi anası yokluk olan varlık âlemine ve nefsine değer vermez. Güzel, faziletli olan şeyleri yüce Allah’a izafe ederek kendisini anası olan yokluk ve hiçlikle bir görür. Bu düşünce ile fena haline ulaşır.
Bu Allah dışındaki her şeyi unutma başlangıçta kalp fenasıyla olur. Nefis fenası ise bunun gerçeği olup bu yoldaki çok az kişiye müyesser olur. Gerçek fena hali bu makamda gerçekleşir. Hemen akabinde de Allah’ın bazı güzel isimleri ve sıfatlarının gölgelerinin tecellileri ile nasiplenme olur ki buna da beka billah denir.
Bekabillah Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmadır. Yeniden varlık kazanmadır. Kişinin dünyaya kendi iradesi ile ikinci kez doğmasıdır.
Fenafillâh ile velilik başlar. Bekabillah ile üst derecelere ulaşılıp halka yönelme gerçekleşir. Bu makamdaki veliye halkı hidayete ve irşada çağırma vazifesi verilir.
İşte vahdet-i vücut düşüncesi olmadan kişinin fena ve beka nimetlerine ulaşması mümkün değildir. Bu yolun amacı Allah’ta fani ve baki olmaksa bunu sağlayan şey vahdet-i vücut düşüncesidir.
Bu bakımdan vahdet-i vücut tasavvufun felsefesi, ideolojisi olması yanında metodolojisi de olmaktadır.
Özellikle kelime-i tevhit zikri âlemin, nefsin fani, yok olduğu, tek var olanın yüce Allah (c.c.) olduğu düşüncesi ile çekilmedikçe tasavvuf yolunda bir adım bile ileri gitmek imkânsızdır.
Sufi zikir, rabıta, namaz…. gibi ibadetler sırasında kendisini yok ve hiç kıldıkça üstün hallere ve yüksek makamlara büyük bir hızla ilerler ve kısa bir zamanda ulaşır.
Sufi vahdet-i vücut düşüncesi sayesinde nefsini yokluk ve hiçlikle terbiye ederek ruhunu nefsinin elinden kurtarır. Ruhun ve onun manevi organları olan letaiflerinin emir âlemine yükselmesini ve oralarda nurlanmasını, üstün hallere ulaşmasını sağlar. Şayet vahdet-i vücut düşüncesi olmasa idi nefis asla tezkiye kabul etmeyip bu dünyaya tüm gücüyle bağlı olup saplanıp kalacaktı. Ruhun ve letaiflerin nefsin elinden kurtulup cezbeye kapılması ve yükselmeleri ise olanaksız olacaktı.
Tasavvuftaki murakabelerin, özellikle vahidiyyet ve ölüm murakabelerinin amacı sufiye vahdet-i vücudu hal olarak yaşatmaktır.
Bu önemine binaen olacak ki cinni ve insani şeytanlar vahdet-I vücut kavramını istismar edip itikadi açıdan yanlış manalara çekmişlerdir.
Vahdet-i vücut düşüncesini sistemleştirip eserlerinde konu olarak alan ilk kişi Muhyiddin İbn-I Arabî’dir (k.s.). Ama vahdeti vücut kavramını ondan değil de İmam-I Rabbani’den (k.s.) öğrenmek daha sağlıklıdır. Zira İmam-ı Rabbani Hazretleri (ks.), daha büyük bir veli olduğu için bu terimi İslam’ın ruhuna ve anlamına göre daha doğru ve ayrıntılı bir şekilde eserlerinde işlemiştir.
O vahdet-i vücut kavramını vahdet-i şuhutla izah ederek bu konuda kafaya takılan yanlış manaların önüne geçmiş, ilgili kavramı İslam’ın ruhuna ve anlayışına uygun olarak ele almış ve anlamlandırmıştır.
İmam-I Rabbani Hazretlerinin (ks.) özellikle üç ciltlik Mektubat isimli eseri, tasavvuf yolundaki kişilerin el kitabı olmak durumundadır. Yoksa İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) bu eserine tutunmadan çağımızın sufilerinin tasavvuf yolunda ileri halleri yaşarken ve yüksek makamlara ulaşırken cin ve insan şeytanlarından gelen vesvese ve yanlış yönlendirmelerden kendilerini korumaları, sırat-ı müstakimde yürümeleri adeta imkânsız gibidir. Allah’a şükürler olsun ki, böyle büyük bir müceddidin eserleri elimizde kılavuz olarak bulunmaktadır ki önümüzü aydınlatmaktadır. Bu zamanda buna çok ihtiyacımız vardır. Kendi hesabıma olarak şunu belirteyim ki, onun kıymetli eserlerinin aydınlığı olmasaydı çoktan şeytanların oyuncağı olurdum, içinden çıkılamayacak manevi girdaplara düşerdim. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu yolda her adımımda beni manevi olarak yanlış yollara düşmekten korumuştur. Sufilerin bu yolda onun Mektubat’ını el altında bulundurmalarını ve her zaman mütalaa etmelerini Allah rızası için tavsiye ediyorum. Allah (c.c.), ondan razı olsun. Bizleri himmetlerinden mahrum bırakmasın. Âmin.
Kaşık Eğilmez Egilen Sensin - Vahdet makamı
|
|
|
Letaif-i Hamse Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:20 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Beş latife - latife - letâif-i aşere - letâif-i hamse
Müceddidiyye öncesine ait Nakşibendi kaynaklarında önemli bir yeri olmayan letâif-i hamse konusu, Müceddidiyye’nin kurucusu olan İmâm-ı Rabbânî tarafından tarikatın seyrü sülûk yöntemi olarak temellendirilmiştir. Letaif-i Hamse: Arapçada beş latife anlamındadır. Letaif, latifenin çoğuludur.
Allahu tealanın isimlerinin nurlarının alem-i emr adı verilen ruhlar aleminde ki yansımalarına letaif denilmektedir. Bu ilahi ışıkların yansımaları, insanın göğüs bölgesinde belli noktalarda tecelli etmeleri halinde, bu ilahi ışıkların yansımaları zevken tadılır, gönül gözü ile belli renklerde görülür.
İmâm-ı Rabbânî göre insanda beşi halk, beşi de emir âlemine ait olmak üzere on latife diğer adıyla letâif-i aşere vardır. Halk âlemine ait latifeler anâsır-ı erbaa ve (toprak, hava, su, ateş) nefistir. Emir alemine ait latifeleri de kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ olarak sıralayan İmâm-ı Rabbânî, Nakşibendi tarikatında seyrü sülûkün kalp latifesinden başlayarak emir âlemine ait olan bu beş latife ile (letâif-i hamse) sürdürülmesi usulünü ortaya koymuştur. Halifelerinden Mîr Muhammed Nu‘mân’a göre bu latifelerden her biri için insan vücudunda bir yer takdir edilmiş ve buralarda yoğunlaşarak zikir yapma usulü Müceddidiyye’de seyrü sülûkün son derece önemli bir unsuru haline gelmiştir. Kalp latifesinin yeri insan vücudunun sol memesinin iki parmak altında süveydâ adı verilen bir noktadır. Ruhun yeri insan vücudunun sağ memesinin iki parmak altında, sırrın yeri sol memesinin iki parmak üstünde, hafînin yeri sağ memesinin iki parmak üstünde, ahfânın yeri de göğsün ortasında bulunmaktadır. Halk âlemine ait nefsin yeri ise alnın tam ortasıdır
Letâif-i hamse en dışta kalp, en içte ise ahfâ olmak üzere tasavvur edilmiştir. Kalp latifesinin maddî âlemle yani bedenle, ahfâ latifesinin Cenâb-ı Hak’la irtibatı bulunduğunu, kalbin bir tarafının maddî âleme, bir tarafının ulvi aleme dönük olduğuna inanan bazı Nakşibendî şeyhlerine göre bu beş latife arasında zâhir-bâtın ilişkisi bulunmaktadır. Dıştaki içtekinin zâhiri, içteki ise dıştakinin bâtını ve hakikatidir. Bu düşünceyi savunanlara göre her latife bir diğerinden farklıdır, yani latifeler arasında farklılık özdedir.
Nakşibendiyye tarikatına göre sâlik seyrü sülûke kalp latifesinden başlar. Kalp, arş ve levh-i mahfûzun insan vücudundaki mukabili olarak kabul edilir. Kalp latifesi zikrinde sâlike teveccüh, istiğfar ve salâtü selâmdan sonra tam 3000 defa ism-i celâli (Allah) zikretmesi gerekir. Sâlik, kalbinde sarı nur tecelli edinceye kadar ism-i celâli zikretmeye devam eder. Kalbi kendiliğinden zikreder duruma gelince sâlike ruh latifesinin zikri telkin edilir. Zikrin etkisiyle kalbin bu ilâhî tecelliye mazhar olmasına “veled-i kalb” ya da “vilâdet-i sânî” denir.
Kalp latifesine ait ism-i celâli 3000 defa zikredildikten sonra ruh latifesi 500 defa zikredilir. Bu latifenin kırmızı renkteki nuru sâlikin ruhunu kaplayınca sâlik ruhunu zikirden alıkoyamaz duruma gelir. Bu aşamada mürşid sâlike sır latifesinin zikrini telkin eder. Sır latifesinin beyaz olan nuru zuhur edinceye kadar 500 defa ism-i celâli zikredilir. Daha sonra önceki latifelerin zikriyle birlikte 500 defa ism-i celâli hafî zikri yapılır. Bu latifenin siyah nuru sâlikte zuhur edince ahfâ latifesinin zikri kendisine telkin edilir. Daha sonra ahfâ mahalline teveccüh ederek ism-i celâli 500 defa da bu latife için ahfânın yeşil nuru zuhur ve diğer bütün latifeler kendiliğinden zikreder duruma gelinceye kadar zikre devam edilir.
Bu letaiflerin insandaki suretleri tamamlandıktan sonra alemi emrdeki, yani arşın ötesindeki alemi ervahta bulunan asılları da geçilerek, İlahi isimlerden birinin nurlu tecellilerine mazhar olan talibin nefsi, mutmainne makamına ermiş olur ve nefis Rabbinden ve Rabbi de ondan razı olur. Kişinin nefsi bura da kulluk makamına erer. Artık ibadetlere karşı isteksiz olan nefis, bundan öte aşk ve arzu ile Rabbine kulluk edecektir. Artık kulun içinde tek muhalefet vardır. O da bedeninde ki dört unsurun dengesini
|
|
|
Nefsin Halleri |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:17 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Nefsin Halleri
Tasavvufun bir manası da sıfat değiştirmektir. Kötüden iyiye, eksikten mükemmele insanın ahlâkının değişmesi, hamlıktan olgunluğa ilerlemesidir. Bütün ameller bunun içindir. Fahr-i Kâinat s.a.v. Efendimiz, bugünü önceki günüyle aynı olanı zararda görmüş, bir müslümanın güzel amellerle her gün bir adım ileri manevi ilerleme kaydetmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu durum namaz, oruç, hac ve diğer bütün amellerle ilgilidir. İbadetler bir vazife olmasının yanı sıra nefsin kemalâtını gerçekleştirmek içindir.
Nefsin sıfatının değişmesi, içindeki kötü vasıfların değişmesine bağlıdır. Mesela kibrin yerini tevazu, hırsın yerini kanaat, yalanın yerini doğruluk ve sıdk almalıdır. Bunlar değişmedikçe, günahların şerrinden kurtulmadıkça saflığı, güzelliği bulmak mümkün olmaz.
Nefsin yaratılmasının sebebi ve hikmeti vardır. İnsanda nefs olmasaydı melek olurdu. Meleklerde nefs olmadığından gazap, şehvet, kin, haset ve benzeri kötü huylar yoktur. Onlar sürekli kulluk yaparak, ibadet ederek bundan sonsuz bir lezzet alırlar. Bizim ibadetlerden usanmamız nefsimizin kötülüğündendir. Çünkü o, Yusuf suresinde bildirildiği üzere alabildiğine kötülük ister. Bu, nefs-i emmarenin sıfatıdır.
Bir mürşidin elinden tutup terbiye yoluna giren kimse ‘emmare’den ‘levvame’ye (kötülüğe sevk eden nefsten kendini kınayan nefse) geçer. Levvamede, yaptığı kötülük ve işlediği günahlardan nefret etmeye başlar. Tövbe ederek günahları terk eder. Günahların terki ise kalbi çirkin sıfatlardan temziler, ibadet ve taata yönlendirir. Sonra kişi ‘nefs-i mülhime’ (ilham alan nefs) mertebesine ulaşır. Güzelce amel etmeye başlar, fakat henüz şeytanın telkinlerinden kurtulamaz. Bu telkinler Allah’ın azametine teslimi engellemeye çalışır.
Fakat nefsi ‘mutmainne’ye (tatmin olma, huzur bulma makamına) ulaşınca Allah Tealâ’nın “Ey nefs! Rabbine geri dön!” hitabıyla şereflenir. Artık o kul Allah’tan razı, Allah da ondan razı olur.
Eğer nefs günahlara düşkünlük halinden Allah Tealâ’ya yakınlık, O’nun rızasını kazanma haline ulaşmaya uygun yaratılmasaydı, Allah Tealâ insana ibadeti, taati emretmezdi. Yani nefs, kemalâta, ilerleyip gelişmeye uygun yaratılmıştır. Mürşid-i kâmiller terbiyelerine girenlerin hallerine uygun zikir dersleri vererek nefslerini ilerletirler.
Allah yolunda ilerleyenlerin işinin zikir olduğu, bu şekilde nefslerin çirkinliklerden sıyrılıp Allah Tealâ’nın övgüsüne layık bir güzelliğe sahip olacağı bildirilmiştir. Bediüzzaman k.s. hazretleri diyor ki: “Ey aziz olan kimse, bil! Zikreden adamın feyz-i ilahîyi celbeden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı kalp ve aklın şuuruna tabidir, bir kısmı da değildir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hali değildir.” Şu halde Allah yolunda olan illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah Tealâ’nın feyzini çeksin.
Eğer insan lâtifelerinin yaratılışına uygun yola girip onların zikirle feyzlenmelerini sağlarsa, onlar huzur ve sükûn içinde olurlar. Aksi halde nefsin benlik yolunu takip ederse hepsi birden her çeşit elem ve ızdıraba düşüp mahvolurlar.
Yarbay Mehmet Ildırar
|
|
|
Hayat Dengemiz – Yolumuzun Aslı ve Hedefi |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:14 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Hayat Dengemiz – Yolumuzun Aslı ve Hedefi
Yüce Allah’a sonsuz hamd ve senâ olsun.
O’nun eşsiz habibine en güzeliyle salât ve selâmlar olsun.
Hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Allah Teâlâ attığınız her adıma ve harcadığınız zamanın her anına karşılık sizleri zengin hazinesinden dilediği ölçüde mükâfatlandırsın. Biz onun mükâfatının ölçüsünü aklımızla bilemeyiz. Bu nedenle dilediği ölçüde demek ihtiyacı duydum. Lütuf ve cömertlik O’nun şanındandır.
Bizler öyle bir peygamberin ümmetiyiz ki, Rabbü’lâlemin, onun hakkında,
“Resûlüm, biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”(Enbiyâ 21/107) buyurmuştur.
Yine onun hakkında,
“Sen olmasaydın (ya Muhammed) felekleri yaratmazdım”buyrulmuştur. (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, nr. 2121; Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmua, nr. 1012)
Bizler, yüz yirmi dört bin peygamber, bütün evliyalar, insanlar ve mahlûkat onun hatırı ve onunla öğretilen hakikati anlamak için yaratılmıştır. Biz onun ümmeti olarak onun yolunda yürürken eziyet çektiysek, sıkıntıya duçar olduysak bununla iftihar etmemiz lâzımdır. Çektiğimiz sıkıntılar, uğraşlarımız, çabalarımız bizi bir oğulun babasına benzeyişi gibi Peygamberimiz’e benzetiyorsa ne mutlu bizlere.
Allah Teâlâ,
“Hayırlı âkıbet gerçek müttakilerindir” (Hûd 11/49) buyuruyor.
Allah Teâlâ dilediği kişiyi aziz eder, dilediğini zelil eder. Bizlere zillet yolunu da azizlik yolunu da O göstermiştir. O bizleri ahseni takvim üzere yani en güzel şekilde yaratmış; akıl vermiş, ilim vermiştir. Verdiği ilim Cebrâil (a.s) vasıtasıyla Hz. Muhammed’e (s.a.v) gönderilen Kurân-ı Mübîn’dir.
Tabii ki Kur’an bir deryadır. Uygulamasının nasıl olacağını sevgili Peygamberimiz’in hayatıyla ortaya koymuştur. O hayatıyla, sözleriyle Kurân-ı Kerîm’i tefsir etmiştir. Bizler bize verdiği akıl nimetinden, yaratılıştan ihsan ettiği güzelliklerden, sevgili Peygamberimiz’e ümmet olma ayrıcalığını lutfettiğinden dolayı Allah’a şükrediyoruz. O şükrü edaya çalışmak gerekir. Çünkü cümle mahlûkat Allah Teâlâ’nın zikriyle meşguldür. Peygamberimiz’e ümmet olmak en büyük nimettir.
O öyle bir peygamberdir ki, ümmetine o derece düşkündür ki, mahşer gününde peygamberler “nefsi nefsi!” diyerek Allah’a iltica ederken o ümmeti için Allah’a yakaracaktır. O kutlu peygamberi anmak için kullandığımız ulu kelimesi bile onun büyüklüğünü ifadeden âcizdir.
Onun ardından kendimize Peygamber’in (s.a.v) yaranı, dostu ve en sadık ümmetini Ebû Bekir-i Sıddîk efendimizi örnek alıyoruz. O bir an bile küfürde kalmamıştır. İslâm’ı, hak daveti duyar duymaz iman etmiştir. Yolumuz onun yolu olmalıdır. Yolumuz onun samimiyeti olmalıdır. Sadakatinden dolayı Rabbü’lâlemin onu kitabında methedip övmüştür.
Onun öyle bir sadakati vardı ki mi‘rac olayını kendisine anlatanlara, “Bunu Hz. Muhammed söylemişse doğrudur” diye hiç şüphe etmeden ve daha olayı Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) bile bizzat dinlemeden tasdik etmiştir. Tek kayıt koymuştur: Eğer o söylüyorsa doğrudur.
Böyle bir örnek insanın yolunda, izinde ilerlemeye çalışmalıyız. O, Hz. Resûlullah’a (s.a.v) öyle âşıktı ki, o üzülmesin diye ümmet için, kendini ateşe atmaya hazırlanmış ve yüce Allah’tan şu dilekte bulunmuştur:
“Yâ rab, ümmet-i Muhammed yerine beni ateşe at ve benim vücudumu öyle büyüt ki cehennemde bir tek Muhammed ümmetine yer kalmasın, hepsi için ben yanayım.”
Bizim yolumuz işte bu yoldur. Buna Sıddîkiyye yolu ve meşrebi denir. Peygamber emaneti bu yolla ulemânın, evliyanın, asfiyanın, âriflerin elleriyle bugüne ulaştırılmış ve kendimize rehber aldığımız gavsımıza teslim edilmiştir.
Bu yolun rehberi mürşidlerimizden birinin şöyle söylediğini işittim:
“Yâ rabbi, beni ümmetine feda eyle. Bu dünyada onlara gelecek eziyet ve cefayı, âhiretlerini engelleyecek zorlukları çekmemeleri için beni onlara feda eyle.”
Yine bu büyüklerden biri şöyle demiştir:
“Benim gerçek evlâtlarım, sûfîlerdir.”
Acaba sûfî kimdir?
Asıl sûfîlik yüce Allah’a âşık olmak ve O’nun yolunda canı kurban etmektir. Aslında bu peygamberlere has bir sıfattır. İnşallah o ismin taşıyıcısı olarak o sıfata bürüneceğiz.
Sûfî Peygamberimiz’in hali ahvaliyle sıfatlanmalıdır. Bildiğiniz gibi tarikat yol demektir, şeriat da yol ve hüküm demektir. Bizim tarikatımız, şeriatımız Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoludur. Kur’an ve Sünnet’tir. Öyleyse, sadakatimiz, dürüstlüğümüz, düzgünlüğümüz Ebû Bekir-i Sıddîk’ın sadakatine, dürüstlüğüne benzemelidir.
Tasavvufa verilen mânalar arasında bütün anlamları kendisinde toplayan tanımın şunlar olduğunu düşünüyorum:
“Tasavvuf, Peygamber Efendimiz’in ahlâkıyla vasıflanmaktır.
Tasavvuf, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) şu hadisleriyle anlattığı haldir:
“Cemaat rahmettir, ondan ayrılık ise azaptır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/278; İbn Ebû Âsım, es-Sünnet, nr. 93; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 5/217; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 15/491)
“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıktan tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir.” (Tirmizî, Fiten, 7; Ahmed . Hanbel, el-Müsned, 1/18; Hâkim, Müstedrek, 1/114; İbnü’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, s. 7)
Mânen gafil kaldığınız zaman şeytanın hileleri, vesveseleri başlar. Zâhiren kardeşlerinizden ayrıldığınız zaman muhabbetiniz, gücünüz azalır. Çünkü Gavs-ı Kasrevî (k.s) diyor ki:
“Allah’ın muhabbetini cezbetmek, sâlihlerin yolunda gitmek muhabbetsiz olmaz.”
Ne kadar gayret edersen et aşksız ve muhabbetsiz gayret boşadır. Birlik ve beraberlikte aşk, muhabbet meyvelerini verir. Bir araya gelişimizin maksadı budur. Tabii ki en önce niyet Allah rızâsı olmalı demek gerekir. Hazreti Peygamber (s.a.v) niyetin üzerinde durarak, “Bütün ameller niyetlere göre değer kazanır; herkes niyetinin karşılığını görür” buyurmuştur. (Buhârî, İmân, 41; Ebu Davud, Talak, 11; Tirmizî, Cihâd, 16; Nesâî, Tahâret, 59). Sâdât-ı kirâm niyet konusu üzerinde çok duruyor. Bu hadis için İmam Şafiî hazretleri şöyle buyuruyor:
“İnsanların bu söz âyettir demesinden çekindiğim için bütün kitapların başına besmeleden sonra bu hadis-i şerifi yazmadım.”
Evet bütün ameller niyetlere göredir. Tıpkı her işimize besmeleyle başladığımız gibi, niyetimizi de halis tutmalıyız. Çünkü Allah rızâsı için olmayan ameller lânetlenmiştir.
Niyet, içinde yaşadığımız, dünya hayatını geçirdiğimiz evlerimizin temeli gibidir. Temeli bozuk bir evde yaşamak ne derece tehlikeli ise, Allah rızâsını niyet etmeden giriştiğimiz amellerin de sonucu felâket olur. Elimizde bir şey kalmaz.
Niyet Allah rızâsı için olduktan sonra amel gerçekleşmese de sevap alınır. Niyetimizin Allah rızası için olmasını nasıl sağlarız diye bir soru akla gelecek olursa gavsımızın bir duasıyla cevap vermek isterim, o sık sık şöyle dua etmektedir:
“Yâ mukallibel kulûb, kallib kulûbenâ ilâ muhabbetike”
Manası: Ey kalpleri istediği gibi evirip çeviren Allah’ım, bizim kalbimizi muhabbetine çevir.”
Bu duayla Allah’a yakaralım.
Bizler beşeriz, büyüklerin söylediği bir söz vardır: “İnsan nisyan ile malüldür” yani insan unutma hastalığı ile iç içedir. Ama unutmanın da bir nimet olduğunu bilmek gerekir. Unutma olmasaydı dünya bizim için yaşanılmaz olurdu. Geçmişte yaşadıklarımız, yaptığımız yanlışları unutuyoruz. Yanlıştan ibret almak, ders çıkarmak gerekir. Allah Teâlâ hayatımızı idame ettirmemiz için unutma hassasını ihsan etmiş. Rabbü’l-âlemin hiçbir şeyi sebepsiz halk eylememiştir. Fıtratımıza hata ve unutkanlığı koymasının da hikmetleri vardır. Hata da unutkanlık da insana özgüdür. Birbirimize karşı hata yaptığımızda telâfisi mümkünse telâfi etmeliyiz, yoksa helâllik dilemeliyiz. Rabbimize karşı işlediğimiz hatadan dolayı tövbe etmeli ve ondan af dilemeliyiz. Tövbe edenlere Hz. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şu müjdeyi vermiştir:
“Gerçekten günahlarından tövbe eden kimse, hiç günah işlememiş kimse gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 30; Beyhakî, Şuabü’l-İmân, nr. 7178; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/200; Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, nr. 4604)
Allah vaadini yerine getirendir. Bu yüzden tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbeyi kime karşı dile getirdiğimizin de farkına varmak gerek. Tövbe ettiğimiz Rabbü’l-âlemin bize şah damarımızdan daha yakındır. O bizim her halimizi bilir. Haşa, onu kandırmak mümkün değildir. Bizim vazifemiz ihlâslı bir şekilde, tövbe-i nasuh ile tövbe etmek ve o günaha bir daha dönmemektir. İşlediğimiz günahı sevaba vesile kılmalıyız. Çünkü tövbe de bir ibadettir. Allah’ın emridir. Bu konuda bir hadis rivayet edilir.
“Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, günah işlediğinde hemen istiğfar eden ve daha sonra kendilerini affettiği insanlar getirirdi.”(Müslim, Tevbe, 9, 11; Tirmizî, Cennet, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/289, 2/305)
Bu hadis tövbenin önemini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Dünya imtihandan ibarettir. Kimimiz sıhhatimizle, kimimiz ailemizle, kimimiz çoluk çocuğumuzla, kimimiz varlıkla, kimimiz yoklukla imtihan ediliyoruz. Bunları nasıl tasarruf edeceğimizi, hak ve hukuka nasıl riayet edeceğimizi Kur’an ve Sünnet belirlemiştir. Bize düşen Kur’an ve Sünnet’e uyarak imtihanı geçmektir.
Allah’ın rahmeti her şeyden büyüktür. Bir misal vermek gerekirse şunu aktarmak isterim.
Hz. Hüseyin efendimiz şehid edildiği zaman yetmiş kişi onun başında nöbet tutmuş, onu çöle çıkarmışlardı. Yezîd denilen vahşi insana -ki onu lânetlememek gerektiği akidemizin en muteber kitabı olan Şerhu’l-Akaid adlı eserde yazıyor- şehid edilen evlâd-ı resûlün başını bir tepsi içerisinde sunmuşlardı. Hz. Hüseyin efendimizin başında nöbet tutan yetmiş kişiden sağ kalan zat şöyle naklediyor:
O gece melâikeler geldi, peygamberler geldi, Hz. Peygamber’e (s.a.v), ‘Yâ Resûlallah, müsaade et bu kavmi helâk edelim, suya garkedelim, onlar dağların altında kalsın’ dediler. Buna rağmen Peygamber Efendimiz, ‘Hayır, ben ümmetimi görmek istiyorum’ dedi. Buna mukabil Hz. Hasan efendimiz şöyle dilekte bulundu: ‘Dede, mademki müsaade etmiyorsun, bari kardeşimi susuz ve aç bırakıp kendileri yiyip içerek onun başında nöbet tutan bu insanların da başı gitsin hiç olmazsa.’
Bu hitap üzerine rüyayı gören şahıs kendisini Resûlullah’ın ayakları altına atıp af dilediğini, kendisinin bu azaptan kurtarılması için yalvardığını anlatır. O gece nöbet tutan altmış dokuz kişinin başına evlâd-ı resûle yaptıklarının aynısı gelmiş ve başları gövdelerinden ayrılmış bir şekilde bulunmuşlardır.
Bu rüyayı gören ve bu hali yaşayan kişinin Ravza-i Mutahhara’ya gitmeye, şefaat dilemeye yüzü tutmamış. Kâbe-i Muazzama’ya gidip rabbine iltica etmek istemiş. O çaresizlik içinde tavaf edip, “Yâ rabbi, senden af diliyorum, fakat beni affedeceğine de inanamıyorum” derken büyük zatlardan biri onun halini görmüş, karşısındaki kişinin günahını öğrenmek amacıyla değil, neden bu kadar ümitsizlik içinde olduğunu merak ettiği için onun yanına gelerek,
“Ey hacı, halin beni çok etkiledi, hem bu mübarek yere gelecek kadar şuurlusun, hem de ümitsizlik gösteriyorsun. Nedir bu hal?” diye sormuş. Adam durumunu anlatmak istememiş, sen kendine bak dercesine onu kendi haline bırakmasını söylemişse de o zat ısrar etmiş. Onu kolundan tutup, “Eğer bana sebebini anlatmazsan seni bırakmayacağım” demiş. Adam konuşmak istemeyince sormuş.
“Senin günahın dağlardan büyük mü?”
“Evet büyük” cevabını almış.
“Denizlerden büyük mü?”
“Evet daha büyük.”
“Arştan büyük mü?”
“Evet arştan da büyük.”
“Peki, Allah’ın rahmetinden büyük mü?”
“Vallahi, onun dışında benim işlediğim günah her şeyden büyük. Fakat Allah’ın rahmeti en büyüktür.”
Ve gerçeği anlatmış. Olup biteni dinleyen zat adamın kolunu bırakmış ve yanından çekilmiş. “Benden uzak dur, beni de kendinle beraber yakma” demiş.
Ama buna rağmen Allah’ın affı geniş, rahmeti her şeyden büyüktür. Affetmek de yalnız onun şanından olduğuna göre, günah ne kadar büyük olursa olsun Allah’a iltica etmeli ve ondan af dilenmelidir.
Allah Teâlâ insanlara neye güvenerek günah işlediğini soracak. “Yâ rabbi senin rahmetine güvenerek işledik” diyenleri affedeceği umulur.
Allah’ın sevdiklerini sevmek gerek. Eğer Allah dostlarının sevgilisi olursak evliyalara, enbiyalara, resullere ve Peygamberimiz’e uzanan sevgi yoluna çıkmış oluruz. Bu yolda rehberimiz Kur’an’dır, hadistir, mürşid-i kâmillerdir. Bu rehberlerden ayrılmadığımız sürece günah işlesek de yönümüzü tekrar doğru yola çevirebiliriz. Amelimize ve içimizdeki doğruluk düşüncesine güvenmemek gerekir. Çünkü hiçbir amel Allah’ın nimetlerinden bir tekinin bile karşılığı olamaz. Başımızı hiç secdeden kaldırmasak bile onun nimetlerinin hakkını vermemiz mümkün değildir.
Hz. İsâ (a.s) bir âbidi Filistin dağında ibadet ederken görmüş. Âbid Hz. İsâ’ya, “Ey İsa, bulunduğun yere birkaç ağaç dik, birkaç taşın arasını çalı çırpıyla kapat ki seni kışın soğuktan, yazın sıcaktan korusun” demiş. Hz. İsâ (a.s) adama şöyle demiş:
“Bu üç beş günlük dünya hayatı için değmez. Ömür üç yüz, beş yüz, bilemedin altı yüz senedir; bunun için bir yer yapmaya gerek yoktur. Bizden sonra bir peygamber gelecek ki onun adı Ahmed’dir. Onun ömrü en fazla altmış-yetmiş sene olacak.”
Bunun üzerine âbid şöyle demiş: “Eğer bilseydim ömrüm bin sene sürecek, onu bir secdede bitirmek isterim.”
Biz, ömrümüzü bir tek secdede bitirebilsek bile hiçbir nimetin hakkını eda edemeyiz. Hele bize ihsan edilen bu yolun, İslâm nimetinin, imanın şükrünü eda edebilmek ne mümkündür.
Konuşmamızın şu bölümünde Gavs-ı Kasrevî Seyyid Abdülhakim Hüseynî hazretlerinin (k.s) teveccühte söylediği bazı şiirleri mâna olarak sizinle paylaşmak istiyorum.
“İlâhî, bizi kurtar senin muradına aykırı işlerden.
Onların bizi meşgul etmesine izin verme.
Eşyanın hakikati neyse göster gözlerimize.
Yani dünyayı anlaşılır kıl bize.
Sevgi nedir, neye olmalıdır, aslı nedir âşina eyle fikrimize.
Çünkü her şeyin hakikisini görmek Allah’ı bulmaya yardımcı olur.
Dünyanın fâni olduğunu bilen bâki olanı düşünür,
İnsanların mahkum olduğunu bilen, hâkimi düşünür.
İlâhî, bizlere hakkı hak olarak gösterip ona uymayı,
bâtılı bâtıl olarak gösterip ondan kaçmayı nasip eyle.”
Hepinizin duyduğu bir hadis-i şerif vardır. Allah Resûlü (s.a.v),
“Ölmeden önce ölünüz” buyuruyor. (Beyrûtî, Esna’l-Metâlib, nr. 1542; İbn Tolun, eş-Şezre, nr. 1041; Sehâvî, el-Makasid, nr. 1213; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, nr. 5668). Bu sözden murat edilen mâna ölmeden önce nefsinizi muhasebeye çekin olmalı.
Bir Kürtçe şiirde şöyle söyleniyor:
“Eğer akıllı isen savaşa gel,
Bu savaş nefsinle yaptığın savaştır.
Nefsine söyle ne zamana kadar gökkuşağının renkleriyle,
Çocukların oyunuyla, mal mülkle oyalanacak ve seni meşgul edecek.
İhtiyar olduğunun farkına var ve uyan artık.
Uzun ve ebedî yolculuğa çıkmadan önce kendine azık hazırla,
Çarşı pazar açıkken gerekli her şeyi tedarik et.”
Bir başka Farsça şiir şu mânadadır:
“İhtiyar gönlüm, eğer akıllı ve bilgili isen dünya ile arkadaşlık kurma.
Çünkü o vefalı bir arkadaş değildir.
Seninle yaşadığın sürece yarenlik eder,
Sofra ve eğlencede yanından ayrılmaz
Fakat kabrin başında seni yalnız bırakıp döner.
Fırsat geldiği zaman mühlet vermek haramdır.”
Fırsat dünyaya gelişimizdir.
Fırsat imanla şereflenişimizdir.
Fırsat, sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v) ümmet oluşumuzdur.
Fırsat, sâdâta evlât olmamızdır.
Fırsat, hakiki rehberin eteğinden tutmamızdır.
Şiir şöyle devam ediyor:
“Artık mühlet haramdır.
Bir an önce fırsatı değerlendirip kurtar kendini.
Bende Nuh’un ömrü yok,
Aşk şarabını istemekte acele edişim o yüzden.
Allah’ın muhabbetine garkolup fenâ bulmak iştiyakıyla yanmam bu yüzden.
Âşığın güzergâhı sâkînin aşk şarabı sunduğu meyhanelerdir.
O mekâna doğru avdet etmenin en güzel zamanı da seher vaktidir.”
Doktorların bildiği tıbbî bir gerçek vardır; hastalar sabaha karşı ruhî bir rahatlık hissederler. Bu ilâhî bir rahatlık hissidir. Yukarıda mânasını verdiğim şiirde de seher vaktine vurgu yapılıyor. Seher vakti ibadet vaktidir, şiirde meyhane denilen yer de ibadethanedir.
Hadis-i şerifte,
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır” buyrulur. (Ebû Ya‘lâ, el-Müsned, 6/65; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/191; Beyhakî, Şuabu’l-İmân, nr. 7658; Suyûtî, Câmiu’s-Sagîr, nr. 4044)
İşte burada hizmetin önemi ortaya çıkıyor. Allah’ın, üzerinde yaşamamızı takdir buyurduğu bu topraklar için, devlet nimeti için şükretmek gerekir.
Türkiye topraklarını sevmek ve devlete destek vermek aklın gereğidir. Birileri kalkıp devleti tahkir edici sözler söylüyorsa kendi cahilliklerini ya da kötü niyetlerini ortaya koyuyorlar demektir. On beş İslâm ülkesi, bir o kadar da gayri müslim ülke gezdim. Hem dinî yaşayış, hem coğrafî güzellik, hem itikad doğruluğu konusunda hiçbir konuda benim memleketimle kıyaslanacak ülke görmedim.
Hicaz topraklarının mukaddesliği tartışılmaz. Bunun dışında hiçbir memleket bizim memleketimiz kadar ayrıcalıklı değildir. Eksiklikler olduğu söylenilen dinî yaşantı da diğer İslâm ülkeleriyle kıyaslandığında akla en uygun, en olumlu şekliyle bizim memleketimizde yaşanmaktadır. İnsanın olduğu her yerde tabii ki istismar var. Kanunlarımızda yahut uygulamada eksiklikler, hatalar olabilir.
Bilinmelidir ki her türlü eksiklikten münezzeh olan sadece Allah’tır. Bizim memleketimizde kanunu yapan bizleriz, bizim temsilcilerimizdir. Dolayısıyla eksiklik vardır, hata vardır, suistimal olabilir.
Allah Teâlâ,
“Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir”(İbrahim 14/7) buyuruyor.
Bu nedenle bu vatan toprağında birlik ve dirlik halinde yaşıyor olmaktan dolayı şükretmek gerekir. Bu nimetin eksikliğini görmek çok acı olacaktır. Şükrümüzü memleketimize, vatanımıza, devletimize, milletimize hizmet ile yerine getirmek gerekir. Bu şekilde hizmet alanımızı genişletmemiz lâzımdır. Hizmette insan ve millet ayırımı yapılmaz. Hizmet, hastaları tedavi eden, duruma göre ilâç sunan bir hastahane gibidir; hastahaneye kim gelirse, ona hizmet edilir, gerekli ilâcı verilir, hastanın zahmeti çekilir, hasta iyileşince, herkes sevinir. Bu anlayış bizleri yukarıda bahsettiğim hadisi şerifte bildirilen “insanların en hayırlısı olma” müjdesine ulaştırır.
Memlekete hizmetin partiyle, particilikle, siyasetle ilgisi yoktur. O bakımdan memlekete hizmet etmek için particilik yapmak mutlak amaç olmamalı, parti hedeflenmemelidir. Ama memleketimize hizmet edeceğini düşündüğümüz insanlara yardımcı olmak da boynumuzun borcudur. İçerde halkın birlik beraberliği için çalışıyor, barış ve huzur için uğraşıyor, hür ve müreffeh bir halde yaşamamızı sağlıyorsa, dışarıda ülkemizin çıkarlarını savunuyor, bizi haysiyetli bir şekilde temsil ediyorsa vatandaşlık görevimizi yerine getirmekte hassas davranarak oy kullanmamız ve o insanlara duamızla destek vermemiz gerekir. Bunun dışında politika kelimesi bende hoş anlamlar çağrıştırmıyor.
İyi bir gelecek için geçmişi iyi bilmek ve olaylardan ders almak gerekir. Biz unutkan tabiatlıyız. Kulluğumuzu, dünyaya ne için geldiğimizi unutuyoruz bazan. Peygamber Efendimiz (s.a.v),
“Allah’a tövbe ediniz. Şüphesiz ben, günde yüz defa Allah’a tövbe ediyorum” buyuruyor. (Buharî, Daavât, 3; Edebü’l-Müfred, nr. 621; Müslim, Zikir, 42; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/211, 260)
Bu hadisteki maksat nedir diye düşünürsek gayenin Allah’ı anmak, O’na kul olduğumuzu hatırlamak olduğunu görürüz. Yoksa peygamberden günah sadır olmaz, hata sadır olmaz. İşte bu sebeple geçmişi iyi değerlendirip geleceğe hazırlanmak icap eder.
Bu esnada da birlik beraberlik içinde olmanın ne derece önemli olduğunu hatırlatmak isterim.
Sivil toplum kuruluşları çatısı altında bir araya gelmek, hayır amaçlı, dayanışma amaçlı toplanmak gerekmektedir. Memlekete hizmet bu şekilde olur. Ben âcizane bütün varlığımla bu tarz bütün çalışmaların destekçisi olduğumu bildirmek isterim.
Bu hizmetlerin önünde olmak, öncüsü olmak üstünlük vesilesi değildir. Âyet-i kerimede,
“Allah yanında en değerli olanınız O’na karşı en takvâlı olanınızdır” (Hucurât 49/13) buyruluyor.
Takvâ Allah’tan korkmak, O’nu sevmek, O’na lâyıkıyla kulluk yapmak için gayret göstermekle olur. Bir şekilde bu hizmetlerin ucundan tutuyorsanız gül bahçesinin içindesiniz demektir. Niyetiniz Allah rızâsı olduğu, benlik olmadığı, “İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydası dokunandır” ölçüsünü bilip hizmet ettiğiniz müddetçe yapılan hayırlardan hisse alırsınız.
Bizler dünyaya gelmek suretiyle bu emaneti yüklendik. Kalu belâ günü yaratanımıza kulluk etmeyi vaad ettik. Hizmetimizle, ibadetimizle gayret göstereceğiz. Gücümüz kadar çalışacağız ve içinde olacağız inşallah.
Bu durumu anlatan şöyle bir kıssa vardır:
Dik bir yokuşu aşmaya çalışan yorgun ve terli kaplumbağaya nereye gittiğini sormuşlar, o da, “Hacca gidiyorum” cevabını vermiş. “Sen bu yükle, bu yavaşlıkla, bu ağırlıkla mı hacca gideceksin? Bu çok zor bir yolculuk” demişler. Kaplumbağa, “Olsun, o yolda ölmek de güzel!” demiş.
Hizmet yolunda olmak gerek. İlla netice almak şart değildir. Niyetimiz ve gayretimiz önemlidir. Bizim işimiz ne cemaatçiliktir ne tarikatçılıktır. Bizim işimiz sûfîliktir, bu da yolu cennete çıkan Peygamberimiz’e (s.a.v) uyma, benzeme ve onun gibi yaşama çabasıdır. Bizler İslâm dinini kendi aklına, keyfine ve menfaatine uyduranlardan değil, İslâm dinine samimi olarak uyanlardan ve onun terbiyesinden istifade edenlerden olmak için çalışmalıyız. Bizden önceki ecdadımızın, âlimlerin, salihlerin ve sâdâtların yolu buydu.
Bu yolda muvaffak olmamız için dua edin.
Allah Teâlâ yüzünüzden tebessümü, yüreğinizden ihlâsı eksik etmesin.
Allah’a emanet olun.
(Bu yazı, S. Muhammed Saki Erol’un 2004 yılında İnegöl Oylat’ta Semerkand il temsilcileri toplantısında yapmış olduğu sohbetlerden derlenmiştir.)
|
|
|
Vesile ve Tevessül Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:11 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Vesile ve Tevessül Nedir?
Yaşadığımız çağda bir yandan fikir akımlarının etkisi, diğer yandan İslâmî konularda giderek artan eğitim eksikliği, son derece yüzeysel bazı eleştirilerin zamanla yanlış bir şekilde kemikleşmesine sebep oluyor. İtikat sahasına dair mevzular da bu yanlıştan nasibini alıyor. Geçtiğimiz aylarda ele aldığımız şefaat konusu gibi, tevessül de kaynaklara bakmadan, yeterince düşünülmeden ele alınan bir konu. Ne yazık ki yapılan eleştiriler kafaları karıştırıyor. Oysa aynı mevzular İslâm’ın ilk asırlarında da söz konusu olmuş ve İslâm alimleri bu konuları kesin olarak çözmüşler, Kur’an ve Sünnet’e dayanarak gerekli cevabı vermişlerdir.
Vesile kelimesi “vasıta, yol, sebep, derece, yakınlık, şefaat ve fırsat” gibi manalara gelir. Dinî bir terim olarak da “Allah katında derece elde etmek, bir fayda sağlamak veya bir zararı savmak, dünya ve ahirette arzulanan bir şeyi elde etmek için Allah’a taatte bulunup salih amel işlemek veya bir peygamber, Allah katında derece sahibi olan bir veli üzerinden Allah’tan istemek” demektir.
Ayrıca vesile, “cennette yüksek bir derecenin, bir makamın ve Hz. Peygamber s.a.v.’e verilecek şefaatin adıdır.” (Buharî, Müslim)
Vesile ile aynı kökten türemiş olan tevessül de aynı manadadır. Son devrin İslâm alimlerinden Ebu Bekir Câbir Cezâirî, “Akîdetü’l-Mü’min” adlı eserinde şöyle tarif eder: “Allah Tealâ’ya yaklaşmak, huzurunda manevi itibar ve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın defedilmesiyle ihtiyacı gidermek için salih bir amel veya salih bir zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.”
Diğer bir tarife göre tevessül, herhangi bir arzusu veya isteği olan kişinin “Allahım! Şu sıkıntımın giderilmesi veya şu isteğimin gerçekleşmesi için falan zatın senin katındaki yeri, mevkii, hakkı, hürmeti adına, onun hatırına senden istiyorum” diyerek dua edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arz etmesidir. (Muhammed Nesib Rifâî, et-Tevessül) Yaşadığımız çağda bir yandan fikir akımlarının etkisi, diğer yandan İslâmî konularda giderek artan eğitim eksikliği, çok yüzeysel bazı eleştirilerin zamanla yanlış bir şekilde kemikleşmesine sebep olmuş bulunuyor. İtikad sahasına dair mevzular da bu alanın içine giriyor.
Geçtiğimiz aylarda ele aldığımız şefaat konusu gibi tevessül de, bu konudaki kaynaklara bakmadan ve yeterince düşünülmeden ele alınan bir konu. Ne yazık ki yapılan eleştiriler kafaları karıştırıyor. Oysa aynı mevzular İslâm’ın ilk asırlarında da söz konusu olmuş ve İslâm alimleri bu konuları kesin olarak çözmüşler, Kur’an ve Sünnet’e dayanarak gerekli cevabı vermişlerdir.
İsimler, işler hakkı için
Şüphesiz ilk tevessül Cenab-ı Mevlâ’nın isimleri ile yapılan tevessüldür. Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları incelendiğinde tevessülün bu kısmının büyük yer tuttuğu görülecektir. Hak Tealâ şöyle buyurmaktadır:
“En güzel isimler Allah’a aittir; o halde O’na bu isimler ile dua edin.” (A’raf, 180)
Yine kaynaklarından öğrendiğimize göre namaz, oruç, Kur’an tilaveti, zikir gibi ibadetlerle ve af dilemek, hayır işlemek, haramdan sakınmak gibi salih amellerle de tevessül edilebilir.
Hz. Peygamber s.a.v. ibadetlerle ve salih amellerle tevessül yapılabileceğini şu hadis-i şerifte açıkça ifade buyurmaktadır:
“İsrailoğulları’ndan üç kişi yolda yürürlerken şiddetli bir yağmura yakalandılar. Yakınlarında bulunan bir dağdaki mağaraya sığındılar. Dağdan büyük bir kaya parçası mağaranın ağzına yuvarlandı ve çıkışı kapattı. Bu hal karşısında aralarından biri diğerlerine;
– Allah için yapmış olduğunuz amellerinize bakın, onların hürmeti bereketine Allah’a dua edin. Umulur ki Allah Tealâ taşı aralar ve bu sıkıntıyı giderir, dedi.
Bunun üzerine içlerinden biri şöyle dua etti:
– Ey Allahım! Hayli yaşlanmış anne ve babam benim yanımdaydı. Bir de henüz küçük olan çocuklarım vardı. Onları geçindirmek için hayvan otlatırdım. Akşam yanlarına dönünce hayvanları sağar, çocuklarımdan önce anne ve babama içirirdim. Bir gün vaktinde gelemedim, geceye kaldım. Geldiğimde onları uyur buldum. Daha önce olduğu gibi hayvanlarımı sağdım. Onları uykularından uyandırmaya kıyamadım, elimde sütle başlarında bekledim. Bu arada çocuklar, açlıktan ayaklarımızın dibinde ağlaşıyorlardı. Anne ve babamdan önce onlara süt vermeyi uygun görmedim. Süt kabı elimde onların uyanmasını bekledim. Derken sabah oldu. Nihayet uyandılar, sütlerini içtiler. Ya Rabbi! Eğer bu amelimi senin rızan için yapmışsam, bize şu kapalı yerden bir yol aç da içine düştüğümüz şu sıkıntıdan kurtulalım, dedi.
Bunun üzerine mağaranın ağzını kapatan kaya biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Diğeri şöyle dua etti:
– Ey Allahım! Amcamın bir kızı vardı. İnsanlar içinde en çok sevdiğim o idi. Ondan benim olmasını istedim, kaçındı. Nihayet bir kıtlık senesinde sıkıntıya düştü, ihtiyaçları için bana geldi. Ben de kendini bana teslim etmesi karşılığında yüz yirmi altın vereceğimi söyledim. O da kabul etti. Sonunda ona sahip olacaktım. Tam isteğime kavuşacakken bana, ‘Ey Allah’ın kulu, Allah’tan kork. Nikâhsız olarak bana ilişme!’ dedi. Ben de hemen vazgeçip kalktım, o işten vazgeçtim. Altınları da ona bıraktım. Halbuki o en beğendiğim kişiydi. Ya Rabbi! Bunu sırf senin rızan için yapmışsam, içine düştüğümüz şu sıkıntıyı gider, bizi buradan kurtar, dedi.
Kaya biraz daha aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Üçüncüleri ise şöyle dua etti:
– Ey Allahım! Ben ücretle işçi çalıştırıyordum. Ücretlerini verdim, fakat içlerinden biri ücretini almadan çekip gitti. Ben de onun payını kendi namına çalıştırıp işlettim. Birçok mal elde ettim. Uzun müddet sonra o işçi dönüp geldi ve ‘Allah’tan kork! Hakkım olan ücretimi ver!’ dedi. Ben de ‘Şu gördüğün deve, koyun, inek, hayvan sürüleri ve köleler senindir. Hepsini al götür.’ dedim. Adam hayret edip, ‘Allah’tan kork! Benimle alay etme!’ dedi. Ben de, ‘Seninle alay etmiyorum. Gerçekten onlar senindir, al götür.’ dedim. O da hiçbir şey bırakmadan hepsini sürüp götürdü. Ey Allahım! Eğer ben bu amelimi senin rızan için yapmışsam, şu içine düştüğümüz sıkıntıdan bizi kurtar, dedi.
O zaman kaya tamamen açıldı, adamlar mağaradan yürüyerek çıktılar.” (Buharî; Müslim; Ahmed b. Hanbel)
O’nun tevessülü, O’nunla tevessül
Enes b. Malik r.a.’tan rivayet edildiğine göre Hz. Ali r.a.’ın annesi Fatıma bint Esed (Allah ondan razı olsun) vefat ettiğinde Rasulullah s.a.v. bizzat kabre indi. Kabir hayatının rahat ve hoş olması için kabrin köşelerini genişletir gibi işaret buyurdu. Affedilmesi için Allah’a yalvardı ve duasını şu cümlelerle bitirdi:
“Ya Rabbi, peygamberinin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için annem Fatıma bint Esed’i affet, onu kelime-i şehadet üzere sabit tut ve kendisine kabir rahatlığı ver. Çünkü sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Ebu Nuaym, Hilye)
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber s.a.v., hem kendisiyle, hem de kendisinden önceki peygamberlerle tevessül edip, elinde büyüdüğü için “annemden sonra annem” buyurduğu Hz. Fatıma b. Esed r.a. için Allah Tealâ’ya dua etmiştir.
Kendisi tevessül eden Hz. Peygamber s.a.v., biz müslümanların da Allah Tealâ’ya yönelmesine vesile olmuştur. Zira o, dünya ve ahirette huzur bulmamıza, Allah’ı tanımamıza, O’na yaklaşmamıza sebep kılınmıştır. Allah’ı ancak O’nunla tanıyabilir, ancak O’nun rehberliğinde Allah’a gidebiliriz. O’nun bize öğrettiği her amelle Allah’a yaklaşır, sevap kazanırız. Bu vesile ile günahlarımız dökülür, derecelerimiz yükselir, ihtiyaçlarımız giderilir ve O’nun şefaati ile ilâhi rıza ve cennete kavuşuruz.
Hz. Adem a.s. da Hz. Rasulullah s.a.v.’i vesile kılarak dua etmiştir. O, yasak ağaçtan yedi ve bu onun cennetten çıkarılmasına sebep oldu. Sonra kusurunu anladı, affı için ağladı ve:
– Ya Rabbi! Beni Muhammed’in hatırına affeyle, tövbemi kabul buyur, diye yalvardı. Yüce Allah:
– Ey Adem, sen benim habibim Muhammed’i nereden tanıyorsun,” diye sordu. Hz. Adem a.s.:
– Ya Rabbi! Sen beni cennete yerleştirdiğin zaman arşın üzerinde ve cennetin her yerinde, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah’ cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. İsmi senin isminle birlikte zikredilen ve her yere nakşedilen bu zatın senin katında çok kıymetli ve sevgili birisi olduğunu anladım. Bundan dolayı O’nu vesile ederek affımı istedim, dedi. Yüce Allah:
– Evet, doğru söyledin, O benim habibimdir. Senin evlatlarından birisi olup peygamberlerin sonuncusudur. Seni O’nun hatırı için affettim. Eğer O’nu yaratmasaydım seni de yaratmazdım, buyurdu.
(Hâkim, el-Müstedrek, 2/615; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 5/488, 499; Tabarânî, el-Mu’cemü’s-Sağir, 2/82-83; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/253)
Yağmur ve kör adam
Hz. Peygamber s.a.v.’in huzuruna bir kimse geldi, o sıralarda hüküm süren şiddetli kuraklıktan şikayet edip yağmur için Allah’a dua etmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Rasulullah s.a.v. minbere çıkıp dua etti, hemen sonra yağmur yağdı.
Fakat bir müddet sonra bir grup, Rasulullah s.a.v.’in huzuruna gelip yağmurun haddinden fazla yağdığını, sıkıntıya düştüklerini, neredeyse helak olacaklarını söylediler. Yağmurun durması için dua etmesini talep ettiler. Hz. Peygamber s.a.v. dua etti, yağmur bulutları hemen açılarak şehrin etrafına doğru yayıldı. Bu durum karşısında Rasul-i Ekrem s.a.v. tebessüm etti ve:
– Hey Ebu Talip! Şimdi burada olsaydı çok sevinirdi. Onun söylediği şiiri bize kim söyleyebilir, diye sordu.
Hz. Ali r.a. ayağa kalkarak:
– Bana öyle geliyor ki siz şu şiiri kastediyorsunuz: “Hürmetine bulutlardan yağmur beklenilen bir zat terkedilir mi hiç? / O öyle bir iyiliksever ki, yetimler eline bakar, dullar ona güvenir.”
Hz. Ali r.a. bu şiirden birkaç beyit daha okuduktan sonra Kinâne kabilesinden biri kalktı ve şu beyitle başlayan bir şiir okudu:
– İlâhî! Hamdolsun ki Nebiyy-i Ekrem’in yüzü suyu hürmetine bize yağmur verdin.
Rasulullah s.a.v. okunan şiiri çok beğendiğini söyledi. Abdullah b. Ömer r.a.’ın da Ebu Talib’in yukarıdaki şiirini sık sık tekrarladığı ve Rasulullah s.a.v. yağmur duası için minbere çıktığında bir sahabinin de bu şiiri devamlı okuduğu nakledilir. (Aynî, Umdetu’l-Kârî, VI/12)
Osman b. Huneyf r.a. da bir rivayetinde şunları anlatmıştır:
Gözleri görmeyen bir adam Hz. Peygamber s.a.v.’e geldi ve:
– Ya Rasulallah, dua edin de gözlerim iyi olsun, dedi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:
– İstersen dua edeyim, istersen sabret. Ama sabretmen senin için daha hayırlıdır, buyurdu.
Adam, görmüyor olmanın kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için dua etmesini istedi. O zaman Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:
– Öyleyse git, güzel bir abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra şöyle dua et: “Ya Rabbi, ben senden diliyorum. Rahmet Peygamber’i ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Ben seninle Rabbine yöneliyorum, istiyorum ki bu yönelişim sebebiyle gözlerim açılsın. Ya Rabbi! O’nun şefaatini benim hakkımda kabul eyle ve benim de kendim için yaptığım duayı kabul et.”
Osman b. Huneyf r.a. şöyle diyor:
“Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.’in huzurundan ayrılmamıştık ki tekrar geldi. Gözleri iyileşmişti.”
(Tirmizî, Deavât, 119; İbn Mâce, İkâme, 189; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/138; Hâkim, el-Müstedrek, 1/526; Heysemî, ez-Zevâid, 2/279)
Unutulan ihtiyaç
Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz zamanında bunun gibi birçok örnek hadise yaşanırken O’nun vefatından sonra da vesileyle yapılan duaların kabul olduğu hadiseler yaşanmıştır.
Hz. Osman r.a.’ın hilafeti döneminde muhtaç bir kişi ihtiyacı için Hz. Osman r.a. ile görüşme isteği ile uzun süredir yanına gidip geliyor, fakat karşılık bulamıyordu. Bir gün adam Osman b. Huneyf r.a. ile karşılaştı ve durumunu ona arzetti. O da kendisine:
– Git, güzel bir abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve Cenab-ı Hakk’a şöyle dua et: “Allahım! Rahmet Peygamberin Muhammed s.a.v.’i vesile ederek sana yöneliyorum. O’nun hatırı ile senden diliyorum. Ya Muhammed, ben seninle Rabbine yöneliyorum. Bu ihtiyacım hallolsun” de. Sonra da ihtiyacını Allah’a arzet, dedi.
Adam söyleneni yaptı. Sonra Hz. Osman r.a.’a gitti. Kapıcı onu huzura çıkardı. Hz. Osman r.a. bu zata: – Gel yanıma otur, ihtiyacın ne ise söyle, dedi.
O zat anlatıyor:
– Hz. Osman ihtiyacımı yerine getirdi ve kusura bakma, şimdiye kadar ihtiyacını unutup karşılık veremedim, onun için geç kaldı. Bundan sonra ne zaman bir ihtiyacın olursa gel, hemen ihtiyacını hallederim, dedi.
Adam işi görülünce gidip Osman b. Huneyf r.a.’a teşekkür etti ve:
– Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Sen benim hakkımda onunla konuşuncaya kadar ihtiyacımı görüp benimle ilgilenmiyordu, dedi. Osman b. Huneyf r.a. da:
– Allah’a yemin olsun ki onunla senin hakkında hiçbir şey konuşmuş değilim, deyip âmâ adamın Rasulullah s.a.v.’den dua istemesi hadisesini anlatmıştır. (İbn Mâce, İkâme, 189; Münzirî, et-Tergîb, I/473-475)
Peygamber Efendimiz s.a.v. gözleri görmeyen adama tevessül duasını öğretmiş ve bu olaya şahit olan Osman b. Huneyf de bu duayı Hz. Osman r.a. zamanındaki o muhtaç kişiye öğretmiştir.
Bir başka örnek hadise şudur: Halife Hz. Ebu Bekir r.a. İslâm’ı terk eden kabilelere karşı ordu hazırladığında, kendilerine cesaret vermesi amacıyla Hz. Abbas r.a.’ı yanına almış ve:
– Ya Abbas! Sen Allah’tan yardım iste, ben de amin diyeyim. Umuyorum ki Nebiyy-i Ekrem’e olan yakınlığın dolayısıyla duan boşa çıkmaz, demiştir. (Aynî, Umdetü’l-Karî, 6/13)
Ehl-i Beyt, ehl-i takva
Hz. Abbas r.a.’ın vesile kılındığının anlatıldığı bir başka rivayete göre, Hz. Ömer r.a. döneminde müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldiler. Bunun üzerine halife Hz. Ömer r.a., Hz. Abbas r.a.’ı vesile ederek Allah’tan yağmur talebinde bulundu ve şöyle dua etti:
“Allahım! Bizler daha önce Peygamberimiz’i vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimiz’in amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et!”
Enes b. Malik r.a., Hz. Ömer r.a.’ın bu duasından sonra kendilerine yağmur ihsan edildiğini belirtir. (Buharî)
Buharî şerhlerinde bu hadis ile ilgili aşağıdaki açıklamalara yer verilmektedir: “Yağmur için dua etme hadislerinde kaydedildiğine göre Halife Hz. Ömer r.a., dua etmesi için Hz. Abbas r.a.’a ricada bulunmadan önce insanlara:
“Rasulullah s.a.v., bir evladın kendi babasına verdiği değer ve önem kadar Abbas r.a.’a değer verirdi..” demek suretiyle onların Abbas r.a.’a tabi olmalarını ve başlarına gelecek musibetlerin gitmesi için onu vesile kılmalarını tavsiye eder ve bizzat Abbas r.a.’tan dua etmesini isterdi. O da kendisinin, Hz. Peygamber s.a.v.’e olan nesep yakınlığı ve O’nun katındaki mertebesi sebebiyle kendisiyle tevessülde bulunulduğunu zikrederek duasına başlardı.
Allah katında değeri olan zatların mertebesiyle tevessülde bulunmanın caiz olduğunu belirten Muhammed Zahid Kevserî rh.a., yukarıdaki bu hadis hakkında şöyle demektedir:
“Hz. Ömer r.a.’ın bu uygulaması, Rasulullah s.a.v.’in hayatta olan hısım ve akrabasıyla tevessülde bulunmanın cevazına delil teşkil etmektedir.
Hz. Ömer’in Abbas r.a. için, ‘Başınıza musibet geldiğinde onu (Abbas r.a.’ı) vesile edinin!’ ifadesi, ‘ondan dua isteyin’ manasına gelmez. Çünkü Hz. Ömer r.a., bu cümleyi onun dua etmesini istedikten sonra söylemiştir. Dolayısıyla bu ifade, ‘Onunla Allah’a tevessül edin!’ manasına gelir ki bu da salih zatların mertebesiyle tevessüle delalet eder.” (Makâlât)
İslâm bilginleri Halife Hz. Ömer r.a.’ın yukarıda söz konusu edilen uygulamasına dayanarak musibetler anında Ehl-i Beyt ve ehl-i takvanın Allah’a şefaatçi kılınabileceklerini kabul etmişlerdir. (Aynî, Umdetü’l-Kârî, 5/256)
Alimlerin alimlerle tevessülü
Sahabe döneminde yaşanan tevessül sonraki dönemlerde de devam etmiş, büyük mezhep imamları diğer imamları vesile kılarak dua etmişlerdir.
Büyük alim İbn Hacer el-Mekkî rh.a., “Hayrâti’l-Hısân fî Menâkıbı’l-İmam Ebi Hanife en-Numan” adlı eserinin yirmi beşinci bölümünde şöyle demiştir:
“İmam Şafiî, Bağdat’ta kaldığı günlerde İmam Ebu Hanife’nin türbesine gelir, ziyaret eder, kendisine selam verir, sonra Allah Tealâ’ya ihtiyacını gidermesi için onunla tevessül ederdi.”
Bir seferinde de İmam Şafiî hazretlerine, Mağripliler’in İmam Malik rh.a. ile tevessülde bulundukları söylenince bunu hoş görüp onları menetmemiştir.
İmam Ahmed b. Hanbel rh.a. de İmam Şafiî rh.a. ile tevessülde bulunuyordu. Oğlu Abdullah buna hayret edip babasına durumu sorunca İmam Ahmed:
– Şüphesiz İmam Şafiî insanlar için güneş, beden için sıhhat gibidir, demiştir.
Bir başka örnekte de İmam Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî k.s. şöyle demiştir:
“Kimin Allah Tealâ’ya arzedecek bir ihtiyacı olur ve giderilmesini isterse, İmam Gazalî ile tevessül edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arz etsin.” (Nebhanî, Şevâhidü’l-Hak, 166)
Bu örneklerde gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber s.a.v. ile tevessülün yanında O’nun vârisi olan salih zatlarla da tevessül yapılabilir. Zira fazilet ve ilim sahibi salih kimselerle Allah’a tevessül etmek, onların şahıslarıyla değil, salih amel ve üstün meziyetleri sebebiyledir. Çünkü fazilet sahibi bu hale ancak salih amelleri ile ulaşmıştır.
Rıza ve yakınlık için
Başta Rasulullah s.a.v. olmak üzere Allah Tealâ’nın sevdiği kulları var. Peygamberler, sahabiler, veliler ve salih kullar Allah’ın rızasını kazanmış kimselerdir. Peygamberlerin durumu zaten bellidir; peygamberlik görevinin verilmesiyle en büyük mertebeyi ve en yüksek dereceyi elde etmişler demektir.
Veli ve salih kimseler ise Hz. Peygamber s.a.v.’e tabi oldukları, Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uydukları için velilik ve salihlik mertebesini elde etmişlerdir. Bunlar Allah katında hatırı olan zatlardır, manevi makam ve mevki sahibidirler. Kişi bu kimseleri veya bunların makam ve mevkiini, hal ve hatırını vesile ederek Allah’tan isteyebilir. Mesela: “Allahım! Peygamberin veya filanca veli kulunun hürmetine senden istiyorum.” diyebilir.
Bu yazıda ve kaynaklarda yer alan çokça tevessül örneklerini anlamakta ve kabullenmekte zorlananların önlerindeki en büyük engelin bencillik ve kibirleri olma ihtimali bulunuyor. “Allah ile aramıza kimse giremez!” diyorlar. Sanki Allah Tealâ’nın Kur’an’da övdüğü nebilerden, sadıklardan, velilerden, şehitlerden üstünler! Halbuki onların vesilesi, Allah katında kabul görmüş varlıklarının bereketi olmasaydı bugün Allah Tealâ’dan habersiz kalacaklardı.
Kendilerinin kimseye ihtiyacı olmadığı, akıl ve fikirleriye her şeyin üstesinden gelecekleri zannını telkin eden şeytan ve nefse dikkat etmek lazım. Sanki hiç yaşanmamış gibi sayısız vesile örneğini görmezden gelmek yanlış bir tutumdur. Acaba yine şeytan ve nefs, peygamberleri ve salih insanları vesile edinmekten men ederken, insanların kendilerini örnek almalarını mı istemektedirler? Peygamberleri ve salihleri taklit etmekten men edenler, kendilerinin taklit edilmesini mi telkin ediyor olabilir mi?
Vesile ve tevessülü reddedenler iddialarını delillendirirken ayet ve hadislerin bir kısmını alıp bir kısmını terk ediyorlar. Ayetin kimler ve neler hakkında nazil olduğunu bilmeden, önceki müfessirlerin tefsirlerini dikkate almayıp, kendi görüş ve fikirlerine göre konuşmuş oluyorlar. Meselenin en temeline dönersek, Allah Tealâ kendisi ile kulları arasına vesile koyarak kendisini tanıttı, emir ve yasaklarını aktardı. O’nun adeti böyledir, bu şekilde irade etmiştir. Vesile kıldığı kullarını da Kitabında övgüyle anmıştır. Aklı başında hiçbir müslüman onları Allah Tealâ’nın yerine koymaz, fakat Allah Tealâ’ya yolculuklarında onların maddi ve manevi varlıklarının refakati ve bereketiyle yol almaya çalışırlar. Onları vesile ederek Asl’a ulaşmaya çalışırlar.
(Kaleme Alan: Siraceddin Önlüer)
|
|
|
|